Evrim

Tıp kategorisine 12 Temmuz, 2007 tarihinde eklendi, 30 defa okundu

EVRİM

Evrim, zaman içinde, birdenbire olmayan sürekli, niteliğe ve niceliğe bağlı gelişme süreci. Canlı türlerin aynı kökenden geldiklerini ve uzun süreçler içinde değiştiklerini savunan kuram. Evrenin evriminden söz edildiğinde ilkel nebulalardan yıldızların, gezegenlerin ve uyduların; proton, elektron, nötron gibi atom parçacıklarından da kompleks kimyasal moleküllerin ve daha büyük nice maddelerin oluşumu anlaşılır. Üzerinde canlıların evrimleştiği dünyamızın yaşı da artık günümüzde oldukça kesin yöntemlerle saptanabilmektedir. En tutarlı yöntem Radyoaktif saat yöntemidir. Bu yöntemle dünyanın yaşı 4.5 – 5 milyar yıl olarak saptanmıştır. Aynı yöntemle dünyadaki en eski canlıların da yaşı saptandı ve 3 milyar yıl olarak bulundu. Yani canlıların evrimi yaklaşık 3 milyar yıldır sürmektedir. Farklılaşmamış bir protoplazmadan tekhücreli ve çokhücreli bitkilerin ve hayvanların oluşumu da canlıların evrimidir. İlk canlının evrimleşmesi ile ilgili iki kuram ileri sürülmüştür. Birincisi abiyogenez kuramıdır. Bunu savunanlar canlıların canlı maddelerde bulunan aktif bir özden uygun koşullar oluşunca ortaya çıkabileceğini ileri sürdüler. Buna karşı biyagonez kuramı ileri sürüldü. Bu kurama göre ilk canlılar uzun bir biyokimyasal evrim sonucu gelişti. Daha sonra da her canlı bir canlıdan gelişti. Bu kuramlar tarihin akışı içinde çeşitli değişiklikler geçirdi. Tarihöncesi çağda Hindular yaşamın bitkilerle başladığını , zamanla çamurdan çeşitli biçimlerde canlıların ve hayvanların oluşumundan sonra insanın oluştuğunu düşünüyorlardı. İonialı düşünür Anaksimandros ( İÖ 615 – 547 ) fosilleri inceledikten sonra dünyada karaların önceleri suyla kaplı olduğunu ve suyun buharlaşmasıyla birlikte yaşamın başladığını ileri sürdü. Anaksimandros’a göre insan , balığa benzer bir yapıdan farklılaşarak zamanla derisi kalınlaştı ve tüm dünyaya yayıldı. Anaksimandros evrenin evrimiyle ilgili olarak da kozmik maddenin çok hızlı bir biçimde dönmesi sonucunda evrenin oluştuğunu savundu. İÖ 6.yy’da Efesli Herakleitos ( İÖ 540 – 480 ) da fiziksel dünyanın sürekli bir değişim içinde olduğunu , maddelerin zamanla başka maddelere dönüştüğü görüşünü benimsedi.

Eski Yunan düşünürü Anaksogaras ( İÖ 500? – 428 ) kara hayvanlarının denizdeki varlıklardan ; Empedokles ( İÖ 490 – 430 ) ise dünyada maddelerin “sevgi” ve “nefret” (Etki – Tepki ) güçlerinin etkisi altında oluşan dört ana maddeden evrimleştiğini ileri sürdüler.

Aristoteles ( İÖ 384 –322 ) canlı ve canlı varlıklar üzerindeki incelemeleri sonucu biyolojik bir evrimin olmadığını belirtti ; “türlerin sabitliği” kuralı ( türlerin mutasyona uğramadıkları ve yaradılış sırasındaki özelliklerini korudukları ) Aristoteles’ten sonra 200 yıl boyunca yürürlükte kaldı.

Carl Linnaeus ( 1707 – 1778 ) bile uzun botanik incelemeler sonucunda türlerin başka türlere dönüşebileceğini benimsemesine karşın yine de cinslerin sabitliği kuralına bağlı kalarak evrime karşı çıktı. Karşılaştırmalı anatomi çalışmaları yapan Georges Buffon ( 1707 – 1788 ) evrimi doğrulayan görüşler ileri sürdü. Buffon , omurgalı hayvanların iskelet yapıları arasında benzerlikler bulunduğunu , özellikle kol ve bacak kemiklerinin birbirine benzediğini belirtti. İnsandaki apandis gibi işlevlerini yitirmiş bazı organlara dikkat çekerek bunların eskiden işlevlerini yaptıkları bir atanın varlığını gösterdiklerini ileri sürdü. İnsan dölütü üzerinde incelemeler yapan John Hunter ( 1728 – 1793 ) , 1790’da dölütün gelişme süreci içinde sırasıyla balık , sürüngenler ve memeliler gibi daha basit hayvanlara benzerlik gösterdiğine işaret ederek biyolojik evrim kuramına önemli bir katkıda bulundu.

Georges Cuvier ( 1769 – 1832 ) günümüzde yaşayan hayvanlarla fosillerin iskelet yapısı arasında yakın benzerliklerin bulunduğunu gördü. Soyu tükenmiş fillerin dişlerini inceleyerek bunların evrimleşen türlerini tanımladı ve sınıflandırdı. Ayrıca bir kireçtaşı üzerinde bulunan kemik parçalarının soyu tükenmiş uçan bir sürüngenin olduğunu belirledi. Ancak yine de evrim kuramına karşı direndi ve bu soyu tükenmiş organların bazı büyük doğal afetler sonucunda yok olan hayvanların olduğunu savundu. Evrim kuramını savunan düşünürler arasında Antonio Vallisnieri ( 1661 – 1730 ) , Charles Bonnet ( 1720 – 1793 ) , Erasmus Darwin ( 1731–1802) , Etienne Geoffroy Saint – Hilaire ( 1770 – 1744 ) ve Jean Baptiste de Lamarck da ( 1744 – 1829 ) sayılabilir. Geoffroy Saint – Hilaire , Normandiya’da sürüngen fosilleri üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda günümüzde yaşayan hayvanların tufandan önce yaşamış ve soyu tükenmiş hayvanların soyundan geldiğini ve oluşan yapısal değişikliklerin mutasyon gibi ani olaylar sonucu oluştuğunu savundu. Lamarck evrimle ilgili kuramını açıkladığı 1809’da yayımlanan Philosophie Zoologique ( Zooloji Felsefesi ) adlı eserinde değişime uğrayan ve kazanılan özelliklerin başlıca iki nedeni olduğunu ileri sürdü. Bunlardan biri organizmaların farklılaşma ve daha karmaşık bir biçime yönelme eğilimi , öbürü çevrenin , bu eğilimi organizmaya zararlı olacak biçimde yönlendiren etkisidir. Koşullara göre bu değişim gelişme , farklılaşma , atropi ya da yeni organların oluşumu biçiminde olabilir. Kazanılmış özelliklerin kalıtım yoluyla soydan soya aktarıldığını varsayan Lamarck , fosil zürafalardan anlaşıldığına göre zürafaların atalarını boyunlarının kısa olduğunu ancak ağaçların üst dallarındaki yaprakları yiyemedikleri için zamanla boyunlarının uzadığını ve zürafaların sonraki nesillerinin uzun boyunlu olarak doğduklarını belirtti. Lamarck , ayrıca yılanların fosillerinde bacakları olduğu halde , döneminde yaşayan yılanların bacaklarının olmamasını yılanların yaşadıkları koşullar nedeniyle sürünerek hareket etmeleri sonucu bacaklarını kullanmamalarına bağlıdır. Lamarck’ın bütün örnekleri birbirine benzer , bütün bunların sonucunda şu kuramı ileri sürdü : “ Kullanılan organlar gelişir , kullanılmayan körelir , kazanılan karakterler ise dölden döle aktarılır.” Bu kuram Herbert Spencer ( 1820 – 1903 ) , Edward Cope (1840-1897) , gibi kişilerce olumlu karşılandıysa da yine bu kişiler çevrenin etkilerini öne çıkararak organizmaların iç eğilimini kanıtlanması güç ve metafiziksel olduğu gerekçesiyle reddettiler. Lamarckçılığın bu yeni biçimine neolamarckçılık denir. Ancak bu kuram tam anlamıyla kanıtlanmadı. Örneğin , birkaç kuşak demircilik yapan kimselerin çocuklarının teni esmer değildir ; madencilerin çocuklarının gözleri genellikle sağlıklıdır. Mağarada yaşayan hayvanların bazıları kördür , ancak buradaki neden – sonuç ilişkisi de kanıtlanamadı. Lamarkçı görüşe karşı çıkanların gösterdiği en güzel örnekler Çinlilerin çocuklarının ayaklarının küçük olması için onlara demir ayakkabı giydirmeleri ve Müslümanlarda sünnet olayıdır. Çinliler yüzyıllarca çocuklarına demir ayakkabı giydirdikleri halde , doğan çocukların ayakları hep benzer büyüklükte kalmıştır. Müslümanlar yüzyıllardır çocuklarını sünnet ettirdikleri halde her yeni doğan yine sünnet derili doğmuştur. 1940’ta SSCB’de T.D. Lysenko’ca ( 1898 – 1976 ) canlandırılmak istenmesine karşın Lamarckçılık kanıt yetersizliğinden savunulamadı.

19. yy’ da evrimle ilgili çok sayıda kanıt bulunduysa da evrimin hareket ve oluş mekanizması çözülemedi. Türlerin evrim sırasını açıklamak üzere çeşitli fosil serileri bulundu. Fosiller arasındaki ilişki ve fosillerin sıralanışıyla ilgili ilkeler ve yöntemler William Smith’ce ( 1769 – 1839 ) açıklandı.

Aynı yüzyılda biyologlar , John Hunter’in dölütün gelişimi üzerindeki gözlemlerini sürdürdüler. Karl Ernst von Baer ( 1792 – 1876 ) 1828 – 1837 arası bu konuda çeşitli yazılar yazdı ve gelişmiş hayvanların dölütlerinin daha basit hayvanlara değil , basit türlerin dölütlerine benzediğine işaret etti. 1864’te Fritz Müller (1821 – 1897 ) bu bilgileri omurgalı hayvanların evrimine uyguladı , 1866’ da Ernst Haeckel ( 1834 – 1919 ) “biyogenetik yasası” nı açıkladı. Bu yasaya göre her dölüt türünün geçirdiği evrimsel değişimlerden geçerek gelişir ya da “ kendi soyağacına tırmanır”. Bu arada 1858’ de Charles Darwin ( 1809 – 1882 ) ve Alfred Russel Wallace ( 1823 – 1913 ) evrimi açıklayan yeni bir kuram ortaya attılar. Darwin ve Wallace birbirlerinde ayrı ve habersiz çalışarak aynı sonuçlara ulaştılar.

Darwin , 1831 – 1836 HMS Beagle adlı gemiyle Güney Amerika ve Galapagos Adaları’ nı dolaştı , bölgenin hayvanları ( fauna ) üzerinde incelemeler yaptı , Galapagos Adaları’ nda yaşayan dev kaplumbağaların adadan adaya kesin farklar göstermesini ilginç bulan Darwin , bunun nedenini öğrenmek istedi. Fakat evrim fikrine en açık kanıtları Galapagos Kuşları sağladı. On iki türü olan bu kuşların değişik adalardaki beslenme koşullarına uygun olarak değişik biçimde gagaları vardı. Kimisi böcek , kimisi tohum , kimisi yaprak , kimisi de meyve yemeye elverişli olmasıydı. Wallace ise Amazon ve Doğu Hint Adalarındaki hayvanları inceledi. Darwin, bu incelemeleri 1938’de okuduğu Malthus’ un “ Nüfus Artışının Prensipleri Üzerinde Bir Çalışma” adlı eserinin yorumları sonucu oluşturduğu kuramını 1859’ da On the Origin of Species ( Türklerin Kökeni Üzerine ) adlı kitabında açıkladı. Darwin kuramı şu ilkelere dayanıyordu : 1. İki ayrı kişi birbirine tamamen benzemez , 2. Hareketsiz bir populasyonda milyonlarca yavru doğmasına karşın ( balıklarda olduğu gibi ) bir ana babadan ortalama iki yavru yaşamını sürdürebilir. 3. Bu yaşam savaşımında doğa koşullarına ayak uydurabilecek nitelikleri olan canlılar yaşar , gerekli özellikleri olmayanların soyu tükenir , yani canlı türleri doğal olarak ayıklanmış olur ( doğal seçilim ). 4.Yaşamı sürdürmeyi sağlayan uygun özellikler gelecek kuşaklara aktarılır. Darwincilik ile Lamarckçılık arasındaki en önemli fark , Darwin’ in uygun özellikleri bazı canlılarda bulunup bulunmayışının rastlantı olduğunu ve bunların sonradan kazanılmış özellikler olmadığı için kalıtım yoluyla gelecek kuşaklara aktarılabileceğini ileri sürmesidir. Çiftçilerin seçici çiftleştirme yoluyla yeni bitki ve hayvan türleri üretmeleri gibi , doğada doğal seçilim sonucu yaşama elverişli özellikleri olan yeni türleri üretmektedir.

Bitki ve hayvan türleri arasındaki farklılıkların etkili olamayacak kadar küçük olduğu ve değişik türleri birbirinden ayıran birçok özelliğin o türün yaşamını sürdürmesini etkileyemediği ve bazı özelliklerin de kesinlikle zararlı olduğu gerekçesiyle bu kuruma karşı çıkanlar oldu. Bunun üzerine Darwin , cinsel seçilim ilkesini ekledi. Buna göre , gerçekte bir türün yaşamını sürdürmesini etkilemeyen bir özellik soydan soya geçer. Çünkü bu özellik çiftleşme sırasında zevk vermektedir. Örneğin , kırmızı gerdanlı bir kuş başka bir kuşa çekici gelirse , bu kuş hep kırmızı gerdanlı kuşları kendine eş olarak seçecek ve bu estetik özellik yaşamı sürdürmeyi sağlayan öbür birçok özellikle birlikte soydan soya aktarılacaktır. Darwin’ in evrim kuramının bir sonucu olan insanın maymunla ortak bir atadan geldiği düşüncesine dinsel çevreler karşı çıktı. Bu konuya karşı çıkarken günümüzde de olduğu gibi Darwin’ in hiç ileri sürmediği bir savı Darwin söylemiş gibi kullandılar. Bu sav insanın maymundan türediği savıdır. Halbuki Darwin insan maymundan türemiştir dememiş ikisinin atasının ortak olduğunu ileri sürmüş. Bu tartışmada Darwin’ i savunan Thomas Henry Huxley ( 1825 – 1895 ) , Orta Avrupa’ da iskeleti bulunan ve Kaba Taş Çağı’nda yaşamış olan ilkel insan ( Neanderthal Man ) kafatasının “Homo” cinsinin soyu tükenmiş bir türünün olduğunu göstererek insana primatlar takımı içinde yer verdi.

Darwin’ in evrim kuramının benimsenmesini güçleştiren en önemli etken o yıllarda canlıların özelliklerinin kanda taşındığının ve çiftleşme sırasında karıştığının düşünülmesiydi. Kanların karışması sonucunda bireyler arasındaki farklılıkları oluşturan özelliklerin de karışarak tek bir özelliğin ortaya çıkacağına ve böylece bazı üstün özelliklerin yerleşmeden yok olacağına inanılıyordu.

Salgın hastalıklar , kıtlık ya da büyük iklim farklılıkları karşısında yetersiz kalan hiçbir özelliğin bireyler arasındaki küçük farklılıkları doğal seçilim yönünde etkileyebilecek kadar güçlü ve yaygın olamayacağı ileri sürüldüyse de Gregor Mendel’ in ( 1822 – 1884 ) 1865’ te yayımlanan kalıtım yasalarıyla ilgili yazısı bu karşı çıkmalara gerekli yanıtı verdi. Darwin’ in evrim kuramında çözülemeyen bazı konulara açıklık getiren Mendel’ in yasaları ölümünden ancak 16 yıl sonra 1900’ de öğrenildi. Mutasyon : Bu arada , August Weismann ( 1834 – 1914 ) kalıtımla geçebilen tüm özelliklerin dış etkilerden etkilenmeden , daha oluşum evresindeyken Hugo De Vries’in ( 1848 – 1935 ) kuramıyla açıklandığı gibi “değişindiğini” ve bunun türler arasındaki farklılaşmanın bir nedeni olduğunu gösterdi. De Vries çuha çiçeğiyle yaptığı deneyler sonucunda , yeni bir özelliğin birden bire ortaya çıkmasına “ mutasyon” adını verdi. Daha sonra 1879’ da Walther Flemming’ ce ( 1843 – 1903 ) hücre nüvesinde kromatin iplikçileri görüldü , 1888’de bunlara kromozom adı verildi , 1882’ de Flemming hücre bölünmesini inceleyerek bu olayı mitoz diye adlandırdı ve 1885’te mayoz olayını Edouard van Beneden ( 1846 – 1910 ) ortaya çıkardı.

Ortogenez : Evrimin gelişimi sırasında organizmaların iç eğilimlerinin de etkili olduğunu ve evrimin türler kendileri için yararlı belli bir noktaya geldikten sonra da sürerek bu türlerin yok olmasına yol açabilecek boyutlara ulaşabildiğini kanıtlamaya yönelik çalışmalar yapıldı. Örneğin , irlanda keçisinin boynuzları zamanla gereğinden çok büyümüş , günümüzde soyu tükenmiş bir kaplan türünün ön dişleri o kadar çok büyümüştür ki ağzında yukardan aşağı doğru uzanan çubuklar biçimi almış ve gittikçe büyüyen dinazorlar artık daha normal boyutlarda olan ve daha rahat hareket edebilen hayvanlarla yarışamayacak duruma düşerek yeryüzünden kaybolmuşlardır. Bu örnekler gelişimin ve evrimin doğabilecek sonuçlar gözönüne alınmaksızın sürdüğünü düşündürmekteydi. Bu nedenlerle Karl von Nageli (1817- 1891) 1881’de iç eğilimle ilgili bir kuram geliştirdi , 1888’de bu kurama ortogenez adı verildi , Henry Fairfield Osborn da ( 1857 – 1935 ) bu kuramı geliştirdi. 1900’ de ologenez adını alan kuram tüm farklılıkları iç güçlere bağlamıştı. Bu kuramlar Lamarck’ ın sözünü ettiği organizmaların daha karmaşık bir biçime yönelme eğilimi kuramı gibi kanıtlanamadı ve daha sonra Mendel’ in yasalarıyla geçerli olmadıkları görüldü.

Genetik kuram:Mendel,iki ayrı cins bezelye üzerinde yaptığı deneyler sonucunda, kalıtımla geçirilen özelliklerin kanda değil gametlerde ayrı ayrı taneciklerce (gen) taşındığını, çiftleşme sırasında bu taneciklerin oluşmakta olan organizmaya geçtiğini ve karışmadan ya da bozulmadan eski niteliklerini sürdürdüklerini gösterdi. Böylece, herhangi bir özellik bu taneciklere yerleştikten sonra çiftleşme sonucunda kaybolmamakta, hatta iki kuşak sonra bile yeniden ortaya çıkabilmektedir. Her kuşakta belli bir özelliği olan bireylerin sayısı ve toplam birey sayısına oranı hesaplanabilmekte, böylece uygun bir özelliğe birçok bireyin sahip oluşu doğal seçilim kuramını desteklemektedir. Ayrıca, yaşamı sürdürmeyi etkilemeyen bazı özellikler doğal seçilime bağlı olmadan yeni kuşaklara aktarılmaktadır. Örneğin, yaklaşık yüzyıl önce Almanya’da bayağı kayın ağacından değişen pembe kayın ağacından günümüzün bakır rengindeki kayın ağacı oluşmuştur.

Bireyler arasında farklılaşmaya ( varyasyon ) neden olarak değişinim mekanizması gösterildi , ancak değişinim evrimi oluşturmak ve yönetmekte güçsüz kaldığı ve değişinim sonucunda bireylerin çoğunlukla sakat ya da ölü doğdukları ileri sürülerek bu düşünceye karşı çıkıldı. Genellikle yedi parmaklı kedilerde ya da albinolarda bu tür değişimler etkisizdir , ancak organizma için olumsuz bir durum yaratan genler, çevre koşullarının değişmesini bekleyerek bu olumsuz koşulların ortadan kalkmasından sonra organizma için yararlı olabilirler. Ancak evrimde bu kadar büyük değişimlere gerek yoktur. Çünkü genlerde ya da kromozomlarda oluşan çok küçük değişiklikler arka arkaya gelen kuşaklarda yinelenip büyüyerek tam bir dönüşüme neden olabilirler.

Genlerin yapısı radyasyon , hücre bölünmesi sırasındaki düzensizlikler ısı ve bazı kimyasal maddelerce değişebilir. Canlının genetik materyelindeki değişim üç şekilde olabilir. Bunlar: kromozom sayı değişimi , kromozom yapı değişimi ve gen değişimidir. Ancak genel olarak genler ve kalıtım materyali dayanıklıdır. Sabit türlerin oluşumu bu tür aksaklıkların çok nadir olduğunu göstermektedir. Yine de değişimler çok sık olmaktadır. Bu değişimler çoğunlukla resessiftir ve birkaç kuşak boyunca çoğalıp iyice yerleşmeden ortaya çıkmazlar. Yavru canlı genlerinin yarısı annesinden yarısı babasından alır ve bu gen çiftleri zıt özellikte olabilir ( biri dominant , öbürü resessif ). Arka arkaya aynı soy ve cinsten canlıların çiftleştirilmesi genlerin birbirini etkilemesine ve yeni değişimlerin ortaya çıkmasına neden olur. Bir türde bulunan kromozom ve gen sayısı sabit olduğuna göre belli sayının üstündeki genler kalamaz ve zararlı özellikler böylece yok olur. Yeni özelliklerin kazanılması eski özelliklerin kaybedilmesiyle dengelenir. Bir genin sonucu ortaya çıkan yeni “uyumsuz” gen , öbür genlerle bir araya geldiğinde değiştirilir ya da kısa bir zaman içinde yok olur. Değerli genler ekstra olarak eklenebilir , zira evrim süreci içinde farklı sayıda geni olan türlerin ortaya çıktığı görülmüştür.

Polyproidy: Genleri taşıyan kromozomlarda kaza sonucu oluşan tahribat ya da başkalaşma sık görülen olaylardır. Mayoz ya da mitoz sırasında kromozom çiftleri birbirlerinden ayrıldıktan ters biçimde bir araya gelebilir , bir parçaları kopabilir ya da fazladan bir parça eklenebilir.

Bu gibi olaylar sonucu oluşan özellikler organizma için yararlı olabildiği gibi zararlı da olabilir. Organizmadaki tüm kromozomlar iki , üç ya da dört katına çıktığı zaman , yararlı değişimler olur, buna “polyproidy” denir ve bu olay yeryüzünde bu kadar çok sayıda birbirinden farklı çiçek bulunmasının nedeni olarak gösterilir. Polyproidy yavrular ana babalarından çok faklı değildirler , ancak bazı ince ve önemli farklılıklar gösterirler. Örneğin , polyproidy sonucu eskiden zehirli olan bir bitki özü zararsız olur ya da çiçekleri gelişir , daha fazla sayıda ve daha büyük tohumlar verebilir. Günümüzdeki buğday türleri eski çağların diploid türlerinin tetraploid tiplerinin soyundan gelmektedir.

Sentez kuramı: 1925’ten sonra Julian S. Huxley ( 1887 – 1975 ) , J.B.S. Haldane ( 1892 – 1964 ) , Thoeodosius Dobzhansky’ nin ( 1900 – 1975 ) geliştirdiği bu kuram organizmada çevresel etkenler sonucu oluşan modifikasyonlarla , genetik etkenler sonucu oluşan mutasyonları birlikte ele alarak çevresel etkenler uygun olmadığında tek başına genetik değişimlerin ( mutasyonların ) organizmanın yaşamı sürdürmesini sağlayamayacağını , aynı biçimde yalnızca çevresel etkenler sonucu oluşan modifikasyonların kalıtsal oldukları için yeni türler oluşturamayacağını ileri sürmektedir. Bu iki tür değişim ( varyasyon ) arasındaki ilişki şöyledir: Kalıtsal etkenler olabilecek kalıcı değişimlerin sınırını çizerken , çevresel etkenler de başarıya ulaşabilecek değişimleri belirler. Başka bir deyişle ,bu kuram kalıtımla çevrenin etkilerinin ( nature ve nurture ) bir bireşimidir. Çevreyle kalıtım etkenleri arasındaki ilişkiye örnek olarak kayışkıran otunda ( Ononis arvensis ) olan değişimler gösterilebilir. Kayışkıran otu killi toprakta büyüdüğü zaman uzun sivri dikenler çıkarırken , tebeşirli toprakta büyüdüğünde hiç diken çıkarmaz. Böylece kalıtımla aktarılan , belli bir özellik değil , belli bir ortamda gerekli olan özelliği oluşturulabilme yeteneğidir. Genetik değişimler , bir türün içinde yaşadığı çevreye uyum sağlaması (adaptasyon) için gerekli olan ham madde kaynaklarıdır. Sürekli değişmekte olan bir çevrede yaşayan organizma, kendisi için en uygun yeri bulmaya çalışır. Küçük adalar gibi tecrit edilmiş bölgeler ve güç yaşam koşulları dışında , doğal seçilim kavramı artık eskiden olduğu gibi kısıtlı olanaklardan yararlanmak için organizmaların sürekli birbirleriyle yarışması olarak düşünülmemektedir. Organizmalar güçlük çekmeden yaşayabilecekleri uygun bir yer bulmaya çalışırlar ve böyle bir yer bulunduktan sonra bazen genetik değişimler sürmesine karşın evrim durabilir. Örneğin günümüzde yaşayan “Lingula” bundan 100 milyon yıl önce yaşamış atalarından pek farklı değildir.

Türlerin değişmekte olan ortama uyum sağlaması yavaş gelişen bir olaydır , ancak fark edilebilir .Örneğin benekli güve (Amphidasys betularia)önceleri kahverengi üstüne beyaz benekliyken zamanla siyah üstüne daha seyrek benekli oldu. Çünkü önceleri ağaç gövdelerinde durduğunda kolayca görülemiyordu, ancak bölgede gelişen ağır sanayi sonucunda ağaç gövdelerinin rengi koyulaşınca güveler kolayca avlanabilir oldular. Bunun üzerine bir değişinim oldu, benekli güveler ağaç gövdelerinde görülmeyecek biçimde koyulaştılar ve bu yeni tür bölgede eski benekli güvelerin yerini aldı. ABD’de gen mutasyonu ve kromozom başkalaşması sonucunda iki yeni yabani “Drosophila”türü ortaya çıktı.

Başka bölgelerde daha önce oluşmuş değişimlerden yaşayan bazı canlılar , günümüzde evrim merdiveninde önemli bir basamak oluşturmaktadırlar. Hint Okyonusu’ nda uçları yuvarlatılmış yüzgeçleri bulunan bir balık türü , Avustralya’ da havayla solunum yapan ve ağaç köklerine tırmanan ciğerli balıklar bu tür canlılardandır. Bunlara yaşayan fosiller denir.

Fosiller arasında da evrim zincirinin halkalarını tamamlayanlar vardır. Örneğin , jura jeolojik zamanına ait “Archaeoptery” adlı kuşların sürüngenlerden kökenlendiğine kanıt gösterilen kuşun hala sürüngen atalarından kalma dişleri , kanatlarının ucundaysa yine sürüngenlerdeki gibi tırnaksı yapıları vardır. Altın beş parmaklı memeli türü “Eohippus” tan ( Hyrocotherium) nasıl evrimleştiğini gösteren bir fosil serisi ortaya çıkarıldı. Omurgasız hayvanlarda da deniz kestanesi , denizyıldızı ve yumuşakçalar arasındaki ve ayrıca bitkiler arasındaki evrimsel ilişkiyi ortaya çıkaran fosiller bulundu. Genel olarak evrimin beş evresi vardır: 1.Yeni tip bir canlının ayrılması ( divergence) , 2. Canlının bu yeni ortamda yaşayabilmek için gelişmesi ( Anagenesis ) 3. Ayrı ayrı türlerin oluşması ( adaptive radiation ) 4. Yalnızca bir takım küçük değişikliklerin olduğu durgun devre , 5. Ortama uyum sağlayamayan türlerin ortadan kaybolması ( extinction ). Bir tür tümüyle yok olduğu ya da değişik ve yeni bir türe dönüştüğü zaman soyu tükenmiş olur.

Biyolojik evrimin iki ayrı evresi vardır. 1. Bitkilerin evrimi ( fotosentez ile yaşayan canlılar ) , 2. Hayvanların evrimi ( fotosentez yapmayıp bitkilerle beslenen canlılar ). Bu sıra hem besin zinciri açısından hem de doğadaki oksijen kaynakları açısından da geçerlidir.

Yapılan incelemeler ile ilkel dünyada serbest oksijen olmadığı savı öne sürülmüştür. Şimdiki oksijeni ilk evrimleşen fotosentez yapan canlılara borçluyuz. Onların atmosfere yeterli oksijen vermesi sonucu oksijenli solunum yapan canlılar dünyada yürümeye başladılar.

Bu ayırım günümüzden yaklaşık 2000 milyon yıl önce gerçekleşti; omurgalılar 500 milyon yıl önce , kara bitkileri silüryen çağında 350 milyon yıl önce , iki yaşayışlı hayvanlar ( amphibian ) devonik çağda 300 milyon yıl önce , kanatlı böcekler , sürüngenler ve kozalaklı bitkiler karbon çağında 250 milyon yıl önce , memeliler triasik çağda 200 milyon yıl önce , kuşlar ve çiçekli bitkiler jura çağında 160 milyon yıl önce ve insan pleistosen çağda 1 milyon yıl önce ortaya çıktı. Bilimlerdeki ilerlemeler günümüzde canlıların birimi konusuna değişik kanıtlar getirdi. Yukarda sözü edilen jeolojik kanıtların yanında embriyoloji , karşılaştırmalı anatomi , Sistematik botanik ve zooloji Biokimya , Seroloji , Histoloji , Sitoloji , Bitki ve Hayvan Coğrafyası , Evcilleştirme konularında evrime kanıtlar sundu. Moleküler biyolojideki ilerlemeler ise evrimin moleküler düzeyde mekanizmasının açıklanabilmesini sağladı. Dünyamızın medeniyetin getirdiği olanaklarla daha iyi gezilip incelenebilmesi özellikle insanın evrimi konusunda kanıtların elde edilmesini sağladı. Fakat insanın evrimi oldukça yeni incelenen bir bilimsel konu olması nedeniyle bir çok zorluk belirleniyordu. Örneğin farklı yörelerde bulunmuş fosillerin ayrı ayrı isimlendirilmeleri , başka başka müzelerde saklanmaları , bunları incelemede kesin kuralları olan bir yöntem geliştirilmemiş olması bu sorunların başında gelmekteydi. Bütün bu zorluklara karşın insanın evriminin doğru çizgisinin ana noktalarını kanıtlamaya yetecek bulgular ele geçirilmiştir.

Bunda özellikle bulunan örneklerin büyük katkısı olmuştur. Bulunan örneklerin öncelikle yaş tayinleri yapılır. Bunların yaşlarının tayininde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Oldukça güvenilir yöntemlerle yaşları saptanan fosillerin , organ gelişimi de saptanan yaş dizilimiyle uyum gösterip göstermediğine bakılır. Bu incelemeler sırasında kafataslarının , beyinlerinin hacmi ve bunların tüm bedenle oranı , çenelerinin yapıları dişlerin çene kemiği üzerindeki dağılımı ve ayrı ayrı dişlerin yapıları , leğen kuşak kemiklerinin durumu , kol ve bacak kemiklerinin yapı ve durumları , parmaklarının özellikleri , beden iriliği , omuriliğin beyine ulaşmasını sağlayan deliğin ( foramen mağnum)dik ya da yatay oluşuna bakılır. Bulunan örneklerin yaş sıralaması yapıldığında bu özelliklerin giderek , bugünkü modern insana yaklaştığı görüldü. Bu yaklaşma birdenbire olmakta, aşamalı bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu da evrimin özüne uygun düşmektedir. Mutlak ki, gelişim sırası içinde henüz bazı eksiklikler bulunmaktadır. Bunlar çizginin şüpheli olmasında değil, şu anda gerekli ara materyallerin henüz ele geçmemiş olmasındandır. Bu incelemeler sırasında bulunan en önemli fosiller şöyle sıralanabilir. 1856’da Almanya’da Düsseldorf yakınlarında bulunan Neonderthal ( Homo Neanderthalensis ) , 1924’te Afrika’da bulunan Australopitews Africanis , 1922 – 1937 yılları arasında Çin’de Homo erectus Pekinensis ya da Pekin Adamı yine bu gruptan Cava’ da rastlanan Homo erectus ( Cava Adamı )dır.

Yorum Yaz

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.