Değışık Insanların Aynı Uyarıcılar Karşısında Farklı Tepkılerı Veya Değışık

Genel kültür kategorisine 12 Temmuz, 2007 tarihinde eklendi, 27 defa okundu

DEĞIŞIK INSANLARIN AYNI UYARICILAR KARŞISINDA FARKLI TEPKILERI VEYA DEĞIŞIK UYARICILAR KARŞISINDA BENZER TEPKILERI

YELİZ SOYDAN

İSTANBUL/ 2001

İnsanların davranışlarına bakarak bunların hangi güdüsel faktörlerden kaynaklandığı hakkında kolaylıkla yorumda bulunmak oldukça zordur. İnsan davranışlarındaki bu benzer ve farklı tepkileri algılama yönünden incelersek; algılama, farkına varma, farkına varılma, bilgi setimiz içinde bir yer bularak yakıştırma ve söz konusu olguyu nitel ve nicel olarak yargılayıp değerleme sürecidir. Algılamaya yaklaşımımızı böyle yaptığımız zaman daha başta, algılama olgusunun bireyler açısından göreli olma özellliğini de ortaya koymuş oluruz. Çünkü eğer algılamayı veri bilgi setimiz süzgecinden geçirerek gerçekleştirmiş oluyorsak ve yargılama ile değerlendirmeyi de bilgi düzeyimiz aracılığı ile yapıyorsak, o halde veri bilgi hazinemizin boyutları ile koşullanmış algılama süreçleri gerçekleştiriyoruz demektir. Her bireyin bilgi hazinesi de diğerlerine göre az, ya da çok değişik olduğuna göre, herhangi bir olgunun bireylerce algılanmasında farklılık gösterecektir.

Örneğin aldıkları eğitim sonucu belli nesnel bilgi setleri ile koşullanmış bir makine mühendisi ile bir iş hukukçusunun bir iş kazası karşısında, bu olguyu neden ve sonuçları ile aynı nitel ve nicel ölçülerde algılayamacakları açıktır. Ve eğer algılamanın gerçekte bireysel davranış sürecini sürekli geri beslemelerle fonksiyonel halde tutan bir alt süreçler silsilesi olduğunu düşünürsek, söz konusu iki kişinin olaya yaklaşımlarının ne kadar değişik olacağını vurgulamış oluruz..

Algılama, duyum yoluyla elde edilen (görme, işitme, tadalma vb.) bilgilere anlam vermeyi ve bilgileri yorumlayarak bir yargıya varmayı da içeren bir süreçtir. Anlam verme ve yorumlama işlemi araya girdiği için dıştaki gerçek uyarıcı ile algılanan uyarıcı birbirinin aynı olmaz. Algılama uyarıcıların duyum organları tarafından alınmasıyla başlayan ve belli bir davranışta sona eren bir süreçtir. Algılama sırasında çevredeki uyarıcılara ilaveler yapılabileceği gibi bazı gerçekler de göz ardı edilebilir. Çevredeki herhangi bir uyarıcı kişiye nasıl gözüküyorsa algı odur. Söz gelimi belli bir hizmet, hizmet eden için kusuzsuz, müşteri için ise kusur dolu olabilir. İnsanın tutumları inançları, heyecanları, alışkanlıkları, geçmişteki yaşantıları ve edinmiş olduğu tecrübeler uyarıcı ile davranış arasına girer ve bir ara süreç olarak işler. Bu yüzden davranışı belirleyen şey doğrudan uyarıcının kendisi değil, bunun kişi tarafınından algılanış biçimi olur.

Algının şekil – zemin algısı, gruplama, yakınlık, benzerlik, değişmezlik gibi özellikleri ile de insanlar benzer davranışları gösterebilirler.

Algılama olgusunun yaratılıştan mı yoksa sonradan öğrenilmiş bir süreçten mi oluştuğu konusunda öteden beri çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Descartes, Kant gibi “nativist” düşünürlür kişilerin algılama yetenekleri ile doğduklarını öne sürerken, Berkeley ve Locke gibi “empricist” yazarlar ise bireylerin çevredeki nesnelerle yaptıkları deneyimler sonucu algılama yeteneklerini öğrendiklerini, geliştirdiklerini savunmaktadırlar. Ancak çağdaş birçok psikolog bu iki görüşün birbirleriyle bütünleştirileceğini düşünmektedirler. Gerçi günümüzde uygulama ve deneyimlerin algılamayı etkilediğini kimse reddetmemektedir ama, bu yeteneklerin doğuştan mı kazanıldığı, yoksa sonradan mı öğrenilerek edinildiği yanıtı açık kalmış bir soru olarak hâlâ gündemdedir. Öğrenme olgusunun algılama ve davranış süreçlerindeki ihmal edilemeyecek rolünü göz önünde tutarak konuşu biraz daha derinlemesine ele almak gerekecektir. Öğrenme kısaca; oranlı olarak sürecek olan davranış değişikliklerinin, ya da davranış olanaklarında söz konusu olabilecek değişikliklerin deneyimlerden bağımlı olarak kazanılmasıdır. Öğrenme davranışların hem kazanılması hem de sürdürülmesi ile ilgili bir konudur. Bir davranışın sürdürülmesi demek, onun alışkanlık haline gelmiş olması demektir. Bu açıdan öğrenme konusu alışkanlıklarımızı nasıl kazandığımızı açıklayan bir alandır. Öğrenmenin en basit ve somut biçimde işleyişini anlatan terim şartlanmadır. Şartlanma, davranış ile uyarıcı arasında bağ kurma şeklinde ele alınmaktadır. Gerek insan, gerekse hayvanlarda iki çeşit davranış göze çarpar. Bunlardan birisi reflekslerdir. Ancak belirli uyarıcılara maruz kalındığında ortaya çıkan refleksler, çok çabuk bir biçimde, düşünmeden, otomatik olarak gösterdiğimiz ve biyolojik olarak doğuştan varolan tepkilerdir. Sıcakta terlemek, ani gürültüyle irkilmek, ağıza yiyecek alındığında tükürük bezlerinin salgılanması, ışıkta göz bebeklerimizin küçülmesi, bozulmuş yemek yediğimizde midemizin bulanması, burnumuza biber kaçtığında hapşırmamız gibi davranışlar reflekslerdir. Refleksler çevremizdeki ani değişmelere bedenimizin uyum göstermesi ve dengesini korumasın sağlar.

İkinci tip davranışlar ise belli bir uyarıcıya bağımıl olmayan, kendiliğinden yaptığımız davranışlardır. Müzik dinlemek, sinemaya gitmek, okula gitmek, araba kullanmak vb. Bu tip davranışlarada edim veya edimsel davranışlar denir. İşte şartlanma yoluyla öğrenmenin temelinde bu iki davranış yatmaktadır.

İnsan davranışlarını motivasyon yönünden ele alırsak; motivasyon kişilerin belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere kendi arzu ve istekleri ile davranmaları şeklinde tanımlanmaktadır. Motivasyon konusu esas itibariyle kişilerin bekleyiş ve ihtiyaçları, amaçları, davranışları ve kendilerine performansları hakkında bilgi verilmesi konuları ile ilgilidir. Dolayısıyla motivasyon sürecini tam olarak kavrayabilmek için kişileri belirli şekillerde davranmaya zorlayan nedenleri (davranış saikleri), kişinin amaçları, davranışların sürdürülme olanakları gibi konuların incelenmesi gerekmektedir. Motivasyon istekleri, arzuları, ihtiyaçları, dürtüleri ve ilgileri kapsayan genel bir kavramdır. Açlık, susuzluk, cinsellik gibi fizyolojik kökenli güdüler “dürtü”; insanlara özgü başarma isteği gibi yüksek dürtülere de “ihtiyaç” adı verilir. Motivasyonun iki önemli özelliği vardır. Birincisi motivasyon kişisel bir olaydır. İkincisi motivasyon ancak insanın davranışlarında gözlenebilir. Psikolojide motivasyona içden gelen itici kuvvetlerle belli bir hedefe doğru yönelen maksatlı davranışlar için kullanılır. Acıktığımız zaman yiyecek, susadığımız zaman su aramamız, dumandan boğulmamak için açık havaya çıkmamız, başarılı olmak istediğimiz zaman çalışmamız, belli bir hedefe yönelik maksatlı davranışlar olup güdülenme konusunun inceleme alanı içine girer.

Aslında günlük konuşmalarımızda güdülenme kavramını ima eden pekçok kelime vardır. Arzu, heves, imrenemek, canı çekmek bunlardan sadece birkaçıdır. İnsanların davranışlarını niçin ve ne maksatla yaptıklarını merak etmemiz bir bilme arzusu olduğundan güdülenme kavramı içine girmektedir. Tüm bu terimler farklı anlamlara sahiptir, fakat ortak yanları vardır. Belli bir hedef doğrultusunda hareket etme. Güdülenme bu ortak özelliği içeren ve psikolojik bir süreç olarak incelenen bir konudur. Ancak insan davranışları açıklamak için sadece motivasyon kavramı yeterli değildir. Motivasyon öğrenme, algı ve kişilik gibi davranışlarının açıklanmasında kullanılan kavramlardan sadece biridir. Bunların herbiri birbiriyle etkileşim içine girerek davranışları yönlendirmektedir. Bu kavramlar değişik insanların aynı uyarıcılar karşısında farklı tepkilerini veya değişik uyarıcılar karşısında benzer davranış göstermelerinin altında yatan faktörlerdir.

* TUTUMLAR, ÖĞRENME, ALGILAMA VE MOTIVASYON VB.GIBI SÜREÇLER GÖZ ÖNÜNE ALINARAK HAZIRLANMIŞTIR.

Yorum Yaz

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.