On Küçük Zenci

Genel kültür kategorisine 12 Temmuz, 2007 tarihinde eklendi, 30 defa okundu

ON KÜÇÜK ZENCİ

Agatha Christie

Yayın evi:Altın Kitaplar Yayınevi

Yer: Zenci adası

Özet:Bence bu kitabın en iyi özeti, katilin intihar etmeden önce yazdığı mektup. Ama onun öncesinde konuyu kısaca toparlamak istiyorum:

Adaya davet edilen on kurban, hayatları boyunca bir suça karışmış, bir cinayet işlemiş insanlardı. Bu yüzden olacak, katil hepsine ada sahibinin adını kullanarak birer mektup gönderir ve onları adaya çağırır… Çok geçmeden katil kendine göre adalet olan seri cinayetine başlar

Özetin bazı satırlarında geçen şiiri bilmeniz de iyi olurdu:

On küçük zenci yemeğe gitti,

Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz,

Dokuz küçük zenci geç yattı,

Sabah Biri uyanamadı, kaldı sekiz,

Sekiz küçük zenci Devon’u gezdi,

Biri geri dönmedi. Kaldı yedi,

Yedi küçük zenci odun kırdı

Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı,

Altı küçük zenci bal aradı,

Birini arı soktu. Kaldı beş,

Beş küçük zenci mahkemeye gitti,

Biri tutuklandı. Kaldı dört,

Dört küçük zenci yüzmeye gitti,

Birini balık yuttu. Kaldı üç,

Üç küçük zenci ormana gitti,

Birini ayı kaptı. Kaldı iki,

İki küçük zenci güneşte oturdu,

Birini güneş çarptı. Kaldı bir zenci.

Bir küçük zenci yapayalnız kaldı.

Gidip kendini astı. Kimse kalmadı.

Katilin mektubuyla devam ediyorum:

“Şimdi Zenci Adası’nın mekanizmasının nasıl çalıştığına gelelim. Adanın satın alınışında ve benim izlerimin örtülmesinde Morris’i kullanmak Güç olmadı. Adam bu işlerin mütehassısıydı. Seçtiğim kurbanlar hakkında toplamış olduğum bilgi sayesinde hazırladığım plan kusursuz olarak tatbik safhasına girdi ve bütün misafirlerim, ben de dahil olmak üzere, sekiz ağustosta Zenci Adası’na ayak bastılar.

Morris’in işini evvelce görmüştüm. Midesinde rahatsızdı. Londra’dan ayrılmadan evvel mide ağrılarıma ve hazımsızlığıma iyi geldiğini söyleyerek bir ilaç verdim. Bunu gece yatmadan önce içmesini tembih ettim. Hapı tereddütsüz kabul etti. Morris’in çok dikkatli ve tedbirli bir adam olduğunu biliyordum. Ölümünde sonra bütün evrakları didik edilse izime rastlanmayacağından emindim.

Adadaki ölümleri sırası benim tarafımdan hususi maksatla ve dikkatle tanzim edilmişti. Misafirlerimin arasında suçlular derece dereceydi. Suçu en hafif olanın önce ölelek diğer doğukkanlı katillerle birlikte aynı korku ve vicdan azabını çekmemelerini düşünmüştüm.

Bunun için Antony Marston ve Mrs. Rogers evvela öldüler. Birincisi aniden, ikincisi de yattığı uykudan uyanamayarak rahatça öldü. Marston birçoklarımız gibi doğuştan mesuliyet sahibi olmayan biriydi. Onun için yaptığı kazalardan dolayı adadaki diğer canilerle bir tutulamazdı. Mrs. Rogers’a gelince, kadının herşeyi kocasının isteği üzerine yaptığı belliydi.

Bu ikisinin ölümlerini uzun uzun izah etmeye lüzum görmüyorum. Polis bu iki cesedin ölüm nedenini rahatlıkla ortaya çıkaracaktır. Potasyum siyanür evlerde böcekleri öldürmek için kullanılan ve ele geçirilmesi gayet kolay olan bir zehirdir. Gramafon plağının ithamlarından sonra meydana gelen gergin hava sonunda Marston’un boş içki kadehine bir miktar koymak benim için zor olmadı.

Son zamanlarda sancılarımın artması yüzünden doktor bana hayli kuvvetli bir uyku ilacı vermişti. Bunu kullanmayarak bir stok yapmıştım. Bunu Mrs.Roger’in kadehine boşaltıverdim.

General Macarthur’un ölümü de hayli eziyetsiz oldu.Arkasından yanına sokulduğumu duymadı. Tabii,terastan ayrılarak generali öldüreceğim zamanı gayet iyi şeçmem gerekiyordu. Bunda da muvaffak oldum.

Benim teklifim üzerine adada bir arama yapıldı. Ve sağ kalan biz yedi kişiden başka hiçbir canlının bulunmadığı anlaşıldı. Bu, derhal ortada bir şüphe havasının uyanmasına neden oldu. Planıma göre müttefike ihtiyacım vardı. bU iş için de Dr.Armstrong’u seçtim. Çünkü Armstrong beni uzaktan tanıyor ve meslektaşlarım arasındaki itibarımı biliyordu. Benim katil olabileceğimi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Bütün şüpheleri Lombard’ın üzerineydi. Ben de şüphelerinde haklı olduğunu belirten imalarda bulunuyordum. Bir ara ona katili tuzağa düşürmek için bir plan hazırladığımı fısıldadım.

On ağustos sabahı Rogers’i öldürdüm. Ocağı yakmak için odun kırıyordu. Arkadasn yaklaştığımı duymadı. Yemek odasının anahtarını cebinde buldum. Zenci bibloların eksilmemesi için odayı kilitlemiş, anahtarı da cebine koymuştu.

Roger’in cesedinin bulunuşundan sonra meydana gelen karışıklıktan yararlanarak Lombard’ın tabancasını aldım. Yanında tabanca olduğnu biliyordum.Daha doğrusu Moris’e Lombard’a tabanca almasını söylemesi için talimat vermiştim.

O sabah kahvaltıda cebimde kalan biraz uyku ilacını Miss Brent’in fincanına kahve koyarken boşalttım. Biraz sonra yemek odasına girdiğimde ihtiyar kızın yarı yarıya kendinden geçmiş olduğunu gördüm. Bu vaziyette enjektörle boyun damarlarının içine bir miktar siyanür göndermem çok zor olmadı. Camda dolaşan eşek arısı hakikaten çocukça bir şeydi. Şiirin mısralarına sadık kalmaya çalışıyordum.

Bundan hemen sonra beklediğim şeyle karşılaştım. Daha doğrusu bunu ben teklif ettim. Ve birlikte bütün evin içini birbirimizin üstüne kadar aradık. Tabancayı iyi bir yere saklamıştım. Zaten yanımda getirdiğim siyanür ve uyku ilacı da bitmişti.

Bundan sonra, Armstrong’ planımızı tatbik etme zamanının geldiğini söyledim. Plan şuydu; ben öldürülmüş rolü yaparak katili tuzağa düşürecektim. Katil tuzağa düşmese bile ben ölü olacağımdan serbestçe hareket edip herkesi gözetliyebilecektim

Armstron’un bu fikre aklı yatmıştı. Planı o gece tatbik ettik. Alnıma yapıştırılan biraz kırmızı çamur, kırmızı banyo perdesi, ve peruk yerine geçen gri yün dekoru tamamlamaya yetti. Elektrik olmadığından mumların titrek ışığı işimi kolaylaştırdı. Dr.Armstrong’un beni muayene ettikten sonra heyecan ve korku içinde olan diğerlerinin yanıma sokulmayacaklarından emindim.

Plan mükemmel tatbik edildi. Gayet iyi düşünerek odasına astığım yosunlar Miss Claythorne’un çığlıklarla evi ayağa kaldırmasına tetti. Herkes yukarı koştuğundan öldürülmüş adam pozu almaya rahatça vakit oldum.

Beni ölmüş vaziyette gördükleri zaman hepsi tam beklediğim şekilde hareket ettiler. Armstrong rolünde en az profesyonel bir aktör kadar iyiydi.beni yukarı, odama taşıyıp yatağıma yatırdılar. Birbirlerinden o kadar korkuyor, o kadar şüpheleniyorlardı ki, benimle kimsenin alakadar olduğu yoktu.

O gece saat ikiye çeyrek kala Armstrong’la dışarıda buluşacaktık. Onu evin arkasındaki kayaların üzerine çıkardım. Hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Fakat o saçma cocuk şiirini hatırlamış olsaydı çok dikkatli olması gerektiğimi anlayacaktı.

Doktorun işini görmek kolay oldu. Kayalardan aşağı bakarak mağara gibi bir şey gördüğümü söyledim. O da eğilip bakarken arkasından ittim. Sonra eve döndüm. Blore’nin işittiği herhalde benim ayak seslerimdi. Birkaç dakika sonra Armstrong’un odasındaydım. Bu defa birinin işitmesi için biraz gürültü yaparak odadan çıktım. Merdivenlerin sonuna vardığım zaman yukarıda bir kapının açıldığını duydum. Peşimden merdivenleri inen kimse ben ön kapıdan çıkarken gölgemi görmüş olmalıydı.

Peşime düşmelerinden bir iki dakika evvel evin etrafını dolaşarak evvelce açık bırakmış olduğum pencereden yemek odasına girdim. Pencereyi kapadım. Sonra zenci bebeklerden birini ve camı kırıp yukarı çıktım. Odama girerek uzandım.

Evi tekrar arayacaklarını tahmin ediyordum. Fakat cesetleri dikkatlice muayene etmeyeceklerinden emindim. Nitekim, tahmin ettiğim gibi,üzerime örtülmüş çarşafın ucunu şöyle bir kaldırıp yüzüme bakarak odamdan çıkıp gittiler.

Bu arada Lombard’ın tabancasını nereye koyduğumu söylemeyi unuttum.galiba. Arama sırasında tabancanın nerede saklı olduğunu da merak eden olabilir. Kilerde bir yığın konserve kutusu vardı. En alttaki bisküvi kutularından birini açtım, içinden bir miktarını başaltarak tabancayı içine koydum ve kapağı dikkatlice kapadım.

Hiç dokunulmamış gibi duran konserve kutularının içini kimsenin aramayacağını biliyordum.

Nihayet en heyecanlandığım an gelmişti. Adada birbirinde çılgın gibi korkan üç kişi kalmıştı ve bunlardan birinin elinde bir tabanca vardı. Onları evin penceresinden dikkatlice izliyordum. Blore eve doğru gelirken büyük mermer saati pencerenin yanına getirerek bekledim ve işini bitiriverdim.

Gene evin penceresinden Vera Claythorne’ın Philip Lombard’ı vuruşunu seyrettim. Çok cesur bir kadın olduğunu daha ilk görüşümde anlamıştım. Lombard ölür ölmez Vera’nın odasını hazırladım.

Çok enteresan bir psikolojik tecrübeye girişmiştim. Acaba genç kızın vicdanındaki suçluluk duygusu, içinde bulunduğu sinir gerginliğinin yardımıyla ve yeni bir işledikten sonra etrafında gereken dekor ve atmosfer yaratıldığı takdirde kendi kendini cezalandırmaya yetecek miydi? Yeteceğini tahmin ediyordum. Yanılmamışım. Vera kendisini odasında gardrobun kenarına saklanmış bulunan benim gözlerim önünde astı.

Nihayet son olarak, benim kızın ayağının altındaki iskemleyi çekmem ve yerine koymam kalmıştı. Sonra tabancayı aradım ve onu kızın düşürdüğü yerde merdivenlerin yanında buldum. Üzerindeki parmak izlerini bozmayacak şekilde aldım.

Ve nihayet….

Yazımı bitireceğim ve bir şişeye koyup ağzını sıkıca kapayıp mühürledikten sonra denize atacağım.

Niçin?

Evet niçin?

Daima kimsenin içinden çıkaramayacağı esrarengiz bir cinayet işlemeyi arzu edip durmuştum.

Fakat şimdi şunu anlamış bulunuyorum ki, hiçbir santkar şaheserini sadece kendi görerek tatmin olamaz. Sanatkarı asıl tatmin eden şey eseri değil, onun meydana getirdiği takdir ve alkışlardır.

Bütün insanlar önünde şunu itiraf ediyorum ki, ben de ne kadar zeki ve kurnaz olduğumun herkes tarafından takdir edilmesini isteyen bir zavallıyım…

İntiharımın şöyle olacağını tahmin ediyorum:

İpek mendille tutacağım tabancanın tetiğini çekince kolum yana düşecek. Serbest kalan tabanca, lastiğin çekişiyle kapının tokmağına çarparak odanın dışına düşecek. Gözlüğün kordonu da vücudumun altında bulunan gözlüğümün yanında masum bir tavırla sallanacak. Yerde görülecek olan mendil de kimsen,n dikkatini çekmeyecek.

Cesedim yatağımda yatarken ve kader arkadaşlarımın da zannettikleri gibi alnımdan vurulmuş olarak bulunacak. Ölüm vakti, cesetlerimiz çok geç ele geçirileceğinden tam olarak tespit edilemeyecek ve kurbanların ölüm sıraları hatıra defterlerinde yazılanlara uygun şekilde olduğu kabul edilecek.

Deniz sükunet bulduğu zaman adaya kayıklar ve insanlar gelecek

Ve herkes 10 ceset ile Zenci adasının, bu mektup bulunamazsa, hiçbir zaman çözülemeyecek olan esrarı ile karşı karşıya kalacak….

Lawrance Wargrave”

Sonuç: Bu konu üzerinde uzun süre düşündükten sonra, her şeyin bir bedeli vardır sonucuna ulaştım. Tabi buna bağlı olarak “ ne ekersen onu biçersin” “alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” gibi atasözleri de bulunabilir.

Beğendiğim yanları: Bu kitap benim şimdiye kadar okuduğum ey iyi kitaplardan biriydi. Uzun süre etkisinden kurtulamadığım, özetini çıkarırken bile tedirgin olduğum ve çok sürükleyici olduğunu düşündüğüm bir kitap… Her sayfasında ayrı bir şüphe uyandıran, her cinayette şüphelerimi başka yönlere çeken çok güzel bir kitaptı. Bilmiyorum belki size biraz abartı gelebilir ama bana, belki de bu tür kitapların müptelası olduğumdan çok farklı gelmişti..

Yorum Yaz

Yorum Yazabilmek İçin Lütfen Giriş Yapın.