Hemofili

12 Temmuz 2007



HEMOFİLİ

Hemofili Nedir?

Hemofili hastalığı kanın yeterince pıhtılaşmaması ile karakterli doğumsal bir hastalıktır. Ömür boyu hastayı, ailesini ve toplumu etkileyen hastalık durdurulamayan kanamalarla kendini gösterir. Hemofili hastalarında, kanda bulunması gereken faktör 8 adlı protein eksiktir. Kanamaların önlenmesi veya durdurulması için insan kanından elde edilen faktör 8 ilacının hastaya damar yoluyla verilmesi zorunludur. Söz konusu hayati ilaç, yurt dışından ithal edilmekte olup çok pahalıdır (500 Ünite’lik bir kutu faktör 8 = $500). Sosyal güvencesi olmayan hastaların hayatı bu nedenle tehlikededir. Tedavi edilemeyen hastalar kanamalarla ölebilir veya sık eklem kanamalarıyla sakat kalırlar.

KALITIMLA GEÇİŞİ

Hemofilinin aynı ailenin birbirini izleyen kuşaklarında çok daha sık olarak görülmesi, kalıtsal özelliğinin fark edilmesini sağladı. Hastalığın erkeklerde görülmekle birlikte sonraki kuşaklara kadınlar tarafından taşındığını belgeleyen tarihsel bir örnek olarak İngiltere kraliçesi Victoria verilebilir. Bu kraliçenin soyağacı incelendiğinde, hastalığı birçok Avrupa kraliyet ailesine taşıdığı görülür.

Hemofili yalnızca erkekleri etkiler. Hastalığın taşıyıcısı olan kadınlarda ise hiçbir belirti görülmez. Çünkü hemofili hastalığı X eşey (cinsiyet) kromozomunda bulunan bozuk bir genden kaynaklanır. Bu durumu açıklamak için bireyin erkek ve dişi olmasını belirleyen kromozom yapısına bakmak gerekir. Eşeysel özellikleri belirleyen iki eşey kromozomu vardır. Bunlara X ve Y kromozomları denir. Dişilerde iki X, erkeklerde bir X ve bir Y kromozomu bulunur. Dişide eşey kromozomlarından birinde bozuk bir gen bulunsa bile ikinci kromozomunun sağlıklı geni sayesinde hastalık belirtileri ortaya çıkmaz. Bu durumda dişi yalnızca hastalığı taşır ve daha sonraki kuşağa aktarır. Erkekte ise hemofili özelliği taşıyan X kromozomu tek olduğundan öbür kromozomla dengelenemez. Bu nedenle hastalık kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Dişilerde her iki X kromozomunda da hemofiliye yol açan bozuk genin bulunması durumunda ise hasta ya ölür ya da doğduktan çok kısa süre sonra ölür.

Hemofili, X eşey kromozomu üzerinde çekinik (resesif) bir bozuk genin (kırmızı daire) varlığına bağlıdır ve bununla sonraki kuşaklara aktarılır. Bozuk genin her iki X kromozomunda da bulunması, hastalığın dişilerde de ortaya çıkmasına yol açar. Ama bu durumda hasta ya ölü doğar ya da doğumdan kısa bir süre sonra ölür. Dişiler hiçbir hemofili belirtisi göstermeden yalnızca taşıyıcı olarak yaşamlarım sürdürürler. Erkekte hastalık hemofiliden sorumlu bozuk geni taşıyan X kromozomunun bulunmasıyla ortaya çıkar. Taşıyıcı anne ve sağlıklı babadan doğacak erkek çocukların hasta, kız çocukların taşıyıcı olma olasılığı yüzde 50′dir (A ve B). Hemofilili baba ve sağlıklı anneden doğacak erkek çocukların hepsi sağlıklı, kızların hepsi taşıyıcıdır (C ve D).

Kalıtsal bir hastalık olan hemofili kanamayla ortaya çıkan hastalıkların belki de bilinen en eski örneğidir.

HEMOFİLİNİN NEDENLERİ

Hemofili önemsiz bir darbenin yarattığı sıyrıktan vücut dışına ya da bir yara oluşmasa bile yumuşak dokuya ve özellikle eklem içine aşırı ölçüde kanamayla kendini belli eder.

X kromozomunda kanın pıhtılaşma sürecinin normal biçimde gelişmesi için zorunlu bir gen bulunduğu sanılmaktadır. Erkeğin X kromozomunda pıhtılaşmadan sorumlu sağlam bir gen yerine, bozuk bir gen varsa hemofiliye özgü pıhtılaşma bozuklukları ortaya çıkar.

Sağlıklı bir kişide çeşitli damar zedelenmeleri sonucu başlayan kanama üç mekanizmanın kendiliğinden devreye girmesiyle durur: Damar kaslarının kasılması, zedelenmiş bölgede trombositlerin toplanması ve yaralı bölgeyi kapatan bir pıhtının oluşması.

Pıhtının oluşması karmaşık bir süreçten geçerek gerçekleşir. Bu süreç sayesinde plazmada bulunan fibrinojen adlı bir protein, başta tromboplastin olmak üzere çeşitli etkenlerin devreye girmesiyle yapı değiştirerek fibrine, yani pıhtıyı oluşturan protcine dönüşür.

Pıhtılaşma sürecinde yer alan plazma proteinlerine pıhtılaşma faktörleri denir. Bu faktörleri belirtmek için kullanılan sayılar Romen rakamlarıyla yazılır.

Kanda düşük oranlarda bulunan birçok madde tromboplastinin oluşumuna katkıda bulunur. Bunlardan biri olan faktör VIII hemofili hastaların kanında bulunmaz. Bu protein antihemofilik globülin (AHG) ve antihemofilik A faktörü adlarıyla da tanınır.

Aslında hemofili terimi, nedenleri farklı olmasına karşın, aynı belirtilerle seyreden iki hastalığı kapsar. Bunlardan daha sık görülen hemofili A’da faktör VIII bulunmazken, daha az rastlanan hemofili B’de antihemofilik B faktörü olarak da bilinen faktör IX eksiktir.

HEMOFİLİNİN BELİRTİLERİ

Hemofilide en belirgin özellik kolayca ortaya çıkar. Kanamalar doğumdan birkaç gün sonra bile ortaya çıkabilir ve yeni doğan için ölümcül bir tehlike oluşturabilir. Bazen bebek yürümeye başlayana değin her şey normal görünür. Ama bu dönemden sonra çok hafif darbeler ya da küçük kazalarda bile kan oturmaları (hematom) ya da büyük morluk ve çürükler (ekimoz) ortaya çıkar.

Bu yaşta kanamalar genellikle ağız ya da burun yaralanmalarına bağlıdır. Daha büyük çocuklarda diş çekiminden ya da bademcik ameliyatından sonra büyük ölçüde kan kaybı görülür. Bunlar hemofilinin ilk belirtisi olabilir.

Kanama dalak, karaciğer, bağırsak, böbrek ve beyin gibi iç organlarda sık sık görüldüğü gibi eklem içindede (hemartroz) olabilir. Diz ekleminde kan birikintisine oyun çağındaki çocuklarda oldukça sık rastlanır. Yinelenmesi durumunda eklem yüzeylerinde önemli bozukluklara neden olarak bu eklemlerin hareketlerini büyük ölçüde kısıtladığı ve daha ileri evrede eklem hareketini bütünüyle ortadan kaldıran kaynaşmaya (ankiloz) yol açtığı için çok tehlikeli bir gelişmedir.

Belirtilerin ağırlığı, hastanın genetik yapısınca belirlenen plazmadaki faktör VIII eksikliğinin derecesine bağlıdır. Ağır hemofili olguları, ilk çocukluk çağında beyin kanamaları ya da açılan yaralardan aşırı kan kaybı nedeniyle ölümle sonuçlanabilir. Boyun bölgesine rastlayan küçük darbelerin başlattığı doku içine aşırı kanamalar, üst solunum yollarına baskı yapacak ölçüde kan toplanmasına ve sonuçta boğularak ölüme yol açabilir.

Çocuk büyüdükçe hastalığının bilincine varır ve kazaları olabildiğince azaltmak için hareketlerini denetlemeyi öğrenir. Genellikle çocukluk döneminin ilk yıllarını aşan hastalar uzun bir yaşam sürebilir. Ama hastalığın zaman içinde nasıl bir gelişme göstereceği önceden kestirilemez. Örneğin enfeksiyonlar kanama eğilimini artırabilir. Belirtilerde zaman zaman döngüsel bir değişim görülebilir. Yani tehlikeli sayılacak darbelerden sonra az ya da belirsiz kan kaybının görüldüğü dönemi, neredeyse kendiliğinden başlayan şiddetli kanamaların görüldüğü dönem izler.

TEDAVİ

Hemofilili küçük bir hastanın ailesinden hastalığın ağırlığını gizlemek kuşkusuz doğru değildir. Ama çocuklarının ölüme mahkum olmadığını, onun normal sayılabilecek bir yaşam sürdürebileceğini de belirtmek gerekir.

Kanamaları denetim altına almak için plazma, taze kan ya da bulunmayan pıhtılaşma faktörünü yoğunlaştırılmış halde vererek eksikliği giderme tedavisi yapılır. Eksik olan faktör kanamanın başlamasıyla birlikte, olabildiğince çabuk bir biçimde hastaya verilmelidir. ABD ve İskandinavya gibi bazı ülkelerdeki hemofili hastalarına kanama durumunda yapacakları öğretilmiştir. Bu hastalar kanamanın ilk belirtisi ortaya çıkınca, en yakın sağlık merkezine gitmeden önce kendi damarlarına yoğunlaştırılmış plazmayı verirler.

Son yıllarda, faktör VIIl’i yeterli miktarda elde etmenin zorluğu göz önüne alınarak, genetik mühendisliği teknikleri yardımıyla bu maddenin yapay olarak üretilmesine çalışılmaktadır.

Başka bir yol da, desmopressin gibi bazı ilaçlar kullanarak hemofilili hastada faktör VIII üretimini uyarmaktır. Günümüzde uygulanan tedaviler, gerek diş çekimi gibi küçük cerrahi girişimlerin, gerek büyük ameliyatların kanama riski olmadan yapılmasına olanak sağlamaktadır.

Ayrıca kemik ve eklem lezyonlarını önlemek ya da düzeltmek için ortopedik tedavi gerekir. Hemofilili hastanın ruhsal ve bedensel açıdan sağlıklı olarak gelişmiş olması toplumdan soyutlanmaması bakımından büyük önem taşır. 

Eklem içine kanamaların sürekli yinelenmesine bağlı olarak gelişen kronik eklem hastalığı hemofilinin en tehlikeli komplikasyonlarından biridir. Çünkü dizlerin biri ya da her ikisi hastanın hareketlerini önemli ölçüde sınırlayacak duruma gelebilir.

Sağlık hizmetlerinin yeterli düzeye ulaşması, yoğunlaştırılmış plazmanın hastalara zamanında ve düzenli olarak verilmesi hemofilinin yol açtığı bu tür komplikasyonları önleyecek ya da en aza indirecektir. Ama günümüzde, dizinde kronik eklem hastalığı olan hemofili hastalarının sayısı oldukça kabarıktır. Bu durumun ortaya çıktığı hastaların bir bölümünde sinovyektomi belirgin bir iyileşme sağlar. Sinovyektomi eklem yüzeyini örten eklem sıvısı (sinovya) zarının cerrahi girişimle alınmasıdır. Eklem sıvısını salgılayan ve yırtılma ya da örselenme sonucun da hemofilili hastada gelişen eklem. hastalığının başlıca sorumlusu olan bu zarın alınması sayesinde bazı hastalar hareket yeteneklerini yeniden kazanarak normal yaşamların sürdürebilmektedirler.

Çocukluk çağın da akıllıca seçilen oyuncaklar, oyunların ve hareketlerin özenle yönlendirilmesi, kazalara ve darbelere karşı etkin birer koruyucu önlem olabilir.

Okul çağında küçük hemofili hastaları normal sınıflara devam etmeli, olağan hiçbir etkinlikten uzak tutulmamalıdırlar. Bu çocukların, arkadaşları karşısında eziklik duymaları her durumda önlenmelidir. Çocuklar zamanla hastalıklarının getirdiği kısıtlamalara alışacak ve bu durumu göz önüne alarak yaşama biçimi ve etkinliklerini düzenleyeceklerdir.

Hemofili hastalarının zeka düzeyi genellikle ortalamanın üstündedir.

HEMOFİLİ VE DİŞ HEKİMİ

Hemofilili hastaların dişleri genellikle çürüktür. Bu durum aşağıda sıralanan nedenlerden kaynaklanır:

Hemofilili hasta diş hekiminden çekinir. Ağrıdan ve dişine uygulanacak girişimlerden sonra ortaya çıkabilecek kanamalardan korkar.

Diş hekimi de kendi adına hemofilili hastadan korkar. Karşısında tedavisi gecikmiş ve oluşabilecek kanamalar nedeniyle sorunlu bir hasta vardır. Oysa hekime erken başvurulması durumunda sorunlar daha kolay çözülecektir.

Diş hekimine olabildiğince geç gitme eğilimi dişin çekilmesinden başka çıkar yol bırakmaz. 

Durumu iyice kötüleşen dişin çekilmesi iki sonuca yol açabilir:

Her diş çekimi için hemofilili hastaya kanamaları önleyici tedavi uygulanması ve hastanın genellikle hastaneye yatırılması.

Erken yaşlarda çok sayıda dişin çekilmesi diş bütünlüğünün bozulmasına neden olur. Bu da ağız görünümünün bozulması, etkin çiğneme hareketlerinin yapılamaması. sesin istendiği biçimde çıkarılamaması gibi psikolojik ve işlevsel sorunlara yol açar.

Diş ve dişeti hastalıklarının önlenmesi, hemofilili hastalarda ayrı bir önem kazanır. Diş sağlığı için temel önlemler aşağıda belirtilmiştir:

Genellikle tablet biçiminde flüorür kullanılması. Bu flüor bileşikleri anneye hamileliği sırasında, çocuğa ise l4 yaşına değin verilmelidir. 

Giderek gelişen diş minesini sağlamlaştırma özelliği taşıyan flüor bu özelliği sayesinde çürüklerin oluşmasını önler.

Küçük yaşlardan. başlayarak doğru beslenme, mineral, vitamin ve proteinler bakımından zengin olan et, süt, yumurta, peynir, balık gibi besinlerin dengeli ve düzenli biçimde alınmasıdır. Bu besinler kalsiyumca da zengindir.

Flüorürlü diş macunları kullanarak dişlerin fırçalanması. Bu yolla bakteri plaklarının gelişmesi önlenir ve flüorinin mine tarafından doğrudan alınması sağlanır.

Diş ve dişetlerini zedelememesi için uçları yuvarlak, ama sert kıllı bir dış fırçası, flüorür içeren bir diş macunu ve diş ipi kullanılmalıdır.

Her altı ayda bir düzenli olarak diş hekimine gidilmesi. Bu alışkanlık gerekli tedavinin zamanında yapılması bakımından çok yararlıdır.

*Görülme Sıklığı: Hastalık 10.000 erkek doğumunda 1 bebekte görülmektedir. Ülkemizde yaklaşık 6.000 hemofili hastası olduğu düşünülmektedir.

SAĞLIKSIZ BEBEK RİSKİ ORTADAN KALKIYOR

Ailesinde ‘kalıtsal hastalık’ olan çiftlerin özürlü çocuk dünyaya getirmelerini önlemek için PGD testi (Preimplantasyon Genetik Tam) uygulanıyor. Yani ana rahmine aktarılmadan önce, ciddi genetik bozuklukları olan embriyolar ayıklanıyor. Bunun getirisi ise ’sağlıklı bebek’ garantisi.

Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan çiftlerin en önemli sorunu, özürlü bir çocuk dünyaya getirmektir. Ancak son yıllardaki gelişmeler, kalıtsal hastalıkların moleküler düzeyde tanımlanmasına olanak sağladı. Toplam 6 aşamalı olarak yapılan PGD testi sayesinde, sağlıklı hücreler tüp bebek yöntemiyle anne rahmine aktarılıyor. Böylece özürlü çocuk doğurma riski ortadan kaldırılmış oluyor.

‘Preimplantasyon Genetik Tanı’ (Preimplantation genetic Diagnosis) adı verilen yöntemin, kalıtsal risk taşıyan gebeliklerde önemli bilgiler sağladığını belirtiliyor. Çünkü bu test sayesinde hücre düzeyinde yapılan araştırmada taşıyıcılık ve hastalık riski erken dönemde teşhis ediliyor. Bu testin geliştirilmesinden önce tanı amacıyla ‘amniyosentez’ ve ‘biyopsi’ uygulanıyordu. Hala da uygulanıyor. Amniyosentezde, l6 haftalıkken bebeğin anne rahminde yüzdüğü sıvıdan az miktarda sıvı örneği alınarak kromozonal tanı yapılıyor.

Biyopsi uygulamasında ise, bebek 10-12 hafta civarındayken bebeğin plasentasından parça alınarak inceleniyor. Her iki yöntemin de ciddi bir komplikasyonu olmadığını ifade edilirken, amniyosentez yönteminde binde 5 oranında düşük riski ile karşı karşıya kalındığını belirtiliyor. Ancak bunun genetik hastalık riskiyle kıyaslandığında önemsiz bir oran olduğuna dikkati çekiyor. Testlerin sonuçları olumsuz çıktığında gebeliğin sonlandırılıp sonlandırılmayacağı tartışma konusu oluyor. Bazı ailelerin bebeklerinde ‘Down Sendromu’ olsa da gebeliğin sonlandırılmasına karşı çıkarak bebeklerinin dünyaya gelmesini istediklerini belirtiyor ve şunları söyleniyor:

‘Testin sonucu için 18 veya 19-haftayı beklemek gerekiyor. Bu döneme gelince de gebeliğin sonlanması konusunda görüşler ortaya çıkıyor. Aileye de stres yaratıyor. Bunun alternatifi PGD testidir. Bu testle henüz embriyo aşamasında bebeğin taşıyacağı hastalıkları göz önüne alabilmek mümkün olur. Anne ve babanın taşıyacağı hastalıklar, ailesel riskler var-dır. Bunlar değerlendirilir. Çünkü bazı kalıtsal hastalıklardaki genlerin kodu bilinmektedir. Bu kodlar bulunarak hastalığın teşhisi konur, aileye bilgi verilir. Bazı kalıtsal hastalıklarda bebeğin cinsiyeti, taşıyıcı ve hasta olup olmamasını belirler. Örneğin annede hemofili hastalığı varsa, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde bebek sağlıklı olur. Eğer erkek olursa hastalık riski taşıyacaktır.”

İlk başarılı PGD testi Kistik fibroz ve Tay Sachs hastalıları için yapılmıştır. 1995′den sonra ise bağlantıları tanımlanmış pek çok hastalık için PGD yapılmıştır.

Yöntemin uygulanmasında IVF tekniği (yardımla üreme tekniği) uygulanması gerekiyor. Bu yöntemde babadan alınan sperm hücresi, laboratuvar koşullarında annenin yumurta hücresi ile dölleniyor. Daha sonra embriyolar üzerinde genetik test uygulaması gerçekleştiriliyor. IVF yaparak hastanın şansını artırılıyor ve daha sağlıklı bir şekilde embriyo elde ediliyor.

Pgd testi nasıl yapılıyor?

1. Üreme sağlığı uzmanı, genetik danışman ve ilgili hastalığın doktoru tarafından hastanın PGD için uygun olup olmadığı değerlendiriliyor. Hasta veya taşıyıcı bireylerden alınan kanda genetik bozukluğu teyid ediliyor.

2. Kişi tüp bebek işlemine hazırlanıyor

3. Anneden alınan yumurta babadan alınan sperm ile laboratuvar şartlarında dölleniyor

4. Embriyologlar tarafından biyopsi yapılarak, döllenen yumurtadan 1-2 adet blastomer hücresi çıkarılıyor.

5. Biyopsi ile alınan hücrelerin, moleküler genetik tanı laboratuvarında genetik kodlan çözülüyor. Ve aranılan hastalık açısından tanılar konuluyor.

6. Aranılan hastalığı taşımayan embriyolar ana rahmine aktarılıyor.

HEMOFILI A’NIN MOLEKÜLER BİYOLOJİSİ VE TAŞIYICILARIN BELİRLENMESİ

Hemofili A en yaygın koagülasyon defektlerinden biri olup tüm toplumlarda yaklaşık 5000 erkek çocuktan birinde görülmektedir. Faktör  VIII geni X kromozomu üzerinde bulunmaktadır; bir başka deyişle hemofili A, X kromozomuna bağlı geçiş gösteren bir hastalıktır. Hastalık hemen tümüyle erkeklerde görülür. İki X kromozomundan birindeki faktör VIII’in bozuk olduğu kadınlar asemptomatik taşıyıcılardır. Hastaların % 30 kadarının aile öyküsü yoktur. Bu gibi olgularda fenotipik analizle de birleştirilse polimorfizmlere dayalı tanı yöntemleri sonuç vermez.

Faktör VIII geni X kromozomunun uzun kolunun ucuna yakın olan Xq2.8 bölgesinde yer almaktadır.

Faktör VIII geni oldukça büyük bir gen olup 186 kilobaz (kb) uzunluğundadır. İnsan genomundaki en büyük genlerden biridir. Bu büyük genin mRNA’ si da büyük olup 9 kb uzunluğundadır ve 7052 nükleotidden oluşan bir kodlayıcı dizi vardır.

Hemofili B ise yaklaşık 30 000 erkekten birinde görülür. Faktör IX geni X kromozomunun Xq 2.71 bölgesindedir. Gen 34 kb uzunluğunda olup 8 eksondan oluşmaktadır.

Hemofilinin moleküler düzeyde incelenmesi taşıyıcıların belirlenerek onlara doğum öncesi tanı olanağı verilebilmesi açısından önemlidir.

Taşıyıcıların belirlenmesi üç aşamada gerçekleştirilir:

A) Öncelikle ayrıntılı bir aile ağacı çizilerek ailedeki hemofilili bireyler ile olası ve kesin ya da zorunlu taşıyıcılar belirlenir. Bundan sonraki incelemelerin hangi bireylerde yoğunlaşması gerektiği böylece saptanmış olur .

Aile ağacına göre  zorunlu ve olası taşıyıcılar şunlardır:

Zorunlu Taşıyıcılar:

1. Bir hemofilili babanın tüm kızları

2. ayrı doğumlarda birden fazla hemofilili çocuk doğuran kadınlar

3. Bir hemofilili oğlu olup anne tarafında iyi kanıtlanmış hemofilili bir başka birey olan kadınlar

4. Bir hemofililinin anneannesi olup, anne tarafında hemofili öyküsü olanlar.

Olası taşıyıcılar:

1. Taşıyıcı olan bir kadının yukarıdaki ölçütlere uymayan kadın akrabası

2. Anne tarafında  hemofili öyküsü olan ancak bir hemofilili oğlu olmayan kadınlar

3. Aile öyküsü olmadan bir hemofilili oğlu olanlar:

   a) Hemofilik gen kadına annesinden geçmiştir; ancak  ya yakın erkek akrabalarının (erkek kardeş, dayı gibi) olmaması ya da olan erkek akrabaların tesadüfen hemofilik olmaması nedeniyle bu gen belirlenmemiştir.

   b) Kadında yeni bir mutasyon olmuştur

     (i) Mutant gen kadının tüm hücrelerindeki X kromozomlarından birindedir; bunlar gerçek taşıyıcılardır.

     (ii) Yalnızca tek bir germ hücresinde (ovumda) mutant gen vardır, somatik hücrelerde mutasyon yoktur; bunlar taşıyıcı değillerdir.

B ) Fenotipik inceleme: Taşıyıcı olduğundan kuşkulanılan bireylerde Faktör VIII:C/Faktör VIII:Ag ya da Faktör VIII:C/von Willebrand faktör:Ag oranına bakılır.Bu oran 0.6′nin altında ise bireyin taşıyıcı olma olasılığı güçlüdür. Ancak Lyonizasyon nedeniyle bu oranın aşağı ya da yukarı değişebileceği unutulmamalıdır.

C ) DNA inceleme yöntemleri:

     DNA polimorfizmleri (RFLP:Restriction fragment length polymophisms), VNTR, PCR, SSCP, DGGE, v.b.

Hemofili A’ya yol açan mutasyonlar çok çeşitli olup şu gruplar altında toplanabilir:

1. Nokta mutasyonları

      a. Yanlış anlamlı (Missense)

      b. Çerçeve kayması

      c. Stop kodon

      d. “Splice” mutasyonlar

2. Delesyonlar

3. Insersiyonlar

4. Inversiyonlar

Tablo:Türk Hastalarında Saptanan Hemofili A Mutasyonlaının Tiplere Göre Dağılımı

MUTASYON ÇEŞİTİ

MUTASYON SAYISI

I. Nokta Mutasyonlari    

17

Yanlış anlamlı     

13

      Transisyon   

A.  Stop kodon   

Transisyon

Transversiyon

B.Kırpılma noktası

II. İnversiyon

38

A. Distal

30

B. Proksimal

HEMOFİLİ VE SPOR

Fiziksel aktivite, sağlıklı bir yaşam için çok önemlidir. Sportif aktiviteler, oyunlar ve egzersizlere katılım fiziksel, mental ve emosyonel olarak kaliteli bir yaşamın doğal araçlarıdır. Bu gerçekler, hemofilililer için de gözardı edilmemelidir.

Hemofilik hastaların düzenli egzersiz yapmaları çok önemlidir. Egzersizler genel sağlık, eklemlerin korunması ve kasların güçlendirilmesi için çok önemlidir Ancak, özellikle küçük yaştaki çocuklarda kolaylıkla sıkıldıkları ve tekrardan kaçındıkları için, bunu sürdürmek kolay olmamaktadır. Bu nedenle çocukların hoşlanacakları, oyun ve spor aktiviteleri tarzında egzersiz programlarının düzenlenmesi gereklidir. Çocukların, egzersizleri görev olarak değil, oyun olarak görmeleri sağlanmalıdır.

Orta derecede hemofilili bireylerin günlük yaşam stilleri bu hastalıktan pek fazla etkilenmez. Yaşam süreleri genellikle normaldir. Bu hastalar bazı spor aktiviteleri için yönlendirilmelidir.

Travma riski nedeniyle birçok hemofilik birey ve ailesi sportif aktivitelerden kaçınabilmekte ya da hekimler tarafından bu aktiviteler ileri derecede kısıtlanabilmektedir. Bu yöndeki görüşler, son yıllarda önemli derecede değişikliğe uğramıştır. Hemofilili bireyin kemik ve kaslarının güçlenmesi, günlük yaşam aktiviteleri sırasında eklemler ve kaslar için koruyucu olacaktır. Zayıf kaslarla desteklenmiş, kemik yapısı zayıf bir eklemin/kasın basit travmalarla bile kolayca zedelenebileceği unutulmamalıdır. Spesifik izokinetik kas güçlendirme egzersizlerinin kanama sayısını arttırmaksızın kas gücünde anlamlı derecede artış sağladığı gösterilmiştir. Egzersizlerin Faktör VIII düzeyinde artış sağlayabileceği de belirtilmektedir.

Yanısıra, fiziksel aktivitenin mental ve emosyonel durum üzerine olumlu etkilerinin olduğu da unutulmamalıdır.

Hemofilik bireylerde yapılacak sportif aktivitelerin yararları ve riskleri iyi bilinmeli ve hasta uygun sporlara yönlendirilmelidir. Hemofilililere önerilen sporlar yüzme, yürüyüş, masa tenisi, golf ve okçuluktur. Yüzme, güvenle önerilen bir dayanıklılık egzersizidir. Kanama riski taşımadığı gibi, genel kondüsyonun arttırılmasında da çok yararlıdır. Kurbağalama ve kelebek yüzme, özellikle dirsekler ve dizlere fazla yük bindireceğinden önerilmemektedir. Yararlı olmakla beraber, belirli oranda riskli sporlar ise, basketbol, bisiklet, bowling, jogging, tenis, voleyboldur. Kesinlikle önerilmeyen sporlar ise, boks, kayak, futbol, motorsiklet binme, güreş ve atçılıktır. Bir tablo olarak:

Önerilen sporlar

Risk taşıyan sporlar

Tehlikeli sporlar

Yüzme

Basketbol

Boks

Yürüyüş

Bisiklet

Kayak

Masa tenisi

Bowling

Futbol

Golf

Jogging

Motorsiklet

Okçuluk

Tenis

Güreş

Voleybol

Atçılık

Kategori: Tıp


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy