‘teknik’ Arama Sonuçları

Allerji

ALLERJİ

Mekanizma , semptomlar ve görülme sıklığı

Gerçek gıda aşırı duyarlılığı veya allerji , immunolojik mekanizmaları ilgilendiren ters gıda reaksiyonudur. Gıda allerjileri , gıda proteinleri ile reaksiyonlarda immunoglobulinler olarak bilinen özel antikorların üretimi ile başlar.Vücut , virüsler ve bakteriler gibi yabancı istilacılara karşı onun düzenli savunma sisteminin bir parçası olarak antikorları üretir . Bazı bireylerde bağışıklık sistemi bir çok farklı çevresel maddelere ( polenler, ev hayvanlarının tüyleri, böcek zehirleri veya gıdalara ) karşı immunoglobulin E ( IgE ) denen özel bir antikoru meydana getirmek için harekete geçer. Genel immunolojik mekanizmalar , arı sokmaları veya penisiline karşı allerjik reaksiyonlara benzeyen allerjik gıda reaksiyonları oluşturabilirler.

Mekanizma

Gıdalara allerjisi olan bireylerde , IgE , gıda proteinlerine karşı üretilir ve IgE kan içinde dolaşır. Mast hücreleri veya basofiller olarak bilinen bazı hücrelere ulaşır ulaşmaz , IgE hücre yüzeyinde sabit kalır. Vücutta IgE’ nin büyük bir bölümü bu hücrelerde toplanır .IgE ile gerekli bilgiye sahip olan hücrelere duyarlı hale gelmiş hücreler denir . Mast hücreleri vücudun çoğu dokusu içinde vardır ve basofiller ise kanda mevcuttur. Allerjenler yenildigi zaman kısmen sindirilirler ve sağlam küçük parçaların dolaşım sistemi içine girmesine izin verilir. Kanda allerjenler basofil yüzeyi veya mast hücrelerine bağlı IgE ile temasa geçerler . Bu temas , hücreler içinde meydana gelen olayların bir dizisini oluşturur. İlk olarak histamin gibi etkili hücresel kimyasalların serbest bırakılması gibi .Bu kimyasallar allerjik reaksiyonların semptomlarından sorumludurlar. Semptomların ortaya çıkması bağırsak duvarının öbür tarafına allerjenlerin taşınmasına bağlıdır. İç organın içine girme, besin allerjeninin yapısına ve büyüklüğüne bağlıdır. Yemeden sonra allerjende olan değişiklikler ,iç organ geçirgenliği ( yaşa ve hastalığın daha önceden var olmasına bağlıdır) ve organ içindeki diğer antikorlar ile etkileşimlerdir . Düşünülen diğer faktörler allerjenin bir çok farklı miktarlarına karşı bireysel cevaplardır ; mast hücrelerinde veya basofillerde yeterli IgE bağlama ve aracılarla etkilenmiş organların hassasiyetinin açığa çıkması gibi . Gıdalarda anormal immunolojik cevapların diğer çeşitleri de oluşabilir. Bununla birlikte , gıda allerjileri içinde IgE ‘in dışındaki reaksiyonların rolü kanıtlanmamıştır.

Semptomlar

Allerjik gıda reaksiyonlarının yaygın belirtilerinin çoğu gastrointestinal ,dermal(cilt) ve solunum sistemine ilişkindir ve bu belirtiler , oradaki dokuların reseptörleriyle serbest kalmış aracıların etkileşimini gösterirler .Gastrointestinal semptomlar özellikle bebeklerde ve genç çocuklarda yaygındır . Semptomlar bulantı, kusma , ishal ve adalelerin kasılmasıdır . Deri reaksiyonları kaşınma, dil , diş etleri , ağız mukozası , yutak ve dudakların şişmesini içerebilir.Bir kronik tahrik edici deri hastalığı olan egzema(atopik deri iltihabı) , kuru , kolayca tahriş olan , şiddetle kaşınan deri belirgin özellikleri ile karakterize edilir. Ürtiker ( kurdeşen) ve deri iltihabı çok yaygın deri belirtileridir ve genel veya lokalize olmuş özellikte olabilirler.

Reaksiyonlar çok bireyci ve değişiktir ; İlk olarak , bazı bireylerde sorun çıkartan gıda gastrointestinal geniş alanından daha aşağıya inene kadar bir reaksiyon görülmezken , diğer bireylerin dudakları ve dillerinde yakın temas reaksiyonları görülebilir. Solunuma ilişkin semptomlar , üst solunum yolları darlığı ( allerjik besin reaksiyonlarında genellikle gırtlak şişkinliği yaratır ) ve orta solunum yolları darlığı mukus üretimi ve şişkinlik ile sonuçlanan bronkokonstrüksiyonun sonucu olarak ortaya çıkar. Astımın bazı gıdalara karşı oluşan allerjilerle bağlantısı vardır.

Anafilaktik şok , bir allerjik gıda reaksiyonunun çok ciddi belirtisidir , nadir, akut ve potansiyel ölümcül cevaptır.Önemli mast hücre degranulationu ile başlatılan şok reaksiyonun yaygın bir formudur ve organ sistemlerinin bir kaçını etkisi altına alabilir . Anafilaktik reaksiyonlar süratle ilerleyebilir , hafif semptomlarla başlar fakat kısa zamanda şok , kalp ve dolaşımın durması ile devam eder.

Görülme Sıklığı

Gerçek gıda allerjisinin görülme sıklığı, genel populasyonda görülenden muhtemelen daha azdır. Çalışmalar , gıdayı tutma ve yemeyle takip eden olumsuz reaksiyonlar gördüklerine inanan dört yetişkinden en az birinin allerjisi oldugunu gösterirken , pediyatrik populasyonun sadece % 4-6 sı ve gıdalara karşı allerjik reaksiyonlara tutulmuş olan yetişkin populasyonun % 1-2 si tahmin edilmektedir . Bununla birlikte , gerçek görülme sıklığı bilinmemektedir.

Gıda allerjisi , kültür ve yeme alışkanlıklarından da etkilenir. Örneğin , balık allerjisi diğer yerlere göre Japonya ve Norveç’te daha yaygındır çünkü bu ülkelerde balık tüketimi daha yüksektir . Gıdalara aşırı duyarlılığın tekrarlanması etnik grup ve sosyoekonomik sınıflara göre degişir . Gıdalara aşırı duyarlılığın sebepleri(etiyolojisi) , bir çok faktörü içine alır fakat genetik faktörlerin büyük rol oynadığı görülür. Çocuklar üzerindeki çalışmalar , bunlarda allerji riskinin bir ebeveynde allerji varken yaklaşık %50 , her iki ebeveynde var iken % 67-100 olduğunu göstermiştir .

Gıda allerjisinin tekrarlanması , bebeklik ve çocukluğun başlarında en yüksektir ve yaşın yükselmesiyle azalır . Yaşın 1,5 ve 3 seneleri arasında çok yoğundur . Araştırmalar , çocukların dörtte birinin ve yetişkinlerin, beslenme alışkanlıklarında allerjenden sakınmalarının 1-2 sene sonrası allerjenlerin bilimsel tepkimelerini kaybettiklerini ve bir kere reaktif olmadıkları belirnenince , beslenme alışkanlıklarından kaçınmaya ara verildiği zaman semptomlardan arınmış olduklarını göstermiştir . Semptomların ortadan kalkma oranları içindeki farklılıklar allerjen ve bireye bağlıdır ; örneğin, inek sütüne allerjisi olan çoğu çocuk sütün küçük miktarlarını tolere edebilir (3 yaşındaki çocuklar) , yumurta allerjisi 7 yaşından önce azalmaya egilimlidir . Fındıklara, baklagillere , balığa ve kabuklu deniz hayvanlarına allerjiler çok daha uzun bir zaman için sık sık bireylerin ömürleri süresince bir problem olarak kalmaya egilimlidir .

Gıda Allerjileri İçin Kullanılan Tanısal Testler

Ters gıda reaksiyonları immunolojik, immunolojik olmayan ve bilinmeyen faktörler tarafından meydana getirilebildigi için gıda allerjilerinin tanısı karışıktır. Gıda allerjisini doğrulama çok dikkatli tıbbi değerlendirme gerektirir ve kendiliğinden tanı sık sık hatalı ve güvenilmezdir. Allerji uzmanları bir hastanın belli bir gıdaya allerjisi olup olmadığını belirlemek için farklı testleri kullanmaktadırlar.

Oral prokovatif test

Oral provokatif testler , belirli koşullar altında açık bir şekilde yapılırlar ve yararlı sonuçlar sağlarlar. Bununla birlikte , tek tanık veya çift tanık prokovatif testleri ( bunlar içinde şüpheli sorun çıkartan gıda örtülür ve saklanır ) tercih edilir ve çok sık kullanılır . Çift tanık kontrollü plasebo gıda provokatif testi ( DBPCFC) (bunda gıda ve placebo diğer gıdalar içinde maskelenmiş veya kapsüller içinde uygulanır.) gıda allerjisinin tanısı için altın standarttır .

Oral prokovatif test dökümanları belirli bir gıda ile birlikte etkisini gösterebilir ve meydana gelebilirken , bu reaksiyon içindeki IgE`nin rolünü kanıtlamaz. Araştırmacılar , gıda allerjisini tanımak için diğer laboratuvar metodlarıyla DBPCFC sonuçlarının iyi ilişkilerini rapor etmişlerdir . Bazı araştırmacılar , gıda provokatif testi çalışmaları ve deri testleri sonuçları arasında iyi ilişkiler bulmuşlardır. Bir çalışmada , gıdalara karşı yakın olumsuz reaksiyon geçmişleri olan yetişkinlerin bir grubunun % 90 ‘ının gıda provokatif testi ve deri testleri pozitif bulunmuştur. Araştırmacılar , dördüncü yaş günleri geçen çocuklar içinde oral provokatif testine karşı pozitif gıda reaksiyonlarının %98`ini pozitif deri testleri ile birlikte ortaya çıkarmıştır fakat 3 yaşın altındaki çocuklar içinde düzey % 83 ‘e düşmüştür. Bununla beraber , diğer araştırmacılar , gıda provokatif testi negatif olan hastalarda yanlış pozitif deri testlerini bulmuşlardır .

Skin Testing (Deri Testi)

Deri testi , gıda allerjisini değerlendirmede en çok popüler tanısal bir alettir. En çok uygun teknik cildi çizme(cildi iğne ile delme) metodudur. Şüpheli gıdanın sulu ekstraktı ön kol veya sırt derisi üzerine yerleştirilir ve daha sonra deriye bir steril neşter batırılır. Pozitif cevap , vücutta meydana gelen kabarcık veya yayılma oluşturan bir deri reaksiyonu ile sonuçlanır. Allerjenlerin IgE ile reaksiyonu buna neden olmaktadır. Sonuçlar , kabarcık ve yayılma çapının ölçüsü ve negatif (tuzlu solüsyon) ve pozitif (histamin) kontrolleriyle sonucun karşılaştırılmasıyla kayıt edilir. Klinik olarak önemli kabarcıklar 3 mm veya daha fazla çaptadır. Deri testinin kullanımına , anafilaktik,diğer ağır reaksiyonlar veya yaygın deri iltihabı olduğu zaman engel olunmaktadır. Pozitif deri testleri, bazı ilaçların kullanımı(özellikle bazı antihistaminler ve antihistamin etkileri olan diğer ilaçlar) ile de engellenebilir.

Hassas bireylerin kesin bir oranında gıdayı yedikten sonra hiç allerjik semptom görülmeksizin bir gıdaya karşı pozitif deri testi bulunduğu için tanı için sadece böyle testlerin kullanımı tartışma yaratmaktadır. Bir araştırmacı, 0 dan % 79 ‘a değişmek üzere deri testlerinin önceden tahmin edilen doğruluğunu bulmuştur.Diğer taraftan , bununla birlikte , negatif bir deri testi sonucu , gıda allerjisinin olmadığının iyi bir göstergesidir.

Radyoallergosorbent Testi

İlk test , kandaki belirli IgE düzeyinin ölçümü için geliştirilen radyoallergosorbent (RAST) testidir. RAST, kesindir ve tekrar yapılabilir,bununla birlikte , sadece IgE yayılımını(doku sınırını değil) ölçer. Bu sebepten bu test , belirli IgE’nin belirlenmesi için deri testlerine göre daha hassastır. Üstelik, RAST , eğer deri testi negatifse (eğer IgE doku sınırı yoksa IgE dolaşımı var olamayacağı için) gerekli değildir.Genellikle , gıda allerjenleri için RAST’ın önceden tahmin edilen doğruluğu , 50 den % 90 ‘ın daha fazlasına değişebilir.

Basofil Histamini Serbest Bırakma

Bu teknikte , kan basofilleri allerjik bir hastadan elde edilir ve allerjen ile veya allerjenik besin ile açıkça belirtilmiş zaman uzunlugunda inkübe edilir.Allerjenin bulunduğu hücrelerden serbest kalan histamininin düzeyi ardından ölçülür.Arıtılmış gıda allerjenlerinin kullanıldığı bir çalışmada , hücrelerden histaminin yayılımı pediyatrik deneklerin % 25-50 si içinde bulunmuştur(pozitif deri testleri bulunmuş ve deri testleri negatif olan hastalarda hiç histamin yayılmamıştır).Bununla beraber , bir diğer çalışmada , gıda ekstraktları , gıda allerjisi olan hastalarda histamininin yayılımına yol açmamıştır.Bu teknik, gıda allerjisi tanısında sık sık kullanılmaz fakat bazen araştırma çalışmaları içinde yararlanılır.

Prausnitz-Kustner ( Pasif transfer testleri)

Bu gıda allerjisi tanısı için kullanılan ilk testtir.Allerjik bireyin serumu allerjik olmayan bireye transfer edilir daha sonra belirli allerjen 24-48 saat sonra transfer yerinde aşılanır .Transfer edilen allerjik serum allerjen için belirli IgE içerdiği için pozitif reaksiyon transfer yerinde kabarcık ve yayılma ile sonuçlanır. Allerjik reaksiyon , bu nedenle allerjik olmayan bireye transfer edilmiştir. Bu test , virüslerin yayılımının riski ve serumdan geçen diğer hastalıklar yüzünden şimdi nadiren kullanılır.

İmmunoblotting

Tanısal bir alet olarak kullanılmadığı zaman , jel elektroforezi populer bir araştırma aletidir. Gıdalardaki proteinler poliakril amid jel dilimi içinde ilk yüküne ve büyüklüğüne göre ayrılır.Proteinler daha sonra elektrik akımı kullanılarak membrana transfer edilir.Membranda bunlar gıda allerjisi olan hastaların serumları ile araştırılabilir.Kan serumunun içindeki belirli IgE antikorları bağlanacaktır ve bu bağlanma bir kaç biçimde ortaya çıkarılabilir.En çok popüler kullanılan enzim veya radyoaktif iyot ile damgalanan keçi- insan IgE sidir, otoradyografi veya kimyasal ışık yayan teknikler ardından gelir.

İmmunoblotting, peptitlerin veya proteinlerin tespitine izin verir.Bunlar IgE bağlayabilirler ve bu yüzden allerjenik olmak için potansiyeldirler. Bu in vitro bağlama , söz konusu olan gıda veya protein IgE bağlama yeteneğine sahip olduğunun fakat basofiller ve mast hücrelerinin daha sonra gelen degranulation ile bu bağlamanın in vivo da meydana geldigini kanıtlamadığının belirtisini verir.Klinik olarak önemsiz IgE’nin varlığı in vivo genelleştirmesi için testlerin bu çeşitlerinin bağımlılığını anlaşılmaz hale sokar .Örneğin : Bir araştırmacılar, immunoblotting sonuçlarının , baklagillere allerjik deneklerin bir çalışmasında in vivo tepkimesiyle bağlantısı olmadığını göstermiştir.

YAĞLARIN ALLERJENİTESİ

Dünyada en sık görülen allerjik gıdalar süt, yumurta, soya fasülyesi , buğday, yer fıstığı , fındık , balık ve kabuklulardır. Bu gıdalar allerjik –gıda reaksiyonlarının % 90`dan daha fazlasını oluştururlar. Diğer allerjik gıdaların 160 `ından fazlası , reaksiyonların diğer % 10`undan sorumludur.

Tohumların bazıları ( pamuk tohumu, susam, afyon ve ayçiçeği ) ve yer fıstığı ve soya fasülyesi ( mercimek, nohut) nden başka diğer baklagilleri içeren gıdalar ile ciddi gıda allerjileri arasında daha az ilişki kurulmuştur. Yumuşakçalar yaygın olarak allerji yapan gıdalar arasına koyulmalı mı, koyulmamalı mı konusunda bazı tartışmalar vardır. Daha az yaygın olarak allerji yapan gıdalar, aynı zamanda etkilenmiş bireylerde ağır semptomlara yol açabilirler fakat etkilenen insan sayısı daha az olmaktadır.

Gıda allerjisine neden olan aracılar, gıda içerisindeki proteinlerdir.Bu allerjenler, doğal olarak meydana gelir ve büyük çoğunluğu sıcaklığa ve sindirime dayanıklıdır. Bir gıdanın allerjenitesi, onun hazırlanması , işlenmesi veya depolanması sırasında etkilenebilirse de , bazı gıdalar içerisindeki allerjenler örneğin yer fıstıkları dikkat çekecek derecede işlemeye dayanıklıdır. Allerjenler genellikle gıdanın büyük proteinleridir ve gıdalar içlerinde bir veya daha çok allerjene sahip olabilirler. Herhangi bir gıda içinde proteinlerin on binlercesi varken bunların sadece bir kaçı allerji yapar.

Gıda allerjileri için tedavi yoktur. Allerjik gıda reaksiyonlarından kaçmak için sadece bir yol, reaksiyon oluşturan gıda proteininden kaçmaktır. Bir çok farklı sebepler nedeniyle bunu yapmak kolay değildir. Çoğu insan gıda karışımlarının sınırlı bilgisine sahiptir. Ayrıca, örneğin yaratıcı pişirme uygulamaları içinde orada olması normalde beklenmeyen allerjenlere ( kırmızı biber içinde yer fıstığı yağı gibi) ,restoranlarda veya okul ortamlarında rastlanabilir. Gıda endüstrisi içinde örneğin yeniden çalışmada hatalı kullanım ve paylaşılan ekipmanın yetersiz temizlenmesi gibi uygulamalar , gıda ürünlerinde onaylanmamış allerjenik artıkların bulunuşu ile sonuçlanabilir. Bununla birlikte , örneğin doğal lezzetler ve baharatlar gibi ortak etiketleme terimlerine herkesçe benimsenmiş yönetmelikler altında izin verilirken allerjenler aslında etiketlenmemiş ve allerjik –gıda bilgisi olmayan müşterinin böyle terimleri içeren ingredient listesinden gerekli bilgiyi alamaması sonucu ortaya çıkabilir .

Allerjenite Üzerine Çalışmalar

Yağlar , çoğu durumda anafilaktik olaylardan sorumlu tutulmaktadırlar fakat yağların allerjenitesi ile ilgili bilimsel kanıt ve görüşler çatışmaktadır.Yağların çoğu allerjenite raporları kanıt yapısındadır. Çoğu araştırıcı ne söz konusu olan yağ ile deri testleri ne de yağ içindeki protein düzeyleri için analizleri organize etmemişlerdir. Ayrıca çoğu raporlar sözde allerji yapan yağın geliştirilme düzeyini saptamamışdır. Örneğin bir çalışma içindeki kaza sonucu ani ölüm başlangıçta yer fıstığı yağının protein içermediği keşfedilene kadar yer fıstığı yağı ile ilgili görülmüştür. Onun yerine, yer fıstıkları yenilen gıda yığınlarının içindeki açıklanmamış ingredient olarak bulunmuştur.

Gıda işlemede ve yerel satış için kullanılan yağların büyük çoğunluğu yağ tohumunun kaynağından veya solvent ekstraksiyon metodları ile fındıktan uzaklaştırılır. Elde edilen ham yağa sonra zamksı maddelerin ayrılması, ağartma ve koku almayı içeren dikkatle yapılan fiziksel ve kimyasal iyileştirme işlemleri yapılır. Bu işlemlere uğratılan yağlar , hemen hemen proteinden yoksundurlar ve allerjen değillerdir. Bazı yağlar mekanik olarak ekstrakte edilebilir veya soğuk preslenir ve/ veya bilerek yağın lezzet karakteristiklerini geliştirmek için rafine edilmeden ayrılır. Bu gurme için üretilen yağlar , artık maddeleri içerebilir fakat protein miktarları ortaya çıkarılabilir.

Allerji yapan artıkları içeren gıda ürünlerinin doğru etiketlenmesi anafilaktik olaylardan korunmak için çok önemlidir çünkü böyle ürünler teorik risk yaratan allerjenik ana materyalden üretilmektedir. Bununla birlikte , yağların böyle etiketlenmesi, yağ doğru olarak allerji yapan proteini içermedikçe ve allerjik reaksiyonlara neden olmadıkça uygun değildir. 1994 yılında , Kanada Sağlığı, böyle bir değişikliği desteklemek için bilimsel kanıtsızlığın yetersizliğine rağmen allerjenik kaygılar yüzünden yer fıstığı yağının etiketlenmesini mecbur bırakmıştır . Bazı araştırmacılar , rafine edilmemiş yer fıstığı yağının belirtilen alternatifine olumlu baktılar fakat bunun yer fıstığı yağının farklı formlarını ayırt etmede farkedilen müşteri problemleri yüzünden olanaklı olmadığı belirlenmiştir.

Bazı yağ kaynakları , örneğin kanola veya zeytin allerjen değildir. Diğer kaynaklar örneğin mısır ve hindistan cevizi nadiren allerjendirler. Yaygın olarak allerji yapan gıdaların sekizi , yer fıstıkları , soya fasülyeleri ve fındıklar yağ içeren kaynaklar olarak kullanılır.Ayçiçeği , susam ve pamuk tohumunu kapsayan yağ tohumları daha az yaygın allerjendirler. Bu yeniden incelemeler içinde tanımlanmış çalişmalarda kullanılan yağların çoğu soğuk preslenmişken , ABD `de allerjen olan yağların tümü solvent ile ekstrakte edilmiştir.

Çözümü bulunamamış bir sorun , bir reaksiyon yaratmak için gerekli olan protein düzeyidir. Allerjen gıdalar için tolerans düzeyleri saptanmamıştır. Son yapılan çalışmada ,allerji yapıcı yağların semptomlarını oluşturmak için ihtiyaç olan yer fıstığı miktarının hassas bir bireyde 2 mg olabileceği belirtilirken, daha fazla çalışma allerji yapan proteinlerin sınır düzeylerini belirlemeyi gerektirir. Gıdalara allerjik duyarlılığı olan bireyler yaygın biçimde farklı olabilir ve tüm allerji yapan gıdalar aynı tolerans düzeyine sahip olmayabilir.

Rafine edilmiş yağlar, allerjisi olan bireylere bir risk yaratmazlar çünkü onlar hemen hemen hiç protein içermezler. Bununla birlikte , ham veya soğuk preslenmiş yağlar , proteinin kalıntı miktarlarını içerebilecekleri için allerji yapabilirler.

Literatürde bulunduğu gibi bir çok farklı yağların içinde farklı olan protein düzeylerinin geniş bir dağılımının bulunması bu önemli konuyu hatasız değerlendirmeyi zorlaştırır(çizelge 1). Yöntembilimleri , geniş ölçüde değişen ve sık sık farklı buluş limitlerine sahip olan farklı çalışmalar içinde keşfedilebilir protein düzeylerini belirlemek için çalışmışlardır. Bundan başka bazı maddeler en iyi protein analiz metodlarına bile engel olabilirler. Bu yüzden bu bilgilerden tam olarak protein düzeylerini tahmin etmek veya allerjenlerin sınır düzeylerini belirlemek olanaksızdır.

Riski değerlendirmek için , tanık oral prokovatif testler en iyisidir fakat konu için muhtemelen tehlikeli ve pahalıdırlar. Deri testleri ve Prausnitz – Kustner testleri , IgE aracılı mekanizmanın ilgisini kanıtlamada iyidir fakat deri testlerini yüksek yanlış pozitif oranlar etkiler ve insanlarda hastalık yapıp yayabileceği düşüncesinden hareketle kullanımı yasaklanmıştır. İn vitro testleri ( RAST, immunoblotting) söz konusu olan gıda veya proteinin IgE `yi bağlamak için yeteneğe sahip olduğunun fakat bu bağlamanın mast hücreleri ve basofillerin degranulationu ile sonuçlanacağını göstermeyeceğinin belirtilerini verir. Klinik olarak önemsiz IgE`nin varlığı , in- vivo genelleştirmesi için bu çeşit denemelerin bağımlılığını anlaşılmaz hale sokar.

Soya Fasülyesi Yağı

Soya fasülyesi yağı üzerine iki çalışmanın ikiside allerjik bireylerin soyaya karşı allerjisi olmadığını göstermektedir. Bir araştırmacı, soya fasülyesi yediği zaman anafilaksis görülen bir denek için soya fasülyesi yağının allerjen olmadığını bulmuştur. Praustniz- Kustner testi ,bir zamanlar soya yağının allerji yapıcı potansiyeli olmadığını kanıtlamak için kullanılmıştır. Şu ana kadar soya fasülyesi yağı üzerine kesin çalışma Bush ve arkadaşları tarafından yapılmıştır.Daha önceden soya fasülyesine allerjisi olan yedi bireye , kontrollü plasebo gıda prokovatif testi içinde 2,5 ve ardından 8 mL soya fasülyesi yağı verilmiştir. Yedi hastanın hiçbirinde kullanılan yağlara karşı bir reaksiyon görülmemiştir. Kullanılan yağlar iki rafine edilmiş yağ ve bir soğuk preslenmiş yağdır. Verilen yağın dozu toplam 15 mL dir. Bununla birlikte , tüm deneklerin yağlara karşı deri testleri negatif fakat tümü soya protein ekstraktı ile deri testleri içinde pozitiftir. Protein tespitleri bu çalişmada soya fasülyesi yağları üzerinde yapılmamıştır. Araştırmacılar, soğuk preslenmiş yağlara karşı hiç olumsuz reaksiyon bulmadıkları halde , böyle yağların karışımlarının da farklı olabileceğini uyarmışlardır. Bu günlerde, in- vivo kanıtı, ciddi olarak allerjik bireyler tarafından rafine soya fasülyesi yağının tüketilmesi açısından güvenlidir.

Yer Fıstığı Yağı

Yer fıstığının allerjenitesi üzerine bir çok araştırma yapılmıştır . Bunların bazıları yer fıstığının allerjik , bazıları da allerjik olmadığını göstermiştir.Aşağıda bunlardan bir kaçını göreceğiz.

Araştırmacılar , DBPCFC içinde daha önceden yer fıstığına allerjisi olan dört kişiye 30mL yer fıstığı yağı vermişler fakat dört kişide de yağa karşı herhangi bir allerji görülmemiştir. Araştırmacılar yağ ile deri testlerini yapmamışlar veya yağ içindeki protein düzeylerini belirlememişlerdir.

Yapılan bir çalışmada, yer fıstığına karşı allerjik olduğu bilinen 10 hastaya DBPCFC içinde rafine edilmiş yer fıstığı yağından 18mL verilmiştir.Verilen doz, bir yemekte alınması mümkün olan miktardan fazladır . Deneklerin hiçbiri yağa karşı tepki göstermemiştir. Deneklerin tümü yer fıstığı proteini ekstraktına karşı pozitif deri testlerine , fakat yağa karşı negatif deri testlerine sahiptiler. Yağın protein içeriğinin tespiti yapılmamıştır.

Bir diğer çalışma , yer fıstığı allerjisi olan 60 hastanın gerekli olduğu bir genişletilmiş çift tanık çaprazlama çalışması içinde iki yer fıstığı yağının ( biri rafine, diğeri ham ) allerjenitesini karşılaştırmıştır. 60 deneğin tümünün yer fıstığı ekstraktına karşı deri testleri pozitifken , 60 deneğin hepsi bu iki yağa karşı negatif reaksiyon göstermiştir. Denekler , 16 mL toplam doz olmak üzere çift-tanık deneyi içinde yağların 1,5 ve daha sonra 10 mL sini almışlardır. Yağların protein içeriği bildirilmemiştir. 60 deneğin hiçbiri rafine yağa karşı reaksiyon göstermemiştir. 6 denek ,ham yağa karşı pozitif reaksiyonlar göstermiş ,bunların sadece ikisi açık ve seçik olmakla birlikte , birinde hırıltıyla soluma ve diğerinde dudak şişkinliği görülmüştür . Diğer dört denekte fizyolojiye ait parametrelerde farkedilebilir veya hissedilebilir değişikler olmaksızın boğazda kaşınma veya dudak yanmasını kapsayan subjektif semptomlar görülmüştür.Altı denekte ham yağın 1-10 mL lik dozuna reaksiyon göstermiştir.Bu çalışma yer fıstığı proteini düşük düzeyli olan yer fıstığı yağının , yer fıstığına allerjik bireyler tarafından yenmesinin güvenli olduğunu açıkça göstermiştir.

Yapılan bir çalışmada , soğuk preslenmiş yer fıstığı yağlarının allerjenitesini incelemek için in vitro immunoblotting metodu kullanılmıştır. Yağların , daha önceden yer fıstığına allerjisi olan deneklerin serum havuzundan IgE`yi bağlama yetenekleri ve içerikleri incelenmiştir. İn vitroda IgE`yi bağlama bir proteinin allerjen olduğunu tahmin etmeye yardım edebilir fakat bu proteinin allerjik reaksiyonlara yol açacağını kanıtlamaz. Bununla birlikte, IgE bağlamanın bu kanıtı yer fıstığı proteininin yeterli miktarının allerjik reaksiyon oluşturmak için yağ içinde var olduğunu kanıtlamaz.

Araştırmada , soğuk preslenmiş iki yer fıstığı yağında IgE bağlamayı hafifleten güç ve başka birine zayıf IgE bağlama bulunmuştur. Zayıf IgE bağlanması olan soğuk preslenmiş yağ, bir boya bağlama protein metodu ile negatif protein içeriği gösterdiği halde , IgE bağlama , genellikle yağın protein içeriği ile bağlantılı olabilir.Bir soğuk preslenmiş yer fıstığı yağı ve iki sıcak preslenmiş yer fıstığı yağları IgE bağlama yeteneğinden yoksundurlar. Soğuk preslenmiş yağların ikisi ve bir sıcak preslenmiş yağ içinde hiç protein bulunmamıştır. Araştırmacılar , soğuk preslenmiş yağların bazıları içinde bulunan protein miktarının yenmesinin ciddi olarak allerjik bireylerde anafilaktik reaksiyonlara yol açabileceği kanısına varmışlardır . Bu çalışmanın sonuçları çizelge 2 içinde özetlenmiştir. Bir başka araştırmacı ,yer fıstığı proteini düşük düzeyli olan yer fıstığı yağının , yer fıstığına allerjik bireyler tarafından yenilmesinin güvenli olduğunu açıkça göstermiştir.

Başka bir çalışmada , soğuk preslenmiş ve rafine yer fıstığı yağlarının allerjik potansiyelini keşfetmek için aynı in vitro tekniği kullanılmıştır. Çalışma için ( çalışma, soğuk preslenmiş ve rafine fındık yağlarının sınırlı incelemesini de içermiştir) serum , yer fıstıklarına veya fındıklara karşı anafilaksisin inandırıcı geçmişleri olan 17 hastadan elde edilmiş ve çalışmada kullanım için bir araya getirilmiştir. Sonuçlar , çizelge 2 de özetlenmiştir. İki soğuk preslenmiş yer fıstığı yağı sırasıyla hafif ve kuvvetli bağlama gösterirken , rafine edilmiş yer fıstığı yağlarının ikisinden biri bağlama göstermezken diğeri zayıf bağlama göstermiştir. Rafine edilmiş yer fıstığı yağlarından biri incelenmiş en çok protein miktarını ( 5,7 mg/g ) içerirken ve IgE bağlaması göstermezken , benzeri protein miktarları olan ( 3,3 e karşı 3,0 mg/g) bir rafine edilmiş ve soğuk preslenmiş yağ çok farklı sonuçlar üretmiştir ( sırasıylr kuvvetliye karşı zayıf bağlama) .Provokatif test bilgisi veya deri test bilgisi içermediği için bilgi inandırıcı değildir.

Bir kez daha , IgE bağlama bir gıdanın allerjik reaksiyon oluşturup oluşturmadığını tahmin etmemize yardım edebilirken , IgE bağlama , in-vivo allerjenitesini kanıtlamaz. İn – vivo araştırmasının , bunların ilşikisini belirlemek için yağların bu çeşitleri ile yapılmasına ihtiyaç vardır ( eğer bunların in-vitro sonuçları varsa)

Fındık Yağları

Yukarıda tartışıldığı gibi , bir araştırmacı ,rafine edilmiş fındık yağları ve gurme (soğuk preslenmiş ) nin allerjik potansiyelini keşfetmek için in-vitro immunoblotting tekniklerini kullanmıştır. Yedi farklı imalatçıdan 13 fındık yağı araştırılmıştır. Tüm yağ örnekleri rafine edilmiş veya soğuk preslenmiş olsa da pozitif protein içeriği göstermiştir. Sonuçlar , çizelge 2 `de özetlenmiştir.

Artan IgE bağlamanın her zaman daha büyük protein içeriği ile bağlantısı olmasa da , soğuk preslenmiş yağlar en büyük protein miktarını içermiştir. Bir rafine ceviz yağı hariç çalışmada tüm fındık yağları IgE bağlama göstermiştir. Bir kez daha , provokatif test bilgisi veya deri testi bilgisi içermediği için bilgi inandırıııcı değildir. İn-vivo araştırmasının , bu in-vitro çalışmasında ortak ilişkilerinin bulunduğunu göstermek için yağların bu çeşitlerinin kullanılmasına ihtiyaç vardır.

Pamuk Tohumu Yağı

Şimdiye kadar pamuk tohumu yağı üzerinde yapılan çalışmalar , allerjisi olan bireylerin pamuk tohumuna karşı allerjik olmadığını göstermiştir. Araştırmacılar ,( yağ , pamuk tohumuna allerjik iki deneğin serumları Prausnitz-Kustner testi içinde pozitif reaksiyon oluşturmadığından) pamuk tohumu yağı allerjik değildir sonucunu çıkarmışlardır. Ayrıca, pamuk tohumuna allerjik beş hasta reaksiyonsuz yağın 100, 150, 200 ve 500 mL si ile beslenmiştir. Başka bir araştırmada , pamuk tohumuna allerjik bir hastada , pamuk tohumu yağı ile açık oral provokatif testin 29,5 mL dozda negatif olduğunu ve bunun normal yemek içinde bulunan miktardan çok daha fazla olduğunu da göstermiştir.

Susam Tohumu Yağı

Araştırmacılar ,susam yağına allerjik hastaların susam tohumuna allerjilerini tanımlamışlardır. Bununla birlikte, araştırmacılar, yağın allerjenitesinin hastaların reaksiyonlarından sorumlu tutulduğunu kanıtlamamışlardır. Hastalarda helva yemeden sonra reaksiyonlar görülmüştür, fakat susam tohumu yağının bu kişilerde bir reaksiyona yol açacagına kanıt olacak bir delil yoktur.

Bir araştırmacı , susam tohumuna karşı anafilaktik hassasiyet geçmişleri olan üç hastada susam tohumu yağının allerjenitesini araştırmıştır. Prausnitz-Kustner testleri susam tohumu yağı için pozitif bulunmuştur ve bu bireylerde susam tohumu yağının allerjenik potansiyelini test etmek için susam tohumu yağı ile emdirilen pamuk sargıları 20 dakika için iki hastanın ağıza ait sümüksel membranıyla temas içinde yerleştirilmiştir. Her ikisinde de reaksiyon görülmemiştir. Deneklerin ikisi ,reaksiyonsuz bir tanık deneyi içinde susam tohumu yağı ile beslenmiştir. Yağın protein düzeyi tespiti yapılmamıştır.

Ayrıca, literatürdeki iki rapor , susam tohumu yağına karşı allerjik reaksiyonlara bazı kanıtlar ortaya çıkarmıştır. İki araştırmacı , susam tohumu derivatlarına (yağ dahil) karşı bir kaç reaksiyon geçmişi rapor edilen bir hastayı kaydetmişlerdir. Hayret edilecek bir şekilde, denekte , susam yağında susam tohumlarına göre daha ağır reaksiyonlar rapor edilmiş ve gerçekten , deri testlerinde yağ tohuma göre daha büyük reaksiyon göstermiştir. Radyoallergosorbent testleri, susam tohumu ekstraktlarına ve yağına az miktarda pozitiftir. Basofil histaminini serbest bırakma testi , yağa va tohuma pozitif cevap göstermiştir.Yağın protein düzeyi rapor edilmemiştir.

Ayçiçek Tohumu Yağı

Araştırmacılar , ayçiçeği yağına karşı ciddi reaksiyon geçmişleri olan iki hastayla çalışmışlardır. Ayçiçek yağı , ağız içerisine ve dudağa uygulanabilen özel bir plaster ile uygulanmıştır.Her iki durumda da reaksiyon görülmemiştir. Bir açık oral provokatif testi içinde yağın 1,2,4,8 ve sonra 16mL si verilmiştir.Soğuk preslenmiş ayçiçek yağının protein içeriği mL de 54 ng protein olarak bulunmuştur. Her iki hastada soğuk preslenmiş yağlar ve rafine yağlar ile yapılan deri testleri negatif bulunmuştur.

Bir denek, Prausnitz-Kustner testini kabul etmiş ve transferi alan kimse ayçiçek tohumu ekstraktına karşı güçlü bir pozitif reaksiyon göstermiştir, fakat rafine edilmiş veya soğuk preslenmiş ayçiçek tohumu yağlarının her ikisinde de güçlü bir pozitif reaksiyon görülmemiştir. Diğer denek , pasif transfer testine düşmüştür, fakat ayçiçek tohumu yağlarının hiçbiriyle açık oral provokatif test reaksiyonu göstermemiştir. Daha fazla araştırma , her iki rafine ve soğuk preslenmiş ayçiçeği tohumu yağlarının diğer örneklerinin mL de 2-8 mg protein içerdiklerini göstermiştir.

Önemli derecede hassas bu iki hastada açık oral provokatif testlerinin sonuçları , rafine ve soğuk preslenmiş ayçiçek tohumu yağlarının her ikisinin de soğuk preslenmiş yağ içinde bulunan proteinin küçük miktarlarına rağmen güvenli olarak yenilebileceğini göstermiştir.Ciddi olarak allerjik bu iki birey için , ayçiçek proteininin toplam 1,6mg ını yeme allerjik reaksiyon oluşturmaz.

Aksine , Başka bir araştırmacı ,ayçiçek tohumu ekstraktı ve ayçiçek yağı için deri testleri pozitif olan pelin polenine allerjik bireyi bildirmiştir( ayçiçek tohumu proteinleri , pelin poleni proteinleri ile çapraz tepkime verici olabilir.) .Ayrıca , ayçiçek tohumu yağının 5mL ile bir tek- tanık oral provokatif testinde ,denekte yeme sonrası 2 saat 25 dakika karın ağrısı görülmüş, solunumu bozan öksürük ve yüz şişkinliği yeme sonrası 8 saat sürmüştür.Araştırmacılar , karın ağrısını iyileştirmek için ilaç uygulanması nedeniyle semptomların görünümünün ertelendiğini açıklamışlardır.

Bu hastada geçmişte ciddi anafilaksis olayı görülmüş olduğu halde , ayçiçek proteininin 2 gramına kadar açık oral provokatif testinin 24 saat sonrasına kadar semptomlar ( burun akıntısı ve ishal) ile sonuçlanmamıştır. Her ne kadar kullanılan yağ ticari ayçiçek yağı olarak belirtilse de , protein düzeyini belirleme yapılmamıştır. Denek , geçmişte problemsiz olarak ayçiçek yağını tükettiğini rapor etmiştir .Bununla birlikte , bu gerçek , bu çalışmanın sonuçlarını biraz şüpheli hale getirmektedir. Hastanın pelin polenine allerjik olduğu ve hastanın ayçiçek yağı hassasiyetinin inandırıcı bir geçmişine sahip olması gerçeği, ayçiçek tohumuna allerjik bireyler için sonuçların genelleştirilmesini ve yorumlanmasını güçleştirmektedir.

Güvenli Rafine Yağlar

Gıda işleme endüstrisinde ve yerel satış için kullanılan yağların büyük çoğunluğu önemli derecede işlenir. Bu rafine yağlar, hemen hemen hiç protein ve allerjik gıda reaksiyonlarına neden olacak aracı içermezler. Allerjik reaksiyonları yaratmak için ihtiyaç olan proteinin sınır düzeyleri , allerjenik gıdaların çoğunluğu için bilinmez.

Çalışmaların çoğu kullanılan yağın ham mı veya rafine mi olduğunu açıklamaz. Bu nedenle, hangi işlemlerin allerjenleri uzaklaştırabileceği bilgisi bilinmez. Ham veya soğuk preslenmiş yağlar ( tam olarak rafine edilmiş yağlara göre daha az yaygın olarak tüketiciler için mevcuttur) proteinin küçük miktarlarını içerebilir. Bu nedenle gıdalara allerjik bireylerde bazı riskler yaratabilirler.

Çift-tanık kontrollü plasebo gıda provokatif testi , gıda allerjisi teşhisi için altın standart kullanan çalışmalar içinde gösterilirken , çalışmalarda yüksek derecede rafine edilmiş olarak tanımlanan yağlar , allerjik bireylere karşı bir tehlike göstermezler.Bugüne kadar , immunoblotting çalışmalarında yağ komponentlerinin in-vitro IgE bağlamasıyla in-vivo tepkimesinin ilişkisini desteklemeye in-vivo kanıtı yoktur.

İyi planlanmış ve iyi yapılmış çalışmaların çoğunluğu , rafine edilmiş yağların gıdalara allerjik populasyonun tüketimi için güvenli olduğu durumunu desteklemektedir.

Yararlanılan Kaynak

1) SUSAN, L.H. and S.T.TAYLOR, 1999. Allergenicity of Edible Oils. Food

Tech. Vol.533 , No :2 , 62-70.

12 Temmuz 2007

Diyabet Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?

Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun(şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankraeas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enrjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen “kapılar” vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun “anahtar” varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz “kapısının” açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin( hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır?

Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte Diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakalrı oluşturmaktadır. Tip 1 Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin ürten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç sonunda zedelenmesi ile maydana gelmektedir. Hastalar, mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan(enjeksiyon yoluyla) almak zorundandırlar. Bu nedenle Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet ( Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10′unu Tip 1 Diyabet vakları oluştumaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler(bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42′sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 Diyabet sıklığı genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.

Tip 2 Diyabet, sıklıkla erişkinlerde ve obes(şişman) kişilerde görülmektedir. Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans(direnç) sonucunda glikoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizma tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet( Non-Insulin-Dependent Diabets Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülmektedir.

Diyabetin Bulguları Nelerdir?

Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glikoz belli bir swerum düzeyini(180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glikoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA(POLİÜRİ) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glikozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTMASI diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ İNFEKSİYONU, KADINLARDA VAGİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür.

Diyabet tanısı nasıl konur?

Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların(WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır.

a) Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glükoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması,

b) En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin ³ 140 mg/dl olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını ³ 126 mg/dl olarak belirlemiştir.

c) Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması.

“Gizli Şeker” nedir?

Halk arasında “Gizli şeker” olarak isimlendirilen durum, normal glikoz dengesi ile diabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin < 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin >110 mg/dl, fakat < 140 mg/dl ( yeni kriterlere göre < 126 mg/dl) olması "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Şeker "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde "Şeker Yükleme Testi" yapılan kişilerde 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 140 mg/dl, fakat < 200 mg/dl olması da "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gğün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 Diyabet için en riskli gurupta olduklarında yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.

Çocukluk Döneminde Hangi Tip Diyabet sık görülür ve özellikleri nelerdir?

Diyabet çocukluk çağında görülen kronik hastalıkların başında gelmektedir. Bu çağdaki diyabet vaklarının %98′inden fazlasını İnsüline Bağımlı Diyabet(IDDM) vakaları oluşturduğundan bu bölümde çocukluk çağında IDDM’in genel özellikleri ve ketoasizdoz dışı tedavisi üzerinde durulacaktır.

Bilindiği gibi IDDM, otoimmün veya Tip 1 diyabet terimleri ile eş anlamlı kullanılmakta ve pankreas beta hücrelerinin T hücre yolu üzerinden harap olduğu kronik otoimmün bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. IDDM’e yol açan immünopatolojik süreç genetik yatkınlık zemininde çevresel(kimyasal ve/veya viral) bir faktörün tetik çekici rolüyle başlamaktadır. Genellikle pankreas beta hücrelerinin % 80′i harap olduğunda klinik diyabet bulguları ortaya çıkmaktadır. IDDM prediyabet , klinik diyabet, remisyon veya balayı ve kronik(total) diyabet olmak üzere 4 döneme ayrılarak incelenmektedir. IDDM’e neden olan immünolojik saldırının klinik diyabet bulgularından aylar-yıllar önce başladığı bilinmekte ve son yıllarda hastalığın prediyabet döneminde saptanıp tedavi edilmesi üzerine yoğunlaşmaktadır.

Çocukluk Döneminde Diyabet Ne Sıklıkla Görülmektedir?

IDDM sıklığı bakımından ülkeler(bölgeler) arasında belirgin farklılıklar vardır. 15 yaş altı çocuklarda IDDM sıklığı Japonya’da 2/100.000, Finlandiya’da 43/100.000′dir. IDDM insidansı10-12 yaş (Büyük pik) ve 2-3 yaş(Küçük pik) arasında artmaktadır.İskandinav ülkelerindeki veriler özellikle 5 yaş altında IDDM sıklığında artma olduğunu göstermektedir.IDDM soğuk bölgelerde ve kış aylarında daha sık görülür.IDDM için ailesel bir eğilim söz konusu olmakla birlikte bilinen bir genetik geçiş yoktur. Tek yumurta ikizlerinden birisinde IDDM varsa diğerinde olma riski %35, IDDM’li anne veya babanın çocuğunda görülme riski %6, genel popülasyondaki risk % 0.5dir.

Çocukluk Döneminde Diyabetin Bulguları Nelerdir?

Diyabetli çocuklar genellikle diyabetin klinik semptomları olan çok idrar yapma(poliüri), çok su içme(polidipsi) ve kilo kaybı bulguları ile hekime başvururlar.Bu bulgular olduğunda genellikle tanı güçlüğü çekilmez. Bununla birlikte hastalığın akla gelmemesi veya atipik klinik bulguların görülmesi tanıda gecikmeye neden olabilir. Bazı çocuklar gürültülü bulgularla ve birkaç gün içinde gelişen diyabetik ketoasidoz tablosu ile başvurabilirler. Acil olmayan başvurudaki bulgular şunlardır:

Daha önce idrar kaçırmayan çocuklarda enüresiz(Gece işemesi) başlaması. Bu bulgu idrar yolu enfeksiyonu veya fazla su içmeye bağlanıp diyabet tanısı gözden kaçırılabilir.

Özellikle puberte öncesi kızlarda olmak üzere vaginal kandidiyazis

Kusma(gastroeneterite bağlanabilir)

Kronik kilo kaybı veya büyümekte olan çocuğun yeterli kilo alamaması

Huzursuzluk ve okul performansında azalma

Tekrarlayan deri enfeksiyonları

Diyabet çocuklarda komaya yol açabilir mi?

Diyabetli çocukların %50′si Diyabetik ketoasidoz adı verilen ağır klinik bulgularla seyredebilir. Zamanında farkedilmeyen ve tedavi edilmeyen diyabetik ketoasidoz vakalarında ölüme yol açan koma tablosu görülebilir. Çocuklarda ağır diyabetik ketoasidoz aşağıdaki bulgularla seyreder.

Ağır dehidratasyon

Şok(hızlı nabız atımı, tansiyon düşüklüğü, periferik dolaşım bozukluğu, periferik siyanoz)

İnatçı kusma

Dehidratayona rağmen devam eden çok idrar yapma

Sıvı kaybına, yağ ve kas dokusu yıkımına bağlı kilo kaybı

Ketoasidoza bağlı yanaklarda kızarma

Nefeste aseton kokusu

Diyabetik ketoasidoza bağlı derin ve hızlı solunum

Bilinç bozuklukları

Çocukluk çağında diyabet tedavisi nasıl yapılır?

Çocukluk çağında ketoasidoz dışı IDDM tedavisi başlıca 4 bileşenden oluşmaktadır: 1. Diyabet eğitimi, 2. İnsülin replasmanı, 3. Beslenme planlaması ve 4. Egzersiz. Bu bölümde diyabet eğitimine kısaca değinildikten sonra insülin replasman tedavisi üzerinde durulacaktır. Bu çağdaki IDDM tedavisinin amaçları şunlardır:

Ailenin katılımı ile çocuk/adolesan ve ailenin ihtiyaçlarını belirleyerek kişisel diyabet bakım planı hazırlanması

Optimal psikososyal destek

Optimal metabolik kontrol

Normal büyüme ve gelişmenin sağlanması

Bu amaçlara ulaşabilmek için diyabetli çocukların büyüme ile değişen ihtiyaçlarına duyarlı bir tedavi ekibi tarafından izlenmesi gereklidir. Uluslararası Çocuk ve Adolesan Diyabeti Birliği’nin yönergesine göre diyabet tedavi ekibi aşağıdaki kişilerden oluşmalıdır:

Hastanın veya ailenin kendisi

Pediatrik endokrinolog veya çocuk/adolesan diyabeti konusunda eğitilmiş pediatrist

Diyabet eğitimcisi

Diyetisyen

Psikolog/sosyal hizmet uzmanı

Diyabet eğitimi niçin önemlidir?

Diyabet eğitimi diyabet tedavisinin en önemli bileşenidir. Yakın zamandaki yayınlar diyabet eğitimine insülin tedavisine eşdeğer bir önem verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.Bunun nedeni diyabet bakımını, dolayısıyla metabolik kontrolün iyileştirilmesini etkileyen en önemli faktörün hastaların kendi kendine bakım(self management) becerileri olduğunun gösterilmesidir. Çok küçük yaştaki çocuklar dışındaki her yaştaki çocukların kendi yaşlarına uygun ihtiyaçları ve problemleri dikkate alınarak eğitilmeleri gereklidir. Bazen yapıldığı gibi ailenin eğitilmesi yeterli görülmemeli, diyabet bakım bilincinin küçük yaşlardan itibaren geliştirilebileceği unutulmamalıdır. Diyabetli çocuk ve aileleri için uygulanacak bir eğitimde genel olarak aşağıdaki konuların işlenmesi önerilmektedir:

Diyabetin nedenleri

İnsülin saklanması

İnsülin enjeksiyon teknikleri

Kan şekeri ölçümü

İnsülin dozlarının ayarlanması

Psikososyal ve aile desteği

Hipoglisemi ve tedavisi

Hastalıklar sırasında diyabet tedavisinin düzenlenmesi

Yolculukta diyabet bakımı

Diyabet ve egzersiz

Beslenme ilkeleri

Doğum kontrolü

Alkol ve diyabet

Diyabetin komplikasyonları

12 Temmuz 2007

Diyabet(şeker Hastalığı) Nedir?

DİYABET(ŞEKER HASTALIĞI) NEDİR?

Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?

Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glikozun(şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glikoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen “kapılar” vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun “anahtar” varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glikoz “kapısının” açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin( hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.

Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır?

Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte Diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Tip 1Diyabet daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 Diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Hastalar, mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan(enjeksiyon yoluyla) almak zorundandırlar. Bu nedenle Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet ( Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10′unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 Diyabet sıklığı ülkeler(bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42′sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 Diyabet sıklığı genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.

Tip 2 Diyabet, sıklıkla erişkinlerde ve abes(şişman) kişilerde görülmektedir. Tip 2 Diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki rezistans(direnç) sonucunda glikoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet( Non-Insulin-Dependent Diabets Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 Diyabet görülmektedir.

Diyabetin Bulguları Nelerdir?

Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glikoz belli bir swerum düzeyini(180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glikoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA(POLİÜRİ) olur. Vücut, Poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glikozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTMASI diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ İNFEKSİYONU, KADINLARDA VAGİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür.

Diyabet tanısı nasıl konur?

Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların(WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) koyduğu aşağıdaki ölçütlere göre konmaktadır.

a) Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glikoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması,

b) En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin ³ 140 mg/dl olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği Açlık Kan Şekeri sınırını ³ 126 mg/dl olarak belirlemiştir.

c) Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 200 mg/dl olması.

“Gizli Şeker” nedir?

Halk arasında “Gizli şeker” olarak isimlendirilen durum, normal glikoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin < 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin >110 mg/dl, fakat < 140 mg/dl ( yeni kriterlere göre < 126 mg/dl) olması "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde Şeker "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde "Şeker Yükleme Testi" yapılan kişilerde 2. Saatteki plazma glikoz düzeyinin ³ 140 mg/dl, fakat < 200 mg/dl olması da "Bozuk Glikoz Toleransı" olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 Diyabet için en riskli gurupta olduklarında yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.

Çocukluk Döneminde Hangi Tip Diyabet sık görülür ve özellikleri nelerdir?

Diyabet çocukluk çağında görülen kronik hastalıkların başında gelmektedir. Bu çağdaki diyabet vakalarının %98′inden fazlasını İnsüline Bağımlı Diyabet(IDDM) vakaları oluşturduğundan bu bölümde çocukluk çağında IDDM’in genel özellikleri ve ketoasizdoz dışı tedavisi üzerinde durulacaktır.

Bilindiği gibi IDDM, otoimmün veya Tip 1 diyabet terimleri ile eş anlamlı kullanılmakta ve pankreas beta hücrelerinin T hücre yolu üzerinden harap olduğu kronik otoimmün bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. IDDM’e yol açan immünopatolojik süreç genetik yatkınlık zemininde çevresel(kimyasal ve/veya viral) bir faktörün tetik çekici rolüyle başlamaktadır. Genellikle pankreas beta hücrelerinin % 80′i harap olduğunda klinik diyabet bulguları ortaya çıkmaktadır. IDDM prediyabet , klinik diyabet, re misyon veya balayı ve kronik(total) diyabet olmak üzere 4 döneme ayrılarak incelenmektedir. IDDM’e neden olan immünolojik saldırının klinik diyabet bulgularından aylar-yıllar önce başladığı bilinmekte ve son yıllarda hastalığın prediyabet döneminde saptanıp tedavi edilmesi üzerine yoğunlaşılmaktadır.

Çocukluk Döneminde Diyabet Ne Sıklıkla Görülmektedir?

IDDM sıklığı bakımından ülkeler(bölgeler) arasında belirgin farklılıklar vardır. 15 yaş altı çocuklarda IDDM sıklığı Japonya’da 2/100.000, Finlandiya’da 43/100.000′dir. IDDM insidansı10-12 yaş (Büyük pik) ve 2-3 yaş(Küçük pik) arasında artmaktadır. İskandinav ülkelerindeki veriler özellikle 5 yaş altında IDDM sıklığında artma olduğunu göstermektedir. IDDM soğuk bölgelerde ve kış aylarında daha sık görülür. IDDM için ailesel bir eğilim söz konusu olmakla birlikte bilinen bir genetik geçiş yoktur. Tek yumurta ikizlerinden birisinde IDDM varsa diğerinde olma riski %35, IDDM’li anne veya babanın çocuğunda görülme riski %6, genel popülasyondaki risk % 0.5dir.

Çocukluk Döneminde Diyabetin Bulguları Nelerdir?

Diyabetli çocuklar genellikle diyabetin klinik semptomları olan çok idrar yapma(poliüri), çok su içme(polidipsi) ve kilo kaybı bulguları ile hekime başvururlar. Bu bulgular olduğunda genellikle tanı güçlüğü çekilmez. Bununla birlikte hastalığın akla gelmemesi veya ati pik klinik bulguların görülmesi tanıda gecikmeye neden olabilir. Bazı çocuklar gürültülü bulgularla ve birkaç gün içinde gelişen diyabetik ketoasidoz tablosu ile başvurabilirler. Acil olmayan başvurudaki bulgular şunlardır:

Daha önce idrar kaçırmayan çocuklarda en üresiz(Gece işemesi) başlaması. Bu bulgu idrar yolu enfeksiyonu veya fazla su içmeye bağlanıp diyabet tanısı gözden kaçırılabilir.

Özellikle puberte öncesi kızlarda olmak üzere vaginal kandidiyazis

Kusma(gastroeneterite bağlanabilir)

Kronik kilo kaybı veya büyümekte olan çocuğun yeterli kilo alamaması

Huzursuzluk ve okul performansında azalma

Tekrarlayan deri enfeksiyonları

Diyabet çocuklarda komaya yol açabilir mi?

Diyabetli çocukların %50′si Diyabetik ketoasidoz adı verilen ağır klinik bulgularla seyredebilir. Zamanında fark edilmeyen ve tedavi edilmeyen diyabetik ketoasidoz vakalarında ölüme yolaçan koma tablosu görülebilir. Çocuklarda ağır diyabetik ketoasidoz aşağıdaki bulgularla seyreder.

Ağır dehidratasyon

Şok(hızlı nabız atımı, tansiyon düşüklüğü, peri ferik dolaşım bozukluğu, peri ferik siyanoz)

İnatçı kusma

Dehidratayona rağmen devam eden çok idrar yapma

Sıvı kaybına, yağ ve kas dokusu yıkımına bağlı kilo kaybı

Ketoasidoza bağlı yanaklarda kızarma

Nefeste aseton kokusu

Diyabetik ketoasidoza bağlı derin ve hızlı solunum

Bilinç bozuklukları

Çocukluk çağında diyabet tedavisi nasıl yapılır?

Çocukluk çağında ketoasidoz dışı IDDM tedavisi başlıca 4 bileşenden oluşmaktadır: 1. Diyabet eğitimi, 2. İnsülin deplasmanı, 3. Beslenme planlaması ve 4. Egzersiz. Bu bölümde diyabet eğitimine kısaca değinildikten sonra insülin replasman tedavisi üzerinde durulacaktır. Bu çağdaki IDDM tedavisinin amaçları şunlardır:

Ailenin katılımı ile çocuk/adolesan ve ailenin ihtiyaçlarını belirleyerek kişisel diyabet bakım planı hazırlanması

Optimal psikososyal destek

Optimal metabolik kontrol

Normal büyüme ve gelişmenin sağlanması

Bu amaçlara ulaşabilmek için diyabetli çocukların büyüme ile değişen ihtiyaçlarına duyarlı bir tedavi ekibi tarafından izlenmesi gereklidir. Uluslararası Çocuk ve Adolesan Diyabeti Birliği’nin yönergesine göre diyabet tedavi ekibi aşağıdaki kişilerden oluşmalıdır:

Hastanın veya ailenin kendisi

Pediatrik endokrinolog veya çocuk/adolesan diyabeti konusunda eğitilmiş pediatrist

Diayabet eğitimcisi

Diyetisyen

Psikolog/sosyal hizmet uzmanı

Diyabet eğitimi niçin önemlidir?

Diyabet eğitimi diyabet tedavisinin en önemli bileşenidir. Yakın zamandaki yayınlar diyabet eğitimine insülin tedavisine eşdeğer bir önem verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun nedeni diyabet bakımını, dolayısıyla metabolik kontrolün iyileştirilmesini etkileyen en önemli faktörün hastaların kendi kendine bakım(self management) becerileri olduğunun gösterilmesidir. Çok küçük yaştaki çocuklar dışındaki her yaştaki çocukların kendi yaşlarına uygun ihtiyaçları ve problemleri dikkate alınarak eğitilmeleri gereklidir. Bazen yapıldığı gibi ailenin eğitilmesi yeterli görülmemeli, diyabet bakım bilincinin küçük yaşlardan itibaren geliştirilebileceği unutulmamalıdır. Diyabetli çocuk ve aileleri için uygulanacak bir eğitimde genel olarak aşağıdaki konuların işlenmesi önerilmektedir:

Diyabetin nedenleri

İnsülin saklanması

İnsülin enjeksiyon teknikleri

Kan şekeri ölçümü

İnsülin dozlarının ayarlanması

Psikososyal ve aile desteği

Hipoglisemi ve tedavisi

Hastalıklar sırasında diyabet tedavisinin düzenlenmesi

Yolculukta diyabet bakımı

Diyabet ve egzersiz

Beslenme ilkeleri

Doğum kontrolü

Alkol ve diyabet

Diyabetin komplikasyonları

Burak Doğru

Y9-A 1118

12 Temmuz 2007

Genetik Hastalıklar Ve İnsan Genom Projesi

GENETİK HASTALIKLAR VE İNSAN GENOM PROJESİ

İnsan genetiği, insanlardaki değişikliği ve kalıtımı (irsiyet) inceler. Tıbbî genetik ise; insanda tıbbî ehemmiyeti olan genetik varyasyonları, hastalığa yol açan genlerin ailelerde ve toplumda nasıl yayıldığını, hangi mekânizmalarla hastalık olarak ortaya çıktığını inceler.

Bazı irsî hastalıklar tek bir genin mutasyona uğramasıyla ortaya çıkabilir. Genellikle temel yapı taşları olan proteinlerde bozukluk yüzünden ortaya çıkan bu hastalıklara misâl olarak akondroplazi, ailevî hiperkolesterolemi, nörofibromatoz, osteogenesis imperfecta (cam kemik hastalığı) verilebilir.

Doğuştan metabolizma bozukluklarına sebep olan bazı hastalıklar aile için çok yıkıcıdır. Antitripsin, fenilketonüri, cystik fibrozis, orak hücreli anemi ve thalassemi gibi hastalıklar akraba evliliğinden doğan çocuklarda daha sık görülür. Bu durum, anne ve babanın aynı mutant geni, ortak aile fertlerinden alma ihtimalinin, ortak bir atadan gelmeyen kişilerin yaptığı evliliklerdekinden daha yüksek olmasından kaynaklanır.

Bazı hastalıklarda klinik belirti vermeyen taşıyıcı kişiler özel moleküllerin arandığı biyokimyevî testlerle belirlenebilmektedir. Duchene tipi kas distrofisi, hemofili ve hunter sendromu bu tip hastalıklardandır. Bazı hastalıkların iki ya da daha çok sayıda küçük mutant gen ile çevre faktörlerinin karşılıklı tesiri neticesi ortaya çıktığı düşünülür. Çocuklardaki beyin ve omurilik bozuklukları, doğuştan kalb anomalileri, doğuma bağlı kalça çıkığı, pilor stenozu, yarık dudak ve yarık damak gibi sık görülen doğuştan mevcut bozukluklardır.

Erişkinlerde ise iskemik kalb hastalıkları, şizofreni, alerjik hastalıklar ve hipertansiyon çok faktörlü kalıtıma örnektir.

Bazı hastalıklar ise genlerin mutasyonu olmadan da, kromozomların sayı eksikliği veya fazlalığı sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bunların en çok bilinenleri mongolizm, klinefelter sendromu, surner sendromu’dur.

Bazı hastalıklar ise kromozomların parçalarındaki kopma, katlanma veya eklenme gibi yapı bozukluklarından kaynaklanır. Meselâ kromozomun bir parçasının silinmesiyle ‘kedi sesi sendromu’ isimli bozukluk ortaya çıkmaktadır.

Genlerle tedavi

Genlerin tanımlanması ve gen teknolojisindeki gelişmeler hastalıklarla mücadelede ve korunma hususunda çok önemli imkânlar sunmaktadır. Bu maksatla genetik malzemeyi kısmen değiştirme safhasına kadar gelinmiştir.

Gen tedavisinin temel gâyesi, hastalığa yol açan eksik yahut kusurlu genlerin yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi için ilâç verme yerine, hastalığın kaynağına inilip hastanın bozuk olan genetik yapısının düzeltilmesine çalışılmaktadır.

Çok çeşitli gen tedavisi metotları vardır. Başarılı bir gen tedavisi için önce hastalığa sebep olan genin tespiti ve klonlanarak yani teksir edilerek çoğaltılması gerekir. İnsan gen haritasını çıkarmayı hedef alan proje ile istenilen genleri tespit ederek haritalamak mümkün olabilecektir. Genin tanımlanmasından sonraki safhada, genin hedeflenen arızalı şifreye sahip hücrelere nakledilmesi ve bu genin kodladığı proteinin üretiminin (ekspresyon) başlatılması gelir. Gen tedavisinin diğer mühim elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak; gen naklinin muhtemel yan tesirlerini anlamaktır.

Gen Tedavisi İki Bölümde İncelenebilir

Birinci tipde cinsiyet hücresinin (yumurta veya spermin) arızalı genleri değiştirilir. Bu tedavide, genlerde yapılan değişiklik nesilden nesile aktarılacağından, hem ahlâkî hem de teknik problemler ortaya çıkaracaktır.

İkinci tip tedavide ise, vücut hücrelerindeki arızalı genlerin tamamı birden değiştirilir. Bu tip, cinsiyet hücrelerine tesir etmediğinden, sadece ilgili hastaya tesir eder. Günümüzde yapılan gen tedavisi çalışmalarının çoğu vücut hücrelerine yöneliktir.

Gen tedavisi aynı zamanda bir ilâç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Buradaki ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA’sına yerleştirilir. Meselâ ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA’sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumunu önleyebilir.

Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüsleri kullanarak hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme gâyesiyle yeniden düzenlenmiş genler yerleştirilmektedir. Bunun için değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı bir virüs içinde sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir.

Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi metotlarını kullanırlar. Bu virüslerin taşıdığı genomların çoğalarak sahip olduğu şifreye uygun mânâda protein üretilmeye başlanır.

Öte yandan, virüsün kendini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunun yerine, hücrede virüsün taşıdığı, hastalığı düzeltici genin kendini ifade etmesi mümkün olur. Genin kodladığı protein (yani ilâç) üretilir ve genetik bozukluk sebebiyle üretilemeyen proteinin yerini alır.

Taşıyıcı olarak en çok kullanılan virüsler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü)’dir. Her virüsün kendine has dezavantajları vardır. Bölünmeyen hücrelere bulaşamamak (retrovirüs), olumsuz immünolojik tesirler (adenovirüs), sitotoksik tesirler (herpes virüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi bazı zorluklardır.

İlk gen tedavisi denemesini 1990′da Dr. French Anderson gerçekletirdi. Bu tedavide, Adenozin Deaminaz Enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi hedeflenmiştir.

ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, bağışıklık sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için lüzumludur. ADA eksikliği ile doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir bağışıklık sistemi problemi vardır. Sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile hayatî tehlike oluşturabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüne sebep olabiliyor.

Bu ilk insan gen tedavisi iki hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi ve tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.

Bu ilk insan denemesinden sonra cystik fibrozis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen tedavileri plânlanmaktadır.

Kanser tedavisi için bilim adamları, bağışıklık sistemi hücrelerini gen tedavisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Hedef, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi temin eden genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler devam etmektedir.

Genetik Bozukluklar ve Koruyucu Tıp

Koruyucu tıp, genetik bozuklukların yayılmasını önlemeye, zararlı genlerin toplumdaki nispetini azaltmaya çalışır.

Bu grup çalışmalarda geniş ölçüde başarı sağlanabilmesini engelleyecek bazı sebepler vardır.

Genetiğin hızla ilerleyen bir bilim dalı olmasına rağmen, bitkiler ve hayvanlar üzerinde kolaylıkla yapılan birçok deneylerin insanlar üzerinde tekrar edilmesinin çok zor hattâ imkânsız olması, en önemli engelleyici faktördür. Ancak belli soy dalları üzerinde yapılan bazı incelemeler ve ikizler üzerinde yapılan müşahadelerden faydalanılmaktadır.

Son senelerde geliştirilen metotlarla kromozomlarda meydana gelebilecek değişiklikler ve hasarlar konusunda elde edilen bilgiler, birçok anomalinin açıklanması umut vericidir.

Günümüzün önemli problemlerinden biri olan “iyonizan ışınlar”ın mutasyon yapıcı tesirleri ve bunlara karşı alınması gereken koruyucu tedbirler konusunda daha geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Birçok memlekette koruyucu ve sosyal tıp çalışmalarının ilerlemesi neticesi üreme çağına gelebilen genetik bakımdan arızalı kişilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Böylece patolojik genlerin toplum içindeki yaygınlığı da artmaktadır.

Kalıtım Sağlığı Alanında Koruyucu Hekimlik Hizmetleri

1) Genetik altyapının tespiti

Birçok ailenin sahip olduğu genetik alt yapı iyi bilinirse hastalıkların daha başlangıçta önüne geçilebilir. Çocuklarından birisine doğuştan anomali, zekâ geriliği veya kalıtsal metabolik bir hastalık teşhisi konulmuş olan bir aile, daha sonraki çocuklarının nasıl doğacağını bilemez. Bu konuda korku ve endişe içinde kalır. Genetik hastalığı olan bir kişi gelecekteki muhtemel hastalıkları hakkında bilgi sahibi değildir. Bu sebeple birçok hususda kendi başına doğru karar veremez. Evlenebilir mi? Evlenirse çocuk sahibi olmalı mıdır? İkinci bir çocuk doğru mudur? Bu ve buna benzer soruların en doğru karşılıklarının bulunması ve hastaya söylenmesi gereklidir. Son karar şahsın ve ailenindir.

2) Gizli olarak hastalıklı gen taşıyıcıların tespiti

Bu şahısların erkenden tespitinin önemi büyüktür. Fenilketonüri vakalarında fenilalenin yükleme testi ile taşıyıcıların % 90′ı meydana çıkarılabilmektedir.

Keza bazı hemoglobinopatilerde elektroforezden, pankreas cystik fibrozu vakalarında terden tuz miktarının ölçülmesi gibi incelemelerden faydanılmaktadır.

Baskın veya çekinik özellikte taşıyıcı kişilerin hastalıklarını çocuklarına geçirmeleri riski bakımından değişik ihtimaller, ilgili kişilere açık olarak bildirilmelidir.

Herhangi bir patolojik genin toplumdaki dağılış oranı yükseldikçe çocuğun kromozon çiftlerinde bu genin toplanması (homozigotluk) ihtimali o nispette yükselir. Öte yandan, bu tehlike, aynı genetik kaynaktan gelen kan akrabaları arasındaki evlenmelerde yakınlığın derecesine göre çok daha artar. O halde toplumda dağılış nispeti yüksek bulunan patolojik genlerle ilgili hastalıklarda kan akrabaları arasındaki evlenmeler çocuklar bakımından çok tehlikelidir.

Herhangi bir ailede patolojik bir genin mevcut olduğu biliniyorsa, kan akrabaları arasındaki evlenmelere müsaade edilmemelidir.

İyonizan ışınların zararlı (mutasyon yapıcı) tesirlerine karşı koruyucu hekimlik ve halk sağlığı alanına giren değişik tedbirler alınmalıdır.

Kalıtsal bakımdan tehlikeli durumda olan bir kişide, genetik bir hastalığın meydana çıkmasını kolaylaştıran tesirlerin ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Bir diyabet geninin mevcut olması ihtimalinde; şişmanlığın engellenmesi ve karbonhidratların azaltılması, tüberküloza hassasiyet geninin mevcut olması ihtimalinde; özel koruyucu tedbirlere ehemmiyet verilmesi gibi tedbirler önemlidir.

Halk için kalıtım sağlığı eğitimi

Toplumda veya değişik sosyal gruplar içinde genel sağlık eğitimi çerçevesi içinde yapılacak bir kalıtım sağlığı eğitimi çok tesirli olur. Bu eğitim bu hastalıkların bulunduğu kişiye veya aileye hitap eden sağlık eğitiminin yaygın bir şekli olarak kabul edilmelidir.

Genetik taramaları

Bir toplumda veya sosyal bir grup içinde yapılacak sistematik genetik taramalar ile patolojik genlerin yaygınlık derecesinin belirlenmesi (tahmin edilmesi) halk sağlığı hizmeti bakımından çok önemlidir.

İtalya’da Thalassemia bölgelerinde yapılan taramalarda, vakaların meydana çıkarılması ve kendilerine ciddi genetik tavsiyelerde bulunulması şeklindeki çalışmaların, bu bölgelerde hastalığın kontrol altına alınabilmesinde mühim bir rol oynamıştır.

Bütün bunlardan sonra görüyoruz ki, insan genom projesinin insanlığa faydalı olabilecek bir çok yönü vardır. “İnsan Denen Meçhul”ün sırlarına bir kapı aralayan, İlahî ilim ve kudretin apaçık bir göstergesi olan genetik program üzerindeki yeni keşifler inananların imanını artırırken, maalesef inanmayanların bu imtihanı kaybetmesine de vesile olacağa benziyor. Her ilmî gelişmeyi inkâr ve ilhâd yolunda, materyalizm ve ateizm adına yorumlayanlara diyecek bir şeyimiz kalmıyor.

Ancak bu gelişmeleri genetik hastalıklar adına takip edenlerin de dikkat etmesi gereken birçok nokta henüz aşılabilmiş değildir. Bilhassa muhtemel hastalıkların tespiti hususunda riskin kişiye söylenip söylenmemesi, kürtaj veya kısırlaştırma muamelelerinin maddî ve manevî olarak getirip götürdükleri gibi hususların; dinî, ahlâkî ve vicdânî boyutlarının ciddi olarak tartışılması gerekmektidir.

12 Temmuz 2007

Hıv İnfeksiyonun Klinik Özellikleri

HIV İNFEKSİYONUN KLİNİK ÖZELLİKLERİ

HIV infeksiyonun doğal seyri yedi evreye ayrılmaktadır:

1. Virusun alınması : HIV, cinsel ilişki, kontamine kan ve kan ürünleri ile ve anneden bebeğe geçiş ile alınmaktadır.

2. Primer HIV infeksiyonu : Semptomatik primer HIV infeksiyonu %50-90 oranında rapor edilmiştir.

Virus alındıktan semptomlar başlayana kadar geçen süre genellikle 2-4 haftadır.

Tipik semptomlar: ateş , adenopati , farenjit , döküntü (yüzde ve gövdede eritematöz makulopapuler, ağız, özefagus ve genital bölgede mukokutanöz ülserasyonlar), miyalji veya artralji, diare, bulantı, kusma, meningoensefalit  olarak rapor edilmiştir.

HIV infeksiyonu düşünüldüğünde HIV’ye özgü antikor testleri yapılmalıdır ancak akut HIV infeksiyonunun ilk haftalarında standart ELİSA ve Western blot testleri ile HIV antikorlarının çoğunlukla saptanamayacaği akılda tutulmalıdır, serum HIV p24 antijen seviyesi ölçülebilir. İlk 24 saat içinde bile yüksek p24 antijenemi seviyeleri tespit edilebilir. HIV infeksiyonundan kuvvetle şüphelenilen ve p24 antijenemi tespit edilemeyen hastalarda HIV RNA PCR yapılmalıdır.

Akut semptomlar 1-4 ortalama iki hafta içinde geçer.

3. Serokonversiyon : Virusun alınmasından 6-12 hafta içinde gerçekleşmektedir.

4. Klinik olarak latent dönem : Hasta bu dönem boyunca asemptomatiktir.

Persistant Generalize Lenfadenopati (PGL) (inguinal bölge dışında komşu olmayan iki farklı lenf nodu bölgesinde büyümüş lenf nodları) tespit edilebilir.

Bu dönemin süresi infeksiyonun bulaşma yoluna, hastanın yaşına, virusun virulansına bağlı olarak değişmektedir, ortalama 7-10 yıldır.

5. Erken semptomatik HIV infeksiyonu : Hastaların çoğu asemptomatik olarak kalabilirler.

6. AIDS :  CD4 sayısı 200 /mm3 altına inmiştir ve AIDS indikatör hastalıkların hepsi görülebilir.

7. İlerlemiş HIV infeksiyonu : CD4 sayısı 50mm3′ün altına düşen hastaları kapsar.

KLİNİK BULGULAR

1) Dermatolojik bulgular

Deri hastalıkları HIV infeksiyonun sık karşılaşılan komplikasyonlarındandır.

Erken HIV infeksiyonunda sadece HIV için risk faktörü olan deri hastalıklarına(genital herpes infeksiyonu, genital siğil) rastlanır.

Kaposi sarkomu(KS) da bu evrede ortaya çıkabilir.

Erken semptomatik dönemde kandidiasis, oral hairy lökoplaki, herpes zoster, psöriasis, seboreik dermatit ile karşılaşılır.

AIDS tablosu geliştiğinde ise infeksiyonlar kronik hal alır ve deride fırsatçı infeksiyonlar (kriptokokkosis, histoplazmozis) görülebilir.

A) Derinin infeksiyon hastalıkları

a) Bakteriyel

b) Viral

c) Parazitik

B) Hipersensitivite reaksiyonları

a) İlaç reaksiyonu

b) Fotosensitivite

c) Pruritik follikülitler

d) Papulosküamöz hastalıklar

2) Oral Kavite Lezyonları

HIV infeksiyonunun seyri sırasında oral kavitede pek çok lezyon  ortaya çıkabilir.

Tablo 1 . HIV İnfeksiyonunda görülen oral lezyonlar

Fungal

Bakteriyel

Viral

Neoplastik

Diğer

Kandidiasis

Gingivit

HSV

Kaposi s.

Rekürren aft

Psödomembranöz

Periodondit

H.zoster

NHL

Eritematöz

Stomatit

CMV ülseri

Angular çelitis   Hiperplastik 

Klebsiella      Nekrotizan

Hairy lökoplaki 

Histoplazmosis

Basiller anjiomatosis

Kriptokokkosi

Aspergillosis

3) Gastrointestinal sistem tutulumu

A) Özefagus hastalıkları : AIDS hastalarındaki en sık özefajial yakınma disfaji olup (yutma güçlüğü), bunun en sık nedeni de özefajial kandidiasisdir .

Herpes ve CMV özefajiti, primer lenfoma, kaposi sakomu, histoplasmosis de diğer hastalıklardır.

B) Mide, ince barsak ve hepatobiliyer sistem bozuklukları : Bulantı, kusma, hematemez ve karın ağrısı en sık karşılaşılan yakınmalardır.

CMV gastriti tek başına ya da özefajial CMV ülserleriyle birarada bulunabilir.

Gastrik kaposi sarkomu çoğunlukla asemptomatiktir, nadiren bulantı, erken doygunluk hissi ve gastrointestinal kanamaya neden olabilir.

C)Enterokolit : Diare, AIDS hastalarının yarısından fazlasında, hastalığın seyri sırasında herhangi bir zamanda ortaya çıkmaktadır ve önemli morbidite, mortalite nedenlerindendir. AIDS’e bağlı diareye sıklıkla neden olan infeksiyöz ajanlar tabloda gösterilmiştir (Tablo-2 )

Tablo 2 . AIDS’e bağlı diareye sıklıkla neden olan infeksiyöz ajanlar

Bakteriler

Salmonella, Shiggella, Campylobacter sp, Clostridium difficile

Parazitler

Cryptosporidium, Isospora, E. histolytica, Giardia, Microsporidia, Strongyloides

Mikobakteri 

Mycobacterium avium intracellulare, Mycobacterium tuberculosis

Viruslar

CMV, adenovirus, astrovirusHIV (AIDS enteropatisi)

AIDS’e bağlı kronik diarenin en sık nedeni Cryptosporidium infeksiyonudur. Sulu diare, kilo kaybı, karın ağrısı, bulantı ve kusma yakınmalarına neden olur.

4) Pulmoner hastalıklar

HIV infeksiyonun seyri sırasında karşılaşılan pulmoner hastalıkların çok geniş bir spektrumu vardır .

Tablo 3. HIV infeksiyonun pulmoner komplikasyonları

Bakteri

Mantar

Virus

Protozoa

Tumor

M. tuberculosis

Pneumocystis carinii

Cytomegalovirus

Toxoplasmagondii

Kaposi S

M. kansaii

Cryptococcus neoformans

Herpes simplex

Cryptosporidium

NHL

Streptococcus pneumoniae

Histoplasma capsulatum

Adenovirus

Microsporidia

Haemophilus influenzae

Coccidioides immitis

Group A Streptococcus

Aspergillus fumigatus

Staphylococcus aureus

Blastomyces dermatitidis

Moraxella catarrhalis

Pseudomonas aeruginosa

Enterobacteriaceae

Nocardia asteriodes

Legionella pneumophila

Rhodococcus equi

Pneumocystis carinii Pnömonisi (PCP), ateş, gece terlemesi kilo kaybı, artan öksürük ve nefes darlığı yakınmalarının olduğu, yavaş ilerleyen bir pnömonitis tablosuyla karşımıza çıkar.

PCP vakalarının % 95′inde CD4 sayısı 200 /mm3′ün altındadır. Akciğer grafisinde sıklıkla bilateral, simetrik retiküler veya granüler opasiteler tespit edilir.

Tedavide TMP-SMX ilk seçenek olarak kullanılmaktadır.

CD4 sayısı 200/mm3′ün altına düştüğünde PCP riski arttığı için yine TMP-SMX ile primer proflaksi başlanmalıdır; PCP epizodu geçiren hastalarda da ilk 6 ayda % 35, bir yılda % 60 rekürrens saptandığından sekonder proflaksi yapılmalıdır.

HIV ile infekte hastalar, Mycobacterium tuberculosis infeksiyonun hem latent formunun reaktivasyonu hem de primer formunun hızlı progresyonuna duyarlıdırlar. Tüberküloz HIV infeksiyonun seyri sırasında erken evrelerde görülmektedir.

Amerikan Toraks Cemiyeti ve CDC, HIV ile infekte hastalarda ppd ile 5 mm ve üzerinde indurasyon oluşmasını pozitif olarak kabul etmektedir.

Tüberküloz, infeksiyonun seyri sırasında ne kadar erken ortaya çıkarsa kliniği o kadar tipik olmaktadır. İlerlemiş HIV infeksiyonu döneminde orataya çıkan tüberküloz ise, çoğunlukla dissemine olmakta, alışılmamış radyolojik bulgularla seyretmektedir .

Tanıda kültür ve PCR kullanılmaktadır.

Tedavide yetişkin hastalar için önerilen rejim ilk 2 ay boyunca isoniazid (INH) 300mg/gün, rifampin 600mg/gün, pirazinamid 20-30 mg/kg/gün ve etambutol 15 mg/kg/gün kombinasyonu, en az 4 ay da INH ve rifampin ile ikili tedavidir.

Antitüberküloz ilaç yan etkilerine HIV pozitif hastalarda daha sık rastlanmaktadır , hastalar klinik olarak ve laboratuar değerleri ile takip edilmelidir.

HIV infeksiyonu ilerleyip CD4 sayısı 50/mm3′ün altına düşünce Mycobacterium avium complex (MAC)’e bağlı hastalık görülmektedir . AIDS hastalarında MAC hastalığı sürekli bakteremi ile karakterizedir. MAC, kemik iliği, karaciğer, dalak, lenf nodları, deri, beyin, adrenal ve böbrek gibi pek çok organı infekte edebilir

5) Kardiyak tutulum

HIV infeksiyonu seyri sırasında en sık tespit edilen kardiyovasküler problem perikardittir.

Ekokardiyografi ile tespit edilen perikardiyal effüzyon insidansı %38 olarak bildirilmiştir . Spesifik mikroorganizmaların (M. tuberculosis) ya da nonspesifik viral infeksiyonların neden olduğu perikardit, kalp yetmezliği ve kaposi sarkomu perikardiyal effüzyon nedenleri arasındadır.

6) Hematolojik bulgular

Anemi, AIDS hastalarındaki en sık hematolojik bozukluktur.

Anemi çoğunlukla  kronik hastalık anemisi formundadır.

Gastrointestinal sistemin KS veya lenfomatöz tutulumu, kronik kan kaybı ile demir eksikliği anemisine neden olabilmektedir.

Lenfopeni, HIV infeksiyonun en önemli lökosit bozukluğudur.

HIV ile infekte hastalardaki en sık trombosit bozukluğu trombositopenidir.

7) Endokrin sistem hastalıkları

HIV ile infekte hastaların büyük çoğunluğunda ön hipofiz fonksiyonları normal bulunmakla beraber, otopsi çalışmalarında patolojik bulgulara rastlanmaktadır, hipofizin Pneumocystis carinii, CMV ve toksoplazma tarafından tutulduğu gösterilmiştir .

 Hipogonadizm, kliniğe en sık yansıyan endokrin bozukluktur. AIDS’lu erkek hastaların yarısından fazlasında libido azalması, % 30′unda da genellikle düşük testesteron seviyelerinin eşlik ettiği impotans mevcuttur.

Plasma kolesterol seviyesi HIV infeksiyonun erken dönemlerinde düşer. LDL kolesterol seviyesi progresif olarak düşerken, ileri evrelerde VLDL seviyelerinde yükselme tespit edilir. Hastalık asemptomatik dönemden AIDS’e doğru ilerlerken plazma trigliserid (TG) seviyeleri de yükselir.

8) Renal tutulum

HIV ile infekte hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiponatremidir. Hiponatremi nedenleri arasında diarenin neden olduğu ekstrarenal sıvı kaybı ve uygunsuz ADH salınımı yer almaktadır. Santral Sinir Sistemi (SSS)’ne ve akciğerlerde yerleşen oppurtunistik infeksiyonlar ADH salınımı uyarmaktadırlar .

HIV ile infekte hastalarda her tip renal parenkimal hastalık görülebilir, ancak daha çok infeksiyona spesifik olan iki renal patoloji mevcuttur. Bunlarda birinde glomerullerde immun kompleks depolanmasıyla giden proliferatif glomerulonefrit ve yol açtığı renal yetmezlik söz konusudur. Diğer glomeruler hastalık ise HIV-ile ilintili nefropatidir. Histolojik olarak, tubuler dilatasyon ve atrofiyle interstisyel fibrozisin eşlik ettiği fokal segmental glomeruloskleroz mevcuttur.

9) Nörolojik komplikasyonlar

HIV hem santral sinir sisteminde (SSS) hem de periferik sinir sisteminde değişik klinik tablolara neden olabilen nörotrofik bir virustur (Tablo 4).

Tablo 4. HIV-1 infeksiyonunun nörolojik komplikasyonları

Opportunistik infeksiyonlar

Serebral toksoplazmosis

Kriptokokkal menenjit

Progresif multifokal lökoensefalopati (PML)

Sitomegalovirus ensefaliti, poliradikulopati

Opportunistik neoplaziler

Primer SSS lenfoması

Metastatik lenfoma

Metabolik, toksik ve diğer komplikasyonlar

Hipoksik ensefalopati

Sepsis

Stroke

Fonksiyonel bozukluklar

Anksiete

Psikotik depresyon

HIV-1′in primer etkisiyle ortaya çıkan tablolar

AIDS demans kompleksi

Distal sensory polinöropati (DSP)

Otoimmun hastalıklar

Guillain-Barré sendromu

Kronik inflammatuar demyelinizan polinöropati

A) Opportunistik infeksiyonlar

Toksoplazmozis

Daha önceden Toxoplasma gondii ile infekte AIDS hastaları da, SSS toksoplazmozis gelişimi için risk altındadırlar. Toxoplasma gondii için seropozitif AIDS hastalarında % 20-47 oranında toksoplazma ensefaliti gelişmektedir .

SSS çoğunlukla multifokal olarak tutulduğu için hastalık kendini, mental durum değişikliği, nöbet, kuvvet kaybı, serebellar disfonksiyon, hareket bozuklukları ve nöropsikiatrik yakınmalar gibi çok geniş bir spektrumda gösterebilir. Hemiparezi en sık fokal nörolojik bulgudur.

Toksoplazma ensefaliti saptanan AIDS hastalarının % 80-95′inde, CD4 sayısı 100/mm3′ün altındadır. BOS bulguları normal olabileceği gibi protein değerinde yükseklik ve hafif pleositoz saptanabilir. Toksoplazma ensefaliti olan AIDS hastalarının hemen hemen hepsinde serum anti-toksoplazma IgG pozitiftir. Bilgisayarlı tomografide (BT) tipik olarak multipl, bilateral, hipodens ve çoğunlukla basal ganglia ile kortikomedüller bileşkeye yerleşmiş kitleler tespit edilir.

Kriptokokkozis : Cryptococcus neoformans, kapsülle çevrili 4-6 mm çapında bir mayadır ve HIV ile infekte hastaların % 6-10′unda hastalığa neden olmaktadır . AIDS’lu hastalarda toksoplazmozis ve lenfomadan sonra üçüncü en sık SSS hastalığıdır.

Kriptokokkal menenjit bulguları nonspesifiktir, sıklıkla ateş, başağrısı ve halsizlik yakınmaları mevcuttur. Ense sertliği ve fokal nörolojik defisit hastaların sadece üçte biri kadarında tespit edilebilmektedir. Tanıda altın standart, BOS kültüründe Cryptococcus neoformans üremesidir.

Sitomegalovirus infeksiyonu: Cytomegalovirus (CMV) infeksiyonu AIDS’lu hastalarda çok sıktır ve korioretinit, özefajit, kolit, pnömoni ve değişik nörolojik hastalıklar gibi farklı klinik tablolara neden olabilmektedir.

CMV retiniti AIDS hastalarında % 40 oranında görülmektedir. İlk semptomlar çoğunlukla görme keskinliğinin azalması ve tek taraflı görme kaybıdır. Tek taraflı başlayan tablo eşlik eden viremi nedeniyle sıklıkla bilateral karakter kazanmaktadır.

B) Opportunistik neoplaziler

Primer SSS lenfoması : AIDS hastalarının % 5′inde görülen B hücre kökenli bu lenfomalar, progresif fokal veya multifokal nörolojik defisitlere neden olurlar. Tüm beyine 4000 cGy radyoterapi ile tedavi edilen hastalar bildirilmekle beraber, tedavi sonrası yaşam süresi 2-5 aydır .

C) AIDS-Demans Kompleksi

Kognitif, motor ve davranış disfonksiyonu ile giden bir tablodur. Genellikle HIV infeksiyonun geç evre komplikasyonlarındandır.

D) Nöropati

AIDS hastalarındaki en sık nöropati, distal  periferik nöropatidir. Duyusal semptomlar motor disfonksiyonun çok önündedir

10) Malignansiler

A) Kaposi Sarkomu (KS)

HIV ile infekte hastalardaki en sık neoplazidir. KS asıl olarak homoseksüel erkeklerde görülmektedir, kadınlarda ise çoğunlukla eşleri biseksüel olanlarda tespit edilmektedir.

1994′de AIDS ile ilgili KS’da herpes virus benzeri DNA sekansları tespit edilmiştir “Human Herpes Virus 8″ (HHV8) olarak tanımlanan bu virus daha sonra AIDS ile ilgili olmayan diğer epidemiyolojik KS formlarında da tespit edilmiştir.

KS kapiller veya lenfatik kökenli endotelyal neoplazi olarak kabul edilmektedir.

KS, HIV ile infekte hastalarda daha agresif seyretmektedir. En sık ciltte yerleşmektedir. Lezyonlar açık tenli hastalarda leylak rengidir, koyu tenli insanlarda ise kahverengi hatta siyah olabilmektedir.

B) Non Hodgkin Lenfoma (NHL)

HIV ile ilişkili en sık ikinci malignansi NHL’dır. B hücre kökenli, orta veya yüksek gradeli NHL, AIDS indikatör hastalıklardan biridir.

C) Hodgkin hastalığı

HIV ile infekte hastalarda  2-5 kat fazla tespit edilmektedir

D) Servikal kanser

HIV ile infekte kadınlarda servikal intraepitelyal neoplazi konrol gruplarına göre daha sık görülmektedir.

E) Anal karsinom

HIV ile infekte hastalarda anogenital HPV infeksiyonu ve neoplazisi sıktır.

ANTİRETROVİRAL TEDAVİ İLKELERİ

Antiretroviral tedavi ile HIV ile ilgili semptomlar başlayana kadar geçen sürenin uzadığı, CD4 + hücre sayısının yükseldiği, HIV RNA düzeyinin düştüğü ve özellikle agresif tedavi ile yaşam süresinin uzadığı tespit edilmiştir. Tedaviye başlamada yol gösterecek laboratuvar parametreleri ise CD4 + T hücre sayısı ve HIV RNA düzeyidir

Şu anda geçerli görülen tedavi başlama önerileri şunlardır:

Akut HIV sendromu tedavi edilmelidir.

Semptomlar varsa laboratuar değerleri dikkate alınmadan tedavi önerilmelidir.

CD4 sayısı 500/mm3′ün altında olan hastalara semptomatik olmasalar bile tedavi başlanmalıdır.

HIV RNA titresi 10.000 kopya/mm3′(bDNA) veya 20.000kopya/mm3(RT-PCR)’ün üstünde olanlarda semptomlar ve CD4 sayısı dikkate alınmadan tedavi önerilmelidir.

HIV ile istenmeyen temasa maruz kalanlar (örneğin sağlık personeli) ve HIV ile infekte gebe kadınlar tedavi edilmelidir.

 Antiretroviral tedavide gündeme gelen ilk ilaçlar, “Reverse Transcriptaz”(RT) inhibitörleridir. RT enzimi, virus RNA’sından DNA sentezlenmesinde rol oynayan enzimdir. Bu enzimin inhibitörleri iki grupta toplanmaktadır: Kompetetif inhibitörler (nükleosid RT inhibitörleri, NRTI) ve allosterik inhibitörler (nonnükleosid RT inhibitörleri, NNRTI). Daha sonra virusun yaşam siklusunun farklı evrelerine etkili olabilecek ajanlar araştırılmaya başlanmış ve HIV replikasyonunda gerekli olan proteaz hedef alınmıştır. Bu çalışmaların sonucunda ilk proteaz inhibitörü 1995 Aralık ayında FDA (Food and Drug Administration) tarafından onaylanmıştır.

Antiretroviral tedavide kullanılabilecek, FDA tarafından onaylanmış NRTI ilaçlar tabloda kullanım dozları,ticari isimleri, farmakokinetik özellikleri ve yan etkileri ile verilmiştir (Tablo 5).

Tablo 3. Proteaz İnhibitörleri

Proteaz İnhibitörleri

Saquinavir

İndinavir

Ritonavir

Nelfinavir

Ticari isim

Invirase

Crixivan

Norvir

Viracept

Doz

600mg tid

800mg tid

600mg bid

750mg tid

Farmakokinetik

     Oral BY

% 4

% 14-70

% 70-90

% 80

     Yemek

BY (+)

BY (-)

BY (+)

BY (+)

     Proteinlere bağ 

% 98

% 60

% 99

% 98

     Atılım

Hepatobilier

Hepatobilier

Hepatobilier

Hepatobilier

     Yarı ömür

1.5-2 saat

1.5-2 saat

3-4 saat

3.5-5 saat

Yan etki

Diare

Başağrısı

AST, ALT(+)

Böbrek taşı

Bilirubin (+)

AST, ALT (+)

İlaç etkileşimi

Bulantı

TG (+)

Diare

AST, ALT (+)

Hiperglisemi*

Yağ redistribüsyonu**

Lipid anormallikleri

Hemofili hastalarında artmış kanama epizodları

ACTG 076 çalışması HIV ile infekte gebelerin, gebeliğin 14-34.’ü haftasından itibaren gebelik boyunca (5x100mg veya 2x300mg po) ve doğum sırasında (2mg/kg IV 1 saat süreyle ve doğum olana kadar 1mg/kg IV infüzyon), bebeğin de doğumdan sonra AZT ile tedavi edilmesinin (doğumdan 8-12 saat sonra başlayıp ilk 6 hafta boyunca 2mg/kg q 6sa şurup) vertikal geçişi % 8.4 oranına kadar düşürdüğünü göstermiştir .

 Tablo 5. Nükleosid Reverse Transkriptaz İnhibitörleri

İlaç ismi

Zidovudin

(AZT, ZDV)

Didanosin

(ddI)

Zalcitabin

(ddC,)

Stavudin

(d4T)

Lamivudin

(3TC)

Abacavir

(ABC)

Ticari ismi

Retrovir

Videx

HIVID

Zerit

Epivir

Ziagen

Form

100mg kapsül

300mg tablet

10mg/ml IV sol

10mg/ml oral sol

25, 50, 100, 150mg tablet

167, 250mg 

0.375, 0.75 mg tablet

15, 20, 30, 40 mg kapsül

150mg tablet

10mg/ml oral sol

300 mg tablet

20mg/ml oral sol

Doz önerileri

200mg tid

300mg bid *3TC ile birlikte Combivir olarak1 bid

Tablet:

>60 kg: 200mg bid

< 60 kg:125mg bid

0.75mg tid

>60 kg: 40mg bid

< 60 kg:30mg bid

150 mg bid

< 50 kg:2mg/kg  bid veya Combivir olarak 1 bid

300mg bid

Gıda ilişkisi

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden 0.5 sa önce veya 1 sa sonra

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Oral biyoyararlanım

%60

%30-40

%85

%86

%86

%83

Serum yarılanma ömrü

1.1 saat

1.6 sa

1.0 sa

1.0sa

3-6 sa

1.5 sa

Atılımı

AZT-glukorinide metabolize edilirBöbreklerden atılır

Böbreklerden atılım %50

Böbreklerden atılım %70

Böbreklerden atılım %50

Böbreklerden atılır

Alkol-dehidrogenaz ve glukornyl transferaz tarafından metabolize edilir

Yan etkileri

Kemik iliği supresyonu:

Anemi ve/veya nötropeni

GI intolerans

Başağrısı

Uykusuzluk

Pankreatit

Periferal nöropati

Bulantı

Diare

Periferal nöropati

Stomatit

Periferal nöropati

Minimal toksisite

Hipersensitivite reaksiyonı

Hepatik steatoz ve laktik asidoz, NRTI’lerinin nadir ama hayatı tehdit eden yan etkisidir.

Tablo 6. Non-Nükleosid Reverse Transcriptase İnhibitörleri

İlaç ismi

Nevirapin

Delavirdin

Efavirenz

Ticari ismi

Viramune

Rescriptor

Sustiva

Form

200 mg tablet

100 mg tablet

50,100,200 mg kapsül

Doz

200 mg po qd 14gün sonra 200 mg po bid

400 mg po tid

4 tane 100mg tableti 3 veya daha fazla su ile ddI ve antiasitler 1 sa arayla alınmalıdır

600mg po qHS

Gıda ilişkisi

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Fazlı yağlı gıdalardan sonra alınmamalıdır

Oral biyoyararlnım

>%90

%85

yeterli veri yok

Serum yarılanma ömrü

25-30 sa

5.8 sa

40-55 sa

Atılımı

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %80 idrarla, %10 fecesle atılır

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %51 idrarla, %44 fecesle atılır

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %14-34 idrarla, %16-61 fecesle atılır

Yan etkileri

Döküntü*

Transaminazlar da yükselme Hepatit

Döküntü

Transaminazlarda yükselme

Başağrısı

Döküntü

Transaminazlarda yükselme

SSS semptomları**

Maymunlarda teratojenik

* :Çalışma sonuçlarına göre, dökünrü yüzünden ilacın bırakılma yüzdesi nevirapin için % 7, delavirdin için % 4.3, efavirenz için %1.7′dir.

** : Uykusuzluk, garip rüyalar, konfüzyon, konsantrasyon bozukluğu ve halüsinasyonlar gibi santral sinir sistemine ait yan etkiler hastaların % 52′sinde görülmektedir.

İnsan İmmün Yetmezlik (HIV) Yapı ve Özellikleri ve Tanıda Kullanılan Laboratuvar Testleri

Kazanılmış İmmün Yetmezlik Sendromu olarak bilinen AIDS etkileri insan immün yetmezlik Virusu ( HIV ) 1983 yılında izole edildikten sonra geniş çapta araştırmalara konu olmuştur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da yaygın olan tip genellikle HIV olarak adlandırılırken Batı Afrika’da seropozitif asemptomatik bireylerden izole edilen yeni subtipe HIV 2 adı verilmiştir. HIV 1 ve HIV 2 suşlarının birçok biyolojik karakterlerinin benzer olmasına karşın bazı farklılıkların olduğu saptanmıştır. Örneğin HIV 2 ve HIV 1′e göre seksüel yolla 3 defa ve vertikal yollada 10 defa daha az bulaşma olasılığına sahiptir. Ayrıca HIV ve HIV 2 serolojik ve moleküler yapı olarak daha kolaylıkla ayrılabilmektedir. Ancak bazı yapı proteinleri arasında çapraz reaksiyon mevcuttur.

Tipik bir retrovirus olan HIV infeksiyöz virion yapısı pozitif polariteli iki adet birbirinin aynı olan tek iplikli RNA içerir; yani diploiddir. HIV proteinleri ” proviral ” DNA’dan kopyalanan m-RNA’lar tarafından kodlanır. HIV’in hücreleri infekte etmesinden sonra erken dönemde viron RNA’sı revers transkriptaz enzimi tarafından linear çift iplikli DNA haline çevrilir ve her iki ucunda “lona terminal repeat”ler ( LTRs ) yer alır. Bu linear viral DNA hücre genomuna integre olarak ” provirus ” yapısını oluşturur. Genomik viral RNA ve m-RNA ‘lar proviral DNA ‘ dan hücresel polimeraz II enzimi yardımı ile sentez edilir.

HIV-1′in genom yapısındaki “gag” geni virion kapsid proteinlerinin öncüllerini, “pol” geni bir çok virion enzimlerinin öncülerini ( proteaz, revers transkriptaz, Rnose H ve integrase) ve “env ” geni zarf glikoproteinlerinin öncülerini sentez eder. Transkripsiyon transaktivatörü (tat) ve viral ekspresiyon regülatörü (rev) virion yapısına girmeyen küçük moleküler ağırlıklı proteinler olup, virus replikasyonunda önemli fonksiyonları vardır. Bunun dışında HIV replikasyonu için gerekli olmayan ve “accessory” olarak adlandırılan bazı genler mevcuttur.

Elektron mikroskobik incelemede HIV partikülleri dondurma külahı şeklinde silindirik bir özyapı içerir ve bu görünümü ile diğer retroviruslardan ayrılır. Virion nükleokapsid yapısı 100 nm büyüklüğünde olup, ikozohedral bir yapı içerir. Nükleokapsid yapısı zarflarla çevrilidir. HIV partikülünün membranında 72 adet çıkıntı şeklinde zarf peplomerleri yer alır. Virionun en büyük moleküler ağırlığına sahip ( gp 160 ) bu çıkıntıların her biri 9-10 nm uzunluğunda olup ovoid distal uçları 14-15 nm’dir. Zarf glikoproteini olarak bilinen gp 160 iki kısımdan oluşur. Bunlar yüzeyde serbest olarak bulunan gp 120 ( surface = SU ), yüzey ve membrana gömülü olarak bulunan gp 41 ( transmembrane = TM ) glikoproteinleridir. Gp 120 HIV’in hücre yüzeyindeki reseptörlere tutunması ve birleşmesinde rol oynar. Bu reseptör T4 hücrelerinde bulunan CD4 reseptörüdür ki bu kademe virusun konak hücreyi infeksiyonundaki ilk kademedir. Transmembran proteini olan gp41 virusus hücre içerisine girişinde membranlar arası füzyon yapma özelliğine sahiptir.

HIV zarf yapısının, hücre plazma membranında bulunan fosfolipiddden farklı olduğu görülür. Viral zarfda bulunan kolesterol ve lipid içeriği hücre membranından 2-3 misli daha fazladır. HIV ‘in konak hücreden tomurcuklanma ile olgunlaşması sırasında zarf yapısına B2 – mikroglobulin, insan lenfosit DR antijenninin alfa ve beta zincirleri olur. Zarfta bulunan bu hücresel proteinlerin virus replikasyonu ve patogenezde ne derece rol oynadıkları tam olarak bilinmemektedir.

HIV İnfeksiyonunun Tanı ve İzleminde Laboratuvar Testleri

HIV duyarlı bir bireye infekte kişiden kan ve kan ürünlerinin transfüzyonu, cinsel temas ve maternal – fetal geçiş olmak üzere üç yolla geçer. Serbest virus konakta CD4 ve CCR – 5′in bulunduğu hücreleri enfekte eder. Bu reseptörlerin bulunduğu bir çok konak hücrede bulunmasına rağmen HIV virusunun en aktif replike olduğu hücre tipi CD4 + T lenfositleridir. Virus replikasyon kademelerinin hepsi bu hücrelerde yer alır ve yeni sentez edilen çok sayıda virion serbest hale geçer.

İnfeksiyonun başlangıcından hastalığın son evresine kadar HIV’i hastanın çeşitli vucut sıvılarında özellikle plazmada farklı düzeylerde saptamak mümkündür. İnfekte viral RNA’nın yanısıra proviral DNA’yıda saptamak mümkündür.

İlk HIV infeksiyonunu takiben başlayan asemptomatik dönemde virus kandan, seksüel sıvılardan ve serviksten izole edilebilir. Serolojik olarak HIV infeksiyonu takip edilecek olursa akut infeksiyon serumda ilk saptanan virus merkezi p24 antijenidir. Serokom versiyon meydana gelmeye başladığında hem gp 120,hemde gp24 antijenlerine karşı antikorlar oluşur.

AIDS olgularında HIV infeksiyonunu göstermek gayesiyle iki ana yöntemden yararlanılır; 1. HIV’e karşı oluşan antikor cevabının ölçülmesi 2. HIV’in RNA’sının, proviral DNA’sının veya virusun kendisinin saptanması. Virusa özgül antijenlerin veya enzimlerin saptanması bu gruba alınabilir.

Bunlara ek olarak, CD4 + hücre sayımı özellikle hastalığın evresinin saptanması ve tedavi protokole hastalığın evresinin saptanması ve tedavi protokolünün başlaması yönünden önem taşımaktadır.

HIV için kullanılan laboratuvar testlerinin yapılması gereken koşullar şunlardır; 1. Risk altında olan kişiler; intravenöz uyuşturucu kullananlar, eşcinseller, biseksüel erkekler, çok partnerli heteroseksüeller, hemofili hastaları veya sık kan transfüzyonu alan bireyler ve eşleri. 2. HIV pozitif anneden fetüse ve yenidoğan bebeğe geçişin saptanması. 3. HIV pozitif olduğu saptanan kişilerin takibi. 4. AIDS hastalarına verilen tedavin etkinliğinin saptanması.

HIV infeksiyonunun saptanmasında kullanılan serolojik testler; ELİSA ; Güvenilir ve çabuk sonuç alınması yönünden tanıda en fazla ELİSA yöntemi kullanılmaktadır genellikle immobilize edilmiş HIV antijeni kullanılarak kompetetif olmayan indirek boyama yöntemi kullanılmaktadır. Çabuk Aglütinasyon Tarama testi ; ELİSA dan sonra kabul edilen en etkin testtir. Antijenle kaplı ladeks boncuklarıyla hasta serumunun karıştırılması ve ışık mikroskobunda değerlendirilmesi esasına dayanır. Tek dezavantajı duyarlılığın değişken olmasıdır. 1. Western Blot; HIV’e özgül antikorun saptanması ve doğrulanması için en sık kullanılan testtir. 2. Radioimmunoprecipitation Assay; HIV –1 ve HIV – 2 ile in fekte kişilerin immun durumu göstermekte kullanılan bir testtir. 3. İndirek immun Floresan testi: Westen Blot ve ELİSA ile devamlı pozitif çıkan olguları doğrulamak için kullanılır.

Virus izolasyonu ve kültürü; Aktif infeksiyonu göstermek için en kesin tanı virüsün izolasyonudur. Hastadan alınan klinik örneğin HIV üremesine uygun olan hücre kültürü ile beraberce kültürü yapılır. Virus üremesi p24 antije, viral yük veya revers transkriptaz saptanması yöntemiyle ortaya çıkarılır.

CD4 +T hücre sayımı; HIV infeksiyonunda hastalığın ilerlemesinin en önemli düzeyde düşmesi klinik hastalığın ortaya çıkmasıyla sonuçlanır.

Bunun dışında HIV virüsü ile ilgili, virüs, viral antijen ve nükleik asit saptamasında kullanılan yöntemlerde mevcuttur. Örneğin ELİSA ile plazmadaki p24 antijeni düzeyi ölçülebilir. Yeni moleküler biyolojik tekniklerin gelişmesi ile ( RT PCR ve NASBA ) infekte bireyin kanında sirküle eden HIV ile ilgili viral RNA tayin edilebilmektedir.

12 Temmuz 2007

Organizmada Meydana Gelen Ve Hücreleri Kontrolsüz Büyüyen Kötü Huylu Tümörl

Organizmada meydana gelen ve hücreleri kontrolsüz büyüyen kötü huylu tümörlere verilen genel addır.

Kanser, genellikle kontrolden çıkan hücrelerin sürekli çoğalmalarıdır.

Kanserler, malignant (kötü huylu) tümörlerdir; yani benign (iyi huylu) tümörlerin aksine başka dokulara sızma ve yayılma (metastaz) özelliği gösterir.

Kanserli hücreler neden sürekli bölünürler?

Kültürde, normal hücreler komşu hücrelere yapışarak ilişkilerini devam ettirirler. Bu yapışma (adhezyon) noktalarında hücrelerde elektronca yoğun bir plak oluşur. Bununla birlikte, hücrelerin ameboid uzantılarında yavaşlama ve durma görülür. Bu olaya kontak inhibisyon denir. Bu şekilde, hücre bölünmesi kontrol edilir. Deneysel olarak, normal hücreler bir kültür ortamında kendilerine sağlanan ortam şartları ne kadar iyi olursa olsun kontak inhibisyon nedeniyle tek tabaka oluşturduktan sonra daha fazla çoğalmazlar. Çünkü, bölünme sınırlı sayıda olur. Fakat, kanser hücreleri sürekli çoğalarak birkaç tabakalı düzensiz kitleler oluştururlar. Bu da kanser hücrelerinde kontak inhibisyon kaybı olduğunu göstermektedir.

Kanser nasıl oluşur?

Kanserlerin yaklaşık %80-90’ı çevresel ve/veya davranış faktörleri tarafından meydana gelir ve önlenebilme potansiyeli vardır. Kalıtım yoluyla kanser meydana gelme olasılığı çevresel faktörlere oranla çok daha azdır.

x-ışınları, uv (ultraviyole-morötesi) ışınları gibi fiziksel ve bazı ilaçlar, polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi kimyasal faktörlerin yanında virüsler de biyolojik olarak normal karaktere sahip bir hücre kültürünü transforme ederek kanser oluşturabilirler.

Kimyasal karsinojenler, tümörü ya uygulandığı yerde (örn: cilt) veya absorbe edildiği yerde (örn: bağırsak) ya da metabolizmanın durumuna göre karaciğer, böbrek gibi organlarda, bazen de direkt olarak alakası olmayan bir yerde meydana getirirler. Fakat, karsinojene maruz kalma kanser oluşturmak için tek başına bir sebep değildir. Karsinojenler ancak uygun yer ve zamanda kanser oluşturabilirler.

Sayabileceğimiz bazı kimyasal karsinojenler şunlardır:

¨ Hidrokarbonlar: baca temizleyicileri, boya endüstrisinde kullanılan maddeler

¨ Aflatoksin ( küf mantarı tarafından sentezlenir)

¨ Nikel, krom

¨ Sigara (nikotin, tar)

¨ Yiyecek katkıları

¨ Birçok ilaçlar

¨ Parfümlerde kullanılan bazı kimyasallar

Fiziksel faktörlerin, kanserojen kimyasal maddelerin veya onkojenik (kansere neden olan) virüslerin konak hücre genomu ile etkileşimleri sonucu hücreler değişmekte ve farklı antijenite kazanmaktadır. Bir normal hücrenin kontrolden çıkarak hızla bölünmesiyle oluşan kanserli hücrede birçok anormal doku antijeni belirmektedir. Tümör hücrelerinde yeni yeni antijenler oluşmakta ve normal antijenlerin kaybına veya değişikliğine neden olabilmektedir. Erken fötal dönemde, normalde bulunan protoonkogenlerin ( kansere sebep olabilme potansiyeli olan gen) farklılaşmasıyla anormal genler oluşmakta ve bunlara selüler onkogenler adı verilmektedir.

İmmün sistem (bağışıklık sistemi) ve kanser oluşumu arasındaki ilişki

Bağışıklık sistemi yabancı doku antijenlerini kolayca tanıyabilir ancak, tümör dokusunu organizmadan kolayca atamaz. İnsanda bir saniyede bir milyara yakın hücre çoğalması olmakta ve somatik olarak bunların birkaçı, günde yüzlercesi mutasyonla farklı hücreler oluşturmaktadır. Bu farklı hücrelerin temizlenmesinde hücresel immün cevap mekanizması rol oynamaktadır. Buna, immün sistemin kansere karşı “immün denetimi” denmektedir. İmmün sistem, tümör oluşumunu denetlemekte, aynı zamanda tümör hücresi ve antijenlerine karşı immün cevap çıkarmaktadır. Hücresel immün cevap baskılandığı zaman kanser oluşumu artmaktadır.

Yenidoğan ve yaşlılık dönemlerinde immün cevap mekanizması zayıflamaktadır. Yaşlılarda prostat kanseri, çocuklarda nöroblastoma sık görülmektedir. İmmün sistemi baskılayıcı ilaç kullananlarda tümör oluşumu riski artmaktadır. İmmün sistem bozukluğu olan hastalarda da bazı kanser tipleri gelişebilmektedir.

Kanser neden öldürür?

Kanser hastalarının çoğu, kalp hastalığı veya başka enfeksiyonlar gibi kanserle ilgisi olmayan nedenlerden dolayı ölür. Tümörün bulunduğu bölge ve tümörün yayıldığı bölgenin büyüklüğü ölümü direkt veya indirekt olarak etkileyen nedenlerdir. Ölümün temel nedeni, beyin, akciğer, karaciğer gibi hayati önemi büyük olan organlarda tümör oluşması veya tümörün bu organlara yayılmasıdır.

Kanser teşhis eden köpekler

Son olarak, kanseri teşhis edebilmek için günümüzde kullanılagelen metodlara alternatif olabilecek yeni bir araştırmadan bahsetmek ilginç olacaktır sanırım.

Schnauzer türü köpek, derideki ben kanserlerini (melanoma) tanı yapılmadan önce, koklayarak teşhis edebilmektedir.

Bazı hastalarda melanoma kolay gözükmeyecek bir yerde olabilir. Melanomaların %20’si bu nedenle teşhis edilememektedir. Florida’lı eski polis köpekleri terbiyecisi Duane Pickel, bir kanser uzmanının da yardımıyla, bu köpeği hemen hemen hiç yanılmadan melanoma tanır hale getirmiştir. Tıp kitaplarına “Köpekle Tanı” diye bir bölüm eklenecek mi dersiniz?

Kaynaklar:

Bilim ve Teknik Dergisi; Mayıs 1998.

Biyoloji Terimleri Sözlüğü; TDK, 1998.

Franks, L.M., Teich, N.; Introductin to the Cellular and Molecular Biology of

Cancer, 1996.

Özbal, Y.; Temel İmmünoloji, 1994.

12 Temmuz 2007

Organ Nakli

ORGAN NAKLİ

Vücutta görev yapamayacak kadar hasta ve hatta bedene zararlı

hale gelen bir organın bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi

hale gelen bir organın bir yenisi ve sağlamı ile değiştirilmesi düşüncesi

çok eski zamanlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Organ nakli,

en basit tanımıyla, vücutta görevini yapamayan bir organın yerine canlı bir vericiden veya ölüden alınan sağlam ve aynı görevi üslenecek bir organın nakledilmesi işlemidir. Organ nakli, günümüzde bir çok kronik organ hastalıklarında uygulanan rutin, geçerli ve ileri bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Organ nakillerinde verici kaynağı canlı ve kadavra olarak ikiye ayrılmaktadır. Canlı kişilerden organ alınması, organ veren kişinin yaşamını riske sokmayacak çift organların birini almak ile mümkündür (böbrek, parça olarak karaciğer ve pankreas gibi.) Kadavradan organ alınması için ise vericinin beyin ölümü olmuş ve organlarının kullanılabilir olması için gerekli yasal izinin alınmış olması gerekir. Kadavradan organ alımındaki sorun birçok dünya ülkesinde tartışılan, çözüm yolları araştırılan bir sorundur. Ancak, ülkemizde bu sorun daha da önem taşımaktadır ve transplantasyonun önündeki en önemli engeldir. Avrupa Ülkelerinde organ vericilerinin %80’i kadavra, %20’si canlı kaynaklı iken Türkiye’de  tam tersine organ vericilerinin %75‘i canlı, %25’si kadavra kaynaklıdır.Son yıllardaki yapılan organizasyonlar ile ülkemizde kadavra verici bulma oranı azda olsa artmıştır. Kadavra kaynaklı vericilerin kullanılabilmesi için en önemli çözüm yolu organ bağışının yaygınlaştırılmasıdır. ORGAN BAĞIŞI, bir kişinin hayatta iken serbest iradesi ile tıbben yaşamı sona erdikten sonra doku ve organlarının başka hastaların tedavisi için kullanılmasına izin vermesi ve bunu belgelendirmesidir.

Organ bekleyen hastaların sayısının her geçen gün arttığı ülkemizde toplumun organ nakli konusunda bilinçlenmesini sağlamak, bu konuda çalışmalar yapmak zorunlu hale gelmiştir. Ülkemizde Türk Nekroloji Derneğinin 1999 yılı sonu rakamlarına göre sadece böbrek bekleyen hastaların sayısı 23 000 ‘dır. Bugüne kadar çok sayıda hasta organ vericisi bulunamaması nedeniyle kaybedilmiştir.

    Kadavradan organ alınabilmesi için tıbbi ölüm (beyin ölümü) olarak adlandırılan ölüm halinin gerçekleşmiş olması gerekir. Kanunca göre, tıbbi ölüm (beyin ölümü) hali; bilimin ülkedeki ulaştığı düzeydeki tüm imkanları, kuralları uygulamak suretiyle bir kardiyolog, bir nörolog, bir nöroşirürjiyen ve bir de anestezi ve re animasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır. Hasta, bu dört kişilik uzmanlar heyeti tarafından değerlendirilerek klinik ve laboratuar tüm incelemeleri tamamlandıktan sonra beyin ölümü kararı alınır. Bu kararı veren heyet, alıcının sürekli hekimi ve organ naklini yapacak ekipten tamamen farklı kişilerden oluşmaktadır. Böyle bir hastanın beyin sapı ölmüştür. Kendi solunumunu yapması mümkün değildir. Ancak marinaya bağlı olarak solunumu sürer ve artık geriye dönüşü yoktur. Bugüne kadar iyileşmiş bir beyin ölümü vakasına rastlanılmamıştır.

    Organ alımı ameliyatı, ameliyathane koşullarında, cerrahi ekipler tarafından titizlikle yapılmakta, gizli dikiş ile cilt kapatılarak vericinin vücuduna saygı ile davranılmaktadır. Cenaze işlemlerinin çabuklaştırılması için gerekli tüm çabalar gösterilmektedir. Organ bağışının dini yönden herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır.Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 6/3/1980 tarih ve 396 sayılı kararı ile organ naklinin caiz olduğunu bildirmiştir. Bu kararla; organ bağışı insanın insana yapabileceği en büyük yardım olarak nitelendirilmekte ve “organınızı vereceğiniz kişi yaptığı iyilik ve fenalıklardan kendisi sorumludur” denilmektedir. Kuran’ı Kerim’de de “Kim bir insana hayat verirse onun sanki bütün insanlara hayat vermişçesine hayat kazanacağı” beyan olunmuştur (Maide Suresi, Ayet 32).

    Organ alacak hastalar önce kan ve doku gruplarına göre daha sonrada tıbbi acili yet durumlarına göre belirlenir. Cins, ırk, din, zengin-fakir ayırımı yapılmaz.

18 Yaşından büyük ve akli dengesi yerinde olan herkes organlarının tamamını veya bir bölümünü bağışlayabilir. Bağışlanmış olan organın uygunluğu vericinin ölümünden sonra görevliler tarafından araştırılır.

Neden organ nakli?

Bazı hastalıklar bir insanin yaşamsal organlarının (böbrekler, kalp, akciğerler, karaciğer, pankreas veya bağırsaklar) bir veya birkaçının durmasına yani organ yetmezliğine yol açarlar. Eğer organın kendisi veya en azından fonksiyonu dışarıdan sağlanamazsa kişi ölür. Örnegin böbreklerin görevi – vücuttan fazla suyun ve atıkların uzaklaştırılması – renal diyaliz adi verilen bir teknikle sağlanabilir. Bu teknik hayat kurtarıcıdır ama uzun sürer ve diyaliz tedavisi gören bir hastayı tamamen sağlıklı durumda tutmak çoğu kez zordur. Bağırsak yetmezliği durumunda hasta suni besleme yoluyla hayatta tutulabilir ama bu da karmaşık bir tekniktir ve hastanın normal yaşamını oldukça etkiler. Günümüzde kalp, akciğerler veya karaciğerin görevlerini uzun süre yerine getirmenin tatminkar suni bir yolu yoktur.

Ana organlardan birinin yetersizliğinde birçok insan için tercih edilen tedavi organ naklidir. Böbrek, kalp, akciğer ve karaciğer yetmezliği olanlar için organ nakli programları yıllardır iyice yerleşmiştir ve artık çok basarili olmaktadır. Birçok kişi organ naklinden sonra 20 yıl yasamıştır ve artık çoğu en az beş yıl yasamaktadır. Yakın zamanlarda bağırsak ve pankreas nakli de yapılmaya başlanmıştır. Kornea ve kemik gibi dokularin nakli de iyice yerleşmiştir.

Organ nakli ameliyatlarının çoğunda ölmüş insanlardan alınan organlar kullanılır. Ancak sağlıklı insanlar böbreklerinin birini ve nadiren karaciğer, akciğer veya bağırsaklarının bir kısmini kendi sağlıklarını kabul edilemeyecek derecede tehlikeye sokmadan verebilirler.

Kimler organ verebilir?

Geçmişte en iyi nakil sonuçları vericinin dokuları alıcıyla yakın uyum içinde olduğunda sağlanmıştır. Yakın bir akrabanın (ebeveyn, kardeş, anne-bir veya baba-bir kardeş, birinci dereceden kuzen veya yeğen, dayı, hala, amca, teyze) akraba olmayan birine göre daha uyumlu bir verici olması muhtemeldir. Ancak son yıllardaki deneyimler böyle yakın akraba olmayanlardan yapılan nakillerin de çoğu kez ayni derecede basarili olabileceğini göstermiştir.

Günümüzde yakın kişisel ilişkisi olan herkes yani esler, hayat arkadaşları veya çok yakın arkadaşlar muhtemel verici olabilirler.

Nasıl verici olunabilir?

Organlarınızın birini veya bir kısmını hayat arkadaşınıza veya yakın bir arkadaşınıza vermeyi düşünüyorsanız birkaç konudan emin olmanız çok önemlidir:

* Organlarınızın alıcıya uygun olması gerekir.

* Kendi sağlığınız açısından alacağınız risk kabul edilebilir düzeyde olmalıdır.

* Verici olmanız için size maddi veya başka yollarla baskı yapılmamalıdır.

Bu son madde çok önemlidir. İnsanların özgürlüğünün kısıtlanmadığından emin olmak için kanun yakın akraba olmayan herkes arasında gerçekleşecek nakilleri gözden geçirmesini istemektedir.

Unutmayınız ki istediğiniz zaman fikrinizi değiştirmekte tamamen serbestsiniz.

Tıbbi kontroller

Verici olmak isteğinizi yakın ailenizle ve doktorunuzla konuştuktan sonra bir uzmanın uygunluğunuzu değerlendirmesi ve size işlemi açıklaması gerekecektir. Uygun olup olmadığınız bir dizi tıbbi test sonucunda belirlenecektir. İlk elde yapılacak olan testlerin sonucu organınızın alici için uygun olup olmadığının belirlenmesine yardımcı olacaktır. Uygun olmayan bir organla yapılan naklin basarisiz olma olasılığı yüksektir.

Organınız uygun olabilecek gibi görünüyorsa, kendi sağlığınızın da bu işlemden mümkün olduğunca az etkilenecek kadar iyi olması şarttır. Kan ve idrar tahlilleri, kalbiniz ve diğer organlarınızla ilgili testler yapılabilir. Ayrıca, örneğin, söz konusu organa giden kan damarlarının sağlıklı olduğunun kanıtlanması gibi başka özel testlere de gerek olabilir. Vericiye geçebilecek bir hastalığınızın olmaması da önemlidir.

Bağımsız değerlendirme

Alıcıdan sorumlu olmayan ve nakli yapacak ekibin bir üyesi olmayan bağımsız bir değerlendiriciyi görmeniz de istenecektir. Bu kişi olayı anladığınızdan emin olmak zorundadır ve size neden verici olmak istediğiniz gibi sorular sorarak verici olmak için herhangi bir baskı altında bulunmadığınızdan emin olmak isteyecektir. değerlendirici sizi herhangi bir baskıya karsı koruyacak olan bir rapor gönderecektir. değerlendirici, alıcıyla da konuşacaktır.

Riskler nelerdir?

Sizin için

Tüm test sonuçları tatminkâr çikarsa verici olmak için son kararınızı vermeden önce, aldığınız riskleri anlamanız gerekir. Genel olarak vericinin riski düşüktür, ancak verici olmak doktorunuzun açıklayacağı büyük bir ameliyatı gerektirecektir. Muhtemelen hastanede 8 – 10 gün kalmanız gerekecek ve sonra da tamamen iyileşmek için çoğu kez birkaç hafta veya aya ihtiyacınız olacaktır. Küçük veya büyük her ameliyatin az da olsa riski vardır.

Tek bir böbrekle veya daha az akciğer veya bağırsakla tamamen normal bir yasam sürebilirsiniz ve karaciğeriniz de kendisini tamir edecektir. Ancak uzun dönemde ameliyatin kendisiyle ilgili olarak veya örnegin tek kalan böbreginizde bir hastalik ortaya çikarsa sorunlar olusabilir.

Alici için

Tüm nakiller basarili degildir ve bazilarinin islevini yerine getirmeye baslamasi zaman alabilir. Alicinin ameliyatta veya ameliyat sonrası dönemde ölme riski az da olsa vardır. Bu sonuç siz ve alici için en kötü sonuçtur, ama göz önünde bulundurulması gerekir. Neyse ki çoğu canlı nakil basarilidir. Yine de hem alici hem de nakledilen organın iyileşmesi vakit alabilir ve ameliyattan sonra bir süre hastaya diyaliz veya yasam desteği gerekebilir.

Alici ilk dönemi atlattıktan sonra vücudunun yeni organı reddetmemesi için hayati boyunca özel ilaçlar almak zorunda kalacaktır. Bu ilaçların yan etkileri olabilir ve tüm bağışıklık sistemini etkilediklerinden alicinin enfeksiyon kapmasını kolaylaştırabilir, ama alıcıların büyük çoğunluğu tekrar normal yaşamlarına dönebilecektir.

SORULAR…

Organ bağışı benim tıbbi bakımımı etkiler mi?

    – Hayır. Organ bağışlayan kişinin organlarının kullanılması ancak o kişiye tıbben yapılacak tüm tedaviler uygulandıktan sonra gündeme gelir.

    Organ bağışı dini inançlara aykırı mıdır?

    -Kesinlikle hayır. İslam dini de dahil olmak üzere tüm büyük dinlerde organ bağışına aykırı bir durum yoktur. Ayrıca tüm büyük dinler organ ticaretini lanetlemektedir.

    Organlarımı bağışlamak için ne yapmalıyım?

    -Bir organ bağış kartı alıp yanınızda taşımanız yeterlidir. Organ bağış kartlarını hastanelerden temin edebilirsiniz. Kart temini konusunda daha ayrıntılı bilgi için Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği ( 0 212 635 85 85 ) temasa geçebilirsiniz. Organlarını bağışlayan bir kişinin bu durumdan ailesini önceden haberdar etmesinde yarar vardır.

   Ben sadece böbreklerimi bağışlamak, diğer organlarımı bağışlamamak istiyorum, ne yapmalıyım?

    -Bağış kartında bunu belirtmeniz yeterlidir.

   Organlarımı bağışlamıştım, vazgeçebilir miyim?

   -Evet. Bu iş yanınızda taşıdığınız bağış kartını yırtıp atmanız yeterlidir.

   Organ bağışı için yaş sınırı var mıdır?

    -Hayır. Beyin ölümü gerçekleşmiş 18 yaşından küçüklerin organlarının kullanılması için ebeveynleri izin vermelidir.

   Bağışladığım organlarım para ile bir başkasına satılabilir mi?

   -Hayır. Türkiye’de bugüne kadar böyle bir olay olmamıştır ve olamaz. Medyaya yansıyan organ ticareti haberleri tek böbreklerini para ile satan insanları anlatmaktadır.

12 Temmuz 2007

Hastalığın Tanımı

HASTALIĞIN TANIMI

İnsan Bağışıklık Noksanlığı ( HIV ) İnfeksiyonu : İnsan hücresinin DNA sına giren bir veya birçok retrovirüsün (HIV, Human İmmunodeficiency Virus) neden olduğu, belirti vermeyen taşıyıcılıktan ağır düşkünlük ve ölümcül hastalıklara kadar değişen geniş bir klinik tablo ile sonlanan bir infeksiyondur.

Edinsel Bağışıklık Noksanlığı Sendromu ( AIDS ) : HIV enfeksiyonuna bağlı bir bağışıklık noksanlığı sendromu olup; fırsatçı enfeksiyonlar, malign hastalıklar, sinirsel işlev bozukluğu ve birçok değişik sendromla kendini belli eder.

BULAŞMA YOLLARI

1- Cinsel ilişki ( anal veya vaginal yol)

2- Kontrolsüz kan ve kan ürünlerinin nakli

3- AİDS’li anneden doğum sırasında bebeğine

4- Enfekte enjektörlerle yapılan enjeksiyonlar

AİDS’in bulaşmasına yol açar.

- El sıkışmakla – Tükürükle

- Sivrisineklerle

Öksürük ve hapşırmakla

AİDS bulaşmaz.

KORUNMA YOLLARI

Korunma , virüsün cinsel yolla, kan yolu ile ve anneden bebeğe bulaştırma yoluyla geçişini önleme esasına dayanmaktadır.

1- Cinsel Yolla Bulaşmaya Karşı Korunma :

En sık bulaşma yolu cinsel temasla olduğu için bu yolla korunma büyük önem taşımaktadır. Cinsel aktiviteden kaçınmak veya infekte olmayan partnerle tek eşli bir ilişki sürdürerek kesin olarak HIV enfeksiyonunun bulaşması önlenebilmektedir.

Cinsel temas sırasında prezervatif kullanılmasının koruyuculuğu, prezervatifin lateks olması, doğru ve devamlı kullanılması, yırtık veya delik olmaması kaydıyla ispatlanmıştır.

Ayrıca homoseksüel ilişki, cinsel temas sırasında kanamaya yol açan davranışlar, sık cinsel eş değiştirmek, damar içi madde kullanma alışkanlığı olanlar, HIV / AIDS yönünden yüksek riskli davranışı olanlarla cinsel temastan kaçınmak korunma açısından önem taşımaktadır.

2-Kan ve Kan Ürünleri ile Bulaşmaya Karşı Korunma :

1987 yılından beri ülkemizde Kan ve Kan ürünlerinin HIV yönünden taranması yasal zorunluluktur. Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, ortak enjektör kullanımının risklerinin anlatılması HIV bulaşma riskini azaltmaktadır.

3- Anneden Bebeğe Geçişe Karşı Korunma :

HIV pozitif kadınlara doğum kontrol yöntemleri öğretilmelidir. Buna rağmen gebe kalan HIV pozitif kadınlara erken dönemde kürtaj yapılmalıdır. Eğer anne adayı bebeği doğurmakta ısrarlı ise gebeliğin son 3 ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe virüse karşı tedavi başlanır ve hasta yakın takibe alınır. Vaginal doğuma göre sezeryan uygulanması bebeğe HIV geçişini 4 – 5 kat daha azaltmaktadır. Anne sütü ile virüsün geçtiği gösterildiğinden annenin bebeği emzirmemesi önerilmektedir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Klinik belirtiler, sadece AİDS’e özel olmayan genel belirtilerdir ve değişken tipte kendini gösterir. Akut HIV infeksiyonunun tipik belirtileri şunlardır:

- Ateş

- Yaygın lenf bezi büyümesi

- Farenjit

- Döküntüler ( Genellikle yüzde ve gövdede, daha nadiren avuç içlerinde ve ayak tabanlarında 5-10 mm çaplı kabarık, kırmızı tarzda)

- Kas ve eklem ağrıları

- İshal

- Baş ağrısı

- Bulantı ve kusma

- Karaciğer ve dalak büyümesi

- Ağızda pamukçuk

- Kilo kaybı

HASTALIĞIN TANISI

AIDS’in kesin tanısı laboratuar tetkikleri ile konulur. En fazla kullanılan tanı yöntemi; tarama testleri ile kanda antikor tayinidir. Antikor, mikroba karşı vücudun geliştirdiği maddelere denilir ve bunlar mikrop girdikten ortalama 3 ay sonra oluşurlar. Bu süre 6 haftadan 1 yıla kadar değişebilmektedir. Dolayısı ile maruziyetten hemen sonra yapılan testler doğru sonuç vermeyebilir. Bu nedenle riskli davranışta bulunan kişinin durumu en erken 3 ay sonra belli olabilir.

İlk tarama testleri ile pozitif bulunan tüm örnekler mutlaka daha ileri teknik gerektiren doğrulama testi ile incelenir. Çünkü başka nedenlere bağlı olarak hatalı pozitiflik görülebilmektedir. Doğrulama testi ile tekrar pozitif bulunan kişi AIDS mikrobu ile karşılaşmış demektir.

Tarama testleri devlet hastanelerinde, halk sağlığı laboratuarlarında, özel hastane ve laboratuarlarda, Kızılay kan merkezlerinde, üniversite hastanelerinde yapılmakta olan kolay ve ucuz testlerdir.

Test başvurusunda adınızı kodlayarak verebilir, kimliğinizi saklayabilirsiniz. Yasal olarak, kimlik bilgileriniz bilinse bile sağlık kuruluşunda gizli tutulmak zorundadır ve izniniz dışında açıklanamaz.

HASTALIĞIN GİDİŞİ

Virüsün vücuda girişini takiben olguların % 50 –90 unda birincil HIV infeksiyonu görülür. Klinik belirtiler ilk 2-4 hafta içinde ortaya çıkar . Bu dönem virüsün vücutta hızla yayıldığı döneme karşı gelir. Belirtiler 4 hafta veya daha uzun bir süre devam eder. Daha sonra belirtiler gerilemeye başlar. Hastaların birçoğu akut dönemde grip benzeri bir tabloyla doktora başvururlar. Ancak yakınmalar AİDS’e özel olmadığından genellikle bu dönemde tanı konulamaz. Birincil HIV enfeksiyonunun tanısını koyabilmek için hekimlerin son derece şüpheci davranmaları, ayrıntılı öykü almaları gerekir.

Anti-HIV antikorları olguların çoğunda virüsün vücuda girişini takiben ilk 6-12 hafta içinde pozitifleşir. Bu da şüpheli ilişkiden sonra kan tahlili ile bulaşmanın olup olmadığının anlaşılması için yaklaşık olarak bu kadar zaman geçmesi gerektiğini gösterir.

Birincil HIV enfeksiyonu belirtileri ortadan kalktıktan sonra, asemptomatik ( belirtisiz ) döneme geçilir. Bu dönemde kişilerde genellikle bir belirti saptanmaz ve fizik muayene bulguları normal olarak bulunur. Asemptomatik HIV infeksiyonunun süresi 2 yıl kadar kısa veya 15 yıldan daha uzun olabilir. ( Ortalama 7-10 yıl).

Daha sonra erken semptomatik dönem başlar . Bu safhada ateş, açıklanamayan kilo kaybı, tekrarlayan ishal, halsizlik, baş ağrısı gibi belirtiler sık görülür.

Geç Semptomatik Dönemde ise; AİDS ile ilişkili fırsatçı enfeksiyonlar ya da kanserlerin görülme riski artar.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ

AIDS tedavisinde iki yaklaşım vardır. Birincisi AIDS mikrobunun kendisine yönelik yaklaşımlar, ikincisi AIDS’e bağlı olarak ortaya çıkan hastalıkların tedavisi.

AIDS mikrobuna karşı bugüne kadar kesin etkili bir yöntem bulunamamıştır. Ancak, son yıllarda kaydedilen gelişmeler umut vermektedir. Hastalığın mümkün olduğunca erken tanımlanması ve sonra birden fazla ilacın bir arada kullanıldığı tedavi şemaları ile hastalık belirtilerinin ortaya çıkışı geciktirilebilmekte ve hastanın yaşam süresi uzatılabilmektedir. Bunlar hatalı kullanıldıklarında zehir etkisi olabilecek ilaçlardır ve yalnız hekim kontrolünde kullanılmalıdır.

İkinci yaklaşım ise, AIDS mikrobunun vücudun bağışıklık sistemini hasara uğratması neticesinde ortaya çıkan verem, mantar ve benzeri diğer hastalıkları bilinen yollarla tedavi etmektir. Kişide gelişen hastalık tablosuna göre, antibiyotikler, antifungal ajanlar, radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

Hastanın diğer bir bulaşıcı hastalığı yoksa ve kendi sağlığı gerektirmedikçe, ayrı bölümlerde bulundurulmasına gerek yoktur.

Genel bir kural olarak, hastalığı ne olursa olsun, her hastaya mümkün olduğunca cesaret ve umut vermek gerekir. Buna özellikle ihtiyacı olan AIDS hastaları, doktoruna, yakınlarına ve arkadaşlarına güven duygusunu kaybetmemeli ve olabildiği ölçüde normal yaşantı ve ilişkilerini sürdürmelidirler. AIDS’e yakalananlarda başlangıçta kabullenememe ve isyan duyguları ortaya çıkabilir, bunu yalnızlık, toplum tarafından dışlanma hissi, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları izler. Kişi ruhsal olarak çökkünlüğe girebilir. Uykusuzluk, iştah bozukluğu, zayıflama, unutkanlık, çabuk yorulma, halsizlik, umutsuzluk, çaresizlik duyguları ruhsal çöküntü belirtisi olabilir. Bu durum tedavi edilebilir ancak kişi bu duyguları kaderi olarak değerlendirip, yardım istemeyebilir. Oysa, ruhsal destek ve tedaviler, hastanın yaşama daha umutla sarılmasını ve mücadele için kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. AIDS’e yakalananlar çekinmeden psikiyatriste başvurmalı ve duygularını paylaşmalıdırlar. Böylelikle kendisine gerek kendi sağlığını koruması, gerekse başkalarına bulaştırmaması için nasıl davranması gerektiği konusunda da bilgi verilecektir. Gerekiyorsa ailesine de danışmanlık hizmeti sağlanacaktır.

AİDS İLE İLGİLİ GELİŞMELER

AİDS’e karşı aşı geliyor.

Yıllardır beklenen ve bir çok insanın yaşamını kurtaracak AIDS aşısı için geri sayım başladı. Bilim adamları, çağımızın vebası olarak nitelendirdikleri AİDS’e karşı yakında aşının hazır olacağını düşünüyorlar.

Amerikan Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü Müdürlüğündeki uzmanlar, Philadelphia`da yapılan uluslararası AIDS konferansında konuşurken iyimser bir tablo çizdi ve “AIDS aşısının, ABD ve bazı ülkelerde insan üzerinde denenmekte olduğunu” belirttiler. Uzmanlar, çeşitli ülkelerden bin kadar uzmanın katıldığı konferansta, “Etkili ve güvenilir bir aşı geliştirilmesi konusunda çok iyimseriz. Bu sayede hastalığın yayılmasını yavaşlatabiliriz” dediler.

AİDS’in sevdiği kıta: Afrika

AIDS virüsünün bulaştığı insanların yaklaşık dörtte üçünün Afrika`da Büyük Sahra`nın güneyindeki ülkelerde yaşadığı belirtildi. Rapora göre, virüs bulaşmış ya da hastalanmış AİDS`lilerin üçte bir kadarının yaşları 15 ile 24 arasında değişiyor ve bunların çoğu virüs taşıdıklarını bilmiyor.

3)Türkiye’de AIDS 1985′te ortaya çıktı

Türkiye`de ilk kez 1985 yılında, 1`i kadın 2 kişi için AIDS/HIV bildirimi yapılırken, geçen sürede en çok bildirimler 158 kişi ile 2000, 143 ile 1997, 119`ar ile de 1996 ve 1999 yıllarında gerçekleşti.

4)AİDS’e 20 yılda 20 milyon kurban.

20 yıl önce teşhis edildiğinden beri dünyada 20 milyondan fazla kişinin AIDS`ten öldüğü bildirildi. Sadece 2001 yılında AIDS`ten üç milyon kişinin öldüğü belirtilen raporda, beş milyondan fazla kişinin enfekte olduğu, böylece dünyada AIDS virüsüyle yaşayanların sayısının 40 milyona ulaştığı vurgulandı.

5) AİDS Türkiye’ye yerleşiyor.

1985 yılından bu yana toplam 391 AIDS hastası, 855 taşıyıcı olmak üzere toplam 1246 AIDS vakası saptandı. Hastalık, erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülürken, hastalığa yakalananların 368`ini kadınlar, 878`ini ise erkekler oluşturuyor.

6) Temizlenmiş spermle AİDS’siz bebek

Japonya’da AIDS virüsü (HIV) taşıyıcısı bir babanın virüsten temizlenen spermi kullanılarak yapay dölleme yöntemiyle hamile kalan kadın bebeğini doğurdu.

12 Temmuz 2007

Hipokrat Array (m.ö. 460-377) : Eski Çağın En Büyük Hekimidir.hekimlik Ahla

Hipokrat (M.Ö. 460-377) : Eski çağın en büyük hekimidir.Hekimlik ahlakının önemini önemini ortaya koydu.

Heredot (M.Ö. 484-420) : Yunanlı tarihçi.

Batlamyus (85-165) : Yunan astronomu , matematikçisi ve coğrafyacısı.Yıldızların hareketleri , ay ve gezegenlerin yörüngelerinin hesaplanması ile ilgili görüşleri Battani tarafından düzeltilmmiştir.

İbni Fazıl (776-869) : Zooloji ilminin öncülerindendir.

Ebu Ma’şer (785-886) : Horasanlıdır.Med-cezir (gel-git) olayını ilk defa keşfeden bilgindir.

Harizmi (780-850) : İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten bilgin. Harizm doğumludur. Gandz isimli bilgin Harizmi için öklidden en az 1000 yıl ilerdedir demiştir.”Cebir” kelimesini El Cebr olarak batıya tanıtan O’dur.El Harizmi Latince’ye Alkhorizmi olarak geçti.Daha sonra logaritma (hesap metodu) olarak kullanıldı.Eserlerinde sıfırı ve diğer rakamları kullandı.Avrupa’da sıfırsız Roma rakamları kullanılıyordu.Sıfır Avrupa’ya sifr,daha sonra ziro seklinde geçdi.Matematik, astronomi ve coğrafya ile ilgili değerli eserleri vardır.

Hasan bin Musa :Abbasiler zamanında Bağdatta Musa’nın oğulları adıyla şöhret bulan 3 kardeşten biridir.Dünyanın çevresini ölçmüşlerdir.

Farabi (870-950) : Ses olaylarını ilk defa fiziki yönden açıklamıştır.Türkistanlıdır.Latince’de Alpharabius , Frenkçe’de Alfarabi olarak bilinir. Matematik , botanik , felsefe , mantık , tıp, musiki ve felsefe ile ilgili eserler vermiştir.

Dinaveri (815-895) :Bağtatlıdır.Botanik ile ilgili eseri yüzyıllarca okunmuştur.

Huneyn bin İshak (809-873) :Bağdat yakınlarında Hire’de doğdu.Gözle ilgili ilk tıp kitabını yazdı.

Râzi (864-925) :Keşifleriyle asırlar boyu Avrupaya ders veren kimyager doktor Er Raz İskit Türküdür.Çiçek ve kızamıkla ilgili ilk eser onundur.

Cabir bin Hayyan (721-805) :Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası , büyük dahi.Maddenin en küçük parçası cüz-ü la yeteecazzadır.Yunanlılar yani bölünemez dedikleri bu en küçük parça bölünebilir.O zaman öyle bir güç meydana gelirki Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu sözler Cabir bin Hayyan’a aittir.

İbni Firnas (?-888) :Endülüs.Wright kardeşlerden 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren bilgin.Alman tarih araştırmacısı Sigrid Hunke ondan bahsetmektedir.

Battani (858-929) :Dünyanınen ünlü 20 astronomundan biri ve trigonometrinin mucidi. Harran doğumlu bilginimiz batıda anbategni adıyla söhret oldu.Batıya trigonometriyi öğreten odur.Sinüs ve kosinüs tabirlerini ilk o kullandı .Batı ayda bir kratere onun ismi verildi.

İbni Türk (9. yüzyıl) :Cebir ilminin temelini alan bilgin.

Fergani (9.yüzyıl) :Ekliptik meyli ilk defa tespit eden bilgindir . Batılı bilginler onun eserlerinden yararlanmışlardı ve övgü ile söz etmişlerdir.

İbni Havka (10. yüzyıl) :İlmi değeri çok yüksek bir coğrafya kitabı yazmıştır.

Sabit bin Kurra (?-901) :Newton’dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin. Dünyanın çapını , iki meridyen arasını doğru olarak hesaplamıştır.

Ahmed bin Musa (9.yüzyıl) :Astronomi ve mekanik alanında ünlüdür.Yazdığı astronomi kitabı ile Avrupa’lılara yol gösterdi .Bazı yıldızların günlük doğuş ve batışlarını hesapladı .Yaptığı mekanik aletlerin bazıları şunlardır :

Sadece küçük hayvanların su içebileceği tekneler .

Her seferinde belli miktarda ve belli aralıklarda su akıtan kaplar.

Sıvıların izafi ağırlıklarını hesaplayan kaplar.

Boşalır boşalmaz yerine hemen su dolduran kaplar.

İhtiyaca göre karışık veya ayrı su akıtan kaplar .

Fitilleri yandıkça kendi kendine çıkan , içine otomatik olarak yağ akıtan , rüzgarda sönmeyen lambalar.

Su belli bir seviyeye ulaşınca vereceği otomatik sinyalle tamamlandığını belirten düdüklü aletler.

Değişik figürlerle su fışkırtan fiskiyeler.

Cabir bin Hayyan : Kimyada iki temel prensip olan Kalsinasyon ve Redüksiyon ilkelerini ortaya koyan ,buharlaşma ,eritme,kristalleştirme metotlarını bulan , asitlerin elde edilmesini sağlayan odur. Ariston’un kainatı ateş,hava,su ve toprak meydana getirir fikrini çürüten odur .Güneş ışınlarını iç bükey aynalarla bir yere toplayıp uzak mesafedeki ağaçları tutuşturmuştur.Bir eşitliğin iki tarafına aynı miktar ilave edilirse , çıkartılırsa,çarpılırsa veya bölünürse eşitlik bozulmaz teoremi ona aittir. 1. , 2. ve 3. derece denklemlerin çözümü ve karekök ve küp kökten bahseden yine odur.Eğitim öğretimle ilgili çok değerli görüşleri vardır.Onun ve diğer islam kimyacılarının buluşları olan bazı tabirleri şunlardır : Alcohol (Elkuhl), Alembic (El-ınbik),Alkali (al-kali), Antimany (İsmid) , Aludel (El -usel-basit alet anlamıdır), Realgar (Rech-ül-gar) , Tütti (Tütiya-çinko oksit)

Ebu Kamil Şuca (?-951) : Mısırda yaşamıştır.George Sarton isimli ilim tarihi yazarı , onun için en büyük matematikçi der.Avrupa’ya matematiği öğretenler arasındadır.

Ali bin Abbas (?-994) : Doktor ve cerrah . Kırık-çıkık tedavisi , taç , bademcik , katarakt , çıban ameliyatı , uzuv kelimesi alanlarında üstaddır.Yunan tıbbını inceledi, hata noksanlarını düzeltti.

Ebul Vefa (940-998) : Horasanlıdır.Trigonometriye tanjant , kotanjant ,sekant ve kosekantı kazandıran odur.Onun yenilikleri Avrupa’da 500 yıl sonra kullanılmaya başladı.

İbni Cessar (?-1009) :Tunusludur. Cüzzam hastalığının sebep ve tedavi yöntemlerini açıkladı.

İbni Yunus (?-1009) :Sarkacı Galile’den önce bulan astronom.

Zehravi (936-1013) : Cerrahlığı mustakil bir ilim haline getiren öperatör.200 kadar cerrahi alet çizmiş ve açıklamıştır.Böbrek taşının çıkartılmasıile ilgili ilk ameliyatı yaptı. Avrupa’da kilise doktorlukla cellatlığı bi tutuyor , banyo yapmayı günah sayıyor , doktorluğu en şerefsiz meslek olarak nitelendiriyordu .Ebul Kasım Zehravi ise yaraların dağlanması , canlı hayvanlarda deney yapmak ,kadavrayı kesip parçalamak , kadın hastalıkları ile ilgili buluşlar , doğumla ilgili yeni teknikler , suni dikiş , kedi bağırsağından yapılan dikiş , alçılama , çürük dişlerin kırmadan çekilmesi (içini doldurarak) gibi sayısız konularda buluşları vardır . Bunların çoğu Avrupalı bilginlere mal edilmiştir.

İbni Sina (980-1037) : Türkistan’da Afşan’da doğdu. Eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulan dahi doktor. Amerikalı araştırmacı Will Durant der ki ,tıp yazarlarının en büyüğü İbni Sina , en büyük astronom Beyruni en büyük optik alimi İbni Heysem , en büyük kimyacı Heysem’dir. Tıp alanındaki hizmetleri Aristo kanı ruhun karargahı olarak belirlemişti. İbni Sina ilk defa kanın gıda taşıdığını keşfetti. Küçük ve büyük kan dolaşımını , karıcık ve kapakcık sistemini , idrardaki şekeri bulaşıcı hastalıkları küçük organizmaların yaydığını , nabızla ilgili fikirleri , parmakla muayene , civa ile tedavi , temiz havanın önemini , ilk filtre fikri , kemik iltihabı , buz torbası , 780 çeşit ilaç tarifi ,ilk cerrahi aletler , ruhsal tedavinin dışında felsefede , jeolojide , fizikte , matematikte , botanik , zooloji ve hatta musikide çok değerli çalışmalar yaptı.

İbni Heysem (965-1051) : Optik ilmin kurucusu , büyük fizikçi .Bağdatlıdır.Bacon , Kapler ve Leonardo ondan faydalandılar.Galilenin teleskopuna temel teşkil etti.

Beyruni (973-1051) : (Biruni diye bilinir doğrusu; Beyruni’dir) Kaş doğumlu Türk bilgini . Madenlerin özgül ağırlıklarını kendi bulduğu yöntemle gerçeğe cok yakın olarak hesaplayan fen bilginidir.Matematik,astranomi ve coğrafyada büyük hizmetleri ve değerli eserleri vardır.Jeodezi (yer ölçmesi) iliminin temelini attı.Dünyanın çapını ölçtü.Matematik ile ilgili ölçüleri Avrupa’da ”Beyruni Kuralı” olarak adlandırılır.Ümit burnu ve Amerika kıtasından ilk defa o söz etmiştir Yer çekimini Newtondan asırlar önce söyleyen odur.18 kadar maddenin özgül ağırlığını ölçmüştür.Birleşik kapları,artezyen kuyularının çalışmasını açıklayan odur.Işığında bir hızının olduğunu dile getiren, jeoloji ile ilgili olarak çok değerli fikirler söyleyen odur.Ayrıca tıp,botanik ,tarih ve felsefe ile ilgili eserlerde yazmıştır.

Ali bin Rıdvan ( ? -1067):Batıya tedavi metodlarını öğreten bilgin.Ortaçağda Avrupa’da hasta olan bir kişi önce kiliseye gidip günahlarını itiraf etmeli,kendi dininden başka bir doktora tedavi olmamalı idi.Ayrıca ilaçla tedavi olmak Tanrıya güvensizlik olarak nitelendirilirdi.Oysa Ali bin Rıdvan elle,gözle,dinleme ile muayene yöntemlerini,ilaçla tedaviyi uyguladı ve eserinde açıkladı.

Ammar (11.yüzyıl):İlk defa katarakt ameliyatını yapan bilgin.Ameliyat ile ilgili ilk aletlerinde mucidi oldu.18.yüzyılın ilk yarısına kadar eserleri Avrupa’da ders kitabı olarak okutuldu.

Ali bin İsa (11.yüzyıl):Ortaçağın en ünlü göz doktorudur.Göz hastalıklarıyla ilgili ilk eseri yazdı.

İbni Zuhr (1091-1162) : Asırlarca eserleri Avrupa’da ders kitabı olarak okutulan Endülüs’lü doktor.

İdrisi (1100-1166) :700 sene önce bugünküne çok benzeyen dünya haritası çizen Endülüs’lü coğrafyacı.

İbni Rüşd (1126-1198) :Kurtuba doğumludur. Yerçekimi ve terazilerle ilgili eserleri vardır.

İbni Avvam (12. yy) : Endülüs doğumludur.Orta çağın en büyük botanikçisidir.585 bitki türünü anlatır , yetiştirilmesi , aşı tekniği ,toprak özellikleri,gübreleme,bitki hastalıkları ile mücadele konularını açıklar.

Hazini (11.12. yüzyıl) :Meru doğumludur.Yer çekimi ve terazilerle ilgili eserleri vardır.

Cezeri (1136-1206) :8 asır önce otomatik sistemin kurucusu.Kendi kendine öten tavus kuşları ,otomatik saatler,robot filler… buluşlarından bazılarıdır.Onun yaptığı bazı aletlere 350 yıl sonra Leonardo de Vinci’de rastlanmaktadır.Almanca ve İngilizce’ye çevrilen fakat Türkçe’si bulunmayan Kitab-ül Hiyel isimli eserinde su saati ,kan aldırma ve ibrik yapımı ,havuzlar ,fiskiyeler ve müzik otomatları ile ilgili şekiller,kuyudan su çeken otomatik makinelerle ilgili şekiller vardır.

İbni Baytar (1190-1248) :Endülüs’te yaşadı .Ortaçağın en büyük botanikçisi ve eczacısıdır.1400 çeşit bitki hakkında bilgi verdi , bitkisel 300 çeşit ilaç yaptı.

12 Temmuz 2007

Yankı yazgan

Yankı Yazgan

Prof.Yankı YAZGAN

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde profesör ve çocuk ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.

İzmir’de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi’nden(1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladı(1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga(Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini tamamladı.(1992-5) Tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda makalesinin yanısıra ödül ve proje desteği vardır. 1987′den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem gibi gazete ve dergilerde gündelik hayatın yönetimi ve beynimizin işleyişi hakkında yazmıştır.Konferansların yanısıra, 94.9 Açık Radyo’da anne -babalara yönelik bir radyo programı yapmaktadır.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy