‘teknik’ Arama Sonuçları

Gıda Mikrobiyolojisi Laboratuvarı

GIDA MİKROBİYOLOJİSİ LABORATUVARI

DENEY RAPORU-3

MİKROORGANİZMALARIN EKİM YÖNTEMLERİ

(YAYMA PLAK,DÖKME PLAK,SÜRME )

MİKROORGANİZMALARIN BOYAMA YÖNTEMLERİ

(ENDOSPOR BOYAMA,KÜF BOYAMA)

ÖZET

Bu deneyde saf kültür elde etmek amaçlanmıştır.Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.Plate Count Agar ve Malt Extract Agar besiyerlerine yayma plak yöntemi kullanılarak kıyma örneğinin uygun dilüsyonları ekilecektir.Violet Red Bile Glucose Agar besiyerine dökme plak yöntemi uygulanarak ekim yapılacaktır.Nutrient Agar besiyerine de sürme ekim yapılacaktır.İnkübasyon sonunda, NA besiyerinde gelişen bakterilere endospor boyama yapılacaktır.MEA besiyerinde gelişen küflere de küf boyama yapılacaktır. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan küf boyama sonucunda Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir.

GİRİŞ

Üzerinde veya içinde mikroorganizma üretilmiş (ya da üremiş) besiyerlerine kültür denir.Saf kültür, besiyerinde yalnızca tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürlerdir.Saf kültür elde etmenin bazı aşamaları vardır.Öncelikle örnek alnır.Bu örneğin istenen dilüsyonları hazırlanır.Sonra örnek uygun araçlarla (pipet,öze) besiyerine aktarılır.İnokülasyon işlemi gerçekleştirilir.İnkübasyondan sonra, kültür hazırdır. Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.

Sporlu bakterileri görüntülemek için endospor boyama yapılır.Bazı bakteriler (Bacillus ve Clostridium cinsi) yüksek sıcaklık,düşük su aktivitesi gibi dış ortam koşullarına dayanıklı sporlar oluştururlar.Bakteri hücresinin içinde oluşan bu spora endospor denir.Sporların soğuk,sıcak,UV,düşük su aktivitesi gibi fiziksel etkenlere pek çok boya maddesine ve kimyasal maddelere karşı vejetatif hücrelerden daha dayanıklı olması kimyasal ve fiziksel yapılarının farklılığından ileri gelir.Gram boyamada kullanılan boyalar spor çeperine nüfuz edemediklerinden gram boyama yöntemiyle sporlar boyanamaz.Sporların görünmesi için en yaygın yöntem Schaffer-Fulton yöntemidir.Preparat hazırlandıktan sonra malachite yeşili boyası uygulanır,boyanın spor çeperine nüfus edebilmesi için preparat bir süre ısıtılır.Boya yıkanıp,safranin karşıt boyası ile boyanır.Mikroskopta sporlar yeşil,hücre pembe-kırmızı görülür (Temiz, 2000).

Küf boyamada küflerin misel ve spor yapılarının mikroskopta görüntülenmesi için yapılır.Lama önce boya çözeltisi konur,üzerine bir miktar agarla birlikte alınan küf miselleri yerleştirilir,lamel kapatılarak mikroskopta incelenir.

Gıda sanayiinde boyama yöntemlerinden yararlanarak mikroorganizmaların morfolojik özellikleri belirlenir.Böylece hangi tip mikroorganizma oldukları anlaşılır.Buna göre,mikroorganizma gelişimini önleyici tedbirler alınır.

MATERYAL VE METOT

Dilüsyon hazırlanması

Materyal

-Kıyma örneği

-Fizyolojik Tuz Çözeltisi

-Mekanik çalkalayıcı

-Pipet

-Deney tüpleri

-Pens

Uygulama

Gıda maddesinden(kıyma) steril pens ve bistüri yardımıyla steril petri kutusuna 10±0.4g tartılır.

Kıyma ve bir erlen içerisinde önceden otoklavda steril edilmiş 90 ml fizyolojik tuz çözeltisi,mekanik çalkalayıcıya konur.Mekanik çalkalayıcı cihazında 5 dak,250 devirde homojenize edilir.Böylece örnek 1:10 oranında seyreltilmiş olur (Şekil 1).

Homojenizasyonu tamamlanmış gıda maddesinden steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak içerisinde 9 ml dilüsyon sıvısı bulunan tüpe ilave edilir.Böylece örnek 1:100 oranıda seyreltilmiş olur.

10-2 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:1000 oranında seyreltilmiş olur.

10-3 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:10000 oranında seyreltilmiş olur.

10-4 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:100000 oranında seyreltilmiş olur.

Böylelikle,kıyma örneğinin 10-2 , 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekim için hazırdır.

Yayma Plak Yöntemi ile Ekim Yapılması

Materyal

-Kıyma örneği dilüsyonları

-Katı besiyerleri (PCA ve MEA)

-Pipet

-Drigalski

-Bunzen Beki

-Tüp karıştırıcı

-İnkübatör

Uygulama

Yayma plak yöntemiyle, PCA besiyerine kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekilir.PCA besiyeri genel amaçlı bir besiyeridir.

10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-5 dilüsyonundan alınarak, içerisinde PCA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-6 yazılır.Sonra 10-4 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-5 yazılır.Daha sonra, 10-3 dilüsyonundan ekim yapılır.Petri kutusuna 10-4 yazılır.

Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.Ancak drigalski kullanımından önce alkole daldırılıp,bunzen beki alevinden geçirilmelidir.Böyle bir yol izlendiğinde, drigalski ekim öncesinde besiyerinin boş kısmına değdirilerek soğutulmalıdır.

PCA besiyerlerini içeren petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.PCA için 35-37 °C de 48 saat yeterlidir.

Yayma plak yöntemiyle, MEA besiyerine kıyma örneğinin 10-1 ve 10-2 dilüsyonları ekilir.MEA maya ve küflerin teşhisi,izolasyonu ve sayımlarında yararlanılan bir besiyeridir.

10-2 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-2 dilüsyonundan alınarak içerisinde MEA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-3 yazılır.Sonra 10-1 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-2 yazılır.

Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.

MEA besiyeri düz bir şekilde inkübatöre konur.MEA maya ve küfler için genel bir besiyeridir.Mayalar için, 25 °C de 3 gün,küfler için 25 °C de 2 gün inkübe edilir.

Dökme Plak Yöntemi

Materyal

-Kıyma örneği dilüsyonları

-Katı besiyeri (VRBGA)

-Pipet

-Tüp karıştırıcı

-Bunzen Beki

-İnkübatör

Uygulama

Dökme plak (pour plate) yönteminde,steril,boş petri kutusuna önce ekim yapılıp,üzerine yaklaşık 45° C ye kadar soğutulmuş besi yeri dökülür. Kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları VRBGA besiyeri için ekilecektir. VRBGA koliform ve Enterobacteriacea tanımlaması için kullanılan bir besiyeridir.

Ekim işlemine en son dilüsyondan başlanır.10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 1 ml alınarak petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu üzerine dilüsyon ile aynı seyreltme oranı yazılmalıdır. 10-3 ve 10-4 dilüsyonlardan da benzer şekilde ekim yapılarak, işlem tamamlanır (Şekil 2).

Yaklaşık 45 °C ye soğultulmuş VRBGA besiyeri petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu inokulum ile besiyeri karışımının sağlanması için sekiz çizerek yavaşça karıştırılır. Karıştırma sırasında petri kutusu kapağına bulaşma olmamasına ve agarın petri kutusundan taşmamasına dikkat edilmelidir.

Petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.VRBGA besiyeri için, 37 °C de 24-48 saat inkübe edilir.

NA Besiyerine Sürme Ekim Yapılması

Materyal

-Öze

-Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü

-Tüp karıştırıcı

Uygulama

Sürme ekim yöntemi öze kullanılarak gerçekleştirilir.Bu yöntem tek koloni düşürme tekniği olarak da anılmaktadır.

Sıvı besiyerinden Öze ile Ekim

Sıvı besiyerini (kıyma örneği) içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılır.Böylece, sıvı besiyerindeki mikroorganizmaların bulundukları sıvı içinde homojen dağılımı sağlanır.

Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.10-15 saniye özenin soğuması için beklenir.

Sol elde bulunan tüpün ağzındaki pamuk tıkaç,öze tutulan elin parmaklarıyla tüp hafifçe ekseni etrafında çevrilerek açılır.

Tüpün ağız kısmı alevden geçirilir ve tüp hafif eğilerek öze ucu sıvı besiyerine daldırılır.Bir öze dolusu örnek alınır.

Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Şekil 3).

Katı Besiyerinden Öze ile Ekim

Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.

PCA besiyerini içeren petri kutusunun kapağı alevin yanında aralanır ve öze bu aralıktan içeri sokularak,besiyerinin boş bir alanında soğutulur.

Steril özenin ucu PCA besiyerindeki üreme bölgesine veya koloniye hafifçe temas ettirilerek ya da sürülerek örnek alınır.

Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Temiz, 2000).

Endospor Boyama

Materyal

-Lam

-Öze

-Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü

-Boya çözeltileri; Malachite yeşili,safranin

-% 95′ lik etil alkol

-Kurutma kağıdı

-İmmersiyon yağı

-Mikroskop(100X obj.)

Malachite Yeşili

Malachite green 5g

Distile su 100ml

Safranin

Safranin 0.5g

Distile su 100ml

Uygulama

Preparat hazırlanması

Lam steril bir pensle tutulup alkole daldırılır,sonra aleve tutulur.Mikroorganizmalar uzaklaştırılmış olur.

Lam üzerine öze ile bir damla steril fizyolojik tuz çözeltisi damlatılır.

Öze bek alevinde sterilize edilir,soğuması için beklenir.

Steril öze ile katı besiyerinden (NA, 10-3 katı besiyerinden ) bir miktar kültür alınır.

Kültür lam üzerine damlatılmış su ile karıştırılır.

Preparatın kuruması için bir süre beklenir.

Bir steril pensle bir ucundan tutulan lam bunzen alevinden 20 kez geçirilir.Böylece mikroorganizma lam üzerine tespit (fiksasyon) edilmiş olur.

Boyama

Preparatın üzeri kurutma kağıdı ile kaplanır,üzerine malachite yeşili çözeltisi dökülür.

Preparat hafif alev üzerinde 5 dakika ısıtılır.Ancak preparat kurutulmamalıdır.Gerekirse üzerine boya ilave edilmelidir.

Preparat musluk suyu ile 10 saniye yıkanır.

Karşıt boyama için safraninle 15 saniye boyanır.

Su ile yıkanır,kurutma kağıdıyla kurutulur.

İmmersiyon yağı damlatılarak (100X) objektifle incelenir.

Küf Boyama

Materyal

-Lam

-Öze

-Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü

-Boya çözeltileri; laktofenol

-% 95′ lik etil alkol

-Kurutma kağıdı

-İmmersiyon yağı

-Mikroskop(100X obj.)

-Lamel

Küf Boyama İçin Laktofenol Çözeltisi

Laktik asit 20g (16ml)

Gliserol 40g (31ml)

Fenol kristalleri 20g

Anili blue 0.05g

Distile su 20 ml

Uygulama

Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır.

Öze alevde kor haline getirilir,agarın (MEA,10-3) kenarında soğutulur.Ucu yuvarlak ve yumuşak öze yerine sert,düz öze kullanılmalıdır.

Öze yardımıyla koloninin kenarından,bir parça agar ile birlikte kültür alınır.Bunun nedeni; küfün asıl yapısının agara nüfus etmiş olmasıdır.

Boya çözeltisinin üzerine konur.

Üzerine 1 damla alkol damlatılır.

Kültürün üzeri arada hava kalmayacak şekilde kapatılır.Eğer hava kabarcığı varsa bir özenin sapıyla lamel üzerine hafifçe bastırılarak bu kabarcık giderilmeye çalışılır.

Önce (10x) objektif,sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenir.

Pratik Yol

Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır.

Bir bantla küf agardan alınır.

Lamın üzerine yapıştırılır.

Mikroskopta incelenir.

BULGULAR VE TARTIŞMA

Violet Red Bile Glucose Agar besiyeri ile yapılan dökme plak yöntemiyle ekim sonucunda koliform bakteriler yerine küf gelişimi gözlenmiştir.Bu küfler havadan besiyerine bulaşmıştır.

Malt Extract Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonucunda maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.Ancak, koloniler çok yoğun olduğu için sayım yapılamamıştır.

Plate Count Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonuçları:

M.o. sayısı (cfu-g)=petrideki Mo sayısıxseyreltme faktörü*/petri kutusuna ekilen miktar(ml)

Seyreltme faktörü=1/seyreltme oranı

PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=8

PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=10

PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=9

PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=19

Koloni sayıları 25 koloniden az olduğu için sayım yapılamaz.

Nutrient Agar besiyerlerine sıvı besiyerinden ve katı besiyerinden yapılan öze ile ekim işlemleri sonucunda besiyerlerinde bakteri,maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.

NA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta (100x objektif) uzun çubuk şeklinde sporlu bakteriler (Lactobaciller) gözlenmiştir.Bakterilerin sporları yeşil,vejetatif hücreleri ise pembe-kırmızı renkte görünmektedir(Şekil 4).

MEA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan küf boyama sonuçları, önce (10x) objektif, sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenmiştir.Sonuçta Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir (Şekil 5).

SONUÇLAR

Dilüsyon yöntemiyle, kıymadaki canlı mikroorganizma sayısı belirlenmiştir. Örneğin uygun seri dilüsyonları hazırlanarak uygun agarlı besiyerlerine ekimleri gerçekleştirilmiştir.Yayma plak yöntemiyle Plate Count Agar ve Malt Extract Agar;dökme plak yöntemiyle de Violet Red Bile Glucose Agar besiyerlerine ekimler yapılmıştır.İnkübasyon sonucunda koloniler sayılmıştır.Nutrient Agar besiyerlerine, sıvı besiyerinden öze ile ve katı besiyerinden (PCA) öze ile sürme ekim yapılmıştır.Yapılan izolasyon sonucundan kısmen izole koloniler elde edilmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak endospor boyama yapılmıştır.Mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak küf boyama yapılmış ve Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir.

REFERANSLAR

HARRIGAN, W.F.1998.”Laboratory Methods in Food Microbiology.”3rd ed.Academic Press,New York.

TEMİZ,AYHAN.2000.”Genel Mikrobiyoloji Uygulama Teknikleri”.3rd ed.Hatiboğlu Yayınevi,Ankara.

DART,R.K.1996.”Microbiology For Analytical Chemist”.3rd ed.Redwood Books Ltd,Cambridge.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

– Asitler –

– ASİTLER –

Suda çözündüğünde H+ iyonları veren hidrojenli kimyasal türe ASİT denir. Asitler , en eski çağlardan bu yana tanınan maddelerdir. Sözgelimi , alkol mayalanmasının yanı sıra , asetik mayalanma , yani mikroorganizmaların etkisiyle alkolün sirkeye dönüşmesi daha o dönemlerde biliniyordu. Sirke , bir başka deyişle asetik asit , XIII. yy’a kadar bilinen tek asitti. Günümüzde kimya sanayisinin büyük bir bölümü , az sayıda asidin ( sözgelimi sülfürik, nitrik, asetik ve hidroklorik asitler ) üretimine ya da kullanımına dayanır. Antoine Laurent Lavoisier ( 1743-1794 )

bazı maddelerdeki asit niteliğinin , oksijen ( asit doğrudan anlamına gelir ) kapsamalarından kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Sir Humphrey Davy ( 1778-1829 ) hidroklorik asitte oksijen bulunmadığını kanıtlayıp , asit özelliğinin hidrojenin davranışından kaynaklanabileceğini ileri sürdü. 1887’de Svante Arrhenius , asitlerin , bazların ve tuzların sudaki çözeltilerinin elektriksel davranışlarını açıklamak için bir iyon ayrışması kuramı geliştirdi. Elektrolit adını verdiği maddeleri şöyle tanımladı : Erimiş ya da suda çözünmüş bu maddeler , elektriği iletir ve elektrik onları ayrıştırır. Asitler H+ iyonları veren elektrolitlerdir ; bazlarsa tersine , OH- hidroksil iyonlarını oluşturur. Bu , bütün asitlerin , topluca asit işlevini oluşturan bir özellikler kümesi taşıdığını ortaya koyar.

H+ iyonu , elektronumu yitirmiş ( e- ) bir hidrojen atomudur. Artı yüklü bu iyonu , anyonlar , özellikle de eksi yüklü hidroksil iyonları çeker. Karşıt yüklü bu iki iyon karşılaştıklarında , çok kararlı bir su molekülü oluşur ( 555 milyon su molekülünden yalnızca biri ayrışır ). Ayrıca su molekülünün oluşumu sırasında , bir litre suyun sıcaklığını 10oC’tan 23,6oC’ta yükseltecek ölçüde ısı açığa çıkar. Bir litre suda bir mol ( 6,02 * 1023 molekül ) hidroklorik asit çözündürülürse , elde edilen çözeltinin 55 su molü içinde bir mol H+ iyonu ve bir mol CI- iyonu yer alır. Bu , güçlü ya da bütünüyle çözünen bir asittir. Ama bir mol asetik asit , ancak bir molün binde 4,2’si kadar H+ iyonu sağlar ; dolayısıyla bu , zayıf ya da bütünüyle çözünmeyen bir asittir. Söz konusu olaylar , bir çözeltide açığa çıkan H+ iyonu sayısının yalın ve kolay bir biçimde dile getirilmesini gerektirir ; bu nedenle pH’yi ( ya da hidrojen potansiyeli ) tanımlama yoluna gidilir.

Bir litre çözeltide bulunan H+ iyonunun mol sayısı 10-a ‘yla gösterilirse , a’nın değeri pH’yi verir. Dolayısıyla , litre başına 10-2 mol hidroklorik asit içeren bir çözeltinin pH’si 2’ye eşittir. Gerçekte , H+ iyonu H3O+ ya da H+ (H2O) n hidronyum iyonu biçiminde , bir ya da birçok çözücüye ( yani su molekülüne ) bağlıdır. Bu nedenle renkli ayrıçlar ( gösterge ) katıldığında , asitler H+ iyonlarını onlara verir ve ayraçların yapısında , renginde değişime yol açarlar. Bilinen ilk renkli ayraçlar , helyantin çözeltisi ve turnusoldur. Demir , çinko ve alüminyum gibi bazı metaller , elektronlarını kolayca bırakır. Bir asit eşliğinde , söz konusu elektronlar iyonlarla birleşerek Hidrojen açığa çıkar ve metal , artı yüklü iyon biçiminde çözünür. Bakır , gümüş ve altın gibi metallerse , elektronlarını bırakmadıkları için çözelti halindeki asitlerden etkilenmezler. Gerçi nitrik asidin bakırı etkilediği gözlenir ; ama bu etki , yükseltgen kümesinden [NO3] kaynaklanır ve azot oksit buharları açığa çıkar. Asitler , kireçtaşlarıyla , yani kalsiyum karbonatla tepkimeye girerler : H+ iyonları , Ca2 ve CO32 iyonlarından oluşan billursu yapıyı parçalar ve karbondioksit gazını [CO2] açığa çıkaran bir çözelti oluşur.

Arrhenius kuramı , yalnızca sulu çözeltiler için geçerlidir. Oysa 1923’te Johannes Nicolaus Brönsted kullanılan çözücü ne olursa olsun H+ iyonunun rolünü açıklayan yeni bir tanım önermiştir. Brönsted’e göre asit , bir H+ iyonu bırakmaya elverişli bir maddedir ; bazsa , söz konusu iyonu alan maddedir ; dolayısıyla , eşlenik asit-baz çifti ortaya çıkar :

Asit Û Baz + H+

Aynı yıl , Gilbert Newton Lewis (1875-1946 ) , yansızlaştırmayı , renkli ayraçların tepkimelerini ve katalizi ölçüt alarak , asit özellikleri gösteren bütün maddeleri bir küme içinde toplamaya ve elektron yapılarında ortak bir özellik bulmaya çalışmıştır. Asitler , bazların verdiği elektron çiftini alan ve bir ortak birleşme bağı oluşturan maddelerdir. Bütün Brönsted asitleri bu tanıma girer ( [ H+] iyonu bir elektron çifti alabilir ) ; ama bu tanıma AICI3 , SO3 vb. maddeleri de eklemek gerekir. Brönsted kuramı hidrojenli asitler için kullanılır ; dolayısıyla Lewis asitleri söz konusudur.

Başlıca mineral asitler arasında nitrik asit [ HNO3 ] , hidroklorik asit [HCI ] ve sülfürik asit [ H2SO4 ] sayılabilir. İki H+ iyonu açığa çıkarabilen sülfürik asit , bir diasit oluşturur. Fosforik asitse [ H3PO4 ] bir triasittir ( üç H+ iyonu açığa çıkarır ). Kimya sanayisinde büyük ölçüde üretilen ve tüketilen bu asitler , gübre ( nitratlar ve fosfatlar ) , plastik madde , boya , patlayıcı , parfüm , ilaç sanayisi ürünleri , vb. üretimde ya hammaddeyi ya da ara maddeyi oluşturur. Organik asitler , organik kimyayı ilgilendirir ve en az bir karboksil kökü [ -COOH ] içerirler ; aralarında , temel biyokimyasal maddelerin bileşenlerini oluşturan aminoasitlerin ve yağ asitlerinin de yer alması nedeniyle , çok büyük önem taşır.

Asitlerin büyük çoğunluğu ekşi lezzetlidir. Limonda sitrik asit , sirkede asetik asit tadı vardır. Ancak bazı asitler zehirli , bazıları parçalayıcı olduklarından rasgele tadılmamalıdır. Asit ve bazlarla renk değiştiren maddeler , asit ve bazların çözücüsü olur. Asit ve baz çözücülere ayraç adı verilir. Bir maddenin asit veya baz olduğunu bunlarla anlaşılır. Laboratuarlarda en çok kullanılan ayraç , turnusoldür. Turnusol , mor renkli bitkisel boyadır. Mavi turnusol kağıdı kırmızıya dönüyorsa o madde asit özelliğini taşır.

Asitlerin Bazı Özellikleri :

Sulu çözeltileri elektrik akımını iletir.

Mavi turnusol kağıdının rengini kırmızıya dönüştürür.

Metallere etki ettiklerinde H2 gazının çıkmasını sağlar.

Bazlarla birleşerek tuzları oluştururlar.

HCI + KOH ® KCI + H20

Çözeltilerinin tadı ekşidir, daha çok suda çözünür.

Mg , Zn , Fe , Al gibi soy olmayan metallere etki ederek bunların tuzlarını oluşturur ve hidrojen gazını açığa çıkarırlar.

Zn + 2HCI ® ZnCI2 + H2

Fe + H2SO4 ® FeSO4 + H2

– SİTRİK ASİT –

Sitrik Asidin Özellikleri :

Sitrik asit , bitki ve hayvanların bilinen metabolitleri olan doğal bir bileşiktir. Sitrik asit ; gıda , içecek ve ilaç sanayiinde geniş olarak kullanılan çok yönlü bir bileşiktir.

İlk olarak 1784 yılında , Scheele limon suyundan sitrik asidi izole etmiştir.1893 yılında Wehmer , fungusları şeker çözeltisinde çoğaldıktan sonra sitrik asit ürettiklerini göstermiştir. Günümüzde , mikrobial fermantasyonla ticari olarak sitrik asit üretimi üzerine çalışmalar geliştirilmektedir.

Sitrik Asit Üretimi :

Sitrik asit , tarihte , ilk defa limon suyundan kristallendirilerek ; daha sonra , mikrobiyal olarak elde edilmiştir.

Sitrik asidin ticari olarak mikrobiyal üretimi , 1923 yıllarında başlamıştır. Mikrobiyal üretim şeker ve tuz çözeltisinin yüzeyinde , Aspergillusniger mikroorganizması kullanılarak gerçekleştirilmiştir (Kirk and Othmer 1993).

Sitrik asit fermantasyon prosesinde üç temel teknik vardır.

A. Penicillium ve Aspergillus ‘un sabit veya yüzey kültürü;

B. Sıvı kültürü ( 1930 ) A.niger

C. Katı tabaka kültürü , sürekli kültür , çok-basamaklı

A. Yüzey kültürü

Şeker içeren steril ortam , çelik veya alüminyum tepsilere dökülerek özel odalara yerleştirilir. Bu odalar , sıcaklık kontrollü , nemli ve hava sirkikülasyonludur. Çoğaltılmış A.niger sporları ortama aşılanır ve 28-30O C sıcaklık , %40-60 nemde 8-12 gün bekletilir. Organizma çoğalır , bütün yüzeyi kaplar ve ortam asidikleşmeye başlar. Fermantasyon sonunda ortamın pH’ı ölçülür , sıvı boşaltılır ve sitrik asit kristallendirilir. Miseller taze ortama eklenerek tekrar kullanılır.

Yüzey prosesleri çok eski prosesler olmasına rağmen , hala kullanılmaktadır. Bunların yerini sıvı üretim prosesleri almaktadır.

B. Sıvı üretim prosesleri

Bu ana prosestir. Fermantörlerde aşılama yapılarak , karıştırma hızı ve havalanma hızı kontrol edilir. Fermantasyon süresi 25-30O C sıcaklıkta 3-5 güne kadar düşer. Fermantasyondan sonra , sitrik asit ekstraksiyonu için sıvı boşaltılır ; misel tekrar kullanılabilir.

Bu metot iki basamaklı prosestir. Bu proseste , önce sporlar çoğalma ortamına aşılanır. 3-4 gün sonra miseller ayrılır ve üretim ortamına eklenir. 25-30O C ’da oksijen gönderilir ve 3-4 gün sonra sitrik asit ekstrakte edilir.

C. Katı hal fermantasyonu :

Bu proses ilk olarak 1935 Chan tarafından bulunmuştur. Uygulaması güç olduğundan endüstriye uygulanmamıştır.

Fermantasyon ortamı , uygun oranda şeker kamışı melası , patates veya et püresi gibi gözenekli katı materyale tutturulur. Daha sonra spor süspansiyonu aşılanır. Karışım , tepsilerde 25-30O C ’da 6-7 gün inkübe edildikten sonra su ile ekstrakte edilerek deriştilir ve sitrik asit ekstrakte edilir.

Yarı kesikli , sürekli ve çok basamaklı prosesler patentlidir ve tüm detayı bilinmez.

Kimyasal özellikleri :

Sitrik asit 175OC’nin üzerinde ısıtılırsa akonitik asit , sitrakonik asit , itakonik asit , aseton dikarboksilik asit , karbon dioksit ve suya parçalanır.

Sitrik asit , peroksitler , hipoklorit , persülfat , permanganat , periyodat , hipobromit , kromat , mangan dioksit ve nitrik asit gibi okside edici farklı maddelerin varlığında kolaylıkla okside olabilir. Sitrik asidin hidrojenasyona uğrayarak 1,2,3- propanetri karboksilik asit oluşur.

Trisodyum sitrat , sitrik asidin diğer tuzlarına göre , geniş olarak kullanılan tuzudur. Nötralleşme reaksiyonu oldukça yüksek ekzotermik bir reaksiyondur ( 1109 J/g sitrik asit ).

Sitrik asit , çok değerlikli metal iyonları ile şelatları oluşturacak pek çok kompleksler verirler. Bu önemli özelliğinden dolayı , sitrik asit veya sitratlar metal bulaşmasının kontrolünde kullanılır.

Metal iyonu normalde renkli olup ; sitrat varlığında ise , renksiz veya çok az renklidir. Farklı pH koşullarında metal hidroksitler çökelebilir ; sitrat kompleksi çözünebilir. Metal iyonları varlığında , organik moleküller katalitik olarak bozunabilir ; sitrik asit ile metal iyonları şelat oluşturarak kararlı kalabilir.

Şelat bir denge reaksiyonudur. Daima , şelat iyonlarıyla birlikte serbest halde metal iyonları da bulunabilir.

Sitrik asidin sulu çözeltisi karbon çeliklerine orta derecede korozif etki gösterir. Genellikle cam , fiberglas , polietilen , polipropilen , polivinil klorür ve çapraz bağlı vinil klorür gibi plastikler sitrik asitle korozyona uğramazlar.

Sitrik asit , bitki ve hayvan dokularında geniş olarak bulunur. Sitrik asit , bütün organizmalarda , Krebs çevrimiyle oluşur. Trikarboksilik asit çevrimi veya sitrik asit çevrimi , karbonhidratların , yağların veya proteinlerin suya dönüşümünü içerir. Bu çevrim , organizmanın büyümesi , hareket etmesi , kemosentezi ve yenilenmesi için gerekli enerjiyi sağlar. Aynı zamanda bu çevrim hücre sentezindeki amino asit ve yağlar gibi karbon içeren maddelerin sentezini de sağlar. Bir çok maya , mantar ve bakteri türü sitrik asit çevrimini içerir. Sitrik asit üretim prosesinde bunlardan maksimum ürün verecek türleri seçilir. Bu temele dayanarak , günümüzde sitrik asit üretmek için , ticari fermantasyon prosesleri geliştirilmektedir.

Sitrik Asidin Kullanım Alanları :

Sitrik asidin farklı gıda alanlarında ve endüstriyel uygulamalarda kullanımı çok fazladır. PH ayarlamak için , bir asit olarak ; pH’ı korumak ve kontrol etmek için , bir tampon olarak ; çok değerlikli metal iyonları ile kararlı bir kompleks yapı verecek şelatör olarak ; emülsiyonları ve diğer çok fazlı sistemleri kararlı kılmak için dağıtıcı madde ( dispersing agent ) olarak ; ayrıca , gıdalarda ve içecek ürünlerinde tat verici olarak kullanılır.

Sitrik asit , sodyum sitrat ve potasyum sitrat karbonatlı ve karbonatsız içeceklerde geniş olarak kullanılır. Meyve suyu , düşük kalorili içecekler ve susuzluk giderici içeceklerde , tek başına ve/veya sitrat tuzlarıyla birlikte tat verici ve antimikrobiyal korumayı artırmak amacıyla kullanılır.

Sitrik asit şekerlere ekşilik vermek için eklenir. Şekerin invesiyonunu önlemek ve maksimum jel dayanımını artırmak için , pektin jelli şekerlemelerde kullanılır. Taze sebzelerin enzimatik olarak kararmalarını önlemek için , sitrik asit ve askorbik asit karışımı kullanılır.

– BAZLAR –

Suda çözündükleri zaman OH- iyonu verebilen maddelere BAZ denir. Bazlar acıdır , çözeltileri kaygandır. Sodyum hidroksit ( NaOH ) veya Kalsiyum hidroksit ( Ca (OH)2 ) gibi bazlar deriyi yakar. Bazlar mor lahanayı yeşile , kırmızı turnusolü maviye çevirirler. Su ile hazırlanan çözeltilerinde hidroksil iyonu meydana gelir. Bazlar asitlerle birleşerek tuz yaparlar. En bol ve ucuz bazlardan biri kalsiyum hidroksittir ( Ca (OH)2 ). Bu maddeye sönmüş kireç de denir.

Asit ya da tuzlar gibi bazlar da bir dizi ayırt edici özelliği olan kimyasal maddelerdir. Bu özellikler “ baz işlevi ” adı verilen bir bitin oluşturur. Bazların özel bir tadı

( kül suyu ) vardır. Renkli ayraçlara etki eder ( ftaleini kırmızıya , heliantini sarıya , turnusolu maviye boyar). Aside etkiyerek tuzu oluşturur. Bu tepkime sırasında su ve ısı açığa çıkar. Bazların sulu çözeltileri , iyonlaşmasıyla OH- iyonları doğuran elektrolitlerdir. Çözeltideki iyonlaşma , etkisiz biçimde gerçekleşirse bunlara kuvvetli bazlar denir ( örneğin; sudkostik , potaskostik ). Ama iyonlaşma yalnızca bölümsel olursa , bunlara da zayıf bazlar adı verilir (örneğin ; amonyak ). Bazların formulleri incelendiğine , bu bileşiklerin bir ya da birçok OH grubu içerdiği görülür. Formullerinde yalnızca bir OH grubu bulunduranlara “ tekbaz ” ( örneğin ; sudkostik : NaOH , amonyak : NH4OH ) , birden çok OH grubu içerenlere ise “ çoğul baz ”

( örneğin ; ikibazlı baryum hidroksit : Ba (OH)2 ) denir.

Her baza bir bazik oksit denk düşer ; bazik oksidin formülü bazın formülünde yer alan OH grupları arasındaki su elenerek elde edilir ; örneğin CaO formülü bazik kalsiyum oksit (sönmemiş kireç ) , Ca (OH)2 formülüyle gösterilen kireci karşılar. Gerçekte suyun okside etkimesi sonucunda baz elde edilebilir. Bu olgu alkali ve toprak-alkali bazların oluşumunda görülür. Bazlara metal hidroksitleri genel adının verilmesi işte bu uyumdan kaynaklanır. Nitekim bir metal hidroksitin genel formülü , M( OH )n biçimindedir. Formüldeki M bir metali simgeler. Her metalin bu tür bileşikleri vardır ve bu bileşikler arasında aynı anda bir ya da birden çok bazik oksit bulunabilir. Örneğin demirin ( Fe ) , bazik oksitleri FeO ( demir II oksit ) ve Fe2O3 ‘ tür ( demir III oksit ) ; dolayısıyla bazlarını demir II hidroksit denilen Fe(OH)2 ve demir III hidroksit adı verilen Fe( OH )3 oluşturur. Metal hidroksit kavramı , baz kavramını genişletir ; çünkü bu bileşiklerin büyük bir bölümü suda çözünmez ve baz işlevleri , temelde , tuzları oluşturan asitlerin etkimesi sonucunda ortaya çıkar. Bu özellikleri bazik oksitler de gösterir.

Arrhenius kuramına göre bir baz , iyonlaştırıcı bir çözücüde çözündüğünde OH-

İyonları veren bir maddedir. Bu tanım yeterince genel bir nitelik göstermez ve özellikle amonyağın ( NH3 ) bazik özelliklerini veremez. Oysa Bronsted ve ardıllarınca yapılan tanıma göre bir baz , H+ iyonu ya da proton alabilen , asit ise proton verebilen bir maddedir. Dolayısıyla bir asidin bir baza etki etmesi ya da proton değişimli bir tepkimeye girmesi kolayca açıklanabilir. Böylece Bronsted kuramına göre iki tür baz ortaya çıkar : bazik moleküller , amonyak ya da aminlerde olduğu ve

CH3NH2 + H+ Û CH3NH3

Denkleminde görüldüğü gibi bir katyon vererek bir proton bağlar ; bazik anyonlar , asetat iyonlarında olduğu ve

CH3COO- + H+ Û CH3COOH

Denkleminde belirtildiği gibi bir proton bağlanarak yansız bir molekül oluşturur.

Ne var ki bu örneklerde de CH3COOH molekülü , CH3NH2 molekülü ile CH3COO- anyonun eşlenik asitlerini göstermektedir.

Daha genel bir baz kavramını Lewis’e borçluyuz : bağlanmamış değerlik elektron çifti taşıyan bir parçacık , molekül ya da iyon , bu elektron çiftini alabilecek bir başka parçacığa (Lewis asidi ) verebiliyorsa , buna “ Lewis Bazı “ denir. Böylece yarı-kutuplu bir ortakdeğerlik bağı oluşur ( ikincil değerlik bağı ). Dolayısıyla Lewis , Bronsted asit ve bazlarının ayırt edici niteliğini oluşturan proton değişimini tek başına bir asit-baz tepkimesi olarak ele almaz ; buna ek olarak bir organomagnezyum türevinin , bir çözücüye ( adi eter , tetrahidrofuran ) birleşmesini , su amonyak gibi moleküllerin yada siyanür , etilen diamin tetraasetik asit ( E.D.T.A ) gibi iyonların , değerlik katmanında serbest yörüngeleri bulunan metal iyonlarıyla kompleks iyonlar vermesini de bir asit-baz tepkimesi olarak kabul eder :

Cu2 + 4NH3 Û Cu(NH3)42 +

Bazların Bazı Özellikleri :

Kırmızı turnusolün rengini maviye , fenolftaleini pembeye boyar

Genellikle suda çözünürler , çözeltileri elektrolittir. Çözeltilerinin tadı acıdır ve elde kayganlık duygusu yaratır.

Asitlerle nötrleşme reaksiyonu vererek tuz oluştururlar.

NaOH + HNO3 ® NaNO3 + H2O

Genel olarak metallere etki etmezler. Ancak AI , Zn gibi atmosfer metallerle , bunların oksitleri ve hidroksitlerine etki ederler.

Zn + 2KOH ® K2ZnO2 + H2 Al + 3NaOH ® Na3AIO3 + 3/2 H2

ZnO + 2NaOH ® Na2ZnO2 + H2O AI(OH)3 + 3KOH ® K3AIO3 + 3H2O

– DENEYLER –

Amaç : Asitlerin özelliklerini anlamak.

Araç ve Gereçler :

Turnusol kağıdı ( mavi )

Erlenmayer

Asit

Pens

Deneyin Yapılışı : Mavi turnusol kağıdının bir bölümünü eliniz aside değmeyecek şekilde erlenmayerdeki asit çözeltisine batırıp çıkartınız. Turnusol kağıdının kırmızı renk aldığını göreceksiniz.

Amaç : Asitlerin metallere etkisi.

Araç ve Gereçler :

3 Deney tüpü

Hidroklorik asit çözeltisi

Demir , çinko , alüminyum parçaları

Deneyin Yapılışı : 3 ayrı deney tüpünün her birine hidroklorik asit koyup sırasıyla demir , çinko , alüminyum parçaları atınız. Her tüpten biraz gaz çıktığı görülecektir. Çıkan gaz , yanıcı özelliktedir. Çünkü bu gaz hidrojendir.

Metal + Asit çözeltileri ® Metalin tuzu + Hidrojen

Zn + 2HCI ® ZnCI2 + H2

Limonda limon asidi , üzümde tartarik asit , elmada elma asidi bulunur. Tüm sebze meyve suları asit içerir. Sülfürik asit , endüstrinin en önemli ham maddelerindendir. Akü , boya , deterjan , gübre ve patlayıcı madde yapımında kullanılır.

Amaç : Bazları tanıma ve özelliklerini anlama.

Araç ve Gereçler :

Kırmızı turnusol kağıdı - Ca( OH )2 çözeltisi ( kireç suyu )

NaOH çözeltisi - Beher ( 3 Adet )

Cam çubuk - Su

Ampul - Pil ( 1,5 V ) ( 4 Adet )

Pil yatağı - Bağlantı kabloları

Krokodili kablolar - Bakır levha ( 2 Adet )

Deneyin Yapılışı : Beherlerden birine kireç suyu diğerine NaOH çözeltisi koyunuz. Her ikisine de ayrı ayrı kırmızı turnusol kağıdını batırınız. Kırmızı turnusol kağıdının rengi maviye çevrildi mi ?

Beher saf su koyunuz. Ampul ışık veriyor mu ? Behere biraz NaOH çözeltisi katıp cam çubuk ile karıştırınız. Ampul ışık verdi mi ? Behere biraz daha çözelti katınız. Ampulün parlaklığı arttı mı?

Aynı deneyi ( CaCOH2 ) çözeltisi ile tekrarlayınız. Gözlemlerinizi yazınız. Deneydeki gözlemlerinize göre aşağıdaki soruları cevaplayınız.

Baz çözeltileri kırmızı turnusol ‘u maviye çeviriyor mu ?

- Evet. Çeviriyor.

2. Kırmızı turnusol , bazlar için ayraç olarak kullanılabilir mi ?

- Evet. Kırmızı turnusol bazlar için ayraç olarak kullanılabilir.

Baz çözeltileri iletken midir ?

Evet. İletkendir.

Sonuç : Bazların sulu çözeltileri iletkendir. Çözünen baz miktarı artıkça , çözeltideki iyon miktarı artar. Aynı sürede devreden daha çok elektrik yükü geçer. Akım şiddeti arttığı için ampul daha parlak yanar.

Asit ve bazların tekstile , kağıda ve dokulara etkileri vardır. Söz gelişi , derişik NaOH çözeltisi selüloz ipliklerinin yüzeylerine etki eder. Onların daha parlak olmasını sağlar. Daha parlak hale gelen bu ipliklere merserize iplik denir.

Derişik H2SO4 çözeltisi de selüloza ( kağıda ) etki eder. Tahta , pamuk ve pek çok organik maddeyi kolayca ayrıştırır. Deri , göz ve hücre zarlarında tehlikeli boyutlarda tahrişlere yol açar.

– ASİTLERİN ve BAZLARIN EŞDEĞER GRAMI –

Asitlerin Eşdeğer Gramı ;

Bir asidin verebileceği ya da oluşturabileceği hidrojen sayısına denir.

Örnekler :

1) HCI ® H+ + CI- Td = 1 HCI = 36,5

neş = 36,5 / 1 = 36,5

2) H2CO3 ® 2H+ + CO3-2 Td = 2 H2CO3 = 62

neş = 62 / 2 = 31 gr

3) H3PO4 ® 3H+ + PO4-3 Td = 3 H3PO4 98

neş = 98 / 3 = 32,67

Bazların Eşdeğer Gramı ;

Bir bazın verebileceği ya da oluşturabileceği OH iyonu miktarıdır.

Örnekler :

1) NaOH ® Na+ + OH- Td = 1 NaOH = 40

neş = 40 / 1 = 40 gr

2) Ca(OH)2 ® Ca+2 + 2OH- Td = 2 Ca(OH)2 = 74

neş = 74 / 2 = 37 gr

3) Al(OH)3 ® Al+3 + 3OH- Td = 3 Al(OH)3 = 78

neş = 78 / 3 = 26 gr

– ASİT ve BAZLARIN KUVVETİ –

Asitlerin değerlikleriyle , kuvvetli ya da zayıf oluşları arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Asitlerin molekül yapısı ile asitlik gücü arasındaki ilişkiler oldukçada karışıktır. Bununla beraber bir asit , iyonlarına ne kadar kolay ve ne kadar çok ayrılabiliyorsa o kadar kuvvetlidir.

Asitleri kendi aralarında kuvvetlilik bakımından şöyle sıralamak mümkündür.

1) Bir periyotta , elementlerin hidrojenli birleşiklerinin asitlik gücü , hidrojenin bağlı olduğu elementin elektronegatifliği arttıkça artar. Örneğin ; 2. Periyotta soldan sağa doğru sıralanan azot

oksijen ve flüorun hidrojenle oluşturdukları NH3 , H2O ve HF ‘ün asitlik güçleri NH3 < H2O < HF sırasında artar. Ancak , asitlik gücünün , hidrojenin bağlı olduğu elementin elektronegatifliğine paralel olarak artması kuralı , yalnızca aynı periyottaki elementlerin hidrojenli bileşikleri için geçerlidir.

2) Periyodik cetvelde bir grupta yukarıdan aşağıya doğru inildikçe elementlerin atom yarı çapları artarken bu elementlerin hidrojenli bileşiklerinin asitlik gücü , hidrojenin bağlı olduğu elementin atom yarıçapı artıkça artar. Örneğin ; VIIA grubunda yukarıdan aşağıya sıralanan flüor klor , brom ve iyodun hidrojenle oluşturdukları asitlerin asitlik gücü HF < HCI < HBr < HI şeklinde değişir. Grupta yukarıdan aşağıya doğru elektronegatiflik azaldığından , elektronegatifliğe bağlı olarak asitlik kuvveti açıklanmaz.

3) Oksijenli inorganik asitlerde , oksijen sayısı artıkça H+ iyonunun koparılması kolaylaşır. Bu nedenle , daha fazla oksijen taşıyan aynı elementlerden oluşmuş asitlerde asitlik kuvveti artar.

Klor elementinin oluşturduğu oksijenli asitlerin kuvveti , HCIO , HCIO2 , HCIO3 , HCIO4 sırasıyla artar. Ancak , bu tür bir karşılaştırma HNO3 - HCIO3 - HIO3 gibi farklı elementlerden oluşmuş oksijenli asitler arasında yapılmaz.

Bazların da değerlikleriyle kuvvetli ya da zayıf oluşları arasında , doğrudan bir ilişki yoktur. Bazlar , çözeltilerinde iyonlarına ne kadar kolay ve çok ayrılabiliyorsa o kadar kuvvetlidir. Ancak bazlık gücündeki değişmeler , elementlerin periyodik özelliklerine göre aşağıdaki genellemelerle açıklanabilir.

1) Bir periyottaki elementlerden türeyen bazların bazlık gücü , bazı oluşturan elementin iyonlaşma enerjisi ( diğer bir tanımla elektronegatifliği ) arttıkça azalır. Çünkü , iyonlaşma enerjisi arttıkça , atomun elektron tutma gücü de artacak , -OH bağının kopması zorlaşacaktır. Periyodik sistemde soldan sağa doru gidildikçe iyonlaşma enerjisi arttığından , soldan sağa doğru sıralanan elementlerin oluşturdukları bazların bazlık gücü de azalır. Örneğin ; ikinci periyotta sıralanan N , O ve F elementlerinin oluşturdukları bileşiklerin bazlık gücü için , NH3 > H2O > HF sıralaması yapılabilir. Periyodik cetvelin üçüncü sıra elementleri olan Na , Mg ve Al elementlerinin oluşturduğu bazların bazlık gücü için de NaOH > Mg( OH )2 > Al( OH )3 sıralamasını yapmak uygundur.

2) Gruplarda aşağıya doğru inildikçe , iyonlaşma enerjisi ( elektronegatifliği ) azalır. Dolayısıyla aynı grup elementlerinin oluşturduğu bazlarda -OH bağının kopması aşağıya doru kolaylaşır , bazlık gücü artar. IIA grubunda yukarıdan aşağıya doru sıralanan Be , Mg , Ca , Sr ve Ba elementlerinin oluşturduğu bazların bazlık gücü , Be( OH )2 < Mg( OH )2 < Ca( OH )2 < Sr( OH )2 < Ba( OH )2 şeklinde değişir.

Asit ve bazların zayıf ya da kuvvetli olmaları iyonlaşma dereceleri ile açıklanabilir. Sulu çözeltilerinde HCI , HNO3 ve H2SO4 gibi asitler , tam olarak iyonlaştıklarından kuvvetli asit , tam olarak iyonlaşmayan NH3 zayıf bazdır.

– SORULAR –

1) N.Ş.A. 448 Litre O3 elde etmek için kaç gram KMnO4’tı H2SO4 ile reaksiyona göndermek gerekir ? ( K =39 , Mn =55 , O =16 )

2KMnO4 + H2SO4 ® K2SO4 + 2MnO2 + H2O + O3

2 * 158 gr 22,4 lt

X 448 lt

X = 448 * 2 158 = 6320 gr KMnO4

22,4

2) 700 cm3 C3H8 ‘ nın su buharı ile reaksiyona girmesi sonucunda meydana gelen hidrojen gazının N.Ş.A. hacmi kaç litredir ?

C3H8 + 6H2O 850 O C 3CO2 + 10H2

1 mol Ni 10 mol

700 cm3 X

X = 7000 cm3 = 7 litre

3) 20 mol Hidrojen 40 mol CI2 ile reaksiyona girerse N.Ş.A. kaç litre HCI gazı meydana gelir ?

H2 + CI2 ® 2HCI

1 mol 1 mol 2 * 22,4 lt

20 mol X1 X2

X1 = 20 mol CI2 reaksiyona girer ,

X2 = 2 * 22,4 * 20 = 896 litre HCI oluşur.

4) %75 saflıkta 282 gr C17H33 – COOH ‘ni katılaştırmak için N.Ş.A. kaç litre Hidrojen gerekir? ( C = 12 , H = 1 , O = 16 )

C17H33 – COOH + H2 ® C17H35 – COOH

282 gr 22,4 lt

2000 * 0,75 X

X = 22,4 * 2000 * 0,75 = 119 lt

282

5) 1000 gramlık bir KOH çözeltisi Alüminyumla reaksiyona girmesi sonucunda 89,6 lt H2 gazı meydana geliyor. Buna göre KOH % kaç saflıktadır ?( K= 39 , O=16, H=1, Al= 27 )

3KOH + Al ® K3AlO3 + 3/2 H2

3 * 56 gr 33,6 lt

X 89,6

X = 3* 56 * 89,6 = 448 gram KOH

33,6

1000 gr 448 gr KOH saf ise

100 gr X

X = 44,8 saflıktadır.

6) Aşağıdaki bileşiklerden hangisi bir asit anhidriti değildir ?

a) SO2 b) P2O5 c) SO3 d) Cr2O3 e) CaO

Çözüm : CaO bir baz anhidritidir. Diğerleri ise bir asit anhidritidir. Baz anhidritleri suda çözündükleri zaman bazları verirler.

CaO + H2 ® Ca( OH )2

Doğru Cevap : ( e ).

7) Cu - Ag - Mg alışımı üzerine N.Ş.A. H2SO4 dökülüyor. Hangi metal veya metaller asitten hidrojen çıkartırlar ?

a) Mg - Ag b) Cu - Mg c) Cu d) Ag e) Mg

Çözüm : Asitler , Soy metallerle reaksiyona girdikleri zaman H2 gazı vermezler. Çünkü , hidrojen soy metallerden daha aktiftir. Onun için Cu - Ag - Mg alaşımında yalnız Mg asitleri H açığa çıkarır.

Mg + H2SO4 ® MgSO4 + H2

Doğru Cevap : ( e ).

8) Aşağıda verilen asitlerden hangisi en kuvvetlidir ?

a) HF b) HCIO2 c) HNO3 d) H2CO3 e) CH3 – COOH

Çözüm : Verilenler içinde en kuvvetlisi HNO3 ‘ tir. Çünkü ; asit kökü ile hidrojen arasındaki bağ çok zayıftır. Dolayısıyla daha kolay iyonlarına ayrışır.

Doğru Cevap : ( c ).

9) Aşağıda verilen bazlar içinde en kuvvetlisi olanı hangisidir ?

a) CsOH b) Ba( OH )2 c) AI( OH )3 d) KOH e) NaOH

Çözüm : Periyodik sistemde yukarıdan aşağıya inildikçe metal aktifliği ve bazlık kuvveti artar. Aynı zamanda bir bazın kuvvetliği bünyesindeki OH sayısı ile ters orantılıdır. Burada en aktif element Cs olur , dolayısıyla CsOH en kuvvetli bazdır.

Doğru Cevap : ( a ).

10) Aşağıda verilen asit – baz çiftlerinden hangisi en kuvvetli asit en kuvvetli baz çiftidir ?

a) NH4OH b) Cad( OH )2 c) NaOH d) ROH e) KOH

HCIO3 H2SO4 H2SO3 HMnO4 HCIO2

Çözüm : Verilenler içinde ROH en kuvvetli baz , HMnO4 en kuvvetli asittir.

Doğru Cevap : ( d ).

– PH – POH HESAPLARI –

Herhangi bir çözeltinin karakterini ( asit , baz veya nötr ) belirtmek için , o çözeltinin PH veya POH ’ ını belirtmek gerekir. PH ve POH hesaplamak için de o çözeltinin Hidrojen iyonu molar konsantrasyonunu veya hidroksil iyonu molar konsantrasyonunu bilmek gerekir. Bir ortamın PH basit ve kaba olarak , PH kağıtları ile tayin edilebilir. Hassas bir PH tayini yapmak için potansiyometrik metot kullanılır.

Su moleküllerinde bulunan hidrojen ve oksijen atomlarını bileştiren bağların kısmen iyonik ve kısmen de kovalent olduğu bilinmelidir. Bu nedenle su son derece zayıf bir iletkendir. Ve iyonlarına ayrılması çok güçtür.

H2O Û H+ + OH- denklemine göre zayıfça dissosiye olarak ortama eşit miktarda H+ ve OH- iyonlarını verir. Suyun 250 C iyonizasyonu derecesi 18* 10-10 iyon-gram H+ ve 18* 10-10 iyon-gram OH- verir. O halde bir litre suda :

1000 * 18* 10-10 = 10-7 iyon-gram H+

18

1000 * 18*10-10 = 10-7 iyon-gram OH- mevcuttur.

18

Suyun iyonizasyon reaksiyonu denklemine , kütlelerin tesiri kanun tatbikiyle , suyun K denge sabiti bulunur.

K = [H+] [OH-]

[H2O]

Suyun konsantrasyonunu sabit kabul edersek :

KSU = 10-14 = [H+] [OH-] olur.

Suyun iyonlarına ayrışması sonucunda meydana gelen hidrojen iyonları molar konsantrasyonları hidroksil iyonları molar konsantrasyonuna eşit olur. Böylece ortam nötr olur.

PH Tanımı : Herhangi bir çözelti ortamında bulunan hidrojen iyonu molar konsantrasyonun 10 tabanına göre eksi logaritmasına o ortamın pH denir.

Pratik olarak , bir asit çözeltisi çok seyreltik değil ise , asidin molar konsantrasyonu ortama verdiği ( H+ ) olarak kabul edebiliriz. Çok seyreltik ise su ‘dan gelen hidrojen iyonu molar konsantrasyonu da hesaba katmak gerekir.

PH = -log( H+ ) = 1 ( 1 )

log( H+ )

Bir asidin kuvvetlilik derecesi bünyesindeki hidrojen sayısına bağlı olmayıp , ortama verdiği ( H+ ) molar konsantrasyonuna bağlıdır. Asit ortama ne kadar çok ( H+ ) veriyorsa

O kadar kuvvetlidir. PH büyüdükçe asitlik azalır.

POH Tanımı : Herhangi bir çözelti ortamında bulunan hidroksil iyonlarının molar konsantrasyonunun 10 tabanına göre eksi logaritmasına , o ortamın POH denir.

Pratik olarak , bir baz çözeltisi çok seyreltik değil ise bazın molar konsantrasyonu ortama verdiği ( OH- ) olarak alınabilir. Çok seyreltik ise , su ‘dan gelen ( OH- ) iyonu molar konsantrasyonu da hesaba katmak gerekir.

POH = -log( OH- ) = 1 ( 2 )

log( OH- )

Bir bazın kuvvetlilik derecesi bünyesinde bulundurduğu OH- sayısına bağlı olmayıp, ortama vermiş olduğu ( OH- ) iyonu molar konsantrasyonuna bağlıdır.

Baz , ortama ne kadar çok ( OH- ) iyonu veriyorsa o kadar kuvvetlidir. POH büyüdükçe bazlık azalır. Bir ortamın ( H+ ) ile ( OH- ) çarpımı 10-14 ‘ e eşittir. Bir ortamın PH ile POH toplamı ise 14 ‘ e eşittir.

( H+ ) ( OH- ) = 10-14 Bir ortamın PH = POH = 7 ise ortam nötrdür.

PH + POH = 14 Bir ortamın PH < 7 veya POH > 7 ise ortam Asidik.

Bir ortamın PH > 7 veya POH < 7 ise ortam Bazik.

Konuyla İlgili Örnekler :

1) 0,001 M CH3 - COOH çözeltisinin pH ve pOH ‘ ını hesaplayınız. ( Bu zayıf asidin tam iyonlaştığını kabul ediniz )

Çözüm :

CH3 - COOH Û CH3 - COO - + H+

0,001 M 0,001 M

Ortamın ( H+ ) = 0,001 = 10-3 ® pH = -log ( 10-3 ) = 3 ,

pH + pOH = 14 ® 3 + pOH = 14 ® pOH = 11

2) 20 gram NaOH ‘ in 500 cm3 suda çözülmesi sonunda meydana gelen çözeltinin pOH ve pH ne olur ? ( Na = 23 , O = 16 , H = 1 )

Çözüm : Önce çözeltinin molar konsantrasyonu bulunur

m = 20 gram m = M1 * M * V

NaOH = 40 1000

V = 500 cm3

M = ? 20 = 40 * M * 500 ® M = 20 ® M = 1

1000 20

Molar konsantrasyonu 1 olur.

NaOH Û Na+ + OH-

1 M 1 M

Ortamdaki ( OH- ) = 1 = 10o

POH = -log( 10o ) = 0 ® POH = 0 kuvvetli baz pH = 14 olur.

3) Hidrojen iyon konsantrasyonu 5,4 * 10-8 mol / lt olan bir ortamın pH ve pOH ‘ını hesaplayınız.

Çözüm :

pH = -log( H+ ) ® pH = -log( 5,4 * 10-O ) ® pH = -log5,4 – log10-8

pH = -0,73 + 8 = 7,27 ® pOH = 14 – pH ® pOH = 14 – 7,27 = 6,73

4) Bir çözeltinin ( OH- ) iyonu molar konsantrasyonu 1 * 10-6 M dır. Buna göre çözeltinin pH ‘ ı nedir ?

Çözüm :

Bir ortamın pH ‘ ı , ortamın ( H+ ) ‘ nun 10 tabanına göre eksi logaritmasıdır.

Metot :

( H+ ) ( OH-) = 10-14 ® ( H+ ) = 10-14 = 10-8 M

10-6

pH = log( OH+ ) ® pH = -log( 1 * 10-8 ) = 8 olur.

II.Metot :

Önce pOH hesaplanır 14 ‘ den çıkarılır ;

pOH = -log( OH- ) ® pOH = -log(1 * 10-6 ) = 6

pOH + pH = 14 olduğundan pH = 8 olur.

5) PH ‘ ı 5 olan bir eriyik , pH ‘ ı 4 olandan

Daha kuvvetli asit c) Daha zayıf asit e) Bilinmez

Daha kuvvetli baz d) Daha zayıf bazdır

Çözüm :

Bir asidin veya bazın kuvvetlilik derecesi ortama vermiş oldukları ( H+ ) veya

( OH- ) bağlıdır. Ortama ne kadar fazla ( H+ ) veya ( OH- ) nu veriyorsa o kadar kuvvetlidir. Aynı zamanda pH büyüdükçe ortamın asitliği azalır.

PH ‘ ı 5 olan ortamdaki ( H+ ) = 10-5 M ,

PH ‘ ı 4 olan ortamdaki ( H+ ) = 10-4 M dır.

10-4 > 10-5 ‘ den. Onun için pH ‘ ı 5 olan bir eriyik pH ‘ ı 4 olandan daha zayıftır.

Doğru Cevap : ( c ).

6) Saf suyun pH ‘ ı kaçtır ?

Çözüm :

H2O Û H+ + OH-

KSU = 10-14 = ( H+ ) ( OH- )

( H+ ) = 10-14 ® ( H+ ) = 10-7 pH = -log( 10-7 ) = 7

7) 2 litre su da 40 gram NaOH çözülüyor. Meydana gelen çözeltinin pOH ‘ı kaçtır ?

( Na = 23 , O = 16 , H = 1 )

Çözüm :

Öncelikle çözeltinin molar konsantrasyonu bulunur

m = M * M1 * V ® 40 = M * 40 * 2000 M = 0,5 molar

1000 1000

NaOH Û Na+ + OH-

0,5 M 0,5 M 0,5 M

Bazın molar konsantrasyonu ortama vereceği OH- konsantrasyonunu verir.

POH = - log( OH- ) ® POH = - log( 0,5 ) ® POH = - log( 5 * 10-1 )

POH = - log 5 - log 10-1 ® POH = 1 – 0,7 = 0,3

8) ( H+ ) iyonu molar konsantrasyonu 10-13 olan bir ortamın pOH ‘ ı nedir ?

Çözüm :

PH = - log( H+ ) ® pH = - log( 10-13 ) = 13

9) 1 M HCI ‘in pH ‘ , 0,2 M HCI ‘den

Daha yüksektir c) Her ikisi de 2 ‘ dir e) Eşittir

Daha düşüktür d) Birincisi 1 , diğeri 1,2 ‘dir

Çözüm :

pH = - log( 1 ) = 0 pH = - log( 0,2 ) = - log( 2 * 10-1 ) pH = 1 – 0,3 = 0,1

1 M HCI’ in pH = 0 , 0,2 M HCI ‘ in pH = 0,7

Doğru Cevap : ( b ).

10) Litresinde 0,000001 mol H+ iyonu bulunan bir çözeltinin pH ve pOH ‘ını hesaplayanız.

Çözüm :

pH = - log( H+ ) = - log( 10-6 ) = 6 ® pH + pOH = 10 ? pOH = 8

– ASİT-BAZ DENGESİ YÖNÜNDEN KAN GAZLARININ –

– YORUMLANMASI –

Asit-Baz dengesi bozukluklarının kliniği karakteristik değildir. Ve kan gazları analizi yapılmadan kolay tanı konamaz. Asit-Baz dengesi bozuklukları respiratuvar ve metabolik nedenlere bağlı olabilir. Respiratuvar olaylarda asidoz veya alkaloz PaCO2’ndaki değişim sonucu gelişir. Respiratuvar bozuklukların göstergesi PaCO2’dir. PaCO2 res. asidozda artar, res. alkalozda ise düşüktür. Metabolik bozuklukların tanısı en kolay BE değerindeki değişikliklerle konur. Metabolik asidozda BE değeri –3mol/L’den düşük , metabolik alkalozda ise +3mol/L’den yüksektir.

Asidoz veya alkaloz geliştiğinde , kompansasyon mekanizmaları ile pH normal sınırlarda tutulmaya çalışılır. Respiratuvar bozukluklarda renal kompansasyon geç geliştiğinden akut ve kronik respiratuvar bozuklukların ayırt edilmesi gerekir. Metabolik bozuklukların solunumla kompansasyonu ise hızlı olur. Respiratuvar bozukluklarda primer değişiklik PaCO2’ndadır ve HCO2’ların arttırılması veya azaltılması ile kompanse edilir. Metabolik bozukluklarda ise primer değişim HCO2’lardadır ve pH , PaCO2 değiştirilerek normale getirilmeye çalışılır.

– ORGANİK MOLEKÜLLERDE ASİTLİK – BAZLIK –

Organik reaksiyonlarda reaksiyonun yönünü ve ihtimalleri tahmin etmede en önemli faktörlerden biride organik molekülde bulunan atomlara ve bunların elektronegativitelerine bağlı olarak asidik yada bazik yapısını tahmin etmektir.

Asit ve bazlık için bilinen iki tanımlama vardır. Bunlardan birincisi Brönsted-Lowry teoremidir ki : Asit proton ( H+ iyonu ) veren baz ise proton alan moleküller olarak tanımlanır. Organik moleküllerde en bilinen asit türevleri karboksilik asitlerdir. Bir karboksilik asidin proton verme eğilimi nasıl açıklanabilir.

Baz olarak sodyum ve potasyum hidroksit yanında , azot üzerindeki elektron çiftlerinden dolayı amin türevleri , alkollerin konjuge bazları - alkoksitler kullanılmaktadır.

Bazı moleküllerin verebilecek protonları olmadığı halde asit olarak davranmasını Brönsted-Lowry tanımlaması açıklayamaz. Örnek olarak bortriflorür , alüminyum klorür güçlü birer asit olarak davranmalarına rağmen üzerlerinde verebilecekleri protonları yoktur. Bunlar Lewis asit- baz tanımı : Elektron alanlar asit elektron verenler bazdır , tanımı ile açıklanabilirler ve bu tür maddelere genel olarak Lewis asitleri bunlara elektron veren , genelde üzerinde elektron çifti bulunduran maddelere de Lewis bazı denir.

Bunlardan Bortriflorürü inceleyelim. Bor-5-protona sahip bir elementtir ve SP2 hibritleşmesi yapar.

Hibritleşme sonunda bir tane hibrite katılmayan boş P orbitali kalır ki bu orbitalde elektron almaya müsaittir ve asit olarak davranma sebebi bu şekilde açıklanabilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bakteriler

BAKTERİLER

Bazı tek hücreli canlıları belirtmek için kullanılan terime Bakteri denir. Bakteriler konusundaki bilgiler son yüzyıllardaki teknik ilerlemelere sıkı sıkıya bağlıdır.Eski çağ bilginleri,doğrudan gözlem ve düşünme yoluyla “mikropların” varlığını bulmuşlardı; ilk mikroskoplarsa, mikropların görülmesini sağladı.Geliştirilmiş mikroskoplar sayesinde, bakteriler ile tek hücreli hayvanlar ve tek hücreli bitkiler arasındaki fark belirlendi.Bakteriler ile virüslerin ayrımıysa, elektron mikroskobunun bulunmasından sonra yapılabildi.Ama, bu alandaki ilerlemeler bitmediği için, bakterilerin tümünü kapsayacak kesin ve eksiksiz bir tanım vermek, henüz olanaksızdır.Bakteriler çok küçük organizmalardır; tek başlarına çıplak gözle görülemezler.Tipik bakterilerde her canlı, karmaşık yapılı bir çeperle çevrili tek bir hücreden oluşmuştur; çeperin içinde, daha üst hücrelerin çekirdeklerindeki yapıları içiren bir merkez cisim bulunur; ama bu merkez cisim, üst canlılardakinin tersine, bir zarla çevrili değildir.Hücrenin genetik yapıları merkez cisim içindedir: bölünmeler sonucu ortaya çıkan yeni hücreler, bu genetik yapılar sayesinde özgül niteliklerini korurlar.Ama bakterilerin yanı sıra, onlar kadar yaygın olan su yosunları da, hücrelerinde gerçek bir çekirdek olmayan merkez cisim taşırlar.Bu nedenle söz konusu iki organizma, prokaryotlar (“ ilkel çekirdekli organizmalar”)terimi altında toplanır.

Bakteriler enzim yapabilirler ve yüksek bir antijen etkileri vardır.Çok sayıda organik maddeyi ayrıştırmayı sağlayan enzimleri taşıma özelliği, bakterileri doğada son derece etkili kılar.Ayrıca, canlı varlıklarla ilişkiye girdiklerinde, taşıdıkları antijenler karşı genellikle özel antikorlar oluşmasın yol açarlar.Ama bu sayılanlar da bütünüyle bakterilere özgü nitelikler değildir.Sözgelimi enzim yapma yeteneği maya mantarlarında da vardır; ama bunlar, hücre yapılarıyla bakterilerden kolayca ayırt edilebilirler.

Bakteri grubu bir kez kabaca da olsa belirlendikten sonra, bakterilerin birbirlerinden çok farklı türlerde ayrıldıkları görülür. Sınıflandırılmalarında, belirgin bakteri özellikleri içeren bir merkez öbek ile 3 ayrı öbek ortaya çıkar: Birinci öbek mantarlarla, ikinci öbek su yosunlarıyla, üçüncü öbek bir hücrelilerle benzer özellikler taşır.

BAKTERİ HÜCRESİ

Bakteri hücresini oluşturan yapılar elektron mikroskobuyla saptanabilmiştir.Bütün canlı hücrelerde olduğu gibi, bakterilerde de bir sitoplazma zarı vardır; zarın dışında, hücreye özel biçimini veren sert bir dış çeper yer alır.Bakteri çeperi, hücreyi etkili biçimde korur ve yapısına göre özel boylara boyanır.

Çeper genellikle helmemsi bir kılıfla çevrilidir; kılıfın başlıca işlevi, pnömokoklarda olduğu gibi, antijenleri taşımaktır.

Hücrenin içi çok yoğundur.Küçük boyutlu çok çeşitli kofullar görülebilir.Protoplazma,

üst hücrelerdeki özellikleri tam olarak taşımamakla birlikte, ribozomlar, yani protein yapımını sağlayan nükleik asit parçacıklarını kapsar. Bitkilerde klorofil üretiminin dayanağını oluşturan plastlara

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bitkiler Yeryüzünde Yaşamın Anahtarıdır. Bitkiler Olmasaydı Pek Çok Canlı O

Bitkiler yeryüzünde yaşamın anahtarıdır. Bitkiler olmasaydı pek çok canlı organizma yaşamını sürdüremezdi; çünkü üstün yapılı yaratıklar, yaşam biçimleriyle, besinlerini doğrudan yada dolaylı olarak bitkilerden sağlarlar. Oysa pek çok bitki, gerekli besinlerini güneş ışığından yararlanarak kendisi üretmektedir.

     Bitkiler 2 temel öbekte (altşube) toplanır;

     1. KAPALI TOHUMLULAR (Çiçekli Bitkiler-Angiospermae)

     2. AÇIK TOHUMLULAR (Çiçeksiz Bitkiler-Gymnospermae)

     Kapalı tohumlular gerçek çiçek üretirler ve sayıları 250 milyona yakın türden oluşan bir bitkiler alemidirler… Meşe, kayın, gürgen, karağaç gibi yapraklı ağaçlar bu gruba dahildir…

     Açık tohumlular ise çiçeksiz bitkiler olarak anılırlar ve bu bitkilerde geniş bir canlılar topluluğudur. Çam, Göknar, Sedir, Ladin gibi kozalaklı ağaçlar, Sikaslar, Ginko gibi türler bu gruba dahildir…

Çiçekli bitkilere örnek;

At kestanesi

Çiçeksiz bitkilere örnek;

Bataklık Servisi

BİTKİLERİN DÜNYASI

Hepimizin ne olduğunu çok iyi bildiği “tohum” için şöyle bir soru soralım: Ağaç kabuğu kadar sert bir kabuk içinde bulunan tohumla, bir ağaç kabuğunun farkı nedir?

Bu tarz sorular genelde “alışılmadık” sorulardır; çünkü tohum da, ağaç kabuğu da günlük hayatta birçok uğraşısı olan insan için önemsiz detaylardır. Birçok insana göre, etrafta düşünülmesi gereken çok daha önemli, çok daha gerekli şeyler vardır.

Çevresine sadece yüzeysel gözle bakarak hareket eden kişilerde bu mantık oldukça yaygındır. Bu insanlar için, herhangi bir konu hakkında yalnızca ihtiyaçları karşılayacak kadar detay bilmek yeterlidir. Bu sığ mantığa göre etrafta olan biten her şey alışılagelmiş ve sıradandır, herşeyin mutlaka “bilinen”, “alışılmış” bir açıklaması vardır.

Sinek uçar çünkü kanatları vardır, ay zaten hep gökyüzündedir. Dünya uzaydan gelebilecek tehlikelerden korunmaktadır çünkü atmosfer vardır. Oksijen dengesi de hiç bozulmaz . İnsan duyar, görür, koku alır…

Oysa bu dar mantığı bırakıp da etrafındaki olaylara, her şeyle ilk defa karşılaşan bir kimse gibi, görüşünü sınırlayan alışkanlık perdesini kaldırarak bakan insan, önünde çok geniş bir ufkun açıldığını görür. Neden, nasıl, niçin sorularını daha sık sorarak düşünmeye, etrafında olan bitenleri bu gözle incelemeye başlar. Daha önceleri kendisine doyurucu gelen açıklamalar yetersizleşmeye başlar. Çevrede meydana gelen olaylarda, canlıların sahip oldukları özelliklerde, kısacası her şeyde bir olağanüstülük olduğunu kavramaya başlar.

Düşünmeye başladıkça alışkanlık, yerini hayrete bırakır. Sonunda her şeyin sonsuz güç, bilgi ve akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından, üstün ve mükemmel bir şekilde tasarlanıp, yaratılmış olduğunu görür. İşte o andan itibaren bu insan, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın, yarattığı tüm canlılar üzerindeki kudret ve hakimiyetini görebilir.

” Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. “(Bakara Suresi, 164)

Bitkilerin varlığı yeryüzündeki canlılığın devamı için vazgeçilmezdir. Bu cümlenin taşıdığı önemin tam olarak kavranabilmesi için şöyle bir soru sormak gerekir: “İnsan yaşamı için en önemli unsurlar nelerdir?” Bu sorunun cevabı olarak akla elbetteki oksijen, su, besin gibi temel ihtiyaç maddeleri gelir. İşte tüm bu temel maddelerin yeryüzündeki dengesini sağlayan en önemli faktör yeşil bitkilerdir. Bundan başka yine yeryüzündeki ısı kontrolünün sağlanması, atmosferdeki gazların dengesinin korunması gibi, sadece insanlar için değil bütün canlılar için son derece büyük önem taşıyan başka dengeler de vardır, ki bütün bu dengeleri sağlayanlar da yine yeşil bitkilerdir.

Yeşil bitkilerin faaliyetleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Bilindiği gibi yeryüzündeki yaşamın ana enerji kaynağı Güneş’tir. Ancak insanlar ve hayvanlar, güneş enerjisini doğrudan kullanamazlar, çünkü bünyelerinde bu enerjiyi olduğu gibi kullanabilecekleri sistemler yoktur. Bu yüzden güneş enerjisi de ancak bitkilerin ürettiği besinler aracılığıyla, kullanılabilir enerji olarak insanlara ve hayvanlara ulaşır. Hücrelerimiz tarafından kullanılan enerji hammaddelerinin tümü, gerçekte bitkiler aracılığıyla bize taşınan güneş enerjisidir. Örneğin çayımızı yudumlarken aslında güneş enerjisi yudumlarız, ekmek yerken dişlerimizin arasında bir miktar güneş enerjisi vardır. Kaslarımızdaki kuvvetse gerçekte güneş enerjisinin farklı formundan başka bir şey değildir. Bitkiler güneş enerjisini bizim için karmaşık işlemler yaparak bünyelerindeki moleküllere depolamışlardır. Hayvanlar için de durum insanlardan farklı değildir. Onlar da bitkilerle beslenir ve bu sayede onların enerji paketleri haline getirerek depoladıkları güneş enerjisini kullanırlar

Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretebilmelerini ve diğer canlılardan ayrıcalıklı olmalarını sağlayan ise, hücrelerinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini doğrudan kullanabilen yapıların bulunmasıdır. Bitki hücreleri bu yapıların yardımıyla, güneşten gelen enerjiyi, insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve formülü yapılarında saklı olan çok özel işlemlerle, besinlere bu enerjiyi depolarlar. Bu özel işlemlerin tümüne birden fotosentez denir.

Bitki hücresinin içinde çok farklı bölümler vardır. Her bölüm farklı kimyasal maddelerden oluşmuştur ve her biri farklı bir görevi yerine getirmek için özel olarak tasarlanmıştır. Yanda şematik resmi görülen bitki hücresinin en önemli özelliği kuşkusuz ki diğer bütün canlı hücrelerinden farklı olarak kendi besinini kendisinin üretebilmesidir.

Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için gerekli olan mekanizma, daha doğru bir anlatımla minyatür fabrika, bitkilerin yapraklarında bulunur. Gerekli olan mineralleri ve su gibi maddeleri taşıyacak son derece özel bir yapıya sahip olan taşıma sistemi de bitkinin gövdesinde ve köklerinde mevcuttur. Üreme sistemi ise her bitki türü için yine özel olarak tasarlanmıştır.

Bütün bu mekanizmaların her birinin kendi içlerinde kompleks yapıları vardır. Ve bu mekanizmalar birbirlerine bağlı olarak çalışırlar. Biri olmadan diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremezler. Örnek olarak sadece taşıma sistemi olmayan bir bitkiyi ele alalım. Böyle bir bitkinin fotosentez yapması imkansızdır. Çünkü fotosentez yapması için gerekli olan suyu taşıyacak kanalları yoktur. Bitki besin üretmeyi başarmış olsa bile bunu gövdenin diğer bölümlerine taşıyamayacağından bir işe yaramayacak, bir süre sonra ölecektir.

Bu örnekte olduğu gibi bir bitkide bulunan bütün sistemlerin kusursuz bir biçimde işlemesi zorunludur. Oluşacak aksaklıklar ya da mevcut yapıdaki bir eksiklik bitkinin işlevlerini yerine getirememesine neden olacak, bu da bitkinin ölümüyle ve türünün yok olmasıyla sonuçlanacaktır.

İleriki bölümlerde geniş bir şekilde ele alınacak olan bu yapılar detaya inilerek incelendiğinde, son derece kompleks ve kusursuz bir tasarımın ortaya çıktığı görülecektir. Yeryüzündeki bitki çeşitliliği de göz önüne alınarak değerlendirildiğinde, bitkilerdeki bu olağanüstü yapılar daha da dikkat çekici hale gelecektir.Yeryüzünde 500.000′den fazla bitki çeşidi bulunmaktadır.1 İşte bütün bu bitki türlerinin her biri kendi içinde özel tasarımlara ve türlerine özgü sistemlere sahiptirler. Temel olarak hepsinde aynı mükemmel sistemler bulunmakla beraber, üreme sistemleri, savunma mekanizmaları, renk ve desen açısından benzersiz bir çeşitlilik söz konusudur. Bu çeşitlilikte değişmeyen tek şey; bitkilerde kurulu olan genel düzenin işlemesi için bitkideki bütün parçaların (yaprak ve yapraktaki yapılar, kökler, taşıma sistemleri, kabuk, saplar) ve daha pek çok mekanizmanın bir anda ve eksiksiz bir biçimde var olması gerektiği gerçeğidir.

Günümüzde bilimadamları böyle sistemler için “indirgenemez komplekslik” tanımını kullanmaktadırlar. Nasıl ki bir motor herhangi bir dişlisinin eksik olması durumunda çalışamaz hale gelirse, aynı şekilde bitkilerde de tek bir sistemin dahi eksik olması veya sistemin parçalarının görevlerinden birini yerine getirmemesi de bu bitkinin ölümüne neden olur.

İndirgenemez komplekslik özelliği, bitkinin bütün sistemlerinde mevcuttur. Aynı anda bulunması gereken kompleks yapılar ve bu inanılmaz çeşitlilik “bitkilerdeki mükemmel sistemlerin nasıl ortaya çıktığı” sorusunu akla getirmektedir.

Bu sorunun cevabını bulabilmek için yine sorular sorarak düşünelim. Bitkilerdeki mekanizmalardan en önemlisi ve en bilineni olan fotosentez işleminin ve ona bağlı olarak da taşıma sistemlerinin nasıl ortaya çıktığını düşünelim.

Yaprakta bulunan klorofilin içinde yakalanan güneş enerjisi, havadaki karbondioksiti ve bitkideki suyu çeşitli işlemlerden geçirerek glikoza (besin) ve oksijene dönüştürmekte kullanılır. Bu karmaşık işlemlerin gerçekleştirildiği yer büyük bir fabrika değil, yanda resmi görülen yaprakta bulunan ve boyutu milimetrnin binde biri gibi ölçülerle ifade edilen özel yapılardır.

Her an her yerde gördüğümüz ağaçlar, çiçekler besin üretebilmek için, fotosentez gibi hala bazı noktaları çözülememiş bir olayı gerçekleştirebilecek kadar mükemmel sistemleri bünyelerinde kendileri oluşturmuş olabilirler mi? Havadaki gazların içinden karbondioksiti (CO2), besin yaparken kullanmak üzere bitkiler mi seçmiştir? Kullanacakları CO2 miktarını kendileri mi belirlemiştir? Fotosentez için ihtiyaç duydukları maddeleri topraktan alabilmeleri için gerekli kök sistemini oluşturan mekanizmayı bitkiler tasarlamış olabilirler mi? Besin taşımada ayrı, su taşımada ayrı özellikte borular olacak şekilde bir taşıma sistemini bitkiler mi meydana getirmişlerdir?

Bu soruları çoğaltabiliriz. Ancak her sorunun cevabı aynı noktaya varacaktır. Bitkilerdeki her ayrıntıda ayrı bir tasarım vardır. Yukarıda bitkilere dair saydığımız tüm özellikler akıl, bilgi, ölçme ve değerlendirme gibi kavramlar gerektirdiğinden bitkiler bu sayılanların hiçbirini kendileri yapamazlar. Dahası, bitkiler böyle bir bilince de sahip değildirler.

Bitkilerin nasıl ortaya çıktığı sorusuna cevap arayan evrim teorisi savunucuları her zamanki gibi tek çareleri olan “tesadüfler”e başvurmuşlardır. Tesadüflerle meydana geldiğini öne sürdükleri bir bitki türünden, yine tesadüflerle zaman içinde sayısız çeşitlilikte bitkinin ortaya çıktığını, her türün kendine özgü olan koku, tat, renk gibi özelliklerinin de yine bu tesadüfler sonucu ortaya çıktıklarını iddia etmişlerdir. Bu iddialarına da hiçbir bilimsel kanıt getirememişlerdir. Bir yosunun nasıl olup da bir çileğe ya da bir kavak ağacına veya bir gül ağacına dönüştüğünü evrimciler, tesadüflerin oluşturduğu şartların bunları farklılaştırması şeklinde açıklarlar. Oysa bir bitkinin tek bir hücresi dahi incelendiğinde, zaman içinde küçük değişikliklerle meydana gelemeyecek kadar kompleks bir sistemin olduğu görülecektir. İşte bitkilerdeki bu kompleks sistem ve mekanizmalar evrimci mantıkla ortaya atılan tesadüf senaryolarını daha en başından kesin bir biçimde çökertmektedir. Bu durumda ortaya tek bir sonuç çıkar.

Bitkilerdeki her yapı özel olarak planlanmıştır, tasarlanmıştır. Bu da bize bu kusursuz planı yapan üstün bir Aklın olduğunu gösterir. İşte bu üstün aklın sahibi Alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını bir ayette şöyle bildirmektedir:

“Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır… İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur.Her şeyin Yaratıcısıdr,öyleyse O’na kulluk edin.o, her şeyin üstünde bir vekildir.(Enam Suresi, 101-102)”

Yeryüzündeki ekolojik dengeyi sağlayan bitkilerdir

Bitkiler, yeryüzünde ekolojik dengenin sağlanmasında en önemli faktörlerdendir. Bunu bir karşılaştırma yaparak rahatlıkla görebiliriz. Örneğin yeryüzündeki tüm canlılar havadan oksijen alıp, atmosfere sadece karbondioksit, ısı ve su buharı verirler. Bunun yanısıra fabrikalarda yapılan üretim ve araç kullanımı gibi işlemler sonucunda da belli miktarda karbondioksit ve ısı havaya bırakılır. Yeşil bitkilerse bütün canlıların aksine havadan kabordioksit ve ısı alırlar. Bu iki maddeyi kullanarak fotosentez yapar ve havaya sürekli olarak oksijen verirler. Böyle hassas bir dengenin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek elbette ki akla ve bilime uygun bir iddia olmayacaktır.

Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı aklınıza gelirdi?

Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir tasarım harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir.

Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi b itkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak tasarlanmıştır. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar.

Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde, yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim. Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar, limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar, aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur.

Meyvelerin ve sebzelerin lezzetleri, kokuları ve tadları düşünüldüğünde akla böyle bir çeşitliliğin nasıl ortaya çıktğı sorusu gelecektir. Aynı topraktan, aynı suyu ve mineralleri kullanarak, aynı tadı ve kokuyu hiç şaşmadan tutturan elbette ki üzümlerin, karpuzların, kavunların, kivilerin, ananasların kendileri değildir. Bu benzersiz lezzet, görünüş ve tad onlara Allah tarafından verilmektedir.

Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim. Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su, karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır, üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde bu dağılım gerçekleşir.

Karpuzların çekirdeklerinin dizilişlerinde de bir hata görülmez. Her bir çekirdeğin içine o karpuzun binlerce yıl sonraki nesillerine ulaşacak bilgi kodlanmıştır. Her çekirdek özel, koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu, içindeki bilginin bozulmasını engellemeye yönelik hazırlanmış mükemmel bir tasarımdır. Kabuk çok sert değil, çok yumuşak da değil, ideal bir sertlikte ve esnekliktedir. Kabuktan sonra çekirdeğin içinde ikinci bir kat vardır. Kabuğun alt ve üst parçalarının yapışma yerleri bellidir. Bu yapışma yerleri çekirdeklerin tutunabilmesi için özel olarak yapılmıştır. Çekirdek, bu yapı sayesinde sadece uygun nem ve sıcaklığa kavuşunca hemen açılır. Çekirdeğin içindeki o dümdüz bembeyaz bölüm kısa bir süre sonra çimlenerek, yemyeşil bir yaprağa dönüşüverir.

Karpuzun bir de kabuğunun yapısını düşünelim. Bu pürüzsüz kabuğu ve kabuğun üstündeki cilalı yapıyı oluşturanlar hep hücrelerdir. Bu pürüzsüz cilalı yapının ortaya çıkması için, hücrelerin her birinin kabuğun yapısındaki mumsu maddeyi aynı seviyede salgılamaları gerekmektedir. Ayrıca kabuğu pürüzsüz ve yuvarlak yapan da karpuz hücrelerinin dizilişindeki mükemmelliktir. Bunu sağlayabilmek için hücrelerin her birinin yer alması gereken noktayı bilmesi gerekir. Aksi takdirde bu pürüzsüzlük, karpuzun dış yapısındaki bu kusursuz yuvarlaklık oluşmayacaktır. Görüldüğü gibi karpuzu oluşturan hücreler arasında kusursuz bir uyum vardır.

Bu şekilde düşünerek yeryüzündeki bitkilerin tümünü inceleyebiliriz. Bu incelemenin sonunda elde ettiğimiz sonuç bitkilerin insanlar ve tüm canlılar için özel olarak tasarlanmış yani yaratılmış oldukları sonucu olacaktır.

Alemlerin Rabbi olan Allah tüm besinleri canlılar için var etmiştir ve bunları, her birinin tadı, kokusu, faydası farklı olacak şekilde yaratmıştır:

“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. “ (Nahl Suresi, 13)

“Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir.”  (Kaf Suresi, 10-11)

FOTOSENTEZ

Fotosentez Mucizesi

Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından, suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır. Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın devamı için bir o kadar önemlidir.

İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve yine çok özel yollarla depolarlar.

İşte bu şekilde fotosentez işlemi tamamlanmış olur. Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer alan ve bitkiye yeşil rengini veren “kloroplast” adı verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici noktalardan biri de budur.

Sır dolu bir fabrika:Kloroplast

Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler, ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder. İç zar sistemi ise “thylakoid” olarak adlandırılan yapıları içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler “grana” adı verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi demektir.

Bunlardan başka kloroplastlarda “stroma” adı verilen ve içinde DNA, RNA ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.1Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan binlerce “klorofil”in aynı anda ışığa tepki vermesi, saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir sürede gerçekleşir.

Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken, işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar “aydınlık evre” ve “karanlık evre” olarak adlandırılır.

Aydınlık evre

Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik renklerin birleşimidir ve bu renklerin enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki renklerin ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. En çok enerji taşıyanlar tayfın iki ucundaki bu renklerdir. Bu enerji farkı bitkiler açısından çok önemlidir çünkü fotosentez yapabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaçları vardır. Bitkiler en çok enerji taşıyan bu renkleri hemen tanırlar ve fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler.

Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki renklerin enerji yükü daha az olduğu için, yapraklar bu dalga boylarındaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların yeşil gözükmesinin nedeni de budur.1Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid’in yapısının incelenmesinde fayda vardır.

“Klorofiller, “klorofil-a” ve “klorofil-b” olarak ikiye ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid’in detaylı yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler kısaca, thylakoid’in içinde yer alan bir grup klorofil olarak tanımlanabilir.

Yeşil bitkilerin tamamına yakını bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken, bitkilerin %3′ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. “Fotosistem I”, ve “Fotosistem II” olarak adlandırılan bu bölgelerde toplanan enerji daha sonra tek bir “klorofil-a” molekülüne transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji, reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp oksijenin elde edilmesi için kullanılır. Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir.

“Fotosistem I” tarafından verilen elektron, “Fotosistem II” den salınan elektron ile yer değiştirir. “Fotosistem II” tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı elektronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen, protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur.2

Tohumların dayanıklılığı ve dağıtımı

“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 17-18)

Her bitki yaşadığı bölgedeki iklim koşullarına uygun bir tasarıma ve özelliklere sahiptir. Örneğin; kurak bölgelerdeki bitkilerde var olan özellikler diğer türlerde yoktur. Bu nedenle çöllerden alınan bir bitkinin kutuplarda ya da tropikal ormanlarda, tropikal ormanlardan alınan bir bitkininse kutuplarda ya da çöllerde yaşaması beklenemez. Çünkü tropikal bölgelerdeki bitkilerin bütün yapıları -yapraklarının büyüklükleri, tohumlarının dayanıklılık özellikleri vs.- bu bölge şartlarına uygundur. Kutup bölgelerinde yetişen bitkilerin özellikleri ise kutup şartlarına uygundur. Ancak bazı bitkiler, beklenmedik şekilde ortaya çıkan zorlu şartlara karşı da son derece dayanıklılık gösterirler. Aşırı sıcak hava, kuraklık ya da aksine şiddetli yağmur ve soğuk bitkilerin dayanıklı olmalarını gerektiren şartlardandır. Bu gibi beklenmedik durumlarla karşı karşıya kalan bazı

bitkiler ise bir çeşit uyku durumuna geçerek dayanıklılık gösterirler. Suda yaşayan bir bitkinin çölde, kurak iklimde yaşayan bir bitkinin tropiklerde yaşaması imkansızdır.

Ortaya çıkan protonlar thylakoid’in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlardan bazıları ise thylakoid zarındaki enzim kompleksleri ile birleşerek ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirirler. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir. Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır. Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir. Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan “özel yakıt üretim planı” sayesinde diğer işlemler de eksiksiz tamamlanır.

Karanlık evre

Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın “stroma” diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karanlık evrede kullanılan karbondioksiti, şeker ve nişasta gibi besin maddelerine dönüştürürler.1Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir. Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin kaynaklarındandır.

Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz. Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir. Sayısız çeşitlilikteki bitki hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır.

Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır. Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti, bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır. Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış olurlar. Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider.

Fotosentez İçin Gerekli Olan Her şey

Gibi Güneş Işığı da Özel Olarak Ayarlanmıştır

Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır. Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle bir soruyla inceleyelim:

Güneş’in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler?Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır.

Güneş ışığı yaprağın üzerine düştüğünde yapraktaki tabakalar boyunca ilerler. Yaprak hücrelerindeki kloroplast organellerinin içindeki klorofiller bu ışığın enerjisini kimyasal enerjiye çevirir. Bu kimyasal enerjiyi elde eden bitki ise bunu hemen besin elde etmekte kullanır. Bilimadamlarının birkaç cümlede özetlenen bu bilgiyi elde etmeleri 20. yüzyılın ortalarını bulmuştur. Fotosentez işlemini anlamak için sayfalarca reaksiyon zincirleri yazılmaktadır. Fakat hala bu zincirlerde bilinmeyen halkalar mevcuttur. Oysa bitkiler yüz milyonlarca yıldır bu işlemleri hiç şaşmadan gerçekleştirip dünyaya oksijen ve besin sağlamaktadır.

Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları yazmaktadır:

“Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir… Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş’i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş’e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz.”1

Kısacası fotosentez işleminin gerçekleşebilmesi için şu anki şartların olması zorunludur. İşte bu noktada akla gelebilecek bir soruyu daha değerlendirmekte fayda vardır:

Zaman içinde fotosentez işleminin sıralamasında ya da moleküllerin görevinde herhangi bir değişiklik olabilir miydi?Bu soruya, doğadaki hassas dengelerin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia eden evrim savunucularının vereceği cevaplardan bir tanesi, “başka türlü bir ortam olsaydı, canlılar o ortamlara da uyum sağlayacakları için bitkiler de o ortama göre fotosentez yapabilirlerdi” olacaktır. Oysa bu tamamen yanlış bir mantıktır. Çünkü bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için güneşin yaydığı ışıkların şu anki uyum içinde olmaları gerekmektedir. Bu mantığın yanlış olduğunu gerçekte bir evrimci olan astronom George Greenstein da şu şekilde belirtmektedir:

“Belki insan burada bir tür adaptasyonun gerçekleştiğini düşünebilir.Bitkinin yaşamının Güneş ışığının özelliklerine uyum sağladığını varsayak moleküller ışığın çok belirli bazı renklerini absorbe edebilirler.Işığın absorbe edilmesi işlemi, moleküllerin içindeki elektronların yüksek enerji seviyelerine olan duyarlılıklarıyla ilgilidir ve hangi molekülü ele alırsanız alın, bu işi gerçekleştirmek için gereken enerji aynıdır. Işık, fotonlardan oluşur ve yanlış enerji seviyesinde foton, hiçbir şekilde absorbe edilemez… Kısacası yıldızların fiziği ile, moleküllerin fiziği arasında çok iyi bir uyum vardır. Bu uyum olmasa, yaşam imkansız olurdu. “2

Tekrar önemle belirtmek gerekirse; bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için güneşin yaydığı belirli aralıktaki ışığın varlığı şarttır. Yaşam için zorunlu olan bu uyum hiçbir şekilde rastlantılarla açıklanamayacak kusursuzlukta bir uyumdur. Yeryüzündeki her şeye hakim olan ve üstün bir aklın sahibi olan Allah, tüm bunları birbirine uygun olarak yaratmıştır.

Fotosentezin sonuçları

Milimetrenin binde biri büyüklükte yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar için çok önemlidir.Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının sürekli olarak artmasına neden olurlar.56 Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık 92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır. Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı da en az 18 milyar tonu bulmaktadır.

Buna göre karalardaki karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir. Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir. Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden üretilir ve denge korunur. Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli bir rakamdır.

Atmosfere verilen karbondioksit miktarının da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir.1

Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler, oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar. Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır.

Bitkilerdeki besinler fotosentez sonucu oluşur

Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları “karbonhidratlar” olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır. Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir. Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.

Tohumlardaki uyku durumu

Bitkilerin fazla bilinmeyen özelliklerinden bir tanesi yukarıda söz ettiğimiz gibi bazı bitki türlerine ait tohumların çok zor koşullara dayanıklı olmalarıdır. Söz konusu tohumlar zor şartların oluştuğu dönemlerde bilinçli bir şekilde metabolizma faaliyetlerini azaltarak yani bir anlamda uykuya geçerek daha dayanıklı olurlar.Uyku olayı ilk etap olan kurutma aşaması ile başlar. Tohum, sahip olduğu suyu dokularından kaybederek uykuya dalar. Canlı bitki dokuları % 90 ila % 95 arasında su içerirken, uykudaki tohumların dokuları % 5 veya en fazla % 15 gibi su içerir. Bu işlem belirli bir sıralama ile genetik kontrol altında geçekleştirilir. Bu işlemin gerçekleştirilmesinde başlıca etken absisik asit adlı bir hormondur.1 Bu hormon bitki büyümesini engelleyen hormonlardan biridir. Bu hormonun varlığı sayesinde tohum içinde fonksiyonlar yavaşlar. Uyku durumundaki bir tohumun hücrelerinde, solunum çok azalır, ne beslenme ne de büyüme olmaz.2On yıllarca hatta yüzyıllarca uyku durumunda kalan ve sonra filizlenen tohumlar vardır.

Bu uyku durumu bitkilerin soylarını sürdürmeleri açısından son derece önemlidir. Bitkiler hep aynı yerde bulundukları için zor koşullarda yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan böyle bir mekanizmanın varlığı zorunludur.3Peki bu derece önemli olan bu özellik nasıl ortaya çıkmıştır? Şartlar kötüye gittiğinde bitki tohumları nasıl olup da bulundukları yerde yani toprağın altında bundan haberdar olmakta ve önlem almaktadırlar? Bir tohumun ne gözleri, ne saati, ne de sinir sistemi mevcuttur. Bu durumda bitki uyanma vaktinin geldiğini nasıl hesaplamaktadır? Evrimciler bazı bitkilerin zor koşullarda yaşamalarını sağlayan bu özelliklere sahip olmalarına “Bitkiler istenilmeyen dönemlerde yaşamlarını garantiye almak için mekanizmalar geliştirmişlerdir” gibi cümlelerle açıklama getirmeye çalışırlar.

Ancak bu, düşünüldüğünde hiçbir anlam ifade etmeyen bir cümledir. Çünkü tahta bir gövdeden, yeşil yapraklardan, çiçeklerden, köklerden oluşan bir ağacın ya da bir çiçeğin kendisi adına böyle bir ihtiyaç hissetmesi ve düşünmesi, tohumunun uykuya geçmesini sağlayacak bir sistemi keşfetmesi, bu mekanizmayı kendi içinde kurması, sonra da bunun için gerekli olan genetik bilgiyi kodlayarak bunu hücrelerine yerleştirmesi ve bu bilgiyi gelecek nesillere aktarması elbette ki mümkün değildir. Böyle bir iddia bilimsellikten olduğu kadar akılcılıktan da uzaktır. Evrimcilerin bu konuda anlattıkları bir başka hikaye ise şöyledir: “Evrim süresince, her bir bitki türü çevre koşullarına ait verileri ustalıkla elde etti ve zihnine yerleştirdi. Bu bilgiler konsantre edilerek genetik materyalinin içerisine kodlandı.

Tohumlar, mevsimlerin ardarda geldiğini, toprağın cinsini ve kalitesini, bir akarsuyun yakın olup olmadığını, etrafında rakip türlerin var olup olmadığını, ortaya çıkan boş bir alanın varlığını ‘tanıma’ yeteneğine sahip oldular.” 4 Yukarıdaki ifadeler biraz düşünüldüğünde bunların da son derece mantıksız varsayımlar olduğu rahatça anlaşılacaktır. Bir bitkinin zihni yoktur ki, çevresindeki verileri “zihnine yerleştirsin”! Veya bir bitki, sahip olduğu genetik materyalden haberdar değildir ki, buna yeni bilgiler eklesin. Aynı şekilde bitki akıl ve şuur sahibi bir varlık değildir ki, çevresini “tanıma yeteneğine” sahip olsun! Bunların tümü bitkilerin Allah tarafından yaratılmış olduğunu kabul etmek istemeyen evrimcilerin gerçek dışı masallarından ibarettir. Evrimcilerin iddialarının tutarsızlığının başka bir yönü daha vardır. Evrimciler, bitkilerin, özelliklerini zaman içinde gelişen tesadüfi değişimlerle kazandıklarını iddia ederler.

Bu iddiaya göre, bitkilerin uzun yıllar süren uyuyabilme özelliğini kazanabilmeleri için de aradan yüzbinlerce, milyonlarca hatta yüzlerce milyon yıl geçmiş olması, bitkilerin olumsuz koşullara dayanarak bu kadar uzun yıllar boyunca beklemiş olmaları gerekmektedir. Ancak bitkiler böyle bir zorluğa dayanamazlar. Tohum çimlenmeye başladıktan sonra şartlar olumsuzsa yaşamını sürdüremez ve bu da o bitkinin soyunun tükenmesi demektir. Böyle bir durumda kötü şartlarla karşılaşan ilk tohuma, uyuma yeteneğini kazandıracak olağanüstü bir tesadüfün (buna mucize demek daha doğru olur) meydana gelmiş olması gerekir. Bunun hiçbir şekilde mümkün olmayacağı, evrimcilerin tek alternatif olarak öne sürdükleri tesadüflerin değil yüz milyonlarca, trilyon kere trilyon yıl beklense de bir bitkinin genetik şifresine yeni bir bilgi ekleyemeyeceği, tohumlara uyuma özelliğini ya da başka herhangi bir özelliği kazandıramayacakları sağduyu sahibi her insan için açıktır.

Su geçirmez mantosuna bürünmüş haldeki embriyon bazen ana bitkiden çok uzaklara kadar gidebilir. Bütün bu seyahati süresince tohum uyku halinde kalır. At kestanelerini ve soya fasulyelerini buna örnek olarak verebiliriz.Tohum ulaşacağı yere vardığında bile uyku durumu aylar boyunca sürebilir. Ancak bu anlamsız bir bekleyiş değildir. “Uyku hali” denilen bu olay çok temel bir ihtiyaçtır ve kompleks işlemlerle gerçekleşmektedir. Bu dinlenme, yeşermenin en elverişli zamanda ve doğru yerde başlatılması için uygulamaya sokulan bir stratejidir. Çünkü filizlenme olayı bir defa başladığında artık geriye dönüş mümkün değildir. Eğer dış şartlar olumsuzsa genç ve narin filizler bunlardan çok fazla etkilenecek ve varlıklarını sürdüremeyeceklerdir. Tohumlardaki uyku durumu bu riski ortadan kaldırmaktadır

Bitkiler ve onları meydana getiren tohumlar, Allah tarafından bugünkü özellikleriyle birlikte kusursuz bir şekilde yaratılmışlardır.

“Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. ” (Nahl Suresi, 17-18)

Lapin bitkisinin tahmin yeteneği

Bir insanın gökyüzüne bakarak ya da başka yöntemler kullanarak hava tahmini yapması mümkündür. Peki bir bitkinin tahmin yeteneğine sahip olması mümkün müdür? Arktik tundralardaki Lupin bitkisi hava tahmini yapar ve bu tahmin doğrultusunda eğer şartlar olumsuzsa çimlenmez ve toprak altında bir nevi uykuya geçerek havaların düzelmesini bekler. Bu bitkinin tohumları, büyümek için yılın belli zamanlarında sıcak havaya ihtiyaç duyar. Tohumlar sıcaklığın yeterli olmadığını fark ettiklerinde bir mucize gerçekleşir, ortam diğer şartlar açısından uygun olsa da tohumlar çatlamaz ve donmuş topraklarda sıcaklığın artmasını beklerler. Uygun ortam tam olarak sağlandığında da aradan geçen zamanın uzunluğuna bakmaksızın Lupin tohumları kaldıkları yerden gelişmeye devam ederler. Öyle ki kaya yarıkları arasında yüzlerce yıl bozulmadan, çimlenmeden kalan bitki tohumları bulunmuştur.1

Lupin bitkisi donmuş topraklarda yıllarca bozulmadan kalabilen dayanıklı tohumlar üretir.

Görüldüğü gibi, tohum dış ortamdaki olaylardan haberdarmışçasına bazı değişiklikler yaşamaktadır. Konunun önemi açısından şu soruları tekrar soralım: Dış ortam hakkındaki bilgiler yerin altındaki tohuma nasıl ulaşmaktadır? Tohumun kendi kendine dış ortamdan haberdar olması, yani hava tahmini yapması mümkün müdür? Tohumun içinde bulunan bir mekanizma ona durumu haber vermektedir.Tohum da bu haber üzerine bir yerden emir gelmiş gibi gelişimini aniden durdurmaktadır. Peki öyleyse bu haberleşme sistemi nasıl ortaya çıkmıştır

Bu sistemi bitkinin kendisi mi düşünerek bulmuştur? Bu sistemle ilgili gereken teknik donanımı kendisinde nasıl oluşturmuştur? Bu sistemi tabii ki bitkinin kendisi bulmamıştır. Böyle bir yeteneği bitkinin kendisinin kazanamayacağı açıktır. Bitki ilk ortaya çıktığı andan itibaren tohumunda saklı duran genetik bilgide, zaten bu yetenek kodludur. Lupin bitkisi, soğuk hava ile karşılaştığında gelişmesini dondurabileceği bir sisteme bu genetik kod sayesinde sahiptir. Böyle bir bilgi kodlamasının ise bir bitki hücresinde kendi kendine oluşması imkansızdır. Evrimcilerin öne sürdükleri hayali gelişim süreci ne kadar uzun olursa olsun, bu sırada ne tür olaylar gerçekleşirse gerçekleşsin, bitki tohumlarını hava durumundan haberdar eden böyle bir sistemin kendi kendine oluşması mümkün değildir.

Diğer bitkilerden örnekler

Michigan Üniversitesi tarafından 1879′da başlatılan bir bilimsel çalışmada farklı türlerde tohumlar kavanozların içerisine konmuş ve saklanmıştı. Periyodik olarak kavanozlardaki tohumları filizlendirmek için denemeler yapılmıştı. 1980′lerde yani bu deneye başlandıktan 101 yıl sonra tohumların bazıları filizlenmiştir. Danimarka’da 1978′de yürütülen ayrı bir çalışmada, toprağın içerisinde yapılan kazıda 850 yıllık hareketsiz tohumların filizlendiği görülmüştür.2Yine aynı şekilde Mimosa glomerata’nın tohumları, kurutulmuş bitki koleksiyonlarının tutulduğu bir kapta 220 yıl saklanmış ve tohumlar suyla ıslatılır ıslatılmaz filizlenmiştir. Dayanıklı tohumlara başka bir örnek olarak da, 1942 yılında, 2. Dünya Savaşı sırasında 147 yıllık Albizia julibrissin adlı bitkiyi verebiliriz.Londra’daki British Museum’da saklanan bu tohum yangın söndürme çalışmaları sırasında ıslanınca aradan geçen zamana rağmen filizlenmiştir.3

Tundra bölgelerinde hava sıcaklıkları düşük olduğu için bozulma daha yavaş olur. Öyle ki bazı tohumlar, 10.000 yaşındaki buzul tabakalarından çıkarılıp, laboratuvara alındığında gerekli miktarda ısı ve nemin sağlanmasıyla birlikte tekrar hayata dönebilmektedirler.4Tohum, hepimizin bildiği gibi içinde belli miktarda besin bulunan ve dış kabuğu tahtayı andıran bir cisimdir. İçinde sıcaklığı algılayan bir sistemin bulunması, dış dünyadan bilgi alış-verişi yapabilmesi ve sonucunda elde ettiği verileri değerlendirmeye alarak bu bilgiler doğrultusunda hareket etmesi kuşkusuz mucizevi olaylardır.

Ancak evrimcilere göre, tohumlar bu sistemin oluşumunu tesadüflerin yardımı ve kendi iradeleriyle sağlamışlardır. Hatta evrimci iddialara göre, tohumlar son derece şuurlu bir şekilde olumsuz koşulların çimlendikten sonra büyümelerine engel olacağının farkındadırlar. Bu şartları gördükleri anda gelişimlerini durdurmak için neler yapmaları gerektiğini bilir ve sıcaklık yeterli hale geldiğinde kaldıkları yerden gelişmelerine devam ederler. Elbette bu iddialar tamamen akıl dışıdır. Bunları yapan tohumların kendileri değildir. Bir tahta parçasının zeka ve bilince sahip olması, tahmin yeteneğini kullanması ve böyle planlar yapması mümkün değildir. İşte bu yüzden tohumlardaki bu olağanüstü mekanizmanın, evrim teorisinin iddia ettiği gibi rastlantılarla açıklanması imkansızdır.

Tohumlar, zorlu koşullara dayanıklı olacak şekilde özel olarak tasarlanmışlardır; Allah tarafından bu özelliklerle birlikte yaratılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki alemlerin Rabbi olan Allah küçücük tohumlarda bize Kendi varlığının ve üstün yaratışının delillerini sergilemektedir. Allah dilediği anda dilediğini benzersiz olarak yaratandır. O’nun yaratmada hiçbir ortağı yoktur.

” İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O’na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır.”  (En’am Suresi, 102-103)

Tohumların dağıtılması

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.”  (Bakara Suresi, 164)

Bitkiler gibi hareketsiz, yerlerinde sabit duran canlıların, tohumlarını diğer bitkilere nasıl ulaştırdıklarını, tohum dağıtma işleminin nasıl gerçekleştiğini belki bugüne kadar hiç düşünmemiş olabilirsiniz. Oysa tohumlu bitkiler ilk var oldukları dönemden itibaren hiçbir yardıma, hiçbir müdahaleye ihtiyaç duymadan tohumlarını çeşitli şekillerde dağıtma imkanına sahiptirler. Dağıtım işleminin aşamalarını genel olarak şöyle özetleyebiliriz: Döllenen çiçeklerden tohumlar oluşur. Bunlar kimi bitkilerde yere düşer, kiminde rüzgarla havalanır, kiminde de hayvanlara takılır ve bu şekilde çevreye dağılır. Ancak bu özet, bitki tohumlarının dağıtım sisteminin oldukça

yüzeysel bir tanımlamasıdır.

Çünkü bu dağıtım işlemi detaylarına inilerek incelendiğinde, bitkilerin ve hayvanların yaşamlarıyla direkt bağlantılı pek çok ilginç olayın gerçekleştiği görülecektir. Öncelikle her bitkinin oluşturduğu tohum -önceki bölümde gördüğümüz gibi- farklı bir şekle sahiptir. Bir tohumun ya da meyvenin şekline bakarak nasıl yolculuk yaptığını yani nasıl dağıtıldığını tahmin etmek mümkündür. Örneğin; bazı ağaçların etli, yumuşak, cezbedici koku ve renklerde meyveleri vardır. Sindirime dayanıklı kalın kılıflı tohumları olan bu ağaçlar, bu cezbedici özellikleriyle kuşları ve diğer hayvanları kendilerine çekerler. Bazı tohumlarınsa iğneleri, çengelleri hatta olta ve dikenleri vardır. Bu tohumlar kürklü hayvanlara takılarak taşınırlar.

Bazı tohumlar rüzgarda kümeler halinde, tüy ya da tüycükler şeklinde seyahat ederler. Diğerleri kanatlara sahiptir ya da küçük balonlara benzer şekilde şiştirler ve bu sayede uçabilirler. Havada yolculuk yapan tohumların yeterince hafif olmaları, ayrıca şekillerinin de havada uçmaya uygun bir tasarımda olması gerekmektedir. Bazı bitkiler ise üremek için sadece tohumlarını toprağa düşürürler. Bazıları da tohumlarını kendi kendilerine fırlatarak dağıtırlar. Bu fırlatma, tohum kabı içinde büyüme sırasında oluşan gerilimin bir şekilde boşalmasıyla sağlanır. Bazı bitkilerde ise tohum kabukları güneşte kuruduktan sonra çatlayarak açılır ve toprak yüzeyine düşer.

Sazlar tohumlarını hem su ile hem de rüzgarlarla dağıtırlar. Bu bitkinin topuz gibi bir bölümü vardır. Sıkışık küçük küçük binlerce meyveden oluşur. Bu meyvaların üstünde de resimde görüldüğü gibi küçük püsküller mevcuttur. Bu püsküller zamanı geldiğinde tohumların taşınmasını sağlar.

Buraya kadar genel hatlarıyla verilen örneklerde, tohumların yayılmasında çok detaylı bir sistemin tasarlanmış olduğu hemen görülmektedir.Tohumların dağıtılmasında asıl olarak dikkati çeken nokta çok farklı parçalara ve dağıtım şekillerine sahip olmasına rağmen sistemin kusursuz şekilde işlemesidir. Hayvanların taşıdığı tohumlar hep böyle taşınır ve bu sistemde bir aksama meydana gelmez. Rüzgarla uçanlar uygun şekilleri sayesinde hep uçarak hareket ederler. Burada en çok dikkat çeken nokta ise, ilerleyen bölümlerde verilecek örneklerde de görüleceği gibi hem hayvanların hem de bitkilerin bu işlemler sırasında son derece şuurlu bir şekilde hareket etmeleridir. Peki bu şuurun ve planın kaynağı nedir?

Elbette ki bir çiçeğin ya da ağacın, bir kuşla ya da sincapla biraraya gelerek bir dağıtım sistemi kurmaya karar vermesi, bu canlıların neler yapacaklarını ve sistemin nasıl işleyeceğini ortaklaşa tasarlamaları mümkün değildir. Bitkilerin kendileri de üremek için plan hazırlayıp bu plana göre bir sistem kurmuş olamazlar. Ama vakti geldiğinde her bitki üreme işlemlerini başlatır, tohumunu oluşturur ve onu gerektiği gibi dağıtır. Diğer bitkiler de aynı şekilde, aynı sırayla aynı sistemi kullanarak hareket ederler. Bu, dünyanın her yerindeki aynı tür bitkiler için değişmeden devam eder.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Çağımızda Gelişen Biyoteknolojik Gelişmeler

ÇAĞIMIZDA GELİŞEN BİYOTEKNOLOJİK GELİŞMELER

Özet

Bu makale  iki bölümden  oluşmuştur.  Birinci bölümünde,  biyoteknoloji  ile değişen dünya düzeninde olası  devrimsel gelişmeler  ve  söz konusu gelişmelerin eğitim bilimleri açısından  öngörülen doğurgusu ele alınmıştır. İkinci bölümde  biyoteknoloji alanında  dünyada ve  Türkiye’de durum  genel  çizgileriyle özetlenmiş ve gelişmelerin  eğitim sistemine olası yansımaları  tartışmaya açılmıştır.

Giriş

Biyolojide  DNA’nın  yapısının çözümlenmesi  20. yüz yıldaki en  önemli   bilimsel gelişmelerden biridir. Bu gelişme alanda yeni çalışmalara ivme kazandırmıştır. Yeni teknolojilerin kullanıldığı ve uygulandığı  bu çalışmaların doğurguları  fiziksel ve doğal dünyayı değiştirebilecek  niteliktedir. Bu  nedenle  bilimsel platformlarda  yeni yüzyıl biyoteknoloji yüzyılı olarak tanımlanmaktadır.

Biyoteknoloji ve Gelişmeler

Biyoteknoloji kavramı, ilk kez 1919 yılında Ereky   tarafından kullanılmıştır.  Biyoloji ve teknoloji alanındaki gelişmeler,  hiç kuşkusuz kavramın kapsamını  genişletmiş; anlamını zenginleştirmiştir. Söz konusu gelişmeler,  tarihsel süreç içinde, üç başat  döneme ayrılmaktadır. (1,2,3,4,5)

Geleneksel biyoteknoloji dönemi .- 1919 ve 1939’lu  yılları kapsamaktadır. Bu dönemde, biyoteknoloji   Ereky ‘nin kavramı ilk kullandığı anlamda  ‘’ biyolojik sistemlerin yardımıyla  hammaddelerin yeni ürünlere dönüştürüldüğü işlemleri’’  ifade etmektedir. Bu dönemdeki bilgi birikimi ve teknolojiyle  biyolojik sistemler, herhangi bir  değişime tabi tutulmaksızın ekmek, peynir, yoğurt, alkol vb. maddelerin üretilmesinde kullanılmıştır.

Ara dönem.- 1940 ve 1973’lü yılları kapmaktadır. Bu dönemde genomlarında  köklü bir değişiklik  yapılmaksızın biyolojik sistemlerin,  endüstride kullanım alanları genişletilmiş sınırlı tekniklerle antibiyotik, enzim, protein  vb. maddelerin  üretimi geliştirilmiştir.

Modern biyoteknoloji  dönemi.- Gelişmiş ve modern tekniklerin biyolojik sistemlere

Uygulanmasına ilişkin çalışmaları  kapsamaktadır. Mutasyonlar ya da rekombinant DNA

Teknolojisi yardımıyla oluşturulan yeni fenotipik karakter taşıyan  mutantlar veya transgenetik organizmalar endüstride ve tüm alanlarda yoğun biçimde kullanılmaya başlanmış ve kullanılmaktadır. Biyoteknoloji  giderek  genetik mühendisliği uygulamalarının tıbbi, zirai ve endüstriyel biyolojik maddelerin  üretilmesi amacıyla kullanılmasını kapsamaktadır.  Bu nedenle 20. yüzyılın  son yıllarında biyoteknoloji, uygulamalı ve disiplinlerarası bir alan,  ‘’moleküler genetik’’ ve ‘’rekombinant DNA teknolojisi’’ olarak tanımlanmaktadır. Artık  bu  teknoloji  bir organizmanın  genomlarında bulunan tüm bilgileri ve şifreleri  değiştirmeyi; aynı ya da farklı cinse ait organizmalara DNA sekansları veya genleri aktarmayı, istenilen DNA  baz sıralarını veya genlerini çıkarmayı, başka organizmalara aktarmayı ya da birleştirmeyi; DNA  ve  RNA  baz sıralarını belirlemeyi, gen haritaları çıkarmayı; transgenetik  hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar üretmeyi, genetik düzeyde embriyolarda düzenlemeler yapmayı,  yeni fenotip ve genotipte  canlılar oluşturmayı,  proteinler, enzimler, antibiyotikler hormonlar gibi tanılama, tedavi, koruma  ve araştırmalarda kullanılan  maddeler, kimyasallar üretmeyi olanaklı kılmaktadır.

 Biyoteknolojide ulaşılan aşama ve sürdürülen çalışmalar  21. Yüzyılı şekillendirecek devrimsel  gelişmeleri  içermektedir. Rıfkın bu gelişmeleri

1. genlerin izole edilmesi ve birleştirilmesi,

2. patentlenen yaşam,

3. ikinci yaradılış,

4. öjenik bir uygarlık,

5. gen sosyolojisi,

6. bilgisayar işi DNA,

7. yeniden keşfedilen doğa olmak üzere yedi başlıkta ele almıştır. (6)

Demirsoy,  söz konusu gelişmeleri

1. yapıyla ilgili

2. eğitim-öğretimle ilgili

3. işlevsel,

4. özgürlükler,

5. idari ve yasal,

6. düşünce zeminin evrimleşmesi olarak altı boyutta irdelemiştir.,(7)

Bu makalede, yazar 21. yüzyılı şekillendirecek  olası devrimsel gelişmeleri birbirleriyle

örtüşür nitelikte  olmaları nedeniyle bütünleştirerek beş başlıkta ele almayı   uygun görmüştür.

1. İkinci Yaratılış  ve Yeni Bir Evrenbilim Anlayışı

1973’te  Cohen ve Boyer, iki ilişkisiz  organizmadan bir parça DNA izole  edip  bu iki genetik materyali yeniden birleştirmişlerdir. Bunun ardından çok hızlı ve yoğun gelişmelerle ‘’ tıpkı materyallerin ve plastik maddelerin ustaca işlenmesi gibi canlı materyallerin imal edilmesi ‘’ aşamasına gelinmiştir. (8)  Nitekim, 1986’da ateş böceğinden  alınan ışık yayan genlerin  bir tütün bitkisinin genetik koduna yerleştirilmesi ve tütün yapraklarının ışıldaması,  1997’de klonlanmış bir memeli hayvan olarak Dolly’nin, ardından  insan geni taşıyan klonlanmış  ikinci bir koyun olarak Polly’nin doğumu, ilk yapay insan kromozomunun yapılması,  2020 yılına kadar  insan bedeninin % 95’inin laboratuvarlarda yetiştirilme organlarla değiştirilebilme olasılığı, insan genomu projesiyle 2002 yılına kadar bütün insan genomonunun  yaklaşık 100.000 genin,  ayrıntıları ve dizilişi ile saptanması çalışmaları  vb.    gelinen aşamanın  göstergeleridir.

Bütün bunlar genlerin, ilişkisiz türler arasında,- bitki, hayvan ve insan- tüm biyolojik sınırları aşarak; sayısız  yeni yaşam biçimleri, yeni yaratıklar   yaratmak için    nakledilmesi, klonlanarak,  seri ve kütlesel üretimle yeni yaratıkların çoğaltılması;    doğal dünyanın insan eliyle laboratuvarlarda yeniden düzenlenmesi  anlamına gelmektedir.  Yaşamın  kendisinin  hazırlanması, düzenlenmesi, ayarlanması  söz konusudur.  Doğal yapıların değiştirilmesi , dünyanın yeniden yapılanması, insanın yapısının değişmesi aslında

‘’ ikinci yaratılış‘’ süreci gerçekleşmektedir.

İnsanoğlunun  böylesine  doğaya müdahele edebilme;  doğal  dünyayı yeniden düzenleyebilme gücü sağlaması, yararların yanısıra;  belirsizlikleri, riskleri de  beraberinde getirmektedir.  Genetik kirlenme, ekolojik dengelerin bozulması ve bunların sonuçları  belirsizliklerin, risklerin kaynağını oluşturmaktadır.  Örneğin  mikro enjeksiyonla  fare embriyolarına AIDS virüslü insan genomu verilmiş ve 1990’da çalışmanın sonuçları rapor edilmiştir. Farenin taşıdığı AIDS virüsü diğer fare virüsleriyle birleşerek, eskisinden daha öldürücü, daha hızla üreyen ve yeni hücreleri etkileme yeteneğini de kapsayan biyolojik karakteristikler kazandığı anlaşılmıştır. Üstelik yeni virüs  yeni yollarla yayılabilmektedir.   Bu yeni virüsü taşıyan farenin  kasıtlı ya da kasıtsız olarak çevreye yayıldığını düşünmek bile genetik kirlenme ve ekolojik dengelerin bozulması konusunda belirsizliklerin ve risklerin  niteliğini, kapsamını ortaya koymaktadır.

Çalışmalarda gelinen  nokta, genotip yapıları belli hastalık kalıplarına , önceden hazırlanmış belirli ırksal ya da etnik grupları yok etmek için seçimli  toksinlerin  klonlanlanabilmesini olanaklı kılmaktadır. Bu nedenle, genlerin biyolojik bir savaş aracı, bir  silah olarak, kullanılma olasılıkları, tüm denemelerde  kullanılan organizmaların haklarının korunamaması konuları  sorgulanmakta ve biyoteknolojideki gelişmelere koşut olarak   doğal çevrenin korunması,  gelişmelerin izlenmesi, denetlenmesi zorunluluğu  ortaya çıkmaktadır. Aksi halde insanoğlunun laboratuvarlarda  başlayıp gerçekleştirdiği ikinci yaradılış sürecinde;  doğal dünyada  kendi tükenişini de hazırlaması olasıdır.

Bu süreç aynı zamanda Rıfkın’ının tanımladığı ve vurguladığı ‘’ simyadan algeniye’’  kayan  yeni bir kavramsal  metaforu da beraberinde   getirmektedir. Simya, ‘’madde bilimi, doğanın gizlerini çözme girişimi, maden, boya, cam imalatında, ilaçların hazırlanmasında uygulanan işlemler dizisi, aynı zamanda bir tür yoga, bir değişim bilimi, bir felsefe’’ olarak  değerlendirilmektedir. Algeni ise ‘’ doğayı algılamanın, etkilemenin bir yolu,  doğal durumda varolandan daha yeterli olduğuna  inanılan yeni yaratıklar  programlayarak doğal süreci hızlandırma girişimi, doğayla teknolojik girişimlere fizikötesi anlam verme çabası, doğa hakkında yeniden ve yeni bir düşünme yöntemi ve bir felsefe ‘’ olarak tanımlanmaktadır. (9)

Bu düşünme yöntemi ve felsefesinde, ‘’ doğa artık bir sınırlamalar dizisi olarak değil,  yaratıcı bir ilerleme süreci’’ olarak algılanmaktadır. Yaratıcı   ilerlemenin  itici gücü  ise bilgidir. Bu da  yaşamın evrimini, bilginin evrimiyle koşut gören, bilgide değişimin değişmezliğini vurgulayan, farkında olma, kestirme, uygun uyumlar sağlama süreçlerini  ön plana çıkaran, Darwin’i  bu boyutlarda sorgulayan    yeni bir  evren bilim anlayışı sunmaktadır.  (10)

2.Yaşamın  Patentlenmesi,

Biyoteknolojiye koşut, endüstrisi de hızla gelişmektedir.(11)  Gelişen bu endüstride uluslararası rekabet ve işbirliği aynı anda gerçekleşmektedir. Çünkü biyoteknolojinin ürünleri Farmasötik, temel kimyasal ve biyokimyasal maddeler, gıda ve tarım sektörlerini,  teknikleri ise sağlık, çevre, ziraat, hayvancılık ve ormancılık sektörlerini  inanılmaz bir biçimde etkilemektedir.   Buluşları, yatırımları ve üretimi yapanlar  dünya ticaretinde paylarını artırmak  için yoğun çaba harcamaktadırlar. (12,13,14)  Bu da  dünyanın gen havuzunu patentlemek için,  uluslar arası  bir yarışı  da beraberinde getirmektedir. Tüm yasal, yönetsel ve etik tartışmalara rağmen, biyoteknoloji yüzyılında, genetik mirası kapsayan  bütün genlerin değişik  sektörlerdeki uluslararası şirketlerin  patentlenmiş özel mülkiyeti  gibi bir konuma gelmesi  beklenmektedir.

3.Öjenik Bir Uygarlığa Doğru

Genetik mühendisliği  kullanılan  teknolojilerin doğaları gereği  ‘’ öjenik’’ araçlar olarak

değerlendirilmektedir.  Öjenik,  kavram olarak ilk kez  1883 yılında Galton tarafından seçimli yetiştirmeyle bir  ırkın ya da organizmanın  geliştirilmesi anlamında kullanılmıştır. Bu geliştirme iki  boyutta gerçekleştirilebilir. Birincisinde organizmanın istenmeyen özelliklerinin  bilinçli olarak yok edilmesi  ikincisinde ise,  özelliklerin düzeltilmesi için seçimli olarak yetiştirilmesi  söz konusudur. İlk kullanıldığı ve II. Dünya savaşı dönemlerinde kavram zaman zaman dünya tarihinde yeni öjenik bir ırk yaratma söylemlerine,  insanlık tarihinin utanç sayfalarını dolduran soykırım eylemlerine dönüşmüştür.

Özellikle 1990’lı yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler gerçek anlamda ve genetik düzeyde hastalıkları ve bozuklukları eleme şansını artırmıştır. Bu şans kendiliğinden rekombinant DNA, hücre kaynaşması vb. tekniklerin organizmaların genetik ozalitlerini ‘’düzeltmek’’ için kullanıldığı her işlemde öjenik bir anlayış oluşturmuştur. Bu nedenle  söz konusu teknolojiler öjenik araçlar olarak değerlendirilmektedir. (15,16,17) Artık bu yeni öjenik anlayış, her boyutta yaşam kalitesinin yükseltilmesi söylemlerini ve piyasada oluşan arz-talep eylemlerini  içermektedir.

    İnsanların fiziksel görünümlerini, ruhsal durum ve davranışlarını düzeltmek için ,  plastik cerrahiye ve psikotropik  ilaçlara harcadıkları zaman, emek ve para göz önüne alındığında, kendileri ve daha doğmamış, çocukları için genetik müdahalelere ve tedavilere yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla artan talepler  doğal görünmektedir . Bu taleplerin kapsamı doğum öncesinde yapılabilen testlerle  saptanan genetik rahatsızlıkların  tedavi edilmesinden,  tedavi amaçlı olmayan örneğin şişmanlamaya  yatkın genetik yapısı nedeniyle ceninin düşürülmesine kadar  geniş ve çok boyutludur.(18,19,20,21)

Bütün bu gelişmeler söylemleri  ve eylemleri farklılaşan  yeni bir öjenik uygarlığın oluşumunu ifade etmektedir. Bu noktada   hangi ülkelerin, toplumların  söz konusu öjenik uygarlığın bir parçası olabileceği, bunu başaramayanların  ne olacağı  sorunu   önem kazanmaktadır. Biyoteknolojik  gelişmeleri  gerçekleştiren  ve sürdüren toplumların  sosyal, politik, ekonomik vb. alanlarda  bunu başaramayan toplumlara   karşı tartışmasız bir üstünlük sağlayacakları ve  bu üstünlüğün  nasıl kullanılacağı etik anlamda ciddi kaygılar içermektedir

4. Biyobilişim

Watson ve Crick   DNA’yı  kimyasal bilgi ile programlanmış bir kod olarak  betimleyerek çözümlemişlerdir. Bu çözümlemede kullanılan dil,  aynı zamanda bilgisayar bilimlerinde  de kullanılmakta; biyolojik sürecin işlevini açıklamayı kolaylaştırmaktadır.

Örneğin bilgisayarda  donanımı oluşturan bilgi süreci canlı hücre de protein; yazılımı ifade eden somutlaşmış bilgi nükleit asit  olarak değerlendirilmektedir. Embriyo hücreleri parelel çalışan ve birbirleriyle bilgi alışverişi yapan bilgisayar  dizisine benzetilmekte; bilgisayarlarda  ve hücrelerde karmaşık programları belleğin olanaklı kıldığı, bir çok hücreyle birlikte her biri gelişmeye yönelik bir kontrol programı boyunca bir adım atarak yetişkin bir bedeni oluşturduğu vurgulanmaktadır. (22,23)

 İşte  bu ortak dil,   iki  alanda da  bilim insanlarının çalışmalarını bütünleştirdikleri  ‘’ biyobilişim’’ olarak tanımlanan  disiplinlerarası bir alan oluşturmuştur. Bu alanda yapılan çalışmalar insan genomu projesi kapsamındaki  tüm   araştırmaların merkezi bir veri tabanında  toplayan ‘’ The Genome Notebook’’ ‘unun  geliştirilmesini, bilgisayarlarda biyolojik sistemlerin  simulasyonları aracılığıyla  çok yönlü ve amaçlı  deneylerin  yapılmasını olanaklı kılmaktadır. Bu da labaratuvar ortamlarındaki deneylerin  önemli ölçüde risklerini azaltmaktadır. 1996’da  canlı organizmaların  genomlarındaki genetik bilgileri okumak için tasarlanan ve   bilgisayar çiplerinin  benzeri olan  DNA çipleri ile  bireysel hastalıkların  taranabilmesi ve izlenebilmesi , söz konusu olmaktadır. (24,25)

Biyobilişim  alanında sürdürülen çalışmaların   biyoteknolojik gelişmeleri daha da hızlandıracağı  anlaşılmaktadır. Bu çalışmaların  özellikle tıp alanında  tanılama teşhis ve tedavi de bireysel uygulamaları;  aksiyoner bir hekimlik anlayışını, yaşam süresini  ve kalitesini  geliştirmesi   beklenmektedir. (26,27,28)

5. Biyososyoloji ve Sosyobiyoloji

Biyoteknolojik gelişmeler  biyososyoloji ve sosyobiyoloji gibi disiplinlinlerarası alanları, ve bu alanlarda   yapılan çalışmalarıda geliştirmekte; zenginleştirmektedir. Biyososyoloji biyoloji ve sosyal çevre arasında sürekli karşılıklı ve ayrılamaz bir etkileşimi  kabullenerek, biyososyal bir bakış açısıyla bu etkileşimin nasıl gerçekleştiğini  irdelemektedir. Sosyobiyoloji çok daha geniş bir kapsamda türlerin özellikleri açısından  olguların temel nedenlerini irdelemektedir. Bu anlamda biyososyoloji ve sosyobiyoloji aynı alanda  alternatif  bakış açıları ve çalışmalarla yeni açılımlar  sunmaktadır. (29,30,31,32)

Örneğin, kalıtımın ayırt edici kişilik özelliklerini hangi düzeyde  etkilediğini  belirlemeye yönelik bir çalışmada, üzüntü eğilimi ve yaratıcılıkta  % 55, saldırganlıkta % 48, dışadönüklükte  % 61 oranında belirleyici   rol oynadığı  ileri sürülmektedir. (33)  Bir başka çalışmada babanın  X kromozomundan geçen genler demetinin  çocuklara  başkalarının duygularını  anlama başkalarıyla  daha etkili ilişkiler kurma  gibi daha iyi toplumsal beceriler  aynı zamanda evrimsel bir üstünlük sağladığı  savını destekler nitelikte bulgulara   ulaşılmıştır. (34) Diğer bir çalışmada hem anne ve babanın   hem de çocukların  aynı  genetik eğilimlere sahip olması durumunda  karşılıklı genetik pekişmenin söz konusu olduğu  bunun da  aile fertleri arasındaki ilişkileri  olumlu ya da olumsuz etkilediğine ilişkin bulgulara ulaşılmıştır. Örneğin hem anne ve babanın hem de çocukların kendiliğinden algılanan toplumsal güven  duyma ya da aksine üst düzeyde huzursuzluk ve  stres için genetik eğilimlere sahip olması durumunda her bir aile üyesinin genetik pekiştirme nedeniyle ya çok daha güçlü bir güveni ya da aksine  huzursuzluk  ve stresi ilişkilerine yansıttıkları belirlenmiştir. (35)

 Bu ve benzeri çalışmalar   giderek tüm toplumsal  sorunların çözülmesini  genetik düzeyde düzenlemelere bağlayan tezlerin  ve  antitezlerin  güçlenmesine yol açmıştır. Bazı bilim insanları ulusal ve uluslar arası alanda bireysel ya da  toplumsal  yeteneklerdeki herhangi bir gelişmenin  sosyal, politik,  ekonomik,   eğitsel  vb.  düzenlemelerle değil  genetik düzenlemelerle gerçekleşebileceğini ileri sürerken; diğerleri  insanın çevresinden gelen bilgilere duyarlı dirik bir sistem olarak farklı çevrelerde farklı yeterlikler ve yetenekler ortaya koyabilecekleri düşüncesini benimsemektedirler. (36,37)

 Bireysel ya da  toplumsal  yeteneklerdeki herhangi bir gelişmenin  sosyal, politik,  ekonomik,   eğitsel  vb.  düzenlemelerle değil  genetik düzenlemelerle gerçekleşebileceği tezi iki  gerekçeyle eleştirilmektedir. Birincisi  bu tezin,   kalıtsal yapıyla, kalıtsal  yapının  dışa yansıması  ve çevresel değişkenler arasında var olan  çok boyutlu karmaşık ilişkiyi göz ardı ettiği ileri sürülmektedir. İkincisi ise bu tezin gelecekte genotipe dayalı bir ayrımcılığı geliştirmesi ve yaygınlaştırması olasılığı vurgulanmaktadır. Nitekim ABD gibi biyoteknolojik gelişmelerin belli bir aşamaya geldiği ülkelerde genetik  ayrımcılığın bazı örgütler tarafından uygulandığı belirlenmiştir. Bu uygulamalarda   örgütler, çalışanlarına ve aday elemanlara genetik tarama testleri uygulamakta; işe alım ve yükseltilme sürecinde sonuçları dikkate almaktadırlar.  Örneğin orak hücre anemisine ilişkin özelliklerin belirlenmesi  sonucu,  resesif gen taşıyıcılarının    önemli bir çoğunluğunu Afrika kökenli  Amerika’lıların oluşturduğu  bir grubun  hava kuvvetlerine alınması engellenmiştir. Genetik yapıları nedeniyle yetiştirilmeleri  için kendilerine yapılan eğitim öğretim yatırımlarını  uzun bir süre çalışarak örgütlerine geri ödeme olasılığı zayıf  kişilere  zaman ve kaynak ayrılmamaktadır. Okullarda öğrenciler  zekaları, dikkatleri,  akademik başarıları  vb konularda   genetik  yapılarıyla değerlendirilerek sınıflandırılmaktadır. Genetik  düzensizlik tanısı konulmuş öğrencilere öğretmenlerin  daha  farklı davranarak daha az ilgi sevgi ve destek verdikleri bununda kişisel güven toplumsal saygı ve kabul konusunda ciddi sorunlar yarattığı saptanmıştır. (38,39,40,41,42)

 Bir anti tez olarak gelişen;  insanın çevresinden gelen bilgilere duyarlı, dirik bir sistem olarak farklı çevrelerde, farklı yeterlikler ve yetenekler ortaya koyabileceğine ilişkin düşüncede,  DNA  bir ‘’yapı taşları listesi’’   olarak değerlendirilmekte; ve buna rahimde gelişmekte olan embriyo örnek olarak verilmektedir. Çünkü, ‘’genomun  çevresi yalnızca ısı ve beslenme gibi içsel olarak denetlenebilen etkenlerin dışında,  döllenme sırasında yumurta hücresinde bulunan, anne tarafından sağlanan sayısız  proteini kapsamaktadır. Bu proteinler ise, gen etkinliği etkilemekte;  miktarlarındaki seçenek çeşitliliği ve yumurtadaki mekana  dağılımlarıyla genetik olarak ikiz  embriyoların dahi tek tek farklı biçimde gelişmelerine neden olabilmektedir.’’ (43)  Bunun dışında, kalıtsal yapı ve dışa yansıması  ile sosyal, politik, ekonomik, eğitsel  düzenlemeler gibi  çevresel değişkenler arasında çok boyutlu karmaşık bir ilişkinin varolduğu, bunun görmezden gelinemeyeceği  vurgulanmaktadır. Bu nedenle de  her şeyi genetik neden -sonuç ilişkisine dayalı olarak açıklayan  düşünce  modeli   ‘’ basit genetik indirgemecilik’’ olarak   nitelendirilmektedir. (44)

     Bütün bunlar  biyoteknolojik gelişmelerin  ve uygulamaların  biyososyoloji, sosyobiyoloji  ve diğer  disiplinlerarası alanlarda çok sayıda ve kapsamlı çalışmaların   yapılması zorunluluğunu  bilim insanlarının bu anlamdaki sorumluluklarını  ortaya koymaktadır.   Bu sorumluluk,  disiplinlerarası bir  alan olan eğitim bilimlerinde,  bilim insanlarının  biyoteknoloji alanındaki gelişmelere ve bunun eğitim alanına yansımalarına ilgisiz ve duyarsız kalmamalarını  gerektirmektedir. Uluslararası  platformlarda  eğitime ilişkin  çalışmaların biyososyoloji veya sosyobiyoloji   kapsamında  sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Türkiye’de ise  biyoteknoloji ve eğitim,   bu alanda çalışacak bilim insanlarının yetiştirilmesi  kapsamında  ve eğitimbilimcilerin dışında tartışılmaktadır. Oysa  biyoteknolojik gelişmeler ve eğitimle ilgili olası yansımaları  sadece bilim insanlarının yetiştirilmesi anlamında ve yalnızca  biyososyoloji, sosyobiyoloji alanlarında tartışılamayacak ya da  eğitimcilerin dışında irdelenemeyecek kadar  kapsamlı görünmektedir. Üstelik  bu durum   son yıllarda önemle vurgulanan disiplinlerarası etkileşim, paylaşım anlayışına da ters düşmekte; uzmanlık boyutunda sağlanacak katkıları  sınırlandırmaktadır.

 Öyleyse  biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin bir sonucu olarak;  disiplinlerarası bir alan olan eğitim bilimlerinde ‘’ biyoeğitim,  biyotekeğitim’’ gibi tanımlanabilecek  yeni bir disiplin  geliştirilmelidir. Önerilen bu disiplin,  biyoteknolojik gelişmeler ve eğitimin  sürekli, karşılıklı ve ayrılmaz  etkileşimini  kabullenerek; biyoeğitsel bir bakış açısıyla;   bu etkileşimin  eğitimin  yönetimi,  denetimi  ekonomisi, planlaması  programları, öğretimi vb. boyutlarında, yaygın ve örgün eğitim kapsamında nasıl gerçekleştiğini, gerçekleşebileceğini açıklamaya adaydır. Bu yeni disiplin biyoteknoloji  alanına  kendi kapsamında ve bir önce sayılan boyutlarda bilgi,  bulgu desteği  sağlamalıdır.

  Makalenin  bu,  birinci bölümünde, biyoteknoloji ile değişen dünya düzeninde olası devrimsel gelişmeler ele alınmış ve söz konusu değişmelerin  eğitim bilimleri açısından öngörülen bir doğurgusu olarak  yeni bir disiplin önerilmiştir. İzleyecek ikinci bölümde,  biyoteknoloji alanında dünyada ve Türkiye’de durum genel çizgileriyle özetlenecek  ve  gelişmelerin eğitim sistemine olası yansımaları tartışmaya açılacaktır.

Yeni bir disiplinin önerildiği bu makalede, izlemeyi kolaylaştırmak  amacıyla, sınırlı bir sözlük verilmiştir.

Fenotip: Genelde bireyin genetik farklılığına ya da gen-çevre etkileşimini, klinik ya da

Genome:genom: Bir ana babadan alınan kromozom   seti

Genotip. Bireyin genetik yapısı

laboratuvar olarak gözlenebilen bir ya daha  çok özelliğin esas olduğu bireyi belirleyen bir grup ya da kategori

Mutasyon:Hücre kromozomlarında meydana gelen  ve nesillere aktarılan DNA düzeyindeki değişiklikler

Rekombinant  DNA:   Bir vektör DNA’sı ile  yabancı gen sekansları birleştirerek oluşturulan molekül

Resesif: Yavruya geçen ve onda kendini belli etmeden gizli  bir şekilde kalan kalıtsal karakter

Transgenetik organizma: Kendi kromozomlarında yabancı gen taşıyan organizma

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bırlıkte Yasayan Canlılar

BIRLIKTE YASAYAN CANLILAR

En basit canli toplulugunda bile yüzlerce tür birbiriyle iliski içindedir. Bu iliski genelde iki canli türüne de fayda saglar. Örnegin kartallarla bir çayirdaki otlar arasinda iliski kurmak zordur, ama bu iki canli türü de dolayli olarak birbirlerine bagimlidir. Kartallar ot yiyen tavsanlarla beslenerek otlara yardim eder; bunun karsiliginda otlar da tavsanlari besleyerek kartallara doyurucu bir yiyecek hazirlar. Eger iki canli türü arasindaki iliski dogrudan dogruya iki türe de çikar sagliyorsa buna mutualist iliski (ortak yasam) denir.

Dogadaki canlilar her zaman birbirleri ile iyi geçinmezler. Bunu daha çok yirtici hayvanlarla avlari arasinda görürüz. Av yirticinin yasamini devam ettirmesine yardim ederken yirtici da avin yasamini noktalamasina yardim eder. Bu tür bir iliskide bir tür (avci) digerine dogrudan dogruya zarar verirken diger tür (av) avciya yabana atilmaz bir yarar saglar. Buna benzer bir iliski de parazitler ve bunlarin üzerinde yasadigi canlilar arasinda görülür. Hayvanlar arasindaki belli basli iliskilerden biri de kommensalizmdir. Burada bir tür digerinden fayda saglarken diger türe hiçbir zarar gelmez. Bu iliskiye en güzel örnek agaçlar ve üzerinde yuva yapan kuslar arasinda görülür. Kus agacin üzerinde yavrularini büyütürken agaç bundan hiçbir zarar görmez.

Birçok hayvan aslinda tek basina yasayan bir bireymis gibi görünse de üzerinde barindirdigi onlarca canli türü ile aslinda yürüyen bir hayvanat bahçesidir. Beraber yasayan tüm canlilar hastalikta ve saglikta, iyi günde ve kötü günde bir arada yasamak üzere evrim tarafindan birlestirilmislerdir.

Anemonlar ve Palyaço Baligi

Mese Tirtili ve Yesil Agaç Karincalari

Termitler ve Tricomonad

Sloth ve Güveleri

Keneler

Fare ve Takla Böcegi

Mikroplar, Biz ve Evrim

Insan mantigina göre, üstünde yasadigi organizmayi öldüren bir parazit aslinda kendisine zarar veriyordur. Bu yüzden bazi parazitlerin, üzerinde yasadiklari organizma ile ortak bir sekilde olmasa da, tasiyicinin öyle zannedebilecegi parazitlik bir yasam sekline sahip olmalari, bu yönde bir evrim geçirmis olmalari çok yararlarina olmustur. Buna bir örnek vermek gerekirse; Tenya hiçbir hissedilir belirti göstermeyerek tasiyicisinin kendisini, yani yumurtalarini kolayca çevreye yayabilmesini ve diger tasiyici adaylarina ulasmak için hayli mesafe kat etmis olur.

Öte yandan, kolera, virütük kanser çesitleri, frengi ve antibiyotige dayanikli tüberküloz çesitleri öldürücü olabilmektedir. Ayni soruyu tekrarlayacak olursak, yani bir parazitin kendi hayatini sürdürmesi için gereksinim duydugu tasiyici organizmayi öldürmesinin ne derece mantikli oldugunu; aslinda eksik kalan bir seyler olmasi gerektigini anlayabiliriz. Sunu hatirlatalim ki, evrim belli bir plana göre ilerlemez, evrimin temel taslarini olusturan genetik varyasyonlar düzenli degil rastlantisal mutasyonlara dayanirlar. Ama sonunda bu rastlantisal birikimler dogal seleksiyonun süzgecinden geçerek “En iyi adapte olan” sifatiyla hayatta kalmayi basarirlar ve devamlarini saglarlar. Parazitin yasadigi ortam tasiyicisi oldugu için yani bir fiziksel çevreden çok bir canli çevre oldugu için girdigi evrim süreci kendini oldugu kadar, tasiyicisini da etkileyecektir. Ama daha da önemlisi, tasiyici onun dogal çevresini olusturdugu için, tasiyicida meydana gelecek degisimler parazitin evrimsel sürecini belirleyen etmenler olacaktir.

Bazi parazitler –kolera bakterisi gibi- tasicilari ölmeden kisa bir süre içinde ishale sebep olarak tasiyicinin asiri su ve tuz kaybetmesini ve böylece hayati tehlikeye girmesini saglar, ama bir yandan da bu, parazitin yayilmasi için bir yoldur. Kirlenmis suyun baska bir insan tarafindan kullanilmasi parazite yeni bir ev saglar. Savas ve yoksulluk gibi faktörler su temizleme sistemlerinin kurulmasi engelleyerek, koleranin bu döngüsüne islerlik kazandirirlar. Hindistan’da su temizleme sistemleri kurulduktan sonra öldürücü V.cholerae ‘nin yerini az zararli V.cholerae almistir.

Dogal seleksiyon olgusunun yani sira, insanin basrolü oynadigi yapay seleksiyon vardir. Günümüzde canlinin evrim sürecinde ana etmen insandir. Bunun belki de en çarpici örnegi bugün yasanmakta olan ve hepimizin çok yakindan tanidigi onlarca cins köpektir. (bkz. Kütüphane Biot Panosu). Bunun yaninda hayatimizi daha derinden etkileyen ve ciddi saglik problemleri yaratan bakteriler de yapay seleksiyona ugrayabilmektedir. Antibiyotik tedavileri ve bilhassa düzenli olarak uygulanmamis olanlarinda zayif olan bakteriler elenirken kuvvetli olanlar hayatta kalmakta ve bir dahaki savasin çok daha çetin olmasi kaçinilmaz olmaktadir. Böylece insan kendi uyguladigi yapay seleksiyon ile kendine daha zararli olabilecek mikroplarin önünü açmaktadir.

Buna diger bir örnek ise insanlarin farkli cinsel korunma yöntemleri uygulamalarinin cinsel yolla bulasan ayni tür parazitler arasinda yarattigi farkliliklardir. HTLV-1 cinsel yolla aktarilan bir virüs olup bir çesit yetiskin lösemisine sebep olur. Japonya’da bu tür kanserin görülme yasi 60 civarinda iken, ayni hastaligin Jamaika’da görülme yasi 45’ tir. Bunun baslica sebebi Japonya’da fiziksel koruyuculari (prezervatif vb.) kullanim oraninin daha çok dogum kontrol hapi kullanilan Jamaika’ya göre oldukça fazla olmasidir. Fiziksel engelleyici koruyucular ayni zamanda virüsün bulasmasini engellemekte ve onu sadece tasiyici üzerinde yasamaya mahkum etmektedir. Buna karsilik parazit virüs baska bir tasiyici bulma sansini artirmak için aktifligini erteleyerek daha geç bir yasta etkisini gösterip tasiyicisini ve nihayet (kismen de olsa) kendi hayatina son vermektedir.

Son bir örnek olarak frengiye sebep olan Trepenoma pallidum adli bakteriyi verebiliriz. Hayati üç farkli evreden olusan bu parazit, uzun bir yerlesme periyodu geçirir ve hayatinin evreleri arasinda bulasici olma özelligini erteleyerek, uzun uyuma benzeri dönemler yasar. Bu dönemler bakterinin uzun bir süre tasiyicisin üzerinde hayatta kalmasini saglar, ta ki tasiyici cinsel esini degistiren kadar. Insanlarin genelde tek esli hayat sürdürdüklerini ve es degistirmenin yillar alabilecegini göz önünde tutarsak, bu gerçekten etkileyici bir adaptasyondur.

TESTIS NAKLI

Bilim sinir tanimiyor. 20. yüzyilin ikinci yarisinda gerçeklestirilen ilk kalp naklinden sonra birçok kalp nakli yapildi. Ancak tip dünyasi bununla kendini asla kisitlamadi zaten kisitlayamazdi.

Günümüzde organ nakillerinin yakin zamanda ortadan kalkacagi söylentileri dolasa dursun, Ingiliz bilimadamlari “TESTIS NAKLI” üzerine çalismalara çoktan baslamislar bile.

Manchaster’daki Christie Hastanesinde yürütülen arastirmalarda testis dokusu çikartilan bir erkege, baska bir erkegin testis dokusunun nakil edilebilecegi ortaya çikarailmis. Bu durumda kisir olan erkek kendi spermlerini olmasa bile baska bir erkegin spermlerini üretmeye baslayacak ve bu sayede bir çocuk sahibi olacak.

Ayrica genetik biliminin olmasi gereken genel amaci dogrultusunda, özürlü çocuk yapma riski bulunan erkeklerin baska birinin testis dokusu ile de olsa saglikli çocuk sahibi olmasi amaci bu arastirmaya baska bir boyut getiriyor.

Basa Dön

KOPYALAMADA DEV ADIM

Hepiniz hatirlarsiniz, Dolly adli koyunun kopyalanmasini… Ancak bilim o kadar hizli gelisiyor ki; bazen takip etmek çok güç oluyor. Dolly ‘nin kopyalanmasinda kullanilan yöntem artik kullanilmiyor. Tipki ilk mikroskobun bugün kullanilmadigi gibi. Yerine kullanilacak yöntem ile hem “Seri Kopyalama” yapilabiliniyor hem de “Kopyanin Kopyasi”. Dolly yönteminde her seferinde basa dönülüyor ve ana koyundan hücre alinmasi gerekiyordu. Ancak yeni yöntemle beraber kopyalanan canlilardan yenileri üretilebiliniyor ve beklenildigi gibi tüm DNA kodlari birbiriyle ayni olan canlilar. Bilim adamlarinin anlattiklarina göre bir seferde 22 adet canliyi kopyalama yöntemiyle beraber üretebilmek mümkün olmaktaymis. Bilim adamlari bu teknik sayesinde, seri organ üretimine geçilebilecegini söylüyorlar. Hedeflenen noktaya ulasildigi takdirde AIDS, kanser, diyabet gibi hastaliklarla mücadele konusunda önemli adimlar atilmis olunacak.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hayatın Gizemli Maddesi Su

HAYATIN GİZEMLİ MADDESİ SU

Su,en büyük bilimsel muammalardan biri;insanoğlunun üzerinde en çok araştırma yaptığı,ancak,bir türlü anlayamadığı sıvı…

Gezegenimiz 4,6 milyar yıl önce oluştu.4,6-3,8 milyar yıl önce suyun varlığına ilişkin açık bir kanıt bulunmamasına rağmen,o dönemlerde gezegenin yüzeyinde buharın bulunduğu biliniyor.Bazı bilim adamları,buharın,volkanik patlamalardan yayılan gazların sonucu olduğunu ve atmosferi oluşturduğuna inanıyor.Diğerleri ise,suyun ,dünyaya çarpan kuyruklu yıldız yada asteroitler tarafından taşınan yabancı madde olduğunu beliritiyorlar,Bir başka olasılığa göre ise,gezegenimiz olustuğunda,zaten su vardı.

Milyonlarca yıl boyunca,yeni gezegenin sıcaklığı yavaş yavaş düştü.Sonuçta da atmosferdeki denizlerin ve okyanusların oluşmasını sağladı.

Darwin’den Avustralyalı paleobiyolog Birger Rasmussen’e kadar pek çok bilim adamı,ilk canlının kökenini suya dayandırıyor.Hayatın,besin değeri yüksek suların içinde evrildiğine inanıyorlar.

Su,sadece hayat veren bir sıvı değil,Aynı zamanda çok ilginç bir madde.Her ne kadar Anders Celcius suyun kaynama ve donma noktalarını referans alarak sıcaklık ölçerini tanımlamış olsada,su,içerdiği oksijene ve atmosfer basıncına bağlı olarak 100 santigrat derecede bile donabiliyor yada donma noktasının 68 derece altında bile sıvı barındırabiliyor.Örneğin,çok yüksekteki sirüs bulutlarının içinde,-40 dercede,küçük su zerreçikleri bulunuyor.

Su,bir çözücü olarak her koşula uyum sağlıyo rve pek çok bileşiği çözülebiliyor.Çünkü su molekülleri çok küçük,dolayısıyla yabancı atomları kolayca sarabiliyor.Yanı sıra,hem artı(+) hemde eksi(-)elektirik yüke sahip olması,bu işlemi kolaylaştırıyor.Gezegende hayat,bu ilke üzerine kurulu.Havadaki tüm gazlar,kısmen suda çözülebiliyor;böylece,suda yaşayan canlılar oksijen ihtiyacını karsılıyorlar.

Diğer önemli özelliklerinden biride kararlılığı…2000 santigrat dereceye kadar ısıtılsa bile,moleküllerinin çok az bir bölümü hidrojen ve oksijen atomlarına ayrışıyor.Diğer bileşiklerin buna dayabnması mümkün değil.

Suyun kaynama noktası hava basıncına dayalı denizden yükseklik artıkça,bu nedenle,örneğin Tibet’te çok sevdikeri çayı fokurdarken içebiliyorlar.Sırf bu alışkanliktan ötürü,pek çok Tibet’linin,Hindistan’ın deniz seviyesindeki yerlerinde cay içerken yaralandıkları goruluyor.Peki su kimyasal kaynağinı nereden alıyor??

Bilim,suyun nasıl işlediğini çozebilmek için yoğun bir enerji harcıyor.Bunu yanıtını bulabilmek için,önce suyun neden sıvı halde soldupunu bulmak gerekiyor.Su molekulu,hidrojen(h2)ve oksijen(o2)gazlarının olusturduğu kimyasal bir bağ(H2O).Ama neden gaz+gaz=sıvı??.Molekulu bir salyangozun kafası kadar düşünün.Baş kısmında eksi(-)yüklü bir oksijen atamu,her iki anteninde ise artı(+) yuklu birer hidrojen atomu bulunuyor.Eksi ve atrı yükle,elektiriksel olarak birbirlerini cekiyorlar.Öyleki,hidrojenler köpru kurarak birbirlerine bağlanıp su molekullerini oluşturuyorlar.Hidrojen köprulerınden olustuğu için suyun gercekte katı olması gerekirdi.Ancak,bağlar iner kalkar köprüler gibi açılıp kapandığından,yerlerini değiştirebiliyor ve oluşturdukalrı ağın içinde oradan oraya uçabiliyorlar.O nedenle su ,tam bir ağ oluşturduğu halde sıvı bir yapıya sahip.Bunda,sıcaklığında önemli payı var;sıcaklık artıkça,suyun parçacıklarının hareketide hızlanıyor.Boylece su,çok yüksek sıcaklıklarda gaza dönüşüyo.Su molekulleri,çekim kuvvetinden kurtulabilecek yeterlikte hareket hızına ulaşıyor ve tenis topları gibi tek başlarına ortamda uçuşmaya başlıyorlar.Su,buza donüştüğü zaman ,moleküllerin hareketi “DONUYOR”ve katı bir ağ oluşturuyor.Ancak sıvı durumdayken,mikroskopik filmle görüntülenen hızlı çekim bi kokteyl-parti gibi,moleküller hemencecik guruplar olusturuyor,ardından farklı bir grup oluşturmak için yeniden çözünüyor.

BİLMECELERLE DOLU BİR SIVI…

Teknolojik gelişmeler suyun yapısına ve işleyişine sürekli yeni bakış açıları getiriyor.işte son yıllarda su konusunda yapılan araştırmalar,işte sonuçları,uygulanabileceği alanlar…

Havuza atladığımız zaman,önce üst yüzeydeki sıcak su katmanına dalıyoruz.derinlere indikçe suda soğuyor.Peki öyleyse,kışın neden gollerin altı değilde üstü donuyor??Bu sorunun yanıtı,sıcaklık düştükçe sutyun yoğunluğunun değişmesinde gizli.Su,4santigrat derecenin altına düştüğü zaman, yani 0-4 dereceleri arasında yoğunluğuda azalıyor.Bunun sonucunda hafifliyor ve katmanlar yer değiştirinceye kadar yayılıyor.Hafiflediği için soğuk su üst yüzeye çıkıyor,ılık su aşağıda kalıyor.Soğuk suyun “hafif” olması,dev buz dağlarının da batmayıp suyun yüzünde kalmalarının nedeni.Bu mantıklı geliyor;ama,kuramsal hesaplamalara göre suyun bambaşka bir yoğunluğa sahip olması,dolayısıyla farklı davranması gerekiyor.Ancak,diğer sıvıların aksine,iyice soğuyunca genleşiyor ve donma ile kaynama noktasıda teorik olarak elde edilemn değerlerden uzakta.Bilim adamları,suyun bu anormalliklerinn,moleküllerinin sürekli değişen bir ağ oluşturmasından kaynaklandığını düşünüyorlar

New jersey’deki princeton üniversitesindeki görevli jeffrey errington ve pablo debenetti.simülasyonlar yardımıyla bu sııra ışık tutuyorlar:Suyun alışılmadık davranışı ile molekül yapısı ve hareketleri arasında nasıl bir ilgi var??Bilgisayar ekranında,250 molekülün bir nanosaniye(saniyenin milyarda biri)içindeki yaptıkları hareketleri incelediler ve belirgin yapılar sapladılar.Moleküler buzun içinde düzenli kristal yapılara donusunceye kadar gecen sureşte,suyun nasıl organize olduğunu nihayet gozlemlediler.Aynı zamanda,basınçın moleküller üstündeki etkisini de inceleme şansı buldular.Belirli sıcaklıklarda,moleküler düzenleme,artan basınçla birlikte azalıyor.Ancak,bu ıslak elementi diğer sıvılardan ayıran başka bir özellik de artan basınçla birlikte daha düzenli bir yapıya kavuşmasıydı.Bu olgu,suyun gösterdiği anormaliklerin birçoğundan sorumlu.İki Amerikalı araştırmacı,bu bilgileri çevreyi koruma alanına da aktarmayı hedefliyorlar.Nasıl mı??Zararlı maddelerin suyun içindeki çözünme hızını saptıyarak.

Ama daha büyük bir adım tıp alanında atıldı.Bir grup araştırmacı,suyun hafızası olduğunu söyleyerek home opatiyi(hasta bir kişiye,sağlıklı bir insanda aynı hastalık belirtilerinin yol açabilecek maddelerin en küçük dozda uygulanması temeline;yani benzeri benzerle tedavi etme esasına dayana bir yöntem)destekledi.Su molekülü bir etki maddesini etrafına diziliyorlar,madde ortamdan uzaklaştırıldığında,”kopyası”,molekülü ağında asılı kalıyor.Böylece etki maddesini içermeyen su,etki maddesi gib işliyor.bu yolla farklı tedavi edici sular hazırlanabiliyor.Başka bir araştırmacıgrup bunun saçmalık olarak nitelendirip protesto etti.Ancak bu itirazlar daha sonrada yumuşamaya başladı.Çünkü”su bilgi depoluya bilir mi ?” sorusuna yeni yanıtlar bulundu.

Biyolog Dr. Jacques Benveniste, suyun hafızası olduğunu iddia ettiği için eleştirilmiş ve sahteârlıkla suçlanmıştır.Homeopatide kesin kabul edilen birçok şey,bilim adamları tarafından reddediliyordu.Ancak yeni araştırma sonuçları;suyun,başka maddelerin etkisinni gerçekten alıp,sonra yeniden naklettiğini gösteriyor.

Belfast’taki Queen’s Üniversitesi’nde görevli profesör Madeleine Ennis ve ekibi,etki maddelerinin,kimyasal olarak hiçbir etkisi kalmayıncaya kadar suyla incelttiler.Biyolojik açıdan saf su olarak nitelendirilen bu çözeltiler,yine de maddeyle aynı etkiyi gösteriyordu.Biyokimya uzmanı,olasılık dahilindeki bütün hata kaynaklarından sakınmaya çalıştıklarını belirtiyor.Brüksel’deki Louvin Üniversitesi’nde görevli profesör Robefround yönetimindeki Fransa,İtalya ve Belçika’da birbirinde bağimsız dört labaratuarda konuyla ilgili araştırma yürütüldü.Bu çalışmada görev alan araştırmacılar,hangi örneklerin etki maddesini,hangi maddelerin”hayalet suyu”içerdiğini bilmiyorlardı.Çünkü örnekler,deneyle hiçi ilgisi olmayan başka üç labaratuar tarafından hazırlanmıştı.Dört deney labaratuarı da aynı sonuca ulaştı:”Hayalet su”işliyordu.Bu,kimya,biyoloji ve farmakoloji alanındaki uygulamaları temelden değistiricek bir bulguydu.Sahtekârlıkla suçlanan Dr.Jacques Benveniste,ileri sürdüğü konularda haklı çıktıktan sonra,bulgularına yeni bir halka daha ekledi:”Keşfedilen şey,moleküler sinyallerin var olduğu gerçeğidir.”"Su,bilgilerin almakla kalmıyor,bir yükseltici aracılığıyla elektromanyetik sinyaller olarak aktarabiliyordu da.”Su,istediğiniz gibib kullanabiliceğiniz boş bir teyp kaseti gibidir”,diyor Benveniste.Ama daha da önemlisi,elektromanyetik sinyallerin sadece kendisi bile etkileri yayabiliyor.Bir teoriye göre,şu anlatılanalr mümkün:Bir asprin tableti suyun içinde çözülür.Su molekülleri ilaçtaki bilgiyi elektromanyetik dalgalar aracılığıyla alır.Daha sonra,sinyaller bir yükselticide yoğunlaştırılır.Kişiye bu sinyaller verildiğinde asprin etkisi gosterir,yani bir tür manyetik ilaç.Bu sinyaller internet ve telefon aracılığıyla gönderip hasta uzaktan tedavi edilebilir.

Suyun bir başka bilinmeyenini çözebilmek için,bir başka araştırmacı grubu daçok sayıda deney yapmak zorunda kalmıştı:Musluktan akan su damlalarının ritmini ne belirliyor??

Eski Çin’deki su işkencesinde damlalar,kurbanlarını önce çıldırtıyor

sonra da ölüme götürüyordu.Bilinçsiz bir şekilde ritmini yakalamya çalıştığı için,damlayan su kişide sinir bozukluluğu yaratıyor.

Bilim adamları yaklaşık 200 yıldır su damlalarının gizemini çözebilmek içi çalışmalar yaptılar.Indiana!da bulunan Purdue Üniversitesi’ne bağlı “Fluid Dynamicc Research Group”üyesi Profesör Osman Başaran,birbirini izleyen yüz tane damlaların nasıl davranacağını önceden tahmin edebildiklerini belirtiyor.Ancak,bu yöndeki davranışının anlaşılabileceği için,suyun borularda olduğu gibi sınırlı bir alanda akması gerekiyor.Ama,çeşmeden damlarken borudan çıkıp sınırsız bir alana düştükleri için,bilim adamları bir sonuca ulaşmakta zorlanıyorlardı.Prof.Basaran çalışmalrını,Şikago Üniversitesinden Jen Egger’in gözlemleriyle birlerştirmiş:Su damlası musluğun ağızında asılı durduğunda,ince bir su sicimi ile bir sonraki damlaya bağlıdır.Damla düşüyor,su sicimi hızla geri çekiliyor ve musluğun içinde kayboluyor.Egger bu olayı gözlerken,damlaları,lastik bant ucunda asılı bir ağiırlığa benzetiyor.Yoğunlaşan damlalar gibi,ağırlık arttıkça lastik bant esne

yecek,bir noktada kopacak ve geriye fırlayacaktır.Bu süreç matematiksel olarak hesaplana biliyor.Egger,lastik bantın davranışını bir denkleme dönüştürüp bunu su damlasına uyarladı.

Başaran,Egger’in modelini kullandı ve daha da geliştirdi.Akış davranışını,damlanın kendi içinde araştırmak için damlaları,cerrahi masadaymış çok sayıda parçaya ayırdı.Bilgisayar aracılığıyla,damlama olayını sanal olarak canlandırdı;çalışma başarılı olmus,sanal damlalar gerçek su damlalarıyla aynı düzensiz ritmi tutturmuşlardı.Damla,su siciminden çözülüp düştükten sonra,sicim sadece geriye fırlamakla kalmıyor,aynı zamanda uydu(bağımlı)damlacık adı verilen minicik bir damlada oluşturuyordu.En küçük su parçaçıklar,bu damlacık içinde sürekli yukarıya doğru hareket ediyor ve en sonunda,bu uydu damlacıklar,havayla dolu bir balon gibi üst yüzeyden dışarıya fırlıyor.Ink-jet(mürekkep püstürkmeli)yazıcıların kağıt üzerinde bıraktığı mürekkerp lekelerinin nedenide bu uydu damlacıklar.Yeni bulgualrın ışığında,laser yazıcılar kadar hassas ve temiz çalışan Ink-jet yazıcılar üretildi.Bunların tıpta’da teknik devrime yol açacağının belirtiyor Prof.Başaran.Örneğin,gen profilinin hızlı bir şekilde belirlenmesini sağlayan “biyoçip”lerin geliştirilmesinde.Çipler bu işlevini yerine getirebilmesi içini,üzerlerine miniçik enzim damlacıkları serpiştiriliyor.Basaran’ın çalışmaları sayesinde bu damlacıkların büyüklüğü,davranışı ve yeri,isteğe göre belirlenebilecek.

Araştırmacı,başka bir olgu daha keşfetti:Nasıl ki,davranışlarımız gecmişte yaşanan olayların etkisi ile şekilleniyor,suda kendi geçmişini unutmuyor ve damlama şeklini ona gore ayarlıyordu.Az miktarda su,düzenli bir ritimle damlıyordu:”tıp,tıp”.Suyun miktarını arttırınca iki damla arka arkaya lavaboya damladı,sonra bir ara verip ardından diğer damlalar geldi:”tıp-tıp,tıp-tıp”.Başaran suyu azaltarak,yeniden eski miktarını ayarladı.Ama ritim değişmemişti:”tıp-tıp,tıp-tıp”.Asıl etken,yani suyun miktarı eski haline getirilmesine rağmen ritmde değişme olmamıştı.Uzmanlar bu olaya “Hysterese”adını veriyorlar,ancak şimdiye kadar hiçbir bilim adamı psikoloji alanında kullanılan bu kelimeyi damlayan muslukla ilişkilendirmeyin düşünememisti.

SU KAYNAKLARI TÜKENİYOR…

Türkiye’de sıkıntı yaşanmasa da dünya nüfusunun yarısından fazlası içme suyu bulmakta büüyk zorluk yaşıyor.İnsanın,hayatta kalmak için günde 1 litre suya ihtiyacı var.Su,vucut sıcaklığının dengelenmesini sağlıyor;yokluğunda ise,ani ölümler yaşayabiliyor.İnsan vucudu susuzluğa en fazla 6 gün dayanabiliyor,daha sıcak bölgelerde bu süre azalıyor.

Aberdeen Üniversitesi Biyomedikal Bilimler Bölümü öğretim görevlilerinden Dr. Susan Shirreffs;”terleme,solunum ya da böbrekler yoluyla vücud her zaman su kaybeder.Dolayısıyla,havanın sıcak olması ya da olmaması önemli değildir.İnsan açlığa haftalarca dayanabilir,ancak su olmazsa çok kısa zamanda ölür”diyor.

Suyun varlığı,tüm eski uygarlıkların hayatta kalma unsuruydu.İnsan lar o dönemde sel sularını kullanırlar,nehir ya da kaynakları yönlendirerek ekinleri sulardı.Bu çabaları,çağdaş mühendislik projelerinin başlangıcını teşkil ediyor.Örneğin terihteki ilk baraj,m.ö.3.000′lerde bugüngü Kahire yakınlarındaki Saddel kafara’da inşa edildi.Bu barajın yapımında 100.000 ton kaya ve toprak kullanıldı.

Kurumsal olarak bugünkü teknolojiyle,gezegenimiz üstündeki herkesin su ihtiyacı karşılanabilir.St.Petersburg’daki Devlet Hidroloji Enstitüsü’nden Igor Şiklomanov,dünya yüzünde,sıvı ve donmuş halde 1,4milyar kilometreküp su bulunduğu söylüyor.Ancak,bunun sadece yüzde 2,5′lik oranı tatlı su;dahası %2,5′in sadece 34.000 kilometreküp insan kullanımına uygun.Eşit olarak bölünürse,dünya üzerindeki her bireye,yıllık 8.000 metreküp

su düşüyor ki,bu fazlayısıyla yeterli bir miktar.

Suya talep her geçen gun artmasına rağmen,dünya üzerindeki H2O oaranı milyonlarca yıldır değişmiyor.Genel inanışın aksine,su buharının uzaya kaçtığı ilişkin bir kanıt yok.Mevcut su kaynakları basit bir döngü içinde…Okyanusların gökyüzüne doğru buharlaşıyor,sonra dünyaya yağmur.kar ya da dolu şeklinde geri dönüyor.Ancak,yağmur her yere eşit miktarda düşmüyor.Gelişmiş ülkelerde insanlar içmek için yeterli su bulamazken,dünyanın başka noktalarında su boşa gidiyor.

İnsanolğu,az bulunan su kaynaklarını gün geçtikçe hor kullanıyor.ABD’deki içme suyunda 700 sentetik kimyasal saptanmış ve bunun 129′u,yüksek toksit madde kabul ediliyor.kanada,St Lawrence Nehri’ndeki Beluga balinalarının yağında toksit atık çöplüğüyle eşdeğer düzeyde endüstriyel PCB bulundu.

Su stokunun azalmsı karşısında talebin artması,uzmanların yeni su kaynaklarının bulunmasına yöneltiyor.Kabaca,yağmur suyunun yüzde 10-20′lik kısmı yeraltına sızıyor ve gözenekli kayalar içinde binlerce yıl barınıyor.Bu konuda bilimsel olmayan yöntemler de kullanılabilir.Örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında Avustralya 3.Hafif Süvari Birliği komutanı Sapper Stephen Kelly,Gelibolu’da su kuyuları açarak ordusunun ihityacını karşılamayı başarmıştı.

Su kaynakalarının giderek azalması karşısında,büyük şirketler dikkatlerini,dünya temiz su rezervesinin dörtte birlik bölümüne elinde bulunduran Kanada’ya çevirdiler.Pek çok ABD kökenli şirket,Kanada’nın nehirlerinden ve büyük göllerinden elde edilecek milyarlarca litre suyu,ABD,Meksika,Japonya ve Ortadoğu ülkerlerine satmak için girişiminde bulunuyorlar.

Libya hükümeti,halkının su ihtiyacını karşılamak için çok ilginç bir proje tasarladı.Mühendisleri ,Libya Çölü’nün alt kısmında,fosil su kaynakları keşfedilinceidünyanın en büüyk insan yapımı nehrini oluşturdular.Yeraltıboru hatları yardımıyla kentlerine su taşıdılar.Ancak,mevcut kaynağın 40-50 yıllık tüketimi karşılayabileceği belirtiliyor.

Kadaffi, su ile ilgili proje yürüten tek kişi değil .Türkiye,Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin sularını”Ceyhan boru hattı”projesi ile Suriye,İsrail,Lübnan ve Ürdün’e vermeyi planlıyor.Ancak,uzun yıllar süre gelen su tartışmaları,henüz projenin hayata geçirmesini engelliyor.ABD’de,Güney Dakota-Teksas arasaına kurulan Ogallala Hattı,6 milyar ton rezervini kullanıyor.Ancak,bu da tükenmek üzere…

Dünya üzereinde en çok su ABD’de kullanılıyor.Ortalama bir Amerikalı,heryıl 220 metreküp su tüketiyor ve bunun yarısı tuvalet temizliği için harcanıyor.2000 ton su insan atıklarını temizlemekte kullanılıyor.

Uluslararası örgütlerin verdiği raporlara göre,Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde suyu çıkarmak 1 saati buluyor. Yanı sıra,susuzluğun salgın hastalıklarına ve çocuk ölümüne yol açtığı belirtiliyor.Bu bölgelerde bir kişinin gün boyunca kullandığı ortalama su miktarı 10 litre…Örneğin,İngiltere’de gün içinde bir kişi ortalama 135 litre su tuketiyor ve bunun sadece 9 litresi tuvalet remizliğinde kullanılıyor.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Virüsler

VİRÜSLER

 Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır. Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan, beslenmeye ihtiyacı olmayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

 Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az önce de belirtildiği gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekir ki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir.  Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.

 Çünkü virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir ” inorganik ” madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır. Virüslerin nasıl olup da hem canlı gibi davrandıklarını hem de cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.

Virüsün anatomisi:

 Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir. Bilindiği gibi bakterilerin vücudu yalnızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir. Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz. Yalnızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.

 Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nükleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.

 Virüsler ise yukarıda sayılan hücre yapıtaşlarından yalnızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir. Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir. Bazı virüslerde ise yağ moleküllerine de rastlanılır. Virüs, yalnızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı - cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.

 Virüsler ancak ” Elektron mikroskobu ” ile görülebilirler. Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır. Öyle ki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak” nm ” (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.

 Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim:

 Yukarıdaki şekilde bir virüsün yalın bir şekilde şematize edilmiş resmi, gerçeğiyle karşılaştırmalı olarak görülmektedir.

 Head; yani baş bölgesi, karmaşık yapılı proteinlerden oluşmaktadır. Bu protein kılıfın içerisinde ise virüse ait RNA (bazen DNA olabilir) molekül zinciri bulunmaktadır. İngilizce ” Neck ” adı verilen bölge ise boyun kısmıdır. Sırasıyla Collar=bilezik, Sheath=gövde, Tail Fiber=Kuyruk iplikçikleri ve son olarak Base Plate yani taban plakası görülmektedir.

 Görüldüğü gibi virüslerin anatomisi yalnızca bu moleküler yapılardan ibarettir. Fakat buradaki en büyük soru işareti ise bu moleküllerin neden kendilerini çoğaltmak istedikleridir.

 Moleküller atomlardan oluşan maddelerdir. Maddenin ise şuuru ve aklı yoktur. Fakat gördüğünüz gibi yalnızca bir molekül yığını olan virüsler doğada kendilerini çoğaltmak için sürekli bir canlı hücre arayışı içerisine girmişlerdir. Bu esrarengiz yapılar üreseler bile ne beslenebilirler, ne de soluk alıp verebilirler.  Bir bakteri bile dışarıdan aldığı molekülleri işleyerek hayatını sürdürür, solunum yapar ve vücudunda oluşan artık maddeleri dışarı atabilir, fakat virüslerin buna benzer fonksiyonları da yoktur.

 Bakteriler besin ve diğer hayati moleküllerin yokluğunda hayatlarını kaybederken virüslerin ölmesi diye bir şey söz konusu değildir.

 Virüslerin hem cansız hem de canlı özellik gösterdiklerinden bahsetmiştim. Virüsü canlı yapan özellik üreyebilmesidir. Fakat cansız olarak görünmesinin sebebi ise, içine yerleşip onu üreme amacıyla kullanacağı bir hücre bulamadığı zaman ” Kristal ” bir yapıya dönüşmeleridir. Bu şekilde virüs tıpkı havada süzülen bir toz zerreciği gibi bir partikül halinde doğada serbest olarak dolanır. Ta ki canlı bir hücreye rast gelip onu üreme amacıyla kullanıncaya kadar.

 Şimdi bu esrarengiz yaratıkların doğada kristal halinde cansız olarak dolanırken bir hücreye rast gelip, nasıl bir canlı gibi üremeye başladığını şekillerle inceleyelim:

 Şekilde görüldüğü gibi virüs kristal halinde doğada serbest olarak dolaşırken bir bakteri yada başka bir canlı hücresine rast geldiğinde (Burada bakteri hücresi örnek gösterilmiştir) kuyruk kısmı bakterinin duvarına temas edecek şekilde konumlanır.

 Şekilde virüsün sahip olduğu genetik şifresi yani RNA’sı kırmızı olarak gösterilmiştir.Virüs RNA’sını bakterinin sitoplazmasına zerk edebilmek için kuyruk kısmından bakteri duvarına bir tür enzim enjekte eder. Bu enzim bakterinin duvarını tıpkı bir asit gibi delmeye başlar. Bakterinin duvarı delindikten sonra virüs RNA’sını bakterinin vücudunun içerisine gönderir.

 Bakterinin içerisinde dolanan RNA molekülü bakteriye ait DNA molekülünün belli bir bölgesine yerleşir. Bu yerleşme belirli genler arasında konumlanarak gerçekleşir.Örneğin bakteride A geni ile B geni yan yana ise virüs RNA’sı bu iki genin arasına yerleşir. Yani A geninin içerisinde ya da B geninin içerisinde herhangi bir yere yerleşmez.Bakterinin virüs RNA’sını içeren şekline ise ” Lizogen bakteri ” adı verilir.

 Bakteri, üremek için DNA’sını replike ederken farkında olmadan virüsün RNA’sını da replike eder. Bakteri çoğalmaya devam ederken bir yandan da virüsün RNA’sının bir kopyasını üretir. Bu kopyalanan RNA’nın içerisinde ise virüsün tüm genetik bilgileri saklıdır. Mesela virüsün üzerini örten kılıf proteinin amino asit şifreleri bu RNA’da bulunur. Bakteri replikasyonla ürettiği virüs RNA’sından aynı zamanda virüsün örtüsü için gerekli proteinleri de translasyon yoluyla yani protein üretim mekanizmaları yoluyla üretir.

 Virüs bakteriyi tıpkı bir köle gibi çalıştırarak kendisini çoğaltmaya başlar. Bakteri öyle bir duruma gelir ki ürettiği virüsleri taşıyamaz olur ve parçalanır. Bu olaya ise ” Liziz ” denir. Aşağıdaki şekilde bu olayın meydana gelişi şematize edilmiştir.

 Şekilde de görüldüğü gibi bakteri içerisinde üretilen onlarca virüs, bakteri duvarını patlatarak serbest hale geçer. Serbest kalan bu virüsler de kendilerine yeni av bulmak için kendi başlarına dolanmaya başlarlar.

 İnsanın karşılaştığı devasal soru işareti ise, yalnızca bir RNA ve proteinden oluşan virüslerin ne amaçla üredikleri ve bu zekice tasarlanmış üreme planını nasıl uygulamaya koyduklarıdır. Tabii bir molekül grubunun aklı olmayacağına göre virüslerin nasıl olup da bu akıllıca planı gerçekleştirebildiğini anlayabiliyoruz. Yaratıcısının verdiği görev ile hareket ettiğini…

 Virüslerin yalnızca yukarıdaki gibi sabit bir şekli yoktur. Bunun yanında yuvarlak ve çokgen küre şeklinde olanları da vardır. Aşağıda değişik şekillerde virüs örnekleri görülmektedir:

 Virüslerin ortak yönü, bir canlı grubuna rastlamasıyla kendini çoğaltmaya başlamasıdır. Bir virüsün canlı bir hücre olmaksızın kendini çoğaltması ise mümkün değildir. Yani virüs ancak ve ancak canlı bir hücre vasıtasıyla kendini çoğaltabilir. Çünkü virüsün sahip olduğu RNA’sını kopyalayıp deşifre edecek bir mekanizması yoktur.

 Hücrenin kendini üretmek için kullandığı mekanizmaların parçaları DNA kopyalayıcı enzimler, tamir edici enzimler, protein üretiminden sorumlu olan ribozomlar, transfer RNA (tRNA) lar, aminoasitler vs. dir. Fakat bir virüste RNA ve bazı eritici enzimler dışında bu mekanizmaların parçalarından hiç birisi yoktur.

 Dolayısıyla virüs kendini çoğaltamaz fakat bu mekanizmalara sahip bir hücreyi kullanma gibi bir kurnazlık gösterir.

 Virüsün kullandığı hücreler yalnızca bakteri hücreleri değildir. Bunun yanında insan ve diğer birçok canlının hücrelerine girerek bu hücreleri kendi doğrultusunda çalıştırmaya başlar. Bazı virüsler vardır ki yalnızca belirli hücreler içerisinde çoğalabilir.

 Buna en iyi örnek ” Kuduz ” virüsüdür. Kuduz virüsü bir köpek veya bir kedinin vücudunun içerisine girdiği zaman hemen ilk rastladığı hücreye girmez. Kuduz virüsünün çoğalabileceği hücre “Beyin” hücresidir. Bu yüzden bu virüsün beyine kadar ulaşması gerekmektedir. Dolayısıyla virüs bulaştığı hayvanı derhal öldürmez. Beyine ulaşan virüs beynin belirli bir bölgesindeki hücrelerin içine yerleşerek derhal kendini üretmeye başlar.

 Bu üreme zamanına kuluçka zamanı denir. Ve zamanı geldiğinde köpek veya kedinin beyninde ağır bir tahribat meydana gelir ki bu da hayvanın ölümüne sebep olur.

 Bunun yanında doğada binlerce tip virüs vardır ve her biri kendine has özelliklerde olup değişik tiplerde hastalıklara neden olurlar.

 Bazı virüs türleri ise insan ve hayvanlara zarar verebildiği gibi bitkilere de zarar verebilmektedir. Aşağıdaki şekilde virüslerin üzerinde hastalık yaptığı bir bitki yaprağı görülmektedir.

 Virüsler bunun yanında insanlar için yararlı birçok bitki türlerine de zarar verirler.

 Örneğin salatalık ve marul gibi bir çok ihtiyacı sebze ve meyve türleri virüsler tarafından belirli bölgelerinden tahribatlara uğratılırlar. Tabii bu virüslerin hastalık yapıcı etkilerini ortadan kaldıran kimyasalların üretimi de yapılmaktadır.

 Bir virüsün bulaştığı insan ve hayvanlarda hastalık meydana gelmemesi için kullanılan biyokimyasal ilaçlar temelde virüslerin çoğalmasını engelleyecek şekilde tasarlanırlar.

 Örneğin Kuduz virüsü bir insan veya hayvanın vücuduna girdiği zaman derhal beyine ulaşır. Fakat alınan ilaçlar vasıtasıyla beyine ulaşan kimyasallar, ya virüsün protein kılıfını parçalayarak virüsü yok eder, ya da virüsün çoğalmasını engelleyecek mekanizmaları durdurur.

AIDS :

 Buna karşılık doğada henüz çaresi bulunamamış hastalıklara yol açan virüsler de bulunmaktadır. Bunların başını ise AIDS (Kazanılmış bağışıklık sendromu) virüsü almaktadır.

 AIDS virüsünün üreyebildiği hücreler ise vücutta bulunan T - lenfosit hücreleridir. T-lenfosit hücreleri, vücut için mutlaka gerekli olan savunma hücreleridir. Bu hücreler, herhangi bir bakteri veya mikroorganizmanın vücuda girmesi halinde derhal bakterilere müdahale ederek onları içine alır ve sindirip yok eder. Fakat AIDS virüsü T-lenfosit ve diğer savunma hücrelerinin içerisine girdikten sonra bu hücreleri kullanarak kendini üretmeye başlarlar.

 Yukarıdaki resimde, insanlarda AIDS hastalığına yol açan HIV virüsünün şekli görülmektedir.

 Bu virüsün önemli bir özelliği ise ters transkripsiyon yani ” Reverse transkriptaz ” adı verilen bir enzim taşıyor olmasıdır. Virüs bu enzimi kullanarak akıllara durgunluk veren bir şekilde kendisini çoğaltmaya başlar.

 Virüs, bulaştığı insanın kan hücrelerine ulaştıktan sonra ters transkriptaz enzimini virüsün RNA’sıyla birlikte hücre içerisine bırakır. Bu enzim ilk önce virüsün RNA’sını kalıp olarak kullanarak bir DNA sentezler. Daha sonra virüsün orijinal RNA’sını yıkarak ortaya çıplak bir DNA molekülü çıkmasını sağlar. Enzim yeni ürettiği bu DNA’yı kalıp olarak kullanarak virüsün orijinal RNA’larını tekrar üretmeye başlar.

 Son derece mükemmel düşünülmüş bu sistem ile virüs, saldırdığı hücre içerisinde süratle çoğalarak benzerlerini üretir. Önemli olan nokta ise virüsün önce RNA’dan DNA daha sonra bu DNA’dan gene virüsün kendi orijinal RNA’sını üretmesidir. Bunu yapmasının sebebi, RNA’dan direk olarak sentezlenecek RNA’nın orijinal RNA’nın aynısı olmayacağından dolayıdır. Örneğin A bazına karşılık T bazı gelecektir. Fakat üretilen DNA ayna gibi görev görerek tekrar aynı RNA’yı üretmesi sağlanmıştır.

 Yani üretilen DNA’nın A bazına, önce T bazı gelecek daha sonra bu DNA’dan RNA sentezlenirken T bazına A bazı karşılık gelecektir. Bu şekilde ilk RNA’nın aynısı sentez edilecektir.

 Virüsün saldırdığı T - lenfosit hücreleri kısa sürede yeni üretilen virüsler tarafında işgal edilecek ve en sonunda yıkıma uğrayacaktır.

 Şekilde bir T - lenfosit üzerinde bulunan çanak şeklindeki reseptörleri görmektesiniz. Yukarıda ki şekildeki virüs şemasında virüsün etrafında reseptörler görülmektedir. İşte bu reseptörler T-lenfosit üzerindeki çanak şeklindeki bu reseptörleri ve bu reseptörlere bağlanırlar.

 Bağlandıktan hemen sonra ise HIV virüsü sahip olduğu genomunu yani RNA’sını, ” ters transkriptaz ” enzimi ile birlikte hücrenin içerisine bırakır.

 Bundan sonrası ise T - lenfosit hücrelerinin üretim için kullanılıp en sonunda da yıkılmasıdır.

 Savunma hücreleri yıkılan bir insanın ise dışarıdan vücuduna girebilecek bakteri ve diğer mikroorganizmalara karşı yapabileceği pek bir şey kalmaz.

 AIDS ’e yakalanmış bir insanın savunma sistemi çökertildiğinde, dışarıdan vücuda girebilecek bir bakteri bile rahatlıkla üreyerek sonuçları ağır hastalıklara neden olabilecektir.

 Şekilde virüsler tarafından işgal edilmiş bir T - lenfosit hücresi görülmektedir.

 Bu hücre daha sonra tamamen yıkılarak içerisinde bulunan tüm virüsler, kanda serbest hale geçecektir.

 Bu virüsler de önüne gelen her savunma hücresine saldırarak kendi istekleri doğrultusunda onları kullanacak ve çoğalacaktır. Tabii her virüsün saldırdığı hücreden yüzlerce binlerce virüs kana geçtikçe virüs sayısı korkunç bir şekilde artacaktır.

 Bu virüsün çoğalmasını engelleyecek bir kimyasal henüz bulunamamış olup son yıllardaki çalışmalar HIV virüsünü yok etmek üzere olunduğunu işaret etmektedir.  Dünyada şu an her 20 saniye içerisinde bir kişi ya AIDS’ e yakalanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

 Şu an soluduğumuz hava içerisinde bile binlerce mikroorganizma vardır. İşte bir AIDS hastası, vücudunu giren bu mikroorganizmalarla başa çıkamaz ve en zayıf sayılabilecek bir grip mikrobu bile ölümüne sebep olabilir.

 Sağlığımızı, vücudumuzdaki mucizevi savunma sistemlerine borçluyuz. Bu mükemmel hücreler her an, her saniye vücudumuza giren binlerce mikroorganizmayı bünyelerine alarak yok etmekte ve sağlıklı bir şekilde yaşamamızı sağlamaktadırlar.

Virüslerin neden olduğu birçok hastalık vardır.Bunlardan bazıları aşağıdaki gibidir:

HIV ve AIDS:

AIDS Nedir? AIDS Hastalığının Belirtileri:

AIDS, (Acquired Immune Defency Syndrome), yani kazanılmış bağışıklık yetmezliği sendromu, bağışıklık sisteminin işlev görmez duruma gelmesiyle, vücudun mikrobik hastalıklara karşı koyamaması durumudur. AIDS ‘in nedeni yine bir mikrobik hastalıktır. HIV adı verilen virüs AIDS ‘e yol açar. HIV virüsü vücuda girdikten sonra kan hücreleri içine yerleşerek çoğalır. Bu hücrelerin dışında yaşama ve çoğalma yetenekleri yoktur. Zarar gören kan hücreleri vücudun bağışıklık sistemini yıkıma uğratır. Vücut direnci düşen kişide diğer zamanlarda zararsız veya hafif geçebilecek hastalıklar bile ağır seyreder. Lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz gibi belirtiler ortaya çıkar.                                                                                   HIV Virüsü Nasıl Bulaşır?

1.Kan İle Bulaşır:

*Virüs bulaşmış kanların nakilleri ile

*Virüs taşıyıcı kimselerce kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş tüm kesici ve delici aletler ile

*Damar içi uyuşturucu kullananların iğne, enjektör ve uyuşturucu madde eritilen kaşıkları paylaşmaları ile

* HIV virüsü taşıyan organ, doku ve sprem nakli ile

2.Cinsel İlişki Yoluyla Bulaşır:

Mikrobu taşıyan erkeğin veya kadının cinsel organ salgıları aracılığı ile, her türlü cinsel ilişki ile, erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe, kadından kadına bulaşır.

3.Anneden Bebeğe Geçerek Bulaşır:

HIV virüsü gebelik süresince, doğum ve emzirme döneminde bebeğe bulaşır.

HIV Virüsü Nasıl Bulaşmaz?

*Günlük yaşamda ve sosyal ilişkilerde

*Sosyal öpüşme, dokunma, sarılma, el sıkışmayla

*Başkalarının eşyalarını kullanmakla

*Sinek, böcek sokması, hayvan ısırmasıyla

*Aynı okulda öğrenim görme, aynı iş yerinde çalışma ile 

*Aynı tuvaleti ve banyoyu kullanmakla

*Aynı yemeği yemekle

*Aynı yerde denize veya havuza girmekle

GRİP:

Grip Nedir?

Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş,

şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

Daha sonra hastalık tablosuna boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi belirtiler eklenir ve bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma görülebilir. Ateşin 39 °C ‘nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek olanaksızlaşmakta ve hastaları mutlaka 3-7 gün yatağa mahkum etmektedir. Yaklaşık bir hafta içinde belirtiler kaybolmakta ancak halsizlik belirtilerin kaybolmasından sonra da devam etmekte, hatta 2 hafta kadar sürebilmektedir.

Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyretmekte ve ölüme kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip halk arasında çok sık olarak soğuk algınlığı ile karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı ateş yükselmeden, hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmeyen bir hastalıktır ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalıdır.

Ayrıca grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin hazırlamakta ve orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. Sözü edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.

KIZAMIK:

Çok bulaşıcı bir akut virüs enfeksiyonudur; özel bir tedavisi yoktur, rahatsızlık veren belirtileri gidermeye yönelik ilaçlar kullanılır.

NEDENLERİ:

Kızamığın etkeni olan virüs, hastaların burun ve yutak salgılarıyla çıkan damlacıklarda bulunur; ağız ya da burundan üst solunum yollarına ya da dolaylı olarak konjunktiva mukozasına girer. Vücuda girdiği yerde üreyerek düşük miktarda bütün vücuda yayılır ve lenf dokusu hücrelerinde üremeyi sürdürür.Daha sonra ikinci kez, çok daha uzun süreli ve kitlesel olarak kana yayılır; bu döneme ilişkin ilk belirtiler virüsün bulaşmasından yaklaşık 9-10 gün sonra ortaya çıkar. Hastalık bu aşamadan sonra, 14-15′inci güne değin çok bulaşıcıdır. Virüsün vücuda girmesinden yaklaşık 14 gün sonra döküntülerin başlamasıyla virüsün üremesi azalır; 16. günden sonra genellikle kanda virüse rastlanmaz. Yalnız idrarda bulunan virüs bu ortamda varlığını günlerce sürdürür. Döküntüler kanda hastalığa özgü antikorların belirmesi ve hastanın iyileşmeye başlamasıyla aynı dönemde görülür; kızarıklıkların pul pul dökülmeye başlamasıyla bulaşıcılık dönemi bütünüyle sona erer.

BULAŞMA:

Kızamığın derideki belirtileri yaygın döküntülerdir. Kızamık tüm dünyada yaygın olarak rastlanan döküntülü bir hastalıktır. Etkeni, çok küçük ve vücudun dışındaki kimyasal ve fiziksel etkenlere karşı çok az direnci olan bir virüstür. Hastadan sağlıklı kişilere üst solunum yolları yoluyla ve özellikle konuşurken ve öksürürken çıkan tükürük damlacıkları aracılığıyla kolayca bulaşır. Bulaşmanın bu kadar kolay oluşu nedeniyle kızamık genellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında küçük salgınlar halinde görülür. Kızamık salgınında hastalığa önce çocuklar yakalanır; erişkinlerin büyük bir bölümü ile üç aylıktan küçük bebekler salgını, hastalığa yakalanmadan atlatabilir. İlk bakışta tuhaf görünen bu olay kolayca açıklanabilir. Vücut ilk kez virüsle karşılaştığında hastalığa yakalanır ve virüse özgü antikor üretmeye başlar. Kandaki bu antikorlar virüsle yeniden karşılaştığında, virüsü etkisizleştirir; böylece hastalığa karşı direnç geliştirilmiş olur. Süt çocukları anne karnındaki yaşamlarında bu antikorları annelerinden aldıklarından, erişkinlerin büyük bir bölümü de çocukluk çağında hastalığa tutulduklarından salgından etkilenmezler.

Hastalığın ileri derecede bulaşıcı olması nedeniyle 2-4 yılda bir kızamık salgınları ortaya çıkar. Bir toplulukta salgın görüldüğünde, bağışıklığı olmayan bütün bireyler hastalanır ve bağışıklık kazanır; bu nedenle, hastalığa yakalanacak yeni bireylerin ortaya çıkması için belli bir süre geçmesi gerekir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:

Kızamıkta sıklıkla belirgin olarak birbirinden ayrılabilen dört dönem gözlenir:

1.Kuluçka dönemi

2.Döküntü öncesi dönem (prodrom dönemi)

3.Döküntülü dönem

4.İyileşme dönemi

Bulaşma kuluçka döneminde anında başlar, virüs 8-12 gün boyunca vücutta belirti vermeden ürer. Normal olarak 10. günde döküntü öncesi dönem başlar, ateş hızla yükselir ve ağızda yanağın içinde, azıdişleri hizasında kırmızı bir alanla çevrili küçük beyaz lekeler belirir; bu lekeler ilk tanımlayan hekimin adıyla anılır (Koplik lekeleri). 2-3 günden fazla sürmeyen bu dönemde çocuk isteksiz, yorgun ve uykuludur; iştahı azalmıştır, aksırır, hırıltılı, inatçı ve kuru bir öksürüğü vardır; sulanan ve kızaran gözleri güçlü ışıktan rahatsız olduğundan ışıklı ortamlardan uzak durur. Bu aşamada kızamığa henüz tam konmamış olsa da son derece bulaşıcıdır ve çocuğun enfeksiyonu aile bireylerine yayma olasılığı yüksektir.

Ateşin geçici olarak azalmasıyla döküntülü dönem başlar. Döküntüler başlangıçta düz, sınırları belirgin pembe renkli küçük lekeler biçimindedir; daha sonra hafifçe kabarır, büyür, sayıları artar ve giderek koyulaşıp kırmızılaşır. Döküntüler çıkarken ateş yeniden yükselir ve çocuğun genel durumu kötüleşir. Sürekli yatmak ister ve çok yorgundur, gözleri kolayca sulanır, aksırıklar yerini gerçek bir soğuk algınlığına bırakır, öksürük hala hırıltılı ve çok rahatsız edicidir, özellikle küçük çocuklarda ishal görülür.

Döküntülerin ortaya çıkmasından üç ya da dört gün sonra, ateş hızla düşer; kırıklık hali, öksürük ve soğuk algınlığı kaybolur, çocuk rahatlamış görünür. Döküntüler de ilk ortaya çıktığı bölgelerden başlayarak hızla solar. Kızarıklıkların pullanarak dökülme döneminin ardından çocuğun tümüyle iyileştiği söylenebilir. Döküntüler hiçbir iz bırakmadan hızla kaybolur; özellikle yüz ve boyun çevresindeki deri pul pul dökülür. Ne var ki, hastalığın bu son evresi her zaman fark edilmez, özellikle hastalığın hafif geçtiği olgularda hiç görülmez.

Çocuklukta yapılan aşı sayesinde vücutta virüse karşı antikorlar oluşur. Hastalığa, ya hiç yakalanılmaz ya da çok hafif atlatılır.

HEPATİTLER:

Hepatit A virüsü (HAV) dışkı ve oral yollardan bulaşır. Virüs bulaşmış sular sık rastlanan bir enfeksiyon kaynağıdır. HAV göl sularında 4 haftaya kadar bulaştırma özelliğini korur. Kuluçka süresi 14-15 gündür. Kan yoluyla bulaşma ihtimali azdır. Yaşam standardının yükselmesi ve hijyen koşullarının iyileşmesine bağlı olarak toplum içinde bulaşma geçtiğimiz on yıllar içinde önemli ölçüde azalmıştır. Hepatit A ‘ya karşı antikorlar 18 yaşın altındakilerin % 5′inden azında ve %70 yaşın üzerindekilerin % 75′inden fazlasında bulunur.

TANI:

Hepatit A virüsü, kuluçka döneminde dışkıda gösterilebilir. Kanda genellikle gösterilemez çünkü hastalık döneminde virüsün bulaştırma özelliği sona ermiştir.

KORUNMA:

Hastalığın yoğun olduğu bölgelere seyahat edenler için aktif aşılama ile korunma sağlanır. Bulaşmayı önlemek için hijyen koşullarını düzeltici önlemlere uyulması önerilir. Hijyen önerilerine sıkı bir şekilde uyulması ve aktif aşılama en iyi korunma şeklidir.

Hepatit, bir karaciğer hastalığıdır. Pek çok türü vardır.

Hepatit B Nedir?

Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.

Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla karaciğer kanserine kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünyada en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap: Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin toplanmasıdır.

Antijen: Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı maddeye denir.

Antikor: Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.

Ne kadar insanda kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu vardır?

En az 350 milyon insan bu hastalığın kronik taşıyıcısıdır. Coğrafi dağılım, dünyanın her tarafından çok değişik rakamlarla ifade edilmektedir.

Dünyada 2 milyardan fazla insanın hepatit B virüsü ile enfekte olduğu bilinmektedir, ama bunların hepsi kronik taşıyıcı değildir.

Bu enfeksiyonların çok büyük bir bölümü, kronik hastalığa neden olmadan kendiliğinden iyileşmektedir.

Hepatit B nasıl bulaşır?

Hepatit B, değişik yollardan bulaşabilir. İleri derecede yaygın olan bölgelerdeki bulaşma en çok, anneden çocuğa ve çocuktan çocuğa gerçekleşmektedir. Kan ve meni gibi vücut sıvılarının da, virüsü bulaştırabildiği bilinmektedir. (Kan alma veya cinsel yoldan bulaşma)

Hepatit B virüsü nasıl hastalık yapar?

Hepatit B virüsü karaciğer hücresi içerisine kendi genetik materyalini yerleştirerek, bu hücrelerin rutin çoğalma mekanizması ile üremelerini sağlar. İnsan vücut bağışıklık sistemi, virüsün genetik materyalini içeren kendi karaciğer hücrelerine saldırmak üzere harekete geçer. Yani virüs dolaylı yoldan karaciğere zarar verir. Bağışıklık sisteminin aralıksız saldırıları, karaciğer hücrelerinin hasar görmesiyle ve ölmesiyle sonuçlanır.

Hepatit B’nin doğal seyri nasıldır?

Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir.

Bir enfeksiyon hastalığı olan hepatit B, dünyadaki ölüm nedenleri listesinde dokuzuncu sırada bulunmaktadır. Dünyanın her yanında 2 milyardan fazla insan HBV (hepatit B virüsü) ile enfekte olmuştur ve bunların 350 milyon kadarı, hastalığın kronik taşıyıcısı konumundadır.

Hepatit B, virüsü karaciğer hücrelerini, bağışıklık sisteminin enfekte (mikrop bulaşmış) karaciğer hücrelerine saldırmasını uyararak dolaylı yoldan tahrip eder. Ancak bağışıklık sistemi her zaman hepatit B virüs enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıramaz.

Başlangıçta hepatit B enfeksiyonunu izleyen belirtiler hafif ya da özel olmayabilir. Belirtiler görülürse; öncelikle sarılık, iştahsızlık ve karın ağrısı şeklinde olabilir. Hepatit B virüs enfeksiyonu, değişik şekillerde ilerleyebilir. Akut hepatit B 4 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süre devam ederken, kronik hepatit B ‘nin aktif şekline geçişi, 15-30 yıl gibi uzun bir süre olabilir.

KUDUZ:

Kuduz, insanlarda ve özellikle et yiyen hayvanlarda görülen, beyine yerleşerek felçlere neden olan ve ölümle sonuçlanan bir hastalıktır.

Ülkemizde insanlara kuduzu en çok bulaştıran hayvan köpektir. Bunun yanı sıra kurt, çakal, sırtlan, tilki, ayı ve merkep önemli bulaşma kaynaklarıdır.

Hastalığın ortaya çıkması, hastalık etkeninin (virüs) vücuda girmesinden sonra ortalama 2-8 haftadır. Hastalık genellikle kişilik ve huy değişikliği, huzursuzluk, kırıklık, ateş yükselmesi, ısırık yerinin ve/veya tüm vücudun kaşınması ile başlar, huzursuzluk giderek kontrol altına alınamaz, tükürük salgısı aşırı artar, yutma ve solunum merkezlerinin felç olması nedeniyle yutma güçlüğü ve nefes almada zorluk görülür. Bu belirtilerin başlamasından 3-10 gün sonra ölüm meydana gelir.

Hastalık Nasıl Bulaşır?

*Kuduza yakalanmış bir memeli hayvanın (özellikle köpek) ısırması ve yaralaması ile,

*Kuduz hayvanın salyasının sıyrık veya çatlak deriye, göz ağız veya buruna temas etmesiyle,

*Kuduz hayvanın salyası ile bulaşık eşyanın (tasma, yular, dizgin vb.) yaralı deri ile temas etmesi ile,

*Kuduz hayvan tarafından tırnaklanarak meydana gelen yaralanmalar ile, (hayvanın tırnağı kendi salyası ile bulaşıktır.)

*Kuduz hayvanın eti ve sütünün çiğ olarak yenmesi ile,

*Kuduza yakalanmış bir insan ile yakın temasta bulunulması ile hastalık bulaşabilir.

Hastalıktan Korunma Önlemleri Nelerdir?

*Sahipli köpekler sahipleri tarafından kuduza karşı mutlaka aşılattırılmalıdır.

*Başıboş ve olağan dışı davranış gösteren hayvanlara yaklaşılmamalı, çevrede böyle hayvanlar görüldüğünde hükümet kuruluşlarına ve/veya yerel yönetimlere haber verilmelidir.

*Sahipsiz köpekler ve sokak köpekleri yerel yönetimlerce (belediyeler, muhtarlıklar) kontrol altına alınmalıdır.

*Kuduz veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırıldığında veya yaralandığında ısırık ve yara yeri sabunla ve bol akarsuyla derhal yıkanmalı ve arkasından zefirol, alkol veya tentürdiyot uygulanmalıdır.

*Isırılan kişi hiç vakit geçirmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalı ve sorumlu hekimin düzenleyeceği aşı ve tedavi programını aksatmadan uygulatmalıdır.

Hastalığın Tedavisi Var mıdır?

Kuduz hastalığına yakalandıktan sonra tedavisi imkansızdır ve hastalık kesin olarak ölümle sonuçlanır.

Bu nedenle yukarıda belirtilen korunma önlemlerinin uygulanması, özellikle yara tedavisi ve aşı uygulaması hastalığa yakalanmama hususunda hayati önemi haizdir.

HERPES(UÇUK):

Uçuk genellikle dudak, ağız ve burun delikleri çevresinde çıkan; Herpes simplex adı verilen virüsün sebep olduğu hastalıktır. İki çeşidi vardır. Birinci çeşidi, genellikle ağız veya burun etrafında görülür. Daha az yaygın olmasına rağmen, cinsel organlarda veya vücudun başka yerlerinde de görülebilir.

Uçuğun Belirtileri ve Oluşum Evreleri Nelerdir?

*Uçuk çıkacak bölgede 0-24 saat önceden gıdıklanma, karıncalanma, kaşınma, yanma, sızlama hissedilir.

*Bunu o bölgenin kızarması, şişmesi ve daha sonra da içi sıvı dolu kabarcıkların ortaya çıkışı izler. Bu kabarcıklar konuşurken, gülerken, yiyip içerken acı ve ızdırap verir.

*Kabarcıklar patlayarak ülserler oluşur ve bu dönemde uçuk çok ağrılıdır.

*Zamanla kuruyup çatlar, sızıntı yapar ve açılarak görüntüyü bozan çirkin bir yara haline gelir.

*Kabuklanma başladığında uçuk küçülmeye başlar.

*İyileşme döneminde uçuk üstünde oluşan kabuk düşer, yerine kuru ve gergin bir doku oluşur.

Hastalık yaklaşık olarak 7-10 gün sürer.

Yaralar görüldüğü sürece, uçuk kişiden kişiye temas ile geçebilir.

Uçuk şu durumlarda daha sık olabilir:

- stres içindeyseniz,

- yorgun ve zayıf düşmüşseniz veya vücudunuzda başka bir enfeksiyon varsa,

- güneşte kaldıktan sonra.

Uçuk Bulaşıcı mıdır? Nasıl Bulaşır?

Uçuk, ön belirtileri ile açık yaranın kapanması süresi arasında bulaşıcıdır. Uçuğu olan bir kişinin kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalarla ve uçuklu kişinin öpmesi sonucu bulaşır. Eğer uçuğa dokunulursa yüzün diğer bölümlerine, göze ve vücudun diğer bölgelerine de bulaştırılabilir.

Dikkat! Uçuk Bulaşıcıdır.

Uçuk virüsü (Herpes simplex) ile insan genellikle ilk defa küçükken (0-5 yaş) tanışır. Uçuğu olan aile bireylerinden birinin “Sevgi dolu” öpücüğü sonucunda uçuk virüsü vücuda girer. Çoğunlukla fark edilmeyen küçük kızarıklıklar şeklinde ortaya çıkar; ağız içi, diş etleri ve dudaklar enfekte olur. Ama kimi hassas bünyelerde ciddi enfeksiyonlar şeklinde de görülebilir. Tıbbi yayınlar arasında uçuklu bir kişiden bulaşan virüs sonucu yeni doğan ölümlerine ait vakalar vardır.

Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

*Uçuğa dokunulmamalıdır. Dokunulursa eller çok iyi yıkanmalıdır.

*Uçukluyken kesinlikle gözlere dokunmaktan kaçınılmalıdır. Bayanlar makyajlarını temizlerken dikkat etmelidir.

*Özellikle bebekler, çocuklar ve diğer insanlar öpülmemelidir, yakın temastan kaçınılmalıdır.

*Uçuklu insanın kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalar ayrılmalı ve başkalarının kullanmasına izin verilmemelidir.

Uçuk ve uçuk yarasının kabuğu ile oynanmamalıdır. (Parmaklara uçuk virüsü bulaştırılır, aynı zamanda uçuk yarasına da diğer mikroplar bulaştırılmış olur)

Uçuk oluşumunu tetikleyen faktörler nelerdir?

*Stres

*Ateş, soğuk algınlığı, grip

*Aşırı güneş ışınları ve ultraviyole ışınlar

*Hormonal değişimler (hamilelik, adet dönemi)

*Aşırı yorgunluk ve uykusuzluk

*Dişe yapılan müdahaleler (diş çekimi dolgu vb.)

*Diğer enfeksiyonlar

Uçuktan Nasıl Korunulur?

Öncelikle uçuğun nüks etmesine sebep olan durumlardan sakınmak gerekir.

*Strese bağlı olarak gelişiyor ise; stresimizi azaltacak gevşeme tekniklerini öğrenmek.

*Yorgunluk ve uykusuzluk sebep ise; dinlenmek ve iyi uyumak.

*Güneş sebep oluyor ise; dudaklar için koruyucu krem ya da yüksek koruma faktörlü güneş yağı kullanmak ve şapka ile yüzü güneşten korumak gerekir.

SU ÇİÇEĞİ:

Suçiçeği ya da varisella, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilirse de daha çok çocuklarda görülen bir bulaşıcı hastalıktır. Bu hastalığın tipik özellikleri ateşle seyretmesi ve deride ortaya çıkan kabartılardır. Suçiçeği adının da bu kabartıların birkaç saat içinde içi saydam sıvıyla dolu kesecikler haline gelmesiyle ilişkili olduğu söylenmektedir.

Bu hastalık özellikle on yaşın altındaki çocukları etkileyen salgınlar şeklinde ortaya çıkar. Varisella zoster virüsünden kaynaklanır ve olağanüstü bir bulaşıcılığa sahiptir. Her ne kadar bu hastalığı geçirmekle yaşam boyu bağışıklık kazanılırsa da, virüs uyku halinde bekleyip daha sonra yetişkinlik çağında kendini herpes zoster yani zona olarak gösterebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hazırlayan:

HAZIRLAYAN:

Eren YILMAZ 163 9/C

KONU:

Genom Projesi

ÖĞRETMEN:

Savaş BAT

İÇİNDEKİLER

GENOM PROJESİ 2

1)İnsan Genom Projesi nedir 2

2)Gen Haritası nedir 2

a)Ahlaki kaygılar 4

b)Uygulama aşamasındaki sorunlar 4

3)Kromozom nedir 5

4)DNA nedir 7

5)Gen nedir 8

a)Vücutta bulunan hücrelerin hepsinde aynı 8

genler var mıdır

b)Genlerin görevi nedir 8

c)Genlerin işlevinde ne gibi değişiklikler 8

olabilir

d)Hücre bölünmesi nedir ? Ana hücreden 8

yavru hücreye genetik şifre nasıl taşınmaktadır

6)Gen terapisi nedir 9

a)Gen terapisinin genel sorunları 9

b)Genlerin vücuda sokulma yöntemleri 10

c)Engeller 10

d)İlk gen terapisi 11

e)Gen Terapisinin riskleri 12

f)Gen Terapisinin çözüm bekleyen sorunları 12

7)Genomun getirdikleri 13

Kaynaklar 14

GENOM PROJESİ

  Bilim dünyası, yaşamı alt üst edecek yeni bir gelişmeye daha imza atarak insan DNA’sının şifresini çözmeyi başardı. Çıkarılan “gen haritası” sayesinde kalp ve kanser hastalığı tarihe karışacak ve insan yaşamının kalitesi artarak uzayacak. Bilim tarihinde yeni bir dönüm noktası olan gelişme, bilim adamlarının on yıla yakın süredir üzerinde çalıştıkları insan genlerinin biokimyasal şifresinin çözülmesiyle elde edildi.

eski ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair yaptıkları ortak açıklama ile insanın genetik haritasının çözülmesi için yürütülen ‘’İnsan Genom Projesi'’nin ilk aşaması tamamlandığını bildirdiler. Genlerin deşifre edilmesiyle Alzheimer’den kansere değin bugüne kadar başedilemeyen birçok hastalığa çare bulunacak. Yaşam kalitesi artacak, insan ömrü uzayacak.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, uluslararası çalışmalar sonucu insanların genlerinin haritasının ortaya çıkarılmasını, tarihin en büyük buluşlarından biri olarak nitelendirerek “Tanrı’nın yaşamı yarattığı dili bugün öğreniyoruz” dedi.

Clinton, konuşmasında, genlerin haritasının çıkarılmasının, büyük İtalyan matematikçi, astronom ve fizikçi Galileo Galilei’nin buluşlarıyla eşit öneme sahip olduğunu belirterek, bu buluşla kanser, şeker, Parkinson ve Alzheimer hastalığının tedavisinde yeni bir devir açılacağını anlattı.  İnsan genlerinin haritasının çıkarılmasının, antibiyotiklerin bulunuşundan daha büyük bir başarı olduğunu anlatan  “Bu, 21′inci yüzyılın ilk dev teknolojik zaferi” diye konuştu.

Gen haritasının ortaya çıkarılması özellikle Amerikan, İngiliz, Alman ve Japon bilim kuruluşlarının uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda sağlandı. Fransız ve Çinli bilim adamları da bu çalışmaya katkıda bulundu.

Herşey 1953 yılında iki bilim adamının canlı hücresinde bir çeşit genetik şifre olan DNA’yı bulmasıyla başladı. İngiliz bilim adamları Francis Crick ve Amerikalı meslektaşı James Watson, DNA’yı bulduklarında ‘’yaşamın sırrını keşfettikleri'’ söylüyorlardı. Herkes onlara şüpheyle bakıyordu ama yüzde yüz haklıydılar. Hücre çekirdeğinde yer alan DNA, bir insanın göz renginden ten rengine, vücut yapısından boyuna kadar çeşitli fiziksel özelliklerini belirlemenin yanı sıra, sağlığı ve yaşam süresi konusunda da önemli rol oynuyordu.

1)İnsan Genom Projesi nedir

18 ülkenin destek verdiği proje, 1990 yılının ekim ayında başladı. Projenin amacı insanın gen haritasının, yani genetik şifresinin çözülmesi.

2)Gen haritası nedir

Popüler bilim, araştırmalarındaki sınırsızlığını çağımızın belki de en önemli nedenine “gen” lere yönelterek devam ettirmeye çalışıyor.

İnsan gen haritası projesi, bitiş çizgisine geldi.

Bu Proje, 250 milyon dolarlık maliyeti ile bugüne dek gerçekleştirilen en pahalı, en kapsamlı bilimsel çalışma. Araştırmayı destekleyenler, haritanın tümüyle çıkartılması sonucunda, ömrün uzamasının yanı sıra, kanserden kellik sorununun çözümüne, bunamadan depresyona dek pek çok hastalığın tanım ve tedavisinde köklü değişikliklere gidileceğini ve kader kavramının değişik boyutlara ulaşabileceğini öngörüyor.

Karşı olanlar ise, insan yaşamında gizliliğin sona ereceğinden, iş ve çalışma hayatında genetik ırkçılığın başlayacağından kaygı duyuyor. Projenin tamamlanmak üzere olduğu şu günlerde kesin olan tek şey, bitiş çizgisini göğüslemenin en çok biyotek endüstrisinin işine yarayacağıdır.

İnsan genlerinin deşifre edilmesi konusunda çalışan beş laboratuarın yetkilileri, son güne kadar rutin olarak her cuma, sabah saat 11.00′de birbirlerini telefonla arayarak gelişmeler hakkında bilgi veriyordu.

2000 Mart ayının ortalarında İnsan DNA’sındaki 3.2 milyar dolayındaki kimyasal molekülün iki milyarı okunmuş durumdaydı. Diğer bir deyişle, çalışmanın yaklaşık üçte ikisi bitmişti.

Üzerinde 1.100 kişinin (bilgisayar uzmanları, biyologlar ve teknikerlerden oluşan bir uzman ordusu) çalıştığı projeye on üç yıl önce başlandı. Altı ülkede, on altı laboratuarda sürdürülen çalışmaların büyük bir kısmı ABD hükümeti ve İngiliz Wellcome Trust tarafından finanse edildi. Konuya yakın ilgi duyan ve devletle yarışa kalkan özel sektör bitiş çizgisini önce göğüslemek için hızını artırınca, özel sektörün soluğunu ensesinde hisseden kamu görevlileri, günde yirmi dört saat, haftada yedi gün çalışarak dakikada on iki bin hücresel molekülü okuma hızına ulaştı. Ve haritanın yaklaşık yüzde 90′ı, yüzde 99.9′luk bir doğrulukla açıklandı.

Artık, insan yaşamının temel yasaları belirlenecek; Homo Sapien’lerin yaşam kaynağının gizi, gün ışığına çıkacak. Açıklanan bilgiler sonucunda, insan genlerinin % 98’inin şempanzeyle benzerlik göstermesi, madde aleminin son halkası olan insanın belli bir tekamül neticesinde bu noktaya geldiğini ve Evrimleşme modelinin mantıklı nedenlere dayandığını gösteriyor.

Harvard Üniversitesi biyologlarından Walter Gilbert proje hakkında şöyle konuşuyor: ‘’İnsan olmanın ne anlama geldiği böylece anlaşılacak.'’

Bu bilgi tıp konusunda devrim yaratacağı gibi, biyotek endüstrisini de borsanın gözdeleri arasına sokacak.

Apple ilk ev bilgisayarı olarak 1977 yılında piyasaya çıktığı zaman, kimse yıllar sonra İnternetin yaşantımıza böylesine gireceğini tahmin etmiyordu. Benzer şekilde, insan gen haritasının tamamının ortaya çıkmasının yaşantımızı ve insan kimliğimizi nasıl etkileyeceğini hemen tahmin etmemiz çok zor. Ancak tanı ve tedavi açısından doktorlar müthiş bir bilgi kaynağına kavuşacaklar. Örneğin, bir biyoçipin üzerine kayıtlı bilgilerden, ileri yaşlarda prostat kanserine, Alzheimer’a yakalanıp yakalanmayacağımızı, hastalık tipine göre vücudumuzun hangi ilaca cevap vereceğini öğrenebileceğiz. Bilim adamları bir yaranın iyileşmesi, bebeğin organlarının büyümesi, saçların dökülmesi, göz kenarlarının kırışması durumunda hangi genin devreye girdiğini öğrenecekler. Böylece bu genlere müdahale ederek tedavi olanağını artıracaklar veya önlem alınmasını sağlayacaklar. Bebekler, sperm ile yumurta buluşmadan önce tasarlanabilecek. İşverenler, eleman alırken genetik yapısına göre adam seçecekler; genetik yapısını onaylamadıkları kişilere iş vermeyecekler. Cambridge yakınlarındaki Sanger Centre yetkililerinden John Sulston, şöyle konuşuyor:'’Gelecek on yıl, yüz yıl, hatta bin yılda insanın gen haritası biyolojinin temelini oluşturacak.'’

Gen haritasında genler ‘’ATGCCGCGGCTCCTCC'’ şeklinde, harflerin yan yana gelmesiyle tanımlanıyor. Her harf, adenin (adenine), sitosin (cytosine), guanint (guanine), timin (thymine) gibi bir molekülü temsil ediyor. Deriden kaslara, karaciğerden akciğere, insan vücudundaki her hücre aynı DNA’nın bir kopyasını taşır. Bir canlı türünün hücrelerinde bulunan DNA’ların toplamı genomunu oluşturur. ‘’Genetik Çağı'’ olarak isimlendirebileceğimiz çağımızda, homoseksüalite, risk alma, utangaçlık, endişe, kanser, Alzheimer gibi hastalık ve kişilik özelliklerinin her biri için özel bir genin saptanmasına karşın, bir genin gerçek varolma nedeni proteinlerdir. A’lar, T’ler, C’ler ve G’ler kodu oluşturur. Üçlü harf takımlarından her biri, hücrenin içindeki özel bir mekanizmayı belirli bir amino asidi yakalaması için yönlendirir. Örneğin TGG, triptofan adlı amino asidi yakalamak içindir. Yeterli miktarda amino asidi yan yana getirirseniz, protein elde edersiniz (yiyecekleri sindirmesi için mide enzimleri, korbonhidratları metabolize etmek için insülin, depresyona yol açan beyin kimyasalı, ergenlik çağını başlatan seks hormonları gibi). Bu durumda gen bir yönetmelik gibidir. Aradaki fark, burada talimatların molekül bazında yazılmasıdır. İnsanlarda ortalama seksen bin gen bulunur ve aramızdaki benzerlik, yüzde 99.9 oranındadır. Bu da şu anlama gelmektedir: Bin kimyasal harfin içinden bir tanesi, Woody Allen’ i Bruce Willis ‘ten ayıran genomu oluşturur.

Daha tamamlanmamasına karşın, İnsan Gen Haritası Projesi’nin mimarları, biyolojinin ön plana çıkıp, diğer bilim dallarının pabucunu dama atacağını ileri sürüyor. Başlangıcında istenmeyen çocuk konumunda olan proje, daha sonra Enerji Bakanlığı yetkililerinden Charles De Lisi ‘nin çabalarıyla yavaş yavaş biçimlenmeye başladı. İlk başlarda çalışmayı şiddetle eleştiren biyologlar, insan gen haritasının yüzde doksan yedisinin tek tek saptanamayacağını ileri sürüyorlardı. Bu ‘’çöp'’ DNA’ları çözümlemenin ne anlamı vardı? Özellikle neyin çöp, neyin gen olduğunun ayırdına varamadıktan sonra, insanın gen haritasını çıkartmak neye yarardı? Ne var ki, uzun süren tartışmalardan sonra, Amerikan Kongresi’nden de mali kaynak sağlanınca, bilim adamları 2005 yılında tamamlanacağını öngördükleri projenin temelini 1988 yılında attılar. Bu arada, Mayıs 1988′de gen avcısı J. Craig Venter, Celera adını verdiği özel şirketi kurarak insan gen haritasını üç yıl içinde tamamlayacağını ileri sürdü. Bu girişim, Amerikan İnsan Gen Haritası Araştırma Enstitüsü başkanı Francis Collins ‘i elini çabuk tutması gerektiği yolunda uyardı. Projenin ortalarında olmaları gerektiği dönemde, daha yüzde üçünü tamamlamış olmaları Collins’i yıldırmadı; tam tersine tetikledi. Elemanlarını kontrol ve kanıt aşamalarında fazla oyalanmamaları konusunda uyardı.

İnsan gen haritasının tamamlanması ne anlama geliyor? MIT’nin Whitehead Enstitüsü’nden Eric Lander, bu çalışmayı 1800′lü yılların sonunda hazırlanan elementlerin periyodik tablosuna benzetiyor. ‘’Genomik, bence biyolojinin periyodik tablosu'’ diyen Lander, bilim adamlarının tüm olayları bu liste yardımıyla açıklayacaklarını öne sürüyor. Bu liste bir CD-ROM’a sığabiliyor. Halihazırda, hastalardan DNA örnekleri alan bilim adamları, floresan moleküller bağladıkları örneği cam bir çip üzerine serpiştiriyor. Cam çipin üzerinde on bin adet bilinen gen bulunuyor. Lazer ışını floresanı okuduğu zaman, çipin üzerindeki bilinen genlerden hangisinin hastadan alınan örnekte olduğu anlaşılıyor. Son aylarda bu yöntem yardımı ile kas tümörlerini, farklı lösemi türlerini, hangi prostat kanseri türünün öldürücü olduğunu, depresyon geçiren bir beyinden alınan nöron ile normal beyinden alınan nöron arasındaki farkı teşhis etmek mümkün olabiliyor.

İnsanoğlunun tarihi, DNA’sında kayıtlıdır. ‘’DNA farklılıklarını tespit ederek göçlerin izlediği yolu tespit etmek mümkün'’ diye konuşan Lander, ‘’Bilim adamları, eski Fenikeli tüccarların İtalyan limanlarını ziyaret ettikleri zaman geride bıraktıkları kromozomları tanıyabiliyor'’ diye konuşuyor. Benzer şekilde genetik veriler, Güney Afrika’da yaşayan Lembaların 2.700 yıl önce Ortadoğu’dan göç eden Yahudi kavminin çocukları olduğu tezini destekliyor. Connaught ‘da yaşayan İrlandalıların yüzde 98′inin dört bin yıl önce İrlanda’ya yerleşen avcı-toplayıcı topluluklardan geldiği de bu şekilde ortaya çıkmış oldu.

a)Ahlaki kaygılar:

Yaşam kitabını deşifre etmek ne yazık ki, ahlaki sorunları da beraberinde getiriyor. Genetik kodlarımızın anlaşılması, insan türünün insan eliyle şekillendirilmesi olasılığını da güçlendiriyor. Biyologlar genomik biliminden yararlanarak yedek parça listesi hazırlayabilirler; ana baba adayları doğmamış çocuklarını ‘’ısmarlayabilir'’, bilim adamları ellerindeki bilgilerle, istenilen karakterde, vücut yapısında ve bilişsel yetenekte insanlar üretebilir.

Bu durum, pratikte pek çok sorunu da beraberinde getiriyor. Çocuklarımızı ve kendimizi değiştirmek kolaylaştıkça, değişiklik geçirmemiş olanları kabul etme hoşgörüsünde de azalma görülebilir. Kent Üniversitesi Hukuk bölümünden Lori Andrews , “genetik testler yardımıyla zekâ kusurlarının, şişmanlığın, kısa boyun (ve diğer istenmeyen özelliklerin) önceden bilinmesi durumunda, toplumlar, anne ve babası tarafından kusurlarıyla doğmasına izin verilen çocukları küçük görmeye başlar mı?” sorusunu soruyor. Şimdiden bazı doktor ve hemşirelerin, doğumdan önce teşhis edilebilen kusurlarla dünyaya gelen çocukların anne ve babalarını, ne durumda olacağını bile bile çocuklarını dünyaya getirdikleri için eleştirdikleri ve kınadıkları görülüyor. Dünyadaki bütün ana baba adaylarının çocuklarını ısmarladığını varsayarsak, bunların bir araya gelmesinden ne gibi bir dünya oluşur, şimdiden bilinmez. Bu arada bazı hastalık genlerinin başka hastalıklara karşı vücuda direnç sağladığı biliniyor. Örneğin, orak hücre anemisi olarak bilinen bir anemi türü, sıtmaya karşı direnç oluşturuyor. Bu durumda anemiyi yok etmek için genini ortadan kaldırmak, sıtma salgınına yol açar mı? Bu soruyu daha da genişletirsek, ‘’kötü'’ genleri nakavt etmek, evrimi nasıl etkiler? İşte üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de budur.

b)Uygulama aşamasındaki sorunlar:

Genom projesinin başlamasıyla sigorta ve insan kaynakları şirketlerinin genetik bilgileri insanların aleyhine kullanacakları doğrultusunda kaygılar gittikçe tırmanıyor. Sistematik kamu araştırmaları şimdilik ufukta çok büyük tehlikelerin olmadığını varsaysa da, dedikoduların önünü almak mümkün değil. Pek çok insan, ölümcül bir hastalığın genini taşıdığı için sigorta şirketleri tarafından aforoz edilebilir. Başka bir kişi, işvereni tarafından aynı gerekçeyle işten atılabilir. Şu anda ABD’nin otuz dokuz eyaletinde genetik testlere dayanarak sigorta poliçesini düzenlemek; on beş eyalette de genetik testlerden elde edilen sonuçlara göre işten çıkartmalar yasaklandı. Ne var ki yasalardaki açıklardan yararlanan işveren ve sigortacılar, genetik testleri gizliden gizliye incelemeyi sürdürüyor. 1999′da yapılan bir araştırmaya göre ABD’de orta ve küçük ölçekli şirketlerin yüzde otuzu terfi ve işten çıkartmalarda çalışanlarının genetik testlerinden yararlanıyor.

İnsan Genom Projesi’nin tamamlanması başka bir sorunu daha getirecek. İnsanlar genlerinin işlevselliğini öğrendikleri anda kendileri hakkında ne düşünecek? Büyük bir olasılıkla başlarına gelen tüm olumsuzlukların suçunu genlerine yükleyecekler. İnsanlarda kaderciliğe karşı büyük bir eğilim olduğunu söyleyen Collins, ‘’Genom projesi işte bu kolaycılığı sağlayacak. Genler günah keçisi görevini yüklenecek'’ diyor.

Şu anda genomik bilimi doğuş aşamasında. Perde tümüyle kalktığı zaman, çocuklarımızın neyle karşılaşacağı henüz bilinmiyor.

Bugün mistik çevreler bile gen konusundaki gelişmeler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.

Her şeye rağmen, Gen konusu dikkâtle izlenmeye değer.

3)Kromozom nedir

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türleride değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46′dır. 22’si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (dezoksiribonükleik asit) zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur.

Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pekçok şeyi programlar. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) kimyasallarıyla programlanır. Bilim adamları özellikle, 21. kromozomun içindeki 14 geni tam bir saatli bomba olarak niteliyorlar. Bu 14 genden birinde meydana gelen en ufak bir arıza Alzheimer, epilepsi, Parkinson veya lösemi hastalığına neden oluyor. Ayrıca halk arasında ‘‘Mongolluk’’ denilen Down sendromu ortaya çıkabiliyor.

Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 24 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar.

1.kromozom

Alzheimer, ağır işitme

2.kromozom

Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler

3.kromozom

Akciğer kanseri

4.kromozom

Çeşitli kalıtımsal hastalıklar

5.kromozom

Akne, saç dökülmesi

6.kromozom

Diyabet, epilepsi

7.kromozom

Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık

8.kromozom

Erken yaşlanma

9.kromozom

Deri kanseri

10.kromozom

Bilinmiyor

11.kromozom

Diyabet

12.kromozom

Metabolizma hastalıkları

13.kromozom

Göğüs kanseri, retina kanseri

14.kromozom

Alzheimer

15.kromozom

Doğuştan beyin özrü

16.kromozom

Crohn hastalığı

17.kromozom

Göğüs kanseri

18.kromozom

Pankreas kanseri

19.kromozom

Bilinmiyor

20.kromozom

Bilinmiyor

21.kromozom

Down sendromu, Alzheimer,

Parkinson, lösemi, depresyonlar

22.kromozom

Yeni keşfedildi, kemik iliğinin

olumuşumu düzenliyor

23.kromozom (Y)

Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel

organların gelişimini düzenliyor

24.kromozom (X)

İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

4)DNA nedir

Deoksiribonükleik asit DNA, Dünya üzerindeki bütün canlı organizmaların özelliklerini belirleyen olağanüstü bir kimyasal maddedir.Bir ağacın yapraklarının rengini, bir kurdun azı dişlerininin büyüklüğünü, bir zürafanın boyunu  veya ayak parmaklarımızın şeklini DNA belirler.

DNA, hücre çekirdeklerinin hepsinde bulunan kromozomları oluşturur.Her bir kromozonda, tek,uzun bir DNA molekülü vardır.

Bir DNA molekülü insanın tek bir saç telinden binlerce kere daha ince olduğu halde yüzlerce ciltlik ansiklopedinin bilgilerini içerirmektedir..Bir DNA molekülünün belirli bir genetik özellik İçeren kesitine GEN adı verilir.

DNA bir organzimanın oluşuma ilişkin bilgileri taşır.DNA molekülleri, hücre çekirdeğinde bulunurlar ve vucudumuzda bulunan tüm proteinleri oluşumu sırasındaki kodlamış bilgileri içerir.DNA’nın protein yapma işlemi ,inanılmayacak derecede kusursuzdur.

DNA molekülü bükülmüş bir merdivene benzer.Her bir hücrenin DNA merdiveni hem anneden hem babadan gelen genleri içerir.Merdivenin basamakları,timin (T), adenin (A), sitozin (C), ve guanin ( G),adı verilen bazların kusursuz düzenlenmesiyle oluşur.Her bir aşamanın tamamlanması için bir baz çifti, belirli bir kombinasyonla eşleşir. T her zaman A ile, A da her zaman G ile eşleşir. Buna karşılık, C herzaman G ile ve G de her zaman C ile eşleşir. BU eşleşme, DNA’nın kendini kopyala işleminde önemli rol oynar.

Kopyalama işlemi başladığında DNA dizeleri çözülür ve baz çiftleri birbirinden ayrılır. Bu aşamada molekül, açılmakta olan bir fermuara benzer.Daha sonra serbest halde bulunan timin (T), adenin ( A), guanin (G), ve sitozin ( C),içeren nükleotidler, dizideki eşeleşmemiş bazlara katılırlar. Serbest halde bulunan A’lar T’lerle, serbest halde bulunan T’lerle A’ lar eşleşir.Aynı şekilde serbast halde bulunan G’ler C’lerle,ve C’ler G’lerle eşleşir.

Dizideki eşleşmemiş moleküllerin her biri, yalnızca belirli bazlarla eşleşeceği için DNA kendisinin mükemmel bir kopyasını üretebilir.Böylece eskiden tek bir DNA molekülün bulunduğu yerde kısa bir süre içinde iki özdeş DNA molekülü ortaya çıkar.

DNA’nın içerdiği bilgiler bu şekilde kopya edilirken, bir hücre bölününebilir ve bir organizmanın nasıl oluşacağı hakkındaki bilgilerde nesilden nesile geçmiş olur.

5)Gen nedir

Gen DNA zincirindeki belli bir uzunluktaki birimdir. Kromozom DNA’ nın özel bir şekilde paketlenmesi sonucu ortaya çıktığına göre her kromozomda çok sayıda gen var demektir. Her bir gen diğerinden farklı bir şifre içerir ve farklı bir proteini kodlar. Eğer vücutta bir genin kodladığı proteine gereksinim varsa o gen aktif hale geçerek üzerindeki şifre, haberci RNA adı verilen bir yapı şeklinde kopyalanır. Bu yapı hücrenin sitoplazmasındaki ilgili birimlere gelerek kalıp vazifesi görür ve o proteinin yapımı sağlanır.

a)Vücutta bulunan hücrelerin hepsinde aynı genler var mıdır

Her gen her hücrede vardır. Ancak hücrenin özelliğine göre bazı genler bazı hücrelerde çalışmaz yanı atıl durumdadır. Örneğin tiroit hücresinde hormon yapımını kontrol eden gen, mide hücresinde de vardır ancak işlev görmemektedir. Zaten aynı genleri çalışan hücreler bir araya gelerek dokuları oluştururlar. Diğer yandan bazı genler ortak gendir ve her hücrede aynı işlevlere sahiptir.

b)Genlerin görevi nedir

Genler içerdikleri şifreler dolayısıyla vücuttaki her türlü olayı uzaktan kumanda sistemi sayılabilecek bir duyarlılıkla kontrol ederler. Bazı genler vücuda gerekli kimyasal yapıların ortaya çıkmasını sağlarken bazı genler diğer genler üzerinde düzenleyici olarak şifrelenmiştir. Bu genlerin çalışabilmesi için bir uyarana gereksinimleri vardır. Vücudun tiroit hormonuna olan gereksinimi artar yada herhangi bir nedenle kanda tiroit hormonlarının miktarı azalırsa önce beyinde bulunan hipofizdeki ilgili gen, TSH hormonunun yapımını sağlar bu hormon kan yoluyla tiroit hücresine ulaşır ve hücrenin zarına yapışarak çekirdekteki hormon yapımını sağlayacak olan genlere mesaj iletir. Bu mesajı iletecek olan kimyasal yapılar da başka bir gen tarafından yaptırılmakta ve hücre içindeki miktarı düzenlenmektedir. Çekirdekte bu mesajı alan gen tiroit hormonlarını yaptırmak üzere gerekli şifreyi RNA adı verilen bir haberci ile hücrenin sitoplazmasına gönderir ve hormon yapımı başlar.

c)Genlerin işlevinde ne gibi değişiklikler olabilir

Herhangi bir nedenle yapısı değişen gen, ya fonksiyon göremez yani devre dışı kalır,ya da aşırı fonksiyon görmeye başlar. Her iki halde de genin kontrol ettiği işlevlerde bozulma ortaya çıkar. Örneğin kan şekerini kontrol eden insülinin yapımını sağlayan gende fonksiyon kaybettirici bir değişiklik olursa insülin yapımı azalır ve bireyde şeker hastalığı ortaya çıkar.

d) Hücre bölünmesi nedir ? Ana hücreden yavru hücreye genetik şifre nasıl taşınmaktadır

Canlılar türlerini devam ettirebilmek veya hasara uğramış bölümlerini tamir edebilmek için hücresel seviyede bölünmeye gereksinim duyarlar. Bunun için genetik şifrenin aynısının yavru hücrelere aktarılması gerekir. Örneğin hormon yapımını da artırmak için bir tiroit hücresinin bölünmesi gereksin. Bu gereksinim ortaya çıkınca büyüme faktörlerinden bir kısmı ve TSH hormonu tiroit hücre zarına yapışır ve çekirdeğe çeşitli proteinler aracılığıyla bölünme işleminin başlatılması için sinyal gönderir. Bu sinyali alan özel bir gen aktive olarak protein üretir ve bu protein başka bir geni uyararak bölünme işlemini başlatır. Bunun için önce çekirdekteki şifreleri taşıyan DNA’ nın bir eşinin yapılması gerekir. Enzim adı verilen özel proteinler daha önce DNA’ nın yapısında olduğu belirtilen şeker,baz ve fosfat birimlerini kopyalama adı verilen bir işlemle orijinal DNA’ daki sıraya göre dizmeye başlar ve işlem bittikten sonra birbirinin tamamen benzeri iki ayrı DNA ortaya çıkar .

Eğer kopyalama sırasında yanlış bir dizilim olursa başka bir gen devreye girerek bunu düzeltmeye çalışır, düzeltmezse başka bir gen devreye girerek bölünme işlemini durdurur böylece yanlış genetik şifrenin yeni oluşacak hücrelere geçmesi önlenir. Şimdi kopyalama işleminin doğru yapıldığını varsayalım ve gelişmeleri izleyelim. Artık çekirdekte birbirinin tamamen benzeri olan iki DNA vardır ve bölünme işlemini durduracak bir emir gelmemişse DNA’ lar daha öncede değinildiği gibi paketlenerek 46 çift kromozom haline döner. Diğer bir deyişle birbirinin aynısı olan 23 çift iki takım kromozom ortaya çıkar. Bu devreden itibaren 23 çift kromozom hücrenin bir ucuna doğru giderken diğer 23 çift kromozom diğer ucu gitmeye başlar ve hücre ortadan boğumlanıp her birini çevreleyen yeni zarla birlikte özellikleri tamamen aynı olan iki ayrı hücre ortaya çıkar.

6)Gen terapisi nedir

Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler.

Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor.

Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. “Human Genome Project” olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır.

Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir.

Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA’sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA’sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir.

Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir.

a)Gen Terapisinin Temel Sorunları

Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar.

Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA’nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA’sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır.

Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA’yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar.

Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikroparçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA’sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır.

Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. “Vektör” kelimesinin bir anlamı da “taşıyıcı”dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır.

Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır.

En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır.

b)Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri

Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuvar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir.

c)Engeller

Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır.

Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA’ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm’den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA’ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir.

In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez.

Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir.

Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir.

In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır.

d)İlk Gen Terapisi

İnsanda ilk gen terapisi denemesini 1990′da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde, adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır.

ADA eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez.

Bu ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi. Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi. Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuvar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.

Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı.

Kanser tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir.

Alternatif olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir. Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir. Bu konudaki klinik deneylere başlanmıştır.

Öte yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney, beyin tümörlerinin tedavisi amacıyla yürütülmektedir.

Gen terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli hale getirmek için de kullanılabilir.

e)Gen Terapisinin Riskleri

Virüsler normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de, sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir. Ayrıca, ne zaman DNA’ya yeni bir gen eklense, bu genin yanlış bir yere yerleşme tehlikesi de vardır. Bu durum, kansere ya da başka bozukluklara yol açabilir. Bundan başka, DNA bir tümöre doğrudan doğruya enjekte edildiğinde, ya da gen nakli için lipozom sistemi kullanıldığında, taşınan yabancı genlerin, çok düşük de olsa istemeyerek eşey hücrelerine girmesi ihtimali vardır. Bu durumda yapılan değişiklik kalıtsal olacak ve sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak böyle bir duruma hayvan deneylerinde rastlanmamıştır. Başka bir sorun da, nakli yapılan genin ekspresyonunun çok yüksek oranda olması ve sonucunda da eksikliği hastalığayol açan proteinin yarardan çok zarar getirecek kadar çok miktarda üretilmesi olasılığıdır.

Bilim adamları, bütün bu riskleri ortadan kaldırmak amacıyla hayvan deneyleri yapmaktadırlar. Alınan önlemler başarılı olmuştur, şu ana değin insanlara uygulanan gen terapilerinde bu potansiyel sorunlar görülmemiştir.

f)Gen Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları

İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir.

Yukarıda açıklanan yöntemler bugüne değin 300 klinik daneyde 6000 hasta üzerinde kullanılmıştır. Ancak, şu ana değin gerçekten başarılı bir sonuç elde edildiği ileri sürülemez. Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Ayrıca, denemelerin büyük bir bölümünün kanser hastalarında yapılmış olması yeni bir sorun yaratmaktadır: Hastaların ölümlerinden dolayı tedaviyi izleyememek.

Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen terapisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen terapisinin başarılı

sonuçlar vereceğine inabiliriz.

7)Genomun getirdikleri

Teknoloji insan bedenine girdi. Bunu normal kabul edip direnç göstermemekte yarar var. Belki ileride bambaşka şeyler gelişecek. Ama bugünlerde önemli bir buluşun heyecanı içinde yaşıyoruz.

Dünyanın en gelişmiş altı ülkesinde bulunan 16 laboratuvarda çalışan 1190 uzmanın 13 yıldır peşinde koştuğu genom projesinin tamamlandığı bildirilmekte ve bu projenin sonuçlanması ile gizli kalan insan genlerinin tümünün deşifre olduğu açıklanmaktadır.

Basit anlamda bir tohum düşünün ektiğiniz zaman nasıl bir fidana sahip olursunuz bunun bilincindesinizdir. Yalnız bu kez genetik özelliklerin deşifre edilmesiyle tüm ayrıntılarla fidanın enini ,boyunu ,yapraklarının adedini ,kıvrımlarının biçimini ,kaç dalı olacağını ,her bir dalındaki yaprak sayısını bilmek mümkün.

Ayrıca, o tohumda beğenmediğiniz yönlerin tesbiti ile gerekli mutasyonla istediğiniz, arzu ettiğiniz şekilde yeşermesini de sağlayabilme imkanınız mevcut olacak.

Anlatılan şartları günlük yaşamda bireyler üzerinde uygulamak şansını elde edebilsek, bir anlamda fakirle - zengini , güzellik ile çirkinlik kavramlarını dengeleyebilecek ve eşitlik ilkesine dayanan genetik adaletin ortaya çıkmasını sağlayabileceğiz.

Derin bakış açısı ile astrolojik etkilerin insan üzerindeki yansımaları bir anlamda kısmen de olsa düzenlenebilecektir.

İnsan için gerekli olan zekanın, aklın, güzelliğin, teminini bir bakıma belirli bir seviyeye getirildiğini düşünelim, acaba zenginlik vasfı nasıl elde edilebilecekti?

Bu çok önemli bir sorun karşısında rızkı oluşturan genlerin –yani rızık genlerinin- de mutasyona uğraması gerekiyor.

İlahi bir nizam ve düzeni deşifre edebilmek zoru başarmak demektir.

Ancak makul olmak gerekirse istenileni elde etmek, açıkları, zaafları kapamak dengeli, stabil bir hale getirmek imkansız gibi görünüyor. Bilim tümüyle sorunlara ulaşabilme kapasitesini gösterse bile gerek zaman açısından gerekse ekonomik koşullar bakımından istenileni uygulamak kolay değil. Hatta imkansıza yakın gibi.

Bugün bir kalp ameliyatı için vatandaşların altı ay gibi bir süreye yakın sıra bekledikleri herhalde hepimiz tarafından bilinen bir olgudur.

Bu şartlarda gen haritası çıkarılan bir insanın istenilen niteliklere ne kadar zamanda ulaşabileceğini, arz/talebin karşılanıp karşılanamayacağını iyi bir düşünmek gerekiyor.

Herşeye karşın genomun geliştirilmesi sadece,insana ait özellikleri değil onun varlığını oluşturan enerji alanlarının ve mutlak enerjinin de geninin deşifre edilmesini temin edebilir.

Bu edilimin nihai noktası, bütün vasıf ve manaların ve hiçliğe giden yolun bulunmasıdır.

Genom gelişmelerini sadece insan üzerinde değerlendirmek, sadece “bilinebilirliğe” kavuşmasını temin etmek popüler bilimin zaferi olarak kabul edilse bile bu aşamada duraksamak doğru olamaz.

Genomun hakkı bu değildir.

Amacı da bu şekilde olmamalıdır.

Şayet bilimsel nedenlerin üzerinde durulmaz, evrensellik esas alınırsa bilim bütün gücünü evrensel geni deşifre edebilmek için harcaması gerekecektir. Varlığı tümüyle algılamak için bilim adamlarının gözlerini gökyüzüne yıldız kümelerinin manyetik alanlarına dikmesi mantıklı olur.

Bilim insanının görevlerinden biri de bütün yeniliklere açık olması onları uygulama hevesi ve gayreti içinde olmalıdır.

Sonsuzluğa ulaşabilmek belirsizlikten kurtulma anlamına geliyor.

KAYNAKLAR:

www.genetikbilimi.com

www.tip2000.com

www.biltek.tubitak.gov.tr

www.genetikbilimi.com

www.t.p2000.com

www.biltek.tubitak.gov.tr

www.genetikbilimi.com

www.tip2000.com

www.biltek.tubitak.gov.tr

www.genetikbilimi.com

www.tip2000.com

www.biltek.tubitak.gov.tr

www.genetikbilimi.com

www.tip2000.com

www.biltek.tubitak.gov.tr

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Alan

ALAN

ARAŞTIRMASI

YÖNTEMİ

İNCELEME TEKNİĞİ

1. İnceleme nedir?

Bir eserin, bir işin, bir şeyin ele alınıp özelliklerinin, ayrıntılarının sözle ve yazı ile anlatımıdır.

Öğrencilerin alan çalışmaları da inceleme kapsamına girer. Öğrenci, doğal çevreden ilk elden nesne ve örnekler inceler. İnceleme gezileri de bir alan çalışmasıdır.

2. Sözlü ve yazılı incelemeler nelerdir?

Bir yazının, bir eserin, bir varlığın vb. ele alınıp değerlendirilen özelliklerinin ayrıntılarının ortaya çıkarılmasıdır.

İnceleme, dil, sanat, ekonomi, tarım, politika vb. bütün alanlarda yapılabilir.

Yazın türleriyle ilgili incelemeler, şiir, öykü, roman, oyun, fıkra, makale, deneme gibi türleri kapsar.

Bir eser türlü yönlerden incelenebilir. Konusu, kişileri, dili, savunduğu düşünceler vb.

Bir eseri incelerken aşağıdaki iki nokta göz önünde tutulmalıdır:

a. Eser, dikkatle ve sindirilerek okunmalıdır.

b. Okuma sırasında yapılacak alıntılar belli edilmelidir.

2. Eser inceleme planı:

A)

1. Eserin adı:

2. Yazarı, çevireni:

3. Türü:

4. Basıldığı basım evi ve tarih:

5. Sayfa sayısı, fiyatı:

6. Boyutları:

B)

1. Yazarın yaşam öyküsü, sanat anlayışı

2. Özet

3. Kişiler

4. Ana fikri (düşünce)

5. Dili ve anlatım özelliği

6. Genel yargı

Bir makalenin, bir şairin, bir şiirin, bir biyografinin veya bir romanın incelenmesinde dikkat edilecek hususlar az çok ayrılık gösterir.

3. Makalenin incelenmesi

1. Makalenin ana fikri

2. Ana fikrin nasıl geliştiği

3. İncelemeyi yapan öğrencinin hangi fikre ve hükümlere katılıp hangilerine katılmadığı

4. Yazarın kişiliği, eğilimi hakkında makalenin bize neler verdiği hususlarında durulması gerekir.

4. Ünlü kişinin incelenmesi

Ünlü kişi bir savaş kahramanı, bir sporcu ya da bir matematikçi, fizikçi veya örneğin bir şair olabilir. Her dersle ilgili ünlü kişiler bulunabilir. Ünlü kişilerin durumuna göre incelemede az çok farklılıklar olursa da temelde değişmez. Örneğin bu kişi bir şair olsun. Şairin incelemesinde;

1. Bütün şiirleri kronolojik olarak tespit edilir.

2. Bütün şiirleri ayrı ayrı incelenir, ortak noktalar bulunup ana çizgiler meydana çıkarılır.

3. Diğer şairlerle (eski, yeni, yerli, yabancı) toplumla ilgisi araştırılır.

4. Yargıya varılır.

5. Biyografının incelenmesi

1. Biyografının adı

2. Yazarının ve yayımlayanın adı

3. Biyografi kahramanının en önemli başarısı

4. Kahramanın en önemli karakter özellikleri, kitapta hangi olayların bu nitelikleri en iyi biçimde belirttiği

5. Yazarın bu konuyu en uygun biçimde ele alıp almadığı

6. Yazarın üslubunun ilgi uyandıracak derecede olup olmadığı

7. İnceleyenin kitaptan ne gibi yararlar sağladığı

Benjamin Franklin, Madam Cruie, Edison gibi bilim adamları yanında, Atatürk, İsmet İnönü gibi komutanların, Ziya Gökalp, İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi düşünürlerin biyografileri mevcuttur. Bunlar incelenebilir.

6. Roman incelemesi

1. Romanın adı ve yayınlayanın adı

2. Hangi tarihte yazılmış, hangi tarihte yayımlanmıştır?

3. Yazarın kaçıncı romanıdır, diğerleri arasında yeri nedir?

4. Yerleştirme (lokalizasyon)

5. Romanın türü

6. Romancının o roman hakkındaki fikri ve genel olarak roman fikri nedir?

7. Romanın ana fikri

8. Özeti ve tip tasvirleri, karakteri belli eden kelimeler aynen alınmalı ve sahifeleri işaret edilmelidir

9. Romanın kahramanları

10. Romancının psikolojisi incelenerek kahramanların ruh halleri belirtilmelidir

11. Yazarın doğayı, dekoru nasıl işlediği

12. Romancının romanda ileri sürdüğü düşüncüler, hayat görüşü

13. Yazarın kitabı yazmaktaki amacı

14. Romanda üslup

15. Yargı (inceleyenin, kitabı sevip sevmediği, nedeni, kanısını destekleyen örnekler verilmelidir)

7. Bir bilimsel eserin incelenmesi

Bilimsel eserin incelenmesi de bir roman incelenmesine benzer

8. Sanat eserin incelenmesi

Sanat eserlerinin değerlendirilebilmesi, incelenebilmesi için sanat, sanatçı ve toplum ilişkilerini ve bunların başlangıçtan bu yana gösterdiği değişimleri bilmek ve yorumlayabilmek gereklidir.

Sanatın yapıldığı memleketin esas karakterleri, sanat eserinde görülür.

Örnek;

Hollanda’nın esas karakteri Avrupa’nın iki büyük nehrinin sularıyla deltalaştığı alüvyonlu topraklardır. Bu topraklar hayvancılığın geliştiği bereketli topraklardır. Bu topraklar memleketin mimarisini bile değiştirir. Böyle memleketlerde genellikle el sanatları gelişmiştir. Böylece insanların yiyeceklerini, mimarilerini, örf ve âdetlerini incelemekle sanatları hakkında yorum yapmak mümkün olacaktır. Bir bölgenin esas karakteri, insanların mizaçlarına kadar her şeyi değiştirmektedir.

9. Alan incelemeleri

İnceleme gezileri bir alan çalışmasıdır. İnceleme gezilerinden amaç; göz ve diğer duyu organlarına hitap ederek sınıfa getirelemeyen veya getirilmesinde sakınca olan eşya ve olaylardan bilgi sahibi olmaktır.

İnceleme gezileri, okul dışındaki bir yerlerde yapılan ya da işleri oluş ve yapılış durumunda iken görmektir.

•Bir taşocağının gezilip incelenmesi, dünyayı oluşturan maddelerden insanların nasıl yararlandığını görmesi yönünden önemlidir. Böyle bir gezide öğrenci, bir taş ocağından alınan güvenlik önlemlerini de yakından görmüş olur.

•Taş koleksiyonları hazırlamada olduğu gibi taş örnekleri toplamak için de geziler yapılabilir.

•Yanmış bir bölgenin incelenmesi ile yangının bitki ve hayvan hayatına etkilerini incelemek mümkündür.

•İnceleme gezisi ile bölge erazyonunu veya bir şeklin yaptığı yıkımı gözlemek mümkündür.

•Yapılmakta olan bir yeni binanın gözlenip incelenmesi ile binanın sıcak, soğuk veya nemden nasıl korunduğunu, yapıda kullanılan çeşitli malzemenin kullanılmasını gözlemek mümkündür.

Gezilecek yerler;

1. Müzeler, hayvanat bahçeleri, meralar ve kırlar

2. Kimsayal madde ve eczaları imal eden fabrikalar

3. Telefon santralları, hava meydanları, radyo istasyonları, hidrolik santrallar

4. Yol ve ev inşaatları

5. Mağaralar, ilginç vadi ve boğazlar, diğer boğaz manzaraların bulunduğu yerler

6. Sulama tesisleri, kazıları, meteoroloji istasyonları

7. Planetoryumlar ve rasathaneler

8. Çağlayan, nehir, göl ve bataklık vb. gibi yerler

9. Fabrikalar

10. Kanalizasyon, içme suyu, hastane ve dispanserler

ÖRNEK

Coğrafya dersi ile ilgili bir inceleme çerçevesi;

1. Şehir, kasaba ya da köyün bulunduğu yer, nüfus başlıca geçim kaynağı, başlıca tarım çeşidi, başlıca ticaret alanı.

2. Fiziki durumu: Çevrenin topografyası, toprak yapısı (eski ve yeni hali, kuruluk ya da nem tutma derecesi) yağış ve bu durumu.

3. Tarih: İlk iskan ve gelişim ile yerleşenler, önemli olaylar, önemli kişiler.

4. Halk: Yaş, cinsiyet, milliyet, nüfus sıklığı, doğum ve ölüm oranları, nüfus hareketleri (gelenler ve gidenler, halkın bölgelere göre dağılımı)

6. Alışveriş: Dükkânların sayıları ve çeşitleri, alışverişimizi yaptığımız öteki şehirler, kooperatifler, seyyar satıcılar, dinlenme yerleri.

7. Yapım evleri fabrikaları: Öteki yapımevleri, sayıları ve tipleri, kuruluşları, işçileri ve yaptıkları şeyler.

8. Ekonomik durum: Bankalar, tasarruf ve kredi kurumları, sigortalar.

9. Ulaştırma: Mevcut taşıtlar, bu taşıtlara isabet eden yolcu ve yük durumu, yollar.

10. Haberleşme: Mevcut telefonlar, radyolar, televizyonlar, gidip gelen mektup hacmi.

11. İş ve meslekler: Doktorlar, avukatlar, tüccarlar, berberler, tenekeciler, çiftçiler ve benzer meslek erbabının, işçilerin sayısı ve içinde bulundukları şartlar.

12. Servet dağılımı: Gelir gider durumları, işsizlik.

13. Hayat seviyesi: İskan durumu (şehirde ve köylerde evlerin durumu ve şartları, otel durumları, evlerin banyo, elektrik radyo, televizyon vb. gibi durumlar bakımından konfor durumu)

14. Sağlık durumu: Bölgede rastlanan bulaşıcı hastalıklar, çevrede doktor, sağlık memuru durumu. Çevrede sağlığı korumak için konulmuş hükümler, içme suyu ve kanalizasyon sistemi, hastaneler ve dispanlerler vb.

15. Eğitim ve öğretim: Şehirde ve köylerde okul, öğrenci, öğretmen durumu, mevcut öğretim araçları, çevrede çeşitli okulları bitirenlerin sayısı ve durumu, kitaplıktan kitap sağlanabilen yerler, yetişkinler eğitimi ile ilgili çalışmalar, konferanslar.

16. Camiler: Sayıları, durumları, din adamları.

17. Dinlenme parkları: Çocuk bahçeleri, eğlenme imkânları, öteki eğlence yerleri (sinemalar vb.)

18. Sosyal fikirler ve standartlar: Politik ve sosyal dernekler, çevrede halk liderleri cürüm, evlenme, boşanma durumları; içki, sigara gibi toplumu ilgilendiren sosyal problemler.

GÖRÜŞME TEKNİĞİ (MÜLAKAT)

1. Görüşme tekniği nedir?

Türkçe’de ve araştırma tekniklerinde görüşme ayrı anlamlar taşımaktadır.

Türkçe derslerinde görüşme: Zamanın isim yapmış kişilerini herhangi bir gazetecinin ziyaret ederek o sırada olan önemli olaylarla ilgili olarak sorular sorması, aldığı cevabı gazetesine aynen yazmasıdır. (Röportaj)

Kompozisyon, çalışmalarında görüşme, öğrenciyi, belli kişilerle, belli bir amaç için yapılacak görüşmelerde, yararlı sonuçları elde etmenin yollarını göstermesi, karşılaşacağı güçlükleri nasıl yenmesi gerektiğini öğretmektir.

Araştırmalarda görüşme: Sözlü iletişim yoluyla verilen veri toplama tekneğidir. Görüşme, genellikle yüzyüze yapılmakta ise de, telefon, televizyon gibi anında ses ve resim ileticileri ile de olabilir. Ayrıca, sağır ve dilsizlerle gerçekleştirilen hareketle (simgesel) iletişim de görüşme sınıfına girer.

2. Çeşitleri

Mülakat, görüşme amacına, görüşmeye katılanların sayısına, görüşülmek istenen kişi ve görüşmedeki kuralların katılığına göre gruplandırılır. Mülakatın üç temel amacı vardır:

a. İşbirliği sağlamak ya da sürdürmek

b. Sağlık yönünden kendine güveni artımak

c. Araştırma verisi toplamak

3. Görüşme öncesi hazırlık

Görüşme yapılmadan önce görüşmede sorulacak sorular tespit edilmelidir. Sorular, kimlik ve konu bilgilerine dönük olarak amacı gerçekleştirecek tür ve sayıda olmalıdır. Gereksiz sorular sorulmamalıdır. Görüşme amacı ile hazırlanacak soruların özellikleri aşağıda verilmiştir.

a. Sorulardan herkes aynı şeyi anlayabilmelidir. Sorular açık olmalıdır.

b. Soru, tek amaçlı ve sayıltısız olmalıdır.

c. Soru, kaynak kişinin verebileceği verileri içermelidir.

d. Kaynak kişinin bilgisini aşmamalıdır.

e. Soru yansız olmalıdır.

4. Görüşme kılavuzu

Görüşmelerde genellikle görüşmenin türüne göre değişen ayrıntıda hazırlanmış bir kılavuzdan yararlanılır.

Görüşme kılavuzu, görüşmenin kaynak kişi ile karşılaştığı anda başlayan ve ayrıldığında sona eren görevlerine, değişen ayrıntıları da içeren bir belgedir.

Görüşme kılavuzunun hazırlanmasında, soruların hangi sırada sorulacağının kararlaştırılması önemli bir konudur. Bu sıralamada;

a. İlk sorular ilginç ve cevaplanması kolay olmalıdır.

b. Sorular genelden özele doğru giden bir sırada sorulmalıdır.

c. Sorular, mantıki bir sıra içinde ve ilgililerine göre kümelendirilmiş olmalıdır.

d. Bitiş soruları, kaynak kişide başarı duygusu veren ve yeni işbirliğine teşvik eden nitelikte olmalıdır.

5. Görüşmeciye öneriler

1. Görüşeceğiniz kişiden randevu alınız.

2. Görüşme gününden önce, görüşme konusu ile ilgili ayrıntılı bilgi elde ediniz. Görüşeceğiniz kişiye soracağınız soruları saptayınız.

3. Görüşme yerinde tam zamanında bulununuz.

4. Görüşme sırasında sorularınıza verilen cevapların önemli ayrıntılarını eksiksiz olarak yazınız, varsa görüşmenizi teyple saptayınız.

5. Görüşme bitince teşekkür ediniz.

Hatırlatma;

1. Görüşme yaparken amacınızı açık bir dille ortaya koymalısınız.

2. Davranışlarınızda ölçülü olmalısınız.

3. Heyecanlanmadan, çekinmeden rahat konuşmalısınız.

4. Kendinizi övmemelisiniz.

5. Görüşme süresince, görüşmeci ile kaynak kişi arasında duygusallığa varmayan bir yakınlık kurulmalıdır.

6. Görüşme kuralları

1. Görüşme, bir sınama veya soruşturma değildir.

Görüşmeci ne karşısındakinin bilgi düzeyini sınayan, ne de belli konularda onu sorguya çeken kişidir.

2. Görüşmeci, sorumluluğunu kavramış bir kişi olduğunu sezdirerek karşısındakinin saygısını kazanmalıdır.

3. Görüşme karşılıklı bir bilgi alışverişi değildir. Görüşmeci bilgi alan kişidir. Bu nedenle görüşmecinin kendi tutumu, görüş ve konularını görüşmeye sokması, verilen yanıtlar karşısında olumlu veya olumsuz tepki göstermesi yanlış bir davranıştır.

4. Görüşme yanlılığa çok açık bir tekniktir.

ÖRNEK

Görüşme planı;

1. Konu: Belediyenin denetleme görevi

2. Görüşmenin amacı: belediyenin bizim kent halkı için yapmış olduğu hizmetlerin değerini bilmek, belediyenin kent halkı olarak, bizlerden neler beklediğini anlama ve onları yapmaktır.

3. Kaynak kişi: Belediye zabıtası komiseri

4. Kaynak kişiye sorulacak sorular:

a. Belediyenin hangi örgütüne (birimine) bağlısınız?

b. Ana çizgileri ile ödevinizin özellikleri nelerdir?

c. Görevinizi yaparken kıvanç duyduğunuz zamanlar olur mu?

e. Görevinizi yaptığınız süre içinde başınızdan geçen ilginç bir olayı anlatır mısınız?

f. Halk olarak bizden beklentileriniz nelerdir? Size nasıl yardımcı olabiliriz?

5. Görüşme süresi: 30 dakika

6. Görüşme üzerine bir rapor hazırlanacaktır.

7. Kaynak kişiye teşekkür mektubu yazılacaktır.

7. Röportaj tekniği

Bir gazetecinin herhangi bir yeri, bir kurumu gezerek orada gördüklerini kendi görüşleri ile birleştirerek gazetesine yazmasıdır. Bir sanat değeri taşıyan bu yazılar genellikle resimlidir.

Okul gazeteleri için röportaj tekniğinden faydalı sonuç alınabilir.

Röportaj, konu olarak insanı, eşyayı, bir yeri, ayrı ayrı ele aldığı gibi, her üç konuyu da bir arada işleyebilir. Günlük olayların etkisi ile yazılan aktüel röportaj, yazarın günlerce devam ettirdiği seri röportaj şekilleri de vardır.

GÖZLEM YAPMA TEKNİĞİ

1. Gözlem nedir?

Herhangi bir olayı, o olay sırasında herhangi varlığı, o varlık üzerinde belli bir amaç ile planlı olarak inceleme yapmaya gözlem yapmak diyoruz.

Gözlem, bilimsel amaçlara uygun planlı ve dikkatli bir algıdır. Bakmak ve seyretmekle gözlem birbirinden çok farklıdır. Gözlemin yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

a. Kişide araştırma, inceleme alışkanlığı kazandırır.

b. Kişileri daha dikkatli yapar.

c. Gözlem yoluyla elde edilen bilgiler daha kalıcıdır.

d. Gözlemde kişi daha bilinçli çalışır.

e. Gözlem, öğrencinin planlı çalışmasını sağlar.

f. Gözlem, öğrencinin etkin olmasını gerektirir.

Gözlem, insanın bütün dikkatini bir araya toplayarak bütün ayrıntıları inceden inceye gözetlemesini gerektirir. Beceri, sabır ve alışkanlık isteyen bir iştir. Gözlem yapan kimse, birçok gözlemden sonra ne gibi düzenlilikler çıktı? Bunlar nelerdir diye kendi kendine sorar. Eğer bazen düzenliliklere rastlarsa bunları yeni gözlemlerinde de kontrol eder. Düzenliliklerin araştırılması, gözlem ve anlatımın kaçınılmaz bir devamıdır. Gözlem sırasında toplanan bilgilerin kolaylıkla gözden geçirilmesi için kendi içinde sınıflandırılır. Fen bilgisi derslerinde sınıflandırma önemli bir rol oynar. Gözlemler sırasında soyutlamaya gidilir.

Gözlem yoluyla pek çok şey öğrenebilirsiniz. Genellikle herkes kendini iyi bir gözlemci görür.

2) Gözlem çeşitleri:

a) Uzun süreli gözlem: Geceleyin aynı saatte ay’ın gökyüzünde bulunduğu yeri gözleme, bir tohumun çimlenip, büyüyüp çiçek açıncaya kadar geçen bütün aşamalarını gözlemek uzun süreli gözleme örnektir.

b) Kısa süreli gözlem: Bir müzenin, hayvanat bahçesinin, fabrikanın, inşaatın gezilip gözlenmesi kısa süreli gözleme örnektir.

c) Ani gözlem: Bir rastlantı sonucu yapılan gözlemdir. Bir yangının başlayıp söndürülmesi, bir trafik kazası ani gözleme örnektir.

d) Araçlı gözlem: Bir yardımcı araç kullanılarak yapılan gözlemdir. Büyüteçle kumaş ve çeşitli eşyanın gözlenmesi, mikroskop altında eşyanın, soğan zarının, amiplerin gözlenmesi, dürbün ile gökyüzünün gözlenmesi araçlı gözleme örnektir.

3) Gözlemin zamanı

a) Konunun işlenmesinden önce yapılan gözlemler: Bu konu ile ilgili bir film olabilir. Konu işlenmeden önce film gösterilir ve gözlenir. Eskimoların yaşamı ile ilgili bir filmin gözlenmesi gibi. Böylece konu hakkında dikkat çekilmiş olur.

b) Konu işlenirken yapılan gözlem: Okullarımızda en çok başvurulan gözlem çeşididir. Sınıfa bir içeceğin getirilip gözlenmesi, bir tavşanın, kedinin gözlenmesi gibi.

c) Konunun işlenmesinden sonra yapılan gözlem: Canlı varlıklar konusu işlendikten sonra hayvanat bahçesinde yapılan gözlem gibi. Aynı şekilde beslenme konusu işlendikten sonra fırında, konserve fabrikasında yapılan gözlem gibi.

4) Gözlemin yeri

Gözlem yapılacak yer, genellikle varlıkların ve olayların doğal durumda bulunduğu yerlerdir. Yapı malzemelerinin gözlenmesi en iyi şekilde bir inşaatın yapıldığı yerde olabilir.

5) Gözlemde yardımcı araçlar:

a) Duyu organlarımızın gücünü artıran araçlar: Görme duyumuzun gücünü artırmak için büyüteç, mikroskop, işitme duyumuzun gücünü artırmak için doktorların kullandığı dinleme aleti gibi araçlar kullanırız.

b) Duyu organlarımızın yanılmasını önlemek: Uzunluk ölçmede metre, mikrometre, kompas, ağırlık ölçmede: Terazi, sıcaklık ölçmede termometre gibi araçlar kullanırız.

c) Bizim yerimize gözlem yapan araçlar: Meteoroloji gözlemleri için kullanılan; barometre, termometre, higrometre gibi araçlar, depremlerin şiddetini, yerini saptamak için sismograf gibi araçlar kullanılır. Bunlar bizim yerimize gözlem yaparlar. Sonuçlarını bize bildirirler.

6) Gözlem nasıl yapılır?

a. Gözleme başlamadan önce bir gözlem planı yapılır.

b) Gözlem yapılırken öğrencilerin duyu organları iyice çalışmalıdır. Miyop olan bir öğrenci olayları iyi göremeyebilir. Ağır işiten bir çocuk açıklamaları izleyemez.

c) Öğrenciler psikolojik olarak gözleme hazır olmalıdır.

d) Gözlemden bütün öğrencilerin aynı derecede yararlanmaları sağlanmalıdır.

ANKET UYGULAMA TEKNİĞİ

1. Tanım

Kalem, kâğıt yoluyla objenin kendisi hakkında bilgi vermesi şeklidir. Bu, araştırmalarda en çok uygulanan bir tekniktir. Kolay, ucuz ve bilgileri doğrudan toplamaya uygun oluşu tercih nedenidir.

Anketle bilgi ve veri toplama genellikle posta yoluyla yapılmaktadır. Posta ile gönderilen anketlere cevap alabilme olasılığı çok düşüktür.

Anketin imzasız doldurulması gözönünde bulundurulursa görüşme tekniğine oranla objektifliği daha yüksektir.

Anket, ancak okur-yazarlara verilebilmektedir. Bu, anket tekniğinin olumsuz yanıdır.

2. Anketin hazırlanışı

İyi bir anket hazırlayabilmek için, konunun, amacın, evren ve bunu temsil edecek örneklerinin çok iyi bilinmesi, anketi cevaplandıracak kişilerin eğitim, sosyal ve politik özelliklerinin iyice bilinmesi gerekir.

Anketin uzunluğu çok önemlidir. Çok fazla bilgi toplamak için uzun anket soruları hazırlamaya gidilmemelidir. Bazen ankete dahil edilen birçok sorunun cevabını başka kaynaklardan (kitap, ansiklopedi) bulmak mümkündür.

Anketteki sorular özelliklerine göre gruplanmalıdır. Aynı konudaki sorular bir araya getirilmelidir. Daha genel anlamdaki sorular öne alınmalı, dolaylı ve özel sorular yolu izlemelidir.

Anketle birlikte bir mektup ve bir açıklama hazırlanmalı, anketin gönderildiği kimselere, amacı, verilerin nerede kullanılacağı, neden bu çalışmaya gerek duyulduğu bildirilmelidir.

Anket, şekil bakımından iki türlü olabilir (1 açık: 2 kapalı). Bu tür anketler doldurmalı ve seçmeli tür anket de denenmektedir.

Anket posta ile gönderiliyorsa; anketin başında bir başvurma yazısı veya mektubu bulunmalıdır. Bu mektupta şu kısımlar bulunmalıdır:

a) Araştırmanın sahibi: İlk olarak araştırmanın kimin tarafından yapıldığı açıklanmalıdır.

b) Araştırmanın amacı: Burada araştırmanın hangi nedenle yapıldığı açıklanmalıdır. Bu kısım ankete katılmayı özendirecek bir nitelikte olmalıdır.

c) Güdüleyici öğeler: Açıklama mektubunda bilgi verecek olanları anketi doldurmak ve geç göndermek yönünde güdüleyici öğelere yer vermek gerekir.

d) Doldurma yönergesi: Başvurma mektubunda soruların nasıl yanıtlanacağını açıklamalıdır.

e. Anketler değerlendirilirken isim açıklanmayacağı belirtilmelidir.

PROJE YAPMA TEKNİĞİ

1. Proje nedir?

Sözlüklere göre, “proje” kelimesi, “tasarının, plan”, yapılması tasarlanan bir şeyin planı ve yapım aşamaları anlamlarına gelmektedir.

Eğitim alanında ise proje “araştırma ödevi” anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle araştırma ödevi yaptırarak öğretimin yönetimin eğitimde “proje yöntemi” adı verilmektedir.

Bütün alanlarda uygulanmakla birlikte, proje tekniği ülkemizde ilk kez TÜBİTAK tarafından yürütülen yarışmalarda kullanılmıştır. Fen konularında geniş uygulama alanı ve pek çok örnekleri bulunmaktır.

Fen projesi denilince de fen alanında yapılan bir araştırma ödevi akla gelmektedir.

2. Proje tekniğinin yararları

Proje çalışmaları, öğrencilere:

1. Seçilen araştırma alanının çeşitli konularıyla ilgili meraklarını giderir.

2. O alanın (fen vb.) konularına ilgi duymalarını sağlar.

3. Öğrencilerin yaptıkları projelerle ilgili konularda ilk elden (yaparak/yaşayarak) bilimsel bilgi edinmelerini sağlar.

4. Öğrencilere kendi başlarına bağımsız düşünme, çalışma ve başarma cesaretini kazandırır.

5. Öğrencilere eleştirici düşünme alışkanlığı kazandırır.

6. Öğrencilerin problem çözme tekniklerinin geliştirilmelerini sağlar.

8. Öğrencilerin kendilerine güvenlerini artırır.

9. Öğrencilerin, bilim adamlarının çaba ve çalışmalarının değerini ve güçlüğü anlamlarını sağlar.

10. Araştırma konusu ile ilgili alanda yetenekli öğrencilerin bu alana yönelip, bu alandaki ilk çalışmalarına başlamalarını sağlar.

11. Öğrencilerin, boş zamanlarının yararlı ve anlamlı etkinliklerle doldurmalarını sağlar.

Proje tekniği, bilim adamlarının sahip oldukları bilimsel tutumlarla bilimsel süreç ve becerilerinin oluşmasını sağlamak ilk basamaklardır. Öğrenciler proje çalışması yaparak hem bilimsel bilgileri edinme süreçlerini öğrenip, hem bilim adamlarının sahip oldukları davranışları kazanır, hem de proje ile ilgili konularda bilimsel bilgiler edinir, kısaca; proje çalışmaları öğrenciler için “bilimsel araştırma” denemelerindedir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy