‘teknik’ Arama Sonuçları

Gıda İşletmelerinde Çalışanların Önemi Ve Çalışan Hijyeni

Gıda İşletmelerinde Çalışanların Önemi ve Çalışan Hijyeni

İçindekiler

1. Gıda İşletmelerinde Çalışanların Önemi 1

2. Gıda İşletmesi Çalışanlarının Kişisel Hijyen 1

a) Hastalık kontrolü 1

b) Temizlik 1

c) Eğitim ve Yetiştirme 2

d) Denetim 2

3. Gıda İşletmeleri Çalışanları İçin Temel İyi Kişisel Hijyen Uygulamaları 2

1. Gıda İşletmelerinde Çalışanların Önemi

Çalışanlar, gıda işletmelerinin verimliliğinde ve iyi üretim tekniklerine uygunluğun sağlanmasında temeldirler. Çalışanların, hareket, alışkanlık ve davranışları işlemin sonucu üzerinde doğrudan etkilidir.  Çalışanların sanitasyon uygulamalarını içten gelerek uygulaması, çalışanların ve bir gıda fabrikasının başarılı olabilmesinin gereğidir.  Çalışanlar, genellikle, yöneticilerinin davranışları takip ettiklerinden, yöneticilerin kişisel temizlik, alışkanlık ve davranışları, çalışanlara örnek teşkil etmelidir. Yöneticilerin, sanitasyon konusundaki önderliği, çalışanlar arasındaki işbirliğini arttırabileceği gibi iyi sanitasyon uygulamalarının doğru bir şekilde geliştirilmesini sağlayabilecektir.  Unutulmamalıdır ki gıda endüstrisi sadece temizlik ve  güvenliği ilke edinen, çalışan ve firmalarla ayakta kalabilecek ve kuruluş amacına hizmet edebilecektir.   

Bu nedenle gıda işletmelerine çalışanların işe alımında: 

Ön mülakatla, olası çalışanda fiziksel, duygusal ve akli açıdan herhangi görünür rahatsızlığın olup olmadığı araştırılmalıdır.  

Yeni çalışan temel gıda işletmesi sanitasyonu, kişisel temizlik kuralları ve gıda mevzuatı hakkında bilgilendirilmedir. 

Yeni çalışana, sürekli olarak sağlıklı ve hijyenik olmasının ve gıda işletmesi sanitasyon kurallarına uymasının talep edileceği belirtilmelidir. Aksi takdirde uygulanacak işletme kuralları hakkında bilgilendirilmelidir.

2. Gıda İşletmesi Çalışanlarının Kişisel Hijyen

Gıda işletmesinde hijyenin sağlayabilmesi için çalışan (a) hastalık kontrolü, (b) temizliği, (c) eğitim ve yetiştirme, (d) denetimi konularında aşağıda belirtilenler yerine getirilmelidir. 

a) Hastalık kontrolü

Tıbbı muayene veya yönetimin gözlemi sonucu bir hastalığı, açık doku bozukluğu (yara, çıban veya enfekte olmuş yaralar vd.) veya diğer normal olmayan mikrobiyal bulaşması tespit edilen çalışan, gıdaya, gıdayla temas eden yüzeylere, gıda ambalaj malzemesine bulaşmaya neden olabileceği her türlü işte, sözkosunu durum geçinceye kadar çalıştırılmamalıdır. Çalışanlara, bu tip hastalıkları, yönetime bildirmeleri gerektiği söylenmelidir.  

b) Temizlik

Bütün doğrudan gıdayla, gıdayla temas eden yüzeylerle ve/veya gıda ambalaj malzemeleriyle uğraşan çalışanların, bulaşmaları önleyecek yeterlilikte hijyenik uygulamalarla çalışması gerekmektedir. Temizliğin korunması yöntemleri aşağıda belirtilmiş olup, bunlarla sınırlı değildir. 

        1) Gıdaya, gıdayla temas eden yüzeylere ve/veya gıda ambalaj malzemelerine, günlük elbiselerden bulaşmaları önlemek üzere, bir korutucu giysi giyilmelidir.  

        2) Yeterli kişisel temizlik sağlanmalıdır. 

        3) Eller, gerektiği durumlarda iyice yıkanmalı ve istenmeyen mikrobiyal bulaşmaları önlemek üzere gerekliyle sanite edilmelidir. 

        4) Gıdanın, cihazın, veya diğer kapların içine düşebilecek mücevher, takı ve yeterince sanite edilemeyecek yüzükler çıkartılmalıdır.  Yüzükler çıkartılamıyorsa, gıdalara, gıdayla temas eden yüzeylere veya gıda ambalaj malzemesine bulaşmayı engelleyebilecek ve kolayca temizlenebilecek bir malzemeyle kapatılması gerekmektedir.

        5) Kullanılan eldivenler, sağlam, temiz ve sanite durumda olmalıdır. Bu şartların sağlanmasını gerektirecek sıklıkta değiştirilmelidir. (bir kaç saatte bir) Eldivenler geçirgen olmayan malzemeden yapılmalıdır.

        6) Saç, sakal korumaları, bantları ve örtüleri, uygun olduğu durumlarda, etkin bir şekilde kullanılmalıdır.

        7) Günlük giysiler ve diğer eşyalar, gıdaların bulunduğu, üretildiği veya makine ve ekipmanların yıkandığı bölgelerde bulundurulmamalıdır.

        8) Yemek yeme, sakız çiğneme, içecek içme, sigara içme, gıdaların üretildiği, bulunduğu veya makine ve ekipmanların yıkandığı bölgelerin dışında yapılmalıdır.

        9) Gıdalara, gıdayla temas eden yüzeylere yada gıda ambalaj malzemelerine mikrobiyal yada yabancı madde bulaşmalarını önleyecek,  diğer önlemler alınmalıdır. Yabancı maddeler ter, saç, kozmetik, tütün, kimyasal, deriye uygulanan ilaç olabileceği gibi bunlarla da sınırlı değildir. 

c) Eğitim ve Yetiştirme

Sanitasyon uygunsuzluklarını, gıda bulaşmalarını belirleyecek sorumlu çalışanın, temiz ve güvenli gıda üretimi sağlayacak yeterlilikte eğitimi ve/veya deneyimi veya ikisi birden olmalıdır. Gıdayla uğraşanlar ile yöneticiler de gıda üretim teknikleri ve gıda koruma

teknikleri ile kötü çalışan hijyeni ve kötü sanitasyon uygulamalarının sonuçları hakkında bilgilendirilmelidir. 

d) Denetim 

Tüm çalışanların iyi hijyen ve sanitasyon uygulamalarının gereklerini yerine getirdiğinin denetimi yetkin bir çalışanca düzenli olarak yapılmalıdır.    

3. Gıda İşletmeleri Çalışanları İçin Temel İyi Kişisel Hijyen Uygulamaları

1. Her gün banyo yapılmalıdır.

2. Saçları haftada en az bir kez yıkanmalıdır.

3. Tırnaklar temiz ve uygun şekilde kısaltılmış olmalıdır.

4. İç çamaşır ve iş elbiselerini temiz olmalı/tutulmalıdır.

5. Bütün saçları kapsayacak şekilde saç örtüsü, şapkası, veya koruması kullanılmalıdır.

6. Erkeklerin günlük sakal tıraşı kısa olmalı veya sakal galoşu kullanmalıdır. Ayrıca bıyıkları kısa olmalı ve ağızdan aşağıya kesinlikle inmemelidir. 

7. Erkeklerin favorisi kulak memesinden büyük olmamalıdır.

8. Gıdayla temastan önce ve çalışma sırasında sık sık ellerin yıkanması gerekmektedir. Ayrıca

çiğ gıdalara temas ettikten sonra,

hayvansal ürünlerle uğraştıktan sonra,

tuvalet kullanımından sonra,

öksürdükten hapşurduktan sonra,

kağıt/bez mendil kullanımından sonra,

göz, burun, ağız veya vücudun diğer, bölgelerine dokunduktan sonra,

atıklarla uğraştıktan sonra,

sigara içtikten sonra,

her dinlenme/aradan sonra,

iş alanına dönmeden önce, 

ellerin yıkanması gerekmektedir.

9. Her kullanımdan sonra tuvalet sifonu çekilmeli ve düzenli olarak tuvalette genel temizlik yapılmalıdır.

10. Bel hizasının üzerinde kalem vd. taşınmamalıdır. Tercihen bel hizasının üzerinde cep bulunmamalıdır. 

11. Yünlü kazaklar gıda üretim, depolama, paketleme alanlarında giyilmemelidir.

Gıdayla Uğraşanların Kişisel Hijyeni

Gıdalarda bakterilerin bulunması doğaldır. Bazı bakteriler gıdalarda bozulmalara neden olmaktadır. Ayrıca bazı gıdalarda, özellikle çiğ olanlarda, gıdaların insan sağlığı açısından zararlı hale gelmesine, dolayısıyla tüketildiklerinde, insanlarda gıda zehirlenmelerine bağlı hastalanmalara neden olan bakteriler bulunabilmektedir.

Bu nedenle, mutfaklarda, gıda üreten işletmelerde, gıda ürünleri satılan dükkanlarda, yiyecek hazırlayıp satan yerlerde çalışanlar ile işi gereği gıdayla temas eden çalışanların, gıdaların bakterilerle bulaşmasını önlemede, dolayısıyla gıda kaynaklı hastalıkların oluşmasını ve yayılmasını önlemede halka karşı çok önemli sorumlulukları vardır.

Gıda kaynaklı hastalıkları önlemenin en önemli yolu kişisel hijyen ve temizlik kurallarına sıkı şekilde uymaktan geçer.

Kişisel hijyen ve temizlik kurullarına uyulması, sadece kişinin kendisini değil, işini, firma ve/veya endüstrinin saygınlığını ve halk sağlılığını korur.

Sadece bir zehirlenme vakası bile ilgili ürün, firma ve/veya endüstrinin yok olmasına neden olabilmektedir.

Sağlıklı insanlar bile vücutlarında gıda zehirlenmesine neden olabilecek bakterileri taşırlar. Bu bakteriler burun, ağız veya vücudun diğer bölgelerine dokunma yoluyla ellere, ellerden de gıdalara bulaşabilmektedir.

Ellerin sık sık yıkanmasıyla bakterilerin gıdalara ve/veya insanlara bulaşma şansını önemli ölçüde azaltmaktadır. Ellerin içi ve dışı yanında, parmak araları, tırnak içleri ve bileklerin de sabun ve ılık suyla yıkanması gerekmektedir.

Gıdayla temastan önce ve çalışma sırasında sık sık ellerin yıkanması gerekmektedir. Ayrıca

çiğ gıdalara temas ettikten sonra,

hayvansal ürünlerle uğraştıktan sonra,

tuvalet kullanımından sonra,

öksürdükten hapşurduktan sonra,

kağıt/bez mendil kullanımından sonra,

göz, burun, ağız veya vücudun diğer, bölgelerine dokunduktan sonra,

atıklarla uğraştıktan sonra,

sigara içtikten sonra,

her dinlenme/aradan sonra,

iş alanına dönmeden önce, 

ellerin yıkanması gerekmektedir.

Eller yıkandıktan sonra atılabilir kağıt havlularla veya el kurutucusunda kurutulmalıdır. Elleri kurutmak, el yıkamanın etkisinin tam olarak görülebilmesi için şarttır.Tırnaklar kısa ve temiz olmalı, tırnak cilası ya da oje kullanılmamalıdır.Gıdaların hazırlandığı veya depolandığı yerlerde, aşağıda belirtilen davranışların yapılması bakterilerin gıdalara bulaşmasına neden olmaktadır:Sigara içme ,Sakız çiğneme ,Tükürme,Bebeklerin altlarının değiştirilmesi,Yemek yeme

Saç, mücevher ve elbiseler de bakteri taşıyabilmekte ve yayılmasına neden olabilmektedir. Bu yollarla bakteri yayılmasını önlemek için saçlar arkada toplanmalı ya da saç dökülmesini önleyecek şekilde şapka giyilmelidir. Ayrıca yüzük takılmamalı, takılıyorsa düz/desensiz olmalıdır. Gıda üretim/hazırlama alanlarında günlük giysilerin üzerine temiz çalışma elbiseleri giyilmelidir. Kişisel eşyalar ve çalışma sırasında giyilmeyen giysiler gıda hazırlama/üretim alanından uzakta tutulmalıdır.

El veya kollarda kesik ya da yaralar varsa, bunlar su geçirmez bandajlarla kapatılmalıdır. Yara/kesik elde ise, bandajın üzerine atılabilir eldivenler giyilmelidir. Bandaj ve atılabilir eldiven düzenli olarak değiştirilmelidir. (Düştüğünde kolayca görülebilmesi için parlak renkli bandajlar tercih edilmelidir).

Çalışan(lar)da gıdalarla yayılabilen hastalıklar görüldüğünde, çalışanın gıdayla teması mutlaka kesilmelidir. Bu hastalıklar arasında mide/bağırsak hastalıkları ile sarılık (A ve E tipi) sayılabilir. Kişisel hijyenin sağlanması, gıda kaynaklı hastalıkların önlenmesi ve dolayısıyla toplumsal sorumluluk anlayışı açısından önemlidir. Müşteriler hijyen kurallarına titizlikle uyan çalışanları olan firmaların, güvenli gıda üretim teknikleriyle ürettikleri ürünleri tercih etmektedirler.

Çalışanlar/firmalar kendilerinin/ailelerinin yemek istemeyeceği gıdaları üretmemelidir.

Gıda Zehirlenmesi ve Önlenmesi

İçindekiler

Gıda Zehirlenmesi ve Önlenmesi 5

Gıda Zehirlenmesi Nasıl Oluşur? 5

Gıdalara Nasıl Bulaşma Olur? 5

Gıda Zehirlenmesi Nasıl Önlenir? 6

Bazı Yaygın Gıda Zehirleyen Bakteriler 6

Salmonella 6

Bacillus 6

Staphylococcus aureus 7

Clostridium Botulinum 7

Gıda Zehirlenmesi ve Önlenmesi

Şehirleşmenin artması, kadınlarında çalışma hayatına katılmaya başlamalarıyla birlikte yemeğe-hazır gıdalar, hızlı yemekler ve dışarıda yemek yemeğe talep artmaya başladı. Ancak bu değişim yeni ve artan sorunların oluşmasına da neden oldu. Bu sorunlardan birisi bakteriyel gıda zehirlenmeleridir. Bu yazıda gıda zehirlenmelerinin nedenleri ile gıda zehirlenmelerinin önlenebilmesi için gıda hazırlama ve sunumda alınması gereken önlemleri anlatılacaktır.

Gıda Zehirlenmesi Nasıl Oluşur?

Gıda zehirlenmesinin oluşabilmesi için genellikle yüksek miktarda gıda zehirleyen bakterinin gıdada bulunması gerekmektedir. Ancak uygun koşullar oluştuğunda bakteri çok hızlı bir şekilde çoğalabilmektedir. Bu koşullar:

Zaman: İdeal koşullarda bir bakteri 7 saatte 2,097,152 bakterinin oluşmasını sağlayabilir.

Sıcaklık: Gıda zehirleyen bakterileri en iyi 5oC ila 60oC arasında büyüyebilmektedir. Bu aralığa tehlikeli sıcaklık aralığı denilmektedir. Gıdalar tehlikeli sıcaklık aralığında bırakılmamalıdır.

Besinler: Bakteriler büyümek ve çoğalmak için kendilerine özgü gıdalara ihtiyaç duyarlar. Bakterilerin tercih ettiği gıdalar süt ürünleri, yumurta ürünleri, et ve tavuk ile bunlardan yapılmış ürünler, balık ve kabuklu deniz ürünleridir.

Bakteriler bu gıdalarda hızlı büyüyebildiklerinden dolayı, bu gıdalara yüksek riskli gıdalar denilmektedir. Gıda zehirleyen bakteriyle bulaşık yüksek riskli gıdalar (et, balık, tavuk ve deniz  ürünleri) tehlikeli sıcaklık aralığında bırakıldıklarında, bu gıdaları tüketen herkesi zehirleyebilir.

Su: Su olmayan ortamlarda bakterilerin büyümesi yavaşlamakta ya da durmaktadır. Kurutma etkili bir gıda koruma yöntemidir.

Gıdalara Nasıl Bulaşma Olur?

Gıdalara bulaşmalar yetersiz depolama, hazırlama ve işleme nedeniyle ve gıda hazırlayan ve sunan insanların kişisel hijyeninin yetersiz olması nedeniyle oluşmaktadır. Gıda zehirleyen bakteriler her yerde bulunabilirler: toprakta, hayvanların üzerinde ya da insanlarda. Bu nedenle çiğ et, tavuk ve sebzeler bu bakterileri doğal olarak üzerlerinde bulundurmaktadırlar. Çapraz bulaşma gıdalara bulaşmaların yaygın yoludur. Bu iki şekilde oluşabilmektedir:

Gıda Hazırlama Sırasında: Eller, araç gereçler ve kesme tahtası gibi ekipmanlara çiğ gıdalardan bakteri bulaşabilir. Eğer bu araç gereçler, ekipman ve eller daha sonra, iyice yıkanmadan, yemeğe-hazır veya pişirilmiş gıdanın hazırlanması işleminde kullanılırsa, bu gıdalara çiğ gıdalardan bakteri bulaşabilir. Bu gıdalar daha sonra pişirilmeyecek olduğundan, içindeki bakteri tüketimden önce yok edilemeyecektir.

Depolama Sırasında: Yemeğe-hazır veya pişirilmiş gıdalar çiğ gıdalardan ayrı depolanmazsa, bu gıdalara çiğ gıdalardan bakteri bulaşabilir. Eğer bu gıdalar aynı buzdolabında depolanıyorsa, çiğ gıdalar buzdolabının en alt rafında, yemeğe-hazır veya pişirilmiş gıdalar daha üst raflarda tutulmalıdır. Bu çiğ gıdalardan yemeğe-hazır ya da pişirilmiş gıdaların üzerine sıvı damlamasını önleyecektir. Ayrıca gıdalar yıkanabilir, toksik olmayan kaplarda, ağzı kapalı olarak saklanmalıdır.

Gıda Zehirlenmesi Nasıl Önlenir?

Gıda zehirlenmesinin önlenebilmesi için:

(1) Gıdaya (çapraz) bulaşmaların,

(2) Gıdadaki bakterilerin büyüme ve çoğalmasının

önlenmesi gerekmektedir.

Gıda zehirlenmesini zincirleme gerçekleşen durumların bir sonucu olarak düşünülebilir:

Gıdada bakterinin olması gerekmektedir.

Bakterinin büyümesi için sıcaklık (5oC-60oC), nem ve gıdanın bulunması gereklidir.

Bakterinin büyümesi ve çoğalması için zaman bulması gereklidir.

Bu zincir kırılabilirse, gıda zehirlenmesi önlenebilir. Örneğin:

Gıda temas etmeden önce eller iyice temizlenmelidir.

Çiğ gıdaların hazırlanmasında kullanılan bütün alet, gereç ve ekipmanlar iyice temizlenmelidir.

Buzdolabında çiğ gıdalar, pişmiş gıdaların altında tutulmalıdır.

Gıda doğru olarak depolanmalıdır: Tehlikeli Sıcaklık Aralığı dışında.

Gıdalar mümkün olduğunca kısa sürede tüketilmelidir.

Bazı Yaygın Gıda Zehirleyen Bakteriler

Salmonella

Sık Bulunduğu Gıdalar: Et, tavuk, yumurta ve yumurta ürünleri.

Belirtiler: Bulantı, mide krampları, ishal, ateş ve başağrısı.

Etkisi: Bulaşık gıdanın tüketilmesinden 6-72 saat sonra.

Bacillus

Sık Bulunduğu Gıdalar: Tahıllar, pirinç, et ürünleri ve paket çorbalar.

Belirtiler: Bulantı, kusma, ishal ve mide krampları. 

Etkisi: Bulaşık gıdanın tüketilmesinden 1-6 saat sonra. Etkisi 24 saatten fazla sürmez. 

Açıklama: Bu bakteri pişirmeyle öldürülemeyen sporlar üretir. Pişirilmiş gıdaların, tehlikeli sıcaklık aralığında bırakılması, bu sporların gıdada zehir üretmesine neden olur ki bu da gıda zehirlenmesine yol açar.

Staphylococcus aureus

Sık Bulunduğu Gıdalar: Et ve tavuk yemekleri, yumurta ürünleri, mayonezli salatalar, krem veya kustardlı tatlılar.

Belirtiler: Akut kusma, bulantı, bazen ishal ve kramplar.

Etkisi: Bulaşık gıdanın tüketilmesinden 30 dak-8 saat sonra. Etkisi genellikle 24 saat sürer.  

Açıklama: Bu bakteri gıdalarda zehir üretmektedir. Bu zehir pişirmeyle yokolmamaktadır. Bu nedenle gıdaların pişirme öncesi ve sonra doğru depolanması önemlidir. Bu bakteri genellikle sağlıklı insanların ağız, burun veya teninde bulunmaktadır.

Clostridium Botulinum

Sık Bulunduğu Gıdalar: Evde ya da uygun olmayan koşullarda üretilmiş konservelerde,  et, tavuk, balık, az pişirilmiş tahıllarda, bal yanında toz ve toprak.

Belirtiler:  Baş ağrısı, görme bulanıklığı, ense, kol ve bacak kaslarında gevşeklik, emme güçsüzlüğü ve yutma zorluğu, kabızlık, halsizlik ve solunum güçlüğü, felç. Bazı kişilerde bulantı kusma, idrar yapamama, kabızlık ve salya akması gibi belirtiler de görülebilir.   

Etkisi: 12-36 saat sonra başlar.

Açıklamalar: Solunum kaslarının görev yapamaması nedeniyle solunum durmasına bağlı ani ölümler olabilir.  1 yaşına kadar olan bebeklerde yüksek risk bulunurken, sindirim kanalının gelişimini tamamlaması, mide asidinin artması ve bağırsaklardaki koruyucu etkili faydalı bakteri tabakasının (flora) oluşması gibi etkenlerle daha sonra bu risk ortadan kalkar.

Bu nedenle, gıdayla uğraşan insanların kişisel hijyeninin yüksek seviyede olması çok önemlidir. El ve kollarında kesik ya da yara bulunan çalışanların, bu bölgeleri su geçirmez bandajla tamamen kapatması, bu bandajları sık sık değiştirmesi ve yara/kesik elde ise atılabilir eldiven giymesi gereklidir.

Diğer yaygın gıda zehirleyen gıdalar aşağıdadır:

Clostridium perfringens,

Vibrio parahaemolyticus,

Listeria monocytogenes.

Önemli Açıklama:

Gıda zehirlenmesine maruz kaldığınızı düşünüyorsanız, doktora başvurunuz. Buna sebep olduğunu düşündüğünüz gıdadan arta kalan varsa bunu da kabında yanınıza alınız.

Hijyenik Gıda Hazırlama

İçindekiler

Hijyenik Gıda Hazırlama 8

Çapraz Bulaşma 8

Yiyecek Hazırlama 9

Gıda Hazırlama 9

Gıda Pişirme/Isıtma 9

Gıdaları soğutma 9

Gıdaların Dondurulması ve Çözündürülmesi 10

Hazırlanmış Gıdanın Paketlenmesi ve Sunumu 10

Hijyenik Gıda Hazırlama

Gıdalarda doğal olarak bulunan bazı bakteriler gıdalarda bozulmalara neden olmaktadır. Ayrıca bazı gıdalarda, özellikle çiğ olanlarda, gıdaların insan sağlığı açısından zararlı hale gelmesine, dolayısıyla tüketildiklerinde, insanlarda gıda zehirlenmelerine bağlı hastalanmalara neden olan bakteriler bulunabilmektedir.

Gıdalara doğru işlemlerin yapılması, gıdalara yeni bulaşmaların önlenmesini, varolan bakterilerin çoğalarak tehlikeli olabilecek sayılara ulaşmasını ve gıda zehirlenmesi oluşturmasını engelleyebilmektedir. Aksi durumlarda gıda zehirlenmesi nedeniyle insan sağlığı ve ülke ekonomisi olumsuz yönde etkilenmektedir.

Sadece bir zehirlenme vakası bile ilgili ürün, firma ve/veya endüstrinin kapanmasına neden olabilmektedir.

Gıdayla uğraşanların gıda zehirlenmelerinin önlenmesinde önemli bir sorumluluğu vardır. Bu halk sağlığının korunması yanında, işletmelerin saygınlığını, dolayısıyla çalışanlarının işlerinin devamını sağlayabilmektedir.

Çapraz Bulaşma

Çiğ gıdalarda gıda zehirlenmelerine yolaçabilen bakteriler bulunur. Çiğ gıdalar 60oC’nin üzerinde iyice pişirildiğinde bu bakterilerin çoğunluğu yokolur. Ancak pişirilmiş/yemeğe-hazır gıdalar çiğ gıdalarla temas ettiğinde, çiğ gıdalardan bu gıdalara bakteri bulaşması sözkonusu olur ve bu da gıda zehirlenmelerine yolaçabilir. Bu duruma Çapraz Bulaşma denir. Yiyecek hazırlama ve depolama sırasında çapraz bulaşmanın önlenmesi için çiğ gıdalar, yeniden pişirilmeyecek gıdalardan uzak tutulmalı ve depolanmalıdır.

Yiyecek Hazırlama

Çiğ gıdalar hazırlarken kullanılan kaplar, kesme tahtası ve kaşık, bıçak vb. mutfak gereçleri, yemeğe-hazır/ pişirilmiş  gıdaların için kullanılmalıdır. Ayrı ayrı mutfak gereçlerinin kullanılmasının mümkün olmadığı durumlarda, kullanım öncesi, kullanılacak gereçler sıcak suda deterjanla iyice yıkanarak temizlenmeli ve sanite edilmelidir.

Meyve ve sebzeler kullanım öncesi temiz suyla iyice yıkanarak toprak, bakteri, böcek ve kimyasal kalıntılardan arındırılmalıdır.

Gıda Hazırlama

Sağlıklı ya da hasta her insanın vücudunda bakteri bulunmaktadır. Sağlıklı insanlar bile gıdalara elleriyle dokunarak bakterilerin gıdaya bulaşmasına neden olabilirler.

Eğer gıdaya elle dokunmak gerekiyorsa, önce eller iyice yıkanmalıdır.

Pişirilecek çiğ gıdaları çıplak elle hazırlamak mümkündür ancak pişirilmiş/yemeğe-hazır gıdaların hazırlanmasında kaşıklar, ıspatulalar veya atılabilir eldivenler kullanılmalıdır. Eğer eldiven kullanıyorsanız kullandığınız eldivenin saatte bir yenisiyle değiştirilmesi gerekmektedir. Eğer eldiven zarar görür, bulaşma olur ya da çıkartırsanız, yeniden kullanmadan atılması ve yeni eldiven kullanılması gerekmektedir. Yeni eldiven giymeden eller yıkanmalı ve kurulanmalıdır. Çiğ gıdalar için kullanılan eldivenler, pişmiş/yemeğe-hazır gıdalar için kesinlikle kullanmalıdır. 

Gıdayla temas eden insanların kişisel temizliğinin yeterli olmaması gıda bulaşmalarına neden olabilmektedir. Gıdaya uğraşanların kişisel temizliği yüksek standartta kişisel temizliğin sağlanmasıyla ilgili konuları tartışmaktadır.

Gıda Pişirme/Isıtma

Bakteriler 5oC ile 60oC arasında hızlı bir şekilde çoğalırlar. Bu nedenle bu sıcaklık aralığına tehlikeli sıcaklık aralığı denilmektedir. Bu sıcaklık aralığında gıdalar mümkün olan en kısa süre kalmalıdırlar.

Gıdalar mümkün olduğunca çabuk pişirilmelidir. Bütün gıdaların, özellikle hayvansal gıdaların iyice pişirilmesi önemlidir. Pişirilme sırasında birçok bakteri ölecektir. Pişirme işleminden emin olmak için dondurulmuş gıdalar öncelikle iyice çözdürülmelidir. Eğer çözdürmeden pişirme zorunlu ise pişirme sırasında gıda iç sıcaklığının en azında 60oC’ye ulaşmasına ve bir saati aşkın süre bu sıcaklıkta kalmasına önem verilmelidir.

Gıdaları soğutma

Ocaktan/fırından indirilen/çıkarılan yemekler oda sıcaklığında bir saatten fazla kalmamalıdır. Bu yemekler buzdolabına yerleştirilerek sıcaklığı mümkün olduğunca çabuk sürede 5oC’nin altına düşürülmelidir. Yemeklerin 10 cm veya daha az derinliği olacak şekilde kaplara koyulması, yemeklerin soğuma süresini kısaltacaktır.

Gıdaların Dondurulması ve Çözündürülmesi

Dondurulmuş gıdaların çözündürülmesi sırasında gıdanın içindeki bakteriler çoğalmaya başlarlar. Eğer gıda yeniden dondurulursa, bakteri ölmez ve gıda yeniden çözündürüldüğünde hala gıdanın içindedir. Bu nedenle gıdanın yeniden çözündürülmesi sırasında, gıdada daha yüksek miktarlarda bakterinin bulunması muhtemeldir. Bu sebeple çözündürülmüş gıdanın kesinlikle yeniden dondurulmaması gerekmektedir.

Çözündürme sırasında gıdayı, buzdolabının +4oC’lik bölümünde tuturak, gıda sıcaklığının çözdürme işlemi sırasında düşük kalmasını ve diğer gıdaları bulaştırmamasını sağlayınız. Gıdaları çözündürmek için mikrodalga fırınlar, çözündürme işlemi sonrası gıdaların hemen kullanılması şartıyla kullanılabilirler. 

Dondurulmak zorunda olan gıda, dondurma ve çözündürme işlemini hızlandırmak için küçük parçalar halinde paketlenmelidir.

Hazırlanmış Gıdanın Paketlenmesi ve Sunumu

Gıda paketleme malzemesi temiz ve dayanıklı olmalı ancak toksik olmamalıdır. Paketleme malzemesi, paketlenecek gıdaya uygun olmalı, kullanım öncesi depolama koşullarına dayanabilmelidir. Çapraz bulaşmayı önlemek için fazla paketleme malzemesi gıda hazırlama bölümünden ayrı olarak depolanmalıdır.

Kullanılmayan kaplarının ağızları aşağıya gelecek, toz ve kirlilik oluşmasını önleyecek şekilde depolanmalıdır. Kapların temizliği kullanılmadan önce kontrol edilmelidir. Tek kullanımlık kapları yeniden kullanmalıdır.

Gıda servisin sırasında kullanılan çatal bıçak takımı, kamış ve tabakların temiz olmasına ve çapraz bulaşmalardan korunmasına dikkat edilmelidir. Sadece temiz ve hasarsız tabak, çatal, bıçak takımları kullanılmalıdır.

Güvenli Gıda Depolama ve Sergileme

İçindekiler

Güvenli Gıda Depolama ve Sergileme 11

Tehlikeli Sıcaklık Aralığı 11

Yüksek Riskli Gıdalar 11

Zaman 12

Gıda Depolama 12

Çapraz Bulaşma 12

Gıda Sergileme 12

Tezgahlar 12

Soğuk Sergi Kabinleri 12

Gıda Sıcak Tutma Cihazları 13

Etiket, Belirteç ve Bayraklar 13

Güvenli Gıda Depolama ve Sergileme

Gıdalarda bakterilerin bulunması doğaldır. Bazı bakteriler gıdalarda bozulmalara neden olmaktadır. Ayrıca bazı gıdalarda, özellikle çiğ olanlarda bulanabilen bakteriler, gıdaların insan sağlığı açısından zararlı hale gelmesine neden olabilmektedir.

Sözkonusu bakteriler, gıdaların doğru depolanmaması ya da sergilenmemesi nedeniyle çoğalarak tehlikeli olabilecek sayılara ulaşabilmekte ve gıda zehirlenmesi oluşturabilmektedir. Gıda zehirlenmeleri insan sağlığını ve ülke ekonomisini olumsuz etkilemektedir.

Sadece bir zehirlenme vakası bile ilgili ürün, firma ve/veya endüstrinin kapanmasına neden olabilmektedir.

Ancak, gıda zehirlenmelerini en aza indirgeyecek gıda depolama ve sergileme uygulamaları mevcuttur.  

Tehlikeli Sıcaklık Aralığı

Bakterilerin büyümesi için en önemli etkenlerden birisi sıcaklıktır. Bakterilerin daha hızlı büyüdüğü ve çoğaldığı 5oC ila 60oC arası Tehlikeli Sıcaklık Aralığı olarak adlandırılmıştır.

Bu nedenle gıdaların tehlikeli sıcaklık aralığında (5oC-60oC) bulunduğu sürenin en az olması sağlanmalıdır.

Gıdanın doğru sıcaklıkta tutulması, gıdanın hastalık oluşturma riskini azaltacağı gibi gıda bozulmasını önleyip gıdanın raf ömrünü uzatabilecektir.

Yüksek Riskli Gıdalar

Bazı tip gıdalar bakterilerin büyümesi için iyi bir ortama sahip olduklarından dolayı yüksek riskli gıdalar olarak adlandırılmaktadırlar.

Et, tavuk, süt ve deniz ürünleri ile bunları içeren gıdalar yüksek riskli gıdalardır.

Yüksek riskli gıdalar mutlaka Tehlikeli Sıcaklık Aralığının dışında tutulmalıdır (5oC’den düşük, 60oC’den yüksek sıcaklıklar).

Özgün paketinde kurutulmuş gıda tozları, çeşitli ambalajlarda bulunan ısıl işlem görmüş gıdalar,  yüksek riskli gıdalar içinde bulunmayanlar arasındadırlar. Ancak bu gıdaların ambalajları açıldığında, yüksek riskli gıdalara dönüşebilmektedirler.

Zaman

Bakterilerin büyümesinde diğer etkili etken zamandır: Yiyecekler mümkün olan en taze malzemelerden hazırlanmalı ve hazırlandıktan sonra mümkün olan en kısa sürede tüketilmelidir. Artan yemekler, hazırlanmasından sonraki iki saat içinde, buzdolabında saklanmalıdır. Yiyecekler buzdolabında saklanmış bile olsa en fazla iki günde tüketilmeli aksi halde dökülmelidir.

Gıda Depolama

Gıdalar, gıda depolama amaçlı olarak özel olarak tasarlanmış buzdolabı, serin odalar, dondurucular, gıda depolama odaları gibi yerlerde depolanmalıdır. Gıdalar yerlerde veya paletler üzerinde depolanmamalıdır. Çünkü temizlemesi güçtür, ve böcek ve farelerin gelişmesini yardımcı olurlar.

Serin odalar, buzdolapları veya dondurucularda sabit sıcaklık ölçme cihazları olmalıdır.

Temizlik için kullanılan kimyasallar ve cihazlar, elbiseler ve kişisel eşyalar gıda depolama alanlarında kesinlikle bulundurulmamalıdır.

Gıda depolama kaplarının kullanıldığı durumlarda, bu kapların yeni ya da iyi durumda olması ve daha önce sadece gıda depolama amaçlı kullanılması gerekmektedir. Gıdaların kurumasını ya da içine birşey düşmesini önlemek için kapların kapakları sıkıca kapatılmalı, veya folyo yada plastik filimlerle kapların ağızları örtülmelidir. Gıda depolama kabının ağzı açıldıktan sonra, artan gıda uygun bir kaba boşaltılmalıdır.

Depoya önce giren gıdaların daha önce kullanılmasını sağlayarak gıdanın uzun süre depoda kalmasını önlenmek gerekmektedir. Buna önce girenin önce kullanılması ilkesi denir (ÖGÖK).

Çapraz Bulaşma

Çiğ gıdalarda bakteriler bulunur. Çiğ gıdalardan bakteri bulaşmasını önlemek ve böylece gıda zehirlenmesi önlemek için, çiğ gıdalar yeniden pişirilmeyecek, pişirilmiş ve yemeye hazır gıdalarından uzak tutulmalı ve depolanmalıdır.

Gıda Sergileme

Tezgahlar

Tezgahlarda sergilenen gıdalara bulaşmaları önlemek için gıdaların paketlenmiş ya da üzeri örtülmüş olmalıdır.

Soğuk Sergi Kabinleri

Soğuk kabinlerdeki gıdalar 5oC veya altında tutulmalıdır.

Dondurucu kabinlerindeki donmuş gıdalar satılıncaya kadar -15oC veya altında tutulmalıdır.

Gıdaların çevresinde hava dolaşmasını sağlayacak kadar boşluk bulunmalıdır.

Gıda Sıcak Tutma Cihazları

Gıda sıcak tutma cihazları, gıdaları ısıtmak için değil, gıdaları 60oC ve üzerinde tutmak üzere tasarlanmıştır. Gıdaları ısıtma amaçlı kullanıldığında, gıdaları yavaş yavaş ısıtacaklarından, gıdaların Tehlikeli Sıcaklık Aralığında uzun süre kalmasına neden olurlar.

Gıdalar, iç sıcaklığı 72oC’ye gelinceye kadar ısıtılmalı, sonra gıda sıcak tutma cihazlarına koyulmalıdır. Gıdalar, gıda sıcak tutma cihazında en fazla 1 saat tutulmalıdır.

Gıda sıcak tutma cihazı kullanımdan önce ısıtılmalı ve en yüksek sıcaklık ayarında çalıştırılmalıdır. Cihazda tutulan gıdanın iç sıcaklığının 60oC’nin altına düşüp düşmediğini temiz bir termometreyle düzenli olarak ölçülmelidir.

Gıda sıcak tutma cihazının tamamen gıdayla doldurulması, cihazın verimli çalışmamasına ve gıda sıcaklığının Tehlikeli Sıcaklık Aralığına düşmesine neden olur. Bu nedenle cihaza belirtilen seviyede gıda koyulmalıdır.

Etiket, Belirteç ve Bayraklar

Etiket, belirteç ve bayraklar da bakteri taşıyabileceğinden, çiğ et gibi sadece pişirilecek gıdalarda kullanılmalıdır. Pişirilmiş ve yemeğe hazır gıdalarda, etiket ya da belirteçler, gıdanın üzerinde değil ama kabın üzerinde kullanılmalıdır.  

Gıda Güvenliğinin Önemi ve Ekonomi Üzerindeki Etkileri

Gıda zehirlenmeleri toplum sağlığını ve ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilemektedir. Sağlıktaki olumsuz etkileri nedeniyle çalışamamazlık ya da verimsiz çalışabilme gibi işgücü kayıpları ve sağlık harcamaları ekonomik kayıpları oluştururken, gıda zehirlenmeleri ölümlere de neden olabilmektedir.

Türkiye’de sağlıklı rakamlar bulunmamakla birlikte, gıda güvenliği sistemini kurmuş, sürekli denetimlerini yapan, eğitim ve gelir düzeyi Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde olan İngiltere’de, yılda 4.5 milyon insan gıda zehirlenmelerine maruz kalmaktadır. Ancak bunlardan sadece 750 000 kişinin hekime başvurduğu belirtilmektedir. Salmonella ve Campylobacter zehirlenmelerinin (yılda yaklaşık 500 000 vaka) en sık karşılaşılan zehirlenme olduğunu saptanmıştır. Yılda yaklaşık 50-60 kişinin de gıda zehirlenmeleri sonucunda öldüğü belirtilmektedir.

İngiliz Gıda Standartları kuruluşu, gıda zehirlenmeleri kaynaklı sağlık harcamalarında 2006 yılına kadar yılda yaklaşık 700 milyon$ tasarruf sağlamak üzere

Yüksek riskli gıdalarla uğraşan küçük işletmelerdeki riskin azaltılmasına,

Gıdayla uğraşanların uygun eğitim almalarına,

Evdeki gıda hijyeni uygulamalarının iyileştirilmesine,

Endüstriyel gıda üretim uygulamaların iyileştirilmesine

yönelik çalışmalar başlatmıştır. Benzer gerekçelerle benzer çalışmalar Avustralya’ da da yürütülmektedir. Ayrıca, Avustralya hükümeti gıda güvenliği standardı hazırlamış olup, uygulama koymak üzere gıda endüstriyle görüşmeler yapmaktadır.

Ülkemizin eğitim ve gelir seviyesinin göreceli düşüklüğü, gerekli fiziki yatırımların yapıl(a)maması, denetim uygulamalarının sürekliliğinin yeni yeni sağlanmaya çalışılması, hizmet içi eğitimlerin yürütülememesi, kalabalık nüfusu, yıllarca süren mevzuat eksikliği ve yetersiz mevzuat nedeniyle gıda zehirlenmelerinden kaynaklanan, ölümle sonuçlanan vakaların, sağlık harcamaların ve iş gücü kayıplarının daha fazla olacağını tahmin etmek mümkündür. İşletmelerin ve okulların yemek/mutfak işlerini taşeronlara devretmeleri, şehirleşmeye koşut olarak giderek daha fazla insanın ev dışında yemek yemeye başlaması, gıda güvenliği  denetim,  eğitim ve uygulama ihtiyacını daha da fazla artırmaktadır.

Okyanus Bilgi Ambarı, tüketici, eğitimci, öğrenci ve gıda üreticilerinin, gıda güvenliği ve kalitesi alanında bilimsel temelli bilgi ve eğitim ihtiyacının karşılanmasına katkı sağlamak üzere oluşturulmuştur. Böylelikle halkın gıda zehirlenme riskini en aza indirgemesine katkı sağlanabilecektir.

Kaynakça

EU Food Law, “BSE Protection Measures To be Changed”, sayfa 24, September 2000.

htpp://www.anzfa.gov.au/documents/gen30_99.asp, “Framework for the Development of food safety Guidelines for the Food Industry”, 2000.

http://www.extension.iastate.edu/foodsafety, “Food Safety Project, Iowa State University Extension”, 2000.

Gıda Güvenliğinin Gerekliliği ve Sağlanması

İçindekiler

Gıda Üretiminin Ahlaki ve Yasal Sorumlulukları 14

Gıda Güvenliği Yönetimi 14

Gıda Güvenliğinin Sağlanmasında Kalite Güvencenin Görevleri 15

Temel Gıda Tehlikeleri 15

a) Hammaddeden Kaynaklanabilecek Tehlikeler 15

b) Üretim Tekniği/Yönteminden Kaynaklanan Riskler 15

c) Çalışan Hijyen Uygulamaları 16

d) Diğer Tehlikeler 16

Kaynakça 16

Gıda Üretiminin Ahlaki ve Yasal Sorumlulukları

Bütün tüketiciler güvenli ve sağlıklı gıdalar almak ister. Gıda endüstrisinin bu ihtiyacı karşılayacak şekilde üretim yapması ahlaki ve yasal sorumluluk/zorunluluktur. Yasalar da bu ihtiyacın yerine getirilmesini sağlamak ve kontrol etmek üzere çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Son olarak firmaların HACCP gıda güvenliği sistemini ürün, üretim teknikleri ile tesislerine uygun olarak kurulması gerekliliği getirilmiştir (Okyanus Bilgisi: TGM’ de HACCP: Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği, 16. madde, 17. madde). Böylece firmalardan, sadece denetim anında değil, gıda üretimleri boyunca karşılaşabilecekleri tüm riskleri kontrol ettiklerini kanıtlamaları talep edilmektedir. Yani güvenli gıda üretim sorumluluğu firmalara verilmekte ve firmalar denetim olmasa bile güvenli ve sağlıklı gıda üretiminden sorumlu tutulmaktadır. Bu da ancak yönetimin sağlıklı ve güvenli gıda üretim ve imalatının temel unsuru ve destek kaynağı olmasıyla mümkündür. Gıda işletmelerinde güvenli ve sağlıklı gıda üretimi yönetimin en başta gelen görev ve sorumluluğu olmalıdır.

Gıda Güvenliği Yönetimi

Gıda güvenliğinin yönetimi için öncelikle gıda güvenliği programı hazırlanmalıdır. Bu program güvenli ve sağlıklı gıda üretimi için gerekli tüm kararları alabilme yetkileriyle donatılmış gıda güvenliği komitesi tarafından oluşturulmalıdır. Bu komitede satınalma görevlisi, pazarlama müdürü, vardiya mühendisi, üretim müdürü, sanitasyon görevlisi, insan kaynakları müdürü ve kalite güvence müdürü bulunmalıdır. Kalite güvence müdürünün başkanlık ettiği gıda güvenliği komitesi doğrudan üst yönetime rapor vermelidir. Kalite güvence müdürü alınan tüm malların, üretilen ürünleri, depodaki bitmiş ürünleri, taşıtları ve dağıtım/pazarlama/satış koşullarını denetleme yetkisi bulunmalıdır. Gıda üretim zincirinin baştan sona sürekli olarak denetlenmesi ve değerlendirilmesi yoluyla güvenli ve sağlıklı gıda üretimi garanti altına alınabilecektir.

Gıda Güvenliğinin Sağlanmasında Kalite Güvencenin Görevleri

Gıda  fabrikalarında kalite güvence bölümünün görevi güvenli ve sağlıklı gıda üretimi için gerekli politika ve standartları oluşturmak ve uygulamaktır. Bunun için gıda fabrikasında satınalmadan dağıtım-satışa kadar tüm süreçlerle ilgili tehlikeler ve işlemlere göre kontrol limitleri belirlenmelidir. Satınalma daha önceden belirlenmiş ve kesin kalite kriterlerine göre yapılmalı; üretim hatları, depolardaki bitmiş ürünler, depolama koşulları ve uygulamaları (önce giren önce çıkar vd.)  limitlerine göre denetlenmelidir.  Çalışan hijyen ve sanitasyon kurallarına konusunda eğitilmeli ve uygulama denetlenmelidir. Ayrıca temizleme talimatları, sanitasyon ve durulama talimatları da yazılı olarak bulunmalı, uygulanmalı, uygulama denetlenmelidir. Pazarlama/dağıtım kanalları da müşteri şikayetlerinin önlenmesi-giderilmesi açısından incelenmelidir. Ayrıca müşteriyi doğru ve yeterli bilgilendirmek için etiket bilgileri değerlendirilmeli, gerektiğinde güncelleştirilmelidir. 

Kalite güvence, veri alma sayısı, sıklığı yanında, elde edilen verilerin değerlendirilmesinde, istatistiksel süreç kontrolünü (ISK) kullanmalıdır. ISK, ürünlerin belirlenen isterlere göre ve firma politikası doğrultusunda üretilmesini garanti alınmasında önemli bir araçtır.   Böylelikle aynı kalitede güvenli ve sağlıklı ürünlerin üretimi mümkün olabilecektir. ISK sonuçları kalite güvence müdüre ve üretim müdürü tarafından düzenli olarak değerlendirilmeli ve gerektiğinde iyileştirici/düzeltici önlemler alınmalıdır.

Temel Gıda Tehlikeleri

Gıdalarda hammaddeden, üretim yöntem ve tekniğinden, ve çalışan hijyen uygulamalarından kaynaklanabilecek tehlikeler yanında çeşitli yabancı maddelerin (boya, makina yağları vd.) gıdalara bulaşmasından kaynaklanabilecek tehlikeler sözkonusudur. Bütün bu olası tehlikeler üretim, satınalma, işleme, dağıtım ve satış sırasında yönetimin kontrolü altında bulunmalıdır. 

a) Hammaddeden Kaynaklanabilecek Tehlikeler

Bakteriler ve mikroorganizmalar, haşareler, kuşlar ve birçok yabancı maddeler temel gıda tehlikeleridir. Bu tehlikelerin kontrolü gıda güvenliği komitesinin görevidir.

Bütün gıda firmaları üreticileri hakkında geniş bilgi sahibi olmalı, hangi kimyasal/katkı maddesini nerede, ne zaman, ne kadar ve nasıl kullandığını bilmelidir. Çiftçiden doğrudan ürün temin ediyorsa çiftçinin kullandığı böcek ilacı, gübre, yabancı bitki ilacı, büyüme düzenleyicileri ve yemlerin yasal limit ve düzenlemeler çerçevesinde olması çiftçinin sorumluluğunda olmakla birlikte, gıda firması da bunu kontrol etmelidir. Güvenli gıda üretimi temiz topraklarda, temiz suyla ve temiz havada başlar, üretim sırasında doğru koruyucu önlemlerin kullanılmasıyla devam eder, hasat ve sonrasındaki işlemlerle, işleme aşamasında da herhangi bir bulaşma/tehlikenin gerçekleşmemesini gerektirir. Herhangi bir aşamadaki zayıflık gıda güvenliğinin yitirilmesine neden olabilecektir. Bu nedenle gıda satınalma bölümü kabuledilebilir kalite kriterlerini, teslim zamanını, kaliteli ve güvenilir üretici/satıcıları belirtir şartnamelerle çalışmalıdır. Firma alınan bütün malzemeleri/gıdaları denetlemelidir. 

b) Üretim Tekniği/Yönteminden Kaynaklanan Riskler

Gıda firması bütün işlemleri için üretim talimatları yazılı olarak hazırlamalı ve uygulamalıdır. Bunlar sıcak, zaman ve basınç gibi ayarları da içermelidir. Uygulanmasından operatör sorumlu tutulmalıdır. Bütün tehlikeler tanımlanmalı ve güvenliğe olası etkisi olan tehlikelerin kontrolü etkin yöntemlerle yapılması ve etkinliği değerlendirilmelidir. 

Gıdaların koruma amaçlı çeşitli teknikler kullanılmaktadır. Bunlara arasında ürünün asitliğinin, su aktivitesinin kontrolü ve dondurma yaygın olarak kullanılmaktadır. Gıdanın özellikle pH’sı bakterilerin büyümesini etkilemektedir. Yüksek asitli gıdalarda (pH<4.6, domates, vişne, kiraz, erik vd.) C. Botulinum büyüyemeyecektir. Ancak düşük asitli gıdalarda (pH>4.6, birçok sebze, et ve balık, ve ürünleri) C. Botulinum veya sporlarını yoketmek için yüksek sıcaklık uygulaması gereklidir. Bazı gıdalar pH’sı düşürülerek (asitlendirme işlemi) korunabilmektedir. Bu durumda gıdanın pH’sının 4.6 veya daha düşük ve su aktivitesinin de 0.85′den büyük olması gerekmektedir. Bu tür gıdalara enginar, asitli fasulye salataları, asitli biberler, tuzlu sebze ve turşular sayılabilir. 

Su aktivitesinin düşürülmesine yönelik konsantrasyon yada kurutma işlemi gıdaların korunma yöntemlerindendir. Bu tür ürünler arasında reçel, kurutulmuş gıdalar, konsantreler sayılabilir. Dondurulmuş gıdalar, dondurma işlemi sonrası gıdalar mikroorganizmaların büyüyemeyeceği sıcaklıkta tutulmaktadır.  Ayrıca az işlenmiş gıdaların soğukta depolama ve koruyucularla korunması gibi uygulamalarda yaygınlaşmaktadır. Bunlara ek olarak modifiye atmosferde ambalajlama ve kontrollü atmosferde depolama gibi tekniklerde gıda korumada kullanılmaktadır.  

Bütün gıda işleme/koruma tekniklerin kullanımı sırasında oluşabilecek tehlikeleri önleyecek programlar uygulanmalıdır. Ayrıca mühendislik uygulamalarıyla geliştirilen yeni gıdalarda da oluşabilecek tüm sağlık riskleri tanımlanmalı ve uygun yöntemlerle oluşması önlenmelidir. 

c) Çalışan Hijyen Uygulamaları

İnsan/çalışanlar gıda işletmelerinin de en önemli yapı taşıdır.  Çalışanlar işlerinin önemli olduğunu hissetmek ve işleriyle gurur duymak isterler. Ayrıca karar alma süreçlerine katılmalarının sağlanması memnuniyetlerini arttırabilir. Ancak yeterli eğitim verilmeli ve sürekli olarak güncelleştirilmelidir.   Ayrıca çalışanlar güvenli ve sağlıklı gıda üretimini garanti altına alacak kalite kontrol ve üretim ekiplerinde çalışarak olası tehlikelerin giderilmesinde çok etkin olabilirler. Ancak bütün çalışanlar yönetimce belirlenmiş talimatlar doğrultusunda çalışılmasından ve davranılmasından sorumlu tutulmalı, olumlu davranışlar ödüllendirilmelidir. Bunun aksi durumlarda tehlikelerin önlenememesi hatta çalışan kaynaklı çeşitli bulaşmalar sözkonusu olabilecektir. 

d) Diğer Tehlikeler

Boya, makina yağları, temizlik ve sanitasyon malzemeleri, böcek ilaçları, metal ve diğer yabancı maddeler diğer olası tehlikelerdir. 

Sonuç olarak gıdalarda bulunabilecek sözkonusu fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik tehlikeler üretim sırasında yok edilmeli ve sonradan yeni bulaşmalar önlenmelidir. Bunun içinde firma uygun şekilde yapılanmalı, kalite güvence bölümü kurulmalı ve etkin bir gıda güvenliği programı uygulamalıdır. Bu amaca hizmet etmek üzere geliştirilen bir gıda güvenliği sistemi olan HACCP tüm dünyada uygulanmakta, bir çok ülkede yasal zorunluluk haline gelmekte, Amerika ve Avrupa ülkeleri ithalat ettikleri ürünlerin üretildiği yerlerde HACCP’nin bulunması ve etkin uygulanmasını talep etmektedir. 

Kaynakça

Gould, W., 1994. Current Good Manufacturing Practices / Food Plant Sanitation, CTI Publications, Baltimore MD, 400 sayfa.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Gıda Ve Gıda Temizliği

Gıda ve Gıda Temizliği

Yaşam düzeyinin artması ile teknoloji olarak verilen hizmetin doğal olarak daha da iyi olması beklenmektedir. Sağlıklı gıda tüketiminin sağlanması ve teşvik edilmelidir. Basit bir anlatım ile besin değerini kaybetmemiş, fiziksel, kimyasal mikrobiyolojik açıdan temiz olan, bozulmamış gıda maddesi sağlıklı gıda olarak tanımlanabilir.

Dünya gıda sektöründeki gelişmelerle ülkemiz gıda sektöründeki gelişmeler karşılaştırıldığında , gerek mevcut imkanlar ve gerekse üretici ve tüketici bilinci açısından ele alındığında üzücü ama gerçek olan, önemli eksikliklerin olduğudur.

Yaşam düzeyinin artması ile teknoloji olarak verilen hizmetin doğal olarak daha da iyi olması beklenmektedir. Tüketime sunulan gıdanın nedenli sağlıklı olduğu, pek çok aşamada yapılan kontroller ile belirlenmektedir. En iyi kontrol denetleyicileri ise; üreticinin bizzat kendisi, yasal kontrol kuruluşları ve tüketicilerdir. Gıdanın sağlığı dendiğinde farklı kriterler dikkate alınmıştır. Örneğin: ABD’de 1992 yılında Gıda Pazarlama Enstitüsü ( Food Marketing Instıtute) yaptığı ankette; tüketici gıdalardaki pestisit kalıntılarını, üreticiler ise, gıdalardaki mikroorganizmaları birinci derecede gıda tehlikesi olarak görmektedirler.

Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, gıda konularında öngörülen temel ilke; tüketicinin sağlıklı ve nitelikli gıdalarla beslenerek gerek hastalık etmenlerinden ve gerekse yeterli ve dengeli beslenme yönünden sağlığının korunması ve gıda alımında aldatılmasının önlenmesidir.

Ülkemizde %60-70′lere varan genç bir nüfus kitlesi vardır. Bunun anlamı şudur; yetersiz ve dengesiz beslenme durumlarında vücudun büyüme, gelişme ve normal çalışmalarında aksamaları olacaktır. Sağlığın temeli olarak kabul ettiğimiz beslenmenin yetersiz ve dengesiz olması halinde bir çok hastalıkların ortaya çıkacağı bilinmektedir. Vücudun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarlarda alınması ve vücutta uygun şekilde kullanılması halinde (yeterli ve dengeli beslenme) insanın çalışma , planlama ve üretme yeteneğini artıracağı muhakkaktır. Dünya nüfusunun hızla artması, gelişen teknolojiye bağlı çevre kirliliği ekonomik güçsüzlük ve eğitim yetersizliği beslenme sorunlarını derinleştirmekte ve güvenli gıda teminini zorlaştırmaktadır.

Gıda sanayii, gıda maddelerini üretim bölgelerinden toplayan, taşıyan,işleyen ve dağıtan sanayii dalıdır. Belli koşulların temin edildiği gıda zincirine “soğuk zincir” olarak tanımlanabilir.

Nüfus artışı ve hızlı kentleşme, gıda bilim ve teknolojisindeki gelişmeler, beslenme ve gıda hijyenine verilen önem, yeme alışkanlıklarındaki değişmeler, dış pazara açılma, dağıtım ve pazarlama sistemlerindeki yenilikler v.b gıda sanayinin gelişmesinde çok önemli roller oynamaktadır.

Ancak, gıda üretimi bir sanayi dalı olarak ele alındığında diğer sanayi dallarında olduğu gibi başarı, standartlara ve tüketicinin beklentilerine uygun gıda maddesini her zaman aynı kalitede, istenilen miktarda ve en ekonomik şekilde üretilmesine bağlıdır.

Gıda hammaddesinin işletmeye girmesinden başlayarak ürün elde edilmesi aşamasına kadar ki üretim zincirinde ürüne çeşitli kaynaklardan mikroorganizma kontaminasyonu söz konusudur. Mikroorganizma uygun ortamlarda hızla üreyerek üründe istenmeyen değişikliklere yol açabilmektedir. Ancak, endüstriyel mikrobiyolojide fermente ürünler için mikroorganizma şarttır. Örneğin; yoğurt, peynir, sirke, turşu vb fermente ürünlerinin üretimlerinde mikroorganizma gelişmeleri istenen bir olgudur. Elbette ki bu üretimlerde belli koşullar altında yapılmaktadır.

Gıda kaynaklı sağlık sorunlar;

Doğrudan gıda maddelerinden kaynaklanabileceği gibi ,

Olumsuz çevre şartları,

Üretici ve tüketicilerin gıda hijyeni konusunda olumsuz bilgi, tutum ve davranışları

Gelişen teknolojiye rağmen halen ilkel metotlarla gıda üretiminin devam etmesi,

Toplumda gıda kaynaklı hastalık taşıyıcılarının varlığı,

Hayvanlardaki zoonotik hastalıklar ve benzeri bir çok faktörler gıda kaynaklı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.

Mikroorganizmaların gıdalara toprak, hava, su, gıda işçileri, insan ve hayvanların bağırsak sistemleri, böcekler, kemirgenler, kuşlar ve bazı evcil hayvanlar, gıda işletmelerinde kullanılan hammadde, çeşitli alet ekipman ve kaplar, artık ve atıklar ile hammadde, ara ürün veya son ürünün, temas ettiği her türlü yüzeyden bulaşabilir. Bu kontaminasyon kaynaklarını; insan, hayvan ve çevre olmak üzere üç başlık altında toplamak mümkündür.

Bulaşma kaynakları genel olarak; insan‚ hayvan ve çevre olarak sıralanabilir. Bu kaynaklar arasında özellikle gıda işçileri, (hasta veya portör olan) burun, ağız, deri, dışkı elleriyle pek çok enfeksiyon ve intoksikasyon etkeni mikroorganizmayı gıdaya direk olarak taşıyabilirler. Gıda işletmelerindeki idari ve teknik personelinin hijyen ve

sanitasyon konusunda bilinçli olması, sonucun başarısı açısından önemlidir.

Özellikle ishal ve kusma gibi belirtiler gösteren hastalıklar ile boğaz ve derisinde çeşitli enfeksiyonlara sahip kişiler, idareci tarafından derhal rapor edilmeli ve bu kişiler hiç bir ünitede çalıştırılmamalıdır.

Enfeksiyon ve intoksikasyona sebep olan mikroorganizma örnekleri verilecek olursa; toprak ve su kaynaklı gıdalara bulaşan bakteriler arasında; Bacillus, Clostridium, Enterobakter vb. İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde sık olarak bulunan mikroorganizmalar; Escherichia, Salmonella, Shigella, Staphylococcus vb. Burada mikroorganizmalara değinilmedeki gaye; tehlikenin kimliği ve düzeyinin bilinerek alınacak önlemlere ışık tutması açısından önemlidir.

Gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerden en önemlileri; Staphylacoccus, Salmonella, Streptococcus, Clostridium v.b dır. Stafilokoklar, insan ve hayvanların burun boşluklarında bulunur. Zehirlenme 1- 6 saat arasında ortaya

çıkmakta olup, baş dönmesi, baş dönmesi, kusma ve ishal ile kendini gösterip, 12-24 saat sürmektedir.

Zehirlenmenin görüldüğü gıdalar:

Soğuk et, tavuk, kuru mamuller.

Mikroorganizma kaynaklı hastalıkların artma nedenlerini şöyle sıralayabiliriz.

Hazır gıda üretimi ve tüketimindeki artışlar,

Toplu gıda tüketimlerinin artması ( zehirlenmelerin baş göstermesi)

Kentlerdeki nüfus yoğunluğunun artması ve buna bağlı olarak plansız şehirleşme ve alt yapı yetersizlikleri,

Beslenme alışkanlıklarındaki değişmeler,

Turistik ve ticari amaçlı gezilerin gelişen ulaşım kolaylığına bağlı olarak hızla artması,

Genel olarak insanların bağışıklık sisteminin zayıflaması,

Sağlık kontrollerinin daha düzenli tutulmasıdır.

Bütün bu istenmeyen olumsuz gelişmeler düşünüldüğünde gıda hijyeninin önemi bir kez daha kendini göstermektedir.

Hijyen; insan sağlığının korunması ve uzun süre yüksek düzeyde tutulması amacına yönelik olup, 

Sanitasyon; insan sağlığını tehdit eden mikroorganizmaların bulundukları ortamdan olabildiğince uzaklaştırılmasıdır. Sanitasyon sağlanmasında personel açısından karşılaşılan sorunda taşıyıcılık sorunudur. Taşıyıcı insanlar, patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmayı vücutlarında kendileri etkilenmeden taşırlar ve bunları temas ettikleri her yere yayarlar. Bu durum taşıyıcı tarafından bilemeyeceği için tehlike daha da büyümektedir.

İnsanın kontaminasyonda aracı olan en önemli organı elleridir. Ellerle hammadde, ürün ve çeşitli yüzeylere dokunulduğu gibi saç, ağız, burun, mendil, tuvalet kapısı ve para gibi diğer bir çok kontaminasyon kaynaklarına da temas edilmektedir. Ayrıca eller , ağız ve burun salgıları ve dışkı ile de direk temas edebilmektedir. Diğer taraftan ellerdeki yara, sivilce ve çıbanlarda direkt kontaminasyon kaynaklarıdır.

GIDA VE GIDA HİJYENİ

GIDA VE GIDA HİJYENİ

GÜVENLİ GIDA HAZIRLANMASINDA DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATININ 10 ALTIN KURALl

TEMİZLİK VE DEZENFEKSİYON

GIDA GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ DİKKAT EDİLMESİ   GEREKEN KURALLAR

Günümüz teknolojisi, kendini sürekli geliştiren, yenileyen, iyiyi daha iyiyi yakalama arzusunda olan yükselmelerle daima gündemde kalma başarısına ulaşmaktadır.Öyleki size yenilik olarak sunulan bir teknolojinin aynı zaman dilimi içerisinde diğer teknolojik gelişmelerle karşılaştırıldığında yenilik özelliğinin kalktığını görebilmekteyiz. Bunun en canlı yaşandığı sektör Bilgisayar sektörü olup, bu sektör diğer tüm sektörlerin zeminini oluşturmaktadır. Bizim konumuz Gıda sektörüdür. Doğrudan insan sağlığını ilgilendirmesi nedeni ile Dünya gıda sektöründeki gelişmelerle ülkemiz gıda sektöründeki gelişmeler karşılaştırıldığında , gerek mevcut imkanlar ve gerekse üretici ve  tüketici bilinci  açısından ele alındığında üzücü ama gerçek olan, önemli eksikliklerin olduğudur. 

Yaşam düzeyinin artması ile teknoloji olarak verilen hizmetin doğal olarak daha da iyi olması beklenmektedir.Yaşama, büyüme, ve gelişme faaliyetlerimizi yerine getirebilmemiz için yeterli ve dengeli gıda tüketimine dikkat etmemiz gerekmektedir. Amaç, sağlıklı gıda tüketiminin sağlanması ve teşvik edilmesidir. Sağlıklı gıda dendiğinde ise; basit bir anlatım ile besin değerini kaybetmemiş, fiziksel, kimyasal mikrobiyolojik açıdan temiz olan, bozulmamış gıda maddesi olark tanımlanabilmektedir. Tüketime sunulan gıdanın ne denli sağlıklı olduğu ise, pek çok aşamada yapılan kontroller ile belirlenmektedir. En iyi kontrol denetleyicileri ise; üreticinin bizzat kendisi, yasal kontrol kuruluşları ve tüketicilerdir. Gıdanın sağlığı dendiğinde farklı kriterler dikkate alınmıştır.Örneğin: ABD’de 1992 yılında Gıda Pazarlama Enstitüsü ( Food Marketing Instıtute) yaptığı ankette; tüketici Gıdalardaki pestisit kalıntılarını, üreticiler ise, gıdalardaki mikroorganizmaları birinci derecede gıda tehlikesi olarak görmektedirler. 

Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, gıda konularında öngörülen temel ilke; 

Tüketicinin sağlıklı ve nitelikli gıdalarla beslenerek gerek hastalık etmenlerinden ve gerekse yeterli ve dengeli beslenme yönünden sağlığının korunması ve gıda alımında aldatılmasının önlenmesidir. 

Ülkemizde %60-70’lere varan genç bir nüfus kitlesi vardır. Bunun anlamı şudur; Yetersiz ve dengesiz beslenme durumlarında vücudun büyüme, gelişme ve normal çalışmalarında aksamaları olacaktır. Sağlığın temeli olarak kabul ettiğimiz beslenmenin yetersiz ve dengesiz olması halinde bir çok hastalıkların ortaya çıkacağı bilinmektedir. Vucüdun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarlarda alınması  ve vücutta uygun şekilde kullanılması  halinde ( yeterli ve dengeli beslenme ) insanın çalışma , planlama ve üretme yeteneğini artıracağı muhakkaktır. 

Dünya nüfusunun hızla artması, gelişen teknolojiye bağlı çevre kirliliği ekonomik güçsüzlük ve eğitim yetersizliği beslenme sorunlarını derinleştirmekte ve güvenli gıda teminini zorlaştırmaktadır. 

Gıda sanayii, gıda maddelerini üretim bölgelerinden toplayan, taşıyan,işleyen ve dağıtan sanayii dalıdır. Belli koşulların temin edildiği gıda zincirine “soğuk zincir” olarak tanımlanabilir. 

Nüfus artışı ve hızlı kentleşme,

Gıda bilim ve teknolojisinde ki gelişmeler, 

Beslenme ve gıda hijyenine verilen önem,

Yeme alışkanlıklarındakideğişmeler,

Dış pazara açılma,

Dağıtım ve pazarlama sistemlerindeki yenilikler v.b

gıda  sanayinin gelişmesinde çok önemli roller oynamaktadır. 

Ancak, gıda üretimi bir sanayi dalı olarak ele alındığında diğer sanayi dallarında olduğu gibi başarı, standartlara ve tüketicinin beklentilerine uygun gıda maddesini her zaman aynı kalitede, istenilen miktarda ve en ekonomik şekilde üretilmesine bağlıdır. 

Gıda hammaddesinin işletmeye girmesinden başlayarak ürün elde edilmesi aşamasına kadar ki üretim zincirinde ürüne çeşitli kaynaklardan m.o kontaminasyonu söz konusudur.Mikroorganizma (m.o) uygun ortamlarda hızla üreyerek üründe istenmeyen değişikliklere yol açabilmektedir. Ancak, endüstriyel mikrobiyolojide fermente ürünler için  mikroorganizma şarttır. Örneğin; Yoğurt, Peynir, Sirke, Turşu vb fermente ürünlerinin üretimlerinde m.o gelişmeleri istenen bir olgudur. Elbetteki bu üretimlerde belli koşullar altında yapılmaktadır. Örneğin; 1 gr yoğurtta 107-8 (10 milyon) bakteri) vardır. 

Diğer taraftan gıda maddesinde çok sayıda m.o bulunması pastörizasyon ve sterilizasyon gibi ısıl işlemler ile başarılı olunmasını da  da güçleştirilmektedir. Mikroorganizmalarla kontamine olmuş gıdaların tüketimi; İnsanlarda enfeksiyon (gıdaya bulaşma) ve intoksikasyona(Gıda zehirlenmelerine) neden olarak önemli sağlık sorunlarına da sebebiyet verebilmektedir. 

Gıda kaynaklı sağlık sorunlar; 

Doğrudan gıda maddelerinden kaynaklanabileceği gibi , 

Olumsuz çevre şartları, 

Üretici ve tüketicilerin gıda hijyeni konusunda olumsuz bilgi, tutum ve   davranışları 

Gelişen teknolojiye rağmen halen ilkel metodlarla gıda üretiminin devam etmesi, 

Toplumda gıda kaynaklı hastalık taşıyıcılarının varlığı, 

Hayvanlardaki zoonotik hastalıklar 

ve benzeri bir çok faktörler gıda kaynaklı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. 

Mikroorganizmaların gıdalara toprak, hava, su, gıda işcileri, insan ve hayvanların bağırsak sistemleri, böcekler, kemirgenler, kuşlar ve bazı evcil hayvanlar, gıda işletmelerinde kullanılan hammadde, çeşitli alet ekipman ve kaplar, artık ve atıklar ile hammadde, ara ürün veya son ürünün, temas ettiği her türlü yüzeyden bulaşabilir. Bu kontaminasyon kaynaklarını; insan, hayvan ve çevre olmak üzere üç başlık altında toplamak mümkündür. 

Bulaşma kaynakları genel olarak; İnsan¸ hayvan ve çevre olarak sıralanabilir. Bu kaynaklar arasında özellikle gıda işçileri, (hasta veya portör olan) burun, ağız, deri, dışkı elleriyle pek çok enfeksiyon ve intoksikasyon etkeni mikroorganizmayı gıdaya direk o!arak taşıyabilirler. Gıda işletmelerindeki idari ve teknik personelinin hijyen ve sanitasyon konusunda bilinçli olması, sonucun başarısı açısından önemlidir. 

Özellikle ishal ve kusma gibi belirtiler gösteren hastalıklar ile boğaz ve derisinde çeşitli enfeksiyonlara sahip kişiler, idareci tarafından derhal rapor edilmeli ve bu kişiler hiç bir ünitede  çalıştırılmamalıdır. 

Enfeksiyon ve intoksikasyona sebep olan mikrooorganizma örnekleri verilecek olursa; 

Toprak ve su kaynaklı gıdalara bulaşan bakteriler arasında; Bacillus, Clostridium, Enterobakter v.b 

İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde sık olarak bulunan mikroorganizmalar; Escherichia, Salmonella, Shigella, Staphylococcus v.b 

Burada m.o’lara değinilmedeki gaye; tehlikenin kimliği ve düzeyinin bilinerek alınacak önlemlere ışık tutması açısından önemlidir. 

E.coli; İnsan ve diğer memelilerinin bağırsak sisteminde yaşamaktadır. Bağırsaklardan, doğrudan doğruya su ve toprağa ve buralardan da  gıdalara üretimden tüketime kadar geçen süreç içinde çeşitli şekilde bulaşırİar. Burada dikkat edilmesi gereken verilmek istenen mesaj şudur. Tuvaletten çıkan bir işcinin elini yıkamadan üretime geri dönmesi halinde gıdaya direk geçebilen bir mikrop olmasıdır. Gıda maddesi içinde kesinlikle bulunmamalıdır. Besin zehirlenmesine neden olmaktadır. 10 gr numune içinde bir adet bulunması halinde; 15 dk da 2 adet; 60 dk da 16 adet ; 120 dk (2 saat) da 256 adet; 180 dk (3saat) da 4098 adet E coli miktarında çoğalma görülmektedir. Besin zehirlenmesine neden olmaktadır. 7-12 saat inkübasyon( gelişme) süresidir.Belirtileri ise; diyare karın ağrısı, kusma gibi şikayetlerle kendini göstermekte olup 24 saat devam etmektedir. Bazı vakalarda ise yüksek ateş (39-40 derece) ve iyileşme süresinin 3-4 gün olduğu bilinmektedir. Süt, peynir v.b ürünlerde daha fazla görülmektedir. 

Salmonella; İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde yer almasına rağmen, gıdalara da dışkı ile bulaşmış diğer kaynaklardan   bulaşabilir. Gıda maddelerinde (25 gr) ¸bulunulmasına kesinlikle izin verilmez. Belirtileri; baş dönmesi, mide ağrısı, kusma, ani ishal ve ateş ile kendini gösterip zehirlenme şiddeti; tüketilen gıdanın miktarına, gıda ile alınan salmonella sayısına ve kişinin direncine bağlı olarak seyretmektedir. Etki süresi 2 -7 gündür. Genelde zehirlenme ;Et, tavuk, süt ve mamulleri ile,kuru mamüllerde görülmekte ise de salmonella zehirlenmelerinin % 72 si et, tavuk ve yumurta vasıtasıyla olmaktadır. Ölümcül sonuçlarında görüldüğü bilinmektedir. 

Salmonella

E.coli 

inkübasyon

  6-48 saat  

7-12 saat 

gelişme

Genellikle (12-24 saat)     

Bazı vakalarda 3 gün 

İyileşme 

Süresi 

2 gün

24 saat

Semptomları(belirtileri)   

ishal, kusma, ateş   baş dönmesi,mide ağrısı 

karın ağrısı , kusma 

Genel anlamda 

gıda maddesi

Et, balık, tavuk, süt,        ve süt mamulleri, 

                                            kuru mamul 

Peynir, süt 

 Hiç bulunmayacak

25 gram gıda mad

10 gram gıda mad. 

                                                   

                  

Gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerden en önemlileri; Staphylacoccus, Salmonella, Streptococcus, Clostridium v.b dır. Stafilokoklar, insan ve hayvanların burun boşluklarında bulunur. Zehirlenme 1- 6 saat arasında ortaya çıkmakta olup, baş dönmesi, baş dönmesi, kusma ve ishal ile kendini gösterip, 12-24 saat sürmektedir.Zehirlenmenin görüldüğü gıdalar: Soğuk et, Tavuk, Kuru mamuller. 

M.o kaynaklı hastalıkların artma nedenlerini şöyle sıralayabiliriz. 

Hazır gıda üretimi ve tüketimindeki artışlar, 

Toplu gıda tüketimlerinin artması ( zehirlenmelerin başgöstermesi) 

Kentlerdeki nüfus yoğunluğunun artması ve buna bağlı olarak plansız şehirleşme ve alt yapı yetersizlikleri, 

Beslenme alışkanlıklarındaki değişmeler, 

Turistik ve ticari amaçlı gezilerin gelişen ulaşım kolaylığına bağlı olarak hızla artması, 

Genel olarak insanların bağışıklık sisteminin zayıflaması, 

Sağlık kontrollerinin daha düzenli tutulmasıdır. 

Bütün bu istenmeyen olumsuz gelişmeler düşünüldüğünde gıda hijyeninin önemi bir kez daha  kendini göstermektedir. 

Hijyen; İnsan sağlığının korunması ve uzun süre yüksek düzeyde tutulması amacına yönelik olup, 

Sanitasyon; İnsan sağlığını tehdit eden m.o’ların bulundukları ortamdan olabildiğince uzaklaştırılmasıdır. Sanitasyon sağlanmasında personel açısından karşılaşılan sorunda  taşıyıcılık sorunudur. Taşıyıcı insanlar, patojen ( hastalık  yapıcı) m.o’yı vücutlarında kendileri etkilenmeden taşırlar ve bunları temas ettikleri her yere yayarlar. Bu durum taşıyıcı tarafından bilemeyeceği için tehlike daha da büyümektedir. 

İnsanın kontaminasyonda aracı olan en önemli organı  elleridir. Ellerle hammade, ürün ve çeşitli yüzeylere dokunulduğu gibi saç, ağız, burun, mendil, tuvalet kapısı ve para gibi diğer bir çok kontaminasyon kaynaklarına da temas edilmektedir. Ayrıca eller , ağız ve burun salgıları  ve dışkı ile de direk temas edebilmektedir. Diğer taraftan ellerdeki yara, sivilce ve çıbanlarda direkt kontaminasyon kaynaklarıdır. 

GÜVENLİ GIDA HAZIRLANMASINDA  DÜNYA SAĞLIK TEŞKİLATININ  10 ALTIN KURALl  

1) GIDA İŞLEMİ İÇİN GÜVENLİ GIDA SEÇİN 

Sebze, meyve gibi gıdalar tabii hallerinde en iyi iken, diğerleri ancak, işlendiğinde güvenli olurlar. Örneğin; Daima işlenmemiş süt yerine, pastörize edilmiş süt satın alın. Ve eğer seçim durumunda iseniz, taze veya şok dondurma işlemine tabii tutularak dondurulmuş tavuğu seçin. Alış veriş yaparken aklınızda tutmanız gereken, gıdaların işleme tabii tutulması ile güvenliğini arttırmanın yanı sıra raf ömrünü uzatmak amacıyla geliştirilmiştir. 

2) GIDALARINIZI TAM OLARAK PİŞİRİN 

Bir çok gıdalar, en önemlileri olarak tavuk etleri, sığır etleri ve pastörize edilmemiş sütler, patojen kaynaklı hastalıklarla kontamine olmaktadır. Mükemmel yapılan bir pişirme ile patojenler öldürülür. Ancak, gıdanın bütün kısımlarının en az 70oC dereceye ulaşması gerektiği unutulmamalıdır. Tavuğun pişirildiğinde bile kemik yanında halen pişmemiş kısım kalabilmektedir. Tamamen pişinceye kadar tekrar fırına konulur. Donmuş sığır eti, balık ve tavuk eti pişirilmeden önce tamamen çözünmelidir. 

3) PİŞMİŞ GIDALARI VAKİT GEÇİRMEKSİZİN HEMEN YİYİN 

Pişmiş gıdalar oda sıcaklığına geldiği zaman, mikroorganizmalar çoğalmaya başlar. Daha uzun süre beklemede risk daha da büyümektedir. Güvenli tüketim için pişmiş besinlerin ısılarını kaybetmeye başlamadan hemen yenmelidir. 

4) PİŞİRİLMİŞ GIDALARI DİKKATLİCE DEPOLAYIN 

Gıdaları güvenli bir şekilde hazırlamayı veya kalıntıları değerlendirecekseniz;” Depolamada, 60oC üzerinde sıcak ve de 10o C altında soğuk ortamlarda depolayın.” Şayet, bu gıdaları 4 veya 5 saatten fazla depolamayı planlıyorsanız, bu kural hayati önem taşımaktadır. Bebekler için depo edilmemiş gıdalar tercih edilir. 

5) PİŞİRİLMİŞ GIDALAR BÜTÜNÜ İLE TEKRAR ISITMA İŞLEMİNE TABİİ TUTULUR 

Depolama sırasında oluşabilecek mikroorganizmalara karşı en iyi koruma şeklidir. (Uygun depolama mikrobiyel büyümeyi yavaşlatır. Ancak organizmaları öldürmez.) Bir kez daha yeniden ısıtma gıdaların bütün kısımlarının en az 700 C ulaşması gerektiği anlamına gelmektedir. 

6) PİŞİRİLMİŞ GIDALAR VE ÇİĞ GIDALAR ARASINDAKİ TEMASI 

ÖNLEYİN 

Güvenle pişirilmiş gıdalar, çiğ gıdalarla çok az bile olsa temas ettiğinde kontamine olabilir. Bu çapraz kontaminasyon ; çiğ tavuk etinin pişmiş gıdalar ile temas ettiği zamanki¸ durum gibi direkt olabilir. Aynı zamanda çokta çabuk olabilir. Örneğin; Çiğ tavuk hazırlarken kullanılan bıçak ve kesme tahtası aynen yıkanmaksızın pişmiş tavuğun parçalanmasında kullanılmaz: Böyle yapmakla, mikrop üremesi ve pişirme öncesi mevcut olan hastalıklar için tüm potansiyel riskleri tekrardan oluşturabilir. 

7) ELLER TEKRAR TEKRAR YIKANMALI 

Gıdaların hazırlanışı işlemine başlanmadan önce ve her bir ara verme (kesinti) sonrası özellikle eğer bebek bezi değiştirmek durumundaysanız veya tuvalete girmişseniz, eller ( tam, mükemmel ) çok iyi bir şekilde yıkanmalıdır. Balık, et, veya tavuk gibi çiğ gıdaların hazırlanmasından sonra diğer gıdaların işlemine başlamadan önce eller tekrar yıkanmalıdır. Ve eğer elleriniz üzerinde her hangi bir enfeksiyon varsa gıdayı hazırlamadan önce  (bu enfeksiyonları) ellerinizi bandajlayarak veya sararak, durumdan emin olun. Köpekler, kuşlar ve özellikle kaplumbağalar gibi evcil hayvanların ellerinizden gıdaya geçebilecek tehlikeli ( zararlı) patojenleri barındırabileceğini de hatırlayın. 

8) TÜM MUTFAK YÜZEYLERİNİ DİKKATLİ BİR ŞEKİLDE TEMİZ TUTUN 

Gıdalar çok kolaylıkla kontamine olduğundan, gıda hazırlanması için kullanılan her yüzey çok temiz tutulmalıdır.Her bir gıda kırıntısı, kalıntısı veya noktasını mikropların potansiyel bir kaynağı olarak düşünün. Bulaşıklarla ve kapkacaklarla temas eden kıyafetler her gün değiştirilmeli ve tekrar kullanım öncesi kaynatılmalıdır. Yerlerin temizlenmesi için ayrı kıyafetlerde sık yıkanmayı gerektirir. 

9) GIDALARI, BÖCEKLER, KEMİRGEN VE DİĞER  HAYVANLARDAN KQRUYUN 

Hayvanlar, gıda kaynaklı hastalıklara neden olan potajenle mikroorganizmaları taşırlar. Gıdaları, sıkıca kapatılmış kaplar içerisinde depolayarak saklamak sizin için en iyi korumadır. 

10) SAF SU KULLANIN 

Saf ve temiz su gıda hazırlanması için önemli olduğu gibi içme amacı için de çok önemlidir. Eğer su stokları hakkında herhangi bir şüpheniz varsa, gıdayıilave etmeden önce veya içmek için buz yapmadan önce, suları kaynatın. Özellikle bebek mamalarının hazırlanmasında kullanılan sular konusunda çok dikkatli olun. 

TEMİZLİK VE DEZENFEKSİYON 

 Kaliteli ve sağlıklı bir üretimde çevre ve çalışanların temiz ve sağlıklı olması gerektiği gibi, işletmede gerçekleştirilecek etkin ve dönemsel bir temizlik ve dezenfeksiyonda büyük bir önem taşımaktadır. M.o kontaminasyonu ve yayılması ile bunların olumsuz etkilerinin önlenmesinde temizlik ve dezenfeksiyonun büyük bir rolu bulunmaktadır. 

 Temizlik, gıda ile temas eden alet- ekipman ve çeşitli yüzeydeki  kir ve gıda artıklarının uzaklaştırılması ve bunların m.o için çoğalma ortamı şeklinde dönüşmesinin önlenmesidir. Temizlik işlemi ile gözle görülen kir ve artıkların yanı sıra gözle görülmeyen m.o ‘ların önemli bir kısmınında uzaklaştırılması söz konusudur. 

Dezenfeksiyon ise, temizlik aşamasından sonra ortamdaki ürüne kontaminasyon kaynağı, olabilecek m.o’ların tümünün öldürülmesi yada zararlıetkeni yapmayacak en düşük düzeye indirilmesidir. Temizlik alanında bulundukları yerlerden alınan ve serbest hale geçirilen m.o’ların bir kısmı, suyla birlikte daha geniş bir yüzeye yayılma olanağı bulabilmekte  ve bu yeni  ortamda  üreyerek bir sonraki üretimde olumsuz etkiler oluşturabilmektedir. Bu nedenle işletmede yapılacak temizliği mutlaka uygun bir dezenfeksiyon işlemi izlemelidir. 

GIDA GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ DİKKAT EDİLMESİ   GEREKEN KURALLAR

 Gıda hijyeni; Herhangi bir gıdanın temizliği ve tümüyle hastalık yapan etmenlerden arınmış olması demektir. Bir başka ifade ile yenilen gıdalar tüketen kişileri hasta etmemelidir. Gıdalar bazı durumlarda sağlık için zararlı olabilir.Gıdalar çevrede bulunan mikroplarla kirlenebilir ve bunu tüketilmesi ile de  insanların hastalanmasına sebebiyet verebilmektedir. 

Açıkta satılanı değil, ambalajlı gıda maddelerini tercih ediniz ve etiketlerini okuyunuz. Gıdaların ambalajları üzerinde; üretici firma adı, adresi ve tanıtıcı işareti, maddenin adı, imal ve son kullanma tarihi, mamullün çeşiti, asgari net miktarı gıdanın kullanımı ile  ilgili uyarıcı bilgiler yazılı olmasına,  ambalaj yüzeyinin düzgün olmasınave  Tüketicinin  aldanmasına neden olabilecek şifa ve besleyici özelliği olduğunu ifade edecek yazı ve işaretlerin bulunmamasına dikkat edilmeli,

Sebze ve meyve gibi gıdaların bol ve temiz su ile yıkanmalı,

Gıdaların temiz olarak, tüketilmesinde gıdaların temizliği kadar kişilenin kendisinin de temiz olmalı,

Gıda maddelerinin ve bunların konulduğu kap ve malzeme ile gıda maddelerinin satıldığı yerlerin temiz olmalı,

Çiğ olarak tüketilen gıdalar yeterince temizlenmez ise sağlık için her zaman tehlike oluşturabileceğinin unutulmamalı,

Sağlam, zedelenmemiş bozuk olmayan gıdaların seçilmesi ve satın alınması, hastalık yapabilecek şüpheli gıdalar, özellikle küflenmiş, rengi, görüntüsü ve kokusu değişmiş gıdalar kesinlikle satın alınmamalı ve yenilmemeli ,

Sebze ve meyveler toz ve topraklarından temizlemek için bir süre su dolu bir kapta bekletildikten sonra, bol su ile bir kaç kez yıkanmalı,

Herhangi bir haşere ve mikrop bulunmasından kuşkulanılırsa, taze sebzeler ve meyveler 20 dakika tuzlu veya klorlu suda bekletilmeli,. 

Gıdaların temizliğinde deterjan gibi temizlik maddeleri kesinlikle kullanılmamalıdır.

Gıdalar,mikroplar tarafından çıkarılan hastalık yapan etmenlerle karışmasından başka dışardan diğer  zehirli maddelerle kirlenmesi önlenmeli ve  özellikle temizlik maddeleri, DDT gibi haşere öldürücü ilaçlardan sakınmalıdır.

Bu gibi maddelerin gıdalardan uzak yerlerde örneğin depo olarak kullanılan oda veya kilerlerde etiketlenmiş olarak saklanmaları  gerekmektedir.

Yemeklerden önce ve sonra, tuvaletten çıktıktan sonra eller sabun ile yıkanmalı ve bol su ile durulanmalıdır.

GIDA GÜVENLİĞİ LABORATUVARLAR DAİRE BAŞKANLIĞI

ÇALIŞMA İZNİ VE TESCİL ŞUBE MÜDÜRLÜĞÜ

SAĞLIKLI GIDA TÜKETİMİ VE KİŞİSEL HİJYEN

Yaşam, büyüme ve gelişme faaliyetlerinin yerine getirilmesinde , yeterli ve dengeli gıda tüketiminin önemi büyüktür. Ülkemiz %60-70’lere varan genç ve dinamik nüfus kitlesine sahiptir. Gelecek neslimizin sağlıklı, başarılı, huzurlu ve mutlu, kendisi ile gurur duyan ve kendisine güvenen, tutum ve davranışları ile kendisini kabul ettiren, iyiye daha iyiye yönelen ve aynı zamanda mütevazi , paylaşmasını ve yardımı seven, ben değil biz mantığı ile hareket eden insanlar topluluğunun oluşturulması, gelecek nesle olan güvenimizin bir göstergesidir. Ekonomik, psikolojik ve sosyal şartlar düşünüldüğünde de temelde sağlıklı gıda tüketiminin olduğu da çok açık bir gerçektir.

Gıda tüketiminin yetersiz ve dengesiz olması halinde , vücudun büyüme, gelişme ve rutin faaliyetlerinde aksama olacağı ve buna bağlı olarak da bir çok hastalık etmenlerinin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Vücudun büyümesi, dokuların yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarlarda alınması ve vücutta uygun şekilde kullanılması halinde insanın çalışma, planlama ve üretme yeteneğini arttıracağı muhakkaktır. Dünya nüfusunun hızla artması, gelişen teknolojiye bağlı gıda- çevre kirliliği, ekonomik güçsüzlük ve eğitim yetersizliği gibi olumsuz faktörler , gıda tüketimine yönelik problemleri derinleştirmekte ve güvenli gıda temini ve tüketimini zorlaştırmaktadır. Buna göre öncelikle güvenilir gıdanın teşviki, temini ve tüketiminin sağlanması sağlıklı gıda tüketiminin temelini oluşturmaktadır.

Güvenli (sağlıklı) gıda; Besin değerini kaybetmemiş, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik açıdan temiz olan bozulmamış gıda maddesi olarak tanımlanmaktadır.

Tüketime sunulan gıdanın ne denli sağlıklı olduğu ise pek çok araştırmada yapılan kontroller ile belirlenmektedir. En iyi kontrol denetleyicileri yapılan araştırmalara göre ; üreticinin bizzat kendisi, yasal kontrol kuruluşları ve tüketicilerdir. Gıdanın sağlığı dendiğinde üretici ve tüketici açısından farklı kriterler dikkate alınmaktadır. Örneğin üretici, gıdalardaki mikroorganizmaları, tüketici ise gıdalardaki pestisit kalıntılarını birinci derece de gıda tehlikesi olarak görmektedir.

Kaliteli insan kaynağı sisteminin oluşturulmasına yönelik gerçekleştirilen, eğitim ve öğretiminin insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreç içerisinde ki her aşamada ne denli önemli ve etkili olduğu da vazgeçilemeyen bir gerçektir.

Gıda sahasına sunulan hizmet, vicdan hizmetidir. Şu şekilde tanımlanabilir; Canlı olayların yaşandığı , risk halinde geriye dönüşü asla affetmeyen, ne verilirse onun alınacağı , etki ve tepkinin anında yaşandığı , rol dağılımlarında kamu, özel, üniversite, kit sektörlerinin ve sivil toplum örgütlerinin v.b yer aldığı büyük bir tiyatro sahnesidir. Her ne kadar rol dağılımında adaletsizlikler var ise de sorumluluklar eşit ve büyüktür.

Elde edilecek başarı; İnsan tüketimine ve tüketicinin beklentilerine uygun gıda maddesini her zaman toplam kalite yönetimi anlayışı içerisinde aynı ve arzu edilen sağlık ve kalite boyutunda , istenen miktarda ve en ekonomik şekilde üretilmesine bağlıdır.

Hızlı nüfus artışı ve kentleşme,

Gıda bilim ve teknolojisinde ki gelişmeler,

Gıda Güvenliği ve Gıda Hijyenine verilen önem,

Tüketicinin sağlıklı gıda tüketim tercihi,

Yeme alışkanlıklarındaki değişmeler,

Dış pazara açılma,

Dağıtım ve pazarlama sistemlerindeki yenilikler

Gıda Sanayiinde istenilen , arzu edilen ve beklenilen teknolojik ihtiyaçlara cevap verebilme vb özellikler,

Yeni kavramların , yeni sistemlerin , yeni yaklaşımların oluşumuna sebebiyet vermektedir.

Diğer taraftan, güvenilir gıdanın elde edilmesine yönelik; gıda hammaddesinin işletmeye girmesinden başlayarak ürün elde edilmesi aşamasına kadar ki üretim zincirinde ürüne çeşitli kaynaklardan mikroorganizma kontaminasyonu söz konusudur. Mikroorganizma (m.o) uygun ortamlarda hızla üreyerek üründe istenmeyen değişikliklere yol açabilmektedir. Ancak, endüstriyel mikrobiyolojide fermente ürünler için mikroorganizma şarttır. Örneğin; Yoğurt, Peynir, Sirke, Turşu vb fermente ürünlerinin üretimlerinde m.o gelişmeleri istenen bir olgudur. Elbette ki bu üretimlerde belli koşullar altında yapılmaktadır. Örneğin; 1 gr yoğurtta 1milyon canlı bakteri vardır.

Diğer taraftan gıda maddesinde çok sayıda mikroorganizma bulunması pastörizasyon ve sterilizasyon gibi ısıl işlemler ile başarılı olunmasını da güçleştirilmektedir. Mikroorganizmalarla kontamine olmuş(bulaşmış) gıdaların tüketimi; İnsanlarda enfeksiyon (gıdaya bulaşma) ve intoksikasyona(Gıda zehirlenmelerine) neden olarak önemli sağlık sorunlarına da sebebiyet verebilmektedir. Bu anlamda;

Gıda kaynaklı sağlık sorunlar;

Doğrudan gıda maddelerinden kaynaklanabileceği gibi ,

Olumsuz çevre şartları,

Üretici ve tüketicilerin gıda hijyeni konusunda olumsuz bilgi, tutum ve davranışları,

Gelişen teknolojiye rağmen halen ilkel metotlar ile gıda üretiminin devam etmesi,

Toplumda gıda kaynaklı hastalık taşıyıcılarının varlığı,

Hayvanlardaki zoonotik (hayvanlardan insanlara geçebilen) hastalıklar ve benzeri bir çok faktörler gıda kaynaklı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.

Enfeksiyon ve intoksikasyona sebep olan mikrooorganizma örnekleri verilecek olursa;

Toprak ve su kaynaklı gıdalara bulaşan bakteriler arasında; Bacillus, Clostridium, Enterobakter v.b

İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde sık olarak bulunan mikroorganizmalar; Escherichia, Salmonella, Shigella, Staphylococcus v.b

Burada m.o’lara değinilmedeki gaye; tehlikenin kimliği ve düzeyinin bilinerek alınacak önlemlere ışık tutması açısından önemlidir.

E.coli; İnsan ve diğer memelilerinin bağırsak sisteminde yaşamaktadır. Bağırsaklardan, doğrudan doğruya su ve toprağa ve buralardan da gıdalara üretimden tüketime kadar geçen süreç içinde çeşitli şekilde bulaşırİar. Burada dikkat edilmesi gereken verilmek istenen mesaj şudur. Tuvaletten çıkan bir kişinin elini yıkamadan gıda üretime geri dönmesi halinde gıdaya direk geçebilen bir mikrop olmasıdır. Gıda maddesi içinde kesinlikle bulunmamalıdır. Besin zehirlenmesine neden olmaktadır. 10 gr numune içinde bir adet bulunması halinde; 15 dk da 2 adet; 60 dk da 16 adet ; 120 dk (2 saat) da 256 adet; 180 dk (3saat) da 4098 adet E coli miktarında çoğalma görülmektedir.

Gıda zehirlenmesine neden olmaktadır. 7-12 saat inkübasyon( gelişme) süresidir. Belirtileri ise; diyare karın ağrısı, kusma gibi şikayetlerle kendini göstermekte olup 24 saat devam etmektedir. Bazı vakalarda ise yüksek ateş (39-40 derece) ve iyileşme süresinin 3-4 gün olduğu bilinmektedir. Süt, peynir v.b ürünlerde daha fazla görülmektedir.

Salmonella; İnsan ve hayvanların bağırsak sistemlerinde yer almasına rağmen, gıdalara da dışkı ile bulaşmış diğer kaynaklardan bulaşabilir. Gıda maddelerinde (25 gr) ¸bulunulmasına kesinlikle izin verilmez. Belirtileri; baş dönmesi, mide ağrısı, kusma, ani ishal ve ateş ile kendini gösterip zehirlenme şiddeti; tüketilen gıdanın miktarına, gıda ile alınan salmonella sayısına ve kişinin direncine bağlı olarak seyretmektedir. Etki süresi 2 -7 gündür. Genelde zehirlenme ;Et, tavuk, süt ve mamulleri ile,kuru mamüllerde görülmekte ise de salmonella zehirlenmelerinin % 72 si et, tavuk ve yumurta vasıtasıyla olmaktadır. Ölümcül sonuçlarında görüldüğü bilinmektedir.

Salmonella

E.coli

İnkübasyon    

  6-48 saat  

7-12 saat

(gelişme)

Genellikle      (12-24 saat)

Bazı vakalarda 3 gün

İyileşme

Süresi                                                                 

2 gün

24 saat

Semptomları                                     

(belirtileri)

Genel anlamda

ishal, kusma, ateş baş   dönmesi, mide ağrısı

karın ağrısı,  kusma

gıda maddesi          

                               

Et, balık, tavuk, süt, ve süt mamulleri, kuru mamul                 

Peynir, süt

Hiç bulunmayacak                         

25 gram gıda mad.

10 gram gıda mad.

Gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerden en önemlileri; Staphylacoccus, Salmonella, Streptococcus, Clostridium v.b dır.

Stafilokoklar, insan ve hayvanların burun boşluklarında bulunur. Zehirlenme 1- 6 saat arasında ortaya çıkmakta olup, baş dönmesi, baş dönmesi, kusma ve ishal ile kendini gösterip, 12-24 saat sürmektedir. Zehirlenmenin görüldüğü gıdalar: Soğuk et, Tavuk, Kuru mamuller.

Gıda hijyeninde birinci sırada kontaminasyon kaynağı hammaddedir.

Ayrıca, doğrudan insan sağlığını ilgilendirmesi nedeni ile Dünya gıda sektöründeki gelişmelerle ülkemiz gıda sektöründeki gelişmeler karşılaştırıldığında , gerek mevcut imkanlar ve gerekse üretici ve tüketici bilinci açısından ele alındığında üzücü ama gerçek olan, önemli eksikliklerin olduğudur.

Devletin Gıda hizmetlerine ilişkin görevlerini inceleyecek olursak, buna göre Devlet;

Vatandaşlarına yeterli miktar ve gereken çeşitlilikle gıda maddesini temin etmek ve sunmak için yeterli ve dengeli gıda tüketimi ilkelerine uygun, bilinçli üretim ve işleme teknikleri ışığında hizmet vermekle,

Sağlıklı gıda tüketiminin gerçekleştirilmesi ve toplumun alım gücüne uygun fiyatlandırmaların yapılması ile,

Üretimin başlangıç aşamasından tüketicinin eline geçinceye kadar ki geçen dönem içerisinde ( HACCP sisteminin ) düzenli bir şekilde denetim ve kontrollerini yapmak ve gıdanın tüketim sonrası ortaya çıkabilecek sağlık sorunları ile geriye dönüşlü olarak yeterli hizmetin verilmesiyle,

Teknolojik gelişmeleri izleyebilmek ve araştırma yapılması hususunda gelişmelere önder ve teşvik edici olması ile,

Hijyen, Sanitasyon ve Hedef gruplarına göre sözü edilen ve ihtiyaç duyulan konularla ilgili eğitim programlarının sürekliliği sağlanmak ile,

Ulusal ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliği içinde olmakla yükümlüdür.

Hijyen bilimi genel anlamı ile ; Kişi ve toplum olarak insan sağlığının korunması geliştirilmesi ve uzun süre yüksek düzeyde tutulması amacına hizmet etmektedir.

Sanitasyon; İnsan sağlığını tehdit eden mikroorganizmaların bulundukları ortamdan olabildiğince uzaklaştırılmasıdır. Sanitasyonda insan kaynağı önemlidir. Portör (taşıyıcı insanların) mikroorganizmaları vücudunda kendileri etkilenmeden taşırlar ve bunları kontrolünden geçmesi ile temas ettikleri her yere yayarlar. Bu durum taşıyıcı tarafından bilinmeyeceği için tehlike daha da büyümektedir. ( Yasalar çerçevesinde bu husus personelin 3 aylık dönemde ki sağlık kontrolünden geçmesi ile sorun bir ölçüde çözümlenebilmektedir.)

Ülkemizde gıda kontrol hizmetleri, gıda güvenliğinin denetimi ve kontrollerine ilişkin yasalar ve bu yasalar ile yetkili kılınan muhtelif kamu kurum ve kuruluşlar tarafından yürütülmekte olup ,gıda ve gıda katkı maddeleri ile gıda maddeleri ile temasta bulunan ambalaja yönelik izin işlemlerini yürütmekle yükümlü birimler yeniden tanımlanmış olup, görev ve yetkiler Sağlık Bakanlığı ile Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ na verilmiştir.

Ekonomi ve sosyal şartların ağır olduğu ülkemizde sağlıklı gıda tüketimi ilkesinin dikkatlice irdelenmesi gerekmektedir. Mevcut gıda yasalarımız sağlıklı gıda tüketiminin sağlanması amacına hizmet etmektedir. Kişisel hijyenin, sağlıklı gıda tüketiminde çok önemli rolünün olduğu hepimizce malumdur.

Bu anlamda yürürlükte olan mevcut yasalarımız gereği; Gıda Sanayi sektörüne yönelik Kişisel hijyen /personel hijyeni konusunun önemi ve zorunluluğu aşağıda belirtilen hükümler ile ifade edilmektedir.

Personel Eğitimi; “İşyeri Sahibi /Yöneticisi, gıda maddeleri ile temas halinde olan personelin , üretimin hijyen kurallarında uygun biçimde yapılması ve kişisel hijyen konusunda sürekli eğitimini sağlamalıdır.”

Sağlık Kontrolü “Gıda ve gıda katkı üretiminde çalışacak personel, resmi bir kurumdan sağlık raporu almadan çalıştırılamaz. İşe girenlerin periyodik sağlık kontrolleri 3 ayda bir yapılarak sağlık karnelerine işlenmelidir. Bu uygulamalardan işyeri sahibi / yöneticisi sorumludur.”

Hastalık Bildirimi; “Yapılan sağlık kontrollerinde portör olduğu tespit edilen derhal tedaviye alınır. Tedavisi alınıp sağlam raporu almayanlar kesinlikle çalıştırılamazlar. Ateşli hastalığı, cilt hastalığı yada ishalli bulunanlar derhal sağlık kuruluşuna tetkiki gönderilir. Bütün bu işlerden işyeri sahibi/ yöneticisi sorumludur.

Personel Hijyeni ve Davranışları ; “Gıda işleme alanında çalışan kişi , görev başındayken, kişisel temizliğe özen gösterilmeli, tırnakları kesilmiş, eller sürekli temiz tutulmalı, açıkta yara olmamalıdır. Çalışırken başlık, eldiven ve ayak giysileri dahil uygun koruyucu giysiler giyilmelidir. Bu giysiler kolay temizlenebilir olmalı ve temiz tutulmalıdır.

Üretim esnasında her hangi bir şey yemek, tütün kullanmak, sakız çiğnemek, tükürmek ve gıdalara doğru hapşırmak, öksürmek gibi davranışlar yasaktır. Kişisel eşyalar ve giysiler gıda maddelerinin işlendiği alanlarda bulundurulmamalı, üretim esnasında hiç bir takı takılmamalıdır.”

Bakanlığımız bünyesinde gerçekleştirilen gıda kontrol hizmetlerinde bu hususlara dikkat edilmektedir.

Diğer yandan, kaliteli ve sağlıklı bir üretimde çevre ve çalışanların temiz ve sağlıklı olması gerektiği gibi, işletmede gerçekleştirilecek etkin ve dönemsel bir temizlik ve dezenfeksiyonda büyük bir önem taşımaktadır. Mikroorganizma kontaminasyonu ve yayılması ile bunların olumsuz etkilerinin önlenmesinde temizlik ve dezenfeksiyonun büyük bir rolu bulunmaktadır.

Temizlik, kişisel hijyen ile gıda ile temas eden alet- ekipman ve çeşitli yüzeydeki kir ve gıda artıklarının uzaklaştırılması ve bunların mikroorganizma için çoğalma ortamı şeklinde dönüşmesinin önlenmesidir.

Dezenfeksiyon; Temizlik aşamasından sonra ortamdaki ürüne kontaminasyon kaynağı, olabilecek mikroorganizmaların tümünün öldürülmesi yada zararlı etkeni yapmayacak en düşük düzeye indirilmesidir.

SAĞLIKLI GIDA TÜKETİMİ ile KİŞİSEL HİJYENE YÖNELİK TAVSİYELER;

Doğal ve taze gıdalar tercih edilmelidir.

Sağlam, zedelenmemiş bozuk olmayan gıdaların seçilmesi ve satın alınması, hastalık yapabilecek şüpheli gıdaların, özellikle küflenmiş, rengi, görüntüsü, ve kokusu değişmiş gıdalar kesinlikle satın alınmamalı ve tüketilmemelidir.

Sebze ve meyveler ön yıkama işleminden sonra toz ve topraklarından temizlemek için en az 20 dakika sirkeli veya tuzlu su dolu bir kapta bekletildikten sonra,  bol su ile bir kaç kez yıkanmalı,

Çiğ olarak tüketilen gıdaların yeterince temizlenememesi halinde, sağlık için her zaman tehlike oluşturulabileceği unutulmamalı,

Tarımsal mücadeleye yönelik gıda kalite güvencesinin sağlanması işlemlerinde gıdaya bulaşan pestisit, antibiyotik, hormon v.b kirleticilerin önemli toplum sağlığı sorunu oluşturduğu bilinmeli,

Gıdaların temizliğinde deterjan gibi temizlik maddesi kesinlikle KULLANILMAMALIDIR.

Gıdaların hastalık yapan etmenlerle bulaşmasından başka diğer zehirli maddelerle kirlenmesi önlenmeli ve özellikle temizlik maddeleri, DDT gibi haşere öldürücü ilaçlardan kaçınılmalıdır. Bu gibi maddelerin gıdalardan uzak yerlerde örneğin depo olarak kullanılan oda veya kilerde etiketlenmiş olarak saklanmalı,

Gıda maddelerinin ve bunların konulduğu kap ve malzeme ile gıda maddelerinin satıldığı yerler temiz olmalı,

Açıkta satılanı değil, ambalajlı gıda maddeleri tercih edilmeli. Gıdaların ambalajları üzerinde üretici firma adı, adresi ve tanıtıcı işareti ,maddenin adı, imal ve son kullanma tarihi, mamullün çeşidi asgari net miktarı, gıdanın kullanımı ile ilgili uyarıcı bilgilerin yazılı olmasına, ambalaj yüzeyinin düzgün olmasına (konserve) ve tüketicinin aldanmasına neden olabilecek şifa ve besleyici özelliği olduğunu ifade edecek yazı ve işaretlerin bulunmamasına dikkat edilmelidir.

Gıda hijyeni, Sanitasyon ve Dezenfeksiyon vb kavramlara daha fazla önem verilmeli,

Gıdaların temiz olarak tüketilmesinde gıdaların temizliği kadar kişinin kendisinin de temiz olmalı,

Yemeklerden önce ve sonra , tuvaletten çıktıktan sonra eller sabun ile yıkanmalı ve bol su ile durulanmalı,

Yağ içeriği az olan gıdalar tüketilmeli,

Katkı madde içeriği yoğun olan gıdalardan kaçınılmalı,

İyi kaynatılmayan süt ve bu sütlerden yapılan peynir tüketilmemeli (Brusella’dan korunmak)

Küçük çocuklara katkı maddesi içeren yiyecekler mümkün olduğunca yedirilmemeli,

Saflaştırılmış ve zenginleştirilmiş tahıl ürünleri tercih edilmelidir. Özellikle kepekli vb. ekmek tüketilmeli,

Tuz oranı düşük olan gıdaların tüketimi teşvik edilmelidir.

Hazır meyve suları, gazoz ve kolalı içecekler yerine taze sıkılmış meyve suları, ayran tüketimi desteklenmeli,

Her öğun mümkün olduğunca C vitamini tüketilmeli,

Hayvansal gıdaların hiçbir şekilde çiğ olarak tüketilmemeli,

Şüpheli hayvanların etlerinin tüketilmesinden kaçınılmalı,

Özellikle ev hanımları et ile uğraştıktan sonra eller ve kullanılan malzemeler temizlenmeden başka bir işlem yapmamalıdır. Ayrıca, Güvenli (sağlıklı) gıdanın hazırlanmasında Dünya Sağlık Teşkilatının 10 altın kuralı unutulmamlıdır.

“Gıda İşlemi için güvenli gıda seçin”

“Gıdalarınızı tam olarak pişirin”

“Pişmiş gıdaları vakit geçirmeden hemen yiyin”

“Pişirilmiş gıdaları dikkatlice depolayın”

“Pişirilmiş gıdalar bütünü ile tekrar ısıtma işlemine tabii tutulur.”(Depolama sırasında oluşabilecek mikroorganizmalara karşı en iyi koruma şeklidir.)

“Pişirilmiş gıdalar ve çiğ gıdalar arasındaki teması önleyin”

“Kişisel hijyen kurallarına uyun”

“Tüm mutfak yüzeylerini dikkatli bir şekilde temiz tutun”

“Gıdaları böcekleri, kemirgen ve diğer hayvanlardan koruyun”

“Saf su kullanın”

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İşitmenin Niteliği

İŞİTMENİN NİTELİĞİ

Yukarda önemine kısaca deginilen işitmeyi biraz daha açmakta yarar var.İşitmenin gerçekleşebilmesi bir takım koşullara bağlıdır.bunlar;

sesin olması

sesin kulağa ulaşması

o sesin insan kulağının alım gücü içindeolması

işitme geçit yolunu(dış,orta,iç kulak)aşması

işitme merkezine ulaşması ve algılanmasıdır.

Ses; katı, sıvı, gaz türündeki cisimlerin titreşmesinden oluşan bir enerjidir. Titreşimden oluşan ses enerjisi uygun iletken ortamda hareket eden dalgalar halinde yayılır. Yayılma sesin kaynağından itibaren her yöne doğru olur. Buna ses dalgalarının küresel özelliği denir. Sesin belirli bazı özellikleri vardır.

Şiddet : Bir çisim durup dururken kendiliğinden titreşmez. Onun moleküllerine etkileyecek bir başka gücün olması gerekir. İşte o cismi titreştiren güç sesin bir özelliğini belirler ve etkiler. Bu özelliğe şiddet denilmektedir.buna sesin gücü duyulabilirligide denilmektedir.

Perde : Cisimlerin bir saniyede titreşim sayısı sesin perde özelliğini oluşturur. Bir cismin bir saniyedeki titreşim sayısı frekans, cps, hz olarak adlandırılır. Sesin bu özelliğine bulan alman fizik bilginin soyadının ik ve son harflerinden oluşan Hz.günümüzde giderek daha yaygın kullanılır olmaktadır. Titreşim sayısı fazla olan sesler tiz, ince; titreşim sayısı az olan sesler ise pes, kalın olur.

Tını : Tınnet, ton, nitelik sözlerinin eş anlamlı olarak kullanıldığı bu özellik aynı perde ve aynı şiddette olan seslerin birbirinden ayırt edebilmesini sağlar. Her titreşim asıl kaynağından ayrılmadan önce kendi cismi içinde bir takım etkileşimde bulunur.Buna seselim(rezonans)denir. Titreşen her cisim seslerin özellği farklı olduğundan seslerin ayırt edici özellği ortaya çıkar. Böylece Ahmet’in Ali’nin Sevgi’nin, Yasemin’in seslerini birbirinden ayırt edebiliriz.

Sesin diğer özellikleri : Ses dalgaları asıl kaynağından uzaklaştıkça şiddetinden kaybeder. Bu, uzalıkla ters orantılıdır. Uzaklık arttıkça sesin gücü azalır. Ses dalgalar halinde yayıldığından uyarıcılığı ona bağlıdır, geçicidir. Bir ses dalgası geldiği anda yakalanırsa duyulur. Sonra kaybolur. İşitme duyu organı sürekli ve istemsiz olarak çalışarak bu eksikliği kapatmaya çalışır. Ses dalgaları yayılırken bir engele çarparsa kırılır, yön geğiştirir. Çarpma ve kırılma dik açı biçiminde olursa yankı denilen olay olur. Ses dalgaları her kırılmada gücünden bir miktar kaybeder. Delikli tuğla ve benzeri yapı malzemeleri bu tür fazla kırılma sağladıkları için ses yalıtan, ses soğurucu malzeme olarak bilinir. Ses dalgaları yönlendirilebilmektedir. Doğal olarak küresel dağıldıkları halde megafon ve benzeri araçlarla daha çok kısmı belirli bir yöne gönderilebilmektedir. Ses dalgaları bir akım türünden bir başka akım türüne dönüştürülebilmektedir. Telefon , radyo ve televizyonda hava titreşimi önce elektrik akımına sonra elektrik akımından hava titreşimine dönüştürülmektedir. Ses dalgalarının bir başka özelliği depolanabilmeleridir. Plak ve bant kayıtları bunun örneğidir.

Sesin Kulağa Ulaşması

İşitmenin gerçekleştirilebilmesi için ses dalgalarının var olması yetmiyor. O dalgaların insana ulaşması gerekmektedir. Ses esas kaynağından çıkınca iletken bir ortam gerekmektedir. Hava boşluğu olursa ses yayılmaz. Sesin kaynağı ile insan kulağı arasındaki uzaklık ses dalgasının gücü zayıflamadan ulaşabileceği kadar olmalıdır. Ayrıca sesin kaynağından çıkışındaki gücüde o uzaklıkta kaybolmayacak düzeyde olmalıdır. Ses kaynağı ile insan kulağı araında yaılmayı önleyecek bir engelin bulunmaması da gerekir. Yayılmayı önleyen örnek pek çoktur. Duvar, pencere, dolap, tahta vb. Hatta şiddeti fazla olan ses zayıf sesler için bir engeldir.

İnsan Kulağının Ses Alım Gücü

İnsan kulağı şiddet ve perde yönünden belirli ölçülerdeki sesi almaya uygundur. Sınırları sayı olarak tek ve kesin biçimde ortaya konulmuş değildir. On değişik kaynaktan alınan perde sınırları 16 ile 20.000 arasında görülmektedir. Buna göre insan kulağı 16 dan daha az 20.000 den daha fazla titreşimli sesleri alamamaktadır. Oysa başka canlılar çok daha fazla titreşimli sesleri alablmektedir. Şiddet yönünden bakıldığında şiddet ölçü birimi olan dB(desibel) ölçüsüyle yüzden fazla olan sesler işitilmekten çok sancı olarak duyulmaktadır.

Sesin işitme geçit yolunu aşması

İnsanın işitmelik sınırları içinde olup kulağa gelen sesin dış kulak, orta kulak, içkulak ve ordan işitme sinirleriyle beyindeki merkeze iletilmesi gerekir. İşitme geçit yolu diye adlandırılan.bu yol kulağın yapısını esas alarak daha iyi açıklanabilir.kulak genellikle 3 kısm da incelenmektedir.

Dış Kulak:

Kulak kepçesiyle kulak zarına kadar uzanan 25 mm kadar uzunluktaki kulak yolu diye adlandırılan kısımlardan oluşur. Kulak kepçesi genellikle kulak diye adlandırılan, kıvrımlı kıkırdaklardan oluşmaktadır. Kulak yolu kulak kepçesinin iç orta kısmından, şakaktan içeri doğru engebeli olarak uzanan ve kulak zarı diye adlandırılan yerde biten bir yoldur.

Dış kulağın işitmedeki görevi ses dalgalarının orta kulağa iletmek yada ulaşmasında aracılık etmektir.yapısında ortaya çıkabilecek anormallikler kulak yolunun kuılak kiriyle kapanması yada içine yabancı nesne kaçması gibi umulmadık durumlar dışında işitmeye fazla engel olmaz yada işitme özürü nedeni olmaz.

Orta Kulak

Kulak zarının gerisinde küçücük bir oda olup üç zar, üç kemikçik ve bir açık kanalı vardır. Zarlardan biri 1 cm2 yüzeyli kulak zarıdır. Diğeri iç kulağın orta kulağa bakan kısımda güzengi kemiği ile temasta olan 3 mm2 lik yüzeyli oval pencere zarıdır. Üçüncü zar yine iç kulağın orta kısmına gelen yüzünde, oval pencerinin altında düşen kısmında yuvarlak pencere diye bilinen penceriyi kaplayan zardır. Kemikçikler çekiç örs ve özengi adlandırıyla bilinir. Çekiç, kulak zarına, üzengi oval pencereye bağlantılı olup, örs kemiği ikisi arasında bağlantı sağlar. Kemikçikler birbirlerine oynaklı eklemlerle bağlantılı olup kaldıraç sistemi ile hareket ederler. Orta kulağa açılan bir yol daha vardır.

Bu orta kulakla boğaz boşluğunun birbirine bağlıyan östaki borusudur. Östaki borusu yoluyla orta kulak boşluğundaki hava basıncı ayarlanır.

Orta kulak işitme olayındaki görevi dış kulak yoluyla gelen ses dalgalarının kulak zarından alıp, oval pencereye, iç kulağa iletmektedir. Bu görevinden dolayı orta kulağa iletim mekanizması diyenler vardır. Bu iletim pek basit bir iletim değildir. Kemikçikler titreşirken gereğinde ayarlama yaparlar. Kemikçikler, bir yandan çok şiddetli titreşimleri ancak kendilerinin iletebileceği kadarını iletmekle, aşırı seslerden bir tür koruyuculuk görevi yaparlar. Öte yandan, kuılak zarını 1 cm2 lik yüzeyinden aldıkları titreşim ve basıncı oval 3 mm üstteki yüzeyine iletirken dış kulaktan gelen zayıf sesleri 20- 30 kat kadar şiddetlendirme olağına sahiptirler.

Zarların duyarlılığı, esnek kemikçikleri hareket iletisini yitirmemiş olmaz, orta kulak boşoluğundaki hava basıncının uygunluğu işitme için önemlidir.

Dış kulak yoluyla kulak zarına kadar gelmiş olan ses dalgalarını iç kulağa işiletilmesini engelleyecek zedeleme işitme için önemlidir.

İç Kulak

İç kulak yarım daire kanalları ve salyangoz diye adlandırılan kısımlardan oluşan bir labirenttir. İç kulak iki pencereyle orta kulağa açılır. Bunlar daha öncede belirtilen oval ve yuvarlak penceredir. Yarım daire kanalları vücudun dengesi ile ilgilidir. İşitme olayıyla ilgili kısım salyangozdur. Oval ve yuvarlak pencereler salyangozun dış kısmındadır. Salyangozun kendini kendi merkezi etrafında iki buçuk defa kıvrım yapan bir kanaldır. Kanal başlangıçta geniş, sonuna doğru gittikçe daralan, uzun, konik bir boru biçimindedir. Kanal orta yerinden bir zarla ikiye bölünmüştür. Bölüntü uç-tepe noktasında bir açıklık bırakır. Kanalın içi sıvıyla doludur. Kanalın üst kısmı oval pencereyle, alt kısmı yuvarlak pencereyle bağlantılıdır. Kanalın iki kısımının ortasında korti diye adlandırılan bir organ vardır. Sıvıya geçmiş olan titreşimleri alan işime sinirlerinin uçları korti organında bulunur.

İşitme olayında özengi kemiği aracılığıyla titreşimi alan oval pencere zar bunları kanaldaki sıvıya iletir. Korti boşluğundaki sinir uçları sıvının titreşiminden etkilenir. Burada titreşimler sinir akımına dönüşür. Sinir uçları yoluyla alınan titreşimler, sekizinci çift diye bilinen sinirle beyine iletilir.

İç kulağa kadr gelmiş olan titreşimlerin iç kulaktaki sinirler yoluyla beyne iletilmesi olanaksız olursa işitme gerçekleşmez. Kortideki sinir uçlarında ve işitme sinirlerindeki bir bozukuluk işitmeyi engeller.

İşitme Merkezi

Beynin iki yarı küresinde şakak bölgesinin korteks tabakasında iki işitme merkezi vardır. Her iki kulaktan çıkan işitme sinirleri iki merkeze gider. İşitmede beynin görevi büyüktür. Ses dalgaları beyne bir tür sinir atımı yada sinir titreşimi olarak gelir. Bunlara anlam kazandırmak hangi tür titreşimin ne sesi olduğunu ayırdetmek beynin görevidir. Beyin titreşimleri alır, sınıflar, yorumlar ve anlam verir. Bu algılama sonucunu beynin diğer bölgelerinine aktarır. Beynin her iki yarı küresindeki merkezde oluşan bir zedelenme işitmeyi etkiler.

TERİM – TANIM

Terimler

Yayında ve konuşma dilinde işitme özürüne ilişkin çok ve değişik terimlere rastlanmaktadır. Sağır, dilsiz, hem sağır hem dilsiz , ahraz, ağır işiten, ağır duyan, lal, samut,tat, iletsel işitme özürü, sinirsel sağırlık, merkezi sağırlık, psikolojik sağırlık, karışık sağırlık, anadan doğma sağırlık, sağırlık-sürdite,anacusis, total sağırlık, tam sağır, top sağır, kazancı sağırlığı,mutuzim,afasia, otizm, işitme engelli vb. Gibi 13- 15 Mayıs 1991 tarihlerinde toplanan I. Özel Eğitim Konseyi İşitme engelli ve işitme engelliler terimini benimsemiştir.

Bu terimlerin doğru kullanılması bu konuda yeterli bilgiye sahip olmaya bağlıdır. Bu terimler tanım ve sınıflama konularında yer yer açıklanacaktır.

Tanımlarda kullanılan özür birinci ünitede açıklanan zedelenme, yetersizlik tanım ve kavramlarının sonucu olarak ortaya çıkan durum için kullanılmaktadır.Bunların tekrar hatırlanması yararlı olacaktır.

Tanım

Terimlerdeki farklılık tanımda da görülmektedir. Yapılan bir incelemede birbirinden oldukça farklı yedi işitme özürü tanımına rastlanmıştır (9). Bu farklılıklar konuya değişik bilim dallarından değişik bilim adamlarının bakış açılarından kaynaklanmaktadır.

Eğitimci ve özel eğitimcilerin kendi aralarındaki iletişim ve kavram karışıklığını önleye bilmek için ortak bir tanımda karar kılmalarında yarar vardır. Böylesi bir rolü oynayabilceği umulan bir tanım ve açıklama aşağıda verilmiştir.

İşitme Kaybı

İşitme testi sonucunda belli bir bireyin aldığı sonuçlar, kabul edilen normal işitme değerlerinden, belirli derecede farklı olduğunda, işitme kaybı (6.a) ortaya çıkmaktadır.

İşitme Özürü

İşitme duyarlılığının kişinin gelişim, uyum- özellikle iletişimdeki görevleri yeterince yerine getiremeyişinden ortaya çıkan duruma işitme özürü denir.

İşitme Özürlüler

Bu tanımlamarda geçen işitme duyarlığıyla, gerekli düzenlemelerden sonra insan kulağının işitme sınırları içinde (16-20.000 Hz. Ve 0.110 dB ) olan sesli uyaranları alıp ona tepkide bulunabilme kasdedilmektedir. Yine tanımda geçen iletişim ile sözlü iletişim senbollerinin alınıp algılanması ve algılanan uyarana uygun tepkilerin sözlü iletişim senbolleriyle mesaj halinde cevap verebilmesi kastedilmektedir. Tanımdaki görevleri yeterince yerine getirme ile, sesli uyaranları normal ortamda algılayarak, uyaranlara normal ortamda uygun tepkide bulunabilme kastedilmektedir.

SINIFLANDIRMA

İşitme özürü değişik temel etkenler dikkate alınarak sınıflandırılmaktadır. Bu etkenler; özürün derecesi, özürün oluş zamanı, özürünün nedeni, özürün yeri, özürün oluş biçimi ve özürün süregenliğidir. Bu etkenlere bağlı sınıflandırma bir özet çizelge halinde şöyle gösterilebilir.

Temel etkenler Sınıflandırma sistemi

İşitme özürünün;

1- Derecesi (İşitme Kaybı) a- Sağır-ağır işiten

b- Çok ağır-ağır-orta-az-çok az

c- A,B,C,D,E,F

2- Oluş zamanı Doğuştan-Sonradan

3- Nedeni a- Doğuştan-edinilmiş,kazanılmış

b- İrsi nedenler- sonraki nedenler,

edinilmiş nedenler

4- Yeri İletimsel-Sinirsel-Merkezi-karma

5- Oluş biçimi Birden-giderek

6- Süregenliği Geçici-kalıcı

İşitme Kaybına Göre Sınıflandırma

Türkiye’de özel eğitimde daha çok özürün derecesine göre yapılan sınıflama ve tanımla kullanılmaktadır.

Bugün, Milli Eğitim Bakanlığınca kullanılan yönetmelikte işitme özürlüler iki kümeye ayrılıp tanımlanmaktadır. (5)

Sağırlar : Düzeltildikten sonra iyi işiten kulağındaki işitme kayıpları 70dB. Ve daha fazla olanlara sağır denir. Diğer bir deyimle işitme kayıpları gerekli düzeltmelerden sonra ana dilini konuşmayı olağan yollardan öğrenmeyi engelleyecek kadar fazla ve bu yüzden özel eğitimi gerektirensağırdır.

Ağır işitenler : Düzeltildikten sonra iyi işiten kulağındaki işitme kayıpları olağan yollardan ana dilini öğrenmesini ağırlaştırcak derecede olup bu yüzden özel eğitimi gerektirenler ağır işitenlerdir.

İşitme özürleri işitme yolu dikkate alındığında özürün oluştuğu yere bağlı olarak adlandırılan bir sınıflamayla da ele alınmaktadır.

Bu türden özür, kişide tüm işitme kaybı oluşturmaz, bu gibilerde işitme kaybı 55-60 dB yi pek geçmez. Onun için çoğunlukla iletimsel işitme özürü olanlar ağır işitenler kümesini oluştururlar.

Duysal-Sinirsel İşitme Özürü : Ses dalgaları dış ve orta kulaktan normal biçimde geçer iç kulağa ulaşır, fakat iç kulakta ki salyangozdaki korti organında yada işitme sinirlerindeki bir bozukluktan ötürü beyne ulaşamazsa, bu tür özürlüler duysal-sinirsel işitme özürü diye adlandırılır.

Tıpta biraz daha değişik bir adlandırma ve ayırım kullanılmaktadır. Eğer bozukluk sadece iç kulaktaysa “duysal” yalnız işitme sinirlerindeyse “sinirsel” her ikisinde birden özür varsa duysal sinirsel diye ayırım yapılmakta ve adlandırılmaktadır. Şayet özür iç kulak ve işitme sinirlerini beraber kaplıyorsa hangi kısımlardaki zedelenmefazlaysa o tanımlama ve ayırım kullanılır denilmektedir.(12).

Bu tür özürü olanların ayırıcı niteliklerden bazıları şunlardır: Genellikle özür iki kulakta birden olur ve süregenlik gösterir. Konuşma yüksek sesle, bağırarak yapılır. Bazı Hz.lerde normal düzeye yakın işitme bazılarında ise önemli işitme kaybı görülür. Kayıp genellikle 1000 Hz.den sonra birden fazlalaşır. İşitme eğrilerinden hava yoluyla kemik yolu iletim arasında bir paralellik görülür. Gürültülü ortamlarda konuşmaları anlamakta güçlük çekerler.

Merkezi İşitme Özürü : Ses dalgalarını alıp ileten işitme organlarında dış, orta, iç kulak, işitme sinirlerinde bir bozukluk olmaz, ses merkeze kadar iletilir, fakat yinede işitme gerçekleşmez, algılama olmazsa merkezi işitme özürü var demektir.

Bu tür işitme özürü olanlar iç kulaktan gelen sesleri algılayamaz.

Karma İşitme Özürü : Yukarıda belirtilen üç tür özürden ikisi ya da üçünün birden bir arada olması sonucu ortaya çıkan özürler karışık işitme olarak adlandırılmaktadır. Yukarıdaki üçten hangisinin derecesi fazlaysa bireyde o türün etkisi daha fazla görülür.

Psikolojik İşitme Özürü : İşitme organlarının yapısı ve işleyişinde bir bozukluk olmadığı halde bazı bireylerde işitme yine gerçekleşmez. Bu gibi durumlar psikolojik işitme özürü diye adlandırılır. Bunun histerik sağırlık, psiko-matik sağırlık diye adlandırıldığı da olur.

Çocuklarda psikotik durumlarda, yetişkinlerde psikonevrozla birlikte görülebilir (8). Psikolojik işitme özürü çoğunlukla aniden oluşur. (12)

TANIMLAMA – DEĞERLENDİRME

İşitme özürlülerin sınıflandırılması, eğitim gruplarının oluşturlması, eğitim ihtiyaçlarının belirlenmesi, uygun yöntem ve araç seçimi, öğrenciye doğru ve ayırıcı tanı konulmasına bağlıdır. Bu, bir bakıma öğrencinin bütün yönleriyle değerlendirilmesi demektir. Ancak , burada ağırlık çocuğun işitmesinin değerlendirilmesine verilecektir. Diğer değerlendirme yöntemleri başka derslerin konusudur. O konuda pek çok kaynak vardır.

İşitmenin Ölçülmesi

Bireyin işitme duyarlığı çeşitli yollarla ölçülebilmektedir. Bu ölçmelerin bir kısmı özel araçlarla yapılan ölçmelerdir. Diğer bir kısmı öğretmenler için pratik diye adlandırılabilecek yollardır.

İşitölçerlerle (odiometre) Değerlendirme

Bu tür ölçmeler, genellikle insan kulağının işitmelik sınırları içinde sesli uyaranlara onun verdiği tepkiye dayanan dayanmaktadır. Bunlardan bir kısmı objektif ölçmeler diye adlandırılmaktadır. Bu yolla işitme ölçümü için bireye elektrik akımına dönüştürülmüş titreşimler verilir. Genellikle titreşimler iç kulağa iletilir. Bireyin organizmasının tepkileridikkate alınır. Bu ölçme özel araçlarla kliniklerde yapılabilmektedir. Subjektif denilen yol ise bireye verilen sesli uyarıların birey tarafından alınıp alınmadığını yine bireyin kendisinin bildirmesine dayanan yoldur. Eğitimde daha çok kullanılan yolda budur.

Günümüzde subjektif ölçme. İşitölçer (odiometre ) denilen araçlarla yapılmaktadır. İşitölçer sesleri gerektiğinde sağ, gerektiğinde sol kulağa iletebilecek özelliğe sahiptir. Ayrıca bazı işitölçerler sesi hava yoluyla ilettiği gibi gerektiğinde kemik yoluyla iletebilcek özelliğe sahiptir. Eğitimde kullanılan işitölçerlerin bireysel ve küme olarak uygulanma olanağı vardır.

İşitölçerlerde genellikle arı ton ses kullanılır. Ama konuşma sesini kullanan işitölçerler de vardır.

Öğretmen saati kendinin iyi işiten kulağına yaklaştırır, sonra yavaş yavaş uzaklaştırır. Saatin sesini duymamaya başlayınca uzaklaştırmayı durdurur. Kulağıyla saat arasındaki uzaklığı ölçer. Bu uzaklık kaç cm ise onu ölçü olarak kabul eder. Sonra her öğrencinin iki kulağını, saati önce kulağın dibine tutarak, sonra yavaş yavaş uzaklaştırmak suretiyle öğrencinin duyamadığı yere kadar olan uzaklığı ölçer. Öğretmen kendi kulağını ölçtüğünde bulduğu uzaklıkta saatin sesini duyabilen öğrencileri düzgül kabul eder. Duyamayan öğrencileri işaretler, bunların tıbbi bakıları için çareler arar. Bu deney kesin sonuç vermez ama , bir kuşku olup olmadığını ortaya çıkarma bakımından yararlıdır. Bunun güvenirli olması öğretmenin kulağının iyi işitmesine bağlıdır.

Düzgün duyarlı öğrenciyle kıyaslama : Öğretmen işitme duyarlığı düzgül olduğuna inandığı bir öğrenci ile işitmesinden kuşkulandığı öğrencisini dersanenin bir köşesinde, arkaları kendisine dönük olarak dikiltir. Her iki öğrenciye ellerini arkalarına uzatmalarını söyler. Sonra 1 ile 10 arasındaki sayıları, olağan konuşma sesi ile karışık olarak söyler. Çocuklardan söyleyeceği sayıları parmaklarıyla işaret ederek göstermelerini ister. Böylece bir kaç alıştırma yaptıktan sonra giderek azaltır ve sayıları söylemeye devam eder.

Bu tür yoklamada , eğer her söyleşite düzgül işittiği bilinen çocuk sayıları doğru gösterir, denen çocuk yanlış işaret ederse onun bir doktor bakısından geçmesi gerek demektir. Bu yolun doğruya en yakın sonuç verebilmesi iki koşula bağlıdır. Birisi düzgül işiten diye kabul edilen çocuğun gerçekten düzgül işitmeye sahip olması, diğeri iki çocuğunda birden ona kadar olan sayıları, kavramış ve bunları parmakla gösterebilecek düzeyde olmalıdır.

Öğretmen gözlemleri : Öğretmen yukarıda açıklanan deneyler yanında , gözlem yoluyla da öğrencilerin işitme duyarlığı hakkında ipucu verebilecek bilgiler toplayabilir. Örneğin, aşağıda belirtiler öğrencinin işitmesinin bakıyı gerektirdiği kanısını verebilir

I.Fizik görüntüler ve sağlıkla ilgili belirtiler

Sık sık kulak ağrısı

Klak akıntısı

Sık sık kulak çınlaması, baş ve kulak uğultularından şikayet

Dedensel devinimlerde (oturma, koşma,yürüme) denge bozukluğu

süreğen soğuk algınlığı

Kulak kaşıma

II.Konuşma ve sesle ilgili belirtiler

Konuşmada belirli seslerin düşürülmesi yada değiştirilmesi

Eklemleme dahil diğer konuşma özürleri

Belli sözçüklerde yanlış söyeleyiş

Devamlı olarak fısıltı halinde veya bağırarak konuşma

Konuşmada tek düzelik

Benzer sesli sözcüklerin karıştırılması

III.Sınıftaki davranışlarla ilgili belirtiler

Dersanede birden oluşan ses değişimlerinin farkında olmayış

Motorlu araçların gürültülerine ilgisizlik

Radyo, pikap, teyp gibi müzik araçlarını dinlemeye karşı ilgisizlik

Sınıftaki tartışmalara karşı ilgisizlik

Konuşulanların özellikle bazı sözcüklerin, yinelenmesini isteme

Konuşana belirli bir biçimde kulağını verme, bir eliyle kulağını destekleyerek dinlemeye çalışma

Öğretmenin yada konuşanın sürekli olarak yüzüne bakarak dinleme yada izleme

İşite bilmek için konuşana doğru eğilme yada uzanma

Konuşulanları bazen işitip, bazan işitmeyerek insana işine geleni duyuyor işine gelmeyeni duymuyor izlenimi verme

İsteklerini meramına anlatmak için gereğinden fazla jest ve mimik kullanma

Talimatları yanlış anlama

Dikte çalışmalarında olağan dışı yanlışlar yapma

Okul başarısında yaşına göre düşüklük

Sık sık kulak oğuşturma ve karıştırma

Sessizliği seçme

Gülmede azlık

Okuma güçlüğü

IV.Diğer belirtiler

Duraksızlık

Sabuklama

Sürekli gerginlik ve sinirlilik

Seslerin hangi yönden geldiğini kestirememe

Yaptığı iş ve ödevin yansıttığından daha zeki görünme

YAYGINLIK

Ülkemizde işitme özürlülerin sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Uluslararası bazı oranlar kullanılarak genel nüfus ve çağ nüfusları içindeki yaklaşık sayılar bulunabilmektedir. 1990 genel nüfus sayımına göre 0-6 yaş grubunda 64.988, 7-14 yaş gurubunda 68. 400, 15-18 yaş grubunda 30.780 olmak üzere 164.168 çocuk ve gencin işitme özürlü olabileceği tahmin edilmektedir. Bu sayı az değil kaldı ki, özürün etkisi konusunda değinildiği gibi çocukların aile ve yakınları da bundan etkilenmektedir. Önlem alınmadığı, oranlar aynı kaldığı sürece nüfusumuz arttıkça işitme özürlülerinin sayısıda artacaktır. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için alınması gereken önlemler işitmenin korunması konusunda önlem alınmaya çalışılmıştır.

NEDENLER

İşitme Özürünün Nedenleri

İşitme özürü çok ve değişik nedenlerden ötürü oluşmaktadır. Nedenlerden bazıları ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir. Hatta bazıları coğrafi bölgelere bağlı olarak değişebilmektedir. Bu bakımdan kalıtım ve bazı hastalıklar bir genellik gösterse bile yinede genelleme yaparken dikkatli olmak gerekir. Bir kısım nedenler yaşa göre değişebilir. Öte yandan bilimdeki gelişmeler (özellikle tanım,teşhis,sağaltım ve ilaç alanındakiler) nedenleri zaman zaman değiştirmektedir. (8) nedenler değişik sınıflamalarla açıklana bilmektedir.

Doğum Öncesi Nedenler

Ana baba yada önceki kuşaklarda görünen işitme özürü kalıtsal olarak doğan bebekde de görüle bilmektedir. Bu, genellikle duyusal-sinirsel, merkezi tür işitme özürü olarak görülür.

Gebeliğin ilk aylarında annenin yakalandığı hastalıklar, bebekle anne arasındaki kan uyuşmazlığı, annenin tedavi için aldığı ilaçların türü, dozunun fazlalığı, gebelik süresince annenin uğrayacağı kazalar doğum öncesi nedenler kümesini oluşturmaktadır.

Doğum Anı Nedenler

Doğum anında bir takım etkenler o ana kadar normal bir gelişim gösteren bebeğin işitmesini özürlü hale getirebilir. Erken doğum, geç doğum, güç doğum, doğumu yaptıran doktor yada ebenin yanlış işlemleri, oksijen yetersizliğine bağlı kanamalar doğum anı nedenlerinin başında gelir. Kanamalara bağlı olan işitme özürleri genellikle duysal-sinirsel, bazende merkezi türden olur.

Doğum anında oluşabilecek bazı çarpmalar, diğer kazalar dış kulakda, iç kulakda zedelenme yapabilir. Böylesi zedelenmelere bağlı işitme özürleri çoğunlukla iletimsel türde olur.

Doğum Sonrası Nedenler

Doğumdan sonra bebeğin gelişimi geçirebileceği hastalıklar uğrayacağı kazalar ve diğer bazı etkiler işitme özürü yaratabilir. Doğum anından itibaren bebeğin yakalanabileceği kızıl,kızamık, menenjit, boğmaca, difteri,kabakulak,ansefadit,grip gibi mikroplu ve ateşli hastalıklar işitme özürü yaratabilir. Dış ve orta kulakda meydana gelebilecek iltihaplanmalar, kulak akıntıları işitme özürü yaratabilir.

Hastalıklar için alınan ilaçların- özellikle streptomisin ve diğer antibrin-işitme özürü yapabildiği bilinmektedir.

Orta kulakta, kemikçiklerde oluşan kireçlenmeler iletimsel türde işitme türü yaratır. Özengi kemiğinin oval pencere ile olan temasındaki sertleşme,kaynama “otosclerosis” diye adlandırılan, çoğunlukla yetişkinlerde ender çocuklarda görünen bir tür işitme özürü oluşturur.

Başa çarpma, merkezi sinir sisteminde sarsıntı ve zedelenme yapabilecek türde kaza ve travmalar, beyin tümörleri, kulak yolunda çıkacak çıban ve kulağa yabancı madde kaçması, bunları çıkartmak için yanlış girişimlerde özürü yaratabilir.

Bireyin duygusal gelişimini etkileyen her türlü durum psiklojik türden işitme özürü yaratabilir.

ÖZELLİKLERİ

İşitmesi özürlü olan bireylerin bazı özellikleri vardır. Bu yetersizliğinden, bireyin diğer özelliklerinden , toplumun tutum ve olanaklarından kaynaklanır. Böyle olunca her işitme özürlü, değişik yerde değişik zamanlarda özellikler gösterebilir. Burada etkiler ile iletişim üzerine durulacaktır.

İşitme Özürünün Etkisi

İşitme özürü önce, doğrudan özürlü olan bireyi etkiler. Tabii özürlünün bulunduğu aile bundan etkilenir. Giderek etki toplumsal özelliğe bürünür.

Bireysel Etki : İşitme özürü, özürün derecesi, oluş biçimi, bireyin diğer özellikleri, yaşadığı çevrenin tutum ve olanaklarına bağlı olarak değişik derecede bireyi etkiler.

İşitme özürü, ilk bakışda bireyin dil ve konuşma gelişimini ve onun iletişim yeteneğini sınırlar gibi görünmektedir. Oysa işitmesi sürekli özürlü olan çocuk,özürün niteliği gereği tüm gelişim ve uyumunu aksatabilecek engelle karşı karşıyadır.hiç bir yetersizlik çocuğun gelişimini erken yada ağır derecede bir işitme özürü kadar etkileyemez. Çocuğun zihin ve iletişim gelişimi, okul başarısı, genel uyumu, bir iş edinmesi, hepden olumsuz yönde etkilenir. İletişim diye adlandırdığımız, anlama, konuşma, okuma, yazma gibi eğitimde ve günlük yaşamda çok önemli olan görevlerini işitme özüründen etkilenir.

Toplumsal Etki: İşitme özürü oldukça yaygın görülen, her yaşdaki kişinin başına gelebilir bir özür olduğundan toplum için bir sorun olmaktadır. Yazının birinci bölümünde belirttiği gibi genel nüfus içinde işitme özürlülerin oranı % 0.6 dır. Bu oran kullanıldığında 7-18 yaş nüfusu içinde 100.000 kadar işitme özürlü çocuk bulunabileceği ortaya çıkar. Bu çocukları yanlız olarak düşünmek yanlış olur. Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Bu bireylerin, ailelerin psikolojik, sosyal ve ekonomik güçlükleri küçümsenmeyecek boyutlara ulaşmaktadır.

İlşetişim Özellikleri

İşitme özürlü bireylerin diğer özellikleri biribirine eşit yada benzer kabul edildiğinde, sadece işitme kayıplarından ötürü, sözlü iletişimde bazı özellikleri ortaya çıkar. Bunların hem tanı (teşhis) koyma, hem önlem alma yönünden bilinmesinde zorunluluk vardır. Bu bakımdan burada böylesi bir liste verilecektir.

İşitme Kayıplarına göre

Konuşma Durumu ve Eğitim Gereksinmeleri

İşitme Kaybı Belirti ve Eğitim Gereksinimleri

25 dB ve daha az İşitölçer(odiometre) ile ölçüm yapılmadıkça özür güç farkedilir.

Yanlız başına konuşma gelişimine etkisi az olur. Bazı olgularda

Konuşma sağaltımına gereksinme duyabilir.

26-40 dB Hafif konuşmalarda uzakdan yapılan konuşmaları anlamada

güçlük çekebilir. Okulda Türkçe, edebiyat dersi konularında

güçlükle karşılaşabilir. Çocuğun durumu okul yönetimine

bildirilmeli.

İşitme araçlarından yararlanabilir.

Dersanede uygun oturma yeriyle uygun ışık düzeni için

Özen gösterilmelidir.

Sözcük dağarcığı geliştirilmesine dikkat edilmelidir.

Dudaktan anlama becerisi kazandırılması gerekebilir.

Konuşma sağaltımı gerekebilir.

41-55 dB 1-1.5m. uzaklıktan yüzyüze yapılan konuşmaları anlayabilir.

Ses hafif olur yada görüş alanı içinde olmaz ise, sınıftaki

Konuşmaları, tartışmalrı izlemekde güçlük çeker. Bunları

Yarı yarıya kaçırabilir. Sözcük dağarcığı yetersizliği,

Eklemleme ve ses bozukluğu türünde konuşma özürü

Görebilir.

Çocuk özel eğitim açısından incelenmeli.

Bireysel işitme aracı (tıpbi bakıya bağlı) kullanılması

Gerekir. Durumuna uygun özel eğitim programlarından

( yardımcı derslik, özel sınıf) birine yerleştirilmesi, derslikde

uygun oturma yeri seçilmesi gerekir.

Sözcük dağarcığını zenginleştirme ve okuma geliştirmesine

Dikkat edilmelidir.

Dudaktan anlama öğretimi gerekmektedir.

Gerektiğinde konuşma koruması ve konuşma sağaltımı

Çalışmaları yapılmalıdır.

56-70 dB İşitebilmesi için konuşurken bağırılması gerekir. Gürültülü

sesleri duyabilir.

Küme tartışmalarında giderek artan güçlük çeker.

Dil çalışmalarında ve anlamada yetersizlik

Sözcük dağarcığında sınırlılık

Büyük olasılıkla konuşma özürü görülür.

Çocuk özel eğitime havale edilmelidir.

Yardımcı derslik ya da özel sınıf önlemleri düşünülmelidir.

İşitsel ve görsel ortam uygunluğuma dikkat edilmelidir.

Bireysel işitme aracı kullanması ve işitme eğitimi gereklidir.

Dudaktan anlama eğitimi yapılmalıdır.

Dil becerilerinde sözcük dağarcığı geliştirme ve kullandırma

Okuma yazılı anlatım, dilbilgisi v.b. gibi özel yardım gerektirir.

Okul öncesi özel eğitim gerekli ve yararlıdır.

71-90 dB kulağından 30-35 cm. Uzaklıktaki güçlü sesleri işitebilir.

Çevredeki sesleri bilebilir.

Ünlüleri birbirinden ayırabilir fakat ünsüzlerin hepsini ayıramaz

Giderek ağırlaşan konuşma özürü ve dil yetersizliği görülür.

Özel eğitime havale edilmesi gerekir.

Okul öncesi özel eğitim gereklidir.

Özel eğitimde ağırlık tüm dil becerileri, kavram gelişimi,

Dudaktan anlama konuşma eğitiminde olan tüm günlü özel

Eğitim programlarında olmalı. Programlar uzmanlaşmış

Denetim ve kapsamlı destekleme hizmetlerini gerektirir.

Bireysel iletişim aracı kullanılmalı.

Bireysel ve küme işitme araçlarıyla işitme eğitimi

Yararlı olacak durumlarda yarım gün düzgül sınıf etkinliğine

Katılabilir.

91 ve daha fazla dB Bazı yüksek sesleri işitebilir. Fakat ton-tını-dan daha çok

titreşimlerin farkında olabilir.

İşitmeyi iletişim ana kanalı olarak kullanmaz

Daha çok görme kanalı kullanılır.

Konuşma ve dil özürü görülür. Özürler giderek ağırlaşma

Gösterebilir.

Özel eğitime havale edilmesi gerekir.

Özel eğitimde ağırlık tüm dil becerileri, kavram geliştirme,

Dudaktan anlama ve konuşma eğitimine verilen tüm günlü

Programlarda olamlı. Programlar uzmanlaşmış denetim ve

Kapsamlı destek hizmetini gerektirir.

Bireysel ve küme işitme araçlarıyla işitme eğitimi

Çok özenle seçilmiş olgular için yarım gün düzgül sınıf

Etkinliklerine katılma düşünülebilir.

Liste, ( Avery, 1967,ss.349-350; Eisenson-ogilvie, 1963, s.343;1964, s. 17;Hull, 1963, ss.380-381; Roach, 1954, ss.330-335; smith-neisworth, 1975, ss. 358-359; O’connor,1950, ss.153-173) kaynaklarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

EĞİTİMLERİ

İşitme özürlülerin eğitimleri belirli bazı alt başlıklarda açıklanabilir. Bunlar gelişmeler, kurum türleri, programlar, kademeler, okul ve öğretmene düşen görev ve sorumluluklardır.

Gelişmeler

İşitme özürlülerin eğitimine ilişkin çalışmalar oldukça eskiye dayanmaktadır. Bu çalışmalar sonucu eğitim önlemlerinde, kurum yöntem ve araçlar yönünden değişme ve gelişmeler olmuştur.

Eskiden sağırlar hor görülürdü. Eğitim önceleri bireysel olarak yapılırdı. 1755 yılında ilk sağırlar ilk sağırlar okulu açılmıştır. Okul Fransa’da Abbe de L’Eppee tarafından açılmıştır. İlkin zengin çocuklar için yapılan eğitim sonradan herkes için eğitime dönüşmüştür. Önceler, eğitim öğretmen olmayanlarla yürütülürken bu gün bu alanda yetişmiş öğretmenler tarafından yürütülmektedir. Önceleri, eğitim sağırları konuşturmayı amaçlayan sözlü yöntemle yürütülürken sonradan işaret yöntemi de uygulanmaya başlanmıştır. Şimdillerde sözlü yöntemin doğal işaretlerle desteklenmesi benimsenmektedir. Eskiden eğitime yetişkinlikte başlanırken şimdilerde özürün meydana gelişinden yada farkına varıldıktan sonra başlanması öngörülmektedir.kavramda da bazı değişmeler olmuştur. Sağır, dilsiz, hem sağır hem dilsiz, işitme özürlüler, işitme duyarlılığı ve işitme duyarlılığında bireysel ayrılıklar sırasında bir değişme görülmektedir. Bunda bireysel eğitimden, ayrı sağırlar okuluna; yatılı sağırlar okulundan gündüzlü sağırlar okuluna; normal okul içinde sağırlar özel sınıfından sağır çocuğun normal sınıf içinde işiten arkadaşlarıyla birlikte eğitilmesine doğru bir gelişme görülmektedir.

Türkiye’de sağırlar eğitimi, İstanbul’da 1889’da ticaret mektebi içinde başlatılmıştır. Bina olarak sonradan çok değişen okul önemini gidererek yitirmiştir. 1912’de öğrencileri Darülaceze’ye aktarılmış 1926 yılında bu öğrencilerde İzmir’e gönderilmiş ve okul bölece son bulmuştur. İkinci sağırlar okulu 1923 yılında İzmir’de açılmıştır. Bu okul 1924-1925 yıllarında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlanmıştır. Üçüncü olarak 1944 yılında İstanbul’da dernek tarafından açılan İstanbul Özel Sağır Dilsiz ve Körler okulu görünmektedir.

İzmir’deki okul 1951, İstanbul’daki okul 1953 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca devaralınmıştır. Böylece 1951 yılından bu yana işitme özürlülerin bu eğitimi Milli Eğitim Bakanlığınca sürdürülmektedir. 1988-1989 ders yılı sonu itibarı ile Türkiye’de 28 sağırlar okulu, 2 ağır işitenler okulu bulunmaktadır. Bu okullarda ilk öğretim düzeyinde öğretim yapılmaktadır. Okulların bazılarında orta sanat kısımları bulunmaktadır. Sözü edilen ders yılında bu okullarda, özel sınıf ve kaynaştırma programına devam eden öğrenci sayısı 6.821 olarak görülmektedir.

İşitme özürlülerin okul öncesi eğitimi maalesef pek yaygınlaşmamış görünmemektedir. Anadolu Üniversitesi bünyesindeki İşitme Engelli Çocuklar Eğitim Merkezi ( İÇEM), Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi; İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi, Cerrahpaşa Tıp ile Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde okul öncesi düzeyde eğitim,sağaltım çalışmaları yapan tek okul olarak görülmektedir.

Eğitim Kurumu Ve Tesisleri

Diğer ülkeler ve Türkiyede’ki sık görülen uygulamalı,yatılı okul ya da kurum;gündüzlü okul;özel sınıf;yardımcı derslik;gezici öğretmenlik;özel işlik;rehabilitasyon merkezi;işitme ve konuşma merkezi olarak sıralayabiliriz (10).Bunlardan Türkiye’de olanlar daha önce belirtildiği gibi,yatılı okul (sağırlar okulu ve yetiştirme okulu),yatılı okula devam eden gündüzlü öğrencilik,gündüzlü okul,normal ilkokullar içinde özle sınıf,normal sınıflara yerleştirilen özürlülerin sınıfı,rehberlik ve ararştırma merekezleriyle üniversite ve hasyane kliniklerinde yapılan muayene ve sağlam çalışmalardır.

Eğitim Programlarının Eğitim Kademelerine Göre Ayarlanması

İşitme özürlülerinin eğitimi ülkelere göre bazı değişiklikler göstermektedir.Ama giderek belirlenen eğitim,işitme özürlülerin eğitimini normal eğitime paralel hale getirmektedir.Bizde özürlülerin eğitimi,okul öncesi eğitimi,ilköğretim,ortaöğretim ve yükseköğretim kurumlarını kapsamaktadır.

Okul Öncesi Eğitim:Doğuştan ya da okul çağından önce işitme kaybına uğramış olan çocukların resmi okul kaydından önce tabi tutulacaklarını eğitim okul öncesi eğitim olarak adlandırılır.Doğuştan sağır olan çocuklar 3 yaşına kadar olan süreyi evde geçireceklerinden bu dönemde eğitim aileye yönelik olmalıdır.Bu dönemde gezici ya da ziyaretçi öğretmenlik uygulamalarına yer verilmesi gerekir.İşitme özürlü çocuk 4-6 yaş arasındaysa normal okul öncesi eğitim kurumlarında eğitime tabi turulmalıdır.Gezici öğretmenlik yaklaşımıyla çocuğa ve öğretmenine gerekli özle yardımlar yapılarak çocuk bu dönemde çevresindekilerle konuşarak anlaşabilir hala getirilmektedir.

İlköğretim:İlköğretim 5 yıllık ilkokulu kapsayan birinci kademeyle 3 yıllık orta okulu kapsayan ikinci dademeden oluşmaktadır.İlköğretimin birinci kademesi normallerle olduğu gibi işitme özürlülerede vatandaşlık eğitiminin verileceği yerlerdir.Genel amaçlarla değişik gerekmez.Özel amaçlarda iletişimişne ağırlık verilmelidir.En büyük yöntem ve araçlarda olacaktır.

İlköğretimin ikinci kademesine yine ilköğretimin ikinci dademe programı esas alınmalıdır.Ancak lisan,konuşma ve işitme eğitimine ağırlık verilmesi zorunludur.

Orta Öğretim:Bu düzeyde eğitime devam edebilecek durumda olanlara uygun program seçiminde yardım edilmesi önelidir.Lisan çalışmalarında dudaktan anlam,işitme eğitimi ve göze hitabeden araçlar kullanılmasını gibi özlelliklere yer verilmelidir.

Yükseköğretim:İşitenlere göre işitme özürlülerin daha azı yüksek öğretime devam edebilmektedir.Bizde 1982 yılından bu yana yüksek öğretime devam eden öğrenciler bulunmaktadır.Yüksek öğrenimde özel eğitim hizmetleri teknik yardım diyebileceğimiz konularda olmaktadır.Konuşma,işitme eğitimi,işitme aracı sağlanması gibi.

Rehberlik çalışmaları bu kademede boş zamanların değerlendirilmesi,iş ve meslek seçimi,çocuk yetiştirme gibi konulara yönelik olmalıdır.

Okul Sonrası:Hayata atılmış işitme özürlü bireylerin hayata eğitimlerşne devam edilmesi gerekmektedir.Bu gruba girenlerin yaygın eğitime olan gereksinimleri normalden fazladır.Gece eğitimi yoluyla yetişkin sağırlar iş ve meslekleriyle ilgili olarak sürekli biçimde bilgi tazeleme etkinliklerine tabi tutulmalıdır.İş ve meslek değiştirme zorunda kalanlar için hizmet içi eğitimle birlikte özel eğitim de gerekir.

Özel Eğitim Yöntemleri

İşitme özürlü çocukların bu özürlerine bağlı olarak görülen ayrıcalıları dha çok iletişim kolaylıklarındaki kayıplardır.Bu bakımdan işitme özürlülerin eğitimlerinde iletişim becerileri kazandırmak ön plana çıkmaktadır.Bunu sağlıyabilmek için kullanılan yöntemler üç kümede görülmektedir.Bunlar,sözlü(oral) önetm,işaret manuel) yöntem,tüm iletişim yöntemidir.Sözlü iletişim yöntemiyle tüm iletişim yönteminin birleştiği yanları çoktur.Bizim okullarımızda sözlü iletişim yönteminin uygulanması yönetmelik ve program gereğidir.Bu bakımdan burada çocuğu çevresinde konuşulan dili daha iyi anlar,konuşarak meramını anlatabilir hale getirmek için uygulanan sözlü iletişim yöntemlerinin belirli kısımları üzerinde durulacaktır.Bunlar işitme eğitimi,dudaktan anlama,konuşma eğitimi ve ses eğitimidir.

İişitme Eğitimi:İşitme eğitimi çocuğun işitme kanlıntısını en iyi biçimde kullanılabilir hale gelmesini sağlamak için yapılan etkinliklerdir.Akustik eğitimi,ses eğitimi diye adlandırıldığıda olur.Fakat giderek eğitimciler işitme eğitimi deyimini daha çok kullanmaktadır.

Çevremizde çok değişik sesler vardır.İşitme duyarlılığı normal olanlar bu seslerin farkındadır ve o sesler i biribirnden ayırdedebilmektedir.İşitme özürlü olanlar bu bu seslerden özürlülerin ağırlık derecesine bağlı olarak yararlanma olanağından yoksun kalmaktadır.Onların bu eksikliğini eğitim yoluyla azaltmaya çalışmak gerekir.

İşitme eğitiminde çocuğa kazandırlacak ses ayırtetme becerisini üç kümede toplanabilir.Kaba sesler,müzikal sesler,konuşma sesleri.

Kaba sesler diye adlandırılan çocuğun evde her gün evde,okulda,sokakta duyacağı seslerdir.Gök gürültüsü,rüzgar sesi,yaprak hışırtısı,hayvan bağırtıları gibi doğada oluşan seslerle makina alet ve araçlardan çıkan seslerdir.

Günlük yaşantımızda,radyo,televizyon,pikap gibi araçlar yoluyla yayılan müzik önemli bir yer tutar olmuştur.İşitme özürlü çocuklarda müzikten hoşlanır ve ondan yararlanacak hale getirilmelidir.Onlar müziğin ritmini ayırtedebilir ve o yolla müziği izleyebilirler.

Konuşma seslerinin farkında olmaları ve ayıredebilmeleri kuşkusuz çok önemli.Çocuk konuşma dilimizdeki ünlü,ünsüz sesleri biribirinden ayırtedebilir hale gelince konuşmaları daha iyi anlar ve bu sesleri kendisi daha doğru çıkarabilir hale gelir.Konuşma seslerini çocuk değişik ortamlarda ayırtedebilir hale gelmelidir.Devamlı sessiz ortamda yapılan işitme eğitimiyle bazı sesleri ayırtedebilir duruma gelen çocuk biraz gürültülü bir ortamda aynı seslerle karşılaşırsa ayırtetme güçlüğü çeker.Günümüzde gürültüyle savaştan söz edilse de ortam giderek gürültü ortamı olmaktadır.Çocuğu bu doğal koşullara göre eğitmek gerekir.

İşitme eğitimi yapılırken uyulması gereken bazı kurallar ve ilkeler vardır.

Bunlar

1. İşitme özürlü diye bilinen her çocukta bir işitme kalıntısı vardır ve ondan yararlanılabilir.

İşitme kaybı ne denli fazla olursa olsun her çocuk işitme eğitimine başlamalıdır.

İşitme eğitimine olanakların el verdiği oranda erken başlanmalıdır. İşitme özürünün farkına varıldığı zaman eğitime başlama zamanı olarak kabul edilnilmelidir.

İşitme eğitiminin planlanması ve uygulanmasında bireyselleştirmeye özen gösterilmelidir. Birbirinin aynısı işitme eğrisi veren çocuk bulmak güçtür. Bu iki çocuğun diğere etmenlerden ötürü işitme eğitiminden yararlanma dereceleri farklı olacaktır. Bunu yeterince dikkate alabilmek için çocuğun iyi tanınması gerekir. İşitme ölçümleri belirli aralıklarla yinelenmeli, işitme eğrileri yinlenmelidir.

işitme eğitiminin kulak yoluyla yapılamsı temel sayılırsada diğer durumlarla desteklenmesinde yara vardır.

İşitme eğitiminin küçük çocuklarda oyun biçiminde, yaş ilerleyip okula başlayınca ünite ve diğer okul çalışmalarına bağlı olarak ele alınıp yürütülmesinde yarar vardır.

İşitme eğitiminde çocuklara genellikle okul, öğretmen tarafından planlanan seslerin verilmesi olağansada arasıra çocukllara kendi istedikleri sesleri dinleme, duyma fırsarı verilmelidir. Hatta bu bazen yaratılmalıdır.

Çalışmalara önceleri doğa yada araç sesleri ayırdetme biçiminde olunmalı, sonradan konuşma seslerine geçilmelidir.

Doğal seslerden en iyi biçimde yararlanma fırsat ve olanakları kollanmalıdır. Bir uçağın ani geçişi, tren, korna sesi, gök gürültüsü, zil çalma sesi, çaydanlığın kaynaması, ustaların tıkırtısı, her türlü makineden çıkan seslerin oluştuğu anda yaralanılması yararlı olur.

Seslerden doğal olarak yararlanma olanağı bulunmadığında, sesin depolanma özelliğinden yararlanılmalı. Bantlar, plaklar bu amaçla biriktirilmeli, yeri geldiğinde kullanılmalıdır.

Yardımcı işitme araçlarından yararlanılmalıdır. Hangi çocuğun hangi tür işitme aracından yararlanabileceğini ilgili uzmanlar saptar. Fakat bu okulda, merkezlerde en verimli biçimde kullanılmasında uzman ve öğretmenin görevi büyüktür.

Yardımcı araç çok bol kullanılmalıdır. Teyp, pikap, trampet, davul, tef, zil, boru, kaval, maşa, düdük, piyano, diyapozon, megafon, mikrofon, video ve benzeri araçlar burada sayılabilir.

İşitme eğitimi etkinlikleri okullarda önceleri ayrı bir etkinlik olarak ele alınmalıdır. Sonraları çalışmalar ünitelere ve diğer derslere bağlantılı olarak yürütülmelidir.

Dudaktan Okuma

Dudaktan anlama, sözlü iletişim durumunda, işitme özürlünün işitme duyusu desteği dahil olmak üzere kaynağın konuşmasını, ağız, yüz devinimleriyle jestlerinden anlamasıdır. Bazen duddaktan okuma, konuşulanı okuma diye adlandırılmaktadır. İşitme özürlülerin iletişim becerilerinde, özellikle alıcı niteliklerini geliştirmek için dudaktan anlamaya yer verilmesi gerekmektedir.

Dudaktan anlama sürecinde en az iki kişi bulunur. Bunlardan biri konuşandır, diğeri ise dinleyendir. Dudaktan anlama sürecinde üç ana öğe bulunur. Bunlar; beden, zihin ve psikolojik öğe olarak adlandırılır.

Beden öğesi konuşanın ağız, dinleyenin gözle görme durumunu kapsar. Kaynak ve alıcının yukarıda belirtilen öğeleri iletişimi sağlamaya uygun ve ikisi arasında uyum varsa dudaktan anlama daha kolay ve etkili olur.

Zihin öğesi dinleyenin gözle izlediği devinimleri zihninde tamalayarak bir anlam bütünlüğü sağlamasıdır. Bu bakımdan şitmesi özürlü olan bireyin zihin gücü ve algılama yeteneği önemlidir.

Psikolojik öğe konuşanın ve dinleyenin dudaktan anlamaya karşı genel tutumuyla, dudaktan anlama etkinliği anındaki tutmunu kapsar. Kaynak ve alıcının dudaktan anlamaya karşı tutunu, genel olarak olumlu, yani dudaktan anlamayla iletişim sağlanabilir, inancında olur ve konuşma anında olumlu tutum içinde bul8unurlarsa sonuç verimli olur.

Bu üç öğeyi işitme özürlülerin eğitimiyle uğraşan bireylerin sürekli olarak akıullarında tutması gerekir.

Dudaktan anlama etkinliği için dikkat edilmesi gereken birkaç noktanın sıralnılmasında yarar vardır.

Dudaktan anlama öğreniminde olanakların el verdiği oranda erken başlamak gerekir. Doğuştan özürlü olanlarda bu daha önemli hale gelir.

Dudaktan anlam çocuğa belli bir sözcük dağarcığı kazandırmayı amaç edinmelidir. Sözcük dağarcığı çevreye, çocuğa ve zaman göre bazı farklılıklar gösterebilir.

Dudaktan anlama sürekli bir etkinlik olarak düşünülmelidir. Yaş, zaman, ders yada etkinliklerle sınırlı tutulmamalıdır. Bütün öğretim etkinliklerinde dudaktan anlamaya yer verilmelidir.

Dudaktan anlama yerle sınırlı tutulmamalıdır. Evde, dersanede, sokata, çocuğun yaşamının geçtiği her yerde dudaktan anlama yer alır. Yemek, oyun, gezinti, alışveriş, misafirlik, yatağa girme bunlardan bazılarıdır.

Dudaktan anlamada çocuğun kanuşanın yüzünü iyi görmesi esastır. Küçük yaşlardaki çocuk ve bebeklerde yapılacak çalışmalarda büyükler fırsatlardan yararlanarak bunu sağlamaya çalışmalıdır. Çocuğa büyüdükçe buna kendisinin de dikkat etmesi gerektiği öğretilmelidir. Çocuk konuşanın yüzünü en iyi görebileceği yeri bilmeli ve konuşmayı oradan izlemeyi alışkanlık haline getirmelidir. Gerektiğinde çocuk konuşandan yüzünü daha iyi görünebilir duruma geçmesini rica edebilmelidir.

Dudaktan anlamada çocuk konuşanın ağız ve yüz devinimlerini hep aynı açıdan görmemelidir. Bunun yerine konuşanı değişik açıdan izleme beceri ve alışkanlığını kazanmalıdır. Bunu önceleri büyüklerin dikkate alması, giderek çocuğa bu alışkanlığın kazandırılması gerekir.

Dudaktan anlamada konuşan kişi normal konuşmaya özen göstermelidir. İşitme özürlü konuşuyorum diye konuşma hızını, sesini, ağız devinimlerini abartmamalıdır.

Dudaktan anlama etkinliklerinde çocuk değişik kişilerle karşı karşıya getirilmelidir. Konuşan bireyler aynı şeyi konuşsalar bile değişik ağız devinimleriyle ve değişik hızda konuşurlar. Çocuk hep aynı kişilerin konuşmasını anlamaya alışırsa değişik kişilerle karşı karşıya kaldığında onları anlamada güçlükle karşılaşır.

Dudaktan anlama görme kanalını kullanmaya dayalıysa da diğer duyularla desteklenmesi, en azından bir “hazır oluş”oluşturma yönünden gereklidir. Çocuğa nesneleri, resimleri, renkleri, büyüklükleri, biçimleri, yapıları, tatları, kokuları, tanıtmaya yarayan etkinliklerde çocuğun olabildiği kadar çok duyusunu etkin kılmanın çareleri aranmalıdır.

Dudaktan anlama çok güç bir iştir. Öğretmen, ana baba ve çocuklarla ilgili ve ilişkili yetişkinler bunu akıldan çıkartmamalıdır. Bunlardan biri konuşma seslerinin hepsinin iyi görüntü vermemesidir. Görüntü daha çok ağzın ön kısımında ve dudakların belirgin devinimleriyle oluşan seslerde yakalanabilir. Ağzın gerisinde oluşan sesleri dudak devinimlerinde yakalamya çalışmak biraz boşunadır. Bazı sesler daha önce bir yerde değinildiği gibi birbirine benzer görüntü verirler. “p”, “b”, “m” seslerini birbirinden ayırmak kolay değildir. Konuşma dilimizde böyle seslerin sayısı az değildir. Bir başka güçlük kaynağı, ağzın devinim hızıyla gözün görüntüleri yakalıyabilme hız arasındaki farktır. Düzgün konuşmada ağız saniyede 13 ses devinimi yapar. Göz ise saniyede 8.9 bazen 10 devinimi yakalıyabilir. Bu demektirki göz konuşmada ağız devinimlerinin 13 te 8’ini yakalıyabilmektedir. Yani oran aşağı yukarı ¼ tür. Bu orana seslerin devinimlerindeki belirsizlik ve eş görüntüyü de eklersek dudaktan anlamanın güçlüğünün bir boyutu ortaya çıkar. Konuşan bireyler arasındaki konuşma farklılıkları da hesaba katılırsa güçlük daha iyi canlanır.

Dudaktan anlama öğretiminde üç değişik yöntem kullanılmaktadır. Bunlardan biri (fonetik) sesçil yöntemdir. Sözcüklerin ayrı ayrı sesçil kurallarına göre tanıtılır. İkincil yöntem bütün yada tümce yöntemi diye adlandırılır. Dudaktan anlamyı doğal konuşma içinde öğretmeye çalışır. Üçüncü yöntem seslerin görünenlerini öncelikle ele alıp onlarla, hece, sözcük sonra tümce kurmaya geçen bir tür birleştirme ya da karma yöntemidir.

Ses Eğitimi: İşitmesi özürlü olan bireylerin sesleri özürlerinin derecesi, özürün oluş zamanı ve eğitim durumuna göre değişmekle beraber, normal işitme duyarlılığına sahip bireylerinkine pek benzemez. Bu bakımdan işitme özürlü çocuklara konuşma öğretimi ile birlikte ses eğitimi de yapılmaktadır. Onların çıkardığı sesin yaş, cins ve beden yapılarınauygun biçime dönüştürülmesi gerekir. Ses bozuklukları kısmında verilen yöntemler burada verilen işitme eğitimi yöntemiylebirleştirilerek, ses eğitimi çalışmaları planlanıp yürütebilir.

Eklemleme Eğitimi: Dilimizin elliden fazla sesi vardır. Bu seslerin her birinin düzgün olarak çıkarılıp birbirine eklenmesiyle sözcükler oluşur. İşitme özürlü çocuk bunu yapamadığı için konuşma gerçekleşmez. Dilimizin seslerini doğru olarak çıkarıp birbirine uygun biçimde ulaşmasını öğretmek gerekir. Bunun yapılmasınada eklemleme eğitimi denir. Bunun için konuşma özürlü çocuklar ve eğitimleri ile işitme engelliler eğitimi kaynaklarına başvurulabilir.

Konuşma Öğretimi: işitmesi özürlü olan çocuğu çevresindekilerle ana dilini kullanarak iletişim kurabilir duruma getirmek içinonun verici yanınında ele alınması gerekir. Yukarıda sözü edilen iletişim eğitimi ve dudaktan anlama sadece çocuğu daha iyi alıcı duruma getirmeye yardım eder.

Çocuğun konuşabilmesi için ana dilinde kullanılan sesleri çıkarabilmesi, onlardan sözcük ve tümce oluşturabilmesi gerekir. Konuşma öğretiminde izlenecek yol düzgül çocuğun konuşma gelişimine uygun basamakları izlemektedir. Yani konuşulanları duyacak, öykünecek, heceler, sözcükler çıkaracak, sözcüklere anlam verecek, kısa tümceler söyleyecek, ondan sonra uzun tümceler söyleyecek hale gelecektir. Daha sonra okulda kazandırılan ana dili çalışmalarına geçecektir. İşitmesi özürlü çocuk hangi yaşta eğitime alınırsa alınsın bu sıraları izlemesi gerekir. Çocuğun durumu ve özelliğine bağlı olarak bu dönemlerin geçirilme süreleri uzayıp kısalabilir.

Konuşma öğretiminde çocuğa günlük yaşamında en çok gerekecek konuşma kalıplarının saptanması ve onlara yer verilmesi gerekir. Çocuk sabahleyin evindekalkınca ana babasıyla diğer yakınlarıyla neler konuşur. Okulda öğretmenleriyle ve arkadaşlarıyla neler konuşmak zorundadır. Bunlar saptanır, en çok gerekenler, en kolay olanları dikkate alınarak bir sıralama yapılırsa konuşma öğretiminde büyük kolaylık sağlanmış olur. Bu konu daha önce bir özür türü için öz esas konuşma kalıpları adıyla ele alınmıştı. Buarada da aynı şeyden yararlanılabilir.

Okula ve Sınıf Öğretmenine Düşen Görevler

İşitme özürlü çocukların eğitim hakkı vardır. Okullarımıza düşen görev onların bu haklarını kullanmada onlara yardımcı olmaktır. Zaten 2916 sayılı Özel Eğitime Muhtaç Çocukalr Kanunu 8. maddesiyle her derecede okul yönetimine bu tür öğrencilerin hiç bir ayırm yapmadan okula kaydedilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Ohalde okul yönetimine düşüen ilk görev, okuluna baş vuran işitme özürlü çocuğu okula kaydetmektir. Tabii bu kayıt işitme özürlü dışındaki koşulların uygun olmasına bağlıdır.

Okula bölesi bir öğrenci kaydedildiğinde okul yönetimi bu öğrenciye uygun eğitimi nasıl yürütebileceğini düşünmesi gerekmektedir. Bu konuda ilçe yada ildeki rehberlik ve araştırma merkezinden sağırlar okulundan gerekli bilgiyi alabilirler. Okulda bir den fazla şube var sa bu öğrenciyi en uygun şubeye yerleştirmek önemlidir. Okulda özel sınıf yada normal sınıflara yerleştirilmiş işitme özürlü öğrenci varsa yönetim bu sınıflara gereken özeni ve yardımı esirgememeli ve olumsuz bir tutuma girmemelidir.

Sınıf Öğretmenine Düşen Görevler

İşitme kaybı az olan öğrenciler sınıflarda daima bulunabilir.işitme kaydı fazla olup sağaltıma devam eden öğrencilerde normal sınıflarda bulunabilir. Bu bakımdan dersliklerde ve sınıflarda bu gibi öğrencilerin eğitim ve gelişimleri ne uygun önlemler alınmalıdır.

İşitmesi özürlü olan öğrenciler öğretmeni tarafından zamanında farkedilmez ve gereken önlem alınmazsa bu çocuklar işitme özürünün yanında birtakım uyum güçlükleri geliştirebilirler. İşitmesi özürlü olan çocuk bu özürünü gizlemek için yalnızlığı yeğler. Sınıf içinde geçen konuşma, tartışma soru ve direktifleri anlayamayabilirler. Bu anlamayış onu alay konusu haline getirebilir. Kendisine gülündüğü yada alay edildiğinde onun tepkisi değişik olabilir. Öğretmen bunları dikkete alarak sınıfta bazı önlemler almalıdır.

Öğretmen bu gibi öğrencilerine uygun oturma yeri sağlamalıdır. Sınıfta önemli ve sürekli çalışmalar nerede yapılıyor, öğretmen en çok nerede bulunuyorsa çocuk oraya en yakın ve orayı en iyi görebilecek bir yere oturtturulmalıdır. Sınıf çindeki çalışmalar zaman zaman değişeceğinden çocuk gerek duyduğunda sınıf içinde en iyi duyma ve görme yerini kendisi seçebilmeli, oraya gitmesi için serbestlik tanınmalıdır.

İşitmesi özürlü çocuk sınıfta yokken sınıfta onun problemi anlatılmalı, arkadaşları bu konuda uyarılmalıdır. İşitme özürü olan çocuk sınıftaki her türlü etkinliğe katılmalıdır. Kümeler girebilmesi için gereken beceriler ona kazandırılmalıdır. Öğretmen sınıfa topluca soru sorduğunda işitme özürlü olan çocuğun söylenenleri anlayacağından emin olması gerekir.

Öğretmen çocukla konuşurken dudaktan anlama kısmında belirtilen noktalara dikkat etmelidir. İşitmesi özürlü olan çocuklar sınıftaki etkinliklere ya gözle yada sürekli ve zorunlu bir dinlemeyle izlemeye çalışacaklarından ötürü bu tip çocuklar diğer öğrencilerden çabuk yorulabilirler. Bu husus dikkate alınmalıdır.

Çocuğun işitmesinde ve dikkatinde dalgalanma olabilir. Bundan dolayı bazı günler diğer günlere göre daha iyi işitebilirler. Bu gerçeğin bilinmesinde yarar vardır.

Nezle, grip, kabakulak vb. Hastalıklarda çocuğun sağaltımı üzerinde özenle durulmalıdır. Önem verilmediğinde bu gibi rahatsızlıklar çocuğun işitme gücünü arttırabilirler.

Önlemler

İşitme özürlülerin sorunlarıyla savaşmanın en kestirme yolu, bunları özürlü hale getirmemek, en azından sayılarını en az düzeyli tutmaktır. Öte yandan işitmesi hafif derecede özürlü olan, özürünün ağırlaşınaması da önemli bir sorundur. Bunların hepsine birden işitmenin korunması deniyor.

İşitmenin korunması denildiğinde: bireylerin işitmelerinin zedelenmesinin önleme; işitmesi zedelenmiş olanların zedelenme derecelerini arttırmama,hiç olmazsa aynı derecede tutabilme; işitme özürlü bireyin kazanmış olduğu sözlü iletişim becerisinin kaybettirmeme ve herkesi işitme duyarlılığında en etkin ve sağlıklı biçimde yararlanmasını sağlama önlemleri vardır.

Bu önlemlerden bir grubu, işitme özürünün nedenleri başlığı altına verilen zararlardan korunmaktır. Akraba evliliğinden sakınmak, sağlıklı evlilik yapmak, hamileliği sağlıklı sürdürmek, sağlıklı doğum, sağlıklı beslenme ve bakım bunların arasındadır.

Bir başka grup önlem, yaşadığımız ortamları “uygun işitme ortamı” haline getirmek ve korumaktır. İşitme ortamını bozan en büyük ortam gürültüdür. Şimdilerde gürültü bir tür çevre kirlenmesi sorunu olarak görülmektedir. Gürültünün çoğu insan kaynaklıdır. Bunun hepsi ille insanın kendisinden kaynaklanıyor değil. Fakat çoğunda insan aracıdır. Çatlak egzozlu araç insan kullanmazsa kendiliğinden gürültü yapmaz.. sonuna kadar açılmazsa radyo, televizyon, pikap vb. Gürültü yapmaz. İnsan hızla çarpmazsa kapı kendiliğinden gürültü yapmaz. Bu listeyi uzatmak mümkün.

Önlemlerin hepsi eğitilmiş insala kolaylaşıyor, etkin hale geliyor. Bu bakımdan sınıflarında, okullarımızda bu konuların ele alınması, öğretilmesi ve iyi alışkanlıklar haline getirilmesi gerekiyor.

İNCELEME ARAŞTIRMA SORUNLARI

İşitme duyusunun eğitimdeki yerini görme duyusuyla kıyaslıyarak açıklayınız.

Tanıdığınız işitme özürlüleri davranışlarını işitenlerle kıyaslayınız.

Yakınınızdaki sağırlar okulu, rehberlik araştırma merkeziyle ilişki kurun. Sınıfınızda bir işitme taraması yapılması için onlardan yardım rica ediniz.

Sınıfımızda işitme özürlü bir öğrenci olsaydı, ne gibi güçlüklerle karşılaşırdı ? maddeleyiniz.

Konuyla ilgili olarak bulduğunuz yazılı kaynakların bir listesini yapınız.

DEĞERLENDİRME SORULARI

İşitme özürlü olduğu halde kendisi hafif sesle konuşan kişide hangi tür işitme özürü vardır ?

İşitme özürlüler için hangi tür önlemi daha yararlı görülmektedir ?

Kulaklık diye bilinen yardımcı işitme araçlarının en belirgin özelliği nedir?

İşitmesi özürlü çocuğu konuşulanı daha iyi anlayabilir hale getirmek için hangi yöntemler kullanılmaktadır ?

Sınıfında ağır işiten öğrencisi olan öğretmenin sınıf düzeninden alacağı önlem nedir ?

İşitmenin korunması konusunda sınıfınızda neler yapılabilir ?

BAŞVURU KAYNAKLARI VE KURUMLARI

Kaynaklar

Kaynakça bölümünde verilenlerin dışında:

Çağlar, D. İşitme Özürlülerle Konuşma Öğretimi. Ank: Ankara Üniversitesi BasımEvi; 1985.

Özsoy, Y, İşitme Engellilerin Eğitimi. Ank; Milli Eğitim Basım Evi, 1985.

KURUMLAR

Sağırlar Okulu

Rehberlik ve Araştırma Merkezi

Hastanelerin K.B.B klinikleri

Eğitim Fakültelerinin Uygulama Birimleri

KAYNAKÇA

Avery, C.B. “The Education of Children With Impaired Hearing “ in Cruieshank, W.M. Johnson O.D. Education of Exceptional Children and Youth. Englewood cliffs Prentice Hall, 1967

Ballantynee, J.Deafness. London: J.A. Churchill, 1972

Hardy, W.G. Children with imparied Hearing Andiologic Perspective. U.S. Government Printing Office, 1952

Hillgard, E.R. Introduction to Psychology, New York: Narccourt Brace and Comp, 1957

Mclaughin, H. Sağırlar Okulu Öğretmenlerine Mahsus El Kitabı (Çeviren Necmi SARI) İstanbul: İstanbul Maarif Basımevi, 1955

A MEGSB İşitme Engelli Çocuklar ve Egitimleri Komisyonu Raporu.Ankara:13-15 Mayıs,1991 1.Özel Eğ itim Konseyi.

Mueller,C.C.Sensory Psychology.Englewood Cliffs.Prentice Hall, 1965.

Myklebust,N.R. The Psychology of Deafness.New york:Grune and Stratton,1969.

Özsoy.”Özel Eğitimde Kavramla İlgili Sorunlar”Eğitim Fakültesi Dergisi.1978 Cilt 10,Sayı 1-4,s,211-244.

Özsoy,Y.”İşitme Özürlüler”Enç.Çağlar,Özsoy.Özel EğitimeGiriş.(3.Basım)Ankara Üniversitesi Basımevi,1987.

Rasdell,D.A”The Psychology of the Hard of he Hearing and deafened adults”in davis H.(Ed). Hearing and deafness. New York: Murray Hill Brooks, 1947

Sataloff J.Hearing Loss, Philadelphiaa: J.B. Lippincor, 1966

Streng A. Ve diğerleri, Hearing Therapy for Children. New York: Grune and Stratton, 1964

Woodes, H.Z. “Deal and Hard of Hearing Children” in dunn (Ed) Exceptional Children in the schools. New York : Holt Rinehart and Winston, 1963

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İçimizdeki Klima:

İÇİMİZDEKİ KLİMA:

SOLUNUM SİSTEMİ

En küçüğünden en büyüğüne kadar vücuttaki milyarlarca işlem oksijen sayesinde elde edilen enerji ile gerçekleşir. İhtiyaç duyduğumuz oksijeni vücudumuza sağlayan solunum sistemimizdir. 

Nefes alıp verme işlemi otomatik olarak gerçekleşir. İnsan bu hayati önemdeki işlem yerine getirilirken hiçbir emek sarf etmez, bir karar vermez ve hiçbir müdahalede bulunamaz. Doğduğu andan itibaren bu mucizevi sistem faaliyete geçer ve hiç aksama olmadan çalışır. Yeni doğan her bebekte -o farkında dahi olmadan- ömür boyunca hiç durmadan çalışacak olan solunum makinesinin düğmesine basılmış olur. 

Solunum, yalnızca nefes almak değildir. Havadaki oksijen kullanılarak vücutta enerji ortaya çıkarmak için yapılan işlemler zincirinin tümüne verilen addır. İlerleyen bölümlerde solunum işleminin nasıl gerçekleştiği konusuyla birlikte solunum sistemini oluşturan parçaların genel yapısı da ele alınacaktır.

Solunum Sisteminin Giriş Kapısı: Burun

Hafızanızdaki kokuları şöyle bir gözden geçirin. Taze ekmeğin, bahçedeki hanımelilerin, yeni biçilmiş çimenlerin, yağmurdan sonraki toprağın, tam kıvamında kızarmış ızgaranın, yeni toplanmış çileğin, şeftalinin, maydanozun, kullandığınız sabunun, şampuanınızın kokusunu ve buna benzer daha pek çok kokuyu duyabilmenizi burnunuzdaki hassas yapıya borçlusunuz.

Pek çok insan gün içinde ne kadar çok koku duyduğunu ve bu kokular sayesinde kafasındaki cisimlerin şekillendiğini hiç düşünmez. Oysa yediğiniz yemeğin lezzet kazanmasını sağlayan koku alma duyunuzdur. Koku, cisimleri tanımanızdaki etkenlerden bir tanesidir. 

Aldığınız her nefesle birlikte cisimlere ait kokular da burundan içeriye girer. İnsan burnu duyduğu bir kokuyu 30 saniye içinde analiz edip, yaklaşık 3.000 değişik kokuyu da birbirinden ayırt edebilecek kadar müthiş bir kapasiteye sahiptir.60

Bebekler anne karnında iken göbek kordonu vasıtasıyla annelerinden hazır olarak aldıkları oksijenle beslenirler. O dönemdeki vücut yapıları akciğerlerini kullanmadan solunum yapabilecek şekilde yaratılmıştır. Ancak zaman içinde diğer organlarla birlikte akciğerleri de büyür. Anne karnında bir sıvının içinde yüzen ve nefes almayan bebek dışarı çıktığı andan itibaren nefes almaya ve akciğerlerini kullanmaya başlar. Bebek için daha doğmadan gereken tüm hazırlıklar yapılmıştır. Dış dünyada ihtiyacı olacak her türlü organ anne karnındayken onun için tasarlanmıştır. İnsanı yaratan Allah’tır. Bu hayati geçiş insan vücudunda Allah tarafından yaratılmış olan mükemmel sistem sayesinde problemsiz gerçekleşmektedir.

Burnun üst bölümünde çok sayıda sinir hücresi içeren ve koku epiteli olarak adlandırılan iki küçük alan bulunur. Bu alanlar koku duyumundan sorumludur. Koku ise havada molekül olarak dolaşır. Nefes alırken havadaki oksijenin yanısıra bu moleküller de burna girer. Havayla taşınan “koku molekülleri” koku epitelindeki alıcılara ulaştığında burada bulunan hücreler uyarılır. Uyarılan hücre beyne bir elektrik sinyali gönderir. Beyin koku molekülü ile değil yalnızca kendisine ulaşan elektrik sinyali ile muhatap olur. Elektrik sinyali için beynin yaptığı yorumu insan koku olarak algılar.

Burun güzel kokulu çiçeklerin ya da iştah açıcı yemeklerin kokularını algılamamızı sağlamanın ötesinde de, çok önemli işlevleri olan bir organımızdır. Soluduğumuz hava ile birlikte havadan aldığı oksijeni vücudumuzun bütün hücrelerine taşıyan kan arasındaki temel bağlantı yollarından biridir. Kısacası burun hem koklama organı, hem de solunum yollarının başlangıcı olarak büyük önem taşır. İki bölümden oluşan burnun içinde “silya” denen tüycükler ve mukus adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 30 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir.

Burnun içinde aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemleriyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir.  Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir.

Soluduğumuz havanın temizlenmesi ve zararlı maddelerinden arındırılması tek başına yeterli değildir. Havanın kullanılabilmesi için ısıtılması ve nemlendirilmesi şarttır. Burnun içinde bulunan kıvrımlar havanın ısıtılması için en uygun dizayna sahiptir. Bu kıvrımlara takılan hava, burnun iç yüzeyindeki incecik kan damarlarının sıcaklığıyla ısınır. Böylece soluduğumuz tozlu, pis ve soğuk hava akciğerlere ulaşmadan önce ısıtılmış, süzülmüş, temizlenmiş, filtre edilmiş ve nemlendirilmiş olur. Eğer aksi olup, hava solunduğu haliyle akciğerlere ulaşmış olsaydı, çok ciddi hastalıklara maruz kalabilirdik. Havanın soğutucu, kurutucu etkisi, aynı zamanda bakterilerle yüklenmiş hali ciğerlerin alt bölümlerinde şiddetli enfeksiyonlara neden olurdu. Ancak burnun üstün tasarımı insanı bu tehlikeden korur.

Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur.

Evrimci tıp mühendisi John Lenihan, Human Engineering adlı kitabında solunum sistemini klimaya benzeterek, vücuttaki kusursuz tasarımı şöyle tarif etmektedir:

Burun deliklerinin ardındaki alan analitik kimyacılarının açıklamaya güçlerinin yetmediği olağanüstü duyarlılığa sahip bir keşif sistemiyle birleşmiş dünyanın en iyi air-condition (klima) sistemine sahiptir.61

Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassastır. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, insanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak herşeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar.

Burnun içinde temizlenen ve ısısı ayarlanan hava ciğerlerinize gitmek üzere hazırdır. Ciğerlere ulaşmak için takip edilecek yol nefes borusudur.

Havanın solunum sistemindeki yolculuğunu izlemeye devam etmeden önce bir konunun üzerinde tekrar durmakta fayda vardır. Soluduğumuz havayı temizleyen sistemi bir klimaya benzetmiştik. Üstelik sadece temizleyen değil, ısıyı da ayarlayan, çift sistemli bir klima. Peki insan vücudundaki bu klima nasıl ortaya çıkmıştır? Nasıl olup da vücudumuza yerleştirilmiştir? Nasıl her insanda eksiksiz bir şekilde var olmaktadır?

Bu soruların cevaplarını vermek için bir soru daha soralım: Bir klimanın tesadüfen oluşması mümkün müdür? Birbiri ile uyumlu çalışan klima parçalarının; havayı süzen filtrelerin, nem sağlayan mekanizmaların, soğuk havayı ısıtan, sıcak havayı soğutan bir sistemin tesadüflerin eseri olması mümkün müdür? Bir odaya klimayı oluşturan tüm maddeleri, hatta bütün parçalarını eksiksiz koyduğumuzu farz edelim. 10 yıl, 100 yıl, 1000 yıl hatta 1 milyon yıl sonra tekrar bu odaya girdiğimizde parçaların kendi kendine birleşmesiyle oluşan çalışır durumda bir klima ile karşılaşabilir miyiz? Bırakın zaman içinde bir klimanın kendi kendine oluşmasını, bu maddelerde paslanma, eskime ve bozulma görüleceği çok açıktır.

Herhangi bir teknik aletin oluşması için bilinçli bir tasarımcının bulunması, bu tasarımcının tüm parçaları bir düzen içinde biraraya getirmesi ve  bunun için ciddi bir çaba sarf etmesi gerekir. Bu, her mantık sahibi insan tarafından kabul edilir. Vücudumuzdaki klimanın da, fonksiyonları bakımından bildiğimiz klimalardan herhangi bir farkı yoktur. Üstelik yapısındaki elemanlar açısından bu klima diğerlerinden çok daha üstündür. “Dünyanın taklit edilemeyen en iyi klima sistemi” olarak nitelendirilen burundaki tasarım, elbette ki Allah’ın benzersiz yaratma sanatının bir eseridir. Allah insanı yaşaması için gerekli olan en mükemmel sistemle birlikte yaratmıştır. Allah herşeyi kusursuz ve örneksiz yaratandır.

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)

SOLUNUM YOLLARINDA HATASIZ YÖN TESPİTİ YAPABİLEN TÜYCÜKLER

Nefes alırken aslında havayla birlikte birçok zararlı maddeyi de solumuş oluruz. Ancak bu bizi etkilemez. Çünkü vücut için zararlı olan birçok madde akciğerlere ulaşamadan belirli güvenlik kapılarında tutularak etkisiz hale getirilir.

Burundan bronşlara kadar bütün solunum yollarının yüzeyi mukus adlı bir tabakayla kaplıdır. Bu maddenin solunum yollarının yüzeyini nemlendirici özelliği vardır. Bu sayede havayla birlikte solunan toz gibi küçük maddeleri tutarak, akciğere girmelerini engeller. Ancak mukus tarafından tutulan yabancı maddelerin, zamanla solunum yollarında birikmemesi için dışarıya atılmaları gerekir. Bunun için de vücudumuzdaki bir başka güvenlik mekanizması devreye girer.

Bu mekanizmada solunum yolları yüzeyini kaplayan silya adındaki sivri uçlu kamçılar görev alır. Solunum yollarının yüzeyindeki hücrelerin her birinin üstünde 200 silya bulunur. Bunlar saniyede 10-20 vuruş yaparak yutağa doğru sürekli bir çarpma hareketinin oluşmasını sağlarlar. Bu bölgedeki silyaların hareket yönleri hep yutağa doğrudur. Bu şekilde içinde yabancı madde barındıran mukusun dakikada 1 cm. hızla yutağa doğru ilerlemesini sağlarlar. Burundaki silyalar ise bulundukları bölgede mukusun bu kez aşağı doğru hareket ettirilmesi gerektiğini bilirler ve tam aksi yöne kamçı hareketi yaparlar. Böylece burundaki mukusta yer alan maddelerin yutağa gelmesini sağlarlar. Böylece solunum sistemi zararlı maddelerden arındırılmış olur.

Bu örneklerden anlaşıldığı gibi silya isimli tüycükler, görmek için gözleri, düşünebilmek için beyinleri olmamasına rağmen kendilerine kıyasla kilometrelerce uzaktaki yutağın yerini tespit edebilmektedirler. Bunun yanısıra yabancı maddelerin akciğere gönderilmesinin bedene zarar vereceğini bilmekte ve bulundukları bölgede bunu engelleyecek şekilde, birbirleriyle tam bir uyum içinde, hep gereken yönde hareket etmektedirler.

Bilim adamlarının çeşitli deneylerle, farklı araçlar kullanarak, uzun yıllardır süren araştırmalarına rağmen çalışma mekanizmasını tam olarak keşfedemedikleri bu metrenin 2 milyonda biri boyundaki tüycükler, yeryüzünde ilk insan var olduğundan beri kusursuz bir mekanizmayla çalışmaktadırlar. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın ilhamıyla hareket ettikleri için hiçbir tesadüf zincirinin oluşturamayacağı kadar mükemmel bir işleyişe sahiptirler.

Yaşam Borusu, Nefes Borusu

İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur.

Mikroskop altında incelendiğinde nefes borusunun her saniye kendi kendini temizleyerek akciğerleri koruyan bir yapısının olduğu görülecektir. Nefes borusu halkalar halinde bir yapıya sahip olup, iç kısmı halı benzeri titrek tüylerle kaplıdır. Bu tüycükler sürekli olarak akciğerin ters yönünde yani ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde yemek borusuyla birleşen nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır. Böylece atık maddelerin ve akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.

Akciğerleri koruyan sigorta sistemleri bunlarla sınırlı değildir. Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da bir başka emniyet aracı olan ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte 960 kilometreye kadar çıkabilir.62

Nefes borusu gırtlaktan akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın ciğerlere iletimi durur ve insan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve etten yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir. İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.

Yanda elektron mikroskobu altında soluk borusundaki tüycükler, en sağda ise soluk borusunun genel yapısı ve enine kesit görülüyor.

Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan Kartagener sendromunda,  sistemin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa ulaşamadan hayatlarını kaybederler.

İnsan bedeninin derinliklerinde gözle görülemeyen mikro tüycükler insan sağlığı için bütün güçleri ile çalışırlar. Soluk borunuza giren toz ve yabancı cisimleri adeta elden ele taşıyarak ciğerlerinizden uzak tutmaya çalışırlar. İnsanın varlığından hiç haberdar olmadığı ancak kendisi için gece gündüz hizmet eden bu milyonlarca mikro tüycük, insan bedeninin tasarlanmış, yani yaratılmış olduğunun bir delilidir.

Soluk borusunun dokusunun iç yüzeyinde tüycükler ve salgı hücreleri bulunur. Soluk borusundaki tüycükler tarafından tutulan toz ve mantar gibi maddeler mukus sıvısı ile birlikte vücuttan atılır.

Kendi Kanınızı Temizleyecek Bir Cihaz Tasarlayabilir misiniz?

Nefes borusundan geçen oksijen, nefes borusundan ikiye ayrılan broşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Göğüs boşluğunda, biri sağa diğeri sola yerleştirilmiş iki akciğer vardır. Akciğer en önemli organlardan biridir. Vücuttaki diğer organlarla olan bağlantılarının yanısıra, kendi içinde de son derece karmaşık bir tasarıma sahiptir.

Akciğerin yapısının detaylarına girmeden önce hep birlikte bir tasarımın nasıl yapıldığı üzerinde düşünelim.

Oksijen vücudumuza ciğerlerimizde bulunan alveollerden girer. Bu ince hava keseciklerinin etrafı bir hücre genişliğindeki kılcal damarlar tarafından sarılmıştır.

Bir tasarımın ilk aşaması belirli bir plan oluşturmaktır. Ardından bu plan doğrultusunda belirli parçalar biraraya getirilir. Çevrenize baktığınızda pek çok tasarım ürünü görürsünüz. Bir tabloda tasarım vardır, şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitabın dış kapağında, iç sayfa düzeninde, kitabın içinde anlatılan konunun bütünlüğünde de bir tasarım vardır. Bu kitabı oluşturan kağıtlar da, giydiğiniz kıyafetler de, üzerinde oturduğunuz koltuk da tasarım ürünüdür. Kitabın bu bölümüne kadar delilleriyle gördüğümüz gibi insan vücudunda da çok açık bir tasarım vardır.

Şimdi insan vücudu ile ilgili olarak sizden bir tasarım yapmanızın istendiğini varsayalım.

Yapmanız gereken; “Kandaki karbondioksiti temizleyecek ve yerine oksijen verecek bir cihaz” tasarlamaktır. Ancak bu cihaz insan vücuduna yerleştirilecek büyüklükte olmak zorundadır.

Böyle bir cihaz tasarlayabilmek için öncelikle kan ve oksijen hakkında binlerce detaya hakim olmanız gerekir. Kanda oksijenin nasıl taşındığı, oksijen taşıyan proteinlerin moleküler yapıları, oksijenin atomik özellikleri gibi birçok ayrıntıyı bilmeniz gerekir. Bu bilgilere sahip olmadan sizden istenen cihazı tasarlamanız tek kelime ile imkansızdır.

Kan ve oksijen hakkında detaylı bir araştırma yaparsanız şu sonuca ulaşırsınız; Kandaki karbondioksitin havadaki oksijen ile yer değiştirmesi için, kan sıvısı ve hava mümkün olan en geniş alan üzerinde birbirleri ile doğrudan temas etmelidir. İhtiyaç duyulan alan yaklaşık 100 metrekare büyüklüğünde olmak zorundadır. Yani öyle bir cihaz tasarlamak zorundasınızdır ki, bu cihaz kan ve havayı 100 metrekarelik bir alanda birbirleri ile temas ettirmelidir. Ancak bu cihaz aynı zamanda bir insanın vücuduna sığacak kadar da küçük bir hacme sahip olmalıdır. Şüphesiz böyle bir cihaz tasarlamak yüksek bir akıl ve bilgi gerektirir.

Yeryüzünün en tanınmış tasarım uzmanları ile biraraya gelerek tasarımlar yapabilir, yeryüzünün en ileri teknolojilerini kullanarak tasarladığınız cihazı üretmeye çalışabilirsiniz. Ancak ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bu iş için kendi akciğerleriniz kadar mükemmel tasarıma sahip bir cihaz yapamazsınız.

Bu noktada akla şu soru gelecektir: Akciğerlerde nasıl bir teknoloji ve tasarım vardır ki, 100 metrekarelik bir alan insanın göğüs boşluğunun içine yerleştirilmiş ve paketlenmiştir. Bu sorunun cevabını öğrenmek için akciğerin mucizevi özelliklerini yakından incelemek yeterli olacaktır.

Keseciklerle Oluşturulmuş Mükemmel Tasarım

Akciğerlerin yapısını incelediğinizde oksijen ve karbondioksiti buluşturmak için tasarlanmış kusursuz bir yapıyla karşılaşırsınız.

Akciğerin içine her biri toplu iğne ucundan daha küçük 300 milyondan fazla kesecik (alveol) yerleştirilmiştir. Keseciklerin her birinin çapı 0.25 mm kadardır. Bu keseciklerin toplam yüzey alanı hesaplandığında ortaya olağanüstü bir rakam çıkar. Bir insanın akciğerinin yüzey alanı yaklaşık 70-100 metrekaredir. Böylesine büyük bir yüzeyin bu kadar küçük bir hacmin içine sığdırılmış olması akciğerlerdeki kusursuz tasarımın eseridir.

Her nefes aldığınızda bu 300 milyon küçük keseciğin içi havayla dolar. Bu keseciklerin iç yüzeyinde kılcal damarlar bulunmaktadır. Balonlar havayla dolduğu anda, kılcal damarlarda bulunan kandaki karbondioksit, havada bulunan oksijen atomları ile yer değiştirir.

Ancak bu hava keseciklerinin açılıp kapanmaları ilk bakışta görüldüğü kadar kolay değildir. İlk defa şişirilen bir balonu şişirmek ne kadar zorsa, normal şartlar altında çok yüksek bir gerilime sahip olan alveolleri şişirmek de o derece zordur. Ancak nefes alıp verirken hiç zorlanmayız. Alveollerimizin açılıp kapanmasını hissetmeyiz bile. Çünkü solunum sistemimiz rahat nefes alıp vermemizi sağlayan bir tasarıma sahiptir. Her nefes alındığında alveollerin kolayca açılıp kapanmasını sağlayacak bir sistemin olmaması, insan için ölümcül sonuçlara yol açabilecek kadar ciddi bir sorundur.

Solunumun gerçekleştiği bölgenin parçaları: 

A-Solunum bronşları ve alveollerin şematik görünümü. 

B- İnsan akciğer dokusunun tarayıcı elektron mikroskobundaki görünümü

Mümkün olan en iyi tasarım, her zaman olduğu gibi yine insanın emrine verilmiştir.

Akciğerlerinizi oluşturan 300 milyondan fazla keseciğin çevresi sürfaktan isimli bir madde ile çevrilidir. Sürfaktan maddesi bu keseciklerin açılıp kapanmasına yardım eder, yüzey gerilimlerini düşürür.63 Bu maddenin bir diğer fonksiyonu da nefes verirken keseciklerin tamamen boşalmasını engellemesidir. Sürfaktan sayesinde en güçlü nefes verişte bile akciğerlerde belli miktarda hava kalır. Bu şekilde alveol çevresinde dolaşan kan her zaman havayla temas edip vücudun tüm hücrelerine düzenli olarak oksijen iletir.

Sürfaktan, alveollerin yüzeyinde bulunan çok özel bir hücre grubu (tip II granüler promösitler) tarafından sentezlenir. Vücudun akciğer hariç hiçbir bölgesinde olmayan bu hücreler sayesinde, rahatlıkla nefes alıp verebiliriz.

Bu maddenin önemli özelliklerinden birisi de bebek doğmadan tam bir ay kala üretilmeye başlamasıdır. İşte olayın mucizevi yönü de burada başlar. Anne rahmindeyken akciğerini kullanmayan bebek nasıl olup da dışarıda nefes alırken  böyle bir zorlukla karşılaşacağını düşünüp, bu maddeyi üretmeye ihtiyaç duyabilir? Sürfaktanın akciğerindeki keseciklerine yardımcı olabileceğini nereden bilebilir? Bu maddenin keseciklerin yüzey gerilimini düşüreceğini hangi kimya bilgisiyle tahmin edebilir? Bu maddenin yokluğu, bebeğin hayatını çok kısa bir zamanda kaybetmesine neden olacaktır. Bu hazırlığın yapılmadığı yani sürfaktan üretiminin yetersiz olduğu istisnai durumlarda örneğin premature bebeklerde bu durum oksijen yetersizliğine neden olur.64

Biz hiç farkında değilken vücudumuzda hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir. Her nefes alışta vücuda 100 trilyona yakın hava molekülü girer.

İnsan vücudunun her noktasında görülen bu hassas denge, canlıların yaratılışındaki mükemmelliğin önemli bir örneğidir. Sınırsız bir gücün sahibi olan Allah, her canlı için benzersiz tasarımlar yaratmıştır. Bunları inceleyerek Rabbini tanıma yolunda bir adım daha atan insana düşen ise Allah’ın yüceliğini gereği gibi takdir edebilmek ve O’ndan gereği gibi korkmaktır.

Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)

Vücuttaki Yaşam Boyu Sönmeyen Ateş: Solunum

Solunum işlemini pek çok açıdan ateşin yanmasına benzetmek mümkündür. Ancak ateşin yanmasına göre solunum daha yavaş ve daha düşük ısılarda gerçekleşen bir kimyasal işlemdir.

Hücreleriniz havadaki oksijeni kullanarak besinlerdeki karbonu “yakar” ve bu yanma sonucunda vücudunuz için gerekli olan enerji ortaya çıkar. Bu nedenle aldığınız her nefesin ardından gerçekleşen olayları adeta milyarlarca küçük ateşin içinizde yanması olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.

İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda bu kitabı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini “yakarak”, yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21′i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.

Oksijen Taşıyıcıları

Solunumun ana amacı vücut hücrelerindeki karbondioksidin dışarı atılması ve yerine oksijen alınmasıdır. Bu işlemler vücut dokularından çok uzak bir yerde, akciğerde gerçekleşir. Bu durumda akciğerden vücuda giren oksijenin bir şekilde dokulara taşınması, dokularda ortaya çıkan karbondioksitin de aynı şekilde akciğere ulaştırılması gerekmektedir. Peki bu ulaşım nasıl yapılacaktır?

Oksijen ve karbondioksitin, insan vücudu içindeki yorulmak bilmez taşıyıcıları kan sıvısında bulunan alyuvarlardır. Akciğerde kanla temas eden alyuvarlar, hücrelerden getirdikleri atık madde olan karbondioksidi keseciklerin içine boşaltırken, kesecik içindeki oksijeni emerler. Bu işlem çok özel bir zar boyunca gerçekleşir. Bu zarın bir tarafını kesecik -alveol- içindeki oksijenli hava oluştururken, diğer tarafta ise içinden sadece tek bir alyuvarın geçebileceği genişlikteki kılcal uzantılar vardır. Bu şekilde oksijen molekülü sorunsuz olarak alyuvarlarla temas haline geçer.

Solda solunum zarının anatomik yapısı görülüyor. Oksijen alveollerden küçük kan dolaşımındaki kılcal damarlara; karbondioksit de küçük dolaşımdaki kandan alveollere geçer. Alveoller birbirlerine küçük boşluklarla bağlıdır. Sağdaki resimde bu boşluklardan bir detay görülüyor.

Oksijen molekülü alyuvarların içinde bulunan hemoglobin adlı bir molekül tarafından hücrelere taşınır. Hemoglobin molekülü çok özel bir tasarıma sahiptir. Dış görünüşü oksijen veya karbondioksit taşımaya çok uygun bir çeşit fincan altlığı biçimindedir. Akciğerde oksijene bağlanan hemoglobin, kan dolaşımı yardımıyla vücudun derinliklerine doğru yol alır. Oksijene ihtiyacı olan dokulara ulaşıldığında bir mucize gerçekleşir. Çok özel bir tasarıma sahip hemoglobin molekülü, ortamdan kimyasal olarak etkilenir ve oksijenle arasında kurulu olan kimyasal bağ kopar. Hemoglobin bunun sonucunda yükünü yani oksijeni bırakır. İşte bu oksijen molekülü orada bulunan hücrelere hayat verecektir.

Hemoglobinin görevi burada bitmez. Hemoglobin ortamdan uzaklaştırılması gereken karbondioksidin akciğerlere taşınmasında da çok önemli bir rol oynar. Bu olay şöyle özetlenebilir:

Hücre solunumu ile meydana gelen karbondioksit, hücrelerden doku sıvısına, doku sıvısından kılcallara geçer. Karbondioksidin bir kısmı alyuvarlarda hemoglobinle birleşerek karbamino hemoglobin şeklinde taşınır. Bir kısmı ise karbonikanhidraz enziminin etkisiyle su ile birleşerek karbonik asidi oluşturur.  Daha sonra karbonik asit bikarbonat ve hidrojen iyonlarına ayrışır. Açığa çıkan hidrojen iyonu, hemoglobin tarafından tutulur. İşte karbondioksit bu şekilde doku kılcallarından toplardamarlarla kalbe getirilir. Kalpten de akciğere taşınır. Akciğerlerde gerçekleşen çeşitli işlemlerden sonra karbondioksit soluk verme esnasında dışarı atılır.65

Oksijen ve karbondioksit taşınması şöyle gerçekleşir:

Alveollerdeki oksijen alyuvarlara girer ve oksihemoglobin (HbO2) oluşturmak için hemoglobinle (Hb) birleşir. Oksijen bu forma girince vücut hücrelerine bırakılır (solda). 

Burada bikarbonat (HCO3-) ve hidrojen iyonlarına ayrılan karbon asidi (H2CO3) oluşturmak için suyla birleşir. Bu sırada bikarbonat plazmaya geçer. Hidrojen iyonları da hemoglobinle (H-Hb) birleşir ve hücre dışına taşınır. Bazı karbondioksitler ise bu işlemler olmadan direkt olarak hemoglobinle (HbCO2) birleşerek hücreden atılırlar.  Hücrelerimizde her an devam eden bu işlemlerin tesadüfen gerçekleşmesini mümkün olmadığı açıktır. Hücreler Allah’ın ilhamıyla hareket ederler.

Hemoglobinin yapısında dikkate değer bir özellik vardır. Hemoglobin, oksijeni taşıyabilecek yeteneğe sahip olduğu gibi aynı zamanda taşıdığı oksijeni doğru anda doğru yere bırakabilecek yeteneğe de sahiptir. Bunu başarmasının ardındaki sır oksijen ve hemoglobin arasında kurulan kimyasal bağda saklıdır. Hemoglobinin bu özelliğinin öneminin tam olarak anlaşılabilmesi için şöyle bir değerlendirme yapmakta fayda vardır:

-Eğer hemoglobin ve oksijen arasında kurulan bağ biraz daha zayıf olsaydı, hemoglobin oksijene bağlanamaz ve dokulara oksijen ulaştırılamazdı. Bu durum canlı için mutlak bir ölüm olurdu.

-Tam tersine bir olay gerçekleşseydi ve hemoglobin ile oksijen arasında kurulan bağ biraz daha güçlü olsaydı, bu sefer hemoglobin ve oksijen çifti dokulara ulaştıklarında birbirlerinden ayrılamazlardı. Bu durumda hücreler yine oksijensiz kalır ve canlılar birkaç dakika içinde ölürlerdi.

Yukarıdaki iki madde hemoglobinde özel bir tasarım olduğunun apaçık bir kanıtıdır. İnsan vücudunda oksijenin taşınması için mükemmel bir sistem yaratılmıştır. Bu sistem içinde yer alan her detay Allah’ın ilminin sınırsızlığını ve sonsuz gücünü bizlere kanıtlar. Düşünüldüğünde hemoglobin ve oksijen arasında kurulan moleküler bağın gücünün miktarı konusunda dahi sonsuz ihtimal olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Ancak bu sonsuz ihtimalin içinden olabilecek en uygun bağ hemoglobin ve oksijen molekülü arasında kurulmaktadır. Bağın gücü ne az ne de fazladır. Tam olması gereken miktardadır. Bu, tesadüfen oluşması imkansız bir durumdur. Apaçık bir planın, bir tasarımın ürünüdür.

Bu molekülün üretiminde meydana gelebilecek herhangi bir bozukluk, solunum işleminde ortaya çıkacak bir aksaklık, kanın pompalanmasında gerçekleşebilecek herhangi bir sorun, kanın içeriğinde olabilecek muhtemel bir değişiklik (bunun gerçekleşmesi için böbrekle ilgili basit bir problem yeterlidir) öncelikli olarak çok ağır hastalıkları, sonucunda ise ölümü getirecektir. Öyleyse bu büyük düzeni oluşturan parçalardan hiçbirinin tesadüflerle, kendi kendilerine oluşmalarına kesinlikle imkan yoktur. Hepsi aynı anda, tek bir bedende meydana gelmelidir. Üstelik bu, insan vücudundaki sadece tek bir hücredeki oksijen taşınma işlemi için değil, dünyadaki milyarlarca insanın her birinin trilyonlarca hücresinde tek tek gerçekleşen işlemler için de geçerlidir.

Peki bu kusursuz tasarım kimin eseridir? Hemoglobinin oksijeni taşımaya başladığı yer akciğerlerdir. Ancak bu karmaşık molekülün üretimi ise tamamen kemik iliğinin kontrolündedir. Kemik iliği hücrelerinin, kendilerinden çok uzaktaki bir organda olup bitenlerden haberdar olması ve ihtiyaca göre işlemler yapmaya karar vermesi mümkün müdür? Elbette ki bu akıl dışı bir kabul olacaktır.

Solunum sistemi içinde yer alan her detayda üstün ve benzersiz bir aklın delilleri görülmektedir. Son derece karmaşık, ancak o derece kusursuz olan bu sistemin varlığı hiçbir şekilde rastlantılarla açıklanamaz. Bunun tek açıklaması yaratılıştır. Allah insanları bugünkü kusursuz vücut yapılarıyla yoktan var etmiştir.

O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O’nun “ol” dediği gün (herşey) oluverir, O’nun sözü haktır. Sur’a üfürüldüğü gün, mülk O’nundur. O, gaybı ve müşahede edilebileni bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır. (En’am Suresi, 73)

Akciğerlerimizdeki Üstün Tasarımın Detayları Akciğerin Nefes Alıp Verebilmek İçin Dış Güce İhtiyacı Vardır

İnsan nefes alıp verirken vücudunda olup bitenlerden habersizdir. Bir koşu yaparken nefes alıp verişlerinin hızlanması, uyurken yavaşlaması onun için çok sıradan olaylardır. Oysa nefes alıp verişin içinde bulunulan duruma göre kendini düzenlemesi başlı başlına mucizevi bir olaydır.

Akciğer bir hava pompası gibi ömür boyu hiç durmadan vücut içine hava alıp, daha sonra bunu dışarı pompalar. Ancak akciğerin diğer tüm organlar gibi çalışabilmek için bir dış enerjiye, güce ihtiyacı vardır. Bu güç, göğüs kafesinin hemen altındaki diyafram ve kaburga kemiklerinin aralarında bulunan kaslar sayesinde sağlanır. Nefes aldığımız zaman, kaburga kemikleri dışarı ve yukarı doğru hareket eder. Akciğerin altında bulunan diyafram kası aşağı doğru yassılaşır. Akciğer nefes borusundaki havayı aşağı doğru çeker. Soluk verildiği zaman kaburga kemikleri içeri doğru geri çekilir. Kaburganın altında bulunan diyafram kası yukarı doğru hareket eder. Akciğer sıkışınca küçük keseciklerdeki hava dışarı çıkmaya zorlanır. Zorlanan hava nefes borusundan yukarı doğru çıkar.

Siz vücudunuzdaki bu faaliyetler olup biterken hiçbir katkıda bulunmazsınız. Ne bir emir verebilirsiniz, ne hareket etmeleri için kaslarınıza bir katkıda bulunabilirsiniz. Bunların hiçbirine gerek de yoktur. Çünkü akciğerinize bu enerji desteğinin nasıl sağlanacağı üstün bir akıl tarafından düzenlenmiştir.

Kafeslerin Esnemesi Nefes Alış Verişinizi Kolaylaştırır

Göğüs kafesinin solunum sisteminde çok önemli bir yeri vardır. Bu kafesin en bilinen özelliği iç organlarımızı, özellikle de kalp ve akciğerleri korumaktır. Ancak göğüs kafesinin esnek oluşu da nefes alıp vermeyi kolaylaştıran çok önemli bir özelliktir.

Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.

A- Soluk alma ve verme sırasında diyaframın pozisyonundaki ve göğüs boşluğunun hacmindeki değişiklikler. 

B- Soluk alma ve verme sırasında göğüs boşluğunun pozisyonundaki değişiklikler. Göğüs boşluğunun hacmi arttığı zaman hava akciğerlere dolar.

Nefes aldığınızda göğüs kafesiniz genişler. Kemikten yapılmış bu zırh şaşırtıcı bir esneme kabiliyetine sahiptir. Normal şartlarda kafatası gibi son derece sert ve koruyucu bir kalkana benzeyen bu tasarım, şaşırtıcı derecede esnektir. Ancak burada unutulmaması gereken nokta, bu esnekliğin de çok hassas bir ayarda olduğudur. Eğer göğüs kafesi şu andaki durumundan biraz daha az esnek olsaydı ciğerler genişleyemez ve insan rahat nefes alamazdı. Ancak Allah bu esnekliği o kadar uygun bir şekilde yapmıştır ki, ne az ne de çok olan esneklik, insan için bir nimete dönüşmüştür.

Akciğerdeki Amortisör Sistemi

Dış etkilere karşı göğüs kafesinin varlığı, dışarıdan gelebilecek tozlara karşı nefes borusunda bulunan tüycükler, havanın ısısını ayarlayan ve mikroplarla savaşan burun mukozası, yüzey geriliminin ortadan kalkması için sürfaktan maddesinin üretilmesi ve daha pek çok ayrıntı… Akciğerlerin güvenliği için vücutta alınmış sistemler sadece bu kadar değildir. Akciğer yüzeyinin diğer organlarla sürtünmesini engellemek için farklı bir korunma mekanizması daha vardır.

Dış yüzeyi bir zar tabakasıyla (plevra) kaplı olan akciğer, soluk alıp-verirken en ufak bir zararla dahi karşılaşmaz. Her bir akciğeri ayrı ayrı bir torba gibi saran plevra, yine göğüs duvarını ve diyaframın iç yüzeyini kaplayan başka bir zarla temas halindedir ve araları kaygan bir sıvıyla kaplıdır. Böylece soluk alıp verirken hiçbir şekilde akciğerin dış yüzeyi başka organlarla temas edip sürtünmeden dolayı zarar görmez.66

Bundan başka akciğeri kaplayan zarla göğüs duvarını saran zar arasındaki negatif basınç, akciğerin göğüs kafesine vakumla yapışmasına neden olur. Bu sayede akciğer adeta havada asılı durur ve kendi ağırlığı altında ezilmez. Akciğerdeki vakumlu ortamın herhangi bir nedenle -örneğin bir trafik kazasında, göğüs duvarına batan sivri bir cisimle- bozulması durumunda akciğerler bir balon gibi söner ve insan hayatını kaybeder.67 Bu sistem de akciğerdeki müthiş tasarımın bir başka göstergesidir.

1- Soluk alırken oksijen alveollere girer. Soluk verirken CO2 atılır. 2- O2, alveollerden kana difüzyon yoluyla geçer. CO2 de alveol kılcallarındaki kandan alveole geçer. 3- Oksijence zengin kan akciğerlerden kalbe oradan da hücrelere gönderilir. 4- O2 kandan vücut hücrelerine, CO2 de vücut hücrelerinden kana difüzyon yoluyla geçer. 5- CO2′ce zengin kan dokulardan kalbe, oradan da akciğerlere getirilir. Bu aşamalardan sonra kandaki CO2 miktarının artışı ile oluşan değişiklikler ise şunlardır: 6- Kandaki yüksek CO2 miktarı kalpteki ve kan damarlarındaki kimyasal alıcıları uyarır. 7- Bu alıcılar, sinir uyarılarını omurilik soğanındaki solunum merkezine gönderir. 8- Solunum merkezi de diyafram ve kalbe uyarılarını gönderir. Fazla CO2′nin oluşması solunumu hızlandırır. 9- Kalbe giden uyarılar kalbin çalışmasını hızlandırır. Bundan dolayı çok daha fazla kan, akciğerlere pompalanarak temizlenir. Günde kaç kere nefes aldığımızı düşünelim. Bütün bu işlemler her seferinde eksiksiz olarak gerçekleşir. Sıralamada karışıklık ya da eksiklik oksijen alamamamız demektir. Burada kısaca anlatılan ve her an, istisnasız her insanda gerçekleşen bu işlemlerin tümü Allah’ın izniyle gerçekleşir.

Otomatik Solunum Denetimi

Solunum işleminin sıklığı ve derinliği, içinde bulunulan ortama göre değişiklik gösterir. Örneğin koşan ya da merdiven çıkan bir insan, oturan bir insana göre daha sık ve hızlı nefes alıp verir. Çünkü hareket halindeyken vücut hücreleri daha çok güç ve enerji harcar. Bu yüzden trilyonlarca hücre normalden daha fazla oksijene ihtiyaç duyar. Oksijen ihtiyacının artmasının yanısıra hücrelerin ürettikleri fazla karbondioksitin de vücuttan derhal atılması gerekir. Eğer artan oksijen talebi karşılanmazsa bütün vücut hücreleri bu durumdan zarar görecektir. Beyin, kalp gibi oksijensizliğe tahammülü çok az olan bölgelerdeki hücreler ise çok kısa zamanda tüm canlılıklarını kaybedeceklerdir.

Daha çok oksijenin sağlanması ve normalden fazla karbondioksitin uzaklaştırılması için tek çare solunumu hızlandırmaktır. Solunumu hızlandırmak için tek yol da akciğerlerin daha hızlı çalışmasını sağlamaktır. Bu durumda özel bir sistemin devreye girip acilen akciğerin çalışmasını hızlandırması gerekir. Solunum sistemi bu gibi ani ihtiyaçlar karşısında devreye girecek mucizevi bir sisteme daha sahiptir.

Soluk alıp verme işlemi, omurilik ve beyindeki merkezlerle kontrol edilir. Diyafram ve kaburga kaslarına giden sinirler, bu yapıların düzenli olarak 4-5 saniyede bir kasılmasını sağlar. Eğer sinirler kesilirse soluk alış-verişi de durur.

Solunumu etkileyen bir diğer faktör de kandaki CO2 miktarıdır. Metabolizmanın hızlı çalıştığı durumlarda kanda karbondioksit miktarı da artar. Bunun sonucunda kanın asitliği yükselir ve dolayısıyla kan pH’ı düşmüş olur. Bu durum sinir sistemindeki solunum merkezini etkiler. Bu merkezler, sinirler aracılığıyla diyafram ve göğüs kafesini uyarır, soluk alış verişi hızlanır. Hızla oksijen alınır, karbondioksit atılır. Böylece kandaki karbondioksit miktarı normal seviyeye düşürülerek kanın pH’ı düzenlenmiş olur.

Solunumun gereğinden fazla artması durumunda ise beyin sapı devreye girerek gerekli ayarlamaları yapar. Beyin sapı haricinde akciğerlerin dış yüzeyinde bulunan ve basınca karşı hassas algılayıcılar, akciğerin gereğinden fazla gerilmesi durumunda beyin sapına solunum derinliğinin azaltılması için gerekli olan emirleri gönderirler.68

Görüldüğü gibi bu sistem birbirine her yönden bağlıdır. Dolayısıyla sinir sistemi de, solunum merkezi de, diyafram ve diğer parçalar da aynı anda ortaya çıkmak zorunda olan bir bütünün parçalarıdır. Bu nedenle vücudunuzdaki otomatik solunum denetiminin yapılabilmesi için bu sistemin bütün parçaları eksiksiz olarak birarada olmak zorundadır. Yani hepsinin aynı anda ortaya çıkması gerekmektedir.

Evrim teorisine göre, akciğerdeki bu detayların hiçbiri ilk başta mevcut değildi ve tüm bu kusursuz özellikler zaman içinde gelişen tesadüfler neticesinde oluşmuştu. Ancak böyle bir iddiayı kabul etmek mümkün değildir; böyle bir kabulün ne akla ne de bilime uygun bir kabul olmayacağı çok açıktır. Çünkü öncelikle bir insanın nefes alabilmesi için akciğerdeki -yukarıda detaylarıyla anlatılan- özelliklerin tümünün aynı anda ve ilk insandan itibaren var olması zorunludur. Örneğin kaburga kemiklerinin diğer vücut kemiklerinden farklı olarak esneklik özelliğinin olmadığı, alveollerin oluşmadığı, alveollerin etrafında sürfaktan maddesinin bulunmadığı ya da çevresinde koruyucu zarın bulunmadığı bir akciğer hiçbir işe yaramayacaktır. Evrimin tesadüf mekanizmasının vücuttaki herhangi bir organı meydana getirmesi, ona özellikler kazandırması kesinlikle mümkün değildir. On milyonlarca yıl, yüz milyonlarca yıl hatta trilyonlarca yıl beklense de bu kesin gerçek değişmeyecektir.

İnsan vücudundaki detayların tümü Allah’ın varlığının delillerindendir. Bu birbirine bağlı düzeni kuran, yaratmada hiçbir ortağı olmayan Allah’tır. Allah her türlü yaratmayı bilen, üstün güç sahibi olandır.

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)

YAPTIĞINIZ HER KONUŞMANIN, MUCİZEVİ BİR SİSTEM SAYESİNDE GERÇEKLEŞTİĞİNİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Birşeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.

İlk önce, akciğerleriniz “sıcak hava” sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.

Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri denen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller biraraya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.

Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Bu olağanüstü işlemler, akıl almaz bir hız içinde ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

Bu kompleks sistem, evrim teorisinin açıklayamadığı eşsiz tasarım örneklerinden biridir. Bu sistemin ortaya çıkışı evrimin “tesadüf” iddiasıyla asla açıklanamaz. Aksine bu sistem vücudumuzun üstün kudret sahibi bir Yaratıcı, yani Allah tarafından yaratıldığını ve bize bir nimet olarak verildiğini bir kez daha ortaya koyar.

Aklınıza gelen düşünceleri Allah’ın sizin için yarattığı bu kusursuz sistem sayesinde dile getirebildiğinizi sakın unutmayın. Allah’ın yüceliğini, büyüklüğünü anlatarak bu nimeti hayır getirecek şekilde kullanın.

KAYNAK:HARUN YAHYA ADRES:http://www.harunyahya.com Öğrenci adı:Onur Dodanlı

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İkili Sarmal Ve Kromozomlar

İKİLİ SARMAL ve KROMOZOMLAR

   Genetik materyalin ikileşmesinin, kendini üretmesinin mekanizması uzun süre gizemli kaldı. DNA iplikçiklernin her bir parçası nasıl böylesi özdeşini,gerçekten özdeşini oluşturacak şekilde kendini eşleyebiliyordu? Oysa, bilmecenin anahtarı DNA iplikçiğinin yapısındadır.

DNA,gerçekten de,bir çeşit uzun ve burgulanmış merdiven halinde birbirinin çevresinde dolanan iki ayrı zincir biçiminde görünür.

Merdivenin her bir basamağı neredeyse birbirinin eşi bir moleküler iskelet tarafından oluşturulur.Bu iskeletin her öğesi daima aynı asit ve şekeri,fosforik asit ve deoksiribozu içerir ve molekülün özgün adı deoksiribonükleik asittir,kısaca DNA.Merdivenin iki basamağından her birine,dört A,T,C,G bazından biri olan moleküler çubukçuk tutunmuştur.Eşleşmenin gerçek gizinin saklı olduğu yer burasıdır.Bütün sorun,ikili sarmal adıyla ünlenen bu burgu şeklindeki merdiveni yeniden oluşturmak için,her çubukçuğun düzgün bir şekilde karşısındakinin içinden geçmesine bağlıdır.

Çözüm şöyledir:bizim dört bazımız A,T,C,G, genetik alfabenin dört harfi olmakla kalmazlar.Hep aynı şekilde ve yalnızca ikişer ikişer çiftleşme özelliğine de sahiptirler.Adenin timin ile,guanin sitozin ile,kısaltılmış olarak A,T ile,G,C ile.İki tamamlayıcı bazın çift oluşturması,zayıf denen bir kimyasal bağ,molekül çifti zincirlerinin ayrılması gerektiğinde buna izin verecek denli zayıf olan hidrojen bağı tarafından gerçekleştirilir.Ve bu sayede DNA iplikçiği kendini,her biri kendi tarafında yeni bir ikili sarmal oluşturan halinde kolaylıkla ikileştirmenin olağanüstü yetisine sahip olur.

Zincirlerden birinin dizisi ne olursa olsun,diğeri bunun tamamlayıcı dizisine sahip olmak zorundadır.Böylece merdivenin her bir ayağı diğerindekilerin tamamlayıcısı olan bir kimyasal element zincirinden oluşur.

Belli bir anda,merdivenin iki çubuğu(ya da bunlara Watson ve Crick de diyebiliriz) bir fermuar gibi açılır ve her ikisi de kendi tarafında kendi işiyle uğraşır.DNA dallarından ikisi de (merdivenin ayrılmış iki çubuğu),hücresel maddenin içinden kimyasal elementleri alacak olan tamamlayıcı yeni çubuğun bireşimi için örnek (ana kalıp) olarak iş görecektir;Watson yeni bir Crick ile Crick de yeni bir Watson ile buluşacaktır.Böylece iki yeni burgulu merdiven, iki yeni Watson-Crick çifti ortaya çıkar.

Bu şekilde ikileşmiş ,sonra yeniden oluşmuş,dolayısıyla eşleşmiş iplikçikler,kromozomların görünür X’lerini oluşturmak üzere birbirini izleyen sarmallar ve üst sarmallar halinde spiralleşecek,sıkışacak ve yoğunlaşacaktır.Sonuç olarak, kromozomlar genomun hücre bölünmesi öncesindeki özgün ve geçici morfolojik durumundan başka bir şey değildir.Ve onları görebildiğimizde,mikroskopta gözlemlediğimizde,bunlar eşleşmiş DNA örnekleridir.

Her kromozom, X’in ,kromatit diye adlandırılan ve diğerinin uygun bir kopyası olan iki kolundan oluşur.Bu iki kromatit,hücresel bölünme (mitoz) sırasında ayrılacaktır:biri ilk yavru hücreye,diğeri ikinciye gidecektir.Böylece iki yavru hücre genetik olarak tamamen özdeş olacaktır.

Bu hücreler kendi yaşamlarını sürdürecekler,sonra belli bir anda bu kez onlar kendi genomlarını eşleştireceklerdir ve süreç yeniden başlayacaktır.

Bitkilerde ve hayvanlarda her tür kendine özgü sabit sayıda kromozom içerir. Kromozomların sayısı mitoz bölünmedeki düzenli ve kesin olaylarla sabit tutulur. Birçok hayvan ve bitkide kromozom sayısı eşittir. Fakat kromozomlardaki kalıtım faktörleri farklıdır.

KROMOZOMLARIN YAPISI

ilk defa 1840 yılında botanikçi hofmeister tarafından Tradescamia bitkisinin polen ana hücrelerinde görülmüş ve 1888 yılında vvaldeyer tarafından da “K r o m o z o m” ismi verilmiştir.

Hiçbir zaman yeniden yapılmazlar ya eskiden varolan kromozomun bölünme-sinden ya da tamamlama sentezleri ile yapılırlar. Yaşamın sürekliliği kromozomların devamlılığına dayanır. h-ler canlıda kromozomlann şekli farklı olmasına karşın, aynı türde aynı kromozomların şekilleri birbirine benzerdir.

Örneğin, 3. kromozom bir türde aynı şekle sahip olmasına karşılık, aynı türde 3. ile 8. kromozomların şekilleri birbirinden farklıdır. Sayıları, türden türe farklı olur. Sayısı ile organizasyon derecesi arasında herhangi bir bağlantı yoktur.  

Küçük bir kromozom daha fazla gen taşıyabilir. Örneğin, Ascaris megalocephala un/va/ens’öe 2n = 2 (bilinen en az sayıda kromozom taşıyan canlı), Drosophila melanogaster’öe 2n = 8, insanda 2n = 46, keçide 2n = 60, bir tür istakozda 2n = 200, Ophyoglos-sum vulgatum (bir çeşit eğrelti otul’da 2n = 500 (canlılar arasında bilinen en fazla kromozom sayılı bitki) kromozom vardır. Normal vücut hücreleri anadan ve babadan gelen birer kromozom takımına sahiptir. Ana ve babadan gelen eş kromozomların şekilleri ve büyüklükleri (eşey kromozomları hariç) birbirine eşittir. Bu çift kromozom takımı bütün vücut hücrelerinde bulunur. Böyle hücrelere “S o m a t i k h ü c r e-l e r” adı verilir. Kromozom sayısı bakımından da “D ı p l o i f’tir denir ve 2n ile gösterilir. Fakat eşey hücrelerinde, ergin gametlerde ve bazı ilkel canlıların bütün hayat devrelerinde (yalnız zigot halinde diploit) kromozomlar eşlerinden yoksundur. Partenogenetik çoğalan bazı hayvanlarda, örneğin, erkek arılarda, vücut hücreleri-nın kromozom sayısı dişilerinin somatik hücrelerindekinin yarısı kadardır. Ya erkek ya da dişi eşey kromozomunu bulunduranlara “G e r m i n a t i f H ü c r e l e r ” denir. Eşi olmayan kromozomlara da “H a p l o i t” denir ve “n” simgesiyle gösterilir. Kromozom sayısı sabit olmakla beraber bazı özelieşmiş hücrelerde örneğin, böcek-lenn, özellikle bazı sineklerin tükrük bezlerinde bu sayı 2n’nin katları şeklinde bir artış gösterir. Burada kromozomlar çekirdek zan parçalanmaksızın çoğalırlar. Buna “E n d o m i t o z i s” ve kromozom durumuna da “P o l i p l o i d i” denir. Çekir-dek büyüklüğü kromozomların miktarına bağlı olduğundan, poliploidide çekirdek hacminde büyüme görülür.

Normal bir hücrede kromozomlar gözükmez. Profazın başlangıcından başla-yarak gittikçe yay şeklinde kıvrılan ve kalınlaşan ince kromatin ağı şeklindedir. Sonunda türlere özgü kromozom şeklini alıncaya kadar kıvrılma devam eder. Dino-f/age/lata’öa kromozomlar her zaman gözükür. Çünkü bunlarda çekirdek zan yoktur ve DNA bazik proteinlere bağlı değildir. Bu tip hücreiere “M e z o k a r y o t i k” hücreler denir. Bir kromozomu kaba taslak dıştan incelemeye başlarsak şu kısımlar (Şekıl 10.3 ve 4) görülür: Aralarında genel olarak açı bulunan iki koldan oluşur. Kol-lar, primer boğumla birbirinden aynlmıştır, buna  S e n t r o m e r ” (Kinetokor) denir. iki kolu birbirine eşit olan kromozomlara “Metasentrik”, eşit olmayanlara ise “Submetasentrik” denir. Bir kollu gibi görünen kromozomlara da “Akrosentrik” (buniann sentromeri kromozomların ucundadır) (Şekil 10.5) kromozomlar denir. Bazı hayvan grupları bu üç tipten yalnız birine sahiptir. Örneğin amfibiler yalnız metasentrik kromozomlara sahiptir.  

Kromozomlar üzerinde bu primer (birincil) boğumlardan başka, sekonder (ikin-cil) boğumlar da bulunabilir (Şekil 10.3 ve 4). Bazen (genellikle) kromozomun uç kıs-mında uydu “S a t e l l i t” denilen yuvarlak ya da uzunca bir yapı bulunur. Uydu, kromozoma ince bir kromatin ipliğiyle bağlıdır. Bu tip kromozomlara SAT kromo-zomlar denir. Sentromerler kromozomların iğ ipliğine takılmasını sağlar. Sentromeri olmayan bir kromozom bölünmeye katılamaz ve tasfiye olur. Bu boğulma yerlerinde bulunan genler, rRNA’ları ve dolayısıyla çekirdekcikleri organize ederler. Bu genler çok defa yüzlerce kopya halinde bulunur ve buna ‘Gen Amplifikasyon’u ya da ‘Redunanz’ denir. Kromozomların uçlarına da “Telomer7′ denir.

Kromozomun (İnsanda) İnce Yapısı: Çözülmüş DNA’nın uzunluğu, bölün-mekte olan hücredeki paketlenmiş kromozomlardan yaklaşık 100.000 defa daha fazladır. insan kromozomlarının ağırlığı, kabaca, DNA ve kromozomdaki proteinie-rin toplamına eşittir. DNA’nın “Histonlar” olarak bilinen kromozomal proteinlerle olan bağlantıları, tamamen yoğunlaşmış kromozomlar içınde DNA’nın inanılmaz derecede sıkıca paketlenmesim sağlar.

Bölünmeyen hücrelerde, çekirdek, kromatin olarak bilinen, kaba ve şekilsız bir granüler materyal içerir. Kromatin, elektronmikroskop altında incelendiğinde, 0.3-0.5 mp çapında boncuk dizisi gibi belirli bır yapıya sahip olduğu görülür (Şekil 10.6)- Bu kromatin ipliğine çok defa “Kromonema” denir. Kromonemalar, bölünme evresine girmiş kromozomlarda. “Matrix” denen, proteinlerden yapılmış amorf bir madde içerisinde bulunur. Bölünmelerin haricinde, kromatin iplikler çözünmüş olarak bulundukları için, ışık mikroskopunda görülmezler. Kromatınlerin her bir boncuğuna “Nucleosom” (eskı adlandınlması ile Kromomer) denir. Nukleozom, dört farklı histon çeşidinin her birinden ikişer adet molekül içeren bir nukleozom çekirdeğinden ve bunun üzerinde bır çember gibi sarılı olan DNA’dan oluşur (Şekil 10.6/n). Şekil 10.6/n’de görüldüğü gibı DNA, nukleozom çekirdeğinin etrafında tam olarak iki defa dönmüştür. Nukleozomlar birbirlerine “Linker DNA = Bağlayıcı DNA” denen çok uzun olmayan bir DNA zinciri ile bağlanmışlardır. Beşinci çeşit histon, nukleozomun dış yüzünde yer alır ve muhtemelen nukleozo-mun kararlı kalmasını ve DNA’nın bulunduğu yere sabitleştirilmesini sağlar.

DNA’nın nukleozom etrafında dönen kısmı yaklaşık 200 baz çiftinden oluşmuştur ve bunun da yaklaşık 1/6’sı sarılmadan durur. Eğer hücreler bölünme-leri sırasında incelenirlerse, kromozomların bölünmeye yaklaştıkça yoğunlaştıkları görülür. Bölünen hücrelerdekı DNA’nın ve proteinlerin bu denli sıkı paketlenme mekanızmaları tam olarak bilinmemektedir; fakat birincil ve ikincil kıvrılmaların bu yoğunlaşmada önemli olduğu açıktır.

Kromatinin yoğunlaşma derecesi. yapısal ve regulatör genlerin ürün verme derecelerinin göstergesidir. Çeşitli kanıtlar, kıvrılmamış, yanı çözülmüş kromatin-deki genlerin, yoğunlaşmış kromatindekı genlerden çok daha fazla okunduklarını göstermektedir. Kadınlarda çok sıkı paketlenmiş X kromozomlarından biri (Barr Cisimciği), kalıtsal olarak işlevsizdir; nitekim homoloğu olan, çözülmüş ve uzamış olan ıkinci X kromozomu yüzlerce okunabilir durumda gen taşır. Hücre bölünme-sinden önce kromozomlar gittikçe yoğunlaşırken (anafazda en yoğun durumuna ulaşır), bazı kromozomiarın bazı bölgelerimn diğer kısımlardan daha fazla yoğunlaş-tığı görülür. Boyama ile, belirli evrelerde, belirii yoğunlaşma (kondensasyon) bölgeleri taşıyan kromozomlar gösterilebilir. Özel boyama teknikieriyle bir krorno-zom üzerinde açık (az yoğunlaşmış bölgeler = Eukromatik Bölgeler) ve koyu (çok yoğunlaşmış = Heterokromatik Bölgeler) bantlar şeklinde görülen kromatın kısımları saptanır. Her kromozomdaki bantların konumu kendıne özgüdür ve bu bantlaşmanın incelenmesi, genetik programın aydınlatılması için çok önemli sonuçlar verir. Her ne kadar bölünmekte olan hücrelerdeki kromozomların açık renkli bantlarındakı kromatin, koyu renkli olan kısımlardakine (yani çok sıkı paketlenmiş) göre nisbeten daha çok okunabilen gen taşırsa da, bölünme olayının ılerlemiş evrelerinde, kromozomun hiçbir kısmında artık gen okunması meydana gelmez. Çünkü paketlenme en üst düzeyine ulaşır. mRNA’ya tercüme, yalnız, bölünme döngüsüne girmemiş hücrelerdeki, kısmen gevşemiş kromatin kısımla-rında gerçekleşir.

Histonlar, üç çeşit kromozomal proteinden ancak bir grubudur. Diğer ikisi yapısal ve regülatör proteinlerdır. Histonları alınan kromozomun şeklı bozulmaz;

çünkü şekli oluşturan yapısal proteinlerdir. Çıplak DNA sarmalları bu yapısal proteinlere tutunurlar. Regülatör proteinler en az bilinen gruptur. Büyük bir olasılıkla DNA’nın çift sarmallarını ya da DNA’nın en azından yapısal ve regülatör genlenni içeren kısımlarını tümüyle örterek kapatırlar ve böylece okunmalarını önlerler. Kromozomal regülatör proteinlerin etkisini, gelişme süreci içerisinde, belirlı bir zamana ve sıraya göre gösterdiği ve böylece organizmadaki yapıların bir zaman dizisi içerisinde ortaya çıktığı bilinmektedir.

Dev kromozomların incelenmesi (sineklerin tükrük bezlerinde, Malpiki kanalın-daki hücrelerde ve bazı yağ dokularında) oldukça önemli bilgiler vermiştir. Çünkü endomitozis ile kromozomlar binlerce defa bölünmesine karşın, yavru kromonemalar yan yana kalmakta ve bu suretle kuvvetli boyanan DNA bantları meydana gelmekte-dir (Şekil 10.7). Biz dev kromozomları haploit olarak kabul ediyoruz. Çünkü ana ve babadan gelen kromozom çifti bunlarda birbirine kaynaşmış durumdadır. Mutasyon-ların gösterilmesinde önemli rol oynarlar. Çünkü haploit olduğundan çekinik genler dahi etkisini fenotipte gösterebilecektir.

Dev kromozomların özel bir durumunu yumurta sarısı bakımından zengin olan balık, amfibi, sürüngen ve kuşlarda görüyoruz. Mayoz bölünmenin profaz evresinde, homolog kromozomlar lamba şeklinde dizilirler .

Kromozomların döller boyunca sabit tutulması, gamet oluşumu sırasında, homolog kromozomların ikiye ayrılması ve yalnız bir tanesinin gametlere verilmesiyle rnümkün olur. 2n sayısı döllenme ile tekrar sağlanır. Her kromozom içerisinde bir ya da birkaç özelliği kontrol eden birçok gen vardır. Her gen belirli bir yerde bulunur; bu yere lokus denir (çoğul loki). Her hücrede aynı kromozomdan bir çift bulunduğun-dan aynı özelliğe etki eden genler de çift (en azından) halde bulunur (Y kromozo-munda bulunanlar hariç). Kromozomlar birbirinden ayrılırken genler de buna uygun olarak ayrılır. Genler, kromozomların içinde bir doğrultu üzerinde dizilmişlerdir. Homolog kromozomlarda aynı genler aynı yerlerde bulunurlar. Dolayısıyla mayoz esnasında sinapsis yapan kromozomlar, noktası noktasına kavuştuklarından homolog genler tamamen birbirlerinin karşısına gelirler.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Biyoloji Array Dönem

BİYOLOJİ DÖNEM

ÖDEVİ

ADI : ÖNDER

SOYADI : YILMAZ

NO : 97

SINIF : 9/D

KONU : PROKARYOTLAR

KAYNAKLAR :

www.geocities.com/ısitir

SÜRAT BİYOLOJİ

ANA BRİTANİCA

PROKARYOTLAR

Prokaryotlar üç’e ayrılır:

Virüsler

Bakteriler

Mavi-Yeşil algler

VİRÜSLER

Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır.

İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütünlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen öz tütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına benzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu.

Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faaliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler.

Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi.

Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Daha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler.

BAKTERİLER

GENEL ÖZELLİKLERİ

Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır.

HÜCRE YAPISI

Prokaryot olduklarından zarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve sitoplazma yine bütün bakterilerin temel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez.

Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.

GENEL BİR BAKTERİ ŞEKLİ

Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları ortamla beraber pasif hareket edebilirler.

buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler “mezozom” denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar sitoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.

Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları ; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir. ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI

Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler.

a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.

b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.

c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir.

d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi.

MAVİ – YEŞİL ALGLER

GENEL ÖZELLİKLERİ

MORFOLOJİLERİ

Alg’ler dış görünüşleri nedeniyle çok farklı organizmalardır. Tek hücreliden kolonial duruma, ipliksi biçimlerden karışık gelişmiş talluslu yapılara kadar değişik biçimlerde gözlenebilmektedir.

Tek hücreli Alg’leri organizasyon sırasına göre Rizopodial,Protococcal ve Flagellatolmak üzere değişik tiplere ayırabiliriz. Bir hücreli yapıdan kolonial duruma geçişte bireylerin hücre bölünmeleri sonucunda yavruların jelatinimsi yapıda bir özdek ile çevrilmesinden ya Tetrasporal (dörtlü) yada birlikte bulunan Sönobial (çok sayılı) Alg’lerin meydana geldiği görülür. Eğer yenilenen bölünmelerde yavru hücreler ayrılmaz ise ortaya ipliksi yapılar çıkar. Daha sonra yansal sürgün ve sabit çeper yapısına rastlanır. Alg’lerde ileri evrim safhalarında sürünücü ve dik çıkan ipliksi yapılarda bu ayrıcalaşmalar nedeniyle karışık dallı olan Heterotrikal tipte tallus yapıları ile karşılaşılır.

Bazı Alg’ler daha çok farklılaşarak Trikotalik tipte gelişme gösteren tallus yapılarını oluştururlar. Bu tiplerin ilerlemiş durumlarında plektankima oluşur. Plektankima tallus ya uniaksial yada multiaksial olarak oluşur. Alg’lerde en gelişmiş yapı bir yada birden çok düzlemde gelişme sonoco etli yapıların ortaya çıktığı parankimatik tallus dur.

ÜREMELERİ

Alg’ler soylarını sürdürebilmeleri ve kendine benzerlerine oluşturulabilmeleri için çoğalmak zorundadırlar. Bu durum tüm canlılarda olduğu gibi üreme ile gerçekleşmektedir. Suda yaşıyan Alg’ler çeşitli biçimlerde çoğalma göstermektedirler. Bunları biz 3 ana grupta toplayabiliriz.

Vejatatif üreme

Eşeysşz üreme

Eşeyli üreme

ALG’LERİN FİZYOLOJİSİ

Alg’lerin fizyolojisi bir taraftan yüksek birkilerle birçok benzerliklere sahip olurken diğer taraftan hiçbir bitki grubunda rastlanmayan hücre çeperi yapısı, hareketsizlik, gelişme evreleri, pigment yapısı ve şekillerinin farklılığı nedeniyle sayısız ayrıcalıklar yaratmaktadır.

Fizyolojik araştırmalar için ideal bir araştırma objesi olan Alg’lerde fotosentez ve madde alımı organlarında farklılaşma yoktur. Yalnız bu iki organ arasında bir iş bölümü olabilir. Burada yüksek bitkilerde karşılaşan madde transportu komplikasyonları tamamen yok olmuştur. Hemen hemen bütün Alg’ler sıvı ortamlarda çevre faktörünün kontrolü ve ölçülü bakım altında kolayca kültüre edilebilir. Bu yapılacak kültürler için ek güçlük olarak toprak suyu, toprak ve hava faktörleri gelmektedir.Bitki fizyolojisi tarihçisine bir göz atılacak olunursa, ilk yapılmış birkaç kültür çalışmasının Alg’ler üzerinde olduğu derhal fark edilir. Daha sonra saf kültür teknikleri geliştirilinceye kadar biraz azalmıştır. Bu çalışmalarda genellikle direk olarak araziden toplanan taze materyel üzerinde yapılmıştır. O zamanlarda kültür imkanları ve olanakları fazla gelişmediğinden bu yol tercih edilmiştir. İlk çalışmalarda Alg’lerin kimyasal yapıları, hücre içi yapılarının işlev yapılarının açıklığa kavuşturulması üzerinde durulmuştur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Biyoloji

BİYOLOJİ

Canlı ve Enerji İlişkisi:Besinler ikiye ayrılır.Bunlar organik ve inorganik besinlerdir.

1-Karbonhidratlar:Karbonhidratların yapısında adında olduğu gibi karbon,hidrojen ve oksijen vardır.Karbonhidratlar fazlası kilo yapan besinlerdir.Yani daha çok Şekerli besin ve tahıllarda bulunur.Kilo almak istemeyenlerin karbonhidratları düzenli alması gerekir.Yani karbonhidrat çok alınırsa şişmanlığa,az alınırsa da karaciğerde rahatsızlıklara neden oluyor.(Anneme sordum.)

2-Proteinler:

ARAŞTIRMA:

Proteinsiz bir yaşam mümkün değildir. Çünkü proteinler hem vücudun temel yapıtaşlarıdır hem de insan yaşamında son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonların yapılarını oluştururlar. Enzim ve hormonlar vücutta belirli görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlaşmış karmaşık protein molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun sağlanmasından temel hayat fonksiyonlarının sürmesine kadar bir çok önemli görevi yürütürler. 

Bu bölümde proteinlerin olağanüstü yapılarını ve proteinlerden oluşan bu mekanizmaların vücut içinde gerçekleştirdikleri inanılması zor işlemleri inceleyeceğiz. Her an içimizde bu işlemlerin milyarlarcasının gerçekleştiği düşünülürse, insan vücudunun hayal gücü sınırlarının ötesinde kompleks bir sistem olduğu daha iyi anlaşılır. 

Proteinlerin yapısında 20 farklı cins aminoasit yer alır. Aslında doğadaki bu yirmi çeşit amino asitin farklı sayılarda ve dizilişlerde sıralanmasından sonsuz çeşitlilikte farklı protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir zincire benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalarıdır. Canlı varlıklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri amino asit sayısı 100 ile 3000 arasında değişir. Bir proteini meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden birinin rasgele çıkarılması, eklenmesi ya da sırasının değiştirilmesi genelde proteinin tamamen işe yaramaz, hatta zararlı hale gelmesine neden olur. 

İnsan kanında bulunan hemeglobin proteinin üç boyutlu yapısı. Hemoglobin hayati önemi olan oksijenin kan yoluyla hücrelere taşınmasını sağlar.

Amino asitlerin yer ve sayılarının yanı sıra, bu amino asitlerin oluşturduğu proteinin üç boyutlu geometrisi de çok önemlidir. Amino asitler doğru sayı ve dizilimde bir araya gelmekle kalmaz, belli noktalarda bükülerek, proteinin görevini yerine getirebilmesi için sahip olması gereken üç boyutlu biçimini de belirlerler. Bunu sağlamak için bükülme noktalarındaki amino asitler, belli bir açıda bükülmeye imkan verecek şekilde, diğerlerinden daha zayıf bağlarla birbirlerine bağlanırlar. Eğer böyle olmasa, tüm amino asitler birbirlerine eşit kuvvetlerle bağlansalardı, dümdüz, vasıfsız ve işe yaramaz bir protein zinciri oluşacaktı. 

Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir özelliktir. Özellikle enzimler, ancak sahip oldukları üç boyutlu yapı sayesinde bir takım reaksiyonları yönetir, denetler ya da hızlandırabilirler. Kısacası, doğru sayı ve dizilim sağlansa bile, gereken geometrinin sağlanamaması bir proteini işlevsiz hale getirecektir. Bunun sağlanması içinse amino asitlerin arasındaki çekim kuvvetleri bile akıl almaz bir kontrol ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta, en ufak bir ayrıntı bile şansa bırakılmamaktadır.

Görüldüğü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi bile, sayısız işlem ve denetimler sonucunda gerçekleşebilmektedir. Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuar şartlarında bile yapay olarak sentezlemek mümkün değildir. 

Oksihemoglobin adli proteinin yapısı

SU:

Su vücudumuz için en önemli şeylerden bir tanesidir.Su olmasa biz yaşayamayız.Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin yapısının büyük bir bölümü sudan oluşur.Örneğin ölüm orucundaki insanları düşünelim,bildiğim kadarıyla bu insanlar yemek yemiyor ama su içiyorlar.Çünkü eğer içmezlerse oruçları 1 hafta bile sürmez yani ölürler.Yani susuz kalmış bir insanın ölmüş bir insandan farkı çok azdır.Bir ansiklopedi su hakkında şu açıklamayı kullanıyor.”Su yeryüzünün en bol bulunan maddelerinden birisidir ve yaşamın temelidir.Eğer su olmasaydı yaşam olmazdı.Denizler ve okyanuslar yeryüzünün yaklaşık 7/10 sini kaplar.Ayrıca yiyeceklerin özellikle de sebze ve meyvelerin büyük bir bölümü de sudur.Ayrıca doğada arı yani saf su çok ender bulunur”demektedir.

ARAŞTIRMA:

Sıcak Bir Günde Sudan Çıktığımızda Neden Üşürüz?

Sıcak bir günde sudan (yani bir havuzdan veya denizden hatta duştan!) çıktığımızda üşür hemen bir havluya sarılırız veya yeniden suya gireriz. Peki hava sıcak olduğu halde (mesela 30-350) üşümememiz gerekmez mi?

Hayır gerekmez!… Sudan çıktıktan sonra üşümemizin nedeni vücudumuzdaki su damlacıklarının buharlaşmasıdır. Suyun buharlaşması endotermik bir reaksiyondur. Yani su damlaları buharlaşırken dışarıdan ısı alırlar. Vücudumuz havadan daha iyi ısı ileticisi olduğu için de bu damlacıklar havayı değil de bizim vücudumuzun ısısını kullanırlar buharlaşabilmek için. Böylece derimiz dolayısı ile vücudumuz ısısını kaybeder ve biz de üşürüz.

Suyun içinde üşümememizin sebebi ise haliyle suyun içine girerek buharlaşmayı önlemiş olmamızdır. Sudan çıktıktan sonra gayri ihtiyari havluya sarılmamız ve kurulanmamızın sebebi de su damlacıklarını üzerimizden atıp üstümüzde buharlaşmasını önlemektir…

ARAŞTIRMA:

Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da “hipotalamus”. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.

Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.

Gözle görülen ve görülmeyen omak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması sağlanmış olur.

Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terler, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi, göstermez, hallerinden memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba?

Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır.

Terleme ve dolaşm sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler.

ARAŞTIRMA:DNA

DNA’NIN GİZLİ DÜNYASI 

Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımında ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise DNA’da saklıdır. Burada vurgulanması gereken önemli nokta, DNA’nın daha ilk insandan itibaren şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varola geldiğidir.

DNA, hücrenin ortasında yer alan çekirdekte titizlikle korunmaktadır. İnsanda (sayıları 100 trilyona varan) hücrelerin ortalama çapının 10 mikron (mikron=milimetrenin binde biri) olduğu hatırlanacak olursa, ne kadar küçük bir alandan söz edildiği daha iyi anlaşılır. Öyle ki yalnızca bu molekülü incelemek ve halen pek azı gün ışığına çıkmış sırlarını araştırmak için özel bir bilim dalı bile kurulmuştur: “Genetik”… 21. yüzyılın bilimi olarak kabul edilen Genetik, elindeki her türlü teknolojik olanaklara rağmen DNA’nın esrarını çözme konusunda henüz emekleme safhasındadır. 

  Hücrenin ortasında bulunan hücre çekirdeğinin şeması

Çekirdekteki Hayat

İnsan vücudu bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir plan ve projesi, bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki  DNA’da mevcuttur. 

İnsanın anne karnındaki ve doğumundan sonraki gelişmelerin hepsi önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde düzenlenir.

Daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresi halinde iken, ilerde sahip olacağımız bütün özellikler bir kader tarafından belirlenmiş ve “bir düzen içinde” DNA’larımıza yerleştirilmiştir. Otuz yaşına geldiğimizde sahip olacağımız boy, renk, kan grubu, yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz otuz yıl dokuz ay öncesinden, yani döllendiğimiz andan itibaren başlangıç hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır. 

DNA’daki bu bilgiler sadece az önce değindiğimiz fiziksel özellikleri belirlemez. Aynı zamanda hücre ve vücuttaki binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile DNA’daki bilgilere bağlıdır. 

İnsan Hücresindeki Dev Ansiklopedi

DNA’da kayıtlı bulunan bu bilgi pek hafife alınacak gibi değildir. Öyle ki, inanması güç fakat insanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası… Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir. Yapılan tespitlere göre ise, bu dev ansiklopedi yaklaşık 5 milyar farklı bilgiye sahiptir. 

Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; “bilgiye sahiptir”…Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; “bilgiye sahiptir”…

İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren bu iki kelime üzerinde düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin içinde milyarlarca bilgi olduğunu söylemek kolaydır. Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein, yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde, değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret verici bir mucizedir. 

İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak için bilgisayarları kullanıyorlar. Bilgisayar teknolojisi ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını çeken en ileri teknoloji olarak kabul ediliyor. Bundan 20 yıl önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği bilgiyi, bugün küçük mikroçipler saklayabilmekte… İnsan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesine uzaktan yakından ulaşabilmiş değil. Böyle muazzam bir kapasiteye sahip olan DNA’nın küçüklüğünü yansıtması açısından şu karşılaştırma yeterlidir sanırız: 

“Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA’ya yüklense toplam DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı.” (Denton Michael, “A Theory in Crisis”, s. 334)

Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde olan, basit atomların yan yana dizilmesiyle oluşmuş bir zincir, acaba böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl sahip olabilir? Bu soruya şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki 100 trilyon hücreden her biri bir milyon sayfayı ezbere biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu bir insan olarak hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz? 

Hücrenin Aklı 

Bu durumda şunu kabul etmelisiniz ki midenizdeki ya da kulağınızdaki herhangi bir hücre sizden kat kat daha bilgili, bu bilgiyi en doğru ve en kusursuz şekilde değerlendirdiği için de sizden çok daha akıllıdır. 

Peki bu aklın kaynağı nedir? Nasıl olur da vücudunuzdaki 100 trilyon hücrenin her biri ayrı ayrı böylesine inanılmaz bir akla sahip olabilir? Bunlar sonuçta birer atom yığınıdır ve bilinç sahibi değildirler. Tüm elementlerin atomlarını alın, farklı biçimlerde ve sayılarda birbirlerine bağlayın, farklı moleküller oluşturun, yine de akıl elde edemezsiniz. Bu moleküllerin büyük, küçük, basit ya da karmaşık olması da bir şey değiştirmez. Sonuçta, bilinçli olarak bir işi organize edip başaracak bir zihin asla elde edemezsiniz. 

O zaman nasıl oluyor da, yine aynı şekilde, belli sayıdaki akılsız ve bilinçsiz atomun belli şekillerde dizilmesinden meydana gelmiş DNA ve onunla uyumlu olarak çalışan enzimler bilinçli birçok işler yapıp, hücredeki sayısız karmaşık ve farklı işlemleri kusursuz ve mükemmel olarak organize ediyorlar? Bunun cevabı çok basittir; akıl, bu moleküllerde ya da bunları içinde barındıran hücrede değil, bu molekülleri bu işleri yapacak şekilde programlanmış olarak var edenin kendisindedir. 

Kısaca akıl eserde değil, o eseri yaratanda bulunur. En gelişmiş bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına dek dizayn eden, tasarlayan, onu çalıştıracak programları yazıp ona yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın ürünüdür. Aynı şekilde, hücre de, içindeki DNA ve RNA’lar da, bu hücrelerden meydana gelen insan da, kendilerini ve yaptıkları işleri yaratanın eserinden başka bir şey değildirler. Eser ne kadar mükemmel, kusursuz ve etkileyici olursa olsun, akıl her zaman o eserin sahibindedir. 

Bir gün bir bilgisayar laboratuarında, masanın üstünde çok gelişmiş bir disket bulsanız, ve onu bir bilgisayar yardımıyla okuyup içinde, sizin şahsınıza özel milyarlarca bilgi olduğunu görseniz, aklınıza gelecek ilk soru, bu bilgilerin kim tarafından ve ne amaçla yazıldığı olurdu. 

Peki aynı soruyu neden hücre için sormuyoruz? Disket içindeki bilgiler birileri tarafından oraya yazılmış ise, bundan çok daha üstün ve ileri bir teknolojiye sahip olan DNA, kim ve zeka tarafından en mükemmel şekilde tasarlanıp, yaratılıp, kendisi de ayrı bir mucize olan minicik hücrenin içine özenle yerleştirilmiştir? Hem de binlerce yıl öncesinden günümüze kadar hiçbir özelliğini kaybetmeden. (disketi yapan ve içine bilgileri yazan insanın beyninin de bu hücrelerden oluştuğunu unutmayalım). Bu satırları okumanız, görmeniz, nefes almanız, düşünmeniz, kısaca var olmanız ve varlığınızı sürdürmeniz için her an görev başında olan bu hücrelerin kim tarafından ve niçin yapıldığını sormaktan daha önemli ne olabilir sizin için? 

Hayatta en çok merak etmeniz gereken, bu sorunun cevabı değil midir sizce? 

Bir Örnek Daha 

Ünlü bir yöntemdir: Bir uçak kazası sonucunda ıssız bir araziye düşüp mahsur kalan yolcular, kendilerini havadan arayan kurtarma ekiplerine yerlerini belli etmek için büyük bir “X” çizerler. Ellerindeki eşyaları ya da topladıkları cisimleri kullanarak düzgün ve büyük bir çarpı oluştururlar. Böylece havadan keşfe çıkan ekip, bu “akıl ürünü” işareti görür ve orada akıl sahibi varlıkların, yani insanların bulunduğunu anlar. 

DNA Ansiklopedisinin Dili

Toplumların hayatı bilgi akışı ve haberleşme üzerine kuruludur. Fertler ve nesiller arasındaki bilgi akışında en önemli araç ise dildir. Dil belirli şifreler yani harfler ile temsil edilir. Türkçe 29 harften, ya da bir diğer deyişle 29 şifreden oluşan bir dildir. Bu şifreler kelimeleri, kelimeler de cümleleri oluşturur. Bilgi akışı ve depolanması bu şifreler sayesinde gerçekleşir. 

Hücredeki lisan da işte buna benzer. İnsanın bütün fiziksel özellikleri bu dil vasıtasıyla kodlanarak hücre çekirdeğine depolanmıştır ve yine bu dil sayesinde hücre tarafından kullanılabilir. Bu dil, DNA adlı yönetici molekülün dilidir. Dört harfli bu DNA dili A, T, G ve C harflerinden oluşur. Her harf, “nükleotid” adı verilen dört özel bazdan birini temsil eder. 

Bu bazların milyonlarcası, anlamlı bir sıralama ile üs tüste dizilerek DNA molekülünü oluştururlar. 

İşte çekirdekteki bilgi bankasında bilgiler bu şekilde depolanmıştır. Biz bu bilgi deposundaki şifreleme sistemini anlatırken, kolaylık için, DNA’yı oluşturan nükleik asit molekülleri için yine harf benzetmesini kullanmaya devam edeceğiz. Bu harfler ikişerli olarak karşılıklı eşleşir ve birer basamak oluştururlar. Bu basamaklar ise üst üste eklenerek genleri meydana getirirler. DNA molekülünün bir bölümü olan her bir gen insan vücudundaki belli bir özelliği kontrol eder. Boyun uzunluğu, gözün rengi, burnun, kulağın, kafatasının malzemesi, şekli gibi sayısız özellik ilgili genlerin emriyle meydana gelir. Bu genlerin her birini bir kitabın sayfalarına benzetebiliriz. Sayfaların üzerinde ise A- T- G- C harflerinden oluşmuş yazılar vardır. 

İnsan hücresindeki DNA’larda 200.000 civarında gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Bu genler insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini denetler.

Adenin, timin, sitozin ve guanin bazlarının DNA içerisindeki dizilimi;bazlar karşılıklı olarak hidrojen bağlarıyla bağlıdır. Birbirlerine bağlanan bu bazların sıralamaları hayatın dilini oluşturur. 

 DNA sarmalını oluşturan atomların dizilişi.Bu sarmalın çapı 1mm’nin milyonda biridir. 

Bu 200.000 genin içerdiği bilgi DNA’daki toplam bilginin yalnızca % 3’ünü teşkil eder. Geriye kalan % 97’lik bölüm ise günümüzde hala esrarını korumaya devam etmektedir. Son yıllardaki araştırmalar bu % 97’lik karanlık bölümde vücuttaki çok karmaşık faaliyetlerin yönetimini sağlayan mekanizmalar hakkında ve hücrenin varlığını sürdürmesiyle ilgili hayati bilgiler bulunduğunu göstermiştir. Ancak daha kastedilecek çok yol vardır. 

Genler kromozomların içinde bulunur. Her insan hücresinin (üreme hücreleri hariç) çekirdeğinde ise 46 kromozom vardır.

Her bir kromozomu, gen sayfalarından meydana gelmiş bir cilde benzetirsek, hücrede insanın tüm özelliklerini içeren 46 ciltlik bir “hücre ansiklopedisi” vardır diyebiliriz. Daha önceki ansiklopedi örneğini hatırlarsak, bu hücre ansiklopedisi tam 920 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın içerdiği bilgiye eşdeğerdir. 

Her insanın DNA’sındaki harflerin dizilimi farklı farklıdır. Şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insanın tümünün birbirinden farklı olmalarının altında yatan neden de budur. Organların ve uzuvların temel yapı ve işlevleri her insanda aynıdır. Ancak herkes o kadar ince farklılıklarla o kadar ayrıntılı ve özel yaratılır ki bütün insanlar tek bir hücreni1n bölünmesiyle meydana geldikleri, ve aynı temel yapıya sahip oldukları halde,  milyarlarca değişik insan ortaya çıkmıştır.

 DNA’nın kromozom içinde depolanma şekli. Her kromozomda tek bir DNA molekülü bulunur. Tek hücrede bulunan DNA molekülünün toplam uzunluğu 1 metreyi bulur. Kromozomun toplam kalınlığı ise 1 nanometre, yani metrenin milyarda biri kadardır.

Vücudumuzda bulunan bütün organlar genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Birkaç örnek verirsek; bilim adamlarının çıkardıkları bir gen atlasına göre vücudumuzda, deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer 2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri 22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir. 

DNA’daki harflerin diziliş sırası insanın yapısının en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağı, 2 milyon optik sinir ağı, 100 milyar sinir hücresi, 130 milyar metre uzunluğundaki damarlar ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA’sında mevcuttur. 

Şimdi bu bilgilerin ardından düşünelim: Bir harf bile, bir yazar olmadan oluşamadığına göre, insan hücresindeki milyarlarca harf nasıl oluşmuştur? Bu harfler nasıl olup da böyle mükemmel ve karmaşık bir bedenin eşsiz planını oluşturacak bir düzende birbiri ardına anlamlı bir şekilde dizilmiştir? Eğer bu harflerin düzeninde çok ufak bir bozulma olsaydı, kulağınız karnınızda yer alır ya da gözleriniz topuklarınızda bulunabilirdi? Elleriniz sırtınıza yapışmış olarak doğabilir, bir hilkat garibesi olarak yaşam sürebilirdiniz. Şu anda düzgün bir insan olarak yasam sürdürmenizin sırrı, DNA’larınız dada bulunan 46 ciltlik ansiklopedideki milyarlarca harfin “hatasız” olarak birbiri ardına dizilmiş olmasındadır. 

DNA Tesadüfe Meydan Okuyor 

Matematik bugün DNA’da yazılı bilgilerin oluşumunda tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA’yı oluşturan 200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme ihtimali imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söylemiştir: 

“Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.” (Frank B. Salisbury, “Doubts About The Modern Synthetic Theory of Evolution”, s. 336) 

Yani ortamda bütün gerekli nükleotidlerin bulunduğunu, bunların aralarında bağlanması için gereken bütün kompleks moleküllerin ve bağlayıcı enzimlerin hepsinin hazır olduğunu farz etsek bile bu nükleotidlerin istenen sırada dizilmesi ihtimali 4 üzeri 1000’de 1, diğer bir ifadeyle, 10 üzeri 620’de 1 ihtimal demektir. Kısaca insan vücudundaki ortalama bir proteinin DNA’daki şifresinin şans eseri, kendi kendine oluşma ihtimali, 10’un yanında 620 tane sıfır olan sayıda 1’dir. Bu astronomik olmanın da ötesindeki sayı ise, pratik olarak “0” ihtimal anlamına gelir. Demek ki böyle bir dizilim ancak akıllı ve şuurlu bir gücün bilgi ve kontrolü altında gerçekleşmek zorundadır. 

Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün. Harflerin (her harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak) kendi kendilerine ve rasgele bir araya gelerek böyle bir yazı oluşturduklarını iddia eden birisine ne gözle bakardınız? Belli ki akıllı ve bilinçli birisi tarafından kaleme alınmıştır. İşte DNA’daki durum da bundan hiç farklı değildir. 

Beş milyar harften oluşan DNA’daki bilgiler, A-T-G-C harflerinin birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşur.  Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması gerekir. Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya da harf hatası önemsenmez, geçilir. Hatta fark edilmez bile. Buna karşın, DNA’da herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar 719 milyon 348 bin 632’nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için korkunç sonuçlara yol açar. Mesela çocuklarda görülen hemofili (kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur. 

DNA’nın Kendini Eşlemesi 

Bilindiği gibi hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32… oranında bir katlanmayla çoğalır. 

Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA’ya ne olur? Hücrede tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin de bir DNA’ya ihtiyacı olacağı açıktır. Bu açığı gidermek için DNA, her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri işlem yapar. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa bir süre önce kendisinin bir kopyasını çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!… 

Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemler gösteriyordu ki hücre, bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak zorundaydı. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlıyordu. Hücrenin şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini eşlemeye başlıyordu. 

DNA sarmalının eşlenmesi. Sarmal bir çok enzimin yardımıyla önce bir fermuar gibi ortadan ikiye ayrılır. Daha sonra her parçanın eşleniği olan nükleotidler ortamdan temin edilerek yarım parçaya yapışır. Böylece birbirini kopyası iki yeni DNA sarmalı oluşur.

DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya ayrılır. Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir. Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen DNA molekülü, bu merdivenin basamaklarının ortasından fermuar gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür. Her iki parçanın da eksik olan yarıları (eşlenikleri) ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur.  Operasyonun her kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi çalışan uzman proteinler görev yapar.  İlk bakışta basit gibi görünse de bu operasyon sırasında gerçekleşen ara işlemler o kadar çok ve karmaşıktır ki, olayı ayrıntılarıyla anlatmak sayfalar tutar. 

Eşleşme sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri denetleyici enzimler tarafından defalarca kontrol edilir. Yapılmış bir hata varsa—ki bu hatalar son derece hayati olabilir—derhal tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler yapılır. 

Üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler sonucunda normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu sefer hücredeki ribozomlar, DNA’dan gelen emir doğrultusunda DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece DNA kendi kendini korur ve hem kendisini hem soyun devamını güvence altına alır.

Hücreler de insanlar gibi doğar, çoğalır ve ölürler. Ancak hücrelerin ömrü meydana getirdikleri insanın ömründen çok daha kısadır. Örneğin altı ay önce bedenimizi oluşturan hücrelerin bugün büyük bir çoğunluğu hayatta değildir. Fakat zamanında bölünerek yerlerine yenilerini bıraktıkları için, siz şu anda hayatta kalabilmektesiniz. Bu yüzden hücrelerin çoğalması, DNA’nın kopyalanması gibi işlemler—her ne kadar çok karmaşık da olsalar—insanın varlığını sürdürmesi açısından en ufak bir hataya yer verilmemesi gereken hayati işlemlerdir. Ancak çoğaltma işlemi o kadar kusursuz işler ki, hata oranı 3 milyar basamakta yalnızca bir basamaktır. Bu tek hata da herhangi bir probleme sebep olmadan vücuttaki daha üst kontrol mekanizmaları tarafından yok edilir. 

İşte bütün gün, siz hiç farkında değilken, vücudunuzda sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde sayısız işlemler ve denetimler yapılır, tedbirler alınır. Herkes görevini eksiksiz olarak ve başarıyla yerine getirir.

Hücre bölünmesi sırasında kromozomların çoğalması. Her kromozomun kopyası üretilerek ikiye bölünür. Şekilde (yeşil renkli görülen) kardeş kromozomlar henüz birbirlerinden henüz ayrılmamış görülüyorlar. Bölünmenin son evresinde kromozomlar  ortada bulunan (şekilde mavi renkli görülen) mikro tüplerin üzerinde farklı yönlere çekilirler.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Beslenme

BESLENME

Bodybuilding deyince akla hemen Arnold Schwarzenegger gelir.Bundan dolayi bu spor

pek cok insan tarafindan sadece irilesmek buyumek olarak bilinir.Oysa bu spor vucuda sekil vermektir.

Vucudunuzun kapasitesi dogrultusunda dilediginiz kadar hacim kazandirabilir,kaybedebilir ve dilediginiz sekli verebilirsiniz.Bunu nasil yapicaginizi anlatmadan once size bir kac tavsiye verecegim.

1.Besin en onemli unsurdur.Calismaniz nekadar guclu ve saglikli olursa olsun dogru beslenmediginiz taktirde hicbirsey kazanamazsiniz.(Beslenme konusunda daha ayrintili bilgiyi ilerde goruceksiniz.)

2.Televizyonlarda gordugunuz ticari reklamlarin hepsine inanmayin.(Gunde tek bir hareket ve sadece 5 dak ile yapilan egzersizden cok fazla birsey beklemeyin.Zaten paraya sizin karin kaslarinizdan daha onem verdiklerine eminim…

3.Uyku duzeninize dikkat edin gunde 8 saat uyumaya calisin.Kaslardaki en verimli gelisme zamani uyurken gerceklesir.

4.Calismalar sirasinda hareketi dogru bicimde yapmaya ozen gosterin,acele etmeyin ve bu isi bir hirs oyununa donusturup gereginden fazla agirlik kullanip tekrarlar yaparak vucudunuza zarar vermeyin.(Overtraining)

Beslenme (Nutrition)

Bu bolumde size yapmak istediginiz dala gore (zayiflamak,gereken besinleri aciklayacagim.

Vucudunuza nasil bir sekil vermek isterseniz isteyin herkez icin gerekli olan temel besinler vitaminler,mineraller,proteinler,yag, ve karbonidrat tir.

Zayiflamak ve yag yakmak isteyenler:

Vitamin ve minerallere agirlik verip protein,yag ve karbonidrat i azaltin ama mutlaka alin.Ozellikle bazilari yag i tumden keser.Yag kaslari ve deri dokusunu birbirinden ayirir.Eger deri altinizda kaslarinizin lif lif gorunmesini istemiyorsaniz daha onemlisi saglikli bir vucudunuzun olmasini istiyorsaniz yag yemeyi kesmeyin ama az yiyin.Yag yakici tozlar yada haplardan uzak durun kullanimi kestiginiz zaman verdiginizin cok fazlasini alirsiniz.

Ornek:

Kahvalti:3 dilim ekmek,1 dilim peynir,azcik tereyag ve recel yaninda sut yada portakal suyu

Oglen:1-2 tabak Az yagli sulu sebze yemekleri,cok az pilav yada makarna,bol salata,su

Aksam:Haslanmis et,az yagli sulu sebze yemekleri,cok az pilav yada makarna,bol salata,su

(Ogun aralarinda bol meyve yiyin,surekli degisik sebze yemekleri yemeye calisin,haftada 3-4 gun cok az kizarmis et yiyebilirsiniz.)

Hacim yapmak isteyenler:

En cok protein’e olmak uzere karbonidrat,vitamin ve minerallere agirlik verin,yag ‘i azaltin.Vitamin olmadan protein sentezide olmaz.Onun icin yeterli vitamin almadiginiz taktirde yediginiz etin ictiginiz sutunde pek bi faydasi olmaz.

Ancak asiri protein alimi kaslara zarar verir.

Ornek:

Kahvalti:5-7 dilim ekmek,2 yumurta,2-3 dilim peynir,tereyag recel,sut.

Oglen:1 dilim et,makarna yada pilav yada ekmek,sebze yemegi,bol salata.

Aksam:3-4 dilim et,tereyag ile firinda pisirilmis patates,sebze yemegi,pilav yada makarna,bol salata,portakal suyu.

Yatmadan once:cig yumurta sarisi,sut ve bal karistirilarak icilir.

(Hafada 2-3 gun et yemeyebilirsiniz ve surekli degisik et,ozellikle balik eti yemeye calisin.)

Simdi size Arnold un muscle burger ini takdim ediyorum:

1 buyuk dilim dana eti,3 yumurta,kraker,kiyilmis yesil sogan

Yumurtalari etle cirpin,krakerleri ufak parcalar halinde kiyilmis yesil soganla karistirin,karisim yogun kivama gelene kadar hepsini karistirmaya devam edin ve normal hamburger gibi pisirin.

Cabuk kilo kazanmak icin bazi tavsiyeler:

Firin koftesi,ton baligi,salam,yumurta,haslanmis patates,findik ezmesi ve peynir yiyin.Ogunler arasinda findik,fistik yiyin,bu sayede protein yag ve kalori almis olursunuz.Calistiginiz gunlerde ekstra protein icecegi alin.Mayonez,yag ve salata tatlandiricilarini sandviclerinizde,salata ve sebzelerinizde kullanin.

Kas Gelistirici Ilave Haplar Ve Tozlar (Supplements)

Cogu sporcular emellerine en kisa zamanda ulasmak isterler.Bundan dolayi bazilari vucutlarinin kapasitelerini asarak fazla yukleme yaparlar ve bu tozlardan kullanirlar..Bu haplari kullandiginiz ilk haftalarda vucudunuzda inanilmaz bir gelisme gorebilirsiniz,ancak giren enerji cikan enerjiye esittir formulunden dolayi vucudunuza sonradan ortaya cikabilecek yada anlayamadiginiz zararlar verebilirsiniz.

Ornegin bunlari kullanmayi biraktiginiz anda kaslarinizda hizla hacim kaybi ve vucudunuzda yaglanmalar meydana gelir.En iyi gelisme dogal gelismedir.Ancak ben yinede bunlari size aciklayacagim.

Onemli not:Asagidaki bilgiler teknik bilgiler degil tavsiye niteligindedir.

Protein tozlari:Vucuda fazladan protein saglarlar.Aralarinda en zararsizlari diyebiliriz.Ancak fazla aliminda vucutta yaglanma olur.Akla bol sut icip et yendigi taktirde protein tozlarina ne gerek var sorusu gelir.Bu daha cok istahi olmiyanlar icin diyebiliriz.Ornegin gunde 150gr protein almak icin 3 yumurta,1 sise sut,yaklasik yarim kilo et yemeniz gerekir ama bukadar istahi olmiyanlar bu tozlardan kullanabilir.

Amino Acid:Proteinler Amino Acid’lerden meydana gelir.20 kadar cesit Amino Acid vardir ve hepsinin degisik etkileri vardir.Protein tozlarindan daha gelistirilmis olarak yapilan bu Amino Acid’ler tablet halinde satilir.Kas gelisimini saglarken yag yakmada da rolu vardir.Istahi cok acar.Kullanmayi biraktiginizda vucudunuzda yaglanmalarla karsilasabilirsiniz.Calisma gunlerinde 3 ogun olmak uzere calismadan sonra kullanilir

Creatin:Ozellikle USA’da vucutcular arasinda en cok kullanilandir.Tablet ve toz halinde satilir,ancak ben toz seklinde satilanlari tavsiye ederim.Kas’a fazladan enerji saglar,guclendirir.Daha ilk haftada inanilmaz bir fark gorebilirsiniz,kullandiginiz kilolar hafif gelmeye baslar ve daha cok tekrar yaparsiniz ve bir hafta icinde kaslarinizda onemli olcude hacim kazanirsiniz.Ben bir zararini gormedim ve cok memnun kaldim.Calisma gunlerinde 1 tanesi calismadan once olmak uzere 3 ogunde yemekten sonra kullanilir.Joe Weider in Creatin tozunu ozellikle tavsiye ederim.

Tekrar Prensibi (Reps)

Egzersizler tekrarlardan ve setlerden olusur.Tekrar sayilari’ni ayarlamak ve gerektigi olcude yapmak kas gelisimi acisindan cok onemlidir.Ne kadar dogru beslenirseniz beslenin,dogru egzersizleri yaparsaniz yapin yanlis yapilan tekrarlar sonucu sakatlanabilir yada geliseceginiz yerde zayiflayabilirsiniz.Bu prensibin ana mantigi yuksek yapilan tekrarlar yag yakiminda onemli rol oynarken,dusuk ve agir kilo ile yapilan tekrarlar kas hacminin buyumesini saglar.Ornegin karin egzersizleri icin en az 20 veya 30 tekrar verirler.Sebebi karin kaslarinizin gelisirken karninizdaki yaglarinda erimesidir.Ancak kol egzersizleri icin 10 yada 12 tekrar verirler,cunku kollarinizdaki yaglarin yakilmasindan daha cok kaslarinizin buyumesi on plandadir.Kaslariniza hacim katmak istiyorsaniz buyuk adele gruplari icin en fazla 15 olmak uzere 12 tekrar,kucuk adele gruplari icin en fazla 12 olmak uzere 10 tekrar yapmak idealdir.Eger vucudunuzun belli bir bolgesindeki yaglari yakmak istiyorsaniz o adele bolgesi icin yaptiginiz egzersiz icin hafif agirlik kullanin ve yuksek tekrar yapin.Eger yag yakmak yerine hacim kazanmak istiyorsaniz agir kilo kullanin ve dusuk tekrar yapin

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Önsöz

ÖNSÖZ

Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyucağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

ALBERT EINSTEIN ( 1879-1955)

Daha önce matbaanın, radyonun ve televizyonun gündelik yaşamda yarattıkları devrimlerin bir benzerini bugün internet gerçekleştiriyor. İnternet henüz emekleme aşamasında, ama daha şimdiden dünyayı değiştiriyor. Bugün, ABD deki 1000 den fazla kasabanın ve kentin homepage i , internet de bir sitesi var. 200’den fazlasının şimdiden, birbirine bağlanmış bilgisayarlar kullanarak hayata geçirmeyi planladıkları yerel siyasi enformasyon yurttaş ağı ( civic networking) projeleri var. Sadece Hollanda da, altmış kasaba bilgisayar aracılığıyla iletişimi benimsemiş durumda ve bir çeşit yurttaş ağına sahip.

Database firmalari her geçen gün daha fazla veri depolamak, verileri hiçbir durumda kaybetmemek, verilere kolayca ve daha hızlı ulaşabilmek adina birbirleriyle yarışıyorler. Peki ama neden verilerle uğraşıyoruz ? Çünkü verileri topladiğimizda bir sonuca ulaşmak ve raporlar elde etmek çıkan sonucu görerek geleceği tahmin etmek istiyoruz. Verileri değerlendirme aşamasinda ise işin içine istatistiksel yöntemlerin girmesi kaçınılmaz oluyor.

Database firmalarının bugün hemen hepsinin hedefi ınternet uzerinde databaselerini kullanmak ve degerlendirmek. Database i internet üzerinden çalıştırımayan, uygulamalarını internet’e taşıyamayan firmalar , ürünlerini pazarlayamıyacaklarını biliyorlar.Bu nedenle hem internet hem de database kavramları gelecekte son derece önemli olacaktır.

Okul sırasında ekonomik nedenlerden dolayı piyasadaki bilgisayar firmalarinda çalışmak zorunda kaldık. Bu hem ekonomik anlamda bir rahatlama getirdi hem de okulda ogrendiklerimizi piyasada kullanma olanagı verdi. Çoğu öğrenci okuldaki bilgilerinin iş hayatinda hiç yararli olmadığı düşüncesindedir. Biz bu düşüncede değiliz. İstatistik bolumunde değerli hocamiz Prof.Dr Aziz Bener in bizlere bilgisayar programlama dersinde, iki donem boyunca gosterdiği C programlama dili sayesinde , programlama ve database ile ilgili temel kavramları çok daha hızlı ve çabuk kavradığımızı söyleyebiliriz. Piyasadaki nesneye yönelik programlama araçları ve dördüncü kuşak dilleri kolayca öğrenebiliyorduk çünkü hepsinin mantiği ayni idi ve C programlama dilini bilen bir öğrenci için diğer dillerde uygulama geliştirmek su içmek gibi bir şeydi.

Internet ve database uzerine bir bitirme odevi hazırlamak oldukça zordu ve bu odevin hazırlanması ile bildiklerimizin uzerine yeni bilgiler katmış olduk. Oyle bir odev hazırlamalıydık ki bizden sonra bölüme girecek öğrenciler bu ödevi okuyarak internet üzerinde bir veritabanı uygulaması geliştirebilmeliydi.Umarız bu konuda başarılı olabilmişizdir.Bu ödevin hazırlanması sırasında yardımlarını bizlerden esirgemeyen Progress ve Oracle firması yetkililerine ve değerli hocamiz Sayin Prof.Dr Aziz Bener e sonsuz teşekkürler.

Reşat Bayraktar.

Baran Ertaş.

Veritabanı

Veritabanı ve Akılcı Düşünce Üzerine

Veritabanı bir yazılımdır. Veritabanı bilginin hammaddesinin depolandığı yerdir. Bilgiyi oluşturan bileşenleri sınıflara ayırarak ama aralarındaki ilişkileri de dikkate alarak depolar, istendiği zaman birleştirerek sunar. Bilgi teknolojileri ile ilgili hemen her konunun bileşenlerden birini veritabanı oluşturmaktadır.Kişisel fax yazılımlarından, en gelişmiş fax sunucu sistemlerine kurumsal kaynak planlamasına (Enterprise Resources Planing-ERP) yazılımlarından, döküman arşiv sistemlerine, CAD/CAM uygulamalarından, OT/VT sistemlerine ve nihayet veri ambarı uygulamalarına kadar her sistemin içerisinde mutlaka bir veri tabanı bulunmaktadır. Hatta işletim sistemleri bile sistem bilgilerini özel yapıları olan veritabanlarında tutmaktadır.

Geçmişten günümüze yaklaşımlar ve yapısal özellikler değişime uğramış olsa bile, onlardan beklenen hizmet hep aynı kalmıştır ki o da “Hemen şimdi bilgi” olarak ifade edilebilir. Veritabanı dendiğinde yalnızca verilerin depolandığı bir kavram algılamak çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

O verinin bilgiye dönüştürülerek diğer verilerle işlendiği koca bir fabrika gibidir. Bugün teknoloji üretenlerin pek anlamlı olmayan düşünce biçimlerinin bir sonucu olarak bazı benzer kavramlar istemeden de ayrı ayrı ele alınıyor olsa bile, (daha fazla ürün satmak adina uygulanan pazarlama stratejilerinin bir sonucu bu belki de !) gelecekte bugünün veri ambarı olarak adlandırılan yaklaşımları da aslına dönerek, veritabanı kavramı içerisindeki olması gereken yere oturacaktır.

Veritabanı kavramını tek başına ele almak kurumsal bilgi teknolojileri profesyonelleri için pek anlamlı olmayacaktır. Çünkü veritabanı mimarileri, algoritmaları, bellek ve kaynak kullanımı gibi konular kimi zaman oldukça ağdalı bir dilin kullanılmasını gerektirecektir. Bu dili anlayacak mühendislik eğitimi almış teknik elemanlar, çoğunlukla bu bilgiler sahiptirler (sahip olmaları gerekir) ve profesyonel yöneticiler, yanlarında çalıştırdıkları bu çalışanlardan dilerlerse bu bilgileri alabilirler. Yanlarında personel çalıştırmayan ve bu tip hizmetleri dış kaynaklı firmalardan alan kurumlar içinde bu hizmeti sağlayan danışmanlık şirketleri mevcuttur. Veritabanı kullanarak kurumlar hangi katma değeri sağlayabileceklerini çok iyi bilmelidirler. Eğer bir profesyonel kurum kullanacağı veritabanı ile teknik ayrıntıları detaylı olarak öğrenmek isterse, bu onun tercihidir. Ancak bu bir zorunluluk değildir.

Devlet kurumlarında ya da yerel yönetimlerin yazılım ve donanım ihalelerine katılan ve bilirkişi olduğunu söyleyen kişiler kendi aralarında veritabanı sistemlerinin üzerine tartışırken içlerinden biri “Benim veritabanım 10 yıllık bilgiyi saklar” derken diğeri “Ama benim veritabanım renkli ekranda çalışıyor” demişti. Dünyaca kabul görmüş veritabanı sistemleri arasında yaptıkları tartışmada sonucun ne olduğunu tahmin etmek zordu, çünkü hangi kriterlere göre karar verildiğini anlamak veritabanı kavramını anlamaktan daha da zordu.

Teknolojiyi takip edenler, eski dergileri karıştırdıklarında daha birkaç yıl öncesine kadar yere göğe sığmayan teknolojilerin bugün anlamını yitirdiğini kavramakta güçlük çekmeyeceklerdir. Birkaç yıl öncesine kadar sözü edilen Client/Server (İstemci/ Sunucu) mimarisi bugün gözden düşmüş durumda. Teknoloji firmalarının profesyonel kurumlara şöyle bir dayatması oluyor.Eğer yeni çıkan teknolojiyi satın almazsan dünyanın gerisinde kalırsın ve bunu satın alan diğer rakip kuruluşlar senin 5 yıl önünden gidecektir. Bu dayatma veya tehdit diyelim bir pazarlama ya da satış staretejisi olarak görülebilir ama bazı durumlarda doğru da olabilir. Bu yüzden kavram kargaşaları yerine yeni teknolojilerin kurumsal katma değerini firmaya uygulanabilirliğini ayırt etmek en doğru yaklaşım olacaktır.

Bugün kullanılan veri tabanları ve geliştirme araçları bazı çekirdek algoritmalarda farklılık gösterse bile, birbirlerine yakın ölçüm değerleri veriyorlar. Bir veritabanı bir test işleminde belli bir kritere göre en yüksek değeri verirken diğeri aynı test işleminde farklı kriterler kullanarak kendisinin en yüksek değeri verdiğini söylemekte. Önemli olan teknik personelin bu bilgileri yorumlayabilme becerisine sahip olmasıdır.Çalıştığı kurum hangi tür işlemleri daha fazla kullanıyor ? Bugün yoğun olarak kullanılan sistem gelecekte neler ihtiyaç duyacak ?

Son zamanlarda büyük mağaza ve alışveriş merkezlerinde local ya da internet müşteri bilgi formları dolduruluyor. Bazı müşterilere o mağazaların manyetik kartları veriliyor.Manyetik kartla mağazadan alışveriş yapan ya da internet üzerinden alışveriş yapan müşteri bilgisini ele geçirdikten sonra o müşterinin hangi saatte, hangi ürünü aldığını , promosyon satışlarından yararlanıp yararlanmadığı gibi bilgiler veri tabanına aktarılıyor. Aslında başlangıçta bir sayfalık form ve döküman arşiv sistemi ile başlayan bilgiler, bir anda veritabanı ve nihayet veri ambarı sistemine dönüşüyor. Eğer bu dönüşüm planlı değilse veritabanı ve sistem değişikliğinin yarattığı lisans ücreti, yazılım ve donanım maliyeti başlangıçta düşünülmeyen pahalı yatırımların yapılmasına neden olur.

Kurumsal firmaların kullandıkları veri tabanları bazen gömülü bazen de açık olmaktadır. Kuruluşun ihtiyaçlarına göre veritabanı üzerinde yeni yazılımlar geliştirmek mümkündür. Çok gelişmiş bir uygulama geliştirme aracınız olabilir ama veritabanı sisteminiz iyi değildir ya da veritabanı sisteminiz çok iyi olmasına rağmen uygulama geliştirme aracınız istediklerinizi karşılamayabilir.

1986 yılında ANSI ( American National Standart Institute) tarafından kabul edilen SQL(Structure Query Language -Yapısal Sorgulam Dili) ile tüm veri tabanları tek bir dil ile ortak sorgulanabilmesi ve belli standart sağlanması hedeflendi. İlerleyen yıllarda veritabanlari giderek daha fazla bilgiyi depolamaya başladı.Başlangıçta düşünülen veri yapılarından çok daha fazlası ile çalışıyordu ve herşey veri olarak saklanabiliyordu. Ses, resim, harita, video ,hesap tabloları gibi pek çok veri vardı ve bu verilerle uğraşmak için her veritabanının kendi özel yazılım geliştirme araçları ortaya çıktı. Bu araçlar ortaya çıkarken her ne kadar yalnızca kendi veritabanları ile değil, tüm sistemlerle uyumlu olduklarını savunsalarda, bazı istisnalar dışında her veritabanı en iyi sonucu kendi uygulama geliştirme aracında veriyordu. Sonuç olarak SQL tüm veri tabanları için ortak bir dil olmasına rağmen günümüzde yalnızca belli başlı basit sorgulamalar için kullanılmakta. Karmaşık uygulamalarda, veritabanı şirketleri kendi yazılım geliştirme araçlarını ve kendi programlama dillerini kullanmaktadır.

Veritabanlarını genel anlamda üç değişik grupta toplanabilir.Birincisi kişisel diyebileceğimiz veritabanı sitemleri. MS-Office Proffessional paketi içerisinde bulunan Access bunun dışında dBase, FoxPro, Paradox ve çok küçük de olsa Excel. Bu veritabanı sistemleri diğerleri ile karşılaştırıldığına dezavantajları olduğu tartışma götürmez. Ancak hataları nedeniyle değil kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle böyle. Örneğin xbase tabanlı bu sistemlerde “dbspace” adı verilen özel bir disk bölümü yoktur ve veritabanı dosyaları geleneksel dosya yapılarıyla aynı güvenlik yapısına sahiptir. İkinci grup İlişkisel veritabanları (Relational Database) adiyla bilinen uygulamalar ve bu uygulamalar bugün ve gelecek stratejilei karşılamaktadır.İlişkisel veritabanları bilgiyi saklama, işleme, yedekleme, raporlama ve geri getirme konularında çözümler getirmektedir. Kurumsal firmaların tercihi bu sistemlerdir.Bugün bilinen popüler ilişkisel veritabanları arasında Oracle, DB2, Sysbase, Informix, Progress, Ms SQL Server bulunmakta.Veritabanı ile ilgili üçüncü ve son grup kurumların çok büyük ve boyutlu veri tabanı analizlerine dayalı gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurduğu Veriambarı (Datawarehouse) türü teknolojilerdir. Karmaşık veriler ve bu veriler arasındaki analize dayalı teknolojiye OLAP ( On line Analytical Processing) işlemleri veriambarında kullanılmaktadır.İlişkisel veri tabanı kuruluşlarının neredeyse tamamının veri ambarı çözümü bulunmaktadır. Geleneksel anlamdaki veri ambarı projeleri yalnızca veritabanı sistemlerinin değil, donanım ve işletim sistemini de içine almaktadır. Ancak günümüze gelindiğinde tüm eğilimler, veri ambarı kavramının ortam bağımsız bir şekilde günden güne Internet e dayalı teknolojilere üzerinde çalıştığını gösteriyor.

Internet üzerinden veriye ulaşabilen, bu verileri saklayabilen , gerektiğinde istediği raporları bu veriler üzerinden alabilen kuruluşlar güçlü veri tabanı sistemlerine sahip olduklarında kurumsal yapılanmaları ve gelişmeleri çok daha hızlı olacaktır. Günümüzde güç bilgi ile , bilgi de veri ile sağlanmaktadır.Bilgi kimin elindeyse gücün de sahibinin o olması kaçınılmaz görünüyor.

VERİTABANI HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Bilgisayar programları, seçilen bir bilgisayar dilinde, bir konu ile ilgili verilerin girildiği ve değerlendirildiği komutlar topluluğudur. Programlamayı öğrenirken bir programcının ilgilenmesi gerekli olan konuları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Girilecek verilerin yapılarını tanımlayabilmek(Veritabanı)

Kullanıcı ile irtibatı sağlayan ekranların görüntüsünü (Ekran Dizaynı) ve çıktıların şeklini (Rapor Dizaynı) tasarlayabilmek

Bu iki şık arasındaki bağlantıları gerektiren program parçalarını yazabilmek

Yeni windows tabanli nesneye yönelik programa dilleri ile yukarıda belirtilen 3 şıkkı gerçekleştirmek çok basittir.

Veritabanı tasarımı ve tanımı için, Data Dictionary hizmet programı kulllanılır.

Ekran dizaynları ve bağlantılar, SMARTOBJECTS (Programlanabilir Akilli Nesneler) tanımlama ve onları programlama işlemini gerçekleştiren APPBUILDER (Uygulama Geliştiricisi) hizmet programı ile sağlanır Çıktılar için ise REPORT BUILDER (Çıktı Formları Düzenleyicisi) kullanılır..

Yukarida belirtilen Data Dictionary, Smart Objects , AppBuilder, ReportBuilder programlari her database de aynı isimde olmayabilir.Veritabaninin ozelliklerine gore farkli isimler alabilirler , işleyişleri ve database e ulaşma mantıkları aynıdır.

Netice olarak biz; veritabanı, basit nesne ve SMARTOBJECTS kavramlarını iyi öğrenirsek buna da nesneye dayali proglama dillerin komutlarını eklersek, veritabani uzerinde programlamayı öğrenmiş oluruz.

Veritabanı

Bugün kullanılmamakla beraber, kartoteks sistemini hatırlamayan yoktur. Örneğin müşterilerimizle ilgili bilgileri, aşağıda gösterildiği gibi, kartonlar üzerine kaydederdik. Sonra da bu kartonları çekmecelerde saklardık. Siparişler ve stoklar için aynı yöntem kullanılırdı. Bunu yaşayanlar, karşılaştıkları problemleri çok iyi hatırlarlar (Müşteri bulmak, değişiklikleri yansıtmak,müşteri-stok-sipariş bağlantısını kurmak ve bunu güncelleştirmek vs.)

Müşteri Adı

Borcu

Telefonu

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

Bilgisayarda da veritabanı zihniyetini kullanan diller bu yöntemi, tabiyatıyla problemleri ortadan kaldırarak, devam ettirmişlerdir. Fakat bilgisayarın gözü olmadığı için bir kartoteksi görerek değil, ismi ile tanıyabilir, müşteri adı için ayrılan yerin adını ve niteliğini önceden bilmesi gerekir, müşteri-stok-sipariş bağlantılarını kurabilmesi için bu bağlantıları ona önceden tanımlamak gerekir vs.. Kısaca; programcının veritabanı dediğimiz müşteri-sipariş-stok bilgilerinin nereye ve nasıl depolanacağını yani “kalıbını” tanımlayarak bu veriler arasındaki bağlantıları da bilgisayara bildirmesi gerekir. Bu tanımların nasıl yapıldığını az sonra göreceğiz.

Veritabanının bilgisardaki avantajları

Veritabanının bilgisayarda sağladığı avantajları sıralayalım.

Ortaklaşa kullanım : Çekmecelerdeki bir kartotekse, aynı anda iki kişinin yerlerinden kalkmadan bakabilmesi adeta olanaksızdır. Ayrıca, yoğun çalışan kişilerden bazıları iş yerlerindeki dosyaları yüklenerek evlerine taşırlar. Bilgisayar ortamında, birden fazla kişi farklı terminallerden aynı veriye erişebildiği gibi, evde çalışması gereken kişinin de dosyaları eve taşımasına gerek yoktur.

Yerden tasarruf: Kağıt, dosya, klasör gibi çok yer tutan veri depolama ortamlarını büyük ölçüde ortadan kaldırarak yerden tasarruf edilir.

Kolay güncelleştirmek: Örneğin gerçekleşen bir siparişin bilgilerini anında ve otomatik olarak stok ve müşteriye yansıtmak mümkündür.

Kolay erişim: Bir veriyi bulmak, sıralamak, istenen bilgileri ve toplamlarını yazıcıdan almak kartoteks örneği ile kıyaslanmayacak kadar kolaydır.

Emniyet: Girilen verilerin geçerliliğini kontrol etmek, bazı kişilere erişimde kısıtlamalar koymak mümkündür.

Analiz imkanı: Özellikle üretimde çok büyük bir avantajdır. Fakat maalesef genelde, bilgisayardan sadece “takip” ten (ne gitti, ne geldi) yararlanılmaktadır.

Relational Database ya da İlişkili(Bağlantılı) veritabanı

Müşterimizin yaptığı bir ödeme, doğal olarak müşteriyi etkiler. Kartoteks devrinde, bu ödemeyi müşterinin borcundan elle düşüyorduk. Bilgisayarda ise bunun otomatik olarak yapılması gerekir. Bunun için, müşteri bilgilerinin müşteri hareket bilgileri ile bağlantılı olarak tanımlanması gerekir. Diğer bir deyimle, veritabanımızı iyi tanımlarsak, programlamayı çok basit bir şekilde halledebiliriz.

Örneğin, tasarımı tamamlanmış bir veritabanında, aşağıdaki kısa program:

Tüm müşterileri listeler(Müşteri numarası, Unvanı)

Kullanıcının gireceği birkaç harfle başlayan müşteriyi bulur, gösterir

Bu müşteri ile ilgili tüm sipariş bilgisini gösterir(Sipariş ana bilgileri:Sipariş numarası, sipariş tarihi, gerçekleşen tarih vs.)

Bu siparişle ilgili tüm detay bilgilerini gösterir (Sipariş detay bilgileri.:Stok numarası, fiyatı, indirim oranı, miktarı, tutarı vs.)

İlişkili(bağlantılı) veritabanını tasarlamak

Bir veritabanında: müşteri, sipariş, stok vs. ile ilgili tüm bilgilerin bulunduğunu söyledik. Bu kadar çok veriyi içeren bir bütünün içerisinden istenen verileri bulabilmek ve bu verilerin birbirleri ile bağlantılarını kurmak için veritabanını oluştururken, bazı ek tanımların yapılması gerektiği açıktır.

Örneğin; sadece muşteri bilgilerine ulaşabilmemiz gerekir, müşterilerden sadece istenen bir müşteriye hızlı bir şekilde erişebilmemiz gerekir, bu müşterinin siparişlerine erişebilmemiz için bir müşteriye göre müşteri-sipariş bilgilerini ilişkilendirmemiz gerekir.

Bu sebeplerden dolayı, ilişkili bir veritabanı aşağıdaki tanımlardan oluşur:

Veri Tablosu (Table)

Sütun (Column) veya alan (Field)

Satır (Row) veya kayıt (Record)

Anahtar (Key)

İndeksler(Indexes)

Mus-adi

Borcu

Telefonu

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

1.Satır, Kayıt (Row,Record)

2.Satır

3.Satır

4.Satır

1.Sütun,Alan (Column,Field)

2.sütun

3.Sütun

Veri Tablosu

Yukarıda gördüğümüz gibi çok basit düzeyde bir müşteri veri tablosu tasarlanmıştır. Bunun gibi sipariş, stok ve uygulamada gerekli olan diğer tablolar aynı çatı altında tasarlanarak bu uygulamanın veritabanını oluşturabiliriz.

Anahtar (Key)

Ana anahtar (Primary Key) , iç anahtar

Bağlantı anahtarı (Foreign Key), dış anahtar

Ana anahtar, bir veri tablosunda bir kaydı tamamen, ve sadece o kaydı, temsil edebilecek sütun veya sütunlardır. Belirlenen bir kaydı ve sadece onu temsil edebilmesi için tek olmalıdır. Örneğin, isme göre bir müşteriye erişmeyi düşünürsek, aynı isimli birden fazla müşteri olabileceği için, erişimde ve bağlantılarda karışıklıklar doğabilir(İstemediğimiz bir “AHMET”in telefonu veya siparişleri ile kaşı karşıya kalabiliriz).Bundan dolayı müşteri kayıtlarını temsil etmek için her bir müşteriye ayrı bir numara vermek uygundur.

Ana anahtarın özelliklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Tek olma özelliği: İki ayrı müşteri, boş bilgi dahil, aynı bilgiyi içeriyorsa, verdiğimiz anahtarın hangi müşteriyi temsil ettiğini bilemeyiz.

Değişmemesi gerekir: Bir müşteriye bir numara verdikten sonra o numarayı değiştirirsek, müşteriyi temsil eden iki ayrı numara elde ederiz.

Kısa olmalıdır: Çok yer almamalı, ayrıca ne kadar kısa olursa ona erişim daha hızlı olur.

Bu bilgilerin ışığı altında yukarıda tanımlanan musteri veri tablosu aşağıdaki şekli alır.

MUSNO

MUS-ADI

BORCU

TELEFONU

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

Aynı şekilde stok veri tablosunda, stok numarası ana anahtar olarak tasarlanabilir.

Bağlantı anahtarı(dış anahtar), adından da anlaşılacağı gibi, veritabanındaki diğer veri tablolarıyla irtibat kurmaya yarayan bir anahtardır. Tabloları birleştirmek için de kullanılır.Bu anahtar, irtibat kurulan veri tablolarının bir tanesinin de ana anahtarıdır.

Anahtar kavramının önemini daha iyi anlamak amacıyla; Stok, Sip-Detay, Siparis ve Musteri veri tablolarının tanımlandığını varsayalım ve bu tablolar arasında bazı ilişkiler kuralım. İlişki kurarken, amaç çok önemlidir. Amaç, verilen bir maldan hangi müşteriye satış yapıldığını bulmak olsun. Bunun için, Stokà musteri ilişkisini ve dolayısıyla ara ilişkiler de dahil olmak üzere, Stok à Sip-Detay à Siparis à Musteri ilişkisini gerektiği gibi kurmamız lazımdır.

Önemli Not: İlişkiler sadece anahtarlarla kurulmayabilir. Başka metodlar da vardır.

Tablo Adı

Ana anahtar

Bağlantı Tablosu

Bağlantı anahtarı

Musteri

MusNo

Siparis

MusNo(Siparis’te)

Siparis

SipNo

Sip-Detay

SipNo(Sip-detay’da)

Sip-Detay

SatNo

Stok

StokNo(Sip-Detay’da)

Stok

StokNo

Ana anahtarlar, bulundukları veri tablosu haricinde, bu tablo ile ilişkili tabloda da dış anahtar(bağlantı anahtarı) olarak tanımlanmalıdır.

Burada görüldüğü gibi, müşteri (Musteri) tablosunda MusNo ana anahtar olmasına karşın, bağlantı kurmak istediğimiz sipariş (Siparis ) tablosunda bağlantı anahtarı olarak tekrar tanımlanmıştır. Aynı şekilde; SipNo hem sipariş(ana anahtar) hem de Sipariş detay(dış anahtar), StokNo da hem Sipariş detay (dış anahtar) hem de Stok tablolarında (ana anahtar) olarak tekrar tanımlanmışlardır.

Basit bir örnek, bunu daha iyi açıklayacaktır. Kayak botu alan tüm müşterilerimizi görelim..

Bunun için:

Stok tablosundan kayak botunun stok numarasını buluruz(I1).

Stok ile sipariş detay tabloları ilişkili olduğu için, I1 ile ilgili sipariş numaraları (SipNo) sipariş detay tablosundan bulunur. (01 ve 04)

Sipariş detay ile sipariş, SipNo ile ilişkili olduğundan, hangi müşterilerin bu stokları aldığını bulmak için (müşteri numaraları önemli) sipariş tablosundan 01 ve 04’e denk gelen müşteri numaralarını buluruz (C1 ve C3).

Müşteri tablosundan C1 ve C3’ün karşılığındaki müşteri isimlerini buluruz (Kemal Öz ve Oya Şafak).

Netice olarak tabloları ilişkilendirmek için, ilişki kurulan tablolarda ortak bir alan (sütun) tanımlanacak ve bu sütun; bir tabloda ana anahtar olarak, diğerinde ise dış anahtar olarak tanımlanacaktır. Başka bir deyimle, ana anahtar olarak tanımlanan sütun (alan) diğer tabloda da tanımlanacak ve bu sütun, bu tabloda dış anahtar görevini üstlenecektir.

Indeks (index)

Bir kitabın sonundaki indeksi hepimiz biliriz. Aranan kelimeyi belirledikten sonra, indeksten bakarak hangi sayfada olduğunu bularak, o kelime ile ilgili tüm bilgileri kitaptan alabiliriz. Bir veritabanındaki indeks de buna benzer. Örneğin müşteri arama ve sıralamalarında, müşteri adını içeren sütunu indeks olarak tanımlarsak, arama çok çabuk gerçekleşir.

Bir sütuna göre indeks oluşturabileceğimiz gibi, birden fazla sütunu birleştirerek birleşik indeks adını verdiğimiz indeksler de oluşturabiliriz. Ana anahtarı içeren sütünla indeks oluşturmak, çok doğaldır(Yukarıdaki örnekte, MUSNO sütunu indeks oluşturmak için iyi bir örnek teşkil edebilir).

Her tabloda bir indeks olmalıdır. Birinci indeks her zaman tablonun ana indeksi olarak otomatik olarak tanımlanır. Örneğin, sipariş veri tablosunda SipNo ana indeks , Sip-Tarih ise tarihe göre bir indeks şeklinde tanımlanabilir.

İndeks oluşturmanın faydalarını aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

Hızlı kayıt arama: Veri tablosu sıralı ise istenen bilgiye erişim daha hızlı olur.Örneğin sayfası belli olmayan bir kitapta bir bilgiyi aramak zordur.Fakat, sayfası ve aranan bilginin hangi sayfada olduğu belli olan bir kitapta arama doğal olarak kolaydır.

Kayıtların sıralanması: Tüm kayıtlar seçilen indekse göre otomatik olarak sıralanır. Örneğin, bir müşteri veri tablosunu alfabetik sırada listelemek için, müşteri ismini içeren alanın indeks olarak seçilmesi yeterlidir.

İlişkili erişim: Veritabanı içerisindeki veri tabloları birbirleri ile ilişkili oldukları takdirde, bir veri tablosundan itibaren diğer veri tablolarındaki ilgili kayıtlara erişim kolay ve hızlıdır.

Çoklu sütun: Birleştirilmiş bir indeks kullanılırsa, gruplandırma kolaylaşır. Örneğin Türkiye’deki tüm bilgisayar firmalarını içeren bir veritabanında İSTANBUL’un tüm semtlerindeki firmaların listesini alfabetik sırada almak için, indeksi, şehir + semt’e göre yapmamız yeterlidir. (Şehirler ve onun içerisinde semtler otomatik olarak alfabetik sıraya sokulurlar).

Tabloları birleştirmek: İki farklı tablodan bir çıktı alınacaksa, ortak sütunu indeks olarak tanımlamak faydalıdır.

Tabloları ilişkilendirmek: Bir tablodaki bir sütun değeri ile diğer bir tablodaki bir kayda (satıra) erişilebiliyorsa, bu iki tablo ilişkilidir. İkinci tablodaki aramnın hızlı olması için, aranan değere göre indeksli olması arzulanan bir durumdur.

NOT: İki tablo arasındaki ilişkiyi kuran sütunların aynı ismi taşıması gerekmez.

İndeks oluşturmanın bazı zararları da vardır.

Her bir indeks için, diskte bir yer ayırımı yapılır. İndeksin değeri ve bu değeri içeren kayıt numarası ROWID, ağaç yapısını andıran biçimde diskte depolanır. İndeks bölümünden, aranan indekse denk gelen kayıt numarası bulunduktan sonra, bu kayıt numarasını içeren kayıt ana dosyadan bulunur.

Yeni bir kayıt eklendiği veya bir kayıt silindiği zaman, ilişkisel veritabanı indeks bölümünü otomatik olarak yeniden düzenlediği için bir zaman kaybına neden olur.

Ne zaman indeks kullanmalıyız ? sorusu aklımıza gelebilir.

Sıkça silme veya ilave yapılan küçük tablolarda indeks kullanmamalıyız; sıralama yapmalıyız.

Veri aramada, aranan veri oranı tüm verilere oranla büyükse, indeks kullanma yerine sıradan arama yaptırmalıyız(Örneğin, arama neticesinde 20 000 kayıttan 19 000 kayıt bulunacaksa sıradan arama, 20 000 kayıttan 100-200 kayıt bulunacaksa indeks kullanımı tercih edilmelidir).

NOT: Tüm ilşkisel veritabanı sistemleri işletim sistemine göre 1024, 2048, 4096, 8192 byte’lık bloklara ayrılmıştır. Veri erişiminde, sadece bulunan kayıdı içeren blok diğer kullanıcılara kapalıdır(Genelde, diğer dillerde erişim şekline bağlı olarak tüm indeks dosyası kilitlenerek, o anda diğer kullanıcılara kapalıdır).

Hatalı tasarım örnekleri:

MusNo

İsim

Sehir

SipNo

101

Kemal Öz

İSTANBUL

M31, M98, M129

102

Ali Kara

İSTANBUL.

M56

103

Oya Şafak

ANKARA.

M37, M40

104

Filiz Sarı

BURSA.

M41

Doğrusu: Müşteri ana tablosu ve bu müşteri ile ilgili sipariş hareketlerini ayrı ayrı tablolar şeklinde düzenlemektir.

Müşteri tablosu

MusNo

İsim

Sehir

101

Kemal Öz

İSTANBUL

102

Ali Kara

İSTANBUL.

103

Oya Şafak

ANKARA.

104

Filiz Sarı

BURSA.

Sipariş tablosu

SipNo(Ana anahtar)

MusNo (Dış, bağlantı anahtarı)

M31

101

M98

101

M129

101

M56

102

M37

103

M140

103

M41

104

Not: Aynı mantıkla, tüm bilgileri bir dosyada toplamak yerine, güncel değişmeyen bilgileri içeren bir ana bilgi dosyası ve güncel değişen hareket dosyası oluşturmak ve ikisini bağlayan bir anahtar kullanmak en doğal tasarım şeklidir.

Veri tasarımı için pratikte izlenen yol

Kağıt üzerinde veya akıldan:

Uygulamada gerekli olan veriler ortaya dökülür

Bu verilerin veri tablosu şeklinde, paylaşımları tasarlanır (Tablo adedi ortaya dökülür)

Veri tabloları arasındaki bağlantılar tasarlanır

Veri tablolarının kalıbı tasarlanır

Her bir tablo için ana anahtar ve gerekiyorsa, her bir alan için geçerlilik kuralları tasarlanır

Bu aşamadan sonra, veri yapısının daha ayrıntılı tasarımına geçilir.

Ortak kullanılan veriler hangileridir?

İndeks, hangi sütuna göre seçilecek?

Optimizasyon (En verimli durum) nasıl sağlanır?

Performans için, yapı değişikliği gerekir mi? (Örneğin, KDV her zaman miktar ve KDV oranından hesaplanabilir. Normalde, tabloda KDV sütunu açmaya gerek yoktur.Fakat KDV miktarının sıkça istendiği bir şirkette, her defasında, KDV’yi yeniden hesaplatmak performansı düşüreceği için KDV sütunu tabloya eklemek daha mantıklıdır)

Bu bilgilerin işiği altında veritabanını oluşturmadan önce; hangi veriler girilecek, veriler bağlantılı olarak nasıl işlenecek ve hangi raporlar alınacak sorularına yanıtlar verebileceğimiz bir veritabanı kalıbının hazırlanması gerektiğini aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Veritabanlari sistemlere install edildiğinde içlerinde ilişkisel veritabanının özelliklerini sağlayan küçük bir prototip bulunmaktadir. Örnek standart ilişkisel veritabani genellikle müşteri, sipariş ve sipariş detay gibi table lar içerir.. Bu veritabanında maçlananlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.

Müşteri, sipariş ve stok bilgi girişlerinin sağlanması.

Kayıt eklemek, silmek ve değiştirmek

Müşteri adreslerini şehir koduna göre sıratmak

Bakiyesi belirli bir miktarı geçen müşterileri alfabetik sıraya göre listelemek

Bir bölgedeki müşterilerin belirli bir tarihe kadar, tüm senelik satiş ve borçlarının listelerini alabilmek

Verilen bir stokla ilgili tüm siparişleri görebilmek

Stoklarımızın son durumlarını görebilmek. Gerekiyorsa, sipariş vermek.

Satılan malların satış tutarlarını gözleyebilmek

Müşterilerimizle ilgili borç alacak takibini yapabilmek

Müşterilerimizle ilgili sipariş bilgilerini gözleyebilmek

Veritabanının özelliğine göre diğer seçenekler

HTML (HyperText Markup Language)

HTML Nedir?

HTML (HyperText Markup Language / Hareketli-Metin İşaretleme Dili) basitçe, browserlarla görebileceğimiz, internet dökümanları oluşturmaya yarayan bir çeşit dildir. Örneğin okuduğunuz bu sayfa HTML dili kullanılarak hazırlandı. Siz de browser’ınızı (Internet Explorer, Netscape Navigator,..) kullanarak bu sayfayı ekranınızda görüntülüyorsunuz. Tanımda geçen “internet dökümanı” ifadesinin yanısıra HTML ile oluşturduğunuz belgeleri harddiskinize kaydedebilir ve internet bağlantınız olmasa bile bu belgeleri görüntüleyebilirsiniz.

HTML, programlama dilleri (pascal, basic,..) gibi bir programlama mantığı taşımadığından öğrenilmesi gayet kolay bir dildir. Dilden ziyade kabaca metinleri ya da verileri biçimlendirmek, düzenlemek için kullandığımız komutlar dizisi bile diyebiliriz HTML için.

HTML’de Temel Unsurlar

HTML nispeten kolay bir dildir dedik. Bu dilde binary veya hexadecimal kodlar yok. Herşey metin tabanlı ve bir HTML dökümanı oluşturmak için ihtiyacınız olan şey bir editör. Hatta sizde herhangi bir HTML editörü bulunmuyorsa bu işi Windows’un Notepad’i ile dahi halledebilirsiniz. Piyasada iki tip editör bulunuyor. Birisi metin tabanlı, kod yazmayı gerektiren fakat bunun yanısıra rutin bazı işlemleri kolaylaştıran editörler (HotDog, HomeSite..) diğeri WYSIWYG (What You See Is What You Get / Ne görürsen onu alırsın) tarzı denen kısaca görsel, kodlamayla uğraştırmayı gerektirmeyen editörler (FrontPage, Dreamweaver, NetObjects Fusion,..). Benim yeni başlayanlara tavsiyem Windows’un Notepad’i. Bu işlerin nasıl yapıldığını öğrendikçe ilerde siz de görsel editörlere geçebilirsiniz. Çünkü bir yerde istenmedik sonuçlar çıkabilir ve kodlara müdahele etmeniz gerekebilir. Üstelik görsel editörler bazen istenmeyen kodlar ekliyorlar, bu da döküman boyutunun büyümesi demek.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor; browserlar arasındaki yorum farklarından dolayı sayfanız bir browser’da iyi görünürken bir başka browser’da hiç istemediğiniz bir şekilde görüntülenebilir. Hele yeni bazı teknikleri (css, dhtml gibi) sadece MS Internet Explorer 4 ve üstü desteklerken Netscape henüz bu teknikleri tam olarak desteklemiyor. Yine de piyasayı neredeyse yarı yarıya paylaşan bu iki browser’ın birbirlerine üstün olduğu yönleri var. Sonuçta, ne kadar fiyakalı bir sayfa da yapsanız elde ettiğiniz başarı sayfanızı ziyaret eden kişinin kullandığı browser’a mahkum. Hatta ziyaretçiniz browser’ına verdiği bir talimatla “yalnız şu fontu kullan”, “grafikleri görüntüleme” şeklinde bir ayar yapmışsa emekleriniz boşa gitti demektir. Yine de bu kadar karamsar olmayalım.

İlk sayfam

İşte ilk HTML sayfamızı yapıyoruz.

Öncelikle çalışmalarınızı saklamak için kullanacağınız boş bir klasör oluşturup uygun bir ad verin, mesela html_ders olsun. Daha sonra bu ad bize lazım olacağından kolaylık olması için siz de yeni klasöre bu adı verebilirsiniz.

Şimdi de bu klasörü açıp yeni bir metin belgesi oluşturun (sağ fare/Yeni/Metin belgesi).

Dosyayı çift tıklayarak açın ve şunları yazın:

  

Sayfama Hoşgeldiniz

Şimdi dosyayı kaydedin (Dosya/Farklı Kaydet…). Dosya adı kısmına şöyle yazın: “sayfa1.htm” (tırnaklar dahil) ve Tamam’a basın.

Notepad’i kapatın, metin dosyasını silin ve oluşan yeni dosyayı açın. Dosya varsayılan browser’ınız (Internet Explorer, Netscape Navigator gibi) tarafından açılacaktır. Şöyle bir görüntü elde edeceksiniz:

Tebrikler ilk HTML sayfanızı yaptınız.

Şimdi de bu belgeyi nasıl oluşturduğumuzu birlikte inceleyelim. Birşey dikkatinizi çekti mi? İngilizce bir takım kelimeler var ve bu kelimeleri küçük < ve büyük > sembolleri arasına yazdık. Bu ifadelere tag (etiket) deniyor. Etiketler etki etmesi istenilen metnin önüne ve arkasına yazılıyor. Önce etiketi yazıyoruz, sonra metni yazıyoruz daha sonra aynı etiketi önüne bir bölü işaretiyle tekrar yazıyoruz. Bu son yaptığımız etiketi sonlandırıyor. Bir kaç istisna dışında tüm etiketler belge içerisinde sonlandırılmak zorunda.

Burada kullandığımız etiketler ve anlamları şöyle:

Tarayıcıya HTML dosyasının başladığını ve bittiğini belirtiyor. Diğer tüm kodlar bu iki etiket arasına yazılır.

Bir HTML belgesi iki bölüme ayrılıyor: head(baş) ve body(gövde). … etiketleri arasına sayfa hakkında bilgiler yazıyoruz. meta ve title gibi etiketler burada yeralıyor. Meta etiketlerine ileride değineceğiz. … arası ise sayfamızın gövde bölümü. Ekranda gösterilecek kısımlar bu tagler arasında yeralıyor.

Title sayfanın başlığını belirtiyor. Burada yazılanlar browser’ın üst tarafında browser adıyla beraber gösteriliyor.

Hazırladığımız sayfada dikkat ederseniz sadece temel etiketleri kullandık. Yani metin biçimlendirmeye yarayan hiçbir etiket kullanmadık. Bu yüzden …. arasına yazdığımız Sayfama Hoşgeldiniz yazısı browser’ın varsayılan metin ayarlarıyla gösteriliyor. İşin ilginç tarafı hiçbir kod yazmadan sadece Sayfama Hoşgeldiniz yazıp kaydetsek ve browser’da böyle görüntülesek de aynı neticeyi elde edecektik.

Metin Biçimleme

Bu bölümde öğreneceğimiz etiketler:

• Başlık etiketleri :


• Paragraf etiketi :

• Ortalama :

• Diğer etiketler : ,,

HTML’de metin stillerini üç şekilde belirleyebiliriz:

Düzenlemek istediğimiz metnin hemen önüne koyacağımız bir etiketle biçimleme stili. Buna in-line (satır içi) biçimlendirme denir.

Sayfanın head (baş) kısmına koyulan stillere body (gövde) bölümden atıf yapılarak metin biçimleme. (Embedded-Gömülü biçimlendirme)

HTML dosyasının dışında başka bir stil dosyası oluşturarak stil için bu dosyayı kullanma. Buna Cascading Style Sheets-Yığılmalı Stil Kağıtları deniyor. Kısaca CSS. Bu teknik bize örneğin yüzlerce sayfanın stilini tek bir stil dosyası ile belirleme gibi geniş imkanlar veriyor.

Birinci metotta her metin için ayrı ayrı stil belirtirken ikinci ve üçüncü metodlarda stil bir defa belirleniyor ve bu stilleri istediğimiz metne uygulayabiliyoruz. Burada önemli olan bir diğer husus da ilk metodu tüm browserlar sorunsuz yorumlayabiliyor fakat 2. ve 3. metodu Internet Explorer ve Netscape’in son sürümleri (yorum farklılıkları ile beraber) destekliyorlar.

Burada konumuz birinci metoda göre biçimlendirmeyi öğrenmek. Başlık etiketlerinden başlıyoruz. Notepad’i açıyor ve şu kodları yazıyoruz;

     

     

Başlık 1

     

Başlık 2

     

Başlık 3

     

Başlık 4

     

Başlık 5

     

Başlık 6

Sayfanın işleyişine baktığımızda, önce her zaman yapmamız gerektiği gibi , ,

   

Sayfama Hoşgeldiniz

   

HTML etiketleri ile,

   Yazıları

   koyu

   italik

   ve

   altı çizili

   olarak yazabiliyorum

Etiketleri kullanma mantığını anladınız herhalde. Biçimlendirmek istediğimiz metnin başına ilgili etiketi yazıyoruz ve metnin sonunda da ilgili etiketi sonlandırıyoruz. Etiket biz sonlandırmadığımız müddetçe etkisini göstermeye devam ediyor. Eğer hala tereddütleriniz varsa örnekler üzerindeki kodların yerlerini değiştirerek kaydedin ve diğer taraftan browser’ınızın reload/yenile tuşuna basarak değişiklikleri gözlemleyin.

Yeni öğrendiğimiz kodlara bir göz atalım:

….

Aradaki metinleri sayfaya göre ortalar. (center)

….

Aradaki metni koyu (bold) yazar.

….

Aradaki metni eğik (italic) yazar.

….

Aradaki metni altı çizili (underline) olarak yazar.


….

Başlık (heading) etiketi. h1 en büyük, h6 en küçük.

….

Aradaki metin paragraf özelliği kazanır. Sonlandırıldığında, takib eden metin bir satır boşluk bırakılarak ve satır başına yazılır.

Burada bilmeyenler için küçük bir bilgi; bir html dökümanını açtığımızda ve ekran üzerinde farenin sağ tuşuna tıklayıp kaynağı görüntüle/view source’u seçtiğimizde Internet Explorer için Notepad, Netscape için kendi Source Viewer’ı açılacak ve bize o sayfanın kodunu gösterecektir.

Fontlar

Font etiketinin kullanımı;

face= yazıtipinin adı (arial, tahoma, verdana, …)

size= yazının büyüklüğü (1-7 arası)

color= yazının rengi (red, green gibi renklerin ingilizce karşılığı yada RGB renk değeri)

Bunlara font etiketinin parametreleri diyoruz.

etiketinin yanısıra öğreneceğimiz bir diğer etiket
etiketi. Önce bu etiketin kullanımını göreceğiz.
etiketi bir bakıma enter tuşunun görevini görüyor. Bunu biraz açıklayalım; HTML’de metinleri yazarken kullandığımız editörde bir alt satıra geçmek için Enter tuşunu kullanırız. Fakat HTML dilinde bunun hiçbir anlamı yoktur, tüm kodları ve metinleri tek satırda dahi yazsanız browser açısından farketmeyecektir. Bu yüzden metinleri bölmek, yani ikinci satıra atmak için
etiketini kullanıyoruz. İstisnai etiketlerden birisi bu,
etiketi sonlandırılmıyor.

Buna bir örnek verelim;

   

   pazartesi

   salı

   çarşamba

   
ocak
şubat
mart
nisan

Yukarıdaki örneğimizde “pazartesi, salı ve çarşamba”yı yazarken Enter tuşu ile bir alt satıra geçmemize rağmen browser bunu gözönüne almayarak tüm metni bir satırda yazdı. Fakat ikinci sefer ay adlarını tek bir satıra yazdığımız halde bu kez browser aradaki
etiketine bakarak bir sonraki metni satır başına aldı. Buradan da anlaşıldığı üzere Enter tuşu etkisini
etiketiyle veriyoruz. Bu etiketin bir özelliği de sonlandırılmaması.

Şimdi font etiketinin kullanımını bir örnekle inceleyelim. Eğer kullanmak istediğiniz font bilgisayarınızda yüklü değilse font etiketi ile biçimlemek istediğiniz metin browser’ın varsayılan fontu ile gösterilecektir. Bu yüzden önce sisteminizde yüklü olan fontları inceleyin (Başlat/Ayarlar/Denetim Masası/Yazıtipleri). Buradan yazıtiplerini açarak inceleyebilir ve beğendiklerinizi kullanabilirsiniz. Eğer benim örnekte kullandığım yazıtipleri (tahoma, comic sans ms, verdana, arial) sisteminizde yüklü değilse bunun yerine sizde olan istediğiniz fontu kullanabilirsiniz.

İlkbahar


Yaz


Sonbahar


Kış


Her zamankinden farklı olarak ve ilk defa sayfamızda renk kullandık. Örnekte de gördüğünüz gibi bu işi renk kodlarıyla yaptık. Aslında bunun bir yolu daha var o da renk kodu yerine rengin ingilizce adını yazmak (color=”red” gibi).

Listeler

HTML bize üç tip liste hazırlama imkanı veriyor. Bunlar;

Sıralı Listeler (ordered list)

Sırasız Listeler (unordered list)

Tanımlama Listeleri (definition list)

Sıralı listeler rakam veya harf yada her ikisini içiçe kullanarak liste oluşturmamızı, sırasız listeler rakam/harf yerine madde imleri koyarak liste oluşturmamızı sağlar. Tanımlama listeleri ise bir listeden çok kalabalık metinlerde okumayı kolaylaştırmaya yardımcı olabilecek bir araçtır.

Sıralı Listeler

Liste içine alınacak metinler

etiketleri arasına alınarak yazılır. Bu etiketler listenin başladığını ve bittiğini belirtir. Listenin maddelerinin başına ise

  • (list item) etiketini getiriyoruz. Bu etikette tıpkı
    etiketi gibi sonlandırılmıyor.
      etiketine parametreler ekleyebiliyoruz. Bunlarla listemizin rakamla mı harfle mi başlayacağını (type) yada hangi rakam/harfle başlayacağını (start) belirtebiliyoruz. Compact parametresi ise listenin mümkün olan minimum satır aralığına sahip olmasını sağlıyor.

      Bundan sonraki örneklerimizde sayfa kodunun yalnız body (gövde) bölümünü vereceğiz. Kodun geri kalan kısımlarını kendi sayfanızda tam olarak yazmayı unutmayın.


         

      1. Kimya

           

              

        1. İnorganik

              

        2. Analitik

             

         

      2. Fizik

           

              

        1. Dinamik

              

        2. Statik

             

         

      3. Matematik

           

              

        1. Sayılar

              

        2. Diğer

                 

                     

          1. Türev

                     

          2. İntegral

                   

             

      Kimya

      Organik

      İnorganik

      Analitik

      Fizik

      Dinamik

      Statik

      Matematik

      Sayılar

      Diğer

      Türev

      İntegral

      Listeleri buradaki örnekte olduğu gibi iç içe hazırlamak ta mümkün. Dikkat edeceğimiz nokta, işe

        etiketi ile başlayıp liste maddelerinin her birisinin başına
      1. etiketini getirmek ve listelemeyi bitirmek istediğimiz yerde

      etiketini yazmak. Liste içinde yeni bir liste oluşturmak istediğimizde listelenecek maddeden sonra tekrar

        etiketini yazıyoruz ve bahsedilen kuralları aynen uyguluyoruz. Type parametresinde kullanabileceğimiz değerler şunlar olabilir; sayılar,harfler (küçük/büyük) ve romen rakamları (i,ii,iii gibi)

        Sırasız Listeler

        Bu tip listede de mantık aynı. Fark, listeleme yaparken maddelerin başına harf, rakam gibi unsurlar yerine küçük yuvarlaklar,kareler kullanabilmemiz.

          etiketi yerine
            etiketini kullanıyoruz, liste maddeleri için kullandığımız
          • etiketi burada da geçerli.
              için kullanılabilecek parametreler ise şöyle; type için disc (içi dolu daire), circle (içi boş daire), square (içi dolu kare). Compact parametresi sırasız listelerde de kullanılabiliyor.


                 

              • Kimya

                   

                      

                • İnorganik

                      

                • Analitik

                     

                 

              • Fizik

                   

                      

                • Dinamik

                      

                • Statik

                     

                 

              • Matematik

                   

                      

                • Sayılar

                      

                • Diğer

                         

                             

                  • Türev

                             

                  • İntegral

                           

                     

              Kimya

              Organik

              İnorganik

              Analitik

              Fizik

              Dinamik

              Statik

              Matematik

              Sayılar

              Diğer

              Türev

              İntegral

              Tanımlama Listeler

              Bu listelemede kullanılan etiketler şöyle;

              ,

              ,
              Listenin maddelerini belirtmek için kullandığımız
            1. etiketinin yerini burada
              ve
              etiketleri alıyor. Aynı şekilde

              veya

              etiketleri arasına aldığımız listeyi bu sefer

              arasına yazıyoruz. Yine parametre olarak

              etiketi içinde compact ifadesini kullanabiliriz.

              Renkler

              Metin renklendirmeyi yüzeysel olarak fontlar konusunda öğrendik. Şimdi daha ayıntılı olarak ve bu işin mantığına inerek yeniden ele alacağız. Aynı zamanda sayfamıza artalan rengi vermeyi öğreneceğiz.

              Bu bölümde öğreneceğimiz konular:

              Renk Kodları

              Fontlar konusunda, metnin rengini belirlerken etiketini kullanmıştık ve color komutunun karşısına rengin ingilizce karşılığını yazabiliriz demiştik. Fakat bunun daha karmaşık olan bir başka yolu vardı; o da 16′lık sayı düzeninde renk kodu girmek. Önce sayı düzenleri nedir nasıl olur ona bakalım.

              Günlük hayatımızda kullandığımız sayı sistemine 10′luk sayı sistemi deniyor, tüm sayıları 0-9 arası toplam 10 rakamdan oluşan sembollerle ifade ediyoruz. 10′luk sayı sisteminin yanısıra diğer sayı sistemleri de vardır. Bunlardan bilgisayar alanında kullanılan iki tanesi ikili (binary) ve onaltılı (hexadecimal) sayı sistemleridir.

              İkili sayı sistemi nasıl olur? Bildiğiniz gibi günlük hayatta kullandığımız 10′lu sayı sisteminde 0-9 arası toplam 10 rakam vardır. Aynı şekilde ikili sayı sisteminde de toplam 2 rakam var (bunlar 0 ve 1) ve tüm sayılar bu iki rakamı kullanarak ifade edilebilir, nasıl mı? İşte burada işin içine matematik giriyor. Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse 10′luk düzendeki bir sayıyı ikilik düzene çevirmek için o sayı devamlı olarak 2′ye bölünür ve kalanlar soldan sağa doğru yanyana yazılır.

              Gelelim asıl konumuz olan 16′lık sayı sistemine. Bu sayı sisteminde de toplam 16 rakam var bunlar;

              0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 A B C D E F

              [10′un karşılığı A … 15′in karşılığı F’dir.]

              Etikette kullandığımız color=#xxxxxx ifadesi ise RGB (red-green-blue,kırmızı-yeşil-mavi) renklerinin karışım oranlarını belirtir. Bu renklerden herbirinin alacağı değer 00 ile FF aralığında olabilir (FF maksimum, 00 minimum karışımı verir).

              Buna göre; #000000 siyah, #FF0000 kırmızı, #00FF00 yeşil, #0000FF mavi, #FFFFFF beyaz’dır. Diğer renkleri sayıları değiştirerek kendiniz deneyebilirsiniz.

              Artalanı Renklendirmek

              Bu renklerle yalnızca metinleri değil sayfamızın artalananını da renklendirebiliriz.

              Bunun için etiketini kullanıyoruz. Daha doğrusu sayfamızın gövdesini belirtmek için yazdığımız etiketini, şeklinde değiştiriyoruz.

               

                

                Günler

                   

                      

              1. Pazartesi

                      

              2. Salı

                      

              3. Çarşamba

                      

              4. Perşembe

                      

              5. Cuma

                   

                   

                      

              6. Cumartesi

                      

              7. Pazar

                   

                  

               

              Resimler

              Renkleri de öğrendikten sonra geldik en heyecanlı konuların bir diğerine, evet bu konuda sayfamıza ve artalana nasıl resim ekleyebileceğimizi öğreneceğiz. Bu konu aslında tablolar ve bağlantılarla da alakalı, bu yüzden burada genel olarak işleyeceğiz. Resim seçiminde, seçtiğimiz resmin gif yada jpg formatında olması zorunluluğu dışında herhangi bir kısıtlama yok. (telif hakları kanunu dışında tabi)

              Resim ekleme işi gayet kolay. Yapmamız gereken browser’a sayfaya koyacağı resmin nerede olduğunu göstermekten ibaret. Her ne kadar şart olmasa da resmin pixel cinsinden en ve boy uzunluğunu belirtmeniz sizin hayrınıza olacaktır. Kullanacağımız etiket şu şekilde olacak;

              Burada x resmin enini y ise boyunu belirtiyor. Bu bilgileri, resmi herhangi bir grafik editörüyle açarak öğrenebilirsiniz.

              Dikkat Edilecek Hususlar

              Örneğin bu sevimli kediyi sayfamıza ekleyelim, peki işte size bir soru: bu resmin nerede olduğunu browser’a nasıl izah ederiz?

              Diyelim ki resmimizin adı kedi.gif eni 65, boyu da 91 piksel, eğer bu resim html sayfamızla aynı dizinde duruyorsa sorun yok, kod aynen şu şekilde olmalı:

              Bağlantılar

              Geldik HTML’de en önemli unsurlardan birisi olan bağlantılara. Bağlantılar sayesinde hazırladığımız birçok sayfayı birbirleriyle ilişkili hale getirebiliriz. Bir tıklama bizi istediğimiz yere götürecektir. HTML’de metinlere ve resimlere bağlantı kazandırmak mümkündür. Örnek için bu sayfayı incelemeniz yeterli. Sol tarafta konuları veren bir menü bölümü var. Siz bu bağlantılardan birisini tıkladığınızda ilgili konu açılıyor, sayfa sonlarındaki ileri-geri düğmeleriyle de bağlantılar oluşturulmuş, bunlar da tıklandığında ilgili sayfa açılıyor. Bu yolla başka neler yapılabilir? Ses, grafik dosyaları, sıkıştırılmış dosyalar, internet adresleri,.. bunların hepsine bağlantı kazandırmak mümkün. Hatta yapacağımız bağlantı sayfa içinde, yani dahili bir bağlantı da olabilir.

              Şimdi yapmak istediğimiz bağlantıya göre kullanacağımız komutları inceleyim:

              Bu komutla oluşturduğumuz bağlantı ile yeni bir sayfa açabilir, kullanıcıyı farklı bir internet adresine yönlendirebilir, kullanıcının kendisine sunduğunuz bir dosyaya ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Yani bu tanıma göre bildiğimiz bağlantıları oluşturmak mümkün.

              Şimdi aşağıdaki örnekleri birlikte inceleyelim, fakat öncelikle bir kuralı belirtelim; etiketi arasına yazdığımız yazılar bağlantı özelliğine sahip olacaktır, yazının bağlantı olduğu eğer aksi belirtilmemişse browser tarafından altı çizili ve mavi renkli gösterilir.

              buraya tıklandığında meyve resmi açılacak

              Birinci örnekte “buraya tıklandığında meyve resmi açılacak” yazısına bağlantı özelliği kazandırdığımızdan browser tarafından altı çizili mavi yazıyla gösterilecek ve kullanıcı fare imlecini yazı üzerine getirdiğinde imleç el şekline dönüşecektir. Kullanıcı bu linke tıkladığında browser o anda açık bulunan sayfa ile aynı dizinde bulunan meyve.gif resmini açacaktır. Tabii ki dosya farklı bir dizinde ise kullanıcı hata mesajıyla karşılaşır.

              midi dosyalarını çekmek için tıklayın

              İkinci örnekte aynı şekilde “sıkıştırılmış midi dosyalarını çekmek için tıklayın” yazısına bağlantı özelliği kazandırdık. Fakat dosya tipinden kaynaklanan bir fark var; ilk örnekte meyve.gif’e tıklandığında browser resmi açacaktır fakat bu örnekte browser kullanıcıya midi.zip dosyasını açmak mı yoksa diske kaydetmek mi istediğini soran bir pencere açar. Bunun sebebi browser htm, txt, jpg, gif,.. uzantılı dosyaları görüntüleyebilirken zip, doc, xls, mp3 gibi dosyaları görüntüleyememesidir.

              2.sayfaya gitmek için tıklayın

              Yine üçüncü örneğimizde oluşturduğumuz linke tıklandığında aynı dizinde bulunan sayfa isimli başka bir html dökümanı açılacaktır.

              kedi resmi

              işte çok güzel bir karanfil

              otomobil resimleri

              Bu 3 örnekte altdizinlere/üstdizinlere verilen bağlantıya misaller görüyorsunuz, resimler konusunda gördüğümüz kurallar burada da geçerli.

              tıklayın sitemi ziyaret edin

              Yedinci örnekte bir internet adresi verdik.

              tıklayın dosyaları indirin

              Bu ise bir ftp adresine verilen link örneği.

              mail atın

              Buradaki linke tıklandığında kullanıcının ilgili mail programı açılacak ve mail’in send to (kime) kısmına verdiğimiz mail adresi otomatik olarak yazılacaktır.

              Resimlere bağlantı özelliği kazandırmak

              Metinlere bağlantı vermeyi öğrendik, peki sayfadaki resimlere nasıl link vereceğiz? Bunun için resmi yerleştirmek için kullandığımız:

              etiketini etiketinin arasına alıyoruz.

              İşte örnek;

              resim.gif tıklanacak resmi, sayfa1.htm resme tıklandığında açılacak sayfayı gösteriyor. Border komutu ise resimde bağlantı özelliği olduğunu belirten çerçeveyi kontrol ediyor, 0 (sıfır) değeri bu çerçeveyi tamamen yok eder. Bu komutu değişik sayılarla deneyebilirsiniz.

              Target parametresi

              Son olarak bağlantının açılacağı pencereyi belirtmek için kullanılan target parametresini öğrenelim. Kullanımı :

              target=”_blank”

              Bağlantı yeni bir pencerede açılır.

              target=”_self”

              Bağlantı aynı pencere içerisinde açılır.

              target=”_top”

              Bağlantı aynı pencere içerisinde en üstten itibaren açılır.

              Target=”_parent”

              Açılan bağlantı, o anda açık sayfayı oluşturmuş bir ana sayfa varsa onun yerine konur.

              ASP (Active Server Pages)

              ASP’nin Unsurları

              ASP tasarımcısı olarak, biz gerçekte ASP’nin Nesneleri ile birşeyler yaparız; başka bir deyişle ASP kodlarımız bu nesnelere yöneliktir, onları kullanma ve onlardan bir sonuç alma veya onlara bir sonuç aktarma amacına yöneliktir. ASP’nin Nesneleri altı grupta toplanır:

              Application/Uygulama: Bir ASP sitesi, gerçekte bir Uygulama Programı olarak görülür. Bu, HTML/CGI geleneğine aşina tasarımcı için yeni bir kavram. ASP’yi icad edenler; bir ziyaretçi bir ASP sayfasından girerek, bir sitede surfing’e başladığında, onu bir programı işleten bilgisayar kullanıcısı olarak görüyorlar. Böylece, sitemiz, her ziyaretçinin karşısına çıktığında “bir program çalışmış” gibi sayılıyor. Bu yaklaşımın Web tasarımcısı olarak bize kazandırdığı imkanları ele alacağız.

              Session/Oturum: Bir ziyaretçi sitemize geldiğinde, hangi sayfamızı talep ederse etsin, bu bağlantı ASP açısından bir oturum sayılır. Her oturumun belirli bir süre devam eden özellikleri, değişkenleri ve değerleri vardır. Site tasarımında oturum özelliklerinden geniş ölçüde yararlanacağız.

              Request/Talep: Browser’dan Server’a ulaşan bütün bilgiler, Request (Talep) nesnesinin ögeleridir. Bu nesneyi kullanarak, istemciden gelen her türlü HTTP bilgisini kullanırız.

              Response/Karşılık: Server’dan ziyaretçinin bilgisayarına gönderdiğimiz bütün bilgiler, çerezler (cookie) ve başlıklar (Header) Response (Karşılık) nesnesinin ögeleridir. Bu nesneyi kullanarak ziyaretçiye göndermek istediklerimizi göndeririz.

              Server/Sunucu: ASP, Web Server programını bir nesne olarak ele alır ve onun bize sağladığı araçları ve imkanları kullanmamızı sağlar.

              ObjectContext/Nesne Bağlamı: Microsoft’un Transaction Server (MTS) programının sunduğu hizmetlere erişmemizi sağlar. MTS, ASP sayfaları içinden, uygulama programlarından yararlanmamızı sağlar. ASP uzmanlığınızı ileri düzeylere ulaştırdığınız zaman MTS ve ObjectContext nesnesinden yararlanabilirsiniz.

              ASP’nin Dili

              ASP, bir teknolojidir. Kendi başına bir yazım kuralı yoktur. ASP tekniğini kullanabilmek için, ASP sayfasının talep edilmesi halinde ziyaretçiye gönderilmeden önce ASP.DLL’ye teslim edilmesi bu teknolojinin kullanılabilmesi için hemen hemen tek şarttır. Bunu, dosya uzantısını .asp yaparak sağlarız.

              ASP.DLL ise, dünyada mevcut bütün Script dilleri ile verilecek komutları kabul edebilir. Sadece ASP.DLL’e sayfadaki kodların hangi dilde olduğunu söylemeniz gerekir. Bunu, ASP sayfasının birinci satırında yaparız. Örneğin ASP’ye VBScript dilini kullanmasını belirtmek için bu satırı şöyle yazarız:

              <% @Language=VBScript %>

              ASP sayfalarında genellikle VBScript, JavaScript ve JScript kullanılır. Ancak örneğin Perl dilinden türetilen PerlScript, PHP’den türetilen PHPScript de giderek ilgi çeken ASP dilleri arasına giriyor.

              Bir ASP sayfası içinde farklı Script dilleri kullanılabilir.

              VbScript (Visual Basic Script)

              VBScript’e Giriş

              Visual Basic dilini biliyorsanız, VBScript biliyorsunuz sayılır. VBScript, güçlü bir dildir; ancak Netscape firmasının hiç bir zaman Browser’ında istemci tarafında çalıştırılabilecek diller arasında kabul etmemesi sebebiyle VBScript, Web’in istemci tarafında kendisinden bekleneni yapamadı. MS’un Browser’ı Internet Explorer ise VBScript ile yazacağınız İstemci-Tarafı kodları okuyabilir ve icra edebilir.

              Ne var ki ASP kodlarımız hiç bir zaman ziyaretçinin Browser’ının yüzünü göremeyeceği ve sadece Server’da çalışacağı için Server’da VBScript desteği bulunduğu sürece, ASP sayfalarınızı VBScript ile yazabilirsiniz. Bir Server’da ASP desteği varsa, VBScript desteği de var demektir.

              VBScript’in hemen hemen bütün komutlarını ve yöntemlerini ASP’de kullanabilirsiniz. Ancak bunun bir kaç kısıtlaması vardır. VB veya VBScript’e ASP dışında aşina iseniz, mesaj kutusu (MsgBox) ve girdi kutusu (InputBox) aracılığı ile programlarınıza kullanıcının bilgi girmesini sağlayabileceğinizi biliyorsunuz demektir. Bu iki komutu ASP içindeki VBScript kodunda kullanamayız. Ayrıca ASP teknolojisi zaten VBScript’in bütün komutlarını ve deyimlerini kullanmanızı da gerekli kılmayacaktır. Göreceksiniz ki, mükemmel ASP sayfaları oluşturmak için bile bir avuç VBScript komutu kullanacağız.

              ASP sayfalarımızdaki HTML kodları ile VBScript (veya diğer Script dillerinin) kodlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Bu ASP.DLL’ye, HTML’in nerede bittiğini, Script diliyle yazılmış kodun nerede başladığını gösterebilmemiz için gerekli. Bunu sağlamak için Script diliyle yazılmış herşeyi “<%" ve "%> ” işaretleri arasına alırız. ASP.DLL bu işaretleri görünce, içindekileri “yazmak” yerine “yapar.” Bir ASP sayfanızda HTML’in klasik “<" ve ">” işaretleri arasındaki unsurlar, ASP.DLL tarafından ziyaretçiye gönderilecek olan sayfaya aynen aktarılır; ancak “<%" ve "%> ” arasındaki herşey, başta belirttiğiniz LANGUAGE etiketinde yazılı Script dilinin yorumlayıcısına verilir; yorumlatılarak, gereği yerine getirilir.

              “<%" ve "%>” işaretlerine “sınırlayıcı” denir. Sınırlayıcının içinde bir veya daha çok satır kod bulunabilir. Sınırlayıcılar ve içindeki Script, HTML etiketlerinin içinde veya dışında yer alabilir. Sınırlayıcının içindeki kodlarımızı açıklamak için koyacağımız yorum satırlarının başına tek tırnak işareti (’) koyarız. İşte bu kuralları uyguladığımız bir ASP sayfası örneği:

              <% @LANGUAGE=VBscript %>

              <%

              ‘ Yazı tipi boyutunu tutacağımız bir değişken

              tanımlayalım

              Dim fontBoyut

              %>

              <%

              ‘ yazı tipi boyutunu 1′den 7′ye kadar değiştirelim

              For fontBoyut = 1 To 7

              %>

              >

              Hoşgeldiniz!

              <% Next %>


              Bugün <% =WeekdayName(Weekday(Date)) %>, <% = Date %>.

              Şu anda Server’da saat: <% = Time %>.

              Burada sınırlayıcı arasında tek veya çok satırlı VBScript kodları ile başında tek tırnak olan icra edilmeyen, yorum satırlarını görüyorsunuz. HTML etiketinin içine gömülmüş VBScript kodu ise HTML’in etiketinde yer alıyor: >. Burada karşılaştığımız “<%=" ifadesi, ASP'ye, "Bu değişkenin değerini bul ve tam buraya yaz!" dememizi sağlıyor. Bu ifade daha sonra yakından ele alacağımız Response.Write metodunun kısaltılmış halidir. HTML etiketinin içine yazdığımız VBScript bölümünün kendi sınırlayıcı işaretlerinin yine de kullanıldığına dikkat edin.

              JavaScript

              Javascript Nedir?

              Başlangıçta bazı konulara açıklık getirelim. Java ile JavaScript oldukça fazla derecede karıştırılmakta. Java Sun firması tarafından Pascal ve Delphi dillerinden esinlenerek yazılmış bir programlama dilidir. Sonuçta tarayıcıdan bağımsız bir program elde edersiniz. Yani bir exe veya com uzantılı dosya vardır elinizde. Fakat JavaScript bu tür bir programlama dili değildir. Yorumlanması için bir tarayıcıya ihtiyaç duyar. Bu yüzden script dilidir. Html dosyasını içine gömülüdür. Sonuçta elinizde exe veya com uzantılı bir dosya yoktur. Javascript , Netscape firması tarafından C dilinden esinlenilerek yazılmıştır. Yazılma amacı Html’in sahip olmadığı bazı özelliklerin web sayfalarında kullanılmak istenmesidir. Yani ziyaretçi ile etkileşim gibi önemli unsurlar Html’de yok veya oldukça az kapasitede diyebiliriz. Netscape firması bu konuya ağırlık vererek JavaScript script dilini internet ortamına kazandırmıştır.

              Gelelim Netscape ve Internet Explorer tarayıcılarının JavaScript kodundaki farklı anlayışa. Bu gerçekten doğrudur. Netscape firması JavaScript dilini hazırladığında Microsoft firması bu dilin özelliklerini veya yazılım tarzını tam anlamıyla Internet Explorer’a eklemedi. Kendi yazım kurallarını belirledi. Bu yüzden biz JavaScript kodu yazarken bu iki tarayıcı özelliklerini de göz önünde bulundurmalıyız. Fakat bu her kodda karşımı

              Yorum ekle 12 Temmuz 2007

  • Kuram: Ayrıntıda Yanlış Olsa Da

    KURAM: AYRINTIDA YANLIŞ OLSA DA

    ÖZÜNDE DOĞRU

    D A R W İ N VE

    M O L E K Ü L E R

    D E V R İ M

    Dr. Andrew Berry(*)

    Çeviri: Ayşe Turak

    (TÜBİTAK Bilim ve Teknik, Şubat 2001. Sayfa: 58-65)

        Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin’in deyimiyle “varolma mücadelesi”nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini -özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin’in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel’in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan “karışımsal kalıtım” düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi.

        Ancak, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel’in makalesinden bir yıl sonra), 1867′de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin “kırmızı” özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming’in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu.

        Darwin, Jenkin’in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve “pangenesis” adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan “Lamarkizm”le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, “edinilmiş özelliklerin kalıtımı”nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck’ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin’in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen “gemül”ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, “boyun uzunluğu” gemüllerinin sürekli “daha uzun boyun” sinyalleri göndermesine neden olacaktı.

        Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin’in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane ‘yanlış renkte’ yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin’in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin’se. Galton’un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin’in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı.

    İşlev Değişimi: Çirkin Sineğin Tuhaf Öyküsü

        Doğal seçilim sürecinin en güzel örneklerini, hastalık etkenleri ve diğer zararlıların, insanların kendilerini kontrol altına alma çabaları karşısında gösterdikleri tepkide gözlüyoruz. Aslında bakterilerin giderek artan düzeylerde sergiledikleri antibiyotik direnci sorunu, işlemekte olan evrimin bir örneği. Antibiyotikler, onları ilk kullanmaya başladığımız zaman mikropları öldürmekte çok etkiliydiler. Ancak biz, direncin evrimleşmesi yönünde çok güçlü bir seçilim baskısı uyguladık. Rastlantı sonucunda üyelerinin küçük bir bölümü penisiline karşı dirençli olan bir bakteri topluluğu düşünün. Şimdi bu topluluk üzerine çok miktarda penisilin dökerek, rastlantı sonucu dirençli olan birkaç tanesi dışında tüm bakterileri öldürüyoruz. Dirençli bakteriler, başlangıçta topluluk üyelerinin çok küçük bir bölümünü oluştururken, birdenbire topluluğun tek hakimi durumuna geliyorlar. Penisilin aracılığıyla doğal seçilim, dirençli bakterilerin lehine işlemiş oluyor.

        Avrupa’da antibiyotik direnci düzeylerinin incelendiği bir çalışmadan da görülebileceği gibi, bu olay antibiyotiklerin doğru kullanımı (örneğin az sıklıkla ve yalnızca zorunlu olduğunda kullanılması) yoluyla denetim altına alınabilir. Bu çalışmaya göre, antibiyotiklerin sıkı biçimde denetlendiği Norveç’te septisemiye (kan zehirlenmesine) neden olan bakterilerde. 500 soydan (suş) biri, birden daha fazla ilaca direnç gösterirken, antibiyotiklerin reçetesiz satıldığı Yunanistan’da, 500 soydan 250’si birden fazla ilaca karşı dirençli.

        Evrimi işleyiş halinde görebilmemize olanak tanıyan başka bir örnek de, Avustralya’da yaşayan ve böcek öldürücülere (insektisitlere) dirençli bir asalak. Koyun etsineği (Lucilia cuprina), Avustralya’da yün endüstrisinin en önemli zararlılarından biri. Dişiler yumurtalarını koyunun sağrısındaki deri kıvrımlarının arasına bırakıyorlar ve larvalar koyunun etine girerek sıklıkla ölümüne neden oluyorlar. Avustralya’nın koyun çiftçileri, elbirliğiyle bu sineğe karşı bir ilaç savaşı başlattılarsa da. uzun dönemde bu savaşın tek sonucu ilaca karşı direncin gelişmesi oldu. Bugün Avustralya’da etsinekleri bir sorun olmayı sürdürüyorlar.

        Etsineği, organofosfat adı verilen (ve DDT’yi de içeren) bu yaygın kullanımlı ilaca karşı direnç geliştirirken evrimsel bir hileye başvurdu: Bir enzimin işlevini başarıyla değiştirdi. İlacın öldürdüğü ‘dirençsiz’ etsineklerinde, biyokimyasal olarak esteraz etkisi gösteren bir enzim bulunuyor. Oysa ilacın öldürmediği ‘dirençli’ sineklerde bu enzim yok. İşlevi büyük ölçüde başka enzimlerce yürütülebildiği için, bu eksikliğin fazla bir zararı olmuyor. Öte yandan dirençli sineklerde, dirençsiz olanlarda görülmeyen ve organofosfatları parçalayabilen bir enzim bulunuyor; sinekleri dirençli yapan da bu enzimin varlığı. Araştırmacılar, dirençlilerde bulunmayan esteraz enziminin, bu yeni organofosfat-parçalayıcı enzime dönüştürülmüş olabileceğini düşündüler ve enzimlere ait genlerin dizilimlerini belirlediklerinde haklı olduklarını gördüler. Ancak buradaki kayda değer konu, evrimleşmenin gerçekleşmiş olması değil, evrimleşmenin gerçekleşme biçimi: Orijinal esteraz enzimiyle organofosfat-parçalayıcı yeni enzim arasında, yalnızca tek bir aminoasit acısından fark var. Bu farklılıksa, enzimin işlevinin bütünüyle değişmesi için yeterli.

        Burada gördüğümüz olguların tümü de Darwinizme tam anlamıyla uygun: Bir mütasyon (yukarıdaki örnekte esteraz enzimini, oroganofosfat-parçalayıcı enzime dönüştüren) oluştu ve doğal seçilim tarafından kayırılan bu mütasyonun görülme sıklığı da arttı. Etkileyici olansa, enzimin işlevini bu kadar kolay bir şekilde değiştirebilmesi. Sonuç olarak bu araştırmalar evrim konusundaki düşüncelerimizden çok, mütasyon konusundaki, ve mütasyonun tek bir adımla büyük ve yararlı değişimlere olanak sağlama yeteneği konusundaki düşüncelerimizi etkiliyor. Proteinlerin aminoasit dizilimleri, üç-boyutlu yapıları ve işlevleri konusunda daha fazla bilgi edindikçe, etsineği örneğinin sıradışı olup olmadığını öğreneceğiz, ilke olarak, bir enzimdeki işlevsel değişikliğin birçok mütasyon gerektirdiği düşünülür; oysa, eğer etsineği örneğindeki gibi yalnızca bir ya da birkaç değişimin, enzimdeki işlevsel değişiklik için yeterli olduğu açıklık kazanırsa, evrim sürecinde gerçek yeniliklerin hangi sıklıkla ortaya çıktığı konusundaki düşüncelerimizi de değiştirmemiz gerekecek.

    Talihsiz Darwin!

        Mendel’in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin’i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra “gen” adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel’in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin’in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu.

        Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin’in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin’in öncelikli olarak bir ‘deneyci’ (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr’ın da yazdığı gibi, “Darwin, genetik çeşitliliği bir ‘kara kutu’ gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu.” (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991)

        Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin’in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA’nın sarmal yapısını. “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin’in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, “Genom projesi Darwin’in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi” yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde.

        Yakın zamanda “Türlerin Kökeni”ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin’in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: “Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin’in tezi. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor.” (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999)

        Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin’in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, “Türlerin Kökeni”nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de “kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”.

    Kafadan Çıkan Bir Bacak: Gelişimi Belirleyen Genler

        Küçük genetik değişimlerle ortaya çıkan önemli işlevsel sonuçların bir örneği de gelişim sırasında görülüyor. Döllenmede siz yanyana dizili 3,5 milyar birimlik genetik bilgiyi -genomunuzu- içeren bir hücreden pek fazlası değilken, bugünkü haliniz olan karmaşık çok-hücreli varlığın oluşabilmesi için gerekli tüm bilginin bu dizilimde -DNA molekülünde- bulunması gerekiyor. Bu olay, yani tek boyutlu bir bilgi dizisinden, şaşırtıcı karmaşıklıkta üç-boyutlu bir varlığın oluşumu, gerçekten biyolojik bir mucize.

        Her bir hücrede genetik bilginin tümü bulunmasına karşın, farklı organlara ait hücrelerde farklı genler devreye girer: Örneğin bir kas hücresinde kullanılan genler, karaciğer hücresinde kullanılandan farklı olsa da, hücre çekirdeklerinin içeriği aynıdır. Yumurta evresinden yetişkinlik evresine olan gelişimse, gen işleyişinin kapsamlı ve uyumlu bir örneğini oluşturuyor. Bu gelişim, hücrelerin vücut içindeki konumlarını “bilmelerini” gerektiriyor. Çünkü, örneğin bir kangurunun kuyruğunun ucundaki bir hücre, kangurunun beyninin bulunacağı bölgedeki bir hücreden çok farklı bir gelişim göstermek durumunda. Bu konumsal bilginin iletiliş şekli çok iyi anlaşılmadığı gibi, bir canlıdan diğerine ve bir gelişim evresinden diğerine farklılık da gösterebiliyor. Yine de gelişim biyologlarının, konumsal bilgiyi belirleyen bu genetik sistem konusunda oldukça fazla bilgi sahibi oldukları bir tür var. Bu tür, genetikçilerin çok sevdiği sirkesineği Drosophila melanogaster.

        Sirkesineği genetikçilerinin. Drosophila’nın “mütant” adı verilen genetik varyantlarıyla özellikle ilgilendikleri bilinir. Mütasyonların çoğunda sinek göreceli olarak az etkilenir. Örneğin “beyaz”la tanımlanan mütasyon, sineğin kırmızı yerine beyaz gözlü olmasına yol açar. Öte yandan daha önemli etkileri olabilen bir grup mütasyon da var. Bu “homeotik mütasyonlar”ın en iyi bilinen iki tanesinden biri olan “antennapedia” tipinde, sineğin kafasında antenler (duyargalar) yerine eksiksiz bir çift bacak büyüyor. “Bithorax” adı verilen ikincisi de aynı ölçüde garip:

    Sineğin vücudunda bir yerine iki tane toraks (orta boğum) bulunuyor. Buysa, orta boğumda içerilen organların tümünden ikişer tane olması anlamına geliyor. Örneğin, iki kanadı olması gerekirken, sineğin kanat sayısı dört. Tüm bunlar bir bilim kurgu filminden (belki de Jeff Goldblum’un “Sinek” adlı filminden) parçalar gibi görünse de aslında bu garip mütasyonlarm tek yaptığı, gelişim sırasında sineğin konumsal algılamasını bozmak. Moleküler genetikçilerin antennapedia ve bithorax’a neden olan genleri belirlemeleriyle. uygun yerdeki en basit mütasyonların bile bu garipliklere neden olabileceği ortaya çıkmış oldu.

        Gelişim sırasında sineğin hücrelerindeki konumsal algılama, büyük ölçüde sözkonusu genler tarafından denetleniyor. Sinekler, birbirlerine büyük benzerlikler gösteren, ama yine de farklılaşmış bir dizi boğumdan oluşur. Dolayısıyla farklı konumlardaki boğumlar, konumlarına uygun olan organı edinirler: Kafa boğumunda duyargalar, orta boğumdaysa bacaklar ve kanatlar oluşur. İşte homeotik mütasyonlar, boğumun bu konumsal kimliğinde karmaşaya neden oluyorlar. Öyle ki, antennapedia tipi mütasyon durumunda kafa boğumu kendisini orta boğum “sanıyor” ve duyarga yerine bacak oluşturuyor. Ancak burada unutulmaması gereken, bacağın, yanlış yerde bulunmasına karsın eksiksiz bir bacak olduğu. Yani konumsal genler, bir bacağı ya da duyargayı kodlayan bir grup genin aynı anda devreye girmesini sağlıyorlar. Buradan da görüleceği gibi gelişim, hiyerarşik bir denetim süreci: Denetim diziliminin üst düzeylerinde bulunan genler, dizilimin art düzeylerindeki birçok genin kaderini belirliyorlar. Sonuç olarak, denetleyici genlerde oluşması koşuluyla, tek bir gendeki küçük bir değişimin bile canlı üzerinde çok önemli bir etkisi olabiliyor. Evrimle ilgili sonuç açık: Çok miktarda genetik değişim olmaksızın da önemli morfolojik değişimler gerçekleşebilir. Örneğin, bir bithorax mutant doğal seçilim tarafından yeğlenseydi, sirkesineklerinin dört kanatlı akrabaları ortaya çıkabilirdi. Ve işte yeniden kendimizi Darwinizmin çerçevesi içinde buluyoruz; sözünü ettiğimiz bu mütasyonlar Darwin’e çok yabancı olsa bile, bu mütasyonların kaderlerini de her zaman olduğu gibi doğal seçilim belirtiyor.

    Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli?

        Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de “benzeştiren evrim”dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir.

        Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede ‘köpek’liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış.

        Darwin’in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz?

        DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz?

        Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?

    Bacaklardaki Gözler: Benzerliğin

    (ya da olmayışının) Evrimi

        Yakın bir geçmişte araştırmacılar, bacaklarında gözler olan sirkesinekleri yetiştirmeyi başardılar. Burada söz konusu denetim mekanizmasına göre, belli bir gen, gözün nerede olacağını belirledikten sonra, eksiksiz bir gözün oluşumunda işlevi olan tüm genler o noktada çalışmaya başlar. Sirkesineklerinde gözler, yanlış yerde olmakla birlikte herşeyleriyle eksiksizdi ve doğru bağlantılar kurulsaydı herhalde normal göz gibi işlev görebileceklerdi. Bu deneysel işlem, tek başına da önemli. Ancak özellikle evrimi kavrayış biçimimize getirdiği yenilik açısından incelenmeli. Bu deneylerde, bir fareye ait göz-konum geni kullanılarak sirkesineğinin yanlış konumda bir göz geliştirmesi sağlandı. Farenin geni, sirkesineğininkine o kadar çok benziyor ki, genetik mühendisliği kullanılarak bir sirkesineğine yerleştirildiği zaman aynı işlevi yerine getirmeyi sürdürebiliyor. Bu, kayda değer bir olgu. Sirkesinekleri, farelerden evrimsel olarak en az yarım milyar yıldır ayrılmış bulunuyorlar. Diğer bir deyişle, en son yarım milyar yıl önce ortak bir ataları vardı. Fare/sirkesineği ortak atasındaki bu göz-konum geni, daha sonra biri fareyi,

    diğeriyse sirkesineğini oluşturacak iki ayrı soyun da kalıtsal mirası oldu ve en az bir milyar yıllık bir evrim süresince değişmeden kaldı (yarım milyar yıldır bu iki soy ayrı olarak evrimleştikleri için. toplam evrimleşme süresi 2 x 0.5 = l milyar yıl). Sirkesineği ve farenin gözlerinin yapısal ve optik açıdan çok temel farklılıkları olduğu gözönüne alındığında, bu çok önemli. Herhalde her iki soy da, kendi amaçları doğrultusunda en uygun göz yapısını kusursuzlastırırken, gözün konumunu belirleyen temel sistemi korudular. Doğal seçilimin ayıklama gücünün bundan daha iyi bir kanıtı olamaz. Biri fare. diğeri sirkesineği olmak üzere, evrimin iki ayrı kolundan yarım milyar yıl önce yola çıkan bu “ata gen”i düşünün. Hem fare, hem de sirkesineği soylarında milyonlarca mutsyon olmuş ve bunlar doğal seçilim tarafından ayıklanmış olmalı. Tüm bu koruyucu doğal seçilimin sonucunda, çok uzun zamandır ayrı olmalarına karşın, bu iki gen aynı işlevi koruyor ve hatta yer değiştirebiliyorlar. Darwin, doğal seçilimin zararlı mütasyonlan önleme yeteneğinin farkındaydı elbette. Ama doğal seçilimin, yarım milyar yıl boyunca bir işlevi koruyacak kadar etkili bir ayıklayıcı olduğunu öne sürmeye herhalde cesaret edemezdi.

        Belli koşullar altında, “evet”. Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, “geviş getirenler” olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, “lizozim” adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor.

        Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya’da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

        Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş.

        Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan “hoatzin” adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz.

    Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum

        Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide ‘y’ aminoasidi yerine ‘t’ geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin “bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor” şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y –> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil.

        Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz.

        Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı’nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan’da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar’ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik.

        Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu.

        Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir.

        Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı.

        Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m’de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim.

    Moleküller ve biz: Darwin’in insan evriminde bilmedikleri

        DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz.

        Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında “mitokondriyel Havva” olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika’da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı.

        Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya’daki iki adada, Borneo ve Sumatra’da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor.

        30.000 yıllık bir iskeletin DNA’sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA’larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor.

        İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi.

        Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika’da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul’da görülebilir.

        Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika’yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların-yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir.

        İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin “işaretleri” olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA’dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu “Y” kromozomu olduğu için. tanımı gereği “Y” kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani “Y” kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor.

        İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa “Y” kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika’da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor.

        Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor.

        Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender’in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han’in Orta Asya’da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların “atakonumu” (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A’dan B’ye, sonra da C’ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler.

    Darwin’e dönüş: “Darwin’in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”

        Darwin’in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin’in kuramına ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin’in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor.

        Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin’in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kuramına gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, “Türlerin Kökeni”ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi.

        Darwin’in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

    (*) Harvard Üniversitesi

    Bu yazı Mayıs 2000 de Sabancı Üniversitesi’nde

    misafir öğretim üyesi iken İstanbul’da verdiği

    bir popüler konferansa dayanmaktadır

    Yorum ekle 12 Temmuz 2007

    Sonraki Önceki



    Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy