‘teknik ned’ Arama Sonuçları

Parkinson Hastalığı

Parkinson Hastalığı

Parkinson hastalığı ilk kez 1817 yılında İngiliz hekim James Parkinson tarafından, “shaking palsy” (titrek felç) adı altında tanımlanmıştır. Günümüzde bu araştırmacının adıyla anılan ve bugünkü anlamda felç özelliği taşımayan hastalık, tanınması gereken en önemli ve en sık görülen parkinsonizm tipidir. Parkinsonizim kelimesi belli bir hastalıktan çok, değişik nedenlere ortaya çıkan birdizi belirtiyle tanınan bir durumu çağrıştırır.

Hastalık 40 ila 75 yaşları arasında, sıklıkla da 60 yaşın üzerinde başlar. Kırk yaşın altındaki kişiler nadiren etkilenirler. Tüm Parkinson hastalarının sadece % 5 ila 10’unda hastalık başlangıç yaşı 20 ila 40 yaşları arasındadır. Hastalık genellikle sinsi başlar ve belirtileri yıllar içinde, son derece yavaş ama giderek artan biçimde ilerler. Hastaların çoğunda belirtiler tek bir beden yarısında ortaya çıkma eğilimindedir, ancak zamanla karşı beden yarısında da kendini gösterir. Hastalığın ilerleme hızı ile belirtilerin türü ve şiddeti hastadan hastaya değişiklik gösterecek şekilde farklıdır.

Parkinson hastalığının kadın ve erkekte ortaya çıkış sıklığı genellikle aynıdır. Dünyanın her yanında ve her türlü sosyoekonomik koşulda rastlanılan hastalığın çeşitli ülkelerde yapılan tıbbi çalışma sonuçlarına göre 50 yaşın üzerindeki toplum kesimlerinde yaklaşık 100 000’de 100 ila 300 arası sıklıkta görüldüğü saptanmıştır. 65 yaş üzerinde her 100 kişiden birinin Parkinson hastası olduğu anlaşılmıştır.

Parkinson Hastalığının Temel Belirtileri

Bu belirtilerin en önemlileri uzuvların titremesi, kasların sertliği ve vücut hareketlerinin yavaşlığıdır. Bu üçlemeye eklenebilecek diğer belirtiler arasında, öne eğik duruş şekli, küçük adımlarla ve ayaklarını sürüyerek yürüme, yumuşak, hızlı ve aynı tonda konuşma sayılabilir. Parkinson hastalığı, çeşitli parkinsonizm tabloları arasında kendine özgü belirtiler ve beyinde oluşturduğu değişikliklerle ayrı bir yere sahiptir.

Parkinsonizmdeki titreme, özellikle elleri ve ayakları, bazen dudakları, dili, çeneyi, seyrek olarak da gövdeyi etkileyebilir. El veya ayakta dinlenme halinde ortaya çıkan titreme bir hareket sırasında kaybolur. Örneğin uzanıp bir cismi tutma hareketi sırasında eldeki titreme kaybolur, dinlenme haline geçince tekrar ortaya çıkar. Titremenin tıbbi karşılığı “tremor”dur. Dinlenme sırasında ortaya çıkma özelliği diğer hastalıklarda görülebilen çeşitli titremelerden ayırdedilmesine yardımcıdır.

Parkinsonizmde kaslarda dinlenme halinde bile değişmeyen bir sertlik bulunur. Hastayı muayene eden doktor uzuvları pasif olarak hareket ettirdiğinde sabit ve değişmeyen bir dirençle karşılaşır. Ancak etkilenmiş kaslar gevşeyemez gibi görünürse de, bu istenilen şekle sokulabilen bir sertliktir. Kaslardaki bu sertlik haline “rijidite” denir.

Üçüncü belirti vücut hareketlerinin yavaşlamasıdır ve “bradikinezi” olarak isimlendirilir (Yunanca’da “brady “yavaş, “kinesis” ise hareket manası taşır). Yeni bir harekete başlarken tereddüt, o eylemi yaparken yavaşlık ve hızla yorulma ile şekillenen karmaşık bir olaydır. Bradikinezi, gözleri kırpma, yürürken kolları sallama, konuşurken açıklayıcı olarak yapılan el ya da beden hareketleri veya yüz ifadesini yaratan hareketler gibi farkında olmadan yaptığımız otomatik hareketleri yapmaktaki yetersizliği de içerir. Hastalarda tüm bu hareketler yavaşlamıştır.

Hastalar gözle fark edilemeyecek kadar ince titremeyi bile hissedebilirler ve bunu titreşim hissi gibi algılarlar. Nadir olarak görülen karın kaslarının titremesi, içerde titreyen bir şey varmış gibi hissedilir. Diyafram veya göğüs kasları titremesi “çarpıntı” gibi hissedilir ve hasta kalple ilgili bir sorun olduğunu düşünerek ilgili hekime başvurur. Bu şekildeki titreme kalp elektrosunda (EKG ) saptanabilir.

Titremesi olan her kişinin Parkinson hastası olmadığını vurgulamak gerekir. Sağlıklı insanlarda korku, heyecan gibi stresli durumlarda ellerde, bacaklarda geçici olarak titreme ortaya çıkabilir. Bunun dışında her yaşta görülebilen ve “esansiyel tremor” adı verilen iyi huylu, ailevi bir hastalıkta, kollar öne doğru uzatılınca ellerde titreme olur. El titremesinin yanı sıra özellikle yaşlı hastaların başında da titreme görülebilir. Bu hastalığın bir çok özelliği gibi tedavisi de Parkinson hastalığından farklıdır. Bunun dışında titremeye yol açan çeşitli nedenler arasında bazı ilaçların kullanımı, tiroid bezinin aşırı çalışması veya beyincik hastalıkları sayılabilir.

Hastalığın Oluşma Nedeni

Hastalık süreci, başlıca dopamin içeren substansiya nigra hücrelerini yok etmektedir. Bu hücrelerin hasara uğramalarının nedeni bugün için hala bilinmemektedir. Bunun rasgele bir durum olmadığı ve damar sertliği, zayıf kan dolaşımı, iltihabi ya da mikrobik kökenli değişikliklerden ileri gelmediği açıkça bellidir. Henüz keşfedilmemiş bazı maddelerin eksikliğinin ya da bilinmeyen bir toksinin bu hücre hasarından sorumlu olabileceği ileri sürülmüştür. Konuyla ilgili yoğun araştırmaların sürdürülmesine karşın bugün için kesin kanıtlar henüz yoktur.

Nadir de olsa ailevi Parkinson hastalığı tanımlanmıştır. Kalıtsal özellikteki Parkinson hastalığına daha çok, hastalığı genç yaşta başlayan hastalarda rastlanır. Anne ya da babanın cinsiyeti belirleyenlerin dışındaki kromozomlarında varolan bir özelliğin baskın olarak çocuğa geçmesine otozomal dominant geçiş, çekinik olarak geçmesine otozomal resesif geçiş denilir. Genetik alanındaki bilimsel gelişmeler sonucunda, Parkinson hastalığında sırasıyla dominant ve resesif kalıtsal geçiş gösteren “sinüklein” ve “parkin” genleri belirlenmiştir. Günümüzde bu iki geni tespit eden bir çok laboratuar mevcuttur. Diğer yandan, genel olarak hastaların % 10 ila % 15’i yakınlarında Parkinson hastalığı bulunduğunu ifade etmektedirler, ancak muayene edildiklerinde söz konusu kişilerin yarısında farklı hastalıklar olduğu saptanmıştır. Böylece akrabalarında Parkinson hastalığı olan hastalar büyük bir oran oluşturmamaktadır ve bir ailede aynı hastalığın birden fazla kişide meydana çıkmış olmasının rastlantısal olduğu düşünülmektedir.

Karı-kocanın her ikisinde de Parkinson hastalığının % 2’den daha az sıklıkta görülmesi hastalığın bulaşıcı olmadığının göstergesidir. Eşlerin aynı çevreyi, aynı beslenme şeklini, hastalık ortaya çıkmadan yıllar önce paylaşmakta olmaları beslenmeye ait unsurların da hastalığa neden olmadığına işaret eder.

Parkinson hastalığına bir virusun yol açmış olabileceği olasılığı dikkat çekici bir varsayımdır. Bazı araştırmacılar tarafından kuluçka dönemi uzun olan bir yavaş virüs hastalığının sorumlu olabileceği ileri sürülmüşse de bugüne dek hiç bir virüsün varlığı gösterilememiştir.

Hastalığın nedenine yönelik araştırmalar bir çok ülkede halen yoğun olarak sürdürülmektedir. Özet olarak, Parkinson hastalığının nedeni bugün için henüz kesin olarak anlaşılmış değildir

Parkinson Hastalığında Tedavi

Parkinson hastalığının uzun süreli, yavaş ilerleyici bir hastalık olması nedeniyle tedavisinde hastanın, ailesinin ve hekimin uzun yıllar iş birliği yapması gereklidir. Beraberce gösterilecek çaba hem hastanın kendisini rahatsız eden belirtilerin tatminkar bir şekilde kontrolünü, hem de hastanın hastalıkla birlikte daha iyi bir yaşam düzeyine kavuşmasını sağlayacaktır. Aile bireylerinin, özellikle eşinin desteği ve sevgisinin bu konuda ayrıca büyük bir katkısı olacağı da açıktır. Böyle bir yaklaşım yalnızca fizik olarak değil, psikolojik ve sosyal bakımdan da hastalığın hastadan götürdüklerini telafi etmekte yardımcı olacaktır. Bir nörolog ve bazı hastalar için bir fizyoterapist tarafından sorumluluğun üstlenilerek düzenli kontrollerle tedavinin sürdürülmesi en iyi yoldur.

Günümüzde Parkinson hastalığındaki belirtilerden sorumlu olan dopamin hücrelerinin hasarını onaracak kesin bir tedavi henüz bulunamamış olmakla birlikte, bu yönde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. Bu günkü tıp bilgileri ışığında, daha iyi bir tedavi bulunana dek ilaçların ömür boyu, düzenli olarak alınması gerekmektedir. . İlaçlar kadar fizik tedavi veya egzersizler de sıklıkla yararlı olmaktadır. Parkinson hastalığında özel bir diyet veya vitamin tedavisi önerilmez. İlaçlar beyinde eksilmiş olan dopamini ya yerine koyar, ya da onun etkisini taklit eder. Kimisi de dopaminin kimyasal yolla parçalanmasını engelleyerek etkisini arttırır. Bir Parkinson hastasında tedavinin hedefi, öncelikle hastalığın seyri boyunca hastanın günlük yaşamında bağımsız olabilmesini sağlamaktır. Parkinson hastalığında tedavi seçiminde dikkat edilecek bazı noktalar vardır. Hastanın bulunduğu yaş, belirtilerin ağırlık derecesi, en fazla rahatsızlık yaratan belirtinin türü (titreme ya da hareket yavaşlığı gibi) veya hastanın günlük işlerini kısıtlama derecesi göz önüne alınarak uygulanacak tedaviler farklı olacaktır. Hastalık belirtileri aynı düzeyde olsa bile genç veya yaşlı hastalarda tedavi türü ve ilaç dozları farklıdır. Parkinson hastalığının esas belirtilerinden olan titreme, hareket yavaşlığı veya kas sertliği özellikle hastalığın erken dönemlerinde Parkinson ilaçlarıyla tamamen düzelebilir, ya da büyük ölçüde azalır.

Bazı hastalar Parkinson hastalığında kullanılan ilaçlara karşı diğerlerinden daha duyarlıdır. İlaçların bazı yan etkileri hastaların bir kısmını pek az rahatsız ederken diğerlerini daha fazla rahatsız eder. Tedavinin amacı istenilen etki ile istenmeyen yan etki arasındaki en iyi dozu bulmaktır. Genellikle zararsız olan yan etkiler ilacın günlük miktarının azaltılmasıyla düzelir.

Henüz Araştırma Safhasında Olan Yeni Tedaviler

Yakın yıllarda, normal kişilerin beyninde, sinir hücrelerinin yaşamlarını devam ettiren ve onları hasardan koruyan protein yapısında bazı kimyasal maddeler bulunmuş ve bunlara “trofik faktörler” adı verilmiştir. Deneysel olarak parkinsonizm oluşturulmuş deney hayvanlarında, trofik faktörler beyin içine verilince insandakine benzeyen hastalık belirtilerinin düzeldiği ve böylece levodopa dozlarının azaltılabildiği görülmüştür. Araştırmacıların hipotezine göre; trofik faktörler, Parkinson hastalığı gibi, beyinde bazı sinir hücrelerinin yavaş ve ilerleyici bir seyirle hasara uğradığı “dejeneratif” hastalıklarda tedavi amacıyla verilirse, sinir hücreleri korunacak ve dolayısıyla hastalık belirtileri düzelecektir. Söz konusu maddeler ağızdan alınırsa veya damardan zerk edilirse beyne geçememektedirler. Hücre nakli şeklinde doğrudan beyin içine verilmeleri pratik bir tedavi yolu olmamakla birlikte bu konuda yoğun araştırmalar sürdürülmektedir.

Hücre nakli ameliyatlarında, dopamin içeren hücrelerin naklini takiben hasarlı beyin dokusundan trofik faktörlerin serbestleştiği ve bunlar aracılığıyla sinir hücrelerinin uzantılarının büyümesi ve dallanmasının uyarıldığı sanılmaktadır.

Trofik faktör tedavisi gelecek için oldukça umut verici görünmektedir.

Gen tedavisi

Yakın yıllarda Parkinson hastalığı tedavisinde farklı bir seçenek olarak denenen gen tedavisinde, dopaminin kimyasal yollarla sentezinin çeşitli basamaklarında rol alan bazı enzimlere ait genlerin, zararsız bir virüs içinde vücuda verilmesi amaçlanır. Konuya ilişkin araştırmalar henüz parkinsonizm oluşturulmuş olan deney hayvanlarında sürmektedir. Gerekli geni taşıyıcı olarak kullanılan virüsün infeksiyona veya tümörlere yol açması, gen ürününe karşı doku reddi yanıtının oluşması riski, gen hücrelerinin uzun süre yaşamaması gibi söz konusu işlemin insanda uygulanmasını engelleyen bazı nedenler vardır.

Alzheimer Hastalığı

Alman Dr. Alois Alzheimer, çalışmakta olduğu Frankfurt Akıl Hastalıkları Hastanesi’nde 51 yaşındaki kadın hastasını muayene ederken, tespit ettiği bulgu ve belirtilerin nasıl yorumlanması gerektiğini henüz bilmiyordu, çünkü o günün tıp kitaplarında böyle bir bilgi yer almıyordu. 

Özellikle bunama, epilepsi (sara) ve ağır psikiyatrik bozukluklar üzerinde yeni geliştirilen tekniklerle araştırmalarını sürdüren Dr. Alzheimer, Auguste D adındaki bu hastada bellek bozukluğu, halüsinasyonlar, paranoya, oryantasyon bozukluğu, konuşma bozukluğu ve beklenmedik psikososyal davranışlar farkederek hastaneye yatırdı ve yakın takip altına aldı. Yaklaşık beş yıl kadar izlediği hastasını 1906 Nisanında ne yazık ki kaybeden Dr. Alzheimer, o sırada çalışmakta olduğu Münih Kraliyet Psikiyatri Kliniği’de Auguste D’nin beyin otopsisini yaparak çok önemli bazı beyin dokusu değişiklikleri saptadı. Bu hastadaki bozukluğu, hem klinik tablosu hem de mikroskopik bulgularıyla tıp dünyasının dikkatine sunan Dr. Alzheimer, böylelikle yeni keşfettiği bir hastalığa adını veren hekim olmuştur.

 Hastalığın Oluşma Belirtileri

1- Günlük yaşam aktivitelerini etkileyen bellekkaybı  

İsimleri, telefon numaralarını ya da randevuları ara sıra unutup sonratekrar hatırlamak normal bir durumdur. Alzheimer Hastalığı ya da diğerdemans tiplerinden biri bulunan hastalar, yakın geçmişteki olayları, insanisimlerini ve telefon numaralarını daha sık unuturlar ve daha sonra dahatırlayamazlar. 

2- Günlük yaşam aktivitelerini yapmada güçlük 

Telaşlı insanlar bazen yemeği fırında unutabilir ve yemek yandıktan sonra hatırlar. Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, yemeği fırında unutmakla kalmaz, hazırladıklarını da hatırlamayabilirler. 

3- Kelime bulmada güçlük  

Hepimiz bazen doğru kelimeyi bulmada güçlük çekebiliriz. Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise çok basit kelimeleri unutabilirler ya da yerine uygun olmayan kelimeler kullanabilirler. 

4- Zaman ve mekan karmaşası  

Hangi günde olduğunuzu ya da nereye gideceğinizi bir an için unutmak normaldir. Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, her gün geçtikleri sokaklarda kaybolabilir. Nerede olduklarını, oraya nasıl geldiklerini ya da evleri ne nasıl gideceklerini bilemeyebilirler. 

5- Yargı ve karara varmada güçlük  

Bazen başka bir işe dalıp geçici olarak asıl yaptığımız işi unutabiliriz.Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, asıl yaptıkları işi tamamen unutabilirler.Uygun şekilde giyinemeyebilirler, birkaç gömlek ya da kazağı üst üste giyebilirler. 

6- Pratik düşünme becerisinde güçlük 

Pratik yöntemlerle, günlük bazı karmaşık sorunlarımızın üstesin dengelebiliriz. Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, pratik çözüm üretmede güçlük çekerler. 

7- Sık kullanılan eşyaların yerlerini değiştirme  

Hepimiz bazen cüzdan ya da anahtarlarımızı olağan dışı yerlere koyar,sonra da bir süre ararız. Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, eşyalarını olmadık yerlere koyabilir: gözlüğünü buzdolabına ya da kol saatini şeker kavanozuna koymak gibi. 

8- Ruh hali ya da davranışlarda değişim  

Hepimiz zaman zaman üzgün ya da kaygılı bir ruh hali içinde olabiliriz.Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, herhangi bir neden olmaksızın aniden ağlayabilir ya da çok sinirli hale gelebilir. 

9- Kişilik değişimleri  

İnsanların kişilikleri yaşla birlikte bir miktar değişim gösterebilir.Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, ani ve belirgin değişimler gösterebilir.Şüpheci, telaşlı ya da korku içinde bir kişilik sergileyebilirler. 

10- Sorumluluktan kaçınma  

Zaman zaman ev işlerinden, iş ve sosyal sorumluluklardan bıkıp, yorulabiliriz.Bununla beraber, bu sorumluluklarla mücadele gücümüzü tekrar kazanırız.Alzheimer Hastalığı bulunanlar ise, iş ve sosyal alanlarda çok pasif hale gelebilir ve bu kalıcı bir hale dönüşebilir. 

Hastalığın belirtileri ve bulguları önceleri hafiftir ve genellikle normal yaşlanmayla ilgili olduğu sanılır. Hafif unutkanlık genellikle ilk belirtisidir. Hasta giderek daha da unutkanlaşır ve tanıdık nesnelerin isimlerini anımsamakta zorluk çekebilir. Hasta genellikle gittikçe artan sorunların farkında değildir, hatta bunu inkar edebilir. Zamanla bellek kaybı ile birlikte duygu durumunda ve davranışlarında değişiklikler olmaya başlar. Yargılama, konsantrasyon, konuşma ve fiziksel koordinasyon da etkilenir. Ve hasta en basit işleri bile yapamaz duruma gelir.

Kişilik ve davranışlarda değişiklik olabilir. Kolay sinirlenme, depresyon, aşırı kuşkulanma ve yanlış inançlar görülebilir. Bazen de, aşırı sakin ya da saldırgan olabilirler.

Hastaların bir kısmında hareketlerde bozulma olur. Hatta ileri dönemlerde sara krizine benzer nöbetler de görülebilir.

Alzheimer yavaş başlar. Yakın zamanda gerçekleşmiş olayları, faaliyetleri, tanıdıklarının veya nesnelerin isimlerini hatırlamakta zorluk çekmek gibi. Bu insanlar, basit matematik problemlerini çözmekte zorlanmaya başlayabilirler. Bu tür zorluklar, can sıkıcıdır fakat genellikle alarm sayılabilmek için yeterli değildir. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte, belirtiler daha kolay fark edilir hale gelir ve kişilerin Alzheimer olma ihtimalini ya da ailelerinin tıbbi yardım almaları konusunu ciddiyete kavuşturur. Alzheimerli insan, saçlarını taramak yada dişlerini fırçalamak gibi basit görevlerini unutur. Uzun süre sağlıklı düşünemedikleri için konuşma, anlama, okuma ve yazma gibi konularda problemler yaşamaya ve daha sonraları kaygılı, üzüntülü veya sinirli olmaya hatta evden uzaklaşıp, nerede olduğunu bilmeden dolaşmaya başlarlar.

Yukarıdaki bulgulara hastaların kendilerine bakabilme, kendi başlarına yaşayabilme yeterliliklerinde azalma eşlik eder ve ileri dönemlerde 24 saat bakım gerekli hale gelebilir.

Hastalık daima ilerleyicidir. Fakat belirtilerin tipi, sıralanışı ve ağırlığı hastalar arasında farklılıklar gösterir.

Hastalığın Nedeni

Kesin nedeni bilinmemektedir. Fakat kalıtımsal olduğu, yavaş virüs enfeksiyonu, toksin veya travma sonucu olabileceği yönünde çalışmalar vardır.

40-50 yaşlarında başlar, toplumun yaşlanma oranının artması ile görülme sıklığı artar.

Alzheimer’de ana risk faktörleri, yaş unsuru ve ailevi geçmiştir. Mümkün olabilecek diğer risk faktörleri de ciddi bir baş yarası ve düşük seviyede bir eğitimi içerir. Bilim adamları hastalığa neden olabilecek diğer faktörleri de görebilmek için çalışıyor. Hastalığa neden olabilecek bilinen faktörler aşağıdakileri içeriyor: Bilim adamları Alzheimer’in sebeplerinin yarısından fazlasına genetik faktörlerin yol açtığına inanıyorlar. Bilim adamları Alzheimerli insanları beyin dokularında alüminyum, çinko gibi metallerin varlığını keşfettiler. Onlar, bu metallerin Alzheimer’in nedeni olup olmadığı ya da hastalığın sebeplerinden biri olarak beyinde oluşup oluşmadığı konusu üzerinde çalışıyorlar.

Bazı bilim adamları Alzheimer’e bir virüsün neden olabileceğini düşünüyorlar. Onlar, Alzheimerli insanların beyin dokularında bugüne dek görünmüş değişikliklerin nedeni olabilecek virüsleri araştırıyorlar.

Alzheimer, muhtemelen tek bir nedene bağlı olarak oluşmuyor. Her insan için farklı olan davranışların, birçok faktöre yol açtığını söylemek daha uygun olur. Örneğin genetik faktörler, hastalığın nedeni olmak için tek başına yeterli değildir. Kadın ve erkekte hastalığın gelişimini anlamak için bir insanın genetik tanımlaması ile diğer risk faktörleri birleştirilebilir. 

Hastalığın Tedavisi

Maalesef, hastalığın nedeni henüz bulunamadığından, tam düzelme ya da “şifa” sağlayacak bir tedavi yoktur. Yine de, belirtileri azaltıp, hastaların yaşam kalitelerini yükseltecek ilaçlar mevcuttur.  Buna ek olarak, hem hastanın hem de hasta yakınının hastalığa uyum sağlamasını amaçlayan bir çok ilaç dışı yöntem bulunmaktadır.  Başlangıçta önemsenmeyen belirtiler hastalığın teşhisini geciktirebilir ve bu durum ileri aşamalarda hastanın ve ona bakmakla yükümlü yakın çevresinin daha büyük bir sosyoekonomik yük altına girmesine neden olur.

Hastalığı iyileştirmek mümkün değildir fakat belirtileri kontrol altına alınabilir. Bu nedenle hastalığın tedavisi ve hastaya yaklaşım, bakım sağlayan birçok insanın katkısını gerektirir. Bunlar aile, sosyal servisler ve tıbbi destektir.

İlaç Tedavisi  

Belirtilere yönelik ilaçlar : AH’nın sıkıntı verici belirtilerini (huzursuzluk, uykusuzluk, saldırganlık, vb.) azaltmakta faydalı olabilen bir dizi ilaç vardır. Ancak, tıbbi denetim altında verilmedikleri takdirde düzeltmeleri beklenen belirtileri kötüleştirebilir. Bunun sonucunda konfüzyon, inkontinans, vb. yeni belirtiler ortaya çıkabilir.

Alzheimer Hastalarının Yakınları ,sabırlı, anlayışlı ve bilgili olamalıdırlar. Bu hastaların bakımını üstlenmek hiç kuşkusuz yaşamınıza önemli bir yük ve sorumluluk getirecektir.

Unutulmamalıdır ki, bu gün için hala tedavisi mümkün olmayan bu hastalık, zaman içinde ilerler ve hastayı yavaş yavaş bakıma muhtaç hale getirir ve yaklaşık 10 – 12 yıl içinde hastanın ölümüyle son bulur.

Bu hastalara bakan kişilerde depresyon gelişme riski artmıştır. Bu nedenle tüm duyguların dostlarla, diğer yakınlarla ve hekimlerle paylaşılması hastaya bakanları rahatlatacaktır. Bu kişilerin spor yapmaları, müzik dinlemeri ve dinlenmeleri sevdikleri hastaya daha iyi bakabilmeleri açısından vazgeçilmezdir.

Türkiye’de Alzheimer

Türkiye’de 150-200 bin Azheimer hastası var ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde 10-15 yıl içinde hastalıkta patlama yaşanabileceğine dikkat çekiliyor. Ülkemizde bu konuda bilinçli uzman bakımevleri yok. Nedeni tam olarak bilinmeyen Alzheimer hastalığının riski östrojen ve anti-romatizmal ilaçlarla yüzde 40-50 oranında azaltılıyor. Yavaşlatıcı ve koruyucu tedavilerin uygulandığı Alzheimerin önlenmesi için aşı araştırmaları yürütülüyor. Son olarak açıklanan aşı ise umut verici. Aşının hayvanlarda etkili olduğu görülmüş. Ancak,insanlar üzerinde kullanılmasının yıllar alabileceği belki de hiç kullanılamayacağı söyleniyor.

12 Temmuz 2007

İçindekiler

İÇİNDEKİLER

1-) Giriş

2-) Enzimler

2.1-) Enzim nedir?

2.2-) Enzimlerin bileşimi ve özellikleri

2.3-) Enzimlerin adlandırılması ve sınıflandırılması

2.3.1-)Hidrolazlar

2.3.1.1-)Proteazlar

2.3.1.2-)Esterazlar

2.3.1.3-)Karbohidrazlar

2.3.2-)Oksidoredüktazlar

2.3.2.1-)Dehidrogenazlar

2.3.2.1.1-)Nikotinamid Koenzimleri

2.3.2.1.2-)Flavin Koenzimleri

2.3.2.2-)Oksidozlar

2.3.2.3-)peroksidozlar

2.3.3-)Transferazlar

2.3.3.1-)Transfosforilazlar

2.3.3.2-)Transaminazlar

2.3.3.3-)Transmetilazlar

2.3.3.4-)Transaçilazlar (Koenzim A ve lipoik asid)

2.3.4-)Liaz ve Lipaz(Sentetoz)lar

2.3.5-)İzomerazlar

2.4-)Yem Enzimleri yardımı ile Kanatlı Rasyonlarında Buğday ve Arpa Kullanımı

2.5-)Kanatlı yemlerinde enzim kullanımı ve bu alandaki gelişmeler

2.6-)Kanatlı Mezbahası yan ürünlerinde Enzim Karmalarının kullanılması

3)SONUÇ

4)KAYNAKÇA

1-GİRİŞ

Hayvan yetiştiriciliğinde yem önemli bir yer işgal eder.Çünkü işletme masraflarının çoğunluğunu yem bedeli teşkil eder.Bu bakımdan,hayvan yetiştiricisinin yemler hakkında tam bir bilgiya sahip olması gereklidir.

Yem şöyle tarif edilmektedir; Pratikte elde edilmiş olan tecrübelerin gösterdiği sınırlar içerisinde kalan miktar ve koşullar altında hayvanlara yedirildiği taktirde sağlıklarına herhangi bir zararlı etkisi olmayan ve hayvanların faydalanabilecekleri durumlarda organik veya anorganik besin maddeleri içeren materyale yem denir.

(1981 AKYILDIZ)

Hayvancılığın en önemli sorunlarından biriside beslenmedir.Beslenmenin ana kaynağını ise yem oluşturmaktadır. Hayvansal üretimde bulunan işletmelerin kullandıkları girdilerin % 60-70 lik kısmının yemden oluşması,yemin hayvan beslemesinde olduğu gibi işletme ekonomisi açısındanda ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Yemler,genelde kaba ve yoğun(Karma)yemler olarak 2 grupta toplanmaktadır.Hayvan beslemesinde her iki grup yeme de gereksinim duyulmaktadır.(ANİMAL (2000)

Ülkemiz yaklaşık 60 milyon çiftçilik hayvanı 280 milyon kümes hayvanı ve geniş su ürünleri kaynakları ile büyük bir hayvancılık potansiyeline sahiptir.Kırsal kesimde yaşayan insanlarımızın çoğunluğu hayvansal üretim ile ilişkilidir.Özellikle kalkınmada geri kalmış yörelerimizde ilk akla gelen Potansiyel istihdam alanı hayvancılıktır.

Türkiye’de hububat ve sanayi bitkileri üretimi için uygulanan subvansiyonlar,dolaylı şekilde karma yem fiyatlarını olumsuz şekilde etkilemiştir.Hayvansal ürün maliyeti artmıştır. Bunu dengelemek için karma yemleri de

subvanse etmek düşünülebilirse de,geçmişte yaşanan tecrübeler bunun ülke koşullarına uygun düşmediğini ve hem de kaba yem/kesif yem dengesini suni olarak bozduğunu ortaya koymuştur.Hayvansal ürünlere belli bir miktar destek verilmek suretiyle denge sağlanması daha uygundur.

Kanatlı karma yemlerinde kullanılan ve enerji kaynağı olarak kolayca sindirilebilen Mısır ve Buğday gibi besin kaynaklarının insan beslemesinde de kullanılıyor olması, karma yem sektöründe hammadde sıkıntısına neden olmaktadır. Bu durumda ssözkonusu enerji kaynaklarında dış alımlara yönelme olmakta,bunun sonucunda da hammadde fiyatı artmakta ve bu artış karma yeme,dolayısıyla hayvansal ürüne yansımaktadır, bu da tavuk eti üretimini ve tüketimini olumsuz yönde etkilemektedir.

Bu durumu önlemek için kendi kaynaklarımızı mümkün olduğunca kullanmak,dışa bağımlılığımızı ortadan kaldırmak gerekmektedir.Ülkemizde enerji kaynağı olarak üretimi en fazla yapılan tahıl buğdaydır.1995 verilerine

göre 4-17.5 milyon ton Buğday üretilmiştir.(Anonim 1995)Bu yüzden kanatlı rasyonlarında mısır yerine buğday ikame olanaklarının araştırılması gerekmektedir.

Bilindiği gibi,tek mideli olan kanatlı hayvanlar selüloz arabinoksilanlar,beta-glukanlar ve pektinler gibi nişasta olmayan polisakkaritleri enzimatik olarak sindiremezler ve bu maddelerce zengin yemlerden yeterli düzeyde yararlanamazlar(Bedford 1991)

Etlik piliç rasyonlarına enzim katkısı ile ilgili yapılan çalışmalarda buğdaya dayalı hazırlanan rasyonlara uygulanacak enzim katkısıyla rasyonun sindirilebilirliğinin artacağı ve bunun da daha iyi canlı ağırlık kazancı ve yem değerlendirme sağlayacağı ortaya koyulmuştur(Kern kamp 1991;Graham 1991)

Tavuklarda sindirim kanalının kısa olması nedeniyle yemlerine ilave olunacak enzimlerin mide ve bağırsakta etkilerini göstermesi lazımdır.Civciv rasyonlarına katılan Proteaz ve Amilaz’ın yemi değerlendirme ve hayvanların canlı ağırlık artışları üzerine olumlu etkide bulunduğu saptanmıştır.Fakat katılan bu enzimlerin olumlu etkilerinin meydana gelebilmesi için civciv rasyonlarının kapsamında yüksek düzeyde arpa bulundurması zorunluluğu vardır.(IŞIK 1975)

Yem enzimlerinin etkisi viskositenin düşürülmesi ise de bunun yanında, ,beta-glukan ve arabinoksilanları yıkarken,hücre duvar yapısında bozulması sonucu ,hücre içi protein ve nişasta gibi besin maddeleri açığa çıkarak,yemden yararlanma artmaktadır.

2-ENZİMLER

Canlı hücrelerdeki biyolojik katalizatörler enzim(ferment)olarak tanımlanmıştır.Kmyasal açıdan bakıldığında enzimler protein kısımı(apoenzim)yanında bir miktarda örneğin vitamin ve iz elementlerden oluşturulmuş bir koenzim içermeleri ile kendilerine özgün bir proteindirler.Enzimler organizmadaki tüm biyokimyasal çevrimler için mutlaka şarttır.Gerçekten de hem sindirim kanalında yem yapı taşlarının parçalanması ve hem de ara madde değişimindeki vücut maddelerinin yapımı ve parçalanmasında enzimlere mutlak gereksinme duyulur. Bu yüzden hayvanların verim yeteneklerinin enzimlerin besleyici etkinliği yardımıyla,düzeltilmesi hakkında da denemeler yapılmıştır.

Bu çabalarla beslemedeki etkinlikleri nedeniyle enzimlerin görev üstlenme yetenekleri arttırılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalarda öncelikle çeşitli esensiyel yem yapı taşlarının (İz elementler,B vitaminleri)enzimlerin oluşturulması ve etkinleştirilmesi üzerine olan görevleri üzerinde durulmuştur.(1985 KIRCHGESSNER)

Enzimleri hücreler yapar.Bunların bazıları etkilerini yapıldıkları yere, yani hücre içerisinde gösterdiklerinden orada kalırlar. Bazıları ise ekinliklerini gösterecekleri yere, yani hücre dışına gönderilirler.Örneğin sindirim enzimleri gibi. Ayrıca vücuda karışmış olan yabancı maddeleri hidroliz ederek zararsız hale getiren enzimlerde vardır.

Bir enzim iki kısımdan oluşur. Bunlardan biri CO-enzim olup enzim sisteminin aktif grubudur.Diğeri ise APO-enzimdir. Bu daha çok protein karakterindedir ve enzimin hangi maddeye etki edeceğini belirtir. Bu iki kısmın birleşmesiyle meydana gelen tam enzime de HOLO enzim denir.

Enzimlerin etkisi büyük ölçüde çevrenin PH derecesine bağlıdır. Enzimlerin etki koşulları arasında ısı da önemlidir.Enzimler genellikle belli bir ısı derecesinden sonra etkilerini göstermeye başlarlar. Buna karşılık 50-60 derecede etkilerini kaybederler.(1998 ALARSLAN)

Canlı organizmadaki tüm kimyasal olaylar enzimlerin etkileri ile meydana gelirler. Fermentler adıyla da bilinen enzimler,tepkimeye girmeden veya parçalanmadan kendi varlıkları ile canlı organizmadaki kimyasal tepkimelerin hem gücünü ve hem de hızını düzenleyen bileşiklerdir. Bunlar, diğer organik bileşiklerde değişiklik meydana getiren tepkimeleri katalize ederler.Ancak kendileri tepkime sonunda değişmeden olduğu gibi kalırlar.Şimdiye değin izole edilmiş ve incelenmiş tüm enzimlerin protein oldukları anlaşılmıştır.

Enzimler, canlı hücreler tarafından salgılanan katalizörlerdir;bundan dolayı genellikle biyokatolizörler olarak ta adlandırılırlar. Tüm katalizörler gibi enzimler de, kendileri tepkimede kullanılmadan kimyasal ve fiziksel tepkimelerin hızını artırılar. Ancak kendilerine özgü değişik birçok özellikler taşırlar.

Sindirim enzimleri,enzimler içinde önemli bir yer tutarlar. İnsanların ve bazı hayvanların tükrüklerinde bulunan pityalin enziminin sindirimdeki fonksiyonu, bunların etkilerine bir örnek olarak gösterilebilir. Bu enzim,erimez durumda olan nişastayı eriyebilir Maltoz’a(Malt şekeri)parçalar.

Sindirim enzimlerinden herbiri yalnız belirli bir besin maddeleri üzerinde etkili olur. Bazı enzimler en iyi etkiyi nötr eriyiklerde gösterirler. Buna karşılık bir bölümü hafif asit, diğer bir bölümü ise hafif alkali eriyiklerde en etkili güçte olurlar.(1994 YELDAN)

2.2)ENZİMLERİN BİLEŞİMİ VE ÖZELLİKLERİ

Şimdiye kadar birçok enzim kristal biçimde elde edilmiş olup bazı durumlarda bu kristaller saf bileşik özelliğini gösterirler.Bu kristalsi enzimlerin protein tabiatında oldukları görüldüğünden,tüm enzimlerin birer protein veya protein türevi oldukları kabul edilmektedir.Birçok durumlarda da Demir, Mangan veya Çinko gibi metallerde de proteinle birleşmiş olarak enzimin temel kısmını oluştururlar.Diğer bazı durumlarda da amino asid olmayan organik kısımlar protein molekülüne bağlanmışlardır.Bu amino asit olmayan grubun proteine bağlanış sağlamlığı çok değişir.Bazı vitamin türevi enzimlerinde ise bağlantı daha az sağlamdır,serbest ve bileşik vitamin türevleri arasında ölçülebilen bir denge vardır.Enzimdeki protein ile protein olmayan grup arasındaki bağın sağlam veya daha az sağlam oluşuna göre protein olmayan grubuna prostetik grup veya koenzim denir.Enzimin bir koenzimi bulunduğu zaman toplam veya kompleks enzime holoenzim (tam enzim ) protein kısmına apoenzim (taşıyıcı ) denir.Apoenzim ve prostetik grup kendi başlarına katalitik etki göstermezler.

Enzimin etkilediği madde veya maddeler karışımına enzimin substrat’ı denir.Enzimin etkisi önce substratabağlanıp bir kompleks oluşturması ile başlar.

Enzim+Substrat—–Kompleks—-Ürün+Enzim

Enzimler proteinli maddeler olduklarından proteinlerin tüm özelliklerini gösterirler.Onlar gibi büyük moleküllü olmaları dolayısıyla sellofan veya koladyum zarlarından geçmezler,ısı ile kolaylıkla denatüre olurlar ve ortamın asit veya alkali oluşuna karşı çok duyarlıdırlar.Ortamın pH’sine göre değişik yükte olurlar ve izoelektrik noktada en az yüklüdürler.Ortamın pH değişmesi enzim etkisini tersinir ve tersinir olmayan şekilde iki yönde değiştirilebilir.

Değişik asitlik veya alkalilik derecelerine göre enzimlerin duyarlılığı çok değişir.Örneğin,maya sakkarozu pH 3′ün

altında tersinir olmayan şekilde çabucak etkisini kaybederken,pepsin 1,5-2,5 arasında en çok etki gösterir.

Genellikle pek az enzim pH’nin 1′e kadar düşmesine veya 11′e kadar yükselmesine dayanabilir.

Enzimli reaksiyonlar üzerinde sıcaklığında,tersinir ve tersinir olmayan,iki şekilde etki görülmektedir.Belirli sınırlarda,0 santigrat derece ile yaklaşık 40 veya 50 santigrat derece arasında sıcaklık yükselmesi enzim etki hızını arttırrr ve soğutmakla yeniden eski hız düzeyine dönülebilir.Sıcaklığın bu tersinir etkisi,katalizlenmiş olsun veya olmasın genellikle kimyasal reaksiyonlarda görülür.

Sıcaklığın enzimler üzerindeki tersinir olmayan etkiside onları parçalamasıdır. Genellikle, ıstmakla çözelti halindeki enzimlerin etkisiz bırakılmaları proteinlerin denatüre oldukları (50-70 C) sıcaklık derecesinde olur.

Enzim katalizörlü reaksiyonların hızı enzimin derişimi ile genellikle lineer olarak artar. Bu hız substrat derişimi ile ise daha başka değişiklikler gösterir.

2.3) ENZİMLERİN ADLANDIRILMASI VE SINIFLANDIRILMASI

Şimdiye kadar bilinen enzimlerin sayısı 700 ün üstündedir. Bunların adlandırılmasında kabul edilmiş bir genel sistem yoktur. Bazı enzimler substrat adına göre veya onun biraz değişimine -az ,-son eki eklemek suretiyle,örneğin ligidlerin hidrolizini katalizyenler proteinaz , polipeptidlerin amino asidlere, bölümünmesini katalizyenler peptinaz biçiminde adlandırıldıkları gibi, heminli enzimler, flavinli enzimler gibi prostatik gruplarına göre adlandırılma ve öteden beri kullanılan pepsin, tripsin, ptiyalin ve rennin gibi günümüz sınıflama sistemi kabul edilmeden önceki adlar korunmaktadır. Genel olarak proteinler üzerine etkisini gösteren enzimlere proteditik enzimler veya proteazlar denir.

Bir proenzim veya zimojen, kendisinden asıl enzimin meydana geldiği ana proteindir. Örneğin pepsinojen midede meydana gelir ve var olan hidroklorik asid etkisiyle pepsine dönüşür çünkü tripsin bağırsakta tripsinojenden meydana gelir.

Tüm enzimler genel olarak bileşimlerine göre üç gruba ayrılabilirler:

1-Yalnız proteinden oluşmuş enzimler. Amilsaz, proteinazlar ve birçok diğerleri bu gruptadır.

2-Proteinden başka koenzim veya prostetik grup denien protein olmayan bir parçası bulunan enzimler.Böyle enzimlerde prostetik grup kimyasal etkinlik merkezidir,halbuki protein kısmı özgüllükten sorumludur. Böylece bir çok durumlarda aynı bir prostetikgrup farklı proteinlerle bileşik olarak değişik enzimleri meydana getirir.Örneğin bir çok dehidropenazlar aynı bir prostetik grup flavin mononükleotid (FMN) taşırlar.Fakat farklı proteinler içerir. Bu grup enzimlerde genellikle enzimi yıkmaksızın dializ ve prostetik grubu proteinden ayırmak olabilir ve protein ve prostetik grubu yeniden birleştirerek enzime etkinlik kazandırabilir.

3-Üçüncü grup enzimler gene protein ve koenzim olarak iki bölümden oluşurlar,ancak bunlarda enzimatik po-tansiyeli yıkmaksızın bu iki bölüm ayrılamaz.Örneğin,Fe,Cu,Co v.d. içeren metaloprotein enzimler koenzim genellikle ısıya dayanıklı iken protein bileşeni (Apoenzim) doğal olarak ısıya duyarlıdır.

Enzimler katalizledikleri reaksiyon tipine göre beş baş sınıfa ayrılırlar:

I-Hidrolazlar

II-Oksidoredüktazlar

III-Transferazlar

IV-Liaz ve Lipazlar

V-İzomerazlar

ve bu sınıflar da gruplara ayrılırlar.

2.3.1) HİDROLAZLAR

Hidrolazlar substratın su katılmasıyla bölünmesini sağlarlar.Bu sınıfın başlıca iki grubu a) C-N ve b) C-O bağlarının çözülmesini katalizleyen enzimlerdir.Birinci grupta başlıca proteazlar ( proteolitik enzimler ) ve ikinci grupta esterazlar ve karbohidrazlar bulunur.

2.3.1.1)PROTEAZLAR (proteolitik enzimler ) :

Bunlar peptit bağlarının su etkisiyle bölünmesini ve sentezini katalizlerler.

-CO-NH+H2O->-COOH+H2N-

Genelikle bunlar proteinaz,peptidaz ve amidaz olarak ayrılırlar.Proteinazlar proteinlerin iç peptid bağlarına etki ederek onları proteoz,pepton ve polipeptidlere bölerler.Bu grupta mide salgısının pepsin’i genç danaların dördüncü midesinden özütleme ile elde edilen rennet’in etkili enzimi rennin vardır.

Peptidazlar,proteinlerin proteinazlara bölünme ürünleri olan polipeptitlerin,serbest amino veya karboksil gruplarına bitişik peptit bağlarına etki ederler,serbest amino asitlere ayırırlar.Tüm bitkisel ve hayvansal dokularda ve kanda bulunurlar,dipeptidaz,aminopeptidaz,karboksipeptidaz v.d.alt gruplarına ayrılırlar.

Amidazlar,peptid bağlarından başka C-N bağlarına ayıran üreaz ve erginaz gibi enzimlerdir.Üreaz üreyi karbondioksit ve amonyağa hidrolizler.

2.3.1.2)ESTERAZLAR

Bu enzimler doğal esterler üzerine etki ederler estereazlardan lipaz’lar yağların gliserin ve yağ asidine bölünmesini,fosfataz’lar fosforik asitler esterlerinin ve süfataz’lar sülfürik asit esterlerinin bölünmesini katalizler.

2.3.1.3)KARBOHİDRAZLAR

Bu enzimler basit glikozidlerin,oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin glikozid bağlarına etki ederler,glikozidaz ve poliaz veya polisakkaridaz olarak ayrılırlar.Birinci grupta glikozidaz ve invertaz ve ikinci gurpta amilazlar bulunur.

2.3.2) OKSİDOREDÜKTAZLAR

Oksidoredüktazlar hidrojen veya elektronları bir substrattan diğerine taşırlar metabolizmada çok önemli rol oynarlar.Dehidrogenaz,oksidaz ve peroksidaz gruplarına ayrılırlar.

2.3.2.1)DEHİDROGENAZLAR

Organik bileşiklerin yükseltgenmesi genellikle bir dehidrogenlenme olayıdır,bunu katalizleyen bir çok dehidrogenazlar vardır.Organik verici (XH2)’den iki atom hidrojenin organik alıcı,(Y)’ya aktarılmasını katalizler.

XH2+Y—->X+YH2

Dokularda besinlerin oksijensiz olarak normal yükseltgenmesi bu şekilde olur dehidrogenazlardan piridinli ve flavinli enzimlerin prostetik grupları koenzimlerdir nikodinamit koenzimleri flavinkoenzimleri adını alır.

2.3.2.1.1) NİKOTİNAMİD KOENZİMLERİ

Nikotinamid,B vitaminlerinden nikotinik asidin amididir bu bileşik nikotinamit-adenin-dinüklotid (NAD) ve nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat (NADP) olmak üzere iki koenzim bileşiminde bulunmaktadır.

Buradaki nükleotidlerden biri 5′-adenilik asit (adenazin 5 fosfat ),diğeri nikotinik asit amidinin D-riboz ve fosforik asit ile oluşturduğu nükleotiddir.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid (NAD )

Nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat NADP ,NAD ‘den bir molekül fosforik asit fazla içermesiyle farklanır. Moleküldeki bu üçüncü fosforik asit 5′-adenilik asidin riboz kalıntısının,iki yerinde bağlıdır.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat (NADP )

Her iki koenzimde tersinir olarak hidrojen aktarılmasını katalizler.Koenzimlerin yükseltgenmiş şeklinde nikotin-amiddeki azot kuaternerdir ve pozitif yük taşır.Onun için NAD’nin bu şekli NAD ve NADP’nin yükseltgemiş şekli NADP+ ile kısaltılmış olarak gösterilir.Hidrojen aktarılamsında nikotinamid halkasındaki azot yükünü, halkada aromatik niteliğini kaybeder,halkada yalnız iki çifte bağ kalır.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid indirgenmiş şekli (NADH)

2.3.2.1.2)FLAVİN KOENZİMLERİ

Bunlar riboflavin(B2 Vitamini)taşırlar.Flavin mononükleotid (FMN)veya riboflavin -5′-fosfat ve flavin adenin-dinükleotid(FAD)flavinko enzimlerinden ikisidir.Bu sonucu da riboflavin-5′-fosfat ,5 adenilik asid ile bağlanmıştır.

Riboflavin-5′-fosfat(flavin mononeotid)(FMN)

Flavin -adenin dinükleotid(FAD)

Nikotinamid koenzimlerde olduğu gibi FMN ve FAD hidrojen aktarılmasında rol oynarlar.Redoks olayında riboflavinin izoalloksazin halkasındaki 1 ve 10 numaralı iki azot’a bağlı konjuge çifte bağlara 2H bağlanır.

Flavinli enzimler sarı renklidirler, indirgenince bu renk kaybolur,yani enzimin dihidro türevi renksizdir.Sarı enzimin kendisi yalnız başına dehidrojenleme reaksiyonu yapmaz, NADPH dan hidrojeni, serbest oksijen veya başka bir hidrojen alıcısına,örneğin sitokrom C ve metilen mavisine aktarabilir. Eğer alıcı oksijen ise H2O2 meydana gelir.

2.3.2.2)OKSİDAZLAR

Elektron ve hidrojen aktaran enzimlerdir.Bu grubun tüm enzimleri ağır metal taşıyan metaloproteidlerdir.

Bunlardan önce sayılmaya değer olanlar fenoloksidazlar’dır,fenol türevlerinin kinonlara yükseltgenmesini katalizlerler,bakırlı enzimlerdendirler.Bunlar bitkilerde çok dağılmışlardır, Patates ve mantar bunlarca zengin-

dirler.Katalitik etkileri bakırın değerlik değişmesinden ileri gelir.Bitki ve hayvanlarda geniş oranda dağılmış bulunan fenoloksidaz tirasinaz,tirosin amino asiclinin önce hidroksillenerek 3,4 -dehidroksifenilalanin “Dopa” üzerinden ortakinon bileşiğine yükseltgenmesini katalizler, daha sonra da bunun polimerleşmesiyle kahverengi esmer ve siyah pigment melanin meydana gelir.

2.3.2.3)PEROSİDAZLAR

Hidrojen paroksidin ayrışmasını katalizleyen enzimlerin en önemlileri peroksidozlar ve katalazlardır.

Katalazlar hemen tüm hayvansal organlarda, hücre ve doku sıvılarında ve bitki dokularında bulunurlar,hücre zehiri hidrojen perosidin su ve oksijen ayrışmasını katalizlerler;

2 H2O2 ->2H2O+O2

Hayvansal organlarda ve bitkilerin çoğunda bulunan perosidazlar benzer tepkime ile atomik oksijen verirler; H2O2 ->2H2O+O ki bu, fenol ve aminler gibi substratlar derhal yükseltger

2.3.3)TRANSFERAZLAR

Transferazlar bazı grupların ikinci bir sustrata aktarılmasını katalizlerler,ve aktarıldıklar gruba göre adlandırılırlar.Transfosforilaz,transaminaz,transmelitaz,transcilaz gibi besin kimyası ve teknolojisinde,mayalanma,tat ve koku meydana gelmesinde,meyvanın olgunlaşmasında,et gevrekleşmesinde ve birçok biyolojik sentezlerde önemli rol oynarlar.

2.3.3.1)TRANSFOSFORİLAZLAR

Transfosforilazlar enzimlerin önemli bi grubunu oluştururlar,fosfat veya pimfosfat kökünün bir molekülden başka bir moleküle akarılmasını katalizlerler.Fosfat grubu genellikle serbest olarak bulunduğu gibi bazı enzimlerin koenzimlerinde de bulunur.Bunu taşıyan enzimlere kinazlar denir,örneğin alkollü mayalanmada söz konusudur.

Adenozin trifosfat(ATP)

2.3.3.2)TRANSAMİNAZLAR

Balıca şiruvik asid olmak üzere keto asidlerle glutamik asid arasında, amonyağı serbest kılmaksızın,aminsizleşme ve aminlaşmeyi yaparlar.Bu şekilde amino asidden keto asid,keto asidden amino asid meydana gelir.Transaminazların koenzimleri pridoksal fosfattır.

Pridoksal fosfat

Transaminleşme yağ ve karbohidrat metabolizmasına bağlanmasında önemli rol oynar.Hayvansal organizmada keto asidlerden amino asidlerin sentezinde L-Plutamik asid,bitkilerde ise L-aspartik asid azot verici görevini görür.

2.3.3.3)TRANSMETİLAZLAR

Metil grubunu aktarırlar.Örneğin organizmada metiyonin metil gruplarını etanolamin’e vererek kalin meydana gelir.

2.3.3.4)TRANSAÇİLAZLAR(Koenzim A ve lipoik asid)

Transaçilazlar bir verici molekülden alıcı moleküle bir açil grubu aktarırlar. Örneğin,koenzim A (KoA-SH Olarak kısaltılır)asetil grubunun aktarılmasını katalizler.

Asetil- X+KoA-SH->Asetil-S-KoA+SH

Asetil- S-KoA+YH->Asetil-Y-+KoA+SH

Koenzim A’nın yapı taşları adenin,D-riboz,pantotenik asid,tiyo ekanolamin(sisteomin)ve 3 mol fosforik asiddir.

2.3.4)LİAZ ve LİPAZ (Sentetaz)lar

Liaz ve lipazlar (sentetazlar) iki molekülün,ATP’nin bölünmesiylebirlikte bağlanmasını veya tersi reaksiyonu katalizler:

ATP+A+B–>C+ADP+H3PO4

Ligazlar sağa doğru olan reaksiyonu,liazlar da sola doğru olan reaksiyonu katalizler.Bu enzimler kopardıkları veya meydana getirdikleri bağlara göre gruplandırılırlar.Bunlardan bir C-C bağını koparan veya sentez edenler karboliaz ve karbosentetazlar (bu grupta dekarboksilazlar),su katılması veya ayrılmasını katalizleyenler,hidrolitik enzimler:Hidrota ve dehidratazlardır.Bunlardan fumaraz malik ve fumarik asidlerin birbirine dönüşmesini katalizler.

HOOC-CH2-CHOH-COOH<--->H2O+HOOC-CH=CH-COOH

Malik asid Fumorik asid

Hidrolitik enzimler çokluk tersinir reaksiyonları katalizler,onun için aynı zamanda sentetazlardır.

Birinci cins en önemli enzimlerden birisi,hayvansal dokularda ve alkollü mayalanmada önemli rol oynayan piruvat karboksilaz bir karbosentetazdır:

Piruvat + H2O +CO2 +ATP —-> Oksaloasetat +ADP +H3PO4

Maya,pirüvik asidi, tersinir olmayan şekilde,hayvansal dokularda bulunmayan pirüvat dekarboksilaz ( bir liaz ) etkisiyle, asetaldehide dekarboksilleştirir.

CH3-CO-COOH–>CH3CHO + CO2

Bunu yapan enzimin koenzimi kokarboksilaz tiamin pirofosfattır,mayadan kristalsi biçimde elde edilmiştir.

Tiamin pirofosfat ( TPP ),(Kokarboksilaz)

2.3.5 ) İZOMERAZLAR

İzomerazlar molekül içi değişimleri katalizlerler.

2.4)YEM ENZİMLERİ YARDIMI İLE KANATLI RASYONLARINDA BUĞDAY VE ARPA KULLANIMI

Son on yılda kanatlı beslenmesi alanında elde edilen gelişmelerin en önemlilerinden birisi yemlere enzim katılarak arpa ve buğday gibi yem ham maddelerinin büyük oranda kullanma olanağının sağlanmış olmasıdır. Türkiye’nin degişik yörelerinin arpa ve buğday tarımına e1veriş1i o1rnası bu ürünlerin geleneksel olarak üretimine neden olmuştur.Tarımsal üretim içinde buğday ve arpa halen daha birinci sırada yer almaktadır. Bu ürünler her ne kadar insan tüketimine yönelik olarak üretiyor ise de. bunların bir bölümü kalite düşüklüğü veya stok fazlası nedenleri ile, hayvan yemlerinde kullanılmaktadır. Buğday ve arpa büyük veküçükbaş hayvan yemlerinde istenilen oranlarda kullanılabilirken, aynı durum kanatlılar için geçerli olmamaktadır. Örneğin, kanatlı yemlerine %10 arpa veya %35-40 üzerinde buğday katılması sindirim bozukluklarına yol açarak. bunlardan yeterince yararlanmaya olanak vermemekte ve dışkının sulanmasına neden olmaktadır. Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahılların yapısında yer alan kimi polisakkaritler kanatlılar tarafından sindirilemediğinden bu yem maddelerinin metabolik enerji değerlerinin düşük olmasına yol açmaktadır. Yukarıda sözü edilen polisakkaritlerden başlıcaları beta-glukanlar,arabino-ksilanlar ve selülozdur. Kanatlılar tarafından bu maddeleri parçalayacak enzim salgılanması yoktur. Bu nedenle, adı geçen maddelerin enerjisinden yararlanılamadığı gibi, bağırsak içeriğinin viskositesini de artırdıklarından, beraberlerindeki diğer besin maddelerinin de sindirimini olumsuz yönde etki1emiş olurlar.

Beta-glukanlar ve arabino-ksilanlar su tutma özelliğine sahip bilşikler olup sindirim sırasında tuttukları su nede-niyle içeriğin viskositesini artırırlar. Böyle bir içeriğin her yanına sindirim enzimlerinin işlemesi mümkün olmadığından ve de emilme yüzeyleri yeterli ölçüde işlevini yapamayacağından yemden yararlanma azalmış olacaktır. Bu düzeltebilmek çabası ile hayvan fazladan su içecek ve sonuçta dışkı kalitesi bozularakyapışkan ve sulu bir durum alacaktır. Oysa, mısır ağırlıklı bir rasyon ile beslenen kanatlıların bağırsak içeriği çok akışkan ve adeta su gibi bir durum göstermektedir.

Arabino-klisanlar çoklukla buğday ve çavdar yapısında ve rabino-ksilanaz enzimi yıkılarak kendisini oluşturan basit şekerlere ayrışıp su çekme ve viskositeyi artırıcı özelliğini kaybetmektedir. Benzer biçimde,arpada yer alan beta-glukanları da beta-glukanaz enzimi ile yıkıp olumsuz etkilerini kaldırmak mümkün olmaktadır.adı geçen bu enzimlerden oluşan ürünleri yemlere katarak, arpa ve buğdayı büyük oranlarda kullanmak,değişik ülkelerde yaygınlık kazanmaktadır.

Buğday ve arpanın içerdiği polisakkaritlerin farklı oluşu, bunlara ilişkin yem emzinlerinin de değişikliğine yol açmaktadır.Örneğin, beta-glukanaz enzimi içeren bir ürünün buğdaya önemli bir etkisi söz konusu olmayacaktır.

Böyle bir enzim katkısının ancak arpa ağırlıklı bir rasyonda kullanımı öngörülebilir. Buğday ağırlıklı bir rasyonda a

rabino-ksilanaz enziminin ağırlıkta olduğu bir enzim karması istenilen olumlu sonucu verebilecektir.Yem enzimleri genellikle enzim karmaları biçiminde hazırlanmaktadır. Ancsk, bu karmaların belirli bir enzim yönünden ağırlıklı olması etkinlik açısından önem kazanmaktadır.Çünkü,her çeşit enzimden eşit oranlarda sonuç almaya çalışmak hem bazı enzimlerim gereksiz yere harcanarak maliyetin artmasına hem de ürünün daha fazla hacimlerde hazırlanmasına yol açacaktır. Örneğin, arpanın fazla kullanılacağı bir rasyona beta-glukanaz enziminin çoklukla olduğu ve diğer enzim çeşitlerinden de seluloz enziminin ikinci sırayı aldığı bir karma en ekonomik sonucu verecektir. Bir başka değişle,buğdayın bolca ele alınacağı rasyon hazırlandığında arabino-ksilanaz ağırlıklı bir enzim karması seçilerek,bunun içinde bulunan bir miktar beta glukanaz ve selülaz enzimleri yardımıyla da yemle belirli ölçüde arpanın yer alması sağlanabilir.

Enzim karmalarının içinde belirli ölçüde olmak üzere, amilazlar (nişastayı parçalayan),proteinazlar(değişik proteinleri parçalayan)gibi enzimlerede yer verilip, civciv lerde ilk 10-15 gündeki enzim salgılarındaki yetersizliğe yardımcı olması amaçlanmaktadır. Yem enzimlerinin buğday,arpa,çavdar ve yulaf gibi tahılların sindirilmesini artırması bunların metabolik enerji(ME)değerlerinin de artması anlamına gelmektedir. Değişik araştırma sonuçlarına göre buğdayın ME değeri enzim katıldığında % 6-8 oranında artış gösterirken ,arpanın ME değeri %10-12 oranında yükselmektedir.(finnfeeds International,Avizyme TX ve SX çalışmaları). Bu durumda normalde 3100 kkal/kg. ME kapsadığıvarsayılan buğdayın ME değeri enzim katıldığında 3286 ile 3348 kkal/kg ME arasındaki bir değere yükselecek demektir. Ayrıca, normal koşullarda kanatlı rasyonlarına 400 kg’dan fazla buğday katılma olanağı yok iken , enzim katıldığında 700 kg’a kadar buğday katabilme olanağı doğmaktadır. Bunun yanında,buğdayın kapsadığı protein oranının mısırdan % 50 dolayında daha fazla oluşu, pahalı protenin kaynaklarının daha az kullanılma avantajını da sağlamış olacaktır. Benzer biçimde, arpaya özel enzim ürünü kullanarak, normal koşullarda 2650 kkal/kg dolayına ME kapsayan arpanın bu değeri, 2915 ile 2968 kkal/kg dolaylarına çıkmaktadır. Eğer daha dolgun taneli arpa söz konusu ise, 2700 kkal/kg ME kapsamı 3000 kkal/kg düzeyini aşmaktadır. Ancak, normalde yeme fazla katılma şansı olmayan arpa, enzim ile kullanılırsa 600 kg/ton düzeyine kadar varan bir kullanım oranına ulaşabilmektedir. Buğday ve arpaya dayalı kanatlı rasyonları ile karşılaşılan ticari açıdan bir sorun gibi ortaya çıkan,en önemli yan ürünlerdeki rengin açılmasıdır. Mısırın ağırlıkta olduğu rasyonlarda sarı renk yeterli ölçüde ürünlere geçmekte ve bir miktar kırmızı kullanımı ile istenilen turuncu renk elde edilebilmektedir. Buğday ve arpanın ağırlıkta olduğu rasyonlarda ise hem sarı, hem de kırmızı renklendiricilerin bulundurulması istenebilecek ve bunun getireceği maliyet artışını da hesaba katmak gerekecektir.

Yeme enzim katılmasının ekonomik analizine bakıldığında; enzim tutarının kullanılacak buğday ve arpa tutarına eklendiğinde elde edilecek harcama, aynı amaçla kullanılacak, mısır tutarına eşit veya altında oluşuyor ise enzim kullanımı daha ekonomik demektir. Çünkü buğday ve arpa kullanımının getireceği protein fazlasının değeri, mısırın getireceği renk farkından daha fazla olacaktır. Eğer buğday maliyeti mısıra eşdeğer veya fazla ise,bu durumda enzimin getireceği maliyet artışı ekonomik olma özelliğini ortadan kaldırabilecektir.Genellikle, büyük baş yemlerinde kullanılmak amacıyla üretilen arpanın kanatlı yemlerinde enzim eşliğinde kullanımıyla göze batar ölçüde maliyet indirimi sağlanabilmektedir. Örneğin, arp ve enzim tutarı, mısır fiyatının %90′ından daha aşağıda ise arpa kullanmak daha karlı demektir. Çünkü enzim katılan yemlerde arpanın ME değeri 3000 kkal/kg dolayına çıkmaktadır, ki bu mısırın kapsadığı 3300 kkla/kg ME miktarının %90′ı dolayındadır.

Buğdayın ağırlıklı olduğu civciv rasyonunda peletleme ve ufalama işlemlerinin uygulanması genellikle gerekli olmaktadır. Çünkü, un haline gelen buğday, civcivlerin gagalarında içtikleri su ile karışarak hamurlaşmakta ve gaga kilitlenmelerine yol açarak açlıktan ölümlere neden olabilmektedir. Bu durumun önlenmesi peletleme ve arkasından da ufalama (crumble) yaparak sağlanabilir. Peletleme işlemleri genellikle 70 -75 C arasında yapılırsa da kimi zaman sıcaklık 85 – 90 C ‘lere kadar çıkabilmektedir. Yemde kullanılmak istenen enzimin yukardaki sıcaklıklara dayanabilecek bir teknoloji ile üretilmesi gerekmektedir. Enzimler protein yapısında maddeler olduğu için 60 C’yi geçen sıcaklıklarda bozulup etkinliklerini kaybedebilirler. İşte böyle bir tehlikeyi önlemek için, enzimin özel işlemlerden geçirilip, 90 -95 C’lere kadar dayanmasını sağlamak gerekmektedir.Sözü edilen sıcaklıkların üzerindeki uygulamalar genellikle yem endüstrisinde yer almamaktadır, eğer aşırı ve uzun süreli sıcaklık uygulamaları sözkonusu ise böyla durumlarda peletleme işleminden sonraki soğutma bitiminde sıvı enzim ürünleri ile püskürtme yapılabilmektedir. Granül olarak hazırlanan enzimler sıcaklığa dayanıklı olduğu gibi, aynı zamanda 9 ay gibi bir süre boyunca saklama ömrüne de sahiptirler.Sıvı enzimlerin saklama ömrü ise 2-3 ay kadardır.

Kanatlı rasyonlarına enzim katarak, buğday ve arpa gibi Türkiye’nin geleneksel iki tahılının istenilen miktarda kullanılabilir duruma getirilmesi dış alımlara bağımlılığı azaltması yönünden de ayrıca önem taşımaktadır. Özellikle mısıra bağımlılığı ortadan kaldırması ve buğday kullanımı sonucu olarak soyadan tasarrufa yol açan enzim uygulaması,mısır ve soyanın iyi saklanamaması sonucu oluşan, mikotoksin sorununu da önemli ölçüde ortadan kaldırmış olmaktadır. Mısırın hasadı sırasında fazla nemli olması küf mantarları için iyi bir üreme ortamı oluşturmaktadır. Bu nedenle mısırın kurutulması gerekmekte ve saklanması için de dikkatli olunması en önemli koşulu oluşturmaktadır. Bu tür önlemler ise maliyeti artırmaktadır. Buğday ve arpa ise daha hasat zamanında küflenmeye fırsat vermeyen kuruluğa ulaşmış olmaktadır. Bu tahılların uzun süreli saklanmaları da mısıra oranla daha kolaydır.yukarıda belirtilen yararlar göz önüne alınarak kimi batı ülkelerinde buğday kullanımı mısıra tercih edilmektedir.Örneğin ,İngiltere’de kanatlı rasyonlarına giren tahılların başında gelmektedir.Un yapımı için elverişli olmayan ve daha düşük kalitedeki buğdayın enzim katılarak kanatlı yemlerinde kullanılması,daha da ekonomik bir durum yaratmaktadır.Arpa kullanımında da benzer durum ortaya çıkabilmekte ve biracılık için uygun olmayan arpa çeşitlerinin enzim yardımıyla kanatlı yemlerinde değerlendirilebilmesi mümkün olmaktadır.sonuç olarak denilebilir ki,buğday ve arpanın,kendilerine özel enzim katkıları sayesinde,kanatlı yemlerinde kullanılması hem ekonomik yem yapma açısından,hem de dışa bağımlılığı azaltması bakımından önem taşımaktadır.

2.5)KANATLI YEMLERİNDE ENZİM KULLANIMI VE BU ALANDAKİ GELİŞMELER

Son on yıl içinde,kanatlı beslenmesinde görülen en önemli gelişme,etlik piliç üretiminde arpa ve buğdayın büyük miktarlarda kullanılabilir duruma getirilmiş olmasıdır.Finlandiya’nın arpa dışında tahıl üretiminde uygun olmayışı ve etlik piliç üretimi için mısır yönünden dışa bağımlı durumda olma durumu,Finli araştırmacıları arpa kullanabilme olanaklarını araştırma yönüne itmiştir. Sonuçta, arpanın etlik civciv ve piliç yemlerindeki olumsuz etkileri beta-glukanaz enziminin geliştirilmesi ile ortadan kaldırılmış ve 1985 yılında yem enzimleri piyasay sürülmeye başlamıştır. Daha sonraki girişimlerle buğday,çavdar,yulaf gibi kanatlılarda fazla kullanılmayan yem maddelerinin kullanımını sağlayabilen enzimler geliştirilmiştir.

Kanatlı yemlerine fazla miktarda arpa veya buğday gibi tahılların katılması, ince bağırsaklarda akışkanlığı azaltarak(vikositenin artışı),sindirim aksamasına ve yapışkan dışkı oluşumuna yol açarak ıslak altlık sorunu yaratmaktadır.

İnce bağırsakta viskositenin artışı,hayvanın kendi salgıladığı enzimlerin yeterli etkinlikte sindirimi sağlayamamalarına yol açarak,hayvanın canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanma oranını olumsuz yönde etkilemiş olmaktadır.Viskosite artışının böyle bir etkisi Şekil-1′de gösterilen bir çalışma ile açıklanmıştır.(Bedford ,1992).

Şekil-1.İnce bağırsakta viskosite artışının canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanma etkisi(Bedford 1992).

İnce bağırsak viskositesi(cps=centipoise)

İnca bağrsakta viskosite artışına neden olan maddelere bakıldığında, bunların ham selüloz kapsamına giren ve hemiselülozu oluşturan bileşikler olduğu anlaşılmaktadır.Bu bileşiklere grup adı olarak pektinler, nişasta yapısında olmayan polisakkaritler (NSP) veya yüksek molekül ağırlığına sahip karbon hidratlar da denilmektedir.

Viskosite artışına yol açan bu gruptaki bileşiklere ayrı ayrı bakıldığında, bunların beta-glukanlar(arpa ve yulafta)veya arabinoksilanlardan(buğday ve çavdarda)meydana geldiği görülmektedir.

Kanatlı yemlerinde yaygın olarak kullanılabilen kimi tahıllarda bu tür bileşiklerin bulunma oranları tablo-1′de gösterilmiştir.

Tablo-1.Mısır,buğday ve arpada yaygın olarak raslanılan analiz değerli (Kuru maddede)

Yapısal Madde Mısır Buğday Arpa

Ham yağ(%) 5 2 3

Ham protein(%) 9.5 13.0 12.5

Serbest şekerler(%) 1 3 2

Nişasta(%) 71 68 62

Hücre duvarını oluşturanlar(%) 9 11 1.9

-Karışık beta-glukanlar(%) - 0.8 3.4

-Arabinoksilanlar(%) 4.9 6.0 7.0

-Selüloz(%) 2.6 2.5 5.3

-Lignin(%) 0.6 0.8 2.2

Ham enerji(kkal/kg) 4500 4425 4425

Metabolik enerji(kkal/kg) 3850 3500 3100

Tablo-1′ den de izlenebileceği gibi,mısırın yapısında yer alan düşük düzeydeki hüsre duvarı elemenleri mısırlı yemlerin viskositesine önemli bir etkide bulunamadığından ince bağırsaktaki akışkanlık çok rahat olmakta ve hayvanın yemden yaralanmasıda ona göre artmaktadır.Buğdayın mısırdan daha yüksek düzeyde arabinoksilan kapsaması,daha az sindirilip daha düşük metabolik enerjidüzeyine sahip olmasına neden olmaktadır.Arpa kullanılması durumunda yemlerin sindirimi,yüksek beta-glukan kapsamı nedeniyle,daha da düşmekte ve kanatlı yemlerinde kullanımı son derece azalmaktadır.Buğday veya arpa kullanımına bağlı olarak artan viskosite,hayvanın daha çok su içmesine yol açmakta ve bunun sonucu olarak da dışkı daha sulu ve yapışkan bir duruma gelmektedir. Bozulan dışkı, altlık ıslanmasını artırarak koksidiyoz sorununu güçleştirmektedir.Ayrıca altlık kalitesinin bozulması kümes içi rutubet ve amonyak düzeyini artırarak solunum yolu hastalıklarına ortam yaratmaktadır.

İnca bağırsaklardaki viskosite artışına etkin olan ve nişasta yapısında olmayan polisakkaritlerden(NSP) özellikle suda eriyenler büyük önem taşımaktadırlar. Annison(1991) Avustralya’daki kimi buğday çeşitlerinin neden düşük ME kapsadığını incelediğinde, buğdayın içerdiği suda çözünebilirli NSP oranı ile kapsadığı ME Arasında şekil-2′de görülen yakın ilişkiyi saptamıştır.Buna göre buğdayın yapısındaki suda çözünen NSP oranı arttıkça ,buğdayın kapsadığı ME miktarı azalmaktadır.Böyle bir etkiyi farklı bir yaklaşımla ele alan Chort(1992),buğdaydan elde edilen arbinoksilan ekstraktını farklı miktarlarda,viskositesi düşük,bir etlik yeme katarak yapacağı etkileri incelemiş ve tablo-2′de görülen sonuçları elde edilmiştir.

Şekil-2.Etlik piliçlerde düşük ME’li buğdayın içerdiği suda çözünen nişasta yapısında olmayan polisakkaritler(NSP)ile

ME değeri arasındaki ilişkiler.

NSP=Nişasta yapısında olmayan polisakkaritler

Bu araştırmaya göre, artan oranlardaarabinoksilan katılması yemin yararlanılmasına ilişkin değerleri düşürme yönünde etkimiştir.

Tablo-2.Sorgum ve kazeine dayalı etlik piliç yemine farklı oranlarda katılan buğday arabinoksilanlarının etkisi(Choct,1992).

Buğday arabinoksilanı katkısı(g/Kg)

Kontrol 10 25 40

Arabinoksilanlar(g/kg KM) 25.9 34.9 48.0 65.7 ME(kkal/kg KM) 3600 3500 3200 3000

Ağırlık artışı(6 günlük/g) 349 352 268 216

Yemden yararlanma oranı 1.91 1.95 2.49 2.70

İnce bağırsakta sindirilme oranı (%)

Nişasta 96 95 92 82

protein 75 73 69 61

Yağlar 93 92 76 69

a,b,c=aynı harfi taşımayan değerler istatistiksel önemde farklıdır(P<0.05).

Civciv ve piliçlerde yapılan viskosite çalışmalarının sonuçlarına göre canlı ağırlık kazancı ve yemden yararlanma üzerine viskosite artışının olumsuz etkisi %70-80 oranında hesaplanmaktadır(Graham,1994)

Arpa, buğday, çavdar ve yulaf gibi, kanatlıların sindirim sisteminde viskosite artışına neden olan,tahıllardaki etkin maddeler beta glukanlar ve arabinoksilanlar olduğuna göre bunların yıkılması ve eriyebilir yapı taşlarına ayrılması sorunu çözüp, bu tahıllardan yararlanma oranını artıracaktır.İşte bu amaçla beta-glukanaz ve ksilanaz enzimleri kullanıma geçilerek kanatlı yemlerinde arpa ve buğdayın büyük oranlarda yer alması sağlanabilmiştir.

İlk uygulaması 1984 yılında Finlandiya’da başlayan,arpa enzimi beta glukanaz ile yapılmış bir çok denemenin verdiği sonuçlara göre,arpanın besleyici değeri buğdayınkine eşdeğer duruma gelebilmektedir.(Graham veStobard,1993). Bu konuda yapılmış 29 denemenin özet sonucu tablo-3′te gösterilmektedir.

Tablo-3.Arpaya dayalı enzim katılarak 400.000 etlik pilicin yer aldığı 29 denemenin ortak sonucu ile buğdaylı rasyonun karıştırılması(besleme süresi 44 gün)

Yem Çeşidi Canlı ağırlık(g) Yemden Yaralanma oranı

Buğdaya dayalı kontrol 1851 2.01

%46 Arpa+Enzim* 1881 1.98

*Avizyme sx,Finnfeeds International Ltd.

Buğdayda viskositeye neden olan arabinoksilanların yıkılması amacıyla geliştirilen ksilanaz enziminin kullanımı,broyler performansını olumlu yönde etkileyerek,buğdayın ME ve potein miktarının yükseltilmesi sonucu ortaya koymuştur.Bu konuyu araştırmak amacıyla,buğdaya dayalı bir kontrol rasyonu hazırlanarak belirli bir broyler grubuna yedirilmiş ve aynı rasyona enzim katılıp ikinci grubu oluşturan broylerlere verilmiştir.Üçüncü grup olarak bir başka sürüye ise, kontrol rasyonundan %6 daha az ME içeren bir formül yapılıp buna da enzim

katılmıştır.Böyle bir denemenin sonuçları tablo-4′te gösterilmiştir.(Graham ve Stobard 1993)

Tablo-4.Buğdaya dayalı yemlere enzim katılarak 42.güne kadar beslenen etlik piliçlerden elde edilen sonuçlar.

Buğdaya dayalı kontrol+ Kontroldan %6

kontrol rasyonu enzim*düşük ME + enzim*

Başlangıç ağırlığı(g) 48 51 48

Kesim ağırlığı(g) 2154 2222 2236

Yemden yararlanma oranı 1.73 1.62 1.68

*Avizyme TX,Finnfeeds International Ltd. ,UK

Yem enzimlerinin en önemli etkisi viskositenin düşürülmesi ise de, bunun yanında , beta-glukan ve arabinoksilanları yıkarken, hücre duvar yapısınında bozulması sonucu, hücre içi protein ve nişasta gibi besin maddeleri açığa çıkarak,yemden yararlanma artmaktadır.

Proteinlerden yararlanmayı artırmak amcıyla, proteaz enzimleri de mikrobiyal yollarla üretilip enzim karmalarında,diğer enzim çeşitleriyle birlikte, yer almaktadır. Böylece hazırlanan enzim karması arpa ve buğday gibi tahılların hem ME,Hem de protein değerlerini yükseltebilmektedir.

Buğday ve arpaya ilişkin enzim etkisi viskositenin azalması biçiminde ortaya çıktığına göre, yemin içindeki diğer hammaddelerden gelen yağ ve protein gibi besin maddelerinin viskositeden ileri gelecek değer artışları buğday ve arpa gibi tahılların besleyici değerine eklenecektir. Çünkü buğday ve arpa gibi viskosite artıran bir tahıl olma-saydı yemin tüm bileşenleri normal değerlerindesindirilmiş olacaklardı.

Yem enzimlerinin kullanımı henüz yeni olmakla beraber bu alanda daha etkin ürünler elde edilmesi ve etkinin değişik yanlarının açıklanabilmesi hususlarında yeni çalışmalar yapılmakatadır. Bu çalışmaların çoğu buğday ve çavdara daha fazla etkinlik yaratacak, ksilanaz enziminin elde edilmesinde kullanılan mikroorga-nizmalardan Trichoderma longibrachiatumun verdiği ksilanaz Humicola ve Aspergillus’tan elde edilenlere

oranla daha etkin bulunmuştur. Ayrıca, farklı Trichoderma çeşitleriyle elde edilen ksilanaz aktiviteleri arasındada farklılık saptanmıtır.(şekil-3)

Aynı araştırıcılar Bacillus suptilis organizması kullanarak iki çeşit preteaz elde etmişler ve bunları Trichoderma-1 olarak adlandırdıkları ksilanaz ile birlikte kullandıklarında, farklı buğday çeşitlerine göre farklı etkinlikler elde etmişlerdir.(şekil-4)

Bu çalışmaların sonuc olarak, firmaların satmakta oldukları ticari enzim preperatlarını değiştirip Avizyme 1000 serisini geliştirmişlerdir(Tablo-5)

Tablo-5 Avizyme 1000 serisi yeni enzim ürünlerini içerdiği enzim çeşitleri ve etkime alanı

Avizyme çeşidi Etkilediği tahıl Ksilanaz Beta-glukanaz Proteaz

1100 Arpa + + +

1200 Buğday+Arpa + + +

1300 Buğday + + +

Yeni geliştirilen avizyme 1300 ile hazırlanan buğday ağırlıklı rasyonlar yardımıyla, buğdayın ME değerini nekadar artırabileceğini ölçmüştür.(Şekil-5)

Bu denemelerde 3080 Kcal/Kg ME içeren buğday örneğinden % 58 oranında kullanarak etlik civciv yemi formüle edilip temel rasyon olarak elde edilmiştir. Bu temel rasyona göre buğdayın enerji değeri % 3,6 ve 9 oranlarında artırılmış kabul edilerek, daha az yağ ve daha çok buğday içeren bilgisayar formülasyonları yapılarak hayvanlara yedirmişlerdir (Bedford,1995).Burada Buğdayın içerdiği ME düzeyi sırasıyla 3172,3265 veya 3357 kkal/kg olarak farzedilmiştir. Şekil-5′te görüleceği gibi, buğdayın ME değerini % 6 artırmakla yemden yemden yararlanma oranında kontrol gruplarına göre daha olumlu sonuç alınmıştır. Bu sonuçlara göre araştırıcı,Avizyme 1300 kullanarak, buğdayın ME değerinin güvenle %6 oranında artırılabileceğini ve 3250 kkal/kg değerinin üst sınır kabul edilmesini belirtmiştir.Bu çalışmalar sırasında ince bağırsakların sonuna doğru yapılan ölçümlerde enerji ve protein sindirimindeki artışlar saptanmıştır.(Tablo-6)

Tablo-6 Avizyme 1300 Katılmış buğday ağırlıklı etlik civciv yeminin ince barsaktaki sindirim oranına etkisi(% olarak)

Besin maddesi Kontrol Kontrol + Aviyme 1300

Enerji 67.4 73.1

Protein 72.1 77.3

Metiyonin 76.8 84.3

Sistin 48.2 65.6

Lizin 80.8 87.1

Treonin 65.8 74.4

Bu artışlar göz önüne alındığında etliik civciv veya piliç rasyonuna katılacak % 6 veya üzeriindeki buğday miktarı hayvanın protein, esensiyol amino asitler ve ME yönünden gereksiniminin önemli bir bölümünü karşılamış olacaktır.Buna ilişkin hesaplama sonuçları şekil-6 da verilmektedir.Avizyme 1300 kullanarak buğdayın ham protein vve amino assit oranlarında % 10 artış yapabileceği önerilmektedir.

Arpaya dayalı rasyonlarda ise Avizyme 1100 kullanarak arpanın ME değerinde % 10, ham protein ve amino asit değerlerinde % 15 artış yapabileceği güvenli kabul edilmektedir.

Buğdayla birlikte 300 kg/ton düzeyine kadar arpa kullanımına olanak veren Avizyme 1200 ile yapılan formülasyonlarda hem buğday, hem de arpanın ME değerinin %6 ve ham protein ile amino asit değerlerinin %10, artırılması öngörülmektedir.

Yukarıda belirtilen besleyici değer artışları yapılarak bilgisayar programına girilecek enzimli buğday ve arpanın yem maliyetinde yapacağı ucuzlatma enzim masrafının birkaç katı düzeyinde oluşabilmektedir.Doğaldır ki böyle bir fark buğday fiyatının mısırdan veya arpa fiyatının buğdaydan ne kadar aşağıda oluşuna bağlıdır. Yem enzimlerinin elde edildiği mikroorganizma türlerine göre gösterdiği ayrıcalıklar kanatlı sindiirim sisteminin koşullara göre uymlu olmalıdır. Örneğin kimi ksilanaz türleri en yüksek aktivitesini 50-55 C arasında gösterirken bir başkası 40-45 C arasında göstermektedir.Kanatlıda vücut sıcaklığı 41 C dolayında olduğuna göre ikinci tip ksilanaz seçilmelidir.Benzer durum asidite yönünden de söz konusudur.Kimi enzim çeşitleri 3 ile 5 pH sınırları arasında yüksek aktivite gösterirken kimileri 5.0 le 6.5 pH arasında en yüksek aktiviteye ulaşmaktadır (Bedford,1993).İnce bağırsaklarda pH 5.5 – 6.5 arasında seyredebileceğine göre ikinci tip enzimin seçilmesi doğaldır.Şimdiki durumda arpa,buğday,çavdar,yulaf gibi tahılların daha iyi değerlendirilebilmesi için alanında uygulanmakta olan enzimler yakın bir gelecekte diğer yem maddelerini de etkileyecek biçimde geliştirilme yolundadır.

2.6)KANATLI MEZBAHASI YAN ÜRÜNLERİNDE ENZİM KARMALARININ KULLANILMASI

Kanatlı yan urünIcri yemin degerliliğini artırmak üzere yapılan enzimle ön-sindirim işlcminde tek yönlü enzim uygulamasının yanı sıra, karmaları da kullanılarak hayvan beslemesi için gerekli olan önemIi besin unsurlarının hepsine yönelik başanIı bir uygulama yapılmış olur. Bu konuyla ilgili yapılan çaIışmaIardan S.D. Harvey’in 1992 yılında yayın1adığı bir makalede hidrolize tüy unu Uzerinde enzim kokteyli kullanarak tüy ununun hayvan besleme açısından arttırılmasından bahsctmiştir.

Tüy Unu uygun ısı işllemlerinden geçiriIdikten sonra çeşitli hayvan türrIeri için protein suplamenti olarak kullanılan değerli bir yem katkısı olarak kabul görmüştür. n Kan unuyla sinerjik olarak sütten yeni kcsiImiş danalarda ve özellikle kanatli beslenmesinde besin yoğunIuğunu arttırıcı olarak kullanılır. Fakat klasik yöntemlerin kullanıldığı tüy unu teknolojisinde yüksek buhar basıncı altında ısı uygulaması tüyün içindeki değerli proteinleri tahrip etmekte (özellikle sistin), tüyün besleyiciIiğini azaltmaktadır. Tüy’ün in vivo olarak sindirilebiliriğinin düşük olması, tüydeki polipeptit zincirJerinin arasındaki di-sülfit bağlarının hidrolize edilememesinden ileri gelmektedir.Bunların sindirilebilirliğini artırmak üzere kullanılan klasik buhar basıncı altında pişirme işlemi, diğer gerekli olan proteinlerin denature olmasına sebep olmaktadır. Ayrica bu tip pişirme işlemi sorucunda duğal görüntüsünden uzak, kahverengi, istenrneyen bir görünüm ortaya çıkmaktadır.

Geliştirilmiş enzim hdroliziyle işleme yönteminde proteaz, amilaz ve lipazdan oluşan enzim karması kullanılmaktadır. Bu karma inatçı di-sülfit bağlarının hidrolize edilmesini sağlar. Sodyum-suülfat katılarak da iyonik ortam oluşturulur. Son ürünü oluşturana kadar uygulanacak işlernlerden enzim katımı, sadece proteinin kullanılabilirliğinin arttırılmasına yöneliktir. Bunun dışındaki diğer aşamaları da belli standartlar çerçevesinde uygulamak gerekir Bunlar:

· Sterileyi sağlamak;

· Nemini gidemek;

· Dayanıklı, depolanır son ürün oluşturmak;

Enzirn karışımıyla işleme aşamaları kısaca aşağıdaki gibidir:

· Islak tüyler, yüzey suyunun giderilmesi için preslenir; rutubet

oranı % 50 nin altına indirilir. (Mekanik yöntemler ısı yöntemlerinden daha ekonomiktir).

·İşlenecek olan tüyler bir karıştırıcıya alınır.İçine enzim karışımı ve sodyum-sülfat eklenir(Sodyum-sülfat enzimlerin daha çok etkili oldukları iyonik ortam için eklenir)ve 25 dakika karıştırılır.

·Spesifik bir formülasyon hazırlamak için, içine yağlı tohum küspesi ilave ederek tekrar karıştırılır. Bu rutubeti %30 un altına indirici ve enzimatik reaksiyonları engelleyici bir etki yapar.

·Bu karışım; ekstruderlere doldurulur ve son pişirme işlemi uygulanır. Bundaki amaç enzim etkisini tamamen durdurmak ve ürünü sterilize etmektir. Ekstrüzyon, nemi %18′in altına düşürür.

·Son olarak soğutucu ve kurutucu işleme geçilir.Daha sonra orta granüler boyutta kıyıldıktan sonra son ürün oluşturulmuş olur.Son ürünün nem oranı %10′un altındadır.Tablo 3′te oluşturulan son ürürnün besin değerleri gösterilmiştir.

Kuru madde >%88.00 Protein >%45.00

Yağ <%1.50 Kül <%20.00

M.E. 3050 Cal/kg Kalsiyum %0.13

Fosfor %0.54 sodyum %0.13

Potasyum %0.58 Magnezyum %0.18

Lizin %1.35 Metiyonin %0.39

Sistin %2.70 Arjinin %3.10

Histidin %0.55 Treonin %3.10

Triptofan %0.38 Lentiyonin Eseri

Bu şekilde ekstrude edilmiş ürün her çeşit kanatlı, domuz, somon balığı ve petler için yem olarak kullanılmak-tadır. Aynca ticari sütçü sığır sürüleri için iyi bir protein suplamenti olarak kullanlmaktadr. Bu yem sayesinde süt miktarının ve içindeki yağ oranının yiikseldiği saptanmıştır. Enzim hidrolizinin en büyük avantajı ısı işlemini sınır-landırmasıdır Bununla beraber yüksek sıcaklığın meydana getireceği besin kayıplarının önüne geçilmiş olunur. 1993′te Woodgate’in yaptığı bir çalışmada buhar basıncı ile hazırlanmış tüy unuyla, enzim bio-teknolojisiyle hazır-lanmış tüy unu arasindaki protein değerleri farkı Tablo 4′de verilmiştir.

Tablo 4 Buhar hidrolizi Tüy unu Bio – işlemli tüy unu

2 Aşamalı işlem koşulları 33 dk. 105 C+ 45 dk.60 C

(Enz)+

30 dk. 165 C 15 dk. 120 C

TME,MJ/Kg 13,80 15,90

Protein % 84,50 84,20

Lizin % 1,38 1,56

Metiyonin% 0.52 0.61

Sistin 3.56 4.98

Treonin 2.70 3.25

Triptofan 0.62 0.69

Enzim karması kullanılarak yapılan ekstrüzyon yöntemini ekonomik açıdan değerlendirecek olursak daha uyumlu sonuçlar elde ederiz. Örneği ekstrusyon yöntemi için gerekli olmayan kaynatıcı, ekonomik bir fayda olarak kabul edilebilir. Ayrıca ekstrusyon için harcanan toplam maliyet, yüksek basınçla hidrolizasyon için harcanandan daha azdır. Buna ek olarak daha az enerjiye ihtiyaç vardır.

İki sistem neticesinde ede edilen proteinlerin mali değerlerini kıyaslayacak olursak enzimin katımıyla iki misli kar sağlanmış olduğunu görürüz.

Enzim hidrolizi çalışmaları genellikle tüy üzerinde yapılmakla birlikte diğer atık ürünler üzerinde de uygulanabilir. Bu ürünlerin de gastrointestinal sistemde; benzer oranda sindirilebilirliği mevcuttur. (Tüyün kokteyl ile hidrolizi konusunda kimyasal ve biyolojik detaylar üzerinde henüz geniş bir bilgi yoktur).

Enzimin etkinliği için kullanılacak enzim karışımının uygun kombine edilmesi gerekmektedir.Ayrıca ortamın iyonik durumu da çok önemlidir. Genç piliçlerin tüyleriyle;olgun pliçlerin tüylerinin hiralizasyonlarında farklılıklar söz konusudur.

3-SONUÇ

Son birkaç yılda dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırıcılar ve ticari firmalar yem enzimlerine büyük ilgi göstermeye başlamışlardır.Bu ilgi,müşteri isteğine uygun belirli yemler için,türlere özel,çoklu enzim kavmalarının geliştirilmesi sonucunu yaratmıştır.Bu ürünler yem yapım işlemlerinden etkilenmekte ve uygun türdeki hayvanın sindirim siteminde aktivitesini koruyabilmektedir.

Enzim katkısının,ticari yemlerde verimlilik düzeyini yükselttiği ve perfonmansı düşürmeden daha değişik yem maddelerinin yeme katılabileceği mümkün kıldığı ispat edilmiştir.Ayrıca,enzim katkısı yemin maliyetini düşürebilmekte ve yem yapımcısına daha esnek davranış imkanı vermektedir.

Yemlere enzim katılmasının,gelecekte yem endüstrisi için çok değerli bir vasıta olacağı büyük bir olasılıktır.Bunun yanında yem yapımcılarının dikkat etmesi gereken diğer bir hususda,hayvan yemlerine katılması uygun olmayan enzim ürünlerinin halen daha piyasalarda yer alabilmesidir.Etkin yem enzimlerinden tam olarak yararlanabilek uygun yem formülasyonlarının hazırlanabilmesine bağlıdır.

Yem katkı maddesi olarak enzim kullanımının sağlamış olduğu fayda ilk olarak 35 yıl önce Washington State üniversitesi’ndeki arastırmacılar tarafndan gündeme getirilmiştir. Enzirn ilavesi yemin kalitesini arttırmak yönünde sağladığı faydanın yanı sira ekonomik açıdan da tercih edilmektedir. Bu nedenle çok uzun yıllar boyunca yem araştırmacılar enzim sistemleri üzerinde çalışmışlardır. Son yıllarda özellikle atık materyallerin geri dönüştürülmesinde kullanılan bio-teknik yöntemler bu ürünlerin maksimum seviyede kullanılabilirliğini sağlamaktadır.

Enzimin yararlılığını etkileyen bir çok faktörün yanı sıra, yeme, yemin işlenmesinden önce veya sonra katılması da çok önemli bir faktördür. Enzimerin önce katılmasıyla ön sindirime tabi tutulan rasyonların özellikle broyler bes-lenmesinde önemli bir yeri vardır. Enzim katma işlemi peletleme öncesi yapılabildiği gibi; işlem süresi boyunca ya da peletleme sonrası da yapılrnaktadır. Enzim işleme süresi boyunca katılıyorsa özellikle çok dikkat edilmesi gerekmektedir.

Teves ve arkadaşlarının bildirdiğine göre en olumlu etki eksojen enzimlerin, işleme önce katılmasıyla alın-mıştır. Böylece yemin besleyici değerini azalt ısı düzeyi düşürülmekte ve ısısnın uygulandığı zaman aralığı daral-tılmaktadır.Böylece yemin katalitif olarak değeri arttırılırken dolaylı yoldan mali kar elde edilmektedir.Birim za-manda buhar hidrolizi için gerekli olan ısı,enzimle hidroliz için gerekli olan ısıdan daha fazladır.

4-KAYNAKÇA

1-BAHADIR O. Broyler rasyonlarına enerji kaynağı olarak mısır yerine buğdayın çeşitli enzimlerde kullanım olanaklarının karşılaştırılması üzerine bir araştırma 1997

2-Kartal Kimya Kaynak derlemeleri 1991-1997

3-Prof. Dr. KESKİN H. Besin Kimyası 1987

4-Prof. Dr. YELDAN M. Yemler ve hayvan besleme ANKARA 1994

5-Doç. Dr. IŞIK N. Hayvan beslemede iz elementler, etkicil maddeler ve antibiyotikler ANKARA 1975

6-Doç. Dr. KILIÇ A. Yemler ve hayvan besleme İZMİR 1988

12 Temmuz 2007

Hepatit B

Hepatit B

Hepatit B nedir?

Hepatit B , hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.

Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla primer hepatosellüler karsinomaya (karaciğer kanserine) kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünya da en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap : Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin ve sitokinlerin toplanmasıdır.

Antijen : Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı madde.

Antikor : Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.

Ne kadar insanda kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu vardır?

En az 350 milyon insan bu hastalığın kronik taşıyıcısıdır. Coğrafi dağılım, dünyanın her tarafından çok değişik rakamlarla ifade edilmektedir.

Dünyada 2 milyardan fazla insanın hepatit B virüsü ile enfekte olduğu bilinmektedir, ama bunların hepsi kronik taşıyıcı değildir.

Hepatit B’nin coğrafi dağılımı Çin, Güneydoğu Asya ve Afrika gibi yerlerde çok yüksek; Güney Amerika , Batı Avrupa ve Avustralya gibi yerlerde düşüktür. Avrupa’da her yıl 900.000 – 1 milyon insan hepatit B virüsü ile enfekte olmaktadır. ABD’de her yıl 140.000-320.000 akut hepatit B enfeksiyonunun gerçekleştiği hesaplanmıştır. Bu enfeksiyonların çok büyük bir bölümü, kronik hastalığa neden olmadan kendiliğinden iyileşmektedir.

Asya ve Afrika’daki birçok ülkeye ait rakamlar bilinmemektedir ama söz konusu bölgelerdeki kronik taşıyıcı yaygınlığının yüksek olması, enfeksiyon oranının da yüksek olması gerektiğini göstermektedir.

Uzun Süreli Taşıyıcı Dağılımı

Dünyada 350 milyon uzun süreli taşıyıcı var.1

%25′i, hepatit B ya da ilişkili komplikasyonlarına bağlı olarak ölecek.2

Her yıl HBV infeksiyonundan 1 milyon dolayında insan ölmekte.3

HBV, dünyada 9. ölüm nedenidir.4

Uzun süreli taşıyıcıların %75′i Asya/Pasifik’te yaşamaktadır.5

1 WHO 1998; 2 Mast 1993; 3 Lee 1997; 4Boag 1991; 5 Gust 1996

Asya/Pasifik Uzun Süreli Taşıyıcılar

Ülke Milyon Kişi

Çin 120.0

Hindistan 48.0

Endonezya 11.6

Filipinler 7.6

Tayvan 3.0

Kore 2.5

Japonya 1.3

Hong Kong 0.7

Avustralya 0.2

Singapur 0.03

Hepatit B Nasıl Bulaşır?

Hepatit B, değişik yollardan bulaşabilir. İleri derecede yaygın olan bölgelerdeki bulaşma en çok, anneden çocuğa ve çocuktan çocuğa gerçekleşmektedir. Kan ve meni gibi vücut sıvılarının da, virüsü bulaştırabildiği bilinmektedir. (Kan alma veya cinsel yoldan bulaşma)

Asya Pasifik bölgesinde, hastaların çoğu virüsü doğum zamanı ya da doğum zamanına yakın bir zamanda edinir1 – hepatit B ile infekte olan 10 kişiden 9′u yetişkinliğe geçtiklerinde hala hepatit B ile infekte olacaklar.2

Dünyanın geri kalanında, hepatit B virüsünün, cinsel temas ya da kontamine kana maruz kalım yoluyla, adolesan ya da yetişkin dönemde edinilme olasılığı daha yüksektir.1

1 Margolis et al. 1991; 2 Thomas 1996

Karaciğerin Biyolojik Fonksiyonları Nelerdir?

Karaciğer yağların ve yağda emilen vitaminlerin emilimi; albumin ve pıhtılaşma faktörleri gibi proteinlerin yapılması açısından önemli bir organdır. Atık maddelerin detoksifikasyonundan da, yine karaciğer sorumludur. Karaciğer barsaklardan emilerek kana karışan besleyici maddelerin; proteinler ve diğer hücre elemanlarının sentezinden önce işlem gördüğü yerdir. Ayrıca karaciğer daha sonra kullanılmak üzere kan şekeri ve vitamin depolar, vücuttan atılması gereken zararlı maddeleri zararsız hale getirir (detoksifikasyon).

Hepatit B Virüsünün Karaciğerdeki Akıbeti Nedir?

Hepatit B virüsü, karaciğer hücrelerine bağlanıp bunları enfekte ettikten sonra, kronik enfeksiyonun gelişmesiyle sonuçlanan, benzersiz bir mekanizma ile çoğalır. Dolaşıma, büyük miktarda virüs ve virüs proteinleri karışır.

Hepatit B Virüsü Nasıl Hastalık Yapar?

Hepatit B virüsü karaciğer hücresi içerisine kendi genetik materyalini yerleştirerek, bu hücrelerin rutin çoğalma mekanizması ile üremelerini sağlar. İnsan vücut bağışıklık sistemi, virüsün genetik materyalini içeren kendi karaciğer hücrelerine saldırmak üzere harekete geçer. Yani virüs dolaylı yoldan karaciğere zarar verir. Bağışıklık sisteminin aralıksız saldırıları, karaciğer hücrelerinin hasar görmesiyle ve ölmesiyle sonuçlanır.

Hepatit B ‘nin Doğal Seyri Nasıldır?

Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir.

Diğer Bilgiler

Bazı bireylerde virüs, akut hepatit enfeksiyonu sırasında tamamen ortadan kaybolabilir.

Kronik enfeksiyonu olan hastaların %25-40 kadarı sonunda, hepatit B virüsü ile bağlantılı bir hastalık nedeni ile ölmektedir.

Organ/doku nakledilenler veya HIV (AIDS virüsü) ile enfekte bireyler gibi bağışıklık sorunları olan insanlarda kronik enfeksiyon riski büyük ölçüde artar.

Karaciğer kanseri gelişen insanlarda bu genellikle, akut enfeksiyondan 30 -50 yıl sonra görülür.

Karaciğer kanseri vakalarının %75-90′ı, kronik hepatit B sonucudur.

Bir enfeksiyon hastalığı olan hepatit B, dünyadaki ölüm nedenleri listesinde dokuzuncu sırada bulunmaktadır. Dünyanın her yanında 2 milyardan fazla insan HBV (hepatit B virüsü) ile enfekte olmuştur ve bunların 350 milyon kadarı, hastalığın kronik taşıyıcısı konumundadır.

Hepatit B virüsü karaciğer hücrelerini, bağışıklık sisteminin enfekte (mikrop bulaşmış) karaciğer hücrelerine saldırmasını uyararak dolaylı yoldan tahrip eder. Ancak bağışıklık sistemi her zaman hepatit B virüs enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıramaz.

Başlangıçta hepatit B enfeksiyonunu izleyen belirtiler hafif ya da özel olmayabilir. Belirtiler görülürse ;öncelikle sarılık, iştahsızlık ve karın ağrısı şeklinde olabilir. Hepatit B virüs enfeksiyonu, değişik şekillerde ilerleyebilir. Akut hepatit B 4 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süre devam ederken, kronik hepatit B’nin aktif şekline geçişi, 15-30 yıl gibi uzun bir süre olabilir.

Kandaki virüsün (vireminin) ortaya konulması ve sayılabilmesi açısından en güvenilir yöntem, hepatit B virüs DNA’sının izlenmesidir.

Hepatit B virüs enfeksiyonunun teşhisinde kullanılan bazı antijen ve antikor testleri vardır. Bunlar;

Kronik hepatit B virüs enfeksiyonunu işaret eden; Hepatit B yüzey antijeni testi (HBsAg )

Virüsün çoğalmakta olduğunu gösteren; Hepatit B e antijeni (HBeAg) veya HBV DNA testidir.

Kronik Hepatit B’nin Tanısı

Medikal öykü ve fizik muayene

Testler gereklidir; çünkü hastaların büyük çoğunluğunda semptom görülmüyor

Kan Testleri-Viral replikasyon (HBV DNA ve HBeAg düzeyleri)

Karaciğer hasarı (karaciğer enzimleri – ALT/AST)

Karaciğer dokusu örneği (histoloji) – karaciğer hasarının boyutunu tespit etmeyi sağlar

HBV İnfeksiyonunun Bulgu ve Semptomları Kronik Hepatit B Hastalarının Büyük Çoğunluğunda Görülmemektedir

Semptomlar

Kısa Süreli İnfeksiyon

(Akut) Uzun Süreli İnfeksiyon

(Kronik)

Yorgunluk ya da “grip benzeri” semptomlar Akut ile aynı semptomlar

Bulantı ya da karın ağrısı Kas ve eklem ağrısı

Diyare Zayıflık

Deri döküntüsü Siroz bulgu ve semptomları

Deri ve gözlerde sarılık (sarılık) Karaciğer kanseri bulgu ve semptomları

Açık renkli dışkı

Koyu sarı idrar

Karaciğer Hastalığının Evreleri

İnflamasyon

Fibroz : Karaciğerde skar dokusunun birikimi ve kalınlaşması

Siroz : İlişkili skar oluşumu ile karaciğer hücrelerinin yaygın yıkımı

Karaciğer Kanseri

Hepatit B : Risk Altındakiler Kimler?

İntravenöz ilaç kullanıcıları

Çoğul partner ile cinsel olarak aktif olan kişiler

Çoğul olarak maruz kalınan hemofiliyaklar ve ilişkili gruplar

Hemodiyaliz hastaları

Transplantasyon yapılanlar

Kapalı kurumlardaki kişiler

HBsAg+ annelerin doğurduğu infantlar

Kronik Hepatit B’nin Tedavisi

Akut devrede virüse karşı spesifik bir tedavi yoktur. Hastaların şikayetlerine göre yardımcı tedaviler uygulanmaktadır. Ancak kronikleşen ve kronil aktif bir seyir gösteren hastalarda ağız yolu ile alınan tabletler kullanılmaktadır.

Antiviral Tedavi

Semptomların varlığı veya yokluğu, kronik viral hepatitin normal geçmişi ile ilgili değildir. Bundan dolayı, asemptomatik hastalar, tedavi için aday sayılmış olduklarından, devam etmelidirler.

Tedavi, aktif karaciğer hastalığı (yüksek ALT değerleri) ve viral replikasyonu (HBeAg pozitif ve/veya HBV-DNA pozitif) olan kronik HBV taşıyıcılarını içermelidir.

Tedavinin amacı, virüsü inaktive etme gerekliliğidir (HBeAg’yi pozitiften negatife veya HBV-DNA’yı pozitiften negatife dönüştürmek).

Kime Başvurmalı?

Yukarıdaki bulguların bazen hiçbiri görülmez ve bu kimseler hastalığı kaptıklarının farkına varamazlar ve grip olduklarını zannederek hastalığı ayakta atlatmaya çalışırlar. Her ihtimale karşı kişiler HBsAg testlerini yaptırmalıdırlar.

Yukarıdaki belirtiler ortaya çıktığı veya test sonucu pozitif bulunduğu zaman infeksiyon hastalıkları uzmanı, dahiliye uzmanı ya da gasteroenterohepataloglara danışılmalıdır.

Aşılar Yazıcı Versiyonu »

Çocuklar İçin Önerilen Aşılama Şeması ABD, Ocak-Aralık 2001

Aşılar rutin olarak önerilen yaş gruplarının altında yer almaktadır. Dikdörtgen kutular bağışıklama için önerilen yaş aralığını göstermektedir. Önerilen yaşlarda verilmeyen herhangi bir doz, endikasyon varsa ve uygulama yerinde olacaksa daha sonraki herhangi bir zamanda uygulanmalıdır. Oval kutular, daha önce önerilen dozlar atlandıysa ya da önerilen en düşük yaştan önce uygulandıysa verilecek aşıları göstermektedir.

HBsAg negatif annelerden doğan bebeklere, 2. aya kadar hepatit B (Hep B) aşısının ilk dozu yapılmalıdır. İkinci doz, birinci dozdan en az bir ay sonra yapılmalıdır. Üçüncü doz ise, birinci dozdan en az 4 ay ve ikinci dozdan en az 2 ay sonra yapılmalı, ancak bebek 6 aylık olmadan önce uygulanmamalıdır.

Şemayı büyütmek için tıklayınız»

Bu şema, 1/11/00 tarihi itibariyle ruhsatlandırılmış olan aşıların 18 yaşına kadar çocuklarda rutin uygulaması için önerilen yaş gruplarını göstermektedir. Yıl boyunca başka aşılar da ruhsatlandırılabilir ve önerilebilir. Kombine aşılar, bileşenlerinden herhangi biri için endikasyon olduğunda ve diğer bileşenler için bir kontrendikasyon yoksa kullanılabilir. Ayrıntılı bilgi için ürün prospektüslerine başvurulmalıdır.

HBsAg pozitif annelerden doğan bebeklere, doğumdan sonra 12 saat içinde ayrı ayrı yerleden hepatit B aşısı ve 0.5 ml hepatit B immunoglobülini (HBIG) yapılmalıdır. İkinci dozun bebek 1-2 aylıkken, üçüncü dozun da 6 aylıkken yapılması önerilmektedir.

HBsAg durumu bilinmeyen annelerden doğan bebeklere, doğumdan sonraki 12 saat içinde hepatit B aşısı yapılmalıdır. Annenin HBsAg durumunu belirlemek için doğum sırasında kan alınmalıdır; test sonucu pozitif çıkarsa, bebeğe mümkün olduğu kadar kısa süre içinde (bebeğin yaşı bir haftayı geçmeden) HBIG uygulanmalıdır.

Hepatit B’ye karşı bağışıklanmamış tüm çocuklar ve ergenlerin aşılanmasına herhangi bir zamanda başlanabilir. Kendileri ya da anne-babaları hepatit B enfeksiyonun orta ya da yüksek derecede endemik olduğu bölgelerde doğan çocukların bağışıklanmasına özen gösterilmelidir.

DTaP (difteri ve tetanoz toksoidleri ve aselüler boğmaca aşısı) aşısının 4. dozu, üçüncü dozdan sonra 6 ay geçmiş olması durumunda ve çocuğun 15-18 aylıkken geri gelmesi olasılığı düşükse 12. aydan itibaren yapılabilir. Td (tetanoz ve difteri toksoidleri), DTP, DTaP ya da DT aşılarının son dozları üzerinde en az beş yıl geçmişse, 11-12 yaşlarında önerilmektedir. İzleyen her 10 yılda bir rutin Td rapelleri önerilmektedir.

Çocuklarda kullanılmak üzere ruhsatlandırılan üç Haemophilus influenzae tip b (Hib) aşısı bulunmaktadır. İki-dört aylıkken PRP-OMP uygulandığı takdirde, 6. ayda bir doz gerekli değildir. Bebeklerde yapılan klinik çalışmalar, bazı kombine ürünlerin Hib aşısına karşı daha düşük bir bağışıklık yanıtına yol açtığını gösterdiğinden, 2, 4 ya da 6 aylık bebeklerde primer bağışıklama için, bu yaşlar için ruhsatlandırılmış olmadığı takdirde DTa/Hib kombine ürünleri kullanılmamalıdır.

ABD’de çocukluk çağında rutin polyo aşılaması için IPV önerilmektedir. Tüm çocuklara 2 aylık, 4 aylık, 6-18 aylık ve 4-6 yaşındayken dört IPV dozu uygulanmalıdır. Bazı durumlarda oral polyo aşısı (OPV) kullanılabilir.

Heptavalan konjügat pnömokok aşısı (PCV) 2-23 aylık tüm çocuklara önerilmektedir. Ayrıca, belirli durumlarda 24-59 aylık çocuklara da önerilmektedir.

Kızamık, kabakulak, kızamıkçık (KKK) açısının ikinci dozu 4-6 yaşlarında rutin olarak önerilmektedir. Bununla birlikte, birinci, dozdan sonra en az 4 yıl geçmiş olması ve her iki dozun da 12 aylıktan itibaren uygulanmış olması koşuluyla, herhangi bir zamanda yapılabilir. Daha önce ikinci dozu almamış olanlara, 11-12 yaşlarında ikinci doz yapılarak aşılama tamamlanmalıdır.

Suçiçeği (Var) aşısı, hastalığı geçirdiğine ilişkin güvenilir bir bilgi bulunmayan ya da bağışıklanmamış olan tüm çocuklara birinci doğum gününden sonra önerilmektedir. On üç yaşında ya da daha büyük olan duyarlı bireylere en az dört hafta arayla 2 doz uygulanmalıdır.

Hepatit A aşısı, belirli bölgelerde ve belirli yüksek risk grupları için önerilmektedir.

Hepatit B Aşıları

HBV infeksiyonu, HBV aşısı ile aşılama yoluyla infekte olmayan bireylerde önlenebilir. Ancak, milyonlarca infekte kişi yarar görmeyecektir.

0., 1. ve 6. ayda 3 injeksiyon serisi şeklinde gerçekleşecektir.

Aşılama, aşılama yapılanların %90′ından fazlasında etkilidir.

1998 itibariyle, 80 ülke aşılama programına başlamıştır.

Hepatit B ile ilişkili kronik karaciğer hastalığı ve hepatoselüler karsinom, en iyi global çocukluk çağı bağışıklanması ile önlenir.

Günümüzdeki aşılar yeterli ve güvenilirdir.

Hastalık ve HBV varyantlarını izlemek için gözetim gereklidir.

Uygulama kolaylığı, daha iyi immünojenisite ve maruz kalım sonrası immünoterapi için ilerlemiş aşılar geliştirilmektedir.

Abbott GenoticsTM Testi

HBV DNA ölçümünde kullanılan bir hibridizasyon testi. Duyarlık sınırı yaklaşık 1 ml kanda 106 genom eşdeğeri kadardır.

Akut

Bireyin önceden mevcut fiziksel veya tıbbi durumunda birdenbire ve hızla ortaya çıkan, genellikle olumsuz yöndeki bir değişiklik.

Akut Hepatit

Başlangıçtaki HBV enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen hastalık.

Alanin Transaminaz (ALT)

Zarar gören karaciğer hücrelerinden serbest kalan bir enzim;karaciğer hücre hasarını gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Albümin

Karaciğerde sentez edilen bir kan proteini; genellikle karaciğer fonksiyonunu gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Alkali Fosfataz

Karaciğerden ve diğer dokulardan kana karışan bir enzim;safra yollarındaki veya hepatositlerdeki hasarı gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Anti-HBc

Hepatit B virüsünün HbcAg antijenine karşı yapılan antikor.

Anti-Hbe

Hepatit B virüsünün HbeAg antijenine karşı yapılan antikor.

Anti-HBs

Hepatit B virüsünün HbsAg antijenine karşı yapılan antikor.

Antijen

Antikor yapımını uyaran enfeksiyöz organizma kökenli bir protein ya da bir toksin.

Antikor

Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve genellikle yabancı bir antijene bağlanıp onu nötrleştirme amacını güden bir protein kompleksi.

Asit

Periton boşluğunda, çoğu zaman portal hipertansiyon nedeniyle aşırı sıvı birikmesi.

Aspartat Transaminaz (AST)

Zarar gören karaciğer ve kas hücrelerinden serbset kalan enzim; karac.ğer veya kas hücre hasarını gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Bilirübin

Hemoglobinin normalde karaciğer tarafından temizlenen yıkım ürünü; karaciğerde birikererk sarılığa neden olabilir.

Biyopsi

Laboratuvarda analiz amacıyla küçük bir doku parçasının alınması

Child-Pugh Score

Sirozda karaciğer foksiyonunu asit, bilirübin, protrombin zamanı ve ensefalopati gibi parametrelere göre derecelendirme sistemi (A,B,C)

Chiron bDNA Testi

HBV DNA ölçümünde kullanılan hibridizasyon testi; duyarlılık sınırları 1 ml kanda 105-106 genom eşdeğeri arasındadır.

Dallanmış-zincirli DNA

Chiron HBV DNA testinde sinyal güçlendirilmesinde kullanılan birçok dalı olan DNA molekülü.

Dekompansasyon

Karaciğerin normal foksiyon görme yeteneğini kaybetmesi; şiddetli akut hastalığı veya ilerlemiş kronik hastalığı işaret eder.

Deoksiribonükleik Asit (DNA)

Bazı virüslerin ve daha yüksek evrim düzeyindeki organizmaların genetik materyalini (genom) oluşturan bir deoksiribonükleotid polimeri.

Direnç

Daha önce duyarlı bir mikroorganizmanın, mutasyon sonucunda anti-enfektif ajanlara duyarlılığını yitirmesi.

Enantiomer

Birbirinin aynı, ancak aynadaki görüntüsü şeklinde olan bir molekül çifti(lamivudin, saf bir enantiomerdir)

Endemik

Bir popülasyonda sürekli olarak mevcut bulunan, ancak yüksek düzeyde morbidite veya mortaliteye yol açmayan hastalığı anlatan bir sıfat.

Evre (karaciğer hastalığının)

Karaciğer hastalığının seyri içinde, geriye dönüşsüz karaciğer hasarının boyutlarını gösterir; HAI skorunun 4. komponenti (fibroz) ile belirtilir.

Fibroz (karaciğerde)

Karaciğerde, genellikle hepatosellüler nekroz görülen (karaciğer hücrelerinin zarar gördüğü veya tahrip olduğu) alanlarda gelişen fibroz doku çoğalması.

Fulminant

Hızla başlayan, çok ağır seyreden (bir hastalık)

Fulminant hepatit B

Karaciğer fonksiyonunun, genellikle akut HBV enfeksiyonuna eşlik edecek şekilde birdenbire ve çabucak bozulması, yüksek bir morbidite ve mortaliteye sahiptir.

Genom

Bir organizmanın genetik bilgilerini taşıyan nükleik asit (genellikle DNA)

Genom Eşdeğeri

Bir virüs genomundakine eşdeğer hepatit B virüsü DNA’sı (örneğin 1ml’de 106 genom eşdeğeri, mililitrede 106 virion demektir)

Genotipik Direnç (lamivudin)

Hastalarda, in vitro lamivudin direncine sahip olduğu bilinen HBV mutantlarının mevcut olması (klinik dirençli eşanlamlı değildir.)

Hepatik

Karaciğer ile ilgili

Hepatit B virüsü (HBV) DNA

Virüsün genomik DNA’sı her viriyonda kısmen çift sarmallı bir molekül bulunur.

HBV Polimeraz

HBV genomunun (genetik materyalinin) çoğalmasında rol oynayan virüs proteini.

HBV DNA Polimeraz

HBV genomunun (genetik materyalinin) çoğalmasında rol oynayan virüs proteini.

Hepadnavirüs

HBV’yi ve çeşitli hayvanlarda enfeksiyon yapan benzerlerini içeren virüs ailesi.

Hepatit

Karaciğer iltihaplanması

Hepatit B kor-antijeni (HbcAg)

Virüs partikülünün yapısal çerçevesini oluşturan virüs proteini.

Hepatit B e-antijeni (HbeAg)

Kanda ve karaciğerde bulunan, vironlarda bulunmayan bir virüs proteini; virüsün çoğalmakta olduğunu gösteren serolojik bir işarettir yapısal olarak HbcAg ile bağlantılıdır.

Hepatit Virüsü

Hepatit yaptığı bilinen ve A,B,C,D,E ve G harfleriyle tanımlanan 6 virüsten biri.

Hepatit B virüsü

Hepatit B etkeni

Hepatit B virüsü DNA’sı (HBV DNA)

Viral genomik DNA’dır; her vironda yalnızca kısmen çift şeritli DNA molekülü vardır.

Hepatit B yüzey antijeni (HbsAg)

Vironlarda ve dolaşımdaki kanda bulunan bir virüs proteini;devam etmekte olan HBV enfeksiyonunun serolojik işareti olarak kullanılır.

Hepatoselüler Nekroz

Karaciğer hücrelerinin patolojik ölümü

Hepatosit

Karaciğer hücresi;HBV enfeksiyonundaki primer konak.

Histolojik Aktivite İndeksi

Karaciğer hastalığının miktarını veya histolojik muayene sonuçlarını belirlemek için Knodell sisteminden yararlanılarak kullanılan puanlama yöntemi.

Histopatoloji

Biyopside veya ölümden sonra alınarak özel boyalarla boyanan doku örneklerinin incelenmesi yoluyla yapılan değerlendirme.

HIV

İnsan bağışıklık eksikliği virüsü.

İkterik

Sarılıklı

İltihap

Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin ve sitokinlerin toplanmasıdır.

İnterferon

Doğal immünomodülatör protein ailelerinden biri; bağışıklık sistemini uyarmak için tedavi amacıyla çeşitl, interferon tipleri kullanılmaktadır.

İntralobüler Nekroz

Karaciğer lobüllerinden birinin içerisindeki hücrelerin ölmesi.

Karaciğer Ensefalopatisi

İlerlemiş karaciğer hastalığının, reversibi nöropsikiyatrik komplikasyonu; karaciğerdeki metabolizmanın veya temizlik fonksiyonunun bozulması sonucu kanda atık madde(amonyak) birikmesine bağlıdır.

Karaciğer Fonksiyon Testleri

Karaciğer fonksiyonunu değerlendirmek amacıyla yapılan kan testleri.

Klinik Direnç (Zeffix’e karşı)

Tedavi sırasında lamivudine dirençli HBV suşlarının ortaya çıkması sonucu, bir süre baskı altında kalan HBV DNA konsantrasyonunun birdenbire yükselmesi.

Knodell Skoru

Histopatolojik örneklerin incelenmesi sırasında karaciğer hastalığının derecesini belirlemek için kullanılan bir sistem.

Kovalent Olarak Kapalı

HBV DNA genomunun, hepatosit çekirdeğinde bulunduğu Sirküler DNA (cccDNA) sıradaki moleküler şekil; tüm HBV transkripsiyonu ve replikasyonunda kalıp olarak kullanılır.

Kronik HBV Taşıyıcısı

Kronik HBV enfeksiyonuna ait serolojik işaretlerin mevcut olduğu kişi.

Kronik Hepatit B

Uzun süre devam eden HBV enfeksiyonu. Serumda en az 6 ay arayla yapılan iki HbsAg testinin pozitif sonuçlanmasıyla teşhis edilir.

Lamivudin

Sentetik bir deoksisitozin analoğunun saf (-)- enantiomeri; güçlü ve selektif HIV ve HBV inhibitörü

Lokus

Moleküler biyolojide bir organizmanın genomu içinde özel bir bölge

Nekro-Enflamatuar Puan

Histopatolojik aktivite indeks puanı; Knodell sisteminin iltihap parametrelerinin miktar olarak belirlenmesi (fibroz hariç) Karaciğer biyopsisi örneklerindeki hücre hasarı veya ölümü (nekroz) ve lökosit infiltrasyonu (iltihap) puanı.

Nekroz

Hücre (doku) dökümü

Normalin Üst Sınırı

Bir hastalık işareti, biyokimya ya da hemataloji testine ait normal referans aralığının üst sınırı.

Nükleozid Analoğu

Nükleik asitlerin doğal yapı taşlarından birine benzeyen, sentetik bileşik.

Nükleotid

DNA’nın doğal yapı taşı; fosforillenmiş nükleozid.

Ortotopik Karaciğer Nakli

Hastalıklı bir karaciğerin çıkarılarak yerine, normal bağlantılarıyla birlikte sağlıklı bir karaciğer yerleştirilmesi.

Ördek Hepatit B Virüsü (DHBV)

İnsan hepatit B virüsünün hayvandaki benzeri; deneysel çalışmalar sırasında hepadnavirüs ailesinin biyolojisinin incelenmesinde kullanılır.

Periportal Nekroz

Portal damarları çevreleyen bölgedeki karaciğer hücrelerinin hasar görmesi.

Polimeraz Zincir Reaksiyonu

Bir nükleik asitin kolayca tanımlanabilmesi için çok fazla miktarda yapılmasını sağlayan, son derece duyarlı bir teknik.

Portal Hipertansiyon

Karaciğer portal damar sistemindeki kan basıncının aşırı yüksek olması; çoğu zaman fibroz veya siroza eşlik eden karaciğer-içi obstrüksiyonlara bağlıdır.

Portal İltihap

İltihap hücrelerinin karaciğer portal damarları çevresindeki bölgelere yerleşmesi.

Portal Venler

Dalaktan, safra kesesinden, pankreastan ve sindirim kanalının aşağı bölümlerinden gelen kanı karaciğere taşıyan damar sistemi.

Pre-Genomik RNA

cccDNA’nın transkripsiyon meydana gelen HBV RNA.HBV DNA sentezi için kalıp ödevini görür. Lamivudin, pregenomik RNA’dan HBV DNA’sının meydana gelmesini engeller.

Protrombin Zamanı

Pıhtılaşma ölçüsü; HBV hastalığla birlikte bu zamanın uzaması, karaciğer hücre fonksiyonunun azaldığını, yani ilerlemiş karaciğer hastalığını işaret eder.

Retrovirüs

Çoğalma siklüsünde, RNA genomunun revers transkripsiyon yoluyla (DNA varlığında DNA sentezi) meydana geldiği virüs; HIV, bir retrovirüstür.

Ribonükleik Asit (RNA)

Protein sentezinin eşlik ettiği birçok fonksiyona sahip ribonükleotid polimeri; aynı zamanda HIV ve grip (influenza) virüsü gibi bazı virüslerin genetik materyalini (genom) oluşturur.

Sarılık (İkter)

Dokularda bilirübin birikmesi sonucu derinin, gözlerin veya mukozaların sarı renk alması.

Serokonversiyon

Kandaki bir proteinin (antijenin) kaybolması birlikte buna karşı meydan gelmiş antikorların ortaya çıkması; örneğin HbeAg serokonversiyonu.

Siroz

Karaciğerde yaygın fibroz ve nodül oluşumu; normal karaciğer mimarisinin ortadan kalkması. Kronik hepatit B komplikasyonu.

Viral Hepatit

Virüs enfeksiyonu sonucu gelişen hepatit.

Viremi

Kanda virüs bulunması.

Virolojik İşaret

Enfekte eden virüsün moleküler işareti, hastalıktan farklı olarak hastanın klinik durumunu gösterir.

Virion

Enfeksiyöz virüs partikülü; virüs ve konak proteinleriyle viral genomu (RNA veya DNA) içerir.

Virüs

Bir nükleik asit genomuyla bir veya daha fazla sayıda virüse özgü protein içeren, ışık mikroskopuyla görülemeyen enfeksiyon etkeni.

YMDD

HBV polimeraz molekülünde bulunan ve mutasyon geçirdiğinde lamivudine dirençli HBV suşlarını meydana getiren amino asit sırası (tirozin-metionin-aspartat-aspartat)

Hepatit B Konusunda Türkiye’de Gerçekleştirilen En Kapsamlı Sosyal Sorumluluk Projesi Başladı

16 Ekim 2001

“Hepatit B’ye karşı yarın değil, bugün…”

T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü ile Viral Hepatitle Savaşım Derneği işbirliğinde, T.C. Sağlık Bakanlığı onayı ve GlaxoSmithKline’ın katkılarıyla gerçekleştirilen “Halkın Hepatit B Konusunda Bilinçlendirilmesi Kampanyası” 15-22 Ekim 2001 tarihleri arasında Hepatit B Bilgilendirme Haftası kapsamında başladı.

Dünyada 400 milyon, Türkiye’de ise 5 milyon taşıyıcısı bulunan Hepatit B konusunda toplumun bilinçlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen proje kapsamında, başta Güneydoğu Anadolu illeri olmak üzere, Türkiye çapında çeşitli illerde “Bilgilendirme Seminerleri” düzenlenecek.

Kampanya, 16 Ekim 2001, Salı günü İstanbul Hyatt Regency Oteli’nde yapılan bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürü Sayın Esat Sağcan, T.C. Sağlık Bakanlığı Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanı Sayın Dr. Cevdet Yalnız, Viral Hepatitle Savaşım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Necla Tülek ve Gönüllü Proje Destekçisi Hülya Avşar’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıda kampanya hakkında bilgi veren GlaxoSmithKline Yönetim Kurulu Üyesi M. Levent Selamoğlu, “GlaxoSmithKline olarak sürekli devam eden araştırma geliştirme çalışmaları ve kullanılan yeni teknolojileri sosyal sorumluluk bilincimizle birleştirerek salgın hastalıklarla savaşmada öncülük etmeyi misyon edindik” diye konuştu.

Toplum içerisinde en tehlikeli hastalıklardan biri olan Hepatit B’yi önleme ve tedavi etme konusunda çalışmalar yaptıklarını belirten Selamoğlu, halkı Hepatit B konusunda bilinçlendirme çalışmalarına da hız verdiklerini ifade etti.

Kampanya kapsamında, İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep ve Adana illerinde Halk Eğitimi Merkezleri öğretmen ve kursiyerlerine Hepatit B hastalığı hakkında ayrıntılı bilgi verilerek, 3 bin 600 kişiye doğrudan ulaşılacak. Ayrıca halka Hepatit B Bilgilendirme Kitapçıkları ücretsiz olarak dağıtılırken, hazırlanan billboard afişleri Türkiye’nin çeşitli illerinde yer alacak.

Türkiye’de Hepatit B konusunda hayata geçirilen en büyük toplumsal sorumluluk çalışması olarak nitelendirilen kampanyaya, ünlü sanatçı Hülya Avşar Gönüllü Proje Destekçisi olarak katkıda bulunuyor.

Kampanya kapsamında GlaxoSmithKline’ın desteğiyle televizyon ve sinemalarda gösterilmek üzere “Hepatit B”ye karşı yarın değil, bugün…” sloganıyla hazırlanan tanıtım filminin başrolünde Hülya Avşar rol alıyor. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü ve Viral Hepatitle Savaşım Derneği işbirliğinde, T.C. Sağlık Bakanlığı onayı ve GlaxoSmithKline’ın desteğiyle çekilen film Hepatit B hakkında çarpıcı bilgiler içeriyor.

Kronik Hepatit B Hastalığına Yakalanan Çocuklar Artık Hayatlarını Kaybetmeyecek

25 Nisan 2001

Son araştırmalara göre kronik hepatit B hastalığı kontrol altına alınıyor

Avrupa Karaciğer Araştırmaları Birliği Kongre’sinde ( EASL ) sunulan bir araştırmanın sonuçlarına göre erken çocukluk döneminde hepatit B virüsü ile enfekte olan milyonlarca çocuk için yeni bir umut ışığı belirdi. Lamuvudin adlı yeni bir ilaç sayesinde bu çocuklar artık ileri yaşlarda karaciğer kanseri veya sirozdan ölüme mahkum olmayacaklar.

Dünyada hepatit B virüsünün yol açtığı siroz hastalığı veya karaciğer kanseri sonucu her yıl yaklaşık 1 milyon prematüre bebek hayatını kaybediyor. Ayrıca her 10 çocuktan 9′unda Hepatit B hastalığı kronik hal alıyor.1

Geçtiğimiz hafta Prag’ta gerçekleştirilen Kongre’de, 1 yıl boyunca Zeffix tedavisi gören hasta çocukların yaklaşık %23′ünde, virüsün kontrol altına alınarak bastırıldığı ve tedavinin sona erdirildiği belirtildi. Bu araştırma sonucunun 1 yıl boyunca Zeffix tedavisi uygulanan kronik hepatit B hastası yetişkinlerin sürecine benzerlik gösterdiği de ifade edildi.

Zeffix tedavisi uygulanan hastalardan tedaviye cevap verenlerin her yıl daha da arttığı ve tedavinin 4. yılında aktif karaciğer hastalığı çekenlerin 3/4′ünün tedavisinin sona erdirildiği yapılan araştırmalarla ortaya çıkarıldı.2 Bu yeni bulgularla yetişkinlerdeki gelişme sürecinin çocuklarda da görülebileceği ispatlanmış oldu.

Brüksel’de bulunan “Université Catholique de Louvain” de görev yapan ve uluslararası çalışmayı yöneten Araştırmacı Profesör Doktor Etienne Sokal, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada “Tüm dünyada sürdürülen aşılama çalışmalarına rağmen hepatit B virüsü çocuklarımız için halen büyük tehlike teşkil etmektedir. Bu durum özellikle Asya Pasifik bölgesinde yaşayan veya buradan başka ülkelere gitmiş olanlar için geçerlidir. Bu ülkelerde yaşayan milyonlarca çocuk kronik hepatit B taşıyıcısıdır ve birkaç milyona yakın yeni doğmuş bebeğin de bu virüsle enfekte olduğu sanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçları Zeffix’in virüsü etkisiz hale getirdiğinin en önemli kanıtıdır” dedi.

Profesör Etienne Sokal ayrıca, “Tedavinin uygulandığı hastaların 1/4′ü ve hastalığı daha aktif geçiren hastaların neredeyse 1/3′ünde tedavinin bitişinden 1 yıl sonra hepatit hastalığının bir daha tekrarlanmadığı görülmüştür. Zeffix hastalar tarafından çok iyi tolere edilebilen ve çocuklarda uygulanması son derece güvenli bir oral tedavi yöntemidir”, yorumunu da yaptı.

Birçok merkezde yürütülen bu uluslararası çalışma, yaşları 2 ile 17 arasında değişen 286 kronik Hepatit Bhastası çocuk üzerinde yapıldı.

Hepatit B Virüsü Nasıldır?

Hepatit B virüsü üç benzersiz protein tarafından kaplanan katı bir kapsül içinde yer alan virüs DNA’sı ve enzimlerden oluşur. Bu proteinlere bazen hepatit B yüzey antijenleri adı da verilir. Son derece hassas algılama aygıtlarını kullanan araştırmacılar kan örneklerinde virüs varlığını tespit etmek için bu proteinleri kullanır.

Kapsülün içindeki virüs DNA’sı ve enzimler virüsün yaşam çekirdeğini oluşturur; virüsler bu çekirdek sayesinde yeni bedenlere bulaşabilir ve çoğalabilir.

Aşağıdaki resimde HBV partikülünün temel yapısı görülüyor. Üç Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg) içeren dış yüzey katı nükleokapsülü çevreliyor. Nükleokapsülün içinde HBV genomik DNA ve virüs DNA polimerazı bulunur.

Sonuç olarak hepatit B virüsü, kendisini çoğaltmakta oldukça başarılıdır.

Virüs İnsanlara Nasıl Bulaşır?

Virüs, beden sıvılarının diğer insanlara temas etmesi yoluyla bulaşır. Örneğin, hepatit B virüsü genital sistem mukozalarından ve cilt yüzeyinde oluşan yaralardan geçebilir. Hepatit B virüsüne sık rastlanan bölgelerde, virüs taşıyan annelerin doğum sırasında bebeklerine virüs bulaştırdıkları gözlemlenmiştir. HBV-pozitif özelliğine sahip kadınlar ve yeni bebekler açısından bu çok önemli bir konudur. Kronik hepatit B hastalığının sık görüldüğü bölgelerde hastalığın çocuklar arasında hızla yayıldığı rapor edilmiştir.

Test edilmemiş kan örneklerinin kullanılması da enfeksiyona yol açabilmektedir.

Hepatit B virüsünün az görüldüğü bölgelerde, tanımlı risk grupları içindeki yetişkinlerde hastalığa daha fazla rastlanmaktadır. Uyuşturucu bağımlılarının kullandığı iğne ve şırıngalar ve güvenli olmayan cinsel ilişki ana bulaşma yoludur. Sağlık çalışanları da genel nüfusa oranla daha fazla risk taşır.

Ana Bulaşma Şekilleri

Kan Nakli (Kan, Kan Ürünleri)

Sıvılar (Kan, Sperm)

Organ ve Doku Nakli

Anneden Bebeğe

Virüslü İğneler ve Şırıngalar

Çocuktan Çocuğa

Hepatit B Virüsü Diğer Virüslere Benzer mi?

Altı farklı virüsün (hepatit A, B, C, D, E ve G) sarılığa yol açtığı belirlenmiştir. Başka virüsler de sarılığa neden olabilir ama karaciğeri hedef almaz.

Virüs Ne Gibi Zararlara Yol Açar?

Hepatit B virüsü insanların karaciğerini kullanarak hızla ürer!

Oluşan yeni virüsler karaciğer hücrelerinde yayılarak daha çok sayıda hepatit B virüsünün karaciğere zarar vermesine neden olur. Vücudun kendi bağışıklık sistemi ile verdiği reaksiyonun karaciğerde zarara yol açtığı düşünülmektedir.

Kan dolaşım sistemine giren virüs karaciğere ulaşıncaya kadar vücudun içinde dolaşır. Daha sonra kendisini karaciğer hücresine yapıştırır ve hücrenin içine girerek kendisine yer açmaya çalışır. Hücrenin içine girmeyi başardıktan sonra hücreyi adeta bir hepatit B virüsü üretim fabrikasına dönüştürerek binlerce yeni hepatit B virüsünün gelişmesine neden olur.

Vücudun bağışıklık sistemi derhal tepki vererek virüs üreten karaciğer hücrelerine saldırmaya başlar. Bu duruma hepatit veya karaciğer iltihabı adı verilir.

Karaciğer kendisini onarmaya çalışsa da, zaman içinde karaciğerdeki hücre bozulması nedeniyle zarar gören hücreler yeni ve sağlıklı hücreler yerine anormal lifli dokuya sahip hücrelerle değiştirilir. Bu süreç (fibrosis veya lif dejenerasyonu) zaman içinde siroza dönüşerek karaciğerin işlevini yerine getirememesine ve yaşamı tehdit etmesine neden olur.

İnsanların karaciğer hücrelerini hepatit B virüsü değil, anormal karaciğer hücreleri olarak algıladığı hücreleri yenilemeye çalışan vücudun bağışıklık sistemi öldürür.

Bazı durumlarda vücut bu mücadeleyi kazanabilir. Veya en azından böyle görünebilir! Bu durumda, bağışıklık sistemi karaciğerde çok fazla hasara yol açmadan önemli miktarda virüsü yok edebilir. Oysa bu kişilerde virüs tamamen yok edilmiş durumda değildir, sadece kontrol altına alınmış ve az sayıda tutulmuştur.

Karaciğerin İşlevi Nedir?

Karaciğer diğer pek çok şeyin yanı sıra vücudun vitamin ve besinleri işlemesini ve saklamasını sağlar. Aynı zamanda vücudu zararlı atık maddelerden arıtır.

Kronik Hepatit B Hastalarının Sayısı Nedir?

Dünya çapında 2 milyar (2,000,000,000) üzerinde insanın hepatit B virüsü taşıdığı sanılmaktadır, ama bu kişilerin hepsi hastalığa kronik olarak yakalanmamıştır. En az 350 milyon kişinin kronik hastalık taşıyıcısı olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık dünyada oldukça yaygındır.

Virüsün En Sık Rastlandığı Bölgeler Nerelerdir?

Hepatit B virüsü en yaygın olarak Çin’de, Güneydoğu Asya’da ve Afrika’da görülmektedir. Virüse Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Avustralya’da da rastlanmıştır.

Avrupa’da her yıl yaklaşık 900,000 – 1 milyon kişiye hepatit B virüsü bulaşıyor, ABD’de rastlanan yıllık akut hepatit B enfeksiyonu sayısının ise 140,000 – 320,000 arasında olduğu tahmin ediliyor. Az oranda (yaklaşık % 10) kronik hepatit B gözlemleniyor.

Virüsün Bulaşması Nasıl Önlenebilir?

İnsanlar Hepatit B virüsünün bulaşma yolları konusunda bilinçlendirilebilirse bu hastalığa yakalanma riski önemli ölçüde azalır. Bu yaklaşım aşağıdaki gruplarda yer alan kişiler açısından çok önemlidir:

Hepatit B taşıyan anne adayları

Çok eşli cinsel yaşamı olan ve geçmişte cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanan kişiler

Kan ve vücut sıvılarına maruz kalan sağlık çalışanları

Virüsün Yayılması Nasıl Önlenebilir?

Virüs bulaşmayan kişilere hepatit B aşısının yapılması hepatit B enfeksiyonunu önleyebilir.

Üç farklı aşıdan oluşan aşılama süreci hastaların yaklaşık %90 – 95′inde etkili olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü 2001 yılına kadar çocuklar arasında yeni taşıyıcıların sayısını yüzde seksen oranında azaltmayı hedefliyor.

Bazı durumlarda virüs bulaştıktan hemen sonra aşı yapılarak enfeksiyon oluşması önlenebilir. Aşıdan yararlanabilecek kişiler arasında hepatit B taşıyan annelerden dünyaya gelen çocuklar, iğne batması nedeniyle hepatit B bulaşan sağlık çalışanları ve hepatit B enfeksiyonu taşıyan kişilerin cinsel partnerleri yer alıyor.

Hepatit B’ye Sebep Olan Nedir?

Bu karaciğerinizdir. Hepatit B, Hepatit B virüsü olarak bilinen bir virüs nedeniyle meydana gelir. Bu virüs karaciğeri etkileyerek işlevini bozar.

Hepatit B Virüsüne Maruz Kalmış Olabilirim. Ne Yapmalıyım?

Hepatit B virüsü alıp almadığınızı söyleyebilecek tek kişi olan doktorunuzu görmelisiniz. Kendinizi iyi hissetseniz bile hastalığı taşıyor olabilirsiniz ve tedavi görmeniz gerekebilir. Ya da hastalanmamak için aşı olmanız gerekir. Böylece, ailenize ve diğer kişilere virüsün bulaşma ihtimalini ortadan kaldırabilirsiniz.

Doktorum Hepatit B Olup Olmadığımı Nasıl Söyleyebilir?

Tanı koymak için doktor, Hepatit B virüsünü araştırmak üzere kan örneği alacaktır. Bazı durumlarda karaciğer biyopsisi de yapılabilir. Bu, doktorunuzun bir iğneyle karaciğerinizden çok küçük bir örnek alarak gerçekleştireceği bir testtir. Bu test daha çok hasta olduğunuz durumlarda gerçekleşecek bir yoldur ve bu yolla virüsün karaciğerinizde bir hasara sebep olup olmadığı anlaşılacaktır.

Doktorum Bende Hepatit B Olduğunu Söyledi. Ailemde ve Yakınlarımda Olup Olmadığını Nasıl Bilebilirim?

Bunu öğrenmenin tek yolu yine doktorunuza başvurmaktır. Bunu belirtilere bakarak anlayamazsınız, çünkü enfekte bebeklerin ve çocukların çoğu son derece iyi görünebilirler.

Hepatit B Her Zaman Kendinizi Hasta Hissetmenize Yol Açar mı?

Enfekte olan bazı kişiler kendilerini hasta hissederken, bazıları iyi hissedebilir. Bu durum, virüsü ne kadar uzun süredir taşıdığınıza ve kaç yaşında olduğunuza göre değişiklik gösterir.

Virüse ilk maruz kalan kişiler bir kaç ay içerisinde akut Hepatit B olarak bilinen hastalığa maruz kalırlar. Akut hepatit B’si olan bazı kişilerde, özellikle bebekler ve çocuklarda çoğunlukla herhangi bir enfeksiyon belirtisi görülmez. Ancak yaş ilerledikçe birkaç hafta boyunca bir dizi semptom görülebilir.

Akut Hepatit B’nin Belirtileri Nelerdir?

Kuluçka Dönemi Belirtileri:

Grip benzeri belirtiler

Yorgunluk hali

Mide ağrısı

İshal

Deride döküntü olabilir

Tipik Belirtiler

Gözlerin ve derinin sararması ile bilinen sarılık durumu

Açık renk dışkı

Koyu renk idrar gelişebilir

Akut Hepatitli hastaların bir kısmı daha sonra kendini iyi hissederek iyileşirken bir kısmında kronik taşıyıcılık ve diğer ciddi durumlar gelişebilir.

Kronik Hepatit B Nedir?

Bazı kişilerde Hepatit B virüsüne karşı doğal bağışıklığın gelişmemesi ve enfeksiyon halinin aylarca ya da yıllarca devam etmesi durumudur. Bu kişiler kronik taşıyıcılar olarak bilinirler. Bu kişiler uzun süre herhangi bir rahatsızlık hissetmezler. Bir kaç yıl sonra kendilerini hasta hissederler ve tedavide geç kalınmışsa ölebilirler. Eğer kronik Hepatit B hastasıysanız ne durumda olduğunuzu görmek ve zamanında tedavi olabilmek için zamam zaman doktorunuza kontrole gitmelisiniz.

Kronik Hepatit B’nin Belirtileri Nelerdir?

Başlangıçta akut Hepatit B’yle aynı belirtileri verebilir; yorgunluk hissi ya da mide ağrısı gibi. Ayrıca, kas ve eklem ağrıları olabilir ve kendinizi halsiz hissedebilirsiniz. Bu belirtiler birkaç hafta ya da ay sürebilir. Kronik ya da akut Hepatit B olduğunuzu ancak doktorunuz söyleyebilir. Kronik Hepatit B’si olan kişilerde siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir. Her ikisi de öldürücü olabilir.

Kimler Aşılanmalıdır?

Hastalığın % 31 bilinmeyen bulaşma yolu dikkate alındığında;

Tüm bebekler

Çocuklar

Genç erişkinler

Sağlık personeli

Hemodiyaliz hastaları

Damardan ilaç kullananlar

Hemofili hastaları

Kendinin tehlike altında olduğunu hisseden herkes

Hangi Koşullarda Aşılanma Ertelenmelidir?

Yüksek ateşi olan ya da şiddetli soğuk algınlığı geçirenlerin, aşılama gününü sağlıkları düzelene kadar ertelemeleri önerilmektedir.

Kimlerin Aşı Olması Gereksizdir?

Hepatit B hastalığına yakalanmış olanlar, daha önce 3 doz Hepatit B aşısı yaptırmış ve uygun antikor yanıtı vermiş olanlar.

Hepatit B Hastalığına Yakalanmışsanız Ne Yapmalısınız?

Kendinizi ve çevrenizi korumak için yara ve kesiklerinizi kapatın. Kan vermeyin.

Diş fırçası, tıraş bıçağı, tırnak makası gibi eşyalarınızı başkaları ile paylaşmayın.

Ellerinizi sık sık yıkayın.

Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanın.

Kan bulaşmış elbiseleri soğuk suda veya bulaşık makinesinde yıkayın.

Yere kanınız damlamışsa kağıt havluyla silip çamaşır suyu ile temizleyin.

Ailenizin ve yakın çevrenizin vakit geçirmeksizin test olmalarını sağlayarak eğer hastalık bulaşmamışsa hemen aşı olmalarını sağlayın.

Aşı onları Hepatit B ve D’den şimdi ve gelecekte koruyacaktır.

12 Temmuz 2007

Antimikrobik İlaçlar

ANTİMİKROBİK İLAÇLAR

Antienfektik tedavinin temel amacı,enfeksiyon hastalıklarının ilaçla tedavisidir.Kemoterapi,ehrlich 19.yy’da ortaya atmış olduğu bir terim olup mikrorganizma ve parazitleri konakçıya zarar vermeden öldürebilen ilaçlarla yapılan tedavidir.Antimikrobik ilaçlar terimi hem antibakteriyel ilaçlar hemde antibiyotikler için ortak kullanılır.Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından oluşturulan maddelerdir.ÖR:penicillin penicillium natatum adı verilen bir küf mantarı tarafından üretilir.Antibakteriyel ajanlar araştırma labratuvarlarında geliştirilen bileşiklerdir.ÖR:sülfanamidler..

Antimikrobik ilaçlar bugün 5 temel mekanizma ile etkili olduğu bilinmektedir.

1.Bakteri hücre duvarının sentezinin inhibe edilmesi.

2.sitoplazmik membranın permeabilitesinin artması.

3.bakteri ribozomlarındaki protein biyosentezinin engellenmesi.

4.nükleik asit sentezinin bozulması.

5.intermedier(hücre içi olaylar)biyokimyasal metabolizmanın bozulması.

Antibiyotikler,kimyasal maddelerdir ve bunlar belirli bazı mikroorganizmalar tarafından üretilen ve diğer mikroorganizmaları öldüren veya inhibe eden etkiye sahiptirler.Antibiyotikler kemoterapatik ajanların özel bir sınıfını oluştururlar ve bunlar doğal ürünler olmaları(mikrobiyal aktivite ürünleri)bakımından sentetik kimyasallardan(insan aktivitesi ürünlerinden)ayrılırlar.Antibiyotikler büyük ölçekli mikrobiyal prosesler yoluyla üretilmiş maddelerin en önemli sınıfını teşkil ederlerler.Pekçok antibiyotiğin keşfedilmesine rağmen tıpta pratik değeri olan belkide %1’den daha azdır. Bu yüzden enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde ciddi bir öneme sahip olması bakımından kullanışlıdır.Bundan başka bazı antibiyotikler kimyasal modifikasyonlarla daha fazla etkin kullanılabilirler.Bunlara semisentetik antibiyotikler denir.Mikroorganizmaların antibiyotiklere ve diğer kemoterapatik ajanlara hassasiyeti değişiklik göstermektedir.Gram(+) bakteriler antibiyotiklere Gram(-) bakterilerden genellikle daha hassastırlar.Bir antibiyotik hem Gram(-) hemde Gram(+) bakterileri etkileyebilmektedir. Böyle antibiyotiklere geniş spektrumlu antibiyotikler denir.(broad spectrum) Genelde geniş spektrumlu antibiyotikler dar spektrumlu antibiyotiklerden daha yaygın medikal kullanım alanı bulurlar.Çünkü dar spektrumlu alanlar sadece tek bir grup mikroorganizmaya etkilidirler.Belkide dar spektrumlu bir antibiyotik mikroorganizmaların kontrolü için oldukça değerli olabilir.Antibiyotikler ve diğer kemoterapatik ajanlar kimyasal yapıları veya etki şekillerine göre gruplandırılabilmişlerdir.Daha önce belirttiğimiz gibi bakterilerde antibiyotik etkisinin en önemli hedefi hücre duvarı,sitoplazmik membran,protein ve nükleik asitlerin biyosentez prosesleridir.Bazı kemoterapatik ajanlar hücre metabolizmasında ihtiyaç duyulan önemli üreme faktörlerini taklit ederek çalıştıkları için üreme faktör analoglarıdır.Mikroorganizmalar tarafından üretilen antibiyotikler kimyasal bakımdan statik veya sidal bileşenler şeklinde ayrılmışlardır.Hastalık etkeni olan mikroorganizmalar çok çeşitli olabilirler.Bu mikroorganizmaların yapısına göre gelişen hastalıklar,bakteriyel enfeksiyon hastalıkları,mantarların oluşturduğu hastalıklar,protozoonların neden olduğu hastalıklar,viral hastalıklar,vermiformlar(plathyhelminthes grubu)olarak sınıflandırılabilirler.

Antimikrobik spekturum

Bir antibiyotik ilacın spektrumu,o ilacın enfeksiyon yerindeki etkin konsantrasyonundan etkilenen mikroorganizma türlerini gösterir.Fazla sayıda bakteri ve mikroorganizma türlerini karşı etkili olan ilaçlar geniş spekrumlu kemoterapatikler olarak nitelendirilirler.

Etkinin tipi

Kemoterapatikler mikroorganizmalar üzerindeki etki derecelerine göre 2 grupta incelenirler

1.Bakteriostatik etki:Bakteri hücrelerinin gelişmesi ve üremesi önlenmiştir.Bakteriyi doğrudan öldürmezler,gelişmesi ve üremesi duran bakteri vücudun normal savunma mekanizmaları tarafından kolayca yok edilir.ÖR:Tetrasiklinler”chloromphenical”,”sülfonomidler”,”makrolidler”ve”linkozamidler”dir.(grup adları dır.antibiyotik isimleri değil)

2.Bakterisid etki:Bakteri hücresini doğrudan yok ederler.ÖR:penicilinler,sefolosporinler,aminoglukozidler,kinolonlar,rifamicin,vancomycin,nitroimidazoller..gibi.

Enfeksiyonların tedavisinde ilaç seçiminde eğilim daha çok bakterisid etki gösteren ilaçlaradır.Çünkü bu ilaçlar enfeksiyonu daha hızlı bir şekilde ortadan kaldırırlar ve patojenlerin bu ilaçlara direnç geliştirebilme süreleri kısadır.

(septisemi,mikroorganizmanın kana geçmesi)

Etkinin potensi

Antimikrobik ilaçların,bakteriostatik etki gücünün kantitatif göstergesi minimum inhibitör konsantrasyonudur.(MIC) Bakterisid etki gücünün göstergesi ise minimum bakterisital konsantrasyonudur.(MBC) Bu değer sıvı kültür ortamında standart koşullarda bakterilerin % 99.9 dan fazlasını öldüren minimum ilaç konsantrasyonudur.

Direnç(rezistanslık)

Antibiyotiklerin hepsi tüm mikroorganizmalra karşı etkili degildir.Bazı mikroorganizmalar bazı antibiyotiklere karşı doğal dirençlidirler.Antibiyotik direnci mikroorganizmanın kalıtsal bir karakteri olabilir veya kazanılmış olabilir.Mikroorganizmaların antibiyotiklere kaşı doğal dirençli olmasının pek çok sebebi vardır.

1.organizma,antibiyotiğin inhibe edeceği strüktürden yoksun olabilir.ÖR:bazı bakteriler “mikoplazma”,tipik bir bakteri duvarına sahip olmadığından penicillinler karşı dirençlidirler.

2.Mikroorganizma antibiyotiğe karşı impermeabl(hücre içine girmesi engellenmez)olabilir.ÖR:Gram(-) bakteriler penicillin G’ye karşı impermeabl dır.

3.mikroorganizma antibiyotiği inaktif bir forma çevirme kabiliyetinde olabilir.ÖR:Pekçok staphylococ b-lactamaz içermektedirki bu enzim penicillinlerin çoğunda b-lactam halkasını koparır.

4.Organizma,antibiyotiğin hedefini modifiye edebilir.

5.Genetik degişiklikler ile metabolik yollarda alterasyon gerçekleşebilir.Böylece antimikrobial ajan bloklanır ve organizma direnci bir biyokimyasal yol geliştirir.

6.Organizma hücre içerisine giren antibiyotiği dışarıya atma yeteneğindedir.Buna efflux denir.Antibiyotik direçliliği genetik olarak ya kromozomlar tarafından veya plazmidler tarafından kontrol edilir.Plazmidler tarafından kontrol edildiği durumlarda plazmidlere rezistans plazmid denir.(R-faktör) ve bu durumdaki plazmidler R-faktörü olarak isimlendirilir.Antibiyotik dirençliliğin varlığını ortaya koymak için klinik materyallerden izole edilen mikroorganizmaların antibiyotik hassasiyet testlerine tabii tutulması gerekir.

Penicilinler

Penicilinler b-lactam grubu antibiyotikler içerisinde yer alır. İlk kez 1928’de Fleming tarafından bir mantar olan penicillium notatum’un salgıladıgı antibakteriyal bir maddenin staphyllococ kültürlerinde lizise neden oldugu fark edilmiş ve bu antibakteriyel maddeye penicilin demiştir.Daha sonra 1940’lı yıllarda Florey ve arkadaşları tarafından yeterli düzeyde saflaştırılmış ve klinik kullanımıyla ilgili çalışmalar başlatılmıştır. O tarihten bu günekadar bir çok penicilin türevi geliştirilerek bakteriyal patojenlerin neden oldugu durumlarda sıklıkla sıklıkla kullanılabilir duruma gelinmiştir.Bütün penicilinler temel yapıyı 6-Aminopenisillonikasit yani “APA” çekirdeği oluşturur. 6-APA bir b-lactam halkası ile buna bağlı bir tiazolidin halkasından ibarettir. 6-APAçekirdeğine değişik yan zincirlerin eklenmesiyle önemli farmokolojik ve antibakteriyal farklılık gösteren bir çok penicillin türevi elde edilmiştir

Penicilinlerin sınıflandırılması

Penicllinlerin etki spektrumlarına göre pratik anlamda 4 gruba ayrılırlar

1.temel penicillinler(benzil penicillinler)

2.penicillinoza dirençli penicillinler

3.geniş spektrumlu nonantipseudomonal penicillinler

4.antipseudomonal penicilinler

Gram(-) bacillere karşı değişik derecelerde etkili olan geniş spektrumlu penicillinler:

1.İkinci kuşak penicilinler (omoksisilin,ampisilin,siklosin,bakampisilin)

2.3.kuşak penicilinler (karbenisilin,tikarsilin )

3.4.kuşak penicilinler (ozlosin,mezdolosin,piperasilin,amidosilin)

şeklindede sınıflandırılır.

Antibakteriyal etki mekanizmaları ve direnç gelişimi

Penicilinler,bakteriyal hücre duvarının sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterirler.Bakterilerin hücre duvarının sentezinde,peptidoglikonlar transpeptidasyon yolu ile birbirine bağlanırlar.Diğer b-lactam antibiyotiklerde olduğu gibi penicilinlerde bakteri hücre duvarının iç yüzeyinde bulunan ve transpeptidasyon basamağında enzim olarak rol oynayan penicilin bağlayıcı proteinlere(transpeptidaz,karboksilipeptidaz ve endopeptidaz) bağlanarak hücre duvarının yapımının bozulmasının ve bakterinin ölmesine neden olurlar.Penicilinler aynı zamanda hücre duvarının yapısal bütünlüğünü bozan bakteriyal otolizinleride aktive ederler.Değişik bakteri türlerindeki penicilin bağlayıcı proteinlerin (PBP:Penicilin binding protein) işlevi ve penicilinlerin bunlara karşı affinitesi farklı olduğundan penicillin bağlayıcı proteine görede penicilinlerin antibakterial etki spektrumları farklılık gösterir.

Bakterilerin penicilinlere karşı direnç gelişmesi başlıca 3 mekanizmayla olur.

1.penicilin bağlayan proteinlerde değişiklik(PBP):Bu proteinlerde mutasyonlarla ortaya çıkan değişiklikler penicilinlerin bağlanmasını etkileyerek peniciline karşı direnç gelişmesine neden olur.

2.penicilinlerin hücre içine denetrasyonun bozulması:Penicilinler hücre duvarında bulunan porlardan geçerek hücre içine denetre olurlar.Bu porlarda mutasyonla ortaya çıkan değişiklikler penicilinin hücre içine geçişini engelleyerek direnç gelişimine neden olur.

3.b-lactamazlarla penicilinlerin inaktive olması:Penicilinler ve diğer b-lactam antibiyotiklerde,antibiyotiğe karşı direnç gelişmesinde en önemli mekanizmayı b-lactamaz enzimlerle antibiyotiğin inaktive edilmesi oluşturur.Klinik uygulamalarda en önemli direnç mekanizması budur.Gram(+) ve Gram(-) bakterilerin salgıladıgı b-lactamaz enzimi penicilinin yapısında bulunan b-lactam halkasındaki amid bağını parçalayarak antimikrobil etkinin ortada kalkmasına neden olur.

b-lactamazlar bakterilerde sentezini kontrol eden genlerin yerleşimine göre

a.plazmidler aracılığıyla

b.kromozomlar üzerindeki genler aracılığıyla oluşturulanlar olmak üzere 2 gruba ayrılırlar.

Staphylococ ve diğer Gram(+) bakterilerde b-lactamazlar plazmide bağımlı olarak sentezlenirler ve bakteri dışına salgılanırlar.Bu şekilde salgılanan b-lactamazlar antibiyotiğe hücre duvarına ulaşmadan parçalarlar.Gram(-) lerde b-lactamaz oluşumu plazmid veya kromozomlara bağlıdır ve periplazmik aralıkta bulunur.

Penicilinlerin farmokolojik özellikleri

Mide asidine karşı penicilinlerin stabilitesi değişiktir.Penicilin G düşük PH’’da stabil olmadığı için oral yolla alındığında yeterli serum düzeyi sağlanamaz.Penicilin V asit ortamda daha stabil olduğundan gastrointestinal kanaldan daha iyi absorbe edilir.Fakat bazı patojenlere özellikle neisseria gonaerhoroea karşı Penicilin G’dendaha az etkilidir.Penicilin G intramüsküler yolla verildiğinde 15-30 dakika içinde plazma konsantrasyonu maksimum düzeye ulaşır.Yarılanma ömrü 30 dakikadır.Bu nedenle intramüsküler veya intravenöz olarak 4-6 saat aralıklarla tekrarlanması gerekir.

Penicilin G

Penicilin G ,streptococ,meningococ,gonococ lara (b-lactamaz üreten suşlar hariç) anaerobların çoğuna Gram(+) bacillere ve diğer bir grup organizmalara karşı oldukça etkilidir.Penicilin V (penoksi metil penicilin) benzil penicilinin (penicilin G)oral yolla iyi absorbe edilen şeklidir.Minör(basit) oral enfeksiyonlar farenjit duyarlı organizmalar ile oluşan minör yumuşak doku enfeksiyonlarımn ve bazı enfeksiyonlarda etkilidir.Penicilin V’nin etki spektrumu Penicilin G ‘ye benzer ancak N.gonorhorea’ya daha az etkilidir.

Sefalosporinler(cephalosporins)

Sefalosporinler “C” adıyla bilinen ilk sefalosporin 1945 yılında DR.Bruzo tarafından cephalosporium acremonium bir manatrdan fermantasyon yoluyla izole edilmiştir.Cehpalosporinlerin ana çekirdeği 7 amino sefolosporanik asittir.Bu çekirdeğe yan zincirlerin eklenmesiyle semisentetik bileşiklerin üretilmesi mümkün olur.

Sefalosporinlerin etki mekanizmaları

Sefalosporinler,tıpkı penicilinler gibi bakteri hücre duvarı oluşumundaki basamaklara katalize eder ve penicilin bağlayan proteinler olarak bilinen enzimleri inhibe ederek bakterisid etki gösterirler.Bu enzimler türden türe değişiktir.Genellikle eski sefalosporinler staphylococcus aerousun penicilin bağlayan proteinlerine yüksek affinite gösterirler.Buna karşılık sefotaksim,seftrizoksim,seftriakson,sefoperazon,sefttazidin…gibi yeni sefalosporinlerin Gram(-) bakterilerin hedf proteinlerine affinitesi çok daha belirgindir.

Sefalosporinlerin direnç mekanizmaları

Bakteriler sefalosporinlere 3 yolla direnç kazanırlar.

1.Gram(-) bakterilerin dış membranında bulunan porin kanallarında değişim sonucu antibiyotiğin bakteri hücresine girişinin engellenmesi

2.Penicilin bağlayan proteinlerde(PBP) değişim sonucu antibiyotiğin hedef proteinlere bağlanamaması.

3.Antibiyotiği inaktive eden b-lactamazın üretilmesi

Porin kanallarında değişim sonucu dış membran geçirgenliğinin azalmasına bağlı olan direnç gelişimi oldukça nadirdirBuna karşılık bazı bakterilerde ÖR:Enterococ larda bulunan penicilin bağlayan proteinle tüm sefalosporinlere direnç gösterirler.Staphylococların PBP’leri 3.kuşak sefalosporinlere eski kuşaklara nazaran daha az bağlanır.Metisiline dirençli S.aerous suşlarındaki metisilin direnci b-lactamlara dayanıklı yeni bir PBP sentezine bağlı olduğu için bu suşlar tüm sefalosporinlere dirençlidir

b-lactam antibiyotiklere karşı direnç gelişiminde en sık gözlenen mekanizma b-lactamaz üretimiyle antibiyotiğin inaktivasyonudur.

Gram(+) bakteriler arasında b-lactamaz üreten en önemli patojen Staphyllococus aereus tur.S.aereus b-lactamazları sefalosporinlerin çoğuna etkisizdir.Gram(-) bakteriler kromozomal ve plazmid kontrollü b-lactamaz üretebilirler.

Monobaktamlar

Toprakta yaşayan Gram(-) eubacteria dan elde edilen bir grup b-lactam antibiyotikleridir.Bu grup içinde en iyi bilinen ve klinikte kulanılan Aztreonam dır.Bakteriler tarafından sentezlenen doğal maonobactamların antimikrobiyal aktivitesinin çok düşük olmasına karşılık aztreonam kimyasal yapısındaki özelliklere bağlı olarak b-lactamaz stabilitesi ve güçlü antigram(-) etki gösterir.Moleküler yapısının çekirdeğini 3 amino monobactamik asit (AMA) oluşturur.

Monobactamların etki mekanizması

Farklı kimyasal yapıya sahip olmasına karşın aztreonam diğer b-lactam antibiyotiklere benzer şekilde bakteri hücre duvarı sentezini bozarak etki gösterir.Selektif olarak Gram(-) bakterilerdeki PBP 3’e yüksek affinite gösterip bağlanır.Gram(-) bakterilere karşı güçlü bakterisidal etki göstermesini bu özelliğine borçludur.Buna karşılık Gram(+) ve anaerob bakterilerin PBP’lerin affinitesi son derece düşük olup bu sebepten dolayı aztreonam bu bakterilerer karşı etkisiz kalmaktadır.Aztreonam yeni kuşak b-lactam antibiyotikler içinde sadece Gram(-)’lere etkili olması buna karşılık Gram(+) ve anaeroblara karşı aktivite göstermemesiden dolayı özel bir yere sahiptir.

Monobactamlarda direnç gelişme mekanizmaları

Diğer b-lactam antibiyotiklerinde olduğu gibi aztreonam içinde klinikte Gram(-) bakterilerde direnç gelişmesinden sorumlu belli başlı 3 mekanizma vardır.

1.Aztreonam bağlanacağı PBP 3’de modifikasyon olup tek başına bu mekanizmanın önemi gösterilmemiştir.

2.Dış membran geçirgenliğinde azalama sonucu gelişen direnç özellikle Pseudomonas aeruginosa suşlarında önemlidir.Bu yolla gelişen direnç sadece aztreonama özgül olmayıp geniş spektrumlu tüm b-lactam antibiyotikleride kapsar.

3.b-lactamaz enzimleri aracılığıyla gelişen dirençtir ve en önemli direnç mekanizmasıdır.

Monobactamların farmokolojik özellikleri

Aztreonam oral yoldan verildiğinde hemen hemen hiç emilmez. Buna karşılık intramüsküler yolla verildiğinde absorbsiyon hızlı ve çok iyidir.Aztreonam tüm vücut sıvı ve dokularına dağılır.Bu sayede kemik,karaçiğer,safar,akciğer,yağ,böbrek,kalp,bağırsak,prostat dokularında terapatik düzeylere ulaşır.Ayrıca tükrük,balgam,safra,bronşlar sekresyonlarda,perikard,plevra ve periton sıvılarındada saptanır.

Karbopenemler

İmipenem,b-lactam antibiyotiklerin yeni grubu karbopenem sınıfı antibiyotiklerin ilkidir.Karbopenemler ilk kez 1970’de toprak mikroorganizmalarından izole edilmiştir.İmipenem ise 1978 yılında Streptomyces cattleya’dan izole edilen Thienamycin antibiyotiğinden sentetik olarak elde edilmiştir.Bu grupta ikinci antibiyotik Merogenem dir.

Karopenemlerin kimyasal yapısı

İmipenem bütün b-lactam antibiyotikler gibi b-lactam halkası içerirler.

İmipenemin b-lactam antibiyotiklerinden farkları şöyledir.Onlardan farklı olarak 1.pozisyondaki “C” atomu sülfür ile değişmiştir ve 5.pozisyondada 1 çift bağ vardır.Yine b-lactam antibiyotiklerinden farklı olarak penicilinler ve sefalosporinlerdeki açil amino yan zincir yerine hidroksietil yan zincir içerir ve bu yan zincir cis pozisyon yerine trans pozisyonnundadır.İmipenem b-lactamaz enzimlere dayanıklılığı yan zincirlerin bu trans pozisyonu nedeniyle olmaktadır. Renal tübüli hücrelerinden salgılanan dehidropeptidaz enzimi karbopenemi hidrolitik olarak parçalamakta ve ilacın inaktivasyonuna neden olmaktadır.Bu yıkımı engellemek amacıyla imipenem klinik kullanımda sözü edilen parçalayıcı enzimin spesifik inhibitörü olan “Cilostatin” ile kombine kullanılmaktadır.

Karbopenemlerin etki mekanizması

İmipenem diğer bütün b-lactam antibiyotikler gibi hücre duvar oluşumundaki peptidoglikon sentezini inhibe eder .Bu etkisini yine PBP’ye bağlanarak meydana getirir.Ençok PBP 2’ye bağlanır.Bu nedenle etkili olduğu mikroorganizmalar imipenemle karşılaştıklarında sfer oluşumu sonra lizis meydana gelir ve bu özelliği ile önce flamen oluşumu sonra lizise neden olan penicilin ve sefalosporinlerden ayrılır.

İmipenem antibakteriyal spektrumu diğer b-lactam antibiyotiklere göre daha geniştir.Gerek aerob,grek anaerob pek çok Gram(+) veGram(-) bakteriye etkilidir ve bakterisidal antibiyotiktir.

İmipenem bakteriyel b-lactamazların çoğuna dirençlidir ve bu nedenle penicilinler ve sefalosporinler ile imipenemler arasında çapraz direnç son derece az görülür.

Karbopenemlerde direnç mekanizması

İmipenem gerek Gram(+) gerek Gram(-) bakteriler tarafından sentezlenen b-lactamazlara dayanıklıdır ancak xanthomonas maltophilia bakterilerinin sentezlediği “Zn” içeren b-lactamaz enzimi imipenemi kolaylıkla parçalamaktadır.İmipenem b-lactamazlar ile hidrolize dayanıklı olmasının yanısıra b-lactamazlara karşı iyi bir inhibitördür.

İmipenem Eitrobacter freundii, pseudomonas aureuginosa,Enterobacter,serratia proteus providencia ve morganella türleri gibi bazı bakterilerde b-lactamaz yapımını uyarabilir tek başına kullanıldığı sürece kendisinin bu enzimler için iyi bir substrat olmaması sebebiyle önemli bir sorun yaratmayabilir.Bu enzimler tarafından parçalanabilen diğer b-lactam antibiyotiklerle kombine edilir ise bu antibiyotiklerin b-lactamaz enzimler tarafından inaktivasyonu artabilir.

Merogenem

Kimyasal yapısı imipenemlere benzer ve b-lactamazlara dayanıklıdır.Metisilin dirençli Staphyllococlar ve Enterococlar hariçtüm Staphylococlar , Streptococlar ve Listeria ‘ya etkilidirler.Ancak bu etki imipenemin etkiine göre daha azdır.Merogenem Enterobacteriacea,Haemophilus influenza,Gonococ ve Pseudomonas aureuginosa gibi Gram(-)bakterilere karşı imipenemden daha etkilidir.ÖR:Haemophlius influenza‘ya karşı merogenem imipenemden 8-32 kat daha aktiftir.Anaerobik bakterilere karşı aktivitesi imipenem gibidir Merogenem dehidropeptidaz 1 enzimine karşı imipenemden daha dayanıklıdır.Ön çalışmalar klinikte dehidropeptidaz enzim inhibitörleri ile kombine edilmeden kullanılabileceğini göstermiştir.

(b-lactam-)b-lactamaz inhibitörü kombinasyonu antibiyotikler

Kimyasal yapı:

b-lactamaz inhibitörleri yapısında b-lactam halkası taşıyan ancak tek başlarına kullanıldıklarında hiç antibakteriyal etkinlikleri olmayan veya zayıf antibiyotik etkisi gösteren kimyasal maddelerdir.

Klinikte yaygın olarak kullanılan 2 b-lactamaz inhibitöründen biri olan “Sulbactam” bazik penicilin çekirdeğinden türetilmiş olup kimyasal olarak penicillanic asit sülphone olarak bilinir.”Na” tuzu halinde Sulbactam suda büyük oranda erir.Değişik Ph değerlerindeki sıvılar içinde kimyasal yapısı yüksek oranda dayanıklılık gösterir.Bir diğer inhibitör olan “Clavulanic asit” kimyasal olarak Sulbactama benzer bu inhibitör Streptomyces clavuligeris bakterisinin bir metabolik olarak elde edilmiştir.Sulbactamın aksine sıvılar içinde kimyasal yapısı stabil özellik göstermez.

b-lactamaz inhibitörlerinin etki mekanizmaları

b-lactam antibiyotikler bakteri hücre duvarı sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterir.Bu etkinin ortaya çıkması için b-lactam antibiyotiğininbakterinin sitoplazmik membranın üzerinde bulunan penicilin bağlayan proteinlere bağlanarak bunları inaktive etmesi gerekir.Ancak PBP’ye ulaşabilmek için b-lactam antibiyotiğin Gram(-)’nin dış membranını geçebilmesi ve dış membran ile sitoplazmik membran arasında kalan priplazmik boşluktaki b-lactamaz enzimleri tarafından parçalanmamalıdır.

b-lactamaz inhibitörlerinin direnç mekanizması

İnhibitörün enzim affinitesinin zayıf olması veya bakterinin dış membran permeabilitesinin azlığı nedeniyle doğal dirençli bakterilerin yanısıra son yıllarda plazmide bağlı b-lactamazları fazla miktarda sentezleyen Eurobacterilerde Clavulanic asit veSulbactamlara karşı direncin giderek arttığı bilinmektedir.

Aminoglikozidler

Streptomyces vemikromonosporo cinsi funguslardan elde edilen doğal veya semisentetik antibiyotiklerdir.Elde edilmiş klinik kullanıma sunuş tarih sırasına göre :

-streptomycin

-neomycin

-kanamycin

-gentamycin

-tobramycin

-sisomycin

-amicacin

-netilmycin bu grup antibiyotikleri oluşturur.

Aminoglikozidler daha yeni ve daha az toksik antibakteriyel ajanların rekabetine karşın bugün hala önemli bir çok enfeksiyonun tedavisinde yaygın olaerak kullanılan ilaçlardır.

Aminoglikozidlerin kimyasal yapıları

Aminoglikozidlerin kimyasal yapıları genelde santral yerleşen hekzos nükleusuna yani aminocyclitol halkasına 2 veya daha fazla amino şekerinin glikozit bağlarıyla bağlanmasından oluşmuştur.Aminocyclitol halka Stretomycin’de olduğu gibiStretidine veya diğerlerinde olduğu gibi 2-deoksistretidine olabilir.Yaygın kullanımda aminoglikozit densede bu grupantibiyotikler aynı zamanda aminocyclitol halkasında içerdiklerinden dolayı aslında aminocyclitolik aminoglikozitlerdir.

Aminocyclitol içeren ancak aminoşeker içermeyen Spectinomycin bir aminocyclitol oldugu halde amino glikozit değildir.Aminoglikozitler arasındaki bireysel farklılıklar aminocyclitol halkaya bağlı aminoşekerlerin yapı ve sayısından kaynaklanmaktadır.Aminoglikozitlerin kimyasal yapıları ile antibakteriyal etkinlikleri arasında bulunan ilişki çok iyi anlaşılmamıştır.

Ancak değişik halkara bağlı bazı amino ve hidroksil gruplarının önemli olduklarına dair veriler vardır.Adı geçen bu grupların kimyasal maddelerle ve bazı bakterilerle emilmeleriyle modifiye edilmesi antibakteriyel etkinin kaybına yol açmaktadır.

Streptomycin,neomycin,kanamycin,tobramycin’denherbiri ayrı bir streptomyces türünden elde edildiği halde gentamycin ve sisomycin mikromonosporo türlerinden elde edilmiştir.

Aminoglikozidlerin antibakteriyel etki mekanizmaları

Aminoglikozitler duyarlı bakteri hücresine hızlı bir bakterisidal etkilidirler.Bu etkide bakteri ribozomlarında protein sentezini inhibe etme ve mRNA’daki genetik bilginin doğru oluşunu azaltma bozma fonksiyonlarının önemi büyüktür.Bu etkileri yapabilmek için streptomycin ribozomun 30S’lik alt birimini bağlanırken diğer aminoglikozitler hem 30S hemde 50S alt birimlerine bağlanırlar.Buna ek olarak streptomycinin protein sentezini inhibisyonu daha belirgin iken diğerlerinin genetik şifreyi yanlış okutma özellikleri daha ön plandadır.Bütün bu bilgilere karşın aminoglikozitlerin etki mekanizması bütünüyle netleştirilememiştir.Diğer protein sentezini inhibe eden antibiyotikler(ÖR:tetrasiklinler ve chloromphenicol) bakterisidal etkili değil bakteriostatiktir.Aminoglikozitlerin bakteriyi öldürücü etkisi stoplazmik membrandan transport olayıyla ilişkili gibi görünmektedir Aminoglikozitler Gram(-) bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarından periplazmik aralığa difüzyonla girerler.Ancak sitoplazmik membranı aşarak hücre içerisine taşınmaları membran potansiyeli için gerekli elektron transportuna bağlıdır.Başka bir ifadeyle , aminoglikozitlerin bakteri sitoplazmik membranını geçebilmeleri enerji ve oksijene bağımlı aktif transport prosesi ile olmaktadır.Bu transport kademesi enerjiye bağımlı”faz 1” olarak adlandırılır.(EBF)”EBF1”Ca veMg gibi divalent katyonlarla,hiperosmolite ile,düşük Ph’da,anaerob ortamda inhibe olabilir,durabilir.dolaysıyla çeşitli durumlarda(ÖR: abselerin anaerob ortamında idrarın hiperozmolar asidik olması durumunda)aminoglikozitlerin etkisi azalır.

(EBF çalışması için Ph önemlidir)

Aminoglikozitler sitoplazmik membranı geçtikten sonra polinomlara bağlanarak protein sentezini inhibe ederler.Bu olay daha sonraki antibiyotik transportunu hızlandırır.Bu kademeye”EBF 2”denir.Ancak EBF 2’nin herhangi bir şekilde sitoplazmik membranın yapısının bozulmasıyla ilişkisi oldugu düşünülmektedir.

Bu düşüncenin dayandığı gözlem aminoglikozitlere bağlı bakteri ölümünden önce ilk etapta küçük iyonların bunu izleyerek daha büyük moleküllerin en sonundada proteinlerin bakteri hücresinden sızmasıdır.Hücre membranın bu şekilde bozulması aminoglikozitlerin letal etkisini açıklamaktadır.

Aminoglikozitlerde direnç gelişme mekanizmaları

Aminoglikozitlere karşı bakteriyal direnç:

1.ribozomal direnç

2.membran geçirgenliğinde azalma

3.aminoglikozitlerin modifiye edici enzimlerle bağlı olarak gelişen direnç olmak üzere 3 mekanizma önem taşır.Fakat en yaygın ve en önemli olanı 3. mekanizmadır.

1.ribozomal direnç:Aminoglikozitlerin bağlandığı ribozomal proteinlerin kodlayan genlerdeki tek basamaklı mutasyona bağlı olarak bu proteinlerde değişiklik sonucu aminoglikozitlerin bağlanmasının engellenmesiyle oluşur.Bu tip direnç daha çok streptomycine karşı gösterilmiştir.Diğer aminoglikozitlerde nadiren görülür.Ribozomal direnç,genellikle tek bir aminoglikozite özgüdür ve yaygın değildir son zamanlarda endokardit etkeni Enterococlarda bu tip streptomycin direncinin önem kazandığı bildirilmiştir.

2.Bakteri membran geçirgenliğinde azalma:Bakteri membran geçirgenliğindeki azalma sonucu oluşan aminoglikozit direncine permeabilite direnci denir.Aminoglikozitlerin bakteri sitoplazmik membranını geçmesinde oksijene bağımlı aktif transportun rol oynadığı bilinmektedir.İşte transportu yapamayan anaerob bakterilerdeki doğal aminoglikozit direnci bu mekanizmaya örnektir.Diğer yandan duyarlı bakterilerde sponten kromozomal mutasyon sonucu membran geçirgenliğinde azalma olabileceği gösterilmiştir.Bu mutant suşlarının bir membran proteini veya bir transport sisteminin özelliklerini etkileyen mutasyonlar sonucu oluştugu düşünülmektedir.Bu tip direnç gelişen bakterilerde aminoglikozitlerin hücre içine geçişi ğüçleşmektedir.Tek birisi için değil tüm aminoglikozitler için bu güçlük geçerlidir.Bu nedenle endişe verici bir dirençlilik mekanizması olmakla birlikte doğada yaygın olmaması bir şanstır.

3.Klinik uygulamalarda kazanılmış aminoglikozit direncinin en sık ve en önemli mekanizması bu antibiyotiklerin bazı bakteriyel enzimlerle modifiye edilmesidir.Aminoglikozitin OH ve NH gruplarına özgül olarak bağlanan bu enzimlerin aminoglikozitlerin yapısını asetilasyon,adenilazyon veya fosforilasyon mekanizmalarıyla inaktive ederler.Modifiye ettiği yere göre bu enzimler

1.asetiltransferazlar

2.adeniltransferazlar

3.fosfotransferazlar olmak üzere 3 ‘ e ayrılır.Bu enzimler bakterilerde plazmidlerdeki genetik bilgiyle üretilirler.Plazmidler aracılığıyla diğer bakterilere aktarılırlar.Bu nedenle oldukça yaygın ve endişe vericidir.

Kinolonlar

Bu grup antibakteriyal ajanların ilk üyesi Nalidiksik asit tir1960’lı yıllarda antimolaryal bir ilaç olan klorokinin saflaştırılması sırasında elde edilen bir ara üründen üretilmiştir.Bunu takip eden yıllar içerisinde kimyasal yapıdaki modifikasyonlarla bu gruptan yeni türevler sentezlenmiştir.Ancak bu ilk ve 2. kuşak kinolonların klinik uygulamaları genellikle idrar yolu enfeksiyonları ile sınırlı kalmıştır.Daha sonra 1980’lı yıllarda florlanmış kinononlar ,4-kinononlar,kinolonkarboksilik asitlerde denilen yeni kinolon türevleri klinik kullanıma girmiş ve çeşitli enfeksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.Nalidiksik asit ile yapısal ilişkisi bulunan yeni kinolon türevleri nalidiksik asite benzer şekilde bakterisidal ,oral alındığında iyi absorbe olan kullanımı kolay ilaçlardır.Nalidiksik asitten farklı olarak invitro daha etkin daha geniş antibakteriyal etki spektrumu,daha üstün formomakokinetik özelliklere sahip olan dirençli bakteri gelişiminede daha az neden olan antibiyotik gruplarıdır.Yeni kinolonların 1000’lerce türevi elde edilmiş ve halen üretilmekteyken sadece bazıları insan enfeksiyonlarında kullanılabilmektedir.En çok kullanıların başında Enoksasin,Ofloksasin,Amifloksasin,pefloksasin…vb

Kinolonların kimyasal yapısı

Kinolonlar tümüyle sentetik olarak elde edilen antibakteriyel ajanlardır.Temel yapıları 1.pozisyonda Nitrojen ve 4.C’a çift bağla bağlı oksijen içeren kinolon halkasından oluşur.Bu halkanın 3.C’nuna karboksilik asit bağlıdır.6.pozisyonda Flor vardır.7.C perozinil halkası bağlıdır.1.N’a değişik türevlerde değişik gruplar bağlıdır.K.inolonlar arasındaki antibakteriyel entinlik ve formokinetik farklılıklar kimyasal yapılardaki farklılıklardan kaynaklanır.

Kinolonların etki mekanizmaları

Kinolonlar duyarlı bakteri hücrelerine etki mekanizmaları bu grubun ilk üyesi olan Nalidiksik asit ile ve bazı yeni kinolon türevleriyle yapılan çalışmalarla araştırılmıştır.Bu grup antibakteriyaller duyarlı bakteri hücresinde DNA sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterirler.Yüksek konsantrasyonlarda RNA ve protein sentezini inhibe ettikleri ve bakterio statik oldukları saptanmıştır.Kinolonların bakterilerdeki asıl hedefi primer hedefi DNA gyraz enzimidir.Bu enzim ilk kez 1976’da gellert ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır.DNA gyraz enzimi 2 alt birimden oluşur ve bunlarda A ve B olarak isimlendirilirler.A alt birimleri gyr-A geni tarafından B alt birimleri gyr-B geni tarafından kodlanır.DNA-gyraz(topoizomeraz 2) enziminin bakteri hücresinde oldukça önemli işlevleri vardır.Şöyleki bakteri hücresi 2’ye bölünerek çoğalma sırasında bakterinin kromozomal DNA’sında replike olur.Bir bakteri hücresinin DNA’sı ÖR:E.coli’de yaklaşık 1gm boyunda bir moleküldür.Bakterinin boyu ise yaklaşık 3gm’dir.Bakteri hücresi kendi boyundan yaklaşık 300 kez büyük molekülü içerisine sığdırmak zorundadır.İşte bu olayı gerçekleştiren enzim (ATP yardımıyla) DNA-gyraz enzimidir.DNA-gyraz kromonemal çift sarmallı bakteri DNA’sında reversbl kesme ve tekrar bağlama fonksiyonları ile DNA’da negatif kıvrılmalara neden olur ve DNA molekülünün boyunu küçültür.DNA’yı hücre içerisine sığdırır bu olaya süper kıvrılma veya süper colling denir.Diğer yandan DNA-gyraz enzimi DNA replikasyonunda tamirinde , bazı operonların transkipsiyonunda ve rekombinasyonda rol oynayan bir enzimdir.DNA-gyrazın tüm bu fonksiyonları kinolonlar tarafından interfere edilir.Kinolonlar bu enzimin A alt birimi ile etkileşirler.Bazı araştırmalarda kinolonların replikasyon sırasına tek iplikçikli DNA’ya bağlandığı ve ilaç-DNA-DNA_gyraz kompleksinin bakteri hücresine zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir.Hangi etki mekanizmasının daha önemli olduğu henüz kesinlik kazanmamıştır.

Kinolonlarda direnç gelişme mekanizmaları

Kinolonlara karşı duyarlı bakterilerde direnç gelişimi tek basamaklı sponton mutasyonla olmaktadır.Dirençe neden olan mutasyon 2 şekilde görülür.

1.Gyraz-A geninde olan mutasyondur vebunun sonucunda DNA-gyraz enziminin A alt biriminde değişiklik olmakta ve kinolonun bağlanması zayıflamaktadır.Aynı şekilde Gyraz-B geninde mutasyon olabilir ancak bu çok az görülür ve fenotipte yansıması her zaman dirençlilik şeklinde olmayabilir.

2.bu tip mutasyonda bakteri membran geçirgenliği azalmakta ve bu tip dirençli suşlarda sadecekinolonlara değil yapısal olarak ilgisiz antibiyotiklerede direnç gelişmektedir.

Bu tip mutant suşlarda kinolonların bakteri hücresine bağlanmasında ve dış membran porin proteinlerinde azalma gözlenmiştir. Son çalışmalarda dış membran geçirgenliğinde azalmayla birlikte iç membranda aktif efflux mekanizmasınında bu suşlarda etkili olduğunu gösteren veriler elde edilmiştir.

Bugüne kadar kinolonların inaktivite edilmesi veya modifikasyonu ile direnç gelişimi gözlenmemiştir.Diğer yandan yeni kinolon türevleri için plazmide bağımlı yaygın değildir.Nalidiksik asit için bütün dirençle ilgili çok az yayın vardır.

Kinolonlar plazmide bağımlı direncin az olması kinolon direnç mutasyonunda rol oynayan genlerin resesif olması kinolonları,konjugatif plazmid transferini azaltması,kinolonların bakterilerdeki bazı plazmidleri elimine etmesiyle açıklanmaktadır.

Makrolidler

Makrolidler genellikle streptomyces türlerince üretilen benzer yapıdaki antibiyotiklerin oluşturduğu homojen bir gruptur.Makrolidlerin yapısında aglikon adı verilen 14-15 yada 16 üyeli makrosiklik bir lakton halkası ve buna glikozit bağlarıyla bağlanmış şekerler vardır.14 üyeli makrolidlerin prototipi olarak kabul edilen eritromisin 1952’de, 16 üyeli ilk önemli makrolid spiramisin 1953’de bulunmuştur.Daha sonra keşfedilenler oleandomisn ve jasamisin’dir.Son yıllarda Roksitromisin,kloritromisin,Azitromisin gibi üyelerde keşfedilmiş ve kullanıma girmiştir.Azitromisin Azalidler’de denilen antibiyotikler grubunun ilk temsilcisidir.

Makrolidlerin etki mekanizması

Makrolidler bakteri ribozomunun 50S alt biriminde bulunan proteinlerin L-15 ve 16 bölgesine bağlanır.En geçerli hipoteze göre makrolidin varlığı t-RNA peptidilin ribozomdan ayrılmasını stimüle etmektedir.Bakteriyal protein sentezinin inhibisyonunu bozmaktadır.Mikroorganizmanın üreme dönemine ve yoğunluğuna göre bakteriostastik ve bakterisidal etkili olabilir.

Makrolidlerde direnç gelişme mekanizması

Dünya çapındaki yaygın kullanıma karşın duyarlı patojenlerde eritromisin direnci şimdiye kadar önemli bir sorun olmamıştır.Ancak son zamanlarda Fransada A grubu b-hemolitik streptococ’larda İspanyada Pneumococlarda eritromisine direnç insidonsinin artmakta oluşu dikkat çekmektedir.

Makrolid direnci:

1.Hücre duvarı permeabilitesinin az oluşu.

2.antibiyotiğin hedefinin değişikliğe uğraması

3.Antibiyotiğin inaktivasyonudur. Olmak üzere bilinen 3 ayrı mekanizması vardır.

En önemli olan 2 mekanizmada ribozomun 50S alt biriminin 23S RNA’sındaki adenin bir enzim aracılığı ile dimetilasyona uğrar.Ribozomal fonksiyonu bozmayan bu değişiklik makrolidin hedefine bağlanamamasına yol açar. Mikroorganizmaların makrolidlerde aynı anda linkozamidlere ve streptograminlere’de dirençli olmalarından dolayı bu tip direnç MLS tipi direnç olarak adlandırılır(Çapraz direnç).MLS direnci genotipik düzeyde yönlendirilmiş farklı kimyasal reaksiyonların fenotipik bir sonucudur.Makrolid direncinden sorumlu genler bir metilaza kodlanmaktadır.Bazı mikroorganizmalarda metilazla ile ilgili mRNA ortamda eritromisin yoksa inaktif kalır ve ribozomal RNA değişikliğe uğramaz.Aktif metilaz sentezi ancak tedavi için verilen eritromisinin indüklenmesinden sonra başlar.Bu tip MLS direncine indüklenebilen direnç denir. 14 ve 15 üyeli makrolid halkası olan tüm makrolidler eritromisin ile çapraz direnç gösterirler.Oysa 16 üyeli makrolidler iyi bir direnç indükleyicisi değildirler ve indüklenebilen tipte MLS direnci gösterebilen bakteriler 16 üyeli makterilere duyarlıdır.Bununla birlikte indüklenebilen tipte MLS direnci olan mikroorganizmlar eritromisin varlığında bir kez indüklenirlerse 16 üyeli makrolidlere de direnç kazanırlar.

Linkozamidler

Bu gruba giren ilaçlar Linkomicin ve klindamicin dır.Lincomicin 1962’de A.B.D’de nebraska eyaletinde lincoln yakınlarınlarında topraktan izole edilen streptomyces lincolnensis adı verilen bir organizmadan izole edilmiştir.Klindamicin 1966’da keşfedilmiştir.Biyoloji özellikleri eritromisine benzer olmakla birlikte kimyasal yapıları farklıdır.Kimyasal yapı ve özellikleri birbirine çok benzeyen lincomicin ve klindamicin piyasada çok rahat bulunan antibiyotiklerdir.Klindamicin absorbsiyonu dha iyi antibakteriyal etkinliği daha güçlüdür.Bu nedenle linkozamidlerle ilgili olan bu grupta klindamisin daha büyük önem taşır.

Linkozamidlerin etki mekanizması

Linkozamidler bakteri ribozomunun 50S alt birimine bağlanarak protein sentezini inhibe eder. Etki tRNA’nın ribozoma bağlanmasının inhibasyonu veya translokasyonu reaksiyonun inhibasyonu şekilinde ortaya çıkar.mRNA ‘nın erken ayrılmasınada neden oldukları için transpeptidasyon yolu ilede protein zincirine uzanması engellenir.50S ribozommal alt birime bağlandıkları bölge makrolidlerin ve chloromphenicol’ün bağlanma yerlerine çok yakındır.Bu nedenle bu antibiyotiklerle birlikte kullanıldıklarında ontogonostik etki gösterirler.

Klindamicin oldukça geniş spektrumlu bir antibiyotiktir.Esas olarak anaerobik bakteriler olmak üzere aerobik Gram(+) bakterilerde’de etkilidir.

Linkozamidlerin direnç mekanizmaları

Gram(-) bakterilerin klindamicine dirençli olmaları hücre duvarlarının ilaca az geçirgen olmasındandır.Duyarlı olan Gram(+) bakterilerde gelişen direnç ise 50S ribozomal alt birimin 23S ribozomal RNA’sının metilasyonu ile gerçekleşir.Bu genellikle plazmid aracılığıyla aktarılabilen bir direnç mekanizmasıdır.Bazı bakterioides flagilis suşlarında bu tip dirence rastlanmaktadır.Genellikle linkozamidlere dirençli bakteriler eritromicinede dirençlidir.Bunun terside geçerlidir.Bir diğer direnç mekanizmasıda bazı staphyllococ larda görülen moktive edici enzim salınması mekanizmasıdır.Bu enzim aracılığıyla linkozamidlerin adenilasyonu dirence neden olur.Lincomicin’de bu yolla yüksek dirençlilik ve bundan sorumlu gen gösterilebilmiştir.

Tetrasiklinler

1940’lı yılların sonunda bazı doğal antibiyotikler keşfedilmiştir.Bunlar arasınada yer alan chlotetracyline ve oxytetracyline tetrasiklin grubu antibiyotiklerin ilk üyeleridir.Daha sonra hem doğal hemde semi-sentetik tetrasiklin keşfedilmiştir.Günümüzde 1000’den fazla tetracycline bilinmektedir buna karşın sadece 7’si klinikte kullanılmaktadır.

Tetrasiklinlerin kimyasal yapıları

Tetrasiklinlerde 4 halkalı bir karboksilik yapı olan hidronaftasen çekirdeği bulunur.Tetrasiklin anologları bu yapının 5.,6.veya 7. pozisyonlarındaki gruplara farklılık gösterir.

Tetrasiklinlerin etki mekanizmaları

Tetrasiklinler telopatik konsantrasyonlarda bakteriostatikdir.Protein sentezini inhibe ederek bakterinin çoğalmasının engeller.Protein sentezinin inhibasyonu tRNA ile mRNA arasındaki kodon-antikodon etkileşiminin bozulması sonucu aminoasil tRNA’nın ribozomal akseptör bölgeye tutunmasının engellenmesine bağlıdır.Ribozomların 30S alt birimine bağlanan tetrasiklinler amino-asil tRNA’nın ribozomal akseptör bölgeye tutunmasını önler.Böylece peptid zincirine yeni aminoasit’ler eklenemez.Ribozoma ulaşmak için bu antibiyotiklerin bakteriyal sitoplazmik membranın hidrofobik lipid tabakasından geçmesi gerekir.Fizyolojik Ph’da(7-7.4) tetrasiklinler 2 serbest baz formunun karışımı şeklinde bulunur.Düşük enerjili lipofilik non-iyonize yapı yüksek enerjili hidrofilik yapı şeklindedir.2 yapınında tetrasiklinlerin antibakteriyal aktivitesi için gerekli olduğuna inanılmaktadır.Düşük enerjili lipofilik form sitoplazmik membrandan geçişi sağlarken yüksek enerjili hidrofilik form ribozoma bağlanır.Tetrasiklinlerin protein sentezinin selektif olarak bakterilerde inhibe etmesi memeli hücrelerindeki 30S ribozomların bu grup antibiyotiklere nispeten duyarsız olmasına ve bunun yanısıra tetrasiklinlerin bakteri hücrelerinde aktif olarak birikmesine bağlıdır.

Ribozomal düzeyde etkili tetrasiklinlerin hücre içine trasportu yakın zamanlarda detaylı şekilde araştırılmıştır.Gram(-) bakterilerde dış membrandan geçiş porinlerden ve pasif difüzyon yolu ile olmaktadır.Sitoplazmik membranda ise en bağımlı ve en bağımsız sistemler rol oynamaktadır.

Tetrasiklinler geniş spektrum teriminin kullanıldığı ilk önemli grup antibiyotiklerdir.Bütün tetrasiklinlerin antimikrobiyal spektrumları aynı olmakla birlikte etki derecesi farlılık gösterir.Gram(+) ve Gram(-).aerop ve anaerop bakterilere,mycoplasma,rickettsia,chlamydia’lara etkilidir.Konak hücreye penetre olam özelliğindedir.Bu nedenle hücre içi paraziti olan bakterilerle gelişen infeksiyonların(ÖR:Bruselloz) tedavisinde kullanılırlar.Diğer taraftan bir çok Gram(-) çomak cinsinin ,stafilococ,pnömokok ve gonokokların direnç kazanması nedeni ile bugün kullanım alanı oldukça sınırlanmıştır.

Tetrasiklinlere direnç mekanizması

Tetrasiklinlere karşı bakteriyel direnç esas olarak kazanılmış ve çapraz direnç niteliği taşır.Bu nedenle geliştirilen genler plazmid veya transpozonlarda yerleşmiştir. Bu nedenle direnç farklı bakteri türleri arasında hızla yayılır.Nitekim hayvan genlerine tetrasiklin eklenmesi bir çok bakteri türünde direnç gelişmesine ve direnç türleri ortaya çıkmasına neden olmuştur.Tetrasiklin direncinde rol oynayan 3 farklı biyokimyasal mekanizma bildirilmştir.

1.Antibiyotiğin en bağımlı olarak hücre dışına çıkmasına(efflux) bu mekanizma Enterobacteriacea’de temel direnç mekanizmasıdır.

2.tetrasiklinlerin ribozomlarca bağlanamaması ki buna “ribozomal korunma” denir.Neisseria türlerinde direnç bu yolla gelişir.

3.tetrasiklin molekülünün kimyasal değişikliğe uğraması

Metronidazol ve diğer 5-nitroimidazoller

5-Nitroimidazollerin ilk örneği ve üzerinde en çok çalışılan metronidazol 1959’da üretilmiştir.Bunu takiben yapı ve aktivite yönünden metronidazole benzeyen diğer türevler elde edilmiş ve klinikte oldukça yaygın kullanılmaya başlanmıştır.Başlangıçta sadece bazı protozoon enfeksiyonlarında kullanılan metronidazolun antianaerob(linfostasyon:parazitlerin neden olduğu enfeksiyon) etkinliği Trichomonas vaginalis enfeksiyonu nedeni ile metronidazol kullanılan bir hastalık enfeksiyonunda iyileşmesi üzerine fark edilmiştir.Bu grupta bulunan ornidazol ve tridazolün bazı kantitatif farklılıklar dışında farmokinetiklere ve klinik kullanım indikasyonları metronidazolle hemen hemen aynıdır.5-Nitroimidazoller içinde invitro ve klinik kullanım açısından en çok inceleneni metronidazol olduğu için en iyi bilinen türüde budur.

Metronidazolün kimyasal yapısı

Metronidazolün kimyasal yapısı şekildeki gibidir ve diğer 5-nitroimidazollerin yapısı metronidozole benzer.

Metronidazolün etki mekanizması

5-Nitroimidazoller trikomonosidal,amibisidal(Enteoeba histoylica:amipli dizanteri) ve anaerob bakterilere bakterisidal etkilidir.Ayrıca diğer hiposik ve anosik hücrelere de selektif toksik etkileri vardır Metronidazol ve diğerleri hücre içi düzeyi azalttığı için hücre içine gidiş hızlıdır.Hücre içinde aktif ürünler yoğunlaşı .İ lacın hücre içindeki aktivasyonu redüksiyon işleviyle olur.Düşük redox poansiyeli olan e transport proteinleri(ÖR: Clostridium da ferrodexin gibi) yardımı ile anaerob hücrelerde nitro grupları indirgenir.Nitro nitrossfree radikaller nitrosu ve lidro gibi ürünler gibi toksik ara ürünler oluşur.Daha sonra molekül inaktif son ürünlere parçalanır.Sitotoksik etkinin tüm mekanizması bilinmemekle birlikte toksik ara ürünlerin hücre DNA’sına bağlanarak onu tahrip ettiği düşünülmektedir

Metronidazollerin Antimikrobiyal aktiviteleri

Protozoonlara etkinliği:

5-Nitroimidazoller trichomonas vaginalis ,Entemoeba histolyica ,Giardia lamblia gibi protozoonlara etkilidir.

Bakteri etkinliği:

Metronidazol,ornidazol,thinidazol anaerob bakterilerin çoğuna etkilidir.Başta Bacteroids fragilis olmak üzere Bacteroides türlerine,fusobacterium türlerine,Pentococ ve Pentostroptococ gibi anaerob coclara,Clostridium perfingers ve diğer clostridium türlerine ,Gram(-) anaerob coc’lara son derece etkilidirler.

Zaman içinde duyarlı bakterilerde Metronidazole karşı direnç gelişmesinin olmadığı bilinmektedir.Pek çok ülkeden elde edilen çalışma sonuçlarına göre Bakteriides fragilis türlerinde direnç rastlanmadığı görülmüştür.Oysa aynı bakterilerde diğer anaerob ilaçlara karşı değişen oranlarda direnç saptanmıştır.

Sistemik etkili antifungan ilaçlar

Sistemik etkili antifungan ilaçlar bir çok yönden sistemik antibakteriyel kemoterapatiye benzemekle birlikte bazı önemli farklılıklar taşımaktadır.Bu farklılıkların başında Eukaryotlarda birçok kimyasal reaksiyonların ortak olması etki mekanizmaları kısıtlı sayıda antifungan ilaç bulunması gelmektedir.Ayrıca antibakteriyal ilaçlara göre tedavi yanıtı da düşük ve antifungal duyarlılık testi henüz standardize edilememiştir.İnvitro sonuçlar tedavi yanıtı ile her zaman korelasyon göstermemektedir.Genel ve bütün bakterilere etkili bir antibakteriyal ilaç olmadığı gibi ,genel ve bütün mantarlara etkili bir antifungal ialç da yokturFungal enfeksiyonların tedavisinde doğru tanı konakçı faktörlere ilaç farmokolojisi ve ilaç etkileşimleri sonucu belirleyen başlıca etkenlerdir

1.Polienler:

a.Amphotericin-B:Sistemik mantar enfeksiyonlarının tedavisi 1953’de amphotericin’in keşfi ile mümkün olmuştur.Fungal enfeksiyonların sistemik tedavisinde uygulanan tek polien olan Amphotericin-B aynı zamanda klinik kullanımdaki en toksik antimikrobial ajanlardan biri olmasına ve tedavi alanına Azollerin de girmesine karşın özellikle immün sistemi zayıflamış konakçıda sistemik fungal enfeksiyonlarda standart tedavi olma özelliğini korumaktadır.

Amphotericin-B streptomyces nodosus’un fermantasyonu ile elde edilmiş bir yan ürünüdür.Amphotericin-B polien makrolid sınıfı bir antibiyotiktir.Bugrupta Nistatin ve Natamycin’de bulunmaktadır.

Amphotericin-B’nin etki mekanizması

Amphotericin-B Eukaryotikhücre mekanizmasındaki sterollere bağlanarak katyonların ve nükleoproteinler gibi makromoleküllerin hücreden dışarıya sızmasına ve sonuçta hücre ölümüne neden olur.Amphotericin-B’nin mantar membran yapısında bulunan ergosterole affinitesi memeli membranındaki kolestrolden daha fazladır.Ergosterole bağlanma antifungal aktiviteyi kolestrole bağlanma ise toksisiteyi meydana getirir.Antifungal aktiviteye ek olarak Amphotericin-B’nin hücre proliferasyonunu(bölünme)uyardığı ve deneysel çalışmalarda hücresel immunostümülan etki gösterdiği saptanmıştır.

Amphotericin-B ye direnç mekanizması

Amphotericin-B ye direnç gelişimi 2gg/ml konsantrasyonda inhibisyon olmaması şeklinde tanımlanır.Mantarların hücre membranındaki ergesterol sentezini azaltarak Amphotericin-B’ye dirençli hale geldiği düşünülmektedir.Laboratuvar’da Candida albicans ve Candida immifis’dedirenç gelişebildiği gösterilmekle birlikte klinik uygulamada fazla karşılaşılan bir direnç problemi yoktur.

b.Liposomal Amphotericin-B:Amphotericin-B’nin liposomlara inkorperasyonu yada Amphotericin-B ve kolestrol komplexleri oluşturmasıyla elde edilen preparatlar tedavi alanında yeni bir seçenek oluşturmaktadır.Klinik araştırmalarda deoxykolat tuzuna göre oldukça yüksek dozlarda (2-50gg/kg.gün) liposomal Amphotericin-B ile serum düzeylerinin yüksekliği buna karşılık toksisitenin önemli ölçüde azaldığı gösterilmiştir.Liposomal Amphotericin-B esas olarak retiküloendotelyal sistemde dağınık olmakta diğer dokulara daha az geçmektedir.

2.Fluctosyne:

Fluctosyne (5-floro-sitoyne) sitozinin florlu bir analogudur.İlk kez 1950’lerde antineoplastik ilaç olarak geliştirilmiş ancak tümör tedavisinde etkili olmadığı görülmüş 60’lı yıllarda antifungal aktivitesi saptanmıştır.

Fluctosyne’in etki mekanizması

Fluctosyne sitozin permeaz enzimi ile hücre içine alınır ve sitozin-D aminaz ile 5-flor urasil’e dönüşür.5-flor urasil pirimidin kromozomdaki urasilin yerine geçerek DNA sentezini ve sonuçta protein sentezini inhibe eder.Daha sonra birkaç aşamadan geçen bu bileşik timidilat sentetaz enzimi yardımıyla inhibe edilen 5-flor deoxy uridin monofosfat metabolitine dönüşür.Mantar hücreleri 5-flor urasili doğrudan doğruya hücre içine alamaz.

Antiviral tedavi

Viral enfeksiyon tedavisinde gelişmeler tanısal tekniklerin artmasıyla birlikte hızlanmış ve hastalıklarda tedavi hastalıktan daha tehlikelidir şeklinde düşünce giderek değişmeye başlamıştır.Klinik virolojideki gelişmelere paralel olarak artık hem her klinisyon viral bir çok hastalığın tanısının laboratuvar testleri ile destekleyebilmekte ve antiviral tedavi gün geçtikçe ilerlemektedir.Bu gelişim 2 yönde olmaktadır

kemoterapi ve immünoterapi:Kemoterapi yaklaşımı viral replikasyonu spesifik adımlarda bloke etmeyi amaçlamaktadır.İmmunolojik yaklaşım ise konağın viral enfeksiyonlara karşı immunolojik direncini arttırmak üzerinde yogunlaşmıştır.İmmunoterapide kulanılan maddeler viral enfeksiyon vereplikasyondan çok immunolojik cevabı etkilediğinden biyolojik cevap değiştiriciler olarak adlandırılırlar.Vorisella’ya karşı etkili olan ilaçlar ÖR:tiosemi karbazonlar,insanda bir viral hastalığı önlemede ilk kez başarıyla kullanılan ilk kemoteratik ajanlar ı oluştururlar.İlk kez 1950’de bir grup araştırmacı 2-triosemi karbazonun tavuk ve fore embriyolarında vaksinya’ya karşı invitro aktivitesini göstermişlerdir.Daha sonraları trisemi karbanozun insanada vorisella enfeksiyonunu önlediği gösterilmiştir.2.antiviral ilaç grubu olan karboksiklikler 1960’lı yıllarda geliştirilmiş 1961 yıllında ise Amantadinin infloenza-A’yı önlediğini bilim adamları ortaya koymuşlardır.Ancak aradan 30 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Amantadin dar spektrum etkisi ,etki spektrumunun kısıtlılığı ve hastalığın ilk birkaç gününde verilmediği zaman etkisinin çok az olması nedeni ile etkili bir antiviral ilaç olarak yaygın kullanıma girmemiştir.1975’li yılların başlarında İnterferonlar viral enfeksiyonların tedavisinde ümit veren biyolojik cevap vericileri olarak ortaya çıkmıştır.En önemli özellikleri antiviral spektrumlarının geniş olmasıdır.Günümüzde interferonların a,b,c, olarak 3 farklı tipi bulunmaktadır.Bu proteinlerin virüslerin üzerine doğrudan etkisi yoktur.Salgılandıktan sonra hormon gibi fonksiyon görürler.Plazma hücre membranında spesifik ve non-spesifik reseptörlere bağlanıp internalize olurlar ve hücrenin enzimatik aktivitelerini değiştirerek viral proteinlerin üretimini azaltırlar.Ancak klinik çalışmalarda beklenen etkinlik elde edilememiştir.

Üreme faktör analogları

Pek çok kimyasalın deri üzerine antiseptik olarak kullanılmasına rağmen insen vücudunda kullanıldığında çok toksik olduğu bilinmektedir.Enfeksiyon hastalıklarının kontrol edilebilmesi için ajanların internal olarak kullanılabilmesi esastır.Daha önceden bildiğimiz gibi böyle ajanlara kemoterapatik ajanlar denir ve bunlar modern tıpta rol oynamaktadır.Başarılı kemoterapatik ajanların anahtarı selektif toksisitedir.Bu durum organizmanın(hayvan ,insan) etkilenmeksizin bakteri ve diğer mikroorganizmaların inhibe edilmesini kapsar.

Sülfa ilaçlar

Organizmalar bu kimyasal maddeleri sentezleyemezler.Butip maddeler üreme faktörleri ile benzerdir fakat üreme faktörlerinin kullanımı bloke eder ve bu sebepten üreme faktör analogu olarak bilinirler.Üreme faktör analogları genellikle üreme faktörlerine yapısal olarak benzerdir.Fakat farklılık gösterir.Bunların ilk keşfedileni sulfa ilaçlardır ve ilk modern kemoterapatik ajanlar olup spesifik olarak bakteri üremesini inhibe eder.Bu ajanlar bilinen pek çok hastalığın tedavisinde yüksek başarı sağlamışlardır.En basit sülfa ilaç sülfanilamid lerdir.Sülfanilamide para amino benzoik asid(PABA) analoğu gibi davranır.PABA mikroorganizmaların çogunun üremesi için gerekli bir üreme faktörüdür ve folik asitin yapısına girer.Folik asit üreme için lüzumlu enzim sisteminde bir koenzim gibi rol oynar.Timidin,purin gibi nükleotidlerin ve metionin,serin gibi amino asitlerin biyosentezi bu şekilde olmaktadır.Sülfoniamid PABA enzimini inhibe ederek PABA’nın kullanıp folik asit yapısına girmesine engel olur.PABA ve Sülfonilamidin yapıları benzediğinden enzimin aktif yüzeyine 2.sinden 1.si bağlanır.İnhibisyon gerçekleşebilmesi için sülfonamidin PABA’dan daha fazla miktarda bulunması ve enzimle ilişkiye girmesi gerekir.Besiyerine ekilen muayene maddesinde bulunan sülfonilamidlerin inhibisyon etkisi PABA ilavesi ile ortadan kaldırılırBazı araştırmacılar sülfonilamidlerin dehidrogenaz ve karboksilaz gibi bakteri enzimlerini inhibe ederek bakterinin üremesine engel oldugunu bildirmektedir.Sülfonamidler folik asit sentezini sadece bakterilerde inhibisyona uğratırlar.Yüksek organizasyonlu canlılarda(hayvalsal hücreler) etkisizdir.Çünkü bakteriler kendi folik asitlerini kendileri sentezlerler.Buna karşılık yüksek organizasyonlu canlılar folik asiti dışardan hazır olarak alılar.

Diğer üreme faktör analogları

Analoglar çeşitlidirler ..aminoasitler,porinler,pirimidinler ve diğer bileşenlerden oluşmaktadırlar.

Üreme faktör analogları strüktürel olarak birbirlerine benzerlik gösterirler.Bu örneklerde analog fluorine veya bromine atomun moleküler eklenmesiyle oluşmuştur.Florine nispeten küçük bir atomdur ve molekülün şeklini bütünüyle değiştirmez.Fakat molekülün kimyasal özelliğini değiştirerek bileşiğin hücre metabolizmasındaki yürüttüğü normal aktivitesini etkiler.Fluorouracil nükleik asit bazlarından urasile bromurasil’de timine benzer.Bromurosil gibi bazlara benzeyen kimyasalllar aynı zamanda mutajaen olarak kullanılabilirler.Üreme faktör analogları aynı zamanda viral ve fungal enfeksiyonların tedavisinde kullanışlı ve bunlar güçlü metabolik inhibitörlerdir. Hücre içine alınabilen bu bileşiklerin genel bir sınıfı bakteriostatik etki gösterir ve selektif toksisiteye sahiptir.

Bacitracin:

Sporlu bir bakteri olan Bacillus licheniformis bu polipeptid antibiyotigini üretmektedir.Bacitracinler Gram(+) bakterilere karşı bakterisidal etkilidirler . (ÖR:Troponema,Neissena) Fakat bacitracin Gram(-) veya anaeroblara karşı etkisizdirler.Direnç nadiren görülür.Yüksek düzeyde renal toksisiteye sahip olmalarından dolayı derideki yüzey lezyonlarını,yaraları veya mukoz membranlarda bulunan karışık bakteri florasının suprese etmek amacıyla topikal olarak kullanılmaktadır.

Rifamicin:

Bakterisid etkili bakterilerde mRNA sentezini RNA polimeraz enzimini inhibe ederek gösterir.Gram(+) coc’lar(streptococ,staphyllococ,Pneumococ,streptomycin aureus..)gibi aside dayanıklı bakterilere etkilidir

Rifampisin:

Yaygın olarak tüberküloz tedavisinde kullanılır.Rifampisin kullanımında görülen en yaygın durumlardan biri direnç gelişme problemidir.Rifampisin ağız yolu ile alınır.Mide ,bağırsak kanalından iyi absorbsiyonu olur.Maximum ilaç kapasitesine ulaşma süresi 1-2 saattir.

Vancomycine:

Bu antibiyotik özellikle stapyllococ olmak üzere Gram(+) bakterilerin çoğuna bakterisidal etkilidir.Vancomycine metisilin dirençli S.aureus’a etkili tek ilaçtır ve Chlamidya ve Mycoplasma gibi Gram(-) organizmlara karşı hiçbir etkisi yoktur.Çünkü hücre duvarı biosentezine etkili bir antibiyotiktir.Vancomycine diğer ilaçlara karşı dirençli Gram(+) bakterilerle ortaya çıkan pek çok ciddi enfeksiyonun tedavisinde veya 3-lactam grubu antibiyotiklerle hiper hassas olan hastaların tedavisinde kullanışlıdır.Vancomycine Enterococlar vediğer Gram(+) bakterilere karşı aminoglikozitlere sinerjitik etkili olarak kullanılabilmektedir.Vancomycine için temel gösterge diğer ilaçlara dirençli staphyllococ’ların olduğu sepsis ve o kardi gibi enfeksiyonlardır.Ayrıca vancomycine Enterococ ların neden olduğu endokardit tedavisinde aminoglikozidlerle veya Gram(+)lerin etken olduğu menengitis tedavisinde kullanılırlar.Vancomycine’in diğer bir kullanımı penicillin dirençli streptococcus pneumonsa enfeksiyonlarda tedavisidir.

Vancomycine ‘e direnç staphyllococcus baemolyticus ve Enterococ’larda görülmektedir.Direnç mekanizmasında peptidoglukan benzeri kimyasal bileşenler üretilir ve doğal olarak Vancomycine bunu tanıyamaz.

Dezenfektan,antiseptik ve sıhhileştirilmiş madde

Dezenfektan madde mikroorganizmaların ve vejetatif şekillleri ile öldürür.Bazı bakterilerin spor formlarına etki etmez.Dezenfektan maddeler hastalık yapan mikroorganizmaları sayıca azaltsada herzaman tam bir sterilizasyon sağlanamaz.Bazı sporosit kimyasal maddelerde vardır.Germisid kelimesi dezenfektanlara eş olarak olarak kullanılır.Bakteriosid madde bakterilerin vejetatif şekillerini.Virüsleri inaktive eden maddelere virüsid denir.Mantarlara etki eden dezenfektanlara fungusid olarak adlandırılırlar.Dezenfektan maddeler dokulara zarar verdiği için cansız eşyaların kısmen sterilizasyonunda kullanılır.Bazı dezenfektanlar fazla sulandırıldıklarında veya kısa süre tesir ettirildiğinde mikroorganizmanın üremesini durdurucu etki gösterirler.Bunlar dokularada fazla zararlı olmadığından antiseptik madde yerine kullanılabilirler.

Antiseptik mikroorganizmaların üremesini durduran yüksek konsantrasyonda olduğunda ve uzun süre temas ettirildiğinde mikroorganizmaları öldüren maddelerdir.Ciddi zararı olmadığından antiseptikler canlı dokulara uygulanır.Bakteriyostatik madde vejetatif bakterilere etki etmeden üremesini durdurur.

Sihhileştirilmiş maddeler:Cansız eşyadaki mikroorganizma sayısının hijyen şartlarına uygun olan zararsız bir seviyeye indirir.Bu terim özellikle besin maddelerinin hazırlanmasında ve korunması konularında kullanılır.

Dezenfektan maddesinin etkisi bir çok faktör ile değişir.Bazıları organikmadde bulunmadığında çok etkilidir,Protein mevcutiyetinde etkisiazalır(böyle maddelerin pratikte değeri az olur) Dezenfektan maddelerin denenmesinde dezenfektanın kullanıldığı şartlara göre denemeyi yapmak önemlidir.Aynı zamanda germisid etkisini bir standartla mukayese etmek uygun olur.Bunun için mevcut metodlar vardır ve kullanılmaktadır.Genellikle denenecek maddenin etkisi fenolun Sarmonella typhi üzerine olan dezenfektan etkisi ile kıyaslanır.Deney sporlu bakteri ve organikmadde bulunmayan şartlarda gerçekleştirilir.Bu koşullarda başarılı sonuç vermeyen dezenfektan değerli sayılamaz.Bu koşullarda başarılı olsa bile dış şartlardaki etkisinin ne olacağı düşünülmelidir.Bu nedenle dezenfektan madde belirli bir süre organik maddelerin varlığında denenerek test edilir.Bu test esnasında dışkı , maya…gibi örnekler kullanılır.Genellikle test bakterileri olarak sarmonella typhi denenir

Kimyasal maddelerin mikroorganizmalara etki şekilleri

Kimyasal maddeler mikroorganizmalara farklı şekillerde etki ederler.

1.Protein’ lerin pıhtılaşması(denatüre):Mikroorganizmalardaki proteinler genellikle enzimatik yapıdadır ve yaygın bir kollordal yapı gösterir.Kullanılan kimyasal madddenin etkisiyle bu proteinler pıhtılaşır ve çöker ise iş göremezler ve hücre ölür.

2.Hücre zarının harap olması:Hücre zarı bazı çökeltileri geçirir bazılarını geçirmez.Bu zarda biriken maddeler fizyolojik ve kimyasal özellikleri bozarlar.Buda hücrenin ölümüyle sonuçlanır.

3.Serbest sülfidril(SH)gruplarının kaybolması:Hücredeki enzimlerin çoğu sistein ihtiva eder ve SH grupla biten zincirler vardır.Bu enzimler SH grupları serbest ve indirgenmiş olmazsa çalışamazlar.Oksidan bir madde ile temas halinde olan hücrelerde SH gruplar etkileneceğinden enzim sistemleri bozulmuş hücreler ölür.

4.Kimyasal antagonizm:Enzimler kendi doğal sustratlarına ilgi duyar onlara bağlanırlar ve aktivitelerinin gösterirler.Kimyasal yapısı enzimin substratına banzeyen başka bir maddeyede enzim ilgi duyabilir fakat bu maddeye bağlandığı zaman enzim iş göremez.Hücrede enzimin asıl substratının yerinin buna benzeyen başka bir madde alır ise enzim çalışamaz ve hücrenin üremesi inhibe olur.

İnorganik bileşikler

1.asitler ve alkaliler:Yüksek bir ayrışım gösteren kuvvetli asit ve kuvvetli alkalilerin bakterisid etkileri çok fazladır.Düşük konsantrasyondaki asit ve alkali maddeler diğer dezenfektan maddelerin etkisini artırırlar.H2SO4,HCl,HNO3 gibi kuvvetli asit ve karbohidroksik,Na hidroksik gibi kuvvetli alkaliler proteinleri hidrolize ederek veya koagule ederek mikroorganizmaları öldürürler.Asit ve alkaliler eşyalarıda tahrip ettiğinden pratikte çok kullanılmazlar.H2SO4’ün %0.2’lik çözeltisi su brularının,HCl’nin % 0.2 ‘lik çözeltisi şarbon şüpeli hayvanların kıl ve derilerinin dezenfektasyonunda kullanılmaktadır.

Bazik asitin % 1-3 orannındaki çözeltisi göz antiseptiği olarak kullanılır.Bu asit toz halinde yaralara serpilerek özellikle Pseudomonas aureginosa’ya karşı kullanılabilir.

2.Tuzlar:Tuzların çoğu az miktarda üremeyi artırıcı yüksek miktarlarda bakterisid etkilidirler.Tuz çözeltileri distile suda hazırlandığında protein ihtiva eden çözeltilerden daha toksiktir.Fizyolojik tuzlu su bakterisid etkili olabilir.Bakır,Ag,Hg..gibi ağır metallerin tuzları yüksek konsantrasyonlarda olduğunda proteinleri pıhtılaştırırlar.Yüksek kaonsantrasyonları insan dokuları için zaralıdır.Cu kaplarında bakırsülfat bulunabilir.Bunun için insan sağlığı açısından zararlı olabilir.AgNO3 göz,burun ve boğaz mukozalarında antiseptik olarak kullanılabilir.Mg klorür kuvvetli bir dezenfektandır.

3.Oksidan maddeler:Bu maddeler serbest sülfidil gruplarını okside ederek hücreleri inaktive ederler.Etki bakteriyostatik veya bakterisid olabilir.Dezenfektan olarak kullanılan oksidan maddelerden H2O2,Kpermanganat,O3,Cl ve I bileşikleri Ag ve Hg gibi ağır metallerin tuzları vardır.

H2O2’nin % 3’lük çözeltisi antiseptik olarak kullanılır.İnsan dokuları ve bir çok bakterinin üretmiş olduğu bir enzimle çabucak bozulur.(katalaz) Bilhassa organik maddeler bulunduğunda fazla etkili değildir.KMnO4 ‘ün % 0.1’lik çözeltisi antiseptik etkilidir.O3’ün sudaki çözeleltisi antiseptik olarak kullanılır.Suların dezenfektasyonu için tercih edilir.Cl içme ve yüzme havuzlarının dezenfektasyonunda bromda tercih edilir.I alkoldeki ve sudaki çözeltileri kuvvetli dezenfektan bir maddedir.

Cerrahide deri antiseptiği olarak su ile sulandırılmış tentirdiyot kullanmak gerekir.Yaraların temizlenmesinde en çok tercih edilen antiseptiktir.

I ihtiva eden ve suda eriyen bileşiklere iyodoforlar denir.Suda eritildiklerinde serbest I açığa çıkar.Cl bileşiklerinde olduğu gibi iyodoforlar temiz yüzeylerde daha düşük konsantrasyonlarda kullanıldıkları halde kirli eşyanın temizlenmesinde yüksek tercih edilir.

Kireçli maddeler ki bunlar sönmemiş sönmüş kireç,kireç sütü,kireç koymağı dezenfektan etkili olarak çevre sağlığını tehdit edecek ortam ve materyallerin dezenfektasyonunda çok kullanılırlar.

Organik bileşikler

1.Organik metal bileşikler:Bunlar bilhassa Hg ve Ag bileşikleridir.Daha çok bakteriostatik etkilidirler.Bu nedenle pratikte çok tercih edilmezler.Ag’li bileşikler göz,burun ve boğaz mukozolarında antiseptik olarak kullanılabilirler.Fakat bakteriler üzerine etkili oldukları gibi dokularada zarar verebilirler.O nedenle uzun süreli kullanılmazlar.

2.fenoller:Asit pembe kristaller halindedir.Zayıf bir asit olduğu halde % 3-5’lik çözeltileri kuvvetli bakterisittir.Bu konsantrasyonlarda proteinleri pıhtılaştırır.Bakterilerin vejetatif şekillerini hızlı sporlarını yavaş etki ederek öldürürler.

3.Deterjanlar:Yüzeysel aktif olan bu maddeler protein ve lipidlerle birleşip hücre zarının tahrip ederek veya kimyasal antagonistik etki göstererek mikroorganizmalara etki ederler.3.grupta toplanırlar.

a.Anyonik bileşikler: Sabunlar yüksek yağ asitlerinin Na ve K tuzları ve Nalorin sülfat tuzlarıdır.Anyonik deterjanlar Gram(+) bakterilere etkili oldukları halde Gram(-)’lere etkili leri yoktur.Bunlar genellikle temizlik için kullanılırlar.Sıcak su temizlik etkisini artırır.

b.Non-iyonik gruplar:Polieterler ve poligliserol esterleri olan bileşiklerdir

c.Katyonik maddeler:Bunlar 4 değerli bileşiklerdir.4 değerli amonyum bileşikleri besin ve sütlü maddeler endüstrisinde deterjan olarak kullanılmaktadırlar.Bunlar yağ,protein ve anyonik maddelerle inaktive olabildiklerinden kullanışları sınırlıdır.Benzen klorit(zefron) çok yaygın kullanılan bir katyonik dezenfektandır.

G

12 Temmuz 2007

Ikıncı Göktürk Kaganlıgı

IKINCI GÖKTÜRK KAGANLIGI

630 yilinda baslayan 50 yillik esaret döneminde Çin, Türk kavimlerini durmadan yerinden oynatir, parçalar ve böler. Yapilan ayaklanmalar da çok kanli bir sekilde bastirilir. Ancak bu baski ve siddet dönemi Türklerin millî benliklerini yok edemez. Aksine Türklerdeki millî suuru daha da perçinler. Türklerin bu devirde içine düstükleri hüzün ve kederin, acikli ve ibret dolu ifadelerini Orhun Kitabeleri’nde görmek mümkündür.

2.nci Göktürk Kaganligi, baski ve zulüm devirleri ardindan 681 yilinda Göktürk hanedan soyu Asina’dan gelen Kutlug tarafindan kuruldu. Kutlug, az zamanda akil hocasi Tonyukuk ile kaganligi, Ötügen baskent olmak üzere yeniden teskilâtlandirmistir. Bu sebeple Kutlug Kagan’a Il’i = devleti derleyip toplayan manasina Ilteris ûnvani verildi. Ordu ve diplomasi islerini Bilge Tonyukuk’a birakan Ilteris Kagan, kardesi Kapagan’i da sat tayin etti. Devlet kurulduktan sonra, elli yillik esaret hayatinin acisini çikarmak ve Türklerin kirilan gururlarini tamir etmek için Çin’e karsi sayisiz akinlar yapildi. Hatta bu akinlarin birinde 23 Çin sehrinin tahrip edildigi ve Okyanus’a kadar ulasildigindan bahsedilmektedir. Orhun Kitabeleri’nde Ilteris Kagan’in en büyük destek ve yardimcilarindan birinin esi Ilbilge Hatun oldugu belirtilmektedir.

Ilteris Kagan 692 yilinda öldügü zaman Göktürk Devleti eski hasmet ve gücüne erismis bulunuyordu. Yerine biri 8 yasinda Bilge, digeri 7 yasinda olan Kül Tigin adli ogullarinin yaslarinin küçüklügü sebebiyle, kardesi Kapagan, kagan oldu (692-716). Kapagan Kagan devri, fetihlerin devam ettigi ve Türk birliginin kuruldugu bir devir olmustur. Kapagan, bu birligi gerçeklestirmek için gerektiginde çok siddetli davranmistir. Bu sebeple Kirgizlar, Türgisler ve Basmillar itaat altina alinmis, Karluklar ve Oguzlar cezalandirilmisti. Ayrica onun zamaninda tarim reformu ve tohum islahi gibi hareketlere de girisilmisti. Bu amaçla gelismis Çin tariminin tekniklerinin uygulanmasi için Çin ile savasilmistir.

Kapagan Kagan 716 yilinda öldügü zaman siddet politikasinin bir neticesi olarak devlet içerisinde büyük karisikliklar bas gösterdi. Yerine geçen oglu Inal bu meselelerle bas edecek kabiliyette olmadigi için idareyi Ilteris’in ogullari Bilge ve Kül Tigin almak zorunda kaldilar. Her ikisi de amcalari Kapagan’in kaganligi zamaninda önemli devlet görevlerinde bulunmuslar ve basari göstermislerdi. Bilge, sat ûnvani ile devletin Bati ( Sol) kanadinin basinda bulunmustu. 716 yilinda Bilge, Kagan olunca küçük kardesi Kül Tigin, agabeyinin yerine devletin bati kanadinin basina geçti. Kül Tigin ayni zamanda ordunun düzenlenmesi isini de üzerine almisti. Babalarinin basveziri olan Bilge Tonyukuk tecrübeli bir devlet adami kimligi ile ayni görevine devam etti. Eski Türk devlet anlayisina göre iyi bir kaganin baslica iki özelligi olmaliydi: Bilgelik ve alplik. Bu iki kardesten Bilge Kagan, bilgelikle; Kül Tigin ise alpligi, cesareti ile söhret kazanmistir.

Bilge Kagan zamaninda devlet, eski güç ve itibarina kavustu. Çin ile ittifak hâlinde olan güçlü Mogol kabileleri ve Basmillarin olusturdugu tehdit ortadan kaldirildi .

Böylece doguda ve batida kaganlik sinirlari dogal sinirlarina kavusmus oldu. Bilge Kagan devri (716-734), Ikinci Göktürk Devleti’nin en parlak devri olmustur. Bu basarilar, üç Göktürk büyügünün; Tonyukuk, Bilge ve Kül Tigin’in azim, gayreti ve hepsinden önemlisi uyumlu çalismalari ile elde edilmisti. Önce Tonyukuk’un 725, sonra Kül Tigin’in 731 yilinda ölümü üzerine, iki büyük yardimcisini kaybeden Bilge Kagan da 734 yilinda öldü. Bu üç Türk büyügü adina ayri ayri dikilen kitabeler, bu çagin ölmez hatiralaridir.

Göktürk Kitabeleri’nde de söylendigi gibi, küçükler, büyükler gibi yaratilmadigi için, Bilge Kagan’dan sonra gelen Türk devlet adamlari da bilgisiz ve kötü olmuslardi. Ayrica Dokuz Oguzlar yani Uygurlar, Karluklar ve Basmillar gibi Türk kavimleri de güçlenmislerdi. Iste 743 yilinda bu üç Türk kavminin, Basmil Türklerinin baskanliginda toplanip, Göktürk Devleti’ni yikmalariyla Göktürk devri de sona ermistir.

Baslangiçta yalnizca akin ve savaslar için kurulmus gibi görünen Göktürk Kaganligi, artik VIII. yüzyilda, bir kültür devleti olma yoluna girmisti. Ayrica Türkçe konusan ve kendilerini birbirine yakin hisseden bütün Orta Asya halklarini bir araya getirmisti . Göktürklerin kurup gelistirdigi yüksek devlet anlayisi Orta Asya Türk boylarinin kolay kolay hafizalarindan çikmamistir. Iste bu açidan 744′te kurulan Uygur devleti Göktürklerin bir devami gibidir.

12 Temmuz 2007

Mitokondri

MİTOKONDRİ

Eukaryotik bütün hayvansal ve bitkisel hücrelerin sitoplazmasında bulunan, granüler veya ipliksi, küçük organellere mitokondriyum denir. Normal bir karaciğer hücresinde 1000-1600, bazı oositlerde 300.000 kadar mitokondri bulunur. Yeşil bitkiler hayvansal hücrelere kıyasla çok az mitokondri içerirler. Çünkü mitokondrilerin bazı görevleri kloroplastlar tarafından yerine getirilir.

MİTOKONDRİLERİN BULUNUŞU

Mitokondriler ilk olarak KOLLİCKER tarafından böbrek çizgili kas hücrelerinden izole edilmişler ve değişik tuzlu solusyonlar içinde bu yapıların osmotik reaksiyonları yaklaşık 150 yıl önce, o dönemlerde gözlenebilmiştir. 1850’den itibaren yayınlanan çalışmalarla beraber bu organelin ilk tanımlanması, 1894’de ALTMANN tarafından yapılmıştır. Işık mikroskobu ile hücrede granüller veya iplikler şeklinde görülen bu organele 1897’de BENDA, mitokondrion adını vermiştir. (Y.mitos: iplik ; chondrion :granül).

Mitokondriler canlı olarak ilk defa 1900 yılında MICHAELES’in kullandığı, bugün de kullanılan ve vital boya olan Janus yeşili B ile mavimsi yeşile boyanarak diğer hücre organellerinden kolaylıkla ayırt edilirler. Janus yeşili mitokondriler için özeldir. Bu boya için mitokondrilerin yeşile boyanması mitokondri içinde bulunan sitokrom oksidaz sisteminin boyayı oksitlenmiş halde renkli tutması, çevredeki sitoplazmada ise boyanın renksiz olan lökobaza redüklenmesinden ileri gelmektedir.

1913’de, O. WARBURG solunum enzimlerinin mitokondrilerde olduğunu gözlemiştir. Mitokondrileri düşük devirde santrifüj ederek dokulardan izole eden WARBURG, dokuların ezilerek parçalanması sonucunda bu organellerin hücre içi oksidatif reaksiyonları katalizleyen enzimler içerdiğini görmüştür. WARBURG ve WIELAND, 1920’lerde sitokrom oksidaz olayını ve Krebs Devri olarak bilinen ve küçük karbon zincirlerinin parçalanarak devamlı bir şekilde CO2 in meydana geldiği reaksiyonlar devrini açıklamıştır. KALCKAR, 1940’da solunum zinciri reaksiyonlarında oksijenin suya indirgendiğini ve yeni ATPler teşekkül ettiğini açıklamış, buna oksidatif fosforilasyon demiştir.

1934’de, BENSLEY ve HOERR, karaciğerden mitokondrileri ayırmışlar, organelin biyokimyasal olarak incelenme imkanı ortaya çıkmıştır. Canlı hücreler, ultrasantrifüjde 200.000-400.000 devirle santrifüje edilirlerse, santrifüj tüpünün dibinde, sitoplazmadan daha ağır ve yoğun olan mitokondrilerin parçalanmamış olarak toplanması sağlanır. Kimyasal analizler sonucu, bileşiminde %65-70 protein, %25-30 lipit, %2-3 kolesterol olduğu gösterilmiştir. Ayrıca solunum enzimleri, nükleik asitler (DNA ve RNA) nükleotitlerin (ATP) bulunduğu da öğrenilmiştir.

G. H. HOGEBOOM ve W. C. SCHNEIDER, 1948’de sitokrom faaliyetinin çoğunun gerçekten bu hücre fraksiyonlarında meydana geldiğini göstermişlerdir.

1950’li yıllarda bu reaksiyonlar A. L. LEHNINGER, G. H. HOGEBOOM tarafından trikarboksilik asit reaksiyonları gözlenmiş, hem yağ asitlerinin oksidasyonunun hem de oksidatif fosforilasyonun mitokondrilerde meydana geldiği kesin olarak açıklanmıştır.

1952’de PALADE ve SJÖSTRAND, elektron mikroskobu ile organelin ince yapısı üzerinde ilk bilgileri sağlamışlardır. Son yıllarda geliştirilen birçok teknikle organel çok daha iyi öğrenilmiştir.

Mitokondriler canlı hücrelerde incelenebilirler, ancak alçak kırılma indisleri nedeniyle boyanmadıkça kolay görünemezler. Doku kültürü hücrelerinde en iyi biçimde faz kontrast mikroskobu ile incelenebilirler.

Şekil 1.Mısır (Zea mays) kök ucunda meristem hücrelerindeki mitokondriyumlar. N, nukleus; nu, nukleolus; mi, mitokondriyumlar.

MİTOKONDRİLERİN KÖKENİ

Hücrede mitokondrilerin teşekkülü ile ilgili olarak üç görüş ortaya atılmıştır. Buna göre:

“1)Mevcut mitokondrilerin bölünmesi ile

2)Yeniden sentez edilmeleri ile

3)Veya başka yapıların gelişmesiyle” oluşmuşlardır.

Eski bir görüşe göre mitokondrilerin kromozomlar gibi kalıtımda rol oynadıkları, kromozomlar gibi bölünüp çoğaldıktan sonra yavru hücrelere geçtikleri kabul ediliyordu. Gerçekten de doku kültürlerinde mitokondrilerin birleştikleri gibi, yavaş yavaş büyüdükten sonra parçalandıkları görülmüş, mitozda yavru hücrelere bölünerek interfazda sayılarını arttırdıkları gözlenmiştir. Bu gözlem kolin eksikliği olan Neurospora’da yapılan bir deneyle doğrulanmıştır. Neurospora’ya radyoaktif kolin verildiği takdirde orijinal mitokondrilerden gelişen 2. ve 3. jenerasyondaki mitokondrilerde otoradyografi ile radyoaktivite saptanmıştır. Mitokondrilerin radyoaktivitesi her dölde yarı yarıya azalma göstermektedir. Bu, mitokondrilerin bölünerek çoğaldığını ve mitokondrilerin temel yapısına yeni maddelerin ilave edildiğini göstermektedir.

Elektron mikroskobu çalışmalarından sonra mitokondrilerin plazma zarından meydana geldiği kabul edilmiştir. Bira mayasının anaerobik kültüründe mitokondrilere rastlanmadığı halde, bu hücreler aerobik koşulara maruz bırakılacak olursa plazma zarlarının birleşip katlanarak gerçek mitokondrileri meydana getirdiği görülür. Bu gözlem mitokondrilerin yeniden sentez edildiğini savunan teoriyle bir uygunluk göstermektedir. Mitokondri dış zarının kimyasal yapısı ER zarına benzer ve iç zardan farklıdır. Dış zar lipid sentezinde iç zardan daha aktiftir. Mitokondrilerin dış zarı ile ER’un ilişkisi de elektron mikroskobu ile gözlenmiştir. Biyokimyasal deliller ile karaciğer mitokodrilerinin yarı ömürlerinin 5-10 gün olduğu gösterilmiştir. Bu gözlem hücrede mitokondri oluşumunun devamlı olarak meydana geldiğini ortaya koymaktadır.

Mitokondriler ancak birkaç gün yaşar. Enine bölünme ile çoğalır. Bunlar embriyonel hücrelerdeki promitokondrilerden de gelişir ve çok küçük vesiküller olup yoğun matriksli, çift membranlıdır. İç membranlarında zamanla kristalar gelişir. Promitokondriler, bölünme ile kendilerinden ve tomurcuklanma ile gelişmiş mitokondrilerden oluşur. Mitokondrinin ortalama ömrü hücreye göre daha azdır. Karaciğer hücre mitokondrileri 7-10 gün yaşar.

Sinematografi kullanılarak mitokondrilerin bölünme işlemlerinin incelenmesi ile bölünmeye başlarken mitokondrilerin uzadıkları, merkeze yakın bir bölgeden haltere benzer bir görünüm alacak şekilde boğumlandıkları, bu bölgeden ikiye bölündükleri, bölünmeden sonra da yeniden yuvarlak şekil aldıkları görülmektedir.

L.MARGULİS eukaryotik hücrelerdeki mitokondrilerin evrimsel süreçte prokaryotik organizmalardan geliştiklerine dair açıklamalarda bulunmuştur. Bu düşüncesini mitokondrilerde varolan DNA ve mitoribozomlara dayandırmıştır. Mitokondriler sahip oldukları DNA ve ribozomlar sayesinde hücrede bağımsız olarak nükleer ve sitoplazmik ribozomal işlemlere ait fonksiyonları yerine getirirler. MARGULİS’in bu fikri mitokondrial DNA’nın prokaryotik DNA’ya benzemesi, prokaryotik DNA gibi tek zincirli molekül olması mitokondrial ribozomların; sedimentasyon katsayılarından anlaşıldığı gibi protein ve RNA bileşimlerinden meydana gelmeleri ve prokaryotik ribozomlara ökaryotik ribozomlardan daha fazla benzemeleri gibi durumlarla daha fazla desteklenmektedir.

MİTOKONDRİLERİN BİÇİM ve BÜYÜKLÜKLERİ

Mitokondrilerin yapısı, biçimi, büyüklüğü, sayısı ve hücredeki yerleri, bulunduğu dokunun fizyolojik durumuna bağlı olarak hücreden hücreye değişiklik gösterir. Genellikle küresel, ovoid, silindirik, çomak ya da granül biçiminde olurlar. Bununla birlikte çomak biçimindeki mitokondrilerin parçalanarak granül, granül biçimindeki mitokondrilerin birbirleriyle birleşerek çomak biçimindeki mitokondrileri yaptıkları da gözlenmektedir.

Mitokondrilerin büyüklükleri de değişik olur. Pek çok hücrede çapları oldukça sabit(ortalama 0.5 µm), fakat uzunlukları farklıdır. Çomak biçimindeki mitokondriler 0.5µm-1µm çapında ve 2-3µm uzunluğunda olurlar. Az da olsa 7-9µm uzunluğunda mitokondrilere de rastlanır.

Mitokondrilerin biçim ve büyüklükleri kullanılan fiksatifin PH’ına ve osmatik basıncına bağlıdır. Genellikle sitoplazmaya homojen olarak yayılmalarına rağmen nukleus etrafında veya çevresel sitoplazmada toplanabilirler. Sitoplazmada mitokondri dağılımının, oksidasyon merkezi olarak kabul edilen bu organellerin gerekli enerji sağlamak için ATP’ı hücrenin gerek duyulan bölgesine iletmesiyle ilgili olduğu düşünülmektedir. Örneğin kas hücrelerinde mitokondriler halka halinde I- bandının etrafında yer alırlar. Sitoplazma hareketine bağlı olarak yerlerini pasif şekilde değiştirirler. Hücre bölünmesinde iğe yakın bölgelerde toplanırlar ve hücre bölünürken yavru hücrelere aşağı yukarı eş miktarda dağılırlar.

Şekil 2. Mitokondri ince yapı değişiklikleri.

MİTOKONDRİLERİN SAYISI

Mitokondrilerin sayısı hücrenin ve organelin aktivitesine bağlıdır. Bakteri ve mavi-yeşil algler gibi prokaryotik organizmalarda mitokondri bulunmadığı halde sitosolde onun görevini sitosolde mitokondri benzeri yapılar yada plazma membranı yerine getirmektedir. Bir fungus olan Blastocladiella emersonia da ve bir alg olan Chlorella jusca da tek bir mitokondri bulunmaktadır. Amip olan Choas’ta ise yüzlerce mitokondri vardır.

Yüksek hayvansal organizmaların hücrelerinde genelde farklı sayıda mitokondri bulunmaktadır. Örneğin sperm hücrelerinde yaklaşık 100 kadar, böbrek hücrelerinde 1000 kadar mitokondri bulunur.

İnce barsak yüzeyini astarlayan epitel hücrelerinin hücre yüzeyine yakın bölgelerinde çok fazla sayıda bulunan mitokondriler absorbsiyonda gerekli enerjiyi sağlamaktadırlar.

Hücrelerdeki mitokondri sayısının fazla olması o hücrelerde ATP kullanımının çok olduğunu göstermektedir.

Şekil 3. Memeli sperm hücresinde kamçının çevresinde yer alan mitokondriler.

ŞİŞME OLAYI

Oksidatif fosforilasyon önlendiğinde hacimlerinin 3- 5 katına kadar şişen mitokondriler solunumun normale döndürülmesi ya da ATP katılması durumunda eski hacimlerine dönerler. Tiroksin hormonu, fosfat ve Ca+2 gibi çeşitli etkenlerle oluşan mitokondrideki şişme olayında zar permeabilitesi artar.

Şişme olayı üzerindeki araştırmalar , mitokondri hücre içi sıvısının

gerektiğinde mitokondri içine alınıp gerektiğinde geri verilmesi gibi önemli bir diğer fonksiyonunun olduğunu da göstermiştir. Çift zara sahip mitokondride şişme 2 türlü gerçekleşir.Birinci tür şişmede su, K+ ve Na+ her iki zardan da kolayca mitokondriye geçebildiğinden şişme matrikste olur, matriksin yoğunluğu azalırken hacmi değişir. İkinci tip şişmede ise örneğin sakkaroz dış zardan iç zara kıyasla daha çabuk geçtiğinden matriksi sulandırmadan , dış zarla iç zar arasını ya da kristaların içini genişletecektir. Bu bize canlı hücrelerde mitokondrilerin oksidatif fosforilasyon merkezleri oluşları yanında aktif olarak su ve iyonları ilettiklerini de gösterir. Organelin diğer bir fonksiyonu içinde katyon birikiminin olmasıdır.

Şekil 4. Mitokondride görülen şişme tipleri.

İNCE YAPISI ve KRİSTALAR

Mitokondrilerin ince yapısını elektron mikroskobuyla görmek mümkündür. Işık mikroskobunda incelenmeleri için ozmik asit, potasyum bikromat kullanılır. Fuksin asiti ve demir hematoksilin de genellikle kullanılan boyalardır. Organel, dış taraftan her biri 60-80 Aº kalınlığında ve 60-80 Aº aralıkla birbirine paralel iki zarla çevrilidir. Her iki zar da plazma zarı gibi ” birim zar” özelliği gösterir, protein, lipid ,protein katlarından yapılıdır. Bununla birlikte plazma zarı ile mitokondri dış ve iç zarları arasında yapı ve fonksiyon bakımından farklar vardır.

PALADE ve SJÖSTRAND’ın elektron mikroskobu çalışmalarıyla organelin ince yapısı incelenmiştir. İçteki zarın mitokondrinin iç boşluğuna uzanan ve genellikle yassı keseler şeklinde olan kompleks katlanmalarına krista adı verilmiştir. Memeli hayvan hücresinde yaprak benzeri veya tüpe benzeyen kristalar varken,bitkilerde cep şeklinde sacculi denen yapılar vardır.

Şekil 5. Bir mitokondri kristasının görünümü. 1. Mitokondrinin dış zarı. 2. Mitokondrinin iç zarı. 3. Krista. 4. Küremsi başlıklı partiküller. 5. Başlıkları iç zara bağlayan silindirik boyun kısmı.

Şekil 6. Mitokondrilerde dış zar, iç zar, krista ve matriks

İç membran sadece belirli bazı moleküller için geçirgendir. (Mol ağırlığı<0.1 kg/mol). Daha çok transport proteini içerir ve proteince zengindir. (%75 protein, %25 lipid). Dış membran gibi kolesterol içermez. İç membranda ve cristada entegre olarak elektron transportu için enzim kompleksleri bulunur.

Son yapılan araştırmalarda, mantarlarda (BRACKER ve GROVE, 1971, eukaryotik hücrelerde, mitokondrilerin dış zarıyla ER zarlarının bağlantı gösterdiği gözlenmiştir. Bazen mitokondrilere bağlı sistemlerin az miktarda ribozom da içerdiği gözlenmiştirBu sistemlerin özel tipte proteinlerinin ER’den mitokondrilere iletimde rol oynadığı düşünülmüştür.

Şekil 7. Karaciğer, böbrek, sinir hücrelerinde krista yapıları.

Dış zarla iç zar ve aynı zamanda kristalar içinde devam eden dış bölmenin zarlar arasındaki kısmına periferal bölge (zarlararası bölge), kristalar içindeki kısmına intrakristal bölge denir. İkinci bölme mitokondri iç zarının çevrelediği kristaların arasında kalan iç bölmedir. Bu kısma mitokondri matriksi denir.

Matriks genelde homojen görünse de bazen çok ince filamentlerden oluşur ve yoğun granüller içerir. Bu granüllerin Ca² ve Mg² iyonlarını bağlayan yerler olduğu düşünülmektedir. Büyük granüller ribozomlardan 2-3 defa büyük olan yuvarlak yapılardır. Granüllerin bir tipi depo kalsiyum iyonlarıdır. Jele benzer sıvı yapıda olan matrikste tuzlar, su, Krebs çemberi (trikarboksilik asit çemberi)nin, sitrat siklüsünün ve yağ asidi oksidasyonun enzimleri bulunur. İç kısımlarda örneğin piruvat, karboksilleşir veya solunumda dekarboksilleşir; burada mitokondrial sentezlerin çoğu olaylanır. Ayrıca matrikste DNA, RNA ve mitokondri ribozomları olan mitoribozomlar bulunur.

Mitokondri ribozomları total olarak 55 S olmak üzere 35 S ve 25 S alt birimlerinden yapılmışlardır. Fibrillerin 30-40 AO çapında olduğu ve çeşitli tekniklerle bunun halkasal bir DNA ipliği olduğu gösterilmiştir. Bazen büyük protein kristalleri, vitellüs granülleri, glikojen taneleri görülmüş olup bunların da depolanabileceği düşünülmüştür.

Mitokondrinin dış zarı ile iç zarı arasında kalan zarlar arası bölgede adenilat kinaz ve nükleosid difosfokinaz enzimleri bulunmuştur. Bu aralıkla mitokondri iç zarının dış zarla yer yer birleştiği bölgelere temas bölgeleri (kontak bölgeleri) adı verilir.

İlk defa FERNANDEZ-MORAN (1962) tarafından geliştirilen negatif boyama yöntemiyle organelin ince yapısında daha ayrıntılı bir yapının varlığı ortaya çıkarılmıştır.Eğer mitokondriler hipotonik bir ortamda şişmeye bırakılır ve sonra fosfotungstata batırılırsa mitokondri iç zarının matrikse bakan yüzünün 8.5 nm çapında ve birer sapla iç zara bağlı partiküllerle kaplı olduğu matrikse bakan yüzünde 10 nm aralıkla düzenli sıralanırlar. Bu yapılara “F1 partikülü, Elementer partikül veya Racker faktörü” adı verilir. Organelde 104-105 kadar elemanter partikül bulunabilir. Bu partiküllerin baş kısımlarının oksidasyon ve fosforilasyonda rolü olan bir ATPaz olduğu bulunmuştur.

Mitokondri fonksiyonu ile ilgili olarak krista sayısı çok değişik olur. Kalp kası, böbrek tübülleri, çizgili kaslarda ve hayvanların uçma kaslarında, oksidatif fosforilasyon olaylarının arttığı durumlarda çok sık dizilmiş kristalara rastlanır.En fazla krista sayısı böceklerin uçma kaslarında bulunur.

Mitokondriler labil yapılı organellerdir. Farklı etmenlerin etkisinde değişikliğe uğrarlar. Zarar gören hücrelerde parçalanarak küçük taneler haline geçerler. İçlerinde yoğun maddeler birikerek daha şişkin hale gelebilirler. Değişiklikler bir sınırı aşınca mitokondriler dejenerasyona uğrarlar. Bundan sonra meydana gelen değişiklikler artık reversibl değildir. Reversibl olmayan değişiklikler üç şekilde gelişir:

1)Ya küçük tanecikler halinde parçalanarak dispersiyon oluştururlar

2)Veya şişerek geniş vakuoller haline gelirler

3)Ya da mitokondrilerin hiyalin granülleri haline dönüşmesiyle şişmiş, geniş, kitlesel birikintiler meydana getirirler.

Böylelikle çoğunlukla hücre ölür. Normal hücrelerde bir tür lisosom (sitolisosom) oluşumuyla mitokondriler dejenerasyona uğrayarak otolize olurlar. Mitokondrilerin bir başka hali de bir araya gelip birleşerek kondriosfer denen daha büyük cisimleri meydana getirmeleridir. Hacim ve şekil değiştirmeleri, kimyasal maddeler ve osmatik basınç değişiklikleriyle sağlanabilir.

MİTOKONDRİAL MEMBRANLAR

Mitokondriyi oluşturan iç ve dış membranlar yapısal ve fonksiyonel açıdan farklıdır. Membranlarda farklı fiksatiflerin ilerleyişleri farklı olduğundan zar kalınlığının tam olarak ölçülmesi mümkün değildir. Elektron mikroskobuyla yapılan ölçümlerde dış membranın 60A°, iç membranın 60-80 A° kalınlıkta olduğu tespit edilmiştir. Matrikse doğru yaptığı katlanmalardan dolayı yüzey alanı dış membrana göre daha fazladır. İç membranın matrikse doğru yaptığı girintiler olan kristalar organelin bir ucundan diğer ucuna paralel olarak ortasından uzanırken bazı hücrelerde ise ağ örgüsü gibi dallanırlar.

Kristalar, yüksek hayvan hücrelerinde ise istisnai olarak köprülere benzerler. Protozoa ve bazı bitki hücrelerinde tüm matriks alanını kaplayan düzenli tüpler şeklndedir. Aerobik aktivitenin derecesine göre sayılarında artma ya da azalma gözlenir. ATP ihtiyacı fazla olan dokularda mitokondride krista sayısı da fazladır. (Şekil 8-9 da farklı şekillerde kristalar.)

Son yıllarda iç ve dış membranların protein ve lipid organizasyonları ile ilgili olarak geniş çalışmalar yapılmıştır. Kimyasal olarak iki membran birbirlerinden ve diğer intraselüler membranlardan farklılık gösterirler. Protein içeriği iç membranda daha yüksektir. İç membrandaki proteinler membrana gömülüdür. Dış membran içtekine göre üç ya da dört kat daha fazla fosfolipid içermektedir. Çok sayıda kolesterol bulunmaktadır.

Şekil 10. Mitokondri iç ve dış zarlarının üç boyutlu görünümü. (Dr. L. Packer ‘den, copyright © New York Academy of Science, Ann .N. Y. Acad. Sci. 227, 167(1974).)

Membranlar dondurulup kırıldıklarında her iki membranında P ve E olmak üzere iki farklı yüzeyden meydana geldiği görülmektedir. Dış membranın ayrılan P yüzeyinin (PF), dış membranın E yüzeyinden (EF) üç kat daha fazla partikül içermektedir. Bundan farklı olarak iç membranın EF yüzeyi, dış membranın PF yüzeyine yakın miktarda partikül içermektedir. (Şekil 10)

Bununla beraber iç membranın PF yüzeyi EF yüzeyinden iki kat daha fazla partikül içermektedir. Buna şaşırmamak lazımdır. Çünkü, değişik enzimatik aktiviteler iç membranın matrical yüzeyinde meydana gelmektedir. İç membranın protein lipid düzenlenmesi (Şekil 11)’de görülmektedir.

Şekil 11. Sjöstrand ve Barajas’ın mitokondrial zar yapı modeli. Bu modelde enzimler ve membranın diğer proteinleri küresel şekilde, yağ tabakasındaki yağ molekülleri de T şeklinde görülmektedir. Membrandaki protein lipid düzenlenmesi incelenmiştir.(Dr. F. Sjöstrand’ dan, copyright © Academic Press. J. Ultr. Research 32, 298 (1970).)

Şekil 12. Mitokondrinin iç zarının elektronmikrografı. ( Dr. B. Chance’den)

İç membranın matrikse bakan kısmında membrana bağlı bulunan, çapları 8.0-9.0 nm arasında olan F1 partikülleri (Şekil 12)de görülmektedir.

Şekil 13. Kristaların enine kesiti . (Dr. F. Sjöstrand’dan, J. Ultr. Research 69, 378 (1979).)

F1 partikülleri, membran boyunca belirli aralıklarla düzenli biçimde dizilmişlerdir. Oksidatif fosforilasyonda rol oynadıklarına inanılmaktadır. Her bir krista içinden dışarıya doğru çıkıntı yapmış iki iç mitokondrial membran yaprağında şekillenmişlerdir. İnce yapılarının F. SJÖSTRAND tarafından dondurma kırma tekniğinin kullanılmasıyla incelenmiş ve iki yaprak arasında çok dar bir alanın bulunduğu ya da hiç boşluğun bulunmadığı görülmüştür. (Şekil 13).

Bunların ayrı ayrı yapıları incelendiğinde matrikse bakan yüzeylerinde yaklaşık 15 nm çapında büyük globüler proteinleri ve küçük lipid moleküllerini içerdikleri görülmektedir.

SJÖSTRAND içeriden çıkıntı yapan krista membran yapraklarının iç membrana bir ya da daha fazla sayıda sap benzeri yapılarla bağlandığını açıklamıştır.

Şekil 14. Mitokondri iç yapısının üç boyutlu görünümü

İç ve dış membranın kimyasal ve yapısal farklılıklarına ilave olarak geçirgenlikleri de farklıdır. Dış membranın geçirgenliği çeşitli maddelere karşı oldukça geniştir. Molekül ağırlığı 5000 olan maddeler dış membrandan geçebilir. İntermembranel alana ulaştıklarında bu maddeler suda çözünürlüklerine ve molekül ağırlıklarına göre izole edilirler. Dış membrana ters olarak iç membranın seçiciliği daha fazladır ve moleküler ağırlığı 100-150 arasında olan maddeler iç membrandan geçebilirler. Membranların arasındaki geçirgenlik farkına bağlı olarak iki membranın birbirinden ayrılması sağlanır. Mitokondri membranlarının izolasyonunda kullanılan temel metod; hücrenin parçalanmasıyla yoğunluk farkından yararlanılarak farklı santrifügasyonlarla izole edilmesidir. Daha sonra organelin hipotonik solusyonlarla şişmesi sağlanır. Bu amaçla genelde sulandırılmış fosfat tamponları kullanılır. Mitokondrinin şişmesiyle dış membran kırılır ve parçalara ayrılır, iç membran şişmeye devam eder, kristaların yapılarında bozulmalar meydana gelirken iç membran kırılmaz. Daha sonra mitokondri hipertonik bir solusyon içine transfer edilir. Hipertonik sıvıyla matriks küçülür, iç membran, dış membrandan tamamen tamamen ayrılır. Solusyonda sukroz, Mg+2 ve ATP bulunmaktadır. İç ve dış membranın birkaç noktadan birbirlerine bağlı oldukları bilinmektedir. EDTA gibi ajanlar kullanılarak membranların ayrılması sağlanır. (Şekil 15) de izolasyon ve santrifugasyon sonucunda elde edilmiş membranlara ait fragmentler görülmektedir.

(a) (b)

(c)

Şekil 15. Sıçan karaciğer dokusundan izole edilmiş mitokondriler.

Taze izole edilmiş tüm mitokondri

Digitonin muamelesinden sonra ayrılan matriks ve iç zar.

Digitonin muamelesinden sonra ayrılan dış zar.

(Dr. C. A. Schnaitman’dan, copyright © The Rockefeller Presss, J. Cell. Biol. 38. 170 (1968).)

MİTOKONDRİ ZARLARININ İZOLASYONU

1948 yılında iskelet kası, kalp kası, karaciğer gibi dokulardan elde edilen homojen doku fraksiyonlarından mitokondrilerin % 60-70 protein, % 25-30 kadar lipid içerdikleri, lipidlerin % 80-90 kadarının fosfolipid (lesitin ve sefalin), geri kalanının kolesterol ve diğer lipidler olduğu bildirilmiştir. Lipoprotein bileşiminde olan mitokondrinin yağ boyalarıyla reaksiyon vermemesi lipidlerle proteinlerin birbirlerine sıkıca bağlı olmalarındandır. Bu tür lipidlere örtülü lipid veya maskeli lipid denir.

Dış mitokondri zarı dijitonin veya lubrol gibi deterjanlarla veya veya osmotik etki ile ayrıldığında iç zar ve matriks hiç bozulmadan kalabilir. Mitoplast denilen bu yapıda psödopoda benzer parmak gibi çıkıntılar görülür ve oksidatif fosforilasyon yapabilir.

Dış zar iç zardan daha hafif olup daha fazla lipid içerir. Mitokondri lipid içeriğinin %40 kadarı dış zarda, %20 kadarı iç zardadır. Dış zar iç zardan farklı olarak F1 partikülü içermez. Dış zarda flavoprotein sitokrom b5 ten oluşan NADH-sitokrom-c-redüktaz sistemi ve dış zar için çok özel bir enzim olan monoamin oksidaz ve ayrıca fosfolipid metabolizması ile ilgili enzimler vb. de bulunur.

İç zarda solunum zinciri ve oksidatif fosforilasyon sistemi için gerekli bütün enzimler bulunur. Permeabilite bakımından ; dış zar elektrolitlere, suya,şekerlere ve bazı polisakkaritlere karşı tam geçirgenken, iç zarda normalde Na+ ,K+, Cl- Br- gibi iyonlara ve sakkaroza karşı geçirgen değildir.

Mitokondrinin dış zarla iç zar arasındaki dış bölmesi içinde, adenilat kinaz ve diğer çözünen enzimler bulunur. Matrikste DNA, RNA,Krebs Çemberi’ne ve yağ asitleri oksidasyonuna ait bütün çözünen enzimler, mitokondri ribozomları ve protein sentezine katılan diğer RNAlarla enzimler de bulunmaktadır.

HÜCRE SOLUNUMUNUN MİTOKONDRİDEKİ YAPISAL YERİ

Elektron taşıma sistemi organizmaların mitokondri ve kloroplast zarlarında yer alır.

Glikoliz olayında üç ve iki karbonlu bileşiklerin sitoplazmada teşekkülü reaksiyonlarının tam nerede meydana geldiği bilinmemekle beraber son yıllarda sitoplazma içinde çok zor görülen mikrotrabekülanın protein olduğu ve glikoliz enzimlerinin bağlandığı bir temel yapı teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Yakıt moleküllerinin enzimlerle burada karşılaşmalarıyla interaksiyonların meydana geldiği kabul edilmektedir.

TCA devri için gerekli enzimlerden olan süksinat dehidrogenaz iç zarlarda yer alır. TCA’ nın diğer enzimleri ise mitokondri matriksinde erimiş olarak bulunurlar. Oksidasyonda yağ asidinin kullanılması için yağ damlaları mitokondrilere çok yakın bulunurlar ve gerekli yağ asitlerini sağlarlar. Glükoz ve amino asitleri sitoplazmada yer alır.

Solunum zinciri enzimleri solunum toplulukları denilen çok organize molekül toplulukları halinde kristaların integral yapısına girerler. Kristaların yüzeyinde görülen elementer partiküller ATP az dan yapılmıştır. Elektron taşıma zinciri ve oksidatif fosforilasyon enzimleri krista zarına yerleşmiştir.

Şekil 16. Solunum zinciri enzimlerinin krista zarındaki yerleri.

HÜCRE SOLUNUMU

Hücre büyümesi ve çoğalması için gerekli olan yapı blokları ve enerji, yakıt moleküllerinden türevlenirler. Bu moleküller ne olursa olsun, yakıt parçalanmasının ortak son ürünü, iki karbonlu asetatın aktifleşmiş şekli olan Asetil CoA dır. Yakıt parçalanmasının son iki safhasında aerobik solunum olayları ökaryositlerde mitokondriumlarda meydana gelir.

Şekil 17. Glikoliz Metabolik Yolu.

Aerobik solunumun safhaları:

Üç safhada incelenir :Birinci safha sitoplazmada yakıtların parçalandığı safhadır. İkinci safha Krebs Çemberi safhasıdır. Üçüncü safha elektron taşınması ve oksidatif fosforilasyonun gerçekleştiği safhadır.

Aerobik Solunumun Birinci Safhası :

Bu safhada erimeyen yağlar ve proteinler, sırasıyla yağ asitlerine ve amino asitlere parçalanarak sonunda asetil CoA oluşur. Polisakkaritler ise Glikoliz diye bilinen reaksiyonlarda üç karbonlu piruvata parçalanır. (Şekil 17 ). Bu daha sonra mitokondriuma girerek solunumun ikinci safhasına katılır.

Glikoliz safhasında 1 mol glikozdan 8 mol ATP oluşur. Bir mol ATP ise yaklaşık 7 k.kal. lik enerji verir.

İkinci Safha Krebs Çemberi :

Başlangıç ürününe göre sitrik asit çemberi, reaksiyon durumundaki ara durumdaki asitlere göre trikarboksilik asit çemberi de denir.

Glikozun piruvata oksitlenme olayı olan glikolizis, sitosolde meydana gelir. Oksijen bulunduğu zaman piruvat, sitosolde laktat veya etanole doğru ilerlemenin devam edeceği yerde, sitosolden mitokondriumlara girer. Piruvat mitokondriuma girince Asetil CoA’ ya değiştirilir ve bu enerjilenmiş şekliyle molekül Krebs Çemberi’ nin reaksiyonlarıyla CO2 e doğru tamamen oksitlenir. Coenzim A bir enerji taşıyıcısıdır. NAD elektron taşıyıcısıdır, ATP fosforil grup taşınmasında iş görür. Piruvat ökaryosit hücrelerde mitokondriyumların içine girmeye yönlendirildiğinden Krebs Çemberi aerobik şartlarda güçlü şekilde ilerler.

Krebs Çemberinin en önemli görevi, asetatı, iki CO2 ‘e oksitlemek ve onun elektronlarının dört çiftini NAD ve FAD taşıyıcılara geçirmektir. (Üç çifti NAD tarafından, bir çifti de FAD tarafından yakalanır.) Çemberin her bir dönüşünde, çembere bir molekül asetat (asetil CoA olarak) oksalo-asetatın bir molekülüyle birleşip sitrat şekillendirerek girer. Sitrat sonunda dört karbonlu bileşik olan süksinata oksitlenir ve sitrattaki altı karbonun ikisi CO2 olarak açığa çıkarılır. Süksinat oksitlenmiş şekli oksaloasetata değişir ve oksaloasetat yenilendiğinden, bir molekül oksaloasetat sınırsız sayıda asetat moleküllerinin oksitlenmesini sağlar. Krebs Çemberi reaksiyonlarının dördü oksitlenme reaksiyonudur. Bu reaksiyonlardan ikisi daha özel olarak oksidatif dekarboksilasyon olarak isimlendirilir.

(Şekil 18) Hücre Solunumu.

Özet olarak Krebs Çemberi, mitokondriumda geçer. Son ürün olarak CO2 ve su oluşur. Bir piruvattan birisi asetat şekillenirken, diğer ikisi çember sırasında olmak üzere üç CO2 şekillenir. Çemberin beş reaksiyonunda (H) atomları koenzimlerde (NAD veya FAD ) yakalanır ve redüklenmiş olurlar. Redüklenmiş koenzimler (H) leri dört çift elektron arkadan gelen, aerobik solunumun üçüncü safhasına, elektron taşıma zincirleriyle O2 ne taşırlar. Bu safhada doğrudan ATP oluşturulmaz. Dolaylı olarak, çemberde oluşturulan GTP den ATP oluşturulur.

Elektron Taşınması ve Oksidatif Fosforilasyon

Elektronlar, bir dizi elektron taşıyıcısıyla taşınırlar. Elektron taşıyıcılarının çoğu mitokondrium iç zarında yer alan zar içi proteinlerdir. Elektronların bir taşıyıcıdan diğerine taşınması , oksidasyon – redüksiyon reaksiyonlarıyla meydana gelir. Bu nedenle taşıyıcılar redoks çiftler oluştururlar. Bunlar elektron verme ve alma durumlarına göre oksitlenmiş veya redüklenmiş durumda bulunurlar. Elektron taşınmasında bu redoks çiftlerinin asıl elemanları flavin mononükleotid (FMN), Coenzim Q (CoQ) ve heme dir.

Krebs Çemberi’nde redüklenmiş NADH, NADH dehidrogenazla oksitlenir. Bu bir flavoprotein enzimdir ki FMN nin prostetik grubuna sıkıca bağlıdır. Elektronlar dehidrogenaz elemanı FMNH2 den sıvıda eriyen bir quinone türevi olan CoQ ye taşınır. CoQ tarafından yakalanan elektronlar, elektron taşıyıcı zincirin diğer elemanlarına geçirilirler. FADH2 den alınan elektronlar, elektron taşıyıcı zincire doğrudan CoQ ile yakalanarak katılırlar. Bundan sonra elektronlar demir içeren, sitokromlar denilen proteinlerle taşınırlar. Aerobik solunumun elektron taşıyıcı zincirinde beş özel sitokrom olduğu bilinir, bunlar ; sitokrom b, c1, c, a ve a3 dür. Elektron taşınmasının sırası bu listedeki düzende olur. Sitokrom a + a3 sitokom oksidaz enzimini yaparlar. Sitokrom oksidaz enzimi elektron taşıyıcı zincirin son elemanıdır. Sadece sitokrom oksidaz moleküler oksijenle reaksiyona girebilir ve elektronların O2 ne taşınmasıyla yeniden oksitlenir. Özellikle enzimin sitokrom a3 elemanı elektronları doğrudan moleküler oksijene taşır. Sitokromların elektron taşınmasında yapılarında bulunan demirin oksitlenmiş ve redüklenmiş şekle değişimi rol oynar.

Saflaştırılmış iç mitokondrium zar preparasyonlarından dört önemli solunum enzim bileşeni ayırt edilmiştir.

NAD ve FAD den moleküler oksijene dört solunum enzim bileşeninin aktivitesiyle elektron taşınması sırasıyla şöyledir: NADH dan elektronlar, NADH dehidrogenez kompleksiyle yakalanırlar. Bu kompleks elektronlarını CoQ ‘ya verir. CoQ ise elektronları FADH2 den, süksinat dehidrogenaz kompleksinde süksinat dehidrogenazın redüklenmiş koenziminden alır. Elektronlar redüklenmiş CoQ den sitokrom b- c1 kompleksine ordan da sitokrom c ye geçirilir. Sit c elektronlarını sitokrom oksidaz kompleksine ordan da elektronlar moleküler oksijene geçirilir. Redüklenmiş oksijen protonlarla birleştiği zaman su şekillenir. Her bir solunum enzim kompleksi, önemli dehidrogenaz veya sitokrom proteinlerine ek olarak elektron taşıyıcılarını içerir.

Özetle solunumda ham madde olarak oksijen, fosfat ve ADP gerekir. Bunlardan biyolojik oksidasyonun son basamağı olan ve mitokondride yer alan ATP, CO2 ve su oluşur. Solunum sitoplazmada glikolizle başlar. Hücrenin besin deposu olan yağ, protein ve karbonhidratların sitoplazmada basamak basamak yıkılarak piruvata dönüşmesiyle sonlanır. Piruvat mitokondride iki karbonlu bileşik olan asetata parçalanır. Bu kimyasal bileşik koenzim A’ ya bağlanarak asetil Co A yı yapar. Asetil Co A mitokondride Krebs Çemberi ‘ne katılır.

Asetat grupları oksaloasetik asitle reaksiyona girer ve altı karbonlu sitrik asit oluşur. Sitrik asit okside olurken CO2 halinde iki karbon kaybeder ve dört karbonlu süksinik asite dönüşür. Daha sonraki basamakta süksinik asit oksaloasetik asite oksitlenir ve böylece yeni bir siklus başlar. Bu kimyasal reaksiyonlar zincirinde çemberin her dönümünde çembere bir molekül aseta asetat girer, birbirini izleyen zincirleme kimyasal reaksiyonlar ve çeşitli enzimlerin de işe karışmasıyla iki yerde CO2 açığa çıkar ve aynı zamanda devrenin çeşitli basamaklarında dört elektron çifti (dört çift H atomu) ayrılır. Bunlar dehidrogenazlar yardımıyla solunum zincirine(elektron iletim sistemi ) iletilirler. Sonunda moleküler oksijenle birleşip su oluştururlar. Bu su su buharı olarak atılır. Olayın tümüne Hücre Solunumu denir. Elektron çiftlerinin (H+ atomlarının) ayrılışı sırasında açığa çıkan enerjiler ADP ‘den fosfat da kullanılarak ATP yapımında kullanılır.

Solunum zinciri (elektron iletim sistemi) mitokondri içindeki başlıca enerji iletim sistemidir. Fosforilasyon yolu ile solunum zincirinden ATP nin oluşturulması sırasında özel bir ATP az gereklidir ki bunun mitokondri kristalarının matrikse bakan yüzünde bulunan Racker Faktörü (F1 partikülü) ile aynı şey olduğu gösterilmiştir.

Spektrofotometre ile yapılan çalışmalar solunum zincirine ilişkin bütün enzimlerin mitokondri kristaları üzerine düzenli biçimde yerleştiklerini göstermektedir.

Hesaplamalarla, her glukoz için oluşan 10 NADH, 30 ATP sentezini ;2 FADH2, 4 ATP sentezini sağlar. Glikolizisten elde edilen 2 ATP eklendiği zaman ve Krebs Çemberi reaksiyonlarından açığa çıkan GTP den elde edilen 2 ATP eklendiği zaman, hücrede CO2 ve H2O ya tamamen oksitlenmiş herbir glukoz için total 38 ATP elde edilir.

MİTOKONDRİDE DNA

Mitokondride DNA bulunduğu ilk kez doku kültürü hücrelerinde otoradyografi ve Feulgen yöntemleri kullanılarak CHEVREMONT ve arkadaşları (1956- 1957) tarafından, elektron mikroskobu ile de ilk kez NASS ve arkadaşları (1963) tarafından gösterilmiştir. Son zamanlarda bir çok bitki ve hayvan hücresinden izole edilen mitokondri DNA sı da tıpkı nükleus DNA sı gibi çift sarmal yapıdadır. Araştırılan pek çok türde DNA molekülünün uzunluğunun 5 mm olduğu görülmüştür. Mitokondri DNA replikasyonu, transkripsiyon ve protein biyosentezi yapar. Mitokondrideki DNA miktarı hücredekinin ancak % 0.2 si kadardır. Mitokondri iç membranındaki enzimlerin kısmen mitokondrial DNA tarafından şifrelendiği kabul edilir. Bira mayası hücresindeki sitokrom a, a3, b ve c1 ‘ in mitokondrial DNA tarafından belirlendiği kanıtlanabilir. Mitokondri matriksinde 5-10 DNA molekülü bulunur. (mtDNA) hayvan hücresinde küçük olup en çok 2-3 düzine proteini şifreler. Bitki hücresi mtDNAsı oldukça iridir. İnsanın mtDNA sı, r RNA molekülü, 22 farklı t RNA türü ve 13 farklı proteini şifreler. Bunlardan 5 farklı protein saptanabilmiştir.

Şekil 19. Mitokondrial DNA lar

Mitokondri DNA sı nukleus DNA sından pek çok bakımdan farklıdır. Mitokondri DNA sının guanin, sitozin bazları daha fazladır. Bu DNA replikasyon sırasında mitokondri kromozomu gibi davranır ve hücre siklusunda nukleus DNA sından farklı bir zamanda iki misline çıkar.

Sinkronize edilmiş insan doku kültürü hücrelerinde otoradyografi yöntemiyle mitokondri DNA sının G2 fazından sitokineze kadar olan süre içinde sentez edildiği gösterilmiştir. Ayrıca mitokondrilerde nukleusdaki DNA- polimerazdan farklı bir DNA-polimeraz enzimi bulunmuştur.

KALITIMDA MİTOKONDRİNİN ROLÜ

Mitokondrial DNA yapısında, biri ağır (Heavy = guanince zengin) ve biri de hafif (Light =sitozince zengin) olmak üzere iki iplik bulunur. Ağır iplik (H); 12S ve 16S r RNA , 12 polipeptid ve 14 t RNA kodlar. Hafif iplik (L); bir polipeptid ve 8 t RNA kodlar.

Mt DNA ’ nın nüklear DNA’dan genetik kod farklılıkları şunlardır:

Mitokondrilerde UGA kodonu Triptofanı kodlar, nüklear DNA’da bu kodon sınırlandırma kodonu olarak kullanılır.

Mitokondride AUA kodonu izolösin yerine methionini kodlar. Nüklear DNA’da ise methionini AUG kodlar. Bunların her ikisi de başlama kodonu olarak kullanılır.,

Mitokondride sonlandırma kodonları AGA ve AGG kodonları iken, nüklear DNA’da sonlandırma kodonları UAA, UAG ve UGA’ dır.

Son yıllarda mt DNA ile ilgili en çok araştırılan konulardan biri, mt DNA sayesinde binlerce yıl önceki insan göç haritalarının çıkarılmasıdır. 2700 yaşındaki kemiklerden elde edilen mt DNA’ lar günümüz toplumu ile karşılaştırılabilmektedir.

Mt DNA, adli antropologlar tarafından ölülerde kimlik tespiti amacıyla da kullanılır. Materyal olarak diş pulpası tercih edilir. Çünkü dişin, pulpayı kuşatan dış kısmı hem izole bir ortam oluşturur, hem de hidroksiapatit bileşenleri ile DNA’ yı stabilize eder, böylece buradaki mt DNA diğer dokulardakinden daha uzun ömürlüdür.

Mitokondriyumlarda DNA tamir mekanizması yoktur, o nedenle mutasyon hızı nüklear DNA’ dan 10-20 kat daha hızlıdır.

İnsanda mt DNA tipik olarak maternal kalıtım örneği izler, şöyle ki ; annenin mt DNA’ sı tüm çocuklarına aktarılırken babanın ki çok nadir olarak aktarılır. Çünkü ovum mitokondri açısından çok zengindir , sperm ise çok az sayıda mitokondri içerir

MİTOKONDRİAL HASTALIKLAR

Mitokondrial genomdaki nokta ya da uzunluk mutasyonları hastalıklara neden olabilir. Bu durumda fenotip ilişkili olduğu gen ya da genlere, mutasyon tipine, mutasyonun bir dokudaki tüm mitokondrileri tutup tutmamasına ya da sadece bir mitokondriyi tutmasına göre değişmektedir. Normal ve mutasyona uğramış mitokondrileri olan heteroplazmi durumu söz konusu olduğunda, tek bir aile içersinde bile çok geniş fenotipik varyasyon ortaya çıkmaktadır. Örneğin miyoklonik epilepsili (MERFF) ailelerin yaklaşık %50 kadarında , lizin geni mitokondrial t RNA’sındaki g344 pozisyonunda A-G nokta mutasyonu bulunmaktadır. Hasta kişiler bu mutasyon için heteroplazmiktir. Bu tür mitokondrilerden küçük bir bölümünü bulunduran kişilerin asemptomatik olabilmelerine karşın, Leigh hastalığında olduğu gibi büyük oranda bulunduran kişilerde ise hipotoni, laktik asidemi, nörolojik dejenerasyon ve bazal gangliada kistik lezyonlar ortaya çıkmaktadır.

Mitokondriler ve dolayısıyla mitokondrial kromozomlar çok büyük oranda anneden alınmaktadır ve o nedenle mitokondriyal hastalıklar karakteristik bir kalıtım kalıbı gösterirler. Bu tür kalıtımda hasta anne hastalığı tüm çocuklarına aktarabilirken, hasta babanın çocuklarında herhangi bir risk söz konusu değildir. Eğer heteroplazmanın bulunmasından dolayı fenotipik farklılık varsa, bu kalıtım kalıbı daha az belirgin olabilir.

Annenin ovum mitokondri DNA’sında olan mutasyonlar çocuklara aktarılarak mt DNA hastalıkları ortaya çıkar. Mt DNA’ daki mutasyonlara bağlı olarak oluşan hastalıklara PARKİNSON, bazı sağırlık tipleri, Pearson’un kemik iliği – pankreas sendromu (Pankreas yetmezliği, kemik iliği ve karaciğer bozukluğu), Wolfram Sendromu , Leigh hastalığı, Retinal dejenerasyon gibi hastalıklar örnek verilebilir.

Şekil 20.Mitokondrilerde yapısal farklılıklar.

MİTOKONDRİ RİBOZOMLARI

Mitoribozomlar, sitoplazmada bulunan ribozomlardan daha küçüktürler. (70S- 55S). Sitoplazmik ribozomlar 80S Ribozom sınıfına girer. İncelenen bütün organizma gruplarında kloroplast ribozomlarının aynı büyüklükte (70S) olmalarına karşın mitokondri ribozomları büyüklük bakımından heterojen yapıdadırlar, büyüklükleri bulundukları organizmaya bağlı olarak değişik olur. Maya, fungus, protist ve yüksek bitkilerin mitoribozomlarının çökme kat sayısı 50S-60S arasında değişmektedir. Memeli hücreleri mitoribozomları 55S dir. Mitoribozomlar da iki alt birimden oluşur. 55S memeli mitoribozomları 35S büyük altbirim ve 25S küçük altbirimden oluşur. Böyle olduğu halde 55S mitoribozomları 70S bakteri ribozomlarından biraz daha büyüktür. Bunun nedeni yapılarındaki proteinlerin sayıca dqha fazla olmasıdır.

MİTOKONDRİDE PROTEİN SENTEZİ

Mitokondrilerde ribozomlar protein sentezlerler. Fakat davranışları sitoplazmadaki ribozomlarınkinden farklıdır. Bazı kimyasal maddeler, örnek olarak kloramfenikol mitokondri ribozomlarının protein sentezlemesini engeller.

Memeli mitokondrileri %5-10 kadar protein sentezini kendileri yaparlar. Diğerleri sitoplazmadan sağlanır ve sitoplazmada çekirdek DNA’ sının kontrolü altında sentezlenir. Matriksin erimiş proteinleri olarak bulunan enzimler ile sitokromlar, sitokrom oksidaz, ATPaz, ATP sentetaz, Krebs Devri enzimleri dışarda sentezlenerek mitokondrilere girerler.

Mitokondri ribozomal RNA larının mitokondri DNA sı tarafından sentezlendiği kabul edilmektedir. Oysa mitokondri ribozomlarının yapısal proteinlerinin pek çoğu nukleus tarafından kodlanıp sitoplazmada sentezlenmektedir. Bunlar organel içinde sentezlenen ribozomalar RNA larla birleşmek ve ribozomu oluşturmak üzere mitokondriye geçerler.

Çeşitli mitokondri enzimlerinin sentezi sitoplazma ile mitokondri tarafından ortaklaşa yapılmaktadır. Örneğin, sitokrom oksidaz yedi peptidinden üçü mitokondri ribozomları üzerinde, diğer dördü sitoplazmadaki serbest polizomlarda sentezlenmektedir. Mitokondri ve kloroplast gibi organellerinin ribozomlarının görevleri hakkında daha araştırılacak çok şey vardır, bununla birlikte her iki organelin de proteinlerinin büyük bir çoğunluğu nukleus tarafından kodlanmaktadır. Bu proteinler nukleus-stoplazma protein sentezleme merkezlerinin ürünüdür, ancak çok küçük bir miktar proteinlerle bazı enzimlerin alt birimleri mitokondri içinde sentezlenebilmektedir.

Her ne kadar organelde nukleustan ayrı olarak DNA, RNA ve ribozomlar varsa da yukarıda anlatılan nedenlerle ve özellikle son birkaç yıl içinde yapılan çalışmalarda mitokondri DNAsının zannedildiği kadar fazla bir iş yapmadığı da gösterildiğinden, bu bilgiler doğrultusunda önceleri olduğu gibi mitokondrileri semiotonom (yarıözerk) hücre organelleri olarak kabul etmek oldukça güç olacaktır. Ancak hemen eklemek yerinde olacaktır ki BRACHET (1985) ve ROBERTIS (1980) gibi otoriteler buna rağmen mitokondri ve kloroplastı semiotonom organeller olarak kabul etmektedirler.

12 Temmuz 2007

Araştırma Aracı Olarak Kavram Haritası: Biyoloji’deki Kavramsal Değişiklikl

Araştırma Aracı Olarak Kavram Haritası: Biyoloji’deki Kavramsal Değişikliklerin Belirlenmesi

Josephine D.Wallace (Doğu Carolina Üniversitesi, Fen Eğitimi Bölümü), Joel J. Mintzes (Wilmington Kuzey Carolina Üniversitesi, Biyoloji Bölümü).

ÖZET

Bu çalışma ile, biyoloji’deki kavramsal değişikliklerin belirlenmesi amacıyla kullanılan kavram haritalarının günümüzdeki geçerliliği belirlenmeye çalışılmıştır. İlköğretim Bölümü’nde Fen Bilgisi Yöntemleri dersine devam eden öğrencilerden 91’i yansız atama ile iki gruba ayrılmıştır. Gruplarda yer alan öğrencilere, onların “Okyanuslardaki Yaşam Bölgeleri” konusundaki bilgilerini belirleyen çoktan seçmeli sorular sorulmuştur. Daha sonra, aynı konuya ilişkin olarak bir kavram haritası oluşturmaları istenmiştir. Deney grubunda yer alan öğrencilere 45 dakika süre ile “Okyanuslardaki Yaşam Bölgeleri” üzerine bilgisayar destekli öğretim verilmiştir. Kontrol grubuna ise “Bağışıklık Sistemi” üzerine 45 dakika süre ile bilgisayara destekli öğretim verilmiştir. Her bir bölümün sonunda öğrencilere “Okyanuslardaki Yaşam Bölgeleri” üzerine sorular sorulmuş ve bu konuya ilişkin bir kavram haritası oluşturmaları istenmiştir. Verilerin analizinde tekrarlanmış ölçümler için split plot faktöriyel desen kullanılmıştır. Varyans analizi ve Ki-Kare yöntemleri kullanılarak gruplar arasındaki farklar belirlenmiştir. Deney grubunda yer alan öğrencilerde, kavram haritalarından anlaşıldığı üzere, bilgi birikimlerinde meydana gelen belirgin değişmeler görülmüştür. Kontrol grubunda böyle bir değişiklik görülmemiştir. Sonuçlar, bilişsel yapıdaki değişikliklerinin belirlenmesinde, geleneksel değerlendirme yöntemlerine kıyasla kavram haritalarının kullanımının geçerli ve yararlı bir teknik olduğunu göstermektedir.

KAVRAM HARİTALARI

Fen Öğretimi üzerine yapılmış çalışmaların çoğu kavram haritalarının kullanımı üzerinedir. Bu çalışmaların büyük bir kısmı, çeşitli öğrenim alanlarında (bilişsel, duyuşsal, devinişsel) anlamlı öğrenimin sağlanmasında kavram haritalarının kullanımı üzerinedir. Geri kalanlar ise, öğrencilerin “öğrenmeyi öğrenmesi” üzerine odaklanmıştır. Bu çalışmaların genelinden, kavram haritalarının öğrencilerin kendi kendilerine öğrenmelerini sağladığı sonucu çıkmıştır. Ancak, bir değerlendirme yöntemi olarak kullanılabilen kavram haritalarının geçerliliği, tamamen kontrol altında olan deneysel bir ortamda tam olarak ölçülmüş değildir.

YÖNTEM

Çalışma Grubu

Bu araştırmanın çalışma grubunu Doğu Carolina, Greenville ve Kuzey Carolina Üniversiteleri’nde fen öğretimi yöntemleri kurslarına devam eden 111 ilköğretim bölümü öğrencilerine uygulanmıştır. 111 kişinin 20’si kursa devamsızlık nedeniyle elenmiştir ve geriye 91 kişi kalmıştır (90’ı bayan, 1’i erkek).

Prosedür ve Araçlar

Ön çalışmalar 3 hafta boyunca 75 dakikalık derslerin işlendiği 6 sınıfta yapılmıştır. Her bir sınıfta şu aktiviteler yapılmıştır: Eğitim, uygulama, gözden geçirme, ön test, öğretim ve son test. Bu çalışmalardan sonra görüşme yapılmıştır.

Eğitimde; öğrencilere kavram haritalarının hazırlanmasında dikkat edilecek noktalar gösterilmiştir.

Uygulamada; öğrencilere kavram haritası hazırlamayı denemeleri istenmiştir.

Gözden geçirmede (tekrarda); notları verilen kavram haritaları öğrencilere geri dağıtılmıştır ve yapılanlar üzerinde tartışılmıştır.

Ön testte; öğrencilerin “Okyanuslardaki Yaşam Bölgeleri” konusunun deneysel yazılım paketine yönelik bilgilerini ölçmeye yarayan çoktan seçmeli sorular sorulmuştur.

Ön test ve son testin amacı, öğrencilerin bilgilerinin ölçülmesidir. Ölçme aracı Prentice-Hall/Edunetics tarafından geliştirilmiştir ve bilgi, kavrama ve uygulama basamaklarına ilişkin toplam 40 adet soruyu içermektedir. Alfa güvenilirlik katsayısı 0,76’dır.

Testin ardından, öğrencilere 10 kavram verilmiş ve öğretimde kullanılmak üzere bir kavram haritası oluşturmaları istenmiştir. Bu kavramlar “okyanuslardaki yaşam bölgeleri, abisal bölge, adaptasyon, continental bölge, intertidal bölge, mineral, neritic bölge, fotosentetik bölge, fitoplankton ve gel-git bölgesi” dir.

Öğretim; 5. kademedir ve bilgisayar destekli öğretime ayrılmıştır. Öğrenciler, tesadüfi örnekleme yoluyla deney ve kontrol gruplarına ayrılmışlardır. Deney grubunda yer alan 42 öğrenciye “okyanuslardaki yaşam bölgeleri” konusu öğretilirken, kontrol grubunda yer alan 49 öğrenciye ise “bağışıklık sistemi” konusunda ders verilmiştir.

Son test; 6. ve son bölümdür. Bu bölümde öğrencilere “okyanuslardaki yaşam bölgeleri” ile ilgili sorular sorulmuştur ve bu konuya ilişkin kavram haritaları oluşturmaları istenmiştir. Ön teste benzer bir yöntem kullanılmıştır.

Post-Hoc Görüşmeleri

Deneysel çalışmanın tamamlanmasından bir hafta sonra 10 öğrenci “okyanuslardaki yaşam bölgeleri” konusuna ilişkin olarak bildiklerini anlatmışlardır. Bunlardan 5’inin puanları yüksek çıkarken, diğer 5’inin puanları düşük çıkmıştır.

Bilgisayardan alınan resimler görsel uyartı amacı ile kullanılmış ve resimler gösterilerek “Bana, ‘okyanuslardaki yaşam bölgeleri’ni anlatan bu resimde ne gördüğünüzü anlatın” denmiştir.

Görüşmeler küçük bir odada yapılmış ve konuşulanlar kayıt cihazı ile kaydedilmiştir.

Veri Analizleri

Veriler, “okyanuslardaki yaşam bölgeleri”ne ilişkin ön test ve son test puanlarını ve kavram haritalarına ilişkin öğretim öncesi ve sonrası puanları kapsamaktadır. Veriler, tekrarlanmış ölçümlerde split plot faktöriyel desen yöntemi ile analiz edilmiştir. Kavram haritalarının puanları verilirken kavramlar arası ilişki, hiyerarşi, dallanma, çapraz bağlantılar, genelden özele gitme gibi ölçütler göz önünde tutulmuştur.

SONUÇLAR ve TARTIŞMA

Öğrencilerin Kavram Haritaları

Örnek olarak iki kavram haritası alınmıştır: Kontrol grubundaki Jennie’nin ve deney grubundaki Barbara’nın. İlişkisel durumlar, hiyerarşi, dallanma, çapraz bağlantılar ve genelden özele gitme konusunda Barbara’nın haritası Jennie’nin haritasına göre daha anlamlıdır. Kavram ve edatların kullanımı bakımından Barbara’nın haritası daha zengindir. Ayrıca, edatların kullanımında Jennie’nin bilimsel hataları çoktur.

Kavram Haritası Puanları

Varyansların analizinden, gruplar arasında, her beş kategoriye (ilişkilendirme, hiyerarşi, dallanma, çapraz bağlantılar ve genelden özele) ilişkin olarak büyük farklar olduğu görülmektedir.

İlişkilendirme kriterine bakıldığında, kontrol grubuna kıyasla deney grubunun öğretimden sonraki puanları, önceki puanlara göre iki katına çıkmıştır. Kontrol grubunda anlamlı bir değişme yoktur. Bu sonuç, gruplar arasında kavramların ve kullanılan edatların bilimsel geçerliliği bakımından anlamlı farklılıklar olduğunu göstermektedir.

Gruplar arasında görülen gelişim ve bilişsel yapı farklılığına yönelik kanıtlardan birisi de hiyerarşi ve dallanma kriterleridir.

Kavram haritalarında görülen ve bütünleştirmenin göstergesi sayılan çapraz bağlantıların iki gruptaki sayıları arasında anlamlı farklılıklar olduğu da görülmektedir.

Genelden özele kriterinde ise, deney grubunun lehine bir fark olmasına karşın, her iki grupta da öğretim sonrasında, öğretim öncesine kıyasla bir düşüş olduğu görülmektedir.

Kavramlar ve Edatlar

Kavramların ve edatların kullanımında kontrol grubunun ön test ve son test puanları arasında fark olmamasına karşın, deney grubunun ön test ve son test puanları arasında anlamlı farklılıklar bulunmaktadır. Aynı şekilde, öğrenciler tarafından ortaya atılan kavramların frekansları arasında, deneysel grubun lehine anlamlı farklılıklar vardır.

Edatların frekansına bakıldığında; deney grubunda öğretim öncesi ve sonrası arasındaki gelişim oranı %17-50 arasında iken, kontrol grubunda ise %14-17 arasındadır ve birçok edatın frekansında bir değişiklik yoktur.

Post-Hoc Görüşmeleri

Öğretim sonrasında yapılan kavram haritalarının puanları incelendiğinde, deney grubunda bulunan en yüksek puana sahip 5 ve en düşük puana sahip 5 öğrencinin kullandığı kavram ve edatların sayılarında, en yüksek puana sahip 5 öğrencinin lehine anlamlı farklılıklar bulunmaktadır (13,2’ye karşılık 10,0).

Bu farklılıklar, kavram haritalarında görülen bilişsel yapının karmaşıklığı ile öğrencilerin anlamlı biyolojik bilgileri arasında güçlü bir ilişkinin olduğunu göstermektedir.

YARGILAR

Bu çalışma, biyoloji’deki kavramsal değişikliklerin belirlenmesinde kullanılan kavram haritalarının günümüzdeki geçerliliğini ölçmek amacıyla yapılmıştır.

Sonuçlara göre, sadece 45 dakika süren bilgisayar destekli bir öğretimin sonucu olarak bilişsel yapının temelinde önemli değişiklikler olmaktadır. Sonuç olarak, kavram haritalarının kullanımı, bilişsel yapıdaki değişiklikleri izlemede geçerli ve yararlı bir yöntemdir.

Kavram haritaları, öğrencinin neyi bildiğini ve bildiklerini nasıl düzenlediğini göstermektedir.

KAYNAK

Wallace, J. D., Mintzes, J. J. (1990), “The Concept Map as a Research Tool: Exploring Conceptual Change in Biology”,Journal of Research in Science Teaching, Cilt: 27, Sayı: 10, Sf.: 1033-1052.

12 Temmuz 2007

Bölüm 1:bir Bilim Olarak Biyoloji

Bölüm 1:Bir Bilim Olarak Biyoloji

1-)Bilim neye denir?

Tarafsız, düzenli, gözlem ve deneylerle elde edilmiş gerçek bilgi birikimine bilim denir.

2-)Bilim neyi amaçlar?

Bilim, doğayı, canlıları ve doğa içinde yer alan olayları inceler ve sorulara cevap bulmayı amaçlar.

3-)Bilim adamının özellikleri nelerdir?

Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir.

Bilim adamı kararlıdır.

Bilim adamı şüphecidir.

Bilim adamı tarafsızdır.

Bilim adamı çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür.

Bilim adamı elindeki materyalden en iyi şekilde yararlanabilir.

4-)Bilimsel yöntemin basamakları nelerdir?

Problemin belirlenmesi

Çözüm yollarının ortaya çıkarılması ve hipotezin ortaya konulması

Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması

Bulguları değerlendirip, sonuç çıkarma

Teori ve kanun

5-)Çıkardığımız problem karmaşıksa, sonuca ulaşmak için ne yaparız?

Problemi parçalar, bölümler halinde inceleriz.

6-)Gölem neye denir?Kaça ayrılır.Açıklayınız.

Herhangi bir doğa olayının duyu organlarına dayandırılarak incelenmesine gözlem denir.Gözlem nitel ve nicel olmak üzerine ikiye ayrılır.

Nitel Gözlem:Bir aracın yardımı olmadan doğrudan duyu organlarıyla yapılır.Örneğin; şekerin suda çözünmesi.

Nicel Gözlem:Bir ölçü aracının yardımıyla yapılan gözlemdir.Örneğin; suyun 100C’te kaynaması.

7-)Hipofez neye denir?

Bilim adamı tarafından problemin çözümüne yönelik ortaya konulan geçici çözüm yoluna hipotez denir.

8-)Teori ve kanun neye denir?

Sürekli olarak kanıtlarla desteklenebilen hipofeze teori denir.

Teori, uzun bir sürecin ardından hiçbir itiraza ihtimal bırakmayacak şekilde evrenselleşir ve bir bilimsel gerçek haline dönüşürse kanun olur.

9-) Deney neye denir?

Laboratuar artamında yapılan kontrollü gözlemlere deney denir.

10-)Kontrollü deney neye denir?

Bir kontrol grubu bulundurularak yapılan deneye kontrollü deney denir.

11-)Bilimsel bir problemi çözerken izlenecek yollar nelerdir?

Bir bilimsel problem açık bir şekilde ortaya konur.

Problemle ilgili gerçekler toplanır.

Gerçekler dayalı hipotez kurulur.

Hipoteze dayalı tahminlerde bulunur.

Kontrollü deney ve gözlemlerle, tahminlerin doğruluğu araştırılır.

Yapılan deney ve gözlemler hipotezi desteklerse hipotez geçerlilik kazanır.

Hipotezin geniş geçerliliği varsa, teori halini alır.

Teori evrensel bir gerçek ise kanun olur.

12-)Yapılan deney ve gözlemler, hipotezi desteklemezse ne olur?

Hipotez terk edilir ve yeni bir hipotez hazırlanır.

13-)Biyoloji nedir?

Canlıyı, çevreyi, canlı-çevre ilişkilerini inceleyen bilim dalına bilim denir

14-)İlk mikroskobu kim ne zaman yapmıştır?

Gaineo, 1610 yılında ilk mikroskobu yapmıştır.

15-)”Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla ve evrim görüşleriyle ünlü bilim adamı kimdir?

Charles Darwin’dir.

16-)Fermantosyunun sebebini ve kuduz aşısını bulan bilim adamı kimdir?

Pasteur’dür.

17-)Bezelyelerle yaptığı çalışmalar sonucunda, kalıtsal özelliklerin dölden döle geçtiğini bulan bilim adamı kimdir?

George Mendel’dir.

18-)Biyolojide hangi aletin bulunması yeni bir devir açmıştır, neden?

Elektron mikroskobunun bulunması yeni bir devir açmıştır.Çünkü hücrede yeni ve daha küçük bölümlerin olduğu saptanmıştır.

19-)Hangi olay gen naklinin başlangıcıdır?

Steven Howell, 1931 yılında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak bunu tütün bitkisine ayırmış ve bu bitkilerin de ışık saçtığını görmüştür.Bu olay gen naklinin başlangıcıdır.

20-)Biyoloji kaç ana dala ayrılır?

2 ana ayrılır. Botanik ve zooloji.

21-)Embriyoloji neyi inceler?

Organizmanın gelişme davrelerini ve zigottan itiraben meydana gelen gelişme ve farklılıkları inceler.

22-)Genetik neyi inceler?

Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ve genin yapısı ile görevlerini inceler.

23-)Canlıyı oluşturan organları ve organ ilişkisini inceleyen bilim dalı nedir?

Anatomi dir.

24-)Laboratuar ortamında kullanılan araçlara 5 örnek veriniz.

Dereceli silindir, erlenmayer, büyüteç, mikroskop, bünzen beki.

25-)Canlıların dokularını ve hücrelerini laboratuarda incelemek için hangi tekniklerden yararlanılır?

Vital inceleme, doku kültürü, fiksasyon, dondurma-kurutma, dondurma-buzla yer değiştirme-kesit alma-boyama tekniklerinden yararlanılır.

26-)Boyama yöntemini açıklayınız.

Hücrenin, değişik kısımlerı, yapıları farklı olduğu için farklı boyanır.Boyalar bezik ve asidiktir.Baz boyalar hücrenin asit yapısındaki kısımarı, asidik boyalar ise hücredeki baz yapısındaki kısımşarı boyar.

27-)Mikroskop kullanırken objeyi ne kadar büyülttüğümüzü hesaplamak için ne yaparız?

Oküler üzerindeki sayıyla, objektif üzerindeki sayıyı çarparız.

12 Temmuz 2007

Botanik Park

BOTANİK PARK

Botanik:Bitkibilim olarak da bilinir,biyolojinin bitkilerle ilgilenen ve bütün bitkisel yaşam biçimlerinin yapısını,özelliklerini ve biyokimyasal süreçlerini inceleyen daldır.

Botanik genellikle dört ana bölüme ayrılır:Morfoloji,fizyoloji,ekoloji ve sistematik botanik.Bitkilerin yapısal özellikleri ve biçimleriyle ilgilenen morfolojinin altbölümleri,hücreyi inceleyen sitoloji ya da hücrebilim,dokuları inceleyen histoloji ya da dokubilim,dokuları organ düzeyinde ele alan bitki anatomisi,yaşam çevrimini inceleyen üreme morfolojisi ve bitkilerin gelişmesini inceleyen morfogenez ya da deneysel morfolojidir.Fizyoloji bitkilerin işlevsel birimleriyle ilgilenir.Ekoloji,bitkilerin yaşadıkları çevreyle karşılıklı ilişki ve etkileşimini konu alır.Sistematik botanik ise bitkilerin tanımlanması,sınıflandırılması ve adlandırılmasıyla ilgilidir.Botaniğin bu temel bölümlerine ek olarak,bakterileri inceleyen bakteriyoloji,mantarları inceleyen mikoloji,algleri inceleyen algoloji ya da fikoloji,karayosunlarını inceleyen briyoloji,eğrelti ve benzeri bitkileri inceleyen pteridoloji,fosil bitkileri inceleyen paleobotani,canlı ya da fosil sporları ve çiçektozlarını inceleyen palinoloji,bitki hastalıklarıyla ilgilenen bitki patolojisi,insana yararlı bitkilerle ilgilenen ekonomik botanik ile geçmişteki ve bugünkü gelişmemiş toplumların çeşitli amaçlarla kullandıkları bitkileri araştıran etnobotanik gibi uzmanlık dalları gelişmiştir.Öte yandan botaniğin tarım,bahçecilik,ormancılık,eczacılık gibi bilim dallarıyla da yakın ilişkisi vardır.

Aristoteles’in öğrencisi olan ve botaniğin kurucusu olarak kabul edilen Theophrastos’un bitki morfolojisi,sınıflandırması ve bitkilerin doğa tarihiyle ilgili kavramları yüzyıllarca tartışmasız olarak benimsenmiştir.Bu büyük bilginin tahminen 200 kadar botanik incelemesinden yalnızca ikisi,De causis plantarum(Bitkilerin Nedenleri Üstüne) ve De historia plantarum(Bitkiler Tarihi Üstüne) Latince çevirileriyle günümüze ulaşabilmiştir.iS 1. yüzyılda yaşamış Yunanlı botanikçi Pedanios Dioskorides ise Peri hyles iatrikes(Latince De materia medica;Bitkiler Kitabi) adlı yapıtında, 600 kadar bitkinin yetişme yerlerini, biçimsel özelliklerini ve tıbbi kullanımlarını tanımlamıştır. Bitkileri ağaçlar, çalılar ve otlar biçiminde sınıflandıran Theophrastos’a karşılık,Dioskorides aromatik bitkiler, yenen bitkiler ve şifalı bitkiler olarak üç ana gruba ayırır. Dioskorides’in çağdaşı olan Romalı doğa bilgini Plinius, öncüllerinden daha özgün çalışmalar yapmadı ama,Historia naturalis(Doğa Tarihi)adi altında derlediği 37 ciltlik büyük doğa ansiklopedisinin 16 cildini bitkilere ayırdı.

15 ve 16. yy’larda tıbbi bitkileri tanımlayan pek çok kitap yayımlandı.16. yüzyılda merceklerin bulunması ve birleşik mikroskobun geliştirilmesi,bitkilerle ilgili zengin buluşlar çağını açtı.17. yüzyıl botanikçileri yalnızca tıbbi bitkileri incelemekten vazgeçip,dünyanın her yerinde yetişen bütün bitkileri araştırmaya başladılar.Bu çağın en önemli botanikçilerinden biri olan Gaspard Bauhin,bitkileri iki sözcükle adlandırma sistemini Linnaeus’tan önce kullanan ilk botanikçidir.1665’te Robert Hooke,bitki dokuları üzerinde mikroskopla yaptığı gözlemlerin sonuçlarını Micrographia(Mikro çizimler) adıyla yayımladı.İzleyen 10 yıl içinde Nehemiah Grew ve Marcello Malphighi bitki anatomisi üzerinde önemli çalışmalar yaptılar.

Stephen Hales,başarılı çalışmalarıyla deneysel bitki fizyolojisinin temellerini attı ve Vegetable Statick’te (1727;Bitki Statiği) suyun bitkilerdeki hareketini açıkladı.1753’te Linnaeus, dünyanın çeşitli yerlerinde yetişen 6 bin bitki türünü tanımladığı Species plantorum’u (Bitki Türleri) yayımladı.Bugün bile bitki sınıflandırmasının temel başvuru kitabi sayılan bu yapıtında, bitkileri cins ve tür adıyla veren ikili adlandırma sistemini geliştirdi; ayrıca bitkileri eşey organlarına göre tanımlayıp sınıflandırmayı önerdi.

Günümüzde, bitki coğrafyası, bitki ekolojisi, bitki kimyası, topluluk genetiği gibi ilgili dalların ve bitki hücresinin incelenmesinde başvurulan yeni tekniklerin (hücre genetiği, hücre taksonomisi) katkısıyla, sistematik botanik büyük bir gelişmeye konu olmuştur.

Botanik park:Yalnızca çevreyi güzelleştirmek amacıyla düzenlenmediği için öbür bahçe ve parklardan oldukça farklıdır.Bu parklar,bir yörenin yerli bitkileriyle o iklimde yetişmeyen bitki örneklerini bir araya derleyip özel bakım altında iklime uyum sağlamalarını amaçlayan zengin bir bitki koleksiyonudur.Parkın görünümünü güzelleştirmek için bazen aralarına ağaç ve çalılar dikilse de, bitkilerin yerleşme düzeninde mutlaka bilimsel sınıflandırma gözetilir;yani aynı familya,cins ve türden bitkilerin bir arada bulunmasına özen gösterilir.Böylece hem aranan bitki kolayca bulunabilir,hem de türler arasındaki yapısal benzerlikler ön plana çıkar.Her bitki örneğinin yanına ya da üstüne de anayurdu,halk arasında bilinen adı ve Latince adı yazılır.

Özellikle bitki grupları arasındaki akrabalık ilişkilerini yansıtmak amacıyla düzenlenmiş canlı bitki koleksiyonudur.Bugün botanik parkları daha çok süs bitkilerini sergilerken akrabalıklarını yansıtmaya da özen göstererek, hem göz beğenisini okşamak, hem de taksonomi bilgisi vermek gibi ikili bir görev üstlenir.Bir zamanlar halk hekimliğinde kullanılan ve ilk botanik parklarının en değerli örnekleri olan tıbbi bitkiler bugün ancak tarihsel değer taşır ve çağdaş bitki koleksiyonunda özel bir yer tutmaz.Odunsu bitkilerin (ağaç ve çalılar) yetiştirildiği botanik parklarına arboretum denir.Arboretum, kendi başına ayrı bir koleksiyon oluşturabileceği gibi, botanik parkları içinde ayrı bir bölüm olarak da düzenlenebilir.Böyle bir koleksiyondaki bitki sayısı bahçeye ayrılan alanın büyüklüğüne, kuruluşun bilimsel ve mali kaynaklarına bağlı olarak da değişir.

Kentleşmenin artmasıyla botanik parkları da sanayileşmiş ülkenin kültür kaynakları arasına girmiştir.Bu parklar, doğadan uzak yaşayan kent insanlarına doğanın bir parçasını sunarak, istedikleri zaman toplumdan ve gürültüden uzaklaşma olanağı sağlar.

Botanik parklarının en eski örneklerine Çin’de ve Akdeniz kıyısındaki ülkelerde rastlanır.Bunlar gerçekte, meyve ağaçlarını, sebzeleri ve ilaç yapımında kullanılan şifalı bitkileri yetiştirmek için kullanılmıştır.

Matbaanın bulunmasından sonra, bitki konusunda yüzyıllardır yazılmış kitaplar geniş kitlelere yayıldı; ayrıca şifalı bitkiler konusundaki yayınlar arttı.Bu gelişmeler botanik parklarının kurulması düşüncesini akla getirdi. Avrupa’da 16. yüzyılın sonunda bu tür beş park varken, 20. yüzyıl ortalarına değin sayıları yüzleri buldu.Bu parklardan ilk ikisi İtalya’da Padova ve Piza’da kurulmuştu(1545). Başlangıçta botanik parkları üniversitelerin tıp okullarında kuruluyordu; o zamanın botanikçileri de tıp profesörleriydi. Parklarda ilaç yapımında kullanılan bitkilerin yetiştirilmesiyle ilgili eğitim yapılıyordu. Bu botanikçiler ayrıca başka hizmetler de verirlerdi.Örneğin 16. yüzyıl botanikçilerinden Carolus Clusius, Leiden’deki botanik parkında büyük bir soğanlı bitki koleksiyonu oluşturmuştu.Bu koleksiyon Felemenk’te soğanlı bitki endüstrisinin başlamasını sağladı.

İsviçreli bir hekim ve botanikçi olan Jean Gesner 1800’lerin başlarındaki bir yazısında 18. yüzyılın sonunda Avrupa’da 1600 botanik parkının bulunduğunu yazmıştı. 18 ve 19. yüzyıllarda botanik bilimi hızla gelişti; bu dönemde önemli botanikçilerin bir çoğu botanik parklarının yöneticileriydi.O zamandan bu yana, eğitim ve tıbbi bitki parkı biçimindeki klasik botanik parkları azaldı, onların yerini temelde bitki kültürünün ve süs bitkileri ile özel bitkilerin sergilenmesinin amaçlandığı parklar aldı.

Büyük canlı bitki koleksiyonları, hem araştırmacılar için önemli kaynaklar oluşturur hem de halkın bitkiler ve yetiştirilmeleri konusunda bilgi edinmesine olanak sağlar.Bazı botanik parklarında her yıl yetişkinler ve çocuklar için bitki yetiştirme kursları düzenlenir.

Botanik parkları, değerli genetik özellikler taşıyan türleri içerdiği için, yeni bitki çeşitlerinin üretilmesinde çok önemli birer kaynaktır.Örneğin Pennsylvania’daki Longwood Parkları, ABD Tarım Bakanlığı’nın iş birliği ile süs bitkileri ve yeni çeşitler üretebilecek türler toplamak üzere çeşitli geziler düzenlemektedir.İngiltere’deki Kew Kraliyet Botanik Parkı da bitki toplama gezileri düzenlemekte ve ekonomik değeri olan bitkileri, dünya üstünde yetişebildikleri en uygun ortamın bulunduğu yerleri dağıtmaktadır.Burası ayrıca kauçuk ağacı(Hevea brasiliensis), ananas, muz, çay, kahve, kakao, çeşitli kereste ağaçları ve kınakına gibi bitkilerle, ilaç ham maddesi elde edilen başka bazı bitkileri dünyaya tanıtmış ve yaymıştır.

Bir botanik parkı düzenlenirken benzer bitkilerin bir araya konması geleneksel bir uygulamadır.Gene de güzel görüntüler yaratmak göz ardı edilmez, ağaç ve çalılar, kendi taksonomik gruplarından otsu bitkilerin arasına serpiştirilir.

Botanik parklarında, genellikle bitkilerin çoğaltılmasında ya da mevsim değişikliklerinden etkilenen bitkilerin yetiştirilmesinde seralar kullanılır.Kışlar soğuk olan yerlerde tropik orkideler, tropik eğreltiler, tropik ve astropik bölgelerin ekonomik bitkileri, kaktüsler, Afrika menekşeleri ve begonyalar gibi bitkiler bu seralarda yetiştirilir.

Büyük bitki koleksiyonları oluşturulmak isteniyorsa, türler için belirli mevsimlerde uygun sıcaklık koşulları sağlayan depolama alanları kurulur. Aşırı soğuğa dayanamayan, ama soğuk bir döneme de gereksinim duyan genç bitkilerin kışı geçirmesi için de özel soğuk seralar da kullanılabilir. Gene sıcak yaz güneşine dayanamayan bitkilerin yetiştirilebileceği ve bazı bitkilerin de geçici olarak depolanabileceği, çıtalardan yapılmış gölgeliklerden yararlanabilir.

Birçok botanik parkında bir de herbaryum (kurutulmuş bitki koleksiyonu) vardır. Herbaryumdaki bitki türleri bilimsel adlarının yanısıra nereden toplandıkları, nasıl büyüdükleri gibi bilgileri içerecek biçimde etiketlenir. Türler familya ve cinslerine göre dosyalanır ve hazır örnek olarak elde bulundurulur.

Birçok botanik parkı üniversitelerde işbirliği içinde çalışır.Böyle bahçeler bitki taksonomistleri için gerekli hizmetleri de sunar. Büyük botanik parklarının çoğunda teknik dergiler ve halk için broşürler yayınlanır, ayrıca resimli kitaplar ve filmler hazırlanır.

Bitki koleksiyonlarının korunmasında ilk koşul, kuskusuz bitki kültürünün iyi yapılmasıdır.Kentlerdeki botanik parkları için çimenliklerin bakimi özellikle önemlidir;halkın gözünde bir bahçenin değeri bitki koleksiyonlarının yetkinliğinden çok, genel görünüşü ile ölçülür.Ağaç ve çalı koleksiyonları sistemli budama ister ve hiçbir önemli ağaç bakımsızlığa iki yıldan fazla dayanmaz.Yaslı ağaçların budanması özel ilgi gerektirir; yaraların çürümemesine dikkat edilmelidir.Parazit ve hastalıkların denetimi için sık sık ilaçlama yapılmalıdır.

Eskiden botanik parklarında yeni bitki çeşitleri, toplayıcıların çoğunlukla uzak yerleri araştırma gezilerine gönderilmesiyle elde edilirdi.Bu toplayıcılar, doğada yetişen yeni türleri araştırıp, istenen bitki örneklerini parka getirirlerdi.Günümüzde, fidecilik sanayisi çok gelişmiş ve birçok küçük kuruluş belirli bitki gruplarında uzmanlaşmıştır.Sayısız bitki türü ve kültür çeşidi dikilmeye hazır olarak, doğrudan böyle kuruluşlardan satın alınabilmektedir.Botanik parkları arasında da sık sık tohum ve nadir bitki değiş tokuşu yapılır.Bazı parklar, yıllık tohum değiş tokuş listeleri yayımlar.

Bitki koleksiyonlarının bakimi için gerekli donanım uygulamanın büyüklüğüne bağlıdır.Park personeli, alet ve benzeri için binalardan başka eğitim programı yürüten botanik parkları için sınıflar da gereklidir. Öğrencilerin uygulamaya yönelik çalışmaları için bir uygulama serası da düzenlenebilir.

Soğanlı Botanik Parkı:Günümüzde hızlı nüfus artışları ve kentlere olan göçler nedeniyle çevresel değişiklikleri de beraberinde getirmektedir. Bu durum kentlerdeki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir. Bursa da bu olumsuz gelişmelerden payını fazlasıyla alan şehirlerin başında gelmektedir.Soğanlı Botanik Parkı kente bol oksijen sağlamak, ova ile şehri doğal yaşam kültürünün zengin örnekleri ile birleştirmek ve yeşil Bursa’ya yeni bir dinlenme ve sağlıklı spor alanları kazandırmak amacıyla inşa edilmiştir.

Çevre ile uyumlu, sürdürülebilir kalkınma modellerinin geliştirilmesi ve yaşanabilir bir çevre için Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem SAKER kent genelinde bir dizi Parklar Projelendirilmesi direktifi vermiştir.

Başkanın talimatları doğrultusunda Çağdaş bir kent tanımına uygun yeşil alanlar zincirinin ilk halkasını Soğanlı Kent Parkı oluşturmuştur.

Soğanlı Kent Parkı çağdaş kentlerde örnekleri görülen kent parkının Bursa halkına sunmayı hedeflediği aktiviteleri ve üniteleri ile şehrin yeni cazibe merkezi olmuştur.

1995 yılında yapımına başlanan Soğanlı Kent Parkı iki kısımdan oluşmaktadır.Toplam alanı 580.000 m²’dir. Birinci kısım 380.000 m² olup ikinci kısım ise 200.000 m² alanda Hayvanat Bahçesi olarak Projelendirilmiştir.500 araç kapasiteli 3 oto parkı, 3 giriş kapısı bulunan parkın birinci kısmında 1800 m.lik bisiklet yolu, 2000 m koşu yolu, 11.730 m yürüyüş yolu, 13.850 m² suni göl, idare binası, bir kafeterya, üç büfe, beş wc bulunmaktadır.Otantik Bursa Evlerinin mimarisinin yaratılacağı 5 adet restoran ve kebapçı gibi ün yapmış müessese sahipleri bu bölgede hizmet verecekleri binaların yapımını 10 yıllık kira karşılığı inşaatı üstlenmiş, işletmecilere verilmiştir.

Parkın içme suyu, aydınlatma ve otomatik sulama sistemleri tamamlanmıştır. Soğanlı Kent Parkında değişik türde 2500 ithal olmak üzere 7500 adet ağaç dikilmiştir. Ayrıca Park alanı içinde yer alan bir sahada 38 ayrı Hayvan figürlerinden oluşan ağaç dikilmiştir. 200.000 m².lik alan çimlendirilmiş, 40 bin adet çalı dikilmiştir.

Spor aktivitesi olarak koşu parkı, masa tenisi ve dünya standartlarında model otomobil yarış pisti halkın hizmetine sunulmuştur.

Park sahasında İngiliz bahçesi, Fransız bahçesi ve Japon bahçesinden oluşan ülke bahçeleri, gül bahçeleri, Rhdodendron-Azeleg bahçesi, renk (Kırmızı, Beyaz, Sari) bahçeleri, kokulu bitkiler bahçesi ve kuğu bahçesi bulunmaktadır.

12 Temmuz 2007

Şişmanlık Tarihi

ŞİŞMANLIK TARİHİ

Önemli Bir Sağlık Sorunu: Şişmanlık. Şişmanlık son dönemlerde ortaya çıkmış bir sorun değildir. Örneğin, Avrupa’nın pek çok bölgesinde, günümüzden 25.000 yıl öncesi döneme rastlayan Paleolitik Dönem’e ait “şişman kadın” kalıntıları bulunmuştur. Buna ek olarak, Greko-Romen dönemlerine ait “şişmanlığın klinik boyutu” ile ilişkili belgelere rastlanmıştır. On dokuzuncu yüzyılda şişman kişilerde enerji alımı/harcanması ile ilgili küçük çaplı çalışmalar yapılmıştır. Yağın hücrelerde depolandığı bilgisi bu dönemde ortaya atılmıştır. Ayrıca, ulaşılabilen ilk “diyet kitabı” yine bu dönemlerde yazılmıştır. Şişmanlık sorunu küreselleşmenin etkisi ile, toplumların beslenme alışkanlıklarında oluşan değişimlere paralel olarak artış göstermektedir.Özellikle gelişmekte olan ülkelerde “beslenme alanında geçiş dönemi” olarak tanımlanan süreç, fazla kilolu ya da şişmanlık boyutunun artmasında rol oynamaktadır. Bu süreç, kentleşmede yaşanan olumsuz koşullar, demografik ve epidemiolojik değişim, enfeksiyon hastalıklarının sıklığında azalma, beklenen yaşam sürelerinde uzama, kronik hastalıkların görülme sıklığında artış gibi pek çok sosyal, kültürel, ekonomik ve sağlık koşullarından etkilenmektedir. 2000 yıl önce Hipokrat ilk kez obezitenin sağlığa olumsuz etkilerini ortaya koymuş olsa da gerçeğin anlaşılması ancak 20. Yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Bugün artık obezite, fizyolojik, psikolojik, hormonal, metabolik, organik, sistemik, estetik ve sosyal etkileriyle yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

“Kilo fazlalığı ile şişmanlık aynı şey değil. Şişmanlık, yağ dokusu artışına bağlı olarak gerçekleşiyor. Kilo fazlalığı ise, yağ dokusu artışı olmaksızın vücut ağırlığının ideal değerlerin üzerinde olması. Her ikisinin de çaresi var.”

ŞİŞMAMLIK NEDİR?

Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık nedir? Kilonun fazla olması mıdır, yoksa biraz topluca olmak yada göbekli olmak mıdır? Listeyi daha uzatmak mümkün, ancak hiç birimizin aklına kolay kolay gelmeyen, belki de gelmesini istemediğimiz tek bir cevabı var bu sorunun: Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır!

Erkek obasitesi karın bölgesinde yağ kitlesinin artması, bayan obasitesi ise guluteal bölgede (kalça etrafı) yağ kitlesinin artması şeklindedir. Obasite ve kilo fazlalığı genelde; genetik yapıyla, damak zevkine göre yemek yeme alışkanlığıyla,ve hareketsizliğe bağlı olarak gelişir.

“Fransa’da obeziteye bağlı sağlık sorunları nedeniyle harcamalar yılda 8.7 milyar frank olarak belirlenmiş. Bu toplam sağlık harcamalarının %2′si.”

ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR, KİMLERE ŞİŞMAN DENİR?

Ağırlığı, normal ağırlıktan yüzde on [% 10] dan fazla olan kimseye şişman denir. (Buda 27kg/m2 den büyük BKİ ne tekabül eder.) Aşırı obasite; İdaal kilonun 45 kg üzerinde olan kimseler (yaklaşık vücut ağırlığının %60 fazlası) aşırı obezdirler.Bu kimselerde hastanın kendine olan öz güveni azalmış olup, işgücü kaybı ve vücut aktiviteleri de engellenmektedir

Günlük besinlerle alınan kalori ile, hem bazal metabolizma, hem de yiyecek metabolizması ve enerji harcaması için gereken ihtiyaç karşılanmaktadır. Gereksinimin fazlası kalorilerin çoğu yağ, bir kısmı da glikojen olarak depolanır. Yağ enerji depolanmasının en etkin formudur

Son yıllarda insanların en büyük problemlerinden şişmanlık, gelişen teknoloji, insanları hızlı ve yağlı yemek yemeye ittiği için şişmanlık büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Şişmanlığı bir hastalık olarak kabul edip, zararlarını bilirsek, şişmanlığı önlemek ve tedavi etmek de o kadar kolay olur

“Araştırmalara göre dünya nüfusunun altıda biri şişman.”

DÜNYADA ŞİŞMANLIK

Şişmanlık, vücuttaki yağ miktarının artması ile tanımlanan, gerek oluşum nedenleri, gerekse oluşturduğu komplikasyonlar ve zemin hazırladığı hastalıklar nedeniyle önemli bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Şişmanlık orta yaşın bir sorunu olarak görülmekte ise de yaşamın her döneminde kişinin karşılaşacağı bir sorun olarak kabul edilmelidir.

Dünya genelinde yaklaşık 250 milyon kişinin şişman olduğu bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2025 yılında bu sayının 300 milyona ulaşacağını belirtmektedir. 38 ülkede 150.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada şişmanlık oranının Güney Asya ülkelerinde %0.1, Afrika’da %2.5, Latin Amerika’da %10, Orta Doğu’da %20 olduğu saptanmıştır. Şişmanlık, yalnızca gelişmiş ülkelerin bir sorunu olarak kabul edilmemekte; daha önce de söz edildiği gibi küreselleşmenin olumsuz etkisiyle gelişmekte olan ülkelerde de bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Halen ABD’nde yaşayanların %50′den fazlasının fazla kilolu; %20′sinin ise şişman olduğu vurgulanmaktadır. Amerika’da 97 milyon kişi fazla kilolarından şikayetçi. Şişmanlar örneğin New Orleans eyaletinde nüfusun %37.5′unu oluşturmaktadır. Avrupa’da şişmanlık prevalansı konusunda yapılmış en kapsamlı çalışma, 1989 yılında yayınlanan DSÖ-MONICA (WHO-Monitoring Trends Anddeterminants in Cardiovascular Diseases) çalışmasıdır. Bu çalışma kapsamında incelenen 48 ülke, Afrika, Amerika, Güney-Doğu Asya, Avrupa, Doğu Akdeniz, Batı Pasifik bölgeleri olmak üzere altı başlıkta incelenmiştir. Bu çalışmaya göre, erkeklerde 48 ülkeden yalnızca birinde; kadınlarda ise ülkelerin tümünde 35-64 yaş grubunun %50.0-75.’inin beden kitle indeksi (BKİ) 25 kg/m2 ve üzerindedir. Son tahminler Avrupa’da yetişkin nüfusun yüzde 15′inin şişman olduğunu gösteriyor. Avrupa’da bazı bölgelerde obezite oranı yüzde 40-50′ye çıkarken, ülke ortalamaları yüzde 5-22 arasında değişiyor.

“Yapılan araştırmalara göre ülkemizde her dört kişiden biri şişman.”

TÜRKİYEDE ŞİŞMANLIK

1965 ve 1971 yılları arasında yapılan istatistiğe göre Bursa, Bornova ve İstanbul’un çeşitli yerlerindeki 5000 kişi içinden şişmanlık oranını ortalaması yüzde 28’dir. Yani, kadın ve erkek toplamı yüzde 28. Bugünlerde ise taramalarda görülen %36-40, hatta Gaziantep ve Konya’da yüzde 61 oranında şişmanlık var. Günümüzde, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yetişkin nüfusu oluşturan kadınların yaklaşık %65′inde; erkeklerin ise %39′unda hafif ve orta derecede şişmanlık sorunu olduğu tahmin edilmektedir. 1998 yılında yapılmış olan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’na göre, kadınların %52.2′sinin BKİ’si 25.0′in üzerinde; %18.8′inin BKİ değeri ise 30 ve üzerinde bulunmuştur. Şişmanlık ile ilgili Türkiye’de yapılmış olan pek çok bölgesel çalışma bulunmaktadır. Örneğin, İzmir’de 18 yaş ve üzeri kadınlarda yapılan bir çalışmada şişmanlık prevalansı %51 olarak hesaplanmıştır. Elazığ ilinde yapılan bir başka çalışmaya göre, il düzeyinde obezite prevalansı %7.9 olarak bulunmuştur.Ankara Gülveren Sağlık Ocağı Bölgesi’nde yapılan kesitsel tipte epidemiolojik bir çalışmaya göre, şişmanlık prevalansı kadınlar için %84.8; erkekler için ise %54.1 olarak bulunmuştur. Yine, “Ankara’da Or-An 75. Yıl Sağlık Ocağı Bölgesi’nde Bulunan İlköğretim Okullarındaki Öğretmenlerde Bazı Kronik Hastalıklarla İlgili Risk Faktörlerinin Saptanması” araştırmasında öğretmenlerin %33.9′unun BKİ’si 25.0 kg/m2′nin üzerinde bulunmuştur. Trabzon’da 3000 kişi üzerinde yürütülen bir çalışmada, BKİ değerinin 25′in üzerinde olma boyutu %60.6; 30′un üzerinde olma sıklığı ise %19.2 olarak hesaplanmıştır. Yapılan araştırmalara göre, şişman kişilerin üçte ikisinin bir “şişman” ebeveyni olduğunu ortaya koymuştur. Eğer ebeveynlerin her ikisi de şişman ise, çocuklarının şişman olma olasılığı %90.0 olarak saptanmıştır.

Bunu nazari itibara alarak Dünya Sağlık Teşkilatı, şişmanlığı bir sağlık problemi ve sağlığı etkileyen en büyük problem olarak kabul edip, 1977’de obeziteden ve obezitenin tedavisi konusunda bir rapor yayınlandı. Bu raporda, 24 Avrupa ülkesi, ki içerisinde biz de varız, Milano Deklarasyonu’nu yayınladılar. Bu deklarasyonla bütün ülkelerde, bu Avrupa ülkelerindeki şahısların, şişmanların korunması, hakları, çocukların çocukluk çağından itibaren şişmanlıktan korunması için alınması gereken önlemler ile okul çağında, oyun çağında, iş çağındaki çocuklara ne gibi önlemler alınması, ne gibi eğitim verilmesi gerektiği görüşülmüştür.

“Şişmanlık, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre küresel ve kronik bir sağlık sorunudur.”

ŞİŞMANLIK NEDENLERİ NELERDİR?

Şişmanlık uzun süren bir enerji dengesizliği sonucudur. Bunun belli başlı nedenleri:

1. Fazla yeme,

2. Fiziksel hareketlerin azlığı,

3. Psikolojik bozukluklar,

4. Metabolik ve hormonal bozukluklardır. 5. Dengesiz ve yanlış beslenme

Şişmanlığın nedenleri araştırıldığı zaman bugün çeşitli faktörlerin şişmanlığı meydana getirdiği ortaya konmuş. Bu faktörlerden en önemlisi, fazla yemedir. Birçok kimse yedikleri ve harcadıkları hakkında gerçek bilgiye sahip değildir. Bazıları, fiziksel hareketler için harcanan enerji konusunda da bilgisizdir. Hareket ediyorum diye fazla yemek, bazen farkında olmadan şişmanlığa yol açabilir. Yapılan araştırmalar şişmanlığın kalıtımsal olduğunu belirtmektedir. Normal anne babanın çocukları arasında şişmanlık sıklığı % 8-9 iken, anne-babadan birinin şişman oluşunda çocuklardaki şişmanlık sıklığının % 40′a , her ikisinin de şişman oluşunda %80′e çıktığı belirtilmiştir. Yalnız, bu durumun kalıtımsal bir değişkenlikten çok, ailenin beslenme alışkanlığından ileri geldiği sanılmaktadır. Genellikle evde pişirilen yemeklerin enerji değerinin yüksek oluşu, ailenin bütün bireylerinin fazla enerji tüketmesine yol açmaktadır.

Genellikle hareketsiz kimseler, hareketli olanlar kadar yemektedirler. Bu durumda, hareketsiz olanların enerji dengesi artı bir durum almaktadır. Ağır işte çalışanlar arasında şişman kimselere çok az rastlanmasına karşılık, oturarak iş gören memurlar ve ev kadınlarında şişmanlığın sık görülmesi, fiziksel hareketlerin, vücut ağırlığı üzerine etkisini açık olarak göstermektedir.

Bazı kişiler, üzüntü, sıkıntı ve güvensizliklerini örtmek için fazla yerler. Bunun tersi de olabilir. Psikolojik bozukluklar, bazen fazla yemeye, bazen de az yemeye neden olarak görülebilir.

Şişmanlıkta bazı kimselerde zayıflama diyetlerine karşı görülen direnç, hormonal ve metabolik nedenlere dayanmaktadır. Bu tür şişmanlık toplumdaki şişmanlık oranlarının çok küçük bir bölümünü kapsar. Bazı hormonlar, bazal metabolizma hızını etkiler. Hormonal nedenle bazal metabolizmanın yavaş oluşu, enerji harcamasını azaltarak alınan besin öğelerinin bir kısmının depolanmasına yol açabilir. Bu kimseler hareketsiz olduklarında şişmanlık daha da artabilir.

Şişmanlığa neden olan etmenler arasında beslenme alışkanlığının hazır yiyecek türüne kayması ve ayak üstü yenilen tost, sandviç, hamburger, pizza, patates kızartması vb. (fast-food) yiyeceklerin fazla tüketilmesinin etkisi önemlidir. Alkol tüketimindeki artışta en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir.

“Şişmanlık beyin kanaması riskini artırıyor.”

ŞİŞMANLIĞIN ZARARLARI

Hollandalı bilim adamları, 40 yaşlarında fazla kilolu olmanın ömrü üç yıl kısalttığını belirterek, fazla kiloların vücuda verdiği zararın sigara içmeye eşdeğer olduğunu söylüyor.

Yaklaşık 3500 kişinin, 1948-1990 yılları arasındaki sağlık kayıtlarını inceleyen doktorlar, sigara içmeyen ancak fazla kilosu olanların yaşam süresinin, kilo fazlası olmayanlara göre üç yıl daha kısa olduğunu ifade ediyor.

Obez olarak nitelendirilen çok kilolu insanların ortalama yaşam süresi ise kadınlarda 7.1 yıl, erkeklerde ise 5.8 yıl kısalıyor.

Aynı araştırma, hem sigara içen hem de fazla kiloları olanların durumunun çok daha ciddi olduğunu gösteriyor. Obez ve sigara içen kadınlar, normal kilolu ve sigara içmeyen kadınlardan 13.3 yıl daha az yaşarken, sigara içen obez erkeklerde de yaşam süresi 13.7 yıl kısalıyor.

‘‘Araştırma sonuçları, fazla kiloların verdiği zararı gösteriyor’’ diyen doktorlar, fazla kilosu olanlara zayıflamak için bir an önce harekete geçmelerini öneriyor. 

“Obezite önlenebilir ölüm nedenleri arasında ikinci, tüm ölüm nedenleri arasında ise 7. sırada yer almakta.”

ŞİŞMANLIĞIN RUH SAĞLIĞINA ZARARLARI 

Şişmanların bir kısmı ne kadar neşeli gözükse de şişmanlığın açtığı psikolojik yaralar çok fazladır. Giyinme konusunda problemler yaşarlar, kendilerine uygun elbise bulmada güçlük çekerler, mayo giyme korkusu yüzünden denize veya havuza giremezler, veya tenha yerleri tercih ederler.

  Karşı cins tarafından beğenilmeme korkusu, kendilerine olan güveni yok eder. İstedikleri gibi doğal davranamazlar, buda ilişkileri bozar. 

  Kendilerine güvensizlik günlük hayatta ve iş hayatında da kendini gösterir, buda şişmanları başarısızlığa ve yalnızlığa iter.

  Yaşamdaki hedef kendine daha iyi olanaklar sağlamak ve mutlu olmaktır. Mutlu olmanın en büyük şartı RUH ve VÜCUT sağlığıdır.

—-O—- “ŞİŞMANLIK, SİGARA KADAR ZARARLI” —-O—-

ŞİŞMANLIĞIN SEBEP OLDUĞU HASTALIKLAR

Vücuttaki yağ miktarına ve dağılımına bağlı olarak pek çok hastalık kişinin sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Şişmanlık, damar sertliği, kan kolestrol düzeyinin artması, selüloit, ağırlık artışına bağlı eklemlerde harabiyet oluşmasına neden olur. Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri, kısırlık, iktidarsızlık, safra kesesi hastalıkları, taş oluşumu, meme, prostat, kolon, endometriyum gibi pek çok kanser türleri, tip II diyabet, osteoartrit, obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklardan birkaçıdır.

Obezite, insan vücudunda kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, sindirim sistemi gibi sistemleri etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır.

Doll ve Peto’nun 1981 yılında yapmış oldukları bir çalışmaya göre, ABD’de tespit edilmiş tüm kanserlerin %35′inin altında diyete bağlı etmenler yatmaktadır. Aynı şekilde Wynder ve Gori, erkeklerde görülen kanserlerin %40′ının nedenleri arasında diyete bağlı etmenlerin rol oynadığını; bu rakamın kadınlar için ise %60 dolayında olduğunu belirtmişlerdir. Willett, adolesan dönemde vücut ağırlığı ve enerji dengesinin pozitif yönde artışının meme ve kolon kanseri açısından bir risk etmeni olduğunu ortaya koymuştur. En önemli jinekolojik kanser tiplerinden birisi olan over kanserlerinin risk etmenlerini saptamak için yapılmış olan bir olgu kontrol çalışmasının sonuçlarına göre, vücut ağırlığı yüksek olan kadınlarda, over kanseri gelişme riski normal olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Goodman ve arkadaşlarının aynı konuda Hawaii’de yapmış oldukları toplum tabanlı bir çalışmaya göre, endometriyal kanser ile vücut yapısı ve ağırlığı arasında bir ilişki saptanmıştır. Fazla enerji alımı ve fiziksel etkinlik azlığında, 170 endometriyal kanser gelişme riskinde artış saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak, kadınların vücut ağırlıklarını istenilen düzeyde tutmaları, hayvansal yağlardan ve karbonhidratlı besinlerden uzak durmaları; bitkisel kaynaklı besin tüketimini artırmaları önerilmektedir.

OBASİTENİN MUHTEMEL KOMPLİKASYONLARI:

>Hipertansiyon

>Hipertrigliseritemi

>HDL kollesterolünün düşüklüğü

>Koroner arter hastalığı

>Tip 2 diabet

>Safrataşı oluşumu (kolelitiazis) zayıf kişilerde obeslere oranla 6 kat daha fazladır.

>İleri derecede obes kişilerde dejeneratif eklem hastalıkları(osteoartritis) daha sık oluşur.

>Eklemlerde yıpranma , ve aşınmaya sebebiyeti artırıp, disk hernisi (bel fıtığı) riskini arttırmaktadır.

>Kadınlarda endometrium kanser riskini arttırır.

>Aşırı obezlerde ani ölüm oranı 10 kat daha fazladır.

>Pickwikian sendromu( uyku esnasında kısa süreli solunumun durması, devamlı bir uyku hali, polistemi sağ kalp yetmezliği ile karakterize sendrom.)

>Tromboembolizm.

ANOREKSİA NEVROZA:

Bu tür yeme bozukluğu, psikolojik kökenli bir hastalık olup zayıflamayı takıntı (obsesyon) haline getiren genç kadınlarda daha fazla ortaya çıkar. Kilo alma korkusu var olup, diyetlerini aşırı derecede sınırladıkları için, ileri derecede zayıf olmaları halinde bile kendilerini şişman olarak görürler. Bazıları yemekten sonra kusmaya çalıştığından aynı zamanda bulimiktirler. Vücuttaki GnRH hormonunun düşük miktarda salınımı (Buna bağlı olarak LH ve FSH hormonu salınımı azalır) sonucu ortaya çıkan amenore (Adet görememe), hastalığın bir tanısal özelliği olacak kadar yaygındır.

Diğer yaygın bulgular:

>Troid hormon salınımında azalmaya bağlı soğuğa hassasiyet.

>Hipotermi (vücut sıcaklığında düşme)

>Bradikardi (kalp dakika atım sayısının normalin altında olması)

>Konstipasyon (kabızlık)

>Deri ve saç değişiklikleri

Anoreksia nevrozanın en önemli komplikasyonu; büyük olasılıkla ölüme yol açan hipokalemi (kan K+ miktarında azalma) sonucu kardiak aritmiye (kalp ritim düzensizliği) yatkınlığı arttırmasıdır.

BULİMİA NEVROZA:

Psikolojik kökenli bir hastalıktır. Anormal yeme alışkanlığı ile kendini belli eder. Aynı zaman dilimi içerisinde aynı şartlarda çoğu insanın yiyeceğinden daha fazla yeme alışkanlığı vardır. Bu dönemde hasta yeme kontrolünü kaybeder yeme olayını durduramaz, ve daha sonra kilo almayı önlemek için uygunsuz davranışlar gösterir. ( Hasta kusar, laksatif ve diüretik ilaçlar alıp, lavman yaparak yediği yiyecekleri çıkarır) Aç kalırlar, ya da aşırı egzersiz yaparlar. Yeme ya da uygunsuz davranışlar 3 ayda bir en az 2 kez tekrarlanır. Hastalar hemen hemen normal boy kilo oranını korurlar, bununla birlikte, adet düzensizlikleri sıktır.

Kusmaya bağlı olarak bazı komplikasyonlar meydana gelmektedir:

>Kalpte ritim düzensizliğine yol açan elektrolit düzensizliği.(hipokalemi)

>Mide içeriğinin akciğerlere aspirasyonu.(kaçması)

>Ösofagus (yemek borusu) ve mide yırtılması.

ŞİŞMANLIĞIN ÖNLENMESİ VE TEDAVİSİ

Genellikle şişmanlamak çok kolay bunun yanı sıra zayıflamak oldukça zordur. Bu nedenle şişmanlığın tedavisinden önce, önlenmesi daha doğrudur. Şişmanlığın önlenmesinde en önemli kural, küçük yaşlardan itibaren enerji dengesine uygun bir beslenme alışkanlığının kazandırılmasıdır. Çocukluktan itibaren fazla yağlı, şekerli ve sadece kalori veren; vitamini, proteini düşük besinlerin tüketilmemesine dikkat edilmelidir. Dört besin grubundan her öğünde dengeli bir şekilde beslenme sağlanmalıdır. Çocuklukta alınan kiloları ileride vermek çok zordur ve şişmanlığın zararlı etkileri bu yaşlardan itibaren başlamaktadır. Bu nedenle halk arasında bilindiği gibi “şişman çocuk, sağlıklı çocuk” demek değildir. Gereğinden fazla yağ dokusu, kalori deposudur. Yiyecek ve içeceklerle alınan kaloriyi sınırlayarak bu depoyu kullanmak mümkündür. Bu nedenle zayıflamak isteyen kişinin;

1. Harcadığından daha az kalori alması gerekir.

2. Kişinin yediği besinler protein, vitamin ve mineraller bakımından yeterli olmalıdır.

3. Doyurucu ve bireyin beslenme alışkanlığına uygun besinler seçilmelidir.

4. Diyetle birlikte beden hareketleri arttırılmalıdır.

Hızlı zayıflayan kişi verdiği kiloları çok kısa sürede geri alır. Bu nedenle haftada 0.5- 1 kg veya ayda 4 kg. zayıflamak en uygunudur. Şişman olan kişinin yiyeceği besinler seçilirken öncelikle, şeker, tatlı, pilav, makarna , börek gibi yiyeceklerle , yemeklere eklenen yağlar azaltılmalıdır. Böylece diyetin protein, vitamin ve minerallerini değiştirmeden kalorisi azaltılmış olur. Doygunluk vermesi için kalori değeri düşük sebzeler ve meyveler sık kullanılabilir. Özellikle yemeklerden önce bir parça sebze ve meyve açlığı biraz olsun gidererek fazla yemek yemeyi önler. Kepekli ekmek ve kuru baklagiller tokluk verdiklerinden şişman kişilere önerilmelidir. Etli yemeklere yağ konmamalı, yemekler yağda kızartılmamalıdır. Günde en az 2 litre su içilmelidir, fakat su yemek sırasında içilmemelidir. Kişilerin şişman olmalarını engellemek için temel önlemler çok önemlidir. Örneğin, kişilerin yeterli ve dengeli beslenme konusundaki bilgi ve bilinç düzeylerinin artırılması, beslenme alışkanlıklarının olumsuz etkilendiği durumlardan kaçınma becerilerinin geliştirilmesi, yemek yeme alışkanlıklarının düzenli ve dengeli hale getirilmesi, abur-cubur olarak nitelendirilen besinlerin tüketilmemesi gibi pek çok olumlu beslenme davranışı doğumdan itibaren planlı ve programlı bir şekilde kazandırılmaya çalışılmalıdır. Bu tür yaklaşımların toplumsal düzeyde, ülke politikalarına yansıtılmış olması programların başarılı olabilmesi için çok önemlidir. Sağlığın her alanında olduğu gibi beslenme konusunda da koruyucu önlemler tedavi hizmetlerine göre çok daha kolay uygulanabilir ve ucuzdur. Dünyanın pek çok bölgesinde konu ile ilgili konu ile ilgili sağlığı geliştirme ve eğitimi çalışmalarına hız verilmiştir. Ancak bu yaklaşımlar toplumlar arasında farklılık göstermektedir. Örneğin, ABD’de yapılan bir çalışmada şişmanlığın önlenmesine yönelik besinlerin yapılarının ve ücretlerinin değiştirilmesi çalışmalarının, sağlık eğitimi çalışmalarından daha öncelikli olacağı üzerinde durulmuştur. Bu etkinlikleri toplumsal düzeyde uygulamak ne yazık ki çok kolay değildir. Bu nedenle, şişmanlık oluştuktan sonra gereken pek çok girişim de özellikle şişmanlığın neden olduğu hastalıkların önlenebilmesi açısından önem kazanmaktadır. Şişmanlık ile mücadelede tedavi yöntemleri olarak diyet tedavisi, fiziksel etkinliğin artırılması, davranış değişikliği tedavisi, gerekli durumlarda ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Özellikle ilk üçünün birlikte uygulanması tedavinin başarısını artırmakadır. Şişmanlık için diyet tedavisinin başlıca amaçları vücut ağırlığını istenilen düzeye indirmek, besin öğesi gereksinimlerini yeterli ve dengeli olarak karşılamak, yanlış beslenme alışkanlıkları yerine doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve vücut ağırlığı istenilen düzeye geldiğinde tekrar kilo alımını engellemek ve sürekli kilo kontrolünü sağlamak olarak sıralanabilir.Davranış değişikliği, şişmanlık tedavisi yaklaşımları arasında uzmanlar tarafından çokfazla üzerinde durulan bir yöntemdir. Davranış değişikliğinin kişi tarafından benimsenmesi ve yaşam biçimi haline getirilebilmesi, verilen kiloların geri alınmasının önlenmesi açısından son derece önemlidir. İlaç tedavisi ve cerrahi tedavi özellikle diğer yaklaşımların yetersiz olduğu durumlarda konunun uzmanları tarafından uygulanması gereken yöntemlerdir. Bu iki yaklaşımda sağlık çalışanlarının etik açıdan dikkat etmeleri gereken noktalar vardır. Her iki yöntemin şişmanlığın önlenmesine yönelik diğer yöntemlerle desteklenmesi verilen kiloların geri alınmasını önlemek açısından çok önemlidir. Sonuç olarak bir sağlık sorunu olarak kabul edilen şişmanlık ile mücadele sistematik bir yaklaşım gerektirmektedir. Sorunun çözümü için sağlık çalışanlarının ekip hizmeti anlayışı ile yaklaşımları, şişman bireylerin konuyu önemsemeleri ve sağlığın korunması ve sürdürülmesi için zayıflamanın önemli bir koşul olduğunu kabul etmeleri onların bireysel mücadele gücünü artıracaktır.

DÜZGÜN BESLENME

Besinler 4 temel besin grubundan seçilmelidir. Süt grubu (Süt, peynir, yoğurt) Et grubu (et, tavuk, balık, kuru baklagiller) Sebze-meyve grubu, Tahıl grubu (Ekmek, makarna, pirinç)

Düzenli beslenme için bu besin gruplarından orantılı olarak alınmalı, bir gruptan az, diğerinden fazla besin alıp metabolizmanın çalışma düzeni bozulmamalıdır. Tek gruba yönelik beslenme; kabızlık, ishal, midede şişkinlik, kan şekeri ve tansiyon düşmesi, baş dönmesi, göz kararması gibi rahatsızlıklara sebep olacak ve devamında da doktor müdahalesini gerektirecek çok daha ciddi sorunlara yol açacaktır.

Kişiye özel hazırlanması gereken beslenme programları;

%60 karbonhidrat, %20 protein, %20 yağ içermelidir ve günde en az 2 lt su tüketilmelidir.

Günlük alınması gereken besinler 5 öğünde alınmalıdır. Öğün atlamak ve/veya bir öğünde gerekenden daha fazla kalori almak yağ depolanması riskini arttıracaktır.

Aşağıda çocuklar ve yetişkinler için birer ” dengeli beslenme programı (bir günlük)” örneği bulacaksınız. 

Çocuklar için

Yetişkinler için

750 gr süt

750 gr yoğurt

135 gr peynir

1 ad. yumurta

4 ad. orta boy köfte

1 ad. orta boy patates

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

10 ad. kiraz

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı pilav

250 gr süt veya yoğurt

45 gr peynir

4 ad. orta boy köfte

4 yemek kaşığı zeytinyağlı barbunya

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

6 ad. kayısı

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı makarna

Beslenmede kullanılan ölçüler

Çay kaşığı

5 – 6,5 gr

Tatlı kaşığı

10 – 13 gr

Çorba kaşığı

15 – 19,5 gr

Likör kadehi

30 – 39 gr

Kahve fincanı

50 – 68 gr

Çay bardağı

100 -150 gr

Su bardağı

200 – 250 gr

Enerji besinler vasıtası ile alınır ve bedensel faaliyetler ile de harcanır. Eğer aldığımız enerji miktarı harcadığımızdan fazla ise artık enerji vücutta yağ olarak depolanacaktır. Bu depolama işlemini durdurmanın yolu; ya alınan enerji miktarını harcanan miktara düşürmek (kalori kısıtlaması) ya da harcanan enerji miktarını alınan miktara yükseltmek (egzersiz ) olacaktır. 

Eğer alınan miktarı ihtiyaç duyulanın da altına düşürürsek vücutta depolanan yağları tekrar enerjiye çevirebiliriz.

İDEAL KİLONUN KORUNMASI

Zayıflamak nispeten kolay, fakat ulaşılan ağırlığı sürdürmek zordur. Çeşitli araştırmalara göre belirli bir programla zayıflayan bireylerin 5 yıl sonra sadece % 5′i bunu koruyabilmekte, % 95′i tekrar eski ağırlıklarına dönmektedir.

  Sıkı diyet yapıp sonra eski yeme sistemine dönen bireylerde ağırlık döngüsü oluşmaktadır. Bu da vücuttaki yağ oranını artırmakta, yaş ilerledikçe hiperlipidemi, hipertansiyon ve diyabet gibi sağlık problemlerini oluşturmaktadır.

  Uygulanan zayıflama diyeti sonunda, diyete başladığı anda aldığı enerjiden % 25 daha az enerji alması ve fiziksel aktivite ile enerji harcamasını artırması gerekir. Günde fazladan 1 saat yürüme ile bu hedefe ulaşılır.

“Şişmanların trafik kazalarında ölme ya da yaralanma risklerinin zayıflara göre daha fazla olduğu bildirildi.”

ŞİŞMANLIĞIN ÖLÇÜLMESİ

Bir bireyin şişman olup olmadığının tanımlanabilmesi için vücut ağırlığının, vücut bileşiminin ve vücuttaki yağ dağılımının değerlendirilmesi gerekmektedir. Vücut bileşimi; büyüme ve gelişme, yaşlılık, etnik özellikler, cinsiyet, beslenme durumu, özel diyetler, egzersiz, hastalık, genetik etmenlerden etkilenmekte ve değişkenlik göstermektedir. Vücut bileşenlerini saptamak için kullanılan pek çok yöntem bulunmaktadır; ancak, özellikle saha çalışmalarında en çok kullanılan yöntemler antropometrik ölçümlerdir. Antropometrik ölçümlerin sağlıklı yapılabilmesi için kullanılan araçların düzenli olarak doğruluğunun denetlenmesi, ölçüm yapan kişilerin sürekli eğitilmesi, referans değerlerin ve standartların doğru belirlenmesi çok önem taşımaktadır.

Antropometrik ölçümler- Beden Kitle İndeksi (BKİ): Vücut ağırlığının (kg) boyun karesine (m²)bölünmesiyle elde edilir. Saptanan değere göre bireyin zayıf, normal, fazla kilolu ya da şişman olup olmadığına karar verilir. Günümüzde şişmanlığın saptanmasında antropometrik ölçüm tekniği kullanılarak vücutta yağ miktarının belirlenmesine yönelik Beden Kitle İndeksi(BKİ) sıklıkla kullanılmaktadır. Erişkin yaş grubunda BKİ’ne göre “şişmanlık” değerlendirmesi;

BKI Değerlendirme

Protein-enerji malnurisyonu:

18.5 -19.9 Normal kabul edilir

20.0-24.9 Normal

25.0-29.9 Hafif şişman

30.0-34.9 I. derecede şişman

35.0-39.9 II. derecede şişman

40+ III. derecede şişman (morbid şişman)

BKİ ile vücut yağ miktarı ilişkisinin bireyin vücut yapısına ve oranlarına göre değişiklik gösterdiği bilinmektedir.Ayrıca, bel çevresi ölçümü, bel/kalça oranı gibi antropometrik ölçümler ve deri kıvrım kalınlıkları da şişmanlığın belirlenmesinde sık kullanılan yöntemlerdir. Bel çevresi erkeklerde 94 cm’in üzerinde; kadınlarda ise 80 cm’in üzerinde olduğu zaman kişilerin şişmanlığa bağlı metabolik risklerinde artış görülmektedir. Yetişkinlerde BKİ yaşla çok az bir artış göstermektedir. Ancak, çocuklarda ve adolesanlar BKİ, yaşa göre değişmektedir.Bebeklikte BKİ hızla yükselmekte, okul öncesi dönemde ise önce düşmekte sonra yeniden artmaktadır. Çocuklarda BKİ değerleri yaşa bağımlı referans değerler olup ülkelere göre kesim noktaları farklılık göstermektedir. En yeni yaşa göre BKİ değerleri İsveç, İngiliz ve İtalyan çocuklar için yayınlanmıştır. Beden kitle indeksinin iyi sonuç vermediği diğer bir grup ise yaşlılar olarak bilinmektedir. Hollanda’da 65-79 yaşlarında 539 kadın ve erkekte yapılan bir çalışmada, BKİ’nin şişmanlığın ölçütü olarak yeterli olmadığı ve şişmanlığın değerlendirilmesinde yağın vücutta dağılımını gösteren bel ve kalça çevresinin daha iyi sonuç verdiği bulunmuştur.

Şişmanlık bir sağlık sorunu olarak kabul edildiğine göre, azaltılması yada önlenmesi için sistematik yaklaşımlar gerekmektedir. Ancak, önleme çalışmaları en öncelikli basamağı oluşturmalıdır.

ZAYIFLIĞIN YARARLARI

  

Uykusuzluk ve huzursuz uyuma düzelir.

Tansiyon şikayetleri normale döner veya azalır.

Horlama, nefes darlığı, çarpıntı, yorgunluk hissi ortadan kalkar.

Mide şikayetleri tamamen ortadan kalkar veya hafifler.

Eklem ağrıları, bacaklarda uyuşma ve karıncalanma gibi şikayetler ortadan kalkar veya hafifler.

Kandaki yüksek kolesterol, lipit ve ürik asit seviyeleri normale veya normale yakın bir seviyeye iner.

Cinsel isteksizlik ortadan kalkar.

Bel , sırt ve diz ağrıları tamamen ortadan kalkar veya hafifler. 

ŞİŞMANLIKLA ORTAYA ÇIKAN PSİKOLOJİK SORUNLAR

Şişmanlık ortaya çıktıktan sonra da bir takım psikolojik sorunlar da gözlenir, bu durumu dikkate almayan bir şişmanlık tedavisinin başarılı olma şansı tartışılır. Şişmanlıkla mücadele aslında çok kısa erimde baktığımız zaman çok kolay bir şeye benzer. Önemli olan o formu o kiloyu uzun süre korumasını sağlamak. Dolayısıyla psikiyatrik destek olmaksızın, yani niye yiyorsunuz, neden şişmanız, bu sorunun cevabı açıkça anlaşılmaksızın, uzun erimde şişmanlıkla mücadele mümkün değil. Bu arada şişmanlığın yol açtığı psikolojik problemlere de değinmek gerekir. Kişi kendini toplum tarafından kabul edilmeyen, itilen, çirkin bulunan bir insan halinde algılamaya başlıyor. Ve buna bağlı olarak depresyonlar ortaya çıkabiliyor. Neden yemek yiyoruz sorusunu sormakla işe başlarsak çoğu kişinin vereceği cevap sıkıntıdan olur. Konuyu bir miktar açmaya başladığımız zaman herkesin kendine özel bir nedeni olduğunu anlamaktayız. O nedenle, sıkıntıdan yiyorum, o halde ne yapmayalım, sorusuna doğru bir yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Herkes sıkıntıdan yemek yediğini zannediyor ama gerçekte herkesin başka bir hikayesi var. Gelin kayınvalide ilişkisi mesela. Diyelim ki kayınvalide gelinden daha iyi olacak. Ama bir yandan da geline zarar vermek istemiyor, geline karşı bir öfkesi var, belli ölçülerde. Bu yarışmacılık hissinden dolayı ortaya çıkan. Gelinden daha zayıf olacak, daha güzel olacak. Tersi gelin için de geçerli olabilir. Ama bu yarışın sonunda bir mağlup olamamalı. Yarış olsun ama mağlup olmasın. Aynı satrançta siyah taşta oynamak gibi. Savunma da ama saldırı da… Kazanmak istiyor. En zararsız yöntemle. Sonunda ne oluyor, güçlü olmak için yemek yemeye başlıyor. Ama yemek yedikçe şişmanlıyor ve gücünü kaybediyor. Gücünü kaybettikçe tekrar güçlü olmak için yemek yiyor. Sonuç olarak yemek yemek temelde güçlü olmak için yapılan bir işlem. Yarışma var, yarışmada güçlü olacak. Bunlar bilinç dışı şeyler. Güçlü olmak yemek yiyor. Neden güçlü olacak? Yarışacak, yarışta kazanacak. Yiyor, gücünü yitirdikçe daha güçlü olmak adına tekrar yiyor. Bir kısırdöngü yaşanıyor.

ŞİŞMAN İNSAN NEŞELİ Mİ? Şişman ama neşeli, mutlu insan tarifi yapılır. Şişmanlık tıbbi bir hastalık. Sonuç olarak kronik sağlık sorunlarına yol açan tıbbi bir hastalık. Her şişman bu işten psikiyatrik nedenle yakınan insan değildir, bir psikolojik problemi olan insan değildir. Normal koşullarda toplumsal bir yargılama olmasa, belki de, şişmanların önemli bir bölümü içerisinde bulundukları bedeni halden dolayı mutsuz olmayacaklar. İyi ki şişmanım, istediğim yerde istediğim gibi yiyebilirim diye düşünen ve halinden de memnun olan bir çok insan var. Bir çok şişman liderlerimiz de yok mu? Bunlar da halinden pek memnun gözüküyorlar. Yine tanıdığımız bir çok şişman sanatçılar, bilim insanları var, medya mensupları var. Kısa sürede kilo vermek mümkün, önemli olanın verilen kilonun korunmasıdır. Belki de bazı insanlar şişmanlıktan kurtulmak adına, belli bir kiloya ulaşmak adına zayıflıyorlar. Ama daha sonra bunu korumakta güçlük geçiyorlar. Bu başarısızlık duygusu bazıları için, bir kez daha başarısızlığa yol açacak kaygısına neden olabilir. Bir başka neden de genellikle şişmanlarda belli bir yarışmacılık özelliğine tanık olduğundandır. Ve yarışmaktan kaçınabilir, çekinebilir, vs… Kişinin kendisi karar vermeli. Neden zayıflaması gerektiğine üzerinde durmak gerek. Hadi zayıfla, hadi zayıfla demek yerine, zayıflarsan, iyi olur, çünkü şu şu nedenlerle demek daha iyi olabilir. Psikiyatrik destekle, kilo vermek konusunda yaşanan güçlüklerin üstesinden gelme şansı daha yüksektir. Birçok kaynak aslında kilo verme olayında görev alması gereken ekibinin birçok branşta olması gerektiğini, bir takım oluşturulması gerekiyor. Bu takım içerisinde psikiyatristlere her zaman bir yer var ve onun varlığıyla birlikte uzun erimde kilo veriliyor, arkasından da onun korunması. Bunun başarılabilmesi için psikiyatrik desteğin çok önemli olduğu söyleniyor. Davranış terapisi teknikleri kullanılabiliyor. Birçok başka teknikler de var. Bir psikiyatrik destek alındığı takdirde sorunla başa çıkma şansının daha rahat olacaktır.

BEBEKLİKLE İLGİSİ Bebeklik dönemindeki bir takım durumların şişmanlıkta etkili olduğu iddia edilir. Bununla ilgili yapılmış çalışmalar var. Oral regresyon bunların başında gelir. Oral döneme tekrar geriye gidiş demektir. Bütün insanların yaşadığı dönemler var. Oral dönem var, anal dönem var vs… Oral dönem, ana memesiyle insanların tanıştığı dönem aslında, hayatın ilk dönemleri. O dönemle ilgili yaşananlar etkili. Ne zaman daha çok yemek yiyorsunuz sorusuna verilen cevap, televizyon izlerken oluyor. İnsanın aklına ne getiriyor bu? Çocuk emerken annesinin gözüne bakar. Ondan televizyonu, bir şeyi izlerken yemek yeme alışkanlığıyla oral dönem regresyon arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor bu. Bir şey izlerken yemek yiyor. Annesinin gözüne bakarak meme emiyor. Böyle bir ilişkinin varlığına dair somut bir ipucu. Bir çok insan televizyon izlerken yemek yemeyi bıraksa, zayıflayacak diyebiliyoruz.

PSİKOLOJİK TEDAVİ: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde oldukça oturmuş obezite polikliniği var. İç hastalıkları anabilim dalına bağlı. Prof. Üstün Korugan’ın başında olduğu bir ekip. İki soruya cevap aranıyor. Bir tanesi neden yiyoruz? Bir tanesi neden psikiyatristteyiz? İki soruya cevap bulana dek çalışılıyor. Diyelim ki bir cevap bulundu. Alternatif başka cevaplar üzerinde de çalışmaya devam ediliyor. Belli periyotlarla hastalar gelip gidiyorlar. Ve sonuçta kısa erimde, yani altı aylık dönemde başlangıç kilolarının yüzde 10 kadarını verebiliyorlar. Ondan sonra altı aylık erimde, bilimsel çalışmalar içerisine alınan kilo verme noktasına geliniyor.

“Kilonuza ve yaşınıza uygun bir YEME ALIŞKANLIĞI ve bol hareket ŞİŞMANLIKTAN KURTULMANIN TEK YOLUDUR.”

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy