‘teknik ned’ Arama Sonuçları

Kısırlık Son Yıllarda Gerek Toplumun Gerekse De Medyanın Gündemini Giderek

Kısırlık son yıllarda gerek toplumun gerekse de medyanın gündemini giderek daha fazla işgal eden bir sağlık sorunu olmuştur. Bu konu hakkında doğru ve yanlış pek çok beyanat verilmekte ve çocuk sahibi olamayan çiftlerin yönlendirilmesi güçleşmektedir. Kısırlığın tedavisinde özellikle son 10 yıl içerisinde büyük aşamalar kaydedilmiş ve önceleri tedavi edilemez gözüyle bakılan çiftlere çocuk sahibi olma imkanı tanınmıştır.

Kadına ait kısırlık yumurta yapımının uyarılması, tüp cerrahisi ve Tüpbebek yöntemleri ile büyük ölçüde çözümlenebilmektedir. Kadının yaşının ileri olması veya yumurtalıklarının verilen ilaçlara yeterli cevap vermemesi tedavinin etkinliğini kısıtlayan en önemli faktörlerdir. Son 3 – 4 yıldır kullanılmakta olan mikroinjeksiyon erkek kısırlığının tedavisinde büyük bir devrim olarak nitelendirilmektedir. Tek spermin tek yumurta içine zerk edilmesi esasına dayanan ve ileri bir tüp bebek yöntemi olan Mikroenjeksiyon ile daha önceleri tedavi edilemez gözü ile bakılan pek çok erkek baba olma şansınıyakalamıştır. Menisinde hiç sperm bulunmayan erkeklerde bile testislerden sperm alınarak Mikroenjeksiyon yapılmakta ve gebelikler elde edilmektedir. Yirminci yüzyılın başından bu yana sperm sayısının giderek azaldığını gösteren verilerin ışığında bu tedavi yöntemlerinin daha da değer kazanacağı açıktır.

Anlaşılacağı gibi kısırlık tedavisinde katedilen mesafeler çok büyük olup tıp ve teknoloji bugün kısır çiftlerin pek çoğunu çocuk sahibi yapabilecek bir noktaya gelmiştir. Tedavinin başarısını belirleyen en önemli unsurlar ise doğru tanı ve çifti yormadan en etkin tedavinin seçilerek hızlı bir şekilde uygulanmasıdır.

Kısırlığın Tanımı

İnfertilite (kısırlık) korunmaksızın düzenli ilişkiye karşın 1 yıl içinde gebelik oluşmaması olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde bu sorunun sıklığı hakkında yapılmış doyurucu bir çalışma yoktur. Ancak Avrupa ve ABD’den bildirilen raporlardan toplumda çiftlerin %10-15′in böyle bir problemle ilgilenmek zorunda kaldıklarını bilmekteyiz.

Toplumda bu sorunun sıklığının artık benzeri oranda olmasına karşın gerek II. Dünya Savaşı sonrası üreme çağındaki populasyonun çoğalması gerekse sunulan tıbbi tanı olanaklarının yetkinleşmesi nedeniyle infertilite kliniklerine başvuran çiftlerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Herhangi bir çiftin herhangi bir ay gebe kalma oranının %20-15 dolayında olduğu bilinmektedir. Genel olarak toplumda çiftlerin %85′in 1 yıl içinde, %93′ün ise 2. yılın sonunda gebe kaldıklarını görmekteyiz. İngiltere’de 1550 ile 1850 yılları arasındaki arşivleri inceleyen bir çalışmada kadınların ancak %8′in yaşamı boyunca gebe kalamadığı bulunmuştur.

sayfa başı

Kısırlığın Teşhisi

İnfertil bir çiftin araştırılması kadın ve erkeğin birlikte geldiği bir öngörüşme ile başlar. Bu sırada varsa çifte ait önceki tetkik ve filmlerin değerlendirilmesi yapılır. Kadının dahili ve jinekolojik öyküsü alınır, varsa erkeğe ait sorun hakkında konuşulur. Aynı seansta ya da daha sonraki bir seansta kadının jinekolojik muayenesi ve ultrasonografisi yapılır. Bunların sonucunda herhangi bir patoloji olup olmadığı not edilir. Eğer gerekiyorsa erkeğin ürolojik muayenesi istenir. Daha sonra o ana kadar oluşan kanaat ve bulgular doğrultusunda aşağıda söz edilecek tetkiklerden bir ya da birkaçı istenir.

1. Kadının üreme organlarının değerlendirilmesi: tubal, uterin, servikal

2. Kadının hormonal durumun değerlendirilmesi,

3. Yumurtlamanın (ovulasyonun) ve luteal fazın değerlendirilmesi,

4. Erkeğin değerlendirilmesi.

1. Kadının üreme organlarının değerlendirilmesi

· Rahim ağzının değerlendirilmesi

Rahim ağzının spermler için geçirgen olup olmadığının anlaşılması için yapılan teste postkoital test adı verilir. Kadının yumurtasının çatlayacağı öngörülen gün ilişkiden 2-8 saat içinde jinekolojik muayene yapılır ve rahim ağzından alınan mukus içerdiği sperm (erkek hücresi) açısından incelenir. Spermin mukus içindeki hareketleri ve ilerlemesi araştırılır. Ancak testin tekrarlandığında aynı sonuçları vermemesi ve testi anormal olan kadınlarda bile gebeliklerin görülmesi nedeniyle modern infertilite yaklaşımında bu yöntem önemini yitirmiştir.

· Uterusun değerlendirilmesi

Uterus (rahim) faktörü için histerosalpingografi (HSG: rahim filmi), histeroskopi, histerosonografi ve falloposkopi kullanılan yöntemler arasında sayılabilir. HSG adet bitiminden 5-7 gün içinde yapılabilen suda veya yağda eriyen ve röntgen ışınında görünen maddeler kullanılarak rahim içinin normal olup olmadığını ve tüplerin açıklığını değerlendiren bir testtir. HSG ile rahimin içinde olabilecek miyom, polip ve yapısal bozukluklar (çift rahim vb.) görülebilir. Histerosonografi yine aynı amaçla kullanılan rahmin içine sıvı verilerek yapılan ultrasonografik bir yöntemdir. HSG’den daha az ağrılı ve ucuz olması ve X ışını gerektirmemesi nedeniyle değeri gün geçtikçe artmaktadır. Histeroskopi ise videomonitor sisteminin eklendiği bir teleskop ile genel anestezi altında rahimin içinin doğrudan görülebildiği tekniktir. Saptanan miyom, polip ya da rahimi daraltan bir zar o anda elektrokoter ya da lazer ile giderilebilir. Giderek popülaritesi artan bu teknik ile hastanede kalmak tarihe karışmıştır Üstelik birkaç gün içinde normal yaşama dönmek mümkün olabilmektedir.

· Tüplerin değerlendirilmesi

Tüplerin geçirgenliği, anatomisi, çevresine ait yapışıklıkları ve fonksiyonunu değerlendirmek infertilite araştırmasının en kritik aşamalarından biridir. HSG yine bu amaçla halen en yaygın kullanılan değerli bir testtir. Rahim ağzından verilen kontrast maddenin her iki tüpten karına dökülüp dökülmediği ve bu akışın normal olup olmadığı yorumlanır. Yine bu amaçla renkli Doppler ultrasonografi, radyonüklid HSG gibi araştırma halinde olan yeni teknikler sözkonusudur. Ancak laparoskopi bu konuda belirleyici tekniktir. Bu sırada saptanan patolojiler gözle izlenir, değeri tartışmasızdır.

· Laparoskopi

Genel anestezi altında göbek altından girilen 1 cm. genişliğindeki kılıftan karına iletilen teleskopun aldığı görüntü canlı olarak monitöre yansıtılır rahim, tüpler ve her iki yumurtalık, karın iç zarı (periton) bağırsaklar, mesanenin durumu doğrudan izlenir ve organların birbirleriyle olan ilişkileri, aralarındaki yapışıklıklar, yumurtalıklara ait kistler saptanabilir. Üstelik o anda diğer ince kılıflar aracılığıyla karına ulaştırılan ince aletlerle gebeliği engelleyen problemler giderilebilir (bıçaksız, dikişsiz ameliyat). Endometriozis denilen hastalık ve tüpler en iyi laparoskopi ile tanınır. Rahim ağzından verilen mavi boyanın tüplerden geçip karına ulaşıp ulaşmadığı izlenerek tüplerin geçirgenliği hakkında karar verilir. Yine hasta aynı gün taburcu olabilir ve birkaç gün içinde eski yaşam temposuna ulaşabilir.

· Falloposkopi ve tubal kanalizasyon

Vaginal ya da abdominal yoldan ince hassas esneyebilir kanüllerle tüpün içine girilebilir, döllenmeyi kolaylaştıran tüysü yüzeylerin sağlığı değerlendirilebilir. Henüz infertilite incelemelerinde rutine girmemiş, gelecekte çok daha fazla yararlanılacağını düşündüğümüz tekniklerdir.

sayfa başı

2. Kadının hormonal durumunun değerlendirilmesi

Kadının üremesini doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen folikül uyaran hormon (FSH), luteinize eden hormon (LH), estradiol, prolaktin, progesteron, dehidroepiandrosteron sülfat, testosteron, tiroid uyaran hormon (TSH), tiroid hormonları (T3, T4) ve diğer androgenler gibi hormonlardır. Bu hormonların azalması, yükselmesi ya da birbirlerine olan oranlarındaki değişmeleri kadının yumurtlamasında, sonuç olarak üremesinde problemlere yol açabilmektedir. Kıllanma artışı olan, göğsünden süt gelen ya da guatrı olan bir hastanın hormonlarında sorun olabileceği ve belki de bu durumun basit bir ilaç tedavisi ile kontrol altına alınarak çiftin çocuk sahibi olabileceği bilinmelidir.

sayfa başı

3. Yumurtlamanın (ovulasyonun) değerlendiriımesi

Bir çiftin çocuk sahibi olabilmesi için erkekte yeterli sperm olması bir yana kadının da o ay sağlıklı bir yumurta (oosit) geliştirmesi ve sperm ile döllenen bu yumurtanın cenin (embryo) haline geldikten sonra yerleştiği rahim iç zarının (endometrium) yeterli sağlık ve besleyicilikte olması gerekir. Bu durum; basal vücut ısısı, progesteron düzeyi, endometrial biyopsi, idrarda bakılan hazır ev testleri ile takip edilip değerlendirilebilir.

Basal vücut ısısı, kadının adetinin ilk gününden tekrar adet gördüğü güne kadar sabah yerinden kalkmadan vücut ısısının ölçülmesi esasına dayanır. Adet döneminin ortasında vücut ısısında 0.3-0.5 dereceye varan bir yükselme olur. Yumurtlama olması sonucunda belirginleşen sağlıklı hormonal ortam nedeniyle bu yükselme yeni bir adete kadar sürer. Eğer gebelik oluşursa aynı şekilde devam eder. Progesteron hormonu düzeyi ise tahmini yumurtlamadan sonraki dönemin tam ortasında (midluteal) alınan kanda saptanır ve gerekli şekilde yükselmesi istenir.0vulasyon sonrası oluşan ortamın bir gebeliğe uygunluğu için dolaylı bir fikir verir. Yine adetin başlangıcından sonraki belli günlerde kadının idrarında LH düzeyinin subjektif olarak takip edilmesini sağlayan hazır evde kullanımlık testler mevcuttur. Böylece yumurtlamanın olacağını idrarda LH’nin pozitifleşmesiyle öğrenilebilir ve çifte uygun birleşme takvimi verilebilir.

· Endometrial biyopsi

Yumurtlama ve sonrasında embryonun oluşmasıyla rahim iç zarında (endometrium), buna uygun hazırlıkların yapılması, sağlıklı bir gebelik oluşması için gereklidir. Endometriumdaki dokunun bu olgunlukta olup olmadığı yine beklenen adetten 48 saat içinde yapılacak bir biyopsi ile yorumlanabilir.

sayfa başı

4. Erkeğin değerlendirilmesi

Herkesin bildiği gibi böyle bir durumda ilk akla gelendir. Son yıllarda androloji adında ortaya çıkan bilim dalı kaba bir sperm analizinden öteye geçerek sperme ait daha ayrıntılı fonksiyonel birçok değerlendirme yöntemi ortaya koymuş ve hala bu alanda yolun başında olduğumuzu bize söylemektedir. Bunları kısaca sperme ait, biyokimyasal, genetik testler, elektron mikroskopik incelemesi, başka hayvan yumurtaları ile dölleyebilirliliğine dayanan ya da fizyokimyasal yapısına yönelik (hipoosmotik şişme testi) ve benzeri şeklinde sayabiliriz.

· Sperm analizi:

Erkeğin 3-4 günlük cinsel perhizden sonra herhangi bir kimyasal maddenin yardımı olmaksızın mastürbasyon ile menisi temiz bir kaba alınır. Hacim, koku, renk, sıvılaşma süresi, sayı, hareket ve normal oranı açısından değerlendirilir. Yoğun lökosit içerikten herhangi bir iltihabi durum şüphelenilebilir. Spermlerin birbirine yapışık kitle halinde durması immünolojik bir infertiliteyi düşündürür ve ileri testleri gerektirir. Sayı 20 milyon/ml., hareket % 50′nin üzeri ve bunun çoğunun nitelikli tarzda olması, normal oranının yeni bir sınıflamaya göre % 14′ün üzerinde olması durumunda bir sperm analizine normal ya da yeterli diyebiliriz. Ancak erkeğin doğasından ötürü şüpheli durumlarda en az 3 hafta ara ile tekrarlanmasında yarar vardır. Spermin özelliklerinden bir ya da birkaçındaki bozukluklar bazen kadının durumu ne olursa olsun doğrudan infertil çiftlerdeki problemi ortaya koyabilir ve tedaviyi belirleyebilir.

Kısırlığın Nedenleri

· Kadında kısırlık nedenleri

· Erkekte kısırlık nedenleri

· Nedeni açıklanamayan kısırlık

Kısırlık tanısı için yapılan tetkikler ve muayeneler adım adım uygulanır ve uzun zaman alabilir. Bu zamar doktorun problemi iyi anlamasına ve en etkili tedaviye karar vermesine yardım eder. Araştırmalar sonucu bir ve·ya birden fazla kısırlık nedeni bulunabileceği gibi çiftlerin yaklaşık %15′inde kısırlığın nedeni saptanamaz.

Kısırlığın mutlak olduğu durumlar nadirdir. Erken menopoz veya erkekte hiç sperm hücresi bulunmaması dışında diğer kısırlık nedenleri için doğal yollardan çocuk sahibi olma şansının azalmış olduğundan bahsedilebilir.

Kadındaki en önemli kısırlık sebepleri yumurtlama bozuklukları, endometriozis ve tüplerin hasarlı veya tıkalı olmasıdır. Erkekte görülen kısırlık nedenleri arasında ise sperm sayısının, hareketliliğinin yetersiz olması ve bazı durumlarda da sperm hücrelerinin anormal olması sayılabilir.

Kadında kısırlık nedenleri

1. Yumurtlama bozuklukları:

Kadında en sık görülen kısırlık nedeni yumurtlama bozukluklarıdır. Yumurtlama (yumurtanın yumurtalıklar dışına atılması) olmaksızın döllenme ve gebelik oluşamaz. Yumurtlama bozukluğu dendiğinde yumurtlamanın hiç olmaması veya düzensiz ve seyrek olması anlaşılır. Adetlerin seyrek veya hiç görülmemesi çoğu zaman bir yumurtlama bozukluğunu gösterir ancak adetlerin tamamen düzenli olduğu durumlarda da yumurtlama bozukluklarına rastlanabilir. Yumurtlama bozuklukları başlıca üç grupta toplanabilir.

Yumurtalıklardaki yumurta üretimini uyaran hormonların doğuştan eksikliğine bağlı olarak beyin sapından salgılanamaması:Bu durumda kadında ergenlikten itibaren hiç adet kanaması görülmez.

Beyin sapından süt hormonu prolaktinin normalden fazla salgılanması: Bu durum genellikle bu bölgedeki iyi huylu bir tümörün varlığına bağlı olmakla beraber bazen hiçbir sebep bulunamaz. İyi huylu tümörlerin cerrahi yollarla çıkarılması veya sebep bulunamadığı durumlarda çeşitli ilaç tedavileri ile prolaktin seviyeleri düşürülerek yumurtlama normal hale getirilebilir.

Polikistik over sendromu: Bu hastalığın tipik formunda genel olarak adetler düzensiz ve seyrektir (yılda 3-4 adet). Bazı hastalarda adetler hiç görülmezken diğerlerinde tamamen normal olabilir. Hastalar genellikle şişmanlamaya yatkındırlar. Ciltte ve saçlarda yağlanma, sivilce gibi problemler sıkça görülür. Yumurtalıklarda normalden fazla sayıda yumurta bulunmakta ve bunlar erkeklik hormonu salgılayarak normal yumurta gelişimini engellemektedirler.

2. Tüplerin hasarlı ve tıkalı olması:

Tüplerin kısmen veya tamamen tıkalı olması sperm ile yumurtanın buluşmasını engelleyerek döllenme ve gebeliği olanaksız kılar. Tüplerdeki bu hasar geçirilmiş enfeksiyon, endometriozis veya geçirilmiş bir ameliyat sonrası kalan karın içi yapışıklıkları gibi birçok nedene bağlı olabilir. Tüpler bir dış gebelik sonucu da hasara uğrayabilir. Gelişmiş ülkelerde cinsel yollardan bulaşan enfeksiyonlar tüplerdeki hasarın en önemli nedenidir. Ülkemizde çocukluk çağında alınan verem mikrobu da tüplerde geri dönülemez hasar oluşturmaktadır.

3. Endometriozis

Endometriozis rahim içini döşeyen dokunun (endometrium) rahim dışında gelişmesidir. Endometriozis en sık olarak rahimi yerinde tutan bağlara yerleşmektedir. Diğer sık görüldüğü bölgeler ise rahim yüzeyi, tüpler ve yumurtalıklardır. Endometriozis tıpkı rahim içini döşeyen doku gibi hormonlara duyarlı olup adet sırasında kanar. Karın içinde oluşan bu mikro kanamalar zamanla iltihab benzeri yangısal durum oluşturmakta ve yapışıklıklara sebep olmaktadır. Endometriozis yumurtalıklarda yerleştiği zaman kist oluşumuna neden olmaktadır. Bu kistlere endometrioma adı verilir.

Endometriozisin en önemli belirtileri adet öncesi ve adet sırasında ağrı, ilişki esnasında veya sonrasında ağrı, düzensiz şiddetli adetler ve kısırlıktır. Daha az görülen diğer belirtiler yorgunluk, adet esnasında bağırsak hareketlerinin şiddetlenmesi veya ishal, kabızlık gibi diğer sindirim sistemine ait belirtilerdir. Bunların yanısıra endometriozis bazı kadınlarda hiçbir belirti vermeyebilir.

Endometriozisi olan kadınların yaklaşık yüzde 50′sinin çocuk sahibi olabilmeleri için tedavi gerekir. Yine kısırlık nedeni ile başvuran kadınların yaklaşık yüzde 25′inde endometriozis saptanmaktadır.

4. Rahim ağzına ait problemler:

Rahim ağzındaki yapısal, enfeksiyona ait veya bu bölgedeki salgıya (mukus) ait bozukluklar kısırlık sebebi olabilir. Rahim ağzından salgılanan mukus spermlerin genital yoldan taşınmasını kolaylaştırır. Östrojen ve progesteron hormonları etkisi altında mukusun siklus sırasında miktarı ve niteliği değişir. Polip gibi iyi huylu tümörler veya bu bölgeye uygulanmış olan cerrahi girişimler kısırlık sebebi olabilmektedir.

5. Alerjik nedenler:

Alerjik nedenler kısırlık nedeni olabilmekle birlikte teşhisleri ve tedavileri zordur. Alerjik ajan spermlerde veya mukusta bulunabilir. Antisperm antikorları adı verilen bu alerjik durumların tedavi etkinliği belli değildir ve tedavi edilen veya edilmeyenlerdeki gebelik oranları çok farklı değildir. Bu nedenle rutin olarak ölçülmelerinin gerekliliği tartışmalıdır.

sayfa başı

Erkekte kısırlık nedenleri

Çocukları olmayan çiftlerin yaklaşık %30-50′sinde problem erkekten kaynaklanmaktadır. Erkekteki kısırlık nedenleri başlıca 2 ana grupta toplanmıştır.

1. Spermin sayı ve kalitesini etkileyen üretim bozuklukları,

2. Spermi dışarıya taşıyan kanallardaki tıkanıklıklar.

Erkekteki bu problemlerin nedeni %30-40 olguda açıklanamaz. Sperm kalite ve sayısındaki bozuklukların nedeni bulunamadığında bır takım deneysel ilaç tedavileri uygulanmaktadır. Bu tedavilerin herhangi bir etkinliği olmadığı gösterilmiştir. Mikroinjeksiyon tekniğinin 1992 yılından itibaren uygulanmaya başlanması erkek kısırlığının tedavisinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu teknik ile şiddetli erkek kısırlığı durumlarında bile yüksek gebelik oranları elde edilmektedir.

1. Sperm üretim bozuklukları:

Erkek kısırlığı olgularında spermin üretim ve olgunlaşma bozuklukları en sık rastlanılan durumdur. Üretim bozukluğu sperm sayısı ile ilgili olabileceği gibi kadın yumurtasının döllenmesini engelleyen sperm hareketlerinin zayıflığı veya sperm şekillerinin (morfoloji) anormalliği ile de ilgili olabilir. Erkeğin sperminin normal kabul edilebilmesi için sayısının en az 20 milyon/ml, hareketli sperm oranının yüzde 30 ve yapısal olarak normal sperm oranının yüzde dördün üzerinde olması gereklidir. Sperm değerlerinin yukarıda belirtilenin altında olması halinde doğal yollardan gebelik elde edilmesinde belirgin zorluklar yaşanmaya başlanmaktadır. Birçok faktör spermiogenezi (sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması) olumsuz yönde etkileyebilir. Bunlar aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir.

İltihabi hastalıklar- Bazı bakteri ve virüsler erkekte yumurtalık iltihabına sebep olur. Yumurtalıklarından iltihabi bir hastalık geçiren erkeklerin yaklaşık % 25′inde kısırlık problemi oluşmaktadır.

Hormon bozuklukları- Sperm ve erkeklik hormonu olan testosteron hormonunun üretimi beyin sapından salgılanan iki hormon (folicle stimulating hormon ve luteinizing hormon) tarafından kontrol edilir. Bu hormonların salınımına ait bozukluklar erkek kısırlığının o/a 2-5′inden sorumludur.

Çevresel problemler- Kanser tedavisi için kullanılan ışın ve ilaçlar sperm üretimini bozabilir.

sayfa başı

2. Yapısal bozukluklar

Spermin üretim yeri olan yumurtalıklardan dışarı çıkmasını engelleyen tam veya kısmi tıkanıklıklar kısırlık nedeni olabilmektedir. Bu tıkanıklıklar doğuştan olabileceği gibi sonradan bir enfeksiyona da bağlı olabilir. Yumurtalık bölgesinden geçirilmiş bir cerrahi müdahale de tıkanıklığa sebep olabilmektedir.

sayfa başı

Nedeni açıklanamayan kısırlık

Günümüzde tıbbın olanakları ile nedeni ortaya konulamayan kısırlık durumlarında nedeni açıklanamamış kısırlık (idiopatik infertilite) söz konusudur. Testler ile ortaya çıkarılamayan sperm fonksiyon bozuklukları, yumurtanın çatlaması ve tüpler içindeki hareketinde bazı bozuklukların varlığı öne sürülen varsayımlar arasındadır.

Nedeni açıklanamamış kısırlık olgularında rol oynayan psikolojik etkenlerin varlığı tam olarak belli değildir. Stresin kadın üreme sistemi ve hormon dengesi üzerinde olumsuz etkiler yapabileceği bilinmektedir. Ancak burada sebep-sonuç ilişkisi belli değildir. Yani kısırlık nedeniyle mi stres olmaktadır yoksa stres nedeniyle mi kısırlık olmaktadır. Stresin ortadan kalkma durumunda doğal yollardan gebeliklerin oluştuğu bildirilmiştir. Özellikle kısırlık tedavilerine cevap alınamayan çiftlerde bazen tedavinin kesildiği ve çifte dinlenme şansı verildiği aylarda kendiliğinden gebelik olabilmektedir.

Nedeni açıklanamamış kısırlık terimi günümüzdeki tanı yöntemlerinin sınırını göstermektedir. Tanı yöntemlerindeki ilerlemelerle birlikte bu gruba sokulan çift sayısı da azalacaktır.

Kısırlığın Tedavisi

Tedavi araştırma safhasında bulunan nedene bağlı olarak yumurtlamayı sağlamak için hormon uygulanmasından cerrahi müdahaleye veya tüp bebek gibi yardımcı üreme tekniklerine kadar değişebilir.

1. Yumurtlama problemleri

Kısırlık nedeniyle doktora başvuran kadınların yaklaşık % 20’sinde yumurtlama problemi vardır. Kadın üreme fonksiyonları bazı hormon bezleri tarafından salgılanan hormonlarla kontrol edilir. Bu bezlerden beyin sapında bulunan iki tanesi FSH ve LH hormonları yumurtlamanın oluşmasında temel rol oynarlar. Bu bezlerdeki hormon salınımındaki bozukluklar yumurtlama problemlerine yol açarlar. Bu durumda yumurtlama çeşitli ilaçlarla (Klomifen, Pergonal Humegon, Metrodin) uyarılmalıdır. Yumurta gelişimi kandaki hormon seviyeleri ve ultrasonla takip edilerek, yumurtlama için uygun zaman tayin edilebilir. Bazı durumlarda yumurtanın çatlaması çeşitli ilaçlarla (Profazi, Pregnyl) sağlanabilir. Döllenme için en uygun zaman böylece belirlendikten sonra çifte ilişki önerilebileceği gibi halk arasında aşılama diye anılan spermlerin yıkanması sonrası rahim içine yerleştirilmesinden ibaret olan inseminasyon da yapılabilir.

2. İnseminasvon tedavisi

İnseminasyon daha çok rahim ağzına ait problemlerin bulunduğu, sperm sayısında ve hareketliliğinde hafif bozuklukların bulunduğu veya çifte ait hiçbir problemin bulunamadığı açıklanamayan kısırlık durumlarında uygulanmaktadır.

İnseminasyon için erkekten alınan sperm sıvısı laboratuvar koşullarında çeşitli yıkama işlemlerine tabi tutularak sperm hücreleri dışındaki tüm sıvılarından arındırılmakta, sperm hücreleri çok az bir sıvı içinde konsantre edilmekte böylece sayı hareketlilik oranı artırılmaktadır. Daha sonra bu sıvı ince bir kateter yardımı ile rahim ağzından geçirilerek doğrudan rahmin içine verilmektedir.

Bu tedavi rahim ağzından salgılanan mukusun spermin rahim içine geçişini engellediği durumlarda en iyi sonucu vermektedir. İnseminasyon ayrıca nedeni açıklanamamış kısırlık olgularında ve hafif erkek kısırlığı olgularında da daha düşük başarı oranları ile kullanılmaktadır. En yüksek gebelik oranlarının ilk üç uygulamada olduğu altı uygulamadan sonra gebelik şansının çok düşük olduğu gösterilmiştir. Uygun koşullarda yapılmış üç inseminasyon sonrası yardımcı üreme tekniklerine geçilmesi düşünülebilir. Özellikle nedeni açıklanamayan kısırlık olgularında çiftlerin yaklaşık yüzde 25′inde tüp bebek uygulanmasında spermden veya yumurtadan kaynaklanan bir döllenme bozukluğu görülmektedir. İnseminasyon tedavisi ile gebelik şansı altı uygulama sonucu yaklaşık olarak yüzde 30 civarındadır.

Yumurtlama yokluğu ilaçlara yanıt vermediği bazı durumlarda yumurtalık yetmezliğine bağlı olabilir. Tedavisi olmayan bu durumda tek çözüm ülkemizde uygulanmasına izin verilmeyen yumurta veya embryo bağışıdır.

3. Yardımcı üreme teknikleri

Erkek ve kadın üreme hücrelerinin doğal yollardan bir araya gelemediği durumlarda daha ileri tekniklere başvurmak gerekmektedir. Bu tekniklerin çoğunda kadının yumurtaları ultrason kontrolünde bir iğne ile emilerek vücut dışına alınmaktadır. Bu amaçla çeşitli ilaçlarla aynı anda birçok yumurtanın gelişmesi sağlanmakta ve uygun koşullarda 20′den fazla yumurta hücresi elde edilebilmektedir. Sperm elde edilmesi ise çoğu zaman çok daha kolaydır ancak menisinde sperm bulunmayan erkeklerde spermleri yumurtalık kanalından veya doğrudan yumurtalıklardan elde etmek için cerrahi işlemlere gerek duyulmaktadır.

Risk Faktörleri

Çeşitli faktörlerin infertilite riskini etkilediğini biliyoruz. Bunlar kadının yaşı, pelvik inflamatuar hastalık, diyet, egzersiz sigara içimi, alkol, çevre kirliliği, radyasyon ve çiftlerin yaşamına ait diğer etkenlerdir.

Kadının yaşının ilerlemesi ile birlikte gebe kalma şansı giderek düşer. Kadının yaşı 35′i geçtiği zaman gebe kalabilme şansında hafif bir azalma olmakta bu azalma 39 yaşından sonra daha belirgin hale gelmektedir. Kırk yaşın üzerindeki bir kadının gerek kendiliğinden gerekse de tüp bebek gibi yöntemler ile gebe kalabilme şansı %60 düşmekte ve oluşan gebeliklerinde %50′si düşük ile sonlanmaktadır. Bunun en önemli nedeni ise yumurtalıklarda kalan yumurtaların kalitelerinin düşük olması ve dolayısıyla döllenmiş yumurtaların gerek rahim içine yerleşmesinde ve gerekse de yerleştikten sonra büyümesinde problemlerin ortaya çıkmasındandır. İleri yaştaki kadınlara genç bir kadından yumurta bağışlama yoluyla alınan yumurtaların döllendikten sonra nakledilmesi ile gebelik ve düşük oranları genç kadınlara benzerlik göstermektedir. Kanada’da yaşayan kendilerine has özellikleri olan ve gebe kalmanın hiçbir şekilde kısıtlanmadığı bir toplulukta en son gebeliğin ortalama 41 yaşında olup, 45 yaşında ise % 87′sinin artık gebe kalamadığı saptanmıştır. Özellikle gebeliği engelleyen majör bir problem bulunamadığı durumlarda çiftlerin kendiliğinden gebe kalma şansları vardır. İşte bu gibi durumlarda gebelik şansını belirleyen en önemli faktör kısırlığın süresidir. Kısırlık süresinin 5 yılı aştığı durumlarda tedavisiz gebelik şansı azalmaktadır. Rahim ve tüplerı iltihanlanması (Pelvik Inflamatuar Hastalık: PIH) sonucundan gelişen tüp tıkanıklıkları ve yapışıklıkları günümüzde önemli bir infertilite nedenidir. Bel soğukluğu ve daha önemli olarak klamidia enfeksiyonları, tüplerin tıkanmasına veya çevre dokular ile yapışmasına yol açarak kısırlığa neden olabilmektedirler. PIH’in her tekrarında tüplerde hasar şansı ve kısırlık oranı yükselir. Üç defa PIH geçiren bir kadının kısır kalma şansı % 60′a kadar çıkmaktadır. Ancak son yıllarda koruyucu hekimlik hizmetlerinin gelişmesi, cinsel eğitimin üzerinde durulması ve etkin antibiyotiklerin gelişmesiyle pelvik enfeksiyonların ve sekellerinin azaltılabileceği ortaya çıkmıştır.

Çiftlerin yaşam biçimleri, yaşadığı toplum ve çevre gebe kalmalarını etkileyebilmektedir. PIH nedeni birçok organizma cinsel yoldan geçişlidir. Bu ise birden fazla eş durumunda daha da belirginleşmektedir.

Sigara içme, alkol alımı fertiliteyi etkileyebilmektedir. Aşırı kilo, aşırı egzersiz de yumurtlama bozukluklarına yol açarak kısırlık nedeni olabilir. Organik fosfatlı kimyasal maddeler (tarım ilaçları, böcek ilaçları) kurşun ve diğer ağır metaller, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar, ışın tedavisi sperm yapımını ciddi bir şekilde bozmaktadır.

Sonuçta çiftler birlikte ele alındığında; infertilite nedeninin % 35 oranında sadece erkeğe ait olduğunu, % 35-40 dolayında yalnızca kadının neden olduğunu kalan kısımdan ise her ikisininde sorumlu olduğunu söyleyebiliriz.

12 Temmuz 2007

Zararlı İçerikler

Zararlı İçerikler

Zararlı içerik dendiğinde aklımıza virüsler, hackerler, porno siteler ve terör siteler gelir.

Terör siteleri yasadışı bir şekilde internet ten faaliyetlerini sürdürmektedir. Örneğin PKK ilk önce dergi ve TV aracılığıyla sürdürdüğü çalışmalarını şuan yüzlerce web sitesi kurarak sürdürüyor.

Porno siteler de ise belli bir yaş sınırı olmadan herkes bağlanabiliyor. Buda on yaşındaki çocukların bile bağlanmasına olanak tanıyor. Hiçbir denetim sınırlaması yok.

1-Hackerler

Bilgisayar dünyasında hacker olarak adlandırılan siber korsanlar, 2000 yılını “verimli” geçirdi. Değişik ülkelerden yüzlerce korsan, muhtelif sitelere saldırdı, çökertti ya da mesaj bıraktı. Hack edilmiş siteleri takip eden www.2600.com, binden fazla önemli sitenin saldırıya uğradığını duyurdu. Bu rakama kişisel web sayfaları ve küçük firmaların dahil olmadığı belirtildi. Site yetkilileri, tüm saldırıların 5 binden fazla olabileceğini tahmin ettiklerini bildiriyorlar. Siber korsanların en büyük “başarılarından” biri, dünyanın sayılı yazılım şirketlerinden Microsoft’a saldırarak, Office programlarına ait birçok kaynak kodunu çalmak. Rus oldukları tespit edilen korsanlar, elektronik posta ile gönderilen bir java script (internette kullanılan özel bir yazılım dili) ile Microsoft’un içine sızarak, firmanın 2001 yazında piyasaya sunmayı planladığı yeni Office programının kodlarını çaldılar. Olayın kısa sürede duyulması üzerine bir açıklama yapan Microsoft yetkilileri, ele geçirilen belgelerin önemli olmadığını belirtti. Öte yandan geçtiğimiz hafta içerisinde Microsoft’un elektronik posta servisi www.hotmail.com’a da bir saldırı olduğu ileri sürüldü. Şirket yetkilileri bu konuda bir açıklama yapmazken, internet analistleri, siber korsanların sisteme ait bazı bilgisayarları devre dışı bıraktığını ve binlerce hotmail kullanıcısının kişisel hesaplarına ulaşamadığı görüşünü savundu.

Kredi kartlarına dikkat Siber korsanların üzerinde yoğun şekilde çalıştıkları diğer bir alan, değişik kişilere ait kredi kartı bilgilerini çalarak internet üzerinden yayınlamak. Yaygın ticaret sitelerinden biri olan CreditCards.com’a saldıran bir siber korsan, yaklaşık 50 bin kişinin kredi kartı bilgilerini alarak kendi web sitesinde yayınladı. Los Angeles merkezli firmanın yetkilileri, saldırının dört ay önce gerçekleştiğini ve korsanın o tarihten beri kendilerinden zorla para koparmaya çalıştığını açıkladılar. Öte yandan takma adı “Maxus” olan bir korsan, CD Universe sitesine saldırarak yine binlerce kredi kartı bilgisini çaldı. Bilgileri geri vermek için firmadan 100 bin dolar isteyen hacker, isteği kabul edilmeyince elindeki bilgileri internet üzerinden yayınladı. Birçok kredi kartından yüzbinlerce dolar alış-veriş yapıldı. Bazı kredi kartı bilgileri de sohbet odalarında elden ele gezdi. Arama motorları sınıfta kaldı Siber saldırılardan arama motorları da nasibini aldı. Altavista’nın yanı sıra Yahoo’da bu yıl saldırıya uğradı. Yahoo’ya yapılan 3 saldırı dikkatleri çekerken, bu arama motoru son saldırıda 2 gün devre dışı kaldı. Korsanlar, Yahoo’yu hack’ledikleri yöntemi gece yarılarından sonra www.amazon.com, www.eBay.com ve www.cnn.com’a da uyguladılar. İnternet analistleri ve güvenlik sorumluları, sanılanın aksine bir çok siber korsanın yalnız çalıştığını ve yaşlarının 15-25 arasında değiştiğini bildiriyorlar. Teenager olarak adlandırılan bu grup korsanlara son örnek, “mafiaboy” adlı Canadalı 15 yaşındaki korsan. Adı açıklanmayan genç korsan, CNN’in web sitesine saldırarak çökertmişti.

ABD’de ise adı açıklanamayan 17 yaşındaki bir genç, bir hükümet dairesinin web sitesine saldırırken suçüstü yakalanmıştı. Türkiye’de ise başta Başbakanlık’ın resmi sitesi olmak üzere, TRT ve Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun web siteleri saldırıya uğradı. İki hafta önce meydana gelen olayda kendilerinin “memur çocukları” olduğunu belirten bir grup genç, www.basbakanlik.gov.tr adresine girerek, memur maaşlarını protesto eden bir mesaj bırakmışlardı. TRT’nin sitesine saldıran korsanlar, sol navigasyon mönüsündeki tüm linkleri tek bir sayfaya gönderdi. Bir grup siber korsan ise Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun sitesine saldırarak pornografik resimler yerleştirdi. Virüs salgını Öte yandan bazı bilgisayar korsanları da yazdıkları birbirinden farklı virüs programlarıyla kullanıcıları sıkıntıya soktu. 2000 yılının en popüler virüsü “Love Letter”dı (Aşk mektubu). İlk olarak Mayıs ayının 4′ünde görülen virüs, inanılmaz bir hızla yayılarak binlerce bilgisayara zarar verdi. Birçok anti-virüs şirketi, virüsün yayılmaya başladığı andan 18 saat sonra tüm dünyada yaklaşık 100 milyon bilgisayara bulaştığını tahmin ettiklerini açıkladı. Virüsle başı en çok belaya girenler, büyük internet sitelerinde adresleri olan kullanıcılar oldu. Virüse en çok sevinenler ise 30 dolar karşılığında bilgisayarları temizleyen teknik servisçilerdi.

İngiliz Parlamentosu, ABD Senatosu ve Pentagon virüslerden zarar gören önemli siteler oldular. Bunun dışında yirmiden fazla popüler virüs, firmaları ve kullanıcıları zor durumda bıraktı. Bunların arasında Truva Atı mantığıyla çalışan Qaz ve MTX, milyonlarca dolar zarara neden oldular.

2-Zararlı Yazılım Çeşitleri

Bukalemun

Truva atlarının yakın akrabaları olan bukalemunlar, diğer alışılagelmiş, güvenilir programlar gibi davranmakla beraber, gerçek birtakım hile ve aldatmalar içerirler. Uygun bir şekilde programlandığında bukalemunlar, yasalarla belirlenmiş yazılımların simulasyonu olan demonstrasyon programları gibidir.

Bir bukalemun, her defasında, çok kullanıcılı bir sistemde kullanıcı adları ve şifreleri için giriş iletilerini taklit edecek şekilde dahiyane bir biçimde programlanır. Bukalemun, sisteme giren bütün kullanıcıların adlarını ve şifrelerini gizli dosyaya kaydeder ve daha sonra sistemin bakım için geçici bir süre kapatılacağına ilişkin bir mesaj verir. Daha sonra bukalemunun yaratıcısı, kendi özel şifresi ile sisteme girer ve kaydedilen kullanıcı isimlerin ve şifrelerini alır. Ve daha sonra da sisteme kendi yasadışı amaçları için istediği gibi girer, çıkar.

Bir bankacılık programını, her müşteri-banka ilişkisinde ortadaki parayı yuvarlayarak bir kaç sent’lik bölümlerini gizli bir hesaba atacak şekilde taklit eden program, bukalemunların en klasik örneğidir. Sonuç yüzler, binler belki de milyonlarca dolardır.

Yazılım Bombaları ( Software Bombs )

Şimdiye değin üretilmesi en kolay ve popüler olarak görülen muzır yazılım, yazılım bombası ( software bomb ) olmuştur. Yazılım bombaları yere çarpar çarpmaz patlar. Bu durumda ne bir uyarı ne de önceden bir belirti söz konusudur. Bu minimuma indirgenmiş reklamdır. Herhangi bir saklanma veya gizlenme ve doğal olarak kolonileşme yoktur. Yazılım bombaları adlarına yakışır bir şekilde çarpma anında patlar ve bütün verileri yok ederler.

Mantık Bombaları ( Logic Bombs )

Mantık bombaları, belirli çevresel değişkenlerin durumuna bağlı olarak yıkıcı bilgisayar komutlarını yerine getiren programlardır. Örneğin bir mantık bombası, yaratıcısının maaş kayıtlarını izleyebilir ve yaratıcısının maaşı belirli bir limitin altına düştüğünde; maaş kaydını silmek veya yanlış hesaplamak, sabit diski yeniden formatlamak gibi muzır işler yapacak biçimde programlanabilir.

Saatli Bombaları ( Time Bombs )

Saatli bombalar, nümerik veya zamana bağlı çevresel değişkenlerin aldıkları duruma göre koşulsal olarak, zararlı bilgisayar komutlarını yerine getiren programlardır. Genelde mantık bombaları ile aynı yapıya sahiptirler. Belirli bir sayıda çalıştırıldıktan sonra, belirli bir tarihte ( 1 Nisan’da veya ayın 13’ünün Cuma olduğu günlerde ) veya günün belirli bir saatinde (örneğin tam gece yarısı ) patlayacak şekilde programlanabilirler.

Tavşanlar ( Rabbits )

Bilgisayar virüslerinin kuzeni olan tavşanlar, adlarına yakışır bir şekilde çok hızlı ürerler. Bellekte veya diskte yeteri kadar alan tükeninceye kadar kolonileşirler. Bir koloni yaratıldıktan sonra, bu bir yavru koloni üretir ve yavru koloni yeterince gelişince yeni bir koloni daha doğurur ve bu döngü süre gider. Burada amaç, özellikle çok kullanıcılı sistemlerin, iletişim ağ ortamlarında ana sistem bilgi işleme gücünü yitirinceye kadar sistemin kaynaklarını kurutmaktır. Tavşanlar ve virüsler arasındaki en belirgin fark, tavşanların kullanıcı veri kütüklerinin sonuna eklenmemeleri, asalak özelliklere sahip olmamaları ve kendi kendilerine yetebilmeleridir.

Solucanlar ( Worms )

Çok yaygın olarak virüslerle karıştırılan solucanlar bir iletişim ağındaki bilgisayar sistemlerinde herhangi bir donanıma veya yazılıma zarar verme zorunluluğu olmaksızın bilgisayardan bilgisayara dolaşan programlardır. Yalnızca gerektiğinde bu gezilerini sürdürebilmek için ürerler.

Solucanlar, girdikleri iletişim ağı içinde çok gizli bir şeklide gezinirler ve bu arada bilgi toplayarak (muhtemelen şifreler veya dokümanlar) gizemli mesajlar bırakırlar. Çoğu zaman iletişim ağındaki çalışan sistem operatörlerine gözükmemek için geride bıraktıkları her artığı silerler.

Virüsler

Bilgisayar virüsleri, muzır yazılım galerisinin en gözde parçalarıdır. Bütün güvenlik uzmanlarından ve antivirüs yazılım şirketlerinden bu alanda en yüksek notu almışlardır.

Bilgisayar virüsleri diğer programları, kendilerinin birer çalıştırılabilir kopyalarını programa eklemek yoluyla değiştiren programlardır. Yaratılmaları kolay, belirlenmesi güç olan virüsler, kendi kopyalarını programlara ekleyerek, koloniler oluşturur ve sistemi kirletirler. Profesyonelce tasarlanmış ve yaratılmış olan virüsler dosyaların tarihini, zamanını, özelliğini ve büyüklüğünü değiştirmezler.

Eylemlerini sürdürebilmek ve bulaştıkları bir dosyaya bir daha bulaşmamak için, ilk enfeksiyon sırasında virüsler dosyanın içine kodlu işaretler (virus markers ) bırakırlar. İşaretlenmemiş dosya bulamadıklarında sistemin bütünüyle doldurulduğunu kabul ederler. Sistem işlevleri ve kullanıcılara ait verilerle oynamak işte tam bu anda başlar.

Belirli bir süreden sonra virüsler açıktan açığa zararlı eylemlerde bulunmaya başlayabilirler. Ekranda şaşırtıcı ve esrarlı mesajları görüntüleyerek kullanıcı ile dalga geçerler veya normal olmayan sistem davranışlarına neden olurlar. Bazı virüsler sistem hatalarını maskeleyerek, kullanıcıya varolmayan donanım veya yazılım hataları iletirler. Diğer bazı virüsler ise, daha doğrudan bir yol izleyerek, ekranda zıplayan toplar veya gülümseyen suratlar görüntülenmesine neden olurlar.

Özellikle yaratıcı ve dahi virüsler, kirli işlerini yerine getirdikten sonra bütün izleri silerek geride hiçbir kanıt bırakmazlar. Bir çok virüs şekli ise patlayarak sabit disk üzerindeki bütün verileri yok ederler.

3-Ayrıntılı Bir Şekilde Virüsler Ve Karşılaşılan Sorunlar Çözümleri

1. Bilgisayar Virüsü Nedir? Nasıl Bulaşır?

Bilgisayar virüsleri, aslında “çalıştığında bilgisayarınıza değişik şekillerde zarar verebilen” bilgisayar programlarıdır. Eğer bu programlar (ya da virüs kodları) herhangi bir şekilde çalıştırılırsa, programlanma şekline göre bilgisayara zarar vermeye başlar. Ayrıca, tüm virüs kodları (bilinen adıyla virüsler) bir sistemde aktif hale geçirildikten sonra çoğalma (bilgisayardaki diğer dosyalara yayılma, ağ üzerinden diğer bilgisayarlara bulaşma vb gibi) özelliğine sahiptir.

Bilgisayar virüslerinin popüler bulaşma yollarından birisi “virüs kapmış bilgisayar programları” dır. Bu durumda, virüs kodu bir bilgisayar programına ( sık kullandığınız bir kelime işlemci ya da beğenerek oynadığınız bir oyun programı) virüsü yazan ya da yayan kişi tarafından eklenir. Böylece, virüslü bu programları çalıştıran kullanıcıların bilgisayarları “potansiyel olarak” virüs kapabilirler. Özellikle İnternet üzerinde dosya arşivlerinin ne kadar sık kullanıldığını düşünürsek tehlikenin boyutlarını daha da iyi anlayabiliriz. Virüslenmiş program çalıştırıldığında bilgisayar virüs kodu da, genellikle, bilgisayarınızın hafızasına yerleşir ve potansiyel olarak zararlarına başlar. Bazı virüsler, sabit diskinizin ya da disketlerinizin “boot sector” denilen ve bilgisayar her açıldığında ilk bakılan yer olan kısmına yerleşir. Bu durumda, bilgisayarınız her açıldığında “virüslenmiş” olarak açılır. Benzer şekilde, kendini önemli sistem dosyalarının (MSDOS ve windows için COMMAND.COM gibi) peşine kopyalayan virüsler de vardır.

Genellikle her virüsün bir adı vardır (Cansu, Stoned, Michaelangelo, Brain, Einstein vb gibi).

2. Bilgisayar Virüs Çeşitleri

Bilgisayar virüsleri iki grupta toplanır.

Dosyalara bulaşan virüsler

Bilgisayarın sistem alanlarına bulaşan virüsler

İlk gruba girenler, genellikle, kullanıcının çalıştırdığı programlara (dos için .EXE ve .COM) bulaşır. Bazen, başka tür sistem dosyalarına da (.OVL, .DLL, .SYS gibi) bulaşabilirler. Programların virüslenmesi iki yolla olur: Ya virüs kodu bilgisayarın hafızasına yerleşmiştir ve her program çalıştırılışta o programa bulaşır; ya da hafızaya yerleşmeden sadece “virüslü program her çalıştırılışında” etkisini gösterebilir. Ancak, virüslerin çoğu kendini bilgisayarın hafızasına yükler.

İkinci gruba giren virüsler ise, bilgisayarın ilk açıldığında kontrol ettiği özel sistem alanlarına (boot sector) ve özel sistem dosyalarına (command.com gibi) yerleşirler.

Bazı virüsler ise her iki şekilde de zarar verebilir.

Bazı virüsler, virüs arama programları tarafından saptanmamak için bazı “gizlenme” teknikleri kullanırlar (Stealth Virüsleri). Bazı tür virüsler ise,  çalıştırıldığında kendine benzer başka virüsler üretir (Polymorphic virüsler). (Bu tip virüslerinin ilk örneklerinden olan Dark Avanger ve Cascade bilgisayar sistemlerine ciddi zararlar vermişlerdir).

3. Bilgisayar Virüslerinin Olası Zararları

Bilgisayar virüsleri,

Ekranınıza can sıkıcı mesajlar çıkararak çalışmayı bölebilir/engelleyebilir.

Bilgisayarın hafızasını ve/veya disk alanını kullanarak bu kaynaklara verimli olarak erişimini engelleyebilir.

Kullanılan dosyaların içeriklerini bozabilir/silebilir.

Kullanılan bilgisayar programlarını bozabilir, çalışmalarını yavaşlatabilir.

Sabit diskin tamamını ya da önemli dosyaların olduğu kısımlarını silebilir.

4. Virüsler Sadece PC’lere Mi Bulaşır?

Hayır, sadece PC’lere bulaşmaz; ancak en çok dos ve windows işletim sistemi ile çalışan PC’lere bulaştığını söyleyebiliriz. Macintosh virüsleri de bir hayli yaygındır. Unix işletim sistemi ile çalışan bilgisayarlarda virüs bulaşma vakaları oldukça azdır.

Dünyada on binlerce virüs vardır.

6. Virüsler Nasıl Bu Kadar Hızlı Yayılıyor?

Eskiden en popüler virüs bulaşma yolu, bir bilgisayardan diğerine “disket” ile dosya aktarımı idi. Günümüzde ise, bilgisayar ağlarının oldukça yoğun kullanılması, herkese açık (anonim) dosya arşivleri ve internet üzerindeki popüler etkileşimli ortamlar (IRC, ICQ, Web gibi) virüslü programların yayılması için oldukça uygun ortamlardır. Ayrıca, e-mail yoluyla gelen programların kontrolsüz çalıştırılması da bir başka potansiyel tehlike olarak karşımızdadır.

7-Trujan Horse(truva atı)

Truva atı da aslında “virüs” ile eşdeğer. Tek farkı, ilk anda anlaşılan programın yararlı bir şeyler yaptığı sanılır ancak zararlı olduğunu daha sonra anlaşılır. Sadece bir virüs bulaştırmak için yazılmış bir oyun programı. Oyunu çalıştırıp oynayınca; ve sonra …….

8. Virüsler Programların Yanında Veri Dosyalarını da Bozabilir mi?

Bazı virüsler, doğrudan data dosyalarını bozabilirler. Birçok virüs, .DAT, .OVR, .DOC gibi çalıştırılabilir olmayan dosyaları hedef alıp bozabilmektedir. Ancak bilgisayar virüsleri de bir çeşit “bilgisayar programları” olduğundan, virüsün yayılabilmesi için mutlaka virüs kodunun çalışması lazım. Bu yüzden, bir düzyazı içeren dosyanın (text) virüs taşıma ihtimali yok.

9. Macro Virüsü

Bazı programların, uygulama ile birlikte kullanılan “kendi yardımcı programlama dilleri” vardır. Örneğin, popüler bir kelime işlemci olan “MS Word”, “Macro” adı verilen yardımcı paketlerle yazı yazma sırasında bazı işleri otomatik ve daha kolay yapmanızı sağlayabilir. Programların bu özelliğini kullanarak yazılan virüslere “macro virüsleri” adı verilir. Bu virüsler, sadece hangi macro dili ile yazılmışlarsa o dosyaları bozabilirler. Bunun en popüler ve tehlikeli örneği “Microsoft Word” ve “Excel” macro virüsleri. Bunlar, ilgili uygulamanın macro dili ile yazılmış bir şekilde, bir word ya da excel kullanarak hazırlanılan dökümana yerleşir ve bu dökümana her girişinizde aktif hale geçer. Macro virüsleri, ilgili programların kullandığı bazı tanımlama dosyalarına da bulaşmaya (normal.dot gibi) çalışır. Böylece o programla oluşturulan her döküman virüslenmiş olur. Microsoft Office (word, excel vb) macro virüsleri ile başetmek ve korunmak için,  http://www.microsoft.com/msoffice adresinde gerekli bilgiler bulunabilir.

10. Bilgisayarın virüs kapıp kapmadığını nasıl anlaşılır? Bunu saptayan programlar var mı?

Eğer bilgisayara virüs bulaşmışsa, bu durumda bilgisayarda “olağan dışı” bazı durumlar gözlemlenebilir. Bazı virüsler, isimleri ile ilgili bir mesajı ekranınıza getirebilir. Bazıları makinenin çalışmasını yavaşlatabilir, ya da kullanılabilir hafızanızı azaltır. Bu son iki sebep sırf virüs yüzünden olmasa da gene de şüphelenmekte fayda var.

Bilgisayarınızın virüs kapıp kapmadığını saptayan “anti-virüs” programları da var.  Bu programlar, bilgisayarınızın virüs kapabilecek her tarafını (hafıza, boot sector, çalıştırılabilir programlar, dökümanlar vb) tararlar. Bu programların virüs saptama yöntemleri 2 türlüdür:

Kendi veri tabanlarındaki virüslerin imzalarını (virüsün çalışmasını sağlayan bilgisayar programı parçası) bilgisayarınızda ararlar.

Programı, virüs olabilecek zararlı kodlara karşı analiz edebilirler.

Günümüzdeki popüler anti-virüs programlarının veri tabanlarında binlerce virüs imzası ve bunların varyantları vardır. Bu veri tabanları, yeni çıkan virüsleri de ekleyerek sık aralıklarla güncellenir.  Bütün virüs programları 3 temel işleve sahiptir :

Virüs Arama, bulma (virus scanner)

Bulunan virüsü temizleme (virus cleaner)

Bilgisayarınızı virüslerden korumak için bir koruyucu kalkan oluşturma (virus shielder)

Virüs kalkanları, bilgisayarı her açıldığında kendiliğinden devreye giren, ve her yeni program çalıştırdığında, bilgisayara kopyalandığında (başka bir bilgisayardan, İnternet üzerinden, disketten vb) bunları kontrol eden ve tanımlayabildiği virüs bulursa PC’yi uyaran ve virüs temizleme modülünü harekete geçirebilen araçlardır.

Bazı popüler anti virüs programları, üretici şirketler ve web adresleri:

McAfee Associates, Inc. http://www.mcafee.com

IBM Anitvirus http://www.av.ibm.com

Norton Antivirus  http://www.symantec.com

F-Prot http://www.datafellows.com

Thunderbyte Antivirus http://www.thunderbyte.com

Bu programlar genellikle “shereware” dir. Bazılarının kısıtlı kullanımlı “freeware” sürümleri de vardır. Macintosh, OS/2 ve Windows için bu tip programları yerel Raksnet Tucows arşivinden de alınabilir. Adresi: http://tucows.raksnet.com.tr

11.Bilgisayar Virüslenmesi Durumunda?

Bir programın virüslü olduğundan şüphelenilirse, bu durumda, yapılacak ilk iş, o an kullanılan tüm uygulamaları kapatmak, yaptığınız işleri saklamak. Ardından, bir antivirüs programı ile bilgisayarı (gerekirse disketleri tarayın. Her zaman için, kullanılan antivirüs programının yeni bir sürümünü elde etmeye çalışın. 

Eğer bilgisayarı sistem alanları da etkilenmişse, bu durumda bilgisayar kapatılır. Ardından, bilgisayarı “temiz bir sistem disketi” ile açılır. Bu yüzden, her zaman böyle bir disket bulundurmak faydalı olur (windows95 için Rescue Disk). Daha sonra, bir virüs tarama/temizleme programı ile bilgisayar taranır.

12. Virüslerden Korunma Yolları Nelerdir?

En iyi korunma yolu, şüpheli programları, güvenilmeyen internet sitelerinden alınan programları hemen kontrol etmeden çalıştırmamak. Dışardan bir program alınğında “MUTLAKA BIR VIRUS TARAYICI ILE” kontrol edilmesi gerekir.

Ancak, bu korunma önlemi de yetmeyebilir. Virüsler yanında, çalıştığınızda bilgisayarın önemli dosyalarını silen, diskleri formatlamaya çalışan ve ilk anda yararlı gibi görünen ( ilk anda bir oyun programı olduğunu sanılır) programlar da var. Bu programlar, genellikle, illegal programların bulunduğu birtakım kontrolsüz FTP sitelerinde, web sitelerinde bulunmaktadır. Bu tip programların dağıtıldığı önemli yerleden biri de haber gruplarıdır (usenet news).  Alınan bir mailin sonuna eklenen ve “lütfen ilişikteki kısa programı çalıştırın, size çok güzel bir yeni yıl kutlaması mesajı veriyor” gibi bir mesaj görür, eklenmiş programı alır ve çalıştırılırsa büyük bir dert olacak . Programı alınırsa, içinden hiç virüs çıkmaz. Ama, alınan program, çalıştırıldığında, aslında makinanıza ciddi zararlar veren bir algoritmayı doğrudan çalıştırıyor olabilir. Bu yüzden, çok dikkatli olmak lazım.

Önemli dosyaları (sistem dosyaları, önemli kişisel dosyalar vb) yedeklerini almaya çalışılır. Ve de şüpheli bir şekilde aldığınız bir programı hemen silinmesi gerekir.

Bilgisayara, eğer imkan varsa, bir virüs koruyucu kalkan programı yüklenmesi gerekir. Bu da, bir miktar koruyacaktır. Bazıları, disk formatlama, dosya silme vb gibi konularda kullanıcıyı uyaran özelliklere sahiptir.

13. İnternet’ten Alınılan E-posta’dan Bilgisayar, Virüs Kapabilir Mi?

Bu soruya günümüzde kolayca “hayır” demek ne yazık ki tam mümkün değil. e-posta programları ve protokoller çok gelişti. Ama gene de, e-mail ile virüs bulaşmasının çok zor olduğunu söylenebilinir. Öncelikle,

Sadece düz yazı içeren bir e-postayı okumakla sisteminize virüs filan bulaşmaz.

Eğer alınılan e-posta ile birlikte bir “attachment (eklenmiş dosya)” varsa (eklenmiş dosya, herhangi bir çalıştırılabilir (executible) dosya olabilir), mailinizi okuyup gelen dosyayı diskinize saklamakla “o dosya virüslü dahi olsa” yine virüs bulaşmaz. Tabii, eklenmiş dosyayı çalıştırırsanız ve o dosya da virüslü ise, sisteminize virüs bulaşabilir. Bu tamamen sizin sorumluluğunuz.

Yıllar içinde mail programları oldukça gelişmiştir. bazı özel tekniklerle, mail içine “doğrudan çalıştırılabilir kod” ekleme olanağı vermektedir. Daha çok yeni olan bu kullanım, tüm potansiyel virüs saldırılarına açıktır. Dolayısıyla, size gelen bir maili okumadan önce, “konusuna” ve “kimden gönderildiğine” ayrıca “uzunluğuna” bakıp ona göre bir karar oluşur. Kullanılan mail programı, bazı seçeneklerini değiştirilirse, maili okumak için kişinin onayını almadan,  aslında bir program olan ilgili kod çalışmaya başlayabilir.

14. İnternet’teki Web Sitelerine Girilirse De Bilgisayar, Virüs Kapabilir Mi?

Hayır, bulaşmaz. web sayfalarını oluşturmada kullanılan HTML, sabit diske yazma/silme vb yapılmasına izin vermez. Bunun yanında, web sayfalarında çok kullanılan Java ve JavaScript ile yazılmış web uygulamaları da diskinize kesinlikle hiçbir şey yazmaz, hiçbir şeyi silmez. Bu yüzden, gönül rahatlığı ile web üzerinde dolaşabilirsiniz. Ancak, rastladığınız programları alıp kontrolsüz çalıştırırsanız o zaman durum değişir!

15. İnternet’teki Bir Dosya Arşivinden Alınan Programlar Virüslü Olabilir Mi? Bunlar Ne Kadar Güvenli?

Güvenilir dosya arşivlerinden alınan programlarda virüs olması ihtimali yok denecek kadar azdır. Bunlar genellikle, popüler bilgisayar dergilerinin arşiv siteleri; tanınmış yazılım şirketleri, yansıları dünyanın pek çok yerinde tutulan Simtel, Cica, Tucows, Winsite gibi sitelerdir. Zaten bir siteye girildiğinde o sitenin içeriği bazı ipuçları verir. Eğer illegal programların ve “crack” olarak adlandırılan bazı programların olduğu bir sitedeyse virüslü program alma ihtimaliniz son derece yüksek!!!

16. Virüsler ile ilgili internet’te ne gibi kaynaklara Erişilebilir?

Usenet hiyerarşisi içince, comp.virus ve bu öbeğe ait FAQ dökümanı yarayabilecek tonlarca bilgi içerir. Bu dökümanlara, http://www.faq.org adresinden topluca erişebilirsiniz.

17. Virüsleri kimler yazar?

Bilgisayar kullanan yüz milyonlarca kişi arasından, doğal olarak, böyle kötü niyetli kişiler çıkıyor. Virüs yazan kişiler, genellikle iyi programlama ve bilgisayar donanım bilgisi olan, ve bu bilgilerini dışa vurmak için “kötü yollar” seçen insanlardır.

En Zararlı On Virüs

İngiliz Sophos, 2000 yılının ilk on ‘başbelası’nı belirledi. Aşk virüsünü geride bırakan Kakworm, listenin başında yer alıyor Bu yıl ki virüsler ‘duygusallıklarıyla’ dikkat çekti 14 Aralık – İngilis antivirüs firması Sophos, 2000 yılının en zararlı 10 virüsünü seçti. Bir çok kişi tarafından şaşırtıcı bir tablo ortaya koyan sıralamada, birinciliği Kakworm aldı.

Herkesin ‘ilk sırayı kimseye kaptırmaz’ şeklinde nitelendirdiği Love Letter (Aşk virüsü) ikincilikle yetindi. IDG’nin haberine göre, raporda, hacker’ların 2000 yılında insan doğasının duygusal yönünden yararlanmaya çalıştığı belirtildi. İnternet üzerinde yayılan virüslerin başlıca konuları arasında tatil kutlamaları, gizli hayranlar ve hatta aşk vardı… ‘Bu virüslerden hangisi daha zararlı oldu?’ sorusunun yanıtı ise Kakworm. İlk olarak ocak ayında ortaya çıkan Kakworm, aylık raporlarda da har zaman en yaygın ilk üç virüs arasında yer almıştı.Mayıs ayında ortaya çıkan Aşk virüsü ise çok sayıda kullanıcıyı etkilemiş ve içerdiği aşk teması yüzünden de kamuoyunda büyük yankı bulmuştu. Ancak Aşk virüsü en zararlı virüs listesininde ikinci sırayı aldı.Aşk virüsünü bir ‘yıldız’ olarak nitelendiren Sophos yetkilileri, bu virüs kamuoyunda büyük bir ‘tantana’ koparırken, Kakworm’un sessiz sedasız yayılmaya devam ettiğini ve büyük zarar verdiğini vurguladı. Yetkililerin verdiği bilgiye göre. Sophos yardım masasına gelen çağrıların yüzde 17′si Kakworm ile ilgili.

Firmanın belirlediği ilk on listesi şöyle:1- Kakworm, % 172- Love Letter, % 14.53- Apology-B, % 8.94- Marker, % 6.55- Pretty, %, 5.66- Stages-A, %3.57- Navidad, % 3.48- Ska-Happy99, % 2.39- WM97/Thus, % 2.110- XM97/Jini, % 2.0

İçerik Sorumluluğu

eCircle, posta listeleri, haber iletileri ve SMS aracılığıyla dağıtılan ileti veya bilgilerin içeriğinden sorumlu değildir ve bununla ilgili olarak hiçbir güvence vermemektedir.

eCircle içerisinde başka internet sitelerine, kaynaklara ve bu servisin üyelerine linkler bulunmaktadır. eCircle, açıkça gerekli olması haricinde onaylamadığımız bu harici kaynakların kullanılabilirliğinden veya bunların içeriklerinden sorumlu değildir. eCircle bu sitelerde bulunan reklam, ürün veya başka malzemelerin içeriklerinden sorumlu değildir. Harici bir linkle ilgili olarak her türlü istek ilgili site sahibine veya Webmaster’a yöneltilmelidir.

Virüs Ve Zararlı İçeriklere Karşı Alınan Önlemler

ABD’de internet reklamlarına sıkı takip geldi. Washington Mahkemesi, web sitelerinde yapılan zararlı reklamlar nedeniyle 5500 siteye kapatma cezası verdi.

Toplumun her kesitinden ziyaretçi çeken sitelerin sorumsuz şekilde bahis oyunları siteleri ve cinsel içerikli siteleri reklam etmesi nedeniyle bu karara varan mahkeme, bundan böyle sitelerdeki reklamları ciddi takibe alacağını açıkladı.

ABD yasalarına göre bahsedilen içeriğe sahip sitelere giriş yapanların önce tüm zararları kabullendiğine dair onay vermeleri isteniyor. Ancak, yeni takibe alınan bu reklamlar, kullanıcıların talep ve onaylarını hiçe sayarak metazori şekilde gösteriliyordu.

Mahkeme kararıyla 5500 site kararmış oldu ancak bundan sonrası için önemli bir yanlıştan da dönülmüş oldu.

ABD’de internet reklamlarına sıkı takip geldi. Washington Mahkemesi, web sitelerinde yapılan zararlı reklamlar nedeniyle 5500 siteye kapatma cezası verdi.

Toplumun her kesitinden ziyaretçi çeken sitelerin sorumsuz şekilde bahis oyunları siteleri ve cinsel içerikli siteleri reklam etmesi nedeniyle bu karara varan mahkeme, bundan böyle sitelerdeki reklamları ciddi takibe alacağını açıkladı.

ABD yasalarına göre bahsedilen içeriğe sahip sitelere giriş yapanların önce tüm zararları kabullendiğine dair onay vermeleri isteniyor. Ancak, yeni takibe alınan bu reklamlar, kullanıcıların talep ve onaylarını hiçe sayarak metazori şekilde gösteriliyordu.

Mahkeme kararıyla 5500 site kararmış oldu ancak bundan sonrası için önemli bir yanlıştan da dönülmüş oldu.

Mustafa Akgül’ün Görüşleri

Sadece yeni teknolojide mi odaklanmak lazım, yoksa Türkiye hukuk sistemine mi odaklanmak lazım ya da Türkiye hukuk sisteminin en acil problemi Internet gibi yeni teknoloji takipleri mi, yoksa çok daha temelde ciddi sorunlar var mı, ona girmeyeceğim; ama ona odaklanmadan, en azından o konuda bir ağırlık vermeden, kabaca bir kesim yapmadan Internet’e odaklanmak o kadar doğru değil.

Birkaç cümleyle geçeceğim; ama ilk yapılacak şey Türk hukuk sisteminin işleyişi konusunda Internet’in temsil ettiği teknolojileri daha etkin kullanıp ve Internet’in temsil ettiği genel bakış açısını bireyin önüne çıkması vesaire bu sistemin içine entegre etmeye, en az Internet’in ortaya çıkardığı sorunlar kadar üzerinde durmamız gerekir kanısındayım.

Benim yazdığım bir yazı çıktı TBD Dergide, ondan birtakım özetler vereceğim, oradaki görüşü anlatacağım: Internet, 60’ların başında tasarlandı ya da ilk fikirler o zaman çıktı ve o zaman akılda olan bir şeyin çalışmasıydı, dünyayı saran bir ağır kurulması ve insanların bunun üzerinde iletişime geçmeleriydi. O anki insanları bırakın, hatta 80’lerdeki insanlar bile bugünkü boyutlarda bir Internet’i düşünemiyordu. Dolayısıyla bugün bizim karşılaştığımız sorunlar tasarım aşamasında göz önüne alınmadı. Dolayısıyla Internet’in hukuksal olarak ne kadar düzenlemeye çalışırsanız çalışın, teknik birtakım sorunları var ve o sorunlar çözülmeden de düzgün bir hukuksal düzenleme yapamazsınız; yani teknoloji oturmadan hukuksal düzenleme -diğer alanlarda olduğu gibi- yapıp 30 yıl hiç dokunmayacağınız bir şey yapamazsınız. Birtakım ilkeler koyarsınız, çok dinamik olarak onları değiştirmeye çalışırsınız; ama altta teknik olarak kaygan bir zemin var, o zeminin de 6 ay sonrasını kestirmek mümkün değil

Bakan, dün açılış konuşmalarında Winson Surf’ün bir sözünü aktardı. Winson Surf, TSPIF’i bulan kişi, Internet Derneğinin Başkanlığını yapmış, “Internet’in babası” denilen birkaç kişiden bir tanesi, Internet’in ne yönde gelişeceği konusunda hiçbir fikri yok; onun sözleri. Dolayısıyla böyle hızlı gelişen bir şeyi de klasik hukukçu anlamıyla “bir yasa çıkaracağız, bundan sonra da 50 yıl hiçbir şey değişmeyecek -basın yasasında vesaire olduğu gibi-” söz konusu olamaz. Zeminin çok kaygan olduğunu bilelim; ama bu “hiçbir düzenleme yapmayacağız, istediği gibi oynasın” değil, o noktayı çoktan aştık ve özellikle bu 11 Eylülün de birtakım yansımaları olacak.

Talep var ve o talebe cevap vermek gerekir, o talebe olabildiği kadar düzgün bir cevap vermeye çalışacağız; yani son RTÜK tokadından beri yapmaya çalıştığımız o aslında. Birtakım mekanizmalarla hukukçular ve Internet’çileri bir araya getirip çerçeve birtakım düzenlemeler, tanımlar, beyaz raporlar çıkartıp yapabilirsek, bir yasa taslağı gerektiği zaman da “alın bunu kullanın, bunu istiyoruz” diyebileceğimiz bir noktaya doğru gitmek istiyoruz en azından. Ama burada dikkat edilmesi gereken ya da gözlenmesi gereken birkaç parametresi var her zaman olduğu gibi; bir taraftan kişisel özgürlükler çok önemli, öbür taraftan tabii birtakım güvenlik… Kişisel özgürlüklere bağlı ticari ve başka boyutlar var, bir miktar zararlı faaliyetler, uluslararası suçlar, pornonun türlerine karşı ya da istenmeyen içerik var, fikri haklardan dolayı çıkan sorunlar var, bunların çözümü o kadar kolay değil; yani bırakın bizi, dünya ne yapacağını bilmiyor ya da vergi kaybı.

Dolayısıyla yavaş, ama koordineli bir şekilde, ilgili herkesin içinde olduğu birtakım mekanizmalarla bir şeyler yapmaya çalışalım derim. Son 6 aydır da onu yapmaya çalışıyoruz, burada bu toplantıda yapıldığı gibi birkaç tane çalışma grubu çalışıyor. Bunun içine belki işin değişik boyutlarındaki emniyetçileri, savcıları vesaire daha çok çekebilirsek, onların endişeleri nedir, düşünceleri nedir, onları öğrenip ikna etmeye çalışsak, Türkiye’de ikna mekanizmaları iyi çalışmıyor. Ulusal Bilgi Güvenliği Yasası var; o yasayı savunanlar sır gibi saklıyorlar, ondan sonra bir yasa ucubesi ortaya çıkıyor, tepki gösteriyoruz, alınıyorlar, ikide bir “bu yasanın çıkması gerekirdi” diye bas baş bağırıyorlar; ama yasayı da hiçbir şekilde paylaşmıyorlar, o zaman bizden destek de alamıyorlar, bir komedi devam ediyor.

Bu kapsamda bir şeyin yine altını çizmek isterim: Sabahki oturumda da geldi, bizim ilk taleplerimizden bir tanesi Internet’e ve bilişime bakan bir ihtisas mahkemelerini talep etmemiz belki doğru olabilir. Ondan sonra en azından oradaki kişileri de daha doğru bir temasa geçebiliriz ve bu tip çalışmaları yoğunlaştırıp daha uzun boyutlu ulusal konferanslar filan yapalım; yani bu birkaç yıldır gündemde, emniyetten birileri gelir “hocam, suç, güvenlik ve bazı şeyler konusunda hukukla ilgili bir konferans yapalım.” Yani Internet konferanslarını hukuk oturumunda konuşacak hukukçu bulamazdım bu seneye kadar, geçen yıl bulamadım mesela, çok zorlandım, dinleyici de yoktu. Bu sene tabii RTÜK’ün getirdiği yansımalarla bu 6. hukuk oturumu; yani hukuk kapsamında DNS’i de saydığınız zaman 6 oturumdan bir tanesi, dolayısıyla ilgi artmış durumda. Doğru yoldayız, daha çok çalışmamız gerekir, daha çok meslekten insanları, farklı görüşlerden ve çıkardan, internet’ten insanları bir araya getirip daha uzun soluklu çalışma yapmamız gerekir.

12 Temmuz 2007

Stres Ve Başetme Yolları

STRES VE BAŞETME YOLLARI

GİRİŞ

Günümüz toplumunun en önemli rahatsızlıklarından biri STRES. Kelime anlamı gerginlik olan bu durum kendini, sürekli vücut ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk halsizlik aşırı sinirlilik gibi belirtilerle ortaya çıkarıyor.  (http://www.psikoturk.net/Stres.asp)

Stres, hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Daima bizimle birliktedir.Duruma bağlı olarak yoğunluğu değişebilir. Rahat bir şekilde gözleri kapalı uzanmış yatıyor olsanız bile, yine bir stres deneyimi geçiriyorsunuz. Çünkü vücudunuz, fonksiyonlarını sürdüren ayrı bir dünyadır. Zaman zaman karmaşık fonksiyonlar görmesine rağmen, beyniniz sürekli çalışmakta; kalbiniz sürekli aralıklarla ve durmadan kan pompalamakta; ciğerleriniz içindeki havayı boşaltmakta ve yerine temiz hava doldurmaktadır. Onun için teknik anlamda hepimiz devamlı stres deneyimi geçirmekteyiz; çünkü şuurlu olduğumuz zaman, yapılacaklar listesine devamlı bir şeyler eklemekteyiz. (Rowshan, A.,1998, s.11)

Bireyin normal olarak işlev görebilmesi için, bir miktar stres gereklidir. Hayat çok uzun süre sakin ve sorunsuz gidince, insanlar sıkılır ve heyecan ararlar; bir casusluk filmine gider, tenis oynar ya da başka insanlarla etkileşimde uyarım bulurlar. Sinir sisteminin gerektiği gibi işlev görmesi için, görünürde belli bir uyarım miktarına ihtiyacı vardır. Ancak çok yoğun ve uzayan stresin yıkıcı fizyolojik ve psikolojik etkileri olabilir. (Atkinson R.L., Atkinson R.C. ve Hilgard E.R., 1995, s.591)

Stres her zaman kötü bir şey değildir: O yaşamınıza renk katan etkili bir güdüleyici olabilmektedir. Ne olimpiyatlara katılan atletler, normal olarak antremanlarda rekor kırarlar, ne de aktörler sahne provalarında en yüksek başarıyı gösterirler. Onlar hepimizin yaptığı gibi, en yüksek performanslarına, meraklı seyircilerin önüne çıkmanın verdiği stres sayesinde kavuşurlar. (Rowshan, A.,1998, s.11)

Çince’de stres kelimesi tehlike ve fırsat kelimelerinin sembollerinin karışımıdır. Stres bu iki kavramı paylaşmaktadır. Her problem çözümünü de içinde saklamaktadır; stres altında olduğunuz her an, enerjinizi hem yıkıcı hem de yapıcı kullanma potansiyaline sahipsiniz demektir. Ameliyat odasında ameliyat yapan bir operatör, o kadar stres altındadır ki, kalp atışları bir hayli hızlanır. Fakat bu bizler için bir şanstır, çünkü hiç birimiz ameliyat gibi kritik bir anda gevşemiş bir doktora ameliyat olmak istemeyiz. Başarılı insanlar, streslerini yapıcı enerjiye ve yaratıcı güce dönüştürürler. (Rowshan, A.,1998, s.12)

BÖLÜM

STRES

A. STRES NEDİR?

Çok eskiden beri fizik biliminde; “maddenin kendi üzerine uygulanan güce gösterdiği tepki” anlamında kullanılan STRES terimi; son 20 yılda tıp, fizyoloji, sosyoloji, psikoloji, psikiyatri alanlarında ve gündelik yaşamda herkesin kullandığı popüler kavramlarından biri haline gelmiş, kitle iletişim araçlarında sıklıkla yer verilen “medyatik” bir sözcük olmuştur. (http://www.saglik.tr.net/stres.shtml)

Stres kavramı, Latince’de “Estrica”, eski Fransızca’da “Estrece” sözcüklerinden gelmektedir. Kavram 17. Yüzyılda felaket, bela, müsibet, dert, keder, elem anlamlarında kullanılmıştır. 18 ve 19. Yüzyıllarda ise kavramın anlamı değişmiş ve güç, baskı, zor gibi anlamlarda objelere, kişiye, organa veya ruhsal yapıya yönelik olarak kullanılmıştır. Buna bağlı olarak da stres nesne ve kişinin bu tür güçlerin etkisi ile biçiminin bozulmasına, çarpıtılmasına karşı bir direnç anlamında kullanılmaya başlanmıştır (Baltaş ve Baltaş, 1989, s.265).

Bir başka kaynağa göre, stres kelimesi, Türkçe’ye İngilizce’den gelmiş (stress), Latince ‘stingere’ fiilinden türemiştir. ‘Sıkmak, sıkıştırmak, bağlamak’ anlamına gelir. İngiltere’de stres 18. yüzyıla kadar ‘birşeyden yoksun kalmak, yokluğunu hissetmek, zor bir imtihan vermek’ anlamında kullanılırdı. Bu tarihten sonra mesela bir köprüye veya bir demir putrele binen yük, baskı anlamını aldı. Yakın zamanda da, metalleri deforme eden stres ‘insan ilişkilerindeki baskı, bireylerin duyduğu sıkıntı’ anlamına kullanılmaya başlandı. (http://www.genetikbilimi.com/genbilim/stresoldurmuyor.htm)

Kavramı ilk kez ortaya atan Hans Selye stresi, organizmanın her türlü değişmeye özel olmayan (yaygın) tepkisi olarak tanımlamıştır. Hans Selye’nin çok benimsenen bu tanımına göre stres, memnuniyet verici olup olmadığına bakılmaksızın her türlü isteme bedenin uyum sağlamak için gösterdiği yaygın tepkisidir (Pehlivan,1998, s.8)

Selye’nin tanımında, stres tepkisinin uyanmasında hem memnuniyet verici hem de sıkıntılı oluşumların etkili olduğu işaret edilmektedir. İnsan bedeni genel olarak zevkli ve zararlı olaylar arasındaki farkı ayırdetmez. Her iki durumda da beden işlevini yerine getirmektedir. Bu nedenle hem memnuniyet verici hem de olumsuz uyaranlar altında bedenini gösterdiği stres tepkisi aynıdır .(Pehlivan,1998, s.8)

Jessie Barnard stresi yararlı stres (eustress) ve zararlı stres (distress) olarak ikiye ayırmıştır. Bunlardan birincisi yaşandıkça neşe, canlılık ve kazanç sağlayan, istenmesi gereken bir durumdur. Zararlı stres ise aşırı ve sürekli olan ve bireyin güçlerini tüketen bir stres türüdür (Baltaş ve Baltaş, 1989, s.55).

Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan bir tepki olarak da tanımlanır. Bireyin başetme yetenekleri, stresli olayın üstesinden gelebilecek düzeyde olduğu sürece, kişi kendini aşırı gerilimden uzak tutabilir. Ancak olayın gerektirdikleri, kişinin başetme kaynaklarından daha ağır ise, bir dengesizlik durumu gelişir ve bedene fiziksel ve psikolojik taşıma kapasitesinin üstünde bir ağırlık yüklenir. (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

B. STRESE TEPKİ

Strese tepki, esas olarak fiziksel olduğu için, stres anında vücudunuzda neler oluştuğunu bilmek gerekir. (Rowshan, A.,1998, s.12)

Bir milyon yıl önceye döndüğünüzü hayal edin. Bir mağarada ateşin kenarında oturmaktasınız. Kendi fiziksel gayretiniz sonucu elde ettiğiniz yiyeceği zevkle yerken, yakınınıza bir hayvanın yaklaştığını farkettiniz. Başınızı çevirince vahşi bakışlı, sivri dişli bir kaplanın size doğru gelmekte olduğunu gördünüz. Derhal bedeninizde önemli değişiklikler oluşur. Sizi tehlikeden korumak için “dövüş veya kaç” tepkisi harekete geçer. Doğuştan var olan bu otomatik tepki, bedeninizde oluşan şu değişikliklerle tanımlanmaktadır. (Rowshan, A.,1998, s.12)

Kaplanın varlığını beyin algılar algılamaz, bedeninize adrenalin salgılanır; Bu da bir çok fiziksel değişiklikler ortaya çıkartır.

Göz bebekleri göze daha çok ışık girip, daha çok görebilmek üzere büyür. Tehlike anında daha iyi görmeye gereksinim duyarız.

Midenize ağız salgıları gitmemesi için ağzınız kurur.

Bunun sonucu olarak sindirim sisteminizin çalışması durur ve sindirim sistemindeki kan, doğrudan kaslarınıza ve beyninize gider. Bu size stres anlarında niçin midenizde kelebekler uçuşuyor gibi hissettiğinizi açıklamaktadır.

Harekete geçmenize hazırlık olarak boyun ve omuz kaslarınız gerilir. Gevşek kaslara göre, gerilmiş kaslarla atak yapmak daha kolaydır.

Kaslarınıza daha çok oksijen gitmesini sağlamak için nefes alışlarınız sıklaşır.

Kalbinizin atışı hızlanır ve kan basıncınız artar; böylece bedeninizin çeşitli bölümlerine daha çok yakıt ve oksijen gider.

Vücudunuzu normal ısıya döndürmek için daha çok terlersiniz. Vücudunuz ne kadar çok enerji yakarsa, o kadar çok terlersiniz.

Karaciğeriniz kaslara ani bir enerji akımı sağlamak için glikoz salgılar.

Kanı koyulaştırmak için dalağınız, depo etmiş olduğu kan hücrelerini serbest bırakır ve kan dolaşımına kimyasal maddeler salgılanır. Bu işlem kanınızın normal zamankinden daha çabuk pıhtılaşmasını sağlar; öyle ki, bir yeriniz yaralanınca kanama daha çabuk duracaktır. Ayrıca vücudunuzun mikrop kapmaya karşı dayanıklılığı artacaktır.

Günümüzde de vücudumuz tehlikeye karşı bu otomatik tepkileri göstermektedir. Her gün karşılaştığımız bir çok durumda beynimizdeki hipotalamus, diğer bir deyişle “stres merkezi” harekete geçmekte, yukarıda sayılan değişiklikleri oluşturmaktadır. Trafik sıkışıklığında veya kızgın bir patron karşısında, atalarımızın vahşi bir hayvan karşısında göstermiş olduğu tepkilerin aynısını göstermekteyiz. Strese karşı oluşan tepkiler, tehlike karşısında “dövüşmek veya kaçmak” için oluşmaktadır. Bu ikili karardan ister dövüşme, ister kaçma kararını verin hiç farketmez, iki durumda da bedenin uyanıklığa ve fazladan enerjiye ihtiyacı olacaktır. (Rowshan, A.,1998, s.12-13)

Özetle, bedenimiz, kendine özgü bazı stres göstergeleriyle donanmıştır. Bu göstergeler, “savaşma ya da kaçma” tepkisi diye adlandırılır ve bedenimizin belli bir mücadeleye hazırlanırken yaptığı seferberliğin başlıca sonucudur. Kalp atışları yükselir. Böylece kasların harekete geçebilmesi için gerekli olan kan miktarı ilgili bölgelere ulaştırılır. Kaslar gerilir ve hazır hale gelir. Gözbebekleri büyür. Solunum hızlanır ve kan basıncı artar. İhtiyaç duyulduğu takdirde, gerekli olacak enerjiyi sağlayabilmek için stres durumuna özgü bazı kimyasal maddeler salgılanır. Gaz pedalına basılmış bir araba gibi, insanın moturu da son hızla harekete geçer. Stres belirtilerimiz, bir otomobilin sıcaklığının birden ve aşırı derecede arttığını sinyalleyen ısı göstergesine benzer. Bir şeyler yapılmadığı takdirde, durumun tehlikeli noktalara ulaşabileceğini bildirmeye çalışır. (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

Fakat modern dünyada bu tepkilerin yanlış yönetilmesi yüzünden bir bedel ödemekteyiz. Ya dövüşmeyi ya da kaçmayı seçen mağara adamlarından farklı olarak biz, günümüzde stres yaratan olaylara karşı doğrudan tepkilerimizi göstermeyip, içimize atmaktayız. Patronumuza kızdığımız zaman, onun tarafından kendisine karşı gelmeye ne kadar zorlanırsak zorlanalım, ona karşı gelmeyiz. Onun için, fiziksel değişiklikler sonucu yükselen tansiyonumuzun normal duruma düşmesini sağlayamayız. Tansiyonumuzun devamlı yüksek olmasını önleyemediğimiz için, aşağıdakilere benzer stres kökenli hastalıkların kurbanı oluruz.

Müzminleşmiş bir şekilde göz bebeğinin büyümüş olarak kalması, görme problemlerine neden olabilir.

Ağızdaki aşırı kuruluk, yutkunma güçlüklerine sebep olabilir.

Sindirim sisteminin çok sık aksaması kabızlığa sebep olabilir ve ülser olma riskini arttırır.

Müzminleşmiş bir şekilde kasların gergin halde kalması, beden ağrılarına ve sancılara sebep olabilir. Bu ağrıların belli başlıları boyun ağrısı ve omuz kasları ağrısıdır.

Müzminleşmiş yutkunma ve sık nefes alıp verme astıma yol açabilir.

Müzmin tansiyon yükselmesi, yüksek tansiyon hastalığına sebep olabilir.

(Rowshan, A.,1998, s.14)

Fiziksel göstergeleri ne olursa olsun, stres daima psikolojik sonuçlar doğurur. Strese maruz kaldığınız zaman hipotalamus, adrenal bezlerine etki eden hormanları salgılayan bezleri uyarır. Bu bezlerin salgıladığı hormonlar, adrenal bezinin adrenalin salgılamasına sebep olur, bu adrenalin de bedenimizde şiddetli fiziksel değişikliklere yol açar. (Rowshan, A.,1998, s.15)

Bedeniniz huzur verici ve huzursuz edici olaylara karşı aynı şekilde tepki gösterir. İster size ateş edilsin, isterse başkaları sizi övsün, ister yüzünüze tokat atılsın, isterse sevgiliniz sizi okşasın, ister bir insanla kavga edin, bunların hepsi birer strestir ve bedeniniz bu stres olaylarının hepsine aynı fiziksel tepkileri gösterir. Olumlu veya olumsuz herhangi bir değişiklik “dövüş ya da kaç” tepkisi ile ilişkili olarak, hep aynı fizyolojik reaksiyonları ortaya çıkarır. (Rowshan, A.,1998, s.15)

Hem olumlu hem de olumsuz strese bizim fizyolojik tepkilerimiz birbirine çok benzese bile, bizim olayları yorumlamamız büyük çapta değişmektedir. Örneğin bir topluluk karşısında konuşmak bir çok insanda stres yaratır. Yine bazı insanlar toplum karşısında konuşma yaparak geçimlerini sağlamakta ve bundan zevk almaktadırlar. Bu iki grup insan arasındaki fark, birinci grubun stresi çekingen, ürkek bir tarzda, ikinci grubun ise stresi kendine güvenen bir tarzda yönetmesidir. (Rowshan, A.,1998, s.15)

Strese karşı tavrınız bir çok faktöre bağlıdır. Birincisi kuvvetli ve sağlıklı bir genetik yapınız olması, kalp çarpıntısı ve kalp teklemesi gibi kalıtsal bir hastalığınızın olmaması, sizi strese karşı daha dayanaklı yapacaktır. İkinci büyük faktör, ailenin örnek alınmasıdır. Ailenizn stresle başetme yolu, bilerek ya da bilmeyerek sizin günlük sıkıntılarla başetme şeklinizi etkilemektedir. Üçüncüsü, sizin kültürel yapınızın ve eğitimizin bir yan ürünü olarak şu andaki tutumunuz, beklentileriniz ve inanç sisteminiz stres yapan etkenlere karşı davranışınıza etki edecektir. (Rowshan, A.,1998, s.16)

C. STRESİN BELİRTİLERİ VE ETKİLERİ

Stresin belirtileri konusunda, farklı sınıflandırmalar mevcuttur. Bu sınıflandırmalar aşağıda özetlenmiştir.

PEHLİVAN, (1995,s.17) Stres belirtilerinin, fiziksel, davranışsal ve psikolojik olmak üzere üç grupta incelendiğini belirtmiştir:

Fiziksel Stres Belirtileri

Tansiyon Yükselmesi: Stresli durumlara karşı bedensel tepki, en çok kalp ve damar sistemi üzerinde görülmektedir. Stres ve yüksek tansiyon arasındaki ilişki uzun süredir bilinmektedir.

Sindirim bozukluğu: Sindirim sisteminde yer alan mide ve barsaklar insanın heyecanını yansıtan organlardır. Stresli durumlarda heyecanlar, iştahsızlık, mide bulantısı, karın ağrısı ve barsak işlevlerinde artma ya da bozukluk yaratabilmektedir.

Terleme: Korku, öfke ve stres durumları terlemeyi artırır. Cuno ve arkadaşları insanda terlemenin iki türlü olduğunu, birinin ısıdan, diğerinin ise stresten kaynaklandığını belirtmişlerdir. Stres terlemesi özellikle avuç içi, ayak tabanı ve koltuk altında görülürken, ısı kaynaklı terleme daha çok baş, boyun ve gövdede yaygın biçimde görülür.

4. Nefes Darlığı: Stres tepkisi sırasında , bireyler daha fazla oksijen alma gereksinimi duydukları için daha sık ve kesik kesik nefes alma görülür. Stres solunum sisteminin önemli ölçüde etkileyen bir durumdur. Ayrıca duygusal stresler ani bir astım krizini başlatabilir.

Başağrısı: Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ağrıları arasında önemli bir ilişki vardır. Stresin neden olduğu gerginlik, damarların daralmasına, kafanın belli bölgelerine giden kan akımının bozulmasına ve o bölgeye giden kanın bir hayli azalmasına neden olur. Stres nedeniyle ortaya çıkan adale kasılmaları çeşitli başağrılarına yol açar. Baş, boyun ve omuz kaslarının hepsi veya bir grup adale kasılınca ense ve baş ağrısı hissedilir.

6. Yorgunluk: Bir işyerinde personelin yorgunluk belirtileri göstermelerine neden olan temel etmenler çalışma koşulları, personelin fiziksel durumu (beslenme düzeni, dinlenme olanakları, duygusal ve ailevi durumu) ve sürekli aynı kasların çalışmasından kaynaklanan kas yorgunluğudur.

Allerji: Stres, bireylerde aşırı duyarlılık oluşmasında önemli bir rol oynar. Aşırı duyarlılık tepkileri, bedenin bağışıklık sistemi üzerinde etki yapan allerji tepkileridir. Bu aşırı duyarlılık kasılma, şişme ve kaşıntı gibi belirtiler ortaya çıkarır. Birçok kişide yalnızca stres durumlarında ortaya çıkan allerjiler görülmektedir. Bu bir anlamda bedenin strese karşı uyarılmasıdır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, nasıl bir mekanizma izlediği bilinmese de stresin bireyleri allerjik tepkilere karşı duyarlı hale getirdiğini göstermiştir.

8. Mide Bulantısı: Stresin fizyolojik etkileri nedeniyle mide ve sindirim sisteminin etkilenmesi mide bulantısı yapabilir. Özellikle salgılanan adrenalin hormonunun mide bulantısında etkili bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu durum genellikle stres tepkisinin son bulması ile ortadan kalkar.

Davranışsal Stres Belirtileri

1. Uykusuzluk: Nedeni ne olursa olsun, insanın ruh sağlığındaki en küçük dalgalanma bile , kendisini uyku düzenindeki bir bozuklukla ortaya koyar. Stres altındaki bireylerde uyku zorluğu iki biçimde ortaya çıkabilir. Bunlardan ilki, uykuya dalma güçlüğü; ikincisi ise, gece boyunca kesintisiz olarak uyuyamamaktır. (Schafer, 1987, s.59). Bir başka uyku bozukluğu ise uzun süre uyunduğu halde sabah dinlenmiş olarak uyanamamak biçiminde ortaya çıkabilir.

2. Uyuma İsteği: Stres altındaki bireylerin büyük bir bölümü uyku zorluğu çekerken, bazıları ise tam tersine aşırı derecede uyuma isteği duymaktadır. Bazı insanlar stresli durumlarda yaşadıkları kaygı, gerilim ve

zorlanmadan uzaklaşmak için uyumayı bir kaçış olarak kullanırlar.

3. İştahsızlık: Aşırı stres durumlarında bireylerde yaşama karşı ilgi azaldığı gibi, buna paralel olarak beslenme gereksinimi de yavaşlar ve iştah kaybolur. Bireyler sağduyuları ile yemek yemeye çalışsalar bile, bunalım ağırlaştıkça yemeğe olan ilgi iyice azalır. Düzenli beslenememek ise bireyin fiziksel gücünü olumsuz yönde etkiler.

4. Yeme Alışkanlığında Artış: Stresin fizyolojik etkilerine ilişkin olarak yapılan araştırmalarda, kronik stres altındaki bireylerde kilo kaybetme eğilimi görülmekle birlikte , herkes için bu durum geçerli değildir. Bazı insanlar stres altındayken gittikçe kilo alır. Bunun nedeni insanların yemeyi bir başa çıkma mekanizması olarak kullanmaları ve günlük yaşamın güçlüklerine karşı bir tepki olarak geliştirmeleridir. Aşırı yemek neden bir savunma mekanizmasıdır ? Bunun iki açıklaması vardır. İlk olarak birşeyler yemek insanın dikkatini dağıtır. Eller, beyin ve ağız yemekle uğraşırken , sorunlar hakkında endişelenmek için çok fazla zaman harcanmaz. İkinci olarak , yemenin hipotalamus ve zihin üzerinde yatıştırıcı bir etkisi vardır.

5. Sigara Kullanma: Stres içindeki bireyler gerginliklerini azaltmak için sigara içerler. Özellikle kaygılı bir kişilik özelliğine sahip bireyler, stresle karşı karşıya kaldıklarında sigaraya sarılarak, bırakmışlarsa bile yeniden başlarlar. Ancak sigara uzun süre kullanıldığında içinde bulunan nikotinin merkezi sinir sistemi üzerinde yaptığı etkiler nedeniyle bağımlılık yaratır. Sigara içilmediğinde, sıkıntı gerginlik artar. Ruhsal güç azalır, zihinsel işlevler yavaşlar, yorgunluk, bitkinlik, iştahsızlık ve uykusuzluk belirtileri görülür.

Sonuç olarak sigara içmek bir yandan günlük sorunlarla başa çıkmak için bireye gerekli olan enerji düzeyini azalttığı gibi, diğer yandan kalp krizi nedeniyle erken ölüm, akciğer kanseri, bronşit vb. gibi hastalıkların da temel nedenidir.

6. Alkol Kullanma: Birçok kişi alkolün gerilimi azalttığına , endişelerden uzaklaştırdığına, memnuniyet verici duyguları artırdığına, toplumsal yeteneği geliştirdiğine ve yaşamı daha iyi algılamayı sağladığına inanır. Bir yatıştırıcı olarak alkol,merkezi sinir sisteminin etkinliğini azaltır. Kısa dönemli ve az alınan alkolün, depresif duyguları azaltmasına karşın, düzenli olarak, uzun dönemli ve aşırı miktarda alınan alkol, depresif duyguları daha da artırır. Alkol küçük acı ve ağrıları dindirir ve kişiyi gevşetir. Ancak alkol, aşırı alındığında sarhoşlukla birlikte saldırgan davranışlara yol açar.

Psikolojik Stres Belirtileri

1. Gerginlik: Stres yaratan bir durumla karşılaşıldığında bireyde, kas ve sinirsel gerilim ortaya çıkar. Gerginlik hem kendisi bir stres belirtisidir hem de gerginlik nedeniyle ortaya çıkan diğer tepkilerin başlatıcısıdır.

2. Geçimsizlik: Genellikle stres, kişi ile sınırlı kalmamaktadır. Stres, sözel ve fiziksel olarak başkalarına kötü davranışlara yol açar. Stres içindeki birey, bu sıkıntısını iş ve aile çevresine olumsuz bir şekilde yansıtmaktadır.

Geçimsizliğin önemli nedenlerinden biri olan öfke, kişinin kendi yetersizliğinden kaynaklanan aşağılık duygusu ve kaygıdan kurtulmak için başvurduğu bir savunma nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Genellikle öfke, kızgınlık ve saldırganlık birbiriyle yakından bağlantısı olan kavramlardır. Saldırgan davranışların duygusal düzeyinde, öfke ve kızgınlıktan başka farklı derecelerde kin, nefret, düşmanlık gibi bütün yok edici duygular da bulunabilir

3. İşbirliğinden Kaçınma: Stres altındaki bazı bireyler toplumsal yaşantıdan kendilerini çekerek, yalnızlık duygusuna kapılırlar. Bu durum aile, toplum veya iş ortamındaki diğer bireylerle ilişkilerden yalıtıma neden olur. Böylece bireyin toplumsal destek ve paylaşım olanaklarını ortadan kaldırır. İnsanların aniden içine kapanması, diğer bireylerden uzaklaşması önemli bir stres göstergesidir.

4. Sürekli Endişe: Stres tepkisi nedeniyle veya aşırı yorgunluk durumlarında endişe artar. Stres tepkisinin en belirgin belirtilerinden biri, bireyin sürekli endişe içinde olmasıdır. Beden hareketleri yapılarak, derin nefes alındığında oksijen miktarı artar ve endişeye neden olan laktik asitin oksitlenerek kandan atılması çabuklaşır. Ancak hareketsizlik durumu devam ederse endişe de sürecektir.

5. Yetersizlik Duygusu: Yetersizlik ve işlevsizlik bireyleri acı, ümitsizlik ve bunalıma götürür. Böylece oluşan kötü döngü bireyin enerjisini alır ve iş yapacak güç bırakmaz.

6. Yersiz Telaş: Herkes beklenmedik ve alışılmadık durumlarda telaşa kapılabilir. Ancak önemli ve uzun süreli stres durumları bireylerin normal ve alışılmadık işlevleri yerine getirmelerini engelleyerek, sürekli ve yersiz bir telaş içine girmelerine yol açabilir.

ROWSHAN (1998, s.17), stres belirtilerini, ruhsal,sosyal, duygusal, zihinsel, fiziksel olmak üzere, 5 başlık altında incelemiştir. Buna göre,

*Ruhsal Stres Belirtileri: İçinde bir boşluk hissetme, hayatın anlamının kaybolması, yönünüzün kaybolması, suçluluk duygusu, diğer insanlara düşmanlık duyma, suç işleme vb.. (Rowshan, 1998, s.18)

*Sosyal Stres Belirtileri: Diğer insanlardan soyutlanmak, acı duyma ve gücenme, ben merkezli olma, yalnızlık, geriye çekilme, toleranslı olamama, insanlarla ilişki kuramama,insanlara sıkıntı verme vb.. (Rowshan, 1998, s.18)

*Duygusal Stres Belirtileri: Duyguların sık sık değişmesi, huzursuzluk duyulması, kızgınlık, depresyon, üzüntü, soğukluk, kabus görme, ümitsizlik duygusu, sakinleşememe, aşırı ağlama, sinirsel gülme krizleri, heyecan duymama, vs… (Rowshan, 1998, s.18)

*Zihinsel Stres Belirtileri: Sık sık hafıza kaybı, düşüncelerin zihne hücum etmesi, konsantrasyonda güçlük çekilmesi, karar vermede güçlük çekilmesi, can sıkıntısı, kafa karışıklığı, karamsarlık, fobiler, intihar etme düşüncesi vs… (Rowshan, 1998, s.19)

*Fiziksel Stres Belirtileri: Kalp çarpıntısı, kan basıncının artması, kabızlık, titreme, kulak çınlaması, sırt ağrısı, göğüs ağrısı, kalp spazmı, kas gerilmesi, ellerin ve ayakların buz kesmesi, deri hastalığı, ani kilo değişmesi, kronik yorgunluk, uykusuzluk, baş ağrıları, el ve ayak parmaklarında hissizlik, seks isteğinin kaybolmasıdiş gıcırdatma, tırnak yeme, alkol ve sigara içiminde artış, hazımsızlık, alerjiler, ülser, aşırı terleme, boğazda ve ağızda kuruluk, titreme, sinirsel tikler, sık sık idrar yapma, sık sık adet görme, düzensiz aralıklarla yemek yeme, nefes kesikliği, baş dönmesi ve bayılma, kekelemek vs… (Rowshan, 1998, s.19)

Uzm. Psk. YEŞİM TAŞ ve Uzm. Psk. SEVDA SAKARYA tarafından, Gary Ginter’ın “Stress Management” adlı broşüründen yararlanılarak hazırlanan makalede ise (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html) stres belirtileri 3 başlık altında incelenmiştir:

*Fizyolojik belirtiler arasında adele ağrıları, mide bozuklukları, hazımsızlık, başağrıları, kalp çarpıntıları, ishal/halsizlik, ellerin terlemesi, ağız kuruluğu, yerinde duramama ya da yorgunluk sayılabilir.

* Psikolojik belirtiler ise endişelenme, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, sinirlilik ya da kontrolsüzlük duygusu, kendini üzüntülü, kızgın ya da zaman baskısı altında hissetme şeklinde sıralanabilir.

*Davranışsal belirtilere örnek olarak da şunlar verilebilir: bir maddeye aşırı düşkünlük (alkol, ilaç ya da yemek gibi), uykusuzluk ya da aşırı uyuma, gevşeme ya da sakinleşme açısından güçlükler, telaşla oradan oraya koşuşturmak, sosyal ortamlardan kaçınma, huzursuzluk, kızgınlık ya da sakarlık. (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

ATKİNSON VE DİĞERLERİ (1995, s.591), stresli zamanlarda insanların geçmişte işlemiş olan davranış örüntülerine başvurma eğilimde olduklarını söylemişlerdir. Buna göre, tedbirli kişi daha tedbirli olup tamamen içine çekilebilir; saldırgan kişi denetimi kaybedebilir ve dikkatsizce her yöne saldırabilir. Yine Atkinson ve diğerlerine göre (1995, s. 592), stresin bir çok fizyolojik etkileri vardır. Şiddetli stres, (merkezi sinir sistemini etkileme yoluyla, hormonal dengeleri değiştirip) bir bireyin bağışıklık tepkilerini bozabilir ve böylece vücudun bakteri ve virüslerle mücadele etme yeteneğini azaltabilir. Gerçekten de, duygu- heyecan ile ilgili stresin, tüm tıbbi sorunların yüzde ellisinden fazlasında rol oynadığı tahmin edilmektedir. Psikosomatik tıp – psikolojik değişkenlerle fiziksel sağlık arasındaki ilişkiyi inceleyen dal- disiplinlerarası araştırmaların giderek artan öneme sahip olan bir alanı olmuştur. “Psikosomatik” terimi, Yunanca psyche (“akıl”) ve soma (“vücut”) kelimelerinden türemiştir. Alerjiler, migren, başağrıları, yüksek tansiyon, kalp hastalığı, ülserler ve hatta akne, duygu- heyecanla ilgili stresle bağıntılı olduğuna inanılan hastalıklardan bazılarıdır.

Stres belirtilerinin bir başka sınıflandırması ise, şöyle yapılmıştır: Stres, bazen depresyon, iç sıkıntısı, kendini bitkin hissetme, cinsel isteksizlik, çevredeki insanlara karşı kırıcı davranma gibi psikolojik ve duygusal belirtilere neden olur. Bazen de, başağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk, çarpıntı, mide-barsak sistemi şikayetleri, cilt problemleri gibi fiziksel şikayetlere yol açar. Çoğunlukla da bu iki grup belirtiler beraber görülür. Sonuçta kişinin çalışma yaşamındaki performansı bu durumdan etkilenir. Kişi kendini disorganize hisseder, işine yeterince konsantre olamaz ve normal koşullarda yapmayacağı hataları yapabilir.. (http://www.duzen.com.tr/bulten/mart2000/6.htm)

STRESİN ÜÇ EVRESİ*

I.ALARM EVRESİ

Bir tehdit karşısında vücut derhal ‘savaşa hazırlık yapmak üzere’harekete geçer.

Beyin Stres acı duygusunu azaltır. Hafıza ve düşünme yetisi güçlenir.

Gözler Daha iyi görmek için göz bebekleri küçülür.

Akciğerler Oksijen tüketimi artar.

Karaciğer Stoktaki glikojen şeklindeki şeker, glükoza dönüşür.

Kalp Kan basıncı artar, kalp atışı hızlanır.

Böbreküstü bezleri Adrenalin ve noradrenalin salgısı artar.

Dalak Kaslara oksijen taşımak üzere alyuvarlar organizmaya dağılır.

Bağırsaklar Hazım, enerjiyi kaslar kullansın diye, yavaşlar.

Saçlar Saçlar ve vücut kılları dikilir.

II.DİRENÇ EVRESİ

Alarm evresinden bir iki dakika sonra vücut başka güçleri de devreye sokar.

Beyin Beynin öğrenme ve hafıza bölümü harekete geçer.

Bağışıklık Vücudun bağışıklık sistemi yavaşlar böylece enerji başka alanlarda kullanılır.

Karaciğer Yağ skokları, her an hazır, yakıt haline dönüşür.

Böbreküstü bezleri Korteks, metabolizmayı düzenleyen kortizol salgılar.

III.TÜKENME EVRESİ

Uzun süre kavgaya kazırlanan organizma yorulur ve ağır ağır savunma kalkanlarını indirmeye başlar.

Beyin Kortizol nöronlar için öldürücü bir tehlikeye dönüşür. İnsanda yorgunluğa, sinirliliğe ve depresyona sebep olur.

Bağışıklık sistemi Savunma hücrelerinin yok olması organizmayı zayıflatır ve saldırılara açık hale getirir.

Bağırsaklar Bağırsak cidarı hassaslaşır.

Kan dolaşımı Kan basıncının artışı ve kalp atışının hızlanışı damarların elastikiyetinin azalmasına sebep olur.

*Bu bölümün tamamı, http://www.genetikbilimi.com/genbilim/ stresoldur muyor.htm adresinden alınmıştır.

STRES KAYNAKLARI

Stresin pek çok kaynağı vardır. Genel yaşam olayları (ilişkilerde olan değişiklik, mali durum, sevilen birinin ölümü); kimyasal ve çevresel etkiler (hava, gürültü, gıda), olumlu olaylar (evlilik, tatil); yaşam tarzı veya duygusal faktörler (endişe, korku, katı inançlar, sıkı programlar); ilişkiler (iletişimde çelişki, kişisel ilişkilerde sorunlar); iş sorunları (kayıp, işten çıkarılma, karmaşık iş sorumlulukları). Fark edilmeyen bir stres kaynağı da kişinin kendi mantığıdır. (http://www.gata.edu.tr/kutuphane/Kitap_Ozetleri/ NE_HISSETTIGINIZ_KENDINIZE_BAGLI.htm)

Stres çevreden ya da kişinin kendinden kaynaklanabilir. Dış koşullar ve zorluklar strese yol açarken, bizim davranışlarımız ve tepkilerimiz de aynı şekilde stres yaratabilir ve gelecekteki stresli olayları hazırlar. Örneğin, her gece yüksek sesle gürültülü müzik çalarak oda arkadaşını uyutmayan biri, bir anlamda sert tepkilerle karşılaşacağı stresli bir ortamı kendisi için hazırlıyor demektir. Bu nedenle, hangi streslerin dış zorlamalardan kaynaklandığının, hangilerinin de kendi ellerimizle ortaya çıkarıldığının bilinmesi çok önemlidir. (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

*Çevresel Stresler önemli yaşam olaylarını ve günlük sıkıntıları içerir. Önemli yaşam olayları, örneğin üniversiteye başlamak, bir yerden bir yere taşınmak, bir aile bireyinin ölümü ya da ciddi hastalığı gibi, büyük bir değişim ya da uyumu gerektiren olaylardır. Ancak stresin en büyük kaynakları, sıradan, günlük sıkıntılardır. Örneğin, oda arkadaşıyla sorunlar, birşey kaybetmek, başarısızlıklar, aşırı iş yükü ya da ekonomik kaygılar gibi. Bu ketleyici olayların sıklığının artmasının, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatma ve hastalıklara karşı direncini azaltma gibi fizyolojik sonuçlara yol açtığı, günümüzde artık çok iyi bilinmektedir.

*Kişisel Stres Kaynakları ise, zihinsel faaliyetlerimizle (düşüncelerimiz ve kendi kendimize söylediklerimiz) ya da davranışlarımızla (alışkanlıklarımız ya da beceri eksikliklerimiz) ilişkili olabilir. Yaşam olaylarına yaklaşırken ve onlarla uğraşırken kendimizle yaptığımız diyaloğun şekli yaşadığımız stresin yoğunluğunu azaltır ya da artırır. Kendi kendimize, “Davranışlarım ve dünya, ………(şu ya da bu şekilde) olmak zorunda” ya da “olmalı” dediğimizde, strese davet ediyoruz demektir. Çünkü ne kendi davranışlarımızın ne de dünyanın her zaman bizim istediğimiz şekilde olması mümkün değildir. Olmak zorunda da değildir. İnsanda stres yaratan üç genel inanç vardır: “Herkes beni sevmeli.” “Her zaman mükemmel davranmalı ve hiç hata yapmamalıyım” ve “Dünya adaletli olmalı”. Dikkat ederseniz bu inançların üçü de gerçekdışıdır ve “ya hep ya hiç” özelliği taşımaktadır. Benzer şekilde, kişiyi zorlayabilecek bir olayın yaklaşması da bazen olabilecek en kötü sonuç için endişelenmeye neden olur. “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım”. İnsanın kendisiyle bu türden diyaloglarda bulunması, öz değer duygularının temelini zayıflatır, kaygı ve sıkıntısını artırır; dolayısıyla da sorunun çözümü gecikir. (http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

Rowshan (1998,s.29) ise, stres yaratan faktörleri, önceden tahmin edilebilen ve önceden tahmin edilemeyenler olarak iki gruba ayırmıştır:

*Önceden Tahmin Edilebilen Stres Faktörleri: Hayatımızı belirli bir süre etkileyen olayları kapsar. Örneğin, hayatın doğal süreci içinde, bir çocuğun doğumu, önceden kestirilebilir bir stres faktörüdür. Yine bir çok insanın çalıştığı işi sevmemesi ve işe yalnızca hayatlarını kazanmak zorunda oldukları için gitmesi günlük stres seviyesini artıracağından, iş hayatı da önceden tahmin edilebilen bir stres faktörüdür. Gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler ve beklentiler de bu stres kaynaklarına örnek olarak verilebilir.

*Önceden Tahmin Edilemeyen Stres Faktörleri: Hayatta karşılaşılan stres faktörlerinin bir çoğu aniden ortaya çıkar ve biz onları önceden tahmin etmekte hataya düşeriz. Hayatta karşılaşılan büyük değişiklikler, büyük stres kaynaklarıdır ve bunlarla başa çıkmak daha zordur. Yalnızca olumsuz değişiklikler değil, olumlu değişiklikler de stres yaratır. Birisine aşık olmak da aynen aşkın sona ermesi gibi, stres yaratan bir faktördür. Yine buna benzer olarak yeni bir işe girmek, yeni bir ev satın almak, yeni komşular edinmek olumlu değişiklikler olmasına rağmen stres yaratan faktörlerdir. Stres yaratan üzücü olaylar ise, çok sarsıntı doğuran olaylardır ve beklenmedik bir anda ortaya çıkarlar. Sevdiğimiz bir insanın ölümü,yaralanma olayları, doğal afetler, zulüm gibi olayları buna örnek olarak verebiliriz. Beklenmeyen stres faktörlerinin hepsinde ortak olan nokta, bunların kontrolümüz dışında ortaya çıkmasıdır.

Cüceloğlu (1993, s. 321), stresin kaynaklarını iki yönde gruplamıştır:

Stres kaynağının bedenin içinde veya dışında oluşuna göre.. Örneğin diş ağrısı bedenin içinde olan bir stres kaynağıdır. Öte yandan, sürekli yüksek derecedeki gürültülü ortam, bedenin dışında yer alan bir stres kaynağına örnektir.

Bedensel ya da psikolojik kökenli oluşuna göre..Yukarıdaki örnekte verilen diş ağrısı ve gürültünün her ikisi de bedensel türden stres kaynaklarıdır. Bir yakının ölmesi, boşanma, iki kişi arasındaki darılma ve küsmeden ileri gelen stresler ise, psikolojik türdendir.

Uzm. Dr. Mustafa Güveli ise, stres kaynaklarını şöyle tanımlamıştır:

*Bireyin kendisi bazen stres kaynağı olabilir. Yıllar boyunca edindiğiniz alışkanlıklar bazen stres sebebi olabilir.

*Fiziki şartlarında stres faktörü olabileceğini unutmamak gerekir. Aşırı gürültü ortamları, stresi ortaya çıkarabilecek bir faktördür.

*Sürekli gergin iş ortamı: Günümüzün önemlice bir kısmının geçtiği iş ortamındaki gerginlik en önemli stres kaynaklarından biridir.

*Sürekli gergin aile yaşantısı: Aile yaşamındaki gerginlikler kaygı derecemizi fazlaca artırabilir.  (http://www.psikoturk.net/Stres.asp)

II. BÖLÜM

STRES VE KİŞİLİK

Bireylerin kişilikleri stresten etkilenme düzeylerini doğrudan etkilemektedir. Kişilik,insanın bir bütünlük içinde süreklilik gösteren davranış özellikleri ve çevresine uyum biçimidir. Bu anlamda kişilik deyimi insanın dış görünüşü, kendi benliğini kullanma biçimi , ölçülebilir iç ve dış özelliklerini, kendi arasında uyum sağlamasını dış etkilere uyarlanmasını, durağanlaşmış davranışlarını kapsar. (Pehlivan, 1998, s.13)

Strese yatkın kişilik yapısının özelliklerini araştıran bir çok araştırma ve çalışma yapılmıştır. 1970’li yılların sonunda ABD’de Tubey bu araştırma ve çalışmaları gözden geçirerek, insanları A, B, C olarak üç tipe ayırmıştır. Araştırmacı A tipinin strese çok yatkın olduğunu, C tipinin yatkınlık gösterebileceğini belirtmiş, B tipinin stresten en az etkilendiğini ileri sürmüştür. (Morgan, 1993, s.26)

A Tipi Davranış Özellikleri

A tipi davranış özellikleri genellikle acele konuşmak, diğer insanlar konuşurken acele etmek, hızlı yemek, sırada beklemekten nefret etmek, asla birşeye yetişmek durumunda olmamak, zamanın elverdiğinden daha fazla etkinlikle dolu bir programa sahip olmak, zamanı boşa harcamaktan nefret etmek, aynı anda birden çok şeyi yapmaya çalışmak, yavaş insanlara karşı sabırsızlık, dinlenme, dostluk veya zevk verici şeyler için çok az zaman ayırmaktır. Tip A sendromu, başa geçmek için bir mücadele ve başarı için zamana karşı sürekli, bir yarış biçiminde görülür.

Tip A insanı yüksek sesle ve çabuk konuşur, alıntı, göze batan sözcükler kullanır, özellikle vurgulamak istediği sözcükleri tekrarlar ve başkaları konuşurken sık sık keser. (Pehlivan, 1998, s.14)

A tipi davranış biçiminin birinci derecedeki özellikleri ümitsizce zamana karşı koyma duygusu ve kolayca uyandırılabilen düşmanlık duygusudur. Sürekli bir şekilde en kısa sürede en fazlasını başarma çabası olan Atipi insanı, diğer insanlara karşı şiddetli huzursuzluk, öfke ve sabırsızlık gösterir. İkinci derecede belirgin özellikleri ise aşırı titizlik, yarışmacılık , diğer insanlar ve çevreyi kontrol etme isteğidir. Bir diğer özellikleri ise, duygusal tükenme, kendine zarar verme eğilimi , tehlike ve riske girme gibi saklı özellikleridir (Baltaş ve Baltaş, 1989, s.222).

A tipinde olan insanlar, başkalarıyla, nesnelerle, olaylarla kendi saplantıları ve takıntıları doğrultusunda ilişki kurarlar. Benmerkezli iletişim biçimleri kişiliklerinin temelini oluşturur.Bildiğini okur, bildiğinden şaşmaz, kafasının dikine giderler. Duygularını açıklamaktan kaçınırlar. Yaptıkları işi ciddiye alırlar. Başladıkları işi sonlandırmaya çalışırlar. Başta çalışma ve iş olmak üzere, her alanda , her konuda ayrıntılı düşünüp, eksiksiz, hatasız davranmak isterler. Bu yüzden kimi kez ana konuyu kaybedip, ayrıntılar üzerinde boş yere çaba ve zaman harcarlar. Verdikleri sözü tutmaya çalışırlar. Ama kimi kez aynı anda birkaç işi birden yapmak istediklerinden, bunu başaramazlar. Başkalarını bekletir, kendileri beklemekten hoşlanmazlar. (Köknel, 1998, s.154)

Coşkulu, jestli, mimikli ve çok konuşurlar. Başkalarını dinlemekten hoşlanmazlar. Onların sözünü kesip konuşmayı kendileri tamamlarlar. Hızlı hareket ederler. Yemeleri, yürümeleri, araba kullanmaları bile bir yere yetişecekmiş gibi çabuktur. Herzaman aceleci davranırlar. Sabırsızdırlar. Zamanla yarışırlar. Başarılarını, sayısal somut kazançlarla değerlendirirler. Yaptıkları işlerden başkalarından övgü beklerler. (Morgan, 1993, s.28)

A tipi kişiler saldırgan, hırslı, rekabetçi bir özellik göstermektedirler. Sürekli olarak zamanla ya da insanlarla yarış halinde oldukları için onların”savaş-kaç” tepkisi tekrar tekrar ve sürekli olarak gündemdedir. Bu da bedende adrenalin ve kortizol hormonlarının sürekli salgılanması ve bunun sonucu olarak kanda kolesterol ve yağın artması demektir. Aynı kişilik özellikleri devam ettikçe kandaki bu maddelerin atılması da güçleşmektedir. Bu da kalbe kan taşıyan damarların zarar görmesine neden olur. (Pehlivan, 1998, s.14)

Kroner kalp hastalığı açısından yüksek risk taşıyan A Tipi Davranış biçimine sahip bir kişinin özellikleri şunlardır: 1. Hareketlilik, 2. Dürtü ve ihtiras, 3. Rekabet, saldırganlık ve düşmanlık duyguları, 4. Zaman baskısı ve 5. Tek açılı kişilik. (Cüceloğlu, 1993, s. 324)

B Tipi Davranış Özellikleri

A Tipi bireyin tam karşıtı olan bireylerin davranış özellikleri B Tipi olarak adlandırılmıştır. B Tipi insanları katı kurallardan arınmış ve esnektirler. Zamanı sorun etmezler, rahat ve sabırlıdırlar.Kolaylıkla sinirlenmez ve tedirgin olmazlar. Yaptıkları işten zevk almayı bilirler. İşleriyle ilgili rahatlıkları onlara suçluluk duygusu vermez, sakin ve düzenli çalışırlar.

Friedman ve Rosenman’ın B tipi kişilik davranışı olarak tanımladığı kişiler rekabetten fazla etkilenmeden, sağlığını bozmadan mücadele ederler. B tipi davranış özellikleri gösteren kişilerde de bazı A tipi davranışlar görülebilir. A tipi insanın tersine B tipi kolay yaşayan bir tiptir, oldukça açık ve rahat davranır. Zamanla pek ilgilenmez ve hayatın tek anlamı başarılı olmak değildir. Başkaları ile yarışa girmezler. Konuşmaları bile daha rahat ve sakindir. B tipi kendinden ve başkalarından emin bir tiptir. (Pehlivan, 1998, s.14)

Bu tipte olan insanlar yumuşak başlıdır. Başkalarıyla, nesnelerle, olaylarla kolay iletişim kurarlar. Başkalarıyla konuşup tartışırlar. Duygularını, düşüncelerini açık seçik ortaya koyarlar.Planlı, programlı çalışırlar. Başladıkları işi sonlandırmadan başka bir işe girmezler. Her alanda başarılı ve becerikli olmadıklarını kabul ederler. (Köknel, 1998, s.154)

Sabırlı ve hoşgörülüdürler. Sakin, yavaş ve yumuşak bir ses tonuyla konuşurlar. Konuşurken sözcükleri, cümleleri özenle seçerler. Başkalarını dinlemeye, anlamaya çalışırlar. Yarışmaktan, her alanda üstün olmaktan, üstün yanlarını belirtmekten hoşlanmazlar.Yaptıkları işin önce kendilerini mutlu ve memnun kılmasını beklerler.Kendilerine zaman sınırlaması koymazlar. Zamanı iyi kullanırlar. Sorumluluklarının sınırlarını iyi belirlerler. (Morgan, 1993, s.29)

Kısaca, rahat, sakin ve güvenli kimselere B tipi davranış biçimine sahip denir. Araştırma sonuçları B tipinde olan kimselerin, A tipine sahip kimselerden daha uzun yaşadıklarını ve daha az hastalandıklarını göstermiştir. (Cüceloğlu, 1993, s. 324)

C Tipi Davranış Özellikleri

A ve B tipleri arasında yer alırlar. Bu iki tipe ilişkin özelliklerin bir bölümünü içerir. (Morgan, 1993, s.29)

Hiçbir insan bu tiplerden birine özgü tam davranış biçimlerini göstermez. Bir tipte öteki tiplerin davranış biçimleri de bulunabilir. Örnek olarak, A tipi olan bir insan B, hatta C tipi davranış biçimlerinden özellikler taşıyabilir. (Morgan, 1993, s.27)

III. BÖLÜM

STRESLE BAŞETME YOLLARI

Bu bölümde stresle başetmede kullanılan “etkili yöntemler” üzerinde durulacaktır.

Etkisiz yöntemler arasında; çevresel stresörlere verilen saldırgan tepkiler, zihinsel yöntemler arasında yer alan bilişsel çarpıtmalar ve savunma mekanizmalarının yoğun kullanımı, fiziksel yöntemlerden ise ilaç, uyuşturucu ve uyarıcı madde, alkol kullanımı sayılabilir. Bu yöntemler, strese yol açan uyarıcı üzerinde etkili olmadığı gibi, bizim bunlara verdiğimiz tepkilerin yaşam kalitemizi arttırma yönünde şekillenmesine de izin vermezler. Ayrıca bunlar fiziksel sağlığımızı tehdit eden ve psikolojik olarak da çökkünlük noktasına gelmemize yol açabilecek etkisiz yöntemlerdir. (http://www.geocities.com/hasumas/stres.html)

A. Stresle Başetme Yöntemleri

Aşırı stresle başaçıkmak ve yaşam kalitesini arttırmak amacıyla, durumu değiştirme ya da duruma verilen tepkileri değiştirmeye “stres yönetimi” denir. (http://www.geocities.com/hasumas/stres.html) Stresle başa çıkma ya da stres yönetimi, ruh ve beden sağlığını korumak, üretici ve verimli bir yaşam biçimi sağlamaktır. (Pehlivan, 1998, s.25)

Baltaş ve Baltaş (1986), stresle başa çıkma yollarını bedenle, zihinle ve davranışla ilgili olmak üzere 3 grupta toplar. Bedensel başa çıkma yollarında, gevşeme teknikleri, değişik beden egzersizleri ve beslenme biçimleri yer alır. Zihinsel başa çıkma yolları, uyumsuzluğa yol açan inançlarla uğraşma ve zihinsel düzenleme tekniğini içerir. A tipi davranış biçiminin değiştirilmesi, güvenli girişkenlik davranış eğitimi ve zaman düzenlemesi teknikleri üçüncü gruptaki davranışçı başa çıkma yollarını oluşturur.

Cüceloğlu (1993, s.324)’na göre, aynı fiziksel ve sosyal ortam içinde bazı kimseler son derece gergin ve stresli, bazı kimseler ise, daha rahat ve mutlu olabilir. Streslerin, esas olarak insanın olayları değerlendirme ve çözümleme biçiminden kaynaklanır. Bireylerin olayları anlamlandırışı, değerlendirişi ve yönlendirişi, stresi azaltmada ya da çoğaltmada temel faktördür.

Stresle baş edebilmenin yolu, stresi kontrol altına alabilmekten geçer. Bu şekilde stres azaltılabilir ve sizin yararınıza işlemesi sağlanabilir. Görselleştirme, -kafanızdaki görüntüye dikkat etme – olumlu düşünme gibi, duygusal durumunuzun ve davranışlarınızın kontrolünü elinize almanızı sağlayabilir. Görselleştirme hayal kurmaktan farklıdır, kendi hatalarınızı düzeltmek için, olumlu düşleri kullanarak, olumsuz duyguları kontrol etmek için bir araçtır. Bu tekniğin anahtarı, sorunlu bir durumu zihinde yeniden canlandırmaktır. Gözünüzde canlandırmayı şöyle gerçekleştirebilirsiniz.

1. Gevşeyin

        2. Gözlerinizi kapayın, kaslarınızdaki gerginliği hissedin ve bu gerginliği azaltın.

        3. Burnunuzdan derin nefes alın ve yavaş yavaş verin.

        4. Aklınızda güzel tanıdık bir sahne canlandırın.

        5. Bu yeri ağaçlar, bulutlar, nehirler, hayvanlar, rüzgar, ışık gibi ayrıntılarıyla hayal edin.

        6. Bu sahne ile bağlantılı bütün duygularınızla, -görme, ses, koku, dokunma ve tat alma- yeniden yaşayın.

        7. Eğer istenmeyen düşünceler oraya girerse onları kovun.

8. Yumuşacık bir bulutun üstüne oturun ve gevşeyin.

(http://www.gata.edu.tr/kutuphane/Kitap_Ozetleri/NE_HISSETTIGINIZ_KENDINIZE_BAGLI.htm)

Stresle başaçıkmada kullanılan becerilerden önemli bir tanesi de stresinizi neyin başlattığını belirlemektir. Bunu yapabilirseniz başetme çabalarınızı uygun hedef üzerinde odaklaştırabilirsiniz. Stres tepkinizi ateşleyen durumları belirledikten sonra, muhtemelen bunlardan bazılarının değiştirilebilir ve kontrol edilebilir olduğunu, bazılarının da kontrolünüz dışında kaldığını ve yalnızca kabullenilmeyi ve katlanılmayı gerektirdiklerini göreceksiniz. Kontrol edilebilir ve değiştirilebilir stres kaynaklarıyla başaçıkmak için tasarlanan stratejiler, probleme odaklanan bir yaklaşım tarzını gerektirir. Bu da problem yaratan durumla mücadele etmek anlamındadır. Diğer deyişle problemi yaratan durumun değiştirilmesine, kontrol edilmesine çalışılır. Değiştirilmesi pek mümkün olmayan durumlar karşısında ise o duruma gösterilen duygular ve tepkiler üzerinde çalışılır. Bu duyguları kontrol etmek ve değiştirmek için uğraşılır.

Kontrol Edilebilir Durumlarda Kullanılabilecek Yöntemler:

Stres kaynağının zayıflamasına ya da ortadan kalkmasına yardım edecek şekilde probleme odaklaşan yöntemlerdir.

Davranışsal yöntemler:

1. Yapmak istediğiniz bir işi önceden planlamak ya da düzenlemek.

2. Sorunları çözümlemek için bilgi istemek.

3. Yardımcı olabilecek kişilerle konuşmak.

4. Stres yaratan kişiyle yüzleşmek.

5. Stresi ateşleyen durumlardan kaçınmak.

6. Başaçıkmayı teşvik için ortam yaratmak.

7. İstenen davranışı başarmak için kendi kendine anlaşma yapmak.

Bilişsel yöntemler:

1. Başaçıkmak için kendinizle olumlu diyalogda bulunmak (olumlu, hedefe yönelik düşünceler).

2. Zihinde canlandırma (kendinizi durumla başaçıkarken canlandırmak).

3. Gerçekçi olmayan inançlarla savaşmak (kendinizle neyin mantıklı ve gerçeğe dayalı olduğu üzerinde tartışmak).

Kontrol Edilemeyen Durumlarda Kullanılabilecek Yöntemler:

Yaşadığınız stres tepkinizi azaltmak ve duruma daha kolay katlanabilmenize yardımcı olmak için duygularınıza odaklaşan yöntemlerdir.

Davranışsal yöntemler :

1. İnsana acı çektiren şeyleri hatırlatan durumlardan kaçınmak,

2. Gerilimi azaltmak için fiziksel egzersiz yapmak,

3. Kas gevşetme, zihinsel dinginlik ve derin nefes egzersizleri,

4. Boş zamanlarda keyifli etkinliklerde bulunmak,

5. Sosyal destek.

Bilişsel yöntemler:

1. Endişe yaşadığınız süreyi sınırlı tutmak.

2. Yeniden değerlendirme: olayların iyi taraflarını aramak.

3. Aklınıza olumsuz düşünceler geldiğinde bunları durdurmak.

4. Kendi durumunuzun diğer insanlarla olumlu karşılaştırmasını yapmak.

(http://www.bilkent.edu.tr/~dos/ogdm/b_stres.html)

B. STRESLE BAŞETMEDE BİREYSEL STRATEJİLER

Bedensel Hareket (Egzersiz) Yapmak*

Günümüzde her yaştan insan için yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklete binme, aerobik, hafif top oyunları, tenis gibi egzersizler stresle mücadelede çok önemlidir.

Solunum Egzersizi*

Derin nefes alma kalp ve akciğerlerin iyi çalışmasına yardımcı olduğu gibi, gerginliği de azaltır.Bu alışkanlığı kazanmak için rahat biçimde oturarak veya uzanarak yavaş yavaş ve derin nefes almak gerekir. Bir dakika içinde normalde alınan nefes sayısının yarısı kadar kadar düzenli ve ağır nefes alarak beş dakika bu alıştırma sürdürülür. Bu nefes alma tekniği günde iki defa tekrarlandığında gerginliği azaltmaktadır

Meditasyon*

Meditasyon, bedeni fiziksel ve duygusal olarak dinlendirmek için içsel yoğunlaşmayı ve sakinliği gerektirir. Ayrıca meditasyon, bireylere stresli durumlardan uzaklaşmak ve stres belirtilerini azaltmada yardım eder. Transandantal meditasyon, çeşitli meditasyon tekniklerinin en yaygın olanıdır. Meditasyon günde 20-50 dakika arasında “mantra” adı verilen bir sözcüğün tekrarlanması yoluyla gerçekleşir. Meditasyon için gerekli unsurlar, sakin bir çevre, rahat bir duruş, tekrar edilen zihinsel bir uyaran ve pasif bir tutumdur

4. Biyo-Feedback (Biyolojik Dönüt)*

Biyofeedback, insanın normal ve normal dışı olan ve kendisinin farkında olmadığı fizyolojik tepkilerinin, bir araç yardımı ile farkında olduğu bir eğitim programı içinde otonom etkinliklerini (beden sıcaklığı, terbezi salgısı, kalp atışı, oksijen tüketimi, mide asiti salgısı vb.) istenilen yönde düzenlemeyi öğrendiği bir yöntemdir. Biyofeedback araçları , deriye bağlanan elektrodlarla kaydedilen bu etkinlikleri analiz ederek kişiye görülebilen sinyaller olarak yansıtır.

5. Gevşeme (Relaxasyon)*

Gevşeme ve rahatlama için birçok yol vardır. Gevşeme hareketlerinin yalnız gerginlik durumunda kazanılan rahatlayabilme becerisi, bireylere stresli durumlarda daha çok yardımcı olmaktadır. Gevşeme eğitimi, stres altındaki bireyde başlayan stres tepkisinin tam karşıtı bir etki yapar. Stres tepkisinde kaslar gerilir, kan basıncı ve kan şekeri yükselir, solunum artar. Oysa gevşeme hareketleri ile kaslar rahatlar, tansiyon düşer, solunum yavaş ve derin olur, kan şekeri azalır. Gevşeme tekniği kullanıldığında bedende başlayan psikosomatik stres tepkisi kırılır ve zararları engellenmiş olur .

6. Beslenme*

Araştırmalar, beslenme ile stres arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bazı yiyeceklerin stres tepkisini başlattığı, artırdığı, hatta strese karşı daha duyarlı hale getirdiği bilinmektedir. Aşağıda stres ve beslenme ilişkisi temel noktalarda özetlenmiştir.

Yetersiz kalori insan organizmasını zayıflatarak, stresle ilgili hastalıklara daha kolay yakalanmasına neden olmaktadır.

Mineral ve vitamin eksikliği de yetersiz kalori gibi aynı zayıflatıcı etkiyi yapmaktadır.Örneğin B Vitamini eksikliği kaygı, depresyon, uykusuzluk, kalp sorunları, midede hassasiyet, kas zayıflığı gibi tepkileri başlatmaktadır.

Rafine şeker aşırı alındığında büyük bir enerji kaynağıdır. Ancak birkaç zararlı yan etkisi vardır. İlk olarak diş çürümelerini başlatabilir. İkincisi kan şekerine salgılanan insülin dengesi bozulur. Üçüncü olarak, birçok şekerli ürün (şeker, kekler, çeşitli içecekler) vitamin ve minerallerden yoksundur. Bu nedenle vücut, metabolizma işlevlerini yerine getirmek için çeşitli vitaminleri, özellikle B vitaminini diğer kaynaklardan ödünç alır. Bu durum vücutta B kompleksi vitaminini tüketme eğilimini başlatır. Yüksek oranda şeker alındığında, dengesiz bir diyet uzun dönemli stresle bütünleştiğinde, B Vitamini yetersizliği başgösterir. Bu da zaten var olan kaygı, sinirlilik ve genel sıkıntı gibi stres belirtilerini iyice ağırlaştırır.

Kahve, çay, kakao ve çikolatada bulunan kafeinin kendisi stres tepkisi yaratan bir maddedir. Günde iki veya üç fincandan fazla alınan kahve kan basıncını artırır, kalp atışını şiddetlendirir, kalbin oksijen gereksinmesini artırır, kalp ritmini bozar ve kaygıya neden olur.

Yüksek oranda kolesterol, doymuş yağ ve tuz içeren yiyecekler yüksek kan basıncı riskini artırır ve kalp damarlarında plaklar oluşmasına neden olur. Dolayısıyla bu durum diğer stres etkenlerinin kalp hastalıkları ve yüksek kan basıncı üzerindeki etkilerini daha da şiddetlendirir. Çok aşırı tuz nedeniyle vücutta fazla su tutulması da ayrıca doğrudan zararlı stres ve sıkıntıyı başlatır.

Sigara içmek veya dumanlı ortamda uzun süre bulunmak, normal miktardan daha fazla C Vitamini tüketilmesine neden olur. Sigaranın hem kendisi bir stres nedenidir hem de diğer stres nedenlerinin daha fazla etkilenmesine yol açar.

Çok fazla kalori alınması, özellikle de hareketsizlik ile birleştiğinde ortaya çıkan şişmanlık, beden üzerinde doğrudan stres yaratır. Psikolojik olarak sıkıntı verir ve enerji düzeyini düşürerek bireyin kendisine saygısını azaltır. Aşırı kilo, enerji düşüklüğü nedeniyle bireyin günlük sıkıntılarla başa çıkma yeteneğini de azaltır.

7. Toplumsal Destek*

Toplumsal destek terimi, bireyin başka bireylerle veya gruplarla varolan iletişimini anlatır. Birçok araştırma göstermiştir ki; yalnız yaşayan ya da diğer insanlar veya kümeler tarafından benimsenmeyen kişiler, stresle ilgili süregelen hastalıklara karşı daha duyarlıdırlar. Toplumsal yalıtılmışlık bir erken ölüm nedenidir. Stresle başa çıkmada güvenilen, sevilen, açık iletişim kurulabilen insanların desteği, bireyleri rahatlatarak, stresin olumsuz etkilerinin azaltılmasında büyük yardım sağlamaktadır.

8. Sosyal, Kültürel, Sportif Etkinliklere Katılma*

Stresle başa çıkmada önemli bir konu da, stres içindeki bireylerin iş dışındaki boş zamanlarını geçirme ve bu zamanlarda gösterdikleri etkinliklerdir. Boş zamanı değerlendirme, bireyin özbenliğine uygun ve yapmaktan zevk aldığı toplumsal, kültürel ve sportif etkinliklere katılarak, kişinin günlük yaşamının sıkıcılığından kurtulması ve insanlarla etkileşerek toplumsal bir kişilik kazanması olarak açıklanmaktadır . Sinema, tiyatro, opera , sergiler, spor karşılaşmaları gibi etkinliklere katılmak ve izlemek, izleyicide bazı duyguları uyandırmak ve harcatmak yolu ile bireyleri daha rahat ve psikolojik yönden sağlıklı kılar. Ayrıca hobilerle uğraşmak, bireylere boş zamanda değişik bir işle uğraşmak, zevk almayı ve gevşemeyi yaşamak, başarmak ve kendini anlatmak gibi çok önemli yararlar sağlar.

9. Masaj*

Masaj, stres tepkisinin yavaşlatılması ve önlenmesinde birçok açılardan yarar sağlar. Masaj, kasların gevşemesine yardım eder ve masaj sırasında bütün vücuda kaygıyı azaltan, düşünmekten çok hissetmeye olanak tanıyan tatlı bir rahatlama duygusu yayılır. Böylece bilinçli yapılan bir masaj, bireyi stresin kargaşasından uzaklaştırarak, sağlıklı bir dinlenme olanağı sağlar.

10. Dua ve İbadet*

Yüzyıllardır dua, gerilimle başetmek için kullanılmıştır. Dua sırasında tekrarlanan ayetler, meditasyonda olduğu gibi odaklaşmayı sağlayarak, bireyin gevşemesini sağlayabilir.Dua etmek bireyin ümit ve iyimserliğini de yükseltebilir .

11. Zaman Yönetimi*

Zaman yönetiminin amacı, zamanı gereksinim ve istekleri karşılayabilecek biçimde kontrol altında tutabilmektir. Zaman yönetiminde , amaç saptamak, amaca ulaşmak için planlama yapmak, planı uygulamaya hemen başlamak , bitiş zamanını saptamak ve son olarak amaca ulaşana kadar çalışmaya devam etmek gerekir. Zaman baskısının yarattığı stresle başa çıkmada zamanı iyi yönetmek en uygun yoldur

*(Pehlivan, 1998, s.25)

12. Stres Planı

Kişinin üç dört hafta boyunca başından geçen olayları ayrıntılı bir şekilde kaydedip, bunlardan hangilerinin onu hüsrana uğrattığı, duygularını ve davranışlarını alt üst ettiği ve rahatsız ettiğinin araştırılmasıdır. Bundan sonra kişi bu olaylarla ilgili olarak bir planlama yapabilir. Bu olayları ortaya çıkaracak stres kaynakları araştırılır ve öğrenilir. Böylece kişi bu olaylara karşı davranışlarını yeniden programlayacaktır. Bu ise, stresin azaltılması ya da ortadan kaldırılması demektir. (Artan, 1985, 147)

13. Hayal Kurma

Görüntülü hayal kurma iyileşmek için çok etkili bir yöntemdir. (Rowshan,1998, s:59)

14. Olaylara Bakış Açısı

Olaylara bakış açısını olumlu yönde değiştirmek, duruma olan reaksiyonu da değiştirir. (Rowshan,1998, s:71)

15. Mizah, Komiklik ve Gülmek

Mizahın kan basıncını düşürüp endorfin hormonunun açığa çıkmasını sağladığını belirtiliyor. Endorfinler beyine etki ederek kişinin kendisini mutlu hissetmesini sağlıyor. Gülmek ayrıca, dolaşımı düzenliyor, kalbi, sinir ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Ayrıca direk olarak bir kişiye gülmüyorsanız kimseye bir zarar vermiyor. (Rowshan,1998, s:78)

Klarreich, stresle etkili bir şekilde başedebilmek için kullanılabilecek 5 adımı şöyle özetlemiştir:

Stop! Durun’ : Strese girdiğiniz an, yaptığınız her işi bırakın.

Gevşeyin : Zihniniz dağınık ve dalgın olmamalıdır.

Düşünün : Strese neden olan mantıksız fikirleri belirleyin.

Karşı- düşünün:Bu mantıksız fikirlere karşı çıkın. Onları yerine daha gerçekçi şeyler düşünün.

Riske girin : Eski davranış alışkanlıklarınızı kırın. Yeni bir şeyler deneyin.

(Şimşek ve diğerleri, 2001, s:232)

Psikiyatrist Dr. Osman Abalı ise, stresi azaltma yollarını şöyle açıklamıştır:

” .Kendinize dinlenmek için zaman ayırın,

     .Temiz havada yürüyün,

     .Sevdiğiniz bir arkadaşınızla sohbet edin, sevdiğiniz müziği dinleyin,

     .Hayatınızda iyi iden şeyleri gözünüzün önüne getirin,

     .Fiziksel aktivitede bulunurken kaslarınızı gevşetin,

     .Gerekli miktarda uyumayı ihmal etmeyin,

     .İşinizdeki konuları eve taşımayın,

     .Yapamayacağınız şeyler için söz vermeyin,

     .Eve geldiğinizde bir duş alıp rahatlayın,

     .Bir arkadaşınızla oturup birf incan kahve için ancak aşırı miktarda çay, kahve içmeyin,

     .Bir kişi hakkında karar verirken iyi yönlerini düşünün,

     .Güler yüzle davranmayı unutmayın,

     .Karamsarlık yerine olaylara olumlu bakmayı öğrenin ve bazı şeyleri zamana bırakın,

     .Kendinize ve başkalarına karşı suçlayıcı ve yargılayıcı olmayın,

     .Hayatın günlük akışında sizi rahatlatacak bir şeyler okumayı unutmayın,

     .Sinirlenmenin ve telaşlanmanın hiçbir yeşi halletmeyeceğini unutmayın,

     .Gerektiğinde başkalarından yardım almayı unutmayın.”( http://www.e-bio.org/szf.htm)

C. STRESLE BAŞETMEDE ETKİLİ BİR YÖNTEM:

“KENDİ KENDİNE OLUMLU DİYALOG”

1. Stres yaratan bir problemle karşı karşıya olduğumuzda, problemin çözümüne geçmeden önce, kendimizi cesaretlendirelim;

“Dünyanın sonu değil ya!” “Her inişin bir çıkışı vardır.” gibi cümleler buna yardımcı olabilir.

2. Problem çözümünde izleyeceğimiz yol;

a. Problemi saptama,

b. Seçenekleri gözden geçirme,

c. Bir çözüm yöntemini seçme,

d. Eyleme geçme,

e. Sonuçları değerlendirme.

Problemin çözümüne geçmeden, bazı sorulara yanıt aramak çözümde yardımcı olabilir. Kesin yanıtlarını, “problem saptama” aşamasında vermemizde yarar olan bazı soruları da kapsayan bir ön değerlendirme yapalım. Aşağıdaki sorular üzerinde düşünelim;

Bu konuda, beni özellikle rahatsız eden ne?

Bu neden bir problem?

Ben bu probleme kendim, nasıl bir katkıda bulundum?

Diğer kişiler nasıl bir katkıda bulundular?

Problem daha büyümeden, yapabileceğim bir şey var mı?

Başa çıkabilmek için nasıl bir plan geliştirebilirim?

Olabilecek en kötü şey nedir? Gerçekten o kadar kötü olabilir mi?

a. Problemi Saptama

Problemin ne olduğunu açıkça ortaya koyalım, belirginleştirelim. Problemi küçük parçalara ayırmak işe yarayabilir. Bunun için şu sorulara yanıt bulmaya çalışalım;

Bu durum neden bir problem oldu?

Bu, yalnızca benim açımdan mı problem, yoksa başkaları da bunu böyle mi görüyor?

Benim bir katkım var mı?

Katkısı olabilecek başka şeyler ya da kişiler var mı?

Nasıl bir sonuç elde etmek istiyorum?

Problem ideal bir şekilde çözülebilse, neler olmasını isterdim?

Karşımdaki(leri)nin güvence vermesi, ideal çözüm mü?

Karşımdaki(leri)nin tavrındaki değişme benim stresimi hafifletecek tek şey mi?

b. Seçenekleri Gözden Geçirme

Çözüm için olabildiğince çok seçenek bulalım, komik ve saçma bile olsa tüm seçenekleri önümüze serip, gözden geçirelim. Liste yapmak yararlı olabilir; listenin içine sadece yapacaklarımızı değil, aklımıza gelen herşeyi yazalım. Böylece yaratıcılığımızı, klişeleşmiş tepki örüntülerinden kurtarabiliriz.

Herkesin listesinde bulunması gereken ve değişmeyen iki seçenek;

stresli durum ya da durumlardan kaçmak ya da yok saymak,

asıl problemi bir yana bırakarak, problemin yaşattığı duygular üzerinde yoğunlaşmak.

Bu iki seçeneğin hiçbirini seçmeyebiliriz. Ama, stresi kendi beklentilerimiz, bakış açımız ya da tepkilerimizi değiştirerek azaltabileceğimizi vaya stresin kaynağından uzaklaşmayı seçebileceğimizi unutmayalım. Bunlar normal tepkiler!

c. Bir Çözüm Yöntemini Seçme

Listeyi inceleyip, birbiriyle uzlaşan çözümler aramaya ve seçeneklerin bazılarını birleştirmeye çalışmak ve bir eylem planı çizmek yararlıdır.

d. Eyleme Geçme

Planı uygulamadan önce, bunu nasıl yapacağımızı bilmek çok önemlidir. İsteğimize ulaşmak için ne yapmamız gerektiğini, ne tür kaynaklara gereksinimimiz olabileceğini, zaman sınırımızın ne olduğunu ve sorunumuzla ilgili olarak her ne yapmaya karar vermişsek, bunları gerçekten yapabilmek için daha hangi bilgileri istediğimizi belirleyerek, bunları planımızın içine yerleştirelim.

Bu aşamada kendimizi, güçlendirmek adına, biraz şımartmamızda ne sakınca olabilir?! Planımızı uygulamak adına kendimizi cesaretlendirmemizin yararı olabilir. Vazgeçmek ve yarım bırakmak yerine, stres düzeyimizin yükseldiğini farkettiğimizde, kendimize aşağıdakiler içinden uygun olan birini seçerek söyleyebiliriz. Bunlar dışında, duruma özgü güçlendirici ve sakinleştirici yeni cümleleri kendimiz üretebilir ve kullanabiliriz;

Hemen sonuca gitmek doğru değil.

Eğer kaslarımı biraz gevşetebilirsem, kendimi daha sakin hissedebileceğim.

Çok rahatsızım ama bu, dünyanın sonu değil. Bunu da atlatırım!

Kızmak, işleri daha da berbat edebilir.

Elimden geldiğince sakin olmalıyım.

Onun (onların) beni hiçe saymasına izin vermeyeceğim. Ama kendimi de kaybetmeyeceğim.

e. Sonuçları Değerlendirme

Eylem planında, sonuçların değerlendirileceği zamanı belirlemek çok önemlidir. Uygulamaya çalıştığımız çözüm yollarının, iyi işleyip işlemediğini kontrol etmek iyi olur. O tarihe kadar sorun ortadan kalkmamış olabilir, asla da yok olmayabilir. Ancak, sorun üzerinde çalışmaya başladığımızdan bu yana, yaşadığımız sıkıntıda bir değişme olup olmadığına bakabiliriz. Aşağıdaki sorulara yanıt arayarak, geldiğimiz noktayı değerlendirebiliriz;

Eskiye göre kıyaslandığında, bu sorun şu sıralarda zamanımızın, enerjimizin, dikkatimizin ne kadarını alıyor?

Son zamanlarda durumumuzdan daha mı hoşnutuz?

Gerginliğimiz biraz olsun azaldı mı?

Bu üç sorunun ikisine yanıtımız “evet” ise, yöntemimiz işliyor demektir, devam edebiliriz. Yanıtlarımızın ikisi “hayır” ise; listedeki seçeneklerimize yeniden göz atıp, hala elimizde varolanlardan yenilerini deneyebiliriz. Ya da geriye dönüp, başa çıkmaya çalıştığımız stresin ana kaynağını doğru belirleyip belirlemediğimize bakabiliriz.

3. Yöntemimiz iyi gidiyorsa, kendimizi ödüllendirmeyi hakettik! Aşağıdakilerden uygun olanı ya da kendimiz için belirleyeceğimiz ödül cümlelerini kendimize söylemekten çekinmeyelim;

Bu problemden bir şeyler öğrenebilir, bir dahaki sefere daha iyi sonuçlar alabilirim.

Gerçekten çok öfkeliydim ama duygularımı kontrol altında tutmayı başardım.

Aferin bana!

(http://www.geocities.com/Heartland/Estates/3026/stres.htm)

IV. BÖLÜM

STRESLE İLGİLİ YAPILAN ARAŞTIRMALAR

A. STRESLE BAŞA ÇIKMA İLE İLGİLİ YURT DIŞINDA YAPILMIŞ ARAŞTIRMALAR

Bu bölümde yanlızca stresle ilişkili ve önemli olduğu düşünülen birkaç araştırmaya yer verilmiştir:

Canon 1909’da, günümüzde hala geçerliliğini koruyan, stres yapıcılar karşısında, organizmanın gösterdiği dengeleyici tepkileri ele almış, bu tepkileri “savaş veya kaç” deyimiyle belirtmiştir.Burada sözü edilen stres yapıcılar, aşırı sıcak veya soğuk, gürültü, açlık, acı ya da duygusal bir heyecan olabilir. Kişinin bunların zararlı etkisinden kurtulması için, vücudun eloktro kimyasal sistemlerinin harekete geçmesi gerekir. Bu hareketliliğe “savaş ya da kaç tepkisi” denmektedir. (Artan, 1985, s. 30)

Roy Grinker ve John Spiegel adındaki iki Amerikalı psikiyatrist ise, stresin kişilik özellikleri ile olan ilişkisi üzerinde durmuşlardır. Bu konudaki ilk araştırmaları 2. Dünya Savaşı sırasında Avrupa cephesinde çalışan pilotlar üzerinde yaptıkları klinik gözlemlerdir. Bu araştırmaları sırasında stres düzeylerini yüksek buldukları kişilerin, geçmişteki birikimleri ve kişilik özellikleri gibi konuları da gözlemlemişlerdir. Araştırmalarının sonucunda, stresten etkilenen kişilerde ortaya çıkan arazların kişisel özelliklerine göre, herkeste farklı bir biçimde oluştuğu ortaya konulmaktadır. (Artan, 1985, s. 31)

Başa çıkma stratejilerinde cinsiyetler arası farklılaşmaların test edildiği bir çalışmada (Ptacek ve arkadaşları, 1992), bir grup üniversite öğrencisinden ardarda 21 gün boyunca gün içinde kendileri için en stres verici olayı hatırlamaları; olayı nasıl değerlendirdiklerini, hangi başa çıkma stratejilerini kullandıklarını ve bunların etkili olup olmadığına ilişkin algılarını, bu stratejileri hangi sıralada kullandıklarını belirtmeleri istenmiştir. Araştırma sonucunda ortaya çıkan cinsiyet farklılıkları, erkeklerin problem odaklı, kadınların ise, destek arama ve duygusal odaklı stratejilere daha yoğun bir biçimde yöneldiklerini öngören sosyalleşme hipotezi ile tutarlı bulunmuştur. (Akbağ, 2000, s. 54)

Scheir ve Carver (1987)’in yaptıkları araştırmanın sonuçları, iyimser bir yaşam yönelimine sahip bireylerin karşılaştıkları çeşitli durumlarda olumlu sonuçlar elde etmeye yönelik genellenmiş bir beklentiye sahip ol

12 Temmuz 2007

İngilizlerce Stres Sözcüğünün Genel Anlamı , Herhangi Bir Maddenin Dayanama

İngilizlerce stres sözcüğünün genel anlamı , herhangi bir maddenin dayanamayacağı kadar ağır bir baskı altında zorlanmasıdır.20. yüzyılda ,aynı durumun canlılar içinde söz konusu olduğu anlaşılınca bu sözcük tıp diline aktarılmış ve o günden bu yana tıbbın en güncel kavramlarından biri olmuştur.Öyle ki,stres dendiğinde hemen herkesin aklına ,günlük yaşamın aşırı temposu içinde oradan oraya koşuşturan, çok fazla çalışan ve dinlenmeye yeterince zaman ayıramayan insanlarıyla çağımızın yaşam biçimi gelir.Oysa , öneminin yeni yeni kavranmasıyla ve etkisini giderek daha çok hissettirmesine karşılık,stres çağımıza özgü bir oldu değildir.Bundan önceki çağlar da insanlar yoksulluktan , hastalıktan,uzun iş saatlerinde ve ağır çalışma koşullarından bunalıyorlardı.

Tıpta,vücudun doğal dengesini bozan her çeşit dış yada iç etken stres olarak tanımlanır.Fiziksel,kimyasal ve duygusal kökenli bu etkenler arasında ilk akla gelenler hastalık,yaralanma,uykusuzluk,ilaç bağımlılığı,sınav heyecanı,işsizlik,çok fazla çalışmak,kentlerin gürültüsü,arkadaşlar yada bireyler arasındaki tartışma ve kırgınlıklar,sevilen birinin hastalığı yada ölümü.

Vücut,uyum sağlamakta güçlük çektiği bu etkenlerle başa çıkabilmek için özel savunma tepkileri gelişir.Kalp atımlarının ve solunumun hızlanması ,kan akımının karın boşluğundaki organlardan kaslara doğru yönelmesine bağlı olarak gergin olduğumuz zamanlar yaşadığımız “pır pır etme” duyusu ve kasların gerilerek harekete hazırlanması,bu tepkilerin en bilinen örnekleridir. Sürekli stres altında yaşamak çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilir yada en azından bu sorunların ortaya çıkmasını kolaylaştırır.Nedeni strese bağlanan hastalıklar ve sağlık sorunları arasında en bilinenleri kalp hastalıkları,yüksek kan basıncı,ülser,bağırsak,spazmı ve sindirim bozuklukları ,uykusuzluk,astım ve alerjilerin şiddetlenmesi,cinsel sorunlar,fiziksel çökkünlük ve bitkinlik ile çeşitli ruh hastalıklarıdır.

Uzmanlar stresi incelerken çoğu zaman neden ile sonucu birbirinden ayırtmakta güçlük çekerler.Üstelik her insanın strese dayanma gücü ve tepkileri aynı değildir.Bazıları en ağır baskılar altında bile soğukkanlılığını korur ve hiç yakınmazken,bazıları en küçük bir sorunda paniğe kapılabilir.

Çağdaş dünyada stresten tümüyle kaçınmak hemen hemen olanaksızdır.Ama insan günlük yaşamının akışı içinde sağlığını tehlikeye atan stresleri en aza indirgemeyi öğrenebilir.Eğer stres sürekli olarak sorun olmaya başlarlarsa yapılacak en iyi şey dinlenmeye ve gevşemeye daha çok zaman ayırmak ,spor yada egzersiz yaparak vücudu dinç tutmak ve aileden biriyle,bir dostla yada bir doktorla konuşarak sorunları bölüşmektir.

STRES KAYNAKLARI

Çalışma hayatı, evlilikte ve kişisel ilişkilerde yaşanan sorunlar, zaman baskısı altında boğulma ve kendisini yetersiz bulmanın stres yaratacak “iç çatışmalara” neden olduğunu belirten Doktorlar, hayal kırıklığı, beklentiler, trafik ve gürültünün de stres kaynağı oluşturduğuna işaret edildi..

STRES ATMA YÖNTEMLERİ

Dr. Özbek, stresi atmanın en güzel yolunun, “saatte 6 kilometre hızla yürümek” olduğunu bildirerek, “Beyin, yürüyüş sırasında endorfin salgısını üreterek, vücudu dinlendiriyor” dedi. Bir diğer stres atma yönteminin de “pozitif düşünmeyi öğrenmek” olduğunu bildiren Dr. Güngör Özbek, negatif düşüncenin beyini olumsuz yönde etkileyerek stres yarattığını söyledi.

Dr. Özbek, yoga, meditasyon, hipnoz ve gevşeme gibi tekniklerin de stres atma yöntemleri olduğunu kaydetti. Tabiat şartları ve ekonomik koşulların ağırlaşmasına paralel olarak stresin de arttığına dikkati çeken Özbek, yine Amerika’da yapılan bir araştırmanın, doktora gidenlerde sorunlarının yüzde 90’ının strese bağlı olarak geliştiğini ortaya koyduğunu söyledi.

İŞSTRESİ VE BOŞANMA, ERKEKLER İÇİN ÖLÜDÜRÜCÜ BİR BİLEŞİM

ABD’de yapılan bir araştırmanın bulgularına göre, kronik iş stresi ve boşanma, erkekler için öldürücü bir bileşim olabiliyor.

Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi ve New York-Oswego Devlet Üniversitesi’nden uzmanların 12 bin 366 denek üzerinde 7 yıl yaptığı araştırmada, çalışmanın başında evli olan ve sonunda hala evli kalan erkeklerin boşanmışlara oranla ölüm oranı daha düşük çıktı. Araştırma boyunca, 663’ü kalp hastalıkları olmak üzere 1332 kişi çeşitli nedenlerle öldü. Bunda hem iş stresi hem de boşanmanın etkili olduğunu bulan uzmanlar, boşanmayla sonuçlanmayan devam eden evliliğin iş yaşamında karşılaşılan olumsuzluklara karşı koruyucu etkisi olduğunu düşünüyor. Uzmanlar, iş ve evlilik stresinin aşılmasına yardımcı olacak tavsiyelere kulak verilmesinden yana.

STRES ŞİŞMANLATIYOR

Uzun dönemli stresin şişmanlattığı tesbit edildi.

İsveç’te yapılan bir araştırma, uzun dönemli stresin şişmanlattığını ortaya koydu. Gothenburg kentindeki bir üniversite hastanesinde, orta yaşlı şişman erkekler üzerinde yapılan araştırmaya göre, stres özellikle karın bölgesinde yağlanmaya yol açarak kalp ve şeker hastalıkları riskini artırıyor. Stres altındaki vücudun, şişmanlatan enzimi harekete geçiren bir hormonu aşırı oranda salgıladığı, bu enzimin vücudun diğer bölgelerinden ziyade karın bölgesinde daha kolay toplandığı kaydedildi. Araştırma ekibinin başında bulunan Doktor Thomas Ljung, adrenalini yükselten olumlu stresin vücut için iyi olduğunu, ancak uzun dönemli olumsuz stresin ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini söyledi.

STRES KALP HASTALIKLARININ ÖLÜM RİSKİNİ ARTIRIRYOR.

Florida Üniversitesi uzmanları, stresin kalbe yeterli kan gitmesini engellediğini, bunun da kalp rahatsızlığı olan insanlarda ölüm riskini artırdığını düşünüyor. Daha önceki araştırmalarda, bu durumun kan dolaşımını yavaşlattığı bunun da kalp hastalıklarının şiddetini artırdığı belirlenmişti. Önceki araştırmaların ölüm riski açısından ele alınmamış olduğu kaydedildi.

       

OKSİJEN İHTİYACINI ARTIRIYOR

       

Stresin, tansiyonun yükselmesine ve kalp atışlarının hızlanmasına neden olduğu, bunun da vücudun oksijen ihtiyacını artırdığı kaydedildi. Tansiyon yükselmesi ve kalp atışlarındaki artışın, damarların büzülmesine yol açarak kan dolaşımını engellediği biliniyor.

Araştırmada, depresyon ve sinirliliğin hastaların ölüm riskini artırmadığı da belirlendi.

       İnsanlarda stresi test etmek için daha ucuz yöntemler bulunması gerektiğine değinen uzmanlar, hangi hastanın akıl sağlığından dolayı stres altında olduğunun saptanmasıyla tedavinin de mümkün olabileceğini açıkladı.

       Amerikan Kalp Kuruluşu yayın organında yer alan araştırma raporunda, bu tür hastalarda yaşam şeklinin değiştirilmesiyle strese karşı daha farklı durum sergilemelerinin sağlanabileceği belirtildi.

       

STRESİN KONTROLÜ ŞEKERİ DÜŞÜRÜYOR

Duke Üniversitesi’nde yapılan araştırmalarda, deneklere 5 derste, hastalıkla ilgili 30’ar dakikalık bilgi verildi. Hastalığın yol açtığı göz, böbrek ve sinir hastalıkları ile şeker hastalarının beslenmeleri konusunda bilgilendirilen denekler, adaleleri gevşetici hareketlerin yanı sıra stres önleyen nefes alma tekniği öğrendi. Ayrıca deneklere, stresi azaltan düş kurma tekniği uygulatıldı. Günlük yaşamın yol açtığı stres ve stresin önlenmesi konusunda bilgilendirilen hastalarda, stres önleyici tekniklerinin uygulanmasından bir yıl sonra kandaki glikoz oranının yüzde 1 azaldığı belirlendi.

       Araştırmacılar, stresin şeker hastalarında kandaki glikoz oranını artırdığını ve bunun da göz, böbrek ve sinir sisteminde hasar meydana getirdiğini kaydediyor. Stresin şeker hastalarında enerji hareketini doğuran hormonların salgılanmasına yol açtığı, meydana gelen enerji hareketiyle kana daha fazla glikozun karıştığı biliniyor. Stres ayrıca şeker hastalarında sağlıklı beslenmeyi önlediği gibi hastaların egzersiz yapmalarına da mani oluyor. Stres idare tekniği ile azalan kandaki glikoz oranının önemine değinen uzmanlar, şeker hastalarının kullandığı bazı ilaçlarla da kandaki glikozun aynı oranda azaltılabileceğini belirtti. Stres idare teknikleri ile ilgili bilgiler doktorlardan öğrenilebileceği gibi piyasadaki birçok kitaptan da edinilebilir. Araştırmayla ilgili rapor, Chicago merkezli Amerikan sağlık kuruluşu “American Medical Assocation” yayın organında yer aldı.

KADINLAR STRESLE DAHA RAHAT BAŞA ÇIKIYOR

Almanya’da yapılan bir araştırma, genç kadınların genç erkeklere göre strese karşı daha başarılı olduklarını ortaya koydu. Araştırmacılar, bir grup kolej öğrencisi üzerinde stres sonrası hafıza testi uyguladı. Stres sırasında erkekte kortizol hormonunun yüksek oranda salgılandığını belirten uzmanlar, bunun erkekteki konuşma mekanizmasını etkilediğine ve stres sırasında genç erkeğin, stres içindeki genç kadından daha az kelime üretebildiğini belirledi. Daha önceki araştırmalar ise yaşlı erkeğin strese karşı, yaşlı kadından daha dayanıklı olduğunu ortaya,koymuştu.

        Genç kadının strese karşı dayanıklılığının, yumurtalık tarafından salgılanan başlıca östrojen hormonu, östradiol sayesinde meydana geldiği kaydedildi. Menopoz sırasında adet dönemi durduğu için östrojen salgılanmasının da azaldığı belirtildi. Yaşlı kadının da bu nedenle strese karşı, yaşlı erkekten daha az başarılı olabildiği kaydediliyor.

        Her iki araştırma sonucunun, kadınlık hormonu östradiolun, anti-stres hormonu olarak görev yaptığını gösterdiği belirlendi. Uzmanlar, östrojen hormonu tedavisinin, stres içindeki kadınlarda etkili olabileceğini savunuyor. San Diego’da yapılan “Society of Neurosciences” genel kurulunda açıklanan araştırma raporunun, ilk kez, kadın ve erkeğin strese karşı dayanıklılığını açıkça ortaya koyduğu kaydedildi.

       

12 Temmuz 2007

Uyuşturucu Hakkında Herşey

UYUŞTURUCU HAKKINDA HERŞEY

Madde kullanımı:

Madde kullanımı deneme şeklinde kullanım, eğlence amacıyla kullanım, keyfi amaçla kullanım, alışkanlık şeklinde kullanım, ve zorunlu kullanım olarak sınıflandırılır.

Eğlence amacıyla kullanım akranlar arasındaki sosyal ilişkiler sırasında kabul görmek amacıyla zaman zaman tütün, alkol yada esrar kullanılmasıdır. Madde kullanımı ile tedirginlik ya da stresin azaldığının öğrenilmesi sonucu tekrarlanan keyfi kullanım süratle fiziksel yada psikolojik bağımlılığa dönüşebilir. Alışkanlık halinde yaşamın büyük bir kısmını maddeler işgal etmiştir. Bu psikolojik ve sosyal bir bağımlılık demektir. Zorunlu kullanımda ise kişi kendini kullanmaktan alıkoyamaz. Bu madde temin etmek için fuhuş ve hırsızlık gibi davranış bozukluklarına bile yol açabilir.

Bağımlılık: Çok genel olarak ifade edecek olursak içme davranışı üzerinde kontrol kaybı, kötüye kullanım ile bağımlılık arasındaki kritik sınırı oluşturmaktadır.

Çekilme veya yoksunluk sendromu : Bir maddenin düzenli bir şekilde kullanımını takiben azaltılması veya bırakılması sonucu oluşan bedensel belirtilerdir.

UYUŞTURUCU TUZAĞI

Uyuşturucuya alıştırma yöntemleri

Uyuşturucu kültürünün sebepleri

Madde kullanımının nedenleri?

Arkadaş çok önemli

Uyuşturucuya Alıştırma Yöntemleri

Unutmayın , eroin bağımlılığının ilk adımı arkadaş kıyağı ile atılır . Eğer arkadaşınız , gerçektende arkadaş değil de bir “ayakçı” ise, birkaç hafta sonu devam eden bu kıyakçılığı ” bombalama” denilen ikinci aşama izler. Bu aşamada bir gün ziyaretinize gelen ayakçı, kıyağını yaptıktan sonra giderken, nasılsa yanındaki yüklüce miktarda eroini almayı unutuverir. Bir eroinmanın malını asla unutmayacağını bilmediğiniz için kuşkulanmazsınız. Birkaç gün gelip almasını beklersiniz. Gelmez. Bir gün, “yahu şundan bir kere çeksek ne olur sanki?” dersiniz. Sonra bunun gerisi gelir. Mal bittiğinde bombalanmışınız demektir. Artık bir eroin bağımlısı olarak, her yerde kıyakçınızı, daha doğrusu ayakçınızı arar ve kolaylıkla bulursunuz Özellikle genç yaştaki insanlar arasında, guruptan bir yada birkaç kişinin uyuşturucu kullanması, diğerlerinin de en azından bir kez denemesi için yeterli bir neden.

Gençler , birbirlerine sigara ikram eder gibi yada hastalığını iyileştirmek amacıyla ilaç verir gibi uyuşturucu sağlayabiliyorlar. Gençler, arasındaki sohbetin dışında kalmasını istemedikleri arkadaşlarını da kendileri gibi uyuşturucu kullanmaya zorlayabilirler. Kullanmaya itiraz eden arkadaşlarını dışlıyor yada “arabesk” türü tanımlamalarla , kendilerince aşağılama yolu seçiyorlar. Okul önleri de artık satıcılar için vazgeçilmez mekanlardan. İstanbul’da bulunan pek çok okulun kapısında , özellikle çıkış saatlerinde uyuşturucu satıcılarına rastlanıyor. Okul yönetimi nemi yapıyor? Hayır onların okulunda uyuşturucu kullanan öğrenci yok ki. Neden böyle bir konuyu düşünsünler? Esrar bağımlıları , kullandıkları malın içine eroin karıştırılarak bu uyuşturucuya da alıştırılabilirler. Eroin krizleriyle birlikte

de bağımlılık başlar.

Uyuşturucu Kültürünün Sebepleri

Toplumu ayakta tutan , ona yücelme ve yasama gücünü kazandıran , manevi , ahlaki ve hamasi değerlerini çürüterek , sömürgeci devletlerin uydusu halin getiren bir soğuk harp uygulamasıdır. Dış güçlerin ve içerdeki ajanlarının ve bunlarla işbirliği yapan mafya üçlüsünün organize çalışmaları. Her zaman mafyanın ağına takılmaya hazır “sokaktaki başı boş insanlar ve çocuklar” Unutulmaması gereken bir önemli husus da : Beyaz zehir alışkanlığının gelişmesinde , içinde türlü uyuşturucular taşıyan ve son yıllarda karaborsaya da tekel çizgisinde hükmeden ithal sigaraların ve kolalı mamullerin keza , çikletlerinde payı zannedildiğinden çok fazla.

Madde Kullanımının Nedenleri

Bilgisizlik : Tehlikeden habersiz ve bu sebeple konuyu hafife almak.

Özenti: Özenti sergilemede en önemli payın medyaya ait olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bira bahane: Diskotek ve diğer kafabulma eğlenme yerleri. Bunlar beyaz ölüm değirmeninin çarkları ve tuzaklarıdır. Giren büyük ihtimalle öğütülür. Gurup baskıları: kötü arkadaş.

Merak: Denerim, bırakırım kafası. Fakat bir veya iki deneme genci belki de dönüşü olmayan yola sokmaya yeterli gelmektedir.

Moda: Çevreye uyma havası… Bozuk çevre ve hasta toplum. Bilindiği gibi hastalıklarda insandan insana kolaylıkla geçebilir. Gençlerde tehlike sevgisi , cinsel bozukluklar , kendini aşma , ispatlama içgüdüsü veya gayreti. Genetik yapının maddeye yatkınlığı. Gençlerdeki manevi boşluk , inanç zaafı. Bozuk aile ve hasta toplumdan kaynaklanan güvensizlik duygusu. Gelecek karşısındaki kaygılar strese, sıkıntıya ve yalnızlığa itiyor. Aile yapısındaki bozukluklar , geçimsizlikler. Ahlaki manevi zaaflar. Yine ailelerdeki ekonomik bozukluklar çoklukla normaliteyi bozar. Bilhassa yokluktakini bunalıma ve intihara , varlıktakini şımarıklığa , taşkınlığa , tahribe yöneltir. Eğitimdeki zafiyet , yetersizlik ve yanlışlıklar. Maddeci felsefeye dayalı eğitimler insanları bencilliğe (egoizme) , şahsi çıkarcılığa iten temeldeki sebeplerdir.

Arkadaş çok önemli

Çocuklar ve gençler aileden ve okuldan , zamanla arkadaş çevresinden etkilenirler. Arkadaş çevresinde kabul edilmek için gençler, ekseriya çevresinin baskısına dayanamaz aşağılık duygusu ile uyuşturucu kullanır. Sanıldığının aksine , uyuşturucu ile ilk temas , sokak başında bilinmeyen satıcı vasıtası ile değil , bilakis arkadaş çevresiyle olmaktadır.

UYUŞTURUCUNUN ETKİLERİ

Fiziki Etkileri

Sosyal Etkileri

FİZİKİ ETKİLERİ

Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde : Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir. Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi dengeden, normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.

Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik, erken bunama, şuur kaybı, uykusuzluk, felçler hezeyan (sayıklama, saçmalama, akıl dışı davranışlar ) halüsinasyonlar (vehim, hayal görme, işitme vs. ) , zeka ve hafıza kayıpları. En kısa ifade ile: Akıl hastalıkları, zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar .

Sindirim Sisteminde: Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmları, kanama ve yaraları, gastrit, ülser vs.

Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup, karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik, yağlanma ,sertleşme (siroz)…

Böbreklerde büyük tahribat, albümin, kan ve idrar çoğalması, tıkanmalar ,ağır böbrek hastalıkları

Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk, şaşılık gece körlüğü, göz bebeği büyümesi, küçülmesi, göz adale felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.

Solunum Sisteminde: nefes darlığı, öksürük, boğulma hissi, bu yolla kalp sıkışmaları, solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.

Kan organlarında: Kan ,insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık ,kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri, kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.

Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD, tekerrür ederse “Müzmin Zehirlenme” adını alır.

SOSYAL ve MADDİ ETKİLERİ

Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.

Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan uyuşturucular, insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden, toplumdan ve çevresinden kopararak, yalnızlığa, bunalıma ve hemen ardından da sorumsuz, insanlık dışı bir hayata mahkum eder. Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir.

Bu sebeple, uyuşturucuların, bağımlıya, aile hayatına, doğacak çocuklara, iş hayatına, aile ve ülke ekonomisine, ferdi ne toplumsal ahlaka (namus ,iffet, şeref, haysiyet vs..) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz . İntiharların, cinayetlerin, her türlü fuhuş, gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu vardır.

İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının itici gücü olan uyuşturucu kültürüdür. Cemiyetleri inkıraza götüren her türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar ayrıca AİDS, frengi, verem, kanser, kangren ve benzeri bir çok ölümcül hastalığın yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.

UYUŞTURUCU MADDE ÇEŞITLERI

Haşiş(Esrar): Hint keneviri çiçek ve yapraklarının kurutulup doğranması veya havanda dövülüp kaba tülbentten geçirilmesiyle elde edilen yeşil ya da gri bir karışımdır. Kolaylıkla kırılabilen esrar renkli topraklar halinde bulunur .Torba içinde ya da preslenmiş bir şekilde satılır. Kurutulmuş toz esrarın koyu yeşilimsi bir rengi vardır. Genelde tütüne . karıştırılıp sigara gibi içilir. Ender olarak çaya katılarak içilebilir veya yemeklere katılarak yenilir.

Kannabis(Kenevir) Esrar Haşiş

Kannabis (Cannabis), Kenevir bitkisinin kısaltılmış adıdır. Cannabis bitkisi genellikle kesilip, kurutulduktan sonra parçalandıktan sonra sigaraya sarılarak ya da nargile biçiminde içilir. Esrarın uyuşturucu özelliğinden sorumlu olan bileşik tetrahid_

Rokannabinol’ dür.(THC) En etkili esrar, bitkinin tomurcukları veya yapraklarından alınan siyah-kahverengi reçinemsi maddenin kurutulmasıyla elde edilir. Buna haşiş veya haş denilmektedir.

Esrara tolerans gelişir, psikolojik bağımlılık yapar fakat fizyolojik bağımlılık yaptığına dair deliller kuvvetli değildir. İrritabilite (çabuk sinirlenme), huzursuzluk, uykusuzluk, iştahsızlık ve hafif bulantı gibi çekilme belirtileri yüksek dozlarda cannabis kullanan insanlarda madde kullanımı aniden kesildiğinde görülür. Sigara halinde içildiğinde öforizan etkisi dakikalar içinde görülür, yaklaşık 30 dakika içinde en yüksek noktasına ulaşır ve 2 ila 4 saat devam eder. Yemekler içinde de ağızdan alınabilir. Ağızdan alındığında aynı etkiyi elde edebilmek için 2-3 kat daha fazla alınması gereklidir. Göz kanlanması, kalbin hızlı atımı, iştah ve ağız kuruluğu gözlenir.

TEHLİKELERİ:

Esrar vücutta Alkolden daha uyun bir süre tahminen 2 ay kalır.

Daha tesiri geçmeden insan kendini içmemiş gibi ayık hisseder.

Dikkat: İçtikten 4-5 gün sonra araba veya başka bir taşıt kullanmayınız.

Ruhsal sorunlara yol açabilir.

Esrar Bronşit ve Astım gibi solunum yolları hastalıklarında tehlikelidir. İki Jointin içerisindeki katran miktarı 6 ila 12 sigaradakine eşittir.

Esrar Erkeklik içinde tehlikelidir. Hayalarda meni (sperma) yapımını azaltır. Spermada bozukluklar oluşabilir.

Esrar içen hamile anneler doğmamış çocuklarına da zarar verebilirler.

Aniden gelen korku durumları, duygu durum değişiklikleri ve takip edilme sanısı ortaya çıkabilir.

Eroin açık saman rengi, saz rengi veya beyaz olabilir

Afyon ( Opium ):Değişik haşhaş türlerinin özellikle beyaz haşhaşın kapsüllerinden akan sütün yoğunlaşıp katılaşmış hali. Eroin Afyonun içinde bulunan Morfinden kimyasal yolla elde edilir.

Haşhaş:Yaprakları almaşık ve düzensiz parçalı bir bitkidir. Tek çiçek açar. Meyvesi kapsül şeklindedir. Doğu haşhaşının (papaver somniferum) beyaz çiçekli çeşidinden afyon elde edilir. Kırmızı çiçekli çeşidinden de afyon çıkarılır ama bunun değeri azdır.

Opioidler: Opiate veya opioid kelimeleri haşhaş bitkisinin özü olan opium dan gelmektedir. Afyon bitkisi morfini de kapsayan 20 kadar opium alkaloidlerini içerir. Eroin , kodein , hydromorphone, doğal opiatlar veya onlardan sentezlenen opiatlardan bazılarıdır. Eroin morfinden 2 kat daha güçlüdür. Kullanımı ağızdan, burun yoluyla, damardan ve ya deri altına enjekte etmek yoluyla olabilir.

Kullanım şekli: Eroin bağımlısı günde 0,5 ile 3 gram arası takriben üç doz eroin kullanır. Eritilerek enekte yolu ile damardan veya toz halinde burundan çekilerek alınır.

Opioid kullanımı sırasında ya da hemen sonra gelişen, klinik açıdan belirgin olarak uygunsuz davranışsal ya da psikolojik değişiklikler;

Başlangıçtaki neşeden sonra ilgisizlik, huzursuzluk, sinirlilik halinin vücuda yansıması, yargılama bozukluğu, toplumsal ya da mesleki ilişkilerde bozulma görülür. Bunun yanı sıra sersemlik hissi , sözü ağızda gevelercesine konuşma, dikkat ya da bellek bozukluğu opioid alımını düşündürür. Aşırı doz Koma, solunumun yavaşlaması, hipotermi, hipotansiyon ve kalbin yavaş atması aşırı doz semptomlarıdır. Koma, gözbebeğinin iğne ucu gibi küçülmesi” ve solunum depresyonuyla gelen hastada opioid aşırı dozu ilk akla gelen şey olmalıdır. Kesildiğinde görülen yoksulluk belirtileri şunlardır : huzursuzluk, kas ağrıları, bulantı ya da kusma, gözyaşının artması, burun akıntısı, kılların diken diken olması, ishal, uykusuzluk…

DİKKAT DOZAŞIMI:

Eğer Eroini iyi tanımıyorsan bilhassa enjekte edildiği zaman, çok çabuk dozaşımı olabilir. Dozu yüksek kaçırdığın vakit vücudun yeterli oksijen almadığı için soluk alışın yavaşlar, yüzeysel bir hale gelir. Bunu takriben baygınlık olur. Hemen hastaneye götürülmediğin durumda nefes alma tam durabilir ve ölüm olasıdır.

İlk defa deneyenlerde kusma ve mide bulantısı sık görülür. Baygınlık durumunda kusulan şeyler ile kendi kusmuğunda boğulabilirsin. İğne yapılan yerlerde yaralar oluşur ve mikrop kapar. Hepatit B, Hepatit C ve AIDS sık bulaşabilir.

Kokain

Beyaz kristal şekilde bir tozdur, ince tuz gibi görünür. Koka bitkisinin yapraklarından

elde edilir. Koka alkaloitlerinden elde edilen ekgonin’den kısmi sentez yoluyla yapılır. Sokakta satılan kokain hiç bir zaman saf değildir. İçine çeşitli maddeler katılmıştır.

Kokainin etkisi çok çabuk, alındıktan saniyeler sonra başlar ancak kısa sürer. Uygulandığı bölgelerin duyarlılığını yok eder,gözbebeğini büyültür, damarları büzer, yüksek dozda tansiyonu yükseltir. Etkisinin yarım saati geçtiği ender görülür. Bunlar aşırı sevinç, zevklenme, aşırı uyarılma, neşelenme, olur olmaz şeylere gülme, saçmalama, dansetme, iştahsızlık, kan basıncı ve kalp hızının artışı olarak sıralandırılabilir. Ancak bu kısa süren kendini yükseklerde hissetme halini birdenbire çöküntü, kendini kötü hissetme, depresyon, paranoya, yani yoğun bir iniş takip eder. Bazıları bu düşüşü önlemek için daha da fazla kokain almayı denerler. Bu sonra durumu daha da kötüleştirir. Çok fazla alanlarda acayip davranma hatta şiddete eğilim olabilir. Bir süre sonra uyuduktan sonra uyanan kendini yorgun ve sinirli hisseder.

Kokain psikolojik bağımlılık yapar. Başka uyuşturucu maddelerin kullanımına götürür. buruna çekme sonrası delinme, kilo kaybı olur.

Crack denilen şekli daha saftır ve fazla kokain içerir. Pişirme tozu (yemek sodası) ile kokain karıştırılarak elde edilir. Bir veya iki kez denenmesi bağımlılık yapabilir ve cravinge (özleme) yol açabilir Neşelendirici ve zevk verici etkisi sadece 5 dakika sürer, arkasından 20 dakika içinde titreme, adale çekilmeleri, yorgunluk, çöküntü hali gibi hoş olmayan etkileri gelir. diğer uyuşturucu maddeler ile kombinasyon ölüme yol açabilir. yüksek tansiyon ve kalp sorunları olanlarda daha çok dikkat edilmesi gerekir. Rock denilen, küçük içmeye hazır miktarlarda satılır.

Ectasy

Tamamen sentetik olup hiç bir doğal madde olmaksızın üretilir. Kimyasal maddesi MDMA’ dır. Sentetik desenlenmiş uyuşturucular grubundan olan Ecstasy son zamanlarda gençlerin partilerde ve diskoteklerde çok kullandığı bär madde haline geldi. Genellikle hap, bazen kapsül veya toz şeklinde satılır.

Amphetamin kökenli sentetik bu uyarıcının yararsız olduğu iddaası doğru değildir. bir tek tabletin bile ölüme yolaçabileceği bilinmektedir. Tahminen 20 dakika içerisinde etkisi başlar ve 4 ile 6 saat sürer. Alanlar kısa bir süre yaşamın güzel olduğunu söylerler, kalp çabuk atar, böylece fayla enerjiyle dans edenler kendilerini büyük bir topluluğun bir parçası olarak duyumsarlar. Bulantı, korku, panik, halüsinasyonlar olabilir. Çok terleme ve ateş yükselmesi sonrası vücudun su kaybı halinde birden bire fazla su veya sıvı içilmesi beyinde sulu madde birikmesi ve şişme bir ölüm nedenidir.

LSD

Çıkış maddesi doğada çavdar-mahmuzunda bulunur. Sentetik olarak üretilen LSD’ nin bilinç değistirici bir özelliği vardır.

Alanların dünyayı algılama şekli değişir. Örneğin ışık daha parlak gözükür. Renkler daha koyu olarak algılanır. Sesler yüksek ve alçaklaşır. Resimlerin biçimleri değişir. Sanrı (Halüsinasyon) olgusu vardır. Bazılarına sanki kendi vücutlarını tek ediyorlarmış gibi bir duygu gelir. LSD aslında kristal şekilde olmasına rağmen pazarlamada genellikle damlatılarak kağıtlara emdirilmiş olarak satılır. Hap şeklide vardır. Horrortrip (korkulu kabus rüyalarında olduğu gibi olmayan korkunç şeyler görme) olayı anlatması zor feci bir durumdur. Korktuğu şeylerden kaçmağa çalışırken otomobil altında kalanlar veya yüksek yerden düşenler olmuştur. Uçabileceğini veya su üzerinde yürüyebileceğini zannedenler olmuştur. Arkadaşlarınıza dikkat ediniz.

Ailelerin Dikkatine!!!

NASIL KURTULUNUR?

Bizlere düşen görevler,

Aileye Düşen Görevler

Devlete Düşen Görevler

Medyaya düşen Görevler

Çocuğunuzun Uyuşturucu Madde Kullandığını Nasıl Anlarsınız?

Uyuşturucuların kullanılması davranış değişikliklerinde ve bünyedeki emarelerde kendini gösterebilir. Bununla beraber bu işaretler kesin delil sayılmazlar. Uyuşturucunun kullanılmasında kesin delil olan bünye emaresi enjeksiyonda (bilhassa eroinde) görülür. Daha çok kol ve bacak damarları boyunca olmak üzere, bağımlının bütün vücudunda iğne izleri vardır. Bunlar sivrisineğin soktuğu yerlere benzer ve muhtemelen iltihaplıdır. Tabi iğne ile tedavi gören hastaların vücudunda da iğne izlerinin bulunduğu unutulmamalıdır.

Kullanılan uyuşturucunun cinsine ve kullanma şekline göre değişen aletler, zehir in alınışı ve çeşidi hakkında fikir verir. Vücuttaki emarelerin çokluğu bağımlılık ihtimalinin işareti ise de, uyuşturucu kullanılmasının kesin delilleri olarak kabul edilmemelidir, fakat uyanık olunmalı, olaylar dikkatle izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Bunlar mesela, el titremesi, ter boşanması, uykusuzluk, huzursuzluk, sükunet ile sinirlilik hallerinin birbirini takip etmesi gibi işaretlerdir. Davranış değişiklikleri de uyuşturucu bağımlılığın işareti sayılır.

Gençlerde rastlanan ve göze çarpan bu ve benzeri haller, ergenlikle ilgili çok normal sebeplerde olabilir. Örneğin ergenlikte Okul başarılarındaki nişler ve yükselişler, Aile münasebetlerinden ayrı kalma, uzaklaşma, Ruh halinde değişiklikler, İlgi alanlarının sık sık değişmesi söz konusu olabilmektedir.

Bunlar tehlike işaretleridir :

Daha önce bizlerle olmaktan zevk alan, programlar yapan kızımız veya oğlumuz, bizden uzak durmaya başlamışsa, ilgi ve istekleri sıklıkla değişiyorsa, maymun iştahlı olmuşsa, daha önce eğitim konusunda verdiği kararı değiştirmişse, kararsızlıklar yaşıyorsa…

Ruhsal yönden içine kapandığını, aşırı sinirli olduğunu, alınganlaştığını, sonra tekrar normale döndüğünü farkediyorsak.

Başarı oranı tamamen ve her derste düşmüş ise, arkadaşlarını çok sık değiştiriyorsa, eski arkadaşlarına sırt çeviriyor ve çevreyle ilişkilerden kaçıyor, işini yada okulunu bırakmak istiyorsa.

Hiçbir şeye ilgi duymuyor ve herkezden uzak kalıyorsa, geleceğe dönük hiçbir adım atmıyorsa.

Ani ve çabuk duygu değişimleri varsa, yemek yeme düzeninde bozukluk oluyorsa.

Yalan söylüyor ve evden ufak tefek şeyler kayboluyorsa.

Elbisesinde, yatağında ufak yanıklar ve yırtıklar oluşmuşsa, farklı yerlere gittiğine dair ipuçları varsa.

Tuvalette uzun süre kalıp, oradan rahatlamış olarak çıkıyorsa.

Odasında, üstünde pudraya benzer şeyler varsa bunlar bize bir problemin olduğunu düşündürmelidir. Ama bütün bunları, tek başına anne yada baba olarak halletmeye kalkışmamak, mutlaka bir uzmandan yardım almak gerekir.

Aileye Düşen Görevler

Uyuşturuculardan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir. Aile toplumun temel çekirdeğidir. En başta anne ve baba, çocuklara örnek olmalıdır. Çocuklar, her türlü sıkıntılarını ve problemlerini öncelikle anne ve babalarına açabilmelidirler. Problemlerin ilk defa aile büyüklerince değerlendirilmeleri şarttır. Bu konuda gençlerimizin dikkat edecekleri noktalara gelince;

Gerek sevgiyi ve mutluluğu muhakkak ki kendi yuvalarında aramalıdırlar.

Kötü arkadaş guruplarından uzak durmaları gerekir. Böyle kişiler davranışlarından, hareket ve sözlerinden anlaşılır.

Boş zamanları en iyi şekilde (okumak, kültürel ve diğer faydalı faaliyetlerde bulunmak gibi meşguliyetlerle) değerlendirmelidirler.

Yine gençlik dönemi ; halk arasında söylendiği şekliyle “delikanlılık” devresidir. Bu yaşlarda kişilik icabı, gelecek için her an problem oluşturabilecek hareketlere girilebilir, kararlarda isteksizlik olabilir. Gençler bu hususu daima göz önünde tutmalı büyüklerin uyarılarını dikkate almalıdırlar.

Son olarak gençlerimizi uyuşturucunun içine çeken alt kültürden bahsetmek istiyorum. İçki uyuşturucu, kumar, şans oyunları, sapıklıklar, fuhuş evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen, ortaya çıkaran ortama “Uyuşturucu Kültürü” adını veriyoruz. Zararlı alışkanlıkların temelinde bu vardır ve bunu önlemek uyuşturucu kültürüyle mücadeleye bağlıdır.

Bu kültürün filizlendiği birahane, pub, diskotek, kahvehane, kumarhane, meyhane ve benzeri yerlerden uzak durmalıdır.

Bira ve “alkolsüz” denilen bira, alkolizm ve uyuşturucu batağının başlangıç basamağıdır.

Yine milli manevi değerlerimiz, yüzyıllardan beri nesilden nesile intikal eden geleneklerimiz uyuşturucu kültürünün panzehiridir. Bu değerlere sarılmak zorundayız.

Devlete Düşen Görevler

Uyuşturucularla Mücadele Bakanlığı yanında, önemli sorumluluklar taşıyan Milli Eğitim, Sağlık, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere, bünyesinde eğitim üniteleri ve eğitilmesi gereken genç kitleler bulunduran diğer bakanlıklar ve diğer devlet kuruluşları bu konuda görev ve sorumluluk taşımalı, buna sahip çıkmalı ve bu büyük organizasyonda yerini almalıdır.

Milli eğitimde en azından şunlar yapılmalıdır:

Orta ve Liselere haftada 1-2 saatlik zorunlu ders getirilmeli ve bu çalışmalar yasal çizgide ciddiyetle sürdürülmelidir.

Genç öğrencilerle birlikte aileleri de eğitim kapsamına alınmalı. Ailenin ,medyanın da ciddi katkıları sağlanarak, maddi ve manevi kültür değerleriyle güçlenmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Yönetici ve eğiticilerin kötü örnek olması, özenti oluşturması kesinlikle önlenmelidir.

Okul Yeşilay kolları seçkin öğrencilerle her okulda mutlaka kurulmalı, bunların başına gönüllü ve yetenekli bir rehber öğretmen tayin edilerek, bu öğretmenler uzmanlaştırılmalıdır.

Uzmanlık çizgisine ulaşan rehber öğretmenler, hem öğrencileri, aynı zamanda ailelerini eğitmelidir. Bu çalışmalar eğitim yılı boyunca ciddi bir şekilde sürdürülmelidir.

Okullar bu konuda eğitim malzemeleri ve gerekli doküman bakımından yeterli bir zenginliğe ulaştırılmalıdır.

Doküman yönünden Milli Eğitime, Sağlık Bakanlığı, Medya (bilhassa eğitsel filmlerin hazırlanması bakımından) yardımcı olmalı. Yeşilay’ın maddi destekle bilhassa yazılı ve görsel dokümanlarla bu hizmete gerektiği ölçüde katılması sağlanmalıdır.

Özel sektör (kurumlar) ve yöneticileri bahis konusu hizmet ve görevlere aynen sahip çıkmalıdırlar.

Bütün halk kuruluşları ve vatandaşlar her biri bu mücadelede görev almalı ve üzerine düşenleri yerine getirmelidir.

Bu arada istisnai bir durum olarak bir Anayasa görevi yapan Yeşilay’a:

Mali, teknik ve teşkilatlanma yönünde gerekli ve yeterli yardımlar yapılmalıdır.

b) Yıllardır büyük emekle gençlerimiz için bu maksatla çıkarılan Yeşilay dergisine ve dokümanlarına Devlet kütüphanelerinin ve bütün resmi ve özel okulların, keza kurumların abone olmaları sağlanmalıdır.

Bu hizmetlerin yerine getirilmesi, bütün ülkeyi içine alacak güçlü bir organizasyonun oluşturulması ve gerekli yasa ve mevzuatın çıkarılması, münhasıran uyuşturucularla mücadele görevini üstlenecek olan Bakanlıkça yapılmalıdır.

Medya’ya düşen görevler

En güçlü ve yaygın eğitim kurumu olduğu halde bu çizgide hiç bir görev üstlenmeyen, hatta büyük bölümü ile, bilhassa temeldeki konu olan ve her türlü zararlı alışkanlıklara ve bunların salgın haline gelmesinde en büyük etken kabul edilen uyuşturucu kültürü çizgisinde büyük bir sorumsuzluk sergileyen medya, mutlaka disipline edilmeli. Bu güçlü kurum bütün birimleri ile yararlı bir çizgiye getirilmelidir ve medyanın bu sorumluluklarını ve hayati önem taşıyan görevlerini kabullenip yerine getirmedikçe diğer hiçbir tedbirin ülkeyi ve toplumu selamet kıyısına götüremeyeceği kesinlikle bilinmelidir. Bu ülke, bu toplum ve bu devlet hepimizindir. Bir yerde hırs ve kazançlara sınır tanımak zorundayız.

Yalnız değilsiniz

Yardım etmemekle yardım etme yolunu yalnız yürümeniz gerekmiyor.

İ1k adımı siz atın: Bir Danışma Bürosuna, Kendi Kendine Yardım Kurumuna veya Yeşil Aycı Birliğine başvurun. Almanya’nın her yanında bunlardan çok sayıda vardır. Görevleri, bağımlı ve yakınlarına yardım etmektir. Yardım merkezlerinin imkanları çeşitlidir. Orada çok sayıda bilgi malzemesi bulabilirsiniz ve hatta şahsen, yalnız veya gruplu görüşmelere katılabilirsiniz. Bağımlı ve yakınlarının birlikte katılabilecekleri gurupların yanısıra , bağımlı yakınları için ayrı guruplar da vardır.

Tekli görüşmeler

Tabi ki gizli kalan tekli görüşmelerde ancak sizin şahsi soru ve kaygılarınız konuşulur. Bilir ve tarafsız bir kişiye durumunuzu süslemeden izah edebilmenizle belki de yıllardır ilk kez -hafifleme ve sorunlarınızı gerçekçe görebilme imkanını bulursunuz. Resmi tam olarak görebilmek için, sanki bir adım geriye çekilir gibi olursunuz. Çok önemli güncel hayatınızda önem taşımayan bir kişinin karşısında oturacaksınız. Hiç bir şeyi güzelleştirmenize gerek yok. Ciddiye alınıp anlayışla karşılanacağınızdan emin olabilirsiniz.

Böyle bir görüşmede, yakınınıza karşı uygun bir şekilde nasıl davranabileceğinizi, beraberce düşünebilirsiniz.

Danışma Dairelerindeki elemanlar genellikle bağımlılarla çalışma alanında yılların tecrübesine sahiptir. Sizi ayrı ayrı tedavi imkanları ve onların finansmanı hakkında aydınlatabilirler. Bağımlılıkla ilgili yasal sorunlar gelişmişse, size uygun bir Yasal Sorunlar için Danışma Dairesi veya avukat bürosu gösterilecektir. Danışma Daireler oturduğunuz yerde hangi doktorun bağımlılara karşı anlayışlı ve onlarla çalışmada tecrübeli olduğunu bilir. Maddi sıkıntıya girmiş iseniz burada olası yardımlar hakkında aydınlatılacaksınız. Devlet dairelerine, hastalık sigortalarına, işverenlerine vs. karşı nasıl davranılabileceği sorulan da, danışma görüşmesinin ayrı konulan olabilir.

Gurup görüşmeleri

Danışma Dairelerinde, Kendi Kendine Yardım Kurumlarında ve Yeşilaycı Birliklerinde ayrıca gurup görüşmeleri de yapılmaktadır. Bunlar genellikle haftada bir kere ve iki, üç saattir. Gurup akşamlarında, sizinkilere benzeyen sorunlar olan insanlarla karşılaşırsınız. Diğer insanların sizinkine benzer sorunları olduğunu bilmek hafifletici olabilir ve bu size konuşma cesareti verebilir.

Böyle guruplara, bağımlı yada bir yakını olarak kendini bağımlıktan kurtarabilmiş, mutlu bir hayat süren kişiler de katılıyor. Onlar size ümit verecektir. Başlangıçta kendi sorunlarınız üzerine konuşmak istemeyebilirsiniz. İlk önce başkalarını dinleyip kendi tecrübelerinden anlatmalarını çekinmeden rica edebilirsiniz. Guruplarda yalnız olmadığınızı hissedersiniz. Haftadan haftaya sizi düşündüren konular üzerine konuşabilir ve tekrar kendi davranışınızı tetkik edebilir, destek bulabilirsiniz. Burada suçluluk ve utanç duygularınızı aşabilmek için ihtiyacını duyduğunuz hissi desteği de bulabilirsiniz. Bütün bunlar kararlı kalmanız ve yakınınıza karşı sabırlı olmanızda yardımcı olacaktır.

Yeni bir başlangıç

Bağımlı kişi kendi durumunu açık olarak görebilip yardım ararsa bu kendisi için yeni bir hayatın başlangıcı olur. Bağımlılık maddesinden fiziksel ve psikolojik olarak kopmak için uzun bir süreye ihtiyaç vardır. Bağımlı olarak yapılan davranışların yerine zamanla, boş zamanlarını değerlendirmek, hayata yön vermek gibi yeni uğraşların bulunması gerekir. Kendi Kendine Yardim gurup üyeleri (bunlar kendilerini Yeşilaycılar olarak tanımlamakta), yeni uğraş bulma arayışının yorucu olduğunu ama zahmete değdiğini aktarabilirler.

Bağımlılar iyileşme sürecinde değişirler. Şahsi sorunlarını bilinçli bir şekilde anlayıp ve başka bir şekilde çözmeye çalışmayı öğrenirler. Bununla beraber yakınlarıyla olan ilişkileri de değişir. Tatmin edici bir beraberliğin yeniden kurulması, yeni bir başlangıç, (bu konuda) ilgili herkez için bir görevdir. Yakınlarında da uzlaşmanın yöntemlerini öğrenmeleri ve hatalarını düzeltmeleri gerekir. Güvensizliklerini aşıp geçmişin üstüne bir çizgi çekmeIeri gerekir.

Bir ihtimal yakınlar bu zaman zarfında kendilerini ürkütebilecek duygularla karşı karşıya geleceklerdir. Çoğu zaman kendileri, gösterdikleri çabanın başarısızlığından sonra, bağımlı kişinin ,,yabancı birinin yardımını kabul etmesine kırgın olurlar ve kıskanırlar. Onların sarfettikleri çabadan bahsedilmez ve bağımlı kişiye övgü yağıyorsa, kendilerini ikinci plana atılmış hissederler. Bu nedenlerden dolayı yakınların iyileşme sürecine faal bir şekilde iştirak etmeleri önemlidir. Araştırmalar bu durumlarda iyileşme olasılıklarını önemli bir ölçüde çoğaldığını gösterir.

Yakınların faal iştirakı Aile Terapisi (bağımlı kişi ve yakını beraberce terapi oturumlarına katılırlar) şeklinde gerçekleşebilir.

Başka bir şeklide beraberce gurup görüşmelerine ve Kendi Kendine Yardim Guruplarına (Selbsthilfe-Gruppen) katılmalarıdır. Bağımlı kişi yatılı terapiyi tercih ederse, yakınları yatılı terapiden sonraki gurup yada tekli terapilere katılabilirler. 0 zamana kadar Danışma kurumuyla ilişkiye geçmeyen yakınlar, bundan sonra bunu yapmaya karar verebilmelidir.

Özellikle alkol, ilaç, nikotin gibi yasal maddelerde bağımlılık kolaydır. Bağımlılık Çok yönlüdür ve özellikle psikolojik bağımlığı anlamak zordur. Bu durumda uyuşturucu her hareketin, her düşüncenin merkezi konumuna gelir.

Henüz erken diye bir şey yok

Yakınınızın bağımlı gibi gibi davrandığını, günlük hayatında, yasal veya yasal olmayan uyuşturucularla başedemediğini görüyor ve yapması gerekenlerden kaçtığını hissediyorsanız bir Danışma Kurumuna başvurun. Düşünceleriniz, kaygılarınız, korkularınız yardım aramak için yeterlidir. Belkide yakınınız henüz tam bağımlı değildir.

Belki de şimdiye kadar kaygılarınızı anlatmak ve olası bir tehlike üzerine uyarmak için, uygun kelimeleri bulamadınız. Böyle bir durumda uzman kişi ile yapacağınız bir görüşme size yardımcı olacaktır.

Sorununuz bizim tarafımızdan saklı kalacaktır

Danışma Dairesine gelmenin başka bir engeli de, bağımlılığı açığa vurma ve bununla bağımlıyı ,,utandırma” kaygısıdır. Bu tip düşünceler yersizdir. Yardım Merkezleri aldıkları hiç bir bilgiyi ne polise, ne işverene ne de hastalık sigortasına verirler. Kimse konuşulanlardan haberdar olmaz. Bu bağımlı kişinin yasadışı uyuşturucular kullanması yada bunları yasal olmayan yollarla temin etmesi durumunda da geçerlidir.

Diğer kişiye ihanet mi?

Bir Danışma Dairesine veya Kendi Kendine Yardım Gurubuna gitmek, yakınınızı kaybettiğiniz ve hatta ona ihanet ettiğiniz anlamına gelmez. Fakat ona bunu yapmak istediğinizi söylediğiniz zaman bu suçlamayla karşı karşıya gelmeniz söz konusu olabilir. Lütfen bunu aklınıza iyice yerleştiriniz:

Şimdiye kadar onun uğruna çok emek sarf edip, yaşama sevincini kaybetmiş durumdasınız.

Kendiniz için yardım isteme hakkınız olmalı. İsleri oluruna bırakarak kimseye yardım etmemekle birlikte ilgili kişilere zarar da verir. Şimdiye kadar yaptığınız gibi durumu idare edebileceğinize ve bağımlının davranışlarının daha kötü sonuçlar vermeyeceğini sanıyorsanız, ortaya su soru çıkıyor: Büyük bir olasılıkla zamanla daha da artacağını bildiğiniz bir sorumluluğu kendinizi bundan kurtarabileceğiniz halde, neden taşımak istiyorsunuz?

Bir Danışma Dairesine, Kendi Kendine Yardım Kuruluşuna yada Yeşilaycı Birliğine danıştığınızda, bu başladığınız şeyi bıraktığınız anlamına gelmez. Aksine bu mucize beklemediğiniz, hatta kendinize bağlı hissettiğiniz insanın hayatını iyiye doğru yöneltmek için harekete geçtiğinizin ifadesidir.

Danışma Daireleri, Kendi Kendine Yardım Kuruluşları ve Yeşilaycı Birlikleri sizi bekliyor.

Yardımın başka bir tarzı

Bağımlı insanlar kendiliğinden durumlarını anlamaları gerekir. İyileşmek için uzmanların desteklerine ihtiyaçları vardır. Bağımlığa doğrudan tesir etmek, hatta bağımlı oldukları maddeyi tam manayla aniden ellerinden almak için sarf edilen her çaba sonuçsuz kalacak ve her seferinde, yeniden münakaşalara yol açacaktır.

Ama yakınınızın yardım kabul etmesi ve iyileşmesi için gerekli olan ön koşulları oluşturabilirsiniz. Bu ancak bağımlılık maddesi üzerine olan mücadeleyi bırakıp, başka bir yola dönmeniz için, irade ve cesareti bulmanızla başlar. Sizi bu role bağımlı tutan korkuları aşıp kendinizi karşılıklı suçlamalardan ve münakaşalardan kurtarmanız gerekir.

Bu artık bağımlının vazifelerini ve sorumluluğunu daha fazla üzerinize almayacağınız ve bağımlıya güncel hayatın getirdiklerini hissettireceğiniz anlama da gelir.

Yardım etmemek nasıl yardımcı olabilir?

Güncel hayatta sürekli verilen destek, bağımlıların, hastalıklarını inkar etmeleriyle ve hayatla başa çıkıyorum durum o kadar da fena olamaz” hayaliyle sonuçlanabilir. Bağımlılar, kuvvetli olarak çevrelerindeki insanların onayına ihtiyaçları vardır. Hataları ortaya çıkması, sosyal çevrenin onayını kaybetme tehlikesi durumunda acı çekerler. Gerçekleri görme ve bağımlılığın sonuçlarına katlanma veya davranışlarını değiştirme zorundadırlar.

Buna iki örnek:

Eşinizin şimdiye kadar (uyandırıcı ilaçtan kaynaklanan) dikkati çeken davranışlarını, çok asabi ve köpüren canlılığa sahip olmasıyla açıkladınız. Bunu yapmamaya başladığınız andan itibaren, kendisi bazı açıklamaları bulma ihtiyacı hissedecektir.

Eşinizin veya çocuğunuzun şimdiye kadar işe gitmemesine, işi kaybedebilir kaygısıyla daima bir neden gösterdiniz. Bunu yapmadığınız an, kendi işyeri için kaygısını ona geri vermiş olursunuz.

Yeniden kendinizi ilgilendiren şeylere yönelmenizle ve böylece yıpratıcı kısır döngüden çıkmanızla, donup kalmış ilişkinize canlılık gelir. İçinde yaşadığınız ortam değişir.

Zamanla artık daha memnun edici bir hayat sürdürdüğünüz hissedilir bir hale gelecek ve bu onda değişim özlemini güçlendirebilir.

Yardım etmeme bir şey yapmama anlamına gelmez

,,Yardım etmemeyle yardım etme” kavramı, bu çerçevede sık kullanılır.

Ama yardım etmeme, hiç bir şey yapmama anlamına gelmez.

Aksine yardımın bu yeni yolu, sizden kararlılık ve çok güçlü olmanızı ister. Sizin için bu, o zaman zarfında birçok yeni bakış açısı kazanabileceğiniz ve yeni davranış şekillerini öğrenebileceğiniz, bir değişim süreci anlamına gelir:

İnkara son vermek

Yakınınızın bağımlılığını kabullenip bunun hemen kaybolacak bir kabus olduğu

inancından koparsınız.

Bağımlılığın hastalık olduğunu kabullenmek Yakınınızın ne zayıf iradeli ne sevimsiz ne de kötü biri olmadığını kabul edersiniz. Kaçınılmaz ve tekrarlanan hayal kırıklıklarına, güvensizliğe suçlamalara tepki göstermezsiniz.

Kendi korkunuzu yenmek

Sizi yardımın bu yeni yolundan ürküten korkuları yenensiniz:

,,Ona artık yardım etmezsem insafsız ve sert gözükürüm.” ,,Her şey daha beter olacak! Hayatı tamamen kayacak. ,,İş yerini kaybedecek.”

,,Para vermezsek çocuğumuz suç işleyecek fahişelik yapacak.” ,,Her kez eşimin durumunu anlayıp, arkamızdan konuşacak.” ve buna benzer şeyler.

· Yardım etmeye son vermek

Vazifeniz olmayan şeylerle uğraşmayıp hastalığı ve sonuçlarını gizlemeye çalışmazsınız. Bilhassa bu adım çoğu kişiye çok zor gelir ve akrabaların, arkadaşların ve komşuların gösterebileceği tepkiden dolayı çok cesaret ister.

· Suçluluk duygularını aşmak

Yakınlar sık kendi kendilerine suçluluk duygularıyla ve kendilerini kınamakla ızdırap çektirirler. Bu özellikle uyuşturucu bağımlısı olan çocuklarının velileri için geçerlidir.

Belki geçmişte hata yapmış, belki de yapmamışınızdır. Önemli olan artık sizi felce uğratan suçluluk duygularını aşmanız ve davranışlarınızı kendinize ve bağımlı kişiye, yeni bir şans vermeniz yönünde olmalıdır. . . Kendi hayatı için sorumluluğu üstlenmek Yıllarca belki de sadece yakınınızı ve onun işlerini önemli gördünüz. Bunu yaparken kendinizi ilgilendiren şeyleri geliştirmeyi ihmal ettiniz. Ona yardım etme çabasıyla çaresiz kaldınız. Diğer kişiyi çoğu zaman neşesizliğiniz için sorumlu gördünüz. Şimdi bu düşüncelerin boşa olduğunu anlarsınız. Hayatınızı yeniden yönlendirmenin yollarını aramaya başlarsınız.

Ben sen değilim, sen de ben değilsin.

Hayatınızın sorumluluğunu yeniden üstlenmenizle, yakınınıza kendi hayatına karşı sorumlu olduğunu gösterebilirsiniz. Onu kendinizin bir parçası olarak görmezsiniz; onun davranışlarından, kendi davranışlarınızdan sorumlu olduğunuz kadar, sorumlu değilsiniz

Kararlı kalmak

Yapacağınızı beyan ettiğiniz şeyleri sonuna kadar götürürsünüz. Yapamayacağınız veya yapmak istemediğiniz şeyler hakkında söz vermezsiniz. Böylelikle söylenen şeyin ciddiye alınması gerektiğini gösterirsiniz. Yakınlarına ait davranış değişiklikleri, bağımlıları özellikle tereddüde düşürür. Bunun için çoğu zaman size sorunlar çıkartmakla, ayrılık hatta intihar tehditlerinde bulunmakla, eski davranışlarınıza geri döndürmeye çalışacaklardır. Yakınlarını yeni vaatlerle, eski rollerini üstlenmeleri için uğraşacaklardır.

Ümidi kesmemek

Anlatılan tüm zorlukları göz önüne alarak, sık sık eski davranış sekline düşebileceğinizi bilerek , yardım etmeye son vermenin ne kadar zor olduğunu göreceksiniz. Ama bu güne kadar Ancak bu işten kısa sürede iyi bir sonuç alma nadiren gerçekleşir. Yine de ümidi kesmenize gerek yok ve kesmeyin de, hatta bir kere atıldığınız yola kararlılıkla devam edin Psikolojik değişimler her şeyden önce zaman ister. Ve sonuçta bu yol sırf yardım etmek istediğiniz insan için değil, sizin için de bir fırsattır.

Gerçekten yardım etmek ister misiniz?

İzah edilen süreç içinde kendinizi daha iyi tanıyacaksınız Yakınınıza, sağlıklı bir iradeye kavuşması için gerekli olan zamanı tanımaya yeterince gücünüz ve sevginiz var mi? Hala yeniden müşterek bir hayat kurmaya hazır mısınız? Yoksa sadece ayrılıktan korktuğunuzdan veya sorumluluk duygusundan dolayı mı yanında kaldınız?

0 halde bu sürecin sonunda uzun zamandır niyetlendiğiniz ayrılığı gerçekleştirebilme durumunda olacaksınız. Bununla belki de bağımlının anlaması ve iyileşmesi için, geleceği olmayan ilişkide ısrar etmekle yaptığınızdan daha fazla katkıda bulunabilirsiniz.

İlk adım

Hiç kimse akşamdan sabaha yeni görüş ve davranış şekillerine sahip olamaz. Ama bunlar adım adım öğrenilebilir. Onun için eşiniz veya çocuğunuz bu konuda ne düşünürse düşünsün

İlk önce şunu yapmalısınız: Yardım kabul etmeye hazır olmak…

UYUŞTURUCU VAKALARINDA SIK RASTLANAN ACİL DURUMLAR

Önce bazı yaşamsal bilgiler:

Önce cankurtaran görevlilerine arkadaşının hangi maddeyi aldığını söyle. Mümkünse aldığı maddeden bir örnek ver.

Eğer arkadaşın kustuysa, kusmuğunu atma- böylece doktorlara

yaşamsal önemde bilgiler vermiş olursun.

Panik durumları

Panik krizleri korkutucu gözükseler de oldukça tehlikesizdir ve genellikle çabuk geçerler. Belki herhangi bir halisinojenle örneğin LDS veya uyuşturucu bir mantar cinsi ile korku krizi ( Horrortrip) geçiriyordur. Bazı esrar çeşitleri veya ectasy ve amfetamin gibi maddeler şiddetli korku durumları yaratabilir

Hangi belitiler gözlenir?

· Solunumun çabuk olması, zorla nefes alma.

· Terleme ve Titreme.

· Baş-,sırt- ve göğüs ağrıları, kalp çarpıntısı.

· Yutkunma sorunu

Sen ne yapabilirsin:

· Arkadaşını sakin ve serin bir yere götür – Örneğin Diskoteğin dinlenme odası.

· Konuş onunla ve yatıştırmağa çalış

· Enerjik ol ama bağırmadan konuş, vurma.

· Eğer çabuk ve düzensiz nefes alıyorsa, senin ile aynı ritimde nefes almasını söyle.

Eğer arkadaşın kustuysa, kusmuğunu atma- böylece doktorlara

yaşamsal önemde bilgiler vermiş olursun.

· Nöbetler (Sara, Kramplar aşırı derece alkol ve uyuşturucu madde alımı kramplara yol açabilir. Elbise sıkıyorsa gevşet, dar yerleri aç Nöbet geçince arkadaşın belki derin bir uykuya dalacaktır. Solunumu denetle ve karın üstü , kolunu yüzünün altına dayayarak, yan durumda yatır panik durumları.

Telefon et ambulans çağır. 112

Solunumu kontrol et, nefes alması yavaşlar ve durursa, ilk yardımla canlandırma işlemlerine hazır ol.(soluk yollarını açık tut, temizle, ağızdan ağıla soluk verme işlemi, nabız alınmıyorsa kalp masajı vb..)

*Bu metin yabancı bir Tıp Yayınında çeviridir.

Yazan: Dr. Hora aut Gernsbach

Yayımlayan:

Berufsverband der Kinder- und Jugendärzte , Köln

Alman Çocuk ve Genç Doktorları Meslek Kuruluşu _ Köln

LET’S TALK ABOUT DRUGS!

Haydi Uyuşturucu Maddeler üzerine konuşalım!

Hey ! Sen 12 ila 15 yaşları arasında bir genç olabilirsin ve yetişkinlerin çocuklarının günün birinde uyuşturucu maddeye alışabileceklerinden kaygılandıklarını farketmişsindir. herhalde.

Ancak onlar kendileri bunu yapıyorlar ve sigara , puro filan içiyorlar, sanki önemsizmiş gibi susadıklarını söyleyerek alkol içiyorlar, sık sık uykusuzluğa, ağrıya, korkuya karşı ilaç alıyorlar… Okulda zamanı gelince bunları duyarsınız, şimdide Çocuk ve Gençlerin Doktoru bundan konuşmaya başladı diyeceksin. Aman Allahım, tüyler ürpertici.

Her yerde zaten yeterli stres var. Ayrıca sende yetişkinlerin yaptıklarını yapmak istersin ya : Eğlenmek, çok şeyi denemek, (tabiki yasak olan daha ilginç gelebilir) kendini iyi hissetmek, bir gruba dahil olmak gibi. Bu durumlarda korkutmak bir işe yaramaz (“Çocuğum yapma bize bunu, bırak dokunma uyuşturucu maddelere)veya Öğretmenin ve Doktorun kaldırılmış işaret parmağıyla yaptığı (“Zararlarını düşün gibi”) öğütler boşa çıkar.

En iyisi mümkün olduğu kadar sen kendin sigara ve alkol gibi günlük, kanunen yasak olmayan veya diğer yasak uyuşturucu maddelerin yarar ve zararları üzerine bilgi edin. Eğer anne ve baban bir kere sigara içtin ve alkol aldın diye bozulurlarsa, onlarında bir zamanlar senin gibi genç olduklarını ve ergenlik çağını yaşadıklarını düşün. Ama şimdi onlar bütün sorumluluğu sırtlarında taşımakta olmalarına rağmen senin üzerindeki kontrolü kaybetmekte ve senin ne yaptığını bilmemektedirler. Onlarla bağımlılık yapan maddeler hakkında çok korkutmadan konuş.

Belki bu bildiri bir başlangıç olabilir.

Biz bilerek bağımlılık yapan maddeler içerisinden en çok kullanılan Alkol, Sigara ve Haşişi (Esrarı) seçtik. Bu konuda daha fazla bilmek istediklerin varsa, Danışma Büroları veya hastalık sigortalarında bir sürü bilgilendirici broşür var.

Miriam Stoppard‘in “Alles über Drogen’ adlı kitabını çok tavsiye ederiz. Gençler ve aileleri için yazılmış olan bu kitap Ravensburger yayınevince basılmış ve fiyatı 19,80 Alman Markıdır. Gerçekten çok güzel bir kitap. Bütün aileniz için!

Almanca “Handbuch interkulturelle Suchthilfe – Modelle, Konzepte und Ansätze der Prävention, Beratung und Therapie” adlı kitap Almanya’da yabancılar arasında madde bağımlılığını konu edinmiş okunmaya değer bir kitaptır.

Yazarları: Ramazan Salman, Soner Tuna, Alfred Lessing

Yayınevi: Psychosozial.Verlag (edition psychosozial )

Tabiki sorularını kendi doktoruna da , Kinder und Jugendarzt‘ a yöneltebilirsin.

Düşün ve Kararını kendin ver!

UYUŞTURUCU MADDELERLE İLGİLİ KANUN

Kanun Numarası :3298

Kabul Tarihi :03/06/1986

Yayımlandığı Res.Gazete :Tarih: 19/06/1986 Sayı: 19139

Afyon ve uyuşturucu maddelerle ilgili genel esaslar

Madde 1- Çizilmiş veya çizilmemiş haşhaş kapsülleri ile, ham afyon, tıbbi afyon ve morfin evsafını haiz afyon alkaloidleri, tuzları, esterleri ve eterleri; koka yaprağı ve bunun alkaloidleri, tuzları, esterleri ve eterleri ile Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca tayin olunacak diğer uyuşturucu maddelerin alımı, satım, imali, ithali ve ihracı ile ilgili hususlar Bakanlar Kurulunun tespit edeceği esaslara göre yürütülür.

Bahis konusu maddelerin elde edildiği bitkilerin yurtiçinde ekimi ve araştırması izne tabidir. Kullanılması zararlı olduğu ve “Toxicommanie” yaptığı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığınca tespit edilen diğer tabii ve sentetik maddeler de yine bu Bakanlığın teklifi üzerine Bakanlar Kurulu kararı ile bu kanunun kapsamına alınabilir.

Haşhaş ekilecek yerlerin tespiti, izin belgesi alma zorunluluğu

Madde 2- Haşhaş ekilecek, afyon ve kapsül üretilecek yerler memleketin tarımsal ve ekonomik durumu, yurtiçi ihtiyacı, ihraç imkanları ve mevcut stok durumuna göre her yıl Bakanlar Kurulunca tespit edilir ve kararname en geç 01 Temmuza kadar yayımlanır. Bu konuda yeni bir karar alınması halinde, önceki kararname hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

Kamu kurum ve kuruluşlarınca bilimsel araştırmalar için yapılacak ekilişler hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.

Tespit ve ilan edilen yerlerde haşhaş ekimi yapacaklar ilgili kuruluştan izin belgesi almakla yükümlüdür. İzin belgeleri bir üretim yılı için geçerli olup, başkasına devredilemez.

İzin belgeleri herhangi bir sebeple iptal olunanların ekilmiş haşhaş tarlaları masrafı üreticiye ait olmak kaydıyla ilgili kuruluş adına herhangi bir bedel ödenmeksizin toplatılır veya imha ettirilir.

4 üncü madde hükümlerine göre veya kaçakçılık suçlarını herhangi birisine veya T.C.K.’nun ilgili maddelerine göre kesinleşmiş mahkumiyeti bulunanlara, bu mahkumiyetleri afla ortadan kalkmış olsa bile, izin belgesi verilemez, verilmiş ise iptal edilir.

İzin belgesi verilmesinden sonra yukarıdaki fıkrada yazılı suçlardan biriyle mahkum olanların bu mahkumiyetleri kesinleştiğinde izin belgeleri iptal edilir.

Yönetmelik

Madde 3- Haşhaş ekimi, kontrolü, toplatılması, değerlendirilmesi, imhası, satın alınması veya satılması ve bu kanunun uygulanması ile ilgili diğer hususlar bir yönetmelikle düzenlenir.

Cezai Hükümler

Madde 4- Ham afyon, hazırlanmış afyon, tıbbi afyon ve bunların müstahzarları T.C.K.’nun uygulanmasında uyuşturucu maddelerden sayılır.

Haşhaş ekim bölgelerinde izin belgesi almadan veya izin belgesi alınmasına rağmen belgesinde belirtilen alandan fazla yerde veya izin belgesinden kayıtlı yerden başka yerden ekim yapandan hakkında altı aydan üç seneye kadar hapis ve üç bin liradan on beş bin liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur.

Ekim bölgeleri dışında haşhaş ekimi yapanlar hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin liradan elli bin liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur.

İzinsiz ham afyon üretenler hakkında T.C.K.’nun 403 ve sonraki maddeler hükümleri uygulanır.

İzin belgesinde tespit edilen miktardan az ham afyon ve kapsül teslim eden üreticiler hakkında, fiili T.C.K.’nun 403 ve sonraki maddelerinin kapsamına girmediği takdirde eksik teslim eden miktarın teslim anındaki baş alım fiyatının üç misline kadar ağır para cezasına hükmolunur. Ürettikleri ham afyon veya kapsülün tamamını teslim etmeyenler hakkında yukarıdaki cezaların iki katı uygulanır.

Yönetmelikle verilen kontrol görevlerini yerine getirmeyen muhtarlar ve diğer kolluk kuvvetleri hakkında on bin liradan elli bin liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur.

Bu maddeye göre hükmolunan para cezaları Amme Alacaklarını Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre yerine getirilir.

Bu maddede belirtilen suçları işleyenlere yardım edenler hakkında asıl faillere verilecek cezaların yarısı hükmolunur. Bu fiillere katılan memur ve görevliler de asıl failler gibi ceza görürler.

Bu maddenin 2 nci fıkrasında belirtilen suçlarla ilgi yakalamalarda 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanunun 60 ancı maddesi hükmü uygulanmaz.

Yürürlükten kaldırılan hükümler

Madde 5- 03 Temmuz 1932 tarihli ve 2061 sayılı Türkiye Afyon Yetiştiricileri Satış Birliği Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

Madde 6- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde 7- Bu kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Uyuşturucu Kullanımına Karşı Mücadele Eden Bazı kurum ve kuruşlar hakkında

ODCCP – DAREM – AMATEM ve Diğer Kuruluşlar

Uyuşturucu Denetimi ve Suç Önleme Ofisi – ODCCP

Yasadışı uyuşturucu endüstrisinin değeri toplam uluslararası ticaretin %8’i ya da dünyada gerçekleşen tüm resmi kalkınma yardımının 10 katı düzeyindedir.

Uyuşturucu kaçakçılığında ele geçirilen miktar, eroinde %10, kokainde %30 dolayındadır.

Silahlı çatışma yaşanan ortamlarda yasadışı uyuşturucu geliri ile silah alımı yaygındır.

1980’lerin ortalarından bu yana dünya yeni bir sentetik uyarıcı saldırısı ile karşı karşıyadır; 1994’de ele geçirilen miktar 1978’dekinin yaklaşık 10 katıdır.

Çeşitli göstergeler yasadışı uyuşturucu tüketiminin tüm dünyada artmakta olduğunu ve gerçek bir küresel soruna dönüştüğünü göstermektedir.

Kısaca ODCCP

1991’de kurulan ODCCP aşağıdaki alanlarda üye ülkelere destek ve yardım sağlar :

Yasadışı uyuşturucu ekimine son verilmesi ve bunlar yerine yasal ürünlerin ekimine geçilmesi ve/veya çiftçiye başka alternatifler sunulması;

Uyuşturucu ile mücadele mevzuatının hazırlanması ve uygulanması;

Sınırlaşırı projelerin koordinasyonu;

Uyuşturucu kalıplarını izleyerek hükümetlerin en yeni eğilimler konusunda bilgilendirilmesi;

Uyuşturucu kullanımının önlenmesi programlarının uygulanması;

Uyuşturucu bağımlıları için tedavi ve rehabilitasyon olanakları sağlanması;

Yasadışı uyuşturucu trafiği ile mücadele edilmesi.

OFFICE OF DRUG CONTROL AND CRIME PREVENTION

ODCCP

Vienna International Centre

P.O. Box 500, A-1400 Vienna

Austria

Tel : (43-1)260 60

Faks : (43-1)260 60-5866

Leb-site : http://www.undcp.org/

DAREM

This is the Turkish site of the Drug Abuse Training & Research Center of the Institute of Legal Medicine & Forensic Science, Istanbul University, Turkey

İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Uyuşturucu Araştırma & Eğitim Merkezi

Uyuşturucu ile mücadeleye yeni bir yaklaşım*

Uyuşturucu mücadelesi bir savaş değildir!

Dünya genelindeki uyu?turucu madde trafiği ile mücadelede ulusal ve uluslararası işbirliklerinin bir an önce daha da güçlendirilmesi ve genişletilmesi gerekmektedir. Uyuşturucu madde eldesinde kullanılan bitkilerin yetiştirilmesi, uyuşturucu madde üretimi ve bunların bir ülkeden diğerine taşınması giderek global bir sorun halini almıştır. Uyuşturucu madde kullanımı, madde arzının boyutlarına paralel olarak artmaktadır. Hatta kimi ülke koşullarında, uyuşturucu madde kullanımı, bir paradoks olarak gözükmekle birlikte; arz ile mücadelenin, özellikle sınır kapılarında uyuşturucu maddenin ülke dışına çıkışının engellenmesi biçimindeki mücadelenin başarısına paralel olarak da arttığı gözlenmektedir.

Uyuşturucu madde ticaretine bağlı suç ve şiddetin artışından da kaçınmak mümkün değildir. Hele tedavi olanaklarının yeterince güçlü olmadığı ülkelerde uyuşturucu suç ilişkisi daha da belirgindir. Dünya üzerindeki hiç bir ülke kendisini bu gerçeklerden soyutlayamaz ve her kurum ve kuruluşu ile bu mücadelede yer almak zorundadır.

Uyuşturucu madde ile mücadele bir savaş değildir. Çünkü savaşlar biter. Ve sonunda ya kazanılır ya da kaybedilir. Halbuki uyuşturucu ile mücadele süreklidir. Çünkü sınai ve tıbbi niteliği olan bazy ana ham maddelerin üretimi tümüyle durdurulamadığı gibi, nüfus artışı da engellenemez. Dünyada her dakika 253, her yıl 133 milyon bebek doğmaktadır ve bu yıl do?an bebekler daha 2010 yılına varmadan uyuşturucu maddenin hedefi haline geleceklerdir. Bu nedenle uyuşturucu ile mücadele bitemez ve her platformda sürekli sıcak tutulmalıdır.

Sivrisinekleri öldürerek sıtma mücadelesi olamaz!

Uyuşturucu maddenin arzına yönelik mücadelenin önemi yadsınamaz, ancak yalnız arz ile mücadele, sıtma mücadelesinde bataklıkları kurutmak yerine, sivrisinekleri tek tek yakalayıp öldürmeye benzer. Bu nedenle Uyuşturucu mücadelesinde başarının tek yolu, kişilerin uyuşturucu kullanmasını engellemektir.

Bu engelleme yalnız taleple mücadelenin otoritelerce kabul görmüş prensip ve tekniklerini uygulamakla mümkündür. Taleple mücadele, akademik ortamların eğitim öğretim ve araştırma desteği olmaksızın kesinlikle başarılamaz.

Bu nedenle Uyuşturucu mücadelesinde Üniversiteler doğrudan doğruya yer almalı, toplumu eğitmeli, sorunların nedenini saptamalı ve çözüm üretmelidir. İşte İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü bünyesinde uyuşturucu maddelerle ilgili bir eğitim ve araştırma merkezinin olu?turulma nedeni budur.

ADLI TIP ENSTiTÜSÜ 10 YILDIR UYUŞTURUCU MÜCADELESİNİN İÇİNDEDİR

Adli Tıp Enstitüsü 10 yıldan bu yana Adli Bilimler alanında yüksek lisans ve doktora eğitimi yaptırmaktadır. 150 ye yakın mezununun % 65′ini hakim, savcı ve avukatlar oluşturmaktadır. % 24′ü halen Adalet Bakanlığı Adli Tip Kurumunda hizmet vermektedir. % 12′si Emniyet Teşkilatımızın Narkotik, Terörle Mücadele, Olay Yeri İnceleme Şubeleri ile Kriminal Laboratuvarlarında görev yapmaktadır. Enstitüde halen eğitim ve tez aramalarında 350 kadar kayıtlı öğrenci bulunur. Adli Typ Enstitüsü Typ, Fen ve Sosyal Bilimler Anabilim Dallarynyn sorumluluğunda 1986/87 akademik yılından bu yana Uyuşturucu madde ile ilgili olarak son 20 yarıyılda, her dönem en az iki kez lisansüstü düzeyde ders açmış ve bu 53 derste uyu?turucu maddeleri ve buna bağlı suçları yasal düzenlemeler açısından ele aldığı gibi, gerek fizyolojik ve psikolojik etkileri, gerekse tanışma arama yöntemleri, metabolizmaları, etki mekanizmaları açısından da en yeni bilgiler ve teknik gelişmelerin ışığında tartışmış ve tezler yaptırmıştır. Ayrıca uyuşturucu madde alanındaki araştırmaları ve uygulamaları ile ün yapmış dünyanın değişik üniversiteleri ve kurumları ile konumlarına uygun alanlarda enformasyon ve deneyim açısından işbirliği içindedir.

PROGRAMLI ÇALISMA VE KOORDİNASYON İÇİN DAREM

Adli Tip Enstitüsü topluma karşı olan sorumluluğun bilincinde olarak, Uyuşturucu madde meselesinin, özellikle talep azaltmaya yönelik eğitim öğretim araştırma-uygulama alanlarında elde ettiği bilgi ve deneyim birikimini, daha geniş kitlelere yayabilmek için çalışmalarının belirli bir program çerçevesinde ve koordine biçimde yürütülmesi gerektiği kanaatine varmış ve bu işlevleri üstlenecek bir birim oluşturması gerektiğini görmüştür. Enstitü Anabilim Dalı Başkanlarından oluşan Enstitü Kurulu 11 Kasım 1997 tarihinde bu hizmetleri yerine getirmek üzere Uyuşturucu Araştırma ve Eğitim Merkezi (DAREM)’in oluşturulmasını kararlaştırmıştır.

DAREM’in HEDEFLERİ

Uyuşturucu madde alanında çalışanlar ile bu alanda araştırma yapacak olanlara en üst düzeyde teknolojiye dayalı akademik eğitim ve öğrenimin sunulması için;

· Lisansüstü derslere materyal sağlamak

· Hizmet içi eğitim kurslarının öncelikli alanlarını belirlemek ve düzenlemek

· Uygulamaya yönelik biçimde ileri düzeyde uzmanlaşmış eğitim programları sunmak böylece emniyet ve yargı sistemi içinde yer alanlar ile sağlık personelinin uyuşturucu ile mücadelesini daha güçlü kılmak.

Aşağıda sayılan alanlar başta gelmek üzere Uyuşturucu madde ile ilgili yapılacak araştırma projelerini özendirmek, kolaylaştırmak ve desteklemek. Öncelikli olarak:

· Uyuşturucu maddeyi, bunların öncüllerini ve sentezde kullanılan kimyasalları bulma, tanıma ve sınıflandırma konularında Türkiye’ye özgü sorunların çözümü.

· İdrar, kan, tükürük, saç ve terde Uyuşturucu madde ve metabolitlerinin aranmasında kullanılacak analitik yöntemlerin belirlenmesi

· Uyuşturucu kullanımını gösterir biyolojik ölçümlerin geliştirilmesi

· Uyuşturucu madde kullanımının ve uyuşturucu madde ile ilgili suçların anlaşılması ve önlenmesi konularında araştırmaları desteklemek, kaynak bulmaya çalışmak ve araştırma sonuçlarının zamanında, ilgili kişilere ulaşabilecek biçimde yayınlanmasını sağlamak ve bu alanda araştırma yapan diğer bilim çevreleri ile ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların bilgisine sunmak.

. Uyuşturucu konusunda pratik ve teorik bilgiyi yaymak, uygulamak ve bu alanlarda bilirkişilik hizmeti vermek. Uyuşturucu madde suçlarında kullanıcı satıcı ayırımının yapılabilmesi ve hukuki ehliyet açısından bağımlılığın saptanması gibi adli tıbbi sorunlarda yargı sistemine hizmet etmek.

. Ulusal, bölgesel ve uluslararası bilimsel ve teknik toplantılar, seminerler, ve kongreler düzenleyerek Uyuşturucu madde ile mücadele alanında çalışan akademisyenler, profesyoneller ve uygulayıcılar arasındaki bilgi, görüş ve deneyim paylaşımını sağlamak ve bu sayede değişik çevreler arasındaki bilimsel ve teknik iş birliğini güçlendirmek.

. Türkiye’de, özellikle madde kullanımı ve şiddeti engelleyici eğitimler alanında mücadele stratejilerini belirlemekle yükümlü resmi kurum ve kuruluşlara yararlı olmak amacıyla:

· Yasadışı uyuşturucu kullanımının düzeyi ve biçimi

· Kullanıma bağlı davranış değişiklikleri

· Suç ile ilişkisinin nitelik ve niceliklerini inceleyen anketler yapılmasını ve

değerlendirilmesini sağlamak

. Sağlıklı ve güvenli iş ve eğitim ortamlarının oluşturulması için, ayrıca ıslah ve cezaevlerinin güvenliğinin sağlanması için, taşımacılığın güveni için “workplace-drug testing, preemployement-drug testing, mandatory drug testing” programlarının Türkiye’de de oluşturulabilmesi amacıyla gerekli her türlü bilimsel ve teknik çalışma yapmak idrar, tükürük v.d. biyolojik örneklerin incelenmesinin gerçekleştirmek ve bu programların yerleştirilmesinde bilimsel ve teknik destek vermek.

20 Mayıs 1998 tarihinde DAREM’ in açılışı münasebetiyle dağıtılan broşür metninden alınmıştır.

Yardım İçin Danışılacak Yerler

AMATEM-İstanbul. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi

(Alkol ve madde bağımlılığı tedavi merkezi)Tel: 5436565(santral)

A.Ü.Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilimdalı

GaziÜ.AraştırmaHastanesi

Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi

Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi

Yakındaki resmi ve özel hastanelerin psikiyatriklikleri veya uzman hekimleri

Bu konuda ruh hekimleri (psikiyatri uzmanları) keza, konu ile iştigal eden psikologlar ilk müracaat ve bilgi edinme mercileridir .

Doğrudan Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezinden Tel: 0 (212) 527 16 83 Fax:0 (212) 522 84 63 bilgi alınabilir.

Ancak, Yeşilay bir tıp ve tedavi merkezi olmayıp, bilgilenme merciidir.

UYUSTURUCU, TEROR VE PKK!…

Narkoterörizm!

Milyonlarca masum insanın ölümüne neden olan “uluslararası terörizm” ve “uyuşturucu ticareti”, verdikleri maddi ve manevi zararların yanısira, doğurduklari sonuçlar bakımından da insanlığı ve demokratik değerleri tehdit eden birbiriyle içile geçmiş iki sorundur.

Uyuşturucu ve silah kaçancılığı, dünyadaki tüm terör örgütlerinin başlıca finansman kaynaklarını oluşturmaktadır. Terör eylemlerini sürdürebilmek için muhtaç olduğu finansmanı temin edebilmek amacıyla, tüm imkanlardan faydalanmaya çalişan PKK da, bu amaçla sürekli ve büyük bir mali kaynak olan uyuşturucu ticaretine yönelmiştir.

Önceleri uyuşturucu pazarlamasında rol alan örgüt, Avrupa ülkelerinde örgütlenmeye başlamasıyla birlikte, uyuşturucu üretiminden, dağıtımına uyuşturucu ticaretinin her aşamasında kendisini göstermeye başlamıştır.

ABD Adalet Bakanlıgı’na bağlı “Uyuşturucu İle Savaş İdaresi”nin PKK ile ilgili hazırladığı raporda; “Terorist, uyuşturucu kaçakçısı ve kara para aklayıcısı PKK, Türkiye ve Avrupa’da hemen bütün afyon cinslerinin üretiminde ve kaçakçılığında son derece iyi teskilatlanmıştır. Ayrıca PKK, uyuşturucudan elde edilen gelirlerin aklanmasına da karışmaktadır. Uyuşturucudan elde edilen paralar, yiyecek, barınak, silah, cephane, iletişim aracı vb. alımlarında kullanılmaktadır. Uyuşturucudan gelen paraların haricinde PKK, ayrıca haraç toplama, soygun, yolsuzluk ve kalpazanlık yollarına da başvurur” denilmektedir. (1)

Paris Kriminoloji Enstitüsünün hazırladığı raporda ise şöyle deniliyor; “INTERPOL, İngiliz Ulusal Suç İstihbarat Servisi ve Avrupa Birliği ülkeleri emniyet teşkilatları gibi güvenilir ve tarafsız kaynakların tespitlerine göre, uyuşturucu ticareti, Türk-Kurt kökenli yıkıcı, ayrılıkçı örgütler ve PKK ile bağlantılı olan aracı militanların yararına islemektedir. PKK ile Kurt suç grupları arasında inkar edilemez, sürekli, karşılıklı ve kârlı bir suç ortaklığı bulunmaktadır.” (2)

1982 yılında Lübnan’da Suriye’nin kontrolü altındaki kamplara yerleşen PKK, uluslararası uyuşturucu ticaretine girmiştir. Baelbek ve Helmen kampları çevresinde bulunan tarlalarda kenevir ve haşhaş ekimi yapan örgüt, elde ettiği büyük miktardaki uyuşturucuyu Avrupa’ya sevk etmektedir. PKK, Bekam Vadisinde ürettiği uyuşturucuları, Ab deh, Tripoli, Beyrut, Sacda, Sur ve Mirzan limanlarından deniz yoluyla Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa ülkelerine sevk ederken; diğer yandan da Afganistan-İran yoluyla gelen uyuşturucuyu Türkiye üzerinden Bulgaristan ve Sırbistan yoluyla Orta ve Doğu Avrupa’ya ulaştırmaktadır.

Dünyadaki uyuşturucu maddelerin başlıca üretim bölgeleri, “Altın Üçgen” olarak adlandırılan Laos, Tayland ve Birmanya ile “Altın Hilal” olarak tanımlanan Afganistan, Pakistan ve İran’dır. İran, bu her iki bölgeden de sevkiyatın yapılmasında kilit ülke konumundadır. “Altın Hilal”den Avrupa’ya uyuşturucu sevkiyatında, uyuşturucuyu dağlık kesimlerden Türkiye’ye sokan İranlılar, tonlarca eroin, baz morfin ve likit esrarın pazarlamasında PKK ile işbirliği yapmaktadırlar.

İsviçre’de haftalık olarak yayınlanan L’Hebdo Dergisinin 26 Ekim 1995 tarihli sayısındaki “Yeni Uyuşturucu Yolları” başlıklı haberde, “PKK’nın uyuşturucu pazarının önemli payını ele geçirmeyi başardığı, kendine finansman sağlayan diğer eylemci hareketler gibi maden kaynağını keşfettiği” belirtilmektedir. Ayni şekilde, Yunanistan’da yayınlanan To Vima Gazetesi’nin 19 Haziran 1994 tarihli sayısında da, Avrupa’ya yapılan sevkiyatın yüzde 60’inin PKK’nın elinde bulunduğu vurgulanmaktadır.

PKK’nın, Avrupa’daki uyuşturucu pazarını önemli ölçüde kontrol altına aldıktan sonra, denizasiri pazarlara da açılarak, Güney Amerika, Cin ve Avustralya’daki şebekelerle de bağlantılar kurduğu bilinmektedir.

Nitekim, ABD’de yayınlanan Philadelphia Inquirer Gazetesi’nin haberinde; PKK’nın Avrupa ve Kuzey Amerika’ya bir geçiş yeri ve Afgan eroininin isleme merkezi olan Türkiye’nin doğusundaki laboratuarlardan haraç aldığı, PKK kontrolündeki bölgelerde islenen eroininin, Newyork, Detroit, Chicago ve Los Angeles dahil, Ortadoğu’dan gelenlerin kalabalık olarak yaşadığı ABD’nin büyük kentlerine de giriş yaptığını belirtmektedir. Ayrıca haberde, bir yetkilinin, “PKK eroin ticaretinden 500 milyon dolar kazanıyor” ifadesi yer almaktadır. (3)

PKK’nın, uyuşturucu ticaretinde Balkan ülkeleri mafyalarıyla da işbirliği yaptığı bilinmektedir. Bulgaristan’da yayınlanan Troud Gazetesi’nin haberinde; PKK mensuplarının “şekerleme ticareti yapan işadamı” görüntüsü altında Bulgaristan’a uyuşturucu getirdikleri ve Yugoslavya’daki savaş öncesi Bulgaristan-Yugoslavya-Avusturya üzerinden Almanya’ya ulaştırılan uyuşturucu yüklü TIR’ların, savaş nedeniyle Bulgaristan-Romanya-Macaristan hattına ağırlık vermeye başladıkları vurgulanıyor. (4)

Yine, Paris Uyuşturucu Jeopolitiği Gözlemevi’nin Mart 1997 tarihli bülteninde; “1996’da 6 tona yakın uyuşturucu yakalandı. 12 Aralık 1996’da Türk Toros Şirketi’ne ait bir otobüste yakalanan 42 kilo eroinin T.C. pasaportlu bir Kürt’e ait olduğu belirlendi. Bu olay, Romanya’daki uyuşturucu isinin PKK ile bağlantılı Kürtler’in elinde olduğunu ortaya koyuyor”(5) denilmektedir.

PKK’nın, Avrupa’daki uyuşturucu ticaretini büyük ölçüde kontrol eder duruma gelmesiyle birlikte, b

12 Temmuz 2007

1- Array Array İlk Yardımın Tanımı, Önemi, İlke Ve Hedefleri

1- İlk Yardımın Tanımı, Önemi, İlke ve Hedefleri

Herhangi bir kaza ya da hayatı tehlikeye düşüren bir durumda sağlık görevlilerinin yardımı sağlanıncaya kadar kişinin içinde bulunduğu durumun daha kötüye gitmesini önleyebilmek için yapılan uygulamaların tamamına ilkyardım denir.

Hayatı koruma ve sürdürülmesini sağlamak,

Mevcut durumun daha kötüye gitmesini önlemek,

İyileştirmeyi kolaylaştırmaktır.

İlk yardımın önemi: Her gün basından ve televizyonlardan büyük hasara ve can kaybına neden olan kaza haberleri dinleriz. Meydana gelen kazalardaki ölümler ve sakat kalmaların en büyük nedenlerden birisi kazalara müdahale eden kişilerin ilk yardım uygulamalarını bilmemesindendir. Ayrıca kazalara zamanında ilk yardımın uygulanmaması ölüm oranını artırmaktadır. Bu nedenle kazalarda yapılacak ilk yardımın zamanında yapılması çok önemlidir. Yani ilk yardımın önemi kaza yerinde zamanında ve tekniğe uygun yapılmasına bağlıdır. Kaza sırasında zamanlamanın önemi yapılan araştırmalarda ortaya konulmuştur. Kazalardaki ölümlerin yaklaşık olarak %10’ u ilk beş dakikada meydana gelmektedir. Kazalardaki ölümlerin yaklaşık %50’ si ise ilk yarım saat içinde gerçekleşir. Kazalarda ilk yardımın en kısa sürede ve etkin bir şekilde yapılmasıyla, kurtarılacak hayat sayısı da artar. Örneğin; ABD’ de yapılan bir araştırmada kalp durmalarında ilk yardımın zamanında yapılmasıyla hastaların yaklaşık %40’ı kurtarılmıştır. Aynı araştırmada kalp durmalarında ambulans gelinceye kadar yapılan müdahaleler ile yaklaşık %20’ sinin kurtarıldığı tespit edilmiştir.

Herhangi acil bir durumda yapılacak basit uygulamalar kadar bazı tehlikeli davranışlardan

kaçınılması da kişinin hayatını kurtarır. Bu amaçla ilk yardım bilgileri verilirken nelerin yapılacağının öğretilmesinin yanında nelerin yapılmayacağı da kavratılmalıdır. İlk yardımı uygulayan kişi kaza sırasında yapılmaması gerekenleri engelleyerek de hayat kurtarır. Kaza sırasında hayat kurtarmak için kazazedenin yanlış taşınması veya yanlış uygulamalar. Sakat kalmasına ya da ölümüne neden olmaktadır. Kısaca belirtecek olursak ilk yardım kurallarını bilmeyen kişilerin yaptığı müdahale kazazedeye yarardan çok zarar verebilir.

İlk yardımın ilkeleri: İlk yardımın “3T” olarak bilinen üç temel ilkesi vardır. Bunlar “TEŞHİS(TANI), TEDAVİ ve TAŞIMA” dır.

İlk yardımın temel ilkelerini daha kavrayabilmek için aşağıdaki gibi kısaca açıklayabiliriz.

Teşhis (tanı): İlk yardım uygulayacak kişi, hasta ya da yaralının hikayesini öğrenir. Hastanın hikayesi tanı ve tedavi için önemlidir. Örneğin, kaza geçiren kişinin kaza sırasında kafasını çarpıp çarpmadığı, göğsünün bir yere sıkışıp sıkışmadığı gibi durumların önceden belirlenmesi gerekir. Teşhiste yapılacak ikinci uygulama belirtilerin tespit edilmesidir. Bu amaçla hasta ya da yaralının;

Ağrısının olup olmadığı sorulur. Ağrının belli bir bölgede mi yoksa vücudun her yerinde mi olduğu belirlenir.

Üşüme, titreme ve terlemesinin olup olmadığı belirlenir.

Bulantı ve kusmasının olup olmadığına bakılır.

Teşhiste yapılacak son uygulama ise bulguların tespit edilmesidir. Bu amaçla hasta ya da yaralının bütün vücudu muayene edilerek yara, morluk, kanama kırık vb. durumları belirlenir.

Tedavi: Bu aşamada yaralı ya da hasta için en uygun olan ilk yardım uygulanır. Kazazedenin durumuna göre uygulanacak ilk yardım kuralları ilerleyen konularda yeri geldikçe açıklanacaktır.

Taşıma: Teşhis ve tedavisi yapılana hasta ya da yaralının en yakın sağlık kuruluşuna taşınması ilk yardımın üçüncü ilkesidir. Taşıma sırasında kazazedelerin durumuna göre öncelikli olan taşınmalıdır. Hasta ya da yaralının taşınması sırasında da ilk yardım uygulamasına ara verilmeden devam edilmelidir.

İlk yardımın hedefleri: ilk yardımın hedeflerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

İlk yardımın temel hedefi paniği önlemektir. Panik, yapılacak olan ilk yardımı olumsuz etkiler. Paniğin önlenmesinden sonra ilk yardım uygulanmasına geçilir.

Solunum kontrol edilir. Solunum durmuş ise ağızdan ağıza yapay solunum yapılır.

Kalbin durup durmadığı kontrol edilir. Kalp atımları yoksa zaman geçirilmeden kalp masajı yapılır.

Herhangi bir kanama olup olmadığı kontrol edilir. Kanama olması durumunda ileride açıklanacak olan teknikler uygulanarak kanama durdurulur.

Şok durumu varsa önlenmeye çalışılır.

Yaranın olması durumunda dış etkilerden korunur.

Hasta ya da yaralının vücut ısısı korunmaya çalışılır. Bu amaçla soğukta hastanın üzeri battaniye, palto, ceket vb. şeylerle örtülür.

Hasta ya da yaralı bulunduğu durumdan alınarak ikinci bir kazanın meydana gelmeyeceği uygun bir yerde istirahat ettirilir. Hastanın gereksiz hareket etmesi önlenir.

Hasta ya da yaralının çevresinde kalabalık oluşması önlenir.

Hasta ya da yaralının durumu ve kaza hakkında, ilgili birimlere haber verilir. Böylece ambulans ve diğer teknik yardımların gelmesi sağlanır.

İlk yardımın hedeflerin son aşaması ise yaralı ya da hastanın ambulansla, ambulans olmadığı durumlarda diğer araçlarla sağlık kuruluşlarına taşınmalıdır.

İlk yardım kurallarının uygulanması sırasında bazı temel malzemeler gerekir. İlk yardımın başarısı için bu malzemelerin bulunması gerekir. Bu amaçla evde, sınıfta, işyerlerinde, taşıtlarda vb. yerlerde ilk yardım çantasında için gerekli malzemelerin bulunması gereken malzemeler(TSE’ ye göre);

Gaz sargı bezi

Üçgen sargı

Tampon gaz bezi

Yara bandı

Flaster

Elastik sargı

Plastik örtü

Çengelli iğne

Makas

Küçük bir not defteri

Kurşun kalem

Kısa ve öz yazılmış ilk yardım el defteri

El feneri

Çanta içerisinde bulunan malzemeleri belirten liste bulunmalıdır.

TSE’ nin “TS 4019” standart numarasına göre her on kişi için bir ilk yardım çantasının bulunması gerektiği belirtilmektedir.

Kazalar ve Korunmanın İlkeleri

Kaza nedir?

Dünya Sağlık Örgütü’ nün tanımına göre “önceden planlanmamış ve beklenmeyen ancak yaralanmayla sonuçlanan bir olaya kaza denir.” Kazalar sonunda büyük maddi hasarların yanında oldukça fazla insan da hayatını kaybetmektedir.

b) Toplum sağlığı açısından kazaların önemi

Her gün izlediğiniz basın ve yayın organlarında çok değişik kaza haberleri duyarsınız. Kaza sayısının hızlı bir şekilde artış göstermesi çok sayıda ölüm ve sakat kalma durumlarını da beraberinde getirir. Diğer bir ifadeyle kazalar toplumdaki sakatlık ve ölümlerin başta gelen sebepleridir. Kazaların öneminin daha iyi kavranması için ülkemizdeki kaza oranları, ölüm ve sakat kalma sayılarına bakmak gerekir.

Ülkemizde kazaların gerçek boyutunu yansıtacak rakamlar tam olarak elde edilememektedir. Türkiye’ deki kazaların %40’ ı trafik kazaları, %20’ si iş kazaları, %20’ si ev kazaları ve %5’ i ise ateşli silah yaralanmalarıdır. Ayrıca tarımsal uygulamalar ve sportif etkinliklerde de kazalar görülmektedir.

1994 yılı rakamlarına göre toplam 233.803 trafik kazası olmuş, bu kazalarda 5942 kişi ölmüş ve 104.717 kişi yaralanmıştır. Trafik kazalarının %97’sinin nedeni sorumsuzluktur.

1992 yılında SSK’ ya kayıtlı olan 3.796.702. işçiden 138.464 iş kazası saptanmıştır. Yani işçilerin %3.7!si iş kazası geçirmişlerdir. Yaralanan işçilerin %2.48’inde kalıcı sakatlık meydana gelmiştir.%1.27 oranında ölüm meydana gelmiştir.

Hızlı bir artış göstererek insan sağlığını olumsuz etkileyen kazalar meydana geliş şekillerine göre gruplandırılabilir. Kazalar;

Trafik kazaları

İş kazaları

Ev kazaları

Spor kazaları

Kitlesel kazalar

Diğer kazalar olarak gruplandırılır.

Trafik kazaları: Günümüzde trafiğe çıkan araç sayısına göre hızlı bir artış gösteren kaza grubudur. Ölümle sonuçlanan kazalarda ilk sırayı alır. Adli olaylar grubuna giren trafik kazalarını, polise bildirmek zorunludur.

İş kazaları: Kişilerin gereği geçirdikleri kazalardır. İş kazalarına örnek olarak inşaat kazalarını, yer altında çalışanların geçirdiği kazalar örnek verilebilir. İş kazalarının büyük kısmı, yoğunluğun diğer günlere göre daha fazla olduğu haftanın son günlerinde meydana gelmektedir. En kısa sürede polise bildirilmesi gereken kazalardır.

Ev kazaları: Ev kazaları, genelde yanık,zehirlenme,kesici alet yaralanmalarından oluşur.

Spor kazaları: Düşme, çarpışma, çarpma, burkulma gibi şekillerde meydana gelir.

Kitlesel kazalar: Yangın, bina çökmesi gibi durumlarda meydana gelir.

Diğer kazalar: Bu grup kazalara doğal afetler, uçak,gemi ve tren kazaları dahil edilebilir.

Kazalardaki ölü sayısının çok yüksek olması nedeniyle uygulanacak ilk yardım kuralları büyük önem taşır. Kazalarda uygulanan ilk yardımın on başarı anahtarı vardır. Bunlar;

Kaza sırasında zaman kaybetmeden ve telaş yapılmadan ilk yardım yapılmalıdır.

Kazazedenin solunumunu kontrol edilir. solunum durmuşsa suni solunum yapılmalıdır.

Kalp atışı kontrol edilir. eğer kalp atımı durmuşsa derhal kapalı kalp masajı yapılmalıdır.

Kanamanın olup olmadığı kontrol edilir. kanama varsa hemen durdurularak kan kaybı önlenmelidir.

Kazazedede şok durumu varsa fazla hareket ettirilmeden şoka karşı önlem alınmalıdır.

İlk yardım sırasında zamanın çok büyük öneme sahip olduğu unutulmamalıdır. Bu amaçla kazazedenin durumunun kötüye gitmesini önleyecek tedbirler alınmalıdır.

Kazazedenin moralini yüksek tutmak için güven verici sözler söylenmelidir.

Kaza yerinde, gereksiz kalabalıklar dağıtılarak halkın toplanması önlenmelidir.

Kazazedenin, giysileri gereğinden fazla soyulmamalıdır.

Kazazede, bütün imkanlar kullanılarak en yakın hastaneye taşınmalıdır.

b)Kazalardan korunma: kazalardan korunma kişi faktörüne bağlıdır. Bunda en önemli etken kişinin eğitimidir. Kişilerin sorumsuzluk,bilgisizlik ve dikkatsizlik nedeniyle yaptıkları kazaların önlenilmesinde en önemli araç, sağlık eğitimidir. Trafik kazaları gibi başkalarının hayatını da tehlikeye düşüren durumlarda zorunlu olarak cezai yaptırımlara da gidilmektedir. Çocuklar, yaşlılar ve hamileler kazalar açısından en önemli risk grubunu oluşturmaktadır.

Çocukların özellikle yürümeye başlama dönemlerinde kazalarla karşılaşabilme riskleri yüksek olmaktadır. Bu dönemlerde düşme büyük kaza nedenlerindendir.

Evde kesici, batıcı araçlar ortada bırakılmamalıdır.

Mutfatkat ocakta kullanılan tavaların sapları çarpılmayacak biçimde olmalıdır.

Elektrik prizleri herhangi bir şeyle kurcalanamayacak şekilde kapatılmalıdır.

Mutfakta böcek ilacı bulundurulmamalıdır.

Bakım ve onarım işi daima alanında yetişmiş elemanlara yaptırılmalıdır.

Sıvı gaz tüpleri sabun köpüğü ile kontrol edilmelidir.

Küçük piknik tüplerinde geniş tencerelerle su ısıtılmamalıdır.

Girilmesi yasak sulara girilmemelidir.

Çocuklar kollarından tutularak kaldırılmamalıdır.

Bebekler kundaklanmamalı ve yarı yüzüstü yatırılmamalıdır.

Meyve ve sebzeler iyice yıkanılmadan yenilmemelidir.

Bir diğer risk grubu yaşlılardır. Yaşlıların bulunduğu evlerin aydınlatılması, merdivendeki kırık basamakların onarılması gerekmektedir.

Hamilelerde vücut dengesinin bozulması nedeniyle kaza tehlikesi artar. Kaymaları önleyecek tedbirler alınmalıdır.

İş hayatında araç gereç güvenliği, yapılan uygulama ile ilgili koruyucu önlemlere dikkat edilmelidir.

Aydınlatma yeterli olmalıdır.

Kişiler yaşlarının ve yeteneklerinin üzerinde bir işle görevlendirilmemelidir.

Yapı işlerinde güvenlik halatı gibi araçlar kullanılmalıdır.

Tarım ilaçlamalarında rüzgar arkaya alınmalıdır, serpinti önlenmelidir.

Hiçbir yiyecek kabına zehirli madde konulmamalıdır.

Tüm spor etkinliklerinde yapılan hareket, tekniğine uygun olmalıdır.

Çocuk parkalarında düşmeleri, çarpmaları önleyecek önlemler alınmalıdır.

Toplum bireyleri ilk yardım konusunda eğitilmelidir.

Alkollü araç kullanmamalı, emniyet kemeri takılmalıdır.

Kaza geçiren kişilere yardım etmek her insan için bir görevdir. Yardım ederken kişi kendi güvenliğini tehlikeye atmamalıdır. Örneğin, elektrik çarpması ve boğulmalarda olduğu gibi kişi kendi güvenliğini sağlamadan yardıma kalkışırsa hayatını kaybedebilir.

Kazalardan korunmanın temel ilkelerinden birisi de insanların sürekli olarak eğitilmesidir. Sürekli eğitim ve yapılan kontrollerde bir çok kaza önceden önlenir. Kaza sırasında kopan organın tekrar yerine dikilebilmesi için tekniğine uygun olarak sağlık kuruluşlarına taşınması gerekir. Kopan organın ayrılma yerine ve vücudun bu kısmına tentürdiyot ve benzeri maddeler asla sürülmemelidir. Bu maddeler yaranın ağzını açarak kanamayı hızlandırır.

Kaza sırasında kopan organların soğuk bir ortamda , ancak dondurulmadan sağlık kuruluşuna nakledilmelidir. Kopan organ asla buz veya buzlu suya doğrudan temas ettirilmemelidir. Önce kuru bir kaba veya poşete konulmalıdır. Daha sonra bu poşet soğuk bir başka kaba ya da buzlu kaba oturtularak taşınmalıdır. Taşıma sırasında organın dondurulmamasına özen gösterilmelidir. 6 saat içinde bir sağlık kuruluşuna ulaştırılmalıdır.

Bilinç Kaybı ve Şok

Normal olarak insanlar beş duyu organlarıyla çevrelerinde meydana gelen olayları algılayarak gerekli tepkileri gösterirler. İnsanların bu normal durumuna bilinçlilik hali denir. Bilinçlilik hali herhangi bir kaza nedeniyle ortadan kalkar. Kişinin beş duyu organıyla algılama yapamamasına bilinç kaybı denir.

Bilinç kaybının bir çok nedeni ve belirtisi vardır. Bilinç kaybının nedenleri;

Beyin kanamaları

İsteri nöbetleri

Bayılma

Zehirlenmeler

Alkol koması

Şeker koması

Yüksek ateş

Baş travmaları

Epilepsi (sara) ve sinir sistemini bozan hastalıklardır.

Bilinç kaybının sebebi araştırılmalı daha sonraki uygulamalar için bilinç kaybının derecesi ortaya konulmalıdır. Bilinç kaybının farklı dereceleri vardır. Uyuklama, dalgınlık durumu, bayılma ve koma şekillerinde meydana gelir. En tehlikelisi koma durumudur.

Genelde bilincin kaybedilmesi çevreden kaynaklanır. Dolayısıyla bilinç kaybına uğrayan kişi bulunduğu çevreden uzaklaştırılır. Eğer bilinç kaybının nedeni ortam değilse bilincini kaybeden kişi yüzüstü veya yarı yüzüstü durumda yatırılır. Bu şekilde yatırmadaki amaç dilin boğazı kapayarak soluk almasını önlemektir. Bu şekilde yatırıldıktan sonra ağız içi kontrol edilir ve toprak gibi şeyler temizlenir. Solunum tıkanıklığı hırıltıdan anlaşılabilir. Hayatın tehlikeye girdiği dönemlerde ilk yardım ABC’ si uygulanır. İlk yardım ABC’ si Airway, Breathing ve Circulation terimlerinin ilk harflerdir. İlk yardım ABC‘ si;

Hava yolunun açılması

Solunumun düzeltilmesi

Dolaşımın sağlanması, uygulamalarını kapsar.

Bilinç kaybına uygun olarak yatırılan hastanın boğazı parmakla kontrol edilerek temizlendikten sonra kemer kravatı gevşetilir. Gömleğinin düğmeleri açılır. Kesinlikle su veya başka bir içecek verilmemelidir. Bu durum kişin boğulmasına yol açabilir. Aynı şekilde ayılması amacıyla tokat atma, sarsma gibi davranışlar kesinlikle yapılmamalıdır.

Bilinç kaybı nedenlerinden birisi de bayılmadır. Bayılmanın nedeni oldukça farklıdır. Kan tutması ani heyecan, ani korku gibi durumlar bayılmaya neden olabilir. Bayılma sırasında beyine yeterince kan gitmez. Buna paralel olarak beyin oksijen alamaz. Bayılan kişinin önce renginde sararma meydana gelir. Ondan sonra kişide bayılma meydana gelir. Bu durumdaki kişinin kemeri ve kravatı gevşetilirken gömlek düğmesi de açılır. Böylece bayılan kişinin rahatlaması sağlanır. Kısa sürede ayılmaz ise yan yatırılarak hekime haber verilir. Kişi bayılacağını hissedebilir. Bayılacağını anlayan kişi kalçalarını sıkıştırıp, karın kaslarını içeri çeker ve bacak kaslarını gergin duruma getirirse bayılmasını önleyebilir.

12 Temmuz 2007

      

      

     AIDS bulaşıcı bir virüs hastalığıdır. Mikrobu HIV (hiv) adı verilen virüstür. HIV girdiği vucudun, mikroplara karşı koyma yeteneğini sağlayan bağışıklık sistemini etkileyip yok eder. Direnci azalan vücutta, HIV’in etkisinin yanı sıra, çeşitli mikroplar da hastalıklara neden olurlar.

*HIV Pozitiflik Nedir?

           Kanında HIV virüsü bulunan kişilere HIV pozitif denir. Bu kişiler aynı zamanda kanında antikor bulunan seropozitif (Anti-HIV testi=ELISA testi pozitif) kişilerdir.

Anti-HIV Testi Nedir? Ne Zaman Yapılır? Nerelerde Yaptırılabilir?

           HIV vücuda girdiğinden itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir.Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süreye (pencere dönemi) ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV testinin pozitif olması kanda HIV virüsünün olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmemiz için, Westernblood testi denen doğrulama testinin de yapılıp sonucunun pozitif olması gerekmektedir. Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuarlarında, sigorta ve devlet hastanelerinin laboratuarlarında ve özel laboratuarlarda yaptırabilir.

Danışmanlık Hizmeti Nedir?

           HIV bulaşması, AIDS hastalığı, hastalıktan korunma, test yaptırma, hastaların bakım ve tedavisi hakkındaki bilgileri, kişiler yüz yüze ya da telefonla başvurarak, danışmanlardan öğrenebilirler. Danışmanlık hizmeti, test yaptırmadan önce ve sonra mutlaka alınmalıdır.

HIV’in Tedavisi Var mıdır?

           HIV/AIDS’in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir. Bu ilaçların çok pahalıdır.

HIV’in Dezenfeksiyonu Yapılabilir mi?

           Spermdeki ve vajina salgısındaki HIV, dış ortamda birkaç saatte, kuru ortamda ise yarım saatte ölür. HIV kurumuş kanda da kısa zamanda ölür. Hastanın, ya da seropozitif kan, sperm veya vajina salgısının bulaştığı eşyadaki HIV’in öldürülmesi:

-Eşyayı birkaç dakika kaynatarak ya da 60oC ‘de 30 dakika ısıtarak virus öldürülür.

-Sulandırılmış çamaşır suyu temas ettiği HIV’i 10 dakika içinde öldürür. Sodyumhipoklorid, çamaşır suyunda bulunan etkili maddedir, içinde klor vardır. Çamaşır suyu şişesinin üzerindeki tarifeye göre (genellikle 10 kez) sulandırılarak kullanılır. Sulandırılan çamaşır suyunda klor kokusu bulunmalıdır. Çamaşır suyu kullanılacağı zaman sulandırılmalıdır, durmakla bozulur. Çamaşır suyu madensel eşyaya zarar verir.

-Ultraviyole ile ışınlama (mavi ışık) HIV’in yok edilmesi için önerilmeyen bir yöntemdir. Ultraviyole ışını doğrudan temas ettiği yüzeydeki mikropları öldürür. Cismin altında kalan mikropları öldürmez.

Deri HIV’den Nasıl Arındırılır?

           Su ve sabunla iyice yıkama ile (en az 15 saniye) bütün mikroplar gibi HIV de deriden uzaklaştırılabilir. Yıkandıktan sonra derinin alkol ile temizlenmesi uygun olabilir. Yaralanma durumunda yara yeri, önce sabun ve su ile iyice yıkanmalı, ardından tentürdiyot veya betadin gibi bir antiseptik ile temizlenmelidir.

           HIV bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişininy aşam koşullarına ve vucut direncine göre, 3-15 yıl, hatta bazen daha uzun bir süre sonra ortaya çıkar. HIV bulaştığı vücutta çeşitli hücrelere, özellikle CD4T kan hücrelerine yerleşerek çoğalır. Zarar gören CD4T hücreleri giderek azalır ve bunun sonucu olarak vücudun bağıışıklık sistemi yıkıma uğrar. Vücut direnci zayıflayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen yada ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlanan uçuk, pamukcuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz, akciğer hastalıkları gibi belirtiler ortaya çıkar. Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bullunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kaposi sarkomu ve bazı lenfomalarda , HIV infeksiyonunu düşündüren önemli belirtilerdendir. Kesin tanı için anti-HIV testi yapılır.

Cinsel ilişki, kan ve anneden bebeğine olmak üzere üç yolla bulaşır.

Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşır. Tüm bulaşmaların %80-85’i bu yolla olmaktadır. HIV kanda bulunduğu gibi erkeğin sperm sıvısında, kadının vajina salgısında da bulunur. Cinsel ilişki sırasında vagina, penis, anüs mukozası veya ağızdaki zedelenmiş doku ve çatlaklardan vücuda girerek; erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe veya kadından kadına bulaşabilir. AIDS’ten başka cinsel ilişki ile bulaşan en önemli hastalıklar; bel soğukluğu (gonore), frengi (sifiliz) ve bulaşıcı sarılık (viral hepatit)dir.

-Kan ile bulaşır.

Tüm bulaşmaların %10-15’i bu yolla olmaktadır. AIDS hastasının ve taşıyıcısının kanında HIV bulunur.

HIV’li kanla bulaşma çeşitli şekilde olur:

*Kontrolsüz kan nakli ile bulaşır.

*Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş; şırınga, iğne, cerrehi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme aletleri, akupuntur iğneleri, jilet, makas gibi tüm kesici ve delici aletler ile bulaşma olabilir.

*HIV’li erkek ve kadının cinsel organlarındaki kanamaların veya adet kanının penise, vaginaya ve ağıza teması ile bulaşma olabilir.

*Damar içi uyuşturucu kulananların

paylaştıkları iğne, enşektör ve uyuşturucu madde eritilen kaşıklar ile bulaşma olabilir.

*HIV’li organ, doku, ve sperm nakli ile de bulaşma olasılığı vardır.

Anneden bebeğine bulaşır.

Tüm bulaşmaların %3-5’i bu yolla olmaktadır. HIV, hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine gebelik, doğum veya emzirme sırasında bulaşabilir. HIV pozitif kadının doğuracağı çocuğa HIV’ın geçme oranı %30 civarındadır. Gebe annenin tedavisi ile bu oran %7’ye düşmektedir. Sütle geçme oranı fazla olmamakla birlikte, HIV pozitif annelere emzirme önerilmez. Gebelik ve HIV ile ilgili bilgiler için AIDS Danışma Merkezine baş vurunuz.

HIV’in Bulaşmadığı Durumlar Nelerdir?

HIV günlük yaşamda, aynı odada bulunma, aynı okulda okuma, aynı havayı soluma ile bulaşmaz. HIV sağlam deriden geçmez.

*Tükürük, gözyaşı, ter, aksırık, öksürük, idrar, dışkı;

*El sıkışma, deriye dokunma, okşama, kucaklama, yanaktan ve elden öpme;

*Yiyecekler, içecekler, çatal, kaşık, bardak, tabak, telefon;

*Tuvelet, duş, musluk, yüzme havuzu, deniz, sauna, hamam;

*sirvisinek ve diğer böceklerin sokması, kedi köpek ve diğer hayvanlarla yaşamak, HIV’in bulaşmasına neden olmaz.

           Cinsel ilişki önemli bir bulaşma yoludur.

          HIV her türlü cinsel ilişki ile bulaşır. Güvenli yaşam kurallarına uyarak, cinsel yolla olabilecek bulaşmadan korunulur. Bu nedenle, cinsel ilişkide mutlaka koruyucu kılıf(kondom, prezervatif, kaput) kullanın. Kurduğunuz ilişkinin tehlikeli olmayacağını düşünseniz bile, prezervatif kullanmayı ihmal etmeyin. Koruyucu kılıf, cinsel hayatınızda en büyük dostunuzdur.

Çoğumuz HIV’ın hayat kadınlarında, uyuşturucu kullananlarda, eşcinsellerde bulunduğunu ve kendimize bulaşmayacağını sanırız. Ancak AIDS, belirli bir sosyal grubun hastalığı değildir. Hastalığın mikrobu olan HIV; cins, ırk, renk, din, yaş farkı gözetmeden herkese bulaşabilir. HIV, kişinin ya da cinsel eşinin HIV pozitif kişilerle prezervatif kullanmadan ilişki kurması durumunda kişiye ve eşine rahatlıkla bulaşabilir. HIV pozitif olan kişi,kendisini ve cinsel eşini korumak için her türlü cinsel ilişkide prezervatif kullanmalıdır.

Kontrolsüz kan nakline ve kan bulaşmış aletlerin kullanılmasına izin vermeyin.

-Kan naklinde AIDS testi yapılmamış kan asla kullanılmamalıdır. Test sonucu negatif olan kan kullanılmalıdır.

-Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga, iğne ve cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme aletleri, akapunktur iğneleri, jilet ve makası kesinlikle kullanmayın, size kullanılmasına izin vermeyin.

-Bedeniniz sizindir. ELISA testinde size uygulanacak işlemler sırasında aklınıza takılan soruları karşınızdakine sormaktan çekinmeyin.

-HIV pozitif kişi, test sonucunu öğrendikten sonra kesinlikle kan vermemelidir.

-HIV’li sperm sıvısı, genital sıvı ve kan bulaşmış alet ve eşyanın yaralı dokuya teması ile de HIV’in bulaşabileceğini unutmayın. Yaralarınızı bantla kapatarak kendinizi koruyun.

AIDS’e Karşı Güvenli Cinsel Yaşam Nasıl Olmalıdır?

Cinsel Yaşamını güvence altına almak isteyenler için seçenekler;

-HIV taşımayan kişi ile karşılıklı sadakate dayalı ilişki kurmak.

-Vaginal, anal, oral (kadın veya erkek) tüm cinsel ilişkilerde prezervatif kullanmak.

-Cinsel birleşme yerine; okşamak, öpmek, mastürbasyon veya masaj yapmak.

Cinsel yaşamda Bilinmesi Yararlı Bilgiler:

-Cinsel eş sayısının fazlalığının HIV bulaşma riskini artıran bir unsur olduğu bilinmelidir.

-Alkol ve uyuşturucular doğru ve sağlıklı düşünmeyi engelleyerek, cinsel ilişki sırasında olumsuz davranışlara neden olabilir.

TÜRKİYE’DE AIDS

Günümüzün en çok korkulan, buna karşın en çok göz ardı edilen hastalığı olan AIDS, gerekli önlemlerin etkili ve hızlı bir şekilde alınmadığı ülkelerde hızla yayılmaktadır. Dünyada her gün 16 bin kişinin AIDS virüsü ile enfekte olduğu düşünülürse ülkemizin de bu hastalıktan etkilenmeyeceği düşünülemez. Zira; Türkiye’de 31.12.1999 itibarı ile 983 vaka bildirilmiştir (Sağlık Bakanlığı verilerine göre).

           Dünyada 1981 yılında ilk vaka saptandıktan sadece dört yıl sonra, 01.10.1985 tarihinde, Türkiye’deki ilk vaka bildirilmiştir. Ülkemizdeki ilk vakalar yurtdışında çalışan işçilerimizdi (I. Jenerasyon). Dolayısıyla ikinci grup vakaları dışarıdan gelen işçilerin yakınları oluşturdu (II. Jenerasyon). Üçüncü jenerasyonu ise yerli, Türkiye içi vakalar oluşturdu. Bugün ülkemiz vaka sayısını yılda %10 ve üzerinde arttıran ülkeler sınıfına girmektedir. UNAIDS ( Birleşmiş Milletler AIDS Komisyonu) tahminlerine göre ülkemizde 2500 civarında vaka olduğu düşünülmektedir.

           Ülkemizde HIV ile enfekte olanların 318’i hastalık bulgusu olan AIDS vakasıdır. 665 kişi ise henüz bir hastalık belirtisi bulunmayan taşıyıcılardır. (Bkz. AIDS Vaka ve taşıyıcılarının yıllara göre dağılımı grafiği)

TÜRKİYE’DE AIDS VAKALARI ve TAŞIYICILARININ YILLARA GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

YILLAR

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

1985

1986

1987

27

34

1988

26

35

1989

11

20

31

1990

14

19

33

1991

17

21

38

1992

28

36

64

1993

29

45

74

1994

34

52

86

1995

34

57

91

1996

37

82

119

1997

38

105

143

1998

29

80

109

1999

28

91

119

TOPLAM

318

665

983

           HIV ile enfekte olan 983 kişinin dörtte üçü erkek (712), dörtte biri(271) ise kadındır. Başlangıçta HIV ile enfekte kadın sayısı çok az iken zamanla maalesef kadınlarda enfeksiyon görülme hızı artmakta ve ara kapanmaktadır. (Bkz. Grafik:HIV enfeksiyonunun yıllara ve cinsiyete göre dağılımı)

           AIDS daha çok genç nüfusu etkilemektedir. Yıllar geçtikçe 15 yaş altı nüfusta ve hatta bebeklerde enfeksiyon görülme hızı artmaktadır. Ülkemizde de HIV ile enfekte 983 kişinin 511’i 20-34 yaşları arasındadır. 15 yaş altında 22 enfekte çocuk bulunmaktadır. Enfeksiyonu annelerinden alan 11 bebek bildirilmiştir.(Bkz.Grafik AIDS vaka ve taşıyıcılarının yaş ve cinsiyete göre dağılımı)

TÜRKİYE’DE HIV ENFEKSİYONUNUN YILLARA VE CİNSİYETE GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

YILLAR

ERKEK

KADIN

TOPLAM

1985

1986

1987

29

34

1988

25

10

35

1989

27

31

1990

27

33

1991

28

10

38

1992

56

64

1993

52

22

74

1994

65

21

86

1995

71

20

91

1996

83

36

119

1997

92

51

143

1998

76

33

109

1999

74

45

119

TOPLAM

712

271

983

AIDS VAKA VE TAŞIYICILARININYAŞ VE CİNSİYETE GÖRE DAĞILIMI

(31.12.1999)

YAŞ GRUPLARI

ERKEK

KADIN

TOPLAM

1-4

5-9

10-12

13-14

15-19

11

15

26

20-24

83

62

105

25-29

128

41

169

30-34

154

43

167

35-39

90

22

112

40-49

93

26

119

50-59

46

19

61

60+

23

11

34

TOPLAM

712

271

983

         Ülkemizde de diğer ülkelerde olduğu gibi AIDS başlangıçta bir homoseksüel/ biseksüel hastalığı olarak görülerek yaklaşan tehlike göz ardı edilmiştir. Buna bağlı olarak hastalık tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de heteroseksüeller arasında da hızla yayılmıştır. HIV ile enfekte kişilerin yarıdan fazlası (563) virüsü cinsel ilişki ile almıştır. Sanıldığının aksine aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi homo-biseksüel cinsel ilişki ile virüsü alanların sayısı heteroseksüel yolla enfekte olanların sayısına göre çok azdır. Bulaşma yolu bilinmeyen ya da öğrenilemeyen 266 işinin de cinsel ilişki yoluyla enfekte olduğu tahmin edilmektedir. HIV ile enfekte kişilerin %11’i ise damar yolundan uyuşturucu kullananlardır. (Bkz.Grafik AIDS vaka ve taşıyıcılarının risk gruplarına göre dağılımı)

GEÇİŞ YOLU VE CİNSE GÖRE HIV ENF.DAĞILIMI

(31.12.1999)

GEÇİŞ YOLU

ERKEK

KADIN

TOPLAM

Homo/ biseksüel erkekler

86

86

Damar İçi Madde Bağımlıları

83

88

Homo/biseksüel + D.İ.Madde Bağ

Hemofili Hastaları

Kan nakli yapılanlar

24

13

37

Heteroseksüel geçiş

274

202

476

Anneden bebeğe bulaş

11

Hastaneden geçiş

Bilinmeyenler

221

46

281

TOPLAM

712

271

983

          Ülkemizde enfekte olan 983 kişinin 318‘i İstanbul’da, 246’sı yurtdışında, 87’si İzmir’de, 61’i Ankara’da ikamet etmektedir. Sağlık Bakanlığına illerden yapılan bildirimler incelendiğinde hiç vaka bildirmediği halde, HIV vaka ve taşıyıcılarının sürekli yaşadığı yerlere göre dağılımları yapıldığında, 0 vaka bildiren illerde ikamet eden HIV vaka ve taşıyıcılarının bulunduğu tespit edilmiştir.

AIDS VAKA VE TAŞIYICILARININ BİLDİRDİĞİ İLLERE VE SÜREKLİ YAŞADIĞI YERLERE GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

İLLER

BİLDİRİLEN

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

İKAMETGAH

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

Adana

15

16

15

16

Afyon

Ağrı

Aksaray

Amasya

Ankara

61

102

163

24

37

61

Antalya

12

18

16

22

Artvin

Aydın

Balıkesir

Bayburt

Bilecik

Bolu

Burdur

Bursa

13

16

16

21

Çanakkale

Çankırı

Çorum

Denizli

Diyarbakır

Edirne

Elazığ

Erzurum

Eskişehir

Gaziantep

Giresun

Hatay

Isparta

İçel

İstanbul

153

363

516

98

220

318

İzmir

41

79

120

27

60

87

K.maraş

Karaman

Kastamonu

Kayseri

Kırıkkale

Kırklareli

Kırşehir

Kocaeli

12

Konya

Kütahya

Malatya

Manisa

Mardin

Muğla

Nevşehir

Niğde

Ordu

Sakarya

Samsun

Sinop

Sivas

Şanlıurfa

Şırnak

Tekirdağ

Tokat

Trabzon

Tunceli

Uşak

Van

Yalova

Yozgat

Zonguldak

Yurtdışı

67

179

246

TOPLAM

318

665

983

318

665

983

           Türkiye’de tespit edilen HIV ile enfekte olan 983 kişiden %83’ü (823) Türk vatandaşı %17’si yabancı uyruklu kişilerdir. HIV ile enfekte yabancı uyruklular 44 değişik ülkenin vatandaşıdır. Birinci sırada Romen kadınlar (29), ikinci sırada ise Ukraynalı kadınlar (23) bulunmaktadır.

(Sağlık Bakanlığı verileri)

YABANCI UYRUKLU FUHUŞ ÇALIŞANLARINDA HIV SIKLIK HIZI 1994-1999

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1994

204.3

1958

1995

1646

1996

320.7

12

3742

1997

239.9

21

8753

1998

98.6

12

12163

1999

51.5

11645

TC.VATANDAŞI FUHUŞ ÇALIŞANLARINDA HIV SIKLIK HIZI (1994-1999*)* 1999 Yılı sonuçları geçicidir.

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1994

12122

1995

10514

1996

11843

1997

14664

1998

15629

1999

8086

           Ülkemizde yürütülen Ulusal AIDS Programının temel amacı Türkiye’de HIV yayılımını önlemek ve AIDS’in sosyo-ekonomik etkilerini azaltmaktır.

           Hedeflerimiz:

           1- Risk altındaki nüfus başta olmak üzere toplumun AIDS’in bulaşma ve korunma yolları hakkında bilgilendirilerek korunmaya yönelik davranışların benimsetilmesi,

           2- Kan ve kan ürünlerinin %100’ünün HIV yönünden kontrolünün sağlanması ve bu yolla bulaşların engellenmesi,

KAN VERİCİLERİNDE HIV SIKLIK HIZI (1990-1999) (1999 Yılı sonuçları geçicidir.)

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1990

652 639

1991

789 407

1992

3.56

36

1011 881

1993

13.68

47

343 627

1994

4.49

38

847 0010

1995

8.54

77

901 816

1996

6.96

73

1048 479

1997

1.79

37

2 067 185

1998

2.66

22

826 558

1999

4.16

25

601 043

           3- AIDS hastası ve taşıyıcıların hak ve özgürlüklerinin gözetildiği sosyal bir çevre yaratmaya yönelik ve koruyucu önlemlerin yasal bir zemine oturtulması için gerekli hukuki, etik ve sosyal düzenlemelerin yapılması,

           4- Ülkemizdeki hasta ve taşıyıcıların sayısı hakkında ve halkın AIDS konusundaki bilgi, tutum ve davranışını gösteren güncel ve güvenilir bilgilerin sağlanması,

          5- Ülkemizdeki tüm HIV ile enfekte kişilerin tanı, tedavi ve bakımının standardize edilmesidir.

TÜRKİYE’DE HIV/AIDS’İN YAYILIŞI

           AIDS Türkiye’de ilk defa 1985 yılında ortaya çıkmış ve ülkede yayılmaya başlamıştır. 1985-1987 yıllarında HIV/AIDS genellikle kan nakli yapılanlarda, damariçi uyuşturucu kullananlarda, yurtdışına giden işçilerde, yabancı ülkelere öğrenim amacıyla giden öğrencilerde ve turistlerde görülmüştür. Yurtdışında çalışan işçiler Türkiye’ye tatil için geldiklerinde eşlerine HIV’i bulaştırmışlar ve Türkiye’de yaşayan bir çok kadının da HIV ile infekte oldukları ortaya çıkmıştır. 1988-1990 yıllarında ülkeye gelen turist sayısında büyük artış olmuştur. Bu yıllarda yurt dışında çalışan işçiler, öğrenim için başka ülkelere giden öğrenciler, yurtdışına ticaret, seyahat veya ziyaret için gidenlerden de HIV infeksiyonu ile karşılaşanlar olmuştur.

           Cinsellik, uyuşturucu madde kullanımı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar gibi daha önce Türk toplumunda konuşulamayan konular, 1985’ten itibaren AIDS hastalarının ve HIV infekte kişilerin meydana çıkması ile sık sık tartışılmaya başlanmıştır. Özel TV kanallarının açılması ile çocuklar, gençler ve kırsal kesimlerde yaşayanlar cinsellik ve cinsel ilişkilerin çeşitleri hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Buna karşın Türk toplumuna cinsellik hakkında yeterli bilgi verilememiştir ve okulllarda cinsellik konusunda eğitime, ancak bu yıl bazı okullarda başlanabilmiştir.Ancak bütün okullarda eğitime tam anlamı ile açıklık getirilmediğinden, öğrencilerde korkusuzluk ve çekinmezlik henüz aşılamamıştır.

           1991-1993 yıllarında Doğu Avrupa ülkeleri, Romanya, Rusya, Gürcistan ve bunlara komşu ülkelerden büyük sayıda turist Türkiye’ye bavul ticareti amacıyla gelmiştir. Bu kadınlar arasında paralı cinsel ilişkiye girenler de olmuş ve HIV’in bu yolla Türkiye’de fazla sayıda yayılacağı spekülasyonları yapılmıştır. Ancak yapılan bazı bilimsel çalışmalarda İstanbul’da ve Karadeniz kıyılarında seks ticareti yapan ve test uygulanan kadınlarda bel soğukluğu ve frengi gibi hastalıklar ile karşılaştırıldığında HIV pozitifliğinin çok az olduğu saptanmıştır. 1992 yılından itibaren İstanbul’a Afrika ülkelerinden bazı zenci gruplar gelmiştir. Bunların bazılarının uyuşturucu kullanırken veya satarken yakalandıkları ve bir kısmının kan muayenelerinde anti HIV testlerinin pozitif olduğu medyada yer almıştır. 1994-1996 yıllarında da Türkiye’nin büyük şehirlerine, Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyı kentlerine fazla sayıda turist gelmiştir. Önceki yıllarda medyanın sık sık üzerinde durduğu turistlerden HIV bulaşması yayınlarına 1994’ten sonra basında fazla rastlanmamıştır. Buna karşın bazı TV yayınlarında AIDS’ten bahsedilmiştir. Ancak bu oturumlarda sorunlara çözüm getirebilecek düşüncelerin kişi özgürlüğüne ve evrensel insan haklarına saygılı olarak irdelenmesi yerine, çoğu kez gelişigüzel seçilmiş konuşmacılar yüzeysel düşüncelerini ifade etmeye çalışmışlardır. AIDS konusunda düzenlenen maske takılmış HIV infekte kişilerin ekrana çıkarıldıkları TV programları ise yapılmaması gereken ayrımcılığı ve damgalamayı göstermiştir. Toplum içinde yaşayan ve diğer insanlar tarafından kucaklanması gerektiği imajı yerine HIV infekte kişileri toplumdan farklı göstermeye çalışan bu programlarda söylenen yanlış bilgiler ve mesajlar bir çok izleyicide sonradan düzeltilmesi güç kalıntılar bırakmıştır. TV programlarının birkaç gün içinde acele ile ya da uzmanlara danışılmadan yapılmaları programın kalitesi sorununu gündeme getirmektedir. AIDS gibi en önemli sağlık sorunu konusunda program yapımcısının konunun uzmanları ile görüşüp, konuşmacıları birlikte seçerek bilimsellikten ayrılmadan topluma doğru bilgileri ve mesajları aktaracak, sorunlara çözüm önerebilecek programlar yapmaları toplum için yararlı olabilmektedir. 1999-2000 yıllarında bazı TV programları bu şekilde hazırlanmış ve topluma çok yararlı mesajlar vermişlerdir.

           Diğer ülkeler gibi, HIV Türkiye’ye de yerleşmiştir. Türkiye’de bulunan HIV’ li kişilerden diğer kimselere cinsel yolla HIV bulaşmaları olabilmekte; HIV’ li kan veya kan ürünlerinin şırıngası ile de HIV bulaşmaları meydana gelmektedir. Bugüne kadar anneden çocuğa HIV bulaşması çok az sayıda tespit edilmiştir.

           Toplumumuzda HIV bulaşmasının önlenmesi için korunma konusunda bilgilendirme yöntemlerinin toplumun çeşitli kesimlerine götürülmesi çalışmaları kesinlikle ihmal edilmemeli ve özellikle gençlerin eğitimine önem verilmelidir.

HIV İNFEKSİYONLARININ LABORATUVAR TANISI

                     Günümüzde, HIV infeksiyonlarının tanısında, kısaca “serolik yöntemler” olarak tanımlanan laboratuvar tekniklerinden yararlanılır. Tüm Dünyada, tarama ve tanı amacıyla başvuranlar ilk uygulama, HIV ile infekte olan bireyler de bir süre sonra ortaya çıkan ve etken virusa karşı oluşan spesifik ANTİ-HIV antikorlarının ELISA tekniği ile gösterilmesidir. Organizmanın, vücuda giren yabancı etkene karşı oluşturduğu Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için bir süre gereklidir; işte bu nedenle şüpheli bir temastan hemen sonra, bu testi yaptırmanın anlamı yoktur; çünkü, böyle bir yola baş vurulur ise, aranan antikorlar henüz oluşmadığından, virus ile temas edilmiş olsa bile, test sonucu “yalancı negatif” olarak belirlenecektir.HIV virusu ile infekte olduğunu düşünerek test yaptırmak isteyen kişilere, temastan 3 ay sonra test yaptırması önerilir. Bu süre antikorların sentezlenmiş olacağı yeterli süredir. Zaman içinde duyarlıkları artmış olan serolojik testler ile, temastan ortalama dört hafta sonra, Anti-HIV antikorlarını saptamak olasıdır. “Serolojik pencere dönemi” şeklinde isimlendirilen bu dört haftalık dönem sonunda eğer ELISA testi “pozitif” bulunur ise, bu durum kişinin virus ile temas ettiğinin göstergesidir; ancak gelişmeler sonucu duyarlıklarının yanı sıra, özgüllükleri de optimal düzeye yaklaşmış olan ELISA testlerinde, herşeye rağmen çeşitli nedenlere bağlı olarak “yalancı pozitif” sonuç alınması söz konusudur. Bu nedenle iki kez yinelenen ve ELISA ile pozitif bulunan kan örneklerinde, “ilave testler” ile durumun kesinleştirilmesi gereklidir. Bu amaçla en sık başvurulan test “Western Blot” doğrulama tekniğidir; yeterli özgüllüğe sahip olan bu teknik ile pozitifliğinin doğrulanması, kişide Anti-HIV antikorları bulunduğunun kesin kanıtıdır.

           HIV tanısı amacıyla, Anti-HIV antikorlarının “hızlı testler” şeklinde tanımlanan yöntemlerle de araştırılması olasıdır. Ancak aynı reaktifler kullanılsa bile, ELISA esasına dayanan hızlı testlerde, non-spesifik bağlanmalardan kaynaklanan yalancı pozitifliği söz konusu olabileceği; özellikle kalite kontrolünün ve danışmanlık hizmetinin bulunmadığı ortamlarda (muayenehaneler, acil servisler veya bireylerin testi satın alarak bizzat evlerinde kullanmaları gibi) uygulanmalarının sakıncalı olabileceği görüşü ağır basmaktadır.

           HIV tanısı için ELISA yönteminin yaygın olarak kullanımının yanı sıra, bazı durumlarda HIV-antijeni veya HIV nükleik asitinin araştırılması gereklidir. Virusun yapısal bölümlerinden biri olan p24 antijenini, yine ELISA tekniği ile kanda aramak olasıdır. Ancak, henüz antikorlar oluşmadan önce, temastan iki hafta sonrasından başlayarak dolaşımda p24 antijenine kuramsal olarak rastlamak mümkün ise de, yönteme bağlı duyarlık sorunları nedeniyle, antijen aranması erken tanı için uygun değildir. Buna karşılık, günümüzde hergün daha başarılı biçimde sürdürülen tedavi protokollerinin izlenmesinde, antijen testinden yararlanılabilir. Benzer şekilde “erken tanı” amacıyla,temastan sonra ortalama 10-12 gün sonunda HIV-RNA’sını moleküler biyoloji teknikleri ile (RT-PCR,b.DNA,NASBA…) göstermek olasıdır. Ayrıca Nükleik asit (HIV-RNA) araştırmalarını kantitatif olarak gerçekleştirmek, ve kısaca “viral yük” olarak tanımlanan virus miktar tayinini saptamak da mümkündür; bu uygulama, özellikle tedaviye seçilecek kişilerin belirlenmesinde, ve tedavinin etkinliğini araştırmada başvurulan önemli bir yöntemdir. Ayrıca kullanılan antiretrovirallerle direnç gelişiminin izlenmesinde; infekte anneden bebeğe bulaş riskinin ön görülmesinde; ve nihayet HIV infeksiyonlarından AIDS’e geçiş döneminin belirlenmesinde moleküler biyoloji yöntemlerinden yararlanılır.

           Sonuç olarak; HIV infeksiyonlarının laboratuvar tanısı için, standart referans yöntemin ELISA ile Anti-HIV antikorlarının araştırması olduğunu; her ELISA pozitifliğin WB ile doğrulanması gerektiğini; ancak her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz özelliklerinin bulunduğunu ve nihayet göstergelerin evrim şeması gözardı edilmeksizin, belirli bir dönemde alınacak örneklerle en uygun testin kullanılması gereğini belirtmek gerekir. Ülkemizde de bir süreden beri, belli referans laboratuvarlarında kullanılan “viral yük” tayini ise özellikle antiviral tedavinin etkinliğinin belirlenmesinde gerekli ve yaralı bir testir.

HIV Vücudu Nasıl Etkiler?

AIDS’e neden olan virüs ilk defa 1983 yılında Dr.Luc Montagnier tarafından kaydedilmiş daha sonra Paris Pasteur Enstitüsündeki bilim adamları tarafından izlenmeye devam edilmiştir.Enstitü araştırmacıları virüse Lymphadenopathy-AssociatedVirüs (LAV) adını vermişlerdir.Çünkü bilim adamları virüse bir hastanın lenf düğümlerinde rastlamışlardı. Bu araştırmalarla aynı zamanlarda, başka bir yerde Dr.Robert Gallo ve meslekdaşları Ulusal Kanser Enstitüsü’nde yaptıkları araştırmalarda AIDS virüsünün izine rastladılar.Dr.Gallo ve meslekdaşları virüse Human T-Cell Lymphotropic Virüs III (HTLV-III) adını verdiler.Gallo ve personeli yeni tanımladıkları bu virüse benzeyen diğer virüsleride ayırarak ayrılan virüsler HTLV-I ve HTLV-II isimlerini verdiler.Yeni tanımlanan bu virüsün etiketlenmesinden sonra Uluslararası Virüs Sınıflandırma Komitesi (International Commite on The Taxonomy of Viruses) virüsün adını Human Immuno Deficiency Virüs HIV olarak belirledi. Halen tıbbi topluluklar virüsün tanımlanmasında bu ismi kullanmaktadır.

HIV diğer virüslerden çok farklıdır.HIV virüsü retrovirüsler olarak bilinen özel bir aileye mensuptur. Retrovirüslerde diğer virüsler gibi sıkıca paketlenmiş bir genetik yapıya ve protein kılıfına sahiptir. Retrovirüsler genetik bilgilerini Deoxiribonukleikasit DNA yerine Ribunükleikasit RNA larında saklarlar. Retrovirüsler kendilerini eşlemek, yani viral RNA larından yeni bir DNA oluşturmak için “reverse transcriptase” adı verilen bir enzimi kullanırlar.Yani oluşturulan DNA virüsün etkilemek istediği hücrenin DNA sıyla birleşir.Virüsün oluşturduğu DNA ile birleşen hücre DNA’sı provirüs olarak adlandırılır.

Provirüs hücrenin genetik yapısının tamamını kendi kendini sürekli yenilemek için kullanır.Bu durumda retrovirüsler diğer virüslerde olduğu gibi yeni virüsler oluşturabilmek için gerekli mekanizmayı bulaştıkları hücreden temin ederler. HIV virüsünün ilk hedefi T-4 yardımcı hücresi (AKYUVAR) adı verilen beyaz kan hücreleridir.Akyuvarların görevi bağışıklık sistemini yöneterek istenmeyen organizmalara karşı vücudu korumaktır.HIV virüsü vücuda herhangi bir şerkilde bulaştıktan sonra, eğer hemen aktifleşirse, akyuvar hücrelerine saldırır ve hücrenin içine girer.Hücrenin içine girmesiyle birlikte akyuvar hücresinin genetik maddesini kullanarak kendini eşlemeye ve çoğalmaya başlar.Yeni virüs partikülleri kendilerini kan akıntısına bırakarak enfekte edecek yeni akyuvar hücreleri aramaya başlarlar.Bir akyuvar hücresinin içinde HIV bulunması bu hücrenin görevini kısmen yada tamamen yapamaması anlamına gelmektedir.Akyuvar sayısının azalması vücut bağışıklık sisteminin normal zamanda kolayca başedebileceği enfeksiyonlarla artık başedemeyecek duruma gelmesi demektir.Bu fırsatçı enfeksiyonlarla ilgili komplikasyonlar kişinin ölümüne neden olabilmektedir.

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşidi olan makrofajlarda AIDS virüsü tarafından enfekte edilebilir.Makrofaj hücreleri kan dolaşım sisteminin dışında kalan bölgelerde mevcut olan organizmalarla savaşırlar.Makrofaj hücreleri beyine dahi taşınabilirler.HIV virüsü makrofaj hücrelerini kullanarak beyine girdiğinde glial hücrelerine saldırır.Bu hücreler sinir sistemi için yapısal destek ve izolasyon sağlayan hücrelerdir.Eğer virüs bu hücrelerin büyük bir kısmını yok ederse, kişinin akıl ve düşünme fonksiyonları tekrar onarılamıyacak bir hal alır. HIV virüsü hakkında açıklamalar kişiden kişiye farklılık göstermektedir.Çünkü enfeksiyonların sınırı insanların yakalandığı mantarsal, bakteriyel ve viral hastalıklarla birlikte çok geniştir.Fakat çok sık duyduğumuz iki hastalık Kaposis Sarcoma ve Pneumocystic Carinii Pneumonia’dir. Kaposis Sarcoma kan hücresi kanseri olarak bilinir.Kan kanseri hastalarının derilerinde portakal rengi bölgeler oluşmaya başlar.Bu bölgelerin vücut içinde olması ve dışarıdan görünmemeside olasılıklar dahilindedir.Zamanla oluşan bölgelerin sayısında ve büyüklüğünde iki kat artma görülür.Hastalık zaman geçtikçe vücudun her tarafını sarar. Pneumocystic Carinii Pneumonia AIDS hastalarında en çok görülen fırsatçı enfeksiyondur.Hastalığa protozoan adı verilen tek hücreli mikroskopik bir canlı organizma neden olur.PCP hastalrında hastalığın ortaya çıkmasıyla beraber şiddetli yorgunluk, kilo kaybı, ateş, kuru öksürük ve nefes almakta güçlük görülmeye başlar.Hastalığın şiddetli olması nedeniyle hastanın mutlaka bir hastanede kontrol altına alınması gerekir.PCP’de diğer AIDS ilgili hastalıklar gibi tedavi edilebilir; fakat bağışıklık sistemi ve ilgili problemlerin yok edilmesi mümkün olmamaktadır. AIDS hastaları, şakınlık, hafıza kaybı, denge kaybı, kekeleme, felç gibi problemeler oluşturabilen bazı enfeksiyonlardan kolayca etkilenebilirler.Bu problemler beyinin direk olarak HIV virüsü ile etkilenmesinden yada texaplasmosis (cryptoccoccal meningitis) adı verilen bir hastalıktan kaynaklanmaktadır.Görülen diğer hastalıkların HIV enfeksiyonu taşımayan kişilerde görülmesi çok nadirdir. AIDS tedavisinin bulunma süresi araştırmalar devam ettikçe değişmektedir.Bu arada araştırmacılar virüs ve hastalık hakkında daha fazla tecrübe edinmektedirler.Yapılan araştırmalar AIDS’in ortaya çıkma süresinin ortalama 7 ila 8 yıl olduğunu söylemektedir.Bazı vakalarda bu süreden daha sonra AIDS hastalığının görünmeye başladığı doğrulanmıştır.Halen kayıtlarda 10 yıl önce AIDS virüsü ile enfekte olmuş ve daha hiçbir AIDS belirtisi göstermemiş hastalar mevcuttur.

 HIV Tarafından Etkilenen Bağışıklık Sistemi Hücreleri

ADI

YAPISI / GÖREVİ

AIDS’in ZARARI

CD4+T Hücreleri

APC (antijen sağlayıcı hücreler) tarafından sunulan antijenin tanınmasına yardımcı olur.(MHC Sınıf II bağlamında)

Zamanla fonksiyonel ve poliferative zayıflama

CD8+T Hücreleri

Cytotoxic (Hücre öldürücü) T hücreleridir. APC tarafından sağlanan antijeni MHC Sınıf I bağlamında tanır.Enfekte olmuş hücreleri yada kanser tarafından değiştirilmiş hücreleri öldürür.

Zamanla etkilenen hücre sayısının çoğalması ve beraberinde gelen fonksiyonel zayıflama

Bellek T Hücreleri

Bu hücreler aynı antijene ikinci defa yanıt verilmesini hızlandıran T hücreleridir. Bu hücreler ayrıca CD45 alıcı hücreleri olarak belirtilir. (CD45 RO saf hücreler olarak adlandırılır)

CD45 hücreleri görev yapamaz hale gelir.

B Hücreleri

Extra hücresel antijenleri tanımlar ve antikoru plasma hücreleri sayesinde vücuttan çıkarır.

Kandaki immunoglubilin (antikor) seviyesinin normalin aşırı derecede üstüne çıkması(Hypergammaglobulinemia)

Kırmızı Kan Hücreleri (Eritrositler)

Vücutta oksijen ve besinin taşınmasını sağlarlar.

AIDS’in gelişmesi ile birlikte kandaki oranının ciddi bir şekilde zalması.Tedavi ilçaları ile birleşince anemi hastalığı.

Monosit/Makrofajlar

Antijen ortaya çıkaran hücreler APC’ler

HIV bu hücreleri direkt olarak etkiler ve cytokine üretimi engelleninceye kadar kendini göstermez.

Dendritik Hücreler

Antijen Sağlayan Hücreler APC’ler.

Zayıflayan fonksiyon.

Foliküler Dentritik Hücreler

Deri ve mukoza zarlarındaki enfekte olmuş bölümleri yakalamaya çalışır.

HIV bu hücreleri zarar görmemiş mukoza membranları yolu ile tüm vücuda yaılabilmek için kullanır.

Gövde Hücreleri

Tüm kan ve bağışıklık sistemi hücreleri için öncü hücrelerdir.

Bilinen kadar ile direkt olarak etkilenmez fakat zarara uğrayabilir.Ayrıca tedavide kullanılan ilaçlarda zarar verebilir.

Doğal Öldürücü Hücreler

Antikorlarlarla örtülmüş yada işaretlenmiş hücreleri öldürmeye yardımcı olur.

HIV tarafından fonksiyonu zayıflatılır.

Nötrofiller (Neutrophils)

Beyaz kan hücresi çeşididir.

Fonksiyonlarda zayıflama

Bazofiller (Basophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Histaminleri serbest bırakırlar.

Direkt olarak etkilenebilirler. Etkilenmesi durumunda histamin çıkışında büyük bir artış meydana gelir.

Osinofilller (Eosinophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Vücuttaki peroksit ve anti bakteriyel maddeleri serbest bırakır.

HIV Tarafından etkilenebilir.

Megakarositler

Öncü hücredir.

HIV tarafından etkilenir.

HTLV-III Human T-Cell Lymphopatic Virüsünün şematik yapısı

Hücre RNA’sının (RU5-U3R) konak hücreyle (LTR) birleşerek provirüsü

(U3RU5LTR) oluşturması

12 Temmuz 2007

Bakterıler

BAKTERILER

Pseudomonas syringae pv. tomato (Okabe) Alstatt

Bakteriyel Benek Hastalığı (Bakteriyel Kara Leke Hastalığı)

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Tohumların üzerinde, toprakta veya topraktaki bitki artıklarında yaşamını sürdürür. Bakterinin birçok kültür bitkisi ve yabancı ot köklerinde ve yapraklarında bulunduğu sanılmaktadır.

Yayılışı: Yağmurla, yağmurlama sulama yoluyla ve bakteriyi içeren su damlacıklarının rüzgar tarafından taşınması ile yayılır.

Bitkiye girişi: Stoma ve yaralardan girer.

Gelişme koşulları: Nisbeten düşük sıcaklıklar (optimum sıcaklık derecesi 20 0C’dir), yüksek nem (çiğ, sis, yağmur, yağmurlama sulama) ve özellikle bitki üzerinde bir su filmi şeklinde gelişir. Bu koşulların 24 saat sürmesi etmenin gelişimi için yeterlidir ve hastalık belirtileri bulaşmadan 8-10 gün sonra ortaya çıkar.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hastalığı tedavi edici hiçbir metod yoktur. Yüksek nemden kaçınılması, özellikle bitki üzerinde serbest su filminin oluşumundan kaçınılması önerilmiştir. Bunu sağlamak için örtü altı yetiştiriciliğinde maksimum düzeyde havalandırma yapılmalı ve yağmurlama sulamadan kaçınılmalıdır. Mutlaka yağmurlama sulama yapılması gerekiyorsa, sulamanın tercihen sabahları yapılması, böylece bitkilerin gündüz kurumasına olanak verilmesi, akşamları kesinlikle sulama yapılmaması gerekir.

* Bordo bulamacı gibi bakırlı ilaçlarla bitkilerin iyice ıslatılması hastalığın gelişmesini sınırlandırma açısından yarar sağlar. Son yapılan çalışmalar, bakırlı ilaçların uygulanmasının, dithicarbamate grubundan bir fungisit ile birlikte (Mancozeb) ve hemen onun öncesinde uygulamasının daha etkili olduğunu göstermiştir.

* Yetiştirme sırasında veya hasat sonunda hastalıklı bitki artıkları toplanıp temizlenmelidir.

Bir sonraki üründe: Arazi değiştirilmeli, dezenfekte edilmiş tohumluk kullanılmalı (sodyum hipoklorit veya kalsiyum hipoklorit ile) fidelikten itibaren bitkiler yalnızca bakır veya bakırla birlikte mancozeb bileşimli ilaçlarla iyice ıslatılarak ilaçlanmalıdır.

Yeni bazı yer domates çeşitleri P. tomato’ya dayanıklı olup, açıkta domates tarımı için kullanılabilir (Ek 2′ye bakınız).

Xanthomonas campestris pv. Vesicatoria (doidge)

Dowvon

Bakteriyel Leke hastalığı

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını Sürdürmesi: Tohumların üzerinde ya da toprak içinde veya üzerindeki bitki artıklarında yaşamını sürdürür.

Gelişme Koşulları : Bu bakteri daha çok yaz aylarını sever ve yüksek sıcaklık (optimum gelişme sıcaklığı 25 0C) ile yüksek nemden (sağanak yağışlar, yağmurlama sulama…) hoşlanır.

Diğer Özellikleri: pseudomonas tomato’daki gibidir. Bu iki bakterinin aynı üründe birlikte zarar oluşturmaları da sık sık görülür.

MÜCADELESİ

Pseudomonas tomato için belirtilen yöntemler bu bakteri için de geçerlidir.(Fiş 1’e bakınız).

Clavibacter michiganensis subsp. michiganensis David et al.

= Corynebactehum michiganense (E.F. Sm) Jensen

Bakteriyel solgunluk

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta (çeşitli araştırıcılara göre bir veya birkaç yıl), bitki artıklarında, değişik malzemeler üzerinde (fide saksısı, oluk v.b.) tohumlarda, sera konstrüksiyon malzemeleri ve çeşitli aletler üzerinde yaşamını sürdürür.

Yayılışı: Yağmur, yağmurlama sulama, topraksız yetiştiricilikte besin çözeltisi ve bazı kültürel işlemlerle (özellikle budama, yaprak alma gibi) yayılır. Hastalığın seralarda özellikle sıralar halinde ortaya çıkışı oldukça tipik olup, nedeni kültürel işlemlerle kolayca yayılmasıdır.

Bitkiye girişi: Yara yerleri, özellikle budama yaraları, kökler ve stomalardan girer.

Gelişme koşulları: 18-24′C sıcaklık ve % 80 nisbi nem varlığı bu bakteri için en uygun koşullardır. Bakterilerin büyük çoğunluğunda olduğu gibi bu bakteri de nemli iklim koşullarında hızlı gelişir. Fazla azot verilmiş, kuvvetli gelişen bitkiler hastalığa daha çok duyarlıdır.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hastalık sınırlı ise bulaşık bitkiler ile yakın çevresindeki sağlıklı görünen bitkiler sökülmeli ve yakılmalıdır. Bulaşıklık önemli boyutlarda ise bu bölüm ayrılmalı ve bir çeşit karantinaya alınmalıdır.

* Çalışmalar sırasında bu bölüme sağlıklı kısımdaki işler bittikten sonra geçilmeli, hastalıklı bölümde en son çalışılmalıdır.

* Budama sırasında kullanılan aletler düzenli aralıklarla dezenfekte edilmelidir. Bunun için budama aletleri her sıranın başında alkol veya çamaşır suyu içine batırılmalıdır. Eller de sık sık su ve sabun ile yıkanmalıdır.

*Yağmurlama sulamadan kaçınılmalıdır. Sezon sonunda bitki artıkları toplanmalı ve uzaklaştırılmalıdır.

Bir sonraki üründe: Islah çalışmaları sürdürülmekle birlikte henüz bakteriyel solgunluk hastalığına dayanıklı ticari çeşit yoktur. Tohumluk alırken immuno floresans test sonucunda negatif (temiz) sonuç vermiş tohumlar tercih edilmeli ve aranmalıdır (bu durum ambalaj paketleri üzerinde belirtilmiştir).

* Fide yetiştirme yerleri (soğuk veya sıcak yastıklar, seralar vb.) dezenfekte edilmeli, fide yetiştiriciliğinde fazla sulamalardan ve cılız gelişmeye neden olan diğer uygulamalardan kaçınılmalıdır. Fidelikte bitkiler bir yapraklı iken bordo bulamacı ite ilaçlama (200-300 g bakır / 100 litre su) yapılmalıdır.

* Fidelikte fazla gübre kullanma ve sık ekimden kaçınılmalıdır. Koşullar patojenin isteklerinden uzak tutulmaya çalışılmalıdır.

* Örtü altı yetiştiriciliğinde, dikimden önce toprak fumige edilmeli (metil bromid…), dikim ve üretim sırasında kullanılan tüm malzemeler de (saksı, sırık, ip…) dezenfekte edilmelidir. Bunun için 120 Chl bileşimli bir çamaşır suyu çözeltisi içinde (normal çamaşır için kullanılan doz) alet ve malzemeler 24 saat tutulup, daha sonra temiz su ile durulanır. Aynı amaçla formaldehit çözeltisi de kullanılabilir. % 25 oranında ticari formalin içinde malzemeler 1 saat tutulur ve çıkarıldıktan sonra 24 saat süreyle bir plastik folye veya torba içine konularak kapalı halde bırakılır.

Pseudomonas corrugata Roberts and Scarlett.

Domates Gövde Nekrozu

GENEL ÖZELLİKLERİ

Gövde öz nekrozu az bilinen bir hastalıktır. Esas olarak örtü altında sorun yaratır. Kapalı ve çok nemli havalarda açıkta domates tarımında, nadiren görülür.

Aşırı azotlu gübrelemenin hastalığı teşvik ettiği sanılmakta; hastalık kuvvetli, kalın gövdeli bitkilerde görülmektedir. Çoğunlukla örtü altında, hava nisbi neminin yüksek olduğu bulutlu ve kapalı periyotları izleyen dönemlerde ortaya çıkmaktadır.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hastalığa karşı etkili bir savaş yöntemi ne yazık ki mevcut değildir. Gübrelemeyi kontrol ederek bitkilerin çok kuvvetli gelişmesini engellemek önerilebilir (toprakta veya besin çözeltisinde potasyum düzeyini yükseltmek soruna kısmen ve geçici bir çözüm getirir).

• Tüm olanakları kullanarak, örneğin maksimum havalandırma yaparak örtü içindeki nisbi nem azaltılmalıdır.

• Hastalığın onulmaz olmadığı unutulmamalıdır. Hastalığa yakalanan ve büyümesi duran bitkiler, sera içi koşullar bitkiye uygun hale gelince (sıcaklık ve ışıklanma iyileşince) yeniden sürmeye ve büyümeye başlayabilir, tatminkar bir ürün verebilir.

• Sezon boyunca veya sezon sonunda hastalıktan şiddetli biçimde etkilenen veya ölen bitkiler toplanıp uzaklaştırılmalıdır.

Bir sonraki üründe: Yukarıda belirtilen önlemlere başvurulmalı, fakat bu önlemler koruyucu olarak ve hastalık çıkışı beklenmeden alınmalıdır.

FUNGUSLAR

Yapraklara zarar veren funguslar

Alternaria dauci f.sp. solani (Ell. et Mart.) Neerg

Erken Yaprak Yanıklığı Hastalığı

GENEL ÖZELÜKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta bitki artıkları üzerinde barınır.

Yayılışı: Rüzgar ve yağmurla yayılır.

Taşınması: Tohumlarla kolayca taşınabilir.

Gelişmesi için elverişli koşullar: Yüksek nisbi nem ve 18 ile 25″C arasındaki sıcaklık hastalık için elverişlidir. Çiğ ve hafif yağmurlar (5 mm) hastalığın yayılması için yeterlidir. Fakat hastalığın hızla yayılması için bu yağışların tekrarlanması gerekir. Yetersiz gübreleme sonucu kötü beslenen veya fazla meyve yüklü bitkiler hastalığa karşı daha duyarlıdır.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hastalığın yayılışını durdurmak için kontakt etkili mildiyö ilaçları ile (captafol, folpef, mancozeb, maneb, chlorothalonil gibi) ilaçlama yapılmalı, ilaçlamalar her kuvvetli yağmurdan veya yağmurlama sulamadan sonra tekrarlanmalıdır. Sulamada yağmurlama yönteminden ve öğleden sonra sulamalarından kaçınılmalıdır. Sezon sonunda bitki artıkları temizlenmelidir.

Bir sonraki üründe: Alternaria solani bazen genç bitkiler üzerinde zarar yapabilir (gövde üzerinde ur lekeleri). Bu nedenle tohumların thiram veya Iprodione bileşimli ilaçlar ile ilaçlanması uygundur. Fide yetiştiriciliği, bir önceki yılın fideliğinde yapılıyorsa, fideler sürekli olarak dikkatli biçimde izlenmelidir. Çünkü bir önceki yılın fidelerinin yetiştiği bu yerde hastalık etmeni bulunabilir. Daha güvenilir ve garantili sonuç almak için fidelikte toprak dezenfeksiyonu yapılmalıdır.

Botrytis cinerea Pers.

Kurşuni Küf

GENEL ÖZELLİKLERI

Her yerde ve çok yaygın bulunan polifag bir fungus olup birçok bitkiye saldırma ve koloni oluşturma yeteneğindedir. Bitkilere, gelişmesi için ideal bir beslenme yeri oluşturan yaralı kısımlardan ve yaşlanmış dokulardan bulaşır. Konukçu bitkileri arasında domates ile ekim nöbetine giren veya domatesin yakın çevresinde yaygın biçimde yetiştirilen marul, salata, biber, patlıcan gibi bitkiler vardır.

Yaşamını sürdürmesi: Konidi, miselyum ve sklerot gibi değişik formlarda bitki artıkları üzerinde ve toprakta barınır.

Yayılışı: Yağmur, rüzgar ve örtü altında hava akımları yardımıyla yayılır.

Gelişmesine uygun koşullar: % 95 nisbi hava nemi ve 17-230 C arasındaki sıcaklıklar hastalığın gelişmesi için elverişlidir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Halen bu hastalığa karşı savaş çok güçtür; çünkü birçok yerde bu hastalığa karşı kullanılan belli başlı fungisitlere karşı Botrytis cinerea’nın dayanıklı streynleri mevcuttur. Ayrıca örtü altı yetiştiriciliğinin iklimsel koşulları etmenin gelişmesi için tümüyle elverişlidir. Hastalığın zararını azaltmak için bir dizi önlemin dikkatli biçimde alınması ve yerine getirilmesi gerekir.

Seralarda nem oranını düşürmek için maksimum havalandırma yapılmalıdır. Isı perdesi kullanımı nemi artırır ve ışıklanmayı azaltır. Bitkilerin üzerinde serbest su damlacıkları oluşumundan azami ölçüde kaçınılmalıdır. Gerektiği durumlarda yaprak alma budaması yapılmalı ve bitkilerin daha iyi havalanması sağlanmalıdır.

Büyük yara yerleri oluşumunu engellemek ve hastalığa duyarlılığı azaltmak için, koltuk sürgünleri fazla büyümeden, gövde seviyesinden budanmalıdır. Gövde üzerinde belirtiler görüldüğünde, bu kısımlara bir fırça yardımıyla koyu bir fungisit bulamacı (thiram ve/veya iprodione karışımı) sürülmelidir. Bu karışıma madeni yağ ilavesi ilacın etkinliğini artırır.

Bitkiler, birbirinden farklı iki grup ilaçla dönüşümlü olarak ilaçlanmalıdır:

Grup: Chlorothalonil, dichlofluanide, thiram, Botrytis cinerea bu klasik ve çok yönlü ilaçlara karşı hiçbir dayanıklılık göstermez. ilaçların etkinliği bazen sınırlıdır.

Grup: Benzimidazole’ler (benomyl, carbendazim), Thiophanate’lar, Dicarbo-ximide’ler= Imide’ler (iprodione, procymidone, vınclozolin). İlk iki tür ilaç uzun yıllardan beri hastalığa karşı etkili olmakla birlikte, dayanıklı streynlerin (yüksek dayanım düzeyinde ve persistant) çıkışına yol açmıştır. Bu streylere halen ekiliş alanlarında rastlanmaktadır. Bu nedenle bunların kullanımı artık uygun değildir. Dicarboximide’ler ilk kullanıldıkları zaman çok iyi sonuçlar vermekle birlikte, bunlar da dayanıklı streylerin gelişmesine yol açmış olup şu an da çok sayıda sera alanlarında bu dayanıklı ırklar mevcuttur. Bu nedenle yapılması gereken iş, belirli bir süre için Dicarboximide bileşimli ilaçların terkedilmesi veya kullanımlarının azaltılması, yerlerine birinci grup ilaçların sokulmasıdır.

Yeni satışa sunulmuş olan fakat domates için ruhsat almayan yeni bir fungisit karışımı (vinclozolin+thiram) biraz daha iyi bir sonuç sağlayabilir. Domateste ruhsatlı olmayan bir başka ilaç karışımı (diethofencarb+carbendazim) da, Benzimidazole ve triophanate grubu ilaçlara karşı direnç gösteren izolatlara karşı spesifik savaş olanağı verebilir (Diethofencarbe, bu grup ilaçlarla negatif bir karşı direnç özelliği gösterir). Bu iki ilaç halen bağlarda başarı ile kullanılmakta olup, gelecekte domateste de ruhsat alırsa kullanılabilir.

Hastalıklı bitki artıkları, özellikle zararlanmış bitki kısımları ve meyveler hemen parsellerden uzaklaştırılmalıdır.

Bitkilerin çok kuvvetli büyüme ve gelişmesine meydan verilmemelidir.

Bir sonraki üründe: Genç bitkilerin hastalıktan korunması amacıyla, hastalığın kotiledon yaralarından ve kök boğazından bitkiye girmesini önlemek için, fideler dikim sırasında çok fazla derine dikilmemeli, boğaz doldurmalarda gövde üzerine fazla toprak yapılmamalıdır. Bu önlemlere rağmen hastalık belirtileri görülürse Botrytis’e karşı etkili ilaçlarla lokal ilaçlamalar yapılmalıdır.

Bitkilerde vegetatif gelişme çok kuvvetli olduğu taktirde, özellikle kapalı havaların hüküm sürdüğü mevsimlerde ve hasata yakın dönemlerde dikkatli olunmalı, hastalık çıkabileceği gözönünde bulundurulmalıdır.

Fulvia fulva (Cke) Ciferri

(= Cladosporium fulvum Cooke).

Domates Yaprak Küfü

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta bitkisel artıklar üzerinde, sera konstrüksiyon malzemeleri üzerinde barınır. Konidileri 9-12 ay canlı kalırlar.

Yayılışı: Rüzgar yoluyla, örtü altında hava sirkülasyonu ile yayılır.

Bitkiye girişi: Stomalar vasıtasıyla olur.

Gelişmesine elverişli koşullar: 20-25′C civarındaki sıcaklıklar ve %80′in üzerinde oransal nem hastalık için elverişlidir. Havalandırması iyi olmayan seralarda 2448 saat içinde bulaşma gerçekleşir; inkübasyon oldukça uzun sürer ve 1215 gündür, daha sonra birkaç saat içinde sporlanma görülür.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hava oransal nemini azaltmak için seralar mümkün olduğu kadar fazla havalandırılmalıdır. Bitkinin alt kısımlarındaki yaprakların kopartılması, ilk bulaşmış yaprakların uzaklaştırılmasını sağlar ve bitkilerin alt kısımlarının havalanmasına yardım eder.

* Yağmurlama sulama veya göllendirme sulamadan, özellikle bu sulamaların akşam saatlerinde yapılmasından kaçınılmalıdır.

* Koruyucu veya ilk simptomlar görüldüğünde tedavi edici maneb, mancozeb, chlorothalonil, triforine, fenarimol gibi ilaçlarla ilaçlama yapılmalıdır. Benzimidazollerin de (benomyl, carbendazim) bilhassa köklere verildiklerinde hastalığa karşı etkili oldukları bildirilmektedir.

* Yetiştirme sırasında ve sezon sonunda bitki artıkları temizlenmelidir.

* Doğal bir hiperparazit olan Hansfor dia pulvinata (Fotoğraf 97) ile biyolojik mücadele Şu anda denenmektedir. Belki yakında bu parazit ile biyolojik savaş yapılabilecektir.

Bir sonraki üründe: Fransa’da bulunan ırkların bir kısmına veya tümüne dayanıklı çeşitler mevcuttur (Ek 2′deki listeye bakınız).

Bitkilerin seraya dikiminden önce sera konstrüksiyon ve örtü malzemelerinin dezenfeksiyonu Fulvia fulva’nm veya mevcut olan diğer fungusların sporlarını yok edebilir. Bunun için %2′lik formaldehit eriyiği sera malzemelerine kuvvetlice pülverize edilerek kullanılabilir. Bu madde şu anda ençok kullanılanıdır. Formaldehit aynı zamanda fümigasyonda da kullanılabilmektedir. Fümigasyon için kullanma dozu 100 m3 için 0.9 litre ticari çözelti (% 38 formaldehit)dir. Bu miktar formaldehit içine 360 g. Potasyum permanganat da oksidatif madde olarak çözeltiye katılmaktadır. Uygulama esnasında sıcaklıklar 10 0C’den yukarı ve oransal nemin de % 5080 arasında olması gerekir. Uygulamadan sonra sera en az 24 saat kapalı bırakılmalı, bitkileri dikmeden en az bir gün önce de sera çok iyi havalandırılmalıdır. Formaldehit dekara 350 litre olacak şekilde yağmurlama biçiminde de verilebilir; ancak genellikle sulu çözeltiler şeklinde püskürtülür (% 30′luk ticari çözeltiden %25 oranında kullanılarak).

Bu tip dezenfeksiyonlar için çamaşır suyunun (veya sodyum hipoklorit) % 47 oranındaki çözeltiler şeklinde kullanılması da (48′Chl derecedeki ticari çözeltiden) giderek yaygınlaşmaktadır. Örtü aralarını ve malzemelerini dezenfekte etmek için bazı diğer kimyasallar (amonyum quaternaria veya fenolik bileşikler) da önerilmektedir. Gerçek etki düzeylerini bilmemekle birlikte bunlar arasında sernet, hortinet ve hortiseptyl gibi birkaçının isimlerini sayabiliriz.

Leveillula taurica (Lèv.) Arn.

= Oidiopsis taurica (Lev.) Salm.

Külleme

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Külleme fungusu birçok kültür bitkisinde (patlıcangiller, enginar, pırasa, yabani enginar v.b.) veya yabancı otlarda kışı geçirebilir.

Yayılışı: Bilhassa uzun mesafelere rüzgarla yayılır. Sporlar yaprakların yüzeyinde çimlenir ve miselyumlar iç kısımlarda kolonize olurlar.

Gelişmesi için elverişli koşullar: Oransal nem %5070, sıcaklık 2025′C elverişlidir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe veya bir sonraki üründe: Birkaç yıl öncesine kadar koruyucu mücadele için kimyasal savaş gerekli görünmemekteydi. Ancak şimdi hastalık çok tehlikeli boyutlara (en azından Fransa’nın güney doğusunda) ulaşmıştır ve hastalığın gelişmesini durdurmak kolay olmamaktadır. Hastalık, Fransa’da temmuz ayından itibaren etkili olmaktadır ve bu tarihlerde ıslanabilir toz kükürt ile koruyucu ilaçlama yapılabilir.

Bu uygulamaların akarisit olarak ikincil etkisi de kırmızı örümceklerin çok aktif olduğu bu dönemde enteresan sonuç vermektedir. Chinomethionate, fenarimol ve triadimefon gibi diğer kimyasallar da önerilebilir.

Fransa’da örtü altında yalnızca bir kez gözlenen Erysiphe sp. (diğer bir külleme etmeni)’nin gelişimi de (Fotoğraf 96) klasik külleme ilaçları uygulanarak önlenebilmektedir. Şimdilik bu yeni külleme fungusu hakkında daha fazla bilgiye sahip değiliz

Phytophthora infestans (Mont.) de By.

Mildiyö

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta kalan hasta patates yumrularında yaşar. Patatesler çimlendiğinde gelişen sürgünler de hastalıklı olur.

Yayılışı: Bazen oldukça uzak mesafelere kadar yağmur ve rüzgarla yayılır.

Bitkiye girişi: Stomalar vasıtasıyla bitkiye girer.

Gelişmesi için elverişli koşullar: Fungusun gelişmesi bazen çok hızlıdır. % 90′ın üzerindeki oransal nem; 1025′C arasındaki sıcaklıklar gelişme için uygundur. Soğuk geceler ve ılık gündüzler yüksek nem ile bir araya gelince bu hastalığın yayılması için çok iyi bir ortam yaratır. Buna karşılık; kuru bir atmosfer ve 30′C’e yakın sıcaklıklar hastalığı engeller.

Patatese daha fazla adapte olmuş ırklar mevcuttur. Diğer ırklar hem patates hem domatese zarar verir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Bilhassa akşama doğru yağmurlama sulama yapmaktan kaçınılmalı, seralar maksimum düzeyde havalandırılmalıdır.

* Çok sayıda kimyasal preparat koruyucu veya durdurucu etki için kullanılabilir. Hastalığın görünmesinden sonraki dönem için sistemik olanlar daha etkilidirler.

Kontakt fungisitler: Bakır sülfat, mancozeb, chlorothalonil, captafol, folpet5, dichlofluanide…

Sistemik fungisitler (genellikle bir veya birkaç kontakt fungisitin bir araya gelmesiyle oluşurlar): oxadixy, cymoxanil, metalaxy, furalaxyl (son ikisi şu anda Fransa’da ruhsatlı değildir).

* Yetiştirme sırasında veya sonunda bitki artıkları temizlenmeli ve uzaklaştırılmalıdır.

Bir sonraki üründe: Açıkta yetiştirilen birkaç domates çeşidi hastalığa karşı kısmi dayanıklılığa sahiptir (Ek2′ye bakınız).

* Domates bitkilerini patates parsellerinin yakınına dikmekten kaçınılmalıdır.

* Tarımsal yayım kuruluşlarının uyarıları izlenmeli ve bölgede hastalık görüldüğü bildirildiğinde koruyucu ilaçlama yapılmalıdır.

Stemphylium spp.

Stemphylium Yaprak Lekesi

Stemphylium’un beş farklı türü bu hastalığa yol açabilir:

• Stemphylium solani Weber.

• Steınphylium flor’ıdanum Hannon ve Waber= Stempylium lycopersici.

• Stemphylıum botryosum Wallr.

• Stemphylium botryosum f. sp. lycopersici Wallr, (Rotern, Cohen ve Wallr.).

• Stemphylium vesicarium (Wallr.) Simmons.

Akdeniz havzası ülkelerinde, özellikle plastik seralarda en sık rastlanan tür Stemphylium vesicanum’dur.

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta bitkisel artıklar üzerinde barınır.

Yayılışı: Yağmur, rüzgar ve örtü altında hava akımı yoluyla yayılır.

Bu hastalık sıcak ve nemli ortamlarda daha çok görünür. Yağmur ve sabah çiğleri hastalığın gelişmesini hızlandırır.

MÜCADELESİ

Erken yaprak yanıklığına karşı kullanılan bütün savaşım yöntemleri bu hastalığa karşı da kullanılabilir (Fiş 6′ya bakınız). Birçok çeşit, Stemphylium yaprak lekesi hastalığına karşı dayanıklıdır (Ek 2′ye bakınız).

MEYVELERDE ÇÜRÜME YAPAN FUNGUSLAR

Alternaria chartarum Preuss.

Atternaria tenuis auct. [Alternaria alternata).

Alternaria tenuissima (Fr.) Wilts.

Botrytis cinerea Pers. (=Sclerotinia fuckeliana (de by) Fuck.).

Cladosporium herbarum (Pers) L.K.

Colletotricbum cocodes (Wallr.) Hugues. = C. atramentarium (Berk. ve Br. Taub.

Fusariuın sp.

Geotrichuın candidutn Link = Oospora lactis (Fr.) Lind.

Helminthosporium sp.

Phoma sp.

Pullularia pullulans (de Bary) Kerkh =Aureobasidiiifn pullulans (De By.) Arn.

Pythium sp.

Rhizoctonia solani Kühn.= Corticum so/an/(Prill. ve Del.) B. ve G.

Rhizopus nigricans (Fr) Ehr. + Değişik Mucoı’at, daha ziyade Mucor hiemalis Wehmer.

Stemphylıum botryosum Wallr.= Pleospora herbarum (Fr.) Rabh.

Stetnphylium vesicarium (Wallr.) Simmons= Pleospora sp.

Bu funguslar bilhassa açıkta domates yetiştiriciliğinde, özellikle de sırığa alınmadan yetiştirilen bodur çeşitlerde zararlanma yaparlar. Orta çıkış sıklıkları parselden parsele değişir. Alternaria’lar her zaman en yüksek oranda görünürken, Mucorales’ler en az etki yapan funguslardır. Diğer mikroorganizmaların zarar yaratma şiddet özel kültürel koşulların tümüne bağımlı görünmektedir. Geotrichum candidum, Fusarium sp., Colletetrichum coccodes için durum böyledir. Son olarak diğer funguslar (Stemphylium botryosuın, S. vesicarium…) her zaman düşük oranlarda bulunurlar.

Şunu da belirtmek gerekir ki, birçok durumda bu funguslar tek başlarına veya diğer funguslar ya da bakterilerle (Ervvinia sp., Bacillus sp.) birlikte zarar yaparlar.

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Bütün bu mikroorganizmalar toprakta domates veya diğer bitki artıkları üzerinde barınma yeteneğinde olan saprofit funguslardır.

Yayılışı: Rüzgarla, yağmurla (toprak partiküllerini sıçratma ve fırlatma ile etki yapar), toprakta veya zarar görmüş meyvelerin temasıyla olur.

Bitkiye girişi: Mikroorganizmaların büyük bir çoğunluğu yaralar(çatlama, güneş yanıklığı, çiçek burnu çürüklüğü, böcek emgileri, farklı darbelerin yol açtığı zararlar) vasıtasıyla bitkiye girerler. Ayrıca bazıları da (Alternaria spp., Colletotrichum coccodes) doğrudan doğruya meyvelerin kutikula dokularından girer.

Gelişmesine elverişli koşullar: Yetiştiricilikte hakim olan iklimsel etmenler ve yetiştirme tekniğine ilişkin koşullar, zararlanmaların doğasını ve ortaya çıkış dönemini etkiler. Zararlanmalar bilhassa aşırı yağmurdan sonra tehlikeli boyutlardadır. Uzun süre meyveler üzerinde serbest su varlığı veya meyveyle toprak arasında su bulunması bu mikroorganizmaların gelişmelerini elverişli kılar. Öte yandan, bu su varlığı, uzun bir kuraklık periyodundan sonra ortaya çıktığında, meyveler üzerinde çatlamalar da meydana getirir ve çatlayan meyvelere bu mikroorganizmaların girişi daha kolay olur. Kötü sulama uygulamaları da aynı durumu ortaya çıkarır. Bu mikroorganizmalar yeşil meyvelere nadir olarak zarar verirler (Eğer yeşil meyveye zarar verirlerse meyvenin olgunlaşması başlayıncaya kadar latent olarak kalırlar). Ama zararlanmalar olgun meyvelerde ve bilhassa aşırı olgun meyvelerde çok yüksektir. Çeşitlerin meyve çürüklüklerine karşı duyarlılık düzeylerinde farklılıklar mevcuttur.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Aşırı düzeyde yağmurlama sulama yapmaktan, özellikle akşamları sulamadan kaçınılmalıdır.

* Meyvelere folpet7, captafol, iprodione, chlorothalonil, imazalil bileşimli ilaçlar püskürtme şeklinde uygulanmalıdır.

* Meyveler aşırı olgunluğa ulaşmadan hasat edilmelidir.

Bir sonraki üründe: Fransa’da sanayi domatesleri için benimsenen mücadele stratejisi aşağıdaki gibidir:

Tek hasat durumunda

• Az duyarlı çeşitler seçilmelidir:

Cannery Row, Earlymech, Lima…

• Yetiştirme teknikleri iyi uygulanmalıdır: Sırta dikim, E.T.P. değerlerine ve tansiyometreye göre sulama.

• Çiçeklenmede: Bir kez captafol7 uygulama.

• İlk olgun meyvelerin görünmesinden başlayarak her 1520 günde bir olmak üzere 3 kez captafol7 veya Chlorathalonil uygulaması.

Çok kez hasat yapma durumunda

• Seçilen çeşide göre hasat sayısına uyulmalı: Petagro, Rio Grande, Coudoulet, Europeel, Lerica Fı ve Macero için 2,

• Yetiştirme teknikleri aynıdır.

• Çiçeklenmede aynı ilaç uygulaması yapılır.

• Geniş bir hasat süresi daha fazla sayıda (45 kez) ilaçlamayı gerektirir.

Bazı işletmelerde, eğer mümkünse, plastik malçların (meyveleri topraktan izole eder) veya ters U formdaki metalik ızgaraların (bitkiye destek olur) kullanılması zararın azaltılmasını sağlayabilir.

KÖKLERE ZARAR VEREN FUNGUSLAR (VE NEMATODLAR)

Pyrenochaeta lycopersici Gerlach

Kök Mantarlaşması (“Corky Root”)

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Parazit toprakta derinlere kadar ulaşabilir. Kavun, marul, patlıcan, fasulye ve hıyar gibi kültür bitkilerinin ve yabancı otların kök sistemlerine kolonize olma yeteneğindedir. Toprakta bilhassa kararmış, az mantarlaşmış kökler üzerinde klamidospor formunda uzun süre barınır. Domatesin monokültür olarak yetiştirilmesi toprak inokulumunun oranını yükseltir.

Soğuk, sıcak ve ılık olarak adlandırılan değişik streynleri aynı toprakta bulunabilir ve mevsime göre bu streynler etkili olabilir.

Toprakta gelişmesi çok yavaştır.

Yayılışı: Tarım aletleriyle ve fide yetiştiriciliğinde kullanılan bütün substratlarla taşınmaları mümkündür.

Toprakta gelişmesi için optimal sıcaklıklar: Kuzey Avrupa izolatları için 15-20°C. Birçok streyn olduğu için optimum sıcaklıklar da streynlere göre değişmektedir. Akdeniz havzası ülkelerinin (Tunus, Libya) izolatları 26-30 0C sıcaklıklarda bile patojendirler.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Tümüyle ölmemiş bitki kökleri üzerindeki paraziti elemine etmek için etkili olan bir yöntem bulunmamaktadır. Ancak bitkileri mümkün olan en uzun süre yaşatabilmek için şunlar yapılabilir:

• Eski nekroze olmuş köklerin yerine geçebilecek yeni köklerin oluşumunu sağlamak için boğaz doldurma yapmak. Topraksız kültürde (torf, tüf, perlit vb. subtratta) şiddetli enfeksiyonlar görüldüğü zaman köklenmeyi artırmak için kök boğazına yeni malzeme çekmek.

• Günün çok sıcak saatlerinde bitkileri ve toprağı ıslatarak fazla su kaybını önlemek, böylece bitkilerin kuruma ve ölmelerine engel olmak.

• Sulamayı dikkatlice izlemek: eğer bitkiler solarak ölüyorlarsa bu su eksikliği ile ortaya çıkan Pyrenochaeta lycopersici’den kaynaklanan kök zararlanmasından ileri gelmektedir. Bazı üreticiler bu durumda sulamayı arttırma eğilimindedirler. Çünkü bu durum köklerin boğulmalarına yol açar.

• Sezon sonunda, zarar gören kökleri maksimum düzeyde çıkaracak şekilde, bitkileri kökleriyle birlikte dikkatlice sökmek.

Bir sonraki üründe: Toprağın dezenfekte edilmesi düşünülmüyorsa, aşı yapılabilir ve dayanıklı anaçlar (KNVF*, Hires) kullanılabilir. Ayrıca eğer tarımsal kalite özellikleri yeterli bulunuyorsa dayanıklı hibrit çeşitler de kullanılabilir (Ek 2′ye bakınız). Açıkta yetiştiricilikte, münavebe düşünülebilir; ancak fungus, duyarlı olmayan türlerin yetiştirilmesine rağmen toprakta uzun süre kalır.

Denemeler, topraksız kültürde her bir kök başına düşen substrat miktarı arttıkça, zararlanmanın o kadar geç ortaya çıktığını göstermiştir.

Toprak dezenfeksiyonu

Buhar, metil bromid ve/veya kloropikrin (izinli olduğu ülkelerde) en etkili; Sodyum metam veya dazomet de etki düzeyleri kabul edilebilir düzeylerde olan dezenfektanlardır.

Güneş ışığı ile toprağın dezenfeksiyonu (solarizasyon) da düşünülebilir; Solarizasyonun Akdeniz ülkelerinde (Türkiye de dahil) çok etkili olduğu belirlenmiştir. Bu yöntem toprağın (iyi hazırlanmış ve nemlendirilmiş) 2540 mikron kalınlığında bir polietilen örtü ile örtülmesi ve yılın en güneşli olan döneminde en az bir ay süreyle kapalı tutulması ile uygulanır.

Topraksız kültürlerde substratın dezenfeksiyonu

• KNVF: Verticillium, Fusarium, nematodların yaptığı kök urları, kök mantarlaşması hastalıklarının etmenlerine karşı dayanıklı olan anaçtır (Ek 2 ye bakınız). Şu anda bu substratların dezenfeksiyonu konusunda çok fazla bilgi yoktur. Ancak mevcut bir sistem varsa buharla dezenfeksiyon etkili görünmektedir.

Metam sodyum, organik madde kökenli substratlar için (torf ve benzeri) kullanılamaz. Ama bütün mineral substratlar (kum, perlit, volkanik tüf vb.) için kullanılabilir. Dezenfeksiyon işleminin kuru substrata yapılması, önce dezenfektanın malzemeye yavaş yavaş emdirilerek verilmesi ve daha sonra da bol su ile yıkanması gerekir.

Metil bromid de dezenfeksiyon için kullanılabilir.

Formaldehit torftan daha çok volkanik tüf malzemeleri dezenfekte etmek için başarı ile kullanılmıştır (ticari % 3′lük bir formaldehit çözeltisi ile subtratın ıslatılması).

Fidelerin yetiştirilmesinde sağlıklı (dezenfekte edilmiş) fide harcı kullanılmalı, harca bilhassa dezenfekte edilmemiş çiftlik gübresi karıştırmaktan (çiftlik gübresi kontak yolu ile bulaşır) kaçınılmalıdır.

Colletotrichum coccodes (Wallr.) Hugues

Colletotrichum atramentarium (Berk. Br.) Taub.

Antraknoz ve kök nekrozu

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Zararlanmış kökler üzerinde microsklerot (bunlar üzerinde fungusun acervulileri meydana gelir) formunda barınır. Patlıcan başta olmak üzere başka ikincil konukçu bitkilerin kökleri üzerinde de gelişme yeteneğindedir.

Yayılması: Toprak işlemesi sırasında tarım aletleri ile taşınır. Sporları su yoluyla çok uzak mesafelere kadar taşınabilir.

Gelişme koşulları: Optimal sıcaklık isteği 22-24 0C’dir. Etmen hafif toprakları ağır topraklara tercih eder. Ağır toprakların su tutma kapasitesinin yüksekliği fungusun mikrosklerotlarının barınması için olumsuzluk yaratır.

Bu fungus bütün patologlar tarafından bir parazit olarak dikkate alınmamaktadır. Fransa’da aşağıdaki durumlarda ortaya çıktığı saptanmıştır.

• Aynı kök sistemleri üzerinde Pyrenochaeta lycopersici ile birlikte görülmektedir; ancak bu iki parazitten her biri köklerin farklı kısımlarına yerleşmişlerdir.

• Kök sistemleri üzerinde bu hastalığın karakteristik bozulmalarının mantarlaşma belirtileri olmaksızın bulunması.

• Kök sistemleri üzerinde Rhizoctonia solani ile birlikte bulunması.

NFT sistemlerinde birkaç kez karşılaşılmış olmasına rağmen, topraksız yetiştirme yönteminde bu etmene pek rastlanmaz. Güney doğu Fransa’da açıkta domates yetiştiriciliğinde kökler üzerinde oldukça yaygın olarak bulunur.

MÜCADELESİ

Eğer çok şiddetli boyutlardaysa Pyrenochaeta lycopersici gibi mücadele etmek gereklidir (Fiş 13′e bakınız).

Spongospora subterranea (Walir. J. Johnst)

Kök Gal Hastalığı

GENEL ÖZELLİKLER

Bu funfusa domates yetiştiriciliğinde oldukça az rastlanır. Bazen görülse bile, kökler üzerinde görünüşleri çok belirgin simptomlar oluşturmakla birlikte bitkiyi faza olumsuz etkilemez, kökçük oluşumunu ve gelişimi fazlaca engellenmez. Funfusun, yalnızca domates kökleri üzerinde kalarak toprakta çok uzun süre barınabileceği sanılmamaktadır.

MÜCADELESİ

Gerçekte, hiçbir savaşım yöntemine gerek görülmez. Bununla birlikte, yetiştiricilik sonunda bulaşık kök sistemlerini maksimum düzeyde imha etmekte yarar vardır.

Fusarium oxysporum Schlecht f. sp. Radicis-lycopersici

Jarvıs ve Shoemaker (F. 0. R. L.)

Fusarium Kök Çürüklüğü

GENEL ÖZELLİKLERI

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta veya topraksız kültürde kullanılan çeşitli substratların içinde veya bunların içindeki artıklar üzerinde klamidospor formunda barınabilir. Patlıcan ve biber de bu parazit için konukçu bitkiler olabilir ve bu türlerde de parazit köklerde nekrozlaşma meydana getirebilir.

Yayılışı: Konidileri veya bulaşık toprak zerrecikleri vasıtasıyla (bitkilerin kök boğazları üzerindeki zararlanmış kısımlar ile topraksız kültürde kullanılan kaya yünü üzerinde çok sayıda spor bulunur) çok kolay olarak yayılırlar. Hastalık yapma özelliğindeki propagüller su, rüzgar ve hava akımı yoluyla taşınabilirler. Bu parazit fungus bulaşık bitki veya toprak aracılığıyla Fransa’da birçok işletmeye girmiştir.

Gelişmesine elverişli koşullar: Bu fungusun değişik toprak sıcaklıklarında gelişebildiği sanılmaktadır. Şimdiye kadar, yalnızca soğuk seralarda ve erkenci yetiştiriciliklerde göründüğü için fungusun oransal olarak soğuk topraklarda veya substratlarda (optimum sıcaklıklar 18-20 0C) daha iyi gelişme eğiliminde olduğu sanılıyordu. Son zamanlarda Fransa’da ve diğer bazı ülkelerde, sıcaklığın 26°C’nin üzerinde olduğu yaz aylarında da birçok işletmede bu hastalıkla karşılaşılmıştır. Hastalığın şiddeti patojen ırkının saldırganlığına ve daha önemlisi köklerdeki su stresi (su fazlalığı) veya sıcaklık stresine (düşük sıcaklıklar) de bağlıdır.

Bu Fusarium türü yeni dezenfekte edilmiş toprak veya substratlarda da çok hızlı kolonize olma yeteneğindedir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Bu hastalığa karşı henüz etkili bir savaş yöntemi bulunmamaktadır. Bitkilerin mümkün olduğunca uzun süre dayanabilmesi için, aşağıdaki önlemler alınmalıdır.

• Eski nekroze olmuş köklerin yerine geçebilecek yeni köklerin oluşabilmesi için bitkilere boğaz doldurması yapılmalıdır. Topraksız kültürde (torf veya volkanik tüf+torf) daha fazla kök elde etmek için kökboğazına biraz torf çekilmelidir.

• Benomyl kökenli fungisit uygulamaları bitki köklerine lokal sulama ile (bu uygulama şekli kök çevresine ilacın en iyi biçimde dağılmasını sağlar) veya gübre uygulama sistemleri ile verilebilir. Ancak uygulamanın etkili olup olmadığı şüphelidir; zira Fusarium oxysporum f. sp. radicislycopersici’nin streynleri benomyl’e karşı birkaç uygulamadan sonra dayanıklı hale geçmektedirler. Üstelik bu ilaç bilhassa kaya yünü üzerinde bazı fitotoksisite risklerini de taşımaktadır.

• Ölen bitkilerin, bilhassa kök sistemleri ve kök boğazları düzenli olarak imha edilmelidir (fungus kök sistemi ve kök boğazı üzerinde aşırı düzeyde spor verir).

Bir sonraki üründe: Patlıcan ve biber gibi duyarlı türleri münavebeye sokmaktan kaçınılmalıdır. Hastalığa karşı duyarlı olmayan marul ise iyi bir münavebe bitkisidir.

• Bir sonraki ürünün bitkilerini bulaştıracak olan hastalık yapma özelliğindeki propagüllerin oluşumunu mümkün olduğunca önlemek için bir yörede bulunan işletmelerin hepsi, birlikte dezenfeksiyon yapmalıdırlar.

Toprak buharla veya metil bromid gibi bir fumigant yardımıyla sterilize edilebilir. Uygulamanın etki süresi oldukça kısadır. Çünkü fungus dezenfekte edilmiş toprakta çok hızlı koloni oluşturma yeteneğindedir. Bu duruma çözüm bulmak için bazı araştırıcılar buharla dezenfeksiyon durumunda toprak henüz sıcak iken 26.8 kg/ha dozunda captafol aktif maddeli ilaç vermeyi önermektedirler.

Sera iç yapılarının yüzeyinin de dezenfekte edilmesi gerekir. Formaldehit bu amaçla kullanılabilir; çok hızlı olarak buhar formuna dönüşen formaldehit mükemmel bir dezenfektandır. Toprak dezenfeksiyonundan önce % 2′lik bir formol çözeltisi (% 30′luk ticari çözeltiden) 200-250 litre/ ha olacak şekilde püskürtülebilir. Uygulamadan sonra en az 48 saat sera kapalı tutulmalıdır (Fiş 8′deki Fulvia fulva’nın savaşım yöntemlerine bakınız).

• İyi bir üretim için, sağlıklı substrat kullanılmalıdır. Fidelikte dezenfekte edilmemiş çiftlik gübresi kullanılmamalı, bulaşık işletmelerden fide alınmamalıdır.

• Şu anda, geliştirilmiş olan birkaç dayanıklı anaç, kullanıma girmek için deneme aşamasında bulunmaktadır. Yakın bir gelecekte bunların kullanılmaları muhtemeldir; aynı durum dayanıklı çeşitler için de geçerlidir.

• Topraksız kültürde substratın dezenfeksiyonu oldukça farklı sonuçlar vermektedir. Tercih edileni bulaşık substratın imha edilmesidir. Bu tip yetiştiricilikte bitkilerin izole edilmesi için toprağın plastik bir örtü ile örtülmesi muhtemel bir bulaşmayı engeller. Aynı nedenle besin çözeltisi tankı ve su deposu da kapalı tutulmalıdır.

Köklerde Zararlanmalara Yol Açan Diğer Funguslar

Özellikle su veya tuz fazlalığı gibi kötü yetiştirme koşulları, çok düşük toprak sıcaklıkları kök sisteminde parazit fungusların veya patojen sekonder fungusların oluşumuna yol açar.

Bunların belli başlıları şunlardır.

Collletotrichum coccodes, Fusarium sp., olpidium sp., Rhizoctonia solani, farklı Phytiaceae’ler (Pythium ultimum, Pythium aphonidermatum, Phytophthora nicotiana var, parasitica..) dir.

Bu funguslar arasında birçok Pythiaceae türü ile Rhizoctonia solanı, fidelikte veya şaşırtma sonu çıkış ve tutma oranının düşmesi, tohum çürümesi ve kök ve/veya kök boğazı nekrozlarına da neden olabilir. Üstelik, birçok Pythiaceae, özellikle de Pythium topraksız kültürdeki substratlarda (sürekli nemli ise) kolayca gelişerek önemli düzeylerde kök kayıplarına neden olurlar.

Bu fungusların birkaçı bitkinin kök boğazlarına da zarar yapar, bu konuda daha ayrıntılı bilgi bu gunguslar için ayrılmış bölümlerde bulunmaktadır.

Meloidogyne spp. (gal nematodları)

Kök Nematodları

• Meloidogyne arenaria

• M. javanica

• M. incognita

• M. hapla

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Musilaj bir kılıf ile örtülü yumurta kitleleri şeklinde iki yıldan daha fazla toprakta barınabilir. Bu nematodlar çok polifagdırlar ve pek çok sebze meyve türüne (enginar, patlıcan, biber, hıyar, kavun, salatalar, badem, şeftali, zeytin…) zarar verirler.

Yayılışı: Bulaşık bitkiler, sulama suyu ve aletler yardımıyla taşınmaları mümkündür.

Gelişmelerine elverişli koşullar: Hafif ve kumlu topraklarda daha çok rastlanır ve yüksek sıcaklıklardan (18-27″C) hoşlanırlar; düşük sıcaklıkları seven M.hapla türü bu durumun bir istisnasıdır.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hiçbir savaşım yöntemi etkili değildir. Bununla birlikte boğaz doldurma ve günün en sıcak saatlerinde serinletme amacıyla toprağı ıslatma önerilebilir.

* Bulaşık bitkileri sökmek ve imha etmek yarar sağlar. Böylece nematodların büyük bir miktarı atılmış olur.

Bir sonraki üründe: Yaz aylarının sıcak dönemlerinde çok sayıda derin sürüm yapmak yararlıdır. Böylece yüzeye çıkan nematodlar yüksek sıcaklıkta kurur ve ölürler.

* Sağlıklı, bulaşık olmayan fide kullanılmalıdır.

* Dayanıklı çeşitler mevcuttur (bunun için Ek 2′ye bakınız); KNVF anacı gibi dayanıklı çeşitler bir veya birçok Meloidogyne türüne karşı çok etkili bir koruma sağlar. Hiçbir çeşit Meloidogne hapla’ya karşı dayanıklı değildir. Dayanıklı bir çeşidi üst üste aynı toprakta yetiştirmemek gerekir; zira nematodlar bu çeşide adapte olabilirler ve zarar verebilirler.

* Toprak dezenfeksiyonu nematodlara karşı en çok başvurulan çözümdür. Dezenfeksiyon buhar yoluyla veya metil bromidin tek veya kloropikrin ya da dikloropropandikloropropen (D.D.) karışımı ile yapılabilir. Uygulanan diğer fumigantlar dazomet ve metam sodyumdur.

* Nematodun predatörü olan Arthrobotrys cinsine ait (özellikle Arthrobotrys irregularis} fungusların biyolojik savaşımda kullanımı birkaç yıldan beri yapılmaktadır; bu uygulama bilhassa hafif bulaşık topraklara ve çok erken (ekim dikimden en az 2 ay önce) yapılmalıdır. Fungus toprak üzerine serpiştirilir ve hafifçe gömülür. Bu fungusun kullanımı yalnızca aşağıdaki koşulların yerine getirilmesi halinde başarılı olmaktadır

• Toprak pH’sı 6.4′den yüksek; çözünebilir tuzlar %2′den az; organik madde % 8′den fazla olmalı,

• Fideler bulaşık olmamalı,

• Toprağa fungisit uygulaması yapılmamalı.

Arazi aşırı derecede bulaşıksa predatör fungusu ekmeden önce bir dezenfeksiyon yapmak yararlıdır.

KÖK BOGAZINDA VE BAZEN GOVDEDE ZARAR YAPAN FUNGUSLAR

Didymella lycopersici Kleb

Sap Yarası veya Sap Çürüklüğü

GENEL ÖZELLİKLERI

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta, bitkisel artıklar üzerinde ve hasta bitkilerle temas halinde bulunan askı ipleri gibi materyaller üzerinde barınır.

Yayılışı: Gövde ve kök boğazı üzerinde bulunan büyük sporlanma yapılarından yayılır. Aynı zamanda toprak işleme aletleri, budama aletleri, hava akımı ve toprak partiküllerinin bir yerden bir yere sıçraması ile de yayılır. Yayılışı seksüel organlardan oluşan askosporlardan ziyade aseksüel organlardan ve piknidlerden oluşan konidileri ile gerçekleşir. Hastalığın tohumla taşınması oldukça nadirdir. Fungus tohumlarda 9 aydan daha fazla barınamaz.

Gelişmesine elverişli koşullar: Fungusun gelişimi, optimumu 19-20°C olmakla birlikte 15-28′C’lere kadar değişen sıcaklıklarda olur. Örtü altı yetiştiriciliğinde yüksek nem yayılmasını kolaylaştırır. Dezenfekte edildiği halde tekrar bulaşan topraklarda hastalık daha tehlikeli boyutlarda ortaya çıkabilir. Yaprak alma ve koltuk alma budamalarından sonra oluşan yara yerlerinden bitkiye kolayca girer.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hastalığın sadece birkaç bitkide ve zayıf olarak görüldüğü hafif bulaşma durumlarında, böyle bitkileri seradan çıkarıp imha etmek gereklidir; örtü altı yetiştiriciliğinde havalandırmanın çok iyi yapılması ve yağmurlama sulamadan kaçınılması gerekir.

• Daha şiddetli epidemiler varsa bir önceki tavsiyeler ile birlikte ya bitkinin kök boğazına (benomyl veya carbendazim ile) veya gövdedeki zararlanma yerinin civarına (benomyl, iprodione, vinclozolin, yalnız olarak veya petrol yağı ile karışık halde bitkilerin iyice yıkanması) lokal ilaçlama yapılması, ya da biraz önce bahsedilen ilaçlar ve bunlara ek olarak manebli, mancozebli veya fenorimollü preparatlarla genel ilaçlama yapılabilir.

• Bitkisel artıkları ve bulaşık toprak parçalarını uzaklaştırmak. Hasta bitkiyle temas eden bulaşık materyal (bilhassa askı ipi ve aletleri) imha edilebilir veya formaldehit çözeltisi ya da çamaşır suyu ile dezenfekte edilebilir (Fiş 3′deki C. michiganensis’in savaşım yöntemlerine bakınız).

Bir sonraki üründe: Fidelikte ekim yapmak için temiz substrat veya harç kullanılmalıdır. Çünkü Didymella çoğunlukla fidelere zarar vermektedir.

• Eğer şiddetli saldırı olursa toprağın buharla veya bir fumigant ile dezenfekte edilmesi gerekir (Fiş 13′deki Pyrenochaeta lycopersici’nin savaşım yöntemlerine bakınız).

• KNVF anacı Didymella’ya dayanıklıdır ve kullanılabilir.

Phytophthora mcotianae var.

parasitica Dast

Kök ve Kök boğazı çürüklüğü

GENEL ÖZELLİKLERI

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta uzun süre barınır. Bu fungus, konukçusuna göre farklı agresivite göstermesine rağmen çok polifagdır (özellikle değişik sebzelerde ve süs bitkilerinde).

Taşınması: Yetiştiricilikte kullanılan substratlar, bulaşık topraktan sıçrama yolu ile su ve su kaynakları vasıtasıyla taşınabilir.

Gelişmesine elverişli koşullar: Özellikle dikimi takip eden haftalarda (fideler için kritik dönemler) kök düzeyinde bir stresin (su fazlalığı, toprak veya substratta çok düşük sıcaklıklar) meydana gelmesi hastalık için oldukça elverişlidir. 1526 °C arasındaki sıcaklıklarda gelişebildiği sanılmaktadır.

MÜCADELESİ

Burada bahsedilecek yöntemler domates üzerinde etkili olan diğer Pythiaceae’lerle savaşmak için de geçerlidir.

Mevcut üründe: Eğer fidelikteki bitkilerin su düzenlerinde anormallik görülmeye başlamışsa (fazlalık veya eksiklik) sulamayı sınırlandırmak ve ısıtma yapmak uygun olur.

* Bitkilerin kök boğazı ve kök sistemi civarına Phythiaceae’Lere karşı acilen ilaçlama yapmak da gereklidir. Bitkilerin durumlarına göre çok sayıda çözelti kullanılabilir:

* Eğer hastalık fidelikte görünüyorsa, fide harcının tümünün derhal bir fungisit çözeltisiyle iyice ıslatılması gerekmektedir.

Hastalık normal topraklı yetiştiricilikte görünüyorsa sulama yapılmadan önce hasta bitkiler ve bunların yakınındaki sağlıklı bitkiler bir fungisit çözeltisi ile sulanmalıdır;

Topraklı veya topraksız yetiştiricilikte damla sulama ile sulama durumunda, fungisit çözeltisi, damla sulama sistemi yoluyla verilebilir. Bazı substratlarda fungisit çözeltisinin bu şekilde uygulaması bitkilerin kök bölgelerine eşit bir dağılım sağlayamamaktadır.

Pythiaceae’lere karşı savaşmak için sık sık kullanılan birçok fungisit vardır:

• metalaxyl;

• furalaxyl;

• propamocarb HCI;

• etridiazole.

Bu ilaçların her biri için ayrı birer kullanım dozu önermek oldukça zordur. Çünkii doz yetiştirme biçimine göre de değişir. Ancak genel olarak topraksız yetiştiricilikte, özellikle NFT tekniğinde ve kaya yünü gibi bazı substratlarda kullanım dozları azaltılmalıdır.Çünkü yüksek dozlarda önemli fitotoksisite riskleri ortaya çıkar.

• Ölen bitkiler derhal sökülmeli ve uzaklaştırılmalıdır.

• Meyveler üzerindeki zararlanmalar mildiyöye karşı kullanılan ilaçlar sayesinde önlenebilir. Bu uygulamanın etkinliği yer domateslerinde oldukça kuşkuludur. Zira ilaç meyvenin iç yüzeyine ulaşmaz; toprağın uzun süre nemli kalması ve meyvelerin suya değmesini önlemek gereklidir.

Bir sonraki üründe:

Fidelikte:

* Dezenfekte edilmiş temiz harç kullanılması; doğadan alınmış toprak ve kum temiz harca karıştırılmamalıdır. Bunlar hastalık etmeni ile bulaşık olabilirler.

* Fide yetiŞtirmede sıkıştırılmış torf bloklar kullanıldığında bu bloklar dezenfekte edilmemiş toprak üzerine bırakılmamalı; sıkıştırılmış bloklar çimlendirme masaları veya plastik bir örtü üzerine yerleştirilmelidir.

* Tohum ekimi yapılan fide yastıkları bir fungisit çözeltisiyle koruyucu olarak sulanabilir (1 litre su için 1 ml. cryptanol sıvısı + 1 ml. previcur),

* Fideler çok soğuk topraklara dikilmemeli ve bitkilere aşırı miktarda can suyu verilmemelidir.

* Topraksız yetiştiricilikte, bulaşık materyaller ya her yıl değiştirilmeli veya dezenfekte edilerek kullanılmalıdır.

* Kanal veya havuzlardan gelen sulama sularına çok güvenmemeli, bunların bulaşık olabileceği düşünülmelidir.

Rhizoctonia solani Kühn

Kök ve Kök Boğazı Çürüklüğü

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta miselyum veya sklerot şeklinde barınır. Çok polifag olan bu fungus (bilinen 25′in üzerinde konukçusu vardır) farklı türlere ait (marul, kabakgiller, patlıcan, biber, fasulye, birçok yabancı otlar…) bitkisel artıklarda yaşayabilir ve bunlara da zarar verebilir.

Bulaşması: Bir önceki kültürde patates yetiştirilmişse, patates yumruları ile veya fide harçları aracılığıyla bulaşması mümkündür.

Gelişmesine elverişli koşullar: Bu hastalık özellikle birçok sebze türünün birarada yetiştirildiği topraklarda dikkati çeker. 1526′C arasındaki sıcaklıklarda nemli ve ağır topraklarda olduğu kadar hafif ve kuru topraklarda da iyi gelişebilme yeteneğindedir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Fidelikte veya dikimden sonra oluşabilecek bazı bulaşmalar hariç, yetiştiricilik esnasında Rhizoctonia ile savaşım yapma gereği çok nadiren ortaya çıkar. Bu durumlarda bitkilerin köklerine lokal olarak quintozene (PCNB) veya thiophanatemethyl uygulanabilir. Ancak bu uygulamaların etkinliği her zaman yüksek değildir.

* Yetiştiricilik sırasında ve sezon sonunda bitki artıkları ve hasta bitkiler toplanıp imha edilmelidir.

* Özellikle ağır topraklarda aşırı sulamadan kaçınılmalıdır.

* Meyveler üzerindeki zararlanmalar genel olarak bir ilaçlamayı gerektirmez.

Bir sonraki üründe: Sağlıklı fide harcı kullanmak ve fidelikte mevcut toprağı kullanmaktan kaçınmak. Aşırı bulaşık topraklarda dikimden önce, dazomet veya metamsodyum gibi bir fumigantla dezenfeksiyon yapmak, ya da toprağa quintozene serpmek.

Solarizasyon da (Fiş 13′de Pyrenochaeta lycopersici’nin savaşım yöntemlerine bakınız) uygulanabildiği ülkelerde ekonomik, etkili ve toprağın üst bölgesinde kolonize olan bu fungusun giderilmesi için elverişli bir yöntemdir.

Sclerotinia sclerotiorum (Lib) de By

Sap Çürüklüğü

BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta çok sayıda iri sklerot formunda veya topraktaki bitki artıkları içinde miselyum formunda uzun yıllar barınabilir. Çok polifag olan bu fungusun özellikle marul, patlıcan ve biber başta olmak üzere 360′ın üstünde konukçusu vardır. Ayrıca bu sebzeler domates ile sık sık rotasyona girmektedir.

Bulaşması: Bulaşma iki tarzda gerçekleşir:

* Sklerotlardan gelişen miselyumlarla olabilir. Bu bulaşma şekli toprakta olur.

* Apotesilerden (apotesium: sklerotlar üzerinde oluşabilen ve fungusun seksüel olarak üremesini sağlayan organıdır) oluşan ascosporlar vasıtasıyla olabilir. Bu durumda hastalığın hava yoluyla birkaç yüz metre uzaklığa kadar yayılması ve domatesin toprak üstü kısımlarını bulaştırması söz konusu olabilir.

Gelişmesine elverişli koşullar: Fungusun gelişmesi bitkinin kök boğazında ya da yeşil aksamı üzerinde yüksek nem bulunması halinde ve oransal olarak düşük sıcaklıklarda (optimum 15-18′C, minimum 5′C, maksimum 30°C) teşvik edilir. Fungusun karbondiokside çok duyarlı olması, onun toprağın en üst kısımlarına yerleşmesine sebep olur. Hafif ve hümüsçe zengin topraklar fungusun gelişmesi için çok elverişlidir.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Sklerot taşıyan ölü bitkileri imha etmek.

* Örtü altında maksimum havalandırma yaparak nemi azaltmak.

* Yağmurlama sulamadan kaçınmak.

* Bitkilerin kök boğazlarını benomyl, thiophanate metyl, iprodione, vinclozoline, procimydone gıbi fungisitlerin biriyle ilaçlamak.

* Gövde üzerindeki yaraları Botrytis cinerea’ya karşı yapılan savaşımdaki gibi (Fiş 7′ye bakınız) gövde üzerine fırça ile ilaç sürerek iyice ilaçlamak.

* Eğer toprak üstü kısmındaki bulaşmada artış eğilimi görülürse iprodione ve nötr yağ bileşimi püskürtmek.

* Yetiştiricilik sonunda, bulaşık bitkileri ve sklerotlarını imha etmek.

Bir sonraki üründe: Domatesle münavebeye giren birçok sebze türünde (fasulye, hıyar, kavun vb.) bulaşma riski vardır. Eğer arazi aşırı derecede bulaşık ise bir toprak dezenfeksiyonu yapmak gereklidir. Buharla veya fumigantlarla (metil bromid, dazomet, metamsodyum) dezenfeksiyon yapılabilir.

* Tamamıyla sağlıklı bitkiyle çalışmak ve hastalıksız fide kullanmak.

İLETİM DEMETİ FUNGUSLARI

Fusarium oxysporum f. sp.

lycopersici (Sacc.) Sn. ve H.

Fransa’daki iki ırkı: 0 (ex1) 1 (ex2)

Fusarium Solgunluğu

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Oldukça dayanıklı sporları, klamidosporları sayesinde bitkisel artıklar üzerinde ve toprakta çok uzun süre yaşar. Fungus, toprakta 80 cm gibi çok derinlere ulaşan bir profilde koloniler oluşturur.

Yayılışı: Fide harcı, toprağın uçuşması (bazen çok uzun mesafelerde özellikle topraksız kültürlerde) su, tarımsal alet ve makineler, bitkisel artıklar ve kırkayak gibi böcekler tarafından taşınabilir.

Gelişmesine elverişli koşullar: Bu fungus yılın sıcak aylarında daha tehlikelidir. Gelişmesi için optimum sıcaklık 28 0C’dir. Özellikle asitli ve kumlu topraklarda zarar gösterir. Bitkiler bilhassa azot, fosfor ve kalsiyum gibi besin maddesi noksanlıkları durumlarında ve az ışıklı kısa günlerde hastalığa daha duyarlı hale gelirler. Fusarium solgunluğuna dayanıklı çeşitlerde de, özellikle şiddetli nematod (Meloidogyne spp.) zararı durumunda veya bitkilerde kök boğulması hastalığın simptomları ortaya çıkabilir (böyle durumlarda, adapte olmuş yeni bir ırkın mevcudiyetini düşünmemek gerekir).

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hiçbir yöntem bu hastalığa karşı etkili bir savaşım sağlayamaz. Benomyl veya thiophonate methyl’in bitki köklerine verilmesi bazen uygulanmaktadır. Ancak gerçekleştirilen bu uygulamanın (çoğunlukla etkili olmamaktadır) fiyatı elde edilen sonuca göre çok yüksek olmaktadır. Yetiştiricilik sırasında ve sonunda mümkün olduğu kadar hasta bitkileri ve bitki artıklarını imha etmek yarar sağlar.

Bir sonraki üründe: Fidelikte sağlıklı substrat kullanmak.

* Bu hastalıkla savaşım için en uygun yol genetik çözümdür. Hastalığın 0 no.lu ırkına dayanıklı çok sayıda ve 2 nolu ırkına da sayıları giderek artan dayanıklı çeşitler vardır (Ek 2′ye bakınız). Pyrenochaeta lycopersici’yle mücadelede kullanılan aşı anaçları Fusarium solgunluğu için de kullanılabilir (Fiş 13′e bakınız).

* Üretici duyarlı olduğunu bildiği bir çeşidi mutlaka yetiştirmek istediğinde veya arzularına cevap veren bir dayanıklı çeşit bulamadığında aşılama dışında toprak dezenfeksiyonuna da başvurabilir. Dezenfeksiyonun başarısı her zaman garantili değildir; uygulanan fumiganta ve daha da önemlisi dikimden sonra Fusarim’un yeniden bulaşmasını önlemek için alınacak tedbirlere bağlıdır. Bu olayı gerçekleştirmek için gösterilen bütün dikkatlere karşılık, elde edilen başarı yalnızca bir yetiştirme sezonu için geçerli olabilir.

Toprağı dezenfekte etmek için en iyi fumigantlar chloropicrine, metil bromid ve ikisinin karışımlarıdır. Bazı araştırıcılar örtü altı yetiştiriciliğinde sonradan bulaşmayı önlemek için toprağın tamamen örtülmesini önermektedirler (bu durum topraksız yetiştiricilik durumunda zorunludur).

Ayrıca toprağın, materyallerin, yapıların, besin çözeltisi tankının (kapalı tutulmak zorundadır) ve besin çözeltisi sirkülasyon aletlerinin dezenfeksiyon zorunluluğu da vardır. Bu amaçla topraksız kültürde substratı da dezenfekte edebilecek %3’lük formaldehit çözeltisi veya çamaşır suyu kullanılabilir.

* Toprağa aşırı fosfor ve magnezyum uygulamasından kaçınmak ve azotu amonyak formundan ziyade nitrat formunda tercih etmek yararlıdır.

* Kireçleme fusarium solgunluğunun etkisini azaltır.

Verticillium dahliae Kleb.

Verticillium albo-atrum Reinke ve Berth.

(Daha kuzey bölgelerin türü)

Verticillium Solgunluğu

GENEL ÖZELLİKLERİ

Yaşamını sürdürmesi: Toprakta dayanıklı organları olan mikrosklerotları sayesinde çok uzun süre yaşar ve yayılması kültürü yapılan veya yapılmayan çok sayıda konukçu bitki (patlıcan siyah it üzümü, horozibiği…) vasıtasıyla gerçekleşir. Domatesin arka arkaya aynı yerde yetiştirildiği durumlarda da bu konukçu bitki üzerinde daha saldırgan ırklar gelişebilir.

Yayılışı: Bitkisel artıklar, aletler ve harç vasıtasıyla taşınması mümkündür. Örtü altında konidileri hava akımı ve toprak suyunun sıçraması yoluyla kolayca etrafa yayılırlar.

Gelişmesine elverişli koşullar: Bu fungus nispeten serin havalardan (2023″C) hoşlanır. Fransa’da özellikle İlkbahar ve sonbaharda zararı görülür. Kısa günler ve düşük ışıklanma bitkileri hastalığa duyarlı hale getirir. Aynı şekilde yaprak alan ve miktarları daha az olan ve verimi kısa zamanda dilimine toplanmış olan erkenci çeşitler hastalığa daha duyarlıdırlar.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Bu hastalıkla yetiştiricilik sırasında hemen hemen hiçbir savaşım imkanı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, erkenci yetiştiricilikte ilk simptomlar görünür görünmez her bitkinin köküne benomyl ve carbendazim (bitki başına 0.51 g aktif madde olacak şekilde) uygulaması yapmak önerilebilir. Bu uygulamalar (üç haftada bir tekrarlanmalıdır) sıcaklığın fungusun gelişmesini inhibe ettiği 25 0C’ye kadar bitkilerde fungusun yayılmasını sınırlandırmayı sağlar. Topraksız kültürlerde uygulama dozu fitotoksisite riski nedeniyle (yaprakçık ayasının dış kısımlarının sararması ve nekrozlaşması) azaltılmalıdır.

Bir sonraki üründe: En etkili çözüm yolu dayanıklı çeşit kullanmaktır (Ek 2 de bir monogenik genle yüksek düzeyde hastalığa dayanıklı olan çeşitlerin listesi verilmiştir).

Fusarium solgunluğuyla savaşım için kullanılabilen diğer yöntemler (aşılama, toprağın ve substratın dezenfeksiyonu) Verticillium solgunluğu için de kullanılabilir. Bu yöntemlerin sınırlılığı Verticillium solgunluğu için de geçerlidir (Fiş 23′e bakınız).

VİRÜSLER

Tütün Mozaik Virüsü (TMV)

(Bilinen 4 ırkı: 0, 1, 2, 1-2).

Domateste Mozaik Virüsü

GENEL ÖZELLİKLERİ

Taşınması: Fide şaşırtması, budama ve meyve hasatı sırasında aletler ve elbiseler vasıtasıyla temas yoluyla çok kolay taşınır. Ayrıca tohumla ve özellikle topraksız kültürlerde su vasıtasıyla (kökler aracılığıyla) da taşınabilir.

Yaşamını sürdürmesi: Tohumlarda, bitkisel artıklarda, toprakta, harçta… yaşamını sürdürür.

İnaktif hale gelmesi: Tohumların 24 saat süresince 80′C’de ısıtılması (termoterapi) virüsü inaktive eder.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Kültürel işlemler sırasında bulaşık bir parselde çalıştıktan sonra kullanılan aletler ve eller dezenfekte edilmelidir. Bu amaçla %1′lik formaldehit, %0.5′lik lauryldimethyl benzylammonium ya da %10′luk trisodyum fosfat çözeltileri kullanılabilir. Gözenekli materyalleri daha sonra su ile durulamak yararlıdır.

* Hasta bitkiler ve toprağa gömülü bulunan bitkisel artıklar imha edilmelidir. Zira hastalığın taşınması, köklerin teması ile mümkün olabilmektedir.

Bir sonraki üründe: Toprağın buharla dezenfeksiyonu (100°C de 10 dakika) ya da metil bromid kullanımı (75 g/m2) virüsü inaktif hale getirmede bazı etkiler göstermiştir.

* Sağlıklı, virüsle bulaşık olmayan tohumluk kullanılmalıdır.

* Şu anda özellikle sera için olmak üzere, mevcut 4 ırka da dayanıklı değişik çeşit tiplerinde çok sayıda hibrit çeşit bulunmaktadır (Ek 2′ye bakınız).

* Açıkta yetiştiricilik için doğrudan tohum ekimi yönteminin kullanılması fideyle yetiştiriciliğe göre bitkilerin elle teması sırasında oluşabilecek bulaşmaları engellemesi açısından avantajlıdır.

• Bitkilerin hastalığın zayıf ırkı ile aşılanması duyarlı çeşitleri korumada etkili bir yöntem olarak görülmüştür;

ancak bu yöntem son zamanlarda çok sayıda dayanıklı çeşit çıktığı için bırakılmıştır.

Patates X Virüsü (PVX)

Yine temas yolu ile taşınan bu virüs Fransa’da nadir olarak görülür. Virüs, çoğunlukla Tütün Mozaik Virüsü ile birlikte domates yaprakları üzerinde nekrotik lekelere neden olur; TMV’ye duyarlı çeşitlerde yaprakçıklar üzerinde nekrozlar da gözlenebilmektedir.

Hıyar Mozaik Virüsü (CMV)

Genel ırk: Mermerleşme, iplikleşme. ARN satellitli nekrotik ırklar: nekroz.

Domateste iplikleşme, mozaik ve nekrozlaşma

BELLİ BAŞLI ÖZELLİKLERİ

Taşınması: Yaprak bitleriyle nonpersistant biçimde taşınır. Yaprak biti bulaşık bir bitkiden virüsü emgi ile hızla alır ve virüsü birkaç saatte bir ya da çok sayıda bitkiye bulaştırabilir. Yaprak bitlerinin çok sayıda cins ve türü (örneğin Myzus persicae ve Aphis gossypii) vektördürler.

Bazen bitkiler üzerinde yaprak biti görülmediği halde hastalık mevcut olabilir.

Yaşamını sürdürmesi: Kültür bitkilerinin çoğu ve bazı yabancı otlar virüsün konukçusudur. Yabancı otlar virüsün kışın konukçuluğunu da yapmaktadırlar.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hiçbir savaşım yöntemi iyileştirici değildir; eğer az sayıda bitkide simptom görülürse bu bitkilerin imha edilmesi yararlıdır.

İnsektisit uygulamaları, virüs epidemisinin gelişmesini oldukça sınırlı şekilde kontrol altına alabilir. Bazen de etkili olamaz. Çünkü yaprak bitleri parsel dışındaki bitkilerden gelebilir ve insektisitin etkisi gerçekleşinceye ve böcek ölünceye kadar ilaçlanmış bitkilere hastalık böcek tarafından bulaştırılabilir.

Bir sonraki üründe: Hiçbir koruyucu uygulama günümüzde çok etkili değildir. Buna rağmen, yaprak bitiyle bulaşmayı geciktirmek veya sınırlandırmak için şunlar önerilebilir:

* Fideler Agryl P17 tipinde gözeneksiz bir malzeme veya tülbent bezi ile örtülerek yaprak bitlerinden korunabilir. Bu tavsiye, özellikle erkenci domates yetiştiriciliğinde sonbahar aylarında yaprak biti populasyonunun yüksek olduğu dönemlerde fide yetiştiriciliği için yapılabilir.

* Parseli içi ve parsel kenarlarındaki yabancı otların iyice temizlenmesi gerekir.

* Bitki sıraları yaprak biti populasyonunu uzaklaştırıcı plastik bir örtü (saydam veya opak) ile malçlanabilir (Bu uygulama yalnızca açıkta yetiştiricilik için geçerlidir).

Patates Y Virüsü (PVY)

Domateste Nekrotik Lekeler ve Mozaikler

2 tip ırkı mevcuttur:

- Mermerleşme yapan ırklar;

- Mermerleşme ve nekrotik lekeler yapan ırklar (en tehlikeli ırklar bunlardır).

GENEL ÖZELLİKLERİ

Taşınması: Nonpersistant olarak yaprak bitleriyle taşınır. Yaprak bitlerinin Myzus persica, Aphis citricola, Aphis gossypii gibi çok sayıda türü hastalığın vektörüdürler.

Yaşamını sürdürmesi: Virüs Solanaceae familyasından kültürü yapılan (patates, biber) ya da yapılmayan (Solanum nigrum = it üzümü ve Solanum dulcamara) türleri ile semizotu {Portulaca oleracea} ve kuş otu (Senecio vulgahs} gibi yabancı otlarda konaklayabilir.

Bu virüs patates ve biber gibi türlerde de zarar yapar. Ancak bu konukçularda barınan virüs ırklarının domateste çok tehlikeli simptomlar meydana getirmediği sanılmaktadır.

MÜCADELESİ

Uygulanan savaşım yöntemleri nonpersistant olarak yaprak bitleriyle taşınan diğer virüsler için kullanılanın aynısıdır (Fiş 26′daki Hıyar Mozaik Virüsü’ne bakınız). Ancak sonbaharda erken yapılan tohum ekimlerinde bir konuya özel olarak dikkat etmek gerekmektedir: Bu da sonbaharda hâlâ virüs taşıyan yaprak bitlerinin bulunduğu ve bulaşma riskinin de çok fazla olduğunun unutulmamasıdır.

Yonca Mozaik Virüsü (AMV)

Domateste Nekrotik Mozaikler

GENEL ÖZELLİKLERİ

Tanışması: Hıyar Mozaik Virüsü gibi non persistant olarak yaprak bitleri ile taşınır: Myzus persicae ve Aphis gossypii gibi çok sayıda cins ve tür hastalığın vektörüdür.

MÜCADELESİ

Çok sayıda bitkide rastlanan bu öirüs, ender olarak tehlikeli olabilmektedir. Yonca tarlalarının yakınında yapılan domates tarımındaki bitkilerde bu hastalıkla karşılaşılır. Bu nedenle yonca tarlası yakınlarında domates yetiştirmekten kaçınılmalıdır.

Hıyar mozaik virüsü ile savaşım için kullanılan yöntemler bu hastalık için de geçerlidir.

Domates Sarı Yaprak Kıvırcıklık Virüsü (TYLCV)

Fransa’da bulunmayan bu virüs çok sayıda Akdeniz Havzası ülkesinde (özellikle İsrail, Ürdün, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan, Türkiye ve Tunus) saptanmıştır.

BELLİ BAŞL1 ÖZELLİKLERİ

Taşınması: Tütün beyaz sineği (Bemisia tabaci) bilinen tek vektördür. Trialeurodes vaporariorum (hıyar ve marulda sararmalara neden olan vektör böcek) hastalığı bulaştırma yeteneğinde değildir. Tohumla ya da temasla taşınması mümkün değildir.

Yaşamını sürdürmesi: Malva nicaensis ve Datura stramonium gibi çok sayıda yabancı ot yılın sıcak dönemlerinde virüse konukçuluk ederler ve barındırırlar. Domatesin dışında virüsten zarar gören tek kültür bitkisi tütündür.

MÜCADELESİ

Mevcut üründe: Hiçbir uygulama gerçek bir etkiye sahip değildir. Beyaz sineklere karşı arka arkaya insektisit (bioresmethrine, deltamethrine, cypermethrine, pirimiphos methyl, dichlorvos, methomyl…) uygulamaları hastalığın yayılmasını kısmen sınırlandırabilir.

Bir sonraki üründe: Biraz önce belirtildiği gibi hiçbir yöntem çok etkili değildir; kabul edilebilir bir koruma düzeyi elde edebilmek için aşağıdaki uygulamaları birarada yapmak yararlı olur:

* Fideleri, fidelikte iken haftada 23 kez beyaz sineklere karşı insektisitlerle yüksek dozda ilaçlamak veya Agryl P17 tipinde gözeneksiz tüllerle örtmek. Agryl P17 tülünün bölgelere bağlı olarak ışık yetersizliği, nem fazlalığı veya fiyatının yüksekliği gibi bazı sakıncaları da olabil

12 Temmuz 2007

Rubberdam

RUBBERDAM

A. KONU BAŞLIKLARI:

* İZOLASYON’un gerekliliği.

* İZOLASYON için kullanılan materyaller.

* Rubberdam kullanımının gerekliliği ve diğer yöntemlere göre avantajları.

* Rubberdam uygulanmasında kullanılan aletler.

* Rubberdam uygulama tekniği.

* Özel durumlarda rubberdam uygulanması.

* Rubberdam’ın çıkarılması.

* Rubberdam takılamayan durumlar.

İzolasyonun Gerekliliği:

Aseptik bir cerrahi temizliğin yapılabilmesi, kron ve çevre dokuların dezenfekte edilebilmesi için izolasyon gereklidir.kanal tedavisi sırasında enfekte olmayan dişi enfekte etmekten kaçınacak şekilde, enfekte olan dişte çalışırken de olaya başka mikroorganizmaların karışmasını engelleyecek şekilde dişin izolasyonu gerekir.

Bu şartı en iyi sağlayan izolasyon gereci rubberdam’dır.

İzolasyon İçin Kullanılan Materyaller:

Rubberdam / Quickdam.

Pamuk tamponlar veya kağıt rulolar.

Otomaton.

Yanak koruyucuları (dry guards).

Atropin veya belladaon preperatları (Otonom sinir sistemi üzerine etki ederek tükürük akışını azaltırlar).

Rubberdam Kullanımının Avantajları:

Dil ve dudakların ekortasyonu.

Tükrük eliminasyonu / Aseptik ve tamamen kuru çalışma sahası.

Alet yutulmasına veya aspire edilmesine karşı esaslı koruma sağlar. Alet yutma / aspire etme korkusu olan hastayı relaxe eder.

Enfeksiyöz hastalıkların bulaşma riskini azaltır (özellikle deretör kullanımında aeresollerin tükürük ve oral debris ile karışarak etrafa saçılması yerine, temiz rubberdam’dan aksetmesi enfeksiyöz hastalıkların bulaşma riskini minimale indirir).

Hastanın konuşup tükürerek ortamı enfekte etmesini önler. Sürekli tükürme ve çalkalama ihtiyacını ortadan kaldırır.

Hastaya yutkunma-öksürme-gülme rahatlığı sağlar.

Hastanın konuşarak hekimi oyalaması önlenmiş olur.

Pamuk tamponların eliminasyonu için harcanan zamanı ortadan kaldırır.

Görüşü artırır.

Aynada buğulanmayı önler.

İrrigasyon solüsyonlarının ağza akarak yumuşak dokuyu irrite etmesini ve fena tat oluşturmasını önler.

Motorlu ve el enstrümanları kullanımında meydana gelebilecek yaralanmalara karşı hastayı korur.

Üst pasterior grup dişlerde çalışırken su spreyinin kullanımında palatinol mukoza ve hassas noktalara temas sonucu bulantı refleksinin gelişmesini önler.

Hekim Açısından Avantajları:

1 – 2 – 4 – 5 – 7 – 8 – 9 – 10

Hasta Açısından Avantajları:

3 – 6 – 11 – 12 – 13

Rubberdam Uygulanmasında Kullanılan Aletler:

A. LASTİK ÖRTÜ

İnce Orta Kalın Extrakalın

(0,01’’) (0,012’’)

TİP

AVANTAJ

DEZAVANTAJ

İNCE

Uygulanması kolay.

Dişler arasından kolayca kayar.

Klemp üzerinde en az gerilimi yaradır.

Kolay yırtılır.

Zayıf örtü oluşturur.

ORTA

Gingival marjine iyi uyum gösterir.

Daha iyi yumuşak doku retraksiyonu sağlar.

Uygulanması daha zor.

KALIN

Yumuşak doku retraksiyonu iyidir.

İyi bir örtü oluşturur.

Kontaklardan geçmesi ve uygulanması zordur.

EXTRA

KALIN

Yumuşak doku retraksiyonu iyidir.

İyi bir örtü oluşturur.

Kontaklardan geçmesi ve uygulanması zordur.

Koyu renkli örtüler daha iyi görüş sağlar. Açık renkli olanlarsa daha iyi bir aydınlatma sağlar. Renk seçimi hekimin kişisel tercihine bağlıdır.

Delik açıldıktan sonra değişik yönlerde çekme yapılarak lastiğin sağlamlığı kontrol edilir (sağlamlık testi).

Sağlam rubberdam clemp yerleştirilmesi esnasında yırtılıyorsa bunun nedeni deliğin küçük olması, clemp ucunun köşelerinin sivri olması veya dişte düzensiz bir restorasyonun bulunması olabilir.

B. RUBBERDAM ÖRTÜSÜ:

Yumuşak absorbon bir materyalden yapılmıştır.

Ortasında bir delik vardır.

Lastik örtünün yüz ve dudaklara temasını önler.

C. KLEMPLER:

Lastik örtünün kaleye tam adapte olmasını ve oclusal yönde kaymamasını sağlamak amacıyla kullanılır.

Rubberdamın başarılı retansiyonu clemplerin uygun şekilde yerleştirilmesine bağlıdır. İdeal konumda clempler dişe 4 nokta teması gösterirler (?!).

Kanatlı-kanatsız, düz-kavisli clempler vardır. Ash UW serisi clempler tüm uygulama teknikleriyle kullanılabilmektedirler.

Ash UW4 düz premalar

ASH UW5 düz malar

IVORY 14 kavisli süt azılar

IVORY 14A kavisli Tam sürmemiş daimi malarlar

IVORY 0 premalar, bazen kesiciler

IVORY 9 Tüm üst ön grup ve alt canın

Ferrier 212 Küçük üst kesici ve tüm alt kesici.

Maxilller Dişler

*ivory 0

*ivory 2

*ivory 00

*Ash 9

*ivory 2

*ivory 2A

*ivory 2

*ivory 2A

*ivory 2

*ivory “2A

*ivory 3

*ivory 4

*ivory 3

*ivory 4

*ivory 0

*ivory 00

*ivory 2

*ivory “a

*ivory 2

*ivory “a

Bazen clempin dişe tam adaptasyonu için clemp üzerinde modifikasyonlar yapılması gerekebilir.

212 ve 9 clempleri modifikasyonla daha retantif hale getirilebilir. Clempin labial bölümü ince bir busen alevinde ısıtılarak küçük bir pensle 1mm kadar bükülür. Palatinol bölümde oclusal yönde 1mm kıvrılmalıdır.

Bazen clemplerin kırılmaları yutulmasına neden olabileceğinden 50 cm uzunluğunda diş ipi clempin iki ucuna bağlanıp dışarı sarkıtılabilir ya da çerçeveye düğümlenebilir.

D. FORCEPSLER:

Clemp uçlarının açılarak dişe yerleştirilmesinde kullanılırlar. Böylece clemp dişin üzerinden aşırılarak koleye oturtulur.

E. ZIMBA (PUNCH):

Lastik örtü üzerinde delik açmaya yarar. Zımbada değişik ebatlarda 5 adet delik vardır. dişin boyutuna göre biri seçilir ve lastik örtü delinir. Genellikle azılarda en büyük delikten yararlanılır. Premalar, canin ve üst kesicilerde ortaboy delikler, alt kesicilerde de küçük delikler kullanılır. Delikler düzgün olmalı ve zımbalama sırasında lastik örtü üzerinde çentiklere, yırtıklara neden olmamalıdır.

F. ÇERÇEVE (FRAME)

Lastik örtü uçlarının ağız dışında tutularak, dudak, yanak ve dilin operasyon alanından ekarte edilmesi için çerçeve gereklidir.

Çerçeve lastik örtüyü gergin bir biçimde tutar. Lastik örtünün çerçeveden çıkmasını önlemek için çerçevenin etrafında çentikler vardır. lastik örtü bu çentiklere geçirilir.

Young çerçevesi metaldir (Radyoopak). Radyografi alınırken çıkarılması gerekir.

Nygaard Ostby (N-O) ve Star Visi çerçeveleri radyolüsenttir. Radyografi esnasında çıkarmak gerekmez.

Nygaard Ostby çerçeveleri rubberdama 4 taraftan bağlanır. Delik açılımında daha fazla dikkat etmek gerekir.çünkü lastiğin üst kenar yüksekliğinin ayarlanması güçtür.

Son yıllarda iki çerçeve kombinasyonu çıkmıştır. Bir tanesi kıvrılabilir, üç ebatlı plastik bir çerçevedir. Diğerinde ise lastik örtüdeki prepare deliklere plastik tüp yerleştirilir ve tek ebatlıdır. Her ikisi de uygun korunma sağlar, uygulanması kolaydır. Radyografi alınmasını güçleştirmez, daha kitleli olan standart çerçeve kullanımını gerektirmez. Ancak maliyeti yüksektir.

G. LUBRİKANT:

Lastik örtünün temas ettiği yerlerden kolayca geçebilmesi için delik açıldıktan sonra altına az miktarda krem sürülür (daha çok tıraş kremi).

H. DİŞ İPİ veya ŞERİT:

Dişler arasındaki septanın geçilmesinde, lastiğin kontaklarının sağlanmasında kullanılır.

I. ELASTİK ADHEZİVLER:

Sızıntıyı önlemek amacıyla kullanılır.

Rubberdam Uygulama Tekniği: (Teksir)

I. Yöntem: Tek parça halinde yerleştirme.

Lastik örtü + clemp + çerçeve ?Tek ünite haline getirilir. Böylece dişe uygulanır.

Ü Etkili bir yöntemdir. Tüm vakalarda uygulanabilir.

Uygulanışı:

Lastik örtü çerçeveye üst ve alttan, ortası gevşek olacak şekilde geçirilir.

Delik açılır ve clemp kanatları geçirilir.

Lastik örtü + clemp + çerçeve ünitesi parmak basıncı yardımıyla gingival marjine yerleştirilir.

Lastik örtü clemp kanatları üzerinden kaydırılır ve dişin boynu etrafını sıkıca sarması sağlanır. Lastik örtü kontaklardan diş ipi yardımı ile geçirilir.

II. Yöntem: Ayrı üniteler halinde yerleştirme.

Ü Bu yöntem diş yapılarının kaybıyla clempin yerleştirilmesinde kesintisiz bir görüşün gerektiği olgularda faydalıdır.

Uygulanışı:

Clemp dişe yerleştirilir (üzerinde diş ipi ile stabilitesi kontrol edilir.

Lastik örtü çerçeveye takılır.

Lastik örtü klempin üzerinden geçirilir. Bu esnada clempin oynamamasına özen gösterilir.

III. Yöntem: Clemp – Lastik örtü – Çerçeve.

Ü Bu yöntem 2. yöntemin uygulanabildiği fakat lastik örtünün clemp üzerinden clempi oynatmadan geçirilmesinin zor olduğu durumlarda kullanılır.

Ör: Clempin bir boynuzunun ramusa geldiği durumlarda.

IV. Yöntem: Lastik örtü + Çerçeve – Clemp.

Ü Daha çok kelebek clempin uygulanmasında kullanılır.

Uygulanışı:

Lastik örtüde delik açılır. Delik diş ve dişeti üzerinde gerildiğinde daha iyi bir görüş sağlanabilir.

Lastik örtü tek bir septumdan geçirildikten sonra diğerinden geçirilir. Diş ipi veya periodental sond lastik örtünün kontakları aşmasında yardımcı olarak kullanılabilir.

Kontakt çok sıkı olduğunda o kontakt atlanarak daha kolay bir kontakta yerleştirilir ve çok sıkı olan yere kama yerleştirilir. Lastik örtü geçirildikten sonra kama çıkartılır.

Alternatif Uygulama Teknikleri: (Teksir)

Radyografi alınması: (Teksir)

Özel Durumlar:

Ortadan kırılmış dişler: Arka taraftaki bir dişten clempleme yapılabilir. Lastik örtünün güvenliği için tahta kama yerleştirilebilir.

Aşırı harabiyet gösteren dişler:

Derine ulaşan kavisli bir clemp kullanılabilir.

Komşu dişler clemplenerek multipl izolasyon sağlanabilir.

Elektrocerrahi veya bistüri ile diş eti marginleri expoze edilebilir.

Daha ileri vakalarda gingivektami, flap refleksiyonu veya kron uzatma gerekebilir.

Son çare olarak build-up işlemleri uygulanabilir.

Köprü Ayakları: Normalde tek delik açılır. Tek diş izolasyonundaki gibi yerleştirilir. Metal seramik kron gibi restorasyon taşıyan ayak dişlerin clemplenmesi zor olduğundan yan dişlerden destek alınabilir.

Porselen Restorasyonlar: Clempin porselen üzerine yerleştirilmesi çatlamalara yol açabilir. Bu nedenle komşu dişlerde clempleme ve ligatür yapılabilir. Alternatif olarak delinmemiş lastik dişin üzerinden geçirilir. Üzerine clemp takılır. Daha sonra üzerinden ısıtılmış enstrümanla eritilerek delik açılır.

Yarı Erüpte Dişler:

Derine ulaşan bir clemp.

Buccal veya lingualde clemp retansiyonu için kompozit asit etching.

Buccal veya lingualde clemp retansiyonu için oluk açılması.

Gingival clempleme.

Gingivek tomi veya kron uzatma.

Multipl İzolasyon: Birkaç diş birden tedavi gerektirdiğinde izolasyon, multipl clemplerle sağlanabilir.

Acil Durumlar : Hastanın aşırı ağrısı olduğunda sorunlu dişin üzerinde clemp tolere edilemez. Başka bir dişin üzerine clempleme ve multipl izolasyon yapılabilir.

Kronun Dezenfeksiyonu:

Kron ve çevresindeki lastik örtünün dezenfeksiyonu için;

%1,5’luk Chlorheksidine (Hibitone).

%15’lik Setrimid (cetavlon) içeren %5’lik savlon (ici) solüsyonu.

%70’lik izopropil alkol.

Benzalkonyum chloride.

Gluteraldehit.

Solüsyonlarından biri kullanılabilir.

Rubberdam’ın Çıkarılması:

En uygun ve en kolay yöntem clemple beraber lastik örtünün uzaklaştırılmasıdır. Geçici aproksimol restorasyonlar varsa septalar kesilir ve lastik örtü köşelerden çekilir.

Rubberdam Takılamayan Durumlar:

Bu durumda diğer izolasyon gereçleri kullanılmalıdır. Pamuk tamponlar, kağıt rulolar, yanak koruyucuları, otomaton, Atropin veya belladona preperatları.

Hangi durumlarda rubberdam takılamaz ?!.

12 Temmuz 2007

Kardiopulmoner Array Resüsitasyon

KARDİOPULMONER RESÜSİTASYON

Hazırlayan

Dr. Alev NOYANER

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Vildan ULUSAN

KARDİOPULMONER RESÜSİTASYON

Kardiopulmoner arrest herhangi bir nedenle hastada solunum ve/veya dolaşımın ani ve beklenmeyen durmasıdır. Klinik olarak “kardiyak mekanik aktivitenin olmaması” olarak tanımlanır. Klinik tanı yanıtsızlık, nabız yokluğu ve apne ile doğrulanır. Yaşamı herhangi bir şekilde kesintiye uğramış bir kişiyi yeniden hayata döndürme çabalarını kapsayan uygulamalara ise “Kardiopulmoner Resüsitasyon” (KPR) denir.

Tarihçe

KPR girişimleri çok eseki yıllara kadar uzanmaktadır. Eski Avrupa, Yakın Doğu ve Orta Doğu mitolojilerinde birçok ölümden sonra yeniden dirilme hikayeleri bulunmaktadır. İlk tarihi raporlar ise Eliha Peygamberlere ait resüsitasyon öyküleri ile başlamaktadır. İncil’de bile başarılı resüsitasyonlardan bahsedilmekte, üstüne basma, ağızdan ağza terimleri kullanılmaktadır. 19. yy.’ın sonlarında ve 20. yy. başlarında başlıca KPR girişimleri 1950’den sonra önem kazanmıştır. 1960’da Kowenhouen, Jude ve Knickerbacker kapalı göğüs kompresyonunu tanımlamış, göğüse bası yapılınca feemoral arter basıncının yükseldiğini gözlemişler. İlk konferans 1966 yılında Amerika’da Nahonal Research Council tarafından yapılmış, daha sonra yapılan 5 Ulusal konferansla geliştirilmiş. Dünya üzerinde resüsitasyon organizasyonları arasında fikir birliği sağlamak amacıyla International Liosion Committee on Resucitation (ILCOR) oluşturulmuş. ILCOR’ın yapılandırılmasında Amerika, Avustralya, Avrupa, Kanada, Latin Amerika temsilcileri bulunmaktadır. Yeni bilgiler elde edilinceye kadar ILCOR yerleşmiş prosedürlerde bir değişiklik yapmamış, fakat bilimsel alandan çok eğitim alanında bazı önerilerde bulunmuştur.

Toplumların kültür, KPR eğitimi, acil olanakları arasındaki farklılıklar nedeni ile ulusal resüsitasyon organizasyonları tarafından değişiklik yapılabileceği belirtilmiştir.

1992 yılında AHA tarafından bu standartlarda yapılan en önemli değişiklik uygulanan girişimlerin klinik değerlerini baz alan bir klasfikasyon sisteminin tanımlaması olmuştur. Bu sisteme göre;

Klass I : Kesinlikle yararlı olduğu gösterilmiş girişimler.

IIa : Kabul edilen ve muhtemelen yararlı olabilecek girişimler.

IIb : Kabul edilen ve yararlı olma olasılığı olabilecek girişimler.

III : Etkisi olmayan ve zararlı olması mümkün girişimler.

KPR sırasında yapılacak işlemler öncelik sırasına göre 3 fazda incelenmektedir:

TYD (Temel Yaşam Desteği)

İleri Yaşam Desteği

Uzun Vadeli Yaşam Desteği

Kardiak Arrest

Kardiak arrest, bilinci kapalı hastada büyük arterlerde nabız alınamaması hali olup, klinik olarak birbirinden ayrılması mümkün olmayan şu elektriksel olaylarla birlikte olabilir;

Asistol, ventriküler fibrilasyon, ventriküler taşikardi veya elektromekanik disosiosyon. Elektriksel olay ne olursa olsun dolaşımın durması söz konusudur.

Nedenleri

Kalp Hastalıkları

* Dolaşımda akut obst.

- Atrial mixomo

- Aort disexyonu

* Sabit output

- İleri volvuler stenoz

- Konstriktif perikordit

- İleri pulmoner HT

- Kardiok tomponod

* Myopatiler, myokardik

* İletim defektleri

* Ayrıca; tansiyon pnix, diafram rüptürü, masif pulmoner tromboemboli.

Hipoudemi

Hipoxi ve/veya Hiperkapni

* Üsy obst.nu (Gıda aspirasyonu)

* Solunumun santral deepresyonu

Bayılma, Ani Hipotansiyon

Hava Embolisi : Oturur pozisyondaki ameliyatlarda veya boyun, torax, meme, peluis verileri üzerinde herhangi bir işlem sırasında olabilir. Sol kalpteki girişimlerde özellikle aort klempinin açılması sırasında da daha tehlikeli olan arteriel emboli gelişebilir.

Elektrik veya Yıldırım Çarpması : Akımın şiddeti ve süresine bağlı olarak solunum kaslarında tetanı, paralizi, bulber merkezlerinin inhibisyonu sonucu kardiak arrest gelişebilir. Tetanı, akımın geçtiği sürece devam eder ve uzun sürerse hipoxi ile ariest gelişir. Akım kesildikten sonra görülen masif konsulsif atağı takiben ortaya çıkabilen paralizi de hipoxi sonucu arreste neden olur. Elektrik şokunun direkt direkt etkisi ile de ventriküler fibrilasyon veya asistol gelişebilir. Daha güçlü akım olan yıldırım çarpmasında bütün myokorolı depdorize eden bir DC şok etkisi ile kalp durabilir.

Suda Boğulma : Tatlı su ozmolik basıncın daha düşük olduğu için hızla akciğerlerden sistemik dolaşıma geçer. Dolaşım volumu 3 dakika içinde 550 artabilir. Sonuçta hemoliz ve hipoxi, yüklenme, hiperpotasemi ve hiponotreminin neden olduğu, tedaviye dirençli fibrilasyon gelişir. Tuzlu su ile dolaşımdan alueollere sıvı geçer ve ödem gelişir.

Boğulmalarda vagal inhibisyona bağlı uzun süreli Loringo spazm gelişmesi AC lere sıvı girmeden asfixi ile ölüme neden olabileceği gibi, sıvı girişini geciktirdiği için resüsitasyon şansını da arttırabilir. 2 dakikadan uzun süre tatlı su ile doldu ise ırreversıbl VF gelişir. Ancak hipetermi koruyucu etki yapabilir. Bu nedenle soğumuş bir kişi sudan çıkarıldığında, hiçbir hayat belirtisi olmasa da resüsitasyon denenmelidir. Öte yandan tedavi ile bile geç pulmoner ödem solunum yetmezliği ve elektrolit değişiklikleri olabileceğinden, hayati tehlike devam edebilir. Bu tabloya near-drowning de denmektedir.

Metabolik bozukluklar ve elektrolit değişiklikleri.

Hipotermi : Merkezi ısı 28-30 0C ‘ye düştüğünde VF gelişebilir. Serebid kan akımı, O2 gereksinimi kordiok output, KB azdır. UK ve brodıkordi nedeniyle nabzın alınması güçleşir. Nabzın gerçekten olmadığını anlamak uzun süre alabilir.

İlaç ve zehirler.

Kan kotekdomin düzeyinin artması.

Kalp koteterizosyonu ve Anjiokordıografı gibi işlemler.

Anestezikler ve bazı anestezi yöntemleri: Genel ve lokal anestezikler direkt myokardiol depresyon; vogotonik etki, veritmikol exihobilite sinir artması; hipotonsiyon, solunum depresyonu veya obstruxyonunun neden olduğu hipoxi, hiperkopni, güç veya hatalı entübasyon.

Tanı

Nabız alınamaması

Bilinç: Sarebial kan akımının kasılmasından 10-15 saniye sonra kaybolur. Bu nedenle bilinci açık veya yarı kapalı kimsede kardiok arrest söz konusu olamaz.

EKG.

Kalp sesleri duyulmaz.

Pupiller dolaşımın durmasını izleyen 30-60 saniye içinde dilate olur. Pupili etkileyebilecek diğer etkenler dikkate alınarak değerlendirme yapılmalıdır.

Arteriel kanama durur. Bu ancak cerrahi sırasında fark edilebilir.

Solunum: merkezi kanama sonucu 1-3 dakika içinde solunum durur.

Siyanoz veya solukluk.

Sarebral hipoxi: 10-15 saniye içinde bilinç kaybolur. EEG trosesi 4 saniye içinde değişir. 20-30 saniye sonra düz çizer. Beyin dokusunda PO2 1 dakika içinde sıfıra iner. Hipoxik beyin hasarının esas nedeni kopillerdeki hasarın beyin ödemine yol açmasıdır.

Tedavi

I ) Faz I (TYD)

En önemli amaç kalbi durduran neden ortadan kalkıncaya kadar beyin, kalp ve diğer vital organlara O2 sağlanmasıdır. Burada hız en önemli anahtardır. Hastanın pozisyonu önemlidir. Hasta sert bir zemine yatırılmalı, bu mümkün değilse yatağın altına tahta gibi sert bir yüzey yerleştirilmelidir.

ILCOR önerileri doğrultusunda oluşturulan, Erişkin TYD kılavuzunda, aşağıdaki Hareket Planı’nın uygulanması konusunda fikir birliğine varılmıştır:

Kendinizin ve hastanın güvenliğini sağlayınız.

Hastanın bilinç durumunu kontrol ediniz.

Hastayı omuzlarından tutup, hafifçe sarsarak, yüksek sesle “Nasılsın?” diye sorunuz.

Şayet yanıt varsa (yanıt veriyor yada hareket ediyorsa) daha fazla zarar vermemek amacıyla, hastayı hareket ettirmeyiniz, durumunu kontrol edip gözlem altında tutunuz.

Hasta yanıt vermiyorsa, bilinci kapalıysa:

Başı geriye doğru itip, çeneyi öne doğru kaldırarak hastanın havayollarını açınız.

Mümkün olduğu kadar hastanın orijinal pozisyonunu bozmadan, onu hareket ettirmeden, bir elinizi hastanın alnına yerleştiriniz ve başını nazikçe geriye doğru itiniz. Bu arada yapay solunumun gerekli olabileceğini de düşünerek alındaki elinizin baş ve işaret parmaklarını gerektiğinde hastanın burun deliklerini kapatabilecek şekilde serbest bırakınız.

Aynı zamanda, hava yolunu açabilmek için diğer elinizin parmak uçlarını alt çenesinin (mandibulanın) altına yerleştiriniz ve hastanın ön tarafına doğru çekiniz.

Herhangi bir güçlük çekiyorsanız, kazazedeyi sırtüstü yatırınız ve hava yolunu açınız.

Şayet boyunda bir travmadan şüphe ediyorsanız hastanın başını geriye doğru itmekten kaçınınız. Hastayı bulunduğu pozisyondan sırtüstü yatar pozisyona çevirmeniz gerekiyorsa, servikal vertebra hasarı olasılığını dikkate alarak davranınız.

Spontan soluyan, bilinçsiz bir hastanın hava yolları, dil kökü tarafından tıkanabilir veya mukus yada kusmuğun aspirasyonu nedenleri ile risk altındadır. Hastanın yan yatırılması ile sağlanan ve lateral pozisyon, kama pozisyonu veya “recavery” pozisyonu isimleri ile anılan bu pozisyon hastanın sözü edilen problemlerden korur ve ağızdaki sıvıların kolayca dışarıya drenajının sağlanmasına yardımcı olur. Bu nedenle, bu pozisyon, 100 yılı aşkın bir süredir standart anestezi uygulamasında gerektiğinde kullanılmaktadır.

Gerçek lateral pozisyonun anstabil olmaya eğilimli olduğu, servikal vertebraların ileri derecede lateral flexyonuna neden olabileceği ve ağızdaki sıvıların daha az drene olmasına neden olabileceği gibi konularda şüpheler vardır. Diğer taraftan pron pozisyona yakın bir lateral pozisyonun da diyafragmanın sıkışması ve pvimoner ve torasik komplıansın azalması sonucunda hipoventilasyon ile sonuçlanabileceği düşünülmektedir. Ayrıca, hastanın maruz kaldığı travma da, hastaya pozisyon verilmeden önce mutlaka dikkate alınmalıdır.

Recovery pozisyonunun çok farklı versiyonları vardır. Her kuruluş kendi kabul ettiği pozisyonu önermekte ve savunmaktadır. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği Resusitasyon Komitesi, ERC’ nın uygun bulduğu recovery pozisyonunu önermektedir. ILCOR, spontan soluyan bilinçsiz bir hastanın izlenmesi sırasında altı prensipte birleşmeyi önermektedir.

Kazazede mümkün olduğunca gerçek yan pozisyona yakın tutulmalı, hastanın başı sıvıların serbestçe direne edilmesine izin verecek şekilde olmalıdır.

Pozisyon stabil olmalıdır.

Göğüs kafesi üzerinde, solunumu bozabilecek herhangi bir basıdan kaçınılmalıdır.

Muhtemel servikal vertebra hasarları özellikle dikkate alınarak, hastanın kolay ve güvenli bir şekilde yan pozisyona veya gerektiğinde sırtüstü pozisyona çevrilebilmesi mümkün olmalıdır.

Hastanın iyi bir şekilde izlenebilmesi ve hava yollarına yaklaşım mümkün olmalıdır.

Pozisyon, hastada bir yaralanmaya veya mevcut yaralanmaların artmasına neden olmamalıdır.

Recovery Pozisyonunun Uygulanışı:

Hastanın her 2 bacağının düz bir şekilde durmasını sağlayınız.

Size yakın olan kolunu vücuduyla dik açı yapacak şekle getiriniz; kolu dirsekten de bükerek, kalite önkol arasında doksan derecelik bir açı oluşmasını sağlayınız ve elini avuç içi yukarıya bakacak şekilde yerleştiriniz.

Size uzakta kalan kolunu göğüs kafesini çapraz kayacak şekilde ve elini size yakın olan omzuna doğru; avuç içi yere, el sırtı hastanın yanağına bakacak şekilde yerleştiriniz.

Size uzakta kalan kolunu göğüs kafesini çaprazlayacak şekilde ve elini size yakın olan omzuna doğru; avuç içi yere, el sırtı hastanın yanağına bakacak şekilde yerleştiriniz.

Size uzak kalan bacağı diz eklemenin hemen üst kısmından ve bacağın arka tarafından, tutarak öne doğru çekiniz. Ayak tabanının yere basar durumda kalmasını sağlayınız.

Bir elinizle yanağının yanına yerleştirdiğiniz elini, diğer elinizle de bacağından tutarak hastayı size doğru yan yatacak şekilde çeviriniz. Gerekli ise, hastanın yanağı altında kalan elini, başı geriye doğru itilmiş pozisyonda tutabilecek şekilde ayarlayınız.

Üstte kalan bacağı, hem kalça hem de diz eklemi dik açı yapacak şekilde ayarlayınız.

ERC’ nin önerdiği recovery pozisyonunun üst extremitelerde kan akımını etkileyeceği konusunda birkaç yeni rapor bulunmaktadır. Bunlar, ventral pozisyona getirilmiş alttaki kolu çaprazlayan üstteki kolun, kan damarları ve muhtemelen de sinirler üzerine bası yaptığını ifade etmektedirler. Bu konuda yayınlanmış veriler yetersiz olduğu gibi ERC 1992 kılavuzunda recovery pozisyonunun uygulanması halinde altta kalan kol ve ön kolun periferik dolaşımının izlenmesini ve bu kol üzerindeki bası süresinin minimum sürede olması için önlem alınmasını önermektedir.

Solunum Yollarının Yabancı Cisimlerle Obstrüksiyonu :

Erişkinde en sık rastlanan nedenleri, protektif laringeal reflexlerin kaybı, gastrik muhtevanın ve kanın aspirasyonu ve iyi çiğnenmemiş büyükçe bir gıda parçasıdır.

Solunum yolu obstrüksiyonu respiratuvar distres, stridor “wheezing” ve öksürükle kendini belli eder. Hava akımı azalır, hasta konuşamaz, soluyamaz. Siyanoz gelişir. Gelişmekte olan obstrüksiyonun belirtisi olarak hasta elleriyle boynunu tutar veya işaret eder. Buna “Üniversal Distres Belirtisi” adı verilmektedir.

Tedavi:

Yeterli hava girişi çıkışı varsa öksürmeye teşvik edilmeli, hastanın henüz ayakta durabildiği bu dönemde onun arka tarafında yer alınmalıdır.

Solunum ve öksürük zayıflar veya kaybolursa, siyanoz geliştiği saptanırsa derhal girişimde bulunmalı.

Belirgin bir yabancı cismi parmaklarınızla, olanağınız varsa laringoskop yardımıyla direk görerek, aspiratör veya Mogill pensi yardımıyla çıkarınız. Olanaklarınız yoksa solunum yolunun açık tutulmasını sağlayıp sırta vurma, abdaminal bası, toraksa bası yapma, yan pozisyon uygulanması denenebilir.

Hasta ayakta duruyorsa;

Hastanın yanında ve hafifçe arkasında durunuz.

Bir elinizle toraks kafesinden destek olun, öne doğru hastayı eğiniz. Yerçekimi etkisinden yararlanmak için hastanın başı mümkün olduğu kadar toraksından aşağıda tutulmaya çalışılmalıdır. Böylece yabancı cisim yer değiştirecek olursa, solunum yollarında daha aşağıya gitmesi yerine ağızdan dışarıya doğru çıkar.

Diğer elinizin avuç içi ile hastanın iki skopulası arasına beş defa kadar kuvvetlice vurunuz.

Hasta yatıyorsa;

Yüzü size bakacak şekilde yan çeviriniz. Toraksını, uyluk bölgenizle destekleyin, başını geriye doğru itip diğer elinizle iki skopula arasına, beş defaya kadar kuvvetlice vurunuz. Bu vurma yöntemi hastanın pozisyonu ne olursa olsun expirasyon sırasında olmalıdır.

Sırta vurma yöntemi başarılı olmazsa abdaminal bası (Heimlich Moneurosı) uygulanmalıdır.

Pozisyonda muhtemel yaralanmalar düşünülerek dikkatli davranılmalı, baş, boyun ve gövde birlikte kalıp halinde çevrilmelidir. Tanı konur konmaz 4 extremitenin 15 saniye süre ile 900 yukarda tutulması kalbin çalışmasını sağlayabilir. Venöz dönüşü kolaylaştırmak üzere bacaklar 30-400 yukarıda tutulmalıdır. CPR ‘nin ilk fazında;

A › airway

B › breathing

C › circilation şeklinde değerlendirilip müdahale edilmeli.

Hava Yolu Açılması : Kas tonusunun olmaması nedeniyle dil ve/veya epiglot hava yolunu tıkar. Bağlı olduğu alt çenenin öne doğru kaldırılması ve başın arkaya atılması ile dil foren arka duvarından uzaklaşır ve hava yolu açılır. ancak boyun travması kuşkusu varsa boyun hareket ettirilmeden iki elle mandibula köşeleri kavranıp kaldırabilir. Ağız içinde görülen yabancı madde veya kusmuk varsa uzaklaştırılır. Bunun için özel bir alet arayarak zaman kaybedilmemelidir.

Hemlich manevrası, diaframın altına yapılacak ani bir itme ile diaframın yükselmesi, AC içindeki havayı dışarı doğru zorlayarak yabancı cismi atacak yapay bir öksürük rolü oynayabilir. Yabancı cisim çıkıncaya kadar 6-10 kez tekrarlanabilir. Hasta oturur veya ayakta ise kurtarıcı hastanın arkasına geçer. Bir elini yumruk haline getirerek baş parmağı hastanın karnına değecek şekilde göbek ile xifoid arasına yerleştirir. Diğer eli ile de yumruğunu kavrar ve yukarı doğru kısa ve hızlı bir hareketle bastırır. Hasta çocuksa bu işlem çocuğu arkadan kavrayıp kaldırarak yapılır veya bebekse sırtına vurulur. Bu yöntemin en önemli tehlikesi organ yaralanması olasılığıdır.

Solunum

Ağızdan ağza solunum

Ağız-buruna solunum

Ağız-stomaya solunum (Trokeostomili hastalarda)

Ventilasyonun yeterliliği göğsün yeteri kadar kalkıp kalkmadığı gözlenerek ve ekzolasyon sırasında gazın dışarı çıkışı dinlenerek kararlaştırılır. 800-1000 ml. Hava yeterli ventilasyon sağlar. Expiryum pasif olarak atmosfere verilir. Uygulayıcının expirasyon havasındaki O2 (x 16-17) AC de önemli bir patoloji yoksa ve tiolal volümün 2 misli volüm verildiğinde yeterli olmakta ve 75-80 mmHg PO2 sağlamaktadır. Bu solunum başlangıçta 1-1,5 saniye süreli ve 2 kez yapıldıktan sonra kardiak masajla koordine edilerek sürdürülür.

Dolaşım

Kordiak Masaj : Externol veya internal yolla yapılabilir. Sert bir zemine yatırılan hastanın göğüs kafesinin sternumunun alt yarısı hizasında ritmik olarak sıkıştırılması demektir. Bu şekilde inmatorasik basınç artışı ve-veya kalbin direkt olarak sıkıştırılması ile vital organlara dolaşım sağlanır. AC’lere giden kan, masajla koordine bir şekilde yapılan solunumla oksijenlenir. İyi bir kordiak masaj ile 100 mm Hg üzerinde sistolik basınç sağlanabilir; ancak diostolik basınç düşük olup, ortalama kan basıncı 40 mmHg dolayında seyreder. Bu sırada kalbe yakın bir venden, bu mümkün değilse intiotekol olarak adrenalin verilmesi akemimetik etki ile VK yaparak aortik basıncı yükseltir, koroner perfüzyonu arttırır.

Masaj yapılırken, hastanın bir yanında durularak, bir el ayasının proksimal kısmı sternumun alt yarısı üzerine, diğer el de paralel olarak bu elin üzerine yerleştirilir. Parmaklar ya düz olarak ya da birbirine kenetlenmiş şekilde ve göğse değmeyecek şekilde tutulur. Kollar bükülmeden ve sternuma dik bir şekilde tutularak kompresyonun sadece sternum üzerine gelerek daha etkili olması sağlanır.

Kompresyonların normal erişkinde sternumda 3,5-5 cm’lik bir çökme yapması gerekir. Her kompresyondan sonra eller kaldırılmadan baskı kaldırılarak, göğsün normal halini alması sağlanır. Kompresyon süresi ve aradaki bekleme süresi eşit tutulmaya çalışılır.

Eksternal Kardiak Masaj Ve Ventilasyonun Koordinasyonu:

Arrest tanısı konur konmaz yapılan iki ventilasyondan sonra;

Uygulayıcı tek kişi ise; Dakikada 80 civarında bir hızda olacak şekilde 15 masaj: 2 ventilasyon işlemi dört kez tekrarlanır ve karotis nabzı kontrol edilir. kontrol süresi 5 saniyeyi aşmamalıdır.

İki uygulayıcı varsa oran 5:1 olmalı; solunumu yapan aynı zamanda nabız ve solunumu izleyerek değerlendirme yapmalıdır.

Hasta entübe ise, senkronizasyona gerek kalmadan dakikada 12-15 solunum yaptırılabilir.

Eksternal Kardiak Masajın Etki Mekanizması:

Kalbin sternum ile vertebral kolon arasında sıkıştırılmasının ventriküller içinde basıncı artırdığı; mitral ve tiküspit valvleri kapatarak kanın akciğerler ve aortaya atılmasını sağladığı; bası kalktığında da toraksın genişlemesi ile oluşan negatif intratorasik basınç etkisi ile venöz dönüşün arttığı; kapakların açılarak ventriküllerin dolduğu kabul edilmekte idi (kardiak pompa teorisi). Ancak bu geleneksel teoriye karşılık torasik pompa mekanizması ileri sürülmüştür. Buna göre dolaşımın sağlanmasında asıl etken eksternal göğüs masajı ile artan intratorasik basınçtır. Bu basınç bütün intratorasik vasküler yapılara yansımaktadır.

Arterler basınç etkisi ile kollabe olmadıklarından, basınç intratorasik arterlerden ekstratorasik arterlere aynen iletilmektedir. Venöz valvler ve venlerin kollobe olması ise basıncın ekstratorasik alana iletilmesini önlemektedir. Bu şekilde oluşan ekstratorasik arteriovenöz basınç gradienti kanın dolaşımını sağlamaktadır. Bu görüşe göre kalp masajı sırasında kan sol ventrikülden aortaya atılmakta, bası kalktığında da sağ kalbe, akciğerlere ve sol kalbe gitmektedir. Muhtemelen her iki mekanizma da geçerli olup, hangisinin daha etkili olacağı, kalbin büyüklüğü, göğsün ön-arka çapı, esnekliği ve kompresyonların gücü gibi etkenlerle belirlenmektedir.

Prekordial Yumruk:

Monitorize hastada fibrilasyon veya tam bloğa bağlı asistoli geliştiğinde ya da monitorize olmayan hastada arrest hemen fark edildiğinde, sternumun orta kısmına, yumruk şeklindeki elin yumuşak kısmı ile 20-30 cm. yukarıdan bir darbe vurulması normal ritme dönüşü sağlayabilir. Bu bir tür mekanik defibrilasyon veya kardioversiyon olarak kabul edilir.

CPR sonunda;

Normal kalp fonksiyonu döner.

Kalp atımı döner, ancak yetersizdir, bu durumda başta adrenalin olmak üzere pozitif inotrop etkili ilaçlarla desteklenir.

Fibrilasyon tanısı konur konmaz defibrilasyon yapılır.

Aktif tedaviye karşın, normotermik bir kişide kalp aktivitesi 30-60 dakika içinde başlamazsa (kardiak ölüm, EKG’de düz çizgi) CPR sonlandırılabilir.

Ölüm:

Klinik ölüm solunum, dolaşım ve beyin fonksiyonunun durması demektir.

Serebral (Kortikal) ölüm de özellikle neokorteks olmak üzere serebrumun irreversibl nekrozu söz konusu olup EEG aktivitesi yoktur.

Beyin ölümü ise beynin tamamının (serebrum, serebellum, orta beyin ve beyin sapı) irreversibl nekrozu ile ortaya çıkar. EEG aktivitesi, kranial refleksler ve spontan solunum yoktur. Beyin ölümünün klinik tablosu belirdikten sonra solunum yapay olarak sürdürülse bile kalp 72 saat içinde durur. Bunun nedeni beyin ödemi, herniasyon ve medüller merkezlerin tahribidir.

Beyin Ölümü Kriterleri :

En az 30 dakika süre ile izoelektrik EEG kaydı.

3 dakikalık apne sırasında (PCO2 düşük olmamalıdır) hiç spontan solunum hareketi olmaması.

Kranial sinir refleks ve yanıtları olmaması.

- Dilate ve fikse pupiller

- Kornea refleksi (-)

- Şiddetli ağrılı uyarana (supraorbital baskı) yanıt (-)

- Üst ve alt solunum yolu uyarısına (asprisasyon) yanıt (-)

- Başın çevrilmesi ile gözün hareketi (okulosefalik refleks) (-)

- Kulaklara buzlu su irrigasyonu ile gözün hareketi (okülovestibüler refleks) (-)

Spontan kas aktivitesi, titreme, deserebrasyon veya dekortikasyon pozisyonu olmaması.

Atropin ( 1mg) ile kalp hızının 5 atım/dakikadan fazla artmaması

Beyin ölümü kararı en az 2 hekim tarafından verilmelidir.

Biyolojik ölüm (panorganik ölüm), resüsitasyon işlemi yapılmadığında, klinik ölümü takiben gelişir ve otolizle devam eder. Dolaşım durmasını izleyen 1 saat içinde nöronlar, 2 saat içinde sırası ile kalp, böbrekler, akciğerler ve karaciğer nekroze olur. Cilt saatler, hatta günler geçtikten sonra nekroze olur.

Bitkisel hayat. Bilinç hariç diğer fonksiyonlar normale dönmüşse bitkisel hayattan söz edilir. EEG aktivitesi ve bazı refleksler vardır.

ÇOCUK VE BEBEKLERDE CPR

Pediatrik hastalarda kardiak arrest nadiren primer olarak kardiak kaynaklıdır. Sık görülen nedenlerin başında yabancı cisim aspirasyonu, boğulma, travma, yanıklar, zehirlenme veya üst solunum yolu enfeksiyonu sonucu gelişen asfiksi, ani bebek ölümü sendromu gelmektedir.

Tanı konur konmaz A, B ve C basamakları gerçekleştirilir.

Hava yolu baş ve boyun pozisyonu ile ayarlanır. Ancak baş aşırı derecede geri atılmamalıdır. Bu, hava yolunu daraltabilir.

Yapay solunum bebekte ağız ve burna birlikte küçük volümde ve hızlı olarak yapılır. solunum hızı bebekte 30, çocukta 20 dakika olmalıdır. Akciğerlerin bu şekilde ventilasyonunda bir güçlük varsa obstrüksiyondan kuşkulanılmalıdır. Yabancı cisim aspirasyonlarında parmakla farenksin taranması, sırta veya göğse vurulması etkili olabilir.

Masaj bebekte sternum ortasına 2-3 parmakla 1,5-2,5 cm.’lik kompresyon; çocukta bunun biraz aşağısında tek el ayasının arka kısmı ile 2,5-3,0 cm. kompresyon sağlayacak şekilde yapılır. bebeğin göğüs kafesinin iki el arasına alınması ve baş parmaklarla sternuma masaj yapılması da önerilen bir yöntemdir. Kardiak masaj sayısı bebekte 100, çocukta 80 dakika olmalıdır. Nabız karotisten izlenir. Ancak 1 yaş altındaki çocuklarda bu güç olabilir. Dirsekle omuz arasında kolun iç kısmında brakial arter nabzı daha rahatlıkla hissedilebilir. Çocuklarda, özellikle bebeklerde fibrilasyon az görülmekle birlikte, defibrilasyon gerekirse, uygun boyda elektrot (4,5 ve 8,0 cm. çapında) ve 2 jul/kg. enerji kullanılarak yapılır. bu yetersiz olursa 4 jul/kg.’a çıkılabilir.

YENİ DOĞANDA CPR

Yeni doğan bebek 30 saniye içinde solumaya başlamalı; 90 saniye içinde de solunumunu düzenli olarak devam ettirebilmelidir.

Resüsitasyon Gerekli (Apgar skoru <8) İse;

Bebek sırt üstü yatırılıp, başı hafifçe geriye atılır. Gerekirse çene kaldırılır ve airway konur. Maske-balon sistemi ile oksijen verilir.

Ağız, farenks ve üst solunum yolu aspire edilir. aspirasyonlar arasında oksijenlenme için yeteri kadar zaman bırakılmalıdır.

Eksternal uyarılar uygulanır. Genellikle bebeğin kurutulması ve aspirasyonlar solunumun başlaması için yeterli taktil uyarıyı sağlar. Ayrıca ayak tabanının fiske veya tokatla uyarılması, bebeğin sırtının ovulması da solunumu başlatabilir. Bunlara rağmen, solunum güçlenmez ve nabız (apeks veya göbek kordonu dibinden) 100/dakika altına düşerse mümkünse endotrakeal entübasyon yolu ile solunum gerekir. Solunum 30-60/dakika hızda olmalı ve her 5 solunumda bir, inspirasyon 2-3 saniye sürdürülerek akciğerin açılmasına yardımcı olunmalıdır.

Kardiak masaj, bebeğin göğüs kafesi iki el içine alınarak baş parmaklarla sternum alt yarısı üzerine 1-2 cm. çökme sağlayacak şekilde bastırılarak ve 100-150/dakika hızda yapılır. solunum yaptırmak için kardiak masaja ara vermeye gerek yoktur.

İLERİ YAŞAM DESTEĞİ (İYD) (Advanced Life Support, ALS)

Bu aşama; özel aletler, beceri ve ilaçlarla, solunum ve dolaşımın sürdürülmesi, tanı konması ve nedenin tedavisi için yapılan girişimleri kapsar. İleri Yaşam Desteği ABC’nin devamı olan DEF harfleri ile ifade edilebilmektedir. D- Drugs and fluids (ilaçlar ve sıvılar), E- EKG (monitorizasyon), F- Fibrilasyon tedavisi (defibrilasyon) olarak belirtilmektedir.

İNTRAVENÖZ İNFÜZYON VE KPR DA KULLANILACAK İLAÇLAR

İlaç Uygulama Yolları :

A – iv yol : KPR sırasında ilaç uygulama yolu olarak iv yol halen optimal seçenek olarak kabul edilmektedir ve hemen bir intravenöz yol açılması (periferik veya santral ven kanülasyonu) Klas I uygulamadır. IV girişim yalnızca ilaçları vermek için değil, akut sirkülasyon yetmezliğinde gelişebilen rölatif hipovolemiyi düzeltmek için de gereklidir. KPR sırasında total flowun azalması ve sirkülasyon zamanının uzaması venöz dönüşü azaltır ve ilacın periferden santrale ulaşmasını geciktirir. Bu nedenle ilaçların verilmesi için en ideal yol santral venöz yoldur. Eğer periferik yol kullanılıyorsa ilaç uygulamasından sonra 20-50 ml. SF enjekte edilerek ilacın kalbe daha çabuk ulaşması sağlanmalıdır. Çünkü KPR sırasında kardiyak output çok azalmış ve kan akımı çok yavaşlamıştır.

B – Endotrakeal yol: Venöz yoldan ilaç uygulaması gecikiyorsa adrenalin, lidokain ve atropin, naloxone, bretylium, propranolol ve isoproteronol) endotrakeal tüpten uygulanabilir. Bu ilaçlar, iv dozun en az 2 katı olacak şekilde 10 ml. SF ile sulandırılarak Endotrakeal verilebilirler. Çocuklarda ise iv dozun aynısı 1-2 ml.ye dilüe edilerek verilir. Toraks kompresyonları sırasında toraks içi basınç artacağı için endotrakeal yoldan ilaç verilmesi sırasında çok kısa bir süre için kompresyonların durdurulması uygun olacaktır.

C – İnterosseoz yol: Pediatrik hastalarda intraosseoz yolun da etkinliği nedeniyle, 6 yaşın altındaki çocuklarda kullanımı önerilmektedir.

D – İntrakardiyak yol: En son çare olarak başvurulmalıdır.

İV İnfüzyon:

Akut kan kaybı olan hastalarda kan volümünün ekspansiyonu gereklidir. Bu durum tam kan, kristalloid ve kolloid solüsyonlarla sağlanabilir. Hipovolemi, hipotansiyon ve özellikle sağ ventrikülde miyokard infarktüsü geçirmiş olanlarda volüm ekspansiyonu yararlı olabilir. Volüm açığı belirtisi göstermeyen kardiyak arrest olgularında ise volüm yüklenmesi önerilmemektedir.

KPR sırasında mayi olarak serim fizyolojik veya Ringer Laktat kullanılmalıdır. %5 Dextroz verilmemesi önerilmekle birlikte henüz kabul edilebilir durumdadır. KPR sırasında verilen %5 Dekstroz beyinde laktik asit artışına neden olarak nörolojik iyileşmeyi bozar ve mortaliteyi artırır. Dekstroz yalnızca hastanın hipoglisemik olduğu biliniyorsa verilmelidir. Uzayan KPR sırasında kan şekeri progresif olarak artar. Kan şekeri artması nörolojik defisite neden olmaktan çok defisitin arttığının göstergesidir. Ayrıca bütün ilaçlar serum fizyolojik içinde stabildir ve SF ile hazırlanabilir.

KPR ‘da Kullanılan İlaçlar:

Vazopressörler (Adrenalin) :

Adrenalin periferik vazokonstriksiyon oluşturmak için 100 yıl önce kullanılmış ve asistolideki hayvanlarda kalbi tekrar çalıştırdığı gözlenmiştir. 40 yıldır da kardiyak arrestin farmakolojik tedavisinin başlıca dayanağı olarak adrenerjik ajanların kullanılması savunulmuştur. Miyokard ve berebral kan akımını artırdığına şüphe yoktur.

Adrenalin 1890’dan beri resüsitasyonda kullanılmaktadır. Hem alfa hem beta reseptürlere etkili güçlü sempatomimetik bir ajandır.

Alfa Reseptüre etkisi:

Sistemik vaskuler direnç artar.

Arteryel kan basıncı yükselir.

Serebral ve koroner kan akımı artar.

Beta 1 reseptürlere etkisi:

Kalp atım hızı artar.

Myokardin kasılma gücü artar.

Myokardin oksijen tüketimi artar.

Otomatizm artar.

Adrenalinin resüsitasyonda etkinliği, onun alfa adrenerjik özeliğinden kaynaklanmaktadır. Periferal ve aortik diyastolik basıncı artırır ve buda; koroner perfüzyon basıncını ve myokardiyal kan akımını artırmaktadır. Alfa adrenerjik özelliği olan ilaçların adrenalin, fenilefrin, metoxamin, dopamin) beta özelliklerine bakılmaksızın; benzer şekilde başarı sağladıkları, fakat alfa etkesi olmadan beta agonist olan ilaçların (İso, proterenol, doputamin); plasebodan daha etkili olmadıkları gözlenmiştir.

Alfa adrenerjik bblokerlerin resüsitasyonu engellediği, beta adrenerjik blokerlerin ise bir etkisinin olmadığı da gösterilmiştir.

Adrenalinin beta adrenerjik etkisi, kardiyok arrest sırasında potansiyel zararlı etkidir. Fibrile kalpte; adrenalin, oksijen tüketimini artırır v eendokardiyal / epikardiyal kan akımı oranını azaltır.

KPR sırasında, adrenalin uygulaması sonrasında myokardiyal laktat üretiminin değişmemesi, artmış koroner kan akımının; oksijen destek/ihtiyaç oranını iyileştirmediğini göstermektedir. Bir çalışmada, yüksek doz adrenalin kullanımının; resüsitasyon sonrası erken dönemde; taşiaritmiler ve hipertansiyon nedeniyle ölümleri artırdığı rapor edilmiştir.

Adrenalinin kalp dolaşım durmasında optimal dozu son yıllarda tartışma konusu olmuştur. Toplam 2415 hastada 1 mg (yaklaşık 0,02 mg/kg) ila 0,1-0,2 mg/kg adrenalin dozlarının karşılaştırmalı sonuçları arasında yaşam oranı yönünden farklılık bulunmamıştır. Yüksek doz adrenalinin aynı zamanda dezavantajı da gösterilememiştir. Enteresan olan sonuç, yaşayanların başarılı erken defibrile olan hastalar olduğudur.

Domuzlarda yapılan bir araştırmada; standart adrenalin dozu (0,0 mg/kg) koroner perfüzyon basıncı ve kan akımı için yetersiz olduğu saptanmıştır. 0,2 mg/kg dozundaki adrenalin hemodinamiği iyileştirmiş ve başarılı resüsitasyon sağlamıştır.

Ne yazık ki; çalışma sonuçları, yüksek doz adrenalinin suruiyi düzelttiğine dair verileri kesinleştirememektedir. Domuz kardiyak arrest modellerinde standart ve yüksek doz adrenalinin karşılaştırıldığı 2 randomize çalışma vardır. 24 saatlik surui ve nörolojik durum açısından 2 doz arasında fark bulunamamış, ancak yüksek doz adrenalin alanlardan erken postresüsitasyon dönemde hiperdinamik durum nedeniyle daha fazla ölüm olduğu kaydedilmiştir.

Yapılan 4 çalışmada, standart doz (1-2 mg) ile yüksek doz (5-10 mg) adrenalin insanlarda araştırılmış v ehepsi hastane dışında ilk bulunan kardiak arrest hastaları imiş. Retrospektif, randomize, çift kör çalışmalardan ikisi yüksek doz aleyhinde iken, diğer 2 çalışmada fark bulunamamış. Çalışmaların hiç birinde surui ve taburcu olma konusunda fark yokmuş.

Sonuçta, yüksek doz adrenalin faydalı olabilir. Geç KPR döneminde katekolaminlere cevap daha az olduğundan; belki daha güvenli kullanılabilir. Şayet invazif monitörizasyon yapılamıyorsa, standart doz adrenaline cevap azsa, adrenalin dozu artırılabilir.

Kalp hızını, kalbin kasılma gücünü, sistemik vasküler rezistansı, kan basıncını, miyokardın oksijen tüketimini v eperfüzyon basıncını artırır.

Doz; a- 3-5 dakika da bir 2-5 mg. iv puşe, b- 3 dakika aralıklarla önce 1 mg. sonra 3 mg. sonra 5 mg. c- 3-5 dakikada bir 0,1 mg/kg iv.

Yüksek doz adrenalinin, hayvan modellerinde standart doza oranla sistolik ve diastolik kan basıncını, koroner ve serebral perfüzyon basınçlarını artırıp spontan sirkülasyonu geri döndürerek yaşam süresini ve sesüsitasyon başarı oranlarını artırdığı gösterilmiştir. Maalesef insanlardaki klinik deneyimler daha az kesinlik göstermektedir ve insanlarda arrestten sonra yaşama dönme ve nörolojik iyileşmeyi kesin bir şekilde artırdığı konusunda çok az delil vardır. Yüksek doz adrenalinle yapılmış bazı klinik çalışmalarda kardiak arrestten sonra spontan sirkülasyonun iyileşme oranında hafif bir artış görülmekle birlikte yaşama dönme ve nörolojik iyileşme oranında artış gözlenememiştir. Deneysel ve klinik çalışmalar arasındaki bu farklılık; altta yatan patolojilerin farklı oluşuna, İYD uygulanmadan önce uzun zaman geçmesine ve uzun bir kardiak arrest döneminden sonra adrenalin verilebilmesine bağlı olabilir. Ayrıca yüksek doz adrenalin uygulaması, miyokard oksijen tüketimini artırması, endokardiyal, epikardiyal ve pulmoner kan akımlarının ters yönde etkilenmesi ve kontraksiyon band nekrozu olarak bilinen miyokard hasarı modeline de kapsamak üzere, resüsitasyon sonrası dönemde zararlı olma olasılığı vardır.

Günümüze kadar insanlara üzerinde kesin sonuçlar ortaya koyabilecek çalışmalar yapılamadığı için adrenalin endikasyonu, dozu ve dozlar arasındaki zaman aralığı konusundaki görüşlerde değişiklik yapılmamıştır. Erişkin KPR da adrenalinin 1 mg. dozunda ve 3 dakikada bir verilmesi konusundaki görüş devam etmektedir.

Pediatrik vakalarda ilk doz 0,01 ml/kg., sonra 3-5 dakikada bir 0,1 mg/kg. doz önerilmektedir. Yeni doğanda intraserebral kanama riski olduğundan önerilen doz 0,01-0,03 mg/kg.dır.

Diğer adrenerjik ve nonadrenerjik vazopressörler konusundaki deliller sınırlıdır. Deneysel olarak vazopressin ile belirgin derecede yüksek koroner perfüzyon basınçları sağlanabildiği ve spontan dolaşımın yeniden başlamasına ilişkin ilk veriler ümit verici olduğu halde, günümüzde adrenalinden başka hiçbir vazopressör önerilmemektedir.

Sodyum bikarbonat:

Eskiden çok sık uygulanırken son çalışmalarla kardiyak arrestin ilk 10 dakikada ki asidoz nedeninin metobolik değil respiratuar kökenli olduğu gösterilmiş ve verilişine kısıtlamalar getirilmiştir. Sodyum bikarbonat uygulaması ile defibrilasyon eşiğinin değişmediği, alkaloza bağlı istenmeyen etkilerin ortaya çıktığı, miyokard depresyonu ve hiperosmoolarite geliştiği, hücre içine daha fazla CO2 geçerek asidozu artırdığı ve kardiyak arrest prognozunu etkilediği belirtilmektedir.

Sodyum bikarbonat uygulaması: Klas 1: Hiperkalemi varlığı, Klas IIa: Bikarbonata cevap veren asidoz mevcudiyeti, trisiklik antidepresan aşırıdozu, bazı aşırı doz vakalarında idrarın alkalileştirilmesi için, Klas IIb: Entübe ve uzamış arrest, uzamış arrest sonrası spontan sirkülasyonun geri dönmesi ve Klas III: Hipoksik laktik asidoz olarak kabul edilmiştir.

Kardiyak arrest ile birlikte olan asidozu düzeltmenin en iyi yolu dolaşımın restore edilmesini sağlamaktır. Tedavide en önemli faktör yeterli ventilasyon ve efektif göğüs kompresyonunun mümkün olduğunca çabuk yapılmasıdır. Ciddi asidozda (pH<7.1, BE<-10), kardiyak arrest hiperkalemi veya trisikli antidepresan aşırı dozu gibi spesifik durumlara bağlı gelişmişse, akıllıca kullanımı önerilmektedir. Sodyum bikarbonat %8.34 lük solüsyondan 50 ml. Uygundur. Daha sonraki uygulamalar kan gazı analizine göre yapılmalıdır ve asidozun tamamı düzeltilmemelidir.

Antiaritmik Ajanlar:

Lidokain: 1992 standartlarında ventriküler fibrilasyon ve nabız alınamayan ventriküler kaşikardide kullanımı Klas Iıb. olarak tanımlanmıştır. Bunun nedeni genel uygulamada geç dönemdeki kullanımının etkinliğinin gösterilememesi olmuştur. Bununla birlikte Lidokain diğer ilaçlardan daha etkilidir. Bu nedenle önceki önerilerde bir değişiklik oluşturulmamıştır. DF ve adrenalin uygulamasından sonra devam eden VF ve VT de prematür ventriküler kontraksiyonların kontrol altına alınmasında önerilmektedir.

Terapotik lidokain seviyelerine ulaşmak ve bunu devam ettirebilmek için 1-1,5 mg/kg.lık bolus doz gereklidir. VF varsa veya DF ile adrenalin uygulaması başarısız oluyorsa 1,5mg/kg.lık başlangıç dozu önerilir. Doz 5 dakikada bir 1-1,5 mg/kg (total 3 mg/kg) olarak belirtilmektedir.

Önerilen diğer bir şema ise 0,5 mg/kg küçük dozların 8-10 dakikada total 3mg/kg olacak şekilde verilmesidir. Perfüzyonun yeniden başlaması ile 2-4 mg/dk.lık sürekli infüzyon tedavisi başlatılabilir.

Bretylium: Bir quaterner amonyum bileşiği olan bretilyum DF, adrenalin ve lidokaine cevap vermeyen, rezisyon VF ve VT ‘nin tedavisinde kullanılır. Seçilecek ilk antiaritmik ajan değildir. Başlangıçta 5mg/kg, gerekirse 5 dakikada bir 10 mg/kg. maksimal doz 30-35mg/kg. olacak şekilde 400 mg. 5 dakikada bir uygulanması önerilmektedir. İnatçı vakalarda defibrilasyonu kolaylaştırmak ve fibrilasyon eşiğini yükseltmek amacı ile lidokain ile kombine olarak kullanıla bilinir.

Atropin: Atropin kardiyak vagal tonusu azaltan, sinüs nodunun deşarj hızını artıran, atrio-ventriküler iletimi kolaylaştıran, parasempatolitik bir ajandır. Bu nedenle sinüs bradikardisinde, nodal seviyedeki atrioventriküler blokta yararlıdır. Kolinerjiklerin oluşturduğu sistemik vasküler rezistans ve kan basıncındaki düşmeyi geri çevirir. Bu nedenle 1992 ‘deki toplantıda İYD ‘de atropin kullanımında Klas I, AV blokta kullanımı Klas IIa (II. Derecede AV blokta dikkatli kullanılmalıdır, çünkü sinüs hızını artırdığından daha yüksek derecede bloğa dönebilir) Asistol ve EMD’de kullanımı ise Klas IIb. olarak kabul edilmiştir.

Atropinin asistolideki etkinliği konusundaki kanıtlar olgu sunumu ve küçük serilerle sınırlıdır. Asistolik durumun prognozu kötü ve atropinin etkisi sınırlı olduğundan bu durumda uygulanması düşünülmelidir. İV tek doz 3 mg.lık doz ise komplet vagal blokta yeterlidir ve asistolideki hastalarda atropin kullanılması düşünüyorsa bu doz önerilmektedir.

Diüretikler: Furosemid 0,5-2 mg/kg. akut pulmoner ödem veya serebral ödem tedavisinde gerekebilir.

Kortikostreoid: Membran stabilize edici etkisi bulunur. Histamin salınımını önler. Kapiller bütünlüğü korur. Doku perfüzyonunu artırır. Hipoksik serebral ödemi azaltır. Bu nedenle anaflaktik ve septik şoka bağlı arrestlerde yararlıdır. Hidrokortizon 1g. 6 saatte bir, Prednisolon 1 mg/kg., Deksametazon 0,2 mg/kg. dozda uygulanır.

KARDİAK ARREST RİTİMLERİ

ILCOR k. A. ritimleri ile ilgili yeni düzenlemeler getirmiş ve sadece 2 k. A. ritmi olduğu kabul edilmiştir.

Ventriküler fibrilasyon (VF) ve nabız alınamayan ventriküler taşikardi (VT).

Non VF/VT (Asistol veya nabızsız elektriksel aktivite –NEA- Pulsless electrical activity PEA veya eski adı ile elektromekanik dissosiasyon – EMD).

İki arrest ritmi arasındaki tek fark, VF/NT hastalarında defibrilasyonun gerekli olmasıdır.

Her koşulda kardiak arrestle karşılaşma olasılığımız düşünülürse ilk müdahale olarak prekordial vuruşun önemi anlaşılmış olur. Sternumun orta-alt 1/3 kısmına uygulanan bu müdahale ile ventriküler extrasistol oluşturulmaya çalışılır. Disritmi patogenezinde önemli rol oynayan reentry halkası böylece bloke edilmek istenir. Fakat mevcut disritmi provake olup hızı daha da artabilir.

Prekordial darbe uygulaması ile VT’nin sinüs ritmine döndürüldüğü, nabız alınamayan VT olgularında, bu manevranın etkinliğinin %11’den %25’e kadar değiştiği farklı makalelerde bildirilmiştir. Prekordial darbe, nabız alınamayan VT’nin; asistoli, VF ve nabızsız elektriksel aktiviteye dönmesine neden olabileceği için, defibrilatör ve pacemaker hazır bulunmadıkça, ayrıca nabız alınan VT olgularında uygulanmamalıdır.

Monitörize edilmiş arrest halinde, ILCOR “Prekordial thumb”, Closs I (kesinlikle yararlı) olarak önermektedir. AHA ise monitörize edilmiş arrest olgularında prekordial thumb’ı zorunlu olmayan (isteğe bağlı) bir teknik ve hastada nabız yoksa, defibrilatör hemen hazır değilse Class Iıb (yararlı olması mümkün) olarak kabul etmektedir. Tanık olunmayan arrestlerde ve çocuklarda da “Prekordial thumb” Class IIb öneri olarak sunulmaktadır.

VF / VT :

Ventriküler fibrilasyon(çizim): Anormal impuls oluşumu veya iletimi yada her ikisinin gelişmesi sonucu gelişen malign bir kardiak aritmidir. Tanımlanabilen bir QRS komplexi yoktur. Kalp hızı 250-600 / dk olup kaotik bir ritimdir. Kardiak output ve KB tespit edilemez.

VF başladıktan 2 dk. sonra müdahale edilirse, %80 olguda sistemik parfüzyonu sağlayacak ritim sağlanmış olur. Bunun için ilk müdahale elektriki defibrilasyondur. Defibrilasyonun başarısı gecikmenin her dakikası ile yaklaşık %10 azalır. VF ‘da 8 dk. Gecikme ile uygulanan defibrilasyon sonucunda nabızsız elektriki aktivite ve asistoli gelişme şansı artar. öte yandan fibrilasyon başladıktan sonra 2 dk. İçinde başlayan mekanik kompresyonla defibrilasyon için yaklaşık 12 dk. Süre kazanılabilir. Defibrilasyonla uygulanan elektriki aktivitenin tümü kalbe ulaşmaz. Burada torax direnci önemli rol oylar.

Göğüs şekli, ventilasyon fazı, elektrodlar arası alan, cilde jel uygulaması ile (%60 azalır), elektroda basınç uygulamakla (%25 azalır), önceki şokların rezidüel etkisi toraxa direncinde rol oynar. VF ve nabızsız ventriküler taşikardili olgulara tedavi yaklaşım planı şöyledir:

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy