‘teknik ned’ Arama Sonuçları

Charles Darwın Kimdir?

CHARLES DARWIN KiMDiR?

Düşünce tarihinde pek az bilimadamı Darwin ölçüsünde tepki çekmiştir. Evrim kuramını içine sindiremeyenler, onu hiçbir zaman bağışlamamışlardır.

Yaşadığı dönemde, “Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı, yoksa baban tarafından mı?” diye alaya alınmıştı. Günümüzde ise daha ileri giden , onu bir “şarlatan” diye karalamak isteyen çevreler vardır.

Bir bilim adamına gösterilen bu tepkinin nedeni neydi? Darwin kimdi? Ne yapmıştı?

Darwin küçük yaşlardayken de horlanmıştı hem de babası tarafından : “Seni, anlaşılan ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiçbirşey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır.”

Geleceğin, yüzkarası olacağı söylenen çocuk, biyolojinin anıt yapıtı Türlerin Kökeni’nin yazarı, tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Charles Darwin , sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirdi. Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiçbir şey esirgemeyen babası, başarılı ve saygın bir hekimdi. Dedesi , Erasmus DARWiN , evrim konusuyla ilgilenen tanınmış bir doğa bilginiydi. Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles, okulda parlak bir öğrenci değildi. Öğretmenleri arasında ona “aptal” gözüyle bakanlar bile vardı. Oysa bu bakış yüzeysel bir izlenimi yansıtmaktaysı. Sıkıntı, Charles’in okul proğramıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgilerinden kaynaklanıyordu. Hayvanlara özellikle de böceklere derin bir ilgisi vardı. Daha küçük yaşında onu saran bu ilgi, ileride belirginlik kazanan üstün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü.

Üniversitede, ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçti. Dönemin tartışma konuları arasında, canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekte idi.Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu; hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna etti. Edinburgh’dan Cambridge Üniversitesine geçen Darwin, burada da teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürdü; oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazandı. Bu arada Botanik ve Jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmadı. Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirdi; ama kilisede görev almaya eğilimi yoktu. Bir rastlantı aradığı olanak kapısını ona açtı. Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle’e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darwin’e, masraflarını kendisinin karşılaması koşulu ile , bu görev verildi. Ancak genç bilimadamının, babasının desteğini sağlaması kolay olmadı. 1831 yılında başlayan gezide Darwin, beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla , dünyanın henüz bilinmeyen pekçok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler topladı.Gözlemsel bilgiler edindi, notlar aldı.Doğa onun için tükenmez bir laboratuvardı.Özellikle Gallapagos ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda önemli ip uçları sağlamıştı.Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü, kimi türlerin ise değişen çevre koşullarında uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.Ülkesine döndüğünde Darwin’in yapması gereken şey , topladığı bilgileri işlemek, evrim olgusuna , kanıtlara dayalı açıklık getirmekti.Ne varki, bu kolay olmayacaktı.Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti.Sonra, evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı

Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama “evrim” denen bu değişimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darwin’e, 1938′de okuduğu bir kitap ışık tuttu. Thomas Malthus’un yazdığı Nüfus üzerine deneme adlı bu kitap, ilginç bir tez ortaya koyuyordu: Canlılar için yaşam, bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü, hemen her çevrede , nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum kuranlar çoğalır. 19.yy’ın acımasız kapitalizminin “laissez faire et laissez passer” (Türkçesi: Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler) sloganına da yansıyan bu düşünce, Darwin’in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur: Doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenektir.

Evrim düşüncesi, insanın kendi varlık kökenini bilme merakını da içermektedir.İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mitoloji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz.Ancak bilim öncesi açıklamalar, masalımsı birer öğreti niteliğindedir.Herşey gibi insan da tanrısal bir gücün ürünüdür.Gelişmiş dinlerde bile evrim düşüncesi yer almamıştır.

Evrimden ilk söz edenler ,M.Ö.6.yy da yaşayan İyonyalı filozoflar olmuştur.Thales tüm nesneler gibi canlılarında sudan oluştuğunu savunmaktaydı.Daha çarpıcı bir görüşü onu izleyen Anaximander’de bulmaktayız:”Canlıların kaynağı denizdir.Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık.” Gene o dönemin bir başka filozofu, HErakleitus, canlıların gelişmsinde , aralarındaki çatışmanın rolüne değinir.Bunlardan ikiyüzyıl sonra gelen antikçağın ünlü filozofu Aristotales’te evrim düşüncesi daha belirgindir.Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

· Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu,

· Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği,

· Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.

Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktur.Gerçek, kutsal kitaplarda açıklanmıştı. Evrim düşüncesi bir sapıklıktı.

Evrime bilimsel yaklaşım, Aydınlık çağının sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekledi. Bu alanda ilk adımı, Fransız doğa bilimci Buffon’un attığı söylenebilir. Buffon, canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristotales sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyuldu. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşılmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca , Buffon, “Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum diyerek sessizliğe gömüldü.

Ünlü İsveç botanikçi Linnaeus’un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışması, evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir. Darwin’in dedesi Erasmus Darwin de , Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi. Bu görüşü geliştiren Fransız doa bilimcisi Lamarck ise, evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturdu. Kısaca, “canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıklarıdeğişikliklerin (Bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanılış veya kullanılışsız nedeniyle de olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği” şeklinde özetleyebileceğimiz bu kuram, sağ duyuya yatkın görünmesine karşın , bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmadı.Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana, bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi, benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gücünü bugün de koruyan, daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darwin’e borçluyuz.1859′da yayımlanan ” TÜRLERİN KÖKENİ ” adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede birkaç yeni basım yapan kitap, insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı. Dönemin seçkin bilginlerinden T.H.Huxley’in şu sözlerinin, çağdaşı pekçok bilimadamının duygularını dile getirdiği söylenebilir.

Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik.Aradığımızı “Türlerin Kökeni” ‘nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı.Bilimsel görünen diğer açıklamaları bulamıyorduk.Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.

Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır :

· Canlı dünyada, yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim ;

· Doğal Seleksiyon dediğimiz , evrim sürecini işler kılan düzenek.Birinci nokta, türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi.İkinci nokta , evrimin, tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi.

Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon , başlangıçtan günümüze değin , değişik eleştirilere uğramıştır.Bu nedenle, ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir.

Darwin’in evrim kuramı, gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.İlk olgu, üreme biçimleri ne olursa olsun , canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir.İkinci olgu, bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır.Darwin, bu iki olgudan “yaşam savaşımı” ilkesine ulaşır.Üçüncü olgu, canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile ) az ya da çok belirgin farklılıklar sergilenmesidir.Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu, Darwin’e temel ilkesi olan doğal seleksiyon kavramını sunar.Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa , doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması, diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır.Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe, tüm eleştiri ve uğraşlara karşın, daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır.Ayrıntılarında kimi değişikliklere uğramakla beraber, kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını bir belirti ortada yoktur.

Newton yerçekimi ilkesiyle, devinim yasalarının, yersel ya da göksel, tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti. Darwin de yaşam savaşımı, doğal seleksiyon, çevreye uyum gibi birkaç ilke içeren kuramıyla, evrim olgusuna bilimsel açıklama getirdi; insanın ottan çiçeğe, maipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir parçası olduğunu gösterdi.

Kaynak : Bilim ve Teknik Dergisi / Ekim / 1993 sayısından alınmıştır

Kayhan Yalınkılıç

9-C

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Biyolojideki Son Gelişmeler

BİYOLOJİDEKİ SON GELİŞMELER

Biyolojik çeşitlilik Dünya üzerinde yaşamın sürdürülmesine olanak tanıyan sağlıklı ve dengeli bir küresel ortamın temelini oluşturur. Bir biyolojik gelişme, biyolojinin tüm çeşitliliğini içerisinde bulundurur. Bu gelişmeler aşağıda ana başlıkları ile anlatılmaktadır.

EVCİLLEŞTİRME SÜRECİ , KÖPEĞİ İNSANLAŞTIRDI :

Köpek, insana şenpanzeden daha benziyor. Bilim adamları köpeğin ilk olarak hangi tarihte ve nerede evcilleştiğini tartışa dursun, son araştırmalar köpeğin iyice insanlaştığı gösterdi. Evcilleşen köpek artık doğuştan mesajları kullanma yetisini geliştirdi. İnsanoğlu yalnızca kendi davranışlarını kavrayan saldırgan olmayan ve sadık türleri evcilleştirerek köpekler arasında doğal ayıklama gerçekleştirdi. Giderek bakıcılık görevi bile üstlenen köpek, sahibinin kan şekeri düştüğünde onu daha dikkatli izliyor ve hasta düzelene kadar yanından ayrılmıyor. 39 kromozom çiftine sahip köpeğin hızlı üreme yetisi sayesinde insanoğlu köpeği çok kısa süre içinde istediği gibi yetiştirebilmişti. Köpeğin insanla yakınlaşması evrim açısından büyük bir başarıyla sonuçlanmıştır. Köpeklerin neden bu şekilde davrandıkları bilimsel açıdan henüz kesin olarak kanıtlanmamışsa da bilim adamları düşük kan seviyesi sırasında salgılanan tipik ter kokusunun köpekler tarafından algılandığını tahmin ediyorlar.

İNSAN ASLINDA BİR BUKALEMUN MU? :

Bazı insanların koyu kazı insanlarınsa açık rengine sahip olmasının sırrı nihayet çözüldü. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanların deri renkleri güneşin ultraviyole işınlarının soğurulması ve yansıtılması arasında çok hassas bir dengeye göre ayarlanan hayati bir mekanizma var. Deri rengi biyolojik bir gereksinim. Kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar sarışın, çünkü sarı saçlar daha fazla ışığın kafatasından içeri girmesini sağlıyor. Ekvatora doğru inildikçe deri rengi koyulaşıyor, çünkü siyah saç ve ten güneş ışığının gereğinden fazla bedenimize girmesini engelliyor. Ten rengi bedenimizde hayati bir madde olan folik asitin yıkılmasını önlemek için koyulaştı. Folik asit bedenimizde sağlam kalarak gelişmekte olan embiryon sinirlerinin gelişmesinde çok önemli rol oynar. Hem biyolojik olarak yaşamsal hem de UV’ye karşı duyarlı. Bir diğer önemli madde olan Melanin, UV ışığını soğurur ve yayar. Deriyi renklendiren pigmentler ile UV arasında bir bağlantı var. Melanin güneş yanığından korumanın yanı sıra folik asit in bozulmasını da önlüyor.

BEBEK OLUŞUMUNUN BÜTÜN SIRLARI AYDINLANDI :

Bilim adamları bir bebeğin büyümesini gün ve gün izleyerek bütün gelişme aşamalarını saptadı ve embiryonun gelişiminde bilinmeyen sırları da ortaya çıkardı. İşte ilk 9 ay hakkında yeni öğrenilen bilgiler. Bebek ana gelişimini ilk üç ay içinde tamamlıyor. Kalp,akciğer ve beyin gibi hayati organların oluşumunu tamamlıyor. İnsan dahil bütün canlıların oluşumunda aynı biyolojik tornavidalar, alet-edevatlar kullanılıyor. Bebeğin sağlığı can alıcı noktalar annenin aldığı hava, içtiği su, aldığı ilaçlar, yediği yemeğin kalitesi, taşıdığı hastalıklar ve geçirdiği zorluklar. Ayrıca çevredeki zehirleyici maddeler. Bütün bunlar bebeğin hastalıklardan arınmış olması için çok önemlidir. Hamileliğin dördüncü günü İlk göze çarpan değişim hamileliğin dördüncü gününde gerçekleşir. Morula adlı 32 hücreli bir parça içi sıvıyla dolu bir çekirdek etrafına birbirinden farklı iki tabakanın oluşmasını sağlar. Blastosist denilen bu küre kütle rahminin duvarına yuva yapar kısa bir süre sonraysa hücrelerin dış tabakası plasente ve amniyon kesesine dönüşürken iç tabakada embiryonu oluşturur. 1. Hafta: Döllenmeden birkaç saat sonra oluşan zigot bir yaşam boyu sürecek olan hücre bölünmelerinin ilkine başlar. Bir hafta sonra hücrelerden oluşan bir küme, kendini rahim duvarına bağlar. 23. Gün: İlk gelişen, kendi üzerinde katlanarak embiryonun sırtında bir tüp oluşturan sinir sistemi olur. 32. Gün: Gelincikten daha büyük olmayan embiryondan kalp, gözler ve kas damarları oluşur. Beyin, hücrelerin dizildiği oyuklardan oluşan bir labirenti andırırken gelişen kollar ve bacaklar yüzgeçlere benzer. 40. Gün: Bu dönemde embiryon; bir fiil, domuz veya tavuk embiryonlarından farklı gözükmez hepsinde kuyruk, sarı kese ve temel solunum organları bulunur. 42. Gün: Embiryon artık koku duyusunu geliştirmeye başlar eller birbirinden kaba şekilde ayrılmış parmaklar belirginleşir. Boyutları embiryon,ilk 3 aylık dönemde hızla gelişir 12. Haftayla birlikte minyatür boyutlarda da olsa bir çok vücut sistemi bulunur. 52. Gün: Üzüm tanesinden çok büyük olmayan fetüs, artık burun deliklerine ve pigment leşmiş gözlere sahiptir. Gelecek 4 ay boyunca göre sinirleri oluşacağından fetüs, görme duyusunu kullanamayacaktır. 54 Gün: 2 ay sonunda yapılmasının büyük bir kısmını tamamlamıştır. Fetüsün tüm organları yerlerini almış gelişmeyi beklemeye başlar. Beyin hala herhangi bir bilişsel fonksiyona sahip olmayan hücre topluluklarından ibaret olan beyin, yeni oluşan kafatası içinde yer alır. Kalp: Fetal kalp bir yetişkin kalbin yalnızca %20 si oranında kan pompalasa da, kapakçıklara, 4 farklı odacığa ve şanta sahiptir. Mide: Annenin besin zengini kanı sayesinde mide doğumdan önce sindirim gerçekleştiremez. Göbek bağı: Başlangıçta bir saç teli boyutlarında olan göbek bağı embiryonu annenin plasentasına bağlamak için genişler ve gelişen bağırsakları içine alır. Yemek borusu: 4 hafta sonunda boru, nefes alma organlarından ayrılır ve sonunda da ağzı mideye bağlar. Böbrekler: artık böbrekler maddeleri kandan ayırmaya başlar 4. Haftadan itibaren tomurcuklanmaya başlayan akciğerler, ufak tüplere dallanmaya doğumdan sonra bile devam eder. Omurlar: bir kolyedeki inciler gibi omurgaya ait bu bölümler, daha sonra beyni vücudun geri kalan kısmına bağlayacak olan sinirlerle birbirlerine bağlanırlar. Karaciğer: doğuma kadar kırmızı ve beyaz kan hücreleri pompalayan karaciğer doğumla birlikte gerçek işlevine kavuşur. 84. Gün: hala plesenta içinde korunan fetüste küçük bir göğüs kafesi ve gözler ve kulaklar bulunur. Fetüs artık parmaklarını bile emmeye başlar. 7. Ay: İçeride ve dışarıda gelişim neredeyse tamamlanmıştır. Tırnaklar görünür ve beyin vücut sıcaklığını, ritmik solunumu ve böbreklere ait gerilmeleri kontrol etmeye başlar. 8 Ay: Depolanmış olan yağ, fetüsü dış ortamdan ayırır ve enerji kaynağı görevi görür. Giderek azalan alan, fetüsün ellerini ve ayaklarını gövdesine doğru çekmesine neden olur. 9 Ay: Bebek artık, spiral CT tarayıcısına sokulan annenin doğum kanalından çıkarılır.

ÇOCUĞUNUZ KIZ MI OLSUN ERKEK Mİ? :

Bebeğin cinsiyetini anne mi yoksa baba mı belirliyor? Bilim adamları hangi koşulların çocuğun cinsiyetinde baskın rol oynadığı konusunda çeşitli teoriler ortaya attı. Birçoğumuz çocukların cinsiyetinin şans işi olduğunu düşünürüz. Kız veya erkek mi olacağı eşit olasılıklarla karar verilen rastlantısal bir işlemdir. Bilim adamları ise doğanın, sadece yazı tura atmadığına inanıyor. Bilim adamlarını buna inanmaya iten birçok olay var.

Araştırma sonuçları, doğan erkek sayısının kadınlardan biraz daha fazla olduğunu gösteriyor.

Her 100 kıza karşılık 106 erkek

Bunun yanında daha ilginç bulgularda söz konusu.

Başkanlar ve lordlar gibi yüksek konumdaki erkeklerin erkek.

Dalgıç test pilotları ve marangozlarınsa kız çocuğa sahip olma eğilimleri daha fazla.

Mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklarda daha fazla erkek dünyaya geliyor.

Yaşlı erkeklerin ve baskın altındakilerin kızları oluyor.

Her savaş döneminde ve sonrasında ise etrafta düzinelerce erkek çocuk dolaşıyor.

Tüm bu sonuçlar; erkeklerin bazı durumlarda erkek çocuk sahibi olama olasılıklarının daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu yıl yapılan araştırma ise günde 20 den fazla sigara içen ebeveynlerin oğul sahibi olma olasılıklarının %45, hiç sigara içmeyenlerin ise %45 olduğunu belirlediler. Bilim adamları; ebeveynler farkında olmadan çocuklarının cinsiyetini belirleyebilir mi? Sorusu hala yanıtını arıyor.

ZEKADA BALIK TEORİSİ :

Aklımızı deniz kenarında bulmuşuz! Bilim adamları insanoğlu zekasının gizini buldu: balık, şempanze beyinli atalarımız istakoz, midye, karides ve diğer deniz ürünlerini tercih etmelerinden ötürü, şimdi dünyayı yöneten akıllı yaratıklara dönüşebildik. Bu şaşırtıcı fikir, sinir bilimcilerini, beslenme uzmanlarının , antropologların ve arkeologların katıldığı “insanın ileri zekasının kökenleri” konulu bir konferansta dile getirildi.Toronto üniversitesinden prof. Stehen Cunnane, “İnsan beynindeki evrimin gerçek nedeni, deniz ürünleriyle beslenmesidir” diyor. Bu “Balık teorisi”, balık ve balık ürünleri tüketmenin günümüz hastalıklarının tedavisine yardımcı olduğunu, öne süren çalışmalarda evrimsel destek sağlıyor.

GÜNEŞ IŞIĞI GİZLİ BİR KANSER ÖNLEYİCİSİ Mİ :

Bildiğimiz ve bilimin sıkça önümüze koyduğu bir gerçek: Aşırı güneş ışınları cilt kanserine yol açıyor. Ama şimdi yeni ve aykırı bir keşfin daha kapısı aralanıyor: Güneş ışığı aslında diğer kanserlere karşı koruyucu özellik taşıyor. D vitamini çeşitli kanserlerin riskini azaltıyor mu? Bu aslında yeni fikir değil 22 yıl önce , iki salgın hastalıklar araştırmacısı ( epidemiyolog ) güneş ışılarına maruz kalan cildin ürettiği D vitamini, bir şekilde kötü huylu hücrelerin büyümesini engellediği görüşünü orta atmıştır. Bu görüşlerini çeşitli bulgu ve bilgilerle destekledi. Örneğin: kutuplara daha yakın ve az güneş alan bölgelerde yaşayan insanlar daha az miktarda D vitamini ürettikleri için tümörlere karşı daha açık ve hassas olabiliyorlar. D vitamini ve güneş ışığı eksikliğinin kansere neden olduğu hipotezi tartışmalı ve kesin kanıtlanmamış olmasına rağmen, bazı araştırmacılar D vitamini kansere karşı olası çare olarak inceliyor.

YAPAY KAS GELİŞTİRİLDİ :

Japon araştırmacılar gerçek kas bileşkelerinden yapay kas geliştirdiler. Kabuklu deniz ürünlerinin kaslarından iki proteini alan araştırmacılar bunları iki farklı jel yığınına dönüştürdüler. Araştırmacılar yeniden oluşturulan kasın yapay kol ve bacaklarda kullanılabileceğine, bedenin bağışıklık sisteminin insan kasından oluşturulan protezleri kabul edebileceğine dikkat çekiyorlar.

BİYOLOJİK RİTMİ RETİNA BELİRLİYOR :

Organizmamız gözdeki hücreler sayesinde günlük tempoya ayak uydurabiliyor. Bu duyarlılığın kökeniyle ilgili önemli bilgiler elde edildi Işığa duyarlı ve biyolojik ritimlerimizi doğrudan etkileyebilecek yeni bir hücre sınıfı belirlendi. Görme hücrelerinde bağımsız olacak bu hücreler, beynin biyolojik saatine ışık bilgisi gönderilmesinde temel aracı olarak görülen pigment niteliğindeki melanopsini üretiyor. Retinada ilk kez gözlenen bu sinir hücreleri gündüz-gece değişimi hakkında organizmayı uyarıyor

NEDEN BAZILARIMIZ DAHA FAZLA YİYOR? :

Bilim adamları metabolizmayı ve iştahı düzenleyen 250 gen ve en az 40 nörokimyasal madde belirledi. Ancak sosyal çevrede en az biyolojik belirleyiciler kadar güçlü. Bilim adamları, bu acımasızca hastalığı inceleyerek iştahın karmaşık biyolojisini anlayabilir. Araştırmacılar bu hastalığa bağlı genetik anormalliklerin iştahı tam olarak nasıl ateşlediği belirlemeye çalışıyor. Bu başarılırsa 20 bin Amerikalı tedavi edilmekle kakmayacak aynı zamanda neden bazılarımız diğerlerinden daha fazla yediği de anlaşılacak.

ÜLKEMİZDE 146 KUŞ TÜRÜ YOK OLMA TEHTİDİ ALTINDA :

9 bin kuştan 426’ sı ( %4,7) Anadolu’da yaşıyor. İnsanlığın ortak hazinesi ve mirası olarak korumakla görevli olduğumuz bu kuşlardan 146 türü dünya çapında tehlike altında. Bunların nüfusları ülkemizde de tehlike altında. Tepeli pelikan, küçük karabatak, yaz ördeği, pasbaş, dikkuyruk, kara akbaba, şah kartal, küçük kerkenez, huş tavuğu, toy ve boz kiraz kuşu, ülkemizde ürüyebilen ender türlerden. Türkiye’de uluslar arası karakterde 100’den fazla önemli kuş alanı var ve bu sayı Türkiye’yi dünyanın önemli kuş ülkelerinden biri kılıyor. Soyu tehlike türlerden; küçük sakarca kazı, sibirya kazı, ak kuyruklu kartal bozkır delicesi, büyük orman kartalı, bıldırcın, kara kanatlı bataklık kırlangıcı, sürmeli kız kuşu büyük su çulluğu gibi kuşlar sadece bunlardan bazıları dır. Türkiye’de pek çok kuş türü çeşitli tehlikelerle karşı karşıya bulunduğuna hiç şüphe yoktur. Bu tehlikelerden bazıları;

Çeşitli nedenlerle insanlar tarafından izlenme ve yoğun av baskısı,

Turizm gelişmesi sonucunda kuşların doğal yaşam alanlarının daraltması,

Bitki koruma ilaçları ile evrensel ve sanayi artıklarının çevreye verdiği zarar,

Kuluçka, beslenme, geceleme, dinlenme veya kışlama alanlarının tahrip edilmesi

Sulak alanların kurutulması,

Tarımın yoğunlaşması,

Ormanların, meraların . çayırların yok edilmesi,

Yüksek gerim hattı ile yol yapımı veya trafiğin verdiği zarar,

Yoğun ve bölgesel sanayileşme ile belli bölgelerdeki canlı varlıkların yok oluşu.

Kuşların, biyolojik bir varlık olarak en az insanlar kadar yaşama hakkı ve her türün biyolojik denge içinde önemli yeri ve görevi vardır.

BOŞANMA VE AYRILIKLARIN SUÇLUSU BULUNDU HORMONLARIMIZ :

Uzmanlar evliliklerin başarılı olması ya da başarısızlığa uğramasının biyolojik ve psikolojik nedenlerini araştırdı. Bu araştırmanın sonuçlarında da tartışmanın ardından yükselen hormon oranlarının başında çok önemli bir rol oynadığını belirlediler. Bu hormonlar ise stresle bağlantılı olanlardır. Gözlemler, stres yaratan bir olaya yanıt olarak beyindeki hipofizin ACTH adlı bir hormonu serbest bıraktığını bununda böbrek üstü bezleri aracılığıyla kartizol salgıladığını ortaya koydu.

İNSAN OLMA TARİHİNDE YENİ BİR SAV :

Yeni bir araştırmaya göre konuşmamızı sağlayan dil genine olsa olsa 200 bin yıldır sahibiz. Şimdi ‘Dil geni’ olarak nitelendirdiğimiz genin değişimine (mutasyon) uğramasıyla konuşma yetisi kazandık. Bu mutasyonla birlikte çağdaş insan tüm dünyaya yayıldı. İri maymunlar ise dil genlerinde ‘vida ve somunlardan’ yoksun oldukları için bizler gibi konuşamıyorlar.

YAPAY SİNİR HÜCRELERİNE MERHABA :

Amerikalı nörobiyolog Theodor Berger hastalıklı beyin hücrelerinin görevini yerine getirebilecek protezler üzerinde çalışılıyor. Bu önemli gelişmedeki anahtar rolü tıpkı sinir hücreleri gibi davranan ‘yapay beyin hücresi’ eketronik çipler üstleniyor. Beyinle ilişki kurarak öğrenen çipler sağırların duymasını sağlayacak, felçlilere hareket olanağı verilecek.

İNSAN GELİŞİMİNDEKİ EN ÖNMLİ ETKEN BESLENME :

İnsan olmamız ve bugüne ulaşmamızı , beslenmenin yüzyıllar içinde değişimi sağladı. Ancak bugünkü sağlık sorunlarımızın kaynağında da beslenme biçimimiz var. Çünkü aldığımız kadar enerjiyi harcayamıyoruz. Enerji alımı ve tüketimi arasındaki dengesizlik, hastalıkların kaynağı. Atalarımızın besinlerden aldığı enerjiyi ve beslenmenin kalitesini artırmaya yönelik gelişmeleri insanlığın en çok evrim geçirmesinde ve diğer primatlardan ayrılmasında ana özelliklerinden biri olmuştur. İki ayak üzerinde yürümemiz ve beyinlerimizin büyüklüğü bizi diğer insanlardan hızla ayırdı. Beyinlerimizin bir enerji oburu, dinlenirken yetişkin bir insanın beyni, vücut enerjisinin %20 ile %25’ini alır. Bu oran insan olmayan primatlarda %8 ile %10’dur.

HASTALIKTAN ARINMIŞ İLK BEBEK DOĞDU :

Eerken yaşta Alzheimera yakalanan anneye Alzheimer’den araınmış bebek doğurtuldu. Annenin Alzheimerli yumurtası çöpe atılarak sağlıklı yumurta döllendirildi. Böylece yeni bir tartışma başladı. Uzmanlar artık yumurtalarda Alzheimer hastalığına neden olan hatalı genleri belirleyebiliyorlar. Böylece hastalığı taşıyan annelerin çocuklarına hastalıklı genleri aktarması engelleniyor.

O HALA YAŞIYORDU DOOLY 6 YAŞINDA VE ŞİMDİ DONDURULDU :

Dolly’in doğumuyla beklenmedik bir sürpriz yaşanmıştı. İnsanlık 6 yıl önce bugüne kadar alışık olduğumuz doğal bir doğum değildi. Gerçekleşen alıştığımız sperm ile yumurtanın döllenmesi sonucu her doğanın tamamen farklı özelliklere sahip olmasıydı. Ancak bu defa varolan bir canlının genetik ve biyolojik olarak “tıpkı benzerleri yaratılmıştı” buna “klonlama” dendi veya Türkçe’siyle “kopyalama” işte dünyanın ilk kopya canlısı 6 yıldır yaşıyor. Bazı sorunlar olsa bile. Dolly ile birlikte insan kopyalamanın da kapısı aralandı. Ancak bu fikirden ve gelişmeden insanlık korktu. Kopya insanlar belki de bu korku nedeniyle henüz ortada yok. Dolly’yi yaratan “büyük deney” belki henüz kopya insanı yaratamadı ama onlarca yeni kapı açtı. Bilim adamları dolly’i şimdi dondurdu çünkü ciğerlerinde meydana gelen rahatsızlıktan dolayı öldüğü sanılan fakat dondurulmuş olduğu bilinmektedir.

ZEKAYI KADINLARA BORÇLUYUZ :

İnsan zekasında kadın parmağı ortaya çıktı. Erkeklerin pek hoşuna gitmese de insan soyunun zeki olmasında kadınların önemli payı var. Eski çağlarda dişi soydaşlarımız eş seçiminde güçlü kuvvetli ve pazılı erkekler yerine, zeka kıvılcımları ile parıldayan gözleri tercih edince insanoğlunun zekası gelişti. Ne kadar akıllıca! Özellikle de erkekler, bu tavırlarından ötürü kadınlara çok şey borçlu. Çünkü, eski kadınlar göz kamaştıran kaslara vurulmuş olsalardı günümüzde erkekler bu özellikleriyle şimdi Afrika da ki goril ve şempanzelerle boy ölçüyor olacaklardı.

SAKAT DOĞUM ARTIŞI, YOK OLUŞUN İŞARETLERİ :

Yeni bir teori kanıtlandı. Bir tür (canlı) yok olamaya ne kadar yakınsa, o türdeki asimetrik canlıların sayısı o derece de artıyor. Yani çarpık ya da sakat bacaklılar hızla çoğalıyor. Daha kısa kanat, sakat bacaklar hayatlarının kısalığı ve yok olma tehlikesinin belirtileri. Böylece tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan türler bu yöntemlerle hızla belirlenecek.

UZAYDA GALİBA HAYAT VAR :

Bilim insanların yıllardır sordukları Dünyaya uzaydan mikrop mu yağıyor ? yaşamın ilk tohumları kuyruklu yıldızlardan mı atıldı? Uzayda hayat var mı? Biçimindeki sorulara artık rahatça evet olabilir yanıtı veriliyor. Uzaya gönderilen bazı bakteriler, uzay soğuğunda günlerce canlı kalabildiler. Son araştırmalar bakteri sporlarının uzayda binlerce yıl yaşayabildiklerini gösteriyor ve yaşamı başlatan temel taşlar, çok zor koşullar altında bile kendiliğinden gelişiyor. Uzay bakterileri ve bunların dünyamıza saldırıları, şimdiye dek sadece felaket filimlerin de görülüyordu. Ancak bilim adamlarına göre, artık uzaydan gelebilecek bir salgını hayal olmaktan çıktı.

YAŞAMIN TADI :

“Yaşamın tatlı ve acı duygularını”, dilimizdeki tat hücrelerine girip çıkan bir çift proteine borçluyuz. Bu tat algılayıcılarını ortaya çıkaran buluşun, besinlerin tatları üzerinde kontrolümüzü güçlendirmesi bekleniyor. Araştırmacılar ayrıca beslenme biçimi konusundaki seçimlerin genetik temellerini de bu yolla aydınlatabilmeyi umuyorlar. Biyologlara göre bazı insanlar, bünyemize uygun bir beslenme için anahtar olmak üzere bir tat duyusu oluşturduk. “Tatlı şeker anlamına geliyor ve bu da enerjiyi sağlıyordu; demek ki iyi bir şeydi. Buna karşılık aşırı acı, zehir demekti ve kötüydü.” İlk araştırmacı da, tat algılayıcıları saptayabilmek için, dilimizdeki tat tepeciklerinde var olan ancak dilin bunları çevreleyen bölgelerinde bulunmayan RNA’ları aramaya başladılar. Sonunda tat algılama işlevi için gerekli donanıma sahip görünen ve TR1 diye adlandırdıkları bir protein üreten bir gen bulmayı başardılar. Sonuç olarak yiyeceklerin içindeki acı tadı yok etmek için kullanılan, tuz şeker ve yağa veda edilebilir. Artık tek bir madde ile yiyecek ve ilaçlardaki acılık giderilebilecek.

GERİ DÖNÜŞÜMLÜ BİYOLOJİK KUMAŞ :

Amerikan Cargill Dow ve Unifi firması yüze yüz doğal olan bir biyoteknoloji dokuması üretti. “Ingeo” olarak adlandırılan kumaş türü, hammaddesi tahıla dayanan bir plastikten elde ediliyor. Üretici firmalara göre Ingeo doğal dokumaların tüm olumlu yönleri ile birlikte sentetik ipliklerin kalitesine de sahip ve kullanım alanları giyimden, mefruşat ve otomobil sanayiine kadar uzanmakta. Ingeo üretiminde tahıllarda fotosentez sırasında açığa çıkan karbondan yararlanılmakta. Karbon ise mesela mısırda nişasta olarak depolanıyor ve doğal şekere dönüştürülebilmekte. Basit yalıtım ve fermantasyon yöntemi sayesinde ise doğal şeker ayrıştırılarak polimer üretiminde kullanılmakta.

DÜNYANIN EN KÜÇÜK BİYOLOJİK BİLGİSAYAR MODELİ :

Araştırmacılar tarafından geliştirilen biyolojik bilgisayar; DNA ile işlediği gibi enerji ihtiyacını da aynı kaynaktan karşılıyor. DNA bilgisayarların öncüleri enerji kaynağı olarak ATP molekülünden yaralanıyordu. DNA molekülleri ve enzimlerinden oluşan bir bilgisayar üretmişti. Ancak yeni modelde, kalıtım, veri girişini işlediği gibi işlemcinin enerji ihtiyacını da karşılamakta. Ayrı ayrı DNA molekülleri her işlem adımında birbirine uygun olarak input ve yazılım molekülü olarak ikişer iki şer birleşiyorlar. Bili adamlarının açıklamalarına göre biyolojik bilgisayar işlemleri buna rağmen %99.9’luk doğruluk payıyla tamamlamakta. DNA bilgisayarları o kadar küçük ki aynı anda 3 bilyon bilgisayarı yalnızca bir mikrolitre sıvıya yerleştirmek mümkün. 3 bilyon bilgisayarın ise bir saniyede 66 milyar işlem yapacak kapasitede olduğu bildirildi.

HERKESİN YAŞAM TANIMI FARKLI :

“YAŞAYAN” la “yaşam”ı karıştırmamak gerekiyor. Biyoloji yaşayan varlık özerk bir biçimde üreyebilip evrim geçirebilen bütün tanımıyla yetinse de, “yaşam” farklı şekillerde tanımlanan, bilimsel olmaktan çok felsefi bir kavram. Dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkışıyla ilgili bir teori, canlının proteinlerini oluşturan aminoasitlerin meteor yağmuruyla uzaydan dünyaya taşındığını varsayıyorlar. Araştırmacılar da kısa bir süre önce, yıldızlar arası boşluktaki koşullara benzer bir ortamda aminoasitler oluşabildiler.

ŞARBON AŞISI ISPANAKLA İYİLEŞTİRİLECEK :

AERİKAN Mikrobiyoloji Birliğinin biyolojik silahlar konferansında konuşan bilim adamları, ıspanağın içinde bulunan bir maddeyle şarbon aşısının daha etkili kılınabileceğini bildirdiler. Önemli yan etkileri bulunan halihazırdaki şarbon aşısı Amerika’da sadece askerlere uygulanmakta. Oysa Amerika’da günden güne büyüyen biyolojik silah korkusu daha etkili bir şarbon aşısı ihtiyacını doğurdu. Halen üretilmekte olan şarbon aşısında kullanılan, etkisi azaltılmış şarbon virüsü kas ağrıları, ateş ve baş ağrısı gibi rahatsızlıklara sebep veriyor. Thomas-Jefferson Üniversitesi’nden Alexander Karasev, şimdi ıspanak içerikli yeni bir aşı türü geliştirdi.

2002 YILININ BİLİM ADAMLARI :

Beyin hücresi üretiminde gözde isim Joans Frisen. Newsweek dergisi, kendi kendini onaran beyin hücrelerini keşfeden beyindeki kök hücreleri saptayan ve bu hücreler hasarlı beyinlerin iyileşebileceğini ortaya koyan Frissen’i yılın bilim adamı seçildi.

2002 YILININ EN ÖNEMLİ 11 BİLİM OLAYI :

Canlı klonlamada yeni teknikler ve aşamalar.

Kök hücrelerde eskiyen organlarımızın yeniden yaratılması ve etik tartışmalar.

Yaşlılığın en büyük handikaplarından alzheimer’in kolay teşhisi ve aşı çalışmaları.

Uzayda bir çay kaşığı miktarının 100 trilyon ton geldiği maddenin keşfi.

Işık hızının aşılabildiğinin gösterilmesi.

7 milyon yaşında bir atasının bulunması.

Hayvan hakları konusundaki ileri adımlar.

Genetik terapideki yeni gelişmeler.

Solmayan bitkiler.

Küresel sıcaklığın ve buzul erimelerinin kesinleşmesi.

Zürafanın sosyal bir hayvan olduğunun anlaşılması.

DİĞER ÖNEMLİ GELİŞMELER :

Paleontoloji :

90 Santim boyunda kolları, ayakları ve kuyruğu tüylerle kaplı modern kuşlara benzer bir dinazor fosili bulundu.

56 Milyon yaşında olduğu tahmin edilen en yaşlı primatların iskeleti bulundu.

Nijer’de 110 milyon yaşında 60 santim boyundaki bir timsaha ait olduğu sanılan bir kafatası bulundu.

Uzay Biyolojisi :

Kara maddenin içinde görülmeyen galasiler keşfedildi.

Kömür gibi kara kuyruklu yıldız bulundu.

Evrenin renginin pembemsi bej olduğu anlaşıldı. Ancak bu tonun yıldızlarla yaşlanıp öldükçe kırmızıya dönüşebileceği ileri sürülüyor.

Güneş sistemi süpernovakırla dolu bölgelerde geçerken dünyanın yeni bir buz çağına girebileceğini söylüyor.

Dünyanın orta kısımlarından kilo aldığı tespit edildi. Bunun nedeni 1998 yılından sonra kütle çekimi alanının kutuplarda zayıflaması, ekvator bölgesinde kuvvetlenmesidir.

Kara deliklerin varlığı somut verilerle kanıtlandı.

Embriyoloji :

Çocukların suçiçeği hastalığına karşı aşılanmaları yetişkin evrelerinde zonaya yakalanma olasılığını arttırılıyor.

Erken yaşta ortaya çıkan alzheimer hastalığının geni tespit edildi. Bu geni taşıyanlara uygulanan bir teknik ile DNA’ları bu genden arındırılıyor. Bu uygulama, hastalıklı genlerden arındırma konusunun tıp etiği açısından yeniden tartışmaya açılmasına neden oldu.

Yumurtalık kanserine yakalanan kadınlara sağlıklı çocuk sahibi olma yolu açıldı. Kanser tedavisine başlamadan alınıp dondurulan yumurtalık, hasta iyileştikten sonra yeniden nakil yapılabilecek Fareler üzerinde denen teknik başarılı sonuç verdi.

Yaygın olarak kullanılan ağrı kesiciler, kırık kemiklerin kaynamasını geciktiriyor ya da engelliyor.

Tüp bebek uygulaması doğan bebekler açısından sanıldığından daha riskli olabilir.

Çevre (Ekoloji) :

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan türlerin sayısı artıyor.

Tatlı suları bir takım kimyasal maddeleri tespit eden yeni yöntemler geliştirildi.

Balinaların neslinin giderek tükendiği kesinleşti.

Genetik :

Nükleer santrallerden veya bomba denemelerinden yayılan yüksek radyasyon DNA’yı nesiller boyu etkileyebiliyor.

Çocuk felci virüsünün sıfırdan üretilebileceği kesinleşti. Bu keşif biyoterör endişelerini körüklüyor.

ULUSAL BİYOLOJİ KONGRESİ BİLDİRGESİ :

XVI. Ulusal Biyoloji Kongresi’nde şu görüşler kamuya açıklandı:

Avrupa birliği uyum sürecinde biyolojik araştırmaların planlanması, desteklenmesi ve yürütülmesi aşamalarında üniversitelerimiz biyoloji bölümleri akademik programların Avrupa Birliği ülkelerindeki üniversitelerde okutulan programlar ile AB akreditasyon standartlarına uygun hale gelmeli.

Biyologların iş hayatındaki yetki ve sorumlulukları en kısa sürede belirlenmeli ve ‘Türkiye Biyologlar Birliği Yasası’ çıkartılmalı.

Biyoloji bölümünden mezun olan biyologlar eğitim sertifikaları almaları koşulu ile öğretmenlik yapabilmeli.

‘Ulusal Doğa Tarihi Müzesi ve Botanik Bahçesi’ acilen kurulmalı.

Biyologların mağduriyetlerinin giderilmesi için biyoloji alanındaki doçentlik bilim dalları yeniden düzenlenmeli.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

4. Bölüm

4. BÖLÜM

BAL ARILARININ TAKSONOMİSİ, VÜCUT YAPILARI VE GELİŞME DÖNEMLERİ

A- Bal Arının Taksonomisi

Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı türü bulunmaktadır. Bal arıları evrimleri süresince diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu farklılaşmanın en tipik örnekleridir. Hayvanlar aleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi aşağıda verilmiştir.

Alem (Kingdom) :Hayvanlar (Animalia)

Şube (Phylum) :Eklembacaklılar (Arthropoda)

Alt şube (Subphylum) :Antenliler (Antennata)

Sınıf (Class) :Böcekler (Insecta)

Takım (Order) :Zar kanatlılar (Hymenoptera)

Familya (Family) :Arılar (Apidae)

Cins (Genus) :Bal arıları (Apis)

Tür (Species) :Bal arısı (Apis mellifera)

Apis cinsi içinde “Batı” bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar “Doğu” bal arısı türleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea’dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana’dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar.

Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. Örneğin Anadolu ırkı, Apis mellifera anatolica olarak ifade edilir.

B- Arının Vücut Yapısı

Genel morfolojik yapısı bakımından diğer böceklere benzemekle birlikte, arının vücudu yumuşak yapıda olan yoğun bir kıl örtüsü ile kaplıdır. Arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Başta gözler, duyargalar ve ağız parçaları bulunur. Baş, vücudun ikinci kısmı olan göğüse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karının dış kısmı segment denilen halkalardan oluşur.

1. Baş

  Arılarda baş önden bakıldığında bir üçgeni andırır. Başta; gözler, duyarga ve ağız parçaları bulunur. Gözler bir çift bileşik (petek) göz ile üç adet basit gözden ibarettir. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz; ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000′den fazla gözcüğün birleşmesinden meydana gelmiştir. Gözün her bir ünitesi bakılan cismin küçük bir kısmını görür ve bu görüntüler birleştirilerek cismin görüntüsü tamamlanır.

Arılarda koku, tat ve dokunma-hissetme duyularını algılayan bir çift duyarga (anten) başta bulunmaktadır. Bu duyargalar oldukça kuvvetli kaslar yardımıyla her yöne hareket etme kabiliyetine sahiptirler. Duyargalar dişilerde 12, erkeklerde 13 halkadan meydana gelmiştir. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde arılar duyularına ek olarak rüzgar hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu algılayabilirler.

  Arılar; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelen yalayıcı-emici ağız tipine sahiptirler. Alt çeneleri yardımıyla koparıcı özellik gösterirler. Alt çene ve alt dudak birlikte uzanarak hortum şeklindeki “probozis”i oluştururlar. Probozis ve bunun uzantısındaki dil sıvı gıdaların alınmasını sağlar. Dil uzunluğu, arı ırkına göre değişmekle birlikte 6-7 mm arasındadır. Arının, üzeri kıllarla kaplı bulunan dil kısmı iç içe geçmiş sert halkalardan oluşur. Bu halkalar arasında zarımsı, dar ve tüysüz kısımlar vardır. Bu yapısından dolayı dil gerektiğinde uzayıp kısalabilme özelliğine sahiptir. Beslenme işlemi bittiğinde probozis kıvrılıp başın arka kısmına katlandığında dil eski haline nazaran oldukça kısa görünmektedir.

İşçi arılar üst çenelerini polen almak, petek yapımında mum işlemek, herhangi bir şeyi tutup kavramak gibi işlerde kullanırlar. Arılarda hortum (dil) nektar, bal, şurup veya su gibi sıvı besinleri almak için kullanılır. Dil, arının emme işlevini yerine getiren organıdır.

Baş, iç yapı itibariyle de önemli salgıların üretildiği kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileri ki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimleri salgılarlar. Çenede bulunan salgı bezleri ana arıda ana arı feromonunu, işçi arılarda ise alarm feromonunu salgılar.

2. Göğüs

Arılarda göğüs hareketi dört segmentten meydana gelmiştir. Karnın ilk halkası göğsün son halkasıyla birleşmiştir. Göğüste bulunan üç segmentte her birinden bir çift olmak üzere, üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Bu nedenle göğüs arının hareket merkezi olup güçlü kaslarla doludur.

Bacaklar, arının hareket etmesini sağlaması yanında başka görevlere de sahiptirler. Öndeki bir çift bacak baş ve antenlerin temizliğini yapmada kullanılır. Orta bacaklar daha ziyade dayanmayı-tutunmayı sağlar. Aynı zamanda polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve polen sepetine doldurulmasını sağlar. Üzerindeki sert tüyler nedeniyle bunlara “fırça” da denilmektedir. Arka bacaklar üzerinde bulunan polen sepetçiği polenin kovana taşınmasında kullanılır.

Bal arılarında iki çift kanat bulunur. Kanatlar, çok ince zardan yapılmış olup kitinleşmiş damarlarla desteklenmiştir. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha geniş, daha uzun ve daha damarlı olmakla birlikte uçuşta ikisi birlikte çalışmaktadır. Kanatlar uçmanın dışında uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arılar kanatlarını kullanarak havada belirli bir noktada sabit kalabilmekte, uçuş yönlerini değiştirebilmekte ve ani olarak çeşitli yönlere dönüş yapabilmektedir.

3. Karın

Arıların karın (abdomen) kısmında mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla, balmumu, zehir ve nasanof salgı bezleri ile iğne bulunur. Bal arısı larvasında 10 adet abdominal segment vardır. Fakat birinci abdominal segment göğüsle birleşir ve ergin arıda 9 segment bulunur. Son karın segmentleri de iç içe girerler ve böylece işçi ve ana arıda 6 segment varmış gibi görünür. 8., 9.,10. segmentler küçülerek 7. segment içerisine gizlenmiştir.

İşçi arıların 4, 5, 6 ve 7. karın halkalarında her birisinde sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) bulunur. İşçi arı hayatının balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanır. Mum, sıvı olarak aynalar üzerine salgılanır ve mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuk haline geçer. Arılar, zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu salgılarlar. Ayaklar yardımıyla ağıza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum salgılama dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri dumura uğrayıp birer sıra hücre tabakasına dönüşürler.

İşçi arıların 7. abdominal segmentinin iç yüzeyinde ve sırt halkasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır. İşçi ve ana arıda abdomenin sonunda iğne bulunur. İğne, iğne odacığından çıkan ince, sivri uçlu bir savunma organıdır. İşçi arıların iğnesi geriye doğru çentiklidir. Bu yüzden işçi arı sokmak üzere iğnesini bir yere batırdığında geri çekemez ve bunun sonucunda organını kaybederek ölür.

C- Arının Biyolojik Gelişme Dönemleri

Bal arıları yaşama bir yumurta olarak başlarlar. Ana arının petek gözlerine yumurtladığı döllenmiş yumurtalardan işçi arılarla ana arılar, dölsüz yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bir arının gelişmesinde yumurta, larva ve pupa olmak üzere 3 farklı gelişme dönemi vardır. Arılarda yumurtadan ergine toplam gelişme dönemi; ana arıda 16, işçi arıda 21 ve erkek arıda da 24 gündür.

1. Yumurta

Arı yumurtası, silindir şeklinde, uçları yuvarlak ve uzun ekseni boyunca eğri bir dışbükey görünümündedir. Petek üzerinde işçi arı yetiştirmek için yapılmış gözler (hücreler) küçük, erkek arı yetiştirmek için yapılanlar ise büyüktür. Ana arı, büyük göze dölsüz, küçük göze döllü yumurta bırakır.

Yumurta, petek gözüne bırakıldığı zaman dikey konumdadır. Dikey konumda bırakılan yumurta yavaş-yavaş yana eğilerek üçüncü günün sonunda petek gözünün tabanında tamamen yatay bir konuma girer ve larvaya dönüşür. Bu özellikten faydalanarak petek gözündeki yumurtanın kaç günlük olduğu kolayca anlaşılır. Tüm arı bireylerinde yumurta dönemi 3 gündür.

2. Larva

Bal arısı larvası gelişme dönemlerinde renk, şekil, hacim olarak çok hızlı ve önemli değişiklik gösterir. Bu dönemde vücudu oluşturan halkalar üzerinde gözenekler bulunur ve başta ağız parçaları oluşmuştur. Larva dönemine geçmeden az önce işçi arılar, yumurtanın yanına arı sütü koymaya başlamışlardır. Larvanın çıkışıyla birlikte göze oldukça fazla miktarda arı sütü bırakılır. Larva, yumurtadan çıktığı an arı sütü ile beslenmeye başlar.

Bütün arı bireyleri larva döneminin ilk üç gününde 5-15 günlük işçi arılar tarafından salgılanan arı sütüyle beslenirler. Larvaya verilecek arı sütünün ölçüsü ve kalitesi bireylere göre değişir ve en çok arı sütünü ana arı larvaları tüketir. Ana arı larvaları, bütün larva dönemi boyunca işçi arı larvalarına göre, daha sık ve daha zengin arı sütüyle beslenirler. Döllü yumurta, bu beslenme farklılığından dolayı işçi veya ana arı olarak farklı bireyler şeklinde gelişebilmektedir. Yani döllü yumurtalardan meydana gelecek ferdin işçi veya ana arı olması onun larva dönemindeki beslenme şekline bağlıdır.

3. Pupa

6 günlük larva döneminde 5 kez gömlek değiştiren larva pupa dönemine girer. Yumurtadan itibaren 8. günün sonunda işçi arı larvası içeren gözün ağzı mühürlenir. Larva 9. gününde başındaki özel bir bezden salgıladığı salgıyı kullanarak bir kozaya dönüşür. Larva, 10. gününde bu kozasında hareketsiz olarak durur. Bu devre prepupa (pupa öncesi) devresi olarak adlandırılır. Prepupa 11. günde pupa olur. Pupa dönemi prepupa dönemiyle birlikte ana arıda 7, işçi arıda 12 ve erkek arıda ise15 gündür. Basit olarak arının; yumurta ve larva dönemi açık yavru, pupa dönemi de kapalı yavru olarak adlandırılır. Ana arı, işçi arı ve erkek arı için toplam açık yavru dönemi sırasıyla 8.5, 9 ve 9.5 gün olup benzer sıra içinde kapalı yavru dönemleri ise 7.5, 12 ve 14.5 gündür. Kapalı yavru dönemi süresinin erkek arılarda daha uzun olması özellikle varroa mücadelesi yönünden önem arz eder. Bu süreye bağlı olarak varroa, işçi arı kapalı yavru hücrelerine göre erkek arı kapalı yavru hücrelerinde daha fazla nesil üretir.

5. BÖLÜM 

BAL ARISI KOLONİSİ VE ARI IRKLARI 

A- Bal Arısı Kolonisi 

Bal arıları, koloni adı verilen topluluklar halinde yaşayan sosyal böceklerdir. Koloni hayatında yardımlaşma ve iş bölüşümü esas olup kolonideki her bireyin kendine özgü görevleri vardır.

  Kolonide bireyler arası iletişim, bireyler tarafından vücut dışına salgılanan ve diğer bireylere mesaj veren feromon adı verilen kimyasal maddeler vasıtasıyla gerçekleşir. Bir arı kolonisinde ana arı, işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı birey vardır. Ana arı ve işçi arılar dişi bireyler olup döllü yumurtalardan gelişirlerken erkek arılar dölsüz yumurtalardan gelişirler. Arı kolonilerinde kışın sadece dişi bireyler mevcut olup erkek arılar ilkbaharda yeni sezonla birlikte görülürler.

B- Koloni Bireyleri ve Görevleri

1.      Ana Arı ve Görevleri

  Normal koşullar altında her arı ailesinde sadece bir adet ana arı bulunur. Görevi, yumurtlayarak yeni nesillerin meydana gelmesini ve koloninin sürekliliğini sağlamaktır. Ana arının vücut yapısı ince ve uzun, rengi diğer bireylere göre daha açık ve parlaktır. Özellikle kolonide yavru yetiştirme aktivitesinin yüksek olduğu dönemlerde karın çok uzundur.

Şekil 4. Koloni bireylerinin genel görünüşü (Soldan sağa; erkek arı, dişi arı, işçi arı)

Ana arı, genellikle kendisini çevreleyen, temizliği ve beslenmesiyle ilgilenen bir grup işçi arı arasında görülür. Yaşamı süresince sadece çiftleşme amacıyla ya da koloninin oğul vermesi durumunda kovan dışına çıkar. Kendi kendine beslenemez. Beslenmesi, bakıcı işçi arıların ağzına arı sütü vermeleri şeklinde olur. Tek görevi yumurtlamaktır. Ana arı işçi arıya göre daha uzun ve daha az çentiği bulunan iğneye sahiptir. Bu nedenle iğnesini batırıp çıkararak defalarca kullanabilir. Ana arı, iğnesini rakip ana arılara karşı kullanır.

Ana arı; ana arı hücresi, ana arı memesi veya ana arı yüksüğü denilen özel bir göz içerisinde gelişir ve gelişme süresi 16 gündür. Hücreden çıktıktan sonra ortalama 1 hafta içinde güneşli, sıcak ve rüzgarsız bir günde ve öğleden sonra çiftleşme uçuşuna çıkarak havada erkek arılarla çiftleşir. Değişik nedenlerden dolayı yeterli sayıda erkek arıyla çiftleşemeyen ana arı daha sonraki günlerde 2-3 defa daha çiftleşme uçuşuna çıkabilir. Çiftleşmesini tamamlayan ana arı kovanına döner ve 2-3 gün sonra yumurtlamaya başlar. Ana arı kovan içi ve kovan dışı şartlara ve kalitesine bağlı olarak günde ortalama 1.500-2.500 adet yumurta yumurtlayabilir.

Resim 3. Genç ve kaliteli bir ana arı

Ana arı salgıladığı feromonla işçi arıları etrafına çeker, kolonide birliği ve düzeni sağlar. Feromon kokusunu algılayan işçi arılar kolonideki işleri düzenle yürütürler. Aynı zamanda bu feromonlar işçi arıların yumurtalıklarının gelişmesini ve kolonide yeni bir ana arı yetiştirmelerini önler. Herhangi bir nedenle ana arısız kalan ve ana arı yetiştirme olanağı bulunmayan bir kolonide işçi arılardan bazılarının yumurtalıkları gelişerek yalancı ana arı meydana gelir. Yalancı ana arılar sadece dölsüz yumurta yumurtlayabileceklerinden koloni zamanla erkek arılarla dolar ve söner.

  Ana arıların ortalama yaşam süreleri 3-5 yıl olmakla beraber 7 yıla kadar yaşayabilirler. Ancak artan yaş ile birlikte giderek daha az yumurtlarlar ve daha fazla oranda dölsüz yumurta bırakırlar. Bu nedenle teknik arıcılıkta genç, sağlıklı ve verimli ana arılarla çalışmak esas olduğundan kolonilerin ana arıları her 1-2 yılda bir değiştirilmelidir.

2.      İşçi Arı ve Görevleri

  İşçi arılar, döllenmiş yumurtalardan meydana gelirler. Koloninin gücüne ve mevsime bağlı olarak kolonideki işçi arı sayısı kış aylarında 10.000-20.000 arasında değişirken, ilkbaharda sayıları giderek artar ve yaz aylarında 60.000-80.000 adet olabilir. Kolonilerin gücü, sahip oldukları işçi arı varlığı ile belirlenir. Başta bal üretimi olmak üzere diğer tüm arı ürünleri üretimi, ekonomik olarak ancak güçlü kolonilerle yapılabilir. Güçlü bir koloni için, kolonide genç ve kaliteli bir ana arının bulunması zorunludur.

  Normal koşullar altında yumurtlama hariç kolonideki bütün işler olağanüstü bir işbirliği içinde işçi arılar tarafından yapılır. İşçi arıların kolonideki başlıca görevleri; kovan temizliği, arı sütü ve balmumu salgılama, petek örme, yavru bakımı, kovanın havalandırılması, ana arının bakım ve beslenmesi, kovan bekçiliği, kovana nektar, polen, propolis, su taşıma ve balın olgunlaşmasını sağlama gibi görevlerdir.

Resim 4. Polen toplayan işçi arı

Resim 5. Polen toplayan işçi arı

  Ömürleri kısa olan işçi arılar, ağır bir çalışma temposu ve yıpranma nedeniyle ilkbaharla sonbahar arasındaki dönemde 35-40 gün yaşarken, kışlayan işçi arılar daha uzun süre yaşarlar. Kuluçka süresini tamamlayıp petek gözünden çıkan işçi arıların görevi hemen başlar. Ancak farklı görevler farklı yaşlarda yapılır. İşçi arının yaşı, görevin yerine getirilmesinde belirleyici olan en önemli faktördür. Yaşa göre yapılan ve kovan içi hizmet olarak adlandırılan bu görevler aşağıdaki gibi sıralanabilir. İşçi arı;

·        0-3 günlük yaşta; kendisini ve yavru gözlerini temizler ve yavrulu gözler üzerinde dolaşarak kuluçka sahasında gerekli sıcaklığın oluşmasını sağlar.

·        3-6 günlük yaşta; petek gözlerinden aldığı çiçek tozu ve bal ile hazırladığı karışımla yaşlı larvaları besler.

·        5-15 günlük yaşta; arı sütü salgılayarak genç larvaları besler.

·        12-18 günlük yaşta; balmumu üretip petek örer ayrıca kovan temizliğiyle de uğraşır.

·        18-20 günlük yaşta; kovan uçuş deliğinde ve uçuş tahtası üzerinde nöbet tutarak kovan bekçiliği yapar.

  İlk 20 gününü kovan içinde, kovan içi hizmetlerle tamamlayan ve 21 günlük olan işçi arılar artık kovan dışı hizmetler için hazırlardır. Ömürlerinin geri kalan kısmını kovan dışında ve arazide çalışarak kovana nektar, polen, propolis ve su taşırlar. Kovan dışı görevleri yapan bu arılara “tarlacı arılar” denir. Tarlacı arıların kovan dışı hizmetleri aşağıda sıralanmıştır.

a) Polen Toplama

Arılar beslenme ve özellikle yavru büyütmek için mutlaka polene ihtiyaç duyarlar. Polen protein, yağ, vitamin ve mineral madde kaynağıdır. Polen olmadan koloni kuluçka faaliyetini sürdüremez, işçi arılar arı sütü salgılayamaz.

İşçi arı, çiçekleri dolaştıktan sonra vücudu üzerindeki poleni orta bacağındaki tüyler vasıtasıyla arka bacaklarında bulunan polen sepetine aktararak kovana getirir ve petek gözüne bırakır. Kovan içi hizmeti gören genç işçi arılar bu poleni göz içerisine çene ve başı ile yerleştirir ve dili ile de nemlendirirler.

Bir polen yükü olan iki polen kümesini yapabilmek için 50-100 çiçeğin ziyaret edilmesi gerekir. Bir petek gözünün polenle dolması için 1500 yonca çiçeğinin ziyaret edilmesi lazımdır. Polen toplamak için günlük uçuş sayısı ortalama 6-8 olmasına rağmen bu sayı 45′e kadar çıkabilmektedir. İşçi arının arka bacağında taşıdığı bir polen kümesinin ağırlığı 12-25 mg arasında değişmektedir. Koloniye polen getiren arı, polen kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını petek üzerinde “ARI DANSI” denilen özel bir dans yaparak diğer arılara tarif eder.

b) Nektar Toplama

Arıların bal yapmak üzere çiçeklerden topladıkları şekerli sıvıya nektar (bal özü) denir. Arı, bir çiçekte nektar olup olmadığını diliyle belirler. Ayrıca nektarın kokusunu da algılayarak nektar olup olmadığını anlar. Arı, nektarı bulduğu anda hızla kursağına (bal midesi) çeker, kursağını dolduruncaya kadar çiçekleri dolaşır. Arı, küçük çiçeklerden 1000-1500 çiçek ziyaret ederek kursağını doldururken bazen büyük çiçeklerden 100 ziyaretle kursağını doldurabilmektedir. Nektar taşıyan bir arının günlük sefer sayısı ortalama 8-10′dur. Bu sayı 24′e kadar çıkabilmektedir. Arının bir seferde taşıyabildiği nektar miktarı 30-50 mg’dır. Koloniye nektar getiren arı polen toplamada olduğu gibi petek üzerinde dans ederek nektar kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını kendisini izleyen diğer arılara tarif eder. Getirdiği nektardan bir miktar kendisini izleyen arılara vererek taşıdığı nektarın şeker konsantrasyonu (yoğunluğu) hakkında bilgi verir. Arılar şeker konsantrasyonu yüksek olan nektarları tercih ederler.

Resim 6. Nektar toplayan bir işçi arı

Nektar taşıyan arı, kovan içerisine girdiği zaman nektarı kovan içinde görevli arı veya arılara aktarır, onlar da petek gözlerine yerleştirirler. Nektarın bala dönüşümü için hem fiziksel hem de kimyasal değişime ihtiyaç vardır. Fiziksel değişim su oranının azaltılması, kimyasal değişim ise nektarda bulunan sakkarozun enzimlerle glikoz ve früktoza indirgenmesidir.

c) Propolis Toplama

Propolis toplayan arılar, propolis kaynağını çenesi ile ısırır, ön bacakları yardımıyla koparır ve polen sepetine atarak kovana getirirler. Kovan içerisinde diğer arılar propolisi çekerek küçük parçalar halinde alıp istedikleri yerlere yapıştırırlar. Arılar propolisi, kovan çatlak ve patlaklarının kapatılmasında, kovanın dezenfekte edilmesinde ve kovana giren ve dışarı atılamayan herhangi bir canlının propolisle kapatılarak kokuşmasının önlenmesinde kullanırlar.

d) Su Taşıma

Yaşayan bütün organizmaların suya ihtiyaç duymaları gibi arılar da suya ihtiyaç duyarlar. Arılar suyu, yavru büyütmede, kovan içini serinletmede ve nemlendirmede kullanırlar. Suyu kovana taşıyan arılar, kovan içine geldiklerinde getirdikleri suyu diğer arılara aktarırlar. Sadece bir arıya aktarabileceği gibi 18 arıya kadar dağıttığı da görülmüştür. Su kaynağının yeri, su taşıyan işçi arılarca nasanof feromonu ile işaretlenip diğer arılar tarafından daha kolay bulunması sağlanır.

Su, sıcak ve kurak havalarda polen ve nektar gibi depolanmaktadır. Su depolama işi peteğin üst kısmına, bal mumu ile yapılan küçük bölmelere olur. Su taşıyan arılar 1 günde ortalama olarak 50 sefer yaparlar. Kovana taşınan su miktarı ortalama 25 mg olup 50 mg’a kadar çıkabilir. Dolayısıyla bir arı bir günde 1250 mg su taşıyabilir. Böylece kovana 1 litre suyun taşınabilmesi için 800 arının gün boyunca su taşıması gerekir.

3. Erkek Arı ve Görevleri

Döllenmemiş yumurtalardan gelişen erkek arılar koloninin iri ve tombul bireyleridir. Çevre koşullarına ve koloninin gücüne bağlı olarak kolonilerde Nisan-Mayıs aylarından itibaren erkek arıları görmek mümkündür. En çok oğul mevsiminde görülen erkek arıların boyu, ana arının boyu kadar uzun değildir, fakat işçi arılardan ve ana arıdan daha geniş ve iridir. Erkek arılar çok kısa bir dile sahiptir. Bu nedenle çiçeklerden nektar alamazlar ve iğneleri olmadığı için kendilerini de koruyamazlar.

Kolonideki erkek arı miktarı, sezona ve kolonideki koşullara bağlı olup oğul mevsiminde 500-2.000 arasındadır. Koloniler, ilkbahar ve yaz başlarında erkek arı yetiştirmeye başlarlar. Geç sonbaharda ve kış aylarında normal koşullarda kolonilerde erkek arı bulunmaz. Son derece obur olan erkek arıların başlıca görevi çiftleşme uçuşuna çıkan genç ana arılarla çiftleşmektir. Erkek arı, genç ve çiftleşmemiş ana arıyı havada yakalar ve onunla çiftleşir. Ana arıyla çiftleşen erkek arı çiftleşme organını kaybeder ve ölür. Ortalama yaşam süresi 55-60 gündür.

İşçi arılar, ergin erkek arıları koloniden atmak veya erkek arı yumurta ve larvalarını tahrip etmek suretiyle kovandaki erkek arı sayısını düzenlerler. Erkek arı yumurtalarının ancak % 50-56’sının ergin arı olarak gelişmesine fırsat verilir. 

Erkek arılar, genellikle 5-7 günlük olunca uçarlar. Erkek arılarda en yoğun uçuş aktivitesi günün en ılık saatleri olan saat 14-16 arasında olup genellikle sıcaklık 18-20oC’in üzerine çıkmadıkça uçmazlar. Uçuş amacı; çevreyi tanıma, dışkılama veya çiftleşme olabilir. Günde ortalama uçuş sayısı 2-4 olup bu sayı 17′ye kadar çıkabilir. Uçuşa çıkmadıkları zamanlarda kovanda ballı çerçeveler üzerinde dururlar ve beslenirler. Yaz sonu veya sonbahar dönemlerinde işçi arılarca zorla kovandan dışarı atılarak ölüme terk edilirler. 

C- Arı Irkları 

Arı ırkları; büyüklük, renk, dil uzunluğu, vücudun kıl örtüsü, balmumu bezlerinin şekil ve büyüklüğü, kanat damar yapısı ve kanat büyüklüğü gibi morfolojik özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar. Bu güne kadar yapılan taksonomik çalışmalarda dünyada 24 arı ırkı kesin olarak tanımlanmıştır. Bunlardan ancak bazıları ekonomik öneme sahip olup ekolojik şartların elverdiği her yerde yetiştirilirler. Ekonomik değer taşıyan arı ırkları içinde İtalyan, Kafkas ve Karniyol ilk sıralarda yer alırlar. 

1. İtalyan Irkı 

İtalyan arısı (Apis mellifera ligustica) olarak da adlandırılan bu ırk, ılıman iklim kuşaklarında yetiştirilir. İnce karın ve nispeten uzun bir dile sahiptir. Bu ırkta kıllar sarı renkte olup bu durum erkek arılarda daha belirgindir. 

İtalyan ırkı arılar sakin yaradılışlıdırlar. Çoğalma kabiliyetleri fazladır. Yavru büyütme yeteneği fazla olup erken ilkbaharda kuvvetli koloni oluştururlar. Bol nektar toplayarak çok bal yaparlar. Oğul verme meyilleri zayıftır. Obur oldukları için kış mevsiminde fazla bal tüketirler. Kısmen uzun dilleri sayesinde yonca çiçeklerinden kolaylıkla yararlanırlar. Üstün petek örme özelliği İtalyan arısını, arılar arasında en iyi petek ve petekli bal üreten arı haline getirmiştir. Bu olumlu özelliklerine karşın yön tayin etme duyguları zayıftır ve yağmacılığa eğilimlidirler. 

2. Karniyol Irkı

Karniyol arısı (Apis mellifera carnica), ince yapılı ve uzun dillidir. Kısa ve sık bir kıl örtüsüne sahiptirler. Gri arılar da denilen Karniyol arısının kitini çok koyu renktedir ve genellikle 2. ve 3. halkalar üzerinde kahverengi noktalar, bazen de kahverengi çizgiler vardır.

En sakin ve uysal arı ırkıdır. Yavru üretme kabiliyetleri çok iyidir. Küçük aileler halinde kışladıklarından yiyecek tüketimleri azdır. Polen miktarı yeterli olduğu sürece yavru büyütme uzun süre devam eder. Sonbaharda ailenin nüfusu süratle azalır. Çok sert iklim şartlarında bile kışlama yetenekleri iyidir. Oğul verme eğilimleri yüksektir. Yön tayin etme ve kovanlarını bulma duyguları kuvvetlidir. Yağmacılığa karşı meyilli değildirler. Çok az propolis kullanırlar ve bu yüzden yavru hastalıklarına karşı çok hassastırlar. Çevre şartları değişikliklerine uyma kabiliyetleri yüksektir. 

3. Kafkas Irkı

Kafkas arısı (Apis mellifera caucasica) biçim, büyüklük ve kıl örtüsü bakımından karniyol arısına benzer. Kitin rengi koyudur fakat birinci karın halkası üzerinde kahverengi noktalar görülür. Kafkas ırkı, bilinen arı ırkları içinde en uzun dile sahip olan ırktır.

Uysallıkları ve petek üzerindeki sakinlikleri bu ırkın en tipik özellikleridir. Yavru verimleri yüksektir ve kuvvetli aileler meydana getirirler. Fakat en kuvvetli oldukları devre yaz ortasıdır. Oğul verme meyilleri zayıftır. Propolisi çok kullanırlar. Nosema hastalığına karşı hassasiyetleri dolayısıyla kuzey bölgelerinde kışlama durumları pek iyi değildir. Yağmacılığa meyillidirler. Bal verimleri yüksektir.

4. Yerli Irklar

Anadolu arısı (Apis mellifera anatoliaca) olarak da isimlendirilen bu ırk, Anadolu’nun büyük kısmında yayılış göstermektedir. 1953 yılında ırk düzeyinde sınıflandırılmıştır. Anadolu arısı, İngiltere ve ABD’ne götürülerek bu ülkelerdeki ıslah çalışmalarında kullanılmıştır. Ege formu gibi değişik alt türlerinin olabileceği bildirilmektedir. Anadolu arısı esmer ve küçük yapılı arılardır. Olumsuz kış şartlarına çok dayanıklı olup yavru ve bal üretim kabiliyetleri yüksektir.

6. BÖLÜM

ARICILIKTA MEVSİMSEL BAKIM İŞLERİ

A- İlkbahar Bakım ve Kontrolü

Kolonilerin ilkbahar muayene ve kontrollerinden amaç; arıların kışı nasıl geçirdiklerini, kovanda mevcut gıda miktarını, ana arının var olup olmadığını, var ise yumurtlama durumunu, işçi arı miktarını, kovanda küflü petek olup olmadığını, kovanlara arız olan hastalık ve zararlıların bulunup bulunmadığını kontrol etmek için kovanı açıp muayene etmektir.

Resim 7. İlkbaharda bir arılık

1. İlk Kontrol ve Zamanı

Eğer koloniler kapalı alanlarda ise, kovanların kapalı arılıklardan dışarı alınma zamanı bölgelere göre değişim gösterir. Genel bir uygulama olarak koloniler, söğüt ağacı yapraklarının açmaya başlamasıyla dışarı alınır. Buna karşın ülkemizin bir çok bölgesinde ve sahil kesimlerinde koloniler dışarıda açık alanlarda kışlatılır. Gerek kapalı alanlarda kışlatılıp dışarı çıkartılan gerekse dışarıda kışlatılan kolonilerin ilk kontrolleri, havaların yeteri derecede ısındığı, erik ağaçlarının çiçek açtığı andan itibaren güneşli, açık ve sakin bir günde sıcaklığın gölgede 16-20 oC olması halinde saat 11 ile 14 arasında yapılabilir.

Kovanları açmadan yapılacak bir inceleme de koloni hakkında fikir verebilir. İyi bir uçuş aktivitesinin varlığı ve arıların polen taşımaları sağlıklı bir koloninin ilk belirtileridir. Fakat en iyisi kovanı uygun bir zamanda açıp koloniyi incelemektir. Koloni kontrolleri sırasında koloniyi üşütmemek gerekir. Koloni üşütüldüğü takdirde, 35 oC olan yavru büyütme sıcaklığının tekrar aynı dereceye yükseltilmesi için arıların büyük oranda bal yemeleri gerektiği ve hastalıklar için uygun bir ortam oluşturulduğu unutulmamalıdır.

2. Dip Tahtası Kontrolü ve Temizliği

Arıların uçuşa çıktıkları zamanlarda kovan dip tahtası temizliği yapılabilir. Dip tahtası üzerinde görülen kırıntı ve artıklar incelenerek koloninin durumu hakkında bilgi edinilmeğe çalışılır. Bazen hava şartları kovanın dışarıda tamamen açılmasına elverişli olmaz. Hava sıcaklığının yeterli olmadığı bu günlerde petek gözleri içerisinde bulunan larvaların (kurtçukların) üşüyüp ölmesini engellemek için ilkbahar başlarında sadece dip tahtası üzerinden incelemeler yapılabilir. Ayrıca üzerinde nem ve su biriken dip tahtalarının acilen değiştirilmesi gerekir.

Bazı kovanlarda dip tahtası kovan gövdesinden ayrı bir parça halindedir. Bu çeşit kovanların temizliği sırasında temiz bir dip tahtası bulundurularak dip tahtası temizlenecek olan kuluçkalık bunun üzerine oturtulur. Dip tahtası ayrı olmayan kovanların temizliği ise 16-20 oC civarında günün ılık ve güneşli saatlerinde yapılmalıdır. El demiri veya spatula yardımı ile dip tahtası üzerindeki mum kırıntıları ve diğer artıklar temizlenir. Ancak, alınan artıklar sağa sola atılmamalı ve belli bir yerde toplanarak gerekirse yakılmalıdır. Aksi halde, yağmacılık ve hastalıklar için uygun ortam hazırlanmış olunur.

3. Çerçeve Kontrolü

Çerçeve kontrolünde küflü, aşırı esmerleşmiş ve kırık petekli çerçeveler kovandan çıkartılarak yerine önceki yıldan kalan temiz çerçeveler yerleştirilir. İşlenmiş petek yoksa verilecek temel petekli çerçeve en sona konur. Kırık çerçeveler kovanda bırakılırsa arılar burada yapacakları onarım sırasında erkek arı gözü yaparak kolonide erkek arı mevcudunun artmasına sebep olurlar. Esmerleşmiş ve küflü peteklere ana arı istekli yumurta bırakmaz bu da koloninin zayıflamasına ve ürün kaybına neden olur. Eğer kovan içindeki mevcut arı miktarı çerçeveleri dolduramıyorsa boş çerçeveler alınarak alan daraltılır.

Resim 8. Çerçeve Kontrolü

Çerçeve kontrolü sırasında kovandan dışarı çıkartılan çerçeve, kovan üzerinde tutulmalı ve sağa-sola kaydırılmalıdır. Aksi halde ana arının kontrol edilen çerçevede bulunması durumunda ana arının kovan dışına düşmesine neden olunabilir. Bu işlemler sırasında koloninin üşütülmemesi için kovan uzun süre açık tutulmamalıdır.

4. Ana Arının Kontrolü

Kolonide ana arının olup olmaması koloninin sürekliliğini doğrudan etkiler. Eğer kontrollerde ana arı görülemez ise günlük yumurta durumuna bakılır. Kolonide günlük yumurta mevcut ise büyük ihtimalle ana arı da mevcuttur. Hem ana arı hem de günlük yumurta görülemezse koloninin ana arısı yoktur. Bu durumda mümkünse koloniye ya yeni bir ana arı verilmeli ya da bu koloni başka bir koloni ile birleştirilmelidir.

 5. Besin Mevcudiyetinin Kontrolü

Besin kontrolünden amaç kovan içerisindeki bal ve polen miktarının belirlenmesidir. Erken ilkbaharda yapılan kontrolde besin stokunun yetersiz olduğu durumlarda bal ve pudra şekerinden yapılan kek veya koyu şurupla besleme daha uygundur. Koyu şurup 1 ölçü su 2 veya 3 ölçü şekerle yapılan şuruptur. İlkbaharın ilerleyen dönemlerinde 1 ölçü su 1 ölçü şekerle yapılan daha seyreltik şurupla besleme yapılmalıdır. Yapılacak olan bu şuruplama koloninin gelişmesini hızlandırarak bal sezonuna güçlü kolonilerle girilmesine vesile olur.

6. Hastalık ve Parazit Kontrolü

Arılıkta, yıl boyunca görülebilecek nosema, yavru çürüklüğü ve paraziter hastalıklara karşı uyanık olunmalıdır. Herhangi bir hastalık görüldüğünde veya hastalıktan şüphe edildiğinde, hastalığın kontrolü ve mücadelesi için mutlaka bir uzmana danışılmalı uzmanın görüş ve önerileri doğrultusunda hareket edilmelidir. Aksi halde bilgisizce yapılacak bir uygulama fayda yerine zarar getirir.

7. İlkbahar Beslemesi

İlkbahar beslemesi, kovan içindeki gıda kaynaklarının kalite ve miktar olarak yetersiz olması durumunda ve yavru gelişimini teşvik için yapılan bir yemlemedir. İlkbahar yemlemesinde hava sıcaklığı önemli bir faktördür. Şayet hava soğuksa şurup koyu olmalı (2 veya 3 kısım şeker + 1 kısım su) ve petek gözlerine doldurulmalıdır. Su miktarı fazla olan şurup kovan içinde rutubeti yükselterek küflenmeye ve hastalıklara neden olur. Ancak, havalar ısındıktan sonra yapılan beslemelerde 1 kısım şeker ve 1 kısım su ile yapılan şurup kullanılmalıdır. Bu şuruplama sadece yumurtlamaya teşvik için yapılır. İlkbaharda yapılan şurup beslemelerinde yağmacılık görülebileceğinden buna karşı gerekli önlemler alınmalıdır. Şuruplamanın akşam üzeri geç saatlerde yapılması yağmacılık riskini azaltır.

Resim 9. İlkbahar beslemesi.

  Erken ilkbaharda koloninin gelişebilmesi için ihtiyaç duyulan diğer madde polendir. Şayet kolonide yeteri kadar polen yoksa, koloninin bal ve polenden yapılacak bir kekle beslenmesi gerekir. Bu yönüyle arıcıların, polenin bol olduğu dönemlerde polen toplamaları ve gerektiğinde koloni beslemesinde kullanmaları veya ticaretini yapmaları önemli bir teknik konudur. Polenin yetersiz olduğu durumlarda kolonide panik oluştuğu ve yavru üretiminin tamamen durduğu sürekli akılda tutulmalıdır.

8. Oğul ve Oğul Önleme

Oğul, bal arılarında nesli devam ettirmek için koloni fertlerinin bir kısmının ana arı ile birlikte kovandan ayrılarak yeni bir aile teşkil etmesine denir. Oğul her ne kadar nesli devam ettirme davranışı olsa da, oğul verme eğilimi arıların genetik yapısı ve çevre şartları altında farklılık gösterir. Teknik arıcılıkta, koloninin oğul vermemesi istenir ve oğula karşı önlemler alınır. Oğul veren kolonilerin gücü oldukça zayıflayacağından yeterli miktarda bal üretmek mümkün değildir. Bu nedenle oğul oluşumunu destekleyen şartlar iyi bilinmeli ve oğula karşı tedbirler alınmalıdır. Oğul oluşumunu destekleyen şartlar; arı kolonisinin kovana sığmayacak kadar çoğalması, kolonide yavru yetiştirecek ve bal depolayacak yerin kalmayışı, kolonide yeterli havalandırmanın olmayışı, koloni içinde sıcaklığın artması, ana arının yaşlı olması ve genetik yapının etkisi olarak sıralanabilir. Oğul vermeyi destekleyen bu şartların ortadan kaldırılarak doğal oğulun önlenmesi teknik ve ekonomik arıcılığın önemli bir kuralıdır.

Resim 10. Ağaç dalında bir oğul

9. Suni Oğul Üretimi

Teknik arıcılıkta kolonilerin doğal oğul vermesi istenmeyen bir olaydır. Nektar akışının başladığı dönemde gerçekleşen oğul, anaç koloninin gücünü azaltmakta böylece bal verimini düşürmektedir. Ayrıca oğul çıkışının devam etmesi durumunda kolonide kuluçka görevi gören genç işçi arıların oğulla birlikte çıkmasıyla anaç kolonide kuluçka faaliyeti aksamakta ve bunun sonucunda kireç hastalığı görülebilmektedir. Arıcılıkta bu tür olumsuzlukların yaşanmaması için doğal oğula karşı tedbirler alınmalı, koloni sayısı artırılmak isteniyorsa suni oğul (bölme) yapılmalıdır.

Yeterli güce erişmiş koloniler, eşit şekilde bölünerek yeni bir koloni elde edilir. Bunun için boş kovan anaç kovanın yanına getirilir. Arılı-ballı ve yavrulu petekler her iki kovana eşit sayıda bölünür. Burada dikkat edilecek husus tarlacı arıların da her iki kovana eşit şekilde girmelerini sağlamaktır. Bunun için anaç kovan yarım metre sağa ya da sola kaydırılarak, eski uçuş hattı ortada kalacak şekilde yeni kovanın (bölmenin) yerleştirilmesi yapılır.

Bu işlem sonrasında tarlacı arılar yine de anaç kovanı tercih edebilirler, bu durumda anaç kovan bir miktar daha dışa kaydırılarak uçuş hattının çoğunluğu bölmeden yana verilebilir.

Bir başka yapay oğul üretim yöntemi ise özellikle koloni sayısının çoğaltılması amacıyla bir kovandan 3-4 çerçeveli 2-3 bölme yapılmasıdır. Bu durumda bir adet arılı-yavrulu, bir adet de arılı-ballı çerçeve yeni kovana yerleştirilir. Uçuş delikleri kapalı durumda olan bu kovanlar, tarlacı arıların eski kovan yerine dönmelerini önlemek için en az 5 km uzağa taşınır. Diğer bir yapay oğul elde etme yöntemi ise, her kovandan gücü ölçüsünde 1-2 çerçeve alınarak devşirme şeklinde yeni koloniler oluşturmaktır.

10. Kayıt Tutma

Kayıt tutma, her üretim dalında olduğu gibi arıcılıkta da çok önemlidir. Bu amaçla, her kovana ait bir kart veya bir sicil defteri kullanılabilir. Her koloni kontrolünde koloniye ait bilgiler bu kartlara işlenerek daha sonra yapılması gereken işler önceden planlanır. Kayıtlarda; ana arının çıkış ve yumurtlamaya başlama tarihi, orijini, koloninin besin (bal ve polen) stok miktarları, yavru durumu gibi kısaca koloniyi tarif eden, yapılan ve yapılması gereken işleri belirten bilgiler yer almalıdır. Kayıt tutmadan koloniyi doğru bir şekilde yönetmek mümkün değildir.

B- Yaz Bakımı

  Arı kolonilerinin ilkbahar bakımından sonra yazın da bakım ve kontrolleri devam etmektedir. Yaz mevsiminde yapılan işlerin başında koloni geliştikçe çerçeve verme, zayıf kolonilerin takviyesi, güçlü kolonilere kat verme ve flora takibi gibi işler gelir.

1. Çerçeve ve Kat Verme

Arılarda gelişme faaliyetinin başlamasıyla birlikte petek örme faaliyeti de başlar. Bu dönemde kovana yeni temel petekler verilmesi gerekir. Çerçevelere iki yandan iki delik açılarak tel takıldıktan sonra temel petek takılır ve temel petekli yeni çerçeve koloniye verilir. Çerçevenin koloniye verilmesinde dikkat edilmesi gereken husus; yeni verilen çerçevenin sondan ikinci çerçeve olarak verilmesi ve yavru üretim sahasının bölünmemesidir.

Kuluçkalık dolduğu zaman kovana kat (ballık) verilmesi gerekir. Kat verilirken kuluçkalıktan yanlardan ballı çerçevelerden en az 2 çerçeve kata alınır, yerlerine yeni çerçeve verilir. Ballı petekler yanında bir-iki yeni çerçeve daha verilen kat kuluçkalığın üzerine konulur. Birinci kat dolduğu zaman ikinci kat kuluçkalığın üzerine yerleştirilir ve birinci kat onun üzerine alınır. Bu şekilde arılar yeni petekleri daha iyi ve daha çabuk işler. Ballıklardaki bal yeteri kadar sırlanıp olgunlaştığında bal hasadı yapılabilir.

Resim 11. Yaz başlangıcında bazılarına kat verilmiş koloniler

2. Takviye Verme

Herhangi bir nedenle koloni içindeki arı mevcudunun azalması durumunda kuvvetli kolonilerden takviye çerçeveler alınarak zayıf kolonilere verilir. Kapalı yavru gözlü çerçeveler arısıyla birlikte, koku vermek suretiyle zayıf koloniye verilebilir. Koku vermenin amacı, arılı çerçevelerin kolonideki arılarla bu çerçeve üzerinde bulunan diğer koloniye ait arıların birbirlerini öldürmesini önlemektir.

3. Flora Takibi

Teknik arıcılıkta arıların, flora durumuna göre bir yerden başka bir yere nakledilmesi iyi bir verim alabilmek için gereklidir. Bu iş flora takibi veya gezginci arıcılık olarak adlandırılır. Gezginci arıcılık yapılmadan kolonilerden yeterli düzeyde kazanç sağlamak mümkün değildir. Kolonilerin gezdirilmesi bir başka ifade ile bitki örtüsünün yani çiçeklerin takip edilmesi teknik arıcılığın en önemli kuralıdır.

7. BÖLÜM

ANA ARININ ÖNEMİ VE ÜRETİMİ 

A- Ana Arının Önemi 

Arı ömrünün çok kısa oluşu, doğadaki kaynakların zamanında ve en iyi şekilde değerlendirilmesini gerektirir. Polen kaynaklarının bol olduğu ilkbahar aylarında koloni gelişmesini tamamlayabilmeli, nektar akış döneminde de yeterli bal toplayabilmelidir. Verimli ve kazançlı bir arıcılık için oluşması gereken bu şartlar direkt olarak koloninin sahip olduğu ana arının genetik ve fiziksel özelliklerine bağlıdır. 

  On binlerce işçi arı ve gerektiği kadar erkek arı bulunan kolonide tek başına bulunan ana arı, koloninin bütün gelişme ve verimliliğine yön verir. Bu nedenle ana arı yetiştiriciliği ve kullanımı teknik arıcılıkta büyük önem taşır. Yetiştirilsin veya satın alınsın, kolonide genç ve kaliteli ana arı bulundurulması ve bunun sonucunda güçlü kolonilerle çalışılması ekonomik arıcılık için bir zorunluluktur. 

B- Ana Arının Kalitesine Etki Eden Faktörler 

Aynı arılıkta tutulan aynı ırka mensup koloniler eşit koşullarda aynı performansı göstermeyebilirler. Bu durumda verimsiz olan koloniler herhangi bir hastalık taşımıyorlarsa verimsizliğin nedeni doğrudan ana arı ile ilgilidir. Bu durumda ana arı ya yaşlı ya da kalitesizdir. Ana arı yetiştiriciliğinde kaliteli ana arı elde edilebilmesi için aşağıdaki kurallara dikkat edilmesi gerekir. 

1. Larva Yaşı 

Döllü yumurtadan oluşan ana arı ve işçi arı birbirinden çok farklı özellikler gösterirler. Bunun tek nedeni ana arı olacak larvanın işçi arı olacak larvaya göre daha ilk andan itibaren sürekli daha zengin ve daha sık arı sütü ile beslenmesidir. Bu nedenle transfer edilecek larvanın mümkün olduğunca genç olması, başka bir ifadeyle işçi arı olmaya yönelik beslenmemiş olması gerekmektedir. Larvanın yaşı büyüdükçe ana arının kalitesi düşmektedir. 12-24 saatlik larvalar transfer için en uygun larvalardır. 24 saatten daha yaşlı larvaların transfer edilmesi durumunda ana arının kalitesi yanında larva kabul oranı da düşmektedir. 

2. Başlatıcı ve Bitirici Kolonilerin Durumu 

Ana arı yetiştiriciliğinde kullanılan başlatıcı ve bitirici koloniler yeterince güçlü olmalı, bol miktarda arı sütü salgılayacak genç işçi arı ve polen içermelidir. Polen, genç işçi arıların arı sütü üretebilmeleri için gerekli maddedir. 

3. Yetiştirme ve Çiftleşme Dönemi 

Ana arının ilkbaharla sonbahar arasındaki dönemde yetiştirilebilmesine karşın, en uygun dönem, nektar ve polen üretiminin en bol olduğu zamandır. Ana arının üretildiği dönemde nektar ve polen üretiminin yeterli ve dengeli olması; ana arı hücrelerine daha bol arı sütü bırakılmasına ve oğul dönemi devam ettiği için doğal çoğalma içgüdüsünün değerlendirilmesine neden olur. Ayrıca, bu dönemde erkek arıların aktif ve bol oluşları iyi bir fırsattır. 

C- Ana Arı Üretimi

Ana arı üretimi, üretimle ilgili işlerin sırasıyla ve zamanında yapılmasını gerektirir. Başlatıcı kolonilerin hazırlanmasından itibaren yumurtlamaya başlayan bir ana arının üretimi yaklaşık 1 aylık bir zaman gerektirir. Ana arı üretim kapasitesini etkileyen en önemli faktör çiftleştirme kutularının sayısıdır. Mayıs-Eylül ayları arasındaki üretim döneminde her bir çiftleştirme kutusu için 4-5 adet ana arı üretilebilir. Örneğin 100 adet çiftleştirme kutusuna sahip ticari ana arı üretim işletmesi 1 yılı kapsayan üretim döneminde 400-500 adet ana arı üretip satabilir. Bu sayıya ulaşabilmek için aşağıda verilen işlerin aksatılmadan yapılması zorunludur. Ana arı üretimi zor bir iş olmamakla birlikte plan ve program gerektiren bir iştir. 

1. Damızlıkların Seçimi ve Hazırlanması 

Damızlık olarak kullanılacak ana arılar, ait olduğu ırkın tüm özelliklerini belirgin bir şekilde göstermeli ve gerekli seleksiyon aşamalarından geçmiş olmalıdırlar. Ticari ana arı üretimi yapan kuruluşlar, üretimlerini damızlık değeri taşıyan ve nesilleri test edilmiş, tercihen damızlık sertifikası almış ana arılardan yapmalıdırlar. Sertifikalı damızlık ana arılar, ya yapay tohumlanmış ya da izole çiftleştirme alanlarında çiftleştirilmiş olmalıdır. Arıcı şartlarında damızlık koloni temin edilemediği taktirde en basit olarak; ilkbahar gelişme hızı yüksek, önceki yıllarda en çok balı üreten, oğul vermeyen, hiçbir zaman hastalığa yakalanmamış, sakin ve uysal mizaçlı koloniler damızlık olarak kullanılabilir. Damızlık kolonilere, transferden 4-5 gün önce uygun renkte kabarmış petek verilerek aşılamanın yapılacağı gün istenen yaşta larva bulunması sağlanır. 

2. Başlatıcı Kolonilerin Hazırlanması 

En az 15 arılı çerçeveye ulaşan iyi gelişme göstermiş koloniler seçilir. Bunların ana arısı, transferden 4-5 gün önce alınıp ana arısız bırakılır. Larva transferinin yapılacağı günün sabahında fazla çerçeveler çıkartılıp kolonideki arı yoğunluğu artırılır, kolonide üretilen doğal ana arı hücreleri bozulur ve çerçeve düzenlemesi yapılır. Bu koloniler, üretimde kullanıldığı sürece sürekli şurupla beslenir, genç işçi arı veya çıkmak üzere olan kapalı yavru ile takviye edilir. Başlatıcı koloni olarak, bol miktarda genç işçi arıların toplandığı polen ve bal bulunduran 2-3 petekli bir oğul kutusu da kullanılabilir. 

3. Temel Ana Arı Yüksüklerin Hazırlanması 

Teknik ana arı yetiştiriciliğinde larvaların yerleştirileceği temel ana arı hücreleri (yüksük) saf bal mumundan yapay olarak hazırlanmaktadır. Parlak renkte, kokusuz saf bal mumu çift cidarlı eritme kabında eritilir. Su içerisinde bekletilerek suya doyurulmuş yüksük kalıbı önce suya sonra erimiş bal mumuna ve sonra tekrar suya batırılarak elde edilen yüksükler bir çıta üzerine erimiş balmumu yardımıyla monte edilir. Elde edilen yüksükler 10-11 mm derinlikte ve 9-10 mm çapında olmalıdır. Çıtada 15-20 adet yüksük bulunur ve bu çıtalardan bir çerçeveye üç adet takılarak bu iş için özel hazırlanmış olan bir çerçevede 45-60 adet yüksük bulunması sağlanır. Ana arı üretiminde saf balmumundan yapılmış temel yüksükler kullanıldığı gibi bu amaç için üretilmiş plastik olanlar da kullanılabilir. 

Resim 13. Ana arı üretiminde kullanılan bazı malzemeler. 

Resim 14. Larva transferi için üretilmiş ve bir çıtaya dizilmiş yapay temel ana arı yüksükleri 

4. Larva Transferi 

Damızlık kovandan, 6-12 saat yaşlı larvalı çerçeve seçilir. Bir fırça yardımı ile arıları kovan içerisine dökülerek temizlenir. Çerçevenin şiddetle silkelenmesi durumunda günlük balın larva üzerine akmasına neden olunacağından bu işlemden kaçınılmalıdır. 

Seçilen çerçeve rüzgar ve direkt güneş ışınlarından korunarak kısa sürede aşılama yerine (transfer odasına) getirilir. Transfer odası kovan içi şartlarına benzer olarak 30-33 oC ısı ve %60-70 nem içermelidir. Uygun yaşlı larvalar, hücrelerden transfer kaşıkçığı yardımıyla alınır ve önceden hazırlanmış olan yapay yüksüklere yerleştirilir. Bu işlemi yaparken dikkat edilecek en önemli husus, larvanın zedelenmeden alınıp yüksüğe bırakılmasıdır.

Resim 15. Larva transferinin yapılışı 

Larva transferi zor bir işlem gibi görünse de bu konuda çalışan kişiler zamanla tecrübe kazanarak bu işlemi kolaylıkla yapabilirler. Böylece hem larva tutma oranlarında artış sağlarlar hem de belirli bir sürede daha çok sayıda aşılama yapma melekesi kazanırlar. Ayrıca, özellikle başlatıcı kolonilerin ilk kullanım dönemlerinde, yapay yüksüklerin bu kolonilerde bir gün süreyle bekletilmesi ve aşılama öncesi yüksüklere sulandırılmış taze arı sütü uygulaması tutma oranlarını olumlu yönde etkilemektedir. 

5. Aşılı Yüksüklerin Başlatıcı Kolonilere Verilmesi 

Bir başlatıcı koloniye verilecek 45-60 adet larva transferi tamamlandığında aşılı yüksükler bekletilmeden başlatıcı kolonilere verilir. Larva transferinden 4-5 gün önce ana arısı alınmış ve birkaç saat önce de çerçeve düzenlemesi yapılmış başlatıcı kolonide, larva transfer edilen çerçeve, bir yanında açık yavrulu diğer yanında polenli iki çerçeve arasında koloninin ortasına verilir. Başlatıcı kolonideki diğer açık yavrulu petekler transfer edilen larvaların daha iyi bakılabilmesi için çıkartılmış olmalıdır. Bu kolonideki polenli petekler genç işçi arıların arı sütü üretebilmeleri, açık yavrulu petek de genç işçi arıların larva transferi yapılan çerçevenin konulduğu yere toplanmaları için gereklidir. Başlatıcı kolonideki diğer çerçeveler ise kapalı yavrulu, ballı ve polenli olmalıdır. Sürekli üretimlerde her larva transferinden önce bu düzen sağlanmalıdır. 

Resim 16. Ana arı larvalarının başlatıcı kolonide beslenmesi 

Başlatıcı kolonideki genç işçi arının bolluğu ve çerçeve düzeni hem larva tutma oranını hem de üretilecek ana arı kalitesini doğrudan etkiler. Ayrıca, sürekli üretimlerde kolonide genç işçi arı populasyonunun devamı için 5-6 günde bir kolonideki ilk düzenin sağlanması yönünden yeni çerçeveler verilip amaç dışı kalan fazla çerçeveler çıkarılmalıdır. 

6. Bitirici Kolonilerin Hazırlanması ve Kullanılması 

Aşılı yüksükler, çiftleştirme kolonilerine dağıtılacağı güne kadar başlatıcı kolonilerde tutulabilirler. Ancak bu, büyük çapta üretim yapılan işletmelerde ekonomik olmayacağı gibi uzun süreli kullanımlarda yetiştirilen ana arının kalitesini de olumsuz yönde etkileyebilir. Bu nedenle sürekli ana arı üretimi için başlatıcı kolonilerde kabulü sağlanan ana arı hücreleri, başlatıcı koloniye verilişinden 1-2 gün sonra, ana arısı ızgara ile kuluçkalığa hapsedilmiş 16-18 arılı çerçeveli güçlü kolonilerin üst katına aktarılır. Bu katta ballı, bol miktarda genç işçi arı, polenli ve kapalı yavrulu çerçeveler bulunmalıdır. Her hafta alt katla üst kat arasında düzen sağlama açısından çerçeve değiştirmesi yapılmalıdır. Başlangıç kolonisinde bitirici koloniye aktarılan transfer çerçevesinin yerine yenisi konur ve üretim süreklilik kazanır. Bitirici kolonilere aktarılan larvaların bu dönemden sonraki beslenme ve bakımları bu kolonilerde sağlanır.

Resim 17. Bitirici koloni ve bu kolonide geliştirilen ana arı hücreleri 

7. Çiftleştirme Kutularının Hazırlanması ve Kullanılması 

Transferden sonraki 10. günde kapalı durumdaki ana arı hücreleri bulundukları çıtalardan ayrılarak 1 gün önceden hazırlanmış çiftleştirme kolonilere dağıtılırlar. Çiftleştirme kolonilerinin oluşumunda farklı kovan tipleri kullanılmaktadır. Bunlar standart kovanların üçe-dörde bölünmüş olanları veya ahşap ya da tecritli malzemeden yapılan küçük çiftleştirme kutularıdır.

Resim 18. Starofor ve ahşap çiftleştirme kolonileri

  Çevreyi tanıma ve çiftleşme uçuşundan dönen ana arıların kendi kutularına dönebilmeleri için bu kutuların giriş delikleri farklı yönlere bakmalı ve geniş bir alana yerleştirilmelidirler. Ana arıya işaret olması yönünden çiftleştirme kutularının ön tarafları farklı şekillerde farklı renklerle boyanır. Üretim sezonunun başlangıcında oluşturulan bu çiftleştirme kolonilerinin sürekliliği her bir ana arının ürettiği yavrularla sağlanır ve böylece bütün sezon boyunca kullanılabilirler. 

Çiftleşme sonrası yumurtlamaya başlayan ana arı, ilk işçi arı yavru gözleri kapanana kadar 2-3 haftalık süre ile çiftleştirme kolonisinde yumurtlamaya devam ettirilir. Bu süre sonunda ana arılar satılarak bunların yerine çıkmak üzere olan yeni ana arı hücreleri verilir. Ana arı hücrelerinin bulundukları çıtalardan alınmasında ve dağıtılmasında dikkatli davranılmalı, hücreler bu işlemler sırasında çıtadaki konumunda dağıtılmalı ve ters çevrilmemelidir. Ana arı hücrelerinin çiftleştirme kolonilerine verilmesinin ardından, transfer edilen larvanın yaşına bağlı olarak 2-3 gün sonra ana arılar çıkar. Ana arı hücrelerinin çiftleştirme kolonilerine verilişinden 4-5 gün sonra yapılacak kontrollerde ana arı çıkmayan hücreler ya da işçi arılarca bozulmuş hücreler görülebilir. Bu durumda yeni hücreler verilmelidir. 

8. Ana Arıların Çiftleşmesi 

Çiftleşme kutularında çıkışlarını gerçekleştiren ana arılar 2-3 günlük olduklarında çevreyi tanıma uçuşu yaparlar ve daha sonraki 2-3 gün içinde de çiftleşme uçuşuna çıkarlar. Çiftleşme “Erkek Arı Toplanma Alanı” olarak adlandırılan özel bir alanda, havada 10-30 metre yükseklikte uçarken gerçekleşir. Erkek Arı Toplanma Alanına ulaşan ana arı salgıladığı seks feromonu ve görme yoluyla erkek arılarca keşfedilir. Sayısı, 6-20 arasında değişebilen erkek arı ile çiftleşen ana arı kendi kolonisine (çiftleşme kutusuna) dönerek 3-5 gün sonra yumurtlamaya başlar. Ana arıyla çiftleşen erkek arılar çiftleşme sonrası ölürler. Ana arı, erkek arı toplanma bölgesinde yeterli sayıda erkek arı bulunmayışı ve olumsuz iklim şartları altında yeterli sayıda erkek arı ile çiftleşemezse aynı günde veya takip eden günlerde 1-2 kez daha çiftleşme uçuşuna çıkabilir. 

  Çıkıştan itibaren 20 gün içinde çiftleşmeyen ana arılar çiftleşme isteğini kaybederek dölsüz yumurta yumurtlamaya başlarlar ki artık bundan sonra çiftleşme gerçekleşmez. Çiftleşmenin kontrol altına alınması, ya en az 8-10 km yarı çaplı izole bölgeler ya da yapay tohumlama ile sağlanır. 

9. Ana Arıların Yapay Tohumlanması 

Teknik arıcılıkta, yapay tohumlama yapılabilmektedir. Bu uygulamada, damızlık değer taşıma gibi özel öneme sahip kolonilere ait erkek arılardan toplanan spermler laboratuar ortamında, yapay dölleme cihazı ile mikroskop altında özel bir amaç için yetiştirilen ana arıya enjekte edilir. Ana arıların yapay tohumlanması zor bir işlem olmamakla birlikte, yetenek ve tecrübe isteyen bir iştir. Bu uygulama üretim materyali olarak kullanılacak ana arı üretiminden ziyade araştırma ve ıslah çalışmalarında saf ırk ya da hibrit elde etmede çiftleşmenin kontrol altında alınması amacıyla yapılmaktadır. 

10. Ana Arıların Üretim Kolonilerine Verilmesi 

Çiftleştirme kutularında yumurtlamaya başlayan ana arıların buralardan alınıp satılması veya başka yolla değerlendirilmesi sürekli üretimlerde bir zorunluluktur. Yumurtlayan ana arıların diğer kolonilere verilmesinde en önemli işlem, öncelikle koloninin hazır hale getirilmesidir. Bunun için ana arının verileceği kolonide döllü veya dölsüz ana arı ya da ana arı hücresi bulunmamalıdır.

Ana arının verileceği kolonideki eski ana arı imha edildikten bir gün sonra ana arının bulunduğu kafes yavrulu iki çerçeve arasına havalandırma ve besleme delikleri ön ve arka tarafa bakacak şekilde yerleştirilir. Ertesi gün kek haznesinin bulunduğu taraftaki çıkış deliği açılarak arıların keki yiyerek ana arıyı çıkarmaları sağlanır. Bundan sonra kovan açılıp fazlaca kurcalanmamalı, ancak 2-3 gün sonra ana arı ve yumurta kontrolü yapılmalıdır.

Teknik arıcılıkta yumurtlayan hazır ana arı kullanılması ana arı kayıplarında ya da yapay oğullara ana arı kazandırılmasında önemli avantajlar sağlar. Ana arıların yumurtlamaya başlamalarında 25-30 gün gibi zaman kazanılması, koloninin kendisinin çıkardığı ana arının çiftleşememesi riskini ortadan kaldırması ve orijini belli materyal kazanılmış olması bu avantajlardan bazılarıdır. Ancak, önemli avantajlarına rağmen arıcılarımız arasında hazır ana arı kullanma alışkanlığı yeterince yaygın değildir.

Resim 12. Flora takibi için yaylaya taşınmış koloniler

Kolonilerin nakli, mutlaka arılar kovana girdiği zaman yani gece yapılmalıdır. Arı naklinden önce gerekli hazırlıklar yapılmalı, çerçeveler sabitlenmeli, kovandan arı çıkabilecek çatlak ve delikler kapatılmalı ve çok iyi bir havalandırma sağlanmalıdır. Arılar nakledileceği noktaya vardığında usulüne göre indirilip uçuş delikleri duman kullanılarak açılmalıdır. Duman kullanmadan uçuş deliğinin açılması durumunda arılar çevredeki canlılara zarar verebilir.

Arı nakillerinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus yeterli havalandırmanın mutlaka sağlanmasıdır. Kolonilerin taze ballı peteklerle nakledilmesi durumunda bu tür peteklerin özellikle yaz aylarında sıcak günlerde çok kolay kırılabileceği ve koloni kaybına neden olabileceği unutulmamalıdır. Özellikle yaz aylarındaki arı nakillerinde gidilecek yere 1 gecede ulaşılamıyorsa gündüz uygun bir yerde konaklama yapılarak nakil ikinci gecede tamamlanmadır. Aksi halde koloni kayıpları meydana gelebilecektir.

C- Sonbahar Bakımı ve Kışlatma

1. Sonbahar Dönemi Çalışmaları

Bal hasadından hemen sonra zaman kaybedilmeden sonbahar bakımına başlanmalıdır. Kolonilerin sonbahar bakımı, arıların kışı kayıpsız veya en az kayıpla atlatabilmeleri için çok önemlidir.

Kolonilere kış yiyeceği olarak bal ve polen depolanmış petekler bırakılır. Ancak petekler tamamen balla dolu olmayıp alt taraflarındaki gözler boş olmalıdır. Çünkü kışın arılar bal dolu gözler üzerinde değil, peteklerin balla dolu kısmının hemen altındaki boş gözler üzerinde kış salkımı oluştururlar. Küflenmiş peteklerdeki ballar, ekşimiş ballar, düşük kaliteli ballar ve salgı balları kış yiyeceği olarak kullanılmamalıdır. Yapılacak kontrollerde 8-10 peteği arıyla kaplı bir koloniye kış yiyeceği olarak 12-15 kg bal bırakılmalıdır. Özellikle ilkbaharda taze polen gelmeye başlayıncaya kadar ki dönemde arıların yavru yetiştirmeyi başlatıp sürdürebilmeleri için bırakılan ballı peteklerin 3-4 tanesinde aynı zamanda yeterince polen de olmalıdır.

Yapılacak kontrollerde arı mevcudu zayıf, ana arısız, ana arısı yaşlanmış ve verimsiz olan koloniler sonbaharda birleştirilmelidir. Başarılı kışlatma için mutlak surette sonbaharda bir dönem yavru üretimi sağlanarak kışa GENÇ İŞÇİ ARI ve GENÇ ANA ARI ile girilmelidir.

Kışa girmeden önce koloniler her zaman olduğu gibi hastalık ve parazitler yönünden incelenmelidir. Özellikle sonbahar dönemi varroa mücadelesi son bal hasadından sonra ve kuluçka aktivitesinin azaldığı zaman yapılmalıdır.

2. Sonbahar Beslemesi

Kolonilere yeterince bal ve polen bırakılmış olsa bile, bal hasadından sonra koloniler şurupla beslenebilir. Sonbahar beslemesi için hazırlanan şeker şurubunun şeker-su oranı 2:1 (2 kısım şeker - 1 kısım su) olmalıdır. Kolonilere uygulanan şeker şurubu beslemesi ana arının yumurtlama hızını yeniden artırarak genç, yıpranmamış işçi arı yetiştirilmesini sağlar. Böylece genç işçi arılarla kışa giren koloniler fazla bir kayıp vermeden bahara güçlü olarak çıkarlar. Genç arılarla kışlatılan koloniler ilkbahar döneminde daha etkili bir yavru yetiştirme temposu göstererek hızlı gelişirler.

Koloniler kışa girerken ve kıştan çıkarken şurup yerine kek ile de beslenebilirler. Kek; bir kısım bal ve üç kısım pudra şekerinin karıştırılmasından elde edilir. Elde edilen karışım 0.5-1 kg’lık poşetlere yerleştirilip, poşetin alt kısmında delikler açılarak arılı çerçeveler üzerine konulur. Kek hazırlama ve uygulamada dikkat edilecek husus, kekin kovan içi ısısında eriyerek arıların üzerine akmayacak kıvam ve katılıkta ve arılar tarafından tüketilebilecek yumuşaklıkta olmasıdır.

Bununla birlikte kek hazırlamada polen açığı bulunan bölge ve dönemlerde bu açığın kapatılması için süt tozu, bira mayası ve yağı tamamen alınmış soya fasulyesi unu gibi proteince zengin maddeler karıştırılarak arıların protein ve vitamin ihtiyacı karşılanabilir. Ancak bu tür beslemede nosema ve adi ishal gibi hastalıkların ortaya çıkması mümkündür. Polenin yeterince bulunduğu bölge ve dönemlerde veya genel olarak ülkemizde bu uygulamaya gerek yoktur.

3. Kışlatma

Arıların kışı geçireceği arılık; kuzeyi kapalı güneyi açık mümkünse üstü kapalı yerler olmalıdır. Açık arılıklar ise rüzgar almayan, su tutmayan ve nem birikmeyen yerler olmalıdır. Kovanlar mutlaka bir sehpa üzerinde yerden yükseltilmeli, böylece nemden ve sudan korunmalıdır. Ayrıca, kışlatma yeri arıların kış salkımı bozmasına neden olabilecek gürültü ve sesten uzak yerler olmalıdır. Unutulmamalıdır ki, kış ölümlerinin nedeni soğuk değil kolonide ısı üretim ve enerji kaynağı olan yeterli balın bulunmayışı yani açlıktır. Daha önce de bahsedildiği üzere, başarılı kışlatmanın altın kuralı, kışa girerken kolonilerde genç arılar yanında yeterli besin stokunun bulundurulmasıdır.

Arılar, kovan içi sıcaklığı 14 oC’a düştüğü zaman bir araya toplanarak kış salkımı oluştururlar. Salkımın merkezindeki sıcaklık 33 oC, dış yüzeyinde ise 6-8 oC olabilmektedir. Arılar bal yiyerek gerekli olan ısıyı üretirler ve ısı arttıkça salkımı genişletirler. Kışın herhangi bir sarsıntı ile kış salkımından düşen arılar tekrar salkıma çıkamaz ve ölürler. Kış salkımının bozulmaması için koloniler kış süresince ve soğuk dönemlerde kesinlikle rahatsız edilmemelidir.

7. BÖLÜM

ANA ARININ ÖNEMİ VE ÜRETİMİ 

A- Ana Arının Önemi 

Arı ömrünün çok kısa oluşu, doğadaki kaynakların zamanında ve en iyi şekilde değerlendirilmesini gerektirir. Polen kaynaklarının bol olduğu ilkbahar aylarında koloni gelişmesini tamamlayabilmeli, nektar akış döneminde de yeterli bal toplayabilmelidir. Verimli ve kazançlı bir arıcılık için oluşması gereken bu şartlar direkt olarak koloninin sahip olduğu ana arının genetik ve fiziksel özelliklerine bağlıdır. 

  On binlerce işçi arı ve gerektiği kadar erkek arı bulunan kolonide tek başına bulunan ana arı, koloninin bütün gelişme ve verimliliğine yön verir. Bu nedenle ana arı yetiştiriciliği ve kullanımı teknik arıcılıkta büyük önem taşır. Yetiştirilsin veya satın alınsın, kolonide genç ve kaliteli ana arı bulundurulması ve bunun sonucunda güçlü kolonilerle çalışılması ekonomik arıcılık için bir zorunluluktur. 

B- Ana Arının Kalitesine Etki Eden Faktörler 

Aynı arılıkta tutulan aynı ırka mensup koloniler eşit koşullarda aynı performansı göstermeyebilirler. Bu durumda verimsiz olan koloniler herhangi bir hastalık taşımıyorlarsa verimsizliğin nedeni doğrudan ana arı ile ilgilidir. Bu durumda ana arı ya yaşlı ya da kalitesizdir. Ana arı yetiştiriciliğinde kaliteli ana arı elde edilebilmesi için aşağıdaki kurallara dikkat edilmesi gerekir. 

1. Larva Yaşı 

Döllü yumurtadan oluşan ana arı ve işçi arı birbirinden çok farklı özellikler gösterirler. Bunun tek nedeni ana arı olacak larvanın işçi arı olacak larvaya göre daha ilk andan itibaren sürekli daha zengin ve daha sık arı sütü ile beslenmesidir. Bu nedenle transfer edilecek larvanın mümkün olduğunca genç olması, başka bir ifadeyle işçi arı olmaya yönelik beslenmemiş olması gerekmektedir. Larvanın yaşı büyüdükçe ana arının kalitesi düşmektedir. 12-24 saatlik larvalar transfer için en uygun larvalardır. 24 saatten daha yaşlı larvaların transfer edilmesi durumunda ana arının kalitesi yanında larva kabul oranı da düşmektedir. 

2. Başlatıcı ve Bitirici Kolonilerin Durumu 

Ana arı yetiştiriciliğinde kullanılan başlatıcı ve bitirici koloniler yeterince güçlü olmalı, bol miktarda arı sütü salgılayacak genç işçi arı ve polen içermelidir. Polen, genç işçi arıların arı sütü üretebilmeleri için gerekli maddedir. 

3. Yetiştirme ve Çiftleşme Dönemi 

Ana arının ilkbaharla sonbahar arasındaki dönemde yetiştirilebilmesine karşın, en uygun dönem, nektar ve polen üretiminin en bol olduğu zamandır. Ana arının üretildiği dönemde nektar ve polen üretiminin yeterli ve dengeli olması; ana arı hücrelerine daha bol arı sütü bırakılmasına ve oğul dönemi devam ettiği için doğal çoğalma içgüdüsünün değerlendirilmesine neden olur. Ayrıca, bu dönemde erkek arıların aktif ve bol oluşları iyi bir fırsattır. 

C- Ana Arı Üretimi

Ana arı üretimi, üretimle ilgili işlerin sırasıyla ve zamanında yapılmasını gerektirir. Başlatıcı kolonilerin hazırlanmasından itibaren yumurtlamaya başlayan bir ana arının üretimi yaklaşık 1 aylık bir zaman gerektirir. Ana arı üretim kapasitesini etkileyen en önemli faktör çiftleştirme kutularının sayısıdır. Mayıs-Eylül ayları arasındaki üretim döneminde her bir çiftleştirme kutusu için 4-5 adet ana arı üretilebilir. Örneğin 100 adet çiftleştirme kutusuna sahip ticari ana arı üretim işletmesi 1 yılı kapsayan üretim döneminde 400-500 adet ana arı üretip satabilir. Bu sayıya ulaşabilmek için aşağıda verilen işlerin aksatılmadan yapılması zorunludur. Ana arı üretimi zor bir iş olmamakla birlikte plan ve program gerektiren bir iştir. 

1. Damızlıkların Seçimi ve Hazırlanması 

Damızlık olarak kullanılacak ana arılar, ait olduğu ırkın tüm özelliklerini belirgin bir şekilde göstermeli ve gerekli seleksiyon aşamalarından geçmiş olmalıdırlar. Ticari ana arı üretimi yapan kuruluşlar, üretimlerini damızlık değeri taşıyan ve nesilleri test edilmiş, tercihen damızlık sertifikası almış ana arılardan yapmalıdırlar. Sertifikalı damızlık ana arılar, ya yapay tohumlanmış ya da izole çiftleştirme alanlarında çiftleştirilmiş olmalıdır. Arıcı şartlarında damızlık koloni temin edilemediği taktirde en basit olarak; ilkbahar gelişme hızı yüksek, önceki yıllarda en çok balı üreten, oğul vermeyen, hiçbir zaman hastalığa yakalanmamış, sakin ve uysal mizaçlı koloniler damızlık olarak kullanılabilir. Damızlık kolonilere, transferden 4-5 gün önce uygun renkte kabarmış petek verilerek aşılamanın yapılacağı gün istenen yaşta larva bulunması sağlanır. 

2. Başlatıcı Kolonilerin Hazırlanması 

En az 15 arılı çerçeveye ulaşan iyi gelişme göstermiş koloniler seçilir. Bunların ana arısı, transferden 4-5 gün önce alınıp ana arısız bırakılır. Larva transferinin yapılacağı günün sabahında fazla çerçeveler çıkartılıp kolonideki arı yoğunluğu artırılır, kolonide üretilen doğal ana arı hücreleri bozulur ve çerçeve düzenlemesi yapılır. Bu koloniler, üretimde kullanıldığı sürece sürekli şurupla beslenir, genç işçi arı veya çıkmak üzere olan kapalı yavru ile takviye edilir. Başlatıcı koloni olarak, bol miktarda genç işçi arıların toplandığı polen ve bal bulunduran 2-3 petekli bir oğul kutusu da kullanılabilir. 

3. Temel Ana Arı Yüksüklerin Hazırlanması 

Teknik ana arı yetiştiriciliğinde larvaların yerleştirileceği temel ana arı hücreleri (yüksük) saf bal mumundan yapay olarak hazırlanmaktadır. Parlak renkte, kokusuz saf bal mumu çift cidarlı eritme kabında eritilir. Su içerisinde bekletilerek suya doyurulmuş yüksük kalıbı önce suya sonra erimiş bal mumuna ve sonra tekrar suya batırılarak elde edilen yüksükler bir çıta üzerine erimiş balmumu yardımıyla monte edilir. Elde edilen yüksükler 10-11 mm derinlikte ve 9-10 mm çapında olmalıdır. Çıtada 15-20 adet yüksük bulunur ve bu çıtalardan bir çerçeveye üç adet takılarak bu iş için özel hazırlanmış olan bir çerçevede 45-60 adet yüksük bulunması sağlanır. Ana arı üretiminde saf balmumundan yapılmış temel yüksükler kullanıldığı gibi bu amaç için üretilmiş plastik olanlar da kullanılabilir. 

Resim 13. Ana arı üretiminde kullanılan bazı malzemeler. 

Resim 14. Larva transferi için üretilmiş ve bir çıtaya dizilmiş yapay t

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Multimedia’nın Tanımı

MULTİMEDİA’NIN TANIMI

MULTİMEDYA

Bu kelimenin anlamı pratik olarak yazı, hareketli görüntüler, resimler ve sesler gibi pek çok unsurdan oluşan bir sunumu anlatmaktadır. Günümüz Multimedia bilgisayarlarının yaptığı da tam olarak bu tarz programları çalıştırabilmektir. Fakat bir televizyon da sesli ve görüntülü sunumlar yapmaz mı, neden kimse ”Multimedia TV” gibi bir tanım kullanılmaz? Bunun sebebi çok basittir, pek çok cihaz bu tarz sunumlar yapabilir, ancak hiçbiri kullanıcıya sunumun akışına bir şekilde müdahale etme fırsatı vermez. Ancak bilgisayarlar bunu yapabilir, işte bu ”karşılıklı etkileşim” unsuru Multimedia kelimesine gerçek anlamını kazandırır.

MULTIMEDIA (ÇOKLU ORTAM) NEDİR?

Bilgisayarda ses, görüntü dinleyebilme ve izleyebilmeyi sağlayan, ses ve görüntü kaydına olanak veren aygıtların ve yazılımların kullanılmasına çoklu ortam (multimedia) denir.

Bu işlemleri yapabilmemizi sağlayan aygıtlar şunlardır ;

1.Ses Kartı 2.CD-ROM veya DVD ROM

3.Hoparlörler 4.TV kartları

5.Radyo Kartları 6.MPEG video Kartları

7.Kamera 8.Video Konferans Kiti

9.Bu aygıtları tanıtan yazılımlar

MMX(Multimedia Extensions):

Genişletilmiş CPU komut setidir. Özel olarak bu komut setini kullanan multimedia uygulamaları çok hızlı çalışırlar. Söz konusu olan Pentium’un komut setinin genişletilmesi, bu yeni komutlarla çoğunlukla resim işleme ve benzer işlemlerde büyük veri yığınlarıyla sıkça ihtiyaç duyulan belli hesaplamaların daha hızlı gerçekleşmesi sağlanıyor.Ancak bu hızlandırmadan sadece özel olarak MMX için programlanmış programlar faydalanabiliyor, yeni komutlar eski yazılımların işine pek yaramıyor.MMX’in gerekli olup olmadığı sorusunun cevabı ise kullanılan yazılımlara bağlı. Özellikle oyun meraklıları için MMX işlemci tavsiye edilebilir. Ancak MMX uyumlu olmayan bir işlemci de ilk tercih olabilir.İşlemci seçiminde en akıllı tercihi yapabilmek için bilgisayar üzerinde çalıştırılacak yazılımların türleri göz önünde bulundurulmalıdır. Farklı yazılımlar farklı işlemciler üzerinde farklı hızlarda çalışırlar. MMX işlemcilerin hız ve performansları uzun süredir kendisini ispat etti. Herkes bir MMX sahibi olmak istiyor ama çok az kimse bu işlemcilerin özellikleri ve kapasiteleri konusunda bilgi sahibi. MMX mimarisi onu destekleyen yazılımlarda hız artırımı sağlamaktadır.MMX diğer yazılımlarda hız artışı sağlasa da bu çok doyucu olamamaktadır. Eğer sistemde her türlü yazılım kullanılacaksa MMX işlemcilerin fiyat düşüşünden faydalanmak gerekmektedir.

Intel MMX işlemcilerin üretimini durdurmadan önceki son fiyat indirimini geçtiğimiz günlerde yaptı. Bu işlemcilerde diğer işlemcilerde olduğu gibi piyasadan yakında silinecekler. Özellikle grafik tabanlı işlemler ve oyunlar için MMX işlemcilere yatırım yapmak mantıklı.

Eğer üstün grafik özellikleri isteyen oyunlar oynanacaksa (Quake II, Halflife) MMX’ler PII’ ye göre yavaş kalabiliyorlar. Daha ciddi grafik uygulamaları kullanılacaksa (AutoCAD, Adobe Photoshop gibi) bir çok kıyaslama Pentium II işlemcilerin dışında bir tercih yapılmaması gerekiyor. Bu durumda çift işlemcili bir sisteme de yatırım yapılabilir.

Eğer kullanıcı alabileceği en hızlı işlemciye ihtiyaç duyuyorsa mutlaka bir Pentium II işlemci almalı. Geçen sene MMX işlemcilerin senesiydi 1998 ise Pentium II işlemcilerin senesi olmuştur.Intel’in yeni LX çip seti sayesinde uzun zamandır beklenen hızlı grafik portu, yani AGP desteği de yaygınlaşmaya başlıyor. Windows 98’in çıkmasıyla beraber olarak satılan sistemlerde görülmeye başlayacak. Piyasadaki en hızlı işlemciyi satın almak çoğunlukla yanlış bir tercih olmaktadır. Çünkü hızlı işlemciler genellikle iki ay sonra yaklaşık % 25 daha ucuza satın alınabiliyorlar. Şunu unutmamak gerekir, bugünün en hızlı işlemcisi kısa bir zaman içinde eskimiş bir işlemci olacaktır.

MULTIMEDIA IŞLEMLERİ

İletişimin anlaşılır olması iletişimin başarısını ve sonucunu belirlemektedir. İnsanoğlu bilgiyi ses, yazı, şekil, resim, fotoğraf, film gibi duyularına yönelik geliştirmiştir.

Günümüzde bütün bu bilgilerin bir arada algılama, anlama sürecini güçlendirecek şekilde kurgulandığı çoklu ortam Multimedia olarak tanımlanmaktadır.

Multimedia ürünleri çok sayıda bilginin istenen amaca yönelik bir araya getirildiği ve iletişim kurulanla etkiletildiği bir ortam sunmaktadır.

Bilgisayar üzerinde oluşturulan bilgilerin günümüzde taşınabilir yaygın ve ekonomik medyası CD’dir. Bir CD üzerinde her türlü yazı, ses, resim, şekil, fotoğraf, filmi bir arada bulundurabilmektedir. Böylece minimum maliyet ile broşür, katalog, gibi tanıtım, pazarlama, eğitim verilerini hedef kitleye ulaştırmak mümkündür.

AEC Multimedia, sunduğu Multimedia çözümlerle seçkin, kaliteli ve titiz çalışma örnekleri ile konusunda ilklere imza atmıştır.

AEC Multimedia tasarım ekibi, ürün modellemesi, görselleştirilmesi ve ürün fonksiyonlarının anlatımına yönelik simülasyon ve sanal gerçeklik uygulamaları ile bir ürünün üretim öncesinde ve sonrasında sunumu için gerekli tüm verileri bir çözüm seçeneği olarak sunmaktadır.

Bilgisayar devinin yeni sunucusu tek çipte iki işlemci kullanılmasına imkan tanıyor.

IBM, yüksek fiyatlı yeni bir bilgisayar sunucusunu bugün piyasaya çıkararak UNIX işletim sistemini kullanan makineler piyasasında Sun Microsystems ve Hewl-ett-Packard’ la olan rekabetini artırdı.

UNIX piyasasındaki üstünlük hala Sun Microsystems’in elinde, ancak IBM, yeni sunucusu Regatta’nın, Sun’a ait Sun Fire’n ve HP’ nın Superdome’undan çok daha üstün olduğunu açıkladı. Rekatta, Power4 mikro işlemcisini kullanan ilk IBM bilgisayarı oldu. Power4, tek parça silikon üzerinde iki işlemciye sahip. Şirketin üst düzey yöneticilerinden William Zaitler, Regatta’nın Sun Fire’n yarı fiyatından satışa sunulacağını ancak iki katı hızlı çalışma kapasitesine sahip olduğunu belirtti.

Şirketler sunucuları veri tabanları, İnternet siteleri ve diğer büyük bilgisayar ihtiyaçları için kullanıyorlar. Yeni sunucuyu inceleyen uzmanlar IBM ’in rakiplerine karşı çok büyük bir adım attığını belirtiyor.

SES KARTI (SOUND BLASTER)

Kişisel bilgisayarlar bip sesi ve basit melodileri çalabilirler.Daha farklı sesleri elde edebilmek ve CD (Compact Disk) kullanarak müzik dinlemek, TV veya film izlemek için veya programları kullanırken orijinal seslerini alabilmek için ses kartı takılmalıdır. Ayrıca ses çıkışı için hoparlörler takılmalıdır. Bu hoparlörler mıknatıslı olduğundan disketleri yanına koymamak gerekir, zira disketleri bozabilir.

Raduga bir SES kartı ile üst üste hatasız çalışır.

Raduga bilgisayarınızın sahip olduğu 16 bitlik tek bir ses kartı ile üst üste çalışabilme (overlap) özelliğine sahiptir. Özel ses kartı ile çok daha iyi sonuçlar alabilirsiniz!

Örneğin Hakan Peker’in “Kolay mı unutmak” şarkısından sonra yayınlanacak olan Nalan’ın “Yaralandım” şarkısı otomatik olarak sizin belirlemiş olduğunuz süre kadar birbirleriyle karıştırılarak (mix) şarkı geçişleri sağlanır.

Bu özellik gece yayınlarında kaset, CD, MD, DAT için hazırlanmış olan paket yayınlardan çok daha büyük kolaylık sağlar ve yayınınıza değişik şarkıları karıştırma ile renk katar.

Yabancı müzik yayınlarınız ise kusursuz şarkı geçişleriyle farklı olur.

Teknik Özellikler

Digitlink Optical Digital Adaptor kartı

Optik kablo

2 X 6-pin flat kablo

2 X 20-pin flat kablo

Kullanım kılavuzu

Not: 2 X 6 pin flat kablosu, Sound Blaster Live! Value veya Cyber Sound kartına bağlantı sağlarken 2 X 20-pin flat kablosu Sound Blaster Live! ses kartına bağlantı sağlar.

2-pin konnektör JP1, CD-ROM veya DVD-ROM’un Digital Audio (SPDIF) çıkışına bağlantı sağlar. Sadece Cyber Sound kartını upgrade ederken kullanılır.

Power DVD 2.5.5 tam sürüm

Uyumlu Ses Kartları

Cyber Sound (ASC-200)

Creative Sound Blaster Live!

Creative Sound Blaster Liva! Vale

Not: Digitlink, listede bulunanlardan farklı kartlar ile çalışmak üzere tasarlanmamıştır..

Sistem Gereksimleri

Pentium sınıfı 133MHz veya daha hızlı işlemci

16MB memory (32MB tavsiye edilen)

Bir adet PCI slot

Windows 95/98 veya Windows NT 4.0

Amfili hoparlör veya kulaklık

Bir adet ISA slot

SURROUND SES SİSTEMLERİ

Temelde surround ses sistemlerinin ‘sesi genişletmek’ olduğunu söylenebilir. Bugün hemen her müzik setinde bulunan surround özellik elde edilen ses ve müzik kalitesi bakımından farklı gruplara ayrılır, en basit olanlarından Dolby Surround gibi müthiş kaliteli olanlarına dek pek çok farklı standart mevcuttur.

DİJİTAL SES KAYDEDİCİSİ

Surround sistemleri en önemli parçası dijital ses işleme birimidir. Bu işlemci ses sinyallerini tamamen alışılmışın dışında yöntemlere işler ve hoparlörlere iletir. Sonuçta elde edilen ses ve müzik kullanıcıya sanki iki hoparlörün arasında değil de, etrafını saran boşluğunu derinliklerinden yansıyormuş gibi etki eder. Bu sayede sesleri koltuğunuzda otururken sanki gerçekten bir konser salonunda ya da stadyumdaymış gibi duyabilirsiniz.

Dijital ses işleyici (DSP) çok gerçekçi bir atmosfer yaratabilmesinin bedelini ses kalitesindeki küçük bir öder. Gerçekte bu düşüş pek farkedilir seviyede değildir, gerçekte eğer kulağınız en üst seviye kalitedeki pahalı sistemlerden müzik dinlenmeye şartlanmamışsa aradaki farkı hissedebilmeniz pek mümkün sayılmaz.

Tabii ki surround ses sistemi sadece müzik dinlerken kullanılmaz, bu sistemle donatılmış bir TV üzerinde film ya da maç seyretmenin inanılmaz bir zevki vardır. Ayrıca bilgisayarlar için de gelişmiş surround ses donanımları satılmaktadır. Özellikle surround ses desteği sağlayabilecek şekilde hazırlanmış oyunları bu donanıma sahip bir bilgisayarda oynamanın zevki çoğu kişi için yapılan masrafa gerçekten değer. Surround ses sayesinde oyun adeta ekrandan taşar ve etrafınızı kaplar, elde edilen atmosfer bazen inanılmaz olabilir.

Creative Sound Blaster Audigy Digital Entertainment

Firma

Ürün

Teknik Özellikler

Genel

High-end müzik için profesyonel ev stüdyosu araçları, gelişmiş multi I/O bağlantıları ve low latency ASIO™ desteği

24-bit multi-kanal performansı ve 100dB SNR ile yüksek kalite ses

EAX® ADVANCED HD™ teknolojisi ile gelişmiş müzik efektleri ve gerçekci oyunlar.

Tam entegre SB1394™ (IEEE® 1394 uyumlu) konnektörü ile DV Camcorder, digital audio player, harici sabit disk, yüksek hızlı CD-RW ve diğer ev eğlence ekipmanları için bağlantı imkanı

Audigy Çipi

Wavetable Synthesizer

Polyphony 64 (8-nokta interpolasyon)

Sistem belleği üzerinden 1GB bellek desteği

4 MB Sample Set

48 MIDI kanalı, 32-bit efekt motoru

Dijital Ses Özellikleri

Full Duplex

Max. kayıt derinliği 16-bit

Max. kayıt oranı 48kHz

Max. oynatım derinliği 24-bit

Max. oynatım oranı 96kHz

Signal-to-Noise oranı 100dB

Soundfont desteği, Soundfont 2.1 dahil

Uyumluluk

Windows XP (Downloadable), Windows ME, Windows 2000, Windows 98 (Win 98SE SB1394 desteği için), Windows NT 4.0, DOS

General MIDI, MPC3, Plug & Play, Sound Blaster PCI

EAX, Microsoft DirectSound, Microsoft DirectSound 3D & Derivatives

PCI 2.1, AC97, MPU-401 UART

Dolby® Digital 5.1 çözme

EAX Advanced HD

ASIO desteği

Konnektörler

Mikrofon girişi, Line girişi, Line çıkşı (ön hoparlör), Line çıkşı (arka hoparlör), MIDI/Joystick Portu (ilave olarak), MPC3 CD Audio girişi, Auxiliary girişi, TAD girişi

24-bit DAC, 24-bit ADC

Analog/Dijital çıkışı (Analog: Merkez & Subwoofer / Dijital : 6-kanal S/PDIF), Digital DIN

SB1394

CD Digital girişi

Diğer

4 hoparlör deteği

Creative MultiSpeaker Surround

Creative Environments

5.1 hoparlör desteği

Ön/Arka hoparlör ses seviye ayarı

Merkez hoparlör ses seviye ayarı

Subwoofer hoparlör ses seviye ayarı

Crossover Frekans ayarı(10 - 200Hz)

Dolby Digital 5.1 Pass-through (Dolby Digital softDVD yazılımı ile)

DTS pass-through (Dolby Digital softDVD yazılımı ile)

CD-ROM SÜRÜCÜ (CD-ROM DRIVER)

CD’lerin kullanıldığı sürücüye CD - rom sürücü denir. Bir disket sürücüsü gibi kasa üzerine takılmaktadır.CD sürücüler ile müzik dinleme, ses-görüntü ve film gibi multimedia (çoklu-ortam) uygulamaları çalıştırmanın yanında, veri (data) CD’leri, yani program CD’leri takılarak programlar hard diske yüklenebilirler.

CD’ler kapasiteleri bakımından oldukça önemli bir alana sahiptirler. Bir CD’ye 600-650 Megabytes büyüklüğünde veri-program yüklenebilmektedir. CD’ler ayrıca önemli verilerin yedeklenmesi amacıyla da kullanılmaktadır.

Günümüzde CD sürücüler son olarak 50 hız, ve yukarı hız kapasitesindedirler(50x, 52x şeklinde gösterilirler). Bu hızlar CD sürücü üzerindeki veriye ulaşma hızıdır.

CD ROM ÖZELLİKLERİ

Öncelikle cd rom un açılımını yazalım cd; “Compact disk” , rom ; “read only memory (sadece okunur bellek) ” : cd rom larda disk veya disket sürücülerde olduğu gibi okuma kafası yoktur bunun yerine cd rom un içinden dışına doğru tek bir doğru çizgi üzerinde hareket eden lensin bulunduğu bir hareket kafası vardır.

CD SÜRÜCÜLERİMİZİN ARABİRİMLERİ

CD sürücülerin arkasında temelde üç adet bağıntı bulunur. Güç girişi, bir ses kartına bağlanan audio çıkışı ve veri kablosu. Günümüzde sürücüleri hemen hemen hepsi IDE veri arabirimini kullanır. IDE standardı aslında ne disket sürücülerini desteklemek amacıyla geliştirilmiştir. Bu tip sürücülerin kullanılabilmesi için IDE standardı, ATAPI (AT Attachment Programmable Interface-AT Standardına Eklenmiş Programlanabilir Arabirim)eklenmiştir. IDE arabirimi, verileri CD sürücülerinden ve sabit disklerden aktarırken DMA denilen hafıza kanallarını kullanır. Bu kanallar kullanıldığında işlemciye yük binmez ve hız artar. Fakat farklı DMA modları vardır. Alacağınız CD sürücünün bu modlardan hangilerini kullandığı önemlidir. Zira DMA 3’ü kullanmayan bir CD sürücü ne kadar hızlı olursa olsun verileri yavaş aktaracağından pek bir işe yaramaz. Hızı etkileyen diğer bir etkende PIO (Programmable Input, Output- Programlanabilir Giriş ve Çıkış) modudur. Bu terim DMA aktarımı yapan çiplerin desteklendiği programlama arabirimini ve kullandığı programlama modunu gösterir.

Eğer hızlı bir CD sürücünüz varsa muhakkak PIO 3 modunu destekleyen bir anakart ya da kontrol kartı alın. Aksi takdirde hızlıca okunan veriler aynı hızda bilgisayarınıza aktarılamayacağından vereceğiniz para boşa gidecektir. Ayrıca ne kadar yeni bir anakart kullanırsanız veri aktarım hızınız o kadar fazla olacak. Eski anakartlar bu veri aktarım standartlarının yenilerini destekleyemediği için sürücünüz hem çok yeni hem de hızlı dahi olsa, yine de vasat bir performans sağlayabilir. Çünkü bu seferde anakartınız bir darboğaz oluşturup aktarma işlemini aktaracaktır. Fakat bugün kullanılan anakartların çoğu bu standartları eksiksiz destekliyor ve yavaş olma sorunu genelde anakarttan değil sürücüden kaynaklanıyor.

Diğer bir arabirim de SCSI-2 standardı (SCSI sürümleri içinde günümüzde en çok kullanılanı ) tek bir SCSI adaptör kartından aynı anda 14 çevre biriminin bağlanmasına izin verir. SCSI-2 ve üstü standartların normal EIDE standardından daha hızlı olduğu kesin, fakat daha pahalı ve yaygın değil. Aynı zamanda EIDE standardında geliştirilen yeni Ulura DMA/33 moduyla birlikte bir CD sürücüye gerekli olan tüm potansiyel sağlanabilmekte. Yani günümüz CD sürücüleri ve modern anakartlardaki EIDE portları yeterli hızı sağlamakta. Fakat yine de profesyonel uygulamalar için SCSI-2, Fast Wide SCSI-2 ve Fast Wide SCSI-3 standardı kullanılıyor. Bu standartlar EIDE standartlarına göre son derece hızlıdır. Üstelik SCSI arabirimini kullanan bir CD sürücü, işlemcinizi daha az meşgul eder. CD sürücüleri ve diğer depolama cihazları bazı fonksiyonlarını işlemcinizin yardımıyla yapar. CD sürücünüz işlemcinize ne kadar az yük bindiriyorsa o kadar fazla değerlidir. Çünkü işlemciye fazla yük bindiren sürücüler hem işlemciyi yavaşlatır hem de işletim sisteminin göçmesine sebep olurlar. Bu nedenden biz testlerimizde sürücülerin CPU’ muzu ne kadar meşgul ettiğini de ölçtük. Bu konuda SCSI sürücüler oldukça avantajlı oluyorlar. Zira hem işlemciyi daha az meşgul ediyor hem de işletim sisteminin daha güvenli çalışmasını sağlıyorlar. Eğer hıza ve güvenliğe çok ihtiyaç duyuyorsanız hızlı bir SCSI CD sürücü alternatifini arayın.

PIO Modu Standart Türü Maksimum Transfer

Hızı (MB/sn)

Mode 0 Tümü 3.3

Mode 1 Tümü 5.2

Mode 2 Tümü 8.3

Mode 3 ATA-2, Fast ATA, EIDE 11.1

ATA-3, ATAPI, Ulura ATA

Mode 4 ATA, Fast ATA-2, ATA-3, 16.6

ATAPI, Ulura ATA, EIDE

CD-ROM HIZILARI

Sürücü Minimum Transfer Hızı Maksimum Transfer Hızı (Bit KB/sn)

1x (CLV) 150 KB/s 150 KB/s

2x (CLV) 300 KB/s 300 KB/s

4x (CLV) 600 KB/s 600KB/s

6x (CLV) 900 KB/s 900 KB/s

8x (CLV) 1,200 KB/s 1,200 KB/s

10x (CLV) 1,500 KB/s 1,500 KB/s

12x (CLV) 1,800 KB/s 1,800 KB/s

16x (CAV) ~930 KB/s 2,400 KB/s

20x (CAV) ~1,170 KB/s 3,000 KB/s

24x (CAV) ~1,400 KB/s 3,600 KB/s

12x/20x (CLV/CAV) 1,800 KB/s 3,000 KB/s

X Kavramı Nedir?

İlk çıkan CD sürücüler bir müzik CD’sinin ihtiyacı olan saniyede 150kbps’lik bir aktarım hızına sahiptiler. Hızları 200 devir civarında geziniyordu. Ve hepsi CLV tekniğini kullanmaktaydılar. Çünkü bir müzik CD’si okunurken devamlı sabit kalmalı. Aksi halde seste bozulmalar başlamakta. İlk CD sürücüler kafa merkezine yakın bilgileri okurken dakikada 200 devire: CD’nin en dış kesimindeki veri izlerini (Spirallerini) okurken ise dakikada 530 devirlik bir hıza ulaşıyorlardı. Daha sonra CD sürücülerin dönme hızı arttırılarak veri aktarım hızları da arttırılmaya başlandı. Ve artan devri söylemektense, artan aktarım hızını ilk çıkan 150 kbps’lik aktarım hızının kaç katı olduğunu anlatan ifadeler kullanılmaya başlandı. İlk kez 2X’lik CD sürücüler piyasaya sürüldü. Onları 3X’ler takip etti. Ucuz olmaları nedeniyle bir ara 2.5X’lik CD sürücülerin de piyasaya sürüldükleri oldu. Günümüzde ise bu ikinin katları olarak devam ediyor.

GÖZE ÇARPANLAR

TOSHIBA XM-6401B: Toshiba’nın üretmiş olduğu bu CD-ROM 40X hızına, SCSI arabirime 6,000 KB/sn’lik transfer hızına sahip, XM-64014B, sürekli ve rastgele gibi mükemmel değerler vermekte. Testimizdeki tüm CD’leri programsız ve çok kısa bir süre zarfında okuyan XM-6401B, spin up-down süreleri ile dikkat çekmekte CD-ROM XA, CD-I, CD-I Ready, CD-I Bridge,Video CD, CD-G, CD-RW CD-R disk formatlarını destekleyen XM-6401B, görsel değil performans ve kaliteye önem verdiğini bir kere daha göstermiş oldu. Ön panel üzerinde IDE modellerinde olduğu gibi play butonu bulunmayan XM-6401B özelikle server’larda kullanılabilecek biraz pahalı fakat hızlı bir CD-ROM sürücü.

PIONEER DR-944: Ses ve görüntü teknolojisi devi Pioneer’ın ürettiği multimedya ürünlerinin bir çeşidi olan DR-944 kodlu bu CD-ROM sürücü, 40X hızında ve CAV veri okuma formatıyla çalışıyor. DR-944, çok sessiz çalışmasıyla dikkatimizi çekti. Rastgele veri okumadaki hızı gerçekten çok iyi. VideoCD’lerde yüksek performans sağlamakta. Ürün ambalajı içerisinden sürücü disketi, audio kablosu ve kitapçığı çıkmakta. Ürün OEM olarak satılmaktadır.

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Yaygın bilinenin aksine CD üzerindeki pit adı verilen girinti ve çıkıntılar verilerin belirtilmesinde kullanılmazlar. 1 ve 0’lar çukur ve düzlüklerin arasındaki geçişlerle belirlenir. Bu geçişler (eğimler) veya girintilerin sınırlarını oluştururlar.

CD üzerindeki veri bitleri 8 bit’lik byte’ler halinde tutulmaz. Onlara eklenen kontrol bitleriyle 14 bit uzunluğundaki veri yığınları olarak tutulurlar. Yani CD üzerinde 1 byte 8 bit olarak değil 14 bit uzunluğunda bir veridir. Bu değişme EFM (eightto Fourteen Modulation-Sekizden Ondörde Modülasyon ) olarak adlandırılır. Yıllardır DOS ortamında kullandığımız MSCDEX.EXE komutunun asıl görevi budur.

74 dakikalık CD’lerde zannedilenin tersine maksimum 650 MB’lık değil, 742.4 MB’lık (hata düzeltmesiz veri) kaydedilebilir.

CD üzerinde içten başlayarak dışa doğru dairesel olarak genişleyen tek bir çizgi vardır; bu çizginin kesintisiz olarak uzunluğu 4800 metreden fazladır…

CD üzerindeki çukurların derinliği bir insan saçının 3600’de biri kadardır.

CD - REWRITER

CD yazıcılar standart CD sürücülerden farklıdır, çünkü özel bir lazer ışını ile çalışırlar. Bu lazer, cd-r diskler üzerindeki kimyasal madde tabakasına verileri yakarak yazar. cd yazıcılar aynı zaman da cd leride okuyabilirler örneğin : 8×4x24x bir cd yazıcı 8x ;cd-r , 4x ; CD-rw , 24x ; cd okuma hızına sahipdir. Peki , CD yanmaları neden kaynaklanır. Yazma işlemi sırasında sürücünün kafası , yani lazer ışını sabit hızla haraket eder. Veri akışı kesilirse diski durdurup bekleyemez. Bu sorunu önlemek için cd yazıcınız içinde, genelde 512K veya 1 MB ‘lık bir tampon bellek kullanılır; veri önce tampon belleğe aktarılıp, oradan yazıcı kafaya gönderilir. Ancak tampon bellek te yetersiz gelirse,yazıcı veri isteyip tampon bellektede bulamazsa “buffer underrun ” sorun oluşur ve cd niz yine yanar. yazma işleminde cd sürücülerin önemi kadar kullanılan yazılımın da büyük önemi vardır. bu programlardan popüler olnları ; adaptec easy cd creatop,winoncd ve nero gibi programlar kullanılır.

Yamaha’dan CD-R Üzerine Resim Çizme Teknolojisi

Yamaha ‘nın kullandığı CAV yeni sabit açısal hız teknolojisini kullanarak artık CD’nin kullanılmamış bölgelerinde yazı yazabilmek, resim çizebilmek mümkün olacak. Bu teknolojinin tüm Yamaha kullanıcıları tarafından kullanılabileceğini tahmin ediyoruz.

Ben oldukça cool buldum. Böylece CD üzerine yazı yazma zahemetinden kurtulabilir. Yada yazdığınız CD’lerin sizin tarafınızdan yazıldığını anlatan bir logoyu imza gibi ekleyebilirsiniz. Yamaha CeBit fuarında bu yeni teknolojisini sergileyecek. Sol taraftaki resimin daha büyük halini görebilmek için aşağıdaki haberin olduğu yere gitmenizi tavsiye ederim.

PİONEER DVD-WRİTER

CD-RW SÜRÜCÜLER, istediği bilgileri kendi isteği şekilde CD’lere yazmak isteyen kullanıcılar için çok iyi bir çözüm. Fiyatları da zamanla birlikte daha ekonomik hale geliyor. CD-RW’lerin tam da yaygınlaşmaya başladığı günümüzde, şimdi de DVD-R sürücüleri çıkmaya başladı. DVD formatının kullanım alanının artması ve CD’lerin kapasitesinin bazı uygulamalarda yetersiz kalması bu sonucu ve talebi doğurdu diyebiliriz. Öte yandan DVD-R sürücülerin CD yazabiliyor olamsı da büyük avantaj. Bu alanda ilk çıkan ürünler SCSI ve harici olarak kullanılıyordu. Ancak Pionner’ın kısa süre sonra piyasaya sürmeyi planladığı DVR-A03, ATAPI arabirimini kullanan ve herhangi bir CD-ROM gibi dahili olarak kullanılan ilk birkaç DVD-R sürücüden bir tanesi.

Pioneer DVR-A03 maksimum 8X CD-R, 4X CD-RW ve 2X DVD-R yazma, 16X CD-ROM ve 4X DVD-ROM okuma hızlarına sahip. Cihazın üstünde bu tip sürücülerde klasik hale gelen kulaklık çıkışı ve ses kontrol düğmesi de unutulmamış.

ABD’de yaklaşık 1000 dolarlık bir fiyatla piyasaya çıkacağı tahmin edilen Pioneer DVR-A03, özellikle DVD film kopyalama konusundaki tartışmaları alevlendireceğe benziyor.

CD KAYDEDİCİ (COMPACT DISK WRITER)

CD’lere bir veya daha fazla kez kayıt yapılabilir ve bundan sonra okuma (read) işlemi (müzik dinleme veya programları çalıştırma, veri ve görüntü depolama) için kullanılabilirler. CD-W olanların ikinci kez kayıt imkanı yoktur, CD-RW olanlar ise tekrar yazılabilir ve kayıt yapılabilir.

Bir CD’ye kayıt yapabilmek için ayrıca bir CD kaydedicinin olması gerekir.Bir CD’de kayıt işlemi, CD’nin yüzeyinin yakılmasıyla elde edilen tümsek ve çukurların oluşmasından ibarettir. Yanma işlemiyle oluşturulan bu çok küçük çukurların tekrar doldurulmaması nedeniyledir ki, bir CD ancak bir kez kayıta izin vermektedir.

CD-ROM:Kırmızı dosyada yapılan dosyadaki tanımlamaların üzerine sarı dosya adındaki yeni bir dosya altında CD - ROM ‘un özellikleri tanımlanmıştır. CD - ROM maksimum 650 MB’lik veri alabilen ve verilerin CD’nin orta noktasına en yakın bölümdeki ilk track’ten itibaren dijital olarak yazılmasını şart kılan bir sıtandarttır. Bu gün müzik setlerimizde dinlediğimiz ses CD’leri kırmızı dosya ile yapılmış CD-ROM’lar ise Philips ve sony firmasının sarı dosya adı altında getirildiği sıtandartlara bağlıdır.

CD-ROM XA (Genişletilmiş CD–ROM standardı):XA eki, İngilizcedeki eXtended Architecture (Genişletilmiş Mimari) kelimelerinden bir kısaltmadır. Bu standart Philips ve Microsoft tarafından oluşturuldu. Böylece ses, durağan resim ve hareketli video için pek çok formattaki dosya CD’ye kayıt edilebilir hale geldi. Bu standart temel CD-ROM’a Mod 2’de farklı yapıda kayıt yapılmasını sağladı. Kaydedilen sesin parlaklığını arttıran B ve C gürültü giderme tekniklerinin CD-ROM’a uygulanabilmesini mümkün kılmıştır.

CD-1:CD-1 standardı, özellikle görsel malzemelerin, CD’ler üzerinde daha kayıpsız şekilde tutulması için geliştirilmiş bir standarttır. Tek bir CD üzerine, 19 saatlik sesin, 7200 adet yüksek çözünürlüklü resmin ve 72 dakikalık tam ekran hareketli videonun (MPEG) kayıt edilebilmesini mümkün kılmıştır.

CD-MO (Compact Disc-Maqneto Optical):Manyetik etkilerle yazılan ve yine de optik teknolojiyle oluşan bir disktir. Kullanım alanı günümüzde yok kadar az.

CD-R (Compact Disc-Recordable):Bir CD standardı olmasına rağmen bu standardı okuyan CD sürücülerine de bu isim veriliyor. Kayıt edilebilir CD anlamına gelir. Bu CD’ler, üzerlerine herhangi bir kayıt yapılmadan piyasaya sürülür. Üzerlerine yapılan kayıt işlemi tamamen ürünü alan kişiye ve bu tip CD’ye kayıt yapacak olan CD sürücüsüne bağlıdır.

CD-RW (Compact Disc-ReWritable): Bu diskler kullanıcıların elindeki CD yazan sürücülerle tekrar ve tekrar üzerlerine kayıt yapılması için geliştirilmiş bir standarttır.

VideoCD: Üzerine yazılacak olan verilerin CD üzerindeki dağılımı özellikle farlı tutulan bir CD’dir. Bu standartta MPEG sıkıştırma teknolojisiyle sıkıştırılmış tam ekran görüntüler CD’ye yazılır. Fakat veriler hem bir kişisel bilgisayar hem de bir VideoCD oynatıcı tarafından izlenebilecek şekilde tek bir noktadan başlar. Diğer kalan boş kısımlarda yalnızca bilgisayarların görebileceği dosyalar tutulabilir.

Photo CD: Kodak firması tarafından geliştirilmiş olan ve çekilen yüksek çözünürlükteki fotoğrafları kayıpsız olarak kaydetmek için kullanılan bir standarttır. Bu standartta alışagelmiş olan kayıt sistemlerinden farklı olan geliştirilen teknoloji, yer kazanmak için fotoğrafları tutan bir indeksin CD’ye eklenmemiş olmasıdır. Fotoğrafların içinde kayıtlı olduğu dosyalar birbiri ardına gelir. Daha sonra bu standartta yapılan değişikliklerle bir tür indeks tipi geliştirilebilmiştir.

MONİTÖRLER

Monitör seçiminiz çok önemlidir. Monitör bilgisayarın göz önünde en çok bulunan parçasıdır. Göz sağlığı açısından kaliteli bir monitör de çalışmak önemli olduğu kadar bilgisayar kullanmaktan alınan keyfide artırır. Monitörleri birbirinden ayıran en büyük özelliği ekran boylarıdır.Teknik olarak mönitorlerde alınmadan önce bakılacak özellikler arasında çözünürlükler ve desteklediği frekans olmalıdır. Farklı çözünürlüklerde monitor ün herz değeri,yani tazeleme oranı vardır.Bu oran ne kadar büyük olursa görüntü o kadar net olur ve gözleri o kadar az yorar. 65, 75, 85, 100, 120 Hz değerleri ekran kartının gücüyle bağlı olarak monitörlerde görülebilecek değerler arasındadır.15″ bir monitor ün 800×600 çözünürlükte 85-100 hz değere sahip olması,17″ ve 19″ bir monitor ün 1280×1024 çözünürlüğü 75 hz civarında göstermesi normaldir bunun üzerinde bir degerde gösteren mönitor gerçekten kaliteli demektir. Digital ayarlama, düşük DPI aynı model mönitörler arasıda farklılıklar oluşturuyor genelde 0.28 (nokta aralığı)DPI dır. bu deger ne kadar düşük olursa monitor o kadar net görülüyor ve pikseller o derece görünmez. bu degerleri aşağıdaki mönitorlerle karşılaştırıp daha iyi kavrayabilirsiniz.15″ veya 17″ monitör alacaklar için iki farklı tercihimiz bulunmaktadır.

GRAFİK KARTI NASIL ÇALIŞIR ?

Programlar çalışırken oluşacak ekran görüntüleri işletim sistemine iletilir. işletim sistemi bu ekran bilgilerini grafik kartının kullandığı bellek adreslerine ve sistem kaynaklarına iletir. Grafik kartı adreslerine iletilen bu bilgiler grafik kartı işlemcisine ulaştırılır. Grafik kartının işlemcisi bu bilgileri grafik kartı üzerindeki bellege yazar. İşlenmiş bilgiler grafik kartı üzerindeki bellekten grafik kartının RAM-DAC ‘ ına aktarılır. RAMDAC grafik kartı belleğindeki bilgileri okuyabilir.

Kısaca RAM-DAC ‘ın görevi grafik kartında işlemci tarafından işlenmiş bilgileri bellekten okuyarak televizyon sinyallerine dönüştürmektir. Bellekte bulunan 0 ve 1 değerlerinden oluşan dijital bilgiler monitörlerin görüntüleyebileeği analog video sinyallerine dönüştürülür. Bilgisayar program bilgilerini monitörde görünmesi için program bilgilerinin veriyolu üzerinden grafik kartına aktarılması, bu bilgilerin grafik kartı işlemcisi tarafından işlenmesi ,0işlemciden grafik kartı üzerindeki bellege yazılması ve RAM-DAC tarafından bu görüntülerin monitöre gönderilecek analog sinyallere gönderilmesi gerekir.

HOPARLÖRLER (SPEAKER)

Ses kartı ile seslerin dinlenebilmesi için hoparlör olması gerekmektedir. Hoparlörlerle televizyon sesi, CD müzik sesi ve bilgisayar kullanıcısının kendi mikrofonuyla kaydettiği sesleri veya dosyadaki sesleri çok net ve istendiğinde stereo olarak dinlemek mümkün olmaktadır.

MİKROFON (MICROFON)

Kasa üzerine takılan bir mikrofon ile bilgisayarınıza ses kaydı yapabilirsiniz. Ayrıca bu sesle birlikte arka fonda bir müzik yayını (CD’den veya başka yoldan olabilir) alarak efektler verilebilmektedir. Ayrıca birleştirme ile seslerin montajı da yapılabilmektedir. Bu işlemler ses kartı ile birlikte verilen program kullanılarak yapılabilir.

JOYSTICK

Joystick tabir edilen aygıtlar özellikle bilgisayar oyunlarında kullanıcıya kumanda kolaylığı sağlaması amacıyla tasarlanmışlardır.

A4 Tech ANTI RSI Kablosuz Klavye İncelemesi

Ülkemizde oldukça tutulan A4 markasının yeni bir kablosuz klavye, mouse setinin incelemesi. A4 bildiğiniz gibi Logitech, Microsoft gibi kaliteli ürünlerden ziyade fiyat üzerine ağrılıklı bir marka. Zaten böyle bir setin sadece 43$ olması dikkate değer. Microsoft’un böyle bir ürünü 76$’dan satılmakta. İncelemeyi yapan Pclabs’ın Anti-RSI hakkındaki bazı görüşlerini aktarıyorum tamamı için mutlaka siteye gidin bir bakın ;

“Yazının sonunda bileğimin ağrımadığını söyleyebilirim. Zaten ellerimin duruş şekli değişti. Yani bu A şeklindeki dizayn işe yarıyor gibi. …. Klavyenin kalitesi beni çok şaşırttı. Açıkçası A4′den böyle bir klavye beklemiyordum. Tuşlar insanı rahatsız etmiyor, sert değil.”

TELEVİZYON ve RADYO KARTI (TV CARD)

Bilgisayarın ekranından televizyon ve radyo olarak da yararlanmak mümkündür. Televizyon kartının mainboard üzerine takılması sonucunda ekran bir televizyon olarak çalışacaktır. Bazı televizyon kartları Radyo kartı ile birlikte tek kart üzerinde olabildiği gibi, ayrı ayrı da olabilmektedir. Ayrıca bir kumanda ile TV kumandası özellikleri aynen kullanılabilmektedir. Ekranda herhangi bir anda yayını durdurup o anki resmi dosyada saklayabilirsiniz.Örneğin bir konuşmacının o anki resminin bir karesini saklayabilirsiniz.

Ayrıca yeni tip TV kartlarda yeni bir özellik daha bulunmaktadır; hareketli kayıt. Yani bir kanaldan izlediğiniz örneğin haberleri, aynı ses ve görüntü ile hard diske kaydedip,daha sonra izleyebilirsiniz. Ayrıca aynı yayınlar video kasetine de kaydedilebilir. TV kartı alınırken ayrıca bir de program verilmekte, bu programla TV çalışmaktadır. Ayrıca ses kartı ve hoparlör de TV izlemek ve radyo dinlemek için gerekmektedir.

MULTİMEDİA YAZILIMLARI

DVD - ROM (DIGITAL VERSALITE DISK)

DVD-ROM sürücüler sistemlerimizin standart parçaları olmak üzere. Eskiden sadece DVD filmleri izlemek için düşündüğümüz bu sürücüleri, pek kısa zaman sonra başta oyunlar olmak üzere bir çok multimedia uygulaması için de kullanacağız.

Pioneer’in x10 hızlı DVD sürücüleri, sanıyorum üzerlerinde en çok tartışılan DVD-ROM cihazlardandır. DVD-ROM olarak x10, CD-ROM olarak x40 hızlı bu cihazlar, gerçekten çok hızlı. Cihazın retail modelinin (104S), önden yüklemeli özel slot tasarımı da çok ilginç. Bu tasarımı ben ilk kez yine Pioneer’in x6 DVD-ROM sürücülerinde görmüştüm. İlk başta “acaba kolay mı bozulur?” diye kuşku ile yaklaştığım bu farklı mekanizmaya güvenim, yıllardır otomobiller için üretilen CD playerlarda da benzer mekaniklerin kullanıldığını hatırladığımda arttı. Cihazı kullanmaya başlayınca da bu farklı yükleme yönteminin kullanımda pek bir fark getirmediğini görmüş oldum. Üstelik, Pioneer’in slot tasarımlı sürücüler sadece yatay değil, dikey pozisyonda da çalışabiliyorlar.

DVD ROM ÖZELLİKLERİ

Yakın gelecekte CD Rom sürücülerin yerini alacak olan dvd sürücüler cd rom,cd-r ve cd-rw diskleride okuyabilir. dvd diskler tek tabakada 4.5 gb dan iki yüze ikişer tabakadan 17 gb a kadar veri depolayabilir. Bu özellikleri nedeniyle , MPEG-2 formatıyla sıkıştırılmış , yüksek görüntü ve ses kalitesi veren dvd filmleri PC ‘ de oynatmak için daha çok kullanılıyor. tek yüzdeki 4.5 gb lık alana bu kalitede 133 dk lık bir film sığdırabilirsiniz. bunun yanında dvd filmlerde çeşitli dillerde seslendirme ve altyazı seçenekleri,farklı senaryolara göre devam eden bölümler , film ile ilgili bilgilerin verildiği etkileşimli bölümler, aynı sahnenin farklı açılardan çekimini izleyebilirsiniz.

DVD-Video, VCD, SVCD, Audio CD & MP-3 Audio player.

Evet tüm bu formatları destekler ve sorunsuzca okuyabilir. Bilgisayardan bağımsız çalışır.

Televizyona direkt bağlantı ve uzaktan kumandası ile pratik kullanımimkanı sunar.

Bilgisayarda hazırlanan MP-3 müzik CD’leri sorunsuzca DVD player cihazında dinleyebilirsiniz. Bilgisayarda kaydedilebilir CD’leri sorunsuzca okuyabilir.

Opsiyonel Karoke imkanı (715-K), ayarlanabilir Aspect ratio (4:3 / 16:9) imkanı.

PAL/NTSC, multinorm video uyumlu. Video, S-Video output.

Dolby digital AC-3 decoder, Digital Audio Output.

PIONNER DVD-ROM

DVD-ROM sürücüler sistemlerimizin standart parçaları olmak üzere. Eskiden sadece DVD filmleri izlemek için düşündüğümüz bu sürücüleri, pek kısa zaman sonra başta oyunlar olmak üzere bir çok multimedia uygulaması için de kullanacağız.

Pioneer’in x10 hızlı DVD sürücüleri, sanıyorum üzerlerinde en çok tartışılan DVD-ROM cihazlardandır. DVD-ROM olarak x10, CD-ROM olarak x40 hızlı bu cihazlar, gerçekten çok hızlı. Cihazın retail modelinin (104S), önden yüklemeli özel slot tasarımı da çok ilginç. Bu tasarımı ben ilk kez yine Pioneer’in x6 DVD-ROM sürücülerinde görmüştüm. İlk başta “acaba kolay mı bozulur?” diye kuşku ile yaklaştığım bu farklı mekanizmaya güvenim, yıllardır otomobiller için üretilen CD playerlarda da benzer mekaniklerin kullanıldığını hatırladığımda arttı. Cihazı kullanmaya başlayınca da bu farklı yükleme yönteminin kullanımda pek bir fark getirmediğini görmüş oldum. Üstelik, Pioneer’in slot tasarımlı sürücüler sadece yatay değil, dikey pozisyonda da çalışabiliyorlar.

CREATİVE DVD ROM

DVD-ROM sürücüler, ufak ufak CD-ROM sürücülerin yerlerini almaya başladılar. Gerek DVD-ROM sürücülerin fiyatlarının düşmesi, gerek DVD filmlerin ülkemizde (henüz çok uygun fiyatla olmasa da) temin edilebilir olması, DVD’ye geçişi hızlandırıyor.

Bilgisayara takılan DVD okuyucuları sanırım geniş kitlelere ilk tanıtan Creative firmasıdır. İlk DVD sürücüler x1 hızındaydı (tek hızlı da denir), bu hızda saniyede 1350Kb data okuyabiliyorlardı. x1 hızlı bir CD-ROM sürücünün saniyede sadece 150Kb okuyabildiğini düşünürseniz, x1 DVD-ROM’ların bile neredeyse x10 bir CD sürücü hızında olduklarını görebilirsiniz. Ama bu mantıkla giderek, güncel x6 DVD-ROM’ların da x60 CD-ROM’a eşit olduklarını düşünmeyin. DVD-ROM sürücülerin DVD ve CD okuma hızları farklı değerler taşıyorlar.

Creative’in bugünlerde piyasada kolaylıkla bulunan iki DVD sürücüsünü kısaca incelemeden önce, önemli bir noktayı hatırlatmak isterim. Creative, gerçekte ne CD-ROM, ne de DVD-ROM sürücü üreten bir firmadır. Evet, Creative’in bu cihazlari üreten bir tesisi yoktur. Creative diğer üretici firmalara CD-ROM ve DVD-ROM ürettirir, üzerine kendi logosunu bastırır ve kendi markası ile pazarlar. CD-ROM olarak x2 CD-ROM’lardan beri genelde Panasonic ile çalışırlar, arada Samsung ile çalıştıkları da olmuştur. İşte bu yüzden bazı Creative CD-ROM’lar sisteminize “Matsushita” (=Panasonic) marka olarak gözükür. DVD sürücülerde ise yine Panasonic’i tercih ediyorlar, fakat modelden modele de değişiyor. Örneğin, ilk Creative x6 DVD-ROM sürücüler aslında Hitachi’nin GD-2500BX modeli cihazlarıydı. Günümüzde satın alacağınız Creative x6 DVD-ROM’lar ise Panasonic’in SR-8584 modeli cihazları. x8 DVD-ROM’ları da tasarıma bakılırsa Panasonic’e ürettirmişler.

Panasonic’in ilk sürücülerden beri ne kendi markası altında, ne de Creative için ürettiği CD-ROM ve DVD-ROM’larda cihazların ön panelini aynı tutması çok ilginç. İlk satın aldığım x2 CD-ROM’dan beri Creative/Panasonic ürün ailesini izliyorum ve ön panelin hala değişmemesi beni şaşırtıyor. Sanıyorum Panasonic, yapılabilecek en iyi ön paneli tasarladığını düşünüyor ve değiştirmeye gerek duymuyor.

Benim incelediğim her iki sürücü de temelde Panasonic üretimi oldukları için, aralarında birinin x6, birinin x8 olması dışında bir fark yok gibi. İki sürücü de IDE arayüzü ile sisteminize bağlanıyor ve maksimum olarak PIO-4 transfer modunu destekliyorlar. Her iki sürücü de 512Kb buffer taşıyor. Cihazların arka kısımlarında hem analog, hem de dijital ses çıkışları bulunuyor. Ön panellerde ise ses yüksekliği, kulaklık çıkışı, cihazın maşgul olduğunu gösteren LED ve eject düğmesi dışında bir şey yok. Acil durumlarda cihazın içinden CD’yi çıkarabilmeniz için gerekli delik de yerleştirilmiş. Genelde çok derli toplu ve sade bir tasarım söz konusu.

CREATİVE DVD SÜRÜCÜLERİ

Creative DVD sürücülerin kutularından IDE ve CD-Audio kablolarının yanında DOS için sürücü disketi ve kullanım kılavuzu çıkıyor. Kullanım kılavuzunda çok dikkate değer bir nokta yok. Zaten sürücüyü kurarken kılavuza bakmaya gerek de duymuyorsunuz.

Cihazların yanında verilen yazılım konusu ise karışık. x6 sürücü ile birlikte, oldukça iyi bir DVD oynatıcı yazılım olan Intervideo WinDVD geliyor. Fakat x8 sürücü böyle bir yazılım içermiyor. Aslında Creative bir ay öncesine kadar hemen hemen her ürünü ile birlikte WinDVD’yi hediye ediyordu, hani tabiri caizse WinDVD CD’lerine boğulmuştuk. Fakat bugünlerde eskiden yanında WinDVD verdiği ürünleri WinDVD olmadan satmaya başladı. Sanıyorum ileride yine ürünleri ile birlikte DVD oynatıcı yazılım verecektir, çünkü DVD sürücünüzü alıp da DVD oynatıcı yazılım bulamamanız çok can sıkıcı bir olasılık. WinDVD yazılımının orijinaline sahip olmak, x6 cihazın değerini gerçekten artıran bir faktör. Elinizde böyle orijinal CDsi ile bir DVD oynatıcı yazılım olmazsa, internette koruması kırılmış DVD oynatıcı aramak için saatlerce gezinmek zorunda kalıyorsunuz çünkü.

DVD TÜRLERİ

DVD’leri üç ana kategoriye ayırabiliriz; DVD-ROM, DVD-video ve DVD-audio. DVD-ROM tabir edilen tür bilgisayarlar verilerinin depolanması ve saklanması için kullanılırlar. DVD-video filmler için hazırlanmış olup eskinin video kasetlerinin yerini almıştır. DVD-audio ise nispeten az rastlanmasında kullanılır. Her ne kadar DVD üzerine kaydedilen müzikler herhangi bir ortamdan çok daha kaliteli sonuçlar verse de, henüz diğer türler kadar yoğun kabul görmemiştir.

MP3 KEYFİ

Son zamanda MP3 formatı bilgisayarın tekelinden kurtulmaya başladı. Taşınabilir MP3 player’lardan sonra ev kullanımı için de çeşitli cihazlar ortaya çıkıyor. Voyetra Turtle Beach tarafından geliştirilen AudioTron, ev kullanımı için hazırlanmış ürünlere iyi bir örnek.

AudioTron’la PC’nizde bulunan MP3, wma veya wav formatındaki dosyaları tamamiyle kontrol ediyorsunuz.Cihazın PC ile dosya bağlantısı, telefon kablolarının bilgi transferi için kullanılmasını sağlayan HomePNA sistemi veya internet aracılığıyla gerçekleşiyor. Böylece PC, Audiotron için bir çeşit müzik server’ına dönüşüyor.

Uzaktan kumandası ve kullanışlı LCD göstergesiyle AudioTron’u kullanmak bir VCD ya da DVD palyer’dan daha zor değil. 20Hz-20KHz frekans aralığındaki sesleri iletebilen cihaz ile, başka bir odada olsanız dahi, müzik setinizi, MP3 arşivinizdeki parçalarınızı yüksek ses kalitesiyle dinlemek için kullanmak imkanına kavuşuyorsunuz.

MP3 PROGRAMLARI

Sıradan bir CD-ROM üzerine on saatlik müzik kaydı yapabilmek artık hayal değil. Eğer evinizde bir dolu müzik CD’ si ve CD basamak için gerekli donanım varsa o zaman MP3 kayıt formatı size bu CD yığınından kurtulmanız için yardımcı olabilir.

MP3 kelimesi aslında yeni geliştirilmiş kayıt biçiminin adını kısaltmasıdır. Bu yöntemde ses kayıtları normalde gerekeceğinden çok daha az bir alan kaplayacak biçimde sıkıştırılır. Mesela 3 dakikalık herhangi bir müzik parçasını bilgisayarınıza kaydetmeye kalksanız bunun için yaklaşık 30 MB kadar boş alan harcamanız gerekecektir. Ne var ki aynı parçayı MB3 formatı kullanarak sıkıştırdığınızda gereken boş alan miktarı neredeyse on kat azalır ve sadece 3 MB civarına kadar düşer.

MP3’ÜNÇALIŞMASI

MP3 çalışma prensibi aslında oldukça basittir, müzik dinlerken insan kulağı tüm sesleri asla algılayamaz, sadece belirli frekanslardaki en belirgin tonları yakalayabilir. Genellikle müzik parçalarının stüdyo kayıtlarıyapılırken kalitenin yüksek olması için en belirsiz frekanslardaki sesler bile güçlendirilerek kaydedilir, haliyle bu durum kaydedilen parçanın boyutunu etkiler.MP3 kayıt sisteminde ise belli bir seviyenin altında yeralan sesler atılır, böylece kayıt boyutu küçültülür, zaten nasılsa bu atılan frekansları insan kulağının pek mümkün değildir.Mp3 formatı büyük miktarda kayıt alanı tasarrufu sağlaması dışında kullanıcıya müziğini istediği zaman dinleyebilme özgürlüğü de kazandırır. Müzik CD ve kasetlerini dinleyebilmek için müzik sistemleri gerekir, ancak MP3 formatında kaydedilmiş müzikleri dinleyebilmek için bir bilgisayar yeterlidir.

MP3’ÜN HAZIRLANIŞI

MP3kayıtlarınızı kendiniz oluşturabilirsiniz, bunun için biraz güçlübir bilgisayar gerekecektir. Ayrıca bir de MP3 dönüştürücü yazılıma ihtiyacınız olacak, bu tür yazılımları özellikle Internet üzerinde Freeware ya da Shareware şeklinde bulabilirsiniz. Internet üzerinde pek çok sitede MP3 formatına dönüştürülmüş halde hazır müzik parçaları bulabilirsiniz, özellikle kişisel sitelerin çoğunda MP3 konusuna yer verilmektedir.

MP3 parçaları nasıl dinleyeceksiniz?Öncelikle bilgisayarınızda bunları dinlemek için bir MP3-çalar yazılıma ihtiyacınız var. Internet üzerinden ücretsiz temin edilebilirler. Bilgisayarınız haricinde de MP3 dinleyebilirsiniz.MP3 çalıcı aygıtlarda kesinlikle yoktur, çünkü bunların içinde herhangi bir mekanik düzenek bulunmaz.

MP3-ÇALAR CİHAZLARI

Her ne kadar MP3 formatı bilgisayar dünyasında yeni sayılsa da piyasada çok sayıda taşınabilir. MP3-çalar cihazlar bulunmaktadır. Bu cihazlara bir ara kablo yardımıyla herhangi bir bilgisayardan MP3 dosyalarını yükleyebilir ve bunları çalabilirsiniz. Genellikle 32 ile 128 MB arasında değişen miktarlarda hafızaya sahip olarak üretilen bu aygıtlara farklı boyutlarda hafıza modülleri eklenmek de mümkündür. Çoğu insan için 32 MB RAM üzerine depolanan yaklaşık 30 dakikalık müzik pek yeterlidir.

MP3’ÜN GELECEĞİ HAKINDA BİLGİ SAHİBİ OLUN

MP3 formatı piyasada oldukça yeni olmasına rağmen hemen hemen tüm dünyada büyük ilgi görmüş ve tutulmuştur. Çoğu büyük üretici tarafından göz ardı edilmesine rağmen, nispeten küçük çaplı firmalar güçlü taşına bilir. MP3-çalar aygıtlar geliştirmekte ve piyasaya sunmaktadırlar. MP3 formatının en yakın rakibi Microsoft tarafından geliştirilen ve biraz daha yetenekli olan WMA formatıdır, ancak bu da henüz kullanıcılar arasında pek yaygınlaşmamıştır.

DFX For Winamp

Winamp kullanıcıları için geliştirilmiş, 5 değişik playback efekti sunan eklenti. Önceden Hazırlanmış 26 değişik efektlerinin yanında ses çıkışını dilediğiniz gibi ayarlamanıza da olanak sağlıyor. Yeni sürümde ses çıkışını a) Hoperlör ve b) Kulaklık’a göre ayarlayabiliyorsunuz.

Çok sevdiğiniz şarkıları MP3 yaptınız ve arkadaşlarınızın bilgisayarlarında dinlemesi için onlara göndermek istiyorsunuz. Ancak gelin görün ki arkadaşınızın bilgisayarında herhangi bir MP3< programı yok. Bu durumda ne yapacaksınız? İşi en kısa yoldan halledeceksiniz, MP3 dosyalarını EXE yapacaksınız. Böylece arkadaşınızın bilgisayarına bu dosyayı kopyaladığınızda müzik otomatik olarak çalınacak. Müzik çalarken sesini açıp kısabilir, ileri geri alabilirsiniz. Mutlaka deneyin.

Ses dosyaları ile çalışanlar bilirler. Bir ses dosyasının üzerinde değişik işlemler yapmak, filtre ve efekt gibi öğeler eklemek veya iyi kaydedilmemiş bir sesi çeşitli yöntemlerle temizlemek için iyi bir ses editörüne ihtiyaç vardır. İçinde bulunan seçenekler yardımı ile bütün bu görevleri büyük bir başarı ile yerine getiren ve bu alanla ilgilenen kullanıcılar arasında en popüler programlardan biri olan Sound Forge’un 4.5 sürümü. Bu sürüm sisteminizde Microsoft DirectX Media Runtime’ın kurulu olmasını ister (bu bölümde bulabilirsiniz). 

Ses dosyaları ile çalışanlar bilirler. Bir ses dosyasının üzerinde değişik işlemler yapmak, filtre ve efekt gibi öğeler eklemek veya iyi kaydedilmemiş bir sesi çeşitli yöntemlerle temizlemek için iyi bir ses editörüne ihtiyaç vardır. İçinde bulunan seçenekler yardımı ile bütün bu görevleri büyük bir başarı ile yerine getiren ve bu alanla ilgilenen kullanıcılar arasında en popüler programlardan biri olan Sound Forge’un 4.5 sürümü. Bu sürüm sisteminizde Microsoft DirectX Media Runtime’ın kurulu olmasını ister (bu bölümde bulabilirsiniz). 

Diğer Multimedia Programları

DVD Genie 3.43

Eğer DVD filmleri softDVD programlarından herhangi biri ile izliyorsanız bu programı elinizin altında bulundurun. DVD Genie’nin son sürümü pek çok softDVD yazılımının bölge kodu sınırlamasını kaldırır, ekran kartı, ses kartı ve CPU ile ilgili DVD optimizasyon ayarlarının yapılmasını sağlar.

Power DVD 3.0

DVD seyretmenizi sağlayan ve geniş ses/görüntü efektlerini sağlayan DVD yazılımı. (Enhanced Video Decoder, Dolby DIGITAL Decoder, Dolby HeadPhone Technology, Dual Subtitles ve Closed Caption Decoder)

AudioCatalyst 2.1

Çok iyi bir CD ripper programı. Performans açısından bakıldığında oldukça başarılı. AudioCatalyst 2.1 müzik CD’lerindeki programları otomatik MP3 yapıyor. Ayrıca eğer Internet bağlantınız varsa, CD sürücücüsüne takmış olduğunuz CD’yi okuyup Internet üzerindeki veritabanından kontrol ederek albümün adını ve şarkıların isimlerini de otomatik olarak alabiliyor. Yalnız dikkat, bu demo sürümü bir müzik CD’sinin sadece yarısındaki şarkıların MP3 yapılmasına izin veriyor. Ama herseferinde değişik yarısını olduğu için birkaç oturumda tümünü MP3 yapabilirsiniz.

Kullanıcılar arasında MP3 aramanıza yardımcı olan bu program Internet Explorer tarayıcınıza eklenti olarak çalışıyor ve üyeler arasında MP3 değişimi Web tabanlı olarak gerçekleşiyor. Hızlı ve stabil çalışan program bazen Firewall ve Proxy leri de aşabiliyor.

MULTİMEDİA YAZILIM OYUNLARI

OYUN ÇUBUĞU

Oyun çubuğu, fare gibi bilgisayarın hareketleri veya farklı konumları algılamasını sağlar. Günümüzde bilgisayar oyunları, özellikle de benzetim programları (Simulator) oyun çubuğu gerektirirler veya oyun çubuğu ile çok daha iyi çalışırlar.

Microsoft TrackBall Optical

Geleneksel Mouse teknolojisini çok kısa sürede demode hale getiren bu yenilikleri ve kaliteyi şimdi de trackball’larda görüyoruz. Microsoft yeni optik teknolojisini kullanan iki trackball çıkardı. Bu yazımızda bu trackball’lardan başparmakla yönetilen versiyonunu, yani TrackBall Optical’ı inceliyoruz.

Microsoft Sidewinder Dual Strike

Microsoft Sidewinder Dual Strike Gamepad alışılagelmiş gamepad’lerden tamamen farklı. Onu farklı yapan, sağ tutma yerinin hareketli olması ve bir mouse’un yapabildiği herşeyi yapabilmesi.

ASUS CD S500/A

Merhaba, öncelikle Asus CD Sürücülerinin ününü duymayan kişi hiç yok sanırım ama duymayan varsa bu yazıyı dikkatle okumalarını tavsiye ederim…

Quantum Fireball Plus KX

Fireball Ka’dan ilk ve en büyük farkı diski daha küçük boyutta tutup daha yüksek kapasiteye ulaştırma avantajı. Ayrıca bu disk 7200 rpm. Bu mükemmel özelliğinin yanında Ultra ATA-66 desteğine sahip olması…

Hitachi 19 CM751 et

Bir oyuncu için en önemli parçalar nedir? Ekran kartı ve monitör. Çoğu kullanıcı için monitör önemsiz gibi gözükse de, Bilgisayarla direk temasa geçtiğiniz alet Monitördür. İyi bir monitör sağlığınız için çok önemlidir. Ve bir oyuncu içinde.

OYUN YAZILIMLARI

Bu tür aygıtların çalıştırılan yazılımdan gelen sinyalleri işleyerek etki sağladıklarını söylemiştik,yani işin bir de yazılım yönü vardır. İyi bir ürün beraberinde kendi sürücü dosyalarıyla beraber gelir,bu sayede kurulum ve çalıştırma bir sorun yaratmaz Bunun dışında çalıştırmaya hazırladığınız oyunun da Force Feedback aygıtları tanıyacak ve kullanacak biçimde hazırlanmış olması gereklidir, aksi halde bu özellik devreye giremeyecek, kumanda aygıtı Force feedbacközelliği olmadan çalışacaktır.

Microsoft TrackBall Optical

Bildiğiniz gibi Microsoft optik teknolojiyi (veya birçok kişinin bildiği şekliyle topsuz teknolojiyi) mouse’lara uygulayan ilk firmalardan biriydi. Microsoft bu teknolojiyi mouselerda o kadar başarılı şekilde kullandı ki bu ürünler tüm dünyada çok kısa sürede popüler oldular. Geleneksel mouse teknolojisini çok kısa sürede demode hale getiren bu yenilikleri ve kaliteyi şimdi de trackball’larda görüyoruz. Microsoft yeni optik teknolojisini kullanan iki trackball çıkardı. Bu yazımızda bu trackball’lardan başparmakla yönetilen versiyonunu, yani TrackBall Optical’ı (Microsoft Türkiye’nin bu ürünü bize yollaması sayesinde) inceliyouz.

Bu trackball’da ilk göze çarpan yenilik, geliştirilmiş optik teknolojinin kullanılmış olması. Daha önce saniyede 1500 tarama yapılabilen teknoloji %33 hızlandırılarak saniyede 2000 tarama yapabilecek kapasiteye getirilmiş. Trackball’un (temizlemeye gerek duymayan) pürüzsüz topu da özel dizaynı sayesinde hem göze hitap ediyor hem de yüksek hassasiyet gerektiren işlerden başarıyla çıkıyor. Topun çevresinden çıkan kırmızı ışık ise karanlıkta çok hoş bir görüntü oluşturabiliyor. Bu ışık çok parlak olmadığı için de kullanım sırasında kullanıcının gözünü alacağını sanmıyorum.

Sadece sağ elini kullananlara göre tasarlanan trackball’da 5 tuş ve 1 scroll bulunuyor. Resimlere bakıp beşinci tuşu göremeyenler için söyleyelim, scroll’u da tuş olarak kullanabiliyorsunuz. Bu scroll tuşu AutoScroll görevi görüyor yani eğer scroll’un kademe kademe kaymasından hoşlanmazsanız, scroll’a basarken topu istediğiniz kadar oynatarak kesintisiz ve istediğiniz hızda bir kaydırma sağlayabilirsiniz. Geriye kalan dört tuşun ikisi standart sol ve sağ tuşlar, diğer ikisini ise trackball’un yanında gelen IntelliPoint programıyla istediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz. Bu tuşlar varsayılan olarak Explorer için Back ve Forward işlevlerini görecek şekilde ayarlanmış.

Çok ergonomik olan bu trackball’un kurulumu da gerçekten çok kolay. Hem PC’de hem de Macintosh’ta çalışabilmesi yanında istenirse PS/2 istenirse de USB port ile kullanılması mümkün. USB port’un kullanışlılığı bu ürünle kendini tekrar gösteriyor. Windows, trackball’u taktığınız anda tanıyor ve kullanmaya başlıyorsunuz. Standart kullanım için sürücüleri yüklemeye bile gerek yok. Fakat yukarıda da bahsettiğim ekstra tuşları kullanabilmek için IntelliPoint programının yüklenmesi gerekiyor ki bu programın çalışabilmesi için Windows’un tekrar başlatılması gerekiyor. IntelliPoint programı çok fazla yer kaplıyor denemez. Bazı kullanıcıların aklına sürekli çalıştığı için sistem kaynaklarını da çok kullanıyor gibi gelebilir, fakat sanılanın aksine bu program gerçekten de az ile yetinmeyi iyi beceriyor.

IntelliPoint yardımıyla sadece tuşlara özellik atanmıyor, ayrıca ClickLock yapılmasını sağlayan özellik), Orientation (trackball’u tutuşunuza göre size optimum performansı almanızı sağlayacak özellik), Scrolling ve standart mouse/trackball ayarlarına da bu program içinden ulaşılabiliyor.

TrackBall Optical’ı sitemizi hazırladığımız Paint Shop Pro, FrontPage gibi programların yanında sıkça kullanmak zorunda kaldığım Word, Excel ve AutoCAD’de de denedim. Bu programlarda tek kelimeyle kusursuz sonuçlara ulaştım. Ayrıca Internet’te dolaşmak gerçekten de çok kolaylaşıyor, uzun metinleri okumak yorucu bir iş haline gelmiyor.

“Programlarda kusursuz olan bu ürün oyunlarda da aynı başarıyı gösterebilecek mi acaba?” diye düşündüm. Ve hemen elimdeki her tür oyunda denedim. FPS’lerde de, strateji oyunlarında da sonuç mükemmeldi. Adventure oyunlarında da en küçük bir sorun yok.

TrackBall’lar ile çok ilgili değilim, ama hayatım boyunca denediğim en kaliteli, hassas ve rahat kullanılan trackball Microsoft TrackBall.

Programlarda da oyunlarda da başınızı ağrıtmayan bu ürün 35$+KDV’lik fiyatıyla ve 5 yıllık garanti süresiyle, mouse kullanma alanı çok dar olanların mutlaka alması gereken bir ürün.

Microsoft Sidewinder Dual Strike

Microsoft Sidewinder Dual Strike Gamepad alışılagelmiş gamepad’lerden tamamen farklı. Onu farklı yapan, sağ tutma yerinin hareketli olması ve bir mouse’un yapabildiği herşeyi yapabilmesi. Bu sayede Dual Strike, Quake, Unreal, Half Life gibi 1st person shooter oyunlar için mükemmel bir controller olma özelliğinde. Bu tür oyunlarda oyuncuya “eksiksiz kontrol” olanağı veriyor.

Dual Strike, bir trigger’a, pad üzerinde altı ve başparmak hizzalarında da birer butona sahip. Ayrıca shift butonu var. Shift butonunun da sayesinde 16 programlanabilir butona ve bir trigger’a sahip olmuş oluyor. Pad,ele tam oturuyor ve butonlara erişim açısından çok rahat. USB yoluyla bilgisayara bağlanıyor ve kurulduğunda aygıt yöneticisine “Virtual Mouse” ve “Virtual Keyboard” dahil altı aygıt ekliyor. Bu sayede cihazı Windows platformunda mouse olarak da kullanabiliyorsunuz.

     Dual Strike tüm Microsoft ürünleri gibi mükemmel bir yazılım desteği ile geliyor. Eski Sidewinder Game Controller yazılımları ile kullanılamayıp sadece 4.0 versiyonu ile kullanılabiliyor. Bu yazılım ile değişik oyunlar için değişik tuş programlamaları ve hassasiyet ayarları yapıp kaydedebiliyor ve bir oyuna başlarken o oyun için hazırlamış olduğunuz profili bu yazılımdan aktif hale getirebiliyorsunuz. Yazılımla birlikte Half Life, Quake dahil birçok oyunun profili hazır olarak geliyor, istenirse üstünde değişiklik yapılabiliyor. Yazılım gamepad’in tüm ayarlarına müdahale imkanı veriyor.

Şimdiye kadar yazılım desteği konusunda bu cihazdan daha iyi bir ürün ile karşılaşmadım.

      

     Dual Strike ’ın hoş bir sürprizi olarak nitelendirebileceğim bir olay da cihazın joystick olarak çalıştırılabilmesi. Joystick modunda pad’ in sağ tutma yeri yani mouse kısmı X ve Y eksenlerine hareket vererek analog bir joystick gibi çalışıyor. Ölü alanlar ve hareket mesafeleri yazılımdan ayarlanabiliyor. Joysticklere göre tek eksiklik kolu merkez noktasına getiren yayın eksikliği oluyor. Fakat araba yarışı simülasyonu gibi oyunlarda analog joysticklerden daha iyi bir kontrol imkanı veriyor.

Dual Strike çalışabilmek için Windows 98 ve USB portuna ihtiyaç duyuyor. DirectX7.0 kurulu sistemlerde ender olarak oyunun cihazı görmemesi gibi bir sorun olabiliyor. Bu sorun DirectX7’yi 7a’ya yükselten küçük bir patch dosyası ile çözümlenebiliyor. Bunun dışında cihaz hiçbir sorun çıkartmıyor.

Dual Strike, 1st person shooter oyuncularının kaçırmaması gereken, henüz eşi benzeri üretilmemiş, alıştığımız Microsoft sağlamlığında ve yazılım desteğinde mükemmel bir ürün.

İNTEL’İN SON BOMBALARI

Intel ailesine yeni katılan Pentium III 600 MHz ve Celeron 500 MHz işlemcileri internet in gün geçtikçe daha komplike hale gelmesi nedeniyle hızlı bir performanslı bir çalışma isteyen kullanıcıları hedefliyor. Pentium III serisinin bu yeni işlemcisi 600 MHz saat frekansına sahip ve İntel ’in ileri gelen p6 mikromimari teknolojisini kullanarak üzerisinde 9.5 milyon transistor barındıran bir işlemci. Bu işlemci İntel ’in 0.25 metre işlemci teknolojisine göre üretildi. Piyasada şuan var olan 450, 500 ve 550 MHz Pentium III işlemcilerinin yanında,artık 512 KB L2 li SECC2 koruma kılıflı 600 MHz saat frekanslı işlemciler de satılmaya başladı. İntel Celeron işlemcilerde 333,366,400,433,466 MHz işlemcilere bir de Celeron 500 MHz işlemcisi katıldı. Celeron ailesine yeni katılan bu işlemcide diğer Celeron işlemciler gibi 128 KB’ lık Level-2 ön belleğine sahip.

Pentium III 600 MHz, ses , görüntü , animasyon ve 3D özelliklerini daha zengin bir hale getirilerek güçlü bir internet deneyimi sunuyor. Öyle ki bu işlemci İnternet ’e bağlı veya değilken yüksek saat hızı ve internet akışını sağlayan SIMD uzantısıyla İntel ’in en gelişmiş ses, görüntü , 3D ve ses tanıma özelliğini taşıyor. İntel Celeron 500 MHz ise düşük fiyatlı PC pazarında İntel’ in en yeni işlemcisi ailesinin ekonomik PC, ler için tasarlanmış olan en hızlı işlemcisi. Bu işlemci ile yeni başlayanlar çok uygun bir fiyat ile yüksek bir performansa sahip olabilecekler.

USB KAMERA

Günlük hayatta kullanılan video kameralar bilgisayara bağlanarak alınan bant görüntüleri veya o anda yapılan çekimler bilgisayara aktarılabilmektedir. Kamerayı bilgisayara takmak için video kiti adı verilen kart da bilgisayara takılabilmektedir.

Bu kameranın 1 / 4 inch ‘lik bir CD Sensor ’ü var ve maximum 512×582 piksel çözünürlüğüne kadar çıkabiliyor.

Sekiz değişik video formatını (CIF,SIF,SSIF,QCIF,QSIF,SQCIF,QQCIF ve SQSIF video formatlarını) destekleyen Philips PCA646 VC,80×60 ile 352×288 piksel arasındaki çözünürlüklerde 15 / 30 Frame / saniye ’ye kadar görüntü alabiliyor. Bu cihazın en önemli özelliği ise bağıntıyı sisteminizin USB portundan gerçekleştirilmesi. Philips PCA646 VC ’yi çalıştırmak için herhangi bir ekstra programa gerek duyulmuyor. (Video Capture kartı , TV kartı gibi). Yapmanız gereken tek şey USB portuna kamerayı bağlamak ve kurulum CD ’sini takıp onu Windows ’a tanıtmak. Philips PCA646 VC Plug and Play özelliği taşıyor ve bu yüzden Windows ’a tanıtılması sırasında hiçbir sorun yaşamıyor. Kamerayı tam fonksiyonlu olarak kullanmak içinse birlikte verilen CD ’den Videogram Creator yazılımını yüklemeniz yeterli.

Bu yazılımı yükledikten sonra Philips PC646 VC çalışır hale gelir. Philips VC’ nin bir özelliği ise istenildiği anda Capture yapılabilmesi . Bu ürün kayıt edilen bir görüntüyü istenildiğinde AVI formatında çevirebiliyor. Philips PCA646VC ile saniyede 30 kare yakalama , kare kare oynatma ve animasyonlar yapabilirsiniz. Ayrıca bu kamera ile yaptığınız kayıtları AVI ve BMP olarak da saklayabilirsiniz.

Philips PCA646VC’ nin üzerindeki mikrofonu sayesinde video kayıtlarınızla birlikte ses kayıtlarınızı da 44 KHZ , 16 bit ve mono olarak gerçekleştirebilirsiniz .Bu kamerayla istediğinizde sevdiğiniz kişilerle video konferans yapabilirsin. (İnternet veya Network ağı üzerinde görüntülü telefon olanağı) Ayrıca Microsoft Netmeeting ve Mapi e- mail (video e-mail ) gibi uygulamaları da bu kamera ile rahatlıkla kullanabilirsiniz. Kamera için yapabileceğiniz ayarlar ise ,kontrast,netlik ayarı,Color On /Off , Exposure Control ,Backlight Compensation ve White Balence gibi ayarlardır . Bu cihazın çalışması için tavsiye edilen minimum konfigirasyon ise Pentium166 MHz işlemci ,16 MB RAM,Windows 98 işletim sistemi, 28.8 Kbp modem (video konferans için) ve 16 –bit ses kartı (Video konferans için gerekli).

DİGİTAL FOTOĞRAF MAKİNASI

Yeni tip dijital fotoğraf makinelerinde 100’den fazla resim bu makinelerin hafızalarına kaydedilmekte, klasik makinelerde kullanılan filmlerin kullanılmasına gerek kalmamaktadır.

Hafızaya alınan resimlerin, bu makineye takılan yazıcı ile anında çıktısı alınabilmektedir (Özel kağıtlara). Ayrıca bu resimler bilgisayara aktarılarak dosyalarda saklanabilmekte ve üzerinde oynamalar yapılabilmektedir.

DİJİTAL KAMERALAR

Dijital kameraların en iyi yanlarından biri size hemen her tür konuda detaylı ayarlar yapabilme imkanı tanımalarıdır. Ancak buna rağmen her defasında çektiğiniz resimler yanlış bir ayar yapmış olsanız bile düzgün olarak çıkar, çünkü bu cihazlar yanlışlıkları otomatik olarak düzeltecek biçimde tasarlanırlar. Ancak yine de genel kullanılma ilişkin bazı detayları doğru yapmak işleri kolaylaştıracaktır.

AYARI

Dijital kameranızı ilk defa kullanmadan önce zaman ve tarih ayarlarını yapmanız gerekir. Böylelikle çekilen resimlerin etiketlenmesi ve saklanmasında belirgin bir kolaylık kazanılması hedeflenmektedir.

EKRANI

Dijital kameraların arka kısmında bulunan LCD ekran pek çok farklı işleve sahiptir.Öncelikle kameranın ayarları ve genel çalışma durumuyla ilgili bilgileri burada görebilirsiniz. Bunun yanısıra bu ekran pozlandırma ve çekilen resimleri kontrol etmekte de kullanılır.

GÖRÜNTÜ

Modern kameralar, özellikle de nispeten pahalı modeller, ortamdaki ışığa göre flaşlarını otomatik ayarlamakta, ayrıca istenirse resimde otomatik odaklama ve zoom yapabilmektedirler. Yine de farklı modellerde durum değişebilir ve bazı kullanıcılar bu ayarları kendileri yapmak isteyebilirler.

DİJİTAL CEP KAMERASI

HAYATINIZA RENK KATAN dijital kameralarda boyutlar her geçen gün daha da küçülüyor. Bu yılın son baharında piyasaya sürülmesi beklenen SmaL Ultra Pocket Dijital, tatmin edici teknik özellikleri ve gömlek cebine çok rahat sığabilecek boyutları ile dikkat çekiyor. Kredi kartı büyüklüğündeki cihazın kalınlığı sadece 6mm. 8 MB kapasitesi MultiMediaCard ile 640×480 çözünürlükte yaklaşık 40 adet resim saklayabilen kamera, USB poartu ile PC’ye rahatlıkla bağlanabiliyor. Gelenekseldijital kameralarda yaşanan, parlak alanların resim üzerinde yarattığı sorunlar, otomatik ışık algılama teknoloji Autobrite ile minimuma indirilmiş. Kolay kullanımlı bir foto-editör yazılımı ile satışa sunulacak ürünün ağırlığı ise 63.3 gram.

FAX-MODEM (MODULATOR-DEMODULATOR)

Modem kullanarak başka bilgisayarlarla iletişim kurulabilir. BBS adı verilen kulüplere bağlanabilir, istediğiniz verileri alabilir, diğer insanlarla bu sayede tanışabilirsiniz.

Modemler bilgisayarın içine (Internal Modem=dahili modem) takılabileceği gibi ayrıca kasanın dışındaki porta da takılabilir (harici modem=external modem).

Ayrıca herhangi bir arıza durumunda veya yeni modem takılması (upgrade) durumunda

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Antrenman

ANTRENMAN

Antrenman, bir sporcunun fiziki ve psikolojik performans düzeyinin yükseltilmesini, onun en verimli hale getirilmesini ve bu durumun mümkün olan en uzun süre boyunca sabit tutulmasını sağlayan tedbirlerin alındığı ve uygulandığı sürecin adıdır.

Fizyologlar antrenmanın tanımını şöyle yapmaktadır: Vücuda yapılan tüm yüklenmelerde fonksiyonel ve morfolojiyle uygunluk, yüklenmeler sonucu organizmada bir değişikliğin meydana gelmesi ve sonuçta verim artışına neden olunma. Bir başka antrenman tanımını ise şöyle görmekteyiz: Alıştırmalar yardımı ile sporcunun fiziksel teknik, taktik, zihinsel, psikolojik ve motorsal hazırlığıdır.

Antrenman sürecinin en önemli özelliği, onun planlı ve hedefli bir eylem olmasıdır. Planlama, bu sürecin ilk şartını meydana getirir. Burada, antrenman programı içerisinde yer alan konular önceden zihinde canlandırılır ve bir plan yapılır. Zaman bakımından antrenman planları; uzun, orta ve kısa vadeli olmak üzere üç gruba ayrılır. Uzun vadeli planlarda, bir antrenmanın bütün stratejisi belirlenir. Mesela belli bir spor dalına yeni başlayan birisine, zirve sporcusu veya olimpiyat şampiyonu oluncaya kadar geçecek olan sürede uygulanması düşünülen antrenman programı, uzun vadeli bir plana ihtiyaç gösterir. Bir yıllık süre içerisinde uygulanacak antrenman programına ait hedef ve yöntem tespitinde, orta vadeli antrenman planı söz konusudur. Haftalık veya günlük olarak uygulanan kısa vadeli planlarda, hangi yöntem ne kadar sıklıkla uygulanırsa hangi hedeflere ulaşılabileceği net bir şekilde ortaya konur.

Antrenman planlaması süreci, genel olarak beş aşamadan meydana gelir. Birinci aşamada, sporcunun mevcut performans düzeyinin tespiti yer alır. Daha sonra, ulaşılmak istenen performans düzeyiyle mevcut durum karşılaştırılır ve ardından antrenmanın hedefi belirlenir. Artık sıra, bu hedefe en uygun antrenman yönteminin seçimine gelmiştir. Seçilen yöntemin uygulanması, antrenman sürecinin son aşamasını meydana getirir.

Bir yarışmanın sonucu, yarışmadan çok önce, daha antrenman safhasında belirlenir. Antrenman programının içeriği, antrenör ve sporcunun antrenmandaki ciddiyeti yarışmanın sonucunu belirler. Genelde düşünülecek olursa, antrenman bir “Sporcuya şekil verme işi, onun yaptığı spor dalında başarıya ulaşacak hale getirme işlemidir.” bu nedenle, yapılan spor dalının gerektirdiği teknik, teknik kondisyon gibi yetenekler sporcuya kazandırılıp geliştirilirken, aynı zamanda onun kişiliği, spordan kaynaklanan ruhsal zorlanmalar ve yarışma güçlüklerine karşı koymaya yetecek şekilde geliştirilir. Kısacası, sporcunun teknik, taktik, beceri ve kondisyonunun yanında, hava koşullarından saha faktörüne, rakipten seyirciye, hakemden gazeteciye kadar bir yarışmanın sonucuna etki eden veya etmeyen, bütün faktörler göz önünde tutulup, kişiliğine uygun yöntemler ile başarıya programlanması antrenmanda olur. Yani, antrenman, sporcunun bedensel kapasite, yetenek ve becerileri yanı sıra, onun kişiliğine de etkilidir. Ancak eklemek gerekir ki, antrenmanların bu etkileri sağlaması, sporcunun antrenmanı karşılayıp şekli ve kişiliği ile bağımlıdır.

Bu nedenle, kısa veya uzun süreli bir antrenman programı hazırlanırken bütün bunlar göz önünde tutulmalı, antrenmanın amacı iyi ve doğru bir şekilde saptandıktan sonra, programı hazırlanmalı ve bu program sporcu ile tartışılmalıdır . çünkü bu programı uygulayacak olan , yorulacak olan, ter dökecek olan sporcu, programın iyiliğine inanmadığı, kendisini başarıya götüreceğine inanmadığı taktirde, kaytarma yolları arayacaktır.

Örneğin, bir futbol takımının başına getirilen bir antrenör, takımı ve futbolcuları tanıyıp, zayıf ve güçlü yanlarını saptadıktan sonra, bir antrenman programı hazırlar. Bu program hazırlandıktan sonra, futbolculara açık ve anlaşılır bir dille ve kesin bir ifade ile anlatılır ve futbolcular ile tartışılır. Böylece, antrenör ve futbolcular o sezonda kendilerini nelerin beklediğini bilirler. Buna göre beklentilerini saptayarak, çalışmalarını ayarlarlar. Bu açıklamalara göre antrenmanın iki öğesi vardır.

Fiziksel antrenman öğesi : yapılan spor dalının fiziksel özelliklerine uygun olarak, gelişmesi için gerekli hareketler yapılır. Bu hareketler bir yandan, sporcunun becerisini geliştirirken, diğer yandan o spor dalına uygun, teknik ve taktik gelişme sağlar. Antrenmanın temel ilkesi yinelemedir. Santral sinir sisteminin çalışma özelliklerinden olan “irradyasyon - konsantrasyon, uyarı inhibisyon ve koşullu refleks” kavramları hatırlanırsa, antrenmanda yinelemenin önemi ortaya çıkar. Ayrıca fiziksel antrenmanın ruhsal etkileri de vardır. Yorucu ve sıkıcı yinelemeler, ağır bedensel yorgunluğa rağmen çalışmayı sürdürmek, sporda başarılı olmak için gerekli niteliklerden olan irade, sabır, ruhsal dayanıklılık gibi, kişilik özelliklerini geliştirir.

Zihinsel antrenman öğesi : “Bir sportif hareketin, pratik uygulama olmadan, yoğun bir şekilde tasavvuruna zihinsel antrenman denir. Temeli, İngiliz Hekimi Carpenter’in 1873 yılında ileri sürdüğü “ideomotorik tepki ” yasasına dayanır. Bu yasa 1926 yılında Aller ve Scheminsky tarafından kanıtlanmıştır. “Bir denek herhangi bir motorik hareketi zihinsel olarak çözümler veya tasavvur ederse, o hareketi ilgilendiren kaslarda, o zamana kadar mevcut olmayan o hareketi gerçekleştirmek için gerekli olan elektrik akımları meydana gelir.” Bu tepki, sinir sisteminin işlevlerinden birisidir.

Bir hareketi düşünmek veya tasavvur etmek, o hareketi gerçekleştiren kaslarda, harekete uygun elektriksel tepkiler doğurur.

Bu elektrik akımlarının şiddeti, hareketi daha önce yapmış olanlarda , yapmamış olanlara oranla daha yüksektir.

Zihinsel antrenman ile kullanılabilir hız ve güç artar.

Zihinsel antrenmanın zihinde bıraktığı izler (hafıza) koordinasyonun düzelmesini sağlar.

Zihinsel antrenmana verilebilecek en basit örnek, askerlikte emir tekrarıdır. özellikle, takım oyunu, taktik ve teknik becerilerin geliştirilmesinde, zihinsel antrenmanın önemi ortadadır. Yukarıdaki verilerden de yararlanarak, zihinsel antrenmanın yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

Yaralanma tehlikesi yoktur.

Öğrenmeyi hızlandırır.

Eksik ve yanlış yetiştirilmeye bağlı kursların düzeltilmesine olanak verir.

Yetişmiş, ileri yaşlardaki sporcularda da etkilidir.

SPOR PSİKOLOJİSİ

Spor psikolojisi, spor faaliyetinde bulunan bir kişinin davranış ve yaşantılarıyla spor faaliyetlerinin şart ve etkilerini araştıran ilim dalıdır.

Spor psikolojisinin uygulama alanı, bir spor faaliyetinde rol oynayan süreçlerin incelenmesiyle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda, bu süreçlerin belli bir hedefe yönelik olarak sevk ve idare edilmesi de, spor psikolojisinin ilgi alanına girer

Sporda özellikle yüksek performans sporunda geçerli olan bir tek kavram vardır. “Maksimal performans”

Bu nedenle sporcu, maksimal performansa koşullandırılmakta ve bu koşullanma yüzünden de yarışma öncesi büyük bir toplumsal ve ruhsal sağlığı korumakta en etkili ve doğal yol olan spor, bu aşamada beden ve ruh sağlığını tehdit eden bir stres faktörü olmaktadır. Bütün bu gerçekler göz önünde tutulduğunda spor psikolojisine önemli görevler düştüğü görülmektedir. Çünkü spor psikolojisi, bir yandan toplumun istediği yüksek performans vermeye uygun sporcuların yetiştirilmesini sağlayacak yöntemleri ararken diğer yandan onların ruh sağlığını tehlikeye sokmayacak yolları da bulup geliştirmek zorundadır.

SPORDA PSİKOLOJİK ETKENLER

Psikolojik etkinlikler bireyin iç dünyasından kaynaklanırlar. Bireyin ve sporda sporcunun duygusal psikolojik etkinlikleri performansın belirlenmesinde önemli bir etkendir. Ancak bu etkinliklerin önemi ülkemizde abartılmaktadır. Çünkü bu etkinliklerin etkileri uygun antrenman yöntemleriyle giderilebilir ya da olumlu yönde geliştirilebilirler. Psikolojik etkinliklerin asıl önemli etkileri zihinsel psikolojik etkinliklerin işleyişi üzerinde olmakta ve onları olumlu ya da olumsuz yönde etkilemektedir.

SÜREĞEN FAKTÖRLER

Bu faktörler genellikle sporcunun kişiliği ve motivasyonlarının niceliği ve niteliğinden kaynaklanırlar. Sporcu kişiliğinin önce sporca ve yarışmanın neden olduğu bedensel ve ruhsal zorlanmalara direnebilecek güçte olması sonra da motivasyonun şekil ve düzeyinin başarıya ulaşmak için yapılacak antrenmanlara olumlu yaklaşmasını sağlayacak düzeyde olması gerekir. Bu faktörlerin dışında bir de problemli atletler grubu vardır. Onların özel olarak incelenip gerekirse tedavi edilmeleri gerekir.

Bilindiği gibi sportif zorlanmaların niteliği ve niceliği spor dallarına göre farklılık gösterir. Örneğin bir paraşütle atlama sporunun neden olduğu ruhsal ve bedensel zorlanma ile bir maraton koşusunun neden olduğu zorlanma birbirlerinden çok farklıdır. Genel olarak macera niteliği ağır basan, yüksek rizikolu sporlar ile estetik yanı ağır basan teknik zorlaması yüksek spor dallarının neden oldukları ruhsal ve bedensel zorlamalar, birbirlerinden çok farklıdır. Ancak performansı engelleyen bir grup faktörler spor psikolojisinde önemli bir güçlük çıkarmamaktadırlar. Çünkü spora başlayan genç genellikle kendi kişiliğine uygun spor dalını seçmedi ise kısa zamanda ya sporu bırakmakta veya spor dalını değiştirmektedir.

Motivasyonun niteliği ve niceliği ise öncelikle antrenman konusunda ciddi güçlükler çıkaran bir faktör teşkil eder. Sporcunun antrenmanı severek ve ciddiyetle yapması, onun yararlarına inanması ve başarması halinde, kazanma olasılığı olan ödülleri gerçekten istemesi gerekir.

Bu nedenle bir antrenörün başarılı olmasının ilk koşulu çalıştırdığı sporcu ve ya takıma antrenmanı sevdirmesi ve ciddiyetle yapmasını sağlamasıdır. Çünkü bir sporcunun başarılı olup olmayacağını, o sporcunun antrenmanlardaki tutumu belli eder.

Motivasyonun nitelik ve niceliğindeki bir yetersizlik ya da dengesizlik performans üzerinden son derece etkilidir. Motivasyon düzeyinin düşük olması kadar aşırı yüksek olması da performansı engeller. Bu arada şunu da belirtmek yararlı olacaktır. Spor psikologları aşırı motivasyon halinin yetersiz motivasyon halinden daha sık görüldüğü konusunda birleşmektedirler. Bu arada unutulmaması gereken bir diğer olgu sporcunun bilinçli motivasyonu ile bilinç altı motivasyonu arasında bir farklılık ve hatta bir uyumsuzluk olabileceğidir. Sporcusunu motive eden bir antrenör bu olasılığı hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır.

UYARILMIŞLIK

Uyarılmışlık, organizmanın fizyolojik durumuyla ilgilidir. Yani sinir sisteminin bir fonksiyonu olarak düşünülmelidir ve çok boyutludur. Sinir sisteminin yapısında yer alan beyin kabuğu ritiküler aktive edici sistem, limbik ve parasempatik sinir sistemi uyarılmışlıkta öneli işlevlere sahip yapılardır.

Bu bağlamda uyarılmışlık, organizmanın en sakin durumundan ki bu durum uyku hali olarak ele alınmıştır. Organizmanın en heyecanlı durumu arasındaki dağılımına işaret eder. “Thoyer, uyarılmışlığı önce aktivasyonla eş anlamlı olarak görmekte sonra da tek boyutlu değil çok boyutlu olduğunu işaret etmektedir.”

Gerçekten de uyarılmışlık, bazı yazarlar tarafından aktivasyon ile eş anlamlı olarak görülürken, cox tetikte olma, Magill güdülenme ile eş anlamlı olarak görmektedir.

Başer’de uyarılmışlığı güdülenme için de ele almış ve start tembelliği ve start telaşı şeklinde yarışma olarak kendisini gösterebildiğini belirtmiştir. Uyarılmışlığın yönü derin düşünülecek olursa cox’un tetikte olması ile pek uyuşmadığını söylemek olasıdır.

Çünkü tetikte olma, organizmanın alarm durumunda olduğunu, organizmanın ya savaş ya da kaç davranımına hazır olduğuna işaret etmektedir. Uyarılmışlığın düşük olduğu durumlarda tetikte olma söz konusu olmayabilir. Uyarılmışlık kendisini salt fizyolojik belirtilerde değil aynı zamanda davranışsal ve bilişsel olarak da göstermektedir. Şimdi amatör kümede basketbol oynayan bir gencin profesyonel basketbol liginin en iyi takımının menajerinden bir mektup aldığını varsayalım. Bu genç mektubun üzerindeki amblemi ve gönderenin adını okuyunca neler yaşayacaktır? Büyük olasılıkla nefes alıp vermesi hızlanacaktır. Yüzü kızaracak, belki de aylardan şubat olmasına rağmen terlemeye başlayacaktır. İşte tüm bu göstergeler uyarılmışlığın fizyolojik belirtileridir. Kişinin çevresindeki herhangi bir uyaranı tehdit edici olarak algılaması durumunda organizmanın savaş ya da kaç davranımına girmesinde ilk önce fizyolojik değişiklikler kendisini göstermektedir. Yani organizma bu durumla başa çıkmak için önce fizyolojik olarak hazır duruma gelmektedir. Dolayısıyla yaşamın sürdürülebilmesi için önemlidir. İkincisi bireyin yeni şeyler öğrenmesi için organizmanın belli bir düzeyde uyarılmış olması gerekir. İnsan uykuda öğrenemeyeceği gibi aşırı uyarılmışlık durumlarında da öğrenemez.

MOTİVASYON

Kişiyi bir harekette bulunmaya veya birçok hareket alternatifinden birini tercih etmeye iten ve nispeten bir süreklilik gösteren faktörlere motiv denir. Motivasyon ise, bir motivin etkisi ile ve mevcut şartlara bağlı olarak bir davranışa, yani spor faaliyetine yol açan ve bu faaliyeti sürdüren sürecin adıdır.

Sportif yüksek performansın elde edilmesi için sporcunun uzun ve yoğun antrenmanlara katlanması, ulaşmış olduğu performansı değişik hava koşulları altında, rakip ve seyirci etkisine rağmen sergileyebilmesi onun motivasyonu ile ilgilidir.

Bir motivasyon süreci içerisinde hem zihni, hem de duygusal faktörler etkili olur. Son zamanlardaki çalışmalar motivasyonun daha çok zihni bir süreç olduğu şeklindeki görüşü destekler niteliktedir. Fakat, motivasyon ve duygusal faktörler arasında da karşılıklı bir ilişki bulunmaktadır. Bir yandan motivlerin etkisiyle oluşan faaliyetin başarılı ve başarısız bir şekilde sonuçlanmasına bağlı olarak duygusal tepkiler ortaya çıkarken, diğer yandan da duygular davranışlarımızı motive etmektedir.

Değişik nedenlere bağlı olarak bir davranışta bulunmak veya bulunmamak¸ bir işi yapmak ya da yapmamak motivasyonun hangi yönde ve ne kadar kuvvetli olduğu ile bağlantılıdır. Burada motiv, bireyin içinde yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik davranışlarının nedenidir. Motivasyon ise bilinçli ve bilinçsiz, kalıtımsal ve öğrenilen psikolojik seyir ve durum için kullanılan bir terimdir.

Motivasyonu performansı olumlu yönde etkileyecek şekilde kullanabilmek için antrenörün sporcularını yakından tanıması onların ilgi ve gereksinimleri konusunda doğru bilgilere sahip olması gerekmektedir.

Yüksek sportif performans ile bedensel yetenek antrenör ve sporcuyu çalıştırma arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Bu iki koşul birlikte olmadan genç bir sporcudan uluslar arası düzeyde bir başarı beklenemez. Ancak bugün özellikle sporda ileri gitmiş ülkelerde görüldüğü gibi, yaklaşık eşit bedensel yeteneklere ve eşit çalışma olanaklarına sahip binlerce genç sporcudan ancak bazıları çok yüksek performansa ulaşma başarısını gösterebilmektedir. Bu yalnız sporda değil, yaşamın her kesiminde böyledir. Yani insanların yetenek ve olanakları eşit olmasına rağmen başarıları farklı olmaktadır.

Bu gerçeğin nedenlerini araştırmak, başarılı insanların sayısını arttırmakla yararlı olacaktır. Bu farklılığın bir çok nedeni vardır. Ancak bu nedenlerin içinde bireyin motivasyonu en önemlilerindendir. Bireyin içinde yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik davranışların nedenlerini motiv ve bütünü ile anlatan bu olguya motivasyon denir. Birey birbirinden farklı fakat birbirinden ayrılamaz, birbirlerini tamamlayan iki ortam içinde yaşamaktadır. ”Biyolojik ve sosyal ortam.”

Bu iki ortamın bireyden istedikleri ve bireyde neden oldukları stres birbirinden farklıdır. Hatta çoğu zaman birbirleriyle çelişirler. Buna göre motivasyon biyolojik varlığını sürdürmeye yönelik davranışlarının nedeni, biyolojik dürtü ve içgüdülerden kaynaklanıyorsa, bu biyolojik motivasyondur. Yemek, içmek, uyku gibi. Buna karşılık birey toplum ile olan ilişkilerini kendi organizma ve yaşamı için rahatsızlık vermeyecek, sürtüşmelere yol açmayacak bir biçimde sürdürmek zorundadır. Toplumsal yaşamda bireyin bencil istekleri ile toplum yaşamının gerekleri arasında her zaman bir çatışma söz konusudur. Buna karşılık, birey yalnız organik varlığını değil aynı zamanda sosyal varlığını da sürdürmek zorundadır. Ayrıca varolmak varlığını sürdürmekte kişiye yeterli değildir. Toplumda beğenilmek, takdir edilmek, başarılarına üstün olmak gibi heyecansal faktörlerde kişinin davranışlarını etkiler. Çocuğun doğumundan, erişkinliğine kadar davranışlarını etkiler. Çocuk doğumdan, erişkinliğe kadar geçen zaman içinde bir taraftan toplum ile ilişkilerinin bir takım sürtüşmelere yol açmasından kaçınmayı, diğer taraftan, toplum tarafından beğenilmeyi, takdir edilmeyi sağlayacak davranışlarda bulunmayı, yani hem topluma uymayı, hem de toplumun üzerine çıkmayı öğrenmek zorundadır. Sosyal motivasyonlar öğrenilen koşullu motivasyonlardır. Bütün bunlar toplumda bazı kişilerin sanat gibi, spor gibi, politika gibi, biyolojik ve sosyal varlığını sürdürmek ile direkt bağlantısı olmayan alanlara niçin yöneldiğini açıklamaktadır. Varlığını sürdürmek kişiye yeterli değildir.

Motivlerin temelinde ihtiyaçlar yatar. Açlık, susuzluk, uyku gibi temel ihtiyaçlar ve sosyal ilişki kurmayla itibar gibi daha ileri ihtiyaçlar, bu ihtiyacı gidermez ve mevcut eksikliği telafi etme yönünde, genel ve başlangıçta spesifik olmayan bir eylem hazırlığına yol açarlar. Daha başka bir ifadeyle, ihtiyaçlar, var olma, kendini koruma ve gerçekleştirmeye yarayan objektif gereklilikler şeklinde kendini gösterir. Mesela, hareket ihtiyacını yeteri kadar tatmin etmeyen bir kişi bunun sonucunda kendi sağlığıyla psikolojik ve fiziki performansını tehlikeye atar. Bu ihtiyaçların sübjektif yansıması olarak değerlendirilen motivler, faaliyetin objektif şartlarıyla olan bağlantıları sayesinde onlara somut bir içerik kazandırırlar.

Hareket ihtiyacı, tatmin olmanın spor türü, spor aletleri, diğer insanlara sosyal ilişkiler kurma gibi objektif şartlarını bulduktan sonra başkalarıyla iletişim kurma gayreti, sağlıklı olma gayreti gibi motivlerle birlikte somut bir içerik kazanır. Motiv artık, objektif şartlarla karşılıklı etkileşimini yani belli bir spor türünün icrasını başlatan faktördür.

Motivasyon gücü ve başarı arasındaki ilişkinin, özellikle sporda çok önemli olduğu gayet açıktır. Motive edici etkisi düşük olan bir durumun düşük bir başarıyla sonuçlanması muhakkaktır. Her insan, kendini tatmin eden ve huzur verici durumları arama, rahatsız edici durumlardan ise kaçınma eğilimini gösterir. Arama ve kaçınma eğilimleri, motivlerin yapısında da mevcuttur. Hangi eğilim daha ağır basarsa ona yönelik motivler görünür. Buna göre, başarı motivi başarıya ulaşma ve başarısızlıktan kaçınma, arkadaşlık, motivi ise itibar arama veya reddedilmekten kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Başarı motivinin ölçüldüğü ve motivasyonla duygular arsındaki ilişkinin ön plana çıkarıldığı bu yaklaşım daha sonraki çalışmalar için bir temel modelde Atkinson, durum ve kişiyle ilgili faktörlere daha fazla önem vermiştir. Özellikle sebep yüklenmelerine yer veren ve zihni olarak yönlendirilen başarı motivasyonu, üçüncü yaklaşımın esasını meydana getirmektir

Başarıya yönelik eylemin hedefi olumlu duygulara ulaşma veya olumsuz duygulardan kaçınmadır. Edinilmiş tecrübeler sayesinde mevcut durumun şartlarıyla olumlu veya olumsuz duygular önceden düşünülür. Bu da başarıya yönelik bir davranışı motive eden esas güç olarak kabul edilen başarıyı umut etme veya başarısız olmaktan korkma yeni arama veya kaçınma eğilimlerinin görünmesine yol açar.

Başarı motivinin ölçüldüğü ve başarıya yönelik bir faaliyet duygularının önemini vurgulayan bu yaklaşımdan etkilenen Atkinson, arama eğilimi gösterenleri başarının motive ettiği kaçınma eğilimi gösterenleri ise başarısızlığın motive ettiği kişiler olarak nitelendirmiştir. Başarı motivasyonuyla ilgili araştırmaların gelişimine Atkinson’ un yaptığı esas katkı başarıya yönelik bir eylemi açıklarken başarı motivinin yanında duruma ait değişkenlere de yani başarı veya başarısızlık beklentisiyle eylem sonucundaki başarı veya başarısızlığın tahrik gücüne de yer vermesi olmuştur.

Beklentiler ve tahrik güçleri, kişinin ilgili motiv eğilimlerini dikkate almadan etkili olmazlar. Başarıyı arama veya başarısızlıktan kaçınma şeklindeki motiv eğilimlerinden hangisi daha baskınsa durum değişkenleri ona uygun motivasyonun ortaya çıkmasına yol açar. Motivasyon psikolojisi araştırmaları Atkinson’un başarı modeliyle bariz bir ilerleme göstermiştir. Önceleri sadece farklı zorluk derecelerine sahip görevler arasında yapılan seçimleri açıklamak için kullanılan model daha sonra başarıya yönelik davranışı genel olarak açıklayan bir yaklaşım haline getirmiştir. Bu yaklaşıma göre başarının motive ettiği yeni arama eğilimi gösteren kişiler çoğunlukla orta zorluktaki görevleri seçerler ve bu tür görevler sırasında en fazla gayret ve dayanıklılığı gösterirler. Buna karşılık, başarısızlığın motive ettiği kişiler, yani kaçınma eğilimi daha baskın olanlar ellerinden geldiğince, başarı gerektiren görevlerden kaçınırlar. Böylece bir görevden kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda, daha çok zor veya kolay görevleri tercih ederler. Bu kişiler orta zorluktaki görevlerden kaçınırlar. İnsanlar genellikle başarısızlıklarını dış faktörlere, başarılarını ise kendi yeteneklerine bağlama eğilimini gösterirler.

Yüklenme sürecinin meydana geliş tarzı, bir sporcunun gelecekteki faaliyetlerinin sonucuna yönelik beklentilerini ve motivasyonunu doğrudan etkiler. Bir sporcunun başarısızlığını yeteneğindeki eksikliğe o andaki formsuzluğuna veya kondisyonundaki bir yetersizliğe bağlaması hallerinden her biri farklı bir motivasyona yol açar. İlk durum motivasyonda bir zayıflamaya sebep olur. Çünkü yetenek eksikliğine karşı yapılabilecek bir şey yoktur. İkinci durumda bir motivasyon değişikliği görülmez. Anlık formsuzluklar, şanssızlık sonucu görünürler ve kendiliğinden geçer giderler. Üçüncü durum ise bir motivasyon artışına yol açar. Çünkü kondisyon yetersizliğini daha fazla ve sürekli bir gayretle gidermek mümkündür. Yüklenme sürecinin yanında motivasyonun gücünü belirleyen bir başka faktör de: yapılacak faaliyetten önce tespit edilen hedefin niteliği ve niceliğidir.

Bir spor faaliyetinden önce bir hedef tespit etmenin motivasyon ve başarı üzerine yaptığı etkiyi araştıran birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmaların yüzde doksanında (% 90′ında) tam olarak tarif edilmiş ve gerçek bir meydan okumayı içeren hedeflerin tespit edilmesinin daha basit veya “elinden gelenin en iyisini yap” hedefin belirlenmemesi durumuna göre, daha yüksek motivasyon ve başarılara yol açtığı görülmüştür. Bu olumlu etkinin sebebi, hedeflerin dikkati yönlendirmesidir. İnsanı harekete geçiren ve dayanma gücünü arttıran hedefler, aynı zamanda bir strateji geliştirmeyi de kolaylaştırırlar. Hedeflerin tespit edilmesi sırasında dikkat edilecek en önemli nokta hedeflerin gerçeğe uygun olarak seçilmesi gerektiğidir.

Moıtivasyon ve başarıyla yakından ilgili bir diğer konu ise öğrenilmiş çaresizlik olarak da adlandırılan “yılgınlıktır”. Bir sporcunun müsabaka sırasında ister daha fazla gayret göstersin, ister göstermesin o müsabakanın sonucu değişemeyeceğini düşünmesi, sübjektif bir çaresizlik duygusunu, yani yılgınlığı doğurur. Yılgınlığın ortaya çıkmasında iki temel süreç rol oynamaktadır. Bu süreçlerden birincisi, kişinin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybetmesiyle ilgilidir. ikincisi ise gelecekte de bu kontrol kaybının tekrarlanacağı ve bunun başka alanlara da yayılacağı beklentisidir. Kendisinden çok daha güçlü bir rakiple mücadele eden bir sporcunun harcadığı çabanın arzulanan eylem sonucuna ulaşmada etkisiz kalacağını fark etmesi oyun üzerindeki kontrolünün kaybolmasına yol açar. Kontrolün kaybı aşırı isteksizlik yaratan bir durum olarak yaşanır. Bu isteksizliğe olumsuz birçok yaşantı ve davranış şekillerinin ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Çaresizlik bunlardan sadece bir tanesidir. Ontrolün bulunmaması hayal kırıklığı, saldırganlık, korku, stres ve depresyon gibi birçok başka durumu da peşinden getirir.

Motivasyon ve sporda başarı konularıyla ilgili olarak bahsedilmesi gereken son önemli noktalarda seyircilerin varlığıyla onların cesaret verici veya kırıcı tavırlarının motivasyonu ne şekilde etkilediğidir. Bu konuda yapılan araştırmaların sonuçları toplumsal teşvik hipotezi ile iade edilmiştir. Bu hipoteze göre seyircilerin varlığı, sporcuların aktivasyon düzeyini arttırır. Bir harekette bulunmanın teşvik edildiğini anlatan artmış motivasyon düzeyi de ilgili tepkilerin daha yoğun olarak icra edilmesine yol açar. Bir hareketin yeni öğrenildiği dönemlerde hatalı tepkiler doğru tepkilere oranla daha çok görülür. Böyle bir durumda seyircilerin varlığı, aktivasyon düzeyinin artmasına paralel olarak hatalı tepkilerin daha sık tekrarlanmasına sebep olur. Bu durum özellikle, müsabaka tecrübesi az olan sporcularda bariz bir şekilde kendini gösterir. Fakat bir müddet sonra hareketlerin daha iyi öğrenilmesiyle birlikte doğru tepkilerin oranı yükselir. Artık bu andan itibaren seyircilerin varlığı sporcunun motivasyonunu güçlendirir.

KARŞILAŞMA ÖNCESİ PSİKOLOJİK HAZIRLIK

Her bir sporcu karşılaşma öncesi, özel bir programa da sahip olmalıdır. Uygulanılan programların, kişilere özgü bir durum kazandırılması başarılı sonuçların alınması açısından oldukça önemli olmaktadır. Martens (1987)’ e göre karşılaşma öncesi program aşağıdakilerin bir çeşit kombinasyonunu içermelidir:

İmgeleme

Gerçekçi, olumlu, kendi kendine konuşmalar ve onaylamalar

Birleşik beceriler için modeller

Konuya odaklanma

Sporcuların karşılaşma yerine vardıklarında yapacakları her şey planlanmalıdır. Bu, sporcuların bütün karşılaşmaları aynı ciddiyetle ele almalarına stres, konsantrasyon yönetimlerine kendilerini görev ve kontrol içinde hissetmelerine yardımcı olur.

Karşılaşma öncesi hazırlanma planı oluşturmada, karşılaşma için gerekli olarak bütün fiziksel-fizyolojik teknik taktik ve psikolojik faktörler dikkate alınmalıdır. Genel olarak fiziksel, fizyolojik ve psikolojik ısınma aktiviteleri zorunludur. Bunun yanı sıra, özel bazı hazırlıkların da yapılması gerekir. Karşılaşma öncesi fiziksel, fizyolojik ısınma hareketlerinin nasıl yapılacağı bir çok antrenman bilgisi kitaplarında yer almaktadır. Ancak bu kitaplarda psikolojik ısınmanın nasıl sağlanacağına dair bilgiler hemen hemen hiç yoktur. Bu çalışmanın, bu eksikliğin giderilmesine yardımcı olacağı düşüncesindeyim.

Genel psikolojik hazırlıkla ilgili aktiviteler yer, tesis ve sahaya alışma, karşılaşma hareketlerini yapma, hedefleri düzenleme, optimal enerji düzeyini bulma vb. aktiviteleri içermektedir. Buna karşın özel psikolojik hazırlık, karşılaşmanın başlamasına daha yakın bir zaman içerisinde, imgeleme, gerçekçi ve olumlu, kendi kendine konuşmalarda bulunma şeklinde düşünülebilir.

SPORCUNUN KARŞILAŞMA ÖNCESİ HAZIRLIĞININ PLANLANMASINDA DÖRT AŞAMALI YAKLAŞIM ÖRNEĞİ

Sporcunun karşılaşma öncesi hazırlığının planlanmasında aşağıdaki örneklerden yararlanılabilir. Örneklerden ilki dört aşamalıdır. İkinci örnek ise, karşılaşma öncesi eğer varsa, spor psikoloğundan da yardım alarak, karşılaşma öncesi hazırlık programı geliştirmede antrenör ve sporcu arasındaki sorumlulukları yerine getirme anlaşması temelinde verilen bir örnektir. Bu verilen örneklerdeki aşamalar, sporun , koşulların ve sporcunun istemlerine göre düzenlenilebilir.

A) 1. AŞAMA : Karşılaşma ile ilgili planın başlangıç ve bitiş noktalarına karar verilmelidir. Bazı sporcular planlarını bir gün önceden başlatırlar ve diğer bazıları ise, karşılaşma yerine varışla birlikte planlarını harekete geçirirler. Sporcular sahip oldukları genel planları, karşılaşma günü yaklaştıkça daha özelleştirirler ve karşılaşma gününde ise, tamamen özel hale getirirler.

B) 2. AŞAMA: Planın başlangıcı ve bitişi saptandıktan sonra, sporcular bu zaman dilimini daha alt birimlere ayırarak yapacaklarını somutlaştırırlar. Örneğin 10’dan geriye sayım gibi 10,9,8,7,6,4,3,2,1,ATEŞLEME veya PATLAYIŞ veya ÇIKIŞ gibi. Planın bu alt parçaları, ne kadar uzunluk ve ne kadar detaylı olunacağına göre değişim gösterebilir. Aşağıda buna benzer yarışma öncesi plan örnekleri gösterilmiştir.

Karşılaşma öncesi plan örneği

Bir önceki gece:

Yarın götürülecek malzeme çantasının hazırlanması.

Duş al ve gevşe (müzik dinle, kitap oku).

Gevşemek için 20 dakika dinlendirici müzik dinle.

İmgeleme çalışması yap. Yarın ki karşılaşmada gerçekten iyi performans ortaya koyduğunu imgele.

7:30 sıralarında:

Uyanma ve erken sabah jogging(yavaş tempolu koşu)’ine çıkma.

Koşu sırasında yarışmanın imgelemesini yap ve taktiklerini gözden geçir.

Duş alma ve sabah kahvaltısı.

9:00-10:30 arası:

Yarışma planını gözden geçir ve ortaya çıkabilecek uygunsuz koşullarla nasıl baş edebileceğini düşün.

Sevdiğin bir müzik dinle.

10:30 sabah:

Karşılaşma yerine gitme.

Görevlilere giderek bildirme.

11:30 sabah:

Malzemelerini kontrol et.

Hafif bir şeyler atıştır.

13:00 öğle:

Isınma alanına git yavaşça hafif tempolu koşuya ve esnetme-gerdirmelerine başla.

Hava raporunu dinle.

14:00

Uyarılma durumunu kontrol et. Karşılaşmaya 30 dakika kala nasıl hissediyorsan? Performansının en iyi şekilde gerçekleşmesi için uyarılma durumunun yukarıya mı yoksa aşağıya mı çekilmesi gerekiyor?

Son ısınma hareketlerini tamamla.

14:10

Malzemelerini son kez kontrol et.

Karşılaşmanın başlangıcını 2-3 dakika imgele.

14:20

Kendine olumlu şeyler söyle, kendine bu karşılaşmaya gelinceye kadar yaptığın çalışmaları ve gösterdiğin çabaları hatırlat. Son zamanlarda ortaya koyduğun başarılı birkaç performansını kendine hatırlat.

14:27

Karşılaşma öncesi uyarılma düzeyini son kez kontrol et. Gerek duyuyorsan solunum düzenlemesi yap.

ATEŞLEME

Not: Bu karşılaşma öncesi planı Suinn tarafından önerilmektedir.

BİR GÜN ÖNCE

Saha veya salonla yabancılığını giderme

Pozisyon alınacak yerde veya çevrede psikolojik olarak rahat bulunmak

BİR ÖNCEKİ ÖĞLEN

Yarışmanın bütününü çalışmak için VMBR’ı kullan

YARIŞMADAN BİR AKŞAM ÖNCE

Sadece başarılı VMBR görüntünü kullan

Uyumak için solunum düzenlemesini ve gevşemeyi kullan

YARIŞMA GÜNÜ – GÜN BAŞLANGICI

Kazanma hisleri egzersizini kullan.

VMBR hedeflerini sırala. Örneğin, patlayıcı başlangıç, öz-güven , başa çıkma stratejileri, anahtar ifadeler vb.

Kısa bir VMBR uygula

Başarılı görüntüleri kullanarak bitir

GÜN BOYUNCA

Stres işaretlerini (bulgularını) kontrol et.

Eğer gerek duyarsan stres kontrol yöntemlerini kullan

KARŞILAŞMA ÖNCESİ SAHADA VEYA SALONDA

Vücudun uyarılma düzeyini kontrol et.

Gereksinim duyuyorsan gerekli egzersizleri yap.

ISINMA SIRASINDA VEYA SONRASINDA

Gevşemek için nefes düzenlemesi yap.

Gerek duyarsan konsantrasyon egzersizi yap

KARŞILAŞMADAN HEMEN ÖNCE

Tek hedef VMBR kullan. Örneğin başlama, kuvvetlenmeyi çağrıştırıcı, belirli bir strateji vb.

Kazanma isteğini ve enerjiyi açığa çıkarma.

Düşüncelerini berraklaştırma.

Şimdi sadece vücudunun hakimiyeti ele almasına izin ver.

C)3. AŞAMA: Sporcular yarışma öncesi hazırlıklarında farklı önceliklere sahip olabilirler. Bu nedenle sporcuların hazırladıkları planlar arasında farklılıklar söz konusu olabilir. Sporcular hazırladıkları plan taslaklarını, stres düzeyi düşük olan hazırlık karşılaşmalarında uygulamalıdır. Sporcu hazırlanan planı denemeli, değerlendirmeli, düzenlemeler yapmalı ve uygulamalıdır. Sporcu deneyerek ve uygulayarak, kendisine en uygun olanı, zaman süreci içersinde bulacaktır. Karşılaşmanın doğasına göre, sporcu birden fazla plana sahip olabilir. Plan otomatik hale geldikçe , daha da basitleştirilebilir. Örneğin, sporcu kendisine hatırlatıcı sadece bir sözcük kullanarak harekete geçebilir. Bu sözcük uyaranları, baskılı koşullarda gerçekten sporculara yardımcı olur. Aynı zamanda, bu çağrıştırıcı-harekete geçirici sözcükler, gerek duyulan imgeleme çalışmalarının yapılmasında da etkili olurlar.

D) 4. AŞAMA:Plan kaydedilmelidir. Sporcular ufak el kartlarına planı önemli bölümlerini yazabilirler. Sporcu bu kartları yanında her yere götürmelidir. Gelişen teknoloji bu gün sporcuların bilgisayar kullanmalarını da olanaklı hale getirmiştir. Sporcular sürekli olarak planlarını yenileyebilirler ve tekrardan anında basabilirler. Diğer bir alternatif ise, planı teyp’e kaydederek dinlemektir. Sporcu dinleyerek çalışmasını yürütebilir.

Sadece planın yapılması hiçbir sporcuyu daha iyi yapmaz. Planın denenmesi, değerlendirilmesi, düzeltilmesi ve uygulanması gerekir. Sporcularda devamlılığın geliştirilmesinde ve stresin kontrol edilmesinde planların önemi oldukça büyüktür. Sporcu kontrol edebildiği her şeyi planlarıyla kontrol altına almalıdır.

Sporcunun dikkat ve konsantrasyon becerileri geliştirmesi, onun yarışmasal stresle başa çıkmasında önemli rol oynar. Sporcu dikkat ve konsantrasyonunun nereye ve nasıl vermesi gerektiğini biliyorsa performansıyla ilgili olmayan engelleyici faktörlerden uzak kalacaktır. Sporcunun performansıyla ilgili olmayan birçok stresörler bir yarışmasal koşullarda bulunurlar ve sporcuların dikkat ve konsantrasyon çalışmalarıyla bunlara karşı önlem almaları gerekir

Sporcular karşılaşma öncesinde ve sırasında kontrollerin olmadığı faktörlere dikkat ve konsantrasyonlarını kaydırmamalıdırlar. Tersine üzerinde kontrol kurabilecekleri ve performanslarıyla ilgili olan uyaranlar üzerinde dikkatsel esnekliğe sahip olmalıdırlar.

PSİKOLOJİK HAZIRLIK İÇİN

GELİŞTİRİLMİŞ GENEL MODELLER VE SİSTEMATİK YAKLAŞIMLAR

Sporcularla çalışılırken, onlara geliştirilmiş olan bazı bütünsel psikolojik-destek modelleriyle yaklaşma, psikolojik hazırlığı kolaylaştırıcı ve yol gösterici olmaktadır. Bu bütünsel yaklaşımlar, süreci gerektirmekte, psikolojik becerilerle ilgili bazı testleri, değerlendirmeleri, görüşmeleri, toplantıları, takip etmeyi, tekrar değerlendirme ve test etmeyi v.b. içersine almaktadır. Bütün bunların yapılmasında doğrudan ve dolaylı olan yaklaşımlar, resmi ve resmi olmayan yollar kullanılabilmektedir.

Boutcher ve Rotella (1987) kapalı becerilerin gelişimi ile ilgili bir eğitim programı geliştirmişlerdir. Her ne kadar bu program kapalı beceriler içinse de açık beceriler için uygulanabilir olan yönleri de bulunmaktadır. Boutcher ve Rotella (1987) programının 4 aşaması şöyledir (5);

• Spor analizi,

• Değerlendirme,

• Kavramlaştırma,

• Beceri gelişimi.

Bu aşamalar ayrıca, bütün bu açıklanılan aşamalardan sonra, programın değerlendirilmesini de.içermektedir. Birinci aşama spor psikolojisi de dahil olmak üzere bir çok alanlardan yararlanılarak sporda gerek duyulan becerilerin analizini gerektirmektedir. Daha sonra bu bilgiler üzerine becerilerin değerlendirilmesi yapılarak zayıf ve güçlü yönler belirlenmekte ve becerilerin profili (görünümü) çıkarılmaktadır. Böylelikle performans için uygulamalar planlanmakta ve kavram-laştırma aşamasında hedef belirleme stratejileri kullanılmaktadır. Bu aşamada, sporcu davranış değişikliği için bağlanma-adanma göstermektedir. Dördüncü aşamada ise, kavramlaştırma aşamasında belirlenen becerilerin geliştirilmesi amaçlanılır. Bu beceriler önce genel bir düzeyde daha sonra uygulayıcının sporuna uygun olarak özel bir şekilde geliştirilir. Sonuç olarak da bu beceriler performans programı içersine yerleştirilmektedir.

Boutcher ve Rotella (1987) programın performans öncesi, sırası, arası ve sonrasında kullanılması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Boutcher ve Rotella eğitim felsefesini benimsemelerine karşın yaklaşımlarında problem oryantasyonlu bir yol izlemektedirler.

Aşağıda açıklanılan Thomas’ın 7 aşamalı uygulamalı spor psikolojisinde performansı geliştirme süreci modeli, spor psikolojisi danışmanlarının ve antrenörlerinin çalışmalarını kolaylaştırıcı genel durumu görüntülemektedir.

Spor psikologlarının uygulamaları ve modellerini inceleyerek Thomas (1990) performansı geliştirme süreçlerinin 7 aşamalı bir modelini geliştirmiştir. Bu model aşağıda gösterilmektedir. Performans gelişimi için sporcu, spor psikologuna baş vurduğunda, başlangıç yönelimi ile ilgili görüşmede danışmanın amacının, başarılacak hedeflerin, bunları başarmak için adanma, kendini verme zamanının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Belirlenen problemi hemen, çabuk bir şekilde halledecek bir iksir yoktur. Sporcu gelişim için zamana ve çabaya gereksinim olduğunu bilmeli ve geliştirilecek psikolojik becerilerin karşılaşma içersine yerleştirilmesinin bu zaman ve çabayı gerektirdiğini anlamalıdır. Thomasın uygulamalı spor psikolojisinde performansı geliştirme modeli aşağıda gösterilmektedir.

Burada biraz dururarak şu sorulara yanıt arayınız ;

Yaptığın sporunla ilişkili olarak yukarıda açıklanılan uygulamacı spor psikologlarının rollerinin önemi ve uygulanabilirliği ile ilgili nasıl bir değerlendirme yaparsınız ?

Yukarıda açıklanılan 5 alanın sizin sporunuzda ne gibi yaraları olabileceği ile ilgili düşününüz ;

1) Performans yükseltme antrenmanı,

2) Takım birlik-bütünlüğünü yapılandırma ve sosyal gelişme,

3) Yaşam biçimini yönetme antrenmanı,

4) Sakatlıkla ilgilenme,

5) Antrenör eğitimi.

6) ROL SINIRLILIKLARI

Parfitte ve Hardy (1993) spor psikologunun danışmanlık yaklaşımı ile ilgili 6

önemli rolü belirtmilerdir. Bunlar şunlardır (6

A) EĞİTİM-ÖĞRETİM ROLÜ : Gereksinmeleri belirlenmiş olan kişilere özel

psikolojik becerileri öğretmek. Bütün düzeylerdeki sporlarda antrenörlük, beden

eğitimi öğretmenleri seminer, panel, kurs ve konferanslarda eğitim-öğretimle ilgi

li fonksiyon görmek.

B) KOLAYLAŞTIĞI ROL : Spor psikologları grup birlik-bütünlüğünü yapılandırma ve sosyal destek sağlamada yardımcı olur. Karşılaşılan problemler ve engellerin aşılmasında kolaylaştırıcı bir rol üstlenirler. Performansı geliştirme stratejilerinin kullanılmasında ve bunların başarıyla zorlanmasız yerine getirilmesinde spor psikologları kolaylaştırıcı bir rol üstlenirler.

C) MÜDAHALEDE BULUNMA ROLÜ : Spor psikologu yaşanan zorluklara hangi tepkilerle müdahalede bulunacağı konusunda yardımcı olurlar. Yaşanan sorunlarla baş etmede ve etkili müdahalede bulunma tekniklerinin uygulanmasında spor psikologlarının bu rolü önemlidir.

Ortaya çıkarılan bu buluşlar uygulamalı olarak çalışan spor psikolojisi danışmanları için büyük önem taşımaktadır. Spor psikolojisi danışmanları kişisel geri bildirimlerde bulunabilmen ve uzun süreli çalışmaları tercih etmelidirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, oldukça sıkı çalışan, çalıştıkları kişiler ve takımlara derin ilgi gösteren ve önem veren kişilerden meydana gelmektedir. Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisi alanındaki buluşları etkili bir şekilde uygulamada kullanabilen ve bu buluşları sporcuların anlayabileceği gibi çevirebilip, pratik çalışmalara dönüştürebilen kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, sporcular tarafından çekingen, korkak, ürkek olarak algılanmayan, çalıştıkları spor dalının terminolojisine yabancı olmayan ve sporun özel istemlerinin bilincinde olan kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, zaman, zaman klinik problemler çıktığında bunların çözümü için klinik spor psikologlarıyla işbirliği ile çalışma becerisi gösteren kişilerdir.

Spor psikolojisi danışmanlarının etkili bir şekilde çalışabilmesi organizasyonun yaklaşım ve tutumlarıyla da yakından ilişkili olmaktadır. Bir çok durumlarda, sporcularla çalışmada karar verme sürecinde etkili olmuyormuş gibi görünen, fakat temelde kontrolü ellerinde bulunduran kulüp yöneticileri veya başkanları spor psikolojisi danışmanını koruyabilir veya işine son verdirebilirler. Bu anlamda etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunmada çalışılan organizasyonun felsefi ve politik tutumu çalışma koşullarını etkileyebilir. Bu nedenle spor psikolojisi danışmanlarının, organizasyonun içinde bulunan yöneticlerden, teknik direktörlerden, antrenörlerden, sporculardan ve diğer etkili olabilecek uzmanlık alanlarından kimlerin spor psikolojisi danışmanlığını destekleyici ve kimlerin destekleyici olmadığını bilmesi, bu sorunların çözümü yönünde yararlı olabilir.

Yukarıda açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığı ile ilgili belirlemelerin yanısıra, uzun süreli danışmanlıklıkta bulunma, gözlemler yapma, araştırmalar yürütme deneyimlerinin birikimlerine dayanarak, Hardy, Jones ve Gould etkili danışmanlıkla ilgili olarak ayrıca şunları belirtmektedirler;

Danışmanlıkta bulunulduğunda, sadece az sayıda önerilerde bulunmayj güvenme.

• Bazı zamanlarda hiç bir şey yapmamanın en iyi müdahalede bulunma ol düğünü anlayabilme yeteneği.

Performansı nasıl etkilediği ve buna karşılık olarak, performansın psikolojik faktörleri nasıl etkiledikleri temelinde bir etkileşime dayanmalıdır. Spor psikolojisi danışmanları, yukarıda açıklanılan geliştirilmiş modellerden yararlanmalı ve psikolojik beceri antrenmanlarını bu modeller temelinde uygulayabilmedir. Spor psikolojisi danışmanları bu kuramsal ve uygulamalı birikimleriyle bu modelleri ilerlete-bilmelidir. Bütün bu bilgi donanımına ve birikimine sahip olmanın her zaman başarıyı ve etkili olmayı garanti edeceği de düşünülmemelidir. Çünkü, kişisel bazı değişkenler ve koşulsal faktörler, halen içinde bulunulan durum üzerinde etkili olabilirler.

Orlick ve Partington (1987), Partington ve Orlick (1987), 75 Kanadalı olimpik sporcuyu, 21 spor psikolojisi danışmamyla çalışan 17 antrenörü, etkili ve etkili olmayan danışmanlık uygulamalarını belirlemek için görüşmelere aldılar. En etkili danışmanlıkla ilgili bu görüşmelerden çıkan sonuçları ise şu şekilde özetlediler (51);

• En çok etkili danışmanlar, hoşlanılır, sporcularla yakın ve sıcak ilişkileri çabuk bir şekilde kurma yeteneğine sahip, sporculara önem verdiğini gösteren ve onlara ilgi duyan kişilerdi.

• En çok etkili danışmanlar, erişilebilir, ulaşılabilir kişilerdi.

• En çok etkili danışmanlar iyi dinleyicilerdi.

En çok etkili danışmanlar, uygulayıcı, somut ve yararlı pratik önerilerde bulunabilme yeteneğine sahip olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, kendi yaklaşımları içersinde esnek, açık ve yaratıcı olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, kişiye özel önerilerde bulunarak ve geri bildirim sağlayarak, kişisel olarak sporcuların gereksinimlerini karşılaşmada başarılı olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, takımlarla ve sporcularla uzun dönemli anlaşmaya sahip olanlardı (en az 9 ay ve bir çok durumda ise 2-3 yıl kadar uzun olan).

En çok etkili danışmanlar, kişisel seansların takibini yürüten, takımlar ve sporcularla çok yönlü ilişkiye sahip olanlardı.

En çok etkili danışmanlar, çalışmaları için düşük ücret almayı kabul etme arzusu gösterenlerdi.

En az etkili olan danışmanlarda şu özellikleri göstermekteydi (51);

En az etkili danışmanlar, zayıf iletişim becerileri sahip olanlardı (örneğin, korkak veya baskıcı, üstünlük kurucu olarak algılananlar).

En az etkili danışmanlar, spora özgü ve yeterince uygulamalı olmayan bilgiler sağlayan kişilerdi.

En az etkili danışmanlar, sporcuların kişisel olarak gereksinmelerine uyum gösterme esnekliğine sahip olmayan kişilerdi.

En az etkili danışmanlar, karşılaşma yerinde uygun olmayan davranışlar gösterenlerdi (örneğin, karşılaşma sırasında sporcunun başında kalaba-lıklık etme, psikolojik değerlendirmelerle sporcunun karşılaşma öncesi programına karışma, rahatsız etme).

En az etkili olan danışmanlar, kötü zamanlama gjösterenlerdi (örneğin, karşılaşmaya çok yakın karışmalarda bulunma).

En az etkili olan danışmanlar, yeterince geri bildirim sağlamayanlardı.

En az etkili olan danışmanlar, kişisel olarak sporcularla ve takımla sınırlı ilişkiye sahip olanlardı.

En az etkili olan danışmanlar, sporcular tarafından çekingen veya korkak olarak algılananlardı.

En az etkili olan danışmanlar, zaman alıcı psikolojik testler uygulayan ve bunlarla ilgili çok az geri bildirim sağlayan araştırmacı görünümünde olanlardı.

Ortaya çıkarılan bu buluşlar uygulamalı olarak çalışan spor psikolojisi danışmanları için büyük önem taşımaktadır. Spor psikolojisi danışmanları kişisel geri bildirimlerde bulunabilmen ve uzun süreli çalışmaları tercih etmelidirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, oldukça sıkı çalışan, çalıştıkları kişiler ve takımlara derin ilgi gösteren ve önem veren kişilerden meydana gelmektedir. Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisi alanındaki buluşları etkili bir şekilde uygulamada kullanabilen ve bu buluşları sporcuların anlayabileceği gibi çevirebilip, pratik çalışmalara dönüştürebilen kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, sporcular tarafından çekingen, korkak, ürkek olarak algılanmayan, çalıştıkları spor dalının terminolojisine yabancı olmayan ve sporun özel istemlerinin bilincinde olan kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, zaman, zaman klinik problemler çıktığında bunların çözümü için klinik spor psikologlarıyla işbirliği ile çalışma becerisi gösteren kişilerdir.

Spor psikolojisi danışmanlarının etkili bir şekilde çalışabilmesi organizasyonun yaklaşım ve tutumlarıyla da yakından ilişkili olmaktadır. Bir çok durumlarda, sporcularla çalışmada karar verme sürecinde etkili olmuyormuş gibi görünen, fakat temelde kontrolü ellerinde bulunduran kulüp yöneticileri veya başkanları spor psikolojisi danışmanını koruyabilir veya işine son verdirebilirler. Bu anlamda etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunmada çalışılan organizasyonun felsefi ve politik tutumu çalışma koşullarını etkileyebilir. Bu nedenle spor psikolojisi danışmanlarının, organizasyonun içinde bulunan yöneticlerden, teknik direktörlerden, antrenörlerden, sporculardan ve diğer etkili olabilecek uzmanlık alanlarından kimlerin spor psikolojisi danışmanlığını destekleyici ve kimlerin destekleyici olmadığını bilmesi, bu sorunların çözümü yönünde yararlı olabilir.

Yukarıda açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığı ile ilgili belirlemelerin yanısıra, uzun süreli danışmanlıklıkta bulunma, gözlemler yapma, araştırmalar yürütme deneyimlerinin birikimlerine dayanarak, Hardy, Jones ve Gould etkili danışmanlıkla ilgili olarak ayrıca şunları belirtmektedirler (51) ;

Danışmanlıkta bulunulduğunda, sadece az sayıda önerilerde bulunmayj güvenme.

• Bazı zamanlarda hiç bir şey yapmamanın en iyi müdahalede bulunma ol düğünü anlayabilme yeteneği.

Bağlılık gösterme, gelişme problemlerini sezinleme ve bunların çözümüne doğru teşfik edici olma.

• Sürece bütünüyle bağlılık ve adanma gösterme. Her bir durum için bunların doğru olmadığını tanıma.

• Sporcularla ve antrenörlerle karşılıklı güven ve saygı geliştirmek.

• Danışmanlık ve danışmanlık rolünün doğasının zaman süreci içersinde değişime uğradığının farkında olma.

Elbette bu ek olarak açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunma ile ilgili maddeler, diğer eğitim-öğretimde bulunma alanları için de geçerli olmaktadır. Örneğin teknik direktörlük, antrenörlük, beden eğitimi öğretmenliği v.b.

Spor psikolojisi danışmanları çalışmalarını daha etkili bir şekilde yürütebilmek için bütün bu birikim ve mirastan yararlanmalıdırlar. Ancak böylelikle daha etkili ve sağlıklı sonuçlar uygulamalarda alınabilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanları gereksinim duyalan becerilerle ilgili güvene sahiptirler ve bu güveni sporcularına yayabilirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, topladıkları bilgilerin ve bunların değerlendirilmesinin sporcularda iyi sonuçlar yaratacağının güvenini taşırlar.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, bildikleri herşeyi sporculara söyleme, kendilerini gösterme ve bilgiçlik taslama girişimlerinde bulunmazlar. Bu durum daha çok etkili olmayan spor psikolojisi danışmanlarında görülebilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, performansın çok yönlü faktörlerin etkisi altında olduğunu bilincinde olarak yaşanan bütün sorunları psikolojikleştirmezler ve problemleri etkileşimleri içersinde görürler.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, başarılı sonuçlarla hemen karşılaşılmadı-ğında korkmazlar ve geri çekilmezler. Nedenleri irdeleyerek desteklerini ve çabalarını sürdürürler.

Etkili olmayan spor psikolojisi danışmanları, bir çok kereler devamlı olarak takımı motive etmeden, öğütler vermekten, sporcuların bütün sorunlarının çözümüne yönelmeden sorumlu kisilermiş gibi hareket edebilirler. Bütün sorunlar psikolojik olmayabilir ve sporcular problemlerini fazla dile getirmiyorlarsa rahatsız edilmek istemiyorlar da olabilirler.

Etkili olmayan spor psikolojisi danışmanları, zamanlarını etkisiz bir şekilde kullanma eğilimi gösterirler. Devamlı olarak dinleme, seyretme ve testler uygulamakla zamanlarını geçrirler. Etkili spor psikolojisi danışmanalrı ise, kendilerini sporcular için hazır bulundurur, istenmeyen önerilerde, testlerde, değerlendirmelerde bulunmaz, sporcular istemde bulunmadıkları taktirde aşırı rahatsız edici davranmaz.

Elit düzeyde sporcularda bile psikolojik beceri antrenmanın gerekliliklerini yerine getirme ve zihinsel çalışmalara adanma gösterme problemli olmaktadır. Spor psikolojisi danışmanları aynı fiziksel ve diğer beceriler gibi psikolojik becerilerin de tekrarlarla ve çalışmalarla geliştirilebileceği bilincini sporculara yerleştirmeli ve bu konuda teknik direktör, antrenör ve yöneticilerden yardım almalıdır.

Etkili spor psikolojisi danışmanları sporculara psikolojik becerileri zorla yaptıran kişiler değildirler. Onlar, çalışmalarda teknik direktör ve antrenörlere yardımcı olarak, arkadaşlık ortamı içersinde sporcularla yaklaşım kurarlar ve çalışmalarını yürütürler.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisindeki araştırmalardan haberli olarak, psikolojik beceri antrenmanlarına uymayan sporcuların, daha az motivasyona sahip olduklarını, psikolojik becerilerin gelişimleri üzerinde ne kadar etkili olduklarının farkında olmadıklarını, daha çok kişiselleştirilmiş programlara gereksinim duyduklarını, çok yüklü ve ağır olan sportif programları içersinde psikolojik beceri antrenmanlarına yer vermeyi uygun görmeyebileckelerini, rahatsız edici çevresel ve aile koşullarına sahip olabileceklerini bilmektedirler. Böyle durumlarda etkili spor psikolojisi danışmanları sporcularla kişiselleştirilmiş, özelleştirilmiş programlar oluşturabilmeli, sporcuların değerli ve önemli olarak algılayıp değerlendirdikleri psikolojik beceriler üzerinde durabilirler ve sporcularla zaman yönetimi konusunu tartışabilirler.

Başarılı olan sporcuları başarılı olmayanlardan ayıran en önemli özelliğin onların çalışma programlarına, psikolojik beceri antrenmanlarına gösterdikleri bağlılık olduğu bir çok araştırmacı tarafından gösterilmiştir. Bu durumda elit düzeyde sporcuların çalışma programlarına bağlılık gösteren kişiler olduklarını ve psikolojik faktörlere önem verdiklerini düşünürsek, bunların spor psikolojisi danışmanlarına ve psikolojik beceri antrenmanlarına gereken önemi vereceklerini de söyleyebiliriz.

Spor psikolojisi danışmanlarının, danışmanlıklarını yürüttükleri her bir durum için, her zaman doğru olacakları düşüncesinde olmak da gerçeklile bağdaşmamaktadır. Örneğin spor organizasyonu, antrenör, spor psikolojisi danışmanı ve sporcular arasında her zaman uyumu yakalamak o kadar da kolay bir durum değildir. Kişilik, yaklaşım ve politik uyuşmazlıklar da problem yaratabilmektedir.

Spor psikolojisi danışmanları, aynı sporcuların antrenörleri, teknik direktörleri tarafından takımdan çıkarılmaları, kesilmeleri, cezalandırılmaları gibi ve antereör-lerin, teknik direktörlerin yöneticiler tarafından görevlerinden alınmaları ve başarısız olarak nitelendirilmeleri gibi, görevleri kesintiye uğratılabilir ve işlerine son verilebilir. Spor psikolojisi danışmanları bütün bu durumlara da hazırlıklı olmalıdır. Bu bıkkınlık, usanmışlık ve hayal kırıklığının daha az yaşanmasına yardımcı olabilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanlarının en önemli özelliklerinden biri de, teknik direktörlerle, antrenörlerle ve sporcularla karşılıklı saygı ve güven temeline dayalı bir ilişki geliştirmede başarılı olmalarıdır. Başlangıçta teknik direktörler, antrenörler ve sporcular, spor psikolojisi danışmanlarının yaptıkları işe şüpheyle bakabilmektedir. Saygı ve güven hemen birden bire gelişebilecek olgular değillerdir. Bunun zaman içinde çalışmayla, emekle, gösterilen bilgi birikimiyle, uygulamadaki etkililikle, verilen özenle, dikkatle ve değerle kazanılması gerekmektedir. Spor psikolojisi danışmanının görevini başarıyla yerine getirebilmesi için karşılıklı saygı ve güven çok önemlidir. Bunun için spor psikolojisi danışmanı gerekli olan sabrı göstermelidir ve bunun sadece kendisine gösterilmesi gereken bir şey değil, aynı zamanda kendisinin de kazanması gereken bir şey olduğunu kavrama-lıdır. Saygı ve güvenin kazanılmasında ekip çalışmasında yer alanların görevlerini ve sınırlılıklarını iyi kavramış olmaları gerekmektedir. Spor psikolojisi danışmanı saygı ve güvenin kazanılmasında görevinin etik ilkelerini iyi bilmeli, bunların içinde çok önemli ve temel olan gizlilik ilkesiyle hareket etmelidir.

Spor psikolojisi danışmanları genellikle, takıma hangi sporcuların seçileceği ve yer alancağı gibi konuların içersine hem uzmanlık sınırlılıklarının bilincinde olarak hem de sporcularla güvenin zedelenmemesi açısından girme eğilimi göstermezler.

Güven ve saygının dürüstlükten, dürüst olmadan ve dürüst davranışlardan geçtiği de unutulmamalıdır. Etkili spor psikolojisi danışmanlarının en önemli özelliklerinden biri de bu olmaktadır.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, danışmanlık sürecinin dinamik olduğunun, zaman süreci içersinde değişikliklere uğrayabileceğinin ve dönüşebileceğinin bi-lincidedirler. Temel psikolojik beceri antrenmanlarından ileri olanlarına doğru iler-lenebileceği gibi, değişen gereksinmelerin doğasına göre özelleşmelere de gidilebilir. Uzun süreli çalışma koşullarında, psikolojik beceri antrenmanlarının doğası iyice farklılaşabilir. Bu zaman süreci içersinde yaratılan saygı ve güvenle spor psikolojisi danışmanı kulüp yöneticileriyle de iyi ilişkiler geliştirebilir ve psikolojik beceri antrenmanları için çevesel düzenlemeler yapmaları için onlardan daha da çok yardım sorabilir.

Spor psikolojisi danışmanları gerekli saygı ve güven oluşmadan, zamansız ve yersiz istemleride bulunmamalıdır. Bazı doğru istemler zamansız yapıldıklarında etkili olmayabilirler. Spor psikolojisi danışmanları, bazı istemlerinde daha iyi sonuçlar alabilmeleri için, teknik direktörlerde, anternörlerde ve sporcularda güvenin ve saygının oluşumuna dikkat etmelidir.

UYGULAMACI SPOR PSİKOLOĞUNUN GÖREVLERİ VE PSİKOLOJİK YARDIM

Çeşitli spor dalları göz önünde bulundurularak psikolojik sağlama 5 grupta toplanabilir.

PERFORMANS YÜKSELTME ANTRENMANI

Spor psikoloğunun en önemli sağlaması gereken desteklerden biri Performans Yükseltme Antrenmanlarıdır. Spor psikologları yukarıda da açıkladığı gibi çeşitli strateji ve becerilerle ilişkili olarak sporculara stres yönetimi ,konsantrasyon,kendine güven,zihinsel antrenman,hedef belirleme,psiko-enerji vb. konuları öğretmektedirler. Öğretilecek olan bilgiler bilimsel araştırmalardan çıkmakta ve bunların kullanılması sporun ve sporcunun gereksinimlerine göre farklılaşmaktadır. Yukarıda sıralanan spor becerilerin derin bilgisine sahip olmak ve bunların nasıl öğretileceğini daha iyi kavramak için daha detaylı araştırmalara gereksinim vardır. Bu konularda yurt dışında yayımlanmış bir çok kaynak bulunmaktadır. Yurdumuzda ise bu konuyla kaynak sayısı oldukça sınırlıdır.

TAKIM YAPILANDIRMA VE SOSYAL GELİŞME

Başarılı bir takıma sahip olmada takım birlik-bütünlüğünü ve harmonisini yaratmanın oldukça önemli olduğu açıktır. Gruplar arası rekabet,kişilerin çarpışması,zayıf iletişim becerileri ve dışsal baskılar sık,sık takım birlik-bütünlüğü tehdit edici olmaktadır. Bu nedenle takımın birlik-bütünlüğünün yardımcı olacak ve problemli tarafların giderilmesi ve bunlar için uygun yöntemlerin seçilmesinde etkili rol oynayacak uzman kişi spor psikoloğu olmaktadır.

Bir çok spor psikologları grup dinamikleri üzerinde uzmanlaşmayı tercih etmekte ve takım birlik-bütünlüğünün yapılanmasına ilgi duymaktadırlar. Bu spor psikologları aynı zamanda takımda iletişim ağını kurulmasında,grup aktivitelerinin düzenlenmesinde ve olumlu atmosferin yaratılmasında etkili olmaktadırlar. Bir çok antrenör ve yönetici grup gelişimi için ortam ve atmosfer yaratmanın takım başarısında önemli rol oynadığını sık,sık söylemektedirler. Bütün yukarıda sayılan aktivitelerin düzenlenilmesi ve takımda güvenin yapılandırılması için takımda bulunan kişilerin bir takım süreçlerden geçirilmesi gerektirmektedir. Bu süreçler,değerlendirme,tartışma,problem çözme,stratejik ve taktiksel değerlendirmeler ve kişilerin kontrol edilmesi, izlenmesi gibi aşamaları içermektedir.

YAŞAM BİÇİMİNİ YÖNETME

Bir çok sporcu stresli yaşam koşullarına sahip olmaktadır. Sporcular devamlı seyahate çıkmakta,sürekli olarak hazırlık dönemi ve geçiş döneminin gereklerini yerine getirmek,antrenman,dinlenme beslenme düzenlemelerine uymak,kendilerinden beklenileni yerine getirmek,başarılı olmak ve devamlı medyanın baskısı ve kovalaması altında bir yaşam sürmek zorundadırlar. Bu anlamda spor psikologları sporculara yaşam biçimlerini yardımcı olabilir. Sporculara günlük sıkıntılarla nasıl başa çıkacakları,zamanlarını etkili bir şekilde nasıl kullanacakları ve antrenmanları daha etkili ve verimli yapmaları için yaşamlarını nasıl düzenleyecekleri konusunda yardımcı olunabilir. Bütün bunlar sporcunun yaşamını etkili bir şekilde yönetimi sporcunun sonuç olarak performansının yükselmesinde önemli rol oynayacaktır.

Bir çok spor psikologları sporculara yaşam biçimlerini nasıl düzenleyeceği konusuna ilgi duymakta ve kendilerini bu konuda özel olarak yetiştirmektedirler. Bu sadece profesyonel sporcular için geçerli bir durum değildir. Bütün zamanlarını sporun hazırlıkları ve yarışmalarına veren kişiler aileleriyle önemli problemler yaşayabilirler. Eşlere ve çocuklara yeterli zaman harcanmayabilir. Bu durum sporcu üzerindeki stres mutsuzluğu arttırabilir. Bütün bu problemlerle,yaşam biçiminin etkili bir şekilde düzenlenmesi,stres yönetimi antrenmanları,iletişim becerileri ve zaman yönetimi gibi düzenlemelerle başa çıkılabilir. Böylelikle sporcu daha tatminkar ve başarılı bir yaşama sahip olabilir.

SAKATLARLA İLGİLENME

Spor psikologlarının bir çokları sakatlıkla karşılaşan sporcuların psikolojik durumlarıyla ilgilenmeyi ve onlara bu konuda yardımcı olmayı istemektedirler. Sakatlık durumlarında sporculara aşağıdaki şekillerde yardımda bulunulabilir.

Hedef Belirleme

Ciddi sakatlanma ile karşılaşan sporcular motivasyonları kaybedebilir. Uzun zaman antrenmanlara katılmama sporcuların hedefleri doğrultusunda ilerlemelerini engeller. Hedef belirleme ilkelerinin tekrardan düzenlenilerek uygulamaya konulması sporcuların motivasyonları üzerinde oldukça olumlu etkilerde bulunur. Ancak, hedef belirleme ilkelerinin uygulanmasında bu konu üzerinde uzmanlaşmış spor psikologlarına gereksinim vardır. Sporcunu tedavi ve rehabilitasyon süresince,spor psikoloğu, antrenör, sporcu ve sporcu doktoruyla işbirliği içinde hedefler üzerinde düzenlemelerin yapılması ve sporcunun güveninin yapılandırılması için yardımlarda bulunur.

Gevşeme Antrenmanı

Acı, kaygı, gerginlik ve sıkıntı çoğu kez sakatlanmaya eşlik etmektedir. Bu sporcuda bedensel,bilişsel ve davranışsal stres tepkilerine yol açmaktadır. Gevşeme antrenmanlarıyla sporcu bu stres tepkileriyle daha başarılı başa çıkabilir ve tedavisi daha sağlıklı ve çabuk gerçekleşebilir.

İmgeleme Çalışmaları / Zihinsel Antrenman

Sakatlık, genellikle fiziksel çalışmaları engellediğimden, zihinsel çalışmalar için oldukça elverişli zemin yaratmaktadır. Sakatlık süresince zihinsel çalışmalar şu üç şekilde kullanılabilir ;

Teknik becerilerin özel olarak zihinsel çalışması,

Yarışma ile ilgili stratejilerin zihinsel olarak çalışması,

Yarışmaya dönme ile ilgili stres ve baskıları yenme ile ilgili zihinsel çalışmaların yapılması

Spor psikologları sporculara zihinsel antrenmanların nasıl yapılacağı ve düzenleneceği konusunda yardımda bulunabilir.

Kendi-Kendine Konuşma

Bir çok sakat sporcular akıllarını sürekli olumsuz düşüncelerle meşgul etmektedirler. Spor psikologları sporculara olumlu düşünce kontrolüyle ilgili yöntemleri öğretebilirler. Böylelikle sporcular üzüntü ve hayal kırıklığı yaşatıcı düşüncelerden çok kendi konsantrasyonlarını tekrardan spora dönme ile ilgili yapılması vermesini önerirler.

Sosyal Destek

Sporcular sakatlanma ile karşılaştıklarında kötü tepkiler göstererek depresyona uğrayabilirler. Spor psikologları sporcuların duygusal olarak kendilerini ifade etmelerine,boşalmalarına olnak sağlayabilir. Sporcuların spor psikologlarıyla konuşmamaları,her iki tarafında arasında kalacağından, spor psikologlarına güvenirler ve açılma fırsatı bulurlar. Sakatlanma sonucu meydana gelen duygularla nasıl başa çıkılacağı, sporcunun nasıl yönlendirileceği, destekleneceği, cesaretlendirileceği ve güvenin yapılandırılacağı konusunda spor psikologları yardımcı olurlar.

Antrenör Eğitimi

Spor psikologları sık,sık antrenör kurs ve programları içinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadırlar. Antrenörler egzersiz ve spor psikolojisi ile gelişme yenilikleri spor psikologlarında öğrenirler. Antrenörler sporcularına öğretebilecekleri psikolojik becerilerle ilgili bilgileri spor psikologlarından alırlar. Örneğin spor psikologları antrenörlere stres yönetimi, motivasyon yönetimi, zihinsel antrenmanlar,hedef belirleme ilkeleri vb. gibi konularda bilgi verirler. Ancak antrenörler spor psikologlarının uzmanlık alanına girecek daha ileri psikolojik beceri uygulamalarına kalkışmamalıdırlar ve bu konularda spor psikologlarında yardım almalıdırlar.

Bir çok antrenörlük kursu ve programlarını takımın yapılandırılması, iletişim becerileri ve liderlik tipleri gibi konuları da içermektedir. Yukarıda da açıklandığı gibi bir çok spor psikologları bu konularda kendilerini özel olarak yetiştirmişlerdir. Antrenörler sporcularını daha iyi motive edebilmek için bu spor psikologlarının bilgilerinden yararlanırlar.

Spor psikologları sporculara yardımda bulundukları gibi antrenörlere de psikolojik becerilerinin geliştirilmesinde yardımda bulunurlar. Antrenörler sık sık stresli durumlarla karşılaşabilirler,kendilerine güvenleri zedelenebilir,dikkat ve konsantrasyon problemleri yaşayabilirler. Antrenörler spor psikologlarından yararlanarak antrenörlüğü yapılan sporla ilişkili olarak kendi özel zihinsel antrenman programlarını geliştirebilirler.

KİŞİLİK VE SPOR

Bu güne kadar kişilikle ilgili çok çeşitli tanımlamalar yapılmıştır. Bundan sonra tüm tanımlardaki ortak yönler ele alındığında kişilik “bireyin özel ve ayırıcı davranışları” olarak tanımlanabilir. (morgan 1981,311) fakat bu “özel ve ayırıcı davranışları” betimleyici binlerce ifade bulunmaktadır. Bireyin özel ve ayırıcı davranışlarından söz ederken bu davranışların o bireyde değişmez, sabit ve istikrarlı davranışlar olduğu unutulmamalıdır. Sadece Allport’un bir kitabında elliden fazla kişilik tanımını bir araya getirdiğini belirten Yanbastı(72,10) kişiliği tanımlarken, onun, bir insanın bütün ilgilerinin, tavırlarının, yeteneklerinin, dış görünüşünün ve çevresine uyum biçiminin özelliklerini içeren ahenkli bir bütün olduğunu ifade etmiştir. Kişilik kavramı ayrıca bir insanı diğerlerinden ayıran ve o insana özgü olan davranışları da içerisinde barındırır.

SPOR VE KİŞİLİK İLİŞKİSİ

Spor psikolojisindeki gelişmeye paralel olarak spora özgü kişilik araştırmalarıyla ilgili çalışmalar da artmıştır. Spordaki kişilik araştırmalarında bir yandan spora farklı derecelerde başarılı olan kişiler, diğer yandan da çeşitli dallarda spor yapanlar arasındaki kişilik farklılıkları araştırılmıştır. Eğer araştırmacılar özellikle elit ya da şampiyon sporcuların kişilik özelliklerinin belirgin olarak diğer sporculardan ayrıldığını ortaya koyabilirlerse ya da her bir spor dalının belirgin kişilik özelliklerini gerektirdiğini kanıtlarlarsa, o zaman her spor dalı için uygun sporcuları seçmek veya şampiyon

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Http://sunsite.bilkent.edu.tr/pub/linux/linux-tr/lis/lis-1.html

http://sunsite.bilkent.edu.tr/pub/linux/linux-tr/lis/lis-1.html

1. Linux Nedir ?

Linux, serbestçe dağıtılabilen, çokgörevli, çok kullanıcılı UNIX işletim sistemi türevidir. Linux, İnternet üzerinde ilgili ve meraklı birçok kişi tarafından ortak olarak geliştirilmekte olan ve başta IBM-PC uyumlu kişisel bilgisayarlar olmak üzere birçok platformda çalışabilen ve herhangi bir maliyeti olmayan bir işletim sistemidir.

UNIX 70′li yılların ortalarında büyük bilgisayarlar üzerinde çok kullanıcılı bir işletim sistemi olarak geliştirilmiştir. Zaman içerisinde yayılmış ve birçok türevi ortaya çıkmıştır. UNIX ismi UNIX Research Laboratories INC şirketinin tescilli markası olduğundan dolayı birçok şirket, aynı temele dayanan işletim sistemleri için değişik isimler kullanagelmişlerdir. Örnek olarak

Hewlett-Packard HP-UX

IBM AIX

Sun Microsystems SunOS

kullanmaktadırlar. Bugün kişisel bilgisayarlardan süper bilgisayarlara kadar biçok bilgisayar için yazılmış bulunan UNIX türevleri mevcuttur. Ne var ki bu türevlerin çoğu gelişimi belirli bir noktada durmuş ve yüksek fiyatla satılan ticari yazılımlardır.

Linux, temel olarak Finlandiya Üniversitesinde öğrenci olan Linus Torvalds’ın ve İnternet üzerinde meraklı bir çok yazılımcının katkıları ile geliştirilmiştir. Linux gelişimi açık bir şekilde yapılmaktadır. Bunun anlamı, işletim sisteminin her aşaması açık olarak İnternet üzerinde yayınlanmakta, dünyanın dört bir yanında kullanıcılar tarafından test edilmekte, hataları ve eksiklikleri tesbit edilerek düzeltilmekte ve geliştirilmektedir. Zaman zaman bu deneme aşamaları belirli bir noktada durdurulur ve güvenilir bir işletim sistemi sunulup, geliştirme için ayrı bir seriye devam edilir. Geliştirmede yer alan bu açıklık Linux’un en büyük avantajlarından biridir. Gelişimi evrimseldir, hatalar anında kullanıcılar tarafından tesbit edilip rapor edilmekte ve birçok kişinin katkısıyla düzeltilmektedir. Bazı işletim sistemi sürümleri saatler içerisinde güncellenebilmektedir.

Linux, Andy Tannenbaum tarafından geliştirilmiş olan Minix işletim sistemine dayanmaktadır. Linus Torvalds boş zamanlarında Minix’ten daha iyi bir Minix işletim sistemi yaratmak düşüncesiyle 1991 Ağustos sonlarında ilk çalışan Linux çekirdeğini oluşturdu. 5 Ekim 1991 tarihinde 0.02 sürümü Linux ilk defa tanıtıldı. Linus, comp.os.minix haber grubuna gönderdiği yazıda yeni bir işletim sistemi geliştirmekte olduğunu ve ilgilenen herkesin yardımını beklediğini yazmıştı. İşletim sisteminin çekirdeği için verilen numaralar kısa sürede bir standart kazandı. a.x.y seklinde belirtilen çekirdek türevlerinde y bulunulan seviyeyi, x gelişim aşamasını göstermektedir. Tek sayılı x’ler geliştirme aşamalarını çift sayılı x’ ler ise güvenilir Linux çekirdeklerini göstermektedirler. a ise değişik Linux sürümlerini belirtir. Bu yazının hazırlandığı Ağustos 1997 içerisinde en son güvenilir (kararlı) Linux çekirdeği 2.0.30, en son gelişim aşamasındaki çekirdek ise 2.1.47′dir.

Linux gerçekten son yıllarda hızlı bir gelişme göstermiş, çesitli ülkelerden birçok kullanıcıya erişmiş ve yazılım desteği günden güne artmıştır. Değişik kuruluşlar Linux sistemi ve uygulama yazılımlarını biraraya getirerek dağıtımlar oluşturmuşlar ve kullanımını yaygınlaştırmışlardır.

1.1 Linux’un Desteklediği Donanımlar

Linux şu anda başta IBM-PC uyumlu kişisel bilgisayarlar olmak üzere Apple, Atari ve Amiga gibi 68000 tabanlı bilgisayarlar üzerinde, Sun Sparc işlemcili iş istasyonları, Alpha işlemcili kişisel bilgisayarlar, MIPS, PowerPC, HP PA-RISC ve ARM mimarilerinde çalışmaktadır.

IBM uyumlu kişisel bilgisayarlar üzerinde 80386 ve üzeri (80486 80586 Pentium PentiumPro ve türevleri) değişik üreticilerin işlemcileri ile sorunsuz olarak çalışmaktadır. 80286 ve 8086 işlemcili bilgisayarlar için sınırlı kabiliyette Linux uygulamaları mevcuttur.

PCI, VESA, ISA ve MCA mimarilerinde her türlü anakartı desteklemektedir.

Teorik olarak 4 Gbyte’a kadar RAM desteklenmektedir.

AT uyumlu diskler (IDE, EIDE ve 16 bitlik MFM,RLL veya ESDI) desteklenmektedir. Kontrol kartına uyumlu destek bulunduğu sürece SCSI diskler ve diğer cihazlar desteklenmektedir.

IDE-ATAPI CD-ROM sürücüleri, ve bazı özel CD-ROM kontrol kartları desteklenmektedir.

Metin ekranlarda CGA, EGA, VGA, Hercules veya uyumlu kartlar desteklenmektedir. X Window ortamında genel VGA ve SVGA uyumlu kartlar ve S3, ET4000, 8514/A, ATI MACH8, ATI MACH32 gibi birçok görüntü kartı desteklenmektedir.

Birçok 10 ve 100 Mbit ethernet kartı, ISDN, ATM, FDDI, SLIP, CSLIP, PPP desteği verilmektedir.

Başta SoundBlaster, Gravis Ultrasound olmak üzere birçok ses kartı desteklenmektedir.

Linux altında hangi donanımların desteklendiği ile ilgili ayrıntılı bilgiyi Hardware-HOWTO’dan alabilirsiniz. HOWTO dökümanları hakkında daha geniş bilgi ve nereden temin edeceğiniz kitabın sonunda detaylıca anlatılmıştır.

Makinanızda Linux çalıştırmak için kullanacağınız uygulamalara bağlı olarak en az bir 386SX işlemci ve 4 Mbyte RAM’a ihtiyaç duyacaksınız. Sabit disk üzerinde ise en az 40 Mbyte’lik bir alan ayırmanız gerekecektir. Rahat bir kullanım için en az 8 Mbyte RAM ve 200 Mbyte sabit disk ve bir 486 işlemci önerilmektedir.

1.2 Linux’un Kullanım Amaçları

Ücretsiz olarak dağıtılıyor ve gelişiminin hala devam ediyor olması biçcok kişinin Linux’un profesyonel alanlarda kullanılamayacağının düşünmesine yol açmaktadır. Oysa Linux işletim sistemini kullanan bilgisayarlar özel kullanım başta olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılmaktadırlar.

Kişisel Kullanım

Linux evinde veya işinde UNIX işletim sistemi altında çalışmak isteyenler için ideal bir platformdur. Özellikle işi veya eğitimi sırasında UNIX platformlar altında çalışmak, uygulamalar kullanmak veya yazılım geliştiren kişiler kendi kişisel bilgisayarlarında benzer ortamı yakalayabilmekte ve işlerini kendi kişisel bilgisayarlarında gerçekleştirebilmektedirler. Bunlara ek olarak Linux altında yer alan uygulamalar giderek sıradan bir kullanıcı için bile bu işletim sisteminin ilgi çekici hale gelmesini sağlamaktadır. Gelişimleri henüz tamamlanmamış olmasına rağmen, herhangi bir kişisel bilgisayardan beklenebilecek yazı editörleri, hesap cetvelleri, çizim yazılımları, veri tabanları birçok ihtiyaca cevap verecek düzeye gelmiştir. Örneğin LaTeX kullanıcıları MS-DOS altında buldukları desteğin çok daha fazlasını Linux altında bulabilmektedirler.

Internet Sunucusu

Linux doğrudan TCP/IP desteği ile gelmektedir. Bu yönü ile TCP/IP temelli bilgisayar ağlarında hem istemci hem de sunucu olarak yaygın kullanım bulmuştur. Üzerinde hali hazırda bulunan servislerin çeşitliliği, yeni çıkan servislere hızlı ayak uydurması, kolay konfigüre edilebilmesi ve özellikle de düşük maliyeti sebebi ile yaygın olarak İnternet servislerinin verilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Zamanla verdiği ağ servisleri başka protokollere destek verecek sekilde genişletilmiştir. Şu anda Linux

WWW sunucu

DNS sunucu

NFS sunucu

NIS sunucu

X Window sunucu

BOOTP sunucu

SMTP sunucu

FTP sunucu

LIST sunucu

NEWS sunucu

gibi yaygın TCP/IP servislerinin yanısıra

NOVELL sunucu (Novell protokolü kullanarak disk ve yazıcı servisi)

SAMBA sunucu (Windows 3.1, Windows95, Windows NT ve WfW için disk ve yazıcı servisi)

APPLETALK sunucu (MacOS kullanan Apple makinalar için disk ve yazıcı servisi)

verebilmektedir.

Ağ Elemanı

Linux yazılım desteği ile birçok ağ elemanının yerine geçebilecek bir alternatif olarak kullanılabilmektedir. Birden fazla ağın birbirine bağlanması amacıyla bir yönlendirici (router) olarak da kullanılabilmektedir. Özellikle farklı protokoller arası bir geçiş elemanı olarak yaygın şekilde Linux’tan yararlanılmaktadır. Ayırca yönlendirici olarak kullanıldığında kolaylıkla güvenlik amacıyla firewall (alev duvarı) olarak konfigüre edilebilmektedir. Buna ek olarak bir ağ üzerinde bulunan iki segmanın trafiğini birbirinden ayıran bir köprü (bridge) olarak da hizmet verebilmektedir. Birçok kurumda bir veya daha çok modemin bağlanması amacıyla bir terminal sunucu (terminal server) olarak Linux kullanılmaktadır.

1.3 Nereden Linux Bulabilirim ?

Linux işletim sistemiminin temelini oluşturan çekirdek, bu çekirdeğin kullandığı destek kütüphaneleri ve uygulama yazılımları bir araya getirilerek, yükleme yazılımları da eklenerek Linux dağıtımları meydana getirilmektedir. Bu dağıtımlar temel olarak bir kullanıcının Linux kullanmak için ihtiyaç duyabileceği bir çok yazılımı bir araya getirirler. Bu dağıtımların çoğu İnternet üzerinde anonim FTP arşivlerinde bulunabilmektedirler. İnternet erişimi bulunmayan kişilerinde (veya Internet’ten 120 Mbyte kopyalamak istemeyen kişilerin) yararlanabilmesi için çesitli CD-ROM şirketleri tarafından CD-ROM üzerinde dağıtımlar meydana getirilmiştir.

Linux dağıtımları ve bunların nereden temin edilebileceği hakkında detaylı bilgi, Linux Kurulumu başlığı altında bulunabilir.

Doküman Temini

Linux hakkında yazılan kitapların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Yine de en güncel bilgi İnternet üzerinde bulunmaktadır. Elektronik ortamda bulunan iki temel döküman çeşidi bulunmaktadır. Bunlar:

Linux Documentation Project

NASIL (HOWTO) dökümanlarıdır

NASIL dökümanlarının bir kısmının Türkçeye çevrilmesi işlemi devam etmektedir. Şu ana kadar çevrilen dökümanları Linux Kullanıcıları Grubu WWW sayfasından bulabilirsiniz.

1.4 Yazılım Özellikleri

Bir işletim sistemi, ne kadar mükemmel olursa olsun, uygulama yazılımlarının çokluğu ve kalitesi ile varolabilirler. Herhangi bir Linux dağıtımı içerisinde, değişik amaçlara hizmet eden birçok yazılım bulunmaktadır. Ancak her geçen gün bu dağıtımlarda yer almayan yeni yeni yazılımlar çıkmaktadır.

UNIX makinalar üzerinde yer alan uygulamaların çoğu, değişik platformlar altında bulunduğundan çalıştırılabilir (executable) olarak dağıtılmaz, kaynak kodu şeklinde sunulurlar. Sözkonusu yazılımı kullanmak isteyen bir kullanıcı bu kaynak kodunu kendi platformunda derleyerek çalıştırır. Bu tür yazılımların birçoğu Linux altında kolaylıkla çalıştırılabilmektedir. Bu tür yazılımları İnternet üzerinde çeşitli FTP arşivlerinde bulmak mümkündür.

Linux’a özel veya Linux üzerinde geliştirilen yazılımlar için standart bazı FTP arşivleri vardır. Bunların en bilineni Sunsite FTP arşividir. Burada çeşitli dizinler altında konularına göre ayrılmış bir durumda elektronik devre tasarım yazılımlarından oyun programlarına kadar birçok değişik yazılım bulunmaktadır. Bu arşivin Türkiye’de yeralan bir kopyası adresinde vardır.

Linux’un bu denli sevilmesi ve yaygınlaşması çesitli şirketlerin (Macintosh, Sun, SSC gibi) Linux üzerinde çalışan ticari yazılımlar geliştirmesi sonucunu verdi. Bu konuda detaylı bilgi için Commercial-HOWTO dökümanından yararlanabilirsiniz.

Linux üzerinde bulunan uygulamaların ve yazılımların listeleri için aşağıdaki adreslerden yararlanabilirsiniz:

Linux Applications and Utilities

Scientific Applications on Linux

Linux Software Map

Temel Komutlar

Daha önce UNIX tabanlı bir işletim sisteminde çalışanlar için Linux, öğrenilmesi çok kolay bir sistem olacaktır. Standart bir UNIX sisteminde yeralan hemen hemen tüm komutlar, Linux’a taşınmıştır. Onlarca çeşit kabuğun yanı sıra, sed, awk gibi programcının işini kolaylaştıran diller, ls, less, finger gibi temel her türlü komut, Linux’ta vardır.

Ağ ve İnternet uygulamaları için elm ve pine (Pine Is Not Elm :-) yanında metin editörleri olarak vi, vim (vi’ın daha gelişmiş sürümü), pico ve joe sayılabilir. Editörlerden, bizde fazla bilinmeyen Emacs da Linux altında denemeye değer programlardandır. Kelime işlem programlarından troff, groff (GNU troff) ve daha modern metin işleme yazılımlarından TeX ve LaTeX sayılabilir.

Bazı program isimlerinin (GNU-tar, GNU-bash gibi) başında görebileceğiniz GNU (Gnu is Not UNIX!), Linux için de yazılım ve programlar üreten bir kuruluştur. GNU, lisansını ve yazarını korumak koşuluyla programları kaynak koduyla birlikte Linux kullanıcılarına dağıtır. GNU bash ve tcsh, Linux altında en çok rağbet edilen iki kabuk ismidir. Diğer kabuklar arasında zsh, ash, ksh ve csh sayılabilir. Kabuklar hakkında daha geniş bilgiyi, Bash konu başlığı altında bulabilirsiniz.

Uygulama Programları

Linux üzerinde ver tabanı uygulamaları ortalama bir kullanıcının ihtiyacını karşılayabilir. Postgres, Mbase, msql ve Ingres gibi profesyonel yazılımlar Linux ve diğer platformlarda istemci/sunucu bazda görev yapabilirler. Özellikle Postgres, uygulama kolaylığı ve C, perl, tcl gibi birçok dile yönelik arabirimiyle göze çarpar.

Mühendislik yazılımları arasında gnuplot (grafiksel veri analiz yazılımı), xspread ve xfractint (fraktal yaratma programı) sayılabilir.

Doğru seçilmiş bir donanım üzerinde kurulan bir Linux makinası, hemen her tür çokluortam (multimedia) uygulamalarını rahatlıkla çalıştırabilir. En az Pentium tabanlı, 32Mbayt RAM ve 2GB sabit diske sahip makina yardımıyla ticari olarak satılan çokluortam uygulamalarını kullanabilirsiniz. Linux, hemen her türlü ses kartını desteklediğinden ses dosyalarının, workman, Cdplayer gibi programlar yardımıyla kolayca çalınması mümkün olur. MIDI editörleri ve bir sentezleyici ile kendi müzik stüdyonuzu kurabilirsiniz.

Biraz oyun oynamak mı istediniz ? Doom, Quake, Abuse, Xtetris, FreeCiv(ya da CivNet), Imaze ve benzeri onlarca oyun Linux’ta da var. ODTÜ’de yüzlerce öğrenciyi bilgisayar başına mıhlayan MUD (Multi User Dungeon) oyunlarını sunan makinaların birkısmı Linux idi.

Bu oyunları çeşitli ftp adrteslerinden ücretsiz temin edebilirsiniz.

X Window Arabirimi

Linux işletim sistemi altında X Window sistemi ile Windows altındaki gibi grafik arabirimiyle birlikte çalışabilirsiniz. Windows ile uğraşan herkes rahatlıkla X Window’a geçiş yapabilir. X ile ekranda aynı anda birden fazla pencere açılabilir, fare yardımıyla birden fazla uygulama aynı anda kontrol edilebilir.

Pekçok uygulamanın (özellikle İnternet tabanlı) X üzerinde çalışan sürümleri vardır. Bu sayede metin tabanlı ekrana (vt100) dönmeden her işinizi X yardımıyla tamamlayabilme şansınız olur. Bu sayede Linux, bir iş istasyonu görünümüne ve kullanışlılığına sahip olacaktır.

X pencere denetleyici (window manager - wm) kullanıcı ile X arasında bekler ve klavye ile fareden aldığı emirleri ekranda yerine getirir. Bu emirler, pencerelerin açılması, kapatılması ve yerlerinin değiştirilmesi gibi komutlardır. Sıkça kullanılan pencere denetleyicileri fvwm, twm ve olwm’dir.

1.5 Linux ve Diğer İşletim Sistemleri

Linux ve diğer işletim sistemleri arasındaki ilişkiyi, benzerlikleri ve farklılıkları bilmek önemlidir. Linux işletim sistemi, diğer sistemler ile birlikte aynı sabit diski paylaşabilir. UNIX’i öğrenmek için kesinlikle en kolay ve ucuz yol olan Linux, diğer işletim sistemlerine karşı her zaman güçlü bir alternatif olmaktadır. İnternet servis sağlayıcılarının büyük çoğunluğu, Linux kullanmakta, İnternet bağlantılarını, e-posta ve haber grubu alış-verişini Linux sayesinde yapmaktadır.

Bir kişisel bilgisayarı satın aldığınız zaman çok büyük ihtimalle üzerinde MS-DOS veya türevi bir işletim sistemi yüklenmiş olduğunu göreceksiniz. Her kullanıcı o veya bu şekilde MS-DOS ile tanışır. MS-DOS, üzerinde en fazla program yazılan işletim sistemi olmuş, bu yüzden modern işletim sistemleri çıkmadan önce her kullanıcının kurtarıcısı gözüyle bakılmıştır. Fakat MS-DOS arabirimi programlanırken ileriyi düşünemeyen programcılar, bu işletim sistemine Linux’ta olan bazı hayati özellikleri kazandıramamışlardır. MS-DOS, çok kullanıcılı bir sistem değildir ve aynı anda birden çok işi yapamaz. İsterseniz çalıştırılabilecek en geniş programın büyüklüğünü görmek için mem komutunu kullanmayı deneyin. Linux, sadece üzerindeki hafıza ile sınırlıdır. 80×86 tabanlı mikroişlemcinin her özelliğini sonuna kadar kullanır. Bunun sonucu olarak verimli bir işletim sistemi sayılabilir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de MS-DOS kullanmak istiyorsunuz. Onun da kolayını bulmuş Linux programcıları. Ücretsiz dağıtılan MS-DOS ve Windows emülatörü yardımıyla MS-DOS altında çalışan programların hemen hepsi Linux’la birlikte de çalışabilir. WinWord 2.0, sysinfo, Civilization ve Qbasic Linux altında sorunsuz çalışan MS-DOS/Windows programlarından birkaçı.

Profesyonel bir yatırım sayılabilecek Windows NT’nin çokgörevlilik ve hafızayı mükemmel kullanma gibi özellikleri vardır. Buna karşılık fiyatı oldukça yüksektir ve çalışmak için gayet yüksek standartlı bir makina ister.

IBM firmasının geliştirdiği OS/2 de NT’ye benzer şekilde çokgörevli işletim sistemi olup fiyat/performans oranı açısından makul sayılabilecek bir işletim sistemi olarak göze çarpar.

Linux, herkese göre bir işletim sistemi değildir. UNIX’i benimsemeyen bir kullanıcıdan Linux’u kullanmasını bekleyemezsiniz. İnternet’in kendisi UNIX tabanlı olduğu için Linux bu alanda yukarıda sözü geçen sistemlerden daha avantajlı bir duruma gelir. Dağıtımı tek firmayla sabit olmadığı için geliştirilme aşamasında dünyanın dört bir yanından katkı ve destek gelir. UNIX’e belirli bir standart getirilmesi için yapılan çalışmalara uyan Linux, POSIX standardını destekler.

RedHat, Caldera gibi çeşitli Linux sürümleri da piyasada satılmakta, çok zengin bir döküman ve arşiv kaynağı ile kullanıcılara sunulmaktadır. 80×86 tabanlı işlemciler üzerinde kurulabilen ve İnternet üzerinde bedava dağıtılan diğer işletim sistemlerinden birisi FreeBSD’dir. FreeBSD, bir grup programcı tarafından BSD standartını 80×86 bilgisayarlara taşımak üzere geliştirilmiştir ve Linux ile büyük benzerlikleri bulunur.

Linux işletim sisteminin güvenilir ve sağlam yapısından haberdar olmayan, hatta bu gerçeği bilerek ücretli sistemlerdem medet uman kişiler vardır. Sabit fikirli olmadan önce bu sistem hakkında daha fazla verinin dağıtılması, kullanıcıların bilinçlendirilmesi gereklidir. Bu da ancak, Linux’un yapabildiklerini göstermekle olabilir.

1.6 Türkiye’de ve Dünyada Linux

Eğer Linux’u sever ve bu sistemin yaygınlaşmasında, bihaber kullanıcılara tanıtımında öncülük etmek isterseniz, bu bölüm tam size göredir.

Henüz tüzel kişiliği olmayan Türkiye Linux Kullanıcıları Grubu sayfası Türkiye’de Linux çalışmaları için iyi bir başlangıç noktasıdır. Türkçe ve İngilizce Türkiye’deki en geniş kapsamlı Linux sunucusunun genişlemesinde yeni fikirlere, çözüm önerilerine ihtiyaç vardır. Bu da ancak Linux seven bir kitlenin varlığıyla mümkündür.

Dünyada ve Türkiye’de İnternet Servis Sağlayıcıları (İSS) Linux’u uzunca bir süredir ticari olarak kullanıyorlar. Uygulama yazılımları da bu yönde kullanıcıların hizmetine sunuluyor. Fakat güvenlik sorunları nedeniyle Linux kullanan servis sağlayıcıları, müşterilerini bu hizmetten yoksun tutuyorlar. Açık sistem kavramının yaygınlaşması da bu sebepten dolayı sekteye uğruyor. http://www.10mb.com/linux/ adresinde, ticari uygulama yazılımlarına destek veren bir proje yeralmakta.

SSC (Specialized Systems Consultants - http://www.scc.com), “Linux Journal'’ adında bir dergiyi başarıyla dağıtıyor. Tirajı onbinleri bulan bu aylık dergide bu işletim sistemini aktif kullanan herkes için, her konuda, her düzeyde makale bulmak mümkündür.

1.7 Linux ve Donanım Desteği

Bir işletim sisteminin tüm kartları tanıması, tüm sabit disklerle çalışabilmesi, tüm giriş/çıkış kartlarıyla uyum içinde çalışması mümkün değildir. Bu konuda çok iddalı olan tak-çalıştır sistemine sahip Windows95 bile bazen yetersiz kalabilmekte. Linux da piyasada yeralan hemen hemen bütün donanımlarla birlikte çalışabilir.

Linux, üzerinde matematiksel işlemci olsun veya olmasın Intel 386SX/DX, 486SX/DX/SX2/DX2/DX4, Pentium ve PentiumPro işlemcilerde sorunsuz çalışır. Bunlarla beraber (Cyrix 486 tabanlı işlemcilerinde nadiren sorun çıkarsa da) AMD, Cyrix gibi firmaların işlemcileri de Linux tarafından desteklenir. Matematik işlemcisi olmayan bilgisayarlarda Linux’un beyni sayılan çekirdek, matematik işlemcisine gerek duyulan kod parçalarında bu işlemciyi emüle edebilir. Burada belirtilen IBM uyumlu PCler dışında ALPHA, PowerPC, MIPS, farklı Sparc modelleri, PA-RISC gibi birçok farklı işlemciye de başarılı bir şekilde taşınmıştır.

Linux, kişisel bilgisayarlarda kullanılan ISA, VLB (Vesa Local Bus - yerel veri yolu), EISA, MCA (IBM Microchannel) veya PCI veriyolu mimarisi ile çalışabilirler.

Linux, SMP (symmetric multi processor) olarak da bilinen birden fazla işlemcili bilgisayarlar üzerinde de çalışabilir ve birden fazla işlemciyi en verimli şekilde kullanır.

Kişisel bilgisayarların kullandığı 80×86 tabanlı işlemciler dışında, taşınan ve sorunsuzca çalıştığı bilinen işlemciler ve bilgisayarlar ile konu hakkında daha fazla bilgi alınabilecek İnternet adresleri aşağıda verilmiştir.

Linux/68000

Linux/MIPS

Linux/PowerPC

Linux for Acorn

MacLinux

Compaq Deskpro XL

IBM PS/2 MCA systems

Compaq Contura Aero

IBM ThinkPad

Linux/MIPS

Linux/Alpha

HP PA-RISC

SPARC/Linux

Linux, metin modu kullanırken tüm ekran kartlarıyla (Hercules, CGA, EGA, CGA, IBM monokrom) sorunsuz çalışır. X Window çalıştırmak isterseniz hızlandırılmış bir SVGA kart önerilir. Sürekli yenileri eklense de aşağıda şu anda desteklenen kartların tam listesi vardır.

Hercules mono

VGA / VGA Mono

EGA

ARK Logic ARK1000PV/2000PV, ARK1000PV/VL

ATI VGA Wonder, ATI Mach32, ATI Mach8, ATI Mach64

Cirrus 542x, 543x, 62×5, 6420/6440

OAK OTI-037/67/77/87

Trident TVGA8900, TVGA8800, TVGA9xxx

Tseng ET3000/ET4000/W32, ET4000/W32/W32i/W32p, ET4000AX

IBM 8514/A, IBM XGA, XGA-II

IIT AGX-010/014/015/016 (16 bpp)

Oak OTI-087, OTI-067, OTI-077

S3 911, 924, 801, 805, 928, 864, 964, Trio32, Trio64, 868, 968

Weitek P9000 (16/32 bpp)

Diamond Viper VLB/PCI

Orchid P9000

Western Digital PVGA1, WD90C00/10/11/24/30/31/33

Avance Logic AL2101/2228/2301/2302/2308/2401

Chips & Technologies 65520/65530/65540/65545

Compaq AVGA

Genoa GVGA

MCGA (320×200)

MX MX68000/MX68010

NCR 77C22, 77C22E, 77C22E+

RealTek RTG3106

Video 7 / Headland Technologies HT216-32

Western Digital/Paradise PVGA1, WD90C00/10/11/24/30/31/33

Hyundai HGC-1280

Sigma LaserView PLUS

Sabit Diskler ve Sabit Disk Denetleyicileri

Linux, standart IDE, bazı ESDI, hemen hemen tüm SCSI ve nadiren kullanılsa da MFM ve RLL denetleyicilerini desteklerler. Aslında Linux çalıştırmak için sabit diske gerek yoktur. Ağ üzerinden, Bootp protokolü yardımıyla Linux yüklü başka bir bilgisayarın kaynaklarını kullanmak mümkündür. Sabit disk denetleyiciniz en az 16 bit olmalıdır. Genellikle MS-DOS altında sorunsuz çalışan her sabit diski Linux da görebilir.

Sabit disk üzerinde Linux için bir miktar yer ayırmalısınız. Birden fazla disk de kullanabilirsiniz, Linux her diski ayrı bir dizin altından erişebilir. Bu konuda daha geniş bilgiyi Linux kurulumu bölümünde bulabilirsiniz.

Sabit diskler, denetleyicileri desteklendiği sürece Linux altında kullanılabilirler. Artık neredeyse tüm CD-ROM’lar SCSI denetleyicilerle çalışıyorlar. Bir SCSI denetleyiciniz varsa makinanız CD-ROM’u da tanıyacaktır. Linux, CD-ROM’ların standart iso9660 dosya sistemini de tanır.

Desteklenenen kartlar,

AMI Fast Disk VLB/EISA

Adaptec AVA-1505/1515, AHA-1510/152x, AHA-154x, AHA-174x, AHA-274x, AHA-2940/3940, ACB-40xx

Always IN2000

BusLogic (ISA/EISA/VLB/PCI)

DPT PM2001, PM2012A (EATA-PIO)

DTC 329x (EISA) (Adaptec 154x compatible)

Future Domain TMC-16×0, TMC-3260 (PCI), TMC-8xx, TMC-950

Media Vision Pro Audio Spectrum 16 SCSI (ISA)

NCR 5380 generic, 53c400, 53c406a, 53c7×0, 53c8×0 (PCI)

Qlogic / Control Concepts SCSI/IDE (FAS408) (ISA/VLB)

Seagate ST-01/ST-02 (ISA)

SoundBlaster 16 SCSI-2 (ISA)

Trantor T128/T128F/T228 (ISA)

UltraStor 14F (ISA), 24F (EISA), 34F (VLB)

Western Digital WD7000 SCSI

AMD AM53C974, AM79C974 (PCI)

Adaptec SCSI-MFM/RLL bridgeboard

Iomega PC2/2B

Qlogic (ISP1020) (PCI)

Ricoh GSI-8

Ethernet Kartları

Piyasada çok çeşitli ethernet kartları vardır. Genellikle yaygın olarak kullanılanlar 3Com veya NE2000 uyumlulardır. Aşağıda desteklenen ethernet kartların bir listesi yeralmaktadır. PCMCIA, Tokenring, ISDN, AX25 kartlarının uyumlu olanları, çok nadir kullanıldıkları için burada belirtilmeyecektir.

3Com 3C501, 3Com 3C503, 3C505, 3C507, 3C509/3C509B (ISA) / 3C579 (EISA)

AMD LANCE (79C960) / PCnet-ISA/PCI (AT1500, HP J2405A,

NE1500, NE2100, NE2000, NE1000

AT&T GIS WaveLAN

Allied Telesis AT1700

Ansel Communications AC3200 EISA

Apricot Xen-II

Cabletron E21xx

DEC DE425 (EISA) / DE434/DE435 (PCI), DEC DEPCA

HP PCLAN 27245, 27247, 27252A, 10/100VG PCLAN

Intel EtherExpress, EtherExpress Pro

New Media Ethernet

Racal-Interlan NI5210, NI6510

PureData PDUC8028, PDI8023

SEEQ 8005

SMC Ultra

Schneider & Koch G16

Western Digital WD80×3

Zenith Z-Note / IBM ThinkPad 300 built-in adapter

Ses Kartları

Linux üzerinde hemen her türlü ses kartı desteği var. SoundBlaster16 ses kartlarının üzerinde ASP çipi veya 4.11 ve 4.12 DSP (digital signal processor - sayısal ses işleyici) bulunanları Linux üzerinde kullanamazsınız.

Desteklenen ses kartları,

6850 UART MIDI

Adlib (OPL2)

Audio Excell DSP16

Aztech Sound Galaxy NX Pro

Crystal CS4232

CHO-PSS (Orchid SoundWave32, Cardinal DSP16)

Ensoniq SoundScape

AWE 32

Gravis Ultrasound, Gravis Ultrasound MAX

Logitech SoundMan Games, Logitech SoundMan Wave

Logitech SoundMan 16 (PAS-16 uyumlu)

MPU-401 MIDI

MediaTriX AudioTriX Pro

Media Vision Premium 3D (Jazz16), Pro Sonic 16 (Jazz), Pro Audio Spectrum 16

Microsoft Sound System (AD1848)

OAK OTI-601D cards (Mozart)

OPTi 82C928/82C929 cards (MAD16/MAD16 Pro)

Sound Blaster, Sound Blaster Pro, Sound Blaster 16

Turtle Beach Wavefront cards (Maui, Tropez)

Wave Blaster

Fare

Linux, Microsoft serial mouse, Mouse Systems serial mouse, Logitech Mouseman serial mouse, Logitech serial mouse, ATI XL Inport busmouse, Microsoft busmouse, Logitech busmouse ve PS/2 mouse destekler.

Genellikle kullanacağınız farenin türü Microsoft ya da Mouse Systems serial mouse olacaktır.

Modem, Yazıcı ve Oyun Çubuğu

Hem internal (kasa içine takılan) hem de external (kasanın dışında kalan) tüm modemler Linux tarafından desteklenir. Aynı şekilde paralel veya seri porta takılan her yazıcı ve çizici desteklenir. İsterseniz bunları yerel bir ağ üzerinden birden fazla makinaya paylaştırabilirsiniz. Linux altında lpr yazılımı, yazıcılara erişimi sağlamak için kullanılır.

Oyun çubukları için sürücüler ister doğrudan çekirdeğe eklenebilir, istenirse de modül olarak derlenebilir.

Aşağıda, Linux’un desteklediği giriş/çıkış kartlarının geniş bir listesi vardır.

AST FourPort and clones

Accent Async-4

Arnet Multiport-8

Bell Technologies HUB6

Boca BB-1004, 1008, BB-2016, IO/AT66, IO 2by4

Computone ValuePort

DigiBoard PC/X (4, 8, 16 port)

Comtrol Hostess 550 (4, 8 port)

PC-COMM 4-port (4 port)

SIIG I/O Expander 4S (4 port, uses 4 IRQ’s)

STB 4-COM (4 port)

Twincom ACI/550

Usenet Serial Board II (4 port)

Cyclades Cyclom-8Y/16Y (8, 16 port) (ISA/PCI)

Stallion EasyIO, EasyConnection 8/32, 8/64

1.8 Linux Avantaj ve Dezavantajları

Pekçok insan, “neden Linux?'’ diye sorabilir. Belki de cevap önce kullanıcının kendini tanıması ile bulunabilir. Değişik yerlerde Linux kullanılması ve bunun sonuçları hakkında gözlemlediklerimizin ışığı altında çok kabaca:

Eğer,

Bilgisayarla ilişkiniz belirli paket programlara dayanıyorsa, bilgisayar kullanmak için bilgisayar konusunda bilgi sahibi olmanız gerektiğine inanmıyorsanız, bilgisayar ile uğraşmak hoşunuza gitmiyorsa, sorunlarınızı kendi başınıza çözmeyi denemekten hoşlanmıyorsanız, bir sorun çıktığında para vererek de olsa bu sorununuzu birisi aracılığı ile çözmek istiyorsanız

Linux kesinlikle size göre değil.

Ama eğer,

Bilgisayarınızla ilgilenmekten hoşlanıyorsanız, bilgisayarda çıkan problemlerle uğraşmak hoşunuza gidiyorsa, diğer işletim sistemlerinin sizi sıktığına ve sınırladığına inanıyorsanız, donanımınızdan daha çok performans istiyorsanız, UNIX işletim sistemi ile çalışmayı seviyorsanız

Linux size göre olabilir.

Avantajları

UNIX işletim sistemine sahip bir bilgisayar kullanmak istiyorsanız ve bu işletim sisteminde platforma bağımlı bir yazılım kullanmıyorsanız, Linux ideal bir çözümdür.

Linux ücretsizder. Sadece işletim sisteminin maliyeti açısından değil, verdiği performans için ihtiyaç duyduğu donanım açısından da çok ucuzdur. Üstüne üstlük çok kullanılan ve bol yedek parçası bulunan bir platform altında çalıştığı için belirli bir Linux sisteminin performansını artırmak için yapılması gereken yatırım başka bir UNIX iş istasyonunu aynı oranda geliştirmek için gereken yatırıma göre çok düşüktür. Herhangi bir Sun bilgisayarın hafizasını iki katına çıkarmak için harcanacak para ile bir Linux-PC’nin hafizasını iki katına çıkarmak için harcanması gereken parayı kıyaslamayı deneyin. Fakat şirketler bazında Linux’un bedava bir işletim sistemi olması genelde gözardı edilir.

Bir Linux makine bu sayede sadece işletim sistemi açısından değil donanım olarak da ucuza gelmektedir.

Linux hızla geliştirilmektedir. Bu gelişimin en büyük yararı, eksikliklerin kullanıcıların talepleri ve çabaları sonucunda hızla giderilmesidir. Linux diğer tüm işletim sistemlerine göre belirli bir donanım için daha hızlı destek verebilmektedir.

Linux çok değişik donanımlar ve servisler icin özel olarak hazırlanır. İşletim sisteminin temelini oluşturan çekirdek kullanıcı tarafından da derlenebildiği için, bu derleme sırasında sadece kullanım amacına yönelik alt programlarla donatılır. Bu genel olarak daha sistemin performansını artırmaktadır. (Örnek olarak SCSI donanımınız yoksa çekirdeğinizde SCSI ile ilgili alt programlara yer vermezsiniz)

Dezavantajları

Linux’un serbestçe dağıtılıyor olması bir çok kişinin bu işletim sistemine güvenmemesine yol açmıştır. “Ciddi bir şey olsa, bedava olmazdı !'’ kanısı oldukça yaygındır.

Linux’un sürekli gelişiyor olması en büyük dezavantajlarından biridir. Henüz tüm ihtiyaçlara cevap vermemesi (hala Windows95 programlarını çalıştıramıyor :) ), gelişimin bazı aşamalarında topyekün değişiklikler yapılması, gelişimi takip etmek için bazen sürekli yenileme yapılması, birçok kullanıcının bu işletim sistemine güvenmemesine yol açmıştır.

Linux herhangi bir ticari destek altında gelişmemektedir. Bunun en büyük yararı işletim sisteminin ticari kaygılar taşımamasıdır. Ancak bunun yanısıra diğer işletim sistemlerinde olan teknik destek, dağıtım ve dökümantasyon alanlarında eksikleri vardır. Özellikle teknik destek eksikliği, anahtar teslim çözümlere alışmış kullanıcıların çokluğu Linux kullanıcılarının sayısını sınırlayan temel faktörler olmuşlardır.

Bu konudaki eksikliği gidermek için çeşitli gönüllü kuruluşlar, kullanıcı grupları oluşmuştur. Zamanla Linux teknik desteği ticari bir konu olarak ortaya çıkmıştır. Şu anda tüm dünyada Linux çözümleri konusunda teknik destek veren danışmanlar bulunmaktadır. Bu kişiler ve kurumlar hakkında ayrıntılı bilgiyi Consultants-HOWTO dökümanında bulabilirsiniz.

Linux işletim sistemini geliştirenlerin ticari kaygılar gütmemeleri bazı ticari yazılımların Linux üzerinde gelişmemesine sebep olmuştur. Linux üzerinde belirli konularda diğer işletim sistemlerinden aşağı kalmayan yazılımlar bulunmasına rağmen, belirli bazı konularda çok zayıf kalmıştır. ( Mesela oyunlar :) )

Linux üzerinde yer alan çözümlerin hepsi, basit kullanıcıların rahatça kullanabileceği düzeyde değildir. Bazı çözümler kullanıcıların belirli bir yazılım ve işletim sistemi bilgisine sahip olmalarını gerektirmektedir.

Sonuç olarak: Biz uzun süre Linux kullandık ve çok zevk aldık. Diğer işletim sistemleri ile yapamadığımız birçok uygulamayı Linux sayesinde gerçekleştirdik. Belirli bir donanım ile gösterdiği performansın bir çok işletim sisteminin üzerinde olduğunu gördük. Ne var ki her uygulama için Linux’un ideal bir çözüm olarak ortaya çıkmadığının bilincinde olmak gerekir. Belki ilerleyen senelerde üzerinde geliştirilen uygulama yazılımları daha çok kişiyi başka işletim sistemleri kullanmaktan vazgeçirecektir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İiööçsartilari Ve Eksileri Array 26 Haziran 2000 Tarihinde Clinton Ve Blair

iiÖÖçsArtilari ve Eksileri 26 Haziran 2000 tarihinde Clinton ve Blair bir video konferans ile insan DNA ‘sinin %97’sinin sifresinin çözüldügünü açikladilar. Bu gerçekten de insanlik için yeni bir dünyanin kapilarini açan bir sonuçtu. 2003 yilina kadar tamamlanmasi beklenen projenin etkilerini tam olarak kavrayabilmek için önce bu kavramlari anlamamiz gerekir. Birçogumuz insan genomu projesini (human genome project) tam olarak bilmiyoruz. Amerikan Enerji Bakanligi ve Ulusal Saglik Enstitüsünün beraberce yürüttügü bu projede amaç, tüm insanlarda bulunan genetik materyalin haritasini çikarmakti. Bütün insanlar, vücutlarindaki trilyonlarca hücrede anne ve babadan 23’ er çift (toplam 46 adet) kromozomda genetik materyellerini (genom) tasirlar. Kromozomlari olusturan deoksiribonükleik asitler (DNA) sikica baglanarak klasik spiral yapidaki DNA molekülünü meydana getirir. Adenin guanin, timin ve urasil, DNA’nin yapisini olusturan temel bazlardir. Hücrelerimizde yarisi anneden yarisi babadan gelmek üzere 6 milyar baz dizisi bulunmasina ragmen, ancak 1000 bazdan biri diger kisilerden farklidir. DNA dizisinin %99.9’u insanlarda aynidir. Yani kisiler arasi farklar bu %0.1 lik kisimdan meydana geImektedir. Kalitimin temel fonksiyonel birimi olan genler DNA moleküllerinden olusur. Genler vücudun yapitasi olan proteinlerin sentezi için kromozomlar üzerine lineer tarzda dizilmis olan bazlardir. Hücrelerimizde 80.000-100.000 arasinda gen oldugu tahmin edilmektedir. Gen dizisinde protein sentez kodu içeren (exon) ve kod tasimayan (intron) bölümler vardir. Intronlarin fonksiyonlari henüz bilinmemektedir. Insan genomu projesinde oldukça ileri teknoloji kullanilmasina ragmen daha hizli ve kesin sonuçlar veren yöntemlerin eklenmesi gerekmektedir. Su anda haritalama ve dizileme metodlari kullanilmaktadir. Haritalama asamasinda kromozomlar tanimlanabilecek en küçük parçaya ayrilir. Daha sonra kromozomdaki dizilisine uygun olarak siralanir. Haritalama bitince bu fragmanlarin DNA dizisini çözmeye sira gelir. Insanlar arasindaki farkliligin genetik kökenlerini bulmak hastaliklara yatkinlik faktörlerini tespit etmede oldukça yardim edecek gibi gözükmektedir. Nitekim arastirmalar sirasinda ailevi meme kanserine yol açan genin bulunmasi yolunda önemli adimlar atilmistir. Bu projenin amaçlarinda biri, kromozomlarda bulunan yaklasik 80.000 geni lokalize etmek ve bunlarin DNA dizisini ortaya çikarmaktir. Bu sonuçlar genlerin fonksiyonlarini ve hastaliklara hangi fonksiyon bozukluklarinin yol açtiginin anlasilmasini saglayacaktir. Böylece tedavi daha çok hastaliklarin önceden, kesin olarak teshisine ve kaynagin ortadan kaldirilarak muhtemel zararlarin önlenmesine yönelecektir. Bu da tedavi masraflarini önemli ölçüde düsürecektir. Ancak hastalarin bazi teknik problemlerin yasanabilecegini kabul etmesi gerekmektedir. Örnegin kistik fibroz hastaligina alti yüzün üstünde mutasyon neden olabilir. Halbuki genetik testlerle ancak bunlardan yedi tanesi günümüzde arastirilabilmektedir. Demek ki sonucun negatif gelmesi hastaligin olmadigi anlamina gelmemektedir. Bu da birçok genin beraber neden oldugu hastaliklarin teshisinde yasanan bir handikaptir. Bu proje sonuçlarinin bugün ve gelecekteki kullanim alanlari söyle siralanabilir: Moleküler tip, mikrobial genetik, hastalik risk faktorlerinin belirlenmesi, bioarkeoloji - antropoloji, adli tip, ve tarim- hayvancilik. Insan genomu projesinin baslatilmasi klinik tip uygulamalari ve biomedikal arastirmalarda itici güç etkisi olusturdu. Çok ayrintili gen haritalarinin yapilmasi genetik geçisli bazi hastaliklarin tespitinde yardim etmistir. Frajil X Sendromu, Nörofibromatozis Tip 1-2, Kalitsal Kolon Kanseri, Alzheimer Hastaligi, Ailevi Gögüs Kanseri, Miyotonik Distrofi gibi genetik hastaliklarin tanisi kisinin o hastaliga özel geni tasidiginin anlasilmasiyla kesin olarak konabilir. Gelecekte arastirmacilar hastaliklari erken teshis ederek, muhtemel risk faktörlerini uzaklastirmayi ve hatta hastaliga neden olan defektif geni yenisi ile degistirmeyi hedeflemektedir. Mikrobial genetik alanindaki uygulamalar çok önce baslamistir. Mikrobial enzimler tas yikama kot pantolon üretimi, cam temizleyici, peynir yapiminda kullanilmaktadir. Ayrica çevre kirliliginin önlenmesi alaninda da önemli faydalar beklenmektedir. Endüstiriyel ürünlerin çevreye zararsiz olmasi, atik ürünlerin güvenle uzaklastirilmasi için yeni projeler hazirlanmistir. Insan genomunun anlasilmasi, toksik ajanlarin hastalik olusturmadaki etkilerinin açiklanmasinda büyük bir katki saglayacaktir. Bilim adamlari bazi insanlarin radyasyon, mutasyon yapici kimyasal maddeler ve toksinlere daha duyarli oldugunu söylemektedir. Bu duyarliligi saglayan genetik farklilik DNA arastirmalariyla ortaya çikarilabilir. Böylece bu kisilerin duyarli oldugu ortam ve etkenlerden uzak kalmasi saglanarak hastaliklar önlenebilir. Bu projenin hayata geçirilmesi ile ileriki dönemlerde arkeolojik kalintilardan tarihi kavimlerin göçü hakkinda ayrintili bilgi edinilecegi düsünülmektedir. Ayrica insanligin kökeni konusundaki spekülasyonlar açisindan geriye dönük X ve Y kromozomu incelemesinin çok faydali olacagi görülmektedir. DNA dizisinin anlasilmasi adli tip alaninda da büyük katkilar saglamaktadir. Olay bölgesinden edinilen kanitlarda vücut kalintisi bulundugunda, bunlarin süphelilerin DNA ‘ siyla uygunlugu arastirilir. Böylelikle adli vakalarin aydinlatilmasi kolaylasir. Kisilerin kimlik tespitinde adli tip bilimcileri, 10 ayri DNA segmentini incelerler. Bu sekilde “DNA parmak izi” denilen DNA profilini ortaya çikarmis olurlar. Bu yapinin iki insanda tamamen ayni olmasi çok küçük bir ihtimaldir. DNA incelemeleri için daha kolay ve ucuz testlerin bulunmasiyla tüm DNA yapisi kimlik tespitinde kullanilacak ve kesin sonuçlar alinabilecektir. Son yillarda genetik mühendisligi ile besleyici özellikleri artirilmis bitki ve daha verimli hayvan türleri olusturma alaninda arastirmalar hiz kazanmistir. Bitki ve hayvanlara yeni özellikler katacak DNA parçalarinin eklenmesiyle daha verimli, belirli hastaliklara dirençli hayvanlar ve tarim zararlilarina dirençli, böylece ilaçlanmamis ürünler yetistirilebilir. Tabii tabiata yapilan bu müdahelenin olumlu yanlari disinda, olumsuz bazi etkilerinin de olacagi tahmin edilmektedir. Birçok uygulama alani açan genetik bilgiler, beraberinde yanlis kullanim riskini de getirmektedir. Geçmiste genetik bilgilerin istenmeyen alanlarda uygulanmasindan ders çikaran arastirmacilar ELSI olarak kisaltilan EtIk, Adli, Sosyal, Etkilesimler programini baslatmislardir. Bunun iki temel amaci vardir: Biri; hizla artan genetik bilgi birikimini kisiler ve toplum üzerine yönlendirmektir. Digeri ise gelecekte olusacak problemler için simdiden birtakim çözüm protokolleri hazirlamak olarak belirlenmistir. ELSI’ nin çözüm bulmaya çalistigi konulardan bazilari söyle siralanabilir : genetik bilginin adaletli olarak kullanimi, hamilelikte bebegin özelliklerine göre ebeveynin tercih kullanma istegi, özel hayatta genetik bilgi gizliliginin korunmasi, elde edilen DNA dizisinin ticarilestirilmesinin engellenmesi bunlardan bazilaridir. 1998 yilinda yeni bir çagin beraberinde getirdigi problemleri çözüme olusturacak uluslararasi bir komite kurulmasi fikri benimsenmistir. Sosyal gözlemciler 21inci yüzyilin biyoloji çagi olacagini tahmin etmektedir. Insan genomunun DNA dizisinin anlasilmasinin beraberinde getirdigi analitik güç, yeni milenyum için önemli bir atlama tasi olacaktir. KAYNAKLAR: 1- Amerikan hükümetinin ilgili resmi web sayfasindanderlenmistir (www.ornl.gov/hgmis). Yazar : Yunus Kaan Truvali 10/22/2003 tarihinde http://www.zaferdergisi.com/print_makale.asp?makale=613 adresinden alinmistir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yağlama Teknıklerı

YAĞLAMA TEKNIKLERI

BÖLÜM 1

1. GİRİŞ

1.1. Antik Çağdan Günümüze Triboloji

riboloji ismi 1967 yılında türetildi ve yunanca sürtmek manasına gelen trıbeın ve konuşma, inceleme ya da bilimsel inceleme manasına gelen Logos ( l noz ) kelimelerinden gelmektedir. Triboloji, makine elemanlarının yağlanması, aşınması ve sürtünmesinin incelemesini içermektedir. 1966 yılında İngiltere’de basılan “Eğitim ve Bilim Bakanlığı Raporunda” bazen “Jost Raporu” olarak da bilinen raporda “Triboloji” kelimesi ilk defa kullanılmış ve burada birbiriyle bağıl hareket yapan yüzeylerin etkileşim ile ilgili bilim teknoloji ve uygulamalar olarak tarif edilmiştir. Daha iyi bir tanımlama sabit veya hareketli yağlama, sürtünme ve aşınma olarak yapılabilmektedir.

Sürtünme sadece negatif bir hal (durum) değildir: Bir arabanın yolda tutunması direk olarak yol ve lastikler arasındaki sürtünmeye bağlıdır. Benzer şekilde, insan sürtünmesiz yürüyemez. Son olarak en az 100 asırdan önce, daha yumuşak bir odun üzerindeki oyukta, daha sert bir odun parçasının sürtünmesi sonucunda ateşin çıkartılması başarılmıştır.

Bununla beraber ilk mekanizmayı ürettiğinden beri, insan çabasını sınırlandırmak için aşınmayı yenmeye ve sürtünmeyi azaltmaya çalışmaktadır. Yukarıdaki örneğe tekrar dönülürse, motor ve transmisyon sisteminde sürtünme tarafından gücün dörtte birinden fazlası kaybolmaktadır.

1.1.1.Tarih Öncesi Peryot

İnsanlar tarafından üretilen ilk yatak kapı menteşeleridir. Yani bir tahta parçası veya taştaki bir oyuğun içinde dönen bir tahta milden oluşan eksenel yataktır. Mezopotamya’da bulunan Şekil 1.1. de görülen elemanlar M.Ö: 2500 tarihli olup taştan yapılmıştır. Kapı alt desteği çömlek üretimi de ayrıca M.Ö. 4000’in öncesi yıllarda odun, taş ya da hatta çömlekten yapılmış bir eksen (pivot) bulunduran döner çarkın bulunmasına rehberlik yapmıştır. Jericada M.Ö. 2000 tarihli katran ya da hayvani yağ ile yağlanmış bir taş pivot bulunmuştur. M.Ö. 4000’e doğru icat edilen tekerlek ve el arabalarında tahta tekerlekler sabit (tek parça) ve genellikle birkaç parça içermekteydi.

Şekil 1.1. Mezopotamya’da bulunan alt kapı eksen taşı

1.2. Yağlamanın Gelişimi

Kayma işlemi sırasında üretilmiş olan ısı ve artık parçaları çalışma ortamından uzaklaştırmak, kayma yüzeylerindeki sürtünme ve aşınmayı azaltmak için iki katı kayma yüzeyi arasında sıvı, katı veya gaz yağlama maddelerinin ilavesiyle yapılan işleme yağlama adı verilmektedir. Bu sistemi inceleyen bilim ve teknoloji dalına Triboloji denilmektedir. Yağlama prosesleri; cisimlerin temas geometrisi, kayma yüzeylerinin hızı, çevre şartları, kullanılan yağlayıcının fiziksel ve kimyasal özellikleri, malzemenin yapısı, yüzeye yakın tabakanın özelliği gibi birçok faktöre bağlı olabilmektedir.

Sürtünme ve aşınma olayları çok eski tarihlerden itibaren gözlenen ve azaltılması için alınacak tedbirlerin araştırılması insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu araştırmalar ilk defa kızaklarla başlamış, daha sonra tekerleğin icadıyla devam etmiştir. Sümerlere ait olduğu tespit edilen bir mezardan çıkarılan tekerler muylusu ve bunun üzerinde eser miktarda don yağı kalıntıları M.Ö. 2500 yıllarında yağlama işlemine büyük önem verildiğini göstermektedir. Gelişmeler ihtiyaçlarla birlikte arttmıştır. Beş bin yıl önce Mısırlılar büyük taş kütlelerinin kaydırılması ve araba tekerleklerinin yağlanmasında hayvansal yağlardan faydalanmışlardır. Romalılar ilse bilyalı yataklarla ilgili prensipleri uygulamışlardır. Fatih Sultan Mehmet ise İstanbul’un fethinde gemilerin Haliç’e indirilmesinde kullanılan kızaklarda yağlayıcı olarak zeytinyağı kullanmıştır.

Sürtünme üzerine ilk sistematik araştırmayı mühendis ve sanatçı Leonardo da Vinci (1452-1519) yapmıştır. G. Amontons 1699 yılında yayınladığı bir çalışma ile sürtünme kuvvetinin normal kuvvetin 1/3 olduğunu açıklamıştır. 1785 yılında C.A. Coulomb muhtemelen Amontons’un sonuçlarından habersiz olarak aynı sonuçları açıklamıştır. Kaymalı yatak üzerine ilk sistematik araştırma sonuçlarını bildiren yayın 1882 yılında A.Morin tarafından yapılmış, bunu R.H. Thurston’un mevcut yağlayıcılar üzerindeki araştırması takip etmiştir. Yağlama ile ilgili dar kanallardaki akım olaylarının incelenmesinde en önemli adım 1687’de Newton tarafından atılmıştır.

(1.1.)

Newton bağıntısı yağlama teorisinin temelini oluşturmaktadır. 1883 yılında N.Pettrof bir yağlayıcının en önemli özelliğinin viskozitesi olduğunu açıklamıştır. Aynı yıl İngiliz mühendis. B. Tower bir bilimsel dergide, kaymalı yataklarda hareket bağlı olarak taşıyıcı bir film oluştuğunu ifade etmiştir.

Yağlamanın asıl amacı; iki yüzey arasındaki bir yağ filmi oluşturarak sürtünmeyi daha düşük olan iç sürtünmeye çevirmek ve yüzeyleri birbirinden ayırarak yüzey pürüzlerinin birbirleriyle temasını önlemektir. İki yüzey arasında böyle bir yağ filmi oluşturulur ise, burada sürtünme yağ tabakaları arasına indirgenmiş olacaktır.

Langmuir teorisine göre; yağlayıcılar kürecikler halindeki parçacıklardan doldurulduğunda, düzgün olmayan yüzeylerin yağ molekülleri ile dolduğunu görülmektedir. Hareket başlandığında bu küresel moleküllerin birbiri üzerinden kayarak metal parçaların birbirine sürtünmesi önlenmektedir. Böylece sürtünme birbiri üzerinden kayan yağ tabakaları arasında oluşmaktadır.

Şekil 1.2. Yağ filminin iki yüzey arasında girmesi

Şekil 1.3. Eş çalışan parçaların yağ filmi üzerinde hareketi

Genellikle sürtünme kinematik olarak;

Kayma sürtünmesi

Yuvarlanma sürtünmesi olmak üzere iki çeşittir.

1.2.1. Konformal (İç bükey) ve Konformal Olmayan Yüzeyler

Konformal yüzeyler yüksek dereceli geometrik uygunluk ile birbirine rahat bir şekilde monte edilmektedir. Böylece yük daha büyük bir alan üzerinde taşınmaktadır. Mesela, bir silindirik radyal kaymalı yatağın yağlama alını yatak çevresi ile uzunluğunun çarpımı kadar olmaktadır. Yük taşıma yüzeyle yük artarken esasında sabit kalmaktadır. Sıvı akışkan filmli radyal yataklar (Şekil 1.4.) ve kaymalı yataklar konformal yüzeylere sahiptirler. Radyal kaymalı yataklarda mil ve yatak arasındaki radyal boşluk genellikle mil çapının binde biri kadardır.

Şekil 1.4. Konformal (İç bükey) yüzeyler

Sıvı akışkan filmli yağlı yüzeylere sahip birçok makina elemanında birbirleriyle konformal yüzey olmayabilmektedir. Taşınacak yükün tamamı o zaman küçük bir yağlama alanı tarafında taşınmalıdır. Konformal olmayan (Dış bükey) bağlantılarda (sistemlerde) yağlama alanı konformal bir yüzeyde umumiyetle 3 kat daha küçük büyüklüktedir. Genelde, konformal olmayan yüzeyler arasındaki yağlama alanı ekseriyetle yükün artmasıyla genişlemektedir. Fakat yine de konformal yüzeyler arasındaki yağlama alanından küçüktür.

Dış bükey yüzeylere ait birkaç örnek verecek olursa; eş çalışan dişi çark dişleri, kamlar ve izleyiciler ile yuvarlanma elemanlı yataklardır. (Şekil 1.5.)

Şekil 1.5. Konformal olmayan (dış bükey) yüzeyler

1.3. YAĞLAMA BÖLGELERİ

Yağ sürtünme ve aşınmayı azaltıp makina elemanları için emniyetli bir ömür ile pürüzsüz (düzgün ) çalışmayı sağlayan bir maddedir. Yağların çoğu (mineral yağlar, sentetik esterler,silikon akışkanlar, ve su gibi) sıvıdırlar. Fakat kuru yataklarda kullanılmak için (Plastik yataklar (PTFE) gibi) katı yağlar yuvarlanma elemanlarda kullanılmak için gres ya da gazlı yataklarda kullanılmak için (hava gibi) gaz halinde de yağlar olabilmektedir. Makina elemanlarına güvenli bir ömür sağlamak için yağ ile yağlanan yüzeyler arasındaki fiziksel ve kimyasal etkileşimi iyi anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Dört farklı yağlama bölgesi ve bunların birbirinden geçişin nasıl olduğunu incelemeden önce kısaca bir tarihi perspektif verilecektir.

1.3.1. Tarihi Perspektif

Bu yüzyılın ortasına kadar genelde iki farklı yağlama bölgesi tanınıyordu. Bunlar hidrodinamik yağlama ve sınır yağlamadır. Hidrodinamik yağlama bölgesi Tower’in (1885) deneyleri ile anlaşılmaya başlanmıştır. Tower yağın içersindeki basıncın ölçülmesinden bir yağ filminin oluştuğunu gösterdi. Petrof (1883) sürtünme ile ilgili ölçümlerinden aynı sonuçları çıkardır. Bu çalışma O. Reynolds’un (1886) sınırlı e daralan yatak yüzeyleri arasında azaltılan Navier-Stokes eşitleri ile süreklilik denkleminden türetilen ikinci derece diferansiyel denklemini kullanışı analitik makalesi ile yakından izlemiştir. Bu basınç son derece düşük sürtünmeli yüzeyler arasında taşınacak (aktarılacak) bir yükü imkan kılar. Çünkü bütün yüzeyler tümüyle bir akışkan filmi ile birbirinden ayrılmışlardır. Böyle bir durumda yağın fiziksel özellikleri, bilhassa dinamik viskozitesi böyle bir sistemde davranışı etkilemektedir.

Sınır yağlamanın tarifi Hardy ve Doubledy (192a,b) dayanmaktadır. Bunlar yüzeye yapışmış son derece ince filmin genelde rölatif kaymaya yardımcı olarak yeterlikte olduğunu bulmuşlardır. Onlar, böyle şartlar altında akışkanın (yağın) kimyasal kompozisyonunun önemli olduğu sonucunu çıkarmıştır. Ayrıca yağlama terimini ilk defa kullanmaya başladılar. Sınır yağlama, hidrodinamik yağlamadan spektrum yağın sonuna zıt yöndedir. Sınır yağlamada kontak şekli yüzeylere bağlanmış olan molekül halindeki ince filmin kimyasal ve fiziksel özelliklerine göre karar verilir. Burada yağın viskozitesi etkileyici bir parametre değildir.

Son 40 yılda, araştırmalar yağlama bölgelerinin iyi anlaşılmasını ve bu iki uç bölgeler arasında mevcut olan yağlama bölgelerini ve bu bölgelerin sınırlarını belirlenmesini daha kati sonuçlarla gösterdi. Böyle yağlama bölgelerinden birisi konformal olmayan (dış bükey) yüzeylerde meydana gelmektedir. Burada basınç yüksektir ve yüzeyler elastik bir şekilde deforme olmaktadırlar. Bu durumda yağın viskozitesi oldukça yükselebilir ve efektif bir yağın filminin oluşumuna yardım etmektedir. Böyle etkileri bulunan bir yağlama sistemi “Elastohidrodinamik” yağlama olarak adlandırılmaktadır.

1970 den beri sıvı akışkan filmli (sıvı sürtünme ile sınır yağlama arasında her ikisinin de kombine olduğu bir yağlamama durumu meydana geldiği gösterilip bu durum genelde “Kısmi yağlama” ya da bazen de “Karışık yağlama” olarak adlandırılmıştır. Bu tarihe kadar bu yağlama bölgesi bilinmemekteydi. Disiplinler arası yaklaşımlarla bu önemli yağlama mekanizmasının sistemini anlaşılmasını kazanmak bir zorunluluk olmaktadır. İç bükey (konformal) yüzeyler arasında hidrodinamik yağlama; eğer film çok ince ise meydana gelmektedir. Yağlamanın tipi (modu) doğrudan doğruya hidrodinamikten kısmi yağlamaya geçmektedir. Dış bükey (konformal olmayan) yüzeyler için;(burada Elastohidrodinamik yağlama eğer film çok ince ise meydana gelmektedir. Burada da yağlamanın şekli elastohidrodinamik yağlamadan kısmi yağlamaya gitmektedir.

1.3.2. Hidrodinamik Yağlama

Hidrodinamik yağlama (HY) genel olarak konformal (iç bükey) yüzeyler ile karakterize edilmektedir. Yatak yüzeyleri birbirine göre yaklaşmakta, yatak yüzeyleri bağıl harekete sahip ve akışkanın viskozitesi oluğu için hidrodinamik bir şekilde yağlanan radyal veya eksenel yataklarda meydana gelen pozitif basınç yüzeyleri birbirinden ayırmaktadır Bu pozitif basıncın mevcudiyeti uygulanan normal yükün taşınması ile belirtilmektedir. Basıncın büyüklüğü (genellikle 5 Mpa’dan daha küçüktür) genelde yüzeylerin belirli elastik deformasyonlarına neden olacak büyüklüğe sahip değildir. Hidrodinamik bir şekilde yağlanmış bir yatakta minimum film kalınlığı; uygulanan normal yükün, daha düşük hıza sahip yüzey hızı ub, yağın h0 viskozitesi ve yüzeylerin Rxve Ry geometrilerinin (pürüzlerine) bir fonksiyonudur. Şekil 1.6. hidrodinamik yağlamanın bu karakteristiklerini göstermektedir.

Kayma hareketi için minimum film kalınlığı hmin, ubve wz nin aşağıda verildiği gibi bir fonksiyonudur.

(hmin)HYa(ub/wz)1/2 (1.2.)

Minimum film kalınlığı normal olarak 1mm’yi geçmektedir. Hidrodinamik yağlamada film, genellikle zıt yönlü katı yüzeylerin birbirine temas etmesine müsaade etmeyecek kalınlığı sahiptir. Bu şart genellikle “yağlamanın ideal şekli” olarak bilinmektedir. Çünkü bu düşük sürtünme ve büyük aşınma direnci sağlamaktadır. Katı yüzeylerin yağlanması olayı, yağın bütün olarak fiziksel özellikleri, özellikle de dinamik viskozitesi, tarafından idare edilmektedir. Sürtünme karakteristiği ise sadece viskoz akışkanın kaymasından meydana gelmektedir.

Şekil 1.6. Hidrodinamik yağlamanın karakteristikleri

Bir yatak tarafından taşınacak normal bir yük için, pozitif yük profilleri yatağın uzunluğu boyunca da meydana gelmelidir. Şekil 1.7.’de hidrodinamik olarak yağlanmış yataklarda pozitif basıncı oluşturmanın üç yolu gösterilmektedir.

(a) Kaymalı yatak (b) Film yastığı (squeeze) filmli yatak (c) hidrostatik yatak

Şekil 1.7 Hidrodinamik yağlama için basınç mekanizmasının oluşturulması.

Bir kaymalı yatakta (Şekil 1.7.(a)) pozitif basıncı oluşturmak için; yağ filminin kalınlığı kayma yönünde daraltılmalıdır. Squeeze filminde (Şekil 1.7(b)) squeeze etkisi Wa sıkıştırma hızının yatak yüzeylerinin birbirine yaklaşmasına sahip olmalıdır. Yatak yüzeyleri biri diğerine yaklaştığı zaman basıncın meydana gelmesindeki squeeze mekanizmasında önemli bir tampon etkisi sağlamaktadır. Pozitif basınç sadece film kalınlığı azaldığı zaman üretilecektir. Dışarıda bir basınç kaynağından yağ gönderilen yataklara hidrostatik yatak ismi de verilmektedir. (Şekil 1.7. (c)) Burada basınç yatağın taşıdığı yüke karşılık düşmektedir. Yük taşıma kapasitesi yatağın hareketinden veya yağın viskozitesinden bağımsızdırlar. burada diğer kaymalı yataklarda mevcut olan milin harekete bağladığı ve durduğu anda yüzeylerde temas (kontak) aşınması yoktur.

1.3.3. Elastohidrodinamik Yağlama (EHY)

Elastohidrodinamik yağlama (EHY); yağlanan yüzeylerin önemli ölçüde elastik deformasyon olduğu bir hidrodinamik yağlama şeklidir. Hidrodinamik yağlanmış kaymalı yataklarda en önemli özellik (Şekil 1.7.(a))) daralan film kalınlığı, kayma hareketi; yüzeyler arasındaki viskoz akışkan. Burada da önemlidir. Elastohidrodinamik yağlama normal olarak konformal (dış bükey) yüzeyler ile birleştirilmektedir. Elastohidrodinamik yağlamanın iki farklı şekli vardır.

1.3.3.1. Sert (Şiddetli) Elastohidrodinamik Yağlama (S.E.H.Y): Sert E.H.Y. yüksek elastik modüllü metaller gibi malzemeler ile ilgilidir. bu yağlama şeklinde elastik deformasyon ve basınç-viskozite etkisi eşit bir şekilde önemlidir. Şekil 1.8. sert elastohidrodinamik olarak yağlanmış bağların karakteristiklerini göstermektedir. Maksimum basınç 0,5 ile 5 Gpa arasında değişmektedir. Minimum film kalınlığı normalde 0,1mm’e varmaktadır. Bu şartlar hidrodinamik yağlı yataklardan olukça farklıdır. (Şekil 1.6.) Konformal olmayan (Dış bükey) yatak normal bir şekilde yapılan deneylerdeki elastik deformasyon, minimum film kalınlığından büyüklük olarak birkaç kat daha büyüktür. Öte yandan, yağın viskozitesi sistemde 10 kattan daha fazla değişebilmektedir. Minimum film kalınlığı hidrodinamik yağlamadaki gibi (şekil 1.6) aynı parametrelerin bir fonksiyonudur. Fakat etki elastik modülü Eı ve yağın basınç viskozite katsayısı x bunlara ilave etki etmektedir.

(1.3.)

Şeki1. 1.8. Sert elastohidrodinamik yağlama karekteristikleri

Sert EHY için minimum film kalınlığı ile uygulanan normal yük ve hız arasındaki ilişki Hamrock ve Dowson (1977) de elde ettiği gibi;

(hmin)SENYa wz-0,073 (1.4.)

(hmin)SENYa ub0,68 (1.5.)

Sert elastohidrodinamik yağlama (SEHY) (Denk (1.4) ve (1.5)) ile hidrodinamik yağlama (denk (1.2)) sonuçlarını karşılatırınca şu sonuçlar çıkar.

Uygulanan normal yük hidrodinamik yağlama hemen hemen sert elastohidrodinamik yağlamadan yedi kat daha büyüktür.Bu sadece sert EHY yağlama için yük tarafında hafif de olsa minimum film kalınlığını etkilediğini, hidrodinamik yağlama için ise önemli ölçüde minimum film kalınlığı etkilediğini ifade etmektedir.

Ortalama hız sert EHY. yağlama hidrodinamik yağlamadan az da olsa daha büyüktür. Sert Elastik hidrodinamik yağlanalı mühendislik uygulamalarında yüksek elastik modüllü malzemeleri içeren dişli çarkları, yuvarlanma elemanlı yataklar ve kam mekanizmaları oldukça önemli yer tutmaktadır.

1.3.3.2. Yumuşak Elastohidrodinamik Yağlama (YEHY):Yumuşak elastohidrodinamik yağlama (YEHY) kauçuk gibi düşük elastik modüllü malzemelerde ilgilidir. Şekil 1.9. yumuşak E.H.Y. malzemelerin karakteristiklerini göstermektedir. Yumuşak EHY!da elastik bozulma büyüktür. Hatta hafif yüklerde bile büyük değerler almaktadır. Sert EHY. için (Şekil 1.8.) maksimum basınç 1 Gpa olmasına karşılık yumuşak EHY umumiyetler 1 Mpa civarındadır. Bu düşük basınç sistemin içinde viskozite değişim etkisinin ihmal edilebilecek büyüklüktedir. Minimum film kalınlığı, hidrodinamik yağlamadaki aynı parametrelere etken elastik modül ilave edilerek ortaya çıkan parametrelerin bir fonksiyonudur. Yumuşak EHY için umumen minimum film kalınlığı 1mm bir. Yumuşak Elastohidrodinamik yağlamalı mühendislik uygulamalarında düşük elastik modüllü malzemeleri içeren sızdırmazlı elemanları, insan-kemik mafsal bağlantıları, lastik ve pekçok yağlanmış makine elemanlarında kullanılan kauçuk gibi malzemeler ve sistemler oldukça önemli yer tutmaktadır. Sert ve yumuşak EHY yaygın özellikleri sıvı akışkan filmleri ile koherent bağı sağlayan katıların lokal lastik deformasyonlarıdır. Pürüz teması geniş ölçüde önlenmektedir. Burada sürtünme direnci yağın kayması nedeniyle meydana gelmektedir.

Şekil 1.9. Yumuşak elastohidrodinamik yağlamanın karakteristikleri

1.3.4. Sınır Yağlama

Katıların sınır yağlaması bir yağ ile ayrıştırılmadığı için, akışkan filminin etkileri ihmal edilmektedir. Burada büyük pürüz tepelerinde temas olmaktadır. Temas yağlama mekanizması ince yüzey filmleri moleküler miktarının kimyasal ve fiziksel özellikleri ile yönetilmektedir. yağ toplu özellikleri (bütün olarak minor derece önemlidir. Sürtünme katsayısı akışkanın viskozitesinden bağımsızdır. Sürtünme karakteristikleri katıların özelliklerinden bağımsızdır. Sürtünme karakteristikleri katıların özellikleri ve temas eden yüzeylerin yağ filmi tarafından belirlenmektedir.

Yüzey filmlerinin kalınlık değişimleri moleküler büyüklüğüne bağlı olup 1 den 10 m’e kadar değişmektedir.

Şekil 1.10. akışkan filmli ve sınır yağlamada mevcut olan film şartları gösterilmiştir. bu şekilde yüzey girinti çıkıntıları (meyilleri) büyük bir şekilde resmin amacı için bozulmuştur. Doğrultmak için, gerçek yüzeyler keskin tepelerden (sivri) oldukça daha yumuşak yuvarlak teperler görülecektir. Yüzey tepeleri sıvı akışkan filmli yağlamada da temas olmazken sınır yağlamada temas vardır.

Akışkan filmli yağlama- bir yağ hacimli filmi ile ayrıştırılmış yüzeyler

Kısmi yağlama-hem yağ hacmi hem de sınır film bir rol oynar.

Sınır yağlama- özellikle sınır filmlerine bağlıdır.

Şekil 1.10. yağlama Bölgelerinde film şartları

Şekil 1.11. farklı yağlama bölgesinde sürtünme katsayısının davranışını göstermektedir. Sınır yağlama da, sürtünme; hidrodinamik bölgeden çok daha büyük olmasına rağmen, hala yağlanmamış yüzeylerden çok daha küçüktür. Ortalama sürtünme katsayısı; hidrodinamikten elastohidrodinamiğe, elastohidrodinamikten sınır yağlamaya, sınır yağlamadan yağlanmamı kuru yağlama bölgesine giderken artmaktadır.

Şekil 1.11. Değişik yağlama şartların sürtünme katsayısı gösteren çubuk diyagram

Şekil 1.12. Değişik yağlama bölgeleri için aşınma oranı

Şekil 1.12. çalışma yükü tarafından belirlendiği gibi değişik yağlama bölgesindeki aşınma miktarı gösterilmektedir. Hidrodinamik ve elastohidrodinamik bölgelerde aşınma çok azdır veya aşınma yoktur. Çünkü yüzey pürüz tepelerinde bir temas mevcut değildir. Sınır yağlama gölgesinde pürüzlerin birbirleriyle temas derecesi ve oluşacak aşınma miktarları yükün artmasıyla artmaktadır. Sınır yağlamadan yağlanmamış şartlara geçişte aşınma miktarında göze çarpıcı bir değişiklik olmaktadır. Bağıl yük yağlanmamış bölge de arttığı zaman, aşınma miktarı scoring (büyük aşınma) ya da tutuluk yapıncaya kadar artarak makine eleman artık, başarılı olarak çalışamamaktadır. Birçok makine elamanı yağlanmamış (kuru) yüzeyler ile uzun süre çalışmazlar. Şekil 1.11 ve Şekil 1.12 beraber olarak yağlanmamış yüzeylerin sürtünme ve aşınması, sınır yağlamanın sağlanması ile büyük miktarda azalabileceklerini göstermektedir.

Sınır yağlama ağır (büyük) yükler ve düşük çalışma hızları için kullanılır ki burada sıvı akışkan filmli yağlama tutunması zor olmaktadır. Kapı menteşeleri gibi mekanizmalar sınır yağlama şartları altında çalışmaktadır. Maliyetin düşük olduğu diğer uygulamalar da sürtünen yataklarda sınır yağlamanın kullanılması birici derecede önemlidir.

1.3.5. Kısmi (Karışık ) Yağlama

Eğer elastohidrodinamik yağlanmış makine elamanlarında basınç çok yükse ise yada çalışma hızı çok düşük ise, yağ filmi nüfuz edebilecektir. Temasların bir kısmı pürüzler arsında olup kısmi yağlama (bazen karışık yağlama olarak ta adlandırılmaktadır) meydana gelmektedir. Kısmi yağlama bölgesindeki sistemin davranışı sınır ve sıvı akışkan filmli etkilerin bir kombinasyonu ile yönetilmektedir. Sınır yağlamada etkileşim; yağ filmlerini bir veya daha fazla molekül tabası arasındaki meydana gelmektedir. Kısmi sıvı akışkan filmli yağlamanın etkisini; katı yüzeler arasındaki boşluk geliştirmektedir. Ortalama film kalınlığı 1mm den daha küçük ve 0,01 mm den daha büyüktür.

Elastohidrodinamik yağlamadan kısmi yağlamaya geçişin; zıt yönlü katı yüzeyler arasıdaki boşluğu dolduran akışkanın içindeki basınç tarafından taşınan yükün şiddeti artırıldığında hemen oluşmadığı, fakat yükün şiddeti azaldığında meydana geldiğini bilinmektedir. Yük artarken; yükün büyük bir kısmı katı yüzeylerdeki yüzey çıkıntıları (pürüzleri) arasındaki temas ile taşımaktadır. Ayrıca konformal (iç bükey) yüzeyler için yağlama bölgesi doğrudan doğruya hidrodinamikten kısmi yağlamaya geçmektedir.

1.4. SONUÇ

Burada konformal (iç bükey) ve konformal olmaya (dış bükey) yüzeyler kısaca tanıtıldı. Konformal yüzeyler yüksek geometrik dereceli, bir diğer içinde rahatça sabit edebilecek uygunluktadır. Böylece yük büyük bağıl alanı üzerine taşınmakta ve yükün taşıma yüzeyi yükün artmasıyla sabit kalmaktadır. Konformal olmayan (dış bükey) yüzeyler bir diğeri ile geometrik olarak uygunluklar yoktur. Bu yüzeyler küçük yalama alanına sahiptirler. Yağlama alanı yükün artmasıyla genişlemekte, fakat konformal yüzeylerin yağlama alnı ile karşılaştırıldığında hala küçüktür.

Bir yağlanmış bağlantı içinde yağın fiziksel ve kimyasal etkisinin anlaşılması için kısaca araştırıldı ve 4 farklı yağlama bölgesi tanımlandı.

Bu Bölgeler;

Hidrodinamik

Elastohidrodinamik

Kısmi

Sınır

olarak tanımlamaktadır.

Hidrodinamik yağlama konformal yüzeyler tarafından karakterize edilmektedir. yağ filmi zıt yönlü katı yüzeyleri temasa geçmelerini önlemek için yeterli kalınlıktadır. Sürtünme sadece viskoz yağın kaymasında yükselmektedir. Hidrodinamik yağlama da oluşturulan basınç (genellikle 5 Mpa’ azdır.) düşüktür. Böylece yüzeyler genellikle rijit düşünülebilmektedir. Ve basınç viskozite etkileri küçüktür. Hidrodinamik yağlama içinde geliştirilen basının 3 çeşidi burada tanıtıldı, Bunlar; kaymalı squeeze ve hidrostatik basınçlı olmak üzeredir.

Kayma hareketli hidrodinamik yağlama için minimum film kalınlığı yüke oldukça duyarlıdır. Burada uygulana normal yükün kare kökü ile ters orantılıdır. Elastohidrodinamik yağlama konformal olmayan yüzeyler tardından karakterize edilmektedir. Burada tekrar katı yüzeylerin pürüzlerinde bir temas yoktur. EYH 2 çeşidi ardır. Sert ve yumuşak. Sert EHY metalik yüzeyler tarafından karakterize edilmektedir ve yumuşak EHY ise elastomerik malzemelerden yağılan yüzeler tarafından karakterize edilmektedirler. Sert EHY’da oluşturulan basınç (umuma 0,5 ile 3 Gpa arasındadır) katı yüzeyleri elastik deformasyon yapabilecek kadar yüksektir. Burada yağın basınç viskozite etkisi önemli olmaktadır. Hidrodinamik yağlamada olduğu gibi, sürtünme; viskoz yağın kaymasında dolayıdır. Sert E.H.Y için minimum film kalınlığı yükün artmasıyla temas alanı arttığı için yükle değişimi (yüke bağımlılığı ) hassas değildir. Bu nedenle yükü taşımak için daha geniş bir yağlama alanı sağlanmalıdır. Yumuşak EHY için elastik yorulma büyüktür, hatta hafi yükler için bu geçerli olmaktadır. Basınç düşük olduğunda sistemdeki yağın viskozitesi basınç ile küçük değişmeler göstermektedir. ve elastik deformasyonlar üstün olmaktadır. Hem hidrodinamik hem de elastohidrodinamik yağlama birbirlerine göre zıt hareketli yüzeyleri birbirlerinden temasını önlemek için yeterli kalınlıktaki filmi oluşturan sıvı akışkan filmli yağlama olaylarıdır.

Sınır yağlamada olukça pürüz teması meydana gelmekte ve yağlama mekanizması molekül oranı (1’den 10 nm’ye) olan ince yüzey filminin fiziksel ve kimyasal özellikleri ile idare edilmektedir. Sürtünme karakteristikleri katıların özellikleri ve müşterek çalışan yüzeylerindeki yağ filmi tarafından karar verilmektedir. Kısmi yağlama (bazen karışık yağlama olarak ta isimlendirilmekte) sınır ve sıvı akışkan filminin karşıması ile meydana gelmektedir.. Bu yağlama bölgesinde pek çok hala bilinmeyen gerçekler yatmaktadır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yoğurdun Tanımı Ve Gıda Maddesi Olarak Önemi

Yoğurdun Tanımı ve Gıda Maddesi Olarak Önemi

Yoğurt, simbiyoz olarak yaşayan süt asidi bakterileri ile aşılanmış sütten meydana getirilen ekşi bir süt ve ürünüdür.

Gıda maddeleri tüzüğünde yoğurt şöyle tanımlanmaktadır : “ Yoğurt, en az 90 C’ de ısıtılıp mayalanma derecesine kadar soğutulmuş sütün , yoğurt mayası katılarak laktik asit mayalanmasına tabii tutulmasıyla elde edilen özel kıvamdaki süt ürünüdür”.

Son yıllarda hiçbir süt ürününde talep yoğurt kadar yükselmemiştir. Bu yükseliş çeşit sayısının fazlalığı, meyveli yoğurtların piyasaya sunulması ile açıklanabilir. Her ne kadar bazı ilim adamları yapıldığı yeri ve yapan milleti çok farklı gösterirlersede diğer tüm dillerde de adı Türkçesi gibi olan yoğurdun ilk önce Türkler tarafından Orta Asyada yapıldığı ve oradan yayıldığı bir gerçektir. Bugün yoğurt aynı isimle Avrupa’da , Amerika’da , Asyada ve afrikada tanınmaktadır. 60 yıl önce Pasteur Enstitüsunde Prof. Metchnikow tarafından ileri sürülen teori sonucunda yoğurt moda yiyecek olarak tüketilmeye başlanmıştır. Buna göre yoğurt ve karbonhidratça zenin yiyeceklerin tüketilmesiyle insan ömrünün önemli derecede uzayabileceği bildirilmektedir. Metchnikow ‘‘a göre bu cins gıda maddelerinin alınmasıyla damar sertliği ‘nin sebebi olarak şüphelenilen kalın bağırsaktaki artıklarla mücadele edilmesine ve bunların en az seviyeye indirimesine yardımcı olmaktadır. Her ne kadar Metchnikow ‘ un bu teorisi bir çok yönlerden müsbet etki yapmasına rağmen , bu güne kadar bunun doğruluğu için kesin bir isbat getirilmemiştir.

1935-1940 yıllarından önce , bu ekşi süt ürünü Balkanların dışındaki Avrupa ülkelerinde çok az miktarda tüketilmekteydi . bundan başka ekseriyetle mide ve bağırsak hastalıkları için doktor reçetesine göre alınmaktaydı. Son 30-40 yıl içinde şüphesiz yoğurdun besin değerinin anlaşılmasıyla tüketimde büyük bir sıçrama görülmüştür.

Bu ani artışın nedenleri kısaca şöyle açıklanabilir:

Her şeden önce gıda değerinin önemi daha çok anlaşılmıştır.

Diyetetik etkisi olduğu kesin olarak anlaşılmıştır.

Pazar çok fazla yoğurt ürünlerinin değişik çeşitleri getirilmektedir. Bu gün özellikle Avrupa’da meyveli ,aromalı yoğurtlar tüketiciye çok zengin bir seçim imkanı sağlamaktadır.

Kalite düzeltilmiştir.

Amaca uygun reklamlar, v.s yapılabilmektedir.

Günümüzün yoğutçuluğu yalnız kalite ve çeşit bakımından değil , işleme tekniği bakımından da büyük gelişmeler göstermiştir. 30-40 yıl öncesinre kadar kültürle iğne ile kuyu kazarcasına sütün ayrı ayrı küçük kaplara konulup tek tek aşılanması , bir sürü emek ve zaman kaybına sebep olmaktaydı . Ayrıca bu işleme şekliyle bir partide farklı kalitelerde ürünler elde edilmekteydi . bu işleme şekli artık günümüzde değişmiş olup, devamlı pastörize süt yapan tesisler gibi sürekli çalışan yoğurt fabrikalarıda kurulmuştur. Bu modern tesislerde : süt koyulaştırılmış süt katılmasıyla yada vakumda suyunun uçurulmasıyla arzulanan koyuluğa kolayca ulaşabilmektedir. Böylece sütün kazanlarda saatlerce ısıtılması masraf ve zahmetlerinden kurtulmuştur. Yine bu metotlarda ısıtma işleminin amacı , sadece zararlı mikroorganizmayı imha etmek olmuştur. Bu amaçla da ısı transfer irinin çok daha verimli olduğu pastorizatörler geliştirilmiş ve kullanılmıştır. Yine starter olarak, karışık olmayan saf starter kültürler kullanılmasıyla kalite standarttı sağlanmıştır. İnokule olan süt ambalaj metaryallerine doldurulduktan sonra, sıcaklığı sabit olan inkübasyon odalarında yoğurdun olması sağlanmıştır. Daha sonra soğuk odalarda yararlanılarak hem inkübasyon kontrol altına alınmış hemde yoğurdun kıvamı daha düzgün şekle sokulmuştur.

Bu şekilde modern tekniğin yoğurt işleme kapasitesi çok artmış ve her zevke uygun düşecek kalite ve aromada çeşitli yoğurtlar uygun ambalajlar içerisinde tüketiciye sunulur hale gelmiştir.

YOĞURDUN TARİHÇESİ

Yoğurdun ilk defa nasıl yapıldığına dair yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla beraber HZ.İBRAHİME melekler tarafından öğretildiğine bundan sonra baban oğula sır haline intikal ettiğine dairhikayelerde vardır. Eski türkçede yoğurt kelimesi bazen yoğurt bazen de yogrut şeklinde ancak sekizinci Y:Y dan sonraki metinlerde görülmektedir.

Yoğurt kelimesinin geçtiği utgarca kelimeler taklamakan çölünün kuzey doğusuna düşen bu günkü tufan karahoca (eski adı Hoçu) civarında bulunmuştur gezegenlere sunulması gereken kurbanlara yemek olarak gelince güneşe; süt ve lapa, aya ; yoğurtlu yemek, saturne; yeşil , kırmızı fasulye , ruhu gezegenine ; susam yemeği ve ballı yemek sunulmaktadır.

Ayrıca Maytrisimit adlı uygurca bir ikdidai tyatro unsurlarını havi eserlerde bir defa yoğurt kelimesi geçiyor cekennemdekiler bu eserde konuşturulur son derece canlı ve renkli cehennem tasvirleri arasında , cehennemdekilerden biri aynen şöyle demektedir; biz burada birbirimizin kafalarını yarıp beğnimizi yoğurt gibi yedik.

Kaşkarlı mahmut tarafından 10 asırda yazılmış bulunan Divanı Lügatı Türk ve balas gumlu Yusuf hacip tarafından Kutagu bilig adlı eserlerinde yoğurt kelime4sine bu günkü mana da rastlanmaktadır. Yoğpurdun avrupada yayılışyla ilgili ensari malumata fıransız tıp tarihinde rastlanmaktadır. 16. Asırda Fransa kırallarından 1. Fransua ateşli ishal hastalığına yakalanmıştır. Kıralın doktorlarının bütün gayretlerine rağmen iyi edememişler. Kıralın annesi Kanuni Sultan Süleymandan bir doktor istemiş. İstanbuldan Fransaya gemi ile gönderilen Türk doktor birlikte götürdüğü keçinin sütünü sağıp yoğurt yapara k kırala ilaç olarak yedirmiş kıral kısa bir tedaviden sonhra iyileşmiş ve yoğur da ebedi hayata sütün ismini vererek tıp talebelerinin bu harika ilacı öğrenmeleri için emir vermiştir.

Avrupa bihassa Amarikada yoğurda bulgar sütü adı verilmektedir. Bunun sebebi M.Grikoraff adında bir bulgar doktorun 19. Asrın sonunda İsviçrenin geneve şehrinde yaptığı araştırmada yoğurttaki laktobacillus bulgarıcus mikrobunu keşfetmesidir. Yoğurdun Avrupada esaslı olarak yayılması pasteur enstitusunde çalışan robel mukafatı almış bulunan rus bakteri oğlu Metchnökoff’ un ileri sürdüğü nazari sağlanmış dır. Metchnökoff yoğurdun bağırdsaklardaki kokutucu bakterileri öldürdüğü ve faliyetlerine mani olduğu için hayatı uzattığnı ileri sürmüş ve misal olarak Kafkasya balkanlar ve tükiyedeki uzun ömürlü insanların hep yıoğurtla beslendiği belirtilmiştir.

Avrupada bu suretle yayılan yoğurt amarikeya götürülmüştür. 1932 yılında Dr. J:M Rosell kendi adı ile kurduğu enstitüde yoğurt kültyürü yapmaya başlamı ştır.Holiwood sinema yıldızlarına beslenme uzmanı Dr . Gaylod Houser sağlık , gençlik ve güzelliğin muhafazası için yoğurt yenmesini tavsiye etmiş ve bu suretle yeni dünyada yoğut imali birden bire artmıştır.

Eski dünyadan Asya ve Afrika’da yoğurdun yayılışı Türklerin görüşleriyle birlikte olmuştur. Hindistan, İran, Mısır, Lapant, Icelant, İskandinavya ve moğalistan bu arada zikredilebilir. Çinde yoığurt yendiğini Marco Polo yazmaktadır. Mikroskobun mevcut olmadığı bir devirde mikroskopların faliyetiniş tes bit ve kontrol imkanı bulan Türkler çok önemli buluşları ile insanlığa hizmet etmişlerdir.

YOĞURDUN BİLEŞİMİ

Yoğurt, bileşimi yönünden süte fazla benzeyen bir süt ürünüdür. Diğer süt ürünlerinde sütün bileşimine katılan maddelerin miktarında , süte nazaran büyük bir değişiklik görülür. Halbuki yoğurttaki değişiklik pek fazla değildir, sütle yoğurdun bileşim farkı , yoğurdun ve kullanılan hammaddenin çeşidine göre : genellikle kuru madde ve süt şekerinde kendini gösterir. Sütün işlenmesi sırasında pişirilmesi veya konsantre süt ürünlei ile takviyesi sonucunda, yoğurdun kuru maddesi ve onu meydana getiren maddelerde şeker hariç , genellikle %5-10 oranında bir yükselme olur. Fermentasyon sonunda şekerin bir kısmı parçalandığından yoğurdun sadece şeker oranında bir azalma meydana gelir.

Buna karşılık şekerin parçalanması sonucu meydana gelen süt asidi miktarı yaklaşık 5 kat artmaktadır. Yoğurdun bileşimiyle ilgili veriler çok farklılık gösterir. Çünkü kullanılan hammadde ve işleme tekniğinin değişikliği birkaç değişik bileşimde yoğurtla karşı karşıya bırakmaktadır. Genel olarak şöyle bir bileşim tablosu verilebilir;

BİLEŞİM MİKTAR

SU 80-86

KURU MADDE 14-20

YAĞ 2-8

PROTEİN 4-8

SÜT ŞEKERİ 2-5

MİNERAL MADDE 0,8-1,2

ASİTLİK 0,9

YOĞURDUN BESİN DEĞERİ

İnsan diyetinde önemli bir yeri tutan yoğurdun kimyasal bileşimi üretimde kullanılan çiğ sütün bileşimine ve laktik asit fermantasyonu sırasında süt bileşenlerinde meydana gelen gelişmelere bağlıdır. Yoğurt yapımı sırasında sütün bileşimini etkileyen faktörler yağ ve kuru madde standardizasyonları ile ısıl işlemdir.

Kuru madde standardizasyonundan dolayı süt bileşenlerinin miktarı arttığından yoğurdun beslenme açısından önemi bir kat daha artmaktadır. Uygulanan ısıl işlem sonunda bazı vitaminlerin (C, B1, B6, B12 ve folik asit) miktarı azalmaktadır.

Laktik asit fermentasyonu esnasında süt bileşenlerinde görülen kimyasal değişmeler şöyle sıralanbilir laktoz içeriği azalmakta , oldukça fazla laktik asit oluşmakta, serbest peptit, amino asit ve yağ asitleri miktarı artmakta, bazı vitaminlerde azalır ve artışlar meydana gelmektedir. Yoğurdun kalori değeri, laktozun laktik aside dönüşmesine bağlı olarak %3-4 oranında azalmaktadır. Ancak laktoz intoleransı olan insanlar tarafından rahatlıkla tüketilebilen bir ürün niteliğini kazanmaktadır.

İnsan sağlığı açısından yoğurdun yaraları şunlardır;

Besin değeri süte göre daha yüksektir.

Önemli bir protein, yağ, vitamin, ve mineral madde kaynağıdır.

Fermentasyon sırasında laktozun bir kısmı hidrolize olduğu için sütü sindirmekte güçlük çekenler tarafından (laktoz in tolerans) daha rahat tüketilmektedir.

Sindirimi daha kolay olduğu gibi sindirim sistemini düzenleyici etkiye de sahiptir.

Yoğurt bakterileri antigonestik etkilerinden dolayı intestinel patojen ve saprofit organizmaların gelişimini in hibe etmektedir.

Kolestolü düşürücü etkiye sahip olduğu belirtilmektedir.

YOĞURDUN İNSAN SAĞLIĞI ve BESLENMESİNDEKİ ROLÜ ve ÖNEMİ

Yoğurt, zengin bir karbonhidrat(laktoz), protein, yağ, vitamin, kalsiyum ve fosfor kaynağıdır. Fermentasyon sırasında sütün , protein, yağ, ve laktozun oluşan kısmı hidrolizasyon nedeniyle sindirimi kolaydır. Ayrıca laktoz intolerans kişilerin tüketime elverişli, antitümör ve antikolesterolemik özellikleri bulunmaktadır. Laktik asit bakterilerinin ürettiği antibiyotikler ve antimikrobiyal meddeler insanları patojen M.O ‘lara karşı korumaktadır. Bu nedenle yoğurt, her yaş grubundaki insanın günlük, beslenmesinde bol ve ucuz bir şekilde yararlanabileceği fermente bir süt ürünüdür.

Yoğurt bakterilerinin faaliyeti sonucu B grubu bazı vitaminler, özellikle riboflavin (B2) sentezi oluşmaktadır. Yoğurdun önemli bir fonksiyonu da gıda azaltmakta görüyoruz. Bu gün bilindiği gibi batı dünyasında herkesin üzerinde hassasiyetle durduğu bir noktada da : kilo almamak, gençlik formunu muhafaza etmektir.

Bunun içinde kilo kazandırmayan, buna mukabil vücut zindeliğini muhafaza ettiren yiyecekler içinde rağbet görmektedir. Yapılan incelemeler, mükemmel ve kolay hazımlı bir yiyecek olan yoğurdun gıda azaltmada da iki önemli fonksiyonunu ortaya çıkartmıştır. Bunlardan birincisi yoğurdun doyurucu ve tatmin edici hassası, diğeride bağırsak hareketlerine tesir yapmasıdır. Mesela iki kilo sütü kolaylıkla içen bir kimsenin birbiçuk kilo yoğurdu güçlükle yediği denemelerle sabit olmuştur.

Yoğurdun gıda azaltmada kiikinci fonksiyonu bağırsak hareketlerine yaptığı tesiride görüyoruz. Bu husuta yapılan araştırmalar yoğurttaki süt asitinin bağırsak mukozasına tesir ederek bağırsağın peristaltik hareketi hafiflettiğini ve buda bağırsaktaki ifrazat ve elektrolik zaiyatını dolayısı ile gıda sarfiyatını azalttığını ortaya koymuştur.

Nihayet 13-01-1957 tarihinde Tokyo’ da açılan ve binlerce Japon bilim adamının katıldığı atom enerjisi konferansına sunduğu bir raporda Prof. Hsukehıhen Huguşi radyo aktivitelerin sebep olduğu hastalıkları tedavisi sırasında yoğurdun mükemmel bir önleyici ilaç olduğunu bildirmektedir. Prof. Huguşi insanlar ve fareler üzerinde yaptığı denemeler sonunda bu hususu tesbit ettiğini söylemiştir. Bir yıl müddetle atom ışınlarına maruz kalan ve bu süre için de yoğurdun daima esas teşkil etttiği yiyeceklerle beslenen kimselerde radyoaktivite hastalıklarının arızalarına rastlanmamaktadır. Prof. Göre yoğurdun içindeki müessir bir madde bu hususta organizmayı korumaktadır.

YOĞURDUN TÜRKİYEDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Binlerce yıldan beri Türk ülkelerinde işlenen yoğurt toplumumuzun beslenmesinde önemli yeri olan bir süt ürünüdür. Her çeşit sütten yapılabilmesi , basit kap ve usullerle her yerde herkes tarafından işlenebilmesi satış ve tüketimdeki kolaylıklar , onun Türkiye’nin en ücra köşelerine kadar yayılmasına sebep olmuştur. Bugün bir çok süt ürünleri tanımayan çevrelerimiz vardır. Ama yoğurdu veya onun sulandırılmış şekli olan ayranı bilmeyen mıntıkalarımız yok gibidir. Bu bakımdan yoğurt türkiyenin milli bir yiyeceği kabul edilir. Türk toplumu onu çok eski devirlerdn beri besleyici ve sağlığını koruyucu bir yiyecek olarak tanımış , çeşitlerini yapmış , hastalarını ve sindirim bozukluğu çekenleri onunla beslemiş , bazen sulandırarak ayran haline sokarak , ferahlatıcı bir içecek haline sokmuş , bazen torbalarda süzmüş tuzlamış, peynir gibi kahvaltıda kullanmış , bazen de suyunu bir hayli azaltarak , kışın bile ihtiyaçlarını karşılayacak elde hazır dayanıklı bir yoğut özü haline getirmiş ve uzun kış devresinde protein ihtiyacının önemli kısmını %65 gibi çok yüksek oranlarda protein ihtiva eden , bu değerli besinden sağlamaya çalışmıştır.

Yoğurtçuluğun hammadde yönünden d Türkiye’de ayrı bir önemi vardır. Bilindiği gibi Türkiye’nin süt ürünlerinde 4 tür hayvanın inek, koyun , keçi ve mandanın payı vardır. Bunlardan koyun keçi gibi küçük baş hayvanların sütleri bir çok süt ürünlerinin işlenmesine elverişli olmadıkları gibi , kuru madde miktarı da yüksek olduğundan içimlerde ağırdır. Halbuki yoğurt teknolojisinde kuru maddece zengin süt aranır, batı ülkelerinde olduğu gibi inek sütü kullanmak zorunda olan yoğurtçuluk tesisleri işleyecekleri hammaddeyi ya süt tozu veya koyulaştırılmış süt katmak veya uzun uzun pişirmek suretiyle kuru maddece zenginleştirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye nin ise kurumaddece zengin yoğurt için elverişli,küçük baş hayvan süt üretimi,toplam üretimin yarısına yaklaşacak bir düzey göstermektedir.

Yoğurt Türkiye’de yalnız sütten işlenen bir ürün değildir. aynı zamanda,hatta çok kere sütten daha geniş ölçüde sütçülük artıkları,özellikle yagsız süt,yoğurda veye ayrana işlenerek değerlendirilmektedir.

Ayrıca birçok mıntıkalarımızda,tereyağda da yoğurttan işlenmektedir. yani türkiyenin diğer önemli bir süt ürünü olan tereyağın yapılışında da yoğurdun önemli bir yeri vardır. yani yoğurt birçok mıntıkalarda tereyağcılığın ikinci bir hammaddesi durumundadır. bu çevrelerde süt önce yoğurda işlenir yoğurtta yarı yarıya sulandırılır ve yayıklanarak tereyağı haline getirilir. bu işlemde arta kalan ayran ,güneydoğu Anadolu’da işçiye verilmektedir ,para gibi mübadele aracı da olabilmektedir.

Bilindiği gibi Türkiye’de sütün doğrudan doğruya tüketimi çok düşük bir seviyededir. Şehir sütü enstitüsünün gelişmemiş olması ,halkın alışkanlığı, yıllık 4 milyar kilogramı bulan süt hasılatımızın büyük bir çoğunlukla süt ürünlerine işlenmesini zorunlu kılmaktadır. Memleketimizde süt ürünleri arasında da yoğurdun ayrı bir yeri vardır. Bu konuda devlet planlama teşkilatının süt ürünleri tüketim tahminleri, yoğurdun tür toplumunun beslenmesinde önemini açıklıkla ortaya koymaktadır. Bahir konusu teşkilatın süt ürünleriyle ilgili tüketim tablolarına öğrenildiğine göre, Türkiye de 1962 yılında nüfus başına tüketim:

Kilogram

Pastörize süt ………………………………….0.130

Kaşar peynir…………………………………..0.390

Beyaz peynir…………………………………..2.000

Tereyağı…………………………………………3.000olmasına karşılık

YOĞURT……………………………………….20.000 a ulaşarak

Diger süt ürünleriyle kıyaslanamayacak bir düzey göstermektedir. Diğer taraftan sütün tereyağını veya sade yağının işlenmesinde tek unsurdan yani yağdan yararlanılır. diğer önemli besin maddeleri, bu arada proteinli maddeler , süt şekeri , mineral maddeler ve bunlara bağlı olan vitaminlerin bir kısmı artıklara geçer. Peynircilikte de süt şekeri ve mineral maddelerin çoğu artıklarda kalır. Yurdumuzda üretim ve işleme , çok küçük çapta , dar imkanlar içerisinde yürütüldüğünden çoğunlukla artıklardan yararlanma mümkün olmamaktadır. Süt teknolojisinin en önemli görevi şüphesiz ,sütün hiçbir unsurunu israf etmemektir. Buda bugün için Türkiye’de sütün yoğurda işlenmesiyle gerçekleştirilebilmekte ve toplumumuz fazla yoğurt tüketmekle, içme sütü gibi sütün bütün değeri unsurlarından tam manası ile yararlanabilmektedir. Yoğurdun bu özelliğinin , teknik imkanları ,özellikle soğutma düzenleri yetersiz olan Türkiye de küçümsenmeyecek bir önemi vardır. Yoğurdun toplumumuzun sağlığını korumaktaki fonksiyonunu da unutmamak gerekir yoğurdun öteden beri bilinen bir çok hastalık bozukluk ve düzensizliklere karşı şifakar etkisi yanında bir sürü hastalık etkenlerine karşı antibiyotik niteliği yani hem bakteriyostatik hemde bakterisidi özelliği toplumumuzun sağlığının bozulmasında önemli bir faktör olmuştur ayrıca yoğurt işlenirken süt pişirildiğinden bu gün başta yağ ve peynir olmak üzere bir çok süt mamullerinde sık sık görülen hastalık mikroplarına yoğurttan hemen hemen rastlanmamakta ve yukarıda belirtildiği gibi imalatı takip eden devrede de fazla asit ve koruyucu maddeler bulaşmadan mütevelli tehlikeye en düşük seviyeye indirmektedir.

Yoğurt birçok besinlerin hazırlanmasında yararlanılan bir maddedir. Sarımsakla karıştırılarak bir çok yemeklere çeşni vermesi yanında tahıllarla karıştırılarak yapılan çorbalar bu arada Türk toplumunun en önemli besinleri arasında tarhananın yapılışında yoğurdun önemli bir yeri vardır. Yoğurt birçok bölgemizde pişirilerek yani ikinci bir işleme tabii tutularak daha dayanaklı bir şekle sokulur. Kış yoğurdu pişmiş yoğurt gibi değişik adlarla bu tip dayanıklı yoğurtlarda uzun kış devresinde bölgedeki halkın yoğurt ihtiyacının önemli bir kısmını karşılar Türkiye de işlenen yoğurt miktarı hakkında bilgimiz yetersizdir. Bu konuda verilen değerler hep kaba tahmin sınırını aşamamaktadır , gerek kürsümüzde yapılan tahminler ve gerekse devlet planlama teşkilatının verdiği değerlere göre 1962 yılında Türkiyenin yıllık yoğurt üretimi yaklaşık 600.000 ton civarındadırlar. Bunun aşağı yukarı ¼ ‘e yakını yani 130.000 tonu sanayi tesislerde işlenmekte geri kalanıda aile işletmesi içerisinde yapılmaktadır. Özellikle Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerimizde sanayi karakterdeki tesisiler süratle çoğalmakta ve bu şehirlerin gün geçtikçe artan isteklerini karşılamaya çalışmaktadırlar bu sebeple sanayi üretimi kısa bir zamanda gerek sayı gerekse kapasite bakımından çok artacağı muhakkaktır.

HAMMADDE (ÇİĞ SÜT)

Bütün süt ve ürünlerinde olduğu gibi yoğurt üretimindede hammaddenin özellikleri kaliteyi büyük ölçüde etkilemektedir. Bu nedenle yoğurda işlenecek çiğ sütün yoğurt üretimine elverişli özelliklere sahip olması gerekmektedir. Bu özellikleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Yoğurtta işlenecek süt temiz olmalıdır. İçerisinde toz, toprak , gübre ,sinek ve benzeri maddeler bulunmamalıdır.

Yoğurda işlenecek süt taze olmalıdır,sütün yüksek derecelere ısıtılması nedeniyle bu ısıya dayanabilmesi gerekmektedir.

Yoğurda işlenecek süt normal olmalıdır, kendisine has tat ve kokusu renk, kıvam , görünüş olmalıdır. Laktasyon sonu ve ağız sütleri ile kötü tat ve kokuya sahip sütlerden yoğurt yapılamaz.

Yoğurda işlenecek sütte süt hilesiz olmalıdır. Su , soda, nişasta katılmış yağı alınmış sütlerden kaliteli yoğurt elde edilemez.

Yoğurda işlencek sütte inhibitör madde bulunmamalıdır yani antibiyotikler, şap aşısı, herbidis maddeler deterjan ve dezenfektanlar prazervatif maddeler. Bu maddeler yoğurt oluşumu8nda görev alan mikroorganizmaların üremelerini durdurarak veya yavaşlatarak yoğurdun kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir.

Yoğurda işlencek sütlerde bakkteri yükü 1 ml de hiç koli bulunmamalı 0,1 ml de maya ve küf bulunmamalıdır.

Yoğurda işlenecek çiğ sfdütün yoğurt kalitesi üzerindeki etkisi şöyle sıralaya biliriz.

Sütün Yoğurdun Tadı ve Kokusu Üzerine Etkileri

hijyenik olmayan koşullarda sağılan tenmiz olmayan kaplarda taşınan sütlerin kötü kokuları yoğurttada hissedilebilir.

Değişik kokulara sahip yemlerin kokuları süte geçtiğinde yoğrttada bu yem kokulrı bulunabilir.

Çeşitli hayvan hastalıklarında sütün bileşimi değiştiğinde özellikle mastitisli sütlerden yapılan yoğurtlatrda tuzlu bir tat oluşur.

Lajktasyon başlangıcında ağız sütünde sütün bileşimi değiştiğinden dolayı acı bir tat oluşabilir.

Gecikmiş laktasyon sütlerinde aynı neden den dolayı yoğurtlarda tuzlu bir tat oluşabilir.

Yüksek bakteriyel içeriği olan sütlerden yapılan yoğurtlarda istenmeyen tat ve kokular oluşur.

Sütün Yoğurdun Kıvam ve Viskozitesi Üzerine Etkisi

Erken laktaswyon döneminde sütün kuru maddesi az olduğundan dolayı böyle sütlerden yapılan yoğurtların yapısı zayıf olur.

Laktasyonun sonunda isesüt yüksek kuru madde içeriğinden yoğurdun kıvamı daha iyidir.

Mastitisli antibiyotik ve prezarvetif maddeler içeren sütlerde yoğurdun kıvam ve viskozitesini olumsuz yönde etkler.

Sütün Yoğurttaki Asit Üretimine Etkisi

sütün bileşimindeki değişmelerin asit üretimi üzerine etkileri vardır sütün bileşimindeki değişmeler hayvanın berslnemesine bağlı olarak mastitis olaylarında ve temizlik maddelerinin kalıntıları çiğ sütün depolama koşullarına bağlı olarak oluşmaktadır.

Sütün Yoğurdun Mikrobiyolojik KaliteÜzerine Etkisi

yüksek bakteriyel içeiğine bağlı olan sütlerden üretilen yoğutların yoğurtların mikrobiiyolojek kalitesi düşük olur. Böyle yoğutlar dayanıksız olacağından dolayı çabuk bozulurlar.

Sütteki Antibiyotik Kalıntılarının Yoğurt Üzerine Etkisi

Hayvanların tedavisi amacıyla sık sık yararlanılan penisilin sitrettomisin gibi antibiyotikler hayvanın sütüne geçerek süt asidi bakterilerinin faaliyetlerini güçlendirtmekte ve hatta belli bir konsantırasyondan sonra inhibe atmekte aktivitelerini tamamen durdurmaktadır. Dolayısı ile fermente süt ürünlerinde yetersiz asit üretimine sebeb olarak düşük kaliteli hatta bozuk ürün elde edilmesiine yol açmakta ve sonuçta ekonomik açdan önemli kayıplar meydana gelmektedir.

Antibiyotiğin çeşidine ve sütteki miktarına bağlı olarak bazen yoğurt üretimi hiç gerçekleşmemktedir.

Yoğurt bakterileri üzerinde en etkili antibiyotik penisilindir. Yoğurt yapimi için gerekli olan Lb.bulgariccus ve Str cocus termopilus bakterileriantibiyotiklere karşı son derece duyarlıdırlar.

Ekonomik kayıplardan kurtulmak için :

Yoğurt üretiminde antibiyotiksiz süt kullanılmalıdır.

Yoğurt üretiminde penisilin kalıntılarını inaktive edebilmek için süte penisilinaz yada bunu üretebilen mikroccus sujları ilave edilmeli.

Isısya dayanıklı antibiyotiklerin yıkımlanmasını sağlayacak sıcaklık ve zaman normları seçilmeli .

Starter kültür üretiminde antibiyotiklere dayalı kültür sujları kullanılmalı .

KLARİFİKASYON

Klarifikasyon süt işlemedeilk işlem basamağıdır. Ilk olarak kaba süzgeçlerden geçirilen süt görünen kirlerden arındırılır. Daha sonra temizleme seperatörlerine gönderilir. Klarifikasyon işleminin amacı : sütten lökositleri , hücre ve epitel parçalarını , kir maddelerini uzaklaştırmaktır. Bu işlem , klarifikatör adı verilen santrafujlü temizleme sparatörlerinde ve standart süt separatörlerinde yapılır.

YAĞ STANDARDİZASYONU

Yağ yönünden standardizasyon gerçekleştirilirken önce çiğ sütteki yağ oranı belirlenir. Belirlenen bu değer yoğurtta istenen yağ oranı ile karşılaştırılır. Öncelikle sütün yağı krema separatörlerinden geçirilerek ayrılır ve çeşitli yöntemler kullanılarak yağ standardizasyonu gerçekleştirilir.

Bu yöntemler:

Süt Yağının Tanklarda Ayarlanması : bu standardizasyon aşağıdaki şekilde yapılabilir ;

yağsız süte krema ilavesi

yağsız süte yağlı süt ilavesi

yağlı süte yağlı süt ilavesi

yağlı süt ile yağsız sütün belirlenen miktarlarda karışımı

Süt Yağının Direk Standardizasyonu : yağsız süt ile kremanın kısmı olarak karışması ve fazla kremenın ayrılması ile gerçekleştirilir.

Buda iki şekilde yapılmaktadır:

elle kontrol

otomatik standardizasyon

Elle Kontrol :bu tip standardizasyon daha küçük küçük işletmelerde kullanılır. sütün yağ oranının tam ayarlanması için önceden bir depolama tankı içinde yağsız süt yada krema ilavesiyle yağ belirli bir değere getirilir.

Bu sistemde yağsız süt çıkış basıncı , kremanın ve sütün yağ içeriği ile yeniden eklenecek kremanın akışı bilinmeli .

Otomatik Standardizasyon : bu standardizasyon sürekli olup büyük işletmeler için uygundur. Iki yöntem kullanılmaktadır:milikotestler de her 20 sn de yağ içeriği sürekli ölçülür ve süt içinde ihtiyaç duyulan yağı elde etmek için MTC (milikotestler kontrol ) kontrol edici yağ ve yüksek yağ araasındaki oranı düzenler.

Diğer sistem ise, kremanın yağsız süte ilavesi için akış kontrol ünüteleri ve süt içinde yağın en iyi standardizasyonu için ayarlayıcı vanalar, kremada yağ içeriğinin sürekli ölçülmesi için yoğunluk kontrollerini yapısında bulunduran bir sisitemdir.

Yağ Standardizasyonunda Yapılan Hesaplamalar:

Sütteki yağ oranı yoğurtta istenenden düşük ise : süte krema ilave etmek gerekir. İlave edilecek krema , miktarın pearson karesi yönteminden yararlanılarak hesaplanır.

Sütteki yağ oranı yoğurtta istenenden yüksekse: sütten krema çekilir yada süte yağsız süt ilave edilir.

KURUMADDENİN STANDARDİZASYONU

İstenilen kuru maddenin sağlanabilmesi için aşağıdaki işlemlere başvurulur.

Vakumda suyun azaltılması.

Mebran filtrasyon ile suyun azaltılması.

Süt tozu veya süt konsantıratı ilave edilmesi

Peynir suyu tozu ilavesi.

VAKUMDA SUYUN AZALTILMASI

Buharlaştırma ile suyun azaltılması basınça altında gerçekleştirilir. Bununla düşük buharlaştırma sıcaklığında sütün muamelesi ve düşük enerji yüksk randıman sağlanmaktadır. Sütün koyulaştırılmasında yararlanılan tesislerin bölümü ve çalışma sistemi gösterilmiştir. Yoğurda işlnecek sütün evaparasyonunda genellikle %10-25 arasında suyun ayrılması sağlanır. Bu koyulaştırma işlemi yoğurdun kalitesi açısında n iyi sonuç vermektedir eveparasyonla sütte oluşan değişiklikler şunlardır:

Sütteki kalsiyum kazeinat fosfat kompleksi etkilenmekte ve misillerin optimal sitriktürü kazanmasıyla yoğurdun kıvamı artmakta ve tat iyileşmektedir.

Sütte kuru madde oranı artmaktadır. %10 luk evaparasyon %1-3 lük sütozu ilavesine eşit etki yapmaktadır.

Sütün titrasyon asitliği artmaktadır.

TABLO : vakumla çalışan tesislerin bölümleri ve çalışma sistemleri

Tesisin bölümleri Yapısı Çalışma durumu

1. Denge tankı Silindirik şeklinde Monte edilen şamandıra

şamandıralı. Subabı geçişin debisini

ayarlar. Böylece sabit bir

sıvı seviyesi bulnur.

2. Süt pompası dairevi pompa

3 çıkışlı süttü plakalı ısı değiştiricilere gönderir.

3. Plakalı ısı değiştirici a.ön ısıtma pompa ikiden gelen sütü

b.ısıtıcı ön ısıtıcı vakum tankından

c.soğutucu gelen buharla yaklaşık 65 C

kadar ısıtılır ve ısıtıcıda taze buharla 100 C kadar ısıtılır. Soğutucudan vakum tarafından gelen süt 40-45 C kadar soğutulur.

4. Vakum tankı Slindirik Isıtıcıdan gelen süt tankın

Çift cidarlı içinde geniş bir yüzeye yayı

Çelik tank. Lır. Burada suyun bir kısmı

buharlaşır ve tankın üst parçasından buhar uzaklaştırılır. Buhar bundan sonra ön ısıtıcıya gider ve kondansatör de yoğunlaşır, koyulaştırılmış süt bir boru üzerinden tank dibine geçer.

Konsantrat dairevi bu koyulaştırılmış sıvıyı çe

Pompası pompa ker ve büyük bir bölümünü geri ısıtıcıya arta kalan kısımı soğutucuya basar.sıvının bir kerede geçişinde arzu edilen alışılmış yoğuluğa erişilemeyeceği için onun ısıtıcı vakum tankı konsantrat pompası ısıtıcı geçişi kontrol edilebilir. Arta kalan buhar kondanse eder.

6. kondansör arta kalan buharı kondanse eder.

7. Vakum pompası sıvı devir buharı ısıtıcı ve kondansötö

daim pompası. r üzerinden vakum tankından çeker ve vakum tankında mutlak sıvı 0,3 barlık bir basınç meydana getirir.

8. ayarlama musluğu geçiş muslukları gelen ve giden süt miktadlarını ayarlar.

9. üç yollu vana tesisin çalışmaya başlamasında ve kimyasal

temizlik sıvısında sıvı ön denge tankına geri gidecek şekilde ayarlanır.

ÖRNEK: Saatteki su buharlaştırma kapasitei 260 kg olan bir tesiste %2,5 yağlı ve 1,032 g/cm3 özgül ağırlık kaç kg sütün 1 satte özgül ağırlığı 1,038 getirilebilir.

ÇÖZÜM:

önce halenke ve möslingere verilmiş olan formulle özgül ağırlık veyağ oranından yaklaşık kuru madde oranı hesaplanır.

Tm= 0,25 (5x fm + ld )

Tm= toplam kuru madde

Ld= lakdodansimetre derecesi

Fm= sütün yağ oranı

Sütün başlangıçtaki kuru maddesi Tm1=0,25 (5 x 2,5 + 32) Tm1 =11,12

Sütün buharlaşmadan sonraki kuru maddesi

Tm2= 0,25 (5 x 2,5 + 38) Tm2 = 12,62

Tm1 = 1,32 g/ cm3 özgül ağırlıktaki sütün kuru maddesi = %11,62

Tm2= 1,38 g/cm3 özgül ağırlıktaki sütün kuru maddesi =%12,62

her iki kuru maddenin farkının bulunması.

Tm1- Tm2 = Kuru madde farkı

% 12,62 - % 11,12 = %1,50 yani süt kuru maddesi buharlaştırmada % 1,5 oranında artacak demektir. Kuru maddede % 1,5 artış sağlamak için bu oranın kaç kg sütte bulunduğu hesaplanırsa;

100 kg sütte 11,12 kg kuru madde varsa

x kg sütte 1,5 kg kuru madde vardır.

X = 13,50 kg

100 kg kuru maddesi ayarlı süt için 100+13,5 =113,5 kg süt gerekmektedir. Yani %1,5 kuru madde artışı için 113,5 kg sütün suyu uzaklaştırılarak 100 kg süte indirgendiğinde kuru madde de istenen artış sağlanmaktadır.

260kg/ saat kapasiteli tesis için mümkün olan süt miktarı aşağıdaki gibi hasaplanır :

113,5 kg sütten 13,5 kg su uzaklaştırılırılıyorsa

x kg sütten 260 kg su uzaklaştırılır

x = 2185,9 kg

tesiste 2185,9 kg sütün kuru maddesi 1 saatte ayarlanabilmektedir.

MEBRAN FİLTRASYONU İLE SUYUN AZALTILMASI

Burada ya toplam mebran filtresiyle zengin leştirilir, ya da yalnız süt proteini arttırılır. bu metodun avantajı süt bileşenleri denatüre olmaz ve çok iyi bir randıman elde edilir.

Hifer filtrasyon (HF) : Reverse Osmasis – Ters Osmoz

Bu yöntemle yağsız süt ve peynir suyunun konsantrasyonu sağlanmaktadır. İşlem basınçlı filtrasyon işlemidir. Seluloz asedattan yapılmış veya yüksek polimor metaryalden oluşan yarı geçirgen mebran kullanılır. Memranın özelliği belirli özellikteki molokülleri geçirmesi ve diğerlerini tutmasıdır. Bu memranlar su moloküllerini geçirmekte, diğerlerini tutmaktadır. Bu yöntemde düşük sıcaklıkla 30- 40 atu luk basınç uygulanmaktadır. Son yıllarda bu işlemden yararlanarak yağsız süt %15 kuru maddeye kadar yoğunlaştırılarak yoğurt imalatında veya diğer mamullerde kullanılmaktadır. Hiper filtrasyondan geçirilmiş konsantratın bileşimi ; kuru madde %14,7 , protein %5,4, laktoz % 7,2 ve mineral maddeler %1,1 dir. Bu konsantratın kuru madde oranını ayarlamak mümkündür. Konsantrat krema ile standardize edilip, homojenize ve pastorize edilip soğutulur, kültür katılarak inkübasyona bırakılır. Belirli bir süre sonun da soğuk depolara alınır.

ULTRAFİLTRASYON

Ultrafiltrasyon yeni bir yöntemdir, yağsız süt ve peynir altı suyunun protein oranını artıran, konsantre haline getiren bir işlemdir. Burada basınçlı bir filtrasyon söz konusudur. Yarı geçirgen bir mebrandan yaralanılır. Memranın yapıldığı madde seluloz asedat gibi yüksek polimer maddelerdir. Ultrafiltrasyonla su, laktoz, mineral maddeler mebrandan geçmekte ve proteinler, yağlar tutulmaktadır.

Düşük sıcaklıklarda 3-8 atü lük basınç uygulanmaktadır. Bu işlemle elde edilen konsantratın bileşimi; kuru madde %12,6, protein %6,8, laktoz %4,9, mineral maddeler % 1 ‘dir. Ultrafiltrasyon ile protein oranı istene oranda ayarlanabilmektedir. Bundan sonra gerekli işlemler yapılarak yoğurt elde edilmektedir.

ÖN ISITMA

Temizlenerek yağ ve kuru madde standardizasyonu yapılmış sütler homojenizasyon işleminden önce bir ön ısıtmaya tabi tutu_

lurlar. Çünkü homojenizatörde yağ küreciklerinin tam olarak parçalanabilmesi için ,süt yağının eriyebileceği ısının üzerinde bir sıcaklılk derecesine ihtiyaç vardır. Bu nedenle sütün homojenize edilebilmesi için 60-70 C’ler arasında bir ön ısıtmaya tabi tutulması gerekir.

HOMOJENİZASYON

Homojenizasyon işleminde amaç öncelikle büyük yağ globüllerinin parçalamasını sağlamak böylelikle süt içerisinde emülsiyon halinde bulunan yağ globüllerinin yoğunluk farkı nedeni ile yüzeye çıkması ve bir araya gelerek kümelenmesi yani sütün kaymak bağlaması önlenmektedir. Süt içerisindeki yağ globüllerinin çapları doğal olarak ortalama 0.5-1 mm arasında değişir. Homojenizasyon işemi yagın süt içerisindeki dağılımında önemli değişiklikler meydana getirir. Bu değişiklik geniş yüzey alanına ve yüzey aktivitesine sahip çok sayıda küçük yağ globüllerinin meydana gelmesi ile oluşur. ayrıca kazein misillerinde ve sütün diğer unsurların dada Homojenizasyon işleminde değişmeler olur ve ürünün yapısında diğer özelliklerinde büyük ölçüde önemli gelişmelere yol açar.

Karışmayan iki sıvının çalkalanması sonucu meydana gelen karışıma emülsiyon denir. bu karışım kendi haline bırakıldığında yeniden iki faz oluşur. emülsiyon oluşturan sıvılar ya sürekli veya sürekli olmayan faz durumuna göre iki ayrı emülsiyon şeklinde bulunurlar. Bu duruma örnek olarak su damlacıklarının yağ içerisine dağılmasından oluşan su-yağ emülsiyonu ile sürekli faz oluşturan serum içinde yağ taneciklerinin dağılmasından oluşan yağ-su emülsiyonu gösterilebilir.

Emülsiyon oluşturan sıvılar bir süre sonra kendi haline bırakıldığında birleşerek birbirinden ayrılırlar. Emülsiyonun uzun süre bozulmadan kalması için fiziksel veya kimyasal önlemlerin alınması gerekir. Örneğin emilgatör denilen maddeler ilave edilerek emülsiyon uzun süre muhafaza edilebilir. Diğer bir yol ise sürekli olmayan fazın ayrılma hızı, tanecik çapının karesiyle doğru orantılıdır. Bu açıklamalara göre Homojenizasyon;süt içerisinde emülsiyon halde bulunan ve sürekli olmayan faz oluşturan yağ globallerin daha küçük parçalara bölünerek yağın daha satabil hale getirilmesi diğer bir ifade ile emülsiyon çapındaki yağ taneciklerinin sıvı faz içindeki doğal sadimentosyunu durdurmak veya yavaşlatmak amacıyla yapılan mekaniksel bir işlemdir. bu nedenle “ sıvıların kompozisyonunu belirlemesi” şeklinde tarif edilmektedir. faz ayrımı genellikle süt, koyulaştırılmış süt ve kremalarda depolama süresince yüzeyde kaymak bağlama şeklinde ortaya çıkmaktadır. Homojenizasyon işlemi ile yağ iyi bir homejenizasyonda : Homojenizasyon etkinliğinin (HE )

10dan daha küçük bir değerde olması gerekir.

Homojenizasyon işlemi ile sütte meydana gelen değişmeler

Süt memede sentezlenirken , yağ taneciklerinin çevresi proteinfosfolipit kompleksinden oluşan 5-10 mm kalınlığında bir zarla kaplanır. Bu zar kompleksi alkali fosfataz ksantindehidraz gibi enzimlerle bazı iz elementleri içerir . bu zar emülsiyon edici maddelerin özelliklerine sahip olup yağ taneciklerinin biraraya gelmesine mani olur.diğer bir ifade ile yağ globalleri kaymak tabakası içinde orijinal formlarını korurlar ve daha büyük yag globülleri orijinal formlarını korurlar ve daha büyük yağ tanecikleri haline dönüşmez yağı ve dolayısıyla sütü stabil tutarlar. Ancak homejenizasyon işlemi bir taraftan yağ tanecikleri hacmini küçültürken diğer taraftan zarın parçalanmasını trigliseritlerin dışarı çıkmasını ve ara yüzey geriliminde artışlara neden olur. Fakat homojenizasyon sırasında sütün ısıtıldığı sıcaklık derecesi ve globül etrafındaki zar yağ globülleri bir araya gelerek tereyağı oluşumuna engel olur. çünkü yüzey aktif maddeleri adsorpsiyonla çok suratli bir şekilde yani bir zar meydana getirirler. yeni oluşan zar için parçalanan büyük taneciklerin zarını oluşturan maddeler yeterli gelmez ve ilk planda serum proteinleri devreye girer. Ancak bu zarların yeniden oluşmasında %25 gibi oldukça önemli oranda kazeininde kullanılması söz konusudur. Böylece ara yüzey gerilimi tekrar düşer. Bu yeni emülsiyon homojenizasyon dan sonra stabildir. homojenize edilmiş sütteki yağ taneciklerinin sayısı homojenize edilmemiş süte oranla 10 000 kat daha fazladır. Bunun sonucunda süt serumu ile yağ tanecikleri arasındaki uzaklık azalmış olur. Eğer homojenize edilen sütün yağı fazla ise yağ tanecikleri arasındaki mesafe az olacağından taneciklerin bir araya gelerek kümeleşme tehlikesi belirir. Homojenize edilen sütün yağ oranı düşükse tanecikler arasındaki mesafe fazla olacagından bileşme için gerekli süre uzayacak ve bu arada yeni zar oluşması tamamlanacağı için gerekli süre uzayacak ve bu arada yeni zar oluşması tamamlanacağı için kümeleşme tehlikesi olmayacaktır. Kazein misillerinde meydana gelen deformasyonlare, peynir teknolojisi ve fermente süt mamulleri açısından yararlı olarak kabul edilir.çünkü deforme olan kazein daha yumuşak bir pıhtı meydana getirdiğinden sindirimi daha kolaydır.

HOMOJENİZASYONUN YARARLARI

Homojenizasyon işlemi ile yağ globülleri çaplarının küçülmesi sonucu globüllerin dış yüzey alanlarında büyük bir artış olur. Yüzey artışı yağ globüllerinin bir araya gelmesini engellediği gibi ışığı yansıtma yeteneğinin artmasına neden olur. Bu durum sütte bazı olumlu fiziksel değişmeler meydana getirir. bu değişmeler şu şekilde sıralanabilir:

Süt yağının üniforma dağılımı sağlanır. yağın üst yüzeye toplanması engellenmiş olur.

Sütün viskozitesinde düzelme olur.

Sütün rengi biraz daha beyaz algılanır.

Yağ globülleri daha küçük parçalara bölündüğü için yüzeyde önemli ölçüde artış olduğundan süt daha lezzetli algılanır.

Aynı nedenle süt yağı daha kolay sindirilir.

Bu değişiklerden en önemlisi sütün yüzeğinde bir kaymak tabakasının meydana gelmemesidir. Bunun nedeni küçük parçalara bölünen yağ donelerinin bir araya gelmelerinin zorlaşmasıdır. Çünkü sütte bulunan euglobulin, yağ globallerinin bir araya toplanmasında rol almaktadır. Homojenizasyon işlemi sonunda euglobulinin bu özelliği kaybolur. Daha doğrusu yağ globullerinin sayısı o kadar artmıştırki ortamda ki euglobulin miktarı bunları bir araya toplamaya yetmez. Diğer taraftan homojenizasyon işlemi sonucu, euglobulin belli ölçüde denature olur. Denaturasyonunun da kaymak bağlamayı önlediği bilinmektedir. Nitekim 82 0C sıcaklıkta 10 dk ısıl işlem uygulanan sütlerde euglobulin denature olması nedeniyle, kaymak bağlamanın zorlaştığı bilinmektedir. Süt yağının bu şekilde dağılması sütün duysal özelliklerini olumlu yönde etkiler ve süt daha lezzetli olarak algılanır.

Homojenizasyon işlemiyle sütün viskozitesinde de hafif bir artış görülür. Bunun nedeni homojenizasyon sonucunda yağ yüreğinin artması sonucu, yağ globülleri daha fazla protein adsorbe ederek, protein parçacıkları hareket kabiliyetlerini kaybetmekte ve sonuç da viskozite de artış olmaktadır. Nitekim yağı alınmış sütler de homojenize edildiğinde viskozitede bir artış olur. Viskozitenin artması sütüün kalitesini olumlu yönde etkiler.

Homojenizasyon sonun da sütün sarımsı beyaz rengi, daha beyaz algılanır. Bunun nedeni, miktarı çok fazla artan süt yağı globüllerinin dispersif biçimde süt içinde yayılmalarıdır.

Normal olarak süt ısıtıldığı zaman : bünyedeki süt yağı, albumin, globulin ve trakalsiyum fosfatın etkisiyle, sütün üst yüzeyinde süt yağının %20-%60 ‘lık bölümünü içeren ince bir film tabakası oluşur. Bu tabaka pek çok tüketici tarafından , ama özellikle çocuklar tarafından pek istenmez ve genellikle atılır. Geride kalan sütün tadı biraz yavanlaşır, oysa sütün homojenize edilmesi durumunda söz konusu bu tabaka ya hiç meydana gelmez veya çok zayıf olarak kendini gösterir böylece parçalanmış yağ globülleri süt içerisinde dağılmış halde, sütün daha lezzetli algılanmasına naden olur bu durum homojenize süt için olumlu bir sonuç olarak kabul edilir.

Homojenize sütün yağ taneciklerinin çapı, kadın sütünün çapına yakındır. Aynı şekilde homojenize sütün pıhtılaşma özellikleri arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu özellikleri sonucu midede daha çabuk parçalanır ve mideyi kısa sürede terkeder. Bu nedenlerle homojenize sütün sindirimi kolaydır. Ancak bu özellikler homojenize sütün fizyolojik değerinde olumlu ve olumsuz herhangi bir deüişiklik meydana getirmez.

Bunların dışında sütün ozmotik basıncında azalma, yüzey geriliminde artma ve donma noktasında çok az bir düşme görülür. Diğer taraftan homojenize sütlerde peynir mayası ile pıhtılaşma süresinde bir kısalma meydana gelir. Pıhtı daha yumuşak olur ve parmaklar arasında daha çabuk ufalanır. Bu durum peynir teknolojisinde bir avantaj olarak görülür.

HOMOJENİZASYONUN ZARARLARI

Homojenizasyon işlemi sütün kimyasal yapısında bazı olumsuz değişikliklere neden olur. Bu değişmeler şu şekilde sıralanabilir.

Lipolitik değişikliklere neden olan mikrobiyal lipaz, temas edeceği yüzey arttığı için daha etkili olur.

Güneş ışığının etkisi daha fazla hissedilerek ransit, sabunumsu veya oksidasyon tadı gibi tat bozuklukları meydana gelir.

Isıya karşı stabilitede azalma olur. Bu durum özellikle yüksek ısı uygulaması gerektiren ürünlerde sorun yarattığından, bu gibi ürünlerde homojenizasyon işlemi sterilizasyondan sonra yapılmalıdır. Aksi takdirde uzun depolama sırasında şişe veya kutu diplerinde tortu oluşabilir.

SÜTÜN ISITILMASI

Yoğurt yapabilmek için sütün ısıtılması hatta kaynatılması zorunludur. Bu zorunluluk:

Sütün pastörizasyonunda esas olan patojen mikropların yok edilmesi,

Yoğurt mayasının çalışmasını kolaylaştırmak ve hızlandırmak , aynı zamanda maya ile sağlanmaya çalışılan homojen bir tat ve aromayı elde edebilmek maksadıyla sütte mevcut diğer mikroorganizmaları yok etmek veya azaltmak ,

Yoğurun dayanıklılığını arttırmak,

Yoğurt için lüzumlu kuru maddeyi sağlayabilmek üzere fazla suyu uçurup sütü koyulaştırmak,

Isıtılması esasında sütte erimiş mevcut erimiş oksijeni uçurmak , yoğurt bakterileri üzerindeki tok sik etkiyi hafifletmek ,

İnkübasyon için gerekli ısıyı önceden sağlamak ve mayaların derhal gelişmeye başlamalarına fırsat vermek , amacıyla uygulanır.

Yoğurda işlenecek sütün ısıtılması 3 açıdan incelenebilir.

halk sağlığı açısından :

Patojenlerin imhası

Diğer mikroorganizmaların redüksiyonu

Teknolojik açıdan:

yoğurda işlenecek süt ısıtıldığında mikroorganizma sayısındaki redüksiyon fajların ortadan kaldırılması, enzimlerin inaktifasyonu sonucunda yoğurdun kalite muhafazası geliştirilmiştir.

Sütün yoğurt kültürü için daha uygun hale getirilmesi ısıyla şöyle sağlanmaktadır.

yoğurt kültürlerinin gelişmesine takviye edecek maddelerin oluşması örnek: formik asit oluşturur.

Sütün redoks potansiyeli düşüyor.

ısı işlemiyle serum proteinlerinin denatrasyonu sağlanmış olur buda

kıvam ve viskoziteyi geliştirir , su salma önlenir.

sütün pıhtılaşma süresi kısalır. Soğutmaya hemen geçilir ve inkübasyon sonrası artışı önlenmiş olur.

Antioksitatif özelliklerin ortaya çıkması.

Sağlana yarar: yağ oksidasyonunun önlenmesi özellikle uzun depolama süresi geçecekse önemlidir.

Beslenme açısından: sütün ısıtılmasıyla serum proteinleri denature olur. Denature olan proteinler daha kolay hazım olurlar kazeinin daha kolay pıhtı oluşturması sağlanıyor.

İşlenecek yoğurt tipine göre arzulana serum proteinlerinin denatrasyonu farklıdır. Örneğin : tabi yoğurt işlenecekse sütün kuru madde oranı % 12 civarındadır. Bu taktirde serum proteinleri denatrasyonu fazla olması arzulanır buna karşılık kuru madde oranı % 14 ve daha fazla olan sütten sade ve meyvalı yoğurt işlenecekse serum proteinlerinin denatrasyonu biraz daha az tutulabilir. Kısaca : işlenen sütün kuru madde içeriğine göre serum proteinlerinin de4natroayonunun yüksek veya az olmalıdır. Kuru madde oranı düşükse serum proteinleri denatrasyonu fazla olur.

Türkiye’de bugün yeni kullanılan birkaç tesis bir tarafa bırakılırsa , yoğurt imalinden sütün ısıtılması birinci yolla yapılır. Yani daha önce basit muayeneden geçen süt süzülerek kazanlara alınır. Bazen çevremizde pala olarak adlandırılan tahta yatsı sopalarla karıştırılarak pişirilir. Pişirme işi çok kere 1,5 –2 saat sürere başka bir hammaddenin sulukluk derecesine ve işlenecek yoğurdun özelliği olmak üzere bir çok faktörler bu süreyi de etkiler. En ilkel bir pişmiş şekil olan usul ısıtmanın yeterliliği bazı basit deneylerle anlamaya çalışılır. Bu arada palanın çıkardığı sesle tırnak üzerine alınan süt köpüğünün dayanıklılık durumu incelenir. Bu hususta tabiatı ile en salim yol pişmiş sütün kuru maddesine bakmaktır. Genellikle 1,040 özgül ağırlığında pişmiş bir süt uygun kabul edilir. Ayrıca sütün pişirilmesi esnasında kazanın dip tutmaması , süte toz , toprak, haşarat düşmemesine ,is tadının ve kokusunu sinmemesine çalışır. Sütün açıkça kazanda ısıtılması zararlı mikroorganizma itilafı yanında süt suyunun önemli bir kısmının buğulaşmasına neden olur. Bu hal kuru maddece noksan sütlerden daha kıvamlı bir yoğurt yapabilme imkanı sağlar başka bir deyimle ısıtmasının ikinci amacını gerçekleştirse de randımanı bir miktar aşağı yukarı % 20 oranında düşürür. Diğer taraftan bir haylide zaman enerji kaybına da yol açar. Randımanın düşüklüğü kıvam ve kalite üzerinde faz la durulamadığı hallerde kazan sütünün buğulaşacak kadar su katma suretiyle telafi edilebilirse de basit bir işlemin yani ısıtmanın ine ile kuyu kazarcasına saatlerce sürmesi , hem gündüzün işleme tekniğine uygun düşmemekte işletmenin kapasitesini pek sınırlı bir hale sokmakta ve hemde sütün bünyesinde arzulanmayan bazı bu arada besin değerinin azalmasına yol açmaktadır. Bu sakıncaları iyi bilen bazı yoğurtçuluk tesisleri işletmeleri otomatik ve seri iş yapan düzenlerle donatmışlar bu arada ısıtmayı içerisinde karıştırıcısı bulunan ve buharla ısının pastörize süt kazanlarında yaparak bu işi daha kolay ve emin hale sokmuşlardır. Batı memleketlerinde ve Türkiye’nin ve Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerinde yeni kurulan bazı tesislerde görünen ve yüksek derecede pastörizasyon şeklinde yapılan bu ısıtma süt tesislerine göre değişmekle beraber 85-90 C de 30 dk bırakılmalıdır. Son yıllardaki çalışmalar ham maddenin ısıtılmasında uygulanan ısısının daha önce açıklanan fonksiyonları yanında yoğurt mayasını faailyetine yardımcı olacak bazı maddelerin teeşekkulundede rolü olduğu göstermektedir.

Ashton T.R ‘nin belirttiğine göre yüksek ısının süt bünyesinde meydana getirdiği bazı degişiklikler ve parçalanmalar sonucu ortaya çıkan bazı maddeler bu arada sülf idlerle bazı amino asitler ve bazen denildiği gibi mayayı geliştirici faktörler teşekkülü için en elverişli ısıtma sonucu 85 C ‘de 5 dk veya 90 C de 3 dk.yourt imalinde genellikle belirtilen süre biraz aşılmakta ,yarım saat geçmemek şartıyla 15-30 dakikalık ısıtma normal sayılmaktadır.

Yukarıdaki belirtilen şekilde sütün yarım saatten daha az bir süre içerisindeki ısıtılması bir taraftan imalathanenin çalışma hızını arttırarak,diğer taraftan kazan sütü ile mamul madde arasındaki bileşim farkını azaltarak,faaliyeti daha randımanlı hale getirirse ve kuru madde zayıf suyu ham maddenin bu arada laktasyonunun bazı devrelerdeki inek sütlerinim kıvamlı bir yoğurda işlenmesi mümkün olmaz. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için modern işletmeler evvelce denildiği gibi sütün saatlerce ısıtarak fazla suyu buğulaştırmak yerine düşük kuru maddeli süte süttozu koyulaştırılmış süt ,krema vs.. gibi konsantre süt ürünleri katarak su miktarını normal seviyede indirmeye çalışmaktadır. Bu yola başvurulduğun da katılacak konsantre ürününün özellikle bu arada fazla kullanılan süt tozlarının iyi kalitede olması ve hele suda erime niteliklerinin ve üstün olması gerekir. Ham maddeyi takviye etmek daha geniş bir tanımla onu standardize etmek için süt tozu ve diğer maddelerin katılması işlemi süt ılıkken yapılır. Örneğin süttozu katılacaksa kazandaki süt 30-40 C iken süt tozu sütün yüzeye serpilip ve kuvvetle karıştırılarak erimesi temin edilir.

Sütün ısıtılması işleminde göz önüne alınması gereken bir hususta onun homejenizasyonudur. Bugün batı memleketlerinde yoğurt yapımında homejenizasyona daha geniş ölçüde yer vermektedir.

Bilindiği gibi sütçülükte homojenizasyon sütteki yağ taneciklerini kuvvetli bir basınç altında parçalayarak, sütün ve ondan işlenecek mamul maddelerin üste fazla kaymaklı altta yağsız bir durum almamalarını yani homojen bir durum almalarını sağlayan bir işlemdir yoğurda işlene süt özellikle uyuşma devresinde saatlerce beklediğinden yağ yüzeyine toplanmakta veya mamul maddenin alt ve üstünde kalite farklılığına yol açmaktadır. Bu mahsuru önlemek için bu gün modern yoğurtçulukta yağlı kuru madde işlendiğine sütler homojenize edilmektedir. Sütün homojenize edilebilmesi için onun 60 C‘e kadar ısıtılması yağ taneciklerinin ısıtılması gerekmektedir. Bu sebeple homojenize edilecek sütlerin esas ısıtmalarına geçmeden önce ön bir ısıtmaya tabi tutulmaları gerekir. Geniş bir çapta iş yapan yoğurt mamulleri bir ön ısıtmaya daha süratli iş yapan plakalı pastorizatorlerden geçirerek yürütmektedirler böylece tesislerde standardize edilen yani teknik ve yasalarımız yönünden zenginleştirilen süt en iyisi 38-49 C de süzüldükten veya temizleyicilerden geçirildikten sonra plakalı pastorizatorlerden sonra bazen pastörize kazanlarına 60 C’e kadar bir ön ısıtmaya tabi tutulur.

Sonra homojenize düzeninde geçirilir burada 200 kg/cm2 basınç altında homojenize edilerek esas ısıtmanın yapılacağı pastörize kazanına sevk edilir burada 90 C de 15 dk kadar karıştırılarak ısıtılır. Yağsız sütlerin homojenize edilmesine lüzum yoktur homojenize edilen sütten işlenen yoğurtların yüzeyinde kaymak tabakası gözükmez. Yoğurdu her yeri altı ve üstü aynı niteliktedir ve lezzettedir. Yüzeydeki kaymağı yoğurdun kaymağı için bir işaret sayan tüketicinin istekleri ve göz zevkinide tatmin etmek için Fransa’dan bazı yoğurt tesisleri homojenize edilmiş süte biraz yağlı süt veya krema katarak yoğurdun üzerine ince bir kaymak tabakası sağlamaktadır bu usulle yoğurtların yurdumuzda da ilgi göreceği muhakkaktır.

SOĞUTMA

Isıtma işlemi tamamlantıktan sonra sütün mayalama sıcaklığı olan 42 -45 C’e kadar soğutulması gerekir. Soğutma yaparken şu noktalara dikkat edilmesi gerekir :

soğutma süratle yapılmalıdır, böyleceısıya dayanıklı m.o ların aktif hale geçmesi önlenir.

Soğutma hijyenik koşullarda yapılmalıdır. Eğer her hangi bir kontaminasyon olursa, geriye dönüş olmadığı için üretimde çeşitli aksaklıkların oluşmasına naden olur.

Soğutma, mayalama sıcaklığının 2-3 derece üzerinde bir sıcaklığa ayarlanmaktadır. Böylece, inkibasyona kadar geçecek süre içerisinde sıcaklığın fazla düşmesi önlenmiş olur.

Soğutmanın hangi sıcaklık derecesine kadar yapılacağına karar verirken yoğurdun çeşitli ambalaj çeşidi ve miktarı ile mevsim sıcaklığı gibi faktörler göz önünde bulundurulmalıdır. Sıcak yaz günlerinde mayalama sıcaklığı daha düşük tutulur. Küçük ambalajlarda (örneğin; 200 g gibi ) yapılan yoğurtlarda sütün sıcaklığı daha çabuk düşeceğinden mayalam sıcaklığı 45 C den aşağıya düşmemeli hatta daha yüksek tutulmalıdır. Miktar büyüdükçe örneğin 5 kg – 10kg – 20 kg ambalajlarda yapılan yoğurtlarda ise soğutma 41-42 C’e dek yapılabilir.

SAF KÜLTÜRLERİN İŞLETMELERDE ÇOĞALTILMASI

İşletmeye gelen sıvı, standart Liyofilize ve dondurulmuşticari kültürlerin içerdikleri mikroorganizma sayıları yetersiz olduğundan, ana kültür , ve işletme kültürü olarak çoğaltılmaları gerekmektedir. Konsantre kültürlerde canlı mikroorganizma sayısı 1g da 100 milyarın üzerinde bulunduğundan bunlar doğrudan doğruya yoğurt yapılacak süte katılırlar veya işletme kültürü olarak tek aşamada çoğaltılarak kullanılırlar.

STARTER KÜLTÜRÜN ÇOĞALTIM AŞAMALARI

Kültür üretiminde önerilen ortam, yağsız süt tozundan hazırlanmış %10 kuru maddeli süttür. Eğer süt kullanılacaksa, kesinlikle antibiyotik , nötrleyici gibi yabancı maddeler içermediğinden emin olunan , iyi kaliteli, taze,yağsız süt kullanılmalıdır. Starter kültür hazırlanırken hijyenik koşullara çok dikkat edilmeli, kullanılan alet ve ekipmanlar steril olmalı, tüm işlemler aseptik koşullar altında yapılmalıdır.

Aşama: Ana kültür hazırlanması:

İşletmeye getilen ticari kültürlerden önce ana kültür hazırlanır. Bunun için yağsız süttozundan hazırlanan %10 kuru maddeli süt erlenmayere konarak otoklavda 115 C de 10 dk. Sterilize edilir. İnkibasyon sıcaklığına soğutulduktan sonra, aseptik koşullarda ticari kültür poşeti erlenmayerin içine boşaltılır ve birkaç kez sallayarak kültürün süt içinde erimesi sağlanır. Etüve konarak inkibasyona bırakılır. Yeterli asitliğe ulaştıktan sonra hemen 4 C soğutulur.

Aşama : Ara kültür hazırlanması:

Ana kültürde olduğu gibi hazırlanıp inkibasyon sıcaklığına dek soğutulan süte %1-3 oranında ana kültür aşılanır. Etüvde inkibasyona bırakılır ve yeterli asitliğe ulaştıktan sonra 4 C soğutulur.

Aşama : İşletme kültürü (bulk kültür) hazırlanması:

Aseptik kültür tankında yağsız süt tozundan hazırlanmış %10 kuru maddeli süt 90-95 C de 30 dk tutlarak pastorize edilir. Hızlı bir şekilde inkibasyon sıcaklığına soğutulduktan sonra , %1-2 oranında ara kültürden aşılanır ve iyice karıştırılır. 2-3 saatlik inlibasyondan sonra asitlii kontrol edilir. 4,2-4,3 PH değerine ulaştığında, pıhtı kırılıp karıştırılarak 4 C soğutulur. Böylece yoğurt yapılacak süte maya olarak katılan işletme kültürü hazırlanmış olur. İşletme kültürünün miktarı , üretilecek olan yoğurt miktarına göre belirlenir. Yapılacak yoğurt miktarı 10 ton ise %2 oranında kültür ilave ediliyorsa 200 kg işletme kültürü hazırlanır.

KAPLARA DOLDURMA

Modern yoğurtçulukta kültür ilave edilmiş süt hemen kaplara doldurulur. Bu kaplar herşeyden önce çok temiz,sıcağa ve fazla aside dayanıklı,kokusuz,sütü bozmayacak ve sağlığa zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır.yoğurtların ambalajlanmasında ;cam kaplar,plastik kaplanmış karton kutular yumuşatıcı içermeyen PVC (Polivinil klorür) veya PS (Polistiren) ve PP (Polipropilen) kaplar kullanılmaktadır.

Kaplara doldurulmuş kültürle aşılanmış sütlerin ağızları hava almayacak şekilde kapatılmalıdır.ayrıca dolum makinalarının temiz olması ve iyi şartlarda muhafaza edilmesi gerekir.kaplara doldurulan sütler inkübasyon odalarına gönderilirler.

SOĞUTMA

Yoğurtlar uygun PH değerine ulaştıktan sonra inkubasyona son vererek soğutma işlemleri başlatılır. Soğutmanın amacı: bakteri yel gelişme ve enzim atik aktiviteyi hızlı bir şekilde sınırlayarak yoğurtta asitlik artışı ve bu yüzden kaynaklanan problemleri önlemektedir. Ayrıca soğutma ile ürünün sertleşip karakteristik strüktürünü kazanması ve sıcaklıkta daha çabuk oluşan aroma maddelerinin yoğurt jelinde kalması sağlanmış olur.

Sıcaklığın aşamalı olarak azaltmak kazein misellerinin kasılma kuvvetinin en az seviyeye indirilmesidir. bu şekilde soğutularak elde edilen yoğurtlarda pıhtı daha ince yapılı olduğundan su salma daha az olmakta ve daha uzun süre dayanmaktadır. İdeal bir soğutma 4 aşamada gerçekleşmektedir.

1.AŞAMA: Şok bir soğutma uygulanarak yoğurdun sıcaklığı 42-45 0C de 38-35 0C ‘e düşürülür. Yoğurtların bu sıcaklığa düşmesi, soğutmanın nasıl yapıldığına bağlı olarak 5-30 dk arasında bir sürede gerçekleşmektedir.

2. AŞAMA: aktif soğutma uygulanarak sıcaklık 38-35 0C de 20-18 0C’e düşürülür. Kullanılan soğutma sistemine göre bu süre 40-90 dk arasında bir zaman almaktadır. Burada uygulanan soğutma yoğurt bakterilerinin çoğalmasın önlemeye yöneliktir.

3.AŞAMA: yoğurtların sıcaklığı 20-18 0C den 12-10 0C ‘e düşürülür. Bura amac mikroorganizmalarda laktik asit üretimlerini etkin bir şekilde yavaşlatmaktadır.

4.AŞAMA: yoğurtlar 12-10 0C den depolama sıcaklığı olan 5-10 0C ‘e düşürülür. Bu süre 40-60 dk arasında değişir. Yoğurdun soğutulmasında zamanı çok değişkenlik göstermesi işletmenin soğutma koşullarında kullanılan soğutma sistemine bağlıdır. Soğutmada kullanılan kaynak, kaynağın hareketsiz yada sirkülâsyon halinde olması ve sirkilayon hızı ve soğutulan yoğurdun kitle miktarı önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalar sonucu en etkin soğutmanın su ile sağlandığı ve ürünün sıcaklığının iki kat için de 43 0C ‘den 3 0C ‘e düşürüldüğü saplanmaktadır. En yavaş soğutmada 3,5 0C olan buz dolabı koşullarında olmakta ve ürün sıcaklığı 2 saatte 43 0C den ancak 17 0C ye düşürülebilmektedir. Durgun hava koşullarında yoğurdun 5 0C civarında soğutulması ise daha uzun sürede gerçekleştirilmektedir. bu soğutma şekli yoğurtta sonradan oluşan asitliğin artmasından dolayı uygun bulunmamaktadır. Soğuk hava sirkilayonuyla yapılan soğutma işlemleri daha uygundur. Fakat bu tür soğutmalar yoğurtların soğutmanın soğutmanın yakınlığına ve uzaklığına göre sıcaklık ve PH değerinde farklılık görülmektedir. Soğutma kaynağına uzak olan yoğurtlar geç soğumakta ve bu yüzdende asitlikleri daha fazla artmaktadır. Hava hızı arttığından ve sirki losyon iyi bir şekilde dizayn edildiğinde yoğurtlar arasındaki PH değerleri farkı azaltılabilmektedir. Ancak standart kalitede ürün için alınan bu önlemler yeterli olmamaktadır. Son yıllarda geliştirilen yeni soğutma işlemleri ile ürünlerin sıcaklık , PH ve kalite farklılıkları en az düzeye indirilmiştir. Tekniğe uygun şekilde dizayn edilmiş yoğurt soğutma tünellerinde çok kısa bir sürede 42 0C den 5 0C’ e soğutma sağlanmaktadır. Soğutmada kullanıla hava hızının yüksek oluşu hava sıcaklığının düşük oluşu ve soğutma bölümlerinin vantrotör sayısının arttırılması sonucu yoğurt kapları arasındaki sıcaklık farkı 0,05 değerine çekilerek minimuma indirilmiştir.

SOĞUK DEPOLAMA

Soğutma işlemi tamamlandıktan sonra yoğurdun sertleşmesi, kıvam kazanması ve ayrıca tat ve aroma dengelenmesi için en az 10-12 saat olgunlaştıktan sonra tüketime sunulması gerekir. Ürünün tüketiciye ulaşıncaya dek yoğurtta meydana gelen biyokimyasal reaksiyonları yavaşlatmak veya aza indirmek için son soğutma sıcaklığında depolanması önerilmesi gerekmektedir. Kısa süreli depolamada 10-5 0C ler arasında yeterli olmaktadır. Ürünün çok iyi kalitede olması arzu ediliyorsa 5-0 0C ler arasında önerilmektedir. Yoğurtların uzun süre depolanması 1 0C tercih edilmektedir.

İYİ BİR YOĞURDUN TAŞIMASI GEREKEN ÖZELLİKLER

1.GÖRÜNÜŞ VE KIVAM

Çağımızın pazarlama anlayışına uygun olarak yoğurdun da diğer süt ürünlerinde olduğu gibi, evvela herkesi tatmin edecek şekilde, niteliğini bozmayacak bozmayacak cazip ambalajlarda ve iyi bir durumda tüketiciye sunulması gereklidir. İşlenişinde ne kadar titizlik gösterilirse gösterilsin pis, sırsız, toprak kaplarda, paslı tenekelerde satılan yoğurtlar kaliteli sayılamazlar. Hele yoğurdun üzerinde görülen delik deşik, yarık çatlaklar, özellikle toz, toprak gibi yabancı maddeler, yoğurdun değerini düşürdükleri gibi, sağlık yönünden de sakıncalıdır.

Kıvamda yoğurdun kalitesini yakınan etkileyen bir faktördür. Yoğurtlarda kıvam her ne kadar yoğurdun çeşidiyle ilişkisi olan bir özellikse de, genellikle her çeşit yoğurt da bir dereceye kadar aranır. Kıvamın düzgünlüğü ve özlülüğü her ne kadar yoğurdun kalitesi hakkında bize kesin bir bilgi vermese de, kıvamdaki bozukluklar kötü bir işleme ve taşımanın açık belirtileridir. Kıvamdaki bozukluk, gevşeklik özellikle yarık ve çatlaklar, yoğurt için son derece mahzurlu sayılan “su salma” halini kolaylaştırması yönünden arzu edilmez.

Bu sebeple yoğurt imalathaneleri veya onların ürünlerini kontrolle görevli labaratuvarlar kıvam üzerinde titizlik göstermek ve çeşitli yollarla yoğurdun kıvamını öğrenmeye çalışmaktadır. Yoğurdun kıvamını en basit olarak, yoğurda sokulan bir kaşığa karşı, kitlenin gösterdiği dirençten anlaşılır. Hatta bu direnci ölçmek için özel aletler kullanıldığı gibi, yoğurt kabına bırakılan bir bilyenin düşüş hızından veya ağzı genişçe bir pipete çekilen belirli miktardaki yoğurdun pipetten boşalış süresinden de, yoğurdun kıvamını ölçebilir. Düzgün görünüşlü bir yoğurtta kıvamla birlikte kitlenin de homojen olması arzulanır. Kaymak bozukluğu gibi, kap dibindeki tortu veya yoğurt kitlesinin yapışkan ve ip gibi uzar bir hal alması ve yahut gaz teşekkülü sonucunda görülen kabarcıklar yoğurdun kalitesini düşürür. Ayrıca çeşitli sebeplerle ortaya çıkabilecek anormal renkler de iyi bir yoğurt ta bulunmaması gereken hususlardır.

2. TAT VE KOKU

Yoğurdun kalitesini etkileyen en önemli nitelik şüphesiz onun tat ve kokusu yani aromasıdır. Kıvam ve ambalajı ne kadar düzgün olursa olsun aroması bozuk bir yoğurt hiç bir zaman makbul bir ürün sayılamaz. İyi bir yoğurt her şeyden önce hoş ve dengeli bir aromaya sahip olmalıdır. Yoğurdun aromasını sağlayan etkenler hakkında henüz bilgimiz yeterli değildir. Bu konuda araştırma yapanların çoğu yoğurdun aromaında fermantasyon sonunda meydana gelen süt asidiyle, asit aldahit ve bazı buke maddelerin rolleri olduğunu ve bu maddelerin sütün aromalı diğer unsurlarıyla birlikte karakteristik yoğurt aromasını meydana getirdiklerini açıklamaktadırlar. Yoğurt ta aroma teşekkülü üzerinde inceleme yapan Pette Lolkema tipik yoğurt aromasında özellikle aset aldehidin önemli bir rol oynadığını belirtmekte , daha ziyade laktobaillein faaliyetleri sonucunda teşekkül eden ast aldehidin su içerisinde %0.005 oranındaki çözeltisinin bile bariz yoğurt aroması verdiğini yazmaktadır.

Yoğurdun kendisine özgü karakteristik aromasının hissedilebilmesi için asitliğinin fazla gelişmemiş olması gerekir. Özellikle inkübasyon ısısının yüksekliği sebebiyle laktobasillerin daha aktif olması, inkubasyon süresinin uzaması veya bayatlama sonucunda ortaya çıkan fazla asitlik dolayısıyla ekşilik gerçek hoş yoğurt aromasını maskaleyarek onu değersiz ekşi bir hale sokar. Ekşilik yönünden istekler, şahıstan şahısa hatta memleketler arasında bile farklılık gösterir. Genellikle yoğurdun beşiği Türk ülkeleriyle, onu etkisi altında kalmış memleketlerde ekşiliğin bariz yoğurtlarla ilgi gördüğü halde batı memleketlerinin çoğunda ekşilikten kaçınılmakta, normal asitlikteki yoğurtların bile ekşiliğini azaltmak için bazı çarelere başvurulmaktadır. Bu çarelerin çoğunda inkibasyonu eken kesme yoğurdu soğukta saklama, şeker veya meyve özleri katma önemle yer almaktadır.

Asitliğin yoğurtta, normalden aşağı olamaması da gerekmektedir. Asidi çok düşük yoğurtlar, inkübasyonda olumlu şartlarda yürütülmemişse diğer bir aroma kusuru olan “yavanlık” a sebep olabilir.

İşleme tekniğindeki aksaklıklar yoğurtta hoş olmayan bazı tat ve kokularında belirmesine amil olabilir. Bunların en önemlileri: yanık isli tat ve koku, pis kokular, sabunumsu veya metalimsi tatlardır. İyi bir yoğurtta bu anormal bozuklukların bulunmaması gerekmektedir.

3. DAYANIKLILIK

İyi bir yoğurdun dayanıklı olmalı, yani niteliğini bir süre koruyabilmesi lazımdır. Yoğurt yapıldığı anda tüketilmez birkaç saat hatta işlendiği akşam bekletilir. Soğukta muhafaza edildiği taktirde bu bekletmenin kıvam ve tat üzerinde olumlu etkisi vardır. Yoğurdun dayanıklı olmasında bir çok faktörler, özellikle hammadde ile yoğurt mayasının durumu inkübasyon ambalaj ve muhafaza etkilidir. Yoğurdun hava ilişkisini kesen kapalı ambalajlar, küf teşekkülünü ve su kaybını önlemekte, yoğurdun dayanma süresini artırmaktadırlar. Normal yoğurtların dayanma süresi sınırlıdır. Muhafaza şekline yakınan ilişkisi lan bu süreyi ir miktar arttırmak mümkünse de uzun bir süre yoğurdu işlendiği andaki nitelikleri ile korumak mümkün değildir. Bir müddet sonra yoğurtta ekşime, kirlenme acıma ve bünye bozuklukları görülebilir. Onun için normal yoğurtların belirli bir süre içerisinde tüketilmesi zorunludur. Daha dayanıklı yoğurt yapmak için , normal yoğurt işlemesi dışında, bazı çalışmalar yapmak bu arada fermantasyonu geliştiren etkenleri ortadan kaldırmak, yani yoğurdun ik

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Canlıların Hayatlarını Sürdürebilmeleri İçin Yaşadıkları Ortamdan Madde Alı

Canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için yaşadıkları ortamdan madde alıp vermek zorundadırlar.

Sınırları belli bir alanda yaşayan Üreticiler,Tüketiciler,ayrıştırıcılar cansız çevreden oluşan enerji akımı, Mineral döngüleri, populasyon denetim işlevini kapsayan birime ekosistem denir.

Ekosistemin devam edebilmesi için madde döngülerinin de sağlıklı bir şekilde devam etmesi gerekir.

MADDE DÖNGÜSÜ

Madde döngüsü temel olarak 5 anamaddeye ayrıbiliriz.Bunlar:

Su döngüsü

Karbon döngüsü

Azot döngüsü

Fosfat döngüsü

Oksijen döngüsüdür.

1.Su döngüsü

Yeryüzünde 1.4milyarkilometreküp suyun bulunduğu varsayılmaktadır.

Tabiatın çeşitli bölgelerine değişik şekilde dağılmış olan bu su kütlesinin büyük bölümü okyanus ve denizlerde bulunur.Atmosfer hareketleri ve denizlerdeki akıntılar su döngüsünün itici gücünü oluşturur.

Yağışlarlarla yeryüzüne gelen suların tabiattaki birikim yeri,kaldığı süre ve miktarı ile canlı hayatı arsında sıkı bir ilişki bulunur.

Bugün kullandığımız suyun milyonlarca yıldır dünyada bulunduğu ve miktarının çok fazla değişmediği doğrudur. Dünyada su hareket eder, formu değişir, bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılır, fakat gerçekte asla yok olmaz. Buna Hidrolojik Döngü (Su Döngüsü) denir.

Su döngüsünü oluşturan basamaklar

Bu döngüde suyun hareket etmesini sağlayan beş değişik olay vardır:

1- Yoğunlaşma (kondansasyon),

2- Yağış (precipitation),

3- Toprağa geçiş (Infiltration) ve yeraltı sularının oluşumu,

4- Yüzeyel akıntı (Runoff) ve yüzey suları ile yeraltı sularının oluşumu,

5- Buharlaşma (Evapotranspiration)

Su buharı yoğunlaşarak bulutları oluşturur, koşullar uygun olduğunda yağış meydana gelir. Yağış şeklinde yeryüzüne düşen su, toprağa sızarak yeraltı sularına veya yüzeyel akıntı olarak okyanuslara, denizlere karışır. Yüzey sularının buharlaşmasıyla su atmosfere geri döner.

Yoğunlaşma: Suyun buhar formundan sıvı formuna değişim sürecidir. Havadaki su buharı konveksiyon yardımıyla artar. Ilık-nemli hava yükselirken soğuk hava aşağı doğru hareket eder. Ilık hava yükseldikçe sıcaklığı azalıp enerjisini kaybettiğinden gaz halden sıvı veya katı (kar veya dolu) haline döner.

Yoğunlaşmayı buzdolabından soğuk bir su şişesi aldığınızda ve oda ısısında bıraktığınızda şişe yüzeyinde açıkça görebilir, su şişesinin oda ısısında nasıl “terlediğini” rahatlıkla izleyebilirsiniz.

Yağış: Yağmur, sulusepken kar, kar veya dolu olarak bulutlardan salınan sudur. Atmosferde yoğunlaştığı, atmosferik hava akımında kalmasının zorlaştığı durumda su buharından sonra yağış meydana gelir.

Toprağa geçiş: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirirler.

Toprağa sızan su miktarı, toprağın eğimi, bitkilerin tipi ve miktarı, toprağın su ile doygun olup olmamasına bağlı olarak değişir. Yüzeyde büyük yarıklar, delikler bulunması, toprağa su geçişini kolaylaştırır.

Yüzeyel akıntı: Çok fazla yağış olduğunda, toprak suya doyar ve suyun fazlasını alamaz. Kalan su toprağın yüzeyinden akar (Runoff). Suyun toprağa emilemeyen kısmı yüzey suları olarak isimlendirilir. Yüzeyel sular kar ve buzların erimesiyle de oluşabilir.

Yüzey suları çaylara, derelere ve nehirlere akar. Yüzey suları daima daha alçak noktalara doğru taşınır, dolayısıyla okyanuslara karışır.

Yeraltı suları: Dünya yüzeyine erişen yağışların bir kısmı toprağa sızar (infiltrasyon) ve yeraltı sularını meydana getirir.Yeraltı sularının bir bölümü derinde kapalı bir su katmanına ulaşır ve kullanılabilmeleri için yeryüzüne özel bir yöntemle çıkarılmaları gerekir.Yeraltı sularının diğer bir bölümü ise basınç etkisiyle üst toprak katmanlarına doğru hareket eder ve yeryüzüne ulaşır. Bu sulara kaynak suyu denir. Yeraltı suyu toprak katmanlarından geçerken temas ettiği yüzeydeki mineral vb maddeleri de yapısına alır. Bu maddeler suyun yararlı bileşenlerini (demir, magnezyum vb) oluşturabileceği gibi arsenik, nitrat, tarım ilacı kalıntıları gibi zehirli maddeler de olabilir. Toprak sarsıntıları, yağmur ve eriyen kar suları, bu zehirli maddelerin suya karışma riskini artırır. Bu nedenle suyun bileşimindeki değişikliklerin sürekli izlenmesi ve güvenli hale getirilmesi için etkin filtrasyon yöntemleriyle arındırılması gereklidir.

Buharlaşma: Bitkilerin nemlenmesiyle ve toprağın buharlaşmasıyla oluşan sudur. Evapotranspiration, atmosfere yeniden giren su buharıdır.

Evapotranspiration, buhar olarak atmosfer içinde artmaya başlayan su moleküllerinin neden olduğu güneş enerjisinin suyu ısıttığı durumda oluşur.

Görüldüğü gibi, gereksinmemiz olan suyun bize ulaşması için birçok oluşum gerçekleşmektedir. Ve bu oluşumlar daima iş başındadır. Uç örneklerde ise döngü farklı şekillerde gerçekleşir. Örneğin, Antartika donmuş olduğundan buharlaşma oluşmaz (buzlar sublimation adı verilen bir oluşumla doğrudan su buharına dönüşür). Yine örneğin, Sahra Çölü çok kurak olduğundan yağış olmaz (su, yere düşmeden buharlaşma oluşur). Ancak döngü hep sürer.

İşte bu nedenle her gün içtiğimiz su, dinozorlar dünyayı dolaştığında da aynı döngü içerisinde dünyamızda dolaşmaktaydı. [an error occurred while processing this directive]

2.Karbon döngüsü

Karbon(C) atomu olmadan yaşam düşünülemez. Canlıların başlıca karbon kaynağı karbondioksit (CO2) oluşturur. Doğadaki karbondioksit, kara ve deniz bitkilerinin fotosentezi sayesinde, denizel hayvanların kabuk oluşumu için, denizel hayvanların ölümü ve dibe çökmesiyle, deniz ve göllerde karbonatlı kayalar halinde depo edilmesiyele tüketilirler.Tüketilen karbondioksitin tekrar doğaya dönmesi, canlıların solunumları, organik maddelerin yanması, çürümesi, kömür, odun gibi hidrokarbonlu yakıt kullanılması, karbonlu formas-yonlardan üretilen yapay gübrelerin kullanımı, beşeri faaliyetler sonucu atmosfere ve yere verilen karbondioksit sayesinde olmaktadır. Doğal mekanizmalarla tüketilen karbondioksit-in, çeşitli mekanizmalarla yeniden doğaya dönmesine “”KARBON DÖNGÜSܔ” denir.

Bitkilerin fotosentez yoluyla bileşik sentez etmekte kullandıkları karbonun tek kaynağı (CO2) tir.Fotosentez olayı çok karmaşıktır ve ancak 30-40 yıldır bilinmektedir.(Melvin Calvin,Nobel ödülü 1961) 6Mol CO2 in 1 mol glukoza dönüşmesi 100 basamak kadar tepkime üzerinden gerçekleşirse de net dönüşüm şöyledir:6 CO2+6 H2O——-C6H12O6+6O2

Net tepkime oldukça endotermiktir.Gerekli enerji güneş ışığından sağlanır.Hayvanlar bitkiyi tükettiklerinde, karbon atomları hayvanlara geçer.Bir kısım karbon, hayvan solunumu yoluyla, CO2 şeklinde havaya geçer.Hayvanlar ve bitkiler öldüğü zamanda yine bir kısımCO2 atmosfere geçer.Karbonun bir kısmı ise bozunan organik maddeler içinde tutularak, kömür, petrol,doğal gaz biçiminde fosil yakıtlara dönüşür.CO2 okyanuslar üzerinden de çevrime girerlerse de bitkisel planktonlar CO2 fotosentez yoluyla organik bileşiklere çevirirler ve diğer organizmalar bu planktonları yerler.Karbonun büyük bir kısmı, karbonat kayaçları (genellikle CaCO3)biçiminde depo edilmiştir.Bu kayaçlar eskidenizlerdeki yumuşalçaların kabuklarından oluşmuştur.

Yeni araştırmaların gösterdiğine göre, Güney Amerika Yağmur Ormanları’nın nemli yerleri ve nehirleri, her yıl kuru bölgelerin soğurduğu kadar karbondioksidi atmosfere geri veriyor. Bulgular bütün Amazonlar’ın ve diğer tropikal ormanların bir karbondioksit dengesi içinde olduğunu gösteriyor. Karbondioksit önemli bir sera gazı. Bu da araştırmacıların, endüstriyel aktivitenin ve ormanların yok edilmesinin küresel ısınmaya etkisini bulmalarına yardımcı olacaktır.

Seattle’da Washington Üniversitesi’nden Jeffrey Richey, “Biz başka bir karbondioksit kaynağı belirledik, bu sistemde biraz daha fazla dengesizlik yaratacaktır” diyor. Richey ve çalışma arkadaşları, büyüklüğü Avrupa’nın yarısı kadar olan (1,8 milyon kilometrekare) Amazon’un nemli alanlarının üzerindeki karbondioksidi, suda örneklediler. Bazı bataklık alanlarda, karbondioksidin kabarcıklar halinde dışarı çıktığının görülebileceğini; bataklık ve nehirlerdeki çürüyen odunların ve bozulan alanlardaki bakterilerin gaz ürettiğini de ekliyorlar.

Richey ve arkadaşları, yılın değişik zamanlarında, Amazon Nehri ve bataklarındaki yayılımı, uydu temelli bir teknikle haritalandırdı. Sudaki karbondioksit seviyeleriyle bu ölçümleri birleştirerek, nemli alanlarda ne kadar karbondioksit salındığını hesapladılar.

‹ngiltere Edinburg Üniversitesi’nde karbon döngüsü araştırmacısı Yadvnder Malhi, “Su umduğumuzdan daha büyük bir karbondioksid kaynağı” dedi ve şimdiye kadar suyun rolünün gözden kaçmış olduğunu belirtti.

Woods Hole’de araştırmacı olan jeolog Eric Sundquiste, bu çalışmanın Amazon’un gerçek bir karbon dengesi olduğunu doğrulamadığını, bu kadar geniş bir alanda girdileri-çıktıları hesaplamanın zor olduğunu söylüyor. Ama küresel ölçümler, tropikal ormanlar için karbon kaynakları dengesi olduğunu göstermekte.

Küresel iklim değişimlerini belirlemeye ve bunları önlemeye çalışan bilim insanları, tropikal ormanlarda ne kadar karbondioksit soğrulup salındığını gösteren kesin bulgulara ihtiyaç duyuyor.

Richey ve arkadaşlarının ölçümlerine göre, tropikal bölgelerdeki orman yıkımı, her yıl atmosfere 166 milyar ton karbondioksit formunda karbon ekliyor. Endüstriyel emisyonlar 5 milyar tonu bulmakta. Amazon Nehirleri’nde ve nemli bölgelerinde 500 milyon ton civarında karbon oluşmakta. Yeni karbon kaynaklarının keşfi göstermiştir ki, iklim düzenlemesinde ormanların katkısı sanılandan çok daha yaşamsaldır.

Sundquiste göre, insanların müdahaleleri karbon kaynağı olarak suyun rolünü kolaylıkla değiştirebilir. Bu yöntemler orman yıkımından kolaylıkla etkilenecektir. Orman yıkımı toprak erezyonunu artırır. Erozyonla organik maddeler, nehirlere ve bataklıklara daha fazla akabilir ve buralarda karbon çıkışını artırabilir. Ya da bu çökeltiler organik maddeleri tutabilir ve bundan dolayı çürümeyi engelleyebilir

3.Azot döngüsü

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için oksijen ve karbondioksite ihtiyaç duydukları gibi, büyüyebilmek için de azota (N2) ihtiyaç duyarlar. Azot, canlı vücudunda özellikle nükleik asitlerin, proteinlerin ve vitaminlerin yapısında %15 oranında bulunmaktadır. Yani hayatın temel maddelerinden birini teşkil eder. Atmosferin de yaklaşık %78’i azot gazından oluşur. Ancak canlılar havadaki bu azotu, ihtiyaçları olmasına rağmen doğada bulunduğu gibi bünyelerine alamazlar. Bu gazın bir şekilde canlıların kullanabileceği hale dönüştürülmesi ve canlılar tarafından tüketilip bitirilmemesi için bir döngü şeklinde atmosfere geri dönmesi gerekmektedir. Bu zorunluluğu ise mikroskobik bakteriler karşılamaktadır.

Atmosferdeki azot, çeşitli şekillerde yeryüzüne iner. Azot, yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit toprakta bakteriler tarafından nitratlara dönüştürülür ve bitki ancak bu besini topraktan alabilir.

Bir başka döngü şekli de havadaki azotun doğrudan toprağa alınmasıdır. Toprakta bulunan bazı bakterilerle bezelye ve fasulye gibi baklagillerin köklerinde bulunan bakteriler, havadaki azot gazını toprağın içine alırlar. Bu aşamada, üstün bir tasarımla karşı karşıya kalırız. Bütün organizmaların gelişiminde en önemli mineral azottur (nitrojen). Nükleik asit diğer hücre organellerinin büyük bir kısmı bu maddeye muhtaçtır. Büyümek için azota ihtiyaç duyan bitkiler ve bu ihtiyacı karşılayan bakteriler arasında, dünyanın en faydalı ortaklıklarından biri kurulur. Bitkiler, köklerinden, bakterileri çekmek için özel besinler salgılar ve onları kendilerine yaklaştırırlar. Daha sonra bakteriler köklerde ortaya çıkan özel açıklıklardan içeri girerek, bitki köküne yerleşir ve burada büyük miktarlarda çoğalarak kök düğümlerini oluştururlar. Bugün yediğimiz sebzelerin, bitkilerin, tahılların büyük bir kısmını ve ekolojik dengenin sağlanması için gerekli olan azot döngüsünü, bu ortaklığa borçluyuz.

Evrimcilerin basit olarak nitelendirdiği bakteriler azot döngüsünü gerçekleştirirken, fotosentezde olduğu gibi, bir kimya laboratuvarı olarak çalışırlar ve kimya bilimine aşina olmayanlar için fazla anlam taşımayan karmaşık kimyasal reaksiyonları ilk yaratıldıkları günden itibaren hiç durmadan gerçekleştirirler. Aşağıda kimyasal terimlerle özetlenmiş olan azot sabitleme reaksiyonunu çözebilmek bile bilim adamları için büyük bir başarı olmuştur.

N2 + 8H+ 8e- + 16 ATP = 2NH3 + H2 + 16ADP + 16 Pi

Bu reaksiyonun gerçekleşebilmesi için, fotosentez, solunum veya fermentasyon gibi ikinci bir destek reaksiyonunun varlığı zorunludur. «çoğu insanın kafasını karıştıran bu formüller, bakteriler için sıradan, günlük bir çalışmadır. Dünyaya gelen her yeni bakteri, ancak özel olarak tasarlanmış bir kimya laboratuvarına ve özel olarak eğitilmiş bir kimyacıya ait olabilecek malzeme ve bilgiyle donatılmış olarak görevine başlar. Ayrıca bu işlemler sadece bitki kökleriyle sınırlı değildir. Bu konuda da büyük bir çeşitlilik ve farklı alternatifler mevcuttur.Bakterilerin bu reaksiyon sırasında kullandıkları, nitrojenaz enzim kompleksi, oksijene karşı aşırı duyarlıdır. Oksijene maruz kaldığında aktivitesi durur, bu yüzden proteinlerin demir bileşikleriyle reaksiyona girer. Fotosentez yaparak, oksijen üreten Siyanobakteri gibi bakteriler ve toprakta serbest şekilde yaşayan Azotobakteri gibi bakteriler için bu durum büyük bir sorun içerir. Ancak bakteriler, bu soruna karşı, çeşitli mekanizmalarla donatılmışlardır. Mesela, Azotobakteri türleri, bütün organizmalar içinde bilinen en yüksek solunum oranına sahip metabolizmalarıyla, hücrelerinde çok düşük seviyede oksijen tutarak, enzimi korumaya alırlar. Ayrıca Azotobakteri türleri, çok yüksek miktarda hücre dışı kimyasal bir bileşik üretirler. Bu bileşiklerin oluşturduğu yapışkan sıvının içinde su muhafaza eden bakteriler, hücre içinde oksijen yayılma oranını sınırlandırırlar. Bitki köklerinde azot sabitleyen Rhizobium gibi bakteriler ise, kök düğümlerinde oksijen tüketen moleküllere sahiptirler. Tek başına yaşayan bakteriler veya bakterisiz yaşayan bitkiler bu maddeyi üretemezler.

4.Fosfat döngüsü

Hayvan iskeletlerinin deniz dibinde birikmesiyle oluşan fosfor yatakları oluşmaktadır. Fosfor yataklarının tektonik hareketlerle yükselmesi, bitkilerin bunları gübre olarak veya suyun doğrudan çözmesiyle alması, bitkilerin büyümesi, hayvanların beslenmesi ve tekrar hayvanların ölmesiyle iskeletlerin deniz diplerinde toplanması şeklinde olan dolaşıma “FOSFOR DÖNGÜSܔ denir.

Fosforun tabiattaki kaynağını, yer kabuğundaki fosfatlı kayaçlar oluşturur.Fosfor döngüsü, fosforun atnosferde gaz halinde bulunmamasından dolayı azot döngüsünden farklıdır.Dolaşımın temelini karadan denizlere ve denizlerden de yeniden karalara taşınması oluşturur.

Kara ortamındaki fosforlu kayaçlardaki fosforun bir bölümü,aşınma yoluyla suda çözünmüş hale gelebilir.Bu inorganik fosfat bitkiler tarafından genelikle suda çözünmüş olarak alınır ve organik fosfatlara çevrilir.Daha sonra beslenme zinciriyle otçul ve etçil hayvanlara taşınır.Bitki ve hayvanların günlük atıkları ve ölüm sonrası artıkları mikroorganizmalar tarafından inorganik maddelere çevrilir.Bu da tekrar bitkiler tarafından kullanılır.

Fosforun kara ve deniz ortamlarının veriminde doğrudan etkisi vardır.Okyanuslardaki balıklar üzerinde yapılan gözlemlerde balık boyu ile plankton ve fosfor miktarı arasında bir ilişki bulunduğu belirlenmiştir.

5.Oksijen döngüsü

Oksijen, canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için mutlaka gerekli olan bir gazdır.Oksijen,solunum için gerekli olup ayrıca organik moleküllerin oksidasyonunda ve bazı maddelerin yanmasında yoğun olarak tüketilir.Tabiattaki oksijenin kaynağı fotosentezle oluşan oksijendir.

KAYNAKÇA

ZAMBAK YAYINLARI BİYOLOJİ 1

ASTED FEN BİLİMLERİ

GENEL KİMYA PALME YAYINCILIK (PRENSİPLER VE UYGULAMALAR)

NATURE 11 NİSAN 2002

MERCEK AYLIK BİLİM VE KÜLTÜR DERGİSİ

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy