‘hayvan h’ Arama Sonuçları

Taşıma Sistemleri

TAŞIMA SİSTEMLERİ

Taşıma sistemleri hücrelerin gereksinim duydukları maddeleri hücrelere taşıyan,hücrede oluşan artık maddeleri hücrelerden uzaklaştırarak sabit bir iç çevrenin (homeostazi) devamlılığını sağlayan görevleri üstlenmiştir.Hücreler ile diğer sistemler arası bağlantıyı kuran sistemdir.

Bitkilerde odun ve soymuk dokunun iletim doku olarak kök ve yapraklar arasında madde iletimini sağlayan doku olduğunu öğrenmiştik.

Bir hücrelilerde çevre ile madde alış-verişi doğrudan hücre zarı ile gerçekleşir.

HAYVANLARDA DOLAŞIM SİSTEMİ

Çok hücreli hayvanlardan sünger sölenterlerin gastrovasküler denilen boşluklarında hücreleri doğrudan çevre ile madde alış verişini gerçekleştirirler.Bu nedenle özel bir dolaşım, solunum ve boşaltım sistemleri bulunmaz.

Omurgasızların çoğu ile omurgalıların hepsinde kalp,damarlar ve kandan oluşan oluşan dolaşımsistemleri vardır.

TAŞIMA SİSTEMLERİNİ OLUŞTURAN YAPILAR

1.KALP:

Kanı atardamarlara pompalayan organdır.Çizgili kaslardan oluşmasına karşın istemsiz çalışır.Kalbin üstteki odacıkları kulakçık(atrium), alt odacıkları karıncık (Ventrikulus) adını alır.Organlardan kulakçıklara gelen kan, karıncıklara geçer ve karıncıklardan da tüm organlara dağılır.Kulakçık ve karıncıkların kasılıp (=sistol), gevşemesi (=diastol) birbirine zıttır.Kulakçık ve karıncık arasındaki kapakcıklar kanın karıncıktan kulakçığa geri dönmesinin önler.

Kalp üç tabakadan oluşur.Kalbin iç yüzeğini örten, kan damarsız tek sıralı endotel (epitel doku ve bağ dokudan oluşan perikard iç tabakayı içi kaygan bir sıvı ile dolu olan iki tabakalı bağ dokudan perikard dış tabakayı, ikisi arasında yer alan miyokard ise üçüncü tabakayı oluşturur. Miyokard kalbi besleyen kroner damarları ve kasdan oluşmuştur.

Balıklarda kalp bir kulakçık ve bir karıncıktan oluşmuştur. Kulakçığa gelen kirli kan, karıncıklardan temizlenmek üzere solungaçlara gider. Solungaçlardan da bütün vücuda dağılır. Kurbağa ve sürüngenlerde

İki kulakçık ve bir karıncıktan oluşan üç odacıklık kalp bulunur. Yalnız

Sürüngenlerde iki kulakcık ve bir karıncıktan oluşan üç odacıklık kalp bu-

Lunur. Yalnız sürüngenlerde karıncıklarda yarım bir perde bulunur. Bunlar-

da temiz ve kirli kan karıncıkta karıştığından vücudlarında karışık kan (kirli

+ temiz ) dolaşır.Bu canlılara soğuk kanlı canlılar denir.

Kuş ve memelilerde dört odacıklı kalbin sağında kirli solunda temiz kan bulunur. Bu canlıların vücut sıcaklığı hemem hemen sabittir.Bunlara da sıcak kanlı canlılar denir. Kalp atış hızını sinirler, hormonlar ve sıcaklık etki-

ler. Otonom sinir sisteminin parasempatik sistemi kalbin atış hızını yavaşla-

tır. Sempatik sinir sistemi kalp atış hızının arttırır.

Sinirlerin ve böbrek üstü bezinin salgıladığı adrenalin hormonu ve ti-

roid bezinin salgıladığı tirokdin hormonu kalp atışını hızlandırır. Ateşli has-

talıklar da kalp atışını hızlandırır.

RESİMLER

2.KAN:

Plazma adı verilen ara madde ile kan hücrelerinden oluşan bağ doku-

dur.

A)Plazma: Kanın %55’ini oluşturan plazmanın %90’nı sudur. Yapısında sindirim ürünleri, (glikoz, aminoasit, yağ asidi, gliserin, vitamin) bağışıklık maddeleri, özel kan proteinleri ve lipitler, endokrin bexlerin salgıladığı hormonlar, üre gibi metabolizma artıkları ve iyonlar bulunr.

B)Kan Hücreleri: Üç çeşit kan hücresi bulunur:

I.Alyuvar (=erirosit): Kırmızı kemik iliğinin ve karaciğerin oluşturdu-

ğu çekirdeksiz hücrelerdir. Ölen alyuvarlar karaciğer ve dalak tarafından parçalanır. Mitokondri bulunmadığından fermantasyon ile enerji üretirler.

Omurgalılarda alyuvar yapılarındaki hemoglobin gibi pigmentler ve enzimler ile CO2 ve CO2 taşımada görevli hücrelerdir. Omurgasızlarda kan pigmentleri plazmada çözünmüş olarak bulunur. Yapısında hemoglobin gibi Fe bulunan hemoerittin, Cu bulunan hemosiyanin gibi pigmentlerin, görevi de oksijen ve karbondioksit taşımaktır. Bu taşıyıcı pigmentler protein mole-

külü ile bir metalden oluşmuşlardır. Kan pigmentleri plazmada çözünmüş ol-

ması kan plazmasının yoğunluğunu arttırdığından kanın akış hızını yavaşlatır

Kan pigmentleri kanın özel rengini oluşturur.Kan pigmentleri oksijen ile ter-

sinir tepkimeye girmektedir. Bu özellikleri oksijenin solunum organlarından diğer organlara taşınmasını sağlar. Oksijenin taşınmasına basınç, sıcaklık ve pH derecesi etki eder.

Oksijenin Taşınması:

Hemoglobinde dört hem grubu vardır. Bu nedenle 4 Oksijen molekü-

nü kendisine bağlar. Yükseklerde oksijen ve basınç azlığından yeterli ok-

sihemohlobin oluşmaz. Bu durumda kalp atışları, nefes alış-veriş hızla-nır. Organizmada alyuvar ve hemohlobin sayısı artar. Normal koşullarda

tepkimenin yönünü ortamdaki oksijen konsantrasyonu belirker. Oksijenin

%98’i oksihemoglobin şekinde, %2’si de plazmada çözünmüş olarak taşınır.

Karbondioksid’in Taşınması:

Korbondioksit taşınmasında da tersinir olan bu tepkimenin yönünü ortamdaki karbondioksit konsantrasyonu belirler. Alyuvarlarda bulunan kar-

bonik anhidraz enzimi tepkimenin hızını arttırır. Karbondioksit genellikle alyuvarlarda oluşan bikarbonat iyonu şeklinde şeklinde plazmada taşınır.Az

miktarda karbondioksid de hemoglobinle birleşerek karboksi hemoglobin şeklinde taşınmaktadır.

Hemoglobin ortamda CO varsa öncelikle CO ile yoksa Oksijen ile, oksijen yoksa karbondioksid ile tepkimeye girmektedir. Bu nedenle CO bulunan havayı solunumda hemoglobin oksijen taşıyamaz. Bu durumda

Karbon manoksit zehirlenmesi denir.

II.Akyuvarlar (lökositler) : Antikor ve antitoksin yaparak veya fagositoz yoluyla mikroplara karşı organizmayı koruyan renksiz ve çekirdek-

Li hücrelerdir.Kemik iliğinde, lenf düğümlerinde ve dalakta oluşturulurlar. Yalancı ayaklarıyla hareketlidirler.

12 Temmuz 2007

Genetik Hastalıklar Ve İnsan Genom Projesi

GENETİK HASTALIKLAR VE İNSAN GENOM PROJESİ

İnsan genetiği, insanlardaki değişikliği ve kalıtımı (irsiyet) inceler. Tıbbî genetik ise; insanda tıbbî ehemmiyeti olan genetik varyasyonları, hastalığa yol açan genlerin ailelerde ve toplumda nasıl yayıldığını, hangi mekânizmalarla hastalık olarak ortaya çıktığını inceler.

Bazı irsî hastalıklar tek bir genin mutasyona uğramasıyla ortaya çıkabilir. Genellikle temel yapı taşları olan proteinlerde bozukluk yüzünden ortaya çıkan bu hastalıklara misâl olarak akondroplazi, ailevî hiperkolesterolemi, nörofibromatoz, osteogenesis imperfecta (cam kemik hastalığı) verilebilir.

Doğuştan metabolizma bozukluklarına sebep olan bazı hastalıklar aile için çok yıkıcıdır. Antitripsin, fenilketonüri, cystik fibrozis, orak hücreli anemi ve thalassemi gibi hastalıklar akraba evliliğinden doğan çocuklarda daha sık görülür. Bu durum, anne ve babanın aynı mutant geni, ortak aile fertlerinden alma ihtimalinin, ortak bir atadan gelmeyen kişilerin yaptığı evliliklerdekinden daha yüksek olmasından kaynaklanır.

Bazı hastalıklarda klinik belirti vermeyen taşıyıcı kişiler özel moleküllerin arandığı biyokimyevî testlerle belirlenebilmektedir. Duchene tipi kas distrofisi, hemofili ve hunter sendromu bu tip hastalıklardandır. Bazı hastalıkların iki ya da daha çok sayıda küçük mutant gen ile çevre faktörlerinin karşılıklı tesiri neticesi ortaya çıktığı düşünülür. Çocuklardaki beyin ve omurilik bozuklukları, doğuştan kalb anomalileri, doğuma bağlı kalça çıkığı, pilor stenozu, yarık dudak ve yarık damak gibi sık görülen doğuştan mevcut bozukluklardır.

Erişkinlerde ise iskemik kalb hastalıkları, şizofreni, alerjik hastalıklar ve hipertansiyon çok faktörlü kalıtıma örnektir.

Bazı hastalıklar ise genlerin mutasyonu olmadan da, kromozomların sayı eksikliği veya fazlalığı sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bunların en çok bilinenleri mongolizm, klinefelter sendromu, surner sendromu’dur.

Bazı hastalıklar ise kromozomların parçalarındaki kopma, katlanma veya eklenme gibi yapı bozukluklarından kaynaklanır. Meselâ kromozomun bir parçasının silinmesiyle ‘kedi sesi sendromu’ isimli bozukluk ortaya çıkmaktadır.

Genlerle tedavi

Genlerin tanımlanması ve gen teknolojisindeki gelişmeler hastalıklarla mücadelede ve korunma hususunda çok önemli imkânlar sunmaktadır. Bu maksatla genetik malzemeyi kısmen değiştirme safhasına kadar gelinmiştir.

Gen tedavisinin temel gâyesi, hastalığa yol açan eksik yahut kusurlu genlerin yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi için ilâç verme yerine, hastalığın kaynağına inilip hastanın bozuk olan genetik yapısının düzeltilmesine çalışılmaktadır.

Çok çeşitli gen tedavisi metotları vardır. Başarılı bir gen tedavisi için önce hastalığa sebep olan genin tespiti ve klonlanarak yani teksir edilerek çoğaltılması gerekir. İnsan gen haritasını çıkarmayı hedef alan proje ile istenilen genleri tespit ederek haritalamak mümkün olabilecektir. Genin tanımlanmasından sonraki safhada, genin hedeflenen arızalı şifreye sahip hücrelere nakledilmesi ve bu genin kodladığı proteinin üretiminin (ekspresyon) başlatılması gelir. Gen tedavisinin diğer mühim elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak; gen naklinin muhtemel yan tesirlerini anlamaktır.

Gen Tedavisi İki Bölümde İncelenebilir

Birinci tipde cinsiyet hücresinin (yumurta veya spermin) arızalı genleri değiştirilir. Bu tedavide, genlerde yapılan değişiklik nesilden nesile aktarılacağından, hem ahlâkî hem de teknik problemler ortaya çıkaracaktır.

İkinci tip tedavide ise, vücut hücrelerindeki arızalı genlerin tamamı birden değiştirilir. Bu tip, cinsiyet hücrelerine tesir etmediğinden, sadece ilgili hastaya tesir eder. Günümüzde yapılan gen tedavisi çalışmalarının çoğu vücut hücrelerine yöneliktir.

Gen tedavisi aynı zamanda bir ilâç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Buradaki ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA’sına yerleştirilir. Meselâ ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA’sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumunu önleyebilir.

Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüsleri kullanarak hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme gâyesiyle yeniden düzenlenmiş genler yerleştirilmektedir. Bunun için değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı bir virüs içinde sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir.

Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi metotlarını kullanırlar. Bu virüslerin taşıdığı genomların çoğalarak sahip olduğu şifreye uygun mânâda protein üretilmeye başlanır.

Öte yandan, virüsün kendini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunun yerine, hücrede virüsün taşıdığı, hastalığı düzeltici genin kendini ifade etmesi mümkün olur. Genin kodladığı protein (yani ilâç) üretilir ve genetik bozukluk sebebiyle üretilemeyen proteinin yerini alır.

Taşıyıcı olarak en çok kullanılan virüsler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü)’dir. Her virüsün kendine has dezavantajları vardır. Bölünmeyen hücrelere bulaşamamak (retrovirüs), olumsuz immünolojik tesirler (adenovirüs), sitotoksik tesirler (herpes virüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi bazı zorluklardır.

İlk gen tedavisi denemesini 1990′da Dr. French Anderson gerçekletirdi. Bu tedavide, Adenozin Deaminaz Enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi hedeflenmiştir.

ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, bağışıklık sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için lüzumludur. ADA eksikliği ile doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir bağışıklık sistemi problemi vardır. Sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile hayatî tehlike oluşturabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüne sebep olabiliyor.

Bu ilk insan gen tedavisi iki hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi ve tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.

Bu ilk insan denemesinden sonra cystik fibrozis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen tedavileri plânlanmaktadır.

Kanser tedavisi için bilim adamları, bağışıklık sistemi hücrelerini gen tedavisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Hedef, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi temin eden genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler devam etmektedir.

Genetik Bozukluklar ve Koruyucu Tıp

Koruyucu tıp, genetik bozuklukların yayılmasını önlemeye, zararlı genlerin toplumdaki nispetini azaltmaya çalışır.

Bu grup çalışmalarda geniş ölçüde başarı sağlanabilmesini engelleyecek bazı sebepler vardır.

Genetiğin hızla ilerleyen bir bilim dalı olmasına rağmen, bitkiler ve hayvanlar üzerinde kolaylıkla yapılan birçok deneylerin insanlar üzerinde tekrar edilmesinin çok zor hattâ imkânsız olması, en önemli engelleyici faktördür. Ancak belli soy dalları üzerinde yapılan bazı incelemeler ve ikizler üzerinde yapılan müşahadelerden faydalanılmaktadır.

Son senelerde geliştirilen metotlarla kromozomlarda meydana gelebilecek değişiklikler ve hasarlar konusunda elde edilen bilgiler, birçok anomalinin açıklanması umut vericidir.

Günümüzün önemli problemlerinden biri olan “iyonizan ışınlar”ın mutasyon yapıcı tesirleri ve bunlara karşı alınması gereken koruyucu tedbirler konusunda daha geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Birçok memlekette koruyucu ve sosyal tıp çalışmalarının ilerlemesi neticesi üreme çağına gelebilen genetik bakımdan arızalı kişilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Böylece patolojik genlerin toplum içindeki yaygınlığı da artmaktadır.

Kalıtım Sağlığı Alanında Koruyucu Hekimlik Hizmetleri

1) Genetik altyapının tespiti

Birçok ailenin sahip olduğu genetik alt yapı iyi bilinirse hastalıkların daha başlangıçta önüne geçilebilir. Çocuklarından birisine doğuştan anomali, zekâ geriliği veya kalıtsal metabolik bir hastalık teşhisi konulmuş olan bir aile, daha sonraki çocuklarının nasıl doğacağını bilemez. Bu konuda korku ve endişe içinde kalır. Genetik hastalığı olan bir kişi gelecekteki muhtemel hastalıkları hakkında bilgi sahibi değildir. Bu sebeple birçok hususda kendi başına doğru karar veremez. Evlenebilir mi? Evlenirse çocuk sahibi olmalı mıdır? İkinci bir çocuk doğru mudur? Bu ve buna benzer soruların en doğru karşılıklarının bulunması ve hastaya söylenmesi gereklidir. Son karar şahsın ve ailenindir.

2) Gizli olarak hastalıklı gen taşıyıcıların tespiti

Bu şahısların erkenden tespitinin önemi büyüktür. Fenilketonüri vakalarında fenilalenin yükleme testi ile taşıyıcıların % 90′ı meydana çıkarılabilmektedir.

Keza bazı hemoglobinopatilerde elektroforezden, pankreas cystik fibrozu vakalarında terden tuz miktarının ölçülmesi gibi incelemelerden faydanılmaktadır.

Baskın veya çekinik özellikte taşıyıcı kişilerin hastalıklarını çocuklarına geçirmeleri riski bakımından değişik ihtimaller, ilgili kişilere açık olarak bildirilmelidir.

Herhangi bir patolojik genin toplumdaki dağılış oranı yükseldikçe çocuğun kromozon çiftlerinde bu genin toplanması (homozigotluk) ihtimali o nispette yükselir. Öte yandan, bu tehlike, aynı genetik kaynaktan gelen kan akrabaları arasındaki evlenmelerde yakınlığın derecesine göre çok daha artar. O halde toplumda dağılış nispeti yüksek bulunan patolojik genlerle ilgili hastalıklarda kan akrabaları arasındaki evlenmeler çocuklar bakımından çok tehlikelidir.

Herhangi bir ailede patolojik bir genin mevcut olduğu biliniyorsa, kan akrabaları arasındaki evlenmelere müsaade edilmemelidir.

İyonizan ışınların zararlı (mutasyon yapıcı) tesirlerine karşı koruyucu hekimlik ve halk sağlığı alanına giren değişik tedbirler alınmalıdır.

Kalıtsal bakımdan tehlikeli durumda olan bir kişide, genetik bir hastalığın meydana çıkmasını kolaylaştıran tesirlerin ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Bir diyabet geninin mevcut olması ihtimalinde; şişmanlığın engellenmesi ve karbonhidratların azaltılması, tüberküloza hassasiyet geninin mevcut olması ihtimalinde; özel koruyucu tedbirlere ehemmiyet verilmesi gibi tedbirler önemlidir.

Halk için kalıtım sağlığı eğitimi

Toplumda veya değişik sosyal gruplar içinde genel sağlık eğitimi çerçevesi içinde yapılacak bir kalıtım sağlığı eğitimi çok tesirli olur. Bu eğitim bu hastalıkların bulunduğu kişiye veya aileye hitap eden sağlık eğitiminin yaygın bir şekli olarak kabul edilmelidir.

Genetik taramaları

Bir toplumda veya sosyal bir grup içinde yapılacak sistematik genetik taramalar ile patolojik genlerin yaygınlık derecesinin belirlenmesi (tahmin edilmesi) halk sağlığı hizmeti bakımından çok önemlidir.

İtalya’da Thalassemia bölgelerinde yapılan taramalarda, vakaların meydana çıkarılması ve kendilerine ciddi genetik tavsiyelerde bulunulması şeklindeki çalışmaların, bu bölgelerde hastalığın kontrol altına alınabilmesinde mühim bir rol oynamıştır.

Bütün bunlardan sonra görüyoruz ki, insan genom projesinin insanlığa faydalı olabilecek bir çok yönü vardır. “İnsan Denen Meçhul”ün sırlarına bir kapı aralayan, İlahî ilim ve kudretin apaçık bir göstergesi olan genetik program üzerindeki yeni keşifler inananların imanını artırırken, maalesef inanmayanların bu imtihanı kaybetmesine de vesile olacağa benziyor. Her ilmî gelişmeyi inkâr ve ilhâd yolunda, materyalizm ve ateizm adına yorumlayanlara diyecek bir şeyimiz kalmıyor.

Ancak bu gelişmeleri genetik hastalıklar adına takip edenlerin de dikkat etmesi gereken birçok nokta henüz aşılabilmiş değildir. Bilhassa muhtemel hastalıkların tespiti hususunda riskin kişiye söylenip söylenmemesi, kürtaj veya kısırlaştırma muamelelerinin maddî ve manevî olarak getirip götürdükleri gibi hususların; dinî, ahlâkî ve vicdânî boyutlarının ciddi olarak tartışılması gerekmektidir.

12 Temmuz 2007

Konu: Kuduz, Menejit, Parkinson, Guatr, Aıds Ve Sara Hastalıkları

KONU: KUDUZ, MENEJİT, PARKİNSON, GUATR, AIDS VE SARA HASTALIKLARI

SINIF : 10/D NO : 137

KUDUZ

* Merkezi sinir sistemini ağır şekilde etkisi altında tutan, insanlara, hayvanlardan geçen bir hastalıktır. Günümüzde bile ölümlere sebep olmaktadır. Etkeni, “Rhabdovirus” lar grubundan olan bir RNA’ lı virüstür. Bu virüs, kuduz hayvanların salyasında bulunur ve genellikle ısırılma suretiyle bulaşır. Virüs, diğer memeli hayvanlara vampir yarasadan geçmiştir.

* Hastalığın kuluçka süresi, 8 yıldan 2 yıla kadar değişebilir. Fakat ortalama 40 gündür. Bu esnada, kuduz aşısı veya anti serumu yapılırsa, hastalık belirti vermeden önlenebilir. Klinik belirtiler ortaya çıktıktan sonra aşıdan fayda beklenemez.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ:

* İlk olay, virüsün deriden veya mukozlardan vücuda girmesidir. Burada çoğalır ve sinir uçlarından içeri girip, sinir yolunu takip ederek merkezi sinir sistemine ulaşır. Fakat hastalığın yayılmasında bunun pek bir önemi yoktur.

Beyinde hemen sadece gri cevherde çoğalan virüs yeniden otonom sinirler yolu

ile tükürük bezleri,böbrek,böbrek üstü bezi,akciğer,karaciğer,deri ve kalp gibi

organlara ulaşır. Virüsün tükürük bezine ulaşması hastalığın salya ile bulaşmasına

neden olur.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:

* Kuduz bir hayvan tarafından ısırılıp tedavi edilmeyen bir insanda ilk belirtiler kuluçka devri bittikten sonra bir ila dört gün sürebilir.

* Bu belirtiler; ateş, baş ağrısı, kaşıntı, halsizlik, bir takım ağrılar, kusma, öksürük, içine kapanma, korku, çeşitli yüz mimiklerinde değişme, hırçınlaşma…. gibi belirtilerdir.

* Daha sonra huzursuzluk, beş duyuya ait hayaller, kavgacılık, hava akımından, parlak ışıktan, sudan ve görmekten korkma gibi belirtiler gelişir.

* Sudan korkmanın sebebi; yutkunma kaslarının ağrı vermesidir.

* Salyasını yutamayan hastanın ağzı köpürür ve sonuçta felçten ölür.

HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARI :

* Esas korunma; bulaştırmada en önemli rolü oynayan başı boş köpeklerin, ortadan kaldırılmasıdır.

* Ev hayvanları, kuduz virüsü ile karşılaşma riski yüksek olan veterinerler, mağaracılar ve hayvan bakıcıları, önceden aşılanmalıdır.

* Şüpheli ısırıklarda yara, bol su ve sabunla yıkanmalıdır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :

Tedavinin üç ana prensibi vardır:

YARA TEDAVİSİ : Kuduz şüphesi olan hayvan tarafından ısırılan yer,

hemen ilk fırsatta bol su ve sabunla veya tentürdiyot gibi alkollü dezenfektenlerle

yıkanmalıdır. Ayrıca tetanoz aşısı olunmalı veya tetanoz için antibiyotikler alınmaya başlanmalıdır.

PASİF BAĞIŞIKLANMA : Kuduz antiserumları ile yapılır.

AKTİF BAĞIŞIKLAMA : Ölü kuduz virüsü aşıları ile yapılır.

MENENJ İT

* Beyin zarlarının iltihabıyla oluşan bir hastalıktır. Kafatası zedelenmeleri

veya orta kulak hastalığı sonucu beyin iltihaplanabilir. Kanla gelen mikroplarda özel-likle küçük çocuklarda menenjit yapabilir.

* Menenjite mikroorganizmalar yol açmaktadır. En sık rastlanan mikrop menen-

gokok ismi verilen kahve tanesini andıran bir çift mikroptur.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ:

* İnsanların çoğunda menengokoklar sadece boğazda bulunur. Fakat kişinin

rutubet ve soğuğa veya fazla miktarda mikrop istilasına maruz kalması sonucu bu

mikroplar kan dolaşımına geçerler.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:

* Kuluçka devri 1 – 5 gündür ve belirtileri ani başlar.

* Ateş yükselir, çocuklar havale geçirebilir, deri döküntüsü görülebilir.

* Çok şiddetli baş ağrısı, fışkırır tarzda kusma vardır, hasta ışığa bakamaz

genellikle bacaklarını ve omurgasını gergin tutarak bir yanına yatar.

* Ense sertliği vardır ve hasta boynunu öne eğemez.

* Sırt üstü yatan hastanın bir bacağı karnının üstüne gelecek şekilde bükül-

dükten sonra bacağı dizden açmaya çalışmasıyla çok şiddetli ağrı hisseder. * Hastanın komaya girmesi durumun kötüye gitmesine işarettir. * Kesin teşhis hastanın belinden su alınıp mikroskopta incelemek ve biyokim-

yasal araştırmalar yapmakla konulur.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ:

* Belden alınan sıvıdaki mikroplara uygun olan antibiyotik tespit edilinceye

kadar yüksek dozda penisilin ile tedaviye başlanır.

* Daha sonra uygun olan antibiyotik ile tedaviye devam edilir.

* Bu tedavi hastahanede yapılmalıdır.

* Tedavinin yapılmaması, geciktirilmesi veya yanlış olarak uygulanması

neticesinde şayet hasta ölmez ise istenmeyen bazı sakatlıklar kalır.(Körlük,sağırlık

ve zeka geriliği gibi…)

PARKİ NSON

* Beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir

sinir sistemi hastalığıdır. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını, “Titremeli Felç” ola-

rak niteleyen James Parkinson’ dan almıştır.

* Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir has-

talıktır.

HASTALIĞIN SEBEBİ :

* Temel bozukluk, koordineli hareketleri düzenleyen beyin bölümlerindedir.

* Bu bozukluğu yapan sebep tam bilinmiyorsa; “ Hiyopotil Parkinson ”, se-

bebin belli olduğu durumlarda ise; “ Parkinsonien Sendramlar ” adı verilir.

Bunlar :

Geçirilmiş beyin enfeksiyonları,

Bazı ilaçlar,

Ailevi sebepler,

Travma,

Zehirlenmeler,

Tümörler,

Kandaki kırmızı hücrelerin aşırı çoğalması…. gibi durumlardır.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE BELİRTİLERİ :

* Hastalığın temel belirtileri, titreme, sertlik ve hareketlerin yavaşlamasıdır.

* Titreme ilk ortaya çıkanı olup, başlangıçta tek eldedir. Daha sonra aynı ta-

rafın bacağına veya karşı ele geçebilir. Sıklıkla, hastalıktan vücudun bir yarısı baskın

olarak etkilenir.

* Titreme dinlenirken olup, uyurken kaybolur. Sinirlilik veya yorgunluk, titre-meyi arttırabilir.

* Sertlik veya katılık, boyun kaslarında başlar ve başın gövdeden önde tutulmasına sebep olur.

* Hasta hantallaşır, saatlerce oturur. Hızlı ve küçük adımlarla sendeleyerek yürür.

Monoton bir konuşması vardır.

* Yüzdeki mimik ve jestler silinir, yüz anlamsız bir hal alır.

* Hastada bunama görülür.

* Hastada dakikalarca hatta saatlerce göz kayması meydana gelir ve çok rahat-sızlık verir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :

Tedavi üç grupta planlanabilir:

Hastayı, faydalı aktiviteler ve zihni faaliyetlerle, içe kapanık ve cemiyetten ayrı ol-

maktan korumaktır.

2. Bu tedavi cerrahi olup, hastanın ızdırabını azaltmak için kullanılır. Hasta bölgenin

elektrik veya alkolle tahribinden ibarettir. Cerrahi tedavilerde titreme düzelir fakat kasılmalarda gözle görülür bir değişiklik olmaz.

3. Bugün Parkinson’ un esas tedavisi olarak ele alınan, ilaç tedavisidir.

GUATR

* Genel olarak tiroit bezinin, iltihabı olmayan, normal fonksiyonlu ve habis olmayan büyümeleri kastedilmektedir.

* Bu tarif yurdumuzda, “ Basit Guatr ” olarak nitelendirilmektedir. Fakat bunun böyle nitelendirilmesi pek te doğru değildir. Çünki bu isim, hekimleri ya-

nıltabilmektedir. Böyle küçümsenen bu hastalık, ilaçla tedavi edilmesi mümkün iken, cerrahi müdahalelerle tedavi edilmek zorunda bırakılmaktadır. Böyle olunca da, zehirli guatr’a ( hipertiroid ) dönüşebilmektedir.

* Guatr bir bölge halkında yaygın olarak bulunursa ; Endemik, tek tük olursa

sparadik guatr’ dan bahsedilir. Bunun en güzel örneği; Kastamonu çevresidir.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE SEBEBİ :

* Tiroit bezinde, tiroit hormonunun yapımı çeşitli sebeplere bağlı olarak azalırsa, beyinde yer alan hipofiz bezinin tirioidi artar ve bu hormon tirioit bezini büyüterek neticede guatr’ ı meydana getirir.

* Guatr’ ın meydana gelmesinde en önemli sebep, iyot yetersizliğidir.

* En çok denizde uzak ve dağlık yerlerde olacağı gibi, genetik olarak ta bu hastalığa rastlamak mümkündür.

* Yurdumuzda 4 milyon kadar endemik guatr hastası vardır. Endemik guatr iki şekilde görülür; diffüz (yaygın) ve nodüler ( yumrulu ) guatr. Nodüler guatr ol-

dukça mühimdir. Çünki bunların kanser olma ihtimalleri, zehirli guatr haline dönüşme gibi tehlikeleri vardır.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ :

* Boynun genişlemesi veya boyunda bir kitlenin hissedilmesi.

* Yutkunmada ve nefes almada zorluk çekilmesi, ses kısıklığı.

* Nadir olarak kanama, başlıca belirtileri arasındadır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :

1. Diffüz guatr : Hastaya ağız yoluyla belirli dozlarda tirioit hormonu verilerek, tirioit bezinin büyümesine sebep olan durumu gidermek amaçlanır. İlaç tedavisinin

cevap vermediği durumlarda ameliyat gereklidir.

2. Nodüler guatr : Hem tehlike potansiyellerinin yüksek oluşu hem de ilaç tedavisine pek iyi cevap vermediklerinden, bunların tedavisi esas itibariyle cerrahidir.

AIDS

HASTALIĞIN OLUŞU VE SEBEBİ :

* Başlangıçta çağımızın vebası olarak bilinen bu hastalık, önce homoseksüel ve uyuşturucu kullananlarda görülmüş, daha sonra kan nakli yapılan 68 yaşındaki bir kadında görülmesiyle AIDS’ in herkeste olabileceği ortaya çıkmıştır.

* Batı ülkelerinde önemli bir sağlık sorunu olan ve hızla yayılan bu hastalık, yurdumuzda da tehlikeli boyutlara doğru yavaş yavaş tırmanmaktadır.

Hastalıktan korunma önlemlerinin alınması ve hastalık ile mücadele edilmesi önemli sağlık politikalarımızdan birisidir.

HASTALIĞIN SEBEBİ :

* “Kazanılmış Bağışıklık Yetersizliği Hastalığı” anlamına gelen kelime-lerinin baş harflerinden oluşan HIV virüsünün bulaşmasıyla meydana gelir.

Afrika’da bu virüsü taşıyan bir maymun türünden dünyaya yayıldığı bilinmektedir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ :

Nedeni bilinmeyen ateş, gece terlemeleri.

Kısa sürede kilo kaybı, kuvvetsizlik, halsizlik.

Kuru ve devamlı öksürük.

Özellikle ağızdaki mantar enfeksiyonu.

Deri döküntüleri, morumsu veya renksiz lekeler.

Bağırsak bozuklukları.

Menenjit.

Düşünmede durgunluğun olması….. AIDS’ in başlıca belirtileridir.

HASTALIĞIN BULAŞMA YOLLARI :

Cinsel ilişki ile.

Aids’ bir kanın, başka bir hastaya nakledilmesiyle.

Berber makasları, ustura, tırnak makası, saç fırçasıyla.

Uyuşturucu kullananların aynı enjektörü kullanmaları ile.

Özetle AIDS, kan ve cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktır. Şu ana kadar

Aids’ in, öksürük, öpücük, yemek kapları, el sıkışma ve giysilerle bulaştığı tespit edilememiştir.

HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARI :

Yabancılarla cinsel ilişkiye girmemek.

Kan almada veya vermede kan testini yaptırmak.

Yurt dışından yeni gelmiş ve uzun süre geldikleri ülkelerde kalmış olanları,

Aids taramasından geçirmek.

Fuhuş yuvalarını kapatmak, gizli olanları da takibe almak.

Kullanılan enjektörleri mutlaka bir kez kullanıp atmak ( disposıbıl ).

Halka tek eşliliğin faydaları anlatılmalı.

Uyuşturucu maddelerle ilgili, gençlere dini ve tıbbi eğitimler verilmelidir.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :

Tedavisi henüz bulunamayan fakat insanların halen pek ciddiye almadıkları bu hastalığın sonu ÖLÜMDÜR.

SARA

* Genellikle şuur kaybı ile birlikte olan ve nöbetlerle giden bir sinir sistemi hastalığıdır. Bir sara nöbeti, beyin fonksiyonunda kısa süreli bir bozukluk olarak tarif edilebilir.

HASTALIĞIN SEBEBİ :

* Sara’ nın bir kısmının sebebi bilinmez. Bunlar bilhassa çocuklukta başlar. Bi-

linen sebeplerinden bazıları; Kafa yaralanmaları, beyin tümörleri, beyin damar hasta-

lıkları, kan şekeri azlığı, kanda üre artışı, kalp sektesi, bazı ilaçlar ve alkol…dür.

HASTALIĞIN GELİŞİMİ VE BELİRTİLERİ :

İlk safhada hasta kaşıntı, koku, mide ağrısı gibi hisler duyar.

Hasta şuurunu kaybeder, ayakta ise düşer

Hastanın bütün kasları aynı anda kasılır, sonra ise hem gevşer hem kasılır.

Daha sonra hasta derin bir uykuya dalar.

Çeşitli şuur kayıpları, hastalığın belirtileri arasındadır.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ :

Tedavi; sosyal, psikolojik ve ilaçlarla yapılır.

Çocuksa, okula devam etmelidir.

Yetişkinler, ağır işlerde çalışmaktan kaçınmalıdır.

Nöbeti teşvik eden faktörlere dikkat edilmelidir.

Nöbet esnasında hastanın etrafında ateşli, sivri, keskin ve sert cisimlerin bulundurulmamasına özen gösterilmelidir.

Bunların dışında sara, ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılmaktadır.

12 Temmuz 2007

Hıv Aşıları Üzerine Çalışmalar

HIV Aşıları Üzerine Çalışmalar

Yapılan çalışmaların birçoğunda ve antiviral terapilerde AIDS için bir ilaç olmadığı görülmüştür. İlaç terapileride sonuç vermesine rağmen bıraktığı problemli yan etkiler, uygunluk ve fiyat bakımından tercih edilemez hal almaktadır. Üstelik bu ilaçların 2005 yılına kadar %90 oranında AIDS’li bulunduracağı tahmin edilen gelişen ülkelerde bulunması çok zor olacaktır.Bu nedenlerden dolayı, araştırmalar HIV enfeksiyonunu engelleyebilecek aşılar üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır.Bu çalışmalar dünya çapında gerçekleşmektedir. AVEG (AIDS Vaccine Evaluation Group) AIDS Aşı Tesbit Grubu HIV-1 aşısına aday olarak gösterilen faz I ve II açıları üzerinde çalışmaktadır.

Aşılar bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde modern ilaç tarihinin en büyük buluşudur. Fakat, araştırmacılar HIV enfeksiyonuna karşı çalışırken aşı gelişiminde kullandıkları geleneksel yaklaşımların dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Çalışmalarda araştırmacıların karşısına çıkan en öneml engel HIV in anlaşılması ve şu ana kadar yapılan çalışmaların tamamında hayvansal maddelerin kullanılmasıdır. Ayrıca bağışıklığın alternatifide bilinmemektedir. Yani doğal bir enfeksiyondan korunmak için bağışıklık sisteminin hangi parçası gereklidir sorusu henüz çözülememiştir.

Aktive edilmemiş virüslerin aşı olarak kullanımı çok çeşitli problemlere yol açtığı için çok tehlikeli görülmektedir. Aşının enjektesi sırasında meydana gelebilecek bir hatanın aşıda meydana getirdiği yetersiz inaktiflik , aşının HIV-1 için kullanımında endişeler meydana getirmektedir. Geçmişte yapılan çalışmalarda maymunlar üzerinde (SIV) Simian Immuno Deficiency Virus; Maymun Yetersiz Bağışıklık Sistemi virüsü adında azaltılmış bir virüs aşısı HIV-1 için gerekli canlı aşının geliştirilmesinde büyük rol oynamıştır.

HIV-1 aşısının geliştirilmesi birçok aktif ünite aşı kullanılarak yapılmaktadır.Buda HIV-1′in kullanılan bölümlerine mükemmel bir güvenlik sağlamaktadır. Böylece aşı ürünlerinden meydana gelebilecek enfeksiyonlar önlenmektedir.

Alt ünite aşılarında zorluk optimum bağışıklık kapasitesine ulaşabilmektedir. HIV-1 enfekte olmuş bir hücreden yada serbest bir virüsten bulaşabilir. Bu nedenle aşının etkili olabilmesi için bu iki modun aşı içerisinde adreslenmiş olması gereklidir. Fakat, bağışıklık sisteminin doğal enfeksiyondan korunmak için hangi parçasını kullandığı kesin olarak bilinmemektedir. Otoritelerin birçoğu, aşı rejiminin mutlaka etkili akyuvar hücreleri türetmesini sağlaması konusunda birleşmişlerdir.

AIDS Nedir?

AIDS, Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin kısaltması olarak ortaya çıkmış ve Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu olarak Türkçe’ye çevrilmiştir.AIDS ilk olarak 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde keşfedilmiştir.Keşfinden hemen sonra hızla yayılarak; erkek, çocuk, siyah, beyaz, Latin, Asyalı, zengin, fakir demeden bir çok insanın ölümüne neden olmuştur.Günümüze kadar AIDS’ten 225.000 kişinin öldüğü kaydedilmiştir.Bu sayı her 13 ila 15 ayda ikiye katlanmaktadır.AIDS için halen kesin olarak bilinen bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.AIDS’ten korunmak bu tehlikeli ve ölümcül virüsün yayılmasını önlemek için uygulanabilecek tek yoldur. HIV, Human Immune Deficiency Virus, vücut bağışıklık sistemi virüsü, AIDS tamamen vücut bağışıklık sistemi ile ilgili olduğundan, hastalığa sebep olan virüse bu isim verilmiştir.Virüs, insan vücudunun hastalıklara karşı direncini sağlayan bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektedir.Vücut bağışıklık sisteminin etkisiz hale gelmesi, virüsten etkilenmeden önce kolayca başedebildiği deiğer hastalık mikroplarıyla artık çarpışamayacak duruma gelmesi demektir.Bu da basit bir enefeksiyonun bile ölümcül hale gelmesine sebep olabilir.AIDS hastalarının yarısından çoğu bağışıklık sistemlerinin etkisiz hale gelmesi yüzünden basit enfeksiyonlara yenilerek hayata veda etmişlerdir. İnsan vücudu bir defa HIV virüsü ile enfekte olmuşsa artık bu virüsün hiçbirşekilde yok edilmesi yada vücuttan atılmasımümkün değildir.Fakat,virüsün etkilerine engel olmak için bir takım ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlardan ilki ve ençok bilineni AZT (Zidovudine) adı verilen ilaçtır. Bu ilaç virüsün çoğalmasını engellemektedir.AZT AIDS virüsünün meydana getirdiği belirtilerin görünmesini engellemekte ve AIDS’li hastanın yaşamının kısmende olsa uzamasını sağlamaktadır. Bilim adamları AIDS’le savaşabilmenin diğer yollarını aramaya devam etmektedirler.Son yıllarda bu konuda büyük gelişme kaydedilmiştir.AIDS’e karşı korunmak için aşıların testleri halen deneysel aşamadadır.1990 yılının başlarından itibaren bu konuda başarılı sonuçlar kaydedilmektedir. AIDS dokunma, öpüşme, solunum gibi dış kontaklarla bulaşan bir hastalık değildir.Bu nedenle insanların AIDS’li hastalara yaklaşmaması yada onları toplumdan dışlaması hem gereksiz hemde yanlış bir tutumdur. Çünkü AIDS’li bir hastaya dokunarak veya yanında bulunarak AIDS’e yakalanmanın mümkün değildir.Ayrıca AIDS evcil hayvanlardan, tuvaletlerden, yüzme havuzlarından, tabak yada bardaklardan bulaşıcı özellik göstermez.Bu nedenle insanların bu konularda korkutulması yada yersiz bir kaygıya neden olunması çok yanlıştır.AIDS’in ana bulaşma yolu seksüel birleşme, uyşturucu kullanıcılarının enjektyörlerini paylaşması ve çok da az olsa kan transferidir.Ne yazık ki, AIDS hastalığına yakalanmış hamile bir kadının daha doğmamış bebeğide bu hastalığa yakalanmış demektir. Neden AIDS’i daha önce duymamıştık? AIDS 1981 yılına kadar tanımlanmış bir hastalık değildi.AIDS’in izinin sürülmesidoktorların bu bilinmeyen hastalığı yeterli derecede tanımasıyla başladı.AIDS’in ilk rastlandığı 1981 yılında ABD’de 316 kişinin AIDS hastalığına yakalandığı tesbit edilmiştir.Beş yıl sonra 1986 Ağustos’unda 23.000 vaka rapor edilmiştir.Hastalığın artışı büyük bir hızla devam etmiş ve 1990′larda sadece ABD’de 60.000 nin üstünde AIDS hastası tesbit edilmiştir.Bu hızlı artış, bilim adamları, doktorlar ve hükümetler için bir alarm sinyali olmuş ve onları konuyla ciddi biçimde ilgilenmeye itmiştir.AIDS’in gerçek kökeni bilinmemektedir. Çünkü AIDS yeni gelişmiş bir hastalıktır. AIDS’in kökeni hakkındaki en geçerli görüş hastalığın Afrika kökenli olduğudur.Afrika’da ki yeşil maymunların taşıdığı bir virüs insanlarda rastlanan AIDS virüsüne çok benzemektedir.Bilimsel tahminler maymunlarda rastlanan virüsün doğal ortamda organizmalar içinde yaşamını sürdürerek, mutasyon geçirdiği ve burdanda insanlara geçtiği üzerinde yoğunlaşmaktadır.Görülen mutasyonun çok nadir olduğu da görüşler arasında yer almaktadır.Bir başka görüş ise virüsün biyolojik silah olarak üretilmek istendiği fakat sonucun etkisi uzun sürede görüldüğü için araştırmalara devam edilmediği, ve bir ara nasıl olduysa labaratuvar dışına çıkarılarak insanlara bulaştırıldığı üzerinedir. Yeşil maymunlar Afrika’nın çoğu bölgesinde lezzetli bir yemek olarak görülmektedir.Virüsün maymunlardan insana iyi pişmemiş organlardan yada etlerin pişirilmeye hazırlanırken meydana gelebilecek kesik vb. gibi yaralardan bulaşmış olabileceğide düşünülmektedir.Çünkü bilindiği gibi virüsün bulaşma yollarının en önemlilerinden biri kandır.Hastalığın ilk insana bulaşması böyle olmuştur.Bundan sonra hastalık diğer insanlara seksüel birleşme ve uyuşturucu kullanımı ve kan transferleri sırasında yayılmıştır.Afrika devletlerinin bir çoğu bu görüşün mantıklı olduğunu savunmaktadır.Bu olayların hiçbiri ırkla ilgili değildir.Şunu unutmamak gerekir ki tek bir kişi değil tüm insanlık AIDS’in gelişmesinden sorumludur; ve bizde bu sorumluluğu paylaşmaktan ve bu öldürücü virüsün yayılmasını engellemekten sorumlu sayılırız.

HIV Vücudu Nasıl Etkiler?

AIDS’e neden olan virüs ilk defa 1983 yılında Dr.Luc Montagnier tarafından kaydedilmiş daha sonra Paris Pasteur Enstitüsündeki bilim adamları tarafından izlenmeye devam edilmiştir.Enstitü araştırmacıları virüse Lymphadenopathy-AssociatedVirüs (LAV) adını vermişlerdir.Çünkü bilim adamları virüse bir hastanın lenf düğümlerinde rastlamışlardı. Bu araştırmalarla aynı zamanlarda, başka bir yerde Dr.Robert Gallo ve meslekdaşları Ulusal Kanser Enstitüsü’nde yaptıkları araştırmalarda AIDS virüsünün izine rastladılar.Dr.Gallo ve meslekdaşları virüse Human T-Cell Lymphotropic Virüs III (HTLV-III) adını verdiler.Gallo ve personeli yeni tanımladıkları bu virüse benzeyen diğer virüsleride ayırarak ayrılan virüsler HTLV-I ve HTLV-II isimlerini verdiler.Yeni tanımlanan bu virüsün etiketlenmesinden sonra Uluslararası Virüs Sınıflandırma Komitesi (International Commite on The Taxonomy of Viruses) virüsün adını Human Immuno Deficiency Virüs HIV olarak belirledi. Halen tıbbi topluluklar virüsün tanımlanmasında bu ismi kullanmaktadır.

HIV diğer virüslerden çok farklıdır.HIV virüsü retrovirüsler olarak bilinen özel bir aileye mensuptur. Retrovirüslerde diğer virüsler gibi sıkıca paketlenmiş bir genetik yapıya ve protein kılıfına sahiptir. Retrovirüsler genetik bilgilerini Deoxiribonukleikasit DNA yerine Ribunükleikasit RNA larında saklarlar. Retrovirüsler kendilerini eşlemek, yani viral RNA larından yeni bir DNA oluşturmak için “reverse transcriptase” adı verilen bir enzimi kullanırlar.Yani oluşturulan DNA virüsün etkilemek istediği hücrenin DNA sıyla birleşir.Virüsün oluşturduğu DNA ile birleşen hücre DNA’sı provirüs olarak adlandırılır.

Yukarıdaki şekilde hücre RNA’sının (RU5-U3R) konak hücreyle (LTR) birleşerek provirüsü (U3RU5LTR) oluşturması gösterilmektedir.Provirüs hücrenin genetik yapısının tamamını kendi kendini sürekli yenilemek için kullanır.Bu durumda retrovirüsler diğer virüslerde olduğu gibi yeni virüsler oluşturabilmek için gerekli mekanizmayı bulaştıkları hücreden temin ederler. HIV virüsünün ilk hedefi T-4 yardımcı hücresi (AKYUVAR) adı verilen beyaz kan hücreleridir.Akyuvarların görevi bağışıklık sistemini yöneterek istenmeyen organizmalara karşı vücudu korumaktır.HIV virüsü vücuda herhangi bir şerkilde bulaştıktan sonra, eğer hemen aktifleşirse, akyuvar hücrelerine saldırır ve hücrenin içine girer.Hücrenin içine girmesiyle birlikte akyuvar hücresinin genetik maddesini kullanarak kendini eşlemeye ve çoğalmaya başlar.Yeni virüs partikülleri kendilerini kan akıntısına bırakarak enfekte edecek yeni akyuvar hücreleri aramaya başlarlar.Bir akyuvar hücresinin içinde HIV bulunması bu hücrenin görevini kısmen yada tamamen yapamaması anlamına gelmektedir.Akyuvar sayısının azalması vücut bağışıklık sisteminin normal zamanda kolayca başedebileceği enfeksiyonlarla artık başedemeyecek duruma gelmesi demektir.Bu fırsatçı enfeksiyonlarla ilgili komplikasyonlar kişinin ölümüne neden olabilmektedir.Aşağıdaki şekilde HTLV-III Human T-Cell Lymphopatic Virüsünün şematik yapısı görülmektedir.

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşidi olan makrofajlarda AIDS virüsü tarafından enfekte edilebilir.Makrofaj hücreleri kan dolaşım sisteminin dışında kalan bölgelerde mevcut olan organizmalarla savaşırlar.Makrofaj hücreleri beyine dahi taşınabilirler.HIV virüsü makrofaj hücrelerini kullanarak beyine girdiğinde glial hücrelerine saldırır.Bu hücreler sinir sistemi için yapısal destek ve izolasyon sağlayan hücrelerdir.Eğer virüs bu hücrelerin büyük bir kısmını yok ederse, kişinin akıl ve düşünme fonksiyonları tekrar onarılamıyacak bir hal alır. HIV virüsü hakkında açıklamalar kişiden kişiye farklılık göstermektedir.Çünkü enfeksiyonların sınırı insanların yakalandığı mantarsal, bakteriyel ve viral hastalıklarla birlikte çok geniştir.Fakat çok sık duyduğumuz iki hastalık Kaposis Sarcoma ve Pneumocystic Carinii Pneumonia’dir. Kaposis Sarcoma kan hücresi kanseri olarak bilinir.Kan kanseri hastalarının derilerinde portakal rengi bölgeler oluşmaya başlar.Bu bölgelerin vücut içinde olması ve dışarıdan görünmemeside olasılıklar dahilindedir.Zamanla oluşan bölgelerin sayısında ve büyüklüğünde iki kat artma görülür.Hastalık zaman geçtikçe vücudun her tarafını sarar. Pneumocystic Carinii Pneumonia AIDS hastalarında en çok görülen fırsatçı enfeksiyondur.Hastalığa protozoan adı verilen tek hücreli mikroskopik bir canlı organizma neden olur.PCP hastalrında hastalığın ortaya çıkmasıyla beraber şiddetli yorgunluk, kilo kaybı, ateş, kuru öksürük ve nefes almakta güçlük görülmeye başlar.Hastalığın şiddetli olması nedeniyle hastanın mutlaka bir hastanede kontrol altına alınması gerekir.PCP’de diğer AIDS ilgili hastalıklar gibi tedavi edilebilir; fakat bağışıklık sistemi ve ilgili problemlerin yok edilmesi mümkün olmamaktadır. AIDS hastaları, şakınlık, hafıza kaybı, denge kaybı, kekeleme, felç gibi problemeler oluşturabilen bazı enfeksiyonlardan kolayca etkilenebilirler.Bu problemler beyinin direk olarak HIV virüsü ile etkilenmesinden yada texaplasmosis (cryptoccoccal meningitis) adı verilen bir hastalıktan kaynaklanmaktadır.Görülen diğer hastalıkların HIV enfeksiyonu taşımayan kişilerde görülmesi çok nadirdir. AIDS tedavisinin bulunma süresi araştırmalar devam ettikçe değişmektedir.Bu arada araştırmacılar virüs ve hastalık hakkında daha fazla tecrübe edinmektedirler.Yapılan araştırmalar AIDS’in ortaya çıkma süresinin ortalama 7 ila 8 yıl olduğunu söylemektedir.Bazı vakalarda bu süreden daha sonra AIDS hastalığının görünmeye başladığı doğrulanmıştır.Halen kayıtlarda 10 yıl önce AIDS virüsü ile enfekte olmuş ve daha hiçbir AIDS belirtisi göstermemiş hastalar mevcuttur.

HIV Tarafından Etkilenen Bağışıklık Sistemi Hücreleri

ADI

YAPISI / GÖREVİ

AIDS’in ZARARI

CD4+T Hücreleri

APC (antijen sağlayıcı hücreler) tarafından sunulan antijenin tanınmasına yardımcı olur.(MHC Sınıf II bağlamında)

Zamanla fonksiyonel ve poliferative zayıflama

CD8+T Hücreleri

Cytotoxic (Hücre öldürücü) T hücreleridir. APC tarafından sağlanan antijeni MHC Sınıf I bağlamında tanır.Enfekte olmuş hücreleri yada kanser tarafından değiştirilmiş hücreleri öldürür.

Zamanla etkilenen hücre sayısının çoğalması ve beraberinde gelen fonksiyonel zayıflama

Bellek T Hücreleri

Bu hücreler aynı antijene ikinci defa yanıt verilmesini hızlandıran T hücreleridir. Bu hücreler ayrıca CD45 alıcı hücreleri olarak belirtilir. (CD45 RO saf hücreler olarak adlandırılır)

CD45 hücreleri görev yapamaz hale gelir.

B Hücreleri

Extra hücresel antijenleri tanımlar ve antikoru plasma hücreleri sayesinde vücuttan çıkarır.

Kandaki immunoglubilin (antikor) seviyesinin normalin aşırı derecede üstüne çıkması

(Hypergammaglobulinemia)

Kırmızı Kan Hücreleri (Eritrositler)

Vücutta oksijen ve besinin taşınmasını sağlarlar.

AIDS’in gelişmesi ile birlikte kandaki oranının ciddi bir şekilde zalması.Tedavi ilçaları ile birleşince anemi hastalığı.

Monosit/Makrofajlar

Antijen ortaya çıkaran hücreler APC’ler

HIV bu hücreleri direkt olarak etkiler ve cytokine üretimi engelleninceye kadar kendini göstermez.

Dendritik Hücreler

Antijen Sağlayan Hücreler APC’ler.

Zayıflayan fonksiyon.

Foliküler Dentritik Hücreler

Deri ve mukoza zarlarındaki enfekte olmuş bölümleri yakalamaya çalışır.

HIV bu hücreleri zarar görmemiş mukoza membranları yolu ile tüm vücuda yaılabilmek için kullanır.

Gövde Hücreleri

Tüm kan ve bağışıklık sistemi hücreleri için öncü hücrelerdir.

Bilinen kadar ile direkt olarak etkilenmez fakat zarara uğrayabilir.Ayrıca tedavide kullanılan ilaçlarda zarar verebilir.

Doğal Öldürücü Hücreler

Antikorlarlarla örtülmüş yada işaretlenmiş hücreleri öldürmeye yardımcı olur.

HIV tarafından fonksiyonu zayıflatılır.

Nötrofiller (Neutrophils)

Beyaz kan hücresi çeşididir.

Fonksiyonlarda zayıflama

Bazofiller (Basophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Histaminleri serbest bırakırlar.

Direkt olarak etkilenebilirler. Etkilenmesi durumunda histamin çıkışında büyük bir artış meydana gelir.

Osinofilller (Eosinophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Vücuttaki peroksit ve anti bakteriyel maddeleri serbest bırakır.

HIV Tarafından etkilenebilir.

Megakarositler

Öncü hücredir.

HIV tarafından etkilenir.

İlaçlar

AZT (Zidovudine,ZDV,Retrovir)

HIV’in kendini eşlemesini yavaşlatan önemli bir ilaçtır.

AZT CD4 bağışıklık sistemi hücre sayısı 500′ün altına düşmüş HIV enfeksiyonu taşıyan yetişkinlerde ve üç ayın üzerindeki çocuklarda başlangıç tedavisi olarak uygulanır. Ayrıca anneden çocuğa HIV bulaşma riskini önlemek için tasvip edilmektedir. Bunlar AZT terapisi için FDA tarafından onaylanan durumlardır. AZT tek başına yüksek potansiyel gösterebilecek bir ilaç değildir. Bu nedenle diğer anti-HIV ilaçları ile kombinasyon kurarak kullanılır.

Yan Etkileri :

Anemiye neden olabilecek kemik iliği kaybı, lösemi (leukopenia), mide bulantısı, kaslarda zayıflama ve baş ağrısıdır.

Nevirapine (Viramune)

Nevirapine (ticari ismi viramune) non nucleoside reverse transkriptaz inhibitörü olarak adlandırılan bir çeşit anti HIV ilacıdır. Bu ilaç HIV’in kendini eşlemek için kullandığı reverse transcritpase enziminin düzgün çalışmasını engeller. Nevirapine in tavsiye edilen dozajı ilk iki hafta için 200 mg. günde bir tane, takip edilen haftalarda 200 mg. günde iki defa şeklindedir.

Nevirapine’in azt,ddI,ddc,d4T,3TC gibi ilaçlarla beraber kullanımında bir sakınca olmadığı görülmüştür. Ancak protease engelleyiciler ile beraber kullanımına dair bir sonuç alınamamıştır.Nevirapine, vücuda verilen diğer ilaçların vücut tarafından basorbe edilmesini etkilemektedir.

DENEME SONUÇLARI :

Nevirapine’in en iyi sonuçları tek başına alındığında görülmüştür. Bu çalışmada kobay olarak alınan hastalar üç gruba bölünmüş; bir gruba nevirapine ile birlikte AZT ve ddI, ikinci gruba AZT ile ddII, üçüncü gruba ise nevirapine ile AZT verilmiştir. Hastalarda sayılan ortalama T4 hücresi (yardımcı hücreler) sayısı 376′dır.

52 Hafta sonra nevirapine/AZT/ddI alan grubun 51 kişisinde, çalışmanın başladığı sıralarda sayılan T4 hücresinden fazla T4 hücresi olduğu saptanmıştır. AZT ddII grubunda ise bu sayı 30′dur. Nevirapine AZT grubunda ise sayı çalışmanın başladığı ankiyle aynıdır. Hem AZT/ddI/nevirapine hemde AZT /ddI gruplarında kandaki HIV miktarının 28 hafta sonunda %90 oranında azaldığı görülmüştür. Nevirapine/AZT/ddI ilaç kombinasyonunu alan 34 kişilik grubun 20 sinde bir yıl sonra kandaki HIV oranı testlerde bulunamayacak düzeye inmiştir. Ancak HIV’in miktarının en yüksek düzeyde düşüş gösterdiği grup nevirapine/AZT kombinasyon grubudur. Nevirapine/AZT grubu ilk dört hafta içersinde çok büyük başarı göstermiş olmasına rağmen 28 hafta sonunda kandaki HIV miktarı başlangıçtaki ile aynı sayıya ulaşmıştır.

Çalışmalarında gösterdiği gibi daha önce herhangi bir HIV ilacı almamış insanlar üzerinde uyugulanabilecek AZT/ddI / nevirapine üçlü ilaç kombinasyonu, vücuttaki HIV miktarını etkili bir şekilde azaltabilmektedir. Ancak, dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; eğer hasta daha önce bir AIDS ilacı kullandı ise nevirapine’in etkisi söz konusu olmayacaktır. Çünkü, bu durumda HIV virüsü nevirapine e karşı direnç elde edebilmektedir. Buda nevirapine’in anti-HIV ilaçları arasındaki etkisini yok etmektedir.

YAN ETKİLERİ:

Nevirapine’in en büyük yan etkisi isiliktir. Nevirapine kullanan hastaların %22′sinde isilik görülmüştür. Bu hastaların %6′sında isilik ciddi ve şiddetli bir biçimde görülmektedir. Bu problem dozaj azaltılarak yada değiştirerek yok edilebilmektedir. Eğer, isilik şiddetli bir boyut aldıysa diğer enfeksiyonlara çevirebilir. Bu nedenle ilacın kesilmesi en doğru olanıdır. Diğer yan etkiler ise yaşamsal fonksiyonların yükselmesine neden olan ateş ve kas yorgunluğudur.

Delavirdine (Rescriptor)

Delavirdine (ticari ismi Rescriptor) non-nucleoside reverse transcriptase inhibitörü olark adlandırılan bir çeşit ANTI-HIV ilacıdır. Reverse Trankriptaz HIV virüsünün bir parçasıdır. Bu enzim HIV virüsünün kendisini eşleyerek yeni virüsler oluşturmasını sağlar. NNRTI (Non-Nucleoside Reverse Transcriptase Inhibitor) yani engelleyici ilaç virüsün kullandığı bu enzimi bloke eder.

Delavirdine sadece yetişkinlerin tedavisinde kullanılabilir. AIDS tedavisinde kullanılan ilaç kombinasyonu içerisinde Delavirdin de daima yer alır. AIDS tedavisinde kullanılan ilaç sayısı üçü geçmemelidir. HIV tedavisinde etkili sonuç alınabilmesi için hiç almadığı üç yeni ilaçtan oluşan bir kombinasyon uygulanır. Daha önce birçok anti-hiv ilacı almış bir kişi için yeni ilaç bulmak çok zor olabilir. Bu tür durumlarda delavirdine bir opsiyon olarak kullanılabilir.

DENEME SONUÇLARI:

Delavirdine’in denemeleri halen devam etmektedir. Yapılan denemelerde ilaç kombinasyonlarında Delavirdine’in kullanılabilmesi için kesin ve temiz bir sonuç alınamamıştır. İlacın AZT kadar kuvvetli olduğu bilinmektedir. Araştırmacılar bu ilacın AIDS tedavisinde kullanılan ilaç kombinasyonu arasına girebilecek kadar etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak klinik deneyler tam olarak bunu kanıtlamamıştır.

DELAVIRDINE VE PROTEASE ENGELLEYİCİLER:

Delavirdine ve Protease (HIV’in önemli bir yapı parçası) engelleyicilerin bir arada kullanımı konusunda uzun bir deneme yapılmamıştır. Yapılan kısa süreli denemelerde Delavirdine ve Protease engelleyicilerin bir arada kullanımında HIV – (negatif) sonucuna ulaşılmıştır.Bu çalışmada protease engelleyici olarak Saquinavir (Invirase) kullanılmıştır. Delavirdine dozajı Saquinavir dozajının beş katı alınarak vücuda verilmiştir. Delavirdine miktarı saquinavir tarafından etkilenmemiştir. Çünkü saquinavir vücut tarafından tam olark emilemez, delavirdine bu konuda saquinavir’e yardımcı olmaktadır. Raştırmacılar bu iki ilacın birlikte kullanımında bazı hastaların vücudunda toksik (zehirli) maddelerin oluştuğunu gözlemlemişlerdir. Bu nedenle bu iki ilacın tatbik edildiği hastaların hayat fonksiyonları sürekli kaydedilmelidir.

Delavirdine , diğer bir protease engelleyici, Indinavir (Crixivan) ile alındığında vücuttaki indinavir miktarının hızla arttığı görülmüştür. Araştırmacılar eğer bu iki ilaç birlikte alınacaksa indinavir dozajının 8 saatte 400 yada 600 mg. olması gerektiği hususunda birleşmişlerdir. Indinavir’in normal dozajı 8 saatte 800 mg. dır.

Araştırmacılar, delavirdine ve diğer bir protease engelleyici olan Ritonavir (Norvir) ‘in birlikte alındığında bir etki yarattığını görememişlerdir. Fakat araştırmacılar tam dozaj konusunda deneme yapmamışlardır.

Delavirdine ve bloker bir ilaç olan Nevirapine (Viramune) in birlikte kullanımı konusunda hiçbir deneme yapmamışlardır.

İLAÇ ETKİLEŞİMLERİ:

Terfenadine (Seldane), astemizole (Hismanal), alprazolam, Midazolam, triazolam, cisapride(Propulsid), rifabutin (Mycobutin), rifampin, phenytoin, phenobarbital, carbamazepine; ayrıca, amfetaminler, kalsiyum blokerleri ve anti migren ilaçları hiçbir şekilde delavirdine ile beraber alınmamalıdır.

YAN ETKİLERİ:

Delavirdine’in en genel yan etkisi isiliktir. İlacı alan birkaç hasta haricinde hepsinde görülmüştür. İsilik, ilaca başlandığından 1 yada 3 hafta içerisinde görülmeye başlar. Genellikle tedaviye devam edildiğinde kaybolduğu görülür. Eğer isilik devam ediyorsa Stevens-Johnson sendromu adı verilen ciddi bir alerjik hastalığa çevirebilir. Bu tür durumlarda ilaç hemen kesilmelidir.

Protease Engelleyici, Saquinavir (Invirase)

Dozaj:

Günde üç defa yemeklerden sonra iki saat içerisinde 200 mg.lık üç kapsül olarak alınmalıdır. Saquinavir alınmadan önce karnın tamamen doymuş olmasına dikkat etmek gereklidir. İlaç alınmadan önce yenilecek yemeğin kırmızı et, tereyağı, avakado, peynir, tereyağlı ekmek ve süt ürünleri gibi kuvvetli yiyecekler içermesi önerilir.

Diğer, protease engelleyiciler gibi saquinvirin etkili olabilmesi için diğer anti-viral ilaçlarla kombinasyon içerisinde kullanılması gerekmektedir.

Klinik çalışmalar saquinavir’in kandaki virüs miktarının azaltılmasında diğer engelleyiciler kadar kuvvetli olmadığını göstermiştir. Buda saquinavir’in vücut metabolizmasına tamamen uymadığından kaynaklanmaktadır. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir.

Saklanması:

Kapsüllerin özel şişesinde oda sıcaklığında saklanması gerekmektedir.

Fiyatı :

Bir yıllık dozaj 7800$ civarındadır. Hoffman-La Roche firması ilacı kullanmak zorunda olan insanlara fiyat konusunda kolaylıklar sağlamaktadır. Saquanvir ilaç federasyonu tarafından onaylanmış bir ilaçtır. Eczanelerde satışı serbesttir.

İlaç Etkileşimleri:

Saquinavir’in aşağıdaki ilaçlarla birlikte alınması tavsiye edilmemektedir.

rifampin or rifabutin (Mycobutin)

terfenadine (Seldane)

astemizole (Hismanal)

phenobarbitol

phenytoin (dilantin)

dexamethasone (decadron)

carbamazapine (Tegretol)

Yan Etkileri:

Diğerlerinden daha az yan etki göstermektedir. Bunların en önemlileri ishal, karın ağrısı ve bulantıdır. Fakat klinik çalışmaların birçoğunda bu yan etkiler görülmemiştir.

Ritonavir (Invirase)

Dozaj :

Günde iki defa altı kapsül alınmalıdır. Mide spazmını engellemek ve ilacın absorbsiyonunu sağlamak için ritonavir kaın tamamen doyduktan sonra alınmalıdır. Her kapsül ayrı ayrı alınmalıdır.

Ritonavir AZT/ddc ilaç kombinasyonu ile mükemmel sonuçlar vermiştir. Diğer kombinasyonlar üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

Saklanması :

Ritonavir mutlaka buzdolabında saklanmalıdır.

Yan Etkileri :

Sık görülen yan etkileri ishal, bulantı, kusma, karın ağrısı, tat değişikliği, halsizlik, deride hassaslık ve ağızda uyuşukluk (oral paresthesis).

Fiyatı :

İlaç Abbot Labs. tarafından üretilmektedir. Satış fiyatı 8000$ civarındadır. Ritonavir FDA tarafından onaylanmış bir ilaçtır. Temini mümkündür.

İlaç Etkileşimleri :

25 değişik ilacın ritonavir ile birlikte alınması tavsiye edilmez. Diğer birçoğunda da ritonavir ile alınabilmesi için dozaj ayarlaması gerekmektedir. Birçok ilacın ritonavir ile kombinasyonu çok tehlikelidir. Aşağıda verilen ilaçlar ritonavir ile birlikte alınmamalıdır.

alprozolam (Xanax)

amiodarone (Cardarone)

astemizole (Hismanal)

bepridil (Vascor)

bupropion (Wellbutrin)

cisapride (Propulsid)

clorazepate (Tranxene)

clozapine (clozaril)

diazapam (valium)

encainide (Enkaid)

estazolam (Prosom)

flecainide (Tambocor)

flurezepam (Dalmane)

meperidine (Demerol)

midazolam (Versed)

piroxicam (Feldane)

propafenone (Rythmol)

propoxyohene (Darvon)

quinidine

rifabutin (Mycobutin)

terfenadine (Seldane)

triazolam (Halcion)

zolipidem (Ambien)

Indinavir (Crixivan)

Dozaj :

8 Saatte bir 400 mg. lık iki kapsül aç karnına alınmalıdır. Kapsüller bol su ile alınmalı ve gün boyunca en az 6 bardak su içilmelidir.

Çalışmalar sırasında indinavir’in en etkili olduğu evre AZT/AZT3TC ilaç kombinasyonu ile birlikte kullanıldığı zaman olmuştur. Diğer kombinasyonlar üzarinde çalışmalar yapılmaktadır. Kombinasyonlara karar verirken oluşabilecek yan etkilerde göz önünde bulundurulmak zorundadır.

Saklanması :

Kapsüllerin orjinal şişesi içinde ve kuru olarak saklanması gerekmektedir.

Yan Etkileri :

Klinik çalımalarda hastaların %4′ünde Nephrolithiesis (böbreklerin bulunduğu yan kısımlarda ağrı, üre içerisinde kan yada böbrek taşı görülmesi) hastalığı görülmüştür. İlacın bol su ile alınması ve gün boyunca en az altı bardak su içilmesinin nedeni bu hastalığın ortadan kaldırılması için gerekmektedir. Diğer yan etkileri ise bulantı, karın ağrısı, baş ğrısı, yorgunluk, ishal, tat değişikliği ve sırt ağrısıdır. İlacı kullanan hastaların %2′sinde bu yan etkilere rastlanmamıştır.

Fiyatı :

İlaç Merck firması tarafından üretilmekte ve yaklaşık 6000$’dan satılmaktadır. Yasal bir ilaçtır ve temini mümkündür.

İlaç Etkileşimleri :

Birçok ilaç indinavir ile birlikte alınabilir. Ancak aşağıdaki ilaçların indinavir ile birlikte alınması tavsiye edilememektedir.

rifampin

terfenadine (Seldane)

astemizole (Hismanal)

cisapride (Propulsid)

triazolam (Halcion)

midazolam (Versed)

12 Temmuz 2007

B)çevresel Sinir Sistemi

b)ÇEVRESEL SİNİR SİSTEMİ

Beyin ve omurilikten çıkan ve onları vücuttaki tüm alıcı ve uyarılan dokulara bağlayan sinirlere çevresel sinir sistemi denir.Kafatası ve omur sinirleri hücre gövdesi,dentrit ve aksondan oluşur. Hücre gövdesi omurilik ve beynin kenarında kümelenerek ganglionlar oluşturulur.

1.BEYİN SİNİRLERİ:İnsan beyninin değişik bölgelerinden 12 çift sinir çıkar.Bunlar baş bölgesinin kaslarını,bezlerini,duyu organlarını sinirsel olarak kontrol eder.Bütün omurgalılarda beyinden12 çift sinirin çıktığını söyleyebiliriz.Ancak balık ve kurbağalarda 10 çifttir.

Beyinden çıkan sinirlerin en önemlisi Nervus vagustur.Bu sinir çifti otonom sistemin bir parçasını oluşturur.Göğüs ve karın bölgesinin yukarısındaki organlara sinirsel bağlantılar yapar. Kalp çizgili kasların çalışmasını yavaşlatırken düz kasların çalışmasını hızlandırır.

2.OMURİLİK SİNİRLERİ:Omurilikten arka ve ön kök olarak adlandırılan bölgelerden 31çift sinir çıkar.Omurilikten ön kökten çıkan sinirlerin tahrib,hangi bölgeyi besliyorsa o bölgenin felç olmasına sebep olur.Arka köklerden çıkan duyu nöronlarının tahribi felçe yol açmaz ama duyu organlarının görevi engellenir.İnsanda en uzun ve en büyük sinir lifi omurilikten ayrılan ve bacaklara giden siyatik sinirlerdir.

Omurilik sinirleri daha öncede belirttiğimiz gibi refleks yayları meydana getirir.Organizmada hızlı tepkilerin oluşması için omurilik refleks merkezlerini oluşturur.Bunlara kalıtsal refleks denir.Şartlı refleksler birden fazla duyu organının meydana getirdiği bir tepki davranışıdır. Örneğin limona karşı hem kulak hem göz hemde tat alma duyularıyla tepki oluşturulur ve sindirim sistemi uyarılır.

3.OTONOM SİNİR SİSTEMİ:Çevresel sinir sistemi içerisinde incelenen bu sistem organizmadaki istemsiz hareketlerin kontrolünü sağlar.Otonom sinir sisteminde sadece motor sinir vardır.Bu motor sinirler organların hızlı çalışmasını veya yavaşlamasını sağlayan liflerdir.Beyin şuurumuz dahilinde otonom sinir sistemine hükmedemez.Ancak otonom sinir merkezlerini kontrol eder.Mesela;kalbin çalışmasını,mide ve bağırsak kaslarının kasılıp gevşemesini beynimize hükmederek şuurlu olarak sağlayamayız.İşte otomatik olarak yönlendirilen organlara bu sistem sempatik ve parasempatik olarak adlandırılan motor nöronlarını bağlayarak kontrolünü gerçekleştirir.

Sempatik Sistem:Sempatik sistemin hücre gövdesi omuriliğin içerisinde bulunur.Buradan çıkan sinir lifleri omurilik çevresinde sempatik gangliona girer ve buradan sinaps oluşturarak yeniden bir akson aracılığıyla gideceği organa ayrılır.Otonom sistemin sempatik lifleri ter bezlerine, tüyleri dikleştiren kaslara,tükrük bezlerine ve gözün irisine giderler.

Parasempatik Sistem:Parasempatik liflerin ganglionları sinir verdiği organın yanında bulunur. Sempatik lifler gibi otonom olarak çalışanorganlara lif verir.Nervus Vagus`ta parasempatik bir lifin parçasıdır.

ÖRNEK:

1.Sıcak cisme dokunan insanın elini çekmesi

2.Beyni çıkarılan kuşun kanat çırpması

3.Soğukta kan damarlarının büzülmesi

4.Göz kapağının kapanması

5.Diz kapağı refleksi

Yukarıda meydana gelen refleks olaylarından hangileri merkezi sinir sistemi tarafından yapılan reflekslerden değildir.

A)1 B)2 C)3 D)4 E)5

ÇÖZÜM:Damarların büzülme hareketi otonom sinir sistemi tarafından yapılan bir refleks hareketidir.Ancak1,2,5 omurilik tarafından gerçekleştirilirken 4 beyin tarafından gerçekleştirilir.

HORMONAL HASTALIKLAR

Endokrin bezler (iç salgı bezleri) insan vücudunu kontrol eden bir sistemdir.Hareket etmemizi, nefes almamızı, yememizi veya çevreyi algılamamızı sağlayan organlardan değildir.Bu sistem, vücudun işlemesini etkiler.Sinir sistemiyle beraber vücudun çalışmasını düzenleyerek olağan veya olağan dışı olaylara tepkimizi ayarlar.Sistemin anahtarı hormonlardır.Değişik bezler çeşitli hormonlar salgılar.Bu hormonların çoğu kanımızla değişik organlarımıza ulaşır;bunlara veya dokularımıza emirler taşır.Örneğin;pankreas insülin salgılayarak vücudun şeker miktarını dengede tutmasını sağlar.Stres,korku,heyecan durumlarında adrenalin bezleri adrenalin salgılayarak (epinefrin) enerjinin birdenbire çok artmasını sağlar.Benzer şekilde,hipofiz bezleri,troit, yumurtalıklar vücudun değişik bölümlerini etkiler.

Hormon bir kimyasal haber taşıyıcısıdır.Kan dolaşımıyla vücutta dolaşmalarına rağmen her biri sadece hedef organa veya dokuya gider.Normalde bezler düzenli şekilde çalışır.Ara sırada bu sistemin yanlış çalışmasıyla sorunlar ortaya çıkar.

PANKREAS HASTALIKLARI

Midenin gerisinde yer alan pankreas ince,elinizin uzunluğunda bir organdır.Sindirim sisteminde besinlerin sindirilmesi için gerekli enzimleri salgılayarak anahtar bir rol oynar.Pankreasın diğer görevi de “yakıt kontrolü” diyebileceğimiz ve insanların şeker hastası olmalarına yol açan bir işlevdir.Pankreasın ürettiği hormonlar vücudumuzdaki besinlerin parçalanıp özümlenmesini sağlar. Glikozun vücut tarafından kullanılmasını düzenler.Normal çalışan pankreas,glikoz düzeyinin her koşul altında belirli sınırlar içinde kalmasını sağlar.

Pankreas üç hormon salgılar.Birincisi insülindir.Bu kanda glikoz düzeyi yükselince salgılanır.Genelde hemen yemek sonrası durum böyledir.Kas ve yağ hücreleri glikozu özümlemek için insülin tarafından uyarılırlar.Fazla glikoz gereğinde kan dolaşım sistemine üzere karaciğerde glikojen adıyla depolanır.Üçüncü hormon,somatostarin,insülin ve glikojenin üretim ve salgılanmasında düzenleyici rol oynar.

Bazen bu düzenli sistem bozulur ve kanda glikoz miktarı artar.Hücrelerde yeterli özümlemeyi yapamaz.Sonuçta hiperglisemi ortaya çıkar.Kanda glikoz düzeyini ölçerek bu durum anlaşılabilir.Çok yüksek olduğu zamanda idrardada çıkabilir.Aynı şekilde başka bir genel kuralda vücuttaki her sistemin doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hormonların etkisinde olduğudur. Üreme ve büyüme modelleri hormonların etkisindedir.Vücuttaki sıvı madde-tuz dengeside böyledir. Vücudumuzdaki hücreler,glikozu insülin olmadığı için özümseyemezse DİABET (Şeker Hastalığı) dediğimiz durum ortaya çıkar.

DIABETES MELLITUS (ŞEKER HASTALIĞI)

BELİRTİLERİ

1.Sürekli susama 2.İdrarda artış-hem miktar hemde sıklık olarak 3.İştahın artmasına rağmen kilo kaybı 4.Yorgunluk,bulantı,kusma 5.Vajina iltahabı,deride iltahaplanmalar,görme zorluğu ve sık sık mesane iltihabı

HİPEROSMALAR KOMA

NIDDM yaşlılarda başka bir hastalıkta (felç gibi) varsa ve yeterli su içmezlerse kan şekeri çok yükselebilir.Fakat keton miktarı azdır.Sonuçta bilinçlerini yitirebilirler ve hastaneye yatırılmaları gerekir.Yaşlılar evinde bulunan hastalar fazla su istemeyi unutabilirler ve sonuçta komaya girebilirler.

ADRENALİN BEZİ(BÖBREK ÜSTÜ BEZLERİ) HASTALIKLARI

Her biri böbreğin üst kısmında yerleşmiş bulunan ve yine her biri baş parmağımızın uç kısmı büyüklüğünde olan iki adrenal bez vardır.Bir adrenal bez iki kısımdan oluşur.Medulla denilen iç kısın ve korteks denilen dış tabakadır.

Medulla iki çeşit hormon üretir:adrenalin(epinefrin) ve noradrenalin(norepinefrin).Bu hormonların üretilmesi beyin tarafından kontrol edilir.Bunlar kan akışına salgılandığı zaman,kalp atış hızını ve kan basıncını(tansiyonu) artırır ve diğer vücut fonksiyonlarını etkiler.Genellikle fiziksel ve duygusal stresler bu hormonların salgılanma işlemini başlatır.

Korteks,kartikosteroidler denilen bir hormon grubu üretir ve bunların üç çeşiti vardır.Bunlardan biri cinsiyet hormonu olup erkek hormonları(androjenler)ve dişi hormonları(östrojenler) içerir.Bu hormonlarda cinsel gelişim ve üremeyi etkilerler.Bir başka çeşit hormonların hidrokortizon grubunu içerir.(glukokortikoidler):Bunlar karaciğergeki nişastalı gıda maddelerinin glikojene değişmesini(şeker deposu şeklinde)etkilerler.Üçüncü çeşit olan mineralokortikosteroidler,mineral tuzları ve potasyumun vücut tarfından kullanımını kontrol eder,aldesteron bu grubun temel öğesidir. Kortikosteroidlerin hepsi hipfiz bezlerinden gelen hormonların kontrolü altındadır.Ancak aldesteron temelde böbrek tarafından üretilen ve renin denilen değişik bir hormon ile kontrol edilir.

Adrenal bezlerden gelen hormonlar vücudun tüm sistemlerini etliler.Etkiler, oldukça karmaşıktır. Bu karmaşık sistemde bazı rahatsızlıklar ve yetmezlikler ortaya çıkabilir.Bunlarda aşağıda sözü edilen rahatsızlıklara yol açar.

CUSHING SENDROMU

BELİRTİLER

Birkaç ay ve yıllar arsında değişen ve bir süreden sonra yüz yuvarlaklaşır.Daha kırmızı bir görümüm alır.

Omuzlar arasında ve üstünde kambura benzer yağ birikimi

Gövdenin alt kısmında cilt üzerinde çatlaklar

Bitkinlik ve kaslarda zayıflık

Su toplanması(ödem) 6. Hipertansiyon 7. Aşırı kullanma 8. Ruhsal sarsıntı

İktidarsızlık veya adetten kesilme

Özellikle omurga ve leğen kemiklerinde osteoporoz

Şeker hastalığının başlaması

Çürüklerin çok kolay bir biçimde ortaya çıkması

Bu türden bir hastalık,aşırı miktarda glukorkortikoid hormonlar kanda dolaşmaya başladığı zaman ortaya çıkar.Bu türden bir aşırılığın ortaya çıkması adrenal bezlerde fazla üretim olması veya bir başka rahatsızlığı tedavi etmek için steroid ilaçların uzun süre kullanılması sonucu olabilir.Bu hastalık adını 20.’ci yüzyılın başlarında ortaya çıkan Amerikalı bir cerrah olan Harvey Cushing’ten alır.

ADDİSON HASTALIĞI

BELİRTİLERİ

Bitkinlik(zayıflık),bilinç uyuşukluğunun eşlik ettiği hareketsizlik hali ve anemi(kansızlık)

Kilo kaybı ve iştah azalması.

Cildin kararması

Düşük kan basıbcı (tansiyon)

Hipoglisemi(kan şekerinin aşırı düşüşü)

İshal,hazımsızlık,kusma veya kabızlığın eşlik ettiği karın ağrıları

Cinsel istekte azalma

ADRENAL BEZ TÜMÖRLERİ

BELİRTİLER

Yüksek kan basıncı(tansiyon), 2. Aşırı terleme 3. Kalp atışında hızlanma

4. Kilo kaybı 5. Kabızlık 6. Kişilik değişiklikleri

Hormon salgılayan böbrek üstü bezlerinin dört çeşit tümörü vardır.Bunlardan biri olan feokromositom,adrenal bezlerin medulla denilen iç kısmında gelişir ve aşırı adrenalin ve nor adrenalin hormonları üretir.Adrenal tümörlerin ikinci çeşidi adrenal korteks’te ortaya çıkar ve aldesteron denilen hormonun fazla üretilmesine neden olur.Conn sendromu.üçüncü çeşit tümör Cushing sendromuna neden olur.Dördüncü tip tümör erkek veya dişi hormonların üretilmesine neden olur ve böylece erkeklerde kadınlaşma veya kadınlarda erkekleşmeyi ortaya çıkarır.Bu türden adrenal bezi tümörleri sık görülmez.

KONJENITAL(DOĞUŞTAN VAROLAN) ADRENAL HİPERPLAZİ

BELİRTİLER

1.Erkek bebeklerde penisin,kız bebeklerde klitorisin büyümesi

2.Bazen akut adrenal yetmezlik

3.Yüksek tansiyon (nadiren)

4.Büyüme ilk çocuklukta hızlı olur,ancak erken durur.Sonuçta yetişkinlik döneminde kısalık görülür.

Bu durum bebeklerde ve çocuklarda en fazla görülen adrenal bezi rahatsızlığıdır(yetişkinlerde nadiren görülür).Bu olay adrenal bezlerin bozulmuş bir şekilde steroid hormon üretmesine neden olan genetik bir anormlliğin sonucudur.

HİPOFİZ BEZİ RAHATSIZLIKLARI

Burun kanallarının arkasında beynin altında yerleşik bulunan hipofiz bezi kabaca küçük parmağınızın son iki bölümünün büyüklüğü ve şeklindedir.Küçük boyutuna rağmen endokrin bezler içerisinde en önemli olanıdır.Vücudun uzun dönemli büyüme,günlük fonksiyonları ve üretkenlik yetenekleri ile ilişkili olarak bir kontrol merkezi olarak çalışır.Hipofiz bezinde iki kısım vardır:Ön (anterior) lob ve arka (posterior)lob,ön lob,göğüste süt üretimini harekete geçirebilmek için prolaktin ve vücudun fiziki gelişimini düzenlemek için büyüme hormonu da dahil olmak üzere, altı ayrı hormonun üretimi ile yükümlüdür.Ön lobdaki diğer hormonlar,tiroid bezleri, yumurtalıklar, böbrek üstü bezlerinin faaliyetlerini harekete geçirerek endokrin sistemin diğer kısımlarınıda etkiler.Arka lob iki çeşit hormon üretir:Oksitosin ve antidüretik hormondur.Oksitosin emzirme dönemi sırasında kadınlarda göğüsten süt gelmesi olayını harekete geçirebilmek için faaliyette bulunur.Aynı zamanda doğum sırasında rahim kasılmalarını da hızlandırır.Antidiüretik hormon idrar çıkışını kontrol etmek için böbrekler üzerinde faaliyet gösterir.

HİPOFİZ BEZİ TÜMÖRLERİ

AKROMEGALİ

Bu kronik hastalık yetişkinlerde görülür ve normal gelişim tamamlandıktan sonra büyüme hormonunun artan salgısı ile ortaya çıkar.El,ayak,çene ve kafatası kemiklerinin aşırı büyümesi şeklinde oluşur.Büyüme çağından sonra kamiklerdeki uzamanın durması nedeniyle,akromegali iskelette kalınlaşmaya neden olur.Akromegali olan bir kişide en çok dikkati çeken değişiklik alın ve çene kemiklerinde aşırı büyümedir.Bunun sonucunda genişlemiş ve kabalaşmış yüz hatları ve birbirinde oldukça ayrık dişler gözlenir.

JİGANTİZM

Nadiren görülen bu hastalık,akromegaliye benzer ve hipofiz bezi tarafından büyüme hormonunun fazla salgılanması nedeniyle ortaya çıkar.Akromegaliye benzemeyen bir yönü ise jigantizmde büyümenin hızlanması ve yetişkinlikte aşırı uzun boyun ortaya çıkmasıdır.Bu iki rahatsızlık arasındaki fark bu olaydan etkilenen kişinin yaşıdır.Jigantizm yetişkinlik dönemini tamamlamamış olan şahıslarda ortaya çıkar.Ancak uzun boylu çocukların çok azı bu hastalığa sahiptir.

PROLAKTİNOMA

Bu türden hipofiz bezi tümörü prolaktin hormonunun aşırı salgılanmasına neden olur.Bu olay kadınlarda düzensiz adet veya adetten kesilmeye neden olabilr.Erkeklerde ise kısırlık veya iktidarsızlık ortaya çıkabilir.

KRANİOFARİNJİYOMA

Bu türden bir hipofiz bezi tümörünün belirtileri görsel bozukluklar, baş ağrıları ve cinsel gelişme yetersizliğidir.

HİPOPİTUİTARİZM(HİPOFİZ ÖN LOB HORMONLARININ YETERSİZ SALGILANIŞI)

BELİRTİLERİ

Çocuklarda:

Büyüme ve cinsel gelişimde yavaşlama

Hipoglisemi (kan şekerinin aşırı düşüşü)

Yetişkinlerde:

Kadınlarda adetten kesilme,kısırlık veya doğumdan sonra süt verememe

Erkeklerde azalan cinsel istek,sakal ve vücut kıllarının dökülmesi

Göz ve ağız çevresindeki ciltte ince kırışıklıklar

Bitkinlik

İştahta azalma ve bazen kilo kaybı

DİABETES İNSİPİDUS (ŞEKERSİZ DİYABET)

BELİRTİLERİ

Aşırı susama

İdrar miktarının artışı

Su kaybı ,fiziki çöküntü ve düşük tansiyon koma halini ortaya çıkarabilir.

İsim ve belirtilerdeki benzerliğe rağmen bu rahatsızlık şeker hastalığı ile karıştırılmamalıdır. İnsülin(hücrelere enerji temin etmek için vücudun glikozu kullanmasını ve korumasını temin eden hormon) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan şeker hastalığının (diabetes melitus) aksine,şekersiz diyabet (diabetes melitus) antidüretik hormon (ADH)yetersizliği nedeniyle ortaya çıkar.Bu hormon hipofiz bezinin arka lobu tarafından salgılanır.Eğer antidüretik hormon yetersizliği varsa,vücutta su dengesini kontrol olayı kaybolur.Uygun sıvı seviyesini koruyabilmek için gerekli olan suyu yeniden emmenin yerine, böbrekler suyu dışarıya atar.

Şekersiz diyabet hastalığı olanların yaklaşık yarısında rahatsızlığın nedeni bilinmez.Ancak belirtilerin ortaya çıkmasından birkaç yıl sonra bir hipofiz tümörü açıkça görülabilir.Kafada herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörü için herhangi bir ameliyat nedeni ile hipofiz bezlerinde ortaya çıkan zararlar tanımlanabilen nedenler arasındadır.

TİROİD BOZUKLUKLARI

Bir papyona benzer biçimiyle tiroid bezi boynunuzun alt kısmında bulunmaktadır.Nefes borusunun çevresinde sarılmış durumda olup lob çfti,dar bir kısım(istmus)tarafından birleştirilmiştir.Bu bez vücudun fonksiyon hızını belirlemeyi yardımcı olur.Hipofiz bezinden gelen komutlarla,tiroksin hormonu salgılayarak tepki gösterir.Bu hormonun hareketleri vücuttaki kimyasal faaliyetlerin hızını belirler.Bu faaliyetler doğrudan doğruya,mevcut trioksin miktarına bağlıdır.Hormon ne kadar çok olursa,kimyasal reaksiyonların meydana geliş hızı o kadar fazla olur. Kandaki kalsiyum miktarını etkileyen bir hormon olan kalsilonini de tiroid bezi salgılar.

HİPERTİRODİZM

BELİRTİLER

İştahın artmasına rağmen kilo kaybı

Nabız ve tansiyonun artması

Sinirlilik ve terleme

Boynun alt kısmında şişme (guatr)

Büyük apteste çıkma sayısında artış,bazen ishal

HİPOTİROİDİZM

BELİRTİLER

Fiziki ve zihinsel fonksiyonların yavaşlamasıyla ortaya çıkan letarji hali

Nabız yavaşlaması

Soğuğa dayanıksızlık

Kabızlık

Saç ve cily kuruluğu

Guatr (bazı hastalarda)

Ağır ve uzun aybaşı halleri

Seksüel ilginin azalması

GUATR

Latince “boğaz” anlamında olan “guttur” kelimesinden gelen guatr terimi,çeşitli birçok durumu belirtmek için kullanılır.Aslında guatr bir troid bezinin büyümesini belirtir.Bu büyüme az,küçük, lokalize bir şişkinlik biçiminde veya her iki lobun genel şişkinliği biçiminde olabilir.Büyüyen troid bezi hormonunu, normal,normalin altında veya aşırı ölçüde salgılayabilir.Nadir durumlarda büyüme nefes borusunun çevresini sararak daralmasına yol açar.Bu büyüme yutkunmayı zorlaştırabilir Şaşırtıcı olan şey, genelde guatrların fazla rahatsızlık vermemesidir.Kişinin boğazında bir basınç veya şişkinlik hissi duyduğu çoğu vakalarda rahatsızlık duygusal gerginlikten kaynaklanmaktadır.

Geçmişte guatrın en sık görülen nedeni,toprağın iyot yönünden yetersiz olduğu bölgelerde beslenmedeki iyot eksikliğiydi.İyotlu tuz piyasaya çıktıktan sonra ,guatr çok daha nadir görülür oldu.Hemde şimdi yiyeceklerimiz öyledirki insan iyotlu tuz kullanmasa bile iyot eksikliği olma ihtimali pek yoktur.Dünyanın başka yerlerinde eksiklikleri pek de az rastlanan bir durum olmasada ABD’de iyot takviyesi almak gereksiz ve dolayısıyla arzu edilmeyen bir şeydir.

KRETİNİZM

Bebeklerde tedavi edilmeyen hipotrodizm cücelik ve zeka geriliği(kretinizm) sonuçlarını doğurabilir.Eğer durum hayatın ilk birkaç ayında teşhis edilebilirse normal gelişme ihtimali çok büyüktür.Kretinizmin tipik belirtisi olan,gelişmesi durmuş çocukta karakteristik belirtiler sürekli olarak ağızdan salya akması,omuzlar geride karında şiş bir görünüş,kısa boy ve düzensiz dağılımı olan düzensiz dişler olarak görülür.

PARATROİD BEZİ BOZUKLUKLARI

Troid bezi,boynun alt kısmında ön tarafta bulunur.Paratroid bezleri ise bunun dört köşesindedir. Paratroid bezleri küçüktür.Her biri yaklaşık prinç tanesi kadardır.Bunlar.paratroid hormonu üretir.Bu hormon çok fazla üretildiği zaman bundan rahatsızlığa hiperparatoidizm denir.Az üretilmesine de hipoparatroidizm denir.

Paratroid bezlerinden birinin veya irden fazlasının hormon salgılamasının artması kandaki kalsiyum miktarını artırır,bunu esas itibariyle kemiklerden kalsiyum salıvermek ve incebağırsaktan emilimini artırmak suretiyle yapar.Paratroid bezleri kandaki kalsiyum miktarını gayet düşük limit içinde tutarlar ve bunu bunların salgılanmasını başlatıp durdurarak kandaki kalsiyum miktarını düzenlemek için D vitaminide gereklidir.Troid bezinde üretilen bir diğer hormon olan kalsitominin oynadığı rol brlli değildir.

HİPERPARATROİDİZM

BELİRTİLER

Böbrek taşlarında ağrı meydana gelmedikçe,başlangıçta belirtisiz olabilir.Fakat yıllar geçtikçe belirtiler ortaya çıkar.

Böbrek taşları

Belirsiz bir yorgunluk

Susamanın ve idrarın artması

Hazımsızlk veya ülser belirtileri.

Paratroid bezlerinden biri veya birden fazlası hormonlarını aşırı ölçüde üretirlerse,bundan doğan rahatsızlığa hiperparatroidizm denir.Vücutta dolaşan fazla miktarda paratroid hormonu olduğu zaman kalsiyum konsantrasyonu abartılı ölçüde fazla olur ve fosfor konsantrasyonu düşüktür. Vakaların yüde sekseninden fazlasında bunun nedeni paratroid bezlerinden birinde ufak bir büyümedir.Diğer durumlarda dört paratroid bezinin hepsi birden büyük ve hormonu aşırı ölçüde salgılar. Bu büyümeler genellikle lokalizedir ve başka organlara sıçrama ihtimali pek yoktur. Eskiden oldukça seyrek görüldüğü sanılan bu rahatsızlık orta yaşlılar arasında okadar da az görülmemektedir.Kadınlarda hiperparatroidizme tutulma erkeklere kıyasla iki kat fazladır.

HİPOPARATROİDİZM

BELİRTİLER

Adele spazmları veya özellikle ellerde,ayaklarda ve boğazda uyuşukluk

Nefes almada zorluk

Cilt kuruluğu

Mantar enfeksiyonları

Çocuklarda:kusma,konvulsiyonlar ve baş ağrıları

ÖĞRETİCİ SORULAR-1

S1:Hangi canlıda sinir hücresi yoktur ve sadece sinir ipliklerine benzer nöromotor ipleri bulunur?

C1:Paramesyum gibi silli canlılarda.Bu canlılardaki iplikler sillerin düzgün ve ritmik hareketlerini sağlar.Ayrıca süngerlerdede sinir sistemi yoktur.

S2:Yaygın sinir hücrelerini taşıyan ve merkezi sinir sistemine rastlanmayan canlılar hangileridir?

C2:Hydralardır.Hydrada sinir hücreleri tüm organizmaya lif verir,fakat bir merkezleştirme oluşturmaz.Bir uyaran bütün canlıyı uyarır ve harekete geçirir.

S3: Canlıların hangisinde nöronlar motor yada duyu nöronu olarak ikiye ayrılmaz?

C3:Hydrada ayrılmaz.Çünkü bu canlıda duyu organına bağlanan veya diğer organlara bağlanan sinirler arasında bağlantılar bulunur.Bu sayede iletilmesi gereken bir bilgi bütün hücreleri ilgilendirdiği gibi getirilen bilgide aynı şekilde bütün hücreleri ilgilendirmektedir.

S4:İp merdiven sinir sistemi nedir?Hangi canlılarda bulunur?

C4:Organizma boyunca uzanan getirici götürücü ve ara sinir lifleri ve ganglionlardan meydana gelmiş segmental sinir sistemine ip merdiven sinir sistemi denir.

İp merdiven sinir sistemi solucanlar mollusklardan(yumuşakçalar) bazıları ve artropotlarda(eklem bacaklılar) bulunur.İp merdiven sinir ağı canlının ventral (karın ) tarafına yerleşmiştir.Motor liflerini, duyu nöronlarını, ara nöronlarını taşıyan kompleks bir sistemdir.

S5:Omurgalıların sinir sistemleri arasında ne farklar vardır?

C5:Omurilik,orta ve ara beyin bütün omurgalılarda aynıdır.Ancak beyin insanlarda çok büyük diğer omurgalılarda çok küçüktür.Beyin kıvrımları memelilerde ve diğer omurgalılara göre insanda çok farklıdır.Beyincik,balık ve kurbağalarda düz,kuş ve memeliler üzerinde ince kıvrımlar oluşturmuştur.Sürüngenlerde ise beyincik diğer omurgalılara göre çok küçüktür.Balıklarda ve kurbağalarda kafaya giden sinir çiftleri 10 tane diğer omurgalılarda 12 tanedir.Balıklarda duyu organı 6 tanedir.Diğer omurgalılarda 5 duyu organı vardır.

S6:Sinir sisteminin yapı ve fonksiyonel birimi nedir?

C6:Sinir sisteminin birimi nöron adı verilen hücrelerdir.Bütün sinir sistemi nöron ve nöronlardan oluşur.Sinir sisteminin çalışması yani fonksiyonunu gerçekleştirmesi nöronlar sayesinde olur.

S7:Nöronun kısımları nelerdir?

C7:Nöron üç kısımda incelenir.Bunlar hücre gövdesi,akson ve dentrittir.

S8:Nöron zarının etrafındaki kısımlar nelerdir?Faydaları nelerdir?

C8:Nöron zarı herşeyden önce bir hücre zarıdır.Ancak bazı nöronlarda hücre zarının üzeri Schwan Kılıfı ile örtülüdür.Bu kılıfın içerisine miyelin adı verilen yalıtım maddesi yerleştirilmiştir.Miyelin kılıf elektrik kablosu etrafındaki izolatör gibi görev yapar.Aynı zamanda haber iletimini 5 kat arttırır. Miyelin kılıf sinir hücrelerinin akson kısmında bulunur.Bazı aksonlar miyelinsizdir.

S9:Nöronlar çalışmlarına göre kaça ayrılır?

C9:Nöronlar yaptıkları işlere göre üçe ayrılır.Bunlar motor,ara,duyu nöronudur.

S10:Ganglion nedir?

C10:Nöron gövdelerinin birleşerek oluşturduğu hücre topluluğuna denir.Beyin yarım küreleri en büyük ganglion olarak gösterilebir.Motor nöronlarının oluşturduğu ganglionlarada otonomik ganglionlar denir.

S11:Dejenere olmuş sinir dokusunun tamiri nasıl gerçekleştirilebilir?

C11:Nöronun hücre gövdesi zarar görmedikçe yeni bir akson meydana getirme gücü vardır. Kesilme bölgesinden akson,gövdenin etkisiyle uzamaya başlar.

S12:Dentrit ve aksonun birbiriyle birleşerek oluşturduğu düğüm noktalarına ne ad verilir?

C12:Sinaps adı verilir.Sinaps iki sinir hücresi arasında akson ve dentrit lifleri arasında olur. Liflerin birbirleriyle birleşme noktaları tam bitişme göstermezler.Aralarındaki mesafe en fazla 500 Angstromdur.Bu mesafe arasında akson liflerinden gelen nörokimyasal maddeler dentrit liflerindeki kemoreseptörleri uyarır.Bu uyarıcılar ikinci sinir hücresinde depolarizasyonu başlatır.Sinaslarda iletim kimyasal olarak gerçekleşir.

S13:Kaslar,bezler,sindirim,solunum organları nasıl uyarılır?

C13:Motor sinir bu bölgedeki hücrelerle sinaps yapmıştır.Motor sinirdeki impuls sinaps bölgesindeki kimyasal maddeleri salgılatır.Salgılanan bu maddelerde,ilgili dokuyu uyarmış olur. Mesela kalp kası liflerini asetil kolin uyarır ve yavaşlatıcı bir etkioluşturur.Bir başka sinir aynı kaslarla adrenalin gönderir ve kasın çalışmasını sağlar.

S14:Sinapstan salgılana kimyasal maddeler nelerdir?

C14:Nöradrenalin,asetil kolin,dopamin,serotonin

S15:İmpuls nedir,nasıl oluşur?

C15:Sinir hücresi zarının dış yüzeyi pozitif,iç kısmı negatif olarak iyonlarla kutuplara ayrılmıştır. Bu ayırma zarın aktif taşımasıyla gerçekleşir.İşte iç tarafın pozitif,dış tarafın negatif olarak kutupların değiştirilmesine impuls denir.Eşik şiddetini aşmış herhangibir uyaran impuls oluşturur,yani kutuplaşmayı bozabilir.Herhangibir uyaran impulsu başlatabilir.Bir impuls gideceği yere belirli bir hıda ve değişmeden gider.

S16:Kaç çeşit impuls vardır?

C16:Bir çeşit impuls vardır.Oda bütün nöronlarda meydana gelen depolarizasyondan ibarettir.

S17:Omuriliğin görevlari nelerdir?

C17:Omuriliğin iki önemli görevi vardır,1.Beyine giden ve gelen impulsları iletmek 2.Refleks merkezi olarak görev yapmak.

S18:Omuriliğin yapısı nasıldır?

C18:Omurilik silindiri;Merkezinde gri yapıda kelebek görünümünde bir yapıyla,onu çevreleyen beyaz kitleden oluşmuştur.Kelebeğin merkezindede iplik boyunca uzanan bir kanal bulunur.Kelebek, omurilik nöron gövdelerinden oluşurken çevredeki beyaz kısım nöron dentritleri ve aksonlardan oluşur.

S19:Omurilikten ayrılan sinir lifleri kaç tanedir?

C19:Omurilikten 31 çift sinir lifi ayrılır.Bunlar kendi arasında ön kökler ve arka kökler olmak üzere ikiye ayrılır.

S20:Omurilikteki hangi sinirler bozulursa felç meydana gelir?

C20:Omurilikten ön kökten çıkan motor sinirlr bozulduğu zaman bu sinirin uyardığı kas çalışmaz ve kasta sönme meydana gelir.Yani felç olur.Arka kökteki nöronların lifleri arızalanırsa felç görülmez,çünkü duyu organlarından gelen impulslar gelmesede organizma kendi tepkisini kaslarla oluşturabilir.

S21:Refleks nedir?

C21:Uyaranın etkisiyle oluşan impulsların duyu nöronundan tekrar motor nöronuna aktarılarak oluşturulan tepkiye Refleks denir.Refleks hareketler uyaranın impulsu değerlendirme merkezine ulaştırmadan tepkime oluşturmaktadır.

S22: Şartlı refleks nedir?

C22:Öğrenilme sonucu oluşan reflekslerdir.Birden fazla reseptörün bir çeşit tepki meydana getirmesine şartlı rerfleks denir.

S23:Organizmada şuurlu hareketlerin merkezi neresidir?

C23:Organizmada öğrenilmiş davranışlarınyönetim merkezi beyindir.Bütün canlılarda ön beyin olarak adlandırılan bu kısım;ceviz içinin kıvrımlarına benzer.Beyinde büyüklük,girinti ve çıkıntı en fazla insandadır.Bu özellikten dolayı insanın diğer canlılardan daha zeki olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu kıvrımlar zeki insanlarda daha fazladır denemez.

S24:Merkezi sinir sistemi etrafında bulunan zara ne denir?

C24:Beynin ve omuriliğin etrafında 3 tabakadan oluşmuş zar bulunur.Bu zara Meninges denir.En dıştakine dura mater,ortadakine piya mater,içtekine arachnoid denir.

S25:Beyin ve omurilik içerisinde bulunan sıvı nerede oluşturulur?

C25:Sinir sistemi içerisinde bulunan siviya sereprospinal sıvı denir.Bu sivi durameter zarında bulunan kılcal damarlardan salgılanır.

S26:Menenjit nedir?

C26:Merkzi sinir sistemini çevrelelyen meningeslerin mikrobik iltihaplanmasına menenjit denir.

S27:Omurilik beyne hangi kısımla bağlanır?

C27:Omurilik soğanı ile bağlanır.Omurilikten gelen sinir lifleri beyne burada çapraz oluşturarak girer.

S28:Omurilik soğanının görevleri nelerdir?

C28:Omurilikte solunum,kalp atışı hızı,kan damarlarının çalışması,yutkunma vekusmayı kontrol eden merkezler vardır.Ayrıca omurilikten gelen haberleri ileten ve beyinden omuriliğe geçen lifler burada bulunur.

S29:Beyincik nerede bulunur,görevi nedir?

C29:Kafatasının arka bölümünde omurilik soğanının üzerinde bulunur.Görevi dengeyi sağlamaktır. Denge;kulaktaki denge organları eklem bölgelerindeki reseptörler ve görme duyusuyla birlikte beyincik arasındaki koordinasyon ile sağlanır.

S30:Serebellum(Beyincik)’in alınması canlıya ne gibi zarar verir?

C30:Beyinciğin çıkarılması organizmayı öldürmez ancak organizmadaki tüm kasların çalışmasındaki denge bozulur.

S31:Pons nedir?Görevi nelerdir?

C31:Pons;Beyinciğin önünde omurilik soğanının üzerindedir.İki yarım küreden oluşan beyincik liflerinin karşılıklı olarak geçişini sağlayan bir merkezdir.

S32:Talamus ve hipotalamus beynin neresinde bulunur?

C32:Diensefalon olarak adlandırılan arabeyin kısmında bulunur.İki merkezde beyinde bulunan ve üçüncü karıncık olarak adlandırılan içi sıvı dolu olan boşluğun duvarlarıdır.

S33:Talamusun görevi nedir?

C33:Organizmadaki tüm duyu organlarından gelen impulslar buraya uğrar.Sonra ön beynin çeşitli merkezlerine gönderilir.Talamusun hisleri dışa yansıttığı kabul edilir.

S34:Çevresel sinir sistemi nedir?

C34:Beyinden ve omurilikten çıkan,bu bölgelere giren sinirlere denir.

Kafa çiftleri

Omurilik çiftleri

Otonom sinir sistemi girer.

S35:Uyku esnasında görev yapan sinir merkezleri nelerdir?

C35:Hipotalamus,omurilik soğanı ve omurilikte bulunan otonom sinir merkezleridir.Bu merkezler uyanıklık ve uyurken görevlerini hiç aksatmadan etki tepki meydana getirmeye devam ederler.Acıma hissini,uykuyu,tuz ,acı ihtiyacını,sevinme dinlenme gibi davranışlarımızı yönlendirirler.

S36:İstekli hareket etmemizde beyin impulsu hangi sinir aracılığıyla kaslara ulaştırır?

C36:Çevresel sinir sisteminde iskelet ve kaslara lif veren somatik sinir lifleri ile iletimi gerçekleştirir.Çevresel sinirler eğer arızalanırsa organizmanın hareketlerinde çeşitli aksamalar oluşur ve felç hali gözlenir.

ÖĞRETİCİ SORULAR-2

1:Sinir sisteminin yapı biriminin adı nedir?

Nöron

2:Nöron gövdesinden ikiden fazla iplik çıkarsa bu nörona ne ad verilir?

İki kutuplu nöron

3:Sinir telinde impuls hangi yöne doğru ilerler?

Dentritten aksona doğru

4:Yaygın sinir sistemi hangi canlıda bulunur?

Hydra

5:Hiç sinir sistemi taşımayan çok hücreli canlı nedir?

Sünger

6:Genel olarak omurgasız hayvanların yapısında bulunan sinir sisteminin yapısı neye benzer?

İp merdiven sinir sistemine

7:İmpulsları alıcı organlardan sinir merkezine taşıyan nörona ne denir?

Duyu nöronu

8:Merkezi sinirden duyu organlarına impuls taşıyan sinir hücresine ne denir?

Motor nöron

9:Sinir hücresi zarın etrafında bulunan ve impulsun ilerlemesini hızlandıran kılıf nedir_

Miyelin kılıf

10:Sinir hücresindeki geçici kutup değişikliğine nedenir?

Depolarizasyon

11:Sinir hücrelerinin dentrit ve akson arasındaki bağlantılara ne denir?

Sinaps

12:İmpulsun iltilmesi sırasında zardan içeri aktif taşıma ile alınan iyona ne ad verilir?

NA+ iyonu

13:Şuurlu hareketlerin kontrol merkezi neresidir?

Beyin

14:Kontrollü kas hareketlerinin yapılmasını sağlayan yapı beynin neresindedir?

Beynin arka lobu(oksipital lob)

15:Beyinde bulunan dört karıncığın ve omurilik içindeki kanalı dolduran sıvının adı nedir?

Sereprospinal sıvı

16:Arahnoid zar,duramater zar,plameter zardan oluşan yapıya ne ad verilir?

Meninges

17:Bir insanın ısı ve susama duygusunun yönetildiği merkez neresidir?

Hipotalamus

18:Beyinden çıkan 12 kafa siniri çiftinden hangisi iç organlara sinir lifi vererek onların çalışmasını kontrol eder?

Nervus vagus

19:Organizmanın uyuması esnasında homeostasisin devamını sağlayan ve metobolizmayı bazal seviyesinde devam ettiren yapı nedir?

Hipotalamus

20:Organizmadanın homeostasisinden sorumlu,otonom sinir merkeziyle dolaylı veya direk bağlantı kuran merkez hangisidir?

Omurilik soğanı

12 Temmuz 2007

İnsan Merkezi Sinir Sistemi, Evrende Bilinen En Karmaşık Biyolojik Organiza

İnsan merkezi sinir sistemi, evrende bilinen en karmaşık biyolojik organizasyona sahiptir. Milyarlarca sinir hücresi ve bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bunların yanında, sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda da yardımcı hücreler bulunur. Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar.

İNSAN SİNİR SİSTEMİ

İnsan vücudunda, sinir sistemi, Merkezi ve Çevresel (periferik) sinir sistem olarak iki kısma ayrılır. Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar basit değilse de) bir taşıyıcı olarak düşünebiliriz. Merkezi sinir sistemi ise, kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir organlar bütünüdür.

a) MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ

Merkezi sinir sisteminin en basit kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri madde, esas olarak sinir hücrelerinin gövde kısımlarını içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri değerlendirilerek, nereye ve ne şekilde gönderileceklerini belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.

Bu fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz gerekiyor. Biz bu kararı beynimizde verdikten hemen sonra, beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru bir kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır. Burada, yani omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki devreler, pazu kaslarına “kasıl” emrini gönderirken, aynı zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik hücrelerine de “dur” emri verirler. Dolayısıyla kolumuz, ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur. Refleks dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil, omurilikten gelir; ve hızlıdır, çünkü, beyine gidip geri dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu mekanizma omurilikten değil de beyinden yönetilseydi, yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, ancak elimiz

kızardıktan sonra elimizi çekebilecektik!

Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, beyincik ve omurilik soğanı gibi alt birimlerden oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati fonksiyonların yürütülebilmesi için vazgeçilmez öneme sahiptir. Beyincik kas hareketleri arasındaki uyum ve dengeyi sağlar. Omurilik soğanında ise solunum,sindirim ,dolaşım,salgılama gibi yaşamsal olayların merkezleri vardır. Ayrıca karaciğer de şeker ayarlanması,kusma,çiğneme,hapşırma,öksürme gibi reflekslerin merkezleri de burada bulunur.

Bunun daha üstünde ise, ara beyin denen bölge yer alır. Ara beyin, bildiğimiz o kıvrıntılı beyin yarım kürelerinin iç kısmını dolduran bir çok farklı bölgenin oluşturduğu bir yapılar topluluğudur. Bu bölgeler, öğrenme, hafıza, açlık-susuzluk, vücudun iç dengesinin korunması, vücuttaki hormon sistemlerinin kontrolü, heyecanlar, duygusal tepkiler, duygulara göre vücudun iç ortamının düzenlenmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yürütürler. Bu ara beyin bölgelerinin çoğu sıvı dolu beyin içi boşluklarının (ventriküllerin) etrafını sarmış vaziyette bulunur. Hatta, bu yapılardan bazıları, bu ara beynin etrafında, onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak Limbik sistem (latince: limbus= halka, sınır) adı verilir. İşte bu limbik sistem içinde yer alan hippokampus, amigdala, forniks, mamillar cisim, septum, cingulat kabuk gibi yapılar, heyecansal ve temel zihni fonksiyonları yürütürler. Örneğin sinirlenince kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan yapılardan en önemlisi, burada bulunan amigdallerdir; veya, öğrendiğimiz herhangi bir şeyi hafızaya almamızı, buranın bir üyesi olan hippokampus sağlar. Ara beyinde ayrıca, vücuda giden emirlerin düzenlenmesinin yapıldığı ara merkezler de bulunur.

Merkezi sinir sisteminin en üst kontrol noktası ise, işte o beyin dediğimiz zaman aklımıza gelen kıvrıntılı yapıdır. Bu yapının adı beyin kabuğudur (korteks). En üst kısımda bulunur ve orta beynin etrafını sarar. İşlevlerinin henüz çok azını ortaya çıkarabildiğimiz bu bölge, genel olarak, yüksek beyin işlevleri dediğimiz işlevleri yürütür. Bunlar, düşünme, plan yapma, alınan verilerin değerlendirilmesi, eski bilgilerle karşılaştırılması, kişilik özellikleri, ince el becerileri, mantık, matematik, sanat, soyut düşünce gibi, nasıl yapıldıklarına dair elimizde sadece “bilgi kırıntıları” olan işleri yapar. Beyin kabuğunun özelliklerini anlamak için de, yine beyin kabuğunu kullanırız . Kısacası, hakkında düşünmenin bile insana müthiş bir zevk verdiği bir karmaşa, bilinç ve davranış gibi işlevlerimize aracılık ediyor.

B)ÇEVRESEL SİNİR SİSTEMİ

Çevresel sinir sistemi ;beyin ve omuriliği,vücudun diğer parçalarına bağlayan sinirlerden oluşur.Bu sinirler duyu ,motor ve karma sinirleri meydana getirir.Karma sinirler duyu ve motor sinirlerden meydana gelen sinirlerdir.Çevresel sinir sistemini meydana getiren sinirler beyin ve omurilikten çıkarak vücuda dağılırlar.Somatik ve otonom olmak üzere görev ve işleyiş bakımından ikiye ayrılır:

SOMATİK SİNİR SİSTEMİ

Somatik sinirler ,motor ve duyu sinirlerinden oluşur.Bu sinirlerin hücre gövdeleri beyin ve omurilikte bulunur;aksonlar ise doğrudan iskelet kaslarına gider.Koşmak ,yazı yazmak,resim yapmak ve şarkı söylemek gibi beynin kontrolünde olan hareket ve davranışlar bu sistem yardımıyla sağlanır.Somatik sisteme ait olaylar bilincimiz dahilinde meydana gelir.

OTONOM SİNİR SİSTEMİ

Otonom sinir sistemi ,vücudumuzda isteğimiz dışında çalışan ve iç organların çalışmalarını düzenleyen bir sistemdir.Bu sistem birbiri ile antogonist (zıt) çalışan sempatik ve parasempatik sinirlerden meydana gelir.Yani otonom sinirlerle değişen çevre koşullarına rağmen düzenli olarak beslenme,solunum,boşaltım,kan dolaşımı ve benzeri fonksiyonlar gerçekleşirken vücut içi denge sabitliği(hemeostasi) de korunur.Yalnız motor sinirlerden oluşur.Otonom sinir sisteminin iki bölümü vardır:

Merkezi Bölüm:Otonom sistemin çalışmalarını düzenleyen ve kontrol eden merkezlerden oluşur.Merkezi sinir sisteminin her bölümüne yer alan bu merkezler ,somatik sistemden tamamen bağımsız değildir.Merkezlerin bir bölümü periferik bölüm için çıkış yeri olarak fonksiyon görür.

Periferik Bölüm:Sempatik ve parasempatik parçadan oluşur.

Otonom sinir sisteminin sempatik parçasını ;omuriliğin boz maddesinin yan boynuzları,sempatik kordon ve sempatik sinir ağları meydana getirir.

Parasempatik parçayı ise,parasempatik çekirdekler,ganglionlar ve parasempatik teller oluşturur.

SİNİR SİSTEMİNİN İNCE YAPISI

Sinir sisteminin ana işini yürüten hücreler, nöron (=sinir hücresi) denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, istisnaları olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin “kararlarını” diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)dan oluşurlar. Nöronlar, görevleri ve bulundukları yerlere göre çok değişik şekil ve kimyasal içerik farkları gösterirler. Hücrenin gövde kısmında bulunan çekirdek, hücrenin temel işlevlerini belirleyen ve DNA molekülü üzerinde kodlanmış halde bulunan genetik bilgiyi içerir. DNA üzerindeki bilgi, hücrenin bulunduğu ortama, ortamdaki değişimlere ve hücrenin iç çevresine bağlı olarak deşifre edilerek, hücre içi olayların meydana gelmesini sağlar. Bu şifre, bir insanın tüm hücrelerinde aynı olmasına rağmen, farklı hücrelerde farklı kısımları kullanılarak, hücrelerin farklı yapı ve işlev sahibi olmasını mümkün kılar. Çekirdekteki DNA molekülünden ihtiyaç anında çıkan bilgi, ribozom ve endoplazmik retikulum dediğimiz hücre içi organcıklarda, hücrenin işlevlerini düzenleyen proteinler haline çevrilir. Bu proteinler de, hücre içi olayları etkileyerek, hücrenin fonksiyonunu etkilerler.

Sinir hücreleri aynı zamanda birbirleri ile ilişki halindedirler. Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına SİNAPS adı veriyoruz. Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim sağlayıp, beyin fonksiyonlarının ortaya çıkmasını sağlayan ana elemanlardır. Elbette ki, bu elektriksel devre sistemi, herhangi bir insanın hatta bir sinir bilimcinin hayal edebileceği karmaşıklığın çok çok ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir.

Genel olarak, bir sinir hücresi, gövde ve dendrit dediğimiz gövde dalları aracılığıyla veriler “alır”. Bu veriler, hücre içindeki genel duruma ve gelen tüm verilerin toplam etkisine göre, akson dediğimiz, o tek, uzun ve ince uzantı vasıtasıyla, diğer bir hücreye aktarılır. Yani, nöron gövdesini ve gövdenin dallarını minik bir santral, aksonu ise, bilgiyi götüren bir telgraf teli gibi düşünebiliriz. Daha sonra, aksonla gönderilen bu bilgi, o aksonun dalları aracılığıyla bir veya binlerce sinir hücresine (veya kas ve salgı bezi hücreleri gibi diğer hücrelere) ulaştırılır ve bu hücreler, yine aynı mekanizma ile bu uyarının gerektirdiği işi yaparlar. Şimdi bu mekanizmayı biraz hayal etmeye çalışın ve ardından, sadece beyin kabuğu dediğimiz kısımda bulunan 4-5 milyar sinir hücresinin, birbirleriyle yapabilecekleri bağlantıların sayısını hesap edin. Sinir sisteminde sadece sinir hücreleri bulunmaz. Bunların yanında, kütle olarak merkezi sinir sisteminin yarısını oluşturan ve sayıca da yaklaşık sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda bulunan yardımcı hücreler vardır. Bu hücrelere glia (= glue, yapıştırıcı) hücreleri diyoruz. Çeşitli tipleri olmasına karşılık, genel işlevleri, sinir hücrelerinin ve sinir sisteminin fonksiyonunu sürdürmesine yardımcı olmaktır. Bunlarsız bir sinir sistemi, hayatta kalamaz. Örneğin Astrosit (yıldızsı hücre) dediğimiz glia hücreleri, sinir hücrelerinin beslenmesine ve kimyasal işlemlerine yardım eder. Oligodendrosit (az uzantılı hücre) denen hücreler de, merkezi sinir sistemi içinde, yan yana ve sıkı bir dizilim içinde seyreden aksonları, yani sinirlerin elektrik kablolarını, birbirlerinden izole eden, miyelin kılıf dediğimiz bir kılıf oluşturur. Bu kılıflar, sinir tellerinin her birinin etrafını sararlar ve onların elektriksel olarak izole edilmesini sağlamanın yanında, elektrik iletkenliğini de artırırlar. Bir başka glia hücresi olan mikroglia (küçük glia), en küçük glia hücrelerindendir fakat, görevi, sinir sistemini yabancı madde ve mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bu hücreler, fagositoz (=hücrenin yemesi) yapar, yani, yabancı maddeleri yiyerek yok ederler.

SİNİR HÜCRELERİ NASIL HABERLEŞİRLER?

Az önce de dediğimiz gibi , sinir hücreleri arasında sinaps denen geçiş bölgeleri vardır. Buralar, hücreden hücreye bilgi (elektriksel sinyal) geçişinin olduğu yerlerdir. Elektriksel ve kimyasal olarak iki tip sinaps düşünebiliriz. Klasik anlamda bir kimyasal sinaps, sinir hücresinin ürettiği sinyali o hücreden diğerlerine taşıyan aksonun dallarından birinin uç kısmı ile, alıcı hücrenin etrafındaki hücre zarının birbirleriyle yaklaşması sonucu meydana gelir. Evet, hücreler birbirlerine gerçek anlamda temas etmezler. Sadece, çok ince bir aralık bırakacak şekilde yaklaşırlar. Hücrelerin etrafını kaplayan hücre zarı, bu sinaps alanlarında hafif değişiklikler gösterir. Bu değişiklikler, sinapslardan sinyal iletiminin sağlanabilmesi için gereklidir.Kimyasal bir sinapsta, sinyalin bir hücreden diğerine geçişi, nörotransmitter olarak adlandırılan ileti maddeleri aracılığıyla olur.Bu maddeler histamin, seratonin ,noradrenalin , asetilkolin, dopamindir.Bu ileti maddeleri, iletinin geldiği kaynak (presinaptik=sinaps öncesi) hücrenin aksonunun ucundan salgılanır. Bu salgılanma, elektriksel uyarının aksonun ucuna gelmesi sayesinde olur. Salgılanan bu ileti maddeleri, sinapsı oluşturan o iki hücre arasındaki ince aralığa salgılanmaktadır. Bu salgılanmayı takiben, çok hızlı bir şekilde, bu ileti maddeleri, karşıdaki hedef (postsinaptik=sinaps sonrası) hücrenin zarı üzerindeki uygun

algaç (reseptör) moleküllerine bağlanırlar. İşte bu bağlanma, sebep olduğu çeşitli kimyasal olaylar sonucu, yeni hücrede bir elektriksel sinyalin doğmasına sebep olur. Çeşitli sinapslardan gelen verilerin toplanması veya bir sinapstan ardı ardına birkaç sinyalin yeni

hücreye geçirilmesi ise, yüksek bir elektriksel potansiyel doğurur. Bu potansiyel, aksiyon potansiyeli adını alır ve işte bu potansiyel, diğer hücrelere aktarılmak üzere, akson vasıtasıyla gönderilen elektriksel sinyalin ta kendisidir.Sinir hücresinin dışında pozitif(+),iç kısmında negatif (-) iyonlar daha yoğun olarak bulunurlar.Hücre içinde eksi yüklü iyon konsantrasyonu artı yüklü iyon konsantrasyonundan;aynı şekilde hücre zarının dışında da artı yüklü iyon konsantrasyonu eksi yüklü iyon konsantrasyonundan daha fazla olarak bulunur.Bu yüzden zarın iç kısmı negatif,dış kısmı pozitif görülür.Buna “kutuplaşma” denir. Kutuplaşmanın değişmesi için sinir hücresine belirli seviyede (eşik değerinin üzerinde) uyarı verilir.İşte bu uyarının etkisiyle ,sinir hücresindeki kutup değişikliğine ”impuls” denir. Hücre içinde bu uyartı da artı ve eksi yüklerin yer değiştirmesiyle elektrik akımı şeklinde ilerler. İşte hücreler arası iletimi sağlayan mekanizma, kısaca bu şekilde işler. Bu sinyal geçişi, sadece sinir hücreleri arasında değil, kasılma emrini kas hücrelerine taşıyan sinir uçlarıyla kas hücreleri arasında ve bezlere salgı emrini veren uçlarla salgı bezi hücreleri arasında da mevcuttur. Küçük ayrıntı farklarıyla beraber, mekanizma benzerdir.

Sinapsların bir diğer önemli özelliği de “değişebilir” olmalarıdır. Bu durum, yakın zamanlarda ortaya konmuş bir mekanizmadır ve ilginç sonuçları vardır. Yani, iki (veya daha fazla) hücre arasındaki bu iletişim bölgelerini oluşturan hücre bölgeleri, aktifliklerini ve duyarlılıklarını ve hatta şekillerini değiştirirler. Bunun yanında, sinapslar, hücrelerin aktifliklerine bağlı olarak sürekli biçimde oluşup kaybolurlar. Yani sinaps dediğimiz bölgeler, hücrenin kolu-bacağı gibi sabit bir yapı değildir. Sürekli değişirler. Bunu, beyin fonksiyonları açısından düşünecek olursak, sinir hücreleri, her türlü aktiviteye bağlı olarak, aralarındaki bağlantıların sayılarını ve özelliklerini değiştirebilirler. Yani beyin, her yaptığı iş sırasında değişmektedir. “Düşünce

düşüneni değiştirir” sözü, belki bu açıdan daha anlamlı hale gelmekte. Yakın zamanlarda, bu görüşten yola çıkan araştırmacılar, öğrenme deneyleri ile kendilerine bir şeyler öğretilen hayvanların, öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerinden bazılarında, bu iletişim bölgelerinin sayısında artış olduğunu bulmuşlar.

Kanımca, insan için anlaşılması gereken en önemli şey, her gittiği yerde yanında götürdüğü vücudu ve özellikleri. Hele bir de entelektüel bir insan için, tüm insan vücudu konusunda olmasa bile, en azından sinir sisteminin işleyişi ve merkezi sinir sisteminin fonksiyonları hakkında genelden öte bir bilgiye sahip olmak kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamanın bir yolu da, onu nasıl algıladığımızı anlamaktan geçer…

12 Temmuz 2007

İshal(diyare)

İSHAL(DİYARE)

Tanımlama :

İshal (diyare), günlük dışkılama sayısının (2-3 kezden) ve miktarının normalden (200 gram) fazla, kıvamının ise sulu olması halidir. İnfeksiyöz ya da infeksiyöz olmayan birçok nedenle ortaya çıkabilir. Sadece yenmiş/içilmiş olan aşırı yağlı yiyecekler, kavun, incir, alkol gibi besinlerin yapısına bağlı olarak, hiçbir hastalık olmaksızın gelişebileceği gibi, çok ciddi sonuçlara yol açabilecek örneğin kolera, divertiküloz, iskemik kolit, malignensi, medüller tiroid kanseri gibi klinik tablolar da söz konusu olabilmektedir.

Akut ishal, genel bir ifade ile üç haftadan kısa sürmüş olgularda, kronik ishal ise daha uzun süren tablolarda söz konusudur. Başlıca akut ishal nedenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Tablo. Akut ishal nedenleri

İshal nedeni

Mekanizma

İnfeksiyonlar

Toksin, invazyon, direkt etki ile emilim bozukluğu

İlaç reaksiyonları

Allerji, nöral aktivasyon, emilim ve floraya etki

İnflamatuvar barsak hastalıkları (akut epizotlar)

Oluşan ülserlerin yol açtığı akut ataklar

İskemi

Mukozal bütünlüğün bozulması

Sistemik hastalıklarda ishal atakları

Kalsitonin artışı (Karsinoid S., medüller tiroid Ca)

Endotoksemi (Bruselloz, listeryoz, enterik ateş)

Bağ dokusu bozuklukları (SLE, mikst)

Yukarıda belirtilen nedenler arasında en sık ishale yol açanlar, GİS (mide-barsak) infeksiyonlarıdır

Akut infeksiyöz ishaller, tüm dünyada sıklıkla karşılaşılan klinik tablolardır. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşayan beş yaşından küçük çocuklardaki ölüm nedenlerinin ¼ kadarından sorumludur. Ülkemizde çocuk ölüm nedenlerinin 4. sırasında yer almaktadır. Beş yaşın altındaki her bebek yılda ortalama üç kez ishal olmaktadır. İnfektif etkenlerin alınım yolu genellikle oral yol olduğu için, bireysel hastalıktan çok aile içi ya da kitlesel hastalık tabloları ile karşılaşılmaktadır. Bu bakımdan, hastalardan anamnez alınırken özellikle yakın çevresinde aynı/benzer tabloların olup olmadığı, yakın geçmişte seyahat edilen bölgeler, topluca yenen besinler, ayrıca kullanılan ilaçlar ve var olan diğer hastalıklar sorgulanmalıdır.

Akut infeksiyöz ishallerin büyük çoğunluğu besinlerle bulaştığı için bunlara Besin Zehirlenmeleri de denmekte olup, çoğu zaman infektif nedenlere bağlı ishaller ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Bulaşmada en çok karşılaşılan yollar; kontamine suların içilmesi, direkt ya da indirekt olarak kontamine olmuş besinlerin yenmesi ve immünitesi bozuk konakçıda endojen floranın GİS mukozasına invazyonu olarak özetlenebilir. Hastalıktan sorumlu olan çoğu etken uygun yöntemlerle klorlanmış suda uzun süre yaşayamamaktadır. Bu nedenle su kaynaklı salgınlar; ya klora kısmen dirençli etkenlerle (Rotavirüs gibi) ya da yeterli klorlama yapılmamış, çok fazla yoğunluk ve çeşitte patojen ile, örneğin kanalizasyon suları ile kontamine suların ve güvenilir, kapalı su şebekesi dışından edinilmiş örneğin kuyu sularının içilmesi sonucunda gelişmektedir. Bir ülkenin gelişmişliği ile o ülkede görülen GİS infeksiyonlarının ters orantılı olduğu söylenebilir.

Tanı:

 Görüldüğü üzere akut infeksiyöz ishal; pek çok mikroorganizma tarafından oluşturulan, birbirinin benzeri klinik tablolar sergileyebilen ya da özgün fizik muayene bulguları ile ayırıcı tanıya varılamayan tablolardır. Bununla birlikte, iyi kategorize edildiklerinde tedavi açısından önemli bir sorunla karşılaşılmamaktadır.

Bu hastalıkların tanısında en önemli aşama, hasta ve hastalığı hakkında ayrıntılı bir anamnez almaktır. Hastanın mesleği (hayvancılık?, sık seyahat?), normal dışkılama özellikleri, aldığı ilaçlar (özellikle antibiyotikler, laksatifler, radyoterapi), beslenme alışkanlıkları ve son zamandaki değişimler, hastalığın şiddeti ve seyri ile ilgili bilgiler, cinsel alışkanlıkları, konağın var ise sistemik hastalıklarının ve immünitesinin sorgulanması (IgA eksikliği-kronik G.intestinalis infeksiyonu, aklorhidri-kolay GİS infeksiyonu, AIDS-Cryptosporidium infeksiyonu), son zamandaki seyahatleri, dışkının önceki ve o andaki özellikleri (kıvam, kan-mukus-cerahat içeriği, dışkılama sayısı, miktarı), hastada dehidratasyon belirtilerinin var olup olmadığı (idrar miktarında ve terde azalma, susuzluk hissi, ağız kuruluğu), karın ağrısının varlığı ve lokalizasyonu öğrenilmelidir.

Hastalara eksiksiz bir fizik muayene yapılmalıdır. Genel durumu, toksik hastalık tablosunu ifade eden aşırı halsizlik, baygınlık hissi, dalgınlık, oryantasyon bozukluğu gibi belirtiler, ateş, periferik ve santral arteriyel atımların kontrolü (filiform?), gereğinde santral venöz kateterizasyon ile effektif dolaşan kan volümünün belirlenmesi çok önemlidir. Özellikle ihmal edilmiş ya da hastalığın şiddetine göre (kolerada) acil sıvı-elektrolit replasmanına başlanmamış sekretuvar ishallerde ağır dehidratasyonu gösteren idrar, ter, gözyaşı kaybı, normal vücut ağırlığının %10’undan fazlasının kısa süre içinde kaybedilmesi gibi belirtiler saptandığında en kısa sürede sağaltıma başlanmasının gerekliliği akıldan çıkarılmamalıdır. Cilt turgoru ekstrasellüler mesafe, dil ıslaklığı ya da kuruluğu ise intrasellüler mesafe hakkında kabaca bilgi verebilir. Daha sonra sistemik muayene ile önceki sistemik hastalığı ya da yeni gelişmiş klinik tablo hakkında bilgi edinilir. Hastada batın muayenesinin özel bir değeri vardır. Peritonite özgün bulgular ya da özel ağrılı noktalar dikkatle araştırılarak akut cerrahi batın ekarte edilmelidir.

1- Bulgular :

- Ateş : Esas olarak barsak duvarına invazyonla hastalık yapan bir bakteri (Salmonella, Shigella, Yersinia türleri, enteroinvazif E.coli , V. Parahemolyticus) etken ise görülür. Clostridium difficile ve Aeromonas türleri ile meydana gelen infeksiyöz ishaller de ateş ile birlikte seyredebilir. Viral gastroenteritler, paraziter ishaller, enterotoksijenik bakteriyel ishaller (V.cholerae, enterotoksijenik E.coli gibi) de ise ateş yoktur. Viral gastroenteritlerden rotavirus gastroenteritinde ateş görülebilir .

- Dışkı Özellikleri : Dışkıda az miktarda mukus irritabl barsak sendromunu, fazla mukus ise invazif bakteriyel ishali veya idiopatik inflamatuvar barsak hastalığını düşündürür. Dışkıda kanın bulunması halinde ise infeksiyöz etkenler ( Shigella türleri, enteroinvazif E.coli, Entamoeba histolytica ) yanında radyasyon etkisi, divertikülit ve ülseratif kolit de akla gelmelidir .

- İshalin Süresi : Eğer 10 günden fazla ise akla etken olarak parazit gelmeli, immün direnci kırık hastalarda Giardia ve diğer parazitler yanında özellikle Cryptosporidium ve Cyclospora türleri de araştırılmalıdır. Uzamış ishallerde tüberküloz ve Brainerd ishali de düşünülmelidir. Shigella türlerinin , enteropatojen E.coli ve enteroagregatif E.coli infeksiyonlarında da uzamış ishal olabilir. Uzamış ishalin bir diğer nedeni de laktoz intoleransıdır.

- Yenilen besinin türü : Tavuk eti, yumurta ve diğer hayvansal gıdalar Salmonella türleri ve Campylobacter jejuni infeksiyonları için kaynak olabilir. Sucuk, pastırma, salam, konserve, et suyu ve soslar ile Clostridium perfringens bulaşabilir. Bacillus cereus bulaşmasında rol oynayan yiyecekler olarak pilav, makarna ve süt tozu bildirilmiştir. Yersinia için sorumlu tutulan başlıca besin kaynağı ise kontamine süttür. Çiğ veya az pişmiş deniz ürünleri ile ise Vibrio parahemolyticus (Uzak Doğuda yaygın) bulaşmaktadır .

- Antibiyotik ve diğer ilaçların kullanımı : Klindamisin, linkomisin başta olmak üzere ampisilin, gentamisin, tobramisin, penisilin, kloramfenikol, tetrasiklin hatta metronidazol kullanımı Clostridium difficile’nin etken olduğu kolitin bir nedeni olabilir. Bu nedenle ishali olan bir hastanın son 6 hafta içinde kullandığı bir antibiyotik olup olmadığı öğrenilmelidir. Antibiyotik kullanan , hastanede yatan, yaşlı ve beslenmesi bozuk ve altta yatan immün direnci kıran bir hastalığı olan hastalarda seyrek olarak Candida albicans ishal nedeni olabilir . Antibiyotik dışı bazı ilaçların alınıp alınmadığı da önemlidir. Magnezyumlu antiasit, laksatif ilaç, oral kontraseptif, antineoplastik ilaç kullanımı ve alkol kullanımı ishal nedeni olabiilir

- Yolculuk : Genellikle etken enterotoksijenik E.coli (ETEC)dir. ancak Salmonella, Shigella, Giardia,Entamoeba gibi diğer cins bakteri ve parazitler ile viruslar da etken olabilir. Klinik bu nedenle etkene göre değişiklik gösterebilir.

- Hasta ve ilgili özel durumlar : İmmün direnç kırıklığı söz konusu ise sık olarak ishal etkeni olan mikroorganizmalar dışında diğer bazı mikroorganizmalar da etken olabilir.Bu durumda rotavirus dışında, diğer bazı viruslar ,Giardia, Entamoeba yanında Cryptosporidiumgibi diğer bazı parazitler etken olabilir.

Hastanede 3 günden fazla yatan hastalarda infeksiyoz ishal gelişmişse etken olarak akla önce C.difficile gelmelidir. 

Karın ağrısı: Birçok infeksiyöz ishal sırasında görülen bir semptom olmakla beraber, özellikle kolonun tutulduğu durumlarda kramp tarzında karın ağrıları ve tenesmus belirgindir. Örneğin, amipli ve basilli dizanteride, Salmonella ve Campylobacter enterokolitinde bu semptomlar önemlidir. Aeromonas türleri, V.parahemolyticus enteroinvazif E.coli, enterohemorajik E.coli dizanterik formda ishale neden olabilen diğer etkenlerdir. Yersinia enterocolitica ise mezenterik lenfadenit ve terminal ileit yaparak apandisiti taklit eden bir tablo oluşturur. Sol alt karın ağrısı ve ishali olan yaşlı bir hastada divertikülit düşünülmelidir. 

2- Laboratuvar Tanı :

Hastanın klinik tablosu belirlendikten ve gerekli ise acil girişimlerde bulunulduktan sonra laboratuvar tanıya geçilmelidir. Öncelikle hemogram yapılmalıdır.Çoğu zaman asıl tanıya, dışkının uygun yöntemlerle incelenmesi yolu ile ulaşılabilmektedir. Dışkının makroskopisi ayırıcı tanıda önemlidir. Dışkının serum fizyolojikteki süspansiyonu hazırlanır ve ışık mikroskobunda incelenir:

İshal tanısında şu yöntemlere de başvurulur :

Dışkı kültürü, serolojik tanı, toksin araştırılması, proktosigmoidoskopi. Tanıda kullanılacak diğer yöntemler olarak rektal biyopsi (Amiloidoz, amebiyaz ve Whipple hastalığı tanısında), ince barsak biyopsisi ( Whipple hastalığı, giardiaz, amiloidoz, ? Lipoproteinemi, lenfoma, kriptosporidyoz tanısında) ve radyolojik çalışmalar (pankreatik ve noduler adrenal kalsifikasyonlarla tüberküloz tanısında) sayılabilir .

İshal tanısında en basitinden en karmaşığına kadar pekçok yöntem sırayla kullanılabilir. Son yıllarda ishal etkeni olan mikroorganizma ve toksinlerinin tanımlanmasında çeşitli genetik ve immunolojik yöntemler de geliştirilmiştir. Ancak iyi bir anamnez ve basit dışkı incelemeleri ile çoğunun etyolojisi hakkında tahmini bilgi edinmek mümkündür.Tedaviye daha doğru yaklaşımda bulunabilmek için basit dışkı incelemeleri ihmal edilmeden yapılmalıdır.

Akut ishalli hastaya yaklaşım :

Ateş,kanlı ishal,fekal lökosit:,

az volümlü sıkdışkılama

Toksik tablo var

Kanlı ishal,

Az volümlü sık dışkılama

Az volümlü çok sık dışkılama

V V V

İnvaziv ishal

İnvaziv ishal

İnvaziv olmayan ishal

V V V

Shigellalar, Salmonellalar,

ETEC, EHEC, EIEC,

C.jejuni, Y.enterocilitica,

V. parahaemolyticus

E.histolytica

Ateş

V V

Var

Ozmotik ishal

(Virüsler, EPEC)

Yok

Enteritler

*Sekretuar ishal

(ETEC; V. cholerae vd)

*G.intestinalis

*C.parvum

 Tedavi:

Çoğu ishal olgusunda, immünitesi normal olan konakçıda tedavi semptomatik ve yerine koyma (substitüsyon) tedavisinden ibarettir. En acil ve önemli tedavi, kaybedilen sıvı ve elektrolitlerin en kısa sürede yerine konmasıdır. Bu amaçla, sadece i.v. yolun kullanılabileceği ağır dehidratasyon tablosu yok ise oral rehidratasyon sıvıları öncelikli olarak kullanılmalıdır. Ağızdanl alım asla terk edilmemeli, az az ancak sık sık beslenerek bulantı uyarılmamalıdır. Sadece kolerada (günümüzde kinolonlarla, 2-3 gün) ve ciddi turist ishallerinde (ko-trimoksazol, kinolonlar, doksisiklin, 3-5 gün) antibiyotik kullanılması önerilmektedir. Viral etkenler için özgün bir tedavi bulunmamaktadır. G.intestinalis enteritinde 5-7 gün süre ile metronidazol, ornidazol ya da tek doz seknidazol (5-nitroimidazol türevleri) kullanılır. C.parvum infeksiyonlarında ise paramomisin hariç spiramisin, transfer faktör, somatostatin gibi denenmiş tedavilerin hiçbirinden arzulanan sonuç alınamamıştır. Paramomisin tedavisi halen geçerliliğini korumaktadır.

Amipli dizanteri ve daha ciddi parazit hastalıkları mutlaka tedavi edilmesi gereken tablolardır. Aksi halde kronikleşme ve uzak organ komplikasyonlarına ilerleme gibi önemli risklerle karşılaşılabilir. Bu amaçla 5-nitroimidazol türevleri kullanılır.

Antibiyotik kullanımının en çok tartışıldığı hastalık tabloları invazif ishallerdir. Birçok araştırmada özellikle basilli dizanteri, kolera gibi klinik tablolarda antibiyotiklerin ishal süresini kısalttığı ve iyileşmeyi hızlandırdığı görülmüştür.

Sonuç olarak antibiyotik kullanımında seçicilik şarttır. İmmünitesi normal oldukça Salmonella (tifo hariç) ve E.coli kolitlerinde ve tablo ağır olmadıkça, hasta yaşlı ya da küçük çocuk olmadıkça basilli dizanteride kullanımı koşul değildir. Bu olgularda antibiyotik kullanımı sadece ağır olgulara ve risk gruplarına saklanmalıdır. Diğer ciddi olabilen bir tablo da C.difficile kolitidir, bu hastalar öncelikle metronidazol ile sağaltılmalıdır (10 gün). Bununla sağaltım sağlanamayacak ciddi olgularda ise oral Vankomisin (4×125-250 mg) kullanılır.

Bizmut subsalisilat gibi antisekretuvar ajanlar; Na+ ve su reabsorbsiyonunu stimüle etmesi, enterotoksinleri bloke etmesi ve bizmutun antibakteriyel etkisi gibi nedenlerle sıvı-elektrolit kaybının çok fazla olduğu akut infeksiyöz ishallerde kullanılabilir ilaçlardır. Loperamid (Lopermid, Diadef, Diyasif, Lorimid) ve Difenoksilat-atropin (Lomotil) gibi opiad türevlerinin de Na+ ve su reabsorbsiyonunu stimule edici, intestinal motiliteyi ve abdominal krampları azaltıcı etkisi bulunmaktadır. Sayılan antidiyareik tüm ilaçların, invazif gastroenteritlerin tedavisinde kullanılmasının sakıncaları vardır. Akut infeksiyöz ishallerdeki kullanımlarının sekretuvar ishaller ile sınırlı kalması önerilmektedir. Yüksek ateşli, kanlı-mukuslu ishallerde tercih edilmemesi gereken seçeneklerdir.

12 Temmuz 2007

Kanser Nedir?

Kanser nedir?

Kanser vücudun belli bir bölgesindeki hücrelerin kontrölsüz olarak çoğalıp, o bölgenin de dışına yayılmasından ileri gelen hastalıkların genel adıdır. Kanser kelimesi belli bir hastalığı değil, aşırı hücre çoğalmaları ve doku büyümeleri şeklinde kendini belli eden çeşitli bozuklukları anlatır.

Vücudun tüm organları hücrelerden oluşmuştur. Normalde bu hücreler ancak vücuda gerekli olduğu zaman bölünür ve daha fazla hücre oluştururlar, bu durum bizlerin sağlıklı kalmasını sağlar. Eğer bu hücreler gereksiz olarak bölünmeye başlar ise yeni bir doku kitlesi oluştururlar. Bu normal dışı kitleye tümör diyoruz. Tümörler benign (iyi huylu) veya malign (kötü huylu) olabilir.

Benign tümörler kanser değildir. Eğer çıkartılırsa hastaların çoğuinda tekralamazlar. Daha önemlisi benign tümörlerindeki hücreler vücudun diğer bölgelerine yayılmazlar. Bu tümörler nadiren hayatı tehdit edici olurlar. Malign tümörler ise kanserlerdir. Kanser hücreleri yakındaki doku ve organlara yayılabilirler. Ayrıca bu hücreler kan dolaşımına ve lenf sistemine girerek vücudun diğer bölgelerine de yayılabilirler. Kanser hücrelerinin bu yayılma olayına metastaz denmektedir.

Kanser tipleri

Kanser kelimesi tek bir hastalığı ifade etmez, kanserin yüzden fazla değişik tipi vardır. Başladığı organ, hücrelerin mikroskopik görünümü gibi değişik faktörlere göre tanı konur. Mesela meme kanserinin memenin hangi hücrelerinden kaynaklandığına ve çevreye yayılma özelliklerine göre bir çok değişik tipi vardır. Genel olarak Kanserler dört ana kategoriden birisine girerler. Bunlar:

Karsinomalar – Bu tümörler ücudun organlarını yapan dokulardan oluşurlar. Yaklaşık tüm kanser tiplerinin yüzde 80’i bu gruptadır.

Sarkomlar – Bunlar kemik, adale, kıkırdak, fibröz doku veya yağ dokusundan kaynaklanan tümörlerdir.

Lösemiler – kandan ve kan yapan dokulardan oluşan kanserlerdir.

Lenfomalar – vücudun filtre sistemi olan lenfatik kanallar ve lenf nodüllerinden oluşan kanserlerdir.

Kanser sebepleri nelerdir?

Yaklaşık olarak yüzde 80 vakada kanseri oluşturan belirgin bir neden saptanamaz. Herhangi bir nedenle normal hücrelerdeki genlerde mutasyon adı verilen değişiklikler oluşur ve hücre hızla bölünüp çoğalarak malign hale gelir. Genlerde bu mutasyonu oluşturabilecek çok sayıda çevresel faktörler vardır. Aslında sağlıklı bir yaşam tarzı oluşturularak çok sayıda kanser riskinden kendimizi koruyabiliriz.

Kansere yol açan etkenler:

1. Yaş – Kanserler orta ve ileri yaşlarda daha sık görülür.

2. Diyet – Hayvansal yağlardan zengin, et içeriği fazla, kolesterol ve kaloriden zengin diyetlerle beslenme.

3. Şişmanlık ve bedensel hareketsizlik – Açık bir ilişki kurulmuş olmamasına karşılık araştırmalar şişmanlığın bazı tip kanserlere zemin hazırladığını göstermektedir.

4. Sigara – Sigara akçiğer kanseri riskini belirgin ölçüde arttırmaktadır. Sigara ve diğer tütün ürünleri bundan başka ağız, gırtlak, yemek borusu, mide, mesane kanserlerinde önemli rol oynar.

5. Kimyasal maddeler – İş yerlerinde metal tozları ve kimyasal maddelerle karşılaşma kanser riskini arttırır. Asbest, rodon, vinil, benzen iyi bilinen kanserojenlerdir.

6. Yüksek dozda radyasyona maruz kalmak.

7. Aşırı güneş ışığı – Güneşteki ultraviole ışınları direkt olarak melanoma ve diğer deri kanserleri oluşumu ile ilişkilidir.

8. Bazı virüsler – Hepatit B ve C, human papilloma virüs ve epstein bar virüsü gibi virüsler artmış kanser riski oluşturmaktadırlar.

9. Vücudun bağışıklık sistemini bozan hastalıklar – AIDS gibi vücut bağışıklığı bozulan hastalarda kanser daha kolay oluşmaktadır.

Kanserlerin yaklaşık yüzde 20’si kalıtsaldır. Yani kanserden sorumlu olan anormal bir gen ana-babadan çocuklarına geçmektedir. Bu durum kansere neden olan geni taşıyan her bireyde otomatik olarak kanser oluşacağı anlamına gelmez. Eğer ailevi kanser riskinden korkuluyor ise bu konuda doktora başvurarak aile bireylerinin riskleri açısından genetik konsültasyon ve testler uygulanmalıdır. Ailevi yüksek kişilere düzenli kanser taramaları önerilmekte ve erken tanı ve tedavi şansı arttırılmaktadır.

Kanser belirtileri nelerdir?

Bir çok kanser tipi iyice ilerlemedikçe belirgin bir bulgu veya ağrı oluşturmaz. Ağrı genellikle geç belirtidir. Kanser belirtileri erken devrelerde daha az zararlı diğer hastalıklarla karışmaktadır. Kanserin en önemli belirtileri şöyle sıralanabilir.

1. Bağırsak veya mesane (idrar) alışkanlıklarında değişiklik.

2. İyileşmeyen yaralar.

3. Rahim ve makattan gelen normal dışı kanama ve akıntılar.

4. Memelerde veya vücudun başka bir yerinde görülen sertlik ve şişlikler.

5. Yutkunma güçlüğü ve hazımsızlık.

6. Ben ve siğillerin şekil değiştirmesi.

7. Ses kısıklığı ve sebepsiz öksürük.

8. Kansızlık ve sebepsiz kilo kaybı.

Bu belirtiler oluştuğu takdirde doktora başvurmak ve kansere işaret olup olmadığını kesinlikle öğrenmek gereklidir.

Kanser tanısı 

Günümüzde kanser tanısında kullanılabilen çok sayıda modern yöntemler geliştirilmiştir. Bunlar kısaca,

1. Biopsi – Kanserli dokunun tümünün, bir kısmının veya iğne alınan hücrelerinin mikroskopta incelenerek tanı konulması anlamına gelir.

2. Endoskopi – Ucunda kamera olan kıvrılabilir ince plastik tüplerle vücudun boşluklarına ve organlarına girilerek gözle görmeyi, gerekirse biopsi almayı sağlayan yöntemdir. Mesela kolonoskopi ile kalın bağırsak içi, laparoskopi ile ise tüm karın boşluğu gözlenip incelenebilir.

3. Kan testleri – Bazı kanserler tümör marker(belirteç)ları denilen maddeler salgılarlar, bunlar kan veya idrarda tespit edilerek tanıya yardımcı olurlar.

Kanser tedavisi

Dört ana kanser tedavi yöntemi vardır. Bunlar cerrahi, radyasyon tedavisi, kemoterapi (ilaç tedavisi) ve imnünoterapidir (vücudun defens sistemlerini güçlendirerek kanserle savaşmasını sağlar). Bu yöntemler tek tek veya beraberce kullanılmaktadır. Kanser tedavisi bir ekip tedavisi şeklinde, gerekli tedavilerin bir arada ve gerekli önceliklerle yapılması sağlanarak oluşturulmaktadır. Ayrıca son zamanlarda kanser aşıları, gen tedavisi gibi henüz klinik çalışma aşamasında olan tedaviler de geliştirilmektedir.

Son olarak yazımızı klasik bir cümle ile bitirmek istiyorum: Kanserden korkma geç kalmaktan kork. Günümüzde bir çok kanser tipi erken teşhis edilirse başarı ile tedavi edilebilmektedir. Ayrıca bazı risk faktörlerinden uzak kalarak önlenebilir bir hastalık haline de gelmektedir.

12 Temmuz 2007

Kan

KAN

Yaşam için gereken maddelerin bir yerden bir yere taşınmasında difüzyon ile yetinemeyen ve bu nedenle bir kan dolaşımı sistemine ihtiyaç duyan hayvanların (tüm omurgalılarla omurgasızların çoğu) kalplerinden damarlar aracılığıyla tüm vücuda pompalanan vücut sıvısıdır. Erişkin bir insanda yaklaşık beş litre kadar kan vardır. Bunun yarısı plazmadır, öteki yarısını da kan hücreleri (eritrositler veya alyuvarlar, lökositler veya akyuvarlar, trompositler) oluşturur.

KANIN İŞLEVİ

Kan, dolaşımı nedeniyle, birbirinden farklı işlevleri üstlenir:

Solunum işlevi: Oksijeni akciğerlerden dokulara taşırken, dönüşte de dokulardaki susuz karbonu dışarıya atılmak üzere götürür.

Beslenme işlevi: Sindirim sonunda barsağın emdiği ya da organizmanın kendi kendine yaptığı besleyici maddeleri hücrelere ulaştırır.

Boşaltım işlevi: Hücresel metabolizma sonucu açığa çıkan artıkların boşaltım organlarına (özellikle böbrekler) gitmesini sağlar.

Koruma ve savunma işlevi: Enfeksiyonlara karşı savaşımda ve bağışıklık tepkimelerinde rol alan birçok hücreyi içerir.

Beden sıvısı dengesini sağlama işlevi: Organizma tarafından salgılanan hormon ve enzim gibi maddelerin metabolizma tepkimelerinde ve bireşim olaylarında biyokatalizörler gibi seçici olarak araya girmesini sağlar.

Sıvı-mineral dengesini (su ve elektrolitler) ve kimyasal dengeyi (asit baz) sağlama işlevi

Sıcaklık düzenleme işlevi: Derin dokulardaki ısıyı ve suyu, bedenin yüzeyine doğru taşıyarak etkisiz kılar.

Atardamar basıncını (tansiyon) düzenleme işlevi.

KAN HASTALIKLARI

Kanda üç tip hücre bulunduğu için kan hastalıkları da başlıca üç grupta incelenir. Kan hücrelerinin sayısı yaşa, günün saatlerine, mevsime, karnın aç ya da tok olmasına ve başka koşullara bağlı olarak dar sınırlar içerisinde değişebilir. Ama bu hücrelerin herhangi bir türünde büyük bir artış ya da azalma olması bir hastalık belirtisidir.

Kansızlık ya da anemi; adı altında toplanan hastalıklar alyuvarlarla ilgilidir. Bu tip hastalıklarda alyuvarların ya sayısı az ya da biçimleri bozuk olduğundan dokulara yeterince oksijen taşınamaz.

Akdeniz kansızlığı ile orak hücreli kansızlık, genetik yapıdaki bozukluklardan kaynaklanan kalıtsal hastalıklardandır. Hemolitik kansızlıkta ise parçalanan alyuvarların yerine eşit sayıda yeni hücre yapılamaz.

Kalıtsal olmayan kansızlıklar hastaya kan vermekle ve çeşitli ilaçlarla tedavi edilebilir.

Polisitemi denen hastalıkta ise kansızlığın tersine alyuvar sayısı olağandan çok artmıştır. Hasta baş ağrısından, baş dönmesinden ve kaşıntıdan yakınır. Bu durumda da koldaki toplar damarlardan kan almak ve ilaç tedavisi uygulamak gerekir.

Akyuvarlarla ilgili kan hastalıklarının bir bölümü lösemi ya da kan kanseri adı altında toplanır. Bu hastalıklarında birçok değişik tipi vardır. Bazılarına özellikle çocuklarda, bazılarına ise erişkinlerde rastlanır.

Üçüncü grup, trombositlerle ve pıhtılaşma bozukluklarıyla ilgili kan hastalıklarını kapsar. Trombositlerin iyice azalmasından ileri gelen ve deri altındaki kanamalar nedeniyle vücutta yer yer morarma gösteren hastalıklar kan nakli ve ilaçla tedavi edilir.

Kalıtsal bir hastalık olan hemofilide ise trombositlerle hiçbir sorun yoktur, ama kanın pıhtılaşması için gerekli olan maddelerden biri eksiktir.

KANSIZLIK

KANSIZLIK HASTALIĞI NEDİR?

Kandaki hemoglobin miktarının anormal derecede azaldığı ve buna bağlı olarak da kanın oksijen taşıma yeteneğinin son derece düştüğü bir hastalık türü olan kansızlığın diğer adı da anemidir. Bu hastalar kendilerini bitkin, yorgun hissederler, sık sık solukları kesilir, renkleri soluktur, nabızları da hızlıdır.

KANSIZLIK HASTALIĞININ KENDİ ARASINDAKİ ÇEŞİTLERİ

Kansızlığın birçok çeşidi vardır. Bunların en önemlileri aşağıda açıklanmıştır. Demir noksanlığına bağlı kansızlıkta alyuvarlar normale oranla daha küçük ve daha soluk renklidir. Bu çeşit kansızlığa yol açan başlıca nedenler yetersiz beslenme –özellikle gebelik sırasında yeterli demir alınmaması-, besinlerle alınan demirin barsaklardan yeterince emilememesi, uzun zamandan beri devam eden kan kayıpları (mide-barsak kanalı kanamalarında ya da şiddetli adet kanamalarındaki gibi)dır. Tedavide vücudun gereksinim duyduğu demirin sağlanması kesinlikle gereklidir. Zaman zaman kan verilmesine bile gereksinim duyulabilir. Megaloblastik anemide alyuvarlar normalden daha büyüktür. Bu durum besinlerle yeterince B12 vitamini veya folik asidin alınmaması sebebiyle ortaya çıkmış olabilir veya bu duruma yol açan şey, pernisiyöz anemidir. Pernisiyöz anemili kimseler besinlerle alınan ve alyuvar yapımı için kesinlikle gerekli olan B12 vitamininden yararlanamazlar. Çünkü bunun barsaklardan emilebilmesi için gerekli olan ve intrinsik adı verilen faktör, mide tarafından salgılanamaz. Hastanın yaşamını sürdürebilmesi için devamlı olarak B12 vitamini zerkleri yaptırması gerekir. Aplastik anemide bazı belirli ilaçların, zehirlerin ya da radyoaktif ışınların etkisi nedeniyle kemik iliği yeterli sayıda alyuvar yapamaz. Tedavisinde kan verilir ve erkeklik hormonlarından yararlanılır. Hemolitik anemide alyuvarların yaşam süreleri normale göre azalmıştır. Bu durum alyuvarların ileri derecede nazik ve kolay zedelenebilir olmalarına ya da kandaki bazı antikorlara bağlıdır. Hemolitik anemilerin bir çeşidi olan orak hücreli anemide anormal bir hemoglobin yapımı söz konusudur. Kalıtsal olan bu hastalık, özellikle zencilerde çok görülmektedir. Son olarak, aralarında romatoid artrit, kronik enfeksiyonlar ve üremide bulunan birçok hastalık; alyuvar yapımını azaltarak kansızlığa neden olabilmektedir.

KANSIZLIK HASTALIĞI NASIL MEYDANA GELİR?

Kansızlık hastalığı diyetinizdeki demir eksikliğinden kaynaklanır, çünkü demir hemoglobin yapımı için gereklidir. Diyetinizdeki vitamin B12 veya folik asit eksikliği de kansızlığa neden olabilir çünkü onlar hemoglobini taşıyan kırmızı kan hücrelerinin yapımına yardımcı öğelerdir. Orak hücreli kansızlık gibi kalıtsal hastalıklar kırmızı kan hücrelerini zayıf ve daha az oksijen taşıyabilir yapar ve kırmızı kan hücreleri mikroplar, ilaçlar ve diğer hastalıklarla zarar görebilirler. Kansızlık ayrıca kanama, kanser ve lösemi hastalıkları tarafından da oluşabilir.

50 yaşın üzerindeki insanların kansızlıktan korunabilmeleri için her gün yaklaşık 10 miligramlık demire ihtiyaçları vardır. Özellikle tek başına yaşayan az iştahlı daha yaşlı kişilerde demir ve vitamin B12 noksanlığına bağlı kansızlık hastalığı riski fazladır. Alkolikler ve fazla içki içen kişilerde folik asit noksanlığı artabilir. Zenci insanların %1’i orak hücreli kansızlık hastalığına sahiptir.

KANSIZLIK HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Belirtiler şunlardır:

Yorgunluk, cansızlık

Benzin, avuç içinin, diş etlerinin, gözlerin ve tırnak diplerinin solgunluğu

Bilinçsizlik, nefes darlığı, hızlı kalp atışları ve göğüs bölgesinde acılar,

Sarılık hastalığı (eğer kansızlık kırmızı kan hücrelerinin bozunumuna sebep oluyorsa).

KANSIZLIK HASTALIĞININ TEŞHİSİ NASIL KONUR?

Haliniz kansızlığın belirtisidir ve basit bir kan testi bunu destekler. İleri kan testleri ve olası bir kemik iliği biyopsisi nedenin belirlenmesi için gerekli olabilir.

KANSIZLIK HASTALIĞININ TEDAVİ YOLLARI

Genellikle demir eksikliği demir haplarıyla tedavi edilebilir. Yine aynı yolla B12 veya folik asidi perhiz uygulamaları, hap uygulamalarının yanı sıra uygulanabilir. Doktorunuz ayrıca size kansızlık hastalığına neden olan diğer hastalıklarla ilgili tedavi yolları önerecektir.

KENDİMİZE BAKMA YOLLARI

Doktorunuzun kansızlığınızın tedavisi ve diğer neden olan hastalıklarla ilgili öğütlerini takip edin.

Hayatınızın geri kalanında içmek zorunda olabileceğiniz ilaçları gerekli olduğu sürece alın.

Çok iyi dengelenmiş, çeşitli diyetler uygulayın. Düzenli olarak günde üç veya dört öğün yiyin.

Eğer tek başınıza yaşıyorsanız yiyeceklerinizin çeşidini, yemeklerinizi arkadaşlarınızla paylaşarak arttırın.

Eğer bütçeniz el veriyorsa bazı zamanlar dışarıda yiyerek yiyeceklerinizin çeşitliliğini arttırın.

LÖSEMİ

LÖSEMİ HASTALIĞI NEDİR?

Bu hastalık grubunun bir adı da kan kanseridir. Çünkü öbür kanser türleriyle aynı özellikleri gösteren bu hastalıklar, vücuttaki bütün iri kemiklerin iç boşluğunu dolduran ve kan yapımında sorumlu olan kemik iliğinde gelişir…

Hastalık uzun bir yıldan sonra daha kötüye gider. Kanserin yavaş gelişen türü bir insanın ölümüyle sonuçlanmayabilir. Doğrusu lösemili hastaların çoğunluğu diğer nedenlerden dolayı yaşamını yitirir.

Lösemi hastası olanların %90’ı 50 yaşın üzerindedir. Kadınlardan çok erkek bireylerde daha sık görülür.

LÖSEMİ HASTALIĞININ KENDİ ARASINDAKİ ÇEŞİTLERİ

Lösemi adı altında toplanan hastalıkların birçok değişik tipi vardır. Ama hepsinin ortak özelliği kandaki akyuvarların denetlenemeyecek şekilde çoğalmasıdır. Bu çoğalan akyuvarlar hem vücudu mikroplara karşı savunmayacak duruma gelir, hem de alyuvarla trombositler gibi öbür kan hücrelerinin görevini aksatır. Normal olarak 1mm3 kanda 5 milyon kadar alyuvar ve 4000-11000 arasında akyuvar bulunur. Oysa lösemide 1mm3 kandaki akyuvar sayısı 1 milyona kadar yükselebilir.

Lösemide hangi akyuvar türü aşırı çoğalarak kanserleşme özelliği gösteriyorsa hastalık da o akyuvarın adıyla tanımlanır. Örneğin lenfosit lösemisi (lenfositik lösemi), bir akyuvar türü olan ve lenf sisteminde bulunan lenfositleri, yani lenf hücrelerini etkiler. Akut lenfosit lösemisi çocuklarda en çok görülen lösemi tipidir. “Akut” terimi, tedavi edilmediğinde birkaç hafta ya da birkaç ay gibi kısa bir sürede ölümle sonuçlanabilen hastalıklar için kullanılır. Lenfosit lösemisi erişkinlerde de görülür, ama bu durumda hastalık kronik ya da süreğendir; yani yavaş yavaş gelişir ve hasta uzun yıllar yaşayabilir. Löseminin en yaygın ikinci türü olan granülosit ya da miyeloblast lösemisi ise erişkinlerde çocuklarınkinden daha sık görülür.

LÖSEMİ HASTALIĞI NASIL MEYDANA GELİR?

Lösemili hücreler lenf düğümlerinde ve vücudun diğer bölgelerindeki akyuvarların sayısının artmasından ileri gelir ve vücudun geri kalan hücrelerinin mikroplarla mücadele etme yeteneğini azaltır. Lösemili hücreler ayrıca lenf düğümlerinden kan dolaşımına karışabilir ve bu da lösemili hücrelerin dalağa, karaciğere ve vücudun diğer organlarına yerleşmesine neden olabilir.

Lösemili insanların kemik iliğindeki lenfositiklerin büyük bir çoğunluğu gerekli olan alyuvarları yapan iliğin bu yeteneğine engel olabilir. Daha sonra kansızlık, mikrop riskinin artışı ve kanama gibi problemlere sebep olabilir. Kronik lenfositik löseminin tam olarak nedeni bilinememektedir.

LÖSEMİ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Lösemi hastalığının genelde çok az belirtisi vardır. Bazı insanlarda hastalığın ilk işaretleri şunlardır:

Boyundaki, kol ile omuzun birleşme noktasındaki veya kasıktaki lenf düğümlerinin genişlemesi,

Karın boşluğunun sol üst kısmında, genişleyen dalaktan bir doluluk hissi,

Kansızlık

Temizlenemeyen bir mikroplanma,

Genel bir yorgunluk,

İştahsızlık

Kilo kaybı

Ateş

Geceleri aşırı terleme

LÖSEMİ HASTALIĞININ TEŞHİSİ NASIL KONUR?

Bazen başka bir nedenle yapılan kan testinin sonucunda fark edilebilir ve anormal derecede yüksek bir lenfositik sayımı tespit edilir.

İnsanlar yorgunluktan, lenf düğümlerindeki şişliklerden şikayetçi olabilir veya düzenli ve sık mikrop kaptığını gözlemler.

LÖSEMİ HASTALIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Hastalığın ön safhalarında tedaviye ihtiyacınız olmayabilir. Tedaviye lenf düğümleriniz, dalağınız ve karaciğeriniz aşırı genişlediğinde veya hastalığın ciddiyetinin artığını gösteren işaretlerden sonra ihtiyaç duyulur. Doktorunuz sizi düzenli olarak kontrol etmek ister.

Tedaviye ihtiyacınız olduğu zaman doktorunuz yüksek sayıdaki lenfositlerin sayısını düşürmek için kemoterapi uygulanır.

Löseminin tedavi edilebilir hastalıklar arasına katılması çağdaş tıp biliminin çarpıcı başarılarından biridir. Günümüzde, lösemili çocukların yarıdan çoğu iyileştirilebilmektedir. Aslında kanser grubu hastalıklar çocuklarda çok sık görülmez; ama, çocukluk çağında ortaya çıkan her üç kanser olayından biri akut lösemidir ve tedavi edilmediğinden ölümle sonuçlanır.

Hastalığın tedavisinde güdülen amaç kandaki akyuvar sayısını azaltmaktır. Böylece bir şey ameliyatla yapılamayacağından, lösemi tedavisinin temeli kanser önleyici ilaçların kullanımına dayanır. Kemoterapi denen bu ilaçla tedavi yöntemi çoğu kez radyoterapi ile (ışın tedavisiyle) desteklenir; yani hücre çoğalmasını durdurmak için hastalıklı dokulara belirli dozda X ışınları uygulanır. Değişik lösemi tiplerine uygun ilaçların seçilmesi, verilecek ilaç dozunun özenle saptanması ve tedavi süresinin iyi ayarlanması iyileşme oranın büyük ölçüde arttırmıştır.

Bu yoğun tedavi hastayı çok sarsabilir, ama çoğu zaman başarıyla sonuçlanır. Bazı olaylarda hastalık bir süre sonra yeniden ortaya çıkar; bu durumda tedavinin yinelenmesi gerekir.

Kemik iliği nakliyle tam olarak iyileşen hastaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bu tedavi yöntemi genellikle akut ve ölümcül lösemi türlerine yakalanmış olan ya da ilaçla iyileşmeyen çocuklara uygulanır.

Kemik iliği nakli, ilkesel olarak kan nakline benzemeyen bir cerrahi yöntemidir. Önce hastanın kemik iliğindeki kanserli hücreler parçalanarak yok edilir. Sonra, genellikle hastanın yakın bir akrabasından alınan sağlıklı kemik iliği vücuda şırınga edilir. Bu yeni ilik, kemiklerin ortasındaki boşluklara yerleşir ve eğer bir doku uyuşmazlığı olmazsa sağlıklı akyuvarlar üretmeye başlar.

Bütün doku ve organ nakillerinde olduğu gibi, kemik iliği naklinde de lösemili hasta ile vericinin kemik iliği hücrelerinin mutlaka uyuşması gerekir. Yoksa, lösemili hastanın bağışıklık sistemi bu yeni hücreleri yabancı madde olarak kabul edeceği için “reddeder”; yani tıpkı mikroplara ve vücuda giren öbür yabancı maddelere yaptığı gibi ilik hücrelerini de parçalayıp öldürür. Daha da kötüsü, vericiden alınan yeni hücreler hastanın kendi hücrelerine saldırabilir. Bu sorun özellikle yaşlı hastalarda çok sık görüldüğünden, 50 yaşın üstündeki lösemi hastalarına çok ender olarak kemik iliği nakledilir. Günümüzde, her üç hastadan yalnızca birine kemik iliği nakli için uygun bir verici bulunabilmektedir.

Lösemililerin bağışıklık sisteminin, kendi ilik hücreleriyle tam özdeş olmayan yeni hücrelere karşı şiddetli bir tepki vermesini engellemek üzere araştırmalar sürdürülüyor. Bilim adamları, vericilerin kemik iliğindeki bazı özel hücreleri ayırarak bu bağışıklık tepkilerinin önlenebileceğine inanıyorlar. Ama bu tür araştırmalar kuşkusuz çok uzun zaman alır. Gene de, kemik iliği nakli günümüzde bir çok lösemi hastasına iyileşme umudu vermiştir.

KENDİMİZE BAKMA YOLLARI

Reçetesiz ürünler veya diğer tedavi yolları gibi yolları uygulamadan önce doktorunuzla irtibat kurun.

Dengeli beslenmeye devam edin ve düzenli olarak eksersiz yapın. Eğer boğazınızda bir ağrı acınız veya ateşiniz varsa öğütleri için doktorunuzu arayın. Ani tedaviye ihtiyacınız olabilir.

Düzenli check-up’lar yapmak ve doktorunuzun kendinize nasıl bakmanız gerektiği konusundaki öğütlerini takip etmeniz çok önemli.

HEMOFİLİ

HEMOFİLİ HASTALIĞI NEDİR?

Hemofili, kanın pıhtılaşmasının yeterli olmaması ile karakterli, doğumsal bir hastalıktır.

Kanın pıhtılaşması, trombosit adı verilen bazı hücrelerle pıhtılaşma faktörü denenprotein yapısındaki bazı maddeler yardımıyla oluşur. Herhangi bir yerimiz kesildiğinde veya yaralandığında trombositler bir araya gelerek bir tıkaç oluştururken, pıhtılaşma faktörleride pıhtının meydana gelmesini sağlar. Kanayan bölgeyi örten pıhtı kanamayı önler.

Pıhtılaşma faktörlerinden herhangi biri eksik olursa pıhtılaşma olayı aksar ve kanama uzun süre devam eder.

Hemofilik çocukların çoğunda 8. faktör eksiktir. Bu hastalığa Hemofilik-A denir. Eğer 9. Faktör eksik ise hastalığın adı Hemofili-B’dir. Oldukça nadir görülen faktör 11 eksikliğine ise Hemofili-C adı verilir.

HEMOFİLİ HASTALIĞI NASIL OLUŞUR?

Hemofili kalıtsal bir hastalıktır. Bulaşıcı değildir. Çocuklara kendi ebeveynlerinden iletilmektedir. Hamileyken alınan herhangi bir ilaç, stress ya da herhangi bir enfeksiyonun hastalığın ortaya çıkmasında rolü yoktur. Nasıl saç rengi, göz rengi, burun şekli gibi özellikler anne ve babadan çocuğa iletilirse hemofili hastalığı da ebeveyninden erkek çocuğuna bu şekilde geçmektedir.

Hemofilik hastalarda faktör 8 veya 9 eksikliği doğumdan itibaren mevcuttur. Bunun nedeni dişi cinsiyet kromozomunda faktör yapımında görevli bölgelerde gen kusuru nedeniyle karaciğerde faktörün yapılamamasıdır. Hemofili hastalarının hemen hemen tamamı erkektir. Bir kız çocuğunda hemofili hastalığının çıkabilmesi için annesinin hemofili taşıyıcısı, babasının da hemofili hastası olması gerekir. Hemofilik bir baba sağlıklı bir kadınla evlendiklerinde kız çocukları taşıyıcı olacak ve kendi erkek çocuklarına bu hastalığı geçirmeyecektir. Hemofilili çocukların %70’inde anne tarafının erkek bireylerinde (çocuğun dayısında, erkek kardeşlerinde, teyzesinin erkek çocuklarında) aynı hastalık vardır. Ancak az sayıda hemofilikte ailede benzer birey yoktur. Bu hastalara hemofili anne tarafından geçmemiş, çocuk genlerinde nedenini bilemediğimiz yeni bir bozukluk oluşmuştur. Artık bu bozukluk bir sonraki kuşağa aktarılacaktır.

HEMOFİLİ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Hemofili hastalığının belirtileri çok değişkendir. En tipik kanama şekli eklem içine kanamalardır ve eklemlerde ağrılı şişlikler oluşmaktadır. Bazı hastalarda her kesik ve yaralanma sonrası geç başlayan, uzun süreli sızıntı tarzında kanamalar gözlenirken, bazılarında ağır yaralanmalar veya operasyonlardan sonra kanmalar görülmektedir. Hastaların bir bölümü ise erişkin yaşlara kadar belirti vermeden gizli kalabilirler.

Hemofili hastalarında çeşitli yaş gruplarında, değişik şekillerde kanamalar görülmektedir.

Doğum sonrasında; göbek kordonundan kanama, deri altına veya beyin içine kanama olabilir.

Süt çocukluğu döneminde; iğne veya aşı yapılan yerlerde morarma ve şişme, kesilen yerin uzun süre kanaması, yürümeye başlamasıyla çarpılan diz veya dirsek eklemlerinde ağrılı şişmeler, kendiliğinden oluşan veya darbelerden sonra gelişen deri morarmaları, diş etlerinde veya burunda uzun süren kanalar gözlenir.

Okul çocuklarında; darbelere ve çarpmalara bağlı olarak eklem içine kanama olur. Kanamalar en sık diz, dirsek, ayak bilekleri ve omuz eklemlerindedir. Bu eklemlerde ağrılı, sakat bırakabilen şişlikler oluşur.

Diş çekimi, bademcik ameliyatı gibi küçük operasyonlar ve sünnetten sonra gelişen kanamalar (bu tip kanamaların işlemden hemen sonra değilde saatlerce sonra sızıntı tarzında başlaması tipiktir) saptanır.

Kız çocuklarının adet kanaması erken başlar ve uzun sürer.

Tekrarlayan idrar yolları veya mide-barsak kanamaları gözlenebilir.

Kendiliğinden veya darbeler sonrası gelişen beyin kanamaları olabilir.

HEMOFİLİ HASTALIĞININ TEDAVİ YOLLARI

Hemofili hasta birçok uzmanlık dalının birlikte çalışmasıyla normal yaşamını sürdürebilir. Bu uzmanlık dallarından biri de fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlığıdır. Fizik tedavide verilen egzersizlerle eklemin hareket yeteneği, kas gücü artar, kaslar birbiri arsında uyumlu çalışır ve şekil bozuklukları önlenir. Verilen egzessizler; çocuğa ve ailesine anlatılır, önemi belirtilir, karşılıklı yapılarak hastanın korkusunun atılması ve kendine güvenini kazanması sağlanır. Bunları yapan çocuk yeterli motor aktiviteyi kazanır, spor aktivitesine başlayabilir ve psikolojik yönden de desteklenir.

Akut Devre Tedavisi:

Hematoloji uzmanının önerdiği şekilde faktör verilir.

Bölgesel tedavi yapılır. Bu tedavinin amacı: Kanamadan dolayı dokunun zarar görmesini önlemek veya zararı hafifletmektir.

İstirahat Tedavisi: Kanamanın biran önce rezorprsiyonuna (emilmesini) sağlamak, daha fazla kanama riskini azaltmak için uygulanır. Kanamanın yeri ve büyüklüğüne göre basınçlı sargı ve flaster ile en iyi fonksiyon ve rahat pozisyonda yapılır. Eklemin pozisyonu derece derece düzeltilerek sertleşmesi önlenir. Bu hastalar istirahat sonrasında kesinlikle dizlerinin altına yastık koymamalıdır. Konduğu takdirde eklemde hareket kısıtlılığı ve düzensizlik gelişir. İstirahatın süresi dikkatle ayarlanmalıdır. Erken hareket daha fazla kanamaya neden olurken, uzun süreli hareketsizlik de, eklemin tamamen hareketsiz kalmasına neden olur. İsrirahatın süresi ağrı ve şişliğin azalmasına göre ayarlanır.

Soğuk Uygulama Tedavisi: Ağrıyı, kas setliğini, metabolizmayı, şişliği azaltır, dolaşımı düzeltir. Kanamayı takiben ilk 48-72 saatte uygulanabilir. Uygulama, soğuk paket şeklinde veya evde kolaylıkla hazırlanabileceği şekilde buzu kırıp naylon torbaya koyarak veya suyu sıkılmış ıslak havluyu buzdolabının buzluk kısmında beklettikten sonra 15 dakika süreyle kanama olan bölgeye konarak yapılır. Bölgenin ısısı arttıkça bu işlem gün boyunca tekrarlanır. Bu devrede sıcak uygulama yasaktır.

Splint Tedavisi: Hareketin korunmasına ve şekil bozukluğunun oluşmasının önlemesine yardımcı olur. Günboyunca dinamik, gece boyunca statik splint kullanılması en uygundur. Süresi hastanın durumuna göre ayarlanır. Isıtıcılı splint kullanılmamalıdır.

Egzersizle Tedavi: Harekete başlamak için faktör 8 seviyesinin istenen düzeye gelmesi, şişliğin sabit kalması veya azalmaya başlaması gereklidir. Bu, diz çevresi ölçümüyle de anlaşılabilir. Kanamanın olduğu bölgeye izometrik egzersiz, üstündeki ve altındaki ekleme kronik egzersizler uygulanmalıdır. İzometrik egzersize ağrı toleransı içinde başlanır. Kontrolu, hasta tarafından yapılan bir egzersizdir. Bu şekilde kasın kasılıp, gevşemesi bir tür pompalama hareketi yaptırır, beslenme düzenlenir, bağların gücü, elastisitesi, kemik mineralizasyonu artar.

KAN UYUŞMAZLIĞI

Bazı insanların alyuvarlarında, ilk defa Rhesus maymunun kanında tespit edilen bir özel protein daha bulunur. Alyuvarında bu Rh proteini bulunan kana Rh (+), bulunmayan kana Rh (-) kan denir.

Kan naklinde verilen kanın alyuvarındaki antijenine, kan alan kişinin plazmasındaki antikoruna bakılır. Meselâ A grubu kan B grubu kanı olan birine verilirse A antijeni (alyuvardaki özel protein), B grubu kanın plazmasında oluşan anti-A antikoru tarafından çökertilir (aglütinasyon).

Rh negatif bir anne, Rh pozitif bebeğe hamile kalırsa bebeğin kanı plasenta aracılığıyla bir miktar anne kanına karışır. Anne karnındaki bebeğin kanındaki Rh antijenine karşı antikor teşekkül eder. fazla antikor teşekkül etmediği için genellikle ilk çocuk sağlıklı doğar, ikinci hamilelikte bebek yine Rh (+) olursa anne kanında fazla miktarda antikor oluşacağından bebek kanı çökelir (aglütinasyona uğrar), bebek ölü doğar veya doğduktan sonra kanı değiştirilmezse ölebilir (eritroblastozis fetalis).

Anne rr, çocuk Rr’dir. Anne baba RR veya Rr’dir. Eğer RR olursa kan uyuşmazlığı ihtimali %100 olur. Baba Rr olursa negatif kan gruplu çocuk çıkabileceğinden kan uyuşmazlığı ihtimali %50 olur.

KAN ÜRÜNLERİNE BAĞLI GELİŞEN HASTALIKLAR

1.AIDS: Aslında AIDS hastalığına neden olan virüs ile hemofili hastalığı arsında direkt bir ilişki yoktur. Hemofilili kişilerde bu hastalığa yatkınlık yoktur. Ancak şüpheli kan ürünlerinden bu hastalığın bulaşma riski vardır. Ancak yurdumuzda kan bankalarında düzenli kontroller yapılmaktadır. Piyasada satılan faktör ilaçlarından bu hastalığın bulaşma riski, modern temizleme metotları sayesinde yok denecek kadar azaltılmıştır.

2.BULAŞICI SARILIK(HEPATİT-B, HEPATİT-C): Söz konusu virüsler kronik karaciğer hastalığı ve siroza neden olmaktadır. Hepatit-B’ye karşı etkili ve güvenli bir aşı bulunmaktadır. Tüm hemofili hastalarının tanı konur konmaz aşılanmaları hayati önem taşımaktadır.

Hepatit-C ise daha tehlikeli bir virüstür. Aşısının bulunmaması önemli bir dezavantajdır. Son yılların modern teknolojileriyle virüsün tahrip edilmesi mümkün olduğundan ve vericilerde HCV taraması yapıldığından modern faktör konsantreleriyle bulaşma riski çok azdır.

12 Temmuz 2007

Merkezi Sinir Sistemi

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ

Merkezi Sinir Sistemi, kafatası boşluğunda ve omurga içinde yer alan tüm beyin (ansefai) ve omurilikten oluşmuştur. Tüm beyin ve omurililik ile birlikte bir eksen oluşturur. İkisi de çok uzun uzantıları olan ve nöron adını alan sinir hücreleriyle destek doku olan nörogli hücrelerinden yapılır. Toplam ağırlıkları 1,5 kilogramdır. Merkezi sinir sisteminde, beyin sapından çıkan oniki kafa siniri bulunmaktadır. Ayrıca otuz bir çift omurilik siniri de vardır. Bu sinirler vücudun dışarıyla ilişkisini sağlayan sinirlerdir. Yani hareket ve duyum sinirlerimizdir.

Oniki kafa sinirlerimiz şunlardır:

1) Koklama Siniri

2) Görme Siniri

3) Göz Hareket Siniri

4) Troklea Siniri

5) Üçüz Sinir

6) Göz Dış Hareket Siniri

7) Yüz Siniri

8) İşitme Siniri

9) Dil-Yutak Siniri

10) Akciğer-Mide Siniri

11) Omurga Siniri

12) Dilaltı Siniri

l)BEYİN

a)Beynin İşlevleri

Eskiden düşünce ve duyguların merkezinin kalp olduğu sanılırdı. Oysa bugün bilincin, içgüdülerin ve deneyimle kazanılan bilgilerin beyinde oluşup biçimlendiğini biliyoruz. Sinir sisteminin en önemli parçası olan beyin, vücudun bütün hareketlerini ve tepkilerini yönettiği gibi duyguların,belleğin ve kişiliğin de merkezidir.

b)Beynin Yapısı ve Anatomisi

Basit yapılı hayvanların beyni kalınlaşarak kordon biçimini almış tek bir sinir lifinden oluşur. Genel kural olarak, gelişmiş hayvanların beyni basit yapılı hayvanlarınkinden, iri yapılı hayvanların beyni de küçük hayvanlarınkinden daha büyük ve karmaşıktır. Ama beyin büyüklüğünün zekayla hiçbir bağlantısı yoktur. İnsanlarda yetişkinlerin beyninin çocuklarınkinden, erkeklerin beyninin kadınlarınkinden biraz daha büyük olması yalnızca yaş, vücut ağırlığı ve cinsiyet farkından kaynaklanır.

Yüzeyi, yani beyin kabuğu insanda öylesine kıvrımlıdır ki, bu görünümüyle iri bir cevizi andırır ve kıvrımları açılıp yayılacak olsa bir yastık yüzü kadar geniş bir alanı kaplar.

c)Asıl Beyin

İnsan beyninin en önemli bölümü olarak duygularımızı ve kişiliğimizi yönlendiren asıl beyin,beyin yarımküreleri denilen iki parçadan oluşur. İnsan vücudunun en gelişmiş organı olan beynin ağırlığı yaklaşık olarak ortalama 1350 gramdır. Beyin kabuğunda milyonlarca sinir hücresinin gövdeleri bir araya toplanmıştır; hücreler böyle toplu haldeyken kirli beyaz renkte gözüktüğü için bu dokuya bozmadde denir. Bozmaddenin hemen altında, beyin beyin kabuğundan vücudun her yanına ve beynin öbür bölümlerine uzanan sinir lifleri, yani aksonlar kümelenmiştir. Bu liflerin dışı beyaz bir beyaz bir kılıfla sarılı olduğu için bozmaddeden daha açık bir renkte gözüken bu dokuya da akmadde denir. Meninks denilen beyin zarları içten dışarıya doğru sırasıyla pia mater, araknoid ve dura mater adlarını alırlar.

Pia mater; beyin hücrelerini besleyen kan damarlarıyla örtülüdür ve beynin tüm girinti ve çıkıntılarını örten tabakadır. Bu zar ile orta tabaka araknoid arasında beyin-omurilik sıvısı(B.O.S.) bulunmaktadır. Dura mater ise en dıştaki zardır.

Beynin içinde, tam ortasına rastlayan, karıncık denilen dört adet boşluk vardır. İki yan karıncık üçüncü karıncığa, o da dördüncü karıncığa açılır. Buradaki tüm boşlukların içi de beyin-omurilik sıvısı ile kaplıdır. Su gibi duru ve renksiz olan beyin-omurilik sıvısı beyin karıncıklarında üretilir ve beyin yarımkürelerinin çevrelerini kuşatıp, omuriliğin iç kanalından akarak beyni ve omuriliği dışardan alınabilecek herangi bir darbe, sürtünme yada farklı bir fiziksel tehdite karşı koruyan bir tampon işlevi görür.

d)Beyin ve Duyu Organları

Beyin, duyu organları aracılığıyla bütün vücuttan bilgi alır; yani iç ve dış ortamdaki değişiklikleri duyular aracılığıyla algılar. bu sürece duyumsama denir. Deri, kaslar, gözler, kulaklar, burun ve öbür duy organlarından gelen bilgiler duyu sinirleri aracılığıyla sürekli olarak beyne iletilir. Beyin de aldığı bu bilgileri değerlendirerek, hareket sinirleri aracılığıyla kaslara gerekli emirleri gönderir.

Beyin kabuğunda, vücudun değişik bölümlerindeki hareket ve duyu sinirlerini denetleyen ayrı ayrı alanlar vardır. Örneğin ellerin hareketi ve duyusal algılaması beyin kabuğundaki ayrı bir alandan, bacaklarınki başka bir alandan denetlenir. İşitme ve görme alanları da ayrıdır. Bu alanların büyüklüğü, denetiminden sorumlu olduğu hareketin ya da duynun hızına ve karmaşıklığına bağlıdır. Örneğin ellerin yapabildiği hareketler çok karmaşık ve hızlıdır; dolayısıyla, beyin kabuğunun el hareketlerini yöneten alanı geniştir ve çok sayıda nöronu içerir. Oysa hareketleri daha yavaş ve kısıtlı olan ayak bileği ile ayağı denetleyen alan daha küçüktür. Duyular için de aynı şey geçerlidir. Ellerin parmak uçları çok duyarlı olduğundan, nesnelerin biçimini ve öbür özelliklerini algılamak için elimizle dokunuruz. Bu bilgi sinirler aracılığıyla beyin kabuğundaki ilgili alana ulaşır. Ayak parmakları bu kadar duyarlı olmadığı için, topladığı bilgileri daha küçük bir alana gönderir. Beyinden vücuda dağılan sinirler soğanilikte çaprazlanarak yön değiştirdiği için, beynin sol yarımküresi vücudun sağ yanını, sağ yarımküresi de sol yanını denetler.

İnsanın bilinci ve çevresinde olup bitenleri anlaması, büyük ölçüde beyin kabuğunun sorumluluğunda olan çok karmaşık bir süreçtir. Gözümüzle bakar, ama beynimizle görür ve anlarız. Aynı şekilde, kulağımızla dinler, ama beynimizle işitiriz.

e)Beyincik

Beyincik, kafatası içinde, beyinin arka alt tarafında yer alan sinir kütlesidir. Arka Beyin de denir. Beynin ikinci büyük bölümüdür, daha az kıvrımlı iki parçadan oluşur. Beyinciğin yüzeyi gri, içi ise daha çok beyaz ve yer yer gri hücrelerden oluşur. En önemli görevi vücudun dengesini sağlamaktır. Bunu yaparken gözlerden ve denge organlarından, ya da iç kulaktaki yarım daire kanallarından destek alır. Bu organlardan çıkan uyarılar beyinciği çevrenin o anki durumuna göre olmamız gereken duruma ayarlar. Buna karşılık beyincik de vücudu dengede tutacak kasları kasılı tutar. Gözler kapalıyken iş yapmak güçleşir, denge kaybolabilir. Beyincik kas etkinliğini dnentlemekle beyne yardımcı olarak çalışır. Beyinciğin birkaç önemli görevi vücudun kas gerilimini sağlamaktır. Beyinciğin yardımı olmazsa beyinden gelen dürtüler düzensiz vücut hareketlerine neden olurdu. Beyincik kaslara giden uyarıları daha da kuvvetlendirir ve kas gerilimini sürdürür. Beyincik bir kas kasılmasını başlatamaz, fakat kasların kısmi kasılma durumda kalmalarını sağlayabilir. Vücut kaslarının gergin durarak vücudun ayakta kalmasının sağlanması bilgimiz dışında olmaktadır, çünkü beyincik bilinç düzeyi altında hareket etmektedir. Beyincik zedelendiğinde kas hareketlerinde ya da duyularda bir bozukluk olmayabilir, fakat denge bozukluğu ve hareketlerde uyumsuzluk ortaya çıkar.

Yaşadıkları sürece insanlardan daha çok dengeye gereksinme duyan balıklar ve kuşların beyinciği insanlarınkine kıyasla çok daha gelişmiş bir yapıya sahiptir. Beyincik içine yayılmış olan sinirler dallı-budaklı bir ağaç görünümündedir, bu yüzden beyincik kesiti hayat ağacı görünümündedir.

f)Beyin Sapı

Beyin yarımkürelerini ve beyinciği omuriliğe bağlayan bölüme beyin sapı denir. Varol köprüsü ve soğanilik gibi iki temel bölümden oluşan beyin sapı, iç organlar ile beyin arasındaki bağlantıyı sağladığından beynin çok önemli bir bölümüdür. Refleks hareketlerin, kalp atımlarının ve solunum hızının denetiminden beyin sapı sorumludur. Hem beyinden baş ve boyun kaslarına (örneğin çiğnemeyi, yutkunmayı ve konuşmayı sağlayan kaslar), hem de görme, işitme ve koklama duyularından beyne giden kafatası sinirleri de beyin sapından geçer.

Bir yazıyı okurken gözlerimiz sözcüklerin üzerine odaklanır ve beynimiz ne gördüğümüzü algılar. Göz kaslarımız sözcük sözcük, satır satır bütün sayfayı tarayacak biçimde gözlerimizi hareket ettirir. Daha önce gördüğümüz her sözcüğü tanırız ve belleğimiz o sözcüğün ne anlama geldiğini bize söyler. Sözcükleri tanıyan, beynin konuşma merkezidir. Sözcükleri yüksek sesle okuyacak olursak, konuşma merkezi her sözcüğün nasıl seslendirileceğini gırtlak ve dil kaslarımıza bildirir. Sözcükleri yazmak istediğimizde de beynimiz her harfi yazmak için el kaslarımızın nasıl kasılması gerektiğini söyler. Bütün bunlar biz farkına varmadan gerçekleşir; çünkü beyin bunları otomatik olarak yapmayı öğrenmiştir.

g)Hayvanlarda Beyin

Hayvanlar da koşar, sıçrar ve yüzerken hareketlerini büyük bir ustalıkla denetleyebilirler. Ama bir tavşanın ya da köpeğin beyni insan beyninden oldukça farklıdır. Bu hayvanlarda da asıl beyin, soğanilik ve beyincik vardır; yalnız tavşanın beyin kabuğu hiç kıvrımsız, köpeğinki ise insandakinden daha az kıvrımlıdır. Buna karşılık, tavşanlarda ve köpeklerde koku duyusu çok önemli olduğundan bu hayvanların beynindeki koku lopu insanınkinden daha fazla gelişmiştir.

h)Beyin-Hormon İlişkisi

Kişilik ve zekayı yaratan düşünce ve duyguların merkezi olan beyin, aynı zamanda büyümeyi ve hücrelerdeki kimyasal tepkimelerden çoğunu düzenleyen hormonların yapımını da yönetir. Bu hormonların bir bölümü, beyin tabanına bir bezelye tanesi gibi asılı duran hipofiz bezince salgılanır ve gene beyin tabanındaki hipotalamus bölgesince denetlenir. Hipotalamus ayrıca kalp, akciğerler, bağırsak ve böbrek sinirlerini de yöneten önemli bir merkezdir.

ll)OMURİLİK

a)Omuriliğin Yapısı

Merkezi sinir sisteminin son organı omuriliktir. Merkezi sinir sisteminin omurga kanalı içinde yer alan, kabaca silindir biçimli bölümüdür. İnsanda omurilik soğanından başlar ve ikince bel omuruna dek uzanır. 40 – 45 cm uzunluğundadır. Üçüncü boyun omuru ile ikinci sırt omuru ve onuncu sırt omuruyla ikinci sırt omuru arasında kalınlaşır. Aşağıya doğru incelerek uzayan omurilik koni biçimini alır. Beyin-Omurilik Sıvısı ve meninks zarıyla çevrilidir. İki yanından 31 çift omurilik siniri çıkar. Kesiti alındığında iki bölümden oluştuğu açıkça belli olur.

Bozmadde, omuriliğin ortasında bulunur ve nöronların gövde kısımlarından oluşur. Ön bölümünde hareket, arkada duyu hücreleri vardır. Akmadde, bozmaddeyi çepeçevre saran ve uyarı taşıyan sinir demetlerinden oluşur.

b)Omuriliğin Görevleri

Omuriliğin görevlerinden biri, 31 çift sinir aracılığıyla duyumsal uyarıları taşımaktır. İstemli hareketlerde çevreden uyarıları alan, yorumlayan ve omuriliğin önköklerinin gri hücrelerine yanıtlayan beyindir. Refleksli eylemlerde ise beynin bir görevi yoktur. İkinci görevi refleks eylemlerinin merkezi olma olan omurilik, uyarıyı arka köklerle alır ve önkökler aracılığıyla doğrudan kaslara iletir.

c)Refleks Hareketler

Çevrel sinir sistemi, sinir hücrelerinden oluşan karmaşık sinir ağı aracılığıyla merkezi sinir sistemine sürekli bir bilgi akışı sağlar. Böylece beyin ya da omurilik kaslara komutlar göndererek vücudun hareketlerini denetler. Sinir sisteminin işleyişini yansıtan en basit örnek yanda yansıtılmıştır. Parmağınıza bir diken battığında, derideki duyu sinirleri bunu saptayarak omuriliğe ve ağrı duyumunun algılanacağı beyne gönderir. Daha siz parmağınızdaki ağrıyı duymadan, beyin hemen elinizi çekmeniz için gerekli komutu kol kasına göndermiş ve vücudun daha fazla zarar görmesini engellemiştir. Sinirlerin ileti hızı çok yüksek olduğu için bütün bu olup bitenler bir saniyeden daha kısa sürede sona erer.

Bir sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atar ve dizkapağının hemen altına sertçe vurursanız bacağınız ileriye doğru fırlar. Bu reflekste de baldır kaslarındaki duyu sinirleri kaslara hafif bir basınç uygulandığını omuriliğe iletir; omurilik ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini bildirir. Beynin denetiminden geçmeksizin doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşen bu tip reflekslere omurilik refleksi denir. Dizkapağı refleksinin sınanması, özellikle omuriliğin işleyişi konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir.

lll)MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARI

Sinir sistemindeki, özellikle beyindeki bazı bozukluklar insanın düşünce ve davranışlarını etkiler. Beyindeki üst düzey işlevlerin aksamasına yol açarak kişinin ruhsal yapısında beklenmedik değişikliklere yol açan rahatsızlıklara ruh hastalıkları denir.

Sinir hücrelerinin çoğunda, vücut hücreleri gibi kendini yenileme ve onarma özelliği yoktur. Bu yüzden özellikle beyin ve omurilikteki sinir dokusunun örselenmesi çoğu zaman kalıcıdır.

Yaygın skleroz denen hastalıkta, sinir liflerini saran miyelin kılıfı sertleştiği için içerideki life basınç yaparak örselenmesine neden olur. Bu durumda hasta güçsüz,uyuşuk ve “hissiz”dir; ya da her yanına iğneler batıyormuş gibi hisseder ve durumu giderek ağırlaşır. Bazen bütün kasları denetimden çıktığı için yürümesi, konuşması, hatta yemek yemesi bile iyice güçleşir. Bu hastalığın şu anda tedavi araştırmaları sonuçsuzdur.

Sinir dokusu yozlaşması denen ve daha seyrek rastlanan bir grup hastalıkta da sinir hücreleri işlevlerini yitirerek ölmeye başlar. Hasta önceleri denetleyemediği istemdışı hareketlerle sarsılır ve sonunda bütün zihinsel etkinliklerini yitirir. Yani bitkisel hayata girmiştir. Her ikisi de kalıtsal hastalıklar olan Friedreich Ataksisi ile Huntington Koresi bu gruptandır.

Parkinson hastalığında, mesajların sinapstan atlamasını sağlayan kimyasal ileticiler görevlerini yerine getiremedikleri için, vücudun bazı bölümlerinde denetlenemeyen titremeler ya da sarsılmalar görülür. Özellikle baş ve kollarda görülen bu titremeler ilaç tedavisiyle bastırılarak hastanın yaşamı kolaylaştırılabilir.

Omurilik Felci, omuriliğe dışardan gelen ağır bir darbe sonucu omuriliğin zedelenerek ya da kırılarak hastanın boyundan aşağısının felç olduğu hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan hastaların %90′ı trafik kazası sonrasında bilinçsiz kişilerce yapılan ilk yardım nedeniyle şu anda sandalyeye bağlılar.

En ağır ruh hastalıklarından biri olan şizofreni psikoz grubundandır. Bu hastalıkta kişinin dış dünyayla bütün ilişkisi kopmuştur. Bu yüzden şizofrenler çevrelerinde olup bitenlerle hiç ilgilenmezler, olaylara normal tepki göstermezler, kimseyle konuşmazlar ve genellikle kendi içlerine kapanarak gerçek ile düşsel olanın birbirine karıştığı yarı düş dünyasında yaşarlar.

Beyin ve sinir sistemiyle ilgili hastalıklar nörolojinin konusudur. Bu alanda uzmanlaşmış bir doktor (nörolog), basit birkaç testle sinir sisteminin işleyişine ilişkin pek çok bilgi edinebilir. Örneğin deriye dokunarak duyarlı olup olmadığını araştırır; göze ışık tutarak ya da dizkapağının altına vurarak refleks hareketleri inceler; hastanın, gözlerini kapatıp tek ayağı üzerinde düşmeden durmasını isteyip denge duyusunu denetler. Bu basit testler bile, son derece karmaşık olan sinir sistemindeki bozukluklar konusunda çok değerli ipuçları verebilir.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy