‘hayvan’ Arama Sonuçları

Önsöz

ÖNSÖZ

Yapıların en önemli bölümünü oluşturan Temellerin statik hesabı inşaat mühendisliğinin en karmaşık konularından biridir. Son yıllarda zemin mekaniği alanında görülen hızlı gelişmeler, temel problemlerinin modern hesap metotları ile çözülmesini zorunlu kılmıştır. Temel problemlerinde modern zemin mekaniği bilgilerinin, yapı sisteminin statik çözümü ile birleştirilerek yürütülmesi işi oldukça yeni sayılır. Bununla birlikte modern zemin mekaniği ışığı altında geliştirilen yeni metotlar artık tamamen uygulama alanına girmiştir. Böylece temellerin projelenmesinde eski basit metotlar yerine zemin karakteristikleri ve yapı rijitliğini hesaba katan yeni metotlar kullanılır olmuştur.

GİRİŞ

Bilindiği gibi temellerin görevi, üst yapıdan gelen yükleri temel zeminine aktarmaktır. Temel zemini öteki yapı bölümlerine benzer biçimde, üst yapının etkisi altındaki bölgelerde gerilme ve şekil değiştirmeye uğrar. Yapı ile temel zemini arasında kuvvetlerin aktarılma biçimi, büyüklüğü, doğrultusu ve dağılımına veya yapı ile zemin arasındaki sınır yüzeye bağlı olmayıp, aynı zamanda zemin ve yapının çok farklılık gösteren fiziksel özelliklerine de bağlıdır.bir yapı projesinin planlanması sırasında, amaca en uygun düşen temel biçiminin seçimi üzerinde ne kadar durulsa azdır. Pek çok durumda beklenen oturmaların, yapının taşıyıcı sistemine etkisi önemlidir. Temel zeminin özelliklerinin yeteri kadar bilinmediği yerlerde sağlıklı bir zemin araştırması yapılarak tüm temel zemini sorunları gerçeğe uygun olarak aydınlanabilir. Araştırmaların tümü için yapılan harcamalar, sonunda bizi ucuz çözümlere götüreceğinden, gider fazlası olarak düşünülemez ve sonunda daima ekonomik sonuçlar elde edilir.

1.ZEMİN MEKANİĞİ VE TEMEL İNŞAATI BİLGİLERİ

1.1 GENEL BİLGİLER

Üzerindeki yapıdan gelen yükleri, kendi ağırlığı ile birlikte güvenlikle taşıyan ve bu yükleri yapıya zarar vermeyecek ölçüde oturmalarla temel zeminine aktaran yapı bölümlerinin tümü TEMELLER adı altında toplanır.

Öncelikle temel sistemleri, her bölümündeki oturmalar üniform olacak biçimde düzenlenmelidir. Çünkü ancak bu durumda yapıdaki ek zorlamalara ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan çatlaklara engel olunabilir. Temel zeminindeki oturma farklarına kolayca uyabilen yapılara fleksibl yapılar, oturma farklarına uyamayarak ek zorlamalar doğuran yapılara da rijit yapılar denir. Bu nedenle belli bir yapı sistemine karar vermeden önce, oturma yönünden fleksibl bir yapının, rijit davranışlı bir yapıya oranla daha az duyarlı olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu nedenle şüpheli zeminler; üzerine yapılacak yapıları fleksibl olarak tasarlanmaya veya çatlak ve mafsallar aracılığı ile bölümlere ayrılmaya, demek ki izostatik olarak yataklanmaya zorlarlar. Böylece fazla duyarlı yapıların temellerine özel bir özen gösterilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Bunun sonucu olarak şüpheli zeminler üzerine yapılacak yapı ve temellerinde ekonomik çözümler elde edilemez. Çeşitli zemin tabakalarına oturtulmuş geniş yapı kesimlerinde veya üzerindeki hareketli yükün çok değiştiği yapılarda, yapı oturmaları üniform olmayıp birbirinden farklı olabilir. Böyle durumlarda çatlakların ve ek zorlamaların oluşmasına engel olmak için oturma derzleri düzenlenmesi yoluna bile gidilir. Bu derzlerin düzenlenmesi; normal koşullar altında kolay olmasına karşın, yer altı su düzeyi altında bulunan temellerde, sızdırmazlık yönünden özel bir özen gösterilmesini gerektirir.

Temeller, uygulamada karşılaşılan çeşitli durumlara göre çeşitli biçimlerde yapılırlar. Temel zemininin yapısı ve özellikleri ile üst yapının karakteristikleri temel biçiminin seçiminde ana öğelerdir.

Taşıma yetenekli (sağlam) zemin yüzeye yakınsa, bu durumda yükleri zemine yüzeye yakın yerlerde aktaran yüzeysel temeller (tekil sömeller ve sürekli alan temelleri) uygulanır. Eğer taşıma yetenekli zemin derinde ise, yapı yüklerini zemine derinde aktaran derin temeller (kuyu temeller, kazık temeller ve basınçlı hava temelleri vb.) ‘in uygulanmasına geçilir.

Ayrıca temeller yükü zemine aktarma biçimlerine göre de; yükü zemine taban alanları ile aktaran alan temelleri (tekil ve sürekli alan temellerinde olduğu gibi hem yüzeysel, kuyu ve keson temellerde olduğu gibi hem de derin olarak yapılabilen), yükü zemine bir kazık veya kazık grubu ile aktaran kazık temeller olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir.

Yer altı suyunun yüksekliği temel derinliğinin seçimine, temel derinliği de temel çukuru tabanının derinliği ile temel çukuru yanlarının dik veya eğimli olmasına önemli ölçüde etki eder. Bu nedenle yer altı suyunun yüksek olmasından ötürü, oldukça yüzeysel temellerin bile bazen ekonomik olduğu görülmüştür.

1.2 ZEMİN MEKANİĞİ BİLGİLERİ

Bir yapının inşa edilmesi, en geniş anlamda zemindeki dengenin bozulması yönünde hareketsiz bir duruma müdahale anlamına gelir. Bu müdahale sonucunda temel zemininde varolan denge bozulur. Yeni durum karşısında yeniden denge kurulması için zeminde bazı değişiklikler ortaya çıkar. Temel zemini davranışının yeterince anlaşılabilmesi için, onun fiziksel özelliklerinin iyi bilinmesi gerekir. Ayrıca yapı sisteminden gelen yeni yükler zeminde stabilite güvenliğinin kontrolünü gerektirir. Böylece yapı sisteminin güvenlik altına alınması ve zararlardan kaçınılması sağlanabilir. Tüm bu sorunlarla Zemin mekaniği bilimi uğraşır. Zemin mekaniği iki ana bölüme ayrılabilir.

Zemin mekaniğinin arazide ve laboratuarda teori, deney tekniği, yapı pratiği ve bunlardaki en son gelişmeleri içine alan bölümünün fizik ve jeoloji dalları ile yakın ilişkisi vardır. Zemin mekaniğinin özellikle zemin malzemesine ilişkin dayanım ve stabilite konularını inceleyen bölümü toprak statiği olarak ta adlandırılabilir. Zemin mekaniğinin bu bölümü, klasik statik ve cisimlerin dayanımı bilim dalları ile ilişkilidir.

1.2.1 TEMEL ZEMİNİNİN TANIMI VE JEOLOJİK OLUŞUMU

Temel zemini; masif kaya ve kayaların parçalanarak gelişmesinden doğan ufak daneciklerin yığınından oluşmuştur. Yapı mühendisleri yer kabuğunu oluşturan malzemeleri bazen zemin ve kaya olarak iki grupta da toplarlar. Fakat bu ayırım, kayalar ile zeminler içindeki mineral daneciklerini birbirine bağlayan kohezyon kuvvetlerinin derecesinin kesin bir sınırı olmaması nedeni ile keyfidir. Bunun için genel bir ayırım vermek güçtür. Örnek olarak jeologlar, kaya terimi ile yer kabuğunu oluşturan tüm malzemeyi anlar ve onlarca mineral daneciklerinin birbirine az veya çok bağlı olmasının önemi yoktur. Buna karşılık, zemin terimi ile ancak yer kabuğunun bitki yetişmesine elverişli bir bölümü amaçlanır. Buna göre yapı mühendisleri; diğer konularda çalışan kimseler tarafından toplanmış bilgileri kullanırken, zemin ve kaya terimlerinin hangi anlamda kullanıldığını bilmek zorundadırlar.

Zeminlerin, kayaların ayrışarak parçalanmasından oluştuğunu söylemiştik. Bu ayrışma işlemi fiziksel ve kimyasal yollarla olmaktadır. Yer yüzünün yüzeysel bütün kayaları; don, yağmur ve ısı değişiminin yıkıcı etkileri ile rüzgar, buz, yerçekimi ve akarsuların sürükleme etkilerine uğrar. Zeminin çeşitli oluşum araçlarından en önemlisinin akarsular olduğu bilinir. Akarsular bir göl veya denize ulaştıklarında, taşınan zemin daneleri suyun hızı yeter ölçüde azaldığında; önce büyük, sonra küçük daneler olmak üzere derecelenerek çökelir. Böylece, jeolojik bakımdan daha genç akarsular ile akarsu yataklarının üst kesimlerinde çoğunlukla kaba kum ve çakıllar bulunur. Buna karşılık, eski akarsularda ve alt kesimlerde silt ve killer çoğunluktadır.

1.2.2 ZEMİN TÜRLERİNİN TANINMASI VE SINIFLANDIRILMASI

Genel olarak zeminlerin sınıflandırılması, değişik görüş noktalarına göre çeşitli şekillerde yapılabilir.

1.2.2.1 Zeminlerin, içindeki maddelerin orijinlerine göre sınıflandırılması:

Kayaların fiziksel ve kimyasal ayrışması sonucu oluşan zeminler; Bu zeminler ayrışma sonucu oldukları yerde kalmışlarsa yerli zeminler, herhangi bir nedenle başka yerlere taşınmışlarsa taşınmış zeminler olarak adlandırılırlar.

Organik zeminler; Bu zeminler ya turbalarda olduğu gibi bitkilerin çürümesi ile veya organizmaların inorganik kalıntılarının birikmesi ile oluşur. Böylece, organik orijinli bir zemin; hem organik, hem de inorganik olabilir. Organik zemin terimi; çoğunlukla içinde az veya çok ölçüde çürümüş bitki bulunan ve kayaların hava etkisi ile ayrışması sonucu oluşan taşınmış zemin anlamında kullanılır.

1.2.2.2. Zeminlerin, oluşumlarındaki danelerin büyüklüklerine göre sınıflandırılması:

Genellikle kullanılan bütün sınıflandırma sistemleri zeminlerin dane büyüklüğüne göre sıralanması ilkesine dayanır. Buna göre zeminler üç gruba ayrılır;

İri daneli, kohezyonsuz zeminler (kum, çakıl gibi)

İnce daneli, kohezyonlu zeminler (silt ve kil gibi)

Organik zeminler (turba gibi)

Doğal olarak zeminler, çeşitli çaptaki danelerin karışımından oluşmuştur. Bir zeminin özelliği, içindeki baskın gelen (hakim) dane çapına önemli ölçüde bağlıdır. Dane çapı dağılımı; normal olarak mekanik analizle, çok küçük daneler de ıslak analizle bulunabilir. Dane çapları dağılımının bulunmasındaki ana amaç, belirli çap sınırları arasında bulunan daneleri kapsayan çeşitli bölümler için, bir adlandırma sisteminin bulunmasıdır. Dane çapı sınıflandırılmasında, ana bölümlerin sınır çapları az çok birbirinden değişik sistemler ileri sürülmüştür. Bunlar içinde M.İ.T. sistemi olarak bilinen ve ana bölüm sınırlarının aşağı yukarı zemin özelliklerindeki önemli değişikliklere karşılık olan sınıflandırma sistemi, mühendislik konularına en uygun düşeni olarak bilinir.

Tablo1.Dane çapı sınıflandırması

Kum, silt ve kil karışımından oluşan zeminlerin adlandırılmasında kullanılan bir sistem olması bakımından Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı tarafından ortaya atılan üçgen diyagram sistemini belirtmeden geçemeyeceğiz. Burada eşkenar bir üçgenin kenarlarında kum, silt ve kil yüzde olarak işaretlenmiştir. Bu diyagram basitleştirilmiş şekliyle Şekil 1.1 de gösterilmiştir. Şekildeki S noktası içinde % 50 kil, % 30 silt ve % 20 kum olan bir zemini gösterir.

Şekil .1.1 Zemin adlandırma sistemi

Bununla birlikte, yalnızca dane boyutuna bağlı olarak verilen sınıflandırma sistemleri her zaman doğru sonuçlar vermez. Çünkü zeminlerin çok ince daneciklerinin fiziksel özellikleri, dane çapından başka birçok faktöre de bağlıdır. Bu nedenle, temel tekniği bakımından zeminlerin sınıflandırılmasında birkaç sınıflandırma sistemi birlikte düşünülmelidir.

1.2.2.3 Zeminlerin Temel Tekniği Görüş Noktasına Göre Sınıflandırılması (DIN 1054 – 1976 ‘ ya göre)

Temel zemini, yapı yükleri altındaki değişik davranışları nedeniyle genel olarak; gelişmiş zeminler, dolma zeminler ve kayalar olmak üzere üç grupta incelenebilir:

1.2.2.3.1 Gelişmiş (Doğal Gelişimli) Zeminler

Bir zemin, eğer sona ermiş jeolojik olaylar sonucunda oluşmuşsa, “Gelişmiş (doğal gelişimli) zemin” olarak adlandırılır. Gelişmiş zeminler dane büyüklüklerine göre, kil, silt, kum ve çakıl olarak sıralanır. Gelişmiş zeminleri, fiziksel özellikleri ve yapı yükleri altında farklı davranışları nedeni ile, danecikleri arasında bağlantı olmayan “Bağlantısız (kohezyonsuz = daneli) zeminler”, danecikler arasında bağlantı bulunan “Bağlantılı (kohezyonlu) zeminler” ve organik zeminler olmak üzere üç gruba ayırmak gerekir.

BAĞLANTISIZ (KOHEZYONSUZ VE DANELİ) ZEMİNLER:

Bağlantısız zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerin ağırlıkça tutarı % 15 den fazla olmayan kum, çakıl, taş ve bunların karışımları gibi zeminlerdir. Bu zeminlerin taşıma yeteneği kural olarak çok iyidir. Bağlantısız zeminlerin taşıma yeteneği özellikle tekil danelerin biçimi, büyüklüğü ve yerleşim sıklığına bağlı olarak belirlenir.

BAĞLANTILI (KOHEZYONLU) ZEMİNLER:

Bağlantılı (kohezyonlu)zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerden oluşan bağlantılı zemin bölümü ağırlıkça %15 den fazla olan kil, silt, killi silt ve bunların bağlantısız zeminlerle karışımları (ince kısmı fazla olan daneli zeminler; örneğin, kumlu kil, kumlu silt , lem ve marn) gibi zeminlerdir. Bağlantılı zeminlerin taşıma yeteneği onun jeolojik oluşumuna bağlı olup. Zeminin bir araya gelişine ve konsistansına göre daha geniş sınırlar içinde bulunur.

ORGANİK ZEMİNLER:

Organik zeminler; turba veya çürük çamur gibi organik zeminler ile bağlantısız ve bağlantılı zeminler hayvansal ve bitkisel orijinli organik karışımlarla oluşturdukları zeminlerdir. (örneğin, humuslu kum, çürük kum veya turbalı kum organik silt veya organik kil, balçık) bu zeminler, organik bölümlerinin sıkışabilirliği fazla olması nedeniyle kullanılmaya hiç elverişli değillerdir.

1.2.2.3.2. Kayalar

Genellikle kaya denilince masif kayalardan oluşan zeminler anlaşılır.kayanın temel tekniği özellikleri, kaya türleri arasında fark gözetilmeksizin, genellikle öteki temel zemini türlerinden daha elverişlidir. Bizzat dağılmış kaya, eğer serbest yarık ve delikte üniform özellik ve yeteli kalınlıkta bulunursa, çok iyi bir temel zemini oluşturur. Tabakalı veya faylı kayalarda, önemli ölçüde yatay yükler taşınıyorsa veya şev düzeltilmesinde heyelan tehlikesi varsa, kural olarak özel araştırmalar yapmak gereklidir.

1.2.2.3.3. Dolma Zeminler

Dolma zeminler sözüyle, sonradan dökülerek doldurulan zeminler ile akarsular tarafından oluşturulan dolma zeminler amaçlanmaktadır. İki sınıfa ayrılır:

a) Sıkıştırılmamış dolgular: herhangi bir biçimde bir araya getirilmiş olup, sıkıştırılmamış dolgu zeminlerdir. Sıkıştırılmamış dolmalar bağlantısız zemin türlerinden oluşuyorsa derin sarsma yöntemi ile sıkıştırılabilir.

b)Sıkıştırılmış dolgular: bağlantılı, bağlantısız veya organik dökülerden oluşan, yeterli ölçüde sıkıştırılmış dolma zeminlerdir.(örneğin, yapı döküntüsü, curuf, maden artıkları)

Sıkışma yeteneği olan dolgu zeminler, modern ve yüksek sarsma kapasiteli sıkıştırma tekniği yardımı ile olağan üstü derecede yüksek bir yerleşim sıkılığına getirilebilir. Böylece bu zeminlerin temel tekniği açısından özellikleri, en az doğal olarak yerleşmiş zeminlerinkine eşit duruma getirilebilir. Hatta kural olarak onların üzerine çıkabileceği söylenir.

1.2.3 ZEMİN TÜRLRİNİN ÖZELLİKLERİ

1.2.3.1. Genel Bilgiler

Olağanüstü şekilde birbirinden farklı zemin türlerine ait özelliklerin bulunmasında, bu özelliklerin sayısal değerlerini bulmayı amaçlayan zemin mekaniği araştırma metotları yardımıyla öncelikle aşağıdaki sorunların çözülmesi istenir:

Zemin türlerinin sınıflandırılması(klasifikasyonu)

Zemin durumunun tanımı

Teknik önlemler( örneğin, taban suyu düşüşü, sıkıştırma , sağlamlaştırma gibi) ve yapıların etki alanında bulunan temel zeminin davranışı (örneğin yapı sisteminden gelen yükler altındaki oturma davranışı) nedeniyle zemin durumundaki değişikliklerin önceden tayını

Yapıların stabilite güvenliği derecesinin sayısal olarak bulunması (örneğin, oturmaya zemin kırılmasına devrilmeye, kayma ve heyelana karşı güvenlik derecelerinin bulunması)

Gerçek değerlerin, başka bir deyişle temel ve toprak inşaatı uygulamalarından elde edilen deneyimlere dayanan sayısal değerlerin bulunması.

Bu zemin özelliklerinin bulunması işlemi ister istemez temel zeminin yerindeki hacmine göre ihmal edilebilecek oranda küçük ölçülerdeki zemin örneklerinin alınması, taşınması ve laboratuarda deneyin hazırlanması sırasında örnekte bir miktar bozulma (örselenme) olabileceğinden, laboratuarda bulunan zemin özellikleri gerçektekinden az çok farklı olmaktadır. Bu nedenle malzeme denemeleri deney sonuçlarındaki rapor değerlerinden zeminin fiziksel tanım değerleri elde edilemez. Bununla birlikte elde edilen tanım sayılarının büyüklük sıralamasının, doğru belirleme yapmaya elverişli olduğunu deneyimle göstermiştir. Zemin mekaniği hesapları için tanım sayılarından yararlanmada yalnız bir gerçek göz önüne alınmakla kalınmaz, aynı zamanda elde edilen değerlerin gerilme durumlarına bağlı olup olmadığının veya hangi ölçüde bağlı olduğunun kontrol edilmesi gerekir.

Zeminlerin deneyler aracılığı ile elde edilen en önemli fiziksel özellikleri Tablo 1.1 de topluca verilmiştir. Bir zeminin temel tekniği yönünden değerlendirilmesinde, zeminin tek başına bir fiziksel özelliğinin deneysel olarak bulunması hiçbir zaman yeterli değildir.

Burada genellikle zemin türüne göre en az aşağıdaki özelliklerin bilinmesi gereklidir:

Bağlantısız Zeminler: Dane dağılımı, yerleşim sıkılığı,(kesme dayanımı)

Bağlantılı Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı)

Organik Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı), organik öğelerin miktarı

1.2.3.2. Zeminlerin Tanımlanması ve İndeks Özellikleri

Zemin, büyük bir çoğunluğunu kayaların kimyasal veya fiziksel bozuşması ile oluşmuş katı daneler ile daneler arasını dolduran sıvı (su) ve/veya gazın (hava) oluşturduğu bir malzeme olarak tanımlanabilir. Katı-sıvı-gaz fazının bir arada bulunması, katı daneciklerin çok farklı boyut, şekil, fiziksel ve kimyasal yapıda olabilmesi zemini diğer malzemelerden farklı ve zor kılar. Zeminlerin basit laboratuar deneyleri ile bulunan bazı fiziksel özellikleri, mühendislik özelliklerine ışık tutar ve zeminlerin tanımlanması ve sınıflandırılmalarında kullanılır. Bunlara “indeks özellikleri” denir.

1.2.3.3. Zeminlerin Dane Boyutları ve Dane Boyut Dağılımı

Zeminlerin en basit indeks özelliği dane boyutudur. Zeminlerde dane boyutu aralığı çok geniş olup zemin danesi olarak kabul edilebilecek en büyük dane çapı farklı mühendislik uygulamalarında farklı alınabilmektedir. Elle kazılan küçük kazılarda ve tabakalar halinde inşa edilen dolgularda en büyük zemin dane çapı 0.3 m, kepçe gücü ile yapılan kazılarda ise limit dane büyüklüğü 0.5-1.0 m3 mertebesinde tanımlanabilmektedir (Sowers, 1979). En küçük daneler ise ancak elektron mikroskopla görülebilmektedir. Dane boyutu esas alınarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir. Ancak yaygın kullanımı(Amerikan ve İngiliz Standartları) ve hatırlanabilme kolaylığı açısından M.I.T. (Massachusetts Institute of Technology) sınıflandırması Şekil 1’de verilmiştir. Çakıl, kum, silt ve kil belli dane boyut aralıklarını belirtmekle beraber aynı zamanda belli tür zeminleri de ifade ederler. Örneğin, kohezyon ve plastisite özelliği olan ama hem silt boyutunda hem de genellikle 2µ m (0,002 mm)’den küçük daneli olan kil minerallerini içeren zeminler de “kil” olarak adlandırılır. Boyutları 0,002 mm’den küçük olan bütün daneler de kil minerali olmayabilir. Bu nedenle “kil yüzdesi” ile “kil boyutu yüzdesi” terimleri bilinçli kullanılmalı ve sadece dane boyutu dikkate alınarak yapılan analizler için “kil boyutu yüzdesi” deyimi tercih edilmelidir. Tabii zeminler genellikle iki veya daha fazla boyut aralığına düşen dane dağılımı gösterirler. Ağırlıkça çakıl ve kum boyutundaki daneler çoğunlukta ise zemin, “kaba daneli (kohezyonsuz)” olarak tanımlanır. Silt ve kil boyutunda danelerin hakim olması halinde ise “ince daneli (kohezyonlu)” olarak isimlendirilir. Dane çapı (boyutu) dağılımı (granülometri) kabaca silt boyutundan büyük daneler için kuru veya ıslak elek analizi, daha küçük daneler için çökeltme (sedimentasyon) prensibine bağlı olarak hidrometre veya pipet metodu ile tayin edilir. Zemin mühendisliğinde pratik olarak kullanılan en küçük açıklıklı elekler ASTM (Amerikan) Standardına göre 200 no.lı elek olup açıklığı 0,075 mm, İngiliz Standardında ise 0,063 mm olup görüldüğü gibi yaklaşık olarak silt boyutu üst limitine tekabül etmektedir.

Dane çapı dağılımını gösteren “granülometri eğrileri yarı logaritmik bir çizimle elde edilir ve şekil 1’de gösterildiği gibi eksenler tane çapı (boyut) D, (veya elek açıklığı ) (logaritmik ölçek) ve D’den küçük tanelerin ağırlıkça yüzdesi (elekten geçen yüzde)’dir. Farklı gradasyon özellikleri olan dört zemin aynı şekil üzerinde gösterilmektedir. Bunlardan zemin A’nın yatık olan granülometri eğrisi, zeminin değişik boyutları havi taneleri yaklaşık aynı oranlarda içerdiğini göstermektedir. Böyle bir zemine “iyi derecelenmiş (iyi gradasyonlu)” denir. b eğrisi ise “uniform veya kötü derecelenmiş “ olarak tabir edilen ve tanelerin çoğunluğunun çok dar bir dane boyut aralığında kaldığı bir zemini göstermektedir.

1.2.3.3.1. İnce Daneli Zeminlerde Plastisite

İnce daneli zeminlerin mühendislik özellikleri gradasyona bağlı olmamakta ve içerdiği killi minerallerine bağlı olarak ortaya çıkan plastisite özellikleri önem kazanmaktadır. İnce daneli zeminler su muhtevalarına bağlı olarak katı, yarı katı, plastik ve sıvı kıvamda olabilir. İnce daneli zeminlerin çoğu tabii halde plastik kıvamda bulunur ve bu kıvam aralığını belirleyen en yüksek ve en düşük muhtevalarına ”likit limit (LL veya WL)” ve plastik limit (PL veya Wp)” denir. plastisite indisi (PI veya IP) ise şu şekilde tarif edilir:

Ip = WL – Wp

Zeminin tabii su muhtevası (Wn) ile likit ve plastik limit değerlerini kıyaslayan likidite indisi (LI veya IL)

Wn - Wp Wn - Wp

IL = —————- = ——————

WL - Wp Ip

İfadesi ile tanımlanır. IL‘nin değeri 1’den büyük ise zeminin likit kıvamda , 0 ile 1 arasında ise plastik kıvamda, 0 ‘dan küçükse katı veya yarı katı kıvamda olduğu anlaşılır.

Relatif Konsistans(Ic),

WL - Wn

Ic = —————-

Ip

Bağıntısı ile ifade edilir. Ic‘nin değeri 1’den büyükse zemin yarı katı veya katı , 0 ile 1 arasında plastik (1’e yaklaşınca daha sert olarak) , ve sıfırdan küçük ise likit durumdadır.

Zemini rötre veya büzülme limiti yarı-katı ve plastik kıvamı ayırır ve plastik kıvamda bir zeminin kururken eriştiği en küçük hacimde suya doygun halindeki su muhtevasıdır.

Kıvam limitleri tek başlarına büyük bir anlam taşımamakla birlikte ince tanelerin sınıflandırılmasında kullanılırlar ve mühendislik özelliklerine ışık tutarlar.

Zeminlerdeki kil boyutundaki tanelerin plastiklik derecesi “aktivite” (A)olarak tanımlanır ve aşağıda şekilde ifade edilir:

Ip

A = ————-

C - n

Burada Ip plastisite indisi ,C kil boyutundan (0.002mm)küçük danelerin yüzdesi ve n tabii zeminlerde 5 laboratuarda yoğrularak hazırlanan kil minerali numuneleri içi 10 olarak alınan sabit bir sayıdır. (Seed ve arkadaşları 1964). Ancak aktivitenin kabaca hesabında n sabiti ihmal edilmektedir. Killer, A>1.25 ise aktif kil.0,75

Şekil 1.2 Plastisite diyagramı

1.2.3.4. Zeminlerin Sınıflandırılması

Zeminler için farklı mühendislik uygulamalarına yönelik olarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir.bunların arasında birleşik zemin sınıflandırma sistemi inşaat mühendisliği uygulama alanlarında en yaygın kabul görenidir.tablo 1 de verilen sınıflandırmaya göre ağırlıkça %50 den fazlası 200 no.lı elek üzerinde kalan kaba taneli zeminler, %50 den fazlası 200 no.lı elekten geçen zeminler ince taneli zeminler ana gruplarını oluşturmaktadır. Sınıflandırmada granülometrik ve plastisite özellikleri kullanılmakta ve iki harfli grup sembollerinin ilki esas zemin tipini ikincisi gradasyon ve plastisite özelliklerini belirtmektedir.(tablo 2)örnek olarak GP kötü derecelenmiş çakıl, CL düşük plastisiteli kildir.

Tablo 2. birleşik zemin sınıflandırılmasında kullanılan semboller

İlk harf

İkinci harf

G: çakıl

W: iyi derecelenmiş

S: kum

P: kötü derecelenmiş

M: silt

M: plastik olmayan ince taneli

C: kil

C: plastik ince taneli

O: organik kil

L: düşük plastisiteli(WL<50)

Pt: turba

H yüksek plastisiteli (WL>50)

İnce taneli zeminlerin sınıflandırılmasında şekil 2verilen “plastisite diyagramı” kullanılır. Denklemi Ip = 0,73 (WL- 20) ile verilen “A” hattı organik inorganik killeri ayırır. “U” hattı çeşitli zeminler için bulunan Ip ve WL değerlerinin bir zarfını vermekte olup U hattı üzerinde bir değer bulunda tayin edilmiş kıvam limitlerinin doğruluğunun kontrolü tavsiye edilmektedir.(Bowles,1984)

1.2.3.5. Zeminlerde Ağırlık – Kütle – Hacim İlişkileri

Zemini üç fazını teşkil eden unsurların arasındaki ilişkiler blok diyagramı kullanılarak verilebilir.

Şekil 1.3 Zeminlerde daneler, su ve havanın hacim kütle ve ağırlık ilişkilerini gösteren blok diyagramı

1.2.3.5.1. Hacimle İlgili İlişkiler

Zeminin toplam hacmi (V), katı tanelerin hacmi (Vs), hava hacmi(Va), ve su hacmi (Vw)’nin toplamı olan boşluk hacminden (Vv)oluşur. Boşluk oranı “e” ve porozite “n” aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

Vv Vv

e = ——– . n = ——– x 100 (%)

Vs V

n e

e = ———- n = ———–

1 - n 1 + e

Doygunluk derecesi S boşlukların ne kadarının suyla dolu olduğunu belirler ve

Vw

S = ——– x 100 (%)

Vv

olarak tarif edilir. S = %100, suya doygun zemini, S = %0 kuru bir zemini gösterir. Kısmen suya doygun zemin için %0 < S < %100’dür.

Hava muhtevası A, aşağıdaki ifadeden bulunur.:

Va

A = ——– x 100 (%)

1.2.3.5.2. Kütle ve Ağırlıkla Olan İlişkiler

Zeminlerin kütle yoğunluğu(veya kısaca yoğunluk) ?, birim hacim ağırlığı ? sembolleri ile gösterilirler ,ve aşağıdaki gibi tarif edilirler:

Kütle M

? = ———– = ——

Hacim V

Ağırlık (kuvvet) W M . g

? = ———————- = ——- = ——- (g = yer çekimi ivmesi)

Hacim V V

su muhtevası w ise,

Mw Ww

w = ——– x 100 = ——— x 100 (%)

Ms Ws

ifadesinden bulunur.

Zeminlerin dane özgül ağırlığı Gs ,katı dane katı dane yoğunluğu (veya birim ağırlık ?s = Ws / Vs )ile suyun yoğunluk (veya birim ağırlığı)arasındaki oran olarak ifade edilir:

?s ?s Ms Ws

Gs = —— = —— = ———– = ————-

?w ?w Vs ?w Vs ?w

Blok diyagramı, boşluk aranı e = Vv / Vs tarifi kullanılarak Şekil 3’deki gibi basitleştirilebilir. Bu diyagram kullanılarak zeminin yoğunluk ve birim hacim ağırlıkları için kuru(?k , ?k)ve suya doygun (?d , ?d) durumlara tekabül eden hacim/kütle/ağırlık ilişkileri aşağıdaki gibi bulunabilir:

Vw w . Gs

Suya doygunluk derecesi, S = ——- = ———–

Vv e

Se = w . Gs

Suya doygun halde S = %100 = 1 olacağından

e = w . Gs ‘ dir.

1.2.3.5.3. Yoğunluk İfadeleri

M Mw + Ms Gs (1 + w) Gs + Se

? = —– = ————- = ————— . ?w = ———— . ?w

V V 1 + e 1 + e

Gs + e

?d = ———- . ?w

1 + e

Ms ? Gs

?k = —— = ——— = ——– . ?w

V 1 + w 1 + e

1.2.3.5.4. Birim Hacim Ağırlık İfadeleri

Gs + Se Gs + e

? = ———– . ?w ?d = ———- .?w

1 + e 1 + e

Gs

?k = ———- . ?w

1 + e

Zeminin su altındaki efektif birim hacim ağırlığı suyun kaldırma kuvveti göz önüne alındığından,

Gs - 1

?’ = ?d – ?w = ——— . ?w

1 + e

olarak bulunur. Ancak bu su akımı olmadığı durumda değerli olup zemin içinde akım söz konusu ise akım yönü de göz önüne alınarak hesaplanması gerekir.

Kohezyonsuz zeminlerde davranımı belirleyen en önemli parametre “relatif sıkılık Dr” derecesidir aşağıdaki ifade ile verilir:

emaks – e ?k maks ?k – ?k min

Dr = —————- x 100 = ———- . ——————- x 100 (%)

emaks – emin ?k ?k maks – ?k min

burada emaks ve ?k min zeminin en gevşek durumuna; emin ve ?k maks en sıkı durumuna tekabül eden boşluk oranı kuru birim ağırlık değerleridir. e ve ?k ise zeminin tabii haldeki boşluk oranı ve kuru ağırlığı göstermektedir.

Sıkılık sınırları

0 ? Dr < %33 gevşek

%33 ? Dr < %66 ortasıkı

%66 ? Dr ? %100 sıkı

olarak tarif edilir (Kumbasar ve Kip, 1972)

1.2.3.6. Zeminlerin Sıkıştırılması

Zemin (toprak) bir inşaat malzemesi mesela bir dolgu malzemesi olarak kullanılacaksa önce laboratuarda sıkıştırma şartları incelenir. Tipik bir kompaksiyon eğrisi Şekil 4’te gösterildiği gibi sıkıştırma su muhtevalarına karşı kuru birim ağırlık (veya yoğunluk) çizilerek bulunur. Maksimum kuru birim ağırlık (?k maks ) optimum su muhtevasında (wopt ) elde edilir. Pratikte elde olunamayan ve boşluklarda hiç hava kalmayacak şekilde yapılan ideal sıkıştırma şartlarında bulunacak ?k – w ilişkisi de (S = 100% eğrisi) aynı şekilde verilmiştir. Aynı zeminin daha fazla enerji ile sıkıştırılınca bulunan kompaksiyon eğrisi , daha yüksek bir sıkışmanın daha düşük bir wopt değerinde elde edilebileceğini göstermektedir. Farklı zemin türlerine ait tipik kompaksiyon eğrileri Şekil 5’te verilmektedir. Görüldüğü gibi zeminin plastisitesi arttıkça sıkıştırma zorlaşır ve maksimum kuru birim hacim ağırlık azalır.

Çok sayıda deney sonuçları Atterberg limitleri ile kompaksiyon parametreleri , wopt ve ?,

?k ve kompaksiyon enerjisi arasında istatiksel ilişkilerin varlığını ortaya koymuştur (Ülker, 1985). Plastik limit ve optimum su muhtevası arasında

wopt = wp – 4 %

gibi bir bağıntının kabul edilebileceği önerilmiştir.

Arazide sıkıştırmanın yeterli olup olmadığı arazi kuru birim ağırlığın laboratuarda elde edilen maksimum kuru birim ağırlığın belli bir yüzdesi (genellikle %95) olması şartının istenmesi şeklindedir (Şekil 4).

Şekil 1.4 Labotatuvar sıkıştırma deneyi sonuçları

Şekil 1.5 Sıkıştırma deney klavuzu

1.2.3.7. Zeminlerin İndeks Özelliklerinin Mühendislik Özelliklerine Işık Tutması

Herhangi bir göçme, oturma veya şev kayması analizi yapmak için çok detaylı arazi, laboratuar ve bilgisayar çalışması gerekebilir. Ancak, bir zemin veya temel probleminde ne tip bir sorun çıkabileceğini hissedebilmek, görebilmek; bir mühendislik sezi ve duyarlılığına ulaşabilmek mühimdir. Bazen zeminin indeks özellikleri bile mühendise bazı uyarmalar yapabilir. Aşağıdaki kısımlarda indeks özelliklerine göre sınıflandırılan zeminlerin genel davranımlarına değinilecek, indeks özellikleri ve mühendislik özellikleri arasında bulunan korelasyonlardan bazı örnekler verilecektir. Ancak bunların sadece bir fikir vermek amacını taşıdığını sağlıklı çözümler için her zemin ve her problem için hakiki parametrelerin bulunması gerektiği açıktır.

Zeminlerin gradasyon ve plastisite özelliklerini içeren indeks özelliklerinin , benzer mühendislik özelliklerini taşıyan zemin türlerini gruplandırmak amacıyla sınıflandırmada kullanıldığına değinilmişti. Ana grup olarak belirlenen kaba ve ince daneli zeminlere örnek olarak kum ve kilin davranımını kabaca aşağıdaki gibi karşılaştırabiliriz (Capper ve Cassie, 1969):

KUM KİL

Boşluk oranı düşük Boşluk oranı yüksek

Kuru olunca kohezyonsuz Su muhtevasına bağlı olarak

yüksek kohezyonlu

İçsel sürtünme yüksek İçsel sürtünme düşük

Plastik değil Plastik

Sıkışabilirliği az Sıkışabilirliği fazla

Sıkışma yük tatbik edilir edilmez Sıkışma (konsolidasyon) uzun sürede

meydana gelir meydana gelir

Geçirimli Pratik olarak geçirimsiz

Kaba daneli zeminlerde gradasyon ve sıkılığın mühendislik özelliklerini belirleyen en mühim faktörler olduğu ve iyi derecelenmiş, sıkı zeminlerin yüksek dayanım, yüksek taşıma gücü, düşük sıkışabilirlik, düşük geçirgenlik gibi aranılan davranımları gösterdiği anlatılmıştı. Rutin zemin tanımlama deneyleri arasında dane şeklini (küresellik ve yüzey pürüzlülüğü) belirleyen yöntemler yer almamakla birlikte, kaba daneli zeminlerde dane şekli de önemlidir. Örneğin, danelerin köşeli veya yuvarlak olması kohezyonsuz zeminlerde içsel sürtünmeyi dolayısı ile kayma dayanımını etkileyen faktörlerden biridir.

Zemin içerisindeki plastik ince daneler zemin davranımını büyük ölçüde etkiler ve bazen kaba daneli bir zeminin % 10-20 kadar yüksek plastisiteli kil minerali içermesi zeminin ince daneli zemin gibi davranmasına sebep olabilir (Sowers, 1979).

Zeminin jeolojik geçmişi, yapısındaki fisür ve çatlaklar gibi süreksizlikler de davranımını etkiler. Jeolojik geçmişi açısından zeminler iki gruba ayrılırlar. Zemin oluşumu ile günümüze kadar geçen zaman içinde bugünkünden daha fazla (efektif) gerilmeler altında kalmamışsa “normal yüklenmiş veya normal konsolide” zeminler denir. önceden bugünkünden fazla bir yüklenmeye maruz kalma erozyon, kuruma ve yer altı su tablasının yükselmesi gibi nedenlerle ortaya çıkar ve bu tip zeminler “aşırı konsolide zeminler” olarak adlandırılabilir. Normal konsolide killer genelde yumuşak normal konsolide kumlar ise gevşek veya orta sıkıdır. Önceden yüklenmiş killer daha serttir. Bu bakımdan normal konsolide zeminler yükler altında çok daha fazla oturma gösterir ve kayma dayanımı ve taşıma gücü daha düşüktür. Türkiye’deki zeminlerin büyük bir kısmı önceden yüklenmiş durumdadır. Aşırı konsolide killerde tabii su muhtevası plastik limit civarında normal konsolide killerde likit limite yakındır. Görüldüğü gibi tabii su muhtevasının Atterberg Limitleri ile kıyaslanması zeminin jeolojik geçmişi ve buna bağlı olarak beklenilen davranımı hakkında fikir vermektedir.

Zeminin sıkışabilirliğini ifade eden parametrelerden sıkışma indisi Cc ile likit limit, tabii su muhtevası, tabii boşluk oranı, plastik limit ve kil yüzdesi arasında çok sayıda korelasyonlar önerilmiştir (Ansal ve Güneş, 1987, Yılmaz, 1987). Tablo 3’te bunlardan başlıcaları verilmektedir.

Tablo 3. Sıkıştırma İndisi Bağıntıları (Ansal ve Güneş, 1987)

Önerilen Bağıntılar Zemin Cinsleri Kaynak

Cc = 1,15 (eo – 0,35) Bütün killer Nishida (1956)

Cc = 0,30 (eo – 0,27) Siltli killer Hough (1957)

Cc = 0,75 (eo – 0,50) Düşük plastisiteli

zeminler Sowers (1970)

Cc = 0,40 (eo – 0,25) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,01 wn Chicago killeri Osterberg (1972)

Cc = 0,01 (wn – 5) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,07 (wL – 7) Yoğrulmuş killer Skempton (1944)

Cc = 0,009 (wL – 10) Normal konsolide Terzaghi ve

killer Peck (1967)

Cc = 0,006 (wL – 9) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Sowers (1979) Cc = 0-0,19 için düşük sıkışabilirlik, Cc = 0,20-0,39 için orta sıkışabilirlik, ve Cc ? 0,40 için yüksek sıkışabilirlik tanımlarını kullanmıştır.

Killi suya doygun olmayan zeminlerin su emerek hacminin ***** veya hacminin artmasının engellenmesi durumunda aşırı basınç tatbik etmesi “şişme” özelliğidir. Bu tip zeminler kuruduklarında da büzülmeye maruz kalırlar. Şişme sorunu yol, havaalanı kanal kaplamalarına büyük çapta zarar verebilir. Bu zeminin şişme özelliği olup plastisitesi indisi, büzülme (rötre) limiti, aktivite boyutu yüzdesi gibi indeks özelliklerinden tahmin edilebilir (Wasti ve Ergun, 1985). Önerilen basit korelasyonlarda biri Tablo 3’te verilmektedir. Şişme potansiyeli olan bir zemin, başlangıçta kuru ve sıkı ise küçük yükler su alınca veya tabii buharlaşmanın önlenmesi neticesinde su muhtevası artarsa şişme gösterir.

Tablo 3. Şişme Potansiyeli ve Plastisite İndisi

Şişme Potansiyeli Plastisite İndisi

Düşük 0 – 15

Orta 10 – 35

Yüksek 20 – 55

Çok yüksek ? 55

Gevşek tabii zeminlerde, toprak ve kaya dolgularda zeminin ıslanması veya suya doygun hale gelmesi sıkışmaya yani “çökme” tabir edilen oturmalara sebep olabilir. Karakaya demiryolu köprüsü yapılırken, baraj gölünün dolması ile sular altında kalacak kuru alüvyon tabakalarına rastlayan köprü ayakları için böyle bir tahkik yapılması gereği ortaya çıkmıştır (Ordemir, 1985). Tabii zeminlerde, (suya doygun durumdaki su muhtevasının likit limite eşit veya büyük olması kriterinden hareket edilerek)

Gs . ?w

?k ? —————– (wL ondalık olarak)

1 + wL Gs olduğu takdirde çökmenin beklenebileceği önerilmiştir (Holtz ve Hilf 1961, Das, 1984’ten). Çökmeye mütemayil ve gevşek yapıda bir zemin başlangıçta kuru ise, suya maruz kalınca özellikle büyük yükler altında çökme gösterebilir.

Zeminlerin kuru iken dayanımları ile plastisite arasında da ilişki vardır. Bunu tespit için 40 no.lı elekten (0,4 mm) geçen daneler gerekirse su ilave edilerek yoğrulur ve bir küp yapılır. Havada veya güneşte kurutulduktan sonra parmaklarla kırılır. Tablo 4 bu basit denemenin değerlendirilmesi için kullanılabilir.

Tablo 4. Zeminlerde Plastisite ve Kuru Dayanım (Sowers, 1979)

Tanım

Plastisite indisi(%)

Kuru dayanım

Arazi deneyi

Plastik değil

0-3

Çok düşük

Kalayca dağılır

Düşük plastisiteli

3-15

Az

Parmaklarla kolayca kırılır

Orta plastisiteli

15-30

Orta

Zor kırılır

Yüksek plastisiteli

>31

Yüksek

Parmaklarla kırmak imkansız

1.3 ZEMINLERIN KOMPRESSIBILITE-KONSOLIDASYON

ve

KAYMA DAYANıMı ÖZELLIKLERI

1.3.1 EFEKTIF GERILME KAVRAMı

Efektif gerilme (?’)zemin kütlesi içinde daneden daneye aktarılan kuvvetlerin yarattığı , doğrudan doğruya ölçülemeyen gerilmeyi temsil eder. Zeminde hacim değişikleri ve kayma dayanımının doğması efektif gerilmelere bağlıdır. Suya doygun zeminlerde efektif gerilme Terzaghi tarafından

?’ = ? – u veya ? = ?’ + u

olarak verilmiştir. Burada, ? düzlemin birim alanına dik olarak etkiyen zeminin toplam ağırlığının doğurduğu kuvvettir, ve toplam normal gerilme olarak tanımlanır.

u ise boşluk suyu basıncıdır ve toplam gerilmenin boşluk suyu tarafından taşınan kısmını gösterir.zemin yüzeyinin ve yer altı statik su seviyesinin yüzeyden hw derinliğinde olduğu bir durumda , z > hw derinliğinde düşey efektif gerilme aşağıda gibi hesaplanır.

? = hw . ? + (z – hw) ?d

u = (z – hw) ?w

?’ = ? – u = hw . ? + (z – hw) . ?’

Burada ?, yer altı su seviyesinin üstündeki zemin için ortalama birim hacim ağırlıktır ve kuru , ıslak veya kapileriteden dolayı doygun duruma tekabül edebilir.

?w suyun birim hacim ağırlığı, ?’ = (?d – ?w) efektif birim ağırlık olup su seviyesi altında suyun hidrostatik kaldırma kuvvetinin etkisini gösterir. Boşluk suyu basıncı, u, yer altı su seviyesinde atmosferik basınca (sıfır) eşit olup su seviyesinin altında hidrostatik dağılım gösterir.

Suyun yüzeysel gerilim etkisi ile yer altı su seviyesinin üstüne çıktığı kapiler bölgede boşluk suyu basıncı negatiftir (u < 0) ve değeri kabaca ?w x hc ile bulunabilir. “hc”, negatif boşluk suyu basıncının bulunması istenen noktanın yer altı su seviyesinden yüksekliğidir. Su akımı mevcutsa boşluk suyu basıncı akım ağından elde olunur. Artezyen su basıncı durumunda , basınçlı su ihtiva eden akiferde ve üstündeki geçirimsiz tabakada statik yer altı suyu basıncının üstünde bir boşluk suyu basıncı mevcuttur.

Zemine etkiyen yüklerde artma zemin kütlesinde bir hacim değişikliği doğurmaya çalışır.suya doygun ve geçirgenliği düşük killi zeminlerde , su sıkışabilir bir malzeme olmadığından ve boşluklardaki su hızla dışarı çıkmayacağı için hacim değişikliği hemen meydana gelmez. Bu boşluk suyu basıncının geçici olarak , ?u kadar artmasına sebep olur ve efektif gerilmede hemen bir artış almaz. (örneğin toplam düşey gerilmede meydana gelen artış ??, tek yönlü sıkışma – konsolide şartlarında ?u = ?? kadar bir ilave (aşırı) boşluk suyu basıncı doğmasına neden olur.) zamanla boşluk suyunun bir kısmının geçici akımla drene olması ile basınçları söner, efektif gerilmede ve hacimde tedrici değişiklik(düşey gerilmelerin artması durumunda konsolidasyon ve oturmalar ) meydana gelir. Zemin üzerine etkiyen yükün azalmasına örnek olarak kazılar yarmalar ve toprak baraj rezervuar seviyesinde ani su seviyesi düşüşü gösterilebilir. Bu durumda ilave boşluk suyu basıncı negatiftir (?u <0) ve uzun vadede hacim artması meydana gelebilir.

Killi zeminlerde zemine etkiyen kuvvetlerin değiştirilmesinden hemen sonraki durum “drenajsız safha” ilave boşluk suyunun sönümünün uzun sürede tamamlanmasından sonra ulaşılan durum ise “drenajlı safha” olarak anılır. Şev stabilitesi analizi ve taşıma gücünün tayini gibi problemlerde drenajsız safha için kısa süreli “inşaat sonu hali) ve drenajlı safha için “uzun süreli stabilite” tabir edilen ve farklı kayma dayanımı parametrelerinin kullanıldığı iki ayrı tahkik söz konusu olabilir.

Kum gibi geçirgenliği yüksek olan zeminlerde ilave boşluk suyu basınçları çok kısa sürede kaybolduğundan sadece drenajlı safha durumu geçerlidir.

1.3.2 ZEMİNLERİN KOMPRESSİBİLİTE VE KONSOLİDASYONU

Kompressibilite (sıkışabilirlik) genel olarak malzemenin birim basınç artışına tekabül eden birim hacim değişimi olarak tarif edilebilir. Konsolidasyon ise zeminlerde toplam gerilmenin artması (yük tatbiki) veya boşluk suyu basıncının azalması (su tablasının veya artezyen basıncının düşürülmesi) neticesinde efektif gerilmelerin artmasıyla meydana gelen , boşluk suyunun aşırı boşluk suyu basıncı sönene kadar drenajı ile oluşan tedrici bir hacim azalmasıdır. Silt ve kilerde düşük permeabilite nedeniyle konsolidasyon çok düşük olduğu halde , kum ve çakıllarda suya doygun halde bile hacim değişikliği ve oturma ani olur. Kazı yapılarda efektif gerilme azalır ve kabarma (şişme) meydana gelir.

Ödometre deneyi

Pratik problemlerde genellikle yanal boy değişiminin sıfır olduğu tek yönlü sıkışma kabulü yapılır. Bu sebepten zeminin kompressibilitesi ve konsolidasyon hızı, tek yönlü sıkışma şartlarını sağlayan “ödometre aleti” kullanılarak bulunur. Şekil 1a ‘da görüldüğü üzere zemin numunesi rijit bir halka içine yerleştirilir, alt ve üst yüzeyleri boşluk suyunun drenajına imkan vermek üzere gözenekli taşlar konur. Tatbik edilen eksenel yük her defasında iki misline çıkarılır. Sıkışma okumaları uygun konsolidasyonun pratik olarak bittiği yani aşırı boşluk suyu basıncının sönerek toplam gerilme artışının tamamen efektif gerilmelere dönüştüğü kabul edilen 24 saat süresince alınır. Zeminin şişme özellikleri, belli bir yük kademesine çıkıldıktan sonra basınç düşürülüp numunenin su alıp şişmesine izin verilerek belirlenir.

Tek yönlü sıkışmada kesit alanı kaldığından hacim, numune kalınlığı ve boşluk oranı arasında aşağıdaki bağıntı vardır:

?V ?H ?e

—— = —— = ———

Vo Ho 1 + eo

Burada Vo, Ho ve eo sırası ile başlangıçtaki hacim, kalınlık ve boşluk oranı değerlerini, ?V, ?H ve ?e ise bu değerlerdeki değişimleri göstermektedir. Her yükleme seviyesindeki boşluk oranı e1, yukarıdaki ifade ve Şekil 1.b göz önüne alınarak iki şekilde hesaplanabilir:

deney sonundaki su muhtevası : w1

deney sonundaki boşluk oranı : e1 = w1 . Gs (S = %100 kabulü ile)

deney başlangıcındaki numune kalınlığı = Ho

deney sonundaki numune kalınlığı değişimi = ?H

deney başlangıcındaki boşluk oranı = eo = e1 + ?e

“Denklem (1)” deki bağıntı,

?e 1 + eo 1 + (e1 + ?e)

——- = ——— = —————–

?H Ho Ho

yazılarak ?e ve eo hesaplanır ve benzer şekilde her yük kademesi için boşluk oranı bulunabilir.

Numunenin deney sonunda ölçülen kuru ağırlığı = Ms

Herhangi bir yükleme sonundaki numune kalınlığı = H1

Numune alanı = A

Ms

Danelerin eşdeğer kalınlığı = Hs = ———-

AGs?w

H1 – Hs H1

Boşluk oranı = e1 = ———– = —— – 1

Hs Hs

Şekil 1.6 Ödometri aleti

Şekil 1.7 tek yönlü sıkıştırma için blok diyagram

1.3.2.1 Kompressibilite özellikleri

Ödometre deneyi hesaplarından basınç/boşluk oranı eğrileri çizilebilir.suya doygun bir kil numunesi için bulunan tipik eğriler Şekil 2 ‘de verilmektedir. Numune tabiattaki çökelmeler sırasında olduğu gibi cıvık vaziyette hazırlandığı taktirde e - log ?’ bağıntısı lineer olur. Eğer bir noktadan sonra basınç azaltılırsa kil şişer ve tekrar yüklendiğinde efb eğrisi boyunca tekrar sıkışır. ?c’ efektif gerilmesi aşıldığında numune tekrar lineer davranım gösterir. Eğer bozulmamış bir numune , alındığı derinlikteki efektif düşey gerilme ?o’ den itibaren abc gibi lineer bir e - log ?’ bağıntısı veriyorsa bu tip bir zemin “normal konsolide” veya “normal yüklenmiş” zemin olarak adlandırılır. Zemin jeolojik geçmişinde ?c’ > ?o’ basıncı altında konsolide olmuş ise e-log ?’ bağıntısı efb’c eğrisi tipinde bir davranım gösterir ve ?c’ basıncı ön konsolidasyon basıncı olarak adlandırılır. “Aşırı konsolide” veya “aşırı yüklenmiş” olarak adlandırılan bu zeminlerde tabiatıyla ön konsolidasyon basıncı aşılmadığı taktirde sıkışma ve oturmalar az olur.

Şekil 1.8 Boşluk oranı- efektif gerilme ilişkisi

Zeminin kompressibilite özellikleri aşağıdaki parametrelerle ifade edilebilir :

Hacimsel sıkışma katsayısı, mv

1 ?e 1 (eo – e1)

mv = ——— ——– = ———- —————-

1 + eo ??’ 1 + eo (?1’ – ?o’)

Sıkışma indisi Cc , e - log?’ diyagramının lineer kısmının (bakir konsolidasyon eğrisinin) eğimidir ve birimsizdir.

?e eo – e1

Cc = ———– = —————-

?log ?’ log ?1’ / ?o’

e – log ?’ diyagramının şişmeye tekabül eden kısmı takriben bir doğru olarak alınırsa eğimi, kabarma (şişme) indisi Cs olarak tarif edilir.

1.3.2.2 Konsolidasyon Oturmasının Bulunması

Nihai konsolidasyon oturması Sc’ esas olarak şu ifadeden bulunur :

?e

Sc = ?H = H ———

1 + eo

Burada, ?e, mv cinsinden ifade olunabilir. O taktirde,

Sc = H . mv . ??’

Normal konsolide killer için ise,

Cc ?1’

Sc = H ——— log —–

1 + eo ?o’

ifadesi kullanılabilir.

Bu ifadelerde ?o’ ve ?1’ , sıkışabilir tabakadaki ortalama değerleri bulmak için tabakanın ortasında hesaplanan başlangıçtaki efektif gerilme ve yüklemeden sonraki efektif gerilme değerleridir. hacimsel sıkışma katsayısı mv oturma hesaplarına konu olan gerilme değerleri mertebesi için tayin edilebilir. Birden fazla kil tabakası için veya mv ve ??’ ‘nin derinlikle değişimi hesaba katmak için kil tabakasının ara tabakalara bölünmesi durumunda aynı ifade tabakaların her biri için uygulanır.

Yukarıdaki ifadelerde tek yönlü konsolidasyon kabulü yapıldığı için yük tatbik edildiğinde drenajsız şartlar altında hacim değişikliği olmadan meydana gelen ani oturma sıfırdır ve toplam oturma konsolidasyon oturmasına eşittir. Skempt ve Bjerrum (1957) yanal deformasyonların ihmal edilmemesi gereken durumlarda oturmaların ödometre deneyi sonuçlarından hesaplanan değerleri kullanılarak aşağıda değerlerin bulunmasını önermişlerdir:

S = S1 + Scx Scx = µ Sc

Elastik veya ani oturma killer için elastik teori çözümleri kullanılarak hesaplanılır. Poisson oranı , killerde sıfır hacim değişikliğine tekabül eden drenajsız yükleme için 0,5 alınır. Elastisite modülü drenajsız üç eksenli basınç deneylerinden bulunur. Genellikle gerilme eksenel birim deformasyon eğrisi üzerinde orijin ve kırılmadaki eksenel gerilmenin 1/2ila1/3 üne eşit gerilme değerini birleştiren doğrunun eğimi elastisite modülü olarak alınır.

Kumlu zeminlerde , elastisite modülü derinlikle arttığı ve genellikle kum tabakaları homojen olduğu için toplam oturmaya eşi olan ani oturma elastik çözümler yerine plaka yükleme deneyi, standart penetrasyon deney sonuçları kullanılarak uygulanan ampirik metotlardan yararlanılır (Craig, 1983).

1.3.2.3. Müsaade Edilebilir ve Farklı Oturmalar

Bir temel sistemi tasarımında oturmaların yapıya ve fonksiyonuna zarar vermeyecek mertebede tutulması gerekir. Maksimum oturmadan ziyade yapının bir kısmı ile diğer kısmı arasındaki farklı hareketi ifade eden farklı oturma daha kritiktir ve ? = smaks – smin şeklinde tarif edilir. Farklı oturma, “açısal deformasyon”, ? / ? tarifi ile de karakterize edilir. Bu tanımda ? iki nokta arasındaki farklı oturma, ? ise bu iki nokta arasındaki yatay mesafedir. Diğer bir yapının oturması uniform ise bu, yapısal bir zarara yol açmaz ancak tesisat vs. etkilenebilir. Farklı oturma bahsine gelirse döşeme ve duvarlarda çatlaklar, yapının taşıyıcı elemanlarına ve kullanımına zarar hasıl olabilir.

Yapının tolere edebileceği maksimum oturma ve farklı oturmalar, yapının rijitliği, yapı sistemi, kolon aralıkları, yapı malzemesi ve binanın kullanımı gibi pek çok faktöre bağlıdır. Ancak yapıların çoğu yarı rijit olduklarından farklı oturma sorun olabilir. Kumlu zemin tabakaları gelişigüzel dağılmış gevşek cepler ihtiva ettiklerinden killi zeminlere nazaran çok düzensiz farklı oturmalar beklenebilir. Ayrıca, kilin aksine oturmalar ani olduğundan yapının kendini farklı oturmalara adapte etmesi imkanı olmaz. Farklı oturmaları azaltmak açısından kumlu zeminlerde münferit sömeller yerine radye jeneral temel sistemi uygun çözüm olabilir. Kum üzerindeki sömeller için müsaade edilebilir (maksimum) oturma 25 mm genellikle kabul edilen bir kriterdir. Bu durumda farklı oturmaların takriben 20 mm’den az olması beklenir. Radye jeneral içinse 20 mm kadar farklı oturma limitine karşılık 50 mm müsaade edilebilir oturma kabul edilir.

Açısal deformasyon için Bjerrum tarafından önerilen limitler genel bir fikir vermek için aşağıdaki tabloda aktarılmıştır.

Tablo 5. Açısal deformasyon (? / ?) limitleri

1 / 150 Genel binalarda yapısal hasar beklenir

1 / 250 Yüksek, rijit binaların kaykılması fark edilebilir.

1 / 300 Panel duvarlarda çatlak olabilir. Gezer vinç ve krenlerin hareketi zorlaşabilir.

1 / 500 Çatlaklara müsaade edilmeyen binalar için limit.

1 / 600 Diyagonal çekme çubuklu çerçevelerde aşırı gerilme.

1 / 750 Oturmaya hassas, makinelerde sorun.

1.3.2.4. Konsolidasyon Oturma Hızı

Tek yönlü konsolidasyon için Terzaghi’nin verdiği denklem aşağıdaki gibidir:

Cv = Konsolidasyon katsayısı

?u ?2u k

—– = Cv ——- Cv = ———–

?t ?z2 ?w mv

Bu denklemde “u”, kil tabakasının üst yüzeyinden “z” derinliğindeki bir noktadaki aşırı boşluk suyu basıncının, basınç artımını tatbikten “t” zaman sonraki değerini gösterir. Suyun birim hacim ağırlığı ve k permeabilite katsayıdır. Sıkışabilir tabakanın tamamı için konsolidasyonun hangi safhada olduğu veya t zamandaki oturma Sct miktarı, konsolidasyon yüzdesi U ile ifade edilir:

Sct = U x Sc U = f (Tv)

Cvt

Tv = ——-

d2

Burada, Tv birimsiz zaman faktörüdür. “d” ise boşluk suyunun serbest drenaj yüzüne erişmesi için takip edeceği maksimum yolun uzunluğudur. Kil tabakasının alt ve üstünde geçirimli tabakalar olduğunda ve ödometre deneyinde d = H / 2 , drenajın sadece alt veya üstte olması durumunda d = H’dir. U ve Tv arasındaki ilişki kil içinde başlangıçtaki aşırı boşluk suyu dağılımına ve drenajın tek veya çift yönlü olmasına bağlı olup abak veya tablolardan veya yaklaşık olarak aşağıdaki ifadelerden bulunur:

U < 60 % için Tv = ---- U2

U > 60 % için Tv = – 0,933 log (1 – U) – 0,085

Konsolidasyon katsayısı Cv ödometre deneylerinde her yük kademesindeki sıkışma - zaman okumalarından, sıkışma - ? t veya sıkışma-log t bağıntıları kullanılarak bulunur (Kumbasar ve Kip, 1972, Önalp, 1982).

1.3.2.5. Zeminlerin Suya Doyurulduklarında Şişme ve Çökme Davranışı

Kuru veya kısmen suya doygun tabii veya dolgu zeminlerin, üzerilerine etki eden basınç değişmeden suyla satüre olduklarında gösterdikleri hacim değişiklikleri de ödometre veya tek yönlü konsolidasyon şartlarını sağlayan benzer aletler kullanılarak incelenir. Zemin, kuru yoğunluk, su muhtevası, gradasyon, konsolidasyon basıncı ve hatta suya doyurulma hızına bağlı olarak miktarı değişen şişme veya çökme gösterebilir. Dolguda gerilme şartlarının tek yönlü gerilme şartlarından sapması, arazi ve laboratuardaki farklı sıkıştırma yöntemi ile farklı zemin yapılarının oluşması, laboratuar sonuçlarından arazi tahminleri yapılmasını güçleştirmektedir. Ancak genel olarak kuru yoğunluk, su muhtevası azaldıkça ve konsolidasyon basıncı arttıkça şişmeden ziyade çökme beklenir.

1.3.3 ZEMİNLERİN KAYMA DAYANIMI VE STABİLİTE ANALİZİ YÖNTEMLERİ

Bir zeminin kayma dayanımı, belirli şartlar (drenaj şartları, yükleme hızı gibi) altında taşıyabileceği maksimum kayma gerilmesi olarak tarif edilir. Zeminler için kırılma hipotezi Coulomb tarafından aşağıdaki şekilde verilmiştir:

?f = c + ?f tan Ø

Burada, ?f = kayma dayanımı

?f = kayma düzlemine etkiyen toplam normal gerilme

c = kohezyon } Toplam gerilmelere göre

Ø = kayma direnci açısı }

Efektif gerilmeler cinsinden bu ifade

?f = c’ + ?f’ tan ؒ = c’ + (?f – u) tan ؒ

şeklini alır. Bu denklemde “?f’” kırılma esnasında kayma düzlemindeki efekyif normal gerilme, “u” boşluk suyu basıncı, c’ ve ؒ efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleridir. Şekil 3’de görüldüğü gibi, kırılmaya tekabül eden Mohr gerilme dairesi kırılma zarfına teğettir ve teğet noktasının koordinatları (?f , ?f’ ) kırılma anında kayma düzlemine etkiyen normal ve kayma gerilmesi değerlerini verir. Kırılma anındaki asal (efektif) gerilmeler ?3’ , ?1’ ve kayma dayanımı parametreleri ve kayma düzlemine etki eden gerilmeler arasında aşağıdaki bağıntılar vardır (Şekil 3):

AB 1 / 2 (?1’ – ?3’)

tan ؒ = ——- = ———————————-

QB c’ cot ؒ + 1 / 2 (?1’ + ?3’)

düzenlenince :

(?1’ – ?3’) = 2c’ cos ؒ + (?1’ + ?3’) sin ؒ

şeklini alır ki bu ifade “Mohr-Coulomb Kırılma Hipotezi” olarak adlandırılır.

Kayma düzlemine etki eden normal ve kayma gerilme değerleri de aşağıdaki denklemlerden bulunabilir:

?f = 1 / 2 (?1’ – ?3’) sin 2?

?f’ = 1 / 2 (?1’ + ?3’) + 1 / 2 (?1’ – ?3’) cos 2?

Burada ?, kayma düzlemi ile büyük asal düzlem arasındaki açıdır:

? = 45 + ؒ / 2

Kırılma zarfı deneysel olarak, kayma düzlemi üzerinde kırılma anındaki normal ve kayma gerilmelerinin ölçülmesi ile (örneğin, kesme kutusu deneyi) veya kırılma anındaki asal gerilmelerin ölçülmesi ile (örneğin üç eksenli basınç deneyi) Mohr gerilme dairelerinin müşterek teğeti çizilerek elde edilir.

Şekil 1.9 Kırılma anındaki gerilme şartları

Şekil 1.10 Direkt kesme deney aleti

1.3.3.1. Kayma Dayanımı Deneyleri

Kayma dayanımı parametreleri tabii zeminlerde bozulmamış temsili numuneler, dolgularda aynı şartlarda sıkıştırılmış numuneler üzerinde laboratuar kesme deneyleri yapılarak bulunur.

Direkt kesme (kesme kutusu) deneyinde, numune kare veya daire kesitli, orta yüksekliğinden ikiye ayrılmış bir kutu içine yerleştirilir. Düşey yük tatbik edilir. Kutunun üst yarısının alt yarısı üzerinde hareketi ile yatay kayma düzlemine sabit tutulan düşey yük altında kesme kuvveti tatbik edilerek numune kırılır (Şekil 4).

Üç eksenli basınç deneyi, en yaygın olarak kullanılan ve bütün zemin tipleri için uygun bir deney yöntemidir. Deneyin avantajı drenaj şartlarının kontrol edilebilmesi ve boşluk suyu basınçlarının ölçülebilmesidir. Genellikle uzunluk/çap oranı 2 olan silindirik numuneler kullanılır. Üç eksenli deney aletinin bir şeması Şekil 5’de verilmektedir. Lastik kılıfla sarılan numune, saydam olan silindirik bir hücre içine yerleştirilir. Hücreye doldurulan sıvı vasıtası ile hücre basıncı veya çevre basıncı (?3) tatbik edilir. Deviatör gerilmeye (?1 – ?3) tekabül eden eksenel yük bir mil vasıtası ile numune üzerine etkir. Numune altındaki gözenekli alt başlık içinden bağlantı ile boşluk suyunun drenajı veya drenaja müsaade edilmediği zaman boşluk suyu basıncı ölçmeleri yapılır. Rutin deneylerde hücre basıncı (?3) sabit tutulur ve deviatör gerilme (?1 – ?3) arttırılarak numune kırılır.

Hücre basıncı ve deviatör gerilme tatbiki sırasındaki drenaj şartlarına bağlı olarak başlıca üç çeşit üç eksenli basınç deneyi vardır:

Konsolidasyonsuz-Drenajsız Deney : Hücre basıncı tatbiki sırasında drenaja (konsolidasyona) müsaade edilmez. Deviatör gerilme tatbiki (kesme) esnasında da drenaja müsaade edilmez.

Konsolidasyonlu-Drenajsız Deney : Numuneye hücre basıncı tatbik edilirken drenaja (konsolidasyona) izin verilir ve sonra deviatör gerilme drenaja izin verilmeden arttırılarak numune kırılır. Parametreler Ccu ve Øcu ile gösterilir. Efektif gerilmelere göre kayma direnci parametreleri c’ ve ؒ nin bulunması isteniyor ise, deneyin drenajsız kesme safhasında boşluk basınçları ölçülür.

Drenajlı Deney : Numune, hücre basıncı altında konsolidasyona bırakılır. Drenaj yolu açık tutulmaya devam edilerek, deviatör gerilme ilave boşluk suyu basıncı doğmayacak yavaşlıkta arttırılarak numune kırılır. Dolayısı ile bu deneyde toplam ve efektif gerilmeler birbirine eşittir. Bu yöntemle Cd ve Ød ile gösterilen efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri doğrudan doğruya ölçülmüş olur.

Şekil 1.11 Gerilme sistemi

Şekil 1.12 Deney aleti

Üç eksenli basınç deneyinin özel bir şekli olan ve sıfır yanal basınç (?3 = 0) şartını sağlayan serbest basınç deneyi drenajsız deneydir.

Drenajsız kayma dayanımı laboratuarda kanatlı kesici (veyn) aleti ile tayin edilebilir.

Kayma drenci parametrelerini belirlemek için bahsedilen farklı deneylerin yapılmasının sebebi kayma dayanımının kullanılacağı kompressibilite probleminde, zeminin arazide yükleme sırasında maruz kalacağı drenaj şartlarının deneyde sağlamaya çalışmasıdır.burada göz önüne alınan husus zemine gerilmelerin tatbik edilme hızının zeminin konsolidasyonuna olanak sağlayıp sağlamamasıdır.örneğin killi bir zeminde hızla yapılan bir bina için drenajsız deney söz konusu iken tabii bir şevin uzun süreli stabilite analijinde drenajlı deney uygulanır.

1.3.3.2. Suya Doygun Olmayan Zeminlerde Kayma Dayanımı

Dolgu zemini gibi suya doygun olmayan zeminlerde efektif gerilme prensibinin tatbiki efektif gerilme ifadesindeki ampirik bir ifadenin tayının güçlüğünden dolayı son derece zordur. Efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametrelerinin tayini için boşluk suyu basıncı ölçülmeli konsolidasyonlu- drenajsız deneyler yapıldığında boşluk suyu basıncı ve boşluk hava basıncının doğru ölçülmemesinden dolayı hatalar doğabilir. (Bishop ve henkel 1962) diğer bir yaklaşımda numuneyi boşluk suyuna ters basınç tatbik ederek suya doygun hale getirip drenajlı deneylerle c’ ve ؒ değerlerinin tayinidir.

Toplam gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri cu ve Øu değerlerinin tayini için tabii zeminlerde bozulmamış numuneler veya dolgu zeminlerinde arazideki su muhtevası ve sıkılıkta hazırlanmış numuneler üzerinde konsolidasyonsuz – drenajsız deneyler yapılabilir. (?1 – ?3)f, hücre basıncı arttığından yatay ve lineer olmayan kırılma zarfı elde edilebilir. (şekil 10). Cu ve Øu değerleri kırılma zarfı belli gerilme aralığı için lineer kabul edilerek verilebilir. Yüksek hücre basınçlarında boşluklardaki hava boşluk suyunda eridiğinden stürasyona ulaşılır ve Øu = 0 durumu meydana gelir. Serbest basınç deneyi sonuçlarının Øu = 0 kabulüne dayanarak yorumlanmasından dolayı doygum olmayan zeminler için kullanılması hatalıdır.

Boşluk basıncı katsayıları

Drenajsız şartlar altında toplam asal gerilmelerdeki değişikliklerin yarattığı boşluk suyu basıncı miktarları boşluk basıncı katsayıları ile ifade edilir. Bu katsayılar laboratuarda üç eksenli basınç deneyi vasıtasıyla ölçülür ve şev stabilitesi problemlerinde arazideki boşluk suyu basıncının tayininde kullanılır.

Şekil 1.13 Sıkı ve gevşek kumda kesme kutusu deney sonuçları

Bir zemin elemanı üzerindeki çevre basıncı drenajsız şartlar altında izotropik olarak kadar arttırılırsa boşluk suyu basıncındaki artış, ?u3, aşağıdaki ifade ile verilir :

?u3 = B . ??3

burada “B boşluk suyu basıncı katsayısı” suya doygun zeminler için 1’dir, ve kısmen suya doygun zeminlerde B<1’dir.

Büyük asal gerilme ??1 kadar arttırılırsa,

?u1 = AB ??1

olarak ifade edilir. Burada AB, A olarak da yazılabilir. Suya doygun zeminlerde B = 1 olduğundan,

?u1 = A ??1

ifadesi bulunur. Üç eksenli deneyde, drenajsız şartlar altında eksenel yük arttırıldığında boşluk suyu basıncı ölçülerek A değeri bulunur. Boşluk basıncı katsayısı A’nın değeri zeminin normal veya aşırı konsolide olması, gerilme mertebesi gibi faktörlere bağlıdır.

Normal konsolide killerde A değeri 0,5 ila 1,0, az aşırı konsolide killerde 0 ila 0,5 ve çok aşırı konsolide killerde –0,5 ila 0 arasındadır. Aşırı hassas killerde A değeri 1’den büyük olabilir.

Üç eksenli deneyde olduğu gibi izotropik ve eksenel gerilmelerin her ikisinin de arttırılması durumunda boşluk suyu basıncı artması ?u aşağıdaki ifade ile verilir :

?u = ?u3 + ?u1

= B [??3 + A (??1 - ??3 )]

bu denklem düzenlenirse,

?u ??3

—— = B [ 1 – (1 – A) (1 – ——)]

??1 ??1

veya

?u _

—— = B

??1

şeklinde yazılır.

Şev stabilitesi problemlerinde, muhtemel kayma yüzeyleri boyunca boşluk suyu basıncının değeri, o noktadaki “dolgu basıncı” na oranlanarak belirtilebilir. Bu birimsiz orana “boşluk basıncı oranı” “ru” denir.

ru = —–

?h

Burada ? , zeminin toplam birim hacim ağırlığı (gerektiğinde suya doygun haldeki birim hacim ağırlık), h ise o noktadaki düşey dolgu yüksekliğidir. Toprak barajların çeşitli safhalardaki (yapım sonu, rezervuar dolu olarak sızıntı hali vs) şev stabilitesi tahkiklerinde ru değerleri boşluk basıncı katsayıları cinsinden ifade edilebilir. Bu, tipik dolgu zeminlerde ve tipik toprak barajlarda mansap ve memba şevleri için kabaca ve şev için ortalama bir ru değerinin belirlenmesine imkan verdiğinden hesaplarda kolaylık sağlar.

2. SIĞ TEMELLER VE RADYELER

Genellikle temel taban kotuna temel yüzeyinden olan derinliğin temelin dar genişliğinin 1,5 katını aşmaması halinde bu tür temellere sığ temeller denir.

2.1 TİPLERİ

Münferit Temel : Bir kolonu tek başına taşıyan ayrı bir temeldir.

Birleşik Temel : Bu tür temel birkaç kolonu birden taşır.

Duvar Altı Temel : Sürekli duvar yükünü taşır.

Konsol Temel : Bir sürekli veya tek temeli mesnetlendiren temeldir.

2.2 SIĞ TEMELLERİN YAPIMVE PROJELENDİRİLMESİNDE GÖZ ÖNÜNE ALINACAK HUSUSLAR

Bu tür te

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1. Sosyal, Siyasal Ve Ekonomik Süreçler

1. SOSYAL, SİYASAL VE EKONOMİK SÜREÇLER

1.1. SÖMÜRGECİLİK

“15. yüzyılın sonlarından başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih ve ilhak ve iskan etmeleriyle ortaya çıkan siyasal ve ekonomik süreç yada olgudur.”

Ana Britanica sf.580

Avrupalıların hazır emek ve servetleri yağmalaması sonucunda sermaye birikiminde artış meydana gelmiştir.

Sömürgecilik belirli evreler geçirmiştir. Bu evreler 1763 Paris Antlaşması, diğer bir evre 1763 Paris Antlaşması’ndan 1875 kadar sürmüş, diğer bir evre ise 1875 – 1894 yılları arasında olmuştur. Bu evrelerde sömürgecilik değişen koşullara çeşitli ülkeler arasında liderlik yada fazla sömürme yarışı olmuştur. Bu yarışta çeşitli savaşları ortaya çıkarmıştır. Sömürge devletler ilk evrede Portekiz, İspanya, ikinci evrede Fransa ve Hollanda daha sonra ise İngiltere ortaya çıkmıştır.

Tarihe bakıldığında devamlı bir güç savaşı yaşanmıştır. Bu savaşlardan ilk zamanlarda gemicilikte ilerlemiş olan deniz aşırı ülkelere daha rahat hakim olma gücü bulunan devlet ele geçirdiği bölgeyi sömürmüş ve egemenliği altında tutmuştur.

Belirttiğimiz evrelerde ortaya çıkan yeni güçler, güçlerini ispatlarcasına devamlı bir sömürgeleştirme hareketine girmiştir.

Özellikle sanayi devriminin olmasından sonra sömürgecilik anlayışı değişime uğramıştır. Doğudan yapılan sömürme artık daha farklı şekillerde uygulanmaya başlanmıştır. Sanayi devrimi sonrası zamanın gelişmiş ülkeleri daha önce ellerinde bulundurdukları ülkelerin hammaddelerini işleyerek yada emeklerini daha ucuza satın alarak sömürme hareketine girmişlerdir. Bunlar çeşitli tanımlar adı altında örnek olarak emperyalizm, küreselleşme, globalleşme gibi sömürme hareketleri başlamıştır.

Bu aşamaya gelinmesinin en büyük nedenlerinden biri milliyetçilik kavramının ortaya çıkması olmuştur. Bunun yanı sıra sömürgeleştirme faaliyetlerinde yeni güçlerin ortaya çıkması özellikle Japonya, Amerika gibi ülkeleri verebiliriz. Meydana gelen pay alma mücadelesi sonucunda savaşlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yeni haritalar belirlenmiştir.

Özellikle 19. yüzyıl başlarında bu savaşlar ve yayılma, sömürme politikası hat safhaya ulaşmıştır. O kadar ki Afrika’nın tamamı Asya’nın büyük bir bölümü, Pasifik Adalarının büyük çoğunluğu paylaşılmış durumdaydı.

Bu durum II. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. Özellikle Almanya’nın bütün Avrupa’yı ele geçirme emellerinin sonuna kadar devam etmiştir.

Ama ortada da şöyle bir durum vardır. Ülkeler 19. yüzyılın başlarında yaptıkları savaşlar sonunda da yenilen tarafları yaptıkları anlaşmalarla yarı sömürge haline getirmeye çalışmışlardır. Bunu da beli ölçüde başarmışlardır. Özellikle I. Dünya savaşı sonunda.

Günümüze yaklaştıkça 19. Yüzyıl ortalarında yeni küçük bağımsız devletlerin ortaya çıkması ve milliyetçilik akımlarıyla yeni boyutlar kazanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi küreselleşme, globalleşme gibi yeni kavramlarla daha çağdaş ve modern yapıya getirilerek farklı boyutlarda uygulanmaya başlanmıştır.

Sömürge sistemleri kalmamıştır yada yapısı kalmamıştır. Bunun nedenlerinden biri de eski sömürge imparatorluklarının yıkılması veya küçülmesidir. Ortaya çıkan yeni akımlarla, kapitalizm, sosyalizm gibi kavramların ve bu akımların işlerlik kazanması etkili olmuştur.

Günümüzde bu durum az gelişmiş ülkelerin hammadde, doğal kaynakları ve emekleri daha ucuza mal edilerek bu az gelişmiş devletler yarı sömürge devletler haline getirilmiştir.

1.2. KOLONYALİZM

Ekonomik, sosyal, siyasal açıdan yükümlülüklerini sınırlanmış kaynaklara el konmuş askeri ve sosyal açıdan baskı kurularak yönetiminin ele geçirilmesi bununla birlikte de kaynaklarını sömürme yapılan zorlama sonucu karşı karşıya gelen iki ülkenin anlaştıkları bir noktada kabul ettikleri kaynaklarını kullandırma durumuna düşmesi diye de tanımlanabilir.

Sömürmenin bir değişik şekli olarak karşımıza çıkmıştır. Ülkeler silah gücü kullanarak, zorlama yoluyla güçlü olan ülkelerde geçmiş yüzyıllarda bunu uygulayarak büyük koloniler elde etmişlerdir. Hollanda, İngiltere gibi o zamanın en güçlü devletleri en büyük kolonilere sahip olan ülkelerdi. Güçlü olan ülke savaşla veya bir şekilde güç kullanarak ele geçirdiği bölgede kendilerine hizmet edecek, kendilerine bağlı yöneticiler bırakarak kolonlaştırdıkları zayıf ülkelerin kaynaklarını kullanıyorlardı. Ne zaman ki milliyetçilik ya da daha kaba bir tabirle millet kavramının yayılmasıyla birlikte çıkan büyük başkaldırılar sonucu ve güçlü ülkelerin birbirleriyle olan güç kavgası başladı, kolonileri kaybetmeye başladılar.

1.3. MODERNİZM

“Lyotard’a göre modernizm, aydınlanmanın büyük anlatısıdır; Bilimperver bir despotluktur.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.34

Kendi kendine yeterli olabilmek olarak da tanımlanabilir. Tabiki bu ortamı, kendi kendine yeterli olabilmek için ülkelerin, ekonomik, sosyal ve siyasal, teknolojik, yapılarını oluşturmuş olmaları gerekmektedir. En önemlisi bu yapıyı oluşturacak olan kurumların kurulması da gerekmektedir. Bütün bunların sonucu olarak da üretme kabiliyetine sahip olacak bir toplum modelidir.

Gelişmiş ülkeler açısından modernizmi ele aldığımızda yukarıda belirtmiş olduğumuz olguları tamamlamış toplum yapısıdır.

Gelişmekte olan ülkeler açısından ele aldığımızda ise modernleşme bir hedef durumundadır. Yani ülkenin kendi ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan kurumsallaşmaya gitme çabaları, bununla birlikte üretime geçebilecek bir duruma geçme çabalarıdır.

Türkiye açısından ise ele aldığımızda Türkiye G-20 içerisinde bulunan yani gelişmekte olan ülkeler içindedir. Türkiye belirttiğimiz üzere kurumsallaşma çabaları hakimdir. Bazı alanlarda üretime geçmiştir ama bu yeterli seviyede değildir. Bu yeterlilik değerlendirmesini, tabi geçmiş dönemlere göre değerlendirdiğimizde çok yol kat etmiştir.

1.4. POSTMODERNİZM

“Ancak postmodern bilgi demokratiktir, mucidin elindedir; postmodern bilginin ilkesi uzmanın homolojisi değil, mucidin paralojisidir.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.46

Dünya devamlı değişen bir akımlarla ve bu akımların, uygulanmasıyla uğraşmaktadır. Kısa bir tanımla postmodernizm geçmişte yaşanmış silah gücüyle yapılan sömürmenin yeni dünyada sosyal olaylardan yararlanılarak yerini modern sömürmeye bırakmış halidir.

Geçmişten bu güne gelindiğinde ortaya çıkan akım ve kavramlar güçlü olan ülkeler tarafından çıkarılmıştır. Bu ülkeler değişen koşullarda ortaya çıkardıkları kavramlarla göze batmayan, insanları çok fazla rahatsız etmeyen şekilde az gelişmiş ülkelerden faydalanma yoluna gitmişlerdir. Postmodernizm de bunlardan birisidir öyle ki gelişmiş ülkeler sosyal alandaki faaliyetleri ve kendi örf ve adetlerini, hayat tarzlarını az gelişmiş ülkelerde yayma çabasına girmişlerdir. Böylece belli bir bilinç içinde olan ülkelerde rahat faaliyet göstermişlerdir. Giyimde, yaşayışta, kendi tarzlarına empoze ederek, alışkanlıklarını değiştirerek kendi üretimlerini buralarda pazarlarlar veya o ülke içinde McDanolds gibi isimler altında kendi ülkelerine lehine girdi sağlarlar.

1.5. KÜRESELLEŞME

“Küreselleşme milli ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve finansman piyasalarını kapsamaktadır.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.1

Her türlü değer birikiminin devlet sınırlarını aşarak dünya çapında yaygınlaştırılması olarak tanımlanabilir.

Bu kavram 1975’de ilk olarak ortaya çıkmıştır.

Amerika II.Dünya Savaşı sonrası dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmasıyla beraber bütün dünya rezervlerinin çok büyük oranda eline geçirdi. Süper güç haline gelmiştir. Çok büyük bir pazar oluşturuyor. Daha sonra bir taktik sonunda 1975 yılında küreselleşme kavramını ortaya çıkarmıştır. Öyle ki ekonomik bakımdan piyasa pazarlara girmeyi amaçlamış, sinema ve iletişim araçlarıyla kendi propagandası yaymaya, az gelişmiş ülkelerde siyasi yönde yönetimleri istediği duruma getirmeye çalışmıştır. Günümüzde de bunu başarmıştır.

Gelişmiş ülkeler açısından yukarıda yapmış olduğumuz tanıma uyar gelişmiş ülkeler bütün değerlerini azgelişmiş ülkelere empoze etmeye çalışarak Pazar elde etmeye çalışırlar. Gelişmekte olan ülkeler açısından yeni pazarlar elde etme emelleri vardır. Ama bu emellerini elde etmeleri zor bir ihtimaldir.

Az gelişmiş ülkeler açısından ise daha da fakirleşmesi, daha da sömürülme anlamına gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin dış pazarlarda rekabet etme şansları yoktur. Tam aksine gelişmiş ülkelerin pazarı olmuştur.

Türkiye açısından ise küreselleşme kavramı ise eğer Türkiye bu kavramla daha da zenginleşecek ise iyi olmakla beraber pazar elde edebilecek durumda olursa. Eğer pazarlara giremeyecek ise bu taktirde Türkiye Pazar olma durumuna geçecektir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’nin tekstil haricinde rekabet edebileceği bir malı yoktur. Diğer sanayi ürünlerinde rekabet edecek konuma gelememiştir. Türkiye şu an kurumsal gelişmesini tamamlayamamıştır. Teknoloji geriliği vardır. Ekonomisi rayına oturmamıştır.

Küreselleşme ya da global bütünleşme, global entegrasyon, ülkeler arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak birbirleriyle bağlantılı olguları içerir. Küreselleşme bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılması anlamına gelir. Bu değerler iktisadi nitelikli olabildiği gibi siyasi, sosyal, kültürel özellikte de olabilir. Ülkelerdeki çeşitli piyasaların işleyiş biçimleri ve bu piyasaların birbirleriyle olabilecek bağlantıları hakkındaki ortak düşünceler, benimsenecek siyasi sistem, demokrasi, insan hakları, din ve laiklik, çevre bilinci gibi düşüncelerin evrenselleşmesi fikri hep bu kapsam içersinde ele alınabilir. Bu değerlerin benimsenmesi bunlara yakınlık duyulması söz konusu olabildiği gibi, kültürler arasındaki farkların daha belirgin hale gelmesiyle, bu değerlere tepkilerin oluşması, bunlara tepkilerin artması da mümkündür. Küreselleşme bir süreç ise, karşı tepkilerin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Ancak küreselleşme beraberinde karşılıklı ya da tek taraflı bir bağımlılık doğurduğu ölçüde bu evrensel görünümdeki yapılaşmaya karşı tavır takınarak, bunu sürdürmek zorlaşır. Bu süreç bir yönüyle uluslararası, uluslarüstü ilişkilerin ölçeğindeki genişlemeye, diğer yönüyle de bu ilişkilerdeki yoğunlaşma ile daha da güç kazanmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, A.B.D. ekonomik sosyal ve siyasi bir uluslararası yapılanmayı hedef almıştır. A.B.D, öncülüğünde Birleşmiş Milletler sistemi kurulmuştur. IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası iktisadi kuruluşlar ve GATT, dünya ekonomisinde piyasa kurallarının işlemesini sağlayacak amaç ve hedeflerle donatılmışlardır. Bu kuruluşlar, anlaşmalar, ve bunların faaliyetleri çerçevesinde dünyada hem bir küreselleşme, hem de bir dayanışma ortamı sağlanmak istenmiştir.

Aynı dönemde İkinci Dünya Savaşından yıkık çıkan Batı Avrupa, Marshall Planı çerçevesindeki yardımlarla tekrar kalkınmaya başlamıştır. Uzak Doğu, Latin Amerika Okyanusya ülkeleri bağımsızlıklarını yeni yeni kazanan sömürgelerle beraber dünya pazarlarındaki yerlerini almışlardır. Bu arada bir taraftan tarım sektöründeki teknolojik devrim, diğer adıyla yeşil devrim, diğer taraftan çok uluslu, uluslar üstü şirketlerin sayılarının ve faaliyetlerinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artması, üretimin, sermayenin, ticaretin ve işgücünün uluslararası nitelikler taşımalarına neden olmuştur.

Günümüz dünyasında yaygınlık kazanan ekonomik bütünleşme hareketi, önce, 1950 ve 1960′lı yıllarda, uluslararası ticaret alanında etkisini göstermeye başlamıştır. GATT sistemi içerisinde kodifiye edilen kurallar, uluslararası mal ticaretini bir disiplin altına alınmaya çalışmışlardır. 1970 ve 1980′li yıllarda başlayan mali ve diğer hizmet piyasalarının, yatırımların entegrasyonu sureci ise, yine GATT içerisinde belirli kurallara bağlanmak aşamasındadır. Bu gelişmeler de küreselleşmeye yeni bir ivme kazandırmaktadır. 1990′lı ve sonrası yıllarda, bu sürecin temel belirleyicileri uluslararası sermaye akımları ve dolaysız yatırımlar olacaktır.

1980′lere gelindiğinde küreselleşmenin önündeki tek engel olarak Doğu ve Batı Blokları arasındaki ideolojik ayrılık görülüyordu. Ne var ki gelişmiş batı dünyası 1970′lerin başından İtibaren istikrarlı büyüme surecinden uzaklaşmış, düşük büyüme hızı, işsizlik, istikrarsız fiyatlar gibi olguların etkisinde olmuştur. Koruma politikalarına rağbet artmıştır. Neticede bazı alanlarda küreselleşme devam etmekle beraber diğer bazı temel alanlarda yeni bir cereyan, bölgeselleşme, bölgesel entegrasyon hareketleri hız kazanmaya başlamıştır.

Yirminci Yüzyılın son çeyreğinde dünya, geleneksel siyasi blokların ortadan kalktığı, her alanda liberal eğilimlerin güçlendiği, teknolojik gelişmenin sınır tanımaz bir şekilde önemli değişimlere yol açtığı bir dönemden geçmiştir. Bu süreç hala sürmektedir. Mal ve finans piyasaları ulusal sınırları sürekli olarak zorlamakta ve ülkelerin bireysel boyutlarını aşmaktadır. Haberleşme ve ulaştırma teknolojilerindeki süratli gelişme ise, hem bu sürecin bir ürünü, hem de motoru olmakta ve dünyayı ekonomik, siyasal ve kültürel bir küreselleşmeye doğru itmektedir. Bu hareket demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, liberalizm gibi değerler etrafında gelişme göstermektedir.

Öte yandan, iletişim teknolojisinde meydana gelen ve “karşılıklı etkileşimi sağlayan” gelişmeler, dünyanın her yerinde evrensel standartta bir tüketim özlemi yaratmıştır. Bu durum ise, milli gelirin ve toplumsal refahın hızla arttırılmasını ve üstelik bunun çevreye özen göstererek ve uluslararası standartta, mal ve hizmet üretilerek yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu özlemler karşısında ülkelerin bilgi ihtiyacı giderek artmaktadır. geleneksel endüstri çağından bilgi çağına geçiş, özellikle gelişmiş ülkelerde, büyük önem kazanmıştır.

Dünyadaki hızlı kalkınma çabaları, az gelişmiş bölgelerdeki hızlı nüfus artışı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki tüketim kalıpları, çevre bozulmasına, hava, su, toprak kirlenmesine ve neticede yaşam standardının düşmesine de neden olmaktadır.

Çok taraflı üretim, ticari ve finansal ilişkilerin gelişmesi küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi beraberinde benzer özelliklere sahip olup da aynı coğrafi bölge içerisinde olan ülkeleri, güçlerini birleştirici yoğun bölgesel ilişkiler içerisine itmektedir. Bölgesel birleşmeler üzerinde durulmaktadır. Kimi düşünürlere göre bu bölgesel entegrasyon hareketleri gelecekte en geniş anlamıyla oluşacak bir küreselleşmeye, geniş çaplı bir serbest ticari ve finansal bütünleşme ortamına geçişin bir safhasını oluşturmaktadır. Ne var ki gelişmiş ülkeler iktisadi ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapanmakta, koruma politikalarına ağırlık vermekte ve aralarında oluşturdukları grup içerisindeki ilişkileri düzenlemeye öncelik tanımaktadırlar. Bloklaşmalar arttıkça bloklar içi ilişkilerin önemi artmakta, bloklar arası ilişkiler ve blokların bloklar dışı kalan ülkelerle ilişkileri ikinci plana İtilmektedir.

2. DÜNYA EKONOMİSİNDE ETKİN OLAN KURULUŞLAR VE BİRLİKLER

2.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETTER (BM)

“Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) dünya barışını ve güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliği oluşturmak amacıyla Birleşmiş Milletler Antlaşma’ sında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyi kabul eden devletler tarafından kurulan bir uluslararası örgüttür.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.49

Örgütün kuruluşunu hazırlayanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Mihver devletleriyle savaşan büyük devletlerdir. 1941 - 1945 yılları arasında yürütülen çalışmalar 24 Ekim 1945 tarihinde sonuçlandı. Birleşmiş Milletler Antlaşması ile beraber Uluslararası Adalet Divanı Statüsü de bu tarihte imzalandı.

BM’nin “ulusların birliği” olarak adlandırılmasına karşın bir devletler, hükümetler birliğidir.

Asil üyeler 1945 yılında düzenlenen San Francisco Konferansı’na katılıp Antlaşma’yı imzalayan ve onaylayan devletlerdir. Bunlar arasında, o sırada İngiltere’nin denetimi altında bulunan Hindistan ile, SSCB’nin üye devletleri olmalarına karşın yalnızca bu amaçla egemen kılınan Beyaz Rusya ile Ukrayna’da vardı. Birleşmiş Milletlerin yükümlülüklerini kabul eden, bunları yerine getirebilecek durumda ve yeterlilikte oldukları BM’nce kabul edilen bütün diğer barışçı devletler örgüte kabul edilebilirler. Üyeliğe kabul kararı, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından alınır.

Diğer taraftan hakkında BM tarafından önleyici ya da zorlayıcı bir karar alınmış olan bir devletin üyelik sıfatından doğan hak ve ayrıcalıklarını kullanması, Genel Kurul tarafından durdurulabilir. Antlaşmada açıklanan ilkeleri sürekli olarak çiğneyen bir ülke hakkında üyelikten çıkarma kararı alınabilir.

Üye devletler egemenliklerinin özü olan bağımsızlık ve eşitliliklerini korurlar. Bununla birlikte, iyi niyetle yerine getirmek zorunda oldukları bazı yükümlülükler vardır. Uluslararası uyuşmazlıklarını barışçı yollardan çözmeleri beklenir. Herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı tehdide başvurmaktan, kuvvet kullanmak ya da herhangi bir baskı uygulamaktan kaçınırlar. Her türlü eyleminde BM’ine yardımcı olurlar, ve Örgüt’ün eylemiyle karşılaşan bir devlete yardım edemezler. Bununla birlikte, Güvenlik Konseyi gerekli önlemleri alıncaya kadar, üyeler her türlü silahlı saldırıya karşı meşru savunma hakkına sahiptirler.

Birleşmiş Milletleri’nin eylemlerinin bir hukuksal sınırı vardır. Devlet ‘in ulusal yetkisi içinde bulunan işlere Birleşmiş Milletler’in karışması mümkün değildir. (Antlaşmanın 2. maddesinin 7.ci paragrafı). Devletler, BM’inin yetkisine karşı bu maddeyi sık sık öne sürmüşlerse de örgütün organları birçok olayda kendilerini yetkili görmeye devam etmişlerdir.

Bir uyuşmazlığın ya da uluslar arasında anlaşmazlığa yol açabilecek bir durumun ortaya çıkması halinde Güvenlik Konseyi, kendi insiyatifiyle ya da BM üyesi olsun olmasın herhangi bir devletin ya da Genel Sekreterin başvurusu üzerine, harekete geçebilir. Soruşturma yapabilir. Tarafları, kendi seçecekleri barışçı yollardan anlaşmazlıklarını çözmeye çağırabilir; her türlü uygun düzeltme, usul ve yöntemi tavsiye edebilir. Genel Kurul, Güvenlik Konseyi talep etmedikçe, Konsey’in el koyduğu bir durum ya da uyuşmazlıkla ilgili tavsiyelerde bulunamaz.

Hukuksal olarak bu konuda esas yetki güvenlik Konsey’ine aittir. Konsey barışa karşı tehdit, barışın bozulması ya da bir saldırı durumunun varlığını saptar, uluslar arası barış ve güvenliğin korunması için tavsiyelerde bulunur, hatta zorlayıcı kararlar alır. Esas hakkında bir tavır belli etmemek kaydıyla geçici önlemler alabilir. Örneğin çatışmaya son verilmesini, askeri birliklerin çekilmesini isteyebilir. Silahlı güç kullanımını kapsamayan önlemler, örneğin iktisadi ilişkilerin, deniz, demir yolu, hava bağlantılarının kesilmesi gibi iktisadi nitelikli önlemlerle, diplomatik ilişkilerin kesilmesi gibi siyasi nitelikli önlemler alabilir. Hatta, barışın ve güvenliğin korunması amacıyla emrine silahlı güç vermeyi, yardım ve gerekli kolaylıkları sağlamayı taahhüt eden devletlerin hava, kara ve deniz kuvvetlerini kullanarak her türlü askeri eyleme (şaşırtma hareketlerine, abluka önlemlerine) girişebilir.

Barışın bozulması, barışa karşı bir tehdidin oluşması ya da bir saldırı anında, ve Konsey’de konuya ilişkin alınacak önlemler konusunda oy birliğinin sağlanamaması gibi istisnai durumlarda Genel Kurul araya girebilmektedir, 1950 senesinde Kurul’a tanınan bir yetki üzerine bu hallerde Genel Kurul düzeni ve güvenliği yeniden sağlamak için, silahlı güç kullanımı dahil olmak üzere her konuda tavsiyelerde bulunabilir. Genel Kurul, bu kuralı Kore (1950), Macaristan ve Süveyş (1956) olaylarında işletti. Önce Süveyş sonra Kongo (l960) olayları olayları sırasında “Mavi bereliler” diye anılan acil bir kuvvet kurdu. Bunlar, kırk iki senedir dünyanın sorunlu çeşitli yörelerinde görev görmektedirler.

BM uluslararası işbirliği yoluyla bütün hakların ekonomik ve toplumsal ilerlemesine yardımcı olmak amacındadır. Özellikle az gelişmiş ülkelere teknik yardım konusunda etkindir. Genel Kurul 1946′dan itibaren bir teknik yardım programı öngörmüştü. Ekonomik ve Sosyal Konsey 1949′da daha da genişletilmiş bir programın hedeflerini belirlemiştir. Bölgesel ekonomik komisyonlar, araştırma, inceleme ve anlaşma hazırlıkları gibi yollarla uluslararası işbirliği örgütlenmiştir.

Genel Kurul, 10 Aralık 1948′de insan hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul etti. Ekonomik ve Sosyal Konsey ile komisyonları, özellikle de insan Hakları Komisyonu, bu bildirgenin uygulanma koşullarını inceleyerek özel sözleşmeler hazırlar. Biri medeni ve siyasal haklara, diğeri ekonomik, toplumsal ve kültürel haklara ilişkin iki ana sözleşme kabul edilmiştir.

BM uluslararası hukukun oluşturulmasına ve kurallaştırılmasına katkıda bulunmak zorundadır. Seçkin hukukçulardan oluşan Uluslararası Hukuk Komisyonu yasalaştırma taşanlarını inceler ve hazırlar. BM’inin desteğiyle düzenlenen uluslararası konferanslarda bu tasarılar görüşülür ve kabul edilir.

2.2. ULUSLAR ARASI PARA FONU (IMF)

“1945 yılında, ülkeler arasında ekonomik işbirliğini sağlamak, serbest ticareti desteklemek, bu alandaki kısıtlamaları engellemek, döviz kurlarına kararlılık kazandırmak, ve kısa vadeli dış ödemelerdeki zorlukların çözümüne yardımcı olmak amacıyla kurulan Uluslararası Para Fonu’nun (1MF) toplam 173 üyesi vardır.

Son yıllarda Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’nın (IBRD) gündeminde önemli bir yer tutan gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması politikaları çerçevesinde diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte IMF de çaba sarf etmeye devam etmektedir. Bu çerçevede sürdürülen faaliyetler;

- Üye ülkelerde uygun makroekonomik ve yapısal politikalar uygulanmasına yardımcı olacak global ve sürekli bir büyümenin sağlanmasına katkıda bulunmak,

- Üye ülkelerde uygulanan politika reformlarının sonuçlarının yoksul kesimler üzerindeki muhtemel etkilerinin değerlendirilmesi konusunda yardımcı olmak,

Söz konusu programların yoksul kesim üzerinde olumsuz etkiler yapması durumunda reform programlarına sosyal güvenlik ağının dahil edilmesi konusunda yine üye ülkelere yardım etmek,

Ayrıca, Fon’un desteklediği programları uygulasın veya uygulamasın üye ülkelerde etkin bir sosyal güvenlik ağı kurulması konusunda teknik yardım sağlamaktır.

IMF ve Türkiye ilişkileri

Kuruluşundan iki yıl sonra çıkartılan yasa ile 11 Nisan 1947 tarihinde üyesi olduğumuz Uluslararası Para Fon’unda grubumuzda ülkemizin yanısıra, Belçika, Avusturya, Macaristan, Lüksemburg ile Çek ve Slovak Cumhuriyetleri yer almaktadır. Toplam 89.987,6 milyon SDR’ı bulan Fon kotaları içerisinde Türkiye’nin kotası Nisan 1983′deki 8. Genel Kota Artırımı ile 429,1 milyon SDR olmuştur. Ülkemizin oy sayısı 4541, oy gücü ise binde 4.7′dir.

IMF’nin kuruluşundan günümüze dek, Türkiye Fon kaynaklarından 2.674.1 milyon SDR’a tahsis edilmiştir. Bunun 2.575.5 milyon SDR’lik kısmı 1985 yılına kadar IMF ile yapılan on beş Stand-by anlaşması ile sağlanmıştır. Buradan da 2.041.9 milyon SDR tutarında kullanımı gerçekleşmiştir. Son olarak Nisan 1984 tarihinde yapılan toplam 225 milyon SDR’a ulaşan Stand-by anlaşması ile üç taksitte toplam 168.75 milyon SDR kullanılmıştır. Ardından Fon ile bu tür herhangi bir anlaşma yapılmamış, ayrıca IMF’nin diğer kolaylıklarının herhangi birinden de kullanım olmamıştır. Sağlanan kredilerin geri ödemelerinin Mayıs 1990 tarihinde tamamlanmasıyla Fon’a olan yükümlülüklerimiz sona ermiştir.

Türkiye’nin 8. Kota Artışı çerçevesinde IMF nezdindeki 429.1 milyon SDR tutarındaki kotasından programa bağlı olarak kullanabileceği yıllık limit, kotanın % 90-110 ‘u arasında olup kullanılan kolaylığın türüne göre değişmektedir.

Diğer taraftan Haziran 1970′de Fon’un SDR bölümüne de üye olan ülkemizin SDR hesabındaki net kümülatif tahsisatı 112,307 milyon SDR’dir. Hesaptaki SDR tutarı, çeşitli ödemeler nedeniyle yapılan kullanımlar sonucu 1988 yılında 1,348 milyon SDR’ye kadar düşmüş, 1989 yılında 3,792 milyon SDR’ye yükselmiştir. Kümülatif tahsisatımızdan hesapta bulunan miktarın çıkarılması sonucu ortaya çıkan tutar üzerinden Fon’a komisyon ödemesi yapılmaktadır. Komisyon oranları değişken bazda olup, uluslararası para piyasaları eğilimleri dikkate alınarak hazırlanmaktadır. 1994 yılına kadar olan yükümlülüklerimiz yaklaşık 30 milyon SDR’yı bulmakta olup, 1990 yılında alınan kararlar çerçevesinde, kotalarda yapılan % 50 oranındaki artış nedeniyle, yeni SDR tahsisi yapılmasına yönelik karar alınması halinde ülkemize tahsis olunan SDR miktarında da artış meydana gelecektir.

Türkiye’nin son bakaç yıldan beri taahhüt etmiş olduğu ekonomik önlemleri uygulamaya koyamamasından dolayı ülkemiz IMF nezdinde “sözüne güvenilmez” ülkeler arasına girmiştir. Fon yetkilileri, ilişkilerin eski düzeyine gelebilmesinin Türkiye’nin kapsamlı KİT ve vergi reformu kararları alıp, acilen uygulamaya konulmasına bağlı olduğunu belirterek, bu kapsamda ülkemizin IMF ile yeniden bir Stand-by anlaşması uygulamasına gitmesinin uygun olacağını vurgulamışlardır.

2.3. AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

“Avrupa da birlik oluşturma düşüncesi ciddi olarak ancak II. Dünya savaşı içinde ortaya çıkmıştır. Çünkü Avrupa da milli devletler arasındaki çıkar çatışmaları Avrupa da yeni bir yerel savaşın çıkmasına yol açmıştır. 5 Eylül 1944 de Belçika, Hollanda ve Lüksenburg kendi aralarında bir ekonomik birlik kurulması gereğini kabul etmiştir.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.38

Avrupa da bir birlik kurmaya yönelik hareketlerin kökeni, çok eskilere dayanır. Avrupalılar barış içinde bir birlik oluşturmanın çabasına girmişlerdir. Birçok oluşturma düşüncesi kıtada milli devletlerin ortaya çıkması eş zamanlıdır. 17. yy da Kont, Avrupa birleşik devletler fikrini ortaya atmış ve bu fikri zamanla diğer düşünürler tarafından benimsenmiştir.

18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda ve Lüksenburg arasında imzalanan Oucky sözleşmesi ile oluşturulan Bnalüks Avrupa da gerçekleştirilen ilk ekonomik birleşmedir. Bu sözleşmenin amacı üç ülke arasında bir gümrük birliği oluşturmaktır. 18 Nisan 1951 tarihinde Paris’te Avrupa kömür ve çelik topluluğu kuran Paris anlaşması imzalanmıştır. AKÇT’ye üye olan 6 ülke, Avrupa Savunma Topluluğu ant. 17 Mayıs 1952 tarihinde imzalamışlardır. 90.08.1954 tarihinde savunma amaçlı Batı Avrupa Birliği (BAB) kurulmuştur. Venedik’te yapılan görüşmelerden sonra 25 Mart 1987 yılında imzalanan antlaşmalarla Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur.

Daha sonraki yıllarda birlik genişlemeye başlamıştır. İlk olarak 1973 yılında İngiltere, İrlanda, Danimarka, ikinci olarak 1981 yılında Yunanistan üçüncü olarak ta İspanya ve Portekiz birliğe alınarak genişleme yoluna gidilmiştir. 1993 yılında Avusturya İsveç ve Finlandiya katılmıştır.

Avrupa Birliğinin Kuruluş Amaçları:

üye ülkeler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrüklerin ve bütün eş etkili tedbirlerin kaldırılması.

Birlik dışındaki ülkelere karşı ortak politikalar belirlemek.

Ülkeler arasında serbest dolaşımı sağlamak.

Tarım sektöründe, ulaşım alanlarında ortak politikalar geliştirmek.

Haksız rekabeti birlik içerisinde önlemek.

Ekonomik politikalardaki meydana gelen aksaklıkları gidermeye yönelik politikalar geliştirmek.

Milli mevzuatları ortak kararlarla belirtmek.

Göründüğü gibi tamamen ekonomik, sosyal kültürel ve siyasal birlik amacı güdülmüştür.

2.4. DÜNYA BANKASI (DB)

“1944 yılındaki Bretton Woods Konferansının ardından 1945 yılında 44 üyenin katılımıyla kurulan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası 25 Haziran 1946 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Dünya Bankası Grubu, Uluslararası Kalkınma Örgütü, Uluslararası Finans Kurumu Grubu ve Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı’ndan oluşmaktadır.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.59

Birçok ülkenin yeniden yapılarına ve kalkınma gereksinimleri için yeterli dövize ve bu fonları ticari bankalardan borçlanarak karşılayabilecek kredibiliteye sahip olmadıkları düşüncesinden hareket edilmiştir. Bu boşluğun çok taraflı resmi bir kuruluş statüsündeki Dünya Bankası tarafından doldurulabileceği düşünülmüştür. Bankanın uluslararası sermaye piyasalarından borçlanarak üyelerine ticari bankalardan çok daha ucuza kredi sağlama görevi verilmiştir.

Bankanın amacı gelişme yolundaki ülkelerde yoksulluğun azaltılması ve ekonomik kalkınmanın hızlanmasıdır. Banka yılda 200′den fazla proje onaylamaktadır. Projeyi tanımlama, hazırlık safhası, fiyat tahmini, görüşmeler ve Kurula sunuş, uygulama ve denetleme, değerlendirme olmak üzere altı basamaktan oluşmaktadır. Kredilerin çoğu yatırım projelerinde kullanılmaktadır. Bu projeler, yol, enerji santrali, okul, su ve kanalizasyon yapımı yanında öğretmen yetiştirme, sağlıklı beslenme programları, tarımsal üretim hizmetleri, telekomünikasyon ağlarının yaygınlaştırılmasını ve sanayi modernizasyonunu kapsamaktadır. Bir kısım kredilerle ülke ekonomilerini daha istikrarlı, etkin hale getirecek ve piyasa ekonomisine geçişi sağlayacak yapısal değişiklikler finanse edilmektedir. Dünya Bankası aynı zamanda ülkelere belli sektörlerin etkinliğini artırmak üzere ve ulusal kalkınma hedeflerine uygun teknik yardım ve danışmanlık hizmeti sağlamaktadır.

Günümüzde Banka, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler ile Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Avrupa’daki gelişme yolundaki ülkelere kredi vermektedir. Banka’ya üye olabilmenin önkoşulu IMF üyeliğidir. Banka’nın ve IMF’in üye sayısı 173′dür. Kredilere uygulanan faiz oranı altı ayda bir değiştirilmektedir. Kredi faiz oranları Banka’nın kendi borçlanma maliyeti yüzde 0,5′lik ücreti içermektedir. Bu ücret 1992 mali yılında yüzde 0,25′e, 1993 mali yılında ise yüzde 0,15′e düşürülmüştür. Krediler genellikle beş yıllık ödemesiz dönem olmak üzere 15-20 yıl vadelidir. Dünya Bankası 1992 yılında (mali yıl) 43 ülkede 15,2 milyar ABD dolarına ulaşan 112 adet yeniden yapılanma proje ve programını onaylamıştır. Bankanın verdiği krediler için gerekli fonların büyük bir bölümü uluslararası piyasalara tahvil ihracı yoluyla sağlanmaktadır. Ayrıca üye ülkelerin katkıları da söz konusudur.

Krediler; - Tek bir yatırım projesini,

- Ekonominin tüm sektörlerini teşvik edecek yatırımları,

- Yeni sanayileşen veya gelişen bir ülkenin ekonomisindeki yeniden yapılanma tedbirlerini finanse etmek için verilmektedir.

Her üye bankanın sermayesinden pay alabilmektedir. Hisse karşılıkları, altın veya ABD doları ve üyelerin kendi para birimleri üzerinden ödenmektedir. Merkezi Washington D.C.’de (ABD) bulunan Dünya Bankası’nın dünya genelinde 60 bürosu bulunmaktadır.

Banka; Başkan, Başkanlar Kurulu, Yönetim Komitesinden oluşmaktadır. Başkan, Yönetim Komitesi tarafından seçilmektedir. Her üyenin bir başkan ve vekilince temsil edildiği Başkanlar Kurulu ‘nun temel görev ve yetkileri; üye alımına veya ihracına karar vermek, sermaye artırımına gitmek ve esas anlaşma üzerinde değişiklik yapmaktır. 22 kişiden oluşan Yönetim Komitesinin görevleri ise, bankanın genel faaliyetlerini yürütmek, Başkanlar Kurulu’nun talimatları çerçevesinde krediler, garantiler, hisse senedi yatırımları yapmak, bankaca alınacak kredilere ve yapılacak teknik yardımlara karar vermektir.

2.5. PETROL İHRAÇ EDEN ÜLKELER TEŞKİLATI (OPEC)

“1960 yılında üyelerin petrol politikalarını birleştirmek ve koordine etmek ve bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla kurulmuştur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./102 petrol.htm

14 eylül 1960 Venezuela’nın teklifi ile kurulmuştur. Genel amaç olarak dünya genel fiyatlarını yükseltmek özel petrol şirketlerinden daha fazla gelir toplamak olarak da ifade edilebilir.

Daha farklı enerji kaynaklarının bulunmasından sonra OPEC’e olan bağlılık azalmaya başlamıştır. Bu kaynaklar kömür ve nükleer enerjinin ortaya çıkmasıdır. Bu da OPEC’in etkisinin azalmasına neden olmuştur. OPEC üyeleri Cezayir, Gabon, Endonezya, İran, İslam Cumhuriyeti, Irak, Kuveyt, Libya, Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela’dır.

Sunulan rapor ve önerilen yönetim kurulu tarafından sunulur ve kongre bu rapor ve öneriler üzerine karar verir. Yılda iki kez toplanır ve üye ülkelerin yöneticileri yani birlik içindeki yeri kongre tarafından belirlenir. Seçilen yönetici alınan kararları yerine getirmeye çalışır.

İtiyatlar düzeyindeki uluslar arası petrol piyasalarında istikrarı geliştirmek üzere teşkilata yardımcı olan sekreterya vardır. Bu bölüm içinde de ihtisaslaşmış olan Ekonomik Komisyon vardır.

2.6. DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (WTO)

“Dünya ticaret örgütü çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükümetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçevede ortaya koymaktır ve bu toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./61 diyot.htm

GATT’nın devamında yapılan bir nevi GATT’ı tamamlayıcı bir örgüttür. WTO uygulandığı ticari faaliyet ve ticaret politikası açısından GATT’dan daha geniş bir rolü vardır.

WTO’nun üstlendiği esas amaç üye ülkeler arasında çıkacak olan anlaşmazlıkları özellikle ticari anlaşmazlıklar ve mülki politikaların örgüt yapısından farklı olup olmadığını denetleyen ve diğer birleşimler (uluslar arası) ortaklığa gitmektir.

WTO’nun 111 üyesi vardır. En yetkili birimi WTO’ya üye ülke temsilciliklerinden oluşan iki yılda en az bir kere toplanan ve çok taraflı ticaret görüşmeleri ile ilgili sorunlarda karar vermekte yetkili olan bakanlar konferansıdır. Günlük işleri yürütmek üzere birçok alt birim vardır. Bu birimlerden en önemlisi bakanlar kuruluna rapor vermekle sorumlu olan Genel Konsey’dir. Genel Konsey haklarını kendi içinde varolan 3 ana organa yüklemiştir. Mal Ticaret Konseyi, Hizmet Ticareti Konseyi, Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Konseyi’dir.

WTO’nun karar alırken kullandığı yöntem oylama yöntemi değildir. WTO’nun karar alma yöntemi Fikir Birliği yöntemidir. Bu yöntemle bir sonuç alınamadığında daha sonra her üye ülke bir oy kullanır. Sonuç olarak da karar oy çokluğu ile alınmaktadır. Alınan kararlar taraf olan üye ülkelerin tamamını kapsar. Taahhütler de üyelerin tamamını bağlamaktadır.

WTO kalkınmakta olan ülkelerin üyeliklerini yardım eder. Adı geçen ülkelerin ihtiyaç ve problemlerine büyük önem vermektedir.

WTO ayrıca ticaret ve çevre konularını da birbirine bağlamaktadır. Çok taraflı çevre anlaşmaları, sürdürülebilir büyüme, çevre ve piyasalarına giriş, özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan ihracatın geliştirilmesi, yurt içinde ticareti yasaklanan malların ticareti, ambalaj, etiket ve diğer dönüşümlü malzemelerin ticaretle ilgili mevzuatlarda birbirine uyumlu olması da sağlanmaktadır.

3. DÜNYA ÜLKERİNİN SOSYAL VE EKONOMİK DURUMLARI

3.1. ABD

Ülke bugün dünyanın insan hayatına en elverişli, tarım ve yer altı kaynaklar bakımından en zengin bölgesinde yer almıştır. Bu nedenle, 20. yüzyılın “Süper Gücü” olmuştur. Gerçekten ülkenin gelir kaynaklarını saymakla bitmez.

Kuzey Amerika’nın orta bölümünde yer alan bir devlettir. Yüzölçümü 9.529.063 km2’dir. Nüfusu 1990’da 252 milyon iken, 1995’te 263,8 milyona ulaşır. Başkenti Washington, D.C (640.000)’ dur. Dünyanın büyük şehirlerinden New York (7.4 milyon), Los Angeles (3.5 milyon), Chicago (3 milyon), Houston (1.8 milyon), ABD’de yer alırlar.

Amerika Birleşik Devletleri, 50 eyaletin ve 1 federal bölgenin birleşmesinden oluşmuştur. Ülkenin tarihi pek eski değildir. 1776’da Atlantik kıyısındaki 13 eyaletin birleşmesiyle doğmuştur.

Ülkede; Göller yöresi, demir, Appalachlar kömür, Teksas petrol kuşağını oluştururlar.tarım bakımından Merkezi Ovalar Mısır, Güney kıyı ovaları pamuk, güneydoğu kıyıları tütün kuşaklarını meydana getirirler. 100 batı Boylamının batısında kalan Preriler bölgesi ise, Ranch hayvancılığı bölgesidir. Doğu ve Batı kıyılarındaki vadiler ise, birer sebze deposu gibidirler. Tüm bu zenginlikler, ülkenin hızlı kalkınmasında önemli rol oynamıştır. ABD tüm bu üstünlüklerine paralel olarak, dünya ticaretinin büyük bir bölümünü de elinde tutar. Ticari ilişkisi olmayan bir ülke yok gibidir.

3.2. JAPONYA

“Japonya’nın %75′i dağlıktır. Ekilebilen alanlar %15′i ancak bulur. Ancak tarım modern bir şekilde yapılır. Maden kaynakları ve tarım imkanları kısıtlı olmasına rağmen, Japonya dünyanın sanayileşmiş yedi ülkesinden birisidir. Sanayi için gerekli olan hammaddeyi ithalat yoluyla karşılar, örneğin taşkömürünü Avustralya’dan alır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.35

Ülkenin Yüzölçümü 377.835 km2 kadar olup, nüfusu (1995) 125 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu 2010′da 129,3 ü milyona, 2020′de 126,1 milyona ulaşacaktır. Japonya, Asya’nın doğusunda adalar ülkesidir. Honşu, Hokkaido, Kiyuşiyu ve Şikoku gibi dört büyük adanın yanında çok sayıda irili-ufaklı adalardan oluşmuştur. Nüfus yoğunluğu km2’ye 327 kişi düşer. Başkent Tokyo 8,2 milyon nüfuslu dev bir şehirdir.

Çağımıza adını veren elektronik ve bilgisayar konusunda öncülük yapan Japonya, örf ve adetlerinden ödün vermeden sanayileşen tek ülkedir. Bunda da, çalışkan ve tarihi değerlerine bağlı Japon halkının katkısı büyüktür.

3.3. ALMANYA

“Başkenti Berlin, yüzölçümü 357.050 km2’dir. Nüfusu 81.2 milyondur, konuşulan dil Almanca’dır. GSMH 2414,0 milyar dolar, kişi başına GSMH 29729 dolardır.”

Hhtp://www.Foreigntrade.gov./dunya/profil/almanya.htm

Genel ihracatı 512 milyar dolardır. Bunun içerisinde en büyük paya sahip olan mallar makineler, motorlu taşıtlar, kimyasallar, gıda ürünleri, tekstil ve giyimdir. Genel ithalatı 448 milyar dolardır. Kaleme ait bu ürünler, makineler, kimyasallar, motorlu taşıtlar, gıda ürünleri, tekstil ve giyim oluşturur. İhracatındaki başlıca ülkeler Fransa, İngiltere, ABD, İtalya, Hollanda’dır.

3.4. ÇİN HALK CUMHURİYETİ

“Çin halkının %70′i tarımla uğraşır. Ancak topraklarının %10′u üzerinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri, pirinç, soya fasulyesi, çay, darı ve ham ipektir. Bu ürünlerin üretiminde dünya birincisidir. Ayrıca buğday, pamuk üretimi de fazladır. Nüfusun çok fazla olmasından tahıl ürünleri üretimi yetersiz kalır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.34

Asya’nın doğusunda, Muson Asyası’nda yer alan ve dünyanın en kalabalık bir ülkesidir. Yüzölçümü 9.572.900 km2’dir. Nüfusu (1995); 1,2 milyarı bulmaktadır. Bu da, dünya nüfusunun 1/5′i demektir. Yani dünyada yaşayan her beş insandan biri Çinlidir. Nüfus yoğunluğu km2 ye 118 kişi düşer. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,3 milyara, 2020′de 1,4 milyara ulaşacaktır. Başkenti, Pekin (6,8 milyon)’dir. Çin’de nüfusu milyonu aşan şehir sayısı 20′yi aşar. En büyük şehri Şanghay 7,3 milyon nüfusludur. Toplam nüfusun %93′ünü Çinliler oluşturur.

Çin pamuklu ve ipekli dokumacılıkta çok ileridir. Sanayi alanında, dünyanın sayılı ülkeleri içine giren Çin, makine, taşıt, gemi ve uçak yapım alanlarında büyük ilerlemeler kat etmiştir. İthalatını; Hong Kong, Japonya, ABD, Almanya ve Kanada, ihracatını ise; Hong Kong, Japonya, ABD, Singapur ve Sovyet Rusya ile yapmaktadır.

3.5. RUSYA

“Sanayi kuruluşlarında birbirini destekleyen fabrikaların heri birinin ayrı Cumhuriyette kurulmuş olması, 1991 yılından sonra Rus sanayisini çökertme noktasına getirmiştir. Ancak bu zorluklar, yıl geçtikçe giderilmektedir. Kimya ve otomotiv sanayi , oldukça ileri düzeydedir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.33

Rusya’nın topraklarının yarısı Avrupa’da, yarısı Asya’dadır. Asya’daki topraklarına Sibirya adı verilir. Rusya Federasyonunun toplam yüzölçümü 17.075.400 km2’dir. Eski Sovyetler Birliğinin %76’sına tekabül eder. Rusya bu yüzölçümüyle, ABD’nin iki katı büyüklüğündedir. Aynı zamanda dünya karalarının yaklaşık %12’sini oluşturur.

Yüzölçümü itibariyle dünyanın en büyük ülkesi olan Rusya topraklarının %40′ı kutup bölgesinde yer almakta olup, donmuş toprakları teşkil eder. Rusya’nın güneybatısında ılıman kara, orta bölümünde sert kara ve kuzey bölümünde ise kutup iklimi görülür. Dolayısıyla ülke topraklarının büyük bir bölümünde, insan yaşamım güçleştiren iklim şartları hüküm sürmektedir.

Doğal şartların elverişsizliği, ülke nüfusunu olumsuz yönde etkilemiştir. Ülkenin nüfusu, 1995′de 149,9 milyondur. 2010′da 155,9 milyona, 2020′de 159,2 milyona ulaşacaktır. Buna göre, 1995′de, matematiksel nüfus yoğunluğu kilometre kareye 9 kişi ancak düşer. Nüfus itibariyle, Eski Sovyetlerin %51′üıi oluşturan Rusya’da , nüfusun %74′ü şehirlerde, %26’sı kırsal yerleşmelerde yaşar. Toplam nüfusun %82’sini Ruslar oluşturur. Geri kalan nüfus ise Tatarlar (%4), Ukraynalılar (%3), Beyaz Ruslar (%1), Almanlar, Yahudiler, Ermeniler, Kazaklar gibi uluslardan meydana gelir. Başkent Moskova, 9 milyon nüfuslu metropoliten bir şehirdir.

Resmi dili Rusça, dini Ortodoks Hıristiyan’dır. Rusya Federasyonu içinde; 10 Otonom Cumhuriyet, 5 Otonom Bölge ve 10 ulusal bölge vardır. Federasyon içinde yaşayan milletlerin sayışı 100′ü aşar.

Ülkede bugün, 12.000 devlet çiftliği, 12.200 kolektif çiftlik ve 10.000′den fazla tarımsal işletme vardır. Ülke tarımına katkıda bulunmak üzere 100′den fazla Tarım Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Tarım sektöründe çalışan insan sayısı, toplam nüfusun %10′ nunu (15 milyon) teşkil eder. Rusya’nın en önemli tarım ürünleri; Buğday, patates, şeker pancarı ve çeşitli sebzelerdir. Ülkenin yıllık 100-120 milyon ton hububat (Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf) üretimi vardır ki, bu da eski Sovyet üretiminin yaklaşık %52’si kadardır. Yine Eski Sovyet yün üretiminin %47’si, şeker pancarının %25′i, sebzelerin %43′ünü Rusya vermektedir.

Dünya ölçeğinde Rusya Ormancılık ve balıkçılık bakımından da önemli bir yeri vardır. Dünya kereste rezervinin % 25′ine Rusya sahiptir. En Önemli kereste kaynakları, Sibirya’daki Tayga ormanlarıdır. Dünya okyanuslarında, Rus balıkçılık filoları, Norveç, Japonya, ABD’den sonra artık kendini hissettirmektedir.

Dünya enerji kaynaklarının %66’sını elinde bulunduran Sibirya bölgesindeki, kömür, petrol, doğal gaz; dünya rezervlerinin %50’sinden fazlasını oluşturur. Bilinen altın yataklarının %20’si Rusya’dadır.

Rusya’nın ihraç ürünlerinin %98′i sanayi mallarıdır. Bunların basında petrol ve petro-kimya, makine yapımı ve metal sanayi ürünleri baş sırayı alır. İthalatında yine sanayi ürünleri %96’sını tutar. Makine ve metal işleri ile inşaat malzemeleri ithalatı önemlidir. Yıllık (1990) ihracatı 107 milyar, ithalatı 143 milyar rubleye yakın gerçekleşmiştir. İhracatının %30′unu, ithalatının ise %53′ünü dış dünya ülkeleriyle yapmıştır. Geri kalan ihracatın %70′i, ithalatın %47’si, Eski Sovyetleri teşkil eden bağımsız ülkeler ile yapmıştır. İşte bu nedenledir ki, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri, özellikle Orta Asya ve Kafkas ülkeleri Rusya Federasyonu için hayati bir önem taşımaktadır.

3.6. HİNDİSTAN

Güney Asya’da Hint yarımadasını kapsar. Hindistan’ın yüzölçümü 3.166.414 km2′dir. Nüfusu (1995) 936 milyonu aşar. Gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,1 milyara, 2020′de 1,3 milyara ulaşacaktır. Başkent, Yeni Delhi (4.8 milyon, banliyoları ile birlikte 8,1 mi!yon)’dir. 15 ayrı eyalet vardır. Nüfus yoğunluğu km2’ye 270 kişi düşer. Ancak Ganj vadisinde yoğunluk hayli artar.

3.7. GÜNEY DOĞU ASYA ÜLKELERİ BİRLİĞİ (ASEAN)

“Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği 8 Ağustos 1967’de Bankok’da, 5 üyenin (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland) Bankok deklerasyonunu imzalamasıyla kurulmuştur. 8 Ocak 1984’te Brunci Darussallam altıncı üye olarak birliğe katılmıştır.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./87 diyot.htm

Amaçları yedi tanedir.

Üye ülkelerin ekonomik büyümelerini hızlandırmak ve sosyal – kültürel gelişimini sağlamak,

Bölgesel barışı korumak,

Üye ülkeler arasında ekonomik, kültürel ve teknolojik yardımlaşma konusunda çalışma yapmak,

Teknik konulardaki araştırma olanaklarına yardımcı olmak,

Bölge ile ilgili çalışmaları desteklemek,

Üye ülkelerin iletişimini, standardını, ticaretini, uluslar arası mal ticareti arttırmak ve tarımda etkin kullanımda çalışmalar yapmak ,

Diğer birliklerle yakın ilişkiler kurmak ve bu ilişkilerden ASEAN için fayda sağlamak.

ASEAN ülkeler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları barışçı bir yoldan sürdürülmesine gayret etmektedir. Üye ülkeler kendi içlerinde bu amaçları geliştirmek için sıkı ilişkiler içindedir. Üye ülkeler kendileri ve bölgeleri için yeni ekonomik anlaşmalara kendi içlerinde hazırlanmaktadır.

ASEAN’ın en büyük karar verici organı ASEAN devlet başkanları toplantısıdır. Uyumu sağlayan ise ülkelerin dış işleri bakanlarının yaptığı ASEAN bakanlar toplantısı sağlamaktadır.

Bakan statüsünde olan genel sekreterlik aktiviteleri başlatmak ve koordine etmekle görevlidir.

Üst düzey politik görevliler yaptıkları değerlendirmeden sonra bunları bir rapor halinde bakanlar toplantısına verirler.

3.7.1. TAYLAND

“Tayland ekonomisi özel sektör ağırlıklı serbest piyasa sistemine dayanır. Dünyanın her köşesinden yatırıma açık olan bu ülkede hükümet ülke ekonomisine yarar sağlayacak projelere güçlü teşvikler sağlar.”

İstanbul Ticaret Odası Tayland Ülke Etüdü sf.1

Tayland’da üç farklı mevsimle belirlenen muson iklimi vardır. Tay dili resmi dilidir. Nüfusun %25’i 0-14 yaşında,%69’u 15 – 64 yaşında, %6’sı ise 65 ve üstü yaşlardadır. Okuma oranı Tayland halkının %93’ü okuma yazma bilmektedir. Yönetim şekli anayasal monarşidir. Ordunun yönetim üzerindeki etkisi büyük olmakla birlikte sınırlı bir demokrasi hakimdir.

Yönetim başında bulunan krallık adıyla yer almaktadır. Yönetimde etkinliği seçimle parlementoda yer alan hükümet oluşturur.

Tarım, sanayi, metalurji, ticaret ve turizm sektörlerinin bir mozayiğidir. Tekstil, çimento, demir – çelik ürünleri, cam, elektronik aletler, kontrplak ve kaplama, lastikler, bisikletler, mücevherat, ayrıca motorlu araçlar, makineden buzdolabı ve havalandırma aletlerinde bir çok fabrika kurulmuştur. Balıkçılık, hayvancılık yapılmaktadır. Bütün bu saydığımız faaliyetlerde ve üretimlerde Tayland gelişen bir trend yakalamıştır. Bu gelişim kendini ulaşımda da göstermiştir. Öyle ki Tayland’da bir çok hava alanı olup 5 tanesi de uluslararasıdır. Ticari limanları gayet iyi durumdadır. Hizmetlerin verilmesinde çok önemli yeri teşkil etmektedir.

Tayland ekonomisi ihracat artışı ile ekonomik büyüme de artış birlikte artmıştır. Yer aldığı en büyük pazarı ABD, Singapur’dur.

İthalatının büyük bir bölümünü de ABD ve Singapur oluşturmaktadır. İthal ettiği malların başında sanayi makineleri, elektrikli makine, ham petrol, demir – çelik, uçak gemileri ve donanımları oluşturmaktadır.

Yüzde olarak incelediğimizde ihracatı 43,8 milyar dolar, ithalatı da 48,1 milyar dolardır.

3.7.2. MALEZYA

“Malezya, Güney Doğu Asya’da yarımada ve adalar üzerinde kurulmuş bir devlettir. Toplam yüzölçümü 330442 km2’dir. Bunun 684 km2’sini iç sular kaplamaktadır. Ülkenin kara yüzölçümü ise 329758 km2’dir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf. 42

Malezya’nın ekonomik yapısı tarım, ormancılık ve madenler oluşturur. Ülke toplam ihracatının %9.5’ini kauçuk, %8.2’sini palmiye yağı, %7.2’sini orman ürünleri oluşturur. Dünya kauçuk üretiminin yaklaşık %60’ını karşılar. Ülke ihracatının %11’den fazlasının ham petrol satışı oluşturur. Japonya, ABD, Singapur, İngiltere, Tayvan, Avustralya ile ticaret yapar. Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliğinin üyesidir.

3.7.3. FİLİPİNLER

“Başkenti Manila, yüzölçümü 300 km2, nüfusu 68,6 milyon, konuşulan dil İngilizce, İspanyolca, togalog, GSYİH 68,9 milyar dolar, kişi başına GSYİH (1995) 1,001 dolar, enflasyon oranı (1995) %8, para birimi Pezo.”

http://www.Foraigntrade.gov,tr.//dünya/profil/filipinler.htm

Filipinlerin genel dış ticaretinde ihracat toplamı 16,8 milyar dolardır. Genel olarak bu ihracatı elektrikli ve elektronik teçhizat, giyim eşyası, hindistan ceviz yağı, bakır ve balık oluşturmaktadır.

İthalatın genel toplamı ise 25,6 milyar dolardır. Bunu ithalatı da yarı üretilmiş mamuller, elektrikli teçhizat parçası, çeşitli makineler ve teller oluşturmaktadır.

İhracatında yer alan ülkeler, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Hong Kay, Almanya, Singapur, G.Kore, S.Arabistan’la yapmaktadır.

Türkiye ile ihracat payı % 0,05, ithalatı % 0,1’dir.

3.7.4. ENDONEZYA

“Endonezya’nın nüfusu 1995′de 203.583.886 kişiye ulaşmıştır. Endonezya’nın doğal yapısı ülkenin dil ve etnik yapısına büyük etki etmiştir. Özellikle ülkenin çok sayıda adalardan oluşması, tarih boyunca birbirinden bağımsız kabilelerin yaşamasına yol açmıştır. Ülkede, 300 kadar etnik grup bulunmakta ve 365 kadar farklı lehçelerde dil konuşulmaktadır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.41

Endonezya; Güneydoğu Asya’da adalar devletidir. Ülkenin resmi adı; Endonezya Cumhuriyeti (Republic indonesia). Sumatra, Java, Borneo, Selebes, Lumbok, Sumbawa, Sumba, Flores, Timor gibi adalar üzerinde çok geniş bir adalar kitlesini içine alır.

Yüzölçümü 1.948.732 km2′dir. Yüzölçümü büyüklüğüne göre, dünya ülkeleri arasında 16. sırayı alır. Nüfusu (1995), 203,5 milyonu aşar. Bu nüfusu ile, Endonezya; İslam Dünyası’nın en büyük ülkesidir. Dünya ülkeleri arasında da, Çin, Hindistan ve A.B.D’ den sonra 4. sırada yer almaktadır. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 250, 2020′de 276,4 milyona ulaşacaktır. Başkent Cakarta (7,8 milyon)’dır. Çok sayıda etnik grubun birleşmesinden oluşan bir İslam ülkesidir. Resmi dini; İslam, Resmi dili; Bahasa Endonezya, Para birimi; Endonezya Rupiahı.

Endonezya; Güneydoğu Asya’da dünyanın en büyük kırık hattı boyunca uzanan irili ufaklı 17.508 adet adadan oluşmaktadır. Bu adaların yaklaşık 6.000′inde insanlar yaşamakta. Geri kalan 11.500′ü aşkın ada, insan yerleşmesinden yoksun bulunmakta. Yerleşmelerin yoğun olduğu başlıca adalar; Java, Sumatra, Bali, Kalimantan, İrian Java’dır.

Endonezya, enlem olarak yaklaşık 7 derece kuzey ve 10 derece güney enlemleri arasında yer alıyor. Enlem itibariyle Ekvatoral bölgede yer alması ve konum itibariyle okyanus içinde yer alan adalar devleti olması sebebiyle, Endonezya; dünyanın en sıcak ve en nemli ülkesidir. Sıcaklık yıl boyunca 25 derece dolayında seyreder. Çoğu adalar, 2.000 mm.den fazla yağış alır. Yağışlar, hemen hemen yıl boyunca her gün öğleden sonra yağar. Fazla değişmeyen sıcaklıklar, her gün öğleden sonra yağan şiddetli yağmurlar, aşırı nem gibi iklim şartları; gür bir ekvatoral yağmur ormanlarının oluşmasına neden olmuş. Ancak tüm bu şartlar, insan bayatı için olumsuz şartlar taşıyor. Buna rağmen, gerek pirinç tarımının getirdiği avantajlar ve gerekse diğer ekonomik zenginlikler, bu adalar üzerinde çok fazla miktarda insanın yaşamasına imkan hazırlamıştır.

Dilde görülen çeşitlilik, dini yapıda pek fazla görülmez, 1993 yılı belirlemelerine göre, ülkede; toplam yaklaşık 164,1 milyon Müslüman vardı. Ayrıca 11,3 milyon Protestan, 6,7 milyon Katolik, 3,4 milyon Hindu ve 1,9 milyon kadar da Buda dinine mensup insanlar bulunmaktaydı. Ülke nüfusunun % 87′i Müslüman olmasına rağmen, Endonezya anayasasına göre resmi din beş tanedir (islam, Protestan, Katolik, Hinduizm ve Budizm). Hıristiyanlar yoğun olarak, doğuda Timor adasında yaşıyorlar. Başta Portekizliler olmak üzere, Avrupa Ülkeleri, Timor adasındaki Hıristiyanlari Endonezya’dan ayrılmağı için sürekli kışkırtıyorlar. Bu sebeple, zaman zaman Timor adasında ayaklanmalar ve çatışmalar yaşanıyor.

Endonezya’nın başkenti Cakarta’dır. Cakarta’nın 1994 yılında 11.017.000 kişi olarak tespit edilmiş ve bu nüfusu ile dünyanın en büyük şehirleri arasında 11.sıradadır.

Endonezya’nın gelir kaynakları tarım ve madenlerdir. Kauçuk üretiminde dünyada ikincidir. Şekerkamışı, çay, tütün, kınakına, Hindistan cevizi başlıca ihraç ürünleridir. Pirinç ve mısır ihtiyacı karşılar. Orman bakımından çok zengin olan Endonezya’da, hayvancılık az gelişmiştir. En çok beslenen hayvan mandadır. Manda aynı zamanda pirinç tarımında güç olarak kullanılır. Adalar ülkesi olduğundan balıkçılık çok önemlidir.

Petrol ve kalay bakımından çok zengindir. Ayrıca altın, gümüş, manganez, boksit ve kömür de vardır. Sanayi gelişmektedir. Özellikle petro-kimya, otomotiv, dokuma, çimento, kauçuk gibi sanayi kolları mevcuttur. Sanayi tesislerinin bir kısmı, yabancı sermaye ile kurulmuştur. Yıl geçtikçe turizm yatırımları ve gelirleri artmaktadır.

Endonezya’nın milli gelirinin hızla arttığı gözlenir, şüphesiz bunda ülkeye hızlı bir şekilde ve fazla oranda yabancı sermaye akışının rolü büyüktür. İthalatında Japonya (%22) , A.B.D(% 14), Almanya (% 8) , Hong Kong, Tayvan, Güney Kore, ihracatında ise Japonya (% 32), A.B.D (% 13), Singapur (%9), Hong Kong, Tayvan, Güney Kore gibi ülkeler söz sahibidir. Endonezya genelde makine, taşıt, kimyasal ürünler, ham maddeler ve mineral yağlar alırken, ham petrol, doğal gaz, giyim, kauçuk ve kereste ürünleri satar. Endonezya ile Türkiye arasındaki ticari ilişkiler oldukça zayıftır. Ancak 1990′lı yıllardan sonra nispeten gelişme görülmektedir.

3.7.5 GÜNEY KORE

“Ülke, daha ziyade sanayi sektöründe üretmiş olduğu mamul maddeleri satar ve karşılığında ham petrol, makine ve gıda ürünleri alır. Daha ziyade A.B.D, Japonya, Almanya, Avustralya, Kanada, Suudi Arabistan, Hong Kong gibi ülkeler ile ticaret yapar.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.47

Asya kıtasının doğusunda, Kore yarımadasının güneyinde yer alır. Kuzeyinde Kuzey Kore, doğusunda Japon denizi, güneyinde Sarı deniz, batısında Kore körfezi vardır. Toplam yüzölçümü 99.274 km2’dir ve eski Kore topraklarının % 45′ini teşkil eder.

Güney Kore toprakları, doğal coğrafya bakımından Kuzey Kore’ye benzer. Ancak sıcaklıklar biraz daha artar.

Ülkenin nüfusu 1995′de 45.5 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 51.6 milyona, 2020′de 54 milyona ulaşacaktır. Başkenti Seul’dur.

Sanayinin gelişmesiyle birlikte, tarım ve hayvancılık giderek önemini yitirmektedir. Yine de iç tüketime yönelik pirinç ekimi önemlidir. Domuz ve sığır besiciliği yapılmaktadır, ipek böcekçiliği ve balıkçılık, gelir getiren sektörlerdir. Madencilik bakımından, Kuzey Kore’ye nazaran fakir sayılır. Grafit, kaolin, talk ve tungsten rezervleri önemlidir. Sanayi çok gelişmiştir. Elektrikli aletler, metal, tekstil, gıda, plastik ve motorlu araçlar, kağıt, kimyevi maddeler ve gemi yapımı giderek gelişmektedir.

3.8. ORTA ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ

3.8.1. AZERBAYCAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkede metal madenleri arasında, alünit, bakır, demir, kobalt, krom, çinko, kurşun madenleri önemli yer tutar. Özellikle Küçük Kafkaslar bölgesi, önemli metal madenleri yataklarına sahiptir. Sahip olduğu zengin madenlerden dolayı, Küçük Kafkaslar bölgesine, “Azerbaycan Uralı” adı verilir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.236

Azerbaycan, Asya Kıtasının batısında, Kafkas Dağları’nın güneydoğu kesiminin güney yamaçları önünde yer alır. Kuzeyinde Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan, güneyinde İran Azerbaycanı vardır. Doğu sınırını tamamıyla Hazar Denizi oluşturur. Azerbaycan’a bağlı Nahcıvan Özerk Bölgesi ise, batıda Türkiye ile sınırlıdır.

Azerbaycan toprakları içinde, Dağlık Karabağ Bölgesi vardır. 188.000 kadar kişinin yaşadığı bu bölgede, nüfusun etnik yapısı Ermeni ağırlıklıdır. Bu nedenle, bu bölgenin Ermenistan’a bağlanma talepleri vardır. Oysa Karabağ bölgesi, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde; bölgenin dağlık ve ayrı bir iklime sahip olmasından olsa gerek, “Küçük Azerbaycan” denilmektedir. Öte yandan yaklaşık 295.000 kişinin yaşadığı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti’nde ise tamamıyla Azeriler yaşar. Ancak bu cumhuriyetin Azerbaycan ile kara bağlantısı yoktur. İşte bu karmaşık yapı, Ermenistan-Azerbaycan çatışmasını doğurmuştur. Azerbaycan’ın yüzölçümü 86.600 km2 ’dir. Nahçıvan’ın 5.500 km2, Dağlık Karabağ’ın ise 4.400 km2. kadardır.

Ülkenin güney batısında yükselti azdır. Bu kısım Şah dağ, Murat dağı ve Zangezur dağları ile Karabağ platosundan oluşur, Güneyde, Taliş dağları (Kuyum Yurkvay tepesi, 2477m.) uzanır. Kuzeybatı-güneydoğu istikametinde 100 km. Uzanan bu dağlar üzerinde, sürekli akarsular yanında, çok sayıda kuru vadiler de yer almaktadır.

Dağlık sahalar arasında Kura ve Aras nehirlerinin suladığı, geniş ovalık alanlar vardır. Kura-Aras ovaları; dağeteği düzlükleri, ova düzlükleri ve kıyı ovaları olarak üç ayrı morfolojik üniteye ayrılır. Dağeteği düzlükleri içinde; Gence, Karabağ-Mil ve Cebrayil düzlükleri önemlidir. Ova düzlükleri arasında ise; Şirvan, Karabağ-Mil, Güney Mugan, Mil-Mugan-Şirvan ovaları, Akarsuların getirdiği alüvyal depolarla örtülmüştür. Söz konusu bu ovalar, Azerbaycan tarımında önemli rol oynarlar. Kura ırmağının Hazar denizine döküldüğü delta kesiminde, Salyan ve Güneydoğu Şirvan kıyı ovaları yer almaktadır.

Ülkede farklı iklimlerin görülmesi, bitki örtüsü özelliklerine de yansır. Dağlık alanlarda özellikle, 500-600 m, yükseltiye kadar kolşik flora görülür. Kafkas Dağlarında endemizm (sadece o bölgeye ait, yerel) kuvvetlidir. Ülkenin iç kesimlerinde Kura oluğunda step formasyonu hakimdir. Yağışın 200 mm. nin altına düştüğü kesimlerde step, kurakçıllaşır ve cılızlaşır. Nehir tabanlarında ve Hazar Denizi kıyılarında tuzcul ve bataklık bitkileri yetişir.

Ülkenin en önemli nehirleri; Kura ve Aras’dır. Kura nehri, Azerbaycan’ın olduğu gibi, tüm Kafkasya bölgesinin en büyük akarsuyudur. Nehrin toplam uzunluğu 1515 km., akaçlama alanı ise 188.042 km2’yi bulur. Kura nehrinin 200 km.si Türkiye, 900 km.si Azerbaycan toprakları içinde kalır. Kura nehrinin en büyük kolu olan Aras nehri ise, 1072 km. uzunluğa ve 102.000 km2. akaçlama alanına sahiptir. Kura Nehri üzerinde yapılan ve 1955 yılında tamamlanan Mingeçaur Barajı yer alır. Hem elektrik üretimi ve hem de sulama amacıyla inşa edilen baraj gölünün yüzölçümü, 620 km2yi bulur. Öte yandan, ülkede 250 kadar küçük göl vardır. Ancak bu göller, pek o kadar önemli değildir.

Azerbaycan’da, mineralli su kaynakları çok sayıdadır. Büyük Kafkas silsilesinin güneydoğu kesiminde, Küçük Kafkas silsilesinde, Lenkoran ve Apşeron bölgeleri ile Nahçıvan’da jeolojik özelliklerine bağlı olarak, çok çeşitli mineraller içeren kaynaklar vardır. Söz konusu bu kaynakların özellikleri, birbirinden farklıdırlar. Ülke genelinde, dünya ölçeğinde önemli sayılabilecek 200′ü aşkın madensuyu kaynağı bulunmaktadır.

Bugün ise (1997), Azerbaycan toprakları ikiye bölünmüş durumdadır. Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan. Güney Azerbaycan, İran sınırları içersinde kalmakta ve iki il teşkilatını oluşturmaktadır. Başkentini Urmiye’nin oluşturduğu Batı Azerbaycan vilayetinin yüzölçümü 30.850 Km2, ve nüfusu ise 2 milyon dolayındadır. Başkentini Tebriz’in oluşturduğu Doğu Azerbaycan’ın yüzölçümü 67.102 Km2, ve nüfusu 4,2 milyon kadardır. Kuzey Azerbaycan ise, bugün Bağımsız Devletler Topluluğu içinde, bir cumhuriyettir, 86.600 km2 yüzölçümü ve 7.398.000 nüfusu vardır. Azeri Lehçesi ile konuşan Türkler’in ülkesi demek olan Azerbaycan sınırları gerçekte; 104.000 km2’si Güney Azerbaycan, 94.137 km2’si Kuzey Azerbaycan ya da Kafkasya Azerbaycan’ı olmak üzere, toplam 198.137 km2′lik bir alana sahiptir. Bu topraklar üzerinde, toplam 13,5 milyon insan yaşamaktadır.

Kuzey Azerbaycan yani Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin 1996 yılı itibariyle nüfusu 7.549.000 kişidir. Kuzey Azerbaycan nüfusunun % 82’sini Azeri Türkleri oluşturuyor. Rusların payı % 5, Ermenilerin ise % 7 kadardır. % 6’sı ise diğer milletlerdir. Halkın büyük bir kesimi Müslüman’dır.

Azerbaycan toplam nüfusunun % 48,6’sını erkek, % 51,4′ünü kadın nüfus oluşturur. Kadın nüfusun erkek nüfustan fazla olmasının nedeni, ülkenin Ermenistan ile yapmış olduğu savaşın sonucudur. Ülkede hane halkı büyüklüğü 4,4 kişi kadardır.

Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin başkentini Baku oluşturur. Baku, Farsça’da “üzerinde dağ rüzgarları esen” demek olan “Bad Kube” deyiminin değiştirilerek söylenmiş bir isimdir. Şehrin nüfusu 1,2 milyonu aşar.

Bugüne kadar ülkede 29 doğal gaz yatağı işletilmeye açılmıştır. Mevcut rezervlerin % 40′ı Hazar denizinde, % 33′ii Kur-Aras oluğunda, % 11 ‘i Apşeron yarımadasında, % 5′i Şeki-zakatala, % 4′ü ise Siyezan-Guba bölgelerinde bulunmaktadır. Doğal gaz üretimi ise, yıllık 14 milyon metreküp kadardır.

Azerbaycan’da sanayi faaliyetleri, giderek gelişmektedir, Tarıma dayalı hafif sanayinin yanında, son yıllarda ağır sanayiye de önem verilmiştir. Petrol ve doğal gaz endüstrisi gelişmiş ve makine yapımı da önem kazanmıştır.

Azerbaycan’ın ticareti, Sovyetler Birliği dağılmadan önce merkezden yönlendirilmekteydi. Bağımsızlıktan sonra da ticarî ilişkiler, Bağımsız Devletler Topluluğu ile devam etmiştir. B.D.T’nin ticaretteki payı, % 85′i bulur. Bu birlik içinde de en önemli payı, Türkmenistan, Rusya ve Ukrayna almaktadır. Azerbaycan, dışarıdan otomobil, kereste, çimento, çeşitli gıda maddeleri (tahıl, buğday unu, margarin, şeker, et vs.) ve yol makineleri salın alır. Pamuk elyafı, tütün, şarap, demir-çelik ürünleri, kablo ve rafine petrol ürünleri satar. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ticari ilişkiler, yıldan yıla canlanma görülmektedir.

Azerbaycan’ın dış politikada en önemli sorunu, Ermenistan’ın sürekli hak iddia ettiği Dağlık Karabağ bölgesinin aidiyet durumudur. Rusya destekli Ermenistan saldırışı karşısında, Azerbaycan büyük bir can , mal ve toprak kaybına uğramıştır, 1994 yılı başlarında, Azerbaycan topraklarının % 25′i Ermeni işgal kuvvetlerinin elindeydi. Ayrıca 1,5 milyondan fazla Azeri Türkü, evini ve toprağını terk etmiş durumdadır. Bugün için (1995), Ermenistan ile geçici bir ateşkes antlaşması imzalanmasına rağmen, sorun henüz çözümlenmiş değildir. Sanırız, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çözüm karşılıklı toprak mübadelesidir. Dağlık Karabağ bölgesine açılacak bir Emeni Koridoru’na karşılık, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında, Ermenistan üzerinden bir ‘’Azerbaycan Koridoru” açılması, en gerçekçi bir çözüm olacaktır. Böylece, her iki ulusun insanları, arasında oluşan yapay kopukluk giderilecektir. Öte yandan, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında açılacak olan bu koridor, parçalanmış Türk Dünyası’nı karadan bağlayacak ve önemli bir “Türk Koridoru” haline gelecektir.

3.8.2. KAZAKİSTAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkenin toplam yüzölçümü 2.717.300 km2 kadardır. Bu yüzölçümü ile Kazakistan, Türk Dünyası’nın en büyük alanlı ülkesidir. Ne var ki, ülke topraklarının büyük bir bölümü, çöl ve verimsiz bozkırlardan oluşur.

Kazakistan akarsular bakımından zengindir. Ülkede büyüklü-küçüklü 8500′den fazla akarsu vardır. Bunların çoğu. Hazar Denizi, Aral, Balkaş ve Tengiz Göllerinin su toplama havzalarına boşalmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan İrtiş (1700 km.), İşim (1400 km.) ve Tobol gibi akarsular, kuzeye doğru akmakta ve Rusya Federasyonunda birleşerek Obi adını alıp, Obi körfezi aracılığı ile Kuzey Buz Denizi’ne dökülmektedirler. Kazakistan’ın tarımında önemli bir kaynak oluşturan, Siriderya nehri üzerinde, sulama amaçlı çok fazla sayıda baraj kurulmuş bulunmaktadır.

Ülkenin batısında yer alan Hazar Denizi, dünyanın en büyük iç denizidir. Kazakistan’ın bu denizde, 2.320 km.lik bir kıyısı vardır. Diğer büyük göller ise; Aral, Balkaş, Zaysan, Alakol, Tengiz ve Seletitengiz’dir. Ülkede bunların yanında irili - ufaklı, 48.200 kadar göl ve gölet bulunur. Ancak bu göllerin çoğunluğu yazın kururlar. Hatta, ülkenin en büyük gölü olan Aral, bölgede çok sayıda açılan sulama kanalları sonucunda kuruma aşamasına gelmiştir. Kuşkusuz bu değişim, çok ciddi ekolojik bozulmalara yol açacaktır.

1989′da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Kazakistan 25 Ekim 1991′de bağımsızlığını ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Kazakistan’ı tanıyarak, 12 Ocak 1992′de Almatı’ya (ya da Ruslar’ın deyişiyle Almaata) Büyükelçi tayini yapıldı. 2 Mart 1992′de Kazakistan, BM’nin özgür bir üyesi oldu.

Kazakistan’ın nüfusu 1995′de 17.3 milyona ulaşmıştır. 2000 yılında ülkenin nüfusu ancak 18,5 milyon kadar olacağı tahmin edilmektedir. Ülkede, mevcut nüfus artış hızıyla ancak 58 yıl sonra, toplam nüfus ikiye katlanacaktır. Bugün ülkenin nüfus yoğunluğu km2 ‘ye 6 kişi düşmektedir.

Kazakistan nüfusunun en büyük özelliği, etnik yapısının çok farklı olmasıdır. 1950 - 60 arasında ülkeye önemli oranda Rus v

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Evrim Kuram

EVRİM KURAMI

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla   kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim  Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy’larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye’mize neler kaybettirir?

Zümrütten Akisler :

Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri… A. M. C. Şen gör

27 Aralık 1831′de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere’nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan “geminin doğa bilimcisi” Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek “ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!” cevabını vermişti.

“Herkes” haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837′de İngiltere’ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu.

Geminin küpeştesinden yanından geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! İyi de niçin tüm kraterler “tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnızca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?” Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasını çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adı verilen ortadaki bir karaya doğrudan bağlı gelişenler? Hele set resiflerinin açıklanması için herkesin kabul ettiği kurama göre ortadaki karanın etrafında bir de krater bulunması gereği? Ya Avustralya’nın tüm kuzeydoğu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mı krateri var? Bazıları mercanların sualtı dağ zirvelerinde oluştuğunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol sıralarını görünce: O dağ sıralarının tepeleri hep aynı seviyede miydi? Nerede böyle bir dağ silsilesi görülmüş ki?

Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir.

Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritaları alıyor. Bir de bakıyor ki atollerin olduğu yani kendi kuramına göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördüğü, Güney Amerika Andları gibi yükselen yerlerde yanardağdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritası hazırlıyor ve yanardağların dağılımıyla birlikte bunların yer kabuğunun dinamizmine işaret ettiğini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarının köken ve gelişimleri hakkındaki kuramı 1960′lı yıllarda gelişen levha tektoniği kuramıyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandı. Birkaç gözlem ve bunların çok sıkı bir mantıksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e “bütün imkânsız şıkları temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksız gibi görünse de doğrudur” diye ifade edilebilecek olan “dışlama kuralı”nı ilham etmişti. Ama yıllar sonra kendisinin deniz taraçaları diye yorumladığı Glen Roy ‘un “paralel yolları” denen taraçalarının aslında buzul gölleri tarafından oluşturulduğunu Agassiz kanıtlayınca, Darwin bilimde “dışlama ilkesine” de güvenmenin doğru olmadığını anladı ve bunu açık kalplilikle itiraf etti: “İnsan doğada hiç kimsenin o ana kadar görmediği süreçlerin olabileceğini asla unutmamalı.”

İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000)

İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce

“ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras’ ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır.

Genel olarak hayvansal yaşamın çeşitli biçimleri doğal ayıklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başarıyla farklı ortamlara ve birbiri ardından gelen ortam değişikliklerine uydurarak farklılaşmışlardır. İklim koşulları yeryüzünün farklı yerlerinde farklı olmakla kalmayıp,her yerde, bir takım daha küçük ya da daha büyük değişikliklere de uğramıştır. Çevre değiştiği için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarına kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diğer türler artar ve çoğalırken,aynı nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir.

İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan  primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır.

(G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27)

Atalarımız

İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835′te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları’nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır:

Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.”

Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer  olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu.

Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşıp ilginç bir noktaya her ulaştığında bir kayık dolusu adamı keşif yapmaları için bıraktı. Bizi ilgilendiren grup James Adası’nda karaya bırakılan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarında bir çadır ve erzak,karaşa ayak bastı, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onları aylaşa söz verdi.

Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç.

Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138)

Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu.

Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı.

Buradaki başka garip yaratık da kara iguanalarıydı. Bunlar hemen hemen deniz iguanaları kadar-bunların 1.5 metre olanları hiç de az değildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sırtların kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapışmış gibi görünen portakal rengi ve tuğla kırmızısı ibikleri vardı. karınlarını,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tırmanarak,yaklaşık 9 metre boyundaki kaktüs ağaçları üzerinde doyuruyorlardı;çoğu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardı. Darwin bir gün onların bir öbeğin üzerine bir dal fırlattığında bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldırmışlardı. Yuvaları o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayağı sürekli birine giriyordu. Toprağı bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşırtıcı bir hızla kazabiliyorlardı.

Keskin dişleri ve tehdit kar bir havaları vardı;ama hiç de ısıracakmış gibi görünmüyorlardı. “aslında yumuşak ve uyuşuk canavarlardı” kuyruklarıyla karınlarını yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardı ve sık sık kısa bir tavşan uykusu için duruyorlardı. Bir keresinde Darwin onlardan birini toprağı kazıp tamamen altına girene kadar bekledi, sonra da kuyruğundan tutup çekti. kızmaktan çok şaşıran hayvan birden döndü ve “Kuyruğumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e baktı. Ama saldırmadı.

Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin.

Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu.

Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.”

Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnızca 50-60 mil uzaklıktaydı;ama türler adadan adaya bile farklılık gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alaycı-ardıçkuşlarını karşılaştırırken dikkatini çekti,daha sonra da takımadanın vali yardımcılığını yapan Bay lawson bir kaplumbağanın kabuğuna bakınca onun hangi adadan geldiğini bilebileceğini söyledi ..

Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı.

Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu.

Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı.

Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadığı gösterilmiş olacaktı. Bir şeyler kanıtlamak için yapılacak araştırmalar ile soruşturmalar yıllarca sürebilirdi;ama en azından kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardı yerli yerine konmuş görünüyordu.

Düşüncelerini geçici ve varsıyyımsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. İki adamın daha sonraki yazışmalarına bakarak aralarındaki tartışmayı yeniden canlandırmak,Galapagos’tan uzaklaşırken kah dar kamaralarında ,kah (s: 142) gecenin ayazında kıç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalışan genç insanlara özgü bir güçle savlarını ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanaklı.

Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi.

kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır.

Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.”

Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-”biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü.

Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.”

Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı.

Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır:

“Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144).

Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.”

Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi.

Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.”

“Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.”

Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.”

Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873′e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu.”

(Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146)

İnsan:Bir Geçiş Hayvanı

Bir geçiş “hayvanı” olmak! Değil bir hayvan, bir geçiş hayvanı olak bile anılmak incitici duygular uyandırıyor! Yeniden hayvan sınıfına sokulmak beni de rahatsız ediyor; ama inanın bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkımız hem var, hem yok.

Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu.

Bu gezgenler oluşurken ısı yaydılar.İç kısımlarındaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu.

İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15)

Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz.

Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar.

Ancak koşullar değişmeye başladı. Hidrojen çok hafif olduğu için uzaya kaçtı Yapıtşalarının oluşumu yavaşladı. Daha önce rahatça temin edilen gıda maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri değiştirebilen,basitten karmaşık moleküllere geçişi sağlayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu.

Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler.

İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor.

=Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür.

Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir.

İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17)

Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir.

Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yıl yaşayacağı tahmin ediliyor. İnsanın gelecekteki gelişimi kontrol altında biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasında yakın ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşın durağan kalamayacağımız açıktır.

Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor).

İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli.

İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir.

kuşku yoktur ki yüzbinlerce yıl önce avcı-toplayıcıyken taşıdığımız içgüdü mekanizmamız biraz değişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adımlarla gelişmiştir. İçgüdülerimiz bazı şeyleri kalıtım-dışı öğrenmeyle edindiğimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamızı söylüyor,sonuçta çatışma doğuyor.

Bir dönem sonra tüm insanlara karşı aynı özeleştirici duyguları besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eğer tüm insanları dünyanın 4.5 milyar yıllık tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden aynı tarihi paylaşan diğer organizmalara da aynı özeleştirici duyguları beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azını gözetiriz-köpekler,kediler,sığırlar gibi- çünkü bu canlılar bize faydalıdır ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, balıklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir.

Bence tümünün yaşadığı özeleştirici duygu yoksunluğunun nedeni kalıtımdır. Bir karınca sürüsü diğer bir karınca grubu ile öldüresiye savaşabilir. İnsanlık tarihi deri rengi farkı, inanç değişiklikleri,giyim ya sac modeli ayırcalıkları gibi ufak değişiklikler nedeniyle çıkmış savaşlar,baskınlar ve cinayetlerle doludur.

Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasında koruyabilmek için gerekli uyarlanmış değerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örneğidir ve tehlikelidir.(s:19)

Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu.

Yaşamın tüm örneklerine saygı Dünyadaki dinlerin birkaçında örneğin Hindu dininin bir kolunda (”Jain’ler) vardır. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşırlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanları öldürmekten niye daha iyidir?

İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz.

(Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986)

En Az İki Bin Yıllık Yanlış

Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu.

Peki canlı varlıkların yapısı neydi?

1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında.

Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

CANLILAR NASIL OLUŞTU VE GELİŞTİ?

Yakın geçmişteki atalarımız acaba nasıl bir canlıydı?Daha önce neydik? Oksijenli ortamdaki yaşam nasıl bir canlıyla başladı?

Bilim çevrelerinde, insanların ve hayvanların atasının, bir barsak paraziti (giardia)ne benzer bir canlıdan türediği görüşü ağırlıkta.

Dünya var olduğundan beri üzerinde milyarlarca canlı, yaşam sürdü. Bu gün de en az 30 milyon tür yaşamını sürdürüyor. Elbette tüm canlıları birer birer sayma ve sınıflandırma olanağı yok. 18. yüzyılda Linnaeus, 10 000 canlıyı sınıflayabilmişti. Daha sonraları canlıların nasıl sınıflandırılacağı konusu gündeme geldi. Bir yol, organizmaları gözle görülebilir özelliklerine göre sınıflamaktı( Taksonomi).

Darwin’ le birlikte bu bakış açısı değişti. Canlılar soy ağaçlarına göre sınıflandırılmaya başlandı. Bu sınıflandırma, evrimsel ortaya çıkışın izini sürer.

Güneş Sistemi’ nin yaşı yaklaşık 4.5 milyar yıl.

İlk canlıların oksijensiz ortamda, 4.5 milyar yıl önce türediklerini biliyoruz. O zamanlarda atmosfer, büyük oranda azot ve daha az oranlarda karbon dioksit, metan, amonyak gazlarıyla ve az miktarda su buharından oluşmuştu. Oksijen yoktu. Ozon da yoktu. Ozon tabakası olmayınca Güneş’ ten gelen morötesi ışınlar, yeryüzünü tüm şiddetiyle bombalıyordu. Bu morötesi ışınlar, yüksek enerjili ışınlardı.

Moleküllerin Yaşam Savaşı

Morötesi ışınlar, bol miktarda çakan şimşek ve yıldırımlar, milyonlarca yıl boyunca, mevcut basit molekülleri parçaladı. Parça birimler, birleşerek yeni moleküller oluşturdu. Bazı moleküller, başka moleküllerin oluşmasını kolaylaştırdı. Böylesi maddelere katalizör diyoruz. Bazı moleküller, kendinin aynısı olan moleküllerin oluşmasını da kolaylaştırır ( kendi kendinin katalizörü, otokatalizör). ” Bugün artık kopyalama (çoğalma) işleminde belli protein ve enzimler aracı oluyor. İkinci olarak, “kendinin tıpkısı” bir molekül yaratmak, özelliklerini “yeni kuşak” moleküle aktarmak demek oluyor ki, bu da “kalıtım” mekanizmasının müjdecisidir. Kopyalama işlemi sırasında arada bir hatalar oluyordu. Yeni yaratılan moleküllerin büyük bölümü, bu hatadan ötürü bulundukları ortama uyamıyor, hemen parçalanıyordu; ya da ortama uysa bile çoğalabilme özlelliğini kaybediyor ve çoğalamıyordu. Ancak, çok nadiren de olsa, bazı hatalı moleküller hem ortama uyabiliyor hem de çoğalma yeteneğini kaybetmiyordu. Ortalığı dolduran bu değişik moleküller yeni bir tür oluşturuyorlardı. Bu da canlıların çeşitliliğini sağlayan” mütayon” mkanizmasının başlangıcını oluşturdu.” Bu değişik moleküller, canlı çeşitliliğinin başlangıcıydı. Bazı moleküller sıcağa, yüksek enerjiye dayanıklıydı; onlar “hayatta” kalıyordu. Bunlar diğerlerinin dayanamayacağı ortamlarda çoğalabiliyordu. Kimileri sıcaktan parçalanıyor ve “ölüyor” du.(Prof. Dr. Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Sudan Doğan Yaşam

Moleküllerin yaşam savaşı suda, deniz ve göllerde kök salmıştı. Suyun dışındaki moleküller, morötesi ışınların bombardımanıyla paramparça oluyordu. Su ise bu ışınlarının bombardıman ateşini kesiyordu. Denizlere ve göllere sığınmış moleküller, uzaylıların saldırısına uğramış dünyalılar gibi adeta bir sığınaktaydılar. Su, sıcaklığı sabit bir ortamdı; ayrıca moleküllere hareket ve yaşama olanağı tanıyan iyi bir akışkandı.”Yaşayan” moleküller, giderek daha karmaşık yapılar geliştirdi. teel yapıları, ” çift sarmal” olarak bildiğimiz DNA idi. Bu moleküller, çevrelerine bir zarf yaparak kendilerini dış etkilerden bir ölçüde korumayı başardılar ve böylece ilk bakteriler oluştu. Bu noktaya gelme, yaklaşık yarım milyar yıl aldı.

Bakteriyi Küçümsemeyelim!

Bakteriler bir anlamda en ilkel canlılar. Ama bakterileri küçümsemeyelim. ” Biz, her zamanki insan merkezli bakışımızla “en başarılı yaratık insandır” der ve bunu hiç sorgumlamayız. Oysa ki, bizim türümüz olan homo sapiens sapiens’ in bilemediniz en fazla 100 bin yıllık bir geçmişi var, geleceği de pek parlak görünmüyor. Bakteriler 3.5 milyar yıldır var, heryere yayıldılar, değil insan, başka hiçbir canlının yaşayamayacağı koşullar altında dahi yaşamaya uyum sağladılar ve insanlar yok olduktan sonra da, hiçbir şey olmamışçasına varlıklarını sürdürecekleri kesin. Üstelik bakterilerin olmadığı bir dünyada başka hayatın olması da pek düşünülemez. şimdi siz söyleyin, gerçek başarı kiminki? Bir süre sonra bazı bakteriler, işbirliğine giderek yeteneklerinde özdeşleştiler, bu küçük bakteriler toplumu da ilk hücrelerei yarattı. Bu hücrelerin bazıları çoğalma sırasında bölünürken birbirinden ayrılmadılar ve zamanla çok hücreli organizmalar oluştu. Bu da yaklaşık olarak 3 milyar yıl önce oldu…..”

“Derken, yaklaşık 2 milyar yıl önce, doğa en büyük keşfini yaptı: Cinsiyet…. O zamana kadar, bakteriler ve hücreler tek başlarına bölünerek çoğalıyorlardı. Bölünme sırasında kendileri ile ilgili yapısal ve davranışsal her türlü bilgiyi (yani genetik kodu) taşıyan DNA’ lar kopyalanıyor ve iki yeni varlık arasında paylaşılıyordu. Bu temel işlem, hiç değişmemişti….. Derken, bazı hücreler çoğalırken kendi DNA’ larına bir başka hücrenin DNA’ larını katarak genetik kodları karıştırmayı keşfettiler. Sonuçta her iki hücreden farklı bir hücre meydana geliyordu. Birden bire, mütasyon çok büyük bir hız kazandı ve çeşitlilikte bir patlama oldu. Bunun önemi şöyle anlaşılabilir: İlk 2 milyar yılda evrim, ancak bazı basit organizmalar yaratabildi. Cinsiyetin keşfinden sonraki 2 milyar yılda ise bugün çeremizde gördüğümüz bu inanılmaz çeşitliliği yarattı.”

Kendini, Türünü Koru ve Çoğal

“Bu sıralarda orada bulunnsaydınız, deniz ve göllerin içindeki bakterileri, tek ve çok hücreli canlıları görebilseydiniz aklınıza gelecek cümlecik mutlaka şu olurdu: ” Bir faaliyet, bir faaliyet…!” Gerçekten de bu canlı-ların adeta oraya buraya koştuklarını, hızla çoğaldiklarını, bazılarının diğerlerini yediğini, bazılarının ise ortaklıklar kurup bir takım üstünlükler sağladıklarını görecektiniz. Bütün bunlar taa başından beri süregelen 1 numaralı genitik emrin uygulanmaları idi : “Kendini, türünü koru ve çoğal “. Bunu yerine getirmek için bütün türler kendilerine uygun taktik ve stratejiler geliştiriyor, bunlardan en başarılı olanların sahipleri ortama egemen oluyor, diğerleri yok oluyordu. Bu amansız mücadele hiç dinmeden bugüne kadar geldi.

Cinsiyetin keşfinden 500-600 milyon yıl sonra önemli bir adım daha atıldı. Bazı bakteriler atık olarak oksijen üretmeye başladılar. Başlangıçta, varolan canlılar için bir zehir olan bu yeni gazı kullanarak enerji üretmeyeyi öğrenen canılılar büyük üstünlük sağladılar, çünkü yeni enerji üretim mekanizması eskiye göre çok daha verimli idi.” ( Bilim ve Teknik,TÜBİTAK, 343. sayı s: 29 ; Prof. Dr. Orhan Kural)

“Atmosferdeki oksijen miktarının ancak % 1′ e ulaşması yaklaşık 2 milyar yıl önce gerçekleşmiştir.” Bugünkü yaşamın sürdüğü ortamın büyük bir kısmı oksijenli kara ortamı olduğu, ve insanoğlu da bu ortamın bir üyesi olduğu için, oksijensiz yaşamın önemi gözden kaçabilir. Oysa oksijensiz ortamın canlıları, yakından tanıdığımız gelişmiş, çok hücreli canlıları incelerken değerli açılımlar sunabilir. 3-4 milyar yıl öncesinin oksijensiz ortam canlılarının yaşadığı ortamda ancak iz miktarda oksijen vardı. Canlıların evriminde oksijenin rol oynamaya başlamasından çok önce, 500 milyon yıl boyunca, oksijensiz ortam canlılarının hükümranlığı sürmüştü. Bu sürecin ortalarında bir yerde, Güneş enerjisini kullanarak fotosentez yapan bir prokaryot türü; siyanobakteriler türemişti…. Büyük olasılıkla, bugün soluduğumuz oksijen moleküllerinin bir kısmı da, yaklaşık 2 milyar yıl önce, siyanobakterilerce üretilmiştir.”

Atmosferdeki oksijen miktarı arttıkça oksijene bağımlı bakteriler türedi. Bunlar, hücre zarı, hücre çekirdeği, bağımsız organeller gibi öğelerle donatılmış canlı türleriydi. Oksijen enerji metebolizmasında olağanüstü bir verimlilik artışı sağlamıştı. Öte yandan oksijenin zehir (toksik) özlelliğini gidermek için canlılar enzim (biyolojik katalizör) üretmeliydi Ayrıca oksijene dayanmayan fotosentez sistemlerinin, oksijen kullanan sistemlerden mekanik bakımdan çok daha basit oluşu, oksijenli fotosentezin evrim tarihinin ileri bir aşamasında ortaya çıktığını gösteriyor.” Zamanla atmosferde çoğalan oksijen, ozon tabakasını yarattı, bu da morötesi ışınları önemli ölçüde kestiği için artık canlıların sudan çıkmalarına engel kalmadı. Sonuçta karalar, hızla artan bir bitki ve hayvan çeşitliliği ile doldu. Bitkiler oksijeni üretiyor, hayvanlar tüketiyor, hayvanlar karbon dioksit üretiyor, bitkiler tüketiyordu. Bitkiler enerjilerini Güneş’ ten alıyor, hayvanların bazıları bitkilerin bu hazır enerjilerini, onları yiyerek alıyor, bazıları ise daha yoğun bir enerji almak için diğer hayvanları yiyorlardı.Daha sonra da ölen hayvanlar, yapı maddelerini, çürüyen vücutları ile toprağa geri veriyor, bu da bitkiler tarafından alınıyor, çıkar zinciri tamamlanıyordu. Herkes gül gibi geçiniyordu. Bu, o kadar iyi işleyen bir mekanizma idi ki günümze kadar değişmeden geldi. Bütün bu gelişmeler sırasında, her adımda genetik bilgilere sürekli yenileri ekleniyordu. Genellikle eski bilgiler kalıyor, yeni edinilenler ekleniyordu. Buna örnek olarak, virüslerin (yalnızca bir parazit olarak yaşayabilen en basit canlıdır) genetik kodunda yaklaşık 10 bin “bit” vardır (Buradaki “bit”, parazit değil, “bilgi taneciği” diye tanımlanabilecek olan bilgi ölçüsü). Bir bakterininkinde 1 milyon, bir amibinkinde 400 milyon ve bir insanınkinde yaklaşık 5 milyar bit vardı. Hemen gözünüze çarpmıştır, bir amip ile bir insan arasında genetik bilgi olarak yalnızca 10 kadar bir katsayı var, bu çok aşağılayıcı değil mi? Değil aslında, o fazla bitlerin bir kısmı çok önemli bir gelişme için kullanılmış: Bir yazılım üretme ve depolama organı, yani beyni geliştirmeye.” (Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Fotosentez, yalnız oksijenle olmaz. Örneğin, elektron vericisi olarak su yerine hidrojen sülfürü kullanan fotosentez sistemleri, atık olarak oksijen yerine kükürt salar. Oksijensiz ortamın canlıları bu yolla yakıt olarak yalnız Güneş enerjisini kullanabilir. Tek hücreli bu ilk hayvanlar, giderek oksijen kullanmaya başladı.

Organizmaların, oksijenli yaşama görece hızlı bir biçimde uyum sağladıkları düşünülüyor. Bu kurama göre, organizmalar oksijenle beslenen küçük organizmaları bünyelerine almıştı. Bu küçük organizmaların mitokondri organelinin atası olduğu düşünülüyor. Mitokondri, hem kendisi, hem de konakladığı hücre için oksijeni ATP enerjisine dönüştürüyordu. Buna karşılık büyük hücre de mitokondri için protein sentezliyordu. Günümüz hücrelerindeki mitokondri organeli, işte bu bakteri benzeri atadan türemiştir. mitokondriye bitki ve hayvan hücrelerinde, ayrıca bitkilerin kloroplastlarında rastlanır. Mitokondri, kendi DNA sına sahiptir ve hücre bölünürken bağımsız biçimde kendi kendini kopyalayabilir. Elde edilebilen en eski mitokondrili fosil 850 milyon yıl öncesine ait. ( Bilim ve Teknik 332. sayı, Özgür Kurtuluş)

İNSANIN EVRİMİ…

19. yy’ın ortalarıydı. 1859′ yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi.

1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı.

İşte Darvin’ in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika’ da ve Ekvator yakınında “doğduğu” artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25)

Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangıçta durum daha mı farklıydı? Varlıkların çeşitliğini nasıl açıklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canlı türlerin çeşitliliği zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açıklamalarla, bilimsel yaklaşım ilk kez cepheden karşıkaşıya kaldı. Yaratılış kuramı yani dini açıklama ve evrim kuramı. Biyologlar 1.5 milyondan fazla ‘flora ve fauna’ türü üzerinde çalıştılar. Bu çeşitliliğin zaman içinde evrimleşme ve doğal ayıklanma ile açıklanabileceğini açıkladılar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1)

Darvin, doğrulanıyordu yani.

Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya’ ya gönderdi!

Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlıların ve cansız maddelerin çeşitliliği gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanın kendi elleriyle ” yarattıkları” çeşitlilik de canlı türlerin çeşitililiği kadar şaşırtıcı.”Taş aletlerden mikroçiplere, su değirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yılında Karl Marx, İngiltere’ nin Birmingham kentinde beşyüz farklı tip çekiçin üretildiğini öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Normal olarak buna şaşırması da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu” (Teknoloji nin Evrimi, s: 2)

Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki…

Darwin’ den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı…

Lamarck’ ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu?

Yoksa bu güç başka bir yerde miydi?

Darvin’ in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck’ ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldışı özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir.

(Düşünce Tarihi, s: 15-16… )

İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel)

…”Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz… Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi?

Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü “Homo Sapiens” mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece ” bilim” in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi.

Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden “var” dı? Ve neden “yok” olacatı? Var olduğuna göre onu “var” eden, “yapan” biri, birileri, olmalıydı. Onu ” var” eden ya da edenler, on “yok” edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü “Doğa” da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş’ e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks… Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera’ yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet “Tek Tanrı dinleri” doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı’ ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı’ da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı’ lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı’ ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı’ nın konuşmasıdır. “Önce Söz Vardı” söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz’ e geresinim duysun ki? tanrı’ da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz.

Dinlerin başka bir ortak yanı doğa dinlerinden tek tanrı dinlerine kadar tüm dinlerde tanrı’ ya kulluk yapılırken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapılması, belirli yöne dönülmesidir. Kıbleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, İkonaya, Madonnaya, İsa’ nın heykeline dönülür, Güneş’ e dönüür. Diz çökülür, secdeye varılır, avuçlar birbirine yapıştırılır, gökyüzüne açılır. Görkemli tapınaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanın Yedi Harikası’ ndan biridir Diyana Tapınağı. Tekbi-i ilahi ile Naat-ı Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri’ nin besteleri dalgalanır görkemli kubbelerde. Ya da Haendel’ in Mesih’ i, Mozart’ ın Requiem’ i.

Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece ” Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır.” (F.Engels)

Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!..

Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı?

İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri”mi olmalıydı. Ve “para” yı icat etti insan. “Homo Sapiens”, “Homo Economicus” a dönüştü. “Para”, ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı?

“Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı.” (Adam Smith’ ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, “insan yiyen yaratık” oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks’ ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile ” homo Economicus” dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti….

Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın “Homo Sapiens” in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda “İnsan” sayılır. “

(Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996)

Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi?

“Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA’ sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA’ nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare’ in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş.”

Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural ‘la sürdürelim:

“Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştığınızda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, bırakın Shakespeare’ in bütün eserlerini, onun bir tek “sonnet ” ini çıkartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yıl gerektirir (daha doğrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptırsak, ortalama başarı süreleri bu olur ama bu teknik ayrıntılarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşı ise yaklaşık 10 milyar yıl olduğuna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz… mi acaba?

Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek.

Herşeyden önce, “Macbeth ” i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip “ağzı burnu yerinde herhangi bir ( yazılmış ya da yazılmamış) edebi eser ” e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya’ yı 4 milyar yıl önceki haline götürsek, bugüne geldiğimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacağını düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yıllık evrim deneyini her tekrarladığımızda başka bir “bugün” e geliriz.

İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de “ağzı burnu yerinde” epeyce eser ortaya çıkacaktır.”

Uzun Evrim Zincirinin Mirasları

“Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, “1 numaralı emir” dir. Yani, “kendini, türünü koru ve çoğal” emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan’ da bunu açıkcça görürüz; başımıza hızla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başımızı çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazı durumlar ise evrim açısından çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organıkmız beyin, işin çaresine bakar. Örneğin, bindiğiniz arabanın sürücüsü ıslak yolda hız yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli olduğunu bilirsiniz ve önlem almaya çalışırsınız. Bu 1 numaralı emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dağmez.

Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazı sonuçlarına bakalım. Hatırlarsınız, çoğalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri karıştırdıktan sonra yeni genlerle çoğalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çoğalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayı taşıyan, bildiğiniz gibi dişi canlı. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kısası, beğenseniz de beğenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazı inanışlarda kadının, “erkeğin kaburgasından” imal edildiği iddia edilirse de bu, büyük olasılıkla bir yanlış anlamadır. Herhalde gerçek, erkeğin, “kadının kaburgasından” imal edildiğidir.”( Bu satırları yazarken “erkek” liğimizin ayaklar altına alındığını ben de görüyorum! Hani şu Sıkıyönetim bildirilerini andıran ” 1 nolu emir” gereği: kendini, türünü koru ve çoğal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasıl “çoğalacağız”? İşte bu noktada ne yazık ki dişilere muhtaçız!)

Erkekler Dişilerin Peşinde

” İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın tür

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kolesterol Nedir?

Kolesterol nedir?

   Kolesterol yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir maddedir. Kolesterol beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar,karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur. Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu….), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir. Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa bu kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (arteriyoskleroz) yol açar. Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum… gibi maddeler de birikir. Toplumda arteriyoskleroz için damar sertliği, damar kireçlenmesi gibi ifadeler de kullanılmaktadır.

   Damarlar tüm vücutta yaygın olarak bulunur ve kalp, beyin, böbrek… gibi organlara kan taşıyarak bu organların görev yapmasını sağlar. Kolesterol hangi organın damarında birikirse o organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin kalbi besleyen atardamarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi olursa göğüs ağrısı, kalp krizi gibi sorunlar oluşur. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol

20 yaşın üzerinde  Kan kolesterol düzeyi  

200 mg/dl’nin altı istenilen düzeydir.  

200-239 mg/dl arası sınırda yüksek’tir

240 mg/dl’nin üstü ise yüksektir. 

Kan LDL-kolesterol düzeyi  

130 mg/dl’nin altı istenilen düzeydir.  

130-159 mg/dl arası sınırda yüksek’tir.

160 mg/dl’nin üstü ise yüksektir. 

Kan HDL-kolesterol düzeyi

35 mg/dl’nin altı düşüktür.

   Kanda kolesterol 200 mg/dl veya LDL-kolesterol 130 mg/dl veya HDL-kolesterol 35 mg/dl ise RİSK FAZLADIR. 

   HDL-kolesterol yükseldikçe risk azalır. Ortalama HDL-kolesterol düzeyi kadında 55 mg/dl ve erkekte 45 mg/dl’dir yani kadınlar bu yönden daha şanslıdır. 

Kan trigliserid ölçümüne göre sınıflandırma 

200 mg/dl Normal 

200-400 mg/dl Sınırda yüksek 

400-1000 mg/dl Yüksek

1000 mg/dl Çok yüksek 

  

   Kanda kolesterolün yüksek olması bir yağ metabolizması bozukluğudur. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken kan alınarak öncelikle kolesterol, LDL-kolesterol, HDL kolesterol ve trigliserid düzeyi ölçülmesidir. Tedaviye karar vermeden önce bu değerler en az 2 kere ölçülmelidir. Tedavi düzenlenirken öncelikle LDL-kolesterol düzeyleri temel alınmalıdır. 

   Kolesterol niye yükselir? 

Kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerin bazıları önlenebilir niteliktedir. Bunlardan bazıları: 

   1. Kalıtımsal faktörler 

   2. Yediğiniz gıdalar 

   3. Şişmanlık 

   4. Stres gibi faktörler kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yükseltir. 

   Düzenli egzersiz iyi huylu kolesterolü yükseltir ve kötü huylu kolesterolü azaltır. 60-65 yaşa kadar yaşla birlikte kolesterol düzeyi artar. Kadınlarda menopozdan sonra kolesterol düzeyi artar. Kolesterol yükselmesine yol açan hastalıklar Bazı hastalıklarda kolesterol düzeyi yükselir. Bu

hastalıkları ikiye ayırarak incelemek mümkündür: 

    1. Kalıtsal yağ metabolizması hastalıkları 

    2. Diğer hastalıklar 

       A. Hipotiroidi: Tiroid bezinin yetersiz çalışması. 

       B. Karaciğer hastalıkları 

       C. Nefrit: Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları 

       D. Şeker hastalığı 

       E. Şişmanlık 

       F. Bazı ilaçlar

   Kolesterolün önemi nedir? 

   Kalp ve damar hastalıkları Türkiye’de ve diğer ülkelerde ölüm ve kalıcı sakatlıklara yol açan yaygın sorunlardır. Türkiye’de 6 milyon kişide kan kolesterol düzeyi sınırda yüksek (200-239 mg/dl) ve 2 milyon kişide yüksektir (240 mg/dl). Gelişmiş ülkelerde ölüm nedenleri arasında kalp ve damar hastalıkları ilk sıradadır ve yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi sorunların düzeltilmesi ile bu ölümler önlenebilir veya geciktirilebilir. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü kalp ve damar hastalıklarını 1 numaralı insanlık düşmanı ilan etmiştir. Kalp ve damar hastalıklarını kolaylaştıran faktörlere kardiyovasküler risk faktörleri adı verilir. Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kardiyovasküler risk faktörüdür. HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip hastalarda kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır. 

   Kardiyovasküler Risk Faktörleri 

   Kolesterolü yüksek hastalarda, kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından birisidir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kardiyovasküler risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kardiyovasküler kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır. Aşağıda kardiyovasküler risk faktörleri özetlenmiştir: 

Hipertansiyon 

Lipid (yağ) metabolizması bozukluğu, Kolesterol yüksekliği 

Sigara 

Diyabetes mellitus (şeker hastalığı) 

Şişmanlık 

Fiziksel aktivite azlığı ve sedanter yaşam 

Yüksek hematokrit 

Artmış trombojenik faktörler 

İleri yaş 

Erkek cinsiyet 

Aile öyküsü 

Tip A kişilik yapısı 

Östrojen eksikliği 

Alkol yoksunluğu 

Fibrinojen yüksekliği 

Ürik asit yüksekliği 

Lipoprotein (a) 

Belirgin beyin, kalp, böbrek veya damar hastalığı 

   Hipertansiyon, her yaş, cins, ırk için önemli bir kardiyovasküler risk faktörüdür ve hem büyük hem küçük tansiyonun yükseldikçe kardiyovasküler risk artmaktadır. Hipertansiyon tedavisi ile kardiyovasküler risk azalmaktadır. 

   Lipid (yağ) metabolizması bozuklukları, majör ve düzeltilebilir kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Yapılan tüm büyük çalışmalarda serum kolesterol düzeyi ile kardiyovasküler risk arasındaki ilişki gösterilmiştir.

HDL-kolesterolün düşüklüğü de bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Diyetin kolesterol içeriği ile kardiyovasküler risk arasında da doğrudan ilişki vardır. 

   Şişmanlık ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak şişman hastalarda, hipertansiyon, fiziksel aktivite azlığı, diyabetes mellitus (şeker hastalığı) ve lipid metabolizması gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerine da daha sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörler, şişmanlığın bağımsız etkisini maskeleyebilir.  Günümüzde şişmanlık tanım ve sınıflandırmasında beden kitle indeksi kullanılmaktadır.

   Beden kitle indeksi = Beden ağırlığı(kg) / Boy(m)2 formülü ile hesaplanır. 

Örneğin: vücut ağırlığı 85 kg, boyu 1.74 m olan bir insanda; 

 Beden kitle indeksi=85/1.74×1.74=28’dir. 

Beden kitle indeksine göre kilo durumu aşağıda özetlenmiştir. 

18.5 Zayıf 

18.5 - 24.9 Normal (sağlıklı) 

25 - 29.9 Fazla kilolu (gürbüz) 

30 - 39.9 Şişman 

40 Tehlikeli şişman 

   Yukarıdaki örnekteki kişi gürbüzdür. Beden kitle indeksinizi hesaplayınız. 

   Yetersiz egzersiz kardiyovasküler riski arttırır. Öte yandan sedanter yaşam, kan şekeri, kolesterol ve kan basıncı kontrolunu zorlaştırır. Düzenli egzersiz yapanlarda, koroner arter hastalığı riski de azalır. 

   Diyabetes mellitus (şeker hastalığı) iyi bilinen bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Ayrıca diyabetik hastalarda lipid (yağ) metabolizmasi bozuklukları, hipertansiyon, şişmanlık gibi diğer kardiyovasküler risk faktörleri de sıktır. 

   Sigara, koroner arter hastalığı sıklığını arttırdığı gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin etkisini de arttırır. Sigara içimi, Türkiye’deki en önemli sağlık problemlerinden birisidir ve ne yazık ki kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Sigaranın bırakılması ile koroner arter hastalığı riski azalır ve bu azalma 12 ay sonra en belirgin hale gelir. 

   Tip A kişiliğine sahip kişiler, mükemmeliyetçi, obsesif, hırslı ve gergin bir özellik sergilerler. 

   Yüksek kolesterolün vücuda verdiği zararlar 

   Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol yavaş yavaş (yıllar içinde) damar duvarında birikir. Bu birikim sonucu o damarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Bu durum bir su borusunda pisliklerin birikmesine benzetilebilir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar. Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Yani kolesterolünüz şu andaki değerinin 2-3 katına yükselse ve 3-4 saat yüksek kalsa size bir zararı olmaz. Asıl sorun sizde daha önce uzun süreli kolesterol yüksekliği olmasıdır. 

   Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu hasta koroner by pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. 

   Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar. 

   Böbrek damarlarında kolesterol birikimi yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. 

   Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler: Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene… yol açabilirler. Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir. 

   Kolesterol - yüksek tansiyon ilişkisi 

   Kolesterol ve yüksek tansiyon arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Yani kolesterol yüksekliği yüksek tansiyona, yüksek tansiyon kolesterol yüksekliğine yol açmaz. Ancak ikisinin hedefi ve zarar verdiği organ aynıdır: Kan damarları. Yüksek tansiyon kan damarındaki basıncı yükselterek aşınma, yırtılmalara neden olur. Bu durum su borusu içindeki basıncın artmasına bağlı sorunlara benzetilebilir. Yüksek kolesterol de damar duvarında kolesterol birikimine yol açarak damarlarda daralma, tıkanmalara yol açar. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliği kan damarına diğerinin verdiği zararın şiddetini arttırır ve ortaya çıkmasını çabuklaştırır. Bu nedenle hem kolesterol yüksekliği hem de yüksek tansiyon tedavi edilmelidir. 

   Tedavide temel prensipler 

   Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak gösterilmiştir. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır. 

Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir: 

   1.  İlaç dışı tedavi 

   2.  İlaç tedavisi. 

   Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır. 

   Tedavide hedef belirlenirken LDL-kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilir. Hedef LDL-kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. 

   A. Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL-kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altına düşürülmesi yeterlidir. 

   B. Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altı olmalıdır. Yani kalp krizi geçirmişseniz, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrınız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altıdır. 

   İlaçsız tedaviler 

   İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisinde en önemli konu ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır. 

   İlaçsız tedavilerin başında beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Beslenme alışkanlığından ayrı bir konu halinde bahsedilmiştir. 

   Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Sigara da kolesterol yüksekliği gibi bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Sigara ayrıca akciğer kanseri, akciğer hastalığı, beyin kanaması ve birçok kansere de zemin hazırlar. 

   Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliğinde uyuglanan ilaç dışı tedaviler birbirine benzerlik gösterir. Yüksek tansiyonlu hastalarda ilaveten beslenme ile alınan tuzun da azaltılması gerekir. 

   Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır. İnsülin kullanmak gerekiyorsa kaçınılmamalıdır. 

   Şişmanlık kesinlikle kontrol altına alınmalıdır. Şişmanlık tedavisi için bazı ipuçları Nasıl zayıflarım başlığı altında verilmiştir. 

   Düzenli egzersiz HDL-kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, LDL-kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. Hastalar düzenli egzersiz yapmayı alışkanlık haline getirmelidirler. Haftada en az 3, tercihen 5 kez, 30-45 dakika süre ile yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklete binme gibi sporlar yapılmalıdır. 

   Alkol HDL-kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, ancak alkolün insan sağlığı ve sosyal yaşantı üzerine çok sayıda olumsuz etkisi olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle alkol alımı kesinlikle sınırlandırılmalıdır. İzin verilen etil alkol miktarı erkeklerde günde 30 ml, kadınlarda günde 15 ml’dir. 30 ml etil alkol 720 ml bira, 300 ml şarap, 60 ml 100 derece viski ve 60 ml rakıda bulunur. 

   Beslenme 1 

   Yüksek kolesterol tedavisinin olmazsa olmaz koşuludur. Vücut gereksinimi olan kolesterolü kendisi üretebilir bu nedenle diyetle kolesterol almaya gerek yoktur. Beslenme konusunda tedavi planı beslenme uzmanı ile birlikte yapılmalıdır. 

   Doymuş yağlardan ve kolesterolden fakir diyet seçilmelidir. Sıvı yağlarda doymamış yağ daha fazladır, tercih edilmelidir. Genel olarak sebze, meyve ve hububat tercih edilmelidir. Kızartmalardan kaçınınız. Kırmızı et yerine beyaz eti tercih ediniz. Yüksek tansiyonunuz varsa tuzu azaltınız. Karaciğer, böbrek ve beyin gibi kolesterolden zengin etlerden uzak durunuz. Gıdaların yağ ve kalori içeriklerine dikkat edilmelidir. Yağı azaltılmış peynir, sütü tercih ediniz. Diyet peynir, diyet süt kullansanız bile bunları sınırlı miktarda tüketiniz. 

   Beslenme 2 

   Ayrı dosyada 

   Kolesterol ve fındık 

   Fındığın kalp sağlığı üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. 1998 yılında yayınlanan, 86.000 hastayı içeren, 14 yıllık takibi olan bir çalışmada haftada en az 140 gram fındık yiyenlerde kalp ve damar hastalıklarına daha az rastlanmıştır. Yapılan başka çalışmalarda da fındığın iyi kolesterolü yükselttiği ve kötü kolesterolü düşürdüğü gösterilmiştir. Fındığın fazla tüketilmesinin kilo alınmasına yol açacağı unutulmamalıdır. 

Nasıl zayıflarım? 

   Sağlıklı beslenme zayıflamanın temel noktasıdır. Gün içinde sık ama az miktarda yenmelidir. 1 saatte yarım kilo, 1 haftada 7 kilo, Arjantin diyeti, son şans diyeti, bilezik gibi reklamlara aldanmamak gerekir. Kısa sürede aşırı kilo vermek sorunlara yol açabilir.

   Su içsem yarıyor ifadesi ise doğru değildir çünkü suyun kalorisi sıfırdır 

   Kilo verirken acele etmemek gerekir. Unutmayın ki bu kiloyu 2 haftada almadınız, bu nedenle 2 haftada vermeye çalışmayın. Vereceğiniz kilo haftada 1-1.5 kilogramı geçmemelidir. Bir yılda toplam vücut ağırlığınızın % 10’unu vermeniz yeterlidir. Kilo vermek için beslenme alışkanlığı değiştirilmeli ve egzersiz yapılmalıdır. Kilo vermeyi kolaylaştıran ilaçlar piyasada mevcuttur. Bu ilaçlar kesinlikle doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bu ilaçların kullanılması ve sağlıklı beslenme birbirini tamamlayan tedavilerdir. 

   Kilo vermek, verilen kiloyu geri almamaktan daha kolaydır. Zayıflamanın kolesterol, şeker hastalığı, ruhsal durum, hipertansiyon üzerine de olumlu etkisi vardır. Tekrarlayan zayıflama ve şişmanlama kalp hastalığı ve ani ölüm gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. 

   Alışkanlıkların değiştirilmesi kilo vermenin temel çözümüdür. Herkesin mutlaka değiştirilmesi gereken ve değiştirmesi zor olmayan alışkanlıkları vardır. Bu konuda bazı ipuçları: 

Gazete, kitap okurken bir şey yemeyin 

Televizyon seyrederken bir şey yemeyin 

Karnınız açken mutfak alışverişi yapmayın 

Alışverişe çıkarken liste yapın, liste dışında yiyecek almayın 

Öğün atlamayın 

Sadece açken yemek yemeye çalışın 

Diyetinizi bozduğunuz için suçluluk duymayın, önünüzde başka öğünler olduğunu unutmayın 

Gıdaların yağ, tuz, kalori içeriğine dikkat edin 

Egzersiz yapın 

Açık büfe tarzı yemeklerden uzak durun 

Evinize gelen misafirlere yaptığınız ikramı azaltın 

İştahlı arkadaşla yemeğe oturmayın 

   İlaç tedavisi 

   Yağ metabolizması bozukluklarını düzeltmek amacı ile çeşitli ilaçlar geliştirilmiştir. 

   1.  Statinler 

   2.  Safra asidi bağlayıcı reçineler 

   3.  Nikotinik asit 

   4.  Fibratlar 

   Bu ilaçlara ne zaman başlanacağı, ne kadar süre kullanılacağı ve hedef kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid düzeyleri kesinlikke doktor denetiminde olmalıdır. 

   Sık yapılan hatalar 

   1.  Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek 

   2.  Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek 

   3.  Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek 

   4.  İlk 3 maddenin aynı olması yanlışlık değildir, bu hataların çok sık yapıldığını vurgulamak için böyle yapılmıştır 

   5.  Doktor randevusuna gitmeden birkaç gün-hafta önce diyete yapmaya başlamak 

   6.  Doktor veya beslenme uzmanına danışmadan diyet değişiklikleri yapmak 

   7.  Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken şeker hastalığı, yüksek tansiyon, sigara içimi gibi diğer sorunları ihmal etmek 

   8.  Komşu veya arkadaşın önerisi ile ilaç almak 

   9.  İlacın bitmesi, muayeneye kısa bir zaman kalması gibi nedenlerle ilaç tedavisine kısa süreli bile olsa kesinlikle ara verilmemelidir. 

   10.  Kullanılan ilacın ismini hatırlamamak ve doktora giderken ilaç kutusunu yanına almamak. 

   11.  Yüksek kolesterolün çok yaygın bir hastalık olması kamuoyu ve medyanın da ilgisini çekmektedir. Gerek kamuoyu gerek medyada yüksek kolesterol konusu çok konuşulmakta ve bu konuda uzman olmayan kişilerin de fikirleri yansıtılmaktadır. Hastalar, yetkisiz ve bilgisiz kişiler tarafından eksik ve yanlış bilgilendirilebileceklerini unutmamalıdır. 

Hastalara öneriler 

   1.  Kolesterol düzeylerinizi kaydetmeyi alışkanlık haline getirin 

   2.  Türkiye’de bilinçsiz ilaç kullanımı yaygın bir sorundur, kolesterol düşürücü ilaçlar Türkiye’de yeni kabul edilebilir, bu nedenle yanlış ilaç kullanımından kaçınınız 

   3.  Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur gibi sağlık sigorta güvencesi olanlar eğer hastalıklarını belirtir bir heyet raporu alırlarsa ilaçlarına hiçbir ücret ödemezler. Bu konuda doktorları yardımcı olacaktır. 

   4.  Bir seyahate giderken sağlık karnenizi, heyet raporlarınızı, ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayınız. 

   5.  İlaçlarınızı düzenli kullanın, ilacınızı aksatmayın 

   6.  Doktora giderken şahsınıza ait tüm tıbbi dökümanları (filmler, tahlil sonuçları, hastane dosyası, kullandığınız ilaçların kutusu…) mutlaka yanınıza alınız. 

   7.  İlaçlarınızın sadece ismine değil dozuna da bakınız, öğreniniz ve kaydediniz 

   Sık sorulan sorular

   Hangi doktora gideyim? 

Eğer yüksek kolesterolden başka bir sorununuz yoksa Sağlık Ocağı hekimi, Aile hekimi, Dahiliye uzmanı, Endokrinoloji uzmanı veya Kalp-Damar hastalıkları uzmanına gidebilirsiniz. Yüksek kolesterolle birlikte kalbinizde de sorun varsa Kalp-Damar hastalıkları uzmanına gidiniz. Doktor seçiminde en önemli nokta, sağlıklı hasta-hekim ilişkisinin sağlanmasıdır. Gerekli ilaç dışı tedavileri uygulamanıza ve ilaç tedavisine rağmen kolesterolünüz kontrol altına alınamazsa yüksek kolesterol konusunda deneyimli olduğunu bildiğiniz veya öğrendiğiniz bir merkeze gidiniz. 

   İlaçlar kolesterol yüksekliğine yol açar mı? 

Evet. Bu nedenle bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınılmalı ve gerekli durumlarda ilaçlar doktor kontrolü altında kullanılmalıdır. 

   Yüksek kolesterol tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkisi var mıdır? 

Her ilaçta olduğu gibi kolesterol düşürücü ilaçların da yan etkileri olabilir. İlaca bağlı yan etki düşünülen durumlarda hasta en kısa sürede doktoruna başvurmalıdır. 

   Yaşım 70, kolesterol düşürücü ilaç kullanabilir miyim? 

Evet, tabi doktorunuza danışmak koşulu ile. 

   Kolesterolüm yüksek, acaba çocuğum risk altında mı? 

Evet. Çocuğuzun beslenme alışkanlığının sağlıklı olmasına dikkat edin. 

   Kolesterolüm ilaç kullanmama rağmen düşmüyor, ne yapmalıyım? 

1. Sizde kolesterol yüksekliğine yol açan başka bir hastalık olabilir, bu araştırılmalıdır. 

2. İlaç dışı tedavilerinizi ihmal ediyor olabilirsiniz. 

   İlaç kullanıyorum, kolesterolümü kaça düşürmeliyim? 

Hedef LDL-kolesterol düzeyi hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir. 

   A.  Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa LDL-kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altına düşürülmesi yeterlidir. 

   B.  Kişide kalp ve damar hastalığı varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altı olmalıdır. Yani kalp krizi geçirmişseniz, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrınız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altıdır. 

   Kolesterolümün yükselmesini önleyebilir miyim? 

   Hastaların önemli bir kısmı kolesterol yükselmesini önleyebilir. Beslenme değişikliği yaparak, kilo vererek, egzersiz yaparak kolesterol yükselmesi önlenebilir. 

   Hangi sıklıkta kolesterol düzeyimi ölçtürmeliyim? 

Eğer kolesterol yüksekliği saptanmışsa bu süreye doktorunuzla birlikte karar vermeniz gerekir. Eğer kolesterolünüz normal sınırlarda ise beş yılda bir ölçtürmeniz yeterlidir. Ailede kolesterol yüksekliği varsa bu süre kısalabilir. Kolesterol ölçümü check up diye de isimlendirilen sağlık kontrolünün çok önemli bir parçasıdır. Check up incelemelerinde ilk yapılması gereken inceleme kanda kolesterol düzeyi ölçümü olmalıdır. 

   Tuz ile kolesterol arasında bir ilişki var mı? 

Hayır. Kolesterol yüksekliği ve yüksek tansiyon kardiyovasküler hastalıklar için bir risk faktörüdür. Tuz, yüksek tansiyon ile yakından ilişkilidir.

     

Tavsiye edilen gıdalar

Ölçülü yenecek gıdalar

Kaçınmak gereken gıdalar

Ekmek, tahıl

Kepekli buğday, çavdar ekmeği, yulaf ezmesi, mısır gevreği, makarna, pirinç, bulgur

Açma, kruvasan, poğaça

Sütlü ürünler

Yağsız süt, az yağlı peynir ve eritme peyniri, yağsız yoğurt, yumurta akı

Yarım yağlı süt, yarım yağlı peynir (dil peyniri), yarım yağlı yoğurt, haftada 2 yumurta

Tam yağlı süt, konsantre süt, şanti, kaymak, taklit sütü, yağlı peynir ve yoğurtlar

Çorbalar

Sebze çorbası, et suyu çorbası

İşkembe çorbası, paça

Balık

Bütün beyaz etli ve yağlı balıklar (ızgara, buğulama)

Uygun yağda kızartılmış balık

Balık yumurtası, havyar, belirsiz yağda kızartılmış balıklar

Deniz mahsülleri

İstiridye

Midye, ıstakoz

Karides, kalamar

Et

Tavuk, hindi, dana, av eti

Yağsız sığır, dana jambon, kuzu (haftada 1-2), dana ve tavuk sosisi, ciğer (ayda 1)

Ördek, kaz, yağlı görünen bütün etler, sosis, salam, pastırma, sucuk, kümes hayvanları derisi

Yağlar

Çoklu doymamış yağlar (ayçiçeği, mısır özü, soya…), tekli doymamış yağlar (zeytinyağı, hidrojene olmamış yumuşak margarin)

Tereyağı, Trabzon yağı, iç yağı, kuyruk yağı, hidrojene yağlar, sert margarinler

Sebze ve meyve

Bütün taze ve dondurulmuş sebzeler, bilhassa kurubaklagiller (mercimek, fasulye, nohut…) haşlanmış patates

Uygun yağda kızartılmış patates ve sebze

Belirsiz yağda kızartılmış patates, sebze, cips, tuzlu konserve, sebze

Tatlılar

Yağsız sütle yapılan tatlılar (muhallebi, sütlaç…), meyva salatası, limon dondurması, aşure, pestiller, kuru yemişli sucuklar, cezerye

Çoklu doymamış yağ veya margarinle yapılan pasta ve bisküviler Badem tatlısı, helva

Dondurma, baklava, kremalı pastalar, hazır pastalar, bisküviler, hazır pudingler

Çikolata ve bütün çikolatalı hazır tatlı ürünleri

Kuruyemiş

Ceviz, badem, kestane

Yer fıstığı, Antep fıstığı

Hindistan cevizi, tuzlu eğlencelik

İçecekler, soslar

Çay, kahve, nescafe, az kalorili meşrubat

Az yağlı soslar

Fazla tuz, hazır salata sosları, mayonez

Kaynak: Türk Kardiyoloji Derneği, Koroner Kalp Hastalığından Korunma ve Tedaviye İlişkin Ulusal Kılavuz 1998

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Önsöz

ÖNSÖZ

Başka dilcilik (dilbilimi) alanlarıyla karşılaştırmada çok yeni olan genel dilcilik kursu zorunlu ders gibi yüksek ekollerin ders planına 1963 yılında alınmıştır. Gösterilen dilcilik alanının yeniliğini bundan sonra da anlayabiliriz ki, belirli terimle sınırlanan kesin ismi de yok idi. Aynı araştırma alanına sahip olan bu ders genel dilcilik teorisi, dilcili problemleri gibi terimlerle adlandırılırdı. Bunlardan en yaygını ve daha çok resmi karakter taşıyanı genel dilcilik olmuştur.

Genel dilcilik bir ilim alanı gibi dil hakkında teorik problemleri kapsar.

Genel dilcilik bu ilim alanının ünlü Sovyet uzmanlarından A.S. Çikobava’ya göre, dört önemli problemin açıklamasıyla uğraşır. Bu problemler aşağıdakilerdir:

Dilcilik ilminin objesi olmak itibariyle dil problemi.

Dilin öğrenilmesinin özel yöntemleri problemi.

Dilciliğin yapısı, yani dilcilik alanları ve onların ilişkisi problemi.

Dilciliğin başka ilimlerle ilişkisi problemi.

Genel dilciliğin objesi, araştırdığı problemler hakkında Sovyet dilciliğinde belirli görüşler de vardır. Örneğin, Moskova Devlet Üniversitesi’nin genel dilcilik uzmanlarının bazıları, özellikle O.S. Aòmanova “Genel Dilcilik” kursunun yapılanmasını, sonuç itibariyle objesinin üç bölümden oluştuğunu var sayıyor: Prelingvistika, mikrolingvistika, melalingvistika: bu bilgine göre prelingvistika dilcilik biliminin kapısıdır. O, konuşma seslerinin fizyolojisini, akustiğini öğrenmekle uğraşır, başka bir deyişle, prelingvistika fizyoloji fonetik ve akustik fonetik alanlarından oluşuyor ve ne kadar öneme sahip olsa da, kelimenin tam anlamında, dilcilik demek değildir.

Mikrolingvistika dolaylı olarak dil birimlerini (fonem (ses birimi), morfem (biçim birimi vs.)) ve onların iç ilişkilerini inceler. “Böylelikle, mikrodingvistikanın objesi fonemden konstruksiyaya (söylemin gramer yapısına) kadar olan bir sınırı kaplamaktadır.”

Nihayet, dilin mikrolingvistikanın araştırma çerçevesi dışında kalan genel problemlerle uğraşan ilim sahası metalingvistika olarak adlandırılıyor. Bu üç dilcilik alanından son ikisi makrolingvistika sayılıyor ve genellikle, dilciliğe eşdeğer kabul ediliyor.

“Genel Dilcilik” kursunun hacmi üzere de çeşitli görüşler mevcuttur.

Genel dilcilik kursu, her şeyden önce, bazı uzmanlar tarafından dil hakkında var olan ayrı ayrı teori ve varsayımların açıklaması gibi, başka bir deyişle, dil, onun içeriği, dilin halkın tarihiyle, tomlum ile, düşünce tarzı ile alakası, dilcilik yöntemleri, dilcilik ilminin çeşitli şubeleri ve onların teorik meseleleri, problemleri vs. gibi anlaşılır. Kaydedelim ki, genel dilcilik kursunun hacminin böyle anlaşılması Sovyet dilciliğinde asıl, ağır basan yöndür.

Genel dilcilik kursunun dil hakkında olan bilgilerin toplamı gibi kabul edenler de vardır. Bunlara göre, genel dilcilik çeşitli dilcilik ekollerinin dil hakkında var olan teorilerinin açıklanmasından ve genelleştirilmesinden oluşuyor.

Tabiî ki, “Genel Dilcilik” kursunu dilcilik tarihinden, dilcilik bilgilerinden soyutlanmış olarak düşünmek çok zordur. Çeşitli problemlerinin açıklanması zamanı ayrı ayrı dilcilik bilgilerini, birbirinden farklı bilim adamlarının görüşlerini hatırlamaya her zaman büyük ihtiyaç duyulur. Bununla beraber, genel dilciliği sadece dilcilik tarihiyle sınırlandıramayız.

Bazı uzmanlar genel dilcilik ilmini belirli dilcilik problemlerinin (örneğin, dilcilik ve felsefe, dilcilik ve etnografi, dilcilik ve psikoloji, dilcilik ve estetik, dilcilik ve matematik) toplamı gibi ele alıyorlar.

Aslında, birinci ve üçüncü yön arasında belirli yakınlık vardır ve ilmin objesi daha çok araştırmacının ilgisine dayalı olarak çeşitli açılardan ışıklandırılabilir.

Nihayet, başka ilim alanlarıyla karşılaştırmada bu bilim alanının bir özelliğini de vurgulamamız gerekir. MDU’nun yayımladığı “Genel Dilcilik” (1964) ders kitabında belirtiliyor ki, “Dilciliğe Giriş” kursundan farklı olarak, “Genel Dilcilik” kursunda şimdilik çözülmemiş, buna göre de herkes tarafından kabul edilmemiş bazı problemler kendine yer bulur. Genel dilcilik kursunun özelliği, onun karmaşıklığı ve ilgi çekiciliği bundadır (say.9).

Genel dilcilik kursunu çağdaş dilcilik problemlerinin kişisel bakımdan açıklaması gibi anlayanlar da vardır.

1974 yılında SSCB yüksek ve orta ihtisas eğitimi bakanlığının yüksek ekollar için ders kitabı gibi yayımladığı “Objee yazı koznanie” kitabının yazarı V.İ. Kaduòov doğru olarak şöyle yazıyor: “Eğitim derslerinin organizasyonunun kesin biçimlerinden bağımsız olarak, genel dilcilik kursunun çağdaş yapısı üç asıl bölümün-dilcilik tarihin, dilcilik teorisinin ve lingvistik tahlil yöntemlerinin açığa kavuşturulmasını dikkate alır” (say.3).

Kaydedelim ki, bu bölümler ADU.nun filoloji fakültesinin Azerbaycan bölümü için yayımlanmış “Genel Dilcilik Programı”nda da dikkate alınmıştır.

Ders kitabı, esasen, Azerbaycan Devlet Üniversitesi’nin öğrencileri için dikkate alınmıştır. Ondan yüksek ve orta ekol öğretmenleri, ilmi çalışanlar, doktora öğrencileri ve pedagoji (eğitim) üniversitelerinin öğrencileri de yararlanabilirler.

Birinci Bölüm

DİLCİLİK (DİLBİLİMİ) TARİHİ

XIX. YÜZYILA KADAR OLAN DİLBİLİMİ

1. En Eski Devirlerde Dilcilik. Eski Hint Dilciliği. Yunan Dilciliği. Arap Dilciliği.

Dilcilik (dilbilimi) büyük tarihe sahip ilimlerden biri olup, en eski zamanlardan başlayarak günümüze kadar uzun zaman aralığında gelişme yolu izlemiştir. Sosyal bilimler arasında. Bilinen, bu alanın eşdeğer bir yaşıtı yoktur. Dilciliğin dilin pratik konuları ile meşgul olmasının beş bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Bilindiği üzere, eski Akkadlar veya, diğer bir adı ile, Asari-Babiller Sümer dili ile kendi dillerinin sözlüğünü milattan önceki üç bin yılından sonra düzenlemeye başlamışlardır. Aynı devir dilciğin alanlarından olan sözlük biliminin başlangıcı, böylece, dilciliğin oluşumu olarak adlandırabiliriz.

? ? ?

Dilcilik ilminin tarihi , genel olarak , eski Hintlilerden başlatılır. Bunun sebebi özel olarak, dilin özeliğinin içeriğini teşkil eden gramer yapıyı ilk defa Hintliler araştırmışlardır.

Eski Hint dilciliği Hintlilerin edebi dili olan Sanskrit’le halk dili-Prakit arasında git gide artan ciddi farklılıklar neticesinde ortaya çıkmıştır. Öyleki, zaman geçtikçe kutsal antların dili olan Sanskrit kendi iletişim görevlerini kaybetmekle birlikte, geniş halk kitleleri için de anlaşılmayan bir dile çevrilirdi. Aynı dilin kanunlarının korunması ve onun bir dil gibi anlaşılmasına büyük ihtiyaç duyulur ve önem verilirdi. Diğer taraftan, Sanskrit’i edebi bir dil gibi Prakrit’in etkisinden korumak gerekiyordu. Bütün bu oluşumların etkisi neticesinde eski Hint dilciliği ortaya çıkmıştır.

Eski Hint dilciliğinin, bir çeşit araştırma objesini M.Ö. 1500 yıl önce oluştuğu ihtimal edilen vedalar-dinî-felsefî kitabeler oluştururdu. Bu kitabeler şunlardır: 1) Rig-veda (Antlar vedası), 2) Sama-veda (Şe’rler vedası), 3) Yaçur-veda (Kurban vedası), 4)Atharva-veda (Ovsunlar vedası). Bu vedalardan en eski ve ön önemlisi Rig-veda olarak kabul edilir.

Eski Hintlilerin dilcilik fikirleri de veda edebiyatı abidelerinde kesin olarak (veda edebiyatı abidelerinin üçüncü grubunda) kendi yansımasını bulmuştur. Veda edebiyatı abideleri Vedang olarak adlandırılır. Dilcilikle ilgili üç Vedang bilinmektedir. Bunlar aşağıdaki gibidir:

1. Şikşa- Burada fonetik (ses bilgisi) ve telaffuzdan bahsedilir.

2. Nirukta- Bu Vedang leksikologiya (kelime bilimi)ve etimologiya (köken bilimi) konularını içermektedir.

3. Vyakaranada ise genel olarak gramer konuları içermektedir.

Dilcilik tarihi uzmanları eski Hint dilciliğinden bahsederken, genelde, dört vedangdan bahsederler. Dördüncü vedang şiir teorisine, daha doğrusu, vezne adanmış çòanda vedangıdır. Bu vedang çok küçük derecede de olsa üsluba ait edilebilir.

Eski Hintlilerin ünlü dilcisi M.Ö. IV. yüzyılın ikinci yarısında veya III. yüzyılda yaşamış ve faaliyet gösterdiği tahmin edilen Panini’dir. Onun Sanskrit diline ait yazdığı 3996 şiir parçasından, yani ritmik biçimde ifade edilmiş şekilden oluşan grameri eski kutsal antların dilinin bütün konularını tam dolgunluğu ile içerisine alabilir. Her şeyden önce, Panini dili bir sistem gibi anlıyordu. Bundan başka, o, konuşma bölümlerini birbirinden ayırırdı. Örneğin, o, altı konuşma bölümü hakkında bilgi vermiştir. Kelimenin aslı, kök, ek, iç büküm, tonlama, vurgu gibi dil bilimleri hakkında onun eserinde kesin malzemeye dayanan fikirler vardır.

Panini’nin gramerinin ilginç yönlerinden biri de şudur: O, Hindistan’da mevcut dialekt (lehçe) farklarına da dikkat etmiştir.

Onu da kaydedelim ki, bu gramer deneysel amaç taşıdığından sırf tasvirci gramer özelliğindendir. Yani o hiçbir açıklama yapmadan Sanskrit’in mevcut konularını yalnız kaydetmekle yetinir. Fakat bu dil kanunları öyle ifade edilir ki, özel açıklama ve yorumlar olmadan onları anlamak mümkün değildir. Ondan dolayı yapılmıştır ki, kanunlar akılda iyi kalsın ve konuşma yoluyla geniş kitlelere yayılsın. Bu yüzden Panini çeşitli kısaltma ve hafızayı kuvvetlendiren usullerden, yani mnemonik veya mnemoteòniki kelime ve harflerden ustalıkla yararlanmıştır. Örneğin, birinci tarafı sıfat veya sayı, ikinci tarafı isim olan ve bütününde herhangi bir ismi belirleyen birleşik kelimeleri Panini Bahuvrihi olarak adlandırmıştır. Bu Sanskrit kelimesinin manası ise “Çok prinç” demektir.

Eski Hint dilciliği ekolüne M.Ö. üç yüz yıl yaşamış Vararuçi Katyayana, iki yüz yıl önce yaşamış ünlü dilcisi Bharthari, V veya VI. yüzyılda yaşamış Amara gibi ünlü dil bilimcileri dahildir.

Eski Hintlilerin dilcilik konusundaki yaptığı işler belirgin olarak aşağıdaki gibidir:

1. Fonetik (ses bilimsel) alanda: Eski Hint dilcileri sesleri onların kelime içerisindeki karşılıklı ilişkileri zemininde açıklarlardı. Fakat bununla beraber seslerin fizyolojik karakterine de çok geniş yer verdiler. Eski Hint dilciliği vedanglarında boğumlanma yeri, faal konuşma öğesi (karana), patlayan (sthapa), sürtünen (novlu), ünlü, yarım ünlü, ünsüz, hece vs. gibi fonetik anlayışlara rastlamak mümkündür.

Konuşma seslerinin fizyolojisi iyi açıklanırdı. Eski Hint dilcileri faal konuşma ögeleri gibi, dil ucunu (yihvaga), dil ortasını (yihva-madhya), dil kökünü (yihva-mula), aktif olmayan konuşma ögelerinden dişleri (danta), sert damağı (talu), yumuşak damağı (hanu-mula) gösterirdiler. İlginçtir ki, onlar dişlerle birlikte diş yuvarlarını, alveolları da kaydedip, dudaklardan ise alt dudağı faal, üst dudağı aktif olmayan konuşma öğelerinden saymışlardır. Görüldüğü gibi, bu fonetik açıklama çağdaş fizyoloji fonetik yorumlardan farklı değildir.

Hint dilcileri konuşma seslerinin boğumlanmasını çok kesin açıklamışlardır. Onlar çeşitli yerlerde mevcut olan ses değişmelerinin tasnifini vermeyi de başarmışlardır.

Hintlilerin ünsüzlerin zamirlenmelerini belirginleştirmeleri ve incelemeleri büyük öneme sahiptir. Örneğin, bunlardan i-e-ai zamirlenmesini verebiliriz: vidma-biliyoruz, veda-biliyorum, vaiduas-alim gibi fanoloji manaya sahip olan zamirlenmenin karşılaştırmalı-tariòi dilcilik için önemi olmuştur.

Eski Hintliler ünsüz sese oranla ünlüye büyük önem tanımışlar, onu konuşma sesleri içerisinde daha zorunlu sayıyorlardı. Bunun sebebi, eski Hint dilcilerine göre ünlünün hece üretme kabiliyetine sahip olmasıdır. Ünsüzlerde bu özellik olmadığından bunlar bağımlı konuşma sesleri olarak kabul ediliyordu.

2. Eski Hint dilcileri gramer alanında da bir takım ilginç araştırma işleri yapmışlardır. Onlar kelimeleri konuşma bölümlerine ayırmışlar. Adları naman, fiilleri ise akhauata olarak adlandırmışlardır. Onlar kelime kökleri ve ekleri kavramlarını da biliyorlardır.

Hint dilcileri konuşma bölümlerini isimler ve fiiller olarak ayırdıklarından hal eki olarak değişme ve zaman, şahıs, şekil eki olarak değişme gramer hadiselerine özel ilgi göstermişlerdir. Onlar Sanskrit’te ismin yedi halini ortaya koymuşlardır: 1. Adlık (yalın). 2. Tesirlik (belirtme). 3. Birgelik (eşitlik). 4. Yönlük (yönelme). 5. Çıkışlık (çıkma). 6. Yiyelik (ilgi). 7. Yerlik (bulunma).

Hint gramerlerinde cümle bilgisine de belirli yer vermiştir. Bu bölümde hal, zaman ve şekil kalıplarının kullanma kuralları belirtilmiştir.

? ? ?

Eski zaman dilciliğinde Yunan dilciliği de önemli yer tutar. Dünya medeniyeti ve ilim tarihinde antik devrin sahip olduğu yerde dilcilik biliminin de rolü vardır.

Yunan dilciliği aslında iki mühim dilcilik ekolünü Yunan dilciliği ve “İskenderiye grameri”ni birleştirir. Bunlardan birincisi Yunanistan’ın içinde ortaya çıkmış ve yayılmış, ikincisi ise Yunanların Mısır’daki sömürgesinde Ptolomeyler devletinde ortaya çıkmıştır. Kaydedelim ki, ekoller arasındaki fark sadece coğrafi açıdan değildir. Dilciliğin araştırma malzeme ilgisine göre, bunun yanı sıra dil bilimciliğine göre de bu ekoller arasında çok büyük farklar mevcuttu. Öyleki, Yunan dilcilik ekolü kendi araştırmalarında dilin teorisi konuları ile ilgilenmiş ve onun oluşması, niteliği gibi konulara daha çok dikkat ediyorlardı. Tabii ki, dilin gramer yapısı ve ses yönünün konusunda da belirli çalışmalar yapılmıştır. Yunan dilcilik ekolünde çok geniş işlenen dilcilik konuları olmuştur. Nihayet, Yunan dilcilik ekolünün kurcuları, ilk büyük filozoflardır. Örneğin, eski Yunan dilcilik ekolü Demogrit’in, Platon’un, Aristo’nun adına bağlıdır.

“İskenderiye grameri” ekolü ise dilciliğin daha çok pratik konuları, özellikle ilk ve orta dereceli okullarda okutulan gramer konularıyla ilgilenmişlerdir. Bu ekolün kurucuları Yunan dilcilik ekolünden farklı olarak, ilk etapta, dil bilimciydiler.

Eski Yunan dilciliği ekolünde dilciliğin ortaya çıkması her şeyden önce, kelime ve kavram, nesneler ve onların adları arasındaki ilişkilerin açıklaması ile bağlı idi. Aynı problemler, Yunan dilciliği ekolü kendi çeşitli ekolleri, “tartışan yönleri” (V.Tomsen) birleştiriyordu. Bu ekoller nesnelerin ve kelimelerin bir taraftan tabiatına, diğer taraftan, kanuna, adete, duruma göre ilişkilerini belirliyordular. Antik filozofların nesnelerle onların adları arasındaki ilişkide daha çok ilgilendiren bir konu daha vardır. Belirtelim ki, bu konu gösterilen problem için, gerçekten, büyük öneme sahip idi ve çağdaş dil ile söylenseydi, tahmini olarak şöyle seslenirdi: Nesnelere ad verilirken onların tabiatına dayanılır mı, ad nesnenin tabiatına göre, yoksa geleneğe göre bağlı olarak mı verilir? Eski filozofların fikrine göre eğer nesne onun tabiatına uygun olarak adlandırılırsa, doğru adlandırılır; eğer nesne geleneğe göre gelişigüzel adlandırılırsa, demek ki, o, doğru adlanmıyor.

Kaydedelim ki, aynı konuda çeşitli yönden yaklaşan ekollerin tartışması belirli bir sonuç vermemiştir; başka bir deyişle, eski Yunanlar bu konuyu halledememişler. İlginçtir ki, bu konu yüzyıllar boyu da çözülememiştir.

Aynı konuyla Yunan felsefi dilciliğinde ilk olarak Heraklit ve Demokrit ilgilenmişlerdir. Heraklit kendi fikrince kelimelere ad verirken onun tabiatını dikkate alır ve tabiatına göre de nesneye ad verirmiş.

Demokrit ise Heraklit’in tam tersinde bir fikri savunurdu. Ona göre, ad ile nesne arasında onların tabiatına göre ilişki yoktur. Nesnelere adı geleneğe göre verirler. Heraklit ve Demokrit’in bu konuda daha hangi fikirde oldukları hakkında elde güvenilir bir bilgi yoktur.

Adlarla nesneler arasında ilişki sofistlerin de ilgisini çekmiştir. Ancak tüm bu konular hakkında Platon’un yazmış olduğu bir kitap vardır. Kitabın adı “Kratil”dir. Bu eserde o, baştan başa adla nesne arasında olan ilgiye, daha doğrusu, nesneler adlandırılırken, onların tabiatının dikkate alınıp alınmamasına, yahut nesnelere adın geleneğe göre, kendi başına verilip verilmemesine dikkat etmiştir.

“Kratil” diyalog şeklinde yazılmıştır. Eserde tartışma iki adam arasında geçmektedir. Hermogen’in fikrine göre, adlar nesnelere geleneğe göre verilir: Ad ile nesnenin tabiatı arasında hiçbir ilgi yoktur. Kratil ise tamamen bu fikrin aleyhindedir. Onun düşüncesine göre, nesnelere adı onların tabiatına göre verirler; hem de bu yalnız yunan diline ait değil, aynı prensip diğer dillerde de Kratil’in dili ile söylemek gerekirse Barbar dillerinde de gözlenilmiştir.

Hermogen Kratil’le olan tartışmasına Sokrat’ı da davet edip, ondan kendi fikirlerini söylemesini rica etmiştir. Antik dünyanın ünlü filozofu Sokrat bildiriyor ki, kimse adları değiştiremez. O kendi soru ve cevapları ile adla nesnenin tabiatı arasında ilişki olduğunu Hermogen’e ispat etmiştir. Sokrat’ın fikrine göre, yeni kelimeleri de işte o insanlar yapar ki, onlar nesnelerin tabiatını bilir.

Adla nesne arasında ilişki olduğunu Sokrat bazı örnekler vererek göstermiştir. Örneğin, Yunan dilinde Allah kelimesi hareketle bağlı olduğuna göre theos olarak adlandırılmıştır. Allah kelimesinin harekete bağlanmasının sebebi şudur: Eski Yunanlılar gökyüzünü ve gökyüzü cisimlerini, yani güneşi, ayı, yıldızları ve bunları yanı sıra yeri de Allah sanıyorlardı. Bunların ise eski Yunanların düşüncelerine göre hareket eden nesnelerdir. Sonuç olarak, Allah kelimesi kendi tabiatına göre harekete bağlıdır ve işte bunun için hareket manalı kelime ile adlandırılmıştır. Sokrat kahraman kelimesini de onun anlamında tabiatında arıyor ve onunla açıklıyor. O bu kelimeyi sevgi ile ilişkilendirir. Onun fikrine göre, kahramanlık sevginin bir ürünüdür, üstelik herhangi bir sevginin değil, sıradan birey ile meleğin veya Allah’la sıradan kadın arasında olan sevginin ürünüdür. Sokrat Yunan dilinde kahraman demek olan kelimeyle sevgi manasını ifade eden kelimeyi kıyaslayarak bu sonuca varır. O bu kelimeleri hatiplikle de bağlar. Çünkü Yunan dilinde onlar kendi ses biçimine göre kahraman anlamını bildiren kelimeye yakındır.

Poyesdon (deniz Allah’ı) kelimesinin etimolojisi (köken bilimi) hakkında da Sokrat’ın verdiği açıklama çok ilginçtir. Bu kelimenin kökeni hakkında ileri sürülen fikirlerden birinde onun “ayaklarında zincir olan” anlamı gösterilmiştir.

Kelimelerin kökeni hakkında Sokrat’ın dili ile verilen bu açıklamalar Platon’u dilcilik ilminin alanlarından biri olan etimolojinin kurucusu olarak adlandırmaya sebep olmuştur.

Eski Yunan dilciliği ekolünün ünlü öğretim üyelerinden biri de antik devrin büyük şahsiyetlerinden olan Aristo’dur.

“Kratil” eserinde çok geniş bir şekilde bu konuyla Aristo da ilgilenmiştir. Ünlü filozofun bu konudaki tutumu Platon’un tutumundan kesin bir şekilde ayrılır. Aristo’ya göre, adlar ile nesnelerin tabiatı arasında bir bağlılık yoktur. Ona göre adlar nesnelere geleneğe göre verilir.

Yunan dilciliği ekolünde ilk defa Aristo kelimelerin gramer açıklamasını vermiştir. Doğrudur, onun “grameri” henüz mantıktan ayrılmamıştı ve diyebiliriz ki, tamamiyle ona (mantığa) dayanırdı, fakat onun fikirleri kelimelerin gramer açıklaması bakımından tarih için çok ilginçtir.

Aristo kelimeleri üç sınıfa, daha doğrusu, cümle öğesine bölmüştür: Adlar, fiiller (o bunları “deyilmiş” diye adlandırırdı) ve bağlaçlar. Bağlaçlara bütün yardımcı kelimeler yani bağlaçlar, edatlar, ünlemler, önlükler ve zamirler dahil edilirdi. Aristo “hal eki alarak değişme” adlı gramer kavramını da ileri sürmüştür. Aynı gramer kavrama o, şimdiki zaman, şahıs, şekil eki alarak değişmeyi dahil etmiştir. Sonuç itibariyle hal eki alarak değişmeyi o hem isimlere, hem de fiillere özgü bir kategori sayıyordu.

Bundan başka, Aristo kelimeleri cinsine göre de çeşitli gruplara ayırırdı: Bunlar erkek cinsi, kadın cinsi ve ikisinin arasında mevcut olan orta cins.

Aristo fonetikanın konuları ile de ilgilenmişti.

Eski Yunan dilciliğinde diğer filozoflar, o cümleden Epikür ve epikürcüler, stoikler, skeptikler daha çok ad ile nesnenin tabiatı konuları ile ilgilenmişler. Ancak stoikler gramer konuları ile de ciddi şekilde incelemiş ve özel olarak ismin halleri ile ilgili olarak, bazı ilginç fikirler ileri sürmüşler.

? ? ?

Antik dilcilik ekolünün ikinci kolunu İskenderiye grameri ekolü teşkil etmiştir. Bu ekol esas olarak kelimenin manasında dilcilik konusu olan gramer ile ilgilenmiştir.

İskenderiye gramercilerinin ünlü temsilcisi Samofrakiyalı Aristarò idi. O, M.Ö. tahminen 200-150 yıllarında doğmuştur. Dilcilik tarihinde onun öğrencisi Frakiyalı Dionisi de (tahminen M.Ö. 100 yılında doğmuştur.) büyük üne sahiptir. O, sistemli gramerin ilk yazarlarından biri olarak kabul edilir.

Nihayet, aynı ekolün ünlü isimlerinden M.II. yüzyılda doğan Apolloni Diskol’un ve onun oğlu Heridia’nın adlarını söyleyebiliriz.

İskenderiye gramerinin kuruluşu nasıl idi? Her şeyden önce, o ekol gramerinin iki esas şubesinden biri olan morfoloji (biçim bilimi) konuları ile daha geniş şekilde ilgilenmiş. Aristorò devrinden başlayarak, İskenderiye gramerleri 8 kelime türü olarak gösteriyorlardı. Bunlar; 1. Adlar, 2. Fiil, 3. Sıfat fiil, 4. Artikl, 5. Zamir, 6. Önsöz, 7. Zarf, 8. Bağlaç.

“İskenderiye”liler fonetikayı harfler hakkında bir ilim sayıyorlardı. Kaydedelim ki, dilciliğin bu alanı gösterilen dilcilik ekolünde genellikle çok az işlenmiştir. Fakat onlar konuşma seslerini ünlülere, ünsüzlere, yarım ünlülere ayırıp, onların çeşitli fizyolojik-akustik yönlerini açıklarlardı. (Örneğin, ünsüzlerde nefeslilik vs.).

Fonetik mevzulardan vurgu ve heceler İskenderiye gramercileri tarafından nisbeten geniş incelenmiştir.

Bu ekolün öğretim üyeleri cümle bilgisi konuları ile de ilgilendiği bilinir. Örneğin, Frakiyalı Dionisi’nin cümleye verdiği tarif 2000 yıldan daha fazla bir zamandan beri, küçük değişikliklerle normativ gramerlerde görülmektedir.

? ? ?

Eski devrin dilcilik ekollerinden biri de Arap dilciliğidir. Bu ekol hayli sonralar, M.S. VII-VIII. yüzyıllarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Büyük gelişme yoluna IX-X. yüzyıllarda çıksa da, Doğu ülkeleri için eski dilcilik sayılabilir.

Hint dilciliği gibi, Arap dilciliği de dini dil olarak Arap resmi dilini çok sayıda Arap lehçelerinin etkisinden korumak zorunluluğundan doğmuştur.

Bu ekolün Hint ve Yunan dilciliğinden bir takım farkları var ki, bunlar, ilk önce, Arap dilinin kendi gramer yapısından, fonetik ve kelime özelliklerinden ortaya çıkar. Bundan başka, Arap dilciliği terimi koşulu karakter taşır, aslında bu dilciliğin ünlü yazarlarından bir çoğu milliyetçe Arap değildir.

Araplar her bir kelime kökünü üç harfte ?, ?, ?, (fe, ayn, lam) görüyor ve onun timsalında Arap dilinin gramer yapısını açıklarlar. Mesela, fiil şekli arif, aşık, şair, hatip (natık), hekim, alim, nazır (bakan), malik (sahip), şaik (şevketli) vs. Çok sayıda belirli türden olan bütün fiili sıfatların genel modeli, fiil şekli ise me’ruf (açık), me’şve (sevilen), mehkum (hüküm almış), me’lum (belirli), menzur (arzu edilen) vs. edilgen kipten olan sıfat fiilleri modeli gibi gramer öğretiminin tasvir biçimleriydi. Arap gramerinin üç harf esasında ??? (fiil) açıklaması bugün de devam etmektedir.

Arap dilcilerinin leksikografiya (sözlük bilimi) alanındaki hizmetleri daha büyüktür. Arap sözlük bilimciliği, ilk olarak, Sibaveyhi’nin öğretmeni olan Halil-el Ferehidi’nin adı ile bağlantılıdır. Tahminen 718-791 yılları arasında yaşamış bu büyük dilcinin “Kitap el-Ayn” adlı eseri ilk Arap dili sözlüklerindendir. Arap dilciliğinin Basra ekolünün yazarı olan bilgininin eserinden günümüze kadar yalnız çok az bir bölümü gelebilmiştir.

Basra ekolünün diğer yazarı olan Ebu Bekir Muhammed ibn el Hasan ibn Dureyd (838-933) ise “El-Cemhara” adlı etimoloji sözlüğü hazırlamıştır. Arap dilciliğinin Küfe ekolünün yazarlarından İbn-el-Ekberi ve Ebu-Ebeyda da Arap sözlük bilimciliği alanında hayli iyi işler görmüşlerdir.

Arap sözlükçülüğünün asıl eksiği ise şudur: Uslubi sinonimler (eş anlamlı) kelime varlığının aktif kelimeleri ve eş anlamlıları ile aynı sanılır ve aynı sırada olan kelimeler gibi sözlüklere dahil edilirdi.

Arap dilcilik ekolünün bir diğer yönlerinden biri de şudur: O yalnız Arap dilini araştırmakla kalmayıp, başka kabile dillerini de incelemiştir. Bu yönden Kınık olarak adlandırılan bir Türk kabilesinden çıkmış Mahmut Kaşgari’nin “Divani-lügat-it-Türk” adlı eserini gösterebiliriz. Bu eser çeşitli Türk dillerinin malzemelerinin karşılaştırılması yoluyla yazılmış ve burada aynı dillerin akrabalığı fikri öne sürülmüştür. “Divani-lügat-it-Türk” eseri karşılaştırmalı-tariòi dilciliğin ilk örneklerinden biri olduğu için takdire layıktır.

M. Kaşğari’nin “Kitabı-cevahürül-nehv fil-lügat-it-Türk” (“Türk Dilleri Cümle Biliminin Esasları kitabı”) eseri henüz bulunamamıştır. Eski devrin dilciliğinde cümle bilgisinin çok az işlendiği dikkate alınırsa, bu eserin dilcilik tariòi için ne kadar büyük öneme sahip olduğu görülüyor.

2. Orta Çağlarda ve İntibah (Uyanış) Devrinde Dilcilik

XVII – XVIII. Yüzyıllarda Dilcilik Alanında İlerleme

Orta çağlar çeşitli ilim alanlarında olduğu gibi, dilcilik alanında da bir durgunluk devri yaşanmıştır. Gerici din adamları başka ilim alanlarında olduğu gibi, dilcilik alanında da yeni fikirlerin meydana çıkmasına karşı mani türetmişlerdir. Orta çağlarda dilcilik teorisi alanında dikkat çeken bir olay vardır ki, o da realistlerle (gerçekçiler) nominalistler arasındaki fikir savaşıdır. Aslında, realistler ve nominalistler dilcilik ilminin bir parçası değildirler. Onlar daha çok felsefe ilmini temsil ederler. Fakat fikir ayrılıkları eşya ve kavram üzerine olduğundan, dilcilik için belirli derecede ilginç olabilir.

Realistlerin önde gelen ismi Kenterberi Yepiskopu Anselm’dir. (1033 - 1109). O, tam idealist yönde tavır takındı ki, sanki real olarak yalnız genel kavramlar mevcuttur, aynı kavramlara uygun olan eşya ve hadiseler ise onların sönük, zayıf suretleridir.

Realistlerin aksine olarak, normalistler yalnız eşyaların real surette mevcut olduğunu gösteriyorlardı. Fakat kendilerinin bu doğru düşüncelerini eşyalarla kavram arasında olan ilişki bakımından yanlış açıklıyorlardı. Örneğin, normalistlerin önde geleni Kompyenli Rossel’in (tahminen 1050 - 1110) şöyle izah ederdi; güya kavramlar bu eşyalardan dışarda mevcut değil, hatta eşyanın özelliklerini yansıtır. Ilımlı normalistler veya konseptvalistlerin fikrince, real olarak yalnız eşyalar mevcuttur, onlar her bir kavramın esasını teşkil ederler. Kavramlar ise real surette mevcut olan nesneler esasında düşünce aracılığı ile belirlenir ve uygun nesnelerin özelliklerini yansıtır. Konseptvalistlerin önderi 1079 – 1142 yıllarıarasında yaşamış Pyer Abelyar’dır.

Fakat normalistlerin fikirleri de din adamlarının sert taarruzlarına maruz kalmış, onlar kendileri ciddi olarak takip edilmişlerdir.

Orta çağlarda sırf dilciliğe ait var olanlar yalnız Latin dili üzerine yazılmış derslikler ve gramerler idi. Aynı devirde Donat’ın, bunun yanı sıra Prissia’nın Latin dili üzerine öğretileri çok geniş olarak yazılmıştır: Hatta Yunan dili de unutulmuştu. Katolik kilisesinin dili olan Latin diline ise çok miktarda pratik maksat taşıyan derslikler yapılmıştır. Onu da kaydedelim ki, aynı ders kitabında hiç de Latin dilinin gramer yapısı tasvip edilmiyordu. Sadece bu dile ait zorunlu kanunlar öğretilirdi. Bunun sebebi ise; Latin gramerleri üzerine olan öğretiler bir düzen olarak, grameri düzgün konuşma yazma sanatı sayıyordu.

Orta çağlarda Latin dilinin böyle geniş bir biçimde yayılması dilcilik alanında belirli olumsuz sonuçlara sebep olmuş. Her şeyden önce, Latin dili ölü bir dil olduğu için onun ses yönüne önem verilmezdi. Bu hal, kendi sırasında, fonetiğin tamamiyle inkarına sebep olmuştur. Diğer taraftan, Latin gramer kanunlarının bütün dilleri için esas kabul edilmesi dil hadiselerinin mantık bakımından açıklamaya yol açmıştır. Fakat orta çağlarda gramer alanında az miktarda olsa da bazı yenilikler ortaya çıkmıştır. Örneğin, isim ve sıfatların farklandırılması, suffikslerin keşfi bu devre aittir.

? ? ?

Avrupa ülkelerinde XIV – XVI. Yüzyıllar intibah (uyanış) devri olarak kabul edilir. Bu devrin asıl belirtisi antik medeniyeti kültürel mirasa karşı olan insani tutumlardır.

İntibah (uyanış) devri dilciliğin asıl özelliği de, ilk önce, eski Yunan ve Latin metinleri üzerinde yapılan işle belirlenir. Bu alanda İohan Reyhlin, Robert Stefanus, onun oğlu Henri Stefanus vb. hizmetlerini gösterebiliriz.

Bu devrin diğer bir yönü de Sami halkının filolojisine olan büyük ilgiydi. Eski Yahudi, Arami, Arap vs. diller alanında İohan Reyhli’nin hizmetlerini ayrıca kaydetmek gerekir. Onun 1506 yılında yazdığı “Eski Yahudi Dilinin Grameri”dikkat çekicidir.

Arapşünas bilginlerden Yakov Holius Erpeni’nin, intibah devrinin dilcilerinden (1540 - 1609) İosif Yustus Skaliger’in yaptığı işler dikkat çekicidir. Skaliger ilk defa olarak bütün Avrupa dili dahil etmiştir.

Bu devrin dilciliğinde dikkati çeken yönlerden biri de, orta çağlardan farklı olarak, ayrı ayrı canlı dillerin grameri üzerinde geniş çalışma yapılmasıdır. 1492 yılında yayınlanan İspanya dili, 1499 yılında ise yayınlanmış Breton dili gramerleri aynı dillerin ilk tecrübi gramerleridir.

XVI. yüzyılda Alman, Fransız, İngiliz, Macar, Uels, Çek, Polyak, Bask, Slovak dillerinin gramerleri yazılmıştı.

İntibah devrinde fonetik alanında görülen ilginç işlerden biri de Danimarka bilgini Yakov Madsen Arus’un (1538-1586) “İki Kitabın Harfleri Hakkında” (Bazel, 1586) adlı kitapçığını söylemek mümkündür.

İntibah devri, tarihte büyük coğrafi buluşlar ve seyahatler devri olarak bilinmektedir.Bu buluşlar ve seyahatler sırasında birçok yeni diller bilinmiş, onlara ait zengin malzemeler toplanmıştır.Aynı malzemeler XVII-XVIII. yüzyıllarda yayınlansa da intibah devrinin ürünü idi.

? ? ?

XVII-XVIII. yüzyıllarda dilcilik tarihinde büyük ilerleme olarak nitelendirilir.Ancak bu devrin dilciliği XIX. Yüzyılın birinci yarısından itibaren asıl ilmi dilciliğin meydana çıkması için zemin oluşturmuştu.XVII-XVIII. yüzyıl dilciliğinin genel özetini vermek için aşağıdaki konuları açıklamak gerekir: intibah devrinin devamı gibi tecrübi gramer alanında yapılan işler; sözlük alanındaki işler; toplanmış zengin dil malzemelerinin yanına hazırlanması; dilcilikte rasyonalizm ve sensualizm fikirlerinin ortaya çıkması; karşılaştırmalı ve tarihi dilcilik bakışlarının oluşturulması.Kaydedelim ki, bu alanda yapılan işler XIX. yüzyılın dilcilik ekolünün temel taşları gibi kıymet görür.

1. İntibah devrinin devamı gibi görülen işlere örnek olarak, İngiltere’nin Oxford Üniversitesinin geometri profesörü Yollis’in 1653 yılında yayınlanmış “İngiliz Dili Grameri” eserini örnek olarak verebiliriz.Tam tecrübi şekilde yazılmış bu eserde İngiliz dilinin her taraflı ve dakik tasvir olunmuş fonetiği (ses) ile karşılaşıyoruz.

XVII. yüzyılda oluşmuş tecrübi gramerlerin listesine Reòeòuzen’in Latış dili (1644), bunların yanı sıra D. Kleyn’in Litva dili (1653) için yazdıkları ilk gramerleri dahil edebiliriz.

1696 yılında Henri Vilhelm Ludolf’un Latin dilinde yazdığı “Rus Dili Grameri” kitabı aynı devrin ürünüdür.

XVII – XVIII. yüzyıllarda Rusya’da Kilse – Slav dilinin grameri alanında da hayli çalışma yapılmıştır.

XVIII. yüzyılda büyük Rus bilgini M.V. Lomonosov’un (1711 – 1765) “Rusya Grameri” adlı eseri gramer öğretim tarihinde önemli yer tutmaktadır.

XVII. yüzyılda Danimarka dilinin gramer alanında Erik Pondoppidan’ın, P. Süvün ve Henri Herner’in, XVIII. yüzyılda ise Heysgord’un yaptığı işlerde oldukça önemlidir.

2. Sözlük alanında yapılan ilk çalışmalardan İtalyan (1612), Fransız (1694) sözlüklerinin adını söylemek doğrudur. Bu sözlüklerin prensipleri esasında oluşturulmuş “Rusya Akademisi Sözlüğü” XVIII. yüzyıl leksikografiyası (sözlük bilim) alanında önemli bir olaydır. 43.257 Slav ve Rus kelimesinden oluşan bu sözlük mahalli kelimeleri ve tekniki kavramları da içermektedir. Rusya Akademisinin oluşumundan (1783) on bir yıl sonra çıkarılmış bu sözlüğün içeriğinde o devrin Derjavin, Fonvizin vb. ünlü yazarları da yer almıştır. XVII – XVIII. yüzyıllarda etmologiya (köken bilimi) alanında yapılan çalışmaları da leksikografya (sözlük bilim) alanına dahil edebiliriz. Menajın 1650 yılında Paris’te yayımlanmış “Fransız Dilinin Etmoloji Sözlüğü”, Ferrari’nin 1676 yılında Paduya’da yayınlanmış “İtalyan Dilinin Kaynakları” adlı eserleri Roman dilleri, Danimarka dilcisi Peder Süv’ün ve İsveç bilgini İren’in İskandinav dilleri alanında köken bilimi araştırmaları ilginçtir.

3. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde olan olaylardan biri de toplanmış zengin malzemeler esasında çeşitli dillerin sözlüklerinin hazırlanmasıdır. Örnek olarak 1786 – 1791 yılları arasında Peterburg’da yayımlanmış dört ciltlik sözlüğü gösterebiliriz. Rus gezgini ve tabiatçısı Simon Pallas’ın hazırladığı bu sözlük 272 dili içine almaktadır. İspanyol rahibi Lorenso Gervas’ın 1800 – 1804 yılları arasında Madrit’te yayımladığı, 307 dilin malzemesine dayanan “Bilinen Halkların Dillerinin Katalogu” adlı altı ciltlik, 1806 – 1817 yılları arasında İ.K. Adeluig ve İ.S. Fater’in tahminen 500 dili kapsayan “Midridat veya Genel Dilcilik” adlı dört ciltlik eserleri de aslında bahsedilen bu dönemin ürünleridir.

4. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde ilginç olaylardan biri de dilcilikte rasyonalizm ve sensualizm fikirlerinin ortaya çıkmasındır.

Bilindiği üzere, aynı devrin felsefesinde önemli yer tutan rasyonalizm gerçeklerinden daha çok, akla dayanan kavramlara dayanıyordu. Dilcilikte rasyonalizme örnek olarak A. Arno ve K. Lanslon’un 1660 yılında birlikte yayımladıkları “Genel Rasyonal Gramer” kitabını gösterebiliriz. Fransa’da Por – Royal manastırının rahipleri olan A. Arno mantıkçı, Lanslo ise dilci olarak bilinirdi.

Daha çok düşünce kanunlarına dayanmasına bakmaksızın bu eserin gramer teorisi konusu için ciddi önemi olmuştur.

Eser fonetik ve gramer bölümlerinden, gramer ise kendi sırasında, morfoloji (biçim bilimi) ve sintaksis (cümle bilgisi) bölümlerinden oluşmuştur. Eserde ses, harf, vurgu, hece gibi fonetik; isim, artikl, zamir, sıfat fiil, önsöz, zarf, fiil, bağlaç, ünlem gibi gramer olaylarından bahsedilmektedir. İlginçtir ki, isimler asıl isimler ve sıfatlar olmak üzere iki bölüme ayrılırlar.

Sintaksis (cümle bilgisi) konusunda iki ve üç ögeli birimlerden bahsedilir. Bunlardan üç ögeliler nesne, cümle ögesi ve bağlaçtan, iki ögeliler ise nesne ve yüklemlerden oluşur.

Bu eserde belli malzemenin kaynakları gibi eski Yahudi, eski Yunan, Latin ve Fransız dillerinden faydalanılmıştır.

O devrin rasyonel gramerlerinden biri de 1675 yılında yayımlanmış “Mantık veya Düşünme Sanatı” kitabıdır.Aynı yüzyılın yazarları A.Arno ve P.Nikol’dür.

XVIII. yüzyılın algılama teorisi olaylarından biri de sensualizmdir.Bu akım rasyonalizmin aksine olarak, algılamanın sadece duyu aracılığıyla mümkün olduğunu gösterir ve algılama sürecinde duyu organlarını önemli etken sayıyordu.

Sensualizm dilcilik alanında psikolojik bakışların, özellikle ferdi psikolojinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.Sensualistler dilde ferdi yönlere, deyime ait ifadelere daha çok önem verirlerdi.Agsosinativ psikoloji alanı uzmanlarından biri olan E.B.Kondilyak’ın (1715-1780) grameri dilcilikte sensualizm fikirlerini yansıtıyordu.

5. XVII – XVIII. yüzyıl dilciliğinde en önemli olay, hiç şüphesiz, karşılaştırmalı ve tarihi dilcilik bakışlarının ortaya çıkmasıdır.

Dile tarihi bakış tarih ilminin felsefesinin kurucusu olan İtalyan bilgini Cambattista Viko’nun (1668-1744) tarihi sürecin objektif karakteri hakkında ileri sürdüğü fikirlerle ilgilidir. Onun tarihselliği kültürün gelişmesinde eski devirler hakkında kapsamlı fikir oluşturur.

Viko’nun fikirleri dilcilikte tarihi gelişme fikrinin oluşumunun esas nedenlerindendir. XVIII. yüzyılın ünlü bilginleri jan jak Russa, Şarl de Bros, Adam Smit, Pristli, Con Hori- Tuk, Herder vb. dillerin tarihi gelişmesi problemi üzerinde çalışmışlardır.

Dil tarihinin felsefi konuları ile Alman filozofu, eğitimci- yazar İohan Gotfrid Herder (1744-1803) daha çok ilgilenmiştir. Onun 1772 yılında yayımlanmış “Dilin Kökeni Hakkında Araştırma” (Rusçaya çevirisi 1909), “Eski Halk Şarkıları” (1778-1779) eserlerinde bütün medeni servetlerin,o cümleden dilin gelişmesi konusunda çok geniş yer ayırmıştır.

Dillerin karşılaştırılarak öğrenilmesine ise eski Hintlilerin dili olan Sanskrit ile Avrupalıların tanışmasıyla başlamıştır. Sanskrit dili ile ilgili ilk bilgileri İtalyan tüccar Filinno Sasseti vermiştir. Fakat eski Hintlilerin edebi dili konusunda geniş bilgiyi İngiliz dogu bilimcisi ve hukukçusu Vilyam Cons’un (1746-1794) yaptığı çalışmada vardır. Bilginin Sanskrit’e ait daha geniş bilgiyi yansımasını 1786 yılında yayınladığı “Asya Araştırmaları” adlı eserinde bulabiliriz.

Sanskrit ile Avrupa dilleri arasındaki benzerlik dillerin akrabalığı fikrinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Avrupa dilleri ile Sanskrit’in genetik ilişkisi 1767 yılında Fransız ruhbanı Kerdu tarafından belirtilmiştir. Aynı yıl o bu dillerin akrabalığı ve şu an mevcut olmayan bir kök dilden türemesi konusunda bir teblig hazırlayıp Fransa Akademisine göndermiştir. Fakat o zaman bu düşünceye pek önem veren olmamıştı.

Dillerin akrabalığı konusu ile ilgili olarak XVIII. yüzyıl bilginlerinden M. Lomonosov, F. Ruhig, İ. Dubrovki, Gelh vb. gibi isimleri verebiliriz.

Dil tarihi ve dillerin karşılaştırılması alanındaki araştırmaları, özellikle F.Şlegel’in 1808 yılında yayımlanmış “Hintlilerin Dili ve Derin Anlamlılığı Hakkında”adlı meşhur eseri karşılaştırmalı- tarihi dilciliğin temel taşlarından sayılır .

XIX. YÜZYILIN ASIL DİLCİLİK EKOLLERİ

Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğin Meydana Gelmesi

Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğe Dair İlk Eserler

Bir çok bilginler dilciliğin bir ilim gibi meydana gelmesini sadece karşılaştırmalı-tarihi dilcilikle bağdaştırmaktadırlar. Onlar karşılaştırmalı-tarihi dilciliğe kadar olan devri ilme kadarki devir olarak adlandırmaktadırlar. Bu fikrin ne derecede doğru olup olmadığı bir yana gösterilen dilcilik ekolünün dil hakkında ilmin tarihinde ne kadar büyük rol oynadığını net olarak gösterir.

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin meydana gelmesi dört büyük bilginin: F. Bonn R. Rask, Y. Grimm ve A. Vostokov’un adı ile bağdaştırılır. Bu dilciler birbirine bağlı olmayarak, Hint- Avrupa dilleri ailesinin çeşitli gruplarına ait dillerin karşılaştırmalı gramerlerine dair eserler yazmakla dilcilik tarihinde yeni bir devir açmışlardır.

Yayınlanma tarihine göre bu dilcilerden F. Bopp’un adı ilk olarak bilinir. 1791-1867 yılları arasında yaşamış olan büyük Alman dilcisi 1816 yılında kendisinin “Yunan, Latin, Fars ve German (Alman) dillerinin çekimi ile karşılaştırmada ve metnin orjinalinde, doğru vezinli çeviride Ramayana ve Mahabharatadan Enizodlarla ve vedalardan makalelerle Sanskrit’in çekim sistem” adlı kitapçığı yayımlıyor. Burada karşılaştırma bir amaç gibi görülmüyordu. O, Ses ve biçim konuna uygunluklarının ortaya çıkarılıp gösterilmesi için bir vasıta gibi dikkate alınırdı. F. Bopp’un eserindeki amaç dillerin tarihinin öğrenilmesiydi ve o kendi amacına kıyaslama yolu ile ulaşıyordu. Adı geçen eseri resmen karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin esası gibi kabul edilir.

F. Bopp’un önemli eseri “Sanskrit, Zend, Ermeni, Yunan, Latin, Litva, Eski Slav,Got ve Alman Dillerinin Karşılaştırmalı Grameri” olarak adlandırılır. Eser üç ciltten ve altı bölümden oluşmaktadır. O kendinin bu araştırmalarını 1833-52 yılları arasında yayımlatmıştır. Beş yıl sonra eserin yeniden işlenilmiş ikinci yayımına başlanılmış ve 1861 yılında üçüncü cilt yayınlanmıştır. 1868-70 yıllarında ise eserin üçüncü baskısı okuyuculara takdim edilmiştir.

Kısa sürede bu üç ciltlik eserin baskısı üç defa yayımlanması doğal idi. F. Bopp’un “Karşılaştırmalı Grameri” o devir için çok büyük bir olay idi. Eserin 1856 yılındaki İngiliz yayımının giriş bölümünde o, İ. Nyuton’un “Natural Felsefenin Matem atiksel Esasları” ve F. Beko’nun “Yeni Organon” eseri ile bir sıraya konulmuştur.

Gösterilen eserde Bopp’un kelime kökü teorisi bir çok yönden dikkati çekiyordu. Ünlü Alman bilginine göre, Hint-Avrupa dillerinde kelimeler ilk defa tek heceli köklerden oluşmuştur. Tek heceli kökler ise, kendi içerisinde, iki bölüme ayrılır: 1) Fiil kökleri, 2) Zamir kökleri. Birincilerden fiiller ve adlar (yani isimler ve sıfatlar); ikincilerden ise zamirler ve bütün ilkin önsözler, bağlaçlar ve edatlar oluşturmuştur.

F. Bopp dilleri tipoloji (tip bilim) yönünden de köklere göre sınıflandırmıştır. Onun fikrine göre, üç tip dil vardır:

Gerçek kelime kökü bulunmayan diller.

Birleşme kabiliyetine sahip tek heceli kelime kökleri bulunan diller.

Üç ünsüzle karakterize olunan iki heceli kelime kökleri bulunan diller.

Bopp birinci sınıfa Çin dili gibi amorf (düzensiz) dilleri, ikinciye Hint-Avrupa, üçüncüye ise Sami dillerini dahil ederdi.

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin meydana gelmesinde görev alan diğer bir kişi Rasmus Òristian Rask’dır.1787-1832 yılları arasında yaşamış bu büyük Danimarka dilcisi, aslında adı geçen dilcilik ekolünün kurucusu sayılabilir. Öyle ki, o, “Eski Kuzey Dili Alanında Araştırma veya İzlanda Dilinin Kökeni”adlı eserini F. Bopp’tan iki yıl önce (1814) karşılaştırmalı-tarihi düzeninde yazmış, ancak iki yıl sonra (1818) yayımlatmıştır.

R. Raks 25 dil bilirdi.Onun İspanyol, İtalyan, Friz, Eski İngiliz, İsveç vs. dillere ait gramer kitapları vardır. Bilginin 1811 yılında yayımlattığı “İzlanda Dili Üzerine Öğretiler” adlı eserinde yazdığı aşağıdaki kelimeler bugün için de önemlidir.” Gramerin görevi kelimeleri düzeltmek hakkında emir vermek değil, kelimelerin oluşumunu ve değişimini tasvir etmektir” [13,49].

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin ünlü temsilcilerinden biri de meşhur Alman bilgini Yakov Grimm’dir (1785-1863). Bu bilgin karşılaştırmalı-tarihi dilcilik üsulu ile Hint-Avrupa dillerinin en büyük gruplarından olan German (Alman) dilleri alanında araştırma yapmıştır. Asıl eseri dört ciltlik “Alman Grameri” kitabıdır. Eserin birinci cildi 1819 yılında yayınlanmıştır. Bütün dört cildin yayımı 1837 yılında tamamlanmıştır.

1822 yılında o, bağımsız olarak “German Dillerinde Ünsüzlerin İlk Değişmeleri”ni yayımlamıştır: Hint-Avrupa bh, dh, gh, German b, d, g; Hint-Avrupa b, d, g; German p, t, k; Hint-Avrupa p, t, k; German f, th, h.

Y. Grimm’in iki ciltten oluşan “Alman Dilinin Tarihi” (1848) adlı kitabı da vardır.

Karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin Rusya’da ilk ünlü temsilcisi Aleksandr Òristoforoviç, Vostokov’dur. O, 1781 yılında doğmuş, 1864 yılında Peterburg’da ölmüştür. 1841 yılında Peterburg BA-nın (Bilimler Akademisi) Akademisyeni olan A.Vostokov Rus ilimi ve medeniyeti tarihinde filolog, Slav bilimci ve şair olarak tanınır. O, 1820 yılında yazdığı “Slav Dili Hakkında Düşünceler” adlı eseri ile Rus karşılaştırmalı-tarihi dilciliğinin temelini oluşturmaktadır.

1831 yılında Rus dilinin “teferruatlı” ve “kısa” gramerlerini yazmış, 1858-1861 yıllarında “Kilse-Slav Dilinin Sözlüğü”nün iki cildini yayımlatmıştır. A. Vostokov dört ciltlik “Kilse-Slav ve Rus Dili sözlüğü” nün tertipleriyle uğraşan ve sözlüğün yayınlanmasını onaylayan kimsedir. Onun şiire ait eserleri de vardır.

Felsefi Dilcilik Ekolü. V. Humboldt ve Onun Dilcilik Görüşleri

Felsefi dilcilik ekolü veya genel dilciliğin oluşmasında Almanya’nın yetiştirdiği en büyük şahsiyetlerden biri olan Vilhelm Fon Humboldt’un payı büyüktür.O, 1767 yılında haziranın 22’sinde Potsdam’da dünyaya geldi ve 1835 yılında nisan ayının 8’inde Berlin yakınlarındaki Tegel kasabasında 68 yaşındayken hayatını kaybetmiştir.

O, filozof, hukukçu, topluma hizmet ve edebiyatçı gibi ünlüdür.

Dilciliğin felsefesi konuları kendi yansımasını onun 1836-39 yıllarında yayınlanmış “Yava Adasındaki Kavi Dili Hakkında” kitabının “İnsanlık Dilleri Yapısının Çeşitliliği ve Onun İnsan Soyunun Manevi Gelişmesine Etkisi Hakkında” adlı giriş bölümünde bulmuştur.

V. Humboldt’un teorik düşüncelerini öğrenmek için onun “Gelişmenin Çeşitli Devirlerine Uygulamakla Dillerin Karşılaştırmalı Şekilde Öğrenilmesi Hakkında” eserinin de büyük önemi vardır.

Bilindiği üzere, dilin felsefi konuları ile V. Humbolt’dan çok çok önceleri de ilgilenilmiştir. Ancak büyük Alman bilgini kendinden öncekilerden farklı olarak, dilcilik felsefesinin ilmi esaslarını ele almış ve kendi teorik düşüncelerini karşılaştırmalı-tarihi yöntem zemininde genelleştirmiştir. İşte buna göre de o, çok doğru olarak dilcilik tarihinde genel dilciliğin kurucusu kabul edilir.

V. Humboldt’un dilcilik ile ilgili görüşlerinin içeriği neden oluşmaktadır?

V. Humboldt, her şeyden önce, dili bir sistem gibi, ayırmadan bir bütün olarak ele alırdı.

O bunu sesten konuşma gibi, dilin bütün seviyelerine ait ediyordu. Fakat bununla birlikte, o, dili ayrı ayrı konuşma olayları gibi de anlıyordu. V. Humboldt’un dili bir taraftan, ayrı ayrı fertlerin manevi hayatı ve düşünceleri için asıl belirleyici sayması, diğer taraftan ise, onun dilcilik görüşlerinde asıl özelliklerden biri gibi kabul edilebilir. Demek ki, Alman bilgini dilde birbirini tamamlayan iki özelliği sosyal ve psikolojik yönleri göstermiştir.

V. Humboldt’un dilcilik ile ilgili fikirlerindeki önemli özelliklerden biri de şudur: o, dili halk ruhunun ifadesi gibi anlardı. Ona göre, halk tabiat ve toplumla dil aracılığıyla ilişkide bulunur ve onu dil prizmasından görür.

Böylece, V. Humboldt’a göre, her bir halkın kültürel tarihi, genel olarak bütün manevi faaliyeti onun dilinde ortaya çıkar. Felsefi dilcilik ekolünün kurucusu şöyle yazıyordu: “…dil içte var oluş organıdır, içte kendini anlama, ortaya çıkmada olan var oluşun kendidir. Dil kendi köklerinin tüm en ince telleriyle halk ruhuna bağlıdır ve bu sonucu, dile ne kadar aynı oranda etki ederse, onun gelişmesi bir o kadar kanuna uygun ve zengin olur. Fakat dil kendinin karşılıklı bağlılığı ilişkilerinde halk dil düşüncesinin oluşması olduğundan, dilin kendi iç hayatında oluşmasına ait sorularını da, aynı zamanda onun en asıl farklarının oluşması sorularını da bu bakış açısına gelmeden esaslı şekilde halledilemez.”

Eserin “Dilin Daha da Yakından Gözden Geçirilmesine Geçiş” bölümünde o şöyle yazıyordu: “Halkın dilinin manevi hayatına ait oluşu ve onun yapısı birbirine o kadar geçer ki, eğer biri mevcutsa, diğerini ondan almak zor olur. Zihni faaliyet ve dil yalnız onların her ikisinin istediğini ödeyen biçimlerin oluşmasına yardım eder. Dil halk ruhunun sanki dış görünüşüdür; halkın dili onun ruhudur ve halkın ruhu onun dilidir – bundan da güçlü olan aynılık düşünmek yanlıştır” [20, 71].

V. Humboldt’un dilcilik görüşleri XIX ve XX. Yüzyılların birçok dilcilik ekollerinin esasını oluşturmaktadır. V. Humboldt’un dilin ayrı ayrı fertlerin üstünde durması hakkındaki fikri esasında sosyoloji dilcilik ekolü; onun dili tek sistem saymasından yapı dilcilik (dilcilikte yapısalcılık) ekolü; dili ayrı ayrı fertlerin düşünceleri ile bağlaması fikrinden psikoloji dilcilik akımı; dili düşüncenin mantığı biçimleriyle bağlamasından mantıki dilcilik akımı; onun “Dil ayrı ayrı fertlerin milli kültüre tutumunu ifade ediyor” fikri esasında estetik dilcilik (dilcilikte estetizm) akımı; Humboldt’un “Halk ruhu” anlayışından ise dilcilikte etnik psikolojik akımı doğmuştur. Genellikle, çağdaş dilciliğin öyle bir alanı yoktur ki, Humboldt’un ifadeleri ortaya etki etmesin.

? ? ?

XIX. yüzyılın dilcilik ekolünü, başka bir deyişle, genel dilcilik yüzyılın ikinci yarısında İ.N. Madvig (1804-1886), M. Müller (1823-1900), V.D. Vitni (1827-1894), G. Gabelens (1840-1893) gibi bilginler temsil etmişlerdir. Doğrudur, kendi dilcilik görüşlerine ve dilin felsefi alanındaki hizmetlerine göre, onları V. Humboldt’la aynı ekole dahil etmek zordur. Hatta adı geçen bilginlerden bazıları, örneğin İ.V. Madvig V. Humboldt’un ses sembolizmine (semboller sistemine) yönelmesini beğenmiyordu. Ayrıca yukarıda adları geçen dilcilerin genel dilcilik konuları ile ilgilendiklerinden, biz onları XIX. yüzyılın felsefi dilcilik ekolüne dahil edebiliriz.

İ. Madvig’in “Dilin İçeriği, Gelişmesi ve Hayatının İncelenmesi Üzerine İlk Özet” (1842), “Dilcilik Nedir?”, “Gramer Manaların Kaynağı ve İçeriği Hakkında” (1856-1857), “Dilcilik Kayıtları” (1871) eserleri teorik dilcilik konularına dair yazılmış eserler gibi dilcilik bakımından ilgi çekicidir.

XIX. yüzyılın dilcilik teorisi uzmanları arasında Alman bilgini Maks Müller en meşhurlarındandır. Onun “Dil Hakkındaki İlim Üzerine Görüşler” eseri büyük önem kazanmıştır.

Genel dilciliğin diğer temsilcisi Vilyam Duayt Vitni A.B.D.’nin tanınmış dilcilerinden, Hindistan’ın edebiyatı ve kültürüyle araştırma yapan uzmanlarından biridir. Bilginin “Dil ve Dilin Öğrenilmesi” (1867), “Doğru Bilimciliği ve Dilcilik Öğretileri” I-II ciltler (1873-1874), “Dilin Hayatı ve Gelişmesi” (1875), “Hint Grameri” (1875) adlı eserleri çok önelidir.

Naturalizm Dilcilik Ekolü A.Şeyòer Ve Onun Dilcilik Görüşleri

Karşılaştırmalı – Tarihi Dilciliğin Temsilcisi Gibi A.Şleyòer

XIX. yüzyılın kendine has özelliklerinden biri de bütün alanlarda naturalizm bakışlarının kendine yer bulması sayılabilir. Örneğin, Fransız pozitivist filozofu Ogüst kant (1798-1857) ve onun devamcıları toplumu canlı organizma ile benzeştirip, öyle iddia ediyorlardı ki, her bir toplumsal olay tabiat kanunları ile belirlenir.

Fransız edebiyatçısı İppolit Ten (1828-1893) edebiyatın asıl vazifesini tabiatın yansıması olmakta görüyordu. O, edebiyatta naturalizm taraftarı idi. Dilcilik alanında naturalist görüşler Morits Rapp’ın “Dilin Fizyolojisi” (1840) adlı eserinde yansımasını bulmuştur.

Şüphesiz, dilcilikte naturalizmin bir ekol gibi oluşması büyük Alman dilcisi Avgust Şleyòer’in adıyla bağlıdır.

A. Şleyòer 1821 yılında doğmuş, 47 yaşında ölmüştür. Fakat bu kısa ömrüne rağmen o, çok fazla ilmi eserler bırakmıştır. “Dillerin Karşılaştırmalı Tarihine Dair” (1848), “Avrupa Dilleri” (1850), “Karşılaştırmalı Dilcilik İncelemeleri” (1850), “Kilise-Slav Dilinin Morfolojisi” (1852), “Litva Dili Üzerine Talimat” (1855-1857), “Alman Dili” (1859) “Hint-German Dilleri Karşılaştırmalı Grameri Kompendium (birleşim)” (1861-1862), “Darvin Teorisinin Dil Hakkında İlmi Uygulaması” (1863), “İnsanın Tabii Tarihi İçin Dilin Önemi Hakkında” (1865), “Hint-German Dillerinin Ders Kitabı” (1869) vs. gibi onun dilcilik görüşlerini ifade ettiği eserlerden bazılarıdır.

O, 1858 yılında, 37 yaşında iken Rusya İlimler Akademisi’nin muhabir üyesi seçilmiştir ki, bu, A. Şleyòer’in büyük ilmi mirasına verilen değerdir.

Bilginin naturalist dilcilik görüşleri “Darvin Teorisinin Dil Hakkında İlme Uygulaması” bununla birlikte “İnsanın Tabii Tarihi İçin Dilin Önemi Hakkında” eserlerinden başka, onun “Karşılaştırmalı Dilcilik İncelemeleri” ve “Alman Dili” eserlerinde yansımasını bulmuştur.

A. Şleyòer’in naturasilt dilcilik görüşlerinin içeriği neden oluşuyordu?

Dil ses malzemesinden oluşmuş en üstün tabiat organizması kabul eden A. Şleyòer şöyle yazıyor: “Dilin hayatı, içerik itibariyle diğer canlı organizmaların - bitki ve hayvanların hayatından kesinlikle farklanmaz. Onların her birinin en sade başlangıçtan en karmaşık biçimlere doğru gelişme ve dillerin elde ettikleri üstün biçimlerden ayrıldıkları ve onları kaybettikleri ihtiyarlık dönemleri vardır. Tabiatla uğraşan bilim adamları bunu geri değişme olarak adlandırırlar” [21, 42].

Naturalizm A. Şleyòer dilcilik görüşlerinde bir sistem meydana getirir. Bu yön onun düşünce içeriği ve dil yapılanması konusundaki teori fikirlerinde kendini daha belli eder.

A. Şleyòer düşünceyi iki şekilde anlıyordu: malzeme ve biçim. Şleyòer’e göre, malzeme kavram ve düşüncelerden, biçim ise onların arasındaki karşılıklı ilişkiden oluşmuştur. Dile gelindiğinde ise, o her bir kavramı ve anlayışı sesle ifade etme becerisine sahiptir ve böyle ifadeye mana denir.

A. Şleyòer’e göre bu mananın, yani düşüncedeki kavram ve görüşlerin, aynı zamanda ilişkinin yani kavram ve düşüncelerin arasındaki karşılıklı ilişkilerin nasıl söylenmesi dilin asıl özelliğini oluşturur. Mana ve ilişkinin dillerde ifade usulları ile ilişkili olarak, o, dillerin üç türünü göstermiştir:

1. Öyle diller vardır ki, onlarda mana kendi ses şeklini bulur, ilişki ise seslerle söylenmez. Demek ki kelimeler yalnız kelime köklerinden oluşur ve hiçbir değişikliğe uğramadan çeşitli gramer görevleri yerine getirebilirler. Bu tür diller şimdiki terimlerle monosillabik (tek heceli, amorf, biçimsiz, kök vs.) dillere uygundur (Örneğin, Çin dili).

A. Şleyòer’e göre, bu tür diller kristallere benzemektedir.

2. Bazı dillerde hem mananın, hem de ilişkinin kendi asıl şekilleri vardır. Demek ki, kelimeler yalnız köklerden oluşmaz. Onlarda kelime köklerinin ifadesi olan seslerle birlikte ilişkinin ifadesi olan sesler (ekler) de vardır. Böylece, kelimeler kök ve kök olmayan çeşitli bölümlere ayrılır. Fakat mana ve ilişkinin ses varlığına dayanan bu dillerde kelimenin bölümleri arasında ilişki zayıftır: her bir halde kelimeyi birbirinden farklı bölümlere ayırmak mümkündür. Böyle diller yeni terimlerle agglütinativ veya iltisagi eklemeli dillere (örnek, Türk dilleri) uygun gelmektedir.

Böyle dilleri A. Şleyòer bitkilere benzetir.

3. Öyle diller de vardır ki, onlarda mana ve ilişki seslerle ifade olunur; fakat bu dillerde mana ve ilişki sağlam ilişkide olduğundan, kelime tek bir bütün gibi anlaşılır. Böyle diller flektiv veya insirafi (bükümlü) dillere (örnek, Hint-Avrupa dilleri)uygun gelmektedir. A. Şleyòer’e göre, böyle diller hayvan organizmasına benzemektedir.

Dillerin gelişmesindeki devirleri de A. Şleyòer tabiattaki devirlerle bağdaştırmaktadır. O yazıyor: “Tabiat cisimleri sistemindeki üç tür –kristal,bitki,hayvan yerin gelişmesindeki üç devri yansıtmaktadır.” Daha sonra A. Şleyòer şöyle açıklıyor: “Bizim tarihi gelişim sürecinde mineral organizmayı birinci, bitkiyi ikinci, hayvanı üçüncü dönem olarak açıklayabiliriz” [21,38].

Böylece, A. Şleyòer’in fikrine göre, dillerin gelişme sürecinin birinci aşamasını kök diller, ikinci aşamasını agglünativ (eklemeli), üçüncü aşamasını ise flektiv (bükümlü) diller oluşturmaktadır. Hegel’in felsefesiyle benzeşen bu gruplamada A. Şleyòer birbirine geçiş şeklinde olan gelişmeyi görüyordu. Onun fikrine göre, birinci türden olanlar gelişerek ikinciye, ikinciler ise üçüncüye dönüşür. Diller başlangıcını birinci türden başlatır ve gelişmelerini üçüncü türde tamamlar.

Bu geçişler neden şimdi dikkate alınmıyor? A. Şleyòer bu soruya cevap vermek için dillerin gelişiminde iki dönem (tarihe kadarki ve tarihi dönem) fikrini ileri sürüyor ve bunu Hegel dialektiğine (lehçesine) dayanarak açıklıyor.

Naturalizmin kurucusuna göre, tarihe kadar olan dönemde dil ruh hakimdi. Ruh geliştikçe diller de gelişme gösterir, nicelik değişmeleri nitelik değişmeleri ile sonuçlanırdı. Dillerde gelişme vardı.

Tarihi dönemde ise ruh dili terk etmiş, böylece, her türlü gelişme kesilmiştir. Daha sonra dillerde dağılma, eskime dönemi başlamıştır.

A. Şleyòer’in gelişme sürecindeki iki dönem hakkında aşağıda sorulara verilen idealist cevap karakteristiktir: “Tarihi dönemde dillerin tarihi kendi kendiliğinde dillerin etkisi sonucunda dağılması tarihidir. Dilde tamamiyle insanlığın ve her bir halkın ruhu bize kendi kendiliğidışındalığında görünüyor. Bundan dolayıdır ki, ruh kendine dönerken kendi için kendiliğinde başlıyor, kendidışındalığı kayboluyor… Yerin tarihinde insana kadarki dönem nedirse, insanın tarihindeki tarihe kadarki dönem de odur… Birinci dönemde ruh tabiatla, tabiat ise sesle bağlıdır. Böylece, orada, tabiat saltanatında, burada, dil saltanatında yaratıcılık sanatı vardı.Bizim devrimizde durum farklıdır… Artık insandaki dünyaya ait ruh kendidışındalığından kendine döndükten sonra o (tabiat-A.A.), hiçbir yeni şey oluşturamaz; insani ruh… kendine, tarihe döndükten bu tarafa onun kesin türünün, dilin zihinsel olmayan yaranışının verimliliği bitmiştir” [21,39].

? ? ?

A. Şleyòer bütün bir sistem meydana getiren yeni dilcilik ekolü kurmakla beraber, temelini F. Bopp, R. Rask, Y. Grimm ve A. Vostokov’un oluşturduğu karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin ünlü temsilcisi olmuştur.

Onun karşılaştırmalı-tarihi dilcilik alanındaki hizmetleri 1861-62 yılları arasında yayımlattığı “Hint-German Dillerinin Ders Kitabı” adlı eserlerinde yansımasını bulmuştur. A. Şleyòer’in karşılaştırmalı-tarihi dilcilik alanındaki hizmetlerini maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1. O, akraba dillerin ses ve şekil uyumlarının karşılaştırılmasını zorunlu ortak çıkış durumlarının bulunmasına bağlıyordu.

2. Filoloji olarak adlandırdığı ses biliminde A. Şleyòer çok büyük dikkat gösteriyordu. O, ses içeriğini biçim ve görev ile aynı sıraya koyuyordu.

3. İlk olarak A. Şleyòer Hint-Avrupa dillerinin gruplanmasını şecere (nesil ağacı) esasına göre açıklamıştır. Onun fikrine göre, Hint-Avrupa kök dili iki büyük dala, bu dallar alt dallara, onlar da daha küçük alt dallara, sonuç olarak, ayrı ayrı dillere ayrılıyorlar.

4. Büyük bilgin Hint-Avrupa kök dilini yeniden oluşturmuş ve bu dilde bir tiyatro yazmıştır.

A. Şleyòer karşılaştırmalı-tarihi dilciliğin gelişmesinde bütün bir aşama (bu, adeta, birinci dönemin ikinci aşaması olarak adlanıyor) oluşturuyor.

4. Psikolojik dilcilik ekolü. Bu ekolün asıl temsilcileri ve onların dilcilik görüşleri.

XIX. yüzyılın teorik dilcilik ekollerinden en önemlisi olan Psikolojik dilcilik ekolünün oluşması Avrupa’da, ilk olarak, ünlü Alman dilcisi H.Şteyntal’ın (1823-1899), Rusya’da ise büyük Rus dilcilerinden A.A. Potebnyan’ın (1835-1891) adı ile bağlıdır.

Berlin Üniversitesi’nin profesörü olan Heyman Şteyntal, dilcilik tarihinde yalnız teorik problemlerle uğraşan biri olarak tanınmıştır. O, kesin diller alanında araştırmalar yapmamış, bütün ilmi faaliyeti boyunca dilcilik teorisi ve tarihi konuları ile uğraşmıştır. Onun dilcilik teorisine ait “Dillerin Gruplandırılması Dil Fikrinin Gelişmesi Gibi” (1850), “Dilin Kökeni” (1851), “Gramer,Mantık, Psikoloji, Onların Prensipleri ve Karşılıklı İlişkileri” (1855), “Dilin Felsefesi” (1858), “Dillerin Kuruluşunun En Önemli Tiplerinin Karakteristiği” (1860), “Psikolojiye ve Dilciliğe Giriş” (1871) adlı tanınmış eserleri vardır.

O, “V.Humboldt’un Dilciliğe Dair Eserleri Ve Hegel Felsefesi” (1848), “Mantığa Özel Önem Vermekle Yunanlılar’ın ve Romalılar’ın Devrinden itibaren Dilcilik Tarihi” (1863) adlı eserlerini dilcilik tarihi üzerine yazmıştır.

H. Şteyntal’ın M. Lasarius’la birlikte yazdığı, “Halk Psikolojisi Hakkında Görüşler” adlı eseri 1965 yılında Vorenej’de Rusça olarak yayınlanmıştır.

H. Şteyntal’ın Psikolojik dilcilik görüşleri “Gramer, Mantık Psikoloji, Onların Prensipleri ve Karşılıklı İlişkileri” adlı eserinde geniş şekilde yansımasını bulmuştur.

Ünlü Alman dilcisinin görüşleri, her şeyden önce Alman filozofu ve Psikoloğu İohan Fridirik Herbart’ın (1776-1841) Psikolojik görüşlerine dayanır. Herbart’a göre düşüncelerin oluşması mekaniki şekilde appersepsiya* ve assosiasiyanın (çağrışımın) psiki kanunlarına dayanır. Başka bir deyişle ruhun yaşamsal düşüncelerinin faaliyetinden oluşmuştur. Şuurdan uzaklaşmış düşünceler, şuursuz ruhi faaliyet alanı oluşturarak,şuura olan etkilerini koruyor. Demek ki, şuurun her bir yeni olayı anlaşılmamış düşüncelerin var olması ihtimalinin etkisi altındadır.

H. Şteyntal’ın psikolojik dilcilik görüşlerini şöyle özetleyebiliriz; o yazıyor: “Dilciliğin nesnesi dildir, veya genellikle dildir, yani anlaşılmamış içe ait olan, psiki, manevi faaliyetlerin, durumların ve ilişkilerin çıkar sanmış sesler aracılığıyla ifade edilmesi. Bununla birlikte, farklılıklar görülüyor: konuşma, konuşma dili, yani şu anda yapılan veya yapıldığı düşünülen dilin görünüşü.

Konuşma yeteneği, yani bir taraftan ses çıkarma gibi fizyolojik yetenek, diğer taraftan, dilden önce gelen ve dil aracılığıyla ifade edilmesi gereken içe ait olan dünyanın birleşmiş içeriği.

Dil malzemesi yani konuşma sürecinde konuşma yeteneği ile oluşturulan, ilk defa sürekli söylemek için oluşturulan bu içe ait olan nesnenin anlatmalı olanın… her defa kullanılan unsurları.

Herhangi belirli dil veya ayrı olan dil her hangi bir halkın dil malzemesinin tamamıdır [21-108].

1. Dil konuşma (konuşma dili), konuşma yeteneği, dil malzemesi, bununla beraber konuşma yeteneğinin kesin gerçekliği ve konuşma faaliyetinin ürünü gibi kesin dilden oluşmuştur. Dilciliğin nesnesi ise bu çok içerikli dildir.

2. Dilin iç ve dış biçimleri vardır. Onun içe ait olan biçimi nesne düşüncesine ait görüşlerin** dilde olan düşüncelerinden oluşmaktadır. Dilin iç biçimi tarihi kategori olup, zaman içerisinde değişikliklere uğrar. H. Şteyntal’a göre, dilin iç biçimi üç aşamadan oluşur. Birinci ve ikinci aşamalar tarihinde kadarki, üçüncü aşama ise tarihi döneme aittir. Bilgine göre, üçüncü aşama kelime-adların ortaya çıkması sürecinde gerçekleşir. O bu aşamayı dilin iç biçiminin gelişmesi dönemi olarak adlandırır. Tarihi dönemde sonraları iç şekil zamanla dil düşüncesinin terk ediyor.

3. Dil, genellikle göz önüne alındığında, psikofiziki sistemdir. Bu sistem tek birim prensibine dayanır. Bu prensibine göre, dillerin birliğinin ve ferdiliğinin esasını halk ruhunun birliği ve kendine haslığı oluşturuyor.

4. Dilin içeriği ve kaynağı aynı problemlerdir. H. Şteyntal’a göre, bunun sebebi; dil sürekli ve aynı düzende insan ruhundan oluşur. Psikoloji dilcilik ekolüne ait olan bireysel psikoloji, halk psikolojisi gibi konular H. Şteyntal’la M.Lasarius’un yayımlattıkları “Halkların Psikolojisi ve Dilcilik Dergisi”nde her iki bilginin birlikte yazdıkları eserlerde açıklanmıştır.

Daha öncede kaydedildiği gibi, psikolojik dilcilik ekolünün ünlü temsilcilerinden biri de A.A. Potebnya’dır. Harkov Üniversitesi’nin profesörü olarak ilmi-eğitim faaliyeti göstermiş bu büyük bilgin Rus dili, folkloru ve şiiri alanında da ünlü uzmanlardan biridir.

Dilcilik teorisi, o cümleden hareketle dilcilik konuları onu “Fikir ve Dil” (1862), “Rus Dili Seslerinin Tarihine Dair” (1876), “Filoloji İlimleri Teorisi Üzerine Tebliğlerden” (ölümünden üç yıl sonra, 1894 yılında yayımlanmıştır), “Filoloji İlimleri Teorisi Üzerine Kayıtlar” (1905 yılında yayımlanmıştır) eserlerinden açıklanmıştır.

A.A. Potebnya’nın doktorluk tezi olan “Rus Grameri Üzerine Kayıtlardan” adlı araştırması onun ilmi faaliyetinde yer tutmaktadır. Dört ciltten oluşan bu eserin ilk iki cildi 1874, üçüncü cildi 1899, son olarak, dördüncü cildi 1941 yılında yayımlanmıştır.

Psikolojik dilcilik ekolüne ait olan ilmi fikirleri A.A. Potebnya ””Fikir ve Dil” adlı eserinde açıklamıştır. Bu eser “Halk Eğitimi Bakanlığı Dergi”sinde yayımlanmıştır. (CXIII-CXIV bölüm, IIş.1862). Bilginin ölümünden sonra, 1913 yılında bu eser “Dil ve Halk” adı ile bununla birlikte “Milletçilik Hakkında” adlı makaleleri daha düzgün halde Òarkovda üçüncü kez yayımlanmıştır.

A.A. Potebnya’nın psikolojik dilcilik görüşlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1. Dil düşüncenin ifade aracı değil, meydana gelme aracıdır.” Dil sadece fikrin oluşmasının şeklini değiştirme aracı (veya daha doğru, araçlar sistemi) olarak mevcuttur; onu hazır fikrin ifadesi olarak anlamak mümkün değildir” [1,391]. “Fikir ve Dil” adlı eserinde A.A. Potebnya şöyle açıklıyordu: “Dil alanı düşünce alanı ile hiç de uygun değildir. İnsanın gelişmesinin yarısında fikir kelime ile bağlı olabilir: Fakat ilk zamanlar o, herhalde bu seviyede değildir, soyutluğun yüksek derecesinde ise ya onun isteklerine cevap veremediği için, ya da duygularından ayrılamadığından sadece ihtiyari işaretle dışa dayanak aktardığı için onu (kelime-A.A.) bırakır” [1,391]. A.A. Potebnya düşüncesine göre, ressamın, heykeltraşın, musikicinin faaliyet fikrini örnek olarak gösterir.

2. Dil faaliyettir, bu faaliyet dilin yenileşmesi, onun gelişmesi sürecidir. Dil durmayan kelime faaliyeti akını demektir. Kelimelerin oluşması süreci assimilyasiya (benzeşme), appersepsiya ve assosiasiyanın (çağrışımın) psiki kanunları ile yönlendirilen düşüncelerin¨oluşma sürecidir.

3. Kelime üç içerik bölümünden oluşur: ses (veya seslerden meydana gelen), işaret (veya düşünce) ve manadır. A.A. Potebnya öyle sanıyor ki, işaret kelimenin ilk manasında yerleşmiştir.

O, kelimede yakın ve sonraki olmak üzere iki mana gösterir ve şöyle açıklar: kelimenin yakın manası halka, sonraki manası ise… şahsa aittir.

4. Konuşma söylemekle aynıdır. Demek ki, kelimenin varlığı sadece konuşma ile bağlıdır. Başkalarından soyutlanmış kelime ve her türlü görevden mahrumdur, onun hiçbir leksik (sözlük bilim) ve gramer manası yoktur. Böylece, kelimenin konuşma manasında kendini gösteren en küçücük değişiklik yeni kelimenin oluşmasında sebeb olur. Sonuç olarak, A.A. Potebnya’ya göre, çok manalılık, yani değişik mantıki kelimeler mevcut değildir.

5. Karşılıklı ilişki sürecinde tam anlaşma mevcut değil, Ferdi Psikoljik durumdan çıkan büyük rus dilcisine göre, aniden hissedilen ve çağrışımının psiki kanunları, duyulan kelimeler insanlar çeşitli kanılar, hatıralar oluşturur, kelimelerin manası ise bunların temelinde meydana ge

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Atatürk’ün Hayatı Ve Kişiliği

ATATÜRK’ÜN HAYATI VE KİŞİLİĞİ

Mustafa Kemal Atatürk,1881 yılında Selânik’te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Ali Rıza Efendi Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin’den ayrılarak Serez’de yerleşmişler, oradan da Selânik’e gelmişlerdi. A1i Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terkederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da Selânik yakınlannda Langaza adı verilen kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş yörüklerdendi ve ‘Varyemez oğulları’ olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza’da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meşgul idiler.

1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi’nin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa’nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım’a düştü.

Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi’nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik’te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi’ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa’nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik’te öldü.

Ali Rıza Efendi’nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi’nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nederiyle küçük Mustafa’nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik’e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti.

Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askerî Rüştiye’ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi’nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi.

Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa’larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna “Kemal” ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu.

Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi’ne girdi. Burada Ömer Naci i1e arkadaşlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal’in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlanndan biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik’e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.

Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi’ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul’da Harp Okulu’na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902′de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi’nde devam etti.1903 yılında Üsteğmen olmuştu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi’nden mezun oldu. Harp Okulu’nda ve Harp Akademisi’nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye’de ve Harp Akademisi’nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi’nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul’da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam’a atandı.

Şam’da 5. Ordu’nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye’nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs’te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik’e geçerek burada da “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam’a döndü. Şam’dan uzaklaşışı hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam’da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam’daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi.

Mustafa Kemal 13 Ekim 1907′de merkezi Manastır’da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik’teki şubesinde çalışmak üzere Selânik e geldi. Bu sıralarda Selânik’teki “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti” faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik’e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi. Selânik’e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Hazıran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi.

Bu esnada Rumeli’de büyük faaliyet gösteren “İttihat ve Terakki Cemiyeti” Abdülhamit’i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan’ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. “Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı.

23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik’te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da “İttihat ve Terakki Cemiyeti” içinde çalışarak İstanbul’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu.Fakat kendisinin görüşleri “İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu.

II. Meşrutiyet’in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul’da 13 Nisan 1909′da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak’ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul’a geldi. Hareket Ordusu’nun gerek yolda gerekse İstanbul’daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu’nun İstânbul’a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu’nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul’da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909′da tekrar Selânik’e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.

O, II. Meşrutiyet’i takiben Ordu’nun “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909′da Selânik’te toplanan “İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi”nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. “İttihat ve Terakki Cemiyeti” ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.

Mustafa Kemal, Selânik’teki görevini başarı i1e yürütürken 1910 yılı Eylül ayında Pik2ırdi manevralarını izleme amacıyla Fransa’ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik’e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart’ında Arnavutluk’ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın yanında görev aldı.

Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911′de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik’te bulunan 38. Piyade Alayı’nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. Onu Selânik’teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul’da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul’a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında çalıştı.

5 Ekim 1911′de İtalyanlar Trablusgarp’a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911′de İstanbul’dan ayrıldı. Trablusgarp’a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti.

1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912′de Trablusgarp’tan hareket ederek İstanbul’a geldi. 21 Kasım 1912′de Gelibolu’da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca’ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne’nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü.

Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya’da kaldı.

Bu sıralarda 1 Ağustos 1914′te Almanya’nın Rusya’ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kema1 gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914′te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kema1 bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ’da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915′te Tekirdağ’dan Maydos (Eceabat)’a nakledildi. Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders’i atamıştı.

Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal’in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı’ya geçti.

Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal’i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı’dan Conkbayırı’na sevketmişti. Arıburnu’ndan Conkbayırı’na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal’in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi.

Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: “Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!”

25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915′de Albaylığa terfi etti.

Düşman, Çanakkale’de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir’deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l9l5 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal’in aldığı önlemIer sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir’deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale’nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders’in emri ile komuta değişikliği yapılarak, “Anafartalar Grubu Komutanlığı’na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal. qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu.

Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı’nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, “Anafartalar Kahramanı” olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale’den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı’nı geçememesi, İstanbul’un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi.

Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal,10 Aralık 1915′te “Anafartalar Grubu Komutanlığı”nı, Fevzi (Çakmak) Paşa’ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü.

Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916′da karargâhı Edirne’de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu’nun aynı isimle Diyarbakır’da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916′da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916′da Diyarbakır’a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır’a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetle rimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916′da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917′de Muş’u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.

Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6′da Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olarak bir süre İstanbul’a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır’da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey’di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.

Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917′de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması üzerine Şam’a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır’da 2. Ordu’ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Oiyarbakır’a dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917′de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep’te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu’nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep’e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralannda askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır’daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul’a geldi. 7 Kasım 1917′de Genel Karargâh’ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi’nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul’a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad’a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein’in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders’in emrindeki 7. Ordu’ya Ağustos 1918′de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep’e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O’nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmiş; büyük bir düzen içinde Halep’e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul’da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak l. Dünya Savaşından çekildi.

Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı’nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana’dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.

Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918′de “Mondros Mütarekesi” adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk’ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya’ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars’ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu’nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir’i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919′da bu gayelerine eriştiler.

Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi’nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918′den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana’dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya ilk ikaz telgrafını çekti: “Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk’te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.

Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine sür’atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi.

Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu’da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.

Mütareke Türkiye’si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye’dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul’da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti’ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.

Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk’e göre önemli olan “Türk milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk’ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadele’nin parolası “Ya istiklâl ya ölüm!” olacaktı.

Artık Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti.

16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu’ya gönderiliş gerekçesi, “Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kema1 Paşa’ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.

Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa’nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal’in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu’ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: “Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu’ya gidiyorum”.

Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919′da Kâzım Karabekir’e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: “Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim”.

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919′da Genelkurmay Başkanlığına Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: “Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür”. 22 Mayıs 1919′da Samsun’dan Sadaret’e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: “Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır”. Bu anlamlı ifadede Anadolu’da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul’a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: “Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu’da ne işi vardır?” Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu’ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı.

Artık Anadolu’da başlayan Millî Mücadele,liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919′da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya’dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”. Bu cümleler Milli Mücadele’nin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ılânı idi. Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: “Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu’nun en emin yeri olan Sivas’ta derhal bir millî kongre toplanacaktır”.

Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum’a geçmek üzere 27 Haziran 1919′da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas’a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi’ni takiben Sivas’ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum’a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a geldi. Kendisi der ki “Benim Erzurum’a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi”.15 Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum’a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa i1e aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk’te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa’ya Mustafa Kemal Paşa sordu: - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? Mevlût Ağa derhal cevap verdi: - Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul’daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar?

Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum’ a gelen Mustafa Kemal Paşa’yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı.Etrafındakilere döndü ve : -”Bu milletle neler yapılmaz.

Atatürk, Erzurum’a gelişinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919′da “Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu.

Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet,o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal’in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum’dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da Bir çözüm bulundu. Erzurum’un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey’e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa’nın kongreye girişi meşruluk kazandı.

Erzurum Kongresi,23 Temmuz 1919′da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi.

Millî Mücadele’ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum’da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi’nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre’ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon’da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi’nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.

Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre’ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmetinin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre’ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre’nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre’yi toplamaya muvaffak olundu.

İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti’nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon’un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas’ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis’ten 4 ve Van’dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30′a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır.

Erzurum Kongresi’nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu’da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal’in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi’nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi’nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi.

İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı’ nın ilk temelleri bu Kongre’de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele’nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.

Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı. 2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı. 3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu’da geçici bir hükûmet kurulacaktır.

İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı. 4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır.

Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi. 5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez.

Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı. 6- Manda ve himaye kabul olunamaz.

Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola “Ya istiklâl ya ölüm” idi. 7- Millı Meclis’in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.

MilletılMe evletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı. 8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder.

Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman “yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur”, diyecekti. Kararda geçen “Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder” ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi.

Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî’nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet “Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder” cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi’nde parıldadı.

Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında “Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir” ifadesini kullandı.

Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bü- tün yetkileri kullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye’yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi’nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas’ta onu meş’ale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi’ni -gayesini daha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi’ni Sivas Kongresi’ne bağlayarak Millî Mücadele’ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.

Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi’nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir’e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu’nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi’ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919′da Erzurum’dan Sivas’a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı.

Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar “Mekteb-i Sultanî” olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919′da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi.

Erzurum Kongresi’ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre’nin özellikle Sivas’ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu’nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun’dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı.

İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31′ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7’sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi’nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi’ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı

Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi’nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi’nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre’ye iştirak edemedi.

Sivas Kongresi’nin toplanı`ırıaması için Sivas’ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas’ın işgal edileceğini ve Kongre’nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas’ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal’in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.

İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi’nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal’i tevkife yönelmişti. Anadolu’nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal’in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve miUî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.

Sivas Kongresi’nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre’de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele’nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.

Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı. 2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.

Erzurum Kongresi’ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu. 3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.

Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu. 4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır.

Erzurum Kongresi’nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi’nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliği- ni kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluşturuyordu. 5- Manda ve himaye kabul olunamaz.

Erzurum Kongresi’nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi’nce de onaylanarak Millî Mücadele’nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın” Ya istiklal ya ölüm!” dü. 6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi’nin derhal toplanması mecburidir.

Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı. 7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.

Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri “Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı. 8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi’nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle “Heyet-i Temsiliye” genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.

Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre’dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye’nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre’dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi’nden daha geniş oldu.

Sivas Kongresi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa’nın amacı en kısa zamanda Anadolu’da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele’yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi’nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya’da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde “Amasya Mülâkatı” olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu’da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920′de İstanbul’da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını “Misak-ı Millî” halinde kabul ve ilân etti.

Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919′da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara’ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara’dan yönetiliyor, İstanbul’daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara’ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.

Mustafa Kemal, İstanbul’un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara’da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür’atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920′de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu.

Ankara’da Millet Meclisi’nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu’da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir’e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu’nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.

Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars’ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920′de taarruza geçilerek, merkezi Erivan’da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920′de Sarıkamış, 30 Ekim 1920′de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920′de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan’a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi.

Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve’tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920′de Maraş’tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa’dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921′de Fransızlarla yapılan “Ankara Antlaşması” Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.

Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara’da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa’yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak’ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920′de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.

Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.

Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.

Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür’atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele’nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti’ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.

Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.

29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey’le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerke.z Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya’yı işgali üzerine Gediz’e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz’i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı.

İşte şimdi Millî Mücadele’nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz’e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem’i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti’nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür’atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon’u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.

Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem’e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.

Düşman taarruzu i1e gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem’in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz’e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir’e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür’atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara’da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem’in takibine ara vererek Kütahya’dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.

Öte yandan Yunanlılar sür’âtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık’ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük’ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: “Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır.”

I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından “İnönü” soyadı verilecekti.

Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.

Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz’den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cep- he karargâhı istasyondan alınarak sür’atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.

Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.

Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey’e şu telgrafı çekiyordu: “Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah’tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim”.Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk’ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir.

Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür’atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.

I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı.

I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921′de toplanan Londra Konferansı’na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti’ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesind

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Aydın bolak

Aydın Bolak

Adı Soyadı : Ahmet Aydın Bolak

Doğum tarihi : 13.08.1925

Doğum yeri : Balıkesir

Mesleği : Hukukçu - İşadamı

Mezun olduğu okul : İst. Ünv. Hukuk Fakültesi

E-Mail : ahmet@aydinbolak.com

internet adresi: www.aydinbolak.com

Eşinin adı : Ayşe Selma

Çocukları ve doğum tarihleri : Halil Doğan 1961

13 Ağustos 1925 yılında Balıkesir’de doğdu. Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Balıkesir’e maiyyet memurluğu, kaymakam vekilliği, kaymakamlık ve avukatlık yaptı. Hürriyet Partisi kurucuları arasında yer aldı ve CHP Balıkesir milletvekili olarak 1961-1965 yılları arasında parlamentoda bulundu.Vakıfların yeniden kurulmasını sağlayan 903 sayılı kanunu o teklif etti. Uzun süre Türk Petrol Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı bilahare ayrıldı.Hayırsever ve medeniyet görüşü olan bir insan.

Türk Eğitim Vakfı, Türkpetrol Vakfı, Göğüs Cerrâhisi Vakfı, TÜSEV-Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, TEMA Vakfı, İstanbul Trafik Vakfı, Türk Mûsıkîsi Vakfı gibi çok sayıda vakfın kurucu ve yöneticileri arasında bulunmaktadır.

1965′den sonra ticârî ve sınâî alanlara girmiş ve başta petrol, turizm, gemi inşâ, nebatî yağlar ve gıda gibi konular olmak üzere çok sayıda şirkete kurucu, hissedâr ve yönetici olmuştur.Ahmet Aydın Bolak evlidir, bir oğul, iki torun sahibidir.

ESERLERİ

Hayatın Öğrettikleri, Hayatın İçin, Yüz Yılın Yetmişbeş Yılı

Aydın Bolak’tan Bir Televizyon Sohbeti

KAYBEDİLMEMESİ GEREKEN DEĞERLER

İnsan hayatında, kaybedilinceye kadar kıymeti anlaşılmayan değerler var. Bu değerleri kaybettiğimiz zaman “eyvah!” diyoruz ama, geri getirmek mümkün olmuyor. Bunlardan biri sağlık, biri servet, biri sevgi ve bir diğeri de hürriyet…

İnsanlar sağlıklı doğup sağlıklı yaşamaya devam ederlerken, sağlıklarının hiç bitmeyeceğini sanarak onu diledikleri gibi harcar, yasak olan herşeyi yaparlar. Meselâ, “terliyken soğuk su içmeyin” dersiniz, içerler!.. “Hastaların yanında dikkat ediniz, mikrop almayınız” dersiniz, “bana birşey olmaz!” derler. “Keyif verici zehirlerden, alkolden, tütünden uzak durunuz” dersiniz, “bunlar sizin hayatınız için zararlıdır, hayatınızı kısaltır” dersiniz, “adam sen de, bak 80 yaşına gelmiş hâlâ sigara içiyor!..” derler ve kendilerine uygun misâller bulup sizi cevaplarlar.

Ama insanların çoğu, bu suistimallerinin sonunda hayatlarının en güçlü değeri olan “sağlık”larını kaybederler. İş işten geçmiştir.. Artık “eyvah”lar sağlığı yerine getirmez. Ne kadar yansanız-yakılsanız, sağlık kaybedilmiştir. Artık insan tedâviye ve başkalarının bakımına muhtaç hâle gelmiştir.

Bilhassa son zamanlarda tahribâtını geniş ölçüde duyduğumuz kokain, eroin, esrar veya birtakım haplar, insan hayatının en önemli sağlık merkezi olan “beyin” üzerine tesir ederek insanı insanlıktan çıkaran ve zelîl, kepâze hâle düşüren nesnelerdir. Ama biliyorum ki Türk Gençliği bu pis alışkanlıklardan uzak duracaktır.

Yüce Kanûnî’nin, hepinizin bildiği bir beytiyle devam edelim:

Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi!”.

Diyor ki; halk katında sorsanız, en büyük varlık, en büyük nesne devlete sahip olmaktır. Halbuki cihanda asıl saadet, sağlıklı bir nefes alabilmektir. Onun değerini ancak, hasta olup o nefese muhtaç kaldığı zaman anlar insan.

Sevgili Seyirciler.. Sağlığın değerini kaybetmeden anlamak gerekir. Dikkatli insanlar, herkesin imrendiği bir hayatı yaşayarak hayatlarının sonuna ulaşırlar. Ama sağlıklarına dikkat etmeyerek onu suistimal edenler genellikle dostlarını üzerler, düşmanlarını sevindirirler ve hastalıkların pençesinde uğraşırlar.

***

İnsanın kaybettiği zaman yandığı bir başka değeri de servet ’dir. Kendi kazanmayıp ailesinden intikal eden servet sahibi insanların çoğu, alınterleriyle, emekleriyle biriktirmedikleri için, servetlerinin bitmeyeceğini zannederler. Onun için de har vurup harman savurur, israf içinde yaşarlar. Makûl hiçbir harcamaları yoktur. Onlar için hayat “o gün mes’ut olmak”dır. O bir gün mes’ut olmanın pahası ne olursa olsun onu harcamaya hazırdırlar. Bunlar, servetlerini kaybetmeye namzet insanlardır.

Akıllı insanlar servetlerini korurlar ve onu, kendileri yemek için değil, diğer insanların hayrına kullanmak için biriktirirler. Bu kişiler insanlığın hayırlı unsurlarıdır. Yâni, “En hayırlı insan diğer insanlara hizmet eden insandır” kaidesine uyan kimselerdir. Hergün baklava yemesi mümkün olan kişinin üstelik sağlığı da bozulur! Halbuki onu ölçülü yediği gibi servetini de ölçülü harcarsa, kalan serveti birçok aç insanı doyurabilir, birçok fukarânın iş kurmasını sağlayabilir, birçok genç kızın çeyizini temin edebilir.. Böylece, etrafında sevgi hâlesi yaratarak, servetini Allah’ın emrettiği gibi hayır yolunda kullanır ve ömrünü tamamlayıp huzur içinde dünyaya vedâ eder. Diğerleriyse, serveti eritmenin zilleti içinde, cemiyette itibarlarını kaybetmiş olarak yaşarlar.

***

Kaybedildiğinde bedbaht olunan bir başka şey, hürriyet ’dir. Amerikan İstiklâl Beyannamesi ve Anayasası’nda şöyle der:

“Allah, insanlara doğduğu andan itibaren, vazgeçilmez, terkedilmez, devredilmez birtakım haklar bahşetmiştir. Bunlar yaşama, düşünme, serbest hareket etme ve birbirlerinin haklarına riayet ederek toplulukla yaşama gibi haklardır..”

Bu hürriyetler insanlar için hayatın bir parçasıdır. İnsan’ı hürriyetsiz tasavvur etmek mümkün değildir. Hürriyet, insan aklının mahsulüdür.

Hürriyet nasıl kaybedilir?.. Bir insanın hürriyetini kaybetmesi için, o insanın evvelâ topluma karşı vazifelerini yapmamakta direnmesi gelir. Hürriyet böyle kaybolmaya başlar. Kişinin, toplumun inançlarının aksine toplumu zorlaması da, önce kendi hürriyetini kaybetme sebebidir. Çünkü bu hürriyetin içinde düşünce hürriyeti vardır, yaşama hürriyeti vardır, teşebbüs hürriyeti vardır ve bu hürriyetin içinde, bir toplumda itibarla gezip dolaşma, yazma, konuşma hürriyeti vardır.. İnsanlar bu hürriyetlerini, tiranların, despotların zulmüne hareketsiz ve sessiz kalmakla kaybederler!..

Hürriyetin kaybedildiği en klasik hâl hapishâne veya akıl hastânesidir. Kişi buralarda kendisini diğer insanlardan ayrılmış, itibarını kaybetmiş, zillete düşmüş ve insan olmakdan uzaklaşmış hisseder. Böylece kaybolan kişiliğin geri gelmesi de ne yazık ki güçtür.

Kaybolan hürriyetin yeniden elde edilmesi, büyük mücadelelere, sabırlı çalışmalara ve insanın kaybettiklerini telafi etme kaabiliyetini son noktasına kadar kullanmasına bağlıdır. Hürriyetini tekrar kazanamayanlar insanlık camiasından silinip giderler. Onlar artık “köle” dir ve köle muamelesi görürler.

***

Kaybedildiğinde ıztırab duyulan bir başka değer, sevgi ’dir. İnsan, yaratılmışları sevdiği ölçüde sevilen, etrafına sevgi saçtığı ölçüde sevilen ve cemiyete faydalı olan bir varlık olarak yaratılmıştır. Hiç kimseyi sevmeyen, kendi kendisiyle kavgalı, öfkeli bir insan topluluğu düşününüz.. Burada sevginin yeri yoktur! Ancak öfkeler, kavgalar, devamlı mücadeleler vardır.

Bir “kapalı rejim” düşününüz ki, insanların birbirlerine karşı sevgilerini söylemesi dahi tehlike teşkil etsin!.. Kapalı rejimde insanlar yavaş yavaş makineleşirler, düşünme kaabiliyetlerini, hissetme kaabiliyetlerini ve sevme kaabiliyetlerini kaybederler. O kadar ki; kadınla erkek arasında Cenab-ı Hakk’ın yarattığı o sevgi unsuru bile o toplumda artık maddeleşmiştir. Müşterek hayat, otelde geçirilen hayat gibidir.. Ailenin müşterek sevgi mevzûu olan bir “çocuk” yoktur! Çünkü çocuk, istedikleri an birbirlerinden geri dönebilme kapısını kendilerine açık bırakmak isteyen insanların ayakbağı olarak görünür. O sebeple, evlerinde, bir otel odasında buluşmuş gibi bir yaşarlar ve sonra birgün birbirlerini bırakıp giderler!.. Sevgiyle, saygıyla ve birbirlerinin hâtıralarıyla hiçbir irtibatları olmayan, âdet⠓ot gibi” yaşayan insanlardır…

Toplum içinde yaşayıp da toplumunu sevmeyen, devletini sevmeyen, aile içinde sevgisini izhar edemeyen, sevgi bağını kuramayan kişi ya da kişiler, doğuşlarında Allah’ın onlara verdiği sevgi kaabiliyetini kaybettikleri zamanki bedbahtlıklarını dahi idrak edemezler. Neyi kaybettiklerini bilemezler..

İki ayrı kişi düşününüz: Birisi sevgi dolu, herkese gülücüklerle selâm verip, selâm almaktadır.. Diğeriyse sevgiden habersiz, çevreye nefretle bakan abus çehreli, nobran mı nobran!.. Bu kişinin arkasında kimseyi göremezsiniz. Sevgi dolu insanı ise etrafında birçok sevenle birlikte görürsünüz. İyi gününde de kötü gününde de sevenleri onun yanındadır. O da, iyi veya kötü günlerinde bütün insanların yanında sevgiyle vardır. Yunus Emre ne diyor:

Aşksızlara verme öğüt,

Öğüdünden alır değil.

Aşksız âdem hayvan olur,

Hayvan öğüt bilir değil!

Yunus, olma câhillerden,

Irak olma ehillerden,

Câhil ne var, mümin ise

Câhillikden kalır değil!

Bu sözleri biraz açarsak: Bir kimsede aşk unsuru, sevgi unsuru yoksa, ona öğüt vermeye gayret etme çünkü öğüdünü alamaz, boşuna uğraşma. Çünkü, sevmesini bilmeyen, insan değildir, o bir hayvana benzer. Sevgi hayvanla insanı ayıran bir unsurdur. “Akıl” gibi. Onun için aşksız âdem hayvan olur, hayvan da öğüt bilmez! Onun gibi, sevgisiz insana nasihat etmenin bir mânâsı yoktur… Yunus, câhillerden olma. Bilenlerden de uzak durma, onlarla beraber ol, beraber düşün.Çünkü câhil, mümin de olsa, onun cehâleti sevgiyi önleyecektir. Onun îmanı dahi câhillikten kurtulup sevgiye dönmesini sağlayamaz…

Aziz Seyirciler!

Bunlara daha birtakım değerlerimizi ilâve edebiliriz. Ben, kaybettiğimiz zaman ıztırâbını yaşayacağımız başlıca dört değeri anlatmaya çalıştım. Eğer insanların tamamı bu dört değere sahip olmasını biliyorlarsa toplum ancak o zaman mutlu olur ve ayakta kalabilir.

Mutlu toplumun yarattığı devlet ve politikacılar da, sevmesini, saymasını, sağlığın değerini ve kendi sağlığını kullanmada iyi örnek olmasını bilir. Bir esrarkeş politikacı ya da öğretmen düşününüz.. Ve sonra onu “örnek adam” olarak göstermeye çalışınız!..

Herkesin ve özellikle çocuklarımızın, sağlıklarını, servetlerini, sevgilerini, hürriyetlerini gayet kıskançlıkla korumalarını diliyorum. Böylelikle Türkiye daha mesut insanların yaşadığı bir ülke olacaktır. Çünkü; sağlığını-servetini-sevgisini-hürriyetini iyi kullanan insanların kurduğu devlet güçlü olur…

24/06/1997

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Başkent Ankara’nın Tarihçesi

BAŞKENT ANKARA’NIN TARİHÇESİ

       Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ilk Cumhrubaşkanı Atatürk’ün emriyle Ankara ve çevresinde yapılan arkeoljik kazılarda paleolitik ve neolitik çağa ait eserlerin bulunması Ankara’nın çok eski bir yerleşim yeri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Şehrin kuruluş tarihiyle ilgili daha aydınlatıcı kalıntılar ise Hititler dönemine aittir. (M.Ö. 4000-1200). Ankara Kalesi’nin İçkale bölümünün Hititler döneminde bir yerleşim yeri olduğu anlaşılmıştır. Hititlerden sonra Ankara’ya Frigler egemen oldular. Bir efsaneye göre Ankara’yı ünlü Frig Kralı Midas kurmuştur. Frig döneminde kalede, bugünkü Hacı Bayram Camii çevresinde ve düzlüklerde yerleşildiği kazılarla belirlenmiştir.Friglerin başkenti Gordion ise Ankara’ya 105 km. Uzaklıktaydı. Frig devleti yıkılınca bölge Lidyalıların eline geçti. Gordion’dan geçen ve Ankara’ ya uğrayan “Kral Yolu” dolayısıyla şehir bu dönemde de bir askeri ve ticari merkez olarak önemini korudu. M.Ö. 547 yılında Pers Kralı Kyros, Lidya Kralı Krezüs’ü yenerek bütün Anadolu’yla birlikte Ankara’yı da topraklarına kattı. Pers egemenliği Makedonya Kralı Büyük İskender’in Asya seferi sırasında Persleri yenmesine kadar sürdü. Büyük İskender M.Ö. 323′te Babil’de ölümü üzerine Ankara ve çevresi Antigonos’un payına düştü. M.Ö. 281′den itibaren Balkan Yarımadası’na akınlarda bulunan Galatlar, M.Ö. 278 yılından başlayarak Ankara’yı işgal ettiler. Şehri kendilerine merkez yaptılar, kalenin batısına yerleştiler. Ankara’nın belgelere dayalı düzenli tarihi Galatlardan itibaren başlamaktadır. Galatlar döneminde Ankara çok gelişti. Galatya, Bitinye ile Bergama devletleri arasında bir denge unsuru oldu, bağımsız kalmasını bildi. Daha sonra Roma İmparatorluğu’nun güçlenmesi ile Roma’nın himayesine girdi. Roma İmparatoru Augustos’un Anadolu’ya işgali üzerine ise Galatya Roma’ya bağlandı. (M.Ö. 25) Dört yıl bölge Roma’nın bir ili oldu. Romalılar Ankara’yı bölgenin başkenti yaptılar. İmparator Augustos şehirde kendi adını taşıyan bir tapınağın yapılmasına izin verdi. M.S. 10 yılında tamamlanan tapınağın duvarlarına İmparatorun Roma’da bulunan vasiyetnamesinin Latince ve Yunanca kopyaları yazıldı. Romalılar döneminde şehir, askeri ve sivil yapılarla donatıldı. I. ve II. yy.’da Ankara tarihinin en parlak dönemlerinden birisini yaşadı. Romalılar, diğer Roma şehirlerinde olduğu gibi Ankara’yı 12 semte (füle) böldüler. İlk 5 semt kale ve çevresinde eskiden vardı. 6. Semt M.Ö. 25 - M.S. 14 yılları arasında Augustos tarafından Çankırıkapı civarında kuruldu. Şehrin imarının yanında tahıl üretimi, küçübaş hayvan yetiştirilmesi ve dokumacılık alanında büyük ilerleme sağlandı.

       III. yüzyılda Perslerin ve Gotların Anadolu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu eski gücünü kaybetti. Ankara’daki yapıların çoğu tahrip oldu. Şehirde kıtlık başgösterdi. Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasından sonra Ankara ve çevresinde Bizans egemenliği 1073′e kadar sürdü.

       Günümüze kadar ulaşan Ankara Kalesi İçkale surlarıyla yıkılmış bulunan duşkale surları önemli ölçüde Bizanslılar tarafından inşa edildi. Bu dönemde kısa kürelerle Ankara Sasanilerin (622), Arapların (654 ve 839) eline geçtiyse de Bizanslılar tekrar egemenliklerini kurdular.

       1071 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Malazgirt’te Bizans İmparatoru R. Diogenes’i yenmesinden sonra Türkler Anadolu’yu fethe başladılar. Ankara ilk kez 1073′ü izleyen yıllarda Ankara Bizanslılar, Danişmetliler, Selçuklular arasında birkaç kez el değiştirdi. Nihayet 1143′te Selçuklu Sultanı I. Mesut tarafından kesin olarak Türk ülkesine katıldı. I. Mesut ölünce Ankara’ya son vererek Anadolu birliğini sağladı.

       Selçuklu Türkleri Ankara’ya çok önem verdi. Şehir; kalesiyle askeri yönden, Ege’nin liman şehilerinden Mezopotamya ve doğu ülkelerine uzanan ticaret yolu üzerinde oluşu sebebiyle de ekonomik yönden Türklerin ilgisiini çekti. Selçuklu sultnları iç ve dış kale surlarını onardılar. İçkalenin kuzeydoğusuna Akkale bölümüne eklediler Selçuklu dönemi yapılarındanAlaaddin Camii, Arslanhane Camii, Ahi Şerafeddin Camii, Saraç Sinan Mescide ve Akkprü günümüze ulaşmıştır.

       XIII. ve XIV. Yüzyıllarda Moğolların ve İlhanlıların istilası sonucu Ankara sıkıntılı yıllar yaşadı. Selçuklular Paşa tarafından Ankara’nın Osmanlı devletine bağlanmasıyla yeni bir dönem başladı. Şehrin savaşsız şekilde Ahilerden alındığı Osmanlı tarihlerinde belirtilmektedir.

       Osmanlı döneminde 1402 yılında Ankara yakınlarında Timur ve Sultan Beyazıd bir süre Ankara Kalesi’ne hapsedildi. Yıldırım Beyazıd’ın ölümü ve Timur’un Anadoluda çekilmesinden sonra Yıldırım oğulları arasında iktidar mücadelesi başladı. 1411 yılında Çelebi Mehmet Ankara’yı alarak karmaşık duruma son verdi. II. Murat döneminde şehir imar edildi. Fatih Sultan Mehmet döneminde, ordunun topladığı bir uğrak yeri oldu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (XVI. Yüzyıl) Osmanı eyalet sistemi kurulurken Ankara bir süre Anakolu eyaletinin merkezi olduysa da eyalet merkezinin Kütahya’ya nakli üzerine sancak merkezi haline getirildi. Ankara Osmanlılar zamanında sof yapımı debbağlık ve kundura üretimiyle tanınan bir ticari merkez durumuna geldi. Kalesiyle de askeri yönden önemini korudu. Ankara sofu İstanbul, Bursa, ve Halep’te satıldığı gibi başta Venedik, Lehistan, İngiltere olmak üzere uzak ülkelere ihraç ediliyordu. Şehrin imarı da bir taraftan sürdürülüyordu. XIV. ve XV. yy.’da Ankara’da yeni mahalleler kuruldu. 1440 yılında cami, türbe, çeşme ve çift hamadan oluşan Karacabey külliyesi, 1427 -1428 ‘de Hacı Bayram Camii inşaa edildi. 1522 tarihli Tapu Tahrir Defteri’ne göre XVI. yy başlarında Ankara Kale ve Şehir başta olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Kale bölümünde beş Müslüman, bir Hıristiyan mahallesi vardı. Kale dışındaki Şehir bölümünde ise 81 mahalle bulunuyordu. Bunlardan 69′unun halkı müslüman, 12’sinin halki hıristiyan ve yahudi idi. 1522 yılında Ankara’da Kurşunlu Han, Mahmut Paşa Bedesteni, Çengel Han, Pilavoğlu Hanı, Sulu Han, Çukur Hanı Yeni Han, Zafran Hanı yapıldı. XVII. yy başlarında kaledeki mahalle sayısı 9′a, kale dışındaki mahalle sayısı 85′e şehrin nüfusu da 23.000 - 29.000 ‘e yükseldi.

       Ankara’nın Osmanlı dönemindeki parlak yılları, XVII. yy ortalrından itibaren Celali isyanlarıyla birlikte yerini sıkıntılı günlere buraktı. Celalilerden korunmak için halk şehri çevreleyen bir sur inşa etmek (1604-1608) zorunda kaldı. XIX. yy ortalarından itibaren, İngilizlerin Güney Afrika’da tiftik keçisi yetiştirmeleri ve dokumacılıktaki makineleşme dolayısıyla sof ve tiftik ticaretinde gerileme görüldü. 1873 - 1875 yılları arasında kötü hava şartları sebebiyle şehirde kıtlık meydana geldi. 18.000 kişi öldü, halkın bir bölümü göç etti. 1892 yılında Ankara’ya demiryolunun ulaşmasıyla şehre biraz canlılık geldi. Büyük bir şehirden giderek kasabaya dönüşen Ankara’yı 1917 yılında da yangın felakei buldu. Kalenin kuzeybatısındaki mahalleler yandı.

       Ankara’nın kötüye giden kaderi 27 Aralık 1919 tarihinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Sivas’tan Ankara’ya gelmeleriyle değişti. 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütaredesi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını paylaşan I. Dünya Savası’nın galip devletlerine karşı Anadolu’da başlayan kurtuluş mücadelesini Erzurum ve Sivas’ta topladığı kongrelerle teşkilatlandıran Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920′de Ankara’da T.B.M.M.’nin açılmasını sağlayarak yeni bir Türk devletinin temelini atmayı başardı ve Türk Kutuluş Savaşı zaferle sonuçlandırıldı. Lozan Barış Antlaşması imzalandı (24 Temmuz 1923). Türk Kurtuluş Savaşı’nın yönetim merkezi Ankara, 1920-1922 yılları arasında işgal altındaki illerden göç eden ailelerle, memur ve askerlerle, yabancı gözlemci ve diplomatlarla hareketli günlere sahne oldu. Türk İstiklal Maşı bu yıllarda şair Mehmet Akif Ersoy tarafından Ankara’da yazıldı ve T.B.M.M. ‘ince 12 Mart 1921 tarihinde kabul edildi. Savaş sonunda şehrin önemi daha da arttı. Esaden 23 Nisan 1920 tarihinden beri sürdürülen yeni Türk devletinin başkentlik statüsü, 13 Ekim 1923′te kabul edilen bir kanunla resmen tescil edildi. Ankara’nın başkent oluşundan çok kısa bir süre sonra 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Paşa ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Böylece Türkiye Cumhuriyeti her yönüyle kurulmuş oldu.

       Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başkent Ankara’da hızlı bir gelişme görüldü. 1924 yılında Ankara Şehremaneti Kanunu çıkarılarak Ankara Belediyesi kuruldu. Şehir, İstanbul’a benzer bir yönetime kavuşturuldu. Devlet kuruluşları için binalar inşa edildi. Büyükelçilikler, birer birer Çankaya’ya uzanan cadde üzerinde yerlerini aldılar. Yeni semtler, yeni mahalleler ortaya çıktı.

       Şehir, tarihi gelişim seyri içinde, yöreye egemen olan milletler tarafından çeşitli şekillerde adlandırıldı. En eskisinden en yenisine kadar bu adlar; Ankyra, Ancyre, Enguriye, Engürü, Angara, Angora ve Ankara’dır.

       Günümüzde Düzenli, gelişimiş Ankara modern yapılar, geniş caddeleri, çiçekli parkları, yenilenen alt yapısı ve yeşil tepeleriyle dünya başkentleri arasında seçkin bir konuma sahiptir.

NÜFUS VE ÖZELLİKLERİ

       Ankara ilinde 24 ilçe 926 köy bulunmaktadır. 3.231.782 olan il nüfusunun yaklaşık % 88 ‘i şehir nüfusu olup, geri kalan %12’si köylerde oturmaktadır. Şehir nüfusu 1985 yılına göre yaklaşık %11 oranında artarken, köy nüfusundaki artış %0.1 civarında olmuştur.

       Yine 1990 yılı genel nüfus sayını sonuçlarına göre nüfusun yaklaşık %72’si Büyük Şehir Belediyesi sınırlarındaki ilçelerde oturmaktadır.

       Geçmiş yıllar gözönünde bulundurulduğunda en çok göç alan ikinci il olan Ankara’da göç oranının yaklaşık %8.4 şeklinde gerçekleimesi beklenmektedir. İl nüfusu projeksiyonunda veri alınan 1985-1990 yılı uyarınca 2010 yılında Ankara’nın nüfusunun 4.645.022 olacağı tahmin edilmiştir.

       1993 yılı itibariyle Ankara’daki Üniversitelerde 114.701 kişi öğrenime devam etmektedir. Üniversitelere göre öğrencilerin dağılımı aşağıdaki gibidir.

üniversite

öğrenci Sayısı

öğretim Elemanı

Ankara Üniversitesi

32.902

29

3272

Gazi Üniversitesi

34.533

30

2325

ODTÜ

16.616

15

1919

Bilkent

7.486

641

Hacettepe

23.164

20

2.918

Taplam

114.701

100

11.074

       Ankara’da Başkent olması nedeniyle de çok sayıda Özel ve Kamu hastanesi bulunmaktadır. 35 Kamu hastanesinin 13.379 yatak sayısına karsılık 8 özel hastanıni 696 yatak kapasitesi bulunmaktadır. Ayrıca Askeri hastanelerin de bulunduğu tüm Türkiye’ye sağlık hizmeti vermektedir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1.deprem Nedir?

1.DEPREM NEDİR?

Dünyanın oluşumundan beri doğal güçlerin neden olduğu, yer kabuğunun derin tabakalarının yer değiştirmesi ya da yanardağların püskürme durumuna geçmesi sonucu oluşan ani devimin yer sarsıntısına deprem denir. Depremlerin büyük bir bölümü levhaların bitişme yerleri üzerinde olur.Bir levha kayarak diğerine dayandığı zaman arada kalan kayalar sıkışır ve yerlerinden oynar ya da kırılır.Bu durum da şok dalgaları adı verilen güçlü titreşimler kayaların içinden geçerek yüzeye erişir.(Bakınız Ek 1)

1.1 DEPREM TÜRLERİ :

Depremler oluş nedenlerine göre degişik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarıda anlatılan biçimde oluşmakla birlikte az miktarda da olsa baska doğal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadır. Yukarıda anlatılan levhaların hareketi sonucu olan depremler genellikle “TEKTONİK” depremler olarak nitelenir ve bu depremler çoğunlukla levhalar sınırlarında olusurlar.Yeryüzünde olan depremlerin %90′ı bu gruba girer. Türkiye’de olan depremler de büyük çoğunlukla tektonik depremlerdir.

İkinci tip depremler “VOLKANİK” depremlerdir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar.Yerin derinliklerinde ergimiş maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla bu tür depremlerin maydana geldiği bilinmektedir. Bunlar da yanardağlarla ilgili olduklarından yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya’da olusan depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye’de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.

Bir başka tip depremler de “ÇÖKÜNTÜ” depremlerdir. Bunlar yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar. Hissedilme alanları yerel olup enerjileri azdır fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir.

Odağı deniz dibinde olan Derin Deniz Depremlerinden sonra, denizlerde kıyılara kadar oluşan ve bazen kıyılarda büyük hasarlara neden olan dalgalar oluşur ki bunlara (Tsunami) denir. Deniz depremlerinin çok görüldüğü Japonya’da Tsunami’den 1896 yılında 30.000 kisi ölmüstür.

1.2 DEPREMİN ŞİDDETLERİ VE NEDENLERİ

Depremin yer yüzeyindeki etkileri depremin şiddeti olarak tanımlanır. Depremlerin şiddet dereceleri çok çeşitlidir; kimisi, yalnız çok duyarlı sismograflarla tespit edilebilecek zayıf depremlerdir, kimisi toprağın yarılmasına ve yerleşim bölgelerinde yıkımlara yol açabilecek derece de şiddetlidir.Bu konuda tehlikeli sonuçlar doğurabilecek yanılmalardan sakınmak için, değerlendirmede temel sayılabilecek çeşitli unsurları iyice bilmek şarttır.Üzerinde durulabilecek ilk unsur, toprağın derinliklerideki belirli bir bölgede meydana gelen ana sarsıntıdır.Bu sarsıntı, kabaca bir tahminle “merkez” veya “alt merkez” denilen bir noktaya bağlanır (“üst merkez” terimi ise, bu noktanın yeryüzündeki karşılığını gösterir).

Depremlerin bir nedeni volkanik bölgelerde yerkabuğunun altındaki erimiş kayaçların hareket etmesidir.Ancak Bu tür depremler hafif sarsıntı yaratır.Asıl büyük depremler yerkabuğundaki kırıkların oluşturduğu fay hatları boyunca görülür.Büyük depremlerin topraküstü ve toprakaltı etkileri çok büyük boyutlara ulaşır, çoğu kez, yüzeysel toprak kabartmaları, çökmeler ve kırıklar oluşur. Depremin yeryüzünde oluşturduğu sarsıntı ve yol açtığı yıkım depremin şiddetine bağlıdır. Dışmerkez yakınındaki yerlerde depremin şiddeti en fazladır. Buralarda yapılar sarsıntıyla yıkılabilir, toprakta çatlaklar oluşabilir.

1.3 DEPREM NASIL ÖLÇÜLÜR ?

Bir depremin Magnitüdü (açığa çıkan yada harcanan toplam enerji miktarı), çoğunlukla Richter Ölçeğine göre belirlenir. Adını Amerikalı Charles F. Richter’den alan bu ölçek, sismik dalgaların genliğine dayanılarak hazırlanmış logaritmik bir cetveldir. Ölçek, bir birimlik magnitüt artışı, depremin boyutlarında 10 katı bir artışa karşılık gelecek biçimde düzenlenmiştir. Örneğin, Richter Ölçeği’ne göre magnitüdü 8 olan bir deprem, magnitüdü 4 olan bir depremden 10 bin kez daha büyüktür. Başka bir örnek ise Richter ölçeğiyle 7 kuvvetindeki bir deprem 4 kuvvetindeki depremden 1.000 kat daha şiddetlidir.

Depremleri inceleyen bilim dalına sismoloji, depremlerle oluşan sismik dalgaların süre ve genlik gibi özelliklerini kaydeden aygıta da sismograf denir. Sismograf bir çerçeve, ona asılı bir ağırlık ve bunların birbiri karşısındaki konumlarında meydana gelen değişikliği kağıt üzerine aktaran bir düzenekten oluşur. (Bakınız EK 2)

1.4 DEPREM NERELERDE OLUŞUR?

Deprem herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda oluşabilir. Genel olarak depremlerin kabuğu oluşturan levhaların sınırlarında oluştuğu söylenebilir. Dünyanın çeşitli yerlerinde benzer nitelikte depremlerin tekrarlandığı gözlenmiştir ve buraları hep levha sınırlarındadır. Depremlerin yoğun olarak gözlendiği bölgeler yeryüzünde üç ana kuşak oluşturur.

1.KUŞAK (Pasifik Deprem Kuşağı): Şili’den kuzeye doğru Güney Amerika kıyıları, Orta Amerika, Meksika, ABD’nin batı kıyıları ve Alaska’nın güneyinden Aleutian Adaları, Japonya, Filipinler, Yeni Gine, Güney Pasifik Adaları ve Yeni Zelanda’yı içine alan en büyük deprem kuşağıdır. Yeryüzündeki büyük depremlerin yüzde 81’i bu kuşak üzerinde gerçekleşir.

2.KUŞAK (Alpine): Endonezya’dan (Java-Sumatra) başlayıp Himalayalar ve Akdeniz üzerinden Atlantik Okyanusu’na ulaşan kuşaktır. Yeryüzündeki büyük depremlerin yüzde 17’si bu kuşakta oluşur.

3.KUŞAK (Atlantik): Bu kuşak, Atlantik Okyanusu ortasında yer alan levha sınırı (Atlantik Okyanus Sırtı) boyunca uzanır.

1.5 MSK Siddet Cetveli : 

I- Duyulmayan

(a) : Titreşimler insanlar tarafından hissedilmeyip, yalnız sismograflarca kaydedilirler.

II- Çok Hafif

(a) : Sarsıntılar yapıların en üst katlarında ,dinlenme bulunan az kişi tarafından hissedilir.

III- Hafif :D eprem ev içerisinde az kişi, dışarıda ise sadece uygun şartlar altındaki kişiler tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen hafif bir kamyonetin meydana getirdiği sallantı gibidir. Dikkatli kişiler, üst katlarda daha belirli olan asılmış eşyalardaki hafif sallantıyı izleyebilirler.

IV- Orta Şiddetli : Deprem ev içerisinde çok, dışarıda ise az kişi tarafından hissedilir. Sarsıntı, yoldan geçen ağır yüklü bir kamyonun oluşturduğu sallantı gibidir. Kapı, pencere ve mutfak eşyaları v.s. titrer, asılı eşyalar biraz sallanır. Ağzı açık kaplarda olan sıvılar biraz dökülür. Araç içerisindeki kişiler sallantıyı hissetmezler.

V- Şiddetli : Deprem, yapı içerisinde herkes, dışarıda ise çok kişi tarafından hissedilir. Uyumakta olan çok kişi uyanır, az sayıda dışarı kaçan olur. Hayvanlar huysuzlanmaya başlar. Yapılar baştan aşağıya titrerler, asılmış eşyalar ve duvarlara asılmış resimler önemli derecede sarsılır. Sarkaçlı saatler durur. Az miktarda sabit olmayan eşyalar yerlerini değistirebilirler ya da devrilebilirler. Açık kapı ve pencereler şiddetle itilip kapanırlar, iyi kilitlenmemiş kapalı kapılar açılabilir. İyice dolu, ağzı açık kaplardaki sıvılar dökülür. Sarsıntı yapı içerisine ağır bir eşyanın düşmesi gibi hissedilir.

  VI- Çok Şiddetli  : Deprem ev içerisinde ve dışarıda hemen hemen herkes ratafından hissedilir. Ev içerisindeki birçok kişi korkar ve dışarı kaçarlar, bazı kişiler dengelerini kaybederler. Evcil hayvanlar ağıllarından dışarı kaçarlar. Bazı hallerde tabak, bardak v.s.gibi cam eşyalar kırılabilir, kitaplar raflardan aşağıya düşerler. Ağır mobilyalar yerlerini değiştirirler.

VII- Hasar Yapıcı : Herkes korkar ve dışarı kaçar, pek çok kişi oturdukları yerden kalkmakta güçlük çekerler. Sarsıntı, araç kullanan kişiler tarafından önemli olarak hissedilir. Sular çalkalanır ve bulanır. Kaynak suyu debisi ve yeraltı su düzeyi değişebilir. Bazı durumlarda kaynak suları kesilir ya da kuru kaynaklar yeniden akmaya başlar. Bir kısım kum çakıl birikintilerinde kaymalar olur. Yollarda heyelan ve çatlama olabilir. Yeraltı boruları ek yerlerinden hasara uğrayabilir. Taş duvarlarda çatlak ve yarıklar oluşur.

VIII- Yıkıcı  : Korku ve panik meydana gelir. Araç kullanan kişiler rahatsız olur. Ağaç dalları kırılıp, düşer. En ağır mobilyalar bile hareket eder ya da yer değiştirerek devrilir. Asılı lambalar zarar görür. Boruların ek yerleri kırılır. Abide ve heykeller hareket eder ya da burkulur. Mezar taşları devrilir. Taş duvarlar yıkılır. Dik şevli yol kenarlarında ve vadi içlerinde küçük yer kaymaları olabilir. Zeminde farklı genişliklerde cm ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Göl suları bulanır, yeni kaynaklar meydana çıkabilir. Kuru kaynak sularının akıntıları ve yeraltı su düzeyleri değişir.

IX- Çok Yıkıcı : Genel panik. Mobilyalarda önemli hasar olur. Hayvanlar rast gele öte beriye kaçışır ve bağrışırlar. Heykel ve sütunlar düşer. Bentlerde önemli hasarlar olur. Toprak altındaki borular kırılır. Demiryolu rayları eğrilip, bükülür yollar bozulur. Düzlük yerlerde çokça su, kum ve çamur tasmaları görülür. Zeminde 10 cm. genişliğine dek çatlaklar oluşur. Eğimli yerlerde ve nehir teraslarında bu çatlaklar 10 cm.den daha büyüktür. Bunların dışında, çok sayıda hafif çatlaklar görülür. Kaya düşmeleri, birçok yer kaymaları ve dağ kaymaları, sularda büyük dalgalanmalar meydana gelebilir. Kuru kayalar yeniden sulanır, sulu olanlar kurur. 

X- Ağır Yıkıcı :Baraj, bent ve köprülerde önemli hasarlar olur. Tren yolu rayları eğrilir. Yeraltındaki borular kırılır ya da eğrilir. Asfalt ve parke yollarda kasisler oluşur. Zeminde birkaç desimetre ölçüsünde çatlaklar oluşabilir. Bazen 1 m. genişliğinde çatlaklar da olabilir. Nehir teraslarında ve dik meyilli yerlerde büyük heyelanlar olur. Büyük kaya düşmeleri meydana gelir. Yeraltı su seviyesi değişir. Kanal, göl ve nehir suları karalar üzerine taşar. Yeni göller oluşabilir.

XI - Çok Ağır Yıkıcı   : İyi yapılmış yapılarda, köprülerde, su bentleri, barajlar ve tren yolu raylarında tehlikeli hasarlar olur. Yol ve caddeler kullanılmaz hale gelir. Yeraltındaki borular kırılır. Yer, yatay ve düşey doğrultudaki hareketler nedeniyle geniş yarık ve çatlaklar tarafından önemli biçimde bozulur. Çok sayıda yer kayması ve kaya düşmesi meydana gelir. Kum ve çamur fışkırmaları görülür.

XII- Yok Edici (Manzara Değişir)  : Pratik olarak toprağın altında ve üstündeki tüm yapılar baştanbaşa yıkıntıya uğrar. Yer yüzeyi büsbütün değişir. Geniş ölçüde çatlak ve yarıklarda, yatay ve düşey hareketlerin yön miktarları izlenebilir. Kaya düşmeleri ve nehir versanlarındaki göçmeler çok geniş bir bölgeyi kaplarlar. Yeni göller ve çağlayanlar oluşur.

ANADOLU TARİHİNDE DEPREM

İ.Ö. birinci yüzyılda, adına I. Antiokhos denilen ve kendisinden başka bir şey düşünmeyen bir hükümdar varmış.Kommagene uygarlığının hükümdarı 2150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı’nın doruğuna kendisi için cüretkâr bir anıt mezar yaptırmış.Hemen orda ilan edildiğine göre bu mezarı, “zamanın acımasızlığı yok edemeyecek”imiş.

Tahmin edilemez emekler harcanarak, yumruk büyüklüğündeki taşlar dağın doruğuna çıkartılmış, bir araya getirilmiş ve yüksekliği 60 metreyi aşan konik bir tümülüs yapılmış.Tümülüsün çevresindeki teraslarda ise hükümdarın öldükten sonra bir araya gelmeyi hayal ettiği tanrılarla mitolojik kahramanların muazzam boyutlardaki heykellerinden oluşan bir kutsal alan yaratılmış.

Tümülüs, kayaların yerden aşağıya yuvarlanmasıyla 45 metre kadar çökmüş.Gün gelecek yani jeolojik zamana göre bakıldığında bugünün üzerinden bir an daha geçmiş olacak ki, hükümdarın mezarından eser bile kalmayacak. Zeus’un, Herakles’in, Apollon’un ve o kibirli hükümdarın taştan kafaları. İnsanın hayal gücünün ürünü olan bu heykeller ya çatlaklarla dolmuş yada yan yatmış.

Yer yüzünün bu kesiminde yaşayan insanlar, toprakta meydana gelen bu ani ve şiddetli değişimlerden çağlar boyunca doğaüstü güçleri sorumlu tutmuştur.İ.Ö. 464’te bir deprem Sparta’yı yerle bir edip sonunda köle isyanlarının çıkmasına neden olduğunda, eski Yunanlılar da Poseidon’u yeryüzü sarsmakla suçlamış.Yine 1999 yılında Atina’nın dış mahallelerini yutan depremden sonra Aya Kyprianos manastırından bir papaz, bu facianın ilahi bir uyarı olduğunu söylemektedir. “Bizi sarsarak günahlarımızdan arındırılmamız için gönderildi”. Konu hakkındaki bilimsel açıklamayı ise jeofizikçi Rob Reilinger yapmakta: “Kıtalar arasındaki çarpışma hareketleri tüm hızıyla devam ediyor.Afrika ve Arabistan Yarımadası kuzeye yönelerek Avrasya’yı itiyor”Son beş milyon yıldır süre gelen bu çarpışmanın yarattığı karmaşık jeolojik süreçler, nasıl antik kültürlerde esrarengiz güçlere inanışı ve dehşet duygusunu körüklemişse, bugünde bilim adamlarının düşüncelerine tümüyle hakim oluyor.

Doğu Anadolu Bölgesi’nde başlayan çarpışma gerçekte Anadolu’nun genelini etkiliyor.Kuzeye doğru hareketi Afrika’nınkinden biraz daha hızlı olan Arabistan Yarımadası, buraya çarpan ilk kara parçası olmuş.İzleyen süreç içinde de Avrasya’yı tam göbeğinin altından iteleyerek sadece Nemrut Dağı’nı değil, Kafkas Dağları’nı da yükseltmiştir.

Çarpışma, doğuda yerkabuğunu kalınlaştırmış; günümüze kara kesiminde yerkabuğunun kalınlığı 45 kilometreyi buluyor.Oysa daha batıda, Ankara yakınlarında bu kalınlık 49 kilometre.Sonuç olarak bölge bugün, ortalama yüksekliği 2 kilometrelik bir plato görümünde. Ancak çarpışmadan önce neredeyse deniz seviyesindeymiş.Bazı yerlerde ise çarpışma halindeki kıtaların arasında sıkışıp kalan deniz tabanının eğri büğrü kalıntıları, yüzeye fışkırarak dağları oluşturmuş. Ancak bu deniz tabanını dolduran kayaların büyük bölümü ezile ezile iyice çökerek yeryüzünün manto denilen 35-40 kilometre derinliklerindeki katmanına yanaşmış.Bu da yer kabuğunun alt tabakalarını eriterek magma oluşumuyla sonuçlanmış.

Yakın dönemde Ağrı Dağı ve onun kardeşi küçük Ağrı yanardağlarında da patlama olmadı. Ama Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayanların depremden korkmak için haklı nedenleri var. Arabistan Yarımadası’nın kuzeye doğru yaptığı sıkıştırma sonucunda Türkiye batıya doğru itiliyor.

Kapadokya’ya çığ gibi yağan volkanik oluşumlar da bölgenin hemen tüm jeolojik hareketleri gibi Afrika’nın Anadolu’ya yaklaşmasından kaynaklanıyor.Gitgide yaklaşan kıtanın önündeki yoğun okyanus kayaçları Türkiye’nin altına dalmış ve yüksek oranda su içeren kayaların daha derinlere inip yerin mantosuyla karışması ile bütün Kapadokya’da, gaz içeriği yüksek magma açığa çıkmıştır.

Anadolu’nun batı yününde ilerleyişi, büyük ölçüde Kuzey Anadolu Fayı boyunca gerçekleşiyor.Anadolu’yu Avrasya’nın diğer bölümünden ayıran fay hattı, Marmara Denizi’ni Ege’ye bağlayan, 60 kilometre uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nın oluşumunda da büyük rol oynamıştır.

Mitolojide de geçiyor Çanakkale Boğazı; Tunç Çağı boyunca boğazın girişine etmiş antik Troia kentiyle ilgili efsanede.Homeros’un destanı Odysseia’de Yunanlı kahraman Odysseus’un yaptığı bir hileyle sona erer.Troia Savaşı.Yunan askerleri de dev bir tahta atın içine saklanırlar ve hiçbir şeyden şüphelenmeyen Troialılar da kent surlarının içine alıverirler atı.Tübingen Üniversitesi arkeologlarından Manfred Korfmann’nın Troi atıyla ilgili söyledikleri ise şöyle : “ Kuledeki dev gri taşlarındaki çatlaklar pek çok kişiye göre depremlerden olmuşlardır.

İ.S. 500 dolaylarında meydana gelen son derece yıkıcı iki deprem Troia’yı sonsuza dek silmiş haritadan .Zaten dördüncü yüzyılın ortalarına kadar süren, eşi benzeri görülmemiş bir büyük deprem dalgası, Ege Bölgesi’nde kurumuş olan belli başlı bütün kentleri yerle bir etmiş: Pergamon, Aphrodisias, Ephesos, Smyrna.

TÜRKİYE’DE DEPREMLER

Yerkabuğunun büyük levhaları arasında bir sıkışma kuşağı üzerinde bulunan Türkiye Alp deprem kuşağında yer alır.Anadolu dünyanın en etkin deprem bölgelerinden biridir. Türkiye topraklarının yüzde 92’si deprem kuşağı üzerinde yer alır.Genç kabuk hareketlerinin yol açtığı basınç ve gerilmeler günümüzde de devam ettiğinden ülkeyi kesen faylardan birçoğu diriliklerini muhafaza etmekte ve zaman zaman yatay ve düşey doğrultuda oynamaktadır.Türkiye’nin sınırları içinde litosferin yapısal özelliklerine bağlı olarak depremler her yerde aynı şiddette ve sıklıkta olmaz.

1942’ten günümüze kadar kaydedilen ve kuvveti Richter ölçeğiyle 5 ile 8 arasında olan 47 depremin 24’ü Kuzey Anadolu deprem kuşağında olmuştur.Bu sayı ortalama yılda bir kez büyük bir deprem olduğunu gösterir.Depremlerin neden olduğu ölümler yönünden Türkiye dünyada beşinci sırada yer alır.Deprem zararlarının bu kadar çok olmasının payı büyüktür. (Bakınız Ek 11)

           

Bundan yaklaşık 25 milyon yıl önce Anadolu’nun güneyinde yer alan Afrika ve Arabistan levhaları kuzeye doğru harekete geçmiştir. Bunun sonucunda, Anadolu yarımadası sıkışmış ve bir bütün olarak yavaş yavaş yükselmeye, batıya doğru hareket etmeye başlamıştır. Bu hareket sonucu ülkemizde üç büyük fay hattı meydana gelmiştir.(Bakınız Ek 7).Bunlar;

à Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF)

à Güneydoğu Anadolu Fay Hattı (GAF)

à Batı Anadolu Fay Hatları (BAF)

Afrika ve Arabistan levhaları Anadolu yarımadasını hâlen batıya doğru itmektedir. Bu nedenle yurdumuzda sık sık depremler olmaktadır.(Bakınız Ek 8)

  TÜRKİYE’DE MEYDANA GELEN DEPREMLERİN SEBEBİ NEDİR ?

Ülkemizin depremlerin sebebi, Alp orojenik haraketleri sonrasında meydana gelen tektonik haraketlere bağlı olarak meydana gelen kırılmalardır. Özel anlamda, Kuvaternerin başında Anadolu yarımadasının bir bütün olarak yükselmesi sunucunda, üç büyük fay hattı meydana gelmiştir. Bunlar, Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF), Güneydoğu Anadolu Fay Hattı (GAF) ve Batı Anadolu Fay Hattı (GAF)’dır. Genel anlamda ise Arabistan Kalkanı ile Sibirya Kalkanı arasında bulunan yarımadasının sıkışarak yükselmesi ve kıvrılamayan dirençli tabakaların kırılmasıdır.

KUZEY ANADOLU FAY HATTI :

Doğuda Karlıova ile batıda Mudurnu vadisi arasında doğu-batı doğrultusunda bir yay gibi uzanır. Dünyanın en aktif ve en önemli kırık hatları arasında yer alan Kuzey Anadolu fay

zonunun uzunluğu yaklaşık 1200 km dir; genişliği ise 100 m ile 10 km arasında değişir.

Kuzey Anadolu fay hattında, 1939′dan 1999′a kadar, 7 şiddetinin üzerinde toplam olarak 7 deprem meydana geldi. Bir sonraki şekilde görüldüğü üzere, bütün bu depremlerde, doğudan batıya doğru bir kırılma gözlemlendi.

Kuzey ve Doğu Anadolu Fay hattındaki kırılma bölgeleri. 1939′dan önceki deprem bölgeleri, eldeki bilgilere göre yaklaşık olarak işaretlenmiştir. Deprem oluşumları, üç ayrı sıra içinde; ama çeşitli yön ve hareketlerde gerçekleşmiştir.

1939′dan beri meydana gelen depremler, Kuzey Anadolu fay hattında büyük kırıkların oluşmasına neden oldu. Her karede bir sonraki depremin merkezi daire içine alındı. Özellikle 1943 depreminde sıkışmış enerji, büyük bir ondalık oran olarak depremin şiddetine yansıdı.

a) Türkiye’deki aktif fay hatları, kırmızı çizgilerle ifade edilmiş. Anadolu ve Avrasya yönünde derin kırıklar bulunuyor.

b) Sağdan doğru meydana gelen depremler

c) Kırmızı ile işaretlenen bölge, olası bir Anadolu-Avrasya deprem bölgesine işaret ediyor. Sağdan doğru 40 km’lik olası bir fay hattı belirtilmiş.

17 Ağustos 1999’da Gölcük’te meydana gelen deprem, Gölcük’ün hemen doğusunda, yerin yaklaşık 15 kilometre altında olan ve yer kabuğu üzerindeki, Kuzey Anadolu Fay Hattı adı ile bilinen kırıkta başlamıştı.Doğu Anadolu’dan başlayıp Yunanistan’a kadar uzunluğu 1600 kilometreyi bulan fay, Kaliforniya’nın, yarattığı depremlerle kötü bir üne sahip San Andreas Fay Hattı’yla büyük benzerlik göstermektedir. Amerika’daki benzeri gibi Kuzey Fay Hattı da aslında küçük fay parçalarından oluşuyor ve bunlar iki tektonik levha halinde birbirinden ayrılıyor: Avrasya levhası ile ondan çok daha küçük olup Türkiye’nin büyük bölümünü sırtında taşıyan Anadolu Levhası.(Bakınız Ek 8)

Bu iki levhanın kenarlar birbirine bitişik, ancak Anadolu Levhası, jeolojik etkenler sonucu her yıl yaklaşık 2,5 metre kadar batıya ilerleyerek Yunanistan’a yaklaşıyor; bu da fay boyunca gerilim birikimine yol açıyor.Biriken gerilim belli bir düzeyi bulduğunda ise fayın bir ya da daha fazla bölümü harekete geçerek şiddetli sarsıntılar yaratıyor. Küçük bir bölüm hareket etmişse, yol açacağı depremin büyüklüğü 6 ya da daha aşağısı olabilir.Oysa Gölcük’ün altından geçen bölüm kırıldığında açığa çıkan enerji, hem doğuya hem de batıya doğru uzanan üç bitişik kesimde de yer değiştirmeler başlatarak çok daha büyük bir felakete yol açmıştı. Marmara depreminde Akyazı ile Gölcük arasında 125 km uzunluğunda bir fay ortaya çıkmıştır

12 Kasım’da Kuzey Anadolu Hattı bir kez daha kırıldı.Ağustostaki sarsıntıdan sonra biriken gerilim, ilk depremin olduğu yerin doğusuna düşen fay hattının bir bölümünün kırılmasına yol açmıştı.Büyüklüğü 7,1’di.Nüfusu çok daha az bir bölgeyi vurmuştu ama yine de 800’den fazla insanın ölmesine, en az 5000 kişinin yaralanmasına yol açmıştı.

17 Ağustos Gölcük ve 12 Kasım Düzce depremleri öncesi ve sonrasında, Marmara Denizi’nin iç yapısını denetleyen fayları ilgili birçok model üretildi.Bu depremlerden sonra, Fransız ve Türk bilim adamlarının “Le Suroit” adlı gemi ile elde ettikleri veriler, İzmit’ten başlayan ve Mürefta açıklarına kadar uzanan fay hattının (5 kilometrelik bir ara hariç) kesintisiz devam ettiğine dikkat çekiyor. Öte yandan, üzerinde hâlâ durulan bir başka model de hattın kesintisiz değil, sıçramalar yaparak ilerlediğini savunuyor.

Kuzey Anadolu Fayı, Marmara Bölgesi’nde tarifsiz yıkımlara yol açtı.Son 2000 yılda belgelenen yaklaşık 600 deprem (ki hepsinin de büyüklüğü 7 ve üstüdür) bölgeyi defalarca yerle bir etti.İzmit defalarca yıkıldı, İstanbul ise son 500 yılda meydana gelen büyük depremlerle dört kez ağır hasara uğradı.

BATI ANADOLU DEPREM KUŞAĞI

Bu bölge, Marmara Denizi’nin güneyi ile İzmir-Isparta arasındaki geniş bir kuşağı içine alır.Batı Anadolu’da, yerşekillerinin biçimlenmesinde kırılmaların çok önemli etkisi olmuştur.Bölgede Denizli ili altındaki doğu-batı doğrultusunda uzanan dağlar ve bu dağlar arasındaki ovalar kırılmalar ve çökmeler sonucu oluşmuştur.Böylece Denizli ilimiz birinci dereceden deprem bölgesi olur.

Bu fay hattı boyunca fışkıran sıcak şifalı sular da bu bölegeyi aynı zamanda kaplıcalar diyarı yapar. M.T.A. Enstitüsü Genel Müdürlüğünce bu bölgede başlatılan sondaj çalışmaları sırasında 1965′de ilk jeotermal buhar kaynağı bulunmuş, fay hattı boyunca bunu diğerleri takip etmiştir. Bugün Türkiye’de ilk defa burada jeotermal buhar enerjisi ile elektrik üretilmekte, ayrıca “sıkıştırılmış karbondioksit gazıyla” kurubuz fabrikası, seralar, ılıcalar bulunmaktadır.

Bu deprem kuşağı içinde, Bakırçay, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes ovaları ile Burdu, Acıgöl ve Sultan Dağları’nın kuzey etekleri yer alır.

Batı Anadolu Fay Hattı kuzey-güney yönlü çekim gerilmelerinin etkisi altında gelişmiştir. Batı Anadolu kırık kuşağında 1970’te gerçekleşen Gediz depreminde, kırık kuşak boyunca 2,2 metre çökme oluşmuş ve 30 cm kayme görülmüştür.Ritcher ölçeğiyle 7,3 şiddetindeki bu depremde 10 bine yakın yapı yıkılmış, 1.086 kişi hayatını kaybetmiştir.

ÖNEMLi BATI ANADOLU DEPREMLERi

1899     Büyük Menderes

1928    Torbali

1955    Balat

1969    Alasehir

1969    Simav

1970    Gediz

1995    Dinar

GÜNEYDOĞU ANADOLU DEPREM KUŞAĞI:

Dünyanın en büyük kırık hattı olan Güneydoğu Anadolu deprem kuşağı, Doğu Afrika, Kızıldeniz, Lut Gölü üzerinden, Antakya, Kahraman Maraş, Adıyaman ve Varto üzerinden Ağrı’ya kadar uzanır. Bu kırık hattı tehlikeli bir deprem kuşağıdır. Bu deprem kuşağı, Marmara Denizi’nin güneyi ile İzmir-Isparta arasındaki geniş bir kuşağı içine alır.Bu hattın özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde bulunan kısmında şiddetli depremler olmaktadır.

Özellikle Hatay çukurundan Bingöl’e kadar uzanan deprem kuşağı boyunca yer alan yörelerde zaman zaman şiddetli depremler olmaktadır.(Bakızın Ek 7)

TÜRKİYE’DE DEPREMLERİN BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI:

Türkiye dünyanın en önemli deprem kuşaklarından biri üzerindedir. Topraklarının % 42’si, I. Derece Deprem Bölgesi üzerinde bulunmakta: 328 bin 995 km2’lik bu bölgeye Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun önemli bir bölümü, kısmen Akdeniz Bölgesi, İç Anadolu’nun kuzeyi, Orta ve Batı Karadeniz ile Marmara ve Ege Bölgelerinin tamamı giriyor. Nüfusun % 45’i bu I. Derecede Deprem Bölgesi’nde yaşıyor. Türkiye’nin % 24’ü ise II. Derece Deprem Bölgesi’ndedir. Bu alanın yüzölçümü 186 bin 411 km2. Nüfusun %26’sı bu alana yayılmış. III. Derece Deprem Bölgesi’nde (139 bin 594 km2) nüfusun % 18’i, IV. Derecede (97 bin 737 km2) % 2’si yaşıyor. Yani topraklarımızın %96’sı deprem bölgesi ve nüfusun % 98’i de bu topraklarda barınıyor.

Marmara ve Ege bölgelerinin % 95′i  I. derece deprem bölgesi içindedir. Nüfus yoğunluğunun oldukça yüksek olduğu bu bölgeler, deprem bakımından en riskli yerlerdir. Doğu Anadolu Bölgesi’nin büyük bir bölümü I. ve II. derece deprem bölgesinde yer alır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi ise deprem tehlikesinin en az olduğu bölgedir.(Bakınız Ek 9 ve 10)

KAYNAKÇA

Ana Britannica

Büyük Larousse

Gelişim Hachette

Temel Britannica

Meydan Larousse

Coğrafya 1- Prof. Dr. Cemallettin Şahin

Liseler için Coğrafya 1 M.E.B. Yayınları

Liseler için Ders Seçme ve Kredili Sisteme Göre Coğrafya1 Prof. Dr. Erdoğan Akkay

Coğrafya 1- Sırrı Erin ALTIN Kitaplar

Kuramın Gücü A.M. Celal Şengör

Türkiye’de Deprem Gerçeği Ve Mühendislik Projeleri İlyas Yılmazer - Özgür Yılmazer

National Geographic Türkiye Nisan 2001 sayısı

www.robcol.k12.tr/student/uluilk/tvedep.htm

http://www.denizli2000.com/dto/dogal.html

http://www.koeri.boun.edu.tr/jeodezi/west.html

http://www.izmir-bld.gov.tr/eski/izmirdeprem/chp4.html#tlist4

http://www.hacettepe.edu.tr/turkce/deprem/#

http://deprem.koc.com.tr/deprem_nedir.htm

yunus.hacettepe.edu.tr/~tema/afetler.html

www.kameraarkasi.org/belgesel/k/korkmazgocmen/deprem/deprem_yonnot.html - 7k

www.kutuphaneci.org.tr/turk/dergi/aralik1999/14.html

www.geocities.com/interlink_ltd/quake-tur1.html

www.stargazete.com/yazarlar/ckavak/1999/08/28/

www.metu.edu.tr/home/www64/geohtmls/marmara/geometri.htm

www.istanbul.edu.tr/fen/fizik/fizikkulubu/akkuyu.htm

www.radikal.com.tr/diger/ekler/radikal2/2001/01/14/yasam/ 01sat.shtml

www.mta.gov.tr/updi/updi.html

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

İcra Hukuku, hukukun varoluş amacı olan “hukuki himaye” kavramını yoğun olarak uygulamaya geçiren bir daldır. İcra hukukunun temel amacı, borçlular karşısında alacaklıların haklarını korumaktır. Bu gayeye uygun olarak işleyen icra prosedüründe, maddi hukuk taleplerinin devlet kuvveti ile gerçekleştirilmesinde, diğer hak sahiplerinin menfaati ihlal edilebilir.

İşte bu sakıncayı önlemek amacıyla menfaatleri tehlikede olan hak sahiplerine, haklarını korumaları için olanaklar sağlayan müesseseler düzenlenmiştir.

İstihkak davaları da bu koruyucu müesseselerden biridir. Sadece İcra ve İflas Kanunumuzda değil Medeni Kanunumuzda da düzenlenen bu dava türü, uygulamada Eşya Hukukunda “adi istihkak davası”, Miras Hukukunda “miras nedeniyle istihkak davası” ve İcra Hukukunda da “haciz ve iflas nedeniyle istihkak davası” olarak isimlendirilerek karışıklığı önleme amacı güdülmüştür.

Bu çalışmamızda, istihkak davaları İcra Hukuku yönünden ele alınacak, hacizden doğan istihkak davalarının üzerinde ayrıntılı olarak durulacaktır.

Çalışmamızın başında istihkak ve istihkak iddiası kavramları açıklığa kavuşturulduktan sonra istihkak davası prosedürü çeşitli alt başlıklar ve ihtimaller dahilinde incelenecektir.

Ve nihayet çalışmamız genel bir değerlendirmeyle sona erdirilecektir.

MAHCUZ MALA İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

İSTİHKAK KAVRAMI

Sözlük anlamında istihkak; hal istemek, hak ediş, bir şey üzerinde hak iddiasında bulunma demektir. Başka bir deyişle bir şeyin birisi için sabit bir hak olmasının meydana çıkmasıdır.

İstihkak davası ise, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddiasında bulunmayı konu alan dava olarak tanımlanmıştır.

İstihkak davalarının gayesi, mülkiyet hakkını tespit olmayıp bu hakkın muhtevasına uygun fiili bir durum yaratmak yani şeyin malike iadesini temin etmektir.Böylece hem üçüncü kişilerin hakkı korunacak, hem de kötüniyetli borçlu ve üçüncü kişilerin alacaklının hakkını almasına engel olunacaktır.

DAVANIN AÇILMASI İÇİN GEREKLİ OLAN ŞARTLAR

Usulüne Uygun Bir Haciz İşlemi

İstihkak davasının açılması için gerekli olan en önemli şart, borçluya ait olduğu düşünülen bir malın haczedilmesidir. Bu haczin kesin haciz, ihtiyati haciz veya geçici bir haciz olması fark doğurmaz.

İİK 85/I’de de belirtildiği üzere, haciz ancak “borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta olan menkul mallarıyla gayrimenkulleri,alacak ve hakları” üzerine konabilir. Üçüncü şahısların bunlar üzerinde iddia ettikleri haklar nazara alınmaksızın haciz icra olunur. Burada önemli olan haczin sadece borçlunun malları üzerine konabilmesidir çünkü haciz yoluyla takipte borçlu, bütün malvarlığıyla sorumludur. Malın haciz sırasında borçlunun veya üçüncü şahsın elinde bulunması dahi önemsizdir.

Yine de, İİK 85/II’ye göre “borçlu tarafından başkasına ait olduğunu beyan edilen veya üçüncü şahıs tarafından ihtiyaten haczedilmiş yahut istihkak iddia edilmiş malların haczi en sonraya bırakılır.” Alacaklının üçüncü şahsa aidiyeti aşikar bir malın haczini istemesi hakkın suiistimali olacağından böyle bir talep nazara alınmamalıdır.

Davanın açılabilmesi için sadece haciz işleminin gerçekleştirilmiş olması değil, bu işlemin aynı zamanda usulüne uygun olması gerekir.

İstihkak İddiası

Haczedilen mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu ileri süren üçüncü şahsın bu iddiası bir dava ikamesine muadil değildir. Bu iddia ile istihkak davası açılmış olmaz. Üçüncü şahıs, mahcuz mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu beyan etmekle, sadece bir istihkak iddiasında bulunmuştur. İstihkak iddiasının bir davaya müncer olabilmesi için, icra dairesince ve taraflarca ifası gereken ihzari bir takım muamelelere ihtiyaç vardır.

İcra ve iflas kanunu, istihkak iddiasının dava safhasına intikalini mal borçlunun elinde iken haczedildiği takdirde, malın üçüncü şahsın zilyetliğinde iken haczedilmesi halinde olduğundan daha fazla geciktirmiştir. Zira eğer mal borçlunun zilyetliğinde ise, istihkak iddiasına itiraz icra dairesine yapılacak beyanla olduğu ve bu beyan işi hemen dava safhasına götürmeye yetmediği halde, mal borçlunun değil de üçüncü şahsın elinde haczedilirse itiraz istihkak iddiasında bulunana doğrudan doğruya dava açmak suretiyle olur.

Bu hususa çalışmanın ilerleyen bölümlerinde temas edilecektir.

İstihkak İddiasına Konu Olan Haklar

Kanun mahcuz mal üzerinde üçüncü şahsın hangi hakları iddia edebileceği hususuna 96. ve 99. maddelerde değinmiştir. İlk bakışta tahdidi bir sayım olarak kabul edilebilecek olan haklar gerek İsviçre gerekse Türk tatbikatı tarafından genişletilmiştir. Nitekim İsviçre doktrin ve tatbikatında mahcuz mala istihkak davasının bütün ayni hak iddialarına genişletilmesi fikri revaçtadır. Bu görüşe dayanarak kanunun sayımının tahdidi olmadığı söylenebilir. Ancak üçüncü şahısların münhasıran şahsi haklara dayanarak mahcuz mallar hakkındaki iddiaları da nazara alınmaz.

Fakat Türk tatbikatı, başkasının arsası üzerine inşa edilmiş olan bina hakkında aslında levazım sahibinin hakkı ayni olmayıp şahsi bir hak olduğu halde malzeme sahibine mahcuz mala istihkak davası açma imkanı vermiştir. Yine tatbikat, kiraladığı yerdeki mahsulün haczi üzerine, mahsulü yetiştiren kiracının- mülkiyet hakkını haiz olmadığı halde- istihkak davası açmasına imkan vermiştir.

Mülkiyet Hakkı

MK. 618. maddeye göre, bir şeye malik olan kimse o şeyle yasa çerçevesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını taşır. Haksız olarak o şeye el koyan herkese karşı istihkak davası açabilir ve her çeşit müdahalenin önlenmesini isteyebilir.Buna göre, istihkak iddiasında bulunmanın en doğal şekli, o mal üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmesidir. İleri sürülen mülkiyet hakkı müstakil, müşterek ve iştirak halinde bulunabilir.

MK. 619’a göre bir şeyin tamamlayıcı parçaları asıl şeyden ayrı olarak haczedilemeyeceklerinden ayrı bir istihkak davasına konu edilemezler. Yani malikin dışındaki kişiler tamamlayıcı parçalarda bağımsız olarak malik sayılamaz ve bu kişiler istihkak iddiasında bulunamazlar. Tabii semereler (MK. 620) ve teferruatta ise aksi bir uygulama söz konusudur. MK. 621’e göre teferruat üzerinde, asıl şeyden ayrı olarak mülkiyet hakkı ileri sürülebildiğine göre teferruat için istihkak iddiasında bulunulabilir.

Rehin Hakkı

Alacaklar için öngörülen teminat genellikle şahsi ve ayni olmak üzere ikiye ayrılır. Şahsi teminata tipik örnek “kefalet” ve ayni teminata da “rehin”dir.

Rehin konusunu nesneler oluşturur. Ancak Medeni Kanunumuzda, alacaklar ve diğer haklar üzerinde de rehin hakkının oluşturulabileceği öngörülmüştür.

Rehin hakkı konusuna göre taşınmaz ve taşınır rehni diye ikiye ayrılabilir.

Rehin hakkının da istihkak davasına konu olabileceği İİK. 96 ve 97’de açıkça düzenlenmiştir.

Taşınır malın alacaklıya teslimi ile taşınır rehni kurulduğuna göre, borçlunun elinde bulunan bir mal üzerinde kural olarak rehin hakkı kurulamaz. Çünkü hükmen teslim taşınır rehninde kabul edilmemiştir. Ancak teslimsiz rehinlerde, örneğin ticari işletme rehni ile hayvan rehninde üçüncü kişi rehin hakkını ileri sürerek istihkak iddiasında bulunabilir. MK. 864-867’de düzenlenmiş bulunan hapis hakkı da İİK 23 gereğince bir taşınır rehni türü olduğundan, hapis hakkı sahibi alacaklının bu hakkına dayanarak istihkak iddiasında bulunması mümkündür.Zira hapis hakkı sahibinin hakkı, alacaklının hakkından önce gelir.

Rehin Hakkı Dışındaki Sınırlı Ayni Haklar

İrtifak hakkı, intifa, sükna hakkı ve taşınmaz mükellefiyetine dayanılarak da haczedilen mala istihkak iddia edilebileceği hukukçular arasında ittifakla kabul edilmiş bulunulmaktadır. Kanunun sınırlı ayni haklardan sadece rehin hakkını zikretmiş olması bir misal hükmündedir.

İstihkak iddiası sınırlı ayni haklara dayanıyorsa, malın haczi bu ayni haklar ihlal edilmemek kaydı ile yapılır. Yani bu mallar üzerlerindeki yükümlülükle birlikte haczedilir.

Kişisel Haklar

Üçüncü kişiler, kural olarak kişisel haklarını ileri sürerek mahcuz mallar üzerinde istihkak iddiasında bulunamazlar. Ancak, hacizden önce oluşan bazı kişisel haklar üzerinde istihkak iddiası ileri sürülebilir:

“Tercih edilmesi gereken kişisel haklar” denilebilecek olan ve niteliği gereği hacizden önce gelmesi gereken kişisel haklar, istihkak davasına dayanak teşkil edebilir. Örneğin: hasılat kiracısının yetiştirdiği ürün üzerinde arazi sahibinin alacaklısına karşı hacizden önceki kira sözleşmesinden doğan kişisel hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunması, malik olmayan kimsenin başkasına kiraya verdiği şeyi kiracıdan geri isteme hakkı….vs.

“Kuvvetlendirilmiş kişisel haklar”, tapuya şerh verilmek suretiyle ayni hak etkisi kazanabilen kişisel haklardır. Şerh ile bu kişisel haklar ayni hak niteliği kazanamaz. Ancak şerh edilmeyen diğer kişisel haklara göre daha kuvvetli bir nitelik gösterebilir.

Bunlara örnek olarak; şufa (MK. 658), vefa ve iştira hakları (MK. 660) gösterilebilir.

Doktrinde bu hakların istihkak iddiasına konu olup olmayacağı tartışmalıdır:

Jaeger ve Uyar, bu hakların istihkak iddiasına konu olabileceği kanaatindeyken Yargıtay ise 1940 tarihli içtihadı birleştirme kararında tapuya şerh verilmiş şufa hakkı sahibinin istihkak iddiasında bulunma hakkını sınırlamıştır.

Hacizden doğan istihkak iddia ve davaları bakımından “mülkiyeti muhafaza kaydıyla yapılan satışlar” dahi (MK. 688) önem arz etmektedir.

Geçerli bir mülkiyeti muhafaza sözleşmesi ile satılmış olan taşınır malların henüz alıcının satış bedelinin tamamını ödeyerek malik durumuna gelmediği dönemde haczedilmesi halinde üç varsayımla karşılaşılır:

Malın satıcı tarafından haczi

Satıcı malik, taksidin ödenmemesindeki temerrüdden dolayı akitten rücu ederek malı geriye alabilir ya da ödenmeyen taksitler için cebri icraya girişebilir. Bu durumda takipte, kendisine ait malın haczini bizzat istemesi halinde o şey üzerindeki mülkiyetten vazgeçmiş sayılır.

Malın, satıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı mütemerrit değilse, satıcının alacaklıları garanti altında bulunan taksit alacaklarını haczedebilirler.Malı haczetmeleri durumunda alıcı, istihkak iddiasını ileri sürebilir.

Alıcı mütemerrit ise, alacaklılar bizzat malı haczedebilirler. Bu halde borçlu temerrüt nedeniyle fesih hakkını kullanmazsa haciz koyduran alacaklı İİK. 94 uyarınca bu yetkinin kendisine tanınmasını icra dairesinden isteyebilir.

Malın, alıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit ise, satıcı mukaveleden rücu ile şeyin istihkakına gidebilir.

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit değilse, alıcının alacaklıları mülkiyeti muhafaza kaydıyla satılan malı haczedebilirler. Ancak satıcıya, alıcı aleyhine icra takibine girişen üçüncü şahıslar karşısında bakiye kalan alacağı miktarınca rüçhan hakkı tanınarak artan kısım için haczin devam ettirilmesi icap eder.

Üçüncü kişi, borçluya ait taşınmazı “satış vaadi sözleşmesi” ile satın almış ve bu sözleşmeyi de tapuda işletmişse, bu şerhten sonra o taşınmaz üzerine konulacak -ipotek, haciz gibi- sınırlamalar kendisini etkilemeyeceğinden, sahip olduğu ve tapuya şerh ettiği hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunabilir.

İstihkak İddiasının Diğer Konuları

Alacaklar Üzerinde İstihkak İddiası

Borçlu, takip alacaklısına borçlu olduğu gibi üçüncü kişilerden de alacaklı olabilir. İşte bu alacak üzerinde başka bir üçüncü kişi, bu alacağın takip borçlusuna değil de kendisine ait olduğunu istihkak iddiası biçiminde ileri sürebilir.

Alacağın kıymetli evraka bağlı olması da istihkak davasını kimlerin açacağı yönünden önem arz etmektedir. Bilindiği üzere kıymetli evrakta hak, yani alacak senette mündemiçtir. Kıymetli evrak kimin elindeyse, hak sahibi odur. Bunun aksini ileri süren kimse, istihkak davasını açmakla yükümlüdür.

Adi Ortaklıkta İstihkak İddiası

Ortağın kişisel alacaklılarının ortağı takibi

BK. 534’e göre; adi ortaklıklarda, adi ortaklardan birinin kişisel borcundan dolayı, ortaklık malvarlığına –teknik olarak- haciz konulamaz. Ancak borçlu ortağın tasfiye payına haciz konulabilir. Eğer ortaklık malları haczedilmişse, diğer ortak(lar) istihkak iddiasında bulunarak bu haczi kaldırtabilir.

Ortağın kişisel alacaklılarının adi ortaklığı takibi

Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için ortağın kişisel alacaklısı adi ortaklık aleyhine icra takibinde bulunamaz. Hatta, söz konusu olan borç, ortakların borcu olmadığı için, alacaklı her bir ortağa ayrı ayrı icra takibi de yapamaz.

İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

Mahcuz mala istihkak davasında mahcuz mal, borçlunun elinde ise İİK. 97 uyarınca üçüncü şahıs davayı alacaklıya karşı açacaktır. Fakat mal üçüncü şahsın elinde ise, bu halde davayı alacaklının İİK. 99 uyarınca üçüncü şahsa karşı açması gerekir. Buradan da anlaşıldığı gibi, davada taraf rolleri, malın borçlu veya üçüncü şahsın elinde bulunmasına göre değişiklik arz etmektedir.

Prosedürü bu anlamda farklı başlıklarda incelemeden önce kanunda belirtilen “elde bulundurma” kavramı ile anlatılmak istenen şeye kısaca değinelim:

Hacizli malı elde bulundurma, hukuki bir kavram olan zilyetliğin karşıtı olarak kullanılmamıştır. Kastedilen hususun, zilyetliğin maddi ve harici öğesi olan “şey üzerinde egemenlik, fiili tasarruf kudreti” olduğu doktrinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Taşınırlar için geçerli olan bu kural taşınmazlar için söz konusu değildir. Taşınmaz, tapu sicilinde kimin adına kayıtlı gözüküyorsa onun malı sayılır ve ancak onun borcundan dolayı haczedilebilir. Yani sicil zilyetliğine kim sahip ise onun malı elinde bulundurduğu kabul edilir.

Kıymetli evraka bağlı haklara, bunları fiilen elinde bulunduran kimse zilyet sayılır.

Diğer alacaklarda ise, elinde bulundurma koşulunu, “hak üzerinde fiilen tasarruf edebilmek olanağına sahip olan kimse” gerçekleştirir.

Malı muhtelif şahıslar ellerinde bulunduruyorlarsa; örneğin, borçlu ile istihkak iddiasında bulunan üçüncü kişi haczedilen menkul malı birlikte ellerinde bulunduruyorlarsa, hacizli mal İİK. 97 a’ya göre borçlunun elinde sayılır.

Bunlar dışında, kiralanan yerde bulunan malları, kiracının elinde bulundurduğu kabul edilir. Ancak kiracı kiralanmış olan yerde bilfiil oturmuyorsa, o yerde bulunan şeylerde artık zilyed sayılmaz; zilyed, bu malları fiilen kullanan kimsedir.

Malın Borçlunun Elinde Bulunması Hali

İstihkak iddiasında bulunulması

İstihkak iddiası haczedilen mal üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet veya rehin hakkı iddia etmesi veya borçlu tarafından, haczedilen malın üçüncü kişinin mülkü veya rehni olduğunu ileri sürmesidir.

Sözlü veya yazılı olabilen İstihkak iddiası iki şekilde ileri sürülebilir:

Haciz sırasında

Borçlunun elinde bulunan mal haczedilirken, borçlu bu malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği veya borçlunun elinde iken haczedilen mal üzerinde bir üçüncü kişi tarafından mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, haczi yapan memur bu istihkak iddiasını haciz tutanağına geçirir ve iddia ve alacaklı ile borçluya bildirilir.

Haczin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde

Üçüncü şahıs, haciz zamanında işe müdahale edebilecek durumda bulunmuyorsa, İİK. 97/9 uyarınca mahcuz mal ve satışı sonucu elde edilen para (pretium succedit in locum rei) memurun elinde bulunduğu müddetçe istihkak talebinde bulunmak hakkına sahiptir. Ancak paraların paylaştırılmasından sonra bu davanın açılmasına imkan verilmemiştir.

Bu durumda üçüncü kişi ancak haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içerisinde istihkak iddiasında bulunabilir.

Yedi günlük istihkak iddiasında bulunma süresi hak düşürücü süre olup İcra dairesince doğrudan doğruya gözetilir. Yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunulmazsa artık o takipte bu iddiayı ileri sürme hakkı kaybedilmiş olur.Borçlunun elinde iken haczedilen bir mal hakkında bir üçüncü kişi icra dairesine gelerek istihkak iddiasında bulunursa, bu istihkak iddiası da haciz tutanağına geçirilir.

Ayrıca İİK 103’e göre yapılacak bu bildirimle, bu iddiaya karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük süre verilir. Üç günlük süre verilmeden yapılan tebligatlar geçersizdir.

Haczin Öğrenilmesinin İspatı ve Kanuni Karine

Alacaklı, yedi günlük istihkak süresinin geçirildiğini, müddeinin daha önce haczi öğrendiğini iddia ettiği takdirde bunu kendisi kanıtlamalıdır. Aksi takdirde istihkak müddeisinin bildirdiği tarih haczi öğrenme tarihi sayılır.

Tüzel kişilerde haczi öğrenme tarihi, dava açmaya yetkili makamın öğrenme günüdür.

İştirak halinde bulunan bir mal veya miras payının haczi halinde paydaşlardan en sonuncusunun öğrenme tarihi haczi öğrenme olarak kabul edilir.

Kanuni tarafından düzenlenen bir karineye göre ise, istihkak iddiasının yapıldığı tarihte veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler veya bu şahısların iş ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya davanın açıldığı tarihte malın haczini öğrenmiş sayılırlar.

İstihkak İddiasına İtiraz Edilmemesi

İİK. 96/II’ye göre; alacaklı ya da borçlu, icra dairesi tarafından kendilerine tanınan üç günlük süre içinde istihkak iddiasına itiraz etmezlerse, istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Buna göre de, istihkak iddiası olarak ileri sürülen hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kaldırılır; ileri sürülen hak sınırlı ayni hak ise, mal bu sınırlı ayni hak ile kısıtlı olarak haczedilmiş sayılır.

İstihkak iddiasına İtiraz Edilmesi

İİK. 97/I’e göre; alacaklı ve borçlu, kendisine verilen üç günlük süre içinde sözlü ya da yazılı olarak üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz ederse, icra müdürü dosyayı hemen icra tetkik merciine verir.Bunun için itirazda bulunanların bir istemine gerek yoktur.

İcra müdürünün, istihkak iddiası üzerine 97.maddeye göre işlem yapmaması, süresiz şikayet konusu olur.

Tetkik merci, dosyayı inceler ve gerekirse ilgilileri duruşmaya çağırır. Yapacağı araştırma ve inceleme sonunda varacağı kanıya göre takibin devamı veya ertelenmesi hakkında bir karar verir. Tetkik merciinin, istihkak iddiasının esası hakkında karar vermesi isabetsiz ve yasaya aykırı olur.

Tetkik mercii, kural olarak istihkak iddia edilen mal hakkındaki takibin ertelenmesine karar verir; bu halde üçüncü kişiden haksız çıktığı takdirde alacaklının olası zararına karşı İİK. 36’da gösterilen bir teminat alınır. Bu teminatın cins ve tutarı mevcut delillerin niteliğine göre takdir olunur. Fakat merci, istihkak iddiasının doğruluğuna kanaat getirirse davacıyı teminattan muaf tutabilir.

Ancak, istihkak davasının üçüncü kişi tarafından sırf satışı geri bırakmak amacıyla kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde, tetkik merci takibin devamına karar verir.

İİK. 97/V’e göre, takibin devamına ilişkin tetkik merci kararı temyiz edilemez.

Takibin ertelenmesi veya devamı hakkındaki kararın istihkak iddiasında bulunana tebliği üzerine dava aşaması başlar.

İstihkak Davası

Davanın Açılması

İİK. 97/VI’ya göre; Üçüncü kişi, takibin ertelenmesi veya devamına ilişkin tetkik mercii kararının kendisine tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açabilir. Aksi takdirde, haciz koydurmuş olan alacaklıya karşı istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve alacaklı artık o malın satılmasını isteyebilir.Buradaki feragat ancak derdest takip bakımından hüküm doğurur. Bu sebeple feragatin maddi hukuk münasebetine bir tesiri olmadığı gibi sonraki bir takipte de herhangi bir hükme sahip değildir.

Davanın yedi gün içinde açılması gerekse de, üçüncü kişi bu kararın tebliğini beklemeden de dava açabilir.

Buradaki yedi günlük süre hak düşürücü süre olduğundan, tetkik mercii tarafından resen göz önünde tutulur.

Ancak kendisine istihkak talebinde bulunmak imkanı verilmemiş üçüncü şahıs, haczi edilen şey hakkında veya satılıp da bedeli henüz alacaklıya verilmemiş ise bedeli hakkında istihkak davası açabilir. Burada da üçüncü şahıs, istihkak iddia ettiği malın haczini öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde davayı açması gerekir.Bu takdirde merci, takibin talik edilip edilmeyeceği hakkında acele karar verir. Mahcuz mal satılmış ise merci bedelin muhakeme neticesine kadar mevkuf tutulması veya teminatlı veya teminatsız alacaklıya verilmesi hususunda ayrıca karar verir.

Davada Taraflar

Davacı: Haczi yapılan mal veya mallar borçlu elinde ise, istihkak davasını üçüncü kişi açar ve bu suretle davayı açan kimse, davacı sıfatını kazanır.

Mal veya mallar üzerinde müşterek mülkiyet varsa, maliklerden biri sadece kendi payı için dava açabilir. İştirak halinde mülkiyet varsa, davanın bütün malikler tarafından açılması gerekir.

İstihkak davasını borçlu hiçbir zaman açamaz.

Davalı:Davalı, haczi isteyen ve yaptıran ve aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklıdır.

Eğer haciz sırasında borçlu da malın kendisine ait olduğunu ileri sürmüşse, açılacak istihkak davasında davalı olarak gösterilir.

Görev-Yetki

Görev: İİK 97/6’ya göre, istihkak davalarına bakmaya icra tetkik mercileri görevlidir.

Her ne kadar HUMK. 512/1’de “mahkeme” den söz edilmekte ise de bunu icra tetkik mercii olarak anlamak gerekir.

İİK. 261/son hükmünden, ihtiyati hacizde de istihkak prosedürünün icrai hacizlerde olduğu gibi yürütüleceği anlaşılmaktadır.

Ayrıca icra hakimliği teşkilatı olan yerlerde istihkak davalarına bu hakimler bakacaktır. İcra hakimliği olmayan yerlerde bu görev asliye hukuk hakimlerine aittir.Ancak asliye hukuk hakimi, davaya icra tetkik merci hakimi sıfatıyla baktığını tutanakta ve kararda göstermelidir.

Yetki: İstihkak davalarında yetkiye ilişkin hükümleri HUMK. düzenlemiştir. HUMK. 512’ye göre, taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına eşyanın bulunduğu veya haczin vazolunduğu yer (icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yer) mahkemesinde bakılır. Buna göre taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına bakmaya yetkili icra tetkik mercileri:

İcra takibinin yapıldığı yer icra dairesince, bu yerdeki mallara haciz konmuşsa istihkak davası burada açılır.

Haczedilecek eşya icra takibinin yapıldığı yerden başka yerdeyse, haciz istinabe yoluyla yapılır. Bu durumda istihkak davası, eşyanın bulunduğu yerde açılabilir.

HUMK. 9’daki genel kurala göre dava, davalının bulunduğu yerde de açılabilir.

Taşınmaz mallara konulan hacze karşı istihkak davalarında yetkili yer, HUMK 13’e göre bu taşınmazın bulunduğu yer icra tetkik merciidir.

Yargılama Usulü

Uygulanacak usul: İİK 97/XI’e göre, istihkak davasına genel hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne (HUMK. 507-511) göre duruşmalı olarak görülür.

İstihkak davası acele işlerden olduğundan ve bundan başka basit yargılama usulüne tabi bulunduğundan, bu davlara adli tatilde de bakılır(HUMK 176).

İspat: Uyuşmazlık konusu malın borçlunun ya da üçüncü kişinin elinde haczedilmiş olmasına göre ispat yükü yer değiştirir. Borçlunun elinde bulunduğu sırada haczedilen mallar hakkında üçüncü kişi tarafından açılan istihkak davalarında ispat yükü, davacı üçüncü kişiye düşer.

Ancak bazı kötüniyetli borçlular, genellikle borçlarını öderken alacaklılara bazı güçlükler çıkarırlar. Ya mallarını kaçırırlar ya da hileli veya danışıklı işler yaparak mal varlığını azaltırlar. İşte bu gibi hileli işlemlere ve anlaşmalara karşı borçlunun gerçek alacaklılarını korumak için, kanun istihkak davası hakkında bazı karinelerle birlikte son fıkradaki özel ispat koşulları öngörmüştür.

Bu hükümleri içeren İİK. 97/a’yı incelersek bu kanun maddesinin öncelikle karineleri düzenlediğini görürüz:

Bir menkul malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Yani borçlunun, menkul bir malın maliki sayılması için asli zilyed olması şart değildir, sadece elinde bulundurmuş olması yeterlidir.

Borçlu ile üçüncü kişilerin menkul malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde sayılır.

Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farzolunur.

Yukarıda açıklanan karinelerin aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. İİK 97/a’nın son fıkrasında da bazı özel ispat koşulları düzenlenmiştir. Buna göre istihkak davacısı,

Malı ne suretle iktisap ettiğini yani hangi hukuki sebebe dayanarak mal üzerinde ileri sürdüğü hakkı kazanmış olduğunu ispat etmelidir.

Borçlunun elinde bulundurmasını gerektiren hukuki ve fiili sebep ve hadiseleri göstermek ve bunları ispat etmek zorundadır.

Ayrıca üçüncü kişi sadece malı iktisap ettiğini ispat etmekle yükümlülüğünü yerine getirmiş olmaz; iktisap olanağına da sahip olduğunu yani malın karşılığı olan parayı sağlayabilecek güçte bulunduğunu makul bir şekilde kanıtlamalıdır.

Belirtilmek gerekir ki; buradaki ispat koşulları yalnız üçüncü kişilerin açtıkları istihkak davasında söz konusudur.

Taraflar, iddia ve savunmalarını her türlü delillerle isbat edebilirler. Bu deliller; ikrar, yazılı delil, taraflar tacir ise ticari defterler, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif, fatura ve yemin olabilir. Tarafların gösterecekleri bütün bu deliller, tetkik mercii hakimi tarafından serbestçe takdir olunur.

Davanın Sonuçları

- Davanın Reddi:

İstihkak davasının amacı, mahcuz mal üzerinde icra takibinin devamına olanak bulunup bulunmadığını saptamaktan ibaret olduğuna göre tetkik mercii, davacı üçüncü kişinin iddiasının haksız olduğu kanısına varırsa ve böylece dava redle sonuçlanırsa, mahcuz malın üzerindeki haczin ve icra takibinin devam edeceği kesinleşmiş olur. Böylece alacaklı, malı paraya çevirttirip alacağını alma hakkını kazanır. Takibin talikine karar alınmış idi ise bu karar da kendiliğinden kalkar.

İstihkak ilamları, İİK 363/7’ye göre kabili temyizdir. Bunun için davacı İİK.97/14 gereğince icra dairesinden mühlet(icranın geri bırakılmasını) ister. Verilen mühlet içinde Yargıtay’dan tehiri icra kararı getirilmezse takibe devam olunur.

Temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. 364. madde burada uygulanmaz. Çünkü bu madde, sadece takip hukukuna ilişkin kararların temyizine münhasır bir hükümdür; istihkak davalarına ilişkin kararları kapsamaz.

İstihkak davasının reddi sonucunda ayrıca davacı, İİK. 97/13 hükmünce tazminatla sorumlu olur. Önceden takibin talikine karar verilmişse, alacaklının bu yüzden tahsili geciken alacak tutarının %15’inden aşağı olmamak üzere davacıdan tazminat alınır. Bu hükme göre tazminata hükmedebilmek için davacının haksız çıkması yeterlidir, ayrıca kötüniyetli olması aranmaz.

Zarar tutarının %15’den fazla olduğu ileri sürülürse alacaklının bunu ispat etmesi gerekir.

-Davanın Kabulü:

Üçüncü kişi istihkak davasını kazandığı takdirde iddia ettiği hakkın niteliğine göre mahcuz mal üzerindeki haciz kalkar veya davacının o mal üzerindeki hakkına halel gelmemek kaydıyla devam eder.

Örneğin: Üçüncü kişinin iddia ettiği hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kalkar ve mal üçüncü kişiye verilir. Üçüncü kişinin hacizli mal üzerinde başka bir ayni hak sahibi olduğuna karar verilirse, mal bu ayni hakka zarar gelmemek şartıyla haczedilmiş olur.

İİK. 97/15’e göre haczolunan mal değerinin asgari %15’i tutarında tazminata hükmedebilmek için alacaklı veya borçlunun üçüncü kişinin istihkak iddiasına kötüniyetle itiraz etmiş olmaları gerekir. Kötüniyetten maksat, mahcuzun üçüncü kişiye ait olduğunu bile bile istihkak iddiasına karşı koymaktır.

Üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz yapılmadan doğrudan doğruya mercie dava açılırsa davacı lehine tazminata hükmedilmez.

İtiraz eden alacaklı veya borçludan hangisi kötüniyetli ise tazminat yalnız onun hakkında uygulanır.

İİK. 97. maddesinin 13. fıkrasında tazminat alacak tutarı üzerinden hükmedildiği takdirde 15. fıkrasında mahcuz malın değeri üzerinden hükmedilmektedir.

Tazminata hükmedebilmek için talebe ihtiyaç olup olmadığı ise doktrinde tartışmalıdır.

KAYGANACIOĞLU’na göre, her iki fıkradaki “tazminat alınmasına hükmolunur” sözcüklerinin emredici niteliğinden tazminata hükmedebilmek için talebe gerek olmadığı anlamı çıkar.

ERİŞ’e göre ise, tazminata hükmedilebilmesi için davacının, davalı alacaklı veya borçlunun kötüniyetli olduğunu ileri sürerek bunu ispat etmesi yanında tazminatı da istemesi de gerekir.

UYAR’a göre de, bu maddede yer alan tazminat hükmü kamu düzeniyle ilgili olmadığı için ayrıca istemde bulunulmaması halinde Tetkik Mercii tazminata hükmedemez.

Malın Üçüncü Şahsın Elinde Bulunması Hali

Alacaklının haciz istemi üzerine icra müdürü, takip konusu alacak için gerek borçlunun iş ve ev adresinde gerekse üçüncü kişilerin elinde bulunan malları haczeder ve haczedilen mallar hakkında borçlunun ve üçüncü kişilerin iddialarını haciz tutanağına yazar. Bunu takiben icra müdürü, üçüncü kişi aleyhine –tetkik merciinde- istihkak davası açmak üzere alacaklıya yedi günlük bir süre verir.

İşte İİK 99’a göre yukarda açıklandığı şekilde başlayan prosedür ile İİK 97’deki prosedür birçok açıdan benzerlikler arz etmektedir. Bu sebeple yukarıda belirtilen aşamaların tekrarı gereksiz olacağından, biz bu çalışmamızda iki düzenleme arasındaki fark ve benzerlikleri bir başlık altında toplayarak incelemeye çalışacağız:

İİK. 97 ve İİK. 99 Arasındaki Fark ve Benzerlikler

İİK. 99’a göre, alacaklıya dava açmak için verilecek yedi günlük süre, icra müdürü tarafından verilecektir; yoksa icra müdürü üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunmasını takiben “istihkak iddiası hakkında karar verilmek üzere” dosyayı Tetkik Merciine gönderemez. Halbuki İİK. 97’ye göre bu süreyi tetkik mercii verecektir.

İİK. 99, 97. maddeye göre daha basit olarak düzenlenmiştir. 99. maddede gerek alacaklıya ve gerekse borçluya istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek hususunda tebligata gerek bulunmamaktadır.

İİK. 99’a göre, haciz edilen mal üçüncü kişinin zilyetliğinde olduğu için bu üçüncü kişinin istihkak iddiasını ileri sürmesi ile bir karara gerek olmaksızın icra takibi duracaktır. Halbuki İİK. 97’ye göre, icra takibinin durması bakımından tetkik merciinin karar vermesi gerekir.

Yedi günlük dava açma süresi, alacaklının haczi öğrendiği tarihten değil icra müdürünün süre verdiğini alacaklıya tefhim veya tebliğ ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar.İİK 97’de de kural olarak tefhim ve tebliğ tarihi esas alınmış olunmakla birlikte kendisine istihkak talebinde bulunma imkanı tanınmamış üçüncü şahıslar bedelin alacaklıya verilmemiş olması kaydıyla haczi öğrenme tarihlerinden itibaren bedel üzerinde istihkak davası açabiliyorlardı.

İİK. 99’a göre, istihkak davasını alacaklının açması ve bu davada husumeti üçüncü kişiye yöneltmesi gerekir. Yani İİK 97’ye nazaran davacı ve davalı sıfatları farklılık göstermektedir.

İİK. 99’da istihkak davasının hangi usule göre inceleneceği ve davada ispat yükünün kime ait olacağı düzenlenmemiş olmakla beraber, İİK. 97/11-12, 99.madde çerçevesinde açılacak davalarda da aynen uygulanır. Ör: Açılan istihkak davasında hacizli malı elinde bulunduran üçüncü kişi mülkiyet karinesinden yararlanacağı için ispat yükü de alacaklıdadır.

İİK. 99’da İİK.97’de öngörüldüğü gibi bir tazminat düzenlenmemiştir. Doktrinde, yasada açık bir hüküm bulunmadığından, dava sonucunda tazminata hükmedilemeyeceği, buna karşı, mahkemede ayrıca açılabilecek bir davada, eğer koşulları oluşursa tazminat istenebileceği belirtilmiştir.Nitekim ERİŞ ve KURU da bu görüştedir.

YÜKSEK MAHKEME de eski içtihatlarında bu görüşü benimsemişken, sonraki uygulamalarında aksini belirterek yeni bir içtihat oluşturmuştur.

Malı Borçlu ile Üçüncü Şahsın Birlikte Elde Bulundurmaları Hali

Borçlu ile üçüncü kişinin menkul bir malı birlikte elde bulundurmaları halinde dahi, mal borçlunun elinde sayılır. Buna göre, bu halde de istihkak davasını açmak külfeti, borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran üçüncü kişiye düşer.

Buna karşın, davayı alacaklı da açmış olabilir. Alacaklının bu davayı açmış olması halinde, dava sırf bu nedenle reddedilemez. Davayı kim açmış olursa olsun, davada isbat külfeti üçüncü kişiye aittir.

Üçüncü kişi, İİK. 97’ye göre, alacaklıya karşı açacağı istihkak davasında yasal karinenin aksini ispat etmekle yükümlüdür. Bu yüzden de, haciz edilen mala borçlunun malik olmadığını ve kendisinin gerçek malik olduğunu ispat edecektir.

İİK 97/a’da öngörülen karineye karşılık aynı maddenin 3. cümlesinde de üçüncü kişi yararına bir karine getirilmiştir.Yukarıda ispat adı altında işlediğimiz hükme göre, “Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur”. Bu hüküm, belirtilen üçüncü kişilerin ispatı açısından kolaylık getirmiştir.

Malın Çalınmış veya Kaybolmuş Bir Mal Olması Hali

İİK. 98’de çalınmış veya zayi olmuş mallar hakkında MK’nın 902, 903 ve 904. maddeleri saklı tutulmuştur. Yani bu şeyler hakkında MK hükümleri uyarınca istihkak davası açılabilir.

MK 902’ye göre, çalınmış veya zayi olmuş malın hakiki sahibi mahcuzun paraya çevrilmesinden ve paraların paylaştırılmasından sonra dahi çalınma ve ziya tarihinden itibaren beş sene içinde istihkak davası açabilir.

Müzayedede bu malı satın almış olan kimsenin iyiniyeti davanın kabulüne engel olmaz. Ancak satın alanın satıcıya ödediği paranın kendisine verilmesi dava açma koşuludur.

Üçüncü şahsın malını borçluya emanet etmiş olduğu durumlarda mal icra dairesi tarafından satıldıktan sonra bedeli üzerinde de alacaklıya verilinceye kadar dava açılabilir.

İİK. 98/2 uyarınca icra dairesi tarafından pazarlık suretiyle yapılan satışı, MK. 902’de öngörülen “aleni müzayede” yani açık arttırma hükmünde saymak gerekir.

SONUÇ

Günümüzde yaşanılan ekonomik sıkıntılara paralel olarak borçlu ve alacaklı sıfatlarındaki artış, bu kişiler arasındaki problemlerin çözümünde kilit noktası olan İcra Hukukunun öneminin daha iyi kavranmasında araç olmuştur.

Menfaatlerin çatışması şeklinde karşımıza çıkan davaların çözümünde, bu menfaatler arasında bir denge kurmayı amaçlayan hukuk bilimi, bu amacı teker teker kanunlarımızda gerçeklemiş; böylece İcra ve İflas Kanunumuzda da çatışmalardan bağımsız üçüncü kişilerin hakları göz önünde bulundurulmuştur.

Bu açıdan “İstihkak Davaları”nı, “mağdurun hakkını korurken haklının mağduriyetini önleyen” davalar olarak tanımlayabiliriz.

İcra ve İflas Kanunumuzun 96 ve 99. maddeleri arasında düzenlenen bu davayı çalışmamızda ayrıntılarıyla incelemeye çalıştık.

Bu maddelerde, ağırlıklı olarak “malın borçlunun elinde bulunması hali”nin ele alınmıştır. Diğer ihtimaller, ana hatlarıyla düzenlenmiş; böylece ortaya bazı boşluklar çıkmıştır. Bu boşlukların doldurulmasında ise uygulama (yüksek mahkeme) ve doktrin büyük rol oynamıştır.

Örneğin, malın borçlunun elinde bulunması ihtimalinde yargılama usulü ve ispat da dahil olmak üzere bütün prosedür açıkça düzenlenmişken, malın üçüncü kişinin elinde bulunması ihtimalinde bu hususlara değinilmemiştir.

Her ne kadar buradaki boşluğun “bilinçli bir boşluk” olabileceği ve kanun koyucunun bir önceki ihtimalde genel bir düzenleme yaparak,bu düzenlemenin bir sonraki ihtimali de kapsamasının amaçlandığı ileri sürülebilirse de, çatışmaya sebebiyet vermemek amacıyla kanunumuzdaki boşlukların doldurulması hususunda yeni düzenlemelere gidilmelidir

KISALTMALAR

ABD Ankara Barosu Dergisi

AD Adalet Dergisi

age adı geçen eser

agm adı geçen makale

bkz. bakınız

dip. dipnot

E. Esas no

HD Hukuk Dairesi

HGK Hukuk Genel Kurulu

İBD İstanbul Barosu Dergisi

İç.Bir.K. İçtihadı Birleştirme Kararı

İİD İcra ve İflas Dairesi

İİK İcra ve İflas Kanunu

İÜHF İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

K. Karar no

RKD Resmi Kararlar Dergisi

s. sayfa

vd. ve devamı

YD Yargıtay Dergisi

yen.göz.geç yeniden gözden geçirilmiş

YKD Yargıtay Kararları Dergisi

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ERİŞ, Gönen, “Açıklamalı-İçtihatlı Hacizden Doğan İstihkak Davaları”, Seçkin, Ankara 1994

ERTEN, Sadi, “İcra İflas Kanununun Bazı Maddelerini Değiştiren Yeni Kanun Tasarısı Muvacehesinde Haczedilen Mallara Ait İstihkak İddiaları ve Davaları”, AD, (2) 1964

KANIK, Tahir, “İstihkak Davaları”, Adalet Dergisi, (4)1951

KAYGANACIOĞLU, Mustafa, “İcra Hukukunda İstihkak Davası (I)”, YD, (4)1982

KAYGANACIOĞLU, Mustafa, “İcra Hukukunda İstihkak Davası (II)”, YD, (1-2)1983

KURU, Baki, “İcra ve İflas Hukuku”, 4.baskı, Ankara 1989

TEKİNAY, Selahattin Sulhi, “Hacizden Mütevellit İstihkak Davaları”,Doktora Tezi, İÜHF,İstanbul 1953

UYAR, Talih, “İcra Hukukunda İstihkak Davaları: İİK 96-99”, gen. 3.baskı, İzmir 1994

UYAR, Talih, “Hacizden Doğan İstihkak Davaları”, İBD, (7-8-9) 1985

UYAR, Talih, “İstihkak Davasında Yargılama Usulü”, Reha Poroy’a Armağan, İÜHF, İstanbul 1995

ÜSTÜNDAĞ, Saim, “İcra Hukukunun Esasları”, yen.göz.geç 7.Bası, İstanbul 2000

YILMAZ, Ejder, “Hukuk Sözlüğü”, genişletilmiş 5.baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 1996

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy