‘do’ Arama Sonuçları

Riskli Gebeliklerde Genetik Ve Sosyal Faktörlerin Etkisi

RİSKLİ GEBELİKLERDE GENETİK VE SOSYAL FAKTÖRLERİN ETKİSİ

ÖZET

Anne, fetus veya yenidoğanın doğum öncesi veya doğum sonrası dönemde morbidite veya mortabite açısından riskinin arttığı veya artabileceği durumlarda riskli gebelik denilmektedir. Bu riski arttıran sebepler arasında genetik ve sosyal çevreninde etkisi vardır. Bunlar arasında, kızamıkçık ve stomegalovirüs gibi virüsler, radyasyon, talidomid, aminoprotein, antiepileptikler, antipsikotikler ve anksiyete önleyici bileşikler gibi ilaçlar, PCP, sigara ve alkol gibi toplumsal ilaçlar, dietilstilbestrol gibi hormonlar, meternol diabet, trizomi 21 (Down sendromu) gibi kromozol anomaliler yer alır. Terotojenlerin etkileri meternol ve fetal genotip ajanla karşılaştığı sırada gelişim çevresine ve ajanın dozuna ve karşılaşmanın süresine bağlıdır.

Doğumsal defektlerin çoğu önlenebilir fakat bu var olan risklerin doktorlar ve çocuk doğurma yaşındaki kadınlar tarafından bilinmesine dayanır. Bu yüzden iyi bir antenatal bakım olan gebelerin risk faktörlerinin belirlenmesi daha kolay olur.

Bu yüzyılın başlarında doğum sırasında ve sonrasında hayatını kaybeden anne ve bebekleri duymak oldukça sık rastlanan bir olaydı. O dönemde obstetrik açıdan birinci amaç anneyi yaşatabilmekti. Geniş teknoloji ve problemlerin anlaşılıp zamanında çözümlenmesi ile meternal mortalite 100.000 canlı doğumda iki haneli rakamlarla ifade edilecek kadar azalmıştır (100.000 de 54 anne ölüm hızı).

1. KROMOZOMAL VE GENETİK FAKTÖRLER

Kromozom anormallikleri sayısal veya yapısal olabilir ve konjenital malformosyonların ve sponton düşüklerin önemli bir nedenini teşkil eder.1

Sayısal anormallikler: Normalde insan somatik hücreleri 46 gametlerde 23 kromozom içerir. Normal somatik hücreler diploid veya 2n, normal gametlerde hoploid veya n’dir.(1) Bunlar;

Trizomi 21 (Down Sendromu): 21. kromozom çiftinin trizomol klinikte Down sendromu diye bilinir. Gözlerin üst göz kapaklarının kısalığıyla ilgili özel çekikliği, bunun kökünün basıklığı, el parmaklarının küt ve kısa olmalarıyla birlikte el ayalarındaki yatay çizgilerin tek gelişmeleri, değişebilen derecelerdeki zeka ve gelişme geriliği gibi tanımlayıcı belirtiler bir arada gözlemlenebilirler. Kırk yaşını aşan kadınların gebeliklerinde down sendromu çocukların sayıları birden artar.(2)

Trizomi 18: Bu tip kromozom düzeyine sahip olan hastalar, zeka geriliği, konjenital kalp defektleri, düşük kulak, el ve parmakların fleksiyonu gibi belirgin klinik özelliklerle karakterizedir. Bu anomalinin sıklığı 5000 doğumda 1’dir. Bebekler genelde 2 ay içinde ölürler.(1)

Trizomi 13: bu sendromun ana elemanları konjenital kalp anomalileri, sağırlık, yarık damak ve dudak, mikraftalmi, anoftalmi ve koloboma gibi göz defektleridir. Bu anomoli 15.000 yeni doğanda 1 görülür. Bebeklerin çoğu 3 ay içinde ölür.(1)

Cinsiyet kromozomlarının sayı sapmalarından çeşitli gelişme bozuklukları bir arada ortaya çıkabilir.

Tek x kromozomu olan bireylerin fenotipi kadındır. Ovaryumları gelişemediğinden bütünüyle kısır olurlar. Boyunlarının iki yanında özel deri katlantılarından hemen tanınan bu kişiler TURNER SENDROMLU olarak bilinirler. Zeka düzeyleri genel ortalamayı tutar.

Üç tane x kromozomu olan kadınlar Tripi x sendromlu diye adlandırılırlar (Süper dişiler). Bütünüyle kısır olan bu kişilerin zekaları geridir.

xxy cinsiyet kromozomları olanların fenotipi erkektir. Testisleri kıvrıntılı tohum borucuklarının duvarlarında hiç tohum hücresi gelişmediğinden bütünüyle kısır kişilerdir. Boyları ve tarafları genel ortalamaya oranla uzundur. Zeka gelişimleri doğandır. Kliniklerde Klinefelter sendromlu diye bilinirler.(2)

yapısal kromozom anormallikleri bir veya daha fazla kromozomun kırılmaları sonucu ortaya çıkar. En çok görülenler:

Kedi Miyavlaması Sendromu (sri du chat sendromu): beşinci otozom çiftindeki kromozomlardan birinin kısa kollarından bir tanesinde eksiklik olduğunda, fetus küçük başlı ve ileri kalp damar bozukluğu olarak doğar.

Akondrodistroplazi: Kromozomlardaki genlerin bozulmayla sonuçlanan değişmeleri sürecinden sonra yapılarından yitmeler ya da işlemlerinden sapmalar olur. Bireyde kemik uzaması erkenden durur. Kısa boylu, başları küçük, göğüsleri çökük, üst bel bölgesi öne doğru göçük olarak gelişirler.(2)

2. HORMONAL FAKTÖRLER

Adrojenik ajanlar: Bu ajanlar klitoris hipertrofisi ile birlikte çeşitli derecelerde labioskrotal kıvrım füzyonundan ibarettir.

Dietilstilbestrol: kadın ve erkek üreme organlarında kongenital malformasyon yapmaktadır.

Oral Kontroseptiller: Östrojen ve progesteron düşük terotojenik etkiye sahiptir.

Kortizol: birçok hayvan deneylerinde gebelikte kortizol kullanıldığında yenidoğanda yarık damak görülmüştür.(1)

3. MATERNAL HASTALIK FAKTÖRLERİ

Kalp hastalığı : Doğurgan yaştaki kalp hastalığı olan kadınların %80’inde kronik romatizmal kalp hastalığı, %15’inde konjenital kalp defektlenme rastlanmaktadır. Bu gebelerde motalite artışının yanı sıra ölü doğum ve 1466 hızında yaklaşık iki kat artmıştır. (3.4.)

Pulmoner Hastalık: Bronşial astım en sık görülen pulmoner hastalıktır. Gebeliğin hastalığın seyrine etkisi yoktur. Ancak astmolı gebelelrde preterm eylem, 1466 ve fetol ölüm normal populasyondan daha sık görülür.(3)

Diabet: Gebeliğin sorunlu geçmesini sağlar ve maternol mortolize hızı yükselir.(3)

Renal ve Üriner Sistem hastalığı: Tüm renal ve üriner sistem hastalıkları preterm eylem, 1466 ve fetal ölüm görülme riski artar. Ayrıca anemi ve böbrek fonksiyonlarında hem amede hem fetuste gerileme olur.(3)

Gastrointestinal Sistem Hastalığı: Genellikle risk oluşturmaz. Tek istisna appendisittir. Gebelikte peritonik gelişirse obortus ve preterm doğum hızı artar. Akut viral hepatik geçirenlerden anneden bebeğe virüs bulaşması yüksektir.(3)

Hematolojik Hastalıklar: Demir, folik asit ve vitamin B12 eksikliğine ve orak hücreli anemilere bağlı olarak, düşük doğum ağırlığının, premotürenin, perinotol ve neonatal ölümlerin, 1466 arttırmaktadır.(3.4.5.)

Nörolojik ve Psikiyatrik Hastalıklar: Epileptik kadınlarda konjenital molformasyon hızı üç kat; preaklemsi, preterm doğum, 1466 ve perinatal mortalite 2,3 kat daha fazla olarak gözlenmektedir. Psikiyatrik sorunlar gebelik seyrinde değişiklik yapmamaktadır. Ancak bu hastalıkların tedavisi için kullanılan ilaçlar terotejenik olabilmektedir.(3).

İnfeksiyon Hastalıklar: Gebe kadın ve bebeği infeksiyon hastalıklarına karşı çok duyarlıdır. Herpes zortes, rubella, stomegalovirüs gibi virüsler majör konjenital malformasyonlara yol açarlar. Toksoplozmozis gibi paraziter hastalıklar konjenital infeksiyonlara neden olabilirler.

Cinsel yolla bulaşan infeksiyonlardan sifiliz konjenital infeksiyonlara gonore preterm doğuma, korioamnionite, posportum infeksiyonlara ve yenidoğanda göz infeksiyonuna, klamidyal infeksiyonlar preterm doğuma, erken membran rübtürü ve perinatal mortalite artışına; herpes virüs imfeksiyonları abartus, preterm eylem riski ve konjenital herpetik infeksiyon riskine yol açmaktadır.(1.2.3.4.)

4. ALKOL ve SİGARA KULLANIMI

Gebelikte alkol ve sigara kullananlarda zararlı maddeler plasanta yolu ile fetusa geçmektedir. Yapılan araştırmalarda alkolün abortuslara, erken doğumlara ve infrauterin ölümlere sebep olduğunu göstermiştir.

Fazla sigara içen gebelerde abortusların ve erken doğumların meydana geldiği görülmüştür.(5)

5.

Diğer çevresel faktörlerde gebeliği riske atmaktadır. Çevre kirliliği, çevre gürültüsü, stres, ekonomik sorunlar, aile yapısı, anne yaşı, meslek, babanın yaşı, mesleği, radyasyona maruz kalma, yaşanan iklim, coğrafi konum vs….(1.2.3.4.5)

İnsanlarda Malformasyona Neden Olan Teretojenler

Teratojen

Konjenital Malformasyon

İnfeksiyon Ajanları

Kızamıkçık

Katarakt, glokom, kalp defektleri, sağırlık

Sitomegalovirüs

Mikrosefali, körlük, mental retardasyon

Herpes virus simpleks

Mikroftalmi, mikrosefali, retinal displazi

Suçiçeği

Ekstremite hipoplazisi, mental retardasyon, kas atrofisi

HIV

Mikrosefali, gelişme geriliği

Toksoplazma

Hidrosefali, serebralkalsifikasyon, mikroftalmi

Sifiliz

Mental retardasyon, sağırlık

Fiziksel Ajanlar

Radyasyon

Mikrosefali, spina bifida, yarık damak, ekstremite defektleri

Hipertermi

Anensefali

Kimyasal ajanlar

Talidomid

Ekstremite defektleri, kalp malformasyonları

Aminopterin

Anensefali, hidrosefali, yarık dudak ve damak

Difenilhidantoinf

Fetal hidantoin sendromu: Yüz defekleri ve mental retardasyon

Valproik asit

Nöral tüp defektleri, kalp, kranifasial ve ekstremite anomalleri

Trimetadion

Yarık damak, kalp defektleri, ürogenital ve iskelet anomalleri

Lityum

Kalp malformasyonu

Amfetamin

Yarık dudak ve damak, kalp defektleri

Warfarin

Kondrodisplazi, mikrosefali

ACE inhibitörleri

Gelişme geriliği, fetus ölümü

LSD

Ekstremite ve santral sinir sistemi defektlerif

Kokain

Gelişme geriliği, mikrosefali, davranış bozuklukları, gastrosizis

Alkol

Fetal alkol sendromu, kısa palpebral fissür, maksiller hipoplazi, kalp defektleri

Isotretinoin

Vitamin A embriyopatisi: Küçük anormal şekilli kulak, mandibüler hipoplazi,

(Vitamin A)

Yarık damak, kalp defektleri

Organik civa

Serebral palsi benzeri nörolojik semptomlar

Kurşun

Gelişme geriliği, nörolojik bozukluklar

Hormonlar

Androgenik ajanlar

(efisteron, noretisteron)

Kız genital organ maskülinizasyonu: Labial foüzyon, klitoris hipertrofisi

Dietilstilbestrol

Uterus, Fallop tüpü v eüst vajen malformasyonları; vajinal kanser; testis malformasyonları

Maternal diabet

Çeşitli malformasyonlar; en sık kalp ve nöral tüp defektleri

Anlatılan bu risk faktörlerinin çocuk üzerinde meydana getirdiği konjenital malformasyonları toplu olarak Tablo 1’de (1) üstteki şekilde gösterilmiştir.

Sonuç olarak, bu belirtmiş olduğumuz teratojen olan, infeksiyon ajanlar, fiziksel ajanlar, kimyasal ajanlar, hormonlar, metarnal hastalıklar, kromozomal anamaliler konjenital malformasyonları oluşturmaktadır. Ebe, hemşire, doktor veya herhangi bir sağlık üyesi bu tür faktörleri iyi takip etmeli, anne ve fetusu korumalıdır. Bu yüzden gebeye sağlıklı bir antenatal bakım verilmelidir.

KAYNAKLAR

SADLER T.W. Medikal Embriyoloji, Karjenital Malformasyonlar, Prof. Dr. Can Başaklar, Ankara, Palme Yayıncılık, 1997, s. 118-135.

TEKELİOĞLU,, M., İnsanın Üremesi ve Gelişmesi, Hekimlik Embriyolojisi, Ankara, Dumat Yayıncılık, 1995, s. 157,169.

KİNİŞÇİ Göksin, DURUKAN Üstay, AHYAN Gürkan Derelioğlu, Kadın Sağlığı ve Doğum Bilgisi, Ankara, Güneş Kitabevi, 1996, s. 319-331.

TAŞKIN, L., Doğum ve Kadın Sağlığı Hemşireliği, III. Baskı, Ankara, 2000, s. 155-1999.

ÇANGA, Ş.-Önder,İ., PROPETÖTİK (Kadın Doğum), IV. Baskı, Yargıcıoğlu Matbaası, Ankara, 1977, s. 218.

T.C.

SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ

SAĞLIK YÜKSEK OKULU

EBELİK BÖLÜMÜ

RİSKLİ GEBELİKLERDE

GENETİK VE SOSYAL FAKTÖRLERİN ETKİSİ

HAZIRLAYANLAR

MERAL YÖNTEM

HİLAL KAPÇI

ISPARTA – 2001

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Mide Array ( Ventrikulus , Gaster )

MİDE ( Ventrikulus , gaster )

Mide, besin maddelerinin toplandığı geniş boşluklu bir organdır. Organ duvarının lumene bakan bölümü (tunika mukoza) , evcil hayvanlarda farklı yapısal özellikler gösterir. Buna göre iki tip mideden söz edilir:

1- Bileşik mide 2- Basit mide

1-BİLEŞİK MİDE : Bu tip midelerde organın bir bölümü kutan, diğer bölümü ise glanduler mukozaya sahiptir. Kutan ve glanduler mukozalı bölümler yan yana ya da ayrı ayrı bulunur. Buna göre de iki alt tip ayırt edilir:

a) Bileşik tek boşluklu mide b) Bileşik çok boşluklu mide

Bileşik tek boşluklu mide: Yemek borusundan sonraki genişleme, tek bir boşluk halindedir. Bu boşluğun başlangıç kısmı (pars özofagikapars proventrikularis) kutan, geri kalan büyük bir bölümü (pars glandularis) glanduler mukozaya sahiptir. Tek tırnaklılar ile domuz mideleri buna örnektir.

Bileşik çok boşluklu mide: Yemek borusunu izleyen genişleme, dört ayrı boşluk halindedir. Bunlardan ilk üçü ( ön mideler – proventrikulus ) tamamen kutan, sonuncusu ise glanduler mukoza ile kaplıdır. Geviş getirenlerin mideleri bu tiptedir. Tamamen glanduler mukozaya sahip olan dördüncü boşluk , basit mide yapısındadır.

Domuz midesinin bölmeleri:

(1) Kardiak bez bölgesi, (2) Özofagal bez bölgesi,

(3) Fundik bez bölgesi, (4) Pilorik bez bölgesi

Sığırda midenin diğer organlarla ilişkisinin soldan görünüşü

(1) Özofagus (2) Akciğer (3) Retikulum (4) Rektum (5) Kalp (6) Dalak

Sığır midesinin sağdan görünüşü.

(1) Özofagus (2) Retikulum (3) Kardiak bez bölgesi (4) Fundik bez (5) Pilorik bez bölgesi

1-) RUMEN

Dört boşluktan ibaret olan geviş getiren midelerinin ilki ve en büyüğüdür; kutan mukozaya sahiptir.

Tunika mukoza: Lumene uzanan parmak benzeri çıkıntılarla (papilla ruminis) donatılmıştır. Bu papillalar sığırda 1cm boyunda olabilir. Lamina epitelyalis: Çok katlı yassıdır. Oldukça kalın olan bu katın lumene bakan yüzü belirgin bir boynuzlaşma gösterir. Bu boynuzlaşan bölümdeki hücreler, rumen sıvısının etkisiyle şişer ve kesecik ( vezikül ) halini alır. Bunlardan yüzlek olanları çekirdeksiz, biraz derinde bulunanları çekirdeklidir. Lamina propriya: Yapısındaki ince kollagen iplikleri ile bol miktardaki elastik iplikçikler, çok sıkı bir keçe örgüsü oluştururlar. Bu doku, epitel kat içine çok belirgin mikroskobik papillalar gönderir. Lamina muskularis: Yoktur. Submukoza: Gevşek bağ dokuludur.

Tunika muskularis: Düz kas hücrelerinden yapılmış iki katman halindedir. Bu katmanları oluşturan kas hücrelerinin yönleri, rumenin bölgelerine göre değişir. Genellikle iç katmamdakiler sirküler, dış katmandakiler longitudinal yönlüdür. Rumenin başlangıcında ve sulkus özofagikus boyunca iskelet kaslarına da rastlanır. Bunlar özofagus duvarından gelerek rumene geçen kas telleridir.

Tunika seroza: Peritonun viseral yaprağıdır ve organı dıştan sarar. Bunun altında belirgin bir gevşek bağdoku katmanı (subseroza) bulunur. Rumenin kimi bölgelerinde çok yaygın olan bu subseroza içinde bol miktarda yağ doku toplanır.

Rumen (Tanyolaç’tan)

2-) RETİKULUM

Kutan mukozalı olan bu ön mide (proventrikulus) bölümü, petek görünümündeki bölmelere (selüla retikülaris) sahiptir. Bu bölmeleri yan taraflardan, lumene doğru uzanan mukoza dürümleri (krista retikülaris) sınırlandırılır. Büyük bir bölme, daha kısa mukoza dürümleriyle küçük bölmelere ayrılır. Uzun olan krista retikülaris’ler üzerinde diken gibi oluşumlar (makroskobik papillalar) bulunur. Karşı karşıya gelen krista retikülaris’lerin makroskobik papillaları arasında kalan kaba içerik, böylece parçalanır.

Lamina epitelyalis: Çok katlı yassıdır ve lumene bakan yüzü boynuzlaşma gösterir. Yüzlek olan çekirdeksiz ve daha derindeki çekirdekli veziküler hücreler burada da bulunur; ancak, bunlar rumendekinden daha az sayıdadır. Lamina propriya: Rumendekinin yapısındadır. Retikulum’da da belirgin mikroskobik papillalar vardır. Kompakt bağ doku yapısındaki lamina propriya, diken şeklindeki makroskobik papillalar içine de konik uzantılar halinde girer. Lamina muskularis: Sadece uzun olan krista retikülaris’lerin üst tarafında bulunur (kas trobekülü). Bu oluşum, mukoza dürümlerinin uzunluğuna ekseni doğrultusundaki düz kas hücreleri topluluğudur. Gevşek bağdokudan yapılmış olan submukoza’nın dışında tunika muskularis yer alır. İçte sirküler, dışta longitudinal yönlü kas tellerinden oluşan bu katı ise en dıştan tunika seroza sarar.

Retikulum (Tanyolaç’tan

3-) OMAZUM

Kutan mukozalı olan bu sonuncu ön mide ( proventrikulus) bölümünde de lumene uzanan yaprak biçiminde mukoza dürümleri bulunur. Bunlara lamina omazi adı verilir. Bu oluşumlar, boyları çok farklı dürümler halindedir. Uzun olan lamina omazi’ler üzerinde makroskobik papillalar bulunur. Karşılıklı gelen laminaların bu sivri çıkıntıları arasında kalan kabaca içerik iyice ufalanır.Lamina epitelyalis: Çok katlı yassıdır. Üst yüzey boynuzlaşmıştır. Veziküler hücreler daha az sayıdadır. Lamina propriya: Rumen ve retikulumdaki gibidir. Mikroskobik papillalar belirgindir. Lamina muskularis: Abomazum yönünde uzanan düz kas tellerinin oluşturduğu ince kattır. Bu kas telleri, kısa ve uzun bütün lamina omazi’lerin tepesinde topluluk meydana getirirler. Submukoza: Gevşek bağdokuludur. Tunika muskularis: İçte sirküler, dışta longitudinal yönlü kas tellerinin oluşturduğu iki katman halindedir. İç kattan ayrılan bir kısım kas telleri, uzun lamina omaziler içerisine girer ve bir kas trabekülü olarak laminanın tepesine kadar devam eder, tepede lamina muskularis ile birlikte topluluk oluştururlar. Tunika seroza : Peritonun viseral yaprağıdır.

Omazum (Tanyolaç’tan)

4-) ABOMAZUM

Geviş getirenlerin, tamamen glanduler mukozalı olan ve gerçek mide olarak da adlandırılan mide bölümlüdür. Basit mide yapısındadır. At ve domuzda görülen bileşik tek boşluklu midelerin, yemek borusuna bitişik olan bölümleri (pars özojagika – pars proventrikularis) kutan mukozalıdır. Tamamen yemek borusundaki yapıyı gösteren bu bölüm atda domuzdakinden daha yaygındır. Bunun devamı olan bezsel mukozalı parça (pars glandularis) ise , bütünüyle basit midede bildirilen yapı özelliklerini gösterir.

Abomazum (Tanyolaç’tan)

2-BASİT MİDE: Yemek borusundan sonraki genişlemenin tamamı (midenin tümü) glanduler mukoza ile kaplıdır. İnsan ve etçillerin midesi bu türdendir. Gevişgetirenlerin abomazum’u ile at ve domuzun pars provetrikularis dışındaki mide bölümü de basit mide yapısındadır.

Glanduler özellikteki mukoza, plika gastrika denilen dürümler yapar. Bu mukoza dürümlerinin boşluğa (lumene) bakan yüzeyi kreterya da huni benzeri çöküntülere gösterir. Bu çöküntüler foveola gastrika denir. Mide üzerini örten lamina epitelyalis tek katlı prizmatiktir. Aynı yapıdaki epitel, foveola gastrika’ların üzerini de örter. Gerek yüzey , gerekse foveola epitel hücreleri glikozaminoglikan türünde salgı salarlar. Bu müköz salgı, mide bezlerinin salgısında bulunan enzimlerin mukozaya etkimesini önler. Lamina propriya geniştir ve tamamen bezlerle doludur. Bezlerin fazlalığından dolayı bağ doku, bezler arasında ince bölmeler halindedir. Bezlerin bir kaçı birlikte, aynı foveola gastrika’ya açılır. Fonksiyonel ve yapısal olarak mide de üç bölge ayırtedilir: özofagus’a komşu olan dar geçit bölgesi kardiya (cardia), midenin en geniş bölgesi fundus ve oldukça geniş alanı kaplayan pilorus (pylorus) ya da antrum bölgesi. Foveola gastrika’ların derinliği kardiya ve pilorus’da fazla , fundus’da azdır.Foveolalar ile bezlerin uzunlukları arasındaki oran , kardiya ve pilorus’da 1:1 , fundus’da 1:4’dür. Midenin tüm bölgelerinde lamina propriya’da bulunan bezlere mide bezleri (glandula gastrika’lar) denir. Ancak, bu bezler yerleştikleri bölgelere göre adlandırılırlar: Kardiya bezleri , fundus bezleri ve pilorus bezleri .

-Kardiya bölgesi : Domuz dışındaki bütün hayvanlarda çok dar bir alanı kaplar. Domuzda divertikulum ventrikuli denilen genişleme de kardiya bölgesine aittir. Bu bölgede yer alan bezler kardiya bezleridir ve bunlar boydan boya aynı tip hücreleri içerirler.

-Fundus bölgesi : Midenin en geniş olan esas bölümüdür. Özellikle insanda bu esas bölüm, karpus ya da fundus ventrikuli olarak da adlandırılır. Burada bulunan bezler tipik tübüler yapı gösteren fundus bezleridir ve üç tip hücreden meydana gelir. Bunlar; kollum hücreleri, prensipal hücreler ve pariyetal hücreler’dir.

Kollum hücreleri: Bezin boyun kısmında bulundukları için bu adla anılırlar; çok dar bir alanı kaplarlar; tipik müköz hücrelerdir. Enzimlerin mukozayı eritici etkilerini önleme görevleri vardır. Kollum hücreleri tarafından salgılanan mukus glikozaminoglikan içerir.

Prensipal hücreler: Fundus bezini meydana getiren hücrelerden sayıca en fazla olanıdır. Süt emme döneminde, pepsin ile identik olmayan rennin salgılayan bu hücreler, kuru besinlerle ya da dışarıdan beslenmeye geçildiğinde daha çok pepsinojen salgılarlar.

Pariyetal hücreler: İri hücrelerdir. Tuz asiti (HCI) salgılarlar; bu salgı pepsinojene etkiyerek onu, proteinleri parçalayıcı pepsin’e dönüştürür. Pariyetal hücreler intrinsik faktör’ü de salgılarlar. Eksiliğinde pernisiyöz anemi’nin görüldüğü bu faktör, B12 vitamine bağlanmak suretiyle ileum’dan emilebilir.

Pilorus bölgesi: Fundus bölgesini izler ve oldukça geniş bir alanı kaplar. Midenin ince bağırsaklara komşu olan bölümüdür. Foveola ve bez uzunlukları oranı kardiya’ da olduğu gibi 1i1’dir. Süt emme döneminde yada dışarıdan beslenmeye geçildiğinde az miktarda rennin ya da pepsinojen salgılamakla beraber, çoklukla kuvvetli alkali özellikte müköz salgı yaparlar.Midenin asit içeriğinin kabaca ayarlanması bu salgı ile olur.

Mide bezleri genellikle lamina muskularis’e kadar devam ederler. Etçilerde çok belirgin olarak ayırt edilebilen bezsiz bölge (Lamina subglandularis) vardır. Ergin hayvanlar da burada iki bölüm ayırt edilir. Bu bezsiz bölgenin, bezlere komşu olan bölümü hücreden zengindir ve bu yüzden taneli görünümdedir. Lamina muskularis’e bitişik olan bağ doku bölümü ise kompakt bir yapı gösterir. Lamina muskularis düz kas hücrelerinden oluşan bir örgü yada bir katman halindedir.

RUMİNANTLARDA MİDE

Ruminant’larda özofagus, sindirimin başladığı glandular midenin içine direkt açılmak yerine rumene açılır. Rumen vücudun sol tarafında büyük bir bölüm olup diyaframdan pelvisin arkasına kadar uzanır. Rumen duvarının düz kasları iki tabakadan oluşmuştur. Bir yüzeyi anterio-posterior yöndedir. Retikulum kalın bir epitel tabaka ile astarlanmıştır ve iç yüzeyi bal peteği görünümündedir.Bu kısım kalbin ve diyaframın posteriorundadır. Omasum genellikle küre biçiminde olup dorsal çatıda asılı olarak yer alır ve muskular tabaka ile doludur. Bu tabakalar yada laminalar, fonksiyonu selülozlu yiyecek maddelerini sindirmek olan kısa popillalar ile doludur.

Ruminantlar; basit mideli türler tarafından sindirilemeyen besinleri,özellikle selülozu ön midelerinde mikrobiyal fermantasyon ile sindirebilme özelliğine sahiptirler. Sonraki aşamalarda abomasuma aktarılan içerik burada basit mideli türlerdekine benzer şekilde sindirime uğratılır.

BALDWIN (5) farklı perhiz yemeği uygulamalarına verilen cevaplar doğrultusunda koyun bağırsağının gelişimini incelemiştir. Rumen; hayvanın yediği otların sindirilmesinde ve süt, et gibi maddelerin yapımı için gereken enerjiyi kullanmasını sağlayan bir bölümdür. Neonatal kuzularda Rumen, katı besinler yenmeye başlandığında gelişir. Rumende yaşayan mikroorganizmalar besinleri sindirirler ve ruminantların enerji için kullanabilecekleri kimyasallar olan uçucu yağlı asitleri üretirler. Araştırıcı; rumen ve bağırsakların, rumen içine direkt olarak konulan uçucu yağ asitleriyle gelişmesini incelemek için çalışma yapmıştır. Çalışmada kuzular 56 günlük oluncaya kadar süt yerini tutan besinlerle beslendiler. Kuzular hem istediklerinden daha fazla besinle beslendiklerinde hem de az miktarda besinle beslendiklerinde, süt yerini tutan uçucu yağ asitleri ve besinlerle 84 günlük olana kadar beslenmiştir.Bu hayvanların rumeni ağırlık olarak olgun bir rumenden daha farklı bulunmuştur.Ayrıca ne süt ile beslenen ne de uçucu yağ asitleri verilen hayvanların rumeninin gelişmediği gözlenmiştir.Uçucu yağ asitleri bağırsak ölçülerinin azalmasına neden olmuştur.Bu çalışmanın sonucunda;uçucu yağ asitlerinin kuzunun bağırsaklarındaki hücrelerin bölünmesini arttırdığı görülmüştür.

Rumen mikroorganizmaları sindirimde çok etkilidirler.Selülozun sindirilmesi siliatlar ve simbiyotik bakterilerin yardımıyla gerçekleşir.Birçok hayvan tipi besinleri bu şekilde sindirime uğratırlar.Geviş getirme olayı rumen yani ana fermentasyon odası olmadan gerçekleşmez.Böylece ruminantlar çok etkili bir şekilde besinlerin öğütülmesini başarır.Ruminant sistemin diğer bir avantajı uzun bağırsağının olmasıdır ki ;bu da absorbsiyon için önemlidir.

Rumen mikroorganizmaları,amonyum tuzları ve üre eklenmiş besinler gibi düşük dereceli nitrojen içeren materyallerden protein sentezleme yeteneğine sahiptirler.Bu mikroorganizmalar,esas aminoasitler olan sistein ve metiyonin üretmek için sülfattan yararlanırlar,B gurubu vitaminlerini ve özellikle B12 vitaminini sentezler.kendi enerjilerini anaerobik yoldan karşılarlar.Böylece ruminantlar;asetik asit, propiyonik asit ve butirik asit gibi fermentasyon ürünlerinden arta kalan enerjiyi kullanabilir.Bu maddelerin asiditesi salyadaki sodyum bikarbonat tarafından tamponlanır.

AVİLA ve HARDİNG ( 6 ) salyanın yokluğunda gastrrointestinal sistemin gelişimini incelemişlerdir.Araştırmada;özofogus,gebeliğin 90.gününde 6 adet fetüste hortum şeklinde oyularak kan damarlarının bağlandığı tespit edilmiştir.Bu 6 adet fetüse ve 6 adet kontrol fetüsüne gebeliğin 120. gününde vasküler sonda implante edilmiştir.Otopside (135. günde) her iki grupta da fetal vücütların ağırlığı benzer olmasına rağmen,deney fetüslerinde karına ait çevre ve sindirim sistemi,karaciğer ve pankreas ağırlığının daha az olduğu gözlenmiştir.Gastrik (abomasal)fundus ve antrum’da,epitelyal hücrelerdekim mukusu bir araya toplama,muskularis eksterna kalınlığında bir azalma ve mukoza ile mukoza elemanlarının kalınlığında meydana gelen artışa dair kanıtlar bulunmuştur.

Gerçek bezsel mide yada abomasum, omasuma göre ventral olarak yerleşmiştir.Abomasum’un kardiya, fundus pilorus bölgelerinin yüzey ve foveola epiteliyle, lamina propriyolarında bulunan bezlerin salgılarının bir kısmı,mukozanın mekanik ve kimyasal etkilere karşı korunmasından sorumluyken,diğer kısmı ise sindirim faaliyetine katılır.Abomasum’da gerçekleşen sindirim faaliyetlerinde, mukozanın farklı bölgelerinde lokalize olan farklı tipteki endokrin hücrelerin salgılarının da katkısı vardır.Yeni doğan buzağılarda oluşan enzim aktivitelerinin öncelikle kolostrom ve süt alımı ile düzenlendiği, sütten kesme sonrasında bu düzenlemelerin ön mideler ve katı yem sindirimi ile gerçekleştiği belirtilmektedir. Bu ontogenetik yolların ise plazma konsantrasyonlarını hızlı bir şekilde değişen çok sayıdaki düzenleyici peptinin kontrolü altında gerçekleştiği ileri sürülmektedir (Doktora Tezi, Literatür no:70). Bu peptitleri içeren hücrelerin, hareket ve salgılama fonksiyonlarını oluşturmalarının dışında farklı görevleri de yerine getirdikleri görülmektedir.Bunlardan EC-Like hücrelerin histamın içerdikleri ve mukozanın tat hücreleri konumunda olup, gastrik lumendeki farklı uyarılara karşılık verdikleri ve argentaffin hücrelerin ise insanlardaki pariyetal hücrelerde olduğu gibi B12’nin emilimini sağlayan intrinsik faktörü salgıladıkları (Doktora Tezi) bildirilmektedir.

RUMİNANT MİDESİNİN GELİŞİMİ

Ruminant midesi gelişiminde ilk adım monogastrikler deki gibi olur.Farklı büyüme o zaman bu embriyonik midenin birkaç bölgesinde ruminant midesinin kendi parçasını oluşturmak için meydana gelir. Pregastrik fermantorların bir alt grubunu oluşturan Ruminantia’da (geviş getirenler) mide, embriyolojik olarak endodermden köken alır. Sığır,koyun ve keçilerde yapılan çalışmalarda fetal dönem başlangıcında henüz kompartmanlara ayrılmamış olan midenin, monogastrik türlerin fetal mideleriyle benzer yapıda olduğu ileri sürülmektedir. Anatomik yönden farklı bir kompartman şeklinde ayrılmasını takiben abomasum’un da diğer monogastrik türlerde olduğu gibi,doğum öncesi belli dönemlerden başlamak üzere kardia,fundus ve pilorus bölgelerinin yüzey ve foveola epiteli ile lamina propriya’ların da bulunan bezlerin salgılarının bir kısmı mukozanın mekanik ve kimyasal etkilere karşı korunmasından sorumludur. Diğer kısmı ise sindirim faaliyetine katılır. Abomasum mukozası plika spiralis’leri içerir. Tıpkı basit mide mukozalarında olduğu gibi abomasum mukozası da plika gastrika adı verilen dürümler yapar. Kardia,fundus ve pilorus mukozalarının farklı bölgelerinin farklı miktarlarda mukus salgıladıkları kaydedilmiştir. En önemli mukus rezervlerini pilorus bezlerinin oluşturduğu ileri sürülürken mukusun kardia, fundus, pilorus yüzey epiteli ve fundus bezlerinin müköz kollum hücrelerinden de salgılandığı bildirilmektedir.Yapılan çalışmalarda glikoproteinlerin mukusun yapısında önemli bir fonksiyon oluşturdukları ve bu makromolekülün bir protein çekirdek ile buna kovalent bağlarla bağlı karbonhidratlardan oluştuğu bildirilmektedir (2).

Ruminantlar da annenin yapısı,beslenme ve genel sağlığının fetal mide gelişimi üzerindeki etkisi konusunda yeterli bilginin bulunmadığı; anne üzerindeki çevresel faktörlerin ise fetustaki gelişmeleri ne şekilde etkilediği hakkındaki verilen tahminlerden öteye gidemediği bildirilmektedir. Genç ruminant midelerinin histolojik gelişiminin ise hayvanın aldığı besin türü miktarı ve stres faktörlerinin etkisinde kalmak suretiyle yeme geçişle gerçekleştiği ileri sürülmektedir (2).

SİNDİRİM SİSTEMİNİN PRENETAL GELİŞİMİ

Sindirim Sisteminin Meydana Gelişi: İlk bağırsak kanalı,ductus vitellinus aracılığı ile vitellus kesesine bağlıdır.Bu kesenin ağır olması nedeniyle bağırsak kanalı,bağlantı bölgesinden aşağıya doğru çöker,kıvrılır. Bu kısım bağırsak göbeği’dir. Bu bölgeden öne doğru uzayan kısma ön bağırsak, arkaya doğru uzayanını da arka bağırsak adı verilir. Bağırsak kanalının iç yüzü endodremden yapılmış olup bunun dışında splanchnic mezoderme ait bağ doku ve düz kaslar bulunur.En dışta da coelom epitelinden ibaret bir örtü (seroza) bulunur.

Ön bağırsağın kranial ucu ile ektoderm çöküntüsünden ibaret olan ve stomodaeum adını alan ağız girintisi arasında bir zar (membrana buccopharyngea) vardır. Bu zarın ön bağırsak tarafı endodermden, stomodeum tarafı ise ektodermden yapılmıştır; arada da embriyonal bağ doku (mezenşim) bulunur.

Arka bağırsak bölümünün son kısmı olan cloaca ile anüs bölgesindeki ektoderm çöküntüsünden ibaret olan proctedaeum arasında da kloak zarı (membrana cloacae) vardır. Bununda yapısı membrana bucco-pharyngea’nınki gibidir.Bu membranların sonradan delinerek açılmasıyla ilk bağırsak kanalı çevre ile bağlantı kurar.

Ön ve arka bağırsak bölümlerinden yutak,yemek borusu,mide,ince ve kalın bağırsak, karaciğer, pankras ve kloak meydana gelir. Kloak sonradan doğrusal ve ventral yarımlara ayrılarak rectum’u ve sinus ürogenitalis’i meydana getirir. Sinus ürogenitalis ileriki gelişmelerde vesica ürinaria ve urethra’yı (urethra’nın pars pelvina’ını)yapacaktır. Bu sinus aynı zamanda urachus (allantois kanalı) aracılığı ile allantois’e de bağlıdır.

a)Yutak(pharynx): Ağız boşluğundaki gelişmelere paralel olmak üzere yutak boşluğunda da bir takım değişikler olur ve yutak duvarının dışa doğru yaptığı aralıklı genişlemelerle,evaginasyonlarla yutak ceplerini (pharynal poşlar, brancihal poşlar) meydana gelir.Yutak ceplerini dıştan çeviren yutak duvarı, yutak kavisleri(arcus branchialis) adını alır. Yutak kavisleri arasındaki çöküntüler de yutak yarıkları(yutak olukları)olarak isimlenir.

Ortada ince bir menezeşim ile içte endoderm, dışta ektoderm yapraklarından yapılmış olan yutak yarıkları balıklarda çok incelerek yırtılır ve solungaçlar meydana gelir. Bu yarıkların kenarlarında çok sayıda kapilar damarlar bulunur.Sudaki gaz (O2 ve CO2 ) alış-verişi burada,solungaçlarda olur. Yüksek sınıf omurgalılarda ise, bu yarıklar yırtılmayarak bir üre oluk halinde kalır, sonradan kalınlaşarak kapanır.

Yemek borusuna doğru peş peşe sıralanan yutak kavisleri kurbağada 6 çift,kanatlılarda, memeli hayvanlarda ve insanda 5 çifttir. Duvarı endoderm, mezoderm ve ektoderm yapraklarından yapılmış olan yutak kavislerinden meydana gelen organlara branchiogan organlar adı verilir.

Birinci Yutak Kavisinde Meydana Gelen Organlar:

Birinci yutak kavisinin endoderminden gl.thyreoidea, tuba auditiva ve cavum typani gelişir. Önce bu yutak kavisinin ventral kısmındaki endoderm, dilin gövdesinin hemen arkasında aşırı bir üreme göstererek bir tomurcuk halinde mezoderme doğru çöker.Bu tomurcuk, gl.thyreoidea tomurcuğudur ve boyun bölgesinin ventralinde ektodermin hemen altında kaudal yönde boru şeklinde uzamaya başlar.

Ductus thyreoglossus adını alan bu borunun serbest ucu birinci yutak yarığı hizasına gelerek çatallanır ve iki kola ayrılır. Bu kollar, tiroid bezinin sağ ve sol lobuslarını,ortadaki bağlantı da ithmus’u meydana getirir. Bağlantı kanalı olan ductus thyreoglossus zamanla eriyerek kaybolur; ancak, ağız kısmı bir süre için kör bir delik (foramen caecum)halinde kalır.

Yutak kavisleri ve yutak yarıklarını gösteren şematik resim

Glandula thyreoidea’nın yutak endoderminden gelişen bu kısmı bezin parenşimidir ve irili ufaklı keseciklerden yapılmıştır.Bağ dokudan ibaret interstium’u ise mezodermden meydana gelir.

Tuba auditiva ve bunun devamı olan cavum tympani yine birinci yutak kavisinin endoderminden bilateral olarak gelişen evaginasyonlarla, divertiküllerle meydana gelirler.Birinci yutak kavisi mezenşiminden ise çene kemikleri, ektoderminden de iç ve dış kulak meydana gelir.

İkinci Yutak Kavisinden Meydana Gelen Organlar:

Bunlar tonsilla palatina ve dil kemiğidir.

Tonsilla’lar:İkinci ve üçüncü yutak kavisleri arasındaki ikinci yutak yarığı mezenşiminden ve bu bölgedeki ağız boşluğu epitelinden meydana gelirler. Epitel, mezenşim içerisine çöküntüler yaparak kriptleri, mezenşimde lenf foliküllerini oluşturur.

Dil kemiği: Baş bölgesi mezenşiminden gelişir.

Thymus ve glandula parathyreoidea’lar bu kavislerden oluşur.

Thymus: Epitelyal ve mezenşimal olmak üzere iki ayrı kökenlidir. Epitelyal timus üçüncü yutak kavisinin ventral kısmındaki yutak epitelinden (endoderminden) gelişir. Önce bu bölgedeki yutak epitelinden, kaudal istikamette bir divertikül, evaginasyon meydana gelir. Göğüs boşluğuna doğru gelişmesine devam eden borucuk şeklindeki bu divertikül sonradan dallanarak üzüm salkımına benzeyen bir şekil alır. Daha sonra bu üniteyi oluşturan borucuklar, duvarlarındaki hücrelerin çoğalması ile kordonlara dönüşerek timusun epitel kökenli olan kısmını yaparlar. Çevredeki mezenşim dokusu da kordonlardaki epitel hücreleri arasına sızarak hücrelerin birbirlerinden ayrılmalarına, uzaklaşmalarına yol açarlar. Fakat sitoplazmik uzantılar arcılığı ile bu hücrelerin bağlılıkları devam eder ve timusun fonksiyonl kısmının çatısını oluşturan timus retikulumu meydana gelir. Buradaki retikulum hücreleri, kökeni epitelden aldıkları için epithelial retikulum hücreleri olarak adlandılır. Mezenşim dokusundan gelişen lenfositler de mezenşimal timusu oluştururlar ve retikulum hücrelerinin aralarındaki boşlukları doldurarak fonksiyonal kısmın gelişmesini sağlar. Parenşimi saran bağ doku da kapsula ve interstitiumu yapar.

Gl.parathyreoidea’lar: Genellikle tiroid kapsulası içerisindeki gömülmüş olan bu küçük oluşumların fonksiyonel kısımları üçüncü ve dördüncü yutak kavisleri endoderminden, stroması çevredeki mezenşimden gelişir.

Beşinci Yutak Kavisinden: Potbranchial cisimcikler meydana gelir.Endokrin bir yapıya sahip olan bu cisimciklerin, tiroid bezinin yapısına da katıldıkları sanılmaktadır.

b) Yemek Borusu(özofagus):Yutaktan mideye kadar uzanır, boru şeklindedir.İçten endoderm epiteli,dıştan da mezenşimal bağ doku ve kaslarla sarılmıştır.

c) Mide(gaster): Ön bağırsak kanalının, yemek borusu ile duodenum arasındaki bölümün genişlemesi ile meydana gelir.Başlangıçta columna vertabralis’e paralel uzanan mide taslağı, sonradan karaciğer ve pankreasın büyümesi ile şekil ve yön değiştirerek enine bir durum alır ve son şeklini kazanır.

d) Karaciğer ve Pankreas: Sindirim sistemi ile ilgili olan bu bezler duedonum epitelinde (endoderm) meydana gelen tomurcuklanmalarla gelişmeye başlar.

e) Kloak: Arka bağırsağın kese şeklinde son kısmıdır.Bunun iç yüzü endoderm ile döşenmiş olup arka duvarı proctedaeum çöküntüsü ile kaynaşarak kloak zarını meydana getirmiştir.

f) Dış genital organlarının meydana gelişi: Oluşması yönünden ektoderm payının daha fazla olmasına rağmen, urethra ile ilişkisinden dolayı dahil edilmiştir.

Önce, urogenital zarın ventral kısmında, ektoderm ve mezoderm karışımından ibaret bir kabartı belirir. Erkek ve dişinin dış genitalis geliştiği yer olan bu kabartı tuberculum genitlis adını alır. Erkekte tuberculum genitalis fazlaca uzayarak penis’i dişide ise clitoris’i meydana getirir. Tuberculum’u saran deride erkekte preputium’u dişide ise kıvrılarak vulva’yı yapar.

MİDENİN PRENATAL GELİŞİMİ

İneklerde monogastrik aşamaya 33 günde ulaşılır ve 90 derecede rotasyon ile bu sürede sol tarafın tamamlanması gerçekleşir. Koyunlarda ise bu süre 23 gündür.Aynı zamanda bu sürede monogastrik bir midede fundus ile uyumlu olan bölge sola doğru önemli derecede genişler. Bu genişleme rumen’dir. Rumen; hayvanın otları indirmesinde ve süt,et yapımı gibi enerji kullanılmasını gerektiren büyük bir bölümdür.

Lane ve arkadaşları (8) farklı perhiz yemekleri muamelelerine cevaplarda koyun rumeninin metabolik gelişimini incelemiştir ve yalnızca kuzu katı besinler yemeğe başladığı zaman geliştiğini saptamışlardır. Bunun, rumende bulunan besinleri sindiren ve uçucu yağ asidi olarak adlandırılan besleyiciler üreten, orada hazır bulunan mikroplardan dolayı olduğunu ve rumen dokusunun görüntüsü ve metabolizması,muamelelerin etkisini görmek için kullanılmışlardır. Kuzular beslendiğinde,katı besinlerin tüketiminde 49 gün geciktirildikten sonra bile rumenin, normal olarak belirlenmiş kuzularda olduğu gibi geliştiği gözlenmiştir. Bununla birlikte uçucu yağ asidiyle muamele edilmiş kuzular ve süt ile beslenmiş kuzularda gelişmenin olmadığı görülmüştür. Bunun,büyük olasılıkla rumende yeteri kadar uçucu yağ asitlerinin sunumunun olmamasından veya başka bir şeyin katı besinler yenmesi ile bağlantılı olmasından kaynaklandığı düşünülmüştür.

Songild ve arkadaşları (7) tarafından ekzokrin abomasum ve pankreas üzerine maturasyonal kortizol etkilerini araştıran bir çalışma yapılmıştır. Geç gebelik dönemindeki fetal koyunlarda abomasum içindeki sindirim enzimlerinde (prochymosin ve pepsinojen) ve pankreas enzimlerinde (amilaz, tripsin, simotripsin) kortizolün rolü araştırılmıştır. Abomazum ve pankreas; 22 opere edilmemiş kontrol fetüslerinden, doğumdan 127-133 gün önce 5 gün boyunca her ikisine de tuzlu su veya kortizol uygulanmış 7 çift ikizden ve 4 tane 120-123. günlerinde adrenolectomize edilmiş 135-143 günlük fetüslerden toplanmıştır. Fetal abomasum içinde proteaz konsantrasyonunda ve fetal pankreas içindeki amilaz ve kimotripsin içeriğinde farklı gelişimsel artışlar(2-8 kat) gözlenmiştir.Bu artışlar normal prepartum içindeki fetal plazma kortizolündeki artışlar ile paralel bulunmuştur.Buna ilave olarak, kortizol uygulanmış olanlara oranla daha yüksek olduğu gözlenmiştir.

Sonuçlar, kortizol uyarısının fetal koyunlarda abomazum ekzokrinini ve pankreas gelişimini ve belki bu suretle neonatal koyunlarda sindirim kapasitesini artırdığını göstermiştir. Domuzla ve diğer uzun gebeliği sahip türlerle karşılaştırıldığında koyunun gastrik pepsinojen gelişiminin erken olduğu fakat gastrik asit aktivitesi gelişiminin geç olduğu görülmüştür.

Rumen sola doğru genişledikten sonra, daha fazla kaudal olarak hızlı bir şekilde genişler ve büyür. Bu kuvvet, retikulumu daha fazla kraniale ve daha ventrate iter. Bu bağ bölgeye doğru büyüme omazum ve abomazumu daha kranial ve daha ventrale doğru iter.

Abomazum ve duodenum arasındaki bu birleşme primordial midenin bir hareketi sonucu sağa doğru düzenlenir. Bu birleşme o zaman abomazumda olduğu gibi aynı pozisyon değişmesine uğrar.Bununla beraber aşağıdaki duodenum ince bağırsakları karın duvarına bağlayan zara sahip olduğu andan itibaren duodenumun tamamı yerinden çıkartılamaz. Bu abomasal-duodenal bir dorsal düzlemde doğrulmaya başlamasına zorlar. Bu kıvrım meydana geldiğinde pozisyonal hareketler durur. Bu anda ruminant midesinin pozisyonu yetişkindekinin aynısı olur.

Basit midenin gelişimi:

A. Midenin farklılaşmasından önce; B. Dorsal büyüme formasyonu; C. Sola doğru uzun eksen boyunca dönmesi; D,E. Midenin kronial ucunun sola doğru yer değiştirmesi (A,B ve C kronial görünüş; D ve E ventral görünüş).

Ruminant midesinin gelişimi (inekte):

A’dan E’ye dorsal görünüş. A. 3 haftalık; B. 4 haftalık; C. 6 haftalık; D. 8 haftalık; E. 14 haftalık.

F, Doğum, G. Yetişkin (1,5 yaşında).

POSTNATAL GELİŞİM

Yetişkin pozisyonlara ulaşıldığında(inekte gebeliğin14.haftası) rumen büyümesi yavaşlar ve doğumda rumen, abomasumun yaklaşık 1,5 katı kadardır.Doğumdan sonra rumen,8 haftalık oluncaya kadar tekrar genişler.Rumen ve abomazum yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir.12. haftada rumen, abomazumun 2 katıdır.1-1,5 yaşında ruminant midesi bölümlerinin ölçüleri nispeten yetişkinin ki kadardır.Rumen büyümesinin oranı, dietin kapsadığı selülozlu yiyecek maddelerinin miktarına bağlıdır.

İNTERNAL YAPI

Ruminant ön midesinin internal yapısı, ruminantların external özelliklerinin gelişimini yakından takip eder. İnekte gebeliğin 40. gününde omazumda bir lamina oluşumu belirtisi vardır. Gebeliğin 50-60. günlerinde retikulumda,önceden belirtilmiş retikular tepeler ve hücrelere sahip epitelyal çıkıntılar vardır. Sınırlı omasal lamina bu dönemde de bulunur. 3.ayda sınırlı retikular çıkıntılar ve hücreler vardır ve omasal lamina gelişimi en iyi şekilde ilerler. Karakteristik ruminal popillalar 5 aylık fetuslarda görülmezler. External morfoloji gibi rumenin internal yapısı da postnatal olarak gelişmeye devam eder. Ruminal papillaların gelişimi, hayvanın dietinde ki sütten çok selülozlu yiyecek maddeleri ve otlara göre değiştiği gibi postnatal olarak tamamlanır. Burada, kanda uçucu yağ asitlerinin artmasına eşlik eden bir teşvik edici etkisi de vardır. Bu dönemde internal mukozal yapının gelişimini başlatan iki ana faktör vardır. Birincisi; ruminant papilla gelişimi bölgesinde mukozal değişimlerle bağlantılı olan mezenşimal epitelyal etkileşimler, ikincisi ise; temel mikrovasküler yapının gelişimidir. Bu kan akışındaki uçucu yağ asitleri gibi teşvik edici materyaller, gelecek papillar bölgeleri gösterdiği için önemlidir. Ruminant midesinin basit histogenezi doğumla tamamlanır. Özofagal oluk bölgesi ve abomasumun pilorusuna kadar kavdal olarak gelişimi tamamlanır.

KAYNAKÇA

SWATLAND H. J., Structure and Development of Meat Animals and Poultry, Agriculterel College University of Guelpf , USA, 1994, Technomic Publishing Company.

WILLIAM K. L., Veterinary Developmental Anotomy, Toronto, Philadelphia, 1987, B.C. Decker INC.

HASSA O., AŞTI R. N., Embriyoloji , Ankara ,1993,Yorum Basın Yayın.

TANYOLAÇ A., Özel Histoloji , Ankara , 1993,Yorum Basın Yayın.

BALDWIN R. L., Sheep İntestinal Development in Response to Different Dietary Treatments , Beltsville,1993.

AVİLA C. G., HARDİNG R., YOUNG IR.,ROBİNSON P.M., The Development of The Gastrointestinal System in Fetal Sheep in The Absence of Ingested Fluid, Australia, 2002 .

SONGILD P. T., WESTROM B.R., SİLVER M.,FOWDEN A.L., Maturational Effects of Cortisol on The Exocrine Abomasum and Pancreas in Fetal Sheep , Denmark, 2002.

LANE M. A., BALDWIN R.L., JESSE B.W., Sheep Rumen Metobolic Development on Response to Different Dietary Treatments, Beltsville,1997.

ÇINAR K., Koyunlarda Prenatal ve Postnatal Dönemlerde Abomazumun Histolojik Gelişimi ve Histokimyasal Yapısı Üzerine Işık Mikroskopik Çalışmalar, Konya, 1994, Yayınlanmamış Doktora Tezi.

AŞTI R., ÇINAR K., Özel Histoloji Uygulama Klavuzu, Konya, 1992

TEŞEKKÜR

Bu ödevi hazırlamamızda kaynak yönünden ve taktik bakımından bize yön veren değerli hocamız Yrd. Doç. Dr. Kenan ÇINAR’a , 1998’den bu yana bizlere büyük emeği geçen başta bölüm başkanımız Prof. Dr. Yusuf AYVAZ’ a ve diğer bölüm hocalarımıza, ayrıca yetişmemizde hiçbir fedakarlığı esirgemeyen ailelerimize teşekkürü bir borç biliriz.

Figen GEÇER - Bilgin ÇETİNKAYA

İÇİNDEKİLER    SAYFA NO

MİDE 1

1. BİLEŞİK MİDE 1

Rumen 2

Retikulum 3

Omazum 5

Abomazum 6

2. BASİT MİDE 6

RUMİNANTLARDA MİDE 8

RUMİNANT MİDESİNİN GELİŞİMİ 10

SİNDİRİM SİSTEMİNİN PRENATAL GELİŞİMİ 11

MİDENİN PRENATAL GELİŞİMİ 16

POSTNATAL GELİŞİM 21

İNTERNAL YAPI 21

KAYNAKÇA 22

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

T.c.

T.C.

SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ

ISPARTA SAĞLIK YÜKSEK OKULU

EBELİK BÖLÜMÜ

ANA-ÇOCUK SAĞLIĞI HİZMETLERİNİN UYGULAMASI

SERMET SAĞLIK OCAĞINI TANITICI BİLGİLER

Öğr. Gör. Dilek SAYIN

HAZIRLAYANLAR

Selda KEŞAN

Selcan ATA

Serap ÖZGÜR

Sevim AŞÇI

Seda YAZ

Selda GÜN ÖZAYAN

ISPARTA – 2002

BİNANIN AÇILIMI:

Yedi odadan oluşmaktadır. Bunlar:

Bir Ebe – Hemşire Odası.

Enjeksiyon – Pansuman Odası.

Poliklinik Odası.

Doktor Odası.

Tuvalet.

Mutfak.

Sağlık Memuru – Tıbbi Sekreter Odası.

ÇALIŞANLAR:

Doktorlar:

Dr. Emine URAL – Konya Selçuk Ün. Tıp Fak.

Dr. Mustafa ÇOMAK – Trakya Ün. Tıp Fak.

Dr. Pınar KOPAN – Antalya Akdeniz Ün. Tıp Fak.

Sağlık Memuru:

Sebahattin ŞEN – Ankara-Yenişehir S.M.Y.O. – Eskişehir An. Ün. Önlisans.

Hemşireler:

Şerife GÜNGÖR – Antalya Sağlık Meslek Lisesi, Hemşirelik – Eskişehir An. Ün. Önlisans.

Sema UYAR – Kızılcahamam, Sağlık Meslek Lisesi, Hemşirelik.

Nuray KUBİLAY – Kırıkkale Sağlık Meslek Lisesi, Hemşirelik.

Aysun ÖZDEMİR – Zonguldak Sağlık Meslek Lisesi, Hemşirelik.

Ebeler:

Havva AYDIN – Isparta Sağlık Meslek Lisesi.

Hacer DEMİREL - Isparta Sağlık Meslek Lisesi.

Feray ÖZGÜNEL - Aydın Sağlık Meslek Lisesi.

Fadime ERDEM – Malatya Sağlık Meslek Lisesi.

Sevinç BÜTÜNEL KARAMUT - Isparta Sağlık Meslek Lisesi.

Hizmetli:

Halil YAVUZ – Açık Öğretim Lisesi.

SORUMLULAR VE HİZMETLERİ

Doktorlar:

Hastaları muayene etmek.

İlaç yazmak.

Rapor yazmak.

Sağlık Memuru:

İstatistikleri düzenlemek.

Pansuman yapmak.

Dikiş atmak.

Kan şekeri ve kolestrolü ölçmek.

Hemşireler:

Enjeksiyon yapmak.

Tansiyon ölçmek.

Poliklinikte kayıt defteri tutmak.

Ebeler:

Aşı yapmak.í1

Gebelere uygulanan tetanoz aşısı danışmanlığı.

Aile planlaması yönteminin uygulanması.í2

Gebe izlemleri.í3

Gebelik testi.

Hizmetli:

Sağlık ocağının tüm temizlik işlerinden sorumludur.

İRTİBAT KURDUKLARI KURUMLAR:

- Sağlık Müdürlüğü.

- Ana Çocuk Sağlığı.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

S İ G A R A

S İ G A R A

SİGARANIN TARİHÇESİ

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

19. Yüzyıl

1800: ABD’nin köle nüfusunun yarısından fazlası Virginia ve Maryland’deydi. Bu iki eyaletteki toplam zenci köle sayısı 395.000′di.

1800′lerin başı: Puro tüketimi, enfiye tüketimiyle rekabet etmeye başladı. Tütün çiğneme ve pipo kullanımı ortaya çıktı.

1854: 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı başladı. İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa’ya götürdüler.

1878: Kanada’nın Ontorio bölgesinin rahibi Albert Sims “The Sin of Tobacco Smoking and Chewing Together With an Effective Cure for These Habbits” (Tütün İçme ve Çiğneme Günahı ve Bu Alışkanlıkları Bırakmak İçin Etkili Tedavi) isimli kitabını yayınladı.

1881: ABD’de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldı. Böylece ABD, günde 120.000 sigara üretmeye başladı. Bir makine 48 kişinin yaptığı işi yapıyordu. Üretim maliyeti düştü ve güvenli kibritin de icadıyla, sigara tüketimi bir anda patladı.

1889: Saint John Hastanesi sigaranın zararlarını ve gırtlak kanserine neden olduğunu anlatan bir kitap yayınladı.

1891: Kanada’nın British Colombia eyaletinde, 15 yaşından küçüklerin tütün içmesi yasaklandı.

1895: Sadece Kanada’da 66 milyon adet sigara satıldı.

1903: Kanada, İngiltere ve Amerika’da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada’da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi.

1914: Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla, sigarayı yasaklama hareketi sekteye uğradı hatta tüm dünyada, cephedeki askerlere tütün yollama kampanyaları başladı.

1920′ler: Tüm dünyada sigara kullanımı hat safhaya ulaştı, bir yılda tüketilen sigara sayısı milyarları buldu.

1930: Almanya’nın Köln Üniversite’si bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkardı.

1934: İlk mentollü sigara üretildi.

1938: John Hopkins Üniversitesi doktorlarından Raymond Pearl sigara içenlerin, sigara içmeyenlere oranla daha genç yaşta öldüklerini belirtti.

1939: Almanya Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı. Cephedeki askerlere sigara taşınmaya başlandı.

Bu sırada Alman bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine inceleyen yeni bir istatistiksel rapor yayınladı.

1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60-%80′nin sigara içiyordu.

1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı.

1947: Kanadalı doktor Norman Delarue akciğer kanseri hastalarının %90′ının sigara tiryakisi olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı.

SİGARA BAĞIMLILIĞI

Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?

Bu soruya verilebilecek en kısa cevap “eroinden daha fazla”dır. Sigaradaki nikotin, ciddi bağımlılık yapan bir maddedir, insanları genellikle yetişme çağında kendisine esir etmektedir.

İnsanlar sigaraya genç yaşlarda başlar ancak yaşlandıkça onu bırakmak zorlaşır. Ergenlik döneminde sigaraya başlayan çocuklar, hayatları boyunca sigara bağımlısı olma riski taşırlar.

Gençlerin 1/3′ü sigarayı denemektir ve bunların yarısı sigara bağımlısı olma riski taşımaktadırlar. Ne yazık ki, hayatındaki ilk iki sigarasını tamamen bitiren gençlerin %85′i sigara bağımlısı olmaktadır. Kısacası bir kere başlayınca bir daha zor bırakılan bu korkunç alışkanlık, her yıl giderek artan rakamlarda can almaktadır.

Sonraki Durak: Gelişmekte olan Ülkeler

Dünyanın gelişmiş ülkeleri başta Kanada ve ABD olmak üzere sigaraya karşı ciddi bir mücadele başlattılar. Avrupa ülkelerinde de başlayan anti-sigara kampanyalarıyla, çok uluslu sigara şirketleri ciddi bir pazar kaybıyla karşılaştı ve buna bağlı olarak satışlarını gelişmekte olan ülkelere yönlendirdiler.

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verdiği rakamlara göre dünyada her on üç saniyede bir kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve bu rakama ölmeden önce yıllarca acı çeken insanlar dahil değil.

Dört katrilyon Türk Lirasından fazla bir hacme sahip olan tütün endüstrisi dünyanın en büyük endüstrilerinden biri olmayı sürdürüyor. ABD, Kanada ya da Avrupa Birliği gibi yerlerde devlet, bu dev endüstriyi kırmış durumda ve her geçen gün sigarayı bırakanların sayısı artmakta. Bu ülkelerde, sigara reklamları yasaklanmış durumda ve aleyhlerine açılan yüksek tazminatlı davalar, sigara üreticilerini yıldırmaya devam ediyor.

Tüm bu sebepler, tütün şirketlerini gelişmekte olan ülkelere yöneltiyor. Çünkü bu ülkelerde ki kanunlar yetersiz ve olan kanunlar da gelişmiş ülkelerde uygulandığı gibi uygulanmıyor. Ne yazık ki, bu ülkelerde sigara reklamlarına karşı hiçbir kanun yok varsa bile yeteri kadar zorlayıcı değil ve sigara firmalar yeni tiryaki bulmakta hiç zorlanmıyor.

Asya kıtasının nüfusu tüm dünya nüfusunun %60’ını oluşturuyor ve tütün endüstrisini yeni tüketici arayışında kendine çekiyor.

Batılı sigara markaları uyguladıkları kampanyalarla pek çok yeni Asyalı tiryaki yaratıyorlar. Özendirmeye dayalı bu reklamlarla tüm potansiyel tiryakilere ulaşmayı planlıyorlar. Yüksek fiyattan satılan Amerikan sigaralarını fakir insanlar alamasa bile, onlardan içmeyi hedefliyorlar. Az gelişmiş ülkelerde Amerikan sigarası içmek sanki bir ayrıcalıkmış gibi reklam kampanyaları yürütülüyor. İnsanlar bu sigaraları istemeye başlıyor.

Asya’da pek çok kafe, bar ya da benzeri yerler sigara firmaları tarafından dekore ediliyor, özendirici posterler asılıyor, gençler “Marlboro Man” olmaya heveslendiriliyor. İnsanları sigaraya alıştırmak için bedava sigara bile dağıtılıyor.

Philip Morris firması, Asya’da özellikle de Vietnam’da izlediği bu tanıtım kampanyasını reddediyor, kesinlikle gençleri ve çocukları hedef almadığını iddia ediyor. Ancak, Vietnam’da düzenlediği etkinlikler durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Örneğin, 1998 yılında yaptığı yılbaşı eğlencesinde, Philip Morris küçücük çocukları Marlboro renklerinde yapılmış kovboy elbiseleri giydirerek, Marlboro atlarına bindirerek, genç çocuklara bedava birer sigara dağıttı.

İnsanları Eğitmek için Çok Çaba Harcanmalı

Ne yazık ki, insanları sigara konusunda uyarmak ya da onlara sigaranın zararlarını anlatarak, sigara tüketimini engellemek için çalışan devletler ya da sivil örgütler çok çetin bir mücadeleyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu konuda cehalet ve gaflet, yazılı uyarıları yetersiz kılıyor. Çoğu az gelişmiş ülkede insanlar fakirlik sınırının bile altında yaşıyor. Bu insanların çoğunun televizyonu yok, hatta radyosu bile yok. Örneğin, Uzakdoğu ülkelerinde yaşayan pek çok etnik grup var ve bunlar birbirlerinden farklı diller konuşuyor.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki doktorların da büyük bir kısmının sigara içiyor olması, sigara karşıtı çalışmaların inandırıcılığını azaltıyor. Politikacılar, sanatçılar ya da doktorlar gibi topluma örnek olan kişilerin sigara içmesi ne yazık ki, insanlara çok kötü örnek oluyor. Üstelik bu ülkelerde, pahalı sigara içmek, bir statü ya da güç sembolü haline geliyor ve politikacılar özellikle sigara içiyor.

Sigara ve Para

Sigara konusunda en önemli rolü tabii ki para oynuyor. Tütün çok uluslu firmaların yanı sıra, devletler için de önemli bir vergi kaynağı. Az gelişmiş ülkelerde sigaradan alınan vergi, gelişmiş ülkelerinden daha fazla. Bu ülkelerdeki insanlar için sigara tüketiminin sonuçları da bir o kadar kötü. İngiliz Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre;

1974-1994 arasında Birinci Dünya Ülkelerinde sigara tüketimi %10 azalırken,

Az gelişmiş ülkelerde sigara tüketimi %67 artış gösterdi,

2030 yılı itibarıyla sigara kullanımına bağlı ölümler %600 kat artacak, yani bu sayı şu an 1 milyondan, yedi milyona çıkacak.

Bir Başka Pazar, Kadın Tiryakiler:

Tütün endüstrisi için bir diğer cezp edici pazarı kadınlar oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) raporuna göre günümüzde az gelişmiş ülkelerde yaşayan kadınların sadece %7’si sigara içiyor. Örneğin, Çin’de erkek nüfusun 1/3’ü sigara içerken, kadın nüfusunun yalnızca %1’i sigara kullanmaktadır. Ancak, endüstri kadınları ele geçirmek için, özellikle kadınlara yönelik sigara markaları üretmektedir. Çin’deki Yurin (Güzel Kadın) isimli sigara bunlara bir örnektir. Bunun yanı sıra, Philip Morris firması Hong Kong’da kadınlar arasında Virginia Slims markasını yaygınlaştırmak için kampanyalar yapmaktadır.

Tütün firmaları için, gelişmekte olan dünya fazlasıyla kârlı görünmektedir. Ancak, sürekli önlem alan ve sigara karşıtı kanunlar çıkaran Birinci Dünya ülkelerinde giderek kârları azalmaktadır.

Dünya Savaşıyor

1999 yılı, Mayıs ayında Cenevre’de, 50 ülke tarafından imzalanan “Tütün Kontrolü Taslak Anlaşması”, Dünya Sağlık Örgütünün tütün kullanımını engelleme girişimlerine destek veren ilk uluslar arası anlaşma olmuştur.

Bu taslak anlaşma, tütün reklamlarının, promosyonlarının yanı sıra tütün üretimi, kaçakçılığı, vergisi ve yan ürünleri gibi konularla ilgili maddelerden oluşmaktadır.

Bu taslağın, uluslar arası bir anlaşmaya dönüşmesi ve böylece tütün kullanımına bağlı ölümlerin ve sağlık problemlerinin azaltılması umut edilmektedir. WHO’nun yanı sıra bu anlaşmanın yapılması için çalışan diğer organizasyonlar şunlardır: Kanser Birliği, Uluslararası Gelişim Araştırma Merkezi, Uluslararası Tütün ve Sağlık Ajansı, Uluslararası Verem ve Akciğer Hastalıkları Birliği ve Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler de sigarayla mücadele etmeyi öğreniyorlar. Latin Amerika ülkeleri buna güzel bir örnek. Venezüella, Nikaragua, Guatemala, Brezilya, Peru ve Ekvator bu konuda birlik yaparak, önlem almaya başladılar.

SİGARANIN ZARARLARI

SİGARA İÇMENİN VÜCUDA ETKİLERİ

Artık herkes sigaranın ne kadar ne kadar zararlı olduğunu biliyor. Tütünün kanserojen olduğunu duymayan, bilmeyen kalmadı. Ancak, sigaranın zararları bununla bitmiyor, her türlü kalp ve akciğer hastalığına yol açıyor, damar tıkanıklığı felce kadar götürebiliyor.

İlk nefes … ve Sonrası

Sigara içtiğiniz anda, vücudunuz etkilenmeye başlar. Nabzınız yükselir, daha hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Kan dolaşımınız yavaşlar. Sigara içinde yaklaşık 3.700 zehirli madde barındıran bir karışımdır. Bunların büyük bir bölümü kanserojendir. En zararları da karbon monoksit, hidrojen siyanid ve amonyaktır ve bu zehirli kimyasal maddeler, bir nefes sigarayla kan dolaşımınıza karışır. Bunun sonucunda, astım, ciğer yangısı, göğüs ağrıları başlar. Daha sık nezle, grip ve soğuk algınlığı geçirmeye başlarsınız.

Her on üç saniyede bir kişi, sigaraya bağlı bir hastalıktan hayatını kaybetmektedir.

Her yıl dünyada 2.500.000 milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin başlıca sebebi akciğer kanseridir, ikinci önemli sebep kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir.

İnsan vücudunda, hiçbir bölüm yoktur ki; sigarada bulunan kimyasal maddelerden etkilenmesin. Bu bölümde, vücudunuzda kısa bir tur yapacağız ve vücudunuzun ne halde olduğunu size göstereceğiz:

Baş ve Yüz

Bir sigara bağımlısı olarak, ağız kanserine yakalanma riskiniz çok yüksek. Ayrıca tütün duman diş eti hastalıklarına yol açar, diş çürümesine ve nefesinizin kötü kokmasına sebep olur. Bunların yanı sıra sigara bağımlılarında kronik baş ağrılarında rastlanır. Beyne giden oksijende azalma olur bu da beyin damarlarının daralmasında neden olur. Bu durum kişiyi felce kadar götürür.

Akciğer ve Bronşlar

Soluk borunuzdan ve bronşlarınızdan geçen duman göğsünüze iner. Sigara dumanındaki hidrojen siyanid, bronşlarınızın çeperini yakar ve kronik öksürük ortaya çıkar. Bronşlar zayıfladıkça, bu bölgede pek çok hastalık oluşur. Akciğer salgılarında azalma olur ve bu da kronik öksürüklere yol açar. Sigara içenler, içmeyenlere on kat daha fazla akciğer kanseri olma riski taşırlar.

Kalp

Sigaranın kalbe verdiği zararlar tek kelimeyle yıkıcıdır. Nikotin kan basıncını yükseltir ve kanın daha çabuk pıhtılaşmasına sebep olur. Sigarada bulunan karbon monoksitin kandaki oksijeni yok etmesiyle damarlarda kolesterol depolanır ve bu da kalp krizi riskini arttırır. Bunun yanı sıra, kan dolaşımı bozukluklarına bağlı olarak, felç, parmaklarda kangren ve iktidarsızlık, sigara içenlerde çok sıklıkla görülen hastalıklardır.

Organlar

Sigaranın sindirim sistemine pek çok kötü etkisi bulunmaktadır. Sigara tüketimine bağlı olarak, midede asit salgılanması artar, mide yanmaları ve ülser başlar.

Sigara bağımlılarında pankreas kanseri çok sıklıkla ortaya çıkar, büyük ölçüde ölümle sonuçlanır. Sigaranın ihtiva ettiği kanserojen maddeler, idrarla dışarı atılır ancak bu maddelerin vücuttaki varlığı mesane kanserine yol açar. Sigara yüzünden oluşan yüksek kan basıncı ise böbreklere büyük zarar verir.

Sonuçlar

Sigaranın sağlık üzerindeki kötü etkileri araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu araştırmalar göre, sigara tiryakisi erkeklerin %40′ı henüz emeklilik yaşına gelmeden hayatını kaybetmektedir. Bu oran sigara kullanmayanlarda %18′dir. Sigara kullanan kadınlarda ise rahim kanseri riski çoğalmaktadır, hamile kadınların sigara içmesi ise sakat ve ölü doğumlarla sonuçlanmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, sigarayı bıraktığınız anda vücut kendi kendini tamir etmeye başlar. On yıl içinde vücut hiç sigara içmemiş gibi olur. Ancak, sigarayı bırakmak için kanser ya da kalp hastası olmayı beklerseniz, vücudunuzun kendini tamir etmesi için pek fazla vakti olamayacaktır. Ne yazık ki, bu hastalıklar çoğunlukla öldürücüdür. Sigarayı bırakmanız için daha iyi bir sebep olamaz. Ne Dersiniz?

Sigaranın İçindeki Zehirler

Bunlar kanserojen maddelerdir ve en tehlikelileri arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyan id, tolüene, amonyak ve propilen glikoldur. Örneğin; siyan id kesinlikle öldürücü bir zehirdir. Genel olarak bilinen maddelerden bir kaçı;

Polonyum - 210 (kanserojen),

Radon (radyasyon),

Metan ol (füze yakıtı),

Tolüen (tiner),

Aseton (oje sökücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Naftalin (güve kovucu),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüp gaz),DDT (böcek öldürücü),Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi),

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksin madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

Neden Sigara İçmeye Devam Ediyoruz ?

Fiziksel Bağımlılık : Sigaradaki nikotin, alkol, kokain ve eroinden daha fazla bağımlılık yapan bir maddedir. Her soluktan 7 saniye sonra nikotin beyninize ulaşıp ” iyi hissetmenizi” ve daha fazla “nikotin istemenizi” sağlıyor.

Fiziksel Alışkanlık : Sigaradan çekilen her nefes el ve ağız alışkanlığınızı kuvvetlendiriyor. Eğer günde 1 paket sigara içiyorsanız ve her sigaradan 10 nefes çekiyorsanız, günde 200 kez, yılda 73 000 kez bunu tekrarlıyorsunuz ve gittikçe güçlenen bir alışkanlık ortaya çıkıyor.

Duygusal Destek : Sigara tiryakileri sigarayı kötü zamanlarında destek olan, iyi zamanlarında neşelerini artıran bir arkadaş olarak görürler.

Kimlik : Bir çok sigara tiryakisi sigarayla kendini özdeşleştirmiştir.

Sosyal Alışkanlık : Eğer kahvenizin yanında veya kahvede, barda sigara içiyorsanız, belli sosyal durumlarda sigara içmeye kendinizi alıştırmışsınız demektir.

Sigara Endüstrisi : Sigara üreticisi firmalar, sigara, ile soğukkanlılık, kararlılık, incelik, güç ve öfkenin kontrol altına alınması arasında ilişki olduğuna insanları inandırmak için milyonlarca dolarlık reklam yapmakta, filmlerde önemli karakterlerin kendi sigaralarını içmeleri için yüz binlerce dolar ödemektedirler. ” Amerika gibi ülkelerde sigara içmek iyice kontrol altına alındığından, sigaralarını gelişmekte olan ülkelerde pazarlamakta ve insanların genç yaşta sigaraya başlayıp, devam etmeleri için her yolu denemektedirler. ” Sigaraya alıştırdıkları kişinin bütçesinden her ay düzenli bir bölüme el koymaktadırlar.

Sigaranın Vücuda Zararları Nelerdir?

Genel olarak bulunduğunuz ortamlarda kötü ve ağır koku yayılır.

Cildiniz bozulacağından cilt karalığı ve yaşlı gösterme belirtileri başlar.

Dişleriniz kirli ve pis görünümlü olmakla beraber, dişeti hastalıkları baş gösterecektir.

Ağız ve yutakta tat alma eksikliği başlar ve kanser riski artar.

Gırtlak ve nefes borusunda iltihaplanma, ses tellerinin zarar göstermesinden başka kansere yakalanma ihtimali fazlalaşır.

Kalp ve damarların görmüş olduğu zarar ve tahribattan dolayı kalp krizi damar tıkanıklığı, tansiyon yükselmesi gibi sakıncalar ortaya çıkar.

Beyinde felç, ileri yaşta bunama (Alzheimer) görülür. Her nefeste 50bin hücrenin ölümüne sebep olur.

Gözlerde katarakt ve ileri yaşta körlük meydana gelir.

Burunda koku alma duygusu azalır.

Akciğerlerde kansere yakalanma, Bronşit ve amfi zem gibi rahatsızlıklar meydana gelir.

Mide ve yemek borusunda karama, ülser ve kanser oluşumunu fazlalaşır.

Pankreas kanseri riski artar.

Rahim ve yumurtalıkta kısırlık, çocuk düşürme, sakat ve eksik doğum, erken menopoz, rahim kanseri gibi tehlikeler oluşur.

Testisler ve cinsel organlarda iktidarsızlık, ereksi yonda azalma, döllenme yetersizliği, kalıtımsal bozukluklar meydana gelir.

İdrar kesesinde mesane kanseri meydana gelir.

Ellerde, parmaklarda sararma, tırnaklarda, zayıflama görülür.

Kemik ve iskeletlerde kemik erimesi meydana gelir.

Kol ve bacak damarlarında çeşitli hastalıklar oluşur.

Kılcal damarlar, el ve ayaklardan başlayarak, kol ve bacaklara kadar tıkanıp bu organların kesilmesine (Burger hastalığı) kadar varan hastalıklar oluşur.

Vücutta, yorgunluk, uykusuzluk, ruhsal gerilim, stres, performans düşüklüğü, reflekslerde azalma oluşur.

Anne ve baba mirası olarak; Sigara içen babaların, çocuklarında kanseri önleyen gençliği yok olmaktadır. Hamileliğinde sigara içen hanımların bebekleri %10-15 eksik kilolu doğdukları gibi zeka eksiklikleri de görülür.

SİGARA NASIL BIRAKILIR ?

Kendi kendine bırakma : Sigarayı bırakanların çoğu kendilerini ikna etmeyi başarmışlardır.

Klinikler : Beş altı hafta sürecek programlar, insanların niçin sigara içtiği, sigara isteminin tedavi edilmesi, stres tedavisinin pratikleri ve kişisel olarak sigaradan sakınmaya yardım etmek amacındadır.

Tıbbi tedavi : Sigara alışkanlığından kurtulmak ve sigara aramanın üstesinden gelmek için bazı ilaçlar kullanılır.

Davranış yöntemleri : Sigaradan nefret etme veya kendini yönetme programlarını içerir.

Doktor önerileri : Sigaranın getirdiği tehlikeler anlatılır, uygun tedaviler düzenlenir.

Hipnoz : Psikoterapist yönetiminde uygulanır.

Akupunktur : Bu yöntem kişide tütüne karşı tiksinti yaratabilir.

Medya : Radyo, televizyon, gazete gibi kurumların eğitim programları kişiyi aydınlatır.

Nikotin tedavisi :

Sigarayı bırakmaya kesinlikle karar vermiş olan kişilerde yardımcı bir yöntem nikotin tedavisidir. Böylece nikotin eksikliğine bağlı bazı eksiklik bulguları ortadan kaldırılmış olur.

Nikotin tedavisi mucize değildir ( başarı oranı % 40 - 50 )

Nikotin tedavisi sırasında kesinlikle sigara içilmez

Nikotin tedavisi kesinlikle hekim kontrolünde yürütülür

Nikotin bir ilaç olarak değişik şekillerde hazırlanmıştır. Cilde yapıştırılan bantlar ( plaster ), ciklet, burun spreyi gibi uygulama biçimleri vardır. Halen ülkemizde cilde yapıştırılan bant şekli bulunmaktadır.

Nikotin dışındaki ilaçlar ve antinikotin maddeler :

Nikotin gibi etkinliği olan clonidin veya antinikotin etkisi olan anabasinum, cystisinum gibi bazı maddelerle halen klinik çalışmalar yapılmaktadır. Henüz nikotin tedavisi kadar deneyim yoktur.

İstatistiklere göre;

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada 1 milyar 100 milyon insan sigara içiyor. Erkekleri %47si, kadınların %12’si sigara tiryakisi. Ayrıca, son yıllarda sigara içen kadınların sayısında nispeten daha fazla bir artış olduğu gözlemlenmektedir. Bu da dünyaya yeni gelecek nesillerin sağlığını direkt olarak etkileyecektir. Son rakamlara göre, dünyada yılda 3 milyon kişi sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle ölmektedir.

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre günde 20 sigaradan fazla içenlerin %40′ı, daha emeklilik yaşına gelmeden ölmektedir. Oysa sigara içmeyenlerde bu oran %15′dir.

Sigaradan kurtulma

Yapmanız gereken tek şey sigarayı bırakmaya karar vermektir. Bu, insanın yaşamında alabileceği en önemli kararlardan biridir. Bu kararı verdikten sonra, birçok yöntem denenebilir.

Bu yöntemlerin ilki iradedir. İrade ile bırakılamazsa diğer yöntemler denenir.

Deriye bant şeklinde yapıştırılan ve vücuda nikotin göndererek belli bir süre de sigara içme ihtiyacını kesen TTS denen ilaç uygulama yöntemi kullanılabilir. Daha çok sigara içilemeyen ortamlarda (üniversite sınavı gibi uzun süren sınavlarda vs) kısa süreli çözüm için kullanılan bu yöntem eğer uzun süre kullanılırsa başarılı olabilir.

Sigara içme eğer sadece bir ağız alışkanlığıysa fazla kalorisi olmayan ve oyalayıcı özellikli sakız çiğneme denenebilir. Fakat kuruyemiş kullanılırsa kilo artışı problemi ortaya çıkacaktır.

Akupunktur, size sigarayı bırakmanızda büyük kolaylık sağlayacak alternatif bir yöntemdir.

İnsanlarda serotonin ve endorfin adı verilen iki madde vardır. Bunlar beyinde bulunur ve rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygular ile ilgilidirler. Normalde insanlarda kahkaha atınca, mutlu bir haber alınca ya da çikolata veya güzel bir tatlı yiyince, bir yeriniz acıyınca serotonin ve endorfin düzeyi yükselir. Ancak sigara içenlerde serotonin - endorfin salgılama işini sigara üstlendiğinden vücut otonomisini kaybetmiştir. Hani keyiflenince de, dertlenince de sigara içilir ya, işte, açıklaması budur.

Sigarayı bırakanlarda ilk hafta beyin serotonin salgılama işini gerçekleştiremediğinden vücut oldukça zor anlar yaşar. Beyin ancak 72 saat sonra eski görevini yapmaya başlar.

Bu 72 saatlik süre içinde, hastanın yoksunluk belirtileri önlenirse, sigarayı bırakması çok kolaylaşır. Yukarıda sayılan yöntemlerden Akupunktur ile tedavinin diğerlerine üstün özelliği, kişinin sigara içmemekten dolayı oluşabilecek şikayetleri ortadan kaldırmasıdır. Böylece sigara içmemeye karar vermiş olan kişi, bunu hiç zorlanmadan başarır. Çünkü  Akupunktur tedavisi beyni yeniden sigaraya gerek duymadan serotonin ve endorfin salgılaması için uyarır ve bundan sonra da beyin eski otonomisini kazanır.

Sigaradan kurtulunca :

20 dk sonra tansiyon ve nabız normale döner.

8 saat sonra vücut kendini yenilemeye başlar. Kan oksijeni normal düzeye çıkar.

24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar. 1 yıl sonra yarıya düşer.

48 saat sonra duyu organları iyi çalışmaya başlar. Tat ve koku duyusu düzelir. Cilt kendini yeniler.

72 saat sonra Akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar.

2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme, merdiven çıkma gibi)

1 - 9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları riski azalır. Öksürük, nefes darlığı düzelir.

5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski %50 azalır.

Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır.

Sindirim sistemi ülseri riski azalır.

Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum riski, içmeyenlerdeki düzeye iner.

Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner.

Aynı evde yaşayan küçük çocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır.

SİGARA ve GENÇLİK

SİGARANIN GENÇLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Sigaranın gençler üzerinde kısa vadede yaptığı etkiler, genellikle solunum yollarında yoğunlaşmaktadır. Ergenlik çağındaki sigara bağımlılarında ortaya çıkan nefes darlığı önemli bir problemdir.

Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı içki de içmeye başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme yada dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

Sigara içen kişilerin akciğerleri görevlerini tam olarak yapamazlar. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, akciğerler o kadar çabuk fonksiyon kaybına uğrayacaktır, akciğer kanseri riski de aynı oranda artacaktır. Kişi sigara içmeye ne kadar devam ederse, kansere yakalanma riski o kadar artar.

Yetişkinlerde sigara kullanımı, kalp hastalıklarına ve felce yol açmaktadır ama bu durum gençlerde zaman zaman görülmektedir.

Sigara enerjisinin ve sağlığının zirvesinde olan bir genç insanın fiziksel kondisyonunu giderek düşürecektir. Spor yapan bir genç, nefes nefese kalıp, giderek hareketsizleşecektir.

KENDİNİZİ KANDIRMAYIN!

Sigarayı bırakmaya karar verirken, şunları göz önüne alın:

Hayatınız boyunca pek çok problemle karşılaştınız ve bunları kendi iradenizle çözdünüz.

Her gün pek çok şeye göğüs geriyorsunuz ve başarıyorsunuz.

Kendi kararlarınızı kendiniz veriyorsunuz, amaçlarınızı kendiniz belirliyorsunuz. Sigaraya da kendiniz başladınız, unuttunuz mu?

Sizin zayıf karakterli bir insan değilsiniz. Eğer öyle olsaydı, geçmişteki pek çok olaya dayanamazdınız. Sigarayı da işte böyle bırakabilirsiniz.

Hayatınız boyunca pek çok insana yardım ettiniz, destek oldunuz. Arkadaşlarınız hep size güvendi. Siz sorumluluk sahibi bir insansınız.

Sigara içmek yada içememek tamamen sizin kendi seçiminiz. Eğer gerçekten istemiyorsanız, başaramazsınız.

İlk seferde başaramadınız diyelim, ne olacak, bir daha denersiniz.

 Belki çok sigara içtiğiniz bir gecenin ardından sabah hasta kalktınız ve bir daha sigara içmemeye karar verdiniz. Ama öğlene doğru kendinizi iyi hissedip yeniden başladınız. Akşam yemeğine kadarsa bir paket sigara içtiniz ve sabah verdiğiniz kararı tamamen unuttunuz. Kendi kendinize asla bırakamayacağınızı söylüyorsunuz. Kesinlikle dürüst davranmıyorsunuz, çünkü yapabileceğinizi biliyorsunuz. UNUTMAYIN! YAPABİLİRSİNİZ!

SİGARAYI BIRAKIN

SİGARAYI SEVDİĞİNİZ HALDE BIRAKABİLİRSİNİZ

Sigaranın bazı yönlerini seviyor olabilirsiniz. Hatta bazı insanlar ne yazık ki, sigarayı gerçekten seviyorlar. Sigaranın kendilerini rahatlattığını ve daha güvende hissettirdiğini düşünüyorlar.

Peki, sigarayı severek bırakmanız mümkün mü?

Bunun için her şeyden önce gerçekten bırakmayı istemeniz gerekli. Eğer sigarayı seviyorsanız ve sigarayı bırakmayı düşünmüyorsanız yada istemiyorsanız, bu bölümün devamını okumanıza gerek yok. Ama eğer gerçekten sigarayı seviyor ve bırakmak için ne yapmanız gerektiğini bilmiyorsanız, başarmak için gerekli olan en temel şeye sahipsiniz demektir.

Sigarayı severken onu bırakmak istemek mümkündür. Yapmayı sevdiğiniz ama zararlı olduğu için yapmadığınız şeyleri düşünün. Örneğin; hızlı araba kullanmayı seviyor olabilirsiniz ama tehlikeli olduğunu biliyorsunuz ve yapmıyorsunuz. Sigara içmeyi seviyorsunuz ama sizin için çok tehlikeli olduğunu biliyorsunuz.

SİGARAYI BIRAKMA İSTEĞİNİZİ GELİŞTİRİN

“Sigarayı o kadar seviyorum ki, bırakma isteği duyamıyorum” diyebilirsiniz. Ama bunu yapmanın bazı kolay yolları var:

Sigaranın size sağladığı yararları bir liste haline getirin. Aklınıza gelen tüm faydalarını yazın.

Sigarayı bırakmazsanız karşılaşacağınız ve şu ana kadar sigara bağımlılığınız yüzünden başınıza gelen kötü şeylerin bir listesini yapın.

Sigara bırakmak istemenizi sağlayan sebepleri bir liste haline getirin. En başa “Daha uzun yaşamak için” diye yazın. Diğer sebepler ise, “çocuklarıma iyi örnek olabilmek için”, “para biriktirmek için” vb. olabilir. Herkesin hayatında bir değişiklik yaparken kuvvetli bir motivasyona ihtiyacı vardır. Eğer sigarayı neden bırakmak istediğinizi, kesinleştirirseniz, başarmanız daha kolay olacaktır.

*Yaptığınız bu üç listeyi her gün okuyun. Bu listeler motivasyonunuzu güçlendirecektir.

Bir doktordan randevu alın ve size sigaranın sağlınıza yaptığı tüm yıkıcı etkileri ayrıntılı bir şekilde anlatmasını isteyin. Eğer mümkünse, sigara içen bir kişinin ciğerlerinin resmine bakın. Ayrıca, doktorunuzdan size, sigarayı bırakarak kazanacağınız şeyleri anlatmasını da isteyin. Bunları bir doktordan duymak üstünüzde çok etkili olacaktır. Unutmayın, doktorlar kendilerini insan vücudunu tanımaya, onu korumaya ve olası hastalıkları iyileştirmeye adamış kişilerdir. Sigara alışkanlığının tüm gerçeklerini en iyi onlar bilir!

“FAYDALARI” DEĞERLENDİRİN

Daha önce yazmış olduğunuz, sigaranın faydaları listenize bir bakın.

Çok tarafsız bir şekilde listenizi yeniden gözden geçirin. Listedeki her madde, sizin için geçerli mi diye tek tek düşünün. Eğer listenizde “rahatlamak için içiyorum” maddesi varsa, kendi kendinize sormanız gereken en önemli soru “sigara içmeyenler, rahatlamak için ne yapıyorlar?” olmalıdır. Eğer “can sıkıntısından içiyorum” diyorsanız ve sigara geçici olarak sizi oyalıyorsa, bu kötü alışkanlık için bir sürü para harcayacağınıza, kendinize daha faydalı bir hobi geliştirebilirsiniz.

Şimdi listenizi yeniden, sigara içmeyen bir kişi gözüyle değerlendirin. Sigara içmeyen biri, listeniz hakkında ne yorum yapardı? Sigara içmeyen bir kişi, sigarasız bir dünyayla ilgili ne düşünürdü? Siz de onunla aynı şeyleri düşünüyor musunuz? Burada unutmamanız gereken nokta şudur:

SİGARANIN SİZE SAĞLADIĞI ŞEYLER GEÇİCİDİR

Rahatlama, can sıkıntısı dağıtma, nikotin isteğini yok etme vb.

ARTIK ANLADINIZ!

ŞİMDİ KARAR VERİN VE BAŞLAYIN

Bunları okuyup harekete geçme ya da geçmeme kararı tamamen size ait. Hayatta ne yazık ki, hiçbir şey mucizevi bir şekilde olmuyor. Sigarayı bırakmak için kendi mucizenizi yaratmak elinizde. BAŞLAYIN! VAZGEÇMEYİN! BAŞARIN!

KAYNAKLAR

Değişik İlköğretim Kitapları

Değişik Lise Kitapları

Değişik İnternet Siteleri

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Omega- 3 Array Array Array Yağ Array Asitleri

OMEGA- 3 YAĞ ASİTLERİ

Yağ denince aklımıza çoğunlukla beslenme açısından zararlı şeyler gelir. Oysa yağların bir kısmı yararlı yağlardır. Bu yağlar vitamin gibi sağlık açısından yaşamsal olan, ama insan vücudunun üretemediği yağlardır. Yanlış beslenme alışkanlıkları yüzünden günümüz insanı bu tür yağları sağlığı tehdit edecek kadar az tüketmektedir.

Belirli yağ asitlerinin vücut için esansiyel olduğu fikri, ilk olarak Evans ve Burr tarafından 1929 yılında ortaya atıldı. Yağsız diyetle beslenen fareler üzerinde yapılan araştırmada; büyümenin gecikmesi, böbrek fonksiyon bozuklukları, cilt sorunları, üreme fonksiyon bozuklukları gibi rahatsızlıklar bulundu. Ancak söz konusu araştırma, sorunun yağ asidi eksikliğinden değil, linoleik asit (omega-6) adlı yağ asidi eksikliğinden kaynaklandığını gösterdi. Vücudun üretemediği ve mutlaka besinler yoluyla alınması gereken bu yağ asidi çeşidi o yıllarda esansiyel yağ asidi olarak adlandırıldı. Araştırmalar devam ettikçe, linolenik asidin (omega-3) de vücut için esansiyel olduğu saptandı ve bugün yapılan birçok araştırma, omega-3 ve omega-6 esansiyel yağ asitlerinin dengede alınmasının sayısız faydalar getirdiğini göstermektedir.

  Avustralya, Afrika, Güney Amerika’da yapılan arkeolojik çalışmalar geçmişte yaşayan insanların dieti ile bugünkü batı dietinin çok farklı olduğunu göstermiştir. Atalarımızın dieti meyve ve sebzeler bakımından zengindi. Dolayısıyla kalorisi düşük, lif oranı ise yüksekti. Protein ihtiyaçlarının büyük kısmını ise et (av hayvanları) ve balıktan sağlamaktaydılar. Sonuç olarak bugünkü batı dietine göre total yağ ve sature yağ oranı daha düşüktü ve omega-6 ve omega-3 esansiyel yağ asitlerinin tüketimi eşitti. Son 10 bin yıl içinde genetik profilimizin çok fazla değişmediğini göz önünde bulundurursak, ilk insanların diet kompozisyonları ve hayat tarzı ile günümüz batı diyeti ve yaşam tarzı, dietin sağlık üzerine ve hastalık üzerine olan etkilerini karşılaştırmak açısından iyi bir referans oluşturmaktadır.

  Esansiyel yağ asitleri vücut tarafından üretilemezler ve dışarıdan besinlerle alınmaları gereklidir, yani vitaminler ve amino asitler gibi, vücut fonksiyonları için esansiyel maddelerdir. Hücre mebranının fleksibilitesi, akışkanlığı esansiyel yağ asidlerinin membrandaki miktarına bağlıdır. Esansiyel yağ asitleri; enerji sağlar, vücut ısısının korunmasına yardımcı olur.

Linoleik asit major omega-6 yağ asidi ve a-linolenik asit major omega-3 yağ asididir. Vücutta linoleik asit araşidonik aside metabolize olur. a-linolenik asit ise eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosahexaenoik aside (DHA) metabolize olur. omega-3/omega-6 yağ asitlerinin hangi oranda alınması gerektiği konusunda tam bir konsensüs sağlanamamıştır. Ancak genel olarak 4/1 omega3/omega3 oranı kabul edilebilir. Omega-6/omega-3 yağ asitlerinin oranı geçmişte 1-4/1 iken günümüzde bu oran 10-25/1 dür. Bu da batı dietinin omega-3 yağ asitleri bakımından eksik olduğunu göstermektedir.

TABLO 1

Linoleik Asit :

LA; margarinde ve bitkisel yağlarda bulunur. LA derinin gelişmesine yardımcı olur. bir kısmı vücutta gamma linoleik aside dönüştürülür. Tipik batı dieti fazla oranda LA içerir. Böylelikte bu yağ asitlerinin dışarıdan verilmesine gerek kalmamaktadır.

 Alfa Linolenik Asit : (ALA; 18 karbonlu; poliansatüre omega-3)

ALA özellikle canola yağında bulunur. Black current (kuşüzümü) yağında da bulunmaktadır. ALA’nın olumlu yönde etki gösterdiği baz durumlar şunlardır:

F     Yüksek kan kolesterolü

F     Hipertansiyon

F     İmmün sistem bozuklukları

F     Erkek infertilitesi

F     Malignite

  Vücut ALA ‘nın bir kısmını diğer iki yağ asidine çevirmektedir. Bunlar eikosapentaenoik asid (EPA) ve dokosahexaenoik (DHA)’dir.

 Gamma Linolenik Asit :

Sağlıklı bir vücut LA’den GLA oluşturabilmektedir. En zengin doğal GLA kaynağı borage yağıdır. (yıldızçiçeği olarak da bilinir). Bunun dışında kuşüzümü ve çuha çiçeğinde de bulunur. Vücut GLA’yı; güçlü antienflamatuvar etkileri olan, vazodilatasyon yapan ve kanamayı azaltan eicosanoidleri (1,2) üretmek için kullanılırlar. Ayrıca GLA’nın PMS’de kullanımı popülerdir. Bunların dışında GLA’in birçok durumda yararlı olduğu klinik olarak gösterilmiştir.

F     Romatoid artrit

F     KVS hastalıkları

F     Diabetik nöroati

F     Malignite

F     Egzema, psöriazis gibi deri hastalıkları

 Eikosapentaenoik asid (EPA) ve Dokosahexaenoik (DHA) :

(DHA; 22 karbonlu; poliansatüre omega-3)

Eikosapentaenoik asid ve dokosahexaenoik balıklarda bulunan iki büyük yağ asidi grubudur. Alfa linoleik asitten sentezlenen veya balık yağlarından doğrudan alınan eikosapentaenoik asit (DHA; w-3, 2:6) retina, serebral korteks, testis ve spermde yüksek konsantrasyonda bulunur. Beyin ve retinanın gelişimi için DHA’ya özellikle gereksinim vardır ve plasenta ve süt yoluyla alınır. Retinitis pigmentosa bulunan olguların kanlarında DHA düzeyinin düşük olduğu bildirilmiştir. Prematüre bebeklerde D4 desatüraz etkinliği düşük olup bunların omega-3 yağ asidi öncüllerinden DHA sentezleme gücünü azaltır. Özellikle derin ve soğuk sularda yaşayan ton balığı, som balığı gibi yağlı ve kara etli balıklarda fazla miktarda bulunur. EPA, vücutta birçok yararlı etkileri olan eicosanoidleri üretir. Araştırmalar, EPA ve DHA içeren balık yağlarının şu durumlarda yararları olduğunu göstermiştir.

F               Romatoid artrit

F               Yüksek kan trigliseridi

F               Kardiyak aritmiler

F               İnfant beyin gelişimi

F               Malignite

Araşidonik Asit (AA) :

Araşidonik asit membranda bulunur ve fosfolipidlerin % 5-15’inden sorumludur. AA, infantlarda beyin gelişimi için gereklidir. AA vücutta LA’den sentezlenmektedir. Vücut AA’i; güçlü pro-inflamatuar olan, vazokonstruksiyon yapan ve kanama olasılığını azaltan eikosanoidleri üretmek için kullanılır. AA et, yumurta ve kabuklu deniz hayvanlarında bulunmaktadır.

Omega-3 ve omega-6 yağ asitleri vücutta birbirlerine dönüştürülemezler ve hemen hemen tüm hücre membranları için önemli bir komponenttirler. Sature yağlar membran permaibilitesini azaltırken esansiyel yağ asitleri hücre membranının permaibilitesini arttırırlar. Omega-6 ve omega-3 yağ asitleri eikasonoid metabolizması, gen ekspresyonu ve hücre içi haberleşme üzerinde etkilidir. Hücre membranındaki PUFA içeriği büyük ölçüde dietsel alıma bağlıdır. Bu nedenle perhiz yapanlarda uygun miktarlarda omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin alınımının sağlanmasına dikkat edilmelidir. Omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin doğru oranda alınması homoestazis ve normal gelişim için önemlidir. Ayrıca primatlarda ve yenidoğanlarda yapılan çalışmalarda, dokosahexaenoik asidin retinanın ve beynin normal fonksiyonel gelişimi için gerekli olduğu (özellikle de prematürlerde) gösterilmiştir.

  Fazla miktarda balık (omega-3 yağ asitlerinden zengin) tüketen toplumlarda kardiyovasküler hastalıklar ve depresyon daha az oranda görülmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde diet ve kardiyovasküler sistem hastalıkları hakkında yapılan çalışmalar Japon ve Girit adasında yaşayan toplumların kardiyovasküler sistem hastalıkları açısından daha düşük ölüm riskine sahip oldukları gösterilmiştir. Girit adasında yaşayanların dieti yağlardan zengindir (%40) ancak sature yağlardan fakirdir. Japonların dieti ise hem total yağlardan hem de sature yağlardan fakirdir. Hem Japonların hem de Giritlilerin dietinin eşit derecede dengeli omega-6/omega-3 yağ asidi içerdiği düşünülmesine rağmen Japonlarda bu oran 2-4/1, Giritlilerde ise 1.2/1’dir. Girit adasında yaşayanların dietindeki yüksek miktardaki omega-3 yağ asidleri; sardalye, ringa gibi balıklar ve yumurta yemelerine bağlıdır. Buradaki tavukların yumurtalarında omega-6/omega-3 oranı 1.3/1’dir. Buna karşın ABD’de süpermarketlerde satılan yumurtalarda omega-6/omega-3 oranı 19.4/1’dir. Yine Girit adasındaki diğer önemli omega-3 yağ asidi kaynakları yabani bitkiler (özellikle semizotu), salyangoz, baklagiller ve cevizdir. Zeytinyağı 6.1/1’lik bir omega-6/omega-3 yağ asidi oranına sahiptir. Batı dietinde genellikle bitkisel yağlar kullanılmaktadır (mısırözü yağı 60/1, safran çiçeği (safflower) 77/1). ABD ve Avrupa toplumları arasında yapılan bir karşılaştırmada Girit toplumunun en yüksek LNA ya ve en düşük LA sahip olduğu bunun yanında en düşük kardiyovasküler hastalık ve kanser oranına ve en uzun yaşam süresine sahip olduğu saptanmıştır.

  Genel olarak omega-3 yağ asitleri “iyi” yağ asitleri; omega-6 yağ asitleri ise “kötü” yağ asitleri olarak bilinir. Ancak bütün omega-6 yağ asidlerini “kötü yağlar” olarak genellemek doğru bir yaklaşım değildir. Aldığımız omega-6 yağ asidlerinin bir kısmı gamma linolenik aside (GLA) çevrilir ve bu da omega-3 yağ asidlerine benzer etkiler göstermektedir. Ancak modern yaşamdaki bir çok faktör (alkol, sature yağlar, trans-yağ asidleri; DM, yaşlanma, stress, ilaçlar ve viral enfeksiyon) vücudun omega-6 yağ asidinden GLA sentezini engellemektedir. Tüm bu faktörler D6D (delta 6 desatüraz) enzimini bloke ederek bu etkiyi göstermektedirler.

ESANSİYEL YAĞ ASİDİ EKSİKLİĞİNDE GÖRÜLEN SEMPTOM VE BULGULAR

Hafıza ve mental fonksiyonlarda zayıflama

Görme fonksiyonunda azalma

Pıhtılaşma eğiliminde artma

İmmun fonksiyonlarda azalma

Trigliserid ve kolesterol seviyesinde artma

Membran fonksiyonlarında bozukluk

İnfantlarda ve çocuklarda büyüme geriliği

Omega 6 deficiencies are associated with scaly skin

Ekzema

Seboreik dermatit

Saç dökülmesi

Erkeklerde infertilite

Kan dolaşımında olumsuz etki

Kan basıncında artma

Yara iyileşmesinde yavaşlama

ABD National Institutes of Health, esansiyel yağ asitlerinin psikiyatrik hastalıklarda da rolü olabileceğini göstermiştir. Yapılan araştırmalarda Yeni Zelanda, Kanada, Almanya gibi omega-3 yağ asitlerinin yetersiz tüketildiği ülkelerde depresyon oranı % 5, Tayvan, Japonya gibi omega-3 yağ asitlerinin yeterli tüketildiği ülkelerde bu oran % 1 civarında bulunmuştur.

  Yağ asidi metabolizması ile hücre membranı ve serumda fosfolipid kompozisyonundaki değişiklikler major depresyonda ve diğer psikiyatrik hastalıkların patofizyolojizisinde rol oynar. Depresif hastalarda serumdaki fosfolipidlerde, kolesterolde ve eritrosit membranındaki fosfolipidlerde PUFA’nın düşük olduğu gösterilmiştir. Klinik denemeler depresyon ve şizofreninin semptomlarının omega-3 yağ asidi suplemantasyonu ile hafifleyebileceğini düşündürmektedir.

  American Journal of Clinical Nutrition’da yayımlanan bir çalışmada omega 3 düzeyi düşük olan çocuklarda, omega 3 düzeyleri yüksek olan çocuklara göre, belirgin olarak daha fazla davranış bozuklukları, öğrenme, sağlık ve uyku problemleri bulunmuştur.

  Dietle alınan omega-6/omega-3 arasındaki denge normal büyüme ve gelişme ile kardiyovasküler hastalıkları azaltma, kronik hastalıkların düzelmesi için gereklidir. Günümüzde besin endüstrisi omega-6 ve omega-3 yağ asitlerinin dengeli alınmasının öneminin farkına varmış ve şimdiden omega-3’le zenginleştirilmiş ürünler dengeli omega-6/omega-3 oranı ile piyasalarda baş göstermeye başlamıştır.

Genel olarak esansiyel yağ asitlerinin aşağıdaki hastalıklarda yararlı etkileri gösterilmiştir.

 Akne Vulgaris

DM

Hiperaktivite Bozukluğu

Ekzema

Alkolizm

Artritler

Psöriasis

Allerjiler

Şizofreni

Kanser

Kalp Hastalıkları

Depresyon

Multipl Skleroz

Jinekolojik Problemler

Raynoud Fenomeni

  Omega-3 yağ asitleri antiaritmik, antienflamatuvar etki gösterir. Tehlikeli pıhtı oluşumunu engeller, plak oluşumunu azaltır, trigliserit ve kolesterol seviyesini düşürür. Yapılan bir çalışmada (Lyon Heart Study) 4 yılın üzerinde omega-3’ten zengin dietin kardiak hastalıklarda % 47’lik bir azalmaya yol açtığı tespit edilmiştir.

  Omega-3 yağ asit alınımının maküler dejenerasyon oluşumu ile ters orantılı olduğu bulunmuştur.

  Omega-3 yağ asitleri kemik metabolizmasında ve hastalıklarında yararlı etkileri vardır.

  Omega-3 yağ asidi alınımı strok riskinde azalma ile birliktedir.

  Hayvanlarda yapılan çalışmalar omega-3 yağ asitlerinin insülin sensitivitesinde düzelmeye yol açtığı gösterilmiştir.

  Yapılan bir çalışmada düşük düzeyde omega-3 yağ asidi konsantrasyonlu erkeklerde daha fazla öğrenme ve sağlık problemleri olduğu tespit edilmiştir.

  Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken esansiyel yağ asidi miktarları:

GLA : 500 mg/gün (2 gram borage yağında veya 4 gram akşam çuha çiçeğinde)

ALA : 500-1000 mg/gün (1-2 gram flax yağında)

EPA/DHA : 400 mg/gün ( 2 gram balık yağında)

Omega-6 yağ asidi prostoglandin E1 ve E2 sentezi için gereklidir.

  Prostaglandinler hormon benzeri maddelerdir ve inflamatuvar proses ve düz kaslar üzerine çeşitli etkileri vardır.

Yağlar

Omega-3 %

Omega-6 %

Ketentohumu

Ceviz

Soya

Safran çiçeği (Safflower)

Ayçiçeği

Mısır

Zeytin

50-60

5-10

5-10

0.5

0.5

0.5

0.5

15-20

20-30

40

70

65

60

10

KANSER HÜCRELERİ OMEGA-3 YAĞ ASİDİNE KARŞI KOYAMADILAR

Laboratuvarda yapılan araştırmada, balık yağı asidinde bulunan Eicosapentaenoic Asidi (EPA), kanser hücrelerini besleyen maddelere katıldı. Araştırma sırasında, kanser hücrelerinin Omega 3 yağ asidine karşı koyamayarak öldükleri belirlendi.

       Bazı kanser türlerinin önlenmesinde ve tedavisinde kullanılabileceği düşünülen Omega 3 yağ asidinin, damar sertliğine karşı da koruyucu olduğu biliniyor.

       Omega-3 (Balık, ceviz, soya yağı, yeşil yapraklı sebzeler) ve Omega-6 (Ayçiçeği, soya, mısır, tahıl, kuşüzümü) yağ asitleri vücudumuz tarafından üretilemiyor. Omega yağlarının ideal oranı ise her 5-10 gram Omega-6 yağ asidine karşılık 1 gr. Omega-3 yağ asidi şeklinde.

Doç. Dr. C. KEMAL SÜMBÜL

Yağlar temel besin öğelerinden birisini teşkil eder. Canlı vücudunu bir makineye benzetirsek, bu makineyi yaratan Kudreti Sonsuz, aynı zamanda güçlü bir yakıt olarak enerji deposu olan yağları da bize ihsan etmiştir. Çok mükemmel bir metabolik zincir ile aldığımız fazla kaloriler vücudumuzda yağ olarak depolandığı gibi, enerji ihtiyacı olduğunda da hemen bu yedek kaynaklara müracaat edilir ve yağlar yakılarak enerji elde edilir. Şayet ihtiyacımızın üzerinde çok fazla beslenirsek, vücudumuzda biriken yağlar yedek enerji kaynağı olmasının ötesinde artık vücut için hastalık ve sıkıntı kaynağı olmaya başlar. Başta kalp hastalıkları ve bazı kanser türleri olmak üzere birçok hastalıkla aşırı yağlanmanın münasebeti gösterilmiştir.

Yağlar canlı bitki ve hayvan hücrelerinde sentezlenir. Ancak bunun için önce yağ asitlerinin elde edilmesi gerekir. Elde edilen yağ asitleri, ortamdaki gliserol ile birleşerek yağlar oluşur. Bir molekül veya bir birim yağda 3 tane yağ asidi bulunur. Bunların hepsi tek çeşit yağ asidi olabileceği gibi, ikisi veya üçü de farklı yağ asidi olabilir. Bir yağ molekülünü aşağıdaki gibi gösterebiliriz. (Yağın ana omurgasını gliserin meydana getirir.)

Yağlar dışarıdan gıdalarla alındıktan sonra birtakım metabolik yollardan geçerek önce bileşenlerine ayrılır. Daha sonra ihtiyaç duyulan yağ asitleri mevcut yağ asitlerinden veya asetil koenzim-A’lardan yeniden sentezlenir. Bunlar da gliserin molekülü ile birleşerek yeniden yağ elde edilir ve vücudun enerji ihtiyacı için kullanılırlar.

Yağların birbirlerinden ayrılığı yağ asitlerinin farklılığından kaynaklanır. Bu yağ asitleri hayvanî ve nebatî yağlarda farklı olduğu gibi, her ikisi içinde de değişiklik gösterir. Meselâ, zeytinyağındaki yağ asitleriyle, ayçiçeği veya mısırözü yağının yağ asitleri arasında, hem miktar hem de kalite bakımından farklılıklar vardır. Yani her yağ çeşidinin kendine has bir yağ asidi kompozisyonu vardır. Biz bu yağları değişik kaynaklardan gıda olarak aldığımız zaman yağ asitlerini de almış oluyoruz. Eğer biz aldığımız gıdalarla ihtiyacımız olan yağları kâfi miktarda temin edemiyorsak bunu telâfi için vücudumuzda yağ sentezi olur. Ayrıca ihtiyacımızdan fazla miktarda karbonhidrat alıyorsak o zaman bu fazla karbonhidratlar yağa dönüştürülür ve vücutta depolanır. Her iki durumda da yağ yapımı glukozdan (yani şekerden) olur.

Bazı özel konfigürasyona sahip yağ asitleri vardır ki bunlar vücudumuzda yapılamaz. Bu şekilde vücutta yapılamayan yağ asitleri, esansiyel (temel) yağ asitleri olarak adlandırılır. Bunların mutlaka dışarıdan alınması gerekir. İşte bunlardan birisi de Omega-3 yağ asitleridir. Son zamanlarda, hangi rahatsızlıkların bu yağ asitlerinin yokluğu veya yeterli alınmayışına bağlı olduğu hususunda birçok araştırma yapılmaktadır.

Son yapılan çalışmalarda, kanlarında Omega-3 yağ asitleri düşük olan çocukların, büyük ölçüde; davranış, öğrenim ve sağlık problemleri olduğu belirtilmiştir. Bu yağ asitlerinin eksikliğinden kaynaklanan belirtiler susuzluk, sık idrar yapma, deride ve saçlarda kurumadır. Okul yaşlarındaki çocukların % 3-5′inin davranış bozukluğu olduğu, bunun erkeklerde kızlardan daha çok görüldüğü belirtilmiştir. Bunun sebeplerinin biyolojik ve çevreye ait olmak üzere birçok faktörden kaynaklandığı düşünülmektedir. Önceden davranış bozukluğu problemi olan 6-12 yaş arasındaki çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarda, Omega-3 yağ asidi seviyesi düşük olan 53 çocuğun yaklaşık % 40′ında hiperaktif düzensizliğe bağlı dikkat eksikliğinin olduğu tespit edilmiştir. Yine % 9′unda benzer belirtiler görülmüştür.

Son zamanlarda beslenme uzmanları omega-3 yağ asitlerinin daha fazla alınmasını tavsiye etmektedirler. Bebeklerin büyümesi, gelişmesi ve kalb hastalıklarına karşı korunması, thrombozis, hipertansiyon ve enflamasyon ile otoimmün rahatsızlıklarından korunmak için omega-3 yağ asitlerinin önemli olduğu kaydedilmektedir. Omega-3 yağ asitlerinin serum kolesterol seviyesini düşürdüğü, arteriosklerozis’e bağlı koroner kalb hastalıklarını önleyici tesirinden söz edilmektedir. Omega-3 yağ asitleri bakımından zengin yemlerle beslenen tavukların yumurtalarındaki kolesterol miktarının, normal yemlerle beslenenlere göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Piyasada bu şekilde beslenen tavukların yumurtaları omega yumurtaları ismiyle diğerlerine göre daha pahalı olarak satılmaktadır. Omega-3 yağ asitlerinin kandaki kolesterol seviyesini düşürdüğü, yapılan araştırmalara dayanılarak ifade edilmektedir.

Birçok faydasının olduğu belirtilen omega-3 yağ asitleri, vücutta yapılamadığı için başka kaynaklardan temin edilmek durumundadır. Kimbilir hangi hikmetle birçok yağ asidinin sentezi için gerekli kabiliyetleri vücudumuza yerleştiren Yüce Yaratıcı, bazı yağ asitleri için bu imkânı vermemiştir. Ancak bunları yine başka canlılara yaptırarak bizim istifademize sunmuştur. Balıklar bu yağ asitleri bakımından zengindir. Tatlısu balıklarından Salmonidae (Alabalıkgiller) familyasına mensup balıklarda, deniz balıklarından ise Scombridae (Uskumrugiller) familyasında bol miktarda bulunmaktadır. Yine bazı bitkiler bu yağ asitlerini sentezledikleri için birer kaynaktır. Meselâ, keten tohumunun yağı, mısırözü yağı ve soya yağı, Omega-3 yağ asitleri bakımından zengindirler. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın omega yağ asitlerinin günlük ne kadar alınması gerektiği konusunda henüz bir tavsiyesi bulunmamaktadır. Ancak uzmanlar günlük alınan toplam enerjinin % 0,2-% 0,5 kadarının Omega-3 yağ asitlerinden sağlanması gerektiğini ileri sürmektedirler. Kanada Sağlık Teşkilatı hamile kadınların bu miktara ilâve olarak hamileliklerinin ilk üç aylık döneminde 0,05 gram Omega-3 yağ asidi almalarını, daha sonraki üçer aylık dönemlerde ise 0,16 gram daha fazla almalarını tavsiye etmektedirler. Emzirme döneminde ise normal alınması tavsiye edilen miktara 0,25 gram daha ilâve edilmesini tavsiye etmektedirler. Çocukların ve yetişkinlerin Omega-3 yağ asitlerinden günde 800 ile 1100 mg arasında almaları tavsiye edilmektedir. Hiperaktif çocuklardaki dikkat eksikliğinden kaynaklanan öğrenme problemlerinin tedavisi için ve kanda yüksek kolesterol ve trigliserit olanların tedavileri için bu yağ asitlerini yoğunlaştırılmış olarak bulunduran tabletlerin mevcut olduğunu ayrıca belirtelim.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Obezite Nedir?

Obezite nedir?

Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık nedir?

Kilonun fazla olması mıdır, yoksa biraz topluca olmak ya da göbekli olmak mıdır? Listeyi daha da uzatmak mümkün, ancak hiçbirimizin aklına kolay kolay gelmeyen, belki de gelmesini istemediğimiz bir tek cevabı var bu sorunun: Obezite vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmedi gereken bir hastalıktır!

Evet, obezite kronik, yani tedavi edilmezse uzun süre gittikçe kötüleşerek devam eden bir hastalıktır.

Obezite Nasıl Oluşur?

Obeziteye neden olan çok yemenin mekanizmasında beyindeki iştah merkezi önemli rol oynamaktadır. İnsan ve hayvanlarda tokluk ve açlık sinyallerini alan merkezler olduğu gösterilmiştir. Beyinde besin alımını etkileyen çeşitli maddeler(peptidler; kolesistokinin, ürokortin ve nöropeptid Y) bulunmaktadır. Kolesistokinin ve ürokortin besin alımını azaltırken, NPY ise besin alımını artırmaktadır. NPY beynin pek çok bölgesinde bulunur. Birçok obezitede beynin çeşitli bölgelerinde NPY’nin arttığı gösterilmiştir. İnsülin vucutta bulunan şekerin regülasyonunu sağlar. Obez çocuklarda hiperinsülinemiye(kanda insülinin fazla olması) rağmen normal glukoz düzeyleri insülin direncinin varlığını gösterir. Önlem alınamadığı durumda insülin direnci nedeniyle glukoz toleransı bozulup hiperglisemi(kanda glukozun arttığı durum) gelişebilecektir. Vücut ağırlığının artması ile birlikte insülinde de belirgin artış olmaktadır. Yağ hücre kütlesinin büyümesi ve insülin gereksiniminin artmasına karşın reseptör sayısının azalması insülin direncine yol açmaktadır. Bu nedenle özellikle son yıllarda sıklığının gittikçe artmasıyla gündeme gelen adolesan çağda tip II diyabetes mellitus(tip II şeker hastalığı) hastalığının obez çocuklarda ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır.

Obezite nasıl bir hastalıktır?

Obezite insan vücudunda bulunan tüm sistemleri -kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, sindirim sistemi gibi- sinsice etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır.

Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri, kısırlık, idrarsızlık, safra kesesi hastalıkları, taş oluşumu ve bazı kanser türleri obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklardan birkaçıdır. Bu durumda obeziteyi, insan yaşamını kısaltan ve yaşam kalitesini de olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak tanımlayabiliriz. Yapılan araştırmalara göre obezite, özellikle son 20 yılda, bütün dünyada süratle artıyor ve bir salgın hastalık gibi yayılıyor. Uzmanlar 21. yüzyılın en önemli üç hastalığından biri olarak görüyorlar obeziteyi. Bu salgından ülkemiz de oldukça etkilenmiş gibi görünüyor. Çünkü, kadın nüfusumuzun yaklaşık üçte biri, erkek nüfusumuzun da yaklaşık beşte biri obez, yani şişman.

Kimler obezdir?

Bu sorunun yanıtını bulmak için, bugün bütün dünyada uygulanan çok basit bir yöntemi biz de rahatlıkla kullanabiliriz. Beden Kitle indeksi ya da İngilizce bilinen adıyla Body Mass Index (BM) denen ve kolayca hesaplanabilen bir oran yoluyla, herkes kendi kendine fikir sahibi olabilir.

Tedavi

Diyet: Dengeli ve az kalorili diyet uygulanır. Normal kalori gereksinimi %30-40 oranında azaltılır. Diyet %25-30 oranında yağ, %50-55 oranında kompleks karbonhidrat ve %20-25 oranında protein içermelidir. Toplam kalori 5-8 öğüne bölünerek verilmelidir. Bu diyet 5 yaş ve üstü çocuklarda güvenle uygulanır. Haftada 0.5 kg verilmesi amaçlanır. Diyet ile yavaş bir biçimde kilo verilmesi, kilo kazanımı olmaksızın boy uzamasının sürdürülmesi, diyet, egzersiz ve yeme davranışlarının değiştirilmesi, ailenin tedavi sürecine katılımı ve obezitenin yinelemesinin önlenmesi sağlanmalıdır.

Peki sonucu bulduktan sonra nasıl hareket etmemiz, ne yapmamız gerekiyor?

Size bunlarla ilgili küçük ama önemli önerilerimiz var.

Eğer beden kitle indeksiniz 18.5 in altında ise zayıfsınız. Bu halinizden memnun olabilirsiniz ancak, normal sınırların altında olduğunuzu sakın unutmayın. Yani siz de sağlığınıza ve beslenmenize dikkat etmek durumundasınız.

Beden kitle indeksiniz 18.5-25 arasında ise, sizin durumunuz gerçekten ideal demektir. Büyük olasılıkla dengeli besleniyorsunuz ve egzersizi ihmal etmiyorsunuz.. Fakat 25 civarında dolaşmaya başlarsanız, birşeyler aksıyor demektir..

25-30 arası eden beden kitle indexine sahipseniz derhal harekete geçmenizi tavsiye ederiz. Fazla kilolu olmak sizi şu an için rahatsız etmiyor olabilir, ancak unutmayın ki vücudunuzda birikmiş olan yağlar size sinsice tuzaklar hazırlıyor olabilir. Belki siz de bazı hastalıkları farkediyorsunuz. Örneğin bir iki kat merdiven çıkarken nefes nefese kalıyor ve daha çok terliyorsunuz ve eminiz ki siz bunları kilonuza değil de, yaşınıza veya başka alışkanlıklarınıza bağlıyorsunuz bunlar büyük olasılıkla vücudunuzun size verdiği önemli işaretler. Sizi kibarca kilonuzdan dolayı uyarıyor. Lütfen onun sesine kulak verin. Yapmanız gereken hiç de zor değil. Bir süre hergün neler yediğinizi ve herhangi sıklıkla yediğinizi, ne kadar süre hareket ettiğinizi kolaylıkla farkedeceksiniz. Bu durumu düzeltmek hiç de zor değil.

Hesapladığınız beden kitle indeksi 30 ve üzerinde çıktı ise, biliniz ki tıbben hastasınız. “Ben halimden memnunum” demeyin sakın çünkü siz de sorunlarınızın farkında olmayabilirsiniz., en kısa sürede kendisini ziyaret etmeniz ve yardımını istemeniz gerekiyor. Elbette kendi başınıza da yapabileceğiniz birçok şey var, ama doktorunuzun yardımları ve desteği işinizi çok kolaylaştıracaktır.

Obezite ile mücadele, birkaç hafta veya birkaç ayla sınırlı,”mucize diyetler ile ya da “gelin sizi 15 günde tığ gibi yapalım” merkezleri ile başarılabilecek bir iş değildir. Başarı sadece sizin kendi isteğiniz ve doktorunuzun yardımı ile, yaşamınızda yapacağınız küçük ama önemli değişikliklerle sağlanabilir.

Araştırmalar göstermektedir ki, verilen ve geri alınmayan 3-5 kilo bile bütün şikayetlerinizde azalmaya hatta bu şikayetlerin kaybolmasına yetmektedir. Fazlasını siz düşünün!

Vücut ağırlığı ne olursa olsun herkesin kilosu ile ilgili bir düşüncesi varıdr. Kişiden kişiye farklılıklar gösteren bu düşünceler değişik kiloların farklı olarak algılanmasına sebep olur. “Şişman” olmak bazıları için güç ve refahın sembolüyken, bazıları için iradesizliğin ve güçsüzlüğün işaretidir. “Zayıf” olmak da bir kısmımıza zerafet ve sağlığı çağrıştırırken, kimimiz içinse tam tersi, hastalıklara eğilimi yansıtır. Bu yorumlara sonsuz ilaveler de yapabiliriz, ancak sonuçta geçerli olan tek doğru, bulunduğumuz kiloda ne kadar sağlıklı olduğumuzdur.

Fakat kiloların ve şişmanlığın, yani obezitenin bir hastalık olduğu kabul edildikten sonra, sağlıklı ve ideal kilonun ne olduğu tartışılmaya başlandı. Birçok formüller ve tablolar geliştirildi ve insanlara benimsetilmeye çalışıldı.

Bu gün geldiğimiz noktada ise söylenebilecek en doğru şey, herkes için sağlıklık bir kilo aralığı olduğudur. Bu sınırları Beden Kitle indeksini hesaplayarak bulmuştuk. Bu sınırın altına inmeden ve üstüne çıkmadan her birey kendi ideal ağırlığını kendisi bulmalıdır. İdeal vücut ağırlığınız, en sağlıklı olduğunuz, duygusal ve sosyal bakımdan kendinizle en barışık olduğunuz kilodur. Ve en az bunun kadar önemli olan bir diğer unsur da , bu kiloyu kontrol edebilmenizdir.

Kilo kontrolü, sadece kilo vermek değil, gerçek anlamda vücudunuzun kontrolünü elinize geçirmeniz demektir. Yani kendiniz için seçtiğiniz kiloya ulaştıktan sonra, o kiloda kalabilmeniz ve bunu uzun yıllar koruyabilmenizdir.

yanıtlar vererek ulaşırsınız.

Kilo kaybının sağlıklı bir yaşam için ilk adım olduğunu unutmamalısınız. Hedeflediğiniz kiloya ulaşırken obezitenin yol açtığı hastalıkların (kalp hastalıkları, diyabet, hipertansiyon…) risklerini azaltıyor, fiziksel ve ruhsal olarak da daha mutlu bir hayata başlıyorsunuz.

Kilo hedefim ne olmalı?

İdeal kilo, en sağlıklı olduğunuz, duygulsal ve sosyal bakımdan kendinizle en barışık olduğunuz kilodur.

Kilonuzdaki küçük bir azalmanın bile sağlığınız için ne kadar faydalı olduğunu aklınızdan hiç çıkarmayın.

Sadece %5-10 luk bir kilo kaybı

-Kiloyla ilişkili hastalıkların riskini,

-Kan basıncını,

-Kan şekerini,

-Kandaki kolesterol ve trigliseridleri,

-Erken ölüm rismini azaltır, kendinizi oldukça iyi hissetmenizi sağlar.

Bu nedenle, genellikle önerilen kilo verme hedefi, başlangıç ağırlığınızın %10 undan fazla kilo olmamalıdır. Bu %10 luk hedefe ulaşıp, kiloyu en az 3 ay koruyabilirseniz, kilo vermeye devam edebilirsiniz. Çünkü vücudunuzun yeni kilosuna uyum sağlayabilmesi için zamana ihtiyacı vardır. Ondan bunu esirgemeyin.

Kiloma ulaşmak ne kadar zamanımı alır?

Kilo kaybı haftada 1 kg’ı geçmemelidir.

Önerilen, haftada 0.5-1 kg vermektir. Yavaş ve istikrarlı bir kilo kaybı daha sağlıklıdır, daha gerçekçidir ve daha uzun züre korunabilir.

Diyet yapmak mı? yoksa düzenli ve sağlıklı bir yeme alışkanlığı mı?

Çok sıkı bir diyeti kısa sürelerde bile devam ettirmek çok zordur. Doktorunuz veya diyetisyeniniz bu konuda size yardım edecekktir. Ama biz yine de küçük ipuçları vermeye devam edelim:

1 kilogram=8000 kalori demektir

Öyleyse 1 kg verebilmek için yemeklerle aldığınızın dışında 8000 kalori daha yakmanız gerekmektedir. Buna göre, günlük kalori ihtiyacınızı karşılamak için yemeklerle aldığınız enerjiyi 600 kalori azaltırsanız, haftada yarım kilo ve 6 ayda yaklaşık 13 kilo verirsiniz.

Kilo vermeye karar verdiğiniz gün, yeni ve sağlıklı bir yaşam biçimi için ilk adımı atmış sayılırsınız. Yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeye başlarken;

-Arada atıştırmalara,

-Karnınız acıkmadan yemeye,

-Hızlı yemeye, artık son vermelisiniz

-Üç öğün düzenli yemeğe alışmalısınız.

-Yemeklerdeki yağ oranını azaltmalı, düşük kalorili yiyeceklere yönelmelisiniz.

-Daha fazla sebze ve meyve yemelisiniz.

-Fiziksel aktiviteleri artırmalısınız. Günde üç kere 10 ar dakika ve haftada 3 gün yapılan bir aktivite bile son derece yararlıdır.

Yeme alışkanlıklarınızı değiştirirken kendiniz yalnız hissetmeyin. Aileniz ve arkadaşlarınızdan destek alın, hatta onlara da sağlıklı ve kontrollü yemenin önemini açıklayın.

Bu konuda mutlaka bir hekime ve diyetisyene danışın

Ve unutmayın, kilo kontrolü zaman ve sabır ister.

Doğru ve gerçekçi hedeflerle bunu başarabilirsiniz.

Evde kilo kontrolü

Zamanın önemli bir kısmını evde geçirenlerin sıkça dile getirdikleri mazeretlerden birkaçını yazmak istedik. Siz tabi ki buna uzun bir liste daha ekleyebilirsiniz. İlk bakışta bir çoğu doğru gibi gözükebilirü, ama dedik ya, bunlar “mazaret”.

Yemeklerdeki yağ miktarını azaltmak, yine yemeklerin kalorisini bir miktar düşürmek ve egzersiz yapmak veya hareketi artırmak. Bunları uzmanların sadece fazla kilolulara veya şişmanlara önerdikleri şeyler değil, aksine sağlıklı bir yaşam için kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk, herkese tavsiye ettikleri bir yaşam biçimi. Dolayısı ile, sizin yapmanız gerekenler, aslında bütün ailenin de uygulayabileceği ve bundan kesinlikle fayda göreceği şeyler.

Bu yüzden, önce ailenizle konuşun ve desteklerini isteyin. Bunun herkesin yararına olacağını onlara anlatın. Sağlıklı beslenme evinizin yeni tarzı olsun, lezzetli,keyifli ve ekonomik.

Komşularınız ve arkadaşlarınız da size yardımcı olmalılar. Bu onların da işine yarayabilir.

Genel Kurallar:

- Bol miktarda meyve ve sebze yiyin

- Günde üç öğün yiyin. Öğün atlamayın ve ağır öğünlerden uzak durun.

- Süratli yemeyin, böylece daha az ve daha keyifli yediğinizi farkedeceksiniz.

- Alkol almadan önce iyi düşünün. Çünkü, alkolün kalorisi çok yüksektir, besleyici değildir, yağ depolanmasını artırır ve yemeklere karşı iradenizi zayıflatır.

- Günde 6-8 bardak su için. Öğünlerden önce içeceğiniz 1-2 bardak su kendinizi daha uzun süre tok hissetmenizi sağlar.

- Öğünlerde sıcak ve kremasız bir çorba ile başların. Yavaş yemenizi sağlar ve tokluk hissi verir.

- Karşı koyamadığınız yiyecekleri sofradan tamamen uzaklaştırın.

- Abur-cuburu tamamen kaldırın çünkü ne kadar yediğinizi takip edemezsiniz.

- Başkalarının tabağında kalanları sakın yemeyin

- Balık, tavuk ve hindiyi (derileri atılmış) kırmızı ete tercih edin.

- Annenizin söylediklerini unutun, tabağınızdakileri bitirmek zorunda değilsiniz.

Yemek hazırlarken:

- Basit yemekler hazırlayın (bir parça tavuk veya balık, taze sebzeyle ve sonsuz olarak).

- Taze sebze dışında, yemek pişirirken asla yemeyin.

- Yapışmayan tencere ve tavalar kullanın. Böylece pişirirken yağa ihtiyacınız azalacaktır.

- Kullanmak zorundaysanız, bütün yemeklerde sadece sıvıyağ kullanın. Ve az miktar yağın bile vücutta çok uzun süre kaldığını unutmayın.

- Etin üzerinde görülen bütük yağları temizleyin. Kırmızı et yerine mümkünse hindiyi tercih edin.

- Bir bütün yumurta yerine, iki yumurtanın beyazını kullanın.

- Yemeklere atacağınız bir tutam rende peynir, az kaloriyle hoş bir lezzet sağlar.

- Pişirme yöntemi olarak ızgara, fırın ya da haşlamayı tercih edin.

- Çorba ve soslara krema yerine patates püresi katabilirsiniz.

- Yemek tarifinde yarım bardak yağ koyun deniyorsa, siz çeyrek bardak koyun.

- Lezzet değişikliğini farkedemezsiniz ancak hafifliğini barsaklarınız farkeder.

- Yemeklere yağ yerine çeşitli otlar ve baharat katarak, kaloriyi arttırmadan lezzet katabilirsiniz. Değişik yörelere ait yemekler ve çeşnileri deneyin.

- Tabakta kalanları atmayın, küçük saklama kaplarında dondurarak buzlukta saklayın. Böylece her aklınıza geldiğinde yeme şansınız olmaz.

Evde yemek yerken:

- Gözden uzak olan, gönülden de uzak olur. Fazla yağlı ve yüksek kalorili yiyecekleri görünmeyen ve kolay ulaşılamayan bir yerde saklayın.

- Asla yemek yerken televizyon seyretmeyin, farketmeden çok yersiniz

- Bir kural koyun: Yemek, yemek masasında yenir! Asla ayakta atıştırmayın.

- Tencereden veya kaptan yemeyin. Yeterli miktarda tabağınıza koyun ve koyduktan sonra tencereyi veya kabı kaldırın.

- Yemeği tabaklara koyarken porsiyonlara dikkat edin. Tabağınız dışında masada yemek boyunca sadece salata ve sebze bulunsun.

Uzak durulması gereken çok yağlı besinler:

- Salam, sosis, jambon

- Tam yağlı peynirler

- Dana eti

- Pirzola

- Tereyağı (günde en fazla 3 çay kaşığı)

- Sıvı yağ (günde en fazla 3 çay kaşığı)

- Mayonez (günde en fazla 3 çay kaşığı)

- Salata sosu (en fazla 1 çorba kaşığı)

Öğün aralarında:

Ana öğünlerin arasında az yağlı, az kalorili krakerler (girssini ve kepekli krakerler) hem iştahınızı kontrol etmenize hem de gün boyu enerjinizi belli bir düzeyde tutmanıza yardımcı olur. Ancak ne olursa olsun, bu krakerlerin de içinde “kalori” olduğunu unutmayın. Bunların yanında, meyve veya meyve salatası, yağsız yoğurt, kremasız çorba, fırında patates, yağsız peynir, mısır gevreği gibi gıdalar da az miktarda alınabilir.

Egzersiz:

Kilonuzu uzun süre kontrol edebilmeniz için egzersiz şarttır. Hem size sağlık verir, hem de stresinizi azaltır. Egzersiz size enerji verirken, aynı zamanda kemiklerinizi güçlendirir.

Yapmanız gereken ilk ve en önemli is, size ve programınıza uyan, bünyenize uygun ve seveceğiniz bir hareket türünü belirlemek olmalıdır.

Özellikle tercih etmeniz gereken, aerobik egzersizlerdir.. Aerobik fegzersiz, bütün vücudunuzu, özellikle de bacaklarınızın uzun kaslarını çalıştıran, yürüyüş, koşu, bisiklete binmek gibi aktivitelere verilen isimdir. Hem kalp damar sisteminizi güçlendirir, hem de istirahatte de vücudun harcadığı enerjiyi arttırır.

Ne kadar egzersiz?

Orta düzeyde yapılan hareketlerin bile sağlığınıza düşünemeyeceğiniz kadar çok faydası olacaktır. Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları gerçekleştirdikçe yeni hedefler belirleyin.

Egzersizin her gün en az 30 dakika olması önerilmektedir. Bu konuda doktorunuza danışıp daha sağlıklı bilgi alabilirsiniz.

- Oturarak yaptığınız şeyleri -tv seyretmek gibi- sınırlayın.

- Diğer aile bireylerini de bu işe ortak edin.

- Egzersiz zamanınızı, kendinize özel zaman olarak ayırıp mutlaka kullanın.

- Stresin en iyi ilacı yemek değil harekettir, bunu unutmayın.

- Egzersiz için sabahları tercih ederseniz, gününüzü daha rahat ve zinde geçirirsiniz.

- İşleriniz arasında yürüyüşe zaman ayırın (akşamları da olabilir).

- Uzun yürüyüşlere çıkarken yanınıza hafif yiyecekler alabilirsiniz (kraker, meyve, v.b.) ama asla yürüyüşün sonunda bir büfeye veya pastaneye uğramayın.

- Hafta sonları için aktif planlar yapın.

Çalışırken kilo kontrolü

Sanayileşme ve şehirleşmenin doğal bir sonucu olarak, bugün nüfusumuzun önemli bir bölümü çalışma hayatının içinde yer almaktadır. Özellikle büyük şehirlerde, günlük yaşamın temposunu belirleyen en önemli unsur, çalışma hayatımızdır. Bu yoğun temponun beslenmemize olan etkilerini de hepimiz hergün yaşıyoruz. Erken saatte evden çıkma zorunluluğuyla kahvaltıların atlanması, ayakta hızlı beslenme ile geçiştirilen öğle yemekleri, masada yenebilen neredeyse tek öğün durumuna gelen akşam yemekleri, kapalı iş ortamları ve masa başı işlerinin yarattığı hareketsizlik ve teknolojinin nimetlerinden faydalanarak edindiğimiz aşırı tembellik, iş hayatının bizlere hediye ettiği olumsuzluklardır.

Aslında düşünülenin tersine, iş hayatı kilo kontrolü sağlayabilmek için önemli bir takım avantajları da beraberinde getiriyor. Yeter ki biz sağlığımız için atacağımız bu önemli adımda kararlı ve cesur olalım.

- Öncelikle günde üç öğün yemelisiniz. Kahvaltı veya öğle yemeğini atlamak, işteki performansınızı düşüreceği gibi, akşam da çok yemenize neden olacaktır.

- Arada atıştırılan poğaça, simit ve kurabiyeleri unutun- Bol bol su içmeyi unutmayın.

- Masanızda düşük kalorili içecekler bulundurun.

- Öğle yemeğinizi evden getirin, böylece kontrol sizin elinizde olur. Az yağlı ve düşük kalorili yemekler hazırlayabilirsiniz. Porsiyonları küçük tutmayı unutmayın.

- Açık büfelerden kaçının.

- Tereyağı ve ekmeği masadan kaldırtın.

- Bol bol salata ve sebze yiyin. Salata soslarından kaçının, zeytinyağı (bir tatlı kaşığı) ve limon her zaman daha sağlıklıdır.

- Alkolden kaçının. Alkollü içecekler, yüksek kalorili olmalarının yanısıra, vücudun yağ yakma kabiliyetini azaltır. Canınız istediği zaman, az miktarda olmak kaydı ile (hafta en çok 3-4 kadeh) özellikle şarap içebilirsiniz. Şarap içerken soda ile sulandırmanızı öneririz.

- Tüm soslardan, uzak durun.

- Hızlı yediğinizde doyduğunuzu farkedemezsiniz. Lütfen yavaş yavaş yiyin ve doyduğunuz zaman durmasını bilin.

Çalışırken de hareket etmek mümkündür.

- Fiziksel ve sportif tüm aktiviteleri arttırın. Aktif bir hayata geçiş, kilo kaybını hızlandırır ve tekrar kilo almayı önler, stresinizi azaltır. Kendinizi daha enerjik hissedersiniz. 

- Sabah, öğle veya akşam, egzersize ayıracağınız yarım saat bile yeterli olacaktır.

- Bir spor kulübüne üye iseniz işiniz daha kolay; değilseniz, işte size birkaç basit aktivite;

- Asansör yerine merdivenleri kullanın.

- Öğle aralarında kısa yürüyüşler yapın. Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın: Sağlıklı bir yaşam için gerekli şartları yaratmak her zaman sizin elinizde, ister evde, ister işyerinde, ister okulda, ister tatilde.

- Sağlığı yeni bir yaşam biçimi olarak benimseyin. Doktorunuzdan alacağınız desteğin önemini de sakın göz ardı etmeyin.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sağlık Turizmi

SAĞLIK TURİZMİ

SAĞLIK TURİZMİNİN ÖZELLİKLERİ

İnsanlar yaşadıkları yıllar içinde sağlıklı olmak zorundadırlar. Çünkü, insanlar sağlıklı oldukça verimli bir çalışma yapabilirler.

Bu nedenle ilk çağlardan bu yana insanlar sağlık bulmak, ağrılarından, sızılardan, yağlardan kurtulmak için kendilerini sağaltma olanaklarını aramışlar, bulmuşlardır.

Kuşkusuz ilk caglarda insanlar ancak bol olanaklardan oldugu gibi yararlanmaya yollarini bulmuşlar. Bunlardan bir çogu bugün tip bilimi içinde yer almiş, dolayli olarak da turizme özgü etkinlikleriyle önem kazanmiştir.

Sanayileşme ve kentleşme sonucu gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde cevre sorunlari insan sagligini bozan, iş gücü verimini azaltan bir yaşama ortamina neden olmaktadir. Beslenme bozukluklari , sinirsel yogunluklari artiran, bu ortamin yarattigi sorunlari gidermek amaciyla Almanya, Fransa, Italya vb. ülkeler kaplıca, deniz ve iklim gibi kaynak değerlerinden yararlanma yollarını aramış, başlangıçta halk sağlığını ve işgücü verimini korumak amacıyla sürdürülen bu çabalar, sonraları iç ve iklim kürleri gibi uygulamalara dönüşmüştür.

Kür ve tedavi amacı ile belirli bir zaman için yer değiştiren insanlar, gittikleri yerlerde konaklama, beslenme, kür ve tedavi uygulaması, dinlenme ve eğlenme gereksinimlerini karşılayarak alt-üst yapısı tesislerine gerek duymaktadırlar.Ekonominin arz ve talep kuralı içinde işlerlik kazanan bu olay günümüzde sağlık turizmi olarak adlandırılan önemli bir turizm türünü oluşturmuştur.

Doğanın sağlık verici özelliklerinden yararlanmak isteyen insanların sıcak su, maden suyu, hamam, kaplıca ve bunaları tamamlayan kür merkezlerini ve bazı tıbbi hizmetlerin sunulduğu sağlık merkezlerini ziyaret etmeleridir. Tıbbi turizm deniz, iklim ve mağara tedavisini içine almaktadır.

Kür tedavisi zamanla tüm yıl boyu sürdürülebilmesi, turizm sektörüne ayrı bir çekicilik kazandırmıştır.Kür kuralları gereğince kaplıca, deniz ve iklim kürlerinde 3 hafta süre ile kür yapılmasının öngörülmesi ise, sağlık turizmi merkezlerinde yer alanyatırımlar için çok güvenilirli ve karlı işletme türü yaratır.Sağlık turizmini 2 alt başlık şeklinde ele almamız olasıdır.Bunlar:

1-Termalizm

2-Klimatizm

Mineralize termal sular ile çamurları kaynağın yöresindeki çevre ve iklim faktörleri bileşiminde insan sağlığına olumlu katkı sağlama üzere, uzman doktor denetim ve programında, fizik tedavi, rehabilitasyon, egzersiz, diyet gibi destek tedavilerle koordineli kür uygulamalarına termalizim denmektedir. Bu amaçla yapılan turizm harekatı da termal turizm olarak algılanır.

Jeotermal kaynak zenginliği bakımından dünya ilk ona (10) giren Türkiye de sıcak ve soğuk mineralli su kaynağı 1300 civarındadır. Bunlardan yaklaşik 600 kadari sicak ve mineralli su kaynaklarıdır. Termal suların en yaygın kullanımı balneolojik kullanımdır. Balneoterapi; mineralize termal sularda yapılan kür uygulanmaktadır. Balneoterapi genel olarak şu birimlerden oluşur;

1. Genel yüzme havuzu

2. Tedavi havuzu

3. Özel tedavi banyosu

4. Genel banyo havuzları

5. Masaj duşlari

6. Masaj birimleri (genel, kısmi, su altı masajı)

7. Çamur küvetleri

8. Buhar banyosu

9. İçme kürü

10. Gaz banyosu

11. Deri altı enjeksiyon

12. Sauna

13. Türk hamamı

KLİMATİZİM

Sağlıklı iklim ortamında bulunmayı ifade etmektedir. Klimatik kaynaklar; dağlar, mağralar, vb. yerlerdir. Bir başka deyişle dag istasyonundaki acık havanın sağlık üzerindeki şifa veriçi etkisinden yararlanmak için uygulanan bir tedavi sistemi ve sağlıklı iklimde yapılan temiz hava kürüdür.

Sağlıklı iklim tanımına uygun ve insan sağlığına yararı bakımından en çekici yerler arasından deniz seviyesinden 800 m yükseklikten başlayarak 2000 m’ye kadar uzanan yükseklik kuşagi yer alir. Bu yükseklik kuşagi orta yükseklikteki daglik yörelerle yogun olunan örtülerinin yayiliş gösterdigi alanlari kapsar. Bu yükseklikler aynı zamanda rekreasyon alanları olamaktadır.

Yapılan araştırmalara göre deniz seviyesinden yükseklerde yaşayanlarda hamoglobin artışı görülmektedir. Bunun sonucu kan basıncı, kan dolaşımı hızlanmaktadır.Bu olay kas ve hücrelerin güçlenmesine olanak sağlar.Sonuç olarak insan bedeninin hareketlilik ve güç performansını yükseltmektedir.

Türkiye’de sağlık turizmine konu olan tesislerden termal kaynak işletmelerinin önemli bir bölümünün işletmesi İl Özel İdareleri tarafından yapılmaktadır.Kaplıca, ılıca olarak faaliyet gösteren bu işletmelerin çoğu nitelikli hizmet vermemektedir.Bu gereksinimden hareketle, devletçe sağlık tesisi yatırımlarının teşvik edildiği görülmektedir.

Türkiye’de sağlık turizm tesislerini incelediğimizde, alt ve üst yapı tesislerinin sınırlı olmasına karşın:Yalova, Gören, Bolu, Balçova, Sandıklı, Pamukkkale, Harlek, Sivas-Çermik ve Erzurum-Pasinler gibi kaplıca merkezlerinde yılın altı ayı yer bulmak olanaklı değildir.Bazı kaplıcaların çevresinde ise çadırlarda konaklayan sağlık turizminden yararlanmaya çalışan insanlar olduğu görülmektedir.

Gerekli potansiyele sahip olan ülkemizde, sağlık turizminin geliştirilmesi için yapılan çalışmaların ivme kazanması gerekliliği kaçınılmazdır.

Tıbbın bu yeni görevi, şifalı sular, iklim, deniz, dağ, mağara tedavisi gibi çeşitli kaynaklara dayanmaktadır.Bunlarda tıbbi turizmin varlığını biçimleştirmektedirler.Tıpla turizmin bir araya geldiği bu konuda çalışırken her şeyden önce tedavi yerlerinin örgütlenmelerinde hekimlere geniş bir sorumluluk payı bırakmak gerekir.

Sağaltma (tedavi), dinlenme, zayıflama ve güçsüzlüğü giderme istasyonlarının halkın gereksinimine göre ayarlanması, değerlendirilmesi, bir yandan sosyal bir problem olarak çok önemlidir.

Türkiye’de romatizma, şeker ve karaciğer rahatsızlıklarına iyi gelen kaplıcalarımız:

Ankara haymana kaplıcaları (kadın ve cilt hastalıkları)

Aydın Ortakçı kaplıcaları (içme ve banyo hastalıkları)

Denizli Yenice Kaplıcaları(romatizma, kalp ve damar sertliği)

Eskişehir Kaplıcaları (romatizma, bedeni ve zihni yorgunluklar)

İzmir Urla içmeceleri

İzmir Balçova ılıcaları

İzmir Çeşme şifalı sular merkezi (katranlı çamur güzelleştirici)

İzmir Bergama tabakları ılıcası

İstanbul- Tuzla içmeceleri (karaciğer, safra yolu, böbrek ve bağırsak rahatsızlığı)

Manisa Kurşunlu kaplıcaları (romatizma)

Ahmetli Kaplıcaları

Manisa-Sert Kaplıcaları

Niğde-Çiftehane Kaplıcaları

Bursa Kaplıcaları

DİĞER TURİZM TÜRLERİNDEN FARKI

Kişilerin çalışma gücünü azaltan ya da çalışmalarına ebgel olan; dolayısıyla ile de ulusal ekonomide olumsuz etkileri bulunan bazı hastalıklarla gençlere sonradan gelen illetler tıbbı ve insanları doğal kaynaklardan yararlanmaya yöneltmiştir.

Günümüzde sanayileşme ve aşırı şehirleşmenin yarattığı, toprak, hava, su, çevre kirlenmesi, gürültü gibi çeşitli problemleri ile insanların belirli bir süre içinde olsa sağlıklı bir iklimde bulunarak bedeni ve zihni olarak dinlenme temiz havanın bazı solunum yoları ve kalp kan dolaşımı rahatsızlıklarının tedavisinde şifa verici etkiye sahip olduğu bilinerek ve bunu yanında dağ istasyonaları açık havadan yararlanmak, dağ sporlarının yapıldığı sağlık turizmidir.

Kısacası hem tedavi hem de tatil ihtiyaçlarını birlikte gidermeleri doğanın tedavisinden yararlanmaları bu sektörü doğurmuştur.

Yalnızca halk sağlığı yönünden ele alındığında dahi, iş gücü verimliliği arttırıcı özelliği ile sağlık turizmi, turizm boyutlarıyla birlikte ülkemiz için ekonomik ve sosyal açıdan son derece önemlidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Vitaminler    :

VİTAMİNLER    :

Yaşamımızı sağlıklı bir şekilde sürdürmek için dengeli bir beslenmeye ihtiyacımız vardır. Dengeli bir beslenme esansiyel ve sağlıklı bir yaşam için zaruri olan vitaminlerin kaynağı olan yiyecekleri ihtiva eder. Son zamanlarda insanlar değişik sebeplerden dolayı dengeli bir şekilde beslenememektedir. Ek olarak fast food gıdalarla beslenme ve bunların hazırlanma metotlarından kaynaklanan nedenlerle biz yediğimiz gıdalardan aldığımız vitaminleri azaltmış bulunuyoruz. Eğer siz beslenmenizle ve sağlıklı vitaminlerle ilgileniyorsanız bu ihtiyacınızı yiyeceklerin dışındaki ürünlerle takviye etmek zorundasınız. Vitamin tabletleri kullanmayı sağlıklı yaşam için beslenme sigortası olarak düşünün.

VİTAMİN A :

Yağda çözünen bir vitamindir,fazlası genellikle karaciğerde depolanır. Sağlıklı cilt,saç ve kemik ile iyi bir görüş için gereklidir. Diş ve dişetinin sağlıklı bir yapıda kalmasına yardım eder. Vitamin B, D, E,kalsiyum, fosfor, ve çinko ile birlikte çalışır. Vitamin C ile oksidasyondan korunmalıdır. Sağlıklı kalmamız için gerekli esansiyel vitaminlerden biridir.

VİTAMİN B-1 (TİAMİN) :

Suda çözünen bir vitamindir. Tiamin olarak bilinir ve karbonhidratların enerjiye dönüşmesine yardım eder. Sinir sistemine yararlı etkileri olduğundan moral vitamini olarak bilinir. Vitamin B-1 sindirime yardımcı olur ve büyümeyi destekler. Sebzelerin pişirilmesi,alkol,kafein ve antiasid gibi etkenlerle Vitamin B-1 azalabilir.

VİTAMİN B-2 (RİBOFLAVİN) :

Suda kolayca çözünüp absorbe olabilen bu vitamin sağlıklı cilt,doku yenilenmesi,yağ protein ve karbonhidratlardaki enerjinin kullanılabilir hale dönüşmesi için gereklidir. Vitamin B-2 aynı zamanda oksijen kullanımı,sağlıklı antikorların ve kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna da yardım eder. Ayrıca göz sağlığı ve görüş yeteneği için de çok önemli bir vitamindir.

NİASİN / NİASİNAMİD :

Vitamin B-3 olarak da bilinir ve suda çözünür. Yağ,protein ve karbonhidratların enerjiye dönüştürülmesinde rol oynar. Beyin fonksiyonları,sağlıklı cildin korunması ve sindirim sistemi için önemli bir vitamindir.

VİTAMİN B-6 (PRİDOKSİN) :

Suda çözünen bu vitamin diş ve dişeti sağlığının korunması,kan hücreleri,sinir sistemi fonksiyonlarının sağlıklı işlemesi için gereklidir. Vitamin B-6′nın yağlar,proteinler ve karbonhidratlardaki enerjinin vücutta kullanılabilir hale getirilmesinde çok büyük önemi vardır. Vücut sağlığı için gerekli esansiyel vitaminlerden biridir. Antikorların oluşumuna yardımcı olarak vücudun korunmasını sağlar. Aynı zamanda vücuttaki sodyum ve potasyumun dengede kalmasını sağlar.

BİOTİN :

Suda çözünen bu vitamin cild ve dolaşım sisteminin sağlığı için gereklidir. Yağların ve proteinlerin yıkımı için de gerekli olan bir vitamindir. Sağlıklı saçın gelişiminde önemli bir rol oynar. Sağlıklı bir beslenmede yer alması gereken esansiyel bir vitamindir ve diğer B-grubu vitaminleri ile birlikte çalışır. Cildin sağlıklı kalabilmesi biotin miktarına bağlıdır.

VİTAMİN B-12 (SİYANOKOBALAMİN) :

Vücuttaki en önemli rolü kırmızı kan hücrelerinin gelişmesi ve çoğalmasında etkili olmasıdır. Özellikle sinir sistemi fonksiyonlarının devamı için gereklidir. Diğer B-grubu vitaminleri gibi Vitamin B-12 de yağ,protein ve karbonhidratların enerjiye dönüştürülmesinde etkilidir. Bu esansiyel vitamin aynı zamanda konsantrasyon,denge ve hafıza için de çok önemlidir.

VİTAMİN C (ASKORBİK ASİD) :

Suda çözünen ve vücut sağlığı için gerekli olan esansiyel vitaminlerden biridir. Koruyucu vitamin olan Vitamin C; hücreleri korur ve dokuların dış etkenlerden zarar görmesine engel olur. Vitamin C vücudun enfeksiyonlara karşı direncini arttırır. Aynı zamanda yaraların iyileşmesi, diş ve dişeti sağlığı için de önemlidir. Vitamin C kan damarlarını güçlendirir.

Vücudun tüm organlarının ve salgı bezlerinin fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmeleri için Vitamin C gereklidir. Sigara içen,stres altında olan,alkol kullanan ve ileri yaştaki insanlar daha yüksek oranda Vitamin C’ye ihtiyaç duyarlar.

VİTAMİN K :

Yağda çözünen bu vitamin kanamaya karşı etkilidir. Yoğurt,yumurta ve lifli yeşil sebzelerde bulunur. Kanı pıhtılaştırıcı faktörlerin oluşumu için gereklidir. Böylece iç kanama doğal olarak kontrol edilebilir.

VİTAMİN D :

Yağda çözünen bu vitamin ” Güneş Vitamini ” olarak bilinir. Kalsiyum ve fosfor absorbsiyonunu arttırarak kemikleri ve dişleri güçlendirir. Vitamin D beslenme ve güneşten sağlanan gerçek bir kazançtır. Vitamin A ile birlikte çalışır. Sağlıklı kemik ve dişler için gereklidir. Özellikle büyüme çağındaki çocukların Vitamin D’ye olan ihtiyaçları çok fazladır. Aynı zamanda Vitamin C ile de birlikte çalışır. Sinir sisteminin çalışması,kalp ve kandaki Vitamin D miktarına bağlıdır.

VİTAMİN E :

Yağda çözünen bir vitamindir ve vücutta depolanabilir. Bu vitamin sağlığımız için gerekli esansiyel vitaminlerden biridir. Vitamin E sağlıklı dolaşımı ve kırmızı kan hücrelerini destekler ve çevre kirliliğine karşı korur. Kırmızı kan hücrelerini koruyucu etkisi cilt,üreme organları ve kaslar için çok önemlidir. Doğum kontrol hapı alımı,mineral yağlar,alkol,hava kirliliği ve klorlu su içimi vücuttaki Vitamin E miktarını düşürebilir.

FOLİK ASİD :

B-grubu vitaminlerinden biridir. Kırmızı kan hücrelerinin oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için gerekli olan önemli bir vitamindir. Folik asid hücrelerin büyümesi ve bölünmesi için gereklidir.Yaraların iyileşme prosesi ve sindirim sistemi fonksiyonlarının devam etmesi vücuttaki Folik asid miktarına bağıdır.

İNOSİTOL :

Yağın parçalanması,beyin hücrelerinin beslenmesi,yağ ve kolesterol metabolizması için önemlidir. Sağlıklı saç gelişiminde büyük rol oynar.

PABA (Para-Aminobenzoik Asid) :

Suda çözünür ve proteinlerin yıkımı için önemlidir. Güneş ışınlarına karşı koruma sağlayıcı özelliğiyle cildin sağlıklı ve pürüzsüz kalabilmesi için gereklidir. PABA aynı zamanda folik asid oluşumuna yardım eder. Cildi güneş ışınlarından koruyucu losyonlarda güneş yanığına karşı koruyucu faktör olarak kullanılır.

PANTOTENİK ASİD :

Beslenmede önemli bir yeri olan B-grubu vitaminlerinden biridir. Yağ, karbonhidrat ve proteinlerin kullanılabilir enerjiye dönüşmesine yardım eder. Adrenal bezlerinin ve sindirim sisteminin çalışması Pantotenik asid miktarına bağlıdır. Hücre büyümesi ve bölünmesi için önemlidir.

ESTER-C :

Ester-C InterCal Corp. tarafından geliştirilmiş patentli ve özel bir C vitaminin’ dir.

Ester-C’nin diğer C vitaminlerinden farkı nedir ?

Normal C vitaminleri gibi asidik değildir. Özel bir prosesle nötralize edilmiştir, yüksek dozlarda bile midede ekşime yapmaz. Normal C vitaminlerinde bulunmayan ve etkiyi arttıran aktif metabolitler (Ca-L-Threonate ve Ca-Ascorbate) ihtiva eder. Bu nedenle bioyararlanımı tamdır. Vücut alınan Vitamin C’den %100′e yakın faydalanır.

* Ester-C hücrelerde maksimum konsantrasyon sağlar. Bu nedenle daha faydalı ve daha uzun süreli etki gösterir.

* Emilimi normal C vitamininden 2 kat daha hızlı ve yüksektir. Bunun sebebi ihtiva ettiği metabolitlerdir.

* Beyaz kan hücrelerini normal C vitamininden 4 kez daha fazla arttırır.

* Emilimi yüksek olmasına rağmen,atılımı azdır. Çünkü tamamına yakını vücutta kullanılır.

* Ester-C aktif metabolitleri sayesinde daha fazla antioksidan özellik gösterir.

MİNERALLER :

Doğada bulunan bütün minerallerin vücudumuzda da olduğunu biliyor musunuz ? İşte bu, onların ne kadar önemli ve sürekli tedarik edilmesi gereken maddeler olduğunu gösterir. Mineraller sağlıklı yaşam için gereklidir. Onlar olmadan vücut yaşaması için gerekli fonksiyonları sağlıklı bir şekilde sürdüremez. Mineraller vücudun kendi kendine oluşturamadığı inorganik maddelerdir. Sağlığımız için çok önemli olan 15′ten fazla sayıda mineral vardır. Mineraller çoğunlukla vitaminlerle birlikte çalışarak vitaminlerin en fazla ihtiyaç duyulan bölgeye ulaşmalarını sağlarlar. Vitaminler de mineraller için aynı şekilde çalışır. Minerraller hücre korunması ve sağlıklı diş,kemik,cilt yapısı için önemlidir. Mineraller aynı zamanda kan basıncı,kalp ritmi,kas fonksiyonları, vücuttaki sıvı dengesinin muhafazası,üreme ve daha pek çok fonksiyonda önemli rol oynarlar. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki, mineral kaybı ve eksikliği sağlığımızı direkt olarak etkiler.

KALSİYUM :

Sağlıklı vücut yapısı için gerekli önemli minerallerden biridir. Bu mineral büyük oranda vücudumuzdaki kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında diş ve sırtta ağrılar,kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Vücuttaki kalsiyum miktarı sadece kemikler için önemli değildir. Aynı zamanda vücuttaki bütün fonksiyonlarda görev alır.

Özellikle vücuttaki demirin kullanımı ve alınan gıdaların hücre zarından geçebilmesi için gerekli olan bir mineraldir. Stres,egzersiz yetersizliği,aspirin,mineral yağ,fazla yağ alımı ve diğer faktörler nedeniyle vücuttaki kalsiyum miktarı azalır.

BAKIR :

Karaciğerde depolanan önemli eser minerallerden biridir. Vücut dokusunun yeniden oluşması için gerekli enzimlerin hayati komponentidir. Hemoglobine bağlı demirin korunması ve Vitamin C’nin kullanımı için gereklidir. Beyin sinirlerimiz ve bağ dokusu için bakır miktarı önemlidir.

KROM :

Vücuttaki basit şekerin parçalanmasında rol oynar. İnsülin oluşumuna, kandaki şeker ve kolesterol düzeyinin kontrolüne yardım eder. Krom; vücuttaki enzim ve hormonlar için çok önemlidir.

İYOD :

Tiroid bezlerinin içeriğinde yer alır. Tiroid ve tiroid kontrol mekanizmasında,zihinsel fonksiyonlarda,enerji ve kilo almada önemli bir rol oynar.

DEMİR :

Vücut için gerekli esansiyel minerallerden biridir. Hemoglobin (kırmızı kan hücresi),miyoglobin (kas pigmenti) ve enzim üretimi için gereklidir. Vücuttaki demirin sadece %8′i kan damarlarından absorblanır. Demir vücutta büyümeye yardım eder,yorgunluğa karşı ve hastalıklardan korunmada kullanılır. Demir özellikle kadınlar için daha önemlidir. Çünkü kadınlar 1 ay içinde erkeklerin kaybettiklerinden 2 kat daha çok miktarda demir kaybederler. Bugün demir kadınlarda eksikliği en çok görülen mineraldir. Ayrıca demir, vücuttaki B-grubu vitaminlerinin kullanımını arttırır.

MAGNEZYUM :

Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağlayan mineraldir. Sakinleşmeye yardımcı olduğu için ” Anti-stres Minerali ” olarak bilinir. Magnezyum kandaki şekerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli bir rol alır. Bu hayati mineral vücudumuzun Vitamin C,kalsiyum,fosfor,sodyum ve potasyum’u daha etkili bir şekilde kullanabilmesi için gereklidir. Magnezyum sağlıklı dişler ve sindirim sisteminin rahatlığı için gereklidir.

MANGANEZ :

Mağnezyum sinir sistemi,beyin ve kasların beslenmesi için gereklidir. Vücudun tüm dokularında bulunur. protein,yağ ve karbonhidratın kullanılabilir hale gelmesine yardımcı olan uyarıcı enzimleri aktive ederek çalışır. Vitamin B-1 ve Kolinle birlikte çalışarak sindirime yardımcı olur. Hem kadın hem de erkeklerde üreme sistemi için çok önemlidir.

FOSFOR :

Sadece fizyolojik kimyasal reaksiyonlarda yer almakla kalmaz,aynı zamanda vücuttaki bütün hücrelerde bulunur. Normal kemik ve diş yapısı,kalp düzeni ve normal böbrek fonksiyonları için gereklidir. Vitamin D ve Kalsiyum; Fosfor’un işlevini sürdürmesine yardımcı olur. Fosfor olmadan B-grubu vitaminleri ve niasin absorblanamaz.

POTASYUM :

Hayati minerallerden biridir. Vücuttaki potasyumun %98′i hücre duvarlarının içinde bulunur. Potasyum, sodyumla birlikte vücuttaki su dengesinin sağlanmasına yardımcı olur ve gıdaların hücre içine geçişini sağlar. Potasyumun önemli görevlerinden biri de sinir sistemindeki mesajları iletmesidir. Beyne oksijenin gönderilmesi beyin için önemlidir. Her gün bu mineral vücutta kullanılır ve tekrar yeri doldurulur. Kalbimiz ve vücuttaki diğer kaslarımızın sağlıklı yapısını koruması potasyuma bağlıdır. Fazla şeker,diüretikler, laksatifler,fazla tuz,alkol ve stres bu mineralle birlikte vücuttan atılır.

SELENYUM :

Vitamin E ile birlikte antioksidan ve hücre koruyucusu olarak çalışır. Erken yaşlanma ve dokuların oksidasyon nedeniyle zarar görmesini engeller. Erkeklerin selenyuma kadınlardan daha çok ihtiyaç duydukları düşünülür. Erkeklerde bulunan selenyumun yarısı üreme sisteminde bulunur. Selenyum dokuların elastikiyetinin korunması için önemlidir.

SODYUM :

Bu mineral sinir ve kas fonksiyonlarının devamı için çok önemlidir. Asıl görevi sıvı pompalanmasını sağlamak ve gıdaların hücre zarından geçişini sağlamaktır. Bol miktarda sodyum yüksek kan basıncına katkıda bulunur.

KÜKÜRT :

Sağlıklı saç,cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur,bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur.

ÇİNKO :

Bu esansiyel mineral vücutta herşey için gereklidir. Vücudun sağlıklı bir yapıda tutulması için herşeyi harekete geçiren bir kıvılcım gibi çalışır. Vücuttaki pek çok fonksiyonda görev alır. RNA ve DNA oluşumu ve proteinlerin enerjiye dönüştürülmesi için çok önemlidir. Vücuttaki her hücrede Çinko vardır. Zihinsel fonksiyonlarda,vücudun kendi kendini iyileştirmesi ve yenilemesi gereken durumlarda,kanın stabilizasyonunda, vücuttaki alkali dengesinin muhafazasında önemli roller üstlenir. Bu mineralin varlığına ihtiyaç duyan organlar; kalp,beyin ve üreme sistemidir. Yemeklerin pişirilme yöntemleri,stres, diüretiklerin kullanımı,alkol alımı ve diğer faktörlerle vücuttaki çinko oranı azalır.

BORON :

Vücudumuzdaki ve kemiklerdeki kalsiyum,magnezyum ve fosforun muhafazası için gerekli olan bir mineraldir. Boron bu üç mineralin vücutta maksimum şekilde kullanılması ve muhafazasını sağlayan yardımcı mineraldir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Difteri

DİFTERİ

Difteri ya da kuşpalazı genellikle 10 yaşından küçük çocuklarda görülen bir hastalıktır. Bebeklere 1 yaşına gelmeden uygulanan aşı sayesinde artık bu hastalığa oldukça az rastlanmakyadır. Tedavi edilmediği ya da tedavide geç kalındığı zaman ölümle sonuçlanabilen akut bir boğaz-burun enfeksiyonudur.

Nedenleri :

Difetriye “corynebacterium diphteriae” adlı bir bakteri neden olur.Bakterilerin ürettiği güçlü toksinler (zehirler), boğaz ve burun mukozasını, antitoksin verilmediğinde kalbi, sinir dokusunu ve böbrekleri etkiler. Tropikal bölgelerde toksinin deriyi de etkilediği görülmüştür.

Difteri, hastaların öksürük ya da aksırığı ile bulaşan bir enfeksiyon hastalığıdır. Kendilerinde hastalık görülmeyen sağlıklı kişiler de taşıyıcı olabilirler. Ender de olsa, hastalığın sütten bulaşma ihtimali de vardır.

Belirtileri :

2 – 7 gün arasında değişen kuluçka döneminden sonra hastalık, boğaz ağrısı, kırıklık ve ateşle başlar. Etkilenen bölgede yumurta beyazı kıvamında başlayıp, gittikçe kalınlaşarak kabuk halini alan yumuşak bir zar oluşur. Özellikle solunum ve yutkunma sırasında boğaz ağrısı vardır. Boynun iki yanında lenf bezleri şişer. Enfeksiyon çoğunlukla daha fazla ilerlemez. Ama ciddi vakalarda gırtlak ve bronşlara da yayılabilir.

Tehlikeleri :

Oluşan zar tabakası solunumu engelleyebileceğinden, hastanın soluk almasını sağlayabilmek için solunum yolunu açma amacıyla trakeotomi ameliyatı gerekebilir.

Erken tedavi edilmezse enfeksiyon yayılmaya başlar, çene felci görülür; bunu göz, yutak, sonra da kol, bacak ve gövde felçleri izler. Ciddi vakalar üç günde ölümle sonuçlanabilir. Daha hafif olanlarda ise üç hafta içinde kalp rahatsızlıkları belirir.

Tedavi :

Hastanın hastanede ve çevresinden yalıtılarak tedavi edilmesi gerekir. Tedavide boğazdaki bakteri enfeksiyonuna karşı antibiyotikler, difteri toksinine karşı da antitoksin kullanılır. Yatakta kesin dinlenme zorunludur. Bunu nekahet devresi izler. Normale dönüş çok yavaştır. Ancak zamanında tedavi edilirse, hasta tümüyle iyileşir.

Bütün çocuklar difteriye karşı aşılanmalıdır. Aşılanmış kişilerde enfeksiyon belirdiği anda, beden antitoksinini kendiliğinden üretmeye başlar. Aşının art arda üç kez uygulandıktan sonra, bir yıl geçince yinelenmesi çoğunlukla yeterlidir. Gerekirse çocuk okula başlamadan önce bir kez daha yinelenir.

Difteri Hakkında Sorulan Sorular ve Cevapları :

İki ay sonra doğum yapacağım. Bebeğin difteriye karşı mutlaka aşılanması gerekir mi?

Evet. Difteride ölüm oranının azalmasının nedeni, birçok ülkede yaygın biçimdeki aşı uygulamasıdır.

Kızım difterili bir çocukla temas ederse difteriye yakalanabilir mi?

Evet. Difteri son derece bulaşıcı bir hastalıktır. Kızınızın difterili bir çocukla temas ettiğinden kuşkulanıyorsanız, aşılanmış bile olsa onu başka çocuklardan uzak tutarak hemen doktora götürmelisiniz. Doktor deri altına düşük dozda toksin vererek “schick testi” yapar ve kızınızın yeniden aşılanması gerekip gerekmediğini saptar.

İlk difteri aşısı bebeklere ne zaman yapılar?

Karma aşı halinde ilk kez iki aylıkken uygulanır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İlk Yardım

İLK YARDIM

DAVRANIŞ İLKELERİ(İDİ)

Her ilk yardımdurumunda uygulanması

gereken hareket tarzıdır.İlk yardım kahramanlık

değildir,teknik ve beceri işidir.Olaydan

dugusal olarak uzaklaşmalı ve soğuk kanlı

olmalıyız.

4 ADIM(4T)

1)SAHNEYİ TARAMA:Önce olayın biraz

uzağında olup,olayı gözlemlemeliyiz.

a.Tehlike:Kurtarıcı tehlikeyi gözlemler.

(kendi sağlığı için)

b.Öykü:Sahnedeki olay nasıl gelişti?

c.Sayı:Kaç kişinin ilkyardıma ihtiyacı var?

—–

2)ACİL TARAMA:Temel amacı,kişinin

vital(yaşamsal)fonksiyonlarının(solunum)

sürdürülmesidir.

solunum yolları/nefes/dolaşım

—–

3)TELEFON(HABERLEŞME)

—–

4)GENEL TARAMA:Kişiyi kurtardıktan

ve işimizi bitirdikten sonra,kişiyi son bir kez

gözlemlemeliyiz.

a.Sorgulama

b.Nefes,Nabız,Isı,Renk

—————————————————–

SOLUNUM YOLU

TIKANIKLIKLARI

HEİMLİCHCE MANEVRASI

Solunum yolu tıkanıklıkları sonucu

öksürme yolu ile bu tıkanıklık aşılmaya

çalışılır.Öksürük zayıfladığı veya kesildiği

zaman yapılması gereken,karın boşluğuna

yapılan baskı ile cismin soluk borusunda

dışarı çıkarılmasıdır.

BASKI NOKTASININ BULUNMASI

1)Sağ elin işaret ve orta parmağıyla

kaburganın en alt bölümü bulunur.

2)Sternumun ucu bulunur.

3)Baş parmak sternumun alt ucuna

konur.

4)Bir karış aşağıya inilerekserçe parmak

göbek ucuna yapışır.

5)Karışın tam orta noktasından baskı

yapılır.

ELİN KONUMU

1)Baş parmak ve işaret parmağıyla bir

daire yapılır.

2)Sağ el baskı noktasına konur ve sol el

ile sağ el kavranır(solaklar için tam tersi).

3)Gövde 10-15 derece öne eğilir.

4)Karın kaslarının direncini kırmak için

ilk önce 1 cm kadar basınç uygulanır.

5)Asıl baskı,el geri çekilmeden,hızlı ve

keskin bir şekilde,kesilmeden 5 cm kadar bir

çöküşle baskı yapılır.

NOT.1)Eğer bu baskıyı kendimize yapmamız

gerekirse,bir koltuğun kenarını baskı aracı

olarak kullanabiliriz.

NOT.2)Heimlichce manevrası baskısına önce

ayakta başlanır.

NOT.3)Çok şişman v hamile bayanlarda bu

baskı sternum üzerinden yapılır.Sternumun

alt ucuyla üst ucunun tam ortasına uygulanır.

Basınç tam dik olarak uygulanır.

Heimlichce manevraları ard arda yapıldı-

ğında,her baskı aynı şiddette uygulanmalıdır.

NOT.4)Kişi bayılırsa sıtr üstü yatırılır ve aynı

şekilde baskı uygulanır.Baskı baş parmak aya-

sıyla uygulanır.Dizlerin biraz üstüne,ata biner

şekilde oturulur.

NOT.5)Heimlichce manevrası 1 yaşın üstündeki

herkese yapılabilir.

Kişinin Kendi Diliyle Boğulması

1)Kişi baygınsa

2)Baş pozisyonu öne eğikse

Bu durumda nefes alış verişini sağlamak için,çeneyi ekstansiyon pozisyonuna getirip başı arkaya doğru itmeliyiz.

Suda Boğulma

Genellikle 16-24 yaş arası genç erkeklerde ve 0-4 yaş arası çocuklarda çok sık görülür.

Boğulma Sebepleri:

1)Yüzme bilmemek

2)Alkol ve uyuşturucu kullanarak yüzmek

3)Çeşitli hastalıklar(özellikle kalp krizi ve tansiyon nöbetleriyle,şeker hastalıkları,sara hastalığı)

Yüzme sırasında oluşan kramplar da çok tehlikeli olabilir.

Sara hastaları,küvette bile boğulma tehlikesi geçirebilirler.

Birden soğuk suya girildiği zaman Vagus sinirinden nabza düşüş emri gelir.Buna N.Vagus Refleksi denir.

Hiperventikülasyon Boğulması

Dalış yapmadan önce alınan derin nefes sonucu suda boğulmalar olabilir.Hiperventikülasyon yapılınca suyun altında nefes alma ihtiyacı azalır.Bunun sonucunda vücutta karbondioksit birikmesi oluşur.Önemli olan,vücutta oksijen azalması değil,karbondioksit birikmesidir.

Sudaki boğulmaların sebebi hipoksidir.Yani vücudun oksijen alamamasıdır.Vücuda giren su miktarı çok önemli değildir.

BOĞULMA:Su altında nefessiz kalarak ölme olayıdır.

Boğulma Tehlikesi;su altında nefessiz kaldıktan sonra,en azından bir süre yaşam fonksiyonlarının sürdürülmesidir.

Boğulma Sonucunda:

1)Kişi biraz yaşar ve ölür veya,

2)Kişi tam olarak iyileşir veya,

3)Kişi hasarlı iyileşir(sekel).

Suda boğulmada ilk aşamada akciğerden su çıkartmak çok önemli değildir.Fakat daha sonra,sudaki tuz miktarıyla ilgili olarak akciğer tahribat oluşabilir.Kuru boğulma vakalarında,akciğerde hiç su yoktur.

Boğulmalarda kişi gençse kurtulma şansı yüksektir.

İlk yardım uygulanacak kişinin 5 dakikadan fazla suda kalmamış olması gerekir.İlk yardım çalışmalarında kişinin kalbinin çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesi de çok önemlidir.

İDİ /2)ACİL TARAMA:Kişinin yaşatılması için çok önemli bir safhadır.ilk önce kişinin solunumunu kontrol edip,tıkanıklık varsa bunu gidermeliyiz.Öncelikle başı hiper ekstansiyon pozisyonuna getirip,ağzı açıp kişinin ağzında bir şey varsa çıkartmalıyız.Kişinin nefes alıp almadığı kontrol edilir.Kişi nefes almıyorsa;ya solunum yolunda bir tıkanıklık vardır,ya da beyindeki solunum merkezi çalışmıyordur.Bu durumda kişiye 2 kez suni solunum yapılır.Bu nefes toraksı şişiriyorsa solunum yolları açık demektir.Solunum dursa bile kalp bir süre çalışmasına devam eder(yaklaşık 5 dakika kadar).

——————————–

Kalp-Dolaşım Sisteminin Kontrolü

Özellikle soğuk suda oluşan boğulmalarda kalp durması çok sık görülür.Soğuk su boğulmalarında vücut merkez ısısı 32 derece ve altına kadar düştüğünde,durum tehlikeli olabilir.

Soğuk suda boğulan kişiye sert darbeler uygulanmamalıdır.Sadece bu sebepten dolayı kişi yaşamını yitirebilir.Genel taramada,öncelikle vücut ısısı kontrol edilmelidir.Soğuk suda boğulma olaylarında kişiyi ısıtmak da yararlıdır.

Suda boğulma olaylarında,nabız yavaş ve düzensiz işleyebilir.Buna ‘’aritmi'’ adı verilir.Bundan dolayı boğulan kişinin nabzını en az 10-15 saniye gözlemlemeliyiz.En düşük nabız bile yeterlidir.Nabzı atan kişiye kesinlikle kalp masajı yapılmamalıdır.Kalp durursa solunum da durur.Fakat solunum durmuşsa kalp max 5 dakika çalışabilir.

Kişide nabız yoksa ve nefes almıyorsa hastaya ‘’cardiopulmoner canlanma'’ uygulanır.Yani kişiye suni solunum ve kalp masajı yapılır.

Kalp masajı,kalbin pompalama görevinin dışardan yapılma olayıdır.

Açık kalp masajında başarıya ulaşmak için 2 önemli faktör vardır.Bunlar:

1)Kalbi düzgün bir şekilde sıkıştırmak

2)Sistol ve diastol ritmini yakalamak.

Kapalı kalp masajı,sternumun 3 parmak üzerine,baş parmak ayası kullanılarak yapılır.Kas kuvveti kullanılmadan,sadece vücut ağırlığı ile uygulanması daha doğrudur.Kalp masajı yapılan kişi sert bir zemine yerleştirilmelidir.

Elektrik Çarpmaları

Elektrik çarpmaları vücuda iki türlü zarar verebilir.Birincisi ısı ile vücuda verdiği zarardır.Akım şiddetinin süresi de çok önemlidir.Vücuda giren elektrik enerjisi ısıya dönüşerek kanı kaynıp,dokuları yakabilir.Elektrik çarpması sonucu vücuttaki organlar hasar görebilir.Bunlardan en önemlileri kalp,sinir sistemi ve dokulardır.

U >gerilim(volt)

R= ———————- R>direnç(ohm)

İ >akım(amper)

Acil Tarama

İlk olarak solunum yolu kontrol edilir.Nefes ve kalbine bakılır.Kişi gençse ve şehir ceryanıyla çarpılmışsa,kalp seyrek olarak çalışmasına bir süre devam eder.Buna ‘’fibrilasyon'’ denir.Bu olay olduğunda kalbe 5 cm uzaktan,şiddetli bir yumruk atılır.Buna ‘’prekardiyal yumruk'’ denir.Amaç seyrek atan kalbi tamamen durdurup kalp masajına başlamaktır.

Yıldırım Düşmesi

Yıldırım düşmesinde arkadan gelen elektrik gücü yaklaşık 1 milyon volttur.Kişi ıslak değilse ve yıldırım kişinin üstüne düşmüşse kişiyi etkilemeyebilir.Buna ‘’flash over'’ denir.Akım bu şekilde kişinin üstünden gider.

Elektrik akımından kurtulmanın bir yolu da ‘’faraday kafesi'’dir.Kişi çevresini metal cisimlerle çevirir ama onlara değmez.Bu şekilde kafes kurulur ve elktrik akımının etkisinden kurtulunur.

—————————————————————-

Bal Arısı Sokması

Özellikle aşırı derecede alerjisi olan kişiler için çok tehlikelidir.Hayvan,kişinin vücuduna ‘’venom'’ adı verilen zehri enjekte eder.Venom iki çeşit etki gösterir.Bunlar;

1)Toksit etkisi miktarına göre,

2)Solunum yolları tıkanır,hipertansiyon ve şok oluşur.

Yılan Sokması

Zehirli yılanlar,özellikle ülkemizin Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunurlar.Yılan ısırığı çok ciddiye alınmalıdır.Aksi takdirde sonucu ölüme yada sakat kalmaya kadar varabilir.

Yılanın iki sivri dişi vardır.Bu dişlerin biraz ilerisinde zehri enjekte ettiği delikler bulunur.Yılanın zehirlemesi için dişlerini tamamen kişiye geçirmiş olması gerekir.

Yılanın zehrini enjekte ettiği bölgede büyük bir şişlik oluşur.Aynı bölgede yanmayla beraber şiddetli bir ağrı da görülür.

Yılan venomu çok çabuk vücuda yayılır.Yarım saat içinde müdahale edilemezse kişi ölüm tehlikesiyle başbaşadır.Yılan sokmasından sonra yaklaşık 5 dak. içinde kişiye ulaşabilmişsek kurtarma ihtimalimiz %50 dir.Önemli olan,kişinin ısırılan bölgesindeki diş izlerine bıçakla derinliği 1/2 cm olan iki şerit çekilir.Kanama olması kötü değil,aksine yararlı olabilir.Daha sonra o bölgedeki zehir ağız yoluyla emilerek atılır.

Zehirli yılan sokmasında ayrıca antivenom kullanılabilir.

Yılan,akrep,örümcek,yarasa vb. sokmalarda,yaralı bölgeye kesinlikle buz uygulanmamalıdır.

Kuduz

Kuduz virüsü,sinirler yoluyla sinir sistemine ve oradan da beyne kadar yayılabilir.

Kuduz şüphesi duyduğumuz hayvan bizi ısırmışsa öncelikle o hayvanı bulmalı ve 10 gün gözlemlemeliyiz.Eğer hayvan bu süre içerisinde yaşamına devam ediyorsa kuduz şüphesi ortadan kalkar.

Kuduz olan hayvan kişiyi ne kadar beyne yakın bölgeden ısırmışsa tehlike o kadar çoktur.

————————————————————————————

Epidemi:Toplum içerisinde yaygın olan salgın

hastalık.

Endemi:Bir hastalığın,toplumda devamlı olarak yer alması fakat salgın (epidemi)olmaması.

————————————————————-

SPOR YARALANMALARI

Spor yaralanmalarında ilk yardım çalışmaları 4 ana başlıkla incelenir.Bunlar:

R: Rest(dinlenme)

İ: ice(soğutma)

C: Comppression(sıkıştırmalı bandaj)

E: Elevasyon(yaralı bölgenin kalp seviyesine

yada daha yukarıya çıkartılması)

Spor sakatlanmalarının en kısa sürede iyileşmesi ve kişinin tam verime,en kısa sürede ulaşabilmesi için tedavi edilen bölgenin en kısa sürede hareketlendirilmesi sağlanmalıdır.Buna ‘’erken mobilizasyon'’denir.Ayrıca su içerisindeki egzersizlerle de sakat bölgeyi en kısa sürede güçlendirebiliriz.

Önemli(öldürücü) Sakatlıklar

En tehlikeli sakatlıklar beyin travmalarıdır.Kafaya alınan sert darbeler sonucu beyin,kafatasının icinde sarsılır.Bunun sonucu bayılmalar oluşur.Kafaya alınan sert darbeler sonucu,beyinde hücre ölümleri oluşur.Darbe alan bölgede küçük iç kanamalar oluşur.Bunun sonucunda uzun vadede büyük beyin hasarları oluşabilir.

Boyun kırığı çok tehlikeli bir sakatlıktır.Kırılma sonucunda,karotis arteri(şah damarı) kesilebilir.Bunun sonucunda kişi ölebilir.

Burun kırıklarında en önemli olan her iki burun deliğine de tampon uygulanmasıdır.

Toraks kırığı da çok tehlikeli olabilir.Torakstaki kırık ön bölgedeyse yanlardan,yanlarda ise de tokaksı ön ve arkadan toraksa hafifçe baskı uygulanır.Bu baskı sonucunda kırık olup olmadığı tesbit edilir.

Karın bölgesine gelen darbelerde dalak hasar görüp iç kanama oluşturabilir.Bunun sonucunda kişi başta ağrı hissetsek de iç kanama olduğu farkedilmeyebilir.Kişi bu olay sonucu yaşamını yitirebilir.

Vücudun herhangi bir bölgesine yapılan darbeler sonucu kas içerisinde iç kanama oluşur ve bunun sonucunda kasın içi kanla dolar.Bu da çok ciddi bir sakatlıktır.

SICAĞA BAĞLI ACİL DURUMLAR

1)Sıcak Çarpması:Sıçak ülkelerdeki savaşlardaki ölümlerin birçoğu sıcak çarpması sonucu olur.Sporda mukavemet gerektiren sporlarda sıcak çok tehlikelidir.40 yaşın üstündeki kişilerde hafif egzersizlerde bile tehlikeli olabilir.

Sıcak ortamlarda ,merkezi beden ısısı(MBI) 38 derecenin üzerine çıkarsa vücuttaki hücrelerde hasar oluşturabilir hatta hücre olümlerine neden olabilir.MBI en güvenilir dil altından ölçülebilir.MBI,egzersizin şiddetine ve süresine bağlı olarak artar.Bu ısının 41 derecenin üstüne çıkmaması gerekir.

2)Sıcak Yorgunluğu ve Bitkinliği

3)Güneş Çarpması:Sporda fazla görülmez.Çok ender olarak ölümle sonuçlanır.Çıplak kafaya güneş ışınlarının doğrudan etki etmesiyle ,kafatasının altındaki beyin zarının(meninks) tahriş olması ve beyin ödemiyle hasar oluşabilir.

4)Sıcakta Bayılma:Kişi tansiyon düşmesi sonucu bayılır.Kişi bayılınca kendini yere atmalı ve bacaklarını kalp seviyesinden mümkün oldukça yukarıya çıkartmalıdır.Bol miktarda su ve tuz alınmalıdır.Alınan sıvı izotonik ise kandaki tuz oranı kadar tuz alınır(%0.9).Sıcak havalardaki yoğun performanslarda sıvı alınmaması sonucu kandaki potasyum miktarı yükselmesi sonucu kişi ölebilir.

Güneş Çarpması Belirtileri;

Kafa kırmızı renkte ve sıcaktır.Kafatasının altındaki zar kafatasına yapışır.Bunun sonucu kafa hareket etmez.Boyun kasları kasılır.

5)Sıcakta Kramplar:Sıcak havalarda yorgunluk ve sıvı kaybına bağlı olarak oluşur.Bu durumlarda kasları germek ve yumuşatmak gerekir.Olay,omuriliğin sinirler yoluyla kaslara gönderdiği yanlış iletilerden kaynaklanır.

Isı Aktarımı

1)Konduksiyon(doğrudan temas):Bir cisme temas ile yapılır.Suda yapılırsa etkili olur.

2)Radyasyon(ışın yoluyla)

3)Konveksiyon(hava teması)

4)Terleme:Dışarıya sıcak aktarımı için çok önemlidir.

SOĞUKTA ACİL DURUMLAR VE

DONMA

Vücudun genel olarak donması ve merkezi beden ısısının düşmesi olayına ‘’hipotermi'’ denir.MBI 35-32 ise hafif ,32-28 ise orta,28 ve altı ise ağır donma olarak kabul edilir.Ağır donma olayı gerçekleştiğinde kalp durur.

Hipotermi olayı olduğunda,kişinin üstündeki ıslak giysiler hemen çıkartılmalı,kişi sıcak ve kuru bir yere götürülmelidir.MBI yavaş bir şekilde normal ısısına getirilmelidir.Kişiye pasif ısıtma yapılmalıdır.(battaniye ile sararak paketleme)

Vücudun lokal olarak belirli bölgelerinin donmasına ‘’frostbite'’denir.Lokal donmada,doku içi buzlanır ve buz kristalleri oluşur.Lokal donmada donan yeri;hareketsiz ve yüksüz tutmalı,pasif olarak ısıtmalı ve ısıtıldıktan sonra kesinlikle tekrar donmamasına dikkat etmeliyiz.Isınıp tekrar donan bir uzul,büyük ihtimalle kangren tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy