‘do’ Arama Sonuçları

A Disease Marked By Progressive Loss Of Mental Capacity Resulting From Dege

A disease marked by progressive loss of mental capacity resulting from degeneration of the brain cells.

helplessness, defenselessness, vulnerability

harmlessness, innocence

powerlessness, subjection, restraint

impotent fury, stamping of feet, gnashing of teeth, anger

prostration, exhaustion, inanition, fatigue

collapse, breakdown, failure

unconsciousness, faint, swoon, coma, catatonia

numbness, narcosis, insensibility

stroke, cardiac arrest, cerebrovascular accident, CVA, apoplexy, paralysis, hemiplegia, paraplegia, disease

torpor, inaction

atrophy, deterioration

senility, old age, age

ataxia, locomotor ataxia

loss of control, incontinence

mental decay, softening of the brain, dementia, Alzheimer’s disease, mental disorder

mental weakness, imbecility, unintelligence

mutism, deaf mutism, voicelessness

legal incapacity, pupilage, minority, nonage

babyhood, infancy, youth

invalid, sick person, weakling

mental disorder, insanity, unsoundness of mind, lunacy, madness, certifiability

mental sickness, mental illness

mental instability

abnormal psychology, mental derangement, mental aberration, loss of reason, sick mind, unsound mind, darkened mind, troubled brain, clouded brain, disordered reason, delirium, brain damage

mental decay, senile decay, Alzheimer’s disease, dotage, softening of the brain, age

dementia, dementia praecox, senile dementia, presenile dementia

psychiatry, clinical psychology, psychology

psychotherapy, therapy

psychoanalyst, analyst, psychiatrist, shrink, doctor

12 Temmuz 2007

Antibiyotiklere Rezistans

ANTİBİYOTİKLERE REZİSTANS

Her canlı yaşamını sürdürebilmek için dış etkilerden korunmak zorundadır. Mikroorganizmalarda birer canlı olduklarından bu kurama uymuşlar, kendilerini yok etme niteliğinde olan antibiyotiklere direnç mekanizmalarını geliştirmeye başlamışlardır. Bakterilerdeki rezistans üç biçimde belirir :

Bazı bakterilerde belirli antibiyotiklere karşı doğal bir direnç vardır. Örneğin gram negatif bakterileri penisilin, ve diğer birçok bakterileri, antimikotik preparatlar doğal olarak etkileyemezler.

Önceden duyarlı olan bakteriler, antibiyotiklerle karşılaştıkça kendilerini koruma mekanizması oluştururlar. Bu da hızlı ve yavaş olmak üzere iki aşamada belirir. Hızlı direnç kazanan bakterilere koch basili bir örnektir, iki üç kez streptomisin ile karşılaşan basilde ilaç etkisiz duruma geçer. Hızlı direnç oluşturan antibiyotikler arasında linkomisin, rifamisin, spektinomisin, pirazinamid örnek olarak gösterilebilir. Bakterilerin en geç rezistans kazandıkları antibiyotikler örneğin anfoterisin B, nistatin, ristosetin vankomisin vb. gibi antibiyotiklerdir.

Rezistans oluşumunda en önemli olgulardan biri de, bu niteliğin taşınması (bulaşıcı rezistans) dır. Dirençli bir bakterinin bu özelliği genetik olarak kromozomlarla veya kromozom dışı diğer bakterilere geçebilir. Bulaşıcı rezistans üç şekilde geçer : a)transformasyon: Parçalanan, eriyen donör hücrelerinin DNA’sı alıcı hücreye girer. Gelişmekte olan bakterinin DNA’sı da direnme niteliği kazanır. Bu taşınma DNA moleküllerinin tümüyle olmayıp fragmanlar şeklindedir. b)transdüksüyon: Büyük veya küçük gen parçaları fajlar aracılığı ile üremekte olan bakterilere geçirirler. Bu fajların kapsadıkları dirençli nükleik asitler bakterinin ana maddeleri arasında yer alır. c)Konjugasyon: Bakterinin üremesinde yer alan seksüel alış veriş sonucudur. Geni oluşturan maddeler bir hücreden diğerine, plazma bağlantılarıyla transfer edilir.

Enfeksiyon hastalıklarında antibiyotiklere karşı rezistans görülmesi:

Bakterilere etkin olan maddeyi inaktive eden veya parçalayan enzimlerin oluşumu,

Aktif taşıma mekanizmasındaki bir blokaj veya membran perneabilitesindeki değişiklikler,

Antagonist sentezin artması,

Bakterinin metabolizmasındaki değişiklikler başta gelen faktörlerdir. Bakterilerde belirli bir antibiyotiğe karşı olan direnç, kimyasal yapı benzerliği ve etki mekanizması eşit bulunan başka antibiyotiklere karşı da oluşur.

12 Temmuz 2007

Antibiyotiklerin Bakterilere Etkisi

ANTİBİYOTİKLERİN BAKTERİLERE ETKİSİ

Yaşadığımız yüzyılın özellikle ikinci yarısı yıllarından sonra, bakteri ve virüs genetiği, bunların morfolojik yapıları, kapsadıkları komplike protein, nükleoprotein ve diğer kimyasal bileşimleri, enzimleri saptanmıştır. Enfeksiyon etkenlerinin organizmada üreyip çoğalabilmeleri, patolojik yerleşimlerini oluşturabilmeleri için, gerekli olan yaşam kapsamlarının biri üzerinde etkili olabilecek antimikrobikler üzerindeki araştırmalar da yönünü bulmuş ve üretilen çeşitli antibiyotik ve kimyasal bileşimler, etki mekanizması ve kapsadıkları ana maddeler bakımından gruplara ayrılmıştır.

Bakterinin hücre duvarının yok edilmesi bakterinin yaşmasına izin vermez. Yoğun etkili bir antibiyotik hücre duvarının yapımını tümüyle engelleyecek olursa, bakterinin üremesi durur ve sonucunda kapsamları dağılır. Hücre duvarındaki defektler de patojen etkiyi yok edecek biçimde ise, organizmanın doğal immun karşılığı , enfeksiyon etkenini nötralize eder, hücre erir ve fagosite edilir. Hücre duvarına etkileyen antibiyotiklerde gram negatif ve pozitif bakterilere karşı bazı değişiklikler vardır bu durum duvarlarının kapsadıkları çeşitli kimyasal bileşimlerle ilgilidir.

Hücre zarı oluşumlarındaki bir defekt sonucunda pürin, pirimidin ve nükleotidler gibi yaşam ve oluşum maddeleri dağılır sitoplazma proteinleri hücre dışına çıkar. Bu durum bakterinin patojen etkisinin engellenmesine veya tümüyle yok olmasına neden olur. Bazı bakterilerle bazı mantarların hücre zarları, hayvansal hücre zarlarından daha duyarlıdır ve çabuk denatüre olur. Bu tipte etki yapan antibiyotikler enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde uygulanabilirler.

Bakteri hücrelerinde ana yaşam maddesi olan protein sentezinin önlenmesi ile ,etken patojenliğini kaybeder. Antibiyotik etki hücre duvarı ve sitoplazma ile ilgili değildir. Bu grupta bulunan antibiyotiklerin sayısı fazlacadır. Bazı antibiyotikler bakterinin ribozom birimlerini ve aminoasitlerin oluşumunu engelleyerek peptit zincirlerinin düzenini bozar, bakteriostatik (bakterini üremesini engelleyen)etki yapar. Bazı antibiyotikler de RNA oluşumunda ribozomları etkiler, makrolid gurubu ile ribozomlara katılması gereken gerçek aminoasitlerin yerini alarak bakterinin patojen kapsamlı yapımını engeller. Bazı antibiyotikler ise ribozomların doğal oluşmasını önleyerek

RNA sentezinin değişik bir yapıda gelişmesiyle RNA sentezi aşamasındaki bakterinin patojenliğini kaybetmesine neden olur.

Nükleik asit yapımını etkileyen antibiyotikler DNA sentezini engeller. Örneğin bu grupta bulunan Antinomisin deoksiguanosinlere bağlanarak bakteri gelişim ve patojenliğine yararsız DNAlar üretirler, ayrıca RNA sentezini de olumsuz yönden etkileyerek bakterilerin patojen niteliklerini giderirler.

12 Temmuz 2007

Bağışıklık Ve Bağışıklık Çeşitleri

BAĞIŞIKLIK VE BAĞIŞIKLIK ÇEŞİTLERİ

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık

İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri, mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:

Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.

Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.

Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar getirilip sindirim kanalına geçer.

Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.

Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler bulunur.

Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar, organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik şekillerde olabilir.

II. Bağışıklığın Tarihçesi

Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı, bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.

Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.

III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi, karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.

a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın altında bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bulunur. Dalağın doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast, lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir. Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir. Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için, gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer lenfoid organlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya devam eder.

b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer; uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşidi ile doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören organlardır. Düğümlerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunur.

c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim sistemi vasıtasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon durumunda bademcikler iltihaplanırlar.

d) Kırmızı Kemik İliği: Kırmızı kemik iliği, ağsı doku hücrelerinden ve çok sık bulunan kılcal damarlardan oluşur. Kırmızı kemik iliğinde bulunan retiküler hücrelerle, karaciğerin yıldız şeklindeki kupfer hücreleri, Retikula – Endoteliyal Sistemi oluşturur. Bu sistem depo etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle uyarılan yerlere giderek burada mikroorganizmaları fagositoz ederler.

Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler meydana getirilir.

e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde, retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getirerek vücudu enfeksiyonlardan korur.

IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma

Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur, hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek vücut dışarısında reaksiyona girerler.

Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.

Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle birleşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar olabilir. Bağışıklık sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir.

Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir. Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp bulabilir.

Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken bölge bulunur. IMMÜNOGLOBUUN ÇESITLEKİ

Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:

İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teşkil eder. İgG’ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi testlerde etki gösteren antikorlardır.

İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10′unu teşkil eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM’ler, aglütinasyon ve virüs nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk oluşan antikorlardır. Bir diğer özelliği ise embriyosal yaşamda, antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluşabilen antikorlardır. Plasentadan geçemezler.

İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15′ini İgA oluşturur. İnsan ve diğer memelilerin göz yaşı, salya, burun, bronş, bağırsak, süt, tükürük, idrar, burun salgılarında bulunur. İgA’lar, virüsleri nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.

İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor etkinliği olduğu ispatlanmıştır.

Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleşecek veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiğinde antijen – antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale getirilir. Her canlıda antijen – antikor ilişkisi özgüldür. Antijen – antikor tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çıkmasında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diğer bir hayvana enjekte edilirse, doğal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise, çökelme yüzdesi yüksektir.

Genellikle antikorlar antijenlerle direkt temasa geçerler. Bu temasla meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patlama, ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.

Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur. Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.

Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kısmını kapatır ve zarar vermesini önler.

Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur.

Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta uyarılan bütünleşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sistemin enzimleri ortamdaki patojenleri yok eder.

V. Bağışıklığın Oluşumu

Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit bağışıklık oluşturur.

Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir. Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu, yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.

Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak harekete geçirir.

Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülmesine kadar yaklaşık bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, daha kısa bir durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkincil tepki, sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen almış bireylerde ortaya çıkar.

Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.

Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur. Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B lenfosit).

Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit denir.

Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.

VI. Bağışıklık Çeşitleri

Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.

1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:

Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.

Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmektedir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyucu maddeler, yaş, hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex’e karşı doğuştan bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazmada bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal bağışıklık, bazı hastalıklara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlarda görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalıklarıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan yakalanmaz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyreden çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doğuştan bağışıklıdır.

2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:

İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır:

a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir:

-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur.

-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir.

b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır.

Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.

VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı

İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmaktadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.

Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmaktadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tepkimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.

VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları

Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:

Kronik enfeksiyonlar

Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar

Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar

Deri döküntüleri

Gelişme geriliği

Tekrarlayan apseler (yaralar)

Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.

Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.

Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir.

Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.

Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.

Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.

İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.

AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.

12 Temmuz 2007

Bağımlılık Yapan Maddeler

Bağımlılık Yapan Maddeler

ALKOL

ESRAR

UYARICILAR

KOKAİN

EROİN

ALKOL

Tarihçe

Alkolizmin Kliniği

İnsanlar neden içiyorlar?

Alkoliğin hayatı

Alkolizmde kısır döngü

Alkolizmde fiziksel bulgular

Doğal gidiş, cinsiyet farkı

Alkolizm tipleri

Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)

Alkol Yoksunluğu belirtileri

Deliryum tremens

En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar

Alkolizm tedavisi

İlaç tedavileri

Psikoterapi

Tarihçe

* 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle bira yapımı başladı.

* 6 bin yıl önce Sümerler, Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içiyorlardı.

* Paleolitik çağda fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol yapılıyordu.

* Metanol, Yunanca Methy ve Sanskritçe Madhu kelimelerinden gelir ve bal, sarhoş eden madde anlamına gelir.

* Alkol kelimesi Arapçadan gelmektedir.

* Distilasyon, İS 8. yy’da Arabistan’da başlamıştır.

Alkolizmin Kliniği

* Alkolizm, davranışsal bir bozukluktur.

* Tekrarlayıcı olarak fazla miktarlarda alınan alkole bağlı problemler gelişmesi anlamına gelir.

* Alkolik, kötü sonuçlar doğurmasına rağmen, kompulsif bir biçimde alkol içmeye devam eder.

* Alkolizmde, alkol alımının sınırlanması ile ilgili kontrol kaybolmuştur

İnsanlar neden içiyorlar?

- Zevk almak

- Duygudurumu düzeltmek

- Stresle başa çıkmak

- Alkol içme arzusu (craving, aş erme)

Alkoliğin hayatı

* İçenlerle arkadaşlık eder, evlenir

* İçmek için her zaman neden vardır: mutluluk, neşesizlik, gerginlik vs

* İçme fırsatları sonsuzdur: maç, av, parti, tatil, doğum günü vs

* Alkolizm ilerledikçe problemler artar, yalnız içmeye başlar, gizlice içer, şişeleri saklar, durumun ciddiyetini saklamaya çalışır

* Suçluluk duygusu gelişir, suçluluk ve pişmanlık duygularını bastırmak için daha çok içmeye ve sabahları kalkınca içmeye başlar.

Alkolizmde kısır döngü

Suçluluk ve anksiyete nedeniyle daha çok alkol alır, alkol aldıkça anksiyete ve depresyon derinleşir ve şu belirtiler ortaya çıkar: Uyku kalitesinde bozulma, gece uyanmalar, depresif duygudurumu, huzursuzluk ve sıkıntı hisleri, panik nöbetleri, göğüs ağrısı, çarpıntı, nefes almada zorluk ……

Alkolizmde fiziksel bulgular

- Arkus senilis: gözün kornea tabakasında yağ halkası

- Acne rosecea : kırmızı burun

- Palmar eritem: avuç içinde kırmızılık

- Asteriksis: Elde flapping tremor (büyük amplitüdlü titreme)

- Sigara yanıkları: parmak, göğüs vs’de

- Morarıklıklar (düşme ve çarpmalara bağlı)

- Hepatomegali (karaciğer büyümesi), karın ağrısı

- Spider anjioma

- Periferik nöropati (el ve ayaklarda his kusurları, uyuşma vs)

- Kan tetkiklerinde anormallikler: GGT, MCV, AST, ALT, ürik asit, trigliseritler, üre yükselir

Doğal gidiş, cinsiyet farkı

Erkeklerde daha erken başlar (20 civarı), sinsi gidişlidir, 30 yaşından önce problemleri farketmek zordur. 45 yaşından sonra başlama nadirdir.

Kadınlarda başlangıç daha geç olur, depresyon daha sıktır.

Alkolizm tipleri

Gamma tipi alkolizm: Çok aşırı miktarda alkolün aralıksız biçimde alındığı epizotların yaşandığı, ama aralarda alkol alınmayan dönemlerin olduğu alkolizm tipi. Örneğin kişi günler boyunca sızıncaya kadar alkol alıp ayılır ayılmaz içmeye devam eder. Sağlık durumu nedeniyle içemez hale gelince birkaç gün hasta yatar, daha sonra 1-2 hafta alkol almaz ve sonra herşey yeniden başlar. Bu kişilerde temel problem alkol alımı ile ilgili kontrol kaybıdır, yasal ve sosyal problemler ön plandadır. Bunun tersine “Fransız tipi alkolizm”de kişi sürekli olarak fazla ama aşırı olmayan miktarlarda alkol alır, alkol kullanımı bir hayat tarzı haline gelmiştir. Herhangi bir nedenle alkol içmeyi durdururlarsa alkol yoksunluğuna girebilirler. Uzun vadede sağlık problemleri ortaya çıkar.

Tip A-B ya da 1-2: Erken yaşlarda başlayan, ailede alkolizm öyküsünün varolduğu, antisosyal kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülen kötü gidişli alkolizm ve daha geç yaşta başlayan, aile öyküsünün olmadığı, daha çok depresyonun eşlik ettiği, daha iyi gidişli alkolizm tipi.

Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)

Sosyal:

Boşanma, terkedilme

İş sorunları, devamsızlık

Ev-iş-trafik kazaları

Adli problemler

Tıbbi: 1.Akut sorunlar 2.Kronik sorunlar 3.Yoksunluk belirtileri

Karaciğer harabiyeti, kardiyomiyopati (kalp büyümesi), anemi (kansızlık), yüksek tansiyon, trombositopeni (pıhtılaşma sağlayan hücrelerde azalma), miyopati (kas yıkımı), kanser, teratojenite (anne karnındaki bebekte anormallikler), pankreatit (pankreas iltahabı), pnömoni (zatüre), merkezi sinir sistemi bozuklukları (retrobulbar nörit,Wernike-Korskof Sendromu ve bunaması, serebeller atrofi)

Alkol Yoksunluğu belirtileri

· Otonomik hiperaktivite (terleme, nabız 100’ün üstünde)

· titreme

· uykusuzluk

· bulantı ve kusma

· geçici halusinasyon ve ilüzyonlar: alkolü bıraktıktan sonra 1-2 gün içinde görülür.

· psikomotor ajitasyon

· anksiyete

· grand mal konvülzyonlar (epileptik nöbetler): alkolü bıraktıktan sonra 2 gün içinde görülür.

Deliryum tremens: Uzun süre fazla miktarda alkol alan kişilerde alkolü kestikten 2-3 gün sonra ortaya çıkabilen, ölüm riski taşıyan bir tablodur.

Bilinç ve konsantrasyon bozukluğu, görsel halusinasyonlar (gerçekte var olmayan şeylerin görülmesi), bulunduğu zamanı ve yeri karıştırma ile kendini belli eder, hızlı başlayıp dalgalı bir seyir gösterir.

En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar:

- Majör Depresyon: Alkol bağımlılarının %30-50’sinde görülür

- Anksiyete bozuklukları: %30 sıklıktadır. Erkeklerde sosyal fobi, Kadınlarda agorofobi sıktır.

- İki uçlu duygudurum bozukluğu (manik depresif b)

- Diğer madde bağımlılıkları: başta sigara olmak üzere esrar vs.

- Kişilik Bozuklukları: antisosyal ve sınırda kişilik bozuklukları.

Alkolizm tedavisi

* Alkolikler tedavi için başvurduklarında genellikle ‘dibe vurmuşlardır’ yani sağlık, aile, meslek, sosyal yaşam vb yönlerden büyük kayıplara uğramış ve çaresiz duruma düşmüşlerdir. Bu hale düşmeden pek çok alkolik bu zevki terketmeye yanaşmaz, ya da buna karar verse de kolayca vaz geçer. Önemli olan bu denli kayba uğramadan bu kısır döngüyü durdurmaktır. Bu nedenle kişinin alkolik olduğu yani alkol karşısında zayıf, hatta alkolün esiri olduğunu farkedip kabullenmesi düzelmenin başlangıç noktasını oluşturur. Erken dönemdeki alkoliklerin bu gerçeği farketmeleri için “motive edici görüşmeler” yapılır.

* Alkolizm tedavisi yoksunluk belirtileri kalktıktan sonra başlar

* Hedef ayıklıktır (sobriety): Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için de bu önemlidir.

* Ekip tedavisi gerekir

* Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.

* Tedaviden sonra uzun süreli izlem gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra izlenmezse alkole dönmesi kolaydır. Düzenli aralıklarla görüşmelere ya da kendine yardım gruplarına katılmalıdır.

* Nüksler (tekrarlamalar) ilk 6 ayda en sıktır.

İlaç tedavileri

* Disulfiram (Antabus)

* Antidipsojenikler:

Naltraxone, Acomprasate

* Seratonerjik antidpresanlar

* Lityum

Psikoterapi

* Sıcak ama biraz otoriter bir yaklaşım gereklidir.

* Adsız Alkolikler gibi kendine yardım grupları tedaviye entegre edilmelidir.

* Davranışçı-kognitif tedaviler iyi sonuç verir.

* Eğitimsel faaliyetler tedavinin önemli bir parçasıdır.

* Psikoterapilerde iç görü üzerinde yoğunlaşılmamalıdır. Psikanaliz gibi bu türdeki terapiler alkol kullanımını daha da arttırabilir.

* Hastanın içinde bulunduğu aile ele alınmalıdır, çünkü alkolizm bir “Aile Hastalığı”dır.

ESRAR

Esrar nedir?

Haş yağı

Argoda kullanılan isimler

Kullanım şekli

Esrarın etkisinin başlaması

Tarihçe

Esrarın aktif içeriği

Beyindeki biyolojik etkisi

Esrar kullanım sıklığının yıllar içinde değişimi

Esrarın etkisi

Esrarın akut etkileri

Ters etki

Duyarlılık

Esrarın İnsan Vücuduna Etkileri

Beyne etkisi

Akciğere etkisi

Kalp hızı ve kan basıncına etkisi

Öğrenme ve sosyal davranışa etkisi

Kanabis intoksikasyonu tedavisi

Kan ve İdrar düzeyleri

Kanabis yoksunluğu

Tıbbi kullanımları

Esrar bağımlılığının tedavisi

Esrarla ilgili mitler ve gerçekler:

Esrar bitki olduğu için güvenlidir?

Esrar kullanıcıları diğer uyuşturuculara geçmez?

Esrarın etkisi birkaç saatte geçer?

Esrar stresi giderir?

Esrar alkolden güvenlidir?

Esrar zihni açar?

Bugün esrar eskiden olduğundan daha daha güvenlidir?

Esrar yanlısı lobilerin iddaları ve cevaplar:

Dekriminalizasyon (esrarın suç sayılmaması) kullanımı arttırmaz?

Esrar içmek risksizdir?

Esrara bağlı tek bir ölüm bildirilmemiştir?

Esrar mucize bir ilaçtır?

Kenevir: dünyayı kurtaracak ürün?

Esrar nedir?

* ESRAR (Marijuana), kenevir bitkisi Cannabis Sativa’nın çiçek ve yapraklarının kurutulup doğranması ile oluşan yeşil ya da gri bir karışımdır.

* Torba içinde ya da preslenmiş bir şekilde satılır

* Haşiş kenevir bitkisinin reçinesinden yapılır.

* Reçine, bitkiyi ısı ve kuruluktan koruduğu için Latin Amerika ve Orta Doğu gibi tropikal bölgelerde yetişen bitkilerde daha fazla vardır.

Haş yağı

Haşiş ya da marijuananın yağlı bir ekstresinden yapılır

Argoda “ot” denilir (grass, pot, herb, weed, boom, Mary Jane, gangster, chronic)

Kullanım şekli

* Sigara olarak (cigaralık ya da joint adı verilir) ya da pipo, çubuk içinde içilir.

* Son yıllarda sigaraların içi boşaltılıp crack gibi başka bir madde ile karıştırılmış halde esrar doldurularak hazır satılmaktadır.

* Bazıları, esrarı yiyeceklere (kurabiye vs) karıştırır ya da demlemek için çaya karıştırır

Esrarın etkisinin başlaması

* Sigara ile içilince etkisi 10-20 dk’da başlar, 2-3 saat sürer. Ağızdan alındığında etki gücü 1/3’dür ama etkisi 12 saat sürer.

* Esrar sakızımsı ve suda çözünemez olduğu için enjekte edilebilen bir preperata dönüştürülemez ve dolayısıyla damardan alınamaz.

Tarihçe

* Çin ve Hindistan’da İÖ 3. binden beri kullanılmaktadır. Geçmişte lifleri giysi, yay, kağıt yapımında kullanılmıştır.

* Taoizm’de zevk almak için kullanımı yasaklanmıştır.

* Dinsel ve büyü törenlerinde kullanılmıştır.

* Hindu Veda’larında tanrı Siva’nın esrarı bulduğu söylenmektedir.

* 11. yy’da Orta Doğu’da Sufiler vecd için kullanıyordu.

* Orta Doğu’da Sabbahiler denilen grup esrarı yoğun biçimde kullanıyordu. Devrin büyüklerüne yaptıkları suikastlarla ünlü olan bu grup verilen “Ashishin” adı, haçlılar vasıtasıyla batı dillerine “assassin” yani suikastçi olarak geçti.

* Doğuda esrar, binlerce yıldır batıda alkolün bulunduğu sosyal rolde olmuştur

* Afrika tarihinde de popülerdir. Napolyon’un Mısır’ı almasından sonra esrar Fransa’ya yayıldı.

* 19. yy’ın ortasında Paris’teki “Club des Hachichins” üyeleri arasında Victor Hugo, Alexandre Dumas, Theopile Gautier vardı.

* 18. yy’da ABD’de lifleri için yetiştirildi.

* 19. yy’da ilaç rehberinde nevralji, gut, tetanoz, hidrofobi, kolera, epilepsi, kore, depresyon, histeri, delilik ve uterus kanaması için tavsiye ediliyordu. Migren ve morfin bağımlılığı için de öneriliyordu.

* Amerika’da 1920’lerde yasaklandı. Meksikalılar ve cazcı zenciler (Louis Armstrong vs) yoluyla popularize olması yasaklanmasında ırkçılığın etkili olduğu iddalarını doğurdu.

Aktif içerik

* Esrardaki temel aktif içerik THC (tetrahidrokanabinol).

* Birçok kanabinoid bileşiği (kanabinoller) içinde aktif olanı delta-9-tetrahidrokanabinol’dür.

Beyindeki biyolojik etkisi

* Bazı sinir hücrelerinin zarında THC’ü bağlayan reseptörler vardır.

* Norepinefrin ve Dopaminin sentezini, alımını ve depolanmasını arttırır.

* D2 reseptörlerinin Dopamin agonistlerine afinitesini arttırır.

* ß-adr reseptörlerin adenil siklaza bağlanmasını arttırır.

* Ödül Yolağı adı verilen ve bağımlılıktan sorumlu tutulan beyin bölgesindeki Dopamin iletisini arttırır.

Epidemiyoloji

* Esrar, ABD’de en sık kullanılan yasadışı maddedir.

* ABD’de lise son sınıfta esrar kullanım (deneme) oranı 1979’da %60.4’lük en yüksek noktadan 1992’de %32.62’ya düştü. 1989’da beyazlarda %40, siyahlarda %30 sıklıktaydı. Ancak sonra yeniden yükselişe geçti: 1997’de %49.6’ya ulaştı.

Etki

* Esrarın kısa vadeli etkisi verdiği haz etkisi (high) yanında bellek ve öğrenme güçlükleri, algı bozukluğu, düşünme ve problem çözmede zorluk, koordinasyon kaybı, kalp hızında artış, anksiyete ve panik ataktır.

* Esrar hayvanlarda “popcorn” etkisine neden olur. Yani kobaylar önce flasid bir şekilde yere serilirler daha sonra tek tek spazm oluşarak yerlerinden havaya sıçrayıp geri düşerler.

Esrar: akut etkileri

Anksiyete, huzursuzluk, paranoya

Öfori (neşe hali), gevşeme, şakacılık

Depersonalizasyon

Zaman akışında subjektif yavaşlama

Sersemlik, boşlukta yüzme hissi

Bellek ve problem çözmede bozulma

Denge bozukluğu

Gözlerde kızarma

Salivasyonda (salya salgısında) azalma, sık idrara çıkma, kalp hızında artış

Sistolik hipertansiyon (büyük tansiyonda yükselme),

Postural hipotansiyon (ayağa kalkınca tansiyon düşmesi)

İştah ve susuzlukta artış, intraokular (göz içi) basınçta azalma,

Analjezi (ağrı hissinde azalma)

İllüzyon, hallusinasyon, psikotik eksitasyon, depresyon, panik

Ters etki

Bazı kişiler, başka intoksikasyon belirtisi olmadan, ters etki gösterebilir. Yoğun duygusal çöküntü, paranoya, hezeyanlar, depresyon, panik olur. Saatler, günler sürer. Nadirdir, genellikle ilk kez kullananlarda olur. Ağızdan kullanımda joint içildiği zaman olandan fazla görülür.

Anksiyete ya da psikoza yatkın olan kişilerde daha fazla ters etki görülür.

Flash-back (madde alındığında yaşanan duyguların madde kullanımı olmaksızın yeniden yaşanması) görülebilir.

Duyarlılık

Esrarın, olumlu ya da olumsuz etki yapması herediteye bağlıdır. Tek yumurta ikizlerinin üzerindeki etki diğer ikizlerden daha fazla birbirine benzer. Maddenin ulaşılablirliği, beklentiler, arkadaş etkisi, sosyal bağlar gibi çevresel faktörler de bu etkide önemlidir. Diğer taraftan, 18 yaş öncesi aile çevresinin esrarın kişiye etkisinde rolü olmadığını gösteren çalışmalar da vardır.

Esrarın İnsan Vücuduna Etkileri

Beyne etkisi

Esrar, algısal bilgilerin hipokampusa girişini ve işlenmesini baskılar. Böylece öğrenme, bellek, ve algıların duygu ve motivasyonla entegre olmasını sağlayan limbik sistem etkilenir. Ayrıca hipokampusa bağlı olan öğrenilmiş davranışlar bozulur.

Esrarın uzun süreli kullanımı beyinde diğer maddelerinkine benzer değişiklikler yapar.

Akciğere etkisi

Düzenli olarak esrar kullananlar, sigara tiryakileriyle aynı solunum problemlerini yaşar: Kr öksürük, balgam, kr bronşit.

Kr kullanım AC dokusunu tahrip eder.

THC içeriğinden bağımsız olarak, esrar ile alınan katran ve CO miktarı sigaradan 3-5 kat fazladır. Bu durum esrarın derin çekilmesine ve akciğerde tutulmasına bağlı olabilir.

Kalp hızı ve kan basıncına etkisi

Esrar, kalp hızı ve kan basıncını arttırır. Kokainle birlikte kullanıldığında bu etki çok daha belirgindir.

Öğrenme ve sosyal davranışa etkisi

Bir çalışmada yoğun esrar kullanan üniversite öğrencilerinde dikkat, bellek, öğrenme yetileri, esrarı bıraktıktan en 24 saat sonra bile bozuktu.

Esrar kullanan liselilerin başarısı daha düşük, aykırı davranışları daha çok; suç işleme oranları, agresyon ve isyankarlıkları fazla; ebeveyn ilişkileri daha kötü, suç işleyen ve madde bağımlısı kişilerle arkadaşlıkları fazladır.

Esrarın kendisinin agresyona ya da “amotivational syndrome” denilen isteksizlik ve uyuşuklukla giden bir hale neden olup olmadığı tartışmalıdır.

Kanabis intoksikasyonu tedavisi

Panik durumu ve toksik psikoz sakin bir şekilde konuşup ikna edilerek geçirilebilir.

Benzodiyazepinler ve Haloperidol şiddetli belirtileri kaldırır.

Kan ve İdrar düzeyleri

Sigara ile içilince kanda bir kaç dakikada zirve yapar, saatler içinde hızla düşer. Oysa atılma yarı ömrü 30-50 saattir. Kanda hızlı düşüş dokulara yayılmaya bağlıdır.

Ara sıra kullananlarda idrarda günlerce atılır. Kronik kullanıcılarda 1 haftadan fazla idrarda saptanabilir.

Kanabis yoksunluğu

* Tartışmalıdır.

* Emosyonel labilite (duygusal değişkenlik), anksiyete, huzursuzluk, uykusuzluk, anoreksi (iştahsızlık), bulantı, kusma, ishal, tremor (titreme), hiperrefleksi (refleks artışı), terleme, salivasyon (salya artışı) görülür.

* Aş erme (craving), yeniden esrar kullanmak için ani ve çok güçlü bir arzu sıktır.

Tıbbi kullanımları

- Antikonvülzan: epilepsi nöbetlerini azaltır.

- Antiemetik: bulantıyı giderir

- Analjezik: ağrı kesicidir

- Kanserli hastalarda öforizan (neşe verici)

- Astımda brokodilatör (solunum yollarını açıcı)

- Glokom teavisinde göz içi basıncını azaltır.

* Dronabinol (delta-9-THC) ağızdan alınır, diğer antiemetiklerden ve sigara olarak içilen esrardan daha az etkilidir.

Esrar bağımlılığının tedavisi

* Spesifik tıbbi tedavisi yoktur.

* Bağımlılıkta kullanılan genel sosyal ve psikolojik yaklaşımlar geçerlidir.

* Tedavi yararlıdır.

Mitler ve Gerçekler

1. Esrar bitki olduğu için güvenlidir.

Gerçek: Birçok bitki insan için zehirlidir.

2. Esrar kullanıcıları diğer uyuşturuculara geçmez.

Gerçek: Esrar diğer uyuşturuculara başlangıç noktasıdır.

3. Esrarın etkisi birkaç saatte geçer.

Gerçek: Esrar vücutta depolandığı için etkisi günlerce, haftalarca sürebilir.

4. Esrar stresi giderir.

Gerçek: Diğer uyuşturucularda olduğu gibi esrar sadece problemlerle yüzleşmeyi geciktirir. Depresyon yapabilir.

5. Esrar alkolden güvenlidir.

Gerçek: Esrar karsinojen bileşikler içerir ve diğer maddelere güvenli bir altenatif olarak düşünülmemelidir.

6. Esrar zihni açar.

Gerçek: Esrar zihni sisli hale getirir; bellek, konuşma, anlama, ve karar verme yeteneğini bozar.

7. Bugün esrar eskiden olduğundan daha daha güvenlidir.

Gerçek: Zirai gelişmeler esrarın potansını arttırmış ve başka tehlikeli bileşikler eklemiştir.

Esrar yanlısı lobilerin iddaları ve cevaplar:

Dekriminalizasyon (esrarın suç sayılmaması) kullanımı arttırmaz

Esrar yanlıları, yasal kısıtlamaların kaldırılmasının kullanımı arttırmayacağını idda etmektedirler. Tarih ve sağ duyu tersini söylemektedir. Halen esrar kullananlar yasayı saymamasına rağmen yasak olduğu için esrar kullanmayan pek çok sayıda vatandaş da vardır. Yasal kısıtlamaların kaldırılması ve bunun sonucu kaçınılmaz olarak ürünün pazarlanması ve reklam bazı kişilerin kullanmasına yol açacaktır. 1970’lerin sonunda ABD eyaletlerinin yarısında esrar kullanımını yasaklayan kanunlar kaldırıldıktan sonra Amerika’da esrar kullanımı hiç olmadığı kadar arttı. 1980’lerin sonunda bu esrarın tekrar yasaklanmasıyla kullanım önceki düzeyinin üçte birinin altına düştü.

2. Esrar içmek risksizdir.

Dumanı çekilerek içilen herşey sağlığa zararlıdır. İntoksike edici tüm maddeler zihni bulandırır ve kaza riski doğurur. Bunun tersini söylemek gerçeği inkardır. Son çalışmalar esrar kullanımı ile akciğer kanseri arasında güçlü bir bağ olduğunu ortaya koymuştur (Sridhar KS et al., Journal of Psychoactive Drugs26: 285-289, 1994).

Esrar kullanımının kronik bronşit, düşük hormon seviyeleri, vücüdün savunmasını sağlayan imün sistemin aktivitesinde azalma, ve daha başka ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir.

Esrara bağlı tek bir ölüm bildirilmemiştir

Esrarın aktif maddesi olan THC ölüme sebep olabilecek akut yüksek dozlar oluşturmasa da, esrarın kimseyi öldürmediğini idda edenler esrar kullanımının neden olduğu trafik kazalarına ve akciğer kanserine bağlı ölümleri göz ardı etmektedirler. Üstelik esrar kullandıktan sonra suç işleyerek ölenler ya da bunların öldürdükleri de cabası. Uyuşturucu satışı ile ilgili suçlar bir yana bırakılsa da, ABD’de işlenen suçların yarısında suçluların o sırada bir madde etkisinde olduğu (ki bunun en azından bazısı esrar ile) bildirilmektedir. Esrar, belki sigara ve alkol gibi insanları öldürmemektedir ama kesinlikle ölümlere neden olmaktadır.

Esrar mucize bir ilaçtır

Esrar kullanımını yasal hale getirmeye çalışanlar, son zamanlarda, esrarınn aktif maddesi olan THC’nin sözde “tıbbi yararları” üstünde duruyorlar; örneğin bazı kemoterapi hastalarında bulantının kontrol edilmesi, glokom tedavisi gibi. THC’nin, başka ilaçlarla elde edilemeyen bazı tıbbi yararlarının olduğunu ve esrarlı sigaraların reçete ile satılan bir ilaç olması gerektiğini öne sürmekteler.

‘THC’nin tıbbi kullanımı’ iddasını çürütmeye geçmeden önce herhangi bir ilacı alma yolu olarak sigara kullanımını sorgulamalıyız. Bu yolla alınan ilacın yarısından fazlası yanma ile yok olur, geriye kalanı da dumanın içindeki toksik katran ve partiküllerle karışır. Başımız ağrıdığında aspirinli sigara ya da iltahap için penisilinli sigara içmiyoruz. Her türlü dumanı içine çekmek sağlığa zararlıdır. Duman olarak çekme, ilacı almak için etkisiz ve potansiyel olarak öldürücü bir yoldur.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün düzenlediği ortak karar panelinde esrarın potansiyel tıbbi kullanımı ele alındı ve şu sonuçlara varıldı:

‘Mevcut preklinik ve insan çalışmaları dikkatle incelenmesi sonucunda sigara olarak kullanılan esrarın glokom terapisi,AİDS ile birlikte görülen kilo kaybı, kanser kemoterapisinin neden olduğu bulantı ve kusma, Multiple Sklerozdaki spastisite ya da dirençli ağrıda mevcut tedavilere üstün olabileceğini düşümdüren bir delil bulunmamıştır’ (Voth EA, Marihuana and its reviews. JAMA: Journal of the American Medical Association 332:274, 1995).

Bilim adamlarının bu ortak kararına rağmen esrarın aktif içeriği olan THC’yi tablet olarak hastalarına yazmak isteyen Amerikalı doktorlar için, bu ülkede, Marinol (dronabinol) isimli yutularak alınan bir ilaç mevcuttur. Bu seçenek, THC’nin daha etkin olarak emilmesini sağlar ve dumanı içe çekmekle ilgili sağlık problemlerini önler. Esrar kullanımı destekçileri bu seçeneği sevmezler çünkü tablet alımı pek zevk vermez, duygudurumunu yükseltmez.

Esrarın, idda edildiği gibi, astım tedavisinde kullanılması ise mantığa aykırıdır. Dumanın içe çekilmesi astım hastalarında ciddi problem doğurur.

Kenevir: dünyayı kurtaracak ürün

Esrar yanlılarının son taktiklerinden biri de kenevir bitkisinin giysi ve kağıt yapımında gerekli liflerin üretimi ya da protein, bitkisel yağ kaynağı olarak ekimi gibi ekonomik nedenlerle yetiştirilmesini savunmaktır. Çevrecilerin de desteğini almak için bunun ekolojik denge için de yararlı olduğunu öne sürerler.

Anlamlı bir gayret ve kimyasal muameleye tabi tutmakla kenevir bitkisinin liflerinden kumaş üretilebileceği doğrudur. Bu lifler doğal olarak oldukça kabadır ve kimyasal ya da fiziksel olarak yumuşatılması gerekir. Orta çağlarda günah işleyenler kendilerini bir tür cezalandırma amacıyla kenevirden yapılmış kaba giysiler giyerlerdi. Bu hafif bir işkence yoluydu. Kenevirden elde edilen bu kaba, kahverengi liflerin beyaz yumuşak pamuk ya da yüne üstün olduğunu savunmak saçmadır. Bu lifleri toplumda herkesin kabul edebileceği bir kumaş haline getirmek ekonomik olarak pratik değildir.

Benzer şekilde, belli bir çabayla bu liflerden kağıt yapmak mümkündür. Ancak kağıt yapmak için elli yılda bir ormanları kesmek bile yıllık bir ürünü ekmek, gübrelemek, ilaçlamak ve biçmekden çevreye daha az zarar verir.

Esrarın üretildiği kenevir bitkisi, metrekare başına mısırdan çok daha az ürün verir. Bu nedenle yiyecek ve bitkisel yağ kaynağı olarak kullanımı

UYARICILAR

(AMFETAMİN VE AMFETAMİN BENZERİ MADDELER)

İçindekiler:

Tarihçe

Formları

Sokak isimleri

Amfetamin benzeri maddeler

Etki Mekanizması

Kullanım Yolu ve süresi

Yaygınlığı

Uyarıcı kullanımının ruhsal belirtileri

Uyarıcı kullanımının fiziksel belirtileri

Amfetamin intoksikasyonu ve kötüye kullanımı

Etki şekli ve süresi

Amfetaminin neden olduğu psikotik bozukluk

Tarihçe

* 1937’de amfetamin narkolepsi, postensefalitik parkinsonizm ve depresyon ve letarji tedavisi amacıyla piyasaya çıktı.

* Bugün Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), narkolepsi ve depresyon için kullanılmakta. Şişmanlıkta kullanımı tartışmalıdır.

Formları

- Dextroamfetamin (Dexedrin)

- Metamfetamin (Desoxyn)

- Metilfenidat (Ritalin)

Sokak isimleri: speed, kristal, ice

Amfetamin benzeri maddeler

- Efedrin (nasal dekonjestan), metkatinon (argoda krenk denilir)

- Propranolamin (nasal dekonjestan ve iştah kesici) Yan etkisi: yüksek tansiyon

- Designer amfetaminler (Halusinojen grubu)

- MDMA: 3,4-metilendioksiamfetamin (ekstazi, Adem, XTC)

- MDEA: N-etil-3,4- metilendioksiamfetamin (Havva, Eve)

- MMDA: 5-metoksi-3,4-metilendioksiamfetamin

- DOM: 2,5-dimetksi-4-metilamfetamin

- Kat

Etki Mekanizması

* Amfetaminler dopaminerjik sistem üstünde etkilidir (Dopamin salınımını sağlar)

* Designer maddeler hem dopaminerjik, hem seratonerjik etkili (seratonerjik etkinlik nedeniyle halusinojen etki de gösterirler).

Stimulanların bağımlılık yapıcı potansiyali, kokain kadar yüksek olmasa da mevcuttur.

Kullanım Yolu ve süresi

En çok kötüye kullanılan Metamfetamin (ice)’dir. Dumanı çekilebilir, sigara içinde içilebilir ve enjekte edilebilir. Etkisi saatlerce devam eder

Yaygınlığı

* ABD’de 1991-1994 arasında amfetamine bağlı ölümler 3 kat arttı.

* Her toplumsal sınıfta görülür.

Uyarıcı kullanımının ruhsal belirtileri

*Yükselme (coşku) hissi ile birlikte aşağıdakilerden en az biri olur

- Düşük dozlarla zihinsel ve fiziksel performansta artış

- Öfori (neşe) ve enerji artışı

- Hiperaktivite (hareketlilik)

- Afektif (duygusal) küntleşme, yorgunluk, üzüntü ya da sosyal geri çekilme

- İnsanlarla daha fazla birlikte olma, konuşkanlık

- Kişilerarası ilişkilerde duyarlılık

- Anksiyete, gerginlik ya da öfke (ajitasyon, irritabilite)

- Uyanıklık hali

- Grandiyosite (kendini büyük görme)

- Kalıplaşmış yineleyici davranışlar

- Yargılama bozukluğu

- Tehlikeli olabilecek cinsel davranış

Uyarıcı kullanımının fiziksel belirtileri (aşağıdakilerden en az 2 tanesi olur)

- Taşikardi (kalp hızında artış)

- Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme)

- Kan basıncında yükselme

- Terleme ya da titreme

- Bulantı ya da kusma

- Kilo kaybı

- Psikomotor ajitasyon (davranışlara yansıyan huzursuzluk hali)

- Kas zayıflığı, solunumun baskılanması, göğüs ağrısı ya da kalpte ritm bozukluğu (aritmi)

- Konfüzyon, epileptik (sara) nöbet, disknezi, distoni ya da koma.

- Algı bozukluğu (varsanı) eşlik edebilir.

Amfetamin intoksikasyonu ve kötüye kullanımı

* Amfetamin intoksikasyon ve kötüye kullanımının fiziksel belirtileri kokaininki ile aynıdır.

* Düşük dozdaki ilk olumlu etkilerinden sonra kişinin aile hayatındaki peformansı giderek kötüleşir ve amfetamini kötüye kullanan kişi aynı etkiyi elde etmek için dozu giderek arttırmak zorunda kalır.

Etki şekli ve süresi

* Amfetamin ağızdan alındığında 1 saatte etki eder, intoksikasyon belirtileri 24 saat sürer.

* Yoksunluk belirtileri 2-4 günde maksimum olur, 1 hafta sürer. En ciddi belirtisi depresyondur.

Amfetaminin neden olduğu psikotik bozukluk

* Şizofreniye çok benzer.

* En tipik yönü paranoya ile gitmesidir.

* Paranoid sizofreniden ayırımı:

- Görsel hallusinasyonlar belirgindir

- Duygulanım genellikle uygundur.

- Hiperaktivite, hiperseksüalite, konfüzyon eşlik eder.

KOKAİN

İçindekiler:

Tarihçe

Argodaki adları

Bağımlılık potansiyali

Crack (Krek) Kokain

Kokain kullanım yolları

Kombine tehlike: Kokaetilen

Kokain ile ilgili mitler ve gerçekler

Kullanım sıklığı

Etki mekanizması

Kokainin etki süresi ve şekli

Kokain kullanımının ruhsal belirtileri

Kokain kullanımının fiziksel belirtileri

İstenmeyen etkiler

Kokain Yoksunluğu Belirtileri

Kokain Yoksunluğunun Seyri

Kokain bağımlılarının kokaini bıraktıktan sonra yeniden başlama nedenleri

Kimin kokain kullandığından süphelenmeli?

Kokainmanlarda görülen diğer psikiyatrik hastalıklar

Kokaine bağlı psikotik bozukluk

Tedavi

Tarihçe

* Kokain, Güney Amerika’da yetişen Eritroksilon Koka bitkisinden elde edilen bir alkaloiddir.

* Yerliler, eski dönemlerden beri bunun yapraklarını uyarıcı etkisi için çiğnerler.

* Bugün kötüye kullanılan kokain (kokain alkoloidi) ilk kez 1860’da izole edildi.

* Lokal anestetik olarak kullanılmaya başlandı. 1800’lerde bir çok hastalığın tedavisi için kullanıldı.

* 1880 ve 1990’larda kokaine çok değer verilirdi. Papa Leo XII, Sigmund Freud, Jules Verne, and Thomas Edison gibi bir çok ünlü isim tedavide kullanımını önerdi.

1914’de uyuşturucu olarak sınıflandırıldı.

* Coca-cola orjinal olarak kokain içermekteydi ve 1888’de ‘‘yorgunluğu geçiren içecek’’ olarak reklam yapıyordu. Coca-cola daha sonra kokaini içeriklerinden çıkarmış ve yerine kafein koymuştur.

Kokain (argodaki adıyla KOK ya da KAR) bağımlılık potansiyali en yüksek ve en tehlikeli maddelerden biridir. Beyaz bir tozdur.

Kokainin tek dozu bile fiziksel bağımlılık yapabilir!

Crack (Krek) Kokain

Serbest baz, KREK, kokainin en güçlü formudur.

Dumanı içe çekilerek kullanılır. Rock (RAK) da denilen kullanıma hazır formda satılır.

1-2 kullanım bile aş erme duygusu yapabilir.

Saldırganlık yapabilir.

Kokain kullanım yolları:

1. Burna çekme(snorting) En sik kullanılan yoldur. Populer metod bir ayna üzerinde çizgiler yapmakve bir çubuk ya da rulo yapılmış banknot ile çekmektir. 3 dk’da etki eder.

2. Enjeksiyon (Shooting) Daha risklidir. Kokain suda eritilip enjekte edilir. 20 sn’de etki eder. Enjekte edilen madde saf ve steril olmadığı için risklidir. İğne paylaşımı Hepatit B ve C (sarılık) ve AIDS dahil enfeksiyon riski getirir. Her iki madde de (kokain ve krek) enjekte edilebilir.

3. Dumanını içe çekme (Smoking): Beyne kokaini göndermenin en hızlı yolu budur. Krek (rak) formu bu yolla kullanım içindir. 10 sn’den kısa bir sürede etki eder. En kolay bağımlılık yapan yol da budur.

Kombine tehlike: Kokaetilen

Kokain ile alkol kullanımı birlikte olduğunda her bir maddenin verdiği zarar riski ekleniyor. İnsanlar, bilmeden bedenlerinde karmaşık bir kimyasal deney yapıyorlar. İnsan karaciğeri bu iki maddeyi birleştirerek ‘cocaethylene’ (kokaetilen) denilen bir madde üretir. Bu, kokainin öforizan etkisini arttırırken ani ölüm riskini de yükseltir.

MİTLER VE GERÇEKLER

Yüksek sınıfın kullandığı elit bir madedir/ Kokain ve krek her sosyoekonomik seviyede kullanılmaktadır.

Kokainin yan etkisi yoktur/ Tremor (titreme), konvülzyon (sara nöbeti), enfeksiyon, kalp krizi, inme, psikoz ve ani ölüme neden olabilir.

Kokaine bağımlı olmak için uzun süre gerekli/ Birkaç kullanımla bile olabilir.

Performans düzeyini arttırır/ Kronik kullanım performansı ileri derecede düşürür.

Bağımlılık yapmaz/ Bağımlılık riski çok yüksektir. Birçok insan bırakmak için profesyonel yardıma ihtiyaç duyar.

Sadece enjekte edilirse bağımlılık yapar/ Bütün kullanim formları bağımlılık yapar. Dumanını çekmek enjekte etmek kadar bağımlılık yapıcıdır.  

Kullanım sıklığı

Kokain kullanımında, Amerika’da son yıllarda düşüş vardır. Ancak bağımlı sayısı yıllar içinde oldukça sabit kalmıştır. Krek kısmen kokainin yerini almıştır.

Etki mekanizması

Dopaminin, dopamin taşıyıcısı tarafından geri alımının engellenmesi.

Etki süresi ve şekli

Kokainin etkileri hemen hissedilir ve 30-60 dk gibi kısa bir süre devam eder.

Bağımlıların, etkiyi devam ettirmek için ard arda kullanmaları gerekir.

Etkisi kısa olmasına rağmen metabolitleri kan ve idrarda 10 gün kalır.

Beyindeki etkisi

PET (pozitron emisyon tomografisi) bulguları: Mezolimbik D2 nöronal aktivite azalması. Aş erme sırasında mezolimbik dopamin sisteminin aktivasyonu. PET bulguları bıraktıktan sonra 1 yıl devam eder. Tamamen normale dönme olduğu ise şüphelidir.

  

 Kokain kullanımının ruhsal belirtileri

*Yükselme (coşku) hissi ile birlikte aşağıdakilerden en az biri olur

- Düşük dozlarla zihinsel ve fiziksel performansta artış

- Öfori (neşe) ve enerji artışı

- Hiperaktivite (hareketlilik)

- Afektif (duygusal) küntleşme, yorgunluk, üzüntü ya da sosyal geri çekilme

- İnsanlarla daha fazla birlikte olma, konuşkanlık

- Kişilerarası ilişkilerde duyarlılık

- Anksiyete, gerginlik ya da öfke (ajitasyon, irritabilite)

- Uyanıklık hali

- Grandiyosite (kendini büyük görme)

- Kalıplaşmış yineleyici davranışlar

- Yargılama bozukluğu

- Tehlikeli olabilecek cinsel davranış

Kokain kullanımının fiziksel belirtileri (aşağıdakilerden en az 2 tanesi olur)

- Taşikardi (kalp hızında artış)

- Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme)

- Kan basıncında yükselme

- Terleme ya da titreme

- Bulantı ya da kusma

- Kilo kaybı

- Psikomotor ajitasyon (davranışlara yansıyan huzursuzluk hali)

- Kas zayıflığı, solunumun baskılanması, göğüs ağrısı ya da kalpte ritm bozukluğu (aritmi)

- Konfüzyon, epileptik (sara) nöbet, disknezi, distoni ya da koma.

- Algı bozukluğu (varsanı) eşlik edebilir.

İstenmeyen etkiler

- Burunda konjesyon ( dolgunluk), inflamasyon, kanama, ülser, perforasyon (delinme)

- Dumanı çekme ile bronş ve Akciğerde harabiyet

- Damardan kullanım ile mikrop kapma, emboli, AIDS geçisi

- Minör nörolojik etkiler: akut distoni, tik, migren tipi başağrısı

- Kalp üstüne etkileri: Miyokard enfarktüsü (MI), aritmi, kardiyomiyopati

- Beyin damarları üstüne etkileri: Nonhemorajik serebral infarkt (beyin damarlarında tıkanma), TIA (geçici iskemik atak)

- Epileptik nöbet (sara): Acil başvuruların %3-8’ini oluşturur.

- Ani ölüm: özellikle ‘‘speedball’’ (kokain ve eroin bir arada) ile ölüm riski fazladır.

Kokain Yoksunluğu Belirtileri

Kullanımdan 30-60 dakika sonra depresyon (“crash”)

- Disforik duygudurumu (anksiyete, çabuk sinirlenme)

- Yorgunluk

- Canlı, hoş olmayan rüyalar

- Uykusuzluk ya da aşırı uyuma

- İştah artışı

- Durgunluk ya da huzursuzluk ve sinirlilik

Kokain Yoksunluğunun Seyri

* Hafif-orta derecede kullanımda, yoksunluk belirtileri 18 saat sürer

* Ağır kullanımda ise yoksunluk tablosu 1 hafta kadar sürer.

* Yoksunluk belirtileri kokaini bıraktıktan sonraki 2.-4. günler arasında en fazladır. Bazen haftalarca, aylarca sürer

* Kokain bırakıldığında kokain için aş erme en belirgin duygudur.

* Kokain bırakıldığında intihar riski ortaya çıkar ya da artar.

* Kokain bağımlıları, kokaini bıraktıklarında alkol, sakinleştirici ilaçlar, uyku ilaçları, benzodiyazepin gibi ilaçlarla yoksunluk belirtilerinden kurtulmaya çalışırlar.

Kokain bağımlılarının kokaini bıraktıktan sonra yeniden başlama nedenleri

1. Dürtüsel davranış (%37)

2. Sosyal baskı (%10)

3. Riskin çok az olduğunu düşünme (%10)

4. Mutlu ve heyecanlı hissetme (%10)

5. Gergin hissetme (%10)

6. Depresyonda olma (%10)

7. Aş erme (kokain için şiddetli arzu duyma) (%7)

8. Diğerleri (%6)

Kimin kokain kullandığından süphelenmeli?

* Kişilikte açıklanamayan değişiklikler

* Huzursuzluk ve sinirlilik

* Konsantrasyonda (dikkati toplamada) bozulma

* Kompulsif (tekrarlayıcı) davranış

* Şiddetli uykusuzluk

* Kilo kaybı

* İş ve evde görevlerini yerine getirememe

* Artan borçlar ve bunları ödeyememe (kokainin pahalı olması ve iş veriminin düşmesi nedeniyle)

* İş yerinde sık sık ortadan kaybolma (kokainin etki süresi kısadır ve bağımlıları sık kullanmak zorunda kalır)

* Nazal konjesyon (burunda tıkanıklık ve iç kısmında kızarıklık)

Kokainmanlarda görülen diğer psikiyatrik hastalıklar

Kokain bağımlılarında diğer psikiyatrik rahatsızlıklar sık görülür.

Tedavi için başvuran kokainmanlarda psikiyatrik hastalık sıklığı (RDC ile)

Şimdiki %

Geçmiş %

Herhangi bir psikiyatrik bozukluk

55.7

73.5

Affektif bozukluklar

44.3

60.7

Anksiyete bozukluğu

15.8

20.8

Şizofreni

0.3

1.3

Alkolizm

28.9

61.7

Antisosyal kişilik bozukluğu

7.7

7.7

Kokaine bağlı psikotik bozukluk

- Paranoid hezeyanlar ve hallusinasyonlar kullanıcıların %50’sinde görülür.

- Doz, kullanım süresi ve kişisel duyarlılığa bağlı olarak gelişir

- Damardan kullananlar ve krek kullanıcılarında daha sıktır.

- Erkeklerde daha sıktır.

- En sık görülen belirti paranoid hezeyanlardır.

- İşitsel hallusinasyonlar sıktır. Görsel ve taktil hallusinasyonlar (ör. formiksayon) seyrek görülür.

- Tuhaf cinsel davranışlara ve intihara yol açabilir.

Tedavi

* Kokainmanların kendiliğinden tedaviye başvurması seyrektir.

* Kokain bağımlılarının en önemli problemi kokain için “aş erme”dir.

* Negatif pekiştirme için sosyal, psikolojik, biyolojik stratejiler tedaviye katılmalıdır.

* Dopaminerjik agonistler (Amantadin, Bromokriptin) aş ermeyi azaltabilir.

* Trisiklik antidepresanlardan Bupropion ve antiepileptiklerden Karbamezapin’in de etkili olduğuna işaret eden çalışmalar varsa da bu husus kesin değildir.

* Immünoterapi (kokain antikoru oluşturan aşı) ile ilgili çalışmalar vardır.

* Psikostimülanlar (Ritalin vb.) kokain bağımlılığının altında yatan bir dikkat eksikliği sendromunun olduğu vakalarda yararlı olabilir, ancak bu ilaçlar da bağımlılık yapabildiği için dikkatli olunmalıdır.

Eroin ve Diğer Opiyatlar

 İçindekiler

Tarihçe

İsimlendirme

Opioid reseptörleri

Opioid İlaçlar

Opioidlerin merkezi sinir sistemi üstüne etkileri

Opioidlerin insanlarda olusturduğu değişik etkiler

Opioidlerin mide-barsak sistemi üstüne etkileri

Opioidlerin diğer etkileri

Opioidlerin bazı klinik özellikleri

Neden eroin bağımlısı olunur

Bağımlılığı devam ettirici faktörler

Opioid yoksunluğu

Fiziksel bağımlılık

Opioid yoksunluğu tedavisi

Uzamış Yoksunluk

 Tarihçe

* Opium, poppy (haşhaş, papaver somniferum) bitkisinden elde edilir ve en eski ilaçlardan biridir.

* Eski Sümerler (IÖ 4000) ve Mısır’da (IÖ 2000) kullanılıyordu.

* Opiumun esas aktif içeriği morfin alkoloididir. 20’den fazla alkoloid vardır (%10 morfin,%0.5 kodein, %0.2 tebain, papaverin vs)

* Bağımlılık yapmayan analjezik (ağrı kesici) üretmek amacıyla yapılan çalışmalar sonucu opiyumdan morfin, kodein ve bunlardan üretilen ilaçlar ve tebain kullanılarak üretilen bazı semisentetik ilaçlar üretilmiştir.

İsimlendirme

Opioid: Daha kapsamlı bir kavramdır. Opiyatlar (morfin, kodein, tebain) ve morfin benzeri aktivitesi olan sentetik maddeler (metadon, fentanil, meperidin), agonist/antagonistler, parsiyel agonistler ve endojen opioid peptitler buna dahildir.

Endojen opioid peptitler: 1. Endorfinler, 2. Enkefalinler, 3. Dinorfinler

 Morfin prototip opiyattir ve bir çok opiyatın öncülüdür: eroin (diasetilmorfin), oksimorfon, hidrokodon, oksikodon, kodein (metilmorfin)

Tebain nalakson, etorfin ve oksikodonun öncülüdür.

 Opioid reseptörleri :

* Mu: duygudurum düzenleme, pekiştirme mekanizmaları, solunum baskılanması, ağrıyı giderme (analjezi),

* Delta: Gastrointestinal (mide-barsak) sistem , Endokrin sistem

* Kappa: Endokrin sistem, ağrı uyarımı (aversif etkili)

* Sigma (?) Opioid reseptörü olduğu tartışmalıdır, çünkü Nalaksondan (opioid antagonisti) etkilenmez. Uyarıldığında disfori ve halusinasyon yapar.

Opioid Reseptör alt tipleri ve etkileri:

mu1: supraspinal analjezik etki

mu2: spinal anestezi, GI motilite (mide-barsak hareketi), solunum

delta2 ve kappa1: spinal anestezi

delta1 ve kappa3: supraspinal anestezi

delta2 : beyinde aneljezik etki

Reseptör yerlesimi:

Opioid reseptörleri beyin, spinal kord, mide-barsak sistemindeki nöral pleksuslarda, otonomik sinir sisteminin diğer yerlerinde ve ak yuvarlarda bulunur. Dolayısıyla opioidlerin etkileri çok yaygındır.

Opioid İlaçlar:

Agonist: Opioid reseptörlerine bağlanıp aktive edenler

Antagonist: Opioid reseptörlerine bağlanan, ancak aktive etmeyenler

Opioidler (fentanil, nalakson, buprenorfin), reseptör afiniteleri ve intrinsik aktiviteleri yönünden farklılıklar gösterir

Opioidler:

1. Saf agonistler

a. Morfinanlar: Levo-dromoran

b. Fenilpiperidinler- piperidinler: meperidin, fentanil

c. Metadon: LAAM ( L-alfa-asetilmetadol ), Propoksifen

2. Agonist-antagonistler: Pentazosin, Nalbufin, Butorfanol, Meptazinol

3. Parsiyel agonistler: Buprenorfin

4. Saf antagonist : Nalokson, naltrekson, Nalmefen

Opioidlerin merkezi sinir sistemi üstüne etkileri (mu reseptörü üstünden):

* Analjezi (ağrı kesici)

* Sakinlik (lokus serelousun inhibisyonu ile)

* Öksürük refleksinin baskılanması

* Bulantı, kusma

* Solunumun baskılanması

* Miyosis (göz bebeklerinin genişlemesi)

* Isı regülasyonunda değişiklikler

* GRH (gonadotropin releasing hormon)’da azalması ® LH&FSH azalması ® Testesteron’da azalma ve adet düzensizlikleri

* CRF (kortikotropin releasing faktör)’de azalma ® ACTH’da azalma ® kortizol’de azalma (antianksiyete etkisi)

Opioidler insanlarda değişik etkiler olusturur:

 Bağımlılarda öfori (high) yaparken, bazı kisilerde konfüzyon, sersemlik yapar.

‘Flash’, ‘rush’ : merkezi sinir sisteminde opioidlerin keskin ve hızlı artışı ile oluşan hoşnutluk verici duyguya bu ad verilir. Bağımlılar tarafından orgazma benzetilir.

Opioidler depresyon, anksiyete, öfke ve paranoid düsünceleri azaltabilir.

Opioidlerin gastrointestinal sistem (mide-barsak sistemi) üstüne etkileri

(mu reseptörü üstünden):

Antidiyareik (ishal giderici) etkisi, barsak hareketlerinin azalmasına bağlıdır. Bu etkisiye tolerans gelismez. Yani opioid bağımlılarında ya da metadon kullananlarda sürekli kabızlık olur.

Bu etkisi için kullanılan opioid ilaçlar:

- Difenoksilat-Lomotil

- Loperamid (merkezi sinir sistemine geçmez)

Opioidlerin diğer etkileri:

* Morfin antihistaminiktir, ciltte vazodilatasyon ve kaşıntı (tipik burun kaşıma) yapar.

* Mesanede sfinkter tonusunu arttırır, miksiyon (işeme) refleksini bastırır. Böylece idrar retansiyonuna (idrar yapamama) neden olur.

* Meperiden (Demerol), grand mal epileptik nöbete neden olabilir. Böbrek yetmezliğinde vücutta birikebileceği için bu etki önemlidir.

* Morfin, safra yollarındaki Oddi sfinkterini kasarak sarılığa neden olabilir ancak meperidin (Demerol) bunu yapmaz.

Opioidlerin bazı klinik özellikleri:

* Morfin glukronize olur, metaboliti aktiftir, böbrekten atılır. Böbrek yetmezliğinde vücutta birikir.

* Eroin (diasetil morfin) prodrog (öncül ilaç)’dır. Yağda çözünürlüğü morfinden fazladır, hızla beyne girip 6-mono-asetil-morfine dönüşür. İdrarda morfin olarak atılır. Histamine benzer etkisi daha azdır.

* Kodein (3-metoksi-morfin) da prodrogdur (öncül ilaç). Ağızdan alındığında karaciğerde fazla metabolize olmaz (yıkılmaz). Vücutta morfine çevrilir.

Neden bağımlı olunur?

1.Tekrarlayıcı kullanım, fiziksel bağımlılık ve yoksunluk yapar. Tekrarlayıcı kullanım endojen opioid sisteminde (sinir sisteminde doğal olarak bulunan opioidlerde) kalıcı değişiklikler yapar. Eroin bağımlıları onu sevmez ama isterler ve onsuz yaşayamazlar.

2. Beyindeki “ödül yolu” üzerindeki pekiştirici etkisi biyolojik olarak, verdiği haz psikolojik olarak yeniden kullanmayı sağlar. Eroin herkesde öfori (coşku) yapmaz. Bu özellik (yani opioid deneyiminden haz almak) bağımlılığa yatkın olmayı gösterir, psikopatoloji ile ilgili olabilir, endorfin (sinir sisteminde doğal olarak bulunan opioidlerin) eksikligine bağlı olabilir.

3. Self medikasyon: depresyon, anksiyete gibi yaşantıları kontrol etmek için başlayan ama sonra bırakamayanlar da vardır.

Devam ettirici faktörler:

Çevresel ip uçları (kullanımı hatırlatan şeyler) ve hüzün, öfke, sıkıntı vb içsel duygu durumları öğrenilmis ve şartlanılmış aş ermeye (craving) yol açar. Çrneğin bir şırınga görmek ya da sıkıntı hissetmek eroin kullanmak için büyük bir istek doğurur.

Opioid yoksunluğu:

Opioid yoksunluğu belirtileri:

(En az 3 tanesi bulunmalı)

1. Disforik mood (sıkıntılı, hüzünlü duygu hali)

2. Bulantı ya da kusma

3. Kas ağrıları

4. Göz yaşarması, burun akması

5. Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme), piloereksiyon (tüylerin dikleşmesi), terleme

6. Diyare (ishal)

7. Esneme

8. Ateş

9. İnsomni (uykusuzluk)

Yoksunluğun subjektif (öznel) belirtileri daha erken başlar. Bunlar anksiyete, aş erme, depresyon, irritabilite (huzursuzluk), kas krampları, sırt ağrısı, kemik aşrısı, genel disforidir.

Tipik yoksunluk morfin ve eroinde son kullanımdan 8-12 saat sonra başlar, 48 saat sonra max düzeyine ulaşır, 5-7 günde azalarak biter.

Fiziksel bağımlılık:

* Tedavi dozlarındaki (15-30 mg) tek bir doz morfin bile toleransı olmayan bir kişide düşük bir derece de olsa fiziksel bağımlılık yapabilir ve Nalakson (opioid antagonisti) verilmesiyle yoksunluk ortaya çıkar.

* Daha önce fiziksel bağımlılığı olup detoksifiye olmus fareler tekrar eroine maruz bırakılınca daha kolay bağımlı olurlar. Bu da bir kez eroine bağımlı olanların bundan mutlak olarak uzak kalması gerektiğini desteklemektedir.

* Bağımlılarda tolerans çok çabuk gelişir.

Opioid yoksunluğu tedavisi:

* Antipiretik ve analjezikler (ateş düşürücü ve ağrı kesiciler)

* Benzodiyazepinler: özellikle uyku için, alternatif olarak amitriptilin (Laroxyl) vb sedatif ilaçlar verilebilir.

* Klonidin: Noradrenerjik deşarjı azaltmak için kullanılır. Objektif bulgu varsa baslanmalıdır, Günde 4 kez 0.2 mg, birkaç gün devam edilir, 2 haftada azaltarak kesilir.

* Metadon: Günde 20-40 mg verilerek başlanır. Bir hafta ya da bir ayda azaltarak kesilir. Metadon detoksifikasyonu uzatır.

* Ultrahızlı detoksifikasyon: Saatler süren genel anestezi altında bol sıvı ve Nalakson verilerek yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkarılması ve hızlı bir şekilde geçirilmesi sağlanır. Son yıllarda ABD’de popüler olan bu yöntem oldukça tartışmalıdır. Çünkü bu işlem akut yoksunluk belirtilerini giderse de anestezi sonrası subakut belirtiler uzun süre devam eder. En önemlisi de yoksunluk tedavisi eroin bağımlılığının tedavi edilmesi demek değildir.

Uzamış Yoksunluk:

Görünen ve ölçülebilir yoksunluk belirtileri ortadan kalktıktan çok sonra bile bağımlılar ‘normal hissetmeme’den depresyona kadar değişen istenmeyen duygular yaşarlar. Bunun antisosyal kişilik bozukluğu, depresyon gibi altta yatan psikopatolojiden ayırımı önemlidir.

Kaynak : Alkol Madde

12 Temmuz 2007

Bakteri Hastalıkları

BAKTERİ HASTALIKLARI

Menenjit

Menenjit beyni saran zarların iltihabıdır.Bu iltihaba mikroplar neden olur.(Virüsler veya bakteriler).Menenjit geçiren çoğu kişi bu hastalıktan tamamıyla kurtulurken, bazen ölümle de sonuçlanabilir.Ya da hastalık sonrası sakatlıklar kalabilir.

Menenjit Belirtileri

.Yüksek ateş,

.Baş ağrısı,

.Kusma,

.Uyuşukluk,

.Işık veya sese karşı hassasiyet,

.Kas ağrısı,

.Çocuğun altının bezi değiştirilirken bacakları yukarı kaldırıldığında ağrı oluşması ve bunun sonucunda ağlaması,

.Ense sertliği.

Menenjit Çeşitleri

Bakteriyel Menenjit

Bakteriye menenjitin en önemli nedeni Hib bakterisidir.1993 yılından itibaren uygulanan aşı programı sayesinde Hollanda’da bu hastalık hemen hemen hiç görülmemektedir.

Viral Menenjit

Virüslerin neden olduğu menenjit çeşididir.

Orta Kulak İltihabı (Otitis Media)

Orta kulak iltihabı,kulak zarı arkasındaki orta kulak boşluğunun iltihabıdır.Çocuklarda östaki tüpü erişkindekinden daha kısadır ve bu nedenle mikropların burundan orta kulağa ulaşması daha kolaydır.Bunun sonucunda orta kulakta iltihap sıvısı birikir; sıvının yaptığı basınç ağrıya ve kulak zarının titreşmemesine neden olur.Bu nedenle orta kulak iltihabı sırasında bir miktar işitme kaybı meydana gelir.Uygun ilaç tedavisi ile bakteriler öldürüldüğünde orta kulaktaki sıvı da ortadan kalkar ve işitme düzelir. Orta kulak iltihabı,çocukluk çağının sık görünen bir hastalığıdır.Orta kulak iltihabının tedavisi antibiyotiklerle yapılmaktadır.

Sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda orta kulak iltihabı da sıktır.Bu nedenle,çocuk yuvalarında olduğu gibi kalabalık ortamlara ilk kez girmeye başlayan çocuklarda,özellikle ilk iki yıl içinde,soğuk algınlığı ve kulak problemlerine daha sık rastlanır.

Büyük çocuklar kulakta dolgunluk hissi,ağrı ve işitme kaybı şikayetlerini ifade edebilirler.Küçük çocuklaeda ise huzursuzluk,uyku bozuklukları veye iştahsızlık olabilir.Her yaştaki çocukta ateş olabilir.Burun akıntısı ve öksürük gibi orta kulak iltihabına eşlik eden üst solunum enfeksiyonu şikayetleriyle birlikte bulunur.Şiddetli orta kulak iltihaplarında kulak zarında delinme meydana gelebilir.

Antibiyotiklerle tedavi edilmesine rağmen 2 hafta 2 ay arasında orta kulakta sıvı kalmaya devam edebilir.

Zatürre (Pnömoni)

Bir veya birkaç akciğer lobunun iltihaplanması şeklinde ortaya çıkan bir hastalıktır. İltihaplanmaya virüs,bakteriler veya mantar gibi mikroorganizmalar sebep olmaktadır.Ayrıca alkol,uyuşturucu maddeler,sigara ve kötü hayat şartları zatürreye ortam hazırlayan faktörtörlerdir.

Yüksek ateş,titreme,kuru öksürük,şiddetli baş ağrısı zatürre belirtileridir.Ayrıca soluk alındığı zaman sırta çivi batıyormuş gibi olma ve hemen ardında öksürük gelme de zatürre belirtilerindendir.

Tedavi edilmeyen zatürre vakaları şuur kaybı ve komaya kadar varan ağır sonuçlar doğulur.

Zatürreden korunmak için,

.Zararlı alışkanlıklardan uzak durulmalı,

.Düzenli bir hayat yaşanmalı,

.Temizliğe dikkat edilmeli,

.Aşı olunmalıdır.

Zatürrede en etkili tedavi yöntemi antibiyotiklerdir.Ayrıca ateş düşürücü ve öksürük kesici ilaçlarda verilmelidir.Tedavi sırasında yatak istirahati verilmelidir.

Tetanoz

Şarbon

12 Temmuz 2007

1- Array Array İlk Yardımın Tanımı, Önemi, İlke Ve Hedefleri

1- İlk Yardımın Tanımı, Önemi, İlke ve Hedefleri

Herhangi bir kaza ya da hayatı tehlikeye düşüren bir durumda sağlık görevlilerinin yardımı sağlanıncaya kadar kişinin içinde bulunduğu durumun daha kötüye gitmesini önleyebilmek için yapılan uygulamaların tamamına ilkyardım denir.

Hayatı koruma ve sürdürülmesini sağlamak,

Mevcut durumun daha kötüye gitmesini önlemek,

İyileştirmeyi kolaylaştırmaktır.

İlk yardımın önemi: Her gün basından ve televizyonlardan büyük hasara ve can kaybına neden olan kaza haberleri dinleriz. Meydana gelen kazalardaki ölümler ve sakat kalmaların en büyük nedenlerden birisi kazalara müdahale eden kişilerin ilk yardım uygulamalarını bilmemesindendir. Ayrıca kazalara zamanında ilk yardımın uygulanmaması ölüm oranını artırmaktadır. Bu nedenle kazalarda yapılacak ilk yardımın zamanında yapılması çok önemlidir. Yani ilk yardımın önemi kaza yerinde zamanında ve tekniğe uygun yapılmasına bağlıdır. Kaza sırasında zamanlamanın önemi yapılan araştırmalarda ortaya konulmuştur. Kazalardaki ölümlerin yaklaşık olarak %10’ u ilk beş dakikada meydana gelmektedir. Kazalardaki ölümlerin yaklaşık %50’ si ise ilk yarım saat içinde gerçekleşir. Kazalarda ilk yardımın en kısa sürede ve etkin bir şekilde yapılmasıyla, kurtarılacak hayat sayısı da artar. Örneğin; ABD’ de yapılan bir araştırmada kalp durmalarında ilk yardımın zamanında yapılmasıyla hastaların yaklaşık %40’ı kurtarılmıştır. Aynı araştırmada kalp durmalarında ambulans gelinceye kadar yapılan müdahaleler ile yaklaşık %20’ sinin kurtarıldığı tespit edilmiştir.

Herhangi acil bir durumda yapılacak basit uygulamalar kadar bazı tehlikeli davranışlardan

kaçınılması da kişinin hayatını kurtarır. Bu amaçla ilk yardım bilgileri verilirken nelerin yapılacağının öğretilmesinin yanında nelerin yapılmayacağı da kavratılmalıdır. İlk yardımı uygulayan kişi kaza sırasında yapılmaması gerekenleri engelleyerek de hayat kurtarır. Kaza sırasında hayat kurtarmak için kazazedenin yanlış taşınması veya yanlış uygulamalar. Sakat kalmasına ya da ölümüne neden olmaktadır. Kısaca belirtecek olursak ilk yardım kurallarını bilmeyen kişilerin yaptığı müdahale kazazedeye yarardan çok zarar verebilir.

İlk yardımın ilkeleri: İlk yardımın “3T” olarak bilinen üç temel ilkesi vardır. Bunlar “TEŞHİS(TANI), TEDAVİ ve TAŞIMA” dır.

İlk yardımın temel ilkelerini daha kavrayabilmek için aşağıdaki gibi kısaca açıklayabiliriz.

Teşhis (tanı): İlk yardım uygulayacak kişi, hasta ya da yaralının hikayesini öğrenir. Hastanın hikayesi tanı ve tedavi için önemlidir. Örneğin, kaza geçiren kişinin kaza sırasında kafasını çarpıp çarpmadığı, göğsünün bir yere sıkışıp sıkışmadığı gibi durumların önceden belirlenmesi gerekir. Teşhiste yapılacak ikinci uygulama belirtilerin tespit edilmesidir. Bu amaçla hasta ya da yaralının;

Ağrısının olup olmadığı sorulur. Ağrının belli bir bölgede mi yoksa vücudun her yerinde mi olduğu belirlenir.

Üşüme, titreme ve terlemesinin olup olmadığı belirlenir.

Bulantı ve kusmasının olup olmadığına bakılır.

Teşhiste yapılacak son uygulama ise bulguların tespit edilmesidir. Bu amaçla hasta ya da yaralının bütün vücudu muayene edilerek yara, morluk, kanama kırık vb. durumları belirlenir.

Tedavi: Bu aşamada yaralı ya da hasta için en uygun olan ilk yardım uygulanır. Kazazedenin durumuna göre uygulanacak ilk yardım kuralları ilerleyen konularda yeri geldikçe açıklanacaktır.

Taşıma: Teşhis ve tedavisi yapılana hasta ya da yaralının en yakın sağlık kuruluşuna taşınması ilk yardımın üçüncü ilkesidir. Taşıma sırasında kazazedelerin durumuna göre öncelikli olan taşınmalıdır. Hasta ya da yaralının taşınması sırasında da ilk yardım uygulamasına ara verilmeden devam edilmelidir.

İlk yardımın hedefleri: ilk yardımın hedeflerini aşağıdaki gibi özetleyebiliriz:

İlk yardımın temel hedefi paniği önlemektir. Panik, yapılacak olan ilk yardımı olumsuz etkiler. Paniğin önlenmesinden sonra ilk yardım uygulanmasına geçilir.

Solunum kontrol edilir. Solunum durmuş ise ağızdan ağıza yapay solunum yapılır.

Kalbin durup durmadığı kontrol edilir. Kalp atımları yoksa zaman geçirilmeden kalp masajı yapılır.

Herhangi bir kanama olup olmadığı kontrol edilir. Kanama olması durumunda ileride açıklanacak olan teknikler uygulanarak kanama durdurulur.

Şok durumu varsa önlenmeye çalışılır.

Yaranın olması durumunda dış etkilerden korunur.

Hasta ya da yaralının vücut ısısı korunmaya çalışılır. Bu amaçla soğukta hastanın üzeri battaniye, palto, ceket vb. şeylerle örtülür.

Hasta ya da yaralı bulunduğu durumdan alınarak ikinci bir kazanın meydana gelmeyeceği uygun bir yerde istirahat ettirilir. Hastanın gereksiz hareket etmesi önlenir.

Hasta ya da yaralının çevresinde kalabalık oluşması önlenir.

Hasta ya da yaralının durumu ve kaza hakkında, ilgili birimlere haber verilir. Böylece ambulans ve diğer teknik yardımların gelmesi sağlanır.

İlk yardımın hedeflerin son aşaması ise yaralı ya da hastanın ambulansla, ambulans olmadığı durumlarda diğer araçlarla sağlık kuruluşlarına taşınmalıdır.

İlk yardım kurallarının uygulanması sırasında bazı temel malzemeler gerekir. İlk yardımın başarısı için bu malzemelerin bulunması gerekir. Bu amaçla evde, sınıfta, işyerlerinde, taşıtlarda vb. yerlerde ilk yardım çantasında için gerekli malzemelerin bulunması gereken malzemeler(TSE’ ye göre);

Gaz sargı bezi

Üçgen sargı

Tampon gaz bezi

Yara bandı

Flaster

Elastik sargı

Plastik örtü

Çengelli iğne

Makas

Küçük bir not defteri

Kurşun kalem

Kısa ve öz yazılmış ilk yardım el defteri

El feneri

Çanta içerisinde bulunan malzemeleri belirten liste bulunmalıdır.

TSE’ nin “TS 4019” standart numarasına göre her on kişi için bir ilk yardım çantasının bulunması gerektiği belirtilmektedir.

Kazalar ve Korunmanın İlkeleri

Kaza nedir?

Dünya Sağlık Örgütü’ nün tanımına göre “önceden planlanmamış ve beklenmeyen ancak yaralanmayla sonuçlanan bir olaya kaza denir.” Kazalar sonunda büyük maddi hasarların yanında oldukça fazla insan da hayatını kaybetmektedir.

b) Toplum sağlığı açısından kazaların önemi

Her gün izlediğiniz basın ve yayın organlarında çok değişik kaza haberleri duyarsınız. Kaza sayısının hızlı bir şekilde artış göstermesi çok sayıda ölüm ve sakat kalma durumlarını da beraberinde getirir. Diğer bir ifadeyle kazalar toplumdaki sakatlık ve ölümlerin başta gelen sebepleridir. Kazaların öneminin daha iyi kavranması için ülkemizdeki kaza oranları, ölüm ve sakat kalma sayılarına bakmak gerekir.

Ülkemizde kazaların gerçek boyutunu yansıtacak rakamlar tam olarak elde edilememektedir. Türkiye’ deki kazaların %40’ ı trafik kazaları, %20’ si iş kazaları, %20’ si ev kazaları ve %5’ i ise ateşli silah yaralanmalarıdır. Ayrıca tarımsal uygulamalar ve sportif etkinliklerde de kazalar görülmektedir.

1994 yılı rakamlarına göre toplam 233.803 trafik kazası olmuş, bu kazalarda 5942 kişi ölmüş ve 104.717 kişi yaralanmıştır. Trafik kazalarının %97’sinin nedeni sorumsuzluktur.

1992 yılında SSK’ ya kayıtlı olan 3.796.702. işçiden 138.464 iş kazası saptanmıştır. Yani işçilerin %3.7!si iş kazası geçirmişlerdir. Yaralanan işçilerin %2.48’inde kalıcı sakatlık meydana gelmiştir.%1.27 oranında ölüm meydana gelmiştir.

Hızlı bir artış göstererek insan sağlığını olumsuz etkileyen kazalar meydana geliş şekillerine göre gruplandırılabilir. Kazalar;

Trafik kazaları

İş kazaları

Ev kazaları

Spor kazaları

Kitlesel kazalar

Diğer kazalar olarak gruplandırılır.

Trafik kazaları: Günümüzde trafiğe çıkan araç sayısına göre hızlı bir artış gösteren kaza grubudur. Ölümle sonuçlanan kazalarda ilk sırayı alır. Adli olaylar grubuna giren trafik kazalarını, polise bildirmek zorunludur.

İş kazaları: Kişilerin gereği geçirdikleri kazalardır. İş kazalarına örnek olarak inşaat kazalarını, yer altında çalışanların geçirdiği kazalar örnek verilebilir. İş kazalarının büyük kısmı, yoğunluğun diğer günlere göre daha fazla olduğu haftanın son günlerinde meydana gelmektedir. En kısa sürede polise bildirilmesi gereken kazalardır.

Ev kazaları: Ev kazaları, genelde yanık,zehirlenme,kesici alet yaralanmalarından oluşur.

Spor kazaları: Düşme, çarpışma, çarpma, burkulma gibi şekillerde meydana gelir.

Kitlesel kazalar: Yangın, bina çökmesi gibi durumlarda meydana gelir.

Diğer kazalar: Bu grup kazalara doğal afetler, uçak,gemi ve tren kazaları dahil edilebilir.

Kazalardaki ölü sayısının çok yüksek olması nedeniyle uygulanacak ilk yardım kuralları büyük önem taşır. Kazalarda uygulanan ilk yardımın on başarı anahtarı vardır. Bunlar;

Kaza sırasında zaman kaybetmeden ve telaş yapılmadan ilk yardım yapılmalıdır.

Kazazedenin solunumunu kontrol edilir. solunum durmuşsa suni solunum yapılmalıdır.

Kalp atışı kontrol edilir. eğer kalp atımı durmuşsa derhal kapalı kalp masajı yapılmalıdır.

Kanamanın olup olmadığı kontrol edilir. kanama varsa hemen durdurularak kan kaybı önlenmelidir.

Kazazedede şok durumu varsa fazla hareket ettirilmeden şoka karşı önlem alınmalıdır.

İlk yardım sırasında zamanın çok büyük öneme sahip olduğu unutulmamalıdır. Bu amaçla kazazedenin durumunun kötüye gitmesini önleyecek tedbirler alınmalıdır.

Kazazedenin moralini yüksek tutmak için güven verici sözler söylenmelidir.

Kaza yerinde, gereksiz kalabalıklar dağıtılarak halkın toplanması önlenmelidir.

Kazazedenin, giysileri gereğinden fazla soyulmamalıdır.

Kazazede, bütün imkanlar kullanılarak en yakın hastaneye taşınmalıdır.

b)Kazalardan korunma: kazalardan korunma kişi faktörüne bağlıdır. Bunda en önemli etken kişinin eğitimidir. Kişilerin sorumsuzluk,bilgisizlik ve dikkatsizlik nedeniyle yaptıkları kazaların önlenilmesinde en önemli araç, sağlık eğitimidir. Trafik kazaları gibi başkalarının hayatını da tehlikeye düşüren durumlarda zorunlu olarak cezai yaptırımlara da gidilmektedir. Çocuklar, yaşlılar ve hamileler kazalar açısından en önemli risk grubunu oluşturmaktadır.

Çocukların özellikle yürümeye başlama dönemlerinde kazalarla karşılaşabilme riskleri yüksek olmaktadır. Bu dönemlerde düşme büyük kaza nedenlerindendir.

Evde kesici, batıcı araçlar ortada bırakılmamalıdır.

Mutfatkat ocakta kullanılan tavaların sapları çarpılmayacak biçimde olmalıdır.

Elektrik prizleri herhangi bir şeyle kurcalanamayacak şekilde kapatılmalıdır.

Mutfakta böcek ilacı bulundurulmamalıdır.

Bakım ve onarım işi daima alanında yetişmiş elemanlara yaptırılmalıdır.

Sıvı gaz tüpleri sabun köpüğü ile kontrol edilmelidir.

Küçük piknik tüplerinde geniş tencerelerle su ısıtılmamalıdır.

Girilmesi yasak sulara girilmemelidir.

Çocuklar kollarından tutularak kaldırılmamalıdır.

Bebekler kundaklanmamalı ve yarı yüzüstü yatırılmamalıdır.

Meyve ve sebzeler iyice yıkanılmadan yenilmemelidir.

Bir diğer risk grubu yaşlılardır. Yaşlıların bulunduğu evlerin aydınlatılması, merdivendeki kırık basamakların onarılması gerekmektedir.

Hamilelerde vücut dengesinin bozulması nedeniyle kaza tehlikesi artar. Kaymaları önleyecek tedbirler alınmalıdır.

İş hayatında araç gereç güvenliği, yapılan uygulama ile ilgili koruyucu önlemlere dikkat edilmelidir.

Aydınlatma yeterli olmalıdır.

Kişiler yaşlarının ve yeteneklerinin üzerinde bir işle görevlendirilmemelidir.

Yapı işlerinde güvenlik halatı gibi araçlar kullanılmalıdır.

Tarım ilaçlamalarında rüzgar arkaya alınmalıdır, serpinti önlenmelidir.

Hiçbir yiyecek kabına zehirli madde konulmamalıdır.

Tüm spor etkinliklerinde yapılan hareket, tekniğine uygun olmalıdır.

Çocuk parkalarında düşmeleri, çarpmaları önleyecek önlemler alınmalıdır.

Toplum bireyleri ilk yardım konusunda eğitilmelidir.

Alkollü araç kullanmamalı, emniyet kemeri takılmalıdır.

Kaza geçiren kişilere yardım etmek her insan için bir görevdir. Yardım ederken kişi kendi güvenliğini tehlikeye atmamalıdır. Örneğin, elektrik çarpması ve boğulmalarda olduğu gibi kişi kendi güvenliğini sağlamadan yardıma kalkışırsa hayatını kaybedebilir.

Kazalardan korunmanın temel ilkelerinden birisi de insanların sürekli olarak eğitilmesidir. Sürekli eğitim ve yapılan kontrollerde bir çok kaza önceden önlenir. Kaza sırasında kopan organın tekrar yerine dikilebilmesi için tekniğine uygun olarak sağlık kuruluşlarına taşınması gerekir. Kopan organın ayrılma yerine ve vücudun bu kısmına tentürdiyot ve benzeri maddeler asla sürülmemelidir. Bu maddeler yaranın ağzını açarak kanamayı hızlandırır.

Kaza sırasında kopan organların soğuk bir ortamda , ancak dondurulmadan sağlık kuruluşuna nakledilmelidir. Kopan organ asla buz veya buzlu suya doğrudan temas ettirilmemelidir. Önce kuru bir kaba veya poşete konulmalıdır. Daha sonra bu poşet soğuk bir başka kaba ya da buzlu kaba oturtularak taşınmalıdır. Taşıma sırasında organın dondurulmamasına özen gösterilmelidir. 6 saat içinde bir sağlık kuruluşuna ulaştırılmalıdır.

Bilinç Kaybı ve Şok

Normal olarak insanlar beş duyu organlarıyla çevrelerinde meydana gelen olayları algılayarak gerekli tepkileri gösterirler. İnsanların bu normal durumuna bilinçlilik hali denir. Bilinçlilik hali herhangi bir kaza nedeniyle ortadan kalkar. Kişinin beş duyu organıyla algılama yapamamasına bilinç kaybı denir.

Bilinç kaybının bir çok nedeni ve belirtisi vardır. Bilinç kaybının nedenleri;

Beyin kanamaları

İsteri nöbetleri

Bayılma

Zehirlenmeler

Alkol koması

Şeker koması

Yüksek ateş

Baş travmaları

Epilepsi (sara) ve sinir sistemini bozan hastalıklardır.

Bilinç kaybının sebebi araştırılmalı daha sonraki uygulamalar için bilinç kaybının derecesi ortaya konulmalıdır. Bilinç kaybının farklı dereceleri vardır. Uyuklama, dalgınlık durumu, bayılma ve koma şekillerinde meydana gelir. En tehlikelisi koma durumudur.

Genelde bilincin kaybedilmesi çevreden kaynaklanır. Dolayısıyla bilinç kaybına uğrayan kişi bulunduğu çevreden uzaklaştırılır. Eğer bilinç kaybının nedeni ortam değilse bilincini kaybeden kişi yüzüstü veya yarı yüzüstü durumda yatırılır. Bu şekilde yatırmadaki amaç dilin boğazı kapayarak soluk almasını önlemektir. Bu şekilde yatırıldıktan sonra ağız içi kontrol edilir ve toprak gibi şeyler temizlenir. Solunum tıkanıklığı hırıltıdan anlaşılabilir. Hayatın tehlikeye girdiği dönemlerde ilk yardım ABC’ si uygulanır. İlk yardım ABC’ si Airway, Breathing ve Circulation terimlerinin ilk harflerdir. İlk yardım ABC‘ si;

Hava yolunun açılması

Solunumun düzeltilmesi

Dolaşımın sağlanması, uygulamalarını kapsar.

Bilinç kaybına uygun olarak yatırılan hastanın boğazı parmakla kontrol edilerek temizlendikten sonra kemer kravatı gevşetilir. Gömleğinin düğmeleri açılır. Kesinlikle su veya başka bir içecek verilmemelidir. Bu durum kişin boğulmasına yol açabilir. Aynı şekilde ayılması amacıyla tokat atma, sarsma gibi davranışlar kesinlikle yapılmamalıdır.

Bilinç kaybı nedenlerinden birisi de bayılmadır. Bayılmanın nedeni oldukça farklıdır. Kan tutması ani heyecan, ani korku gibi durumlar bayılmaya neden olabilir. Bayılma sırasında beyine yeterince kan gitmez. Buna paralel olarak beyin oksijen alamaz. Bayılan kişinin önce renginde sararma meydana gelir. Ondan sonra kişide bayılma meydana gelir. Bu durumdaki kişinin kemeri ve kravatı gevşetilirken gömlek düğmesi de açılır. Böylece bayılan kişinin rahatlaması sağlanır. Kısa sürede ayılmaz ise yan yatırılarak hekime haber verilir. Kişi bayılacağını hissedebilir. Bayılacağını anlayan kişi kalçalarını sıkıştırıp, karın kaslarını içeri çeker ve bacak kaslarını gergin duruma getirirse bayılmasını önleyebilir.

12 Temmuz 2007

Böbreklerin Görevleri Nelerdir?

Böbreklerin görevleri nelerdir?

Normal zamanlarda doğan sağlıklı bebeklerin böbrekleri ve idrar yolları gelişimlerini tamamlamıştır ve görevlerini eksiksiz olarak yerine getirebilir. Ancak nadiren, bazı bebeklerin böbrekleri anne karnında hiç gelişmeyebilir veya küçük ya da yapısı bozuk olarak kalabilir. Böyle bir bebek, böbrekleri çalışmasa bile doğuma kadar yaşayabilir, çünkü vücudunda biriken artık maddeler anne kanı ile temizlenir. Ancak, iki böbreği de olmayan veya böbrekleri ileri derecede yapı bozukluğu nedeniyle hiç iş görmeyen bir bebeğin doğumdan sonra hayatını normal olarak sürdürmesi mümkün değildir; başka organları sağlamsa diyalize bağlı olarak yaşayabilir. Buna karşılık, bir böbreği tamamen sağlıklı, diğer böbreği ise iş görmeyen bir yenidoğan normal olarak yaşar. Bu durum, çoğu defa yaşamın daha sonraki dönemlerinde de hayati bir sorun yaratmaz.

İdrar yollarının gelişimi sırasında üreterin üst (böbrek havuzundan çıkış yerinde) veya alt (idrar kesesine giriş yerinde) ucunda darlık ortaya çıkabilir. Darlık, sadece sağ veya sol tarafta olabileceği gibi iki taraflı da olabilir. Bu darlıkların bir kısmını ameliyatla düzeltmek gerekir. Bazı darlıklar ise hafif derecelidir ve böbreğin çalışmasını bozmaz; dolayısıyla da ameliyat gerektirmez.

Bazen, erkek bebeklerin mesaneden sonraki idrar borularında (üretra) doğuştan bir perde bulunabilir. Böyle bir perde idrar akımını engeller. Bu bebekler idrarlarını fışkırtamazlar, damla damla yaparlar. Sonuçta, idrar kesesinde ve hatta üreterler ve böbrek havuzunda idrar birikir, basınç artar ve böbreklerin çalışması bozulabilir. Bu bebeklere en kısa zamanda müdahele edilerek peredenin ortadan kaldırılması gerekir.

Başa döntop

Anne karnındaki bebeklerde

böbrek ve idrar yolu hastalıklarını teşhis edebilir miyiz?

Evet! Günümüzde kullanılan modern ultrasonografi cihazları ile gebeliğin üçüncü ayından itibaren anne karnındaki bebeğin böbreklerinde ve idrar yollarındaki şekil bozuklukları görülebilmektedir. Ultrasonografi incelemesi ile, böbrek dokusunun normal gelişip gelişmediği izlenebilir ve idrar yollarındaki darlıklara veya ‘perde’ ye ait belirtiler saptanabilir. Böylece, bu bebekleri, doğumdan sonra henüz hastalık bulguları ortaya çıkmadan ve hatta bazı özel durumlarda daha anne karnındayken tedavi etmek mümkün olmaktadır. İdrar yollarının yapısal bozuklukları dışında, kalıtsal (ailevi) bazı böbrek hastalıkları da, henüz hiç belirti yokken, genetik incelemelerle anne karnında teşhis edilebilir.

Başa döntop

İdrar yolu iltihabı nedir?

Böbreklerin ve idrar yollarının iltihaplanması çocuklarda sık olarak rastlanılan bir durumdur. Bu hastalıkta, mikroplar genellikle idrar yollarının alt ucundan vücuda girer ve idrar kesesi içinde çoğalır. İltihaplanma, idrar kesesinde sınırlı kalabilir veya bazı durumlarda böbreklere kadar da yayılabilir.

İdrar kesesi iltihaplarında sık sık idrar yapma, idrar yaparken yanma ve ağrı, idrar kaçırma, bazen kanamalı idrar ve hafif ateş gibi belirtiler ortaya çıkar. Böbrekler de iltihaplanırsa çoğu defa ateş daha yüksek olur, böğür ağrısı da gözlenebilir. Böbreklerin sık sık iltihaplanması, sonunda böbrek yetersizliğine yol açar. Bunu önlemek için idrar yolu iltihaplarının zamanında teşhis ve tedavi edilmesi gerekir. Zamanında teşhis, çocuklarda hafif de olsa idrar yapma şikayetlerinin ciddiye alınması ile mümkündür.

İdrar yolu iltihabı, idrar yolları tamamen normal yapıda olan çocuklarda da ortaya çıkabilir. Ancak, böbreklerde veya idrar borularında kist, taş, darlık gibi bozukluklar varsa ya da idrarın geri tepmesi söz konusu ise iltihaplanma riski artar. Bu nedenle, idrar yolu iltihabı geçiren çocukların altta yatabilecek hastalıklar yönünden mutlaka araştırılması gerekir. Bazı durumlarda, iltihaplanmaya yol açan bozukluk ameliyatla ortadan kaldırılabilir.

Başa döntop

İdrarın geri tepmesi ne demektir?

İdrar böbreklerden aşağıya doğru akar ve idrar kesesinde birikir. Normal koşullarda, idrar kesesinden yukarıya, yani böbreklere doğru idrar geçişi olmaz. Bazı çocuklarda, idrar borusunun keseye girdiği yerde doğuştan bir gevşeklik veya idrar kesesinin boşalmasında güçlük (örneğin, üretrada perde nedeniyle) olabilir. Her iki durumda da, kesede biriken idrar geriye, böbreklere doğru kaçar. İşte buna idrarın geri tepmesi denir. İdrarın geri tepmesi mikropların böbreklere kolayca ulaşmasına ve iltihaplanmaya yol açar. Bunun önlenmesi için uzun süreli antibiyotik tedavisi, bazen de ameliyat gerekebilir.

Başa döntop

Nefrit nasıl bir hastalıktır?

Nefrit, normalde vücudumuzun savunma sisteminde görev yapan bazı madde ve hücrelerin böbrek dokusunda birikmesi sonucunda ortaya çıkar.

Başlıca iki çeşit nefrit vardır:

I. Kısa süreli (akut) nefrit

II. Süregen (kronik veya müzmin) nefrit

Akut nefrit, çocuklarda sık rastlanılan bir hastalıktır. Bademcik ve cilt iltihaplarından sonra görülür. Kanlı idrar ve göz kapaklarında, yüzde ve bacaklarda şişlik ile kendini belli eder. Tansiyon yükselmesi ve geçici böbrek yetersizliği ortaya çıkabilir. Hastalık, genellikle 1-2 hafta içinde düzelir ve çoğu defa böbreklerde kalıcı hasar bırakmaz.

Kronik nefritler, bazen hiç belirti göstermeden sinsi bir şekilde başlar; bazı hastalarda ise kanlı idrar ve vücutta şişlik görülebilir. Hastalık yıllarca sürebilir.

Başa döntop

Nefrotik sendrom nedir?

Nefrotik sendrom, idrarda protein kaybı ve vücutta şişmeyle seyreden bir hastalıktır. Çoğu defa kortizon ilacı ile tedavi edilebilir. Ancak tedavi kesildikten sonra tekrarlayabilir. Bu hastalık çocukluk çağında sık sık tekrarlarsa bile, hasta erişkin yaşa ulaştıktan sonra çoğu defa böbrekte hasar bırakmadan tamamen iyileşir. Kortizon ile iyileşmenin nefrotik sendrom çeşitleri de vardır. Bunlarda başka tedavi yöntemleri denenir.

Başa döntop

Çocuklarda kronik böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir mi?

Ne yazık ki, evet! Doğuştan olan böbrek idrar yolu hastalıklarında, kronik nefritler sonucunda veya böbrek iltihaplarının tekrarlanması ile çocukların böbrekleri de iş göremez hale gelebilir. Bu durum çok ilerlerse ‘son dönem böbrek yetersizliği’ adını verdiğimiz tablo ortaya çıkar; zararlı maddeler, tuzlar ve su vücutta birikerek hayatı tehdit eder. Hastalığın bu safhasında diyaliz tedavisi veya böbrek nakli yapılması gerekir.

Başa döntop

Çocuklara da diyaliz ve böbrek nakli yapılabilir mi?

Evet. Günümüzdeki teknik gelişmeler, diyaliz veya böbrek naklinin çocuklara da uygulanabilmesine olanak sağlamıştır.

Diyaliz tedavisi iki şekilde yapılabilir.

I. Makine ile diyaliz (hemodiyaliz)

II. Karın zarından diyaliz (periton diyalizi)

Hemodiyaliz için, hastanın haftada 2-3 defa 3-4 saat süreyle hastanede makineye bağlanması gerekir. Bu sırada büyük damarlara iğne ile girilerek vücut dışına çekilen kan filtrelerden geçirilerek temizlenir. Periton diyalizi ise evde anne-babanın yardımıyla ya da büyük çocukların kendileri tarafından uygulanan bir yöntemdir. Hastanın karın boşluğuna yerleştirilen bir borudan sıvı alıp verilerek yapılır. Periton diyalizi hastaneden uzakta bir yaşam imkanı sağladığı ve damar girişimi gerektirmediği için çocuklara daha uygun bir diyaliz yöntemidir.

Son dönem böbrek yetersizlikli çocuklar için en iyi tedavi şekli böbrek naklidir. Günümüzde küçük çocuklara, hatta süt çocuklarına da böbrek nakli yapmak mümkündür.

Başa döntop

Çocukları böbrek hastalıklarından korumak mümkün müdür?

Hem evet, hem de hayır! Çocuklarda görülen böbrek hastalıklarının bir kısmını alacağımız tedbirlerle tamamen önlemek mümkün olabilir. Örneğin genel sağlık önlemleri ile toplumda bademcik iltihaplarını azaltarak akut nefritin ortaya çıkmasını engelleyebiliriz.

Doğuştan yapı bozukluklarını, kronik nefritleri veya nefrotik sendromu tamamen önlemek mümkün değildir. Ancak bu durumlarda erken tanı ile hastalık tedavi edilebilir veya hiç değilse ilerlemesi durdurulabilir. Örneğin, gebelik sırasında düzenli ultrasonografi kontrolü yapılırsa, idrar yollarının şekil bozuklukları bebek daha anne karnındayken tanınarak doğumdan hemen sonra gerekli önlemler alınabilir. İdrar yolu iltihaplarının ihmal edilmeden tedavi edilmesi ile de bunların tekrarlaması ve böbreklere zarar vermesi önlenebilir.

Başa döntop

Çocuklarda böbrek hastalıklarının belirtileri nelerdir?

Bu belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

- Kırmızı – kahverengi idrar

- Göz kapaklarında, yüzde ve bacaklarda şişlik

- Karın ağrısı, böğür ağrısı

- İdrar yanması

- Sık sık idrara çıkma

- Tuvalete yetişememe ve idrar kaçırma

- İdrarı fışkırtamama ve damla damla idrar yapma

- Ateş

- Çok su içip, çok idrar çıkma

- İdrar miktarının aniden azalması

- İştahsızlık

- Tekrarlayan kusmalar

- Kilo alımının ve büyümenin duraklaması

- Halsizlik

- Solukluk

Böbrek ve idrar yolu hastalıklarında, yukarıda sayılan belirtilerden biri veya birkaçı ortaya çıkabilir. Bazen belirtiler çok hafif olabilir ve çocuğu fazla rahatsız etmez.

KÜÇÜK BELİRTİLERİ DİKKATE ALMAK ERKEN TANI YÖNÜNDEN ÇOK ÖNEMLİDİR!

İdrar yolu iltihabı nedir?

Böbreklerin ve idrar yollarının iltihaplanması çocuklarda sık olarak rastlanılan bir durumdur. Bu hastalıkta, mikroplar genellikle idrar yollarının alt ucundan vücuda girer ve idrar kesesi içinde çoğalır. İltihaplanma, idrar kesesinde sınırlı kalabilir veya bazı durumlarda böbreklere kadar da yayılabilir.

İdrar kesesi iltihaplarında sık sık idrar yapma, idrar yaparken yanma ve ağrı, idrar kaçırma, bazen kanamalı idrar ve hafif ateş gibi belirtiler ortaya çıkar. Böbrekler de iltihaplanırsa çoğu defa ateş daha yüksek olur, böğür ağrısı da gözlenebilir. Böbreklerin sık sık iltihaplanması, sonunda böbrek yetersizliğine yol açar. Bunu önlemek için idrar yolu iltihaplarının zamanında teşhis ve tedavi edilmesi gerekir. Zamanında teşhis, çocuklarda hafif de olsa idrar yapma şikayetlerinin ciddiye alınması ile mümkündür.

İdrar yolu iltihabı, idrar yolları tamamen normal yapıda olan çocuklarda da ortaya çıkabilir. Ancak, böbreklerde veya idrar borularında kist, taş, darlık gibi bozukluklar varsa ya da idrarın geri tepmesi söz konusu ise iltihaplanma riski artar. Bu nedenle, idrar yolu iltihabı geçiren çocukların altta yatabilecek hastalıklar yönünden mutlaka araştırılması gerekir. Bazı durumlarda, iltihaplanmaya yol açan bozukluk ameliyatla ortadan kaldırılabilir.

Başa döntop

İdrarın geri tepmesi ne demektir?

İdrar böbreklerden aşağıya doğru akar ve idrar kesesinde birikir. Normal koşullarda, idrar kesesinden yukarıya, yani böbreklere doğru idrar geçişi olmaz. Bazı çocuklarda, idrar borusunun keseye girdiği yerde doğuştan bir gevşeklik veya idrar kesesinin boşalmasında güçlük (örneğin, üretrada perde nedeniyle) olabilir. Her iki durumda da, kesede biriken idrar geriye, böbreklere doğru kaçar. İşte buna idrarın geri tepmesi denir. İdrarın geri tepmesi mikropların böbreklere kolayca ulaşmasına ve iltihaplanmaya yol açar. Bunun önlenmesi için uzun süreli antibiyotik tedavisi, bazen de ameliyat gerekebilir.

Başa döntop

Nefrit nasıl bir hastalıktır?

Nefrit, normalde vücudumuzun savunma sisteminde görev yapan bazı madde ve hücrelerin böbrek dokusunda birikmesi sonucunda ortaya çıkar.

Başlıca iki çeşit nefrit vardır:

I. Kısa süreli (akut) nefrit

II. Süregen (kronik veya müzmin) nefrit

Akut nefrit, çocuklarda sık rastlanılan bir hastalıktır. Bademcik ve cilt iltihaplarından sonra görülür. Kanlı idrar ve göz kapaklarında, yüzde ve bacaklarda şişlik ile kendini belli eder. Tansiyon yükselmesi ve geçici böbrek yetersizliği ortaya çıkabilir. Hastalık, genellikle 1-2 hafta içinde düzelir ve çoğu defa böbreklerde kalıcı hasar bırakmaz.

Kronik nefritler, bazen hiç belirti göstermeden sinsi bir şekilde başlar; bazı hastalarda ise kanlı idrar ve vücutta şişlik görülebilir. Hastalık yıllarca sürebilir.

Başa döntop

Nefrotik sendrom nedir?

Nefrotik sendrom, idrarda protein kaybı ve vücutta şişmeyle seyreden bir hastalıktır. Çoğu defa kortizon ilacı ile tedavi edilebilir. Ancak tedavi kesildikten sonra tekrarlayabilir. Bu hastalık çocukluk çağında sık sık tekrarlarsa bile, hasta erişkin yaşa ulaştıktan sonra çoğu defa böbrekte hasar bırakmadan tamamen iyileşir. Kortizon ile iyileşmenin nefrotik sendrom çeşitleri de vardır. Bunlarda başka tedavi yöntemleri denenir.

Başa döntop

Çocuklarda kronik böbrek yetmezliği ortaya çıkabilir mi?

Ne yazık ki, evet! Doğuştan olan böbrek idrar yolu hastalıklarında, kronik nefritler sonucunda veya böbrek iltihaplarının tekrarlanması ile çocukların böbrekleri de iş göremez hale gelebilir. Bu durum çok ilerlerse ‘son dönem böbrek yetersizliği’ adını verdiğimiz tablo ortaya çıkar; zararlı maddeler, tuzlar ve su vücutta birikerek hayatı tehdit eder. Hastalığın bu safhasında diyaliz tedavisi veya böbrek nakli yapılması gerekir.

Başa döntop

Çocuklara da diyaliz ve böbrek nakli yapılabilir mi?

Evet. Günümüzdeki teknik gelişmeler, diyaliz veya böbrek naklinin çocuklara da uygulanabilmesine olanak sağlamıştır.

Diyaliz tedavisi iki şekilde yapılabilir.

I. Makine ile diyaliz (hemodiyaliz)

II. Karın zarından diyaliz (periton diyalizi)

Hemodiyaliz için, hastanın haftada 2-3 defa 3-4 saat süreyle hastanede makineye bağlanması gerekir. Bu sırada büyük damarlara iğne ile girilerek vücut dışına çekilen kan filtrelerden geçirilerek temizlenir. Periton diyalizi ise evde anne-babanın yardımıyla ya da büyük çocukların kendileri tarafından uygulanan bir yöntemdir. Hastanın karın boşluğuna yerleştirilen bir borudan sıvı alıp verilerek yapılır. Periton diyalizi hastaneden uzakta bir yaşam imkanı sağladığı ve damar girişimi gerektirmediği için çocuklara daha uygun bir diyaliz yöntemidir.

Son dönem böbrek yetersizlikli çocuklar için en iyi tedavi şekli böbrek naklidir. Günümüzde küçük çocuklara, hatta süt çocuklarına da böbrek nakli yapmak mümkündür.

Başa döntop

Çocukları böbrek hastalıklarından korumak mümkün müdür?

Hem evet, hem de hayır! Çocuklarda görülen böbrek hastalıklarının bir kısmını alacağımız tedbirlerle tamamen önlemek mümkün olabilir. Örneğin genel sağlık önlemleri ile toplumda bademcik iltihaplarını azaltarak akut nefritin ortaya çıkmasını engelleyebiliriz.

Doğuştan yapı bozukluklarını, kronik nefritleri veya nefrotik sendromu tamamen önlemek mümkün değildir. Ancak bu durumlarda erken tanı ile hastalık tedavi edilebilir veya hiç değilse ilerlemesi durdurulabilir. Örneğin, gebelik sırasında düzenli ultrasonografi kontrolü yapılırsa, idrar yollarının şekil bozuklukları bebek daha anne karnındayken tanınarak doğumdan hemen sonra gerekli önlemler alınabilir. İdrar yolu iltihaplarının ihmal edilmeden tedavi edilmesi ile de bunların tekrarlaması ve böbreklere zarar vermesi önlenebilir.

Başa döntop

Çocuklarda böbrek hastalıklarının belirtileri nelerdir?

Bu belirtileri şöyle sıralayabiliriz:

- Kırmızı – kahverengi idrar

- Göz kapaklarında, yüzde ve bacaklarda şişlik

- Karın ağrısı, böğür ağrısı

- İdrar yanması

- Sık sık idrara çıkma

- Tuvalete yetişememe ve idrar kaçırma

- İdrarı fışkırtamama ve damla damla idrar yapma

- Ateş

- Çok su içip, çok idrar çıkma

- İdrar miktarının aniden azalması

- İştahsızlık

- Tekrarlayan kusmalar

- Kilo alımının ve büyümenin duraklaması

- Halsizlik

- Solukluk

Böbrek ve idrar yolu hastalıklarında, yukarıda sayılan belirtilerden biri veya birkaçı ortaya çıkabilir. Bazen belirtiler çok hafif olabilir ve çocuğu fazla rahatsız etmez.

BÖBREK

Böbrekler karnymyzyn arka bölümünde yer alan ve her biri yumruk büyüklü?ünde olan ve fasulye ?eklinde organlarymyzdyr.

BÖBREK FONKSYYONLARI

Böbrekleriniz, kanymyzy nefron ady verilen milyonlarca mikroskobik filitre aracy?ylyyla temizleyerik idrar olu?turur. Ydrar daha sonra böbreklerimizden mesaneye (idrar torbasyna) gelerek vücudumuzdan içindeki iç ortamyn ço?unu kontrol eden üç temel göreve sahiptir.

1) Vücut Syvylarynyn düzenlenmesi

Kany temizlemek üzere böbrek aterlerinden alyp genel dola?yma böbrek venleri aracyly?yyla iletirler. Vücut syvylarynyn yyapysynyn ve hacminin dengesini, atyk ürünleri idrar ?eklinde atarak ve besin elektrolitleri (Tuzlar) kana geri vererek sa?larlar.

2) Kandan Atyk Ürünlerin Uzakla?tyrylmasy

Atyk ürürler yiyeceklerdeki ve normal kas aktivitesi sonucu proteinlerin yykylmasyyla olu?ur. Üre, kreatinin gibi bu maddeler daha sonra idrarla atylyrlar.

3) Hormon Üretilmesi

Sa?lykly böbrekler vücudumuza hormon denen önemli kimyasal maddeler salarlar.

A) Kalsitriol: D vitaminin aktif bir formudur. Yiyeceklerde bulunan kalsiyumun (Kemikteki bir mineral) barsaklardan emilmesini sa?lar. Yeterli miktarda D vitamini olmady?ynda vücut kemiklerden kalsiyum çalar ve kemik hastaly?yna yol açar.

B) Eritropoetin: Kemik ili?inde kyrmyzy kan hücrelerinin yapylmasyny sa?lar ve eksikli?inde kansyzlyk olur.

Bir Böbrek Problemi Nasyl anla?ylyr?

Ydrar yollary probleminin erken belirtileri dokularda ?i?meye yol açan syvy tutulumu, idrar sykly?y ve görünümündeki de?i?iklik, idrar yaparken yanma hissi, yüksek tansiyon, ba? a?rysy ve yorgunluktur. A?ry bir?eylerin yolunda gitmedi?inin belirgin habercisidir fakat bazy ciddi durumlarda (nefritlerde, hipertansiyonda) a?rysyz olabilir.

Bu belirtilen bir kysmy di?er hastalyklarda da syk bulunur. Basit bir idrar tahlili ve kan testleri bir böbrek uzmany tarafyndan ileri bir inceleme gerektiren böbrek problemi olup olmady?yny aydynlatyr. Böbreklerin ek kapasitesi fazladyr. Hatta bazy ki?iler bir böbrekle do?arlar ve kötü hiçbir etki görülmeyebilir. Ki?iler böbrek fonksiyonlarynyn %30 uyla oldukça iyi idare edebilirler ancak total böbek yetmezli?i tedavi edilmezse öldürücüdür.

Böbrek Yetmezli?i Nedir?

Böbrek yetmezli?i akut ve kronik olabilir. Temel fark yetmezli?in olma hyzy, ne kadar sürdü?ü ve yetmezli?in kendisidir.

Akut böbrek yetmezli?i saatler veya günler içinde çok hyzly ortaya çykar. Genellikle geri dönü?ümlüdür ve dializ yanlyzca böbreklerin çaly?mady?y zamanlalrda gereklidir. Akut böbrek yetmezli?i örne?in ?ok veya bir kazada yaralanma sonrasynda, bazy zehirlenme türlerinde ve böbre?e giden damarlaryn tykanmasy veya yaralanmasy sonucunda olu?abilir.

Kronik böbrek yetmezli?i (son dönem böbrek hastaly?y) böbrekleri yava?ça bozan ilerleyici bir hastalyktyr. Bu durum yyllar boyu sürebilir ve hastalyk çok ilerleyene kadar belirtiler görülmeyebilir.

Kronik Böbrek Yetmezli?inin Bazy Nedenleri:

· Yltihap ve böbre?in filtre harabiyet (glomerulonefrit)

· Böbre?in bazy bölümlerinin enfeksiyonu (pyelonefrit)

· Böbreklere giden damarlaryn hasarlanmasy sonucu azalmy? kan akymy

· Diabet

· Hipertansiyon

· Normal böbrek dokusunun yerini kistlerin almasy

Tedavi Seçeneklerine Bir Baky?

Transplantasyon

Böbrek yetmezli?i tedavisinde transplantasyon (nakil) bir çok avantaj sa?lar. En önemlisi böbrek fonksiyonlaryny normale dödürür. Yki tip böbrek transplantasyonu bulunmaktadyr.

*** Canlydan alynan transplant: Hastaya genellikle akrabasyndan alynan canly bir nakil

*** Kadavradan alynan transplant: Hastaya yakyn bir zamanda ölen birinden böbrek nakli

Transplantasyon büyük bir cerrahi giri?imi gerektirir ve bu syrada komplikasyonlar görülebilir. Ayryca transplantasyondaki en önemli problem olan reddetme (rejeksiyon) her zaman görülebilir. Bu nedenle transplant hastalarynyn ömürleri boyunca immunsupresör ady verilen baskylayycy ilaçlary almalary gerekmektedir.

Bu ilaçlaryn ba?y?yklyk sistemini zayyflatma, kilo alymy, akne (sivilce olu?umu), yüzde kyllanma ?eklinde yan etkileri bulunmaktadyr. Ancak bu tedavi için yeni geli?tirilen ilaçlarla bu yan etkiler azaltylmy?tyr.

Protein, tuz ve kaloriyle ilgili bazy kysytlamalar olsa da transplant hastasynyn diyetinin diyaliz hastasynynki kadar synyrly olmamasy artylar tarafynda yer alyr.

Transplant Avantajlary

· Transplant sa?lykly böbrek gibi çaly?yr

· Hasta kendini “daha sa?lykly” hisseder

· Daha az diyet kysytlamasy

· Transplantasyon sonrasynda diyaliz olmamasy

Transplant Dezavantajlary

· Bir verici için beklemek

· Büyük cerrahi gerektirir

· Böbörek reddi riski

· Güçlü ilaçlar alma gereklili?i

DYYALYZ

Diyaliz, kanynyzy temizleyen ve vücudunuzdan atyk ürünleri, kimyasal maddeleri ve fazla syvyyy uzakla?tyran bir i?lemdir. Bu i?lemin yapylmasyyla ilgili iki temel seçenek bulunmaktadyr. Bunlar hemodiyaliz ve periton diyalizidir. Diyalizin böbrek yetersizli?ini tedavi etmeyece?ini ce sa?lykly böbreklerin yapty?y ?eyi yapamayaca?yny aklynyzda tutmanyz önrmlidir. Böbrek yetersizli?inin tedavisinde ilaçlar ve diyet önemli bir yer tutmaya devam edecektir.

Hemodiyaliz

Hemodiyalizde, “yapay böbre?e”, yani diyalizer denen özel bir filtre içeren bir makinaya ba?lanacaksynyz. Kanynyz bir süre vücudunuzun dy?ynda, bu makinanyn içinde dola?arak tekrar vücudunuza dönecek. Bu gerçekle?tikçe atyk ürünler uzakla?tyrylyr.

Hemodiyaliz kanynyzy do?rudan temizledi?i için kanynyza ula?yp onu uzakla?tyrmasy, temizlemesi ve sonra geri size iletmesi gerekir. Hastadan diyalizöre giden ve geri gelen kan, hastaya ba?lanan üç ?ekli olan diyaliz yollaryndan (plastik tüpler) biriyle ta?ynyr.

a) Fistül: Bir ven arterin cildin hemen altynda, genellikle ön kolda, birlr?tirilmesi, i?nenin giri?ini kolayla?tyrmak için venin ?i?mesini sa?lar ve her tedaviden sonra uzakla?tyrylyr. Tedaviler syrasynda yanlyz küçük bir yara izi ve ?i?kinlik görülür.

b) Subklavyan Kanül : Yumu?ak, plastik bir tüp köprücük kemi?in altyndan damara yerle?tirilir. Bu ciltten dy?ary çykar ve kullanylmady?y zaman a?zy kapatylarak yerinde byrakylyr.

c) ?ant: Bir ven arterin kol veya bacakta yary-kalycy yapay birlr?tirilmesi. ara ba?lantynyn uçlary cilt yüzeyinde bulunur ve kullanylmady?y zaman kapatylyr.

FYSTÜL

Hastada; yeterli kan dola?ymyny sa?lamak için, atar damarla toplar damaryn birle?tirilmesidir. Fistül açyldyktan sonra hasta; 15-20 gün için, Pyhtyla?ma-Enfetsiyon-Kanama açysyndan yakyndan gözlenir.

Pyhtyla?ma: Pyhtyla?mayy önlemek için; fistüllü kola, sycak su ile pansuman yapylyr.

Enfeksiyon: Enfeksiyo durumunda; antiseptik solüsyonla bölgeyi temizleyip, steril gazly bezle kapatmak ve antibiyotik kullanmak gerekir.

Kanama: Cerrahi müdahale sonucunda fistül yerinde; sycaklyk ve hematom (pyhtyla?my? kan kitlesi) görülürsa bölgeye so?uk pansuman yapylyr.

Fistül bölgesi kyzaryklyk, ?i?kinlik yönünden gözlenmelidir.

Fistüllü bölgenin Korunmasy

· Fistüllü kolunuzla a?yr kaldyrmayynyz

· Kolunuzu çarpmalardan koruyunuz

· Fistüllü koldan kan aldyrmayynyz

· Fitüllü koldan tansiyon ölçtürmeyiniz

· Fistülün üzerine saat takmayynyz, dar kollu giyisiler giymeyiniz

· Bölgedeki derinin esnekli?ini için yumu?atycy kremler kullanynyz

· Fistülünüz yeterince geli?mediyse bölgeye sycak su pansumany yaparak aky?kanly?yn artmasyny ve damarlarynyzyn geli?mesini sa?layynyz. Fistülünüz a?yry geli?mi?se kesinlikle sycak su pansumany yapmayynyz.

· Fistüllü bölgeyi temiz tutunuz.

· Fistüllü bölgeyi so?uktan koruyunuz. Ky?yn gev?ek yün eldiven giyiniz.

Hemodiyaliz Prensibi

Temel Prensip

Hemodiyaliz Nasyl Y?ler ?

Kan diyalizör (yapay böbrek) olarak bilinen bir fitrede temizlenmek üzere vücut dy?yna çykarylyr. Diyalizör, selüloz veya benzer bir üründen yapylmy? yary-geçirgen bir membranyn bir tarafyndan kanyn di?er tarafyna dializatyn akmasy prensibine göre i?ler. Diyalizat, normalde vücutta bulunan fakat böbrek yetersizlili?inde a?yry miktarlara varan mineral ve tuzlardan ayarlanmy? bir miktar içerir. Membranyn de?i?ik boyutlardaki küçük delikleri; kandaki fazla syvy ve maddelerin de?i?ik hyzlarda küçük moneküller hyzly ve büyük olanlar daha yava?, geçerek kanda do?ru bir denge sa?lanana kadar diyalizata aktarylmasyny sa?lar.

Bir böbrek makinasy, kan akymyny, basyncy ve de?i?im hyzyny ayalar. Herhangi bir zaman diliminde diyalizörde yanlyz çok az iktarda kan oldu?u için, kan hastadan>dializere>hastaya yakla?yk dört saatte dola?yr. Tedavi genellikle haftada üç keredir. Her hasta için diyalizin zamany ve miktary programlanabilir. Tedavinin sykly?y ve süresi elbette ki böbrek yetersizli?inin derecesine ve uzakla?tyrylmasy gereken toksin (zehir) ve syvy miktaryna ba?lydyr.

Hemodiyaliz

Avantajlary

· Tedavi; E?itilmi? bir ekip tarafyndan yürütülür.

· Tedavi kysadyr: 4-6 saat her hafta 2-3 kez

Dezavantajlary

· Haftada birçok kez tedavi merkezine gitme süresi

· Diyette potasyum, syvy ve proteinle ilgili pek çok kysytlama bulunmaktadyr.

HEMODYALYZLE YLGYLY OLASI SORUNLAR VE CEVAPLARI

· Y?ime Devam Edebilecekmiyim?

A?ry bir i?iniz yoksa çaly?abilmeniz gerekir. Kendinizi diyalizin birkaç haftasynda ve tedaviye ba?lamadan hemen önce oldukça kötü hissedeceksiniz. 1-2 aylyk tedavi sonrasynda gücünüz tekrar yerine gelece?i için kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Bazy hastalar çaly?ma saatlerini ayarlar: di?erleri ak?am üstleri ve hafta sonlary diyalize girer.

· Diyaliz Tedavisi A?ryly Mydyr?

Y?ne sokma becerisini edindikten sonra diyaliz a?ryly de?ildir fakat rahatsyz edici olabilir. Tedaviler arasyndan biyo-kimyasal düzeyleriniz yükselip diyaliz syrasynda hyzla dü?er. Bu da sizin bayylacak gibi olmanyza, kendinizi genel olarak kötü hissetmenize, ba?a?rysy veya tedaviden sonra “tükenmi?” hissetmenize neden olabilir. Bu duygular çabuk geçer ve bazy hastalar hemen hiç etkilenmezler. Semptomlar devam ederse diyaliz rejiminizde bir ayarlama yapmanyz gerekebilece?inden doktorunuza dany?malysynyz.

· Olasy Komplikasyonlar Nelerdir?

Syk görülen komplikasyonlar, kramp, tansiyon dü?üklü?ü, deri irritasyonu, kilo kayby ve üretimdir (kanda atyk ürünlerin artmasy). Uzun vadedeki problem depresyon, anormal kemik erimeleri ve kemik a?rysyny içerebilir.

· Ya?amymyn Sonuna Kadar Dialize Gereksinimim Olacak My?

Böbrek fonksiyonunuz olmady?y sürece bir diyaliz türüne gereksiminiz olacaktyr. Ço?u hasta böbrek naklini umut etmektedir. Ne yazyk ki bazylary tybbi olarak uygun de?ildir. doktorunuz öneride bulunacaktyr. E?er ba?aryly bir nakil olursa dializ tedavisi sona erecektir-dializ yok, renal diet yok, fakat hala ilaçlar olacaktyr.

· Böbrek Yetmezli?i Yle Ya?amak

Diyaliz hastasy olmak hayatynyz da bir dönüm noktasydyr. 30 yyl öncesinde bu tedaviler yapylmady?y için ya?am mümkün olmuyordu. Modern typ sizin daha uzun süre ve ürün vererek ya?amanyzy olasy kylar.

Hastalar olarak hepimiz youln her zaman kolay olmady?yny biliyoruz. Diyaliz artyk sizin ve ailenizin hayatynyn bir parçasydyr. Onun sizi yönetmesine izin vermeyin amaç sizin ya?am kalitenizin artty?y bir ya?amdan zevk almanyz gereklidir. Ystedi?iniz ?eyleri istedi?iniz ?ekilde yapma gibi özgürlüklerinizin bir kysmyny yitireceksiniz fakat kazançlarynyzda var: tany?ty?ynyz di?er hastalarla arkada?lyklar, yeni de?erlerin ve deneyimlerin de?erini bilmek ve siz isterseniz di?erlerine yardym ederek doyum almak güzel ?eylerdir.

KRONYK BÖBREK HASTALARININ DYKKAT ETMESY GEREKEN NOKTALAR

· Her gün; ayny tarty aleti ve ayny giyisi ile, saatte tartyylnyz.

· Alaca?ynyz günlük syvy miktaryny ayarlayynyz. Bu miktaryn üzerine çykmayynyz.

· Kan basyncynyzy syk syk kontrol ettiriniz.

· Diyet programynyza kesinlikle uyunuz.

· Ylaçlarynyzy önerilen miktarlarda ve zamanynda alynyz.

· Mümkün olan syklykta (hergün yada gün a?yry) banyo yapynyz. Bilhassa fistüllü kolu iyice temizleyiniz.

· Dü?me ve çarpmalarda kendinizi koruyunuz.

· Fistül bakymynyza dikkat gösteriniz.

· Size verilen hemodiyaliz programyna ve saatlerine mutlaka uyunuz.

Böbrekler ve idrar yolları

Videolar:

1- Kadın – erkek üriner sistem anatomisi

2- Anatomi – en önemli fark

3- Böbrek

4- İdrar yolları ve idrar akımı

v1.htmlv1.htmlv2.htmlv2.htmlv3.htmlv3.htmlv4k.htmlv4k.html

animasyonlara tıklayın

Böbrekler insan vücudunda karın arka duvarı ile periton adı verilen karın zarı arasında yerleşmiş, vücudun işlevlerini yerine getirebilmesi için hayati önem taşıyan organlardır. En önemli görevleri:

İdrar üreterek kandaki zararlı maddeleri ve aşırı su ile tuzu vücuttan uzaklaştırmak, böylece insanın hayatta kalabilmesini sağlayan vücut sıvılarının miktar ve içerik dengelerini korumak,

Üretilen bu idrar’ı üreter adı verilen idrar kanalları yolu ile mesaneye iletmek ve vücuttan atılmasını sağlamak,

Vücut için hayati önem taşıyan, örneğin kan yapımını ya da kemiklerin normal yapısını korumasını sağlayan hormonlar ve kimyasal maddeler üretmektir.

Günlük idrar miktarı alınan sıvıyla orantılı olarak çok değişkenlik gösterse de günde

EN AZ 750 ml – 1 litre arasında idrar çıkartmak gereklidir. Bu da 4 – 5 su bardağı’na eşittir. Tek böbrek insanın tüm hayati fonksiyonlarını yerine getirmesi için yeterlidir ve bu özellik canlı vericilerden böbrek nakli yapılmasını olası kılar.

toptop

..index2.html..index2.html

Böbrek Yetmezliği

Genel Bilgiler

Böbrek karnın arka bölgesinde bulunan 100-150 gram ağırlığında bir organdır. Normal kişilerde sağ ve solda olmak üzere iki adet böbrek bulunur. Toplumda yaklaşık 1000 kişinin bir tanesinde tek böbrek vardır. Tek böbrekli olmanın önemli bir sakıncası yoktur.

Böbreklerin işlevi

Böbreğin başlıca işlevleri vücut su, tuz, kalsiyum dengesinin sağlanması, idrar aracılığı ile zararlı maddelerin ve ilaçların vücuttan atılması ve hormon, şeker metabolizmasına olan katkılarıdır. Böbrek yetmezliğinde böbreğin bu işlevlerinde bozulma olur. Böbrek yetmezliği ani (akut) veya sinsi (kronik) seyirli olmak üzere iki şekilde gelişebilir.

Akut böbrek yetmezliğinin nedenleri

Çok sayıda neden vardır;

1. Ağır kanama, kusma, ishal, yanık sonucu kan basıncında düşme

2. Gebelik: Kanamalar, gebelik zehirlenmesi, sağlıksız koşullarda yapılan düşükler

3. Kalp yetmezliği

4. Böbrek hastalıkları: Nefrit, böbrek damarının tıkanması

5. İdrar yollarında tıkanıklık: Kanser, prostat büyümesi, taşa bağlı tıkanma

6. Ameliyatlardan, özellikle büyük ameliyatlardan sonra

7. İlaçlar: İlaçlara bağlı akut böbrek yetmezliği sık karşılaşılan bir sorundur, bu nedenle ilaçlar kesinlikle doktor denetiminde kullanılmalıdır.

8. Depreme bağlı kas zedelenmeleri

Kronik böbrek yetmezliğinin nedenleri

Türk Nefroloji Derneğinin verilerine göre;

1. Nefrit: Böbrek iltihabıdır.

2. Şeker hastalığı

3. Hipertansiyon

4. Taş, tıkanma, tümör gibi idrar yolu hastalıkları

5. Böbrek kistleri

6. Diğer nedenler

Belirti ve bulgular

Gece idrara kalkma, halsizlik, nefes darlığı, çarpıntı, idrar miktarında azalma, hipertansiyon, el, ayaklar ve göz etrafında şişmedir. Böbrek yetmezliğinin erken dönemlerinde belirtiler çok silik olabilir, tek belirti sık gece idrara kalkma olabilir. Gece idrara kalkma akşam çok sıvı (çay, su, karpuz…) alanlarda veya prostat hastalığı olanlarda da görülebilir. Gece idrara kalkan bir hastada başka bir neden yoksa bunun nedeni böbrek yetmezliği olabilir. Bu nedenle sık sık gece idrara kalkanların mutlaka böbrek yetmezliği yönünden araştırılmaları gereklidir. Bu amaçla kan ve idrar incelemeleri yapılmalıdır.

Tanı

Böbrek yetmezliğinin tanısı kanda üre veya kreatinin isimli maddelerin ölçülmesi ile mümkündür. İdrar incelemesi, radyolojik yöntemler, kanın biyokimyasal incelemesi ve diğer laboratuvar incelemeleri böbrek yetmezliğinin nedenini anlamaya yöneliktir.

Tedavi

Akut ve kronik böbrek yetmezliklerinde tedavi farklıdır. Böbrek yetmezliği tedavisi hastanın özelliğine ve böbrek yetmezliğine yol açan hastalığa göre değişir. Tedavi kesinlikle bir doktor denetiminde olmalıdır. Tedavide en önemli nokta eğer var ise kan basıncı düşüklüğü veya yüksekliğinin kontrol altına alınmasıdır. Beslenme, sıvı ve tuz dengesinin sağlanması ve ilaçlar diğer tedavi yöntemleridir.

Akut böbrek yetmezliği olan hastaların böbrekleri iyi ve yeterli tedavi ile genellikle düzelir. Böbrek yetmezliği ilerler ve kalıcı hale gelirse başka tedavi yöntemleri gerekir:

1. Diyaliz

2. Böbrek nakli

12 Temmuz 2007

Tüberküloz(verem)

Tüberküloz(Verem)

Aktif tüberkülozdan kendinizi koruyun

Tüberkülozun her yil, diger enfeksiyon hastaliklarindan daha fazla ölüme neden oldugu düsünülmektedir. ABD’deki 10-15 milyon kisi de dahil olmak üzere tüm dünyada 1.7 milyar kisinin tüberküloz basili Mycobacterium tuberculosis (bir bakteri tipi) ile enfekte oldugu tahmin ediliyor.

Son zamanlarda, yeni vaka sayisi azalmistir, ancak hastaligin yayilmasinin kontrol altina alinmasi toplum sagligi açisindan kaygi konusu olmaya devam ediyor. Bu durum özellikle, daha önce tüberkülozun tedavisinde kullanilan ilaçlarla iyilestirilemeyen hastaliga neden olan yeni tüberküloz suslarinin ortaya çiktigi son on yil için söz konusudur.

Hastaligin yayilmasini kontrol altina almak için birkaç strateji gelistirilmistir. Bu stratejilerden biri de, yaygin biçimde yürütülen ve yeni aktif tüberküloz vakalarinin sayisi ile ilaca dirençli tüberküloz sikliginin azalmasina yardimci olan ‘tedaviyi dogrudan gözlemleme programi’dir. Bu programda saglik personeli ya da baska bir kisi, tedavi düzenlemesinin hekimin reçeteye yazdigi biçimde uygulandigindan emin olmak için hastanin ilaç almasini izler.

JAMA’da yer alan bir makalede belirtildigi gibi, Baltimore’da (Md) uygulanan programda 1981 yilinda 100.000 kiside 35.6 vaka olan tüberküloz sikligi çarpici bir azalma göstererek 1996 yilinda 100.000 kiside 14.9 vakaya düsmüstür. Bununla birlikte arastirmacilar, yeni verilere dayanarak, yeni enfeksiyonlarin önlenmesi için bu programin gelistirilmesi gerektigini belirtiyorlar.Tüberküloz vakalarinin %32′sinin son zamanlarda edinilmis oldugunun belirlenmesi hastaligin bulasmasinin devam ettigini gösteriyor

Tüberküloz Basili Nasil Bulasir?

Hastaligi, yalnizca aktif tüberküloz bulunan kisiler bulastirir. Bu hastalar hapsirdiginda ya da öksürdügünde havaya saçilan mikroskopik damlaciklar araciligiyla hastalik yayilir. Damlaciklardaki mikroorganizmalar solunum yoluyla baskalarinin akcigerlerine yerlesebilir (bazen vücudun baska bölümlerine de) ve çogalabilir.

KORUNMA:

Tüberkülozun önlenmesi mümkündür. ABD’de enfekte kisilerin erken dönemde belirlenmesi ve ilaçla tedavi edilmesine yönelik çabalar süregelmektedir. Enfekte vakalarla yakin temasi olan kisiler genellikle, 6-12 ay süreyle isoniazid ile tedavi edilmektedir. Koruyucu tedavi, yeni tani konmus tüberküloz vakalari, HIV ile enfekte kisiler ve tüberkülozun yaygin olarak görüldügü ülkelerden gelenlerle yakin temasta bulunanlar gibi aktif tüberküloz gelismesi riski yüksek olabilen, enfeksiyona iliskin kanit bulunan kisilere tavsiye edilmektedir.

TEDAVI:

Tüberküloz tedavisinin basarili olabilmesi için, en az alti ay süreyle 3 ya da 4 ilaçtan olusan bir kombinasyonun kullanilmasi gerekir. Tedavi, doktor hasta isbirligini gerektirir ve ilaç direncini önlemek için hastalar önerilen süreden önce ilaci kesmemelidir.

ÇOGUL DIRENÇLI TÜBERKÜLOZ:

Hastalar, enfeksiyonun tam olarak kontrol altina alinmasi için gereken 6-12 ay süreli tedaviyi yarim biraktiginda çogul dirençli tüberküloz gelisebilir. Mikroorganizmalar belirli ilaçlara karsi direnç gelistirdiginde hastaligin kontrol altina alinamama olasiligi arttigindan, artik bu ilaçlarla tedavi uygulanamaz.

ENFEKSIYONA KARSILIK AKTIF TÜBERKÜLOZ:

Tüberküloz basiliyle enfekte olan birçok kiside hiçbir zaman aktif tüberküloz gelismez. Enfekte kisilerin yasamlarinda aktif tüberküloz gelisme olasiligi ortalama %10′dur. HIV enfeksiyonu gibi baska tibbi durumlar nedeniyle bagisiklik sistemi zayiflamis kisiler, tüberküloz basillerinin vücut savunmasini yok edip aktif hastaliga yol açmasina daha yatkindir.

Tüberküloz Testi

Vücudunuz islevsel açidan normal oldugunda, bakteri ve virüs gibi hastalik yapan mikroplara karsi çogu zaman güçlü bir tepki gösterir. Ilk temastan sonra, bagisiklik sistemi genellikle mikrobun özelliklerini “hatirlar”, böylece ayni tip bir mikropla tekrar karsilastiginda daha hizli tepki verebilir. Bazen, hastaliga yol açan mikroba iliskin bu tür bir “hafiza”nin bulunup bulunmadigini görmek için test yapilmasi mümkündür; böylece kisinin daha önce mikropla karsilasip, bagisiklik sisteminde bir tepki gelistirip gelistirmedigi anlasilabilir. JAMA’da yayimlanan bir makalede, tüberküloza yol açan bakterilerle temas sonrasi olusan bagisiklik sisteminin “hafiza”sini sinayan yöntemlerin etkililigi ele alinmistir.

TÜBERKÜLOZ IÇIN TÜBERKILIN TESTI:

Tüberkülin testinde, Mycobacterium tuberculosis’den (tüberküloza neden olan bakteri) elde edilen saflastirilmis protein (tüberkülin) kullanilarak, kisinin daha önce bu bakteriyle temas edip etmedigine bakilir. Tüberkülin, bir igne ile çizilen derinin içine koyulur. Tüberkülin, sadece bir protein ekstresidir ve gerçekte tüberküloza neden olan bakterileri içermediginden, hastaliga yol açmaz. Çizilen yerde sert bir kabariklik olusursa, test sonucunun “pozitif” oldugu kabul edilebilir. Derideki tepkinin pozitif kabul edilmesi, bu kabarikligin büyüklügüne baglidir. Doktor derinin tepkisini degerlendirirken, kiside insan bagisiklik eksikligi virüsü (HIV) enfeksiyonu bulunmasi gibi, tepkinin düzeyini etkileyebilen baska faktörleri de dikkate alir. Tüberkülin içeren igneyle çizilmesinden 48-72 saat sonra deri incelenir. Sonuç pozitifse, doktorunuz gögüs röntgeni çekilmesi ve bakteri bulunup bulunmadigini görmek amaciyla balgam incelemesi gibi baska testlerin yapilmasini isteyebilir.

KIMLER RISK TASIMAKTADIR?

Akciger tüberkülozu, genellikle hastanin öksürme ve hapsirmasiyla çevreye yayilir. Enfeksiyonun bulasmasi, çogu zaman uzun süreli temastan sonra gerçeklesir. Asagidaki özelliklere sahip kisiler, tüberküloz bulasmasi yönünden risk tasimaktadir:

Hastaligin aktif evrede oldugu biriyle birlikte yasayanlar

Tüberkülozun nispeten yaygin oldugu ülkelerden göç edenler

Bagisiklik sistemleri zayiflamis (AIDS ya da kanser hastalari) olan ve bakteriyle temas eden kisiler

Çok yasli ve olasilikla saglik durumlari çok iyi olmayan ve bakteriyle temas eden kisiler

Toplu yasanan kurumlarda (akil hastaneleri, cezaevi) ve uzun süreli bakim merkezlerinde (huzurevleri) kalanlar

Yoksullar ve evsizler gibi beslenme bozuklugu olan (yeterli besin alamayan) kisiler

Alkol ve madde bagimlilari

Saglik hizmetinde çalisanlar

Risk tasiyorsaniz test yaptirmaniz önemlidir. Test sonucunun pozitif olmasi durumunda, aktif hastaliga yakalanma olasiligini azaltmak için doktorunuz önleyici tedavi önerebilir.

TÜBERKÜLOZUN EVRELERI:

Test sonucunun pozitif olmasi, bakteriye maruz kaldiginiz ve vücudunuzun enfeksiyona tepki gösterdigi anlamina gelir. Pozitif sonuç, mutlaka “aktif” tüberküloz geçirmekte oldugunuzu göstermez. Örnegin ABD’de, tüberkülin testi pozitif bulunan kisilerin sadece yaklasik %10′unda ileride aktif hastalik gelismektedir. Daha çok, bagisiklik sistemi zayiflamis kisilerde (bakteriyle ilk temasin üzerinden yillar geçmis olsa da) aktif evreye geçme olasiligi bulunur. Tüberkülozun aktif evresinde olan kisiler, baskalarina bakteri bulastirabilirler.

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar

Cinsel Yolla bulaşan hastalıklar sizin de sorununuz.

Önlem alın !

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar yalnız ‘diğer’ insanların hastalığı değildir. Böyle düşünürsek, yakalanma ihtimalimiz daha da artar. Bu hastalıklar kadın ve erkekleri, doğacak çocuklarını ve yakın çevrelerini etkiler. Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan uzak durmak için bu hastalıkların neler olduğunu, nasıl korunulacağını ve belirtilerini bilmek gereklidir.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, kadınlara erkeklerden daha fazla etki yapar. Bu hastalıkların çoğu tedavi edilebilir. Tedavi edilmediklerinde ise, kısırlıktan ölüme dek pek çok olumsuz sonuca yol açabilirler. Anne karnındaki bebekler ya da yeni doğmuş çocuklar için de tehlike oluştururlar.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar nelerdir?

Gonore (Bel soğukluğu) :

Erkeklerde sık ve yanmalı idrar yapma ve akıntı; kadınlarda akıntı, adet düzensizliği, sık ve yanmalı idrara çıkma belirtileriyle tanınır.

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların en sık rastlanılanıdır. Karın içi iltihaplarına, kısırlığa ve üreme organlarında apselere neden olur. Gebe kadında, doğum kanalından bebeğe bulaşabilir. Yeni doğan bebekte körlük, zatürre gibi hastalıklara yol açar. Hastalık bulaştıktan 2-3 hafta sonra belirtiler başlar. Tedavisi kolay bir hastalıktır.

Sifiliz (Frengi) :

Bütün vücudu etkileyen bir hastalıktır. Erken fark edildiğinde tedavi edilebilir. Annede varsa bebeğe de geçebilir. Hastalığı yapan etkenin vücuda giriş yerinde şişkin ve ağrsız bir yara ile kendini belli eder. Tedavi edilmeyip ilerlerse,sinir sistemine zarar vererek körlüğe ya da sağırlığa yol açar. Kalp kasına zarar vererek kalp hastalıklarına neden olur. Vücudun çeşitli yerlerinde tümör oluşumuna ve ölüme neden olabilir.

Şankroid (Yumuşak Çıban) :

Üreme organlarında ağrılı yaralarla kendini belli eder. Genellikle yaraya yakın kasıkta oluşan şişlikler zamanla büyür ve içindeki iltihap akar. Tedavisi kolaydır.

Klamidya :

Kadınlarda sarı köpüklü bir akıntı ile kendini belli eder. Erkeklerde yanmalı idrara çıkma ve sarı akıntı ile belli olur. Kadınlarda karın içinde yaygın iltihaplanmalara yol açar. Bu durum kısırlığa, üreme organlarında apselere neden olur. Gebe kadınlarda yüksek ateş, düşük ve ölü doğuma yol açar. Doğum sırasında bebek, annenin doğum kanalından mikrobu alabilir ve akciğerlerinde ya da gözlerinde iltihaplar oluşabilir. Tedavisi kolaydır.

Trichomonas :

Yeşil ve kötü kokulu bir akıntı ile belli olan bir hastalıktır. Kadında tüplerde iltihaplanmaya neden olarak geçici kısırlığa yol açabilir. Tedavisi kolaydır.

Herpes (Genital uçuk) :

Üreme organlarında kaşıntılı ve ağrılı, uçuk şeklinde sivilceler görülür ve bunlar çok ağrılı yaralara dönüşür. Kendiliğinden iyileşir, ancak tekrarlar. Tedavisi zordur. İdrar yollarında hastalıklara, menenjite, kadınlarda rahim ağzı kanseri ve düşüklere neden olur. Bebek doğarken, doğum kanalından hastalığı alabilir. Gözleri, deriyi ve sinir sistemini etkiler, bebek ölümüne yol açabilir.

Üreme organı siğilleri ve deri kabarıklıkları :

Dış üreme organlarında, haznede, makat ve idrar kanalının dışa yakın kısımlarında görülen, ağrısız, karnıbahar görünümünde et kümeleri belirtisi taşır. Tedavisi mümkün, ancak zordur. Tedavisi edilmezse kümeler büyüyerek çevre organlara zarar verir. Doğum yolunu, idrar kanalını, makatı tıkayabilir. Doğum sırasında anneden bebeğe bulaşabilir ve bebeğin solunum yolunda siğiller oluşarak solunum sıkıntısına yol açabilir.

Hepatit – B

Su ve besinlerle bulaşan sarılık tipleri olduğu gibi kan ürünleriyle ve cinsel temasla geçen sarılık türleri de vardır. Hepatit B bunlardan biridir. Karaciğerde büyüme ve hassaslık, idrar renginde koyulaşma ve sarılık, ateş, kusma gibi belirtileri vardır. Hastalığın salgın olduğu yerlerde aşı yapılabilir. Karaciğer iltihabı,siroz, karaciğerde kanser ve ölüme neden olabilir. Kesin tedavisi yoktur. Vücudu güçlendirici tedavi, hastalığın zararını azaltır.

HIV-AİDS :

Cinsel yolla bulaşan virüslerden biridir. HIV taşıyan kanla veya kana temas etmiş araçlar yoluyla da bir insandan diğerine geçebilir. Anneden bebeğe, hamilelik döneminde, doğum sırasında ya da sütle bulaşabilir. HIV vücuda girdikten 3 ay sonra ‘ELISA’ testi ile saptanır. İnsana bulaşan HIV virüsü bazen hiç hastalık yapmayabilir. Ancak virüsü taşıyanlar başkalarına bulaştırabilir.

HIV’in neden olduğu hastalığa AIDS denmektedir. AIDS, tedavisi olmayan bir hastalıktır. Vücudun mikroplara karşı korunma sistemini bozarak bütün vücudu etkiler ve başka hastalıkların oluşmasına neden olur. HIV vücuda girdikten 5-10 yıl sonra ortaya çıkabilir. Hastalığın çıkma belirtileri arasında sürekli halsizlik, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, kilo kaybı, gece terlemeleri, cinsel organlarda uzun süreli yaralar ve tedavi ile geçmeyen mantarlar, zatürre sayılabilir. Vücudu güçlendiren tedavilerle hastanın yaşamı uzatılır.

HIV, virüsü taşıyan kişinin kullandığı klozet, bardak ya da çatıl, kaşık ile bulaşmaz. Virüs, tokalaşma, kucaklaşma, öpme ile bulaşmaz. Ancak ağzı ağıza öpüşmede kanamaya yol açacak sert öpüşmeler, ağızdaki yaralar, diş fırçalanması sırasında diş etlerinin kanamış olması bulaşmaya neden olabilir.

HIV virüsü sivrisinek ya da böcekler vasıtası ile insanlara bulaşamaz. HIV virüsü, tükürük, gözyaşı, ter aksırık, öksürük, idrar ve dışkıyla bulaşmaz.

Bulaşma yolları

En sık görülen bulaşma yolu, korunmasız cinsel ilişkilerdir.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunabilmek için,

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunabilmek için, ne şekillerde bulaştıklarını ve güvenli cinselliğin ne olduğunu bilmek gerekir. Cinsel ilişki sırasında, erkeğin penisinin veya kadının salgısının (hazne sıvısının) diğer eşin ağzı, vaginası veya anüsüyle teması, bulaşmaya neden olabilir. Kucaklaşma, sarılıp yatma, öpüşme, masaj, elle okşama ve mastürbasyon güvenli yollardır. En güvenli yol vaginal (penis-hazne ilişkisi), anal (arkadan ilişki) ve oral (ağızla) cinsel ilişki sırasında kondom (prezervatif) kullanmaktır.

Penis vagina (hazne) ile temas ettiğinde, cinsel yolla bulaşan hastalıklar meniden vagina dokusuna veya vagina salgısından penisteki idrar deliğinin uç kısmına bulaşabilir. Vaginada veya peniste yara varsa, bulaşma kan ile vagina dokusuna veya penisteki idrar deliğinin uç kısmına olabilir.

Penisten akan sıvı veya meni ağızla temas ettiğinde, cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma ihtimali vardır. Ağızda kanama veya yara varsa, bulaşma ihtimali artar. Aynı şekilde ağız, vagina salgısı ile temas ettiğinde de bulaşma olabilir. Ayrıca ağzın, cinsel organlar ve anüs çevresindeki deri ile temasında parazitler bulaşabilir.

Anal (arkadan) cinsel ilişkide, cinsel yolla bulaşan hastalıklar meniden anüs dokusuna veya anüs dokusundaki kandan penisteki idrar deliğinin uç kısmına geçebilir.

Frengi, Hepatit B ve HIV için diğer bir bulaşma şekli , kan yoluyla bulaşmadır. Hasta kişiden kan nakli, hastayla aynı iğnenin veya aynı traş bıçağının kullanılması mikrobun bulaşmasına neden olur. İyi temizlenmemiş manikür-pedikür araçları, diş ve kadın doğum muayenesi araçları da bulaşmaya yol açar.

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların bulaşma tehlikesi, eş sayısında artışla birlikte artar. Paralı cinsel ilişkiye girenler, korunmak için daima kondom (prezervatif) kullanmalı ve bulaşmaya yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

Korunma Yolları

Cinsel ilişki sırasında cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmayı sağlayacak tek yöntem kondom (prezervatif) kullanmaktır. Sperm öldürücü krem, köpük ve fitillerin (spermisitler) de bazı mikroplara karşı KISMEN koruyuculuğu vardır. Ancak bu maddeler tek başına korunmayı sağlamaz. Eğer spermisitler ve kondom birlikte kullanılırsa korunma oranı artar.

Cinsel ilişkide bulunmamak da bir korunma yolu sayılır.

Frengi, Hepatit B ve HIV için, kanla bulaşma yoluna dikkat edilmeli ve gerek kuaför ve berber salonlarındaki araç gerecin, gerekse eczane ve sağlık kuruluşlarındaki hizmet amaçlı araç gerecin temizliğinden emin olunmalıdır.

Özellikle üreme organlarında meydana gelen yara, bere, sivilce ya da kaşıntıyla oluşan tahrişlerin hemen tedavi edilmesi, bulaşma tehlikesini azaltır.

Korunma yollarından bir diğeri, aşağıdaki belirtileri tanımak ve kişide ya da eşinde görüldüğü taktirde, derhal bir sağlık kuruluşun başvurmaktır. CİNSEL YOLLA BULAŞAN HASTALIĞI OLANLARIN EŞLERİNİN DE MUTLAKA TEDAVİ EDİLMESİ GEREKİR.

Belirtiler :

Erkeklerde ;

Sık idrara çıkma ve idrarda yanma, ağrı

Penisten idrar sonrası veya sürekli akıntı

Penis yüzeyinde ağrılı ülserler ve kasıklarda elle hissedilen sertlikler

Kadınlarda ;

İdrara çıkmada ağrı ve yanma, sık idrara çıkma

Hazneden koyu renkli ve kötü kokulu akıntı

Her iki cinste ;

insel birleş sırasında ya da cinsel organlarda sürekli ağrı

Sık ölü doğumlar

Üreme organlarında siğiller

Üreme organlarında uçuğa benzer döküntüler, şiddetli ağrı

Makat veya perine (bacakların arasında kalan ve üreme organlarını örten kas dokusu) bölgesinde apseler

Düzenli aralıklarla tekrarlanan kanser taramaları (kadınlarda pap smear testi), erken teşhis için önemlidir.

Yine çok bulaşıcı olan ve ölüme yol açan Hepatit-B virüsüne karşı aşılanma önemlidir. Her iki cinste de akıntılara dikkat etmek ve görüldüğünde hekime başvurmak gerekir. Erkekte ve kadında koyu renkli ve kokulu akıntılar cinsel yolla bulaşan hastalıkların belirtisidir. .

Aids

HIV / AİDS epidemisi 1970’lerin sonu 80’lerin başında Kuzey Amerika, Latin Amerika, Karayibler, Sahra altı Afrika, Batı Avrupa, Avustralya ve Yeni Zellanda’dan başladı. 1980’lerin sonunda Kuzey Afrika, Orta – Doğu, Güney – Güneydoğu – Doğu Asya ve Pasifik kıyılarına yayıldı. 1990’ların başında siyasal değişimlerin de etkisiyle Doğu Avrupa ve Orta Asya’yı da etkilemeye başladı. Her biri kendine özgü niteliıi ve etkinliıi olan epidemilerin vardığı nokta artık pandemi olarak kabul edilmektedir.

Pandemi, ülkeleri / bölgeleri farklı şiddette etkileyerek son derece karmaşık bir hal almış, bir mozaik gibi farklı bir doku oluşturmuştur. Bu farklılaşmanın temelini sık görülen bulaş yolu, coğrafi yapı, HIV subtipleri, yaş, cins, sosyo-ekonomik koşullar, yaşam tarzı, HIV yayılma potansiyeli ve hızı gibi faktörlerdeki farklılıklar oluşturmaktadır. Global olarak HIV pandemisinin kıtalar arasında yayılmaya devam edittiğini; bununla birlikte HIV insidansının bazı ülkelerde düşmeye başladığını görüyoruz.

HIV / AİDS ile yaşayan kişi sayısı 1990 da 10 milyon iken 1996 ortalarında 27.9 milyona, 1999 sonunda 33.6 milyona çıkmıştır. HIV ile infekte kişilerin büyük çoğunluğu ( %95)

gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Bu ülkelerde, fakirliğin yanı sıra sağlık sistemleri ve virüsün yayılmasını önleyecek korunma önlemlerini sağlayacak kaynaklar yetersiz olduğu için infeksiyon oranlarının artması beklenmektedir. HIV ile infekte toplam nüfusun % 70’i Sahra altı Afrika’da yaşamaktadır. Bu bölgede 23.3milyon kişi HIV den etkilenmiş, aileler dağılmış, genç nüfus azalmaya başlamış, üretim düşmüş durumdadır. Afrika’nın dışında epideminin en yüksek olduğu yerlerden biri Karayiblerdir. Orta-doğu, güneydoğu / doğu Asya’da da tehlike çanları çalmaktadır. Epideminin bu bölgede daha geç başlaması avantaj sağlamakla birlikte HIV ile yaşayan kişi sayısı 6.5 milyonu bulmuştur. Doğu Avrupa ve orta Asya HIV infeksiyonunun en hızlı yayıldığı bölgelerdir. Toplam olgu 360.000 olmakla birlikte, bu bölge 1999 yılında dünyanın en dik HIV infeksiyonu grafiğini çizmiştir.

Epideminin başlangıcından itibaren 16.3 milyon kişi AİDS nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Gelişmiş ülkelerde antiretroviral tedavinin AİDS’e bağlı ölümleri azaltmasına rağmen 1999 yılı, 2.6 milyon ölümle, epideminin başlangıcından beri ölümlerin en yüksek olduğu yıl olmuştur. Dikkat çeken bir nokta da gelişmiş ülkelerde AİDS’e bağlı ölüm hızının düşüşüdür. Amerika Birleşik Devletleri’nde AİDS’e bağlı ölümler 1996 – 1997 yılları arasında % 42 iken 1997 – 1998 yılları arasında yaklaşık % 20 civarındadır.

Epideminin baılangıcından bu yana 3.6 milyon çocuğun (< 15 yaş) AİDS nedeniyle öldüğü bildirilmektedir. Halen, 570 000’i 1999 yılı içinde hastalığa yakalanmış olan 1.2 milyon çocuk HIV ile infekte yaşamaktadır. Çocukların yaklaşık % 90’ına virüs doğumda veya daha sonra anne sütüyle bulaşmaktadır. Bu çocukların da % 90’ı Sahra altı Afrika da yaşamaktdır.

Risk grupları incelendiğinde, pandeminin başlangıç bölgeleri olan Kuzey Amerika, Latin Amerika, Batı Avrupa, Avustralya da ilk sırada erkek eşcinseller daha sonra İV uyuşturucu bağımlıları (İV-UB) yer almaktadır. Kuzey Afrika, Ortadoğu, Doğu Asya – Pasifik bölgesi, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da ise İV-UB ilk sırada yer almaktadır. HIV / AİDS olgularının Bahreyn’de 2/3’ü, İranda yarısı, Tunusda 1/3’ü İV uyuşturucu bağımlısıdır. Sahra altı Afrika, Karayibler ve Güneydoıu Asya’da yaygın bulaş yolu olarak sadece heteroseksüel korunmasız cinsel temas saptanmaktadır.

HIV 1’in yaygın olarak bulunan M grubunun 8 subtipi (A-H) ile yapılan çalışmalar virüsün dünya üzerindeki dağılımı, bulaş yollarının değerlendirilmesi ve epideminin nasıl yayıldığının anlaşılmasında bir ipucu yakalamak için önem taşır. Avrupa’da erkek eşcinseller arasında subtip B’nin yaygın olarak bulunduğu, diğer subtiplerin daha az olarak, heteroseksüel cinsel temasla infekte olmuş kişilerde görüldüğü saptandı. Amerika kıtasının tümünde, Avustralya, Yeni Zellanda, Endonezya, Filipinler, Tayvan ve Japonya’da da subtip B’nin hakim olduğu gösterildi. Tayland’da yaygın olarak subtip E saptanırken daha az olarak IV-UB da subtip B olduğu, bu suşun Myanmar (Burma), Malezya ve güney-doğu Çin’de ki İV-UB da bulunduğu gösterildi. Hindistan’da subtip C; Romanya’da subtip F nin hakim olduğu saptandı.

Türkiye’de HIV / AİDS olgularıyla ilgili bilgiler Sağlık Bakanlığı tarafından toplanıp açıklanmaktadır. Bilgiler, bu amaçla geliştirilen “D 86 formu” ile toplanmaktadır. Form, HIV infeksiyonu tanısı koyan doktor tarafından, Western-Blood doğrulama testi sonucu da alındıktan sonra doldurularak Sağlık Müdürlüğüne gönderilmektedir. Formda olguların açık kimliği yazılmayıp isminin ilk iki harfi / soyadının ilk iki harfi / baba adının ilk iki harfi / doğum yılının son iki rakamından oluşan şife kullanılmaktadır.

Türkiye’de ilk olgunun görüldüğü 1985’den 1999 sonuna kadar toplam 983 HIV/AİDS olgusu istatistiklere geçmiştir. Gerçek rakamın bunun çok üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Bildirimdeki aksaklık ve ihmallerin yanı sıra HIV ile infekte kişilerin kendilerini gizlemeleri doğru sonuçların alınmasını engellemektedir. İlk 10 yıl içinde 458 (% 46.5) olgu saptnırken son 4 yılda 525 (% 53.5) olgu bildirilmiştir. Gelişmiş ülkelerde HIV / AİDS olgularının azalmaya başladığı 1996 yılından itibaren Türkiye’de görülen artışın ülkemizdeki tehlikenin habercisi olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Salgının başından beri 271 kadın, 712 erkek olgu bildirilmiştir. Olguların yaşları incelendiğinde yoğunluğun 20 – 50 yaş arasında olduğu (742 / 983, %75.4) dikkat çekmektedir. 50-59 yaş arasında 65 olgu, 60 yaşın üstünde 34 olgu bildirilmiştir. 19 olgunun çocuk yaş grubunda, 26 olgunun adolesan yaşta olduğu; 94 olgu için yaş tespiti yapılamadığı saptanmaktadır.

Bulaş yolu olarak en sık heteroseksüel korunmasız cinsel temas rol oynamaktadır. (477 / 983, % 48.5). Homoseksüel – biseksüel cinsel temas ve/ veya İV uyuşturucu bağımlılığı gibi riskli davranışlar 179 olguda ( %18 ) infeksiyonun bulaş yolu olarak tespit edilmiştir. Hemofilik 9 hastanın yanı sıra 37 olgu transfüzyonla, 11 olgu anneden bebeğe geçiş, 4 olgu nosokomial bulaş olarak değerlendilmektedir. Diğer taraftan, bulaş kaynağı saptanamayan 266 (%27) olgu mevcuttur.

En çok İstanbul’dan (516, % 52.4) daha sonra sırasıyla Ankara (163, % 16.5) ve İzmir’den (120 , %12.2) bildirim yapılmaktadır. Bunları 16’şar olguyla Adana ve Bursa izlemektedir.

Türkiye’de HIV / AİDS olguları henüz çok fazla olmamakla birlikte Doğu Avrupa’ da yaşanan hızlı artışı göz ardı etmemek gerekir. Eski Sovyetler Birliği’nde, epideminin başalangıcından bu yana bidirilen toplam olgunun yarısı 1999 yılının ilk 9 ayında saptanmıştır. Türkiye de böyle bir patlamanın eşiğinde olabilir. Bu nedenle başta eıitim olmak üzere gerekli önlemlerin bir an önce hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır. Tayland’da başarılı bir örneği görülen, ülkedeki tüm sektörlerin katıldığı büyük bir kampanya ile Türkiye’ de HIV / AİDS sorununu daha fazla ilerlemeden durdurmak, belkl de eradike etmek mümkün olabilecektir.

KAYNAKLAR

1- UNAIDS and WHO. AIDS Epidemic update: Dec 1999.

2- UNAIDS and WHO.Report on the Global HIV/AIDS Epidemic. Dec 1997.

3- Phoolcharoen W. HIV/AIDS Prevention in Thailand:Success and Challenges.Science 280.1873-4, 1998.

4- UNAIDS and WHO.The Status and Trend of the Global HIV/AIDS Pandemic. Julu 1996

5- T.C. Sağlık Bakanlığı, Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Bulaşıcı Hastalıklar Daire Bşk. HIV/AİDS surveyans verileri, Aralık 1999.

Dr.Başak Dokuzoğuz

Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Enf. Hast. ve Kl. Mikr. Kliniği

Türkiye’de Aids

Günümüzün en çok korkulan, buna karşın en çok göz ardı edilen hastalığı olan AIDS, gerekli önlemlerin etkili ve hızlı bir şekilde alınmadığı ülkelerde hızla yayılmaktadır. Dünyada

her gün 16 bin kişinin AIDS virüsü ile enfekte olduğu düşünülürse ülkemizin de bu hastalıktan etkilenmeyeceği düşünülemez. Zira; Türkiye’de 31.12.1999 itibarı ile 983 vaka bildirilmiştir (Sağlık Bakanlığı verilerine göre).

Dünyada 1981 yılında ilk vaka saptandıktan sadece dört yıl sonra, 01.10.1985 tarihinde, Türkiye’deki ilk vaka bildirilmiştir. Ülkemizdeki ilk vakalar yurtdışında çalışan işçilerimizdi (I. Jenerasyon). Dolayısıyla ikinci grup vakaları dışarıdan gelen işçilerin yakınları oluşturdu (II. Jenerasyon). Üçüncü jenerasyonu ise yerli, Türkiye içi vakalar oluşturdu. Bugün ülkemiz vaka sayısını yılda %10 ve üzerinde arttıran ülkeler sınıfına girmektedir. UNAIDS ( Birleşmiş Milletler AIDS Komisyonu) tahminlerine göre ülkemizde 2500 civarında vaka olduğu düşünülmektedir.

Ülkemizde HIV ile enfekte olanların 318’i hastalık bulgusu olan AIDS vakasıdır. 665 kişi ise henüz bir hastalık belirtisi bulunmayan taşıyıcılardır. (Bkz. AIDS Vaka ve taşıyıcılarının yıllara göre dağılımı grafiği)

TÜRKİYE’DE AIDS VAKALARI ve TAŞIYICILARININ YILLARA GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

YILLAR

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

1985

1986

1987

27

34

1988

26

35

1989

11

20

31

1990

14

19

33

1991

17

21

38

1992

28

36

64

1993

29

45

74

1994

34

52

86

1995

34

57

91

1996

37

82

119

1997

38

105

143

1998

29

80

109

1999

28

91

119

TOPLAM

318

665

983

HIV ile enfekte olan 983 kişinin dörtte üçü erkek (712), dörtte biri(271) ise kadındır. Başlangıçta HIV ile enfekte kadın sayısı çok az iken zamanla maalesef kadınlarda enfeksiyon görülme hızı artmakta ve ara kapanmaktadır. (Bkz. Grafik:HIV enfeksiyonunun yıllara ve cinsiyete göre dağılımı)

AIDS daha çok genç nüfusu etkilemektedir. Yıllar geçtikçe 15 yaş altı nüfusta ve hatta bebeklerde enfeksiyon görülme hızı artmaktadır. Ülkemizde de HIV ile enfekte 983 kişinin 511’i 20-34 yaşları arasındadır. 15 yaş altında 22 enfekte çocuk bulunmaktadır. Enfeksiyonu annelerinden alan 11 bebek bildirilmiştir.(Bkz.Grafik AIDS vaka ve taşıyıcılarının yaş ve cinsiyete göre dağılımı)

TÜRKİYE’DE HIV ENFEKSİYONUNUN YILLARA VE CİNSİYETE GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

YILLAR

ERKEK

KADIN

TOPLAM

1985

1986

1987

29

34

1988

25

10

35

1989

27

31

1990

27

33

1991

28

10

38

1992

56

64

1993

52

22

74

1994

65

21

86

1995

71

20

91

1996

83

36

119

1997

92

51

143

1998

76

33

109

1999

74

45

119

TOPLAM

712

271

983

AIDS VAKA VE TAŞIYICILARININYAŞ VE CİNSİYETE GÖRE DAĞILIMI

(31.12.1999)

YAŞ GRUPLARI

ERKEK

KADIN

TOPLAM

1-4

5-9

10-12

13-14

15-19

11

15

26

20-24

83

62

105

25-29

128

41

169

30-34

154

43

167

35-39

90

22

112

40-49

93

26

119

50-59

46

19

61

60+

23

11

34

TOPLAM

712

271

983

Ülkemizde de diğer ülkelerde olduğu gibi AIDS başlangıçta bir homoseksüel/ biseksüel hastalığı olarak görülerek yaklaşan tehlike göz ardı edilmiştir. Buna bağlı olarak hastalık tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de heteroseksüeller arasında da hızla yayılmıştır. HIV ile enfekte kişilerin yarıdan fazlası (563) virüsü cinsel ilişki ile almıştır. Sanıldığının aksine aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi homo-biseksüel cinsel ilişki ile virüsü alanların sayısı heteroseksüel yolla enfekte olanların sayısına göre çok azdır. Bulaşma yolu bilinmeyen ya da öğrenilemeyen 266 işinin de cinsel ilişki yoluyla enfekte olduğu tahmin edilmektedir.

GEÇİŞ YOLU VE CİNSE GÖRE HIV ENF.DAĞILIMI

(31.12.1999)

GEÇİŞ YOLU

ERKEK

KADIN

TOPLAM

Homo/ biseksüel erkekler

86

86

Damar İçi Madde Bağımlıları

83

88

Homo/biseksüel + D.İ.Madde Bağ

Hemofili Hastaları

Kan nakli yapılanlar

24

13

37

Heteroseksüel geçiş

274

202

476

Anneden bebeğe bulaş

11

Hastaneden geçiş

Bilinmeyenler

221

46

281

TOPLAM

712

271

983

Ülkemizde enfekte olan 983 kişinin 318‘i İstanbul’da, 246’sı yurtdışında, 87’si İzmir’de, 61’i Ankara’da ikamet etmektedir. Sağlık Bakanlığına illerden yapılan bildirimler incelendiğinde hiç vaka bildirmediği halde, HIV vaka ve taşıyıcılarının sürekli yaşadığı yerlere göre dağılımları yapıldığında, 0 vaka bildiren illerde ikamet eden HIV vaka ve taşıyıcılarının bulunduğu tespit edilmiştir.

AIDS VAKA VE TAŞIYICILARININ BİLDİRDİĞİ İLLERE VE SÜREKLİ YAŞADIĞI YERLERE GÖRE DAĞILIMI (31.12.1999)

İLLER

BİLDİRİLEN

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

İKAMETGAH

VAKA

TAŞIYICI

TOPLAM

Adana

15

16

15

16

Afyon

Ağrı

Aksaray

Amasya

Ankara

61

102

163

24

37

61

Antalya

12

18

16

22

Artvin

Aydın

Balıkesir

Bayburt

Bilecik

Bolu

Burdur

Bursa

13

16

16

21

Çanakkale

Çankırı

Çorum

Denizli

Diyarbakır

Edirne

Elazığ

Erzurum

Eskişehir

Gaziantep

Giresun

Hatay

Isparta

İçel

İstanbul

153

363

516

98

220

318

İzmir

41

79

120

27

60

87

K.maraş

Karaman

Kastamonu

Kayseri

Kırıkkale

Kırklareli

Kırşehir

Kocaeli

12

Konya

Kütahya

Malatya

Manisa

Mardin

Muğla

Nevşehir

Niğde

Ordu

Sakarya

Samsun

Sinop

Sivas

Şanlıurfa

Şırnak

Tekirdağ

Tokat

Trabzon

Tunceli

Uşak

Van

Yalova

Yozgat

Zonguldak

Yurtdışı

67

179

246

TOPLAM

318

665

983

318

665

983

Türkiye’de tespit edilen HIV ile enfekte olan 983 kişiden %83’ü (823) Türk vatandaşı %17’si yabancı uyruklu kişilerdir. HIV ile enfekte yabancı uyruklular 44 değişik ülkenin vatandaşıdır. Birinci sırada Romen kadınlar (29), ikinci sırada ise Ukraynalı kadınlar (23) bulunmaktadır.

(Sağlık Bakanlığı verileri)

YABANCI UYRUKLU FUHUŞ ÇALIŞANLARINDA HIV SIKLIK HIZI 1994-1999

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1994

204.3

1958

1995

1646

1996

320.7

12

3742

1997

239.9

21

8753

1998

98.6

12

12163

1999

51.5

11645

TC.VATANDAŞI FUHUŞ ÇALIŞANLARINDA HIV SIKLIK HIZI (1994-1999*)* 1999 Yılı sonuçları geçicidir.

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1994

12122

1995

10514

1996

11843

1997

14664

1998

15629

1999

8086

Ülkemizde yürütülen Ulusal AIDS Programının temel amacı Türkiye’de HIV yayılımını önlemek ve AIDS’in sosyo-ekonomik etkilerini azaltmaktır.

Hedeflerimiz:

1- Risk altındaki nüfus başta olmak üzere toplumun AIDS’in bulaşma ve korunma yolları hakkında bilgilendirilerek korunmaya yönelik davranışların benimsetilmesi,

2- Kan ve kan ürünlerinin %100’ünün HIV yönünden kontrolünün sağlanması ve bu yolla bulaşların engellenmesi,

KAN VERİCİLERİNDE HIV SIKLIK HIZI (1990-1999) (1999 Yılı sonuçları geçicidir.)

YILLAR

SIKLIK/100.000

HIV + SAYISI

HIV TEST SAYISI

1990

652 639

1991

789 407

1992

3.56

36

1011 881

1993

13.68

47

343 627

1994

4.49

38

847 0010

1995

8.54

77

901 816

1996

6.96

73

1048 479

1997

1.79

37

2 067 185

1998

2.66

22

826 558

1999

4.16

25

601 043

3- AIDS hastası ve taşıyıcıların hak ve özgürlüklerinin gözetildiği sosyal bir çevre yaratmaya yönelik ve koruyucu önlemlerin yasal bir zemine oturtulması için gerekli hukuki, etik ve sosyal düzenlemelerin yapılması,

4- Ülkemizdeki hasta ve taşıyıcıların sayısı hakkında ve halkın AIDS konusundaki bilgi, tutum ve davranışını gösteren güncel ve güvenilir bilgilerin sağlanması,

5- Ülkemizdeki tüm HIV ile enfekte kişilerin tanı, tedavi ve bakımının standardize edilmesidir.

Son olarak unutmayalım ki;

“ RİSKLİ İNSANDAN ÇOK RİSKLİ DAVRANIŞ,

TEDAVİDEN ÇOK KORUNMA

YAPTIRIMDAN ÇOK EĞİTİM ÖNEMLİDİR.”

NOT: Bütün veriler Sağlık Bakanlığı verileridir.

Yardımları için Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanlığı Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Şubesine teşekkür ederim.

Türkiye’de HIV / Aids’in Yayılışı

AIDS Türkiye’de ilk defa 1985 yılında ortaya çıkmış ve ülkede yayılmaya başlamıştır. 1985-1987 yıllarında HIV/AIDS genellikle kan nakli yapılanlarda, damariçi uyuşturucu kullananlarda, yurtdışına giden işçilerde, yabancı ülkelere öğrenim amacıyla giden öğrencilerde ve turistlerde görülmüştür. Yurtdışında çalışan işçiler Türkiye’ye tatil için geldiklerinde eşlerine HIV’i bulaştırmışlar ve Türkiye’de yaşayan bir çok kadının da HIV ile infekte oldukları ortaya çıkmıştır. 1988-1990 yıllarında ülkeye gelen turist sayısında büyük artış olmuştur. Bu yıllarda yurt dışında çalışan işçiler, öğrenim için başka ülkelere giden öğrenciler, yurtdışına ticaret, seyahat veya ziyaret için gidenlerden de HIV infeksiyonu ile karşılaşanlar olmuştur.

Cinsellik, uyuşturucu madde kullanımı ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar gibi daha önce Türk toplumunda konuşulamayan konular, 1985’ten itibaren AIDS hastalarının ve HIV infekte kişilerin meydana çıkması ile sık sık tartışılmaya başlanmıştır. Özel TV kanallarının açılması ile çocuklar, gençler ve kırsal kesimlerde yaşayanlar cinsellik ve cinsel ilişkilerin çeşitleri hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Buna karşın Türk toplumuna cinsellik hakkında yeterli bilgi verilememiştir ve okulllarda cinsellik konusunda eğitime, ancak bu yıl bazı okullarda başlanabilmiştir.Ancak bütün okullarda eğitime tam anlamı ile açıklık getirilmediğinden, öğrencilerde korkusuzluk ve çekinmezlik henüz aşılamamıştır.

1991-1993 yıllarında Doğu Avrupa ülkeleri, Romanya, Rusya, Gürcistan ve bunlara komşu ülkelerden büyük sayıda turist Türkiye’ye bavul ticareti amacıyla gelmiştir. Bu kadınlar arasında paralı cinsel ilişkiye girenler de olmuş ve HIV’in bu yolla Türkiye’de fazla sayıda yayılacağı spekülasyonları yapılmıştır. Ancak yapılan bazı bilimsel çalışmalarda İstanbul’da ve Karadeniz kıyılarında seks ticareti yapan ve test uygulanan kadınlarda bel soğukluğu ve frengi gibi hastalıklar ile karşılaştırıldığında HIV pozitifliğinin çok az olduğu saptanmıştır. 1992 yılından itibaren İstanbul’a Afrika ülkelerinden bazı zenci gruplar gelmiştir. Bunların bazılarının uyuşturucu kullanırken veya satarken yakalandıkları ve bir kısmının kan muayenelerinde anti HIV testlerinin pozitif olduğu medyada yer almıştır. 1994-1996 yıllarında da Türkiye’nin büyük şehirlerine, Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyı kentlerine fazla sayıda turist gelmiştir. Önceki yıllarda medyanın sık sık üzerinde durduğu turistlerden HIV bulaşması yayınlarına 1994’ten sonra basında fazla rastlanmamıştır. Buna karşın bazı TV yayınlarında AIDS’ten bahsedilmiştir. Ancak bu oturumlarda sorunlara çözüm getirebilecek düşüncelerin kişi özgürlüğüne ve evrensel insan haklarına saygılı olarak irdelenmesi yerine, çoğu kez gelişigüzel seçilmiş konuşmacılar yüzeysel düşüncelerini ifade etmeye çalışmışlardır. AIDS konusunda düzenlenen maske takılmış HIV infekte kişilerin ekrana çıkarıldıkları TV programları ise yapılmaması gereken ayrımcılığı ve damgalamayı göstermiştir. Toplum içinde yaşayan ve diğer insanlar tarafından kucaklanması gerektiği imajı yerine HIV infekte kişileri toplumdan farklı göstermeye çalışan bu programlarda söylenen yanlış bilgiler ve mesajlar bir çok izleyicide sonradan düzeltilmesi güç kalıntılar bırakmıştır. TV programlarının birkaç gün içinde acele ile ya da uzmanlara danışılmadan yapılmaları programın kalitesi sorununu gündeme getirmektedir. AIDS gibi en önemli sağlık sorunu konusunda program yapımcısının konunun uzmanları ile görüşüp, konuşmacıları birlikte seçerek bilimsellikten ayrılmadan topluma doğru bilgileri ve mesajları aktaracak, sorunlara çözüm önerebilecek programlar yapmaları toplum için yararlı olabilmektedir. 1999-2000 yıllarında bazı TV programları bu şekilde hazırlanmış ve topluma çok yararlı mesajlar vermişlerdir.

Diğer ülkeler gibi, HIV Türkiye’ye de yerleşmiştir. Türkiye’de bulunan HIV’ li kişilerden diğer kimselere cinsel yolla HIV bulaşmaları olabilmekte; HIV’ li kan veya kan ürünlerinin şırıngası ile de HIV bulaşmaları meydana gelmektedir. Bugüne kadar anneden çocuğa HIV bulaşması çok az sayıda tespit edilmiştir.

Toplumumuzda HIV bulaşmasının önlenmesi için korunma konusunda bilgilendirme yöntemlerinin toplumun çeşitli kesimlerine götürülmesi çalışmaları kesinlikle ihmal edilmemeli ve özellikle gençlerin eğitimine önem verilmelidir.

Prof.Dr.Enver Tali Çetin

HIV İnfeksiyonlarının Laboratuvar Tanısı

Günümüzde, HIV infeksiyonlarının tanısında, kısaca “serolik yöntemler” olarak tanımlanan laboratuvar tekniklerinden yararlanılır. Tüm Dünyada, tarama ve tanı amacıyla başvuranlar ilk uygulama, HIV ile infekte olan bireyler de bir süre sonra ortaya çıkan ve etken virusa karşı oluşan spesifik ANTİ-HIV antikorlarının ELISA tekniği ile gösterilmesidir. Organizmanın, vücuda giren yabancı etkene karşı oluşturduğu Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için bir süre gereklidir; işte bu nedenle şüpheli bir temastan hemen sonra, bu testi yaptırmanın anlamı yoktur; çünkü, böyle bir yola baş vurulur ise, aranan antikorlar henüz oluşmadığından, virus ile temas edilmiş olsa bile, test sonucu “yalancı negatif” olarak belirlenecektir.HIV virusu ile infekte olduğunu düşünerek test yaptırmak isteyen kişilere, temastan 3 ay sonra test yaptırması önerilir. Bu süre antikorların sentezlenmiş olacağı yeterli süredir. Zaman içinde duyarlıkları artmış olan serolojik testler ile, temastan ortalama dört hafta sonra, Anti-HIV antikorlarını saptamak olasıdır. “Serolojik pencere dönemi” şeklinde isimlendirilen bu dört haftalık dönem sonunda eğer ELISA testi “pozitif” bulunur ise, bu durum kişinin virus ile temas ettiğinin göstergesidir; ancak gelişmeler sonucu duyarlıklarının yanı sıra, özgüllükleri de optimal düzeye yaklaşmış olan ELISA testlerinde, herşeye rağmen çeşitli nedenlere bağlı olarak “yalancı pozitif” sonuç alınması söz konusudur. Bu nedenle iki kez yinelenen ve ELISA ile pozitif bulunan kan örneklerinde, “ilave testler” ile durumun kesinleştirilmesi gereklidir. Bu amaçla en sık başvurulan test “Western Blot” doğrulama tekniğidir; yeterli özgüllüğe sahip olan bu teknik ile pozitifliğinin doğrulanması, kişide Anti-HIV antikorları bulunduğunun kesin kanıtıdır.

HIV tanısı amacıyla, Anti-HIV antikorlarının “hızlı testler” şeklinde tanımlanan yöntemlerle de araştırılması olasıdır. Ancak aynı reaktifler kullanılsa bile, ELISA esasına dayanan hızlı testlerde, non-spesifik bağlanmalardan kaynaklanan yalancı pozitifliği söz konusu olabileceği; özellikle kalite kontrolünün ve danışmanlık hizmetinin bulunmadığı ortamlarda (muayenehaneler, acil servisler veya bireylerin testi satın alarak bizzat evlerinde kullanmaları gibi) uygulanmalarının sakıncalı olabileceği görüşü ağır basmaktadır.

HIV tanısı için ELISA yönteminin yaygın olarak kullanımının yanı sıra, bazı durumlarda HIV-antijeni veya HIV nükleik asitinin araştırılması gereklidir. Virusun yapısal bölümlerinden biri olan p24 antijenini, yine ELISA tekniği ile kanda aramak olasıdır. Ancak, henüz antikorlar oluşmadan önce, temastan iki hafta sonrasından başlayarak dolaşımda p24 antijenine kuramsal olarak rastlamak mümkün ise de, yönteme bağlı duyarlık sorunları nedeniyle, antijen aranması erken tanı için uygun değildir. Buna karşılık, günümüzde hergün daha başarılı biçimde sürdürülen tedavi protokollerinin izlenmesinde, antijen testinden yararlanılabilir. Benzer şekilde “erken tanı” amacıyla,temastan sonra ortalama 10-12 gün sonunda HIV-RNA’sını moleküler biyoloji teknikleri ile (RT-PCR,b.DNA,NASBA…) göstermek olasıdır. Ayrıca Nükleik asit (HIV-RNA) araştırmalarını kantitatif olarak gerçekleştirmek, ve kısaca “viral yük” olarak tanımlanan virus miktar tayinini saptamak da mümkündür; bu uygulama, özellikle tedaviye seçilecek kişilerin belirlenmesinde, ve tedavinin etkinliğini araştırmada başvurulan önemli bir yöntemdir. Ayrıca kullanılan antiretrovirallerle direnç gelişiminin izlenmesinde; infekte anneden bebeğe bulaş riskinin ön görülmesinde; ve nihayet HIV infeksiyonlarından AIDS’e geçiş döneminin belirlenmesinde moleküler biyoloji yöntemlerinden yararlanılır.

Sonuç olarak; HIV infeksiyonlarının laboratuvar tanısı için, standart referans yöntemin ELISA ile Anti-HIV antikorlarının araştırması olduğunu; her ELISA pozitifliğin WB ile doğrulanması gerektiğini; ancak her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz özelliklerinin bulunduğunu ve nihayet göstergelerin evrim şeması gözardı edilmeksizin, belirli bir dönemde alınacak örneklerle en uygun testin kullanılması gereğini belirtmek gerekir. Ülkemizde de bir süreden beri, belli referans laboratuvarlarında kullanılan “viral yük” tayini ise özellikle antiviral tedavinin etkinliğinin belirlenmesinde gerekli ve yararlı bir testtir.

12 Temmuz 2007

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar

Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar

Bu başlık altında toplanan hastalıklar iki insan arasında oluşan cinsel nitelikli yakın temasla bulaşan mikrobik (bakteri ,virüs, parazitlere bağlı ) hastalıklardır. Önceleri zührevi hastalıklar olarak anılan bu hastalıkların bir kısmı yanlızca genital bölgede belirtilere neden olurken (kadında vaginal akıntı,erkekte üretradan akıntı,her iki cinste genital bölgede ülser gibi) ,diğer bir kısmı vücudu etkileyen genel belirtilere neden olurlar (frengi, hepatit B, AIDS gibi)

Bu hastalıkların bir kısmı için en önemli bulaşma yolu iki insanın cinsel nitelikli yakın teması (genital siğil,herpes simpleks,vajinit gibi), diğer bir kısım hastalıklar cinsel yolla bulaşmaya ek olarak kan yoluyla (AIDS ve hepatit B’nin virüs taşıyan kanın nakledilmesiyle bulaşması gibi ,anneden bebeğine henüz doğmadan frengi bulaşması gibi) ve cinsel ilişki dışındaki yakın temasla da bulaşabilmektedir. (anneden bebeğine doğum esnasında doğum sonrasında emzirme ve bakım esnasında bulaşan genital siğil ,herpes simpleks ve hepatit B gibi ,aile içi günlük yaşam koşullarının paylaşılması sonucu bulaşan hepatit B gibi)

Bu gruptaki hastalıkların bulaşması için heteroseksüel ilişki koşul olmadığı gibi , bulaşma için gerçek cinsel ilişki olmaksızın enfeksiyon taşıyan birinin genital bölgesiyle yakın temas bile hastalığı almak için yeterli olabilmektedir.(genital siğil gibi).Cinsel yoldan bulaşan hastalıklar tüm diğer bulaşıcı hastalıklar gibi bildirimi zorunlu hastalıklar grubunda yeralırlar.

Aşağıda anlatılacak hastalıkların çoğu için cinsel ilişki dışında da çeşitli bulaşma yolları mevcuttur bu yüzden bu hastalıklardan birine yakalanan kişinin partnerini ,ya da partnerli hastalığa yakalanan kişiyi sadakatsizlikle itham etmesi haksızlık olabilir. Dahası cinsel yoldan bulaşan hastalıklarda görülen belirtiler başka hastalıklarda da görülebilir ve yanlızca belirtilere dayanarak , tanı konmadan karşı tarafı suçlamak anlamsızdır.

Cinsel yolla bulaşan bir hastalığı olan kişinin hastalığın varolduğu zaman dilimi içinde ilişkide bulunduğu kişilere durumu bildirmesi ve bu kişilerin de kontrolden geçmeleri için uyarıda bulunması ,tedavi bitene kadar ,doktorun belirlediği süre içersinde hiçbir cinsel aktivitede bulunmaması ya da doktorun izniyle prezervatif koruyuculuğu altında ilişkide bulunması partner(ler)ine ve topluma karşı en önemli sorumluluğudur.

CİNSEL YOLLA BULAŞAN HASTALIKLAR BAŞLIĞI ALTINDA TOPLANAN HASTALIKLAR

Gonore ve Klamidyalara bağlı jinekolojik enfeksiyonlar

Genital ülser hastalıkları

Herpes Simpleks enfeksiyonu

Sifilis (Frengi)

Genital Kondilomlar (Genital Siğiller)

Hepatit B

AIDS

Yumuşak Şankr

Lenfogranüloma Venereum

Granuloma Inguinale

Molloskum Kontagiosum

Uyuz ve Bitlenme

Her hastalıkta tedavi yöntemleri farklı olmakla beraber ,korunmada ortak yol cinsel eş seçiminde titiz olmak ve cinsel birleşme sırasında kondom(prezervatif=kaput) kullanmak önemlidir.

GONORE (BELSOĞUKLUĞU)

Neisseria gonrrhea adlı bir tür bakterinin neden olduğu gonore en sık rastlanan cinsel yolla bulaşan hastalıklardan biridir.Halk arasında belsoğukluğu olarak ta bilinmektedir.Özellikle cinsel yönden aktif gençleri hedef alması ve tedavi edilmez ise ilerleyerek kısırlığa yol açmasından dolayı oldukça önemlidir.

Düşük sosyoekonomik düzey,çok eşli cinsel yaşam,cinsel aktivitenin erken yaşta başlaması,hastalığın saklanması bazen de hiç belirti vermeden seyretmesi nedeniyle yayılımı oldukça fazladır.Hastalık en sık Güney ve Güneydoğu Asya ‘da görülmektedir.Son yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Bağımsızlıklarını Yeni Kazanmış Devletler de hastalığın giderek arttığı bildirilmektedir

Gonore’nin belirtileri nelerdir?

Gonore kadın hastaların % 80 inde herhangi bir belirti vermez.Belirti vermeyen kişilerin çoğu tedaviden yoksun kalır ve hastalığı bilmeden sağlam cinsel eşlerine de bulaştırırlar.Gonore’nin hasta bir kadından cinsel eşine bir tek ilişki ile %20,daha fazla ilişki ile % 60-80 bulaşma riski ile hasta bir erkekten cinsel eşine bir tek ilişki ile % 50, daha fazla ilişkide % 90 bulaşma riski vardır. Cinsel ilişki ile kastedilen vajinal, anal ve oral ilişkilerdir.

Kadınlarda belirtilerin ortaya çıkması 1-3 hafta kadar zaman alabilir.Belirti veren kadınlarda ,ilişki esnasında kanama ,vajinadan fena kokulu akıntı olabilr.İdrar yaparken yanma ve ağrı vardır,sık sık az miktarda idrara çıkılır.İki adet arasında kanama şikayetleri vardır.Ayrıca gebe kadında gonore düşüklere ve erken doğumlara neden olabilir.Doğum sırasında bebeğe bulaşabilir ve bebeğin gözlerinde iki taraflı akıntı ile başlayan ,körlüğe kadar varabilen Gonore göz hastalığına yol açar. Bu yüzden bütün yeni doğan bebeklerin gözlerine antibiyotikli damla damlatılır.

Erkeklerde belirtilerin ortaya çıkması ,ilişkiden 2-14 gün sonra kendini göstermeye başlar.Önce idrar yolunda sızlama ,ardından ağrılı idrar yapma gibi şikayetler ortaya çıkar. İlk olarak süt kıvamında olan akıntı daha giderek koyu cerahat görüntüsünü alır.

Gonore’nin anal ilişki ile bulaşması halinde anüs bölgesinde ve dışkılama sırasında rahatsızlık duyulur.

Oral sex de bulaşma yolu olabilir. Böyle hallerde boğazda ve bademciklerde kızarma ,iltihaplanma,yutkunurken ağrı gibi şikayetler görülebilir.

Gonore’nin tanısı çok basittir.Hastalık belirtileri ile gelen kişilerin akıntılarından alınacak bir örnek mikroskop altında incelenir.Kültürde bakteri üremesiyle ilgili antibiyotik kullanılarak tedavi edilir.Doktorun belirleyeceği bu antibiyotikler ,yine doktorun belirleyeceği doz ve sürede kullanılarak hastalıktan kurtulmak mümkün olmaktadır.Cinsel eşinde muayenesi ve gerekirse tedavisi gerekmektedir.Gonoreli hastalar ve cinsel eşleri hastalık tam tedavi oluncaya kadar cinsel ilişkiden kaçınmalıdır.

Doktorlar genellikle gonore tedavisi için Ceftraxone – Cefixime – Ciprofloxacin ve Ofloxacin kullanırlar

Gonore zamanında ya da etkisiz ve tam tedavi edilmediğinde kadınlarda önemli sağlık sorunlarına neden olur. Yumurta kanallarının iltihaplanması sonucu kısırlık,dış gebelik gelişebilir.Karnın alt kısmında kronik ağrı şikayeti olabilirErkek hasta tedavi edilmediğinde sperm yollarında iltihap ve bunun sonucunda kısırlık ortaya çıkabilir

Gonoreden nasıl korunulur

Cinsel ilişkde kondom kullanılmasıen önemli koruyucu güvenlik önlemidir.

Cinsel eş sayısının artması hastalık bulaşma riskinide arttırır

Hastalık belirtisi olmadan da bulaşma olabileceği akıldan çıkmamalıdır.

KLAMİDYALARA BAĞLI JİNEKOLOJİK ENFEKSİYONLAR

Klamidya bakterisi gerek kadında ve gerekse erkekte ürojenital sistem(idrar yolu ve üreme sistemi) iltihabına neden olabilir. Vaginal ya da anal ilişki ile bulaşabilir.Belirtileri belsoğukluğuna benzemekle birlikte daha hafiftir.

İdrar yaparken ağrı ve yanma

Kadınlarda vajinal akıntı

Erkeklerde üretral akıntı

. Hiçbir belirti vermeme gibi semptomları olan bir hastalıktır.

Mikroplu salgı bulaşmış ellerin gözlere sürülmesiyle hastalık gözlere de bulaşabilir.Hastalık mikrobu taşıyan annelerin vajinal salgılarının doğum sırasında bebeklerin gözlerine bulaşması gözlerde körlüğe kadar götürebilen ciddi iltihaplanmalara yol açar.Özellikle sosyoekonomik gelişmesini tamamlamamış ülkelerde en çok körlük nedeni klamidya enfeksiyonlarıdır.

Hastalığın teşhisi için kadınlarda idrar yolu yada vajinal akıntının tahlili ,erkeklerde ise idrar yolu akıntılarının ya da spermin tahlili gerekir.

Tedavi antibiyotiklerle yapılır.1-2 hafta içersinde enfeksiyon kaybolur.Reenfeksiyonu önlemek için eşlerin birlikte tedavileri şarttır.

HERPES SİMPLEKS ENFEKSİYONU (Genital Uçuk Hastalığı)

Dudaklarda ve dudak çevresinde görülen uçuğa benzer lezyonların çok sayıda ve gruplaşmalar şeklinde ve çok daha şiddetli belirtilerle genital bölgelerde ortaya çıkmasıdır.Dudak uçuğuna yol açan Tip 1 herpes Simpleks virüsü tarafından oluşturulabileceği gibi daha sık olarak cinsel temasla da HSV 2 tarafından oluşturulur.

Virüs bir kez vücuda yerleştiğinde belli dönemlerde tekrarlayıcı enfeksiyonlara yol açar.İlkk enfeksiyon oldukça ağrılı ve kaşıntılıyken ,ikinci ve sonraki enfeksiyonlarda daha hafif belirtiler gözlenir.

Bu enfeksiyonun kadın açısından en önemli özelliği ,gebelik döneminin sonlarında ortaya çıktığında ,doğum kanalından bebeğe ulaşarak bebeğin hayatını tehdit eden enfeksiyonlara yol açma riski olması ve bu nedenle sezeryan doğumu gerektirmesidir.

Primer yani ilk kez ortaya çıkan bir genital herpeks enfeksiyonu ,genital bölgede hafif bir kaşıntı ile birlikte kızarık bir döküntü şeklinde başlar. Çok kısa bir süre içinde (saatler içinde) bu kırmızı zemin üzerinde gruplaşmış su kabarcıkları (veziküller) şeklinde kabartılar ortaya çıkar,Bu kabarcıklar çok ince duvarlı olduklarından bazen hastalar tarafından hiç farkedilmeden yüzeysel yaralara dönüşebilirler.

Lezyonlardan önce ortaya çıkan kaşıntı ,karıncalanma ve bacaklardaki ağrılar tipiktir. Deri belirtilerine bölgesel bezelerde şişme ve sistemik bulgular(ateş,halsizlik gibi) da eşlik edebilir.

Lezyonlar çok çabuk patladığından tanı için klinik görünümün yanında immünolojik kan tetkikleri ,yara sıvısının incelenmesi ve kültürü gerekebilir.

Rekürran(tekrarlayıcı) genital herpes enfeksiyonları genellikle tedavi edilmemiş primer herpes enfeksiyonlarından sonra görülür.,Primer herpes enfeksiyonlarına göre daha hafif seyreder ve daha kısa sürerler.

Tedavi ve aşısı yoktur.

Uçukları temiz ve kuru tutmak ayrıca antiviral ilaçlar (Acyclovir) iyileşmeyi hızlandır.Çok inatçı tekrarlayıcı enfeksiyonlarda düşük doz antiviral ilaçlar uzun süre (3,6,12,24 ay) kullanılabilir. Aktif ataklar sırasında cinsel temaslardan kaçınılmalıdır. Özellikle kadınlarda genital herpes’in serviks ve vajen kanseri riskini arttırdığı bilindiğinden bu hastalığa gerektiğinden daha da fazla önem verilmelidir

GENİTAL SİĞİLLER (Genital Kondilomlar)

Genital siğiller human papilloma virus (HPV) adı verilen virüsün cinsel temasla genital bölgeye yerleşmesi sonucu oluşan değişik sayı ve büyüklükte kitlelerdir.Virüs vücuda yerleştiğinde zaman zaman tekrarlayıcı enfeksiyonlara ve yeni kitlelerin oluşmasına neden olur.Kadında erkeğe göre daha sık belirti verir.Kitleler mikroskopla tanınabilecek kadar ufak olabilecekleri gibi ,çok sayıda kitlenin yan yana gelmesiyle karnıbaharı andıran bir büyüklükte olabilirler.HPV olağanüstü bulaşıcı bir virüstür ve gerçek cinsel birleşme olmaksızın yalnızca genital bölgelerin teması ve hatta umumi tuvaletlerden bile bulaşabilir.

Genital siğillerin tedavisinde kitlelerin cerrahi yöntemle çıkarılması, koter yardımıyla yakılması ya da kriyoterapi ile dondurulması, ,ya da krem şeklinde ilaçlarla eritilmesi yöntemlerinden biri veya birkaçı birden uygulanabilir. Burada amaç görünen lezyonların tümüyle ortadan kaldırılarak kitlelerin tekrar oluşma riskinin ve bulaştırıcılığının azaltılmasıdır.

Genital siğillere bağlı olarak ortaya çıkan estetik problemler dışında HPV’nin en önemli özelliği virüsün bazı alttiplerinin kanserojen özellikler taşımasıdır. HPV’nin çok sayıda alttipi arasında Tip6ve Tip11 dışında çoğu alttipin kanserojen özelliği vardır. Bu alttipler genellikle siğil yapmadan sessiz bir şekilde vücuda girer ve hücrelerde kanserojen etkilerini başlatırlar.Bu virüsleri taşıyan erkeklerde penis kanseri oluşma riski ,kadınlarda da serviks kanseri oluşma riski artmıştır.

En sık enfeksiyon yapan alttipler kanserojen etkileri olmayan daha çok kitle oluşumu şeklinde belirti veren 6 ve 11 tipleri olmasına karşın HPV tanısı konmuş bir bireyde diğer alttiplerin de bulunma ihtimali çok yüksektir. Bu yüzden enfeksiyonu taşıyan erkeklerin üroloji uzmanlarının tavsiyalerine göre hareket etmeleri,kadınların ise yıllık pap-smear testine ek olarak kolkoskopik incelenmeleri gerekmektedir.

YUMUŞAK ŞANKR (ULKUS MOLLE)

Epidemiyolojik olarak tüm dünyada yaygın olan bu hastalık yurdumuzda da zaman zaman küçük salgınlar yapmıştır.

Hemen hemen daima cinsel temasla bulaşan yumuşak şankr nadiren kaza ile oluşan dokunmalar sonucu yakın kimseler ve sağlık personelinde de görülebilmektedir.

Cinsel temastan genellikle 2-3 gün sonra genital bölgede önce kızarıklık ardından sivilce benzeri bir oluşum ve sonuçta ağrılı ülser şeklinde yaralar oluşur ,zeminleri yumuşaktır. Sayıları genelde birden fazladır. Ülserler erkeklerde tüm genital bölgede ,kadınlarda da yine tüm genital bölge ,makat ve idrar yolları ağzında(üretra) yerleşebilir.

Hastaların yaklaşık % 30 ila % 50 ‘sinde her iki kasık bölgesinde ağrılı şişlikler oluşabilir,bunlar zamanla dışarıya akıntı yapabilirler.

Tanısı için yara kenarından alınan sıvının mikroskopik incelenmesi, bu sıvıdan kültür yapılması ve kan tetkikleri gerekebilir.

Uygun antibiyotikler ile 2-3 haftada tam iyileşme sağlanabilmektedir.

LENFOGRANULOMA VENEREUM

Cinsel temastan 1 ila 3 hafta sonra genital bölgede su kabarcıkları ya da sert kabarcıklar şeklinde başlayıp ülserleşen yaralar görülür.Ağrısızdırlar.Yaralar erkekte tüm genital bölgede ,makat ve idrar yolları ağzında , kadında da yine tüm genital bölge makat civarı ve idrar yolları ağzında görülebilir.

İdrar yaparken yanma ve makattan kanlı,iltihabi bir akıntı yapabilir.Tedavi edilmeyen hastalarda lenf damarlarının da tutulmasına bağlı olarak genital bölgelerde kalıcı şişliklere ,makat iltihaplarına ve makatta darlıklara neden olabilir.

Genellikle tek taraflı ,nadiren çift taraflı kasıklardaki bezelerde şişmeler görülebilir. Bu belirtilere ateş ,kilo kaybı, eklem ağrıları , karaciğer ve dalakta büyümeler eşlik edebilir.

Tanı için özel deri testleri ,immunolojik kan tetkikleri gerekebilir.

Tedavi uygun antibiyotiklerle iki haftada mümkündür.

GRANÜLOMA İNGUİNALE

Özellikle erkeklerde ve homoseksüellerde daha sık görülen bir hastalıktır.

Cinsel temastan yaklaşık 6 hafta sonra genital bölgede ağrısız, kırmızı kabartılar ortaya çıkar ve bunlar büyüyerek ülserleşir,Ülserler tüm genital bölge ,makat civarı ve kasıklara yayılırlar. Lezyonlar iz bırakarak iyileşirler.

Kasıklarda şişlikler ve bu şişliklerde gelişen karnabahar benzeri deri kabartıları da görülebilir.Bazen mide barsak sistemi ve kemiklerde de sorunlar oluşabilir.

Tanı yaradan alınan materyalin mikroskopik incelenmesi ve kültürü ile konulur.

Tedavisi uygun antibiyotiklerle 10-15 günde gerçekleşebilmektedir.

MOLLOSKUM KONTAGİOSUM

Bir virüs enfeksiyonu olan molloskum kontagiosum bir zamanlar en çok çocuklarda görülürken,daha sonra gitgide artan cinsel temasla bulaşan bir hastalık haline gelmiştir.

Her iki cinste,özellikle kasıklar,genital bölgeler ve makat civarında,inci taneleri gibi ,sivilce benzeri ama sivilceden daha sert ,göbekli kabartılar şeklinde görülür.Hızlı bir şekilde tüm vücuda yayılabilirler.

Kabartılar pensetle tek tek toplanarak ,elektrokoter ile yakılarak ya da kriyoterapi ile dondurularak tedavi edilebilirler.

SİFİLİZ (FRENGİ)

1500’lü yıllardan 1900’lü yılların başına kadar batı dünyasını kasıp kavuran ve dolaşım sistemi ile sinir sisteminde kalıcı harabiyetlere sebep olan frengi 2. Dünya Savaşından sonra keşfedilen güçlü antibiyotikler sayesinde büyük ölçüde önemini yitirmişken AIDS hastalığının yaygınlaşması ve frengii le HIV enfeksiyonu arasında yakın ilşkisi olması nedeniyle yeniden ilgi odağı haline gelmiştir.Özellikle Kuzey Amerika’da görülme sıklığı giderek artmaktadır.

Hastalık Treponema Pallidium adı verilen bir bakteri tarafından yapılır. Yapılan onca araştırmaya rağmen hala daha bu mikroorganizmayı üretebilecek bir kültür ortamı bulunamamıştır. Görülme sıklığı konusunda çok değişken raporlar vardır. Sosyoekonomik düzeyi düşük topluluklarda daha sık görülür. Vakaların çoğu 15-30 yaş arasında , birden fazla partneri olan kişilerdir.

Hastalık bulaşma yolları AIDS ile aynıdır.En sık heteroseksüel ya da homoseksüel ilişki ile bulaşır. Bir diğer bulaşma yolu ise enfekte kan kan ürünleri ile temastır.Birden fazla kişinin kullandığı iğneler ,uyuşturucu bağimlılarında hastalığın kolayca yayılmasına olanak sağlar.Plesantadan kolayca geçtiği için hasta bir gebe mikrobu karnındaki bebeğine bulaştırabilir.

Hastalık evreler halinde ilerler ve her evrede değişik bulgular verir.

Primer Sifiliz: Hastalık etkeni ile temastan sonra genital bölgede ağrısız bir ülser belirir. Bu lezyona şankr adı verilir. Yine kasık bölgesindeki lenf düğümlerinde büyüme olur ancak bu lezyonlarda da ağrı görülmez.Ciddi şkayet yaratmadığı için hastaların çoğu bu belirtileri önemsemez. Lezyonlar tedavi edilmediği takdirde 6-8 haftada kendiliğinden kaybolur. Tedavi görmeden yaraların kaybolması hastalığın iyileşmesi anlamına gelmez Bu devrede tedavi edilmeyen hastalarda hastalık ilerler.

Sekonder Sifilliz: Hastalık şankr döneminde tedavi edilmez ise ,yaraların ortaya çıkışından 3-6 hafta içinde ellerde ayaklarda ve vücudun diğer kısımlarında kırmızılıklar (döküntüler) oluşur. Bu kırmızılıkların olduğu bölgelerde de bakteriler bulunmaktadır. Bakteri fiziksel temas sonucu ,bu bölgelerdeki yara sıyrık gibi kısımlardan sağlam kişiye bulaşabilir. Bu döküntüler 4-12 hafta içinde kaybolur. %1 civarındaki vakada karaciğer iltihabı, böbrek hastalıkları,menenjit görülebilir. Genital bölge civarında nemli,düz kondiloma lata adı verilen yüksek bulaşıcılığa sahip lezyonlar ortaya çıkar. Kısmi saç dökülmesi, ağız,boğaz ve vajinada ülser ortaya çıkabilir.Tedavi edilmeyen vakalarda dahi ,bu belirtiler kendiliğinden kaybolabilir.

Gerek Primer ,gerekse sekonder dönemde tedavi edilmeyen frengi vakalarının üçte birinde ,hastalık uzunca bir dönem sessiz kaldıktan sonra daha ileri bir döneme girer .Bakteri kalp,gözler, beyin,sinir sistemi ,kemikler,eklemler başta olmak üzere vücudun birçok yerinde hasarlara sebep olur.

Latent Sifiliz: Tedavi edilmediği takdirde sekonder sifilizin belirtileri de kendiliğinden kaybolur ve sessiz enfeksiyon halini alır. Bu durumda hastalık sadece yapılan kan testlerinde saptanabilir. Bu süre zarfında mikroorganizmalar yavaş yavaş çoğalmaya devam etmektedir. Zaman geçtikçe kişin hastalığı bulaştırıcılığı giderek azalır.

Tersiyer Sifiliz: İlk enfeksiyondan yaklaşık 10 yıl sonra ortaya çıkar .Hiçbir dönemde tedavi edilmeyen vakaların %35 inde tersiyer sifiliz ortaya çıkar.Tersiyer bulgular üç kategoride saptanır

Kardiyovasküler lezyonlar: %10 vakada görülür. Aortta balonlaşma, kalp kapakcıklarında yetmezlik gibi bulgular olur.

Nörolojik lezyonlar: Göz,beyin zarları gibi sinir sistemi organlarına hasar verir.

Diğer Sistemik lezyonlar: Diş,dişetleri ,kas ve iskelet sistemi ve iç organlarda lezyonlar görülür.

Hastalık kalıcı sakatlıklar bırakabildiği gibi tedavi edilmezse öldürücü olabilmektedir.

Frenginin etkeni olan mikroorganizma kültürlerde üretilemediği için tanıda en yaralı yöntem kan testidir. Kanda yapılan serolojik testler ile antijen ve antikorlar aranır. Taze yaralardan alınan örneklerin özel floresanlı mikroskoplar altında incelenmesi ile Treponema Pallidium görülebilir. Beyin omurilik sıvısından alınan örneklerle serolojik testler yapılabilir.

Hangi evrede olursa olsun sifilizin tedavisinde antibiyotikler ve penisilin kullanılır.Tedaviye başlandıktan sonra hasta 24 saat içinde hastalık bulaştırıcılığını yitirir.

Frengiden korunma yolları:

Cinsel ilişkide kondom kullanmak

Cinsel eş sayısının artması ile birlikte hastalık bulaşma riski de artacağından ,partner seçiminde titiz davranmak

Hastalık belirtisi olmadan da bulaşma olabileceğini unutmamak.

Kan nakillerinde gerekli testlerin yapılıp yapılmadığının kontrolünü unutmamak

Frenginin tedavisi ve bu çağda hastalığın yokolması için halen aşı ve tek dozluk antibiyotik tedavisi çalışmaları yapılmaktadır.

UYUZ(SCABİES) VE BİTLENME(PEDİKÜLOZ)

Her nekadar yanlızca deride ,özellikle geceleri ve sıcakla artan kaşıntı ve eller ,karın,kalçalar,göğüs ile bacak iç yüzlerde kaşıntılı döküntülerle karekterize olmasına karşın ,uyuzun en tipik ve muhtemelen en erken bulguları özellikle erkeklerde genital bölgede yerleşen deriden kabarık şeffaf ,sivilce benzeri kaşıntılı kabartılardır. Çok kaşıntılı olmaları nedeniyle kısa sürede ülser yaralar haline dönerler. Zeminleri sert olan bu ülserler uyuz şankrı adı verilir ve bazen frengi ile diğer cinsel temasla bulaşan hastalıkların ülserleriyle karıştırılabilir.

Bitlenme de özellikle kasık bitleri yakın temas ile karşı tarafa bulaşır.

Hasta kaşıntısı olsun olmasın tüm yakın aile bireylerinin tedavisi ile kişisel ve ortak kullanılan eşyaların dezenfeksiyonunu gerektirdiğinden tedavisi oldukça zahmetlidir. Fakat kurallara uyulduğunda iyileşme tamdır.

HEPATİT- B (B TİPİ SARILIK)

Hepatit B aynı adlı virüsün karaciğere yerleşip orda çoğalarak karaciğeri tahrip etmesi ile ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalıktır.

Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür. Bu virüsün üç adet antijenik yapısı mevcuttur. Virüs dış kısmında yani zarf kısmında eskiden Avustralya antijeni denilen Hepatit B Surface Antigen mevcuttur. Virüsün nükleoplasit denilen merkez kısmında ise iki önemli antigenic yapı vardır. Bunlar Hepatit B Core Antigen ve Hepatit B Antigenidir.

Hepatit B Türkiyede ve Dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Bugün dünyada yaklaşık iki milyar kişinin Hepatit B’ye yakalandığını biliyoruz. Bunun yanında 350 milyon kişi bu virüsü kronik olarak taşımaktadır. Ülkemizde de durum farklı değildir. Türkiyede bugün yaklaşık her üç kişiden yaklaşık biri Hepatit B virüsü ile karşılaşmıştır. Yine her 10 kişi,den biri Hepatit B virüsünü taşımakta ve bulaştırmaktadır. Hastaların % 75-80’inde hiçbir belirti görülmez.

Hepatit B belli başlı üç yolla bulaşır.

Virüsü taşıyan kişilerle cinsel temasta bulunma.

Virüsü taşıyan kişilerin kan ve vücut sıvıları ile temas etme.

Virüsü taşıyan hamile kadınlardan doğum sırasında bebeklerine bulaşmasıdır.

Hepatit B virüsü AIDS’ten 50 ila 100 kat daha bulaşıcıdır. Derideki bir çatlak ya da açık yara ile temas eden bir damla kan ya da tükürük bile hastalığın bulaşmasına yeterli olabilmektedir. Kan ve Kan ürünlerinin kullanımı ,kirli enjektörler, cerrahi müdahale, manikür pedikür setleri,traş bıçaklarıHepatit B virüsünün bulaşmasına aracılık edebilmektedirler.Steril olmayan aletlerle yapılan sünnet ve kulak delme gibi işlemler de Hepatit B’nin bulaşması için önemli risk oluştururlar.

Bu virüs ile temas eden her 10 bebekten 9’u ve her 10 erişkinden 1 ‘i belli bir süre sonunda (yaklaşık 6 ay) mikrobu vücudundan atmayı başaramaz. Bu durumda kişi virüsü yaşam boyu vücudunda taşıyacak ve etrafa yayacaktır. Ayrıca taşıyıcılarda hastalık durumu farklılıklar gösterir. Bazı kişilerin karaciğerlerinde önemli değişiklikler meydana gelmezken, bazılarının karaciğer hücrelerinde ağır hasrın ortay çıktığı tablolar oluşabilir.Bu gruptaki bireylerde ,yıllar sonra siroz ve karaciğer kanseri görülebilir.

Hepatit B ‘de risk birçok bulaşıcı hastalıktan çok farklıdır. ,çünkü kronik hepatitlilerin %25’i primer karaciğer kanseri ve siroz nedeniyle ölmektedir.Çünkü Hepatit B tüm dünyadaki primer karaciğer kanserlerinin %60-%80’inden sorumludur. Ve primer karaciğer kanserleri kanser ölümleri içinde ilk üç sırada yer almaktadır. Hepatit B virüsü sigaradan sonra bilinen en yaygın kanser nedenidir.

Kronik Hepatit B taşıyıcıları tamamen sağlıklı görünürler .Taşıyıcılığı saptayabilmek için kanda Hepatit B yüzey antigeni saptanmasıyla taşıyıcılar ayırt edilebilirler.

Taşıyıcıların % 50’si belirtisiz olarak sadece virüsü taşır. Karaciğer biyopsisi yapılırsa bu kişilerin bir kısmında Kronik Persistan Hepatit adı verilen bir tablo görülür. Bu hastalık nisbeten selim seyretmekle birlikte herhangi bir zamanda kronik aktif hepatit haline dönüşebilir.

Taşıyıcıların %50 ‘sinde Kronik Aktif Hepatit adı verilen kronik karaciğer hastalığı gelişir. Bu hastalığın geliştiği kişilerin % 25 ‘inde karaciğer kanseri ortaya çıkar.

Kronik taşıyıcılar cinsel eşlerine Hepatit B bulaştırabilirler.

Kronik taşıyıcı annelerden doğan bebeklere Hepatit B bulaşır.

Kronik taşıyıcılarla aynı evi paylaşanlarda Hepatit B’ye yakalanma oranı ,normal popülasyona kıyasla 2-4 kat daha fazladır.

Hastalığa yakalanan kişilerin ancak yarısında sarılık ortaya çıkar .Hastaların % 65 ‘inde grip benzeri belirtiler görülür. Geriye kalanlarda hastalık belirtisiz seyreder. Klinik olarak sarılık gelişse de gelişmese de hastaların %90 ‘ı tamamen iyi olur. İyileşen kişiler yaşamlarının sonuna kadar hastalığa bağişiklı kalır.

Kesin tedavisi olmayan bu hastalığa karşı en etkili korunma yolu aşılanmadır. 1980’li yıllarda çıkan Hepatit b aşıları ,bu virüsü taşıyan kişilerin kanından elde edilirken,günümüzde kullanılan aşılar genetik mühendislik yöntemleriyle bakteri hücrelerinden elde edilmektedir.

Her iki tipteki Hepatit B aşısının da güvenilirliği tamdır. Aşıya bağlı karaciğer hastalığı meydana gelmesi veya başka bir hastalık bulaşması söz konusu değildir. Sık görülen yan etki ,aşının yapıldığı bölgede birkaç gün sürebilen ağrı ,kızarıklık ve şişliktir. Çok nadiren halsizlik bildirilmiştir.

Aşının tam etkili olabilmesi için 0,1.6 aylarda toplam 3 doz yapılması gerekir.Üç doz uygun aşılamadan sonra aşının koruyucu etkisi ortaya çıkar.

KAZANILMIŞ BAĞIŞIKLIK YETMEZLİĞİ SENDROMU (AIDS)

AIDS (Kazanılmış Bağışıklık Yetmezliği Sendromu) virüs yoluyla bulaşan bir hastalıklar bütünüdür. Bireye HIV(İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) bulaşması sonucunda ,vücudun savunma gücü zayıflar ve birey bazı mikrop ve hastalıklara sağlıklı kişilerden daha duyarlı hale gelir. Sonuçta birden fazla hastalık ve kanserlerin ortaya çıkması ile AIDS tablosu oluşur ve hastalık mutlak ölümle sonuçlanır.

HIV nasıl bulaşır?

HIV kandan başka erkeğin sperminde,kadının vajina salgısında bulunur ve cinsel ilişki sırasında vajinadan, penisten, anüsten ve ağızdaki zedelenmiş doku ve çatlaklardan vücuda girerek ,erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe,kadından kadına bulaşır.

HIV ,hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine, gebelik, doğum ve emzirme sırasında bulaşır.

HIV taşıyan bir kişiden ,taşımayan diğerine , prezarvatif kullanmadan yapılan her türlü cinsel ilişki ile mikrobun geçme riski vardır.

HIV taşıyan kan yoluyla mikrop bulaşabilir. Kan ve kan ürünleri ,organ ve doku nakli ile ,traş bıçağı ,diş fırçası ve enjektör paylaşımı ile ,kesici ve delici aletlar yolu ile bulaşır.

HIV bulaşmadığı durumlar

HIV günlük yaşamda aynı odada,aynı büroda ,sınıfta bulunmakla ,aynı havayı solumakla bulaşmaz.

Masum öpüşme ,dokunma,sarılma ,öksürük ,aksırık,tükürük ve el sıkışmayla bulaşmaz.

HIV sağlam deriden geçemez

Yiyecek içecek çatal kaşık bıçak tabak telefon,çeşme musluğu ,tuvalet,duş ortak kullanımıyla bulaşmaz

AIDS günlük yaşamdaki olağan davranışlarla bulaşmaz.

Sivrisinek ve diğer böceklerin sokması ve hayvanlarla temasla da bulaşmaz.

AIDS’ e yakalanan insanın vücuduna AIDS virüsü (HIV) yerleşir.Vücutta HIV’e karşı 2-3 ayda antikorlar oluşur. Bu antikorlar kan serumunda antikor testi (ELISA) yapılarak saptanır.Test yaptırmak isteyen AIDS Danışma Merkezine başvurarak bilgi almalı ve kendi iradesi ile test yaptırma kararı vermelidir. Test anonim yapılır,ad ve adres alınmaz .Testin pozitif oluşu ,kişinin AIDS ‘e yakalandığını gösterir. Bu kişiye seropozitif veya HIV pozitif denir ve yaşamının sonuns kadar virüs taşıyıcısı olarak kalır. HIV pozitif kişi hastalık belirtileri yıllar sonra ortaya çıkıncaya kadar sağlıklı görünür., fakat virüsü başkalarına bulaştırabilir

HIV virüsü insanın vücuduna girdiğinde en çok T4 adı verilen beyaz kan hücrelerine yerleşerek çoğalır.HIV T4 hücrelerinin ölümüne sebep olur.Bu hücrelerin ölümü vücut direncini azaltır ve sonuçta AIDS hastalığının belirtileri ortaya çıkar.

AIDS hastalığının başlıca belirtileri şunlardır:

Gece terlemeleri

Sürekli ishal ve aşırı kilo kaybı

Koltuk altı, kasık boyun ve lenf bezlerinde şişlik

Öksürük ve akciğer şikayetleri

Uçuk ,zona ,ağizda pamukçuk

AIDS hastalarında yukarıda sayılan çeşitli belirtiler yanında:

Merkezi Sinir Sistemi hastalıkları

Kanser (Karpoksi Sarkomu,Lenfoma)

Bazı mikropların sebep olduğu enfeksiyonlar görülebilir.

AIDS tanısı konulan hastalar birkaç yıl içinde ölmektedir.Hastalığın başlangıcında tedavide AZT(Zıdovudıne) ve DDI gibi ilaçlar kullanıldığında yaşam süresi yıllarca uzayabilir.

AIDS ‘e karşı aşı henüz bulunamamıştır.

AIDS ‘ten Korunma:

Cinsel ilişkilerde koruyucu Latex kondom kullanmak

AIDS virüsü taşımayan kişi ile karşılıklı sadakate dayalı ilişki kurmak.

Kan naklinde AIDS testi yapılmamış ,kontrolsüz kan asla kullanılmamalıdır.

Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş şırınga ,iğne,cerrahi aletlar,jilet kesinlikle kullanmamalıdır.

Kuaför ve berberlerde traş,manikür ve pedikür sırasında kullanılan aletler yoluyla hastalık bulaştırabilirler. Bunun için işi yapanların çalışırken eldiven kullanmaları en iyisidir. Ayrıca ellerin bol su ve sabunla yıkanması mikroplardann arındırmanın en iyi yoludur. Eller yıkandıktan sonra Hibisel ve Sporocıdın Losyon gibi bir antiseptik madde kullanılması uygun olur. İşlem sırasında yaralanan ellere Batticne,Betadine, Isosol ,Polyod gibi antiseptik maddeler uygulanmalıdır.

AIDS virüsünü öldüren diğer dezenfektan maddeler:

Çamaşır suyu, Bacteranios D, Cidex, Mikrozid Liquıd, Hibisel,Setridif, klorheksol, Lysoformin, Hylox, Presept, Betadine Gargara, Kodan Tinktur Forte. Bu maddeler eczanelerde ,kullanışları prospektüslerinde yazılı olarak satılırlar.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar eski çağlardan beri varolan ve güncelliğini hiçbir zaman kaybetmemiş hastalıklar grubundandır. İlerleyen değişik dönemlerde bu grupta yeni hastalıkların güncellik kazanmalarıyla da halen giderek artan önemli bir tıbbi ve halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedirler.

Cinsel yolla bulaşan hastalıkların artış nedenlerine göz atıldığında :eğitim yetersizliği,toplumun sosyoekonomik yapısında meydana gelen bozukluklar(ahlak kavramındaki değişiklikler, göçler,iç ve dış turizm,gittikçe zorlaşan,bazı çevrelere göre de gittikçe kolaylaşan hayat şartları,uyuşturucu ve alkol alışkanlıklarının artması gibi),fahişelik,gizli fahişelik, eşcinsellik,genelev ve gizli buluşma yerleri ile mücadele ve kontrollerin yetersizliği,ilaçlar ile gebe kalma korkusunun ortadan kalkması gibi nedenler yer almaktadır.

CİNSEL YOLLA BULAŞAN HASTALIKLARDAN KORUNMA

Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan bireysel düzeyde korunmanın en etkili yolu hastalık riski taşıyan şüpheli kişilerle (hayat kadınları, hayat kadınlarıyla birlikte olduğu bilinen kişiler ,çok sayıda partneri olan ya da olmuş kişiler) ilişkiye girmekten kaçınmaktır.

Ancak unutulmamalıdır ki bariz olarak şüpheli görünmeyen birinden de hastalık bulaşabilir. O yüzden hakkında tam bir bilgi sahibi olunmayan bir kişiyle ne kadar temiz görünürse görünsün ilişkide prezervatif kullanmak şarttır.

Prezervatifler arasında latex yapılı olan ve spermisid içerenler tercih edilmelidir. (çünkü spermisidlerde aynı zamanda mikroorganizmaları etkisiz hale getirebilme özellikleri de bulunmaktadır)

Prezervatif kullanımı yıllar boyu erkeklerin tekelinde ve inisiyatifinde kalmıştır. Son yıllarda kadınların kullanımına uygun olarak geliştirilen prezervatifler Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde kullanılmaya başlamıştır.

Ne kadar etkili korunma olursa olsun cinsel yolla bulaşan hastalıklar açısından herkes risk altındadır. Bu hastalıkların çoğunda erken tanı ve tedavi hem kişinin sağlığının tekrar oluşturulması ,hem de hastalığın daha çok bulaşmasının engellenmesi açısından önemlidir.

Bireyin cinsel yolla bulaşan hastalıklar grubunda yer alan hastalıkların genel belirtilerini bilmesi ve aşağıdaki belirtilerden bir veya daha fazla olduğunda çekinmeden doktora başvurması önemlidir.

Erkekler için: Genital akıntı Genital bölgede siğil ,ülser tipi lezyonlar İdrar yaparken yanma

Şüpheli biriyle ilişkiye girmiş olmak

Kadınlar için: Kasık ağrısı ve beraberinde akıntı Tek başına akıntı İdrar yaparken yanma

Genital bölgede siğil,ülser tipi lezyonlar Şüpheli biriyle ilişkiye girmiş olmak

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy