‘do’ Arama Sonuçları

Mineraller Ve Minerallerin İnsan Üzerindeki Etikleri

MİNERALLER VE MİNERALLERİN İNSAN ÜZERİNDEKİ ETİKLERİ

İnsanlar ve hayvanlar normal bir büyüme ve çeşitli biyolojik fonksiyonlar için besinler arasında vitaminler yanında inorganik elementlere de ihtiyaç duymaktadırlar. Bu elementler ikiye ayrılırlar;

Bol bulunan elementler

Eser elementler

1- Bol bulunan elementler

Bu elementlere ihtiyaç fazladır.

Çoğunlukla birden fazla fonksiyon gösterirler.

Bu elementlere örnek olarak;

Kalsiyum Fosfor

Magnezyum Klor

Sodyum Potasyum

a) Kalsiyum ( Ca )

Kemiğin yapısal elementidir.

Hücre zarı geçirgenliği ve kan pıhtılaşması için önemlidir.

Bunun yanında kalp işlevleri ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol oynar.

Hücre sitoplâzmasında önemli bir düzenleyicidir.

Kan kalsiyum miktarı ile depo kalsiyum miktarı arasındaki dengeyi “parathormon” adındaki hormon sağlar.

D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum emilimini ve kemiklerde birikmesini hızlandırır. Bu yüzden az miktarda D vitamini raşitizme, aşırı D vitamini ise kireçlenmeye neden olur.

Bunun yanında; ıspanak, kakao gibi besinler ve sitrat, tartarak gibi bileşikler kalsiyum emilimini arttırır.

Oksalik asit ve tahıllarda bulunan “Phytin” kalsiyum emilimini önler.

Ani kalsiyum azalmaları kramplara neden olur.

Sürekli kalsiyum azlığı;

Büyümede durgunluğa,

Beslenmede isteksizliğe,

Metabolizmanın artmasına,

Raşitizme,

Bacakta uyuşmalara ve felce,

Hemoroite,

Güçsüzlüğe ve sonuçta ölüme neden olur.

Aniden verilen fazla miktarda D vitamini kalsiyum emilimini arttırır ve tetanos benzeri belirtilere neden olabilir. Çocukların ilkbaharda zaman zaman kasılması bu nedene dayanır.

b) Magnezyum ( Mg )

Bitkilerde klorofilin temel taşı olduğu için bitkisel besinlerde daha bol bulunur.

Besinlerde magnezyumun %20-30 ’u ince bağırsağın üst kısmında emilir, %60-70 ‘i ise dışkıyla atılır.

Kanda proteine bağlı halde bulunan magnezyum, albümin ve globülinlere bağlanır.

ATP ’den bir fosfat alıcısına fosfat taşımasını katalize ederek ADP ve fosforlaşmış bir yapı oluşturan enzimlerin aktivasyonunda rol alır.

Magnezyum, ATP ’ye gerek duyulan glikoz kullanımı, yağ, protein, nükleik asit sentezi ve kas kasılmasında önemli görevler alır.

Magnezyum tarafından etkinleştirilen enzimler beynin fosfolipid, pirüvik asit ve glikoz metabolizmasına girmektedir.

Mitokondride oksidatif fosforilasyon için de magnezyum istenir.

Magnezyumun vücuttan esas atılım yolu böbrekler olup terle de önemli atılımı söz konusudur. Uzun süren ateşli hastalıklar ve kas egzersizlerinde toplam magnezyum atılımının %10 –15 ‘i terle gerçekleşir.

Magnezyum emilimini besinlerdeki laktoz, protein (özellikle serbest aminoasitler), fosfat, kalsiyum, lipidler engeller,

Magnezyum eksikliğinde;

Damar genişlemesi,

Kan miktarında artma,

Aşırı duyarlılık

Küçük beynin bazı hücrelerinde bozukluk,

Böbrek bozuklukları,

Kramplar,

Büyümede durgunluk,

Saç dökülmesi,

Ödem ortaya çıkar.

Gebeliğin son üç ayında, diabetik komanın insülinle tedavisi sırasında, hipertiroidizmde, bazı sindirim sistemi ve böbrek hastalıklarında hipermagnezami görülür.

c) Sodyum ve Klor ( Na ve Cl )

Sodyum kas liflerinin uyarılmasında ve sinirlerdeki iletimde önemli rol oynar.

Klor mide salgısında bulunur.

Klor ayrıca amilaz enziminin aktivatörüdür.

Sodyum eksikliğinde deride, gözün bağ dokusunda ve üremede bozukluklar görülür.

Klor eksikliğinde sindirim ve büyüme bozuklukları ortaya çıkar.

NaCl eksikliğinde, kramplar, baş dönmesi ve baygınlık görülür. Vücut sıvılarının dengesi bozulur.

d) Potasyum ( K )

Sodyum gibi sinirsel iletimde ve kasların uyarılmasında rol oynar.

Bitkisel besinlerden alınır.

Vücutta Na-K oranının sabit tutulması gerekir.

Büyüyen hayvanlarda günlük potasyum gereksinimi artar.

Eksikliğinde bazı metabolik bozukluklar görülürken fazlalığı Na-K dengesini bozacağından NaCl ihtiyacını arttırır.

e) Fosfor ( P )

Tüm organizmaların bulundurmak zorunda olduğu elementlerin başında gelir.

Nükleotitlerin yapıtaşı olan fosfatların oluşumu için kullanılır.

Karbonhidratların ve yağların yıkımında; RNA ve DNA yapısına girerek kalıtsal bilginin taşınmasında rol alır.

Fosfolipitlerde fosfat, proteinlerle birlikte embriyonun beslenmesi için salgılanır.

Organik fosfat; hızlı büyüyen ve hızlı iş gören dokularda (kas ve sinir gibi) bolca bulunur.

Omurgalı hayvanların kemik ve dişlerinde büyük miktarda vardır.

Kandaki fosfat miktarı kalsiyum miktarına oranlanarak sabit tutulur.

Fosfat verilmesi zihin ve vücut işlerini arttırır.

Fosfat azlığında büyüme durur.

İskelet bozuklukları görülür.

Kanda kalsiyumun artması kemiklerden fosfor çekilmesine ve böylece kemiklerin yumuşamasına yol açar.

Kanda fosforun artması ise kemiklerden kalsiyum çekilmesine neden olur. Ancak bu daha yavaştır.

2- Eser elementler

Eser elementlere günlük ihtiyaç fazla değildir.

Enzim tepkimeleri için esas olanlar eser elementlerdir. Bu tepkimelerde üç farklı şekilde yer alırlar.

Enzim tarafından katalizlenen kimyasal tepkimenin yapısında yer alır ve enzimin reaksiyon hızını arttırır.

Substrat veya enzimin aktif merkezi ile kompleks yapar. Bu durumda ikisi de aktif hâle gelir.

Bazı hallerde katalitik faaliyetin bir safhasında elektron alırlar.

Eser elementlere aşağıdakilere örnek verebiliriz;

Demir Krom

Bakır Arsenik

İyot Silisyum

Manganez Kalay

Çinko Nikel

Molibden Vanadyum

Selenyum Kobalt

Flor

a) Demir ( Fe )

Oksijen taşıyan proteinler olan hemoglobin ve miyoglobinin yapısında yer alır.

Mitokondrial proteinlerin yapısında görülür.

Bundan başka; demir emilimi için önemli, demirli bir protein olan “Ferritin” in yapısına katılır.

Demir ihtiva eden enzimlere örnek olarak;

H2O2 ‘nin yıkımında görev alan katalaz,

Peroksitlerle organik bileşiklerin tepkimelerini hızlandıran peroksidaz,

Besinlerden gelen elektronla oksijenin suya redüksiyonunu katalizleyen sitikrom oksidaz verilebilir.

Demir-sülfürlü enzimlerse hayvanlar, bitkiler ve bakteri hücrelerinde elektron taşınmasında görevlidirler.

Demir eksikliği; fazla miktarda kuvvetli karbonhidrat (şeker, nişasta gibi) ve sütlü beslenmede, kan parazitlerinde ve aşırı kanamada görülür.

Bu durum; kansızlığa, halsizliğe ve zeka geriliğine neden olur.

b) Bakır ( Cu )

Sitikrom oksidaz enziminin aktivitesinde demirle birlikte rol oynar. Bu aktivitedeki görevi Cu+ ve Cu++ haline dönüşerek elektronu oksijene taşımaktadır.

Lizil oksidaz enziminin aktif grubunda yer alır. Bu enzim, “kollajen” ve “elastin” polipeptitleri arasında çapraz bağlar yapılmasına yardım eder.

Bunun yanında; katalaz, feniloksidaz ve aksorbik asit oksidazın yapısına katılır.

Demirin vücutta düzenli bir şekilde kullanılması için de gereklidir. Bakır olmazsa demir hemoglobine bağlanmaz.

Yumru ve yapraklı sebzeler, süt, karaciğer, nohut, bakla, ceviz, fındık önemli derecede bakır içerir.

Bakır ince bağırsaktan emilir.

Vücutta en çok bakır içeren dokular sırasıyla karaciğer, kalp, beyin ve böbrektir.

Hayvanlarda bakır eksikliğinde kollajen ve elastin polipeptitleri arasındaki bağlar yapılamayacağından damarlarda kopma ve çatlama görülür.

Bağırsaktan bakır emiliminde bir hata oluşursa “Menkes Sendromu” ortaya çıkar. Bu hastalıkta plazmada bakır ve bakır oksidaz düzeyi düşüktür. Büyüme yavaşlar, vücut ısısı düşer, saçlar ağarır ve beyinde dejenerasyon meydana gelir.

Bakır eksikliği kalp hastalığı riskini azaltır.

Bağırsaktan bakır emilimi artarsa “Wilson hastalığı” görülür. Bakır, beyin ve karaciğerde yığılır. Normalde dışkıyla ve çok azı idrar ile atılır.

Bakır içeren kapların yemek hazırlanmasında ve servisinde kullanılması “bakır zehirlenmesi” ne neden olabilir. Bulantı, kusma, midede yanma ve diare bakır zehirlenmesinin belirtileridir.

c) İyot ( I )

Tiroid bezinden salgılanan tiroksin hormonu için gereklidir.

Deniz ürünlerinde; özellikle süngerlerin spongiolinden yapılmış iskeletlerinde bulunur.

Brom, klor, nitrat, perklorat ve rhodanid, iyodun yerine geçerek fizyolojik iyon noksanlığına neden olur.

Thioüre, thiourasil, sulfaguanidin ve lahanadaki thiokasalidan, tiroid bezindeki tirozin oksitlenmesini ve iyotlanmasını önleyerek rahatsızlıklara sebep teşkil eder.

Bu durumlarda tiroid aşırı büyüyerek guatr hastalığını meydana getirir.

Embriyonik ve gençlik devrelerinde iyot eksikliği cücelik ve zeka geriliğini (keratinizmus) ortaya çıkarır.

Ergenlerde iyot eksikliğinde ise “miksödem” hastalığı görülür.

Fazla iyot “Gravez (Basedow) hastalığı” nı ortaya çıkarır.

d) Manganez ( Mn )

Manganez, bağ ve kemik dokusu oluşması, büyüme ve üreme fonksiyonları, karbonhidrat ve lipid metabolizması, protein sentezi, mukopolisakkarit üretimi ve fosforilasyonda rol oynar.

Ceviz, fındık, tahıl ve sebzelerde oldukça yaygın; et, balık gibi besinlerde düşük miktardadır. Bu bakımdan insan ve diğer memeliler manganezi daha çok bitkisel besinlerle alırlar.

Özellikle çay manganez bakımından zengindir.

Manganez, en yaygın biçimde mitokondrilerde yer alır. Bu nedenle, mitokondrice zengin hücreler fazla manganez içerirler.

Manganezin aktivite ettiği enzim grupları arasında hidrolazlar, kinazlar, dekarboksilazlar ve transferazlar bulunur.

Manganez başlıca arginaz, pirüvatkarboksilaz, süperoksit diomütaz, fosfataz adlı enzimler için yapı taşıdır.

Manganez, dişide normal fertilite için gerekli olup erkekte manganez eksikliği spermatogenezi bozarak kısırlığa yol açar.

Bundan başka manganez eksikliğinde gözlenen başlıca bulgular; kan pıhtılaşma kusurları, hipokolesterolemi, dermatit, hipokalsemi, hiperfosforomi ve alkalen fosfataz aktivitesi yükselmesidir.

Madenciler, ilaç endüstrisi çalışanları, seramik ve cam işçileri ve gıdasına manganez eklenenlerde görülen kronik mangan zehirlenmesi şizofreniye benzer psikiyatrik etki yapar. Parkinson hastalığına yakın nörolojik bozukluklar ortaya çıkarır.

e) Çinko ( Zn )

Çinko yaklaşık yüz enzimin yapısal komponentidir.

Bu enzimlerden bazıları; karbonik anhidraz, alkalen fosfataz, RNA ve DNA polimerazlar, timidin kinaz, karboksipeptidazlar ve alkol dehidrojenazdır.

Bu enzimler incelendiğinde, çinko genelde enzimin aktif bölgesinde bulunmuştur.

İki yüzyıldan bu yana bilinen ve sayısız araştırmanın kanıtladığı bir bulgu, çinkonun önemli bir yara iyileştirici olduğudur. Bu araştırmalar, çinkonun bağ doku biyosentez ve bütünlüğünde önemli bir eleman olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenle, gıda ile yeterli çinko alınması, özellikle cerrahi girişim sonrası olgularda önem taşır.

Çinko, protein ve nükleik asit yapılarını moleküler düzeyde stabilize eder.

Subsellüler organellerin bütünlüğünü korur.

Taşıma olaylarına katılır.

İnsülin hormonu vücutta çinko olarak depolanır.

Dildeki tat alma reseptörlerinin ve nazal boşluktaki koku alma reseptörlerinin düzenli bir şekilde çalışmasını sağlamak çinkonun görevidir.

Vücutta çinkosu fazla dokular arasında prostat, semen, karaciğer, böbrek, retina ve kemik başta gelir.

Et, balık ve süt ürünleri gibi proteinli besinler, çinko bakımından zengindir.

Fazla protein çinko emilimini arttırırken, yetersiz protein engeller.

Bitki ve tahıl tanelerinin fitatları, selüloz, hemiselüloz çinko emilimini azaltırlar.

Bunun yanında kalsiyum, fosfor, flor ve bakır fazlalığı çinkonun bağırsaktan emilebilecek miktarını azaltır.

Gebelikte fetüs anneden çokça çinko çeker. Bu anne adayına koruyucu olarak folik asit ve vitamin B12 verilmesi, çinko emilimini azaltarak çinko eksikliğini daha da ağırlaştırır.

Yanıklarda çinko yiter ve bu yüzden yanığın iyileşmesi gecikir.

Travma ya da önemli ameliyatlarda da çinko kayıpları önem kazanır

ve bu gibi hallerde çinko eksikliği ortaya çıkabilir.

Çinko eksikliğinde gözlenecek başlıca bulgular şöyle sıralanabilir;

Çocuk ve gençte büyüme geriliği

Erkekte hipogonadizm

Hafif dermatit

İştahsızlık ve kilo kaybı

Yaraların geç iyileşmesi

Karanlığa uymada anormallik

Zayıflamış bağışıklık

f) Molibden ( Mo )

Ksatin oksidaz, nitrat redüktaz ve hidrojenaz gibi flavinli enzimlerin yapısına katılır.

Azot bakterilerinde havadaki azotun bağlanmasını sağlar.

Geviş getirenlerde işkembe bakterilerinin gelişimi için önemlidir.

Molibden her gün yeterli miktarda alınır; eksikliği hemen hemen söz konusu değildir.

Fazla alındığında anemi, iskelet ve kas bozuklukları görülür.

Molibden demirin hemoglobin yapımında kullanılmasını önler.

ASİTLER VE BAZLAR

a )ASİTLER

Asitler kimyada önemli bir bileşik sınıfını oluştururlar.Asit-latince anlamına gelen asidus kelimesinden alınmıştır.Günlük gıda maddelerinin bir çoğunda asit vardır.Canlı organizmaların hayatsal faaliyetlerinde asitlerin önemi büyüktür.Mide özsuyu besinlerin sindirimi için %0,4 oranında hidroklorik asit içerir.Proteinlerin oluşumunda amino asitlerin önemi tartışılmaz bir gerçektir.Genel olarak asitler;inorganik ve organik asitler olarak iki gruba ayrılırlar.Yapısında karbon elementi bulunmayan asitlere inorganik asitler,karbon elementi kullanılarak oluşturulan asitlere ise organik asitler denir.

ASİTLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Asitlerin tadları ekşidir.Örnek olarak;sirkedeki asetik asit ekşi elmada ki malik asit , limondaki sitrik asit ve askorbik asit(C Vitamini),yoğurt suyundaki laktik asit, meşrubat ve kolalardaki karbonik asit sayılabilir.Ancak her asidin tadına bakamayız.Çünkü asitlerden bazıları parçalayıcı bazıları da zehirlidir.

Asitler yakıcı özelliğe sahiptir.Asitlerin bu özelliği her asitte aynı şekilde olmaz.Örneğin Hno3 deriye döküldüğünde proteinlerle tepkimeye girer.H2SO4 ise hücre suyunu çekerek yakma etkisi gösterir.

Asit suda çözüldüğünde ne kadar fazla iyon oluşuyorsa,iletkenlik o kadar fazla olur .Kuvvetli asitlerde iletkenlik fazla zayıf asitlerde ise azdır.

Asitler mavi turnusol kağıdını kırmızıya çevirir.Turnusol kağıtları indikatör boyası emdirilmiş kağıtlardır.İndikatör boyaları ise ortamın asidik veya bazik olmasına göre renk değiştiren maddelerdir.Örneğin bir indikatör olan metil oranj asitler kırmızı renge döner.

Asitlerin genel olarak yapılarında proton bulunur.Ancak yapılarında hidrojen bulunan tüm maddeler asit değildir.MC1 kuvvetli bir asit olmasına karşın nh3 baz özelliği gösterir.CH+ ise asit ve baz karakteri göstermez.

Bazlarda birleşerek tuz ve su oluştururlar.Kimyada bu tepkimelere nötrleşme tepkimesi denir.

[BAZ+ASİTàTUZ+SU]

Günlük hayatta kullandığımız besin ve malzemelerdeki bazı asitler ve bazlar

Bazı asit ve bazlar yediğimiz sebze ve meyvelerde doğal olarak vardır.Hatta bazı asit ve bazların eksikliğinde canlı vücudunda birtakım hastalıklar meydana gelir. Folik asit eksikliğinde aneminin oluşması gibi.Bunların yanında kimyasal yollarla elde edilen asit ve bazlarda vardır. Yiyecek ve içeceklerimize bulunan asitlerin ve bazların yenilip içilmesinde bir mahsur yokken suni olarak elde edilen asit ve bazların yenilip içilmesi tehlike arz eder.Bunlardan bazıları şunlardır:

E-230 Sorbik asit: Vitamin B12’yi yok ediyor.

E-250 Sodyum nirit:Damar hastalıkları.

E251 Sodyum nitrat : Kalp damar hastalıkları.(tüm sosis ve salamlarda.)

E-120 Karminik asit: Nörolojik hastalıklar.

E-330 Sitrik asit: En tehlikeli kanserojen etki maddesi olup ne yazık ki bir çok hazır gıdada bulunuyor.(gofret, meyve suları, bazı hazır çorbalar,teneke konserve turşular, bazı hazır yaprak sarmaları,bazı şekerlemeler.)

E-300 Askorbik asit : Kanserojen etki maddesi. (bazı portakal sulu içeceklerde.)

Kaynakça

Hekimlikte Biyokimya Tuncay ÖZGÜNEN Muzaffer ÜSTDAL

Biyokimya 2 Prof. Dr. Engin GÖZÜKARA

Yaşamın Temel Bileşenleri Prof. Dr. Ali DEMİRSOY

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İlaç Nedir ?

İlaç nedir ?

İnsanlara yada hayvanlara bir hastalığın tedavisi , önlenmesi yada teşhisi amcıyla verililen maddeleri belirten genel terimdir.İlaçlar , ağrıları yada başka rahatsız edici durumları dindirmek , zihin ve bedenin normal dışı durumlarını düzeltmek ve denetim altında tutmak için kullanılırlar.Reçeteyle verilen bir ilacın hekim yada diş hekimi tarafından özel olarak yazılması gerekir.Reçetesiz verilen ilacın alınması ve kullanılması içise , meslekten bir kişinin onayı gerekmez.

İlaç Üretim Yerleri

Eczane Sanayi

Eczanede ilaç ;

Eczacı tarafından üretilir , ambalajlanır , kontrol edilir.GMP eczacının bilgi ve tecrubesine bağlıdır.Üretim çok küçük olduğu için kontrol kolaydır.

Sanayide ilaç ;

(Araştırma-Geliştirme) bölümleri vardır.Çalışanların yanında denetleyici olmalıdır.Onaylaya , kartotexleri yapanlar da bulunmalıdır.Dökümanlar belli bir süre saklanmalıdır.Firma her Çok fazla hacimde üretilir.İş bölümü söz konusudur.Üretim , kalite kontrol , ambalaj , Ar-Ge preparatını saflık , miktar tayini , üretim aşamaları ve ilaç içeriği açısından kontrol etmelidir.Preparat piyasaya çıktıktan sonrada izlemeye devam etmelidir.

Bir ilaç üretilirken üç ayrı bölüm vardır :

1)Kalite Emniyeti

2)GMP

3)Kalite Kontrol

*Kalite : Muhtahzarın formülü , spesifikasyon ve analizi ile GMP kurallarına uygunluğuna denir.

1)Kalite Emniyeti:

Preparatın istenilen kalitede olup olmadığını saptamada yapılan tüm düzenlemelerdir.

Amaç ; Belirli işlemlerin yapılması , izlenmesi , ürünlerin spesifikasyonlara uygunluğunu ve tam mamülde bazı özelliklerin aranmasıdır.

-Preparat doğru maddeleri doğru oranda içermelidir.

-İstenilen saflıkta olmalıdır.

-Belirli işlemlere göre doğru bir şekilde üretikmelidir.

-Uygun kap , kapak kullanınmalıdır.

-Etiketi uygun olmalıdır.

-Dağıtımına kadar doğru bir şekilde depoda bekletilmelidir.

2)GMP (İyi İmalat Yöntemleri)

İlaçların kullanım amaçlarına uygun kalitede üretilmesini sağlıyan prensiplerdir.Kalite emniyeti kapsamına girer.hen üretimi , hemde kalite kontrolünü kapsar.Preparatlar , üretim yöntemleri , binalar ,

araç , personel , maddeler , master ve seri kartlar , üretim ve kontrol yöntemleri , ambalajlama , etiketleme , laboratuvar yöntemleri , dağıtım kartları , stabilite son kullanma tarihleri , dosyalama şikayet , ilaç toplatma kuralları , geri çekme kuralları , atıkları işletme kuralları , tanımlar GMP kapsamını oluşturur.

GMP Kuralları :

-Preparat araştırıp geliştirilirken kalitesi belirtilmelidir.

-Üretimde her serinin , preparatın istenilen standartlara uymsı gerekir.

-Seri (Şarj=Lot=Batch):Belirli bir üretim devresinde üretilen , aynı karakter ve özellillere sahip aynı kalitedeki ham maddeye , yarı mamül yada tam mamüle seri denir.

-Ara mamül:Yarı yada tam mamül haline gelebilmesi için bir takım işlemler geçirmesi gereken , üretime tabi tutulmuş maddedir.

-Yarı mamül:Ambalajlama hariç üretimin tüm evrelerini tamamlamış mamüldür.

-Tam mamül:Ambalajlanma dahil üretimin tüm üretim aşamalarını tamamlamış mamüldür.

-Başlangıç maddesi:Ambalaj maddesi dışında kalan ve bir mamülün üretimde kullanılan herbir maddedir.

-Karantina:Satışı , dağıtımı ve üretimi konusunda devam kararı bekliyen red edildiği sırada ayrı yerde saklanan sarı etiketli , deponun dışında başka bir yerdir.Kullanılabilir maddeler yeşil etikellidir.Ham maddenin analizi uygun değilse kırmızı etiket taşır.

-Spesifikasyon:Ham madde , ambalaj materyali , ara mamül yarı mamül , tam mamül için olabilir.Kimyasal , fiziksel ve biyolajik özellikleri tarif eden özelliklardir.Belli sayısal değerleri , limitleri , özellikleri kapsar.

3)Kalite Kontrol:

GMP’yi örnek almak , spesifikasyon geliştirmek , testlerin organizasyonu , doküman saklamak , ilacın piyasaya çıkarılması , satışı kalite kontrolce belirlenir.Preparat onay almadan piyasaya çıkamaz.

2 bölümden oluşur :

A)Kimyassal-fiziksel analiz laboratuvarı = Günlük rutin analiz

B)Mikrobiyoloji laboratuvarı = Test geliştirilir. (Ar-Ge için)

Kalite kontrolün bir elemanı numune almalı , ham maddeyi , ara , yarı ve tam mamülü kontrol etmeli , test sonuçları spesifikasyonlarla karşılaştırılmalı ve buna göre devam yada hayır vizesi vermelidir.Her seriden belli sayıda referans numunesi saklanmalıdır.

Kalite Kontrolün Görevi:

1)Ham madde , ambalaj materyali , tam , yarı , ara mamülün üretebilmesi , üretime davem edebilmesi için gerekli testlerin yapılması , test sonuçlarının standatlarla karşılaştırılması , sonuçların kartlara işlenmesi , bu kartların 5 yıl saklanması.

2)Numune almanın kalite kontrol elemenlarınca yürütülmesi.

3)Gerekli sayıda eleman bulundurulması.

4)Referans numune ayrılması.

İlaçlar Arasındaki Kalite Farklılığının Sebepleri:

-Madde:Aynı maddenin farklı firmalardan alınmasıdır.

-Aletler:Ayar farklılığı , eskime hataları , farklı alet kullanılmasıdır.

-Yöntem:Hatalı yöntem uygulaması , uygun olmayan işlemlerin kullanılması , yeterli olmayan işlemlerin uygulanmasıdır.

-İnsanlar:Söylenileni , yazılanı , okuduğunu doğru anlama , personelin ilgisizliği , personelin eğitim eksikliği , yorgunluk , dikkatsizlik , insanların çalışma koşullarınınuygun olmamasıdır.

Kalite kontrol , GMP , otomasyona geçilerek istatiksel incelemeler yapılarak hata payı en aza indirilebilir.

MADDE :

Tam mamülde bulunsun ya da bulnmasın tüm maddelerdir.Bağlayıcı çözücüler , kaplama çözücüleri işleme girer , fakat sonra uzaklaştırılır.Uygun örnek alma yöntemleri ; testler , depolama yöntemleri bu maddeler için önenlidir.İşlemler dikkatle yapılmalı , sonuçlar standartlarla karşılaştırılmalı ve kartlara işlenmelidir. Üst yöneticilerden imza alınmalıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kalbinizi Tanıyın

KALBİNİZİ TANIYIN

Kalp krizinin belirtileri, tedavisi ve alınması gereken önlemlerin bilinmesi, kalp krizi için en iyi bakımın elde edilmesini sağlar.

Kalbiniz arabanızın motoruna benzer. Bir kas pompası olan kalbiniz günde yaklaşık 100 000 kez genişler ve kasılır (’çarpar’); vücudunuzun çalışması için yaklaşık 1000 litre kanın dolaşmasını sağlar.

Kalbin çalışmasına müdahale eden her şeyin hemen fark edilmesi ve geriye dönüşü olmayan olası hasarları önlemek için tedavi edilmesi gerekir. Gelişmiş ülkelerde kalp hastalığı birinci sıradaki ölüm nedenidir ve en belirgin belirtisi kalp krizidir.

ABD’de her yıl yaklaşık 1.5 milyon kişi kalp krizi geçirmektedir. Kalp krizi geçirenlerin üçte bir kadarı ilk 20 günde, %3-%12’si de bir yıl içinde yaşamlarını yitirmektedir. Kalp krizi geçirenlerin yalnızca %30′u krizden sonra 10 yıl yaşayabilmektedir.

KALP KRİZİ

BELİRTİLER:

Başlıca belirti göğsünüzde hissedeceğiniz kuvvetli bir sıkışma duygusudur.Bazı kişiler bunu kalbin sanki yumularak sıkışma şeklinde tarif ederler.Ağrı anjina ağrısı gibidir.Ancak nitrogliserine az cevap verir veya hiç vermez.

Kalp krizi birkaç anjina krizini takiben ortaya çıkabilir veya hiçbir şey yokken aniden meydana gelebilirler.Bununla birlikte egzersiz veya stress ortadan kalksa bile ağrı kesilmez. Ayrıca ağrı değişmez veya gidip gelmeli bir tarzda olabilir.

Ağrı gerginlik şeklinde bir rahatsızlık olabileceği gibi bazen de bir filin göğüs bölgesini ezmesi gibi bir duyu şeklini alabilir.Bazen ağrı özel durumlara da uymaz,bunlar özellikle yaşlı kişilerde şeker hastalığı olan kişilerdir.Böyle kişilerde göğüste veya üst karın bölgesinde herhangi bir uzun süreli ağrı belirleyici işaret olarak ortaya çıkabilir.Bu durumda fazla tıbbi dikkat gerekir.Bu ağrının hazımsızlık ağrısı olarak nitelendirilmesi gerekir.

Bazı kişilerde kalp krizinin esas belirtisi nefes alıp vermede ani olarak başlayan güçlüktür. Bu göğüs ağrısıyla birlikte olabilir veya olmayabilir.Aşağı yukarı vakaların %10’unda kalp krizinin tek belirtisi ani bayılma nöbetleridir.

Şeker hastalığı olan yaşlı kişilerde ağrı veya diğer belirtiler olmaksızın alışılmışın dışında bir kalp krizi meydana gelebilir.Bu sessiz kalp krizleri kalp içinde elektrokardiyogram vasıtasıyla elektrik impulslarının geçirilmesi sonucunda elde edilecek verimlerle ortaya çıkabilir.

KALP KRİZİ SIRASINDA NE OLUR:

· Kalp krizi, kalbi besleyen koroner atardamarların kalp kasının beslenmesini ciddi ölçüde azaltacak ya da engelleyecek kadar daralmasına ya da tıkanmasına bağlı olarak kalp kasının bir bölümünün hasara uğraması ya da ölmesiyle (miyokard enfarktüsü) ortaya çıkar.

· Kalbi besleyen koroner kan damarlarındaki tıkanma, damar çeperlerinde plak oluşmasına (’damar sertliği’, ateroskleroz) ya da pıhtı oluşmasına (koroner tromboz) bağlı olabilir. Yineleyen kalp ağrısı ise kalbin oksijensiz kalmasıyla ilişkili olabilir (angina pektoris).

TEDAVİ SEÇENEKLERİ

İlk tedavi önlemleri oksijen, nitrogliserin, düşük doz aspirin ya da ağrı tedavisi olabilir. Kalpteki ritim bozukluklarını giderici antiaritmik ilaçlar ve kalp kasındaki hasarın ilerlemesini önlemek için beta-blokerler verilebilir.

Hasta krizden sonraki ilk birkaç saat içinde hastaneye yatırılırsa pıhtıları eritmek için trombolitik ilaçlar verilebilir. Ayrıca anjiyo-plasti (daralan kalp damarlarının genişletilmesi) ya da koroner arter köprüleme (baypas) ameliyatı yapılabilir.

Kalp Krizleri Önlenebilir…

Her yıl ülkemizde onbinlerce insan kalp krizi geçirerek kaybediliyor. Bu ölümlerden pek çoğu hayatın en verimli çağında geliyor. Bilimsel çalışmalar belirli koşulların ve yaşam biçimlerinin kalp krizi tehlikesini arttırdığını, bu koşullar değiştirilirse kalp krizlerinin de azaltılıp önlenebileceğini ortaya koyuyor. Belirli sağlık önlemlerine dikkat edilir ve sağlık içinde yaşamanın gerekleri alışkanlık haline getirilirse aile içinde büyük, küçük herkesin bundan yararlanacağı tabiidir. Özellikle çocuklara erken yaşlardan itibaren sağlıklı beslenme ve yaşama alışkanlıklarının kazandırılması onlara uzun ve sağlıklı bir ömür hazırlayacaktır.

1.SİGARA İÇMEYİNİZ

Sigara içmeyenlerde kalp krizine rastlanması olasılığı sigara içenlere oranla önemli ölçüde azdır. Sigara içmiş olupta bırakanlarda da kalp krizi ihtimali gittikçe azalarak zamanla hiç sigara içmemiş olanların durumuna yaklaşır. Sigarayı bırakarak çocuklarınız için de örnek olunuz. Siz sigara içmezseniz onların da sigaraya başlaması olasılığı azalır.

2.YÜKSEK TANSİYONUNUZ VARSA, TEDAVİ EDİLMELİSİNİZ

Yüksek tansiyon farkedilmez ve gereği gibi tedavi edilmezse kalp krizi, felç ve böbrek yetersizliği (üremi ) gibi öldürücü hastalıkların gelişmesi tehlikesi çok yüksektir. Yüksek tansiyonu normale düşürmek ve normal düzeyde devamını sağlamak mümkündür. Bunun için yemekler ve içeceklerle alınan sodyum miktarını azaltmak gerekir.En çok sodyum içeren madde sofra tuzudur. Yüksek tansiyonu olan bir kimse ilaçla tedavi görüyor olsa bile aldığı tuz miktarını azaltmalı, mutat olarak aldığı miktarın en çok üçte birine indirmelidir. Sodyum içeren sodalardan ve karbonat kullanımından vazgeçmelidir. Kilo fazlası varsa kendisi için normal olan ağırlığa düşmeli ve streslerden olabildiğince kaçınmalıdır. Bir çok kimsede sadece bu önlemlerle tansiyon önemli ölçüde düşürülebilir. Fakat pek çok hastada ayrıca ilaç tedevisi gerekir. Bu durumda hekimin vereceği ilacı yine hekim kesmedikçe veya değiştirmedikçe aksatmadan kullanılmalı ve ayrıca yukarıdaki önlemlere uyulmalıdır. Yüksek tansiyonu olan bir kimsenin eğer içiyorsa sigarayı bırakması herkesten daha fazla önem taşır.

3.YEMEKLERDE ALINAN KATI YAĞLAR VE KOLESTROL MİKTARI AZALTILMALIDIR

Damar sertliği ve buna bağlı hastalıkların gelişmesinde, yemeklerle alınan katı yağların ve yağsı bir madde olan kolesterolün rolü çok büyüktür. Katı yağlar deyince oda sıcaklığında sıvı halde bulunmayan anlaşılmalıdır. Bunlara tıp dilinde doymuş yağlar da denilmektedir. Tereyağy katı yağlara iyi bir örnektir.

Kırmızı et denilen koyun, kuzu, ve sığır etleri katı yağlar içerir. Tavuk etinin derisi ve beyaz olmayan bölümleri de katı yağdan zengindir. Sütte ve sütten yapılan yiyeceklerde değişen miktarda katı yağ bulunur. Bazı yiyecekler de çok miktarda kolesterol içerirler:

Yumurta sarısı, beyin, böbrekler, karaciğer gibi. Bu yiyecekler kandaki kolesterol miktarlarının artmasına yol açar. Yüksek kolesterol ise damar sertliği ve kalp krizi riskini arttıran önemli etkenlerden biridir.

Öte yandan “doymamış yağ “ denilen ve oda sıcaklığında sıvı halde bulunan ayçiçeği yağı, mısırözü yağı, haşhaş yağı gibi yağlar kandaki kolesterol miktarlarını azaltırlar. Zeytinyağı da bir doymamış yağ türüdür.

Katı yağlar yerine doymamış (sıvı) yağların kullanılması ve kolesterol içerdiği bilinen yiyeceklerden kaçınılması kan kolesterolünü belirli ölçüde düşürmeye devam eder. Bunun için şunlar tavsiye edilebilir:

Tavuk etinin beyazına ve doymamış yağlar içerdiği bilinen balık etine yemeklerinizde daha çok yer veriniz. Kuzu ve koyun eti yerine yağsız dana etini tercih ediniz.

Yemeklerinizi pişirirken, sıcak olarak yenilenler de dahil, sıvı yağları kullanınız. Günlük yağ kullanımınızın yarısı zeytinyağı, yarısı da ayçiçeği veya mısyıözü yağı gibi çok doymamış yağlardan oluşmalıdır. Margarin türü yağlarda oda sıcaklığında katıdırlar ve tereyağı gibidirler.

Yağı alınmış sütü ve böyle sütten yapılmış süt ürünlerini tercih ediniz. En az yağ içeren peynir, çökelek ve sert, yağsız beyaz peynirdir. Kaşar peyniri ve krem peynirler bol miktarda katı yağ ve kolesterol içerirler. Kaymak ise içinde katı yağ ve kolesterolün en fazla bulunduğu besin maddelerinden biridir, çikolatada bol miktarda kolesterol vardır. Bunlardan kaçınılmalıdır.

Bir besin maddesinde kolesterol bulunmaması önemlidir. Fakat katı yağ içeren bir besin, kolesterol içermezse bile kalp hastalığı riskini arttırıcı etkiye sahiptir.

Hekiminiz başka türlüsünü önermiyorsa bir hafta içinde sadece iki veya üç yumurta sarısı ile yetininiz. Öte yandan istatistikler şişmanlığın yaşam süresini önemli ölçüde azalttığını göstermektedir. Kilo fazlanız varsa normal vücut ağırlığına erişmek için hekiminizin yardımını isteyiniz. Çocuklarınız olması gereken kilonun üstünde ise onların da normal vücut ağırlığı içinde büyümelerini sağlamaya çalışınız. Şişman çocukların ileride şişman erişkinler olacağını ve sağlıklı bir diyetin çocuklukta kazanılan alışkanlıklarla daha kolay elde edilebildiğini unutmayınız.

Diyet düzenlemelerinin katlanılması zor katı yasaklar yerine daha ölçülü geliştirilen ve daha devamlı olarak uyulabilen biçimde olması için hekiminizin yardımını isteyiniz. Kalp krizi geçirmiş olan veya kalp krizi için yüksek risk altında bulunan kimselerde yukarıda belirtilenden daha sıkı bir diyet uygulamak gerekebilir.

4.ŞEKER HASTALIĞINA DİKKAT

Diyabet de denilen şeker hastalığı, daha çok kilo fazlası bulunan orta yaşlılarda görülür. Hafif olduğu durumlarda bir kimsede yıllarca farkına varılmadan, şikayete yol açmadan bulunabilir. Bu durumda bile şeker hastalığı, kalp hastalığı ve diğer damar bozuklukları tehlikesini önemli ölçüde arttırır. Belirli aralarla yapılacak genel sağlık kontrolleri diyabetin erken dönemde teşhisini, gerektiği gibi tedavisini ve hastanın normal, aktif bir yaşam sürmesini sağlayabilir.

Hekimin belirleyeceği ve normal vücut ağırlığını amaçlayan diyet, sigaradan kaçınmak, varsa yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol gibi risk etkenlerinin kontrol ve tedavisi, gelebilecek kalp ve damar bozukluklarını büyük ölçüde önleyebilir.

5.DÜZENLİ EGZERSİZ

Bilimsel gözlemler, sakin ve hareketsiz bir günlük yaşam sürdürenlerde kalp krizlerinin yürüme, koşma, bisiklete binme ve yüzme gibi beden faaliyetlerini düzenli bir şekilde yapanlara oranla daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Yaşınıza ve sağlık durumunuza göre sizin için en uygun egzersiz biçiminin nasıl olacağını hekiminiz size söyleyecektir. Kendinize uygun bir egzersizi düzenli olarak uygulamakla, başka birçok yararları yanında kalp sağlığınızı da koruyacağınızı hatırdan çıkarmayınız.

6.DOĞUM KONTROL HAPLARI

Doğum kontrol haplarını kullanan kadınlarda kalp krizi olasılığının bir ölçüde arttığı bilinmektedir. Doğum kontrol hapları, özellikle kilo fazlası veya böbrek hastalığı bulunan veya gebeliği sırasında tansiyonu yükselmiş ya da ailesinde yüksek tansiyon olan kadınlarda tansiyonu yükseltebilir. Doğum kontrol hapları ile aynı zamanda sigara kullanmak özellikle tehlikelidir. Doğum kontrol haplarının 35 yaşından sonra kullanılmaması daha uygundur. Bu hapları hekiminizin tavsiyesi olmadan kullanmayınız.

7.DÜZENLİ SAĞLIK KONTROLLERİ YAPTIRINIZ

Yakın akrabalarınız içinde genç veya orta yaşlılıkta kalp hastalığından kaybedilmiş olanlar varsa bu, ailevi bir eğilimin olabileceği anlamına gelebilir; fakat sizin de kalp hastalığına yakalnmanızın kaçınılmaz olduğu demek değildir. Bu durum, yaşam biçiminiz için belirleyici olabilir. Belirli aralarla yaptıracağınız sağlık kontrolleri ile hekiminiz kalp hastalığı riskini azaltacak önlemleri size bildirebilir ve sağlayabilir.

KALBİNİZİN FAZLA YORULMASINI ÖNLEMEK İÇİN UYMANIZ GEREKENLER…

Günde üç öğün ve eşit miktarlarda yemek yemelisiniz.Bir öğün de fazla yemeyin, yavaş yiyin, acele etmeyin.

Sizi üzen, sinirlendiren, kızdıran durumlardan, kimselerden ve konulardan kaçınmaya çalışın. Kızgınlık, sinirlenme ve korku kalbinizin fazla çalışmasına yol açar.

Çok soğuk veya sıcak iklimde bulunmaktan kaçının.Yazın dışarıdaki faaliyetleriniz için günün serin zamanını seçin. Sıcak, kalbinizin fazla çalışmasına sebep olur. Çok soğuk veya rüzgarlı bir günde dışarı çıkarsanız ağzınızı ve burnunuzu bir mendil ile kapatın ve soguk havayı içinize çekmeyin.

Faaliyetlerinizi kalbinizin dinlenmesine zaman ayıracak şekilde düzenleyin.

Örneğin:

Günün veya haftanın işini planlayın. Ağır işleri gün içinde dağıtın ve araya hafif işler koyun.

Faaliyetleriniz arasına zaman koyun. Bütün işlerinizi sabah yapmaya çalışmayın. Bir kısmını öğleden sonra ve akşam yapın, arada dinlenin.

Yorulursanız, her ne yapıyor olursanız olun, 15-20 dakika kadar dinlenin. Örneğin bahçe işlerinin tümünü birden yapmak için kendinizi zorlamayın.

Acele etmemeye çalışın. Günlük işlerinizi planlayın, böylece acele etmeden ve sinirlenmeden bütün işlerinizi tamamlayın. Bir işi kısa sürede tamamlamanız gerektiğini düşünmeyin.

Sabah ve öğleden sonra olmak üzere en az 2 kere 20-30 dakika istirahat edin. Bunun için yatmanız gerekmez, yalnız dinlenin.

Her gece alışık olduğunuz kadar uyuyun. En az 6-8 saat uyumaya çalışın. Bir gece geç saatlere kadar oturup, ertesi gece bunu telafi etmeye çalışmayın. Geç yatacağınız gece gündüz bir süre uyumaya çalışın.

Çalışırken kollarınız omuz düzeyinin üstünde olursa, kalbinizin fazla çalışmasına sebep olur. Pencere silmek, çamaşır asmak gibi işlerden kaçının.

KALP KRİZİNDEN SONRA CİNSEL İLİŞKİ

Hayır,cinsel zevklerden hayat boyu el etek çekmek gerekli değildir.Ancak,kalp krizinden sonar 30 günlük bir ara vermek makul olabilir.

Cinsel ilişkinin kalbinize getirdiği zorlama canlı bir yürüyüşün ya da iki kat merdiven tırmanmanın getirdiği zorlamayla hemen hemen aynıdır.Kalp atım hızınız,nefes alıp verme hızınız ve kan basıncınız artar,bu nedenle cinsel etkinlik herhangi bir başka fiziksel etkinlik gibi ele alınmalıdır: makul bir şekilde,dikkatle ama korkmadan.

Cinsel ilişkiye yeniden başlamadan önce, daha az temasla yetinmek iyi olur.Kalbinizin sağlığına güveniniz arttıkça,yavaş yavaş normal cinsel faaliyetlerinize başlayabilirsiniz.

Kalbiniz üzerindeki yükü en aza indirmek için,her zamanki koşullar altında her zamanki partnerinizle birlikte cinsel ilişkiye yeniden başlamak iyi bir yoldur: tanıdık bir ortamda sevişirken muhtemelen kendinizi daha rahat ve doğal hissedersiniz.

Bazı sevişme pozisyonlarında daha rahatsanız,hiç değilse başlangıçta daha az yorucu olan yolu tercih edin.

Kendinize ve eşinize güven vermek için,ilişkiden önce ve sonar eşinizle konuşun.İletişim yolları açıksa,ortak korkular ve kaygılar hafifleyebilir.

Korkularınız ya da kaygılarınız varsa doktorunuzla görüşün.İhtiyaçlarınızın geçici olarak değişmiş olması oldukça normaldir:cinsel artabilir ya da azalabilir.

Cinsel ilişki sırasında göğüs ağrısı,aşırı nefes darlığı ya da düzensiz kalp atışı hissederseniz, durun. Acele etmeyin.Yaşamınızı sürdürmeniz gerekir,ama bunu makul bir şekilde ve doktorunuz ile sevdiklerinizin yardımı ile yapmanız akıllıca olur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

Glokom hastalığı günümüzde önemli bir halk sağlığı problemi olmakla birlikte, halen dünyada körlüğün en önde gelen nedenlerinden biridir (63). Glokom tek bir hastalık olmayıp yüksek göz içi basıncı, retina sinir lifi kaybı, cup disk değişiklikleri ve görme alanı kaybı ile karakterize hastalıklar gurubudur.

Glokomun cerrahi tedavisinde altın bir standart olarak yerini halen koruyan trabekülektomi ilk kez Sugar tarafından tanımlanıp, 1968 yılında cairns tarafından geliştirilmiştir (1). Ancak bu tekniğin sığ ön kamera, koroidal dekolman, hipotoni, flep ile ilgili sorunlar ve endoftalmi riskinde artış gibi komplikasyonların olabileceği bilinmektedir (1-4). Son yıllara kadar bu teknikte çeşitli antimetabolitlerin eklenmesi ve ayarlanabilir sütür kullanımı dışında çarpıcı bir gelişme olmamıştır (2-5).

Geçmişte ön kameraya girmeden glokomu cerrahi olarak tedavi etme girişimleri olmuştur. Krasnovun sinusotmisi schlem kanalını tam kat açmayı ön görmekte fakat teknik tam anlaşılamamakta, Kozlovun tanımladığı derin sklerektomide ise diseksiyonun derinliği belirsiz kalmakta ve sonuçlar tam olarak verilmemektedir. Bu nedenle her iki teknikte yeterince ilgi görmemiştir (6-7). Bu iki tekniğe ilave olarak yakın zamanda Stegman’ nın tanımladığı Viskokanalostomi işlemide perforan olmayan trabeküler cerrahi olarak tanımlanmıştır. (8).

Viskokanalostomi aslında derin sklerektomi işlemine ilave olarak, schlem kanalına yüksek viskoziteli viskoelastik madde verilmesinden ibaret bir işlemdir.

1991 yılında Stegman tarafından tanımlanan bu tekniğin en önemli avantajları external filtrasyonun olmaması ve parasentez dışında göz içine girilmemesidir (5). Dolaysıyla görme kaybı, katarakt oluşumu, geç rehabilitasyon sığ ön kamera, koroid dekolmanı kistik bleb ve endoftalmi gibi komplikasyonlara nadiren yol açmaktadır. Tekniğin öğrenme döneminde zorluklar olmasına rağmen ciddi bir komplikasyon oluşmamakta ve sorun çıktığında kolaylıkla trabekülektomiye geçilebilmektedir.

Bu çalışmamızda Nisan 2001 - Mayıs 2002 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniğinde Primer açık açılı glokom tanısı almış ve Viskokanalostomi + Mitomisin - C uygulanmış olan vakaların takip sonuçları değerlendirilmiştir.

GENEL BİLGİLER

Glokom yüksek göz içi basıncının neden olduğu retina ve optik diskte sinir lifi harabiyeti yapan ve optik sinir atrofisi sonucu görmeyi tehdit eden kronik progresif bir göz hastalığıdır (63).

Glokom teriminin kökü eski Yunan yazmalarından gelmekle birlikte, görme kaybı ile yükselmiş göz içi basıncı arasındaki ilişkiden ilk defa X ve XIV yüzyıl arap yazmalarında bahsedilmektedir. XVII yüzyılda Banister tarafından Avrupa literatürüne sokulmuş ve glokom terimide Guthrie ( 1823 ) tarafından kullanılmıştır.

XIX yüzyılda Donders Von Graefe ve Müllerin çalışmaları ile başlayan glokom üzerindeki araştırmalar halen bir çok araştırmacının yoğun çalışmaları ile devam etmektedir (6-10).

Glokom tek başına bir hastalıktan ziyade göz içi basıncının, optik sinir başının normal fonksiyonlarını olumsuz etkileyecek kadar yüksek seyretmesi ile karakterize bir hastalık grubudur ( 11 ).

Glokom birçok ülkede önlenebilir körlük nedenleri arasında başta gelmektedir. Yaygınlığı iş gücü kaybı ve sakatlık açısından bakıldığında önemli bir toplum sağlığı sorunu olması nedeniyle bu konuda çalışmalar çok sayıda olmuş ve birçok alternatif tedavi metotları geliştirilmiştir.

Yaşam süresinin uzaması ile birlikte glokom hastası sayısının da artacağı öngörülmektedir. 2000 yılında tüm Dünya’ da 66,8 milyon glokom hastasının olacağı ve bunların 6,7 milyonunun glokoma bağlı olarak iki gözde görme yeteneğini kaybedeceği tahmin edilmektedir ( 1 ) ( TOG 2001 – 4). Genel popülasyonun 10 000 de 28 i olarak bildirilen sıklık 40 yaşın üzerindeki popülasyonda % 0.5 - 1 arasındadır ( 1 ). ABD ve İngiltere’ de edinsel körlüklerin % 20 si glokoma bağlıdır ( 2 ). ABD’ de 2 milyon glokomlu olduğu, 1 milyon kişinin de hastalığından habersiz yaşadığı ve glokom nedeniyle oluşan legal körlüklerin, tüm körlüklerin % 11’ ini oluşturduğu bildirilmiştir (33). Bu sonuçlarında gösterdiği gibi tanının erken konulması, görme ve görme alanının korunması açısından önemlidir.

AILE HIKAYESI :

Glokom multifaktöriyel kalıtım gösteren bir hastalıktır. Primer açık açılı glokomlu olguların % 50 sinden fazlasında aile hikayesi mevcuttur ( 7 ). Kapalı açılı glokomu olan hastalarda açı kapanması glokomun riskini saptamak için aile hikayesi yardımcı değildir.

SISTEMIK HASTALıKLAR ILE İLIŞKISI :

Kardiyovasküler hastalıklar (hipertansiyon, ateroskleroz, hiperkoagülobilite, hiperkolesterolemi gibi) optik sinir beslenmesini azaltan nedenlerdir ve açık açılı glokomlu hastalarda sık olarak bulunur. Normotansif glokom göz içi basıncının düşük lmasına rağmen optik sinirde harabiyet ve görme alanı değişiklikleri ile kendini gösteren bir durumdur. Primer NTG’ de ilaç kullanılmadığı halde GİB normal sınırları içindedir. Sekonder tipte ise GİB ilaç veya cerrahi girişimlerle düşük hale getirilmesine rağmen glokoma ait değişiklikler progresyon göstermektedir ( 1 ) ( TOG99 - 5 ).

NTG’ de optik diski besleyen damarsal yapılarda sirkülatuvar bir bozukluk olduğu, bunun sonucunda GİB ve optik sinir perfüzyonu arasındaki dengesizliğin nöronları etkilediği düşünülmektedir. ( 2 – 4 ) ( TOG99 – 5 ). NTG’ de hipertansiyon, hipotansiyon, arteriosklerozis, hiperlipidemi, diabetes mellitus, karotis hastalıkları, hiperkoagülabilite, Reynaud hastalığı ve migrenin birlikte görülebilmesi etyolojide vasküler teoriyi desteklemektedir ( 5 – 7 ) ( TOG99 – 5 ). Son zamanlarda bazı araştırmacılar nokturnal hipotansiyon varlığının NTG etyolojisinde önemli rol oynadığını ileri sürmektedirler ( 8 – 11 ) ( TOG99 – 5 ). Yükselmiş kan ve plazma vizkozitesi, artmış trombosit ve kırmızı kan hücre agregasyonu, artmış kırmızı hücre deformasyonu ve koagülasyon kaskadının aktivasyonu glokomda rapor edilmiştir.

Yükselmiş patent bir vazokonstrüktör olan endotelin – 1 düzeyleri normatansif glokomda rapor edilmiştir.

Artrit gibi çeşitli hastalıklar üveite yol açarak seconder glokmoun gelişmesine sebep olurlar. Ankilozan spondilit ve nonarteritik jüvenil romatoid artritte oküler inflamasyon sıktır ( 55 ).

Sarkoidoz; sineşi formasyonunun sık eşlik ettiği granülomatöz üveite neden sistemik inflamatuar bir hastalıktır. Yaygın posterior sineşi sonucu seclüzyo pupilla, bombe iris ve iridektomi gerektiren seconder açı kapanmasına neden olabilir.

AKÖZ ÜRETIMININ FIZYOLOJISI :

Aktif Sekresyon : Aközün yaklaşık % 80’ i pigmentsiz silier epitel

tarafından, başta Na / K ATPaz pompası olmak üzere bir dizi enzimatik sisteme bağlı bulunan aktif bir metabolik sürecin neticesi olarak üretilir. Hipoksi ve hipo termi gibi aktif metabolizmayı inhibe eden faktörler aköz sekresyonunuda azaltırlar ama salınım, göz içi basıncı seviyesinden bağımsız olarak gerçekleşir.

Pasif Sekresyon : Aközün geri kalan % 20 lik kısmı ( silier kapillerlerdeki kan basıncı, plazma onkotik basıncı ve göz içi basıncı seviyelerine bağlı olarak ) ultra filtrasyon ve difüzyon mekanizmaları ile üretilir. Göz içi basıncı çok yüksek ise buna bağlı olarak aköz sekresyon oranı da azalacaktır.

AKÖZ DıŞA AKıMıNıN ANATOMISI :

Trabekulum : Aköz hümörün % 90 nının içinden geçerek gözü terkettiği kevgiri andıran bir yapıdır. Aşağıda sayılan 3 ayrı bölümden meydana gelir.

Uveal Ağ : İris kökünden schwalbe hattına dek uzanan ipliği andıran ağ gözlerinden meydana gelmiş olan en iç kısımdır. Aközün geçişine fazla bir direnç göstermez.

Korneoskleral Ağ : Skleral mahmuzdan schwalbe hattına kadar uzanan daha geniş orta kısmı oluşturur. Ağ gözleri tabakalar şeklinde bir düzene sahiptir ve trabeküller arası boşluklar uveal ağa nazaran daha küçüktür.

Endotelyal (Jukstakanaliküler) Ağ : Korneoskleral ağı schlemm kanalının iç duvarında yer alan endotele bağlayan trabekulumun dışarıdaki dar kısmıdır. Jukstakanaleküler doku, normal şartlarda aközün dışa akışına karşı koyan direncin en büyük kısmını teşkil ettiğinden ötürü hayli önem taşımaktadır.

Schlemm Kanalı : Septumlarla birbirine bağlanmış halka biçiminde çepeçevre dolanan bir kanaldır. Kanalın iç duvarı dahili girintiler ihtiva eden, düzensiz, mekik şeklinde endotelyal hücrelerce döşenmiştir. Dış duvarında ise düzgün dizilmiş yassı hücreler yer alır ; ayrıca ( oblik açılarla schlemm kanalını terk ederek, doğrudan yada dolaylı şekilde episkleral venlere bağlanan ) toplayıcı kanalların ağızları da burada bulunmaktadır.

AKÖZ DıŞA AKıMıNıN FIZYOLOJISI :

Arka kamaradan ön kamaraya doğru olan aköz akışı pupilla üzerinden gerçekleşir ve aşağıdaki iki farklı yolla drene olur.

Trabeküler Yol : Aköz dışa akımının yaklaşık % 90’ nından sorumludur. Aköz, trabekülüm yoluyla schlemm kanalına geçer ve bu noktadan itibaren episkleral venler üzerinden drene olur. Burası, bir bütün olarak akım basıncına hassas bir yol olup, basıncın zirve noktasındaki artış dışa akımı da artıracaktır.

Uveoskleral Yol : Aköz dışa akımının geri kalan % 10’ luk bölümünden sorumludur. Aköz, silyer cisim üzerinden suprakoroideal boşluğa geçer ve silyer cisim, koroid ve skleradaki venöz sirkülasyon yoluyla drene olur. Bir kısım aköz ise iris yoluyla drene olmaktadır.

GÖZ İÇI BASıNCı :

Normal göz içi basıncının tayini aşağıdaki üç faktör tarafından sağlanmaktadır.

Aköz sekrasyon hızı

Dışa akım kanallarında karşılaşılan mukavemet

Episkleral venöz basınç seviyesi

Aközün dışa akım hızı göz içi basıncı ile doğru orantılıdır. Bu üç faktör arasındaki ilişki aşağıdaki şekilde ifade edilebilir.

P0 = ( F / C ) + Pe

P0 = mm Hg cinsinden göz içi basıncını

F = Aközün dışa akım hızını

C = Aközün dışa akım kapasitesini

Pe = Episkleral venöz basıncı göstermektedir.

PATOGENEZ :

40 yaşın üzerinde % 0,4 - 1,6 gibi yüksek oranda görülen glokomda göz içi basınç artışına neden olan temel olay ; aközün korpus siliareden salınması ile ön kamara açısı ile dışa akımı şeklindeki doğal sirkülasyonun bozulmasıdır. Trabekülüm aköz hümörün % 80’ ninin dışa akımını sağlayan önemli bir açı elemanıdır. Dışa akımın % 20’ si uveoskleral yolla sağlanmaktadır.

Aköz hümörün trabeküler bölgeden geçişine engel olabilecek açıda enflamasyon, gelişimsel hatalar, tıkayıcı özellikteki oküler ve sistemik hastalıklar, göz içi basıncında tolere edilemeyecek progresif yükselişe neden olurlar ( 63 ).

Glokom patogenezinde başlangıçta göz içi basıncının direkt kompresyonu ile nöronların hasarlanmasına dayalı mekanik teori çok desteklenmiştir ( 20,70 ).

1925 yılında ise vasküler teori popilarize olmuştur ( 50 ). 1968 de mekanik teoriyi yeniden öne çıkaran ve iskeminin etkinliğini de göz ardı ettirmeyen aksoplazmik akımın rolü açıklanmıştır ( 51 ).

Glokomlu hastalarda görme alanı kaybının gelişimi optik sinir başındaki aksonların giderek artan kaybıyla ilişkilidir. Bu hasarın sorumlusu olarak çeşitli mekanizmalar ileri sürülmüş olsa da hiçbir mekanizma bu hasarı tek başına açılayamamaktadır. Hasar mekanizmasıyla ilgili iki aktüel teori aşağıda göserilmiştir.

İskemik Teori : Optik sinir başında yer alan aksonlara ait mikrovasküler yapının zayıf düşmesinin glokomatöz hasrın patogenezinde rol oynadığı öne sürülmektedir.

Direkt Mekanik Teori : Kronik biçimde yükselmiş göz içi basıncının retina sinir liflerine lamina cirip rozadan genişlemesi arasında doğrudan zarar verdiğini teyit etmektedir. Yükselmiş göz içi basıncı sinir lifleri üzerinde doğrudan zarara sebep olarak aksonal kanalların düzensiz biçimde dizilmesi yanısıra laminar plaklarda çöküş yada değişikliğe yol açar ve aynı zamanda kan akımın zayıflamasına ve optik sinir başındaki aksonlara besin ulaşmasının azalmasına neden olur.

GLOKOMUN TEDAVİSİ :

MEDIKAL TEDAVI : Belirgin yakınmalara yol açmadan kronik olarak ilerleyen bir hastalık olan glokomun ilerlemesini kontrol edebilen optik sinir hasarını durdurmak veya geciktirmek başlıca amaçtır (1- 2). Hastalığın patogenezi açıklığa kavuştukça yeni ilaçlar kullanım alanına girmektedir. Günümüzde optik sinir hasarının geciktirilmesinde göz içi basıncının düşürülmesinin gerekliliği önemini korumaktadır.

Bu amaçla kullanılan topikal antiglukomatöz ilaçlar arasında beta blokerler, sempatomimetikler, miotik ajanlar prostoglandin türevleri yer almaktadır. Bunlara ek olarak sistemik olarak kullanılan hiperozmotik ajanlarda mevcuttur. İlk kez 1863 yılında Argyl Robertson ve Von Graefe’ nin miotik etkili extre elde etmesi ile başlayan tıbbi tedavide gelişme günümüze kadar devam etmektedir ( 47 ).

Tıbbi tedavi; kötü uyum nedeniyle intermittan göz içi basınç düşüklüğünün sağlanması, drogların yan etkileri nedeniyle göz içi basıncında azaltma etkisinin tehlikeye düşmesi ve amaçlanan göz içi basınç düşüklüğünün sağlanamaması nedeniyle glokom tedavisinde yeterli olmamakta ve glokomun progresyonunu durduramamaktadır ( 17 ).

LAZER TEDAVİSİ :

Lazer Trabeküloplasti : Primer açık açılı glokom olgularında göz içi basıncının kontrol altına alınması amacıyla 1979 yılından buyana Argon Lazer Trabeküloplasti uygulanmaktadır ( 1 ) (6 – 1MN). Argon lazerin yaygın kullanımına karşın aynı basınç düşürücü etki 647 nm dalga boylu kripton kırmızısı ve 1064 nm dalgo boylu Nd: YAG lazer gibi farklı dalga boylarına sahip diğer lazer türleri ile elde edilmiştir ( 2 – 3 ) ( 6 – 1MN).

ALT trabekülüma küçük lazer yanıkları tatbik etmek suretiyle aköz dışa akımını artırıp göz içi basıncını düşüren bir yöntemdir. Lazer cerrahisi üzerinde 1970 yılında çalışmalar yapılmaya başlanmıştır.

ALT filtrasyon cerrahisinden önce, tolere edilebilen maximal medikal tedaviye rağmen göz içi basıncı kontrol altına alınamayan açık açılı glokomlu olgularda kullanılmıştır.

ALT uygulanan gözlerin % 10 – 30’ unda ilk 1 – 7 saat içinde ve çoğunlukla 10 mm Hg’ yi aşmayan geçici göz içi basınç artışları gözlenmektedir ( 7- 8 ) ( 6 – 1MN). GİB artışı lazerin açıda oluşturduğu koagülatif nekroz ve jukstakanaliküler bölge ve trabeküler boşluklarda fragmante hücre ve fibriler doku debrislerinin brikimine bağlı olup özellikle uygulanan tedavi miktarı ve uygulama bölgesinin doğru seçilememesi ile ilgilidir ( 9 – 10 – 11) ( 6 – 1MN).

ALT başarısı bir yıldan daha kısa süreli takiplerde % 65 - 97 arasında değişmektedir ( 92 ). Schwartz ve ark. beş yıl içerisinde hastaların % 46’ sında başarılı sonuç elde etmişlerdir ( 71 ). Uzun süreli takiplerde tüm olgularda başarılı sonuçların elde edilemediği görülmüş ve ALT nin tedavideki yeri tartışmalı hale gelmiştir ( 26, 71, 81)

Lazer İridotomi : Etkinliği ve yeri kanıtlanmış bir teknik olarak öncelikle akut, subakut, kronik açı kapanması glokomu olmak üzere slier blok glokom, pupiller blok glokomu ve seconder glokomda yeri olan yöntemdir. İlk denemede genelde başarılı olması kısa sürede yapılabilmesi, aynı seansta iki göze uygulanabilmesi, göz içi cerrahi komplikasyonlarının olmaması, kanama eğilimli hastalarda kullanabilmesi üstünlükleridir ( 23 )

Lazer Gonioplasti : Lazer enerjisi ile midperiferal irisin kontraksiyonu sağlanır. Medikal tedavi ek olarak yada tedavinin başarısız olduğu durumlarda lazer iridektomiye alternatif bir yöntemdir ( 5 ).

Lazer Sikloablasyon : Bu yöntemde sağlam sclera üzerinden YAG lazer yada yüksek enerjili DİOT lazer kullanılarak silier cisimde atrofi meydana getirilmek suretiyle humor aköz yapan doku miktarı azaltılır ve göz içi basıncının düşmesi sağlanır.

Lazer Filtrasyon Cerrahisi, Sklerostomi : Bu yöntem karbondioksit lazerin kullanıma girmesi ile uygulanmaya başlanmıştır. Neovasküler glokom gibi ağır durumlarda görmenin olmadığı göz içi basıncının çok yüksek, korneanın hasarlı olduğu hallerde skleral flep karbondioksit lazerle kesilebilmiştir ( 54 ).

Oftalmik lazerin glokomda kullanılmaya başlanması bir devrim yaratmışsa da uzu dönemde başarısız olması bu iyimserliğin aşırı abartılmamasını ve şüpheli olunmasını, uzun süreli takiplerin yapılması ve karşılaştırmalı çalışmaların gerektiğini göstermektedir.

GLOKOMUN CERRAHİ TEDAVİSİ :

Glokomun cerrahi tedavisinde kullanılan yöntemleri penetran ve nonpenetran olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Penetran filtrasyon cerrahisi yöntemleri içerisinde en popüleri Trabekülektomi’ dir.

Nonpenetran Filtrasyon Cerrahisi

Ab - Externo trabekülektomi

Derin sklerektomi + Ki

Viskokanalostomi

LTA

TRABEKÜLEKTOMİ

Günümüzde glokomda en sık uygulanan cerrahi tedavi trabekülektomidir. Çeşitli komplikasyonları olmasına rağmen radikal bir tedavi sağlayabilmesi, ilaç kullanımını azaltması yada ortadan kaldırması, başarısının yüksekliği nedeniyle tercih edilmektedir. Glokom kronik bir hastalık olduğu için yapılan cerrahinin etkinliği ve etkinliğin ne kadar devam ettiği önemlidir. Bu nedenle trabekülektominin başarısının izlenmesi gerekmektedir.

Cerrahi tedavide amaç;göz içi basıncını hedeflenen düzeye indirebilmek için normal trabeküler akım sisteminden drene olamayan aközün direkt yada indirekt olarak supkonjiktival aralığa ve buradan da venöz sisteme geçişini sağlamaktır ( 29,90 ).

Full - thickness fiztülizan teknikler 1830 yılında Mackenzie’ nin uygulaması ile başlamıştır. 1876 yılında Wecker ve Robertson anterior sklerotomi, 1903 yılında Herbert’ in iridenkleizis, 1906 yılında La Grange’ nin anteriör lip skleroktomi, 1924’ te Preziosi’ nin termal skleroktomi ve 1958 yılında ,Scheie’ nin skleral insizyon ve koterizasyon yöntemleri ile devam etmiştir ( 16,47,49,69 ).

Standart Full - thickenss filtrrasyon prosedürü aşırı aköz geçişi nedeniyle korneal dekompanzasyon, sineşiler ve kataraktla beraber olan devamlı sığ ön kamara komplikasyonlarına neden olmuştur. Sonuçta filtrasyon blebinde sıklıkla incelme ve rüptür meydana gelmiş ve endoftalmi riski artmıştır. Bu komplikasyonları minimale indirmek için parsiyel fistülizan teknikler üzerinde çalışmalar yapılmıştır.

Grant 1958 yılında rezistansın % 75’ nin trabeküler ağda olduğunu göstermiş 1960 yılında Smith trabekülektomiyi, 1959’ da Epstein Paralimbal DS, 1968 yılında Krasnov Sinusotomi geliştirmiştir. 1961 yılında ilk kez Sugar tarafından üzerinde çalışılmış olan trabekülektomi 1968 yılında Cairns tarafından popüler hale getirilip oftalmoloji camiasına altın bir standart olarak kazandırılmıştır ( 6 - 79)

Trabekülektomi her glokom hastasına rahatlıkla uygulanabilen ve başarı oranı % 66 - 99 arasında değişen bir yöntem olmasına rağmen ( 29,78,82 ) hastaların bir kısmında başarı oranı düşmekte, bleb zamanla fonksiyonunu kaybetmektedir. Afak, neovasküler, konjenital, üveite seconder glokomlu hastalar bu riskli gruba girmektedir ( 39,76).

Cerrahi Teknik :

Kapaklara bulbusa baskı yapamayacak şekilde blefarosto konularak veya tespit sütürü konularak cerrahi bölge ortaya çıkarılır.

Üst rektüsa dizgin sütür konulur ve konjiktival flep hazırlanır, bu flep limbus veya fornix tabanlı olabilir.

Yüzeysel skleral flepin dış hatları ıslak saha koteriyle işaretlenir ve ardında koter izleri boyunca skleranın 2/3 kalınlığında insizyonlar yapılır. Flep tercihen dikdörtgen, kare yada üçgen şeklinde olabilir.

Daha sonra, bıçak skleraya parelel tutularak yüzeysel skleral flep diseksiyonu yapılır ve diseksiyon, saydam korneaya ulaşıncaya kadar aynı plan üzerinde öne doğru devam ettirilir.

Keskin ve ince kenarlı bir bıçakla saydam korneanın üst temporal periferinden inzisyon açılarak parasentez yapılır.

Derin sklerektomi operasyonun en zor kısmını teşkil eder. Bu noktada dikdörtgen şeklinde derin bir blok ( 1,5 x 3 mm ) çıkartılır.

İçerideki açıklığın periferik iris tarafından bloke edilmesini önlemek için periferik iridektomi yapılır.

Yüzeysel skleral flep sütüre edilir ve bir Rycroft kanalü kullanılarak parasentez üzerinden ön kamaraya dengeli salin solüsyonu enjekte edilir. Bu sayede fistülün açık olup olmadığı kontrol edilir ve herhangi bir delik veya sızıntı mevcudiyetinin tespiti kolaylaşır.

Konjiktiva kapatılıp, SC yapılarak operasyon sonlandırılır.

TRABEKÜLEKTOMIYE AIT KOMPLIKASYONLAR :

İntraoperatif Komplikasyonlar :

Konjiktival flep perforasyonu

Skleral flep perforasyonu

Hemoraji

Vitreus kaybı

Suprakoroidal expulsif hemoraji

Retrobulber hemoraji

Erken Postop. Komplikasyonlar :

Hipotoni ve sığ ön kamara

Aşırı filtrasyon

Koroidal dekolman

Yüksek GİB ve sığ ön kamara

Malign glokom

Pupiller blokla beraber yetersiz iridektomi

Suprakoroidal hemoraji

Yüksek GiB ve derin ön kamara :

Bleb yetersizliği

Ankapsüle bleb

Üveit ve hifema

Dellen

Geç Komplikasyonlar :

Filtrasyonun geç başarısızlığı

Filtrasyon blebinden sızıntı olması

Endoftalmitis

Katarakt

Spontan hifema

Hipotoni ve siliokoroidal dekolman

Göz kapağı değişiklikleri

Sempatik oftalmi

Konjiktival flebin limbus yerine fornix tabanlı oluşturulması trabekülektomi başarısını artıran bir yöntemdir. Trabekülektomi esnasında çıkarılacak trabeküler bloğun skleral mahmuzun önünde olması önemlidir. Çıkarılan bloğun boyutlarından çok blok boyutunun skleral fleb boyutlarına oranı göz içi basıncı seviyesini belirleyen parametredir ( 84,90 ).

Postop fitrasyon blebinin varlığı, trabekülektominin başarısında etkilidir. Filtrasyon blelbinin başarısızlığına neden olan yara iyileşmesi olayını daha az uyarmak amacıyla minimum travma oluşturmaya çalışılmalıdır.

Geç postop dönemde bleb türleri ve GİB ortalaması karşılaştırıldığında, silik blebli gözlerde drenajın daha zor olduğu düşünüldüğünde bu beklenmesi gereken bir sonuçtur. Bu durumda erken postop dönemde diffüz belirgin ve kistik bleb varlığının geç dönemde daha düşük GİB sağlayacağı da söylenebilir ( 17 ).

Periferik iridektomisiz trabekülektomi opresayonu uygulayan otörler olmasına rağmen, irisin fistül alanından prolapsusunu engelleyecek periferik iridektomi trabekülektominin başarısını artıran bir yöntemdir ( 29,84 ).

NON PENETRAN FİLTRAN CERRAHİSİ

Filtrasyon cerrahisi glokomun cerrahi tedavisinde 30 yıldan fazla bir süredir altın standart olmuştur. Belirtilen yüksek başarı oranları ( % 75 – 90 ) ve tıbbi tedaviye üstünlüğü de bu yöntemi glokom tedavisinde ön plana çıkarmaktadır (1 – 4 ).

Ancak operasyon ortaya çıkan komplikasyonlar ; hipotoni, koroidal efüzyon, blep kaynaklı problemler, endoftalmi ve sığ ön kamara gibi sorunlar hala çözüm beklemektedir ( 5 – 6 ). Yara iyileşmesi esnasında subkonjiktival ve fistül bölgesinde gelişen fibroblast proliferasyonu fibrozis operasyonu ileriki dönemlerde başarısını sınırlandırmaktadır. Bu dezavantajların azaltılabileceği alternatif cerrahi yöntemler üzerinde çalışmalar sürdürülmektedir. Kozlov’ un tariflediği Derin Skleroktomi ve Stegmanın tarif ettiği Viskokanalostomi bu yöntemlerden üzeinde en fazla durulanlarıdır ( 8 – 12 ).

Bu iki teknik temelde birbirine benzemekle beraber; Viskokanalostomi aslında derin sklerektomi işlemine ilave olarak Schlemm kanalına yüksek vizkoziteli vizkoelastik ( Healon GV ) madde verilmesinden ibarettir.

Bu non penetran filtran cerrahi yöntemlerin en önemli avantajları ; ön kamaraya girilmemesi ve bleb formasyonunun oluşmamasıdır. Dolaysıyla cerrahi yöntemlere bağlı olarak ; katarakt, sığ ön kamara, hipotoni, koroid dekolmanı, kistik beleb ve endoftalmi, görme kaybı geç rehabilitasyon gibi komplikasyonlara nadiren yol açmaktadır.

Bu tekniklerin öğrenme döneminde zorluklar olmasına rağmen ciddi bir komplikasyon oluşmamakta ve sorun çıktığında kolaylıkla trabekülektomiye geçilebilmektedir.

NONPENETRAN DERİN SKLEREKTOMİ TEKNİKLERİ

Primer açık açılı glokom için cerrahi tedavi; göz içi basınç kontrolünü sağlamada genellikle son aşama olarak düşünülmektedir. Kuzey Amerika’ da trabekülektomi operasyonu; tipik olarak LTP ( Laser Trabekülo Plasty )’ yi takip etmektedir. Oysaki AGIS ( Advanced Glaucoma Intervention Trial Suggest ) gelen yakın tarifli veriler bu klasik yaklaşımın yeniden ele alınması gerektiğini göstermiştir. Çünkü AGIS beyazlarda LTP’ den önce trabekülektominin düşünülmesi gerektiğini ispatlayan; LTP ve ırk arasındaki ilişkiyi ortaya koyan raporlar sunmuştur.

Antimetabolitli olsun yada olmasın standart trbekülektomiye ait olan; hipotoni, bleb kaynaklı problemler, koridal efüzyon, sığ ön kamara ve endoftalmi gibi komplikasyonlar cerrahinin ertelenmesinde predominant faktörlerdir.

Erken yada geç postop komplikasyonları nedeniyle görme kaybı için belirli bir potansiyelde multipl yeni ve potent İOP düşürücü medikasyonların sunuldugu bir glokom operasyonunu düşünürken dikkat edilmesi gerekir.Cerrahi tedavi isteksizligine ragmen; GİB düşürmede çok etkili olması ve görme alanını koruması ndan dolayı Trabekülektomi tüm glokom hastalarının tedavisinde halen Altın bir standart olarak yerini korumaktadır.

Etkinligi göz ardı edilmeksizin , Trabekülektomi güvenlik sınırını önemli ölkçüde artırabilseydi glokom için cerrahi operasyonlar daha erken düşünülebilirdi.

Yeni ve muhtemelen daha etkili bir drenaj bölgesi yaratmaktansa,bir şekilde cerrahi olarak fizyolojik aköz drenaj kanallarını arttırmak günümüzde operasyon emniyetini arttırması açısından ilgi çekici bir fikir olmuştur.

Ön kamera içerisine penetrasyonun engellenmesi ve antimetabolit kullanılmaması,daha az hipotoni ve diger sonuçları ile beraber ön segmentin daha çabuk iyileşmesine olanak saglamaktadır.Daha emniyetli glokom ameliyatı hedefine ulaşmak için ;Nonpenetran Derin Sklerektomi yeni bir anlayış ile yeniden ele alınmıştır.

Bu bölümde NPDS’ yi ;yani cerrahi olarak schlemm kanalını açan

CERRAHİDE KULLANILAN ANTİMETABOLİTLER

Trabekülektomi, maksimum tolere edilebilir, medikal tedaviye rağmen göz içi basıncında azalmaya ihtiyacı olan ve glokomatöz hasarın devam ettiği hastalarda göz içi basıncının kontrolünü sağlamak için baş vurulan filtran cerrahi yöntemdir. Fibroblast proliferasyonu, kollajen sentezi ve glikozaminoglikan depolanması sonucu ortaya çıkan subkonjiktival fibrozis filtran cerrahi başarısızlığının en önemli nedenidir. Bu durum özellikle filtran cerrahi başarısızlık riski yüksek olan genç hastalar, daha önce cerrahi geçirmiş olan hastalar ve üvetik glokomu gibi seconder glokomlu hastalarda önemlidir ( 1,2 )

Yara yeri iyileşme cevabını değiştirip fibroblast proliferasyonunu ve subkonjiktival fibrozis sınır konularak filtran cerrahinin başarısını artırmak için günümüzde bazı anti metabolitler kullanılmaktadır. Bu ajanlar içinde günümüzde en popüler olanları 5 FU, MMC dir ( 3 - 8 ). Bunların dışında Daunorubisin, Doksorubusin, Vinkıristin, Thio - Tepa ve Bleomisin mevcuttur.

MİTOMİSİN - C :

1956 Yılında Streptomyces Caespitesus mantarından izole edilmiş olan MMC, fibroblast proliferasyonunu etkili bir şekilde baskılar ( 5 ). İlk kez Chen tarafından 1983 yılında filtrasyon cerrahisinde kullanılmaya başlanmıştır.

Mitomisin; DNA sentezini geç G fazı ve erken S fazında inhibe eder. Antitümör aktivitesinden yararlanmak için sistemik enjeksiyonlar şeklinde kullanılır. Glokom cerrahisinde fibroblast proliferasyonunu, subkonjiktival fibrozis ve skar oluşumunu baskılamak için kullanılmaktadır ( 80 ).

MMC alkilleyici bir ajandır. DNA ile çapraz bağlar oluşturur, bunun yanında ek olarak süperokside ve hidroksil radikalleri meydana getirir. DNA, RNA ve protein sentezini inhibe eder ( 22 ). Yine bu ilacın invitro haldeyken fibroblast prolferasyonunu 5 FU dan daha etkili bir şekilde inhibe ettiği gösterilmiştir.

MMC ilk olarak pterjium cerrahisinde kullanılmış olup, lokal oküler toksisiteye neden olmuştur. Sklerokorneal ülserasyon, skleromalazi, semblefaron ve skleralkalsifikasyon gibi.

Hutchinson ve ark. ( 34 ) klinikopatolojik çalışmalarında insanlarda MMC nin uygulanması sonrası patolojik bulguları şöyle bildirmiştir : Konjiktivada incelmiş epitel, azalmış vasküler yapılar ile birlikte gevşek düzenlenmiş hiposellüler subepielyal konnektif doku ve canlı fibrositler aynı araştırmada postop. Hipotoni nedeni subkonjiktival fibrozisin azalması ile birlikte oluşan aşırı filtrasyon yada geciktirilmiş yara iyileşmesi ve / veya silier cisim üzerine direkt toksik etkileri yada oluşan bleb sızıntısı olarak gösterilmiştir.

Filtran cerrahide postop. başarıyı artırmak için kullanılan MMC’ ye bağlı ortaya çıkan çeşitli komplikasyonlar bildirilmiştir ( 9,12 ).

Deneysel çalışmalarda MMC nin extra oküler ve subkonjiktival verilmesi sonrası elektronmikroskopik incelemede silier epitelde toksisiteye neden olduğu ve bu şekilde uzamış hipotoniye sebep olduğu bildirilmiştir ( 21,22 ).

Glokom cerrahisinde MMC operasyon esnasında 0,1 mg / ml ile 0,5 mg / ml konsantrasyonunda steril sponge emdirilerek skleral flep altına 5 dakika süreyle uygulanmakta yada sklera – tenon arasına tatbik edilmektedir ( 75 ).

Morrow ve ark. subkonjiktival, ön kamara injeksiyonu veya her iki şekilde kombine olarak MMC verilmesi ile korneada inflamasyon ve nekroz, endotel hücre kaybı, hemorajik iris nekrozu gibi toksisiteyi gösteren bulgular saptamışlardır ( 16 ).

Filtran cerrahi esnasında olabilecek komplikasyonları ( yara yerinden sızıntı, sığ ön kamara, uzamış hipotoni, koroidal dekolman, lens opasiteleri gibi ) azaltmak amacıyla skleral kesi alanı ve konjiktiva bol miktarda serum ile irrige edilmeli, skleral flep, konjiktiva ve tenon katmanları dikkatlice sütüre edilmelidir.

MMC sistemik uygulandığında kardiotoksisite, venooklusif karaciğer hastalığı, interstsiyel pnomonitiz ve böbrek toksisitesine neden olmaktadır.

MMC’ nin oksijenden fakir ve avasküler dokulardaki hücrelere daha toksik olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle skleral flep alanında vaskülarizasyonu azaltmak için uygulanan koterizasyon işlemi MMC’ nin antiproliferatif etkinliğini daha da artıracaktır.

GEREÇ VE YÖNTEM

Çalışmamızda Nisan 2001 – Mayıs 2002 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniğinde gerçekleştirilen Viskokanalostomi + MMC vakaları incelendi.

Bu çalışmaya kliniğimizde primer açık açılı glokom tanısı almış ve düzenli olarak kontrollere gelen 15 hastanın 15 gözü dahil edilmiştir. 15 hastanın 10 sağ gözü ( % 66,70 ), 5 sol gözü ( % 33,30 ) opere edildi. Bir hastaya da viskokanalostomi+MMC ile beraber fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulandı. Bu olguların dağılımı tablo 1 de gösterilmiştir.

TABLO 1

GÖZ

SAYI

YÜZDE ( % )

SAĞ

10

66,70

SOL

33,30

TOPLAM

15

100

Çalışma kapsamına alınan hastalarımızın 6’ sı bayan ( % 40 ), 9’ u erkek olup ( % 60 ), olgularımızın yaşları 32 ile 75 arasında değişmekte olup yaş ortalamaları 58,60 +- 12,78 idi. Bayan hastalarımızın yaş ortalaması 52,33 +- 14,43, erkek hastalarımızın yaş ortalaması 62,78 +- 10,32 olarak bulunmuştur. Bu olgularımızın yaş ve cinse göre dağılımı tablo 2 de gösterilmiştir.

TABLO 2

CİNSİYET

YAŞ

OLGU

YÜZDE ( % )

BAYAN

32 – 70

40

BAY

41 – 75

60

TOPLAM

32 – 75

15

100

18 Hastadan oluşan hasta grubunda takip süresi en az; 3,5 ay, en fazla; 14 ay arasında değişmekte olup ortalama takip süresi 8,60 +- 3,823 aydır. Hastalarımızın postop takipleri 1. gün, 3. gün, 1. hafta, 2. hafta, 1. ay, 3. ay, 6. ay olmak üzere yapılmış olup 6. aydan sonra hastalar 3 ayda bir kontrollere çağrılmıştır.

Postop ilk 5 gün boyunca her hastaya saat başı olmak üzere topikal antibiyotikli ve steroidli damlalar verilmiş olup 5. günden sonra ki 3 hafta boyunca bu tedavi protokolü tedrici olarak 5×1’ e düşürülüp 3. haftanın sonunda sonlandırılmıştır.

Daha önce oküler cerrahi girişim geçirmiş olanlar çalışma kapsamına alınmadı. Cerrahi endikasyon; cup – disk oranı, görme alanı, göz içi basıncı değerlendirilerek konulmuştur. Ameliyat kararı verirken gözlerin aşağıdaki guruplardan birine uyması göz önüne alındı.

Maximal tolere edilebilir medikal tedavi ile GİB kontrolü sağlanmış olup, hafif derecede görme alanı defekti ve disk hasarı olanlar.

Maximal tolere edilebilir medikal tedavide GİB kontrolü sağlanmış olup, orta ve ileri derecede görme alanı disk hasarı olanlar.

Maximal tolere edilebilir medikal tedavi ile GİB kontrolü sağlanamamış olup, ileri derecede disk hasarı ve görme alanı defekti olan hastalar.

Tüm hastaların operasyon öncesi düzeltilmiş görme keskinliği, kompüterize perimetre, biomikroskopi, aplanasyon tonometresi ile GİB ölçümleri, gonioskopi, direkt ve indirekt oftalmoskopi içeren oftalmolojik muayeneleri yapılmış olup, hastalara operasyonla ilgili ayrıntılı bilgi verilip yazılı izinleri alınmıştır. Operasyonlar Stegmannın ( 2 ) tarif ettiği şekilde gerçekleştirilmiş olup, tümü aynı cerrah tarafından ( K.Ünlü ) yapılmıştır.

CERRAHİ TEKNİK :

Olguların tümünde cerrahi işlem retrobulber anestezi altında gerçekleştirildi. Steril örtü konup kapak spekulumu yerleştirildikten sonra üst rektusa dizgin sütür kondu. Saat 2 – 10 kadranları arasında konjiktiva ve tenon insizyonunu takiben fornix tabanlı, konjiktival flep hazırlandı. Kanayan yerlere hafif derecede bipolar koter uygulandı. Daha sonra metal, yuvarlak uçlu bir bıçak (Grieshaber, katalog no 681,26) ile kenarları 4×4 mm olan parabol şeklinde, saydam korneada 1 mm kadar ilerleyen ve 1/3 skleral kalınlığında olan yüzeysel skleral flep hazırlandı. Bu ilk flepin hemen altına flep alanının dışına taşmayacak 0,2 mg / ml MMC emdirilmiş 2×2 mm lik sponge uygulanıp 2 dakika bekletildi. Daha sonra bu bölge serum fizyolojik ile iyice irige edildi. Daha sonra bu ilk flepin kenarlarının 1 mm içerisinden yaklaşık 2/3 sklera kalınlığında koroid ve slier cismin üzerinde ince tabaka kalacak şekilde derin bir skleral flep hazırlandı. Bu aşamada yanlışlıkla ön kamaraya girilmişse, işlem standart trabekülektomi olarak tamamlandı. Bu flep doğru tarzda korneaya ilerletildiğinde limmbusun 1mm gerisinde schlemm kanalına ulaşılmış ve flepin iki kenarında kanal kesilerek iki giriş yeri açılmış oldu. Açılmış olan bu iki ostiumdan dış çapı 150 mikron olan özel bir kanülle (Grieshaber kanülü) her iki taraftan schlemm kanalına girilip 4 - 6 mm ilerletilerek yüksek viskoziteli sodyum Hyalüronat ( Healon GV ) 3 – 5 kez enjekte edildi. Bu işlem schlemm kanalının çapı 25 – 30 mikrondan 230 mikrona kadar genişletilmiş olur. Bu aşamada üçgen sponge yardımıyla schwalbe hattı üzerinde birkaç kez basılarak Dscement membranında intakt bir pencere oluşmasına ve hümör aközün ön kamaradan yüzeysel skleral flepin altında oluşan, Stegmann’ ın sklera altı gölü diye adlandırdığı bölgeye difüze olmasına yol açar. Aközün dışarıya çıkışı gözlenip sponge ile kontrol edildi ve yeterli olduğuna karar verilene kadar bu işlem tekrarlandı.Vannas makası ile derin skleral flep tabanından kesilip çıkartıldı. Yüzeysel flep 10 / 0 nylon ile su sızdırmaz sıklıkta 5 adet sütürle kapatıldı ve flepin altına Healon GV enjekte edildi, böylece bölgeye akın eden fibrinojenin fibrine dönüşmesi ve fibroblastik doku oluşması azaltılmaya çalışıldı. Konjiktiva yerine yayılarak 1 adet 10 / 0 nylon sütür ile kapatıldı ve yara yerinden 180 derece uzağa subkonjiktival deksametazon sodyum fosfat ( 4 mg ) ve gentamisin ( 20 mg ) enjeksiyonu ile operasyona son verildi. Operasyon sonrası topikal steroid ve antibiyotikli damlalar ilk 3 gün 6×1 sonraki 2 hafta boyunca 4×1 dozunda kullanıldıktan sonra kesildi.

Operasyon sonrası 1. gün, 3. gün, 1. hafta, 2. hafta, 1. ay, 3. ay, 6. ayda ve daha sonra 3 ayda bir olguların oftalmolojik muayeneleri yapıldı ve aplanasyon tonometresi ile alınan göz içi basınçları kayıt edildi. Postop takipleri boyunca göz içi basıncı hiçbir antiglukomatöz tedavi almaksızın 21 mm Hg altında olan olgularda operasyon başarılı olarak kabul edildi. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde Wilcokson Signed Ranks testi kullanıldı.

Bu arada hastalarımızdan alınan derin skleral fleplerin histopatalojik incelenmesi yapıldı.

BULGULAR :

Nisan 2001 – Mayıs 2002 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Kliniğin’ de Primer Açık Açılı Glokom tanısı alıp Viskokanalostomi + MMC uygulanan 15 hastanın 15 gözünün operasyon öncesi ve operasyon sonrası göz içi basınç değerleri karşılaştırıldı.

Operasyon esnasında 5 hastamızda Descement membranında perfolasyon gelişti ve bu hastalarda standart trabekülektomiye geçilip operasyon sonlandırılıp, bu hastalar çalışma kapsamından çıkarıldı. Bir hastamızda Viskokanalostomi + MMC ile beraber Fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulandı. Preop dönemde oküler göz içi basınç değerlerinin 3’ ü (1 nolu hasta, 3 nolu hasta, 9 nolu hasta) ilaçlı olup, bu hastalar en az 2 en fazla 3 antiglokomatöz ilaç kullanmaktaydı. Kullanılan total ilaç sayısı 7 adet idi. Postop dönemde antiglokomatöz ilaç kullanan hasta sayımız 3 adet olup, kullanılan antiglokomatözlerin total miktarı 3 tane idi.

Preop dönemde kullanılan ilaç sayısının total hasta sayısına oranı % 47 ( 7 / 15 ), Postop dönemde kullanılan ilaç sayısının toatal hasta sayısına oranı % 20 ( 3 / 15 ) olarak bulundu.

Preop dönemde olgularımızın göz içi basınç değerleri 20 – 80 mm Hg arasında değişmekte olup, ortalama GİB değeri 33.33 +- 9,446 olarak saptandı. Postop dönemde ortalama göz içi basınç değerleri, 1. gün : 10.13 +- 8.14, 3. gün : 12.86 +-9.164, 1.hafta : 13.26 +- 5.147, 2.hafta : 16.66 +- 6.757, 1. ay : 13.53 +- 4.120, 3. ay : 13.80 +- 3.529, 6. ay : 13.00 +- 2.966, son kontrolde : 11.66 +- 2.943 mm Hg olarak saptandı. Operasyon sonrası tüm hastalardaki ortalama GİB değerleri Preop ortalama göz içi basınç değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu ( P < 0,001 ). GİB değerlerinin istatistiki değerlendirmesi Wilcoxon signed ranks testine göre yapılmıştır. Olgularımızın Preop ve Postop GİB değerleri ve istatistiki verileri tablo 3 ve tablo 4’ de verilmiştir.

TABLO 3

PREOP VE POSTOP GİB DEĞERLERİ

HASTALAR

PREOP

1. GÜN

3. GÜN

1.HAFTA

2.HAFTA

1. AY

3. AY

6. AY

SON KONT.

30

13

24

11

14

14

14

13

12

50

26

34

20

17

16

21

14

15

15

14

16

16

15

16

28

10

10

10

10

10

31

11

10

10

10

34

11

18

14

17

13

12

26

10

10

10

12

27

14

37

10

22

15

14

14

20

14

16

20

18

18

10

43

10

14

14

16

15

22

15

11

43

35

25

14

14

10

16

14

12

29

11

10

10

12

10

13

31

16

14

17

14

12

14

50

20

26

16

14

15

37

22

11

TABLO 4

WİLCOXON SİGNED RANKS

İSTATİSTİKİ TEST SONUÇLARI

1. GÜN

PREOP – 1.GÜN

- 3.408

P < 0,001

3. GÜN

PREOP – 3.GÜN

- 3.242

P < 0,001

1. HAFTA

PREOP – 1.HAFTA

- 3.411

P < 0,001

2. HAFTA

PREOP – 2.HAFTA

- 3.411

P < 0,001

1. AY

PREOP – 1 AY

- 3.300

P < 0,001

3. AY

PREOP – 3. AY

- 3.412

P < 0,001

6. Ay ve son kontrolde göz içi basınç değerleri ile ilgili verilerimizin yetersiz olmasından dolayı Wilcoxon Signed Ranks testine tabi tutulmamıştır.

Bu olgularımızın son kontrolleri göz önüne alınarak yapılan değerlendirmede 13 hastamızda ( % 80 ) göz içi basınçları ilaçsız, 3 hastamızda ise ( % 20 ) tek antiglokomatöz ile göz içi basıncı 21 mm Hg altında bulunmuştur.

Postoperatif dönemde bir hastamızda saat 5 – 7 arasında hifema gelişti, bu hemoraji 24 saat içinde kendiliğinden düzeldi. 1 gözde bleb formasyonunun oluştuğu gözlendi.

Postoperatif dönemde 4 hastamızda göz içi basınç yükselmesi gözlendi. Bu hastalarımıza topikal antiglokomatöz tedavi başlandı. 1 hastamızda antiglokomatöz tedavi 1. haftadaki kontrolünde göz içi basıncı 14 mm Hg olarak saptanması üzerine ilaç kesildi ve takiplere ilaçsız olarak devam edildi. Diğer 3 hastamız ise halen topikal antiglokomatöz kullanmaktadır.

Olgularımızın hiçbirinde; sığ ön kamara, koroidal dekolman, hipotoni, cerrahiye bağlı katarakt gibi komplikasyonlar gözlenmedi.

Hastalarımızdan alınan derin skleral fleplerin histopatolojik incelenmesi 100 büyütmeli Olympus CH2 mikroskobunda Hematoksilen Eozin boyası ile yapıldı. Olympus Eyepeace mikrometre ile fleplerin kalınlıkları ölçüldü.

7 ve 15 nolu hastalarımızdan alınan fleplerin ince olmasından dolayı histopatolojik inceleme için kesit hazırlanamadığından ölçümleri yapılamadı. 16 nolu hasta ise viskokanalostomi başlanıp daha sonra trabekülektomiye dönülen hastamızdır. Flep kalınlıkları ile ilgili ölçümler mikrometre olarak hesaplandı.

Konu ile ilgili bilgiler Tablo 5 te gösterilmiştir.

TABLO 5

HASTA

EN İNCE (mikrometre)

EN KALIN (mikrometre)

20

40

40

50

20

70

50

60

20

30

50

60

10

30

50

65

10

10

14

11

15

40

12

23

40

13

20

70

14

10

20

15

16

20

30

Hastalarımızın son kontrolünde 2 hastamızda vizyonda artış gözlendi ( % 13,33 ). Bu hastalarımızdan biri viskokanalostomi + MMC ile beraber fako yapılan hastamız idi. Diğer 13 hastamızda ise ( % 86,67 ) son kontrolde düzeltilmiş görme keskinlikleri preop seviye ile aynı düzeyde olduğu saptandı.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Cilt Kesisi

CiLT KESİSİ

GENEL BİLGİLER

Tanımlama: Keskin veya pürüzlü bir cisimle cildin kesilmesi

Sportif yaralanmalar genellikle sıyrık ve kesilerle oluşur ki, bunlar çürüklere, yaralara ve düzensiz kesilere sebep olur.

Anatomik içerik:

Vücudun her kısmı

Bulgu ve Belirtiler:

Ciltte bir tip kesi

‘ Sportif yaralanmalarda sıklıkla cildin kalkmasıyla acılı ve basamaklı kesiler görülür.

Ağrı

Kanama (baş ve alın yarıklarında fazladır)

“Şişlik,kızarıklık ve hassasiyet (bazen)

Nedenler:

Keskin veya sert objelerle direk darbe gelmesi (oyuncu malzemelerinin keskin ucu ayakkabı, eldiven, kask vs.)

Riski Arttırıcı Nedenler:

” Temas sporları

“Otomobil, bisiklet, motosiklet yarışları

” Pürüzlü oyun sahaları

Nasıl önlenir ?

* Koruyucu malzemeler kullan , mümkünse sert zeminlerde spor yapma.

Araba içinde emniyet kemerini kullan

TIBBİ YAKLAŞIM

Planlama:

” Doktor tedavisi, yaranın temizlenmesi ve dikiş atılması.

Tedaviden sonra kendi kendine bakım.

Tanı Yöntemleri:

‘ Kendi gözlemleriniz

Doktorca yapılan fizik muayene ve tıbbi geçmiş

‘ Kesi civarındaki kemiklerin röntgeni

Olası Komplikasyonlar:

‘ Dikiş altında sıvı toplanması

Lokal anesteziklere karşı allerji

Enfeksiyon oluşumu. Enfeksiyon varlığında ateş, ağrı ve ödem (sıvı toplanması) olur. Ödem dikişlerin açılmasına neden olabilir.

* Yara izi kalması ve bunun verdiği rahatsızlık

iyileşme Süresi:

Eğer dikişler enfeksiyon kapmazsa kesiler normalde 2 hafta içerisinde iyileşir (ylokaliza-syona göre farklılık gösterebilir.)

‘ Dikişler 10 gün sonra alınır.

TEDAVi

Not: Burada belirtilenler yardımcı öneriler olup, esas olarak doktorunuzun direktiflerini takip ediniz.

İlkYardım:

Hızlı kanamalarda :

” Yaralanmış bölgeyi bir bezle veya elinizle kapatın.Ambulansı beklerken veya acil ünite giderken 10 dakika kuvvetli bir baskı uygulayın

” Eğer baskı kanamayı kontrol edemiyorsa ve kanama bacak veya koldan ise turnike kullanın (hafif) Turnikeyi herhangi bir sargıdan veya benzer metaryalden yapabilirsiniz. Yaranın üstüne, kol veya bacağı çevreleyen turnikeyi sarın ve bağlayın. Yaralı bölümle gazlı bezi arasına sert bir obje yerleştirebilirsiniz. Bu sert objeyi çevirerek kanamayı yavaşlatacak ve durduracaktır. Turnike kullandığınızı mutlaka acil ünite çalışanlarına söyleyiniz.

Turnike 20 dakikadan daha fazla kullanmayınız.

‘ Aşırı kanama yoksa yara bakımı için; yaralanmış bölgeyi su ve sabunla dikkatlice temizle, genellikle lokal anestezi altında yaralanmış bölge yeniden temizlenecek ve dikiş atılacaktır, (doktor tarafından)

Tedavinin Devamı:

” Yarayı bandajla kapalı olarak tut ve 2 gün için orta derecede kompres yap, bu ödemi önler.

” Eğer bandaj ıslanırsa çıkar ve antibiyotikli merhem kullan

” Dikiş atıldıktan sonra kanama meydana gelirse, 10 dakika gaz bezini bastırarak yara üzerine baskı uygula.

” Tetanoz riskini önlemek için, tetanoz to-ksoidi veya antitetanık serum alın.

” Temas sporlarında, iyileşme tamamlanıncaya kadar birkaç pedle yaralanmış bölgeyi koruyun.

ilaç:

Hafif ağrılar için reçete gerektirmeyen parasetamol alabilirsiniz. Aspirin kullanmayın,

kamayı arttırabilir. Doktorunuz antibiyotikler

kuwetli ağrı kesiciler reçete edebilir,

Aktvite:

Tedaviden sonra normal aktivitelyerinize yavaş yavaş başlayın.

Diet:

Ekstra protein içeren et, balık, tavuk, süt, yumurta, peynir gibi besinler alın. Aktivite azalmasına bağlı kabızlığı önlemek için lifli ve sıvı besinler tercih edin.

DOKTORUNUZU ARAYIN

* Yaralanma varsa

* Yarada enfeksiyon işaretleri varsa (ba-grısı, ateş, ağrıda artış, kızarıklık, cerahat)

” iyileşen kesiler iz bırakabilir. Siz plastik cerrahiyle bunu yok etmeyi başarabilirsiniz.

AŞİL TENDONU YIRTILMASI

NORMAL ANATOMİ

GENEL BİLGİLER ;

Tanımlama

Aşil tendonu veya onun bağlantısı kas veya kemikdeki sakatlanmadır. Bu üç parça bir ünit oluştururlar. Yırtılmalar bu ünitinin en zayıf bölümünde meydana gelir.

Yırtılmalar 3 derecede değerlendirilir.

“Hafif (l c derece) Kas ve tendon liflerinde yırtılma olmadan hafif gerginlik mevcuttur. Kuvvet kaybı yoktur.

” Orta (2° derece) Kemiğe yapışma yerinde veya kas ve tendon liflerinde yırtık vardır. Güç azalmıştır.

‘ Şiddetli (3° derece) Kas-tendon veya kemik yapışma yerindeki liflerin kopması. Cerrahi tedavi gereklidir. Kronik yırtılmanın sebebi aşın kullanma ve aşın yüklenmedir. Akut yırtılmanın sebebi ise doğrudan sakatlanan veya aşın gerginliktir.

Anatomik İçerik

” Aşil tendonu

” Aşil tendonuna bağlı kaslar

” Topuk kemiği (Kalcaneus)

” Sinirler, periost, kan ve lenf damarları içeren yumuşak dokular.

” Aşil tendonu etrafındaki şişlik. ‘ Güç kaybı

• Kopma (parmak bastırıldığında çıtırtı sesi veya hissi) sesi

‘ Röntgende, tendon ve kasda kalsifiklasyon, ‘ Aşil tendonunu örten kılıfın enflamasyonu

* Tendon üzerinde boşluk hissi

‘ Parmaklar üzerinde yürüyememe.

Nedenler:

‘ Ayak bileğindeki kas tendon grubunun uzun süreli aşın kullanımı

‘ Engelli koşullar, uzun atlama, yüksek atlama veya kısa mesafeli koşular gibi kısa süreli tam yüklenmeli aktiviteler

Riski arttıran nedenler

‘ Kontakt sporlar

‘Koşu

‘ Uzun atlama, engelli koşu veya sürat koşulan gibi ani startlı olan sporlar.

‘ Dolaşım azalmasıyla seyreden herhangi bir kalp-damar hastalığı

‘ Kanama bozukluğuna dair bir hastalık öyküsü

‘ Ayak büküldüğünde veya azaltıldığında agrı

” Baldır kastarında spazm

‘ Şişmanlık

‘ Beslenme yetersizliği

‘ Eski asil tendon sakatlanması

‘ Zayıf kas yapısı

Nasıl Önlenir?

Spor branşına uygun kuvvet ve kondisyon

programına katılın.

” Yarışma ve antrenmanlardan önce ısının

” Yarışma ve antrenmanlardan önce bölgeyi bandajlayın.

” Uygun koruyucu ayakkabılan tercih edin.

TIBBİ YAKLAŞIM

Doktor teşhisi

” Uygun bandaj, bazı zamanlarda alçı

” Rehabilitasyon süresince kendi kendine bakım

” Fizik tedavi

” Cerrahi müdahale

Tan Yöntemi:

” Belirtilerin gözlenmesi.

‘ Öykü ve bir doktor muayenesi

‘ Kırık olup olmadığını anlamak için o bölgenin röntgen filmi.

” ultrasaund. manyetik rezonans görüntüleme

Olası Komplikasyonlar:

” Aktivitelere erken dönüldüğünde iyileşme süre recinin uzaması

Tekrarlayan sakatlanmaları takiben stabil olmayan mayan veya hareketsiz ayak bileği

‘ Kemiğe yapışma yerinde enflamasyon (peri-ostit)

” Sakatlanmanın uzaması

İyileşme Süresi

Eğer ilk sakatlanmaysa aktivitelere dönmeden önce uygun bakım ve yeterli iyileşme süreci kalıcı bir sakatlanmayı önleyebilir. Kopan bağ veya ten donların iyileşme süreci kemik kırığının iyileşme süreci kadardır.

Hafif yırtıklarda = 2-10 gün

Orta yırtıklarda = l O gün 6 hafta

Şiddetli yırtıklarda = 6-10 hafta

Tekrarlayan bir sakatlanmaysa yukarıdaki komplikasyonların hepsinin oluşması mümkündür.

TEDAVİ

Not : Doktorunuzun önerilerini takip edin. Bu bilgiler destek amaçlıdır.

İlk Yardım :

R.l.C.E. protokolün takip edin. Bu protokol dinlenme buz, kompresyon ve elevasyondan ibarettir.

Tedavinin Devamı:

* Eğer splint veya alçı kullanılıyorsa parmaklan serbest bırakın ve arada bir egzersiz yapın. Eğer splint veya alçı kullanılmıyorsa;

* Günde 3-4 kez 15 er dakikalık buz masajı yapın

* ilk 72 saatten sonra eğer daha iyi hissediyorsanız, buz yerine sıcak tedaviye başlayın. Isıtıcı lam balar, sıcak duş, sıcak merhem, ısıtıcı pamad veya ısıtıcı krem ve merhemler kullanılır.

* Mümkünse havuz tedavisi yapınız.

“Tedavi sırasında bileğide saracak şekilde elastik bandaj sarın. Ayakkabının topuğunu yüksel tin,

Rahatlığı sağlamak ve ödemi azaltmak için sık sık ve hafif masaj yapın. haç:

Hafif rahatsızlıklar için, aspirin, parasetamol ve ya ibuprofen kullanabilirsiniz, toka krem ve merhemler kutanın.

Doktorunuz suntan reçete edebilir:

‘ Kuvvetli ağrı kesiciler

” Ağrıyı azaltmak için uzun süreli lokal anestezik enjeksiyonu

‘ Enfeksiyonu düzenlemek için bazen kortizon enjeksiyon Aktivite :

Orta ve şiddetli yırtılmalarda en az 72 saat kol tuk değneği kullanın. (Alçı veya splinte daha uzun)

Ağrı tamamen geçtikten sonra normal aktivi telere başlayın.

DM:

Et, balık, tavuk, peynir, süt ve yumurta gibi bol proteinli yiyeceklerle dengeli ve iyi beslenin. Hare-ketsizlikten oluşan kabızlığı önlemek için bol sıvı alın.

Rehabilitasyon:

Destekleyici bandajlara ihtiyaç kalmadığı za man günlük egzersizlere başlayın.

DOKTORUNUZU ARAYINIZ

“Orta ve şiddetli yırtılmalarda veya 10 günden fazla süren hafif yırtılmalarda,

” Tedaviye rağmen ağrı ve şişlik gittikçe kötüle-şiyorsa.

* Alçıda ağrılar meydana geliyorsa,

” Ağrı, sakatlanan bölgenin aşağısında, hissizlik ve üşüme, şişme

‘ Tırnaklarda mavi veya gri renk oluşumu

Kas Yaralanmaları

Ya doğrudan şiddete bağlı (darbe, çarpma; bkz. incinme) yada dolaylı olarak ani güçlü, koordinesiz kas hareketleri ve aşırı zorlanma koşulları nedeniyle oluşurlar. Bunun nedeni kötü hazırlanmış (”soğuk”), önceden yetersiz gerilmiş ya da yorgun bir kas sistemi de olabilir.

Kas kopması

Kasın aniden aşırı gerilmesiyle, çoğu zaman kas lifi yırtılması ve bölgesel kan birikmesiyle birlikte olur.

Tanı

Belirgin, basınçla ağrı, kas sertliği, hareket sınırlaması ve yüklenmede ağrı görülür.

İlk Yardım

Soğuk kompres uygulanır, koruyucu sargı sarılır (elastiki bandaj, Sport-Tape). Yaralı bölgeye masaj yapılmaz! Spor çalışmasına ve yüklenmeye devam etmek için dondurucu sprey kullanılmaz.

Tedavinin devamı

Yüklenme ağrısına ve işlev azalmasına göre bir kaç gün için spora ara verilir. Daha sonra kendi kendine kas gevşetme alıştırmaları, etkili hareketlerle alıştırma tedavisi, sıcak banyo uygulaması; elektrik tedavisi (Diadinamik, Nemektrodyn); yapılanma antrenmanı uygulanır. Hiçbir tedavi önlemi ağrıya yol açmamalıdır!

Kas Yırtılması

Büyük ölçüde kas yırtılması ya da kasın tamamen ortadan yırtılması ya da kopması.

Tanı

Şiddetli, batıcı ağrı, kas krampı, şişlik ya da farklı miktarda kanama (Kas kılıfı içindeki kanamada ağrı artar), işlevin engellenmesi olur; yüklenme kapasitesi yoktur. Birbirinden ayrılan kas uçları arasında çoğu zaman elle hissedilebilir hafif bir çökme görülür.

İlk Yardım

Soğuk uygulanır (nemli- soğuk pansuman, buz kompresi). Spor yapma yetisini tekrar kazanmak amacıyla dondurucu sprey uygulanmaz. Basınçlı

sargı, koruma ve Bk günlerde fazla yüklenilmemelidir. Akut dönemde sıcak

kompres uygulanmaz, masaj yapılmaz.

Bazı durumlarda cerrahi girişim gerekir. Bu nedenle hareket sınırlamalarında

ve işlevin aşırı azaldığı durumlarda doktorun tanı ve tedavisi kesinlikle

gereklidir.

Tedavinin devamı

1 ile 3 hafta sonra (kasın yırtılma derecesine göre) germe alıştırmalarıyla birlikte işlevel alıştırma tedavisi ve etkin hareketler (hareket banyoları da) , bundan başka sıcak kompresler, elektrik tedavisi (Nemektrodyn, Diadynamik), masajlar yapılır. Ancak bunlar doğrudan doğruya yaranın olduğu yere değil, sadece etrafına uygulanır. Küçük kas lifi yırtılmaları 2 ile 3 hafta sonra iyileşir. Daha büyükçe kas yırtılmaları için yaralanmanın derecesine ve yerine göre tam bir iyileşme için 6 haftaya kadar bir süre hesaba katılmalıdır. Yaralanma, kasın bütün kuvvetine ve gerilebilirliğine ulaşması, ayrıca kasa ait olan ve de etrafındaki eklemlerin sınırsız eklem hareketliliğine ulaşmaları durumunda iyileşmiş demektir. Yaralı kasa yapılacak çok erken bir yüklenme çoğu zaman kalıcı işlev azalmasına neden olur.

Bu nedenle rehabilitasyon evresindeki tedavi önlemlerinin uygulanmasına son derece dikkat edilmelidir. Bağımsız da yapılabilen söz konusu rehabilite edici alıştırma tedavisinin süreci kısaca şu biçimde özetlenebilir:

1. Kuvvet alıştırması olmaksızın yaralı kası germe alıştırmaları;

yaralı olmayan karşı tarafa kuvvet alıştırması yapılarak germe hareketleri

2. Yüklenme düzeyi ayarlanmış kuvvet (düşük direnç) alıştırmaları ile izometrik alıştırmalar

3. Ağrısız bölge içinde etkin bir biçimde yapılan hareketler

4. Dinamik ve izoton alıştırmalar

5. Kuvvet makinesiyle izokinetik alıştırmalar

6. Yaralı kasları ve de gerekli koşullarda antagonist (karşıt) kas işlev gruplarını dikkatlice germe alıştırmaları

7. Koordinatif kas antrenmanı:

Nörofizyolojik kışımın giderek arttırılması alıştırmalar fizyoterapist tarafından

yaptırılır.

8 Yaralı kışımın yükünün giderek arttırılması

9. Antrenman yüklenmesinin artması- özgül yüklenme antrenmanı

10.Kas gerdirme alıştırmalarının (Stretching) uzunsüreli ve tutarlı biçimde uygulanması.

Kas Kılıfının Yırtılması

Gergin kaslara doğrudan doğruya bir darbe ya da çarpma sonucunda (kas fasyalarının yırtılması) kılcal damarlarının yırtılmasıyla oluşur.

Tanı

Basınçla ve hareket ederken ağrı, şişlik, orta derecede kanama, işlev engellenmesi olur. daha sonraki kas gerilmesinde yaralı bölgede elle hissedilebilir bir kabarıklık (Kas fıtığı) görülür.

İlk Yardım

S-B-Y Önlemleri: Soğuk uygulanır ( buz kompresi, nemli-soğuk kompresler), basınçlı sargı sarılır, yüksekte tutulur ve yükü hafifletilir.

Tedavinin Devamı

Çoğu zaman cerrahi müdahale gerekir (kas kılıfının dikilmesi). Son olarak 3 hafta yükü hafifletilerek korunur, destekli bandaj, yükü hafifleten işlevsel sargı uygulanır, kas alıştırma programı (kas yırtılmasında olduğu gibi), hareket banyoları uygulanır, yüklenme giderek arttırılır.

Ancak kas işlevinda ağrı olmaması ve eklemlerin rahatça hareket ettirilmesi durumunda spor yapılabilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

09.03.2002

09.03.2002

Yüksek tansiyon kendini çoğunlukla belli etmez

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.

Öldürmeye karar veren katil, niyetini kimseye belli etmez ve işini sessizce bitirmeye bakar. Tıp dünyasında, yüksek tansiyona da sessiz bir katil gözüyle bakılıyor. Pekçok hastalık önceden bazı belirtilerle tehlikeyi haber verir ama yüksek tansiyonun genellikle hiçbir belirtisi olmaz. Hele çok ani yükselmelerde hasta neye uğradığını anlamaz. Tıp merkezlerinde yapılan araştırmalar on yüksek tansiyon hastasından dokuzunun durumunu bilmediğini ortaya çıkardı. Düzenli aralarla kan basıncının ölçtürülmesi bu tabloyu değiştirir. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.

Ancak hemen karamsarlığa kapılmayın. Dikkatli bir kontrol ve doktor tavsiyeleriyle yüksek tansiyon sorunu giderilebilir.

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz.

Sakin bir ortamda dinlenirken bile kan basıncınız yükselebilir. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar.

Kan basıncınız ölçüldüğünde normal sayılan rakamlardan daha yüksek bir sonuç çıkarsa, doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamıyorlar. Beslenme düzeninde yapılacak bazı değişikliklerle kan basıncı düşürülmek isteniyor. Eğer alınan önlemler bir sonuç vermezse, o zaman ilaç tedavisi gerekiyor. Tabii kan basıncı çok fazla yüksek olursa, ilaç tedavisine hemen başlanıyor. Tıpkı kolesterolde olduğu gibi, rakamlar ne kadar düşük ise kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski de o kadar azalıyor.

Kan basıncını düşürmek için neler yapabiliriz?

Eskisinden daha hareketli olun. Daha önce belirttiğim gibi vücut egzersizi yapmayı asla ihmal etmeyin.

Kilo verin. Şişmanlık, özellikle aşırı şişmanlık, kan basıncının yükselmesinde en önemli rolü oynar.

Alkol tüketimini normal ölçülerle sınırlayın. Eğer yüksek tansiyon hastası olursanız, doktorunuz alkollü içki içmenizi tamamen yasaklayacaktır. Bu aşamaya gelmemek için alkollü içki tüketimini en aza indirin.

Sigara içme alışkanlığını bırakın. Ben eskiden sigara tiryakisi olduğum için, sigarasız yaşamaya alışmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Fakat milyonlarca tiryakinin zor olanı başardığı da bir gerçek. Başkaları yapabildiğine göre, neden siz de sigara alışkanlığından kurtulmayasınız?

Stresinizi kontrol altında tutun. Hepimiz günlük hayatımızda stres yaratacak olaylar yaşıyoruz. Ancak bazı kadın ve erkekler, stres ile mücadele etmeyi başarıyorlar. Stresten kurtulmanın pek çok yolu var. Bunrlardan en önemlisi sizi oyalayıp, sorunları zihninizin bir köşesine atmanızı sağlayacak meraklar edinmektir.

Evde bir hayvan besleyin. Ya da evinde zaten beslediğiniz ev hayvanınızla daha fazla ilgilenin. Psikologlar, bir kediyi ya da köpeği biraz okşamanın kan basıncını düşürdüğünü örnekler göstererek kanıtladılar.

Beslenme düzeninizde bazı değişiklikler yapın. Eskisine göre daha fazla meyve ve sebze yiyin. Özellikle potasyum içeren meyve ve sebzeleri tercih edin. Yağlı besinlerden uzak durun. Kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülük, stresli bir günün sonunda fazla yağlı yiyeceklerle karnınızı tıka basa doyurmanızdır. Sıkıntınızı gidermek için yemek yemekten sakının.

Kan basıncı nedir?

Kan basıncının ne anlama geldiğini hatırlatalım. Kan basıncı, kalbin damarlara kan pompalayabilmesi için gerekli olan basınçtır. Vücut karmaşık bazı sistemlerden yararlanarak kan basıncını dengeler. Kan basıncı iki bölümdür. Birincisi sistolik basınçtır. Bu da kalp çarparken kanın damar duvarlarına çarpma hızıdır. ikincisi diyastolik basınçtır. Bu da kalp dinlenirkenkalp atışları arasındaki zaman içinde ölçülen basınçtır kan basıncı ölçüldüğünde 120/80 sonucu alınırsa, sistolik basınç 120, diyastolik basınç da 80′dir. Ve bu ölçüm ideal kan basıncı sayılır.

Birkaç yıl öncesine kadar doktorlar, özellikle diyastolik basınca önem veriyorlardı. Sistolik basınç dikkate alınmıyordu. Bugün ise iki basınç ölçümünün de aynı derecede önemli olduğunu biliyoruz.

Tuzsuz rejim zararlı mı?

Tıp dünyasında her gün büyük gelişmeler yaşıyoruz. Ama ne yazık ki hala insan vücudunun sırları tam olarak çözülmüş sayılmaz. Örneğin tuzsuz rejimi ele alalım. Bazı hastalara tuz yasağı konduğu zaman, kan basınçları daha da fazla yükseliyor. Oysa tuzun kan basıncını tetiklediği de bir gerçek. Amerika’da yapılan çalışmalarda yüksek kan basıncından yakınan hastaların yüzde ellisinin tuz yasağından yarar görmediği saptandı. Hatta bazı hastalar tuz yasağını uygulamaya başladıktan sonra kan basınçlarının daha da yükseldiği gözlendi. Bazı çalışmalarda da tuz yasağının kalp krizi tehlikesini artırdığı görüldü. Şimdi, vur deyince öldürmeyelim. Tuz yasağının yarar sağlamadığına hemen inanıp dudaklarımız beyazlanıncaya kadar tuzlu yiyeceklerle beslenmeyelim. Tuz konusunu doktorunuz düzenlemeli. Siz her şeye rağmen sofrada eliniz tuzluğa giderken biraz daha düşünün. Ve sakın öfkenizi tuzluktan çıkarıp, eliniz yoruluncaya kadar tabağa tuz serpmeyin. 

Yüksek tansiyon kendini çoğunlukla belli etmez

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.

Öldürmeye karar veren katil, niyetini kimseye belli etmez ve işini sessizce bitirmeye bakar. Tıp dünyasında, yüksek tansiyona da sessiz bir katil gözüyle bakılıyor. Pekçok hastalık önceden bazı belirtilerle tehlikeyi haber verir ama yüksek tansiyonun genellikle hiçbir belirtisi olmaz. Hele çok ani yükselmelerde hasta neye uğradığını anlamaz. Tıp merkezlerinde yapılan araştırmalar on yüksek tansiyon hastasından dokuzunun durumunu bilmediğini ortaya çıkardı. Düzenli aralarla kan basıncının ölçtürülmesi bu tabloyu değiştirir. Yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına yol açan nedenlerin başında geliyor.

Ancak hemen karamsarlığa kapılmayın. Dikkatli bir kontrol ve doktor tavsiyeleriyle yüksek tansiyon sorunu giderilebilir.

Kan basıncının yüksek olduğunu hissedemeyiz, çünkü ağrısı sızısı yoktur. Davranışlarınızdaki küçük değişikliklerin kan basıncınızın yükselmesiyle ortaya çıktığını tahmin edemezsiniz.

Sakin bir ortamda dinlenirken bile kan basıncınız yükselebilir. Eğer kan basıncının yüksek olması önlenemezse, zamanla damarlarda kalınlaşmaya ve sertleşmeye yol açar.

Kan basıncınız ölçüldüğünde normal sayılan rakamlardan daha yüksek bir sonuç çıkarsa, doktorlar hemen ilaç tedavisine başlamıyorlar. Beslenme düzeninde yapılacak bazı değişikliklerle kan basıncı düşürülmek isteniyor. Eğer alınan önlemler bir sonuç vermezse, o zaman ilaç tedavisi gerekiyor. Tabii kan basıncı çok fazla yüksek olursa, ilaç tedavisine hemen başlanıyor. Tıpkı kolesterolde olduğu gibi, rakamlar ne kadar düşük ise kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riski de o kadar azalıyor.

Kan basıncını düşürmek için neler yapabiliriz?

Eskisinden daha hareketli olun. Daha önce belirttiğim gibi vücut egzersizi yapmayı asla ihmal etmeyin.

Kilo verin. Şişmanlık, özellikle aşırı şişmanlık, kan basıncının yükselmesinde en önemli rolü oynar.

Alkol tüketimini normal ölçülerle sınırlayın. Eğer yüksek tansiyon hastası olursanız, doktorunuz alkollü içki içmenizi tamamen yasaklayacaktır. Bu aşamaya gelmemek için alkollü içki tüketimini en aza indirin.

Sigara içme alışkanlığını bırakın. Ben eskiden sigara tiryakisi olduğum için, sigarasız yaşamaya alışmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Fakat milyonlarca tiryakinin zor olanı başardığı da bir gerçek. Başkaları yapabildiğine göre, neden siz de sigara alışkanlığından kurtulmayasınız?

Stresinizi kontrol altında tutun. Hepimiz günlük hayatımızda stres yaratacak olaylar yaşıyoruz. Ancak bazı kadın ve erkekler, stres ile mücadele etmeyi başarıyorlar. Stresten kurtulmanın pek çok yolu var. Bunrlardan en önemlisi sizi oyalayıp, sorunları zihninizin bir köşesine atmanızı sağlayacak meraklar edinmektir.

Evde bir hayvan besleyin. Ya da evinde zaten beslediğiniz ev hayvanınızla daha fazla ilgilenin. Psikologlar, bir kediyi ya da köpeği biraz okşamanın kan basıncını düşürdüğünü örnekler göstererek kanıtladılar.

Beslenme düzeninizde bazı değişiklikler yapın. Eskisine göre daha fazla meyve ve sebze yiyin. Özellikle potasyum içeren meyve ve sebzeleri tercih edin. Yağlı besinlerden uzak durun. Kendinize yapabileceğiniz en büyük kötülük, stresli bir günün sonunda fazla yağlı yiyeceklerle karnınızı tıka basa doyurmanızdır. Sıkıntınızı gidermek için yemek yemekten sakının.

Kan basıncı nedir?

Kan basıncının ne anlama geldiğini hatırlatalım. Kan basıncı, kalbin damarlara kan pompalayabilmesi için gerekli olan basınçtır. Vücut karmaşık bazı sistemlerden yararlanarak kan basıncını dengeler. Kan basıncı iki bölümdür. Birincisi sistolik basınçtır. Bu da kalp çarparken kanın damar duvarlarına çarpma hızıdır. ikincisi diyastolik basınçtır. Bu da kalp dinlenirkenkalp atışları arasındaki zaman içinde ölçülen basınçtır kan basıncı ölçüldüğünde 120/80 sonucu alınırsa, sistolik basınç 120, diyastolik basınç da 80′dir. Ve bu ölçüm ideal kan basıncı sayılır.

Birkaç yıl öncesine kadar doktorlar, özellikle diyastolik basınca önem veriyorlardı. Sistolik basınç dikkate alınmıyordu. Bugün ise iki basınç ölçümünün de aynı derecede önemli olduğunu biliyoruz.

Tuzsuz rejim zararlı mı?

Tıp dünyasında her gün büyük gelişmeler yaşıyoruz. Ama ne yazık ki hala insan vücudunun sırları tam olarak çözülmüş sayılmaz. Örneğin tuzsuz rejimi ele alalım. Bazı hastalara tuz yasağı konduğu zaman, kan basınçları daha da fazla yükseliyor. Oysa tuzun kan basıncını tetiklediği de bir gerçek. Amerika’da yapılan çalışmalarda yüksek kan basıncından yakınan hastaların yüzde ellisinin tuz yasağından yarar görmediği saptandı. Hatta bazı hastalar tuz yasağını uygulamaya başladıktan sonra kan basınçlarının daha da yükseldiği gözlendi. Bazı çalışmalarda da tuz yasağının kalp krizi tehlikesini artırdığı görüldü. Şimdi, vur deyince öldürmeyelim. Tuz yasağının yarar sağlamadığına hemen inanıp dudaklarımız beyazlanıncaya kadar tuzlu yiyeceklerle beslenmeyelim. Tuz konusunu doktorunuz düzenlemeli. Siz her şeye rağmen sofrada eliniz tuzluğa giderken biraz daha düşünün. Ve sakın öfkenizi tuzluktan çıkarıp, eliniz yoruluncaya kadar tabağa tuz serpmeyin

Prostatı domates yendi

ABD Kanser Enstitüsü’nün yürüttüğü kapsamlı araştırma Dr. Ömer Küçük’ü doğruladı: ‘Lycopene’ maddesi sayesinde domates yemek prostat karseri riskini ciddi miktarda düşürüyor

Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yapılan kapsamlı bir araştırma, domatesin prostat kanserine karşı etkili olduğunu ortaya koydu. Yaşları 40 ile 75 arasındaki 47 bin Amerikalı erkek üzerinde 12 yıl süreyle yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, domates ya da içinde bu sebzenin bulunduğu yemeklerden haftada 2 porsiyon tüketmek bile, prostat kanseri riskini yüzde 24 ila 36 oranında düşürüyor. Araştırma başkanı Edward Giovannucci, domatesin prostat kanserine karşı etkisinin, içindeki lycopene maddesinden kaynaklandığını belirtti: “Domatese kırmızı rengini lycopene adlı bir madde veriyor. Son bulgularımıza göre bu maddeyi içeren özellikle domatesten bol miktarda yemek gerekiyor. A vitaminine bağlı bir doğal antioksidan olan lycopene, karpuz, greyfurt gibi besinlerde de bulunuyor. Aynı zamanda pizza, domates suyu, domates sosu ketçap da benzeri bir faydayı erkeklere sağlıyor.”

Bilim adamları, pişmiş domatesin daha da etkili olduğunu, bunun nedeninin de pişirme sırasında domatesin hücre çeperlerinin çözülerek, daha fazla lycopene’nin açığa çıkması olabileceğini bildirdiler. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Türk doktor Ömer Küçük, geçen yıl, prostat kanserli hastalara, domatesin içindeki lycopen maddesi vererek, kanser tümörlerini küçültmeyi başardığını açıklamıştı.

Amerika’nın Detroit kentinde bulunan Wayne State Üniversitesi’nde kanser araştırmaları yapan Prof. Küçük’ün araştırması için yorum yapan beslenme uzmanları ise daha önce yapılan bazı araştırmalarda, domatesin prostat kanseri üzerinde etkisinin olmadığının görüldüğünü belirtmişlerdi. Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından 2000 yılında basılan yayınında yer alan bir araştırma raporunda da; brokoli, karnabahar, Brüksel lahanası, lahana ve kıvırcık salatanın prostat kanseri riskini azalttığı belirtilmiş, domatesin aynı etkiyi yapmadığı öne sürülmüştü.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şizofreni

ŞİZOFRENİ

Dr. Serhat İPEKÇİ - Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı - Burdur Devlet Hastanesi

Şizofreni sağlık sorunları arasında en ön sıralarda yer alan hastalıklardandır. Dünya nüfusunun yaklaşık %1’ini etkilediği ve hastalık belirtilerinin değişik derecelerde yaşamboyu sürdüğü düşünüldüğünde sorunun önemi tüm berraklığı ile ortaya çıkar. Şizofreninin trajik doğası kişileri en üretken çağlarında yakalamasıdır. Hastaların sosyal, mesleki, aile-içi ilişkilerini son derece olumsuz biçimde etkilemesi şizofreniyi toplumsal ve ekonomik açıdan bedeli en ağır hastalıklar arasına sokmaktadır.

Şizofrenide Sıklık ve Yaygınlık: Çalışmalar toplumda her 100 kişiden 1’inin şizofreniye tutulacağını göstermektedir. Hastalığın en sık ortaya çıktığı yaş dönemleri erkekler için 15-25, kadınlar için 25-35’tir. Şizofreni çocuklarda ve ileri yaşlarda ortaya çıkabilmekteyse de 10 yaşından önce ve 50 yaşından sonra şizofreni başlangıcı son derece seyrektir. Hastalık dünya yüzünde tüm coğrafi bölgelerde, tüm sosyokültürel gelişmişlik düzeylerinde yaklaşık aynı sıklıklarda gözlenmektedir.

Şizofreninin Oluş Nedenleri: Şizofreninin ortaya konabilmiş, tek bir oluş nedeninden söz edebilmek mümkün değildir. Günümüzde düşünülen, şizofreninin pek çok etkenden köken alan, bir hastalıklar kümesi olduğudur. Gerçekten de, yüzlerce şizofreni hastası ele alındığında bile birbirine tıpatıp benzediği söylenebilecek iki-üç tanesini tespit etmek bile çok güçtür. Hastalığın oluş nedenleri arasında çeşitli etkenler ön plana çıkmış durumdadır: Ailesel yatkınlık yani kalıtım, annenin gebelik sırasında maruz kalmış olabileceği enfeksiyonlar ya da zehirlenmeler, doğum sırasında ortaya çıkmış olabilecek zedelenmeler ya da bebeğin oksijensiz kalmış olması, erken çocukluk döneminde çocuğun yetiştirilmesindeki olumsuz ana-baba tutumları, ileri dönemlerdeki olumsuz sosyal koşullar ya da zedeleyici yaşam olayları en çok dikkate alınan oluş nedenleri arasındadır. Tüm bu etkenlerden bir veya daha fazlasının ortak etkileşiminin kişiyi şizofreniye yatkın bir birey haline getirdiği ve bu yatkınlığın doğumdan itibaren taşındığı düşünülmektedir. Kalıtımı ele aldığımızda son derece çarpıcı gerçeklerle karşılaşırız. Normalde toplumda şizofreniye yakalanma riski %1 iken, bu oran anababasından biri şizofren olan çocukta 12 kat; hem annesi, hem babası şizofren olan çocukta ise 40 kat artmaktadır. Şizofrenisi olan bireylerin birinci derece akrabalarında şizofreni gelişme olasılığı normal topluma oranla 8 ila 10 kat daha fazladır. Tüm risk faktörleri bulunsa ve şizofreniye yatkınlık doğumdan itibaren taşınsa da bir grup kişide şizofreni yaşamboyu belirti vermeden gizli kalabilmektedir. Ancak önemli bir grupta da evlenme, askere gitme, işten ayrılma, çok sevilen bir yakının ölümü vb. gibi sarsıcı bir yaşam olayını takiben hastalık tüm belirtileri ile ortaya çıkabilmektedir. Bu durumu zaten dolu olan bardağın son birkaç damlanın eklenmesi ile taşması olarak düşünebiliriz.

Hastalığın Ortaya Çıkışı: Şizofreni sinsi, yavaş seyirli bir şekilde gelişebilmekte ya da ani, son derce gürültülü bir şekilde ortaya çıkabilmektedir. Sinsi seyirde hastanın aylar, yıllar içinde gitgide içe-kapandığı, çevresine karşı ilgisinin azaldığı, metafizik gibi tek yönlü uğraşlara daldığı, gittikçe daha az yıkandığı, temizliğine, kişisel bakımına özensiz hale geldiği, odasından hiç çıkmamaya başladığı, adeta insan ilişkilerinden kaçar hale geldiği, pek az konuştuğu, duygusal olarak soğuklaştığı ifade edilir. Ani, gürültülü başlayan şekilde ise birdenbire ortaya çıkan çılgınca, dağınık davranışlar; saçmasapan konuşmalar; cümlelerde konu bütünlüğünün sağlanamaması; tuhaf giyim tarzı; bir anda öfkelenip bağırıp çağırma ya da nadiren de olsa saldırgan olabilme ya da kendine zarar verme gibi özellikler izlenir. Yavaş, sinsi başlayan şizofreni genellikle ergenlik çağında ortaya çıkar. Bu hastalar hastalık öncesi dönemlerinde genellikle sessiz ve edilgen, az arkadaşı olan, hayallere dalmayı seven, içedönük çocuklar olarak tanımlanırlar. Ergenlik ve erken erişkinlik dönemlerinde ise içine kapanık, toplumdan uzak yaşayan, acayip ve alışılagelmişin dışında davranışlar gösteren, sözlü iletişimde yetersizlikler gösteren, pek kendiliğinden davranmayan, duygusal iniş çıkışlarında kısıtlılıklar gösteren kişiler olarak bilinirler.

Belirtiler: Şizofreni belirtilerini temel olarak iki grupta toplamak mümkündür. Bunlar pozitif ve negatif belirti gruplarıdır. Pozitif belirtiler normal, sağlıklı bir bireyde bulunmaması gereken, ancak şizofren bir hastada izlenen belirtilerdir. Bunların başında sanrı ya da hezeyan denen gerçekle bağdaşmayan, ancak mantıklı çaba ile değiştirilemeyen yanlış inanışlar gelir. Başkaları tarafından takip edildiği, kendisine zarar verileceği, televizyondan ya da radyodan mesajlar aldığı, hiç kimsede olmayan üstün niteliklere sahip olduğu, peygamberlik görevi üstlendiği, iç organlarının çürüdüğü, güneşin doğmasına ve batmasına neden oldukları gibi inanışlar sanrılara örnektir. Yine pozitif belirtiler arasında hallüsinasyon adı verilen ortada hiçbir uyaran yokken sesler duyma, görüntüler görme, kokular hissetme gibi yaşantılar sayılabilir. Acayip davranışlar, tuhaf el ve yüz hareketleri, konuşurken anlam bütünlüğünü sağlayamama ve saçmasapan konuşma, tümüyle hareketsiz biçimde saatler boyu donakalma, ifade ettikleri konularla tümüyle zıt bir şekilde duygulanma örnekleri gösterme diğer pozitif belirtiler arsında sayılabilir. Son derece üzüntü veren bir olayı anlatırken gülme ya da sebepsiz yere ağlayıp ağıtlar yakma uygunsuz duygulanım adı verilen bu duruma örnektir. Şizofren bir kişi ile karşılaşan kişi onun duygu ve düşüncelerini anlamakta güçlük çektiğini, onun düşünce yapısını yadırgadığını hissedebilir. Negatif belirtiler ise normal, sağlıklı bir bireyde bulunması beklenen, ancak şizofren hastada hastalığın doğası gereği eksik kalan özelliklerdir. Şizofren hastaların pekçoğu adeta dış dünyaya kapılarını kapatmış gibidirler; kendi iç dünyalarında çok fazla arkadaşlık kurmadan yaşama eğilimi gösterebilirler. Toplumsal olaylara dikkatleri genelde azalmıştır. Kişisel bakımlarına özenleri azalmış olabilir; örneğin pek az yıkanabilir, giysilerini son derece seyrek değiştirebilir, saç-sakal traşlarına özensiz olabilirler. Bir eylemi başlatma, onu sürdürme ve sonuçlandırma, dikkatini bir konu üzerinde odaklama, enerjik hissetme, hayattan zevk alma, başka insanlara yakınlık duyabilme, yeni dostluklar kurabilme konularında yetersiz kaldıkları çoğu zaman gözlenebilir. Tüm bu olumsuz özellikler işlerini, evliliklerini, sosyal yaşantılarını olması gerektiği biçimde sürdürmelerine engel olabilir. Şizofren hastaların hayatlarındaki yuva kuramama, boşanma, işten ayrılmak zorunda kalma gibi olaylar onları ekonomik ve sosyal açıdan daha kötü pozisyonlara sürükleyebilir. Şizofren hastaların ortalama ömürleri normal nüfusa göre 10 yıl kadar daha azdır; işsizlik, evsizlik, alkol-made kullanma oranları yüksektir. Hayatının herhangi bir döneminde ciddi depresyon yaşama riski şizofren bir hasta için %70 gibi son derece yüksek bir orandadır. Şizofren hastaların yaklaşık yarısı hayatlarının herhangi bir döneminde intihar girişiminde bulunurlar ve ne yazık ki yaklaşık 10 hastadan biri intihar sonucu kaybedilir. Şizofreninin bu son derece ağır ve trajik doğası hastalığa olabilecek en kısa sürede tanı konmasını ve sorunun en etkin biçimde tedavisini gerektirir.

Tedavi ve Sonuçlar: Grup olarak “antipsikotik” adı verilen şizofreni ilaçlarından ilki 1950 yılında geliştirilmiştir ve bu durum şizofreni tedavisine devrim getirmiştir. Son yıllarda çok daha etkin, yan etkileri çok daha az olan yeni antipsikotik ilaçların sentezi mümkün olmuştur. Tüm antipsikotik ilaçlar “nörotransmitter” adı verilen beyin hormonlarında iyileştirici düzenlemeleri yaparak şizofreninin hem negatif hem de pozitif belirtilerini ortadan kaldırabilmektedirler. Şizofrenide ilaç tedavileri psikoterapi adı verilen sözlü tedaviler ile bütünleştirildiğinde en olumlu sonuçları almak olasıdır. Hastaların üçte birinde hastalık hiçbir belirti kalmadan iyileşebilmektedir, büyük bir grup zaman zaman hafif zorlanmalarla birlikte aile-iş-meslek-yaşantısını başarı ile sürdürebilmektedir. Şanssız olan %10’luk grupta ise gittikçe bozulma ve hastalığın süreklilik kazanması söz konusu olabilmektedir. Hastayı olduğu gibi kabul edebilen, sorunlarını anlayış ve hoşgörü ile karşılayan, ondan beklentilerini aşağı çekebilen, aşırı eleştirici ya da özgürlüğünü kısıtlayıcı derecede koruyucu-kollayıcı-müdahaleci olmayan aile yapısı şizofreni tedavisinde hekimin en büyük yardımcısıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Göğüs Kanserı

GÖĞÜS KANSERI

İlgi gösterileceğini bildiğimden ötürü bu iletiyi herkese yolluyorum. Lütfen siz de çevrenizde ilgi duyduğunuz hatta duymadığınız herkese yollayınız. BAYANLAR olayla daha çok ilgileniniz. BAYLAR yaşamınızdaki bayanlar için lütfen bunu okuyunuz… ÇOK ÖNEMLIDIR…

Epey bir zaman önce, Dan SULLIVAN’ın desteklediği, Terry BIRK’in düzenlediği MEME KANSERI konulu bir seminere katıldım. Meme kanserinin neden daha çok koltuk altına yakın bölgede yerleştiğini sordum. Anında soruma yanıt verilemedi. Bu e-mail’i daha yeni aldım ve sorumun yanıtlanmış olmasından ötürü çok mutluyum. HEPINIZI HERGÜN KULLANDIĞINIZ VE BIZI ÖLÜMCÜL BIR HASTALIGA SÜRÜKLEYEBILECEK BIR ÜRÜN ÜZERİNDE YENİDEN DÜŞÜNMEYE DAVET EDIYORUM. Bugünden sonra ben bunu kullanmayacağım. Bu bilgiyi bana bir arkadaşım yolladı, ben de başka birine yolladım. Ancak o bunu daha önceden bildiğini söyledi. Ben de keşke l4 yıl önceden bunu bilmiş olsaydım. Bu bilgiyi daha yeni bir seminerden öğrendim ki bunları da sizlerle paylaşmak istiyorum. Meme kanserlerinin en önde gelen sebeplerinden birisi ANTİ PERSPIRANT’tır.Toksinlerin konsantrasyonuna ve hücre bölünmesine dolayısıyla kansere yol açar. EVET ANTİ-PERSPIRANT… Deodorant kombinasyonu olan ürünlerin pek çoğu da ANTİ-PERSPIRANT’tır. Deodorantlar zararlı değildir. Ancak terlemeyi engelleyici deodorantlar zararlıdır. Çünkü insan vücudunun, toksinleri için sahip olduğu birkaç önemli bölge vardır. Bunlar, KULAK ARKALARI, DIZ ARKALARI, APIŞ ARALARI ve KOLTUK ALTLARI’dır. Toksinler buralardan terleme yoluyla atılır. Adından da anlaşılacağı gibi ANTI-PERSPIRANT (terlemeyi engelleyici) kullanımı koltuk altının terlemesini önlediği için toksinlerin dışarıya atılımını önler. Bu toksinler sihirli bir şekilde yok olmazlar. Bunun yerine vücut onları koltuk altı lenf nodüllerinde biriktirir ve hemen hemen meme kanserlerinin büyük bir bölümü memenin üst dış kadranında oluşur. Burası tam olarak lenflerin olduğu bölgedir. Buna ek olarak erkekler: ANTI-PERSPIRANT’la oluşan meme kanserlerinde kadınlara oranla daha şanslıdırlar. Nedeni koltuk altı kıllarının oluşudur. Kullanılan anti perspirant’in çoğu kıllar tarafından tutulur. Cildin direkt teması önlenir. Oysa antiperspirant’ı kılları tıraş ettikten hemen sonra kullanan kadınlar bu riski arttırırlar. Çünkü traş derinin koruyucu tabakasını zedelediği için kimyasal maddeler girişini kolaylaştırırlar. Lütfen bunu ulaşabileceğiniz herkese iletin. Uyanıklık, yaşamınızı kurtarabilir. Eğer siz de bu dertten yakınıyorsanız lütfen araştırınız. Bence aynı sonucu alacağınızdan eminim.

Çeviri: Dr.Himmet OKYAY

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Adaçayı: Mide Ve Bağırsak Gazlarını Giderir. Mide Bulantısını Keser. Hazım

ADAÇAYI: Mide ve bağırsak gazlarını giderir. Mide bulantısını keser. Hazım sisteminin düzenli çalışmasını sağlar. Göğsü yumuşatır. Astım hastaları için yararlıdır.

AHUDUDU: Kanı temizler, vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Terletir ve idrar söktürür. Kabızlığı giderir. Vücuda dinçlik verir.

ANASON: Hazmı kolaylaştırır. İştahsızlığı ve yemeklere karşı duyulan tiksintiyi giderir. Mide ve bağırsak gazlarını söktürür. İdrarı arttırır. Öte yandan kusmayı ve ishali keser.

ASMA: Yaprakları ile yapılan ilaçlar kanamayı durdurur. Vücuda kuvvet verir. Sarılığı keser. İshali durdurur.

AVOKADO: Çok kalorili olmasına rağmen içerdiği Glutathion süper bir hücre koruyucusudur, çünkü en iyi antioksidanttır. Antioksidantlar hücrelerin yaşlanmasını yavaşlatırlar ve kanseri önlerler. Tüm meyveler arasında protein bakımından en zengin olanıdır. Bol miktarda E vitamini de içerir. Bu vitamin kalp ve deriyi koruyarak dolaşımı düzene sokar. Ayrıca potasyum ve B6 vitamini de içerir. Kadınlar açısından çok gereklidir.

AYRIKOTU: İdrar söktürür. Böbrek ve mesane taşlarının düşürülmesine yardımcı olur. Buralardaki iltihapları da giderir.

AYVA: İshal ve dizanteriyi keser. Mide ve bağırsakları kuvvetlendirir. İnce bağırsak iltihabını giderir. Kanı temizler. Çarpıntıyı dindirir.

BADEM: Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Böbrek, mesane ve tenasül yollarındaki iltihapları giderir. Baş ağrısı, karaciğer ve böbrek ağrılarını hafifletir.

BAKLA: İdrar yollarını temizler. Böbrek ağrılarını dindirir. Böbrek iltihaplarını giderir. Böbrek kum ve taşlarının düşürülmesine yardımcı olur.

BAMYA: Halsizliğe karşı bire bir. 100 gram bamya günlük magnezyum (hücrelerin enerji depolamasına yarayan madde) ihtiyacımızın üçte birini ve yüzde 10′dan daha fazla miktarda ise günlük demir

(akyuvarların vücut içinde oksijen taşımasını sağlıyor) ihtiyacımızı karşılıyor.

BEZELYE: Taze ve donmuş olarak kullanılabilen bezelye B1, C vitaminleri, protein, lif ve folik asit içerir. Sinir sisteminde sorunları olanlara tavsiye edilir.

BROKOLİ: Kansere karşı bizi koruyan ve ömrümüzü uzatan müthiş bir sebze. Çok miktarda kalsiyum içerdiği için kemik erimesine bire bir. Mineral ve demir eksikliğini gideren brokoli, vitamin deposudur. Brokoli tutkunlarında ender olarak bağırsak ve akciğer kanseri görülür, kalp dolaşım hastalıklarına da pek fazla rastlanmaz. Kadınlarda göğüs kanserini önler.Göğüs kanserine ve spinabifida hastalığına karşı etkili. Brokoli bol miktarda, göğüs kanseri riskini azaltan ‘indole’ adlı bir madde içeriyor. İndole, göğüs kanserine neden olan östrojen bozukluklarını engelliyor. Ayrıca brokolinin diğer bir özelliği de, spinabifida hastalığını (doğuştan belkemiğinde son omurun kapanmamış olması) önlemesi.

BUĞDAY: Lifli gıdalar sağlıklı bir beslenmenin temelidir. Buğdayın dış kabuklarından elde edilen kepek de, genellikle mısır gevreği türü yiyeceklerle tüketilir. Kepekli buğday unundan yapılan kurabiye vb. bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar ve kabızlığı önler. Buğday tanesinin özü olağanüstü besleyicidir. Vücudun özümsediği kalsiyum, demir ve çinko burada depolanır. Besin değeri, potansiyel olarak yulaf ve mısırdan daha yüksek olan buğday, bağırsak ve rektum kanserini önleyici faktörler içerir. Ama, yulaf ve mısıra kıyasla sindirimi biraz daha zordur.

CEVİZ AĞACI: Yaprakları ve kabuklarıyla hazırlanan ilaçlar kanı temizler, kansızlığı giderir. İshal ve dizanteriyi keser. Verem ve şeker hastalığında hem besleyici, hem de tedavi edicidir. Saç ve elleri boyamakta da kullanılır.

ÇAMFISTIĞI: Bronşit, verem, akciğer hastalıklarının çabuk iyileşmesine yardımcı olur. Ruhi çöküntüyü giderir. Kalp hastalıklarında da faydalıdır.

ÇEMEN: Balgam söktürür. Vücuda rahatlık verir.

ÇİLEK: Körpe ve bol sulu çilekler sistemi temizliyor. Cilt sorunları olanlar için de iyi bir meyvedir. Böbrek, idrar yolları ve bağırsak sorunları için de birebirdir. Ayrıca diş etlerini güçlendiriyor, dişlerdeki tartarı önlüyor, ağız kokularını ve boğaz ağrılarını gideriyor. Çilekte yüksek oranda C vitamini bulunduğu gibi, yüksek tansiyon ve kolesterolü düşüren maddeler içeriyor. Çilek C vitamini ihtiyacını karşılar. Ayrıca bol miktarda potasyum içerir ve lifli besinler arasında önemli bir yer tutar. Diyabetli hastalar, çileğe şeker ilave etmemek şartıyla bu meyveyi bol bol yiyebilirler.

ÇÖREKOTU: İştah açar. Vücuda kuvvet ve dinçlik verir. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve bağırsak gazlarını söker. Koklanacak olursa baş ağrısını keser.

DEFNE: Terletir, ateşi düşürür. Vücuda rahatlık verir. İdrar ve adet söktürür. İştah açar. Sinir ağrılarını dindirir.

DENİZ KADAYIFI: Solunum ve hazım sistemi nezlelerini giderir. Vücudu besleyici olarak da kullanılır.

DENİZ YOSUNU : Metabolizmanın işleyişini hızlandırıyor. Troid hormonundaki dengesizlikleri engellen maddeleri içeren su yosunu, metabolizmayı hızlandırıyor. Ayrıca, B vitamini, kalsiyum ve çinko içeren yosun; deriye, tırnaklara ve saça karşı etkili.

DEVEDİKENİ: Ateş düşürür. Terletir ve vücuda rahatlık verir.

DOMATES: Kanserden koruyucu ve yaşlanmayı zihinsel ve bedensel olarak yavaşlatıcı bir sebze. C ve E vitaminleri içerir. Domates zengin bir potasyum kaynağıdır ve çok az miktarda tuz bulunur. Yüksek kan basıncını düşürmeye yardımcı olur ve vücudun su tutmasını engeller. Kalp hastalıklarına ve prostat kanserine karşı etkili. ‘Beta karotin’e yakın olan likopen içeriyor. Likopen vücudu kalp hastalıklarına karşı koruyan maddeler arasında yer alıyor. Araştırmalar domatesin prostat kanseri riskini azalttığını gösterdi. Haftada en az iki kez domates yiyen erkeklerin, diğerlerine oranla prostat kanserine yakalanma riskleri az.

DUT: Beyaz dut yaprakları idrar söktürür. Vücutta biriken suyu boşaltır. Aç karnına yenen beyaz dut bağırsak solucanlarını söktürür.

EBEGÜMECİ: Göğsü yumuşatır. Öksürük keser. Mide bulantısı ve kusmaları önler. Ateşi düşürüp vücuda rahatlık verir. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Dişeti hastalıklarını tedavi eder.

ELMA: Günde bir elma yemek doktoru evinizden uzak tutar. İki elma yerseniz, kalp ve dolaşım sorunlarına karşı korunmuş olursunuz. Kolesterolü yok eder ve kabızlığı önler. Sindirimi kolaylaştırır. Kokusu rahatlatır ve kan basıncını düşürür. Artrit, romatizma ve gut hastalıklarına karşı da yararlıdır.

ENGİNAR: Kandaki üre ve kolesterolü düşürür. İdrar söktürür. Kandaki şeker miktarını ayarlar. Damar sertliği ve kalp hastalıklarını önler. Böbrekteki kumların dökülmesine yardımcı olur. Prostat, meme ve rahim ağzı kanserine karşı iyi gelir. Enginarın içinde bulunan Silymarin maddesinin, hücrelerin hasar görmesini engellediğine işaret eden araştırmacılar, ayrıca Silymarin maddesinin, prostat, meme ve rahim ağzı kanserini önleme konusunda da etkili olduğunu belirtti. Enginarın içinde, fiber, magnezyum, folate ve C vitamini bulunduğu, bu sebzeyi bol miktarda tüketenlerin, bulundukları yaşın daha altında gösterdikleri belirtildi.

FESLEĞEN: Öksürüğü keser. Baş dönmesini durdurur. Arı sokmasında faydalıdır. Ağız yaralarını tedavi eder. Fesleğen kokusu, sivrisinek ve tahtakurusu gibi haşaratları kaçırır.

FINDIK: Bedeni ve zihni yorgunluğu giderir. Vücuda kuvvet verir. Nekahat devresinin çabuk geçmesini sağlar.

GELİNCİK: Nefes darlığı, astım ve bronşitte rahatlık verir. Kan tükürme ve kusmayı önler. Yanıkları iyileştirir.

GREYFURT: C vitamini bakımından çok zengindir. Yarım greyfurt günlük C vitamini ihtiyacının yüzde altmışını sağlar. Kolesterol oranını düşüren pektin maddesi bulunur. Kansere karşı koruyucu özellik taşır. İştah açar.

HATMİ: Ağız, boğaz ve dişeti iltihaplarını iyileştirir. Bağırsak iltihaplarını giderir.

HAVUÇ: Haftada beş kere yendiği takdirde Harvard’ın araştırmalarına göre kadınlarda kalp enfarktüsünü, felç tehlikesini yüzde 68 oranında azaltıyor. Günde iki havucun erkeklerde kandaki kolesterolü yüzde 10 oranında azalttığı görülmüştür. Her gün yenen bir havuç da akciğer kanseri tehlikesini yarıya indiriyor. Havuçtaki Beta-Karotin de gözleri yaşlılığın getirdiği görme zayıflığından koruyor ve bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor. Mide ve bağırsak kanamalarını önler, kansızlığı giderir, anne sütünü arttırır, yüz ve boyun kırışıklıklarını giderir, idrar ve bağırsak gazlarını söktürür, ülserdeki şikayetleri giderir Kansere karşı etkili olduğu gibi cildin kurumasını da engelliyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Beta karotin (kansere neden olan serbest radikallari durduruyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor) içeren havucun en büyük özelliklerinden biri içerdiği bu maddenin cildin kurumasını engelleyen A vitaminine dönüşebilmesi.

ISIRGAN: Dıştan tatbik edildiği zaman iç organlarda biriken kanı çeker. Burun kanamalarını keser. Balgam söktürür.

ISPANAK: Kalp hastalıklarına, felce, yüksek tansiyona, yaşlılığın getirdiği göz hastalıklarına, kansere, hatta psişik rahatsızlıklara karşı da etkili bir sebze. Göz hastalıklarına ve derideki lekelenmelere karşı etkili. Ispanak içerdiği iki kimyasal madde sayesinde görme bozukluklarına karşı etkili. Haftada 6 kez ıspanak yiyenlerin yüzde

86 oranında yaşın ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan derideki lekelenmeler gibi bir sorunlarının olmayacağını gösteriyor. Ayrıca yaşla birlikte ortaya çıkan göz hastalıklarına karşı da etkili. Bir porsiyon ıspanak, günlük demir ihtiyacımızın onda birini karşılıyor.

İNCİR: Bağırsakları yumuşatır. Kabızlığı giderir. Bronşit, öksürük ve boğaz ağrılarında faydalıdır. Enerji verir.

KARANFİL: Mikropları öldürür. Ağrıları dindirir. Sinirleri uyarır. Hazmı kolaylaştırır. Koku giderir. İştah açar.

KEKİK: Bedeni kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır. Kalp çarpıntısını keser. Bağırsak iltihaplarını iyileştirir. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardım eder. Kandaki şeker miktarını azaltır.

KIRMIZI BİBER: Bulaşıcı hastalıklara karşı etkili. Vücudun özellikle bulaşıcı hastalıklara karşı olan direncini artırıyor. Portakaldan daha fazla miktarda C vitamini içeren bu sebze, aynı zamanda içerdiği beta karotin ile bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor. 100 gram kuru kırmızı biberin 318 kalori enerji verdiğini, 148 miligram kalsiyum, 76 miligram C vitamini (taze biberde 340 miligram), 8,1 gram su, 2 bin 14 miligram potasyum, 41 bin 610 IU A vitamini, 12 gram protein, 293 miligram fosfor, 15 miligram B3 vitamini, 17,3 gram yağ, 152 miligram magnezyum, 2 miligram B2 vitamini, 56,6 gram karbonhidrat, 30 miligram sodyum, 1 miligram B1 vitamini, 24,9 gram lif, 8 miligram demir yanında acılık ve renk maddesi gibi organik bileşikler içerdiğini vurguladı Beslenmede çok büyük öneme sahip kırmızı biberin, bir o kadar da insan sağlığında aranılan bir materyal olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Tuncer, şöyle devam etti: ‘’Kırmızı biber mide suyu ve tükürük oluşumunu artırır, sindirimi kolaylaştırır, romatizma, mafsal ve diş ağrılarını azaltır, krampları giderir, kolera ve azaltır ve kanser tedavisinde kullanılır. Terlemeyi artırır, gut hastalıkları başta olmak üzere bir çok hastalığa iyi gelir. Kanser riskini serinlik verir (sıcak iklimlerde kullanılmasının nedenlerinden birisi budur), öksürük ve boğaz ağrılarını gidermede (gargara olarak) kullanılır, sinir hastalıkları için doğal yatıştırıcıdır, vücuttaki aşırı yağ ve kolesterol birikiminin önlenmesini sağlar. Antibakteriyel etkisi ile hastalıkların önlenmesinde de etkili olan kırmızı biber ülkemizde ağırlıklı olarak Kahramanmaraş, Gaziantep ve Şanlıurfa olmak üzere Güney ve Güneydoğu illerinde fazlaca tüketilir. Bu bölgenin kırmızı biberleri acı tiplerdir. Kırmızı biber kuzeyde ise en çok Bursa ve Bilecik’te üretilmektedir. Bu biberler ise genellikle tatlıdır.'’

KINAKINA: Ateş düşürür. Sıtmayı tedavi eder. Tifoda faydalıdır. İştah açar. Cilt kaşıntılarında faydalıdır.

KİRAZ : Aspirin yerine kiraz. Kiraz yemek ağrıların dindirilmesinde aspirinden çok daha etkili oluyor. Michigan eyaletinde yaşayanlar, bu yörede çok yetiştiğinden, bol bol kiraz yiyorlar. Kimileri bu meyvenin gut ve mafsal iltihabından kaynaklanan ağrılara bire bir olduğunu ileri sürüyor. Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Muraleedharan Nair kirazda bulunan ve ‘’antosiyanin'’ olarak bilinen kırmızı renkteki kimyasalların bu etkiyi yaratabileceğine dikkat çekiyor. Nair ve ekibi genelde uygulanan deneylerden yararlanarak söz konusu belişimlerin aspirin ve ibuprofen gibi ağrı kesicilerde bulunan enzimleri içerip içermediğini araştırdı. Ardından kimyasalların serbest radikallerin zararlı etkilerini yok edici özelliklerini inceleyerek bunları vitaminlerle karşılaştırdı. Sonuçta, 20 kirazda 12-25 miligram arasında antosiyanin bulunduğu ve bu maddenin ağrı kesici etkisinin aspirinden on kat daha fazla olduğu görüldü. Kirazda bulunan antosiyanin maddesinin E ve Ca vitaminlerine benzer antioksidan etkiler yarattığına da tanık olundu. Nair’e göre, günde 20 kiraz yemek bir aspirin almakla özdeş etki yaratıyor. Nair kirazdaki antosiyaninin tablete dönüştürülmesine çalışıyor.

KİVİ: Bir kivide, bir portakalda olan C vitamininin iki katı vardır. Potasyum bakımından da zengindirler. Sindirimi kolaylaştırır ve kabızlığı önler.

KUŞBURNU: Çok yoğun vitamin zenginliği nedeniyle gözlerin dostudur. Vücuda dirilik sağlar. 100 gram kuşburnunda bir sandık portakala eşdeğer C vitamini vardır. İyi bir raşitizm ilacı, etkin bir kan temizleyicisidir. Güçlü bir kurt düşürücü ve bağırsak yumuşatıcısıdır. Mide kramplarına ve sindirim sistemi zorluklarına karşı faydalıdır. Romatizma ağrılarını gideriyor. Basur tedavisinde iyi sonuç veriyor.

KUŞKONMAZ: Hazımsızlığa karşı etkili. Antitoksit maddeler içeren bu sebze böbreği toksinlerden arıtıyor ve besinlerin hazmedilmesini kolaylaştırıyor.

LAHANA: Kansere karşı etkili olduğu bilinen sebzelerin başında gelir. Bol miktarda B, C ve E vitamini, potasyum içerir. Özellikle meme ve rahim kanserine karşı etkilidir. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Kandaki şeker miktarını düşürür. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astıma faydalıdır. Bağırsak kanserine karşı etkili. Lahana kanser hücrelerinin üremesini engelleyen kimyasal bir madde (isotiocyanates) içeriyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, haftada bir gün lahana yiyenlerin bağırsak kanseri olma riskleri üçte iki oranında azalıyor.

MAYDANOZ: Bir demir deposudur. Genellikle taze yenen maydanozda, kalsiyum, potasyum ve A vitamini vardır. Bir tutam maydanoz, günlük C vitamini ihtiyacının çoğunu karşılar. Böbrekleri çalıştırarak idrar getirir, kan şekerini normal seviyede tutar ve kansere karşı da koruyucudur.

MANTAR: Bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Özellikle Çinliler’in ilaç niyetine yedikleri bu sebze, bünyeyi hastalıklara karşı koruyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

MARUL : Kemik erimesine karşı etkili. Sütten bile daha fazla kalsiyum içeren bu sebze, kemikleri güçlendirmesi açısından bir numara. 100 gramında, küçük bir bardak sütün içinde bulunan kalsiyumdan daha fazlasına sahip. Bu miktar günlük kalsiyum ihtiyacının dörtte birine tekabül ediyor.

MELEKOTU: Kan dolaşımını düzenler. Terletir. Kurutulmuş melekotu dövülüp başa sürülecek olursa bitleri öldürür. Astım nöbetlerine faydalıdır.

MEYANKÖKÜ: Grip, nezle, anjin ve nefes darlığına faydalıdır. Öksürük ve balgam söktürür. Yüksek tansiyonu düşürür.

MISIR: Yüzde 18.3 gibi yüksek oranda lif içeriyor. Mısırın içeriğindeki yüksek karbonhidrat, enerji seviyenizi yükseltir. İçinde protein, kalsiyum, demir, fosfor, A ve B2 vitaminleri bulunur.

MUZ: Folik asit, potasyum ve B6 vitamini bakımından son derece zengin bir meyvedir. Potasyum krampları önler. Adet sancılarını gidermeye birebirdir.

NAR: Vücudu kuvvetlendirir. İshali keser. Burun poliplerine faydalıdır. Şerit düşürür. Kalbi kuvvetlendirir. Mide, bağırsak hastalığı olanlar, küçük çocuklar ve hamileler fazla kullanmamalıdır.

NOHUT: Vücudu kuvvetlendirir. Anne sütünü arttırır.

ÖKSEOTU: Kalbin atışlarını arttırır. Damar kireçlenmelerinde faydalıdır. Sara ve akciğer kanamalarında kullanılır.

PATATES: Kızarmış yemezseniz kilo aldırmaz. Sindirimi kolaylaştırır, kabızlığı önler. Yorgunluğa karşı birebirdir. Bol miktarda C vitamini ve protein içerir. Halsizliğe karşı etkili. Vücuda enerji veren madde olan karbonhidrat içeren patates, C ve E vitaminleri ve beta karotin açısından en zengini.

PIRASA: İdrar söktürür. Mide rahatsızlığına iyi gelir. Kabızlığı giderir. Basur memeleri için faydalıdır. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur.

PORTAKAL: Antioksidantlar ile dolu bir meyve. Kanseri önleyici olarak bilinen bütün maddeleri içeriyor. Ayrıca bol miktarda C vitamini içeriyor.

SALATALIK: Salatalığın kendisi ya da suyu cildimizi bir tonik kadar temizler. Salatalık kabızlığı önler, böbrek ve kalp hastalıklarında vücutta biriken suyun atılmasına yardımcıdır. Kalp hastalıkları ve enfeksiyonlara karşı etkili. Kükürt içeriyor ve bu madde vücudun enfeksiyonlara karşı dayanıklılığını artırdığı gibi, kolestrolü de düşürüyor.

SALEP: Öksürük ve bronşite faydalıdır. Aybaşı kanamalarının düzenli olmasını sağlar. Zihni çalıştırma gücünü arttırır.

SOĞAN VE SARIMSAK: Yüksek tansiyon ve kalp hastalığı tehlikesini azaltırlar. Soğan, mide kanserine yakalanma riskini; sarımsak da bağırsak kanserine yakalanma riskini azaltıyor. Sarımsağın mayasında bulunan maddeler hücrelerin zarar görmesini önleyerek, vücudu erken yaşlanmaya karşı koruyor. Antibiyotik ve nefes darlığını gideren bileşimler içeren sarımsak bağışıklık sistemini de kuvvetlendiriyor. Kalbe ve alerjik hastalıklara karşı etkili. Soğan içerdiği kimyasal maddelerle kalbimizi güçlendiriyor ve alerjik reaksiyonları engelliyor. Newcastle’da yapılan araştırmalar, düzenli bir şekilde soğan yiyenlerin damarlarının tıkanma riskinin azaldığını gösteriyor.

SOYA: Uzun yaşamak isteyen herkes mutlaka soya tüketmelidir. Soya, içerisinde östrojen hormonuna benzer işlev gören ve bu hormonun etkilerini sulandıran bir madde içerir ve bu da kadın bünyesi için son derece yararlıdır. Çünkü, hücre yenilenmesini hızlandıran östrojen hormonunun aşırı üretimi, göğüs, rahim ve boyun kanserine yakalanma riskini çok arttırır.

TARÇIN: Ruhi sıkıntıları giderir. Sürmenajda faydalıdır. Kalbi kuvvetlendirir. İştah açar, hazmı kolaylaştırır.

TERE: İştah açar. Hazmı kolaylaştırır. Bronşları temizler, öksürük söktürür. İdrar söktürür, böbrekleri ve idrar yollarını temizler. Kanser, anemi ve lif hastalıklarına karşı etkili. Tere kanserle savaşan sebzelerin arasında olduğu gibi aynı zamanda en fazla kalsiyum, demir ve folik asit içerenlerin başında geliyor. Tere gibi yeşil sebzeler yiyen kadınların, life ilişkin hastalıklara yakalanma riskleri daha az.

TON BALIĞI: Çok yağlı olmasına rağmen Omega-3 adlı önemli bir yağ asiti içerir. Bu madde, yüksek tansiyon, kalp çarpıntısı ve şiddetli migren ağrılarına iyi gelir. Ayrıca cilt kuruluğunu ve egzamayı tedavi eder. Ancak taze olarak yenmelidir. Konserve olarak satılan ton balığı yüksek D vitaminin içermekle birlikte Omega-3 yağ asitinden yoksundur.

TURP: Böbreklerdeki mikropları öldürür. Kum ve taşların dökülmesine yardımcı olur. Karaciğer şişliğini indirir. Sarılıkta faydalıdır. Safra taşlarının düşürülmesine yardımcıdır. Romatizma, siyatik astım ve bronşite faydalıdır.

ÜZÜM: Üzümde bilinen 20 antioksidant var, siyah üzüm ise yeşil üzümden fazlasını içeriyor. Kan yapar, kanı temizler. Yüksek tansiyonu düşürür. Böbreklerdeki kum ve taşların düşürülmesine yardımcı olur. Besleyicidir.

VİŞNE: İshali keser. Ateşi düşürür. İdrar söktürür. Vücuda rahatlık verir.

YENİBAHAR: Damar sertliğini önler. Hazmı kolaylaştırır. Mide ve bağırsak gazlarını giderir.

YOĞURT: Vücudun çeşitli organlarında bulunan bakterilerden bağırsakta barınanları, sindirim sisteminin düzenli çalışması açısından önemlidir. Bu bakteriler, enfeksiyonların ve bulaşıcı bir hastalık geçirirken almak zorunda kaldığımız antibiyotiklerin saldırısına uğrayabilir. Bu da sindirim sistemini harap eder. Yoğurt bu sorunu çözer, azalan bakteri miktarını normal seviyesine getirir ve enfeksiyonları hem önler, hem de onlarla mücadele eder. Bağışıklık sistemini de canlandırır. Kalsiyum oranı sütten fazla olan yoğurdun, protein oranı süte eşittir.

YULAF: Çocukların hazım güçlüklerini giderir. Bedeni ve ruhi yorgunlukları giderir. Kandaki şeker miktarını azaltır.

YERALMASI: Şeker hastaları için faydalıdır. Besleyicidir. Vücudun direncini arttırır. Kabızlığı giderir.

ZENCEFİL: İştah açar. Kusmayı önler. Bağırsak bozukluklarını giderir.

ZEYTİN: Zeytinyağı, safrayı artırır. Karaciğeri çalıştırır. Karaciğer ağrılarını keser. Sarılıkta faydalıdır. Yaprak ve kabukları yüksek tansiyonu düşürür. Kandaki şeker miktarını düşürür. Bağırsak solucanlarının düşürülmesine yardımcı olur.

BATUHAN ÖZDEMİR

5/C 1331

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Günümüz Dünyasında Balıklar Bir Çok Açıdan Çok Ciddi Bir Ekolojik Ve Ekonom

Günümüz dünyasında balıklar bir çok açıdan çok ciddi bir ekolojik ve ekonomik önem arz etmektedir. Her şeyden önce ekolojik denge gittikçe bozulurken bu bozulmanın sularda çok ciddi boyutlara ulaştığı bilinmektedir. Artık yapılması gereken “Zararın neresinden dönersen kardır.” mantığıyla bozulmayı durdurmak ve mümkünse düzeni iyileştirmek olmalıdır.

BAKTERİYEL HASTALIKLAR

Bakteriler çok küçük organizmalardır ve ancak yüksek büyütmeli lenslere sahip mikroskop ile görülebilirler. Çevrede çokça bulunurlar ve aynı zamanda antibiyotik ve yoğurt üretimi gibi alanlarda da kullanılırlar. Bununla beraber bazı bakteriler parazit yaşayarak konakçıda üreme ve konakçıya zarar verme yeteneğine sahiptirler.

Tablo 1: Salmonid balık türlerinin önemli patojen bakterileri.

FAMİLYA

CİNS

TÜR

a)Gram negatif

Cytophagaceae

Enterobacteriaceae

Pseudomonadaceae

Vibrionaceae

Kesin olarak belli değil

Flexibacter

Edwardsiella

Pseudomonas

Aeromonas

Vibrio

Haemophilus

Flexibacter columnaris

Flexibacter psychrophila

Flexibacter marinus

Edwardsiella tarda

Yersinia ruckeri

Pseumdomonas fluorescens

Aeromonas hydrophilia

Aeromonas salmonicida

var. Salmonicida

var. Achromegenes

Vibrio angillarium

Vibrio ordali

Haemophilus piscium

b)Gram pozitif

Corynebacteriaceae

Streptococcaceae

Bacillaceae

Renibacterium

Sterptococcus

Clostiridium

Renibacterium salmonarium

Streptococcus faecalis

Clostiridium botulinum

c)Asid-fast türler

Nocardia

Mycobacteriaceae

Nocardia

Mycobacterium

Nocardia asteroides

Nocardia kampachi

Mycobacterium fortuitum

Mycobacterium marinum

FAMİLYA

CİNS

TÜR

d)Rickettsias (Zorunlu intracellular parazitler)

Rickettsiales

Piscirickettsia

Piscirickettsia salmonis

Labaratuvar dışında sadece mikroskop altında görülebilen balık bakterileri hasta balıkların solungaçlarından hazırlanan yaş preparatlarda teşhis edilebilen büyük ve yaygın bakterilerdir. Bunun yanında bakterilerin teşhisi amacıyla genellikle balık dokularında izolasyonu ve labaratuvar gelişmelerinin incelenmesi de gerekir. Bu çalışmalar bakteriler için gerekli gıda malzemelerini içeren agar jelli petri kutuları kullanılarak yapılabilir. Bakteriler ayrıca boyanabilmekte ve böylece yüksek büyütmeli merceklere sahip bir mikroskop altında kolayca görülebilir hale gelmektedir.

BAKTERİYEL BÖBREK HASTALIĞI(Bacterial Kidney Disease)

Bakteriyel böbrek hastalığı reinabacterium salmonarium tarafından meydana getirilir.(Bkz. Tablo 1) Bu bakteri sadece konakçı balıkta çoğalabilir ve böbrek dalak ve kas dokusunda çok yavaş bir şekilde gelişir. Bu bakteriler çok küçüktür ve kültür ortamında gelişmesi zordur. Çünkü bunlar özel gıda içeriklerine ihtiyaç gösterir bu nedenle her ne kadar boyalı prepatlarda sıkça küçücük çubuk şeklinde çok sayıda bakteri görülebilirse de kesin teşhis için sadece özelleşmiş labaratuvar gereklidir.

İlk olarak 1930’ların başında İskoçya’da yakalanan wild Atlantic salmon, (salmo salar L.) da görüldü. 1935’te buna benzer hastalıklar görüldüyse de bakteri kültürünün üretimi için 1956 yılını beklemek gerekecekti. Hastalık bu sırada çok geniş bir alana nüfuz etmişti bile.

BKD genellikle tatlı sularda görülse de tuzlu suda da öldürücü olabilmektedir. Tuzlu suda coho salmon türü için ölüm yüzdesi %4 iken tatlı suda %17,2 dir.Tuzlu suda hastalığın etkisi azalsa da hastalık ilerlemeye devam etmekte ve ölüme sebep olmaktadır.

Bu hastalık balıklar arasında vücut yüzeyinde irinli kabarcıklar ile ülserlerin oluşması ve böbreklerin dejenerasyonu ile seyreden kronik ve bulaşıcı bir hastalıktır. Buna sebep olan korynebakteri türleri gram pozitiftir.(Bkz. Tablo 1) BKD balıklar altı ve on iki aylık olana kadar sıklıkla görülmez.

1)MORFOLOJİ

Tip türü corynebacterium diphteriae olan bu genusta hücreler genellikle kısa kalın bir çomak şeklindedir. Bu çomak düz olabildiği gibi hafifçe kıvrık da olabilir. Genellikle hücrenin bir ucu şişerek hücre topuz şeklini alır. Bu genusa ait hücrelerin her tarafı aynı şekilde boyayı tutmadığından homojen bir boyanma görülmez. Hücrenin bir kısmı boyandığı halde bir kısmı açık kalır. Bu bakteri hareketsiz,sporsuz, 0,3-0,5 x 0,5-1,0 mikron boyutlarında ve diplobasil görünümündedir.

Corynebacterium türlerinde metakromatik tanecikler karakteristiktir. Fakat onları hücrede ancak çok iyi bir boyanma neticesinde görmek mümkün olur. Bu genus türlerinde ne spor ne de kapsül mevcut değildir.

Hatta genellikle flajel de yoktur. Sadece bir istisna olabilecek şekilde bir patojeni olan birkaç türde polar flajel görülür.

Hücreler kısa çomak şeklinde olduklarından yan yana yer aldıklarında adeta yaprakların palizat dokusu hücrelerinin tanzimine benzer bir tanzim şekli gösterirler.

2)FİZYOLOJİ

Corynebacterium türleri faaliyetlerini devam ettirebilmeleri ve üremeleri için ortamlarında kompleks

organik maddelerin bulunmasına ihtiyaç gösterirler.Faaliyetleri için optimum ısı ve pH derecesi türe bağlı olarak değişirse de genellikle ısı istekleri 30-40oC arasında ve pH da 7,2 civarındadır.

Oksijenle olan ilişkileri bakımından genellikle solunumları için oksijene ihtiyaç gösterirler. Fakat az oksijene ihtiyaç gösteren türler olduğu gibi tamamen oksijensiz şartlarda yaşayanlar da bu genus üyeleri arasında mevcuttur. Fermentasyon bakımından o kadar önemli değildirler.

Bu genus üyeleri de gene katalaz-pozitif ve gram-negatif özellikler gösterirler. Corynebacterium’un patojenik bazı türleri mevcuttur.Bu patojenik türlerin önemli müşterek bir türleri vardır ki o da bazı dokularda tahribat yapan kuvvetli bir endotoksin çıkarmalarıdır. Bu toksinin böbrek,sinir ve kalp dokularında önemli tahribatlara sebep olduğu tesbit edilmiştir.

Morfolojik bakımdan benzer corynebacterium türlerinin birbirlerinden ayırt edilmesinde bazı fizyolojik özellikler tesbit edilmiştir.

3)EKOLOJİ

Corynebacterium türlerini tabiatta,suda,toprakta,bitkilerde ve hayvanlarda görmek mümkündür.Hatta bazıları,bazı önemli besin madeleri üzerinde çoğalarak onların bozulmasına sebep olurlar.İnsanda parazit olan ve difteriye sebep olan tür c.diphtarie’dir. Diğer taraftan c.pyogemes de koyun,sığır ve domuzlarda parazit olup onlarda çeşitli enfekisyonlara sebep olan önemli bir corynebacterium türüdür.

Corynebacterium’un sebep olduğu bakteriyel böbrek hastalığı (bacterial kidney disease, bakterielle nierenkrankheit) genç alabalıklarda görülmektedir.Bulaşma enfekte gıdalarla ve ayrıca portantreler aracılığıyla olmaktadır. Fakat bunu çevresel koşullar da etkilemektedir. Suyun sertliğinin azalması,suyun sıcaklıkğının 10oC’nin altına düşmesi, suda organik maddelerin artması,sularda ve balıklarda parazitlerin bulunması enfeksiyonun başlıca nedenleri olarak gösterilmektedir. Mikrop hasta balıkların vücudunda oluşan lezyonlardan veya ölen balık leşlerinin dağılması sonucu sulara geçer. Böbrek hastalığında mikropların yumurta ile yayılışı da enfeksiyonun bulaşması bakımından önemlidir.

Belirtiler: Klinik olarak balıklarda,daha ziyade lateral çizginin üst kısımlarında, oval veya yuvarlak şekilde içlerinde , ilk devrelerde berrak ve hastalık ilerledikçe kanlı-irinli(alyuvar lökosit,hücre artıkları, mikroplu sıvı bulunan) kabarcıklar oluşur.

Üstlerindeki deri delinir. Yerlerinde zamanla kas dokuya kadar ulaşabilen ve içlerinde mikroplu akıntılar meydana gelen ülserler oluşur. Önceleri çok küçük olan lezyonlar, zamanla büyürler veya birkaç tanesi birleşerek 4cm genişliğine ulaşabilirler.

Otopside en fazla bozukluk böbrekte bulunur. Bu organ büyümüş ve dejenere olmuştur. Hastalığın başlangıcında böbreğin ventral yüzeyinde ve kapsulasının altında sayıları az olan 2-5mm çapında gri-beyaz lezyonlar bulunur. Bunların içinde irinli bir materyale rastlanmıştır. Hastalık ilerledikçe bu odakların sayısında ve büyüklüklerinde artmalar görülür.

Karaciğerin ventral yüzünde ve dalakta benzer bozukluklara rastlanır.

Projenin amacı : Salmonid balıklar üzerinde bakteriyel böbrek hastalığına yol açtığı bilinen corynebacteriaceae familyasından renibacterium salmoninarumun etkisiz hale getirilmesi için uygun antibiyotik seçiminin yapılması amaçlanmıştır.

MATERYAL-METOD

TEŞHİS : A-Klinik Teşhis: Hastalık klinik olarak Frankulosis ülser hastalığı veya vücut yüzeyinde lezyonlar meydana getiren enfeksiyonlarla karışabilir.

B-Otopsi bulguları: Lezyonların daha ziyade böbreklere yerleşmesi hastalık hakkında bilgi verebilirse de kesin tanımlama yapılamaz.

C-Labaratuvar taşhisi: I-Bakteriyoskopi: Lezyonlardan hazırlanan frotiler gramla boyanır. Etken intra ve ekstrasellular olarak gram pozitif diplobasil halinde görülür.

II-Kültür: Lezyonlardan ordal ve Earp besi yerine ekimler yapıldı. Üreme bir hafta sonra görüldü.

Bir hafta sonra kirby bayer disk difüzyon metodu uygulanarak antibiyogram gerçekleştirildi. Antibiyogramın üzerinde bulunan antibiyotiklerin vereceği etki için de bir gün beklendikten sonra elde edilen sonuçlar aşağıda belgelendirildi. Bu antibiyogramda kullanılan antibiyotiklerin hepsi bakterinin hücre yapısını bozar nitelikteydi.

Bulgular fotoğraftan da açıkça anlaşılacağı üzere bazı antibiyotiklerin bakteri üzerinde çok açık etkisi görülmekteyken bazı antibiyotikler bakterinin üremesini engelleyemedi. Aşağıda antibiyogramda kullandığımız antibiyotikler ve bu antibiyotiklerin etkili olduğu alanda bakterilerin ne kadar ürediği yazmaktadır.

SONUÇ-BULGULAR

Kısaltma

Antibiyotiğin adı

Normal zone

Çapı (mm)

Bizim ölçümümüz

(mm)

AMP

Ampicillin

11

30

KXC

Konamisin+ cephalexin

16

35

Penicilin

20

16

OT

Oxytetrasiklin

17

30

SXT

Sulbactam+ Ampicillin

17

Dirençli

CXM

Cefuroksimsodyum

17

Dirençli

Streptomycin

11

30

TARTIŞMALAR

Bu durumda AMP,KXC,OT,S zone çapları normalden geniş olduğu için bu bakteride ölçüm yapılan alanda bakterilerin öldüğü saptanmıştır. Dolayısıyla yukarıda adı geçen beş antibiyotik tedaviye cevap verecektir. Bunlardan en etkili olan ise AMP ve S’dir. Bunların uygun dozda balığa verilmesi durumunda bu hastalık yok edilecektir. Tarafımızdan özellikle bu iki antibiyotiğin kullanılması önerilir.

Buna karşılık SXT,CXM ve Penicilin bu hastalık için uygun antibiyotik değildir. Çünkü zone çaplarının normal ölçümlerden küçük çıkmasından da anlaşılacağı üzere bu antibiyotikler hastalığın yayılmasını önleyememiştir.

KAYNAKLAR :

1)Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi No:47- Prof. Dr Mehmet Öner

2)G.D. Wiens and S.L.Kattari (Department of microbiology and Laboratory for Fish Disease Research- Oregon State University- www.cabi-publishing.org)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy