‘do’ Arama Sonuçları

Canlılarda Üreme

CANLILARDA ÜREME

Eşeysiz Üreme

Eşeysiz üremenin temeli mitoz bölünmedir. Bu yüzden eşeysiz üreme ile oluşan canlılar birbirlerine benzerler. Eşeysiz üreyen canlılardan biri , kalıtsal özelli,kleri bakımından diğerine benzemiyorsa nedeni mutastondur. Eşeysiz üreme çeşitleri 4 başlık altında incelenebilir.

Bölünerek Eşeysiz Üreme

Tomurcuklanma ile Eşeysiz Üreme

Sporla Eşeysiz Üreme

Vejatatif Eşeysiz Üreme

Bölünerek Eşeysiz Üreme

Bölünerek eşeysiz üremenin görüldüğü canlılara bakteriler örnek verilebilir. Bakterilerdemn başka amip , paramezyum ve öglena da eşeysiz ürer.

Plazmodyum ; yaşam devrini insan ve anofel cinsi sivrisineğin dişisinde tamamlar. İnsan kanında eşeysiz , anofel de eşeyli üreme yaparlar.

Bu tir üremede , çekirdek içindeki kromatin maddesi kendini eşledikten sonra , önce çekirdek daha sonra ise boğumlama ile sitoplazma bölünür. Bu tip üremeye amitoz bölünmeyle üreme denir. Prokaryot hücreli olan bakterilerde çekirdek bulunmadığından , DNA eşlenmesinden sonra boğumlama ile hücre bölünür.

Tomurcuklanma ile Eşeysiz Üreme

Tomurcuklanma ile üremede , ana hücrede tomurcukla şeklindeki uzantılar gözlenir. Daha sonra bu tomurcuklar , ana canlıdan ayrılarak yeni canlıyı meydana getirir. Tomurcuklanma ile üreme bazı protistlerde , sölenterelerden hidrada , bazı bitkilerde ve mantarlarda olan bira mayalarındagörülür.

Sporla Eşeysiz Üreme

Tek başına sporla üreme evresi yoktur. Sporla eşeysiz üremeyi , eşeyli üreme takip eder.

Rejenerasyon ( Yenileme )

Ana canlıdan kopan bir parçanın yerine yenisinin gelmesidir. Bu olayda canlının hücre sayısının mitoz bölünme ile artması iş görür. Canlının evrimleşmişliği arttıkça rejenerasyon yeteneği azalır.

Örnek : Kesilen bir dalın yerine yenisinin gelmesi , kesilen planaryanın yenilenmesi , kesilen deniz yıldızı kolunun veya kertenkele kuyruğunun yenilenmesi gibi olaylar rejenerasyona birer örnektir. Kesilen insan derisinin onarımı da bir rejenerasyon örneğidir. Karaciğer , dil gibi organların rejenerasyon yeteneği diğer dokulara göre daha yüksektir.

Soru :

A türü bir elma bitkisinden alınan bir dal , B türü bir elma ağacına aşılanarak üretilitor. Bu durumda , aşılanan dal hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez ?

Aşılanan A dalının iletim demetleri ile B ağacındaki kaynaşmıştır.

Aşılanan dal gelişerek meyve verebilir.

Aşılanan dalda oluşan elmalar , A türünün elmasına benzer.

Aşılanan dalda oluşan elmalerın genetik yapısı A ve B türünün elmelerının karışımıdır.

Aşılanan dal ile aşılama yapılan elma ağacıarasında gen alışverişi olmaz.

Çözüm :

Aşılama olayında bitkilerin yakın tür olmaları önemlidir. Aksi durumda aşı tutmayabilir. Aşılama olayı , eşeysiz üremenin vejatatif şeklidir. Eşeysiz üremenin temeli mitoz bölünme olduğundan , aşılanan dal A ile B ağacı arasında genetik bir bağ yoktur.

Yanıt D dir.

Metagenezle Üreme

Bu tip üremede , eşeysiz üreyen dölleri , eşeysiz üreyen döller takip ettiği için , bu üremeye döl değişimi de denir. Metagenezde eşeysiz üreme evresi sporla üreme evresidir.

Karayosunlarında Metagenez

Karayosunları , damarsız bitkilerdendir ve kara bitkileriyle su bitkileri arasındaki geçit formunu oluştururlar . İletim demetleri olmadığından beslenmeleri difüzyonla olur. Bu yüzden nemi bol bölgelerde yaşarlar.

Eğreltiotunda Metagenez

Eğreltiotları , damarlı tohumsuz bitkilerdendir. Bunlarda iletim demetleri gelişmiştir. Eğreltiotlerında spor keseleri saprofit döl (2n)olan eğrelti bitkisinin yaprakları altındadır. Eğreltiotundaki metagenez , karayosunundaki ile temelde aynıdır. Fakat karayosununda iki ayrı bitki (erkek ve dişi) halindeki gametofitler , kalp şeklindeki tek bir gametofite indirgenmiştir. Yani monoploid evre kısalmıştır.

Plazmodyumda Metagenez

Bu tek hücreli protistin eşeyli evresi (döllenme + mayoz) anofel cinsi sivrisinekte , eşeysiz evresi ise insan alyuvarı içinde geçer.

Eşeyli Üreme

Eşeyli üremenin temeli , mayoz , hücre bölünmesi ve döllenmesidir. Eşeyli üremenin en önemli özelliği , iki ayrı canlının birleşmesi sonucu ortaya çıkan yeni canlıda , kalıtsal varyasyonlara neden olmasıdır. Bu yüzden eşeyli üreyen canlıların yaşama şansı daha yüksektir. Bunun nedeni doğal seleksiyon sonucu oluşan adaptasyonlardır.

Gamet Şekillerine Göre Eşeyli Üreme

Gamet şekillerine göre üreme şekli üç çeşittir.

Erkek ve dişi gametlerin şekli aynı ise bu tür şekilde üremeye İzogami denir.

Erkek ve dişi gametlerin şekli birbirine benzemiyorsa bu tür şekilde üremeye Heterogami denir.

Oogami ise heterogaminin daha ileri şeklidir. Sperma küçük ve hareketli , yumurta büyük ve hareketsizdir.

Konjugasyonla Eşeyli Üreme

Bu üreme şeklinde eşeyli üremenin tipik özelliği olan ayrı gamet oluşumu ve döllenme görülmez. Fakat , eşeyli üremenin en önemli özelliği olan , kalıtsal varyasyonun ortaya çıkışı , konjugasyonla üremede görülür.

Partenogenezle Eşeyli Üreme

Partenogenez , döllenme olmaksızın üreme demektir. Bir kurbağa yumurtasına deneysel olarak topluiğne batırılırsa yumurta , bir kurbağa oluşturmak için bölünmeye başlar. Buna deneysel partenogenez denir. Partenogenez bazı eklembacaklılarda özellikle arılarda görülür.

Kozalaklı Bitkilerde Eşeyli Üreme

Kozalaklı bitkilerdeki üreme ile çiçekli bitkilerdeki üreme temelde aynıdır. Ancak bazı farklılıklar vardır. Bu farklılıkların biri çiçek yerine kozalak içinde tohum oluşması , diğeri ise kozalaklı bitkilerdeki tohumun çokçenekli olmasıdır.

Çiçekli Bitkilerde Eşeyli Üreme

Çiçekli bitkilerde üreme organı , çiçek içinde bulunur. Bazı çiçeklerde sadece dişi veya erkek organ bulunur. Bu çiçeklere eksik çiçek denir. Bazı çiçeklerde ise erkek organ ile dişi organ aynı çiçekte bulunur. Böyle çiçeklere tam çiçek denir. Bitkilerde tozlaşmayı kolaylaştırmak amacıyla böcekleri cezbedici özellikler bulunur. Renkli taç yapraklar ve koku bu özelliklerden bazılarıdır. Tam çiçekte dıştan içe doğru , çanak yapraklar , taç yapraklar , erkek organlar ve dişi organlar bulunur.

Tohumlu Bitkilerde Eşeysiz Üreme

Tohumlu bitkilerde eşeyli üreme konusu bazı alt başlıklarda incelenebilir. Bu alt başlıklar şunlardır :

Erkek Organ ve Polen Oluşumu

Bir sapçık ile bunun ucundaki başçıktan oluşmuştur. Çiçek tozları başçık içinde oluşur. Başçık içinde dört tane polen kesesi vardır. Ploen keseleri içinde binlerce polen ana hücreleri bulunur.

Başçıktan Polen Oluşumu

Farklı tür bitkilerin polenlerinin dışı , türe has şekillere sahiptir. Aynı şekilde , her türün dişi organının tepeciği de türe has şekle sahiptir. Bu yüzden bir polen , kendi türünün tepeciği üzerinde çimlenir.

Dişi Organ

Genellikle çiçeğin ortasında bulunur , bir veya daha fazla sayıda olabilir. Dişi organın ovaryumu içinde bir veya daha fazla tohum taslığı bulunur.

Tohum Taslığı İçinde Yumurta Oluşması

Tohum taslığı içinde 2n kromozomlu makrospor ana hücresi vardır. Bu hücre mitoz ve mayoz hücre bölünmeleri geçirerek yumurta oluşturur.

Tozlaşma

Erkek organın tepeciğinde oluşan polenlerin dişi organın tepeciğine taşınmasına tozlaşma denir. Tozlaşma sonucu tohum ve meyve oluşur.

Soru :

Çimlenmeye hazır bir bitki tohumunda aşağıdakilerden hangisi bulunmaz ?

Embriyo

Endosperm

Tohum kabuğu

Yumurta hücresi

Çenekler

Çözüm :

Tohum , döllenme olayından sonra oluşur. Halbuki yumurta hücresi döllenme olayından önceki embriyo kesesinde bulunur.

Yanıt D dir.

Meyve

Dişi organın ovaryumu gelişerek tohum etrafındaki etli kısmı oluşturur. Etli kısım ile birlikte tohumun oluşturduğu yapıya meyve denir.Ovaryumdaki tohum taslığı sayısı kadar , meyvede tohum bulunur. Meyve oluşumu sırasında sadece ovaryum gelişirse gerçek meyve oluşur. Meyve oluşumuna çiçek tablası katılırsa yalancı meyve oluşur. Çiçek , elma , armut , incir , dut gibi meyveler , yalancı meyvelere örnek verilebilir. Meyve oluşumu bir dişi organdan gelmişse basit meyve , birkaç dişi organda meydana gelmişse birleşik meyve denir.

Hayvanlarda Eşeyli Üreme

Yumurta içinde bulunan vitellüs bitki tohumunda bulunan endospermle aynı işi görür. Farklı türlerde yumurtada bulunan vitellüsün miktarı ve dağılımı farklıdır. Bu yüzden zigotun mitoz bölünmelerinde ve farklılaşmasında türlerre göre farklılıklar görülür. Bunun yanısıra eşeyli üreyen hayvanlardaki döllenme olayı ve zigotun oluşması ana hatları ile aynıdır. Hayvanın yaşadığı ortama göre iki çeşit döllenme vardır. Bunlar dış ve iç döllenmedir.

Yassı solucanlar ve toprak solucanlarında hem erkek hem de dişi organ birlikte bulunur. Böyle hayvanlara hermafrodit hayvanlar denir. Bazı insanlarda da anormal olarak hermafroditlik vardır. Hermafrodit insanlar kısırdır.

İç Döllenmenin Özellikleri :

Döllenme olayı dişi bireyin içinde olur.

Karada yaşayan hayvanlarda görülür.

Çiftleşme olayı vardır.

Çiftleşme organı vardır.

Döllenme ihtimali yüksektir.

Döllenme ihtimali yüksek olduğu için gamet sayısı azdır.

Dış Döllenmenin Özellikleri :

Döllenme olayı suda olur.

Suda yaşayan hayvanlarda görülür.

Çiftleşme olayı yoktur.

Çiftleşme organı yoktur.

Döllenme ihtimali düşüktür.

Döllenme ihtimalini arttırmak için gamet sayısı fazladır.

İnsanda Üreme Sistemi

Erkek Üreme Sistemi

Erkeklerdeki üreme sistemi ; tetisler , erkek eşey organı ve yardımcı bezlerden oluşur.

Testisler , spermlerin meydana geldiği bezlerdir.

Erkek eşey organı , spermlerin yardımcı bez sıvılarının ve idrarın dışarı atılmasını sağlayan çiftleşme organıdır.

Yardımcı bezler , spermlerin içinde hareket ettiği sıvıları üreten bezlerdir. Bunlar ; prostat bezi , serminal keseler ve Cowper bezleridir.

Erkekte üreme hücresi spermdir. Spermler karın boşluğu içinde gelişen bir çift testis içinde meydana gelir. Testisler doğumdan önce ya da doğumdan kısa bir süre sonra tstis torbasına geçerler. Testislerin skrotal içine inmesi sperm yapımı için gereklidir. Çünkü spermler vücut sıcaklığında oluşamaz. Henüz hareket ve döllenme özelliği kazanmamış spermler , seminifer tüpçüklerden geçerek rete testis adı verilen kanalcıklar bölgesine arodan da hareket ve döllenme yeteneği kazanacakları epididimis denilen bölgeye geçerler. Her epididimis , vasdeferens denilen bir kanalla testis torbasından çıkararak karın boşluğuna doğru idrar kesesi üzerinden idrar kanalına açılır.

Dişi Üreme Sistemi

Dişilerde üreme organları yumurtalıklar , döllenme borusu , rahim ve vajinadan oluşur.

Yumurtalıklar , karın boşkuğunun alt tarafında bulunur.

Döllenme borusu , yumurtalıkları rahmin üst kısmına bağlar.

Rahim , karın boşluğunun alt bölgesinde idrar kesesinin arkasındaki kaslı bir yapıdır.

Vajina , döllenmemiş yumurtanın ve döl yatağında yeni oluşan dokuların dışarı atıldığı kanaldır.

Menstrual Döngü

Dişilerde , yumurtalıklarda ve buna bağlı olarak meydana gelen değişiklere menstrual döngü denir.

Folikül Evresi : Yumurtalıklarda pek çok folikül ve bunların içlerinde olgunlaşmamış yumurta hücreleri vardır. Foliküllerden biri gelişerek içi sıvı ile dolar ve foliküldeki yumurta hücresi olgunlaşarak döllenme özelliğine sahip bir yumurta haline gelir.

Ovulasyon Evresi : Olgunlaşan yumurtanın , folikülün yırtılmasıyla yumurtalıklarda atılmasıdır. Atılan yumurta kirpikli huni tarafından yakalanarak döllenme borusuna geçer.

Korpus luteum Evresi : Folikül yırtıldığında , folikül hücreleri sarı renkli yağ damlacıkları taşıyan korpus luteum dokusu haline geçer.

Menstruasyon Evresi : Yumurtanın döllenmediği durumlarda 14 gün içerisinde korpus luteum bozulur ve progesteron azalır. Böylece rahim iç duvarı parçalanır. Döllenmemiş yumurta doku parçaları bir miktar kanla beraber dışarı atılır. Buna menstrual evre denir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bölüm 2

BÖLÜM 2

CANLILARIN ÇEŞİTLİLİĞİ

NELER ÖĞRENECEĞİZ?

BAKTERİLER, BİR HÜCRELİLER VE MANTARLAR

BİTKİLER

Çiçeksiz Bitkiler

Çiçekli Bitkiler

Farklı Yaşama Ortamlarına Uyum Sağlayan Bitkiler

CANLILAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Hazırlayan

Fen Bilgisi Öğretmeni

Neslihan ALTUN

BİTKİLER :

Çiçekli Bitkiler :

Canlı türleri, yaşama ve beslenme şekillerine göre farklı özellik göstermekle birlikte, bütün canlılarda görülen ortak özellikler vardır. Bu ortak özelliklerden biride üremedir.

Çiçekli bitkiler eşeyli ürerler ve belirgin bir üreme organına sahiptirler. Bu üreme organına çiçek denir. Çiçek bulunduran bitkilere çiçekli bitkiler denir.

Besin kaynaklarımızın önemli kısmını oluşturan sebze ve meyveler çiçekli bitkilerdir. Örneğin; elma, armut, portakal, vişne, şeftali, patates, soğan gibi sebzeler çiçekli bitkilerdir.

Bitkiler çiçekli ve çiçeksiz bitkiler olmak üzere başlıca iki ana gruba ayrılır.

Çiçekli Bitkiler (Tohumlu Bitkiler)

Açık Tohumlular Kapalı Tohumlular

(Köknar, ardıç, kozalaklılar, çamlar)

Tek çenekliler Çift çenekliler

(Buğday, mısır) (Fasulye, nohut)

Bitkiler de diğer canlılar gibi çeşitli hayat faaliyetleri gösterirler. Bu faaliyetler, bitkinin değişik kısımlarındaki organlar tarafından yürütülür.

Çiçekli bitkilerde bu organların başlıcaları ;

Kök

Gövde

Yaprak

Çiçeklerdir.

KÖK : Bitkiyi toprağa bağlar. Topraktaki su ve suda erimiş madensel tuzlar kök yoluyla alınarak yapraklara taşınır.

Kökün yapısı dört kısımdan oluşur :

ANA KÖK : Toprak içine doğru uzanan, bitkinin toprağa sıkıca tutmasını sağlayan kısımdır. Her bitkide bir tane ana kök bulunur.

YAN KÖK : Ana kökten çıkıp, yanlara doğru, suyun bulunduğu yöne doğru uzanırlar.

EMİCİ TÜYLER : Yan köklerin uç kısımlarından emici tüyler çıkar. Emici tüyler, kıl görünüşündedir. Köklerin uç kısmına yakın bölgelerde bulunur. Topraktan su ve suda çözünmüş madensel tuzları emerler.

YÜKSÜK : Kökün uçunda bulunur. Yüksük, kökün uç kısmını koruyarak kökün derinlere inmesine yardımcı olur.

-1-

KÖK ÇEŞİTLERİ :

Bitkilerin kökleri bitki türüne göre değişik yapılar gösterir.

Saçak Kök

Kazık Kök

Depo Kök

Saçak Kök : Ana kök iyi gelişmemiştir. Yan kökler gövdenin toprağa bağlandığı yerden saçak şeklinde dağılmışlardır. Bitkinin gövdesinden çıkan ve hepsi aynı boyda olan köklere saçak kök denir. soğan, buğday, arpa, yulaf, mısır gibi bitkilerin kökleri böyledir.

Kazık Kök : Ana kökün çok gelişmesiyle oluşur. Yan kökleri ise ana köke göre daha ince ve kısadır. Böyle köklere kazık kök denir. Örneğin; papatya, bamya, sardunya

Depo Kök : Ana kök gelişerek besin depo eder. Bitkinin cinsine göre nişasta, şeker ve su gibi maddeler biriktirir. Turp, şalgam, şeker pancarı, havuç gibi bitkilerin kökleri buna örnektir.

-2-

Deney : Beyaz Karanfilleri, kırmızı, mavi, siyah mürekkep damlattınız sulara ayrı ayrı koyun . Renk değişimini izleyin.

Gövde üzerinde yer alan küçük borucuklara iletim boruları denir. Görevi, kökten gelen su ve suda erimiş madensel tuzları yapraklara iletmektir. İletim boruları damarlı bitkilerde bulunur. Su ve madensel tuzlar, odun borular ile; besin soymuk borularla taşınır.

Bu çeşitlerin dışında :

Tutunma Kökleri : Sarmaşıktaki gibi bitki gövdesinin ağaca ve duvara tutunmasını sağlayan tutunma kökleri vardır.

Solunum Kökleri : Bataklık bitkilerinde hava almaya yarayan köklere solunum kökleri denir.

Emme (Sömürme) Kökleri : Diğer bitkilerin üzerinde parazit (asalak) yaşayan bitkiler yaşadığı bitkinin besinini emmeye yarayan kökler geliştirir. Bu köklere sömürme kökleri denir. Örneğin : ökse otu

Ek Kökler : Sürüngen gövdeli bitkilerde boyun kısmında ya da gövde düğümlerinden oluşan köklere ek kök denir. (Kavun, karpuz gibi)

GÖVDE :

Bitkiyi ayakta tutan, çiçek ve yaprakları üzerinde taşıyan kökler aracılığı ile su ve suda çözünmüş maddeleri bitkinin diğer kısmına taşıyan kısımdır. Gövde, topraktan kökler ile alınan su ve madensel tuzların yapraklara iletimini ve yapraklarda fotosentez sonucu oluşan besin maddelerinin dağıtımını sağlar (iletim boruları ile). Bazı bitkilerde besin depo eder (patatesteki yumru gövde gibi). Gövde, yaprakların güneşten en iyi şekilde yaralanmasını sağlar.

GÖVDE ÇEŞİTLERİ : Bitkilerin gövdeleri, yapı ve görevleri bakımından farklılıklar gösterir.

Otsu Gövde : Bir yıllık bitkilerin ince ve zayıf gövdelerine otsu gövde denir. İlkbaharda ortaya çıkan, sonbahara doğru sarıp kuruyan, kışın yok olan fasulye, yonca, mısır ve gelincik gibi bitkiler bu gruptandır.

Odunsu Gövde : Ağaçlar gibi çok yıl yaşayan, her yıl biraz daha büyüyen bitkilerin gövdelerine odunsu gövde denir. Sağlam ve sert yapılı gövdelerdir. Örneğin; çam, çınar, kayın, söğüt vb.

Bazı bitkilerin gövdeleri ortam şartları ve iklim özelliklerine göre değişik şekillerde bulunur.

Yassı Gövde (soğan tipi gövde) : Soğan, sarımsak, pırasa, lale gibi bitkilerde gövde, görevi gereği kısalarak yassılaşmış ve disk şeklini almıştır. Bu bitkilerin gövdelerine yassı gövde denir.

Su Depo Eden Gövde (etli gövde) : Kaktüs gibi kurak ve sıcak yerlerde yaşayan bitkilerde gövde su depo etmiş, yapraklar diken şeklini almıştır. Bu gövdeye su depo eden gövde denir.

Sarılıcı Gövde : Sarmaşık, asma ve fasulye gibi bitkilerin gövdeleri zayıf ve güçsüz olduğundan bulunduğu ortama sarılır. Bunların gövdelerine sarılıcı gövde denir.

Yumru Gövde : Patates ve yer elması bitkisinin hem yer altı hem de yer üstü gövdesi vardır. Yer altındaki gövde yedek besin depo eder. Besin depo eden bu yer altı gövdeye yumru gövde denir.

-3-

Sürüngen Gövde : Kavun, karpuz, salatalık, kabağın gövdeleri toprak üstünde sürünerek gelişir. Bu tip gövdeye sürünücü gövde denir.

Rizom Gövde : Ayrık otu, süsen gibi bitkiler, rizom adı verilen gövdeleri sayesinde çoğalabilirler.

YAPRAĞIN YAPISI VE GÖREVLERİ :

Yaprak, bitkilerin yassılaşmış yeşil organları olup, gövde üzerinde birbirlerini örtmeyecek biçimde dizilirler. Fotosentez, solunum, terleme gibi olaylar burada olur.

Yaprak dört kısımdan oluşur.

Yaprak Sapı : Yaprağı belli bir şekilde gövdeden uzaklaştırır. Böylece yaprağın gerektiği kadar ışık almasını sağlar. Ayrıca fotosentez sonucu yapraklarda oluşan besinleri gövdeye, gövdeden gelen su ve madensel maddeleri yaprağa iletir. Bazı bitkilerde yaprak sapı bulunmaz. Yaprak doğrudan gövdeye bağlanır.

Yaprak Kını : Bazı yaprakların bağlandığı yerde yaprak sapı genişleyerek gövdeyi sarar. Buna yaprak kını adı verilir. Örneğin, pırasa, buğday, mısır yapraklarında kın çok gelişmiştir.

Tomurcuk : Yaprak kını ile dal arasında tomurcuk bulunur.

Yaprak Ayası : Yaprak sapının ve kısmında, yaprağın yassılaşmış geniş ince yeşil kısmına yaprak ayası denir. Fotosentez, solunum ve terleme bu kısımda olur. Yaprak ayasında birçok damar vardır. Bu damarlar iletim işini görür.

YAPRAK ÇEŞİTLERİ :

Ayasına Göre :

Basit Yaprak : Yaprak sapı ucundaki yaprak ayası, tek bir parça halinde olan yapraklara basit yaprak denir. Örneğin; elma ağacı yaprağı

Bileşik Yaprak : Yaprak ayası birden çok parçalı yapraklara bileşik yaprak denir. Örneğin Akasya yaprağı

-4-

Damarlarına Göre :

Etsi damarlı yapraklar (Asma)

Ağsı damarlı yapraklar (Erik)

Paralel damarlı yapraklar (Buğday)

C) Kenarlarına Göre :

Düz kenarlı yapraklar

Dişli yapraklar

Testere dişli yapraklar

Oymalı yapraklar

Paralı yapraklar

Ayrıca yapraklar dal üzerinde dizilişlerine göre de gruplandırılırlar.

Sarmal dizilişli

Halkalı dizilişli

Karışık dizilişli

YAPRAĞIN GÖREVLERİ :

Fotosentez Yapmak : Yaprağın ana görevi fotosentez yapmaktır. Yeşil yapraklar taşıdıkları klorofil maddesi yardımıyla fotosentez (özümleme) yaparlar. Fotosentez sonunda elde edilen besin suyu, yapraklardaki damarlar ve gövdedeki iletim boruları ile bitkilerin tüm hücrelerine dağıtılır.

Solunum Yapmak : Bitkinin solunum yapmasını sağlarlar. Solunum sırasında havadan oksijen alınır ve artık ürün olarak karbondioksit ve su dışarı atılır.

Terleme Yapmak : Bitkinin yapraklarındaki gözenekleri sayesinde havaya su buharı vermesi olayıdır. Sıcak havalarda gözeneklerden çıkan su bitki yüzeyini serin tutarak sıcaktan kurumasını önler. Ayrıca bitki terleme ile kaybettiği suyu, kök yoluyla topraktan emerek dengeler. Böylece topraktan su ve madensel maddeleri de alır.

Farklılaşmış Yapraklar :

Depo Yaprak : Soğandaki etli beyaz yapraklar besin depolama görevi yapmaktadır. Dam koruğu adlı bitki ise suyun az olduğu yerlerde suyu yapraklarında depo eder.

Diken Yaprak : Kaktüslerde olduğu gibi sıcak yerlerde yetişen bitkilerde su kaybını önlemek için yapraklar diken şeklini almıştır.

Sülük Yaprak : Bezelye bitkisinde olduğu gibi bitkinin uç kısımlarındaki bazı yapraklar tutunabilmek için sülük yaprak şeklini almıştır.

Kapan Yaprak : Böcek kapan, ibrik otu gibi bitkilerin yaprakları değişikliğe uğrayarak böcekleri yakalamada kullanılan kapan yapraklara dönüşmüştür. Böcekler bu yapraklara yakalandıktan sonra bitki tarafından sindirilmektedir.

-5-

ÇİÇEK :

Çiçekler yüksek yapılı bitkilerin üreme organıdır. Çiçek dört kısımdan oluşur. Bunlar; çanak yaprak, taç yaprak, dişi organ ve erkek organdır. Bunların hepsine sahip çiçeğe tam çiçek denir. Erkek organ taşımayan çiçeğe dişi çiçek, dişi organ taşımayan çiçeğe erkek çiçek denir. Çiçekte bulunan çiçek sapı, çiçeği bitkinin dalına bağlar. Çiçek sapının uç kısmında ise çiçek tablası bulunur. Çiçeğin kısımları

ÇİÇEĞİN KISIMLARI :

Çanak Yapraklar : Çiçeğin en dışında bulunan yeşil renkli yapraklardır. Dişi ve erkek organları korur. Taç yaprakların dağılmasını sağlar.

Taç Yapraklar : Değişik renkte olabilir. Genellikle parlak renklidir. Dişi ve erkek organları korur. Renk, koku ve salgıladıkları bal özü ile böcekleri çeker, böylece tozlaşmayı sağlar.

Erkek Organlar : Dişi organın etrafına dizilmiş olarak bulunur. Sayısı bitkiye göre değişir. Sapçık ve başçık olmak üzere 2 kısımdan oluşur. Başçık 4 polen kesesi içerir. Polen keselerinin içinde erkek üreme hücrelerini taşıyan polenler (çiçek tozları) bulunur. Kesecikler olgunlaşınca çatlar. Çiçek tozları çevreye dağılır.

Dişi Organ : Çiçeğin en iç kısmında yer alan, sürahiye benzeyen kısımdır. Erkek organla birlikte üremede görev alır. Yapı olarak yumurtalık, dişicik borusu ve tepecik diye üçe ayrılır.

Yumurtalık : Tohum taslaklarını taşıyan şişkin kısımdır.

Dişicik Borusu : Yumurtalıktan yukarıya doğru uzanan boru şeklindedir. İç yüzeyi polenlerin yumurtalığa ulaşmasını sağlayan kaygan bir sıvı ile kaplıdır.

Dişicik : Dişicik borusunun ucundaki yassı kısımdır. Üzerinde çiçek tozların yapışmasını sağlayan nemli ve yapışkan madde bulunur.

-6-

Aynı bitki üzerinde fakat ayrı çiçekler üzerinde erkek ve dişi organları taşıyan bitkilere bir evcikli bitkiler denir. Örneğin; çam, kestane, fındık

Erkek ve dişi organları ayrı bitki ve ayrı çiçekte taşıyan bitkilere iki evcikli bitkiler denir.

TOZLAŞMA VE DÖLLENME :

Tozlaşma : Erkek eşey hücrelerini taşıyan polenler olgunlaştıkları zaman bulundukları kese yırtılır ve ortama yayılır. Bu polenler, rüzgar, böcekler, kuşlar, su ve insanlar aracılığı ile dişi organın tepeciğine taşınır. Bu olaya tozlaşma denir.

Döllenme : Tozlaşma olayının oluşumundan sonra dişicik tepesi üzerindeki polenler dişicik borusundan kayarak yumurtalık içindeki tohum taslağına gelir ve yumurta hücresini döller. Polenlerin yumurta hücresi ile birleşmesi olayına döllenme denir. Döllenmiş yumurta hücresine zigot adı verilir. Zigot bir seri bölünmelere uğrayarak embriyoyu (bitki taslağını) oluşturur. Koruyucu bir kabukla çevrili olan embriyo ve besin maddesinden oluşan yapıya tohum denir. Uygun şartlar olursa tohum çimlenir. Çimlenme için yeterli su, ısı ve oksijenin olması gereklidir.

Döllenme yumurta hücresi embriyoyu oluştururken, yumurtalık duvarı da etli bir hal alarak meyveyi meydana getirir. Meyve tek bir yumurtalığın gelişmesinden oluşmuşsa basit meyve adını alır. Örnek; erik, kiraz

Meyve oluşumunda bir çok yumurtalık söz konusu ise bu tür meyve bileşik meyve olarak bilinir. Örnek; Ahududu, çilek. Yumurtalığın gelişmesiyle oluşan meyveye gerçek meyve denir. Meyve oluşumuna yumurtalıkla birlikte çiçek tablası, taç ve çanak yapraklarda katılırsa oluşan meyveye yalancı meyve denir.

Bir tohumdaki çenekler, tohum çimlenene kadar yeterli besini taşırlar. İlk yaprakların çıkmasıyla çeneklerin görevi sona erer. Çimlenirken ilk yaprakları çift bitkilere çift çenekli bitkiler denir. Örnek; Fasulye, nohut, mercimek vb. Çimlenirken ilk yaprakları tek olan bitkilere tek çenekli bitkiler denir. Örnek; Buğday, mısır, arpa

Tohumda Çenek ve embriyonun incelenmesi :

Deney = 5 adet fasulye, 3 gün süre ile ıslak

pamukta bırakılır. Kökçük, gövdecik, bitkicik

ve çenek yaprağı kavramları tohum üzerinde

tartışılır.

ÇİÇEKSİZ BİTKİLER

Çiçek adı verilen üreme organına sahip olmayan bitkilerdir. Örn: su yosunları, kara yosunları, eğrelti otları, mantarlar, bakteriler, ciğer otları. Çiçeksiz bitkilerde kök, gövde ve yaprak gibi organlar iyi gelişmemiştir. Genellikle suda yaşarlar. Karada yaşayanlar da nemli bölgeleri severler.

Çiçeksiz bitkilerden iletim borusu bulunanlara damarlı çiçeksiz bitkiler, iletim borusu bulunmayanlara damarsız çiçeksiz bitkiler denir.

a) Damarsız Bitkiler : Bunlar sporla çoğalırlar. Çoğunluğu su içinde yaşar. Karada yaşanları ise nemli yerleri sever. Algler, ciğer otları, boynuz otları ve kara yosunları damarsız bitkilerdir.

Algler (Su yosunları) : Deniz, göl, gölet gibi yerlerde yaşarlar. Bir hücrelidirler. Koloniler halinde yaşayanları da vardır. Birbirine benzeyen hücrelerin meydana getirdiği topluluğa tal

-7-

denir. Gelişmiş alanlarında kök, gövde, yaprak, çiçek kısımları yoktur. Ancak bitkinin bir yere tutunmasını sağlayan köksü uzantılar vardır. Bunlara rizoit denir. Klorofil taşıdıklarından kendi besinlerini kendileri yaparlar. Hücrelerinde taşıdıkları renk maddesine göre mavi, yeşil, kırmızı ve esmer renkli olabilirler.

Su yosunları uygun şartlarda bölünerek çoğalırlar. Şartlar bozulduğu zaman spor oluştururlar. Sporların çimlenmesiyle yeni yeşil su yosunu oluşur. Bu tür üremeye eşeysiz üreme denir.

İki su yosununun birer hücresi bölünerek gameti (eşey hücreli ) meydana getirir. Bu iki su yosununa ait iki gamet birleşerek zigotu oluşturur. Zigot da gelişerek yeni bir su yosununu meydan getirir. Bu tür üremeye eşeyli üreme denir.

Karayosunları : Nemli yerlerde, kayalar ve toprak üzerinde görülür. Klorofilli bitkilerdir. Gerçek kökleri yoktur. Köksü uzantıları (rizoit) vardır. Gövde de toprağa yapışık gibidir. Yeşil kadife görünümü sık ve küçük yaprakçıkları vardır. Gövde ucunda sporları taşıyan spor keseleri vardır. Bazı şartlarda mantarlar ile birleşerek likenleri oluştururlar. Bunlar daha zor ve olumsuz şartlarda yaşayabilirler. Karayosunlarında sporlama şeklinde çoğalma görülür. Gövdenin ucundaki spor kesesinde sporlar gelişir. Olgunlaşan sporlar etrafa yayılarak yeni bitkiler verir. (eşeysiz çoğalma) Sporun canlanmasıyla gelişen karayosunun da yaprakçıklarının ucunda üreme hücreleri bulunur. İki ayrı karayosununa ait üreme hücreleri birleşir. (eşeyli üreme) Bu iki üreme birbirini takip eder. Bu olaya döl-almaşı denir.

b) Damarlı Bitkiler : Bu grupta yer alan bitkilerde su, mineral tuzlar ve besin iletimini sağlayan borular (damarlar) vardır. Eğrelti otları, at kuyrukları bu gruptandır.

Eğrelti Otu : Kök fazla gelişmemiştir. Gövde toprak altındadır. Toprak altındaki gelişmemiş gövdeye rizoid denir. Yapraklar gövdeye bağlı olarak toprak üzerine çıkar. Yaprağın kenarları kıvrımlıdır. Yapraklar uca doğru küçüktür. Yaşlı yaprakların alt kısımlarında kahverengimsi spor keseleri (sorus) bulunur. Eğrelti otları da su ve kara yosunları gibi nemli ortamları severler. Bundan dolayı da orman altı bitkileridir.

Eğrelti otundaki Spor keselerinin içindeki sporlar olgunlaşınca çevreye saçılır. Yağmur, rüzgar veya canlıların yardımı ile taşınan sporlar uygun ortamlarda çimlenerek yeni bir eğrelti otunu oluşturur (eşeysiz üreme). Bunların üzerinde üreme hücreleri meydana gelir. Bu hücrelerin birleşmesi ve çoğalmasıyla yeni bir eğrelti otu bitkisi oluşur (eşeyli üreme). Eğrelti otlarında eşeyli ve eşeysiz üremeler birbirini düzenli olarak takip eder. Buna döl almaşı denir.

Çiçekli Bitkilerle Çiçeksiz Bitkiler Arasındaki Farklar

Çiçeksiz Bitkiler

Çiçekli Bitkiler

Üremeleri hem eşeyli hem de eşeysiz yolla olur. Dölalmaşı vardır.

Genellikle gelişmiş kök, gövde ve yaprakları yoktur.

İletim boruları yoktur. (Eğrelti otu hariç)

Çiçekleri yoktur.

Bitkiler aleminin az gelişmiş grubuna girerler.

Eşeyli üreme ile çoğalırlar.

Kök, gövde ve yaprak vardır.

İletim boruları vardır.

Çiçekleri vardır.

Bitkiler aleminin en gelişmiş grubuna girerler.

-8-

DEĞİŞİK YAŞAMA ORTAMINDAKİ BİTKİLER

Bitkiler suda yaşayan bitkiler ve karada yaşayan bitkiler olarak iki grupta inceleyebiliriz.

Suda Yaşayan Bitkiler :

Dere, göl, nehir ve denizlerde yaşayan bitkilere su bitkileri denir. Genelde otsu bitkilerdir. Örn: nilüfer, sazlıklardaki kamışlar, su yosunları …….. vb.

İyi gelişmiş gövdeleri yoktur. Su bitkilerden nilüferin kökleri suyun altındaki topraktadır. Bazı durumlarda su bitkileri ortama daha iyi tutunmak için destek kökleri oluştururlar. Ayrıca bataklıklarda yaşayan su bitkilerinin kökleri yüzeye kadar çıkarak hava depo ederler.

Karada Yaşayan Bitkiler :

Karada yaşayan bitkiler otsu ve odunsu gövdeye sahiptiler. Kök, gövde, yaprak, çiçek vb. organlar bulunur. Karada hem çiçekli, hem de çiçeksiz bitkiler bulunur. Karada yaşayan çiçekli bitkilerde eşeyli üreme görülür, çiçeksiz bitkilerde ise döl almaşı görülür.

Karasal hayatta her bölgedeki yaşam şartları aynı değildir. Kutuplardaki, çöllerdeki, dağlardaki, ovalardaki vb. yerlerde farklı hayat şartları vardır. Bu duruma bağlı olarak da farklı bitki türleri yetiştirmektedir. Bitkiler uyum sağladıkları bölgelerde yaşarlar. Örn: Sıcak ve kurak yerlerde yetişen kaktüs, kutuplarda yaşamaz.

Bitkiler farklı iklim şartlarına uyum sağlarlar. Farklı iklim şartlarının oluşmasında yükseklik, sıcaklık, toprağın yapısı, su vb. etmenler etkilidir.

Suda ve Karada Yaşayan Bitkiler Arasındaki Farklar

Suda Yaşayan Bitkiler

Karada Yaşayan Bitkiler

Kök ve gövde fazla gelişmemiştir.

Yaprakları büyük ve geniş yüzeylidir

Veya ipliksi parçalar halindedir

Stomalar yaprağın ön yüzündedir

Gövdeleri yumuşaktır.

Çiçeksiz türleri hariç kök ve gövde gelişmemiştir.

Yaprakları çeşitli şekilde ve büyüklüktedir. (Çoğunlukla az ve dar yüzeyli)

Stomalar yaprağın arka yüzündedir.

Gövdeleri çoğunlukla dik, sert ve dallıdır.

-9-

B) MANTARLAR, BİR HÜCRELİ CANLILAR VE BAKTERİLER :

MANTARLAR

İlkel Mantarlar Yüksek Yapılı Mantarlar

Genellikle suda yaşarlar

Parazit canlılardır.

Bazidli Mantarlar Askılı Mantarlar

- Şapkalı Mantarlar - Bira mayası

- Şarap mayası

- Küfler

Mantarlarda gerçek kök yoktur. Gövde yerine

küçük etli bir sap bulunur. Sapın üzerinde şapka

adı verilen bir yapı vardır. Şapkanın altında sapa

kadar uzanan perdeler bulunur. Buna lamel adı

verilir. Lameller arasında spor keseleri vardır.

Sporlar olgunlaşınca spor keseleri açılır ve sporlar

etrafa dökülür. Böylece yeni bir mantar oluşur.

Mantarlar yapıları düzgün dizilmiş hücrelerin

meydana getirdiği ipliklerle örülmüştür. İpliklerin

meydana getirdiği örgüye miselyum denir.

BİR HÜCRELİ CANLILAR :

AMİP : Bölünerek çoğalır. Yalancı ayaklarla hareket eder. Besinleri vücudun herhangi bir yerinden suyla beraber alır. Yanı heterotrofdur.

TERLİKSİ HAYVAN :

Bölünerek çoğalır, titrek tüylerle hareket eder. Heterof olup, hücre ağzı ile aldığı besinleri besin kofullarında sindirir. Büyük ve küçük çekirdek olmak üzere iki çekirdeği vardır. Büyük çekirdek metabolik faaliyetlerden, küçük çekirdek üremeden sorumludur. Eşeyli ve eşeysiz ürer.

-10-

ÖGLENA :

Kamçılılarda denir. kamçılarıyla hareket eder. Bölünerek çoğalır. Kloroplast taşır, kendi besinini yapabilen bir hücreli hayvandır. Hem hayvan, hem de bitki kabul edilir.

BAKTERİLER

Çok değişik ortamlarda yaşayabilen ilkel yapılı canlılardır.

Yüksek ve düşük sıcaklıklara dayanıklıdır. (Çoğu 1000C’ de ölmesine karşın, sporlar 1210C’ de 15 dakika da ölürler.)

Oksijenli ve oksijensiz ortamda yaşayabilirler.

Eşeyli ve eşeysiz çoğalabilirler.

4 temel şekli vardır.

Bakteriler

Basiller (Bacillus) Koküsler (Coccus) Vibriyonlar (Vibrions) Sipiriller (Spirillum)

Çubuk şeklindeki Küre şeklindeki Virgül şeklindeki Burgu şeklindeki

bakteriler bakteriler bakteriler bakteriler

Örnek : Verem Örnek : Zatürre Örnek : Kolera Örnek : Dişler

basili kokları vibriyonları arasındaki

spiroketler

BAKTERİLERİN FAYDA VE ZARARLARI :

Bakteriler, vücudumuza solunum, sindirim yoluyla veya kesik, sıyrık yerlerden girerek çeşitli hastalıklara da yol açarlar. Örneğin, verem, tetanoz, difteri gibi hastalıklar bakterilerin yol açtığı olaylardır. Hatta bazıları öldürücü bile olabilir. Bunun yanında, peynir ve yoğurt oluşumunda, üzüm suyundan şarap elde edilmede bakteriler insanlara yarar sağlarlar.

Kızıldeniz – gerçekten de ismi gibi dıştan bakıldığında kırmızı bir renkte görülür. Denizdeki bu renk farklılığını sağlayan Kızıldeniz’ de çok fazla bulunan kırmızı renkli su bakterileridir.

-11-

C- CANLILAR ARASINDAKİ İLİŞKİLER :

Tüm canlılar ve bu canlıların etkileşim içinde bulundukları cansız çevreye (fiziksel çevre) ekosistem denir.

Bir ekosistemde üç grup canlı mutlaka bulunmalıdır.

Üreticiler (ototroflar) = Yeşil Bitkiler

Tüketiciler (heterotroflar) = Hayvanlar

Ayrıştıcılar = Çürükçül Bakteriler

Bir ekosistemin en önemli özelliği çeşitli maddelerin doğal çevrimidir.

Güneşten gelen Toprak ve sudaki potasyum ve nitrat gibi

Işık enerjisi inorganik besleyiciler

¯ ­

Üreticiler Mantar ve bakteriler

(Yeşil Bitkiler) (Ayrıştırıcılar)

¯ ­

Birinci derecede İkinci derecede tüketiciler

Tüketiciler (etçil hayvanlar)

(Otçul hayvanlar)

Besin Zinciri : Bir ekosistemde bütünlüğün sağlanması besin ilişkisine bağlıdır.

-12-

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Canlıların Temel Bileşenleri

CANLILARIN TEMEL BİLEŞENLERİ

CANLıLARıN TEMEL BILEŞENLERI

İnorganik Moleküller

Organik Moleküller

Su, asit, baz, tuz ve minareller

Karbonhidratlar, yağlar, proteinler, enzimler, vitaminler ve nükleik asitler

CANLILARDAKİ İNORGANİK BİLEŞİKLER:İnorganik bileşikler canlılar tarafından sentezlenemeyip dışarıdan hazır olarak bulunan maddelerden alınan bileşiklerdir. Canlılar mineral, su, karbondioksit gibi inorganik bileşikleri dışarıdan almak zorundadır.

SU: Canlılar için çok önemli bir moleküldür hücrelerin hayatsal faaliyetlerini sürdürebilmesinde önemi büyüktür. Bir insanın günlük su gereksinimi 1.5lt ile 2.5lt arasıdır. Canlıların %65 ile %95′i sudur. İnsanda ortalama %65, tohumlarda %5 ile %15 arası, su bitkilerinde ise %98′e kadar çıkar. İnsan yaşlandıkça vücuttaki su miktarı azalır.

Su yeşil bitkilerde fotosentez olayı için gereklidir.

6H2O + 6CO2 C6H12O6 + 6O2

Yeşil bitkiler suyla karbondioksiti birleştirerek besin ve oksijen üretirler.

SUYUN GÖREVLERİ:1)Kimyasal tepkimelerin hücrede gerçekleşmesi için gerekli bir çözücüdür.

2)Besinlerin sindirimini sağlar(hidroliz).

3)Maddelerin taşınmasında önemlidir.

4)Zaralı atıkların seyreltilmesi ve vücuttan atılmasını sağlar.

5)Vücut ısısını düşürür.

6)Fotosentezde kullanılır.

ASİTLER: Su içinde çözündüğü zaman H iyonu veren bütün maddelere asit denir. Asitlerin iki ayıracı vardır;

fenol kırmızısı ® sarı, mavi turnusol ® kırmızı yaparlar.

BAZLAR: Su içinde çözündüğü zaman OH iyonu veren bütün maddelere baz denir. Bazların ayıracı,

kırmızı turnusol ® kırmızı yaparlar.

ASİT-BAZ DENGESİ: Asit baz dengesi ortamın H iyonu yoğunluğunun negatif logaritması asitliğin, OH iyonunun negatif logaritması bazikliğin derecesini verir. Bu değer pH ile gösterilir. PH 7 nötr, pH 7-0 arası asitlik, pH7-14 arası bazik özellik artar.

PH değeri organizma için çok önemlidir. Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşmesi için pH değerinin belirli bir değerde sabit kalması gerekir. Ör: insan kanının pH’ı 7.4 tür fakat bu değer 7 veya 7.8 e çıkarsa insan ölür.

TUZLAR: Asitlerle bazlar karıştırıldığında asidin H iyonu bazın OH iyonu ile birleşerek tuz oluşturur ve su açığa çıkar.

Ör:

Hücrenin içinde ve hücreler arası sıvıda çeşitli minarel tuzları vardır. Bunlar hayatsal faaliyetlerin gerçekleşmesinde önemli rol oynar.

MİNARELLER:Mineraller hücrede protein, yağ, karbonhidrat gibi organik moleküllere bağlı oldukları gibi tuz halinde serbest olarak bulunabilirler. Ayrıca enzim hormon vitaminlerin yapısınada katılırlar.

MİNERALLERİN GÖREVLERİ:

KANIN OSMOTİK BASINCINI AYARLAR

kas kasılmalarında etkilidir.

Sinirsel uyartıların iletilmesinde rol oynarlar.

enzimlerin yapısına katılarak katalizör görevi yapar.

VÜCUDUMUZDA BULUNAN ÖNEMLİ MİNERALLER

Kalsiyum(Ca):

vücutta en fazla bulunan mineraldir. Fosforla birlikte kemik ve dişlerin yapısına katılır.

kasların kasılmasında etkilidir.

sinirsel uyartıların iletilmesinde rol oynar.

kanın pıhtılaşması için gereklidir.

enzimlerin etkisini arttırır.

Süt ve süt ürünlerinde ve koyu yapraklı yeşil bitkilerde bulunur. Besinlerle aldığımız vücutta emilebilmesi için D vitamini gereklidir. D vitamini yetersizliğinde çocuklarda raşitizm yetişkinlerde ide osteomalizm hastalıkları görülür.

FOSFOR(P):

Vücutta en bol bulunan minerallerle birlikte kemik ve dişlerin yapısına katılır.

nükleik asitlerin yapısını oluşturur.

Yağ protein karbonhidrat gibi moleküllerin yapısına katılır.

SODYUM VE KLOR (Na/Cl) :

Hücre içi ve dışı sıvılarda bulunurlar.

dokularda suyu tutarak vücudun su dengesini sağlar.

kas kasılmasında etkilidir.

sinirsel uyartıların iletilmesinde rol oynar.

POTASYUM (K) :

Sodyumla birlikte vücut sıvılarında bulunur ve hücrelerin çalışmasını kontrol eder.

Hücreler arası sıvı ile hücre sıvısı arasında potasyum oranı vardır. Bu sayede sinirsel uyartıların iletimi, aktif taşıma gibi birçok hayatsal faaliyet meydana gelir.

DEMİR (Fe) :

Kan dokuda bulunan alyuvar hücrelerindeki hemoglobinin yapısına katılır.

demir yetersizliğinde hemoglobin yapılamayacağı için anemi denilen hastalık görülür.

Kas proteinlerinin yapısında bulunur.

Karaciğer, dalak, kırmızı kemik iliğinde bol bulunur.

İYOT (I) :

Tiroid bezinin salgısı olan tiroksin hormonunun yapısına katılır.

tiroksin hormonunun az salgılanması tiroid bezinin büyümesine sebep olur bu hastalığa basit guatr denir.

Karalahanayı çok tüketen insanlarda tiroid bezi iyot bağlayamadığından guatr hastalığı çok görülür. Ayrıca içme suları ve sofra tuzlarındaki iyot eksikliğide guatra sebep olur.

MAGNEZYUM (Mg) : Kemik ve dişlerin yapısında bulunur.

FLOR (F) : Dişlerin yapısında bulunur, azlığında diş çürümesi çokluğunda diş sararması görülür.

BAKIR (Cu) : Enzimlerin yapısını oluşturur.

SÜLFAT (SO4) : Kas proteinlerinin yapısına katılır.

CANLILARDAKİ ORGANİK BİLEŞİKLER

ADI

ASIL GÖREVİ

YAPISINDAKİ ELEMENTLER

Karbonhidrat

Enerji verici

C, H, O

Yağ

Yedek enerji

C, H, O

Protein

Yapı maddesi

C, H, O, N

Enzimler

Düzenleyici

C, H, O, N + Vitamin,Mineral

Vitaminler

Düzenleyici

C, H, O, N, S,…

Nükleik Asitler

Yönetici

C, H, O, N, P, …

Bu tablodaki ilk üç organik bileşik enerji kaynağıdır.

ENERJİ VERİŞ SIRASINA GÖRE: Karbonhidrat > yağ > protein

ENERJİ TAŞIMA KAPASİTESİNE GÖRE: yağ > protein > karbonhidrat

YAPI MADDESİ OLUŞLARINA GÖRE: protein > yağ > karbonhidrat

KARBONHİDRATLAR

Karbonhidratlar

MONOSAKKARİTLER

DİSAKKARİTLER

POLİSAKKARİTLER

3C®Trioz

4C®Tetroz

5C®Pentoz

6C®Heksoz

Monosakkarit+Monosakkarit®Disakkarit

+ ®

nGlikoz ® Polisakkarit + (n-1)su

+ + ®

MONOSAKKARİTLER: Monosakkaritlerin başlıcaları;

5C ® Pentoz 6C ® Heksoz

Riboz Deoksiriboz Glikoz Fruktoz Galaktoz

(Kan Şekeri ve (Meyve ve (Sütte Bulunur) Üzüm Şekeri) Bal Şekeri)

MONOSAKKARİTLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ:

Suda çözünürler.

Tatlı oldukları için basit şekerler de denir.

Daha küçük yapı birimlerine parçalamazlar(Hücre zarından kolay geçerler).

Karbon sayısı 3-8 arası değişir. Biyolojik önemi olanlar pentoz ve heksozdur.

DİSAKKARİTLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ:

İki monosakkaritten oluştukları için çift şekerler de denir.

İki monosakkarit birleşirken aralarında kurulan bağa glikozit bağ, bu olaya glikozitleşme denir.

İnsan ve hayvanların besin olarak aldıkları disakkaritler monosakkarite dönüştükten sonra hücre zarından geçebilir.

Biyolojik önemi olan disakkaritler maltoz, sükroz ve laktozdur.

POLİSAKKARİTLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ:

Kompleks şekerlerdir.

Çok sayıda monosakkaritin dehidrasyonu ile oluşur.

Yapı birimi glikozdur. Glikoz moleküllerinin farklı şekillerde bağlanmasıyla değişik polisakkaritler oluşur.

Canlılarda bulunan önemli polisakkaritler nişasta, glikojen, selüloz ve kitindir.

nGlikoz ® Nişasta + (n-1)Su

nGlikoz ® Glikojen + (n-1)Su

nGlikoz ® Selüloz + (n-1)Su

nGlikoz ® Kitin + (n-1)Su

NİŞASTA: Bitkisel depo maddesidir. Çok sayıda glikoz molekülünün dehidrasyonuyla oluşur. Bitkilerde fotosentezle üretilen glikoz nişastaya dönüştürülerek kök, gövde, tohum, meyve gibi kısımlarda depolanır. Besinlerle alınan nişasta sindirim sisteminde hidrolize uğratılarak glikoza dönüştürülür ve hücre zarından geçebilir. Ayıracı ise iyottur.

GLİKOJEN: Hayvansal depo maddesidir. Çok sayıda glikozun karaciğer ve kas hücrelerinde depo edilmiş halidir. Kanda glikoz oranı düştüğü zaman karaciğerdeki glikojen glikoza dönüştürülerek kana verilir. Hayvansal nişasta olarakta adlandırılabilir.

SELÜLOZ: Bitkisel yapı maddesidir. Hücre çeperinin yapısını oluşturur. İnsanlar selülozdan enerji sağlayamazlar çünkü selülozu parçalayan enzim yoktur. Otçul hayvanlarda sindirim sisteminde bulunan bakteriler selüloz enzimi taşıdıklarından bu canlılar selülozu enerjiye çevirebilirler. Çok sayıda glikoz molekülünün birbirine ters dönerek bağlanmasıyla oluşur.

KİTİN: Yapısı selüloza benzer. Omurgasız hayvanlarda iskeleti oluşturur. Örneğin böceklerde dış iskeleti oluşturur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Evrim

EVRİM

ORGANİK EVRİMİN (= EVOLUSYONUN) ANA İLKELERİ 

Kara ve su ortamında, koşulları birbirinden farklı düşünülebilecek her yer, büyüklüğü, şekli, organizasyon derecesi, gelişmesi, davranışı, üremesi, besini, besin alma şekli, parazitleri, ayları, avcıları, vs. ‘si değişik birçok canlı tarafından işgal edilmiştir. Bu canlıların nasıl meydana geldiklerini, yaşadıkları ortama yapısal olarak nasıl uyum yapabildiklerini, aralarındaki benzerliklerin ve farkların derecesine göre akrabalıklarını, bununla ilişkin olarak, tür, cins, familya, takım, sınıf, şube gibi sistematik sıralanmanın nasıl yapılabileceğini açıklamak biyolojinin temel sorunlarından biridir. Canlıların bugünkü ve geçmişteki yapılarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek, onların fiziki, fizyolojik ve biyokimyasal benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymak suretiyle, belirli genelleştirmelere gidilmesi organik evrimin çalışma alanını oluşturur.

Organik evrimsel olayları, kalıtımın ana ilkeleri çerçevesinde ve zaman süreci (genellikle jeolojik zaman süreci) içerisinde incelemek zorunludur. Çünkü organik evrimdeki ana sorunlardan biri, bir canlı türünün yada grubunun, yeni koşullara zaman süreci içerisinde nasıl uyum yaptığının açıklanmasıdır. Yapısal benzerliklerin ve farkların değişimi ancak zaman süreci içerisinde incelenmekle değerlendirilebilir. 

Organik evrim konusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemlerinde büyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsel alan, ne yazık ki, belirli çevrelerde tehlikeli bir gelişim olarak değerlendirilmektedir. Çünkü evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar; sonsuzluk ve değişmezlik evrimin ilkelerine aykırıdır. Dolayısıyla evrim kavramı, dogmatik düşünceye, yani her şeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır. Bu ise, belirli koşullara ve düşüncelere, olduğu gibi, yüzyıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanı sıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmektedir. Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır. Çünkü kendini zaman süreci içerisinde değiştiremeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır. Bu yasa tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir.

Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır. 1. Anorganik Evrim: Cansızların değişimini inceler; özellikle evrenin oluşumundan, canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar. 2. Organik Evrim: Canlıların değişimini inceler. 3. Sosyal Evrim: Toplumların değişimini inceler. Biyoloji bilimi, özellikle organik evrimi kapsar. 

Organik Evrim bugün de devam etmektedir; hatta bugün tarihin birçok devrelerindekinden daha hızlı olmaktadır. Son birkaç yüz bin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken, yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır. Fakat bu ayrılma ve türleşme o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihsel belgelerin bir araya getirilmeleriyle ve karşılaştırmalarıyla mümkün olacaktır.

Biyolojik evrimin oluştuğuna ilişkin kanıtlayıcı tipik örnek, 15. yüzyılın başlarında Madeira yakınında, Porta Santo denen küçük bir adaya bırakılan tavşanlarda gözlenmiştir. Tavşanlar, Avrupa’dan getirilmişti. Adada diğer bir tavşan türü ve getirilen tavşanların düşmanları olmadığı için getirilen tavşanlar anormal derecede çoğaldılar ve sonuçta, 400 yıl sonra, Avrupa’daki anaçlarından tamamen farklı yapılar kazandılar. Öyle ki, büyüklükleri, Avrupa’da kilerinin yarısı kadar oldu; renklenmeleri tamamen değişti ve daha gececi hayvanlar oldular. En önemlisi, atalarıyla bir araya geldiklerinde, artık çiftleşip yeni bir döl meydana getiremiyorlardı. Yani yeni bir tür özelliği kazanmıştılar. 

Canlılar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı, bilimsel olarak, ilk defa, CHARLES DARWiN’in gözlemleriyle gün ışığına geldiği ve açıklandığı için, evrim kavramı ile DARWİN’in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek D a r w i n i z m denir. 

EVRİM KONUSUNDAKİ DÜŞÜNCELERİN GELİŞİMİ

Canlıların birbirinden belirli derecelerde farklılıklar gösterdiğine ve aralarında belirli derecelerde akrabalıklar olduğuna ilişkin gözlemler, düşünce tarihi kadar eski olmalıdır. Yavruların atalarından, kardeşlerin birbirinden belirli ölçülerde farklı olduğu çok eskiden gözlenmişti. Bitkilerin ve hayvanların benzerlik derecelerine göre, türden başlayarak belirli gruplar oluşturdukları saptanmıştı. Fakat kalıtım konusunda bilgiler yeterli olmadığı ve özellikle bir türün binlerce yıllık gelişimi düşünür bir birey tarafından izlenemediği için, çeşitlenme ve akrabalık bağları tam olarak açıklanamamıştır. Bazı bireylerin yaşam savaşında üstün nitelikler taşıdığı, dolayısıyla ‘doğal seçme’ eskiden de bilinçsiz olarak gözlenmişti. Fakat evrim konusundaki bilimsel düşüncelerin tarihi, diğer bilim dallarına göre çok yenidir.

EVRİM KONUSUNDA İLK DÜŞÜNCELER 

Dini Düşünceler: Düşünebilen insanın, doğadaki çeşitlenmeyi, canlılar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların derecesini gözlediği an evrim konusunda ilk düşünceler başlamış demektir.İlk yaygın düşünceler, Asur ve Babil yazıtlarında; daha sonra bunlardan köken alan Ortadoğu kökenli dinlerde, görülmüştür. Hemen hepsinde insanın özel olarak yaratıldığı ve evrende özel bir yere sahip olduğu vurgulanmış; türlerin değişmezliğine ve sabitliğine inanılmış ve diğer canlılar konusunda herhangi bir yoruma yer verilmemiştir. Bununla beraber Kuran’da yaratılışın kademeli olduğu vurgulanmıştır. Yalnız bir Türk din adamı, astronomu ve filozofu olan Hasankale’li İbrahim Hakkı Hz. (1703- 1780), insanların değişik bitkilerden ve hayvanlardan köken aldığını belirtmiştir.On yedinci yüzyıla kadar, piskopos USSHER’in ve diğerlerinin savunduğu ‘türlerin olduğu gibi yaratıldığı ve değişmeden kalıtıldığı fikri’ yani G e n e s i s geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve etkisini günümüze kadar sürdürdü. USSHER’e göre dünya MÖ. 4040 yılında, Ekim ayının 4’ünde sabah saat 9.00’da yaratılmıştı. Bu düşünce USSHER tarafından İncil’e eklenmiştir. Daha önce yine Hıristiyan din adamları olan AUGUSTIN (M.S. 354 -430) ve AOUINAS (M.S. 1225 - 1274) tarafından canlıların basit olarak tanrı tarafından yaratıldığı ve daha sonra değişerek çeşitlendiği savunulmuştu. Özellikle bizim toplumumuzda, birçok dini belgeden de anlaşılacağı gibi, Adem’in çamurdan yaratıldığı, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden oluştuğu ileri sürülerek, yaratılışın ilk olarak inorganik kökenli olduğu ve daha sonra eşeylerin ortaya çıktığı savunulmuş olabilir. 

Yunanlılardaki ve Ortaçağdaki Düşünceler: Yunan filozoflarından EM PEDOCLES, MÖ. 500 yıllarında bitkilerin tomurcuklanma ile çeşitli hayvan kısımlarını, bu kısımların da birleşmesiyle hayvanların meydana geldiğini savunmuştur. THALES (M.Ö. 624-548), Ege Denizindeki canlıları çalışmış ve denizlerin canlılığın anası olduğunu ileri sürmüştür. ARI8İ0 (M.Ö. 384 - 322), bitkiler ve hayvanlar konusunda oldukça geniş bilgiye sahipti. Onların doğruya yakın tanımlarını vermiş ve gelişmişliklerine göre sınıflandırmıştır. Canlıların meta biyolojik olarak değişerek birbirlerinden oluştuklarına ve her birinin tanrıların yeryüzündeki ilahi taslakları olduklarına inanmıştır. Daha sonra, canlıların kökenini Der Rerum Natura adlı şiirinde veren LUCERİTIUS (MÖ. 99- 55)’u anmadan ortaçağa geçemeyeceğiz. 

Yeni- ve Yakın çağdaki Düşünceler: Rönesans ile canlılar konusundaki bilgiler; en önemlisi evrim konusundaki düşünürlerin sayısı artmıştır. HOOK (1635 - 1703>, HAY (1627 - 1705), BUFFON (1707 - 1788> ve ERASMUS DARWIN (1731 - 1802> bu devrin en önemli evrimcileridir. Rönesans’tan önce de, bulunan hayvan kabuklarının, dişlerinin, kemiklerinin ve diğer parçalarının bugünkü canlılarınkine benzer tarafları ve farkları saptanmıştır. Ayrıca yüksek dağların başında bulunan fosillerin, yaşayanlarla olan akrabalıkları gözlenmiştir. Bu gözlemlerin ışığı altında, her konuda çalışmış, düşünür ve sanatçı olan LEONARDO DA VINCl, canlıların tümünün bir defada yaratıldığını ve zamanla bazılarının ortadan kalktığını savunmuştur. Buna karşılık birçok doğa bilimcisi, canlıların zaman zaman oluştuklarını doğal afetlerle tamamen ortadan kalktıklarını ve yeniden başka şekillerde yaratıldıklarını ileri sürmüştür Bu şekilde farklı devirlerde farklı canlıların yaşaması kolaylıkla açıklanabiliyordu. Her doğal yıkımdan sonra, meydana gelen canlıların, organizasyon bakımından biraz daha gelişmiş olduklarına inanılıyordu. Bu kurama K a t o s t r o f i z m Tufan Kuramı’ denir. Bu yıkımın yedi defa olduğu varsayılmıştır. CUVIER, 1812 yılında, fosiller üzerinde ünlü kitabını yayınlayarak, fosillerin, kesik, kesik değil, birbirlerinin devamı olacak şekilde olduklarını bilimsel olarak açıklamıştır. On sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başlangıcında, 3 İngiliz jeoloğunun çalışmalarıyla katastrofizm kuramı yerine ‘ U n i f o r m i t a r i z m kuramı getirildi. HUTTON 1785’de geçmişte de bugünkü gibi jeolojik kuvvetlerin rol oynadığını, yükselmelerin ve alçalmaların, keza erozyonların (aşınmaların) belki de daha kuvvetli olarak meydana geldiğini ve yüksek dağlarda bulunan fosilli tabakalar ile sediman (tabaka katman) tayinlerinin yapılabileceğini buldu. JOHN PLAYFAİR’in ‘lllustrations of the Huttonian Theory of the Earth’ adlı yapıtıyla (1802), bu konu daha anlaşılır hale geldi. Üçüncü araştırıcı, CHARLES LYELL, yayınladığı P r i n c i p 1 e s o f G e o 1 o g y’ adlı yapıtında, birçok jeolojik soruna çözüm getirmesinin yanı sıra, canlıların büyük afetlerle değil, çevre koşullarının uzun sürede etki etmesiyle değiştiğini savundu. Kitabının bir yerinde ‘geçmişteki güçler bugünkünden hiç de çok farklı değildi’ diye yazmıştır. Bu yaklaşım Nuh Tufanı’nın gerçeküstü olduğunu savunuyordu. LYELL’in fikirleri C. DARWİN’i büyük ölçüde etkilemiştir. 

Jean Baptiste Lamarck’ın Düşünceleri 

Organik evrim konusunda ilk kapsamlı kuram 1809 yılında yayınlanan ‘P h il o s o p h i e Z o o 1 o g i q u e’ adlı yapıtıyla, Fransız zooloğu JEAN BAPTISTE LAMARCK’a (1744 - 1829) aittir. LAMARCK, zamanının meslektaşları gibi, tüm canlıların, gelişimlerini ve işlevlerini denetleyen bir canlılık gücüyle donatıldığına ve değişen çevre koşullarına karşı bir savaşım gücünün olmadığına inanıyordu. Kitabında, hayvanları, karmaşıklıklarına göre düzenlemeye çalışırken, yanlışlığı daha sonra kesin olarak saptanan bir varsayımı ileri sürdü. ‘Eğer bir organ fazla kullanıyorsa, o organ gelişmesini sürdürerek, daha etkin bir yapı kazanır’, Bu varsayıma ‘L a m a r e k i z m’ denir. Ayrıca canlının yaşamı boyunca kazanmış olduğu herhangi bir özelliğin, gelecek döllere geçtiğine de inanmıştı. Örneğin demircinin oğlunun kol kasları diğerlerine göre daha iyi gelişir. Zürafaların atası kısa boyunlu olmalarına karşın, yaşadıkları ortamın bir zaman sonra kuraklaşarak, dibi çıplak ve çayırsız ağaçların bulunduğu ortama dönüşmesi sonucu, zürafalar ağaçların yapraklarıyla beslenmek zorunda kalmışlar ve böylece boyunları dölden döle uzamıştır. Kör farelerin gözlerini, karınca ayısının dişlerini yitirmesini; su kuşlarının perde ayakları kazanmasını bu şekilde açıklamıştır. Tüm bu açıklamalar, kalıtımın yasaları ortaya çıkarılmadan önce, çok iyi bir açıklama şekli olarak benimsendi. Fakat kalıtım konusunda bilgiler gelişince, özellikle WEİSMANN tarafından somatoplazma ile germoplazma arasındaki kuramsal farklar bulununca, evrimsel değişmenin, vücut hücrelerinde olmadığı, sadece eşeysel hücrelerdeki kalıtsal materyalin etkisi ile yürütüldüğü anlaşıldı. Böylece LAMARCK’ın varsayımı tümüyle geçerliliğini yitirdi. Çünkü bir birey gerçekte belirli ölçüde çevre koşullarına uyum yapar; fakat ölümüyle birlikte bu özellikler de yitirilir. Halbuki her döl uyumunu, doğduğu zaman taşıdığı kalıtım materyalinin izin verdiği ölçüler içerisinde yapabilir ve ancak bu özellikleri gelecek döllere verebilir. BUFFON ve ERASMUS DARWİN de buna benzer fikirler ileriye sürmüşler; fakat inandırıcı olamamışlardır. 

Charles Darwin ve Alfred Wallace’ın Görüşleri 

CHARLES DARWİN (1809 - 1882), evrim bilimine iki önemli katkıda bulundu. Birincisi organik evrim düşüncesini destekleyen zengin bir kanıtlar dizisini toplayarak ve derleyerek bilim dünyasına sundu. İkincisi evrim mekanizmasının esasını oluşturan ‘Doğal Seçilim’ ya da diğer bir deyimle ‘Doğal Seçim’ kuramının ilkelerini ortaya çıkardı. DARWİN, 1809 yılında İngiltere’de doğdu. Babası, onu, hekim olsun diye 16 yaşında Edinburg Üniversitesine gönderdi. DARWIN, ilk olarak başladığı hekimlik ve daha sonra başladığı hukuk eğitimini sıkıcı bularak her ikisini de bıraktı. Sonunda Cambridge Üniversitesine bağlı Christ Kolejinde teoloji <= dini bilimler) öğrenimi yaptı. Fakat Edinburg’daki arkadaşlarının çoğu jeoloji ve zooloji ile ilgileniyordu Cambridge’de kınkanatlıları (Coleoptera) toplayan bir grupla ilişki kurdu. Bu bilim çevresi içerisinde botanikçi JOHN HENSLOW’u tanıdı ve onun önerileri ile dünya çevresinde İngiliz deniz kuvvetleri için harita yapmaya görevlendirilen Beagle gemisinde, beş sene sürecek bir geziye katılmaya karar verdi. Beagle 1831 yılında Devonport limanından denize açıldı.

LYELL’in kitabını gezisi sırasında okudu ve dünya yüzünün devamlı değiştiğini savunan düşüncesinden çok etkilendi. Gemidekiler harita yaparken, DARWİN de sürekli bitki, hayvan, fosil topluyor; jeolojik katmanları inceliyor; sayısız gözlem yapıyor ve dikkatlice notlar alıyordu. Gemi ilk olarak Güney Amerika’nın doğu sahilleri boyunca güneye inip, daha sonra batı kıyılarından kuzeye doğru yol aldı. Bu arada Arjantin’in Pampas’larında soyu tükenmiş birçok hayvanın fosilini buldu ve keza jeolojik katmanlardaki fosillerin değişimine özellikle dikkat etti. Bu gözlemleriyle, her türün özel yaratıldığına ilişkin düşüncelere olan inancını yitirmeye başladı. Keza insan da dahil, çeşitli bitki ve hayvan türlerinin değişik ortamlara yaptıkları uyumları, bu arada yaşadığı bir deprem olayı ile yeryüzünün nasıl değişebileceğini gözledi. Beagle, 1835 yılında, Güney Amerika kıtasının batı kıyısına yaklaşık 1000 km. kadar uzak olan Galapagos adalarına ulaştı. Bu adalarda yaptığı gözlemlerde, büyük bir olasılıkla aynı kökenden gelmiş birçok canlının coğrafik yalıtım nedeniyle, birbirlerinden nasıl farklılaştıklarını ve her canlının bulunduğu ortamdaki koşullara nasıl uyum yaptığını bizzat gözledi. Örneğin Geospizinae alt familyasından bir çeşit ispinoz kuşlarının, dev kaplumbağaların, iguana denen dev kertenkelelerin, adalara ve her adanın değişik koşulları taşıyan bölgelerine göre çeşitlenmelerini, yapısal uyumlarını, varyasyonlarını ve sonuç olarak uyumsal açılımlarını gördü. Buradaki bitkilerin ve hayvanların hemen hepsi, Amerika kıtasının güney sahillerindeki bitki ve hayvan türlerine benzerlik gösteriyor; fakat onlardan özellikle uzaklığı oranında farklılaşmalar gösteriyordu. Daha sonra araştırmalarına Pasifik Adaları’nda, Yeni Zelanda’da, Avustralya’da ve Güney Afrika Kıyıları’nda devam etti. Tüm bu araştırma süresi içerisinde evrimsel uyumu destekleyecek kanıtları titizlikle topladı. 1836 yılında İngiltere’ye ulaştı. DARWİN, ileriye süreceği fikrin yankı uyandıracağını, dolayısıyla yeterince kanıt toplaması gerekeceğini biliyordu. Kanıtlar evrimsel dallanmayı göstermekle beraber, bunun nasıl olduğunu açıklamaya yetmiyordu. İngiltere’ye varışından itibaren 20 yıl boyunca biyolojinin çeşitli kollarındaki gelişmeleri de dikkatlice inceleyerek, gözlemlerini ve notlarını bir araya getirip doğal seçilim konusundaki düşüncesini ana hatlarıyla hazırladı. 1857 yılında düşüncelerini kabataslak arkadaşlarının görüşüne sundu. Bu sırada, kendisi gibi, MALTHUS’un bilimsel serisini okuyarak ve keza sekiz yıl Malaya’da ve Doğu Hindistan’da, dört yıl Amazon ormanlarında bitkiler ve hayvanlar üzerinde gözlemler yaparak, bitkilerin ve hayvanların dallanmalarındaki ve yayılışlarındaki özellikleri görmüş ve doğal seçilim ilkesine ulaşmış, bir doğa bilimcisi olan ALFRED RUSSELWALLAcE’ın hazırlamış olduğu bilimsel kitabın taslağını aldı. WAL LAcE, DARWIN’e yazdığı mektupta eğer çalışmasını ilginç bulursa, onu, Linnean Society kurumuna sunmasını diliyordu. Çalışmasının adı ‘On the Tendency of Varieties to Depart Indefinitely from the Original Type’ Orijinal Tipten Belirsiz Olarak Ayrılan Varyetelerin Eğilimi’ idi. DARWİN’in yıllarını vererek bulduğu sonuç, yani canlıların yavaş yavaş değişmesine ilişkin görüş, WALLAcE’ın çalışmasında yer almaktaydı. Durum, DARWİN için üzücüydü. Fakat arkadaşlarının büyük baskısıyla, kendi çalışmasını, Wallace’ınkiyle birlikte, basılmak üzere 1 Temmuz 1858’de Linnean Society’ye teslim etti. Basılmadan duyulan bu düşünceler 24 Kasım 1859’da ‘On the Origin of Species by Means of Natural Se/ection or the Preservations of Favoured Races in the Struggle for Life Doğal Seçilim ya da Yaşam Savaşında Başarılı Irkların Korunmasıyla Türlerin Kökeni’ kısaltılmış adıyla ‘Origin of Species Türlerin Kökeni’, yayınlandı. İlk gün kitapların hepsi satıldı. Herkes, organik evrim konusunda yeni düşünceler getiren bu kitabı okumak istiyordu. Özünde, organik evrimin benimsenmesi için zemin hazırdı. Günkü jeolojide, paleontolojide, embriyolojide, karşılaştırmalı anatomide birçok aşama yapılmış ve birden yaratılmanın olanaksızlığı ortaya konmuştu. DARWİN uysal bir adam olduğundan, bir tepki yaratmamak için, eserinin son kısmını Tanrısal bir yaratılış fikrini benimsediğini yazarak bitirmişti. Buna rağmen, başta din adamları ve bazı bilim adamları dini inançlara karşı gelmiyor diye bu çalışmaya karşı büyük bir tepki başlattılar. Hatta eseriyle DARWIN’e çok büyük yardımlarda bulunan LYELL ve gezisi sırasında geminin kaptanlığını yapan FITZROY, bu karşı akımın öncüleri oldular. Bu arada HUXLEY, çok etkin bir şekilde DARWİN’e destek oldu. DARWİN, çalışmalarına devam etti, birinci eserinde değinmediği insanın evrimiyle ilgili düşüncelerini ‘Descent of Man and Selection in Relation to Sex = İnsanın Oluşumu ve Eşeye Bağlı Seçilim’ adlı eseriyle yayınladı. Bu eserde, insanın, daha önceki inançlarda benimsenen özel yaratılışı ve yeri reddediliyor, diğer memelilerin yapısal ve fizyolojik özelliklerine sahip olduğu ve yine diğer canlılar gibi aynı evrimsel yasalara bağlı olduğu savunuluyordu. Ayrıca eşeysel seçmenin, türlerin oluşumundaki önemi belirtiliyordu. DARWİN’in ‘İnsanın Oluşumu’ adlı eseri, başlangıçta birçok tepkiye neden olduysa da, zamanla, biyolojideki yeni gelişmeler ve bulgular, özellikle kalıtım konusundaki bilgilerin birikmesi, DARWİN’in görüşünün ana hatlarıyla doğru olduğunu kanıtlamıştır. 

Darwin - Wallace Tarafından Temeli Kurulan Doğal Seçilim Kuramının Ana Hatları 

Bu kuram ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkarmıştır.  

1.Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir. Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve populasyonların dengede kalması sağlanır. Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur. 

2. Bir türe ait populasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır. Yani canlı populasyonlarının hepsi varyasyon gösterir. DARWİN ve WALLACE, bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar. Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla oluştuğu bilinmektedir. 

Varsayımlar: 

1. Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı, besin, yer vs. için, savaşım, ayrıca sıcaklık, soğukluk, nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır. Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır. Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen populasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş populasyonlarda bir yaşam kavgası vardır. Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır ‘Yaşamak İçin Savaş’ 

2. İyi uyum yapacak özellikleri (= varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşımayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden, ayakta kalır, gösteremeyenler ise yok olur. Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur. Bu varsayımın anahtar cümleciği ‘Biyolojik Olarak En İyi Uyum Yapan Ayakta Kalır’dır. 

3. Bir bölgedeki koşullar diğerlerinden farklı olduğundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farklı olur. Çevrede meydana gelecek yeni değişiklikler, tekrar yeni uyumların meydana gelmesini sağlar. Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tip uyumlar, daha doğrusu doğal seçilim, bir zaman sonra, atasından tamamen değişik yeni bireyler topluluğunun ortaya çıkmasını sağlar ‘Uyumsal Açılım’. Farklılaşmanın derecesi, eskiyle yeni populasyondaki bireyler bir araya getirildiğinde çiftleşemeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmışsa, artık bu iki populasyon iki farklı tür olarak değerlendirilir. Bir ata populasyondaki bir kısım bireyler, taşıdıkları varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diğer bir kısmı da taşıdığı farklı varyasyonlar nedeniyle daha değişik bir ortama uyum yapabilir. Böylece uyumsal açılım ortaya çıkar. Bununla beraber, bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasında, bulunduğu koşullarda, yararı ya da zararı olmayan diğer birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onları daha sonraki döllere aktarabilir (nötral mutasyonlara bkz!). 

DARWİN’in kuramı o kadar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki, birçok biyolog onu hemen kabul etti. Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açıklığa kavuşturamamıştı. Bugün, türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiç de önemli olmadığı bilinmektedir. Fakat bu küçük farkları meydana getiren genlerdeki herhangi bir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerler taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin meydana gelmesine neden olabilir. Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği meydana getiren genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri meydana getiren genlerle bağlantı halinde olabilir. Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir. Bu uyumsal etkinliği olmayan genler, bir populasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerde kullanılmak üzere, ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur. 

Evrim Kuramına Bilimsel İtirazlar 

Belki insanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri uygulanmakta olan öğretim ve eğitim yöntemleri, belki dini inançların etkisi, belki de insanın doğal yapısı, insanın, yeniliklere karşı itirazcı olmasına neden olmuştur. Bu direniş, en fazla da, eksik kanıtlarla desteklenmekte olan Evrim Kuramı’na yapılmıştır ve yapılmaktadır. Özellikle dogmatik düşünce ye yatkın olanlar, bu karşı koymada en önemli tarafı oluşturur. Bununla beraber son zamanlarda, birçok aydın din bilimcisi de dahil olmak üzere, iyi eğitim görmüş toplumların büyük bir kısmı, Evrim Kuramı’na sahip çıkmaktadır. 

Evrim Kuramı’na, DARWİN’den beri bilimsel karşı koymalar da olmuştur. Özellikle varyasyonların zamanla populasyonlardan kaybolacağı inancı yaygındı. Çünkü bir varyasyona sahip bir birey, aynı özellikli bireyle çiftleşmediği taktirde, bu varyasyonun o populasyondan yitirileceği düşünülmüştü. Populasyon genetiğinde, çekinik özelliklerin, yitirilmeden kalıtıldığı bulununca, itirazların geçerliliği de tümüyle kaybolmuş oldu. DARWİN, Pangeneze, yani anadan ve babadan gelen özelliklerin, bir çeşit karışmak suretiyle yavrulara geçtiğine inanarak, hataya düşmüştü. Eğer kalıtsal işleyiş böyle olsaydı, iyi özelliklerin yoğunluğu gittikçe azalacaktı ve zamanla kaybolacaktı. Halbuki, bugün, özelliklerin, sıvı gibi değil, gen denen kalıtsal birimlerle kalıtıldığı bilinmektedir. 

İkinci önemli karşı koyma, bu kadar karmaşık yapıya sahip canlıların, doğal seçilimle oluşamayacağıydı. Çünkü bir canlının, hatta bir organın oluşması, çok küçük olasılıkların bir araya gelmesiyle mümkündü. Fakat canlıların oluşmasından bugüne kadar geçen uzun süre ve her bireyde muhtemelen ortaya çıkan küçük değişikliklerin, yani nokta mutasyonların, zamanla gen havuzunda birikmesi, sonuçta büyük değişikliklere neden olabileceği hesaplanınca, bu karşı koymalar da kısmen zayıflamıştır. 

Üçüncü bir karşı koymaya yanıt vermek oldukça zordur. Karmaşık bir organ yarar sağlasa da, birden bire nasıl oluşabilir? Örneğin omurgalılarda, gözün birçok kısımdan meydana geldiği bilinmektedir. Yalnız başına bir kısmın, herhangi bir işlevi olamaz. Tümü bir araya geldiği zaman görme olayı sağlanabilir. 0 zaman değişik kısımların ya aynı zamanda, birden meydana geldiğini varsaymak gerekiyor — bu populasyon genetiği açısından olanaksızdır— ya da yavaş yavaş geliştiğini herhangi bir şekilde açıklamak gerekiyor. Bir parçanın gelişmesinden sonra diğerinin gelişebileceğini savunmak anlamsızdır; çünkü hepsi birlikte gelişmezse, ilk gelişen kısım, iş- (evsiz olacağı için körelir ya da artık organ olarak ortadan zamanla kalkar. Bununla beraber, bu tip organların da nokta mutasyonların birikmesiyle, ilkelden gelişmişe doğru evrimleştiğine ilişkin bazı kanıtlar vardır. Evrim Kuramı’nda dördüncü karanlık nokta, fosillerdeki eksikliktir. Örneğin, balıklardan amfibilere, amfibilerden sürüngenlere, sürüngenlerden memelilere geçişi gösteren bazı fosiller bulunmakla beraber , tüm ayrıntıyı verebilecek ya da akrabalık ilişkilerini kuşkusuz şekilde aydınlatabilecek, seri halindeki fosil dizileri ne yazık ki bazı gruplarda bulunamamıştır. Bununla beraber, zamanla bulunan yeni fosiller, Evrim Kuramı’ndaki açıklıkları kapatmaktadır.

ANORGANİK EVRİM 

Bulutsuz bir yaz gecesi gökyüzüne bakan her insan, içinde yaşadığı evrenin nasıl oluştuğunu, onun sonsuzluğunu, içinde başka canlıların, belki de düşünebilir canlıların bulunabileceğini ya da sınırlı olduğunu, özellikle o sınırın ötesinde neler olabileceğini, dünyadakilerden başka canlı olmadığını, kapatılmış olduğu evrensel yalnızlığı ve karantinayı düşününce irkilir. Bu duygu coşkularımızın kaynağı, inançlarımızın temeli ve çok defa teslimiyetimizin nedeni olmuştur. İlk çağlardan beri evrenin yapısı üzerinde varsayımlar ileriye sürülmüş ve çok defa da bu görüşler, belirli çevrelerce politik baskı aracı olarak kullanılmıştır. Yüzyılımızın oldukça güvenilir ölçümlerinin ve gözlemlerinin ışığı altında ortaya atılan Anorganik Evrim Kuramı’nı incelemeden, evrenin oluşumu konusundaki düşüncelerin tarihsel gelişimine kısaca bir göz atalım. Gerek ilkçağlarda, gerekse ortaçağda, evrenin merkezinin dünya olduğu ve dünyanın da sabit durduğu savunulmuştur, tüm gök cisimlerinin dünyanın etrafını saran evrensel kürenin kabuğu üzerinde çakılı olduğu varsayılmıştır. Bu zarfın ötesi, Tanrısal gök olarak tanımlanmıştır. Buruno’ya kadar hemen tüm görüşlere evrenin sınırlı boyutlar içerisinde olduğu şeklindeydi. İlk ve ortaçağın değişik birçok toplumunda, Tanrı kavramının gök cisimleri ile özdeşleştirildiği görülmektedir. Gökyüzünün mekaniği konusunda ilk ciddi gözlemler, Asur, Babil., Mısır kültürlerinde yapılmış, bazı evrensel ölçümler ve ilkeler bulunmuştur. Fakat yaratılışı Konusundaki düşünceler çoğunlukla din adamlarının tekeline bırakılmıştır. İlk defa, GİORDANO BRUNO, yıldızların da bizim güneş sistemimiz gibi, gökte asılı olarak durduğunu ve evrenin sonsuz olduğunu zamanının din adamlarına ve filozoflarına karşı savundu. Çünkü BRUNO’ya göre, evren, Tanrının kendisiydi ve onu sınırlı düşünmek Tanrı Kavramına aykırı düşmekteydi. Düşüncelerinden dolayı 17 Şubat 1600 yılında, Roma’da, halkın gözü önünde yakıldı. IMMANUEL KANT, BRUNO’dan 150 yıl sonra, evreni Tanrının yarattığını savunarak, onun sonsuz büyük olması gerekeceğini, pozitif bir kanıta dayanmadan ileriye sürdü. Daha sonra OLBERS, gökyüzünün, geceleri neden karanlık olduğunu merak etti. Çünkü ışık ve renk gök cisimlerinin, ana hatlarıyla evrende homojen bir dağılım gösterdiği bilinmekteydi. Fizik yasalarından bilindiği kadarıyla, bir kaynaktan gelen ışık şiddeti uzaklığının karesiyle azalmaktaydı. Fakat buna karşın küresel bir şekilde, hacim, yarıçapın, yani uzaklığın küpüyle artmaktaydı. Dolayısıyla dünyaya ışık gönderen kaynakların ışık şiddeti, uzaklıklarının karesi oranında azalmasına karşın, bu kaynakların sayısı, uzaklığın küpü oranında çoğalmaktaydı (Şekil 9.2/al. Bu durumda, evrenin çapının büyüklüğü oranında, dünyaya gelen ışık miktarı, fazla olmalıydı. Halbuki geceleri karanlıktır, yani dünyanın gökyüzünü aydınlatacak kadar ışık gelmemektedir. Öyleyse evrenin boyutları sınırlı olmalıydı. OLBERS in bizzat kendisi, bu inanılmaz sınırlı evren tanımını ortadan kaldırmak için, ışık kaynaklarının gittikçe azaldığını varsaymıştır. Yüzyılımızda, ünlü fizikçi EİNSTEİN, evren konusunda hesaplarını yaparken, onun sabit boyutlar içerisinde çıktığını gördü. Sonuç kendisine dahil inanılmaz geldi. Bu nedenle sonucu değiştirmek için, denklemlerine, yanlışlığı sonradan saptanan, doğal kuvvetler dediği, bir takım kozmik terimler ekledi. HUBBLE, 1926 yılında, çıplak gözle görünmeyen; fakat fotoğraf camında iz meydana getiren, bizden çok uzak birtakım spiral nebulalar saptadı. Spiral nebulaların, uzun dalgalı ışık (kırmızı ışık) çıkardıkları, 1912 yılından beri bilinmekteydi. HUBBLE, 1929 yılında, bu nebulaların ışığının kırmızıya kaymasını, Doppler etkisi ile açıklayarak, ünlü kuramını ortaya attı. Yani tüm nebulalar bizden ve muhtemelen birbirlerinden büyük hızlarla uzaklaşmaktaydı, yani evren her saniye yapısını değiştirmekte, genişlemekteydi. Böylece dünyaya gönderdikleri ışının frekansında, kaynağın hızla uzaklaşmasından dolayı, azalma, yani ışığın döküldüğü yerde, ışığın kırmızıya kaydığı gözlenmekteydi. Işık kaynakları gözlenen yere doğru hızla yaklaşsaydı, ışıklarının maviye kaydığı, yani gözlem yerine ulaşan ışığın frekansında anma görülecekti (Şekil 9.3). Bu cisimlerin hızı bizden uzaklaştıkça artmaktaydı. Gözlenebilen en uzaktaki gök cisimleri (dünyadan 8 milyar ışık yılı uzakta ve 240.000 km/sn. hıza sahip) birkaç yıl içerisinde tamamen kayboluyor, yerlerini kuvvetli radyo dalgaları veren Quasare’Iara bırakıyorlardı. Kuazarların nasıl bir gök cismi olduğu tam olarak bilinmemektedir. Birçok astrofizikçi, cisimlerin, kuazarlara dönüştüğü bu bölgeleri, evrenin kıyıları olarak tanımlamada fikir birliği etmektedir. HUBBLE’ın bu bulgularını duyan EİNSTEİN, daha önce denklemlerine eklediği kozmik terimleri ve ilave sayıları, sessizce geri çekti. Çünkü, onlarsız yaptığı tüm işlemler hemen hemen doğruydu. Böylece evrenin büyüklüğünün sonlu, yapısının değişken olduğu kesin olarak kanıtlanmaktaydı. Evren patlarcasına genişliyor, buna bağlı olarak birim hacimdeki madde miktarı, yani yoğunluk azalıyordu. Bu genişlemenin bir başlangıç noktası olmalıydı. 

BİG-BANG KURAMI 

PANSİAS ve WİLSON adında iki bilim adamı, 1965 yılında, Echos adlı yapay bir uydudan gelen sinyalleri daha iyi alabilecek anteni geliştirmeye uğraşırken evrenin ilk oluşumunda ortaya çıkan patlamanın yankılarını saptadılar. Öyle ki, geliştirdikleri anten ne tarafa çevrilirse çevrilsin, çevrildiği yönle kuvveti değişmeyen, 7.3 cm. boyunda radyo dalgalarını algılıyordu. Daha sonraki ayrıntılı çalışmalar bu dalgaların, yaklaşık 13 milyar yıl önce evrenin oluşumu sırasında meydana gelen patlamaların ortaya çıkardığı elektromanyetik dalgalar olduğunu ve evrenin her noktasını homojen olarak doldurduğunu gösterdi. Hatta yayın olmadığı zaman, televizyonda görülen kar yağması şeklindeki görüntülerin ve hışırtıların, bu patlamanın yankısı olduğu varsayılmaktadır. Büyük bir olasılıkla bundan yaklaşık 13 - 20 milyar yıl önce, evreni oluşturacak tüm maddeler, kozmik bir öz halinde, belki de çapı birkaç kilometreyi ya da en fazla bugünkü dünyanın büyüklüğünü geçmeyecek bir küre şeklinde bulunuyordu. Bu plazmada, bugün tanıdığımız ve tanımladığımız atom parçalarının ve alt parçalarının hiçbiri bulunmamaktaydı. Santimetre küpü, milyarlarca trilyonlarca ton gelen bu özün esas yapısı, bugün tanımlayamadığımız ve tüm atomlarda, atom altı parçacıklarda aynı olan bir plazmaydı. Sıcaklığı milyonlarca, milyarlarca, belki de bugün evrende olmayan bir santigrat derecesinde olan bu plazma, oluşabilecek hafif gazlardan dolayı ya da din kitaplarının birçoğunda değinilen Tanrının ‘Yaratılsın Emri’ ile, kararlı halden kararsız hale geçti ve ‘Ezeli Patlama’ denen büyük bir patlama ile yoğunlaşmış bu enerji tüm boyutlarda astronomik bir hızla yayılmaya başladı. En hızlı hareket edenler en önde, daha yavaş hareket edenler arkada olmak üzere genişleme ‘Evrenin Nefes Alması’ başladı. Bu nedenle bugün evrenin kıyılarına yaklaşan cisimlerin (plazmayı ilk terk edenler) hızı ışık hızına yakındır. İlk milisaniyenin başlangıcında protonlar, elektronlar; ortalarına doğru hafif atomlar, özellikle hidrojen, daha sonra, sıcaklık biraz azalınca, daha ağır atomlar oluşmaya başladı. Bu durumda, madde olarak tanımlayabileceğimiz ilk madde hidrojen atomuydu. Patlamadan önce, kütle çekimi (= gravitasyon) sonsuz denecek kadar büyük olduğu için zaman ya yoktu ya da henüz başlamamıştı. Bugün kütle çekimi yüksek olan cüce yıldızlarda, ışınımın, yani zamanın yavaşladığı deneysel olarak saptanmıştır. Patlamadan önce, evrenin boyutları ya yoktu ya da plazmanın boyutlarıyla sınırlıydı. Bugün maddenin ulaşabildiği yerin evrenin sınırını oluşturduğu bilinmektedir. Ötesi ise gelecektir. İşte bu plazmanın dış sınırı geleceğe monte edilmişti; içi, yani geçmişi ise yoktu. Patlamadan belirli bir süre sonra hidrojen atomundan daha ağır atomlar, daha sonra moleküller ve maddeler oluştu. Bir zaman sonra da bu moleküller, aralarındaki çekimden dolayı yıldızlar ve galaksiler şeklinde düzenlenmeye başladı. Başlangıçtaki plazma, bir balon gibi büyümeye başlamıştı, kütle çekimi kuvveti belirli bir sınıra indiği için zaman ve mekan boyutu ortaya çıkmıştı. Patlamada meydana gelen yayımın dış yüzü gelecek zaman boyutuna, iç yüzü ise geçmiş zaman boyutuna monte edilmişti . Her iki boyut arasındaki bölge, yani balonun kalınlığı ise bugün algıladığımız evreni oluşturmuştu. İlk patlamadan meydana gelen ısı yayılımının evrenin her tarafını tekdüze olarak en azından 3 Kelvin derecesi ısıtacağı tahmin edilmiş ve daha sonra DICKE’in yaptığı gözlemlerde, gerçekte evrendeki bilinen her noktanın mutlak sıfır (yani —273.15 celcius derecesi> değil, en azından 3 Kelvin derecesi daha sıcak olduğu bulunmuştur. Galaksilerden gelen ışıkların kırmızıya kayması, evrenin h~l~ genişlediğini göstermektedir. Bu durumda evrendeki kütle yoğunluğu, buna bağlı olarak kütle çekim kuvveti (= gravitasyon> gittikçe azalmaktadır. EİNSTEIN’in çalışmalarında, ışığın gravitasyon alanları içinde düz gitmediği, gravitasyon çekim gücüne bağlı olarak kırıldığı saptanmıştır. Evrendeki tüm maddelerin oluşturduğu gravitasyonun ortak bileşkesi, ışığa belirli bir kırılma indisi verir. Bu da çapı yaklaşık 13 - 20 milyar ışık yılı olan bir çemberin meydana getirdiği eğridir. Öyle ki, bulunduğumuz yerden, kuvveti azalmayan bir ışık demeti gönderdiğimizde NEWTON fiziğine göre düz gitmesi gereken ışık, özünde sonsuz olarak düz gitmez, evrendeki maddelerin oluşturduğu ortak gravitasyon alanı içinde belirli bir indiyle kıvrılarak bir zaman sonra çıktığı yere döner. Bu süre bu an için, bu madde yoğunluğunda (HUBBLE’ın gözlemlerinde 10—29 x 1 gr. olduğu bulunmuştur), çapı 13 - 20, en fazla 35; çevresi en fazla 210 milyar ışık yılı olan bir çemberdir (yani ışık yılıdır). EINSTEİN’e göre her an yapısı ve etkisi değişen bu gravitasyon alanı, sadece ışığı değil, zaman boyutunu da kırarak, büyüklüğü sınırlı; fakat sınırları belirsiz (z sınırsız) olan bir evren oluşturur. Bu yapının dışını ve içini düşünmek hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bu yayılma birçok astrofizikçiye göre sonsuz olamaz; maddeler arasındaki çekim, bu hızı bir noktada frenleyecektir ‘Tepe Noktası’. Bu noktada evren ya tamamen dengeli bir sistem haline geçecek, dolayısıyla tüm hareketler ve enerji alış verişleri, enerjiden yararlanma duracak; ısı, tek düze olarak her yerde aynı değerde yayılmış olacaktır. Evren bir ölüm sessizliğine gömülecektir. Ya da cisimler arasındaki çekim sürecek, tepe noktasından itibaren maddeler büyük bir hızla tekrar geriye, merkeze doğru akmaya başlayacaktır ‘Evrenin Nefes Vermesi’. Genişlemesi gibi milyarlarca yıl süren büzülmesi, sonunda birçok din kitabında ‘Kıyamet’ diye nitelendirilen, kozmik bir yıkılımı ortaya çıkaracaktır. Merkeze yaklaştıkça hızları artan galaksiler, büyük bir patlamayla tekrar birleşecek ve belki de başlangıçtaki plazmayı yeniden oluşturacaktır (Şekil 9.4>. Düşünülebilecek her şey, galaksiler, onların içindeki yıldızlar, gezegenler, canlı ve cansız varlıklar, evrenin doğal gelişimi içerisinde dallanmış her düzeydeki kültür bu patlama ile yok olacak, belki de ileride oluşabilecek yeni bir evrenin ham maddesini oluşturacaktır. Bizim başka bir evrenin enkazı üzerinde kurulup, kurulmadığımıza ilişkin herhangi bir bilgi yoktur Yalnız uçtaki hızların hesaplanmasıyla, bu genişlemenin en azından 80 milyar yıl devam edebileceği varsayılmaktadır. Evrenin bir patlamayla oluştuğunu savunan bu kurama ‘Big - Bang Kuramı’, daha sonra büzülebileceğini ve tekrar genişleyebileceğini varsayan kurama da ‘Pulsiyon ya da Nabız Kuramı’ denir.

ORGANİK EVRİM 

Bu konu üzerinde şimdiye kadar birçok görüş ileriye sürülmüştür. Birçoğu metafiziğe ve meta biyolojiye, bir kısmi ise pozitif bilimlerin bulgularına dayandırılmıştır. Özellikle mistik düşüncede, canlılığın oluşumu, birçok ön kabule dayandırıldığından ve olaylar metafizik ve meta biyoloji ile açıklanılmaya çalışıldığından, bu konudaki yorumların çoğu, teoloji (= dini bilimler) ve felsefe ilminin kapsamı içerisine girmiştir. 

CANLILIĞIN OLUŞUMUNA İLİŞKİN GÖRÜŞLER 

Bu bölümün içerisindeki açıklamalar ve yorumlar, fizik, kimya, biyoloji ve diğer bilim dallarından elde edilen bulgulara dayandırılmıştır. Doğal olarak milyarlarca yıl önce canlılığın nasıl ortaya çıktığı o günkü koşullar ayrıntılı olarak bilinmediğinden, tam olarak kanıtlanamamaktadır. Bu nedenle, pozitif yöntemler ve bulgular ile açıklamalarını yapan görüşlerde de farklılıklar vardır. Burada önemli olan bazı görüşlere kısaca yer verip, bilimsel düşünceye en yakın olanını daha ayrıntılı olarak açıklamaya çalışacağız. Özellikle açıklamalar yapılırken, mutasyon kuramından, doğal seçilimden ve populasyon dinamiğinden geniş ölçüde yararlanılacaktır. Varsayımlara geçmeden önce, canlılığın, bir defa mı, yoksa birkaç defa mı, yaratıldığına ilişkin görüşleri inceleyelim. 

Monofiletik Köken: Tüm canlıların hücrelerden oluşması, birçoğunun mayozla ya da mitozla çoğalması, mitozla gelişmesi, benzer çekirdek asitlerine ve benzer karmaşık moleküllere sahip olması, tüm canlıların ortak bir kökenden geldiğini gösterebilir. Bununla beraber, ayrıntılı araştırmalar, hücre düzeyinde büyük farkların olduğunu da göstermiştir. Öyle ki, bugün hücre enerjisini sağlayan 4 - 5 sistem bilinmektedir. Bitki ve hayvan hücrelerinde iğ ipliklerinin farkı, onların ortak kökenden geldiğine ilişkin kuşkular yaratmaktadır.

Polifiletik Köken: Bu görüşte canlılığın birçok defada yaratıldığı savunulur. Bazılarına göre, canlılık, belirli bir jeolojik zamana kadar sürekli olarak oluşturulmuştur; daha sonra koşullar nedeniyle bu yetenek yitirilmiştir. Bazılarına göre de canlılık sürekli olarak yaratılmaktadır. Bu sonuncu görüş PASTEUR’un ve REDİ’nin deneyleriyle çürütülmüştür. Bazı canlı gruplarının arasındaki önemli işlevsel farklılıklar, farklı yaratılışlarına dayandırılmak suretiyle açıklanmaya çalışılmaktadır. Şimdi, yaratılış konusundaki görüşleri inceleyelim. 

Canlığın Tanrı Tarafından Doğrudan Yaratılışı

Genel olarak tüm dinlerde, insanın, bugünkü haliyle Tanrı tarafından yaratıldığına ilişkin bilgiler vardır. Diğer canlıların yaratılışı konusunda açık bir bilgi olmamasına karşın, bunların da bugünkü haliyle ya da bazı inançlarda daha ilkel olarak yaratıldığına ilişkin görüşler vardır. Özünde, bugünkü büyük dinler ortaya çıkmadan önce, Mezopotamya kültürlerinde, bugünkü büyük dinlerin yaratılış konusundaki ifadeleri kısmen mitolojik olarak işlenmiş, bir kısmı yazıtlara aktarılmıştır. Özellikle ilk defa çamurdan Adem’in, daha sonra onun kaburga kemiğinden Havva’nın yaratılmış olması, keza bir tufan olayının yaşanması, Ortadoğu’dan köken alan tüm büyük dinlerde ortak bir inançtır. Bugün, inançlarına çok sıkı bağlı toplumlar, insanın evrimini tamamen reddetmekte, diğer canlıların evrimini, yeni gelişmeler karşısında zorunlu olarak benimsemektedir. 

Canlılığın Uydular Arası veya Yıldızlar Arası Taşınımı 

Canlılığın, gelişmiş halde ya da ilkel bir yapı halinde diğer bir gök cisminden geldiğini savunan görüşlerdir. Bu taşınımın yine gelişmiş bir canlı tarafından uzay araçlarıyla ya da pasif olarak yapıldığını ileri süren birçok varsayım, günümüzde kurgu - bilim olarak tartışılmaktadır. Bu varsayımlar benimsense dahi, canlılığın, diğer gök cisimlerinde nasıl oluştuğunu açıklayamadıkları için evrimsel olarak fazla önemleri yoktur. Ozon perdesinin üstünde, güneşten gelen kısa dalgalı ışınların, canlılar üzerinde ne denli öldürücü etki yaptığını daha önce gördük. Bu durumda yıldızlar arasında, dolayısıyla güneş sistemi içerisindeki bölgede, canlıların çıplak olarak yaşamlarını sürdürmeleri ilke olarak olanaksız görülmektedir. Bununla beraber son zamanlarda, atmosferin üst tabakalarında (50 km. kadar yüksekte) yeryüzünden, hava akımları ve uzaya kaçan gazlarla birlikte sürüklenen değişik mikroorganizma türlerine, durgun evreye girmiş halde, rastlanmıştır. Bu mikroorganizmaların, güneşten gelen fotonların itici etkisi altında, bizim dışımızdaki uydulara (Mars’a iki haftada ulaşabilir), hatta diğer yıldız sistemlerine ulaşma olasılığı düşünülebilir. Bu yolda karşılaşılan en büyük tehlike, kısa dalgalı ışınların yıkıcı etkisidir. Uzaydaki yaklaşık — 150 C0’lik sıcaklığa, yine bir çeşit durgun evreye girerek dayanabilirler. Dünyada –273o C’ye uzun süre dayanabilen bazı birhücreliler, hatta bazı ilkel çok hücreliler bilinmektedir.

Kendi Kendine Oluşum (= Abiyogenez) 

Eski çağlarda, birçok canlının, kendiliğinden, doğadaki bazı cansız materyallerden ve canlı artıklarından meydana geldiği düşünülmüştür. Hatta kurumuş bir havuzda, yağmurdan sonra birçok canlının ortaya çıkması, ve kokuşmuş etlerden kurtçukların oluşumu bu nedene dayandırılmıştı. FRANCESCO REDI, eti dışarıdan herhangi bir tohum girmeyecek şekilde yalıtınca, bundan 200 yıl sonra PASTEUR, sütü sterilize edince, kendiliğinden oluşumun olamayacağı kanıtlanmış oldu. Hatta virüslerin dahi, kendilerinden önce var olan bir virüsten meydana geldikleri kesinlikte saptanmıştır. Yalnız milyarlarca yıl önce, koşulların oldukça farklı olduğu bir ortamda, cansız, inorganik kökenli maddelerden, canlıların mayasını meydana getirecek moleküllerin sentezlenmesi büyük bir olasılıktır. 

Moleküler Yaratılış (= Biyogenez) 

Canlıların kökeninin inorganik maddeler olduğu ve koşulların uygun olduğu bir devirde cansız maddelerden, moleküler düzeyde canlı maddeler oluştuğu birçok yönüyle kanıtlanmıştır denebilir. Sırasıyla PFLÜGER, HALDANA, BEUTER ve özellikle ‘Yaşamın Kökeni’ adlı eseriyle (1930) Rus biyokimyacısı OPARİN, bu yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. OPARİN, moleküller arasında bilinen bazı kuvvetlerin, özellikle sıvı kristal meydana getirme eğiliminde olanların, karmaşık molekülleri, herhangi bir canlı olmadan meydana getirebileceğini savunmuştur. OPARIN’e göre doğal seçme canlılık oluşmadan önce, moleküler düzeyde başlamıştır. Yan yana gelen uygun moleküller birbirlerini tamamlayarak, canlılık için ilk yapıları meydana getirirken,yeni bazı maddeleri bünyesine katabilenler ve iç düzenleme yeteneğine sahip olanlar başat tipleri ortaya çıkarmıştır. Bütün sorun, canlı olmadan, canlılar için yapıtaşı olan polimerlerin, özellikle proteinlerin (proteinoitlerin), çekirdek asitlerinin, keza yağ, şeker vs. gibi diğer maddelerin, o devirde yanardağ patlamalarıyla atmosferde bol bulunan metan, amonyak, su, karbondioksit, azot, fosfor ve kükürtlü bileşiklerden nasıl meydana geldiğini açıklayabilmektir. Üç milyar yıl önce (Prekambriyum’da) oluşmuş Güney Afrika’daki bazı kayaçlarda 22 aminoasidin varlığı saptanmıştır. Anorganik maddelerden hangi tip tepkimelerle, hangi organik maddelerin meydana geldiği belirli ölçüler içerisinde bilinmektedir. Karbon atomu, yer kabuğunda bulunan metalik karbitlerle temsil edilmektedir. Su ile temasa gelen bu karbitler asetileni yapar. Asetilen, bu devirde yoğun olarak bulunan kısa dalgalı ışınların etkisiyle polimerizasyona uğrayarak organik bileşikleri oluşturabilir. Nobel Ödülü almış olan MELVİN CALVİN (Kaliforniya) 1950 yılında, o devirde bulunan karışımları elektron hızlandırıcı aygıtın ışınlarına tutarak ilk olarak formik asit ve formaldehit, daha fazla ışınlandırma ile oksalik asit ve asetik asit, daha sonra asetik asitten, dört karbonlu süksinik asit, sonuçta da aminoasit elde etmiştir. Fakat doğada elektron hızlandırıcı olmadığı için, sonuç, birçok çevrede kuşkuyla karşılanmıştır. Bu konuda kuşku duyulamayacak ve herkesçe kabul edilebilecek ilk denemeler, 1953 yılında, bir kimya öğrencisi olan STANLEY MILLER (Şikago) tarafından gerçekleştirildi. MILLER ham madde olarak o devirde 1km atmosferde ve 1km okyanuslarda bol bulunduğu varsayılan karışımları, enerji kaynağı olarak da, yine dünya yüzüne tüm etkinliğiyle ulaştığı varsayılan morötesi ışınları (= UV) ve yıldırımlara denk olan, elektrik deşarjlarını kullandı. Morötesi ışınlarla balon içerisinde 24 saat bombardıman edilen bu karışımları inceleyen MİLLER, hayretle, ortamda, amonyak, metan, su buharı ve hidrojen gazından, canlıların yapısına katılan birçok bileşiğin yanı sıra en yaygın üç aminoasidin (glisin, asparajin ve alanin) oluştuğunu gördü. Özellikle oluşan alanin, bugün yaşayan canlıların bünyesinde çok bulunan a - alanin tipiydi. Böylece 20 aminoasitten, 3’ü çok kısa bir süre içerisinde elde edilmişti.

Canlılık oluşmadan önce, anorganik evrimde değindiğimiz gibi, bu tip karışımlar, enerji kaynağı olarak da morötesi ısınlar ve elektrik şarjları oldukça yoğun olarak bulunuyordu. Atmosferde serbest oksijen yoktu; olanlar da oksit halinde (özellikle su halinde) bağlanmıştı. Atmosfer taşıdığı maddelerden dolayı kuvvetli redükleyici (yükseltgeyici) bir özellik kazanmıştı. Bugün de belki az miktarda organik madde, anorganik maddelerden, dünyaya ulaşabilen güneş ışınlarının etkisi altında sentezlenmektedir. Fakat çok kısa bir süre içerisinde, serbest oksijenle oksitlenerek ya da bakteriler, mantarlar vs. tarafından tüketilerek, ortamdan kaldırılmakta ve birikmelerine olanak kalmamaktadır. MİLLER’in denemelerini sağlamak için birçok araştırıcı aynı ya da benzer koşullarda denemeler yapmaya başladı. Sonuç, benzer ya da aynıydı. Kullanılan karışımın ve enerji kaynağının çeşidine göre deney ortamında farklı şekerler, yağ asitleri, gliserol, aminoasitler, pürin, pirimidin gibi azotlu bazlar, hatta canlılar için enerjinin depolandığı molekul olan ATP (adenozintrifosfat>, bitkilerde fotosentezi sağlayan klorofılın ılkın maddesi porfirin (bu maddeye ve keza bazı basit organik bileşiklere uzayda da rastlanmıştır) sentezlenmekteydi. Koşullar değiştirildikçe, çıkış maddelerinin çeşidi de değişiyordu. Öyle ki deney balonlarında 70’den fazla aminoasit çeşidi sentezlenmişti. 

Yukarıda anlatılan şekilde, birçok ilkin organik molekül, atmosferde ve sularda sentezlenmiş ve sürekli olarak okyanuslara yığılmaya başlamıştı. Suyun buharlaşmasıyla bu maddelerin yoğunluğu gittikçe artmış ve dolayısıyla birbirlerine değme şansları artmıştı. Öyle ki, farklı yapıdaki moleküllerden oluşmuş bir çorba ortaya çıkmıştı. Değişik enerji kaynaklarının etkisiyle, bu 1km moleküllerin bazıları arasında tepkimeler ortaya çıkarak, daha karmaşık moleküller oluşmuştu. Oluşan bu makro moleküllerin arasında, aminoasitlerin birleşmesiyle protenoyit dediğimiz bir çeşit proteinlerin (yalnız canlılar tarafından, genlerin denetimi altında oluşanlara protein denir), purin, pirimidin, riboz, deoksiriboz ve fosforik asitlerin birleşmesiyle de RNA ve DNA segmentlerinin meydana gelmesi büyük bir olasılıktır. Bu iki makro molekül canlıların temel iki maddesini oluşturur. 

FOX, kuru aminoasitleri erime noktalarına kadar ısıtmak suretiyle, proteine benzer zincirlerin meydana gelebileceğini göstermiştir. Meydana gelen bu ilk karmaşık moleküller, bugünkü karmaşık moleküllere göre daha küçük ve çok daha basit yapıda olabilir. Daha sonra başlayacak organik evrim süreci içerisinde, canlılık, organizasyon olarak gelişirken, moleküllerin karmaşıklığında da yeni katılmalar ile anmalar olmuştur. Özellikle çekirdek asitlerini oluşturan bazların (adenin, timin, sitozin, guanin ve urasil) taşıdığı hidrojen bağlarının ve zayıf bağların biyolojik bilginin iletilmesinde nedenli önemli olduğu 8. Bölümde ayrıntısıyla incelenmiştir. Tüm bunların ışığı altında, canlılığın özel bir kuvvete gerek göstermediği, özel bir yapısı ve özel kimyasal bağları olmadığı; bugün bizim tekrar yapay olarak yapmayı başaramadığımız kimyasal bir dizilimin sonucu ortaya çıktığı anlaşılabilir. 

İlk Atmosferin Oluşacak Canlılığın Yapısını Belirleyici Özelliği

Canlılığın sihirli maddesi olarak tanımlanmış olan proteinler 100 ile 30.000 kadar aminoasitten (20 aminoasidin değişik kombinasyonlarıyla) meydana gelmiştir. Yukarıdaki deneylerden de gördüğümüz gibi 70 çeşit aminoasiti deney balonunda sentezlemek mümkün olmuştur. Halbuki tüm canlılar kural olarak yalnız 20 çeşit aminoasit taşır ve aralarındaki farklar bu aminoasitlerin değişik kombinasyonlarıyla ortaya çıkar.

Bugün kimyada belirli kimyasal tepkimelerin ancak belirli koşullarda yapıldığı bilinmektedir. İşte dünyanın ilkel atmosferinden, özellikle % 01’lik serbest oksijenin oluşturduğu ozon perdesinden süzülen kısa dalgalı ışınlar ve o devirde bol miktarda ortaya çıkan elektrik deşarjları belirli maddelerin karışımından oluşmuş ortamlarda ancak belirli moleküllerin sentezlenmesini katalizleyebilmiştir. Bu nedenle, o devirde 70 çeşit aminoasit değil, ancak 20 küsür aminoasit sentezlenebilmiştir. Böylece, bugünkü canlıların yapısına ancak o devirde sentezlenebilen maddeler katılmıştır. Diğer bileşiklerin oluşması ya olanaksız olduğu için ya oluşsa dahi o devirdeki cevre koşullarına dayanamadığı ya da daha sonra ortaya çıkan canlı moleküllerle yarışmada yenik düştüğü ya da onlar kadar başarılı olamadığı için yok olmuştur ‘Kimyasal Evrim’. 

İşte bugün ancak belirli renkleri algılayabilmemiz, o devirde ozon tabakasından süzülebilen ışınları algılayan maddelerin birikmesinden dolayıdır. Örneğin radyo dalgaları bizim duyu organlarımız tarafından algılanmaz; çünkü ilk moleküller oluşurken radyo dalgalar, (bir bant, hariç) ozon tabakasından geçememiştir. Dolayısıyla bu dalgalarla karşılaşmayan canlılarda, o dalgalar, algılayabilecek duyu organları gelişememiştir. Keza ses alma, ses çıkarma, sıcaklığı algılama vs. gibi organlar da atmosferin bileşimine göre işlev gören organlardır. Buradan çıkarılan sonuç ‘Dünyadaki canlılar ilkin atmosferin saptadığı ve izin verdiği ölçüler içerisinde algılayabilir ve işlev görebilir. Evrende, diğer koşullarda oluşabilecek canlılar, bizim algılayamadığımız fiziksel ve kimyasal etkenleri algılayabilir. Örneğin bir radyo dalgasını bizim hiçbir zaman tanımlayamayacağımız bir renk tonunda görebilir. Özünde, duran bir cisim dokunma organlarımızla ve gözümüzle şekil, aynı cismin saniyede 20 - 40.000 defa titreşmesi, kulaklarımızla ilk olarak bas, daha sonra tiz ses olarak algılanır. Burada algılama, deriden ve gözden kulağa geçmiştir. bir atomun ya da molekülün belirli bir salınımı (saniyede 40.000 - 380.000) yine deri- de, bu sefer sıcaklık olarak (derideki başka bir algılama organı ile), daha fazla titreşimleri kırmızıdan başlayarak mora kadar giden renkler olarak algılanır. Morötesi ve daha sonraki dalgalar algılanamaz. Günkü 1km ozon perdesinden geçememişlerdir. 0 halde biz doğayı ve gerçekleri ancak 1 km atmosferin izin verdiği ölçüler içerisinde tam olarak algılayabilir ve değerlendirebiliriz. Gerçek yapıyı düşünebilme ancak, beş duyunun dışında düşünebilmeyi öğrenmeyle gerçekleşebilir. Bu da, insanlık tarihinin başından beri deneysel olarak düşünebilen ve deneysel olarak düşünmesi öğretilen insanlar için çok zordur. Beş duyunun dışında düşüne bilmeyi öğretecek yeni bir yöntemin geliştirilmesi gelecekte kaçınılmaz olabilir. 

Canlılığın Oluşumunda Enzimlerin Önemi 

Enzimler, karmaşık moleküllerin yapısını bozmayacak fiziksel ve kimyasal koşullarda, kimyasal tepkimeleri mümkün kılan ve tepkimelerin hızını artıran moleküllerdir. Enzimler proteinlerden yapılmıştır. Birincil, dolayısıyla ikincil ve üçüncül yapıların, aminoasitlerin dizilimi sağlar. Dolayısıyla bir enzimin yapısı, rasgele aminoasid dizilimi değildir. Aminoasitlerin bu özel dizilimi enzimlerin belirli yerlerinde aktif merkezlerin oluşmasına neden olur. Dolayısıyla farklı dizilimler farklı kimyasal bağlara etki eder. Canlıların bünyesindeki hemen tüm tepkimeler kendilerine özgü enzimlerle gerçekleşebilir. Fakat enzimlerin evrensel olduğunu da unutmamak gerekir. Aktif merkezlerinin haricinde kalan kısımlarında, enzimin üçüncül yapısını bozmayacak aminoasit değişiklikleri enzimin aktifliğini bozmaz. Bir enzim ortalama 1000 aminoasitten meydana gelmiştir. 100 aminoasitten Meydana gelmiş bir enzimin 20 aminoasitle verdiği kombinasyon 20100’dür. Tüm evrendeki atom sayısının 1080, evrenin oluşumundan bugüne kadar geçen saniyelerin sayısının 1016 olduğu düşünülürse, belirli bir dizilime sahip enzimin ortaya çıkma şansının ne kadar düşük olduğu anlaşılabilir. Bu durumda enzimler nasıl ortaya çıkmıştır? DNA, enzim sentezlenmelerini yönetir. Fakat belirli enzimler de DNA’nın sentezlenmesini katalizler. Çünkü oldukça büyük bir molekül olan DNA kendi başına sentezlenemez. Belki başlangıçta, kil partikülleri enzimlerin bu ödevini üzerlerine alarak, o devirde kısmen kısa olan DNA segmentlerinin sentezlenmesini sağlamış ya da bu görevi bir rastlantı sonucu anorganik olarak oluşmuş bir protenoyit molekül yürütmüş; daha sonra da DNA, enzimlerin sentezlenmesini dikte ettirmiştir. İşte DNA segmenti (bir gen uzunluğunda olabilir> ile enzim molekülünün yan yana olduğu bu ilk olay canlılık mayasının temelidir. Buna ‘Bir Gen Bir Enzim’ ya da ‘Yaşam’ denir. Canlılar ile cansızlar arasındaki sınır bu aşamadadır. Her iki molekülün anorganik olarak oluşması ve bir rastlantı sonucu bir araya gelmesi mümkündür. Çünkü her ne kadar belirli bir enzimin oluşması çok küçük bir şansı gerektiriyorsa da (20100 düşünün!), enzimlerin belirli yerlerindeki aminoasitlerin değişmesinin enzimlerin işlevlerinde fazla bir etki yapmayacağı, ayrıca DNA segmentinin başlangıçta belki çok özel bir nukleotit dizilimini gerektirmeyeceği ve o devirde dünya denizlerinin çok yoğun olarak değişik molekülleri içerdiği düşünülürse, bu olasılığın çok az olmadığı görülecektir. Ayrıca bugünkü dizilimden tamamen farklı olan birçok molekülün yan yana gelip canlılık özelliği gösterdiği; fakat bugünkü dizilime sahip olanlar karşısında, o günkü koşullar altında yarışamadıkları için, tamamen ortadan kalktıkları varsayılabilir. Bu varsayım doğru ise, canlılık denen olay, sadece belirli bir molekül dizilimiyle sınırlanmış bir yapı değildir; çok çeşitli seçeneğin arasından uygun olanının (çevrede yığılmış materyali en iyi şekilde bünyesine katabilen ve çevre koşullarından yıkılmadan kalabilen) seçilerek dallandırılmış şeklidir. Diğer tüm seçenekler ya da dizilimler (onların her biri başka koşullarda tamamen başka işleyişte ve yapıda olan canlıları meydana getirecekti> bir daha oluşmamak üzere (çünkü morötesi ışınların dünyaya ulaşması önlenmiş, ozon perdesi oluşmuş ve daha sonra ham materyali oksitleyen serbest oksijen ortaya çıkmıştır) ortadan kalkmıştır. Bundan sonraki aşamada, ortamda bulunan serbest genlerin (belki de enzimlerin!) birleşerek daha karmaşık yapı kazanmaları ve bu karmaşık durumlarıyla kendilerini eşlemeleri. daha gelişmiş canlıların ortaya çıkmasının ilk adımını oluşturur. Burada, birbirinden bağımsız olarak canlılık özelliği kazanmış farklı DNA segmentlerinin bir araya gelmesi de mümkündür (Politipik = Çok köklü köken).

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dış Kulak: Dış Kulak, Kulak Kepçesi Ve Kulak Yolundan Oluşur. Kulak Yolu, O

Dış Kulak: Dış kulak, kulak kepçesi ve kulak yolundan oluşur. Kulak yolu, orta kulağın timpan zarında son bulur. Görevi; ses dalgalarını merkezi sinir sisteminin algılayabileceği sinirsel uyarılara çevirmektir. Ayrıca kulak zarının nemli

ve yumuşak kalmasını sağlar.

Kulak kepçesi, elastik yapıda bir kıkırdak iskeletine sahiptir. Bu kıkırdak doku deriyle örtülmüş ve ses dalgalarının

yakalanması için geniş bir yüzey oluşturur. Kulak kepçesinin iç yüzeyi de deriyle örtülmüştür. Bu derinin kıkırdak kanala

ait olan bölümünde sebase ve seruminöz denilen kıllar ve bezler vardır.

Kulak Zarı: Dış kulak kanalının orta kulağa açıldığı sınırda bulunan ve üç tabakadan oluşmuş bir zardır. Görevi;

kulak kepçesinden geçen ses dalgalarını alır ve bunları titreşimlere çevirir. Kulak zarının delinmesi veya çeşitli şekillerde

zedelenmesi işitmede önemli sorunlara neden olabilir.

Orta Kulak: Şakak kemiği içinde bulunan altı duvarlı bir boşluktur. Görevi; ses dalgalarını merkezi sinir sisteminin algılayabileceği sinirsel uyarılara çevirmektir.

Orta kulağın içinde birbiriyle arka arkaya eklenmiş üç kemik bulunur. Bunlara işitme kemikçikleri denir. Bu kemikler içten dışa doğru sırasıyla çekiç , örs ve üzengi şeklinde sıralanır.Çekiç kemiği bir ucuyla kulak zarına diğer ucuyla da örs kemiğine dokunur. Örs kemiği ise üzengi kemiğine dokunur. Üzengi kemiği, ucundaki bir düzlük ile orta kulağın iç duva-

rında bulunan fenestra kokleaya giren bölümü kendisine iletilmiş olan titreşimlere uyarak ileri geri hareket yapar ve bu

titreşimleri iç kulakta bulunan ve işitme işleriyle ilgili asıl yapılardan biri olan kokleaya ulaştırır. Orta kulağın dıştaki hava

ile bağlantısını oluşturan, geniz boşluğuyla orta kulak arasındaki östaki borusu denen kıl genişliğindeki bir kanalcık ayarlar. Ağzımızı açmakla buradan gelen hava iç ve dış basıncın dengesini ayarlar.

İç Kulak: İç kulak işitme ve denge ile ilgili asıl yapıları içermektedir. Şakak kemiği içinde bulunmaktadır. İç kulak

başlıca iki yapıdan ve üç bölümden oluşur.İlk yapı kemik ikinci ise zardan yapılmıştır. Zardan yapılmış olan yapı kemik yapının içinde bulunmaktadır. İç kulağı kemik içine oyulmuş tüneller olarak düşünebiliriz. İç kulak üç bölümden oluşur.

Bunlar dolambaç , salyangoz ve içi sıvıyla dolu üç tane yarim daire kanalından oluşmuştur. Salyangoz bölümünde

İşitmemizi sağlayan sinir uçları bulunur. Yarım daire kanalları içinde ise dengemizi sağlayan sinirler vardır. Duyu hücre-

lerinin bulunduğu kısma korti organı denir.

İşitme Olayı

Çevreden gelen ses titreşimlerini kulak kepçesi, kulak yoluna göndermektedir. Ses titreşimleri kulak zarını, zarda

orta kulakta bulunan kemik köprüyü (çekiç,örs ve üzengi kemiklerini) titreştirmektedir. Üzengi kemiği de iç kulak zarını

titreştirir. Sıvı içerisinde bulunan sinirler bu titreşimleri beyindeki işitme merkezine ileterek ilgili sesin işitilmesini sağlar.

İşitme olayı kısaca; ses—) kulak kepçesi—) kulak yolu—) kulak zarı—) çekiç—) örs—) üzengi—) dalız—)

salyangoz—) korti organı—) sinirler—-) beyin

İnsan kulağı her sesi işitememektedir. Sesin şiddeti belirli bir noktaya çıktıktan sonra yada düştükten sonra işitme son sınıra yaklaşmış olmaktadır. Bu noktada kulak, ya çok ağır işitmekte yada hiç işitememektedir. Kulağımızla frekansı

20 ile 20.000 arasında olan sesleri duyuyoruz. Ancak frekansları 20’nin altında ve 20.000 üstünde olan sesleri duyamayız.

Kulağımızın Sağlığını Nasıl Korumalıyız?

Kulağımızın sağlığını korumak için; kulağımızı temiz tutmalıyız, mikroplardan korumalıyız, banyo yaptıktan sonra

kulaklarımızı temizlemeliyiz, kulağımıza kalem, çubuk vb. şeyler sokmamalıyız. Burnumuzu temizlerken iki burun deli-

ğini kapatmamalıyız. Ani ve şiddetli seslerde ağzımızı açık tutmalıyız. Gürültülü ortamlardan mümkün olduğu kadar uzak durmalıyız, kulağımızı ani darbe ve üflemelerden korumalıyız, bir rahatsızlık hissettiğimizde doktora baş vurmalıyız.

Unutmayalım ki; kulak sağlığını korumak, hasta kulağı tedavi etmekten daha kolaydır.

Koku Alma Duyusu Organımız Burun

Gözlem: Bir naftalin parçasını burnumuzun önünde nefes almadan tutun. Herhangi bir şey duyuyor musunuz?

Şimdi nefes almaya başlayın.Ne hissediyorsunuz? Bunun nedenini açıklayabilir misiniz? Bunun nedeni kokuları

duyabilmemiz için nefes almamız gerekir.

Burnumuzun Yapısı

Burnumuz; yüzün ortasında, öne doğru bir çıkıntı biçiminde uzanan, kemik ve kıkırdaktan yapılmış, kas ve deri

İle örtülmüş organdır.

Burun üç yüzeyli bir piramide benzetilir. Kişilere ve ırklara göre değişiklik gösterir. Simetrik iki yan yüzünün ortada

birleşmesi ile burun sırtı oluşur. Burnun alınla birleşme yerine de burun kökü adı verilir.Yan yüzlerin alt kesimleri daha çıkıntılı olup burun kanatları adını alır. Piramidi andıran burnun tabanında ise ortada bir bölme ile ayrılmış burun delik-

leri bulunur. Burun içindeki burun boşlukları, önde burun delikleri ile dışarıya, arkadaysa yutağın burun parçasına açılır.

Burun boşluğunu kaplayan zar tabakada bulunan bezler, burun zarını sürekli ıslak tutan burun salgısını yaparlar.

Bu salgı yardımı ile, alınan hava nemlendirilmiş olur. Burun boşluğunun üst kesimlerinde koku hücreleri bulunur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kalıtımın Tarihçesi

Kalıtımın Tarihçesi

1865: Avusturyalı Gregor Mendel kalıtımın ilk yasalarını buldu. Bu yasalar, kalıtsal özellikleri denetleyen bağımsız ve yeniden üretebilen elementlerin varlığına dayanıyordu.

1910: Amerikalı Thomas Morgan ,genleri taşıyanların kromozomlar olduğunu ortaya çıkardı. Morgan bu çalışmasıyla 1933’te Nobel Ödülü kazandı.

1940: Amarikalı George Beadle ve Edward Tatum’la Fransız Boris Epnrussi bir genle bir enzimin etkinlikleri arasındaki ilişkiyi buldular.

1944: Amerikalı Oswald Avery, Colin McLeod ve McLyn McCarthy, kromozomların sanıldığı gibi proteinlerden değil, DNA‘dan yapıldığı gösterdiler. 1953: Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick, DNA’nın ikili sarmal yapısını açıkladılar. Watson ve Crick bu çalış malarıyla 1962 yılında Nobel ödülü aldılar.

1966: Amerikalı G. Khorana ve M. Nirenberg DNA sarmalındaki üç bazın bir aminoasit oluştur duğunu buldular.

1976: İngiliz Frederick Sanger ve Amerikalı William Gilbert, DNA dizilişi tekniğini açıklayarak 1980’de Nobel ödülü aldılar.

1984: Fransız Jean Dausset, insan polimorfizmi araştırma larının yapıldığı bir merkez kurdu. Merkezin amacı hasta ailelerden DNA örnekleri topla maktı.

1988: İnsan genomu çalış malarını planlamak için ulus lararası bir kuruluş olan İnsan Genom Organizasyonu (Human Genome Organization-HUGO) kuruldu.

1990: Ana amacı insan genomundaki bazların dizilişini bulmak ve genlerin yerini belirlemek olan İnsan Genom Projesi başladı.

1995: Craig Venter’ın yönettiği Genom Araştırmaları Enstitüsü (The Institute for Genomic Research) Haemophilus influenzae adlı bakterinin genom dizilişini ortaya çıkardı.

1998: Celera Genomics adlı bir genom dizilişi bulma şirketi kuran Craig Venter, insanın gen haritasını kamu projesinden daha önce bitireceğini açıkladı.

1999: Dizilişi tamamlanan ilk kromozom olan 22. kromozomun dizilişi Aralık ayında yayımlandı.

2000: Nisan ayında Craig Venter genom haritasının taslağını tamamladıklarını açıkladı.

2000: İnsan Genom Projesi’nde çalışan Alman ve Japon bilim adamları, 21. kromozomun baz dizilişini Mayıs ayında tamamladılar.

DNA

Deoksiribonükleik asit, DNA, hücrelerin bilgi deposudur. Bir hücreyi ya da organizmayı oluşturmak için gerekli tüm bilgileri içerir. Diğer pek çok iletişim sisteminde olduğu gibi bu bilgiler de kodlanmış olarak taşınır. DNA, çok ince ve çok uzun bir çift iplikçikten oluşur. Yapı taşları nükleotid denilen moleküllerdir. Nükleotidler üç bölümden oluşur: Bir fosfat grubu (H3PO4 ), beş karbonlu bir şeker ve bir organik baz (adenin, guanin, sitozin ya da timin). Nükleotidin şeker parçasındaki karbonlar, baz ve fosfat gruplarının bağlanması için gereklidir. Bu şekerin 1’ numaralı karbonu baz molekülüyle, 5’ ucundaki grubuysa fosfatla bağlanır. Böylece oluşan nükleotidler birbirleriyle özel bir şekilde birleşerek, polinükleotid zincirlerini oluştururlar. Bu birleşmede her zaman ilk nükleotidin şekerinin 3’ grubuyla, buna eklenecek nükleotidin 5’ ucunda bulunan fosfat grubu birleşir. Bu nedenle polinükleotid zincirleri belli bir yöne sahip olur (5’ dan 3’ a doğru). DNA molekülü, iki polinükleotid zincirinin birbirlerine sarılmasıyla oluşur. Şeker ve fosfattan oluşan iskelet bu ikili sarmalın dış bölümünü oluştururken, bazlar da sarmalın iç bölgesinde birbirleriyle karşılıklı olarak birleşirler. Bu baz çiftleri, sarmalda birbiri üzerine gelen paralel düzlemler oluştururlar. Sarmalı oluşturan polinükleotid zincirlerinin yönleri zıttır; birinin 5’ ucu, diğerinin 3’ ucuyla aynı yöndedir. Bu iki zincir, hidrofobik etkileşimlere ek olarak karşılıklı dizilmiş bazlar arasında oluşan hidrojen bağları sayesinde bir arada tutulur. Adenin (A) her zaman timinle (T) birleşir ve aralarında 2 hidrojen bağı kurulur; guaninse (G) sitozinle (C) birleşir ve aralarında 3 hidrojen bağı kurulur. Bir DNA molekülündeki guanin+sitozin nükleotidlerin oranı ne kadar çok ise DNA’nın iki ipliğini birbirinden ayırmak da o kadar güçtür.

DNA’nın Görevleri:

Hücre bölünmesi sırasında (interfazda) kendine eşleyerek ana hücrenin DNA’sı kadar DNA’nın oğul hücrelere değişmeden aktarılmasını sağlar. (replikasyon)

Kalıtsal bilgi taşır.

Hücrelerde RNA, protein ve enzim sentezini gerçekleştirir.

Mutasyon denilen kalıtsal değişikliklere olanak sağlar.

DNA Eşlemesi (replikasyon)

Bir organizmanın aynı tip hücrelerinde DNA’nın hem kimyasal özelliği hem de toplam miktarı dölden döle sabit kalır. Bunun nedeni DNA’nın kendini eşlemesidir.

Öncelikle eşleme sırasında kullanılacak adenin, timin, sitozin ve guanin nükleotidlerin ortamda hazır bulunması gerekir. Bunun için Deoksiriboz+Organik baz+Fosforik asitlerden çok sayıda nükleotid sentezlenir.

Hücre mitoz bölünmeye hazırlanırken DNA bütün uzunluğu boyunca bütün kromozomlarda, zayıf hidrojen bağlarını kopmasıyla iki polinükleotid zinciri fermuar gibi açılmaya başlar. Bu şekilde ayrılan her iki koldaki bazların uçları açık kalır.

Hücrenin hammadde deposunda bulunan nükleotidler açıkta kalan bazların karşısında, uygun olacak şekilde yerlerini alırlar.

Böylece ayrılan dizilerin her biri, kaybettiği nükleotid eşlerinin yerine tamamen

aynı çeşitten eşler alıp yeni birer ikili dizi oluştururlar. İkinci dizi birincinin tamamlayıcısı olur.

Sarmalın sonuna geldiğinde bilgisi değişmemiş iki DNA ortaya çıkar.

DNA Molekül Modelinin Denenmesi:

N15N15

N15 N14 N15 N14

N15 N14 N14 N14 N15 N14 N14N14

E. Coli bakterisi tek azot kaynağı olarak ağır izotopu (N15) içeren bir besiyerinde üretilirse bakteri DNA’sının bütün nükleotid bazları izotopla etkilenir. Böyle bir DNA, bakterilerden elde edilip santrifüj edildiğinde, ağır DNA’nın (N15- DNA) normal azot (N14) içeren hafif DNA’dan (N14-DNA) daha hızlı çöktüğü görülmüştür. Böylelikle DNA’ların birbirinden ayırt edilmesi sağlanmıştır.

Ağır (N15) DNA içeren bakteriler normal azot içeren bir besiyerine (N14 besiyeri) aktarıldığında üremişler ve DNA’nın yapımında N14 kullanarak çoğalmışlardır. Bakteri sayısının iki katına çıktığı bir zamanda (1.oğul döl) izole edilen DNA’nın normal N14-DNA’dan ağır fakat N15-DNA’dan hafif olduğu saptanmıştır. Buna göre birinci oğul döl bakterilerin DNA’larında bir ağır zincir (N15) ve bir de yeni yapılmış hafif N14 zinciri bulunduğu kabul edilmiştir.

N14 besiyerinde üreyen ikinci oğul döl bakterilerde ise bazı DNA moleküllerinin sadece N14 ihtiva ettikleri tespit edilmiştir. Bu DNA molekülleri ancak birinci döl bakterilerinin N14-DNA zincirlerinin replikasyonu sonunda ortaya çıkabilirdi. İkinci döldeki bakterilerde bundan başka N14-N15-DNA (melez) molekülleri de görülmüştür. Bunların bir zinciri N14-DNA diğeri N15-DNA’dan oluşmuştur. Bu melez N14-N15 DNA molekülleri birinci döl bakterilerindeki N15 DNA zincirlerinin N14 nükleotidlerle replikasyonu sonucu ortaya çıkmıştır. Daha sonraki döllerde N14 moleküllerinin oranı gittikçe artmıştır.

DNA’larımızda Neden Hata Olur?

Bilim adamları, genlerimizdeki bilgileri açığa çıkardıkça, DNA’larımızda bir çok hatanın olduğunu da buldular. Bir insan hücresinde 46 kromozomun içine paketlenmiş 3 milyar baz çifti içeren yaklaşık 190 cm uzunluğunda DNA bulunur. İnsan hücreleri yaşam süresince sürekli bölünerek çoğalır. Bir hücre bölünmeden önce, içindeki DNA miktarı iki katına çıkar. Bölünme tamamlanınca da her hücrede eski miktarında DNA bulunur.

Her birimiz anne babalarımızdan yüzlerce kalıtsal mutasyonu miras alırız. Bizim anne babalarımız da kendi anne babalarında alırlar. Bundan başka da hücrelerimizde bulunan DNA yaşamımız boyunca yaklaşık 30 yeni mutasyon geçirir.

Bu mutasyonlar, DNA’nın eşlenmesi, hücre bölünmesi ya da çevrenin verdiği zararlar sonucunda oluşur. DNA parçacıkları kopabilir, kırılabilir ya da DNA dizisine yeni parça katılabilir. Mutasyonların çoğu, yalnızca bir geni yapmak için gereken bilgiyi içermeyen DNA kısımlarını etkiler, bu gibi durumlar sorun yaratmaz. Ancak, bir hücreyi belirli bir proteini yapmaya yönlendiren DNA iletisini değiştiren bir mutasyon oluştuğunda sorun ortaya çıkar. DNA’nın yapısında yer alan adenin, sitozin, guanin ve timin bazlarının farklı dizilişleriyle iletiler yerine ulaşır.

Canlı kalmak ve işlevleri sürdürmek için insan vücudunun her gün milyonlarca taze protein molekülüne gereksinimi vardır. 50000 çeşit olan bu proteinler uygun zamanda, uygun yerde ve uygun miktarda sağlanmalıdır. Yalnızca bir tek bazın bile hatalı olması yanlış aminoasitin oluşmasıyla sonuçlanır. Aminoasitlerde oluşan bir hata da aminoasitlerin yapısına katıldığı proteinin değişmesiyle sonuçlanır. Bir ya da iki bazın kaybolmasıysa her bir baz üçlüsünün yanlış okunmasıyla sonuçlanır. Bu okuma hataları, genellikle hücrelerin protein yapamamasına yol açar.

DNA’daki kalıtsal bilgiler proteinlere doğrudan aktarılamaz. DNA’daki bilgiler, RNA‘da kopyalanır. RNA, gerçekte DNA’daki bilgiyi proteine aktaran bir aracıdır. DNA hücre çekirdeğinin içinden hiç ayrılmaz; ancak kalıtsal bilgiyi RNA’ya aktarır. Bir proteinin yapımı için gereken tüm bilgiler DNA’da ayrı parçacıklar halinde vardır. Bu bilgiler hücre dışına çıkmadan önce birleştirilmelidir. İşte, bu birleştirme aşaması kalıtsal hastalıklar bakımından önem taşır, çünkü birçok kalıtsal hastalık birleştirme sırasındaki bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkar.

Kimi kalıtsal hastalıklar daha yaygın, kimi daha ender olarak görülür. Bu durumu belirleyen etken, kromozomun büyüklüğüdür. Kromozomun büyük olması, herhangi bir yerinde hata olması olasılığını artırır.

Polimeraz Zincir Reaksiyonu, PCR

Moleküler klonlama,DNA parçalarının bakterilerde çoğaltılmasını sağlar. DNA moleküllerinin çoğaltılabileceği bir başka yol da, 1988’de Kary Mullis’in geliştirdiği polimeraz zincir reaksiyonu,PCR, yöntemidir. Çoğaltılmak istenilen DNA parçasının bir kısmının dizilimi bilindiğinde, PCR sayesinde bu DNA parçası tümüyle laboratuvar koşullarında çok fazla miktarda elde edilebilir. DNA moleküllerinin sayısı her çevrimde bir öncekinin iki katına çıkar. Tek bir DNA molekülü 30 çevrim sonunda yaklaşık bir milyar tane olur. Bu yöntem sayesinde başlangıç için çok az miktarda DNA yeterli olur. Çoğaltılmak istenen DNA ısıtılarak, iki zinciri birbirinden ayrılır. Daha sonra soğutularak 15-20 bazlık yapay DNA parçalarıyla (primerler) birleşmesi sağlanır. “Taq polimeraz” denilen özel bir enzim yardımıyla, primerlerden başlayarak yeni DNA zincirleri sentezlenir. Sonuçta, bir çevrim sonunda ilkinin aynı iki DNA molekülü elde edilmiş olur.

Sanger Yöntemiyle DNA Nükleotid Diziliminin Belirlenmesi

Dideoksinükleotidler, deoksinükleotidlerdeki gibi 2’-OH grupları yanında ayrıca, 3’-OH gruplarını da kaybetmiş nükleotidlerdir. Bu nükleotidler, sentezlenmekte olan DNA’ ya rahatça bağlanabilirler. Ancak 3’-OH grupları olmadığı için, DNA sentezi sırasında bir sonraki nükleotid bunlara bağlanamaz ve sentez sona erer. DNA’nın nükleotid dizilimi belirleneceği zaman, DNA sentezi radyoaktif olarak işaretlenmiş bir primer ile başlatılır. Dört farklı reaksiyon yürütülür. Bunların her birinde bir tip dideoksinükleotid ve diğer normal deoksinükleotidler kullanılır. Dideoksinükleotid sentezlenen DNA’ya eklendiği zaman DNA sentezi durur. Bu durumda her bir reaksiyon, radyoaktif primerlerle başlayıp dideoksinükleotidle biten bir seri DNA molekülü oluşturur. Bu dört reaksiyonun ürünleri otoradyografiyle incelenerek, DNA’nın nükleotid dizilimi belirlenir.

Rekombinant (melez) DNA parçalarının Hazırlanması

Rekombinant bir DNA molekü

lü oluşturmak için kullanılacak DNA parçaları, genellikle “restriksiyon” enzimler kullanarak elde edilir. Bu enzimlerin çoğu kesim yaptıkları bölgede tek zincirden oluşan bir DNA parçası oluştururlar. İki farklı DNA molekülünün bu birbirini tamamlayan tek zincirleri, karşılıklı bazların eşlenmesi yoluyla birleşir. Bu birleşme, DNA iplerindeki kırıkları birleştiren DNA ligaz enzimiyle sağlamlaştırılır.

PROTEİN SENTEZİ

Protein sentezi için gerekli olan bütün elemanlar; ribozomlar, tRNA, mRNA, aktifleyici enzimler, GTP, ATP, Mg++ ve aminoasitlerdir. Ribozomlar protein sentez yerleridir.

Hücre hangi protein molekülüne ihtiyaç duyuyorsa bu proteinin sentezlenmesi için önce iki iplikli DNA’nın iplikleri birbirinden ayrılır. Bu ipliklerden biri kalıp görevi yapar. Buna anlamlı dizi denir. Bu arada DNA üzerinden sentezlenen mRNA, DNA zincirinin anlamlı ipliğinin kop yasını alır (Transkripsiyon). Hücre

Nin ribozomlarına bu şifreyi taşır ve ribozomun küçük alt birimine bağla nır. mRNA birden çok ribozoma tutu nur ve bunları birbirine bağlayarak poliribozomları meydana getirir.

Böylelikle mRNA molekülünün aynı anda bir çok ribozom üzerinde fonksiyon görmesi mümkün olur. mRNA üzerindeki özel baz dizilerinin protein zinciri sentezi için başlama ve durma işaretleri yaptığı bilinmektedir. Protein sentezinde mRNA üzerindeki başlama kodonu AUG’dir. AUG metinonin aminoasitini temsil eden şifredir. Ribozomlar bu kodonu tanır ve protein bu kodonla başlar. Bu arada sitoplazmadaki aminoasitler ATP enerjisinden yararlanarak aktifleyici enzimler tarafında aktive edilirler. Bu enzimlerin diğer bir görevi aminoasitleri taşıyıcı RNA’ya bağlayarak tRNA-aminoasit kompleksi meydana getirmektir. Bu aminoasit-tRNA kompleksi ribozom ve mRNA’dan oluşan komplekse bağlanır. Bu bağlanmada tRNA’ların antikodon ucunda bir aminoasit taşınmaktadır. tRNA’lar ribozomun büyük alt birimindeki bölgeye bağlanır. Ribozoma bağlanan tRNA’nın antikodonu ile mRNA’nın kodonları arasında baz çiftleri karşılıklı gelir. Geçici olarak birleşirler. Enzimlerin faaliyeti ile aminoasitler dehidrasyon sentezi sonucu birbirlerine peptit bağlarıyla bağlanırlar. Her iki aminoasitin birleşmesi sırasında aradan bir molekül su açığa çıkar. mRNA’nın ribozom üzerinde ya da ribozomun mRNA üzerinde belirli bir yönde kayması ile yeni antikodon ve kodonlar karşılıklı gelir. Bu arada ikinci bir tRNA da ribozoma ve mRNA’nın ikinci kodonuna bağlanır. Böylece polipeptit zinciri başlar. mRNA’nın her bir hareketi ile yeni bir kodon büyüyen polipeptit zincirinin diğer bir aminoasitini taşıyan yeni bir tRNA ile bağlanmak üzere pozisyona girer. Böylece protein sentezlenmeye ve molekül oluşmaya başlar. Görevi biten tRNA’lar ribozomdan ayrılır. Protein sentezi mRNA üzerinde dur kodonları gelinceye kadar devam eder. AUG, UGA ve UAA kodonları protein sentezini durduran sinyaller olarak bilinir.(Dur kodonlarından herhangi biri sentezin durması için yeterlidir.)Durdurucu kodonlardan sonra sentezlenmiş olan protein ribozomdan ayrılır. Bu arada mRNA da serbest kalır. Ribozomun büyük ve küçük alt birimlerinden ayrılır.

Bir hücre bölüneceği zaman DNA kendini eşler ve hücredeki miktarı iki katına çıkar (replikasyon). DNA’da depo edilmiş olan bilgi genetik şifreler halinde mRNA’ya aktarılır. Bu olaya transkripsiyon denir. Protein sentezi sırasında mRNA’nın ribozomlara getirdiği şifreye uygun protein sentezi yapılır. Buna da translasyon adı verilir. Bilgi akımı DNA’dan mRNA’ya ve protein sentezine doğrudur. Bu olayların tümüne santral doğma denir. DNA’nın kendini eşlemesi sırasında oluşacak olan mutasyonlar kalıtsaldır ve hücrelere aktarılır.

Klonlama

Yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir bedensel (somatik) hücrenin kullanılmasıyla canlının “genetik ikizi”nin yaratılmasına klonlama denir. Dolly’nin yaratılmasında kullanılan klonlama yöntemi, bedensel hücre çekirdek transferi olarak adlandırılıyor. Bu yöntemde araştırmacılar, bir hücrenin çekirdeğini alarak –hücrenin genetik materyalini içeren DNA çekirdekte bulunur- sonra bunu kendi hücre çekirdeği, yani DNA’sı çıkarılmış bir yumurta hücresine aktarıyorlar. Ortaya çıkan embriyonun her bir hücresinde, çekirdeği veren hücrenin DNA’sı bulunuyor. Daha sonra da embriyo, bir dişinin rahmine yerleştiriliyor.

Yapılan bir araştırmada, Dolly’nin mitokondrisindeki (hücrenin enerji santrali) genlerin, deneyde yer alan başka bir koyuna ait olduğu ortaya çıktı. Bu sonuçlar bilim adamlarını çok şaşırttı: Dolly ve genetik ikizi birbirlerine tam olarak ne kadar benziyor?

Çekirdek transferi yönteminde bir verici hücre çekirdek DNA’sı çıkarılmış bir yumurta hücresiyle birleştiriliyor. Bu birleşme sonucu gelişen hayvanın kromozomları da yalnızca verici hücreden geliyor. Ortaya çıkan yavru, vericinin genetik ikizi oluyor. Fakat yine de, yavrunun tam bir klon olup olmadığı kesin değil… Hücredeki genetik materyalin büyük çoğunlu çekirdekte bulunuyor. Ancak, ayrı bir yapı olan mitokondride de birkaç gen bulunuyor. Dolly’nin verici hücresi, yetişkin bir koyundan alınmış bir meme hücresi. Dolly’nin mitokondrisi meme hücresinden mi yoksa, yumurta hücresinden mi geliyor? Bu var sayımı sınamak için Schon, Dolly’nin yaratıcısı Wilmut ve başka bilim adamları biraraya gelerek Dooly’nin ve fetüs hücrelerinden klonlanmış dokuz koyunun mitokondrilerini incelediler. Koyunların kas, kan, süt ya da plasentalarında verici hücrelerin mitokondrilerine rastlanmadı. Bu, mitokondrinin %99,5’inin yumurta hücresinden geldiği anlamına geliyor. Schon, bu sonuçlara bakarak, klonlanmış hayvanlardaki tek mitokondri kaynağının yumurta hücresi olduğu sonucuna varmış. Yani, Dolly’nin mitokondrisindeki 37 gen, çekirdek DNA’sının alındığı verici hücreden değil, onun aktarılmış olduğu yumurta hücresinden geliyor. Mitokondri, bedendeki tüm hücrelerde önemli bir role sahip olduğu için bu durum, iki hayvan arasında önemli fiziksel farklılıklara yol açabilir. Schon’a göre bu fiziksel farklılık insanlarda, sözgelimi yetenekli bir atletle, spora hiç yatkınlığı olmayan biri arasındaki fiziksel farklılıklar kadar bile olabilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dokunma Duyusu Organımız Deri

DOKUNMA DUYUSU ORGANIMIZ DERİ

Gözlem:Bir yere tırmanırken kolumuzu veya bacağımızı sıyırdığımız zaman hemen bir yanma hissederiz. Bunun

nedeni sinir uçları kendisini koruyan deri tabakasının sıyrılması sonucu açıkta kaldıkları için bir acı duymamıza neden

olur.

Derimizin Yapısı

Yandaki şekli incelediğimizde derimizin iki kısımdan

meydana geldiğini görüyoruz. Bunlar üst deri

(epidermis) ve alt deri (dermis) dir.

Epidermis birkaç hücre tabakasından meydana

gelmiştir. Terbezi ağızlarının ve kılların yer aldığı

üst deri görünüş bakımından iki kısımdan oluşur.

Bunlar ölü hücrelerden oluşan boynuzsu tabaka

ve canlı hücrelerden oluşan malpighi tabakasıdır.

Dermis daha kalın ve daha karmaşık bir yapılan-

ma gösterir. Epidermise yakın olan bölümlerinde

kılcal damar ağı ve kollogen lifler içerir. Daha alt

bölgelerde ise,akyuvarlar,elastik lifler,ter,süt ve yağ

bezleri,kıl kökleri,kan damarları ve sinirler bulunur.

Ayrıca sıcak,soğuk ve acı gibi çeşitli uyarıları alma-

mızı sağlayan serbest sinir uçları bulunur.

Derimizin Görevleri

Vücudumuzu kaplayarak kasların,sinir uçlarının korunmasını ve vücudun devamlı olarak aynı ısıda kalmasını sağlar,

dokunduğumuz cisimlerin içinde bulunduğu durumun nasıl olduğunu algılamamızı sağlar,vücudu dış etkilerden korur,

su ve suda eriyen maddelerle yağ ve karbonhidratlar deride depolanır,gaz alışverişi ile solunuma,terlemeyle boşaltıma

yardımcı olur. Ter salgısı buharlaştığında deri üzerinde asitli bir örtü oluşmasına neden olur,buda ;deri üzerindeki bakteri

ve mantarların ölümüne yol açar.

Deri Hastalıkları

Derimizde oluşan bazı önemli hastalıklar vardır. Bunlardan önemli olanları; yanıklar,kızarıklıklar,irili ufaklı sert çıkın-

tılar,içi serum yada iltihap dolu kesecikler,pul pul dökülmeler,sertleşmeler,çeşitli yaralar,ülserleşme,mantar hastalığı gibi

hastalıklardır.

Derimizin Sağlığını Nasıl Korumalıyız?

Derimizin sağlığını korumak için; derimizi temiz tutmalıyız,haftada en az iki defa banyo yapmalıyız.Derimizi temiz

tutmadığımızda gözenekler tıkanır,terleme olayı olmaz ve zararlı maddeler vücudumuzda kalır. Derimizi yanıklardan

korumalıyız. Bunun için,dikkatli olmalıyız ve yakıcı şeylerden uzak durmalıyız.Cildimize uygun olan sabun ve şampu-

anları kullanmalıyız. Deterjan,çamaşır suyu,yağ çözücü,bulaşık teli gibi temizlik araçlarını mümkün olduğu kadar

derimizden uzak tutmalıyız,bunları kullanırken eldiven kullanmalıyız,daha sonra ellerimizi güzelce temizlemeliyiz.

Derimizi fazla güneş ışınlarından korumalıyız.

GÖRME DUYUSU ORGANIMIZ GÖZ

Gözlem:Karanlık bir odaya girdiğimiz zaman bu odada bulunan eşyaların şekillerini ve renklerini göremeyiz.

Bunun nedeni,görme olayının gerçekleşe bilmesi için ışık gereklidir. Biz ancak ışık ile aydınlanmış cisimleri görebiliriz.

Gözümüzün Yapısı

Göz,üst çene ,elmacık ve ön kafa kemiklerinin oluşturduğu göz çukuru denen kemik bir yapının içine yerleş-

tirilmiştir .Bu sağlam yapının içinde göz dıştan gelebilecek darbe ve sarsıntılardan korunur.

Gözümüz; dıştan içe doğru sert tabaka,damar tabaka ve ağ tabaka olmak üzere üç kısımdan oluşur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dolaşım Sıstemlerı

DOLAŞIM SISTEMLERI

Alm. Blutzirkulationssystem (n), Fr. Appreil (m) circulatoire, İng. Circulatory system. Vucudun aldığı besin maddelerini, oksijen ve kendi yaptığı hormonları gövdenin çeliştiği kısımlarına dağıtması; dokularda metobolizma arasında meydana gelen zararlı maddelerin zararsız hale gelmelerini veya atılmalarını sağlıyan organlara ulaşması ile görevli sistem. Dolaşım sistemini kalp ve onunla kapalı devre yapan damarlardan kurulmuştur. Kalp, bu sistemin pompasıdır. Damarlarla pompanın attığı kanı attığı kanı vucutta dolandıran borulardır. Kırmızı kan damarları, yapısı ve fonksiyonları bakımından üç ayrı kısımda incelenebilir:

1) Atardamarlar,

2) Toplardamarlar,

3) Kıkcak damarlar,

Dolaşim sisteminin çalişmasi halinde canlilikla dönük olarak yer alır. Çizgili kaslardan meydana gelmesine rağmen irade dışı çalışır. Kalbin açlışması birbiri ardından gelen sıkışıp-ufalma (sistol) ve gevşeyip-genileşme (diastol) hareketleri ile olur. Kalbin hareketlerini “Kalbin iletim sistemi” denilen yapılar sağlar. Kendi içinded meydana gelen uyarıyla ritmik olarak çalışan tek organımız kalbimizdir.

Kalbin özel sinir sistemi “sino-atrial düğüm” “atrioventriküler düğüm” ve “ his demeti” denilen sinir liflerinden meydana gelir. Kalbin özel tembih sistemi otomon sinir sisteminin etkisi altındadır. Bu sistemin “parasempatik” bölümünden gelen uyarılar kalbi yavaşlatırken “sempatik” bölümünden gelen uyarılar kalbin 1 dakikadaki atım sayısını arttırır. Kalbin normaldeki atım sayısı dakikada 60-90 arasındadır. Kalp etışları gwnwl olarak bilekte nabız oluğuna basarak veya kalbi dinleyerek sayılır. Kalbin normalden az atmasına “bradikardi” denir.

Kalbin sıkıştığı an, karıncıklardaki kanı aorta ve akciğer atardamarına attığı andır. Bu anda sol karıncıktaki temiz kan vücuta atılırken, sağ karıncıktaki kirli kan oksijenlenmek üzere akciğere yollanır.

Atardamarlar : Kalbin pompalandığı kanı organ ve dokulara götüren ve kılcal damarlara dağıtan borulardır. Kesitlerinde genellikle yuvarlak ve kalın duvarlı olarak görünürler.

Toplardamarlar : Vücutta kullanılan kanı akciğere pompalanmak üzere kalbe getiren damarlardır. Genişlikleri atardamarlardan daha fazladır. Toplardamarların içine kanın geri kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunur. Duvarları ise atardamar duvarından daha incedir.

Kılcal damarlar : Atardamarlarda dokulara yaklaştikça düzenli bir şekilde dallanırlar. Bu dalların çapı gitikçe küçülür ve sonunda kılcal damarları meydana getirirler. Kılcalların atardamar tarafındaki kısmına “arteriol”, toplar damar tarafındaki kısmına “venül” denir. Madde alış-verişi genel olarak arteriol ve venüller arasındaki kapiller damar ağında olur.

Dolaşim sisteminin görev olarak iki alt grubu vardır :

1. Büyük dolaşim (sistemik dolaşim),

2. Küçük dolaşim (akciger dolaşimi),

Büyük dolaşim : Kalbin sol karıncığına akciğerlerden oksijenlenmiş olarak gelen kan aradaki mitrak deliği vasıtasıyla sol karıncığa geçer. Sol karıncığın kasılmasıyla içindeki kan aorta atılır. Atardamarlar boyunca kan bütün vucuda yayılır. Kapiller damarlar seviyesinde kan doku arasında madde ve gaz alış verişi vuku bulur. Burada oksijenden fakirleşen ve bazı maddelerini kaybeden (kirlenen) kan toplar damarlar vasıtasıyla kalbin sağ kulakçığına gelir. Kanın kalbin sol karıncığından çıkıp sağ kılakçığına dönmesine kadar olan bu işleme büyük dolaşım denir.

Küçük dolaşım : Kalbin sağ kulakçığına gelen kirli kan aradaki triküspit kapağından sağ karıncığa geçer. Sağ karıncığın kasılmasıyla akciğerlere giden kan buradan temizlenmiş (oksijenlenmiş) olarak kalbin sol kulakçığına döner. Bu olayın bütünü de küçük dolaşımı meydana getirir. Bu dolaşımın şemasını ilk olarak çizen, Türkistanlı Ali bin Ebi’l-Hazm’dır (v.1288).

Kan damarlarının yanısıra doku sıvısının bir kısmı da akkan damarları (lenf dolaşımı) ile sistemik dolaşıma iletilir. Lenf damarları kör uçlu, ince duvarlı borular şeklindedir. Bunlar birleşerek büyük akkan damarlarını, bunlar da birleşerek “göğüs akkan kanalı”nı meydana getirirler. Bu kanal boyunda toplardamar sisteme dökülür.

Dolaşım sisteminde kanın dolanımının sağlanması için kalp kasılma ve gevşemesine göre damarlarda belli bir basınç meydana gelmektedir. Buna kan basıncı veya “tansiyon” ismi verilir. Sistolik kan basıncı, 110-140 mm civa, diyastolik kan basıncı, 70-90 mm civa arasında olmalıdır. Ancak yaşla paralel olarak normal sınırlar biraz aşağı veya yukarı kaydırılabilir. Yaş arttıkça normal üst sınırlar yükselir. Ayrıca cinse göre ve tansiyon ölçülme pozisyonuna göre (ayakta, oturarak veya yatarak) de değişikilik olabilirse de genel olarak bu rakamların üstü yüksek tansiyon altı ise düşük tansiyonu gösterir. Tansiyonun normal olmaması başta kalp, beyin, böbrek ve göz olmak üzere birçok dokuda rahatsızlık ve bozukluklara sebep olur.

DOLAŞIM SİSTEMİNİN SAĞLIĞI

Sigaradaki nikotin, dolaşım sistemini olumsuz yönde etkiler. Damarı daraltarak, organlara yeterince kan getirmesine engel olur. Sigara içenlerin kanındaki karbon monoksit düzeyi, içmeyenlere oranla daha fazladır. Karbon monoksit hemoglobinle birleşerek, oksijen taşıyacak hemoglobin miktarının azalmasına yol açar. Sonuçta dokulara oksijen geçişi azalır. Az miktarda karbonmonoksit bile kroner atar damar hastalığı olanlarda hareket etme ve egzersiz yapma yeteneğini azaltmaktadır. Damarların sağlığı için

Sigara alışkanlığı kesinlikle bırakılmalıdır!

Sürekli ayakta kalmamaya dikkat edilmelidir.

Kanamalarda yapılacak geçici tedavi yöntemi (ilk yardım) öğrenilmelidir.

Kandaki alyuvarların sayı veya hacimce azalmasına ya da yetersiz hemoglobin ile ortaya çıkan buzukluk anemi adını alır. Anemi yetersiz dengesiz beslenme durumlarında ortaya çıkar.

Akyuvarlarda sınırsız ve patolojik çoğalmayla lösemi denen hastalık ortaya çıkar. Lösemi genellikle öldürücüdür. Pıhtılaşma elemanları olmayan kişilerde hemofili hastalığı görülür. Hemofili hastalığında kanı pıhtışaltırıcı faktörler kalıtımsal olarak eksiktir. Kanama olduğunda, kan nakli yapılmazsa, hasta kan kaybından ölebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hayatın Gizemli Maddesi Su

HAYATIN GİZEMLİ MADDESİ SU

Su,en büyük bilimsel muammalardan biri;insanoğlunun üzerinde en çok araştırma yaptığı,ancak,bir türlü anlayamadığı sıvı…

Gezegenimiz 4,6 milyar yıl önce oluştu.4,6-3,8 milyar yıl önce suyun varlığına ilişkin açık bir kanıt bulunmamasına rağmen,o dönemlerde gezegenin yüzeyinde buharın bulunduğu biliniyor.Bazı bilim adamları,buharın,volkanik patlamalardan yayılan gazların sonucu olduğunu ve atmosferi oluşturduğuna inanıyor.Diğerleri ise,suyun ,dünyaya çarpan kuyruklu yıldız yada asteroitler tarafından taşınan yabancı madde olduğunu beliritiyorlar,Bir başka olasılığa göre ise,gezegenimiz olustuğunda,zaten su vardı.

Milyonlarca yıl boyunca,yeni gezegenin sıcaklığı yavaş yavaş düştü.Sonuçta da atmosferdeki denizlerin ve okyanusların oluşmasını sağladı.

Darwin’den Avustralyalı paleobiyolog Birger Rasmussen’e kadar pek çok bilim adamı,ilk canlının kökenini suya dayandırıyor.Hayatın,besin değeri yüksek suların içinde evrildiğine inanıyorlar.

Su,sadece hayat veren bir sıvı değil,Aynı zamanda çok ilginç bir madde.Her ne kadar Anders Celcius suyun kaynama ve donma noktalarını referans alarak sıcaklık ölçerini tanımlamış olsada,su,içerdiği oksijene ve atmosfer basıncına bağlı olarak 100 santigrat derecede bile donabiliyor yada donma noktasının 68 derece altında bile sıvı barındırabiliyor.Örneğin,çok yüksekteki sirüs bulutlarının içinde,-40 dercede,küçük su zerreçikleri bulunuyor.

Su,bir çözücü olarak her koşula uyum sağlıyo rve pek çok bileşiği çözülebiliyor.Çünkü su molekülleri çok küçük,dolayısıyla yabancı atomları kolayca sarabiliyor.Yanı sıra,hem artı(+) hemde eksi(-)elektirik yüke sahip olması,bu işlemi kolaylaştırıyor.Gezegende hayat,bu ilke üzerine kurulu.Havadaki tüm gazlar,kısmen suda çözülebiliyor;böylece,suda yaşayan canlılar oksijen ihtiyacını karsılıyorlar.

Diğer önemli özelliklerinden biride kararlılığı…2000 santigrat dereceye kadar ısıtılsa bile,moleküllerinin çok az bir bölümü hidrojen ve oksijen atomlarına ayrışıyor.Diğer bileşiklerin buna dayabnması mümkün değil.

Suyun kaynama noktası hava basıncına dayalı denizden yükseklik artıkça,bu nedenle,örneğin Tibet’te çok sevdikeri çayı fokurdarken içebiliyorlar.Sırf bu alışkanliktan ötürü,pek çok Tibet’linin,Hindistan’ın deniz seviyesindeki yerlerinde cay içerken yaralandıkları goruluyor.Peki su kimyasal kaynağinı nereden alıyor??

Bilim,suyun nasıl işlediğini çozebilmek için yoğun bir enerji harcıyor.Bunu yanıtını bulabilmek için,önce suyun neden sıvı halde soldupunu bulmak gerekiyor.Su molekulu,hidrojen(h2)ve oksijen(o2)gazlarının olusturduğu kimyasal bir bağ(H2O).Ama neden gaz+gaz=sıvı??.Molekulu bir salyangozun kafası kadar düşünün.Baş kısmında eksi(-)yüklü bir oksijen atamu,her iki anteninde ise artı(+) yuklu birer hidrojen atomu bulunuyor.Eksi ve atrı yükle,elektiriksel olarak birbirlerini cekiyorlar.Öyleki,hidrojenler köpru kurarak birbirlerine bağlanıp su molekullerini oluşturuyorlar.Hidrojen köprulerınden olustuğu için suyun gercekte katı olması gerekirdi.Ancak,bağlar iner kalkar köprüler gibi açılıp kapandığından,yerlerini değiştirebiliyor ve oluşturdukalrı ağın içinde oradan oraya uçabiliyorlar.O nedenle su ,tam bir ağ oluşturduğu halde sıvı bir yapıya sahip.Bunda,sıcaklığında önemli payı var;sıcaklık artıkça,suyun parçacıklarının hareketide hızlanıyor.Boylece su,çok yüksek sıcaklıklarda gaza dönüşüyo.Su molekulleri,çekim kuvvetinden kurtulabilecek yeterlikte hareket hızına ulaşıyor ve tenis topları gibi tek başlarına ortamda uçuşmaya başlıyorlar.Su,buza donüştüğü zaman ,moleküllerin hareketi “DONUYOR”ve katı bir ağ oluşturuyor.Ancak sıvı durumdayken,mikroskopik filmle görüntülenen hızlı çekim bi kokteyl-parti gibi,moleküller hemencecik guruplar olusturuyor,ardından farklı bir grup oluşturmak için yeniden çözünüyor.

BİLMECELERLE DOLU BİR SIVI…

Teknolojik gelişmeler suyun yapısına ve işleyişine sürekli yeni bakış açıları getiriyor.işte son yıllarda su konusunda yapılan araştırmalar,işte sonuçları,uygulanabileceği alanlar…

Havuza atladığımız zaman,önce üst yüzeydeki sıcak su katmanına dalıyoruz.derinlere indikçe suda soğuyor.Peki öyleyse,kışın neden gollerin altı değilde üstü donuyor??Bu sorunun yanıtı,sıcaklık düştükçe sutyun yoğunluğunun değişmesinde gizli.Su,4santigrat derecenin altına düştüğü zaman, yani 0-4 dereceleri arasında yoğunluğuda azalıyor.Bunun sonucunda hafifliyor ve katmanlar yer değiştirinceye kadar yayılıyor.Hafiflediği için soğuk su üst yüzeye çıkıyor,ılık su aşağıda kalıyor.Soğuk suyun “hafif” olması,dev buz dağlarının da batmayıp suyun yüzünde kalmalarının nedeni.Bu mantıklı geliyor;ama,kuramsal hesaplamalara göre suyun bambaşka bir yoğunluğa sahip olması,dolayısıyla farklı davranması gerekiyor.Ancak,diğer sıvıların aksine,iyice soğuyunca genleşiyor ve donma ile kaynama noktasıda teorik olarak elde edilemn değerlerden uzakta.Bilim adamları,suyun bu anormalliklerinn,moleküllerinin sürekli değişen bir ağ oluşturmasından kaynaklandığını düşünüyorlar

New jersey’deki princeton üniversitesindeki görevli jeffrey errington ve pablo debenetti.simülasyonlar yardımıyla bu sııra ışık tutuyorlar:Suyun alışılmadık davranışı ile molekül yapısı ve hareketleri arasında nasıl bir ilgi var??Bilgisayar ekranında,250 molekülün bir nanosaniye(saniyenin milyarda biri)içindeki yaptıkları hareketleri incelediler ve belirgin yapılar sapladılar.Moleküler buzun içinde düzenli kristal yapılara donusunceye kadar gecen sureşte,suyun nasıl organize olduğunu nihayet gozlemlediler.Aynı zamanda,basınçın moleküller üstündeki etkisini de inceleme şansı buldular.Belirli sıcaklıklarda,moleküler düzenleme,artan basınçla birlikte azalıyor.Ancak,bu ıslak elementi diğer sıvılardan ayıran başka bir özellik de artan basınçla birlikte daha düzenli bir yapıya kavuşmasıydı.Bu olgu,suyun gösterdiği anormaliklerin birçoğundan sorumlu.İki Amerikalı araştırmacı,bu bilgileri çevreyi koruma alanına da aktarmayı hedefliyorlar.Nasıl mı??Zararlı maddelerin suyun içindeki çözünme hızını saptıyarak.

Ama daha büyük bir adım tıp alanında atıldı.Bir grup araştırmacı,suyun hafızası olduğunu söyleyerek home opatiyi(hasta bir kişiye,sağlıklı bir insanda aynı hastalık belirtilerinin yol açabilecek maddelerin en küçük dozda uygulanması temeline;yani benzeri benzerle tedavi etme esasına dayana bir yöntem)destekledi.Su molekülü bir etki maddesini etrafına diziliyorlar,madde ortamdan uzaklaştırıldığında,”kopyası”,molekülü ağında asılı kalıyor.Böylece etki maddesini içermeyen su,etki maddesi gib işliyor.bu yolla farklı tedavi edici sular hazırlanabiliyor.Başka bir araştırmacıgrup bunun saçmalık olarak nitelendirip protesto etti.Ancak bu itirazlar daha sonrada yumuşamaya başladı.Çünkü”su bilgi depoluya bilir mi ?” sorusuna yeni yanıtlar bulundu.

Biyolog Dr. Jacques Benveniste, suyun hafızası olduğunu iddia ettiği için eleştirilmiş ve sahteârlıkla suçlanmıştır.Homeopatide kesin kabul edilen birçok şey,bilim adamları tarafından reddediliyordu.Ancak yeni araştırma sonuçları;suyun,başka maddelerin etkisinni gerçekten alıp,sonra yeniden naklettiğini gösteriyor.

Belfast’taki Queen’s Üniversitesi’nde görevli profesör Madeleine Ennis ve ekibi,etki maddelerinin,kimyasal olarak hiçbir etkisi kalmayıncaya kadar suyla incelttiler.Biyolojik açıdan saf su olarak nitelendirilen bu çözeltiler,yine de maddeyle aynı etkiyi gösteriyordu.Biyokimya uzmanı,olasılık dahilindeki bütün hata kaynaklarından sakınmaya çalıştıklarını belirtiyor.Brüksel’deki Louvin Üniversitesi’nde görevli profesör Robefround yönetimindeki Fransa,İtalya ve Belçika’da birbirinde bağimsız dört labaratuarda konuyla ilgili araştırma yürütüldü.Bu çalışmada görev alan araştırmacılar,hangi örneklerin etki maddesini,hangi maddelerin”hayalet suyu”içerdiğini bilmiyorlardı.Çünkü örnekler,deneyle hiçi ilgisi olmayan başka üç labaratuar tarafından hazırlanmıştı.Dört deney labaratuarı da aynı sonuca ulaştı:”Hayalet su”işliyordu.Bu,kimya,biyoloji ve farmakoloji alanındaki uygulamaları temelden değistiricek bir bulguydu.Sahtekârlıkla suçlanan Dr.Jacques Benveniste,ileri sürdüğü konularda haklı çıktıktan sonra,bulgularına yeni bir halka daha ekledi:”Keşfedilen şey,moleküler sinyallerin var olduğu gerçeğidir.”"Su,bilgilerin almakla kalmıyor,bir yükseltici aracılığıyla elektromanyetik sinyaller olarak aktarabiliyordu da.”Su,istediğiniz gibib kullanabiliceğiniz boş bir teyp kaseti gibidir”,diyor Benveniste.Ama daha da önemlisi,elektromanyetik sinyallerin sadece kendisi bile etkileri yayabiliyor.Bir teoriye göre,şu anlatılanalr mümkün:Bir asprin tableti suyun içinde çözülür.Su molekülleri ilaçtaki bilgiyi elektromanyetik dalgalar aracılığıyla alır.Daha sonra,sinyaller bir yükselticide yoğunlaştırılır.Kişiye bu sinyaller verildiğinde asprin etkisi gosterir,yani bir tür manyetik ilaç.Bu sinyaller internet ve telefon aracılığıyla gönderip hasta uzaktan tedavi edilebilir.

Suyun bir başka bilinmeyenini çözebilmek için,bir başka araştırmacı grubu daçok sayıda deney yapmak zorunda kalmıştı:Musluktan akan su damlalarının ritmini ne belirliyor??

Eski Çin’deki su işkencesinde damlalar,kurbanlarını önce çıldırtıyor

sonra da ölüme götürüyordu.Bilinçsiz bir şekilde ritmini yakalamya çalıştığı için,damlayan su kişide sinir bozukluluğu yaratıyor.

Bilim adamları yaklaşık 200 yıldır su damlalarının gizemini çözebilmek içi çalışmalar yaptılar.Indiana!da bulunan Purdue Üniversitesi’ne bağlı “Fluid Dynamicc Research Group”üyesi Profesör Osman Başaran,birbirini izleyen yüz tane damlaların nasıl davranacağını önceden tahmin edebildiklerini belirtiyor.Ancak,bu yöndeki davranışının anlaşılabileceği için,suyun borularda olduğu gibi sınırlı bir alanda akması gerekiyor.Ama,çeşmeden damlarken borudan çıkıp sınırsız bir alana düştükleri için,bilim adamları bir sonuca ulaşmakta zorlanıyorlardı.Prof.Basaran çalışmalrını,Şikago Üniversitesinden Jen Egger’in gözlemleriyle birlerştirmiş:Su damlası musluğun ağızında asılı durduğunda,ince bir su sicimi ile bir sonraki damlaya bağlıdır.Damla düşüyor,su sicimi hızla geri çekiliyor ve musluğun içinde kayboluyor.Egger bu olayı gözlerken,damlaları,lastik bant ucunda asılı bir ağiırlığa benzetiyor.Yoğunlaşan damlalar gibi,ağırlık arttıkça lastik bant esne

yecek,bir noktada kopacak ve geriye fırlayacaktır.Bu süreç matematiksel olarak hesaplana biliyor.Egger,lastik bantın davranışını bir denkleme dönüştürüp bunu su damlasına uyarladı.

Başaran,Egger’in modelini kullandı ve daha da geliştirdi.Akış davranışını,damlanın kendi içinde araştırmak için damlaları,cerrahi masadaymış çok sayıda parçaya ayırdı.Bilgisayar aracılığıyla,damlama olayını sanal olarak canlandırdı;çalışma başarılı olmus,sanal damlalar gerçek su damlalarıyla aynı düzensiz ritmi tutturmuşlardı.Damla,su siciminden çözülüp düştükten sonra,sicim sadece geriye fırlamakla kalmıyor,aynı zamanda uydu(bağımlı)damlacık adı verilen minicik bir damlada oluşturuyordu.En küçük su parçaçıklar,bu damlacık içinde sürekli yukarıya doğru hareket ediyor ve en sonunda,bu uydu damlacıklar,havayla dolu bir balon gibi üst yüzeyden dışarıya fırlıyor.Ink-jet(mürekkep püstürkmeli)yazıcıların kağıt üzerinde bıraktığı mürekkerp lekelerinin nedenide bu uydu damlacıklar.Yeni bulgualrın ışığında,laser yazıcılar kadar hassas ve temiz çalışan Ink-jet yazıcılar üretildi.Bunların tıpta’da teknik devrime yol açacağının belirtiyor Prof.Başaran.Örneğin,gen profilinin hızlı bir şekilde belirlenmesini sağlayan “biyoçip”lerin geliştirilmesinde.Çipler bu işlevini yerine getirebilmesi içini,üzerlerine miniçik enzim damlacıkları serpiştiriliyor.Basaran’ın çalışmaları sayesinde bu damlacıkların büyüklüğü,davranışı ve yeri,isteğe göre belirlenebilecek.

Araştırmacı,başka bir olgu daha keşfetti:Nasıl ki,davranışlarımız gecmişte yaşanan olayların etkisi ile şekilleniyor,suda kendi geçmişini unutmuyor ve damlama şeklini ona gore ayarlıyordu.Az miktarda su,düzenli bir ritimle damlıyordu:”tıp,tıp”.Suyun miktarını arttırınca iki damla arka arkaya lavaboya damladı,sonra bir ara verip ardından diğer damlalar geldi:”tıp-tıp,tıp-tıp”.Başaran suyu azaltarak,yeniden eski miktarını ayarladı.Ama ritim değişmemişti:”tıp-tıp,tıp-tıp”.Asıl etken,yani suyun miktarı eski haline getirilmesine rağmen ritmde değişme olmamıştı.Uzmanlar bu olaya “Hysterese”adını veriyorlar,ancak şimdiye kadar hiçbir bilim adamı psikoloji alanında kullanılan bu kelimeyi damlayan muslukla ilişkilendirmeyin düşünememisti.

SU KAYNAKLARI TÜKENİYOR…

Türkiye’de sıkıntı yaşanmasa da dünya nüfusunun yarısından fazlası içme suyu bulmakta büüyk zorluk yaşıyor.İnsanın,hayatta kalmak için günde 1 litre suya ihtiyacı var.Su,vucut sıcaklığının dengelenmesini sağlıyor;yokluğunda ise,ani ölümler yaşayabiliyor.İnsan vucudu susuzluğa en fazla 6 gün dayanabiliyor,daha sıcak bölgelerde bu süre azalıyor.

Aberdeen Üniversitesi Biyomedikal Bilimler Bölümü öğretim görevlilerinden Dr. Susan Shirreffs;”terleme,solunum ya da böbrekler yoluyla vücud her zaman su kaybeder.Dolayısıyla,havanın sıcak olması ya da olmaması önemli değildir.İnsan açlığa haftalarca dayanabilir,ancak su olmazsa çok kısa zamanda ölür”diyor.

Suyun varlığı,tüm eski uygarlıkların hayatta kalma unsuruydu.İnsan lar o dönemde sel sularını kullanırlar,nehir ya da kaynakları yönlendirerek ekinleri sulardı.Bu çabaları,çağdaş mühendislik projelerinin başlangıcını teşkil ediyor.Örneğin terihteki ilk baraj,m.ö.3.000′lerde bugüngü Kahire yakınlarındaki Saddel kafara’da inşa edildi.Bu barajın yapımında 100.000 ton kaya ve toprak kullanıldı.

Kurumsal olarak bugünkü teknolojiyle,gezegenimiz üstündeki herkesin su ihtiyacı karşılanabilir.St.Petersburg’daki Devlet Hidroloji Enstitüsü’nden Igor Şiklomanov,dünya yüzünde,sıvı ve donmuş halde 1,4milyar kilometreküp su bulunduğu söylüyor.Ancak,bunun sadece yüzde 2,5′lik oranı tatlı su;dahası %2,5′in sadece 34.000 kilometreküp insan kullanımına uygun.Eşit olarak bölünürse,dünya üzerindeki her bireye,yıllık 8.000 metreküp

su düşüyor ki,bu fazlayısıyla yeterli bir miktar.

Suya talep her geçen gun artmasına rağmen,dünya üzerindeki H2O oaranı milyonlarca yıldır değişmiyor.Genel inanışın aksine,su buharının uzaya kaçtığı ilişkin bir kanıt yok.Mevcut su kaynakları basit bir döngü içinde…Okyanusların gökyüzüne doğru buharlaşıyor,sonra dünyaya yağmur.kar ya da dolu şeklinde geri dönüyor.Ancak,yağmur her yere eşit miktarda düşmüyor.Gelişmiş ülkelerde insanlar içmek için yeterli su bulamazken,dünyanın başka noktalarında su boşa gidiyor.

İnsanolğu,az bulunan su kaynaklarını gün geçtikçe hor kullanıyor.ABD’deki içme suyunda 700 sentetik kimyasal saptanmış ve bunun 129′u,yüksek toksit madde kabul ediliyor.kanada,St Lawrence Nehri’ndeki Beluga balinalarının yağında toksit atık çöplüğüyle eşdeğer düzeyde endüstriyel PCB bulundu.

Su stokunun azalmsı karşısında talebin artması,uzmanların yeni su kaynaklarının bulunmasına yöneltiyor.Kabaca,yağmur suyunun yüzde 10-20′lik kısmı yeraltına sızıyor ve gözenekli kayalar içinde binlerce yıl barınıyor.Bu konuda bilimsel olmayan yöntemler de kullanılabilir.Örneğin Birinci Dünya Savaşı sırasında Avustralya 3.Hafif Süvari Birliği komutanı Sapper Stephen Kelly,Gelibolu’da su kuyuları açarak ordusunun ihityacını karşılamayı başarmıştı.

Su kaynakalarının giderek azalması karşısında,büyük şirketler dikkatlerini,dünya temiz su rezervesinin dörtte birlik bölümüne elinde bulunduran Kanada’ya çevirdiler.Pek çok ABD kökenli şirket,Kanada’nın nehirlerinden ve büyük göllerinden elde edilecek milyarlarca litre suyu,ABD,Meksika,Japonya ve Ortadoğu ülkerlerine satmak için girişiminde bulunuyorlar.

Libya hükümeti,halkının su ihtiyacını karşılamak için çok ilginç bir proje tasarladı.Mühendisleri ,Libya Çölü’nün alt kısmında,fosil su kaynakları keşfedilinceidünyanın en büüyk insan yapımı nehrini oluşturdular.Yeraltıboru hatları yardımıyla kentlerine su taşıdılar.Ancak,mevcut kaynağın 40-50 yıllık tüketimi karşılayabileceği belirtiliyor.

Kadaffi, su ile ilgili proje yürüten tek kişi değil .Türkiye,Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin sularını”Ceyhan boru hattı”projesi ile Suriye,İsrail,Lübnan ve Ürdün’e vermeyi planlıyor.Ancak,uzun yıllar süre gelen su tartışmaları,henüz projenin hayata geçirmesini engelliyor.ABD’de,Güney Dakota-Teksas arasaına kurulan Ogallala Hattı,6 milyar ton rezervini kullanıyor.Ancak,bu da tükenmek üzere…

Dünya üzereinde en çok su ABD’de kullanılıyor.Ortalama bir Amerikalı,heryıl 220 metreküp su tüketiyor ve bunun yarısı tuvalet temizliği için harcanıyor.2000 ton su insan atıklarını temizlemekte kullanılıyor.

Uluslararası örgütlerin verdiği raporlara göre,Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde suyu çıkarmak 1 saati buluyor. Yanı sıra,susuzluğun salgın hastalıklarına ve çocuk ölümüne yol açtığı belirtiliyor.Bu bölgelerde bir kişinin gün boyunca kullandığı ortalama su miktarı 10 litre…Örneğin,İngiltere’de gün içinde bir kişi ortalama 135 litre su tuketiyor ve bunun sadece 9 litresi tuvalet remizliğinde kullanılıyor.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Virüsler

VİRÜSLER

 Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır. Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan, beslenmeye ihtiyacı olmayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

 Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az önce de belirtildiği gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekir ki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir.  Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.

 Çünkü virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir ” inorganik ” madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır. Virüslerin nasıl olup da hem canlı gibi davrandıklarını hem de cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.

Virüsün anatomisi:

 Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir. Bilindiği gibi bakterilerin vücudu yalnızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir. Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz. Yalnızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.

 Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nükleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.

 Virüsler ise yukarıda sayılan hücre yapıtaşlarından yalnızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir. Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir. Bazı virüslerde ise yağ moleküllerine de rastlanılır. Virüs, yalnızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı - cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.

 Virüsler ancak ” Elektron mikroskobu ” ile görülebilirler. Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır. Öyle ki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak” nm ” (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.

 Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim:

 Yukarıdaki şekilde bir virüsün yalın bir şekilde şematize edilmiş resmi, gerçeğiyle karşılaştırmalı olarak görülmektedir.

 Head; yani baş bölgesi, karmaşık yapılı proteinlerden oluşmaktadır. Bu protein kılıfın içerisinde ise virüse ait RNA (bazen DNA olabilir) molekül zinciri bulunmaktadır. İngilizce ” Neck ” adı verilen bölge ise boyun kısmıdır. Sırasıyla Collar=bilezik, Sheath=gövde, Tail Fiber=Kuyruk iplikçikleri ve son olarak Base Plate yani taban plakası görülmektedir.

 Görüldüğü gibi virüslerin anatomisi yalnızca bu moleküler yapılardan ibarettir. Fakat buradaki en büyük soru işareti ise bu moleküllerin neden kendilerini çoğaltmak istedikleridir.

 Moleküller atomlardan oluşan maddelerdir. Maddenin ise şuuru ve aklı yoktur. Fakat gördüğünüz gibi yalnızca bir molekül yığını olan virüsler doğada kendilerini çoğaltmak için sürekli bir canlı hücre arayışı içerisine girmişlerdir. Bu esrarengiz yapılar üreseler bile ne beslenebilirler, ne de soluk alıp verebilirler.  Bir bakteri bile dışarıdan aldığı molekülleri işleyerek hayatını sürdürür, solunum yapar ve vücudunda oluşan artık maddeleri dışarı atabilir, fakat virüslerin buna benzer fonksiyonları da yoktur.

 Bakteriler besin ve diğer hayati moleküllerin yokluğunda hayatlarını kaybederken virüslerin ölmesi diye bir şey söz konusu değildir.

 Virüslerin hem cansız hem de canlı özellik gösterdiklerinden bahsetmiştim. Virüsü canlı yapan özellik üreyebilmesidir. Fakat cansız olarak görünmesinin sebebi ise, içine yerleşip onu üreme amacıyla kullanacağı bir hücre bulamadığı zaman ” Kristal ” bir yapıya dönüşmeleridir. Bu şekilde virüs tıpkı havada süzülen bir toz zerreciği gibi bir partikül halinde doğada serbest olarak dolanır. Ta ki canlı bir hücreye rast gelip onu üreme amacıyla kullanıncaya kadar.

 Şimdi bu esrarengiz yaratıkların doğada kristal halinde cansız olarak dolanırken bir hücreye rast gelip, nasıl bir canlı gibi üremeye başladığını şekillerle inceleyelim:

 Şekilde görüldüğü gibi virüs kristal halinde doğada serbest olarak dolaşırken bir bakteri yada başka bir canlı hücresine rast geldiğinde (Burada bakteri hücresi örnek gösterilmiştir) kuyruk kısmı bakterinin duvarına temas edecek şekilde konumlanır.

 Şekilde virüsün sahip olduğu genetik şifresi yani RNA’sı kırmızı olarak gösterilmiştir.Virüs RNA’sını bakterinin sitoplazmasına zerk edebilmek için kuyruk kısmından bakteri duvarına bir tür enzim enjekte eder. Bu enzim bakterinin duvarını tıpkı bir asit gibi delmeye başlar. Bakterinin duvarı delindikten sonra virüs RNA’sını bakterinin vücudunun içerisine gönderir.

 Bakterinin içerisinde dolanan RNA molekülü bakteriye ait DNA molekülünün belli bir bölgesine yerleşir. Bu yerleşme belirli genler arasında konumlanarak gerçekleşir.Örneğin bakteride A geni ile B geni yan yana ise virüs RNA’sı bu iki genin arasına yerleşir. Yani A geninin içerisinde ya da B geninin içerisinde herhangi bir yere yerleşmez.Bakterinin virüs RNA’sını içeren şekline ise ” Lizogen bakteri ” adı verilir.

 Bakteri, üremek için DNA’sını replike ederken farkında olmadan virüsün RNA’sını da replike eder. Bakteri çoğalmaya devam ederken bir yandan da virüsün RNA’sının bir kopyasını üretir. Bu kopyalanan RNA’nın içerisinde ise virüsün tüm genetik bilgileri saklıdır. Mesela virüsün üzerini örten kılıf proteinin amino asit şifreleri bu RNA’da bulunur. Bakteri replikasyonla ürettiği virüs RNA’sından aynı zamanda virüsün örtüsü için gerekli proteinleri de translasyon yoluyla yani protein üretim mekanizmaları yoluyla üretir.

 Virüs bakteriyi tıpkı bir köle gibi çalıştırarak kendisini çoğaltmaya başlar. Bakteri öyle bir duruma gelir ki ürettiği virüsleri taşıyamaz olur ve parçalanır. Bu olaya ise ” Liziz ” denir. Aşağıdaki şekilde bu olayın meydana gelişi şematize edilmiştir.

 Şekilde de görüldüğü gibi bakteri içerisinde üretilen onlarca virüs, bakteri duvarını patlatarak serbest hale geçer. Serbest kalan bu virüsler de kendilerine yeni av bulmak için kendi başlarına dolanmaya başlarlar.

 İnsanın karşılaştığı devasal soru işareti ise, yalnızca bir RNA ve proteinden oluşan virüslerin ne amaçla üredikleri ve bu zekice tasarlanmış üreme planını nasıl uygulamaya koyduklarıdır. Tabii bir molekül grubunun aklı olmayacağına göre virüslerin nasıl olup da bu akıllıca planı gerçekleştirebildiğini anlayabiliyoruz. Yaratıcısının verdiği görev ile hareket ettiğini…

 Virüslerin yalnızca yukarıdaki gibi sabit bir şekli yoktur. Bunun yanında yuvarlak ve çokgen küre şeklinde olanları da vardır. Aşağıda değişik şekillerde virüs örnekleri görülmektedir:

 Virüslerin ortak yönü, bir canlı grubuna rastlamasıyla kendini çoğaltmaya başlamasıdır. Bir virüsün canlı bir hücre olmaksızın kendini çoğaltması ise mümkün değildir. Yani virüs ancak ve ancak canlı bir hücre vasıtasıyla kendini çoğaltabilir. Çünkü virüsün sahip olduğu RNA’sını kopyalayıp deşifre edecek bir mekanizması yoktur.

 Hücrenin kendini üretmek için kullandığı mekanizmaların parçaları DNA kopyalayıcı enzimler, tamir edici enzimler, protein üretiminden sorumlu olan ribozomlar, transfer RNA (tRNA) lar, aminoasitler vs. dir. Fakat bir virüste RNA ve bazı eritici enzimler dışında bu mekanizmaların parçalarından hiç birisi yoktur.

 Dolayısıyla virüs kendini çoğaltamaz fakat bu mekanizmalara sahip bir hücreyi kullanma gibi bir kurnazlık gösterir.

 Virüsün kullandığı hücreler yalnızca bakteri hücreleri değildir. Bunun yanında insan ve diğer birçok canlının hücrelerine girerek bu hücreleri kendi doğrultusunda çalıştırmaya başlar. Bazı virüsler vardır ki yalnızca belirli hücreler içerisinde çoğalabilir.

 Buna en iyi örnek ” Kuduz ” virüsüdür. Kuduz virüsü bir köpek veya bir kedinin vücudunun içerisine girdiği zaman hemen ilk rastladığı hücreye girmez. Kuduz virüsünün çoğalabileceği hücre “Beyin” hücresidir. Bu yüzden bu virüsün beyine kadar ulaşması gerekmektedir. Dolayısıyla virüs bulaştığı hayvanı derhal öldürmez. Beyine ulaşan virüs beynin belirli bir bölgesindeki hücrelerin içine yerleşerek derhal kendini üretmeye başlar.

 Bu üreme zamanına kuluçka zamanı denir. Ve zamanı geldiğinde köpek veya kedinin beyninde ağır bir tahribat meydana gelir ki bu da hayvanın ölümüne sebep olur.

 Bunun yanında doğada binlerce tip virüs vardır ve her biri kendine has özelliklerde olup değişik tiplerde hastalıklara neden olurlar.

 Bazı virüs türleri ise insan ve hayvanlara zarar verebildiği gibi bitkilere de zarar verebilmektedir. Aşağıdaki şekilde virüslerin üzerinde hastalık yaptığı bir bitki yaprağı görülmektedir.

 Virüsler bunun yanında insanlar için yararlı birçok bitki türlerine de zarar verirler.

 Örneğin salatalık ve marul gibi bir çok ihtiyacı sebze ve meyve türleri virüsler tarafından belirli bölgelerinden tahribatlara uğratılırlar. Tabii bu virüslerin hastalık yapıcı etkilerini ortadan kaldıran kimyasalların üretimi de yapılmaktadır.

 Bir virüsün bulaştığı insan ve hayvanlarda hastalık meydana gelmemesi için kullanılan biyokimyasal ilaçlar temelde virüslerin çoğalmasını engelleyecek şekilde tasarlanırlar.

 Örneğin Kuduz virüsü bir insan veya hayvanın vücuduna girdiği zaman derhal beyine ulaşır. Fakat alınan ilaçlar vasıtasıyla beyine ulaşan kimyasallar, ya virüsün protein kılıfını parçalayarak virüsü yok eder, ya da virüsün çoğalmasını engelleyecek mekanizmaları durdurur.

AIDS :

 Buna karşılık doğada henüz çaresi bulunamamış hastalıklara yol açan virüsler de bulunmaktadır. Bunların başını ise AIDS (Kazanılmış bağışıklık sendromu) virüsü almaktadır.

 AIDS virüsünün üreyebildiği hücreler ise vücutta bulunan T - lenfosit hücreleridir. T-lenfosit hücreleri, vücut için mutlaka gerekli olan savunma hücreleridir. Bu hücreler, herhangi bir bakteri veya mikroorganizmanın vücuda girmesi halinde derhal bakterilere müdahale ederek onları içine alır ve sindirip yok eder. Fakat AIDS virüsü T-lenfosit ve diğer savunma hücrelerinin içerisine girdikten sonra bu hücreleri kullanarak kendini üretmeye başlarlar.

 Yukarıdaki resimde, insanlarda AIDS hastalığına yol açan HIV virüsünün şekli görülmektedir.

 Bu virüsün önemli bir özelliği ise ters transkripsiyon yani ” Reverse transkriptaz ” adı verilen bir enzim taşıyor olmasıdır. Virüs bu enzimi kullanarak akıllara durgunluk veren bir şekilde kendisini çoğaltmaya başlar.

 Virüs, bulaştığı insanın kan hücrelerine ulaştıktan sonra ters transkriptaz enzimini virüsün RNA’sıyla birlikte hücre içerisine bırakır. Bu enzim ilk önce virüsün RNA’sını kalıp olarak kullanarak bir DNA sentezler. Daha sonra virüsün orijinal RNA’sını yıkarak ortaya çıplak bir DNA molekülü çıkmasını sağlar. Enzim yeni ürettiği bu DNA’yı kalıp olarak kullanarak virüsün orijinal RNA’larını tekrar üretmeye başlar.

 Son derece mükemmel düşünülmüş bu sistem ile virüs, saldırdığı hücre içerisinde süratle çoğalarak benzerlerini üretir. Önemli olan nokta ise virüsün önce RNA’dan DNA daha sonra bu DNA’dan gene virüsün kendi orijinal RNA’sını üretmesidir. Bunu yapmasının sebebi, RNA’dan direk olarak sentezlenecek RNA’nın orijinal RNA’nın aynısı olmayacağından dolayıdır. Örneğin A bazına karşılık T bazı gelecektir. Fakat üretilen DNA ayna gibi görev görerek tekrar aynı RNA’yı üretmesi sağlanmıştır.

 Yani üretilen DNA’nın A bazına, önce T bazı gelecek daha sonra bu DNA’dan RNA sentezlenirken T bazına A bazı karşılık gelecektir. Bu şekilde ilk RNA’nın aynısı sentez edilecektir.

 Virüsün saldırdığı T - lenfosit hücreleri kısa sürede yeni üretilen virüsler tarafında işgal edilecek ve en sonunda yıkıma uğrayacaktır.

 Şekilde bir T - lenfosit üzerinde bulunan çanak şeklindeki reseptörleri görmektesiniz. Yukarıda ki şekildeki virüs şemasında virüsün etrafında reseptörler görülmektedir. İşte bu reseptörler T-lenfosit üzerindeki çanak şeklindeki bu reseptörleri ve bu reseptörlere bağlanırlar.

 Bağlandıktan hemen sonra ise HIV virüsü sahip olduğu genomunu yani RNA’sını, ” ters transkriptaz ” enzimi ile birlikte hücrenin içerisine bırakır.

 Bundan sonrası ise T - lenfosit hücrelerinin üretim için kullanılıp en sonunda da yıkılmasıdır.

 Savunma hücreleri yıkılan bir insanın ise dışarıdan vücuduna girebilecek bakteri ve diğer mikroorganizmalara karşı yapabileceği pek bir şey kalmaz.

 AIDS ’e yakalanmış bir insanın savunma sistemi çökertildiğinde, dışarıdan vücuda girebilecek bir bakteri bile rahatlıkla üreyerek sonuçları ağır hastalıklara neden olabilecektir.

 Şekilde virüsler tarafından işgal edilmiş bir T - lenfosit hücresi görülmektedir.

 Bu hücre daha sonra tamamen yıkılarak içerisinde bulunan tüm virüsler, kanda serbest hale geçecektir.

 Bu virüsler de önüne gelen her savunma hücresine saldırarak kendi istekleri doğrultusunda onları kullanacak ve çoğalacaktır. Tabii her virüsün saldırdığı hücreden yüzlerce binlerce virüs kana geçtikçe virüs sayısı korkunç bir şekilde artacaktır.

 Bu virüsün çoğalmasını engelleyecek bir kimyasal henüz bulunamamış olup son yıllardaki çalışmalar HIV virüsünü yok etmek üzere olunduğunu işaret etmektedir.  Dünyada şu an her 20 saniye içerisinde bir kişi ya AIDS’ e yakalanmakta ya da hayatını kaybetmektedir.

 Şu an soluduğumuz hava içerisinde bile binlerce mikroorganizma vardır. İşte bir AIDS hastası, vücudunu giren bu mikroorganizmalarla başa çıkamaz ve en zayıf sayılabilecek bir grip mikrobu bile ölümüne sebep olabilir.

 Sağlığımızı, vücudumuzdaki mucizevi savunma sistemlerine borçluyuz. Bu mükemmel hücreler her an, her saniye vücudumuza giren binlerce mikroorganizmayı bünyelerine alarak yok etmekte ve sağlıklı bir şekilde yaşamamızı sağlamaktadırlar.

Virüslerin neden olduğu birçok hastalık vardır.Bunlardan bazıları aşağıdaki gibidir:

HIV ve AIDS:

AIDS Nedir? AIDS Hastalığının Belirtileri:

AIDS, (Acquired Immune Defency Syndrome), yani kazanılmış bağışıklık yetmezliği sendromu, bağışıklık sisteminin işlev görmez duruma gelmesiyle, vücudun mikrobik hastalıklara karşı koyamaması durumudur. AIDS ‘in nedeni yine bir mikrobik hastalıktır. HIV adı verilen virüs AIDS ‘e yol açar. HIV virüsü vücuda girdikten sonra kan hücreleri içine yerleşerek çoğalır. Bu hücrelerin dışında yaşama ve çoğalma yetenekleri yoktur. Zarar gören kan hücreleri vücudun bağışıklık sistemini yıkıma uğratır. Vücut direnci düşen kişide diğer zamanlarda zararsız veya hafif geçebilecek hastalıklar bile ağır seyreder. Lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride uçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz gibi belirtiler ortaya çıkar.                                                                                   HIV Virüsü Nasıl Bulaşır?

1.Kan İle Bulaşır:

*Virüs bulaşmış kanların nakilleri ile

*Virüs taşıyıcı kimselerce kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş tüm kesici ve delici aletler ile

*Damar içi uyuşturucu kullananların iğne, enjektör ve uyuşturucu madde eritilen kaşıkları paylaşmaları ile

* HIV virüsü taşıyan organ, doku ve sprem nakli ile

2.Cinsel İlişki Yoluyla Bulaşır:

Mikrobu taşıyan erkeğin veya kadının cinsel organ salgıları aracılığı ile, her türlü cinsel ilişki ile, erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe, kadından kadına bulaşır.

3.Anneden Bebeğe Geçerek Bulaşır:

HIV virüsü gebelik süresince, doğum ve emzirme döneminde bebeğe bulaşır.

HIV Virüsü Nasıl Bulaşmaz?

*Günlük yaşamda ve sosyal ilişkilerde

*Sosyal öpüşme, dokunma, sarılma, el sıkışmayla

*Başkalarının eşyalarını kullanmakla

*Sinek, böcek sokması, hayvan ısırmasıyla

*Aynı okulda öğrenim görme, aynı iş yerinde çalışma ile 

*Aynı tuvaleti ve banyoyu kullanmakla

*Aynı yemeği yemekle

*Aynı yerde denize veya havuza girmekle

GRİP:

Grip Nedir?

Grip, Influenza adı verilen bir virüs tarafından oluşturulan, ani olarak 39°C üzerinde ateş,

şiddetli kas ve eklem ağrıları, halsizlik, bitkinlik, titreme, baş ağrısı ve kuru öksürük gibi belirtiler ile başlayan bir enfeksiyon hastalığıdır.

Daha sonra hastalık tablosuna boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma, gözlerin akması ve kanlanması gibi belirtiler eklenir ve bazı vakalarda da karın ağrısı, bulantı, kusma görülebilir. Ateşin 39 °C ‘nin üzerinde olması, şiddetli kas ağrıları ve halsizlik nedeniyle hastalığı ayakta geçirmek olanaksızlaşmakta ve hastaları mutlaka 3-7 gün yatağa mahkum etmektedir. Yaklaşık bir hafta içinde belirtiler kaybolmakta ancak halsizlik belirtilerin kaybolmasından sonra da devam etmekte, hatta 2 hafta kadar sürebilmektedir.

Özellikle çocuklarda, yaşlılarda ve kalp hastalığı, akciğer hastalığı, böbrek hastalığı, şeker hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde çok daha ağır seyretmekte ve ölüme kadar varabilen ciddi sonuçlara yol açmaktadır. Bu kadar ciddi tablolara yol açabilen grip halk arasında çok sık olarak soğuk algınlığı ile karıştırılmaktadır. Soğuk algınlığı ateş yükselmeden, hafif kırgınlık, burun akıntısı, hapşırma gibi belirtiler ile kendini gösteren, halsizliğe yol açmadığı için yatak istirahati gerektirmeyen bir hastalıktır ve grip ile kesinlikle karıştırılmamalıdır.

Ayrıca grip, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ikincil enfeksiyonlara zemin hazırlamakta ve orta kulak iltihabı, zatürre, beyin zarı ve beyin dokusu enfeksiyonları gibi komplikasyonlara neden olmaktadır. Sözü edilen bu kadar özelliğin üstüne hastalığın spesifik tedavisinin olmadığını da eklersek ne kadar önemli bir sorun ile karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılmaktadır.

KIZAMIK:

Çok bulaşıcı bir akut virüs enfeksiyonudur; özel bir tedavisi yoktur, rahatsızlık veren belirtileri gidermeye yönelik ilaçlar kullanılır.

NEDENLERİ:

Kızamığın etkeni olan virüs, hastaların burun ve yutak salgılarıyla çıkan damlacıklarda bulunur; ağız ya da burundan üst solunum yollarına ya da dolaylı olarak konjunktiva mukozasına girer. Vücuda girdiği yerde üreyerek düşük miktarda bütün vücuda yayılır ve lenf dokusu hücrelerinde üremeyi sürdürür.Daha sonra ikinci kez, çok daha uzun süreli ve kitlesel olarak kana yayılır; bu döneme ilişkin ilk belirtiler virüsün bulaşmasından yaklaşık 9-10 gün sonra ortaya çıkar. Hastalık bu aşamadan sonra, 14-15′inci güne değin çok bulaşıcıdır. Virüsün vücuda girmesinden yaklaşık 14 gün sonra döküntülerin başlamasıyla virüsün üremesi azalır; 16. günden sonra genellikle kanda virüse rastlanmaz. Yalnız idrarda bulunan virüs bu ortamda varlığını günlerce sürdürür. Döküntüler kanda hastalığa özgü antikorların belirmesi ve hastanın iyileşmeye başlamasıyla aynı dönemde görülür; kızarıklıkların pul pul dökülmeye başlamasıyla bulaşıcılık dönemi bütünüyle sona erer.

BULAŞMA:

Kızamığın derideki belirtileri yaygın döküntülerdir. Kızamık tüm dünyada yaygın olarak rastlanan döküntülü bir hastalıktır. Etkeni, çok küçük ve vücudun dışındaki kimyasal ve fiziksel etkenlere karşı çok az direnci olan bir virüstür. Hastadan sağlıklı kişilere üst solunum yolları yoluyla ve özellikle konuşurken ve öksürürken çıkan tükürük damlacıkları aracılığıyla kolayca bulaşır. Bulaşmanın bu kadar kolay oluşu nedeniyle kızamık genellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında küçük salgınlar halinde görülür. Kızamık salgınında hastalığa önce çocuklar yakalanır; erişkinlerin büyük bir bölümü ile üç aylıktan küçük bebekler salgını, hastalığa yakalanmadan atlatabilir. İlk bakışta tuhaf görünen bu olay kolayca açıklanabilir. Vücut ilk kez virüsle karşılaştığında hastalığa yakalanır ve virüse özgü antikor üretmeye başlar. Kandaki bu antikorlar virüsle yeniden karşılaştığında, virüsü etkisizleştirir; böylece hastalığa karşı direnç geliştirilmiş olur. Süt çocukları anne karnındaki yaşamlarında bu antikorları annelerinden aldıklarından, erişkinlerin büyük bir bölümü de çocukluk çağında hastalığa tutulduklarından salgından etkilenmezler.

Hastalığın ileri derecede bulaşıcı olması nedeniyle 2-4 yılda bir kızamık salgınları ortaya çıkar. Bir toplulukta salgın görüldüğünde, bağışıklığı olmayan bütün bireyler hastalanır ve bağışıklık kazanır; bu nedenle, hastalığa yakalanacak yeni bireylerin ortaya çıkması için belli bir süre geçmesi gerekir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ:

Kızamıkta sıklıkla belirgin olarak birbirinden ayrılabilen dört dönem gözlenir:

1.Kuluçka dönemi

2.Döküntü öncesi dönem (prodrom dönemi)

3.Döküntülü dönem

4.İyileşme dönemi

Bulaşma kuluçka döneminde anında başlar, virüs 8-12 gün boyunca vücutta belirti vermeden ürer. Normal olarak 10. günde döküntü öncesi dönem başlar, ateş hızla yükselir ve ağızda yanağın içinde, azıdişleri hizasında kırmızı bir alanla çevrili küçük beyaz lekeler belirir; bu lekeler ilk tanımlayan hekimin adıyla anılır (Koplik lekeleri). 2-3 günden fazla sürmeyen bu dönemde çocuk isteksiz, yorgun ve uykuludur; iştahı azalmıştır, aksırır, hırıltılı, inatçı ve kuru bir öksürüğü vardır; sulanan ve kızaran gözleri güçlü ışıktan rahatsız olduğundan ışıklı ortamlardan uzak durur. Bu aşamada kızamığa henüz tam konmamış olsa da son derece bulaşıcıdır ve çocuğun enfeksiyonu aile bireylerine yayma olasılığı yüksektir.

Ateşin geçici olarak azalmasıyla döküntülü dönem başlar. Döküntüler başlangıçta düz, sınırları belirgin pembe renkli küçük lekeler biçimindedir; daha sonra hafifçe kabarır, büyür, sayıları artar ve giderek koyulaşıp kırmızılaşır. Döküntüler çıkarken ateş yeniden yükselir ve çocuğun genel durumu kötüleşir. Sürekli yatmak ister ve çok yorgundur, gözleri kolayca sulanır, aksırıklar yerini gerçek bir soğuk algınlığına bırakır, öksürük hala hırıltılı ve çok rahatsız edicidir, özellikle küçük çocuklarda ishal görülür.

Döküntülerin ortaya çıkmasından üç ya da dört gün sonra, ateş hızla düşer; kırıklık hali, öksürük ve soğuk algınlığı kaybolur, çocuk rahatlamış görünür. Döküntüler de ilk ortaya çıktığı bölgelerden başlayarak hızla solar. Kızarıklıkların pullanarak dökülme döneminin ardından çocuğun tümüyle iyileştiği söylenebilir. Döküntüler hiçbir iz bırakmadan hızla kaybolur; özellikle yüz ve boyun çevresindeki deri pul pul dökülür. Ne var ki, hastalığın bu son evresi her zaman fark edilmez, özellikle hastalığın hafif geçtiği olgularda hiç görülmez.

Çocuklukta yapılan aşı sayesinde vücutta virüse karşı antikorlar oluşur. Hastalığa, ya hiç yakalanılmaz ya da çok hafif atlatılır.

HEPATİTLER:

Hepatit A virüsü (HAV) dışkı ve oral yollardan bulaşır. Virüs bulaşmış sular sık rastlanan bir enfeksiyon kaynağıdır. HAV göl sularında 4 haftaya kadar bulaştırma özelliğini korur. Kuluçka süresi 14-15 gündür. Kan yoluyla bulaşma ihtimali azdır. Yaşam standardının yükselmesi ve hijyen koşullarının iyileşmesine bağlı olarak toplum içinde bulaşma geçtiğimiz on yıllar içinde önemli ölçüde azalmıştır. Hepatit A ‘ya karşı antikorlar 18 yaşın altındakilerin % 5′inden azında ve %70 yaşın üzerindekilerin % 75′inden fazlasında bulunur.

TANI:

Hepatit A virüsü, kuluçka döneminde dışkıda gösterilebilir. Kanda genellikle gösterilemez çünkü hastalık döneminde virüsün bulaştırma özelliği sona ermiştir.

KORUNMA:

Hastalığın yoğun olduğu bölgelere seyahat edenler için aktif aşılama ile korunma sağlanır. Bulaşmayı önlemek için hijyen koşullarını düzeltici önlemlere uyulması önerilir. Hijyen önerilerine sıkı bir şekilde uyulması ve aktif aşılama en iyi korunma şeklidir.

Hepatit, bir karaciğer hastalığıdır. Pek çok türü vardır.

Hepatit B Nedir?

Hepatit B, hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.

Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla karaciğer kanserine kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünyada en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap: Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin toplanmasıdır.

Antijen: Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı maddeye denir.

Antikor: Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.

Ne kadar insanda kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu vardır?

En az 350 milyon insan bu hastalığın kronik taşıyıcısıdır. Coğrafi dağılım, dünyanın her tarafından çok değişik rakamlarla ifade edilmektedir.

Dünyada 2 milyardan fazla insanın hepatit B virüsü ile enfekte olduğu bilinmektedir, ama bunların hepsi kronik taşıyıcı değildir.

Bu enfeksiyonların çok büyük bir bölümü, kronik hastalığa neden olmadan kendiliğinden iyileşmektedir.

Hepatit B nasıl bulaşır?

Hepatit B, değişik yollardan bulaşabilir. İleri derecede yaygın olan bölgelerdeki bulaşma en çok, anneden çocuğa ve çocuktan çocuğa gerçekleşmektedir. Kan ve meni gibi vücut sıvılarının da, virüsü bulaştırabildiği bilinmektedir. (Kan alma veya cinsel yoldan bulaşma)

Hepatit B virüsü nasıl hastalık yapar?

Hepatit B virüsü karaciğer hücresi içerisine kendi genetik materyalini yerleştirerek, bu hücrelerin rutin çoğalma mekanizması ile üremelerini sağlar. İnsan vücut bağışıklık sistemi, virüsün genetik materyalini içeren kendi karaciğer hücrelerine saldırmak üzere harekete geçer. Yani virüs dolaylı yoldan karaciğere zarar verir. Bağışıklık sisteminin aralıksız saldırıları, karaciğer hücrelerinin hasar görmesiyle ve ölmesiyle sonuçlanır.

Hepatit B’nin doğal seyri nasıldır?

Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir.

Bir enfeksiyon hastalığı olan hepatit B, dünyadaki ölüm nedenleri listesinde dokuzuncu sırada bulunmaktadır. Dünyanın her yanında 2 milyardan fazla insan HBV (hepatit B virüsü) ile enfekte olmuştur ve bunların 350 milyon kadarı, hastalığın kronik taşıyıcısı konumundadır.

Hepatit B, virüsü karaciğer hücrelerini, bağışıklık sisteminin enfekte (mikrop bulaşmış) karaciğer hücrelerine saldırmasını uyararak dolaylı yoldan tahrip eder. Ancak bağışıklık sistemi her zaman hepatit B virüs enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıramaz.

Başlangıçta hepatit B enfeksiyonunu izleyen belirtiler hafif ya da özel olmayabilir. Belirtiler görülürse; öncelikle sarılık, iştahsızlık ve karın ağrısı şeklinde olabilir. Hepatit B virüs enfeksiyonu, değişik şekillerde ilerleyebilir. Akut hepatit B 4 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süre devam ederken, kronik hepatit B ‘nin aktif şekline geçişi, 15-30 yıl gibi uzun bir süre olabilir.

KUDUZ:

Kuduz, insanlarda ve özellikle et yiyen hayvanlarda görülen, beyine yerleşerek felçlere neden olan ve ölümle sonuçlanan bir hastalıktır.

Ülkemizde insanlara kuduzu en çok bulaştıran hayvan köpektir. Bunun yanı sıra kurt, çakal, sırtlan, tilki, ayı ve merkep önemli bulaşma kaynaklarıdır.

Hastalığın ortaya çıkması, hastalık etkeninin (virüs) vücuda girmesinden sonra ortalama 2-8 haftadır. Hastalık genellikle kişilik ve huy değişikliği, huzursuzluk, kırıklık, ateş yükselmesi, ısırık yerinin ve/veya tüm vücudun kaşınması ile başlar, huzursuzluk giderek kontrol altına alınamaz, tükürük salgısı aşırı artar, yutma ve solunum merkezlerinin felç olması nedeniyle yutma güçlüğü ve nefes almada zorluk görülür. Bu belirtilerin başlamasından 3-10 gün sonra ölüm meydana gelir.

Hastalık Nasıl Bulaşır?

*Kuduza yakalanmış bir memeli hayvanın (özellikle köpek) ısırması ve yaralaması ile,

*Kuduz hayvanın salyasının sıyrık veya çatlak deriye, göz ağız veya buruna temas etmesiyle,

*Kuduz hayvanın salyası ile bulaşık eşyanın (tasma, yular, dizgin vb.) yaralı deri ile temas etmesi ile,

*Kuduz hayvan tarafından tırnaklanarak meydana gelen yaralanmalar ile, (hayvanın tırnağı kendi salyası ile bulaşıktır.)

*Kuduz hayvanın eti ve sütünün çiğ olarak yenmesi ile,

*Kuduza yakalanmış bir insan ile yakın temasta bulunulması ile hastalık bulaşabilir.

Hastalıktan Korunma Önlemleri Nelerdir?

*Sahipli köpekler sahipleri tarafından kuduza karşı mutlaka aşılattırılmalıdır.

*Başıboş ve olağan dışı davranış gösteren hayvanlara yaklaşılmamalı, çevrede böyle hayvanlar görüldüğünde hükümet kuruluşlarına ve/veya yerel yönetimlere haber verilmelidir.

*Sahipsiz köpekler ve sokak köpekleri yerel yönetimlerce (belediyeler, muhtarlıklar) kontrol altına alınmalıdır.

*Kuduz veya kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırıldığında veya yaralandığında ısırık ve yara yeri sabunla ve bol akarsuyla derhal yıkanmalı ve arkasından zefirol, alkol veya tentürdiyot uygulanmalıdır.

*Isırılan kişi hiç vakit geçirmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalı ve sorumlu hekimin düzenleyeceği aşı ve tedavi programını aksatmadan uygulatmalıdır.

Hastalığın Tedavisi Var mıdır?

Kuduz hastalığına yakalandıktan sonra tedavisi imkansızdır ve hastalık kesin olarak ölümle sonuçlanır.

Bu nedenle yukarıda belirtilen korunma önlemlerinin uygulanması, özellikle yara tedavisi ve aşı uygulaması hastalığa yakalanmama hususunda hayati önemi haizdir.

HERPES(UÇUK):

Uçuk genellikle dudak, ağız ve burun delikleri çevresinde çıkan; Herpes simplex adı verilen virüsün sebep olduğu hastalıktır. İki çeşidi vardır. Birinci çeşidi, genellikle ağız veya burun etrafında görülür. Daha az yaygın olmasına rağmen, cinsel organlarda veya vücudun başka yerlerinde de görülebilir.

Uçuğun Belirtileri ve Oluşum Evreleri Nelerdir?

*Uçuk çıkacak bölgede 0-24 saat önceden gıdıklanma, karıncalanma, kaşınma, yanma, sızlama hissedilir.

*Bunu o bölgenin kızarması, şişmesi ve daha sonra da içi sıvı dolu kabarcıkların ortaya çıkışı izler. Bu kabarcıklar konuşurken, gülerken, yiyip içerken acı ve ızdırap verir.

*Kabarcıklar patlayarak ülserler oluşur ve bu dönemde uçuk çok ağrılıdır.

*Zamanla kuruyup çatlar, sızıntı yapar ve açılarak görüntüyü bozan çirkin bir yara haline gelir.

*Kabuklanma başladığında uçuk küçülmeye başlar.

*İyileşme döneminde uçuk üstünde oluşan kabuk düşer, yerine kuru ve gergin bir doku oluşur.

Hastalık yaklaşık olarak 7-10 gün sürer.

Yaralar görüldüğü sürece, uçuk kişiden kişiye temas ile geçebilir.

Uçuk şu durumlarda daha sık olabilir:

- stres içindeyseniz,

- yorgun ve zayıf düşmüşseniz veya vücudunuzda başka bir enfeksiyon varsa,

- güneşte kaldıktan sonra.

Uçuk Bulaşıcı mıdır? Nasıl Bulaşır?

Uçuk, ön belirtileri ile açık yaranın kapanması süresi arasında bulaşıcıdır. Uçuğu olan bir kişinin kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalarla ve uçuklu kişinin öpmesi sonucu bulaşır. Eğer uçuğa dokunulursa yüzün diğer bölümlerine, göze ve vücudun diğer bölgelerine de bulaştırılabilir.

Dikkat! Uçuk Bulaşıcıdır.

Uçuk virüsü (Herpes simplex) ile insan genellikle ilk defa küçükken (0-5 yaş) tanışır. Uçuğu olan aile bireylerinden birinin “Sevgi dolu” öpücüğü sonucunda uçuk virüsü vücuda girer. Çoğunlukla fark edilmeyen küçük kızarıklıklar şeklinde ortaya çıkar; ağız içi, diş etleri ve dudaklar enfekte olur. Ama kimi hassas bünyelerde ciddi enfeksiyonlar şeklinde de görülebilir. Tıbbi yayınlar arasında uçuklu bir kişiden bulaşan virüs sonucu yeni doğan ölümlerine ait vakalar vardır.

Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

*Uçuğa dokunulmamalıdır. Dokunulursa eller çok iyi yıkanmalıdır.

*Uçukluyken kesinlikle gözlere dokunmaktan kaçınılmalıdır. Bayanlar makyajlarını temizlerken dikkat etmelidir.

*Özellikle bebekler, çocuklar ve diğer insanlar öpülmemelidir, yakın temastan kaçınılmalıdır.

*Uçuklu insanın kullandığı havlu, bardak, çatal, kaşık vb. eşyalar ayrılmalı ve başkalarının kullanmasına izin verilmemelidir.

Uçuk ve uçuk yarasının kabuğu ile oynanmamalıdır. (Parmaklara uçuk virüsü bulaştırılır, aynı zamanda uçuk yarasına da diğer mikroplar bulaştırılmış olur)

Uçuk oluşumunu tetikleyen faktörler nelerdir?

*Stres

*Ateş, soğuk algınlığı, grip

*Aşırı güneş ışınları ve ultraviyole ışınlar

*Hormonal değişimler (hamilelik, adet dönemi)

*Aşırı yorgunluk ve uykusuzluk

*Dişe yapılan müdahaleler (diş çekimi dolgu vb.)

*Diğer enfeksiyonlar

Uçuktan Nasıl Korunulur?

Öncelikle uçuğun nüks etmesine sebep olan durumlardan sakınmak gerekir.

*Strese bağlı olarak gelişiyor ise; stresimizi azaltacak gevşeme tekniklerini öğrenmek.

*Yorgunluk ve uykusuzluk sebep ise; dinlenmek ve iyi uyumak.

*Güneş sebep oluyor ise; dudaklar için koruyucu krem ya da yüksek koruma faktörlü güneş yağı kullanmak ve şapka ile yüzü güneşten korumak gerekir.

SU ÇİÇEĞİ:

Suçiçeği ya da varisella, herhangi bir yaşta ortaya çıkabilirse de daha çok çocuklarda görülen bir bulaşıcı hastalıktır. Bu hastalığın tipik özellikleri ateşle seyretmesi ve deride ortaya çıkan kabartılardır. Suçiçeği adının da bu kabartıların birkaç saat içinde içi saydam sıvıyla dolu kesecikler haline gelmesiyle ilişkili olduğu söylenmektedir.

Bu hastalık özellikle on yaşın altındaki çocukları etkileyen salgınlar şeklinde ortaya çıkar. Varisella zoster virüsünden kaynaklanır ve olağanüstü bir bulaşıcılığa sahiptir. Her ne kadar bu hastalığı geçirmekle yaşam boyu bağışıklık kazanılırsa da, virüs uyku halinde bekleyip daha sonra yetişkinlik çağında kendini herpes zoster yani zona olarak gösterebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy