‘do’ Arama Sonuçları

Endokrin (hormonal) Sistem

ENDOKRİN (HORMONAL) SİSTEM

Gelişmiş ve karmaşık yapılı hayvanlarda birçok vücut kısmının işleyişi iki büyük sistem tarafından düzenlenir. Birincisi sinir sistemi diğeri ise endokrin sistemdir. Sinir sistemi ve duyu organları, değişen çevreye birkaç milisaniye içerisinde tepki göstermek suretiyle canlının uyumunu sağlamasına karşın, endokrin bezler aracılığıyla gösterilen tepkiler çok daha yavaş oluşur. Bu süre, dakikalar, saatler ve hatta haftalar alabilir. Fakat hormonlarla oluşan tepkiler, sinirsel tepkilerden çok daha uzun süre etkili olur. Bazen bu iki sistemin sınırlarının belirli olmadığı durumlar vardır. Örneğin sinirle taşınan maddelerin olduğu ve bunların hormonlardan pek farklı olmadığı bilinmektedir ( sempatik sinirlerin noradrenalini, böbrek üstü bezinin adrenalini gibi ). Keza hipotalmus gibi hem sinirsel hem de hormonal etki yapan sistemler de vardır. Endokrin bez sistemlerin salgılarına “Hormon” denir. Hormonlar ya diffüzyonlar ya da kan ile belirli organlara veya dokulara taşınarak oradaki işlevleri düzenlerler. Tüm metabolik işlevler, çok tipik olarak büyüme, üreme ve edokrinal düzenlemenin etkisi altındadır. Glikozun, sodyumun, potasyumun, kalsiyumun, fosfatın ve suyun hem kanda hem hücre arası sıvıda belirli derişimler de tutulmasında bu hormonların çok büyük önemi vardır. Hormonal düzenleme ve denetim, böceklerde, kabuklularda, halkalı solucanlarda, yumuşakçalarda, diğer bazı omurgasızlarda ve omurgalılarda doğal olarak ta insanda saptanmıştır.

ENDOKRIN BEZLER

Endokrin bezler, suda ya da yağda eriyen salgılarını doğrudan doğruya kana ( lenfe ve serebrospinal sıvıya) verirler. Ayrıca bir salgı kanalları yoktur. Pankreas hem endokrin hem de eksokrin bezdir. Enzimlerini, pankreas kanalıyla bağırsağın onikiparmak bölgesine akıtır ve meydana getirdiği hormonları da kan yoluyla diğer vücut kısımlarına gönderiri. Ayrıca yumurtalık ve testis de hem endokrin hem eksokrin özellik gösterir.

Hormon terimi ilk defa 1905 yılında İngiliz fizyoloğu E.H. Starling denen araştırmacı tarafından, pankreasın onikiparmağa döktüğü salgının sekretin ile denetimi üzerinde çalıştığında, kullanılmıştır. Starling, hormonu vücudun belirli kısımlarındaki hücrelerden üretilen herhangi bir maddenin, kan yoluyla uzaklara taşınarak orada işlevlerin iyi yürümesini sağlayan maddeler olarak tanımlamıştır.

İzole edilen hormonların, protein ( dolayısıyla aminoasit ), yağ asidi ya da stereoyitlerden oluştuğu gösterilmiştir. Normal vücut işlevleri için tüm hormonların optimal miktarda bulunmaları gereklidir. Herhangi birinin az veya fazla salgılanmasında patolojik bazı anormallikler ortaya çıkar…

Binlerce yıl önce insanların ve hayvanların kısırlaştırılmasıyla endokrinoloji üzerinde ilk uygulamalı gözlemeler yapılmıştır. Nitekim 1849 yılında Berholda, bir kuştan diğer kuşa testis nakli yapmak suretiyle, bu bezlerin kanda taşınan bazı maddeler salgıladığını ve bu salgıların da ikincil eşey özelliklerini ortaya çıkardığını buldu. İngiliz fizikçisi ADDISON, 1855’de bugün kendi adıyla anılan hastalığın semptomlarını gözledi ve bu hastalığın böbrek üstü bezi adrenalinin kabuk kısmının bozulmasıyla ortaya çıktığını buldu. İlk endokrinolojik terapi 1889’da Fransız fizyologu BROWN-SEQUARD tarafından, testis özütünün kendine enjekte edilmesiyle yapıldı. Bu araştırıcı alının testis hormonlarıyla insanların tekrar gençliklerine veya en azından eski eşeysel etkinliklerine dönebileceğini savunuyordu. İlk defa izole edilmiş ve kimyasal yapısı aydınlatılmış hormon epinefrindir.Bu deney 1902 yılında yapılmıştır.

Hormonal etki gösterebilen kimyasal maddeler çok çeşitlidir. Bunlar amino asitler ya da onların türevleri, pürinler, protein ve steroitler olabilir.

Pek az hormon çeşidi vücuttaki tüm hücrelerin metabolizmasına etki eder. Her hücre bu hormonların varlığına tepki gösterdiği gibi, yokluğuna da birçok olumsuz metabolik değişiklik meydana getirmek suretiyle tepki gösterir. Bununla birlikte çoğu hormon, kanla, vücudun her tarafına karşın, ancak belirli hücrelere etki eder. Örneğin, kanda dolaşan sekretine yalnız pankreas tepki gösterir. Belirli bir hormona tepki gösteren hücrelerin tümüne o hormonun “ Tepkime Organları” denir. Tiroit bezi, ön hipofiz tarafından salgılanan tirotropin (TSH) hormonunun tepkime organı; ovaryum ve testis yine epifiz tarafından salgılanan gonodotropin (FSH) ve (LH)’nın tepkime organlarıdır. Bazı hormonlar, örneğin, estradiyol, önce birincil tepkime organlarında daha az olarak ses, kemik büyümesi ve vücuttaki kıl dağılımında, üçüncül olarak da diğer bazı organ ve dokularda kendini gösterir. Yalnız bu son doku ve organlarda hormon artık çok daha az etkindir. Bazı dokuların örneğin estradiyola tepkileri, içerdikleri bir proteinin bu hormonu tutarak bağ yapmasıyla oluştuğu şeklinde açıklanmaktadır. Uterus, vajina, epifiz ve hipotalamus bu proteini içeriklerinden dolayı kandan estradiyolu alarak biriktirirler ve böylece miktarı kandakinden defalarca fazla hale geçer. Hormonun, hücrenin dışından alınarak içeriyi taşınmasında bu proteinlerin rolü olduğu sanılmaktadır. Oviduktta progestron ve prostatta testestron için özel protein almaçlarının olduğuna dair birçok kanıt vardır.

Hücre zarında ( polipeptip hormonlar için), sitoplazmada ( steroyit hormonları için) ve çekirdekte (tiroyit hormonlar için) hormonları tanıyan özel bölgelerin olduğu birçok olayda bilinmektedir. Örneğin XY genotipindeki bazı kişilerin tamamen dişi özelliği gösterdiği gözlenmiştir. Bu tip insanlarda “ Revers Gen ” dediğimiz bir gen hücre zarı üzerinden erkeklik hormonlarının tanıyacak ya da alacak özel bölgelerin oluşmasını engeller ve dolayısıyla, erkeklerde bulunan az miktardaki dişilik hormonları, bu erkeklik genotipli bireyin dişi yönünde gelişmesini sağlar.

HORMONLAR, SALGILANDIKLARI BEZ ve FİZYOLOJİK ETKİLERİ

Hormon

Salgılandığı Bez

Fizyolojik Etkileri

Tiroksin

Tiroit Bezi

Bazal metabolizmayı artırır.

Triyodotironin

Tiroit Bezi

Bazal metabolizmayı artırır

Parathormon

Paratrioit Bezi

Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler.

Kalsitonin

Ulimonranşiyal bölge

Kalsiyum ve fosforu düzenler

İnsülin

Pankreasın beta hücreleri

Kasta ve diğer hücrelerde glikoz kullanımını artırır; kan şekerini azaltır; glikojen depolanmasını ve glikoz metabolizmasını artırır.

Glukagon

Pankreasın alfa hücrelerinden

Karaciğer glikojenini kan glikozuna çeviren metabolizmayı uyarır.

Sekretin

Onikiparmak mukozası

Pankreas sıvısının salgılanmasını uyarır

Kolesistokinin

Onikiparmak mukozası

Safra kesesinden safranın bırakılmasını uyarır.

Epiferin

Adrenal medulla

Sempatik sistemi destekler; karaciğer ve kas glikojeninin yıkımını uyarır.

Norepinefrin

Adrenal medulla

Kan damarlarını daraltır.

Kortizol

Adrenal korteks

Proteinlerin karbonhidratlara dönüşümünü uyarır.

Adosteron

Adrenal korteks

Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenler.

Dehidroepiandrosteron

Adrenal korteks

Androjen, erkek eşeysel özelliklerinin gelişimini uyarır.

Büyüme hormonu

Ön hipofiz

Kemik ve genel vücut büyümesini denetler; yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasına etki eder.

Tiotropin

Ön hipofiz

Tiroidin büyümesini ve tiroit hormonlarının salgılanmasını uyarır.

Follikül-uyarıcı hormon (FSH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktaki Graf folliküllerinin oluşumunu ve testislerde seminifer tüplerin büyümesini uyarır.

Luteinize edici hormon (LH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktan estrojen ve progesteronun; testislerden testestronun üretimini ve salgılanmasını denetler.

Prolaktin (LTH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktan estrojennin ve progestronun salgılanmasının sürdürülmesine; süt bezlerinin uyarılmasına ve analık içgüdüsünün doğmasına neden olur.

Oksitosin

Hipotalamus (arka hipofiz aracılığıyla)

Süt salgılanmasını ve rahim kaslarının kasılmasını sağlar.

Vazopressin

Hipotalamus (arka hipofiz aracılığıyla)

Düz kasların kasılmasını uyarır; böbrek tüpleri üzerinde antidiüretik etki gösterir.

Melanosit uyarıcı hormon

Hipofizin ön lobu

Kromatofor içindeki pigmetlerin dağılımını sağlar.

Estradiyol

Yumurtalığın follikülünü astarlayan hücreler.

Estrojen, dişi özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar.

Progesteron

Yumurtalığın korpus luteumu

Estraus ve menstraul siklusların düzenlenmesini (estradiyol ile beraber) sağlar.

Prostaglandinler

Seminal vezikül

Rahim kasılmasını uyarır.

Koriyonik gonadotropin

Plesanta

Diğer hormonlarla beraber gebeliğin sürdürülmesini ( korpus luteumun korunmasını ) sağlar.

Plasental laktojen

Plasenta

Büyüme ve prolaktin hormonu gibi etki eder.

Relaksin

Yumurtalık ve plasenta

Pelvik ligamentinin gevşemesini sağlar.

Melatonin

Epifiz

Yumurtalık işlevlerini durdurur.

OMURGALILARDA ENDOKRİN BEZLER

Omurgalılarda endokrin bezler, ilkel hayvanlara göre çok daha çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Bu bezleri inceleyen bilim dalına “Endokrinoloji” denir. Diğer vücut hücreleri gibi besin maddesi ve oksijen alan endokrin hücreleri, bu maddelerin bir kısmını hormon dediğimiz maddelere çevirir ve hücrenin metabolizma artık maddeleriyle birlikte kana verir. Omurgalılarda genellikle benzer işlevler gören bu endokrin bez gruplarını ana hatlarıyla inceleyelim.

Trioit Bezi:

Tüm omurgalılar, boyunlarında iki parçalı tiroit bezine sahiptirler. Genelde ağırlığı az olan bu bez insanda 25 gr. Kadardır. Memelilerde bu iki lob, gırtlağın her iki tarafında bulunur ve trakenin ventral tarafında enine uzanan bir dokuyla birbirine bağlanır. Tiroit, endokrin bezler içinde kan damalarınca donatılmış en zengin bezdir. Yutak tabanının ventral olarak büyümesiyle oluşur. Fakat gelişiminin erken evrelerinde yutak ile olan ilişkileri kopar (embiro 6 cm.’e ulaşınca bağlantı yitirilir). Kübik epitel hücrelerinden oluşmuş, için boş tek tabakalı küreler şeklinde gözükür. Bu kürelerin follikül denen iç boşlukları, onları çeviren epitel hücrelerinin jelatinimsi bir sıvısıyla dolmuştur.

Follikül hücreleri kandan büyük miktarlarda iyot alıp biriktirme yeteneğindedir. Bu iyot, kolloyit sıvının içine salgılanan glikoprotein “Tiroglobulin” denen proteinin yapısına katılır. Kolloyit içindeki proteolitik enzimler, içeren “Tiroksin”’dir. Tiroksin , kan sıvısına geçer ve kan plazmasının belirli proteinleriyle gevşekçe bağlanarak taşınır. Dokularda dört iyot atomu içeren tiroksin, iç iyot atomu içeren “Triiiyodironin”’e dönüşebilir. Bu sonuncu bileşik tiroksinden birkaç defa daha aktiftir. Fakat hücrede hormon aktivasyonunun tiroksin olarak mı, triiyodotironin olarak mı yoksa bunlara yakın herhangi diğer bir türev şeklinde mi gerçekleştiği bilinememektedir.

Tiroit işlevlerinin saptanması , 1874’de İngiliz fizikçisi William Gull tarafından, meydana getirdiği hastalıkların gözlenmesiyle başlar. Bu bezin işlevlerinin azalmasıyla kurumuş gevşek deri, kırılabilen kuru kıl gibi oluşumlar, zeka ve fiziksel yapıda gerileme görülür. İsveçli ir cerrah, bir grup hastasının tiroit bezini çıkardı ve Gull’un gözlediği tüm bulguları elde etti. 1895 yılında, Magnus-Levy, kalorimetre kullanarak hastalarda metabolizma oranını saptadı ve “Myxedema” = Gull Hastalığı denen hastalıkta metabolik işlevlerin düşük olduğunu gördü. Bu hastalar tiroit bezi ile beslendiklerinde normal metabolik işlevlerini tekrar kazanıyorlardı. Bu gözlemden, tiroit bezinin, vücuttaki tüm hücrelerin metabolik işlevlerini denetleyen bir hormon salgıladığı varsayımına gidilmiştir. Tüm omurgalılardaki tiroit hormonunun rolü, oksidatif yani enerji oluşturan işlevlerin hızını yükseltmektir. Normal koşullarda vücudun çıkardığı ısı miktarı ve daha sonra verilen tiroit özütünden dolaylı fazladan oluşan enerji ya da daha az çalışmasından dolayı ortaya çıkan düşün enerji miktarları kalorimetre ile ölçülür (bu ölçüm harcanan oksijenin hesaplanmasıyla yapılmaktadır ) ;buna göre tioit hormonları ile enerji verimi arasında ilişki saptanır. Mitokondrilerin bulunduğu bir süspansiyona tiroksin eklendiğinde mitokondriler şişer ve geçirgenlikleri değişir. Tioksinin hücre içinde de mitokondriler üzerinde aynı etkiyi gösterip göstermediği bilinmemektedir. Bir memeli hayvanın tiroit bezi tamamen çıkarıldığında, metabolik işlevler yarı yarıya azalık ve sıcaklık hafifçe düşer. Besinler tam anlamıyla değerlendirilmediği için , depo edilmeye ve sonuçta anormal şişmanlıkların ortaya çıkmasına neden olur. Hatta bu bezin kısmen çıkarılması ya da işlev görmesinden alıkonması, oksijen gereksinimini azaltacak; karbonhidrat, yağ ve protein yıkımını büyük ölçüde aksatacaktır. Metabolik işlevler üzerindeki etkisi bireyin büyümesinde ve organların farklılaşmasında önemli rol oynar. Genç yaşta tiroit bezi körelmiş ya da çıkarılmış bir hayvan, vücutça büyüyemez, zeka bakımından geri kalır, eşeysel organları pek az farklılaşır ve çok defa küçük kalır. Bütün bu arızalar genç yaşta, tiroksin verilmesiyle düzeltilebilir. Kurbağa ve semenderlerin metamorfozu yine tiroit bezinin hormonlarıyla gerçekleşir. Larvadaki tiroit bezinin çıkarılması onun metamorfoz yapmasını önler; fakat fazladan verilmesi de aynı zamanda cüce bir ergine dönüşmesini sağlar. Bu larvalar üzerindeki etkisi yalnızca metabolik işlevlerin düzenlenmesi ile ilgili değildir. Çünkü sadece larvaların metabolik işlevlerini hızlandıran dinitrofenol verildiğinde herhangi bir metamorfoz yine görülmez. Bu, tiroit bezi salgılarının larvalar üzerindeki metabolik işlevlerinin düzenlenmesinin ötesinde diğer bir takım etkileri de üzerine aldığını göstermektedir. Keza balıkların yaşadığı suya tiroksin ya da tiroit özütü karıştırılırsa, büyümelerinin daha hızlı olduğu gözlenir.

Troksinin üretimi ve salgılanması hipofiz bezinin ön lobundan çıkan “Tirotropin” = Tiroit uyarıcı hormon (TSH) denen hormonla düzenlenir. 1916’da P.E. SMITH, kurbağa larvasından hipofiz bezini çıkararak metamorfoz meydana gelmesini önledi.Hipofiz bezi tarafından salgılanan tirotropin salgısı, kısmen kanda bulunan tiroksin miktarı tarafından düzenlenir. Kandaki tiroksin miktarının düşmesi hipofize etki ederek tirotropin üretmesini sağlar. Bu hormon, kanla birlikte tiroit bezine gelerek tiroksin hormonunun yapımını başlatır ve hızlandırır. Kanda, tiroksin hormonunun miktarı normal düzeye ulaşınca, hipofizden tirotropin salgılanması durur. Bu şekilde bir denge mekanizması tiroksin miktarının kanda belli bir seviyede kalmasını sağlar ve tüm olayların belirli bir düzen içerisinde yürütülmesini sağlar. Tiroksin içinde etkin olan atom, iyot atomu olduğundan, bunun eksikliği tiroksin maddesinin üretilmesini azaltır ya da tamamen durdurur. İyot azalması tiroksinin azalmasına, tirotropin hormonunun fazla üretilmesine, bunun sonucunda tiroit bezi folliküllerinin genişlemesine ve sayıca artmasına neden olur. Bu genişleme “Guatr” hastalığını meydana getirir. Thiouraçil ve benzer maddeler “Guatrogonik” yapan maddelerdir. Bu maddeler tiroksin üzerine iyodu bağlayan ve oksitleyen tepkimeleri bloke eder; böylece tiroksin üretimi düşer ve yukarıdaki hastalık meydana gelir. Bu hastalık ile sayısı artan trioit folliküllerinden dolayı tiroit bezinin ağırlığı bazen birkaç kilograma kadar ulaşabilir. Tedavisi ise iyot vermektir…

Çocukluk yaşlarında tiroit bezinin bozuklukları cücelik ve “Cretenismus” = Avanaklık olarak bilinen bir çeşit zeka geriliği medyana getirir. Dağlık bölgelerde iyodun az olması ya da tiroit bezinin çalışmasını önleyici maddelerin fazla alınması ya da hipofiz ön lobunun yetersiz üretimi tiroit salgısının azalmasına neden olur. Ülkemizde Karadeniz sahilinde çok fazla karalahana yenmesi, Doğu Anadolu’nun yüksek olması nedeniyle tiroitli hastaların sayısı fazladır.

Erginlerde tiroit bozukluğu Myxedema Hastalığı’nın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalarda metabolik işlevler normalden yavaştır. Zihni işlevlerde bozukluklar meydana gelmeye başlar. Keza şişmanlık, nabız yavaşlaması, uyuşukluk gibi durumlar bu hastalığın tipik bulgularındandır.

Tiroit bezinin kalıtsal ya da çevre koşullarından dolayı aşırı çalışmasıyla Graves = Basedow Hastalığı olarak bilinen “Eksophtalmik Guatr” ortaya çıkar. Tiroit bezi normal ya da aşırı büyümüş olabilir. Normalden fazla tiroksin çıkardığı için metabolik işlevler artar; bununla ilişkin olarak ısı üretimi fazlalaşır; hasta kilo kaybetmeye başlar, kan basıncı yükselir, terleme artar, sürekli sıcaklıktan şikayet vardır, birey genellikle sinirlidir. “Exoptalmos” denen göz küresinin dışarı doğru fırlaması çok belirgindir. Hastalığı tedavisi için genelde bezin bir çalışmaz hale getirilir; yani ya bezin bir kısmı cerrahi müdahale ile çıkarılır, ya X ışınıyla bezin belirli bir kısmının çalışması önlenir ya da 131 I izotoplarının verilmesiyle tedavi edilebilir.

B) Paratiroit Bezler:

Karasal omurgalılarda (amfibilerden aşağı hayvanlarda yoktur) tiroit bezinin içine gömülmüş paratiroit bezler ismi verilen küçük doku yığınları vardır. Genellikle 3. ve 4. faranjiyal kese çiftlerinin dışarıya doğru büyümesiyle iki çift paratiroit bezi meydana gelir. İnsanda 0.1-0.5 gr. Ağırlığındadır. Her paratiroit bezi oldukça sert bir kısımdan ve tiroit bezindeki küremsi dizilişten farklı olarak bant şeklinde dizilmiş epitel hücrelerinden oluşmuştur. Salgıladığı “Parathormonu” vücut sıvısındaki ve kandaki kalsiyum ve fosfor miktarını düzenler. İşlevi D vitaminininkine çok benzer. Bu bez çıkarıldıktan birkaç gün sonra ölüm meydana gelir. Parathormon tek bir peptit zincirdir ve 84 aminoasitten meydana gelmiştir; moleküler ağırlığı 8.500’dür. Proteolitik enzimlerle inaktive olduğundan ağızdan verilmesi imkansızdır. Parathormon, kalsiyumun bağırsak lümenlerinden emilmesini hızlandırır; kalsiyumun kemiklerden kana geçmesini ve böbreklerden atılan kalsiyumun geriye emilmesini sağlar. Paratiroitektomi ( paratiroidin çıkarılması ), kan serumunda kalsiyumun azalmasını ve fosforun böbrekten salgılanmasını azaltarak kandaki miktarının çoğalmasını sağlar. Canlının kaslarına kramp girer ve sürekli tetanos gibi titremeler ve sallanmalar ortaya çıkar. Göz merceği donuklaşır, deri ve tırnak gibi yapıların bozulduğu, beyine noktalar şeklinde kan toplandığı görüşür. Bu semptomlar, vücut ve kan sıvısındaki kalsiyum miktarın düşmesiyle meydana gelir. Kalsiyum çözeltisinin enjeksiyonu ile tetanik titremeler hemen durur ve daha sonraki uygun tedavileri ile bu titremelerin tamamen önüne geçilebilir.

Paratiroitin aşırı çalışması genellikle ur oluşumlarıyla ortaya çıkar; kan içeriğinde yüksek oranlarda kalsiyum ve düşün oranlarda fosfor; aynı zamanda sidikte yüksek oranlarda kalsiyum ve fosforun bulunmasıyla tanınır. Kalsiyum, kemiklerden çekilmeye başlandığından, kemikler yumuşar ve kolay kırılabilir duruma geçer. Kaslarda zayıflık, kusma, idrarda artma, böbrek taşlarının yapımında hızlanma görülür.

C) Pankreasın Hücre Adacıkları:

Pankreas içine dağılmış hormon üreten endokrin hücre adacıkları vardır; bunlara “Langerhans Adacıkları” denir. Kesitlerde ve boyamalarda kendilerini çeviren dokulardan farklı özellikler gösterirler. Etrafındaki “Acinar” hücrelerinden daha fazla kan damarıyla donatılmıştır ve bağlı oldukları herhangi bir kanal yoktur. Bu adacıkların hücreleri sitoplazmalarındaki granüllerin boyanmasına göre iki ya da da fazla çeşide ayrılabilir (insülini salgılayan beta (ß), glukagonu salgılayan alfa (?) hücreleri). Pankreas, onikiparmaktan dışa doğru büyüyen iki çıkıntıdan, özellikle omurgalıların çoğunda bu çıkıntıların birleşmesinden meydana gelir. Adacık hücreleri pankreatik kanal bir kol olarak gelişir; fakat daha sonra bu kanal ile olan tüm ilişkilerini yitirir.

Şeker hastalığının farkına yüzyıllarca önce varılmasına karşın, neden ve tedavisi hemen hemen hiç bilinmiyordu. Fakat 1889 yılında Mering ve Minkowsi, pankreasın sindirim üzerindeki rolünü inceleyen araştırmalarında, pankreası ameliyatla dışarı almış ve aynen şeker hastalığının bulgularını görmeye başlamışlardır. Daha sonra bu hastalar, pankreas ve pankreastan yapılmış özütlerle beslenmiş_ fakat hiçbir iyileştirici sonuç alınamamıştır. Çünkü pankreas tarafından salgılanan proteolotik enzimler özütün yapımı sırasında hormonun proteinini tahrip etmektedir. 1922 yılında Banting ve Best, antidiyabetik etki gösteren hormonu, fetal pankreastan, ayrıca özütleme işlemi yapılmadan önce kanalları bağlamak suretiyle sindirim enzimlerini sentezleyen hücreleri öldüren pankreastan elde ettiler. Çünkü bu evrede pankreasın endokrin hücreleri eksokrin hücrelerinden önce çalışmaya başladığından proteolitik enzimler salgılanmaz ve bu şekilde endokrin salgılar yıkılmadan, özütlemeyle dışarı alınabilir. İlk saflaştırılmış insülin kristalleri 1927 yılında Abol tarafından yapılmıştır. Bugün ticari amaçla kullanılan insülin, sığır, koyun ve domuzun pankreasından alınan asit-alkol yöntemiyle, proteolitik enzimleri inaktive edilmek suretiyle ve son zamanlarda mikroorganizmalar aracılığıyla elde edilir.

İnsülinin ticari birçok preparatı diğer bir hormon daha içerir. “Glucagon” denen bu hormon insülinin aksine kandaki şeker derişimini artırır. Bu hormon ilk defa Sutherland tarafından insülinden izole edilerek ayrılmış, kristalleri yapılmış ve 29 aminoasitten oluşmuş tek bir protein zinciri olduğu saptanmıştır. Glukagon, langerhans adacıklarının alfa hücreleri tarafından salgılanmaktadır. İnsülin ve glukagon, hipofiz, adrenal medulla ve adrenal korteksin belirli salgılarıyla beraber karbonhidrat metabolizmasını düzenler. Glukagon, cAMP aracılığıya fosforilaz enzimini aktive eder ve bu enzim de karaciğerde glikojeni glikoza yıkarak , onun kana geçmesini sağlar; böylece kandaki glikoz miktarı artmış olur. İnsülin, kandaki glikozun, glikoz-fosfat halinde hücre içine girmesini sağlar, karaciğerde glikojen yıkımını azaltır ve bu şekilde kandaki glikoz miktarı azalmış olur. Buna karşın iskelet kaslarındaki glikojen deposu, karbonhidrat metabolizması ve bununla ilişkin olarak karbondioksit ile su üretimi artırılmış olur. İnsülinin azalması glokokortikoyitlerin aksine antikatabolik etki yapar. Ve karbonhidrat kullanımını azaltır; bunun sonucu olarak protein, yağ ve diğer maddelerin yıkımı ve yapımında birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Aynı zamanda mevcut somatotrop hormon hücre zarı geçirgenliğini ve keza pinositozu arttırır. Pankreasın, ameliyatla alınması ya da özellikle yaşlılarda ortaya çıkan diabetes mellitus ( şeker hastalığı )’da yeterince insülin salgılanmaması sonucu glikoz kullanımında bir takım bozukluklar meydana gelir. Kandaki glikoz derişimi büyük ölçüde artar (Hiperglisemi), dolayısıyla böbrekteki eşik glikoz derişimini aşar ve idrar ile bol miktarda glikoz atılmaya başlanır. Bu fazla şekerin böbrekle dışarı atılması içinde bol miktarda suya gereksinme vardır; dolayısıyla hasta sürekli susuzluk duyar ve devamlı su içmek ister. Hücre içine yeterli miktarda glikoz girmediğinden dolayı protein molekülleri yıkılarak, aminoasidin karbon zincirleri glikoza çevrilmeye başlanır. Tıkılan proteinlerin çoğu üre şeklinde atıldığından, hastada sürekli olarak kilo kaybı görülür. Yağ depoları harekete geçirilerek yavaş yavaş yıkılmaya başlanır; fakat kandaki yağ derişimi kritik noktanın üzerine çıkacağından, kan sütlümsü bir görünüş alır. Yağ asitleri tamamen metabolize edilemez; asetoasetik ve aseton gibi kısmen oksitlenmiş ketonlu bileşiklere dönüşerek yağılma eğilimi vardır. Bu ketonlu bileşikler uçucu olduğu için şeker hastalarının nefesine tipik bir koku verir. Bu asidik maddeler kanın bazik deposunu tümüyle kullandıktan sonra kanda birikir ve üreyle beraber dışarıya atılır; buna “Asidozis” denir; sonuçta komaya girilir. Glokoneogenezisin yükselmesi ile idrarla atılan azot miktarı çoğalır ve vücuttaki protein azalır. Sonuçta gangliyon hücreleri dönüşsüz olarak zarar görür ve daha sonra ölüm meydana gelir. İnsülin enjeksiyonu ile tüm bu arazlar giderilebilir; glikoz metabolizması, dolayısıyla diğer tüm metabolik işlevler normal durumunu almaya başlar. Ancak insülin enjeksiyonu ile oraya çıkan iyileşme en fazla bir gün sürer; çünkü bu hormon dokularda yavaş yavaş parçalanır.

Büyük miktarlardaki insülin normal ve hasta insanlarda kan şekeri düzeynin düşmesine, kan basıncının yükselmesine, yağa karşı isteğin artmasına neden olur. Sinir hücrelerinin normal işlev görebilmesi için kandaki şeker miktarının normalden aşağı olmaması gerekir. Eğer kandaki şeker normalden aşağı düşerse sinirler aşarı duyarlı olur.

İnsülin üretimi kandaki glikoz derişimi ile denetlenir. Örneğin, yemekten sonra kandaki glikoz düzeyi yükselince, normal düzeyine indirebilmek için insülin salgılanmaya başlanır. Karbondihratlı besinler fazla alındığında ya da spor vs. gibi enerjiye gereksinme dösteren olaylarda ya da sinirlenmelerde kan şekeri hızla yükselir ve buna bağımlı olarakta idrardan şeker atılımı artabilir. Kan içerisindeki derişimi deneysel olarak yükseltilen glikozun bir iki dakika sonra farkına varılarak insülin salgılanması başlatılır. Glikoz, iskelet kaslarına ve adipoz dokulara nakledilince, kandaki glikoz miktarı azalır ve buna paralel olarak insülin salgılanması da durur.

D) Adrenal Bezler:

Memelilerin adrenal bezleri her iki böbreğin ön uç tarafında bulunur. Bu iki bezin her biri aşağı yukarı 12 mg. Ağırlığındadır. Fakat vücudun diğer organlarına göre çok daha zengin kan damarlarıyla donatılmıştır. Her adrenal bez iki bölgeden veya kısımdan oluşmuştur. Dıştaki açık renkli, sarımsı kısma “Adrenal Korteks”, içteki koyu, kırmızımsı kahverengi kısmına ise “Adrenal Medulla” denir. Kortikal doku, mezonefrik böbreklerin yanındaki sölomik mezodermden meydana gelmesine karşın; medullar doku ektodermildir ve sempatik gangliyonları oluşturacak sinirsel çıkıntılardan türemiştir.

Adrenal Medulla: Medulla hücreleri, kan damaları etrafında düzensiz kordonlar ve yığınlar halinde dizilmişt.r Adrenal medulla, birbirine yakın iki hormon salgılar; bunlardan biri “Epinephrin” diğer adıyla Adrenalin (% 10-30) öbürsü “Norepinephrin” diğer adıyla Noradrenalin (%70-90)’dir. Bunlar, tiozin denen aminoasitten, oksidasyonla ve dekarboksilasyonla türemiş basit kimyasal bileşiklerdir. Her iki hormonda kısa ömürlüdür; salgınlandıktan kısa bir süre sonra oksitlenirler. Kromaffin denen hücrelerde sentezlenir ve depolanırlar. Sempatik sinir hücrelerinin uyarılması ile bu hücrelerden serbest bırakılırlar. Norepinefrin aynı zamanda adrenerjik sinirlerin akson ucunda üretilerek impulsların komşu nörona geçmesini sağlar (nörotransmitter madde olarak). Epinefrin, kalbin atışını hızlandırı, kan basıncını yükseltir, karaciğer ve kaslardaki glikojen miktarını azaltır, kandaki glikoz miktarını çoğaltır ve kanın pıhtılaşma hızını yükseltir. Ayrıca göz bebeğinin büyümesine, yüylerin diken diken olmasına, kan damarlarının genişlemesine; fakat derideki kılcal damarların daralmasına neden olur. Korkudan rengimizin sararması derideki kan damalarının büzülmesiyle ortaya çıkar. Keza sindirimi de durdurur. Norepinefrin, kan şekeri ve kalp çarpması üzerinde çok zayıf; fakat kan damarlarının daralması üzerinde çok kuvvetli etkiye sahiptir.

Adrenal medullanın salgısı ani hareketlerde ve tehlikelerde sempatik sistemin işlevinin desteklenmesinde ve etkisinin devam etmesinde rol oynar. Epinefrin salgısı, sinirsel bozukluklarda, soğukta, acıda, sinirlenmelerde ve birçok ilaç çeşidi alındığında artar. Sempatik sinirin ve epinefrinin ortak işlevi ile birey avına saldırmak için, atılmaya, düşmanından korunmaya ve kaçmaya hazırlanır. Bu hazırlanış vücuttaki bazı değişliklere neden olur. Bunlar:

Kan basıncının yükselmesi, büyük damalarına genişlemesi ve kalp atışının artmasıyla etkin bir kan dolaşımının ortaya çıkması

Kan pıhtılaşma hızının yükselmesi ve derideki damalarına büzülmesiyle, meydana gelecek yaralanmalarda kan kaybının en düzeye indirilmeye çalışılması.

Solunum yollarının genişlenmesiyle ve nefes alma sayısının artmasıyla oksijen sağlanmasının güçlendirilmesi.

Karaciğer ve kaslardaki glikojen depolarının harekete geçirilmesiyle enerji elde edilmesinin kolaylaştırılması.

Hipofiz bezinden çıkan ACTH hormonunun meydana gelişinin hızlandırılması ve dolayısıyla adrenal korteksten çıkan, protein yıkımını ve karbonhidrat yapımını hızlandıran “Glikokortikoid” hormonların meydana gelişinin hızlandırılması.

Epinefrin, kliniklerde, solunum yollarını genişlettiğinden astım hastalığında, kan basıncının yükseltilmesinde ve duran kalbin tekrar aktive edilmesinde kullanılır.

Adrenal Korkteks: Adrenal korteks, medullandan hem anatomik ( üç tabakalı bir hücre dizilimi gösterir ) hem işlevsel olarak (etkileri farklı olan bir sürü hormon salgılar) çok daha karmaşıktır. Koteks üç tabakadan meydana gelmiştir; bu tabakalar dıştan içe doğru Glomerulosa ( Sert Tabaka ), ortada Fasciculata ( Taneli tabaka ) ve içte Reticularis (Ağsı tabakadır ). Hücreler, mitozla dış tabakadan üretilir, ağ tabakaya yani içe doğru itilir ve sonunda değişikliğe uğrayarak kaybolur. Taneli tabakanın hormon üretimi bakımından en aktif olduğu tabaka olduğuna inanılmaktadır. İnsanın ve diğer primatların emriyonik evrelerinde korteks ile medulla arasında büyük bir hücre yığını, “Fetal Zon”, olduğu için bu evrede adrenal bezler böbrek kadar büyüktür. Daha sonra, doğumu izleyen günlerde, fetal zon yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Adrenal korteks bol miktarda C vitamin içerir.

Adrenal korteks steroyit yapılı şu hormonları salgılar.

Glikokortikoyit hormonlar: Poretinlerin karbondhidratlara dönüşmesini sağlarlar.

Mineralokortikoyit hormonlar: Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenlerler.

Androjen hormonlar: Erkek eşeysel hormonlardır.

Glikokortikoyitler (Şeker Metabolizmasını Etkileyen Hormonlar): Bu hormonlar kan şekerini artırır, aşırı insülin dozlarından sonra hipoglisemik krampları azaltır, yağdan ve proteinden karbonhidrat yapımını ve karaciğerde glikojen depolanmasını hızlandırır. Glikozun oksidasyonunu önler. Proteinler ve aminoasitler üzerindeki yıkıcı etkisinden dolayı idrarda azot miktarı artar. Mezenşimin tepkime yeteneği durdurulur, lenfatik dokular ve özellikler timüs körelir, eozinofil akyuvarların oluşumu önlenir.

Mineralokortikoyiler: En önemlileri “Aldosteron ve II-Deoksikortikosteron” ‘dur. Bu hormonlar, Na ve Cl iyonlarının böbrek tüplerinden ve keza diğer bez ve dokulardan geri emilmesini, keza potasyum salgılanmasını sağlar. Kandaki, doku sıvısındaki ve hücrelerdeki iyon derişimi mineralokortikoyitler tarafından düzenlenir. Yokluğu ölüme neden olur. Azlığı kan basıncının düşmesine, dokulardaki sıvının azalmasına, NaCL salgılanmasının artmasına, potasyum iyonlarının çoğalmasına ve sonuç olarak Na ve K iyon değişimi bozulduğu için kasların yorulmasına neden olur. Derideki pigmentleşme artar (Addison Hastalığı). Her iki hormonun da ACTH’nin salgılanmasında büyük bir etkisi yoktur.

Androjen Hormonlar: Hem erkeğin, hem dişinin adrenal korteksinden salgılanan “Dehidroepiandrosteron, Adrenosteron ve Steroitler” zayıf da olsa erkek eşey hormonu görevini görürler. Çok etkin olan erkek eşey hormonu “Testostron” her ne kadar büyük miktarlarda testislerden salgılanıyorsa da pek az miktarlarda adrenal korteksten de salgılanır. Erkek çocuklarında adrenal korteksin aşırı çalışması, androjen hormonların üretimini çoğaltır ve bireyin normalden önce erginliğe ulaşmasını sağlar. Bu çocuklar kas yapısı, kıllanma ve ses tonu bakımından ergin erkeklere benzerler. Dişilerdeki adrenal korteksin fazla çalışması, erkekleşmeye neden olur; sakal çıkar, ses kalınlaşır; yumurtalıklar, vajina ve rahim körelir; klitoris bir penis gibi gelişir.

Streoitler yalnızca adrenal kortekste değil, keza testislerde, yumurtalıklarda ve plasentada da yine kolestrolden sentez edilir.

Steroit Hormonlar

Adrenal korteks

Ovaryum

Testis

Plasenta

Kortizol

Deoksikorikosteron

Aldosteron

Dehidroepiandrosteron

Estradiyol

Estradiyol

Progesteron

Adrojen

Testostron

Androstenediyon

Estradiyol

Kortikoyit

Progesteron

Estradiyol

Adrenal korteksin tamamen çıkarılması ya da işlev görmemesi ( firengi ve tüberkülozdan ) halinde “Addison Hastalığı” ortaya çıkar. İlk defa 1855 yılında İngiliz Thomas Addison tarafından tanımlanmıştır. Bu hastalıkta idrar içindeki sodyum ve bununla ilişkili olarak keza klorit, bikarbonat ve su miktarında artmalar görülür. Yapay ya da doğal kortizollerin ağızdan ya da damardan verilmesiyle tedavi edilebilir.

Adrenal korteksin gelişmesi ve işlevlerini hipofiz bezinin ön lobundan salgılanan ACTH tarafından düzenlenir. ACTH, RNA ve protein sentezini aktive ederek adrenal korteksin hacminin büyümesine neden olur. Kolesterolün kortizola dönüşmesini sağlayan enzimlerden bir ya da birkaçının aktfiğliğinin yükselmesi ile kortikoyitlerin üretimi uyarılır. ACTH’nin adrenal korteksi uyarımı, kortizol üretiminin yükselmesine ve dolayısıyla kan içerisindeki derişimini artmasına neden olur. Bu ise negatif başa tepki (feed back) ile hipofizde ACTH üretimini azaltır. Kortizol bu engellemeyi ya doğrudan doğruya hipfiz içerisinde ACTH üretimini engellemeyle ya da dolaylı yoldan ACTH üretimini denetleyen, hipotalamus tarafından salgılanan CRF’yi, yani kortikotropin faktörünün üretimini azaltmayla yapar.

Kortizolün sentezinden sorumlu birkaç enzimden herhangi birinin kalıtsal olarak dejenerasyonu, adrenal korteksin büyümesine neden olur. En çok rastlanan bozukluk, streoidin 21. karbonuna bir hidroksil bağlayan enzimin yokluğudur. Bu şekildeki bir bozukluk biyosentetik yolda bazı ara maddelerin birikimine neden olur. Bu ara maddelerin bir kızmı artık kortizole dönüşmez ve andrtostenediyon gibi adnrojenleri meydana getirebilir. Bu sonuncu madde de ya adrenale ya da başka bir yerde testestrona dönüşebilir. Adrenal korteksin yetersiz kortizol salgılanması, ACTH miktarının normalin üstüne çıkmasına neden olur. Çünkü onun salgılanmasını durduracak faktör ortadan kalkmıştır. Bu durumda adrenal bezler daha da büyür ve dolayısıyla daha fazla adrojen salgılanmaya başlar. Androjenin fazlalığı bireyin erkekleşmesini ya da daha fazla erkekleşmesini sağlar.

E) Hipofiz Bezi:

Hipofiz, kafatasının altındaki küçük çöküntü içinde, hipotalamusun hemen atlında ve ona küçük bir köprü ile bağlı olarak bulunan, 0.5 gr. Ağırlığında tek bir endokrin bezdir. Şimdilik bilinen işlevleri yalnızca hormonaldir. Hipofiz, iki farklı emriyolojik yapının kaynaşmasıyla oluşur: Birincisi ağız tavanının yukarıya doğru büyümesiyle (Rathke Kesesi), ikincisi ise hipotalamusun aşağı doğru uzamasıyla (İnfudibulum). Her iki parça da ektoderm kökenlidir. Rathke kesesi, ağız ile olan ilişkini hemen hemen yitirmesine karşın, hipofiz beyin ile olan bağlanıtısını (yani infudibular sap) sürekli kalmıştır. Hipofiz üç lobludur; ön ve orta loblar Rathke kesesinden , arka lob infudibulumdan türemiştir. Hipfiz, adrenal gibi farklı işlevler gören bir bezdir.

Ön lobta sinir lifleri yoktur; kan damalarıyla kendine ulaşan bazı hormonlar aracılığıyla uyarılır. Ön lob arteriyal ve portal diye çift kan dolaşım sistemine sahiptir. İç karotit arterin bazı kolları doğrudan doğruya hipofize gelir; diğerleri infundubular bağlantının ve hipotalamusun orta çıkıntısı etrafında kılcal bir yatak meydana getirir. Hipotalamusun etrafındaki kılcalları toplayan portal damalar, infundibulumdan geçerek, hipofizin ön lobunun etrafındaki kılcal damalara bağlanır. Böylece hipotalamus tarafından çıkarılan ve hipofizdeki salgıları serbest hale geçiren faktörler; bu yollar, doğrudan doğruya hipofize ulaştırılır. Bu şekilde hipofizin salgısı denetlenmiş olur.

Ön lob, şekline, büyüklüğüne, boyanma özelliğine ve sitoplazmasındaki granüllerin durumuna ve çeşidine göre en azından beş çeşit hücre içerir. Her tip hücretinin farklı hormon salgıladığı zannedilmektedir. Büyüme hormonu salgılayan hücreler yuvarlaktır. Bu hücreler sitoplazmasında sık ve şekil olarak yuvarlar asidofil granülleri taşır. Prolaktin salgılayan hücreler, karmen ile kuvvetlice boyanır, granülleri, büyüme hormonu salgılayan hücrelerindekinden daha büyük ve daha ovaldir.

İlk tanımlanan büyüme hormonu hipofiz hormonudur (Somatotropin). 1860 yılında hipofiz bezinin büyümesiyle “Gigatizim (Devleşme)” arasında bir ilişki bulunmuştur. 1921 yılına gelindiğinde Evans ve Long, sığır hipofizinden büyüme hormonunu özütlediler; 1944 yılında da saf olarak izole edildi. Büyüme hormonu, 188 aminoasitten oluştur tek bir peptit zinciridir. Eoznifol hücreler tarafından salgılanır. Kemiklerin epifiz kısmının ve vücudun büyümesini, hücre protein miktarının artmasını sağlar. Hipofiz bezinin büyüme çağında aşırı çalışması veya az çalışması durumunda vücuttaki büyüme bununla doğru orantılı olur fakat organlar arasındaki büyüme oranı aynıdır. Ancak hipofiz büyüme çağından sonra aşırı çalışmaya devam ederse organlar ve kemikler kendilerine has bir şekilde büyümeye devam eder. Yalnız bazı kemikler bu hormona karşı duyarlılıklarını büyüme çağından sonra yitirdiği için, bu kendine has büyüme sadece belli organlarda olur. Buda vücudun orantısız olmasına neden olur.

Değişik türlerde, büyüme hormonunun, aminoasit bileşimini ve etkinliği bakımından belirli farklılıklar gösterdiği bulunmuştur. Örneğin, sığır büyüme hormonu, farelerin büyümesini sağlar; fakat insana ve maymuna herhangi bir etkisi olmaz. İnsanın ve maymunun hipofizinden hazırlanan büyüme hormonu, insanın ve maymunun büyümesini aktive eder. Bu hormon, büyümenin ötesinde, protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasına da etki eder.

Adrenokortikotropik hormon (ACTH) 39 aminoasit içeren tek zincirli bir proteindir. Çok hızlı sentezlerinir ve pek az hipofizde depolanır. Hemen plazmadan uzaklaştırılır. Biyolojik yarı ömrü 20 dakikadır. Hipofizin bazofil hücrelerinde sentezlenir. ACTH, eklem romatizması (arterit) ve alerjilerde tedavi amacıyla kullanılması nedeniyle tanınmıştır. Fakat bu hormonun en önemli görevi, adrenal korteksin büyümesini ve kortikal streoitlerin oluşmasını sağlamasıdır. Hipofizin vücuttan çıkarılmasıyla, adrenal korteks hemen körelmeye başlar. Tekrar ACTH hormonu enjeksiyonu ile korteksin körelmesi durdurulabilir.

Hipofizin tamamen ortadan kaldırılması tiroit bezinin de körelmesine neden olur. Bez hücrelerinin çapı büyür ve follikül hücreleri yassılaşır. Hipfiz bezinin vücuda tekrar implantasyonu veya tirotropin ( TSH = tiroit uyarıcı hormon ) içeren bir özütün vücut içersine enjeksiyonu ile tiroit bezi tekrar eski haline döner. Tirotropin, tiroit bezinde tiroglobulinin yapılmasını ve salınmasını uyarır. Dolayısıyla exophtalmus (gözün dışarıya fırlaması) ve ödem oluşumuna etki eder. Tirotropin salgılanması önlendiğinde, kan plazmasındaki tiroksin miktarı belirli bir düzeye ulaşır. Adrenalin salgısı artar. Tirotropin, moleküler ağırlığı 25.000 olan bir glikoproteindir. Bu bileşiğin karbonhidrat kısmı mannos, fukoz ve N-asetil galaktozaminden oluşmuştur. Büyük bir olasılıkla bazofil hücrelerden salgılanır.

Hipofizin ön lobu tarafından çıkarılan gonadotropinler, yani follikül yaran hormonlar (FSH) ve luteinizing hormon (LH)’un her ikiside glikoproteindir. FSH, moleküler ağırlığı 31.000 olan, %8 karbonhidrat içeren ve “Sialik Asit” taşıyan bir bileşiktir. Eğer neuraminidaz enzimi ile sialik asit parçalanırsa veya amilaz enzimi ile muamelede diğer karbonhidrat grupları koparılırsa, FSH hormonunun etkisi kaybolur. LH, moleküler ağırlığı 26.000 olan daha küçük bir proteindir; farklı türlerde değişik oranlarda karbonhidrat içerir.Bu oran insan için % 4.5 ‘tir.

Üçüncü gonadotropin, laktogenik hormondur; moleküler ağırlığı 25.000 olan 205 aminoasitten meydana gelmiş tek bir peptit zinciri ile oluşmuş bir proteindir. Hipofizin ön lobundaki bazofil hücrelerinde sentezlenir.

Glikoproteinli bu üç hipofiz hormonu (TSH, FSH ve LH) alfa ve beta denen iki alt birimden oluşmuştur. Her üçünde de alfa alt birimi birbirine çok benzer; buna karşılık beta alt birimi biyolojik özellikleri bakımından birbirinden açıkça farklıdır. Hormonlar kendilerini oluşturan alt birimlere ayrılabilir. Bu alt birimler yalnız başlarına ya pek az ya da hiç biyolojik aktiflik göstermez. Eğer bu iki bileşik yan yana getirilirse, tekrar biyolojik aktiflik kazanırlar. TSH’nin alfası ile FSH’nin betası birleşebilir; fakat betayı FSH’den aldığından onun aktifliğini gösterir.

Prolaktin ya da laktogenik hormon, estrojenin ve progestronun salgılanmasını ve süt bezlerinin harekete geçmesini sağlar. Göğüslerin gelişmesinde laktogenik horonların etkisi yoktur. Bu gelişmeyi estrojen ve progesteron sağlar. Progesteron, laktogenik hormonun etkisini inhibe eder ve bu inhibisyon doğuma kadar kaldırılmaz. Doğumdan sonra progesteronun azalması ile prolaktin aktif hale geçer ve süt salgılanır. Prolaktin, özellikle memelilerde, yavruya bakma içgüdüsünü harekete geçirir. Büyük bir olasılıkla hipofizin ön lobundaki bazofil hücreler tarafından salgılanırlar.

Testislerin gelişmesi ve işlevi, FSH ile LH hormonlarının denetimi altındadır. FSH, seminifer ( ya da sperma ) tüplerinin hacmini büyültür (testislerin büyümesi). Normal sprematogenezis için hem FSH’ya hem LH’ya gereksinme vardır. Fakat yalnız LH, testisin intersititial hücrelerini uyararak erkeklerin hormonunun üretimini sağlar.

Orta lob, ön lobun hücrelerinden daha küçüktür ve bazofil hücreleri içerir. Bu hücrelerin bazıları granüllü, bazıları granülsüzdür. Arka lob miyalinsiz sinir liflerinden ve kahverengimsi sitoplazmik granülleri içeren dalı hücrelerinden oluşmuştur.

Hipofizin orta lobu “Intermedin = Melanofor Hormonu = Melanosit Uyarıcı Hormon” denen bir hormon salgılar. Bu hormon canlıların deri renklerini ayalar. Hipofizektomide ( hipofiz çıkarılmasında ) deri sürekli açık renk alır; intermedin enjeksiyonu ile koyulaşma tekrar sağlanır. Kromatoforlar içindeki pigmentlerin toplanması doğrudan doğruya intermedin maddesinin miktarı ile ilgilidir; herhangi bir şekilde sinirsel işlev söz konusu değildir.

Arka lob iki hormon içerir; “Oxytocin ve Vasopressin”. Sonuncu hormon “Antidiuretik Hormon” veya ADH olarak da bilinir. 1955 yılında Vincent Du Vigneadu, bu iki hormonun moleküler yapısını aydınlatarak sentezledi ve bu başarısından dolayı da Nobel Ödülü aldı. Her ikisi de dokuz aminoasitten oluşmuş bir peptit zincidir. Aminoasitlerin çoğu her iki hormonda da aynıdır. Yalnız iki aminoasitleri değişik olmasına karşın, fizyolojik özellikleri bakımından birbirinden tamamen farklıdır. Oksitosin rahim kaslarının uyarılmasında işlev görür. Bu nedenle bazen doğum sırasında enjekte edilir.

Vazopressin, düz kasların kasılmasını ve bununla ilişkin olarak arteriyollerin (atardamar özelliği gösteren kılcaldamarlar) etrafındaki kasların büzülmesini sağlayarak kan basıncının yükselmesine neden olur. Keza bu hormon, suyun böbrekteki Henle loblarından ve kıvrık tüplerin uç kısımlarındaki hücrelerden geri emilmesini düzenler.

Bu iki hormon, gerçekten arka lobtan değil, beynin paraventriküler çekirdekçiğinden ve supraoptik yapıda bulunan nörosekseresyon hücrelerinden salgılanır. Daha sonra hipotalamik-hipofiziyal akson boyuncu taşınarak arka lobta birikir. Beyin çekirdekciklerinden birinin veya hipofize bağlayan sinirsel bağların ya da arka lobun yaralanması, ADH hormonunun salgılanmamasına ve “Diabetes İnsipidus” denen hastalığın ortaya çıkmasına neden olurmuş. Bu hastalıkta, böbrek, suyu geriye emme yeteneğini kaybeder; günlük idrar miktarı 1-2 lt.’den 10-25 lt.’ye yükselir. Hasta korkunç bir susuzluk duyar ve sürekli su içer. ADH enjekte etmekle tüm bu arazlar ortadan kalkar; fakat enjeksiyonun birkaç günde bir tekrarlanması gerekmektedir.

Hipofiz bezinin işlevleri, belirli zamanlarda, oraganizmanın gereksinmelerine göre, belirli miktarlarda değişik hormon çıkarması bakımından oldukça karışıktır. Tropik hormonların her birinin bu bezden serbest bırakılması, tepki organlarından gelen hormonların denetimi altındadır; örneğin ACTH, kortizol tarafından organlarından edilir. Bu durdurma ve başlatma mekanizması, hipofiz bezinin ve tepkime organlarının belirli bir denge içerisinde çalışmasını sağlar.

Hipotalmus da hipofiz bezinin çalışmasında önemli bir denetim merkezidir. Hipotalamusun belirli merkezlerinden çıkan aksonlar, orta tepe denen kısımlarda sonların. Bu aksonların ucundan çıkan bazı faktörler, portal damarlarla hipofize taşınır ve orada özel hipofiz hormonlarının serbest hale geçmesini sağlar. Örneğin, ACTH hormonu, orta tepenin elektriksel olarak uyarılması sonucu oluşur; fakat hipofiz bezinin arka lobuna akson gönderen supraoptik çekirdekçikler uyarıldığında bu salgı meydana gelmez. Hipofiz ile hipotalamus arasındaki kan damarları kesilirse, elektiriksel uyarımda sonuç vermez. Eğer orta tepeye giden sinirler tahrip edilirse, streslere cevap verildiğinde ACTH hormonu uzun zaman çıkarılamaz.

F) Testis:

Testislerin seminifer tüpleri arasında bulunan Leydig interstitial hücreleri, testosteron gibi androjenik hormonları salgılar. 1849’da Berthold, testislerin, ikincil erkeklik özelliklerinin gelişmesi için kanla taşınan bir maddeyi salgıladığını tahmin etti. Fakat androjen hormonlardan en önemlisi olan “Testosteron” ancak 1935’de bulunabildi. Testosteron genel olarak metabolizma üzerinde ve hücre proteinlerinin oluşumunu uyarma ile de (anabolik tepkimelerde) büyüme üzerinde etkindir. Androjen hormonun vücuduna enjekte edilmesi, özellikle kaslardaki protein sentezinin uyarılmasına ve dolayısıyla vücut ağırlığının artmasına, keza bunun yanında karaciğer ve böbreklerin hacimce küçülmesine neden olur. Kemiklerin irileşmesini ve kalsiyum birikmesini sağlar.

Testosteron ve diğer androjenler, büyümeyi uyarır ve ikincil erkeklik özelliklerinin oluşumunu sağlarlar. Bunlar dış eşey organlarının büyümesi, seminal vezikül ve prostat gibi yardımcı bezlerin büyümesi , sakalın ve göğüs kıllarının çıkması, sesi kalınlaşması, psikolojik olarak erkeksi davranma, vs. gibi değişikliklerdir. Erkek eşey hormonları, her iki eşeyde de kısmen Libido (çiftleşme için arzu)’nun ve kavuşma davranışlarının artmasına neden olur.

Olgunlaşmamış bireylerde testislerin çıkarılması ikincil eşey özelliklerinin gelişimini önler. Kısırlaştırılmış insanlarda, yani hadımlarda, ses perdesi incelir, sakal çıkmaz, eşeysel organlar ve eşeysel bezler küçük kalır. Keza kemiklerin sertleşmesi azalır ve kemik epifizinin belirli yaşlarda uzaması durdurulamadığı için, tipik bir boy uzaması görülür. Metabolizma ve uyarılabilme yeteneği düşer; dövüşme ve saldırganlık eğilimleri azalır. Kaslar ince lifli ve yumuşaktır, yağ birikimi alışılagelmiş yerlere değil de, genellikle dağınık bir şekilde depolanır. Bu nedenle buruk edilmiş hayvanların kas lifleri arasına dağılmış durumda yağ toplanır; bu da, yumuşaklığı sağladığı için, etin değerini yükseltir. Erkeklerde, özellikle kalçalara yağ toplanmasına neden olur. Bazen bu yağ toplanması aşırı şişmanlıklara neden olur. Androjenik hormonların eksilmesiyle yaşlılık belirtisi olan “yaşlılık osteoporose”’u ortaya çıkar Kastrasyon, haremde çalışacaklara ve koroda şarkı söyleyecek erkeklere uygulanmıştır. Birçok evcil hayvan, sakinleştirilmek için kısırlaştırılır ancak bu hayvana testosteron enjekte edildiğinde tüm eşeysel özellikleri oluşur.

Testislerin vücut boşluğundan testis torbasına (skrotum) inememesi “Cryptorchidism) denen bir bozukluğun ortaya çıkmasına neden olur. Bu bireyler kısır olur; fakat normal olarak testosteron üretirler. Torbaya inmeyen testislerin sperma meydana getirecek tüpleri mikroskop altında incelendiğinde içindeki hücrelerin köreldiği; fakat hormonları meydana getiren interstitiyal hücrelerin normal olduğu görülür. Sperma tüpleri sıcaklığa karşı çok duyarlıdır; vücut boşluğunun sıcaklığı testis torbasının sıcaklığından 3-4 derece daha yüksektir. Bu sıcaklık farkı ise tüplerin tahrip olmasına yeterlidir. Belirli bir süre yüksek sıcaklığa ya da ateşli bir hastalığa tutulan erkekler geçici olarak kısırlaşabilirler.

Hipofiz bezinin çıkarılması hem interstitiyal hücrelerin hem sperma tüplerinin körelmesine neden olur. Androjen salgılar azalır ve ikincil eşeysel özellikleri körelmeye başlar. Sperma tüplerinin gelişimi ve spermatagonezisin oluşumu FSH, LH ve testosteronun ortak işlevi sonucu ortaya çıkar. Aşırı testosteron veya estrojen verilmesi, hipofizin FSH ve LH çıkarmasını önlendiği için testislerin körelmesine neden olur. Günlük sıcaklık ve ışık değişimi, beyini ve özellikle hipotalamusu uyararak hipofiz bezinden gonadotropin salgılatacak etkinin doğmasına ve böylece testislerin büyümesine, ikincil eşey özelliklerinin meydana gelmesine ve bireyin kavuşma davranışlarının ortaya çıkmasına neden olur.

G) Ovaryumlar (Yumurtalıklar):

Ovaryumlar yumurta meydana getirmenin yanında, endokrin bez ödevini de görür. Estradiol, Estron ve Progesteron denen steroyit hormonları üretirler.

Hem yumurtalıklar hem de testisler mezonefrozun alt kenarındaki genital kenardan, mezoderden, türemişlerdir. Yumurtalıkların her biri germinal epitel mezoteliyumun çevirdiği bir hücre yığınından oluşmuştur. Embriyonik gelişim sürecinde, besin kesesinin epitelinden köken almış primordiyal eşey hücreleri, eşeysel bezlerin içine göç ederler.

Oositler gelişirken etrafını germinal epitelden meydana gelmiş hücreler sararak bir follikül yaparlar. Bu hücreler çoğalarak yumurtanın etrafında Stratum Granulosum denen kalın bir tabaka oluşturur. Follikülün içi sıvıyla doludur. Yumurtalığın bağ dokusu, follikül etrafında “Theca” denen kalın bir tabaka meydana getirir. Follikül genişledikçe, içi follikül sıvısıyla dolar ve yavaş yavaş yumurtalığın dış yüzüne doğru itilmeye başlar. Sonuçta follikül patlayarak, yumurta, peritonal boşluk (karın boşluğu) içerisine düşer ve oradan fallopian hunisinin tüpleriyle ovidukt kanalına alınır. Bu evre, ovulasyon ( yumurtlama ) olarak bilinir. Eğer yumurta oviduktta döllenirse ulaştığı uterusun (rahim) içini astarlayan endometriyum doku içerisine gömülür ve gelişmeye başlar.

Follikül parçalanmasından sonra, geriye kalan follikül hücreleri çoğalarak ve çapları büyüyerek içerideki tüm follikül boşluğunu doldurur. Granuloza ve teka hücreleri beraberce “Corpus Leteum”’u olşutururlar. Bu sarımsı cisim yumurtalığın uüzünden katı yapılar halinde dışarıya doğru uzanır. Eğer yumurta döllenirse, korpus luteum aylarca kalır ve salgı çıkarmaya devam eder; döllenmese iki hafta içinde beyaz renkli, küçük bir yapıya “Corpus Albican”a dönüşür.

Histokimyasal bulgular, teka hücrelerinin estrojenin; korpus luteumun granuloza hücrelerinin de progesteronun kaynağı olduğunu göstermektedir. İlk bulunun estrojen, 17-ß-estradiyol, estron ve estriyol gibi metabolik estrojenlerdir. Estradiyol eşeysel olgunluktaki değişiklikleri meydana getirir; rahimin, vajinanın, memelerin büyümesini, iskelet kaslarındaki değişiklikleri, bununla ilişkin pelvisin genişlemesini, sesin kalitesinin değişmesini, eşey organlarında dişiye özgü kıllanmaları, dişiye özgü yağlanmayı ve aybaşlarının görünmesini vs.’yi sağlar. Döllenmiş yumurtanın rahim içerisindeki endometriyal dokuya gömülmesi için, bu dokunun tam olarak gelişmesi gereklidir. Endometriyal dokunun gelişmesi için de hem progesterona hem de estradiyole gereksinme vardır. Embriyonun rahim içerisindeki gelişiminin sürdürülmesi için progesterona ve keza gebelik sırasında memelerin gelişimi için bu hormon ile estradiyola gerek vardır. Estradiyola ve estronun ikisine birden estrojen denir. Estron idrarda bulunur ve estradiyol gibi etki yapar. Yalnız potansiyel olarak estradiyolün ancak %20’sine sahiptir. Hamile dişilerin idrarının, hamile olmayan dişilere enjekte edilmesiyle, onlarda hamilelik belirtilerinin ortaya çıkması, bur hormonla birlikte, idrarda progesteronun ve gonadotropinlerin artmasından dolayıdır.

Birincil eşey hormonu estradiyol ( 18 karbonlu ), öncelikle erkek eşey hormonlarından ( 19 karbonlu ) ve keza ikincil dişi eşey hormonu progesterondan ( 21 karbonlu ) sentez edilir.

H) Diğer Endokrin Bezler:

a) Timüs ( Thymus ):

Kalbin ve göğüs kafesinin hemen üzerinde bulunur. Solungaç keselerinin boğumlanması ile meydana gelen bir epitel cisimciği şeklinde oluşur. Genç evrelerde bu kez büyüktür; fakat eşeysel erginliğe ulaştıktan sonra yağlanmaya ve körelmeye başlar. Bu bezin büyümede ve eşeysel olgunluğa ulaşmada etkisi olduğu varsayılmaktadır. Ancak insanda bezin dışarıya çıkarılmasıyla bir anormallik görülmemiş ya da özütünün vücuda verilmesiyle herhangi başarılı bir endokrin işlevinin olduğu saptanamamıştır.

b) Epifiz:

Talamusun üst yüzeyinde, yuvarlak yapılı bir bezdir. Beyin yarım kürelerinin arasında bulunur ve ebriyolojik olarak beyinin dışarıya doğru büyümüş uzantısıdır.

Bu bez, triptofandan sentezlenen methoksi indol ( Melotonin )’ü salgılar ve bu, 5- hidroksi triptamine ( Serotonin ) çevrilir. Serotonin, amin azotunda asetillenmiştir ve hidroksi indol –O- metil transferaz enzimi ile 5- hidroksi grubuna bir metil eklenmiştir. Bu son enzim yalnız epifizde bulunur.

I) Endokrin Bezler Arası İlişki:

Bir bezin işlevlerinin diğer bezlerin işlevlerine değişik ölçülerde etki ettiği ve tümünün aralarında bir bağlantı sistemi oluşturarak vücudun aktivasyonlarını düzenledikleri bilinmektedir. Hipofiz bezinin, tiroit, adrenal ve eşeysel bezlerin aktivasyonunu düzenlediği bulunduğu zaman; bu bezin “usta” bez olduğu ve diğerlerini denetim altında tuttuğu izlenimi bıraktı. Fakat daha sonraki araştırmalarda bu bezin de karşılıklı etkiler göstermek koşuluyla hipotalamus tarafından denetim altında tutulduğu anlaşıldı. Bu durumda hipofizin ikinci dereceden denetleyici bez olduğu ortaya çıktı.

Estradiyolün, progesteronun, FSH’nin ve LH’nin menstrual çemberin düzenlenmesinde; estrojennin, progesteronun ve prolaktinin memelerin gelişmesinde ve işlev görmesinde rol oynadığı bugün tam olarak açıklanmıştır. Karbonhidratların, yağların ve proteinlerin metabolizma hızı, tiroksin, insülin, epinefrin, glukagon, büyüme hormonu, kortizol, estradiyol ve testosteronun etkisi altındadır. Keza normal büyüme, büyüme hormonu ve tiroksinin haricinde insülin, androjen ve diğer birçok hormonu da gerektirir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Etoloji

ETOLOJİ

Passer domesticus (Ev Serçesi)

DAVRANIŞ BİYOLOJİSİ

Yurt Seçimi (Teritoryum Tesisi)

Yuva Sunumu

Çiftleşme

Besin Arama Hareketleri

Rahatlama (Konfor) Hareketleri

Ötüşler

Hazırlayan:

Fatih UZUNER

960302007

Dersin Sorumlusu:

Prof. Dr. Ali ERDOĞAN

AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ

BİYOLOJİ BÖLÜMÜ

-2002-

Passer domesticus

Davranış Biyolojisi

1)Yurt seçimi (Teritoryum Tesisi)

Bireyler beraberliklerini sürdürüp belirli bir kuluçka alanının emniyetini sağlayabilmek için bir alana, gereksinim duyarlar. Bu alan yurt ve teritoryumdur. Kurulacak yurt alanının, çıkacak yavrulara besinin kolayca sağlanabileceği uygun bir arazi parçası olması gerekir.

Yurt alanlarının sınırları, bireylerin (genellikle erkeklerin) şubat sonundan mayıs ayına kadar yoğun olarak sürdürdükleri yurt belirleme ötüşü ile saptanır. Bu ötüşlerin diğer bir amacı da yurdun kurulduğunu seçilecek eşe duyurmak ve rakip erkek bireylere gözdağı vermektir. Gözdağına rağmen kurulacak yurda bir saldırı olursa, erkekler arasında şiddetli kavgalar olur. Bu tür davranışlar aynı tür içinde (interspesifik) olduğu gibi farklı türler arasında (intraspesifik) olabilir. Yapılan kavgalar genellikle tarafların karşılıklı olarak birbirlerine, keskin ve kesik kesik bağırmaları ile başlar. Kavga esnasında bireyler kafalarını birbirlerine uzatarak kısık sesler çıkarırlar. Boyun ve kuyruk tüyleri dikleşir ve kanatları yanlara hafifçe açılır.

2)Yuva Sunumu

Yuva sunumu erkek bireylerce yapılır. Erkekler şubat sonundan itibaren, dişilere sunacakları yuvalara girip çıkar ve ot parçası, tavuk ve güvercin tüyleri gibi materyaller getirirler. Erkeğin işgal ettiği yuvayı dişi kabullenirse yuva ikisi tarafından müştereken yapılır.

Dişinin ilgisini çekip yuvayı ona beğendirmek için erkek bireyler yuvalara, her seferinde içeride daha az kalmak üzere girip çıkar. Bu arada erkek yuva sandığı üzerinde veya yuva deliğinden dışarıyı gözleyerek sağa-sola bakar. Yuvadan çıktıktan sonra yuvaya en yakın dala tüner, bazen yuvanın üstüne konar ve tekrar içeri gibi yapıp yuva giriş deliğini vücudu ile kapatır, hemen sonra geri çıkar.

Dişi yuvaya yakın bir yere gelince, erkeğin daldan dala yer değiştirip çok sık öttüğü ve dişinin ilgisini çekmek istediği izlenir. Daha çok yuvanın üstünde yapılan bu hareketler: kendi ekseni etrafında dönme; kafayı sağa-sola oynatma, ileriye uzatma; kanatları yana açma ve kanat tüylerini titretme; kuyruk tüylerini yukarı kaldırma; bazen de bir kanadı aşağı itip telekleri yere sürme şeklidir. Yuva sunma ilgi çekme hareketlerine, dişi birey kayıtsız kalır ve sunulan yuvayı kabul ettiği anlamı taşıyan erkeğin faal olduğu yuvaya girme uçuşu yapmazsa, erkeğin ötüşünü daha canlı ve keskin olarak bir başka yuva veya dal üzerinde, fakat dişiyi gözden kaçırmayacak şekilde sürdürdüğü görülür. Dişi bu sırada sunulan yuvalardan birine yönelme uçuşu yapar. Yapılan ilk uçuş genellikle yuva deliğine yakın dallar üzerine olur. Burada kısık kısık ses çıkarıp kafasını sağa sola ve öne uzatarak, etrafını izler. Bazen yuva deliğine girmeye çalışır, ve hemen geri döner. Bu arada erkek yuva deliğinden içeri girerek dişiye kur hareketleri ve ötüşleri yapar. Dişi bu davranışlara karşılık vererek yuva deliğine konup onu izler ve içeriye kısa bir süre için de olsa girer çıkar. Dişinin yuvaya sıklıkla girip çıkması ve yuvada daha uzun süre kalması onun yuvayı kabul ettiğini gösterir. Yuvaya giriş çıkışların sıklaşması ve erkeğe daha yakın bir yere konma girişimleri ile birlikte, erkeğin çiftleşme öncesi yaptığı kur hareketleri görülür.

3)Çiftleşme

Çiftleşmeden önce dişi ve özellikle erkeğin sürekli aktif oldukları ve dallar üzerinde oynaştıkları gözlenir. Bu kur hareketleri eşlerin uyarılması için yeterlidir. Çiftleşmede erkeğin dişinin üstüne çıktığı ve omuz kemeri yada ensesini gagası ile kavradığı görülür. Çiftleşme süresi genellikle 3-6 saniye arasında değişir. Erkek dişinin üzerinden inince kanatlarından birini yere doğru uzatarak tekrar çiftleşme teşebbüsünde bulunur.

Mart-Kasım ortasına kadar olan dönemde çiftleşme faaliyetleri iklim koşullarına ve özellikle sıcaklığa bağlıdır.

Dişi 4-5 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 10-11 gün sürer. Yavrular 15-19 günde yuvadan uçar. Kuluçka başarısı % 90’dır.

4)Besin Arama Hareketleri

Besinlerini genellikle toprağın üstünde ve ağacın yapraklı kısımlarında ararlar. Topraktaki yemi açığa çıkarmak için, toprağı tırnakları ile eşelerler. Topraktaki kurumuş yaprak ve otları yana atarlar. Ağaçtaki gizli zengin besinlere ulaşınca, dalın üstünde kanatlarıyla pırpır yaparak bunlara yakalar. Uçabilen böcekleri de çok yakından takip ederler.

Besin olarak; kelebek tırtılı, böcek larvaları, böcekler ve sinekler hayvansal besinlerini oluşturur; buğday, arpa, mısır, tohumları taze ot yaprakları bitkisel besinlerini oluşturur.

Beslenme grup halinde gerçekleşir. Bu sırada gruptan birkaç birey tehlikelere karşı gözcülük yapar.

5)Rahatlama (konfor) Hareketleri

Serçeler güneş banyosu yaparken, vücut tüylerini kabartıp,kanatlarını hafifçe yere doğru açar, güneş ışınlarının vücudun bütün bölgelerine girmesi için kendi ekseni etrafında dönerler. Bunlarda sıklıkla gözlenen davranışlardan biri de kum ve su banyosundaki hareketlerdir. Bunun için, özellikle vücutlarının üst kısımlarındaki tüyleri gevşeterek, hızlı bir şekilde sağa-sola sıçrarlar. Su içine girince, su içer, kum banyosunda daima kumları gagalar ve içinde yiyebileceği besinler varsa onları yer.

Tepinme hareketleri: Suda ve özellikle kumda tepinme hareketlerine rastlanır. Sudan veya kumdan çıkınca, kanadın biri sabit şekilde durur, diğeri omuzdan aşağıya inerek şiddetli bir şekilde silkelenir. Daha sonra diğer kanadı ile aynı hareketleri yapar. Yakında bulunan bir ağaca veya dal üzerine konarak tüylerini gagaları ile düzeltirler. Bazen ayak parmaklarıyla başın üst kısmını düzeltirler. Gagayı da bir dala sürterek temizlerler.

6)Ötüşler

Yuva Çevresindeki Ötüşler: Kur yaparken ve rakiplerini korkutmak için aralıksız ve yüksek bir sesle öterler. Bu tür ötüşler sırasında tüylerini kabartırlar.

Yalvarış Ötüşleri: Biraz gelişmiş civcivler ve uçma durumuna gelmiş yavrular kısık bir sesle ve çok sesli olarak öterler. Uçma durumuna gelmiş yavruların yer arama ötüşleri, tek düze yüksek sesledir. Ana-Babaları bu ötüşlere bir şeyler anlatır gibi yumuşak ve sessizce karşılık verir.

Diyalog Kurma Ötüşleri: Yalnız kalan birey, grubu bulabilmek için kısa ve keskin bir şekilde öter.

Tehlikeye Karşı Alarm Ötüşleri: Kuralsız olarak yüksek sesle ve uzatarak öterler. Yavrular tehlike altında ise tehdit unsuruna 1 metre kadar yaklaşacak şekilde alçak uçuşlar yaparlar.

KAYNAKLAR

1) ERDOĞAN, Ali, Ankara/Beytepe Serçe Populasyonları ile İlgili Biyolojik Çalışmalar 19-27 (1982)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1.giriş

1.GİRİŞ

Bilgi çağının gelişmiş ülkeleri 21. yüzyıla teknolojinin doruğuna ulaşmış olarak girme çabaları içindeyken, teknolojinin insanlığa sağladığı yararlar yanında, canlılar ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri her geçen gün artmaktadır.

20. yüzyıl başlarında tüm dünyada hızlı kentleşmenin, artan nüfusun ve hızla gelişen teknolojinin yarattığı önemli bir çevre sorunu haline gelen gürültü kirliliği üzerinde durulması gereken önemli bir konu haline gelmiştir.Kısaca teknolojik gelişmenin doğal sonucu olarak gürültüye maruz kalan insan sayısı da hızla artmıştır.Ülkemizde son yıllarda gürültünün insan sağlığı ve çevresi üzerindeki olumsuz etkileri arttıkça bu konuda yapılan araştırmaların sayısında önemli bir artış görülmüştür.

Gürültü; insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz etkileyen, fizyolojik, psikolojik dengelerini bozabilen, iş performansını azaltan önemli bir çevre kirliliği türüdür.Akustik kirlilik ya da gürültü; gelişmiş ülkelerde diğer kirlilik türlerine göre daha yaygın bir tür olarak; kişisel ve toplumsal yaşam kalitesinde düşüşe neden olmaktadır.Bir çevre sorunu olarak ele alındığında, öncelikle gürültünün insan ve toplum sağlığı açısından kabul edilecek en yüksek düzeylerin(gürültü ölçüt ve limitlerinin)ortaya konması, daha sonra, incelenen çevredeki mevcut gürültü koşullarının ölçüm ve tahmin yöntemleri ile belirlenmesi ve bunlara bağlı olarak da gürültünün bir sistem içinde kontrol altına alınması çalışmalarının yapılması gerekmektedir.

Gürültü ölçümü, sonometre cihazı ile yapılır.Sonometre, sesin şiddetini desibel (dB) cinsinden verir.dB ise, insan kulağının en çok hassas olduğu ve yüksek frekansların özellikle vurgulandığı bir ses değerlendirme birimidir.Gürültü azaltılması ya da kontrolünde çok kullanılan dB birimi, ses yüksekliğinin subjektif değerlendirilmesi ile de ilişkilidir.Gürültü belirli limitleri aştığı zaman insanlarda gerek ruhsal, gerekse bedensel birçok rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.Dünya Sağlık Örgütü`nün(WHO) ve Uluslararası Çalışma Örgütü`nün yapmış olduğu araştırmalara göre, 0 dB insan kulağının eşiği olup 0-30 dB arasındaki seslere karşı rahatsızlık duymamaktadır.30-60 dB arasındaki seslerde kişisel hassasiyete bağlı olarak psikolojik belirtiler gözlenmektedir.65-85 dB arasındaki seslerde psikolojik, fizyolojik, otolojik bozukluklar oluşmaktadır.

Gürültünün önlenmesi, gürültü kontrol mühendisliği adı altında toplanan çeşitli dallardan uzmanların katılımı ile gerçekleştirilmektedir.Diğer taraftan, konunun çeşitli yönlerini ele alan ve her yıl gözden geçirilen uluslararası Teknik Standartlar yanında çeşitli ülkelerde gürültü ile ilgili ciddi denetimler gerçekleştirilmiştir.Ancak bu çabalara karşın, gürültü kaynaklarının gelişmiş ülkeler de dahil yayıldığı, gürültü düzeylerinin ve etkilenmenin giderek arttığı bir gerçektir.Ülkemizde2872 sayılı çevre kanununun 14. hükmüne dayanılarak hazırlanan ve 1986 yılında yürürlüğe girmiş olan gürültü kontrol yönetmeliğinin amacı,kişilerin huzur ve sükununu, beden ve ruh sağlığını gürültü ile bozmayacak bir çevrenin geliştirilmesini sağlamaktır.

Bu derlemenin amacı, çağımızda önemli bir çevre sorunu haline gelmiş olan gürültünün insan ve toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortaya koymaktır.

2.SESİN OLUŞUMU VE ÖZELLİKLERİ

Fiziksel olarak ses, esnek bir ortam içinde peryodik titreşimler yapan bir kaynağın ortamın denge basıncında değişimler meydana getirmesi ve bu basınç dalgalarının sabit bir hız ve belirli bir faz farkı ile ortamın uzak noktalarına kadar iletilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.Fizyolojik yönden ise sesi, sözü edilen basınç akımı tarafından uyarılan işitsel bir duyudur.Gürültü ise gelişigüzel yapılı ve birbiri ile uyumlu olmayan frekans bileşenlerine sahip olan sestir.

Sesin iki temel öğesi frekans ve şiddettir.Frekans, ses dalgalarının birim zamandaki titreşim sayısıdır.Sesin yüksekliğini tanımlar.Belirli bir yoğunlukta düşük frekansların işitme kayıplarına yol açma olasılığı yüksektir.Frekans saniyedeki titreşim sayısı ve ya Hertz olarak ölçülmektedir.İnsanlar genellikle 500-20000 Hz arası sesleri duyar.Bu sınır dışındaki sesler duyulmaz.Ancak zararlı etkileri vardır.Bu seslerin düşük olanlarına infrases, yüksek olanlarına ultrases denmektedir.Kişide bulantı, huzursuzluk ve baş ağrısı yapabilmektedir.İnfrases genellikle teknolojiye bağlı olarak ortaya çıkar.En yaygın motorlu araçlarda görülür.Ayrıca sesin yumuşak ve ya sert olduğunu gösteren, sesin ton kalitesi ve ya rengi olarak adlandırabileceğimiz “timbre” terimi de kullanılmıştır.

Şiddet ise sesin yapmış olduğu basınca denir.Sesin şiddeti ise atmosfer basıncının milyonda biri olan mikrobar olarak ifade edilir.Sesin şiddetini belirleyen diğer bir ölçü de bell`dir.(Telefonu bulan bilim adamı Grahham Bell adına)Pratikte ise bel`in onda biri olan decibel kullanılır.

3.ÇEVRESEL GÜRÜLTÜ KAYNAKLARI

Gürültü kaynakları çeşitli şekillerde gruplandırılabilir.Seslerin doğuş biçimlerine göre havada ve ya katı ortamlardadoğan gürültüler, akustik yönden noktasal, çizgisel ve ya düzlemsel kaynaklardan yayılabilirler.Akustik kirlilik yaratan çevre gürültüleri konumlarına ve yayılma yollarına bağlı olarak iki grupta incelenebilir.

3.1.Yapı İçi Gürültüler

Yapıların içinde yer alan her türlü mekanik ve elektronik sistemler ile yaşam etkinliklerinden doğan gürültülerdir ki, doğrudan ve ya dolaylı olarak gürültüye duyarlı diğer mekanlara iletilmektedir. Konuşma sesleri, ev araçlarının gürültüleri, yüksek müzik sesi, darbeler, büro gürültüleri ve çeşitli makine ve donatımların(asansör, sıhhı tesisat, soğutma sistemleri, havalandırma ve iklimlendirme tesisatı, çöp bacaları ve hidrofor vb.)gürültülerini örnek verebiliriz.

3.2.Yapı Dışı Çevre Gürültüleri

Yapıların dışında yer alan kaynaklarda üretilen ve gerek yapı içindeki gerekse yapı dışındaki kişileri etkileyen gürültülerdir.Bu da şu şekilde gruplandırılabilir.

a)Ulaşım gürültüleri(Karayolu, demiryolu, havaalanı gürültüleri)

b)Endüstri gürültüleri(Endüstriye ait araç, gereç ve makinalar ile iş yerlerindeki çeşitli faaliyetlerden doğan gürültüler)

c)Yapım (Şantiye) gürültüleri(yol ve bina yapım işlerinin ve makinaların sesleri)

d)İnsan faaliyetlerinin gürültüleri(çocuk bahçeleri, spor alanları, atış alanları ve kişisel gürültüler, yüksek sesli konuşmalar)

e)Ticari amaçlı gürültüler(Açık hava sinemaları, eğlence yerleri, yükseltilmiş reklam ve müzik yayınları, sesli satıcılar)

Değişik gürültü kaynakları ve bu kaynaklardan çıkan gürültü seviyeleri tabloda verilmiştir.Gürültü kontrol yönetmeliği ile getirilen sınırlamalar ve yasaklara uyulmaz ve ya ihlal edilirse; bu durumda 2872 sayılı çevre kanunu ve bu kanunun bazı maddelerini değiştiren 3301sayılı kanunun ilgili hükümleri uygulanabileceği gibi fabrika, işyeri, eğlence yeri sahipleri de bölgenin en büyük mülki amirlerince verilecek bir aylık süre içerisinde durumunu düzeltmedikleri takdirde müesseseleri kapatılır.Ayrıca, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun ilgili hükmü uygulanır.

Tablo 1-Değişik Etkinliklerin Gürültü Düzeyi(Resmi Gazete, 1986)

Gürültü Kaynakları

Gürültü Seviyesi (dB)

Kamyon-7,5 m

85

Otobüs-7,5 m

85

Motosiklet-7,5 m

80

Lokomotif-30 m

90

Dizel motorlu buldozer

120

Dizel motorlu paletli kepçeler

110

Havalı beton kırıcı-36 kg

110

Silindir

110

Beton karıştırıcı

115

Beton pompası

115

Greyder

120

Kaya delgi tabancası

125

Kompresör(sabit)

115

Traktör

120

Torna

85

Ark kaynağı

85

Havalı matkap

95

Tahta planye makinası

95

Freze tezgahı

95

Perçin açma tezgahı

95

Diş açma tezgahı

95

Çelik levha kesici

105

Elektrikli düz kaynak

90

Dövme çekici

105

Tel çemberleme makinası

105

Havalı pres

105

Havalı perçinleme tabancası

100

Perçinleme çekici

105

Dairesel testere

110

Dökümler için havalı çapak alıcı

115

İçten yanmalı motor

115

Çivileme makinası

110

Mekikli dokuma tezgahı

95

4.GÜRÜLTÜ ÇEŞİTLERİ

Gürültünün tipi, sahip olduğu frekans spektrumuna, ses düzeylerinin zamanla değişmesine ve ses alanının yapısına bağlı olmak üzere üç grupta incelenmektedir.

4.1.Frekans Spektrumuna(bandına)Göre:

4.1.1.Sürekli Geniş Bant Gürültüsü:(Beyaz gürültü)Birçok gürültü sürekli bir spektruma sahiptir.Yani, gürüültü meydana getiren sesin frekansı, tüm frekans bandı boyunca yayılmış, hiçbir frekans bandında toplanmamıştır.Doğadaki mevcut renklerin karışımı ile oluşan beyaz ışık gibi, bütün frekans aralıklarına sahip sürekli spektrumlu sesler de beyaz gürültü adını alan sesleri meydana getirirler.Buna en iyi örnek olarak genel makine gürültüsü verilmektedir.

4.1.2.Sürekli Dar Bant Gürültüsü:Geniş bant gürültüsünün tersine, bu tür gürültünün frekans dağılımı, belli bir frekans bandında yoğun olarak yer alır.Diğer bir değişle gürültüyü oluşturan arı seslerden frekansı belli bir aralıkta olanlar baskındır.Döner testerenin çıkardığı ses özellikle yüksek frekansları içermesi ile bu grupta yer alır.

4.2.Zamana Bağımlılık:

4.2.1.Kararlı Gürültü:Gözlem süresince gürültü düzeyinde önemli bir değişiklik olmayan gürültülerdir.Sabit bir hızla ve güçte çalışan herhangi bir motorun yaratacağı bu tür gürültüdendir.

Şekil 1.Kararlı bir gürültü

4.2.2.Kararsız Gürültü:Gürültü düzeyinde zamanla önemli değişikliklerin gözlendiği gürültü türüdür ve kendi içinde üçe ayrılır.

4.2.2.1.Dalgalı Gürültü:Gözlem süresince düzeyinde sürekli ve önemli ölçüde değişikliklerin meydana geldiği gürültüdür.

4.2.2.2.Kesikli Gürültü:Gözlem süresince, gürültü düzeyi aniden artan gürültü düzeyine düşen ve ortam gürültü düzeyi üstündeki değeri bir saniye ve ya daha fazla sürede sabit olarak devam eden gürültüdür.Trafik gürültüsü, durup yeniden çalışan vantilatörün gürültüsü örnek verilebilir.

4.2.2.3.Vurma Gürültüsü:(Anlık Gürültü)Her biri 1 saniyeden daha az süren ve ya daha fazla vuruşun çıkardığı gürültüdür.En iyi örnek olarak, çekicin çıkardığı gürültü verilebilir.

5.GÜRÜLTÜNÜN ÖLÇÜLMESİ

5.1.Gürültü Seviyesi Ölçüm Araçları:

Bunlar sonucu desibel olarak veren araçlardır.Bu tip araçlarda gürültünün oluşumunda belirli frekansları belirleme ve izole edebilme özelliği vardır.Bu tip özellikler karmaşık gürültü ortamlarının denetiminde önem taşımaktadır.

6.GÜRÜLTÜNÜN İNSAN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

İnsan sağlığı için çeşitli yönlerden önemli riskler oluşturan çevre sorunlarından biri de gürültü kirliliğidir.Çeşitli nitelikteki istenmeyen sesler, yaşanılan çevrenin doğal güzelliğini bozmakta, çevreyi kirletmektedir.İnsanın sağlığına olan olumsuz etkileri, hava kirliliği, su kirliliği kadar önem taşır.

Gürültünün insanlar üzerindeki olumsuz etkileri genel olarak fizyolojik ve psikolojik olmak üzere iki grupta toplanabilir.En önemli etkisi ise yüksek şiddetteki gürültünün işitme duyusunu tahrip etmesidir.İç kulak ve içerisindeki oluşumların tolere edebileceği ses şiddeti sınırlıdır.Bu sınırı aşan şiddetteki sesler işitme duyusunu tahrip eder.İç kulağı koruyan yapılar ise bu tahribatı tam olarak önleyememektedir.

Devamlı yüksek şiddetteki gürültünün sadece işitme ile ilgili bozukluklara neden olmakla kalmayıp, dinleme ve anlama güçlüğü, dikkat dağınıklığı, iş verimi ve konsanstrasyon azalması, uyku düzensizliği, sinirlilik, baş dönmesi gibi birçok olumsuz etkiye neden olduğu da bilimsel olarak açıklanmıştır.Bu etkileri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

Endokrin ve metabolik fonksyonlar

Bağışıklık sistemine karşı rezistans

Üreme üzerine etkiler

Nörolojik etkiler

6.1.İşitme Üzerine Etkisi

Gürültü organizmanın bütünü için zararlı ise de en büyük zararını kulak ve işitme üzerine yapar.Sesin vücuda yaptığı zararların gözle görülebilir olanı şiddetli ses dalgalarına bağlı olarak kulakta meydana gelen zarardır ki yavaş yavaş sinir tipi ve ya iç kulak tipi sağırlık diye adlandırılan sağırlığa neden olur.Gürültünün işitme üzerine olan etkilerini iki grupta inceleyebiliriz.

6.1.1.Geçici İşitme Kaydı(Temporary Threshold Shift)

Bir kişinin gürültüye maruz kaldıktan sonra işitmesinde ortaya çıkan azalma durumudur.Yani yüksek şiddetteki gürültünün iç kulakta meydana getirdiği histokimyasal(hücrelerin kimyasal dengesi)değişiklikler sonucu işitmenin geçici olarak bozulmasıdır.Aşırı uyarılmaya bağlı olarak oksijen kullanımının artması, RNA işleyişindeki azalma ile açıklanabilir.Gürültü etkimesi ortadan kalktıktan sonra işitme de normale döner.

Bir örnek vermek gerekirse, fabrika işçilerinin sabah ve akşam yapılan işitme testleri arasında ortaya çıkan işitme kaybı durumudur.Aynı tarzda pazartesi sabahı işçilerin işitmeleri normal durumda iken, cuma akşamları yapılan testlerde işitmede belirli bir düşme (azalma) görülmektedir.

Geçici işitme kaybı, maruz kalınan gürültü tipine, şiddetine, süreye ve kişiye bağlı olarak değişir.Eğer maruz kalınan gürültü 2000-6000 Hz arasında ise oluşan işitme duyulabilir frekans aralığına göre daha fazla olur.En büyük değeri ise 4000 Hz `de ulaşır.Orta kulaktaki kaslar bir ölçüye kadar kulağı koruyabilirler.Bu koruma gürültü tipi sürekli olduğunda daha az, kesik olduğunda ise daha fazladır.

İşitme kaybının tamamen yok olması 1 saat, bir gün ve ya yaklaşık bir hafta kadar olabilir.Şekil 4`te çeşitli gürültü düzeylerine 7 gün maruz kaldıktan sonra işitmenin normale dönüş süreleri gösterilmektedir.

Şekil 4. Çeşitli gürültü düzeylerine 7 gün maruz kaldıktan sonra oluşan geçici işitme kayıplarının geriye dönüş süreleri

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kolesterol, Yaşam İçin Gerekli Olan Mum Kıvamında Yağımsı Bir Maddedir. Kol

Kolesterol, yaşam için gerekli olan mum kıvamında yağımsı bir maddedir. Kolesterol, beyin, sinirler, kalp, bağırsaklar, kaslar, karaciğer başta olmak üzere tüm vücutta yaygın olarak bulunur.

Vücut kolesterolü kullanarak hormon (kortizon, seks hormonu), D vitamini ve yağları sindiren safra asitlerini üretir. Bu işlemler için kanda çok az miktarda kolesterol bulunması yeterlidir.

Eğer kanda fazla miktarda kolesterol varsa, bu kan damarlarında birikir ve kan damarlarının sertleşmesine, daralmasına (arteriyoskleroz) yol açar. Arteriyosklerozda damar duvarında biriken tek madde kolesterol değildir; akyuvarlar, kan pıhtısı, kalsiyum… gibi maddeler de birikir. Toplumda, arteriyoskleroz için damar sertliği, damar kireçlenmesi gibi ifadeler de kullanılmaktadır.

Damarlar tüm vücutta yaygın olarak bulunur ve kalp, beyin, böbrek… gibi organlara kan taşıyarak bu organların görev yapmasını sağlar. Kolesterol, hangi organın damarında birikirse o organa ait hastalıklar ortaya çıkar. Örneğin, kalbi besleyen atardamarlarda (koroner arterler) kolesterol birikimi olursa, göğüs ağrısı, kalp krizi gibi sorunlar oluşur. Böbrek damarlarında kolesterol birikimi ise, yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.

Kolesterol, yağımsı bir maddedir. Normal koşullarda, yağ suyun içinde çözünmez. Kolesterol de su özelliklerini taşıyan kanda normal koşullarda çözünmez. Kolesterol, kanda çözünmesi ve taşınması için karaciğerde bir protein ile birleştirilir. Bu kolesterol ile protein birleşimine lipoprotein adı verilir.

Değişik tipte lipoproteinler vardır:

LDL (Low Density Lipoprotein, düşük yoğunluklu lipoprotein): Kötü huylu kolesteroldür.

HDL (High Density Lipoprotein, yüksek yoğunluklu lipoprotein): İyi huylu kolesteroldür.

VLDL, IDL ve şilomikronlar.

Yağ metabolizması bozukluğu olan hastaların yaptırdığı diğer bir kan incelemesi de trigliserid ölçümüdür. Trigliserid de kolesterol gibi kanda çözünen bir yağdır. Kan trigliserid düzeyi ile arteriyoskleroz arasındaki ilişki, kolesterol kadar belirgin değildir.

Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması, hasta için risk taşır. HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip hastalarda, kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.

20 yaşın üzerinde

Kan kolesterol düzeyi

< 200 mg/dl

  istenilen düzey  

  200-239 mg/dl arası  

  sınırda yüksek  

> 240 mg/dl

yüksek

Kan LDL-kolesterol düzeyi

< 130 mg/dl

  istenilen düzey  

  130-159 mg/dl arası  

  sınırda yüksek  

> 160 mg/dl

yüksek

Kan HDL-kolesterol düzeyi

< 35 mg/dl

  düşük  

Kolesterol > 200 mg/dl veya

LDL-kolesterol > 130 mg/dl veya

HDL-kolesterol < 35 mg/dl ise RİSK FAZLADIR.

HDL-kolesterol yükseldikçe risk azalır.

Ortalama HDL-kolesterol düzeyi,

kadında 55 mg/dl

erkekte 45 mg/dl’dir.

Yani kadınlar bu yönden daha şanslıdır.

Kan trigliserid düzeyi

< 200 mg/dl

  normal  

200-400 mg/dl arası

  sınırda yüksek  

  400-1000 mg/dl arası  

yüksek

> 1000 mg/dl

çok yüksek

Kanda kolesterolün yüksek olması, yağ metabolizması bozukluğudur. Yağ metabolizması bozukluğundan şüphe edilen bir hastada yapılması gereken işlem, kan alınarak öncelikle kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve trigliserid düzeyi ölçülmesidir. Tedaviye karar vermeden önce, bu değerler en az 2 kere ölçülmelidir.

Tedavi düzenlenirken öncelikle LDL-kolesterol düzeyleri temel alınmalıdır.

Kanda kolesterol düzeyini etkileyen çok sayıda faktör vardır. Bu faktörlerin bazıları önlenebilir niteliktedir. Bunlardan bazıları:

Kalıtımsal faktörler

Yediğimiz gıdalar

Şişmanlık

Stres gibi faktörler kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yükseltir.

Düzenli egzersiz, iyi huylu kolesterolü yükseltir ve kötü huylu kolesterolü azaltır.

60-65 yaşa kadar, yaşla birlikte kolesterol düzeyi artar.

Kadınlarda, menopozdan sonra kolesterol düzeyi artar.

Bazı hastalıklarda kolesterol düzeyi yükselir. Bu hastalıkları ikiye ayırarak incelemek mümkündür:

1. Kalıtsal yağ metabolizması hastalıkları

2. Diğer hastalıklar

Hipotiroidi (Tiroid bezinin yetersiz çalışması)

Karaciğer hastalıkları

Nefrit (Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları)

Şeker hastalığı

Ayrıca, şişmanlık ve bazı ilaçlar da, yüksek kolesterole neden olabilir.

Kalp ve damar hastalıkları, Türkiye’de ve diğer ülkelerde ölümlere ve kalıcı sakatlıklara yol açan yaygın sorunlardır.

Türkiye’de, 6 milyon kişide kan kolesterol düzeyi sınırda yüksek (200-239 mg/dl) ve 2 milyon kişide yüksektir (240 mg/dl ve üstü). Gelişmiş ülkelerde ölüm nedenleri arasında, kalp ve damar hastalıkları ilk sıradadır ve yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şişmanlık gibi sorunların düzeltilmesi ile bu ölümler önlenebilir veya geciktirilebilir. Bu nedenle, Dünya Sağlık Örgütü, kalp ve damar hastalıklarını 1 numaralı insanlık düşmanı ilan etmiştir.

Kalp ve damar hastalıklarını kolaylaştıran faktörlere, kardiyovasküler risk faktörleri adı verilir. Kanda, kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması, hasta için risktir ve kolesterol yüksekliği bir kardiyovasküler risk faktörüdür. HDL-kolesterolün düşük olması da bir risktir. Bu riske sahip hastalarda, kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır

Kolesterolü yüksek hastalarda, kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi ve mümkünse değiştirilmesi, tedavinin temel noktalarından birisidir. Kolesterolü yüksek hastalarda, kolesterol yüksekliği dışındaki kardiyovasküler risk faktörlerine de sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörlerinin düzeltilmesi ile kardiyovasküler kalıcı hasar ve ölüm riski kesin olarak azaltılır. Aşağıda kardiyovasküler risk faktörleri özetlenmiştir:

Hipertansiyon

Lipid (yağ) metabolizması bozukluğu, Kolesterol yüksekliği

Sigara

Diyabetes mellitus (şeker hastalığı)

Şişmanlık

Fiziksel aktivite azlığı ve sedanter yaşam

Yüksek hematokrit

Artmış trombojenik faktörler

İleri yaş

Erkek cinsiyet

Aile öyküsü

Tip A kişilik yapısı

Östrojen eksikliği

Alkol yoksunluğu

Fibrinojen yüksekliği

Ürik asit yüksekliği

Lipoprotein (a)

Belirgin beyin, kalp, böbrek veya damar hastalığı

Hipertansiyon, her yaş, cins, ırk için önemli bir kardiyovasküler risk faktörüdür ve hem büyük hem küçük tansiyonun yükseldikçe kardiyovasküler risk artmaktadır. Hipertansiyon tedavisi ile kardiyovasküler risk azalmaktadır.

Lipid (yağ) metabolizması bozuklukları, majör ve düzeltilebilir kardiyovasküler risk faktörlerinden birisidir. Yapılan tüm büyük çalışmalarda, serum kolesterol düzeyi ile kardiyovasküler risk arasındaki ilişki gösterilmiştir. HDL-kolesterolün düşüklüğü de bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Diyetin kolesterol içeriği ile kardiyovasküler risk arasında da doğrudan ilişki vardır.

Şişmanlık ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki, birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak şişman hastalarda, hipertansiyon, fiziksel aktivite azlığı, diyabetes mellitus (şeker hastalığı) ve lipid metabolizması gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerine da daha sık rastlanır ve bu kardiyovasküler risk faktörler, şişmanlığın bağımsız etkisini maskeleyebilir.

Günümüzde, şişmanlık tanım ve sınıflandırmasında, beden kitle indeksi kullanılmaktadır.

Beden kitle indeksi=Beden ağırlığı(kg) / (Boy(m) x Boy(m))

formülü ile hesaplanır.

Örneğin; ağırlığı 85 kg, boyu 1.74 m olan bir insanın

Beden kitle indeksi= 85 / (1.74 x 1.74) = 28

Beden kitle indeksi

< 18.5

Zayıf

18.5-24.9

Normal (sağlıklı)

25-29.9

Fazla kilolu (gürbüz)

30-39.9

Şişman

> 40

Tehlikeli şişman

Beden kitle indeksinizi, aşağıdaki formda, ağırlığınızı ve boyunuzu girerek, siz de hesaplayabilirsiniz.

Ağırlığınız (kg)

Boyunuz (cm)

Beden Kitle İndeksiniz

Durumunuz

Yetersiz egzersiz, kardiyovasküler riski arttırır. Öte yandan sedanter yaşam, kan şekeri, kolesterol ve kan basıncı kontrolunu zorlaştırır. Düzenli egzersiz yapanlarda, koroner arter hastalığı riski de azalır.

Diyabetes mellitus (şeker hastalığı), iyi bilinen bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Ayrıca diyabetik hastalarda lipid (yağ) metabolizmasi bozuklukları, hipertansiyon, şişmanlık gibi diğer kardiyovasküler risk faktörleri de sıktır.

Sigara, koroner arter hastalığı sıklığını arttırdığı gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin etkisini de arttırır. Sigara içimi, Türkiye’deki en önemli sağlık problemlerinden birisidir ve ne yazık ki kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Sigaranın bırakılması ile koroner arter hastalığı riski azalır ve bu azalma 12 ay sonra en belirgin hale gelir.

Tip A kişiliğine sahip kişiler, mükemmeliyetçi, obsesif, hırslı ve gergin bir özellik sergilerler.

Kanda aşırı miktarda bulunan kolesterol, yavaş yavaş (yıllar içinde) damarların duvarında birikir. Bu birikim sonucu damarlarda daralma, tıkanma ortaya çıkar. Bu durum, bir su borusunda pisliklerin birikmesine benzetilebilir. Kolesterol hangi damarda birikmişse o damarla ilişkili sorunlar ve hastalıklar ortaya çıkar.

Kolesterol yüksekliğinde belirti ve bulgular, çoğu zaman ani kolesterol yükselmesine bağlı değildir, uzun süreli kolesterol yüksekliğinin damar duvarında kolesterol birikmesine yol açmasının sonucudur. Yani kolesterolünüz şu andaki değerinin 2-3 katına yükselse ve 3-4 saat yüksek kalsa size bir zararı olmaz. Asıl sorun, sizde daha önce uzun süreli kolesterol yüksekliği olmasıdır.

Kalbi besleyen damarlarda (koroner arter) kolesterol birikimi, bu damarlarda tıkanma ve daralmanın sonucu, göğüs ağrısı, kalp krizi ve kalp yetmezliği gibi sorunlara neden olur. Bunların sonucu, hasta koroner by-pass ameliyatı (cerrahi olarak darlığın ortadan kaldırılması) veya anjiyoplasti (balonla daralmış koroner arterin genişletilmesi) işlemine ihtiyaç duyabilir. Beyini besleyen boyun damarlarında kolesterol birikimi olması, felçlere, konuşma bozukluklarına, dengesiz yürümeye, bilinç kaybına yol açar.

Böbrek damarlarında kolesterol birikimi, yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliğine yol açabilir. Ana atardamarda (aort) kolesterol birikimi de tehlikelidir. Buradan kopan kolesterol birikintileri, daha küçük damarları tıkayarak çok değişik sorunlara yol açabilirler: Bağırsağı besleyen damarları tıkayarak bağırsak ölümüne, göz damarlarını tıkayarak körlüğe, bacak damarlarını tıkayarak kangrene yol açabilirler.

Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman, hasta geç kalmış olabilir; bu nedenle kolesterol yüksekliğini önlemek, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.

Kolesterol ve yüksek tansiyon arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Yani kolesterol yüksekliği yüksek tansiyona, yüksek tansiyon kolesterol yüksekliğine yol açmaz. Ancak ikisinin de hedefi ve zarar verdiği yer aynıdır: Kan damarları.

Yüksek tansiyon, kan damarındaki basıncı yükselterek aşınma, yırtılmalara neden olur. Bu durum su borusu içindeki basıncın artmasına bağlı sorunlara benzetilebilir. Yüksek kolesterol de, damar duvarında kolesterol birikimine yol açarak damarlarda daralma, tıkanmalara yol açar. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliği kan damarına diğerinin verdiği zararın şiddetini arttırır ve ortaya çıkmasını çabuklaştırır. Bu nedenle, hem kolesterol yüksekliği hem de yüksek tansiyon tedavi edilmelidir.

Yüksek kolesterolün kontrol altına alınması ile yaşam süresinin uzadığı, kalp ve damar hastalıklarına bağlı ölümlerin azaldığı ve kalıcı sakatlıkların önlendiği kesin olarak gösterilmiştir. Kolesterol yüksekliğine ilaveten şişmanlık, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tedavisi de planlanmalıdır.

Tedavi 2 aşamada gerçekleştirilir:

1. İlaç dışı tedavi

2. İlaç tedavisi

Her hasta için tedavi farklılıklar taşır. İlaç dışı tedaviler kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaç tedavisi, kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır.

Tedavide hedef belirlenirken LDL-kolesterol düzeyinin esas alınması tercih edilir. Hedef LDL-kolesterol düzeyi, hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir.

Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa, LDL-kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altına düşürülmesi yeterlidir.

Kişide kalp ve damar hastalığı varsa, hedef LDL-kolesterol düzeyi, 100 mg/dl’nin altı olmalıdır. Yani kalp krizi geçirmişseniz, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrınız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa, hedef LDL-kolesterol düzeyi, 100 mg/dl’nin altıdır.

İlaçsız tedaviler yaşam düzeninin değiştirilmesi olarak da isimlendirilir. Yüksek kolesterol tedavisinde en önemli konu, ilaçsız tedavilerdir, kesinlikle ihmal edilmemelidir. İlaçsız tedavilerde yapılan ihmal, kolesterol düşürmek amacı ile kullanılan ilaçların başarısını da azaltır.

İlaçsız tedavilerin başında, beslenme alışkanlığının değiştirilmesi gelir. Beslenme alışkanlığından ayrı bir konu halinde bahsedilmiştir.

Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Sigara da kolesterol yüksekliği gibi bir kardiyovasküler risk faktörüdür. Sigara ayrıca akciğer kanseri, akciğer hastalığı, beyin kanaması ve birçok kansere de zemin hazırlar.

Hastada yüksek tansiyon varsa, yüksek tansiyon tedavisinde geçerli olan ilaç dışı tedaviler ihmal edilmemelidir. Yüksek tansiyon ve kolesterol yüksekliğinde uygulanan ilaç dışı tedaviler birbirine benzerlik gösterir. Yüksek tansiyonlu hastalarda, ilaveten beslenme ile alınan tuzun da azaltılması gerekir.

Şeker hastalığı kontrol altına alınmalıdır. İnsülin kullanmak gerekiyorsa kaçınılmamalıdır.

Şişmanlık kesinlikle kontrol altına alınmalıdır. Şişmanlık tedavisi için bazı ipuçları, Nasıl zayıflarım ? başlığı altında verilmiştir.

Düzenli egzersiz HDL-kolesterolü (iyi kolesterol) yükseltir, LDL-kolesterolü (kötü kolesterol) düşürür. Hastalar, düzenli egzersiz yapmayı alışkanlık haline getirmelidirler. Haftada, en az 3, tercihen 5 kez, 30-45 dakika süre ile yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklete binme gibi sporlar yapılmalıdır.

Alkol, HDL-kolesterolü yükseltir, ancak alkolün insan sağlığı ve sosyal yaşantı üzerine çok sayıda olumsuz etkisi olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, alkol alımı kesinlikle sınırlandırılmalıdır. İzin verilen etil alkol miktarı, erkeklerde günde 30 ml, kadınlarda günde 15 ml’dir.

30 ml etil alkol, 720 ml bira, 300 ml şarap, 60 ml 100 derece viski ve 60 ml rakıda bulunur.

Yüksek kolesterol tedavisinin olmazsa olmaz koşuludur. Vücut, gereksinimi olan kolesterolü, kendisi üretebilir, bu nedenle, diyetle kolesterol almaya gerek yoktur. Beslenme konusunda tedavi planı, beslenme uzmanı ile birlikte yapılmalıdır.

Doymuş yağlardan ve kolesterolden fakir diyet seçilmelidir. Sıvı yağlarda doymamış yağ daha fazladır, bu nedenle, sıvı yağlar tercih edilmelidir.

Genel olarak sebze, meyve ve hububat tercih edilmelidir.

Kızartmalardan kaçınınız.

Kırmızı et yerine beyaz eti tercih ediniz.

Yüksek tansiyonunuz varsa kullandığınız tuzu azaltınız.

Karaciğer, böbrek ve beyin gibi kolesterolü fazla olan etlerden uzak durunuz.

Gıdaların yağ ve kalori içeriklerine de dikkat edilmelidir. Yağı azaltılmış peynir, sütü tercih ediniz. Diyet peynir, diyet süt kullansanız bile bunları sınırlı miktarda tüketiniz.

Tavsiye edilen gıdalar

Ölçülü yenecek gıdalar

Kaçınmak gereken gıdalar

Ekmek, tahıl

Kepekli buğday, çavdar ekmeği, yulaf ezmesi, mısır gevreği, makarna, pirinç, bulgur

Açma, kruvasan, poğaça

Sütlü ürünler

Yağsız süt, az yağlı peynir ve eritme peyniri, yağsız yoğurt, yumurta akı

Yarım yağlı süt, yarım yağlı peynir (dil peyniri), yarım yağlı yoğurt, haftada 2 yumurta

Tam yağlı süt, konsantre süt, şanti, kaymak, taklit sütü, yağlı peynir ve yoğurtlar

Çorbalar

Sebze çorbası, et suyu çorbası

İşkembe çorbası, paça

Balık

Bütün beyaz etli ve yağlı balıklar (ızgara, buğulama)

Uygun yağda kızartılmış balık

Balık yumurtası, havyar, belirsiz yağda kızartılmış balıklar

Deniz mahsülleri

İstiridye

Midye, ıstakoz

Karides, kalamar

Et

Tavuk, hindi, dana, av eti

Yağsız sığır, dana jambon, kuzu (haftada 1-2), dana ve tavuk sosisi, ciğer (ayda 1 defa)

Ördek, kaz, yağlı görünen bütün etler, sosis, salam, pastırma, sucuk, kümes hayvanları derisi

Yağlar

Çoklu doymamış yağlar (ayçiçeği, mısır özü, soya)

Tekli doymamış yağlar (zeytinyağı, hidrojene olmamış yumuşak margarin)

Tereyağı, Trabzon yağı, iç yağı, kuyruk yağı, hidrojene yağlar, sert margarinler

Sebze ve meyve

Bütün taze ve dondurulmuş sebzeler, kurubaklagiller (mercimek, fasulye, nohut vb), haşlanmış patates

Uygun yağda kızartılmış patates ve sebze

Belirsiz yağda kızartılmış patates, sebze, cips, tuzlu konserve, sebze

Tatlılar

Yağsız sütle yapılan tatlılar (muhallebi, sütlaç vb), meyva salatası, limon dondurması, aşure, pestiller, kuru yemişli sucuklar, cezerye

Çoklu doymamış yağ veya margarinle yapılan pasta ve bisküviler, badem tatlısı, helva

Dondurma, baklava, kremalı pastalar, hazır pastalar, bisküviler, hazır pudingler, Çikolata ve bütün çikolatalı hazır tatlı ürünleri

Kuruyemiş

Ceviz, badem, kestane

Yerfıstığı, Antep fıstığı

Hindistan cevizi, tuzlu eğlencelik

İçecekler, soslar

Çay, kahve, nescafe, az kalorili meşrubat

Az yağlı soslar

Fazla tuz, hazır salata sosları, mayonez

  Fındığın kalp sağlığı üzerine olumlu etkileri olduğu araştırmalarla ispatlanmıştır. 1998 yılında yayınlanan, 86.000 hastayı içeren, 14 yıllık takibi olan bir çalışmada, haftada en az 140 gram fındık yiyenlerde, kalp ve damar hastalıklarına daha az rastlandığı belirtilmiştir. Yapılan başka çalışmalarda da, fındığın iyi kolesterolü yükselttiği ve kötü kolesterolü düşürdüğü gösterilmiştir. Ancak fındığın fazla tüketilmesinin de, kilo alınmasına yol açacağı unutulmamalıdır.

Sağlıklı beslenme, zayıflamanın temel noktasıdır. Gün içinde sık ama az miktarda yenmelidir. 1 saatte yarım kilo, 1 haftada 7 kilo, Arjantin diyeti, son şans diyeti vb. reklamlara aldanmamak gerekir. Kısa sürede aşırı kilo vermek sorunlara yol açabilir. “Su içsem yarıyor” ifadesi ise doğru değildir, çünkü suyun kalorisi sıfırdır.

Kilo verirken acele etmemek gerekir. Unutmayın ki, bu kiloyu 2 haftada almadınız, bu nedenle de, 2 haftada vermeye çalışmayın. Vereceğiniz kilo, haftada 1-1.5 kilogramı geçmemelidir. Bir yılda toplam vücut ağırlığınızın % 10’unu vermeniz yeterlidir. Kilo vermek için beslenme alışkanlığı değiştirilmeli ve egzersiz yapılmalıdır. Kilo vermeyi kolaylaştıran ilaçlar, piyasada mevcuttur. Bu ilaçlar kesinlikle doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bu ilaçların kullanılması ve sağlıklı beslenme birbirini tamamlayan tedavilerdir.

Kilo vermek, verilen kiloyu geri almamaktan daha kolaydır. Zayıflamanın kolesterol, şeker hastalığı, ruhsal durum, hipertansiyon üzerine de olumlu etkisi vardır. Tekrarlayan zayıflama ve şişmanlama, kalp hastalığı ve ani ölüm gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir.

Alışkanlıkların değiştirilmesi, kilo vermenin temel çözümüdür. Herkesin mutlaka değiştirmesi gereken ve değiştirmesi de zor olmayan alışkanlıkları vardır. Bu konuda yararlı olabilecek bazı ipuçları:

Gazete, kitap okurken bir şey yemeyin

Televizyon seyrederken bir şey yemeyin

Karnınız açken mutfak alışverişi yapmayın

Alışverişe çıkarken liste yapın, liste dışında yiyecek almayın

Öğün atlamayın

Sadece açken yemek yemeye çalışın

Diyetinizi bozduğunuz için suçluluk duymayın, önünüzde başka öğünler olduğunu unutmayın

Gıdaların yağ, tuz, kalori içeriğine dikkat edin

Egzersiz yapın

Açık büfe tarzı yemeklerden uzak durun

Evinize gelen misafirlere yaptığınız ikramı azaltın

İştahlı arkadaşlarla yemeğe oturmayın

Yağ metabolizması bozukluklarını düzeltmek amacı ile çeşitli ilaçlar geliştirilmiştir.

Statinler

Safra asidi bağlayıcı reçineler

Nikotinik asit

Fibratlar

Bu ilaçlara ne zaman başlanacağı, ne kadar süre kullanılacağı ve hedef kolesterol, LDL-kolesterol, trigliserid düzeyleri, kesinlikle doktor denetiminde olmalıdır.

1 Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek

2 Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek

3 Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken diyeti önemsememek

İlk 3 maddenin aynı olması, yanlışlık değildir, bu hatanın çok sık yapıldığını vurgulamak için bilerek tekrarlanmıştır.

4 Doktor randevusuna gitmeden birkaç gün-hafta önce, diyet yapmaya başlamak

5 Doktor veya beslenme uzmanına danışmadan diyet değişiklikleri yapmak

6 Kolesterol düşürücü ilaç kullanırken şeker hastalığı, yüksek tansiyon, sigara içimi gibi diğer sorunları ihmal etmek

7 Komşunun veya arkadaşın önerisi ile ilaç almak

8 İlacın bitmesi, muayeneye kısa bir zaman kalması gibi nedenlerle ilaç tedavisine kısa süreli bile olsa ara vermek

9 Kullanılan ilacın ismini hatırlamamak ve doktora giderken ilaç kutusunu yanına almamak.

Yüksek kolesterolün çok yaygın bir hastalık olması, kamuoyu ve medyanın da ilgisini çekmektedir. Gerek kamuoyunda gerek medyada, yüksek kolesterol konusu çok konuşulmakta ve bu konuda uzman olmayan kişilerin de fikirleri yansıtılmaktadır. Hastalar, yetkisiz ve bilgisiz kişiler tarafından eksik ve yanlış bilgilendirilebileceklerini unutmamalıdır.

1 Kolesterol düzeylerinizi kaydetmeyi alışkanlık haline getiriniz.

2 Türkiye’de, bilinçsiz ilaç kullanımı yaygın bir sorundur, kolesterol düşürücü ilaçlar, Türkiye’de yeni kabul edilebilir, bu nedenle yanlış ilaç kullanımından kaçınınız.

3 Emekli Sandığı, Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur gibi sağlık sigorta güvencesi olanlar, eğer hastalıklarını belirtir bir heyet raporu alırlarsa ilaçlarına hiçbir ücret ödemezler. Bu konuda, doktorları yardımcı olacaktır.

4 Bir seyahate giderken, sağlık karnenizi, heyet raporlarınızı, ilaçlarınızı yanınıza almayı unutmayınız.

5 İlaçlarınızı düzenli kullanın, kullanımını aksatmayın.

6 Doktora giderken, kendinize ait tüm tıbbi dökümanları (filmler, tahlil sonuçları, hastane dosyası, kullandığınız ilaçların kutusu) mutlaka yanınıza alınız.

7 İlaçlarınızın sadece ismine değil dozuna da bakınız, öğreniniz ve kaydediniz.

Hangi doktora gideyim? Eğer yüksek kolesterolden başka bir sorununuz yoksa, Sağlık Ocağı hekimi, Aile hekimi, Dahiliye uzmanı, Endokrinoloji uzmanı veya Kalp-Damar hastalıkları uzmanına gidebilirsiniz. Yüksek kolesterolle birlikte kalbinizde de sorun varsa Kalp-Damar hastalıkları uzmanına gidiniz.

Doktor seçiminde en önemli nokta, sağlıklı hasta-hekim ilişkisinin sağlanmasıdır. Gerekli ilaç dışı tedavileri uygulamanıza ve ilaç tedavisine rağmen kolesterolünüz kontrol altına alınamazsa, yüksek kolesterol konusunda deneyimli olduğunu bildiğiniz veya öğrendiğiniz bir merkeze gidiniz.

İlaçlar kolesterol yüksekliğine yol açar mı? Evet. Bu nedenle bilinçsiz ilaç kullanımından kaçınılmalı ve gerekli durumlarda, ilaçlar doktor kontrolü altında kullanılmalıdır.

Yüksek kolesterol tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkisi var mıdır? Her ilaçta olduğu gibi, kolesterol düşürücü ilaçların da yan etkileri olabilir. İlaca bağlı yan etki düşünülen durumlarda, hasta en kısa sürede, doktoruna başvurmalıdır.

Yaşım 70, kolesterol düşürücü ilaç kullanabilir miyim? Evet, tabi doktorunuza danışmak koşulu ile.

Kolesterolüm yüksek, acaba çocuğum risk altında mı? Evet. Çocuğunuzun beslenme alışkanlığının sağlıklı olmasına dikkat edin.

Kolesterolüm ilaç kullanmama rağmen düşmüyor, ne yapmalıyım?

Sizde kolesterol yüksekliğine yol açan başka bir hastalık olabilir, bu araştırılmalıdır.

İlaç dışı tedavilerinizi ihmal ediyor olabilirsiniz.

İlaç kullanıyorum, kolesterolümü kaça düşürmeliyim? Hedef LDL-kolesterol düzeyi, hastada kalp ve damar hastalığının olup olmadığına göre değişir.

Kişide kalp ve damar hastalığı yoksa, LDL-kolesterol düzeyinin 130 mg/dl’nin altına düşürülmesi yeterlidir.

Kişide kalp ve damar hastalığı varsa, hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altı olmalıdır. Yani kalp krizi geçirmişseniz, koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrınız varsa, koroner damar ameliyatı geçirmişseniz, koroner arterler balon ile genişletilmişse, beyine, böbreğe, bacaklara giden damarlarda kolesterol birikimi varsa, hedef LDL-kolesterol düzeyi 100 mg/dl’nin altıdır.

Kolesterolümün yükselmesini önleyebilir miyim? Hastaların önemli bir kısmı kolesterol yükselmesini önleyebilir. Beslenme değişikliği yaparak, kilo vererek, egzersiz yaparak kolesterol yükselmesi önlenebilir.

Hangi sıklıkta kolesterol düzeyimi ölçtürmeliyim? Eğer kolesterol yüksekliği saptanmışsa bu süreye doktorunuzla birlikte karar vermeniz gerekir. Eğer kolesterolünüz normal sınırlarda ise beş yılda bir ölçtürmeniz yeterlidir. Ailede kolesterol yüksekliği varsa bu süre kısalabilir. Kolesterol ölçümü check up diye de isimlendirilen sağlık kontrolünün çok önemli bir parçasıdır. Check up incelemelerinde ilk yapılması gereken inceleme, kanda kolesterol düzeyi ölçümü olmalıdır.

Tuz ile kolesterol arasında bir ilişki var mı? Hayır. Kolesterol yüksekliği ve yüksek tansiyon kardiyovasküler hastalıklar için bir risk faktörüdür. Tuz, yüksek tansiyon ile yakından ilişkilidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kromozomlar Ve Hücre Bölünmeleri

KROMOZOMLAR ve HÜCRE BÖLÜNMELERİ

KROMOZOMLAR

Hücre bölünmeleri sırasında DNA ipliklerinden oluşan kroma-

tin iplikler kıvrılır, kısalır ve kalınlaşır. Üzerleri matrix denilen

proteinden yapılı bir kılıfla örtülerek “kromozom” halini alır-

lar. Genler kromozomlar üzerinde bulunur.

DİKKAT : Virüs ve bakteri DNA larında protein kılıf yoktur.

Bu nedenle gen araştırmalarında yaygın kullanılırlar.

— Kromozomun yapısı —

Bir kromozomun yapısında neler vardır?

— Çift kromatit (kardeş kromatitler)

— Lokuslarda genler

— Protein (matrix)

— DNA nükleotitleri (A, G, C, T)

Haploit(monoploit) hücre ne demektir?

Bir hücrede tek takım kromozom bulunuyorsa, bu hücrelere

haploit(=monoploit = n kromozomlu) hücre denir. Haploit bir

hücrede her karakter için bir tek gen vardır. Eşeyli üreyen can-

lıların tamamında üreme hücreleri(sperm-yumurta) haploittir.

Eşeysiz üreyen canlılar da haploittir.

Diploit hücre ne demektir?

Bir hücrede iki takım kromozom bir arada bulunuyorsa, o hüc-

reye diploit (2n kromozomlu) hücre denir. Diploit hücrelerde

her karakter için iki tane gen vardır. Eşeyli üreyen canlıların

vücut (=soma) hücreleri diploittir. Bu takımlardan biri anneden

yumurta(n) ile, diğeri babadan sperm(n) ile gelir. n kromozom-

lu hücrelerin çekirdeklerinin kaynaşarak 2n hücreyi oluştur-

masına “döllenme” denir. Döllenmiş yumurta(zigot) daima

diploit(2n) tir.

Homolog kromozom ne demektir?

Karşılıklı lokuslarında aynı karakter üzerine etkili(aynı veya zıt

yönde) gen taşıyan, biri anadan diğeri babadan gelen kromo-zom çiftlerine “homolog kromozom” denir.

Lokus : Kromozom üzerinde genlerin bulunduğu yere lokus

denir. Bir kromozomda lokus sayısı kadar gen vardır.

Sentromer : Kromozom üzerinde bulunur. Kromatitlerin bir birine tutunmasını sağlar. Ayrıca hücre bölünmeleri sırasında

kromatitler iğ ipliklerine sentromerlerinden bağlanırlar.

Bütün kromozomların büyüklükleri aynı değildir. Homolog kro-

mozomların şekil ve büyüklükleri aynıdır. Aynı türün bireylerin-

de kromozom sayısı aynıdır.

Gonozom : Eşeyli üreyen canlılarda son iki çift kromozom cin-siyeti belirler. Üzerinde cinsiyetle ilgili genler bulunan kromo-

zomlara “gonozom” denir. Gonozomlarda cinsiyet genleriyle

beraber başka genler de bulunur.

Otozom : Son iki kromozomun dışındaki hücrelerde cinsiyetle

ilgili gen bulunmaz. Üzerinde sadece vücut özellikleriyle ilgili

genler bulunan kromozomlara “otozom” denir.

ÖRNEK : İnsanda; 2n = 46 dır. n= 23 tür.

Kromatit sayısı 92 dir. 23 çift homolog kromozom vardır.

2 gonozom bulunur.

Otozom Gonozom Kromozom

Erkek : 44 + XY = 46

Kadın : 44 + XX = 46

Üreme hücreleri (n) kromozomlu(haploit) olduğundan tek go-

nozom taşırlar.

22 + X = 23 (n)

Erkek : 44 + XY Spermler

(2n) 22 + Y = 23 (n)

22 + X = 23 (n)

Kadın : 44 + XX Yumurtalar

(2n) 22 + X = 23 (n)

Kardeş kromatitler : Hücre bölünmesinden önce(interfazın

sonunda) DNA kendini eşleyerek kromozom sayısı iki katına

çıkar. DNA nın kendini eşlemesiyle oluşan aynı kimyasal ve

fiziksel özeliklere sahip kromatit çiftlerine “kardeş kromatit-ler” denir. Kardeş kromatit(=eş kromatit) lerden her birine

“kromatit” denir.

HÜCRE BÖLÜNMELERİ

AMİTOZ BÖLÜNME

Bir hücreli canlılarda çok görülür. Hücrede çekirdek zarı ve çekirdekçik kaybolmaz, iğ iplikleri oluşmaz. Doğrudan doğruya

DNA eşlenir, sitoplazma ve çekirdek boğumlanarak bölünür.

ÖRNEK : Amip, bakteri, akyuvarlar amitozla bölünürler.

MİTOZ BÖLÜNME

MİTOZ BÖLÜNMENİN ÖZELLİKLERİ:

1 — (2n) veya (n) kromozomlu hücreler mitoz bölünebilir.

2 — Bölünme sonunda kromozom sayısı aynı(ayrılmama

hariç) olan,daima iki(2) hücre oluşur.

3 — Oluşan hücreler ata hücre ve birbirleriyle aynı kalıtsal

özellikte olurlar(mutasyon hariç). Varyasyona yol açmaz.

Hücrelerin genetik özellikleri dışındaki(büyüklük, mito-

kondri sayısı vb.) birbirinden farklı olabilir.

4 — DİKKAT !!! TÜM !!! Büyüme, gelişme, çimlenme, filizlen-

me, farklılaşma, yenileme(rejenerasyon), eşeysiz üreme

olayları mitoz bölünmeyle olur.

5 — Döl almaşı(metagenez) ile çoğalan canlılarda (karayosu-

nu, eğrelti otu) gamet (sperm-yumurta) oluşumu mitoz

bölünmeyle olur.

6 — Partenogenezle çoğalan canlılarda(Arı, karınca) erkek bi-

reylerde sperm oluşumu mitoz bölünmeyle sağlanır.

MİTOZ BÖLÜNME İKİ EVREDE GERÇEKLEŞİR

1 — Çekirdek Bölünmesi (karyokinez)

2 — Sitoplazma Bölünmesi (sitokinez)

Bazen karyokinez gerçekleştiği halde sitokinez gerçekleşme-

yebilir. Bu durumda hücre sayısı artmaz çekirdek sayısı artar.

Yani çok çekirdekli hücreler oluşur. Örneğin karaciğer hücre-

lerinde sitokinez hiç olmaz. Çizgili kaslarda hücre zarı önce

oluşur sonra kaybolur. Bu nedenle hücreler çok çekirdekli gö-

rülür.

MİTOZUN EVRELERİ ( İ – P – O – M – A – T )

1 — İNTERFAZ ((*) Hazırlık)

Hücre bölünmesi için gerekli enerji sağlanır. Protein ve RNA

sentezi yapılır. Metabolik olaylar hızlanır, organeller eşlenir.

G1, S, G2 evrelerine interfaz denir. İki mitoz arasıdır.

***** DNA kendini eşler. DNA iki katına çıkar.

2 — PROFAZ ((*) Dağılma)

— Kromatin iplikler kromozom halini alır.

— Çekirdek zarı erir. Çekirdekçik kaybolur.

— Endoplazmik retikulum yıkılır. Organeller görünmez olur.

— Hayvan hücrelerinde sentriyoller eşlenerek iğ iplikleri oluş-

maya başlar.

3 — METAFAZ ((*)Dizilme)

İğ iplikleri oluşumu tamamlanır. Hayvan hücrelerinde sentriyol-ler zıt kutuplardaki yerini alır.

Bitki hücrelerinde sentrozom yoktur. Bitki hücrelerinde zıt kutuplarda sitoplazma çöküntüsüyle oluşan aster denilen ışınsal uzantılar vardır. İğ iplikleri asterler arasına gerilir.

*** Kardeş kromatitler, sentromerlerinden birbirine ve

iğ ipliklerine tutunarak ekvatoral düzlemde karşılıklı ola-

rak dizilirler.

4 — ANAFAZ ((*)Çekilme)

İğ iplikleri kısalmaya başlar, kardeş kromatitler birbirinden ay-

rılarak zıt kutuplara çekilir. Bu safhada ATP çok harcanır.

5 — TELOFAZ ((*)Bölünme)

Profazda olan olayların tam tersi olur.

— Kromozomlar çözülerek kromatin iplikler oluşur.

— İğ iplikleri kaybolur.

— Çekirdek zarı ve çekirdekçik oluşur.

— Endoplazmik retikulum oluşur. Organeller belirginleşmeye

başlar.

SİTOKİNEZ

Karyokinezden sonra sitokinez başlar. Bu evrede sitoplazma

bölünür.

BİTKİ ve HAYVAN HÜCRESİND GÖRÜLEN

MİTOZ BÖLÜNMENİN FARKLARI

İki fark vardır:

1 — Bitkilerde sentrozom yoktur. Sentriyol eşlenmesi görül-

mez.

2 — Sitoplazma bölünmesi;

Bitkilerde : Merkezden yanlara doğru, selülozdan yapılı

orta lamel oluşumuyla gerçekleşir.

Hayvanlarda : Yanlardan merkeze doğru boğumlanmay-

la gerçekleşir.

Profaz Metafaz Anafaz Telofaz

MAYOZ ( Redüksiyon) BÖLÜNME

MAYOZ BÖLÜNMENİN ÖZELLİKLERİ:

1 — Daima diploit (2n) hücreler mayoz bölünebilir. Haploit (n)

hücreler mayoz bölünemez.

2 — Bölünme sonucunda daima haploit (n) dört (4) hücre

oluşur. Oluşan hücrelerin genetik yapıları birbirinden

farklıdır.

Krossing over olmuşsa dört hücrenin de genetik

yapısı birbirinden farklıdır. Krossing over olmamışsa dört

hücreden 2sinin genetik yapısı birbiriyle aynı, diğer ikisi-

nin genetik yapısı da bir biriyle aynı olmak üzere 2 çeşit

genetik yapı oluşur.

3 — Kromozom sayısını yarıya indirir. Böylece yüksek yapılı

canlılarda(çiçekli bitki, omurgalı hayvan vb.) gamet oluşu-

munu sağlar.

4 — Eşeyli üreyen canlılarda oğul döllerde kromozom sayısı-

nın sabit kalmasını sağlar.

5 — Varyasyona(çeşitliliğe) neden olduğu için evrimsel açıdan

önemlidir.

6 — Döl almaşı yapan canlılarda (karayosunu, eğrelti otu vb)

spor oluşumu mayoz bölünmeyle olur. Yani bu canlılarda

eşeysiz üreme mayozla başlar.

7 — Mayoz bölünme bütün canlılarda veya aynı canlının bütün

hücrelerinde gerçekleşmez. Ancak özel hücreler mayoz

bölünebilir. ÖRNEK: Yumurtalıktaki foliküllerden oluşan

I. dereceli oositler, testislerdeki seminifer tüplerinden

oluşan I. dereceli spermatositler gibi.

8 — Mayoz bölünme 2 evrede gerçekleşir. Birinci mayoz ger-

çek mayozdur. Bu evrede mayoza has özellikler gerçek-

leşir. İkinci mayoz mitoza benzer. Mitoza has özellikler

görülür.

MAYOZ BÖLÜNMENİN TEMEL ŞEMASI

2n n

Bu şemada krossing over olmadığını düşünürsek, I. mayoz

sonunda oluşan (n) kromozomlu hücrelerin genetik yapıları

birbirinden farklıdır. II. mayozda bu hücreler mitoza benzer

şekilde bölündüklerinden oluşan dört hücrede 2 çeşit genetik

yapı görülür. Krossing over gerçekleşmişse 4 hücrenin hepsi farklı genetik özellikte olur. Şemadan anlaşılacağı gibi

kromozom sayısının yarıya inmesi I. mayozda olur.

DİKKAT!!! ÖNEMLİDİR !!!!

Lütfen şu bilgileri unutmayınız, yerinde ve zamanında kul-

lanınız.

Bir bilgide, soruda ya da açıklamada, şu terimler geçerse der-

hal aklınıza mayoz bölünme gelmelidir.

— (2n) kromozumlu hücrelerden, (n) kromozomlu hücre

oluşması. (örneğin yüksek yapılı canlılarda gamet)

— Sinapsis

— Krossing – over

— Tetrat

— Kiyazma

— Homolog kromozom

Bu terimler mitoz bölünmede geçmez. Bunun dışında mitozda

anlatılan tüm özellikler mayoz için de geçerlidir. Bitki ve hay-

van hücrelerindeki farklar(sentriyol-sitoplazma bölünmesi) ma-

yoz için de geçerlidir. (Unutmayınız mayozun ikinci evresi mi-

tozla aynıdır)

EŞEYLİ ÜREYEN CANLILARDA MAYOZ BÖLÜNME

KROMOZOM SAYISININ SABİT KALMASINI SAĞLAR

` 2n 2n

Mayoz

n n

Döllenme

2n

MAYOZUN EVRELERİ

I. MAYOZ

PROFAZ – I

İnterfaz evresinde DNA mitozda olduğu gibi kendini eşler.

— Homolog kromozomlar birbirine yaklaşır, birbirine değer ve

sarılırlar. Bu sarılma olayına “sinapsis” denir. Kromozom-

ların birbirine değdiği yerlere “kiyazma” denir. Bu değme

sonucunda karşılıklı lokuslarda gen değişimi olursa buna

da “krossing over” denir.

— Homolog kromozomlar sentromerlerinden birbirine bağla-

narak 4 lü kromatit grupları oluştururlar. Bu dörtlü kromatit

gruplarına “tetrat” denir. Tetrat sayısı kromozom sayısı-

nın yarısına eşittir.

Örneğin: 2n = 46 olan bir insan hücresi mayoz bölünürken,

Kromozom sayısı : 46 dır. = 2n

Kromatit sayısı : 92 dir. = 4n

Homolog kromozom sayısı : 23 tür = n

Tetrat sayısı : 23 tür = n

METAFAZ – I

Tetratlar, homolog kromozomlar karşılıklı gelecek şekilde ek-

vator düzleminde, iğ ipliklerine tutunarak dizilirler.

ANAFAZ – I

Homolog kromozomlar zıt kutuplara çekilerek tekrar birbirin-

den ayrılır. Bu ayrılma tamamen rasgeledir. Böylece hiç

krossing over olmasa dahi varyasyon ortaya çıkar.

TELOFAZ – I

İki tane (n) kromozomlu haploid hücre oluşur. Kromozomlar çift kromatit durumunda olduğundan, 2. mayoza geçerken DNA tekrar eşlenmez. I. mayozun sonunda kromozom sayısı yarıya inmiştir.

II. MAYOZ

PROFAZ – II

Sentriyol eşlenir, iğ iplikleri oluşmaya başlar.

METAFAZ – II

Kardeş kromatitler ekvatoral düzlemde karşılıklı dizilirler.

ANAFAZ – II

Kardeş kromatitler iğ ipliklerinin kısalmasıyla karşılıklı kutupla-

ra çekilir.

TELOFAZ – II

Haploit (n kromozomlu) 4 tane hücre oluşur. Bu hücrelere gon

denir.

Dişilerde; Bu 4 tane gondan 3 tanesi erir. Bir tanesi gelişerek

yumurtayı oluşturur.

Erkeklerde; Bu 4 gon gelişerek 4 tane sperm meydana gelir.

1. Genlerle ilgili olan aşağıdaki ifadelerden hangisi

yanlıştır? (1975)

A) Nükleolus (çekirdekçik) içinde yer alır.

B) Kromozomlar üzerinde dizilirler.

C) Eşey hücreleriyle oğul döle geçerler.

D) Kendilerini eşleyebilirler.

E) Mutasyona uğrayabilirler.

2. Kromozomları (22+X) olan bir insan hücresi için aşa-

ğıdakilerden hangisi söylenebilir? (1980)

A) Döllenmiş yumurtadır.

B) Mayoz geçirmiş bir hücredir.

C) Vücut hücresidir.

D) Mitoz geçirmekte olan bir hücredir.

E) Döl yatağının hücresidir.

3. Sirke sineklerinin vücut hücrelerinde dört çift kromozom

bulunur.

Aşağıdaki sperm ve yumurta çiftlerinin hangisinden

sirke sineklerinin dişi bireyleri meydana gelir? (1978)

A) (7 + X) + (7 + X) B) (3 + X) + (3 + X)

C) (7 + X) + (7 + Y) D) (3 + X) + (3 + Y)

E) (4 + X) + (4 + X)

4. Diploit bir dişinin bir yumurtasından, döllenme ol-

maksızın gelişen monoploit bir bireyin spermaların-

daki kromozom sayısı normal olarak ne kadardır?

(1990 – ÖSS)

A) B) n C) n + 1

D) 2n – 1 E) 2n

5. n = 8 olan diploid bir hücrede mitoz bölünme sırasın-

da kaç tane kromatit bulunması gerekir? (1974)

A) 4 B) 8 C) 16 D) 32 E) 64

6. Soğan bitkisinin zigotunda 16 kromozom vardır.

Bu zigottan meydana gelen soğan bitkisinin yaprak

hücrelerinde kaç kromozom bulunur? (1982 – ÖYS)

A) 4 B) 8 C) 16 D) 32 E) 64

7. Mitoz bölünme ile aynı kalıtım materyaline sahip iki

hücrenin oluşmasının temelini teşkil eden en önemli

neden aşağıdakilerden hangisidir? (1977)

A) Her kromozomun iki kromatitli hale gelmesi.

B) DNA moleküllerinin kendilerini eşlemesi

C) Kromatitlerin birbirinden ayrılması

D) Sitoplazmanın iki eşit parçaya bölünmesi

E) Bir çekirdekten iki çekirdek oluşması

8. Hayvan ve bitki hücrelerinde görülen mitoz bölünme,

aşağıdaki olayların hangisinde birbirinden farklılık

gösterir? (1984)

A) Kromozomların kalınlaşmasında

B) DNA nın eşlenmesinde

C) Sitoplazmanın bölünmesinde

D) Kromatitlerin ayrılmasında

E) Kromozomların dizilmesinde

9. Aşağıdakilerden hangisi mayoz bölünmeye has bir

özellik olup mitoz bölünmede görülmez? (1974)

A) Kromozomların kendini eşlemesi

B) Homolog kromozomların birleşerek tetratları oluştur-

ması

C) Kromatitlerin birbirinden ayrılması

D) Kromozomların kısalıp kalınlaşması

E) Kromozomların ekvator bölgesinde sıralanmaları.

10. Aşağıdakilerden hangisi mayoz bölünmeyi mitoz bö-

lünmeden ayırt eden özelliklerden biridir? (1975)

A) Kromozomların kendi kendilerini eşlemeleri.

B) Metafaz evresinde kromozomların ekvator düzleminde

dizilmesi.

C) Kromatitlerin oluşması

D) Bölünme sırasında çekirdekçiğin (nükleolus) kaybol-

ması

E) Homolog kromozomların bir araya gelmesi

11. Aşağıdakilerden hangisi mayoz bölünme ile sağlanır?

(1975)

A) Planaryada yenileme

B) Eğreltilerde spor çimlenmesi

C) Memelilerde gamet oluşumu

D) İnsanda yaraların iyileşmesi

E) Omurgalılarda büyüme ve gelişme

12. Bir hücrede mayoz bölünme sırasında aşağıdakiler-

den hangisi görülmez? (1976)

A) Homolog kromozomların tetratlar oluşturması

B) Monoploid hücrelerin oluşması

C) Homolog kromozomların birbirlerine değerek sinapsis

yapmaları

D) Bölünme sırasında çekirdek ve çekirdekçiğin kaybol-

ması

E) Diploid hücrelerin oluşması

13. Mayoz bölünme hangi özelliği ile mitoz bölünmeye

benzer? (1982 – ÖYS)

A) Homolog kromozomların birbirine sarılması

B) Tetratların meydana gelmesi

C) Kromozom sayısının yarıya indirgenmesi

D) Hayvanlarda gametleri oluşturması

E) DNA nın kendi kendini eşlemesi

14. Diploit canlılarda, monoploit normal hücreler oluşur-

ken meydana gelen aşağıdaki olaylardan hangisi, sa-

dece bazı canlı gruplarında gerçekleşir?(1990 – ÖYS)

A) Sentriyollerin kutuplardaki yerlerini alması

B) Tetratların oluşması

C) Endoplazmik retikulumun yıkılması

D) Kromozomların kendilerini eşlemesi

E) Homolog kromozomların ayrı kutuplara çekilmesi

15. Aşağıdakilerden hangisi, yalnızca bitkilerin hücre bö-

lünmesinde görülür? (1997 – ÖYS)

A) Orta lamel oluşması

B) İğ ipliklerinin oluşması

C) Sentriyolün işlevi

D) Sitoplazmanın boğumlanarak bölünmesi

E) Bölünme sırasında çekirdek zarının kaybolması.

16. Dört çift kromozomlu sirke sinekleri, birbirini izleyen

üç döl verecek şekilde eşeyli ürerse üçüncü dölde

kromozom sayısı ne olur? (1974)

A) 2 çift B) 4 çift C) 8 çift

D) 16 çift E) 32 çift

17. Sekiz kromozomlu bir hücre iki defa mitoz, bir defa da

mayoz bölünme geçiriyor. Oluşan hücrelerden biri dölleni-

yor.

Yukarıda sözü edilen evrelerden geçen bir hücrenin

kromozom sayısında görülen değişmeler, hangi gra-

fikte gösterilmiştir? (1981 – ÖSS)

A) B) C)

D) E)

18. Diploid bir hücre önce bir mitoz bölünme, ardından mayoz

bölünme, mayoz bölünme tamamlandıktan bir süre sonra

ise yeniden mitoz bölünme geçirmiştir.

Buna göre, tek bir ana hücreden oluşan hücrelerle il-

gili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

(1997 – ÖYS)

A) İlk mitozda oluşan iki diploid hücre aynı genotiptedir.

B) Mayoz bölünme tamamlandığında, ilk hücreden 4 hap-

loid hücre oluşur.

C) Mayoz bölünme tamamlandığında, ilk hücreden olu-

şan hücreler 4 ayrı genotipte olabilir.

D) Son mitoz bölünmeyle ilk hücreden 16 haploid hücre

oluşur

E) Son mitoz bölünmeyle ilk hücreden oluşan haploid

hücreler, 4 ayrı genotipte olabilir.

19. İnsanın normal gelişme ve çoğalma evrelerinde,

I. Zigotun bölünmeye başlaması

II. Yumurta hücresinin oluşumu

III. Sperm hücresinin oluşumu

IV. Gastrula(üç tabakalı embriyo) oluşumu

V. Blastula(içi sıvı dolu top görünümündeki embriyo)

oluşumu

olaylarından hangilerinde mayoz bölünme gerçekle-

şir? (1999 – ÖSS)

A) I ve II B) II ve III C) IV ve V

D) I, II ve III E) I, IV ve V

20. Canlılarda görülen mitoz bölünme, mayoz bölünme ve

döllenme olayları sonucunda 1n ve 2n kromozomlu

hücreler oluşabilir. Bu olaylarla ilgili,

I. 2n kromozomlu hücreler ª mayoz ª 2n kromo-

zomlu hücreler ª mitoz ª 1n kromozomlu hücre-

ler

II. 2n kromozomlu hücreler ª mitoz ª 2n kromozom-

lu hücreler ª mayoz ª 1n kromozomlu hücreler

III. 1n kromozomlu hücreler ª mayoz ª 2n kromo-

zomlu hücreler ª mitoz ª 1n kromozomlu hücreler

ª döllenme ª 2n kromozomlu hücreler

ifadelerinden hangilerinde, olayların gerçekleşme sı-

rası ve kromozom sayıları doğru olarak verilmiştir?

(1994 – ÖSS)

A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III

D) I ve II E) I ve III

21. Aşağıda mitoz ve mayoz bölünmenin bazı evreleri

şematik olarak gösterilmiştir.

Bu şekillerden mayoz bölünmeye ait olanlar, aşağıda-

kilerin hangisinde gerçekleşme sırasına göre veril-

miştir? (1995 – ÖYS)

A) I – IV – III B) I – V – II C) IV – I – III

D) IV – V – III E) V – I – II

22. Normal bir mayoz bölünmenin profaz evresi, aşağıda-

kilerden hangisi gerçekleştikten sonra başlar?

(1998 – ÖSS)

A) Ribozomlarda protein sentezinin başlaması.

B) Sentrozomun kendini eşlemesi

C) Hücrede DNA miktarının iki katına (4n) çıkması

D) Kromatitlerin birbirinden ayrılması

E) İğ iplikçiklerinin oluşması

ÖĞRENCİ NOTLARI

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Göz Array Kusurları

GÖZ KUSURLARI

HİPERMETROP:

“Uzak Görme” olarak da tanımlanan hipermetrop genellikle, ya göz küresinin çok kısa olması, ya da mercek sisteminin çok zayıf olmasına bağlı olarak oluşur. Bu koşulda, gevşemiş mercek sistemi paralel ışınları retina üzerinde odaklanabilmeleri için gerekli ölçüde kıramamaktadır. Bu anormalliğin üstesinden gelebilmek için, silyer kaslar merceğin gücünü artırmak üzere kasılmalıdırlar. Bu nedenle, hipermetrop kişi akomodasyon mekanizmasını kullanarak uzak nesneleri retina üzerine odaklama yeteneğine sahiptir. Eğer kişi uzak nesnelere akomodasyon yapmak için silyer kas gücünün sadece küçük bir kısmını kullanmışsa, göze daha yakın nesneleri de silyer kası maksimal sınıra kadar kasarak netleştirebilir.

İleri yaşlarda, mercek presbiyopik olmaya başlayınca hipermetrop kişi, merceğinin yakın nesneleri ve hatta uzak nesneleri odaklayabilmek için yeterli derecede akomodasyon yapmasını sağlayamaz.

MİYOP:

Miyop veya “yakın görme”de, silyer kaslar tümüyle gevşediğinde uzak nesnelerden gelen ışık ışınları, retinanın önünde odaklanır.Bu genellikle çok uzun bir göz küresi nedeniyle ortaya çıkarsa da, gözün mercek sisteminin kırma gücünün çok yüksek olmasına da bağlı olabilir.

Gözün, merceğin kırma gücünü, silyer kas tümüyle gevşek durumdayken olan kırma gücünden daha fazla düşürmesini sağlayacak bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu nedenle, miyop kişi uzak nesneleri retina üzerinde net olarak odaklayabilmek için herhangi bir mekanizmaya sahip değildir. Ancak, nesne göze yaklaştıkça sonunda görüntüsünün retina üzerine odaklanabildiği bir uzaklığa gelir. Bu noktadan sonra, cisim göze daha da yaklaşırsa, kişi akomodasyon mekanizmasını kullanarak görüntüyü net olarak odaklanmış durumda tutabilir. Bu nedenle, miyop kişinin net görme için sınırlayıcı kesin bir “uzak noktası” bulunmaktadır.

MİYOP VE HİPERMETROBUN MERCEK KULLANIMIYLA DÜZELTİLMESİ:

Konkav merceklerden geçen ışık ışınlarının ıraksandığı anımsanacaktır. Bu nedenle, eğer gözün kırıcı yüzeyleri miyopta olduğu gibi çok fazla kırma gücüne sahiplerse, bu aşırı kırma gücü gözün önüne yerleştirilen ve ışınları ıraksayan konkav (iç bükey) küresel bir mercek ile nötralize edilebilir.

Öte yandan, hipermetrobu olan, yani mercek sistemi çok zayıf olan kişinin görmesindeki anormallik ise, gözün önüne yerleştirilen konveks (dış bükey) bir mercekle kırma gücü eklenerek düzeltilir.

Genellikle net görme için gerekli konkav veya konveks mercek, deneme yanılma yöntemiyle, yani önce güçlü bir merceğin, daha sonra da daha güçlü ve daha zayıf merceklerin en iyi görme keskinliğini sağlayan mercek bulunana dek denenmesiyle belirlenir.

ASTIGMATİZM:

Astigmatizm, gözün görüntüyü bir düzlemde buna dik olan düzlemden daha farklı bir uzaklıkta odaklaması nedeniyle oluşan bir kırma kusurudur. Bu genellikle, korneanın düzlemlerinden birindeki eğriliğinin çok büyük olmasından kaynaklanır. Gelen ışığa karşı yan duran bir yumurtanın yüzeyi, astigmatik mercek yüzeyine örnek olarak kabul edilebilir. Yumurtanın uzun ekseni boyunca yer alan düzlemdeki eğriliği kısa ekseni boyunca yer alan düzlemdeki eğriliğinden daha azdır.

Astigmatik merceğin bir düzlemdeki eğriliği diğer düzlemlere göre daha az olduğu için, merceğin bir düzlemde periferik kısmına düşen ışınlar diğer düzlemde periferik kısımlarına düşen ışınlar kadar kırılmazlar.

Gözün akomodasyon gücü, akomodasyon sırasında göz merceğinin eğriliği her iki düzlemde eşit olarak değiştiği için, astigmatizmi kompanse edemez. Diğer bir deyişle, her iki düzlemde düzeltme için farklı derecelerde akomodasyon gerektiği için, gözlük kullanmaksızın her iki düzlemde eşzamanlı bir akomodasyon sağlanamaz. Bu nedenle, astigmatizmde gözlük kullanmadan hiçbir zaman net odaklı bir görme sağlanamaz.

ASTİGMATİZMİN SİLİNDİRİK BİR MERCEKLE DÜZELTİLMESİ:

Astigmatik bir gözün farklı güçlerde iki silindirik merceğin birbirine dik açıyla yerleştirilmesinden oluşan bir mercek sistemine sahip olduğu düşünülebilir. Bu nedenle, astigmatizmin düzeltilmesinde başvurulan yöntem, astigmatik merceğin iki düzleminden birinde odağı düzelten bir küresel merceğin “deneme ve yanılma” ile bulunmasıdır. Daha sonra ek bir silindirik mercek ile diğer düzlemdeki hata düzeltilir. Bunun için gerekli silindirik merceğin hem ekseninin hem de kırma gücünün belirlenmesi gereklidir.

Bir gözün mercek sisteminin anormal silindirik bileşeninin eksenini belirlemede farklı yöntemler kullanılır. Bu yöntemlerden biri, paralel siyah çubukların kullanımına dayanır. Bu paralel çubukların bazıları dikey, bazıları yatay ; diğerleri ise yatay ve dikey eksenlere farklı açılardadır. Çeşitli küresel merceklerin astigmatik göz önüne deneme-yanılma yöntemiyle yerleştirilmesinin ardından, bu çubukların bazılarının net görüldüğü, bunlara dik olanların ise bulanıklığının giderilemediği belirli bir mercek gücü genellikle bulunabilir. Bu bölümde daha önce tartışılan optiğin fiziksel ilkelerinden yola çıkılarak odak dışı silindirik bileşenin ekseninin bulanık olan çubuklara paralel olduğu söylenebilir. Bu eksen saptandıktan sonra, hasta tüm çaprazlaşan çubukları net görene dek, odak dışı çubuklara paralel eksene sahip, daha güçlü veya zayıf pozitif veya negatif silindirik mercekler denenir. Bu başarıldıktan sonra gözlükçüden küresel düzeltme ve uygun eksende silindirik düzeltmeyi bir arada sağlayan özel bir mercek hazırlaması istenir.

OPTİK ANORMALLİKLERİN KONTAKT LENS KULLANIMIYLA DÜZELTİLMESİ:

Son yıllarda, cam ve plastik kontakt lensler korneanın ön yüzüne kolaylıkla yerleştirilebilmektedir. Bu mercekler korneanın ön yüzüyle kontakt lens arasında kalan aralığı dolduran ince bir gözyaşı tabakası ile yerinde tutulmaktadır.

Kontakt lensin önemli bir özelliği normalde korneanın ön yüzünde oluşan refraksiyonu hemen hemen sıfırlamalarıdır. Bunun nedeni, kontakt lens ile korneanın ön yüzü arasında yer alan gözyaşının hemen hemen korneaya eşit bir kırma indeksine sahip olmasıdır. Böylelikle korneanın ön yüzü artık gözün optik sisteminde önemli bir rol oynamamaktadır. Bunun yerine, artık kontakt lensin ön yüzü önem kazanmaktadır. Yani, kontakt lensin refraksiyonu korneanın normal kırma özelliğinin yerini almaktadır. Bu durum özellikle, göz kırma kusurları korneanın anormal şeklinden kaynaklanan, örneğin “keratokonus” adı verilen garip, dışa kabarık biçimli korneaya sahip olan hastalar için önemlidir. Kontakt lens kullanılmadığı takdirde, çıkıntılı kornea öyle ağır bir görme anormalliğine yol açar ki, herhangi bir gözlükle görmenin düzeltilmesi mümkün olamaz. Buna karşın kontakt lens kullanıldığında korneal refraksiyon nötralize edilir ve bunun yerini kontakt lensin ön yüzünün normal refraksiyonu alır.

Kontakt lens kullanımının başka faydaları da vardır:

1-Kontakt lens gözle birlikte döner ve alışılmış gözlüklerden çok daha geniş bir net görme alanı sağlar.

2-Kontakt lens görülen nesnenin büyüklüğü üzerine önemli bir etki yapmazken gözün birkaç cm önüne yerleştirilen mercekler odağı düzeltmenin yanı sıra görüntünün büyüklüğünü de değiştirirler.

KATARAKT:

Katarakt genellikle yaşlı kişilerde ortaya çıkan yaygın bir göz bozukluğudur. Katarakt, mercekte yer alan bulutlu veya opak bir alan veya alanlardır. Katarakt oluşumunun erken safhasında, bazı mercek liflerinde proteinler denatüre olur. Daha sonra, bu proteinler normal saydam protein lifleri yerine, opak alanlar oluşturacak şekilde koagüle olurlar.

Katarakt görmede ciddi kayıplara yol açacak ölçüde ışık geçişini engellerse, merceğin cerrahi yoldan çıkartılması ile kusur düzeltilir. Bu yapıldığında göz kırma gücünün önemli bir kısmını yitirdiği için, güçlü bir konveks mercek gözün önüne yerleştirilerek veya yapay bir mercek çıkartılan merceğin yerine implante edilerek bu kayıp karşılanmış olur.

RENK KÖRLÜĞÜ:

Kırmızı Yeşil Renk Körlüğü:

Gözde renge duyarlı konilerin tek bir grubu eksik olduğunda, kişi bazı renkleri diğerlerinden ayırt edemez. Yeşil, sarı, portakal ve kırmızı renklerin dalga boyları 525 ve 675 nanometre arasındadır ve normalde birbirlerinden kırmızı ve yeşil koniler tarafından ayırt edilir. Bu iki koniden biri eksik olursa, kişi bu dört rengi ayırt etmek için artık bu mekanizmayı kullanamaz; kişi özellikle kırmızıyı yeşilden ayıramaz ve bu yüzden “kırmızı-yeşil renk körü” olduğu söylenir.

Kırmızı konileri olmayan kişi “protanop” olarak adlandırılır; bu kişinin görme spektrumu kırmızı konilerin eksikliğinden dolayı uzun dalga boyunun sonunda belirgin şekilde kısalmıştır. Yeşil konileri eksik olan renk körü kişi “döteranop” olarak adlandırılır; bu kişi, kırmızı konileri bulunduğu için uzun dalga boylu ışığı saptayacak son derece normal bir görme spektrumuna sahiptir.

Yeşil-kırmızı renk körlüğü neredeyse tamamen erkeklerde ortaya çıkan fakat kadınlar tarafından taşınan genetik bir hastalıktır. Yani, dişi X kromozomundaki genler bu konileri kodlar. Renk körlüğü kadında neredeyse hiçbir zaman görülmez, çünkü iki X kromozomundan en az biri hemen hemen her zaman her bir koni tipi için normal bir gen taşıyacaktır. Ancak erkek yalnız bir X kromozomuna sahiptir, bu yüzden eksik bir gen kendisinde renk körlüğüne yol açacaktır.

Bir erkekteki X kromozomu hiçbir zaman babadan gelmediği, her zaman anneden geldiği için, renk körlüğü anneden oğula geçer ve annenin renk körlüğü taşıyıcısı olduğu söylenir; bu tüm kadınların yaklaşık yüzde 8’ ini oluşturur.

Mavi Zayıflığı:

Bazan azalması söz konusuysa da, mavi koniler nadiren eksik olur, bu da genetik olarak edinilen bir durumdur, mavi zayıflığı denen olayın ortaya çıkmasına yol açar.

ŞAŞILIK:

Strabismus olarak da adlandırılan şaşılık, gözlerin, bir ya da daha fazla koordinatta birleşme eksikliği anlamına gelir.

Şaşılığın temel tipleri şunlardır:

1-Yatay şaşılık

2-Düşey şaşılık

3-Torsiyonel şaşılık

Şaşılığın iki ya da hatta üç tipinin karışımları meydana gelir.

Şaşılığa, sıkça, görme sisteminin birleşme mekanizmasının anormal bir “ayarı” neden olur. Yani, bebeğin iki gözünü aynı nesne üzerine fikse etmek üzere yaptığı ilk gayretlerinde, gözlerden biri tatmin edici şekilde fikse olurken diğeri fikse olamaz ya da ikisi de yeterli şekilde fikse olabilir ancak bu eşzamanlı değildir. Kısa bir sürede sinirsel kontrol yollarında gözün konjüge hareket paternleri anormal bir şekilde “ayarlanmış” olur, öyle ki gözler hiçbir zaman birleşemezler.

GÖZ TANSİYONU:

Göz tansiyonu (glokom) çoğunlukla 40 yaşından sonra ortaya çıkan ve sinsi seyreden bir hastalıktır. Erken belirti vermediği için kalıcı körlüklere sebep olabilmektedir. Göz tansiyonu, göz içi basıncının artmasıyla görme sinirlerinde kalıcı hasarlar oluşmasıdır.

Bazı göz tansiyonları ender de olsa doğuştan gelir. Çocuklarda gözlerde büyüme, sulanma ve ışıktan rahatsız olma gibi belirtiler varsa mutlaka doktora başvurmalıdır.

Göz tansiyonunu tespit etmek, günümüz teknolojisi ile çok kolaylaşmıştır. Bu nedenle 40 yaşından sonra göz tansiyonu muayenesi yaptırmak yerinde olur. Sinsice ilerleyen bir hastalık olduğu için erken teşhis çok önemlidir. Miyoplar, ailesinde göz tansiyonu olanlar ve göz ameliyatı geçirenler bu konuda daha duyarlı olmalıdırlar.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Müzik Ve Bilgisayar

Müzik ve Bilgisayar

Müzik, bir yaşam şekli. Elektronik ise, bilgiyi somutlaştırmanın yolu. Bilgisayar, somutlasmış bilgi, bilgi geliştirme aracı. Matematik, gerçekten de “Doğanın, yazılmamış kitabının dili”. Müzik de doğanın bir parçası. İlkel kabilelerinin çoksesli ezgileri ve mükemmel ritimleri bunun en iyi ispatı.

Son yüzyılda elektronik, müzik perspektifini değiştirmede en etkili araç olmustur. Elektroniğin müzik konusundaki uygulamalarının çesitliliği, müzik çalısmalarının çok geniş bir kitleye en iyi şekilde taşınmasının yanı sıra, müzik yeteneğinin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesini de sağlamaktadır.

Matematik ve fiziğin bir uygulaması olan bilgisayar sistemlerinin ucuzlayarak evlerimize kadar girmesinin, içimizdeki bestekar’ın ortaya çıkarılmasına katkısı şüphesiz çok büyük. Müzik enstrümanları arasına elektronik olanları da dahil etme çalışmaları 1876′da Amerikan “The Musical Telegraph” şirketi tarafından baslatılmış olsa da, şu anda popüler müzik enstrümanları üreten firmalar arasinda yeralmamaktadır. 1917 yılında “Leo Termen” tarafından kurulan “The Theremin” şirketi tarafından geliştirilen ve Theremin adı verilen müzikal enstrüman, hem enstrüman anlayışında büyük değişiklik yaratmış hem de 1920′lerden sonra elektronik müzik konusunda ki yoğun çalışmalara öncülük etmiştir.

Theremin’i, ellerinizi bir orkestra şefi gibi kullanarak kontrol ediyorsunuz.üzerinizdeki elektrik alandan etkilenen Theremin ile herhangi bir bedensel temas kurmadan, Theremin üzerindeki elektrodlara ellerinizi yaklaştırıp uzaklaştırarak Theremin’in ses vermesini sağlıyorsunuz.

Profesyonel elektronik enstrümanlar üreten Roland firması, kuruluşlarinin 25. yil dönümünde Teremin’in bu mükemmel enstrümanını tekrar gündeme getirip üretmeye başladı.

1980′lerle birlikte çok sayıda firmanın müzik endüstrisine katılmasıyla birlikte elektronik müzik sistemleri ucuzlamaya başladı. Bu durumun yarattiğı talep artışı, yazılım ve donanım şirketlerini daha iyi ürünler üretmeye yöneltmektedir.

Bu ürünlerin aralarında haberleşebilmesi için bir protokol bile oluşturdular : MIDI. Musical Instrument Digital Interface. ilk başlarda sadece müzik enstrümanlarının konuşturulması için geliştirilen bu protokol, daha sonra kapsamın çok gelişmesi nedeniyle yetersiz kalmaktadir. 8 bit (ve bir “Stop Bit”) olarak seçilen band genişliğinin yetmemesi nedeniyle ek sistemlerle, MIDI genişletilmeye Çalışılmaktadır.

Süregelen “Doğal Müzik, doğal enstrümanlar ile yapılır!” tartışması bir yana, doğal olmayan enstrümanlarla(Bazıları silisyum, germanyum gibi yarı-iletkenleri, metalleri, polimer türevlerini vb. doğal saymıyor) müzik yapmak insan beyninin her iki tarafını da kullanmasını saglamaktadir. Çünkü, salt müzik yetenegi yetmemektedir, elektronik müzik yapmak için… Aynı zamanda iyi bir teknisyen de olmak gerekiyor. En iyiyi siz bulabilirsiniz çünkü…

Bu işi kolaylaştırmayı amaçlayan müzik programlarının en popüler olanı, Alman Steinberg firmasının geliştirdiği “CUBASE”. Sequencer adı verilen bu tip programlar, hem elektronik müzik enstrümanınızı çalarken ürettiğiniz “event” denilen ve 128 grupta toplanan MIDI sinyallerini hem de doğrudan mikrofon ve/veya gitarınızın ürettiği analog sinyalleri , gerçek-zamanlı olarak kaydedebiliyor.

Başlıca event’lar; hangi enstrümanı çaldığınız ile ilgili bilgi, notaya basma anı, basma şiddeti , notayı basılı tuttuğunuz süre, bastıktan sonra enstrümanı çalarken uyguladığınız basınç miktarı, notayı birakma anı, notayı frekans olarak hangi yönde, hangi seviyede kaydırdığınız gibi bilgileri içermekte. Üstelik, eserinizi, CD kaydediciniz varsa yazilabilir bir CD’ye kaydedebileceğiniz bir modülü var. Tabi, müzik programları sequencer’larla sınırlı değil. Akord cihazından (Tuner) tutun da, Spectrum analyser’a kadar bir çok program mevcut.

Müzik dinlemeyi hepimiz seviyoruz, ama kendi müzikal fikirlerimizi somutlaştırabilme düşüncesi herkesi heyecanlandıracaktır. Bilgisayarların ve müzik programlarının kullanılırlığı ve gücü fiyatların düşmesiyle gittikçe arttı. Müzik üretmek artık eskisinden çok daha kolay. Dijital audio ses işleme ise su götürmez bir kaliteye sahip.

Kelime işlemci programlar yazı yazmayı nasıl kolaylaştırdıysa, müzik içinde aynı şey geçerli. Bilgisayar ve müzik programları olmasaydı birçok başarılı yapıt bugün olmazdı, çoktan alıştığımız müzik stillerinde de önemli bir eksilme olacaktı.

Bunu müziğin sadece spesifik tarzlarının bilgisayar desteği alabileceğini düşünenler yanılıyor. Bilgisayar çok geniş bir müzik yelpazesinin destekçisi ve üretilmesindeki baş element, oysa çoğunun aklına en son moda türler olan electronica, techno veya trance geliyor. Olay şu ki bilgisayar müzik üreten bir alet sadece, onunla ne tür müzik yaptığını sadece size kalmış; Pop, jazz, yormayan yumuşak tarz müzikler, ya da klasik ezgiler… Bilgisayar için hepsi sadece bitler ve baytlar.

Bugün kimse üretilen müzik en üst kalite stüdyolarda ve son model teknolojiyle mi, yoksa sadece evinizdeki kişisel bilgisayarınızla mı üretilmiş ilgilenmiyor. Harika fikirler, yaratıcılık, etkileyicilik ve farklı olmak bir parçayı vezir ya da rezil edebilen şeyler, parçanın nasıl yaratıldığı değil.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

A)hücre Organelleri : Çok Hücreli, Gelişmiş Yapılı Canlılarda Organ Ve Sist

a)Hücre organelleri : Çok hücreli, gelişmiş yapılı canlılarda organ ve sistemlerle gerçekleştirilen hayatsal olaylar (solunum, sindirim, dolaşım, üreme vs.) tek hücreli canlılarda ve çok hücrelilerin her bir hücresinde “organel” denilen hücre içi yapılarıyla gerçekleştirilir. O halde her hücre organeli bir organ ya da sisteme karşılık gelmektedir. Her hücrenin tek başına canlılık özelliği gösterebilmesi organellerle mümkün olmaktadır. Sentrozom ve Ribozom dışındaki organeller zarla çevrilidir. Hücreleri, yapı ve fonksiyon olarak mükemmel işleyen bir devlete benzetebiliriz.

1-Endoplazmik Retikulum: Çekirdek zarına kadar uzanan , hücreyi ağ gibi örmüş, hücre içi kanallar sistemidir. Üzerinde Ribozom bulunduranlara granüllü Endoplazmik Retikulum, bulundurmayanlara granülsüz Endoplazmik Retikulum denir. E.R’ lar hücre içine ve dışına madde taşınmasında, bazı maddelerin depolanmasında görev alırlar. Ribozomlarda sentezlenen maddeleri de golgi’ye taşırlar.

2-Ribozom: Işık mikroskobuyla görülemeyen çok küçük organellerdir. Çekirdek zarı, E.R., stoplazma sıvısı, kloroplast ve mitokondride bulunurlar. Hücrede her türlü protein ve enzim sentezinin yapıldığı yerlerdir. Protein ve RNA’dan yapılmışlardır. Büyük ve küçük alt birimlerden oluşurlar. Protein, enzim ve hormon sentezi hızlı olan hücrelerde daha çok bulunur. Birçoğu yan yana gelerek Polizomları oluştururlar. Virüs hariç bütün canlı hücrelerde bulunan temel organeldir.

3-Mitokondri: Çift katlı zarla çevrili büyük organellerdir. Oksijenli solunumun yapıldığı yerlerdir. ATP’yi sentez ve depo ederler (hücrenin enerji santralleridir). Hücredeki enerji gerektiren reaksiyonların büyük çoğunluğu ATP’yi mitokondriden sağlar. En çok protein ve Lipid’den yapılmışlardır. Az. Miktarda, kendilerine has DNA, RNA ve ribozomları vardır. İç zar kıvrımlar yaparak krista’ları oluşturmuştur. Mitokondri enerji gereksinimi fazla olan (karaciğer, kalp kası, v.s) hücrelerde daha çok bulunur.Bakteri, mavi yeşil alg ve alyuvarlarda bulunmaz. Bölünerek çoğalabilirler.O halde, mitokondriler; Glikozun harcandığı (parçalandığı), O2’nin (Oksijenin) kullanıldığı, CO2’nin (karbondioksidin) üretildiği, H2O’nun (suyun) oluştuğu, ATP’nin üretilip depolandığı yerlerdir.Bunlardan O2’nin kullanılması başka hiçbir yerde gerçekleşmez.

4-Golgi: E.R.’den oluşmuştur. Birbirine paralel uzanmış kanalcık ve kesecikler şeklindedir. Salgı maddelerinin oluşturulması, paketlenmesi ve salgılanmasından sorumludurlar. Pankreas, süt bezi, hipofiz gibi salgı bezlerinde, bitkilerin nektar bezlerinde, salgı dokusunda bol bulunur. Değişerek lizozomları meydana getirirler.

5-Lisozom: Hücre içi sindirim enzimlerini taşıyan keseciklerdir. Hücreye fagositoz ve pinositozla alınmış ya da hücre içerisinde oluşturulmuş her türlü büyük moleküller lisozomlar tarafından hidroliz edilir. Hücre yaşlanınca lisozomlar patlar ve hücre kendi kendini sindirir. Buna otoliz denir. Kurbağa larvalarında kuyruğun kaybolması, ölmüş cesetlerin daha çabuk çürümesi bu intihar kesecikleriyle mümkün olmaktadır.

6-Koful (Vakuol): Bitki hücrelerinde ve tek hücrelilerde daha çok ya da daha büyük olarak bulunurlar. Hücrede oluşan artık maddelerin ve fazla sıvıların depolandığı keseciklerdir. Bitkilerde hücre yaşlandıkça koful büyür. Çünkü tuzlu artıklar kofullarda biriktirilir. Kofullar plazmolizde (su kaybetme) küçülür. Deplazmoliz ve turgor’da (su alma) büyür. Bitkilerde salgılanan bir çok koku maddesi koful öz suyundan dışarı atılır. Kofullar fagositoz ve pinositozdan, E.R.’den, golgiden ve çekirdek zarından oluşabilirler.

7-Sentrozom: Sadece hayvansal hücrelerde ve bazı basit yapılı alg ve mantar hücrelerinde bulunur. Silindir şeklindeki iki sentriolden oluşur. Hücre bölünmesi sırasında eşlenerek hücrenin kutuplarına çekilir ve iğ ipliklerini oluştururlar. Bu sayede kromozom takımlarının ayrılması sağlanır. Her sentriol 9 adet protein yapıdaki tüp demetinden meydana gelmiştir. Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı takdirde iğ iplikleri stoplazmadaki proteinlerden doğrudan oluşturulur.

8-Plastidler: Yalnız bitkisel hücrelerde bulunan renk maddeleridir. Hücre genç iken renksizdirler. Zamanla gelişen hücreye göre kendi renklerini alırlar. Kloroplast, kromoplast ve lökoplast olarak üç çeşittir.

Kloroplast : Yeşil renklidirler. Klorofil demetleri (Granum) ve bunlar arasını dolduran sıvıdan (stroma) oluşurlar. Yaprak ve genç gövde hücrelerinde bulunurlar. Bazı bakteriler ve mavi yeşil alg’lerde kloroplast buunmayıp, klorofil molekülleri, stoplazma sıvısına dağılmıştır. Mantarlarda klorofil yoktur. Kloroplast fotosentezle organik besinlerin ve serbest oksijenin üretildiği yerlerdir. Bu sayede güneşin ışık enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülmüş olur. Bütün canlı organizmalar enerjilerini fotosentezle üretilen organik besinlerden sağlarlar. Buna göre kloroplastlar:

Işığın kullanıldığı (soğurulduğu)

CO2’nin tutulup kullanıldığı (indirgendiği)

H2O’nun kullanıldığı (parçalandığı)

O2’nin oluşturulduğu

Glikoz ve nişastanın sentezlendiği yerlerdir.

Bunlardan ışığın kullanılması ve suyun parçalanması klorofilden başka hiçbir yerde gerçekleşmez. Kloroplast’ların da mitokondri gibi kendine ait DNA, RNA ve ribozomları vardır.

Kromoplastlar : Yeşilin dışındaki renkleri oluşturan pigment maddelerini taşıyan taneciklerdir. Çiçek ve meyvelere renk verirler. Karoten (turuncu), kasantofil (sarı) ve likopin (kırmızı) başlıcalarıdır. Bitkilerdeki diğer birçok renk, koful öz suyunun asitlik veya bazlığına göre renk değiştirebilen, “antokyan” maddesi tarafından oluşturulur.

Lökoplast : Renksiz plastidlerdir. Nişasta, yağ ve protein depo ederler. Bu sebepten en çok depo organlarında bulunurlar. Bütün plastidler ışık ve sıcaklık etkisiyle birbirlerine dönüşebilirler. Tohumların ve patates yumrusunun yeşermesi, domatesin kızarması, sonbaharda yaprakların sararması gibi.

9-Hücre Çeperi (Hücre duvarı): Sadece bakteri ve bitki hücrelerinde bulunur. Bir hücre organeli olmayıp hücreyi dıştan saran koruyucu bir yapıdır. Genellikle bir karbondihrat olan selülozdan meydana gelmiştir. Bitki türüne göre çeper üzerinde kütin, lignin, süberin, kalsiyum ve silisyum gibi farklı maddeler birikir. Hücre çeperi cansız ve serttir. Üzerindeki delikler hücre zarındaki porlardan daha büyük olduğu için tam bir geçirgendir. Bitkilere dayanıklılık ve esneklik verir. Bitkilerin çeperi selülozdan değil başka maddelerden yapılmıştır.

b)Hücre Plazması : Organcıklar agrasını dolduran kolloid bir sıvı karışımıdır. Büyük oranını su oluşturur (%60-90). Bu oran su bitkilerinde %98, spor ve tohumlarda %10, insan hücrelerinde %65’dir. Yalandıkça su oranı azalır. Su ile beraber enzimler, hormonlar, nükleotidler, tRNA’lar, mRNA’lar, ATP, aistler, iyonlar, mineraller, sindirilmiş (amino asit, glikoz, yağ asiti, gliserol) ve sindirşmemiş (protein, yağ, nişasta, glikojen) besin maddeleri plazmayı oluşturur

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Proteinler Çok Çeşitli Görevleri Olan Biyokimyasal Polimerlerdir. Görevleri

Proteinler çok çeşitli görevleri olan biyokimyasal polimerlerdir. Görevleri arasında: organizmanın yapısal elemanı olmaları, katalitik, regülatör, taşıma, savunma, besin ve depo oluşturmaları, hareket sağlayıcı eleman olmaları gelir. Basit proteinler bir veya birden fazla polipeptid zincirinden oluşur. Birleşik (konjuge) proteinler apoproteine ek olarak lipid, karbohidrat, nükleik asit, metal gibi protein dışı gruplar içerirler. Molekül şekli bakımından globüler proteinler veya fibröz proteinler olarak tanımlanırlar. Yapı, fonksiyonla çok yakından ilişkilidir. Proteinler, poliamfolittirler. İzoelektrik nokta yan grupların cins ve sayısına göre değişir. Çözünürlük, amino asit dizisi, molekül ağırlığı ve biçimi, pH, çözücü ve elektrolit konsantrasyonuna bağlı olarak değişir. Aromatik yan gruplara bağlı olarak yakın UV bölgede ve peptid bağları nedeniyle de 200 nm civarında absorbsiyon gösterirler. Proteinler, birincil, ikincil, üçüncül ve dördüncül olmak üzere dört yapı düzeni altında incelenir. Birincil yapı amino asit cins, sayı ve dizilişini gösterir ve genetik kod tarafından belirlenir. Polipeptid zincirinin hidrojen bağları sayesinde düzenli yapılar halinde katlanması ikincil yapı düzeni olarak adlandırılır. ? heliks ve ? tabaka en çok rastlanan ikincil yapı tipleridir. Bazı proteinler tek tip ikincil yapıya sahipken, bir kısmı da karışık tip ikincil yapı gösterir. Tek tip ikincil yapıya sahip proteinler fibröz (örnek: keratin, fibroin) ve karışık tip ikincil yapıya sahip proteinler globüler (örnek: çeşitli enzimler, myoglobin) yapıdadırlar. Proteindeki ikincil yapı grupları süpersekonder motifleri ve sonuçta proteinin üç boyutlu katlanmış yapısını -üçüncül yapı düzenini- oluşturur. Birden fazla polipeptid zincirine sahip proteinlerdeki bu altbirimlerin birbirine göre organizasyonu dördüncül yapı olarak adlandırılır. Bu yapı düzenleri primer yapı ve dolayısıyla genetik kod tarafından belirlenir. Proteinlerin birincil yapı dışındaki yapı özelliklerini kaybetmelerine denatürasyon, tekrar üç boyutlu yapılarını kazanmalarına renatürasyon denir. Denatüre proteinler biyolojik aktivitelerini kaybeder ve renatüre olunca geri kazanırlar. Proteinler, konsantre asit veya baz ile yüksek sıcaklıkta uzun süre muamele edilince amino asitlerine kadar parçalanırlar. Çeşitli proteazlar ise, proteinleri özgül bölgelerden hidroliz ederek oligopeptidler oluşturur. Proteinlerin saflaştırılması için, tuz kesitlemesi, santrifugasyon, çeşitli kromatografik ve elektroforetik yöntemler gibi teknikler kullanılır. Protein analizinde ise spektrofotometrik ve elektroforetik metodlar gibi çeşitli yöntemlerden yararlanılır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Mayoz Bölünme

MAYOZ BÖLÜNME

Mayoz hücre bölünmesi eşeyli üreyen canlıların

üreme hücrelerinde gerçekleşen bir bölünmedir.

Bu bölünmeyele üreme hücrelerindeki kromozom sayısı yarıya iner.Böylece döllenen hücrelerde

kromozom sayısı ergin bireylerdeki kromozom sayısıyla aynı olur.Ayrıca mayoz bölünmede ger

çekleşen Crossing-over canlılarda yeni gen kom

binasyonlarının oluşmasına etki eden en önemli bir

olaydır.

Mayoz bölünme iki aşamada gerçekleşir

Mayoz 1 ve Mayoz 2.

MAYOZ 1

PROFAZ 1:Beş alt faza ayrılır.

Leptoten:Kromozom materyali yavaş yavaş uzun

iplikler halinde belirmeye başlar.Her kromozom

telomer adı verilen her iki ucuyla nukleer laminaya

tutunurlar.Bu evreye buket durumu denir.

Zigoten:Bu evrenin en önemli olayı sinapsisdir.Mi

tozdan farklı olarak mayozub birinci profazında homolog kromozomlar çiftler oluşturur.Bunlara 4

lü yapılarından dolayı tetrad adı verilir.

Pakiten:Kardeş kromatidler arasında gen alışverişi

(crossing-over) gerçekleşir.

Diploten:Çaprazlaşan bölgelere kiazmata adı veri

lir.

Diakinez:Kardeş kromatidler sentromerleriyle bir

birlerine bağlantı halindedir.

METAFAZ 1 Çiftler oluşturmuş olan homolog

kromozomlar ekvatoral düzlemde dizilirler CO

geçiren bölgelr şekilde bellidir.

ANAFAZ 1 Kiazmatalar çözülür ve mitozdan farklı

olarak her biri iki kromatitden oluşan homolog

kromozomlar birbirinden ayrılır.

TELOFAZ 1 her biri haploid kromzom taşıyan

iki hücre meydan gelir ve hücre hemen Mayoz 2 ye geçer .

MAYOZ 2

İkinci mayotik bölünme birinciden,her kromozom dahaönce replike olduğu için,artık S-Fazına ihtiyaç duymayan,birinterfaz 2 ile ayrılır.İkinci mayoz 2.profaz, 2.metafaz ,2.anafaz

ve 2.telofaz aşamalarıyla tipik bir mitoz bölünme şeklinde gerçekleşir.

Mayoz sonunda 4 hücre oluşur ve her bir hücrede kromozom sayısı ana hücrenin yarı

sı kadardır..Bu hücreler daha sonra üreme hücresi

haline farklılaşmaya başlarlar.

Profaz 2 de artık kromozomlar eşlenmez ve hemen metafaz 2 ye başlanılır.

DEVAM

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy