‘do’ Arama Sonuçları

         Hücre Ve Hücre Bölünmesi:

         Hücre ve Hücre bölünmesi:

    A)Hücre:

Bütün canlılar hücrelerden yapılmıştır.Hücre;canlılık özelliği gösteren en küçük birimdir.Genellikle gözle görülmezler ancak mikroskopla incelenebilir.

   Çok hücreli canlılarda hücreler arasında iş bölümü vardır.Canlıların yapısında bulunan hücreler değişik görevler yapmak üzere farklılaşır,dokuları oluşturur.aynı görevi yapan farklı dokularda bir araya gelerek organları  meydana  getirir.Organlar aynı görevi yapmak üzere  bir araya gelerek sistemleri oluşturur.

   Canlılığın devamlılığı için gerekli olan bütün hayatsal faaliyetler vücudumuzu meydana  getiren sistemler tarafından gerçekleştirilir.Sistemler canlıların vücudunu oluşturur.Sistemlerin birleşmesiyle de oluşan yapıya organizma denir.

hücreler == dokular == organlar ==== sistemler == organizma ==canlı

   Sağlıklı bir organizmada sistemler ve organlar uyum içinde çalışır.organlardan birinin çalışma şeklini bozulması diğer organların olumsuz etkilenmesine neden olur.

   Bütün hücreler hücre zarı,sitoplazma ve çekirdek olmak üzere,üç temel kısımdan oluşur.

  1)Hücre zarı:

  Seçici geçirgen ve canlıya sahip bir zardır.Hücre zarının  görevi hücreyi dış etkilerden korumak,hücreye şekil vermek ve hücrenin madde alışverişini sağlamaktır.

   Bitki hücresinin şekli dikdörtgenimsidir.bunu sebebi;bitki hücresinde hücre zarından başka selülozdan yapılmış cansız bir tabaka olan hücre çeperinin(hücre duvarı) bulunmasıdır.hücre çeperini görevi,bitki hücresi,ne sağlamlık ve dayanıklılık kazandırmaktır.

2)Sitoplazma:

  hücre zarını içini dolduran canlı sıvıdır.akışkan olup yarı saydamdır.İçinde besinler,enzimler,organellerler bulunur.Sitoplazma canlılık olaylarını yapıldığı hücre kısmıdır.Sitoplazmada çeşitli görevleri olan küçük yapılar(organcıklar)bulunur.

a)Ribozom:bütün hücrelerde vardır.Sitoplazmada ve Endodoplazmik retikulumda bulunur.Amino asitleri özel bağlarla birleştirerek hücreye özel proteinleri yapar.

b)endoplazmik retikulum(E.R.):Hücre zarından çekirdeğe kadar uzanan kanal sistemidir.Hücre içinde madde iletimini ve depolanmasını sağlar.Üzerinde Ribozom bulunuyorsa granüllü E.R. üzerinde Ribozom yoksa granülsüz E.R. denir.

c) Golgi aygıtı: Salgı maddelerini üretip zarla paketleyerek salgılar. Süt bezi, ter bezi, tükürük bezi gibi salgı hücrelerinde sayıları fazladır.

d) Lizozom: Hücrede büyük yapılı besinlerin sindirilmesini sağlar. Yaşlanmış organelleri parçalar. Lizozom un zar yapısı bozulursa, hücre kendi kendini sindirir.Buna  otoliz denir.

e)Mitokondri: Bakteriler hariç bütün hücrelerde bulunurlar. Organik besinlerden oksijenli solonum ile enerji (ATP) üretir. Karaciğer, kas ve beyin hücrelerinde Mitokondri sayısı normalden daha fazladır.

 f) Koful: İçi sıvı dolu keselerdir. Bir hücrelerde beslenme ve boşaltımda , bitkilerde ise su alınmasında görevlidir. Bitki hücrelerinde büyük ve az sayıda, hayvan hücrelerinde ise küçük ve çok sayıdadır. Bitki hücresi yaşlandıkça kofullar büyür.

g) Sentrozom ( sentrioller) : İnsan ve hayvan hücrelerinde bulunur.Hücre bölünmesinde görev yapar.

h) Plastidler: Bitki hücrelerinde bulunur. Üç çeşittir.

1) Kloroplast:  Bitkiye yeşil renk verir. Yapraklarda ve otsu bitkilerin gövdelerinde bulunur. Yapısındaki klorofil fotosentezde görevlidir.

2) Kromoplast : Bitkilerde çiçek ve meyveler sarı, kırmızı ve turuncu rengi verir.

  ÖrnJ  Domates, havuç, papatya

3) Lökoplast: Renksizdir, nişasta depo eder kök ve yumru gövde, meyve gibi organlarında bulunur.

ÖrnJ  Patates, turp, havuç, tohumlar

3) Çekirdek :

Hayatsal olayların yönetildiği yerdir. Bakterilerde ve mavi, yeşil alglerde bulunmaz. Alyuvarların çekirdeği olmadığı için bölünemez.

     Çekirdek dört kısımda incelenir….

1J Çekirdek zarı: Hücre zarına benzer.İki katlıdır. Üzerinde porlar(geçitler) vardır.Kromotin ipliği korur.

2J Çekirdek özsuyu: Sitoplazmaya benzer yapısında organik besinler ve nükleik asitler bulunur.

3J Çekirdekçik:  Koyu ve yuvarlak olup yapısında nükleik asit ve genleri taşır.

4J Kromotin iplik: çekirdek sıvısı içinde a şeklinde bir yapıdır. Bölünme sırasında kalınlaşıp kısalarak kromozomu oluşturur. Yapısında DNA  ve Protein bulunur. Görevleri ; kalıtsal karakterleri ( genleri) taşır. Hayatsal olayları yönetir . Çoğalmayı sağlar.

***********************************************************************************************

                               NÜKLEK ASİTLER

Nükleik asitler iki çeşittir.

                                         DNA                                                        RNA

                                     Deoksiribonükleik asit                            Ribonükleik asit

Nükleik asitler canlıların hepsinde ortak olarak bulunur. Nükleik asitler canlı hücrelerde yönetim ve kalıtım sağlar. Hücrenin yaşamını sağlayan biyolojik olayları yaptırır. Hücrenin büyümesini, hareketini ve  bölünmesini kontrol eder. Nükleik asitler yapı birimi olan nükleotidlerden oluşmuştur. Nükleotidlerde ; organik baz, şeker ve fosfattan meydana gelmiştir.

 Bazlar: Nükleotidlerde beş çeşit baz bulunur. Bunlar adenin, guanin, sitozin, timin ve urasildir. Timin sadece  DNA da , urasil ise sadece  RNA da bulunur.

Şekerler: Riboz ve dioksiribozdur.Riboz RNA da , Deoksiriboz ise DNA da bulunur.

Fosfat: Fosfat içeren fosforik asit olup hem DNA da hem de RNA da ortak olarak bulunur.

NOT: Nükleotidler içerdiği bazlara göre isimlendirilir.

Örnek : Adenin bazı                   adenin nükleotid

1) DNA (DEOKSİRİBO NÜKLEİK ASİT)

Yapısı:

Fosfat(fosforik asit)

Şeker:deoksiriboz

Baz: Adenin, guanin, sitozin ve timin.

  Baz, şeker  ve fosfat birleşerek nükleotitleri, nükleotidlerle birleşerek DNA zincirini oluşturur.

   İki DNA zinciri birbirine zayıf hidrojen bağlarıyla bağlanarak çift zincirli DNA yapısını oluşturur.

   DNA, proteinlerle birleşerek kromotin ipliği oluşturur. Kromotin iplik bölünme sırasında kısalıp kalınlaşarak kromozomu meydana getirir.

 Karşılıklı zincirler birleşirken  A karşısına T , G karşısına S gelir. DNA DA adenin sayısı Timin  sayısına , Guanin sayısı sitozin sayısına eşittir. (A=T, (G,S)

   DNA, kendini tamir eder ve Kendini eşler.

DNA’nın eşlenmesi

    J DNA zinciri açılır

    J Karşısına yeni nükleotid zinciri gelir.

    J Adenin karşısına timin, guanin karşısına sitozin gelir.

    J Sonuçta bir DNA dan iki DNA oluşur.

    J Oluşan DNA’lar birbirinin aynıdır.

    J Kalıtsal karakterlerin taşınmasını ve ortaya çıkmasını sağlar.

    J Hücredeki canlılık olaylarını yönetir. (Protein sentezi)

    J Kalıtsal özelliklerin oğul döllere aktarılmasını sağlar ( Üreme olayı)

    DNA’nın en küçük görev birimine gen denir.

DNA’lar  binlerce genin birleşmesiyle oluşur.

  Mutasyon:

 DNA ve genlerde meydana gelen ani değişikliklere denir. Üreme hücrelerindeki mutasyonlar sonraki nesillere aktarılır. DNA’nın tek zincirinde olan mutasyon onarılabilirken karşılıklı iki zincirinde olan mutasyon onarılamaz.

2: RNA(ribo nükleik asit)

Yapısı: Nükleotidlerden oluşur.

Tek zincirlidir.

Fosfat

Şekeri: Riboz

Bazı: Adenin, guanin, sitozin ve urasil

Özellikler:

 DNA tarafından çekirdekte üretilir.

Deoksiriboz ve timin bulundurmaz .

Protein sentezinde görev yapar

NOT: Bir insan hücresinde DNA nın uzunluğu 170 cm. dir. Bir E. Coli bakterisinde 1,4 mm. dir.

  METABOLİZMA:

Bir canlıda meydana gelen biyokimyasal reaksiyonların tümüne metabolizma denir.

Metabolizma ikiye ayrılır.

A) Özümleme( anabolizma ) yapım olaylarında özümleme denir. Örnek: Fotosentez, Protein sentezi ve nişasta yapımı gibi

B) Yadımlama ( katabolizma) yıkım olaylarına denir.  Örnek : Solunum, sindirim gibi .

ÇEŞİTLİ METABOLİZMA OLAYLARI

FERMANTASYON(MAYALANMA)

Besinlerin oksijen kullanmadan parçalanarak enerji elde edilmesine mayalanma denir. Bakteri ve mantarlarda görünür oksijen kullanılmaz. Olay hücre sitoplazmasında meydana gelir. Besinler değişikliğe uğratılarak yeni ürünler ve enerjiler elde edilir.

Örnek : Sütten yoğurt ve peynir elde edilmesi, Glikozdan alkol ve laktik asit elde edilmesi.

NOT: Laktik asit üretimi hayvan ve insanların kaslarında yeterince oksijen bulunmadığı zaman gerçekleşen bir olaydır. Laktik asidin kaslarda birikmesi sinir sistemini etkileyerek insanda yorgunluk hissi uyandırır.

B)OKSİJENLİ SOLUNUM

Besinlerin oksijen ile parçalanarak hücrede enerji (ATP) elde edilmesine oksijenli solunum denir. Bu olay sonucu hücreler için yaşam enerjisi üretilir. Bakteri, mantar, bitki, hayvan ve insan hücrelerinde görülür.

Hücrenin mitokondrisinde gerçekleşir. Mayalanmadan daha fazla enerji elde edilir. Çünkü Besinler  oksijen kullanılarak karbondioksit ve suya kadar parçalanır. Üretilen enerji canlı faaliyetlerinde  kullanılır.

Üretilen CO2 gazı kireç suyu ile tepkimeye girerek suyu bulandırır.

C) FOTOSENTEZ(ÖZÜMLEME)

 Klorofilli canlıların güneş enerjisini kullanarak su karbondioksitten organik besin üretilmesine fotosentez denir.

Yeşil yapraklı bitkiler,öglena ve bakteriler(bazıları)fotosentez yapabilir.fotosentez,kloroplastı veya klorofili bulunan canlılar tarafından gerçekleştirilir.Klorofil,ışık enerjisini kimyasal bağ enerjisine(ATP) çevirerek fotosentezle besin üretilmesini sağlar.Fotosentez emilen ışıkta olur.Fotosentez en az yeşil olur.Çünkü bitki yeşil ışığı yansıtır.Klorofil,bitkiye yeşil rengi verir.fotosentez solunumla birlikte atmosferdeki karbondioksit ve oksijen oranının dengede kalmasını sağlar.

Fotosentez olayında su ve CO2 mineraller harcanırken olayda güneş enerjisi ve enzimler yardımcı olurlar.Fotosentez sonucu glikoz ve glikozun değiştirilmesi ile de vitamin yağ,amino asit,protein gibi besinler üretilir.

*Fotosentez solunumun tersi olduğu için tabiatta O2 veCO2  dengesi sağlanır.

  Ancak günümüzde yeşil bitkilerin sayısı hızla azalmaya doğru gitmektedir.bu sebeple O2-CO2 dengesi yavaş yavaş bozulmaya başlamıştır.B olayda hava kirliğine yol açmıştır.

Fotosentez ile solunum arasındaki ilşki:

ENERJİ KULLANIMI

Canlılar büyüme,yenilenme,sentez,çoğalma ve hareket gibi birçok canlılık faaliyetlerini sürdürebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar.İhtiyaç duyulan bu enerji oksijenli solunum ve mayalanma ile üretilir.Elde edilen enerji daha sonra tekrar kullanılmak üzere ATP  (adenozin trifosfat) şeklinde depolanır.

 ATP’nın yapısında adenin bazı,riboz şekeri ve üç fosfat bulunur.

          ATP        yıkım                 ADP + Enerji

(adenozin Trifosfat)                    (adenozin Difosfat)

ATP ler üretilen enerjilerin depo şekilleri olup birer konserve misali ihtiyaç anında kullanılırlar.Azalınca solunumla tekrar üretilerek depolanabilirler.Enerjinin fazla kullanıldığı hücrelerde(kas,beyin,karaciğer)solunum hızı fazla olup daha fazla ATP üretilip kullanılır.

**********************************************************************************************

Hücre bölünmeleri

Kromozom:

Karakterlerin oluşmasını ve yeni nesillere aktarılmasını sağlayan yapılardır.DNA ve proteinden oluşur.En küçük görev birimine gen denir.Kromozomların üzerinde binlerce gen bulunabilir.

Hücreler  taşıdıkları kromozom sayı ve özelliklerine göre iki gruba ayrılır.

a) 2n kromozomlu hücreler(Vücut hücreleri)

Canlıların vücudunu oluşturan hücrelerdir.Zigotun,mitoz bölünmeleri sonucu meydana gelirler.Doku,organ ve sistemleri oluştururlar.Bu hücrelerde kromozomlar çiftler halinde bulunur.Vücut hücreleri ve üreme organlarının hücreleri 2n kromozomludur.İnsanların vücut hücrelerinde 2n = 46,tavşanların vücut hücrelerinde 2n = 44 kromozom vardır.

b)n kromozomlu hücreler(Üreme hücreleri)

Üreme hücrelerine gamet denir.Erkek üreme hücrelerine sperm,dişi üreme hücrelerine ise yumurtalık denir.Üreme hücreleri mayozla oluşur.Üreme hücrelerinde kromozomlar tek olarak bulunur.Kromozom sayısı n ile gösterilir.Üreme hücrelerinde meydana gelecek mutasyon kalıtsal olup oluşan yeni bireylere aktarılır.Üreme hücrelerindeki kromozom sayısı vücut hücrelerindeki kromozom sayısının yarısıdır.Örnek:İnsanda vücut hücrelerinde 2n = 46 üreme hücrelerinde n = 23 kromozom bulunur.

Dişide vücut hücresi               Erkekte vücut hücresi

2n=46             44 + XX           2n=46           44+XY

Dişide yumurta                        Erkekte sperm

                                                                   22 + X

n=23           22+X                     n=23

                                                                   22 + Y

Bir hücreden yeni hücrelerin oluşmasına hücre bölünmesi denir. Büyümesini tamamlamış bir hücre bölünebilir. İki tip hücre bölünmesi vardır

1) Mitoz bölünme

2) Mayoz bölünme

A) Mitoz Bölünme:

 Bir hücreden iki yeni hücre oluşmasıdır. Oluşan hücreler kalıtsal yönden birbirinin aynısıdır. Vücut hücrelerinde görülür. Hücrenin kromozom sayısı sabit kalır. Mitoz bölünme tek hücrelilerde çoğalmayı çok hücreli canlılarda büyümeyi ve yıpranan kısımların onarılmasını sağlar. Zigottan embriyonun oluşması sırasında mitoz bölünmeler hızlıdır. Bitkilerde meristem hücreleri hızlı bölünür ve bitkinin diğer kısımlarını oluşturur.

 Mitozla oluşan hücre sayısı  n  formülüyle bulunur.

                                             2

Örnek: Bir bakteri 5 defa mitoz bölünme geçirirse  32 bakteri oluşur. Oluşan bakterilerin kalıtsal özellikleri aynıdır. Fakat şekil ve büyüklükleri farklı olabilir.

  Mitoz bölünmenin evreleri:

Mitoz bölünme iki kısımdan meydana gelir:

1) Çekirdek bölünmesi

2) Sitoplazma bölünmesi

1) Çekirdek bölünmesi:

5 evrede gerçekleşir.

a) İnterfaz: Canlının normal yaşam evresidir. Hücre dış ortamdan besin maddesi alır, kullanır, yeni maddeler sentezler ve büyür. Bu evrenin sonuna doğru DNA kendini eşler .

b) Profaz: Kromotin iplik salıp kalınlaşarak kromozomu oluşturur. Kromozomdan kardeş kromotitler oluşur. Çekirdekçik ve çekirdek zarı kaybolur. İğ iplikleri oluşur.

Not: Hayvan hücrelerinde sentrozom kendi eşleniğini yapar ve karşılıklı kutuplara doğru hareket eder.

c) Metafaz: Kromozomlar hücrenin ortasında toplanır. İğ iplikleri kromozomlara bağlanır.

d) Anafaz:  Hücrenin ortasında bulunan kardeş kromotitler birbirinden ayrılır ve  iğ iplikleriyle zıt kutuplara çekilirler.

e) Telofaz: Kromotitler   uzayarak kromotin iplik durumuna geçerler. İğ iplikleri kaybolur. Çekirdek ve çekirdek zarı oluşur. Böylece iki çekirdek oluşmuş olur.

2)Sitoplazma bölünmesi : Çekirdek bölünmesi tamamlanınca hayvan hücrelerinde boğumlanarak, bitki hücrelerinde ise ara lamel ile sitoplazma ikiye ayrılır. Sonuçta gen yapısı aynı iki yavru hücre oluşur. Oluşan hücrelerin sitoplazma miktarı ve organel sayısı farklı olabilir.

Mitoz bölünme sonunda canlılarda görülen olaylar:

I) Bir hücrelilerde eşeysiz olarak üreme (çoğalma)

II) Çok hücreli canlılarda büyüme

Bitkilerde büyüme :  Genç hücrelerin bölünme yetenekleri vardır ve sürgen dokuyu (büyütken - meristem ) oluştururlar. Bu hücreler sürekli bölünerek bitkide enine ve boyuna büyümeyi sağlarlar bundan dolayıdır ki bitkilerde büyüme yaşadığı sürece sınırsızdır.

Hayvanlarda büyüme: Mitoz hücre bölünmesi sonunda dokular meydana gelir. Dokuların birleşmesiyle organların birleşmesi ile de sistemler oluşur. Sistemler kendi aralarında kolayca düzenli olarak çalışırlar ve canlıyı oluştururlar. Hayvanlarda ve insanlarda büyüme sınırlıdır. Bunun nedeni gizemli olan kromatin materyalinde saklıdır.

B) MAYOZ BÖLÜNME:

 Bir hücreden dört hücrenin oluşması olayıdır. Oluşan  hücreler kalıtsal yönden birbirlerinden farklıdır. Hücrenin kromozom sayısını yarıya indiren bölünmedir. Mayoz bölünme yalnızca eşey organlarında meydana gelir. Mayoz sonucunda oluşan dört hücreye  gamet adı verilir. (erkek gamet: Sperm, dişi gamet: yumurta) Sperm, yumurta, spor ve polen mayoz bölünme ile oluşur. Sperm ve yumurta birleşerek zigotu oluşturur. Sperm ve yumurta birleşerek zigotu oluşturur. Böylece neslin kromozom sayısı korunmuş olur.

                                            KONU İLE İLGİLİ SORULAR

1) Aşağıdaki organel çiftlerinden hangisi hem bitki, hem de hayvan  hücresinde bulunur?

A) Hücre zarı – Hücre çeperi

B) Mitokondri – Plastit

C)  Sentrozom – Koful

D) golgi cisimciği – Endoplazmik retikulum

   Çözüm:

Golgi cisimciği endoplazmik retikulum, ribozom, koful, hücre zarı ve Mitokondri hem bitki hem de hayvan hücresinde ortak olarak bulunan organellerdir.

                                                                                                                     Cevap: D

2) Aşağıdakilerden hangisi bitki ve hayvan hücresini birbirinden ayıran temel farklardan biri değildir?

A) Besin yapma

B) Enerji üretme

C) Santrozoma sahip olma

D) Hücre çeperi bulundurma

  Çözüm:

 Enerji üretimi tüm canlılarda gözlenen bir olaydır. Buna rağmen besin yapma ve hücre çeperine sahip olma bitki hücresine, santrozoma sahip olma ise hayvan hücresine aittir?

                                                                                                                         Cevap: B

3) Tükürük bezine ait hücrelerde , aşağıdaki hücre organellerinden hangisinin sayısı fazladır?

A) Mitokondri

B) Lizozom

C) Ribozom

D)Golgi cisimciği

  Çözüm:

Tükürük bezleri tükürük salgılayan hücrelere sahip olduklarına göre , bu hücrelerde salgı görevi yapan golgi cisimciğinin fazla sayıda olması beklenir.

                                                                                                                   Cevap: D

4) Bütün lizozomları patlayan bir hücre için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

A) Protein sentezi yavaştır

B) Hücre erir

C) Hücrede enerji üretimi azalır.

D) Solunum hızlanır

  Çözüm:

Lizozomlar hücre içi sindirimini herkleştiren içi enzimle dolu keseciklerdir. Eğer bu keseler patlayacak olursa hücre kendi kendini sindirir  yani hücre erir.

                                                                                                                    Cevap: B

5) Aşağıdakilerden hangisi hücre çekirdeği ile ilgili yanlış bir ifadedir?

A) Tüm hücrelerde bulunur.

B) Hücrenin yönetimini sağlar

C) Sitoplazmadan bir zarla ayrılır

D) Bölünmede rol oynar

Çözüm: Hücrelerin hepsinde çekirdek yoktur . Örneğin bakteri hücrelerinde çekirdek bulunmaz . Çekirdeği olmayan hücrelere prokaryot çekirdek bulunduran hücrelere ise ökaryot hücre denir .

                                                                                                                       Cevap: A

6) Bütün canlı hücrelerde DNA molekülü bulunmasına karşılık, hepsi, birbirinden farklı yapıdadır.

Canlılarda DNA molekülüne gözlenen farkın nedeni aşağıdakilerden hangisidir.

A) Canlıların farklı besin lerle beslenmesi

B) DNA’larındaki nükleotid diziliminin ve sayısının farklı olması

C) Canlıların farklı ortamda yaşamaları

D) DNA sentezinde farklı enzimlerin kullanılması.

Çözüm: Bütün canlılarda (tek yumurta ikizleri hariç) DNA moleküllerinin farklı olması nedeni, DNA’yı meydana getiren nükleotidlerin dizilimlerinin ve sayıların farklı olmasıdır.

                                                                                                                        Cevap: B

7) 600 nükleotitten oluşmuş bir DNA molekülünde, 200 adenin nükleotidi bulunmaktadır.

Bu DNA molekülündeki sitozin ve timin nükleotitlerinin toplamı aşağıdakilerden hangisidir?

A) 100

B) 200

C) 300

D) 400

Çözüm:

DNA da  A=T ,G=S

A=200 ise T=200 dür

A + T = 400  olur.

A + T + S + G =600

S + G=200 olur.

Buradan,

S=100, G=100

S + T = 100 + 200 = 300 olur.

                                                                                                                         Cevap: C

8) Bir yeşil bitkide karbondioksit üretimi gözlenmek istenirse nasıl bir ortama konulması gerekir ?

A) Işıklı , fakat  suyu az ortam

B) Sıcak ve madensel tuzlarca zengin

C) Işıklı ve nemli bir ortam

D) Karanlık bir ortam

Çözüm: Yeşil bir bitki ışık karşısında hem fotosentez hem de solunum yapar. Karanlık ortamda ise sadece solunum yapar. Yeşil bir bitkiden ölçülebilecek oranda karbondioksit üretmek istiyorsak deneyi karanlıkta yapmalıyız.

                                                                                                                      Cevap: D

9) Kloroplastın yeşil bitkilerde bulunması, buna karşılık hayvanlarda böyle bir molekülün bulunmaması aşağıdakilerden hangisine neden olur?

A) Canlıların farklı besinlerle beslenmesi

B) Enerji üretmemesi

C) Canlıların farklı ortamda yaşaması

D) Beslenme şeklinin değişmesi

Çözüm: Klorofil,  kloroplastlarda bulunan ve güneş ışığını tutan bir moleküldür. Fotosentezde önemli rol sahibidir. Hayvanlarda bu molekülün bulunmaması fotosentez yapamamasına ve besin üretemememsine neden olur. Bundan dolayı besinlerini dışardan almak zorundadırlar.

                                                                                                                                   Cevap:D

10) DNA’nın yapısında bulunan hidrojen bağlarının görevi nedir?

A) Şekerleri birbirlerine bağlamak.

B) Bazları birbirine bağlamak

C) Nükleotidleri birleştirmek

D) Enerji depolamak

Çözüm: DNA’nın yapısında hidrojen bağları 2 DNA zincirinin bazlarını birbirine bağlayarak DNA’nın çift zincirli sarmalını oluşturur.

                                                                                                                                Cevap: B

11) Solunum olayı sonucu hücrede oluşan enerji, neyin parçalanmasıyla oluşur?

A) Suyun

B) Oksijen

C) Glikoz

D) Vitamin

Çözüm: Solum olayı enerji taşıyan organik besinlerin parçalanmasıyla yapısındaki enerjinin açığa çıkmasıdır. Solunum olayında glikoz, yağ asidi, amino asitler kullanılabilir.

                                                                    Cevap : C

   12) Bir DNA zincirinin nükleotid sırası ATG – STA- ise DNA eşlemesiyle oluşan karşısındaki yeni ipliğin sırası nasıl olur?

A) TAG – GAT

B) UAS – GAU

C) GTA – STA

D) TAS – GAT

Çözüm:

A = T , G = S olduğu için karşısındaki yeni ipliğin sırası TAS – GAT olur.

                                             Cevap: D

13) Mitoz hücre bölünmesinin temelinde iki aşama vardır. Bunlar aşağıdakilerden hangisidir?

A) Profaz – Metafaz

B)Metafaz – Anafaz

C)Anafaz – Telofaz

D)Çekirdek bölünmesi – sitoplazma bölünmesi

Çözüm: Mitoz hücre bölünmesi temelde hücre bölünmesinden oluşur. Profaz, Metafaz, Anafaz, Telofaz  çekirdek bölünmesinin safhalarıdır.

            Cevap: D

14) Mitoz bölünmeye ait basamaklar hangi seçenekte doğru olarak sıralanmıştır?

A) Profaz – Metafaz – Anafaz - Telofaz

B) Metafaz – Profaz – Anafaz – Telofaz

C) Profaz – Metafaz – Telofaz – Anafaz

D) Telofaz – Anafaz – Metafaz – Profaz

     Çözüm:  Mitoz bölünmeye ait basamaklar sırasıyla Profaz, Metafaz, Anafaz, Telofaz dır.

         Cevap: A

15)  I. İğ iplikleri oluşur.

II. Sentrozomlar eşlenir.

      III. Ara lamel oluşur.

Yukarıdaki verilenlerden hangileri mayoz bölünmesinde görülebilir?

A) Yalnız III

B) I – III

C) I – II

D) II – III

Çözüm: Mayoz bölünmesinde İğ iplikleri  ve ara Lamel oluşur sentrozom eşlenmesi bu esnada gerçekleşmez.         Cevap: B

16) Fotosentezi gerçekleştiği hücre cisimciği, aşağıdakilerden hangisidir?

A) Lizozom

B) Kloroplast

C) Mitokondri

D) Golgi cisimciği

Çözüm: Fotosentez yeşil bitkilerde kloroplast sayesinde gerçekleşir. Hayvanlarda gerçekleşmemesinin sebebi hayvan hücresinde bu cisimciğin bulunmamasıdır.

              Cevap: B

17) Hücre çekirdeğinde aşağıdakilerden hangileri bulunmaz ?

A) Zar

B) Mitokondri

C) Kromotin iplik

D) Kromozom

Çözüm: Zar, Kromotin iplik, Kromozom hücre çekirdeğinin içindeki yapılardır mitokondri ise çekirdek dışındadır.

         Cevap: B

18) Hücrede büyüme ve bölünmeyi yöneten aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sentrozom

B) Ribozom

C) Çekirdek

D) Mitokondri

Çözüm: Hücrede büyümeyi ve bölünmeyi yöneten bölüme çekirdek adı verilir. Hücredeki kontrol mekanizmasıdır.

         Cevap: C

19) Aşağıdakilerden hangisi hayvan hücresinde bulunmaz?

A) Ribozom

B) Endoplazmik retikulum

C) Mitokondri

D) Kloroplast

  Çözüm: Kloroplast sadece bitki hücresinde bulunur bitkiye yeşil rengi verir ve bitkinin fotosentez yapmasını sağlar  .

         Cevap: D

20) Hayvan hücresinde, aşağıdakilerden hangisi sindirimle görevlidir?

A) Lizozom

B) Ribozom

C) Mitokondri

D) Golgi aygıtı

 Çözüm: Sindirim görevini yapan aygıt lizozom dur.  Ribozom protein yapmakla görevlidir. Mitokondri enerji üretir. Golgi aygıtı ise salgı maddeleri üretip zarla paketleyerek salgılar.

         Cevap: A

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Rüya

RÜYA

Düş olarak da bilinir, uyku sırasında canlı, çarpıcı, görsel ve işitsel var sanılarla (halüsinasyon) ortaya çıkan yaşantı. Çok sıradan ve gerçeğe yakın olabileceği gibi, fantezilerle yüklü, gerçeküstü rüyalara da rastlanır. Rüyalara çok eski çağlardan bu yana büyük önem verilmiş, rüyaların kökeni ve önemine ilişkin kavramlar yüzyıllar büyük ölçüde değişmiştir.

Uyanık geçen yaşamla rüyaların ayırt edilmesi konusu uzun süre tartışma konusu olmuştur. Birçok kültürde bu ayrım net değildir; rüyada yaşananların uyanıkken yaşananlar kadar gerçek olduğu varsayılır. Eski çağlarda rüyaları tanrıların gönderdiğine inanılır, rüyaların geleceğe ilişkin kehanetler yada hastaları iyileştirecek bilgiler içerdiği düşünülürdü. Eski Mısırlılar yaklaşık dört bin yıl önce rüya yorumlarını derlemişlerdi; Kitabı Mukaddes de içinde olmak üzere birçok Ortadoğu ve Asya kaynaklı metinde kehanet içeren rüyalardan söz edilir. Eski Yunanlılarda da rüyaların kehanet gücüne inanılırdı. Bununla birlikte Aristoteles rüyaları görece bilimsel bir yaklaşımla ele almış, duyu izlenimlerinin ve coşkuların rolünü vurgulamıştır. Rüyaların kökeninde tanrısal bir varlık olduğuna ilişkin yaygın inanış 19. yüzyılın ortalarına doğru gerilemeye başladı. Bu dönemde rüyalar üzerine ayrıntılı bir inceleme yapan Alfred Maury, rüyanın uyku sırasında duyu izlenimlerinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığı sonucuna vardı. Buna göre, uykuda duyulan gürültü rüyada gök gürültüsü ve fırtına görülmesine yol açıyordu. Çağdaş rüya kuraları ise rüyaların uyanıklık halinin uzantısı olduğunu vurgular.

20. yüzyılın ikinci yarısında rüya araştırmaları rüya sürecinin fizyolojisi ile rüyaların içeriği üzerine yoğunlaştı. Araştırmacılar rüyanın görüldüğü anın tam olarak belirlenmesini sağlayan fizyolojik ip uçları buldular. Rüya, hızlı göz hareketleri ( REM : “rapid eye movement” ), uyanıklıktakine benzer beyin dalgaları ve fizyolojik etkinlikte artmayla ortaya çıkan ve REM uykusu olarak adlandırılan dönemde görülür. 1950’li yıllarda REM uykusunun bulunmasından bu yana yağılan deneylerde REM uykusu belirtileri görülen denekler uyandırıldığında çoğu yoğun, canlı, görüntüler içerene rüyalar gördüklerini bildirmiştir. REM dışındaki uyku dönemlerinde uyandırılan denekler daha ender olarak rüya gördüklerini bildirmiş, bu rüyalar daha zor hatırlanmıştır. Bu bulgular REM uykusu ile canlı, kendiliğinden hatırlanabilen rüyalar arasında bir bağlantı olduğunu düşündürür. Öte yandan, gece korkuları, karabasanlar, enürezi ve uyurgezerlik gibi davranış bozukluklarının sıradan rüya görmeyle ilişkili olmadığı bulunmuştur.

REM uykusu, uyku süresince yaklaşık 90 dakikada bir ortaya çıkar. Uzunluğu 10 dakikadan başlar, giderek artar. On yaşından 60’lı yaşların ortasına değin insanda uykuda geçen zamanın yaklaşık dörtte biri REM dönemi oluşturur. Bu süre çeşitli ilaçların alınmasına yada uyuyanın REM sırasında uyandırılmasına bağlı olarak gördüğü rüya sayısını arttırır.

Hızlı göz hareketlerinin saptanmasıyla kişinin rüya gördüğü başkaları tarafından belirlenebilirse de, gördüğü rüyanın içeriğinin yalnız kendisi farkındadır. Bu nedenle, rüyaların incelenmesinde rüya gören kişinin uyandıktan sonra verdiği bilgiden başka kaynak yoktur. Bununla birlikte rüyaların incelenme biçimi rüyaların içeriğini etkileyebilir. Örneğin, evde görülen rüyaların, laboratuar koşullarında görülenlerden daha kişisel ayrıntılar içerdiği saptanmıştır. Rüyalarda duyum sananlardan rahatsızlık verici olanlar, hoş duyguların iki kat fazla bildirilmektedir. Rüyaların çoğunun içeriğinin, rüya gören kişinin yakın tanıdıkları ve iyi bildiği ortamların simgelerinden oluştuğu, rüyalara eşlik eden yabancılık ve gariplik duygusunun, rüyadaki keskin zaman ve mekan atlamalarından kaynaklandığı düşünülür.

Rüyalar bilimsel ve duygusal sorunlarda oldukça yaratıcı çözümlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuş, sanatta yeni akımlara kaynaklık etmiştir. Bunun bilim alanında iyi bir örneği benzen molekülünün yapısını bulmaya çalışan Kekule von Stradonitz’in rüyasında kendi kuyruğunu ısırılan bir yılan görmesiyle benzenin halka yapısında olduğunu fark etmesidir. Rüya görme sırasında bilinç dışında bir tür bilişsel çözümlemenin ortaya çıktığı, bunun da bilinçli iç görüyü kolaylaştırdığı sanılmaktadır.

Rüyaların anlamı ve önemi konusunda en iyi bilinen görüş Sigmund Freud’un Die Traumdeutung ‘da (1900 ; Rüyalar ve Yorumları, 1972) geliştirdiği psikanalizci rüya kuramıdır. Freud’ a gör, rüyada görülen olaylar, bilinçdışı arzuların örtülü olarak dışavurumundan başka bir şey değildir. Sıklıkla cinsellikle ilgili yasaklanmış dürtüleri simgeleyen bu arzular normal olarak bilincin dışında tutulur, bastırılır. Uyku sırasında bastırmanın gücü azaldığından arzular serbestçe dışa vurulursa da rüya gören kişinin bilincine girmelerini engellemek amacıyla kabul edilebilir imgelere dönüştürülür. Bu dönüştürmede uyku sırasında algılana duyu uyaranlarından önceden yaşanmış olaylardan ve derinde yerleşmiş anılardan yararlanılır. Psikanalizde rüyaların yorumlanarak bilinç dışının incelenmesine önem verilir.

Freud’ u izleyenlerden Alfred Adler rüyaların geçmişten çok geleceğin planlanmasına yardımcı olma işlevini üstlendiğini ileri sürdü. Rüyalar ve yorumlarıyla ilgili en kapsamlı araştırmayı yapan Carl Gustav Jung’ a göre rüyadaki imge ve simgelere tek başına incelendiğinde kişi için özel anlam taşıdığı, kişinin bunlara yansıttığı görülür.

DÜŞLERİN UYANIKLIK YAŞAMIYLA İLGİSİ

Uykudan henüz uyanmış birinin incelikli olmayan yargılaması, düşlerinin başka bir dünyadan geldiğini değil de, sanki kendisini başka bir dünyaya götürdüğünü varsayar. Düş görüngüleri üzerine özenli bir derleme yapan ünlü ve yaşlı fizyolog Burdach pek çok kez alıntı yapılmış bir yazısında bu kanıyı anlatır: “Düşlerde, günlük yaşam, zahmetleri ve hazları, sevinçleri ve acılarıyla asla yinelenmez. Tersine, düşlerin başlıca amacı bizi onlardan arındırmaktır. Hatta aklımız bir şeylerle dopdolu olduğunda, derin acılarla perişan olduğumuzda ya da tüm zeka gücümüz bir sorun tarafından emildiğinde bile bir düş, bizim duygusal durumumuza bürünüp gerçekliği simgelerle temsil etmekten başka bir şey yapmayacaktır.” I.H. Fichte, aynı anlamda, “bütünleyici düşlerde” den söz eder ve onları, ruhun kendini sağaltıcı doğasının gizli nimetlerinden biri olarak betimler. Strümpell, düşlerin doğası ve kökeni üzerine yaptığı çalışmada (geniş çapta ve haklı olarak büyük beğeni kazanmış bir çalışma) aynı etkiden söz eder: “Düş gören insan uyanıklık bilinçliliğinin dünyasından uzaklaştırılır.” Ayrıca : “Düşlerde uyanıklık bilinçliliğimizin düzenli içeriklerine ilişkin belleğimizin ve bilinçliliğimizin normal davranışları hemen tümüyle yitmiştir.” Ve de “Düşlerde, akıl, uyanıklık yaşamının olağan içerikleri ve olaylarından neredeyse belleksiz bir biçimde kopar.” diye yazar.

Bununla birlikte, yazarların önemli bir çoğunluğu, düşlerle uyanıklık yaşamının ilişkisi konusunda karşıt bir görüşü benimserler. Böylece Haffner :” Birinci planda düşler, uyanıklık yaşamını sürdürür. Düşlerimiz kendilerini, kısa önce bilincimizde yer almış düşüncelere düzenli olarak bağlarlar. Dikkatli bir gözlem,bir düşü, bir gün öncesinin yaşantılarına bağlayan bir ipliği hemen her zaman bulacaktır.” Weygandt özel olarak Burdach ’in az önce aldığım anlatımına karşı çıkar: “ Çünkü düşlerin çoğunda onların bizi olağan yaşamdan kurtarmak yerine aslında yeniden ortaya götürdüğü, sıklıkla ve açık olarak gözlemlenebilir. “ Maury kısa bir formül öne sürer:” Gördüğümüz söylediğimiz, arzu ettiğimiz ya da yaptığımız şeylerin düşünü görürüz. “ Jessen ise ruhbilim kitabında biraz daha geniş bir biçimde yaklaşır:” Bir düşün içeriği, değişmez bir biçimde düş görenin bireysel kişiliğine, yaşına, cinsiyetine, sınıfına, eğitim standardına ve alışılmış yaşam biçimi ile geçmiş tüm yaşamının olay ve deneyimlerine az ya da çok bağımlıdır. “

Bu soru üzerine en ulaşılmaz tutum, Winterstein ‘ın alıntı yaptığı filozof J.G.E. Maass tarafından benimsenmiştir:” Deneyimler, en sık olarak en sıcak tutkularımızın odaklandığı şeyleri düşümüzde gördüğümüz yolundaki görüşümüzü desteklemektedir. Ve bu da tutkularımızın düşlerimiz üzerinde bir etkisi olması gerektiğini gösterir. Hırslı adam, düşlerinde, kazanmış olduğu (ya da kazandığını hayal ettiği) ya da kazanmak istediği defne dalından taçları görür; oysa aşık, düşlerinde, tatlı umutlarının nesnesiyle uğraşmaktadır. Yürekte uyuklayan bedensel arzu ya da itilmişlikler, eğer bir şeyler onları harekete geçirirse, kendilerine eşlik eden düşüncelerden doğan bir düşe neden olur ya da zaten var olan bir düşe bu düşüncelerin karışmasına yol açarlar. “

Düşlerin içeriğinin uyanıklık yaşamına bağımlılığı konusundaki aynı görüş antik çağda da benimsenmişti. Radestock, Xerxest ‘in Yunanistan seferine çıkmadan önce nasıl cesaret kırıcı öneriler aldığını, ama düşlerinde hep bu sefere kışkırtıldığını, öte yandan İran ‘lı yaşlı bir bilge düş yorumcusu olan Artabanus ‘un, ona, ısrarla, kural olarak düş resimlerinin uyanık adamın zaten düşündüğü şeyleri içerdiğini söylediğini anlatır.

DÜŞLERİN MALZEMESİ DÜŞLERDE BELLEK

Bir düşün içeriğini oluşturan tüm malzeme, bir biçimde yaşantıdan türemiştir; yani düş içinde yeniden üretilmiş ya da anımsanmıştır hiç değilse bunu tartışılmaz bir olgu olarak kabul edebiliriz. Ama bir düşün içeriği ile gerçeklik arasında böylesi bir ilişkinin yalnızca onları kıyaslama sonucunda hemen ortaya çıkıvereceğini varsaymak yanılgı olurdu. Tersine, bu ilişkinin özenle araştırılması gerekir ve pek çok olguda da uzun süre gizli kalabilir. Bunun nedeni, düşlerdeki bellek yeteneğinin sergilediği ve genellikle değinilmiş olmasına karşın bugüne dek açıklanmaya direnmiş olan bir dizi gariplikte yatar. Bu nitelikler biraz daha derinlemesine incelenmeyi hak etmektedir.

Bir düş içeriği içinde ortaya çıkan bir malzemenin, uyanıklık durumunda bilgimizin ya da deneyimimizin bir kesimini oluşturduğunun ayırdığına varamayabiliriz. Kuşkusuz, söz konusu şeyi düşümüzde gördüğümüzü anımsarız ama onu gerçek yaşamda yaşayıp yaşamadığımızı ya da ne zaman yaşadığımızı anımsayamayız. Bu yüzden düşün kullandığı kaynak konusunda kuşkuda kalır ve düşlerin bağımsız bir üretim gücü olduğuna inanmaya kışkırtılırız. En sonunda, sıklıkla uzun bir süre geçtikden sonra, bazı taze yaşantılar öteki olayın yitmiş anısını anımsatır ve aynı zamanda düşün kaynağını da ortaya koyar. Böylece, düşte, uyanıklık belleğimizin ulaşamadığı bir şeyleri bilip anımsadığımızı teslim etmek zorunda kalırız.

Bunun özellikle çarpıcı bir örneği Delboeuf tarafından kendi yaşantılarına dayanılarak verilmiştir. O bir düşünde, evlerini avlusunu karla kaplanmış görmüş ve karlara gömülü yarı yarıya donmuş iki kertenkele bulmuştu. Bir hayvan sever olduğundan onları almış, ısıtmış, sonra da taş duvardaki ait oldukları küçük deliğe bırakmıştı. Ayrıca onlara duvarın üzerinde yetişmiş ve çok sevdiklerini bildikleri eğreltiotundan birkaç yaprak vermişti. Düşte bitkinin adını biliyordu:Asplenium ruta muralis. Düş sürüp gitmiş ve bir süre sonra yeniden kertenkelelere dönmüştü. O zaman Delboeuf şaşkınlık içinde eğreltiotu kalıntıları üzerinde iki yeni kertenkele görmüştü. Sonra çevresine bakındı ve bir beşinci ve sonra da bir altıncı kertenkelenin duvardaki deliğe doğru ilerlediğini gördü ve bütün cadde tümü de aynı yönde ilerleyen bir kertenkeleler geçidiyle dolana kadar sürdü.

Uyanıkken Delboeuf pek az bitkinin Latince adını bilmekteydi ve bunların arasında Asplenium yoktu. Bu adı taşıyan bir eğreltiotunun gerçekten var olduğunu büyük bir şaşkınlıkla öğrendi. Doğru adı Asplenium ruta muraria idi ve düşte hafifçe çarpıtılmıştı. Bunun bir rastlantı olabilmesi çok zordu; Delboeuf için düşünde “Asplenium” adına ilişkin bilgiye nasıl sahip olduğu bir sır olarak kaldı.

Düşlerin, uyanıklık yaşamında ulaşılamayan anıları emirlerinde bulundurmaları olgusu öylesine olağanüstü ve kuramsal açıdan öylesine önemlidir ki bazı başka hipermnezik düş örnekleriyle bağlantılı olarak bu olguya biraz daha dikkat çekilir. Maury bir zamanlar gün boyu “Mussidan” sözcüğünün nasıl da durmadan aklına geldiğini anlatır. Onun Fransa ‘da bir kent adı olduğundan başka hiçbir şey bilmemektedir. Bir gece düşünde Mussidan ‘dan geldiğini söyleyen ve kendisine oranın neresi olduğu sorulduğunda Dordogne iline bağlı küçük bir kasaba olduğunu söyleyen bir adamla konuşur. Maury uyandığında kendisine düşünde verilen bilgiye hiç inanmamıştır; ancak bir coğrafya sözlüğünden bilginin son derece doğru olduğunu öğrenir. Bu örnekte düşün üst düzeydeki bilgisi desteklenmiştir ancak bu bilginin unutulmuş kaynağı ortaya çıkarılamamıştır.

DÜŞLERİN UYARANLARI VE KAYNAKLARI

“Düşler hazımsızlıktan ileri gelir” diye bir halk deyişi vardır ve bu bize, düşlerin uyaranları ve kaynaklarından ne kastedildiğini kavramada yardımcı olur. Bu kavramların ardında bir kuram yatmaktadır ve bu kurama göre düşler, bir uyku bozukluğunun sonucudurlar: uyku sırasında rahatsız edici bir şey olmazsa düş görmezdik; düş de işte bu rahatsızlığa bir tepkidir.

Düşlerin heyecan verici nedenleri üzerine tartışmalar, konuya ilişkin literatürde çok geniş bir yer kaplar. Sorunun ancak düşler bir biyolojik araştırma konusu olduktan sonra ortaya çıktığı açıktır. Düşlerin tanrıların esini olduğuna inanan eskilerin düşlerin uyaranlarını araştırmak için hiçbir gereksinimleri olmamıştır: düşler ilahi ya da şeytani güçlerin arzusundan doğmuştu ve içeriklerini de bu güçlerin bilgileri ya da amaçları belirlemekteydi. Bilim hemen düş görmeye yol açan uyaranların her zaman aynı olup olmadığı ya da değişik türden böyle uyaranlar bulunup bulunmadığı sorusuyla karşı karşıya gelmiş; bu da düşlerin nedenlerini açıklamanın ruhbilimin mi yoksa fizyolojinin mi alanına girdiği tartışmasını getirmiştir. Çoğu otoriteler uykuyu bozan nedenlerin (yani düş görmenin kaynaklarının) değişik türden olabileceği ve bedensel uyarıların ve zihinsel uyarılmaların aynı biçimde düş kışkırtıcısı olarak rol oynayabileceğinde düşünce birliği içinde gibi görünmektedirler. Ancak, düşlerin şu ya da bu kaynağına öncelik verilmesinde ve de düşlerin üretilmesindeki etmenler olarak onlara verdikleri önemin sıralanmasında görüşler büyük ölçüde farklılaşmaktadır.

DÜŞLER UYANDIKTAN SONRA NEDEN UNUTULUR

Düşlerin sabahleyin eriyip gittiği herkesçe bilinir. Kuşkusuz anımsanabilirler; çünkü biz düşleri ancak uyandıktan sonra belleğimizde kalanlardan biliriz. Ama çok sık olarak, bir düşü kısmen anımsadığımız oysa geceleyin daha fazlasının bulunduğu duygusuna kapılırız; ayrıca, günün akışı içinde, sabahleyin hala canlı olan bir düşün birkaç küçük parça dışında nasıl da eriyip gittiğini gözlemleyebiliriz; sıklıkla ne gördüğümüzü bilmeksizin düş gördüğümüzü biliriz; ve de düşlerin unutulmaya yatkınlığı bizim için o denli tanıdık bir şeydir ki birinin gece düş görmesi ve sabahleyin ne gördüğünü ya da düş görüp görmediğini bilmemesi olasılığı bize hiç de saçma gelmez. Öte yandan, bazen düşlerin bellekte olağandışı bir kalıcılık gösterdikleri de olur.

Düşlerin unutulmasına ilişkin en ayrıntılı derleme Strümpell tarafından yapılandır. Bu, kesinlikle çok karmaşık bir görüngüdür, çünkü Strümpell bu olayı tek bir nedene değil pek çok nedene bağlamıştır.

Her şeyden önce, uyanıklık yaşamında unutmaya yönelten tüm nedenler, düşlerde de işlemektedir. Uyanıkken sayısız duyumsama ve algıyı düzenli olarak hemen unuturuz, çünkü onlar çok zayıftır ya da onlara eklenen zihinsel uyarılma çok hafiftir. Aynı şey çoğu düş imgesine de uyar: unutulurlar çünkü çok zayıftırlar, oysa onlara komşu olan daha güçlü imgeler anımsanır. Ancak güç etmeni bir düş imgesinin anımsanıp anımsanmayacağını belirlemede tek başına yeterli değildir. Strümpell de diğerleri gibi çok canlı olduğunu bildiğimiz düş imgelerini sıklıkla unuttuğumuzu, oysa gölgeli ve duyumsal güçten yoksun pek çoğunun bellekte saklananlar arasında bulunduğunu kabul eder. Ayrıca uyanıkken yalnızca bir kez ortaya çıkmış bir olayı kolayca unutmaya, birçok kez algılanmış bir şeyi ise kolayca anımsamaya eğilimli oluruz. Düş imgeleri eşi olmayan yaşantılardır ve bu olgu, bizim ayırımsız tüm düşleri unutmamıza katkıda bulunur. Üçüncü bir unutma nedenine daha fazla önem yüklenmiştir. Duyumların, düşüncelerin ve benzerlerinin belirli bir dereceye değin anımsanma duyarlığına ulaşmaları için, birbirlerinden soyutlanmış olarak kalmamaları, uygun dizilenme ve gruplamalar halinde sıralanmış olmaları temeldir. Eğer kısa bir şiir dizesi kendisini oluşturan sözcüklere bölünür ve bunlar karıştırılırsa anımsanması çok güç bir hal alır. Eğer sözcükler uygun biçimde düzenlenir ve uygun sıraya sokulursa bir sözcük diğerine yardım eder ve anlamla yüklenmiş olan bütün, bellek tarafından kolayca alınıp uzun süre saklanabilir. Genelde anlamsızı saklamak, karışık ve düzensiz olanı saklamak kadar zor ve olağandışıdır.

DÜŞLERİN AYIRT ETTİRİCİ RUHBİLİMSEL ÖZELLİKLERİ

Düşler üzerine bilimsel düşüncemiz, onların, kendi zihinsel etkinliğimizin ürünleri olduğu varsayımından yola çıkmaktadır. Bununla birlikte tamamlanmış düş, bize yabancı bir şeymiş gibi bizi çarpar. Bu konuda kendi sorumluluğumuzu benimsememeye yatkınızdır. Düşlerin aklımıza yabancı olduğu biçimindeki bu duygunun kökeni nedir? Düşlerin kaynağı üzerine tartışmamızın çerçevesinde bu yabancılığın, düşlerin içeriğinde yer alan malzemeden ileri gelemeyeceği sonucuna varmak zorundayız; çünkü bu malzeme büyük kesimiyle hem düş görme hem de uyanıklık yaşamında ortaktır.

DÜŞ GÖRME VE DÜŞ GÖRMENİN İŞLEVİ ÜZERİNE KURAMLAR

Düşlerin gözlemlenen niteliklerini belli bir görüş açısından açıklamaya çalışan ve aynı zamanda düşlerin daha geniş görüngüler evrenindeki konumunu tanımlayan her sav bir düş kuramı diye adlandırılmayı hak eder. Değişik kuramların, düşlerin şu ya da bu niteliğini temel alıp açıklama ve bağlantı kurmalarına başlangıç noktası olarak o niteliği yerleştirmeleriyle birbirlerinden ayrıldığını görürüz. Bir kuramın düş görme için bir işlev ortaya atması gerekmez. Yine de amaçlılığa ilişkin açıklamalar arama alışkanlığımız nedeniyle düşlere bir işlev yükleyen kuramları benimsemeye daha yatkınızdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Omü (2001)

OMÜ (2001)

AFLATOKSİNLER

İsmail Ferit ÇAMLIBEL, 980516

19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü, SAMSUN

GİRİŞ

Dünya nüfusunun her geçen gün hızla artması, bilim çevrelerini düşündüren çeşitli sorunları beraberinde getirmektedir. Bunların başında şüphesiz beslenme sorunu gelmektedir. Artan nüfusa karşılık azalan tarım alanları, bilim adamlarını yeni teknikler ve kaynaklar aramaya zorlamaktadır. Dünya da gıda yetersizliği nedeniyle birçok ülkede insanların açlıktan ölmesi yanında gıda zehirlenmeleri nedeniyle de önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır.

İnsan beslenmesinde kullanılan gıda maddeleri ile yem ve yem maddeleri üretim-tüketim zincirinin herhangi bir aşamasında uygun olmayan koşullarda depolandıklarında mantarlar üreyerek onlarda istenmeyen değişikliklere ve bozulmalara yol açmaktadırlar (Erdem ve Özen, 1990).

Küfler, çeşitli antibiyotik, vitamin, enzim, organik asit, alkol, yağ ve hayvan yemi gibi ürünlerin eldesinde,bazı gıda maddelerinin olgunlaştırılmasında kullanılmaları açısından insanlar için oldukça yararlı mikroorganizmalardır. Ancak küflerin bu yararları yanında, çok tehlikeli yanları da vardır. Bu nedenle küfler günümüzde üzerinde en çok durulan mikroorganizmalar arasında yer almaktadır.

Doğada geniş bir yayılım gösteren küflerin bazıları parazit olarak, bazıları saprofit olarak, bazıları da simbiyotik olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

İnsanlar ilk çağlardan beri bazı küflerden yiyeceklerini olgunlaştırmada yararlanmışlardır. Ayrıca çok sayıda küfünde insan sağlığını tehdit ettiği yapılan çalışmalarda saptanmıştır. İnsan sağlığına olumsuz etkilerinin başında kanserojen etkili ikincil metabolitleri oluşturmaları gelir. Genelde “mikotoksin” olarak isimlendirilen bu bileşikler oluşturucu küfe ve il kez belirlendiği ürüne göre isimlendirilir (Evren, 1999). Günümüze kadar varlığı ortaya konan mantar türlerinden 250 kadarının mikotoksin oluşturduğu ve bunlarda 20 kadarının insan ve hayvanlarda zehi12rlenmeye neden olduğu bilinmektedir (Erdem ve Özen, 1990). Küflerin insan sağlığına etkileri 2 şekilde olmaktadır. Küflerle doğrudan temas yoluyla beliren hastalıklara “mikozis” , mikotoksinlerle intoksikasyon sonucu oluşan hastalıklara da “mikotoksikoz” denir. Bilinen en tehlikeli mikotoksinler aflatoksinlerdir (Evren,1999).

AFLATOKSİNLER

Aflatoksinler, hücre ve mikroorganizma için belirli fonksiyonları olmayan sekonder metabolitledir. Kimyasal yapı olarak bifuron halkası ve lakton bağlantısı taşıyan yüksek yapılı “kumarin” bileşikledir. Difuranokumarin olarak bilinirler. Aflatoksinler renksiz veya sarı, iğne şeklinde kristallerdir. Kloroform, metanol, etanol ve dimetilsulfoksid içerisinde kolayca çözünürler. Petrol eterinde ve doymuş hidrokarbürlerde hiç çözünmezler. Kloroform veya benzen içindeki çözeltileri yıllarca dayanıklıdır (Erdem ve Özen, 1990).

Aflatoksinler, Aspergillus, Penicillum ve Rhizopus soylarında bulunan çeşitli mantar suşları tarafından sentezlenebilirler (Erdem ve Özen, 1990). Günümüzde aflatoksinlerin en az 18 yakın formu olmakla birlikte, doğal olarak 4 ana türü

B1, B2, G1 ve G2 sentezlenir. Aspergillus parasiticus’ un tüm suşları 4 aflatoksin türünü birden sentezlerken , Aspergillus flavus türünün bazı suşları sadece B1 ve B2 formunu sentezler. Aflatoksinler ultraviyolet ışık altında verdikleri renge göre ayrılmışlar ve mavi ışık veren iki tür B1 ve B2 olarak, yeşil ışık verenler ise G1 ve G2 olarak adlandırılmışlardır. B2 ve G2, B1 ve G1 ‘ in dehidro-türevleridir. M1 ve M2 ise B1 ve B2 ‘ nin türevleri olup aflatoksinli yem ile beslenen hayvanların süt idrar ve dışkılarından izole edilmiştir. Yem ile birlikte aflatoksin B1 alan bir ineğin aldığı B1 toksinin % 1-3 kadar bir miktarının sütünden M1 olarak izole edilebileceği bildirilmiştir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998). Sıralanan 6 ana aflatoksin bileşiğinden başka B2a ve G2a aflatoksinleri de izole edilmiş olup, bunlar B2 ve G2 aflatoksinlerinin 2 hidroksi türevleridir (Erdem ve Özen, 1990).

AFLATOKSİN OLUŞUMUNA ETKİ EDEN FAKTÖRLER

3.1. Mantar Türü

Toksijenik bir küf türünün bütün suşları toksin üretmeyebilir. Küf gelişimi izlenen her besin maddesinde aflatoksin içerme koşulu yoktur. Burada önemli olan gelişen mantarın A.flavus ve A.parasiticus türlerinden olup olmadığıdır (Evren,1999). Daha sonraki çalışmalar ile A.flavus ve A.parasiticus başta olmak üzere diğer bazı küf türlerinin de aflatoksin üretebildiği belirtilmişse de son bulgulara göre sadece A.flavus ve A.parasiticus aflatoksin üreten küflerdir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

3. 2. Besin Maddesinden Kaynaklanan Etkenler

Bu grup etkenler arasında, besin maddesinin bitkisel veya hayvansal kaynaklı olması ve bileşimi de önemlidir (Evren, 1999). Ancak aflatoksin meydana getiren mantarların gelişmesi yönünden böyle bir substrat bağımlılığı söz konusu değildir. Bu nedenle bu tür mantarlar her maddede üreyebilir ve toksin sentezleyebilirler(Erdem ve Özen, 1990). Besin maddeleri içindeki karbon kaynağı olarak karbonhidratlar, azotlu maddeler, iz elementler ve vitaminlerin miktarları ve bu bileşenlerin cinsleri aflatoksin oluşumu üzerine etkilidir (Evren, 1999).

3. 3. Çevre Koşullarının Aflatoksin Oluşum Üzerine Etkisi

3. 3. 1. Ortam Neminin Aflatoksin Oluşumu Üzerine Etkisi

Aflatoksin oluşturan küf mantarlarının çeşitli besinlerde gelişmesi için o besindeki en uygun nem miktarı araştırmacılar tarafından % 14-30 arası belirlenmiş (Erdem ve Özen, 1990). Bunun yanında Aspergillus cinslerinin %13-18 gibi çok az nem içeren besinlerde dahi gelişebileceği saptanmıştır. Küflerin gelişebilmesi için hava bağıl neminin en az % 65 olması gerekir (Evren 1999). Havanın nispi nemi ise % 75- 80 arasında bulunmalıdır(Erdem ve Özen, 1990). Aflatoksinlerin üretildiği optimum su aktivitesi ise 0,85 olarak bildirilmiştir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

3. 3. 2. Ortam Sıcaklığının Etkisi

Genellikle küf mantarlarının en uygun gelişme sıcaklıkları 20-30° C arasındadır. Buna karşı en düşük ve en yüksek gelişme sıcaklık sınırları küf türlerine göre değişik olmaktadır (Evren 1999). Aflatoksinlerin oluşum sıcaklığının 25-30° C arası olduğu, 10° C’nin altında oluşumun durduğu saptanmış (Şahin ve Korukluoğlu, 2000) Ancak diğer faktörlere de bağlı olarak 7,5- 40° C arasında aflatoksin üretilebildiğini bildiren çalışmalar mevcuttur (Ünlütürk ve Turantaş, 1998). Örneğin ; A.flavus için gelişme sıcaklıkları en düşük 7° C, en iyi 32° C ve en yüksek 45° C olarak verilmiştir. Buna karşın toksin üretimi 8° C de başlamakta en fazla 27° C olmakta ve 42° C’ ye kadar sürmektedir (Evren 1999).

3. 3. 3. Oksijenin Etkisi

Mantarların aerobik mikroorganizmalar olmaları nedeniyle oksijenin % 45’ ten 1’ e düşmesi özellikle A.flavus’ un gelişimini ve dolayısıyla ve aflatoksin üretimini önemli derecede azaltmaktadır (Erdem ve Özen, 1990). Olağan koşullarda küf mantarları aerob mikroorganizmalar grubunda olmalarına ve gelişmek için oksijene ihtiyaç duymalarına karşın % 1 gibi düşük bir oksijen varlığı bile küfün gelişmesi için yeterli olmakta ve toksin üretebilmektedirler (Evren, 1999).

3. 3. 4. pH’ nın Etkisi

Küf mantarları gelişmeleri için genelde nötr veya ona yakın pH derecelerini tercih ederler. Bu nedenle pH 6,5 - 8,5 arsında gelişmeleri ne uygun düzeydedir (Evren, 1999). Aflatoksin oluşturan küf mantarlarının gelişmesi için en uygun pH dereceleri araştırmacılar tarafından pH 3 - 4,5 olarak tespit edilmiştir (Erdem ve Özen, 1990).

Bu faktörlerin yanısıra tarlada, hasatta ve depolamada görülen mekanik hasar, ürün karıştırma, kızışma noktaları, süre, ortamın bileşimi, madensel elementler, kimyasal işlemler, bitki dayanıklılığı, küf enfeksiyonu, bitki varyete farklılığı, spor yükü ve mikrobiyal ekosistem toksin oluşumu üzerine etkili faktörlerdir (Evren, 1999).

AFLATOKSİNLERİN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Gıdalarda küflenme sonucu oluşabilen mikotoksinlerin çoğunluğunun insanlarda tedavisi olanaksız rahatsızlıklara yol açtığı kesinlik kazanmıştır. Bu nedenle gıdalardaki küfler üzerinde araştırmalar yapılmıştır (Evren 1997). Yapılan araştırmalarla besin ve besin hammaddeleri hasat ve işlenmesi sırasında veya sonrasında küf gelişimi sonucu ortaya çıkan, en önemli ve ne fazla korkulan mikotoksinlerin aflatoksinler olduğu ortaya çıkmıştır (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Aflatoksinler, insanlarda akut ve kronik etkilerle kendilerini göstermektedir (Evren, 1999). Bu etki doza ve toksinin vücuda alınma sıklığına bağlı olarak değişmektedir. Aflatoksinlerin insanlar ve hayvanlar için toksijenik, mutajenik, teratojenik ve karsinojenik etkileri olduğu bilinmektedir (Ünlütürk ve Turantaş, 1998).

4.1. Akut Etkiler

Akut zehirlenmelerde mukoz membronlarda sarılık ve fazla sayıda kanama alanları görülür. Karaciğerde yaygın olarak sentrilobuler nekrozlar ve yağ birikimi oluşur (Erdem ve Özen, 1990). Bu şekilde zehirlenme belirtileri çok fazla değildir. Kanada’da yediği etli börek ve spagettiden aflatoksinogen küfler izole edilen bir hastada, ağır hazım bozukluğu ve bilinen hastalık belirtilerine benzemeyen bulgular tespit edilmiştir. Yine ölen erkek bir hastada, sarı karaciğer distrofisi belirlenmiş ve hastanın ölümünden önce çok fazla miktarda ceviz yediği saptanmıştır. Ölünün karaciğerinde de aflatoksin B1 bulunmuştur.

Aflatoksinlerin akut toksitesi üzerine yapılan araştırmalar, en kuvvetli etkiye B1 tipinin sahip olduğunu göstermiştir. Toksik etkinin ölçü birimi olarak “LD50” alınır.

Şekil-1 Aflatoksinlerin Kimyasal Yapıları (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Bu tanım vücut ağırlığı üzerinden denemede tatbik edilen ve deney hayvanlarının% 50’sinin öldüğü dozu ifade eder ve “Letal Doz” olarak isimlendirilir (Evren, 1999).

4.2. Kronik Etkiler

Gıda ile uzun süre aflatoksin alınırsa görülür. Sıcak bölgelerde risk oldukça yüksektir. (Evren, 1999). Karaciğer sirozu ve kaslarda sarılık kronik olaylarda ortaya çıkan belirgin semptomlardır. (Erdem ve Özen, 1990). Bunun yanında primer karaciğer kanseri, kalın bağırsak kanseri, mide kanseri, akciğer kanseri ve karaciğer başta olmak üzere iç organlarda yağlı dejenerasyonlarla beliren reys sendromu diğer hastalıklardandır (Evren, 1999).

Denemeler sonucu, aflatoksin alımı sonucunda insanlarda özellikle karaciğer kanseri vakalarında pozitif bir artış olduğu ortaya konmuştur (Talay, 1997). Aflatoksin

molekülü karaciğerde bir etkileşim aşaması geçirmektedir. Bu molekül karaciğer hücreleri ile birçok noktada reaksiyona girmekte, DNA ve RNA polimerazlar hızlı bir inhibasyona uğramakta, özellikle mRNA sentezindeki değişiklilerden etkilenerek protein sentezini önemli derecede bozmaktadır. Sonuçta da DNA’ya bağlı RNA sentezi ve bazı proteinlerin sentezi azalmakta ve hücre ölmektedir (Erdem ve Özen, 1990).

Yerfıstığının günlük diyette büyük payı olduğu izlenen Uganda, Kenya, Swaziland ve Mozambik gibi Afrika ülkelerinde alınan gıdalardaki Aflatoksin miktarının artması ile de primer karaciğer kanseri vakalarında da artma olduğu saptanmıştır. Tayland, Kenya, Mozambik ve Swaziland’da gıdalardaki aflatoksin konsantrasyonu ile örneklerin alındığı bölgelerdeki primer karaciğer vakaları arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir (Talay, 1997). Çocuklardaki Reye’s sendromundan da aflatoksinlerin sorumlu olduğu bildirilmiştir (Baysal,1999). Önceleri yalnız Afrika için bir tehlike olduğu düşünülürken, şimdilerde Çekoslovakya ve A.B.D. gibi gelişmiş ülkelerde de bildirilmektedir ( Sencer, 1991)

5. ÇEŞİTLİ GIDALARADA AFLATOKSİN BULAŞMA DURUMU

Mikotoksinlerle en fazla bulaşmaya uğrayan besinler, fındık, fıstık v.b. çerezler olarak belirtilse de, küf gelişimi olan tüm besin ve besin hammaddelerinde gelişen küfün mikotoksin oluşturma yeteneği varsa ve koşullarda mikotoksin oluşumu

için uygunsa yaygın bir bulaşmanın gerçekleşebileceği akıldan uzak

tutulmamalıdır (Şahin ve Korukluoğlu, 2000).

Aflatoksinlerin en çok bulunduğu besinlerin başında yağlı tohumlar, kuru bakliyat, sert kabuklu meyveler,kuru meyveler, tahıllar, salamura edilmemiş peynirler gelir (Baysal 1999).

A.flavus, başta kuru meyve ve çerezler olmak üzere çok sayıda gıda maddesinde bulaşma etmeni olarak verilmiştir. Örneğin; küflü peynir, çökelek, kaşar peyniri, domuz ve sığır eti, yer fıstığı,antepfıstığı,fındık,haşhaş,susam,çiğit,soya, ayçiçeği, incir, buğday, pirinç, arpa, mısır, bulgur, un, kahve, kakao, nohut, yeşil mercimek, kuru fasulye, kırmızı mercimek, barbunya, havuç gibi ürünlerde bulaşık olduğu fazla sayıda araştırıcı tarafından saptanmıştır (Evren,1997).

5.1. Kabuklu Fındıklarda Aflatoksin

Sert kabuklu meyveler olarak adlandırılan fındık ve benzeri ürünler ağaç üzerinde gelişmekte ve sert bir kabuk tarafından korunmaktadır. Ser kabuk nedeniyle bu ürünler diğerlerine göre küf bulaşmasından daha az etkilenmektedir. Yapılan bir deneyde incelenen kabuklu fındık örneklerinin kabuk ve iç kısmından toplam 72 adet A.flavus izole edilmiştir. Bunlardan 18’i besiyeri ve fındıkta, 17’si ise yalnız fındık üzerinde aflatoksin oluşturmuştur. Örneklerde aflatoksin B1 ve G1 saptanmıştır (Evren,1999).

5. 2. Yerfıstıklarında Aflatoksin

Yerfıstıklarında oluşacak toksin miktarı çevresel koşullar yanında, küf cins, tür ve suşu ile meyve sağlamlığı,fıstık çeşidi,üretim tekniği, kurutma ve depolama koşulları ve tane nemiyle de oldukça ilgilidir (Evren,1999). Aflatoksin daha çok yerfıstığı ile ilgilidir. Toksini yerfıstığında bulunan A.flavus küfü yapar. Yerfıstığı kullanılırken nem miktarının %12’yi geçmemesi, yabancı maddelerden arınmış olması, hafif ısıda dış yüzeyindeki kırmızı derinin iyice ayrılması ve üzerinde dış zarların kalmamsı önerilir (Baysal,1999). Yapılan bir çalışmada 85 adet yerfıstığı örneğinde analizler yapılmış, sonuçta 1 adet yerfıstığında ve 1 adet fıstık ezmesinde aflatoksin bulunmuştur (Evren, 1999).

5. 3. Antepfıstıklarında Aflatoksin

Antepfıstığı, aflatoksin oluşumu açısından riskli gıdalar arasında yer alır. Bulaşma ağaçta, hasat sırasında, işleme ve özelliklede depolama sırasında gerçekleşir.

Antepfıstığı ile yapılan çalışmada, kabuk yüzeyi ve endospermden 66 A.flavus suşu izole edilmiştir ve bunlardan 22’sinin aflatoksin oluşturduğu saptanmıştır. Burada da B1 tipinin çoğunlukta olduğu belirlenmiştir (Evren,1999).

5. 4 . Buğday, Un ve Ekmekte Aflatoksin

Tahıllarda mikotoksin oluşumu ile ilgili bir yayında, tahılların mikotoksin oluşumuna oldukça uygun bir ortam olduğu belirtilmiştir. Buğday ve un gibi depolanan ve karbonhidratça zengin gıda maddelerinde aflatoksin B1 ve diğer aflatoksinlerin oluşma olasılığı çok yüksektir (Evren 1999).

5. 5 . Mısırda Aflatoksin

Mısır diğer tahıllara göre mikotoksin oluşumu bakımından daha fazla risk taşımaktadır. Mikotoksinli ürün doğrudan tüketildiğinde veya bu tip yem ile beslenen hayvanların et,süt ve yumurtlarının yenmesiyle insan sağlığı için tehlike oluşturmaktadır. Yapılan bir çalışmada ithal mısırların aflatoksin içermediği, yerli mısırlarda 58 örneğin, 27’sinde aflatoksin B1, B2, G1 ve G2 tiplerinden bulunduğu saptanmıştır.

5. 6 . İncirde Aflatoksin

Aflatoksin yönünden riskli gıdalardan bir diğeri de incirdir. Bir araştırmada incir örneklerinden 138 küf izole edilmiş ve izole edilen mikroorganizmalardan 12’si aflatoksin oluşturmuş ve bunların A.flavus türüne ait olduğu belirtilmiştir. Araştırmada izole edilen ve aflatoksin meydana getiren 12 suştan 11’inin (% 91,67) sadece aflatoksin B1, bir tanesinin ise aflatoksin B1 ve G1 meydana getirdiği saptanmıştır (Evren, 1999).

İncirlerin olgunlaşmasından sonra özellikle kuraklık gibi stres koşullarında aflatoksin oluşturan küfler meyve içinde gelişebilmektedir. Olgun incirlerin % 36’sının hasattan önce dalında aflatoksin içeriği saptanmıştır. hasattan sonra kurutma sırasında da koşullara bağlı olarak küf gelişmesi devam eder. bu nedenle kurutulmuş incirlerin ortalama %18-19 kadarı özellikle aflatoksin içerebilmektedir. (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

5. 7. Süt Ürünlerinde Aflatoksin

Süt yenebilir hayvansal dokulardan insan diyetine geçen aflatoksin kalıntılarını içerme bakımından en riskli ürünlerden biridir. Yetişkinlere oranla büyümekte olan çocuklar için temel bir besin olduğu için gerek anne sütü ve gerekse ticari olarak satılan süt ve süt ürünlerinde aflatoksin M1’in bulunması gıda hijyeni bakımından büyük bir risk oluşturmaktadır. Ayrıca aflatoksin B1, aflatoksin B2a, aflatoksin M2 gibi diğer aflatoksin tiplerini de az da olsa süt ve süt ürünlerinde bulunabileceği göz ardı edilmemelidir. Karaioannoglo ve ark. Yunanistan’da topladıkları 99 çiğ süt numunesinin 4 tanesinde aflatoksin M1 rastlarken, pastörize edilmiş süt numunelerinin hiçbirinde rastlamamışlardır. Blanco ve ark. İspanya’da yaptıkları bir çalışmada, ticari UHT yöntemi ile muamele edilen sütlerde toplam 47 numunenin 14’ünde aflatoksin M1’e rastlanmıştır.

Aflatoksin M1 bakımından pozitif peynir numunelerinin yoğunluğu büyük ölçüde yoğunluk göstermektedir. Ancak kontaminasyon durumunun tehlikeli gibi görünse de yoğunluğunun risk oluşturmayacak kadar düşük seviyede olduğu ifade edilmektedir.

Birçok araştırmacı yoğurt imalini aflatoksin M1 miktarını etkilemediğini, bunun yanında miktarında bir artış gözlenildiğini belirtmişlerdir. Bazı çalışmalarda yoğurttaki asitlik nedeniyle sütteki aflatoksin B1’in B2a’ya dönüştüğü bazı çalışmalarda ise yoğurttaki M1 miktarında % 97 oranında düşme olduğu belirtilmiştir (Demirci 2000).

5. 8. Yumurtalarda Aflatoksin

Bilindiği gibi hayvansal ürünlerde aflatoksin bulunmasında en büyük etmen yemlerdir. Yemlerde bulunan aflatoksin yemin hayvanlar tarafından tüketilmesi sonucu hayvanın vücuduna ve yenebilen kısımlarına yerleşmektedir. Tavukların yemlerle alıkları aflatoksininin %90’ını 24 saatte dışkı ile attıkları belirtilmiştir. 90 yumurta örneğinde yapılan çalışmalarda bunların hiçbirinde aflatoksin B1 bulunmamıştır (Evren, 1999). Aflatoksin ; yumurta verimi, çıkış gücü, büyüme, yem tüketimi ve yumurta veriminde azalma, yumurta iç ve dış kalitesinin bozulmasında etkisini büyük ölçüde göstermektedir ( Özen, 1986).

5. 9. Et ve Et Ürünlerinde Aflatoksin

Mikotoksin oluşturan küfler belli tip sosislerin üzerinde üreyebilir, ancak bunların içeriye doğru işlemediği ileri sürülmektedir. Küfle çok fazla enfekte olmuş jambonlarda aflatoksin B1 bulunmuştur. Aspergillus glaucus su aktivitesi 0,85’den düşük olan biltong’larda uzun sürede aflatoksin oluşturabilir (Göktan, 1990).

Mikotoksin ete, diğer hayvansal ürünlerinde olduğu gibi hayvan yemlerinden taşınır. Etin küflenmesi her zaman mikotoksin oluşumunda rol oynamaz. Fermente sucuk gibi uzun sürede olgunlaştırılan ürünlerde istenmeyen küflerin gelişmesine sık sık rastlanmaktadır. Aflatoksin fermente sucukta olgunlaşma döneminin ilk haftasında meydana gelmektedir. A. flavus daha çok baharatlarda bulunur ve et ürünlerine baharatlar yoluyla taşınır. Bu arada et ürünlerinde A. flavus dışında, A.parasiticus’da aflatoksin oluşturabilmektedir (Evren, 1999).

6. TOKSİNDEN ARINDIRMA YÖNTEMLERİ

Herhangi bir gıda maddesinde bulanabilen aflatoksinlerin giderilmesi için fiziksel ,kimyasal ve biyolojik yöntemler araştırılmıştır (Evren, 1999)

6.1. Fiziksel Yöntemler

Aflatoksinlerin sıcaklıkla inaktive edilmesi için yüksek dereceler gerekir ve pratikte sıcaklık ile aflatoksin inaktivasyonu mümkün olmamaktadır. Örneğin; yerfıstığı ununda B1 aflatoksinini %80 ve B2 aflatoksinini % 60 oranında inaktive etmek için 150°C’de 30 dk.’lık bir işlem gerekmektedir. Aflatoksinlerin normal pişirme işlemlerine dayanıklı oldukları bildirilmektedir. Ultraviyole ışınları uygulaması, bu ışınların nüfuz gücünün az olması nedeniyle birçok gıda da aflatoksin inaktivasyonun da başarısızlıkla sonuçlanmıştır, ancak özellikle ince bir tabaka halindeki süte ultraviyole ışınlarının uygulanması inaktivasyonda olumlu sonuç vermektedir. Kontrolde özellikle yağlı tohumlar başta olmak üzere bitkisel ürünlerin A.flavus ile bulaşmasının önlenmesi ve bu ürünlerin uygun koşullar altında hasat edilerek depolanması önemlidir (Ünlütürk ve Turantaş 1998). Kırma ve öğütmeye tabi tutulan mısır örneklerinde aflatoksinlerin büyük kısmının ruşeym ve kabuk kısmında kaldığı, kırma ve unda ise sadece %7-10 arasında aflatoksin bulunduğu saptanmıştır. Özellikle yerfıstığı, antepfıstığı gibi iri taneli ürünlere uygulanan fiziksel ayırım, bozuk olan koyu renkli tanelerin el il veya “elektronik göz” adı verilen fotoelektrik hücrelerden geçirilerek ayrılması şeklinde yapılabilir. Mısır gibi küçük taneli ürünlerde fiziksel ayırım mümkün olmamaktadır. Bu tür ürünlerde kuru temizleme, yaş temizleme yoğunluğuna göre ayırım yöntemleri uygulanabilir (Evren, 1999).

6.2. Kimyasal Yöntemler

Kimyasal olarak inaktive edicilere örnek olarak pek çok kimyasal madde denenmiş ve asitler,alkaliler,aldehitler,oksitleyiciler, Cl2, SO2, O3, NH3 gibi gazlar; peroksit, osmiyum tetroksit, NaCl, KmnO4, H2O2 verilebilir. Kimyasal inaktivasyonda üründe kalabilecek sağlığa zararlı reaksiyon ürünlerinin kontrolü gerekmektedir. Ayrıca gıdanın besin değeri korunmalı, koku,tat, renk, doku özellikleri tüketici tarafından kabul edilebilir olmalıdır. Yapılan denemelerde yerfıstığında H2O2, yağı tohumlarda ve hindistan cevizinde Ca(OH)2 , pamuk çiğitinde NH3 aflatoksin detoksifikasyonu için kullanılmıştır (Evren, 1999). Aflatoksin inaktivasyonu için NH3 uygulaması (%0,5-2 amonyak gazı) mısırda başarılı sonuçlar vermiştir, ancak bu işlemlerden sonra mısırın kahverengiye dönüşmesi yüzünden, bu işlem daha çok hayvan yemi olarak kullanılacak ürünlere uygulanmaktadır. Sülfit ve bisülfit mısırda ren değişimine nede olmamakla birlikte detoksifikasyonda amonyak kadar etkili olmamaktadır. Detoksifikasyon sonrası oluşabilen yan ürünlerin sağlık üzerindeki etkileri tam olarak bilinmemektedir (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

Bununla beraber, M1 toksinin inaktivasyonunda H2O2 ‘nin ışıkla birlikte uygulanmasının daha etkili olduğu bildirilmektedir (Ünlütürk ve Turantaş 1998).

6.3. Biyolojik Yöntemler

Bin kadar mikroorganizma ( maya,küf,bakteri v.b.) taranarak aflatoksinler üzerinde etkisi araştırılmıştır. Buna göre Flavobacterium auranticum sıvı ortamda aflatoksinleri yok etmiştir. Bu konuda çalışmalar sürmektedir. Aslıda aflatoksini ortamdan uzaklaştırması apsorbe etmesiyle gerçekleştirilmekte, fakat bu bakteri hücrelerinin ölümü ile apsorbe edilen toksinin yeniden serbest kalması önemli bir sorun teşkil etmektedir (Evren, 1999).

Literatür

Evren, M., 1999. Aflatoksinlerin etki şekilleri, gıdalarda bulunma durumları ve önleme çareleri, O.M.Ü. Ziraat Fakültesi Dergisi cilt:14 Sayı:2 , Samsun.

Evren, M., 1997. Samsun Piyasasında Satışa Sunulan Değişik Besinlerde Bozulma Etkeni Olan Küfler Üzerinde Araştırmalar, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Gıda Mühendisliği Anabilim Dalı Doktora Tezi, Samsun

. Erdem, H, Özen, N., 1990. Aflatoksinlerin İnsan ve Hayvan Sağlığı Açısından Önemi, O.M.Ü. Ziraat fakültesi Dergisi, Cilt:5, Sayı:1-2, Samsun.

Ünlütürk, A., Turantaş, F. 1998. Gıda Mikrobiyolojisi. Ege Üniversitesi Yayınları,1.Baskı , İzmir

Demirci, M.,2000. Süt Mikrobiyolojisi ve Katkı Maddeleri,VI. Süt ve Süt ürünleri Sempozyumu Tebliğler Kitabı, Tekirdağ

Baysal, A., 1999. Beslenme, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Teknolojisi Yüksekokulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Ders Kitabı, 8. Baskı,Ankara.

Göktan, D., 1990. Gıdaların Mikrobiyal Ekolojisi, Et Mikrobiyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İZMİR.

Talay, M., 1997. Ekmek Bilimi ve Teknolojisi, 1. Baskı, İstanbul.

Sencer, E., 1991. Beslenme ve Diyet, İstanbul Üniversitesi, 1.Baskı, İstanbul

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Boşaltım Sistemleri

BOŞALTIM SİSTEMLERİ

Metabolizma sonucu hücrelerden oluşan zararlı,yararsız ve gereksiz olan mad. Boşaltım Maddesi, bu mad. dışarı atılmasına Boşaltım, boşaltım yapmaya yarayan sisteme Boşaltım Sistemi denir.

Canlılar yaşadıkları yer ve ortamla ilişkili olarak boşaltım yapmak için farklı adaptasyonlar kazanmıştır.

BOŞALTIMLA ATILAN MADDELER

Proteinlerin yıkılması sonucu ortaya (Üre,Ürik Asit ve Amonyak) çıkar.

Hemoglobinin yıkılması için safra gereklidir.

Ayrıca Reçine,Yağ ve Mumsu maddelerde birer boşaltım maddesi olarak sayılır.

HOMEOSTASİ VE BOŞALTIM

Canlı, yaşayabilmesi için sürekli olarak dışarıdan besin,oksijen gibi bazı mad. almak ve hücrelerde oluşan artıkları sürekli olarak dışarıya atmak zorundadırlar.

Homeostasinin yaşayabilmesi için mutlaka “iç çevrenin belli sınırlar içinde tutulması” gerekir.

Homeostasinin Korunması: Sinir,solunum, endokrin,dolaşım ve boşaltım sistemleriyle sağlanır.

BİR HÜCRELİDE BOŞALTIM

Hücreye madde giriş ve çıkışı hücre zarından sağlanır. Hücrede oluşan boşaltım maddeleri de hücre zarından atılır.

Boşaltım mad. atılması çoğunda Osmos ve Difüzyon ile hücre zarından olur.

Tatlı suda yaşayan bir hücrelide ise Kontraktil Koful sayesinde sağlanır.

Kontraktil Koful‘un Görevi: Hücreye giren fazla suyun atılmasını sağlar. Bu olay ATP ‘den enerji harcanarak gerçekleşir.

BİTKİLERDE BOŞALTIM

Bitkilerde özelleşmiş bir boşaltım sistemi yoktur. Boşaltım su bitkileri ile yosunlardan doğrudan Difüzyonla olur.

Karada yaşayan bitkilerde Oksijen ve Karbondioksit şeklinde; Su ise buhar halinde Stomalardan dışarı atılır.

Suyun gaz halinde atılmasına TERLEME denir.

Bazı bitkilerde hidatod adı verilen açıklıklardan dışarı atılır.

Damlama su ile birlikte madensel tuzların atılmasını sağlar.

HAYVANLARDA BOŞALTIM

Sünger ve Sölenterlerde özel bir boşaltım sistemi yoktur. Bunlarda boşaltım Difüzyonla sağlanır.

Yassı Solucanların bir örneği olan planaria da boşlatım organı olarak Alev Hücreleri bulunur.

Alev Hücrelerinin Esas Görevi: Vücudun su dengesini korumaktır.

Karbondioksit ve Amonyak gibi artık mad. vücut yüzeyi ile atılır.

Toprak Solucanlarında boşaltım organı Nefridiyum’lardır.

Eklem Bacaklılarda; böceklerde boşaltım Malpigi Tüpleri ile yapılır.

*** Omurgasızlarda boşaltım mad. vücut boşluğundan, omurgalılarda ise kandan alınır.

Omurgalılarda boşaltım organı böbreklerdir. Böbrekler Pronefroz,Mezonefroz ve Metanefroz olmak üzere 3 çeşittir.

Pronefroz Böbrek: Balık ve kurbağaların embriyo evreleri ile köpekbalıklarında görülür.

Mezonefroz Böbrek: Balık ve kurbağaların erginleri ile sürüngen,kuş ve memelilerin embriyolarında görülür.

Metanefroz Böbrek: Sürüngen,kul ve memelilerin erginlerinde görülür. En Gelişmiş böbrek tipidir.

SU VE KARA HAYVANLARINDA BOŞALTIMLA İLGİLİ ADAPTASYONLAR

Amonyak hücreler için çok zehirlidir. Üre daha az zehirli,Ürik Asit çok az zehirlidir.

Tatlı Suda Yaşayan Canlıların En Büyük Sorunu: Hücrelerin aşırı derecede su almasıdır.

Tuzlu Suda Yaşayan Canlıların En Büyük Sorunu: Aşırı su kaybıdır.Organizmanın suyunu koruması, ayrıca hücrelere giren tuzun atılması gerekir.

BÖBREĞİN DÜZENLEYECİ ROLÜ

Böbrekler doku sıvılarındaki su ve tuz miktarını düzenler. İhtiyaca göre ya daha çok su ve tuz atarak veya tutarak iç ortamı belli sınırlar içinde korurlar. Eğer tuz yoğunluğu aşırı ise böbrekler su ve tuz dengesini koruyamaz.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları

TÜRKİYE’NİN ÖNEMLİ KUŞ ALANLARI

Meriç deltası:

Küçük balaban ,gece balıkçılı ,alaca balıkçıl ,erguvani balıkçıl ,çeltikçi ,kaşıkçı ,bataklıkkırlangıcı ,küçük sumru ,bıyıklı sumru ürer.Kışın küçük karabatak ,tepeli pelikan ,kuğu ,ötücü kuğu ,elmabaş patka ,konaklar.Küçük ak balıkçıl ,gri balıkçıl ,uzunbacak ,kara sumru ürer.Ak pelikan göç sırsında uğrar.

İğneada ormanları:

kara leylek ,sonbahar göçünde leylek.göçmen yırtıcı kuşlar için önemli.

Büyük çekmece gölü: elmabaş patka kışlar.Kışın gümüş martı,baharda küçük martı ve akdeniz martısı.üreyenler küçük balaban,çıkrıkçın,elmabaş patka,saz tavuğu,sakarmeke,uzunbacak,bataklık kırlangıcı,sumru.Belki pasbaş patka.Sonbahar göçü sırasında binlerce leylek göl çevresindeki tarım alanlarında bulunur.Göl çevresindeki çamur düzlükleri birçok göçmen kıyı kuşu için önemli.

Küçükçekmece gölü

kışın bahri,karabatak,gümüş martı,küçük karabatak kış başında ve baharda.

Boğaziçi:

sonbahar göçünde kara leylek ,leylek,arı şahini,kara çaylak,şahin,küçük orman kartalı geçer.yüzlerce yelkovan görülebilir.şehir dışındaki tarım alanlarında leylekler,şehrin çevresindeki ormanlarda yırtıcılar konaklar.kara çaylak artık çok azalmıştır.

Şile adaları:

tepeli karabatak,gümüş martı

İznik gölü:

küçük karabatak,gece balıkçılı,bahri,alaca balıkçıl,küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,sonbaharda sakarmekeler,

Uludağ:

karaca ve yaban domuzu bulunan alanda ayrıca apollo kelebeği de yaşamaktadır,sakallı akbaba(2ç),kaya kartalı(2ç),kızıl akbaba,çakır kuşu,küçük kartal,bıyıklı doğan,gök doğanın üredikleri sanılır.Paçalı baykuş için çok önemli bir alandır.

Uluabat gölü:

küçük karabatak,alaca balıkçıl,kaşıkçı,kışın küçük karabatak,tepeli pelikan,elmabaş patka,tepeli patka,sakarmeke.küçük ak balıkçıl ve çeltikçi ürer.1996 da 400.000 in üzerinde sukuşu sayıldı.

Kuş gölü:

küçük karabatak,tepeli pelikan,gece balıkçılı,alaca balıkçıl,kaşıkçı ürer.karabatak yıl boyu teepli pelikan ve dikkuyruk kışın görülür.göç sırasında ak pelikan.karabatak,küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,çeltikçi,sumru ürer.

Kocaçay deltası:

kara leylek,pasbaş patka,bataklık kırlangıcı,akça cılıbıt ürer.göçte küçük karabatak,ak pelikan kışın sakarmeke.Küçük balaban,gece balıkçılı,alaca balıkçıl,küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,kuğu,yeşilbaş,çıkrıkçın,macar ördeği,elmabaş patka,ak kuyruklu kartal önemli,sakarmeke,poyrazkuşu,sumru,küçük sumru,ağaçkakan türleri ürer.erguvani balıkçıl,çeltikçi,küçük orman kartalının ürediği sanılır.karabatak,çakırkuşu,şahin,şah kartal,kaya kartalı,küçük kartal alanın yakın çevresinde kesinlikle yada büyük olasılıkla ürer.

Foça adaları:

akdeniz foklarından bir koloni barındırır.çok sayıda kertenkele türü.sonradan yerleştirilmiş adatavşanı.tepeli karabatak,gümü şmartı,sumru,küçük sumru.

Murat dağı:

sakallı akbaba(1ç),kara akbaba(2ç),kaya kartalı(2ç) ürer.

Demirköprü barajı:

yakın zamanlarda çok sayıda çamurcun ve angıt.

Marmara gölü:

küçük balaban,alaca balıkçıl,pasbaş patka,mahmuzlu kızkuşu,bıyıklı sumru ürer.kışın küçük karabatak,tepeli pelikan,büyük ak balıkçıl,angıt,fiyu,elmabaş patka,pasbaş patka,dikkuyruk,kılıçgaga.bahri,kara boyunlu batağan,küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,gece balıkçılı,erguvani balıkçıl,kaşıkçı,kuğu,boz kaz,boz ördek,yeşilbaş,çıkrıkçın,elmabaş patka,sakarmeke,uzunbacak ürer.belki tepeli pelikan.

Gediz deltası:

tepeli pelikan,flamingo,küçük kerkenez,kılıçgaga,karagöz,bataklık kırlangıcı,akça cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,akdeniz martısı,küçük sumru,hazar sumrusu ürer.kışın küçük karabatak,tepeli pelikan,flamingo,angıt.diğer üreyenler poyrazkuşu,gümüş martı,kara gagalı sumru(1996 da 53 ç:türkiye için ilk üreme kaydı.),sumru.küçük ak balıkçıl,atmaca,gökdoğan.

Ildır körfezi adaları:

(izmir çeşme) karaada’da yarı yabani eşek ve yaban domuzu bulunur.tepeli karabatak,küçük kerkenez,kınalı keklik,gümüş martı ürer.kızıl şahin,yılan kartalı,gökdoğan ve kerkenezin ürediği tahmin edilmektedir.en fazla tepeli karabatak çifte adasındadır.Karaadaya 2 adet yaban keçisi salınmıştır.çifte ada ve diğerlerinde sonradan salınmış adatavşanı bulunur.

K.Menderes deltası:

göç sırasında küçük karabatak.

Akdağ:

(denizli afyon) dağda geyik ve yarı vahşi atlar yaşar.kara akbaba(3ç),kızıl akbaba(3ç),sakallı akbaba(1ç)küçük kartal(4ç),kaya kartalı(1ç),ak kuyruklu kartal(1ç),kızıl gagalı dağ kargası ürer.küçük orman kartalının ürediği sanılır.

Işıklı gölü:

alaca balıkçıl,bıyıklı sumru,gülen sumru ürer.kışın küçük karabatak,sakarca,macar ördeği,elmabaş patka,pasbaş patka,sakarmeke,bahri,kara boyunlu batağan,erguvani balıkçıl,çeltikçi,karabaş martı.Akdağda üreyen ak kuyruklu kartal yıl boyunca gölde görülür.

Bafa gölü:

bataklık kırlangıcı,mahmuzlu kızkuşu ürer.tepeli pelikan yıl boyunca görülebilir.kışın küçük batağan,bahri,kara boyunlu batağan,karabatak,küçük karabatak,boz ördek,elmabaş patka,sakarmeke.göldeki adalardan birinde küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl ürer.1-2 çift ak kuyruklu kartal göl çevresindeki ormanda ürer. fakat fazla umut verici değildir.

Büyük menderes deltası:

tepeli pelikan,bataklık kırlangıcı,akça cılıbıt,akdeniz martısı,hazar sumrusu,küçük sumru, ürer.kışın karabatak,küçük karabatak,tepeli pelikan,büyük ak balıkçıl,flamingo,fiyu,kılıçgaga,ince gagalı martı.küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,poyraz kuşu,gümüş martı,sumru ürer.

Güllük deltası: göç sırasında küçük karabatak.bataklık kırlangıcı ürer.alaca yalıçapkını üreme sezonu dışında birkaç kez gözlenmiştir.

Köyceğiz gölü:

carettalar için önemli(dalyan kumsalı).yumuşak kabuklu nil kaplumbağası kumsalın göl tarafında yumurtlar.karabatak,küçük karabatak,macar ördeği,sakarmeke.ak kuyruklu kartalın göl çevresinde kuluçkaya yattığı tahmin edilir.izmir yalıçapkını ve alaca yalıçapkınının halen ürediği bilinmektedir.

Acıgöl:

angıt yıl boyunca görülür.1993 de 150 yuvalık bir flamingo kolonisi bulundu.kılıçgaga, akça cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,gülen sumru ürer.son yıllarda birkaç toy bireyi kaydedilmiştir.acı gölün kuzeyinde tuzlaların yakınında 50 yuvalıkı ince gagalı martı kolonisi vardır.ayrıca küçük sumru ve sumru kuluçgaya yatar.birkaç çift turna göl çevresinde kuluçgaya yatar.çevredeki dağlarda akbabaların ürediği sanılmaktadır.

Çorak gölü:

(burdur yeşilova) çamurcun,elmabaş patka,pasbaş patka,dikkuyruk(veriler 1987 öncesine ait).son yıllarda sayılar önemsiz.

Salda gölü:

( ” ” ) kışın pasbaş patka,dikkuyruk.

Karataş gölü:

(burdur karamanlı)angıt ve dikkuyruk kışlar.

Yarışlı gölü:

(burdur)kışın angıt ve dikkuyruk.

Burdur gölü:

dikkuyruk için dünyadaki en önemli kışlama alanı (maximum 10927).dünya kış popülasyonunun 2/3 den fazla.kışın kara boyunlu batağan,temmuzda ve kışın angıt,macar ördeği,elmabaş patka,tepeli patka,sakarmeke.mahmuzlu kızkuşu kuluçgaya yatar.

Eğirdir gölü:

küçük karabatak,macar ördeği,elmabaş patka,tepeli patka,sakarmeke kışlar.

Karamık sazlığı:

(afyon çay) küçük balaban,pasbaş patka,küçük batağan bahri,kızıl boyunlu batağan,kara boyunlu batağan,elmabaş patka,uzunbacak,bıyıklı sumru ürer.belki dikkuyruk.

Akşehir ve eber gölü:

küçük karabatak,tepeli pelikan ürer.akşehir gölündeki saz adalarında balıkçıllar karışık ürerler:alaca balıkçıl,erguvani balıkçıl,çeltikçi,kaşıkçı,sazlıkların arasındaki kum adacıklarında pasbaş patka,gülen sumru ürer.büyük cılıbıt göl çevresinde.kışın çok sayıda sakarca.göç sırasında ak pelikan ve çeltikçi.ayrıca küçük ak balıkçıl,gece balıkçılı ürer.

Çavuşçu gölü:

bıyıklı sumru,sumru ürer.macar ördeği kışlar.

Altıntaş ovası:

son toy üreme alanlarından biridir.her sene üreme olur.yerleşik bir türdür.

Türkmenbaba dağı:

(eskişehir kütahya) çok zengin bir yırtıcı kuş yaşamı.kara akbaba(en büyük türkiye popülasyonu),kara leylek,sakallı akbaba,küçük kartal.Arı şahini,kızıl akbaba,yılan kartalı,atmaca,şahin,küçük orman kartalı,şah kartal,delice doğan ve gök doğanın ürediği tahmin ediliyor.Geyik yaşıyor.

Aliken:

(eskişehir çifteler sivrihisar) toyun ürediği tahmin edilir.maximum 45 birey.ağaçköyün güneyindeki bataklıklarda çayır delicesi ürer.

Balıkdamı:

(eskişehir sivrihisar) çayır delicesi,ahilerde küçük kerkenez,göçmen leylekler,göç sırasında angıt.balıkdamı köyü yakınlarındaki ağaçlarda küçük ak balıkçıl,gece balıkçılı,alaca balıkçıl,ekin kargası.Bataklıkta balaban yuva yapar.belki küçük karabatak.

Uyuz gölü:

(konya kulu) dikkuyruk ürer.kara boyunlu batağan,yeşilbaş,pasbaş patka,sakarmeke ürer.belki bataklık sutavuğu.kömüşini köyünde küçük kerkenez.

Çölgölü:

(bala haymana) büyük cılıbıt ürer.sakarca,angıt,çamurcun kışın(1989 öncesi veriler).üreme sonrası dönemde flamingo,dikkuyruk,uzunbacak.yeşilbaş,uzun bacak,kılıçgaga,akça cılıbıt,kızkuşu ürer.

Mogan gölü:

alaca balıkçıl,macar ördeği,pasbaş patka,dikkuyruk ürer.kışın macar ördeği,pasbaş patka,sakarmeke.küçük batağan,bahri,kızıl boyunlu batağan,kara boyunlu batağan,küçük balaban,boz ördek,yeşilbaş,saz delicesi,sakarmeke,uzunbacak ürer.

Kızılcahamam ormanları:

tavşan,tilki,kurt,yaban domuzu kaydedilmiştir.Az sayıda boz ayının yaşadığı tahmin edilmektedir.kara leylek,sakallı akbaba,küçük akbaba,kızıl akbaba,kara akbaba(çoğu milli parkta ürer.)küçük kartal.kirmir çayı kıyısındaki bir mezbahada leylek ve akbabalar görülebilir.

Kavaklı dağı: (ankara güdül dörtdivan) süvari deresi vadisi kara akbaba için önemli.

İnözü vadisi: kayalıklara yuva yapan kara leylek,bıyıklı doğan,angıt,küçük akbaba,kuzgun.(bu vadide 4 akbaba türünün de bulunabilme durumu vardır).

Sarıyar barajı:

güney kıyılarındaki bir kavaklıkta gece balıkçılı,kayalıklarda kara leylek,küçük akbaba,bıyıklı doğan.nallıhan kuş cenneti leylek ve angıt için önemli(göç sırasında).ayrıca küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,gece balıkçılıyla aynı kolonide ürer.kara çaylak ve gökdoğan ürer.arada sırada ak kuyruklu kartal gözlenir.büyük olasılıkla yakın çevrede ürer.

Hamam dağı:

(eskişehir mihalıççık)güneye bakan yamaçlarda üreyen kara akbaba,küçük kartal.kara akbaba zarar görebilir.

Sapanca gölü:

macar ördeği,elmabaş patka,sakarmeke

Ilgaz dağları:

sakallı akbaba,kızıl akbaba,küçük kartal.Kaya kartalı, ve arı şahini gibi birkaç yırtıcı türü bölgede üremektedir yada böyle olduğu tahmin edilmektedir.angıt,kara ağaçkakan,taş bülbülü,küçük sıvacı kuşu,kara iskete.

Sarıkum gölü:

(sinop) dikkuyruk.

Tödürge gölü:

(sivas) macar ördeği,kızıl boyunlu batağan,uzunbacak,turna,sarı başlı kuyruksallayan ürer.göç sezonu sakarmeke,çeşitli su kuşu.

Palas gölü:

(kayseri sarıoğlan bünyan) sonbahar ve kışın angıt.büyk cılıbıt göl çevresinde kuluçgaya yatar.birçok kıyı kuşu türünün göç sırasında konakladığı bir alandır.

Sultansazlığı:

küçük karabatak,alaca balıkçıl,çeltikçi,kaşıkçı,boz ördek,yaz ördeği,macar ördeği,pasbaş patka,dikkuyruk,turna,kılıçgaga,bataklık kırlangıcı,akça cılıbıt,büyük cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,gülen sumru,küçük sumru,bıyıklı sumru ürer.yazın angıt,sonbaharda flamingo,turna kılıçgaga.ayrıca bahri,küçük balaban,boz kaz,çamurcun,yeşilbaş,çıkrıkçın,elmabaş patka,sakarmeke,uzunbacak,karabaş martı,ince gagalı martı,sumru,bağırtlak,ak kuyruklu kızkuşu ürer.264 kuş türü yaşar.

Seyfe gölü:

ak pelikan,kaşıkçı,flamingo,macar ördeği,toy,kılıçgaga,mahmuzlu kızkuşu,akdeniz martısı,gülen sumru,küçük sumru ürer.kışın sakarca ve angıt.ayrıca küçük ak balıkçıl,uzunbacak,karabaş martı,ince gagalı martı.belki büyük olasılıkla yaz ördeği.

Hirfanlı barajı:

kışlayan su kuşları için önemli:macar ördeği,elmabaş patka,tepeli patka,dikkuyruk,sakarmeke,baharda angıt,adalarda gülen sumru,sumru,küçük sumru ürer.

Beynam ormanı:

şah kartal ürer.

Kızılırmak deltası:tepeli pelikan,erguvani balıkçıl,kara leylek,kaşıkçı,boz ördek,macar ördeği,pasbaş patka,turna,kocagöz,bataklık kırlangıcı,kışın kaşıkgaga,macar ördeği,elmabaş patka,kadife ördek,dikkuyruk,sakarmeke,göç esnasında küçük karabatak,küçük ak balıkçıl,çeltikçi,dikkuyruk,küçük martı,ak kanatlı sumru,diğer üreyenler küçük batağan,bahri,balaban,küçük balaban,küçük ak balıkçıl,büyük ak balıkçıl,gri balıkçıl,leylek,çamurcun,yeşilbaş,çıkrıkçın,elmabaş patka,arı şahini,saz delicesi,şahin,delice doğan,sukılavuzu,sakarmeke,poyrazkuşu,uzunbacak,halkalı küçük cılıbıt,akça cılıbıt,kızılbacak,sumru,küçük sumru,ormanlarda 35 tür ötücü ürer.ilkbaharda göç için önemli.

Yedikır barajı:

üreme dönemi dışında angıt,kışın çamurcun,yeşilbaş,büyük karabaş martı.

Yeşilırmak deltası:

alaca balıkçıl ürer.macar ördeği ve kadife ördek kışlar.gece balıkçılı,küçük ak balıkçıl,çeltikçi,sığır balıkçılı ürer.kışın yeşilbaş,çamurcun,elmabaş patka,kılkuyruk.

Akkuş adası:

(ordu perşembe) tepeli karabatak,karabatak,gümüş martı ürer.

Doğu karadeniz dağları:

kuşlar için önemli göç yolu.boz ayı,çengel boynuzlu dağ keçisi,yaban keçisi,kurt,yaban kedisi,vaşak,,3 tür engerek,kelebekler.sakallı akbaba,kızıl akbaba,kara akbaba,kaya kartalı,huş tavuğu.

Samsam gölü:

(konya kulu) göç sırasında kılıçgaga.ince gagalı martı,akdeniz martısı,gülen sumru için üreme yeri olduğu düşünülmektedir.kışın su kuşları ve yüzlerce turna.

Kozanlı gökgöl:

(konya kulu) dikkuyruk,küçük kerkenez(kozanlıda),kara boyunlu batağan,alaca balıkçıl,çamurcun,elmabaş patka,sakarmeke,bıyıklı sumru ürer.flamingo bulunur.

Kulu gölü:

yaz ördeği,macar ördeği,pasbaş patka,dikkuyruk,kılıçgaga,büyük cılıbıt,akdeniz martısı,gülen sumru ürer.üreme dönemi öncesi ve sonrası kara boyunlu batağan,angıt,dikkuyruk,uzunbacak,kılıçgaga,akça cılıbıt,kışın sakarca.kara boyunlu batağan,bataklık kırlangıcı,uzunbacak,ince gagalı martı,karabaş martı ürer. güneyde ördekler adalarda martı ve sumrular vardır.

Ereğli sazlığı:

küçük karabatak,ak pelikan,tepeli pelikan,alaca balıkçıl,erguvani balıkçıl,çeltikçi,kaşıkçı,flamingo,boz ördek,yaz ördeği,macar ördeği,pasbaş patka,dikkuyruk,küçük kerkenez,kılıçgaga,bataklık kırlangıcı,büyük cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,küçük sumru ürer(89-93).sayılarda düşüş var.göç boyunca ak pelikan,dikkuyruk,üreme dönemi öncesi,kışın turna ve angıt, küçük ak balıkçıl,büyük ak balıkçıl,gri balıkçıl,boz kaz,akça cılıbıt,sumru ürer.

Karapınar ovası:

(konya) büyük cılıbıt ürer.kışın sakarca ve angıt.

Eşmekaya sazlığı:

(aksaray) macar ördeği,çayır delicesi,küçük kerkenez,mahmuzlu kızkuşu,küçük batağan,bahri,saz delicesi,bozkır delicesi(bilinen tek üreme alanı),turna, kır baykuşu ürer.kışın sakarca,göç sırasında leylek,ve bataklık kırlangıcı

Beyşehir gölü:

macar ördeği,elmabaş patka,sakarmeke ürer.

Suğla gölü:

mart 1996 da 24852 sukuşu tespit edildi.(yağışlı bir kışın ardından

Hotamış sazlığı:

(konya ) küçük karabatak,küçük balaban,alaca balıkçıl,çeltikçi,yaz ördeği,macar ördeği,dikkuyruk,bataklıkkırlangıcı,büyük cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,bahri,küçük ak balıkçıl,büyük ak balıkçıl,gri balıkçıl,elmabaş patka,saz delicesi ürer.üreme sezonu dışında pasbaş patka,dikkuyruk,uzunbacak bulunur(89-91).

Bolluk gölü:

(cihanbeyli) göldeki adalarda kaşıkçı,kılıçgaga,akdeniz martısı,gülen sumru,büyük cılıbıt,göl çevresinde kuluçgaya yatar.ince gagalı martı,karabaş martı adalarda ürer.suna,mahmuzlu kızkuşu,uzunbacak,kızılbacak ürer.flamingo görülür.ince gagalı martı ana tahliye kanalı boyunca görülebilir.

Tersakan gölü :

(cihanbeyli) kılıçgaga ürer.kışın sakarca.

Tuz gölü:

flamingo,küçük kerkenez göl çevresindeki köylerde,kılıçgaga ve büyük cılıbıt ürer.kışın sakarca.kaşıkçı,dikkuyruk,pasbaş patka,çayır delicesi,şah kartal,turna,bataklık kırlangıcı,gülen sumru,hazer sumrusu,van gölü martısı,ayrıca memelilerden arap tavşanı,avurtlak,susamuru ve alaca sansar da yaşamakta.insuyu balığı sadece göl havzasında yaşamakta.bozkır kartalı,mezgeldek,bozkır delicesi,suçulluğu ve kır baykuşunun ülkemizde bilinen tek üreme alanıdır.

Göksu deltası:

üreme dönemi dışında küçük karabatak,tepeli pelikan,üreyen yaz ördeği,pasbaş patka,kışlayan büyük orman kartalı ve şah kartal.küçük balaban,gece balıkçılı,alaca balıkçıl,erguvani balıkçıl,turaç,saz horozu,kocagöz,bataklıkkırlangıcı,akça cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,küçük sumru ürer.boz kaz,fiyu,çamurcun,kaşıkgaga,sakarmeke kışlar.çeltikçi ve leylek göç sırasında konaklar.çeltikçi,büyük ak balıkçıl,küçük ak balıkçıl,gri balıkçıl,sığır balıkçılı,bataklık sutavuğu,izmir yalıçapkını kuluçgaya yatar.göç sırasında az sayıda ak pelikan,kışın turna,ak kuyruklu kartal.ada martısı taşucu limanı çevresinde görülür.332 kuş tür sayılmıştır ve bu sayı şu ana kadar ölçülen en çok sayıdır.

Aydıncık adaları:

(içel) adaların küçüğünde ada martısı ürer.gümüş martı ürer.

Aladağlar:

sakallı akbaba,kızıl akbaba,kaya kartalı,urkeklik.

Tuzla gölü:

(adana) yaz ördeği,turaç,kocagöz,akça cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,küçük sumru ürer.kışın çamurcun.uzunbacak ve kılıçgaga ürer.

Akyatan gölü:

yeşil kaplumbağa ve carettalar için öemli.yaz ördeği,turaç,saz horozu,kocagöz,akça cılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,küçük sumru ürer.kışın flamingo,suna,fiyu,elmabaş patka,dikkuyruk,sakarmeke.göç sırasında küçük karabatak,kılıçgaga,akça cılıbıt,küçük kum kuşu,yemişli gölü saz horozu için önemliydi şimdi tehlikede.kumullar ötücüler için önemli.izmir yalıçapkını ürer.kışın alaca yalıçapkını.

Ayatan gölü:

kışın sakarmeke,fiyu,dikkuyruk,turaç,akçacılıbıt,mahmuzlu kızkuşu,küçük sumru ürer.göç zamanı leylekler.

Yumurtalık lagünleri:

yeşi lkaplumbağa için önemli.turaç,akçacılıbıt,küçük sumru ürer.kışın fiyu,kılıçgaga,akçacılıbıt,küçük kum kuşu.

Gavur gölü:

(maraş) göç sırasında küçük karabatak.

Nur dağları:

ilk ve son baharda göçmen kuşlar.

Erzurum ovası:

turna ürer.göç mevsiminde ak kanatlı sumru ve angıt.

Sarısu ovası:

(patnos) turna ürer.

Haçlı gölü:

(muş bulanık) kaşıkçı ve boz ördek ürer.

Bulanık ovası:

küçük karabatak,turna,gülen sumru,hazar sumrusu,toy,telli turna,kaşıkçı,saz delicesi,çayır delicesi ürer.

Ardahan ormanı:

bataklı çevresinde çayır delicesi,kızıl boyunlu batağan,boz ördek,çamurcun,yeşilbaş,çıkrıkçın,elmabaş patka,pasbaş patka,tepeli patka,saz delicesi,turna,sarı başlı kuyruksallayan putka gölünde kuluçgaya yatar.karaçaylak,şahin,kızıl şahin,küçük orman kartalı,delice doğan ormanlarda ürer.kara akbaba ve çok sayıda akbaba ve kartal türü görülür.

Aktaş gölü:

ak ve tepeli pelikan,kadife ördek ve angıt.tepeli ve ak pelikanın bir arada Türkiye’deki ürediği tek sulak alandır.

Çıldır gölü:

angıt,van gölü martısı,büyük olasılıkla kadife ördek ürer.bazen pelikanlar görülür.9 tür balık yaşar.

Kuyucak(kuyucuk) gölü:(kars) dikkuyruk,kızıl boyunlu batağan,kara boyunlu batağan,boz ördek,sakarmeke,uzunbacak ürer.

Çal(çalı) gölü:

(kars merkez) dikkuyruk,kara boyunlu batağan,boz ördek,çamurcun,yeşilbaş,elmabaş patka,tepeli patka,sakarmeke,turna,karabaş martı ürer.

Balık gölü:

göldeki adada kadife ördek ürer.

Doğubeyazıt sazlığı:

çayırdelicesi,erguvani balıkçıl,boz ördek,pasbaş patka,turna,kılıçgaga,kızılbacak.

Nemrut gölü:

kadife ördek,kaya kartalı,kızıl akbaba ürer.

Sodalı göl:

(adilcevaz) boz ördek,macar ördeği,dikkuyruk(üreme sezonu sonrasında çoğalır)

Erçek gölü:

kılıçgaga,büyük cılıbıt,kızıl boyunlu batağan,dikkuyruk,akçacılıbıt,kızıl bacak,doğu kamışcını ürer.kara boyunlu batağan ve angıt görülür.

Van gölü:

van sazlığında yaz ördeği ürer.sodalı gölün doğusundaki yarımadada toy,adalarda van gölü martısı,göç döneminde ak kanatlı sumru.

Yüksek ova:

çayır delicesi ürer.büyük olasılıkla erguvani balıkçıl,saz delicesi,turna ve toy ürer.

Karkamış:Suriye sınırında fırat nehrinin en çok genişlediği bölgelerden birisi.fırat kaplumbağası,küçük karabatak,alaca yalıçapkını,turaç yaşıyor.bölgede 26500 su kuşu sayıldı.bunların 132 si soyu tehlikede olan küçük karabataklar.

TÜRKİYE’NİN KUŞLARI

kızıl gerdanlı dalgıç                             

kara gerdanlı dalgıç

buz dalgıcı

küçük batağan

bahri

kızıl boyunlu batağan

kulaklı batağan

kara boyunlu batağan

boz yelkovan

fırtına kuşu

sümsükkuşu

karabatak

tepeli karabatak

küçük karabatak

yılanboyun

ak pelikan

tepeli pelikan

balaban

küçük balaban

gece balıkçılı

alaca balıkçıl

sığır balıkçılı

küçük ak balıkçıl

büyük ak balıkçıl

gri balıkçıl

erguvani balıkçıl

sarı gagalı leylek

kara leylek

leylek

çeltikçi

kelaynak

kaşıkçı

flamingo

kuğu

küçük kuğu

ötücü kuğu

tarla kazı

küçük tarla kazı

sakarca

küçük sakarca

boz kaz

ak yanaklı kaz

yosun kazı

sibirya kazı

angıt

suna

fiyu

büyük çamurcun

boz ördek

çamurcun

yeşilbaş

kılkuyruk

çıkrıkçın

kaşıkgaga

yaz ördeği

macar ördeği

elmabaş patka

pasbaş patka

tepeli patka

karabaş patka

pufla

telkuyruk

kara ördek

altıngöz

sütlabi

tarakdiş

büyük tarakdiş

dikkuyruk

arı şahini

ak çaylak

kara çaylak

kızıl çaylak

ak kuyruklu kartal

sakallı akbaba

küçük akbaba

kızıl akbaba

kara akbaba

yılan kartalı

saz delicesi

gökçe delice

bozkır delicesi

çayır delicesi

çakır kuşu

atmaca

yoz atmaca

şahin

kızıl şahin

gümüş yağmurcun

mahmuzlu kızkuşu

büyük kızkuşu

sürmeli kızkuşu

ak kuyruklu kızkuşu

kızkuşu

büyük kumkuşu

ak kumkuşu

küçük kumkuşu

sarı bacaklı kumkuşu

kızıl kumkuşu

kara karınlı kumkuşu

sürmeli kumkuşu

döğüşkenkuş

küçük suçulluğu

suçulluğu

büyük suçulluğu

çulluk

çamurçulluğu

kıyı çamurçulluğu

sürmeli kervançulluğu

gagalı kervançulluğu

kervançulluğu

kara kızılbacak

kızıl bacak

bataklık düdükçünü

yeşilbacak

yeşil düdükçün

orman düdükçünü

sarıbacak

dere düdükçünü

benekli düdükçün

taşçeviren

büyük deniz düdükçünü

deniz düdükçünü

kızıl denizdüdükçünü

küt kuyruklu korsanmartı

korsanmartı

uzun kuyruklu korsanmartı

büyükkorsanmartı

kızıldeniz martısı

büyük karabaş martı

akdeniz martısı

küçük martı

karabaş martı

ince gagalı martı

ada martısı

küçük gümüş martı

kara sırtlı martı

kuzey gümüş martısı

van gölü martısı

gümüş martı

kutup martısı

büyük kara sırtlı martı

kara ayaklı martı

gülen sumru

hazar sumrusu

tepeli sumru

kara gagalı sumru

sumru

kuzey sumrusu

küçük sumru

bıyıklı sumru

kara sumru

ak kanatlı sumru

benekli bağırtlak

bağırtlak

kılkuyruk bağırtlak

paçalı bağırtlak

kaya güvercini

gökçe güvercin

tahtalı

kumru

üveyik

küçük kumru

yeşil papağan

tepeli guguk

guguk

buğdaycıl

taş bülbülü

kızıl sırtlı kızılkuyruk

kara kızılkuyruk

kızılkuyruk

çayır taşkuşu

taşkuşu

boz kuyrukkakan

kuyrukkakan

alaca kuyrukkakan

kıbrıs kuyrukkakanı

kara kulaklı kuyrukkakan

çöl kurukkakanı

ak sırtlı kuyrukkakan

büyük kızılca kuyrukkakan

kızılca kuyrukkakan

kara sırtlı kurukkakan

ak tepeli kuyrukkakan

taşkızılı

gökardıç

boğmaklı ardıç

karatavuk

tarla ardıcı

öter ardıç

kızıl ardıç

ökse ardıcı

kamış bülbülü

yelpazekuyruk

dik kuyruklu ötleğen

çekirge kamışcını

ağaç kamışcını

bataklık kamışcını

bıyıklı kamışcın

sarı kamışcın

kındıra kamışcını

doğu kamışcını

kuzey kamışcını

çalı kamışcını

saz bülbülü

büyük kamışcın

ak mukallit

küçük mukallit

dağ mukalliti

zeytin mukallidi

sarı mukallit

kısa kanatlı sarı mukallit

bozkır ötleğeni

bıyıklı ötleğen

pembe göğüslü ötleğen

maskeli ötleğen

kıbrıs ötleğeni

kara boğazlı ötleğen

çöl ötleğeni

ak gözlü ötleğen

çizgili ötleğen

küçük ak gerdanlı ötleğen

ak gerdanlı ötleğen

boz ötleğen

kara başlı ötleğen

yeşil söğütbülbülü

küçük söğütbülbülü

boz söğütbülbülü

orman söğütbülbülü

kafkas çıvgını

çıvgın

söğütbülbülü

çalıkuşu

sürmeli çalıkuşu

benekli sinekkapan

küçük sinekkapan

alaca sinekkapan

halkalı sinekkapan

kara sinekkapan

bıyıklı baştankara

uzun kuyruklu baştankara

kayın baştankarası

ak yanaklı baştankara

tepeli şaştankara

çam baştankarası

mavi baştankara

büyük baştankara

küçük sıvacı kuşu

sıvacı kuşu

büyük kaya sıvacıkuşu

kaya sıvacıkuşu

paçalı şahin

küçük orman kartalı

büyük orman kartalı

bozkır kartalı

şah kartal

kaya kartalı

küçük kartal

tavşancıl

balık kartalı

küçük kerkenez

kerkenez

aladoğan

boz doğan

delice doğan

ada doğanı

gri doğan

bıyıklı doğan

ulu doğan

gökdoğan

orman horozu

huş tavuğu

urkeklik

kınalı keklik

kaya kekliği

kum kekliği

turaç

çilkeklik

bıldırcın

sülün

sukılavuzu

benekli sutavuğu

bataklık sutavuğu

küçük sutavuğu

bıldırcınkılavuzu

saztavuğu

sazhorozu

sakarmeke

turna

ak turna

telliturna

mezgeldek

yakalı toy

toy

poyrazkuşu

uzunbacak

kılıçgaga

yengeç yağmurcunu

kocagöz

çölkoşarı

bataklık kırlangıcı

kara kanatlı bataklık kırlangıcı

halkalı küçük cılıbıt

halkalı cılıbıt

akça cılıbıt

moğol cılıbıt

büyük cılıbıt

doğu cılıbıtı

dağ cılıbıtı

küçük altın yağmurcun

amerikan altın yağmurcunu

altın yağmurcun

peçeli baykuş

çizgili ishakkuşu

ishakkuşu

puhu

balık baykuşu

kukumav

alaca baykuş

kulaklı orman baykuşu

kır baykuşu

paçalı baykuş

çobanaldatan

ebabil

boz sağan

ak karınlı sağan

küçük sağan

izmir yalıçapkını

yalıçapkını

alaca yalıçapkını

yeşil arıkuşu

arıkuşu

gökkuzgun

hint gökkuzgunu

ibibik

boyunçeviren

küçük yeşil ağaçkakan

yeşil ağaçkakan

kara ağaçkakan

orman alaca ağaçkakanı

alaca ağaçkakan

ortanca ağaçkakan

ak sırtlı ağaçkakan

küçük ağaçkakan

çöl toygarı

boğmaklı tpygar

küçük boğmaklı toygar

ak kanatlı toygar

kara toygar

bozkır toygarı

çorak toygarı

tepeli toygar

orman toygarı

tarla kuşu

kulaklı toygar

kum kırlangıcı

kaya kırlangıcı

kır kırlangıcı

kızıl kırlangıç

ev kırlangıcı

mahmuzlu incirkuşu

kır incirkuşu

yeşil sırtlı incirkuşu

ağaç incirkuşu

çayırincirkuşu

kızıl gerdanlı incirkuşu

dağ inicirkuşu

sarı kuyruksallayan

sarı başlı kuyruksallayan

dağ kuyruksallayanı

ak kuyruksallayan

arap bülbülü

ipekkuyruk

tırtılyiyen

derekuşu

çıtkuşu

dağ bülbülü

sürmeli dağ bülbülü

büyük dağ bülbülü

çalı bülbülü

kızıl gerdan

benekli bülbül

bülbül

duvar tırmaşıkkuşu

orman tırmaşıkkuşu

bahçe tırmaşıkkuşu

çulhakuşu

sarıasma

kızıl kuyruklu örümcekkuşu

uzun kuyruklu örümcekkuşu

kara alınlı örümcekkuşu

büyük örümcekkuşu

kızıl başlı örümcekkuşu

maskeli örümcekkuşu

alakarga

saksağan

köknar kargası

sarı gagalı dağkargası

kızıl gagalı dağkargası

küçük karga

ekin kargası

leş kargası

çöl kuzgunu

kuzgun

sığırcık

alasığırcık

serçe

söğüt serçesi

küçük serçe

ağaç serçesi

çöl serçesi

sarı boğazlı serçe

kaya serçesi

kar serçesi

ispinoz

dağ ispinozu

kara iskete

küçük iskete

alp isketesi

florya

saka

kara başlı iskete

ketenkuşu

sarı gagalı ketenkuşu

kuzey ketenkuşu

çaprazgaga

alamecek

boz alamecek

doğu alameceği

küçük alamecek

çütre

büyük çütre

şakrakkuşu

kocabaş

alaca kirazkuşu

ak başlı kirazkuşu

sarı kirazkuşu

bahçe kirazkuşu

kaya kirazkuşu

gri başlı kirazkuşu

boz kirazkuşu

kirazkuşu

doğu kirazkuşu

kızıl kirazkuşu

ak kaşlı kirazkuşu

küçük kirazkuşu

bataklık kirazkuşu

kızıl başlı kirazkuşu

kara başlı kirazkuşu

tarla kirazkuşu

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Konu:

Konu:

Gıdaların

Hazırlanmasında Kullanılan

Mikroorganizmalar ve kullanım alanları

Hazırlayan: Enes KÜLCÜ

Mersin Üniversitesi

Mühendislik Fakültesi

Gıda Mühendisliği

( 1. sınıf )

Tarih: 4 Kasım 2002

Ders: Gıda Biyolojisi

(Doc. DR. Mustafa Özyurt)

A dan Z ye Mikrobiyoloji

İÇİNDEKİLER:

A.Gıda Mikrobiyolojisine Giriş

01. Giriş

02. Mikroorganizmalar Hakkında Genel Bilgiler

03.Mikroorganizmaların Yarar ve Zararları

04.Mikroorganizmaların Gelişmesi

05.Mikroorganizmaların Çoğalması

B.Gıda Mikrobiyolojisi ; Genel Bilgiler

01. Genel Bilgiler

Gıda Mikrobiyolojisi ; Yararlı Mikroorganizmalar

01.Genel Bilgiler

C.Fermente Gıdalar

01.Giriş

02.Fermente Süt Ürünleri

02.1Peynir

02.2Yoğurt

02.3Tereyağı Yayıkaltı (BUTTERMILK ) ve Ekşi Krema (SOUR CREAM)

02.4 Kefir ve Kımız

D.Bazı Bakterilerin Morfolojik ve Fizyolojik Yapıları

01.BACİLLACEAE Familyası

a.Acetobacter

b.Xanthomonas

c.Pseudomonas Aeruginosa

02.LACTOBACTERİACEAE Familyası

a.Diplococcus Genusu

b.Streptococcus Genusu

c.Leuconostoc Genusu

Gıda Mikrobiyolojisi ; Saprofitler

01. Genel Bilgiler

E.Gıda Mikrobiyolojisi ; İndikatör Mikroorganizmalar

01. Genel Bilgiler

02. İndikatör Mikroorganizmaların Özellikleri

03. Fekal Kontaminasyon İndeksi

F.Gıda Mikrobiyolojisi ; Patojenler

01. Genel Bilgiler

G.Gıdalarda Mikroorganizma Gelişmesi

0.1 Genel Bilgiler

Gıda Mikrobiyolojisine Giriş:

01. Giriş

Mikroplar yani mikroorganizmalar yer yüzünde bilinen ilk canlılardır. Bir tahmine göre günümüzden yaklaşık 3 milyar önce ilk bakteriler oluşmuş iken, insan tahminen sadece 3 milyon yıldan bu yana yeryüzünde bulunmaktadır.

Mikrobiyoloji çok büyük bir bilim dalıdır. Bu sebeple çeşitli alt gruplara bölünmüştür. Genel mikrobiyoloji tüm alt bölümleri incelerken, gıda mikrobiyolojisi, klinik mikrobiyoloji, veteriner mikrobiyoloji, tarım mikrobiyolojisi, endüstriyel mikrobiyoloji gibi alt bölümler kendileriyle ilgili konularında yoğunlaşır. Alg bilimi (fikoloji), virüs bilimi (viroloji), protozoa bilimi (protozooloji), parazit bilimi olan (parazitoloji) gibi bilim dalları uzun zamandan beri ana bölüm haline gelmiş iken, örneğin, tarım mikrobiyolojisi içinde rhizobiyoloji ve fitopatoloji ve bunun gibi konular da ekonomik önemleri nedeni ile artık ayrı bölümler olarak ele alınmaktadır. Endüstriyel mikrobiyoloji ve buna bağlı olarak biyoteknoloji ise günümüzün en önemli bilim dalları arasındadır.

Biz konuyu işlerken buradan giriş yapmayı uygun gördük. Bu kapsamda Gıda Mikrobiyolojisine konunun içinde geçiş yapacağız.

02. Mikroorganizmalar Hakkında Genel Bilgiler

Mikroorganizmalar, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük olan tek hücreli canlılardır. Bakteriler, mayalar, küfler, algler temel mikroorganizmalardır. Şapkalı mantarlar, yosunlar, likenler de aslında mikroorganizmalardır, ancak bunlarda farklılaşmış hücreler ve bunun yanında birleşmiş hücreler olduğu için normal bitkilere benzer görünmektedirler. Bakteri ve mayalarda bu şekilde birleşmiş veya farklılaşmış hücreler yoktur.

Tek bir hücreden milyonlarcası çoğalarak koloni denilen ve çıplak gözle görülebilen yapıları oluşturur. Ekmeğin, yoğurdun üzerinde yetişen küfler, reçelin üzerindeki mayalar, sirkenin üzerinde toplanan sirke anası, vücutta çıkan iltihaplı sivilceler ve çıbanlar aslında koloni denilen hücresel yapılardır.

Dünyada 500.000 - 6.000.000 arasında farklı türde ve cinste mikroorganizma olduğu sanılmaktadır. Bugüne kadar ancak bunların içinden %5 ‘inden daha azı olduğu kabul edilen 3500 bakteri, 90.000 fungi (maya, küf, şapkalı mantar), 100.000 protist (alg ve protozoa) tanımlanabilmiştir.

03. Mikroorganizmaların Yarar ve Zararları

Mikroorganizmaların pek çok yararı vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz;

- Çeşitli gıdalar mikroorganizmalar ile elde edilebilir. - Çeşitli endüstriyel ürünler mikroorganizmalar ile elde edilebilir.

- Biyolojik atık su arıtımında mikroorganizmalar kullanılır, buradan çıkan çamur değerli bir organik kütledir.

- Biyogaz reaktörlerinde mikroorganizmalardan yararla bilinir.

- Maden yatakları mikroorganizmalar ile ıslah edilebilmektedir.

- Biyolojik gübre, biyoinsektisid üretiminde mikroorganizmalar kullanılabilir.

- Doğadaki C, N, P, S gibi çevrimlerde mikroorganizmalar önemlidir.

- Genetik pek çok çalışmada mikroorganizmalardan yararlanıla bilinmektedir.

Buna karşın mikroorganizmalar insanları, bitkileri ve hayvanları hastalandırırlar ve öldürürler, gıdaları bozarak ekonomik kayıplara neden olurlar.

Mikroorganizmaları yararlı ve zararlı olarak sınıflandırmak mümkün değildir. İnsanların denetim altında olmak üzere yararlı olan bir mikroorganizma başka bir yerde zararlı olabilir. Örneğin sirke yapımında kullanılan bakteri şarap fabrikasına bulaşırsa işletmenin tüm şarabı sirke haline gelir ve büyük ekonomik kayıp yapar. Genetik çalışmalarda kullanılan mikroorganizmalardan bazıları hastalık yapma (patojen) özelliği taşırlar. Küflü peynir yapımında kullanılan küfler beyaz peynire bulaşırsa hiç bir sağlık sorunu olmaz ancak beyaz peynir küflenmiş görünümde olacağı için tüketici tarafından alınmaz, ayrıca yasal olarak bu peynirin satılması da mümkün değildir.

04. Mikroorganizmaların Gelişmesi

Diğer canlı türlerinde olduğu gibi mikroorganizmalar da gelişmeleri için öncelikle belirli besin maddelerine, ortam sıcaklığına, suya gerek duyarlar. Bunların dışında ortamın asitliği ve oksijen durumu da önemlidir.

04.01. Besin Maddeleri

Diğer canlı türlerinde olduğu gibi farklı mikroorganizmalarda farklı besin maddelerine ihtiyaç duyarlar. Örneğin arıların, kedilerin, balıkların, koyunların ve kuşların beslenme istekleri farklılık gösterir. Benzer şekilde her bitki her toprakta yetişemez. Bu açıdan bakıldığında farklı gıdalar üzerinde farklı mikroorganizmaların bulunması beklenir. Ancak genel olarak gıdalar pek çok mikroorganizmanın gelişmesine yetecek kadar besin maddesi içerirler. Bununla beraber örneğin içme suyunda son derece az besin maddesi olduğu için sadece alg (yosun) gelişebilir. Benzer şekilde örneğin reçellerde daha çok mayalar gelişir, ancak mayaların şeker sevmelerinden daha çok şekerli ortamda mayaların gelişebilmesi burada önemlidir.

04.02. Ortam Sıcaklığı

Tüm canlılar sıcaklık istekleri bakımından serin sıcaklıkları sevenler (örneğin penguenler), ılık sıcaklıkları sevenler (örneğin insanlar) ve yüksek sıcaklıkları sevenler (örneğin çöl hayvanları) şeklinde 3 gruba ayrılırlar. Mikroorganizmalar da aynı şekilde gruplandırılırlar. Buzdolabında korunan bir gıdayı ancak buzdolabı sıcaklığında gelişebilen mikroorganizmalar bozabilir. Oda sıcaklığında tutulan gıdaları ise ılık ortamlarda gelişenler hızla bozarlar. Buna karşın örneğin yoğurt yaparken sütün mayalandığı ve mayalanmış halde tutulduğu sıcaklık oldukça yüksektir.

Yine diğer canlılarda örneğin insanlarda olduğu gibi mikroorganizmalarda da sıcaklığa tolerans gösterilebilir. Bazı mikroorganizmalar ılık ortam sevdikleri halde soğuk sevenlerin veya sıcak sevenlerin gelişebileceği sıcaklıklarda da gelişebilirler.

Her canlı türü gibi mikroorganizmaların da gelişebildikleri bir ideal (optimum) sıcaklık derecesi vardır. Bu sıcaklık derecesinde mikroorganizma en aktif, en dayanıklı, en çabuk gelişme gösterir konumdadır. Bir bakterinin gelişmesi için ideal olan bu sıcaklıktan aşağıya doğru inildikçe aktivitede, dayanıklılıkta ve çoğalma hızında azalma olmaya başlar. Nihayet en az (minimum) olarak tarif edilen bir sıcaklık derecesi gelişmenin görülebildiği sınır noktadır. Daha aşağıda olan bir sıcaklıkta gelişme olmaz, ancak üremenin durması ölüm değildir. Donma sıcaklığında mikroorganizmaların bir kısmı ölürse de büyük bölümü canlı kalır. Buzlukta saklanan et oda sıcaklığına çıkartılırsa bir süre sonra bozulmaya başlar. Bozulma yapan mikroorganizmalar o ette zaten bulunurlar. Sadece buzlukta saklamakla gelişmeleri durdurulmuştur. Tarlaya atılan buğday tohumunun bir kış geçirmesine rağmen baharda filizlenmesi buna benzetilebilir. Donma sıcaklığının çok altına inilmesi mikroorganizmalar için daha fazla öldürücü değildir. Hatta sıcaklık ne kadar düşük ise canlılık o kadar iyi korunur.

Optimum olarak tarif edilen sıcaklıktan bu kez yukarıya çıkıldıkça yine aktivitede, dayanıklılıkta ve gelişme hızında azalma olur, gelişmenin sürdürülebileceği en üst (maksimum) sıcaklığın üzerine çıkıldığında gelişme durur, daha da yükseltildiğinde mikroorganizmalar ölmeye başlar. Sıcaklık ne kadar yükselir ise ölümler o kadar çoğalır. Dışarıdan bulaşma olmaz ise düdüklü tencerede pişirilmiş et, normal tencerede pişirilene göre çok daha az sayıda mikroorganizma bulundurur, hatta steril sayılabilir. Haşlanmış buğday tohumu tarlaya ekilirse bunun filizlenmesi beklenemez, çünkü buğday artık ölmüştür. Şu halde düşük sıcaklık mikroorganizmanın gelişmesini durdurur ancak yüksek sıcaklık mikroorganizmayı öldürür.

Mikroorganizmaların yüksek sıcaklığa dayanıklılıkları farklıdır. Bazı mikroorganizmalar 70-80 oC ‘da bir kaç dakikada ölürken bazıları kaynama sıcaklığının çok üzerinde (121 oC ‘da 15 dakikada) ancak ölürler.

04.03. Su

Tüm canlı türleri gibi mikroorganizmaların beslenmeleri için suya ihtiyaçları vardır. Sıcaklıkta olduğu gibi daha az su olan ortamlarda (örneğin kaktüsler gibi) veya daha çok sulu ortamlarda (örneğin çimen gibi) gelişebilen mikroorganizmalar vardır.

Bir yaklaşıma göre insanlık tarihinin önemli kilometre taşlarından birisi de ilkel insanın çeşitli gıdaları kurutarak saklamayı öğrenmesidir. Bu şekilde yerleşik düzene geçen insanoğlu gelişebilme imkanı bulmuştur.

Gıdalar su içerikleri bakımından incelendiğinde kurutulmuş gıdaların (örneğin kuru meyveler, süt tozu) çok daha uzun süreler dayanıklı kaldıkları buna karşın, yüksek nemli gıdaların (örneğin yaş meyve, süt) daha çabuk bozulduğu görülür. Gıdaların kurutulması, soğutulması ile aynı etkiyi gösterir. Kurutulmuş meyve veya süttozuna su ilave edilirse bunlar kısa sürede bozulurlar.

Gıdaların suyunu azaltmak için kurutma dışında başka işlemlerde yapılabilir. Örneğin reçel yapılırken meyvelere şeker katılması mevcut suyun mikroorganizmalar tarafından daha az kullanılmasını sağlar. Reçel, meyve suyu konsantresi, bal gibi gıdalar sadece bu yüksek şeker konsantrasyonunu seven veya buna dayanıklı mayalar tarafından bozabilir. Bu duruma göre reçelde ne kadar çok şeker varsa reçel o denli dayanıklıdır.

Benzer şekilde tuz da yüksek konsantrasyonlar da aynı etkiyi yapar. Tuzlanarak saklanan gıdalar (et, asma yaprağı vb.) bu şekilde korunurlar.

04. 0.4 Ortam Asitliği

Bazı mikroorganizmalar asitli, bazıları nötr, bazıları da bazik ortamları severler. Bununla beraber mikroorganizmaların büyük bir çoğunluğu nötr ve nötre yakın asitlikleri severler. Optimum ortam asitliğinin altında ve üstünde asitliklerde gelişme azalır, giderek durur ve nihayet ölümler görülür. Gıdalar düşük ve yüksek asitli olarak ikiye ayrılır. Domates ve salça yüksek ve düşük asitli gıdalar arasında sınır noktadadır. Meyveler, turşu, tüm gazlı içecekler, yoğurt, meyve suları yüksek asitli, tüm sebze ve ürünleri, içme sütü, et ve ürünleri düşük asitli gıdalar sayılır. Genel olarak düşük asitli gıdaların mikroorganizmalar tarafından bozulması daha kolay olur.

04.05. Oksijen

Diğer tüm canlı türlerinden farklı olmak üzere mikroorganizmalar solunum için oksijen isteyenler, az oksijen isteyenler, oksijen istemeyenler ile oksijenli ve oksijensiz ortamda gelişenler olarak 4 gruba ayrılırlar. Küfler, bakterilerin büyük bir bölümü oksijene gerek duyarlar. Bunlar oksijen olmadan gelişemezler. Çeşitli gıdaların vakum ambalajda pazarlanması bu nedenledir. Bazı bakteriler az oksijen varlığında iyi gelişirken, tetanoz bakterisi gibi bazıları için oksijen zehir etkisi yapar. Halk arasında koli basili olarak bilinen bakteri gibi bazı bakteriler ve mayalar hem oksijenli hem de oksijensiz ortamda gelişebilirler.

05. Mikroorganizmaların Çoğalması

Mikroorganizmalar bitkiler ve hayvanlara göre çok hızlı şekilde ve 2 ‘ye bölünerek çoğalır. Genel olarak küfler bakteri ve mayalara göre daha geç çoğalırlar. Bakteriler arasında 8 dakikada bir sayısını 2 ‘ye katlayanlar vardır. Buna göre 1 bakteri 8 dakika sonra 2; 16. dakikada 4 ; 24. dakikada 8 ; 36. dakikada 16… olmak üzere 4 saat sonra sayısını bir milyarın üzerine çıkarır. Her bakteri bu kadar hızlı gelişmez, ancak gıdaları ilgilendirenlerin çoğu için 1 adetten 1 milyona çıkma süresi 7-8 saat kadardır. Kuşkusuz başlangıç sayısı ne kadar fazla ise belirli bir sayıya örneğin 1 milyona ulaşma süresi o denli kısalır. Bakterinin ideal sıcaklık, su, asitlik, oksijen durumunda ve yeterli besin maddesi varlığında 2 ‘ye bölünme süresinin 24 dakika olduğunu varsayalım. Buna göre 1 bakteri 8 saat sonra l milyona (1.048.576) ulaşacaktır. Aynı bakteri başlangıçta 1 adet değil de 16 adet varsa aynı sayıya ulaşması için gereken süre bu kez altı buçuk saate düşecektir.

Burada değinilen besin maddeleri, sıcaklık, su, ortam asitliği ve oksijen gibi gelişmeyi doğrudan etkileyen tüm faktörlerin optimum değerlerde olması halinde geçerlidir. Bu faktörlerin bir ya da daha fazlasının optimumdan sapması ile gelişme hızında azalma olur.

Yukarıda verilen örnekte bakterinin 2 ‘ye bölünme süresi ideal koşullarda 24 dakika olarak verilmiş idi. Örneğin bakterinin bulunduğu ortamı biraz soğutarak 2 ‘ye bölünme süresi 30 dakikaya çıkartılırsa 1 adet bakterinin 1 milyona erişmesi için gereken süre bu kez 10 saate çıkar. Sıcaklık biraz daha düşürülüp 2 ‘ye bölünme süresi 60 dakikaya çıkartılırsa bu kez 1 bakterinin 1 milyona erişmesi için 20 saat süreye gerek vardır. Buzdolabı sıcaklığı ne kadar düşer ise gıdaların bozulma süresinin o denli uzamasının nedeni budur.

Gıdaların korunmasında yukarıda değinilen sıcaklık , su , ortam asitliği ve oksijenden ya da diğer gazlardan sıklıkla yararlanılır. Örneğin vakum ambalajda ve soğukta saklanan gıdaların bozulması daha uzun süre alır. Bilindiği gibi gıdaların bozulması mikroorganizma sayısının artması ve belirli bir değere ulaşması ile olur. Söz konusu sayıya ulaşması için mikroorganizmaların gelişmesi ne kadar engellenirse bozulma süresi o denli uzatılabilir.

Çeşitli kimyasal maddeler kullanılarak da gıdalarda bulunan mikroorganizmaların gelişmesi yavaşlatılabilir ya da durdurulabilir. Bu konuda asit, tuz, şeker gibi maddelerin dışında pek çok kimyasal madde koruyucu olarak kullanılabilir. Bunlar arasında en yaygın olanlar sorbat, benzoat, nitrat ve nitrittir.

Bir gıdanın üretiminde mikroorganizmanın gelişmesi için en uygun koşullar sağlanırken, tersine olarak mikroorganizma faaliyeti istenmiyorsa sırası ile mikroorganizmanın öldürülmesi hedef alınır, bu başarılamıyor ise gelişmenin durdurulması, bu da gerçekleştirilemiyor ise gelişmenin durdurulması amaçlanır. Bu seçimlerde gıdanın çeşidi bağlayıcı rol oynar.

- Süt amaca uygun olarak sterilize veya pastörize edilir. Pastörize sütte başta tüberküloz olmak üzere hastalık yapan bakterilerin tamamı ile bozulma yapan bakterilerin büyük çoğunluğu öldürülür. Ancak kalan bakteriler zamanla çoğalarak sütü bozarlar. Yukarıda açıklandığı şekilde sütün buzdolabında saklanmasının nedeni bakterilerin ikiye bölünme süresini uzatarak bozulmasını geciktirmektir. Bu durumda bu gibi gıdalar için depolama sıcaklığı ne kadar düşük ise bozulma için geçen süre o denli uzun olur. Ama pastörize içme sütü gibi gıdalar bu amaçla dondurulmazlar. Steril (UHT ; uzun ömürlü) sütte ise tüm mikroorganizmalar özel bir ısı uygulaması ile öldürülürler. Dolayısı ile bu sütün mikroorganizmalar ile bozulması beklenmez ve bu sütler marketlerde oda sıcaklığında depolanır. Bununla beraber, kutu açıldıktan sonra sterillik bozulacağı için bu aşamadan sonra artık pastörize edilmiş süt gibi kabul edilip, mutlaka buzdolabında korunmalı ve kısa sürede tüketilmelidir. Bir diğer deyiş ile pastörize sütte zaten pastörizasyona dirençli bazı bakteriler canlı kalırlar, açılmış steril süte ise dışarıdan bakteriler bulaşır ve bu ikisi aynı duruma gelir.

- Sebzeler dondurulabilir, kurutulabilir, sterilize (konserve) edilebilir. Konserve sebzeler steril süt gibi düşünülmelidir. Ambalajı açılıncaya kadar oda sıcaklığında, sonra buzdolabında korunmalıdırlar.

- İçme suyu filitreden geçirilebilir ve/veya ultraviyole ışını ile ve/veya ozon ile sterilize edilebilir, ya da doğrudan kaynak suyu olarak pazarlanabilir.

- Yoğurt ve peynire hiç bir uygulama yapılamaz. Sadece hammadde olan süt pastörize edilir. İşlem sırasında gelişen asitlik ve özellikle bakterilerin salgıladıkları bir takım antibiyotik benzeri maddeler bu ürünleri belirli bir şekilde korur. Burada amaç örneğin kaşar peynirine küf bulaşmasının elden geldiği kadar önlenmesidir.

- Baharata ışınlama dışında hiç bir şey yapılamaz, ışınlama ülkemizde serbest bırakılmıştır.

- Asitli veya gazlı tüm gıdaların (meyve suları, gazlı meşrubatlar, bira) pastörize edilmesi yeterlidir. Bunlar asitli oldukları için burada sadece aside dirençli mikroorganizmalar bulunur. Bunlar da 80-90 oC ‘da 1-2 dakikada rahatlıkla öldürülebilirler.

Gıda Mikrobiyolojisi ; Genel Bilgiler

01. Genel Bilgiler

Gıda mikrobiyolojisi temel olarak gıdalardaki istenmeyen mikroorganizmaları konu alan bir bilim dalıdır. Bu çerçevede gıda endüstrisinde şarap, turşu, yoğurt vb. gıdaların yapımında kullanılan starter kültürler gıda mikrobiyolojisini doğrudan ilgilendirmez. Bu tarife göre starter kültürler endüstriyel mikrobiyolojinin gıda endüstrisi alt dalında yer alır.

Bununla beraber gerek yurtiçi gerek yurt dışı kaynaklarda starter kültür konusuna kısmen de olsa gıda mikrobiyolojisi konuları içinde yer almıştır.

Gıda mikrobiyolojisi konuları arasında tifo, paratifo, tüberküloz, şarbon gibi gıdalarla insanlara geçen hastalık etmenleri yer almamaktadır. Bunun temel nedeni gıdaların bu mikroorganizmalar için sadece taşıyıcı olarak rol oynamasıdır. Bir diğer deyiş ile gıda mikrobiyolojisi temel olarak gıda işleme ve taşıma sırasında eksik ve veya hatalı uygulamalar sonunda gıdaları bozan, insanları hastalandıran mikroorganizmalarla ilgilenmektedir.

Klinik mikrobiyoloji bölümünden farklı olarak gıdalarda bulunan istenmeyen mikroorganizmalar gıda mikrobiyolojisi açısından bakılarak gruplandırılmıştır.

Gıda Mikrobiyolojisi ; Yararlı Mikroorganizmalar

01. Genel Bilgiler

Gıda mikrobiyolojisinde yararlı bakteriler temel olarak gıdaların üretilmesinde kullanılan çeşitli mikroorganizmaları tanımlamaktadır.

Bilindiği gibi başta yoğurt, kefir, kımız olmak üzere çeşitli süt ürünleri, boza üretiminde doğrudan mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır. Ekmeğin mayalanması, bira ve şarap yapımı yine mikroorganizmalar aracılığı ile olmaktadır. Bunlara ek olarak peynir ve tereyağı ile sucuk, turşu, zeytin vb. gıdaların yapımında mikroorganizmaların doğrudan yararı bulunmaktadır.

Çok genel bir tanımlama ile gıda üretiminde kullanılan mikroorganizmalara “starter kültür” adı verilir. Yine basit bir tanımlama ile starter kültür (ya da sadece starter veya kültür) “kontrollü koşullarda standart kalitede ürün elde etmek için gıda sanayiinde kullanılan mikroorganizmalardır”. Bu tarif altında yine basit olarak “yoğurt mayası, ekmek mayası, şarap mayası” starter kültürdür. Starter kültür, belirli bir amaca yönelik olarak kullanılır. Bazı gıdalarda işlevi asit geliştirmek iken, bazı gıdalarda aroma geliştirme esastır. Probiyotik ürünlerde olduğu gibi bazı gıdalarda temel işlev doğrudan sağlıktır.

Starter kültür tek ya da birden fazla mikroorganizma olabilir. Amaca göre hangi mikroorganizma ya da mikroorganizmaların starter olarak kullanılacağı değişir. Örneğin şarap, asidofiluslu süt gibi ürünlerde tek bir mikroorganizma kullanılırken, yoğurt, kefir gibi ürünlerde iki ya da daha fazla sayıda mikroorganizma vardır. Bununla beraber, şarap yapımında aynı mayanın (Saccharomyces cerevisiae) farklı suşları kullanılabileceği gibi amaca göre başka maya türleri de kullanılabilir.

Farklı mikroorganizmalar farklı substratlarda geliştiklerinde doğal olarak farklı metabolik ürünler ortaya çıkarırlar. Buna göre örneğin şarap mayası yoğurt yapılacak süte bulaşırsa yoğurtta istenmeyen tat ve kokular meydana gelir. Küflü peynir yapımında kullanılan küfler, beyaz peynire bulaşırsa beyaz peynirin tat ve kokusu küflü peynir gibi olur ancak gıda kontrolü açısından bu kez o ürünün pazarlanma olasılığı ortadan kalkar. Bu gibi nedenle her ürüne özgü starter kültür farklıdır. Bununla beraber aşağıda açıkladığım gibi peynir yapımında doğrudan yoğurdun kullanımı da söz konusudur.

Mikroorganizmalar gıda üretiminde kullanılan pek çok hammaddede doğal olarak bulunur. Örneğin üzümde şarap yapımında kullanılan mayalar vardır. Buna bağlı olarak geleneksel yöntemde olduğu gibi üzüm suyu kendi halinde bırakılırsa zaten şarap olur. Burada elde edilen ürünün duyusal özellikleri tümüyle üzüm ile gelen mayaların sayısı, hangi tür ya da türlerde oldukları, farklı türler var ise bunların birbirlerine oranı, mayaların aktivitesi, üzümde doğal olarak bulunan diğer tür mikroorganizmaların aktivitesi gibi koşullara bağlıdır. Sonuçta duyusal özellikleri çok yüksek bir şarap elde edilebileceği gibi, tersine olarak zayıf bir şarap da elde edilebilir.

Süt ürünlerinden peynir ve tereyağı da bu örneğe benzemektedir. Çiğ sütte doğal olarak bulunan laktik asit bakterileri çiğ sütten yapılan peynir ve tereyağına çok yüksek duyusal özellikler kazandırabilecekleri gibi tersi de söz konusudur.

Bugün şarap halen büyük ölçüde geleneksel üretim yöntemi ile üretilirken, peynir üretiminde çiğ sütten geleneksel yöntemle üretim giderek azalmaktadır. Bunun en önemli nedeni toplumun sağlık ve kalite açısından bilinçlenmesidir. Buna rağmen başta peynir olmak üzere halen çiğ süt ürünlerinin tüketilmesine bağlı olarak yüksek sayıda bruselloz ve diğer hastalıklara da sıklıkla rastlanmaktadır.

Geleneksel yöntemle peynir yapımında basit olarak çiğ süt mayalama sıcaklığına getirilir, rennet ilave edilir, oluşan pıhtı kesilir, peyniraltı suyu süzülür, kuru tuzlama ya da salamurada bekletme yöntemi ile tuzlanır. Bu yöntemde çiğ sütte bulunan patojenlerin imhası sadece yine çiğ sütte bulunan laktik asit bakterilerinin oluşturdukları bakteriyosin ve diğer metabolitlere bağlıdır ve bu etki ancak belirli bir zaman süreci içinde gerçekleşir. Dolayısı ile çiğ sütten yapılan peynirlerin 90 gün olgunlaştırılması yasal bir zorunluk olmakla beraber, bu kurala ekonomik nedenlerle uyulmaması nedeni ile yukarıda değinilen hastalıklar meydana gelmektedir. Pastörize süte starter kültür ilave edilerek peynir 3 – 4 gün içinde pazarlanabilecek olgunluğa gelmektedir.

Patojenlerin imhası için en etkili yöntem ısıl işlemdir. Pastörizasyon ile bu patojenler büyük ölçüde öldürülür. Ancak bu işlem sırasında peynir ve tereyağı üretimine katkıda bulunan laktik asit bakterileri de imha olur. Bu durum,,0,,,0da starter kültür, çiğ sütün pastörizasyonu sonunda imha olan yararlı bakteriler yerine dışarıdan ilave edilen mikroorganizma anlamına gelmektedir.

Peynir yapımında pastörize edilen süte starter kültür ilave edilmez ise asitlik gelişmeyeceği için elde edilecek peynirde kısa bir süre sonra pastörizasyon sırasında canlı kalmış sporlu bakteriler gelişerek hakim flora haline geçerler ve duyusal açıdan peynir tüketilemeyecek hale geçer.

Tereyağı yapımı ise peynir yapımından farklıdır. Tümüyle fiziksel bir işlem olan tereyağı üretiminde doğal olarak çiğ sütten gelen laktik asit bakterileri ya da pastörizasyon sonrası ilave edilen starter kültür ürüne sadece duyusal açıdan katkıda bulunur. Bu durumda pastörize sütten elde edilen kremaya starter kültür ilave edilmeden de tereyağı elde edilebilir.

Çiğ sütte peynir ve tereyağı için gerekli bakteriler bulunmakla beraber, yoğurt, kefir, kımız için gerekli mikroorganizmalar son derece az sayıdadır ya da bazıları yoktur. Dolayısı ile bu ürünlerin yapımı için dışarıdan starter kültür ilavesi zorunludur. Çiğ süte bu mikroorganizmalar katılır ise yine bu ürünler elde edilir ancak yine çiğ sütten gelen flora zamanla gelişerek ürünü bozar. Dolayısı ile bu ürünlerin elde edilmesinde çiğ süte starter kültür katılması pratik olarak bir anlam taşımaz ve ister ev tipi ister endüstriyel üretimde süt pastörize edildikten sonra starter kültür ilave edilir. Benzer şekilde peynir ve tereyağı üretiminde de çiğ süte starter kültür katmanın bir anlamı yoktur.

Buna karşın endüstriyel ölçekli şarap ve sucuk üretiminde sırası ile üzüm suyu ve et pastörize edilmez. Starter kültür doğrudan ısıl işlem görmemiş hammaddeye ilave edilir. Şarap üretiminde doğal floranın etkisi kükürtleme ile ortadan kaldırılır, şarap mayası kükürde dirençlidir. Sucuk üretiminde ise bugün için başka bir pratik uygulama söz konusu değildir.

FERMENTE GIDALAR

Giriş

Fermente gıdaların diğer gıdalara kıyasla insan sağlığı açısından bir takım olumlu etkileri kanıtlanmıştır.Çeşitli gıdalarda fermantasyon sonucu besin değerlerinde olumlu değişmeler meydana gelmekte ve özellikle esansiyel aminoasit miktarında artış olmaktadır. Bu tip gıdalar insan sağlığında dengeli beslenme açısından önem taşımaktadır. Buna ilaveten fermente süt ürünlerinin diğer bir olumlu etkisi ise laktoz intoleransı olan kişilerin süt ürünlerini tüketebilmesidir. Laktik asit bakterileri tarafından üretilen fermente gıdalar ınkoroner kalp hastalıklarının en büyük nedenlerinden biri olan kolesterol açısından olumlu bazı değişikliklere neden olduğu saptanmıştır. Ancak bu konuda fazla veri bulunmadığı için daha detaylı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Ayrıca laktik asit bakterilerinin bağışıklık sisteminin sitümile etdigi imminoglobulin-A ve gama interferon üretimini desteklediği bildirilmiştir. Bu durumun insan vücudunun patojenlere karşı direncini ve antitümör aktivitesini artırdığı bildirilmektedir. Fermente gıdalarla birlikte sindirim sistemine alınan laktik asit bakterileri bağırsakta bulunan b-glukuronidaz, azoredüktaz ve nitroredüktaz gibi enzimlerin aktivesinde bir azalmaya neden olur. Bu enzimler prokarsinojen maddeleri karsinojen yapıya dönüştüren enzimlerdir. Dolayısıyla bu enzimlerin aktivitesindeki azalma antikarsinojenik etki oluşturur.

FERMENTE SÜT ÜRÜNLERİ

PEYNİR

Peynir fermente süt ürünlerinin çoğunda olduğu gibi laktik asit fermantasyonu sonucu oluşan bir üründür. Peynir üretimi genellikle iki önemli aşamayı içerir:

inek sütü veya peynir yapımında kullanılan diğer sütlerin laktik starter kültürle inokülasyonu birinci aşamayı oluşturmaktadır. Bu aşamada kullanılan starter kültürler tarafından laktik asit üretilir ve daha sonrada süt proteini kazein, rennin enzimi ile koagüle edilir. Peynir üretiminde genellikle streptococcus, lactococcus, leuconostoc ve Lactobacillus gibi laktik asit bakterilerinin değişik türleri kullanılmakla beraber, kullanılan starter kültürlerin pıhtıya uygulanan ısısal işleme göre değişiklik göstermektedir. Haşlanan pıhtılarda daha çok daha yüksek sıcaklıklara dayanıklı streptococcus termophilus yalnız başına starter kültür olarak kullanılırken, orta derecede ısısal işleme tabi tutulan peynirlerin üretiminde s, termophilus ve lactobacillus lactis bir arada kullanılmaktadır.

peynir üretiminin ikinci aşamasında pıhtı süzülür, preslenir ve tuzlama işlemine tabi tutulur. Olgunlaştırılarak üretilen peynirlerde pıhtı belirli koşullar altında olgunlaşmaya terk edilir. Dünyadaki bütün peynir çeşitlerimde ilk aşama sabit, peynirler ikinci aşamada tuzlama, presleme, ısıtma, olgunlaştırma farklılıklarına göre değişiklik gösterir. Peynirlerde olgunlaşma laktik asit bakterilerinin yanı sıra diğer bazı bakteri ve küflerin metabolik aktivitesi sonucu meydana gelir.bu mikroorganizmalar üründe karakteristik özelliklerin oluşmasını sağlayan sekonder flora olarak adlandırılır.

YOĞURT

Yoğurt streptococcus termophilus ve lactobacillus bulgaricusun bire bir oranda karışık kültürüyle üretilen fermente bir süt ürünüdür. Yoğurt üretiminde söz konusu bu iki organizma birbirleri üzerinde destekleyici sinerjistik etkiye sahiptirler. Bu nedenle her iki organizma yalnız başlarına ürettikleri laktik asit ve aromaların daha fazlasını üretmektedirler.

Yoğurt üretiminde kullanılan bu kültürlerin fonksiyonlarını şu şekilde özetleyebiliriz;

Yoğurt üretiminde kullanılan bu organizmalar laktozdan laktik asit üreterek sütün PH’sını 6,3-6,5’den fermantasyon sonunda 4,6’nın altına düşürmektedirler.

Yoğurda özgü karakteristik tat ve koku üretirler.

Sert bir pıhtı oluşturarak son ürüne bir stabilite ve viskozite kazandırırlar.

Yoğurtta kullanılan starter kültürler tarafından üretilen en önemli aroma maddesi asetaldehittir.

Ancak asetaldehiti bu iki organizmadan hangisinin ürettiği kesin bir sonuç kazanmamıştır. Karakteristik tat ve aromaya sahip yoğurtta 23-41 mg/kg düzeyinde asetaldehit bulunmalıdır. Doğal yoğurt aromasının oluşumunu destekleyen diğer bir madde ise pek çok süt ürününde de starter kültürler tarafından üretilen diasetildir. Yoğurttaki miktarı yaklaşık 0.5 mg/kg dır. Bunların yanında yoğurda az miktarda asetoin, asetik, formik, kaproik, kaprilik, kaprik, bütirik, propiyonik ve izovalerik gibi asitler oluşmakta, bu maddelerde tipik yoğurt tat ve aromasını etkilemektedir.

TEREYAĞI, YAYIKALTI (BUTERMILK) VE EKŞİ KREMA (SOUR CREAM)

Tereyağı spontan fermantasyon veya genellikle starter kültür kullanılarak kontrollü fermantasyonla olgunlaştırılmış ekşi kremadan (cultured soup cream) üretilen bir süt ürünüdür. Bu şekilde ekşi kremadan üretilen tereyağlarına kültüre edilmiş tereyağı (cultured butter) adı verilir. Olgunlaşmış veya tatlı kremadan (sweet cream) üretilen tereyağı ise sweet cream butter olarak bilinir. Son zamanlarda spesifik starter kültürlerin kullanımıyla kontrollü koşullar altında tereyağı üretimi yaygınlaşmıştır. Tereyağı üretiminde sağımdan hemen sonra soğutulan sütün kreması ayrılır. Krema genellikle %30-33 yağ içerecek şekilde standardize edilir ve 73°C’ de 25 saniye (HTST) pastörize edilir. Daha sonra krema 16-21°C’ ye soğutularak %4 oranında karışık kültür inoküle edilir. Genellikle tereyağı üretiminde asit üreten lactocooccus lactis subsp. Lactis ve/veya lactococcus lactis subps. Cremoris kültürleri, tat ve krema üreten türler olarak da leuconostoc mesentteroiedes subsp. Cremoris ve/ veya leuconostoc dextranicum ve lactococus lactis subsp. Diacetilactis kullanılmaktadır. Örnegin yaz aylarında 16-18°C, kış aylarında ise 19-21°C arasında olmalıdır.

KEFİR VE KIMIZ

Kefir; doğu Avrupa, batı Asya, güney Rusya, Türkiye ve balkanlarda üretilen bir süt ürünüdür. Kefirin geleneksel üretimi ve orijini konusunda fazla bir bilgi elimizde olmamakla beraber bu ürünün tamamen tesadüf bir şekilde bulunduğu düşünülmektedir. İlk üretilen kefirler geleneksel olarak genellikle kısrak sütünden üretilmekle beraber günümüzde inek sütünden de üretim yapılmaktadır.

Kefiri diğer fermente süt ürünlerinden ayıran en önemli özellik bu üründe laktik asit ve alkol fermantasyonunun bir arada yürümesidir. Kefir fermantasyonunda bir yandan laktik asit bakterileri laktik asit üretirken, diğer taraftan mayalar %0.5-1 oranında alkol ve bunun yanında karbondioksit üretmekte, üretilen bu karbondioksit de fermantasyonun ağzı kapalı bir kapta yürütülmesi durumunda ürünün köpürmesine neden olmaktadır. Bu nedenle kefir alkollü ve köpürme özelliğine sahip bir süt içkisi olarak da değerlendirilir.

GIDALARIN HAZIRLANMASINDA KULLANILANBAZI ORGANİZMALARI MORFOLOJİK VE FİZYOLOJİK YAPILARI

BACİLLACEAE FAMİLYASI

ACETOBACTER

Acetobacter türleri etil alkolü asetik aside kolayca dönüştürürler. Bu gruptaki bakterilere bundan dolayı genus ismi olan Acetobacter verilmiştir. Acetobacte türleri aerop olduklarından alkolü bazı türler okside ederek asetik aside çevirir ve daha ileri karbondioksit seviyesine kadar bir oksidasyon bunlarda görülmez. Fakat Acetobacter’ in diğer bazı türleri vardır ki onlar alkolü yakıt olarak bulduklarında onu karbondioksit seviyesine kadar okside eder, yani parçalar. Tabii birinci halde organizmanın elde edeceği enerji (atp) miktarı ikinciye nazaran daha düşüktür. Bundan dolayı birinci olaya tam parçalama olmadığından alt oksidasyon ve ikinciye de tam parçalama veya oksidasyon olduğundan üst oksidasyon denir. Acetobacter subexsydans isminden de anlaşılacağı gibi alt okside edici türlere güzel bir örnek teşkil eder .Eğer şarap ve bira gibi içeceklerden bir kısmı içildikten sonra bir kısmı şişede, şişenin ağzı açık vaziyette bir müddet terk edilecek olunursa havadan kontaminasyon yolu ile gelen Acetobacter türleri şarabı veya birayı ekşit dikleri görülür.

Yani Acetobacter üyeleri alkolü okside ederek pratikte sirke yapılır. sirke yapmak için nispeten ucuz alkol kaynakları kullanılır. Bu bakımdan fermente edilmiş malt ve fermente edilmiş patates ve diğer maddeler sirke yapımında kullanılır. Fakat tecrübeler göstermiştir ki en iyi şarap üzümden yapılır Alkolün sirkeye dönüşmesinde havadan gelen Acetobacter hücreleri tam aerop olduklarından ortamın havasız kısımlarını sevmezler ve bu sebepten ortamın üst yüzeylerine toplanırlar. Acetobacter türleri alkolü okside ettiklerinde meydana gelecek ürün türe göre değişir. Bu farklılıklara göre türler birbirinden ayrılırlar.

XANTHOMONAS

Xantomonas üyeleri genellikle monosakkarit ve disakkaritleri enerji kaynağı olarak kullanırlar ve bu maddeleri solunumlarında karbondioksit seviyesine kadar parçalayamadıklarından neticede asit istihsal ederler. Süt içinde ürediklerinde faaliyetleri neticesi sütü alkali hale getirirler. Sahip oldukları enzimlerle proteinleri, özellikle kazeini sindirme yeteneğine sahiptirler Gram-negatiftirler.

PSEUDOMONAS AERUGİNOSA

Pseudomonas genusunun bir tipi olan P. Aeruginosa 0,5 * 1,5-3 mikron boyutlarına sahip bir veya üç adet polar flajet ile hareket eden ince uzun bir basildir. Ekseriya tek hücreler halinde görülürler, fakat bazen üreme esnasında birkaç hücre bitişik kalarak kısa zincirler teşkil ettikleri görülür. Üzerinde büyüye bildiği ekseri ortamlarda mavi-yeşil bir pigment çıkarır. Bu zikredilen renkler kültürler genç iken tipiktir. Kültürler yaşlandıkça artık bu renkler görülmez olur ve kültürde kahve rengi hakim renk olarak göze çarpar.

Ekseri kültürlerde oda sıcaklığında iyi ürer. Diğer taraftan kan sıcaklığında daha iyi ürediği, tespit edilmiştir. Aerobiktir ve glikozdan asit yapar. Süt içindede kolayca ürer, sütün pıhtılaşmasında ve çıkardığı pigmentten dolayı yeşil renk almasına sebep olur.

LACTOBACTERİACEAE FAMİLYASI

DİPLOCOCCUS GENUSU

Diplococus türleri ortamlarında glikoz, sakkaroz, laktoz ve inulin gibi maddelere rastladıklarında onları fermente ederek organik asitlere dönüştürürler. Kısaca söylemek gerekirse onların fermentatif kabiliyetleri yüksektir. Kültür istekleri bakımından oldukça müşkülpesent olduklarından bir çok birçok suni ortamlarda bazen üremezler bazen da zayıf bir üreme gösterirler. Ancak ortam kan ihtiva ederse normal bir üreme görülebilir, Onlar kan agarında üretildiklerinde alfa tipi bir hemolizde yaparlar.

Diplococus türleri bazı çözeltilerde erirler. Sodyum deoksiçukalat bunlardan bir tanesini teşkil eder.

Gram reaksiyonuna gelince, sadece genç hücreler gram-pozitif bir özellik gösterir.

STREPTOCOCCUS GENUSU

Her ne kadar süt ekşimesi ile ilgili eski literatürde birçok yanlış fikirler ileriye sürülmüşse de bu gün artık bu konu aydınlığa kavuşmuş durumdadır. Sütte bulunan ve sütte bulunan ve süt ekşimesi ile ilgili olan bakteriler streptococcüs lactis, streptococcüs cremoris, leuconostos citrovorum’ dur. Bunlardan iki tür morfolojik özellik bakımından birbirlerine çok benzerler, hatta başka bir genusa ait olan Leuconostos citrovorum’ da gene morf0olojikman yukarıda ki iki türe çok benzer. Sütte bulunan bu bakteri türlerinden ilk ikisi homofermentatitirler. Yani onlar süt içerisindeki laktozu fermente ederek neticede sadece laktik asit istihsal ederler. Bu asit ise sütün ekşimesine sebep olur. Diğer taraftan sütte bulunan ve sütte daha az aktif olan Leuconostos citrovorum ise heterofermentatif bir türdür. Zira bu tür sütte fermantasyon neticesi laktik aside ilaveten etil alkol ve karbondioksit de istihsal eder.

Sütte bulunan bu bakteriler süt kendi faaliyetleri için uygun bir şekilde tutulursa; yani süt hiçbir işleme tabi tutulmazsa hemen süt içinde bulunan şekerden istifade ederek fermantasyona giderler ve bu olayın neticesinde de fermantasyon ürünü olarak

Laktik asit meydana gelir. Sütte zikredilen bu fermantasyonun cereyan ettiği kolaylıkla anlaşılabilir. Zira organizmaların fermantasyon için şekere ihtiyaçları olduğundan sütteki şekerlerin miktarında bariz bir azalma olduğu gibi, bu faaliyet neticesi süt kazeini de dibe çökerir. Streptococcus ve Leucorostoc’ un bazı türleri ayran, tereyağı, peynir gibi süt ürünlerinin yapılmasında da kullanılırlar. Ticari kültürlü ayran yapımında tekniğe uygun olarak S. Lactis ve S. Cremoris, L. Citrovorum veya L. Dextranicum kullanılır. Ayranda arana özellikler onun hafif ekşi, özel bir tat ve kokuda olmasıdır. İşte yukarıdaki iki organizma homofermentatif olduklarından sadece laktik istihsal ederler ve bu asit ayranın ekşiliğini temin eder. Diğer taraftan son iki organizmadan bir tanesinin kullanılması halinde asetik asit , isetimetilkarbonital gibi bileşikler meydana gelir. Bu maddeler ise ayrana kendine özgü tat ve koku verirler.

Tereyağı yapımında kullanılan bakterilere gelince, S. Lactis ile S. Diacetilactis’ in bu işe uygun bazı strainleri tereyağı tekniğine uygun bir şekilde kullanılır. Bu organizmaların tereyağı yapımında kullanılmalarından maksat tereyağının tadını daha iyi bir hale getirmektir. Gene aynı gaye ile peynir yapımında tekniğine uygun şekilde S. Lactis veya S. Cremoris kullanılır. Yalnız bu iki organizmanın kullanılması halinde peynir yapımında takip edilen işlemler esnasında sütün ısısını otuz sekiz santigrat dereceden yukarıya çıkarmamağa dikkat etmek lazımdır. Aksi halde bu organizmalar ölür ve onlardan beklenilen fayda temin edilemez. Şayet işlem esnasında ısıyı elli santigrat civarına çıkartmak icap ediyorsa bu durumda yüksek ısıya dayanıklı olan Sthermophilus türü, Lactobacillus ve L bulgaricus ile beraber peynir yapım tekniğine uygun şeklide kullanılır. Bu gruptaki organizmalardan SThermophilus ve L. Lactis yoğurt yapımında da gene yoğurt tekniğine uygun hareket etmek suretiyle kullanılabilir. Streptococcus türleri gram-pozitif’ tir.

LEUCONOSTOC GENUSU

Leuconoctos türleri heterofermentatiftirler , fermantasyonları sonucu laktik asit, asetik asit, gliserin, etil alkol, karbondioksit gibi maddeler oluştururlar.

Gıda Mikrobiyolojisi ; Saprofitler

01. Genel Bilgiler

Gıdalarda doğal olarak bulunan bir diğer grup mikroorganizma ise saprofitlerdir. Bunlar “çürükçül” olarak da adlandırılırlar. Patojenlerden farklı olarak bunlar gıdalarda geliştiklerinde tat, koku, kıvam vb. bozuklukları ile varlıklarını ve geliştiklerini açıkça hissettirirler. Dolayısı ile bunlar genel olarak ekonomik kayıplara neden olurlar.

Gıda Mikrobiyolojisi ; İndikatör Mikroorganizmalar

01. Genel Bilgiler

İndikatör mikroorganizmalar gıda sanayiinde kurallara uygun olarak üretim yapılıp yapılmadığının göstergesi olarak değerlendirilir. Hammadde, üretim teknolojisi, iyi ve doğru üretim uygulaması (GMP ; Good Manufactoring Practice) konularında indikatör mikroorganizmalar yeterli bilgi verir. Bir diğer deyiş ile ve kısaca indikatör mikroorganizmalar kalitenin göstergesidir.

Bu aşamada indikatör mikroorganizmalar ile patojenlerin birbirine karıştırılmaması gerekir. Gıda kalitesi hakkında fikir elde etmek için aranan / sayılan bu grup mikroorganizmalar toplam bakteri, toplam maya ve küf, toplam koliformlar, fekal koliformlar gibi mikroorganizma gruplarıdır. Toplam bakteri içinde çok yoğun olarak (örneğin Staphylococcus aureus gibi) patojen bakteriler bulunsa bile bunlar analiz yöntemi uyarınca sadece toplam bakteri olarak değerlendirilir. Tersine olarak bir gıda maddesinin üretiminde kullanıldığı için yararlı olarak değerlendirilen bir mikroorganizma (örneğin, rokfor peyniri yapımında kullanılan Penicillium roqueforti) başka bir gıdaya (örnek kaşar peynirine) bulaşırsa yine indikatör mikroorganizma olarak toplam maya ve küf analizinde standartların üzerinde küfe rastlanacağı için o ürün bozulmuş olarak kabul edilir.

Hangi mikroorganizma gruplarının indikatör olarak ele alınacağı ile ilgili olarak farklı görüşler bulunmaktadır. Bir yaklaşıma göre indikatör mikroorganizmaların mutlaka dışkı kökenli olması gerekirken, bir başka yaklaşım her türlü mikroorganizmayı indikatör olarak kabul etmektedir. Bu metinde ikinci görüş benimsenmekte ve indikatör olarak tüm mikroorganizmalar değerlendirilmektedir. Son zamanlarda mikroorganizmalara ek olarak mikrobiyel gelişmeye bağlı ortaya çıkan laktik asit, diasetil, alkol gibi ürünlerin de mikrobiyel indikatör olarak değerlendirilmesi üzerinde durulmaktadır.

Gıda sanayiin farklı işletmelerde o işletmeye özgü indikatör mikroorganizmalar üzerinde durulur. Örneğin tereyağı işletmesinde lipolitik mikroorganizma varlığı / sayısı önemli bir kalite kriteri iken, lipolitik bakterilerin örneğin meyve suyu endüstrisinde hiçbir önemleri yoktur. Benzer şekilde fekal kontaminasyon indeksi bakteriler pek çok gıda maddesi için önemli kalite kriteri iken, konserve sebzelerde bu bakterilerin aranması gereksizdir.

Gıda işletmeleri kendi kalite programları çerçevesinde hammaddeden başlayarak farklı mikroorganizmaları indikatör olarak belirleyebilir. Buna ilave olarak kamu kontrol kuruluşları tarafından belirlenen indikatör mikroorganizmalar da bulunur.

02. İndikatör Mikroorganizmaların Özellikleri

Gıda endüstrisinde indikatör olarak seçilen mikroorganizmaların belirli özellikler taşıması gerekmektedir.

Öncelikle gıdalarda mikrobiyel kalite ile ilişkili bu mikroorganizmaların varlığı kolaylıkla ve hızla belirlenebilmeli ve sayılabilmeli, diğer mikroorganizmalardan ayrılabilmeli, gıdada bulunan doğal flora tarafından bu mikroorganizmaların gelişmesi engellenmemelidir.

Buna bağlı olarak toplam bakteri, toplam maya ve küf, toplam ozmofilik ve ozmotolerant mayalar, kserofil küfler, toplam proteolitik bakteriler, toplam koliformlar vb. gibi farklı mikroorganizmalar yukarıda da belirtildiği gibi farklı gıdaların kalitesinin belirlenmesinde indikatör mikroorganizma olarak kullanılmaktadır.

Genel prensip olarak indikatör mikroorganizmaların patojen olmaması gerekirse de Clostridium perfringens istisnadır.

03. Fekal Kontaminasyon İndeksi

İndikatör mikroorganizmalar olarak en önemli grup fekal kontaminasyon indeksi bakterilerdir. Bunların varlığı gıdaya hammaddeden başlayıp gıdanın taşınmasına kadar bir ya da daha fazla aşamada doğrudan ya da dolaylı olarak lağım ile dışkı bulaştığının göstergesidir.

Fekal koliformlar, enteroklar ve Clostridium perfringens tipik fekal kontaminasyon indeksidirler. Fekal koliformlar yerine yaygın olarak E. coli kullanılır. Bunlardan enterokoklar sularda fekal kontaminasyon belirlenmesi için diğerlerine göre daha iyi bir gösterge olarak kabul edilir.

Fekal kontaminasyon indeksi ve buna bağlı olarak gıda kalitesi üzerinde dikkat edilmesi gereken noktalar vardır.

Yukarıda da belirtildiği gibi indikatör mikroorganizmalar patojenler içinden seçilmemekledir. Burada öncelikle primer patojen olmayan bakteri E. coli tip 1 olarak tanımlanan bakteridir. Bu bakterinin bağırsaklarda vitamin sentezine katılması nedeni ile yararlı bir bakteri olduğu da açıktır. Bununla beraber, E. coli O157:H7 serotipinin bugün bilinen en tehlikeli gıda kaynaklı patojen bakteri olduğu da unutulmamalıdır. Benzer şekilde E. coli ‘nin diğer serotipleri ve Klebsiella pneumoniae de insan ve hayvanlarda hastalıklara neden olabilmektedir.

İkinci olarak analiz edilen materyalde bağırsak kökenli olan bu bakterilerin varlıklarının gösterilmesi o materyalde yine bağırsak kökenli olan Salmonella ve Shigella gibi primer patojenlerin de mutlaka bulunacağı anlamına gelmemekte, sadece bir potansiyel tehlikenin olduğuna işaret edilmektedir. İnsan dahil olmak üzere her hangi bir sıcak kanlı hayvanın bağırsağında başta E. coli olmak üzere diğer fekal koliformlar da mutlaka vardır, ancak o bireyde Salmonella ve Shigella gibi yine bağırsak kökenli patojenler bulunmayabilir. Nitekim tümüyle sağlıklı insan ve diğer sıcak hayvanların bağırsak sistemlerinde bu gibi patojenler yoktur. Tersine olarak sağlıklı görülen bireylerin bağırsak sistemlerinde Salmonella ve Shigella gibi primer patojenlerin ve hatta E. coli O157:H7 serotipi bulunabileceği unutulmamalıdır.

Son olarak, bu bakterilerin analiz edilen materyalde bulunması bir hijyen eksikliğidir. Ancak, bu hijyen eksikliğini hammaddeden mi yoksa işletme koşullarından mı geldiği bugünkü teknoloji ile analiz edilememektedir. Örneğin, tarla koşullarında kuşların hammadde üzerine dışkılamaları pratik olarak ve kolaylıkla engellenemez. Bu durumda pek çok baharatta fekal kontaminasyon doğaldır. Tersine olarak, süt sağımında meme hijyeni ve sağım koşulları kontrol altına alınır ise hayvan dışkısının çiğ süte bulaşması tümüyle önlenebilir. Bu durumda çiğ sütte fekal koliform bulunmaması gerekir. Ancak ülke hayvancılık koşulları dikkate alınırsa bu aşama göz ardı edilebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus “ülke hayvancılık koşullarının zorlamasıdır ve kontrol altına alınabilir” bir özellik olmasıdır. Aynı durum çiğ et için de geçerlidir. Oysa pastörize sütten yapılan peynir gibi bir üründe pastörizasyon sonunda tüm koliform bakteriler ölür. Dolayısı ile bu ürünlerde fekal koliformlara rastlanması sadece pastörizasyon sonundaki bulamadan kaynaklanır. Bunun temel sorumlusu ise işletmede çalışanların tuvalet sonrası asgari hijyene dikkat etmemeleridir.

Gıda Mikrobiyolojisi ; Patojenler

01. Genel Bilgiler

Gıda mikrobiyolojisinde patojen ile kastedilen mikroorganizmalar bir düzine bakteri türü ile mikotoksijenik küflerden ibarettir. Gıdada bulunan ve insanlarda hastalık yapan mikroorganizmaların patojen olarak nitelendirilmesi için 2 temel koşul vardır.

Öncelikle mikroorganizma gıdada açıkça “bozuk” olarak nitelendirilemeyecek kadar az sayıda bulunduğunda hastalık yapabilme özelliğinde olmalıdır. Buna göre saprofit mikroorganizmalar ile patojenler arasında farklılık vardır.

İkinci olarak, gıda mikrobiyolojisi doğrudan gıda işleme teknikleri ile ilişkili olduğu için gıdanın sadece taşıyıcı olduğu insan patojenleri ile ilgilenmez. Buna göre tifo, paratifo, brusella, şarbon, tüberküloz gibi patojenler gıda mikrobiyolojisi konuları dışındadır.

Gıdalarda Mikroorganizma Gelişmesi

01. Genel Bilgiler

Gıdalarda mikroorganizma gelişmesi öncelikle gıdanın bileşimine bağlıdır. Yüksek asitli bir gıdada sadece bu asitliği seven ya da dayanabilen mikroorganizmalar gelişebilirken, benzer şekilde kuru gıdalarda sadece kserofil küfler gelişebilir.

Gıdanın oksidasyon - redüksiyon potansiyeli ya da bulunduğu atmosfer ortamı, depolanma sıcaklığı, gıdada bulunan antimikrobiyel bileşikler gibi çeşitli iç ve dış faktörler gıdalarda mikroorganizmaların gelişmesi üzerine etkili olmaktadır.

Buna göre yoğurtta olduğu gibi gıdada mikroorganizma gelişmesi isteniyor ise mikroorganizmanın gelişmesi için gereken tüm koşullar sağlanırken, tersine olarak gıdada mikroorganizma gelişmesi istenmiyor ise mikroorganizmaların gelişememesi için gereken koşullar sağlanır.

KAYNAKÇA:

MİKROBİYOLOJİ ABC’Sİ

(EGE ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI)

BAKTERİYOLOJİYE GİRİŞ

(EGE ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI)

MİKROBİYOLOJİYE GİRİŞ

(EGE ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI)

MİCROBİOLOGY OF FERMENTED FOOD

(UNİVERSİTY PRESS GLASGOV U.K.)

WWW.YAHOO.COM/MAIL/GROUPS

(MICROBIOLOGY GROUP)

WWW.YAHOO.COM/MAIL/GROUPS

(MICLEB GROUP)

WASTEWATER MİCROBES

(NALCO DIVERSIFIED TEC. ,INC.)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Konu : 1

KONU : 1

BİLİMSEL ÇALIŞMA

BİLİM : Hayatta karşımıza çıkan sorulara cevap arama uğraşıdır. Soruların cevapları aranırken tarafsızlık temel ilke olmak zorundadır. Merak edilen soruların cevapları aranırken izlenen yola yapılan açıklamalara bilimsel yöntem yada bilimsel metot denir.

BİLİMSEL METODTA İZLENECEK YOLLAR :

1-) Problemi ortaya koymak veya konu tespiti yapmak. Merak edilen bir konu hakkında neden, niçin şeklinde yapılan soru önermeleri bilimsel problemi ortaya koyar.

2-) Problem ile ilgili gözlem yapmak, verileri toplamak :Beş duyu organı ile yapılan incelemelere gözlem denir. Gözlem yaparken sadece duyu organları kullanılıyorsa bu gözlem şekline nitel gözlem denir. Hata oranı yüksektir. Araç ve gereçler kullanılarak yaptığımız gözleme ise nicel gözlem denir.

VERİ TOPLAMAK : Gözlem yapılarak elde ettiğimiz gerçeklere veri diyoruz. Bir başka deyişle veri, özel bir probleme ait gerçeklerdir.

3-) Hipotez kurmak : Bir problemin çözümü için ortaya konulan geçici çözüm yoludur. İyi bir hipotez kısa ve özlü olduğu kadar eldeki verilerin çoğunu da kapsamalıdır.

Hipotez verilere aykırı olmamalı

Probleme çözüm önermiş olmalı

Yeni gerçeklere ve tahminlere yol açabilmeli

Deney ve gözlemlere açık olmalı

4-) Tahmin yapmak : Tahmin ; akla, mantığa, verilere dayanarak bir olguyu ya da olayı kestirme yaklaşık olarak kestirme işidir. Tahmin tezimiz hipotezim doğru ise ……………olmalı, olmalıdır cümleciğine uygun olmalıdır. Böylece hipotezden yeni sonuçlar çıkartmak mümkün olur.

5-) Hipotezi kontrollü deneylere sınamak : Hipotezle ilgili tahminler kontrollü deneylerle sıvanır. Kontrollü deneyler iki deney grubu halinde yapılır. Bunlardan birisi kontrol grubu, diğeri ise deney grubudur. Kontrol grubu ile deney grubunun tüm şartları aynıdır. Ancak denenmek istenen fikir deney grubuna uygulanırken kontrol grubuna uygulanmaz.

6-) Doğruluğuna karar vermek : Hipotezi sınadığımız deneylerin neticesinde iki durum ile karşı karşıya kalırız.

Hipotez doğru : Yapılan kontrollü deneyler sonucunda hipotezin doğruluğu ispat edilirse hipotez geçerlidir.

Hipotez yanlış : Kontrollü deneyler sonucunda hipotez yanlış çıkarsa hipotez kesinlikle terk edilmez ancak değiştirilir. Yeni bir hipotez kurulur, işlemler tekrar edilir.

7-) Teori : Kökleşmiş hipotezlerdir. Doğruluğu tam ispatlanmadığı gibi çürütülememiş hipotezlerdir. Bu hipotezler yeni bulgularla da sürekli olarak desteklenirler. Hipoteze oranla gerçeklere daha yakındırlar.

Fakat ilerleyen zaman içinde çürütülebilirler…

8-) Kanun ve Gerçek : Her bilim adamı tarafından aynı sonuçlarla tekrar edilebilen gözlemlerdir. Teoriler çürütülemezlerse ve geniş geçerlilik kazanmışlarsa kanun ve gerçeklere dönüşürler.

Kontrollü

Deneylerle

Doğrulanır

KONU : 2

CANLILIK

Yaşam belirtileri gösteren her organizma canlıdır. Bu belirtileri göstermeyen varlıklara ise cansızdır şeklinde vurgularız. Öyle ise canlı bir organizmanın özellikleri nelerdir?

1-) Beslenme :

Canlılar yaşamsal faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu enerjiyi de besinlerden sağlamak mecburiyetindedirler. Ototrof olan canlı grupları kloroplastları sayesinde güneş ışığından yararlanılarak besin ihtiyaçlarını inorganik elementlerden sağlarlar. Hayvansal yani heteretrof canlılar ise ileri derecede bileşik organik besin maddelerine ihtiyaç duymazlar. Bu maddeleri sindirip hücrelerinin gereksim duyduğu maddelerin yapımında kullanılırlar.

2-) Solunum- Enerji kullanımı :

Canlının yaşamına devam edebilmesi, fonksiyonlarını sürdürebilmesi için gereken enerjinin serbest hale gelmesi solunumla sağlanır.

Bir moleküldeki enerjinin tamamının kullanılabilmesi onun O2 ile oksitlenmesiyle mümkündür. Bu tür solunuma O2’li yada aerobik solunum denir.

Bazı mikroorganizmalar, iç parazitler, besinleri O2 siz olarak yakmak mecburiyetindedirler. Bu durumda da besindeki enerjinin pek az kısmı kullanılabilir. Bu şekilde yapılan solunuma O2 li veya aerobik solunum denir.

3-) Boşaltım :

Metabolizma sonucu oluşan zararlı ve kullanılmayan artıkları hücreden uzaklaştırılır. Meydana gelen artıkların uzaklaştırılması işlemine boşaltım denir.

Karbonhidratların parçalanmasıyla oluşan NH3 ise zararsız hale getirilerek hücreden uzaklaştırılır. Bunun için NH3 üreürikasit formuna dönüştürülür.

Bazı tek hücreli organizmalarda atıkların uzaklaştırılması difüzyonla olur. Yine bazı tek hücreli organizmalarda H2O ile birlikte atık maddeler kontraktil kofullar aracılığı ile atılır.

Çok hücreli organizmalarda ise boşaltımdan sorumlu olan özel bazı hücre grupları yada boşaltım organları gelişmiştir. Bunlar ; Protonefozidyum, nepnidyum, malpighi borucukları, böbrekler, solunum organları.

4-) Büyüme :

Canlının en küçük yapı birimi olan hücrenin hacimce ve sayıca artışına büyüme denir. Büyüme olayı, beslenme ve solunum olaylarının doğal bir neticesidir. Canlılar çevresindeki anorganik maddeleri kendi protoplazma yapısına çevirerek büyürler. Hayvanlarda her türün kendisine özgü bir büyüme sınırı olmasına karşılık bitkilerde sınırsız bir büyümenin var olduğu sayılır.

5-) Üreme :

Belirli büyüme sınırına gelen canlı nesli devam ettirmek üzere kendisine benzer yeni canlılar meydana getirmesine üreme denir. Hücrelerin temel yeteneği ve niteliği olan üzerine en ilkel organizmadan en gelişmiş organizmaya kadar bütün canlılar aleminde yalnızca hücre bölünmesi ile olur. Canlı hücreleri bölünmeye çekirdek-sitoplazma oranı ve fizyolojik gereksimler iter. Böylece kalıtsal materyal gelecek kuşaklara aktarılır.

Bir hücrelilerde bölünme aynı zamanda üremeyi sağlarken, çok hücrelilerde üreme belirli vücut kısımlarına özgüdür. Bazı canlı grupları gen değişimi meydana getirmeden eşeysiz olarak ürerlerken, gen değişimi ve yeni gen kombinasyonları meydana getirerek eşeyli bir şekilde üreme gösterirler.

6-) Uyarılma – İrkilme :

Canlının dıştan ve içten meydana gelen uyarılara tepki gösterip cevap vermesidir. Bu duyarlılık sayesinde dış ortamın değişen özelliklerine ayak uydurarak canlılar yaşamlarını sürdürürler. Çiçeklerin ışığa yönelmesi, koku, basınç, vb..

7-) Hücresel yapı :

Canlının yapı elemanı hücredir. Genel olarak DNA hücrenin koordinasyon merkezidir. Bu özelliği ile DNA hücreyi her yönden yöneterek protoplazma bileşenlerini dengeler, yaşamsal faaliyetleri düzenler.

8-) Şekil

9-) Hareketi : bitkilerde büyüme, tropizme

10-) Çevreye uyum :

Dengeli ve kararlı değişmez iç çevre oluşturmaya homeastasi denir. Canlıların yaşadıkları ortam koşullarına uyum yapabilme yeteneklerine homeastatik tepki denir.

11-) Organizasyon :

Çeşitli vücut kısımlarının görev bölümüne, belirli kurallar içerisinde canlılığını ve canlılık etkinliklerini devam ettirmelerine organizasyon denir.

Hücre à Dokular à Organlar à Sistemler à Organizma

12-) Ölüm

KONU : 3

HAYATIN BAŞLANGICI İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER

1- Kendiliğinden oluş hipotezi - Abiyogenez :

Görüşün kurucusu Aristo’dur (M.Ö 350) . Aristo’nun görüşüne göre cansız maddelerin içerisinde “aktif öz” bulunuyordu. Aktif öz hava ile etkileşip uygun koşullarda bir canlıyı oluşturabiliyordu. Bir başka deyimle canlılar cansız maddelerden birden bire, her an kendiliğinden meydana gelebiliyordu.

Cansız madde (aktif öz) + Hava à canlı basit yada kompleks

2- Biyogenez hipotezi à F.Redi, L.Pasteur

Bir canlının kendinden önceki bir canlıdan meydana geldiğini ileri süren bir görüştür. Canlının ilk kez nasıl oluştuğunu açıklamaz. Ancak Abiyogenez hipotezini çürütür.

17. yy da REDİ yaptığı KONTROLLÜ DENEY’ lerle Abiyogenez görüşüne karşı çıkmıştır.

19. yüzyılda ise Pasteur, cansız maddelerden canlının oluşamayacağını deneylerle ispatlamıştır. Pastör, şeker ve maya hücreleri içeren sıvıyı kuğu boyunlu bir cam balonda iyice kaynatıp kaynatılmış sıvıyı beklemeye bırakır. Sıvının içinde mikroorganizmaların üremediğini görür. Bir süre sonunda kuğu boyunlu kısmını kesip beklemeye bırakır. Kısa süre sonra balon içinde mikroorganizmaların oluşmaya başladığını gözlemler. PASTÖR deneyinin kontrollü, basit, tekrarlanabilir olması ile abiyogenezcilerin itirazlarını önlemiştir.

3-) Panspermia Hipotezi- Uzay Görüşü

Canlılığın dünyamıza uzaydan geldiğini söyleyen bir hipotezdir. Bir çok tutarsızlığa sahip bir görüştür. Söz konusu canlılar uzay boşluğunun öldürücü etkilerinden atmosfere girişlerindeki yüksek sıcaklıktan nasıl korunmuşlardır. Ayrıca bu canlılar geldikleri yerlerde nasıl oluşmuşlardır. Bu sorulara mantıklı cevaplar vermek mümkün değildir.

4-) Ototrof Hipotezi :

Hayatın ilkel dünyada meydan geldiğini ilk canlının ototrof olduğunu savunan hipotezdir. Bu görüşe göre ilk canlının gelişmiş enzim sistemlerine sahip olması gerekir. Ancak bu durum ilkel dünya şartlarına ve evrime terstir.

CANSIZ ————à CANLI(ototrof)

Basit ortam

5-) Heteretrof Hipotezi :

İlk canlılığın heteretrof olduğunu ileri süren bir görüştür. Ototrofların olmadığı bir dünyada ilk canlıların dışarıdan hazır besin aldıklarını savunur. Bu olay biyoloji ilmine tamamen ters bir durumdur. Bu hipoteze göre canlı oluşumundan önce kimyasal bir evrimin olduğu ilkel dünyada besin oluşumunu açıklamaktadır.

Dünyanın yaşı 5 milyon yıl

2 milyon yıl à jeolojik, kimyasal evrim

3 milyon yıl à biyolojik evrim

İlkel dünyada yanardağ faaliyetleri, sıcaklık, UV ışınları etkisiyle CH4, NH3. H2, H2O, CO2 gazlarında müteşekkil atm. Oluşmuştur.

UV ışınları, şimşek, sıcaklık etkisi ile gaz karışımı kendi arasında tepkimeye girerek aminoasitleri, yağ asitlerini, basit şekerleri oluşturmuştur

Bu bileşikler yağmurlar vasıtası ile ılık denizlere taşınmış, milyonlarca yıl sonunda ilk sular hayat için gerekli bütün bileşikleri kapsayan seyreltik karışım haline gelmiştir. Bu ılık ve seyreltik ortamdaki reaksiyonlar neticesinde kompleks moleküller oluşmuştur.

Oluşan kompleks moleküller kümeleşmeler meydana getirmişlerdir. Bu organik madde yığınlarına kuaservad denilmektedir.

Kuaservadların en gelişmelerinden de ilkel heteretrof prokaryot canlı oluşmuştur.

Heteretrof prokaryotlardan da ototrof canlılar meydana gelmiştir. Ototrofların oluşumundan sonra atmosfer değişmiş ve evrimde ivme kazanmıştır.

İlkel dünyayı acaba labaratuvara taşıyabilir miyiz ?

Stanley Miller ilkel atmosferde bulunduğu varsayılan CH4, NH3, H2, H2O, CO2 karışımı yukarıdaki deney düzeneğinden geçirmiştir. Birkaç gün sonunda toplama kabındaki karışım analiz edildiğinde içerisinde canlıların yapısına katılan bazı aminoasitlerin ve organik moleküllerin bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu deney bize cansız ortamda organik moleküllerin oluşabileceğini göstermiştir.

CH4, NH3, H2, CO2, H2O à Basit organik moleküller à Kompleks org.

Moleküller

Kloroplast ß Ribozom ß Heteretrof ß Kuaservat

Oluşumu çekirdek zarı prokaryot

Mitokontri à Diğer organeller à ökaryot

oluşumu canlılar

İ L K E V R İ M

KONU : 4

CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI VE TÜR KAVRAMI

Yeryüzünde iki milyondan fazla canlı çeşidi yaşamaktadır. Bu zengin çeşitliliği inceleme kolaylığı getirmesi için sınıflandırma işlemi yapılmıştır.

1-) Suni – Ampirik Sınıflandırma : Aristo

Canlıları benzer dış özellikleri ile gruplandırma ya denir. Burada canlıların sadece dış görünüşleri ölçü alındığı için bilimsel olarak hiçbir akrabalığı olmayan bir çok canlı aynı gruba sokulmuştur. Görev açısından benzer organlara analog organlar denir. ÖRN: Yarasanın kanadı, kuşun kanadı. Suni sınıflandırmayı ilk kez Aristo yapmıştır. Aristo bitkileri ot, çalı, ağaç şeklinde sınıflandırırken hayvanları; kanlılar, kansızlar, suda yaşayanlar, karada yaşayan, uçan şeklinde sınıflandırmıştır. (Nitel gözleme dayanır)

2-) Doğal – Filogenetik Sınıflandırma:

Kök akrabalıklarına göre yapılan sınıflandırmaya filo genetik sınıflandırma denir. Filo genetik sınıflandırma da canlıların biyokimyasal ve moleküler yapıları embriyolojik gelişimleri , morfolojileri, anatomileri, beslenme üreme şekilleri dikkate alınır. Organların görev bakımından benzerliği, köken bakımından benzerliği esas alınarak kabul eder. Bu şekilde organlara homolog organ denir.

TÜR KAVRAMI :

Doğal sınıflandırmaya göre ortak gen sayısı en fazla olan ile birbiriyle çiftleşince verimli döller meydana getiren canlı topluluğudur.

Aynı türe dahil edilen bireylerin özellikleri şunlardır :

Kromozom sayıları eşittir.

Aynı beslenme grubunda yer alırlar.

Solunum, sindirim, boşaltım, dolaşım, endokrin, sinir sistemleri aynı

Ortak bir atadan gelmişlerdir.

Biyokimyasal benzerlikleri fazladır.

TÜR İSİMLERİNİN VERİLİŞİ

İlk kez türlere linne tarafından isim verilmiştir. Linne sisteminde türler Binominal yani ikili isimlendirmeye tabi tutulmuştur. Bu sistemle birinci sözcük cins adı ikinci sözcük ise özel tanıyıcı ad alır. İsimlendirme yapılırken birinci kelime daima büyük harfle ikinci kelime küçük harfle başlar.

Ev Kedisi = Felis domesticus * Kara çam = Pinus nigra

Köpek = Canis familiaris * Sarı çam = Pinus silvestris

Kurt = Canis lupus * Kızıl çam = Pinus burita

SİSTEMATİK BİRİMLER

Benzerlik, ortak özellik

Akrabalık azalır.

Çeşitlilik, tür, fert sayısı,

Karakter sayısı artar.

Cins : Birbirine çok yakın Türlerin oluşturduğu daha büyük bir gruptur.

CANLI GRUPLARI

Hücresel organellerinin durumlarına göre canlılar iki gruba ayrılır.

PROKARYOT CANLILAR :

Hücresel organelleri yoktur. Bir başka deyişle zarla çevrilmiş bölmelere ayrılmamıştır. Bu gruba bütün bakteri çeşitleriyle mavi yeşil algler girer. Hücrede fonksiyonu olan tüm enzimler ya sitoplazmada yada hücre zarının iç kısmında yer alır.

ÖKARYOT CANLILAR :

Hücresel organelleri mevcuttur. Bakteri, virüs ve mavi yeşil alglerin dışındaki tüm canlılar ökaryottur.

MONERA ALEMİ :

Mavi yeşil algler ve bakterilerden oluşan bir alemdir. Mavi yeşil algler sularda ve nemli ortamlarda yaşar, hücrelerinde hem yeşil renk veren klorofil pigmentleri hemde mavi renk veren fikosiyanin pigmentleri bulundururlar. Ototrof olarak beslenme yaparlar.

Bakteriler : Büyük kısmı heteretrof olup hücresel organelleri yoktur.

Riketsiyalar : Yukarıda belirttiğimiz her üç canlı grubu da prokaryottur. Yani monera alemi prokaryotlardan oluşur.

PROTİSTA ALEMİ :

Hepsi tek hücreli ve ökaryottur. Yani hücresel organellere sahiptirler. Bir kısmı taşıdıkları özellikler nedeniyle bitki mi? hayvan mı? konusunda ihtilaf var olur.

1-) Kamçılılar : hegellataàöglena, tripanasoma

Bir veya daha fazla olan kamçılarıyla hareket ederler. Öglena bazı diğer formları klorofil taşırlar ve ototurofturlar.

2-) Kök ayaklılar : (rhizopoda)

Besinlerini ve hareketlerini yalancı ayaklarıyla sağlarlar bu ayak benzeri yapılara tseulepod ismi verilir. En çok bilinen türü amittir. Sularda ve nemli ortamda yaşarlar. Bazı türleri parazittir. Bu türleri insanda amipli dizanteriye neden olurlar.

3-) Sporlular-Sporozoa :

En belirgin özellikleri sporla üreme olduklarından sporozoa şeklinde isimlendirilirler. Parazit bir hücrelilerden insanda sıtmaya neden olan plazmodyum malarına en çok bilinen türüdür.

4-) Kirpikliler-Cilliata :

Hareketlerini ve beslenmelerini sivillerle yaparlar. Sulu ortamda yaşarlar. Fazla suyu dışarı atmaya yarayan kontra kil kofulları gelişmiştir. En çok bilinen formu paramesyumdur.

FUNGi ALEMİ - MANTARLAR :

Halk arasında zannedildiğinin aksine bitki değillerdir. Tamamı heteretrof olarak beslenir. Besinlerini saprofit yada parazit olarak sağlarlar. Hücre çeperine sahip olmalarıyla bitkilere benzerler. Mantarları inceleyen bilim dalına mikoloji denir. Hücresel organizmalarına göre ikiye ayrılırlar.

1-) Cıvık Mantarlar : Belirli bir hücre şekline sahip olmadıkları için cıvık mantarlar denilmektedir. Hücre sitoplazmalarından birden fazla çekirdek vardır. Üremeleri saplı sporlarla oluşur.

2-) Gerçek Şapkalı Mantarlar : Çürükçül ve parazit olarak yaşarlar. Bazı grupları su yosunları ile birlikte mutualist olarak ta yaşar. Maya mantarları gibi istisnaları olmakla beraber genellikle çok hücrelidirler. Üremeleri eşeyli, tomurcuklanma ve sporla olur. Genellikle sitoplazmalarında tek çekirdek bulundururlar. İlaç ve bezin yapımında kullanılırlar.

BİTKİLER ALEMİ :

İstisnasız olarak ototrof beslenme gösterirler. Çiçekli ve çiçeksiz bitkiler olmak üzere iki şubeye ayrılırlar.

1-) Çiçeksiz Bitkiler: Üremeleri döl almaşıyla oluşur. Çiçek ve tohum meydana getirmezler.

A-) Su Yosunları-Algler :

Yeşil, kahverengi, esmer, kırmızı algler olarak ayrılırlar. Çekirdek kök gövde yaprak taşımazlar. Çoğu N kromozoma sahip olup üremeleri vegetatif, spor ve izogamiyle olur.

B-) Kara Yosunları :

Gerçek kökleri yoktur. Bu nedenle topraktan su alamazlar. Kaya, ağaç gövdelerinin nemli olan kuzey bölgelerine yerleşirler. İletim demetleri yoktur. Yaprakları bulunmaz. Tallus adı verilen yaprak benzeri yapıları vardır.

C-) Eğrelti Otları :

Gerçek kök ve yaprak taşımazlar. İletim demetlerinin ilk görüldüğü bitki grubudur. Üremeleri spor ve döl almasıyla olur.

2-) Çiçekli Bitkiler (Tohumlu) :

Eşeyli üremeleri çiçeklerde oluşan tohumlarla yaparlar. Gerçek kök, gövde, yaprak gibi organlara sahiptirler. Birçok türü vejetatif yollarla eşeysiz olarak ta ürerler. Açık tohumlular ve kapalı tohumlular olarak ikiye ayrılırlar.

1-) Açık tohumlular-kozalaklı bitkiler :

Herhalde yeşil bitkilerdir, hepsi odunsu olup iğne yapraklı ağaç ve çalılardan oluşurlar. Yaprak ve gövdelerinde reçine kanallarına sahiptirler. Tohum taslakları ovaryum tarafından örtülmemiştir. Erkek ve dişi organ farklı çiçeklerde bulunur. Döllenmeleri rüzgarla olur çok sayıda polen oluştururlar.

Besi dokuları döllenmeden gelişir ve en kromozomudur. Tohumlarındaki çenek sayısı çok değişkendir.

2-) Kapalı tohumlar :

Tohumları meyve içerisinde bulunur. Bu nedenle ovar yum tarafından örtülmüştür. Otsu ve odunsu formları vardır.

a-) Tek çenekliler : Monokotilodonlar :

Tohumlarında tek çenek vardır. Genellikle otsu bitkilerdir. Yaprakları basit damarlı kökleri saçak köktür. Gövdelerinde kanbiyum yoktur. Bu nedenle iletim demetleri gövdede düzenli sıralanmaz.

b-) Çift çenekliler Dikotiladonlar :

Tohumlarında iki çenek bulunur. Çok yıllık olanlarda kambiyum bulunur. Ve iletim demetleri gövdede düzenli bir şekilde bulunur. Kökleri kazık köktür ve toprağın derinine inerler. Yaprakları bileşik damarlanma gösterir. Çiçekleri güzel ve gösterişlidir.

HAYVANLAR ALEMİ

Bütün grupları heteretrof olarak beslenir. Hücrelerinde hücre çeperi ve klorofil pigmentlerini kesinlikle bulundurmazlar. Omurgasızlar ve omurgalılar olmak üzere iki şubeye ayrılırlar.

1-) Omurgasız hayvanlar :

Sırt bölgelerinde sinir şeridiyle hiç iskelet bulundurmazlar.

a-) Süngerler : Tatlı ve tuzlu sularda yaşarlar. Hücreler arasında doku oluşumu olmakla beraber doku ve organ oluşumu göstermezler. Üreme organları vücudun belirli bir bölgesinde özelleşmemiştir. Organik ve inorganik maddelerden oluşan iskeletleri vardır. Vücutlarında par denilen açıklıklar vardır.

b-) Sölenterler : Vücudun ortasında ağız ve anüs görevi gören bir boşluğa sahiptirler. Genç ve ergin dönemleri morfolojik olarak birbirine benzemez. Hidralar eşeyli ve tomurcuklanmayla deniz anaları ise metagenez ile ürerler.

c-) Yassı Solucanlar : Bir çoğu parazit olarak yaşarlar. Ağız girişi hem ağız hem anüs görevi görür. Hermafrodittirler. İlkel bir sinir sistemleri vardır. Karaciğer kelebeği, planarya, tenya

d-) Yuvarlak Solucanlar : Çoğunlukla parazittirler. Su ve toprakta serbest olarak yaşarlar. Ağız ve anüs açıklıkları farklıdır. (Ascaris, tirşin)

e-) Halkalı Solucanlar : Kapalı dolaşıma sahiptirler. Sölem boşluğunun ilk görüldüğü gruptur. Sindirim kanalı özel bölmeleri ayrılmıştır. Harmüfrodittirler. Ancak kendi kendilerini dölleyemezler.

f-) Yumuşakçalar :

g-) Kabuklular

h-) Arachnidler

ı-) Çokayaklılar

j-) Böcekler

k-) Derisi dikenliler

2-) OMURGALI HAYVANLAR :

Sırt kısımlarında bir sinir iplikleri mevcuttur. Söz konusu olan bu sinir ipliği omurga adı verdiğimiz kıkırdak ve kemik dokuyla korunur. Omurgalıların diğer özellikleri :

Dolaşımları kapalıdır

Boşaltım organı olarak böbrekler gelişmiştir.

Solunum organı olarak akciğer, solungaç, deri gelişmiştir.

Derileri vardır.

Halozoik olarak beslenirler.

İstisnasız heterotrofturlar.

a-)BALIKLAR : Vücutları pullarla kaplıdır. Üyeleri yüzgeç haline gelmiştir. İskeletleri ya kıkırdak yada kemikten meydana gelir. Kalpleri iki odacıklı olup vücutlarında temiz kan dolaşır.

b-)KURBAĞALAR : Metamorfoz geçirirler. Gençlik ve ergin dönemleri morfolojik olarak birbirinden farklıdır. Larva döneminde solungaç, ergin döneminde akciğer, deri solunumu yaparlar. Hem karada hemde suda yaşadıklarından amfibi olarak isimlendirilirler. Dış döllenme görülür. Vücutlarında kirli ve temiz kan karışarak dolaşır. Bu nedenle soğuk kanlıdırlar ve kış uykusuna yatarlar.

c-) SÜRÜNGENLER - REPTİLİA : Akciğer solunumu yaparlar. Timsahlar haricinde kalpleri üç gözlüdür. Benizlerinde salgı bezi yoktur. Pulları birbirlerine kaynaşmış olup derileri kurudur.

d-) KUŞLAR ALEMİ-AVES : Kalpleri dört gözlüdür. Vücutlarında temiz kan dolaşır bu nedenle sıcak kanlıdırlar. Epitel dokularının üzeri tüylerle kaplanmıştır. Akciğer solunumu yaparlar. Akciğerleri, hava kesesi ve kemik boşluklarıyla bağlantılıdır. Bu yapılar uçma eylemine yardımcı adaptasyonlardır. Benizlerinde ter bezleri yoktur.

e-) MEMELİLER - MAMALİA : Yavru bireyleri sütle beslenir. Gagalı, keseli, plasentalı olarak üç gruba ayrılır. Solunuma yardımcı olan diyafram kası gelişmiştir. Sıcak kanlıdırlar. Kalpleri dört gözlüdür. Bazı cinsler kış uykusuna yatarlar.

KONU : 5

POPULASYONLAR

Biyosfer : Dünyada yaşayan canlıların yaşantılarını sürdürdükleri alanlara biyosfer denir. Biyosfer üzerinde ki canlıların dağılımları her bölgede eşit değildir. Örneğin kutuplarda ki canlı miktarıyla, ekvatoral iklimdeki canlı miktarı eşit değildir.

Habitat : Bir organizmanın tabii olarak yaşayıp hayatını geçirdiği, üreyebildiği yere habitat denir. Habitat bir okyanus, bir çöl olabileceği gibi bir canlının üzeri yada içide olabilir. Her organizma habitatıyla mükemmel bir uyum içindedir.

Populasyon : Sınırları belirli bir çerçevede yaşayan aynı türden oluşan bireyler topluluğudur.

ÖRN: Porsuk çayında yaşayan ağ balıkları gibi.

Komünite : Sınırları belirli doğa parçasında ki tüm canlılar topluluğudur. Populasyonlar tek türden oluştukları halde komüniteler pek çok türden oluşur.

Ekosistem : Komünite ve üzerinde bulunduğu cansız ortamın elemanları ekosistemi oluşturur.

Süksesyon : Bir ekosistemde baskın türler çevre şartlarının etkisiyle yerini başka türlere bırakabilir. Bu olaya süksesyon denir. Süksesyona neden olan faktörler doğal afetler, savaş, vb. dir.

Nis : Kominütedeki türlerin görevlerine Nis denir.

Ekotoni : İki ekosistem arası geçit bölgesidir.

POPULASYON ÖZELLİKLERİ

Populasyon Büyüklüğünde

Değişme

P A B

A > B ise populasyon büyür. Büyüme nedeni doğum ise genç birey sayısı yaşlılardan fazladır.

A – B ise populasyon dengededir.

A < B ise populasyon küçülür. B nin frekansının artması ölüm ise yaşlı birey sayısı gençlerden fazladır.

Populasyonun Büyümesini Etkileyen Etmenler :

1-) Dış Faktörler – Malthus Hipotezi

Kontrolümüz dışında gelişen olaylardır. Besin, hastalık, afet..

2-) İç faktörler – Wayn Edward Hipotezi

Kontrolümüz dahilinde gelişen olaylardır. Doğum kontrolü..

Populasyon yoğunluğu :

Belli bir zaman aralığında birim alanı işgal eden birey sayısına denir.

Populasyonun Taşıma Kapasitesi :

Bir populasyon uygun şartlarda yaşadığı çevrede ulaşabileceği en yüksek birey sayısına denir.

Doğum Oranı % = Doğan Birey %Ölüm Oranı = Ölen Birey

E populasyon E populasyon

POPULASYON PROGRAMLARI :

Aynı habitatta yaşayan türler birbirleri ile rekabet ederler. Hatta birbirlerini besin olarak kullanırlar. X ve Y noktalarındayken yiyen türün sayısı max. Olur ancak besin bitmiştir. Açlık ve toplu ölümler yiyen türü azaltmıştır. Bu kez de baskı altındaki yenilen tür gelişmeye başlamıştır.

İki tür aynı besi ortamına aktarıldığında yandaki gelişmeyi gösteriyorlarsa A ve B arasında rekabet olduğunu ve A nın rekabeti kazandığını çıkartırız.

Besin artışı geometrik ortlama şeklinde devam ederken, birey artışı Aritmetik ortalamaya göre olur. Populasyon belili bir noktadan sonra açlıkla savaşır.

1-3 Büyüme

5-7 Küçülme

2,4,6 Denge

4 Taşıma kap

2 ve 6 da şartlar aynı değil

KONU : 6

BESLENME ŞEKİLLERİ ÇEŞİTLİLİK ve ETKİLEŞİM

Canlılarda temel olarak üç çeşit beslenme göze çarpar.

Ototrof Beslenme

Heteretrof Beslenme

Ototrof – Heteretrof beslenme à Böcekçil Beslenme

OTOTROF BESLENME :

1-) Fotoototrof Beslenme :

Mavi-yeşil algler, diğer alg çeşitleri ve yeşil bitkiler klorofilleri sayesinde ışık enerjisini ATP moleküllerine dönüştürürler. Bu dönüşüme fotofosforilasyon denir. Daha sonra ATP kullanılarak çeşitli enzimlerin katalizör etkisi ile inorganik maddeler basit organik moleküllere dönüşür. Fotosentez temelde aynı olmasına rağmen canlıların yapı farklılığına rağmen canlıların yapı farklılığına bağlı olarak bazı değişiklikler gösterir.

Bütün yeşil bitkiler ve alglerde fotosentez reaksiyonları kloroplastlarda geçer.

Mavi-yeşil alglerde ve foto sentetik bakterilerde sitoplazmada geçer. Çünkü monera aleminde kloroplast yoktur.

Bakterilerin bir kısmı H2S’ u e kaynağı olarak kullanır. Açığa O2 gazı çıkarmazlar. Bu bakterilerin dışında kalan bütün foto sentetik canlılar e kaynağı olarak H2O kullanır ve açığa O2 çıkarırlar.

2-) Kemoototrof Beslenme :

Bazı bakteri çeşitleri N, Fe, N, HNO2 gibi inorganik maddelerin oksidasyonundan açığa çıkan enerjiyi kullanarak organik madde sentezler. İşte bu olaya kemosentez kemosentez yaparak besin üretmeye de kemoototrofluk denir.

NH3 + O2 à NO2 + Kcal – Nitrifikasyon bakterileri

N2 + O2 à NO2 + Kcal – Azot bakterileri

NO2 + O2 à NO3 + Kcal – Nitrat Bakterileri

H2S + O2 à NSO4 + Kcal – Kükürt bakterileri

Fe+2 à Fe+3 + Kcal – demir Bakterileri

HETERETROF BESLENME

İhtiyaç olan organik maddeyi kendileri yapmayıp hazır alan canlıların heteretrof beslenen canlılardır. Dolayısı ile heteretrof canlılar ya doğrudan yada dolaylı olarak fotoototroflara bağımlıdırlar.

Halozoik Beslenme :

Besinlerini katı ve büyük canlılar halinde olan organizmalardır. Bireyler kendi besinlerini kendileri temin ederler. Organ sistemleri gayet gelişmiş, yüksek organizasyonlu canlılardır.

Etçil Canlılar – Karnivor

Hayvansal besinlerle beslenme şeklidir. Diş yapıları et parçalamaya uygun adaptasyonlar kazanmıştır. Ayrıca sindirim sistemleri protein sindirimini yapacak şekilde özelleşmiştir.

Otçul Canlılar – Herbivor

Bitkisel besinlerle beslenirler. Dişlerde özellikle azılar gelişmiştir. Herbivor canlıların sindirim organlarında yaşayan selülozu sindiren bakteriler mevcuttur. Bu bakteriler yardımı ile selüloz parçalanır ve Herbivor canlı enerji için selülozu kullanır hale gelir.

Etçil – Otçul Canlılar – Omnivor :

Diş yapıları ve sindirim sistemleri hem otları hemde et türü besinleri sindirecek şekilde özelleşmiştir.

Simbiyoz (Birlikte) Yaşam :

Bu tür canlılar ya birbirleri üzerinde yada birbirlerinin içinde yaşarlar. Bazı birlikler zararlı, bazıları faydalıdır.

Kommensalizm – Tek Taraflı Faydalanma :

Beraber yaşayan türleri farklı iki bireyden biri fayda sağlarken diğeri ne fayda ne zarar görür. Fayda gören birey diğer bireyin ya artık maddelerini yada ona zarar vermeden vücudunu kullanır.

ÖRN: İnsan bağırsaklarındaki E. Coli bakterisi.

Köpek balıklarının yanında gezen Echeneis cinsi balıklar.

Mutualizm – Karşılıklı Faydalanma :

Türleri farklı olan iki bireyin birbirlerinden karşılıklı fayda sağlamasıdır. Bu tür ilişkide bireylerden biri olmadığı zaman diğeri yaşayamıyorsa buna zorunlu mutualizm denir.

Besin, O2

Liken = Su yosunu + Mantar

CO2, H2O, inorganik

Madde

Paratizm – Asalak Yasam :

Türleri farklı iki bireyden birisinin diğerine zarar vererek yaşaması durumudur. Sindirim enzimi olmayan canlılara mecburi parazit denir bu canlıların sindirim sistemi ya gelişmemiştir yada körelmiştir. Mecburi parazitlerde hareket organları boşaltım, solunum, dolaşım sistemleri az gelişmiştir. Eğer parazit canlının dış kısmına yerleşmiş ise bunlara ektoparazit, iç organ ve organ sistemlerine yerleşmiş ise endo parazit adı verilir.

Ototrof – heteretrof Beslenme – Böcekçil Bitkiler :

Bu beslenme şeklinde, besin maddelerinin bir kısmı fotosentezle canlının kendisi tarafından yapılırken, bir kısmı da dış ortamdan hazır olarak sağlanır. Böcekçil bitkiler karbonhidrat be yağları kendileri yaparlar. Fakat azotlu bileşikler olan aminoasitleri yakaladıkları böceklerden sağlarlar. Böceklerin proteinlerini dış ortamda aminoasitlere çeviren bitki daha sonra bu aminoasitleri hücrelerine alır ve bunlardan kendi genetik yapısına uygun protein ve enzimler sentezler.

Konu : 7

YAŞAMA BİRLİKLERİ

Sınırları belirli doğa parçasında yaşayan bitki ve hayvan populasyonlarının meydana getirdiği topluluğa komünite veya yaşama birliği denir.

Ekosistemdeki ise komünite ve komünitenin üzerinde yaşadığı doğa parçasını kapsamaktadır.

Biyosferde iki tip yaşama birliği vardır;

1-) Kara yaşama birlikleri : Çöl, orman, mağara, çayır, dağ, vb..

2-) Su yaşama birlikleri : Göl, deniz, okyanus, ırmak, bataklık, vb..

YAŞAMA BİRLİKLERİNİN ÖZELLİKLERİ

1-) Yaşama birliklerinin Değişmesi ve birbirinin yerini alması

Komünitede baskı olan organizma vardır canlı ve cansız çevre şartlarının etkisiyle baskın olan organizmanın yerini zamanla başka bir organizma alabilir. Bu olaya süksesyon denir. Bitki, hayvan türlerinin jeolojik , klimatik etkilerle yer değiştirmesiyle süksesyon denir. Bunların dışında biyotik faktörlerde komünitenin yapısını değiştirir. Ancak jeolojik ve klimatik etkiler klimaksla nihayetlenen süksesyonu meydana getirirken, biyotik etkiler klimaksla sonuçlanmayan süksesyonları oluşturur.

2-) Yaşama birliği bir bütündür

Ekosistem, canlı ve cansız öğeleriyle bir bütündür. Enerji sağlama olayları oldukça kendine yeter bir kuzu olarak kalır.

3-) yaşama birliklerindeki canlıların büyüklükleri ile sayıları ters orantılıdır

Ekosistemde küçük vücutlu organizmalar sayıca fazla iken, büyük vücutlu organizmaların sayısı azdır.

Bunun nedenini iki etmene bağlayabiliriz ;

Küçük hayvanlar büyük hayvanlara göre hızlı ürer.

Büyük canlılar küçük canlılarla beslenir.

4-) yaşama birliklerinde baskın türler vardır

Baskın tür denildiğinde göze ne çok çarpan en belirgin tür gelmelidir. Kara komünitelerinde genel olarak bitkiler baskındır. Su birliklerinde ise baskın türe rastlanmaz.

5-) yaşama birliklerinin sınırları vardır

İki yaşama birliğinin geçiş bölgesine ekoton denir. İki yaşama birliğinin karşılaştığı ve mücadele ettiği yere yaşama birliğinin sınırı denir. Yaşama birliklerinin iç içe olduğu durumlarda zengin çeşitlilikler ortaya çıkar.

6-) yaşama birliklerinin tabakaları vardır

Tabakadan kasıt her canlının üstlendiği görevdir. Orman gibi birliklerde topraktan ağacın tepesine kadar her katta farklı bir iklim ”mikro iklima” bitki örtüsü ve şartlarına uyan hayvanlar vardır.

N2 AZOT DEVRİ

İnsanların ve diğer tüm canlıların temel yapı birimi proteindir. Yapı birimi olmalarının yanında canlıda birçok fonksiyonel olayı yerine getiren maddeler yine proteinlerdir. Proteinlerin yapısında ise yüksek miktarda N bulunur.

N elementi DNA, RNA, ATP ve organik baz olarak bir çok koenzimin yapısına katılır. Ayrıca bazı vitaminlerde de N bulunmaktadır. Hava kürede yüksek miktarlarda N2 bulunmasına rağmen bitki ve hayvanlar bu azottan doğrudan doğruya yararlanamazlar.

Bitkiler N2 u ancak NO3 tuzları olarak alabilirler. N2 un NO3 haline dönüşümü kemo sentetik bakteriler sağlar. Heteretrof canlılar ihtiyaçları olan N2 u (ototrof) bitkilerden aldıkları proteinlerden sağlarlar. Hayvansal artıklarda bulunan NH3 üreürik asit kemosentetik canlılarca bitkilerin kullanabileceği tuzlara dönüştürülür.

NOT : Havanın N2 toprağa nasıl geçer?

Bakteriler grubundan bazı bitkilerin köklerindeki yumrularda yaşayan rhizobium bakterileriyle geçer. Bu yüzden tarlalara baklagil ekimi toprağı N2 yönünden zengin kılar.

Yıldırım gibi olaylar neticesinde N2 gazı O2 gazıyla birleşerek azot peroksit oluşturur. Buda H2O ile birlikte birleşir ve bulutlarda HNO3 asit oluşur. Oluşan bu asit yağmurlarla toprağa ulaşır. NO3 tuzlarının oluşumuna sebep olur.

Organik artıklar bitki hayvan artıkları, dışkı sidik ahır çiftlik gübreleri, N2 bakterileri ölüleri.

C- DEVRİ

Canlı varlıklar solunum ile besinlerdeki c’nu CO2 halinde atmosfere verilirler. Ayrıca ölmüş canlıların büyük kısmını oluşturan C çürükçül canlı ve mantarlarca ayrıştırılır. Aynı zamanda kullanılan yeşil yakıtlardan da büyük miktarda C atmosfere verilir.

KONU : 8

BESİN MADDELERİ

Canlılar aleminde canlılar kendilerine özgü faaliyetleri yerine getirebilmek için enerji üretmek zorundadırlar. Söz konusu bu enerjiyi de besin maddelerinde sağlarlar. Besinler canlı vücuduna alındıklarında ATP üretiminde kullanılır veya yapı taşlarına parçalanarak tekrar canlı yapısına uygun olacak şekilde sentez işleminde kullanılırlar. Oluşan yeni sentez ürünleri büyüme gibi olaylarda kullanıldıkları gibi hücre veya dokuların yıpranan kısımların tamirinde de kullanılır.

Besinlerin yapılarına ve görevlerine göre 2 kısımda incelemek mümkündür.

A-) GÖREVLERİNE GÖRE BESİN MADDELERİ :

Enerji verici besin maddeleri : Enerji verici besinler hücresel solunum organlarına katılarak enerji (ATP) etkisinde kullanılırlar. Enerji sağlamada kullanılan besin maddeleri karbonhidrat, yağ ve proteinlerdir. enerji veren besinleri hücrede kullanım sırasına göre sıralarsak

Karbonhidrat à yağ à protein

Sağladıkları enerji miktarına göre ise ;

Yağ à protein à karbonhidrat

ÖRN: 1gr. yağ 9,45 k. Kalori

1gr. Protein 4,30 k. Kalori

1 gr şeker 4,20 k. kalori

YAPICI ONARICI BESİN MADDELERİ

Bu gruba giren besinler canlıların yıpranan kısımlarının tamirinde, hücre bölünmesi olaylarında yeni hücrelerin yapımında kullanılırlar. Bunlar proteinler, yağlar, karbonhidratlar, madensel maddeler ve sudur.

DÜZENLEYİCİ BESİN MADDELERİ

Düzenleyici besin maddeleri metebolik olay faaliyetlerinin kontrol edilmesinde görev alan Proteinler, madensel maddeler, vitaminler ve su. Bu maddelerin eksikliği vücut olaylarının aksaklığına ve bazı rahatsızlıklara neden olur.

YAPILARINA GÖRE BESİNLER

Organik Besin Maddeleri :

Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler.

Karbonhidratlar : Karbonhidrat molekülleri C, H, O atomlarından meydana gelmişlerdir. Yapısal açıdan organik besinlerin en basit olanlarıdır. Bütün canlı organizasyonlarında bulunurlar. Genel formülleri (CH2O)n ile gösterilirler. Monosakkarit, polisakkarit ve disakkaritler olmak üzere üç grupta incelenir.

MONOSAKKARİTLER - TEK ŞEKERLİLER

En basit ve canlılar açısından en önemli karbon hidratlardır. Daha alt birimlere hidroliz edilemezler. Monosakkarit molekülleri içerdikleri C atomun sayısına göre isimlendirilirler.

DİSAKKARİTLER – ÇİFT ŞEKERLİLER

Monosakkaritlerin birbirleriyle glikozit bağlarıyla bağlanmasından oluşurlar. Bu birleşimi gerçekleştirirken birleşme noktasından bir su molekülü çıkar. Bu şekilde su açığa çıkararak meydana gelen sentez olaylarına dehidrasyon denir. Su ile parçalanma reaksiyonlarına da hidroliz denir.

POLİSAKKARİTLER – ÇOK ŞEKERLİLER

Fazla sayıda monosakkaritin dehidrasyon senteziyle birleşmesiyle polisakkaritler oluşur. N tane monosakkarit bir araya gelmiş ise N-1 tane su açığa çıkar. Polisakkaritlerin temel yapı birimi glikozdur. Önemli polisakkaritler nişasta, selüloz, glikojen vb.. dir.

NİŞASTA

Bitkilerin depo ettikleri temel besin maddesidir. Çok sayıda monosakkarit (glikoz) birleşmesinden oluşur. Nişastanın amiloz ve amilopektin olmak üzere temel iki formu vardır. Amilogun C atomları düz zincirler oluştururken, amilopektif molekülünün C atomları dallanmalar meydana getirir. Nişasta suda fazla çözülmez.hidroliz enzimleriyle yapı taşlarına ayrılır.

GLİKOJEN – HAYVANSAL NİŞASTA

Hayvansal organizmalarda vücuttaki fazla şeker karaciğer ve diğer endokrin sistem elemanları yardımıyla bir nişasta olan glikojen şeklinde depolanır ve ihtiyaç halinde hidroliz edilerek kullanılır. Glikojen özellikle karaciğer ve kaslarda depo edilir.

SELÜLOZ :

Glikoz molekülünün düz zincirler halinde birleşmesinden oluşur. Suda çözünmez. Bitkilerin temel yapı maddesidir. Ortalama olarak her bitkini %50 sini selüloz oluşturur.

YAĞLAR VE LİPİDLER

Suda çözünmezler ancak organik çözücülerden yüksek oranlarda çözünürler.

ÖRN: Kloroform - eter. Alkol, CCl4, vb..

Solunum olayları neticesinde parçalandıklarında karbonhidratlardan daha fazla enerji açığa çıkarırlar. Ancak şekerlere göre daha zor parçalandıklarından fazlası da yağlara dönüştürülerek depolanır.

Lipidlerin yapısında yağlardan farklı olarak P, N elementleri bulunur.

Fosfolipidler hücre zarının yapısına katılır. Steroidler ise gazların yapısına katıldıkları gibi metabolizma faaliyetlerinin düzenlenmesinde vitamin ve hormon olarak kullanılır.

Yağ asitleri :

En basit yapılı lipidlerdir. Doymuş ve doymamış olarak iki çeşit yağ asidi şekli vardır. Doymuş yağ asitlerinde C atomları birbirlerine tekli bağlarla bağlanmıştır. Bir başka ifade ile C atomlar H atomları ile doyurulmuştur.

Örnek olarak Butirik ve Pulmitik asit.

Doymamış yağ asitleri C’ler arasında iki yada daha fazla ciftli bağları vardır. Örnek linoluik asit, oleik asit.

NÖTÜR YAĞLAR – YAĞLAR

Enerji ve yapı maddesi olarak kullanılırlar. Hücre gazının yapısına yüksek oranlarda katılırlar. Oda sıcaklığında bir kısmı fiziksel olarak katı (tereyağı), bir kısmı ise sıvı (zeytinyağı) olarak bulunur. Bunun nedeni katı yağların doymuş sıvı yağların doymamış yağ asitlerini içirmesidir. Margarinleşme olayında sıvı yağlar H le doyurularak katılaştırılır. Nötr yağlar gliserolün yağ asitleri ile oluşturduğu bileşiktir.

PROTEİNLER

Hücrelerin yapısal bakımından en önemli bileşiklerdir. Hücre içerisinde ihtiyaç durumuna göre DNA tarafından ribozomlara sentezlenir. Proteinlerin temel yapı birimleri aminoasitlerdir ve toplam olarak 20 tane aminoasit mevcuttur. İnsan vücudu bu 20 aminoasidin 12 tanesini kendisi sentezleyebilirken 8 tanesini dışarıdan hazır almak durumundadır. Bunlara temel aminoasitler denir. Her aminoasidin bir amino grubu (NH2) bir karboksil grubu (COOH) ve bir tane de Radikal ( R ) grubu mevcuttur. Aminoasitlerdeki çeşitliliği sağlayan bölge Radikal bölgedir.

Bir aminoasidin karboksil (COOH) grubu taşıyan C atomu ile diğer aminoasitin amino grubundaki (N) azot atomu arasında peptid bağı oluşur. Bu olay sonucunda bir mol su ve bir mol dipeptid meydana gelir.

Proteinler hücrede yapı ve enzimatik görevleri üstlenmelerinin yanında zorunlu durumlarda enerji kaynağı olarak ta kullanılırlar. Bu durumlarda zayıflama ve vücut dengesizlikleri görülür. Protein molekülleri canlıya özel moleküllerdir. Bu nedenle antijen özelliği gösterirler. Farklı özellikteki bir canlıya aktarıldıklarında antikor oluşumuna neden olurlar.

VİTAMİNLER

Organik moleküllerdir. Vitaminler hücrenin normal metabolizması için gereklidirler. Hayvansal organizmalar bu molekülleri sentezleyemedikleri için dışarıdan hazır olarak alırlar.

Fazlalık yada eksiklikleri çeşitli hastalıklara neden olur. Sindirim sistemlerinde sindirilmeyen ve direkt olarak kana geçerler. Vücuttaki enzimleri kuenzimleri oluşturdukları için önemli fonksiyona sahiptirler. Erime durumuna göre ikiye ayrılırlar.

a-) Yağda eriyen vitaminler

En önemli özellikleri yağda erimeleridir. Bu nedenle vücut yağları içinde depo edilirler.

b-) Suda eriyen vitaminler :

En önemli özellikleri suda erimeleridir. Bu nedenle fazla olan miktarları idrarla atılır.

MİNERALLER – MADANSEL TUZLAR

Organizmanın fonksiyonlarının aksaması bazı fizyolojik olayları yerine getirebilmesi için 15 mineral maddeye ihtiyaç vardır. Minerallerin görevleri :

Kemik ve diş gelişimini, büyümesini sağlar. Ca, Mg, P

Vücut sıvısının osmatik basıncını sağlar. Bu olayı hücre içi ve dışına çeşitli iyonları koyarak yapar. Hücre dışına Na, Cl hücre içine K, Mg, P

Enzimlerin ve hemoglobin gibi moleküllerin yapısına girer.

KONU : 9

HÜCRE VE HÜCRENİN YAPISI

Shwan ve schleiden’nin ortaya attıkları hücre teorisine göre tüm canlılar hücrelerden meydana gelmiştir ve bu hücreler daha önceki hücrelerin bölünmesiyle oluşurlar. Hücreler mikroskopla görülebilirler. Küçük olmalarına rağmen yüksek bir organizasyona maliktirler.

Tüm hücrelerde hücre zarı, sitoplazma, ribozom organeli ortaktır. Diğer hücresel organeller hücrenin işlevine, yapısına ve alemine göre hücresel yapıya katılır.

Bazı hücreler işlevleri nedeniyle bazı organelleri daha fazla miktarlarda bulundurlar.

Enerji fazla üretiliyorsa mitokontri sayısı fazladır.

Salgı fazla üretiliyorsa golgi aygıtı sayısı fazladır.

Protein sentezi fazla ise çekirdek büyük

Protein sentezi fazla ise ribozom sayısı fazladır.

Zarla çevrilmiş hücresel organellere sahip hücreye ökaryot hücre adı verilirken zarla çevrili organellere sahip olmayan hücrelere de prokaryot hücre adı verilmektedir.

Hücrelerde büyüklükleri açısından büyük farklar görülmektedir. En küçük hücreler bakterilerde görülürken bilinen en büyük hücre deve kuşu yumurtasıdır.

Uzunlukları açısından bakıldıklarında en uzun hücreler hayvanlarda sinir hücreleri bitkilerde ise lif hücreleridir.

Bir hücrenin %70-80’i su %15,17 yapısal protein ve enzimler, %2,3 yağ, %12 karbonhidrat içerir. Bu ana maddelerin haricinde hücre içerisinde nükleotidler, mineraller, salgı maddeleri de mevcuttur.

Hücrelerin renkleri genellikle saydamdır. Ancak kofullarında taşıdıkları pigmentler nedeniyle renkli görülürler.

HÜCRENİN ORGANELLERİ :

Gelişmiş yapılı cananlılarda organ ve sistemlerde gerçekleştirilen hayatsal olaylar, tek hücreli canlılarda ve çok hücrelilerin her bir hücresinde organel denilen hücre parçalarında gerçekleştirilir. Bu organel adını verdiğimiz organcıkların çevresi zarla çevrilidir. Ancak sentrozom ve ribozomun çevresinde söz konusu organel bulunmaz.

Ribozom :

Hücrelerin en küçük organelleridir. Etraflarında zar yapısı yoktur. Hem prokaryot hücrelerde hemde ökaryot hücrelerde bulunur. Her ribozom biri büyük ve proteinden yapılmış, diğeri ise küçük ve RNA dan yapılmış iki alt birimden oluşmuştur. Büyük ve küçük alt birimler birbirlerine mRNA vasıtasıyla bağlanabilir. Hücre içindeki görevleri protein ve enzimleri oluşturmaktır. Sitoplazma içinde zarlar halinde, çekirdek zarı ve endoplazmik retikulum zarı üzerine yapışmış olarak bulunurlar.

Endoplazmik Retikulum :

Hücre içinde uzanan kanal veya borucuklar sistemidir. Hücre içi madde dağıtımı ve taşımı ile hücrenin mekanik etkilere karşı daha dayanıklı olmasını sağlar. Çekirdek zarı tarafından meydana getirilir. Bir kısmı endoplazmik retikulumun üzerine ribozomlar yerleşmiştir. Bu tipteki €R’lara granüllü r denir. Granüllü €R’un fazla olduğu hücrelerde protein sentezi fazladır. Endoplazmik retikulum memeli alyuvarları haricindeki tüm hücrelerde bulunur.

Golgi Cisimciği :

Üst üste gelmiş diktiyozom adını verdiğimiz tabakalardan oluşur. Endoplazmik retikulum tarafından oluştrulur. Memeli alyuvarlarından bulunmaz. Salgı maddelerinin sentezlendiği veya depolandığı yerlerdir. Golgide kompleks karbonhidratlar sentezlenir ve bu karbonhidratlar proteinlere bağlanarak glikozitleri oluşturur.

Lizozom :

Golgiden meydana gelir. Tek zarla çevrili içinde karbonhidrat, protein, yağ gibi maddeleri parçalayan enzimler bulunan keseciklerdir.lizozomlar sayesinde hücre için zararlı maddeler sindirilip hücre korunduğu gibi, dışarıdan alınan veya hücrede bulunan büyük moleküllü maddeler parçalanarak kullanıma hazır hale gelir. Lizozomların parçalanması veya tahrip olması halinde dışarıya çıkan enzimler organik molekülleri parçalayarak hücrenin ölümüne sebep olurlar. Bu olaya otoliz adı verilir.

Pinositoz veya fagositoz yoluyla alınan sindirim kofulundaki besinler lizozomlardan akıtılan enzimlerle yapıtaşlarına ayrılır.

Mitokontri :

O2 li solunum olayının içerisinde geçtiği organeldir. Sitoplazmadaki sayıları hücrenin enerji ihtiyacı ile doğru orantılı değişim gösterir. Prokaryot canlılarda ve memeli alyuvarlarında bulunmaz. Çift katlı zar sistemi ile çevrilmiştir. İç zar krista denilen ve enerji üretim yüzeyini büyüten çok sayıda kıvrım oluşturmuştur. Organelin içerisi MATRİX adı verilen sıvıyla doludur. Bu sıvı içerisinde mitokontrial DNA, RNA ve ribozom organelleri bulunur. Mitokontriler DNA’dan dolayı kendilerini eşleyebilme ve hücre içindeki sayılarını arttırabilirler. İç zarın üzerinde krebi çemberi reaksiyonlarını yürüten enzimler yer alır.

Sentrozom :

İnsan hayvan, ilkel bitki ve mantar hücrelerinde bulunurken gelişmiş bitki hücrelerinde bulunmaz. Birbirine dik iki silindir halinde görülür. Her silindire sentrial denir. Sentridlerin her biri 3’erli gruplar halinde 9 adet iplikten oluşmuştur. Hücre bölünmesi sırasında iğ iplikleri oluşturur ve kromozomların kutuplara doğru çekilmesini sağlar.

PLASTİDLER

Kloroplast :

Kloroplastlar mitokontriler gibi çift zar sistemi ile çevrilmiştir. İçinde stroma denilen sıvı bulunur. Işık enerjisinden daha çok faydalanmak için gramim lamelleri gelişmiştir. Klorofil molekülleri bu lamellerin üzerine yerleşmiş olarak bulunurlar.

Kloroplastların içerisinde ayrıca DNA, RNA, ribozom, glikoz ve nişasta molekülleri bulunur.

Kromoplast :

Bitkilerde meyve ve çiçek rengini verirler. Likopin kırmızı, ksantofil- sarı, karoten turuncu olmak üzere üç çeşit kromoplast bulunur.0

Lökoplast :

Renksiz plastidlerdir. Genelde kök, gövde hücreleriyle tohumda yaygın olarak bulunurlar. Nişasta gibi besin maddelerini depolarlar.

Plastidler ihtiyaç durumlarında birbirlerine dönüşebilirler. Lökoplastlar ışıkta bırakıldıklarında kloroplastlara dönüşürler.

Koful – Vakuol

İçi sıvı ile dolu organellerdir. Hayvansal hücrelerde küçük bitkisel hücrelerde ise gençken küçük yaşlandıkça büyük yapı kazanırlar. Yaptıkları görevlere göre isimlendirirler.

besin kofulu özellikle tek hücrelilerde bulunur. Pinositoz ve fagositozla alınan besinler besin kofulunda yer alır. Bitkilerde buna bezeyen kofullar artık maddeleri ve renk pigmentlerini toplar. Hücrenin turgor haline gelmesini sağlar.

Vurman kofullar genellikle tatlı sularda yaşayan bir hücrelilerde bulunur. Fazla suyun dışarıya taşımasını sağlarlar.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bel Fitigi

bel fitigi

Belfitigi, bel omurlarinin arasindaki kikirdagin asiri zorlama nedeniyle yerinden kayarak bacaklara gelen sinirlere ve omurilige baski yapmasi sonucu olusan bir hastaliktir. Belirtiler: Hasta belinden kalcasina ve bacagina yayilan agridan sikayet eder. Bu agri ayak topuguna ve parmaklara kadar uzanabilir. Bazi hastalar bacaginin arka kismindan bir iple çekildigini söylerler. Hastanin beli bir tarafa egilebilir. Zamanla ayakta uyusma, kuvvet kaybi gelismeye baslar. Ilerlemis vakalarda idrar ve büyük abdest yapmakta zorluklar olusabilir. ***ÖNEMLI NOT: Hastanin ayak bileginde kisa sürede felç ve idrar yapamama durumu (idrar felci) meydana gelirse acilen ilk 6 saat içerisinde ameliyat edilmelidir. Bu 6 saatlik süreye ALTIN DÖNEM denir ve bu süre gecirilirse hastanin klinik bulgulari düzelmez. Ayak bilegindeki felç kalici olur, idrarini yapamaz. Hayat boyu idrar sondasi kullanmak zorunda kalabilir. Bu nedenle böyle bir durumla karsilasan hasta hiç vakit kaybetmeden beyin cerrahisi uzmanina müracat etmelidir. Unutulmamalidir ki, sinir sisteminde kayip edilen geri gelmez…

Tedaviyi ikiye ayirmak mümkündür.

1- Baslangiç halindeki belfitigi tedavisi 2- Ilerlemis belfitiginin tedavisi BASLANGIÇ HALINDE (ERKEN DÖNEM) TEDAVI Bu dönemde omurgalar arasindaki fitigin çok küçük bir kaymasi söz konusudur. Henüz bacaga gelen sinir tam etkilenmemistir. Yani ayakta felç, idrar felci gibi ciddi durumlar olusmamistir. Cerrahiye gerek duyulmadan tedavi edilebilir. Öncelikle hastalar yatak istirahatina alinirlar ve adele gevsetici ilaçlar, agri kesiciler ve antiromatizmal ilaçlar verilir. Ayrica bu dönemde belin çekilmesi yarali olabilir. Bel çekmenin tibbi ismi TRAKSIYON’dur. Bel çekme islemi kesinlikle Fizik tedavi uzmanlari tarafindan yapilmalidir. Beli çekmeye yarayan Traksiyon masalari mevcuttur. Bu cihazlar kullanilarak hasta hiçbir riske sokulmadan beli çekilir. Böylece çok az bir miktar yerinden kayan kikirdak yerine getirilebilir.

Bel sagliginiz açisindan: 1- Öne dogru egilerek agir yük kaldirmayin. Yük kaldirmak gerektiginde sekilde görüldügü gibi ayaklarinizi açip yere çömelmek suretiyle kaldiriniz. 2- Dik oturmayin. Uzun süreli oturmak gerektiginde hafifce uzanip, belinizin arkasina bir yastik koyun. 3- Uzun süreli oturarak çalisanlar araliklarla kalkip dolasmalidirlar. Çünki, oturdugunuz zaman belinize binen yük ayaktakinin %80 i kadar fazladir. 4- Yataginiz çok yumusak olmasin. Sert yataklar herzaman tercih edilmelidir. 5- Karin adalelerinin ve bel kaslarinin gevsemesi bele binen yükü arttirir. Bu nedenle karin ve bel bölgelerinin güclenmesi için spor yapmaliyiz. Hergün en az 15 dakika yürümek yararlidir. Yüzmeye önem veriniz. 6- Asiri kilo bel üzerine gereksiz yük olacagindan sismanliktan korununuz. 7- Uzun topuklu veya topuksuz ayakkabi giymeyiniz. Normal topuk boyu tercih edin. 8- Araba sürerken sirtinizi koltuga tam yerlestirin. Uzun yola çikarken ince bir yastikla belinizi destekleyin. Molalarda mutlaka dolasip belinizi dinlendirin. 9- Doktora danismadan çelik korse kullanmayin, belinizi çektirmeyin .

iiÖÖçsBel fitigi nedir?

Belimizde 5 adet omur kemigi vardir. Bu kemikler arasinda da disk adi verilen kikirdaklar bulunur. Bel fitigi, beldeki omur kemikleri arasinda bulunan ve adeta bir amortisör gibi görev yapan bu disklerin fitiklasmasi sonucu ortaya çikan bir rahatsizliktir. Fitiklasan yani içerden disariya dogru tasan disk omurilik kanali içinden veya kendisinin arka-yan tarafindan geçmekte olan sinirleri sikistirir ve hastalik böylelikle kendisini belli eder.

iiÖÖçsBel fitiginin belirtileri nelerdir?

Bel ve bacak agrisi en belirgin sikayettir. Fakat bazen bel veya bacak agrisindan sadece biri de bulunabilir. Agriyla birlikte bacaklar da uyusma ve hastalik ilerledikçe kuvvet kaybi da görülebilir. Bazen orta hattan omurilik kanalina dogru uzanarak sinirleri sikistiran büyük bel fitiklarinda idrar ve büyük abdestini tutamama veya yapamama gibi bozukluklar ile bacaklarda felce dogru gidis ortaya çikabilir. Hastaligin bu derecede ilerlemesine müsaade edilmemeli, zamaninda müdahale ile uygun bir tedavi gerçeklestirilmelidir. Bel fitiginda, bel ve bacak agrisi yürümekle, is yapmakla ve ayakta kalmakla, öksürmekle artarken sert yatakta yatmakla azalabilir.

Hastaliga yanlis yaklasimlar nelerdir?

Ulkemiz geneli düsünüldügünde maalesef insanlarimizin büyük bir kismi hastaliklari konusunda çok bilinçsiz. Agri içinde kivranirken doktora gitmeyi tercih etmiyor da hiçbir bilimsel temele dayanmayan birtakim yöntemlere basvuruyorlar. Beline bal, incir, balik baglatan hastalardan tutun da, cildini ciddi sekilde kestiren, yaktiran, sülük koyan veya bilinçsizce çektiren hastalara kadar yüzlerce bilim disi uygulamaya sahit olmaktayiz. Halbuki bel fitigi bir çesit degildir ve hastaligin degisik safhalarinda farkli tedavi metodlarini uygulamak gerekmektedir. Neticede basit bir tedavi ile iyilesmesi mümkün iken, bilinçsizce yapilan uygulamalar sonucu ameliyatlik hale gelmis hastalarla sik sik karsilasmaktayiz.

Bu konu ülkemiz insani için önemli bir problemdir. Ancak bu problemin çözümünde basta biz doktorlar olmak üzere herkese önemli görevler düsmektedir. Devletin egitim kurumlari ve medyanin halkin bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesi noktasinda daha aktif bir tavir ortaya koymalari gerekir.

Bel f itigindan nasil korunulabilir?

Diger hastaliklarda oldugu gibi bel fitigina da yakalanmamak en iyisidir. Yani tedbirler hastaliga yakalanmadan önce alinmalidir. Kisi hiç bir zaman çok agir bir yükü kaldirmamali, bir yük kaldiracaksa mutlak surette dizlerini kirarak o cismi yerden almali ve o sekilde kaldirrnalidir. Yani belden egilerek kaldirmamalidir. Hiçbir cismi uzanarak almamalidir. Mesela raftan kitap alirken uzanmamalidir. Telefon bile çalsa, uzanarak almamalidir. Daima cisimlere yaklasarak, ara da mesafe birakmaksizin almalidir. Saglikli iken bel ve karin adalelerini güçlendirici egzersizler yapmak yararlidir. Bu konuya asagida 50 tavsiye bölümünde daha açik bir sekilde deginecegiz.

iiÖÖçsTedavi

Bel fitigi rahatsizligi bulunan bir hastada hastaligin hangi safhada oldugu iyi bir muayene ve ileri tetkik metodlari ile net olarak tesbit edildikten sonra tedavi safhasina geçilir. Bundan sonra, pratik olmasi açisindan, hastalar cerrahi müdahale gerekenler ve cerrahi müdahale gerekmeyenler diye iki büyük gruba ayrilabilirler. Bel fitigi gelisiminin erken dönemlerinde konservatif tedavi adi verilen cerrahi-disi tedavi metodlari uygulanir. Bu safhada, hastaya bütün dünyada agri kesici, adale gevsetici ve antienflamatuar ilaçlar verilir. Sert yatak istirahati tavsiye edilir. Fizik tedavi yapilabilir. Lazer ile tedavi cihetine gidilebilir. Yine ciltten birtakim girisimlerde bulunulabilir.

Bel fitiginin tedavisini bir ekip isi olarak görmekte yarar vardir. Nörosirürji (Beyin Omurilik-Sinir Cerrahisi), Nöroloji, Anestezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmani Doktorlar ile Diyetisyen, Psikolog ve Fizyoterapistler bu ekibin içinde yer al malidir. Gerektiginde diger bazi branslardaki uzman doktorlarin görüslerine de müracaat edilmelidir. Bu ekibin elinde bir Fizik Tedavi Unitesi ve bu ünitede Lazer, Infraruj, Ultrason, Kisa dalga diatermi, TENS, NMES, Diadinamik akim, Mikrodalga, Vakum interferans, Traksiyon (Programlanabilir hafizali otomatik cihaz ile bel çekme) ve rehabilitasyon araç-gereçleri de hazir bulun malidir.

Bütün bu prensipler isiginda modern imkanlar kullanilarak hastalarin büyük bir kismi ameliyat harici metodlarla tedavi edilebilir. Prensip olarak cerrahi müdahale son çare olarak düsünülmelidir. Ancak hastalik ilerlemis ve yapilan muayenede bazi sartlar tesekkül etmis ise [ki bu sartlar uluslararasi Nörosirürji camiasi nezdinde genel kabul görmüs ve klasik kitaplara kadar geçmis kriterlerdir; o zaman ameliyat karari verilir. Bu karari verirken cerraha bilgisayarli tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme metodu büyük oranda yardimci olur.

iiÖÖçsCerrahi tedavi

Nörosirürji uzmani olan doktor kesin olarak ameliyata karar vermis ise, artik ameliti geciktirmemek gerekir. Çünkü gecikme neticesinde bazen felce kadar giden telafisi imkansiz birtakim problemler ortaya çikabilmektedir. Buna karsilik zamaninda yapilan, uygun ve yeterli bir cerrahi müdahale hasta ömür boyu rahat ettirebilmektedir.

Mutlak surette ameliyat gereken hastalar operasyonun hiçbir safhasinda dokulara çiplak gözle müdahale etmeyip, ciltten itibaren görüntüyü büyüten mikroteknik ile ile çalismakta yarar vardir. Çünkü binlerce yil önce söylenmis bir tedavi prensibi olan “Öncelikle hastaya zarar vermeyiniz” sözü bugün geçerlidir. Bel fitigi operasyonlarinda dar derin bir sahada, üstelik de sinir kökleri gibi çok hassas yapilarin çevresinde cerrahi girisim sürdürüldügü için görüntüyü büyüterek çalismanin yaninda sahanin iyi aydinlatilmasi da önem arzeder. Bunun için de ekibin lideri olan cerrah önceden bütün tedbirleri almalidir. Böyle olunca sinir elemanlari ve çevre dokular görüntü alanina büyütülmüs ve mükemmel bir sekilde aydinlatilmis olarak gelmekte, ciltten itibaren kontrollü gidildigi için lüzumsuz kanamalar olmamakta, daha emniyetli, temiz ve estetik, hatta ameliyat sonrasi dönemde dikis aldirmaya dahi gerek kalmayan, hasta için kolayliklar arzeden bir cerrahi ortaya çikmaktadir. Böyle bir cerrahi girisim sonrasinda hastalarin günlük nornial aktivitelerine kavusmalari da daha kisa sürede olmaktadir.

iiÖÖçsSert yatak istirahati

Ameliyat gerekmeyen hastalara uzman doktor tarafindan sert yatak istirahati uygun görülmüs ise bunun ortalama süresi üç haftadir. Uzman doktor hastanin tedaviye verecegi cevaba göre bu süreyi artirabilir veya azaltabilir. Yatilan yer, altinda sunta veya tahta bulunan 3-4 kat battaniye veya ince bir yatak olmalidir. Bu yatak yaylanmamalir ve deforme olmamalidir.

Istirahat süresince mümkün mertebe yataktan çikmamali, yemek dahi yatakta yenmeli, hatta namazlar bile yatakta sag yan tarafa yatarak kilinmalidir. Hasta daha çok sirt üstü yatmali, ayaklarini toplamali ve sirt üstü pozisyonda yorulunca da yan tarafa dönerek istirahat etmelidir. Hiçbir zaman yüzüstü yatmamalidir. Sert yatak istirahati süresince doktorunun kendisine verdigi ilaçlari da kullanmalidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Günümüzde, İletişim Sistemlerinin Yaygınlaşmasında, Radyo İletişim Sistemle

Günümüzde, iletişim sistemlerinin yaygınlaşmasında, radyo iletişim sistemleri önemli yer tutmaktadır. Buna bağlı olarak iletişim ortamında oluşan elektromanyetik uyumsuzluk nedeniyle; radyo iletişim sistem ve cihazlarının normal çalışması zorlaşmaktadır. İletişim ortamında elektromanyetik uyum sağlamak için: radyo elektronik sistemlerinin yerleşim uzaklıkları ve frekans farklılıkları doğru seçilmelidir.

Radyo elektronik sistemlerin yerleşim uzaklıkları ve cihazların elektromanyetik ışıma gücünün seviyesi o derecede sınırlanmalı ki; iletişim ortamında yerleşen alıcılar yalnız önceden belirtilen alan içerisinde etkilenmelidir. Bu durumda alıcının girişine ulaşan işaretin minimum seviyesi de belirlenmelidir. Böylece yerleşim uzaklığı dışında yerleşen alıcıların bu ışıma kaynağından etkilenmesi olanağı olmayacaktır. Buna göre alıcıların girişinde algılanan minimal işaretin orantılı seviye standart değeri sınırlanır. Örneğin VHF ve UHF frekans bantlarında bu oran 26 dBV’ den yüksek olmamalıdır. Bu durumda alıcının girişinde ölçülen işaret gürültü oranı 26 dBV’ nın altındaysa, bu işaretin alıcıyı etkilemesi olası değildir. İletişim ortamında elektromanyetik uyumu için her bir vericinin oluşturduğu alan ve bu alanın sınırlarını da belirlemek gerekir. Buna göre, bir vericinin oluşturduğu elektriksel salınımının güç seviyesi (vericinin gücü), kullanılan anten ve anten sisteminin ışıma diyagramları doğru seçilmelidir. Elektromanyetik uyumu sağlayan koşullardan biri de; aynı ya da yakın iletişim ortamında çalışan ışıma kaynaklarının çalışma frekanslarıyla frekans bantlarını doğru ve sınırlı seçmektir.

RADYO İLETİŞİM SİSTEMLERİ VE ELEKTROMANYETİK IŞIMA

Uluslararası İletişim Birliği (ITU-International Telecommunications Union) 38 yerüstü ve uzay sistem işletmeleri için çalışma frekans bandını (10kHz’ten 275GHz kadar), yerleşme koşullarını onaylanan normlarla açıklanmıştır.

Buna göre radyo elektronik sistemlerin büyük bir bölümünün çalışma frekansları 11 GHz’ den daha yüksek olmamalıdır. Bunların içerisinde yalnız iletişim araçları değil, diğer yüksek frekanslı cihazlar ve sistemler de yer almaktadır: Radarlar, navigasyon (gemilerin, uçakların v.b. araçların koordinatlarını belirleyen radyo elektronik sistemler) ve sanayi sistemleri. Örneğin radar vericileri iletişim ortamında gücü büyük engelleyici işaretler oluşturmaktadır. Radyo elektronik sistemlerinin oluşturduğu engellerden başka büyük önem taşıyanlar; Güneş, kozmik ve atmosferik gürültülerdir.

İletişim ortamında yararlı elektromanyetik ışıma oluşturanlar radyovericilerdir. Bilindiği gibi radyovericilerin asıl parametreleri, bildiri işaretinin frekans bandı ve modülasyon türüdür. Bu parametrelere bağlı olarak vericinin asıl frekans bandı (Bg) değerlendirilir. Ancak pratikte vericilerde kullanılan rezonans devrelerinin (süzgeçlerin) hiç biri ideal olmadığı için, elektriksel sisteme bağlı olarak, devre çıkışında taşıyıcı frekansının harmoniklerinde parazit bantlar oluşmaktadır. Radyovericisinin oluşturduğu gerçek frekans tayfı Şekil-1’de gösterilmiştir.

Radyovericileri karakterize eden başlıca parametreler :

Faydalı ortalama güç (dBW veya W);

İstenen frekans bandı: bildirileri istenilen hız ve kalitede ile iletmek için gerekli minimum frekans bandı;

Asıl elektromanyetik ışıma : istenen frekans bandında gerçekleşen elektromanyetik ışıma ;

Frekans bandı dışı elektromanyetik ışıma tayfı : asıl frekans bandı dışında, ancak onunla bitişik olan elektromanyetik ışımasının güç yoğunluğunun oluşturduğu tayf;

Bant dışı elektromanyetik ışıma : asıl frekans bandı dışında oluşturulmuş olan toplam güç değeri;

Vericinin frekans bandı : verici frekans bandı sınırlarında gerçekleşen elektromanyetik ışıma gücü asıl gücün % ile her bir ışıma sınıfı için belirlenir;

X dB seviyesinde frekans bandının genişliği : bu bant genişliği dışında elektromanyetik ışıma gücünün tayf yoğunluğunun zayıflaması asıl güç seviyesine göre en az X dB kadardır( Şekil-2).

Asıl bant genişliği (Bg) vericilerin ışıma sınıfına bağlı olduğuna göre, herhangi bir sınıfta çalışan vericinin iletişim ortamında tutacağı frekans bandı önceden bilinebilir. Ancak aşağıda belirtilen nedenlerle vericinin ışıma bandı, asıl bant genişliğinden daha geniş olur. Buna göre her bir ışıma sınıfı için denetleme bandı da önemli olur. Eğer denetleme bandı onaylanan normlardan daha geniş olursa, iletişim ortamında vericinin frekans bandı olduğundan daha geniş olduğundan diğer vericilerin çalışmasını engelleyecektir.

Radyo vericisinin ışıma tayfını değerlendirmek için Şekil-2’de gösterilen tayf diyagramından yararlanılır. Bilindiği gibi radyo vericilerinin asıl parametreleri bildiri işaretinin frekans bandı ve modülasyon türüdür. Bunlara bağlı olarak vericinin asıl frekans bandı (Bg) değerlendirilir. Ancak pratikte vericilerde kullanılan rezonans devrelerinin (süzgeçlerin) hiç biri ideal olmadığı için, elektriksel sisteme bağlı olarak, devre çıkışında alınan frekans tayf bileşenlerinin genlikleri bundan etkilenir. Şekil-2 de gösterilen diyagram gerçek tayf diyagramının ancak bir yaklaşımı gibi kabul edilebilir. Yani asıl frekans bandı içerisinde frekans bileşenlerinin genliği eşit olmadığından Bg bandında güç paylaşımı da eşit olmayacak ve vericinin gücü Bg içerisinde ortalama güç gibi değerlendirilebilecektir. Bg değeri CCIR normları ile her bir ışıma sınıfı için değerlendirilir. Örneğin genlik (AM) modülasyonlu radyo yayın vericisinin ışıma sınıfı A3E (GN) ve Bg=2Fü ve Bd=1.2Bg (Bd : denetlenen bant genişliği; Fü : bildiri işaretinin üst frekans değeridir) ; FM radyo yayın vericisi için ışıma sınıfı F3E (GN) ve Bg=2Df+2Fü ve Bd=1.15Bg ( Df : frekans deviasyonu) v.b. Böyle bir durumda X1 ölçme düzeyi seçilir ve kabul edilen sıfır, ölçme düzeyine göre, asıl frekans bandı dışı ışıma gücü değerlendirilir. Ölçme düzeyini belirlemek için, yani hangi düzeyde frekans bandı olduğunu değerlendirmek için, ona uygun g değeri seçilmelidir (0…1.0 aralığında). Bant genişliği yayın süresinde sabit olmadığından belirli zaman sürecinde ortalama değer gibi kabul edilir.

Gösterilen bant değerlendirilmeleri radyovericisinin çalışma frekans değerinin sabitliğini de kapsadığından, vericinin çalışma frekansı zamanla değişiyorsa , frekans bandı genişleyecektir. Bu durum, öncelikle bu verici ile aynı iletişim sisteminde çalışan alıcıların normal çalışması engellediği gibi, diğer sistemlerin de çalışmasını etkiler

Herhangi bir iletişim sisteminde çalışan radyovericilerin oluşturduğu elektromanyetik ışımanın alan şiddeti bu vericinin elektriksel gücüne ve anten sisteminin parametrelerine bağlıdır. Buna göre vericinin elektriksel gücü, kapsama alacağı bölgenin alanı ile belirlenmelidir. Bu alanda vericinin oluşturduğu elektromanyetik alanının şiddeti alıcıların standartlarla belirlenmiş işaret gürültü oranı ile kaliteli çalışmasını sağlamalıdır.

Elektromanyetik alanının şiddeti 3…30 kHz frekanslarında manyetik alan gerilimi (H) ile, 30kHz…300MHz frekanslarında elektrik alanının gerilimi (E) ile, 300 Mhz…1GHz frekanslarında alan gerilimi (E) ya da elektromanyetik güç akısının yoğunluğu (P) ile, 1GHz’ten daha yüksek frekanslarda elektromanyetik güç akısının yoğunluğu (P) ile değerlendirilir.

Elektromanyetik ışımanın elektrik alan gerilimini (E) ölçmek için özel ölçücü radyoalıcıları kullanılır. Bu alıcılar “etkin uzunluğu (yüksekliği)” belirtilmiş olan ölçme antenleri ile donatılır. Alıcının çıkışına kalibre edilmiş voltmetre bağlanır. Elektrik alanının gerilimi (E) ile alıcının girişinde alınan gerilim (Ugir ) arasındaki eşitlik aşağıdaki gibi verilir:

E=Ugir/het=Uçık/Khet ï V/mï (1)

Bu eşitlikte het-antenin etkin uzunluğu (yüksekliği), K-alıcının kazancıdır. Bu eşitlik antenin istikameti ile E vektörünün yönü aynı olduğunda ve elektromanyetik dalgasının doğrusal polarizasyonu halinde kullanılabilir.

Çok yüksek frekanslarda (1000 MHz’ten yüksek) elektromanyetik alanının P vektörünün değeri ölçülür. Örneğin Global System for Mobile Communications-GSM baz istasyonlarının oluşturduğu alan. Bunun için ölçücü alıcının çıkışında alınan güç Pçık değeri ile aşağıdaki eşitlikte verilen P değeri bulunur:

P=Pgir/Set=Pçık/KGSet ïW/m2ï (2)

bu eşitlikte Pgir-alıcının girişinde (antenin çıkışında) olan güç, KG-alıcının güce göre kazancı, Set-antenin etkin alanıdır. Antenin etkin alanı Set ile kazanç G ve het arasında olan ilişkiler aşağıdaki eşitlikle verilir.

Set=Gl2/4p ve Set =30phet/RA (3)

Bu eşitlikte l-elektromanyetik dalganın uzunluğu (m), RA-antenin giriş direnci (Ohm)dir.

Radyovericilerinin asıl frekans tayfını ve bu tayfın dışında oluşmuş olan bileşenlerini değerlendirmek için açıklanan ölçme yöntemlerinden yararlanılabilir. Bu durumda ölçmeler her bir frekans bileşenleri için ayrı ayrı gerçekleştirildiğinden ölçme süreci uzun ve yorucu olabilir. Bu nedenle böyle bir değerlendirmeyi spektrum analizörleri ile yapmak gerekir. Ancak burada önemli olan, analizörle kullanılan antenin kalibre edilmesi ve parametrelerinin de belli olmasıdır. Önerilen her iki yöntemin birlikte kullanılması daha yararlıdır.

Radyoiletişim sistemlerinin büyük çoğunluğu duplex türlüdür(örneğin radyotelefon ). Bu durumda en yalın kodlama yöntemi kullanılırsa gerekli fiziksel kanal sayısı ikiye katlanır. Buna bağlı olarak, kanal sayısını büyütmek olası değildir. Günümüzde yaygın olan hücresel (cep telefon sistemleri) ikinci nesil telefon iletişim sistemlerinde (GSM-Avrupa’da, D-AMPS-Digital Advenced Mobile Phone Service-Amerika’da; PDC-Personal Digital Cellular –Japonya’da) kullanılan zaman ayrıklı erişim yöntemi TDMA (Time Division Multiple Access) bu problemin çözümü için kullanılmaktadır. Bunun temelinde zaman ayrıklı duplex (TDD-Time Division Duplex) gerçekleştirilir. Yani her iki yönde çalışan kanallar zaman ayrıklı olup, verilen sinyaller birbirine karşı zaman kayması ile örnekleme sürelerinde iletilir. Bu yöntemle kanalların her ikisi aynı frekansta çalışabilir. Böyle ileri teknikleri kullanılan sistemlerde veri sinyallerinin frekans bandı çeşitli yöntemlerle sıkıştırılır ve ayrılmış frekans bandının daha verimli kullanması sağlanır. TDMA yöntemini açıklayan grafik Şekil-3’de verilmiştir. Grafikten de göründüğü gibi her bir sistemde aynı zamanda frekans ve zaman ayrıklı yöntem kullanılır; fakat her bir frekans bandı zaman ayırımlı olarak her bir fiziksel kanala uygulanır. Şekilden göründüğü gibi eğer; her bir bant Df zaman ayırımlı olarak üç kullanıcıya verilirse, dokuz kullanıcı için talep olunan bantların sayısı üç olur ( pratikte bir bant üçten daha fazla kullanıcılara uygulanır). Üçüncü nesil hücresel mobil sitemlerinde daha karmaşık erişim sistemleri kullanılmakta olup bu sistemler henüz incelenme aşamasındadırlar. Burada N sayıda kullanılıcılara tek bir Df bandı verilir ve bant içerisinde kullanıcıları ayırmak için her birine farklı kodlar uygulanır. Böyle bir erişim sisteminin adı CDMA-Code Division Multiple Access(Çoklu Kod Ayırışlı Erişim)dır. CDMA sisteminin başka bir özelliği, bant genişliğinin veri sinyalinin bandından çok daha geniş (en az 1MHz) kabul edilmesidir. Bunun nedeni çeşitli iletişim sistemlerinin aynı alanlarda çalışması ve bir birini etkilenmesidir. Bu durumda yeni, uygulanacak sistemin etkilere daha dayanıklı olmasının istenmesidir. CDMA ilkesi ile çalışan sistemin frekans bandı ne derecede geniş olursa, bandı daha dar olan sistemlerin onu etkilemesi azalır.

ELEKTROMANYETİK KİRLİLİK VE GİDERME YÖNTEMLERİ

Daha önce açıklandığı gibi, elektromanyetik kirlilik, çeşitli kaynakların elektromanyetik ışımalarının gerekli olmayan alanlarda olmasına bağlıdır. Eğer herhangi bir elektromanyetik ışıma oluşturan verici, ona bağlı olan alan dışında etkiliyse, oluşturduğu ışıma elektromanyetik kirliliktir. Bu sürecin oluşması Şekil-4’den anlaşılır. Sorunun kökten çözümü çok zor olup, vericilerle kullanılan anten sistemlerinin doğru seçilmesi ile sorun azaltılabilir.

Şekil 4’de gösterilen durum için A ve B vericileri mutlaka farklı frekanslarda çalışmalıdırlar. Bu durum genellikle mobil (hücresel) cep telefonu sistemlerinde varolup, abone bir alandan diğer alana geçtiğinde (A ya da B baz istasyonunun alanına) abone aygıtı sinyali daha büyük olan vericiye kilitlenir ve iletişim kesilmez. Mobil telefon şebekelerinin yapılma ilkesinde elektromanyetik kirliliğinin önlenmesi için en rasyonel yöntemler kullanılmaktadır.

Asıl zor durum televizyon yayıncılığında söz konusudur. Bilindiği gibi kablolu ve uydu yayınları dışındaki TV yayınları UHF ve VHF bantlarında gerçekleştirilir. Bu bantların dalga uzunluklarına bağlı olarak, yayın alanları sınırlıdır. Doğru yapılmış ve yerleşim yerleri yayın kapsam alanına göre uygun seçilmiş istasyonlarda, diğer alanları etkilenmeden kaliteli yayın yapmak olasıdır. Verici istasyonunun doğru yapılması için aşağıdaki koşullar yerine getirilmelidir :

a) Radyovericinin çalışma frekansı ile aynı alanda çalışan radyovericilerin çalışma frekansları arasında en az bir boş frekans kanalı olmalıdır. Örneğin 24. kanal bu alanda kullanılırsa (f= 494…502 MHz) ikinci verici en azından 26. (f=510…518 MHz) ya da 22.(478…486 MHz) kanalda çalışabilir. Çünkü TV alıcılarının kanal seçiciliği yalnız buna olanak verir. Ancak uygulamada TV radyovericilerin ışıma tayfı genelikle standarda uygun olmadığı için, frekans kanalları daha uzak seçilmelidir. Standardın bozulması, asıl (zorunlu) bant Bg dışındaki ışımalarının alınmasına bağlıdır.

b) Radyovericilerinin güç seviyesi, yalnızca kapsama alınacak olan alanın uzaklıklarına göre seçilmelidir.

c) Anten sisteminin ışıma diyagramı (Şekil 5) vericinin oluşturduğu elektromanyetik ışımanın farklı bölgelerinde alınan elektrik alanının şiddeti değerleri E1>E2> E3… , kapsama alınacak olan alanın yapısına ve vericinin yerleşim yerinin bu alana karşı yerleşmesine bağlı olmalıdır. Bunun önemi, diğer alanlara vericinin etkisinin azalması ve vericinin gücünün daha rasyonel kullanılabilmesidir.

Özellikle büyük şehirlerde yapılaşmaya bağlı olarak elektromanyetik alanının dağılımı karmaşık özellik taşıyabilir. Şehir merkezlerinde yüksek binalardan yansıyan elektromanyetik ışımaların yönü değişebilir ve radyo veya TV alıcısına yansıyan direkt ışınlara ulaşabilir. Bu durumda TV ekranında tekrarlanan görüntüler ve işaret zayıflamaları oluşabilir (fedding olayı). Bu nedenle büyük şehirlerde kaliteli TV yayınlarını gerçekleştirmek için çeşitli kablolu yayın sistemleri yapmak gerekir.

Benzer nedenlerle hücresel telefon şebekelerinin (baz istasyonlarının) yapılanması sürecinde bu özellikler dikkate alınmalıdır. Yapılmış olan sistem projesine göre, baz istasyonlarının oluşturduğu elektromanyetik alan belirli bir bölgeyi kapsama almalı ve baz istasyonları ile abonelerin bağlantısını en iyi bir biçimde sağlamalıdır. Diğer yandan kullanılan santimetrik dalgalarının yayılma özelliklerine bağlı olarak bu alanda elektromanyetik ışımalarının çeşitli engellerden yansımaları da göz önüne alınmalıdır. Çünkü baz istasyonu alıcılarında “çok ışımalı” sinyal alışı gerçekleşebilir. Bu durumda sinyalin derin (40 dB’ ye ulaşan) sönmeleri oluşabilir ve iletişim kesilir. Baz istasyonlarında buna karşı bazı önlemler alınabilir (çift antenler v.b); ancak bu durumda sistem daha karmaşık olur.

Bu şebekelerin yapılanmasında büyük önem taşıyan alan yapısının modellenmesi ve ona uygun baz istasyonlarının doğru yerleşmesidir. Baz istasyonlarının antenleri yüksek olmadığı için, etkili elektromanyetik alanının belirlenmesinde istasyonunun yerleşim alanının, yer yüzeyinin iletkenliği büyük rol oynar. Çünkü yer yüzü iletkenliğinin yüksek olması durumunda, verici antenden uzaklaşması ile elektromanyetik elektrik alan geriliminin düşüşü, uzaklığın dördüncü derecesine orantılıdır. Diğer sistemlerde antenler daha yüksekte yerleştiği için elektromanyetik elektrik alan geriliminin düşüşü, uzaklığın ikinci derecesine orantılıdır.

Modelleme sürecinde seyyar baz istasyonları ya da onlara benzer donanımın kullanılması, bu yolla oluşturulan elektromanyetik alanlarının paylaşım diyagramlarını değerlendirilerek yapılır. Modelleme ve deneysel incelemeler sonucunda baz istasyonlarının yerleşim yerlerini kararlaştırılır. Ancak hiçbir model tam olarak doğru olmayabilir ve bu durumda istasyonlar kurulduktan sonra da gerçek elektromanyetik alanlarını değerlendirmek gerekir. Çünkü istasyonların anten sistemlerindeki bazı arızalanmalar (beslenme hatlarında simetriliğin bozulması v.b.), yerel etkiler (yer altı kablolar, su ve kanalizasyon boruları v.b.), binaların ve diğer yükseltilerin yansımaları gibi engelleyici nedenler antenlerin ışıma diyagramlarını değiştirebilir. Anten sistemlerinin ışıma diyagramları hem dikey hem de yatay düzeyde değerlendirilmelidir. Bu diyagramlar uluslararası koşullara göre “uzak bölgede” r >>l (r-uzaklık, l-dalga boyu GSM için l=31.2…33.7 cm) ve yatay diyagram için 10 m yüksekliğinde ölçülmelidir.

ÖNERİLER

-Radyovericinin oluşturduğu güç seviyesi ancak kapsama alacağı alana (uzaklığa) göre hesaplanmalıdır;

-Anten sistemlerinin ışıma diyagramı anten-verici sisteminin kapsama alacağı alanın yapısına bağlı olarak tasarlanmalıdır;

-İletişim sistemlerinin, özellikle radyovericilerin ve diğer cihazların ışıma frekans tayfları (spektrumları), taşıyıcı ile orta frekans değerlerinin stabilliği, iletişim sistemiyle cihazların projelendirme aşamasında standartlara uygun belirlenmeli, çalışmaya başladıktan sonra da kontrol edilmelidir;

-Tasarlanan sistemlerin (uydu, telsiz telefon, hücresel şebeke v.b.) erişim sistemleri EMU ilkelerine uygun seçilmelidir;

-İletişim ve yayın sistemlerinde kullanılan radyoalıcılarının komşu, ana ve ara frekans sinyallerine karşı seçiciliği (selektive) uluslararası standartlara uygun olmalıdır;

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Boşaltım

BOŞALTIM

Hücrelerde metebolizma sonucu ortaya çıkan zararlı maddelerin dışarı atılmasına boşaltım denir. Organizmada boşaltımla görevli bütün organların veya yapıların meydana getirdiği sisteme ise boşaltım sistemi denir. Boşaltım sisteminin diğer önemli bir görevi de organizmadaki hücrelerin yaşamasına uygun ve dengeli bir iç ortamın devamını sağlamaktır.

Hücrelerde Boşaltım : Hücre zarları su ve suda çözünen mineral tuzların büyük moleküllere göre daha kolay geçirirler. Bu maddelerin hücreye giriş çıkışı bazı şartara bağlıdır. Eğer hücredeki tuzların yoğunluğu, hücrenin içinde bulunduğu ortama göre farklı olursa, bu moleküller osmoz ve difüzyonla hücreye girip çıkarlar.Hücreye madde giriş-çıkışı hücre zarı tarafından kontrol edilir. Hücreye siyanitgibi bazı zehirli maddeler verildiğinde, hücre zarının bu özelliklerini kaybettiği görülmüştür.Şayet hücre madde giriş çıkışını kontrol edemezse zarar görür.Mesela hücreye fazla su girmesi halinde hücre şişer ve parçalanır. Bunun aksine hücre fazla miktarda su kaybederse büzülüp ölebilir.Hücrede sudan başka metabolizma sonunda meydana gelen zararlı veya kullanılmayan maddelerde hücre zarında dışarı atılır.Bu şekildeki boşaltımla hem hücre içinin su ve iyon dengesi belli sınırlarda tutulur, hem de hücre içi temizlenmiş olur.

1)BİTKİLERDE BOŞALTIM

Bitkilerde özelleşmiş bir boşaltım sistemi yoktur.Boşaltım, su yosunları ilediğer su bitkilerinde doğrudan difüzyonla olur.Gelişmiş yapılı bitkilerde vücudun farklı kısımlarındaki değişik yapılar boşaltımı sağlar.

a)Stoma’ların Rolü: Kara bitkilerinde, bitki bünyesindeki karbondioksit moleküller halde, suyun fazlası da terleme ile buhar halinde stomalardan dışarı atılr.Ortamda yeterli ışık bulunduğu zamanlarda bitkiler boşaltım artığı olarak oksijen oluşturur ve bunu da stomaları ile atarlar.

b)Hidatod’ların Rolü:Fasülye, arslan pençesi gibi bitkiler ve otlarda stoma ile atılamayan fazla su, yaprakların kenarla bulunan hidatod (su savağı) isimli özel yapılarla damla halinde dışarı verilir. Bu olaya damlama (gutasyon) denir. Damlama olayı için bitkinin çok su alması ve havanın su buharı ile doymuş olması gerekir.Böyle özel durumlarda dışarı verilen su miktarı, terleme ile verilen sudan daha azdır. Damlama sıcak ve nemli gecelerde, sabahın erken saatlerinde yaprakların uçlarında görülür. Bunların çiy ile bir ilgisi yoktur. Damlama olayında, su bitkiden dışarı çıkarken bir kısmı tuzları da beraberinde taşır.Yaprak üstündeki su damlaması buharlaşınca geride tuz kalır. Böylece, damlama ile bitkiden bir miktar tuz da alınmış olur.

c)Köklerde Boşaltım:Karbondioksit ve karmaşık yapılı organik maddeleri kökleri ile dışarı atabilen bitkiler de vardır. Bir kısım bitkiler ise, inorganik tuzları kökleriyle toprağa boşaltırlar.

d)Yaprak Dökümünün Boşaltıma Katkısı:Bitkiler metabolizma ile meydana gelen bazı zehirli maddeleri, inorganik tuzlarla birleştirerek çözünmeyen kristaller şeklinde zararsız hale getirilebilir.Mesela kalsiyum tuzlarının çok fazla bulunduğu topraklarda yetişen bitkiler, fazla kalsiyumu gövde ve yaprak gibi organlarından oksalat, duruz , rafit ve sistolit kristalleri halinde biriktirirlet.Yaprağın dökülmesiyle bunlar bitki bünyesinden atılmış olur.Bitkilerde yaprak dökülmesi; iklime bağlı olarak Sonbahar’da sıcaklık ve ışığın azalmasında dolayı, diğer zamanlarda ise, sıcaklığın fazlalığından veya soğuktan,ışığın yetersizliğinden, suyun azlığından kaynaklanabilir.

e)Kovucuklarda Boşaltım:Bitkilerin gövdelerinde, koruyucu doku olarak epidermisin yerini periderm almıştır.Epidermisteki stomalar da bozularak kovucuk (lentisel) haline gelmiştir.Lentiseller karbondioksit ile beraber az miktarda da su atarlar.Metabolizma sonucu oluşan bazı maddeler ise dış ortama atılamayıp, salgı dokusu veya salgı hücrelerinde (süt kanalları, reçine kanalları ve salgı tüyleri) biriktirip saklanırlar. Böylece diğer dokulara zararlı etki yapması önlenmiş olur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy