‘do’ Arama Sonuçları

Multimedia’nın Tanımı

MULTİMEDİA’NIN TANIMI

MULTİMEDYA

Bu kelimenin anlamı pratik olarak yazı, hareketli görüntüler, resimler ve sesler gibi pek çok unsurdan oluşan bir sunumu anlatmaktadır. Günümüz Multimedia bilgisayarlarının yaptığı da tam olarak bu tarz programları çalıştırabilmektir. Fakat bir televizyon da sesli ve görüntülü sunumlar yapmaz mı, neden kimse ”Multimedia TV” gibi bir tanım kullanılmaz? Bunun sebebi çok basittir, pek çok cihaz bu tarz sunumlar yapabilir, ancak hiçbiri kullanıcıya sunumun akışına bir şekilde müdahale etme fırsatı vermez. Ancak bilgisayarlar bunu yapabilir, işte bu ”karşılıklı etkileşim” unsuru Multimedia kelimesine gerçek anlamını kazandırır.

MULTIMEDIA (ÇOKLU ORTAM) NEDİR?

Bilgisayarda ses, görüntü dinleyebilme ve izleyebilmeyi sağlayan, ses ve görüntü kaydına olanak veren aygıtların ve yazılımların kullanılmasına çoklu ortam (multimedia) denir.

Bu işlemleri yapabilmemizi sağlayan aygıtlar şunlardır ;

1.Ses Kartı 2.CD-ROM veya DVD ROM

3.Hoparlörler 4.TV kartları

5.Radyo Kartları 6.MPEG video Kartları

7.Kamera 8.Video Konferans Kiti

9.Bu aygıtları tanıtan yazılımlar

MMX(Multimedia Extensions):

Genişletilmiş CPU komut setidir. Özel olarak bu komut setini kullanan multimedia uygulamaları çok hızlı çalışırlar. Söz konusu olan Pentium’un komut setinin genişletilmesi, bu yeni komutlarla çoğunlukla resim işleme ve benzer işlemlerde büyük veri yığınlarıyla sıkça ihtiyaç duyulan belli hesaplamaların daha hızlı gerçekleşmesi sağlanıyor.Ancak bu hızlandırmadan sadece özel olarak MMX için programlanmış programlar faydalanabiliyor, yeni komutlar eski yazılımların işine pek yaramıyor.MMX’in gerekli olup olmadığı sorusunun cevabı ise kullanılan yazılımlara bağlı. Özellikle oyun meraklıları için MMX işlemci tavsiye edilebilir. Ancak MMX uyumlu olmayan bir işlemci de ilk tercih olabilir.İşlemci seçiminde en akıllı tercihi yapabilmek için bilgisayar üzerinde çalıştırılacak yazılımların türleri göz önünde bulundurulmalıdır. Farklı yazılımlar farklı işlemciler üzerinde farklı hızlarda çalışırlar. MMX işlemcilerin hız ve performansları uzun süredir kendisini ispat etti. Herkes bir MMX sahibi olmak istiyor ama çok az kimse bu işlemcilerin özellikleri ve kapasiteleri konusunda bilgi sahibi. MMX mimarisi onu destekleyen yazılımlarda hız artırımı sağlamaktadır.MMX diğer yazılımlarda hız artışı sağlasa da bu çok doyucu olamamaktadır. Eğer sistemde her türlü yazılım kullanılacaksa MMX işlemcilerin fiyat düşüşünden faydalanmak gerekmektedir.

Intel MMX işlemcilerin üretimini durdurmadan önceki son fiyat indirimini geçtiğimiz günlerde yaptı. Bu işlemcilerde diğer işlemcilerde olduğu gibi piyasadan yakında silinecekler. Özellikle grafik tabanlı işlemler ve oyunlar için MMX işlemcilere yatırım yapmak mantıklı.

Eğer üstün grafik özellikleri isteyen oyunlar oynanacaksa (Quake II, Halflife) MMX’ler PII’ ye göre yavaş kalabiliyorlar. Daha ciddi grafik uygulamaları kullanılacaksa (AutoCAD, Adobe Photoshop gibi) bir çok kıyaslama Pentium II işlemcilerin dışında bir tercih yapılmaması gerekiyor. Bu durumda çift işlemcili bir sisteme de yatırım yapılabilir.

Eğer kullanıcı alabileceği en hızlı işlemciye ihtiyaç duyuyorsa mutlaka bir Pentium II işlemci almalı. Geçen sene MMX işlemcilerin senesiydi 1998 ise Pentium II işlemcilerin senesi olmuştur.Intel’in yeni LX çip seti sayesinde uzun zamandır beklenen hızlı grafik portu, yani AGP desteği de yaygınlaşmaya başlıyor. Windows 98’in çıkmasıyla beraber olarak satılan sistemlerde görülmeye başlayacak. Piyasadaki en hızlı işlemciyi satın almak çoğunlukla yanlış bir tercih olmaktadır. Çünkü hızlı işlemciler genellikle iki ay sonra yaklaşık % 25 daha ucuza satın alınabiliyorlar. Şunu unutmamak gerekir, bugünün en hızlı işlemcisi kısa bir zaman içinde eskimiş bir işlemci olacaktır.

MULTIMEDIA IŞLEMLERİ

İletişimin anlaşılır olması iletişimin başarısını ve sonucunu belirlemektedir. İnsanoğlu bilgiyi ses, yazı, şekil, resim, fotoğraf, film gibi duyularına yönelik geliştirmiştir.

Günümüzde bütün bu bilgilerin bir arada algılama, anlama sürecini güçlendirecek şekilde kurgulandığı çoklu ortam Multimedia olarak tanımlanmaktadır.

Multimedia ürünleri çok sayıda bilginin istenen amaca yönelik bir araya getirildiği ve iletişim kurulanla etkiletildiği bir ortam sunmaktadır.

Bilgisayar üzerinde oluşturulan bilgilerin günümüzde taşınabilir yaygın ve ekonomik medyası CD’dir. Bir CD üzerinde her türlü yazı, ses, resim, şekil, fotoğraf, filmi bir arada bulundurabilmektedir. Böylece minimum maliyet ile broşür, katalog, gibi tanıtım, pazarlama, eğitim verilerini hedef kitleye ulaştırmak mümkündür.

AEC Multimedia, sunduğu Multimedia çözümlerle seçkin, kaliteli ve titiz çalışma örnekleri ile konusunda ilklere imza atmıştır.

AEC Multimedia tasarım ekibi, ürün modellemesi, görselleştirilmesi ve ürün fonksiyonlarının anlatımına yönelik simülasyon ve sanal gerçeklik uygulamaları ile bir ürünün üretim öncesinde ve sonrasında sunumu için gerekli tüm verileri bir çözüm seçeneği olarak sunmaktadır.

Bilgisayar devinin yeni sunucusu tek çipte iki işlemci kullanılmasına imkan tanıyor.

IBM, yüksek fiyatlı yeni bir bilgisayar sunucusunu bugün piyasaya çıkararak UNIX işletim sistemini kullanan makineler piyasasında Sun Microsystems ve Hewl-ett-Packard’ la olan rekabetini artırdı.

UNIX piyasasındaki üstünlük hala Sun Microsystems’in elinde, ancak IBM, yeni sunucusu Regatta’nın, Sun’a ait Sun Fire’n ve HP’ nın Superdome’undan çok daha üstün olduğunu açıkladı. Rekatta, Power4 mikro işlemcisini kullanan ilk IBM bilgisayarı oldu. Power4, tek parça silikon üzerinde iki işlemciye sahip. Şirketin üst düzey yöneticilerinden William Zaitler, Regatta’nın Sun Fire’n yarı fiyatından satışa sunulacağını ancak iki katı hızlı çalışma kapasitesine sahip olduğunu belirtti.

Şirketler sunucuları veri tabanları, İnternet siteleri ve diğer büyük bilgisayar ihtiyaçları için kullanıyorlar. Yeni sunucuyu inceleyen uzmanlar IBM ’in rakiplerine karşı çok büyük bir adım attığını belirtiyor.

SES KARTI (SOUND BLASTER)

Kişisel bilgisayarlar bip sesi ve basit melodileri çalabilirler.Daha farklı sesleri elde edebilmek ve CD (Compact Disk) kullanarak müzik dinlemek, TV veya film izlemek için veya programları kullanırken orijinal seslerini alabilmek için ses kartı takılmalıdır. Ayrıca ses çıkışı için hoparlörler takılmalıdır. Bu hoparlörler mıknatıslı olduğundan disketleri yanına koymamak gerekir, zira disketleri bozabilir.

Raduga bir SES kartı ile üst üste hatasız çalışır.

Raduga bilgisayarınızın sahip olduğu 16 bitlik tek bir ses kartı ile üst üste çalışabilme (overlap) özelliğine sahiptir. Özel ses kartı ile çok daha iyi sonuçlar alabilirsiniz!

Örneğin Hakan Peker’in “Kolay mı unutmak” şarkısından sonra yayınlanacak olan Nalan’ın “Yaralandım” şarkısı otomatik olarak sizin belirlemiş olduğunuz süre kadar birbirleriyle karıştırılarak (mix) şarkı geçişleri sağlanır.

Bu özellik gece yayınlarında kaset, CD, MD, DAT için hazırlanmış olan paket yayınlardan çok daha büyük kolaylık sağlar ve yayınınıza değişik şarkıları karıştırma ile renk katar.

Yabancı müzik yayınlarınız ise kusursuz şarkı geçişleriyle farklı olur.

Teknik Özellikler

Digitlink Optical Digital Adaptor kartı

Optik kablo

2 X 6-pin flat kablo

2 X 20-pin flat kablo

Kullanım kılavuzu

Not: 2 X 6 pin flat kablosu, Sound Blaster Live! Value veya Cyber Sound kartına bağlantı sağlarken 2 X 20-pin flat kablosu Sound Blaster Live! ses kartına bağlantı sağlar.

2-pin konnektör JP1, CD-ROM veya DVD-ROM’un Digital Audio (SPDIF) çıkışına bağlantı sağlar. Sadece Cyber Sound kartını upgrade ederken kullanılır.

Power DVD 2.5.5 tam sürüm

Uyumlu Ses Kartları

Cyber Sound (ASC-200)

Creative Sound Blaster Live!

Creative Sound Blaster Liva! Vale

Not: Digitlink, listede bulunanlardan farklı kartlar ile çalışmak üzere tasarlanmamıştır..

Sistem Gereksimleri

Pentium sınıfı 133MHz veya daha hızlı işlemci

16MB memory (32MB tavsiye edilen)

Bir adet PCI slot

Windows 95/98 veya Windows NT 4.0

Amfili hoparlör veya kulaklık

Bir adet ISA slot

SURROUND SES SİSTEMLERİ

Temelde surround ses sistemlerinin ‘sesi genişletmek’ olduğunu söylenebilir. Bugün hemen her müzik setinde bulunan surround özellik elde edilen ses ve müzik kalitesi bakımından farklı gruplara ayrılır, en basit olanlarından Dolby Surround gibi müthiş kaliteli olanlarına dek pek çok farklı standart mevcuttur.

DİJİTAL SES KAYDEDİCİSİ

Surround sistemleri en önemli parçası dijital ses işleme birimidir. Bu işlemci ses sinyallerini tamamen alışılmışın dışında yöntemlere işler ve hoparlörlere iletir. Sonuçta elde edilen ses ve müzik kullanıcıya sanki iki hoparlörün arasında değil de, etrafını saran boşluğunu derinliklerinden yansıyormuş gibi etki eder. Bu sayede sesleri koltuğunuzda otururken sanki gerçekten bir konser salonunda ya da stadyumdaymış gibi duyabilirsiniz.

Dijital ses işleyici (DSP) çok gerçekçi bir atmosfer yaratabilmesinin bedelini ses kalitesindeki küçük bir öder. Gerçekte bu düşüş pek farkedilir seviyede değildir, gerçekte eğer kulağınız en üst seviye kalitedeki pahalı sistemlerden müzik dinlenmeye şartlanmamışsa aradaki farkı hissedebilmeniz pek mümkün sayılmaz.

Tabii ki surround ses sistemi sadece müzik dinlerken kullanılmaz, bu sistemle donatılmış bir TV üzerinde film ya da maç seyretmenin inanılmaz bir zevki vardır. Ayrıca bilgisayarlar için de gelişmiş surround ses donanımları satılmaktadır. Özellikle surround ses desteği sağlayabilecek şekilde hazırlanmış oyunları bu donanıma sahip bir bilgisayarda oynamanın zevki çoğu kişi için yapılan masrafa gerçekten değer. Surround ses sayesinde oyun adeta ekrandan taşar ve etrafınızı kaplar, elde edilen atmosfer bazen inanılmaz olabilir.

Creative Sound Blaster Audigy Digital Entertainment

Firma

Ürün

Teknik Özellikler

Genel

High-end müzik için profesyonel ev stüdyosu araçları, gelişmiş multi I/O bağlantıları ve low latency ASIO™ desteği

24-bit multi-kanal performansı ve 100dB SNR ile yüksek kalite ses

EAX® ADVANCED HD™ teknolojisi ile gelişmiş müzik efektleri ve gerçekci oyunlar.

Tam entegre SB1394™ (IEEE® 1394 uyumlu) konnektörü ile DV Camcorder, digital audio player, harici sabit disk, yüksek hızlı CD-RW ve diğer ev eğlence ekipmanları için bağlantı imkanı

Audigy Çipi

Wavetable Synthesizer

Polyphony 64 (8-nokta interpolasyon)

Sistem belleği üzerinden 1GB bellek desteği

4 MB Sample Set

48 MIDI kanalı, 32-bit efekt motoru

Dijital Ses Özellikleri

Full Duplex

Max. kayıt derinliği 16-bit

Max. kayıt oranı 48kHz

Max. oynatım derinliği 24-bit

Max. oynatım oranı 96kHz

Signal-to-Noise oranı 100dB

Soundfont desteği, Soundfont 2.1 dahil

Uyumluluk

Windows XP (Downloadable), Windows ME, Windows 2000, Windows 98 (Win 98SE SB1394 desteği için), Windows NT 4.0, DOS

General MIDI, MPC3, Plug & Play, Sound Blaster PCI

EAX, Microsoft DirectSound, Microsoft DirectSound 3D & Derivatives

PCI 2.1, AC97, MPU-401 UART

Dolby® Digital 5.1 çözme

EAX Advanced HD

ASIO desteği

Konnektörler

Mikrofon girişi, Line girişi, Line çıkşı (ön hoparlör), Line çıkşı (arka hoparlör), MIDI/Joystick Portu (ilave olarak), MPC3 CD Audio girişi, Auxiliary girişi, TAD girişi

24-bit DAC, 24-bit ADC

Analog/Dijital çıkışı (Analog: Merkez & Subwoofer / Dijital : 6-kanal S/PDIF), Digital DIN

SB1394

CD Digital girişi

Diğer

4 hoparlör deteği

Creative MultiSpeaker Surround

Creative Environments

5.1 hoparlör desteği

Ön/Arka hoparlör ses seviye ayarı

Merkez hoparlör ses seviye ayarı

Subwoofer hoparlör ses seviye ayarı

Crossover Frekans ayarı(10 – 200Hz)

Dolby Digital 5.1 Pass-through (Dolby Digital softDVD yazılımı ile)

DTS pass-through (Dolby Digital softDVD yazılımı ile)

CD-ROM SÜRÜCÜ (CD-ROM DRIVER)

CD’lerin kullanıldığı sürücüye CD – rom sürücü denir. Bir disket sürücüsü gibi kasa üzerine takılmaktadır.CD sürücüler ile müzik dinleme, ses-görüntü ve film gibi multimedia (çoklu-ortam) uygulamaları çalıştırmanın yanında, veri (data) CD’leri, yani program CD’leri takılarak programlar hard diske yüklenebilirler.

CD’ler kapasiteleri bakımından oldukça önemli bir alana sahiptirler. Bir CD’ye 600-650 Megabytes büyüklüğünde veri-program yüklenebilmektedir. CD’ler ayrıca önemli verilerin yedeklenmesi amacıyla da kullanılmaktadır.

Günümüzde CD sürücüler son olarak 50 hız, ve yukarı hız kapasitesindedirler(50x, 52x şeklinde gösterilirler). Bu hızlar CD sürücü üzerindeki veriye ulaşma hızıdır.

CD ROM ÖZELLİKLERİ

Öncelikle cd rom un açılımını yazalım cd; “Compact disk” , rom ; “read only memory (sadece okunur bellek) ” : cd rom larda disk veya disket sürücülerde olduğu gibi okuma kafası yoktur bunun yerine cd rom un içinden dışına doğru tek bir doğru çizgi üzerinde hareket eden lensin bulunduğu bir hareket kafası vardır.

CD SÜRÜCÜLERİMİZİN ARABİRİMLERİ

CD sürücülerin arkasında temelde üç adet bağıntı bulunur. Güç girişi, bir ses kartına bağlanan audio çıkışı ve veri kablosu. Günümüzde sürücüleri hemen hemen hepsi IDE veri arabirimini kullanır. IDE standardı aslında ne disket sürücülerini desteklemek amacıyla geliştirilmiştir. Bu tip sürücülerin kullanılabilmesi için IDE standardı, ATAPI (AT Attachment Programmable Interface-AT Standardına Eklenmiş Programlanabilir Arabirim)eklenmiştir. IDE arabirimi, verileri CD sürücülerinden ve sabit disklerden aktarırken DMA denilen hafıza kanallarını kullanır. Bu kanallar kullanıldığında işlemciye yük binmez ve hız artar. Fakat farklı DMA modları vardır. Alacağınız CD sürücünün bu modlardan hangilerini kullandığı önemlidir. Zira DMA 3’ü kullanmayan bir CD sürücü ne kadar hızlı olursa olsun verileri yavaş aktaracağından pek bir işe yaramaz. Hızı etkileyen diğer bir etkende PIO (Programmable Input, Output- Programlanabilir Giriş ve Çıkış) modudur. Bu terim DMA aktarımı yapan çiplerin desteklendiği programlama arabirimini ve kullandığı programlama modunu gösterir.

Eğer hızlı bir CD sürücünüz varsa muhakkak PIO 3 modunu destekleyen bir anakart ya da kontrol kartı alın. Aksi takdirde hızlıca okunan veriler aynı hızda bilgisayarınıza aktarılamayacağından vereceğiniz para boşa gidecektir. Ayrıca ne kadar yeni bir anakart kullanırsanız veri aktarım hızınız o kadar fazla olacak. Eski anakartlar bu veri aktarım standartlarının yenilerini destekleyemediği için sürücünüz hem çok yeni hem de hızlı dahi olsa, yine de vasat bir performans sağlayabilir. Çünkü bu seferde anakartınız bir darboğaz oluşturup aktarma işlemini aktaracaktır. Fakat bugün kullanılan anakartların çoğu bu standartları eksiksiz destekliyor ve yavaş olma sorunu genelde anakarttan değil sürücüden kaynaklanıyor.

Diğer bir arabirim de SCSI-2 standardı (SCSI sürümleri içinde günümüzde en çok kullanılanı ) tek bir SCSI adaptör kartından aynı anda 14 çevre biriminin bağlanmasına izin verir. SCSI-2 ve üstü standartların normal EIDE standardından daha hızlı olduğu kesin, fakat daha pahalı ve yaygın değil. Aynı zamanda EIDE standardında geliştirilen yeni Ulura DMA/33 moduyla birlikte bir CD sürücüye gerekli olan tüm potansiyel sağlanabilmekte. Yani günümüz CD sürücüleri ve modern anakartlardaki EIDE portları yeterli hızı sağlamakta. Fakat yine de profesyonel uygulamalar için SCSI-2, Fast Wide SCSI-2 ve Fast Wide SCSI-3 standardı kullanılıyor. Bu standartlar EIDE standartlarına göre son derece hızlıdır. Üstelik SCSI arabirimini kullanan bir CD sürücü, işlemcinizi daha az meşgul eder. CD sürücüleri ve diğer depolama cihazları bazı fonksiyonlarını işlemcinizin yardımıyla yapar. CD sürücünüz işlemcinize ne kadar az yük bindiriyorsa o kadar fazla değerlidir. Çünkü işlemciye fazla yük bindiren sürücüler hem işlemciyi yavaşlatır hem de işletim sisteminin göçmesine sebep olurlar. Bu nedenden biz testlerimizde sürücülerin CPU’ muzu ne kadar meşgul ettiğini de ölçtük. Bu konuda SCSI sürücüler oldukça avantajlı oluyorlar. Zira hem işlemciyi daha az meşgul ediyor hem de işletim sisteminin daha güvenli çalışmasını sağlıyorlar. Eğer hıza ve güvenliğe çok ihtiyaç duyuyorsanız hızlı bir SCSI CD sürücü alternatifini arayın.

PIO Modu Standart Türü Maksimum Transfer

Hızı (MB/sn)

Mode 0 Tümü 3.3

Mode 1 Tümü 5.2

Mode 2 Tümü 8.3

Mode 3 ATA-2, Fast ATA, EIDE 11.1

ATA-3, ATAPI, Ulura ATA

Mode 4 ATA, Fast ATA-2, ATA-3, 16.6

ATAPI, Ulura ATA, EIDE

CD-ROM HIZILARI

Sürücü Minimum Transfer Hızı Maksimum Transfer Hızı (Bit KB/sn)

1x (CLV) 150 KB/s 150 KB/s

2x (CLV) 300 KB/s 300 KB/s

4x (CLV) 600 KB/s 600KB/s

6x (CLV) 900 KB/s 900 KB/s

8x (CLV) 1,200 KB/s 1,200 KB/s

10x (CLV) 1,500 KB/s 1,500 KB/s

12x (CLV) 1,800 KB/s 1,800 KB/s

16x (CAV) ~930 KB/s 2,400 KB/s

20x (CAV) ~1,170 KB/s 3,000 KB/s

24x (CAV) ~1,400 KB/s 3,600 KB/s

12x/20x (CLV/CAV) 1,800 KB/s 3,000 KB/s

X Kavramı Nedir?

İlk çıkan CD sürücüler bir müzik CD’sinin ihtiyacı olan saniyede 150kbps’lik bir aktarım hızına sahiptiler. Hızları 200 devir civarında geziniyordu. Ve hepsi CLV tekniğini kullanmaktaydılar. Çünkü bir müzik CD’si okunurken devamlı sabit kalmalı. Aksi halde seste bozulmalar başlamakta. İlk CD sürücüler kafa merkezine yakın bilgileri okurken dakikada 200 devire: CD’nin en dış kesimindeki veri izlerini (Spirallerini) okurken ise dakikada 530 devirlik bir hıza ulaşıyorlardı. Daha sonra CD sürücülerin dönme hızı arttırılarak veri aktarım hızları da arttırılmaya başlandı. Ve artan devri söylemektense, artan aktarım hızını ilk çıkan 150 kbps’lik aktarım hızının kaç katı olduğunu anlatan ifadeler kullanılmaya başlandı. İlk kez 2X’lik CD sürücüler piyasaya sürüldü. Onları 3X’ler takip etti. Ucuz olmaları nedeniyle bir ara 2.5X’lik CD sürücülerin de piyasaya sürüldükleri oldu. Günümüzde ise bu ikinin katları olarak devam ediyor.

GÖZE ÇARPANLAR

TOSHIBA XM-6401B: Toshiba’nın üretmiş olduğu bu CD-ROM 40X hızına, SCSI arabirime 6,000 KB/sn’lik transfer hızına sahip, XM-64014B, sürekli ve rastgele gibi mükemmel değerler vermekte. Testimizdeki tüm CD’leri programsız ve çok kısa bir süre zarfında okuyan XM-6401B, spin up-down süreleri ile dikkat çekmekte CD-ROM XA, CD-I, CD-I Ready, CD-I Bridge,Video CD, CD-G, CD-RW CD-R disk formatlarını destekleyen XM-6401B, görsel değil performans ve kaliteye önem verdiğini bir kere daha göstermiş oldu. Ön panel üzerinde IDE modellerinde olduğu gibi play butonu bulunmayan XM-6401B özelikle server’larda kullanılabilecek biraz pahalı fakat hızlı bir CD-ROM sürücü.

PIONEER DR-944: Ses ve görüntü teknolojisi devi Pioneer’ın ürettiği multimedya ürünlerinin bir çeşidi olan DR-944 kodlu bu CD-ROM sürücü, 40X hızında ve CAV veri okuma formatıyla çalışıyor. DR-944, çok sessiz çalışmasıyla dikkatimizi çekti. Rastgele veri okumadaki hızı gerçekten çok iyi. VideoCD’lerde yüksek performans sağlamakta. Ürün ambalajı içerisinden sürücü disketi, audio kablosu ve kitapçığı çıkmakta. Ürün OEM olarak satılmaktadır.

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Yaygın bilinenin aksine CD üzerindeki pit adı verilen girinti ve çıkıntılar verilerin belirtilmesinde kullanılmazlar. 1 ve 0’lar çukur ve düzlüklerin arasındaki geçişlerle belirlenir. Bu geçişler (eğimler) veya girintilerin sınırlarını oluştururlar.

CD üzerindeki veri bitleri 8 bit’lik byte’ler halinde tutulmaz. Onlara eklenen kontrol bitleriyle 14 bit uzunluğundaki veri yığınları olarak tutulurlar. Yani CD üzerinde 1 byte 8 bit olarak değil 14 bit uzunluğunda bir veridir. Bu değişme EFM (eightto Fourteen Modulation-Sekizden Ondörde Modülasyon ) olarak adlandırılır. Yıllardır DOS ortamında kullandığımız MSCDEX.EXE komutunun asıl görevi budur.

74 dakikalık CD’lerde zannedilenin tersine maksimum 650 MB’lık değil, 742.4 MB’lık (hata düzeltmesiz veri) kaydedilebilir.

CD üzerinde içten başlayarak dışa doğru dairesel olarak genişleyen tek bir çizgi vardır; bu çizginin kesintisiz olarak uzunluğu 4800 metreden fazladır…

CD üzerindeki çukurların derinliği bir insan saçının 3600’de biri kadardır.

CD – REWRITER

CD yazıcılar standart CD sürücülerden farklıdır, çünkü özel bir lazer ışını ile çalışırlar. Bu lazer, cd-r diskler üzerindeki kimyasal madde tabakasına verileri yakarak yazar. cd yazıcılar aynı zaman da cd leride okuyabilirler örneğin : 8x4x24x bir cd yazıcı 8x ;cd-r , 4x ; CD-rw , 24x ; cd okuma hızına sahipdir. Peki , CD yanmaları neden kaynaklanır. Yazma işlemi sırasında sürücünün kafası , yani lazer ışını sabit hızla haraket eder. Veri akışı kesilirse diski durdurup bekleyemez. Bu sorunu önlemek için cd yazıcınız içinde, genelde 512K veya 1 MB ‘lık bir tampon bellek kullanılır; veri önce tampon belleğe aktarılıp, oradan yazıcı kafaya gönderilir. Ancak tampon bellek te yetersiz gelirse,yazıcı veri isteyip tampon bellektede bulamazsa “buffer underrun ” sorun oluşur ve cd niz yine yanar. yazma işleminde cd sürücülerin önemi kadar kullanılan yazılımın da büyük önemi vardır. bu programlardan popüler olnları ; adaptec easy cd creatop,winoncd ve nero gibi programlar kullanılır.

Yamaha’dan CD-R Üzerine Resim Çizme Teknolojisi

Yamaha ‘nın kullandığı CAV yeni sabit açısal hız teknolojisini kullanarak artık CD’nin kullanılmamış bölgelerinde yazı yazabilmek, resim çizebilmek mümkün olacak. Bu teknolojinin tüm Yamaha kullanıcıları tarafından kullanılabileceğini tahmin ediyoruz.

Ben oldukça cool buldum. Böylece CD üzerine yazı yazma zahemetinden kurtulabilir. Yada yazdığınız CD’lerin sizin tarafınızdan yazıldığını anlatan bir logoyu imza gibi ekleyebilirsiniz. Yamaha CeBit fuarında bu yeni teknolojisini sergileyecek. Sol taraftaki resimin daha büyük halini görebilmek için aşağıdaki haberin olduğu yere gitmenizi tavsiye ederim.

PİONEER DVD-WRİTER

CD-RW SÜRÜCÜLER, istediği bilgileri kendi isteği şekilde CD’lere yazmak isteyen kullanıcılar için çok iyi bir çözüm. Fiyatları da zamanla birlikte daha ekonomik hale geliyor. CD-RW’lerin tam da yaygınlaşmaya başladığı günümüzde, şimdi de DVD-R sürücüleri çıkmaya başladı. DVD formatının kullanım alanının artması ve CD’lerin kapasitesinin bazı uygulamalarda yetersiz kalması bu sonucu ve talebi doğurdu diyebiliriz. Öte yandan DVD-R sürücülerin CD yazabiliyor olamsı da büyük avantaj. Bu alanda ilk çıkan ürünler SCSI ve harici olarak kullanılıyordu. Ancak Pionner’ın kısa süre sonra piyasaya sürmeyi planladığı DVR-A03, ATAPI arabirimini kullanan ve herhangi bir CD-ROM gibi dahili olarak kullanılan ilk birkaç DVD-R sürücüden bir tanesi.

Pioneer DVR-A03 maksimum 8X CD-R, 4X CD-RW ve 2X DVD-R yazma, 16X CD-ROM ve 4X DVD-ROM okuma hızlarına sahip. Cihazın üstünde bu tip sürücülerde klasik hale gelen kulaklık çıkışı ve ses kontrol düğmesi de unutulmamış.

ABD’de yaklaşık 1000 dolarlık bir fiyatla piyasaya çıkacağı tahmin edilen Pioneer DVR-A03, özellikle DVD film kopyalama konusundaki tartışmaları alevlendireceğe benziyor.

CD KAYDEDİCİ (COMPACT DISK WRITER)

CD’lere bir veya daha fazla kez kayıt yapılabilir ve bundan sonra okuma (read) işlemi (müzik dinleme veya programları çalıştırma, veri ve görüntü depolama) için kullanılabilirler. CD-W olanların ikinci kez kayıt imkanı yoktur, CD-RW olanlar ise tekrar yazılabilir ve kayıt yapılabilir.

Bir CD’ye kayıt yapabilmek için ayrıca bir CD kaydedicinin olması gerekir.Bir CD’de kayıt işlemi, CD’nin yüzeyinin yakılmasıyla elde edilen tümsek ve çukurların oluşmasından ibarettir. Yanma işlemiyle oluşturulan bu çok küçük çukurların tekrar doldurulmaması nedeniyledir ki, bir CD ancak bir kez kayıta izin vermektedir.

CD-ROM:Kırmızı dosyada yapılan dosyadaki tanımlamaların üzerine sarı dosya adındaki yeni bir dosya altında CD – ROM ‘un özellikleri tanımlanmıştır. CD – ROM maksimum 650 MB’lik veri alabilen ve verilerin CD’nin orta noktasına en yakın bölümdeki ilk track’ten itibaren dijital olarak yazılmasını şart kılan bir sıtandarttır. Bu gün müzik setlerimizde dinlediğimiz ses CD’leri kırmızı dosya ile yapılmış CD-ROM’lar ise Philips ve sony firmasının sarı dosya adı altında getirildiği sıtandartlara bağlıdır.

CD-ROM XA (Genişletilmiş CD–ROM standardı):XA eki, İngilizcedeki eXtended Architecture (Genişletilmiş Mimari) kelimelerinden bir kısaltmadır. Bu standart Philips ve Microsoft tarafından oluşturuldu. Böylece ses, durağan resim ve hareketli video için pek çok formattaki dosya CD’ye kayıt edilebilir hale geldi. Bu standart temel CD-ROM’a Mod 2’de farklı yapıda kayıt yapılmasını sağladı. Kaydedilen sesin parlaklığını arttıran B ve C gürültü giderme tekniklerinin CD-ROM’a uygulanabilmesini mümkün kılmıştır.

CD-1:CD-1 standardı, özellikle görsel malzemelerin, CD’ler üzerinde daha kayıpsız şekilde tutulması için geliştirilmiş bir standarttır. Tek bir CD üzerine, 19 saatlik sesin, 7200 adet yüksek çözünürlüklü resmin ve 72 dakikalık tam ekran hareketli videonun (MPEG) kayıt edilebilmesini mümkün kılmıştır.

CD-MO (Compact Disc-Maqneto Optical):Manyetik etkilerle yazılan ve yine de optik teknolojiyle oluşan bir disktir. Kullanım alanı günümüzde yok kadar az.

CD-R (Compact Disc-Recordable):Bir CD standardı olmasına rağmen bu standardı okuyan CD sürücülerine de bu isim veriliyor. Kayıt edilebilir CD anlamına gelir. Bu CD’ler, üzerlerine herhangi bir kayıt yapılmadan piyasaya sürülür. Üzerlerine yapılan kayıt işlemi tamamen ürünü alan kişiye ve bu tip CD’ye kayıt yapacak olan CD sürücüsüne bağlıdır.

CD-RW (Compact Disc-ReWritable): Bu diskler kullanıcıların elindeki CD yazan sürücülerle tekrar ve tekrar üzerlerine kayıt yapılması için geliştirilmiş bir standarttır.

VideoCD: Üzerine yazılacak olan verilerin CD üzerindeki dağılımı özellikle farlı tutulan bir CD’dir. Bu standartta MPEG sıkıştırma teknolojisiyle sıkıştırılmış tam ekran görüntüler CD’ye yazılır. Fakat veriler hem bir kişisel bilgisayar hem de bir VideoCD oynatıcı tarafından izlenebilecek şekilde tek bir noktadan başlar. Diğer kalan boş kısımlarda yalnızca bilgisayarların görebileceği dosyalar tutulabilir.

Photo CD: Kodak firması tarafından geliştirilmiş olan ve çekilen yüksek çözünürlükteki fotoğrafları kayıpsız olarak kaydetmek için kullanılan bir standarttır. Bu standartta alışagelmiş olan kayıt sistemlerinden farklı olan geliştirilen teknoloji, yer kazanmak için fotoğrafları tutan bir indeksin CD’ye eklenmemiş olmasıdır. Fotoğrafların içinde kayıtlı olduğu dosyalar birbiri ardına gelir. Daha sonra bu standartta yapılan değişikliklerle bir tür indeks tipi geliştirilebilmiştir.

MONİTÖRLER

Monitör seçiminiz çok önemlidir. Monitör bilgisayarın göz önünde en çok bulunan parçasıdır. Göz sağlığı açısından kaliteli bir monitör de çalışmak önemli olduğu kadar bilgisayar kullanmaktan alınan keyfide artırır. Monitörleri birbirinden ayıran en büyük özelliği ekran boylarıdır.Teknik olarak mönitorlerde alınmadan önce bakılacak özellikler arasında çözünürlükler ve desteklediği frekans olmalıdır. Farklı çözünürlüklerde monitor ün herz değeri,yani tazeleme oranı vardır.Bu oran ne kadar büyük olursa görüntü o kadar net olur ve gözleri o kadar az yorar. 65, 75, 85, 100, 120 Hz değerleri ekran kartının gücüyle bağlı olarak monitörlerde görülebilecek değerler arasındadır.15″ bir monitor ün 800×600 çözünürlükte 85-100 hz değere sahip olması,17″ ve 19″ bir monitor ün 1280×1024 çözünürlüğü 75 hz civarında göstermesi normaldir bunun üzerinde bir degerde gösteren mönitor gerçekten kaliteli demektir. Digital ayarlama, düşük DPI aynı model mönitörler arasıda farklılıklar oluşturuyor genelde 0.28 (nokta aralığı)DPI dır. bu deger ne kadar düşük olursa monitor o kadar net görülüyor ve pikseller o derece görünmez. bu degerleri aşağıdaki mönitorlerle karşılaştırıp daha iyi kavrayabilirsiniz.15″ veya 17″ monitör alacaklar için iki farklı tercihimiz bulunmaktadır.

GRAFİK KARTI NASIL ÇALIŞIR ?

Programlar çalışırken oluşacak ekran görüntüleri işletim sistemine iletilir. işletim sistemi bu ekran bilgilerini grafik kartının kullandığı bellek adreslerine ve sistem kaynaklarına iletir. Grafik kartı adreslerine iletilen bu bilgiler grafik kartı işlemcisine ulaştırılır. Grafik kartının işlemcisi bu bilgileri grafik kartı üzerindeki bellege yazar. İşlenmiş bilgiler grafik kartı üzerindeki bellekten grafik kartının RAM-DAC ‘ ına aktarılır. RAMDAC grafik kartı belleğindeki bilgileri okuyabilir.

Kısaca RAM-DAC ‘ın görevi grafik kartında işlemci tarafından işlenmiş bilgileri bellekten okuyarak televizyon sinyallerine dönüştürmektir. Bellekte bulunan 0 ve 1 değerlerinden oluşan dijital bilgiler monitörlerin görüntüleyebileeği analog video sinyallerine dönüştürülür. Bilgisayar program bilgilerini monitörde görünmesi için program bilgilerinin veriyolu üzerinden grafik kartına aktarılması, bu bilgilerin grafik kartı işlemcisi tarafından işlenmesi ,0işlemciden grafik kartı üzerindeki bellege yazılması ve RAM-DAC tarafından bu görüntülerin monitöre gönderilecek analog sinyallere gönderilmesi gerekir.

HOPARLÖRLER (SPEAKER)

Ses kartı ile seslerin dinlenebilmesi için hoparlör olması gerekmektedir. Hoparlörlerle televizyon sesi, CD müzik sesi ve bilgisayar kullanıcısının kendi mikrofonuyla kaydettiği sesleri veya dosyadaki sesleri çok net ve istendiğinde stereo olarak dinlemek mümkün olmaktadır.

MİKROFON (MICROFON)

Kasa üzerine takılan bir mikrofon ile bilgisayarınıza ses kaydı yapabilirsiniz. Ayrıca bu sesle birlikte arka fonda bir müzik yayını (CD’den veya başka yoldan olabilir) alarak efektler verilebilmektedir. Ayrıca birleştirme ile seslerin montajı da yapılabilmektedir. Bu işlemler ses kartı ile birlikte verilen program kullanılarak yapılabilir.

JOYSTICK

Joystick tabir edilen aygıtlar özellikle bilgisayar oyunlarında kullanıcıya kumanda kolaylığı sağlaması amacıyla tasarlanmışlardır.

A4 Tech ANTI RSI Kablosuz Klavye İncelemesi

Ülkemizde oldukça tutulan A4 markasının yeni bir kablosuz klavye, mouse setinin incelemesi. A4 bildiğiniz gibi Logitech, Microsoft gibi kaliteli ürünlerden ziyade fiyat üzerine ağrılıklı bir marka. Zaten böyle bir setin sadece 43$ olması dikkate değer. Microsoft’un böyle bir ürünü 76$’dan satılmakta. İncelemeyi yapan Pclabs’ın Anti-RSI hakkındaki bazı görüşlerini aktarıyorum tamamı için mutlaka siteye gidin bir bakın ;

“Yazının sonunda bileğimin ağrımadığını söyleyebilirim. Zaten ellerimin duruş şekli değişti. Yani bu A şeklindeki dizayn işe yarıyor gibi. …. Klavyenin kalitesi beni çok şaşırttı. Açıkçası A4′den böyle bir klavye beklemiyordum. Tuşlar insanı rahatsız etmiyor, sert değil.”

TELEVİZYON ve RADYO KARTI (TV CARD)

Bilgisayarın ekranından televizyon ve radyo olarak da yararlanmak mümkündür. Televizyon kartının mainboard üzerine takılması sonucunda ekran bir televizyon olarak çalışacaktır. Bazı televizyon kartları Radyo kartı ile birlikte tek kart üzerinde olabildiği gibi, ayrı ayrı da olabilmektedir. Ayrıca bir kumanda ile TV kumandası özellikleri aynen kullanılabilmektedir. Ekranda herhangi bir anda yayını durdurup o anki resmi dosyada saklayabilirsiniz.Örneğin bir konuşmacının o anki resminin bir karesini saklayabilirsiniz.

Ayrıca yeni tip TV kartlarda yeni bir özellik daha bulunmaktadır; hareketli kayıt. Yani bir kanaldan izlediğiniz örneğin haberleri, aynı ses ve görüntü ile hard diske kaydedip,daha sonra izleyebilirsiniz. Ayrıca aynı yayınlar video kasetine de kaydedilebilir. TV kartı alınırken ayrıca bir de program verilmekte, bu programla TV çalışmaktadır. Ayrıca ses kartı ve hoparlör de TV izlemek ve radyo dinlemek için gerekmektedir.

MULTİMEDİA YAZILIMLARI

DVD – ROM (DIGITAL VERSALITE DISK)

DVD-ROM sürücüler sistemlerimizin standart parçaları olmak üzere. Eskiden sadece DVD filmleri izlemek için düşündüğümüz bu sürücüleri, pek kısa zaman sonra başta oyunlar olmak üzere bir çok multimedia uygulaması için de kullanacağız.

Pioneer’in x10 hızlı DVD sürücüleri, sanıyorum üzerlerinde en çok tartışılan DVD-ROM cihazlardandır. DVD-ROM olarak x10, CD-ROM olarak x40 hızlı bu cihazlar, gerçekten çok hızlı. Cihazın retail modelinin (104S), önden yüklemeli özel slot tasarımı da çok ilginç. Bu tasarımı ben ilk kez yine Pioneer’in x6 DVD-ROM sürücülerinde görmüştüm. İlk başta “acaba kolay mı bozulur?” diye kuşku ile yaklaştığım bu farklı mekanizmaya güvenim, yıllardır otomobiller için üretilen CD playerlarda da benzer mekaniklerin kullanıldığını hatırladığımda arttı. Cihazı kullanmaya başlayınca da bu farklı yükleme yönteminin kullanımda pek bir fark getirmediğini görmüş oldum. Üstelik, Pioneer’in slot tasarımlı sürücüler sadece yatay değil, dikey pozisyonda da çalışabiliyorlar.

DVD ROM ÖZELLİKLERİ

Yakın gelecekte CD Rom sürücülerin yerini alacak olan dvd sürücüler cd rom,cd-r ve cd-rw diskleride okuyabilir. dvd diskler tek tabakada 4.5 gb dan iki yüze ikişer tabakadan 17 gb a kadar veri depolayabilir. Bu özellikleri nedeniyle , MPEG-2 formatıyla sıkıştırılmış , yüksek görüntü ve ses kalitesi veren dvd filmleri PC ‘ de oynatmak için daha çok kullanılıyor. tek yüzdeki 4.5 gb lık alana bu kalitede 133 dk lık bir film sığdırabilirsiniz. bunun yanında dvd filmlerde çeşitli dillerde seslendirme ve altyazı seçenekleri,farklı senaryolara göre devam eden bölümler , film ile ilgili bilgilerin verildiği etkileşimli bölümler, aynı sahnenin farklı açılardan çekimini izleyebilirsiniz.

DVD-Video, VCD, SVCD, Audio CD & MP-3 Audio player.

Evet tüm bu formatları destekler ve sorunsuzca okuyabilir. Bilgisayardan bağımsız çalışır.

Televizyona direkt bağlantı ve uzaktan kumandası ile pratik kullanımimkanı sunar.

Bilgisayarda hazırlanan MP-3 müzik CD’leri sorunsuzca DVD player cihazında dinleyebilirsiniz. Bilgisayarda kaydedilebilir CD’leri sorunsuzca okuyabilir.

Opsiyonel Karoke imkanı (715-K), ayarlanabilir Aspect ratio (4:3 / 16:9) imkanı.

PAL/NTSC, multinorm video uyumlu. Video, S-Video output.

Dolby digital AC-3 decoder, Digital Audio Output.

PIONNER DVD-ROM

DVD-ROM sürücüler sistemlerimizin standart parçaları olmak üzere. Eskiden sadece DVD filmleri izlemek için düşündüğümüz bu sürücüleri, pek kısa zaman sonra başta oyunlar olmak üzere bir çok multimedia uygulaması için de kullanacağız.

Pioneer’in x10 hızlı DVD sürücüleri, sanıyorum üzerlerinde en çok tartışılan DVD-ROM cihazlardandır. DVD-ROM olarak x10, CD-ROM olarak x40 hızlı bu cihazlar, gerçekten çok hızlı. Cihazın retail modelinin (104S), önden yüklemeli özel slot tasarımı da çok ilginç. Bu tasarımı ben ilk kez yine Pioneer’in x6 DVD-ROM sürücülerinde görmüştüm. İlk başta “acaba kolay mı bozulur?” diye kuşku ile yaklaştığım bu farklı mekanizmaya güvenim, yıllardır otomobiller için üretilen CD playerlarda da benzer mekaniklerin kullanıldığını hatırladığımda arttı. Cihazı kullanmaya başlayınca da bu farklı yükleme yönteminin kullanımda pek bir fark getirmediğini görmüş oldum. Üstelik, Pioneer’in slot tasarımlı sürücüler sadece yatay değil, dikey pozisyonda da çalışabiliyorlar.

CREATİVE DVD ROM

DVD-ROM sürücüler, ufak ufak CD-ROM sürücülerin yerlerini almaya başladılar. Gerek DVD-ROM sürücülerin fiyatlarının düşmesi, gerek DVD filmlerin ülkemizde (henüz çok uygun fiyatla olmasa da) temin edilebilir olması, DVD’ye geçişi hızlandırıyor.

Bilgisayara takılan DVD okuyucuları sanırım geniş kitlelere ilk tanıtan Creative firmasıdır. İlk DVD sürücüler x1 hızındaydı (tek hızlı da denir), bu hızda saniyede 1350Kb data okuyabiliyorlardı. x1 hızlı bir CD-ROM sürücünün saniyede sadece 150Kb okuyabildiğini düşünürseniz, x1 DVD-ROM’ların bile neredeyse x10 bir CD sürücü hızında olduklarını görebilirsiniz. Ama bu mantıkla giderek, güncel x6 DVD-ROM’ların da x60 CD-ROM’a eşit olduklarını düşünmeyin. DVD-ROM sürücülerin DVD ve CD okuma hızları farklı değerler taşıyorlar.

Creative’in bugünlerde piyasada kolaylıkla bulunan iki DVD sürücüsünü kısaca incelemeden önce, önemli bir noktayı hatırlatmak isterim. Creative, gerçekte ne CD-ROM, ne de DVD-ROM sürücü üreten bir firmadır. Evet, Creative’in bu cihazlari üreten bir tesisi yoktur. Creative diğer üretici firmalara CD-ROM ve DVD-ROM ürettirir, üzerine kendi logosunu bastırır ve kendi markası ile pazarlar. CD-ROM olarak x2 CD-ROM’lardan beri genelde Panasonic ile çalışırlar, arada Samsung ile çalıştıkları da olmuştur. İşte bu yüzden bazı Creative CD-ROM’lar sisteminize “Matsushita” (=Panasonic) marka olarak gözükür. DVD sürücülerde ise yine Panasonic’i tercih ediyorlar, fakat modelden modele de değişiyor. Örneğin, ilk Creative x6 DVD-ROM sürücüler aslında Hitachi’nin GD-2500BX modeli cihazlarıydı. Günümüzde satın alacağınız Creative x6 DVD-ROM’lar ise Panasonic’in SR-8584 modeli cihazları. x8 DVD-ROM’ları da tasarıma bakılırsa Panasonic’e ürettirmişler.

Panasonic’in ilk sürücülerden beri ne kendi markası altında, ne de Creative için ürettiği CD-ROM ve DVD-ROM’larda cihazların ön panelini aynı tutması çok ilginç. İlk satın aldığım x2 CD-ROM’dan beri Creative/Panasonic ürün ailesini izliyorum ve ön panelin hala değişmemesi beni şaşırtıyor. Sanıyorum Panasonic, yapılabilecek en iyi ön paneli tasarladığını düşünüyor ve değiştirmeye gerek duymuyor.

Benim incelediğim her iki sürücü de temelde Panasonic üretimi oldukları için, aralarında birinin x6, birinin x8 olması dışında bir fark yok gibi. İki sürücü de IDE arayüzü ile sisteminize bağlanıyor ve maksimum olarak PIO-4 transfer modunu destekliyorlar. Her iki sürücü de 512Kb buffer taşıyor. Cihazların arka kısımlarında hem analog, hem de dijital ses çıkışları bulunuyor. Ön panellerde ise ses yüksekliği, kulaklık çıkışı, cihazın maşgul olduğunu gösteren LED ve eject düğmesi dışında bir şey yok. Acil durumlarda cihazın içinden CD’yi çıkarabilmeniz için gerekli delik de yerleştirilmiş. Genelde çok derli toplu ve sade bir tasarım söz konusu.

CREATİVE DVD SÜRÜCÜLERİ

Creative DVD sürücülerin kutularından IDE ve CD-Audio kablolarının yanında DOS için sürücü disketi ve kullanım kılavuzu çıkıyor. Kullanım kılavuzunda çok dikkate değer bir nokta yok. Zaten sürücüyü kurarken kılavuza bakmaya gerek de duymuyorsunuz.

Cihazların yanında verilen yazılım konusu ise karışık. x6 sürücü ile birlikte, oldukça iyi bir DVD oynatıcı yazılım olan Intervideo WinDVD geliyor. Fakat x8 sürücü böyle bir yazılım içermiyor. Aslında Creative bir ay öncesine kadar hemen hemen her ürünü ile birlikte WinDVD’yi hediye ediyordu, hani tabiri caizse WinDVD CD’lerine boğulmuştuk. Fakat bugünlerde eskiden yanında WinDVD verdiği ürünleri WinDVD olmadan satmaya başladı. Sanıyorum ileride yine ürünleri ile birlikte DVD oynatıcı yazılım verecektir, çünkü DVD sürücünüzü alıp da DVD oynatıcı yazılım bulamamanız çok can sıkıcı bir olasılık. WinDVD yazılımının orijinaline sahip olmak, x6 cihazın değerini gerçekten artıran bir faktör. Elinizde böyle orijinal CDsi ile bir DVD oynatıcı yazılım olmazsa, internette koruması kırılmış DVD oynatıcı aramak için saatlerce gezinmek zorunda kalıyorsunuz çünkü.

DVD TÜRLERİ

DVD’leri üç ana kategoriye ayırabiliriz; DVD-ROM, DVD-video ve DVD-audio. DVD-ROM tabir edilen tür bilgisayarlar verilerinin depolanması ve saklanması için kullanılırlar. DVD-video filmler için hazırlanmış olup eskinin video kasetlerinin yerini almıştır. DVD-audio ise nispeten az rastlanmasında kullanılır. Her ne kadar DVD üzerine kaydedilen müzikler herhangi bir ortamdan çok daha kaliteli sonuçlar verse de, henüz diğer türler kadar yoğun kabul görmemiştir.

MP3 KEYFİ

Son zamanda MP3 formatı bilgisayarın tekelinden kurtulmaya başladı. Taşınabilir MP3 player’lardan sonra ev kullanımı için de çeşitli cihazlar ortaya çıkıyor. Voyetra Turtle Beach tarafından geliştirilen AudioTron, ev kullanımı için hazırlanmış ürünlere iyi bir örnek.

AudioTron’la PC’nizde bulunan MP3, wma veya wav formatındaki dosyaları tamamiyle kontrol ediyorsunuz.Cihazın PC ile dosya bağlantısı, telefon kablolarının bilgi transferi için kullanılmasını sağlayan HomePNA sistemi veya internet aracılığıyla gerçekleşiyor. Böylece PC, Audiotron için bir çeşit müzik server’ına dönüşüyor.

Uzaktan kumandası ve kullanışlı LCD göstergesiyle AudioTron’u kullanmak bir VCD ya da DVD palyer’dan daha zor değil. 20Hz-20KHz frekans aralığındaki sesleri iletebilen cihaz ile, başka bir odada olsanız dahi, müzik setinizi, MP3 arşivinizdeki parçalarınızı yüksek ses kalitesiyle dinlemek için kullanmak imkanına kavuşuyorsunuz.

MP3 PROGRAMLARI

Sıradan bir CD-ROM üzerine on saatlik müzik kaydı yapabilmek artık hayal değil. Eğer evinizde bir dolu müzik CD’ si ve CD basamak için gerekli donanım varsa o zaman MP3 kayıt formatı size bu CD yığınından kurtulmanız için yardımcı olabilir.

MP3 kelimesi aslında yeni geliştirilmiş kayıt biçiminin adını kısaltmasıdır. Bu yöntemde ses kayıtları normalde gerekeceğinden çok daha az bir alan kaplayacak biçimde sıkıştırılır. Mesela 3 dakikalık herhangi bir müzik parçasını bilgisayarınıza kaydetmeye kalksanız bunun için yaklaşık 30 MB kadar boş alan harcamanız gerekecektir. Ne var ki aynı parçayı MB3 formatı kullanarak sıkıştırdığınızda gereken boş alan miktarı neredeyse on kat azalır ve sadece 3 MB civarına kadar düşer.

MP3’ÜNÇALIŞMASI

MP3 çalışma prensibi aslında oldukça basittir, müzik dinlerken insan kulağı tüm sesleri asla algılayamaz, sadece belirli frekanslardaki en belirgin tonları yakalayabilir. Genellikle müzik parçalarının stüdyo kayıtlarıyapılırken kalitenin yüksek olması için en belirsiz frekanslardaki sesler bile güçlendirilerek kaydedilir, haliyle bu durum kaydedilen parçanın boyutunu etkiler.MP3 kayıt sisteminde ise belli bir seviyenin altında yeralan sesler atılır, böylece kayıt boyutu küçültülür, zaten nasılsa bu atılan frekansları insan kulağının pek mümkün değildir.Mp3 formatı büyük miktarda kayıt alanı tasarrufu sağlaması dışında kullanıcıya müziğini istediği zaman dinleyebilme özgürlüğü de kazandırır. Müzik CD ve kasetlerini dinleyebilmek için müzik sistemleri gerekir, ancak MP3 formatında kaydedilmiş müzikleri dinleyebilmek için bir bilgisayar yeterlidir.

MP3’ÜN HAZIRLANIŞI

MP3kayıtlarınızı kendiniz oluşturabilirsiniz, bunun için biraz güçlübir bilgisayar gerekecektir. Ayrıca bir de MP3 dönüştürücü yazılıma ihtiyacınız olacak, bu tür yazılımları özellikle Internet üzerinde Freeware ya da Shareware şeklinde bulabilirsiniz. Internet üzerinde pek çok sitede MP3 formatına dönüştürülmüş halde hazır müzik parçaları bulabilirsiniz, özellikle kişisel sitelerin çoğunda MP3 konusuna yer verilmektedir.

MP3 parçaları nasıl dinleyeceksiniz?Öncelikle bilgisayarınızda bunları dinlemek için bir MP3-çalar yazılıma ihtiyacınız var. Internet üzerinden ücretsiz temin edilebilirler. Bilgisayarınız haricinde de MP3 dinleyebilirsiniz.MP3 çalıcı aygıtlarda kesinlikle yoktur, çünkü bunların içinde herhangi bir mekanik düzenek bulunmaz.

MP3-ÇALAR CİHAZLARI

Her ne kadar MP3 formatı bilgisayar dünyasında yeni sayılsa da piyasada çok sayıda taşınabilir. MP3-çalar cihazlar bulunmaktadır. Bu cihazlara bir ara kablo yardımıyla herhangi bir bilgisayardan MP3 dosyalarını yükleyebilir ve bunları çalabilirsiniz. Genellikle 32 ile 128 MB arasında değişen miktarlarda hafızaya sahip olarak üretilen bu aygıtlara farklı boyutlarda hafıza modülleri eklenmek de mümkündür. Çoğu insan için 32 MB RAM üzerine depolanan yaklaşık 30 dakikalık müzik pek yeterlidir.

MP3’ÜN GELECEĞİ HAKINDA BİLGİ SAHİBİ OLUN

MP3 formatı piyasada oldukça yeni olmasına rağmen hemen hemen tüm dünyada büyük ilgi görmüş ve tutulmuştur. Çoğu büyük üretici tarafından göz ardı edilmesine rağmen, nispeten küçük çaplı firmalar güçlü taşına bilir. MP3-çalar aygıtlar geliştirmekte ve piyasaya sunmaktadırlar. MP3 formatının en yakın rakibi Microsoft tarafından geliştirilen ve biraz daha yetenekli olan WMA formatıdır, ancak bu da henüz kullanıcılar arasında pek yaygınlaşmamıştır.

DFX For Winamp

Winamp kullanıcıları için geliştirilmiş, 5 değişik playback efekti sunan eklenti. Önceden Hazırlanmış 26 değişik efektlerinin yanında ses çıkışını dilediğiniz gibi ayarlamanıza da olanak sağlıyor. Yeni sürümde ses çıkışını a) Hoperlör ve b) Kulaklık’a göre ayarlayabiliyorsunuz.

Çok sevdiğiniz şarkıları MP3 yaptınız ve arkadaşlarınızın bilgisayarlarında dinlemesi için onlara göndermek istiyorsunuz. Ancak gelin görün ki arkadaşınızın bilgisayarında herhangi bir MP3< programı yok. Bu durumda ne yapacaksınız? İşi en kısa yoldan halledeceksiniz, MP3 dosyalarını EXE yapacaksınız. Böylece arkadaşınızın bilgisayarına bu dosyayı kopyaladığınızda müzik otomatik olarak çalınacak. Müzik çalarken sesini açıp kısabilir, ileri geri alabilirsiniz. Mutlaka deneyin.

Ses dosyaları ile çalışanlar bilirler. Bir ses dosyasının üzerinde değişik işlemler yapmak, filtre ve efekt gibi öğeler eklemek veya iyi kaydedilmemiş bir sesi çeşitli yöntemlerle temizlemek için iyi bir ses editörüne ihtiyaç vardır. İçinde bulunan seçenekler yardımı ile bütün bu görevleri büyük bir başarı ile yerine getiren ve bu alanla ilgilenen kullanıcılar arasında en popüler programlardan biri olan Sound Forge’un 4.5 sürümü. Bu sürüm sisteminizde Microsoft DirectX Media Runtime’ın kurulu olmasını ister (bu bölümde bulabilirsiniz). 

Ses dosyaları ile çalışanlar bilirler. Bir ses dosyasının üzerinde değişik işlemler yapmak, filtre ve efekt gibi öğeler eklemek veya iyi kaydedilmemiş bir sesi çeşitli yöntemlerle temizlemek için iyi bir ses editörüne ihtiyaç vardır. İçinde bulunan seçenekler yardımı ile bütün bu görevleri büyük bir başarı ile yerine getiren ve bu alanla ilgilenen kullanıcılar arasında en popüler programlardan biri olan Sound Forge’un 4.5 sürümü. Bu sürüm sisteminizde Microsoft DirectX Media Runtime’ın kurulu olmasını ister (bu bölümde bulabilirsiniz). 

Diğer Multimedia Programları

DVD Genie 3.43

Eğer DVD filmleri softDVD programlarından herhangi biri ile izliyorsanız bu programı elinizin altında bulundurun. DVD Genie’nin son sürümü pek çok softDVD yazılımının bölge kodu sınırlamasını kaldırır, ekran kartı, ses kartı ve CPU ile ilgili DVD optimizasyon ayarlarının yapılmasını sağlar.

Power DVD 3.0

DVD seyretmenizi sağlayan ve geniş ses/görüntü efektlerini sağlayan DVD yazılımı. (Enhanced Video Decoder, Dolby DIGITAL Decoder, Dolby HeadPhone Technology, Dual Subtitles ve Closed Caption Decoder)

AudioCatalyst 2.1

Çok iyi bir CD ripper programı. Performans açısından bakıldığında oldukça başarılı. AudioCatalyst 2.1 müzik CD’lerindeki programları otomatik MP3 yapıyor. Ayrıca eğer Internet bağlantınız varsa, CD sürücücüsüne takmış olduğunuz CD’yi okuyup Internet üzerindeki veritabanından kontrol ederek albümün adını ve şarkıların isimlerini de otomatik olarak alabiliyor. Yalnız dikkat, bu demo sürümü bir müzik CD’sinin sadece yarısındaki şarkıların MP3 yapılmasına izin veriyor. Ama herseferinde değişik yarısını olduğu için birkaç oturumda tümünü MP3 yapabilirsiniz.

Kullanıcılar arasında MP3 aramanıza yardımcı olan bu program Internet Explorer tarayıcınıza eklenti olarak çalışıyor ve üyeler arasında MP3 değişimi Web tabanlı olarak gerçekleşiyor. Hızlı ve stabil çalışan program bazen Firewall ve Proxy leri de aşabiliyor.

MULTİMEDİA YAZILIM OYUNLARI

OYUN ÇUBUĞU

Oyun çubuğu, fare gibi bilgisayarın hareketleri veya farklı konumları algılamasını sağlar. Günümüzde bilgisayar oyunları, özellikle de benzetim programları (Simulator) oyun çubuğu gerektirirler veya oyun çubuğu ile çok daha iyi çalışırlar.

Microsoft TrackBall Optical

Geleneksel Mouse teknolojisini çok kısa sürede demode hale getiren bu yenilikleri ve kaliteyi şimdi de trackball’larda görüyoruz. Microsoft yeni optik teknolojisini kullanan iki trackball çıkardı. Bu yazımızda bu trackball’lardan başparmakla yönetilen versiyonunu, yani TrackBall Optical’ı inceliyoruz.

Microsoft Sidewinder Dual Strike

Microsoft Sidewinder Dual Strike Gamepad alışılagelmiş gamepad’lerden tamamen farklı. Onu farklı yapan, sağ tutma yerinin hareketli olması ve bir mouse’un yapabildiği herşeyi yapabilmesi.

ASUS CD S500/A

Merhaba, öncelikle Asus CD Sürücülerinin ününü duymayan kişi hiç yok sanırım ama duymayan varsa bu yazıyı dikkatle okumalarını tavsiye ederim…

Quantum Fireball Plus KX

Fireball Ka’dan ilk ve en büyük farkı diski daha küçük boyutta tutup daha yüksek kapasiteye ulaştırma avantajı. Ayrıca bu disk 7200 rpm. Bu mükemmel özelliğinin yanında Ultra ATA-66 desteğine sahip olması…

Hitachi 19 CM751 et

Bir oyuncu için en önemli parçalar nedir? Ekran kartı ve monitör. Çoğu kullanıcı için monitör önemsiz gibi gözükse de, Bilgisayarla direk temasa geçtiğiniz alet Monitördür. İyi bir monitör sağlığınız için çok önemlidir. Ve bir oyuncu içinde.

OYUN YAZILIMLARI

Bu tür aygıtların çalıştırılan yazılımdan gelen sinyalleri işleyerek etki sağladıklarını söylemiştik,yani işin bir de yazılım yönü vardır. İyi bir ürün beraberinde kendi sürücü dosyalarıyla beraber gelir,bu sayede kurulum ve çalıştırma bir sorun yaratmaz Bunun dışında çalıştırmaya hazırladığınız oyunun da Force Feedback aygıtları tanıyacak ve kullanacak biçimde hazırlanmış olması gereklidir, aksi halde bu özellik devreye giremeyecek, kumanda aygıtı Force feedbacközelliği olmadan çalışacaktır.

Microsoft TrackBall Optical

Bildiğiniz gibi Microsoft optik teknolojiyi (veya birçok kişinin bildiği şekliyle topsuz teknolojiyi) mouse’lara uygulayan ilk firmalardan biriydi. Microsoft bu teknolojiyi mouselerda o kadar başarılı şekilde kullandı ki bu ürünler tüm dünyada çok kısa sürede popüler oldular. Geleneksel mouse teknolojisini çok kısa sürede demode hale getiren bu yenilikleri ve kaliteyi şimdi de trackball’larda görüyoruz. Microsoft yeni optik teknolojisini kullanan iki trackball çıkardı. Bu yazımızda bu trackball’lardan başparmakla yönetilen versiyonunu, yani TrackBall Optical’ı (Microsoft Türkiye’nin bu ürünü bize yollaması sayesinde) inceliyouz.

Bu trackball’da ilk göze çarpan yenilik, geliştirilmiş optik teknolojinin kullanılmış olması. Daha önce saniyede 1500 tarama yapılabilen teknoloji %33 hızlandırılarak saniyede 2000 tarama yapabilecek kapasiteye getirilmiş. Trackball’un (temizlemeye gerek duymayan) pürüzsüz topu da özel dizaynı sayesinde hem göze hitap ediyor hem de yüksek hassasiyet gerektiren işlerden başarıyla çıkıyor. Topun çevresinden çıkan kırmızı ışık ise karanlıkta çok hoş bir görüntü oluşturabiliyor. Bu ışık çok parlak olmadığı için de kullanım sırasında kullanıcının gözünü alacağını sanmıyorum.

Sadece sağ elini kullananlara göre tasarlanan trackball’da 5 tuş ve 1 scroll bulunuyor. Resimlere bakıp beşinci tuşu göremeyenler için söyleyelim, scroll’u da tuş olarak kullanabiliyorsunuz. Bu scroll tuşu AutoScroll görevi görüyor yani eğer scroll’un kademe kademe kaymasından hoşlanmazsanız, scroll’a basarken topu istediğiniz kadar oynatarak kesintisiz ve istediğiniz hızda bir kaydırma sağlayabilirsiniz. Geriye kalan dört tuşun ikisi standart sol ve sağ tuşlar, diğer ikisini ise trackball’un yanında gelen IntelliPoint programıyla istediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz. Bu tuşlar varsayılan olarak Explorer için Back ve Forward işlevlerini görecek şekilde ayarlanmış.

Çok ergonomik olan bu trackball’un kurulumu da gerçekten çok kolay. Hem PC’de hem de Macintosh’ta çalışabilmesi yanında istenirse PS/2 istenirse de USB port ile kullanılması mümkün. USB port’un kullanışlılığı bu ürünle kendini tekrar gösteriyor. Windows, trackball’u taktığınız anda tanıyor ve kullanmaya başlıyorsunuz. Standart kullanım için sürücüleri yüklemeye bile gerek yok. Fakat yukarıda da bahsettiğim ekstra tuşları kullanabilmek için IntelliPoint programının yüklenmesi gerekiyor ki bu programın çalışabilmesi için Windows’un tekrar başlatılması gerekiyor. IntelliPoint programı çok fazla yer kaplıyor denemez. Bazı kullanıcıların aklına sürekli çalıştığı için sistem kaynaklarını da çok kullanıyor gibi gelebilir, fakat sanılanın aksine bu program gerçekten de az ile yetinmeyi iyi beceriyor.

IntelliPoint yardımıyla sadece tuşlara özellik atanmıyor, ayrıca ClickLock yapılmasını sağlayan özellik), Orientation (trackball’u tutuşunuza göre size optimum performansı almanızı sağlayacak özellik), Scrolling ve standart mouse/trackball ayarlarına da bu program içinden ulaşılabiliyor.

TrackBall Optical’ı sitemizi hazırladığımız Paint Shop Pro, FrontPage gibi programların yanında sıkça kullanmak zorunda kaldığım Word, Excel ve AutoCAD’de de denedim. Bu programlarda tek kelimeyle kusursuz sonuçlara ulaştım. Ayrıca Internet’te dolaşmak gerçekten de çok kolaylaşıyor, uzun metinleri okumak yorucu bir iş haline gelmiyor.

“Programlarda kusursuz olan bu ürün oyunlarda da aynı başarıyı gösterebilecek mi acaba?” diye düşündüm. Ve hemen elimdeki her tür oyunda denedim. FPS’lerde de, strateji oyunlarında da sonuç mükemmeldi. Adventure oyunlarında da en küçük bir sorun yok.

TrackBall’lar ile çok ilgili değilim, ama hayatım boyunca denediğim en kaliteli, hassas ve rahat kullanılan trackball Microsoft TrackBall.

Programlarda da oyunlarda da başınızı ağrıtmayan bu ürün 35$+KDV’lik fiyatıyla ve 5 yıllık garanti süresiyle, mouse kullanma alanı çok dar olanların mutlaka alması gereken bir ürün.

Microsoft Sidewinder Dual Strike

Microsoft Sidewinder Dual Strike Gamepad alışılagelmiş gamepad’lerden tamamen farklı. Onu farklı yapan, sağ tutma yerinin hareketli olması ve bir mouse’un yapabildiği herşeyi yapabilmesi. Bu sayede Dual Strike, Quake, Unreal, Half Life gibi 1st person shooter oyunlar için mükemmel bir controller olma özelliğinde. Bu tür oyunlarda oyuncuya “eksiksiz kontrol” olanağı veriyor.

Dual Strike, bir trigger’a, pad üzerinde altı ve başparmak hizzalarında da birer butona sahip. Ayrıca shift butonu var. Shift butonunun da sayesinde 16 programlanabilir butona ve bir trigger’a sahip olmuş oluyor. Pad,ele tam oturuyor ve butonlara erişim açısından çok rahat. USB yoluyla bilgisayara bağlanıyor ve kurulduğunda aygıt yöneticisine “Virtual Mouse” ve “Virtual Keyboard” dahil altı aygıt ekliyor. Bu sayede cihazı Windows platformunda mouse olarak da kullanabiliyorsunuz.

     Dual Strike tüm Microsoft ürünleri gibi mükemmel bir yazılım desteği ile geliyor. Eski Sidewinder Game Controller yazılımları ile kullanılamayıp sadece 4.0 versiyonu ile kullanılabiliyor. Bu yazılım ile değişik oyunlar için değişik tuş programlamaları ve hassasiyet ayarları yapıp kaydedebiliyor ve bir oyuna başlarken o oyun için hazırlamış olduğunuz profili bu yazılımdan aktif hale getirebiliyorsunuz. Yazılımla birlikte Half Life, Quake dahil birçok oyunun profili hazır olarak geliyor, istenirse üstünde değişiklik yapılabiliyor. Yazılım gamepad’in tüm ayarlarına müdahale imkanı veriyor.

Şimdiye kadar yazılım desteği konusunda bu cihazdan daha iyi bir ürün ile karşılaşmadım.

      

     Dual Strike ’ın hoş bir sürprizi olarak nitelendirebileceğim bir olay da cihazın joystick olarak çalıştırılabilmesi. Joystick modunda pad’ in sağ tutma yeri yani mouse kısmı X ve Y eksenlerine hareket vererek analog bir joystick gibi çalışıyor. Ölü alanlar ve hareket mesafeleri yazılımdan ayarlanabiliyor. Joysticklere göre tek eksiklik kolu merkez noktasına getiren yayın eksikliği oluyor. Fakat araba yarışı simülasyonu gibi oyunlarda analog joysticklerden daha iyi bir kontrol imkanı veriyor.

Dual Strike çalışabilmek için Windows 98 ve USB portuna ihtiyaç duyuyor. DirectX7.0 kurulu sistemlerde ender olarak oyunun cihazı görmemesi gibi bir sorun olabiliyor. Bu sorun DirectX7’yi 7a’ya yükselten küçük bir patch dosyası ile çözümlenebiliyor. Bunun dışında cihaz hiçbir sorun çıkartmıyor.

Dual Strike, 1st person shooter oyuncularının kaçırmaması gereken, henüz eşi benzeri üretilmemiş, alıştığımız Microsoft sağlamlığında ve yazılım desteğinde mükemmel bir ürün.

İNTEL’İN SON BOMBALARI

Intel ailesine yeni katılan Pentium III 600 MHz ve Celeron 500 MHz işlemcileri internet in gün geçtikçe daha komplike hale gelmesi nedeniyle hızlı bir performanslı bir çalışma isteyen kullanıcıları hedefliyor. Pentium III serisinin bu yeni işlemcisi 600 MHz saat frekansına sahip ve İntel ’in ileri gelen p6 mikromimari teknolojisini kullanarak üzerisinde 9.5 milyon transistor barındıran bir işlemci. Bu işlemci İntel ’in 0.25 metre işlemci teknolojisine göre üretildi. Piyasada şuan var olan 450, 500 ve 550 MHz Pentium III işlemcilerinin yanında,artık 512 KB L2 li SECC2 koruma kılıflı 600 MHz saat frekanslı işlemciler de satılmaya başladı. İntel Celeron işlemcilerde 333,366,400,433,466 MHz işlemcilere bir de Celeron 500 MHz işlemcisi katıldı. Celeron ailesine yeni katılan bu işlemcide diğer Celeron işlemciler gibi 128 KB’ lık Level-2 ön belleğine sahip.

Pentium III 600 MHz, ses , görüntü , animasyon ve 3D özelliklerini daha zengin bir hale getirilerek güçlü bir internet deneyimi sunuyor. Öyle ki bu işlemci İnternet ’e bağlı veya değilken yüksek saat hızı ve internet akışını sağlayan SIMD uzantısıyla İntel ’in en gelişmiş ses, görüntü , 3D ve ses tanıma özelliğini taşıyor. İntel Celeron 500 MHz ise düşük fiyatlı PC pazarında İntel’ in en yeni işlemcisi ailesinin ekonomik PC, ler için tasarlanmış olan en hızlı işlemcisi. Bu işlemci ile yeni başlayanlar çok uygun bir fiyat ile yüksek bir performansa sahip olabilecekler.

USB KAMERA

Günlük hayatta kullanılan video kameralar bilgisayara bağlanarak alınan bant görüntüleri veya o anda yapılan çekimler bilgisayara aktarılabilmektedir. Kamerayı bilgisayara takmak için video kiti adı verilen kart da bilgisayara takılabilmektedir.

Bu kameranın 1 / 4 inch ‘lik bir CD Sensor ’ü var ve maximum 512×582 piksel çözünürlüğüne kadar çıkabiliyor.

Sekiz değişik video formatını (CIF,SIF,SSIF,QCIF,QSIF,SQCIF,QQCIF ve SQSIF video formatlarını) destekleyen Philips PCA646 VC,80×60 ile 352×288 piksel arasındaki çözünürlüklerde 15 / 30 Frame / saniye ’ye kadar görüntü alabiliyor. Bu cihazın en önemli özelliği ise bağıntıyı sisteminizin USB portundan gerçekleştirilmesi. Philips PCA646 VC ’yi çalıştırmak için herhangi bir ekstra programa gerek duyulmuyor. (Video Capture kartı , TV kartı gibi). Yapmanız gereken tek şey USB portuna kamerayı bağlamak ve kurulum CD ’sini takıp onu Windows ’a tanıtmak. Philips PCA646 VC Plug and Play özelliği taşıyor ve bu yüzden Windows ’a tanıtılması sırasında hiçbir sorun yaşamıyor. Kamerayı tam fonksiyonlu olarak kullanmak içinse birlikte verilen CD ’den Videogram Creator yazılımını yüklemeniz yeterli.

Bu yazılımı yükledikten sonra Philips PC646 VC çalışır hale gelir. Philips VC’ nin bir özelliği ise istenildiği anda Capture yapılabilmesi . Bu ürün kayıt edilen bir görüntüyü istenildiğinde AVI formatında çevirebiliyor. Philips PCA646VC ile saniyede 30 kare yakalama , kare kare oynatma ve animasyonlar yapabilirsiniz. Ayrıca bu kamera ile yaptığınız kayıtları AVI ve BMP olarak da saklayabilirsiniz.

Philips PCA646VC’ nin üzerindeki mikrofonu sayesinde video kayıtlarınızla birlikte ses kayıtlarınızı da 44 KHZ , 16 bit ve mono olarak gerçekleştirebilirsiniz .Bu kamerayla istediğinizde sevdiğiniz kişilerle video konferans yapabilirsin. (İnternet veya Network ağı üzerinde görüntülü telefon olanağı) Ayrıca Microsoft Netmeeting ve Mapi e- mail (video e-mail ) gibi uygulamaları da bu kamera ile rahatlıkla kullanabilirsiniz. Kamera için yapabileceğiniz ayarlar ise ,kontrast,netlik ayarı,Color On /Off , Exposure Control ,Backlight Compensation ve White Balence gibi ayarlardır . Bu cihazın çalışması için tavsiye edilen minimum konfigirasyon ise Pentium166 MHz işlemci ,16 MB RAM,Windows 98 işletim sistemi, 28.8 Kbp modem (video konferans için) ve 16 –bit ses kartı (Video konferans için gerekli).

DİGİTAL FOTOĞRAF MAKİNASI

Yeni tip dijital fotoğraf makinelerinde 100’den fazla resim bu makinelerin hafızalarına kaydedilmekte, klasik makinelerde kullanılan filmlerin kullanılmasına gerek kalmamaktadır.

Hafızaya alınan resimlerin, bu makineye takılan yazıcı ile anında çıktısı alınabilmektedir (Özel kağıtlara). Ayrıca bu resimler bilgisayara aktarılarak dosyalarda saklanabilmekte ve üzerinde oynamalar yapılabilmektedir.

DİJİTAL KAMERALAR

Dijital kameraların en iyi yanlarından biri size hemen her tür konuda detaylı ayarlar yapabilme imkanı tanımalarıdır. Ancak buna rağmen her defasında çektiğiniz resimler yanlış bir ayar yapmış olsanız bile düzgün olarak çıkar, çünkü bu cihazlar yanlışlıkları otomatik olarak düzeltecek biçimde tasarlanırlar. Ancak yine de genel kullanılma ilişkin bazı detayları doğru yapmak işleri kolaylaştıracaktır.

AYARI

Dijital kameranızı ilk defa kullanmadan önce zaman ve tarih ayarlarını yapmanız gerekir. Böylelikle çekilen resimlerin etiketlenmesi ve saklanmasında belirgin bir kolaylık kazanılması hedeflenmektedir.

EKRANI

Dijital kameraların arka kısmında bulunan LCD ekran pek çok farklı işleve sahiptir.Öncelikle kameranın ayarları ve genel çalışma durumuyla ilgili bilgileri burada görebilirsiniz. Bunun yanısıra bu ekran pozlandırma ve çekilen resimleri kontrol etmekte de kullanılır.

GÖRÜNTÜ

Modern kameralar, özellikle de nispeten pahalı modeller, ortamdaki ışığa göre flaşlarını otomatik ayarlamakta, ayrıca istenirse resimde otomatik odaklama ve zoom yapabilmektedirler. Yine de farklı modellerde durum değişebilir ve bazı kullanıcılar bu ayarları kendileri yapmak isteyebilirler.

DİJİTAL CEP KAMERASI

HAYATINIZA RENK KATAN dijital kameralarda boyutlar her geçen gün daha da küçülüyor. Bu yılın son baharında piyasaya sürülmesi beklenen SmaL Ultra Pocket Dijital, tatmin edici teknik özellikleri ve gömlek cebine çok rahat sığabilecek boyutları ile dikkat çekiyor. Kredi kartı büyüklüğündeki cihazın kalınlığı sadece 6mm. 8 MB kapasitesi MultiMediaCard ile 640×480 çözünürlükte yaklaşık 40 adet resim saklayabilen kamera, USB poartu ile PC’ye rahatlıkla bağlanabiliyor. Gelenekseldijital kameralarda yaşanan, parlak alanların resim üzerinde yarattığı sorunlar, otomatik ışık algılama teknoloji Autobrite ile minimuma indirilmiş. Kolay kullanımlı bir foto-editör yazılımı ile satışa sunulacak ürünün ağırlığı ise 63.3 gram.

FAX-MODEM (MODULATOR-DEMODULATOR)

Modem kullanarak başka bilgisayarlarla iletişim kurulabilir. BBS adı verilen kulüplere bağlanabilir, istediğiniz verileri alabilir, diğer insanlarla bu sayede tanışabilirsiniz.

Modemler bilgisayarın içine (Internal Modem=dahili modem) takılabileceği gibi ayrıca kasanın dışındaki porta da takılabilir (harici modem=external modem).

Ayrıca herhangi bir arıza durumunda veya yeni modem takılması (upgrade) durumunda

12 Temmuz 2007

4. Insan Genomundakı Dna Sınıfları

4. INSAN GENOMUNDAKI DNA SINIFLARI

DNA’nin insan genomundaki organizasyonu çok kompleksdir. Genomdaki DNA’nin %10′dan az bir parçasi genleri kodlamaktadir. Toplam lineer genom uzunlugunun yaklasik dörtte üçlük bir bölümü tek kopya ya da Özgün (Unique) olup genomda bir kez temsil edilmektedirler. Geri kalan genomun hemen tamami tekrarlayan (Repetitive) DNA’dan olusmaktadir.Genomda 50-100000 genin tek kopya DNA olarak bulundugu düsünülmektedir. Tekrarlayan DNA kisminin ise kromozom yapisinin korunmasinda rolü olduguna inanilmaktadir (Tablo 3.3).

Tablo 3.3. Insan genomundaki DNA siniflari

               Genomdaki

     DNA Tipi     Orani          Özellikleri

Özgün DNA veya          a.     Bir çok geni kapsamaktadir.

     Tek kopya DNA     % 75     b.     Tüm genoma dagilmistir.

Tekrarlayan DNA          a.     Genler ve diger tek kopya DNA

     I. Daginik               arasina dagilmistir.

               % 15     b.     Iki ana aileden olusur. (Alu ve LI)

                    c.     Tüm genoma dagilmistir.

     II. Satellite          a.     Yüksek tekrarli diziler.

                    b.     Bir çok aileden olusurlar.

               % 10     c.     Lokalizasyonlari sentromer ve

                         telomer gibi özel yerlerde

NÜKLEİK ASİTLER

GIRIS

Nükleik Asitler, genetik bilginin saklanmasi; replikasyonu (çogaltilmasi); rekombinasyonu (genetik çesitliligi); transmisyonu (aktarilmasi) islevlerinin yerine gelmesini saglarlar. Kisaca, yasayan hücrenin / canlilarin ne oldugunu ve ne yapacagini yapilarinda tasiyan ve belirleyen moleküllerdir. Bu nedenle, kimyasal yapilarini, biyokimyalarini / moleküler biyoloji ve metodolojilerini bilmek çok önemlidir. Nükleik asitler iki büyük gruba ayrilmaktadir:

 1) DNA (Deoksiribonükleik asit)

 2) RNA (Ribonükleik asit)

Her iki nükleik asit de nükleotidlerin polimerize olmasi ile olusur. Nükleik asitler ilk kez, hücre çekirdeginden izole edildikleri için bu ismi almalarina karsin: hem DNA, hem RNA hücrenin baska kisimlarinda da bulunmuslardir. Büyüklükleri genis bir spektruma yayilir. RNA bilinen en küçük nükleik asit molekülüdür. Moleküler agirligi 25.000 daltondur.Bütün atom ve moleküllerde oldugu gibi DNA/RNA’in da agirliklari DALTON birimi ile verilir. Bir Dalton, bir Hidrojen atomunun agirligina esittir. Bir Dalton, 1.67 x 10-24 g’a esit olup buna AVOGADRO SAYISI denir. DNA’nin yapi taslari Deoksiribonükleotid’ler; RNA’nin yapi taslari ise Ribonükleotidlerdir. Her nükleotid üç alt birimden olusur:

1)     Nitrojen içeren heterosiklik ve aromatik bir halka olan bazlar ki; bu ya bir PÜRIN ya da PIRIMIDIN bazidir.

2)      Bes karbon ihtiva eden bir pentoz sekeri.

3)      Bir molekül fosforik asit.

DNA’nin ve RNA’nin birimleri olan Pürin ve Pirimidin bazlari genetik bilgiyi tasirlar. Seker ve Fosfat gruplari ise yapisal elemanlardir.

DNA’ya karakteristik olan bazlar Adenin (A), Thymin (T), Sitozin (C), Guanin (G) (C5H4N4); RNA’ya karakteristik olan bazlar ise Adenin, Guanin, Sitozin ve Urasil (U) (C4H4N2) ‘dir. (Sekil 3.1). Bir bazin seker ve fosfat grubuyla olusturdugu birime nükleotid denir. DNA molekülü iki nükleotid zincirinin saat yönünde sarmal yapmasiyla olusur. Her bir turda 10 nükleotid bulunur (Sekil 3.2) Nükleotidler, 5′-3′ fosfodiester baglari ile polinükleotid zincirlere polimerize olmaktadir (Sekil 3.3). Bu baglar komsu deoksiriboz üniteleri ile olur. Intakt insan kromozomlarinda, bu polinükleotid zincirleri (çift sarmal hali) ile milyonlarca nükleotid uzunluguna ulasirlar (Sekil 3.4). DNA’nin anatomik yapisi kimyasal bilgiyi tasiyarak ana hücreden yenisine tüm genetik bilginin geçisini saglamaktadir. Ayni zamanda DNA’nin primer yapisi, proteinleri olusturan amino asit dizilerini de belirleyicidir.

DNA’nin dogal durumu Watson ve Crick’in 1953′de açikladigi gibi çift sarmaldir. Helikal yapi saga dönüsümlü spiral bir merdivene benzemektedir. Iki polinükleotid zincir karsit yönlerde akarlar. Bu akista Adenin Timin ile; Guanin ise Sitozin ile hidrojen baglari ile baglanirlar. Çift sarmal DNA molekülü, sarmalin açilmasi ile replike olur ve yeni iki komplementer sarmal sentezi mümkün olmaktadir (Sekil 3.5). Bu orijinal DNA’ya uygunluk göstermektedir. Benzer olarak, bazlarin komplementer özellikte olmasi; hasarli DNA moleküllerinin de dogru biçimde tamirini de gerçeklestirebilir.

3.2. YAPI TASLARI

DNA, polimerik nükleik asit makromolekül olup, nitrojen kapsayan bazlar, bes karbonlu seker ve fosfat gruplari olarak 3 bölümden olusmaktadir.

3.2.A. Bazlar: PÜRIN (C5H4N4) bazlari Pirimidin ve imidazol halkasindan olusurlar. Iki bazda aromatik, hidrofobik ve baziktir. Serbest sekilde hücrede çok az miktarda bulunurlar. Pirimidin halkasi tamamen planerdir; Pürin ise planer’e çok yakindir. Pürin bazlari: Adenine ( 6 aminopurin) ve Guanine (2 amino- 6 oxopurin); PIRIMIDIN bazlari ise Cytosin (2 oxo-4 aminopyrimidine), Thymin (2,4, Dioxo-5 methyl Pyrimidine) ve Urasil (2,4, Dioxopyrimidine)’dir.

Nükleik asitlerin biyolojik islevleri açisindan bazlarin Hidrojen bagi yapma kapasitesi çok önemlidir. Hidrojen baglari, elektronegatif (O,N,F) bir atoma kovalent bagli Hidrojen ile, diger bir elektronegatif arasinda olusan baga denir. DNA / RNA bazlarinin Hidrojen-bagi yapan fonksionel gruplari sunlardir:

1)     A,G,C’nin NH2 gruplari

2)     A,G’nin Birinci Pozisyonundaki NH gruplari

3)     C,T ve U’nun üçüncü pozisyonundaki NH gruplari

4)     C’nin ikinci pozisyonundaki;G’nin altinci pozisyonunda ki ve T ile U’nun 4. pozisyonundaki kuvvetli elektronegatif Oksijen’dir.

A ile T/U arasinda 2 bag; G ile C arasinda 3 bag vardir. Dolayisi ile bir G?C baz çifti; bir A=T baz çiftinden daha kuvvetlidir. Serbest Pürin ve Pirimidin bazlari suda iyi çözünmezler. Hafif alkali olup; pH’ya göre degisik formlar gösterirler. Fizyolojik pH’da (6.5-7.0) lactom formu predominanttir. Bu form zaten Hidrojen-bagi yapan formdur.

Heterosiklik aromatik yapilari dolayisi ile bütün pürin ve pirimidine bazlari 260 nm’de UV isigini absorbe ederler. Bu özellikleri, serbest baglarin, ayni zamanda nükleosid, nükleotid ve nükleik asitlerin belirlenmesinde ve kantitatif analizinde önemlidir.

3.2.B. Sekerler: Riboz ve Deoksiriboz, RNA ve DNA’ya özgü bes karbonlu pentoz sekerlerdir.Aralarindaki fark C”2 deki OH grubunu DNA’da olmayisidir. D ve beta sembolleri C’4 ve C’1 deki özel konfigurasyondan dolayidir. Genel formülleri (C5H10O5) seklindedir. Bütün monosakkaritler iki sinifa ayrilir: ALDOZ ve KETOZLAR. Aldoz, aldehyde grubu tasir; ketoz ise keton grubu tasir. Dogada genellikle ring seklinde bulunurlar.

3.2.C. Fosfatlar: Fosfat organik bir biyomolekül’de genellikle mono veya diester bagi seklinde, mono veya dianhidrit bagi seklinde veya ester ve anhidrit baglar seklinde bulunur. Pentoz sekerinin C5′ atomuna bir, iki ya da maksimum üç fosfat grubu ester bagi ile baglanmis olabilir. Bu fosfatlara alfa, beta ve gamma fosfat adi verilir. alfa – P – Ribose’a ester bagi ile; fakat diger iki fosfata P-anhydrid baglar ile baglidir. Beta ve gamma baglar yüksek enerji içeren baglardir. Hidrolizleri büyük miktarda enerji açiga çikarir. Buna karsilik P-ester bagi (alfa) yüksek enerjili degildir. NTP’lerde bulunan yüksek enerjili baglar, nükleik asit sentezi açisindan önemlidirler. Fizyolojik pH’da (pH 7.0) nükleik asit bazlari arti ya da eksi yüklü degildir. Fosfat gruplari ise asidiktir, dolayisi ile H atomlarini vermis; 2,3 ya da 4 negatif yük tasirlar.

DNA ve RNA birbirine kovalent bag ile baglanmis; ribo ve desokribonükleotidlerden olusmustur. Bu nükleotidler birbirlerine P-diester (C’5OH — C’3OH) esasinda baglar ile baglanmistir. Bu sabit bir omurga olusturur ki bu da DNA/RNA’nin primer yapisidir.

P – Rib – P – Rib – P – Rib – P – Rib. Æ

Zincirin polaritesi vardir ve kural olarak baz dizisini ribozun 5′ karbon’dan baslayarak 3′ karbonuna dogru okumaktadir. Birinci nükleotid zincirin 5′ ucunu; sonuncu nükleotid zincirin 3′ ucunu olusturur.

Nükleotid = Baz + Riboz + Fosfat

Nükleosit = baz + riboz

Serbest pürin ve pirimidinler ile serbest nükleositlerde hücrede eser miktarda bulunur. Bunlar yalnizca nükleotidlerin kimyasal ve enzimatik yikimlari sonucu olusurlar. Buna karsin ribo ve dezoksiribonükleotidler, hücrede çok bol miktarlarda mevcutturlar. Nükleotidlerin fosforik asit gruplari; oldukça kuvvetli asitlerdir. pH 7′de nükleotidler negatif yüklü olarak bulunurlar.

          O

          ÁÁ

Baz æ Riboz æ P æ O-

          ?

          O-

Nükleosid ve nükleotidler biri baz’in digeri ribozun olmak üzere ise PLANER iki halka içerirler. Nükleotidlerin en stabil konformasyonunda bu baz ve seker halkalar CO-PLANER yani ayni düzlemde degil; birbirlerine 90° açili sekildedir.

Polinükleotidleri olusturan nükleotid üniteleri birbirlerine fosfo-diester baglari ile baglidirlar. Fosfat grubu, yanyana iki nükleotid’in 3′ ve 5′ karbonlarini içeren iki ester bagi kurdugundan, baga 3′ Æ 5′ fosfo-diester bagi denilmektedir.

pH 7′de polinükleotidlerin dis yüzeyindeki asidik fosfat gruplari, neredeyse tamamen iyonize durumda olduklarindan, nükleik asitler polianyonik yapidadirlar; yani negatif yüklüdürler.

3.3. DNA MOLEKÜLÜ

3.3.A. DNA Molekülü: Watson-Crick modeline göre DNA molekülleri iki uzun zincirden olusmakta; bu iki zincir uzun eksenleri etrafinda birbirine sarilarak çifte sarmali olusturmaktadir (Sekil 3.5) Iki zincir birbirine anti paralel’dir (antiparalel double- helix).

Pürin ve pirimidin bazlari heliks’in iç kismindadir. Fosfat ve deoksiribose birimleri ise molekülün disindadirlar. Bazlarin, düzlemleri heliks aksina dik açidadir. Dolayisi ile riboz sekerlerinin halkalarina da dik açi olustururlar.Her baz birbirinden 3.4 A° uzakligindadir. Aralarinda 36°’lik bir açi farki vardir. Heliksin bir tam dönüsü 10 bp içerir ve 34 A°’luk uzakliktadir. (1 A° = 10-8 cm yani 10-10 M’dir.) Heliks Çapi 20 A°’dur (Sekil 3.4). DNA’nin iki zinciri birbirine Hidrojen baglari ile baglidir. A her zaman T ile (A=T); G’de hep C ile bir çift olusturur (G?C) (Sekil 3.4).

Bir DNA zinciri üzerindeki baz dizilimi hiçbir sekilde sinirli degildir. Bu spesifik baz dizilimi genetik bilgiyi kodlamaktadir.DNA çifte sarmal’inin en önemli özelligi bazlarin arasindaki çiftlesmenin spesifikligidir.

Watson-Crick, sterik ve Hidrojen bagi olusturma sebeplerinden hep A=T ve G=C’nin bir çift olusturmasi gerektigine karar vermislerdir. Birbirine Hidrojen bagi ile bagli bir baz çiftine bagli glikosidik baglar her zaman 10.85 A° uzakligindadirlar. Bir pürin-pirimidin baz çifti bu arayi tam olarak doldurur. Buna karsilik, heliks içinde iki purin için yeteri kadar yer yoktur. Iki pirimidin ise birbirlerinden çok uzak kalacaklari için Hidrojen bagini kuramaya-caklardir. Bu nedenle, baz çiftleri yalnizca Hidrojen bagi faktöründen degil; ayni zamanda heliks içindeki dar mekani optimal kullanma açisindan da uygundurlar. A – T ile G – C ile en uygun Hidrojen bagini olustururlar. Bu Hidrojen baglarinin yerlesimleri ve uzakliklari baz çiftleri arasinda olmasi gereken optimal kuvvetteki interaksiyonlari mümkün kilar. Iki zincirin birbiri etrafinda dolanarak çifte sarmali olusturmasi; polar olan seker ve fosfat iskeletini strüktürün dis kismina kaydirmakta; bu sekilde bu hidrofilik gruplar su ile temas halinde bulunmaktadirlar. Buna karsilik, hidrofobik olan bazlar, heliksin iç kisminda yer almakta; polar gruplar ise, (NH2, O, NH vb.) birbirleri ile Hidrojen baglarini olusturmaktadirlar. Her zincirden bir baz; karsi zincirden bir baz ile bu sekilde eslesmektedir (A-T, G-C). Baz çiftlesmesinin en önemli sonucu; bir zincirde olan baz dizisinin otomatik olarak diger zincirdeki diziyi göstermesidir. Bu ana prensibin disinda, baz dizilimi açisindan herhangi bir kisitlama yoktur. Baz çiftleri tamamen tek bir “düzlemde” olup; çok yassi ve hidrofobik olan halkalari, birbirleri ile hidrofobik interaksiyona girerek; bir tabak yigini seklinde üstüste dizilirler ve bu sekilde su ile kontaktlarini azaltirlar. Bu da molekülün, spiral bir ip merdiven seklinde görünmesine yol açar. Bu ip merdivenin yanlarini fosfat-riboz iskeleti; basamaklarini ise birbiri üzerine dizilmis baz çiftleri olusturmaktadir.

Iki zincir birbirine aksi polaritede; antiparalel’dir; yeni bir zincirin nükleotid baglari 3′ Æ 5′; digerinde ise 5′ Æ 3′ dogrultusundadir. Her iki zincirde sag dönüsümlüdür (right-handed). Her bir tam dönüs, 34°A içinde 10 baz çifti kapsamaktadir.

Çifte sarmalin stabilitesini saglayan faktörler sunlardir.

1) Fosfodiester baglari

2) Hidrofobik interaksionlar

     a) Pürine ve Pirimidine birbirlerine aktivite gösterirler.

     b) Kavitasyon enerjisi.

Nükleik asitlerin fosfo-diester baglari fleksibl’dir.Bu noktalardan saga/sola dönüs olur.

3.3.B. Diger DNA Molekül Tipleri:

B-DNA: Watson ve Crick’in tarif ettikleri yapidir. Saga dönüslüdür. (Sekil 3.6).

A-DNA: DNA süspansion halinde iken suyun çikarilmasi ile (dehidrasyon) veya % 70-75 etanol içinde olusmaktadir. Böyle ortamlarda DNA’da büzülmeler meydana geldiginden; her bir dönüse 10.7 baz çifti isabet eder. Saga dönüslü bir omurgaya sahip olan bu tip DNA’da bazlarin birbirlerine uzakligi 0.26 nm ve orta eksenine göre bazlar arasinda 32.7°’lik bir açi bulunmakta ve tam bir dönüs 2.8 nm kadardir. Heliks çapi 2.3 nm’dir. Biyolojik önemi bilinmemektedir.

Z-DNA: Omurgasinin yönü sola dönüslü ve zigzag’dir. Her bir dönüste 12 baz çifti bulunur. Baglar arasi uzaklik 0.37 nm; heliks çapi 1.8 nm’dir. “Glikozil baglarin syn-veya antikorformasyonda olusu bu yapinin karakteristigidir. Bazlar arasinda -30°’lik bir açi vardir. Sentetik DNA fragmani d(CGCGCG) sol dönüslü bir heliks olarak kristalize olmaktadir. Biyolojik islevi bilinmemektedir. Bazi spesifik proteinlerin DNA’daki G-C’den zengin bölgelere baglanmasi ile B’den Z’ye dönüsebilecegi düsünülmektedir (Sekil 3.6).

3.3.C. Laboratuar Kosullarinda DNA’nin Saklanmasi

DNA’nin +4°C’de saklanmasi önerilmektedir. Bunun nedeni, özellikle büyük DNA moleküllerinin parçalanmasinin önlenmesidir.

Ancak, bu hallerde, eger yeterli bir purifikasyon yapilamadiysa; nükleaz’lar tarafindan olusturulacak degradasyona engel olunamayabilir. Arka arkaya dondurma/çözündürme sikluslarinin hem fiziksel; hem de biyolojik aktivitesi üzerine etkisi olabilecegi ileri sürülmüsse de; 100 dondurma/çözündürme sikluslarinin ard arda yapilmasinda dahi bu özelliklerine etki görülmemistir. Bu nedenle, uzun süreli saklanmasi gereken DNA örneklerinin -20°C’ de saklanmasi önerilmektedir.

Lineer DNA ve özellikle küçük miktarda DNA içinde, benzer sekilde -20°C’de saklanma gereklidir. Ancak düsük konsantrasyonda olan DNA örneklerinde; tüp çeperine yapisma olabileceginden; çözünmeden sonra dikkatlice tüp dibine vurularak karistirilir.

3.3.D. DNA Datasi

a.     DNA ile ilgili pratikte bilinmesi gereken bazi bilgiler sunlardir:

     -     Deoksinükleotid baz çiftinin ortalama agirligi 660 Daltondur.

          -     DNA’nin Spectrofotometrik Çevrim katsayilari söyledir:

                 1 A260 Unit of ds DNA = 50 mg/ml

                 1 A260 Unit of oligonükleotid = 33 mg/ml

                1 A260 Unit of ss RNA/DNA = 40 mg/ml.

     -     DNA’nin Erime Isisi (TM Dublex DNA) su formülle hesaplanir.

TM = 81.5°C + 16.6 log (M of NaCl) +0.41 (%GC)-(500/ bp)-0.61

     (Bu formül 50 bp üzerindekiler için geçerlidir.)

25 bp altinda ise dizide ki her A veya T için 2°C; G veya C’ye ise 4°C eklenir.

     (WALLACE TEMP = 2°C (A + T) + 4°C (G + C) )

Reaksiyonda annealing için 5°C altina düsmek uygundur.

-     Bazi matematiksel çevrimler:

     1 mikrog = 10-6 g

     1 nanog = 10-9 g

     1 picog = 10-12 g

     1 fentog = 10-15 g

-     Bir kb DNA yaklasik 333 aminoasittir bu da yaklasik 37000 dalton protein karsitidir. 10000 dalton protein yaklasik 270 baz çiftidir. 50000 dalton protein ise 1.35 kb civarindadir.

3.3.E.DNA Kaynaklari

DNA kaynaklarinda çok çesitlilik söz konusudur. Kurumus kan, agiz çalkanti suyu, saç kökü, embryo, arkeolojik kaynaklar, idrar, amniotik sivi ve digerlerinin elde edilmesi için gereken yaklasik doku miktarlari su sekildedir.

     Tipik olarak kullanilan

DNA KAYNAKLARI     Doku miktari     DNA miktari

Saf genomik DNA     50-500 hg     50-500 hg

Korionik villus örnegi     5 mg     1-3 mg

Guthrie kan damlasi     5 mm’lik bir damlanin yarisi     0.5-1 mg

Semen     30 ml     5-10 mg

Tam kan     30 ml     0.5-1 mg

Yanak mukoza hücresi     bir agiz çalkanti suyu     0.1-1 mg

Doku bloklari     50 mg     0-10 mg

Hücre Süspansionlari     5×105 hücre     2-5 mg

3.3.F. Genetik Kodlar (Sifreler)

Polinükleotid iplikciklerinde bulunan 4 bazin (A,T,G,C) dizilis sirasinda çok önemli bilgilerin sifreleri saklanir. Bu bazlardan yan-yana bulunan 3 tanesi bir Amino asit’in kodunu (triplet veya kodon) olusturur. Bu üçlü sistemde 64 kodon bulunur. Bu durumda 20 amino asit için 64 kodon vardir ve her bir aminoasit için de en az bir veya birden fazla kodon bulunacak demektir (Tablo 3.1 ve Tablo 3.2).

Genetik kodlarin özellikleri su sekilde özetlenebilir:

1.     Kodlar tripletdirler.

2.     Kodlar degiskendir.

3.     Kodlar birbirleriyle çakismazlar. Ayni harflerle olusan kodon ancak bir amino asidin sifresidir.

4.     Kodlar arasinda bosluk yoktur.

5.     Kodlar üniversaldir yani tüm canlilarda ayni kodlama vardir. Bu durum DNA yapisinin canlilarda ayni karakterde oldugunu gösterir.

Denatürasyon: Çift iplikli DNA’larin bazlari arasi kurulmus olan hidrojen baglarinin fiziksel veya kimyasal yollarla açilmasi halidir. Denatürasyon, isi degisiklikleri ile (buna melting ya da erime); pH’si degistirilerek ve bazi proteinler ile gerçeklestirilir. Gerek DNA; gerek RNA asit hidrolizine dayaniksizdir. Fosfo-diester bagi kirilmaktadir. RNA alkali ile de hidrolize edilir.

Denatürasyonda etkili faktörler sunlardir:

1. DNA’nin tipi; homojen DNA – Ör. viral DNA, çok kisa bir isi araliginda erir. Heterojen DNA ise daha genis bir erime spektrumu verir.

2. DNA’nin G + C miktari: her DNA’nin Tm derecesi GC miktari ile direkt ilgilidir; zira G=C çifti; moleküle ekstra bir stabilite verir. Renatürasyon, Tm’in yaklasik 10°C asagisinda yapilir.

Tablo 3.1.     Amino asitler, üç harflik kisaltmalari, tek harf sembolleri ve moleküller agirliklari

          Üç harfli     Tek-harf     Moleküler

     Aminoasit     kisaltmasi     sembolü     agirligi

Alanine     Ala     A     89

Arginine     Arg     R     174

Asparagine     Asn     N     132

Aspartic acid     Asp     D     133

Asparagine veya Aspartic acid     Asx     B     -

Cysteine     Cys     C     121

Glutamine     Gln     Q     146

Glutamic acid     Glu     E     147

Glutamine veya Glutamic acid     Glx     Z     -

Glycine     Gly     G     75

Histidine     His     H     155

Isoleucine     Ile     I     131

Leucine     Leu     L     131

Lysine     Lys     K     146

Methionine     Met     M     149

Phenylalanine     Phe     F     165

Proline     Pro     P     115

Serine     Ser     S     105

Threonine     Thr     T     119

Tryptophan     Trp     W     204

Tyrosine     Tyr     Y     181

Valine     Val     Z     117

Tablo 3.2. Genetik Kodlar (Kodonlar 5′ — 3′ yönünde okunurlar.)

2. nci Pozisyon

     UUU     Phe     UCU     Ser     UAU     Tyr     UGU     Cys     U

U     UUC     Phe     UCC     Ser     UAC     Tyr     UGC     Cys     C

     UUA     Leu     UCA     Ser     UAA     Son     UGA     Son     A

     UUG     Leu     UCG     Ser     UAG     Son     UGG     Trp     G

     CUU     Leu     CUU     Pro     CAU     His     CGU     Arg     U

C     CUC     Leu     CCC     Pro     CAC     His     CGC     Arg     C

     CUA     Leu     CCA     Pro     CAA     Gln     CGA     Arg     A

     CUG     Leu     CCG     Pro     CAG     Gln     CGG     Arg     G

1. pozisyon     3. pozisyon

     AUU     Ile     ACU     Thr     AAU     Asn     AGU     Ser     U

A     AUC     Ile     ACC     Thr     AAC     Asn     AGC     Ser     C

     AUA     Ile     ACA     Thr     AAA     Lys     AGA     Arg     A

     AUG     Met     ACG     Thr     AAG     Lys     AGG     Arg     G

     GUU     Val     GCU     Ala     GAU     Asp     GGU     Gly     U

G     GUC     Val     GCC     Ala     GAC     Asp     GGC     Gly     C

     GUA     Val     GCA     Ala     GAA     Glu     GGA     Gly     A

     GUG     Val     GCG     Ala     GAG     Glu     GGG     Gly     G

3.4. INSAN GENOMUNDAKI DNA SINIFLARI

DNA’nin insan genomundaki organizasyonu çok kompleksdir. Genomdaki DNA’nin %10′dan az bir parçasi genleri kodlamaktadir. Toplam lineer genom uzunlugunun yaklasik dörtte üçlük bir bölümü tek kopya ya da Özgün (Unique) olup genomda bir kez temsil edilmektedirler. Geri kalan genomun hemen tamami tekrarlayan (Repetitive) DNA’dan olusmaktadir.Genomda 50-100000 genin tek kopya DNA olarak bulundugu düsünülmektedir. Tekrarlayan DNA kisminin ise kromozom yapisinin korunmasinda rolü olduguna inanilmaktadir (Tablo 3.3).

Tablo 3.3. Insan genomundaki DNA siniflari

               Genomdaki

     DNA Tipi     Orani          Özellikleri

Özgün DNA veya          a.     Bir çok geni kapsamaktadir.

     Tek kopya DNA     % 75     b.     Tüm genoma dagilmistir.

Tekrarlayan DNA          a.     Genler ve diger tek kopya DNA

     I. Daginik               arasina dagilmistir.

               % 15     b.     Iki ana aileden olusur. (Alu ve LI)

                    c.     Tüm genoma dagilmistir.

     II. Satellite          a.     Yüksek tekrarli diziler.

                    b.     Bir çok aileden olusurlar.

               % 10     c.     Lokalizasyonlari sentromer ve

                         telomer gibi özel yerlerde

3.5. DNA-RNA-PROTEIN

Hücre çekirdegi içindeki kromozomlardaki DNA genetik bilgiyi tasirken; protein sentezi sitoplazmada olusur. DNA ile protein arasindaki iliskiyi kuran RNA (Ribonükleik asittir). RNA’nin kimyasal yapisi DNA’ya benzerdir. Aralarindaki fark RNA’nin sekerinin Riboz olmasi ile pirimidine bazlarindan Timin yerine Urasil (U) gelmesidir (Sekil 3.7). Aradaki farklardan biriside DNA çift sarmal iken; RNA tek iplikçikli bir molekül seklindedir.

DNA, RNA ve PROTEIN arasindaki bilgisel iliski dairesel niteliktedir. DNA, RNA sentezi ve dizisini idare ederken; RNA polipeptidlerin sentezini ve dizisini idare eder. Spesifik proteinlerde DNA ve RNA’nin sentezi ve metabolizmasi içinde rol alir.

Genetik bilgi DNA’da “kodlanarak” saklanir. Bu ise sonunda polipeptidi olusturacak aminoasitlerin dizisini belirler. Önce, TRANCRIPTION olarak bilinen bir olusum sürecinde DNA parçasindan RNA sentezlenir. Kodlanmis bilgiyi tasiyan RNA (Messenger RNA-Haberci RNA-mRNA) ile çekirdekten, sitoplazmaya tasinir. RNA dizisinin desifre edilmesi ribozomlarda gerçeklesir. TRANSLATION. Ribozomlar, sitoplazmik organeller olup; bir çok molekül için, bu arada mRNA içinde baglanma noktalari tasimaktadir. Ribozomlar, bir çok yapisal protein kapsadiklari gibi; özel bir tip RNA olan ribozomal RNA (rRNA)’da vardir. Translation, üçüncü tip RNA’ya transfer RNA (tasiyici RNA- tRNA)’ya ihtiyaç gösterir. tRNA, mRNA’nin sifreli baz dizisi ile proteinin amino asit dizisi arasinda moleküler bir bag olusturur.

3.6. DNA’DA ORTAYA ÇIKAN DEGISIMLER

3.6.A. Mutasyonlar: Mutasyon; DNA’da kalici degisiklik olarak tanimlanmaktadir.Mutasyonlar genel olarak 3 kategoride toplanirlar.

1.     Genom mutasyonlari. (Sikligi her hücre bölünmesinde 10-2′dir.)

2.     Kromozom mutasyonlari. (Sikligi her hücre bölünmesinde 6×10-4 ‘dir.)

3.     Gen mutasyonlari. (Sikligi her hücre bölünmesinde 10-10 baz çiftidir.)

Mutasyonlar, hem somatik hem de germline hücrelerde ortaya çikar. Germline mutasyonlar bir kusaktan digerine devam ederek geçer ve bunlar kalitsal hastaliklardan sorumludur. Gen mutasyonlari, baz çifti yer degistirmesi, kaybi, eklenmesi gibi durumlar içerir (Sekil 3.8) Iki tip mekanizma ile olusurlar.

DNA replikasyonu, normal kosullarda kesin bir islemdir. Mutasyonlar, her milyon baz çiftinde olussa bile; DNA polimeraz araciligi ile bu degisimler tamir edilerek; her 10 milyon baz çiftinde bir mutasyon olmasi saglanir. Bu degisimler, DNA tamir enzimleri ile gerçeklestirilir. Insan genomunda her hücre bölünmesinde bir’den daha az yeni bir mutasyon olusur.

DNA hasari spontan kimyasal islemlerle de olusabilir. Çevresel kimyasallarla; ultraviole isigi; ionizan radrasyon bunlara birer örnektir. Bunlarin sonucu ortaya çikan mutasyon kalicidir. DNA tamirinde veya replikasyonunda defektler sonucu olusan hastaliklar xeroderma pigmentosum, ataksi telenjiektazi, Fanconi anemisi ve Bloom Sendromudur.

Mutasyon oranlari bazi hastaliklarda yaklasik olarak hesaplanmistir. Örnegin F8 eksikligi için bu oran 3-6×10-5;Faktör 9 eksikligi için 2-3×10-6; Retinoblastoma için 5-12×10-6 seklindedir.

3.6.B. Mutasyonlarin Moleküler Incelenmesi

Insan Kalitsal Hastaliklarinda Mutasyon Tipleri su sekildedir:

1. Nükleotid Yerdegisimleri (Nokta Mutasyonlari)

DNA dizisindeki tek nükleotid degisimi, üçlü bazdaki kodlari degistirerek, gen ürünündeki aminoasidi degistirir. Bu degisimlere “missense mutasyon” da denir (Sekil 3.9). Nonsense mutasyonlarda ise translation olayinin stop kodonla durmasiyla sonuçlanir (Sekil 3.10). Nükleotid degisikleri sonucunda bir pürin bazindan, diger bir pürin bazina veya pirimidin bazina (T Æ C) olursa TRANSITION: bir pürin bazi pirimidin bazina veya tersi olursa TRANSVERSION ismi verilir.

          Glu

NORMAL ALLEL     … AAA     GAA     TTC     ACC     CCA     CCA …

ANORMAL HEMOGLOBIN     … AAA     CAA     TTC     ACC     CCA     CCA …

          Gln

Sekil 3.9. Missense Mutasyon Örnegi (Hb D Los Angeles Özelinde)

RNA KAYMA (SPLICING) MUTASYONLARI (intron/ekson splice noktalarinda). RNA’dan intronlar kirpilarak; olgun mRNA olusturulur. Bu islem intron/ekson (acceptor site) ve ekson/intron (donor site) sinirlarindaki özel nükleotid dizilerine baglidir. Ya ekson/intron sinirlarindaki gerekli bazlardaki degisiklikler olusmasi seklinde ortaya çikar; ya da ekson/intron sinirlarindaki baz degisiklikleri olusmadan, intron içindeki herhangi bir bölgede alternatif bir donor veya akseptör nokta olusmasi ile ortaya çikar. Bu da olgun mRNA’da uygun olmayan intron dizilerinin de yer almasina neden olur (Sekil 3.11, 3.12, 3.13).

         Asp     Asp     Ala     Lys     Arg     Gln

NORMAL ALLEL     … GAT     GAT     GCC     AAA     CGA     CAA …

NF1 ALLEL      … GAT     GAT     GCC     AAA     TGA     CAA …

                         DUR

Sekil 3.10. Nonsense Mutasyon Örnegi (Neurofibromatosis Tip I özelinde)

             Ile        Ile     Phe     Gly     Val

NORMAL ALLEL      … T ATC     ATC     TTT     GGT     GTT …

KF (CTT Del)     … T ATC     AT —— T     GGT     GGT …

              Ile        Ile          Gly     Val

Sekil 3.11. Delesyona örnek (Kistik Fibrosis Özelinde)

     Normal HEXA alleli.          normal splice site

     ekson     Ø     intron

     CCAGGCTCTG     g     taagggt

          =

Tay-Sacs.     CCAGGCTCTG     c     taagggt

          =

          splicing olmuyor

Sekil 3.12. Tay Sachs Exon 12 ile intron 12 arasindaki RNA Splicing Mutasyonu     

Sekil 3.13. Hepatosellüler Karsinomada Splicing site Mutasyonu

2. Delesyonlar ve insertionlar

Bir veya birden fazla nükleotid sayisi üçün katlari seklinde degilse; amino asit dizisinde okumada kayma olur ki ortaya çikan protein farkli yapida olusur. Bu mutasyonlara FRAMESHIFT MUTASYONLAR (ÇERÇEVE KAYMASI MUTASYONLAR) denir.

- Frameshift mutasyonlar: olaya katilan baz sayisi 3′ün katlari seklinde degildir. Örnegin beta thalassemiada CD 5 -CT bir çerçeve kaymasi (çerçeve kaymasi) mutasyondur.

- Kodon delesyonlari ve insersiyonlarinda olaya katilan baz sayisi 3′ün katlari seklinde olabilir.

- Gen delesyonlari ve duplikasyonlari: Birbirine çok benzeyen ya da idantik DNA dizileri arasinda rekombinasyon sonucu delesyon veya duplikasyonlar sik ortaya çikan mutasyon tipleridir. Bir çok gen, bir gen ailesinin bireyi olarak vardir. Bu genler arasinda esit olmayan çaprazlama sonucu degisimler ortaya çikmaktadir (Sekil 3.14) Bunun en güzel örnegi Hb Lepore’dur.

- Tekrarlayan elemanlarin araya girmesi.(BK. Frajil X).

Sekil 3.14. Hb Lepore olusum mekanizmasinin sematik görünü

3.6.C Insan Gen Mutasyonlarinin Isimlendirilmesi

Insan gen mutasyonlarinin isimlendirilmesi için standardizasyon çalismalari bulunmaktadir. Bu isimlendirme örnekleri Tablo 3.4′de görülmektedir.

3.7. GEN YAPISI VE ORGANIZASYONU

Gen, bir fonksiyonel ürünün üretimi için gerekli olan kromozomal DNA dizisi olarak tanimlanabilir. Genlerin büyük bir bölümü, bir ya da bir kaç kodlamayan bölgelerle bölünürler. Bu aradaki, genleri bölen dizilere intron adi verilir. Intronlar baslangiçta çekirdekde RNA’ya transcribe olurken, sitoplazmada olgun mRNA’da ve sonuçta olusan proteinde yer almazlar. Kodlayan diziler ve eksonlar, proteinin amino asit dizisini olustururlar. Genomda, çok az gende intron bulunmamaktadir. Genlerin uzunluklari da çok degiskendir.

3.8. TIPIK BIR INSAN GENININ YAPISAL ÖZELLIKLERI

Sadece kodlayan diziler degil ama genin uygun ekspresyonunu düzenleyen nükleotid dizilerini tasimaktadir. Bu diziler, mRNA sentezi için gerekli olan “baslama” ve “durdurma” komutlarini tasimaktadir. Genin 5′ucunda (bazan “upstream flanking region” olarak da tanimlanabilir.) “PROMOTER” bölgesi yer alir. 3′ucu (downstream flanking region) olarak da tanimlanabilir) bölgesinde polyadenosine dizisi (Poly A kuyrugu) yer alir ki, bu da olgun mRNA’nin sonuna isaret eder. Tipik bir genin sematik görünümü Sekil 3.15′de verilmistir.

Sekil 3.15. Tipik bir genin sematik görünümü

3.9. PSÖDOGENLER

Aktif genlerin replike olmus halleridir, fakat bunlar saptanabilir bir protein ürünü yapmazlar. Bunlar muhtemelen aktif genlerin duplikasyonu ile olusmuslar ve evrim sirasinda ard arda olusan mutasyonlar bunlari inaktif hale getirmistir. Bunlar DNA dizi datasi ile taninabilirler. Farkli kromozomda olsalar dahi; aktif genle dizi benzerligi saptanabilir (Sekil 3.16).

Sekil 3.16.      Beta ve alfa globin gen kümeleri özelinde aktif ve psödogenlere                örnekler.

3.10. MITOKONDRIAL DNA

Genlerin küçük ama önemli bir bölümü mitokondri sitoplazmasinda yer almaktadir.Tüm insan hücreleri, yüzlerce mitokondriden olusmaktadir. Mitokondrial DNA molekülü, kapali-sirküler, çift sarmalli olup, 16569 baz uzunluktadir. Bitkilerde daha uzundur. 13 yapisal gen ile bazi yapisal RNA genleri kodlamaktadir. Sirküler sekli ile bu yapinin açik düzlem sekli Sekil 3.17. ve Sekil 3.18.’de gösterilmektedir.

Kodlama yapan tüm genler ve son ürün olan peptidler solunum zincirine katkida bulunurlar. Mt DNA’da ki mutasyonlar veya degisimler oksidatif fosforilasyonda biokimyasal bozukluklara yol açarlar. Bunun sonucu mtDNA’ya bagli olarak gelisen hastaliklar bir çok sistemi tutarlar. Bir çok hastalikta mtDNA degisimleri tanimlanmistir. Bu hastaliklari Mitokondrial DNA hastaliklari ve non-mitokondrial DNA hastaliklari olarak iki ana grupta toplamak mümkündür.

Mitokondrial kalitimda, en önemli nokta agirlikli olarak MATERNAL

12 Temmuz 2007

4. Proteinler

4. PROTEİNLER

Proteinlerde de karbonhidratlarda olduğu gibi karbon, hidrojen ve oksijen bulunur, fakat proteinlerde karakteristik olarak azot ve bazen de kükürt vardır. Protein hücre yapısının temel organik maddesidir. Proteinsiz yaşam olamaz. Virüslerden başlayarak, en küçük canlıdan insana kadar her canlı için yapısal ve yaşamsal önem taşır. Yaşamla ilgili her metabolik tepkimede doğrudan veya dolaylı şekilde proteinlerin rolü vardır. Bir hayvanın vücut ağırlığını % 16 –18 kadarı proteindir. Vücuttaki toplam proteinin yarıya yakını kaslarda, kalanı öteki dokulardadır. Proteinler yapı taşları olan amino asitlerin bir araya gelmesi ile oluşan büyük moleküllü bileşiklerdir. 22 farklı amino asidin değişik kombinasyonu ile tabiatta milyarlarca değişik protein sentez edilmektedir. Enzimler ve hormonların bir kısmı protein yapısındadır. Protein, hücre yapımı ve çalışması için kullanılır.

4.1. PROTEİNLERİN GÖREVLERİ

Proteinlerin hayvan vücudunda ve metabolizmasında üstlendiği görevleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Proteinler hayvan vücudunda organların ve yumuşak dokuların yapı unsurudur.

Büyüme ve erginlik dönemlerinde yeni dokuların yapılmasında etkindirler.

Yıpranan dokuların onarılması işlevine sahiptirler.

Enzimlerin ve hormonların yapımında görev alıp yapılarında bulunurlar.

Sinirsel uyarıların iletiminde rol oynarlar.

Canlıya destek olma ve hareket olanağı sağlamada görev alırlar.

Vücudun hastalıklara karşı dayanıklılığında ve hastalık etkenlerine karşı korunmada kullanılırlar.

Oksijen ve diğer maddelerin vasküler yolla taşınmasında görev alırlar.

Kanın pıhtılaşmasında rol oynarlar.

Su ve elektrolit dengesinin korunmasında doğrudan yada dolaylı olarak görevleri vardır.

4.2. AMİNO ASİTLER

Canlı organizmaların temelini nasıl hücreler meydana getiriyor ise, hücrelerin temelini de proteinler meydana getirir. Protein molekülleri hücreyi inşaa eden birer tuğla gibidir. Amino asitler ise proteinleri meydana getiren daha küçük moleküllerdir. Yani amino asitler uzun zincirler oluşturarak proteinleri, proteinlerde kompleks bir şekilde organize olarak hücreyi meydana getirir. Doğal olarak karmaşık bir yapıya sahip olan hücre yalnızca proteinlerden oluşmaz. Bunun yanında karbonhidratlar, yağlar, glikolipidler, fosfolipidler ve DNA – RNA molekülleri gibi kimyasal maddeler de hücrenin yapısına katılırlar. Fakat proteinsiz bir hücre düşünmek mümkün değildir.

Tablo 2. Amino asitler.

Amino asit molekülleri, bir ucunda “amino grubu (NH2) ” diğer ucunda ise “karboksil (COOH)” grubu taşırlar.İşte amino asitlerin yan yana gelip zincirler oluşturarak proteinleri sentezlemesi, bu iki grubun aralarında kovalent veya iyonik bağ yapmasıyla gerçekleşir. İki amino asit yan yana geldiklerinde COOH ve NH2 grupları arasında bağlanma meydana gelir ve bu bağa “peptid bağı” adı verilir.Bağlanma sırasında ise bir su molekülü sebest kalır. İki amino asitin yanlızca uç kısımlarını yani karboksil ve amino gruplarının bağlanması şu şekilde olur;

COOH + NH2 <--------------------> CO — NH + H2O (su)

Denklemde COOH 1. aminoasitin bir ucu, NH2 ise 2.amino asitimizin diğer ucunu temsil etmektedir. Bu uçlar yan yana geldiklerinde COOH grubundan bir oksijen ve NH2 grubundan bir hidrojen serbest kalır. Böylelikle serbest kalan bu atomlar aralarında bağ yaparak suyu oluşturur. İki amino asitin yan yana gelmesiyle oluşan peptid bağına “dipeptid”, üç veya daha fazla (yüzlerce yada binlerce) amino asitin yan yana gelmesiyle oluşan zincirdeki peptid bağlarına ise “polipeptid” adı verilir. Proteinler düz amino asit zincirlerinden meydana gelmesine rağmen oldukça karmaşık yapılara sahiptir.Bunun nedeni ise zincirdeki bazı amino asitlerin birbirleriyle ikinci veya üçüncü bir bağ yapmasındandır.

Amino asitler üzerlerinde belirli miktarlarda elektrik yükü taşırlar.Bu elektrik yükleri (+ veya -), asit veya baz özelliği gösteren bir ortama girdiklerinde nötrleşmeye başlar ve bu nötrleşme ortamın pH’ına bağlıdır. Bir amino asit ancak belirli bir pH noktasında nötr hale gelebilir ki, bu pH seviyesine o amino asitin “izoelektrik noktası” denir. Örneğin, histidin amino asiti, ancak pH’ı 7,47 olan hafif bazik bir sıvı içerisinde nötr hale gelebilir.

Protein molekülü, yalnız düz peptid zinciri şeklindeyse buna proteinlerin birincil yapısı denir. Moleküller, polipeptidler farklı kimyasal bağlarla ve değişik biçimde tutunarak proteinlerin ikincil ve üçüncül yapılarını oluştururlar. İkincil yapı helezon, üçüncü yapı ise küresel biçimdedir.

Vücutta bazı amino asitler birbirine çevrilebilir ve böylece amino asitlerin bir kısmı diğerinden oluşabilir. Bazı amino asitler ise bu şekilde yapılamaz yada yeterli miktar hızda oluşamaz. Vücutta sentezlenemeyen ve besinsel proteinlerle alınması zorunlu amino asitlere esansiyel amino asit denir. Esansiyel amino asitlerin tümünün gereksinmeyi karşılayacak miktarda ve düzenli olarak hayvanlara verilmesi zorunludur. Bunların tümü gerektiğinde vücut tarafından dışarıdan alınmazsa vücut proteinleri yeterli sentezlenemez, protein dengesi kurulamaz, hücre çalışmasında ve büyümede yetersizlik olur. Esansiyel amino asitler şunlardır; arginin, histidin, isolosin, losin, lisin, methionin, fenilalanin, treonin, triptofan, valin.

Şekil 5. Aminoasitler.

4.3. BAZI AMİNO ASİTLERİN ORGANİZMADAKİ İŞLEVLERİ

4.3.1. Glisin: Glikol olarak tanımlanır. Yapısında asimetrik karbon atomu yoktur. Karaciğerde glikojen sentezinde görev alır. Kas fizyolojisinde ve keratin yapısı içinde de işlevi vardır.

4.3.2. Alanin: Doğal proteinlerin yapısında bulunur. Organizmada sentezlenebildiğinden yem karışımlarına ayrıca ilave edilmesine gerek yoktur. Bakteri hücre zarlarında önemli işlevlere sahiptir.

4.3.3. Valin: Bazı yem maddelerinin yapısında yetersiz düzeylerde bulunduğundan besleme fizyolojisi açısından önemli bir amino asittir. Organizma tarafından sentezlenemeyen esansiyel bir amino asittir.

4.3.4 Lösin ve İzolösin : Her ikisi de esansiyel amino asitlerin arasındadır. Bazı yem maddelerinde yeterince bulunmalarına rağmen kan unu son derece fakirdir. Gelişmede önemli rol oynar

4.3.5. Trosin, Serin ve Treonin : Serin organizma tarafından sentezlenir. Tirosin, tiroid hormonunun oluşumunda görev alır. Treonin, bitkisel proteinlerde az bulunur. Bu amino asit de esansiyel bir amino asittir.

4.3.6. Histidin : Bazik bir amino asittir. Organizma tarafından sentezlenemediği için esansiyel bir amino asittir. Yetersiz alınması durumunda protein sentezi durur. Histidin, doku proteinleri, nükleoproteinler ve özellikle hemoglobinin yapısına katılır.

4.3.7. Arginin : Tüm doğal proteinlerin yapısında bulunur. Kas fizyolojisinde keratin yapımında rol alır. Yarı esansiyel bir aminoasittir.

4.3.8. Lisin : Hayvansal proteinlerde bol, bitkisel proteinlerde az bulunur. Esansiyel bir amino asittir. Beslenme fizyolojisi açısından önemli bir amino asittir.

4.3.9. Sistein ve Sistin : Yapısında kükürt ihtiva eden bu amino asitler olarak tanınırlar. Tüm proteinlerin yapısında bulunurlar. Kolayca birbirlerine dönüşebilirler. Yapağı, saç, tüy, boynuz gibi keratinlerin yapısında bolca bulunurlar. Ancak bu maddeler içinde sistin amino asitleri karşılıklı olarak kükürt bağları (disülfit) ile olduklarından sindirim enzimleri tarafından parçalanamazlar.

4.3.10. Methionin : Kükürt taşıyan bir diğer amino asittir. Esansiyel bir amino asit olan methioninin bir kısmı sistince karşılanabilir. Yani ortamda sistin varsa bir miktar methionin sentezlenebilir.

4.3.11. Fenilalanin : Fenilalanin esansiyel bir amino asittir. Deriye renk veren maddelerin oluşumunda görev alır.

4.4. PROTEİN ÇEŞİTLERİ

Doğada çok çeşitli protein bulunur, canlıların türüne , aynı türün bireylerine, canlının doku ve organlarına göre, bulundurduğu proteinin çeşidi farklılık gösterir. Bir hücrenin yapısında 2000 kadar değişik protein bulunduğu sanılmaktadır. Proteinler , yapılarımdaki maddelere göre basit Proteinler ve bileşik Proteinler olmak üzere iki grupta toplanabilir.

4.4.1. Basit Proteinler

Hidroliz edildiğinde yalnız amino asitlere asit veren proteinlere basit protein denir. Yapılarında amino asit dışında madde bulunmaz. Başlıca basit proteinler şunlardır: Albüminler, globilinler, glütelinler, prolaminler, skleroproteinler, protaminler, histonlar.

1-Albüminler ve Globülinler: Çok çeşitleri bulunur. Hayvansal ve bitkisel besinlerde yaygındır. Kanda: süt,yumurta,et,tahıl ve kuru baklagil gibi çok çeşitli besinlerde bulunur.

2- Glütelinler ve prolaminler: Bitkisel besinlerde özellikle tahıllarda bulunurlar. Glütenin denilen protein glütelinler grubuna girer. Glüten ise ; Glütenin ile gliadin denilen proteinin birleşmesinden oluşmuştur.Buğday proteini olan glüten, hamura yapışkanlık ve esneklik kazandırır.Glüteni yetersiz olan tahıl unundan ekmek yapılmaz. Buğday unundan yapılan hamur,su içinde nişastadan arındırılırsa, esnek ve yapışkan bir kitle kalır; bu glütendir. Prolaminler de tahılda bulunan düşük kaliteli proteinlerdir. Mısır proteini olan “zein” ve buğday proteini “gliadin” prolamindir.

3.Skleroproteinler: Bazıları, bu proteinleri albüminoid ve fibroz proteinler diye de isimlendirir. Bu gruptaki proteinler; saç, kıl, tüy, tırnak, kemik ve kıkırdak gibi koruyucu,destek ve sert dokularda bulunur.Başlıcaları; kollojen, elastin ve keratindir.

Kollojen: Bağdokusu, kemik kıkırdak ve benzerlerinde bulunur.Sıcak suda, sulu asit ve alkalilerle ısıtılınca kollojen jelatine çevrilir.Jelatin suda kolay erir ve yapışkan bir pelte oluşturur. Triptofan ve kükürtlü amino asitler yetersiz olduğundan, kollojen besleyici değeri düşüktür.

Elastin: Akciğer gibi esnek dokularda; keratin ise derinin üst tabakasından, saç ve tırnak gibi kısımlarda bulunur.

4.4.2. Bileşik Proteinler

Bileşik proteinlerin yapılarında proteinlere ek olarak nükleik asit, karbonhidrat ve fosforik asit gibi protein olmayan maddeler bulunur. En önemlileri şunlardır.

1.Nükleoproteinler: Proteinlerin nükleik asitlerle birleşmesinde oluşmuştur.

2.Glikoproteinler ve mukoproteinler: Karbonhidratlarla proteinlerin birleşmesinden oluşmuşlardır. Protein olmayan kısım çoğunlukla mukopolisakaritlerdir. Kemik, kıkırdak, bağdoku, kan grubunu oluşturan maddelerde, kanda ve çeşitli dokularda bulunur.

3.Lipoproteinler: Proteinlerle lipitlerin birleşmesinden oluşmuştur. Hücre zarında ve çekirdeğinde, kanın plazmasında, sütte, yumurta sarısı ve benzerlerinde bulunur.

4.Fosfoproteinler: Yapısında fosforik asit bulunan proteinlerdir. Balık yumurtası, yumurta ve süt gibi besinlerde bulunur. Süt proteini olan kazein bir fosfoproteindir.

4.5. KANATLı HAYVANLARDA PROTEIN METABOLIZMASı

Kanatlı hayvanlarda proteinlerin kimyasal sindirimi midede başlar. Burada bulunan pepsin, büyük protein moleküllerinin bir kısmını daha küçük peptid zincirlerine, hatta bir kısmını da aminoasitlere kadar parçalar. Bu enzim bir endopeptidazdır, yani protein zincirlerinin uçlarda kalan bağlarını değil içte kalan bağlarını parçalar. Özellikle içte kalan ve bir tarafında aromatik aminoasitler (fenilalanin ve tirosin) veya lisin, triptofan bulunan bağlara karşı etkindir.

Pepsin, mide duvarından mide özsuyuna inaktif pepsinojen formunda salgılanır. Nide özsuyunda bulunan HCl ve pepsin, düşük pH derecelerinde, pepsinojeni aktive ederek pepsine dönüştürürler. Pepsin pH 1-3 arasında etkinlik gösterebilmekle beraber, optimum pH 1.8-2 arasında değişir.

Proteinlerin esas sindirimi, ince bağırsaklarda, pankreastan ve ince bağırsak duvarından salgılanan enzimler tarafından gerçekleştirilir. Pankreastan salgılanan proteolitik enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz ve karboksipeptidazlardır. Bunlardan ilk üçü endopeptidazlar, sonuncular eksopeptidazlardır. Eksopeptidazlar da protein zincirlerinin karboksil ucundaki amino asidi bağlayan peptid bağlarını parçalar.

Pankreatik proteazlar pankreastan, bu enzimlerin zimojenleri, yani proenzimleri olan tripsinojen, kimotripsinojen ve proelastaz formlarında salgılanıp, duedenuma dökülürler ve burada aktif formlarına geçerler. Karboksipeptidazlar da aynı işleme tabidirler. Pankreatik proteazlar substrat seçicidirler, belirli aminoasitler arasındaki bağları etkilerler.

İnce bağırsak çeperinde üç peptidaz saptanmıştır. Bunların üçü de hücre içi enzimlerden çok daha az, fakat daha güçlü ve etkilidir. Özellikle bunların ikisi çok güçlü ve etkili olduğu için bunlara oligopeptidazlar denilmiştir.

Amino asitlerin D ve L izomerleri vardır. Ancak, tüm proteinlerin büyük çoğunluğunu oluşturan ve “standart amino asitler” olarak adlandırılan amino asitlerin hepsi L formundadır. D formundaki amino asitler “difüzyon” yoluyla absorbe edildiği halde, L amino asitler bağırsak çeperini “aktif taşıma” yoluyla geçerler. Amino asitlerin aktif taşıma ile taşınmaları için Na+ iyonlarına ve ATP’ye gereksinim vardır. Ve burada da sodyum iyon pompası şeklinde çalışan bir sistem vardır.

Absorbe edilen amino asitler portal kan dolaşımı aracılığıyla karaciğere gelir. Ya burada sentez yada katabolizma işlemlerine uğratıldıktan sonra veya hiçbir değişikliğe uğratılmadan ilgili doku ve organlara, bu kez de sistemik kan dolaşımı yoluyla gönderilirler.

Organlara ulaşan amino asitler çeşitli doku proteinlerine veya yumurta, tüy gibi ürün proteinlerine çevrilir. Kan amino asitlerinin bir kısmı ise kanda bulunan hormonların ve protein olmayan nitrojenli bileşiklerin sentezi için harcanır.

Görüldüğü gibi, protein ve aminoasit metabolizmasında kan ve karaciğer çok önemli iki unsurdur. Kan, karaciğerle doku ve organlar arasında tam bir aminoasit havuzu rol oynar. Başka bir deyişle, plazmada, yani kanda aminoasit konsantrasyonu, açlık veya proteince yetersiz beslenme gibi herhangi bir nedenle, belli bir düzeyin altına düşerse karaciğer veya doku ve organlarda depolanan proteinler parçalanarak, plazma aminoasit düzeyi tekrar normale döndürülür. Aynı şekilde, plazma protein veya aminoasit düzeyinin yükseldiği buna karşın, doku ve hücre proteinlerinin azaldığı durumlarda plazma proteinleri ve amino asitleri, doku ve hücre proteinlerinin sentezinde kullanılır. Doku ve plazma proteinlerinin böyle karşılıklı olarak parçalanıp yeniden sentezlenmesine protein dönüşümü denir. Dokulardan alınacak proteinlerde öncelik kas proteinlerindedir. Bu tür değişken nitelikli proteinler vücudun toplam depo proteinleri içerisinde %6-7 kadarını kapsamaktadır.

Dokulara ulaşan amino asitlerin bir kısmı o dokuya veya organa ait proteinlerin sentezinde kullanılabilir. Protein sentezi her dokunun kendi hücrelerinde gerçekleştirilebilir ve yapılacak proteinin tipi, o hücrede bulunan genler tarafından belirlenir.

Protein sentezi için öncelikle o proteinin yapısına girecek aminoasitlerin sağlanması gerekir. Kanatlı hayvanlar, esansiyel amino asitleri sentezleyemedikleri için, bunların rasyonlarla sağlanmaları zorunludur. Başka bir deyişle, genel olarak tüm tek mideli hayvanların rasyonlarında bulunan proteinlerin biyolojik değerlerinin belirli bir düzeyde olması gerekir. Yüksek kaliteli bir proteinin esansiyel amino asitleri hayvanların gereksinim duydukları miktar ve oranlarda içermeleri yeterli değildir. Bu amino asitlerden yararlanılabilmesi için sindirilebilir bir protein olması da gerekir. Esansiyel olmayan amino asitler ise vücutta başka amino asitlerden veya diğer bazı bileşiklerden sentezlenebilir. Bu olay krebs döngüsünün içerisinde gerçekleşir.

Amino asitlerin enerji üretiminde ve diğer maddelerin sentezinde kullanımı krebs döngüsünde mümkün olmaktadır. Hemen hemen tüm amino asitler deaminasyona uğratılabilir. Deaminasyonla NH2 gruplarını, desülfhidrasyonla kükürdünü yitiren bir amino asitin geriye kalan iskeleti, karbonhidrat ve lipitlerden farksızdır. Bunlar gerek duyulduğunda krebs döngüsüne sokularak enerji elde etmek amacıyla CO2 ve H2O’ya kadar parçalabilir. Aynı şekilde, yine gerek duyulduğunda krebs döngüsünün çeşitli ara ürünlerini basamak yaparak değişik karbonhidrat ve lipit ürünlerine dönüştürebilirler. Bu şekilde karbonhidratlara çevrilebilen amino asitlere glikojenik aminoasitler, yağ asitleri çeşitli keton bileşikleri, kolesterol, safra asitleri ve steroid hormonlar gibi çeşitli lipidlere çevrilmeye eğilimleri fazla olanlara da ketojenik amino asitler denir.

Amino asitler, karbonhidrat ve lipitlerden başka önemli diğer bazı bileşiklerin ön maddesi olarak, sentezlerinde rol oynar. Bunlar arasında pantetonik asit, ve niyasin gibi vitaminlerle, tiroksin, epinefrin ve indolasetik asit gibi hormonlar, pürinler, pirimidinler, antibiyotikler, alkaloidler, pigmentler, koenzimler, ve sinirsel uyarıların taşınmasında yardımcı bileşikler sayılabilir.

Kanatlı hayvanlarda protein metabolizmasının son ürünü ürik asittir. Ürik asit sentezi için önce deaminasyonla çeşitli amino asitlerden koparılan amino grupları kullanılarak pürin bazları sentezlenir. Daha sonrada bunlar ürik aside dönüştürülür. Ürik asit sentezi karaciğer, böbrek ve biraz da kaslarda gerçekleştirilir.

12 Temmuz 2007

Sahte Zevk

SAHTE ZEVK

Tütün; patlıcangiller familyasından bir bitkidir. Tropikal bir bitki olmasına karşı günümüzde geniş bir tarım alanında yetiştirilmektedir. Dünyanın en önemli sanayi ürünlerinden birisidir. Gıda maddesi olmamasına karşılık dünyada tüketimi ve ekonomik faaliyetleri yüksek bir bitki olarak dikkat çekmektedir.

Tütünü diğer bitkilerden ayıran en önemli özellik yapraklarında bulunan nikotindir. Nikotin organik azotlu maddelerden oluşan bir alkoloiddir. Bu sebeple tütün keyif verici olarak kullanılmaktadır.

Asıl dikkat çekici nokta tütünün keyif verici olarak nitelendirilmiş olmasıdır. Tütün keyif verici değil rahatsızlık vericidir ve alışılan, tütünün keyfi değil tütünün kendi verdiği rahatsızlığı yine kendisinin ortadan kaldırmasıyla oluşan sahte zevktir. Yani gerçekte insan sigarayı değil sigaranın yaratmış olduğu rahatsızlığı (hastalığı) yine sigaranın ortadan kaldırmasıyla oluşan rahatlamayı sever ve bu da sahte bir sevgi, sahte bir zevktir.

Doğadaki yaratıkların en büyük ihtiyacıdır beslenme ve eksikliği de çok büyük bir rahatsızlık durumuna yol açar ve buna da açlık diyoruz. Aç kalan bir insan kendini kötü, güçsüz hisseder ve besinini aldıktan sonra rahatlar güçlenir tok olmanın keyfini yaşar. İste bu doğal bir keyiftir ve doğal bir rahatsızlığın ortadan kaldırılması sonucu oluşur. Bir bitkinin insan besini olabilmesi için zehirsiz olması gerekir. Zehirsiz olan hemen hemen her şeyi besin yapmıştır insanoğlu.

Alışkanlık insan hayatında çok önemli bir rol oynar. Bu durumda yapılması gereken yararlı şeylere alışmaktır. Şu anda bizlere çok zevkli gelen bazı zararlı alışkanlıklar sadece onlara alıştığımız ve bir ihtiyacımızı giderip bizleri rahatlattıkları için varlar. Ona olan ihtiyacımızı kendisi yaratıyorsa bu kesinlikle zararlı bir maddedir ve buna zevk denemez.

İnsanın organizmasında sigara insanın besine olan ihtiyacı gibi bir ihtiyaç başlatır. Vücut nikotin almadan düşünemez ve rahat olamaz hale gelir. Beyin fonksiyonları nikotinsiz işlevlerini tam olarak yerine getiremez. Bunların sonucunda organizma rahatsız bir hale gelir ve sigaraya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı sigarayı zorla içerek kendimizi buna zorla alıştırarak biz başlatıyoruz aslında. Çünkü hiçbir insan ilk sigara içişinde bundan hoşlanmamış tam tersine mide bulandırıcı ve iğrenç bir şey olarak bulmuştur. Alışkanlık başlar ve ihtiyaçlarına yeni bir ihtiyaç eklenen insan bu ihtiyacını gidererek mutlu olur ve bundan sahte bir zevk alır. Bu sahte zevk her mutlu oluşta her güzel muhabbette her mutsuzlukta yani kısacası insanın duygu yüklü olduğu her anda yakıldığından tüm bu duygularla birleşerek ve insanla daha da bütünleşerek vazgeçilmez bir hal alır ve psikolojik bağımlılığı da oluşturur. Oysaki sigara içmeseydik başka ve yararlı etkileşimlerle bunu sağlayabilirdik. Sigara içmeyen bir insan arkadaşının bir hareketinden yada ses tonundan eskilerde kalan bir anıyı ya da mutluluğu hatırlayabilir. Sigaranın dumanına insanoğlunun hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.

İnsan hiçbir zaman kendisine acı veren rahatsız eden bir maddeye yaklaşmak istemez. Kimse kendine rahatsızlık veren bir dumanı içine çekmek istemez. Tütün dünyaya yayıldığında pahalı ve az bulunan bir şeydi ve böyle olunca da tütüne alışmak bir zenginlik olarak görüldü ve tütün yayıldı.

Getirilen bütün yasaklar ve cezalara rağmen tütün kullanımının önü durdurulamamıştır. Devletlerin tütünden elde edecekleri geliri fark etmeleri ve bu gelirin önemli bir miktarda olması nedeniyle tütün kullanımı ve tarımı teşvik edilmiştir. Böylece devletler tütünden çeşitli vergiler almaya başlamışlardır.

Nikotin tütünün içinde doğal olarak bulunan bir uyuşturucudur. En az eroin ve kokain kadar bağımlılık yapar. Fazla dozda alındığında nefes alıp verme kaslarını felç ederek insanı öldürebilir. Ancak sigara içerken daha küçük dozlarda alındığından vücut bu maddeyi atabilir, bu sebeple insanı hemen öldürmez. Dumanı içinize çektiğinizde nikotin ciğerlerinize taşınır, çabucak kan dolaşımına karışır, kalp ve beyne taşınır. Nikotinin ilk dozu kişiye uyanıklık hissi verir, sonrakiler ise sakinlik ve rahatlama hissi getirir. Nikotin, kalbi, damarları, hormon sistemini, vücut metabolizmasını ve beyni etkiler. Kalp atışını dakikada 2-3 atış arttırır. Vücut sıcaklığını düşürür ve bacaklar ile ayaklardaki kan dolaşımını yavaşlatır. Kalp hastalıkları ve kalp krizi riskini artırdığı kanıtlanmıştır.

Sigara dumanında rahatsız eden gazlar vardır. Bunları içinize çektiğinizde vücut öksürerek kendini korumaya çalışır. Sürekli sigara içilmesi ciğerlerin korunma kabiliyetini öldürdüğünden havadaki bakteriler ve virüsler çok daha kolayca ciğerlere girebilir.

İngiliz hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırma, sigara içilen bir odada bulunan bebeklerin ani ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Sigara ve nikotinin zararlarını incelemek üzere, İngiliz hükümetince kurulan araştırma komisyonunun raporuna göre, sigara içilen bir odada bulunan bebekler astım ve solunum yolu rahatsızlıkları gibi ciddi hastalıklara yakalanabiliyor. İngiltere’de yılda 80 bebeğin sigaradan zehirlenerek öldüğünü ve yüzlerce pasif içicinin akciğer kanserine yakalandığını belirtiliyor. Ayrıca, sigara içen biriyle yaşayanların %26’sında akciğer kanseri, %23’ünde ise kalp rahatsızlığı riskinin arttığı ortaya kondu.

Alkollü içki tüketiminde dünya üçüncüsü, tütün mamulleri tüketiminde ise dördüncüyüz. Geçtiğimiz yıl tükettiğimiz alkol ve sigaranın tutarı ise, 370 trilyon TL. Genç kuşağın %52’si sigara kullanıyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de 22.000.000 kişi sigara içiyor. Ülkemizde her yıl sigaradan dolayı 200.000 kişi hayatini kaybediyor. Bunun 160 bini tiryaki, geriye kalan 40.000 kişi ise, çoğunluğu çocuk ve bebek olan pasif içicilerden oluşur.

Genç nüfusun daha fazla olduğu Türkiye’de, sigaraya başlama yaşının 10-11’e kadar indiğini belirtilip, çocuklara sigara, içki ve uyuşturucunun zararlarının anlatılması konusunda ailelere büyük görev düştüğü belirtiliyor.

Dünya sağlık örgütü (WHO) istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda %250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160.000 kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30.000-40.000 kişide akciğer kanseri görülüyor.

Sigara ile ilgili bilinmesi gereken bazı maddeler:

-Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbon monoksit, nikotin ve katrandır.

-Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbon monoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

-Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menopoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.

*Sigarayı bıraktıktan 20 dakika sonra : Kan basıncı ve kalp hızı normale döner. Eller ve ayaklar dolaşım normale döndüğü için ısınmaya baslar.

*Sigarayı bıraktıktan 8 saat sonra : Kanda oksijen düzeyi normale döner. Kalp krizi riski düşmeye başlar.

*Sigarayı bıraktıktan 24 saat sonra : Karbon monoksit (egzoz gazi) vücuttan atılır. Akciğerlerdeki balgam ve diğer birikimler temizlenmeye başlar.

*Sigarayı bıraktıktan 48 saat sonra : Nikotin vücutta artık saptanamaz. Tat ve koku alma duyusu artmıştır.

*Sigarayı bıraktıktan 72 saat sonra : Solunum yolları gevşediği için nefes almak kolaylaşır. Vücut enerjisi artar.

*Sigarayı bıraktıktan 2-12 hafta sonra : Dolaşım bütün vücutta düzelir. Yürümek kolaylaşır.

*Sigarayı bıraktıktan 3-9 ay sonra : Öksürük, nefes darlığı düzelir. Akciğer işlevi yüzde 5-10 oranında artar.

*Sigarayı bıraktıktan 5 yıl sonra : Kalp krizi riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner.

*Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra : Akciğer kanseri riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner. Kalp krizi riski hiç sigara içmemiş biri ile eşit olur.

Doğuş Sağır

4-C #312

12 Temmuz 2007

A Vitamini, İlk Bulunan Vitamindir.

A Vitamini, İlk Bulunan Vitamindir.

İlk bulunan vitamindir. Bu nedenle alfabenin ilk harfi ile anılmıştır.Besinlerle pro-vitamin olarak beta karoten halinde alınır. Vücutta ince barsaklarda aktif hali olan retinol olarak emilir. Görme üzerinde etkisini gösterir. Görmeyi sağlayan rodopsin (loş ışıkta) ve iodopsin (parlak ışıkta) adlı pigmentlerin oluşumunu sağlar.

A Vitaminin Etkileri

Vücudumuz için oldukça gerekli bir vitamindir. Değişik işlevleri vardır. Bunlar;Görmemizi sağlayan pigmentlerin yapılmasını sağlar. Ayrıca gözün kornea tabakasının sağlığı için gereklidir.

Büyüme ve dokuların iyileşmesine etkilidir. Çocukluk çağında kemiklerin büyümesini ve dişlerin sağlıklı olarak oluşmasını sağlar. Herhangi bir nedenle hasar gören dokuların onarılmasını ve enfeksiyon etkenlerinden korunmasını gerçekleştirir.

Tüm hücrelerin sağlığına etkilidir. Derimizin (sadece dış yüzeydeki değil, vücudumuzun dokuları üzerinde bulunan örtücü özelliğe sahip olan bütün deri hücrelerinin) üremesini sağlayan taban hücreleri üzerine uyarıcı özelliği vardır. Hücrelerin yer aldıkları dokunun gerektirdiği şekilde farklılaşmalarını ve yapısının sağlamlığını sağlar. Bu etkisi ile dolaylı olarak kansere karşı önleyici etki gösterir.

Sümüksü salgı yapma özelliğine sahip, burun, göz, sindirim sistemi, akciğer ve mesane gibi yerlerdeki hücreler için gereklidir. Bu özelliği ile de hem bu dokuların çalışmasına hem de korunmalarına etilidir.

Serbest radikalleri nötralize eder. Dışarıdan gelen zararlı maddeleri bağlayıp, antioksidan özelliği ile vücudumuzu olası tahribatlardan korur.

Vücut savunma sisteminde bulunan T Lenfositleri uyararak hücrelerin farklılaşmalarını kontrol eder. Bu etkisi kansere karşı bir diğer olumlu özelliğidir.

A Vitamini Eksikliği

Besinlerle alınan vitaminin emilimini alkol, ilaçlar (kortizon, demir, mineral yağlar), E Vitamini yetersizliği ve fiziksel egzersiz olumsuz etkiler. Aslında vücutta belirli bir miktarda depolanabilmektedir. Depo edilmiş olan A Vitaminin % 90 ı karaciğerdedir. Geri kalanı böbrekler, akciğerler, gözler ve yağ dokuda yer alır. Amerika’da yapılan bir araştırmada insanların % 25 nin besinlerle önerilen miktardan daha az A Vitamini aldıkları ortaya çıkmıştır. Eksikliğinde:Özellikle loş ışıkta görme bozulur (Gece körlüğü , tavuk karası). Ayrıca gözlerde hassaslaşma, kuruma, kızarma, çabuk yorulma ve ileri safhada kornea ülserleri meydana gelir.

Vücudun savunma sistemi zayıflar. Hücresel savunma yapan T-Lenfositler ile Antikor üreten B-Lenfositlerde azalma oluşur. Ayrıca immun sistem için şart olan Timus Bezi ve dalak gibi organlarda atrofi denilen gerileme görülür.

Kanser riski artar. Meme, akciğer, rahim ağzı, prostat, gırtlak ve mide kanserleri ile A Vitamini eksikliğinin paralelliğini gösteren çalışmalar vardır.

Deri kurur ve kepeklenir. Kıl kökleri kabarık ve belirgin bir hal alır. Bu özellikle kolların arka yüzeyinde belirgindir. Saçlar kurur ve çatlar.

Sümüksü salgı yapan hücreler bulunan akciğerde bronşlar, sindirim kanalı, vagina ve ağız içinde sorunlar olur. Bu sorunların başında enfeksiyonlara uygun bir ortam hazırlanması gelir. Bu hücrelerin A Vitamini eksikliğinde saç ve deride bulunan keratin denilen bir proteini salgılamaya başlaması hücrelerin yer aldığı bölgeye bağlı olarak sertleşme ve kurumanın yarattığı yakınmalar oluşur.

Kemik hücrelerinin faaliyetleri üzerine olan etkisi ile eksikliğinde kemiklerde kalınlaşma ve kemikten geçen sinirlerde sıkışmalar meydana gelir.

Halsizlik, bitkinlik, uykusuzluk, tat ve koku alma duyusu bozuklukları ve iştahsızlık görülür.

Ayrıca adet düzensizlikleri, diş eti hastalıkları, böbrek taşları, kulak sorunları ve akne oluşumu görülebilir.

Yapılan araştırmalar gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların karaciğerlerinde 2 yıl yetecek kadar A vitamini depolandığını göstermiştir. Bazı geri kalmış ve beslenme yanlışlıkları olan yörelerde eksikliği sık olarak görülmektedir.

A Vitamini Fazlalığı

Havuç ve narenciye türü beta karoten içeren gıdaların fazla alınması ile deri portakal rengine boyanır. Sarılığa benzer fakat farkı göz aklarının renginin bu durumda değişmemesidir. Bu şekilde karoteni fazla almakla A vitamini fazlalığı oluşmaz çünkü vücut bu durumda karoteni aktif A Vitaminine dönüştürmez. Karoten olarak birikime uğrar. Alım normale dönünce birikenler vücuttan atılır. Bu nedenle zararsız bir durumdur. Asıl önemli olan depolanma özelliği nedeniyle yüksek dozda ilaç olarak alınması veya A Vitamininden zengin karaciğer gibi besinlerin aşırı tüketilmesi ile oluşur. Gelişmiş ülkelerde bu fazlalık belirtileri sık olarak görülmektedir. Hatta zehirlenme haline bile dönüşebilir.

Kısa sürede yüksek dozda alındığında belirtiler ilk olarak beyin ödemine bağlı olarak gelişen baş ağrısı ve bilinç bulanıklığı ile ortaya çıkar. Hastalar kafalarını alından geçen bir şeyin çevresel olarak sıktığını ifade ederler.

Zaman içersinde sürekli olarak gereğinden fazla alınması ile iştahsızlık,bulantı, kusma, karın ağrısı, baş ağrısı, halsizlik, huzursuzluk ve bunlara bağlı olarak kilo kaybı ile adet düzensizlikleri oluşur.

Saçlarda kalınlaşma ve seyrelme, deride kuruma ve kaşıntı görülür.

Kemiklerde anormal gelişmeler, büyümenin durması ortaya çıkar.

Dudaklarda kuruma ve kanamalar olur.

Gebelik döneminde ise çeşitli doğumsal anomaliler meydana gelebilir.

Bu durumlar genellikle vitamin almaya fazla meraklı aileler ve bir rahatsızlık için verilen A vitaminini sürekli yüksek dozda alanlarda ortaya çıkar.

Günlük ihtiyaçlar

Besinlerle alınan karotenden A Vitamini elde edilir. Günde alınan 10 000 – 15 000 Ünite karotenden yaklaşık 5 000 Ünite A Vitamini elde edilebilir. Bir erişkin için bu miktar iki tane orta boy havuç demektir.

Bir mikro gram için 5 Ünite tabiri kullanılır.

Yaş

Ünite

0 – 1

1500 – 2000

1 – 3

2000 – 2500

4 – 6

2500 – 3000

7 – 10

3000 – 3500

10 – 12

4000 – 4500

Erişkin Erkek

5000 – 6000

Erişkin Kadın

4000 – 5000

Gebe Kadın

5000 – 6000

Emziren Anne

6000 – 7000

A Vitaminin Doğal Kaynakları:

Besinlerde 100 gr.da Ünite

Hazır A Vitamini olarak

Balık yağı

100.000

Tereyağı

800

Yumurta

500

Süt

200

Peynir

1500

Kırmızı et

0 – 4

Karaciğer

20.000 – 50.000

Karoten olarak

Havuç

2.000

Yapraklı sebze

700

Domates

100

Taze kayısı

250

Muz

30

Sarı patates

600

Ünite A Vitaminine eşdeğer karoten bulunur.

B1 Vitamini En Dayanıksız Vitamin

Tiamin adıyla bilinir. İlk keşfedilen B Vitaminidir. Vücutta karaciğer, kalp ve böbreklerde çok az depolandığı için günlük olarak alınması gereklidir. Fazla alındığında da idrarla atılır. Oldukça dayanıksızdır.

Tiamin adıyla bilinir. İlk keşfedilen B Vitaminidir. Vücutta karaciğer, kalp ve böbreklerde çok az depolandığı için günlük olarak alınması gereklidir. Fazla alındığında da idrarla atılır. Oldukça dayanıksızdır. Alkol, kafein, yiyecek katkıları, antibiyotik kullanımında etkisiz hale gelir. Fırında pişirilme işleminde suda pişirilmeye oranla daha az tahribata uğrar.

B-1 Vitaminin Etkileri

Koenzim gibi hareket ederek vücutta önemli görevler yapar.

Başta glikoz olmak üzere Karbonhidrat metabolizmasında rol alarak enerji üretimine katılır. Bunu özellikle hücresel düzeyde gerçekleştirir.

Etanolün su ve karbondioksite dönüşümünü sağlar.

Yağ asitlerinin ve sterol denen maddelerin üretimine katılır. Bu yolla besinlerle alınan karbonhidratların gereğinde kullanılmak üzere yağa çevrilerek depolanmasını sağlar.

Sinir sisteminin işlemesine yardımcı olur. Bunu sinirsel iletide önemli görevi olan asetil kolin maddesinin üretimindeki rolü ile yapar.

Mide, kalp ve barsakların adalelerinin çalışmasına etkisi vardır.

Büyümeye etkilidir.

Zihin faaliyetlerine olumlu katkısı vardır. Özellikle öğrenme üzerine yararlıdır.

Damar duvarına yağların yapışmasını engelleyerek damar sertliği (=atheroskleroz) oluşumunu önler.

B-1 Vitaminin Eksikliği

Uzun yıllardır bu vitamin eksikliğinin bazı sorunlara yol açtığı bilinmektedir.

Ruhsal sorunlar, depresyon, sıkıntı, isteksizlik, gerginlik, konsantrasyon zorluğu,

Halsizlik, yorgunluk hali, kuvvetsizlik, adale ağrıları,

İştahsızlık, karın ağrısı, kabızlık gibi sindirim sorunları.

Dermansızlık, kalp ritminde yavaşlama ve göğüs ağrısı yakınmaları oluşur.

Eksiklik arttıkça kalp ritmi düzensizlikleri, ayaklarda iğne batması hissi, duyu kayıpları ile adalelerde hassaslaşma ve incelmeler ortaya çıkar.

Göz sinirinin etkilenmesi ile görme bozulur.

Beriberi hastalığına yol açar. 4 tipi vardır Bebeklik, yaş, kuru ve alkolik beriberi. Bebeklerde büyüme durur, ince tiz sesli bir ağlama ve kalp çarpıntıları meydana gelir. Yaş tipi ayak ve bacaklardan vücuda ilerleyen şişme (=ödem) ve kalp yetersizliği ile seyreder. Kuru tipi ise kilo kaybı, adalelerin incelmesi ve sinirlerin dejenere olmasına yol açar. Alkolik tipine Wernicke-Korsakof Sendromu da denilir. Beyin ile adaleleri tutarak yürüyememe, hafıza kaybı ve kişilik değişikliği yapar. Bu hastalık tedavi edilmediğinde ölümle sonuçlanır.

B-1 Vitaminin Fazlalığı

Vücutta önemli miktarda depolanamadığı için atılmaktadır ve toksik etkisi gözlenmemiştir. İğne şeklinde kullanıldığında ağrı ve ödem yapabilir.

B-1 Vitaminin Tedavide Kullanımı

Zona Hastalığında,

Şeker hastalarının duyusal kusurlarının (Neuropathy) tedavisinde,

Ameliyat sonrası ağrı giderilmesinde,

Alkolik kişilerde,

Kalp çalışmasının desteklenmesinde,

Araç tutmalarında,

Mide asidi üretimine etkisi nedeniyle değişik nedenlere bağlı bulantılarda ve sindirim şikayetlerinde,

Huzursuz, morali bozuk ve depresif ruh halinde, kullanılmaktadır.

B-1 Vitaminin Gereksinimi

Barsaklarda bulunan bakteriler tarafından da bir miktar üretilmektedir. Günlük gereksinim yaşa göre değişir.

Erişkinler için 1,5 mg. Yeterlidir.

Yaş

Gereksinim mg / gün

0 – 1

0.4

1 – 3

0.7

4 – 6

0.9

7 – 9

1.1

10 – 12

1.3

Bazı durumlarda B-1 Vitamini ihtiyacı artabilir. Yoğun stres altında olmak, ateşli hastalıklar, ishal, ameliyat öncesi ve sonrası, sigara, alkol, çay, kahve tüketimi, gebelik, emzirme, ilaç kullanımı gibi durumlarda alınması gereken miktarlar daha fazla olmaktadır.

B-1 Vitaminin Doğal Kaynakları

Kuru bira mayası, hububat, kuruyemiş (fındık, fıstık, ceviz) ve baklagillerde (fasulye, nohut, bakla, mercimek ) bol olarak bulunur. Tereyağı ve bitkisel yağda bulunmaz.

Kaynaklar

100 gr.da mg. Olarak

İşlenmemiş buğday

0.4

Beyaz ekmek

0.05

Kepek

2 – 4

Baklagiller

0.4

Kuru bira mayası

6 – 24

Taze sebze, meyve

0.02

Koyun eti taze

0.16 – 0.20

Sığır eti taze

0.08 – 0.30

Balık eti taze

0.01 – 0.1

Yumurta

0.9

Süt

0.04

Strese Karşı B2 Vitamini

Riboflavin denilen maddedir. Dayanıksız olup, ısı, güneş ışığı, alkol, kafein, östrojen ile etkisizleşir. Vücutta karaciğer ve böbreklerdeki çok az miktarın dışında depolanamadığı için günlük olarak karşılanmalıdır.

Riboflavin denilen maddedir. Dayanıksız olup, ısı, güneş ışığı, alkol, kafein, östrojen ile etkisizleşir. Vücutta karaciğer ve böbreklerdeki çok az miktarın dışında depolanamadığı için günlük olarak karşılanmalıdır. Barsaklarda bakteriler tarafından bir miktar üretilebilmektedir. Bu nedenle yetersiz alımlara karşın bazı kimselerde eksiklik belirtileri oluşmayabilir. Vücuttaki enzim olaylarına katılır. Stres gibi durumlarda gereksinimi artmaktadır.

B-2 Vitaminin Etkileri

Nükleotid denilen maddelerle birleşerek enzim sentezine girerler. Bu enzimler aracılığı ile oksidasyon-redüksiyon işlevlerini yaparlar.

Enerji üretiminde rol oynar. FMN ve FAD kısa isimli enzimlerle hidrojen taşıyıcılığı yapar.

Kısa zincirli yağ asitlerinin yakılmasını sağlar.

Hücrelerin gelişmesine ve solunumuna etki ederek oksijeni daha iyi kullanmasını sağlar. Bu yolla görme ve saç, cilt ve deri sağlığına yararlı etkisi olur.

Bazı amino asit ve glutathion redüktaz (Kandaki alyuvarlarda) maddesinin yapımına katkıda bulunur.

B-2 Vitaminin Eksikliği

Amerika’da yapılan araştırmalarda insanların yedikleri ile yeterli düzeyde alamadıkları vitaminlerin en başında B-2 Ribofalavin gelmektedir. Buna karşın eksiklik belirtileri bu denli sık görülmemektedir. Bunun da barsaklarda az miktarda da olsa üretilen B-2 Vitaminine bağlı olduğu düşünülmektedir. Tek başına bu vitaminin eksiklik belirtilerinin görülmesi nadirdir, genellikle diğer vitaminlerin de eksikliği ile birlikte olur. Yetersiz beslenme (B-2 vitamini zengin besin maddelerini yememek; zayıflamak, mide-barsak ülseri, şeker hastalığı için diyet yapmak ve fast-food ile beslenmek) barsaktan emilimin bozulması ve ateş, hipertiroidi, gebelik, emzirme, fazlaca alkol alımı gibi artan ihtiyaçların karşılanmadığı durumlarda söz konusudur.

Dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudakta kızarma, tahriş ve çatlaklar,

Gözlerde kaşıntı, yanma hissi ve iltihaplanma, katarakt oluşumu,

Deride kepeklenme, saçların dökülmesi,

Çocuklarda büyümenin yavaşlaması,

Kilo kaybı, canlılıkta azalma, sindirim sorunları

Genital bölgede deri sorunları oluşur.

Hayvan deneylerinde ilk göze çarpan büyümenin durmasıdır. Hayvanlarda cilt, göz, saç problemleri ile üreme gücünde azalma oluşmaktadır.

B-2 Vitaminin Fazlalığı

Dışarıdan gereğinden fazla alınsa da idrar ile atıldığı için zararlı bir etki oluşmaz. Sadece idrarın rengi ve kokusu riboflavin renk ve kokusunu alır.

B-2 Vitaminin Tedavide Kullanımı

Tek başına bu vitamin tedavi amaçlı kullanılmaz, genellikle diğer vitaminlerle beraber verilir. Yine de etkili olduğu düşünülen alanlar;

Enfeksiyon hastalıkları ve uzun süren antibiyotik tedavileri,

Fazla alkol alan ve düzensiz beslenen kişiler,

Ağız çevresi, göz ve genital bölge de oluşan cilt sorunlarında,

Yorgunluk, stres, baş ağrısı şikayetlerinde,

Büyümenin desteklenmesi istendiğinde kullanılır.

B-2 Vitaminin Gereksinimi

Yaşa metabolizma hızına, yiyeceklerle alınan protein ve kalori miktarına göre değişmektedir. Ayrıca insan vücudu tarafından barsaklarda yapıldığı da düşünülmektedir. Besinlerle alınan miktar 1.2 mg.ın altında kalınca depolardaki vitamin kullanılmaya başlanır. Bu depolardaki de yeterli değildir. İlaçların içersinde 10 mg. doz yeterlidir.

Kaynak

100 gr da mg. Olarak

Bira mayası

1.3 – 4.0

Malt hülasası

3.0 – 4.0

Karaciğer, böbrek

2.0 – 3.0

Buğday kepeği

0.5

Buğday unu

0.03

Patates

0.05

Et

0.1 – 0.3

Süt

0.15

Yumurta

0.3 – 0.5

Peynir

0.3 – 0.5

Kepek

0.5

Yeşil sebze

0.1 – 0.5

B3 Vitamini Beyni Çalıştıran Temel Maddedir

Niasin, Nikotinik Asit, Nikotinamin gibi isimleri de vardır. PP Vitamini de denilir. Eskiden sadece bu adlarla anılırken artık B-3 denilmektedir. Kimyasal olarak nikotin ile yakınlığı varsa da etkilerinin benzerliği yoktur…

Isıya ve ışığa karşı dayanıklıdır. Vitaminler içersinde en dayanıklısıdır denebilir. İnsan vücudu bunu triptofan isimli amino asitten üretebilir. Ayrıca karaciğerde az miktarda depolanabilir.

B-3 Vitaminin Etkileri

İnsan vücudunda 50 den fazla metabolik olayda rol alan NAD ve NADP kısaltılmış isimli koenzimin yapısına girer.

İnsan vücudu için hayati fonksiyonlarda rol alır, hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Basit bir anlatımla protein, yağ ve karbonhidrat gibi besin öğelerinin vücutta kullanılmasını sağlar.

Glikoliz denilen karbonhidrat ve glikozdan enerji üretilmesinde anahtar görevi vardır.

Yağ asitlerinin sentezine etkilidir.

Deaminasyon (= proteinlerin yapı taşı amino asitlerin kullanılma aşamalarından azot ayrılma işlemi) olayını gerçekleştirir.

Beyin çalışması için temel maddedir.

Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar.

Hormon üretimine katılır (östrojen, progesteron, testesteron gibi cinsiyet ve tiroid hormonları, kortizon, insulin gibi)

İlaç ve zararlı maddelerin etkisizleştirilmesini sağlar.

Deri ile dil ve sindirim sisteminin sağlığına destek verir.

Kan dolaşımına etkisi vardır.

Kan kolestrol seviyesini ayarlar (Nikotinik asit formu).

Beyin ve sinir sisteminin sağlıklı çalışmasına etkilidir.

Histamin deşarjına ve damarların genişlemesine yol açar. Bu etkinin oluşabilmesi için nikotinik asit formunun 50 mg. ve üzerinde ilaç olarak alınması gerekir. Diğer niasinamid ve nikotinamid isimli formları bu etkiyi yapmazlar.

B-3 Vitaminin Eksikliği

Yetersiz beslenme sonucu olabileceği gibi ana maddesi olan triptofanın metabolizmasının etkilendiği hastalıklardan (tümör, ilaç kullanımı, Hartnup hastalığı) dolayı da oluşabilir. Emilim sorunlarından dolayı olması nadirdir. Mısır gibi bazı besin maddelerinde bağlı durumda bulunur ve vücut bunu kullanmaz. Eksiklik belirtileri mısır ağırlıklı beslenen toplumlarda sık görülür.

Kolay yorulma, kolay sinirlenme,

İştahsızlık, hazımsızlık, bulantı, kusma ve ishal gibi sindirim sorunları,

Deride ışığa karşı hassasiyet, kaba, kalın ve sert cilt haline dönüşmesi,

Dilde yanma hissi, kızarma, diş eti hassasiyeti, ağız kokusu,

Önceleri huzursuzluk, uykusuzluk, baş ağrısı ile başlayan, ellerde titreme, artan endişe, korku, kaygı duyguları ile devam edip psikoz tablosuna kadar giden sinir sistemi şikayetleri ortaya çıkar.

Eğer eksikliği uzun sürerse ölümcül Pellegra hastalığı oluşur. (Deri belirtileri, ishal gibi sindirim problemleri ve unutkanlık – bunama gibi sinir sistemi belirtileri ile seyreder ve ölümle sonuçlanır. Bu nedenle 4 D Hastalığı denilmiştir. (Dermatit, Diare, Demans ve Death.)

Pellegra hastalığı bu vitaminin alımının eksikliği yanında tüberküloz tedavisinin temel ilaçlarından olan İNH ‘ın kullanımına bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Alkoliklerde, böbrek hastalığı nedeniyle diyetle beslenenlerde, karsinoid tümör varlığında, doğumsal bir hastalık olan Hartnup Hastalığında bu durum oluşabilir.

B-3 Vitaminin Fazlalığı

Alınan miktara göre değişebilir.

Deride yanma, kızarma, kaşıntı (100 mg. Üzeri)

Karaciğer hasarı (500 mg. Üzeri)

Gut, diabet, mide ülseri, karaciğer hastalığı gibi mevcut sorunları ağırlaştırabilir.

B-3 Vitaminin Tedavide Kullanımı

Uzun yıllardır bilinen etkisi ile değişik amaçlarla kullanılmaktadır.

Pellegra, Hartnup gibi hastalıkların tedavisinde

Yorgunluk, bitkinlik halleri ile hazımsızlık, ishal ve kabızlık gibi sindirim sorunlarında,

Yağ hücrelerinden kana serbest yağ asidi geçişini azaltmak için,

Atar damarların açılarak, dolaşımın düzenlenmesine yönelik olarak, (bacak krampları, kulak çınlaması, baş dönmesi, migren tipi baş ağrısı)

Kolesterol seviyesini ve tansiyonu düşürmek için,

Mideden asit salgılanmasının arttırılması amaçlandığında (=hipoasidite tedavisi),

Depresyon, şizofreni ile yaşlılık, alkol ve ilaç kullanımına bağlı, bazı ruhsal hastalıkların tedavisinde,

Osteoartrit gibi eklem hastalıklarında,

Hormon tedavilerine destek olarak kullanılır.

B-3 Vitamini Gereksinimi

Besinlerden alınan 60 mg. triptofandan 1 mg. B-3 Vitamini elde edilir.

Erişkinler aldıkları her 1000 kalori için en az 6.6 mg. da B-3 Vitamini almalıdırlar ve alınan miktar günde kadınlarda 13, erkeklerde 18 mg. altına indiğinde eksiklik belirtileri başlar. Fazla fizik egsersiz yapanlar, gebelik, emzirme, büyüme, hastalık, stres gibi durumlar gereksinmeyi arttırır. Rafine şeker, hazır yiyecekler tüketilirken yanında B-3 Vitamini de almalıdır. İlaç şeklinde günde 50-100 mg. doz yeterlidir.

Yaş mg / gün

0 – 1 6

1 – 3 9

4 – 6 11

7 – 9 14

10 – 12 16

Erişkinler 15 – 20

B-3 Vitaminin Doğal Kaynakları

Besinlerle alınan triptofandan vücut gerekli vitamini elde edebilir. Diğer formlarda ise yapısal olarak bağlı formda olmadıkları takdirde vitamini vücut doğrudan alabilir. Bira mayası, kuru fasülye ve bezelye, tahıl kepeği, avokado, hurma, incir, yer fıstığı B-3 Vitamini ve triptofan yönünden zengindir.

Kaynak 100 gr.da mg olarak

Bira mayası 30 – 50

Kepek 25

Yer fıstığı 15

Sakatat 10 – 20

Kırmızı et 3 – 6

Et, balık 2 – 6

Buğday 4 – 5

Baklagiller 1 – 3

Un 0.7

Yumurta, süt çok az

B6 Vitamini, Özellikle Gebelik Döneminde Önemi Artan Bir Vitamin

Piridoksin adı ile bilinir. Besinlerde B-6 vitamini piridoksin, piridoksamin ve piridoksal olarak 3 şekilde bulunur. Bunlar vücutta birbirine dönüşebilir. Aktif şekli kısaca PLF (piridoksalfosfat) denilen şeklinde bulunur.

Kadınlarda hormon ve su dengesine etkisi erkeklere oranla daha fazladır. Dayanıksızdır, alkali ortamda, güneş ışığı etkisiyle, işlenme esnasında, uygun olmayan saklama koşullarında, pişirme sırasında kolaylıkla harap olur.

B-6 Vitaminin Etkileri :

İnsan vücudunda hayati rol oynayan bir çok işlemde bulunur. Kısaca değinilecek olursa;

60 kadar enzimin işlemesi için koenzimdir.

Proteinin ana maddesi nükleik asit sentezine katılır, amino asitlerin barsaktan emilerek kana ve kandan hücrelere geçmesi için gereklidir. Ayrıca amino asitlerin yapım, yıkım ve birbirlerine dönüşümlerine yardımcı olur.

Merkezi sinir sisteminde GABA denilen önemli bir maddenin yapımına destek verir. Ayrıca sinirsel ileti için şart olan norepinefrin ve asetilkolin maddelerinin metabolizmasına etkilidir.

Triptofandan niasin ve araşidonik asitten prostoglandin E2 yapılması için gereklidir. Kolin, metionin, serin, sistin, triptofan ve nisain metabolizmalarına etkilidir.

Enerji işlevinde karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında etkilidir, ayrıca karaciğer ve adalelerde depolanan yedek enerji kaynağı glikojenin salınmasını sağlar.

Vücut savunmasında antikor ve akyuvar (hemoglobin sentezi) oluşumunda rol alır, DNA ve RNA nın sentezi ve fonksiyonlarına etkilidir.

Enfeksiyonlara karşı direnç oluşumuna etkilidir,

Vücutta önemli görevleri olan serotonin maddesinin yapımına etkilidir,

B-12 vitaminin emilimine, magnezyum, çinko ve selenyum elementlerinin vucüttaki işlevlerine katkı sağlar,

Histamin yapımını azaltalarak allerjik reaksiyonların şiddetini düşürür,

Vücuttaki Sodyum ve Potasyum dengelerine etkisiyle hem vücudun sıvı dengesini korumaya hem de sinir, kalp ve adale dokularının elektriksel aktivitesine yardımcı olur. Adale kasılmalarını ve krampları azaltır.

Prolaktin (süt hormonu) hormonun salgılanmasını azaltır. Gebelik döneminde annenin hormon ve sıvı dengesini korur ve bebeğin sinir sisteminin gelişmesi için gereklidir.

B-6 Vitaminin Eksikliği :

Eksiklik belirtileri diğer B Vitaminleri eksikliğinde görülenlere benzer.

Çevresel sinirlerde iltihaplanma (Nevrit), EEG değişiklikleri, duyu kusurları, koordinasyon bozuklukları, dalgınlık, uykusuzluk,

Bebeklerde erişkinlere oranla daha sık olarak konvülziyon (Havale),

Kansızlık (Anemi),

Huzursuzluk, sinirlilik, depresyon gibi ruhsal sorunlar ve adet öncesi sendromuna benzer arazlar,

Migren tipi baş ağrısı,

Ciltte kuruluk, kaşıntı, göz ve ağız çevresinde deri çatlamaları, görme problemleri,

Özellikle gebelik döneminde vücutta su tutulması ile sabahları artan bulantı ve kusma gibi sindirim sitemi şikayetleri görülür. Gebeliğin ilerleyen aylarında tansiyon artışı, ödem ve reflekslerin şiddetlenmesinin B-6

Vitamini ile ilişkisi uzun yıllardır bilinen ve tartışılan bir konudur.

Sık enfeksiyonlara yakalanma,

Uyuşukluk, adale zayıflığı ve krampları oluşabilir.

B-6 Vitaminin Fazlalığı :

Toksik olmaması ve vücutta depolanmaması nedeniyle fazlalık arazları oluşmaz. Fakat yine de bir süre yüksek doz ( 2-10 gr.) düzenli alındığında sinir sistemi sorunlarına yol açabilir.

B-6 Vitaminin Tedavide Kullanımı :

İlaç firmalarının da teşviki ile oldukça yaygın kullanılmaktadır. Bazı konularda etkinliği kesin ilen bazı konularda yararlı olup olmadığı net değildir.

Kullanıldığı konular;

Gebelikte ortaya çıkan şeker hastalığı,

Adet öncesi sendromu denilen göğüslerde hassasiyet, sıvı tutulumu ve ruhsal gerginlik durumunda,

Bebeklikte proteinden zengin beslenmeye ek olarak kasılma ve havalelerin engellenmesi için,

Bazı ilaçların (Tüberküloz, doğum kontrol gibi) yanında olumsuz etkileri önlemek için,

Nevrit denilen sinir iltihaplarında,

Bir çok ruhsal şikayetlerin tedavisinde,

Kansızlık için,

Kusmaları önlemek amacıyla,

Hormonal hastalıklarda (galaktore-amenore),

Şeker hastalarında, eklem ve kalp sorunlarında kullanılmaktadır. Yazılanlardan çok daha fazla nedene yönelik de kullanılmaktadır. B grubu vitaminlerin içersinde Folik Asitten sonra üzerinde en fazla önemle durulan vitamin olması nedeniyle bir çok soruna iyi gelebileceği düşünülmektedir.

B-6 Vitamini Gereksinimi

Besinlerle alınan protein miktarına paralel olarak B-6 Vitamin gereksinmesi de artmaktadır. 100 gr. Protein için 0.6 – 1.2 mg. alınması uygundur.

Yaş

mg / gün

Süt Çocuğu

0.4

Çocukluk dönemi

0.6 – 2.0

Yetişkin

2.0

Gebelik ve emzirme

2.5

B-6 Vitaminin Doğal Kaynakları :

Avokado, soya fasulyesi, patates, sebzeler, kuruyemiş, et, yumurta, karaciğer bu yönden zengindir.

Kaynak

100 gr.da mikrogram olarak

Karaciğer

840

Böbrek

360

Kırmızı et

150 – 300

Balık

200 – 400

Tavuk

300 – 600

Yumurta

110

Fıstık

400

Çiğ sebze

30 – 500

Peynir Beyaz/Kaşar

80 / 40

Süt

40

Beyaz ekmek

40

Esmer ekmek

180

B11 Vitamini- Folik Asit, Genel Olarak Yeşil Sebzelerde Bulunur

Folik Asit ve vitamin BC gibi isimleri varsa da folik asit olarak bilinir. Vücuda girdikten sonra kimyasal yapısı değişir ve karaciğerde bir miktar depolanabilir. Depo edilen miktar 6 – 9 ay kadar eksiklik belirtilerinin çıkmasını engeller.

Folik asitin içerisinde barındırdığı moleküllerden PABA ve Glutamik Asit ayrı bir vitamin gibi etki gösterir, sanki vitamin içersinde vitamin gibidir. Barsak bakterileri tarafından da üretilmektedir. Dayanıksızdır, ışık, ısı, bekleme ve pişirilme esnasında tahrip olur.

Folik Asitin Etkileri

Oldukça önemli görevleri vardır. Bazı işlevler için bulunması şarttır.

B-12 Vitaminine benzer etki alanları olan THFA adlı enzimin ön maddesidir.

Amino asit, protein ve sinir sistemi iletisinde kullanılan bazı iletken maddelerin yapımında rol alır.

Hücre için şart olan DNA ve RNA sentezinde görev alır.

Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar.

Akyuvar denilen kan hücrelerinin yapımında bulunur.

Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için gereklidir.

Folik Asit Eksikliği

Eksikliği pek de nadir değildir. Belirtiler B-12 Vitamini eksikliğine oldukça benzer. Eksikliğin temelinde yatan sebepler başta taze sebze, meyveden yoksun yetersiz beslenme, sindirim sisteminden emilimin ameliyat, hastalık nedeniyle bozulması, alkol, ilaç kullanımı gibi metabolik sorunlar, stres, hastalık, gebelik gibi aşırı tüketim olmasıdır.

Bunların sonucunda ;

Gebelik döneminde olursa ciddi sorunlara yol açar. Normale oranla gebelerde gereksinim iki katına çıkar. Bebek annenin karaciğerdeki depolarını kısa sürede boşaltır. Ortaya çıkmaya başlayan belirtiler de hamilelik ile ilgili durumlara bağlanır. Sonuçta gebelik toksemisi, erken doğum, düşük ağırlıklı bebek ile bebekte spina bifida gibi beyin – omurilik anomali ve hasarları oluşabilir.

Megalablastik anemi denilen bir tür kansızlık hastalığı meydana gelir. Sık görülen demir eksikliğine bağlı kansızlıktır. Folik asite bağlı olan genellikle demir vermek ile kansızlığın düzelmemesiyle anlaşılır.

İştahsızlık, kilo kaybı, dilde şişme ve kızarma, bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sorunları ortaya çıkar.

Huzursuzluk, baş ağrısı, bitkinlik, unutkanlık gibi hafif belirtilerden sinirlilik, hırçınlık, düşmanca tavırlar, paranoya durumuna kadar uzanan ağır sinirsel sorunlar oluşabilir.

Enfeksiyonlara yatkınlık,

Çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir.

Folik Asit Fazlalığı

Besinlerle fazlalığına yol açılmasa da vitamin ilacı şeklinde 2000 mikrogramın üstüne çıkıldığında sorunlar oluşur. Gebelerde bebeğe zarar verebilir. Diğer kişilerde uykusuzluk, huzursuzluk, sindirim şikayetleri, ciltte döküntü ve kaşıntı yapar.

Folik Asit Gereksinimi

Besinlerde değişik kimyasal bileşikler halinde bulunur ve bunlar vücutta değişime uğrar. Burada yazılan miktarlar vitamin olarak değerleri kapsamaktadır. Amerika’da yapılan araştırmalar halkın beslenme ile günde ortalama 220 mikro gram Folik Asit aldığını göstermiştir.

Yaş

mikrogram / gün

0 – 1

30 – 50

1 – 3

100

4 – 6

200

7 – 9

300

10 – 12

400

Erişkin

400

Gebelik

800

Emzirme

600

Folik Asit Doğal Kaynakları

Genel olarak yeşil sebzelerde bol miktarda vardır. Havuç, avokado, yumurta ve portakal da bulunur. Besinlerde serbest ve bağlı denilen iki ayrı formda bulunur. Besinlerdeki miktarlar serbest ve total (serbest + bağlı ) üzerinden hesaplanır.

100 gr.da

Serbest mg.

Total mg.

Karaciğer

—-

140

Pişmiş karaciğer

—-

40 – 80

Böbrek

60

80

Kırmızı et

Pişmiş et

0.2

0.6

Ispanak

170

200

Marul

20

20

Yumurta

10

20

Beyaz ekmek

30

Esmer ekmek

15

50

Pişmiş yumurta

Portakal

13

24

Muz

10

20

Folik Asitin Tedavide Kullanımı:

Eksikliğine bağlı kan hastalıklarında,

Gebelerde doğumsal anomalileri önlemek için,

Vücut direncini arttırmada,

Hastalıkların nekahet döneminde,

Alkol, doğum kontrol hapı kullanan ve sara hastalığı tedavisinde

Stres altında olan ve bazı ruhsal şikayetleri bulunanlarda kullanılır

B5 Vitamini Doğada Yaygın Olarak Bulunan Bir Vitamin

Pantoteneik Asit adıyla da bilinir. Doğada çok yaygın olarak canlı her hücrede bulunur. Vücutta depolanmaz, suda eridiği için kolaylıkla atılır.

Pantoteneik Asit adıyla da bilinir. Doğada çok yaygın olarak canlı her hücrede bulunur. Vücutta depolanmaz, suda eridiği için kolaylıkla atılır. Günlük olarak alınmalıdır. Nemli sıcağa, oksidayon ve redüksiyona dayanıklı olmasına karşın asit (sirke, limon), alkali (kabartma tozu) ve kuru ısıya (fırında pişirme) karşı dayanıksızdır.

Tahılların içindeki B-3 Vitamini öğütülme sırasında % 50 oranında kayba uğrar. Ettekinin 1/3 ü pişirilme esnasında yok olur.

B-5 Vitaminin Etkisi

İnsan için hayati önemi olan maddelerin oluşumuna etkilidir.

ADP (Adenozin difosfat ) ile birlikte koenzim A yı oluşturur. Bu madde insan yaşamında gerekli olan bir çok işlem için olması şart olan bir enzimdir.

Enerji üretiminde rol alır ( piruvatın, yağ asitlerinin oksidasyonu)

Asetilasyon işlemi denilen bir kimyasal olayın yapı taşıdır.

Yağ asitlerinin, kolesterolun, fosfolipidlerin sifingosinlerin yapımını sağlar.

Böbrek üstü bezine etki ederek kortizon gibi steroid hormonların yapımını sağlar. Bu hormonların katkısı ile yaşlanma ve cilt kırışıklıkları üzerine olumlu etkiler yapar.

Antistres özelliği ile ruhsal yapı üzerine etkilidir.

Sindirim sisteminin işleyişine katkı sağlar.

Kandaki alyuvarların ve savunma maddelerinin yapımına faydalıdır.

B-5 Vitaminin Eksikliği

Doğada bol olduğu için eksikliğine pek rastlanmaz. Ayrıca bir miktar barsaklarda da yapılmaktadır. Eksiklik rafine ve işlenmiş yiyeceklerle beslenme ile antibiyotik etkisiyle barsak bakterilerinin de ölmesi sonucu ortaya çıkar.

Halsizlik, bitkinlik ve yorgunluk hissi ilk oluşan yakınmadır.

Topuklarda yanma ve ağrı,

Mide asitlerinde azalma ile iştahsızlık, kusma, barsak bozuklukları ve krampları gibi sindirim şikayetleri,

Ruhsal güçsüzlük, strese dayanıksızlık, isteksizlik, uykusuzluk, depresyona gidiş yakınmaları,

Kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntısı,

Cilt bozuklukları, akne oluşumu,

Tekrarlayan üst solunum yolu enfeksiyonları,

Alerjik yakınmalarda artış,

Büyüme üzerine olumsuz etkiler,

Hayvanlarda tüylerin beyazlaşması ( İnsanlarda ? ) görülebilir.

B-5 Vitaminin Fazlalığı

İdrarla atıldığı için vücutta birikmez. Toksik etkisi gözlenmemiştir. İshal ve diş hassasiyeti yapabilir.

B-5 Vitaminin Tedavide Kullanımı

Bir çok nedene yönelik kullanılmış ve hala da kullanılmaktadır. Bazı konularda kullanımı tartışmalıdır. Tek başına tedavi edici yönünden daha çok tedaviye destek amacıyla kullanılması uygun olacaktır.

Allerji tedavilerine destek amacı ile,

Stres ilişkili ruhsal sorunlar,

Sindirim problemleri, özellikle iştahsızlık ve kolit hastalığında,

Yanık tedavisine destek için,

Alkol kullanımının fazla olduğunda kullanılmaktadır.

B-5 Vitamini Gereksinimi

Günlük gereksinim için kesin rakam vermek zordur, kişilerin özel durumları sonucu değişik miktarlara gereksinimi olabilir. Fakat minimal fonksiyonlar için 6-10 mg. olduğu söylenebilir. Normal bir beslenme ile bu miktar kolaylıkla karşılanabilir.

Yaş

mg / gün

0 – 3

2 – 3

4 – 6

3 – 4

7 – 9

4 – 5

10 – 12

5 – 7

Erişkinler 6-10

B-5 Vitaminin Doğal Kaynakları

Anne ve inek sütündeki miktarlar bebekler için yeterlidir. Karaciğer, böbrek, yumurta sarısı, mayalar, buğday, kepek ve bazı sebzeler bu yönden zengindir. Şeker, tereyağı, nişasta, makarna, margarin de bulunmaz. Donmuş gıdalar çözülürken B-5 vitamini de bozulur. Normal pişirmeden etkilenmez fakat 100 derecenin üstüne çıkılınca harap olur.

Kaynak

100 gr. mg.olarak

Karaciğer 7.7

Kımızı et

0.5 -1.0

Tavuk

1.0

Yumurta

1.6

Ekmek

0.5

Sebze

1.0

İnek sütü

0.3

B12 Vitamini, Bitkisel Kaynaklı Besinlerde Bulunmaz

Siyanokobalamin veya kobalamin adları ile bilinir. B-12 adı daha yaygındır. Barsaktan emilimi için mideden salınan özel bir protein (interensek =içsel faktör) gereklidir.

Bitkisel kaynaklı besinlerde bulunmaz. Ancak hayvansal kaynaklı besinlerle alınabilir. Barsak bakterileri tarafından üretilebilir ama bu vücuda pek yarar sağlamaz zira bakteriler kalın barsakta bulunur ama bu vitamin ince barsaklardan emilebilir. Vejetaryen kişilerde yegane eksikliği oluşan vitamindir. Vücuda gerekli miktarları 3 – 4 mikrogram gibi çok az olmasına karşın önemli etkileri vardır. ( 1 gram = 1000 miligram, 1 miligram = 1000 mikrogram ) Yapısında kobalt, fosfor gibi mineraller de bulunur. Vücutta, karaciğerde depolanır. Ayrıca kalp, böbrek, pankreas, beyin, testis ve kemik iliğinde de bulunur.

B-12 Vitaminin Etkileri

İnsan vücudu için hayati değere sahiptir.

Vücuttaki tüm hücrelere gereklidir. Hücreler ne denli hızla çoğalıyorlarsa o kadar fazla B-12 vitaminine gereksinim duyarlar.

DNA sentezi için şarttır, fakat RNA için şart değil fakat yaralıdır. Bu işlevini folik asitle beraber yürütür.

Yağ, karbonhidrat ve protein metabolizmalarına etkilidir.

Demirin vücutta kullanımına etkili olup, kolin, metionin yapılmasına yardımcı olur.

Sinir hücrelerinin myelin denen kılıfının yapılması ve korunması için gereklidir.

Kan hücrelerinin yapım ve değişiminde rol alır.

Beynin belirli konulara odaklanması ve hafıza gücüne etkilidir.

Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir.

B12 Vitaminin Eksikliği

Eksikliği normal diyetle pek ortaya çıkmaz. Vücut depoları uzun süre yetecek kadar B-12 bulundururlar. Fakat bu vitaminden yoksun diyete uzun zaman devam edenler, barsak sorunları olanlar ile mideden salınan İnterensek Faktör problemlerinde eksiklik meydana gelir. Hayvansal gıda alınmadığında eksiklik çok kolay oluşur. Özellikle tam vejetaryen anne çocuklarında doğumdan itibaren eksiklik arazları ortaya çıkar.

Sinir sistemindeki liflerde hasar oluşur. Bu durum ciddi sorunlara yol açar.

Pernisiyöz anemi denilen bir kansızlığa yol açar. ( Doğumsal olarak interensek faktör eksikliği olanlar, mide ameliyatı geçirmiş kişiler, bazı barsak parazitleri de B-12 vitamini yeterli alınmasına karşın eksikliği oluşabilir

Dilde hassasiyet, şişme, kızarma,

Hayal görmeler, depresyon,

Kuvvetsizlik, adalelerde kasılmalar, ayak taban derisi refleksinin bozulması,

Sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur.

B-12 Vitaminin Fazlalığı

Zararlı etkileri olduğu düşünülmemektedir. İnsanlara deneysel olarak çok yüksek dozlarda verilmiş ama herhangi bir zararlı etkiye rastlanmamıştır.

B-12 Vitamini Gereksinimi

Depolanabildiği için günlük alımı şart değildir.

Yaş

mikrogram / gün

Yeni doğan

0.5 – 1.5

Süt çocuğu

2 – 3

Yetişkinler

Emziren anne

B-12 Vitaminin Doğal Kaynakları

Hayvansal kaynaklı besinlerle temin edilir. Sakatat denilen hayvan karaciğer, yürek ve böbreğinde bol olarak bulunur. Kırmızı et, tavuk ve balık eti ile yumurta bu vitamin yönünden zengindir. Pişirme işlemi pek zararlı değildir.

B-12 Vitaminin Tedavide Kullanımı

Değişik nedenlere yönelik olarak oldukça yaygın kullanımı vardır. Bu kullanımlarının bir çoğunun etkisi tartışmalıdır.

Bazı ilaç ve alkol kullanımında destek olarak,

Eksikliği sonucu oluşan kansızlık tedavisinde,

Sinir sistemi hastalıkları ve ruhsal hastalıkların tedavisine ek olarak,

Hızlı büyüme dönemlerinde yardımcı olarak kullanılmaktadır

Bioflavonoidler – P Vitamini, C Vitaminine Benzer Özellikler Taşır

P Vitamini de denilmektedir. Doğada saf halde sarı renkte yaygın olarak bulunmaktadır. Suda çözünür ve C Vitaminine oldukça benzer özellikleri vardır. Genellikle aynı besinlerde bulunurlar.

Genellikle aynı besinlerde bulunurlar. Hepsinin ortak özelliği flavan kökü üzerinde kurulu değişik kimyasal maddeler olmalarıdır. Sitrin, hesperidin, rutin, kateşin gibi bir çok çeşidi vardır. Meyvelerin suyundan ziyade posası olarak bilinen kısmında yer alır. Kılcal damar geçirgenliği üzerine olan etkisinden dolayı geçirgenliğin İngilizce karşılığı olan Permeability kelimesinin ilk harfini alarak P Vitamini olarak isimlendirilmiştir. Kılcal damarlar vücudumuzdaki dolaşım sisteminde atar damar (temiz kan) ve toplar damar (kirli kan) arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Hücrelere atar damar ile getirilen oksijen, besin dokularda kullanıldıktan sonra ortaya çıkan karbondioksit ve diğer atık maddeler toplar damarlar ile uzaklaştırılır. Bu alışveriş ancak kılcal damarlar aracılığı ile yapılabilir. Bu da bu damarların dayanıklılığı ve geçirgenliği ile mümkün olmaktadır. İşte P Vitaminin etkisi de burada ortaya çıkar.

Emilimi de C Vitaminine benzer yöntemle ince barsaklardan olmakta, çok azı depolanabilmektedir. Fazlası idrar ve solunum ile atılmaktadır.

P Vitaminin Etkileri

Genellikle C Vitamini ile ortak çalışırlar. Benzer etkiler gösterirler.

C Vitamininin emilimini arttırır ve onu okside olmaktan korur. Dolayısı ile C Vitamininin etkili olduğu tüm konulara dolaylı yoldan katkı sağlar.

Kollajen doku denen destek yapının (vücuttaki hücrelerin hem bir arada tutunmasını hem de hücrelerin kendi zarlarının sağlamlığını sağlayan) sağlığı ve dayanıklılığına etkilidir.

En önemli etkisi kılcal damarların geçirgenliği ve yapısının korunması üzerine olan yararıdır. Kılcal damarların yırtılmasını ve kanamasını önler. Ayrıca bunların dayanıklılığı enfeksiyonlara karşı anlamlı bir koruyuculuk sağlar.

Alerjik olaylarda etkili histamin maddesinin salınışını azaltır.

P Vitamini Eksikliği

Belirtileri C Vitamini eksikliğine benzer. Ayrıca:

Kılcal damar yırtılmaları ve kanamaları,

İnflamasyon denilen dokuların şişme ve kızararak ağrılı bir hal alması oluşur.

P Vitamini Fazlalığı

Vücutta anlamlı miktarda depolanmayıp fazlası atıldığı için herhangi bir zararlı etkisi gözlenmemiştir.

Yıldızı son yıllarda parlamaktadır. Gerçi ilk varlığı anlaşılmasından bu yana yaklaşık 65 sene geçmiştir ama günümüzde etkileri daha anlaşılır ve incelenebilir olmuştur. Aşağıdaki kullanım konularında etkinliğini bilimsel olarak ortaya koyacak yeterli çalışma olmamasına karşın yine de;

Soğuk algınlığı gibi C Vitamini etkisinin arzu edildiği durumlarda,

Diş eti kanamaları, ciltte kolaylıkla oluşan morluklar, kanamalı sindirim sistemi ülserleri gibi kılcal damar sorunlarında,

Rutin denilen cinsi özellikle hemoroid, varis kanaması, ani düşükler, fazla adet kanaması (menoraji), doğum sonrası kanamaları, burun kanamaları, şeker hastalarının kolay oluşan kanamaları ve gebelik durumlarında,

Alerji, astım, eklem şişme ve iltihapları, şeker hastalığına bağlı göz sorunları ile radyasyonun zararlı etkilerini azaltmak için kullanılmaktadır.

P Vitaminin Gereksinimi

Günlük alınması gereken miktarlar için günümüzde kesin bir rakam yoktur. Ayrıca tek bir çeşit olmadıklarından hangisinin ne kadar gerekli olduğu da ayrı bir konudur. Rutin, hesperidin, quersetin gibi türleri daha faydalı görülmektedir. Her bir çeşidinden 50 şer mg veya hepsi bir arada olduğunda 125-250 mg. kadarı olumlu etkiler için yeterli görülmektedir

Biotin – H Vitamini, Yağ Metabolizmasına Etkilidir

Aslında B grubunda olan bir vitamin olarak kabul edilir. Yumurta akında bulunan avidin isimli madde biotini etkisiz hale getirmektedir.

Deneyler sırasında çiğ yumurta akı ile beslenen farelerin zayıfladığı ve derilerinin bozulduğu gözlemlenmiş ve Almanca deri anlamına gelen Haut kelimesinin baş harfi ile anılmaya başlanmıştır. Yumurta akında bulunan bu avidin maddesi yumurta çiğ iken etkili olmasına karşın pişirildiğinde etkisiz hale gelmektedir. Beslenmelerinin %30 kadarında çiğ yumurta bulunduğu takdirde insanlarda da eksikliği oluşabilir. 1942 yılında gönüllü bir gruba deneysel olarak çiğ yumurta ağırlıklı (dietin %30′u) beslenme ve biotin dışında tüm vitaminler verilmiş. Bu kişilerde yorgunluk, iştahsızlık, depresyon, nöropati, kolestrol artışı, kansızlık ve deride pullanma görülmüş. Bu durum ancak Biotin verilmesi ile iyileştirebilmiştir.

Biotinin Etkisi

Yağ metabolizmasına etkilidir. Yağ üretimi ve yağ asitlerinin yapılması için gereklidir.

DNA ve RNA yapımına etkilidir. Amine asitlerin proteine dönüşümüne, nükleik asitlerin bir parçası olan pyrimidin sentezine katılır.

Bir çok enzimin yapısına girer. Bu enzimler gıdaların vücuda yararlı hale getirilmesini sağlarlar.

Kan şekerini düşürür.

Saç dökülmesini ve beyazlamasını yavaşlatır.

Cilt sağlığı için gereklidir.

Biotin Eksikliği

Doğada çok yaygın olarak bulunması yanında barsaklardaki bazı bakteriler tarafından da üretilebildiği düşünülmektedir. Beslenmesinde çiğ yumurta akı bulunmayanlarda ve çok antibiyotik alınmadığında görülmesi olanaklı değildir.

Eksikliğinde olan belirtiler;

Halsizlik, çabuk yorulma, iştahsızlık, adale incelmesi ve ağrıları,

Depresyon tarzında ruhsal belirtiler,

Kuru, pullu ve değmekle acıyan bir cilt,

Kan kolesterol seviyesinde artma, gözlerde kızarma,

Kansızlık ve kalp sorunları,

Saçlarda beyazlama ve dökülme görülür.

Biotin Fazlalığı

Böyle bir sorun görülmemiştir. Diyetle alınanlar emilmeden atılmaktadır. İlaç olarak alınan fazla miktarlar da idrar yoluyla uzaklaştırılır.

Biotinin Tedavide Kullanımı

Özellikle tek başına değil, daha ziyade diğer B vitaminleri ile birlikte kullanımı ön plandadır.

Dermatit, ekzema gibi cilt sorunlarında,

Kilo verme programlarında,

Saçların beyazlama ve dökülmesini önlemek amacıyla,

Kan şekerini ve kolesterolu düşürmek için,

Hatalı beslenme sorununu gidermek amacıyla kullanılır.

Biotin Gereksinmesi

Barsaklarda da üretilebildiği için dışarıdan az miktarda alınması yeterli olur.

Yaş

mikrogr / gün

0 – 1

50

1 – 7

50 – 100

7 – 10

120

11 yaş üstü

200

Stres Anında, C Vitamini Tüketimi Artıyor

Askorbik Asit denilen maddedir. Üzerinde çok durulan, günümüzde herhalde en çok bilinen ve hakkında sürekli bir şeyler söylenilen vitamindir.

C Vitamini üzerine internette siteler yapılmakta, çılgınlık derecesine varan bağımlıları bulunmaktadır. Bitkiler ve bir çok hayvan bu vitamini kendileri üretebilmektedir. Kimyasal yapısı aslen bir tür şekerdir. Dış ortam koşullarında ve pişirme esnasında, diğer maddelerle etkileşerek kolaylıkla bozulabilir. Taze sebzeler buharda pişirildiğinde C Vitamini de korunmuş olur.Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır ve 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Kullanıldığı organlarda bir miktar birikime uğrar.

C Vitaminin Etkileri

Üzerinde durulan bir çok etkileri vardır. Bazıları kesin olmakla birlikte bazı yönlerden de abartıldığı izlenimi oluşmaktadır.

Güçlü bir indirgeyicidir. Canlılardaki önemli rolü bu özelliğinden kaynaklanır.

Destek dokuları için kollajen proteinlerinin yapımında etkisi vardır. Bu kollajen dokular deride, adale ve eklem bağlarında, damar duvarında, kemik ve dişlerde bulunur.

Tirozin maddesinin yıkılmasını ve vücuttan atılmasını sağlar.

Böbrek sütü bezlerinden salınan bir çok hormon için gereklidir. Bunlar genellikle stres ile ilgili hormonlar olup, stres anında C Vitamini tüketimi artmaktadır.

Barsaklardan demirin emilimine etkilidir.

Besinlerdeki folik asitin dayanıklı kalmasını sağlar.

Triptofandan beyin için gerekli olan serotonin elde edilmesine etkilidir.

Suda eriyen güçlü bir antioksidandır. Yağda eriyen diğer bir güçlü antioksidan olan E vitamininin, ayrıca A ve B

Vitaminlerinin de yapısının korunmasına ve etki gösterebilmesine katkı sağlar.

Nitrit gibi karsinojen maddelerin etkilerini önler.

Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olmalarını sağlar.

Kortizon, aspirin, insulin gibi ilaçlarla kurşun, civa, arsenik gibi ağır metallerin olumsuz etkilerini giderir.

Vücudun savunma sistemini arttırıcı etkisi vardır. Bu etkisini nötrofil hücrelerini ve interferon denilen maddeyi arttırmak yoluyla gerçekleştirir.

Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür.

C Vitamini Eksikliği

Tarihte bu vitaminin eksikliği anlaşılana kadar bir çok insan ölmüş ve hastalıklar yaşanmıştır. Günümüzde ağır tablolar artık görülmemektedir. Ancak beslenme yanlışlıkları nedeniyle daha hafif sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Eksikliğinde oluşan en ağır durum skorbüt hastalığıdır. Eskiden özellikle uzun sürelerle gemilerde bulunup, taze sebze-meyve yiyemeyenlerde görülmekteydi.

Genel olarak dokuların sağlığı bozulur.

Diş eti kanamaları ve çekilmeler.

Enfeksiyonlara karşı dayanıksızlık ve zor iyileşme.

Deride küçük kanamalar, halsizlik, iştahsızlık.

Eksiklik artarsa burun kanamaları, ağız içinde yaralar, diş kayıpları, eklem şişmeleri, kemik ağrıları ve nefes darlığı.

Çocuklarda büyümenin yavaşlaması, yaşlılarda ciddi damar problemleri.

Ayrıca değişik enfeksiyonlar, soğuk algınlığı, depresyon, yüksek tansiyon, eklem iltihabı, ülser, damar sorunları, allerji ve safra kesesi taşları bir çok sağlık sorununun C Vitamini ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.

C Vitamini Fazlalığı

Bu sorun üzerinde çok spekülasyon yapılması nedeniyle fazla miktarda alımı sonucunda görülmektedir. İşin iyi tarafı vücutta depolanmadığı ve idrarla atıldığı için az sorun olmaktadır. Ciddi yan etkileri pek yoktur.

En sık görüleni ishaldir.

Karın ağrısı,

İdrarda yanma,

Deride hassasiyet,

Kan hücrelerinde yıkım,

Böbrek taşı oluşumu görülebilir.

C Vitaminin Tedavide Kullanımı

Bir çok konuda kullanıma sahiptir. Belki de içerdiği C Vitamininden dolayıdır ki limon da her şeyin içine konulmaktadır. Kullanıldığı her alan, çok geçerli gerekçelere dayanmamaktadır.

Yara iyileşmesini hızlandırmak için,

Soğuk algınlığı, nezle ve anjinde,

Enfeksiyona yakalanma riskini azaltmak için,

Damar sertliğinden korunmak amacıyla,

Kanser riskini azaltmak umuduyla,

İtiyadi düşükleri önlemek amacıyla,

Emziren annelerde,

Bazı ruhsal sorunlarda,

Spor performansını arttırmak amacıyla kullanılmaktadır.

C Vitamini Gereksinimi

İnsan vücudunda 20 – 50 gün yetecek kadar 600 – 1500 mg. lık bir C Vitamini depolanmaktadır. Çocukların günlük gereksinimi 35 – 50 mg. kadardır.

0 – 1 Yaş

35 mg.

1 – 14

50 mg

14 yaş üzeri

60 mg

Gebe kadınlar

80 mg

Emziren anneler

100 mg

Aldıkları takdirde herhangi bir eksiklik sorunu yaşamazlar. Bu miktarın biraz daha üzerinde almaları uygun olur. Herkes için günlük 100 – 150 mg. dozu yeterlidir. Stres altında yaşamak, sigara kullanmak, aspirin, kortizon, doğum kontrol hapları, östrojen, demir gibi ilaç alımları, taze sebze, meyve tüketiminin az olması gereksinmeleri arttırır.

C Vitamini Doğal Kaynakları

Taze meyve ve meyve suları ile sebzelerde bol miktarda bulunur. Besinlerin pişirilmesi sırasında C Vitamini önemli oranda yitirilir. Kaynamış, oksijeni uçmuş bir suda pişirilme ile soğuk suya koyarak pişirme bile kayıp miktarlar açısından farklıdır. Soğuk suda pişirmede kayıp fazladır, keza pişirme süresinin uzaması da olumsuz etki gösterir. Yağda kızartma, bakır kaplar, sebze, meyvelerin bekletilmesi ve kuralına uyulmadan dondurulması, kesilmiş sebzelerin hava ile teması, pişirilmiş yemeklerin bekletilmesi ve ısıtılması C Vitaminin yitirilmesine neden olur.

Kaynak

100 gr. da mg

Siyah üzüm

200

Narenciye

50

Çilek

60

Kavun, karpuz

20

Yeşil biber

100

Maydanoz

150

Brokoli, B.Lahanası Çiğ

100

Havuç

Soğan

10

Çiğ bezelye

25

Pişmiş bezelye

10

D Vitamini, Kemik ve Diş Yapısının Oluşumuna Katkı Sağlar

Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen faktörlerden birisidir. Etkisini Paratiroid hormonu ve tiroid bezinden salgılanan tirokalsitonin maddesi ile gösterir. Doğada bulunan bir çok sterol denen maddeler ultaviöle ışınları etkisi ile kemik yapısına etki eden aktif maddeler haline dönüşürler.

Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenleyen faktörlerden birisidir. Etkisini Paratiroid hormonu ve tiroid bezinden salgılanan tirokalsitonin maddesi ile gösterir. Doğada bulunan bir çok sterol denen maddeler ultaviöle ışınları etkisi ile kemik yapısına etki eden aktif maddeler haline dönüşürler. İlk olarak tanımlanan D-1 vitamini bu şekildeki steroller karışımıdır ve bu gün için artık anlamsızdır. Dikkate alınıp, incelenen D-2 (Ergokalsiferol) ve D-3(Kolikalsiferol) Vitaminleridir.

D-2 Vitamini bitkisel kökenli olup, en çok yosunlarda ve mantarlarda bulunur. D-3 Vitamini hayvansal kaynaklı ve insan vücudunda deride bulunur. Güneş ışınları (296-310 mikron ) etkisi ile her iki vitaminde ilk hallerinden ( D-2 ergosterolden ergokalsiferol, D-3 , 7- dehidroksikalsiferolden kolekalsiferol ) aktif şekillerine dönüşürler.

D-3 vitamini deride, karaciğerde, barsaklarda, kemikte, kaslarda ve böbreklerde depolanabilir. Aktif vitaminin barsaklar, iskelet sistemi, böbrek ve kas dokusu üzerine etkisi vardır.

D Vitaminin Etkileri

Etkisi hormonlara benzer tarzdadır. Oluştuğu yerden uzaktaki hücreleri etkileyerek paratiroid hormonu ve kalsitonin ile birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını ayarlar.

En önemli etkisi barsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini sağlamasıdır.

İdrarla kalsiyum ve fosforun atılımını azaltır.

Kemikten kana kalsiyum geçişini arttırabilir. Bu etkisini kan kalsiyumu düştüğünde paratiroid hormonu ile birlikte gösterir.

Kemik ve diş yapısının oluşumuna katkı sağlar.

Kalsiyum ve fosforun kan seviyelerini düzenler.

Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kanın pıhtılaşma mekanizmasına etkileri vardır.

D Vitamini bazı yönlerden çimento gibidir. Diyetle veya ilaç şeklide alınan fosfor ve kalsiyum D Vitamini yetersiz olduğunda hiçbir işe yaramaz. Bu maddelerin kemik ve diş dokusuna oturabilmeleri ancak D Vitamini varlığında mümkündür. D Vitaminin kandaki kalsiyum seviyesinin düzenlenmesi direk olarak kalsiyumun da etkilerinin düzenlemesini sağlar. Çünkü kalsiyum ileride anlatılacağı üzere vücutta cereyan eden bir çok olayda önemli roller alır.

D Vitamini Eksikliği

Besinlerle alınmasının ötesinde güneş ışınları etkisiyle deride de oluşabildiği için, eksiklik oluşumu değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Güneş ışığı ile az temasta olmak (hava kirliliği, bulut, giyim tarzı, pencere camı, deri rengi, yöresel özellikler), barsaklardan emilimi etkileyen sebepler, yaş (ileri yaşlarda hem deriden üretim hem de barsaklardan emilim ile karaciğer fonksiyonlarında azalma olur) gibi nedenler eksikliğin ortaya çıkmasına yol açar. İlk olarak etkilenen kemiklerdir.

Çocuklarda Raşitizm denen hastalığa yol açar.

Erişkinlerde ise osteomalasi hastalığına neden olur. Sıklıkla doğurganlık çağındaki kadınlarda görülür. Özellikle sık doğum ve inanışlar gereği örtünmek suretiyle yeterli güneş ışını alamama nedenleri hastalığın oluşumunu kolaylaştırır.

Bebeklerde eksikliğinde sık olarak görülen belirti huzursuzluk, iştahsızlık, dışkı bozuklukları ile emerken ve uyurken kafasında terleme olmasıdır. Bu terlemenin daha başka sebepleri varsa da en sık D Vitamini eksikliğidir.

Yatış pozisyonuna bağlı olarak kafatasının şeklinde değişiklikler oluşur.

Kaslarında da gevşeklik, güçsüzlük nedeniyle oturmakta, ayağa dikilmekte zorlanırlar.

Bebekler için doğal olan bıngıldak denilen kafatasındaki yumuşak bölgeler aylara göre belirli açıklığa sahiptir

Eksikliğinde küçülme ve kapanma gecikir.

Kafatasının arka yan bölgelerine parmakla basıldığında masa tenisi topu gibi içeriye doğru bir esneme oluşur (kraniotabes ).

Göğüs kafesini oluşturan kemiklerde , ön yüzde iki sıra halinde, derinin altında tespih dizisi gibi, deri altında oluşan yuvarlak kabarıklıklar meydana gelir.

El bileğini oluşturan kemiklerin genişlemesi sonucu, bilek kalınlaşır.

Daha sonraları genellikle 1,5 – 2 yaş civarında göğüs kafesinde yassılaşma, öne çıkıklık, bacak kemiklerinde eğrilmeler dikkati çeker.

Dişlerin gelişmesi yetersiz ve şekil bozuklukları olur.

Tetani denilen adale kasılmaları ortaya çıkar.

Göz adaleleri ve kulak kemiklerinin etkilenmesi sonucu görme ve duyma bozulur.

D Vitamini Fazlalığı

Bir çok kez vitamin düşkünlüğü nedeniyle fazlalık tabloları oluşur.

Kanda kalsiyum düzeyi artar ve buna bağlı olarak da iştahsızlık, bulantı, kusma, idrarın çoğalması, susama hissinin artması, sıklıkla ishal ve arada kabızlık nöbetleri oluşur.

Vücudun bazı yerlerine kalsiyum oturması sonucu taş ve kireçlenmeler meydana gelir.

Damar sertliği oluşumu hızlanır ve artar.

D Vitamini Gereksinimi

Günlük doz ( 1 mikrogram = 40 Ünite )

Normal bebeklere 400,

Prematürelere 800,

Erişkinlere 1000, ünite yeterlidir.

Bu miktarlar yeterli güneş ışını alamayanlar içindir. Besinlerin bazılarında doğal olarak bulunabileceği gibi ( yumurta sarısı, tereyağı, balık ciğeri ) bazı besinlere (margarin, hazır mama, bebe bisküvisi ) katılmış olabilir.

D Vitamini doğal kaynakları

Yumurta sarısı, süt ve tereyağı, hayvan karaciğeri (özellikle morina, kalkan, pisi, köpek balığı karaciğeri) . Bitkilerde D vitamini pek bulunmaz. Hayvansal ürünlerin D vitamini açısından zenginliği hayvanın ne denli güneş ışınlarına maruz kaldığına göre değişmektedir. Güneş görmeyen, kapalı mekanlarda yetiştirilen hayvanların ürünleri bu yönden fakir kalmaktadır. D vitaminin asıl kaynağı güneştir. Güneş gören insanlar D vitaminini kendileri de sentez edebilir, dışarıdan almak zorunda değildir. Yeterli güneş ışığı alanlarda başka bir hastalıkları yoksa D vitamini eksikliği oluşmaz. Bu nedenle D vitamini bazı tıp adamlarına göre vitamin değil, hormon gibi kabul edilmelidir. Bebeğin sadece yanaklarının yeterli güneş ışını alması, onun ihtiyacını karşılayabilir. Eğer anne yeterli D vitamini veya güneş ışını aldığı takdirde sütünden bebeğine yeterli D vitamini geçer. D vitamini ısıya dayanıklıdır, kaynatmakla aktivitesini yitirmez.

Yiyecek

100 gr.da Ünite

Balık yağı

8000

Konserve balık

400

Yumurta

60

Tereyağı

30

Karaciğer

10

Et

1 den az

Sebze

0 a yakın

E Vitamini, Hücrelerin Genel Sağlığını Koruyor

Antioksidan (oksitlenmeyi önleyici ) etki gösteren bir grup tokoferol denilen maddelere kısaca E vitamini denmektedir. Tanımlanmış 7 ayrı formu olmasına karşın genellikle üzerinde durulan alfa tokoferoldür. Etkisi uzun yıllradır bilinmesine karşın son 10 yılda oldukça popüler olmuştur.

Alfatokoferol diğer formlara karşın ısıya ve asitlere oldukça dayanıklıdır. Diğer tokoferoller gıdaların ısıtılma, pişirme, dondurulma, işlenme esnasında tahrip olurlar. Tahılların öğütülmesi, unun renginin beyazlatılması, yağda kızartma ve fırında sıcağa maruz kalma sonucunda E Vitaminin çoğu yok olur.

E Vitamini barsaklardan önce lenf sistemine sonra da kan yoluyla karaciğere gelir. Kullanılmayan miktarın fazlası genellikle dışkı ile atılır. Depo edilebilen kısmın çoğu yağ doku ve karaciğerdedir. Daha az miktarda da kalp, adale dokusu, testis, rahim, böbrek üstü bezi, beyin ve kanda depo edilir. Ayrıca deriden de emilebilme özelliği vardır.

E Vitaminin Etkileri

Temel görevi antioksidan etkisidir. Bu sanıldığından çok daha önemli bir özelliktir. Antioksidan demek okside olmayı, yani oksijen ile bozulmayı önlemek demektir. Oksijeni tutarak, oksijen etkisi ile oluşabilecek istenmeyen etkilerin önüne geçer. Daha iyi anlaşılması için demirin paslanması, okside olması demektir. Boya ve antipas gibi maddeler bunu engeller. E Vitamini de bir şekilde buna benzer bir koruyucu etkiye sahiptir. Bu etki C Vitamini, betakaroten, glutatyon ve selenyumda da vardır. Premature bebeklerden estetik amaçlara kadar geniş kullanım alanı ortaya çıkmıştır.

Gıda endüstrisinde yağ ve yağlı gıdaların oksitlenme ile acı tat almasının engellenmesi amacı ile kullanılırlar.

İnsan vücudunda da oksijen etkisi ile parçalanabilecek veya değişebilecek vücut bileşimlerini korur.

Hücrelerin genel sağlığını korumak gibi özellikleri vardır. Hücrelerdeki yağların oksijen ile bozulması sonucu bazı pigmentler oluşur (yaşlılık lekeleri). E vitamini bunu engelleyebilir.

Doymamış yağ asitlerinin oksidasyonunu azaltarak hücre zarı oluşumuna yardımcı olur.

Lipid zarlarının ve doymamış yağ asitlerinin oksijenin etkisi ile yıkılmasını önler. Serbest radikaller denen zararlı maddelerin dokuları tahrip etmesini önler. Bu özelliği ile damar sertliği, kalp hastalıkları, hipertansiyon, eklem iltihabı, yaşlanma sorunları üzerine olumlu etkileri olmaktadır.

Enzim sistemleri ve DNA molekülün dayanıklılığını arttırır.

Deri, karaciğer, meme ve testis gibi oksidasyona hassas dokuları ve hücreleri korur.

Akciğeri havanın içersindeki zararlı maddelerden korur.

Oksidasyondan etkilenen A Vitaminin biyolojik aktivitesine yardımcı olur.

Böbrek üstü bezi ve beyinden salınan hormonları dayanıklı kılar.

Vücutta normal dışı hücre üremesini engeller. Bu özelliği ile tümor oluşumuna karşı etki gösterir. Bu konuda bilgiler bazı araştırmalar yapıldıkça daha kesinlik kazanacaktır.

Pıhtılaşmayı ve alyuvar zarlarının parçalanmasını önleyici etkisi vardır.

Kalp ve adale hücrelerinin oksijen gereksinmesini azaltarak bu sistemlerin daha rahat çalışmalarını sağlar.

Trombosit denilen kandaki bir tür pıhtılaşma hücrelerinin birbirlerine yapışmalarını engeller. Bu etkisinin kalp ve damar hastalarında kullanılan aspirinden daha güçlü olduğu yönünde yayınlar vardır.

Kısırlık önleyici ve cinsel gücü arttırıcı etkisi deney hayvanlarında gösterilmiş olmasına karşın insanlarda kesinlik kazanmamıştır.

E Vitamini Eksikliği

Eksikliği insanlarda normalde görülmez. Eksikliğini ortaya koymak pek kolay değildir. Diğer vitaminler gibi eksikliğini gösteren hastalıklar yoktur.Sinir sistemi, üreme, dolaşım sistemi ve adaleler üzerine olan etkileri bilinmesine karşın diğer besin maddeleri bu eksikliği örtebilir. Besinlerde miktarı fazla olup insan vücudu ihtiyacını kolaylıkla karşıladığı için, ancak hayvanlarda deneysel olarak eksikliği oluşturulmuş ve bazı sonuçlara varılmıştır.

Hayvanlarda kısırlık, fetusun gelişememesi, kanama, beyin yumuşaması, kas hastalıkları, karaciğer harabiyeti gibi eksi

12 Temmuz 2007

Sigaranın, Avrupalı Kâşiflerin Kuzey Amerika’ya Gidip, Oranın Yerli Halkıyl

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

Sigaranın Zararları

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu, paketi her elinize aldığınızda gözünüze çarpar. Peki ya güzelliğe zararı? Bunu hiç düşündünüz mü? Cevabınız hayır ise sizi, güzelliğinizin baş düşmanını tanımaya davet ediyoruz. Sigara, cildinize, gözlerinize, dudaklarınıza zarar veriyor, kırışıklıklara, selülite neden oluyor ve çabuk yaşlandırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin bir çoğunda en çok rastlanan ve en çok ölume yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda % 250 oranıinda artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının % 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Sigarada 4000 i aşkın birbirinden farklı zararlı madde bulunmaktadır. Ayrıca sigaranın ana maddesi olarak bilinen tütünde de bir çok zararlı madde bulunmaktadır. Tütün yetiştirilirken haşere ve böcekten korunması için böcek zehiri kullanılır. Sigarayla birlikte, bir çok zehirli maddenin dışında, böcek zehirini bile içimize çekmiş oluyoruz.

Sigaranın Neden Olduğu Hastalıklar

Bağımlılık – Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.

Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.

İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.

Kısırlık – Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.

Menopoz – Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.

Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.

İyileşme Zorluğu – Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır. Diş Kaybı – Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.

Prostat Kanseri – Sigara içmek prostat kanserinin %40′ından sorumludur.

Göğüs Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.

Rahim Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.

Boğaz Kanseri – Boğaz kanseri vakalarının %80′ine sigara yol açar.

Mide Kanseri – Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.

Karaciğer Kanseri – Karaciğer kanseri vakalarının % 80′i sigara yüzünden olur.

Gırtlak Kanseri – Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.

Amfizrem – Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85′i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)

Ağız Kanseri – Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.

Yemek Borusu Kanseri – Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.

Çocukluk Solunum Problemleri – Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)

Kulak Enfeksiyonları -Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.

Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması – Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.

Şeker Hastalığı – Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.

Kalp Hastalıkları – Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.

Gangren – Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.

Sigara İle İlgili Yapılan Bilimsel Araştırmalar

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının yüzde 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandır. Bu maddeler nasıl öldürücü etki yapar?

Karbonmonoksit: Arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.

Nikotin: Kokain ve morfin kadar bağımlılık yapar. Kan basıncını (tansiyon) ve kalp hızını artırır. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastalığı ve beyin damar hastalığına yol açar.

Katran: Kanserojen (kanser yapıcı) olup akciğer kanseri, amfizem ve kronik bronşit yapar.

Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbonmonoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menapoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.

Bunları Biliyor muydunuz?

Sigara içen ve yaşamları boyunca da içmeye devam eden gençlerin yarısı tütün nedeni ile öleceklerdir.

Sigara içen annelerin doğacak çocukları da zarar görür. Düşük, düşük doğum ağırlığı, hamilelik komplikasyonları, bebeklik ve çocukluk dönemleri sağlık sorunları riski vardır.

Sigara tüm kanser türlerinin %30′nun, akciğer kanserlerinin ise %80-90 nedenidir. Erkeklerde en sık ölüm nedeni olan kanser türü akciğer kanseridir. Kadınlarda en sık neden meme kanseri iken son yıllarda kadınlarda da akciğer kanseri en sık ölüm nedeni haline gelmiştir.

Sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizinden ölme olasılığı iki kat, ani kalp durması riski üç kat daha fazladır.

Pipo ve sigara içenlerde, içmeyenlere göre ağız ve yemek borusu kanserleri beş kat daha fazladır.

Sigara, ses kaybına ve ölümünüze yol açan gırtlak kanserinin başlıca nedenidir.

Sigara içenler içmeyenlere göre; zatürre, soğuk algınlığı, bronşit, sinüzit gibi hastalıklara daha kolay yakalanır ve daha zor iyileşirler. Hatta sigara içenlerle çalışan veya yaşayan ama kendisi sigara içmeyen kişilerde bile bu göze çarpar. Çocuklarda bu durum daha belirgindir.

Sigara İle İlgili İstatistikler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.

Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.

Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

Hergün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

Heryıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

Hergün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Sigarayı Daha Başka Nasıl Tanıyabiliriz. Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

Sigara Ülkemizin Sorunu Değildir

Dünyada Sigaradan Ölümler

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.

Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybediyor. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacak.

:: Türkiye’de Sigara Tüketimi

1990-1995 YILLARI

İki yabancı markalı sigara fabrikası faaliyete geçti. Açılışında bütün devlet erkanı oradaydı. Bütün “billboard”lar, gazeteler, dergiler, satış noktaları neredeyse her yer sigara reklamı ile donatıldı. Bine varan araç, on bini aşan personelle dağıtım ağı kuruldu. Tüketimi körüklemek için bedava sigaralar dağıtıldı.Başta bayiler olmak üzere her yere promosyonlar yağdırıldı. Tıp fakültesi mezuniyet balosunu Marlboro düzenledi. Üniversitelerin özel günlerinin değişmez sponsoru sigara idi. “Camel Trophy” – “Marlboro Adventure” gibi organizasyonlar sürekli gündemde tutuldu. Bir çok gazeteci- televizyoncu tanıtım için başta Amerika olmak üzere seyahatlere götürüldü. Çıkarılmak istenen kanun veto edildi, sonra gündeme bile alınmayıp, bir dönem görüşülemeden kabul oldu.

Patlama Yapan Sigara Tüketimi

1993 yılında yıllık tüketim 4.7 milyar paket / 22 Trilyon TL

1994 yılında yıllık tüketim 5.4 milyar paket / 61 Trilyon TL

1995 yılında yıllık tüketim 5.7 milyar paket / 95 Trilyon TL

Sosyal Sonuçlar

5 yılda (11-19 yaş arası) 5 milyon genç sigaraya başladı.

Sigara içme yaşı 11′lere indi.

Sigara, son derece prestij kazandı, bilinç altlarına yerleşti.

Sigara içmek doğal bir davranış oldu. Hiçbir kapalı yerde, sigara içen hiçbir kimseyi uyaramazdınız.

Savaşılması imkansız görünen sosyal ve ekonomik bir dev imajı oluşturuldu.

Türkiye’de Sigaradan Ölümler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

:: Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

:: Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

:: Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

:: Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

:: Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

SİGARADA KAÇ ZEHİR VAR?

Sigarada bulunan zehirlerden birkaçı:

Polonyum – 210 (kanserojen),

Radon (radyosyon),

Metanol (füzeyakıtı),

Toluen (tiner),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüpgaz),

DDT (böcek öldürücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Aseton (oje sökücü),

Naftalin (güve kovucu),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksik madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

İşte sigarayı bırakmanın faydaları:

- 72 saat sonra akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar

- 2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme ve merdiven çıkma)

- 1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları (zatürre gibi) riski azaltır. Öksürük, nefes darlığı düzelir

- 5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski yüzde 50 azalır

- Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır

- Sindirim sistemi ülseri riski azalır

- Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum kilolu bebek doğurma riski, içmeyenlerdeki düzeye iner

- Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner

- Aynı evde yaşayan küçük çocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır

Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten sebepler ise şöyle sıralanıyor:

- Sigaraya bağlı bir hastalığın ortaya çıkması

- Sigaranın fiyatının pahalı gelmesi

- Sigaranın zararları hakkında çıkan yayınlar

- Çevresi tarafından bırakmaya yönelik teşvik, kınama

- Kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması

- Gelişmiş ülkelerde sigaranın zararları hakkındaki yazılar, sigaranın fiyatı, kınama ve yasaklamalar etkili olurken, Türkiye’de bir hastalığın ortaya çıkması daha çok etkili oluyor

12 Temmuz 2007

Darwin* , Evrim Kuramının Merkezinde Yer Almasına Karşın , Sıkça Yanlış Anl

Darwin* , evrim kuramının merkezinde yer almasına karşın , sıkça yanlış anlaşılmakta , yanlış alıntılanmakta ve yanlış uygulanmaktadır.

Sorun kuramın mantıksal yapısının karışıklığında olamaz , çünkü doğal seçilimin özünde basitlik vardır – yadsınamaz iki olgu ve sonuç

1.Organizmalar değişir ve değişiklikler ( en azından kısmen ) kalıtımla yavrulara aktarılır.

2.Organizmalar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yapar.

3.Ortalama olarak , çevre koşullarına en uygun yönde değişiklik gösteren yavrular hayatta kalır ve ürer. Böylece , yararlı değişiklikler doğal seçilim yoluyla topluluklarda birikir.

(bu üç örnek doğal seçilimin nasıl işlediğini anlatır.)

Stephan Jay Gould

Evrim nedir?

Uzun yıllar önce yaşamış canlılardan , mutasyonlar ve doğal seleksiyonlar sonunda değişerek bugün yaşayan canlıların oluşmasına evrimleşme denir.

Evrim teorisi , türlerin uzun bir zaman süreci içerisinde kalıtsal yönden farklılaşarak ortam koşullarına uyum sağlayan yeni türlerin oluştuğunu savunur.

( Darwin’ e göre mutasyonlar sonucunda yeni karakterler kazanmış olan canlılardan çevre koşullarına uyum gösterenler yaşarken , uyum gösteremeyenle yaşamlarını sürdüremeyerek ortadan kalkar. )

Evrim kuramı: Biyolojide çeşitli hayvan ve bitki tiplerinin daha önceki zamanlarda yaşamış atasal tiplerden türediğini ve bu tipler arasındaki belirgin farklılıkların kuşaklar boyunca geçirilen değişikliklerden kaynaklandığını öne süren kuram.

İnsanın kendi kökeni , evrenin ve yerin oluşumu , öbür canlıların başlangıcı üzerinde düşünmeye başlaması herhalde insanlık tarihi kadar eskidir . İlk insanlar bütün varlıkları tanrıların yarattığına inandıklarından , bu konu yüzyıllar boyunca sorgulanmayan dogmalar olarak kalır . Eski Yunan filozoflarından bazıları , spekülasyondan öteye gitmese bile evrim kuramına öncülük edebilecek bazı görüşler öne sürerler. İ.Ö.6. yüzyılda yaşayan Anaksimandros insanın suda yaşayan bir hayvandan türemiş olduğunu ileri sürerken , yüzyıl sonra Empedokles bütün canlı ve cansız varlıkların sürekli dönüşüm içinde olduklarını ortaya atar. İ.Ö.4. yüzyılda Aristotales “entelekhelia” adını verdiği gücü içinde taşıyan cansız maddelerde yaşamın ortaya çıkabileceğini öne sürer. Yahudilik , Hristiyanlık ve İslamiyet gibi büyük dinler , yerin ve tüm canlıların bugünkü biçimleriyle Tanrı tarafından yaratıldığı inancı üzerine kuruludur. İnsanın , kendi kökeninin de bütün öbür canlılarınkine bağlı olduğunu , evrenin ve yaşamın temel kuralının durağanlık değil değişkenlik olduğunu kabul etmesi kolay olmaz. Ancak 18. yüzyıla gelindiğinde Yaratılış ‘ a ilişkin dogmalar yıkılmaya , bütün canlıların yeryüzünde yaşamın başlangıcından bu yana sürekli değişiklikler geçirerek bugünkü biçimlerine ulaştığı görüşü benimsenmeye başlar. Montesquieu ve Diderot gibi Fransız düşünürler , hayvanların ortak birkaç atadan türediğini ve sürekli değişiklikler sonucunda yeryüzünde yeni türlerin ortaya çıktığını öne sürerlerken , doğa bilimci Georges Buffon at ile eşeğin çiftleşebilmesini , ortak bir atadan gelme kanıyı olarak görür.

Çevre koşulları ile canlılar arsındaki değişiklikleri ilk araştıranlardan biri de Lamarck’tir.

Lamarck , koşullara uyum sağlayamayan organ ya da bölümlerin köreleceğini , yerini uyum gösterebilen yeni organlar bırakacağını ve canlılardaki bu değişimin gelecek kuşaklara da aktarılacağını savunuyordur. Tüm bunlar ve dahası Darwin’in evrim kuramına temel hazırlar.

1831’de “Beagle” gemisiyle Büyük Okyanusa açılan Charles Darwin ‘ in özellikle Galapagos Adaları ile Güney Amerika ‘nın batı kıyılarındaki gözlemleri , değişik canlı türleri ve fosiller üzerindeki araştırmaları , türlerin sabit olduğu düşüncesinden evrim düşüncesine geçmesini sağladı.

Darwin ’i evrim düşüncesine götüren en önemli gözlemleri , bir anakaranın komşu bölgelerinde birbiriyle akraba olan değişik türlerin bulunması , aynı bölgedeki fosil ve yaşayan canlılar arasında yapısal benzerlikler olması , anakaradan uzaktaki adalarda yaşayan türlerin yaşam biçimleri ve beslenme alışkanlıklarının farklı olmasıydı. Darwin bu olguların ancak ortak birkaç atadan değişerek bugünlere geldiğini , bütün türlerin ayrı ayrı yaratılmadığını kabul etmekle açıklanabileceğine inandı. Aynı yıllarda İngiliz doğa bilimci Alfred Russel Wallace da türlerin kökeni konusunda aynı sonuçlara varmıştı. Bu iki çalışma ortak olarak 1852’ de bir bildiriyle Linne Derneği’ ne sunuldu. Darwin 1859’ da Türlerin Kökeni kitabıyla tutucu bilim ve kilise çevrelerinin bütün yıldırımlarını üzerine çekti.

( Darwin ’ in kendi yaşam öyküsünde ise bu buluş şöyle geçer: “Ekim 1838’ de (…) eğlence olsun diye Malthus ’un Nüfus Üzerine’ nesini okumaya başladım. Hayvanların ve bitkilerin davranışlarına ilişkin uzun süreli gözlemlerim beni hayatta kalma mücadelesinin anlamını kavramaya hazırlamış olduğundan , birdenbire kafamda , bu koşullar altında uygun değişikliklerin korunma eğilimi gösterip uygun olmayanların yok olacağı düşüncesi çakıverdi. Bu yeni türlerin ortaya çıkması sonucunu doğuracaktı.” )

Charles Darwin 1838’ de köktenci bir evrim kuramı geliştirdi ve onu yirmi yıl sonra , sadece

A.R.Wallace kendisinden daha önce davranacak diye yayınlattı.

Darwin , aslında hiçbir zaman evrime ya da türlerin kökenine ilişkin sağlam kanıtlar getirdiği savıyla ortaya çıkmamıştır ; onu tek yaptığı , eğer evrim düşüncesiyle yaklaşılırsa , başka hiçbir yoldan açıklanamyan bir olgunun kolayca açıklanabileceğini öne sürmekti.

Ve yine çok ilginçtir ki , bilinenlerin ve savunulanların aksine Darwin’ in evrim teorisi hiçbir zaman insanı maymundan evrimleşerek bu hale geldiğini öne sürmemiştir.

Evrimin kanıtları:

Darwin’ in gözlemleri kuşkusuz evrimin dolaylı göstergeleriydi ; oysa 19. yüzyıldan bu yana evrimin doğrudan kanıtı olan birçok olgu gözlenmiştir:

Yapısal benzerlikler

Karşılaştırmalı anatomi incelemeleri , hayvanlar ve bitkiler aleminde temel yapısal benzerlikler bulunduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtlamıştır. Bir milyon değişik türü olan tohumlu bitkilerin dörtte biri kök , dallanan ve üreme organı olan çiçekler gibi ortak ve temel yapılardan oluşur.750 bini aşkın böcek türü de , aralarında onca farklılaşmaya karşın , üç bölümden oluşan bir gövde , üç çift bacak , iki çift kanat ve ısırıcı ya da emici ağız parçalarıyla aynı yapısal özellikleri taşır. Omurgalılarda ise ön üyelerin (kol ya da ön bacak ) iskeleti benzeşiminin en çarpıcı örneğidir. Bunun gibi türler arasında farklı ayrıntılarla da olsa , hepsi aynı plana göre kurulmuştur .Bu yaşam biçimine uyarlanmak üzere değişiklik geçirdiği halde ortak bir atadan aldığı aynı temel yapıyı koruması en önemli kanıt sayılır evrim için.

2-Embriyon ve gelişme benzerlikleri:Yine karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji araştırmaları , evrim sürecinde yapı ve işlev değişikliğine uğramış organ ve yapıların yüzlerce örneğini ortaya koymuştur. Örneğin uçan böceklerin çoğunda iki çift kanat bulunduğu halde sineklerin bir çift kanadı vardır; çünkü arka kanat çifti , uçuşa yardımcı olmak üzere bir dengeleme organına dönüşmüştür. İşlevini yitiren organların köreldiği ve atasındaki işlevsel organın kalıntısı olarak varlığını sürdürdüğü de bilinen bir olgudur .

Uçamayan deve kuşunda bir uçma organı olan kanatların bulunması , ancak devekuşunun uçucu kuşlardan türediğini kabul etmekle açıklanabilir. İnsanın bugün işlevsiz olan apandisi de , otçul atalarının bitkilerdeki selülözü sindirmek gibi yaşamsal işlevi olan gelişmiş körbağırsağın bir kalıntısıdır.

3-Davranış benzerlikleri:

Türlerin aynı yöntem ve aynı gereçlerle yuva yapması gibi durumlar ancak atadan aldıkları kalıtsal özelliklere bağlanabiliyor.

4-Karşılaştırmalı biyokimya bulguları:

Canlıların kimyasal özellikleri türe özgü değildir. Tepkimeler , yapılar birbirine çok benzerdir. Buna karşılık akrabalık ilişkileri azaldıkça , bileşimler birbirinden uzaklaşmaktadır.

Örneğin pankreastan salgılanan insülin hormonunun yapısındaki 51 aminoasitin dizilişi , bir iki yer değişikliği dışında , akraba memeli türlerinin çoğunda aynı kalıba uyar.

5-Parazitoloji bulguları:

Asalak canlılardan çoğunun serbest yaşayan bir atadan türediğini , zamanla serbest yaşam için gerekli olan temel organlarını yitirerek başka canlıların içinde ya da üstünde ve bu konak canlıdan beslenecek biçimde asalak uyum sağladığı saptanmıştır.

7- Paleontoloji bulguları:

Fosiller , canlıların soyağaçlarını ya da evrim tarihi boyunca hangi değişikliklerden geçtiklerini açıklayan nesnel kanıtlar olduğundan , evrim araştırmalarında paleontoloji büyük önem taşır.

Fosiller elbette evrimin kanıtı olamaz ancak bu yaklaşım da ne aynı kayaç katmanlarında , ne de fosil atların ayak , diş ve gövde boyutlarının birbirini izleyen değişik çevre ve iklim koşullarıyla bu kadar bağlantılı olmasını açıklayabilir. Ve zaten kayaç katmanlarında yapılan radyoaktif tarihleme çalışmalarıyla bugün fosillerin mutlak yaşı belirlenebilmekte ve çeşitli hayvan gruplarının evrimlenme hızı ölçülebilmektedir.

8-Genetik bulguları :

Paleontolojinin yanı sıra evrimin en sağlam ve dolaysız kanıtları sayılan bulgular da ilk kez hücre genetiğiyle elde edilmiştir. Bu nedenle kromozom genlerinin incelenmesiyle evrime kanıtlar bulunmaktadır.

Evrim sürecinin işleyişi

Darwin , evrimi doğadaki koşullara daha iyi uyum sağlayabilmenin sonucu olarak görmüş ve akraba türlerde bulunmayan özel uyum mekanizmalarıyla donatılmış türlerin çevre koşullarına en çok uyum sağlayacağını , dolayısıyla yaşamını sürdürme şansının daha yüksek olacağını fark etmişti. Darwin’ in kuramının özü olan doğal seçme olgusu , bu düşünce sürecinin ürünüdür.

Doğal seçme

Doğal seçmenin temel ilkesi oldukça basittir. Canlıların büyük bölümü çok fazla sayıda döl verdiği halde , türlerin çoğunda birey sayısı hemen hemen sabittir ; ve bu da bireylerin çoğu embriyondan erişkin durumuna gelinceye değin , yaşamının bir aşamasında yok olmaktadır. Başka bir anlatımla yaşadığı ekolojik nişin koşullarına en iyi uyum sağlayan bireyler daha uzun yaşar , daha çok ve daha sağlıklı döller verir , ana-babalarının kalıtsal özellikleriyle donatılmış olan gelecek kuşaklar da doğanın aynı seçimine uğrayarak kendilerinden önceki kuşağın uyum yeteneğini korur ya da aşar.

Buradaki önemli nokta ise , Darwin’ in ısrarla yinelediği gibi , bireydeki değişiklikler kalıtsal olmadığı , yani döllerine aktarılmadığı sürece ne doğal seçme mekanizması işleyebilir , ne de evrim olur.

Gerçi Darwin zamanında olmadığı için bir boşluk yaratan bu durum Gregor Mendel’ in çalışmaları ile doldurulmuştur.

Eğer yapısal ve işlevsel değişiklikler yalnız çevre koşulları değiştiğinde , örneğin canlı soğuk bir iklimden sıcak bir iklime göç ettiğinde ortaya çıkıyor ve yeniden ilk koşullara döndüğünde kayboluyorsa , bu değişiklikler kalıtsal değildir ; canlının genotipine yansımaz ve ancak fenotip değişiklik olarak kalır. Oysa çevre koşullarında hiçbir değişiklik olmadığı halde kendiliğinden ortaya çıkan ve canlının yeni döllerinde de varlığını sürdüren kalıtsal değişiklikler gene yansır ; evrimin temeli , değşinim (mutasyon) denen bu kalıcı değişikliklerdir.

Lamarck , canlıların yapısal özelliklerinin değişen koşullara uyum sağlamak üzere değiştiğini ve bu değişikliklerin gelecek kuşaklara aktarıldığını öne sürmüştü. Örneğin zürafaların eskiden kısa boyunlu iken zamanla uzun boyunlu hayvanlara dönüşmesini açıklamak için , başlangıçta bu hayvanların çayırlarda otladığını , besin kaynakları azaldıkça ağaçların yüksek dallarındaki yüksek yapraklara ulaşabilmek için boyunlarının uzadığını savunmuştu. Oysa

Darwin zürafalardaki bu değişikliği doğal seçmeyle şöyle açıklar : Rastlantısal bir değşinimle zürafa topluluklarında bazı bireylerin boynu uzamış , bu bireyler yaprakları kolayca yiyebilirken yeni koşullara uyum sağlayamayan kısa boyunlu zürafaların sayısı giderek azalmış ve yaşamını sürdüren uzun boyunlu zürafalar bu değişikliği yeni döllere aktardığından bir süre sonra bütün topluluğunun genlerinde bu özellik belirmiştir.

Evrimin temel basamakları

Organik evrim kuramı bilinen bütün canlılarının kökenini ve geçirdikleri , anorganik evrim kuramı ise evrenin ve evrendeki bütün cansız maddelerin ( yerkabuğundaki bütün madenler ve minerallerle birlikte yeryüzü , öbür gezegenler ve yıldızlar ) oluşumunu açıklar.

Ve jeolojik zamanlar boyunca , atmosfer ve yeryüzü koşullarının değişmesine paralel olarak canlı türleri de değişmiş , yeni türler ortaya çıkmış , türler ile çevre arasındaki iletişim sürmüştür.

12 Temmuz 2007

Antrenman

ANTRENMAN

Antrenman, bir sporcunun fiziki ve psikolojik performans düzeyinin yükseltilmesini, onun en verimli hale getirilmesini ve bu durumun mümkün olan en uzun süre boyunca sabit tutulmasını sağlayan tedbirlerin alındığı ve uygulandığı sürecin adıdır.

Fizyologlar antrenmanın tanımını şöyle yapmaktadır: Vücuda yapılan tüm yüklenmelerde fonksiyonel ve morfolojiyle uygunluk, yüklenmeler sonucu organizmada bir değişikliğin meydana gelmesi ve sonuçta verim artışına neden olunma. Bir başka antrenman tanımını ise şöyle görmekteyiz: Alıştırmalar yardımı ile sporcunun fiziksel teknik, taktik, zihinsel, psikolojik ve motorsal hazırlığıdır.

Antrenman sürecinin en önemli özelliği, onun planlı ve hedefli bir eylem olmasıdır. Planlama, bu sürecin ilk şartını meydana getirir. Burada, antrenman programı içerisinde yer alan konular önceden zihinde canlandırılır ve bir plan yapılır. Zaman bakımından antrenman planları; uzun, orta ve kısa vadeli olmak üzere üç gruba ayrılır. Uzun vadeli planlarda, bir antrenmanın bütün stratejisi belirlenir. Mesela belli bir spor dalına yeni başlayan birisine, zirve sporcusu veya olimpiyat şampiyonu oluncaya kadar geçecek olan sürede uygulanması düşünülen antrenman programı, uzun vadeli bir plana ihtiyaç gösterir. Bir yıllık süre içerisinde uygulanacak antrenman programına ait hedef ve yöntem tespitinde, orta vadeli antrenman planı söz konusudur. Haftalık veya günlük olarak uygulanan kısa vadeli planlarda, hangi yöntem ne kadar sıklıkla uygulanırsa hangi hedeflere ulaşılabileceği net bir şekilde ortaya konur.

Antrenman planlaması süreci, genel olarak beş aşamadan meydana gelir. Birinci aşamada, sporcunun mevcut performans düzeyinin tespiti yer alır. Daha sonra, ulaşılmak istenen performans düzeyiyle mevcut durum karşılaştırılır ve ardından antrenmanın hedefi belirlenir. Artık sıra, bu hedefe en uygun antrenman yönteminin seçimine gelmiştir. Seçilen yöntemin uygulanması, antrenman sürecinin son aşamasını meydana getirir.

Bir yarışmanın sonucu, yarışmadan çok önce, daha antrenman safhasında belirlenir. Antrenman programının içeriği, antrenör ve sporcunun antrenmandaki ciddiyeti yarışmanın sonucunu belirler. Genelde düşünülecek olursa, antrenman bir “Sporcuya şekil verme işi, onun yaptığı spor dalında başarıya ulaşacak hale getirme işlemidir.” bu nedenle, yapılan spor dalının gerektirdiği teknik, teknik kondisyon gibi yetenekler sporcuya kazandırılıp geliştirilirken, aynı zamanda onun kişiliği, spordan kaynaklanan ruhsal zorlanmalar ve yarışma güçlüklerine karşı koymaya yetecek şekilde geliştirilir. Kısacası, sporcunun teknik, taktik, beceri ve kondisyonunun yanında, hava koşullarından saha faktörüne, rakipten seyirciye, hakemden gazeteciye kadar bir yarışmanın sonucuna etki eden veya etmeyen, bütün faktörler göz önünde tutulup, kişiliğine uygun yöntemler ile başarıya programlanması antrenmanda olur. Yani, antrenman, sporcunun bedensel kapasite, yetenek ve becerileri yanı sıra, onun kişiliğine de etkilidir. Ancak eklemek gerekir ki, antrenmanların bu etkileri sağlaması, sporcunun antrenmanı karşılayıp şekli ve kişiliği ile bağımlıdır.

Bu nedenle, kısa veya uzun süreli bir antrenman programı hazırlanırken bütün bunlar göz önünde tutulmalı, antrenmanın amacı iyi ve doğru bir şekilde saptandıktan sonra, programı hazırlanmalı ve bu program sporcu ile tartışılmalıdır . çünkü bu programı uygulayacak olan , yorulacak olan, ter dökecek olan sporcu, programın iyiliğine inanmadığı, kendisini başarıya götüreceğine inanmadığı taktirde, kaytarma yolları arayacaktır.

Örneğin, bir futbol takımının başına getirilen bir antrenör, takımı ve futbolcuları tanıyıp, zayıf ve güçlü yanlarını saptadıktan sonra, bir antrenman programı hazırlar. Bu program hazırlandıktan sonra, futbolculara açık ve anlaşılır bir dille ve kesin bir ifade ile anlatılır ve futbolcular ile tartışılır. Böylece, antrenör ve futbolcular o sezonda kendilerini nelerin beklediğini bilirler. Buna göre beklentilerini saptayarak, çalışmalarını ayarlarlar. Bu açıklamalara göre antrenmanın iki öğesi vardır.

Fiziksel antrenman öğesi : yapılan spor dalının fiziksel özelliklerine uygun olarak, gelişmesi için gerekli hareketler yapılır. Bu hareketler bir yandan, sporcunun becerisini geliştirirken, diğer yandan o spor dalına uygun, teknik ve taktik gelişme sağlar. Antrenmanın temel ilkesi yinelemedir. Santral sinir sisteminin çalışma özelliklerinden olan “irradyasyon – konsantrasyon, uyarı inhibisyon ve koşullu refleks” kavramları hatırlanırsa, antrenmanda yinelemenin önemi ortaya çıkar. Ayrıca fiziksel antrenmanın ruhsal etkileri de vardır. Yorucu ve sıkıcı yinelemeler, ağır bedensel yorgunluğa rağmen çalışmayı sürdürmek, sporda başarılı olmak için gerekli niteliklerden olan irade, sabır, ruhsal dayanıklılık gibi, kişilik özelliklerini geliştirir.

Zihinsel antrenman öğesi : “Bir sportif hareketin, pratik uygulama olmadan, yoğun bir şekilde tasavvuruna zihinsel antrenman denir. Temeli, İngiliz Hekimi Carpenter’in 1873 yılında ileri sürdüğü “ideomotorik tepki ” yasasına dayanır. Bu yasa 1926 yılında Aller ve Scheminsky tarafından kanıtlanmıştır. “Bir denek herhangi bir motorik hareketi zihinsel olarak çözümler veya tasavvur ederse, o hareketi ilgilendiren kaslarda, o zamana kadar mevcut olmayan o hareketi gerçekleştirmek için gerekli olan elektrik akımları meydana gelir.” Bu tepki, sinir sisteminin işlevlerinden birisidir.

Bir hareketi düşünmek veya tasavvur etmek, o hareketi gerçekleştiren kaslarda, harekete uygun elektriksel tepkiler doğurur.

Bu elektrik akımlarının şiddeti, hareketi daha önce yapmış olanlarda , yapmamış olanlara oranla daha yüksektir.

Zihinsel antrenman ile kullanılabilir hız ve güç artar.

Zihinsel antrenmanın zihinde bıraktığı izler (hafıza) koordinasyonun düzelmesini sağlar.

Zihinsel antrenmana verilebilecek en basit örnek, askerlikte emir tekrarıdır. özellikle, takım oyunu, taktik ve teknik becerilerin geliştirilmesinde, zihinsel antrenmanın önemi ortadadır. Yukarıdaki verilerden de yararlanarak, zihinsel antrenmanın yararlarını şöyle sıralayabiliriz:

Yaralanma tehlikesi yoktur.

Öğrenmeyi hızlandırır.

Eksik ve yanlış yetiştirilmeye bağlı kursların düzeltilmesine olanak verir.

Yetişmiş, ileri yaşlardaki sporcularda da etkilidir.

SPOR PSİKOLOJİSİ

Spor psikolojisi, spor faaliyetinde bulunan bir kişinin davranış ve yaşantılarıyla spor faaliyetlerinin şart ve etkilerini araştıran ilim dalıdır.

Spor psikolojisinin uygulama alanı, bir spor faaliyetinde rol oynayan süreçlerin incelenmesiyle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda, bu süreçlerin belli bir hedefe yönelik olarak sevk ve idare edilmesi de, spor psikolojisinin ilgi alanına girer

Sporda özellikle yüksek performans sporunda geçerli olan bir tek kavram vardır. “Maksimal performans”

Bu nedenle sporcu, maksimal performansa koşullandırılmakta ve bu koşullanma yüzünden de yarışma öncesi büyük bir toplumsal ve ruhsal sağlığı korumakta en etkili ve doğal yol olan spor, bu aşamada beden ve ruh sağlığını tehdit eden bir stres faktörü olmaktadır. Bütün bu gerçekler göz önünde tutulduğunda spor psikolojisine önemli görevler düştüğü görülmektedir. Çünkü spor psikolojisi, bir yandan toplumun istediği yüksek performans vermeye uygun sporcuların yetiştirilmesini sağlayacak yöntemleri ararken diğer yandan onların ruh sağlığını tehlikeye sokmayacak yolları da bulup geliştirmek zorundadır.

SPORDA PSİKOLOJİK ETKENLER

Psikolojik etkinlikler bireyin iç dünyasından kaynaklanırlar. Bireyin ve sporda sporcunun duygusal psikolojik etkinlikleri performansın belirlenmesinde önemli bir etkendir. Ancak bu etkinliklerin önemi ülkemizde abartılmaktadır. Çünkü bu etkinliklerin etkileri uygun antrenman yöntemleriyle giderilebilir ya da olumlu yönde geliştirilebilirler. Psikolojik etkinliklerin asıl önemli etkileri zihinsel psikolojik etkinliklerin işleyişi üzerinde olmakta ve onları olumlu ya da olumsuz yönde etkilemektedir.

SÜREĞEN FAKTÖRLER

Bu faktörler genellikle sporcunun kişiliği ve motivasyonlarının niceliği ve niteliğinden kaynaklanırlar. Sporcu kişiliğinin önce sporca ve yarışmanın neden olduğu bedensel ve ruhsal zorlanmalara direnebilecek güçte olması sonra da motivasyonun şekil ve düzeyinin başarıya ulaşmak için yapılacak antrenmanlara olumlu yaklaşmasını sağlayacak düzeyde olması gerekir. Bu faktörlerin dışında bir de problemli atletler grubu vardır. Onların özel olarak incelenip gerekirse tedavi edilmeleri gerekir.

Bilindiği gibi sportif zorlanmaların niteliği ve niceliği spor dallarına göre farklılık gösterir. Örneğin bir paraşütle atlama sporunun neden olduğu ruhsal ve bedensel zorlanma ile bir maraton koşusunun neden olduğu zorlanma birbirlerinden çok farklıdır. Genel olarak macera niteliği ağır basan, yüksek rizikolu sporlar ile estetik yanı ağır basan teknik zorlaması yüksek spor dallarının neden oldukları ruhsal ve bedensel zorlamalar, birbirlerinden çok farklıdır. Ancak performansı engelleyen bir grup faktörler spor psikolojisinde önemli bir güçlük çıkarmamaktadırlar. Çünkü spora başlayan genç genellikle kendi kişiliğine uygun spor dalını seçmedi ise kısa zamanda ya sporu bırakmakta veya spor dalını değiştirmektedir.

Motivasyonun niteliği ve niceliği ise öncelikle antrenman konusunda ciddi güçlükler çıkaran bir faktör teşkil eder. Sporcunun antrenmanı severek ve ciddiyetle yapması, onun yararlarına inanması ve başarması halinde, kazanma olasılığı olan ödülleri gerçekten istemesi gerekir.

Bu nedenle bir antrenörün başarılı olmasının ilk koşulu çalıştırdığı sporcu ve ya takıma antrenmanı sevdirmesi ve ciddiyetle yapmasını sağlamasıdır. Çünkü bir sporcunun başarılı olup olmayacağını, o sporcunun antrenmanlardaki tutumu belli eder.

Motivasyonun nitelik ve niceliğindeki bir yetersizlik ya da dengesizlik performans üzerinden son derece etkilidir. Motivasyon düzeyinin düşük olması kadar aşırı yüksek olması da performansı engeller. Bu arada şunu da belirtmek yararlı olacaktır. Spor psikologları aşırı motivasyon halinin yetersiz motivasyon halinden daha sık görüldüğü konusunda birleşmektedirler. Bu arada unutulmaması gereken bir diğer olgu sporcunun bilinçli motivasyonu ile bilinç altı motivasyonu arasında bir farklılık ve hatta bir uyumsuzluk olabileceğidir. Sporcusunu motive eden bir antrenör bu olasılığı hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır.

UYARILMIŞLIK

Uyarılmışlık, organizmanın fizyolojik durumuyla ilgilidir. Yani sinir sisteminin bir fonksiyonu olarak düşünülmelidir ve çok boyutludur. Sinir sisteminin yapısında yer alan beyin kabuğu ritiküler aktive edici sistem, limbik ve parasempatik sinir sistemi uyarılmışlıkta öneli işlevlere sahip yapılardır.

Bu bağlamda uyarılmışlık, organizmanın en sakin durumundan ki bu durum uyku hali olarak ele alınmıştır. Organizmanın en heyecanlı durumu arasındaki dağılımına işaret eder. “Thoyer, uyarılmışlığı önce aktivasyonla eş anlamlı olarak görmekte sonra da tek boyutlu değil çok boyutlu olduğunu işaret etmektedir.”

Gerçekten de uyarılmışlık, bazı yazarlar tarafından aktivasyon ile eş anlamlı olarak görülürken, cox tetikte olma, Magill güdülenme ile eş anlamlı olarak görmektedir.

Başer’de uyarılmışlığı güdülenme için de ele almış ve start tembelliği ve start telaşı şeklinde yarışma olarak kendisini gösterebildiğini belirtmiştir. Uyarılmışlığın yönü derin düşünülecek olursa cox’un tetikte olması ile pek uyuşmadığını söylemek olasıdır.

Çünkü tetikte olma, organizmanın alarm durumunda olduğunu, organizmanın ya savaş ya da kaç davranımına hazır olduğuna işaret etmektedir. Uyarılmışlığın düşük olduğu durumlarda tetikte olma söz konusu olmayabilir. Uyarılmışlık kendisini salt fizyolojik belirtilerde değil aynı zamanda davranışsal ve bilişsel olarak da göstermektedir. Şimdi amatör kümede basketbol oynayan bir gencin profesyonel basketbol liginin en iyi takımının menajerinden bir mektup aldığını varsayalım. Bu genç mektubun üzerindeki amblemi ve gönderenin adını okuyunca neler yaşayacaktır? Büyük olasılıkla nefes alıp vermesi hızlanacaktır. Yüzü kızaracak, belki de aylardan şubat olmasına rağmen terlemeye başlayacaktır. İşte tüm bu göstergeler uyarılmışlığın fizyolojik belirtileridir. Kişinin çevresindeki herhangi bir uyaranı tehdit edici olarak algılaması durumunda organizmanın savaş ya da kaç davranımına girmesinde ilk önce fizyolojik değişiklikler kendisini göstermektedir. Yani organizma bu durumla başa çıkmak için önce fizyolojik olarak hazır duruma gelmektedir. Dolayısıyla yaşamın sürdürülebilmesi için önemlidir. İkincisi bireyin yeni şeyler öğrenmesi için organizmanın belli bir düzeyde uyarılmış olması gerekir. İnsan uykuda öğrenemeyeceği gibi aşırı uyarılmışlık durumlarında da öğrenemez.

MOTİVASYON

Kişiyi bir harekette bulunmaya veya birçok hareket alternatifinden birini tercih etmeye iten ve nispeten bir süreklilik gösteren faktörlere motiv denir. Motivasyon ise, bir motivin etkisi ile ve mevcut şartlara bağlı olarak bir davranışa, yani spor faaliyetine yol açan ve bu faaliyeti sürdüren sürecin adıdır.

Sportif yüksek performansın elde edilmesi için sporcunun uzun ve yoğun antrenmanlara katlanması, ulaşmış olduğu performansı değişik hava koşulları altında, rakip ve seyirci etkisine rağmen sergileyebilmesi onun motivasyonu ile ilgilidir.

Bir motivasyon süreci içerisinde hem zihni, hem de duygusal faktörler etkili olur. Son zamanlardaki çalışmalar motivasyonun daha çok zihni bir süreç olduğu şeklindeki görüşü destekler niteliktedir. Fakat, motivasyon ve duygusal faktörler arasında da karşılıklı bir ilişki bulunmaktadır. Bir yandan motivlerin etkisiyle oluşan faaliyetin başarılı ve başarısız bir şekilde sonuçlanmasına bağlı olarak duygusal tepkiler ortaya çıkarken, diğer yandan da duygular davranışlarımızı motive etmektedir.

Değişik nedenlere bağlı olarak bir davranışta bulunmak veya bulunmamak¸ bir işi yapmak ya da yapmamak motivasyonun hangi yönde ve ne kadar kuvvetli olduğu ile bağlantılıdır. Burada motiv, bireyin içinde yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik davranışlarının nedenidir. Motivasyon ise bilinçli ve bilinçsiz, kalıtımsal ve öğrenilen psikolojik seyir ve durum için kullanılan bir terimdir.

Motivasyonu performansı olumlu yönde etkileyecek şekilde kullanabilmek için antrenörün sporcularını yakından tanıması onların ilgi ve gereksinimleri konusunda doğru bilgilere sahip olması gerekmektedir.

Yüksek sportif performans ile bedensel yetenek antrenör ve sporcuyu çalıştırma arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Bu iki koşul birlikte olmadan genç bir sporcudan uluslar arası düzeyde bir başarı beklenemez. Ancak bugün özellikle sporda ileri gitmiş ülkelerde görüldüğü gibi, yaklaşık eşit bedensel yeteneklere ve eşit çalışma olanaklarına sahip binlerce genç sporcudan ancak bazıları çok yüksek performansa ulaşma başarısını gösterebilmektedir. Bu yalnız sporda değil, yaşamın her kesiminde böyledir. Yani insanların yetenek ve olanakları eşit olmasına rağmen başarıları farklı olmaktadır.

Bu gerçeğin nedenlerini araştırmak, başarılı insanların sayısını arttırmakla yararlı olacaktır. Bu farklılığın bir çok nedeni vardır. Ancak bu nedenlerin içinde bireyin motivasyonu en önemlilerindendir. Bireyin içinde yaşadığı biyolojik ve sosyal ortamda varlığını sürdürmeye yönelik davranışların nedenlerini motiv ve bütünü ile anlatan bu olguya motivasyon denir. Birey birbirinden farklı fakat birbirinden ayrılamaz, birbirlerini tamamlayan iki ortam içinde yaşamaktadır. ”Biyolojik ve sosyal ortam.”

Bu iki ortamın bireyden istedikleri ve bireyde neden oldukları stres birbirinden farklıdır. Hatta çoğu zaman birbirleriyle çelişirler. Buna göre motivasyon biyolojik varlığını sürdürmeye yönelik davranışlarının nedeni, biyolojik dürtü ve içgüdülerden kaynaklanıyorsa, bu biyolojik motivasyondur. Yemek, içmek, uyku gibi. Buna karşılık birey toplum ile olan ilişkilerini kendi organizma ve yaşamı için rahatsızlık vermeyecek, sürtüşmelere yol açmayacak bir biçimde sürdürmek zorundadır. Toplumsal yaşamda bireyin bencil istekleri ile toplum yaşamının gerekleri arasında her zaman bir çatışma söz konusudur. Buna karşılık, birey yalnız organik varlığını değil aynı zamanda sosyal varlığını da sürdürmek zorundadır. Ayrıca varolmak varlığını sürdürmekte kişiye yeterli değildir. Toplumda beğenilmek, takdir edilmek, başarılarına üstün olmak gibi heyecansal faktörlerde kişinin davranışlarını etkiler. Çocuğun doğumundan, erişkinliğine kadar davranışlarını etkiler. Çocuk doğumdan, erişkinliğe kadar geçen zaman içinde bir taraftan toplum ile ilişkilerinin bir takım sürtüşmelere yol açmasından kaçınmayı, diğer taraftan, toplum tarafından beğenilmeyi, takdir edilmeyi sağlayacak davranışlarda bulunmayı, yani hem topluma uymayı, hem de toplumun üzerine çıkmayı öğrenmek zorundadır. Sosyal motivasyonlar öğrenilen koşullu motivasyonlardır. Bütün bunlar toplumda bazı kişilerin sanat gibi, spor gibi, politika gibi, biyolojik ve sosyal varlığını sürdürmek ile direkt bağlantısı olmayan alanlara niçin yöneldiğini açıklamaktadır. Varlığını sürdürmek kişiye yeterli değildir.

Motivlerin temelinde ihtiyaçlar yatar. Açlık, susuzluk, uyku gibi temel ihtiyaçlar ve sosyal ilişki kurmayla itibar gibi daha ileri ihtiyaçlar, bu ihtiyacı gidermez ve mevcut eksikliği telafi etme yönünde, genel ve başlangıçta spesifik olmayan bir eylem hazırlığına yol açarlar. Daha başka bir ifadeyle, ihtiyaçlar, var olma, kendini koruma ve gerçekleştirmeye yarayan objektif gereklilikler şeklinde kendini gösterir. Mesela, hareket ihtiyacını yeteri kadar tatmin etmeyen bir kişi bunun sonucunda kendi sağlığıyla psikolojik ve fiziki performansını tehlikeye atar. Bu ihtiyaçların sübjektif yansıması olarak değerlendirilen motivler, faaliyetin objektif şartlarıyla olan bağlantıları sayesinde onlara somut bir içerik kazandırırlar.

Hareket ihtiyacı, tatmin olmanın spor türü, spor aletleri, diğer insanlara sosyal ilişkiler kurma gibi objektif şartlarını bulduktan sonra başkalarıyla iletişim kurma gayreti, sağlıklı olma gayreti gibi motivlerle birlikte somut bir içerik kazanır. Motiv artık, objektif şartlarla karşılıklı etkileşimini yani belli bir spor türünün icrasını başlatan faktördür.

Motivasyon gücü ve başarı arasındaki ilişkinin, özellikle sporda çok önemli olduğu gayet açıktır. Motive edici etkisi düşük olan bir durumun düşük bir başarıyla sonuçlanması muhakkaktır. Her insan, kendini tatmin eden ve huzur verici durumları arama, rahatsız edici durumlardan ise kaçınma eğilimini gösterir. Arama ve kaçınma eğilimleri, motivlerin yapısında da mevcuttur. Hangi eğilim daha ağır basarsa ona yönelik motivler görünür. Buna göre, başarı motivi başarıya ulaşma ve başarısızlıktan kaçınma, arkadaşlık, motivi ise itibar arama veya reddedilmekten kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Başarı motivinin ölçüldüğü ve motivasyonla duygular arsındaki ilişkinin ön plana çıkarıldığı bu yaklaşım daha sonraki çalışmalar için bir temel modelde Atkinson, durum ve kişiyle ilgili faktörlere daha fazla önem vermiştir. Özellikle sebep yüklenmelerine yer veren ve zihni olarak yönlendirilen başarı motivasyonu, üçüncü yaklaşımın esasını meydana getirmektir

Başarıya yönelik eylemin hedefi olumlu duygulara ulaşma veya olumsuz duygulardan kaçınmadır. Edinilmiş tecrübeler sayesinde mevcut durumun şartlarıyla olumlu veya olumsuz duygular önceden düşünülür. Bu da başarıya yönelik bir davranışı motive eden esas güç olarak kabul edilen başarıyı umut etme veya başarısız olmaktan korkma yeni arama veya kaçınma eğilimlerinin görünmesine yol açar.

Başarı motivinin ölçüldüğü ve başarıya yönelik bir faaliyet duygularının önemini vurgulayan bu yaklaşımdan etkilenen Atkinson, arama eğilimi gösterenleri başarının motive ettiği kaçınma eğilimi gösterenleri ise başarısızlığın motive ettiği kişiler olarak nitelendirmiştir. Başarı motivasyonuyla ilgili araştırmaların gelişimine Atkinson’ un yaptığı esas katkı başarıya yönelik bir eylemi açıklarken başarı motivinin yanında duruma ait değişkenlere de yani başarı veya başarısızlık beklentisiyle eylem sonucundaki başarı veya başarısızlığın tahrik gücüne de yer vermesi olmuştur.

Beklentiler ve tahrik güçleri, kişinin ilgili motiv eğilimlerini dikkate almadan etkili olmazlar. Başarıyı arama veya başarısızlıktan kaçınma şeklindeki motiv eğilimlerinden hangisi daha baskınsa durum değişkenleri ona uygun motivasyonun ortaya çıkmasına yol açar. Motivasyon psikolojisi araştırmaları Atkinson’un başarı modeliyle bariz bir ilerleme göstermiştir. Önceleri sadece farklı zorluk derecelerine sahip görevler arasında yapılan seçimleri açıklamak için kullanılan model daha sonra başarıya yönelik davranışı genel olarak açıklayan bir yaklaşım haline getirmiştir. Bu yaklaşıma göre başarının motive ettiği yeni arama eğilimi gösteren kişiler çoğunlukla orta zorluktaki görevleri seçerler ve bu tür görevler sırasında en fazla gayret ve dayanıklılığı gösterirler. Buna karşılık, başarısızlığın motive ettiği kişiler, yani kaçınma eğilimi daha baskın olanlar ellerinden geldiğince, başarı gerektiren görevlerden kaçınırlar. Böylece bir görevden kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda, daha çok zor veya kolay görevleri tercih ederler. Bu kişiler orta zorluktaki görevlerden kaçınırlar. İnsanlar genellikle başarısızlıklarını dış faktörlere, başarılarını ise kendi yeteneklerine bağlama eğilimini gösterirler.

Yüklenme sürecinin meydana geliş tarzı, bir sporcunun gelecekteki faaliyetlerinin sonucuna yönelik beklentilerini ve motivasyonunu doğrudan etkiler. Bir sporcunun başarısızlığını yeteneğindeki eksikliğe o andaki formsuzluğuna veya kondisyonundaki bir yetersizliğe bağlaması hallerinden her biri farklı bir motivasyona yol açar. İlk durum motivasyonda bir zayıflamaya sebep olur. Çünkü yetenek eksikliğine karşı yapılabilecek bir şey yoktur. İkinci durumda bir motivasyon değişikliği görülmez. Anlık formsuzluklar, şanssızlık sonucu görünürler ve kendiliğinden geçer giderler. Üçüncü durum ise bir motivasyon artışına yol açar. Çünkü kondisyon yetersizliğini daha fazla ve sürekli bir gayretle gidermek mümkündür. Yüklenme sürecinin yanında motivasyonun gücünü belirleyen bir başka faktör de: yapılacak faaliyetten önce tespit edilen hedefin niteliği ve niceliğidir.

Bir spor faaliyetinden önce bir hedef tespit etmenin motivasyon ve başarı üzerine yaptığı etkiyi araştıran birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmaların yüzde doksanında (% 90′ında) tam olarak tarif edilmiş ve gerçek bir meydan okumayı içeren hedeflerin tespit edilmesinin daha basit veya “elinden gelenin en iyisini yap” hedefin belirlenmemesi durumuna göre, daha yüksek motivasyon ve başarılara yol açtığı görülmüştür. Bu olumlu etkinin sebebi, hedeflerin dikkati yönlendirmesidir. İnsanı harekete geçiren ve dayanma gücünü arttıran hedefler, aynı zamanda bir strateji geliştirmeyi de kolaylaştırırlar. Hedeflerin tespit edilmesi sırasında dikkat edilecek en önemli nokta hedeflerin gerçeğe uygun olarak seçilmesi gerektiğidir.

Moıtivasyon ve başarıyla yakından ilgili bir diğer konu ise öğrenilmiş çaresizlik olarak da adlandırılan “yılgınlıktır”. Bir sporcunun müsabaka sırasında ister daha fazla gayret göstersin, ister göstermesin o müsabakanın sonucu değişemeyeceğini düşünmesi, sübjektif bir çaresizlik duygusunu, yani yılgınlığı doğurur. Yılgınlığın ortaya çıkmasında iki temel süreç rol oynamaktadır. Bu süreçlerden birincisi, kişinin olaylar üzerindeki kontrolünü kaybetmesiyle ilgilidir. ikincisi ise gelecekte de bu kontrol kaybının tekrarlanacağı ve bunun başka alanlara da yayılacağı beklentisidir. Kendisinden çok daha güçlü bir rakiple mücadele eden bir sporcunun harcadığı çabanın arzulanan eylem sonucuna ulaşmada etkisiz kalacağını fark etmesi oyun üzerindeki kontrolünün kaybolmasına yol açar. Kontrolün kaybı aşırı isteksizlik yaratan bir durum olarak yaşanır. Bu isteksizliğe olumsuz birçok yaşantı ve davranış şekillerinin ortaya çıkmasını kolaylaştırır. Çaresizlik bunlardan sadece bir tanesidir. Ontrolün bulunmaması hayal kırıklığı, saldırganlık, korku, stres ve depresyon gibi birçok başka durumu da peşinden getirir.

Motivasyon ve sporda başarı konularıyla ilgili olarak bahsedilmesi gereken son önemli noktalarda seyircilerin varlığıyla onların cesaret verici veya kırıcı tavırlarının motivasyonu ne şekilde etkilediğidir. Bu konuda yapılan araştırmaların sonuçları toplumsal teşvik hipotezi ile iade edilmiştir. Bu hipoteze göre seyircilerin varlığı, sporcuların aktivasyon düzeyini arttırır. Bir harekette bulunmanın teşvik edildiğini anlatan artmış motivasyon düzeyi de ilgili tepkilerin daha yoğun olarak icra edilmesine yol açar. Bir hareketin yeni öğrenildiği dönemlerde hatalı tepkiler doğru tepkilere oranla daha çok görülür. Böyle bir durumda seyircilerin varlığı, aktivasyon düzeyinin artmasına paralel olarak hatalı tepkilerin daha sık tekrarlanmasına sebep olur. Bu durum özellikle, müsabaka tecrübesi az olan sporcularda bariz bir şekilde kendini gösterir. Fakat bir müddet sonra hareketlerin daha iyi öğrenilmesiyle birlikte doğru tepkilerin oranı yükselir. Artık bu andan itibaren seyircilerin varlığı sporcunun motivasyonunu güçlendirir.

KARŞILAŞMA ÖNCESİ PSİKOLOJİK HAZIRLIK

Her bir sporcu karşılaşma öncesi, özel bir programa da sahip olmalıdır. Uygulanılan programların, kişilere özgü bir durum kazandırılması başarılı sonuçların alınması açısından oldukça önemli olmaktadır. Martens (1987)’ e göre karşılaşma öncesi program aşağıdakilerin bir çeşit kombinasyonunu içermelidir:

İmgeleme

Gerçekçi, olumlu, kendi kendine konuşmalar ve onaylamalar

Birleşik beceriler için modeller

Konuya odaklanma

Sporcuların karşılaşma yerine vardıklarında yapacakları her şey planlanmalıdır. Bu, sporcuların bütün karşılaşmaları aynı ciddiyetle ele almalarına stres, konsantrasyon yönetimlerine kendilerini görev ve kontrol içinde hissetmelerine yardımcı olur.

Karşılaşma öncesi hazırlanma planı oluşturmada, karşılaşma için gerekli olarak bütün fiziksel-fizyolojik teknik taktik ve psikolojik faktörler dikkate alınmalıdır. Genel olarak fiziksel, fizyolojik ve psikolojik ısınma aktiviteleri zorunludur. Bunun yanı sıra, özel bazı hazırlıkların da yapılması gerekir. Karşılaşma öncesi fiziksel, fizyolojik ısınma hareketlerinin nasıl yapılacağı bir çok antrenman bilgisi kitaplarında yer almaktadır. Ancak bu kitaplarda psikolojik ısınmanın nasıl sağlanacağına dair bilgiler hemen hemen hiç yoktur. Bu çalışmanın, bu eksikliğin giderilmesine yardımcı olacağı düşüncesindeyim.

Genel psikolojik hazırlıkla ilgili aktiviteler yer, tesis ve sahaya alışma, karşılaşma hareketlerini yapma, hedefleri düzenleme, optimal enerji düzeyini bulma vb. aktiviteleri içermektedir. Buna karşın özel psikolojik hazırlık, karşılaşmanın başlamasına daha yakın bir zaman içerisinde, imgeleme, gerçekçi ve olumlu, kendi kendine konuşmalarda bulunma şeklinde düşünülebilir.

SPORCUNUN KARŞILAŞMA ÖNCESİ HAZIRLIĞININ PLANLANMASINDA DÖRT AŞAMALI YAKLAŞIM ÖRNEĞİ

Sporcunun karşılaşma öncesi hazırlığının planlanmasında aşağıdaki örneklerden yararlanılabilir. Örneklerden ilki dört aşamalıdır. İkinci örnek ise, karşılaşma öncesi eğer varsa, spor psikoloğundan da yardım alarak, karşılaşma öncesi hazırlık programı geliştirmede antrenör ve sporcu arasındaki sorumlulukları yerine getirme anlaşması temelinde verilen bir örnektir. Bu verilen örneklerdeki aşamalar, sporun , koşulların ve sporcunun istemlerine göre düzenlenilebilir.

A) 1. AŞAMA : Karşılaşma ile ilgili planın başlangıç ve bitiş noktalarına karar verilmelidir. Bazı sporcular planlarını bir gün önceden başlatırlar ve diğer bazıları ise, karşılaşma yerine varışla birlikte planlarını harekete geçirirler. Sporcular sahip oldukları genel planları, karşılaşma günü yaklaştıkça daha özelleştirirler ve karşılaşma gününde ise, tamamen özel hale getirirler.

B) 2. AŞAMA: Planın başlangıcı ve bitişi saptandıktan sonra, sporcular bu zaman dilimini daha alt birimlere ayırarak yapacaklarını somutlaştırırlar. Örneğin 10’dan geriye sayım gibi 10,9,8,7,6,4,3,2,1,ATEŞLEME veya PATLAYIŞ veya ÇIKIŞ gibi. Planın bu alt parçaları, ne kadar uzunluk ve ne kadar detaylı olunacağına göre değişim gösterebilir. Aşağıda buna benzer yarışma öncesi plan örnekleri gösterilmiştir.

Karşılaşma öncesi plan örneği

Bir önceki gece:

Yarın götürülecek malzeme çantasının hazırlanması.

Duş al ve gevşe (müzik dinle, kitap oku).

Gevşemek için 20 dakika dinlendirici müzik dinle.

İmgeleme çalışması yap. Yarın ki karşılaşmada gerçekten iyi performans ortaya koyduğunu imgele.

7:30 sıralarında:

Uyanma ve erken sabah jogging(yavaş tempolu koşu)’ine çıkma.

Koşu sırasında yarışmanın imgelemesini yap ve taktiklerini gözden geçir.

Duş alma ve sabah kahvaltısı.

9:00-10:30 arası:

Yarışma planını gözden geçir ve ortaya çıkabilecek uygunsuz koşullarla nasıl baş edebileceğini düşün.

Sevdiğin bir müzik dinle.

10:30 sabah:

Karşılaşma yerine gitme.

Görevlilere giderek bildirme.

11:30 sabah:

Malzemelerini kontrol et.

Hafif bir şeyler atıştır.

13:00 öğle:

Isınma alanına git yavaşça hafif tempolu koşuya ve esnetme-gerdirmelerine başla.

Hava raporunu dinle.

14:00

Uyarılma durumunu kontrol et. Karşılaşmaya 30 dakika kala nasıl hissediyorsan? Performansının en iyi şekilde gerçekleşmesi için uyarılma durumunun yukarıya mı yoksa aşağıya mı çekilmesi gerekiyor?

Son ısınma hareketlerini tamamla.

14:10

Malzemelerini son kez kontrol et.

Karşılaşmanın başlangıcını 2-3 dakika imgele.

14:20

Kendine olumlu şeyler söyle, kendine bu karşılaşmaya gelinceye kadar yaptığın çalışmaları ve gösterdiğin çabaları hatırlat. Son zamanlarda ortaya koyduğun başarılı birkaç performansını kendine hatırlat.

14:27

Karşılaşma öncesi uyarılma düzeyini son kez kontrol et. Gerek duyuyorsan solunum düzenlemesi yap.

ATEŞLEME

Not: Bu karşılaşma öncesi planı Suinn tarafından önerilmektedir.

BİR GÜN ÖNCE

Saha veya salonla yabancılığını giderme

Pozisyon alınacak yerde veya çevrede psikolojik olarak rahat bulunmak

BİR ÖNCEKİ ÖĞLEN

Yarışmanın bütününü çalışmak için VMBR’ı kullan

YARIŞMADAN BİR AKŞAM ÖNCE

Sadece başarılı VMBR görüntünü kullan

Uyumak için solunum düzenlemesini ve gevşemeyi kullan

YARIŞMA GÜNÜ – GÜN BAŞLANGICI

Kazanma hisleri egzersizini kullan.

VMBR hedeflerini sırala. Örneğin, patlayıcı başlangıç, öz-güven , başa çıkma stratejileri, anahtar ifadeler vb.

Kısa bir VMBR uygula

Başarılı görüntüleri kullanarak bitir

GÜN BOYUNCA

Stres işaretlerini (bulgularını) kontrol et.

Eğer gerek duyarsan stres kontrol yöntemlerini kullan

KARŞILAŞMA ÖNCESİ SAHADA VEYA SALONDA

Vücudun uyarılma düzeyini kontrol et.

Gereksinim duyuyorsan gerekli egzersizleri yap.

ISINMA SIRASINDA VEYA SONRASINDA

Gevşemek için nefes düzenlemesi yap.

Gerek duyarsan konsantrasyon egzersizi yap

KARŞILAŞMADAN HEMEN ÖNCE

Tek hedef VMBR kullan. Örneğin başlama, kuvvetlenmeyi çağrıştırıcı, belirli bir strateji vb.

Kazanma isteğini ve enerjiyi açığa çıkarma.

Düşüncelerini berraklaştırma.

Şimdi sadece vücudunun hakimiyeti ele almasına izin ver.

C)3. AŞAMA: Sporcular yarışma öncesi hazırlıklarında farklı önceliklere sahip olabilirler. Bu nedenle sporcuların hazırladıkları planlar arasında farklılıklar söz konusu olabilir. Sporcular hazırladıkları plan taslaklarını, stres düzeyi düşük olan hazırlık karşılaşmalarında uygulamalıdır. Sporcu hazırlanan planı denemeli, değerlendirmeli, düzenlemeler yapmalı ve uygulamalıdır. Sporcu deneyerek ve uygulayarak, kendisine en uygun olanı, zaman süreci içersinde bulacaktır. Karşılaşmanın doğasına göre, sporcu birden fazla plana sahip olabilir. Plan otomatik hale geldikçe , daha da basitleştirilebilir. Örneğin, sporcu kendisine hatırlatıcı sadece bir sözcük kullanarak harekete geçebilir. Bu sözcük uyaranları, baskılı koşullarda gerçekten sporculara yardımcı olur. Aynı zamanda, bu çağrıştırıcı-harekete geçirici sözcükler, gerek duyulan imgeleme çalışmalarının yapılmasında da etkili olurlar.

D) 4. AŞAMA:Plan kaydedilmelidir. Sporcular ufak el kartlarına planı önemli bölümlerini yazabilirler. Sporcu bu kartları yanında her yere götürmelidir. Gelişen teknoloji bu gün sporcuların bilgisayar kullanmalarını da olanaklı hale getirmiştir. Sporcular sürekli olarak planlarını yenileyebilirler ve tekrardan anında basabilirler. Diğer bir alternatif ise, planı teyp’e kaydederek dinlemektir. Sporcu dinleyerek çalışmasını yürütebilir.

Sadece planın yapılması hiçbir sporcuyu daha iyi yapmaz. Planın denenmesi, değerlendirilmesi, düzeltilmesi ve uygulanması gerekir. Sporcularda devamlılığın geliştirilmesinde ve stresin kontrol edilmesinde planların önemi oldukça büyüktür. Sporcu kontrol edebildiği her şeyi planlarıyla kontrol altına almalıdır.

Sporcunun dikkat ve konsantrasyon becerileri geliştirmesi, onun yarışmasal stresle başa çıkmasında önemli rol oynar. Sporcu dikkat ve konsantrasyonunun nereye ve nasıl vermesi gerektiğini biliyorsa performansıyla ilgili olmayan engelleyici faktörlerden uzak kalacaktır. Sporcunun performansıyla ilgili olmayan birçok stresörler bir yarışmasal koşullarda bulunurlar ve sporcuların dikkat ve konsantrasyon çalışmalarıyla bunlara karşı önlem almaları gerekir

Sporcular karşılaşma öncesinde ve sırasında kontrollerin olmadığı faktörlere dikkat ve konsantrasyonlarını kaydırmamalıdırlar. Tersine üzerinde kontrol kurabilecekleri ve performanslarıyla ilgili olan uyaranlar üzerinde dikkatsel esnekliğe sahip olmalıdırlar.

PSİKOLOJİK HAZIRLIK İÇİN

GELİŞTİRİLMİŞ GENEL MODELLER VE SİSTEMATİK YAKLAŞIMLAR

Sporcularla çalışılırken, onlara geliştirilmiş olan bazı bütünsel psikolojik-destek modelleriyle yaklaşma, psikolojik hazırlığı kolaylaştırıcı ve yol gösterici olmaktadır. Bu bütünsel yaklaşımlar, süreci gerektirmekte, psikolojik becerilerle ilgili bazı testleri, değerlendirmeleri, görüşmeleri, toplantıları, takip etmeyi, tekrar değerlendirme ve test etmeyi v.b. içersine almaktadır. Bütün bunların yapılmasında doğrudan ve dolaylı olan yaklaşımlar, resmi ve resmi olmayan yollar kullanılabilmektedir.

Boutcher ve Rotella (1987) kapalı becerilerin gelişimi ile ilgili bir eğitim programı geliştirmişlerdir. Her ne kadar bu program kapalı beceriler içinse de açık beceriler için uygulanabilir olan yönleri de bulunmaktadır. Boutcher ve Rotella (1987) programının 4 aşaması şöyledir (5);

• Spor analizi,

• Değerlendirme,

• Kavramlaştırma,

• Beceri gelişimi.

Bu aşamalar ayrıca, bütün bu açıklanılan aşamalardan sonra, programın değerlendirilmesini de.içermektedir. Birinci aşama spor psikolojisi de dahil olmak üzere bir çok alanlardan yararlanılarak sporda gerek duyulan becerilerin analizini gerektirmektedir. Daha sonra bu bilgiler üzerine becerilerin değerlendirilmesi yapılarak zayıf ve güçlü yönler belirlenmekte ve becerilerin profili (görünümü) çıkarılmaktadır. Böylelikle performans için uygulamalar planlanmakta ve kavram-laştırma aşamasında hedef belirleme stratejileri kullanılmaktadır. Bu aşamada, sporcu davranış değişikliği için bağlanma-adanma göstermektedir. Dördüncü aşamada ise, kavramlaştırma aşamasında belirlenen becerilerin geliştirilmesi amaçlanılır. Bu beceriler önce genel bir düzeyde daha sonra uygulayıcının sporuna uygun olarak özel bir şekilde geliştirilir. Sonuç olarak da bu beceriler performans programı içersine yerleştirilmektedir.

Boutcher ve Rotella (1987) programın performans öncesi, sırası, arası ve sonrasında kullanılması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Boutcher ve Rotella eğitim felsefesini benimsemelerine karşın yaklaşımlarında problem oryantasyonlu bir yol izlemektedirler.

Aşağıda açıklanılan Thomas’ın 7 aşamalı uygulamalı spor psikolojisinde performansı geliştirme süreci modeli, spor psikolojisi danışmanlarının ve antrenörlerinin çalışmalarını kolaylaştırıcı genel durumu görüntülemektedir.

Spor psikologlarının uygulamaları ve modellerini inceleyerek Thomas (1990) performansı geliştirme süreçlerinin 7 aşamalı bir modelini geliştirmiştir. Bu model aşağıda gösterilmektedir. Performans gelişimi için sporcu, spor psikologuna baş vurduğunda, başlangıç yönelimi ile ilgili görüşmede danışmanın amacının, başarılacak hedeflerin, bunları başarmak için adanma, kendini verme zamanının açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Belirlenen problemi hemen, çabuk bir şekilde halledecek bir iksir yoktur. Sporcu gelişim için zamana ve çabaya gereksinim olduğunu bilmeli ve geliştirilecek psikolojik becerilerin karşılaşma içersine yerleştirilmesinin bu zaman ve çabayı gerektirdiğini anlamalıdır. Thomasın uygulamalı spor psikolojisinde performansı geliştirme modeli aşağıda gösterilmektedir.

Burada biraz dururarak şu sorulara yanıt arayınız ;

Yaptığın sporunla ilişkili olarak yukarıda açıklanılan uygulamacı spor psikologlarının rollerinin önemi ve uygulanabilirliği ile ilgili nasıl bir değerlendirme yaparsınız ?

Yukarıda açıklanılan 5 alanın sizin sporunuzda ne gibi yaraları olabileceği ile ilgili düşününüz ;

1) Performans yükseltme antrenmanı,

2) Takım birlik-bütünlüğünü yapılandırma ve sosyal gelişme,

3) Yaşam biçimini yönetme antrenmanı,

4) Sakatlıkla ilgilenme,

5) Antrenör eğitimi.

6) ROL SINIRLILIKLARI

Parfitte ve Hardy (1993) spor psikologunun danışmanlık yaklaşımı ile ilgili 6

önemli rolü belirtmilerdir. Bunlar şunlardır (6

A) EĞİTİM-ÖĞRETİM ROLÜ : Gereksinmeleri belirlenmiş olan kişilere özel

psikolojik becerileri öğretmek. Bütün düzeylerdeki sporlarda antrenörlük, beden

eğitimi öğretmenleri seminer, panel, kurs ve konferanslarda eğitim-öğretimle ilgi

li fonksiyon görmek.

B) KOLAYLAŞTIĞI ROL : Spor psikologları grup birlik-bütünlüğünü yapılandırma ve sosyal destek sağlamada yardımcı olur. Karşılaşılan problemler ve engellerin aşılmasında kolaylaştırıcı bir rol üstlenirler. Performansı geliştirme stratejilerinin kullanılmasında ve bunların başarıyla zorlanmasız yerine getirilmesinde spor psikologları kolaylaştırıcı bir rol üstlenirler.

C) MÜDAHALEDE BULUNMA ROLÜ : Spor psikologu yaşanan zorluklara hangi tepkilerle müdahalede bulunacağı konusunda yardımcı olurlar. Yaşanan sorunlarla baş etmede ve etkili müdahalede bulunma tekniklerinin uygulanmasında spor psikologlarının bu rolü önemlidir.

Ortaya çıkarılan bu buluşlar uygulamalı olarak çalışan spor psikolojisi danışmanları için büyük önem taşımaktadır. Spor psikolojisi danışmanları kişisel geri bildirimlerde bulunabilmen ve uzun süreli çalışmaları tercih etmelidirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, oldukça sıkı çalışan, çalıştıkları kişiler ve takımlara derin ilgi gösteren ve önem veren kişilerden meydana gelmektedir. Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisi alanındaki buluşları etkili bir şekilde uygulamada kullanabilen ve bu buluşları sporcuların anlayabileceği gibi çevirebilip, pratik çalışmalara dönüştürebilen kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, sporcular tarafından çekingen, korkak, ürkek olarak algılanmayan, çalıştıkları spor dalının terminolojisine yabancı olmayan ve sporun özel istemlerinin bilincinde olan kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, zaman, zaman klinik problemler çıktığında bunların çözümü için klinik spor psikologlarıyla işbirliği ile çalışma becerisi gösteren kişilerdir.

Spor psikolojisi danışmanlarının etkili bir şekilde çalışabilmesi organizasyonun yaklaşım ve tutumlarıyla da yakından ilişkili olmaktadır. Bir çok durumlarda, sporcularla çalışmada karar verme sürecinde etkili olmuyormuş gibi görünen, fakat temelde kontrolü ellerinde bulunduran kulüp yöneticileri veya başkanları spor psikolojisi danışmanını koruyabilir veya işine son verdirebilirler. Bu anlamda etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunmada çalışılan organizasyonun felsefi ve politik tutumu çalışma koşullarını etkileyebilir. Bu nedenle spor psikolojisi danışmanlarının, organizasyonun içinde bulunan yöneticlerden, teknik direktörlerden, antrenörlerden, sporculardan ve diğer etkili olabilecek uzmanlık alanlarından kimlerin spor psikolojisi danışmanlığını destekleyici ve kimlerin destekleyici olmadığını bilmesi, bu sorunların çözümü yönünde yararlı olabilir.

Yukarıda açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığı ile ilgili belirlemelerin yanısıra, uzun süreli danışmanlıklıkta bulunma, gözlemler yapma, araştırmalar yürütme deneyimlerinin birikimlerine dayanarak, Hardy, Jones ve Gould etkili danışmanlıkla ilgili olarak ayrıca şunları belirtmektedirler;

Danışmanlıkta bulunulduğunda, sadece az sayıda önerilerde bulunmayj güvenme.

• Bazı zamanlarda hiç bir şey yapmamanın en iyi müdahalede bulunma ol düğünü anlayabilme yeteneği.

Performansı nasıl etkilediği ve buna karşılık olarak, performansın psikolojik faktörleri nasıl etkiledikleri temelinde bir etkileşime dayanmalıdır. Spor psikolojisi danışmanları, yukarıda açıklanılan geliştirilmiş modellerden yararlanmalı ve psikolojik beceri antrenmanlarını bu modeller temelinde uygulayabilmedir. Spor psikolojisi danışmanları bu kuramsal ve uygulamalı birikimleriyle bu modelleri ilerlete-bilmelidir. Bütün bu bilgi donanımına ve birikimine sahip olmanın her zaman başarıyı ve etkili olmayı garanti edeceği de düşünülmemelidir. Çünkü, kişisel bazı değişkenler ve koşulsal faktörler, halen içinde bulunulan durum üzerinde etkili olabilirler.

Orlick ve Partington (1987), Partington ve Orlick (1987), 75 Kanadalı olimpik sporcuyu, 21 spor psikolojisi danışmamyla çalışan 17 antrenörü, etkili ve etkili olmayan danışmanlık uygulamalarını belirlemek için görüşmelere aldılar. En etkili danışmanlıkla ilgili bu görüşmelerden çıkan sonuçları ise şu şekilde özetlediler (51);

• En çok etkili danışmanlar, hoşlanılır, sporcularla yakın ve sıcak ilişkileri çabuk bir şekilde kurma yeteneğine sahip, sporculara önem verdiğini gösteren ve onlara ilgi duyan kişilerdi.

• En çok etkili danışmanlar, erişilebilir, ulaşılabilir kişilerdi.

• En çok etkili danışmanlar iyi dinleyicilerdi.

En çok etkili danışmanlar, uygulayıcı, somut ve yararlı pratik önerilerde bulunabilme yeteneğine sahip olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, kendi yaklaşımları içersinde esnek, açık ve yaratıcı olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, kişiye özel önerilerde bulunarak ve geri bildirim sağlayarak, kişisel olarak sporcuların gereksinimlerini karşılaşmada başarılı olanlardı.

• En çok etkili danışmanlar, takımlarla ve sporcularla uzun dönemli anlaşmaya sahip olanlardı (en az 9 ay ve bir çok durumda ise 2-3 yıl kadar uzun olan).

En çok etkili danışmanlar, kişisel seansların takibini yürüten, takımlar ve sporcularla çok yönlü ilişkiye sahip olanlardı.

En çok etkili danışmanlar, çalışmaları için düşük ücret almayı kabul etme arzusu gösterenlerdi.

En az etkili olan danışmanlarda şu özellikleri göstermekteydi (51);

En az etkili danışmanlar, zayıf iletişim becerileri sahip olanlardı (örneğin, korkak veya baskıcı, üstünlük kurucu olarak algılananlar).

En az etkili danışmanlar, spora özgü ve yeterince uygulamalı olmayan bilgiler sağlayan kişilerdi.

En az etkili danışmanlar, sporcuların kişisel olarak gereksinmelerine uyum gösterme esnekliğine sahip olmayan kişilerdi.

En az etkili danışmanlar, karşılaşma yerinde uygun olmayan davranışlar gösterenlerdi (örneğin, karşılaşma sırasında sporcunun başında kalaba-lıklık etme, psikolojik değerlendirmelerle sporcunun karşılaşma öncesi programına karışma, rahatsız etme).

En az etkili olan danışmanlar, kötü zamanlama gjösterenlerdi (örneğin, karşılaşmaya çok yakın karışmalarda bulunma).

En az etkili olan danışmanlar, yeterince geri bildirim sağlamayanlardı.

En az etkili olan danışmanlar, kişisel olarak sporcularla ve takımla sınırlı ilişkiye sahip olanlardı.

En az etkili olan danışmanlar, sporcular tarafından çekingen veya korkak olarak algılananlardı.

En az etkili olan danışmanlar, zaman alıcı psikolojik testler uygulayan ve bunlarla ilgili çok az geri bildirim sağlayan araştırmacı görünümünde olanlardı.

Ortaya çıkarılan bu buluşlar uygulamalı olarak çalışan spor psikolojisi danışmanları için büyük önem taşımaktadır. Spor psikolojisi danışmanları kişisel geri bildirimlerde bulunabilmen ve uzun süreli çalışmaları tercih etmelidirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, oldukça sıkı çalışan, çalıştıkları kişiler ve takımlara derin ilgi gösteren ve önem veren kişilerden meydana gelmektedir. Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisi alanındaki buluşları etkili bir şekilde uygulamada kullanabilen ve bu buluşları sporcuların anlayabileceği gibi çevirebilip, pratik çalışmalara dönüştürebilen kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, sporcular tarafından çekingen, korkak, ürkek olarak algılanmayan, çalıştıkları spor dalının terminolojisine yabancı olmayan ve sporun özel istemlerinin bilincinde olan kişiler olmaktadırlar. Etkili spor psikolojisi danışmanları, zaman, zaman klinik problemler çıktığında bunların çözümü için klinik spor psikologlarıyla işbirliği ile çalışma becerisi gösteren kişilerdir.

Spor psikolojisi danışmanlarının etkili bir şekilde çalışabilmesi organizasyonun yaklaşım ve tutumlarıyla da yakından ilişkili olmaktadır. Bir çok durumlarda, sporcularla çalışmada karar verme sürecinde etkili olmuyormuş gibi görünen, fakat temelde kontrolü ellerinde bulunduran kulüp yöneticileri veya başkanları spor psikolojisi danışmanını koruyabilir veya işine son verdirebilirler. Bu anlamda etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunmada çalışılan organizasyonun felsefi ve politik tutumu çalışma koşullarını etkileyebilir. Bu nedenle spor psikolojisi danışmanlarının, organizasyonun içinde bulunan yöneticlerden, teknik direktörlerden, antrenörlerden, sporculardan ve diğer etkili olabilecek uzmanlık alanlarından kimlerin spor psikolojisi danışmanlığını destekleyici ve kimlerin destekleyici olmadığını bilmesi, bu sorunların çözümü yönünde yararlı olabilir.

Yukarıda açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığı ile ilgili belirlemelerin yanısıra, uzun süreli danışmanlıklıkta bulunma, gözlemler yapma, araştırmalar yürütme deneyimlerinin birikimlerine dayanarak, Hardy, Jones ve Gould etkili danışmanlıkla ilgili olarak ayrıca şunları belirtmektedirler (51) ;

Danışmanlıkta bulunulduğunda, sadece az sayıda önerilerde bulunmayj güvenme.

• Bazı zamanlarda hiç bir şey yapmamanın en iyi müdahalede bulunma ol düğünü anlayabilme yeteneği.

Bağlılık gösterme, gelişme problemlerini sezinleme ve bunların çözümüne doğru teşfik edici olma.

• Sürece bütünüyle bağlılık ve adanma gösterme. Her bir durum için bunların doğru olmadığını tanıma.

• Sporcularla ve antrenörlerle karşılıklı güven ve saygı geliştirmek.

• Danışmanlık ve danışmanlık rolünün doğasının zaman süreci içersinde değişime uğradığının farkında olma.

Elbette bu ek olarak açıklanılan etkili spor psikolojisi danışmanlığında bulunma ile ilgili maddeler, diğer eğitim-öğretimde bulunma alanları için de geçerli olmaktadır. Örneğin teknik direktörlük, antrenörlük, beden eğitimi öğretmenliği v.b.

Spor psikolojisi danışmanları çalışmalarını daha etkili bir şekilde yürütebilmek için bütün bu birikim ve mirastan yararlanmalıdırlar. Ancak böylelikle daha etkili ve sağlıklı sonuçlar uygulamalarda alınabilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanları gereksinim duyalan becerilerle ilgili güvene sahiptirler ve bu güveni sporcularına yayabilirler. Etkili spor psikolojisi danışmanları, topladıkları bilgilerin ve bunların değerlendirilmesinin sporcularda iyi sonuçlar yaratacağının güvenini taşırlar.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, bildikleri herşeyi sporculara söyleme, kendilerini gösterme ve bilgiçlik taslama girişimlerinde bulunmazlar. Bu durum daha çok etkili olmayan spor psikolojisi danışmanlarında görülebilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, performansın çok yönlü faktörlerin etkisi altında olduğunu bilincinde olarak yaşanan bütün sorunları psikolojikleştirmezler ve problemleri etkileşimleri içersinde görürler.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, başarılı sonuçlarla hemen karşılaşılmadı-ğında korkmazlar ve geri çekilmezler. Nedenleri irdeleyerek desteklerini ve çabalarını sürdürürler.

Etkili olmayan spor psikolojisi danışmanları, bir çok kereler devamlı olarak takımı motive etmeden, öğütler vermekten, sporcuların bütün sorunlarının çözümüne yönelmeden sorumlu kisilermiş gibi hareket edebilirler. Bütün sorunlar psikolojik olmayabilir ve sporcular problemlerini fazla dile getirmiyorlarsa rahatsız edilmek istemiyorlar da olabilirler.

Etkili olmayan spor psikolojisi danışmanları, zamanlarını etkisiz bir şekilde kullanma eğilimi gösterirler. Devamlı olarak dinleme, seyretme ve testler uygulamakla zamanlarını geçrirler. Etkili spor psikolojisi danışmanalrı ise, kendilerini sporcular için hazır bulundurur, istenmeyen önerilerde, testlerde, değerlendirmelerde bulunmaz, sporcular istemde bulunmadıkları taktirde aşırı rahatsız edici davranmaz.

Elit düzeyde sporcularda bile psikolojik beceri antrenmanın gerekliliklerini yerine getirme ve zihinsel çalışmalara adanma gösterme problemli olmaktadır. Spor psikolojisi danışmanları aynı fiziksel ve diğer beceriler gibi psikolojik becerilerin de tekrarlarla ve çalışmalarla geliştirilebileceği bilincini sporculara yerleştirmeli ve bu konuda teknik direktör, antrenör ve yöneticilerden yardım almalıdır.

Etkili spor psikolojisi danışmanları sporculara psikolojik becerileri zorla yaptıran kişiler değildirler. Onlar, çalışmalarda teknik direktör ve antrenörlere yardımcı olarak, arkadaşlık ortamı içersinde sporcularla yaklaşım kurarlar ve çalışmalarını yürütürler.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, spor ve egzersiz psikolojisindeki araştırmalardan haberli olarak, psikolojik beceri antrenmanlarına uymayan sporcuların, daha az motivasyona sahip olduklarını, psikolojik becerilerin gelişimleri üzerinde ne kadar etkili olduklarının farkında olmadıklarını, daha çok kişiselleştirilmiş programlara gereksinim duyduklarını, çok yüklü ve ağır olan sportif programları içersinde psikolojik beceri antrenmanlarına yer vermeyi uygun görmeyebileckelerini, rahatsız edici çevresel ve aile koşullarına sahip olabileceklerini bilmektedirler. Böyle durumlarda etkili spor psikolojisi danışmanları sporcularla kişiselleştirilmiş, özelleştirilmiş programlar oluşturabilmeli, sporcuların değerli ve önemli olarak algılayıp değerlendirdikleri psikolojik beceriler üzerinde durabilirler ve sporcularla zaman yönetimi konusunu tartışabilirler.

Başarılı olan sporcuları başarılı olmayanlardan ayıran en önemli özelliğin onların çalışma programlarına, psikolojik beceri antrenmanlarına gösterdikleri bağlılık olduğu bir çok araştırmacı tarafından gösterilmiştir. Bu durumda elit düzeyde sporcuların çalışma programlarına bağlılık gösteren kişiler olduklarını ve psikolojik faktörlere önem verdiklerini düşünürsek, bunların spor psikolojisi danışmanlarına ve psikolojik beceri antrenmanlarına gereken önemi vereceklerini de söyleyebiliriz.

Spor psikolojisi danışmanlarının, danışmanlıklarını yürüttükleri her bir durum için, her zaman doğru olacakları düşüncesinde olmak da gerçeklile bağdaşmamaktadır. Örneğin spor organizasyonu, antrenör, spor psikolojisi danışmanı ve sporcular arasında her zaman uyumu yakalamak o kadar da kolay bir durum değildir. Kişilik, yaklaşım ve politik uyuşmazlıklar da problem yaratabilmektedir.

Spor psikolojisi danışmanları, aynı sporcuların antrenörleri, teknik direktörleri tarafından takımdan çıkarılmaları, kesilmeleri, cezalandırılmaları gibi ve antereör-lerin, teknik direktörlerin yöneticiler tarafından görevlerinden alınmaları ve başarısız olarak nitelendirilmeleri gibi, görevleri kesintiye uğratılabilir ve işlerine son verilebilir. Spor psikolojisi danışmanları bütün bu durumlara da hazırlıklı olmalıdır. Bu bıkkınlık, usanmışlık ve hayal kırıklığının daha az yaşanmasına yardımcı olabilir.

Etkili spor psikolojisi danışmanlarının en önemli özelliklerinden biri de, teknik direktörlerle, antrenörlerle ve sporcularla karşılıklı saygı ve güven temeline dayalı bir ilişki geliştirmede başarılı olmalarıdır. Başlangıçta teknik direktörler, antrenörler ve sporcular, spor psikolojisi danışmanlarının yaptıkları işe şüpheyle bakabilmektedir. Saygı ve güven hemen birden bire gelişebilecek olgular değillerdir. Bunun zaman içinde çalışmayla, emekle, gösterilen bilgi birikimiyle, uygulamadaki etkililikle, verilen özenle, dikkatle ve değerle kazanılması gerekmektedir. Spor psikolojisi danışmanının görevini başarıyla yerine getirebilmesi için karşılıklı saygı ve güven çok önemlidir. Bunun için spor psikolojisi danışmanı gerekli olan sabrı göstermelidir ve bunun sadece kendisine gösterilmesi gereken bir şey değil, aynı zamanda kendisinin de kazanması gereken bir şey olduğunu kavrama-lıdır. Saygı ve güvenin kazanılmasında ekip çalışmasında yer alanların görevlerini ve sınırlılıklarını iyi kavramış olmaları gerekmektedir. Spor psikolojisi danışmanı saygı ve güvenin kazanılmasında görevinin etik ilkelerini iyi bilmeli, bunların içinde çok önemli ve temel olan gizlilik ilkesiyle hareket etmelidir.

Spor psikolojisi danışmanları genellikle, takıma hangi sporcuların seçileceği ve yer alancağı gibi konuların içersine hem uzmanlık sınırlılıklarının bilincinde olarak hem de sporcularla güvenin zedelenmemesi açısından girme eğilimi göstermezler.

Güven ve saygının dürüstlükten, dürüst olmadan ve dürüst davranışlardan geçtiği de unutulmamalıdır. Etkili spor psikolojisi danışmanlarının en önemli özelliklerinden biri de bu olmaktadır.

Etkili spor psikolojisi danışmanları, danışmanlık sürecinin dinamik olduğunun, zaman süreci içersinde değişikliklere uğrayabileceğinin ve dönüşebileceğinin bi-lincidedirler. Temel psikolojik beceri antrenmanlarından ileri olanlarına doğru iler-lenebileceği gibi, değişen gereksinmelerin doğasına göre özelleşmelere de gidilebilir. Uzun süreli çalışma koşullarında, psikolojik beceri antrenmanlarının doğası iyice farklılaşabilir. Bu zaman süreci içersinde yaratılan saygı ve güvenle spor psikolojisi danışmanı kulüp yöneticileriyle de iyi ilişkiler geliştirebilir ve psikolojik beceri antrenmanları için çevesel düzenlemeler yapmaları için onlardan daha da çok yardım sorabilir.

Spor psikolojisi danışmanları gerekli saygı ve güven oluşmadan, zamansız ve yersiz istemleride bulunmamalıdır. Bazı doğru istemler zamansız yapıldıklarında etkili olmayabilirler. Spor psikolojisi danışmanları, bazı istemlerinde daha iyi sonuçlar alabilmeleri için, teknik direktörlerde, anternörlerde ve sporcularda güvenin ve saygının oluşumuna dikkat etmelidir.

UYGULAMACI SPOR PSİKOLOĞUNUN GÖREVLERİ VE PSİKOLOJİK YARDIM

Çeşitli spor dalları göz önünde bulundurularak psikolojik sağlama 5 grupta toplanabilir.

PERFORMANS YÜKSELTME ANTRENMANI

Spor psikoloğunun en önemli sağlaması gereken desteklerden biri Performans Yükseltme Antrenmanlarıdır. Spor psikologları yukarıda da açıkladığı gibi çeşitli strateji ve becerilerle ilişkili olarak sporculara stres yönetimi ,konsantrasyon,kendine güven,zihinsel antrenman,hedef belirleme,psiko-enerji vb. konuları öğretmektedirler. Öğretilecek olan bilgiler bilimsel araştırmalardan çıkmakta ve bunların kullanılması sporun ve sporcunun gereksinimlerine göre farklılaşmaktadır. Yukarıda sıralanan spor becerilerin derin bilgisine sahip olmak ve bunların nasıl öğretileceğini daha iyi kavramak için daha detaylı araştırmalara gereksinim vardır. Bu konularda yurt dışında yayımlanmış bir çok kaynak bulunmaktadır. Yurdumuzda ise bu konuyla kaynak sayısı oldukça sınırlıdır.

TAKIM YAPILANDIRMA VE SOSYAL GELİŞME

Başarılı bir takıma sahip olmada takım birlik-bütünlüğünü ve harmonisini yaratmanın oldukça önemli olduğu açıktır. Gruplar arası rekabet,kişilerin çarpışması,zayıf iletişim becerileri ve dışsal baskılar sık,sık takım birlik-bütünlüğü tehdit edici olmaktadır. Bu nedenle takımın birlik-bütünlüğünün yardımcı olacak ve problemli tarafların giderilmesi ve bunlar için uygun yöntemlerin seçilmesinde etkili rol oynayacak uzman kişi spor psikoloğu olmaktadır.

Bir çok spor psikologları grup dinamikleri üzerinde uzmanlaşmayı tercih etmekte ve takım birlik-bütünlüğünün yapılanmasına ilgi duymaktadırlar. Bu spor psikologları aynı zamanda takımda iletişim ağını kurulmasında,grup aktivitelerinin düzenlenmesinde ve olumlu atmosferin yaratılmasında etkili olmaktadırlar. Bir çok antrenör ve yönetici grup gelişimi için ortam ve atmosfer yaratmanın takım başarısında önemli rol oynadığını sık,sık söylemektedirler. Bütün yukarıda sayılan aktivitelerin düzenlenilmesi ve takımda güvenin yapılandırılması için takımda bulunan kişilerin bir takım süreçlerden geçirilmesi gerektirmektedir. Bu süreçler,değerlendirme,tartışma,problem çözme,stratejik ve taktiksel değerlendirmeler ve kişilerin kontrol edilmesi, izlenmesi gibi aşamaları içermektedir.

YAŞAM BİÇİMİNİ YÖNETME

Bir çok sporcu stresli yaşam koşullarına sahip olmaktadır. Sporcular devamlı seyahate çıkmakta,sürekli olarak hazırlık dönemi ve geçiş döneminin gereklerini yerine getirmek,antrenman,dinlenme beslenme düzenlemelerine uymak,kendilerinden beklenileni yerine getirmek,başarılı olmak ve devamlı medyanın baskısı ve kovalaması altında bir yaşam sürmek zorundadırlar. Bu anlamda spor psikologları sporculara yaşam biçimlerini yardımcı olabilir. Sporculara günlük sıkıntılarla nasıl başa çıkacakları,zamanlarını etkili bir şekilde nasıl kullanacakları ve antrenmanları daha etkili ve verimli yapmaları için yaşamlarını nasıl düzenleyecekleri konusunda yardımcı olunabilir. Bütün bunlar sporcunun yaşamını etkili bir şekilde yönetimi sporcunun sonuç olarak performansının yükselmesinde önemli rol oynayacaktır.

Bir çok spor psikologları sporculara yaşam biçimlerini nasıl düzenleyeceği konusuna ilgi duymakta ve kendilerini bu konuda özel olarak yetiştirmektedirler. Bu sadece profesyonel sporcular için geçerli bir durum değildir. Bütün zamanlarını sporun hazırlıkları ve yarışmalarına veren kişiler aileleriyle önemli problemler yaşayabilirler. Eşlere ve çocuklara yeterli zaman harcanmayabilir. Bu durum sporcu üzerindeki stres mutsuzluğu arttırabilir. Bütün bu problemlerle,yaşam biçiminin etkili bir şekilde düzenlenmesi,stres yönetimi antrenmanları,iletişim becerileri ve zaman yönetimi gibi düzenlemelerle başa çıkılabilir. Böylelikle sporcu daha tatminkar ve başarılı bir yaşama sahip olabilir.

SAKATLARLA İLGİLENME

Spor psikologlarının bir çokları sakatlıkla karşılaşan sporcuların psikolojik durumlarıyla ilgilenmeyi ve onlara bu konuda yardımcı olmayı istemektedirler. Sakatlık durumlarında sporculara aşağıdaki şekillerde yardımda bulunulabilir.

Hedef Belirleme

Ciddi sakatlanma ile karşılaşan sporcular motivasyonları kaybedebilir. Uzun zaman antrenmanlara katılmama sporcuların hedefleri doğrultusunda ilerlemelerini engeller. Hedef belirleme ilkelerinin tekrardan düzenlenilerek uygulamaya konulması sporcuların motivasyonları üzerinde oldukça olumlu etkilerde bulunur. Ancak, hedef belirleme ilkelerinin uygulanmasında bu konu üzerinde uzmanlaşmış spor psikologlarına gereksinim vardır. Sporcunu tedavi ve rehabilitasyon süresince,spor psikoloğu, antrenör, sporcu ve sporcu doktoruyla işbirliği içinde hedefler üzerinde düzenlemelerin yapılması ve sporcunun güveninin yapılandırılması için yardımlarda bulunur.

Gevşeme Antrenmanı

Acı, kaygı, gerginlik ve sıkıntı çoğu kez sakatlanmaya eşlik etmektedir. Bu sporcuda bedensel,bilişsel ve davranışsal stres tepkilerine yol açmaktadır. Gevşeme antrenmanlarıyla sporcu bu stres tepkileriyle daha başarılı başa çıkabilir ve tedavisi daha sağlıklı ve çabuk gerçekleşebilir.

İmgeleme Çalışmaları / Zihinsel Antrenman

Sakatlık, genellikle fiziksel çalışmaları engellediğimden, zihinsel çalışmalar için oldukça elverişli zemin yaratmaktadır. Sakatlık süresince zihinsel çalışmalar şu üç şekilde kullanılabilir ;

Teknik becerilerin özel olarak zihinsel çalışması,

Yarışma ile ilgili stratejilerin zihinsel olarak çalışması,

Yarışmaya dönme ile ilgili stres ve baskıları yenme ile ilgili zihinsel çalışmaların yapılması

Spor psikologları sporculara zihinsel antrenmanların nasıl yapılacağı ve düzenleneceği konusunda yardımda bulunabilir.

Kendi-Kendine Konuşma

Bir çok sakat sporcular akıllarını sürekli olumsuz düşüncelerle meşgul etmektedirler. Spor psikologları sporculara olumlu düşünce kontrolüyle ilgili yöntemleri öğretebilirler. Böylelikle sporcular üzüntü ve hayal kırıklığı yaşatıcı düşüncelerden çok kendi konsantrasyonlarını tekrardan spora dönme ile ilgili yapılması vermesini önerirler.

Sosyal Destek

Sporcular sakatlanma ile karşılaştıklarında kötü tepkiler göstererek depresyona uğrayabilirler. Spor psikologları sporcuların duygusal olarak kendilerini ifade etmelerine,boşalmalarına olnak sağlayabilir. Sporcuların spor psikologlarıyla konuşmamaları,her iki tarafında arasında kalacağından, spor psikologlarına güvenirler ve açılma fırsatı bulurlar. Sakatlanma sonucu meydana gelen duygularla nasıl başa çıkılacağı, sporcunun nasıl yönlendirileceği, destekleneceği, cesaretlendirileceği ve güvenin yapılandırılacağı konusunda spor psikologları yardımcı olurlar.

Antrenör Eğitimi

Spor psikologları sık,sık antrenör kurs ve programları içinde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadırlar. Antrenörler egzersiz ve spor psikolojisi ile gelişme yenilikleri spor psikologlarında öğrenirler. Antrenörler sporcularına öğretebilecekleri psikolojik becerilerle ilgili bilgileri spor psikologlarından alırlar. Örneğin spor psikologları antrenörlere stres yönetimi, motivasyon yönetimi, zihinsel antrenmanlar,hedef belirleme ilkeleri vb. gibi konularda bilgi verirler. Ancak antrenörler spor psikologlarının uzmanlık alanına girecek daha ileri psikolojik beceri uygulamalarına kalkışmamalıdırlar ve bu konularda spor psikologlarında yardım almalıdırlar.

Bir çok antrenörlük kursu ve programlarını takımın yapılandırılması, iletişim becerileri ve liderlik tipleri gibi konuları da içermektedir. Yukarıda da açıklandığı gibi bir çok spor psikologları bu konularda kendilerini özel olarak yetiştirmişlerdir. Antrenörler sporcularını daha iyi motive edebilmek için bu spor psikologlarının bilgilerinden yararlanırlar.

Spor psikologları sporculara yardımda bulundukları gibi antrenörlere de psikolojik becerilerinin geliştirilmesinde yardımda bulunurlar. Antrenörler sık sık stresli durumlarla karşılaşabilirler,kendilerine güvenleri zedelenebilir,dikkat ve konsantrasyon problemleri yaşayabilirler. Antrenörler spor psikologlarından yararlanarak antrenörlüğü yapılan sporla ilişkili olarak kendi özel zihinsel antrenman programlarını geliştirebilirler.

KİŞİLİK VE SPOR

Bu güne kadar kişilikle ilgili çok çeşitli tanımlamalar yapılmıştır. Bundan sonra tüm tanımlardaki ortak yönler ele alındığında kişilik “bireyin özel ve ayırıcı davranışları” olarak tanımlanabilir. (morgan 1981,311) fakat bu “özel ve ayırıcı davranışları” betimleyici binlerce ifade bulunmaktadır. Bireyin özel ve ayırıcı davranışlarından söz ederken bu davranışların o bireyde değişmez, sabit ve istikrarlı davranışlar olduğu unutulmamalıdır. Sadece Allport’un bir kitabında elliden fazla kişilik tanımını bir araya getirdiğini belirten Yanbastı(72,10) kişiliği tanımlarken, onun, bir insanın bütün ilgilerinin, tavırlarının, yeteneklerinin, dış görünüşünün ve çevresine uyum biçiminin özelliklerini içeren ahenkli bir bütün olduğunu ifade etmiştir. Kişilik kavramı ayrıca bir insanı diğerlerinden ayıran ve o insana özgü olan davranışları da içerisinde barındırır.

SPOR VE KİŞİLİK İLİŞKİSİ

Spor psikolojisindeki gelişmeye paralel olarak spora özgü kişilik araştırmalarıyla ilgili çalışmalar da artmıştır. Spordaki kişilik araştırmalarında bir yandan spora farklı derecelerde başarılı olan kişiler, diğer yandan da çeşitli dallarda spor yapanlar arasındaki kişilik farklılıkları araştırılmıştır. Eğer araştırmacılar özellikle elit ya da şampiyon sporcuların kişilik özelliklerinin belirgin olarak diğer sporculardan ayrıldığını ortaya koyabilirlerse ya da her bir spor dalının belirgin kişilik özelliklerini gerektirdiğini kanıtlarlarsa, o zaman her spor dalı için uygun sporcuları seçmek veya şampiyon

12 Temmuz 2007

Kan Fızyolojısı

KAN FIZYOLOJISI

Kan, hücrelerden ve “plazma “ adi verilen bir sividan olusmustur. Hücreler eritrositler (kirmizi kan hücreleri), lökositler (beyaz kan hücreleri) ve trombositlerdir. Hücrelerin % 99’undan fazlasini eritrositler olusturur. Eritrositler kanin oksijen tasiyan hücreleridir.Lökositler vücudu enfeksiyonlara ve kansere karsi koruyan hücrelerdir. Trombositler ise kanin pihtilasmasinda görev alirlar.

Eger kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrilir. Hücreler daha agir olduklari için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalir. Kan, içi heparin ile sivanmis “mikropipet” denilen küçük tüplerde santrifüj edilir. Bu tüpün en alttaki kisminda eritrositler toplanir, bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde lökositler bulunur, en üstte ise plazma bulunur. Hematokrit, eritrositlerin olusturdugu kan hacminin toplam kan hacmine oranidir. Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir, eritrositler en altta toplanir, onun üstünde lökosit ve trombositlerin olusturdugu çok ince bir tabaka olusur, en üstte ise plazma adi verilen açik saman sarisi-beyaz renkte sivi toplanir. Hematokriti hesaplamak için eritrositlerle dolu olan tüpün uzunlugu kanla dolu tüpün uzunluguna bölünüp, çikan sonuç 100 ile çarpilir.Hematokrit pipetinde eritrositler 36 mm lik bir sütun olustururken, lökosit ve trombositler birlikte yaklasik 1-2 mm lik bir sütun olusturmalarinin sebebi, bu hücrelerin sayilarindan kaynaklanmaktadir. 1 mm3 kanda 4,6-6,2 milyon eritrosit varken, 5.000-10.000 lökosit ve 200.000-400.000 trombosit vardir. Dogal olarak, sayica fazla olan eritrositler hemotokrit pipetinde daha uzun bir sütun olusturacaklardir.

Hematokrit orani erkeklerde % 40-50 arasinda degisirken, bu oran kadinlarda % 35-45 arasinda degisir. Erkeklerde hematokrit oraninin yüksek olmasinin sebebi, erkeklerdeki toplam kan hücresi sayisinin kadinlarinkinden daha fazla olmasindan kaynaklanmaktadir. Erkeklerde 1 mm3 kanda ortalama 5,1-5,8 milyon kan hücresi varken kadinlarda 1 mm3 kanda 4,3-5,2 milyon kan hücresi vardir. Eritrositlerin sayisinin azaldigi durumlara anemi (kansizlik) denirken, eritrosit sayisinin arttigi durumlara ise polisitemi denir.

Plazma kanin sivi kismidir, su içinde çözünmüs çok sayida organik ve inorganik maddelerden olusur. Bu maddelerden en önemlisi proteinlerdir. Proteinler plazmanin toplam agirliginin yaklasik yüzde 7 sini olusturur. Plazma proteinleri 3 ana gruba ayrilir. Bunlar, albüminler, globülinler ve fibrinojendir. Bu proteinlerin kandaki konsantrasyonu, sirasiyla 4,5 g/100mL , 2,5 g/100 mL ve 0,3 g/100mL dir. Proteinler içinde miktar olarak en fazla olan albüminlerdir. Bu proteinler, hücreler tarafindan kullanilmak üzere plazmadan ayrilmazlar. Hücreler kendi proteinlerini yapmak için plazma amino asitlerini kullanirlar fakat hiçbir zaman plazma proteinlerini kullanmazlar. Plazma proteinleri plazmanin içinde yada interstisiyel sivida fonksiyon yaparlar. Kisacasi, plazma proteinleri, hücreler tarafindan kullanilmak üzere plazmayi terk etmezler. Eger kanin pihtilasmasina izin verilirse, tüpün üstünde kalan siviya plazma degil serum denir. Serumda fibrinojen ve pihtilasma ile ilgili diger proteinler, pihtilasmada kullanildigi için yoktur. Matematik formül olarak ifade etmek gerekirse

[Plazma - Fibrinojen = Serum ]diyebiliriz.

KAN HÜCRELERI

ERITROSITLER

Eritrositler bikonkav disk seklinde yapilardir. Yani her iki tarafindan basik daire seklindedirler. 7 m m çapindadirlar. Eritrositlerin yapim yeri yassi kemiklerin iligidir. Eritrositlerin hücre zari kisiden kisiye degisen özel proteinler içerir, bu proteinler sayesinde kan, ABO dedigimiz kan gruplarina ayrilir. Eritrositler hemoglobin denilen ve eritrosit agirliginin üçte birini olusturan bir protein içerirler. Bu proteinin görevi O2 tasimaktir, oksijenin yaklasik % 99’u hemoglobin ile tasinir, geri kalan % 1’lik kisim ise kanda çözünmüs olarak tasinir.

Hemoglobin proteini 4 adet hem ve 4 adet polipeptid zincirinden olusur. Bu polipeptid zincirlerini ikisi a diger ikisi ise b zincirinden olusmustur. Her bir hem grubu bir adet polipeptid zinciri üzerinde yer alir (Sekil 2). Oksijeni baglayan hem grubudur, her hem grubu bir molekül oksijen baglar, dolayisi ile bir hemoglobin 4 adet oksijen molekülü baglayabilir. Dört adet O2 baglayan hemoglobin tümüyle doymustur, yani artik bir besinci O2 molekülünü baglayamaz, buna oksihemoglobin denir. Oksihemoglobin parlak kirmizi renktedir. Oksihemoglobin bagladigi 4 adet O2 molekülünden bir veya daha fazlasini kaybederse, o zaman deoksihemoglobin adini alir. Deoksihemoglobin koyu kirmizi renktedir. Venöz kan arteryel kandan daha fazla deoksihemoglobin içerdigi için daha koyu renktedir. Hemoglobine hiç O2 molekülü bagli degilse ilk O2 molekülünün baglanmasi daha zordur, eger hemoglobin 2 yada 3 O2 molekülü baglandiysa 3. Veya 4. O2 molekülünün hemoglobine baglanmasi daha kolaydir, buna allosterik etki denir. Bu etkinin sonucu olarak oksijen basincinin artmasiyla hemoglobinin oksijen baglamasi “S” seklinde yada “sigmoid” seklinde artar. Parsiyel oksijen basinci ile hemoglobin baglanmasi arasindaki bu iliski “oksihemoglobin disosasyon egrisi” ile gösterilir.

Oksijen tasima kapasitesi belirli bir hacimdeki kanin içerdigi O2 hacmidir. Bu kapasite etkin hemoglobin konsantrasyonuna baglidir. Tasima kapasitesi anemide azalir. Aneminin tipine bagli olarak, bu kapasite, ya eritrositlerin sayisinin azalmasindan, yada, yetersiz veya anormal hemoglobin yapimindan kaynaklanir.

Kemik iliginden ayrilan immatür (tam gelismemis) eritrosit, çekirdegi oldugu için bölünme yetenegine sahiptir, fakat henüz hiç hemoglobin içermez. Gelisme devam ederken eritrosit çekirdegini kaybeder, ve içerdigi hemoglobin miktari artar. Gelisme tamamlandigi zaman, eritrosit çekirdek de dahil tüm organellerini kaybeder. Eritrositlerin çekirdek ve organelleri olmadigi için ne bölünebilirler ne de yasamlarini uzun süre devam ettirebilirler. Eritrositlerin yasam süresi 120 gündür. Eritrositlerin yapimi için amino asit, lipid, karbonhidrat gibi olagan besin maddelerinin yani sira, ek olarak demir, folik asit ve B12 vitamini de sarttir.

Bu maddelerden demir olmadigi zaman, eritrositler normalden daha küçük olur ve görevlerini tam yapamazlar, bu duruma demir eksikligi anemisi denir. Folik asit ve B12 eksikliginde ise eritrositler normalden daha büyük olur ve yine görevlerini tam olarak yapamazlar, bu duruma da megaloblastik anemi denir.

Anemi, normal hemoglobine sahip eritrositlerin toplam sayisinin azalmasindan, yada eritrositin içindeki hemoglobinin konsantrasyonunun azalmasindan, yada her ikisinin birlikte olmasi sonucu ortaya çikan hastalik durumudur. Diette demir, B12 vitamini veya folik asit eksikligi; kemik iliginin kanser yada toksik maddelerle bozulmasi, yada asiri kan kaybi, böbrek hastaliklarinda eritropietin eksikligi, yada eritrositlerin sekil bozuklugundan dolayi asiri yikilmasi.

LÖKOSITLER

Bir damla kani uygun bir boya ile boyayip mikroskop altinda inceledigimiz zaman çesitli tiplerde lökosit görülür. Lökositler yapilarina ve çesitli boyalara karsi olan afinitelerine göre siniflandirilirlar. Buna göre lökositler 3 gruba ayrilirlar.

1.Polimorfonükler granülositler

a) Nötrofiller

b) Eozinofiller

c) Bazofiller

2. Monositler

3. Lenfositler

Polimorfonükleer granülositlerin nükleuslari çok lobludur ve sitoplazmalarinda çok sayida granül bulunur. Bu gruptaki hücrelerin bazilarinin granülleri “eozin” isimli boyayi tutarlar. Bu hücrelere eozinofil denir. Bir diger grup bazik boyalari tutar, bu yüzden bu gruba bazofil denir. Bir baska grup ise boyalara özel bir afinite göstermez, bu gruba da nötrofil denir. Monositler granülositlerden biraz daha büyüktür ve at nalina benzeyen tek parçali bir nükleuslari vardir, sitoplazmalari da daha azdir. Lenfositler en az sitoplazma içeren gruptur, monositler gibi tek parça ve büyük çekirdek içerirler.

Lökositlerin hepsi kemik iliginde yapilirlar, ancak daha sonraki gelismelerini kemik iligi disinda tamamlarlar

TROMBOSITLER

Trombositler çok sayida granül içeren renksiz hücre parçalaridir. Megakaryosit denilen kemik iliginin büyük hücrelerinin parçalarindan olusur. Bu megakaryosit parçalari sistemik dolasima girince trombosit adini alirlar. Hemostazin saglanmasinda yani kanamanin durdurulmasinda önemlidirler. Trombositler bir yüzeye yapisma egilimindedirler, fakat kan damarlarinin içini döseyen normal endotel hücrelerine yapismazlar. Ancak damarin içindeki endotel bir sekilde hasar görürde altindaki bag dokusu (kollajen) açiga çikarsa, trombositler kollajene baglanir. Bu baglanma trombositlerin granüllerdeki içerigi ortama bosaltmalarina sebeb olur. Ortama bosalan bu maddelerden biri olan ADP trombositlerin yüzeyinde birtakim degisikliklerin baslamasina neden olur ve yeni gelen trombositler de bu trombositlere baglanarak trombosit agregasyonu denilen olaya yol açarlar. Hizla ilerleyen bu olay damarin içinde trombosit tikacinin olusmasini saglar. Endotel hücreleri tarafindan salgilanan bir protein olan von Willebrand faktörü (vWF) trombositlerin hasarli damar duvarina tutunmasini kolaylastirir. VWF önce kollajene baglanir ve trombositin kollajene baglanmasini saglar. Koagülasyon için trombosit agregasyonu sart oldugu için von Willebrand faktörü eksikligi yada bozuklugunda koagülasyon bozukluklari görülür. Bu faktörün eksikliginden kaynaklanan hastaliga von Willebrand hastaligi denir. Trombositlerin kollajene baglanmasi, trombosit hücre zarindaki arasidonik asidin tromboksan A2 ye dönmesine neden olur. Bu madde trombosit agregasyonu uyardigi gibi, trombosit granüllerinden diger maddelerin de salinmasina neden olur. Trombosit tikaci kan damarindaki sizintiyi tümüyle önler, ve bu tikaç kontraksiyon ile daha da kuvvetlenir. Trombositler yüksek oranda kontraktil protein içerirler. Kontraksiyon trombosit tikacinin sikisarak daha kuvvetli hale gelmesini saglar. Bu olaylar olurken ayni zamanda hasarli damar duvarindaki düz kaslar da kasilarak o bölgeye gelen kan miktarini azaltir, dolayisi ile o bölgedeki kan basincini azaltir. Trombosit tikaci sadece hasarli bölgede olur, ve oradan yayilmaz. Bunu nedeni damar duvarinin prostasiklin de denilen PGI2 isimli bir madde sentez etmesidir. PGI2 kuvvetli bir trombosit agregasyon inhibitörüdür.

HEMOSTAZ (KANAMANIN DURDURULMASI)

Kan dokusu organizmada son derece yaygin bir damar agi içinde sürekli dolasim halinde bulundugu için, vücudun bir bölgesindeki yaralanmalar , bir önlem alinmadigi taktirde, önemli miktarda kanin kaybiyla sonuçlanabilir. Ancak hem damar sistemi hem de kanin bizzat kendisi kan kaybinin önlenmesine yönelik bir dizi koruyucu mekanizmaya sahiptir. Bir damarin hasara ugramasi halinde kanamanin durdurulmasi üç asamali bir mekanizma ile saglanir.

1)Vazokonstriksiyon

2)Trombosit tikaci olusumu

3)KOAGÜLASYON (PIHTILASMA)

Koagülasyon sivi olan kanin, pihti yada trombus denilen jel kivamli kati bir maddeye dönüsmesidir. Pihtilasma plazma proteinlerinden fibrinojen fibrine dönüstügü zaman gerçeklesir. Fibrinojen karaciger tarafindan yapilan ve normal insanlarin serumunda her zaman bulunan çubuk seklinde bir proteindir. Fibrin baslangiçta gevsek bir iplik ag gibidir. Olustuktan hemen sonra kovalent çapraz baglarin olusmasiyla kuvvetlenir. Bu olay faktör XIII denilen bir plazma enzimi sayesinde gerçeklesir. Fibrinojen kanda her zaman bulunur, fakat trombin normalde kanda bulunmaz, yalnizca pihtilasma olayi uyarildigi zaman olusur. Uyarilmadan önce kanda protrombin denilen inaktif sekilde bulunur. Kan damarinin yaralandigi bölgede enzimatik olarak trombine çevrilir. Trombin de faktör XIII ü aktive eder.

Pihtilasmaya birakilan kan örneginde, pihtilasma sonrasi ayrilan siviya serum denir. Serum plazmadan farkli olarak fibrinojen ve bazi pihtilasma faktörlerini kapsamaz, bunun disinda bilesimi plazma ile aynidir.

12 Temmuz 2007

Http://sunsite.bilkent.edu.tr/pub/linux/linux-tr/lis/lis-1.html

http://sunsite.bilkent.edu.tr/pub/linux/linux-tr/lis/lis-1.html

1. Linux Nedir ?

Linux, serbestçe dağıtılabilen, çokgörevli, çok kullanıcılı UNIX işletim sistemi türevidir. Linux, İnternet üzerinde ilgili ve meraklı birçok kişi tarafından ortak olarak geliştirilmekte olan ve başta IBM-PC uyumlu kişisel bilgisayarlar olmak üzere birçok platformda çalışabilen ve herhangi bir maliyeti olmayan bir işletim sistemidir.

UNIX 70′li yılların ortalarında büyük bilgisayarlar üzerinde çok kullanıcılı bir işletim sistemi olarak geliştirilmiştir. Zaman içerisinde yayılmış ve birçok türevi ortaya çıkmıştır. UNIX ismi UNIX Research Laboratories INC şirketinin tescilli markası olduğundan dolayı birçok şirket, aynı temele dayanan işletim sistemleri için değişik isimler kullanagelmişlerdir. Örnek olarak

Hewlett-Packard HP-UX

IBM AIX

Sun Microsystems SunOS

kullanmaktadırlar. Bugün kişisel bilgisayarlardan süper bilgisayarlara kadar biçok bilgisayar için yazılmış bulunan UNIX türevleri mevcuttur. Ne var ki bu türevlerin çoğu gelişimi belirli bir noktada durmuş ve yüksek fiyatla satılan ticari yazılımlardır.

Linux, temel olarak Finlandiya Üniversitesinde öğrenci olan Linus Torvalds’ın ve İnternet üzerinde meraklı bir çok yazılımcının katkıları ile geliştirilmiştir. Linux gelişimi açık bir şekilde yapılmaktadır. Bunun anlamı, işletim sisteminin her aşaması açık olarak İnternet üzerinde yayınlanmakta, dünyanın dört bir yanında kullanıcılar tarafından test edilmekte, hataları ve eksiklikleri tesbit edilerek düzeltilmekte ve geliştirilmektedir. Zaman zaman bu deneme aşamaları belirli bir noktada durdurulur ve güvenilir bir işletim sistemi sunulup, geliştirme için ayrı bir seriye devam edilir. Geliştirmede yer alan bu açıklık Linux’un en büyük avantajlarından biridir. Gelişimi evrimseldir, hatalar anında kullanıcılar tarafından tesbit edilip rapor edilmekte ve birçok kişinin katkısıyla düzeltilmektedir. Bazı işletim sistemi sürümleri saatler içerisinde güncellenebilmektedir.

Linux, Andy Tannenbaum tarafından geliştirilmiş olan Minix işletim sistemine dayanmaktadır. Linus Torvalds boş zamanlarında Minix’ten daha iyi bir Minix işletim sistemi yaratmak düşüncesiyle 1991 Ağustos sonlarında ilk çalışan Linux çekirdeğini oluşturdu. 5 Ekim 1991 tarihinde 0.02 sürümü Linux ilk defa tanıtıldı. Linus, comp.os.minix haber grubuna gönderdiği yazıda yeni bir işletim sistemi geliştirmekte olduğunu ve ilgilenen herkesin yardımını beklediğini yazmıştı. İşletim sisteminin çekirdeği için verilen numaralar kısa sürede bir standart kazandı. a.x.y seklinde belirtilen çekirdek türevlerinde y bulunulan seviyeyi, x gelişim aşamasını göstermektedir. Tek sayılı x’ler geliştirme aşamalarını çift sayılı x’ ler ise güvenilir Linux çekirdeklerini göstermektedirler. a ise değişik Linux sürümlerini belirtir. Bu yazının hazırlandığı Ağustos 1997 içerisinde en son güvenilir (kararlı) Linux çekirdeği 2.0.30, en son gelişim aşamasındaki çekirdek ise 2.1.47′dir.

Linux gerçekten son yıllarda hızlı bir gelişme göstermiş, çesitli ülkelerden birçok kullanıcıya erişmiş ve yazılım desteği günden güne artmıştır. Değişik kuruluşlar Linux sistemi ve uygulama yazılımlarını biraraya getirerek dağıtımlar oluşturmuşlar ve kullanımını yaygınlaştırmışlardır.

1.1 Linux’un Desteklediği Donanımlar

Linux şu anda başta IBM-PC uyumlu kişisel bilgisayarlar olmak üzere Apple, Atari ve Amiga gibi 68000 tabanlı bilgisayarlar üzerinde, Sun Sparc işlemcili iş istasyonları, Alpha işlemcili kişisel bilgisayarlar, MIPS, PowerPC, HP PA-RISC ve ARM mimarilerinde çalışmaktadır.

IBM uyumlu kişisel bilgisayarlar üzerinde 80386 ve üzeri (80486 80586 Pentium PentiumPro ve türevleri) değişik üreticilerin işlemcileri ile sorunsuz olarak çalışmaktadır. 80286 ve 8086 işlemcili bilgisayarlar için sınırlı kabiliyette Linux uygulamaları mevcuttur.

PCI, VESA, ISA ve MCA mimarilerinde her türlü anakartı desteklemektedir.

Teorik olarak 4 Gbyte’a kadar RAM desteklenmektedir.

AT uyumlu diskler (IDE, EIDE ve 16 bitlik MFM,RLL veya ESDI) desteklenmektedir. Kontrol kartına uyumlu destek bulunduğu sürece SCSI diskler ve diğer cihazlar desteklenmektedir.

IDE-ATAPI CD-ROM sürücüleri, ve bazı özel CD-ROM kontrol kartları desteklenmektedir.

Metin ekranlarda CGA, EGA, VGA, Hercules veya uyumlu kartlar desteklenmektedir. X Window ortamında genel VGA ve SVGA uyumlu kartlar ve S3, ET4000, 8514/A, ATI MACH8, ATI MACH32 gibi birçok görüntü kartı desteklenmektedir.

Birçok 10 ve 100 Mbit ethernet kartı, ISDN, ATM, FDDI, SLIP, CSLIP, PPP desteği verilmektedir.

Başta SoundBlaster, Gravis Ultrasound olmak üzere birçok ses kartı desteklenmektedir.

Linux altında hangi donanımların desteklendiği ile ilgili ayrıntılı bilgiyi Hardware-HOWTO’dan alabilirsiniz. HOWTO dökümanları hakkında daha geniş bilgi ve nereden temin edeceğiniz kitabın sonunda detaylıca anlatılmıştır.

Makinanızda Linux çalıştırmak için kullanacağınız uygulamalara bağlı olarak en az bir 386SX işlemci ve 4 Mbyte RAM’a ihtiyaç duyacaksınız. Sabit disk üzerinde ise en az 40 Mbyte’lik bir alan ayırmanız gerekecektir. Rahat bir kullanım için en az 8 Mbyte RAM ve 200 Mbyte sabit disk ve bir 486 işlemci önerilmektedir.

1.2 Linux’un Kullanım Amaçları

Ücretsiz olarak dağıtılıyor ve gelişiminin hala devam ediyor olması biçcok kişinin Linux’un profesyonel alanlarda kullanılamayacağının düşünmesine yol açmaktadır. Oysa Linux işletim sistemini kullanan bilgisayarlar özel kullanım başta olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılmaktadırlar.

Kişisel Kullanım

Linux evinde veya işinde UNIX işletim sistemi altında çalışmak isteyenler için ideal bir platformdur. Özellikle işi veya eğitimi sırasında UNIX platformlar altında çalışmak, uygulamalar kullanmak veya yazılım geliştiren kişiler kendi kişisel bilgisayarlarında benzer ortamı yakalayabilmekte ve işlerini kendi kişisel bilgisayarlarında gerçekleştirebilmektedirler. Bunlara ek olarak Linux altında yer alan uygulamalar giderek sıradan bir kullanıcı için bile bu işletim sisteminin ilgi çekici hale gelmesini sağlamaktadır. Gelişimleri henüz tamamlanmamış olmasına rağmen, herhangi bir kişisel bilgisayardan beklenebilecek yazı editörleri, hesap cetvelleri, çizim yazılımları, veri tabanları birçok ihtiyaca cevap verecek düzeye gelmiştir. Örneğin LaTeX kullanıcıları MS-DOS altında buldukları desteğin çok daha fazlasını Linux altında bulabilmektedirler.

Internet Sunucusu

Linux doğrudan TCP/IP desteği ile gelmektedir. Bu yönü ile TCP/IP temelli bilgisayar ağlarında hem istemci hem de sunucu olarak yaygın kullanım bulmuştur. Üzerinde hali hazırda bulunan servislerin çeşitliliği, yeni çıkan servislere hızlı ayak uydurması, kolay konfigüre edilebilmesi ve özellikle de düşük maliyeti sebebi ile yaygın olarak İnternet servislerinin verilmesi amacıyla kullanılmaktadır. Zamanla verdiği ağ servisleri başka protokollere destek verecek sekilde genişletilmiştir. Şu anda Linux

WWW sunucu

DNS sunucu

NFS sunucu

NIS sunucu

X Window sunucu

BOOTP sunucu

SMTP sunucu

FTP sunucu

LIST sunucu

NEWS sunucu

gibi yaygın TCP/IP servislerinin yanısıra

NOVELL sunucu (Novell protokolü kullanarak disk ve yazıcı servisi)

SAMBA sunucu (Windows 3.1, Windows95, Windows NT ve WfW için disk ve yazıcı servisi)

APPLETALK sunucu (MacOS kullanan Apple makinalar için disk ve yazıcı servisi)

verebilmektedir.

Ağ Elemanı

Linux yazılım desteği ile birçok ağ elemanının yerine geçebilecek bir alternatif olarak kullanılabilmektedir. Birden fazla ağın birbirine bağlanması amacıyla bir yönlendirici (router) olarak da kullanılabilmektedir. Özellikle farklı protokoller arası bir geçiş elemanı olarak yaygın şekilde Linux’tan yararlanılmaktadır. Ayırca yönlendirici olarak kullanıldığında kolaylıkla güvenlik amacıyla firewall (alev duvarı) olarak konfigüre edilebilmektedir. Buna ek olarak bir ağ üzerinde bulunan iki segmanın trafiğini birbirinden ayıran bir köprü (bridge) olarak da hizmet verebilmektedir. Birçok kurumda bir veya daha çok modemin bağlanması amacıyla bir terminal sunucu (terminal server) olarak Linux kullanılmaktadır.

1.3 Nereden Linux Bulabilirim ?

Linux işletim sistemiminin temelini oluşturan çekirdek, bu çekirdeğin kullandığı destek kütüphaneleri ve uygulama yazılımları bir araya getirilerek, yükleme yazılımları da eklenerek Linux dağıtımları meydana getirilmektedir. Bu dağıtımlar temel olarak bir kullanıcının Linux kullanmak için ihtiyaç duyabileceği bir çok yazılımı bir araya getirirler. Bu dağıtımların çoğu İnternet üzerinde anonim FTP arşivlerinde bulunabilmektedirler. İnternet erişimi bulunmayan kişilerinde (veya Internet’ten 120 Mbyte kopyalamak istemeyen kişilerin) yararlanabilmesi için çesitli CD-ROM şirketleri tarafından CD-ROM üzerinde dağıtımlar meydana getirilmiştir.

Linux dağıtımları ve bunların nereden temin edilebileceği hakkında detaylı bilgi, Linux Kurulumu başlığı altında bulunabilir.

Doküman Temini

Linux hakkında yazılan kitapların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Yine de en güncel bilgi İnternet üzerinde bulunmaktadır. Elektronik ortamda bulunan iki temel döküman çeşidi bulunmaktadır. Bunlar:

Linux Documentation Project

NASIL (HOWTO) dökümanlarıdır

NASIL dökümanlarının bir kısmının Türkçeye çevrilmesi işlemi devam etmektedir. Şu ana kadar çevrilen dökümanları Linux Kullanıcıları Grubu WWW sayfasından bulabilirsiniz.

1.4 Yazılım Özellikleri

Bir işletim sistemi, ne kadar mükemmel olursa olsun, uygulama yazılımlarının çokluğu ve kalitesi ile varolabilirler. Herhangi bir Linux dağıtımı içerisinde, değişik amaçlara hizmet eden birçok yazılım bulunmaktadır. Ancak her geçen gün bu dağıtımlarda yer almayan yeni yeni yazılımlar çıkmaktadır.

UNIX makinalar üzerinde yer alan uygulamaların çoğu, değişik platformlar altında bulunduğundan çalıştırılabilir (executable) olarak dağıtılmaz, kaynak kodu şeklinde sunulurlar. Sözkonusu yazılımı kullanmak isteyen bir kullanıcı bu kaynak kodunu kendi platformunda derleyerek çalıştırır. Bu tür yazılımların birçoğu Linux altında kolaylıkla çalıştırılabilmektedir. Bu tür yazılımları İnternet üzerinde çeşitli FTP arşivlerinde bulmak mümkündür.

Linux’a özel veya Linux üzerinde geliştirilen yazılımlar için standart bazı FTP arşivleri vardır. Bunların en bilineni Sunsite FTP arşividir. Burada çeşitli dizinler altında konularına göre ayrılmış bir durumda elektronik devre tasarım yazılımlarından oyun programlarına kadar birçok değişik yazılım bulunmaktadır. Bu arşivin Türkiye’de yeralan bir kopyası adresinde vardır.

Linux’un bu denli sevilmesi ve yaygınlaşması çesitli şirketlerin (Macintosh, Sun, SSC gibi) Linux üzerinde çalışan ticari yazılımlar geliştirmesi sonucunu verdi. Bu konuda detaylı bilgi için Commercial-HOWTO dökümanından yararlanabilirsiniz.

Linux üzerinde bulunan uygulamaların ve yazılımların listeleri için aşağıdaki adreslerden yararlanabilirsiniz:

Linux Applications and Utilities

Scientific Applications on Linux

Linux Software Map

Temel Komutlar

Daha önce UNIX tabanlı bir işletim sisteminde çalışanlar için Linux, öğrenilmesi çok kolay bir sistem olacaktır. Standart bir UNIX sisteminde yeralan hemen hemen tüm komutlar, Linux’a taşınmıştır. Onlarca çeşit kabuğun yanı sıra, sed, awk gibi programcının işini kolaylaştıran diller, ls, less, finger gibi temel her türlü komut, Linux’ta vardır.

Ağ ve İnternet uygulamaları için elm ve pine (Pine Is Not Elm :-) yanında metin editörleri olarak vi, vim (vi’ın daha gelişmiş sürümü), pico ve joe sayılabilir. Editörlerden, bizde fazla bilinmeyen Emacs da Linux altında denemeye değer programlardandır. Kelime işlem programlarından troff, groff (GNU troff) ve daha modern metin işleme yazılımlarından TeX ve LaTeX sayılabilir.

Bazı program isimlerinin (GNU-tar, GNU-bash gibi) başında görebileceğiniz GNU (Gnu is Not UNIX!), Linux için de yazılım ve programlar üreten bir kuruluştur. GNU, lisansını ve yazarını korumak koşuluyla programları kaynak koduyla birlikte Linux kullanıcılarına dağıtır. GNU bash ve tcsh, Linux altında en çok rağbet edilen iki kabuk ismidir. Diğer kabuklar arasında zsh, ash, ksh ve csh sayılabilir. Kabuklar hakkında daha geniş bilgiyi, Bash konu başlığı altında bulabilirsiniz.

Uygulama Programları

Linux üzerinde ver tabanı uygulamaları ortalama bir kullanıcının ihtiyacını karşılayabilir. Postgres, Mbase, msql ve Ingres gibi profesyonel yazılımlar Linux ve diğer platformlarda istemci/sunucu bazda görev yapabilirler. Özellikle Postgres, uygulama kolaylığı ve C, perl, tcl gibi birçok dile yönelik arabirimiyle göze çarpar.

Mühendislik yazılımları arasında gnuplot (grafiksel veri analiz yazılımı), xspread ve xfractint (fraktal yaratma programı) sayılabilir.

Doğru seçilmiş bir donanım üzerinde kurulan bir Linux makinası, hemen her tür çokluortam (multimedia) uygulamalarını rahatlıkla çalıştırabilir. En az Pentium tabanlı, 32Mbayt RAM ve 2GB sabit diske sahip makina yardımıyla ticari olarak satılan çokluortam uygulamalarını kullanabilirsiniz. Linux, hemen her türlü ses kartını desteklediğinden ses dosyalarının, workman, Cdplayer gibi programlar yardımıyla kolayca çalınması mümkün olur. MIDI editörleri ve bir sentezleyici ile kendi müzik stüdyonuzu kurabilirsiniz.

Biraz oyun oynamak mı istediniz ? Doom, Quake, Abuse, Xtetris, FreeCiv(ya da CivNet), Imaze ve benzeri onlarca oyun Linux’ta da var. ODTÜ’de yüzlerce öğrenciyi bilgisayar başına mıhlayan MUD (Multi User Dungeon) oyunlarını sunan makinaların birkısmı Linux idi.

Bu oyunları çeşitli ftp adrteslerinden ücretsiz temin edebilirsiniz.

X Window Arabirimi

Linux işletim sistemi altında X Window sistemi ile Windows altındaki gibi grafik arabirimiyle birlikte çalışabilirsiniz. Windows ile uğraşan herkes rahatlıkla X Window’a geçiş yapabilir. X ile ekranda aynı anda birden fazla pencere açılabilir, fare yardımıyla birden fazla uygulama aynı anda kontrol edilebilir.

Pekçok uygulamanın (özellikle İnternet tabanlı) X üzerinde çalışan sürümleri vardır. Bu sayede metin tabanlı ekrana (vt100) dönmeden her işinizi X yardımıyla tamamlayabilme şansınız olur. Bu sayede Linux, bir iş istasyonu görünümüne ve kullanışlılığına sahip olacaktır.

X pencere denetleyici (window manager – wm) kullanıcı ile X arasında bekler ve klavye ile fareden aldığı emirleri ekranda yerine getirir. Bu emirler, pencerelerin açılması, kapatılması ve yerlerinin değiştirilmesi gibi komutlardır. Sıkça kullanılan pencere denetleyicileri fvwm, twm ve olwm’dir.

1.5 Linux ve Diğer İşletim Sistemleri

Linux ve diğer işletim sistemleri arasındaki ilişkiyi, benzerlikleri ve farklılıkları bilmek önemlidir. Linux işletim sistemi, diğer sistemler ile birlikte aynı sabit diski paylaşabilir. UNIX’i öğrenmek için kesinlikle en kolay ve ucuz yol olan Linux, diğer işletim sistemlerine karşı her zaman güçlü bir alternatif olmaktadır. İnternet servis sağlayıcılarının büyük çoğunluğu, Linux kullanmakta, İnternet bağlantılarını, e-posta ve haber grubu alış-verişini Linux sayesinde yapmaktadır.

Bir kişisel bilgisayarı satın aldığınız zaman çok büyük ihtimalle üzerinde MS-DOS veya türevi bir işletim sistemi yüklenmiş olduğunu göreceksiniz. Her kullanıcı o veya bu şekilde MS-DOS ile tanışır. MS-DOS, üzerinde en fazla program yazılan işletim sistemi olmuş, bu yüzden modern işletim sistemleri çıkmadan önce her kullanıcının kurtarıcısı gözüyle bakılmıştır. Fakat MS-DOS arabirimi programlanırken ileriyi düşünemeyen programcılar, bu işletim sistemine Linux’ta olan bazı hayati özellikleri kazandıramamışlardır. MS-DOS, çok kullanıcılı bir sistem değildir ve aynı anda birden çok işi yapamaz. İsterseniz çalıştırılabilecek en geniş programın büyüklüğünü görmek için mem komutunu kullanmayı deneyin. Linux, sadece üzerindeki hafıza ile sınırlıdır. 80×86 tabanlı mikroişlemcinin her özelliğini sonuna kadar kullanır. Bunun sonucu olarak verimli bir işletim sistemi sayılabilir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de MS-DOS kullanmak istiyorsunuz. Onun da kolayını bulmuş Linux programcıları. Ücretsiz dağıtılan MS-DOS ve Windows emülatörü yardımıyla MS-DOS altında çalışan programların hemen hepsi Linux’la birlikte de çalışabilir. WinWord 2.0, sysinfo, Civilization ve Qbasic Linux altında sorunsuz çalışan MS-DOS/Windows programlarından birkaçı.

Profesyonel bir yatırım sayılabilecek Windows NT’nin çokgörevlilik ve hafızayı mükemmel kullanma gibi özellikleri vardır. Buna karşılık fiyatı oldukça yüksektir ve çalışmak için gayet yüksek standartlı bir makina ister.

IBM firmasının geliştirdiği OS/2 de NT’ye benzer şekilde çokgörevli işletim sistemi olup fiyat/performans oranı açısından makul sayılabilecek bir işletim sistemi olarak göze çarpar.

Linux, herkese göre bir işletim sistemi değildir. UNIX’i benimsemeyen bir kullanıcıdan Linux’u kullanmasını bekleyemezsiniz. İnternet’in kendisi UNIX tabanlı olduğu için Linux bu alanda yukarıda sözü geçen sistemlerden daha avantajlı bir duruma gelir. Dağıtımı tek firmayla sabit olmadığı için geliştirilme aşamasında dünyanın dört bir yanından katkı ve destek gelir. UNIX’e belirli bir standart getirilmesi için yapılan çalışmalara uyan Linux, POSIX standardını destekler.

RedHat, Caldera gibi çeşitli Linux sürümleri da piyasada satılmakta, çok zengin bir döküman ve arşiv kaynağı ile kullanıcılara sunulmaktadır. 80×86 tabanlı işlemciler üzerinde kurulabilen ve İnternet üzerinde bedava dağıtılan diğer işletim sistemlerinden birisi FreeBSD’dir. FreeBSD, bir grup programcı tarafından BSD standartını 80×86 bilgisayarlara taşımak üzere geliştirilmiştir ve Linux ile büyük benzerlikleri bulunur.

Linux işletim sisteminin güvenilir ve sağlam yapısından haberdar olmayan, hatta bu gerçeği bilerek ücretli sistemlerdem medet uman kişiler vardır. Sabit fikirli olmadan önce bu sistem hakkında daha fazla verinin dağıtılması, kullanıcıların bilinçlendirilmesi gereklidir. Bu da ancak, Linux’un yapabildiklerini göstermekle olabilir.

1.6 Türkiye’de ve Dünyada Linux

Eğer Linux’u sever ve bu sistemin yaygınlaşmasında, bihaber kullanıcılara tanıtımında öncülük etmek isterseniz, bu bölüm tam size göredir.

Henüz tüzel kişiliği olmayan Türkiye Linux Kullanıcıları Grubu sayfası Türkiye’de Linux çalışmaları için iyi bir başlangıç noktasıdır. Türkçe ve İngilizce Türkiye’deki en geniş kapsamlı Linux sunucusunun genişlemesinde yeni fikirlere, çözüm önerilerine ihtiyaç vardır. Bu da ancak Linux seven bir kitlenin varlığıyla mümkündür.

Dünyada ve Türkiye’de İnternet Servis Sağlayıcıları (İSS) Linux’u uzunca bir süredir ticari olarak kullanıyorlar. Uygulama yazılımları da bu yönde kullanıcıların hizmetine sunuluyor. Fakat güvenlik sorunları nedeniyle Linux kullanan servis sağlayıcıları, müşterilerini bu hizmetten yoksun tutuyorlar. Açık sistem kavramının yaygınlaşması da bu sebepten dolayı sekteye uğruyor. http://www.10mb.com/linux/ adresinde, ticari uygulama yazılımlarına destek veren bir proje yeralmakta.

SSC (Specialized Systems Consultants – http://www.scc.com), “Linux Journal” adında bir dergiyi başarıyla dağıtıyor. Tirajı onbinleri bulan bu aylık dergide bu işletim sistemini aktif kullanan herkes için, her konuda, her düzeyde makale bulmak mümkündür.

1.7 Linux ve Donanım Desteği

Bir işletim sisteminin tüm kartları tanıması, tüm sabit disklerle çalışabilmesi, tüm giriş/çıkış kartlarıyla uyum içinde çalışması mümkün değildir. Bu konuda çok iddalı olan tak-çalıştır sistemine sahip Windows95 bile bazen yetersiz kalabilmekte. Linux da piyasada yeralan hemen hemen bütün donanımlarla birlikte çalışabilir.

Linux, üzerinde matematiksel işlemci olsun veya olmasın Intel 386SX/DX, 486SX/DX/SX2/DX2/DX4, Pentium ve PentiumPro işlemcilerde sorunsuz çalışır. Bunlarla beraber (Cyrix 486 tabanlı işlemcilerinde nadiren sorun çıkarsa da) AMD, Cyrix gibi firmaların işlemcileri de Linux tarafından desteklenir. Matematik işlemcisi olmayan bilgisayarlarda Linux’un beyni sayılan çekirdek, matematik işlemcisine gerek duyulan kod parçalarında bu işlemciyi emüle edebilir. Burada belirtilen IBM uyumlu PCler dışında ALPHA, PowerPC, MIPS, farklı Sparc modelleri, PA-RISC gibi birçok farklı işlemciye de başarılı bir şekilde taşınmıştır.

Linux, kişisel bilgisayarlarda kullanılan ISA, VLB (Vesa Local Bus – yerel veri yolu), EISA, MCA (IBM Microchannel) veya PCI veriyolu mimarisi ile çalışabilirler.

Linux, SMP (symmetric multi processor) olarak da bilinen birden fazla işlemcili bilgisayarlar üzerinde de çalışabilir ve birden fazla işlemciyi en verimli şekilde kullanır.

Kişisel bilgisayarların kullandığı 80×86 tabanlı işlemciler dışında, taşınan ve sorunsuzca çalıştığı bilinen işlemciler ve bilgisayarlar ile konu hakkında daha fazla bilgi alınabilecek İnternet adresleri aşağıda verilmiştir.

Linux/68000

Linux/MIPS

Linux/PowerPC

Linux for Acorn

MacLinux

Compaq Deskpro XL

IBM PS/2 MCA systems

Compaq Contura Aero

IBM ThinkPad

Linux/MIPS

Linux/Alpha

HP PA-RISC

SPARC/Linux

Linux, metin modu kullanırken tüm ekran kartlarıyla (Hercules, CGA, EGA, CGA, IBM monokrom) sorunsuz çalışır. X Window çalıştırmak isterseniz hızlandırılmış bir SVGA kart önerilir. Sürekli yenileri eklense de aşağıda şu anda desteklenen kartların tam listesi vardır.

Hercules mono

VGA / VGA Mono

EGA

ARK Logic ARK1000PV/2000PV, ARK1000PV/VL

ATI VGA Wonder, ATI Mach32, ATI Mach8, ATI Mach64

Cirrus 542x, 543x, 62×5, 6420/6440

OAK OTI-037/67/77/87

Trident TVGA8900, TVGA8800, TVGA9xxx

Tseng ET3000/ET4000/W32, ET4000/W32/W32i/W32p, ET4000AX

IBM 8514/A, IBM XGA, XGA-II

IIT AGX-010/014/015/016 (16 bpp)

Oak OTI-087, OTI-067, OTI-077

S3 911, 924, 801, 805, 928, 864, 964, Trio32, Trio64, 868, 968

Weitek P9000 (16/32 bpp)

Diamond Viper VLB/PCI

Orchid P9000

Western Digital PVGA1, WD90C00/10/11/24/30/31/33

Avance Logic AL2101/2228/2301/2302/2308/2401

Chips & Technologies 65520/65530/65540/65545

Compaq AVGA

Genoa GVGA

MCGA (320×200)

MX MX68000/MX68010

NCR 77C22, 77C22E, 77C22E+

RealTek RTG3106

Video 7 / Headland Technologies HT216-32

Western Digital/Paradise PVGA1, WD90C00/10/11/24/30/31/33

Hyundai HGC-1280

Sigma LaserView PLUS

Sabit Diskler ve Sabit Disk Denetleyicileri

Linux, standart IDE, bazı ESDI, hemen hemen tüm SCSI ve nadiren kullanılsa da MFM ve RLL denetleyicilerini desteklerler. Aslında Linux çalıştırmak için sabit diske gerek yoktur. Ağ üzerinden, Bootp protokolü yardımıyla Linux yüklü başka bir bilgisayarın kaynaklarını kullanmak mümkündür. Sabit disk denetleyiciniz en az 16 bit olmalıdır. Genellikle MS-DOS altında sorunsuz çalışan her sabit diski Linux da görebilir.

Sabit disk üzerinde Linux için bir miktar yer ayırmalısınız. Birden fazla disk de kullanabilirsiniz, Linux her diski ayrı bir dizin altından erişebilir. Bu konuda daha geniş bilgiyi Linux kurulumu bölümünde bulabilirsiniz.

Sabit diskler, denetleyicileri desteklendiği sürece Linux altında kullanılabilirler. Artık neredeyse tüm CD-ROM’lar SCSI denetleyicilerle çalışıyorlar. Bir SCSI denetleyiciniz varsa makinanız CD-ROM’u da tanıyacaktır. Linux, CD-ROM’ların standart iso9660 dosya sistemini de tanır.

Desteklenenen kartlar,

AMI Fast Disk VLB/EISA

Adaptec AVA-1505/1515, AHA-1510/152x, AHA-154x, AHA-174x, AHA-274x, AHA-2940/3940, ACB-40xx

Always IN2000

BusLogic (ISA/EISA/VLB/PCI)

DPT PM2001, PM2012A (EATA-PIO)

DTC 329x (EISA) (Adaptec 154x compatible)

Future Domain TMC-16×0, TMC-3260 (PCI), TMC-8xx, TMC-950

Media Vision Pro Audio Spectrum 16 SCSI (ISA)

NCR 5380 generic, 53c400, 53c406a, 53c7x0, 53c8x0 (PCI)

Qlogic / Control Concepts SCSI/IDE (FAS408) (ISA/VLB)

Seagate ST-01/ST-02 (ISA)

SoundBlaster 16 SCSI-2 (ISA)

Trantor T128/T128F/T228 (ISA)

UltraStor 14F (ISA), 24F (EISA), 34F (VLB)

Western Digital WD7000 SCSI

AMD AM53C974, AM79C974 (PCI)

Adaptec SCSI-MFM/RLL bridgeboard

Iomega PC2/2B

Qlogic (ISP1020) (PCI)

Ricoh GSI-8

Ethernet Kartları

Piyasada çok çeşitli ethernet kartları vardır. Genellikle yaygın olarak kullanılanlar 3Com veya NE2000 uyumlulardır. Aşağıda desteklenen ethernet kartların bir listesi yeralmaktadır. PCMCIA, Tokenring, ISDN, AX25 kartlarının uyumlu olanları, çok nadir kullanıldıkları için burada belirtilmeyecektir.

3Com 3C501, 3Com 3C503, 3C505, 3C507, 3C509/3C509B (ISA) / 3C579 (EISA)

AMD LANCE (79C960) / PCnet-ISA/PCI (AT1500, HP J2405A,

NE1500, NE2100, NE2000, NE1000

AT&T GIS WaveLAN

Allied Telesis AT1700

Ansel Communications AC3200 EISA

Apricot Xen-II

Cabletron E21xx

DEC DE425 (EISA) / DE434/DE435 (PCI), DEC DEPCA

HP PCLAN 27245, 27247, 27252A, 10/100VG PCLAN

Intel EtherExpress, EtherExpress Pro

New Media Ethernet

Racal-Interlan NI5210, NI6510

PureData PDUC8028, PDI8023

SEEQ 8005

SMC Ultra

Schneider & Koch G16

Western Digital WD80x3

Zenith Z-Note / IBM ThinkPad 300 built-in adapter

Ses Kartları

Linux üzerinde hemen her türlü ses kartı desteği var. SoundBlaster16 ses kartlarının üzerinde ASP çipi veya 4.11 ve 4.12 DSP (digital signal processor – sayısal ses işleyici) bulunanları Linux üzerinde kullanamazsınız.

Desteklenen ses kartları,

6850 UART MIDI

Adlib (OPL2)

Audio Excell DSP16

Aztech Sound Galaxy NX Pro

Crystal CS4232

CHO-PSS (Orchid SoundWave32, Cardinal DSP16)

Ensoniq SoundScape

AWE 32

Gravis Ultrasound, Gravis Ultrasound MAX

Logitech SoundMan Games, Logitech SoundMan Wave

Logitech SoundMan 16 (PAS-16 uyumlu)

MPU-401 MIDI

MediaTriX AudioTriX Pro

Media Vision Premium 3D (Jazz16), Pro Sonic 16 (Jazz), Pro Audio Spectrum 16

Microsoft Sound System (AD1848)

OAK OTI-601D cards (Mozart)

OPTi 82C928/82C929 cards (MAD16/MAD16 Pro)

Sound Blaster, Sound Blaster Pro, Sound Blaster 16

Turtle Beach Wavefront cards (Maui, Tropez)

Wave Blaster

Fare

Linux, Microsoft serial mouse, Mouse Systems serial mouse, Logitech Mouseman serial mouse, Logitech serial mouse, ATI XL Inport busmouse, Microsoft busmouse, Logitech busmouse ve PS/2 mouse destekler.

Genellikle kullanacağınız farenin türü Microsoft ya da Mouse Systems serial mouse olacaktır.

Modem, Yazıcı ve Oyun Çubuğu

Hem internal (kasa içine takılan) hem de external (kasanın dışında kalan) tüm modemler Linux tarafından desteklenir. Aynı şekilde paralel veya seri porta takılan her yazıcı ve çizici desteklenir. İsterseniz bunları yerel bir ağ üzerinden birden fazla makinaya paylaştırabilirsiniz. Linux altında lpr yazılımı, yazıcılara erişimi sağlamak için kullanılır.

Oyun çubukları için sürücüler ister doğrudan çekirdeğe eklenebilir, istenirse de modül olarak derlenebilir.

Aşağıda, Linux’un desteklediği giriş/çıkış kartlarının geniş bir listesi vardır.

AST FourPort and clones

Accent Async-4

Arnet Multiport-8

Bell Technologies HUB6

Boca BB-1004, 1008, BB-2016, IO/AT66, IO 2by4

Computone ValuePort

DigiBoard PC/X (4, 8, 16 port)

Comtrol Hostess 550 (4, 8 port)

PC-COMM 4-port (4 port)

SIIG I/O Expander 4S (4 port, uses 4 IRQ’s)

STB 4-COM (4 port)

Twincom ACI/550

Usenet Serial Board II (4 port)

Cyclades Cyclom-8Y/16Y (8, 16 port) (ISA/PCI)

Stallion EasyIO, EasyConnection 8/32, 8/64

1.8 Linux Avantaj ve Dezavantajları

Pekçok insan, “neden Linux?” diye sorabilir. Belki de cevap önce kullanıcının kendini tanıması ile bulunabilir. Değişik yerlerde Linux kullanılması ve bunun sonuçları hakkında gözlemlediklerimizin ışığı altında çok kabaca:

Eğer,

Bilgisayarla ilişkiniz belirli paket programlara dayanıyorsa, bilgisayar kullanmak için bilgisayar konusunda bilgi sahibi olmanız gerektiğine inanmıyorsanız, bilgisayar ile uğraşmak hoşunuza gitmiyorsa, sorunlarınızı kendi başınıza çözmeyi denemekten hoşlanmıyorsanız, bir sorun çıktığında para vererek de olsa bu sorununuzu birisi aracılığı ile çözmek istiyorsanız

Linux kesinlikle size göre değil.

Ama eğer,

Bilgisayarınızla ilgilenmekten hoşlanıyorsanız, bilgisayarda çıkan problemlerle uğraşmak hoşunuza gidiyorsa, diğer işletim sistemlerinin sizi sıktığına ve sınırladığına inanıyorsanız, donanımınızdan daha çok performans istiyorsanız, UNIX işletim sistemi ile çalışmayı seviyorsanız

Linux size göre olabilir.

Avantajları

UNIX işletim sistemine sahip bir bilgisayar kullanmak istiyorsanız ve bu işletim sisteminde platforma bağımlı bir yazılım kullanmıyorsanız, Linux ideal bir çözümdür.

Linux ücretsizder. Sadece işletim sisteminin maliyeti açısından değil, verdiği performans için ihtiyaç duyduğu donanım açısından da çok ucuzdur. Üstüne üstlük çok kullanılan ve bol yedek parçası bulunan bir platform altında çalıştığı için belirli bir Linux sisteminin performansını artırmak için yapılması gereken yatırım başka bir UNIX iş istasyonunu aynı oranda geliştirmek için gereken yatırıma göre çok düşüktür. Herhangi bir Sun bilgisayarın hafizasını iki katına çıkarmak için harcanacak para ile bir Linux-PC’nin hafizasını iki katına çıkarmak için harcanması gereken parayı kıyaslamayı deneyin. Fakat şirketler bazında Linux’un bedava bir işletim sistemi olması genelde gözardı edilir.

Bir Linux makine bu sayede sadece işletim sistemi açısından değil donanım olarak da ucuza gelmektedir.

Linux hızla geliştirilmektedir. Bu gelişimin en büyük yararı, eksikliklerin kullanıcıların talepleri ve çabaları sonucunda hızla giderilmesidir. Linux diğer tüm işletim sistemlerine göre belirli bir donanım için daha hızlı destek verebilmektedir.

Linux çok değişik donanımlar ve servisler icin özel olarak hazırlanır. İşletim sisteminin temelini oluşturan çekirdek kullanıcı tarafından da derlenebildiği için, bu derleme sırasında sadece kullanım amacına yönelik alt programlarla donatılır. Bu genel olarak daha sistemin performansını artırmaktadır. (Örnek olarak SCSI donanımınız yoksa çekirdeğinizde SCSI ile ilgili alt programlara yer vermezsiniz)

Dezavantajları

Linux’un serbestçe dağıtılıyor olması bir çok kişinin bu işletim sistemine güvenmemesine yol açmıştır. “Ciddi bir şey olsa, bedava olmazdı !” kanısı oldukça yaygındır.

Linux’un sürekli gelişiyor olması en büyük dezavantajlarından biridir. Henüz tüm ihtiyaçlara cevap vermemesi (hala Windows95 programlarını çalıştıramıyor :) ), gelişimin bazı aşamalarında topyekün değişiklikler yapılması, gelişimi takip etmek için bazen sürekli yenileme yapılması, birçok kullanıcının bu işletim sistemine güvenmemesine yol açmıştır.

Linux herhangi bir ticari destek altında gelişmemektedir. Bunun en büyük yararı işletim sisteminin ticari kaygılar taşımamasıdır. Ancak bunun yanısıra diğer işletim sistemlerinde olan teknik destek, dağıtım ve dökümantasyon alanlarında eksikleri vardır. Özellikle teknik destek eksikliği, anahtar teslim çözümlere alışmış kullanıcıların çokluğu Linux kullanıcılarının sayısını sınırlayan temel faktörler olmuşlardır.

Bu konudaki eksikliği gidermek için çeşitli gönüllü kuruluşlar, kullanıcı grupları oluşmuştur. Zamanla Linux teknik desteği ticari bir konu olarak ortaya çıkmıştır. Şu anda tüm dünyada Linux çözümleri konusunda teknik destek veren danışmanlar bulunmaktadır. Bu kişiler ve kurumlar hakkında ayrıntılı bilgiyi Consultants-HOWTO dökümanında bulabilirsiniz.

Linux işletim sistemini geliştirenlerin ticari kaygılar gütmemeleri bazı ticari yazılımların Linux üzerinde gelişmemesine sebep olmuştur. Linux üzerinde belirli konularda diğer işletim sistemlerinden aşağı kalmayan yazılımlar bulunmasına rağmen, belirli bazı konularda çok zayıf kalmıştır. ( Mesela oyunlar :) )

Linux üzerinde yer alan çözümlerin hepsi, basit kullanıcıların rahatça kullanabileceği düzeyde değildir. Bazı çözümler kullanıcıların belirli bir yazılım ve işletim sistemi bilgisine sahip olmalarını gerektirmektedir.

Sonuç olarak: Biz uzun süre Linux kullandık ve çok zevk aldık. Diğer işletim sistemleri ile yapamadığımız birçok uygulamayı Linux sayesinde gerçekleştirdik. Belirli bir donanım ile gösterdiği performansın bir çok işletim sisteminin üzerinde olduğunu gördük. Ne var ki her uygulama için Linux’un ideal bir çözüm olarak ortaya çıkmadığının bilincinde olmak gerekir. Belki ilerleyen senelerde üzerinde geliştirilen uygulama yazılımları daha çok kişiyi başka işletim sistemleri kullanmaktan vazgeçirecektir.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy