‘do’ Arama Sonuçları

Hepatit B Nedir?

Hepatit B nedir?

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada Hepatit B hastalığını geçirmiş 2 milyar kişi vardır. Halen tüm dünyada 350 milyon kişinin kronik taşıyıcı olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalara göre Türkiye nüfusunun %5-10′nun taşıyıcı olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla halen ülkemizde 3-6 milyon kişi kronik Hepatit B virüsü taşıyıcısıdır.

Hepatit B, infekte kişilerin kan ve vücut sıvıları aracılığıyla bulaşan bir virüstür Bulaşa neden olan vücut sıvıları; kan ve serum, semen(meni), vajinal, bazı vücut içi kapalı boşluk sıvıları, diş ile ilgili işlemler sırasında kanla bulaşan tükrük ve kanla bulaşan diğer vücut sıvılarıdır.

Virüs, insana bulaştıktan sonra hastalığın ortaya çıkmasına kadar 6 hafta ile 6 ay arasında değişen bir kuluçka süresine sahiptir.

Bulaşma yolları:

Hepatit B belli başlı üç yolla bulaşır.

Virüsü taşıyan kişilerle cinsel temasta bulunma,

Virüsü taşıyan kişilerin kan veya vücut sıvıları ile temas etme,

Virüsü taşıyan hamile kadınlardan doğum sırasında bebeklerine bulaştırmadır.

Hastalığın seyri:

Hastalığa yakalanan kişilerin ancak yarısında sarılık ortaya çıkar. Hastaların %65′inde grip benzeri belirtiler görülür. Geriye kalanlarda hastalık belirtisiz seyreder. Klinik olarak sarılık gelişse de gelişmese de hastaların %90′ında tamamen iyileşme olur. İyileşen kişiler yaşamlarının sonuna kadar hastalığa karşı bağışık kalırlar. Geriye kalan %10 kişide virüs kandan temizlenemez. Bu kişiler kronik Hepatit B taşıyıcısı olarak adlandırılırlar. Virüsü taşıyan annelerden doğan çocukların %80-90′ı kronik taşıyıcı haline gelir.

Hepatit B hastalığının seyri sırasında, her 1000 kişiden 1-5′inde fulminan hepatit adı verilen akut karaciğer yetmezliği tablosu ortaya çıkar. Fulminan hepatit’e yakalanan kişilerin %75′i bu nedenle hayatlarını kaybederler.

Kronik Hepatit B taşıyıcılığı:

Kronik Hepatit B Taşıyıcıları tamamen sağlıklı görünürler, herhangibir belirtisi yoktur. Taşıyıcılığı saptayabilmek için kanda Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg) saptanmasıyla taşıyıcılar ayıredilebilirler.

Taşıyıcıların %50’si belirtisiz olarak sadece virüsü taşır. Karaciğer biyopsisi yapılırsa bu kişilerin bir kısmında ‘kronik persistan hepatit’ adı verilen bir tablo görülür. Bu hastalık nisbeten selim seyretmekle birlikte, her hangi bir zamanda ‘kronik aktif hepatit’ haline dönüşebilir.

Taşıyıcıların %50’sinde ‘kronik aktif hepatit’ adı verilen kronik karaciğer hastalığı gelişir. Bu hastalığın geliştiği kişilerin %25′inde karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri ortaya çıkar.

Kronik taşıyıcılar cinsel eşlerine Hepatit B bulaştırabilirler.

Kronik taşıyıcı annelerden doğan bebeklere Hepatit B bulaşır.

Kronik taşıyıcılarla aynı evi paylaşanlarda Hepatit B’ye yakalanma riski normal popülasyona kıyasla 2-4 kat daha fazladır.

Kronik Hepatit B taşıyıcılığı, karaciğer kanserinin (primer hepatosellüler karsinoma) en önemli nedenidir. Kronik taşıyıcılarda bu kanserin görülme riski taşıyıcı olmayanlara kıyasla 200 kat daha fazladır. Bu nedenlerden ötürü Dünya Sağlık Örgütü Hepatit B virusunu sigaradan sonra 2. en önemli kanserojen kabul etmektedir. Yine Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kronik Hepatit B taşıyıcısı bir kişi yeterince uzun yaşarsa karaciğer kanserine yakalanma riski kaçınılmazdır.

Tedavi:

Hepatit B virusu ile bir kez infekte olan kişide bugün için etkili olabilecek bir tedavi söz konusu değildir. Kronik hepatit gelişen hastaların bir kısmında interferon tedavisi denenebilir. Ancak bu ilaç son derecede pahalı olup, sık yan etkilere neden olur ve kullanılan her hastada etkili olmaz.

Tanı:

Daha önceden de belirtildiği üzere bir kişinin Hepatit B infeksiyonu geçirip geçirmediği, Hepatit B’ye karşı bağışık veya kronik Hepatit B taşıyıcısı olup olmadığı ancak o kişinin kanında Hepatit B’ye ait bazı antijen ve antikorların saptanması ile anlaşılabilir. Hepatit B’ye karşı bağışık olan kişilerin kanında anti-HBs denilen antikor pozitif olarak bulunur. Bu antikor hastalığı geçirip bağışık hale gelenlerde de, Hepatit B aşısı yaptıranlarda da pozitif saptanır.

Korunma:

Hepatit B’den korunmanın en etkili yolu hastalığa karşı aşılanmaktır Hepatit B aşıları 1982 yılından bu yana kullanılan, son derecede etkin ve güvenilir aşılardır. 1980′li yıllarda ilk çıkan Hepatit B aşıları, bu virüsü taşıyan kişilerin kanlarından elde edilirken, günümüzde kullanılan aşılar genetik mühendislik yöntemleriyle maya veya bakteri hücrelerinden elde edilmektedir. Her iki tipte aşı içinde de canlı virüs yoktur, sadece Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg) bulunmaktadır.

Her iki tipteki Hepatit B aşısının da güvenilirliği tamdır. Aşıya bağlı karaciğer hastalığı meydana gelmesi veya başka bir hastalık bulaşması söz konusu değildir. En sık görülen yan etki, aşının yapıldığı bölgede bir kaç gün sürebilen ağrı, kızarıklık ve şişliktir. Çok daha nadir olarak gribe benzer hastalık tablosu, halsizlik ve eklem ağrıları bildirilmiştir.

Hepatit B aşısı üst kolun dış yüzüne adale içine yapılır. Aşının tam etkili olabilmesi için 0,1,6. aylarda toplam 3 doz yapılması gerekir. Aşılar arasındaki sürenin uzamasının sakıncası yoktur. Ancak önerilen zaman aralıklarından daha kısa sürede yapılmaması gerekir. Üç doz uygun aşılmadan sonra aşının koruyucu etkisi %95 kişide ortaya çıkar.

Hepatit B aşısı hiç bir test yaptırmadan doğrudan uygulanabilir. Eğer daha önceden hepatit geçirerek bağışık veya kronik taşıyıcı haline gelmiş birisine Hepatit B aşısı yapılırsa bu durumun kişiye her hangi bir zararı veya yararı olmaz. Aşılama öncesi tast yapılacaksa ‘HBcIgG’ tipi antikor tayini istenir. Bu testin pozitif olduğu kişiler hastalığı geçirmiş demektir. Dolayısıyla aşılanmalarına gerek yoktur.

Üç doz aşı %95 olasılıkla koruyucudur. Aşılarını tamamlamış %5 kişide kanda koruyucu antikorlar gelişmeyebilir. Bu kişlere tekrar 3 doz aşı yaptırma gereği vardır. Koruyucu antikor gelişmeyen kişilerde yapılan çalışmalarda, bu durumda bile aşının bir miktar koruyuculuğunun olduğu ve bu kişilerde bulaşma sonrası hastalığın gelişmediği saptanmıştır. Eğer koruyucu antikor bakılmak istenirse 3. doz aşıdan 6-8 hafta sonra kanda ölçülmelidir. Koruyucu antikor düzeyi 10 IU/ml ve daha üzeridir.

Üç doz aşı yaptırmış ve koruycu antikor gelişmiş kişilere tekrar aşı yapılması rutin olarak önerilmemektedir. Ancak bazı kuruluşlar, özellikle kanla karşılaşma riski çok yüksek meslek gruplarında (cerrahlar, diş hekimleri gibi) 3 doz aşıdan en az 5 yıl sonra kanda koruyucu antikor düzeyine bakılarak, bu düzeyin 10 IU/ml’nin altında olduğu kişilere tek bir doz aşı yapılmasını önermektedirler.

Dr. Mehmet TÜMER

Aile Hekimliği Uzmanı

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Genetik

GENETİK

DNA

   Deoksiribonükleik asit DNA, Dünya üzerindeki bütün canlı organizmaların özelliklerini belirleyen olağanüstü bir kimyasal maddedir.Bir ağacın yapraklarının rengini, bir kurdun azı dişlerininin büyüklüğünü, bir zürafanın boyunu  veya ayak parmaklarımızın şeklini DNA belirler.

DNA, hücre çekirdeklerinin hepsinde bulunan kromozomları oluşturur.Her bir kromozonda, tek,uzun bir DNA molekülü vardır.

Bir DNA molekülü insanın tek bir saç telinden binlerce kere daha ince olduğu halde yüzlerce ciltlik ansiklopedinin bilgilerini içerirmektedir..Bir DNA molekülünün belirli bir genetik özellik İçeren kesitine GEN adı verilir.

DNA bir organzimanın oluşuma ilişkin bilgileri taşır.DNA molekülleri, hücre çekirdeğinde bulunurlar ve vucudumuzda bulunan tüm proteinleri oluşumu sırasındaki kodlamış bilgileri içerir.DNA’nın protein yapma işlemi ,inanılmayacak derecede kusursuzdur.

DNA molekülü bükülmüş bir merdivene benzer.Her bir hücrenin DNA merdiveni hem anneden hem babadan gelen genleri içerir.Merdivenin basamakları,timin (T), adenin (A), sitozin (C), ve guanin ( G),adı verilen bazların kusursuz düzenlenmesiyle oluşur.Her bir aşamanın tamamlanması için bir baz çifti, belirli bir kombinasyonla eşleşir. T her zaman A ile, A da her zaman G ile eşleşir. Buna karşılık, C herzaman G ile ve G de her zaman C ile eşleşir. BU eşleşme, DNA’nın kendini kopyala işleminde önemli rol oynar.

Kopyalama işlemi başladığında DNA dizeleri çözülür ve baz çiftleri birbirinden ayrılır. Bu aşamada molekül, açılmakta olan bir fermuara benzer.Daha sonra serbest halde bulunan timin (T), adenin ( A), guanin (G), ve sitozin ( C),içeren nükleotidler, dizideki eşeleşmemiş bazlara katılırlar. Serbest halde bulunan A’lar T’lerle, serbest halde bulunan T’lerle A’ lar eşleşir.Aynı şekilde serbast halde bulunan G’ler C’lerle,ve C’ler G’lerle eşleşir.

Dizideki eşleşmemiş moleküllerin her biri, yalnızca belirli bazlarla eşleşeceği için DNA kendisinin mükemmel bir kopyasını üretebilir.Böylece eskiden tek bir DNA molekülün bulunduğu yerde kısa bir süre içinde iki özdeş DNA molekülü ortaya çıkar.

DNA’nın içerdiği bilgiler bu şekilde kopya edilirken, bir hücre bölününebilir ve bir organizmanın nasıl oluşacağı hakkındaki bilgilerde nesilden nesile geçmiş olur.

DNA SENTEZİ

Dikkatli ölçmeler sonucu elde edilen değerlerden aynı tip hücrelerde DNA’nın hem kimyasal özelliğinin hem de toplam miktannın, dölden döle sabit kaldığım biliyoruz. Demek ki DNA’nın hem niceliği ve hem de niteliği,aynı ana hücreden meydana gelen benzer hücrelerde aynı kalmak zorundadır. Bu nedenle hücre mitoz bölün-meye hazırlanırken DNA bütün uzunluğu boyunca, bütün kromozomlarda bir uçundan diğer ucuna doğru kendini ikiler. Bir DNA molekülü replikasyon (ikileşme) yapacağı zaman DNA molekülünün ikili sarmal dizilerim birbirine bağlayan zayıf hidrojen bağları bir fermuar gibi açılır. Eğer molekülün bir uçundan baslarsak teker teker her pürini, pirimidin esinden fermuarı açar gibi ayırabiliriz. Bu açılma her iki dizide eşle-rinden ayrılan pürin ve pirimidinin uçlarını açıkta bırakır.

Hücrenin hammadde deposunda çeşitli nükleotitler vardır. Bu nükleotitler yüksek enerjili fosfat bağları taşırlar

DNA replikasyonu. A) DNA replikasyonunda zincirin eski kolu açık, yeni kolu koyu renkli; şeker-fosforasidi zinciri bant şeklinde gösterilmiş. A. Adenin, T. Timin, C. Sitozin, G. Guanin; serbest nükleotitler oklarla gösterilmiştir, b) Replikasyonun moleküler açıklanması: DNA’nın iki kolu birbirinden ayrılıyor. Sol taraftaki 5’ fosfattan 3’-OH’ya doğru uzanan) kol, alt taraftan yukanya doğru kopya edilmeye başlanıyor. Yeni zincirde, eskisinde olduğu gibi, adenin timinie; sitozin guanin ile baz çiftleri oluşturur. Yanyana duran nükleotitler arasında, deoksiribozun 3’ –OH grubunun çekmesi ile, nukleotit (nukleozit)’lerin dıştaki 2 fosfat grubu serbest hale geçer .

DNA’nın ilk iki dizişi ayrılmış olur. Ayrılan dizilerin her biri kaybettiği nükleotit eşle-rinin yerine tamamen aynı çeşitten eşler alıp, yeni birer ikili dizi oluştururlar (Şekil 11.9). Böylece meydana gelen ikinci dizi birincinin komplementeri (tamamlayıcısı) olur. Bunun sonucu olarak DNA şeridi hiçbir bilgi kaybetmeden ikileşir. Bu şekilde DNA’nın kendini yenilemesi semikonservatif mekanizma ile olur. Bu tip çoğalmaya (ikileşmeye) semikonservatif çoğalma denir. DNA replikasyon mekanizması konu-sunda daha başka görüşler de ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden konservatif mekanizmaya göre eski heliksin aynı kalması şartıyla yepyeni bir çift sarmal yapılmakta, dispersif mekanizmada ise, yeni sarmalda hem eski zincirden parçalar, hem de bunları bütüne tamamlayan yeni sentez edilmiş kısımlar bulunmaktadır.

Çeşitli replikasyon (ikileşme) mekanizmalarım gösteren şematik DNA sarmalları. Konservatif (DNA’nın her iki kolu da yeniden oluşmuştur); semikonservatif (DNA’nın bir kolu eski, bir kolu yeni oluşmuştur), dispersif (DNA’nın her iki kolunda da bazı bölgeleri eski bazı bölgeleri yenidir). Sarmalların eski parçaları düz, yeni parçaları noktalı olarak gösterilmiştir.

Şimdiye kadar yapılan araştırmalar, semikonservatif çoğalma mekanizmasın! Kesin denecek şekilde doğrular niteliktedir.

Replikasyon (ikileşme) konusundaki çalışmalarda hala tam açıklanamayan bir nokta, sarmalın iki zincirinin çözülme şeklidir. Sarmalın iki dizişi birbirinden iki ipliğin ayrılması biçiminde ayrılsalar, burada bir dönme olayı ortaya çıkar. Oysa çok uzun olan makromolekülün mitozun oldukça kısa süresi içinde tamamen birbirinden ayrılması için büyük devirle dönmesi gerekecektir. Yoğunluğu az olmayan bir’ortamda (plazma) bu hızla bir dönme, proteinleri denatüre etmeye yetecek kadar sürtünme ısısının ortaya çıkmasına neden olacağından bu açılmanın (dönmenin) nasıl yapılabileceği henüz bilinmemektedir. Bununla beraber bazı proteinlerin replikasyonu başlattığı, bazılarının DNA iplikçiklerinin çözüfmesini ve dönmesini teşvik ettiği ve hücrede DNA sentezinin tamamlanmasını takiben iki yavru DNA molekülünün ayrılma-sını kolaylaştırdığı bilinmektedir.

RNA

Ribonükleik asit ,nükleotidlerin ard arda yerleşmesiyle birleşmiş tek diziden oluşan (DNA nın tek sarmal zincirinden biri gibi) yüksek kaliteli moleküldür. Nükleotid dizisinde şeker ribozdur, azotlu bazlar ise adenin, sitozin, guanin ve urasildir. DNA molekülünden farkı Timin yerine Urasil olmasıdır. Yapı ve fonksiyon olarak birbirlerinden ayrılan 3 tür RNA molekülü vardır.

m-RNA

DNA molekülünde lokalize çözülme ile kopyası çıkarılan moleküllerdir. RNA polimeraz adlı enzim ile DNA dizisindeki genlerin şifresi Mrna şeklinde oluşturulur. DNA nın her bazına RNA zincirindeki tamamlayıcı baz karşılık gelir, böylece her Adenin’e bir Urasil, her Guanin e bir sitozin nükleotidleri ve bunun tam tersi kombinasyonda dizilimler oluşturulur. Mevcut bir genin bilgilerini ihtiva eden Mrna molekülü hücre çekirdeğinden ayrılarak sitoplazmadaki ribozomlara varır ve bilgilerini işlemeye başlar. Mrna lar DNA da yazılı genetik kodun karşı bir tipini oluşturur. Bu şekilde birleştirilmiş RNA molekülü, tıpkı bir fotoğrafın pozitifi ve negatifi gibi kalıtım mesajının karşı tip halindeki eşidir. Bu mesaj daha sonra sitoplazmada ribozomlar sayesinde çözülebilecek ve taşıyıcı RNA sayesinde amino asit birleşimi için kullanılacaktır.

Mrna nın keşfi Fransız ve Amerikan araştırmacıların çalışma ürünüdür. Fakat buna ait kavramı 1961’de kesinlikle belirleyenler, Fransız biyologları Jacob ve Monod’dur.

r-RNA

Ribozomal RNA;ribozomlar sitoplazma içine dağılmış küresel yapılardır. Proteinler ve ribozomal RNA denen özel bir RNA çeşidinden oluşurlar. Türe göre ribozomun %40 ila %60ını bu moleküller meydana getirir. Ribozomların rolü haberci RNA da yazılı genetik kodu çözmektir.

t-RNA

Taşıyıcı RNA; 70 ila 80 nükleotidli bir moleküldür. Zincirin bir ucu sitozin–sitozin–adenin (CCA) ve diğer ucu guanin (G) ile son bulur. Ayrıca yapısında nadir bazlarda yer alır. Biçimi 3 yapraklı yonca yaprağı ve molekülün iki ucundan oluşan bir ‘’Sap’’ biçimidir.

Trna nın rolü hücre ortamındaki amino asitleri ,Mrna tarafından kurulan protein montaj zincirine doğru taşımaktır. Şu halde her Trna belirli bir amino asit için özgüldür. Bu özgüllük molekülün, bütün Trna larda bulunan CCA bölümünün hemen önündeki ucunda yazılıdır. Trna ve onun amino asidi bir Trna–aminoasit bileşiği oluşturur. Her an sitoplazma her amino aside karşılık gelecek böyle bileşiklerden yedekler bulundurmaktadır.

Trna da yoncanın yapraklarından biri üzerinde bir baz üçlüsünden oluşan özgül bir başka bölge daha vardır. Bu üçlü amino aside özgüldür ve Mrna üzerindeki ilgili kodunun bir ‘’antikodon’’unu oluşturur,Yani onun karşı-tipidir.

Ribozom Trna üzerinde kayıtlı kodu işlerken ,onun her kodonda ‘’durduğu’’ ve o belirli anda ,bir Trna ya ilişkin antikodona takıldığı düşünülebilir. Böylece Trna lar, Mrna tarafından şaşmaz bir düzene, yani genetik koda göre kurulmuş montaj zinciri üzerinde arka arkaya gelecek ve yeni koda göre amino asitlerin birbirlerine takılmalarını sağlayacaktır. Bir defa kullanıldıktan sonra her Trna yeni bir amino aside bağlanır ve onu polipeptid zincirinde dizmeye koyulur.

İşte RNA molekülleri 20 çeşit aminoasitin çeşitli sıra ve sayıda dizilimini oluşturarak protein dediğimiz yapıları oluşturma mekanizmasının yani protein sentezinin başrolünü oynar.

MENDEL YASALARI

Avusturyalı botanikçi ve papaz Gregor MENDEL, günümüzün popüler bilimi olan genetik biliminin, babası olarak kabul edilir. 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başlamıştır. 10 yıllık çalışmasının önemli bulgularını Versuche Über Pflanzenhybriden (=Bitki melezleri ile çalışmalar) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımlamıştır.

O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramlar henüz gün ışığına çıkmadığı halde Mendel’in sadece Fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre değerlendirmeleri, son derece doğru biçimdedir.

Çalışmaları ve keşifleri yaşadığı dönem içinde hiçbir ilgi uyandırmamış ve kimse önemini fark etmemişti. Ölümünden 16 yıl sonra Hollanda’da H. De Vries, Almanya’da Correns ve Avusturya’da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler. Mendel yasaları adı altında tüm sonuçları toparladılar.

Mendel’in, çaprazlama deneyleri için özellikle bezelye bitkisini tercih etmesinin, nedenleri vardı. Tozlaşmanın kontrollü bir şekilde gerçekleştirilmesi ve de kendi kendine tozlaşmanın engellenebilmesi, basit yöntemler uygulanarak sağlanabiliyordu. Kalıtımın, biraz karmaşık ilkelerini çözebilmek için fenotipik karakterleri zengin olan bitkiler seçilir. Özellikle bezelye bitkisinin 7 farklı fenotipik karakteri olması çalışmalara kolaylık getirmiştir. Tohumun biçimi (düzgün-buruşuk), tohumun rengi (sarı-yeşil), meyve kabuğu biçimi (şişkin-dar), meyve kabuğu rengi (sarı-yeşil), gövde boyu (uzun-kısa) gibi özellikler fenotipik karakterlere örnek gösterilebilir.

Çaprazlama; genetikte, hayvanlarda çiftleştirme, bitkilerde tozlaştırma şeklinde organizmalar arasında yapılan kontrollü döllenme çalışmalarıdır.

Asırlar boyunca, kalıtımın, çocuklarda, anne ve babanın karakterlerinin bir karışımı olarak ortaya çıktığına inanılmıştı. Mendel bu fikri reddederek kendi adıyla belirlenen yasaları belirlemişti. Mendel bir karaktere ait fenotiplerden birinin diğerinden daha baskın olduğunu, çeşitli varyetedeki bezelye tohumları arasında, karşılıklı çaprazlamalar yaparak göstermiştir. Sarı ve yeşil bezelye bitkilerini dişi ve erkek olarak ayrı ayrı kullandı. Çaprazlama sonucundaki ilk dölün (F 1 dölü) ana ve babadan sadece birine benzediği görüldü. Bu keşif karakterlerin karışım esasına göre dağılım görüşünü yıkmıştır.

Çaprazlama işleminin pratikte nasıl olduğunu anlatmadan önce bazı temel noktaları hatırlatmak istiyorum. Vücut hücrelerimizin kromozom sayısı 2n dir. Gametlerde (eşey hücreleri) ise bu sayı mayoz bölünme gereği yarıya düşer ve n olur. Anne ve babadan sperm (n) ve yumurta (n) hücreleri (eşey hücreleri) ile taşınan kromozomlar birleşerek 2n sayıdaki zigot hücresini oluşturur. Böylece kromozom sayısı mayoz ile korunmuş olur. Zigotun ergin bireyi oluşturmasına dek sürdürdüğü hücre bölünme programı artık mitozdur. Bu bölünme tipinde kromozom sayısı hep sabittir. Bitkilerde de aynı kural geçerlidir. Eşey hücreleri, polen ve embriyo kesesindeki yumurtadır.

Kalıtsal molekülde (DNA) bulunan ve canlının karakterlerinin belirlenmesinde rol oynayan kalıtsal birimlere gen adı verilir. Bir genin DNA molekülünde kapladığı fiziksel alan için lokus deyimi kullanılır. Örneğin bezelyedeki tohumun, rengini belirleyen genin kapladığı alan bir lokustur. Bir lokusta mevcut renk bilgilerinin her birine de allel adı verilir. Sarı renk bir allel, yeşil renk bir allel. Daha genel bir tarifleme ile bir genin değişik biçimlerine allel adı verilir.

Mendel, fenotipik karakterlerin çaprazlanması sırasında alleleri, alfabenin bir harfi ile simgelemiştir. Dominant (baskın) karakterleri büyük harf, resesif (çekinin) karakterleri de küçük harfle göstermiştir. Çaprazlamadaki saf soylara ait bitkiler için, ana-baba (parental) kuşağı anlamında P simgesi, bunların çaprazlanmasından meydana gelen birinci kuşak için F1 simgesi kullanılmıştır. Çaprazlamanın devamında meydana gelen döller F2,F3 vb. simgeler kullanılmıştır.

Saf soylara (arı ırk) ait sarı bezelye tohumları SS, yeşil bezelye tohumları ise ss olarak gösterilir. Çift harf kullanılmasının nedeni bir lokusta iki karakterin (allel) mevcut olmasıdır. Bu allellerden birisi anneden diğeri babadan gelmiştir. Sarı allel yeşil allele dominanttır bu nedenle Ss allel durumunda gözlenecek fenotipik karakter sarı olacaktır.

Mendel’in 1. yasası: Allellerin ayrışım prensibi=Bağımsız ayrışım prensibi

P:  

SS (anne) * ss (baba)  

kromozom sayısı:2n

Bu karakterler çaprazlanır  

G:  

S S s s 

kromozom sayısı: n

Muhtemel allelleri göstermektedir.

F1:

                   Ss

Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur.  

Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun, aralarında çaprazlanması sonucu , F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar.

Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yaptı. 

Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır.( günümüzde gen adı verilen birimler.)

Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir.

Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s ‘dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel’in birinci yasasının temelidir.

Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır.

F1 döllerin kendi aralarında çaprazlanmasıyla elde edilen döl F2 dölüdür. Belli bir karakterin her iki çeşidini gösteren bireyler her zaman belirli ve sabit oranda çıkarlar.  

P:

Ss * Ss

F1 döller kendi aralarında çaprazlanır .

G:

S s S s

Eşey hücrelerine taksim edilen muhtemel alleler.

F2:

SS

Ss

Ss

ss

¼ SS: 2/4 Ss : 1/4 ss Oranları hiç bir zaman değişmez.

3                   : 1       Sarı renkli tohumların yeşil renklilere oranıdır.

Mendel’in ilk çalışmaları, fenotipik olarak tek bir özelliği farklılık gösteren bezelye tohumlarını (Örneğin AA ve aa) çaprazlamaktı. Çaprazlama sonucunda oluşan F1 ve F2 tohumlarının fenotipik özelliklerini gözlemleyerek, karakterlerin döllere geçiş biçimini belirlemiştir.

Birden fazla fenotipik farklılık gösteren tohumların çaprazlanmalarında sonuçlar ne olacaktı? Farklı gruptaki allellerin döllere geçişi sırasında birbirlerini etkilemeleri söz konusu muydu?

Bu sorulara cevap olabilecek fenotipik iki karakteri olan bezelye tohumları ile çaprazlama çalışmaları yapıldı. Düzgün ve sarı tohumlu bitkilerle, buruşuk ve yeşil tohumlu bitkiler çaprazlandı. F1 dölünde düzgün ve sarı renkli tohumların elde edildiği görüldü. Dominant karakterlerin sarılık ve düzgünlük olduğu doğrulanmış oldu.

Mendel’in 2. yasası: Bağımsız dağılım prensibi

DDSS (dişi) * ddss (erkek)

D D S S d d s s

Muhtemel alleller

DdSs Düzgün sarı

P:

G:

F1:

F1 dölünde fenotipik olarak düzgün ve sarı karakterler gözlenmesine karşın, genotipik olarak resesif karakterler mevcuttur (buruşukluk ve yeşillik karakterleri). Dominantların resesiflere etkisi nedeniyle; genotipikte mevcut karakterlerin fenotipte belirmesi mümkün olamamaktadır.

Mendel, tabloda verdiğimiz çaprazlama sonucu elde edilen F1 tohumlarını bir sene sonra ekti ve bitkilerin kendi kendine döllenmesine izin verdi. Oluşan 556 adet F2 tohumlarını renk ve biçimlerine göre 4 farklı gruba ayırdı. 315 sarı-düzgün, 108 yeşil-düzgün, 101 sarı-buruşuk ve 32 yeşil-buruşuk sonucunu elde etti. F1 de gizli kalan karakterlerin, F2 de ana-baba tiplerine ek olarak yeni iki tipin meydana gelmesi, Mendel’e, ana-babada bir arada bulunan karakterlerin birbirlerinden bağımsız olarak döle geçtiklerini düşündürdü.

Karakterler kendi aralarında incelendiğinde, tohum biçimlerine göre (315+108) 423 düzgün, (101+32) 133 buruşuk ( 3:1 ), tohum rengine göre de (315+101) 416 sarı, (32+108) 140 yeşil ( 3:1 ) oranları ortaya çıkar. Bu sonuçlar, tek karakterli çaprazlamadaki sonuçlarla aynı olduğunu göstermiştir. Matematiksel sonuçlar Mendel’in ikinci yasasını oluşturmuştur. Buna göre farklı genlere ait allellerin eşey hücrelerinde bir araya gelmeleri birbirlerinden tamamı ile bağımsızdır ve rastlantıya bağlıdır. Daha sonraki çalışmalar, daha fazla karakterler çaprazlamaları içinde bu yasanın geçerli olduğunu göstermiştir.

Fenotipik olarak 4 farklı karakter gözlemlenmesine karşın genotipik 16 kombinasyon mümkündür.

DdSs (dişi ) * DdSs(erkek)

F1 tohumları kendi aralarında çaprazlanır.

DS Ds dS ds DS Ds dS ds

Muhtemel alleller

P:

G:

Dişi ve erkek alleler (G)

DS

Ds

dS

ds

DS

DDSS

DDSs

DdSS

DdSs

Ds

DDSs

DDss

DdSs

Ddss

dS

DdSS

DdSs

ddSS

ddSs

ds

DdSs

Ddss

ddSs

ddss

F2:

Genotipik 16 çeşit döllün fenotipik oranları :

Fenotip : Genotipik kombinasyonları :

9/16  DS(düzgün-sarı) (DDSS,DDSs,DdSS,DdSs)

3/16  Ds(düzgün-yeşil) (DDss,Ddss)

3/16  dS(buruşuk-sarı) (ddSS,DDSs)

1/16  ds(buruşuk-yeşil) (ddss)

1902 yılında hücre biriminde mendel yasaları derinlemesine araştırılmış ve geliştirilmiştir. Mendelin kalıtım birimlerinin (günümüzde gen olarak adlandırılan) davranışları kromozomların hareketleriyle paralellik gösterdiği saptanmış, bitkiler için geçerli yasaların, hayvanlar ve insanlar içinde geçerli olduğu anlaşılmıştır.

Karakterlerin mendel yasalarına uygunluk gösterecek şekilde bir dölden diğerine geçmesine Mendelizm denir. Karakterlerin mendelizme uygunluk gösterebilmesi için en başta dominantlık, resesiflik ilişkisinin bulunduğu allellerin olması şarttır. Ayrıca eşeyli üreme ile çoğalma (ana-baba) ve farklı karakterlere ait genlerin ayrı kromozomlarda taşınması koşulu vardır.

İnsanlarda mendelizm, kuşaklar boyu meydana gelmiş evliliklerin dikkatle incelendiği soyağaçları oluşturularak araştırılır. Soyağaçlarında bir genin kalıtımının araştırılması yapılabilir. Mendelizmin insanlarda uygulanabilmesi, çocuk sayısının az olması ve kontrollü çaprazlamanın yapılamaması nedeniyle büyük zorluklar içerir.

Mendel, yaptığı araştırma çalışmalarında, kuşaktan kuşağa aktarılırken fenotipler arasındaki farkın kolayca ayırt edilebildiği karakterleri tercih etmiştir.

Bireylerin boyunu belirleyen karakterlerin belirgin çeşitleri yoktur. Birden fazla genin yönettiği karakterler sürekli olarak değişip çeşitlenir. Örneğin insanların boyunda, 1,5 metre ile 2 metre arasında değişen yüzlerce varyete mevcuttur.

Deri renginin kalıtımını ele alacak olursak, bir beyaz ile bir zenci bireyden doğmuş olan melez çocukların deri rengi, ana ve babalarının deri rengi arasında bir ara renk olur. Bugün bilim adamları insanların deri rengini, her birinin ikişer alleli bulunan ve birleşik etki gösteren en az altı genin belirlediğini kabul etmektedirler. Çok genli kalıtımla, ara renklerin çeşitliliği açıklanabilmektedir.

İnsanlarda, benzer olarak bilinen en iyi örnek A,B,O kan gruplarıdır. Grupları, üç alleli olan bir gen şifreler. Alleller,I(A),I(B) ve i ile gösterilir. I(A) ve I(B) allelleri i ye göre dominanttır. I(A) ve I(B) birbirlerine ortak dominanttır (kodominant) yani iki allel birden, etki göstererek yeni bir çeşidi, AB kan grubunu belirler. A grubu kan I(A)I(A) yada I(A)i genotipi ile, B grubu kan I(B)I(B) yada I(B)i genotipi ile, O grubu kan ise ii genotipi ile belirlenir.

Varolan her karakterin bir yada daha fazla allel tarafından belirmesinin yanı sıra alleller arasındaki etkileşimlerde yeni karakterlerin oluşumuna neden olur. Böylesine artan varyeteler, genlerin sayısına bağlı olmaksızın çeşitli karakterleri oluşturur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Genel Tanımlar

GENEL TANIMLAR

I. I. BAZLAR

I. I. A. BAZIN TANIMI, BULUNUŞU, ELDESİ VE ÖZELLİKLERİ

Baz kavramı, her zaman, asit kavramına bağlı kalmıştır. Baz, asidin karşıtıdır; ama baz olmadan hiçbir asit tepkimesi gerçekleşemez. Bazların asitlerle tepkimeye girmesiyle, gene önemli bir bileşik sınıfı olan tuzlar ve su oluşur. Bu bir nötrleşme (yansızlaşma) tepkimesidir; çünkü tepkime ürünü olan tuz artık ne asit, ne de baz özelliği taşıyan nötr ya da yansız bir bileşiktir.

1887’de Svante Arrhenius, sulu bir çözeltide iyonun var olduğu kuramını açıklarken, asit çözeltilerinin H+ iyonları, baz çözeltilerinin de OH- iyonları içerdiğini belirtmişti.1923’te Brönsted ve Lowry birbirlerinden bağımsız olarak, ama, aynı zamanda, daha genel bir tanım önerdiler: Asit, kimyasal tepkime sırasında, her zaman, bir proton vermeye elverişliyse, baz da bu protonun alıcısıdır. Bir maddenin baz olabilmesi için protonu “bağlayacak”, her hangi bir kimyasal bağda kullanılmamış bir elektron çifti taşıması gerekmektedir. Ama, yitirilecek protonu olduğu sürece asit olan madde, bu protonu yitirdiği an baza dönüşür. Gerçekten, protonunu yitiren asitte bir elektron çifti kalır. Asit – baz tepkimesi kavramına, “asit- baz çifti” ya da “aside eşlenik baz kavramı” eklenir. Böylece asetik asit (CH3 – COOH), asetat iyonunu (CH3 – COO) ya da eşlenik bazlarını karşılar. Amonyak (NH3) da, NH4+ asidinin karşıladığı bazdır.

NH3 + H2O D NH4+ + OH-

Baz bir molekül (CH3 – NH2 ya da metilamin ), ya da OH- , CH3 – COO- gibi bir anyon olabilir. Bu asit- baz tepkimeleri, proton aktarımlarına dönüşürler. 1938’te, Lewis bu kuramı, asidin, bazın verdiği elektron çiftinin alıcısı olduğunu belirterek genelleştirmiştir. Bu durumda bir kovalans bağ oluşur. Ama bu sonuncu tanım, Brönsted’in baz tanımına yeni bir şey eklemez.

ASİT – BAZ TEPKİMESİ (BRÖNSTED)

B + AH u BH + A

baz asit asit baz

Bazlar genel olarak molekülünde bir hidroksil grubu (OH ) ile en az bir metal atomu bulunan bileşikler olarak tanımlar; bu nedenle kimyasal açıdan metal hidroksitleri sayılır. Bunların çoğu suda çözünmeyen katı bileşiklerdir. Oysa bazıları, örneğin metal atomları içermeyen amonyağın (NH3 ) ve sodyum, potasyum gibi alkali metallerin hidroksitleri suda kolayca çözünür. Sanayi açısından büyük bir önem taşıyan bu bazlara alkaliler denir. Alkali terimi , “kül” anlamındaki Arapça bir sözcükten türetilmiştir. Çünkü bu bileşikler eskiden odun ve bitki küllerinden elde edilirdi. Gerçekten de alkalilerin küllü suyu andıran kendine özgü, acımsı bir tadı vardır. Bu çözeltiler deriye kaygan bir izlenim bırakır ve baz belirteci olarak kullanılan kırmızı turnusol kağıdının rengini maviye dönüştürür.

Kostik (yakıcı) alkali denen en kuvvetli bazlar, büyük bir dikkatle ve sakınılarak kullanılması gereken çok tehlikeli maddelerdir. İnsanın üzerine sıçradığında giysilerini parçalayan ve derisini ateş ve kaynar su gibi yakan bu maddelerin kazayla yutulması da yemek borusunun ve midenin delinmesiyle, hatta ölümle sonuçlanan ağır yanıklara yol açar. Sanayide çok önemli uygulamaları olan bu bileşikler arasında en çok kullanılanları sodyum hidroksit (sudkostik ) potasyum hidroksit (potas kostik) kalsiyum hidroksit (sönmüş kireç ) ve amonyum hidroksittir. (amonyaklı su)

En önemli alkalilerden biri olan sudkostik beyaz renkli bir bileşiktir. Ya ince levha ve çubuklar halinde katı olarak ya da suda eritilerek sıvı halde satışa sunulur. Sabun yapımında ve reyon denilen yapay ipekli kumaşların üretiminde çok önemli bir ham madde olan sudkostik, ayrıca pamuk ipliklerine sağlamlık ve parlaklık kazandırmak amacıyla pamuklu dokuma sanayisinde de kullanılır.

Potaskostiğin sanayideki en önemli kullanım alanı arap sabunu ve öbür temizlik maddelerinin üretimidir. Sönmüş kireçten inşaat sanayisinde sıva, çimento ve badana yapımında, ayrıca asitli toprakları nötrleştirmek için tarımda yararlanılır. Yaygın ama yanlış bir adlandırmayla kısaca amonyak olarak bilinen amonyaklı su evlerde en çok kullanılan temizlik maddelerinden biridir. Bütün yağ ve kirleri çözen bu bileşik özellikle banyo küveti, lavabo ve cam temizleyicileri bileşimine katılır. Gene kısaca karbonat tozu olarak ya da karbonat olarak bilinen sodyum di karbonat oldukça zayıf bir alkalidir. Kabartma tozlarının ve bazı köpüklü içeceklerin yapımında kullanılır; midedeki fazla asidi giderdiği için mide yanmalarına ve arı sokmasından dolayı meydana gelen ağrıya karşı etkilidir.

Dünyanın bir çok yerinde, özellikle ABD’nin batısında alkali topraklar denen geniş topraklar vardır. Bu bölgelerde çok az yağmur yağdığı için, çözünebilen tuzlar yağmur suyuna karışarak akıp gitmez ve alkaliler toprakta birikir. Alkali oranı çok yüksek olan topraklarda pek az bitki ve hayvanın yaşama şansı olduğundan, sonunda bu bölgeler çorak alanlara dönüşür.

NASIL HAZIRLANIRLAR?

Bazlar çeşitli yollarla hazırlanır. Bu yöntemlerin başlıcaları arasında, NaOH ve KOH için alkali klorürlerin elektroliz yoluyla ayrışmaları amonyağın (NH3 )doğrudan bileşimi kireç ve barit için, suyla “söndürmeyle” süren karbonatların ısıl- bozulmaları (piroliz) sayılabilir.

Bazlar çeşitli alanlarda kullanılmalarının yanı sıra bir ortamın PH’ını yükseltir ve ester hidrolizi tepkimelerini sonuçlandırır.

I. II. ASİTLER

I. II. A. ASİTİN TANIMI, BULUNUŞU, ELDESİ VE ÖZELLİKLERİ

Kimyada turnusolün mavi rengini kırmızıya dönüştürme özelliği taşıyan hidrojenli bileşiklere “asit” denir. Ayrıca “asit” suda çözündüğünde H+ iyonları veren hidrojenli kimyasal bir türdür. Asitler: kimi metallerle (örn:demir) tepkimeye girerek hidrojen açığa çıkarırlar; bazlarla tepkimeye girip, bileşimlerindeki hidrojenin, yerine maden alarak, tuzları meydana getirirler; bazı kimyasal tepkimeleri ise hızlandırırlar. (asit katalizi)

Sirke bir başka deyişle asetik asit, XIII.yy’da kadar bilinen tek asitti. Günümüzde kimya sanayisinin büyük bölümü, az sayıda asidin, (sözgelimi sülfürik, nitrik, asetik ve hidroklorik asitler ) üretime ya da kullanıma dayanır.

Eskiden tadı ekşi olan, suda eriyebilen, sodyum hidroksit (NaOH), potasyum hidroksit (KOH) gibi alkali özellik gösteren maddelere karıştırılınca, bu alkali özellikleri gideren, mavi turnusol kağıdının rengini kırmızıya çeviren her madde asit sayılırdı. Ancak, şapın ve daha birkaç maddenin asitlikle hiç ilgileri olmadığı halde aynı özellikleri taşıdıkları anlaşılınca bu sayılan özelliklerin asitleri tanımlamaya yeterli olmadığı anlaşıldı.

Fransız kimyager Antoine Laurent Lavoisier (1743-1794) elementlerin havada yanarak meydana getirdikleri oksitlerin, su ile birleşince, asitleri meydana getirdikleri sonucuna varmıştı. Örneğin; SO2 +H2O ” H2SO3 (sülfürüz asit) gibi. Dolayısıyla asitlerin özelliklerinin içlerindeki oksijenden ileri geldiği görünüşünü savunuyordu. Bunun sonucu olarak, oksijene gereğinden fazla önem vermişti. Gel gelelim, hidroklorik asit (HC1) ,v.b. gibi oksijensiz asitlerin varlığı ortaya çıkınca Lavoisier ‘nin kuramı da değerini yitirdi.; oksijenli asitler, “oksi asitler “ adı altında, ötekilerden ayırt edilmeye başlandı. Daha sonra İngiliz bilgini Humphrey Devy (1778 – 1829), asit özelliği gösteren maddelerdeki özelliklerin, içlerindeki oksijenden değil, hidrojenden ileri geldiğini öne sürdü. 1887’de Svante Arrhenius, asitlerin, bazların ve tuzların sudaki çözeltilerin elektriksel davranışlarını açıklamak için bir iyon ayrışması kuramı geliştirdi. Elektrolit adını verdiği maddeleri şöyle tanımladı: erimiş ya da suda çözünmüş bu maddeler, elektriği iletir ve elektrik onları ayrıştırır. Asitler H+ iyonları veren elektrditlerdir; bazlarsa tersine OH- hidroksil iyonları oluşturur.

Arrhenius kuramı, yalnızca sulu çözeltiler için geçerlidir. Oysa 1923’te Johannes Nicolaus Brönsted kullanılan çözücü ne olursa olsun H+ iyonu rolünü açıklayan yeni bir tanım önermiştir. Brönsted’e göre asit, bir H+ iyonu bırakmaya elverişli bir maddedir. Bazsa, söz konusu iyonu alan maddedir; dolaysıyla, eşlenik asit – baz çifti ortaya çıkar.

Asit D Baz + H+

Aynı yıl Gilbert Newton Lewis ( 1875 – 1946) yansızlaştırmayı, renkli ayıraçların tepkimelerini ve katalizi ölçüt alarak, asit özelliklerini gösteren bütün maddeleri bir küme içinde toplamaya ve elektron yapılarında ortak bir özellik bulmaya çalışmıştır. Asitler, bazların verdiği elektron çiftini alan ve ortak bir birleşme bağı oluşturan maddelerdir. Bütün Brönsted asitleri bu tanıma girer. ( H+ ) iyonu bir elektron çifti alabilir, ama bu tanıma AlC13, SO3 vb maddeleri de eklemek gerekir. Brönsted kuramı hidrojenli asitler için kullanılır, dolayısıyla Lewis asitleri söz konusudur.

Başlıca mineral asitler arasında nitrik asit ( HNO3 ), sülfürik asit ( H2SO4) ve hidroklorik asit (HCl) sayılabilir. İki H+ iyonu açığa çıkarılabilen sülfürik asit, bir di asit oluşturur. Fosforik asitse (H3PO4) bir triasittir, yani üç H+ iyonu açığa çıkarır. Kimya sanayisinde büyük ölçüde üretilen ve tüketilen bu asitler, gübre ( nitratlar ve fosfatlar), plastik madde, boya, patlayıcı, parfüm, ilaç sanayisi ürünleri vb. üretiminde ya ham maddeyi ya da ara maddeyi oluştur. Organik asitler, organik kimyayı ilgilendirir ve en az bir karboksil kökü (-COOH) içerirler; aralarında, temel biyokimyasal, maddelerin bileşenlerini oluşturan aminoasitlerin ve yağ asitlerinin de yer alması nedeniyle, çok büyük önem taşırlar.

NASIL ELDE EDİLİR?

Hangi asit elde edilmek isteniyorsa, o asidin tuzu alınır; elde edilecek asitten daha az uçucu olan başka bir asitle işlenir. Örneğin;

NaCl + H2SO4 ” NaHSO4 + HCl

Her asidin kendine özgü elde ediliş yolları vardır. Asitler adlandırılırken, asitler ki esas elemanın sonuna “ik” eki eklenir; bunun yanında da asit kelimesi konur. Teknikte, kimyada en çok kullanılan başlıca asitler şunlardır;

ADI

FORMÜLÜ

TUZUN ADI

Hidroklorik asit

HCl

Klorür

Nitrik asit

HNO3

Nitrat

Sülfürik asit

H2SO4

Sülfat

Fosforik asit

H2PO4

Fosfat

Karbonik asit

H2CO3

Karbonat

Asitlerin başlıca özelliği; saf olmayan madenlerle alkalileri etkilemeleri, her ikisiyle birleşince de tuzları meydana getirmeleridir.

Bir asit molekülünde kaç hidrojen iyonu varsa ya da başka bir deyişle bir asitte metallerle yer değiştirme özelliği taşıyan kaç hidrojen bulunuyorsa, o asit o sayı kadar değerlidir. Bir değerli bir asit bir çeşit tuz iki değerli asit iki çeşit tuz, üç değerli asit üç çeşit tuz verebilir.

II.SÜLFÜRİK ASİT

II.I.A H2SO4 ELDESİ

Arı sülfürik asit (H2SO4) 10oc’ta katılaşan renksiz, kokusuz kıvamlı bir sıvıdır. Formülü H2SO4 olan sülfürik asit, ısıtıldığında, 290oc’ta kaynamaya ve aynı sıcaklıkta da ayrışmaya başlar.

Sülfürik asit üretimi kimya sanayisinin en önemli işlemlerinden biridir ve iki ayrı metoda göre gerçekleştirilir. Sanayide, ya kontak metoduna göre hazırlanan SO3 ‘den, yahut da kurşun odalar metoduna göre SO2 ‘den hazırlanır.

Kontak metodu: yüksek gerilimli kutuplar arsına gönderilerek dumandan, özellikle AS2O3 dumanından kurtarılan, SO2 gazı oksijen ile karıştırılır ve sıcakta katalizörden geçilir:

2SO2 + O2 D 2SO3 + 46kcal

katalizör dengenin konumunu değiştirmez., dengeye çabuk varılmasını sağlar. Katalizör olarak ince dağılmış platin (platinli asbest) kullanılabilir. Platin zamanla zehirlenerek etkisini kaybettiğinden ve pahalı olduğundan günümüzde yerini vanadyum pentaoksit ‘e ( V2O5) bırakmıştır. İki yönlü olan bu eksoterm reaksiyon, sıcaklık derecesinin artırılması ile sola kayacağından (600o de SO3’ün %24’ünü SO2’ye parçalanır.), soğukta ise yavaş yürüyeceğinden ortalama en uygun şart olarak, 400o – 450o de yapılır. Böylece SO2nin %98 i SO3 haline geçer. İçinde SO3 bulunan gaz karışımı suya gönderirse büyük bir sis tabakası dışarı yayılır, yani su, sülfürik asit çözeltisi haline gelmez. Kükürt trioksidin suya karşı çok düşkün olması ilk bakışta bağdaşmayan bu olayın nedeni şudur; suya girer girmez gaz kabarcığı içinde H2SO4 damlacıkları oluşmuştur. Bunların kinetik hareketleri çok yavaştır, kabarcık içinin gaz fazından sıvı sınırına ulaşmadan atmosfere çıktıkları görülür. Bunun için kükürt trioksit H2SO4 içine gönderilir. Burada gaz kabarcığı içinde SO3 molekülleri vardır. Moleküllerin çok hızlı kinetik enerjileri dolayısıyla kükürt trioksidin çözünmesi yani

SO3 + H2SO4 ” H2S2O7 reaksiyonu daha kabarcık atmosfere çıkmadan gerçekleşir ve dumanlı sülfürik asit denen %40 – 60’lık bir çözelti meydana gelir. Sonradan dumanlı sülfürik asit su ile seyreltilerek istenen konsantrasyonda sülfürik asit hazırlanır.

Kurşun odalar metodu (azot oksitleri yöntemi): Bu işlem kükürt dioksit gazının sulu ortamda havayla yükseltgenmesi ilkesine dayanır; tepkime, katalizör olarak kullanılan azot oksitlerle hızlandırılır.

SO2 + ½ O2 + H2O ” H2SO4

Kükürt dioksit, azot oksit, hava ve su buharı birbirleri ile karşılaştıkları zaman özetle şu reaksiyonlar oluşur:

NO + ½ O2 ” NO2 ( gaz fazında )

SO2 + NO2 + H2O ” H2SO4 + NO (başlıca sıvı bazda)

Görüldüğü gibi olay heterojendir. Fazlar arası yüzeyi geliştirmek için eskiden duvarları kurşun levhalarla kaplı büyük odalar gerekli sayılmıştı. Bugün ki modern fabrikalarda sıvı ve gaz fazlar durmadan karşılaştırılarak daha küçük hacimlere inilmiştir.

Odalarda yeteri kadar su buharı yoksa nitrozil bisülfat billurları ortaya çıkar, su eksikliği giderilince bu billurlar kaybolur:

2SO2 + 3NO2 + H2O ” 2[ HO – SO2 – O ]- [

N ? O

]+ +NO

2[HO – SO2 – O ] [NO] + H2O ” 2H2SO4 + NO2 + NO

azot monoksit katalizördür, oksijen taşır, reaksiyon ortamına yeniden geri dönmesi Gay – Lussac ve Glover kuleleri ile sağlanır. İçi taşlarla dolu Gay – Lussac kulesinden kurşun odalarının gaz karışımı aşağıdan yukarıya, derişikçe sülfürik asit, yukarıdan aşağıya doğru geçirilir. Azot oksitler bu ters akımda sülfürik asitte, belki nitrozil bisülfat halinde çözünürler. Kulenin dibinde toplanan bu çözeltiye nitrozlu sülfürik asit denir. Glover kulesi kurşun odalardan önce yer alır. Nitrozlu sülfürik asit bir miktar odalar asidi ile karıştırıldıktan sonra Glover kulesinde yukarıdan aşağıya doğru aktarılır. Çok sıcak olan kükürt dioksit ve hava karışımı ters yönden gider ve azot oksitleri gaz fazına geçirir.

“Kurşun odalar” metodunda %60 – 70’lik sülfürik asit yapılır. Her hangi bir sülfürik asit çözeltisi distillenirse kaynama noktası %98’lik azeotropik karışımınkine varıncaya kadar artar. (338o) saf G2SO4 1.84 gr/ml yoğunluğundadır, zayıf iletkendir., suda kolay çözünür, 10.5o’de donar, 340ode bozunarak kaynar.

II. I. B. FABRİKA TEKNİKLERİNİN İNCELENMESİ

Fabrikalarda H2SO4 kontak yöntemine göre elde edilir. Bu yöntem “oleum” denen daha derişik asitlerin elde edilmesini sağlar. Bu yöntemde kükürt dioksit gaz evresinde yükseltgenir.

SO2 + ½ O2 ” SO3

Yüksek sıcaklıkta tersinir olan bu tepkimenin meydana gelen kükürt trioksidin ayrışmaması için orta sıcaklıkta ( 400-450oc) gerçekleştirilmesi gerekir. Bunun için vanadyum pentaoksitten yararlanılır. Bu yöntem genellikle iki aşamada uygulanır; birinci aşama, 550oc’ta uygulanan hızlı bir tepkimeyi, ikinci aşama ise oluşan ürünlerin 450oc ‘ta soğutulmasını (dönüşüm %80) kükürt dioksit kataliz borularına gönderilmeden önce tozlarından, özellikle katalizörü zehirleyen arsenik asit anhidriti (AS2O3) gibi katışkı maddelerinden arındırılır. Meydana gelen kükürt trioksit buharları, 66Bo’lik sülfürik asit tarafından soğurulur ve böylece “oleum” elde edilir.

II.I. C. H2SO4’İN KULLANIM ALANLARI

Sülfürik asit kimya sanayisinin temel bir ürünüdür. Öteki asitlerin çoğunun (hidroklorik asit, nitrik asit, fosforik asit vb.) pek çok sülfatın (sodyum sülfat, amonyum sülfat, demir sülfat, bakır sülfat, alüminyum sülfat)şap ve süper fosfatların yanı sıra ayrıca boyarmaddelerin, plastiklerin, patlayıcıların, parfümlerin, ilaçların ve yapay liflerin üretimi için gerekli olan sayısız organik ürünün elde edilmesinde kullanılır. Ayrıca istenmeyen maddeleri katran biçiminde özütleyerek ayırdığından özel benzinlerin, gaz yağının ve kimi yağların arıtılmasında işe yarar. Nişasta ve alkolün şekerleştirilmesi yoluyla glikoz üretiminde metallerin yüzeylerinin temizlenmesinde parşömen kağıdı ve cila yapımında, hayvansal atıkların yok edilmesinde geniş ölçüde kullanılır. Bütün bunların dışında özellikle kurşunlu akümülatörlerde elektrolit işlevi görür.

III. K A Y N A K L A R

& BÜYÜK LAROUSSE

& GELİŞİM HACHETTE

& GROLİER İNTERNATİONAL AMERİCANA

& ÜNİVERSİTE KİMYASI

&TEMEL KİMYA LİSE 1-2-3

& ANA BRİTANNİCA

& HAYAT ANSİKLOPEDİSİ

& MEYDAN LAROUSSE

& TEMEL BRİTANNİCA

& MEYDAN – LAROUSSE GENÇLİK ANSİKLOPEDİSİ

& TÜBİTAK YAYINLARI BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İklim Nedir?

İKLİM NEDİR?

Hava durumu ne beklediğimiz; iklim ise ne elde ettiğimizdir. Hava durumu kısa bir zaman periyodundaki atmosfer koşullarıdır. Örneğin bugünün havası ya da bu haftanın havasından söz ederiz. İklim, uzun bir zaman periyodu içinde her gün gerçekleşen hava olaylarının toplamını temsil eder.

Akdeniz’de yaşayanlar beyaz bir kış özlemi duyarken; Doğu Anadolu’da yaşayanlar ise daha az karlı ve ılık bir kış bekleyebilirler. Mart ayında Antalya’ya veya Palandöken’e seyahat ederken valizimizi farklı hazırlamamız rastlantı değildir. Bu örnekler iklim bilgisini hayatımızda nasıl kullandığımızı gösterir. İlave olarak;

-Evlerimiz yaşadığımız yerin iklimine uygun olarak dizayn edilirler.

-Çiftçiler ilkbaharın son donlarından sonbaharın ilk donlarına kadar büyüme sezonu uzunluğuna göre plan yaparlar.

-Şirketler ısı gereksinimlerini kışın ısınmak için ve yazın soğutmak için ne beklediklerine göre ayarlarlar.

İklimbilimci iklimin etkisini açıklamaya ve keşfetmeye çalışır. Toplum da bu şekilde kendi aktivitelerini planlayabilir, binalarını ve iç mekanlarını dizayn edebilir ve karşıt koşulların etkilerine hazırlıklı bekler. Her ne kadar iklim hava durumu değilse de; sıcaklık, yağış, rüzgar, güneş radyasyonu gibi aynı terimler ile tanımlanmaktadır.

İklim genellikle beklentiler ile, veya iklimbilimcilerin geleneksel olarak 30 yıllık ortalamalar olarak yorumladığı “normaller” ile tanımlanır. Değişkenlik kavramını anlamadıkça normal kavramı da kendi içinde yanlış anlaşılabilir. Örneğin birçok kişi Antakya ili için yazları sıcak ve güneşli havanın normal olduğunu düşünürken tarih ve klimatoloji bize bunun tüm hikaye olmadığını söylüyor. Antakya’ da yazları sıcak ve güneşli hava sık görülmesine rağmen Ağustos 1941′ de, Haziran 1945′te, ve Mayıs 2001′de ciddi seller önemli zararlara sebep olmuştur.

Klimatoloji, iklimi meydana getiren meteorolojik parametrelerin analizini yapar. Farklı iklimlerin oluşum nedenlerini ve iklimde meydana gelen değişimleri inceleler. Çünkü iklim gıdanın varlığı ve kalitesi, su, barınma ve yaşama ortamı açısından hayati önem taşıyan doğal bir kaynaktır.

İklim aynı zamanda ekstrem hava olayları ile kendini gösteren potansiyel bir tehlikedir. İklim bilgisi bu olayların etkisini azaltmak için de gereklidir. WMO Genel Sekreteri Obasi’nin de dediği gibi “Eğer bugünün iklim durumunu bilirsek ve bunun yakın geçmişle olan farkını ortaya koyabilirsek, gelecek için planlar yapmaya başlayabiliriz.” Gerçekten de bu konuda son yıllarda ortaya çıkan beceriler sosyo-ekonomik aktivitelerin planlanıp düzenlenmesine yardımcı olmaktadır.

a-İklimin coğrafi çevreye ve insan yaşamına etkisi

İklim, coğrafi çevrenin şekillenmesini ve insan yaşamını çok yakından kontrol eden bir etmendir. İklimin etkisi uzun yıllar boyunca kendini gösterdiği gibi cansız çevrede ve özellikle bütün canlıların yaşamındaki yıllık değişmeleri de iklim düzenler. İklimin etkilerini yansıtan pek çok örnek verilebilir. Bu etkilerin bazıları kısaca şöyle belirtilebilir:

İklim, özellikle sıcaklık ve nem, kayaların fiziksel parçalanması ve kimyasal dağılmasının en belli başlı etmenlerindendir. Yeryüzünde işleyen dış kuvvetlerin dağılışı, etki şekilleri ve etki süreleri iklimin kontrolü altındadır. Akarsu topografyası, kurak bölge şekilleri, buzul yöreleri, hatta kıyı şekilleri iklime uygun bir dağılış gösterir. Örneğin fırtınaların fazla, dalgaların büyük olduğu kıyılarda yarlar daha çoktur ve çabuk gelişir.

Akarsuların tipleri ve rejimleri, göllerin dağılışı, göl sularının kimyasal özellikleri yine iklime bağlıdır. Örneğin kurak bölgelerde çanaklar fazla olduğu halde onları dolduracak yağış, yani su yoktur. Çünkü bu bölgelerde iklim kuraktır. Diğer yandan deniz akıntıları ile rüzgarların yıllık yön değiştirmesinin belirgin olduğu Muson ülkeleri denizlerinde, yani Güney ve Güneydoğu Asya’da, deniz akıntıları da rüzgara bağlı olarak yön ve hız değiştirir.

Doğal bitki örtüsünün tür, miktar ve biçim yönünden dağılışı doğrudan doğruya iklimin kontrolü altındadır. Doğal bitki yaşamını düzenleyen bu iklim koşulları insanın yetiştirdiği kültür bitkilerini de etkiler. Dolayısıyla insanın tarımsal, ekonomik etkinliklerinin biçimini de iklim belirler.

İnsanların yeryüzündeki dağılışı da doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak iklime bağlıdır. Örneğin insanların pek bulunmadığı çöllerle, sürekli donmuş haldeki kutuplar iklimleri nedeniyle boş kalmışlardır. Modern yapılar ve diğer medeni araçlar insanları ancak bir dereceye kadar iklim etkisinden korumaktadır. Fakat insanın günlük yaşamını, yaşam biçimlerini, yiyecek ve giyecek şekillerini; hatta sağlık, karakter ve ruhsal etkinliklerini kontrol eden en belli başlı etmenin iklim olduğu inkar edilemez. Örneğin gezici alçak basınçların ( siklonların ) etkisi ile hava durumlarının hızlı değişiklikler gösterdiği orta enlemlerde bu değişiklikler sağlığa zararlı olmakta, diğer yandan insanları uyararak onları hareketli olmaya zorlamaktadır. Hızlı hava değişikliklerinin az olduğu sıcak iklimlerde ise insanlar yavaş, sakin görünüşlü fakat öfkelidirler.

İklim insanın yalnız yaşayışı değil, ekonomik etkinlikleri üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Tarım ve endüstri alanlarının dağılışı, onlara bağlı olarak ticaret şekilleri iklimin kontrolü altındadır. Onun için orta enlemler endüstriye, tropik ve subtropik bölgeler tarıma daha uygundur. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın orta enlemlerinde gelişen endüstri için Asya, Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal ve subtropikal bölgelerinden ham madde, aksi yönde de işlenmiş maddeler asırlardan beri taşınmaktadır. Bu ticaret yolları, yelkenli gemiler çağında doğrudan doğruya rüzgar sistemlerine bağlı olarak gelişmiş bulunuyordu. Örneğin Avrupa’dan Amerika’ya alize rüzgarları ile gidilmekte ve batı rüzgarları ile dönülmekte idi. Onun için alizelere Ticaret Rüzgarları ( Trade Winds ) adı verilmiştir.

b-İklim Öğeleri

İklim öğeleri, çeşitli oranlarda birleşerek bir yerin iklimini oluşturan atmosfer özellikleridir. Güneşlenme, sıcaklık, basınç, rüzgar, yağış vb. iklim öğeleridir. Bu iklim öğeleri birtakım etmenlerin etkisiyle belirir ve biçimlenir. Bu iklim etmenleri enlem etkisi, kara ve denizlerin etkisi, yükseklik, rüzgar yönü, yer şekilleri, bitki örtüsü, deniz akıntıları vb. olaylardır.

İklim öğe ve etmenleri bir dereceye kadar birbirinden ayırt olunabilir. Fakat bu ayırma her zaman kolay değildir. Örneğin rüzgar yönü kuşkusuz bir iklim öğesidir. Ancak denizden karaya esen rüzgar, nem ve serinlik getiren bir etmen olarak da etki yapar. İklim öğelerinin bir bölümü ölçülebilir ( örneğin; enlem ), diğer bir bölümü ise ölçülemez ( örneğin; deniz etkisi). İklim etmenlerinin etkilerinin de ölçülebildiği ve ölçülemediği durumlar vardır. Sonunda bu öğe ve etmenlerin çeşitli oranlarda karışmasıyla iklim tipleri, onlara bağlı olarak iklim bölgeleri ve iklim kuşakları doğar. Aslında klimatolojinin amacı da bu iklim tipleri ve bölgelerini incelemektir.

Klimatoloji çalışmalarında yine bu amaçla önce genel olarak iklim öğe ve etmenleri ele alınır, bunlardan genel kurallar çıkarılır. Daha sonra bu iklim öğe ve etmenlerinin birlikte oluşturdukları hava koşulları , yani hava tipleri bir bütün halinde incelenir. Son olarak da bu koşulların yeryüzü ve diğer coğrafi olaylarla ilgileri belirtilmek yoluyla iklim bölgelerinin incelenmesine geçilir.

1-Sıcaklık

Isı; cisimlerde moleküllerin hareketiyle ilgili bir iç enerjidir. Sıcaklık ise ısının dışarıya karşı yaptığı etkinin bir göstergesidir. Yeryüzünün tek enerji kaynağı güneştir. Güneşten gelen kısa dalga radyasyonla önce yeryüzü ısınır daha sonra yansımayla atmosfer ısınmaktadır. Bununla birlikte atmosfer sıcaklığı karışık birçok olayın sonucudur. Çeşitli nedenlerden dolayı yeryüzü farklı ısınmaktadır. Bu farklı ısınma atmosferde de sıcaklık farklılıkları meydana getirerek hava hareketlerine neden olmakta ve çeşitli meteorolojik olayları tetiklemektedir.

2-Yağış

Atmosferdeki yoğunlaşma sonucu meydana gelen su damlacıkları başlangıçta birkaç mikronla 100 mikron çapındadır. Bunların bir arada toplanmasından bulutlar meydana gelir. Fakat bilindiği gibi her buluttan da yağış düşmemektedir. Yağışın düşebilmesi için damlacıkların Tor Bergeron, ve Çarpma-Birleşme teorisine göre birleşip 0.5 mm çapına ulaşması gerekir.

Yağışın meydana gelmesinde esas rolü oynayan yoğunlaşmada havanın soğuması önemli bir etkendir. Bu yüzden yağış tiplerini soğuma şekillerine göre incelemek mümkündür.

Konvektif yağışlar: Yerdeki sıcak hava kütlesinin konvektif yükselmesiyle meydana gelen genellikle sağanak şeklindeki yağışlardır.

b) Orografik Yağışlar: Hava kütlelerinin bir engebeye çarparak yükselmesi ve soğuyarak yoğunlaşması sonucu meydana gelen yağışlardır.

c) Cephesel Yağışlar: Hava kütleleri arasındaki cephelere bağlı meydana gelen yağışlardır. Yeryüzündeki yağışların büyük kısmı bu şekildedir.

3-Nem

Bildiğiniz gibi nispi nem mevcut basınç ve sıcaklıkta havadaki su buharı miktarının aynı basınç ve sıcaklıktaki havanın alabileceği maksimum su buharı miktarına oranına denir ve % olarak ifade edilir. Diğer bir deyişle nispi nem havanın doyma açığını gösterir. Nispi nem mutlak nem miktarını vermez. Kutupta ve ekvatorda RH= %50 ise mutlak nemleri eşit değildir.

RH=100*mutlak nem/doyma miktarı

15/30 Ekvator

3/6 Kutup

Mutlak Nem ilave edilecek.

4-Rüzgar:

Bilindiği gibi havanın, bütün gazlar gibi, genleşme ve akma kabiliyeti vardır. Yatay yönde yer değiştiren bir hava kütlesinin hareketine rüzgar denir.

Yeryüzünün farklı ısındığını söylemiştik. Böylece ısınarak genleşen ve yoğunluğu azalan hava kütlesi yükselecek ve bir alçak basınç alanı oluşturacaktır. Sıcaklığı daha az olan bölgede ise hava soğuyarak sıkışır ve komşu bölgeye doğru akmaya başlar. Ve rüzgar meydana gelir. Rüzgarın 3 özelliği vardır. Rüzgarın hangi yönden, ne kadar süreyle ve ne kadar sıklıkla estiğinin bilinmesi gerekir.

Rüzgar bilgileri yenilenebilir enerjisi çalışmaları açısından çok önemlidir. Rüzgar tribünlerinin kurulabilmesi için gerekli rüzgarlı alanların tespit edilmesi çok önemlidir. Coğrafi faktörler rüzgarın hızını önemli ölçüde etkilemektedir

d-Türkiye İklim Tipleri

Türkiye iklim tiplerini 4 ana başlık altında inceleyebiliriz.

1-Step İklimi: Genel özelliklerini yarı kurak şartlar meydana getirir. Yağış rejimi Akdeniz kıyılarınkine benzer. Fakat yıllık miktarın çok daha az olması ve kontinental termik karakteri ile diğer bölgelerden ayrılır. Termik özelliklere ve yaz mevsiminin kuraklık derecesine göre başlıca iki tali tipe ayrılır.

a-İç Anadolu Step İklimi: Yazlar daha az sıcak, kışlar daha soğuk ve yaz mevsimine düşen yağış miktarı daha yüksektir (yıllık yağışın %10 u veya daha fazlası).

b-Güneydoğu Anadolu Step İklimi: Yazlar çok sıcak, kışlar daha az soğuk ve yaz mevsimine düşen yağış miktarı çok daha azdır. Çok kuvvetli buharlaşma, düşük nemlilik ve buharlaşma görülür.

2-Karadeniz İklimi: Her mevsim yağış görülen bir iklim tipidir. Yağış miktarı ve sıcaklık şartlarına göre 3 tali tipe ayrılabilir.

a-Doğu Karedeniz İklimi: Çok yüksek yağış miktarları, nispeten yüksek yaz sıcaklıkları ve kışları ılık geçmektedir.

b-Orta Karadeniz İklimi : Orta derecede yağış miktarları , kendini hissettiren Akdeniz tesiri altında düşük yaz yağışları görülmektedir.

c-Batı Karadeniz İklimi : Nisbeten daha az yağış ve gerek kışın gerekse yazın daha düşük sıcaklıklar görülür.

3-Akdeniz İklimi: Oldukça yüksek yıllık yağış miktarlarına rağmen karakteristik ve şiddetli yaz kuraklığı en önemli özelliğidir. Sıcaklık şartları ve yaz kuraklığının şiddetine göre 2 tali tipe ayrılır.

a-Asıl Akdeniz İklimi: Çok yüksek yaz sıcaklığı, çok şiddetli buharlaşma ,düşük bulutluluk, nadiren kar yağışı ve don görülür.

b-Marmara İklimi: Oldukça soğuk bir kış mevsimi, kar yağışı normal, don daha sık, nisbeten hafiflemiş yaz kuraklığı, buharlaşma şiddeti daha az, nemlilik ve bulutluluk daha fazladır.

4- Doğu Anadolu İklimi: Şiddetli karasal özellikler, karlı,donlu ve uzun kışlar vardır. Yağış rejimine göre 2 tali tipe ayrılır.

a-Her Mevsimi Yağışlı Tip: Yağış azamisi yaz başlarına veya yaza ,asgarisi kışa rastlar. Karakteristik mutedil kontinental iklim tipini temsil eder(Doğu Karadenizin iç kesimleri ile Kars ve Ardahan çevreleri).

b-Yazı Kurak Tip: Azami yağış kışın ve ilkbaharda asgari yağış yazın görülür(Doğu Anadolu Bölgesinin büyük bölümü).

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Maddelerin Ayrıştırılması

MADDELERİN AYRIŞTIRILMASI

Maddelerin ayrıştırılması konusuna geçmeden önce ‘madde’yi kısaca tanıyalım.

MADDE:Kütlesi, hacmi ve eylemsizliği olan her şeye madde denir.

Madde aşağıdaki gibi sistematik olarak sınıflandırılabilir.

MADDE

KARIŞIM ARI MADDE

HOMOJEN HETEROJEN ELEMENT BİLEŞİK

Katı Süspansiyon Metal iyonik yapıda

karışımlar bileşikler

Sıvı Emülsiyon Ametal moleküler yapıda

karışımlar bileşikler

Gaz Diğerleri

Karışımlar

KARIŞIM:Birden fazla maddenin kimyasal bir değişmeye uğramadan oluşturdukları madde topluluklarına karışım denir.

HOMOJEN KARIŞIMLAR: Bileşim ve özellikleri her tarafında aynı olan ve tek bir fazdan oluşan karışımlara homojen karışımlar denir. Bu tür karışımlara çözelti adı da verilir. Tuzlu su (çözüneni katı, çözücü sıvı olan sıvı karışımdır), alkollü su (çözüneni ve çözücüsü sıvı olan sıvı karışımlardır), lehim(çözüneni ve çözücüsü katı olan katı karışımlardır), hava (çözüneni ve çözücüsü gaz ola gaz karışımlardır),soda (çözüneni gaz, çözücüsü sıvı olan sıvı karışımdır)bu tür karışımlara örnek olarak verilebilir.

HETEROJEN KARIŞIMLAR: Farklı kısımlarının özellikleri aynı olmayan ve dışarıya karşı tek bir madde gibi görünmeyen karışımlara heterojen karışımlar denir. En önemlileri süspansiyon ve emülsiyonlardır.

SÜSPANSİYON:Bir katının bir sıvıda çözünemeden küçük tanecikler halinde dağılmasıyla elde edilen heterojen karışımlardır.

Tebeşir tozu-su karışımı, ayran,kakao,Türk kahvesi gibi içecekler bu tür karışımlara örnek olarak verilebilir.

EMÜLSİYON: Bir sıvının başka bir sıvıda çözünemeden küçük tanecikler halinde dağılmasıyla elde edilen heterojen karışımlara denir.

Zeytinyağı-su, mayonez, süt bu tür karışımlara örnek olarak verilebilir.

Karışımların özellikleri

Karışımı oluşturan maddelerin birbirine oranını değiştirmek mümkündür.

Karışımların belirli bir formülleri yoktur.

Karışımlar bileşenlerine fiziksel yöntemlerle ayrılırlar.

Karışımı oluşturan bileşenler kendi özelliklerini korurlar.

Homojen ya da heterojen yapıda olabilirler.

Belirli ve sabit ayırdedici özelliklere sahip değildirler.

Oluşumlarında kütle korunur.

Fiziksel yöntemlerle elde edilirler.

ARI MADDE: Özellikleri her tarafında aynı olan, fiziksel ayırma yöntemlerinin hiçbiriyle kendilerinden daha basit maddelere dönüştürülemeyen madde türüdür. Element ve bileşik olmak üzere iki tür arı madde vardır.

ELEMENT: Aynı tür atomlardan oluşan en basit arı maddeye element denir. Metaller ve ametaller olarak iki kısımda incelenirler.

BİLEŞİK: Kendisini oluşturan maddelerin birbirine oranı aynı kalan, fakat onlara benzemeyen homojen maddelere bileşik denir.

İyonik yapıda bileşikler (iyonik bağlı bileşikler) ve moleküler yapıda bileşikler (kovalent bağlı bileşikler) olarak sınıflandırılabilirler.

Bileşiklerin özellikleri

Bileşiği oluşturan elementlerin kütle oranları sabittir.

Bileşiklerin belirli bir formülleri vardır.

Bileşikler bileşenlerine kimyasal yöntemlerle ayrılırlar.

Bileşiği oluşturan bileşenler kendi özelliklerini yitirirler.

Her zaman homojendirler.

Dış koşullarla belirtilmiş sabit ayırdedici özelliklere sahiptirler.

Kimyasal yöntemlerle elde edilirler.

Oluşumlarında kütle korunur.

KARIŞIMLARIN AYRILMASI

Karışımlar fiziksel yöntemlerle bileşenlerine ayrılabilir. Karışımları ayırmak amacıyla uygulanan yöntemlerin tamamı, karışımı oluşturan maddelerin uygun bir ayırdedici özelliğinin farklı olmasına dayanır. Özellik farkı ne kadar büyükse, ayırma o denli kolay gerçekleşir.

Karışımı oluşturan maddelerin sayısı ikiden çoksa, çoğu kez, birden çok işlemi uygun sırayla yapmak gerekir.

1)KATI-KATI KARIŞIMLARI

İki katının oluşturduğu karışımlar,

Çözünürlük farkından

Yoğunluk farkından

Erime noktası farkından

Mıknatıslanma farkından

Yararlanarak ayrılabilir. Seçilecek işlemi, katıların özellikleri belirler.

a)Çözünürlük Farkından Yararlanmak

İki katıdan oluşan karışımlar, en çok, maddelerin çözünürlüklerinin farklı olmasından yararlanarak ayrılırlar. Bu amaçla katılardan birini çözen, diğerini çözmeyen bir sıvı seçilir.

Örneğin, tuz ile karabiberi ayırmanın en kolay yolu, sudaki çözünürlüklerinin farklı olmasından yararlanmaktır. Karışım suya atılıp karıştırılır. Tuz suda çözünür; karabiber çözünmez üstte toplanır.

karabiber

Tuz Su Tuzlu

+ su

karabiber

Karabiber ile tuzlu su süzerek birbirinden ayrılır.

karabiber

Tuzlu su

Su ısıtılarak buharlaştırılır. Tuz kabın dibinde kalır.

Eğer çözmeyen sıvı su dışında başka bir sıvı ise buharlaştırılmaz; damıtarak geri kazanılır. Damıtma işleminde sıvının buharları atmosfere verilmez; bir boru yardımıyla, başka bir kaba yönlendirilir. Burada soğutulup yoğunlaştırılır.

b)yoğunluk farkından yararlanmak

karışık halde bulunan iki katıyı ayırmak için, bazen, yoğunluk farkından yararlanılır. Bu amaçla uygun bir sıvı seçilir. Sıvı şu koşulları taşımalıdır:

Katıların ikisini de çözmelidir.

Yoğunluğu iki katının yoğunluğu arasında (birinden büyük, diğerinden küçük )olmalıdır.

Karışım bu sıvıya atılırsa aşağıdaki görünüm ortaya çıkar.

Bu durum bize, süzgeç kullanmadan bir bardağa çay doldurulduğundakiyle tamamen aynıdır;yani çayın saplarının yerini A katısı, yaprakların yerini B katısı almış durumdadır.

Daha sonra A katısını bir kaşıkla toplayarak; B katısını süzerek birbirinden ayırırız.

c)erime noktası farkından yararlanmak

karışık halde bulunan iki katı, çok özel durumlarda,erime noktası farkından yararlanarak ayrılabilir. Gerekli koşullar şunlardır.

Katıların birinin erime noktası düşük olmalıdır.

Diğer katının erime noktası oldukça yüksek olmalıdır.

Erime noktası düşük olan, sıvı hale geçtiğinde diğerini çözmemelidir.

Bu karışıma örnek vermek gerekirse margarin+kum karışımını örnek verebiliriz. Böyle bir krışıma ilk yapılacak işlem,karışımı yavaşça ısıtmaktır. Düşük bir sıcaklıkta eriyen margarini (sıvı haldeki margarini)kumdan ayırırız.

d)mıknatıslanma farkından yararlanmak

Gerekli koşulu sağlıyorsa, karışık haldeki iki katıyı en kolay ayırmanın en kolay yolu bir mıknatıstan yararlanmaktır. Koşul, maddelerden birinin mıknatıs tarafından çekilmesi, diğerinin çekilmemesidir. Yani demir, nikel, kobalt elementlerinden biri, bunların dışındaki herhangi bir maddeyle karışmış olmalıdır.

KATI-SIVI KARIŞIMLARI

Bir katı ile sıvı karışık halde bulunuyorlarsa, yapılacak işlem süzme ya da damıtmadır.

1)sıvı katıyı çözüyorsa, yapılacak işlem damıtmadır. Sıvı su ise damıtma yerine buharlaştırma yapılır.

2)sıvı katıyı çözmüyorsa, yapılacak işlem süzmedir.

Katıyla sıvının yoğunluk ilişkisine bağlı olarak, süzme yerine kaşıkla toplama ya da aktarma işlemi de yapılabilir. Şöyle ki katı üstte toplanmışsa kaşıkla toplama, dipte toplanmışsa aktarma işlemi uygulanabilir.

SIVI-SIVI KARIŞIMLARI

Sıvı-sıvı karışımlarının en klasik örnekleri:su+alkol ve su+zeytinyağı karışımlarıdır. İlk örnek birbirini çözen sıvıların, ikinci örnek ise birbirini çözmeyen sıvıların en önemli temsilcileridir.

Yapılacak işlemi sıvıların çözünürlük ilişkisi belirler

1)sıvılar karışmıyorsa, yani birbirini çözmüyorsa, ayırma işlemi yoğunluk farkından yararlanılarak yapılır. Bu amaçla laboratuarlarda ayırma hunisinden yararlanılır.

Ayırma hunisi bir cam balondur. Sıvıları doldurmak için kullanılan bir ağız kısmı, dibinde de bir çıkış borusu bulunur. Çıkış borsunda bir de musluk vardır.

Su ve zeytinyağı gibi karışmayan iki sıvı, ağız kısmından balona alınır. Biraz bekleyince, sıvılar balon içinde katmanlar oluşturarak altlı üstlü yerleşirler. Yoğunluğu büyük olan sıvı altta; küçük olan sıvı üstte yer alır. Çıkış borusunun altına temiz bir kap konur,musluk açılır. Yoğunluğu büyük olan dipteki sıvı, çıkış borusundan balonu terk edip, alttaki kaba geçer. Sıvıların ara kesiti musluğa geldiğinde, musluk kapatılır. Yoğunluğu küçük olan sıvı ayırma hunisinde kalır. Böylece sıvılar birbirinden ayrılmış olur.

2)Sıvılar karışıyorsa, yani birbirlerini çözüyorsa, bu tür karışımlar kaynama noktalarının farklı olmasından yararlanılarak birbirlerinden ayrılır. Yapılan işlemin adı ayrımsal damıtmadır.

Sıvılar karışıyorsa, her sıvı kendi kaynama noktasında kaynar. O sıvı ortamdan ayrılıncaya kadar, sıcaklık yükselmez.

GAZ-GAZ KARIŞIMLARI

Gaz karışımlarını ayırmak amacıyla en çok kullanılan yöntem, soğutup sıvılaştırarak,ayrımsal damıtma işlemi yapmaktır. Örneğin azot ve oksijen gazları, bu yöntemle, havadan elde edilirler.

Gaz karışımlarını ayırmak amacıyla, gazların yayılma (diffüzyon) hızlarının farklı olmasından da yararlanılabilir.

SIVI-GAZ KARIŞIMLARI

Sıvı-gaz karışımlarını ayırmak için özel çaba harcamaya gerek yoktur. En basit örneği gazoz şişesinin,kapağı açıldığında,gaz sıvıyı terk eder. Biraz ısıtmak,olayı hızlandırır

KATI-GAZ KARIŞIMLARI

Bir gaz içindeki katı parçacıkları, süzme işlemiyle gazdan ayrılır. Mesela elektrik süpürgesi çalışırken,havayı emer,,emilen hava tozları beraberinde sürükler. Hava+toz karışımı elektrik süpürgesinin torbasına yönlendirilir. Hava torbadan geçer, tozların önemli bir bölümü torbada kalır.

TEST SORULARI-I

1)Aşağıdakilerden karışımlardan hangisi, süzerek kendisini oluşturan maddelere ayrılabilir?

A)Kum –Su—————-

B)Kum –Tuz

C)Tuz – Su

D)Alkol –Su

E)Zeytinyağı- Su

2)Toz halinde karışmış bulunan tuz, kömür ve demiri birbirinden ayırmak için, aşağıdakilerden hangileri, hangi sırayla uygulanmalıdır?

a)Buharlaştırma

b)Mıknatıs yaklaştırma

c)Suda çözme

d)süzme

A)a, b, c

B)b, c, a

C)b, a, c, d

D)d, b, c, a

E)b, c, d, a—————

3)Karışık halde bulunan pudra şekeri ile kırmızı toz biberi ayırmak için en kolay yol aşağıdakilerden hangisidir?

A)Renk farkından yararlanarak cımbız ile ayırmak

B)Tad farkından yaralanarak ayırmak

C)Öz kütle farkından yaralanarak ayırmak

D)Sudaki çözünürlüklerinin farklı olmasından yaralanarak ayırmak——————–

E)Erime noktası farkından yaralanarak ayırmak

4)

X, ayrımsal damıtma ile iki farkı maddeye ayrılıyor.

Y’nin oda koşularındaki yoğunluğu 1,2 g/lt’dir.

Z, kimyasal yöntemlerle farklı maddelere ayrılmamaktadır.

Bu bilgilere göre, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi ya da hangileri yanlıştır?

a)X, kaynama noktası farklı sıvılardan oluşan bir karışımdır.

b)Y, bir arı sıvıdır.

c)Z, bir elementtir.

A)Yalnız a

B)Yalnız b————

C)Yalnız c

D)b ve c

E)a, b ve c

5)Birbiri içerisinde her oranda çözünen iki arı sıvıyı ayırmak için aşağıdaki özelliklerden hangisinin farklı olmasından yararlanılabilir?

A)Renk

B)Kaynama noktası————-

C)Öz kütle

D) Genleşme katsayısı

E)Öz hacim

6)Öz kütle farkından yararlanılarak iki katıyı ayırmakta kullanılacak sıvının, aşağıdaki özelliklerden hangisi ya da hangilerine sahip olması gerekir?

I.katıların ikisini de çözmelidir.

II.katılardan birini çözmeli diğerini çözmemelidir.

III.yoğunluğu iki katının yoğunlukları arasında olmalıdır.

A)yalnız I B)yalnız II C)Yalnız III D) I ve III E) II ve III

7)aşağıdakilerden hangisi, farklı türde atomlardan oluşan, elektriği ileten ve homojen olan maddedir?

A)şeker

B)18 ayar altın—————————————-

C)Demir tozu

D)Alkol

E)Demir tozu – bakır tozu karışımı

8) I.bakır-kükürt

II.nikel- kobalt

III.çinko – alüminyum

yukarıdaki madde çiftlerinden hangisi ya da hangilerinden oluşan, toz halindeki bir karışım, mıknatıs,yardımıyla bileşenlerine ayrılamaz?

A)Yalnız I

B)yalnız II

C)Yalnız III

D) II ve III

E) I, II ve III

9) erime kaynama

Madde noktası noktası

X -5 78

Y 0 100

Z 12 105

K 24 120

Yukarıda erime ve kaynama noktaları verilen maddelerden oluşturulan aşağıdaki sıvı karışımlarından hangisi ayrımsal damıtma ile en kolay ayrılır.

A)X-Y

B)Y-Z

C)X-Z

D)X-K———————–

E)Z-K

10)1988 ÖSS

Çamaşır sodası, yemek tuzu, naftalin ve kum, yeterli miktarda su ile karıştırılıyor.

Bu karışım sırasıyla:

I. Süzgeç kağıdından geçirme

II. Süzüntüyü ısıtarak buharlaştırma işlemlerinden geçiriliyor.

I. işlem sonunda süzgeç kağıdında ve II. işlem sonunda ısıtma kabında hangi maddeler elde edilir?

I. işlem sonunda II. işlem sonunda

(süzgeç kağıdında ) (ısıtma kabında)

A) Çamaşır sodası, yemek tuzu Naftalin, kum

B) Çamaşır sodası, naftalin Yemek tuzu, kum

C) Kum Naftalin, yemek tuzu, çamaşır sodası

D) Naftalin,çamaşır sodası, Yemek tuzu

Kum

E) Naftalin, kum Çamaşır sodası, yemek tuzu—————-

11)Aşağıdaki madde örneklerinden hangisi homojendir?

A)İspirto ————–

B)Üzümlü kek

C)Tebeşir tozu – Su karışımı

D)Süt

E)Demir tozu – Kum karışımı

12)Bir bardak su içerisine bir miktar süt dökülüyor. Elde edilen karışım için

I. Homojen karışım

II. Heterojen karışım

III. Emülsiyon

Hangisi ya da hangileri söylenebilir?

A)Yalnız I

B)Yalnız II—————-

C)Yalnız III

D)I ve III

E)I, II ve III

13)Kükürt suda çözünmez. Kükürt ve yemek tuzu karışımından yemek tuzunu saf olarak ayırmak için;

I. Süzme II. Suda çözme III. Buharlaştırma

İşlemleri hangileri sıra ile yapılmalıdır?

A)I, II ve III

B)II, I ve III ———————–

C)I , III ve II

D)III, II ve I

E)II, III ve I

14)Ayrımsal damıtma yöntemi ile homojen sıvı – sıvı karışımları ayrıştırılabilmektedir.

Bu yöntemde maddelerin hangi ayırt edici özelliğinden yararlanılır?

A)Erime noktası

B)Kaynama noktası—————–

C)Donma noktası

D)Öz kütle

E)Çözünürlük

15)Aşağıdaki madde çiftlerinin hangisinin karıştırılmasıyla heterojen karışım meydana gelir?

A)Hidrojen + Helyum

B)Su + tebeşir tozu————————-

C)Su + alkol

D)Su + Karbondioksit Gazı

E)Su + Yemek tuzu

16) Şeker suda çözünür, naftalin suda çözünmez.toz şeker – naftalin karışımından toz şekeri saf olarak ayırmak için;

Buharlaştırma

Suda çözme

Süzme

İşlemleri hangi sıra ile yapılmalıdır?

A)III-II-I B)II-III-I C)I-II-III D)III-I-II E)I-II-III

17)Naftalin ve yemek tuzu karışımını ayrıştırmak için önce suya atılarak çözülüyor. Daha sonra süzgeç kağıdından geçirildiğinde naftalinin geçmediğinde naftalinin geçmediği gözleniyor. Süzgeç kağıdından geçen çözeltinin suyu buharlaştırıldığında tuz çöküyor.

Bu olayda, maddenin hangi özelliğinden yararlanılarak yemek tuzu naftalinden ayrıştırılmıştır?

A)Çözünürlük B)Yoğunluk C)Öz kütle

D)Alışkanlık E)Kaynama noktası

18)Aşağıdakilerden hangisi homojen karışımdır?

A)Süt B)Yağlı boya C)Sis D)Mürekkep E)Ayran

19) I. Tuzlu-su çözeltisi

II.Alkol-su karışımı

III.Tebeşir tozu- su karışımı

Yukarıdaki karışımlardan bulunan maddelerden tuz, alkol ve tebeşir tozu sudan ayrılırken aşağıdaki yöntemlerden hangisi kullanılır?

I II III

A) Süzme Damıtma Kristallendirme

B Kristallendirme Damıtma Süzme

C) Süzme Süzme Damıtma

D) Damıtma Süzme Kristallendirme

E) Damıtma Kristallendirme Süzme

20) I. Homojen veya heterojen yapıda olabilir.

II. Ayırdedici özelliklere sahiptirler.

III Fiziksel yöntemlerle bileşenlerine ayrılabilirler.

Yukarıdaki özelliklerden hangileri karışımlara aittir.

A)Yalnız I B)Yalnız II C)Yalnız III D)I ve III E)II ve III

TEST SORULARI-II

1)Aşağıdaki özelliklerden hangisi karışımlar için kesinlikle doğrudur.

A)Tek cins atom veya molekül içerirler.

B)Hepsi homojendirler.

C)Bileşenleri arasında sabit bir oran bulunmaz.————

D)Yalnız kimyasal yöntemlerle daha basit maddelere ayrılırlar.

E)Her sıcaklıkta buharlaşırlar.

2)Bir X sıvısının karışım olduğu;

I.Kaynama süresince sıcaklığının sabit kalmaması

II.Elektriği çok iyi iletmesi

III.Homojen olması

Özelliklerinden hangileriyle belirlenebilir?

A)Yalnız I B)Yalnız II C)Yalnız III D)I ve II— E)I, II ve III

3)Aşağıdakilerden hangisi bütün karışımlar için doğrudur?

A)Kimyasal yollarla bileşenlerine ayrılırlar.

B)Homojendirler.

C)Erime ve kaynama noktaları sabittir.

D)Karışımı oluşturan maddeler kendi özelliklerini kaybetmezler—————–

E)Belirli oranlarda birleşirler.

4) I. Demirtozu – talaş karışımı

II. Deniz suyu

III. Su –kum karışımı

Yukarıdakilerden hangileri bileşenlerine fiziksel yöntemlerle ayrıştırılabilir?

A)Yalnız I

B)Yalnız II

C)Yalnız III

D)I ve II

E)I, II ve III—————

5)Aşağıdaki karışımlardan hangisi homojendir?

A)Zeytinyağı – su

B)Tebeşir tozu – su

C)Naftalin - su

D)Nişasta – su

E)Alkol – su —————–

6)X katısı, Y sıvısı ve Z sıvısı birbiri içinde çözülebilirken, T katısı ise X, Y ve Z ile homojen olarak karışamamaktadır.

Karışımlar ve ayırma yöntemleri aşağıdakilerden hangisinde yanlış eşleştirilmiştir?

Karışım Ayırma Yöntemi

A) X – Y Kristallendirme

B) X – Z Kristallendirme

C) Y – Z Damıtma

D) Y – T Damıtma—————-

E) Z - T Süzme

7) 1997 ÖSS

Karışımdaki maddelerin birbirinden ayrılması ile ilgili;

I.Kum – talaş karışımına su katarak aktarma

II.Yemek tuzu – kükürt karışımına su katarak süzme

III.Su – zeytinyağı karışımını ayırma hunisi ile ayırma

İşlemlerinden hangilerinde, karışımdaki maddelerin öz kütle farkından yaralanılır?

A) Yalnız I

B) Yalnız II

C) Yalnız III

D) I ve III—————–

II ve III

8)Aşağıdaki karışımları ayırma yöntemi hangisinde yanlış verilmiştir?

Karışım Ayırma yöntemi

A) Alkol – su Ayrımsal damıtma

B) Kum - demir tozu Mıknatısla ayırma

C) Kum - tuz Suda çözme

D) Zeytinyağı – su Ayırma hunisiyle ayırma

E) Tuz – su Süzme—————

9)Kum ve demir tozu karışımını ayırmak için en uygun yöntem aşağıdakilerden hangisidir?

A) Mıknatısla ayırma ————–

B) Süzme

C) Suda yüzdürme

D) Ayrımsal kristallendirme

Eleme

10)‘Alkol su içerisine her oranda çözünür’

Alkol - su karışımı için söylenecek ifade aşağıdakilerden hangisidir?

A) Homojen Karışım————-

B) Emülsiyon

C) Heterojen Karışım

D) Süspansiyon

E) Kolloid

11) Homojen karışımlar için;

Farklı cins atomlar içerir.

Erime ve kaynama noktaları karakteristiktir.

Karışımdaki maddelerin fiziksel özellikleri değişmez.

Karışımdaki maddelerin kimyasal özellikleri değişmez.

Yukarıdaki ifadelerden hangileri kesinlikle doğrudur?

A) Yalnız I

B) III ve IV

C) II ve III

D) I ve IV—————

E) II ve IV

I. Homojen sıvı – sıvı karışımlarında kaynama noktası farkından yararlanılarak karışım bileşenlerine ayrılabilir.

II.Heterojen sıvı – sıvı karışımlarını süzme yolu ile bileşenlerine ayrılabilir.

III.Heterojen katı –sıvı karışımlarını ayırmada kullanılan ayırt edici özellik, çözünürlük farkıdır.

İfadelerinden hangileri doğrudur?

A)Yalnız I

B)Yalnız II

C) I ve III———–

D) II ve III

E) I, II ve III

13) I. Saf maddedir.

II.Yapısında en az iki cins atom bulunur

III. Formüllerle gösterilir.

Yukarıdaki özelliklerden hangileri bileşikler için doğru karışımlar için yanlıştır?

A)Yalnız I B)I ve II C)I ve III D)II ve III E)I, II ve III

14)İçinde zeytinyağı bulunan bir kaba su konulup iyice çalkalanıyor. Su ile zeytinyağını ayırmanın en kolay yolu nedir?

A)Kabı bir süre bekletmek ——

B)Ayrımsal damıtma yapmak

C)Karışımı ısıtarak suyu buharlaştırmak

D)Karışımı soğutarak sıcaklığı 0°C’nin altına düşürmek

E)Kaba su ile kimyasal tepkimeye giren bir madde eklemek

15)Hidrojen ve oksijen karışımı ile su buharı için aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Karışım yanıcı gaz içerir.

B) Karışım yakıcı gaz içerir,

C) Hidrojen ve oksijen değişik oranlarda karıştırılabilir.

D) Karışımda hidrojen ve oksijen özeliklerini korur

E) Su buharını öz kütlesi hidrojen ve oksijenin öz kütlelerinin ortalamasına eşittir.-

16)Aşağıdaki olayların hangisi ya da hangilerinde elde edilen maddeler, başlangıçtaki maddelerin özelliklerini taşımaz?

I. Hava gazının yakılması

II. Alkolün damıtılması

III. Sodyumun suya atılmasıyla bir gaz elde edilmesi

A)Yalnız I B)I ve III C)I ve II D)Yalnız II E)I, II ve III

17) Homojen karışımlar için;

I. Farklı cins atomlar içerir

II. Erime ve kaynama noktaları karakteristiktir.

III. Karışımdaki maddelerin fiziksel özellikleri değişmez.

IV. Karışımdaki maddelerin kimyasal özellikleri değişmez.

Yukarıdaki ifadelerden hangileri kesinlikle doğrudur?

A)Yalnız I B)III ve IV C)II ve III D) I ve IV E)II ve IV

18) I. Yemek tuzu – toz şeker

II. Ham petrol

III.etil alkol – su

Yukarıdakilerden hangileri homojen bir karışım oluşturur?

A) Yalnız I B) Yalnız III C) I ve II D) II ve III E) I, II ve III

19) I. Su+ zeytinyağı

II.Su +şeker

III.Su+yemek tuzu

Yukarıda verilenlerden hangileri homojen bir karışım oluşturur?

A)yalnız II B)Yalnız III C)II ve III D)I ve III E)I, II ve III

20)Deniz suyundan önce arı(saf) su elde etmek için,deniz suyu önce ısıtılıp buharlaştırılır,sonra su buharı soğutulup yoğunlaştırılır.

Bu olayın adı aşağıdakilerden hangisidir?

A)Damıtma

B)Kaynama

C)Kristallenme

D)Yoğunlaşma

E)Donma

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dna’nın Sentezi (replikasyonu)

DNA’NIN SENTEZİ (REPLİKASYONU)

(Bu yazı Prof. Dr. Ali Demirsoy’dan alınmıştır)

Dikkatli ölçmeler sonucu elde edilen değerlerden aynı tip hücrelerde DNA’nın hem kimyasal özelliğinin hem de toplam miktarının, dölden döle sabit kaldığım biliyoruz. Demek ki DNA’nın hem niceliği ve hem de niteliği,aynı ana hücreden meydana gelen benzer hücrelerde aynı kalmak zorundadır. Bu nedenle hücre mitoz bölünmeye hazırlanırken DNA bütün uzunluğu boyunca, bütün kromozomlarda bir uçundan diğer ucuna doğru kendini ikiler. Bir DNA molekülü replikasyon (ikileşme) yapacağı zaman DNA molekülünün ikili sarmal dizilerim birbirine bağlayan zayıf hidrojen bağları bir fermuar gibi açılır. Eğer molekülün bir uçundan baslarsak teker teker her pürini, pirimidin esinden fermuarı açar gibi ayırabiliriz. Bu açılma her iki dizide eşlerinden ayrılan pürin ve pirimidinin uçlarını açıkta bırakır.

Hücrenin hammadde deposunda çeşitli nükleotidler vardır. Bu nükleotidler yüksek enerjili fosfat bağları taşırlar

DNA replikasyonu. a) DNA replikasyonunda zincirin eski kolu açık, yeni kolu koyu renkli; şekerfosforasidi zinciri bant şeklinde gösterilmiş. A. Adenin, T. Timin, C. Sitozin, G. Guanin; serbest nükleotidler oklarla gösterilmiştir, b) Replikasyonun moleküler açıklanması: DNA’nın iki kolu birbirinden ayrılıyor. Sol taraftaki 5′ fosfattan 3′-OH’ ya doğru uzanan) kol, alt taraftan yukarıya doğru kopya edilmeye başlanıyor. Yeni zincirde, eskisinde olduğu gibi, adenin timin ile; sitozin guanin ile baz çiftleri oluşturur. Yan yana duran nükleotidler arasında, deoksiribozun 3′ -OH grubunun çekmesi ile, nukleotid (nukleozit)’ lerin dıştaki 2 fosfat grubu serbest hale geçer .

DNA’nın ilk iki dizişi ayrılmış olur. Ayrılan dizilerin her biri kaybettiği nükleotid eşlerinin yerine tamamen aynı çeşitten eşler alıp, yeni birer ikili dizi oluştururlar (Şekil 11.9). Böylece meydana gelen ikinci dizi birincinin komplementeri (tamamlayıcısı) olur. Bunun sonucu olarak DNA şeridi hiçbir bilgi kaybetmeden ikileşir. Bu şekilde DNA’nın kendini yenilemesi semikoaservatif mekanizma ile olur. Bu tip çoğalmaya (ikileşmeye) semikoaservatif çoğalma denir. DNA replikasyon mekanizması konusunda daha başka görüşler de ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden konservatif mekanizmaya göre eski heliksin aynı kalması şartıyla yepyeni bir çift sarmal yapılmakta, dispersif mekanizmada ise, yeni sarmalda hem eski zincirden parçalar, hem de bunları bütüne tamamlayan yeni sentez edilmiş kısımlar bulunmaktadır.

Çeşitli replikasyon (ikileşme) mekanizmalarım gösteren şematik DNA sarmalları. Konservatif (DNA’nın her iki kolu da yeniden oluşmuştur); semikoaservatif (DNA’nın bir kolu eski, bir kolu yeni oluşmuştur), dispersif (DNA’nın her iki kolunda da bazı bölgeleri eski bazı bölgeleri yenidir). Sarmalların eski parçaları düz, yeni parçaları noktalı olarak gösterilmiştir.

Şimdiye kadar yapılan araştırmalar, semikoaservatif çoğalma mekanizmasın! kesin denecek şekilde doğrular niteliktedir.

Replikasyon (ikileşme) konusundaki çalışmalarda hala tam açıklanamayan bir nokta, sarmalın iki zincirinin çözülme şeklidir. Sarmalın iki dizişi birbirinden iki ipliğin ayrılması biçiminde ayrılsalar, burada bir dönme olayı ortaya çıkar. Oysa çok uzun olan makro molekülün mitozun oldukça kısa süresi içinde tamamen birbirinden ayrılması için büyük devirle dönmesi gerekecektir. Yoğunluğu az olmayan bir ortamda (plazma) bu hızla bir dönme, proteinleri denatüre etmeye yetecek kadar sürtünme ısısının ortaya çıkmasına neden olacağından bu açılmanın (dönmenin) nasıl yapılabileceği henüz bilinmemektedir. Bununla beraber bazı proteinlerin replikasyonu başlattığı, bazılarının DNA iplikçiklerinin çözünmesini ve dönmesini teşvik ettiği ve hücrede DNA sentezinin tamamlanmasını takiben iki yavru DNA molekülünün ayrılmasını kolaylaştırdığı bilinmektedir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Vitaminler

Vitaminler

Vitaminler vücuttaki biyolojik olayların normal olmasına, insan ve hayvanın dengeli gelişmesine sebep olan uzvi(organik) maddeler. Vitaminler vücudun yapı taşı ve enerji verici olmamakla birlikte sağlıklı bir hayat için mutlaka besinler vâsıtasıyla dışardan alınmalıdır.

Vitamin kelimesi, sıhhate sebep olan amin mânâsında olup, ilk defa 1911 senesinde C. Funk adlı bir kimyacı tarafından kullanıldı. Vitamin isminin kullanılmasından asırlar önce, protein, karbonhidrat, lipid, madenler ve su dışında henüz belirlenmemiş bâzı kimyasal maddelerin de normal beslenme için gerekli olduğu bilinmekteydi. Meselâ, aylarca denizlerde gezen gemiciler limon ve sebze yemediklerinden iskorbüt hastalığına yakalanmışlar ve bunun tedavisi limon yemekle mümkün olduğu anlaşılmıştır. Çünkü limonda C vitamini bulunmaktadır. Diğer taraftan, yalnız kabuğu soyulmuş pirinçle beslenen insanlarda beriberi hastalığının meydana geldiği ve bu hastalığın yalnız pirinç kabuğu ile tedavi edildiği bilinmekteydi. Vitamin eksikliğinin sebep olduğu hastalıklara ‘Avitamoz’ veya ‘Hipovitamoz’ denir.

Bugün ülkemizde, belirli vitamin eksikliklerine seyrek rastlanmaktadır. Böyle eksiklikler görülen kimselerde ya alkolizm gibi çok kötü alışkanlıklar veya sindirim bozukluğu bulunmaktadır. Teknoloji bakımından ileri ülkelerde meydana gelen egoizm(bencillik) ve materyalizm(maddecilik) hastalığı yaşlanan kimselerde tek başına yaşamasına sebep olmaktadır. Böyle yaşlı kimseler de, tek yönlü hazır yemekle beslendiklerinden, vitamin eksikliği görülmektedir. Ayrıca bol miktarda bira ve şarap tüketen bu ülkelerin insanlarında vitamin eksiliğinin olması çok tabiidir. Çünkü, alkol ince bağırsaktaki emilimi bozmaktadır. Bu da birçok bakımdan vitamin alamama olayıdır. Bugünkü tıp kat’i olarak alkolün, B2, B6, B12 vitaminlerinin alınmasına mani olduğunu ortaya koymuştur. Bunların eksikliğinin nelere sebep olduğu B2, B6, B12 vitaminleri kısmında geniş olarak anlatılmaktadır.

Ayrıca büyük şehirlerdeki yerleşim bozukluğu, insanların güneş ışını almasına mani olduğundan D vitamini eksikliği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Afrika ve Güney Asya insanlarında halen şaşılacak şekilde derecede vitamin eksikliği bulunmaktadır.

Bütün vitaminler ya oldukları gibi veya provitamin(vitamin ön maddesi) şeklinde bitkiler tarafından sentez(basit maddelerden meydana getirme) edilirler. Provitaminler, vücutta vitamin haline dönüştürülür. Bu dönüşme ya vücudun kendi gücüyle ve yahut dış bir kuvvet vasıtasıyla olur. Vücut kendine lazım olan enzim ve hormonları kendisi yaptığı halde vitamini yapamaz. Onun içindir ki vitaminlerin mutlaka dışardan alınması gerekiyor.İncelemeler,metabolizmanın kontrolünde, minerallerle birlikte vitaminlerin, hormon ve enzimlerin birbirine bağlı olarak çalıştıklarını göstermektedir. Vitamin etki bakımından hormonlara benzemektedir. Vitaminler az miktarda bütün hücrelerde depolanmaktadır. Bâzıları ise önemli miktarda karaciğerde birikir. Bugün, yaklaşık 20 değişik iyi karakterize edilmiş vitamin bilinmektedir. Fakat bunlarda 14’ü kat’i olarak gerekliliği ispatlanmıştır. Her vitamin ara metabolizmada kendine has bir fonksiyonu vardır ki, bu başka bir şeyle karşılanamaz. Ayrıca bazı vitaminler etkilerinde birbirine bağlıdır. Vitaminlerin yapıları aydınlatılmadan önce vitaminleri A, B, C, K gibi büyük harflerle adlandırma alışkanlığı vardı. Bugün de böyle devam etmektedir.

Vitaminlerin genel olarak et, sebze, meyve ve tahıllardan elde edilir. Sürekli olarak vitaminlerin alınması gerekir. Her şeyi yiyebilen bir insan için vitaminsizlik mesele değildir. Bugün bir çok vitaminler suni olarak , hayvan ve bitkilerden elde edilmektedir. Eczanelerde ilaç olarak satılmaktadır. Vitaminler suda ve yağda çözünen vitaminler şeklinde tasnif edilmektedir.A, D, E ve K vitaminleri yağda; C ve B vitaminleri suda çözünürler. Vitaminler başlıca üç şekilde analiz edilmektedir: Kimyevi veya fizikokimyevi, biyolojik ve mikrobiyolojik.

Vitaminlerin keşfinden sonra bunlara adeta her derde deva gibi aşırı kullanma meselesi ortaya çıkmıştır. Esasında vitaminin ilme uygun olarak kullanılması gerekir. Fakat ilim, vitamin konusunda halen araştırmaktadır. Son zamanlarda, vitaminler araştırmacı tıp adamlarının dikkatini çekmeye başlamış ve eksiklik ve fazlalıkların sebep olduğu olayların dışında, kişilerin günlük aldıkları vitaminlerin değişik miktarlarıyla uzun süredeki sağlık durumları ve sağlık bozuklukları arasındaki münasebet yeniden büyük bir incelikle araştırılmaya başlanmıştır.

Yağda Eriyen Vitaminler

Eski doktorlar gece körlüğü sığır ciğeriyle tedavi ederlerdi. Sonra bu hastalık tereyağı, molina balığı karaciğeri yedirilerek tedavi edildi. 1915’te, ABD’de, sadece kazein, nişasta ve şekerle beslenen sıçanlardaki gelişme bozukluğunun, morina karaciğerinden elde edilen bir maddeyle giderildiği keşfedildi ve bu maddeye A vitamini denmesinin sebebi daha önce keşfedilen B vitamininden ayırmak içindi. Bundan sonra, 1920’de bitkilerde boyalı madde korotenin A vitamininin başlangıç maddesi olduğu bulundu. A1 vitamini de denir. Kapalı formülü C20H29OH’dır. Erime noktası 62-64 santigrat derece olan renksiz kristal bir maddedir. Molekülün Bir sikloheksen p-iyonun halkası vardır. Bu halkaya ucundan (-OH) grubu bulunduran 11 karbonlu bir grup bağlanmış olup bir atlamalı 4 tane çifte bağ vardır. Yağda çözünür suda çözünmez. Yiyeceklerde A vitamini yağlarda esterleşmiş halde bulunabilir. Uzun süre ışıkta kalırsa harap olur. Pişirmekle pek harap olmaz. A vitamininin içinde bulunduğu yağ, bozulur veya ekşirse vitaminde harap olmaz.

A Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir.Balıkyağında, karaciğerde, tereyağı ve kremada, peynirde, yumurta sarısında bulunur.Sonradan A vitamini (retinol) ne dönüşecek olan Beta Karoten ve diğer karotenoidler ise yeşil yapraklı ve sarı sebzelerde ve tahıllarda bulunur.A vitamini karaciğerde depolanır. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.Yüksek miktarlarda alınması toksik reaksiyonlara (zehirlenme) neden olabilir. Vitamin A miktarı Retinol Equivalant ile ölçülür.

Vücuttaki Fonksiyonları

Sağlıklı deri ve saçlar için gereklidir.

Diş, dişeti, ve kemik gelişiminde önemli rol oynar

Normal iyi görme de ve gece görme de etkilidir.

Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir.

Akciğer, mide, üriner sistem ve diğer organların koruyucu epitelinin düzeninde rol oynar.

Eksiklik Belirtileri

Gece körlüğü

Xerophthalmia ( korneanın anormal kuruması ve kalınlaşması = göz kuruluğu)

Bağışıklık sisteminin zayıflaması, enfeksiyonlara elverişli hale gelme

Akne (sivilce) oluşumunda artış

Yorgunluk

Diş, dişeti ve kemiklerde deformiteler

Aşırılık ve Zehirlenme Belirtileri

Karaciğer bozuklukları

Mide bulantısı ve kusma

Saç dökülmesi (saçlar çabuk kopar)

Baş ağrısı

Eklem ağrıları

Dudak çatlamaları

Saç kuruluğu

İştah kaybı

Beta Koroten Aşırılığı ve Zehirlenme Belirtileri

Avuçlarda ve ayak tabanlarında ciltte sarı-kavuniçi renk değişikliği.

Çocuklarda zehirlenme 300000 Retinol Equivalant A vitamini alımıyla oluşur. Yetişkinler de ise genellikle günde 100000 Retinol Equivalant A vitamininin aylar boyu alınması ile oluşur.

Yetişkin Erkeklerde Vitamin A gereksinimi 1000 Retinol Equivalant Yetişkin Kadınlarda Vitamin A gereksinimi 800 Retinol Equivalant

Vitamin A için

Yiyecek

Miktar

Retinol Equivalant

Karaciğer (Dana)

6 gr

9124

Balıkyağı

1 servis kaşığı

4080

Yumurta sarısı

1 büyük

97

Chedar Peynir

2 gr

86

Süt

1 fincan

76

Kaymak-krema

1 servis kaşığı

63

Beta Karoten için

Patates

1 orta boy

2487

Havuç

1 orta boy

2025

Brokoli

1 fincan

136

Kayısı

1 tane

92

Yüz yıllarca önce rahitis (Raşitizm) denen kemik hastalığı balık yağı ile tedavi edilirdi. Raşitizm hastalığının, D vitamini eksikliği sebebiyle meydana geldiği 1918 yılında Mellanby adlı bir hekim tarafından tetkikler sonunda bulundu. 1922 yılında D vitamini keşfedildi. Son 20 yıl içinde yapılan çalışmalar, D vitamininin vücuttaki etkileri ve hareket tarzlarını büyük ölçüde aydınlattı.

D Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Daha çok iki şekilde bulunur.Bunlardan aktif ergosterol, kalsiferol ve D2 vitamini gibi adlarla da bilinen ergokalsiferol ışınlanmış mayalarda bulunur.Aktif 7-dehidrokolesterol ve D3 vitamini gibi adlarla da anılan kolesalsiferol ise insan derisinde güneş ışığı ile temas sonucu meydana gelir ve daha çok balık yağında ve yumurta sarısında bulunur. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.Yüksek miktarlarda alınması toksit reaksiyonlara (zehirlenme) neden olabilir.

Özellikleri birbirine benzeyen D2, D3, D4, D5,D6,D7 şeklide adlandırılan altı D vitamini elde edilmiştir. D2 vitamini (ergokalsiforal) bitki menşeyli olup, en çok mantar ve mayalarda bulunur. Ergosterol’un morötesi ışınlara maruz kalmasıyla meydana gelir. Bu arada zehirli maddelerde meydana gelebilir. D2 vitamini tedavide D3 gibi etkilidir. Ancak tabiatta pek bulunmaz. D3 vitamini (kolekalsiferol) hayvani yağlarda çok bulunan 7-dehrokolesterol’un morötesi ışınlara maruz kalması ile meydana gelen bir tabi vitamindir. Tabiattaki besinlerin çok azında D vitamini vardır. Vücutta D vitaminini aktif hale geçiren güneştir. Çünkü dışardan alınan 7-dehrokolesterol’un aynı zamanda vücut tarafından da yapılmaktadır. İmal edilen bu madde deri yüzeyine gelir ve bu yüzey güneşe maruz kalınca D vitamini meydana gelir. Araştırmacılar, yanakların yeteri kadar güneş ışığına maruz kalması sonucunda vücut için lazım olan D vitamini meydana geldiği belirtmektedirler. Sıcak bölgelerdeki insanların esmer veya siyak olması D vitamininin yeterinden fazla meydana gelmesi mani olur. Fazla D vitamini zehirlenmelere yol açar. Hayvanlarda, sentez edilen D vitamininin ön maddesi tüysüz derilere gider. Mesela tavukların bacaklarının çıplak kısmında D vitamini meydana gelir. Sentetik D vitaminleri de morötesi ışınlar kullanılarak laboratuarlarda elde edilmektedir.

Vücuttaki Fonksiyonları

İnce bağırsaklardan kalsiyum ve fosforun emilimini düzenleyerek kemik büyümesi, sertleşmesi ve tamiri üzerinde etkili olur.

Raşitizmi önler.

Böbrek hastalıklarında düşük kan kalsiyumu seviyesini düzenler.

Postoperatif kas kasılmalarını önler.

Kalsiyumla birlikte kemik gelişimini kontrol eder.

Bebekler ve çocuklarda kemik ve dişlerin normal gelişme ve büyümesini sağlar.

Henüz kanıtlanmamış olası etkileri:

Artrit, yaşlanma belirtileri ,sivilce,alkolizm, kistik fibrozis uçuk ve herpes zoster tedavisi, kolon kanserinin önlenmesi.

Vitamin D alınımına dikkat edilmesi gereken durumlar:

Güneş ışığı bakımından yetersiz bölgelerde yaşayan çocuklar.

Yetersiz gıda alan ve fazla kalori yakan kişiler

55 yaşın üzerindekiler, özellikle menopoz sonrası kadınlar.

Emziren ve hamile kadınlar.

Alkol veya  uyuşturucu kullananlar.

Kronik hastalığı olanlar, uzun süredir stres altında olanlar, yakın geçmişte ameliyat geçirmiş olanlar.

Mide-barsak kanalının bir kısmı ameliyat ile alınmış olanlar.

Ağır yaralanma ve yanığı olan kişiler.

Eksiklik Belirtileri

Raşitizm:(Çocuklarda D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık)Çarpık bacaklar, kemik veya eklem yerlerinde deformasyonlar, diş gelişiminde gerilik, kaslarda zayıflık,  yorgunluk, bitkinlik.

Osteomalazi (yetişkinlerde D vitamini eksikliği ile oluşan hastalık) kaburga kemiklerinde,omurganın alt kısmında, leğen kemiğinde, bacaklarda ağrı, kas zayıflığı ve spazmları, çabuk kırılan kemikler.

Aşırılık ve Zehirlenme Belirtileri

Yüksek kan basıncı Mide bulantısı ve kusma

Karın ağrısı Düzensiz kalp atışı

İştah kaybı Zihinsel ve fiziksel gelişme geriliği

Damar sertliğine eğilim Böbrek hasarları

Günlük Vitamin D ihtiyacı:

Çocuklar

Erkekler

Kadınlar

0-6 ay: 7,5 mcg

11-18 yaş: 10 mcg

11-18 yaş: 10 mcg

6-12 ay: 10 mcg

19-24 yaş: 10 mcg

19-24 yaş: 10 mcg

1-10 yaş: 10 mcg

25 yaş üstü:5 mcg

25 yaş üstü:5 mcg

Hamileler: 10 mcg

Emzirenler: 10 mcg

Bazı yiyeceklerdeki Vitamin D miktarları:

Yiyecek

Miktar

Mikrogram(mcg)

Ringa balığı

6 gr

35

Balıkyağı

1 servis kaşığı

34

Uskumru fileto

6 gr

Som balığı

6 gr

Tuna balığı

6 gr

Süt

1 fincan

Kazein, mısır, nişasta, domuz yağı, tere yağı ve maya ile beslenen farelerin beslenme bakımından iyi olmalarına rağmen, üremedikleri tetkikler sonunda anlaşılmıştır(1923). Mesela erkekleri kısırlaştılar. Dişileriyse yavrularını düşürdüler. Yukarıdaki beslenmeye bitkiden elde edilen yağ ilave edilince farelerde görülen bozukluğun düzeldiği görüldü. Bu bozukluğun sebebinin E vitamini eksikliği olduğu tespit edildi ve o yıl E vitamini keşfedildi, sentezi yapıldı ve yapısı aydınlandı.

E Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir. Bu yüzden hücre zarında bol miktarda bulunur. E vitamininin etkilerini gösteren 8 tokoferol ve tekotrienol vardır. Bu tokoferol diğer tokoferoller içinde en etkili olanıdır.

-tokoferol ve daha çok kullanılan -tokoferol asetat hafif sarı, kokusuz, yağımsı berrak ve oldukça yapışkan maddelerdir. Tabiatta bulunan dekstro şekli fizyolojik olarak en etkili izomeridir. Suni rasemik -tokoferol

(DL- -tokoferol) esteri, tekabül eden dekstro azomerinin %70-75 etkisine sahiptir. B ve g tokoferoller, izomerinin yarısı kadar, d izomeriyse ancak %1’i kadar etkilidir. Tokoferoller billuri şekilde elde edilemedi. Oksijensiz ortamda 200 santigrat dereceye kadar dayanır. Organik asitlerden 100 santigrat dereceye kadar müteessir olmazlar. Alkaliler etki eder. Oksidasyonla biyolojik etkisini hızla kaybeder. Acılaşmış yağda E vitamini bulunmaz. Işık bilhassa ultraviole (mor ötesi) ışınlara karşı dayanıksızdır. Onun için E vitamini ihtiva eden gıdalar güneşe maruz bırakılmamalıdır. E vitamininin bazı oksidasyon ürünleri K vitamini etkisi gösterir. Kızarmalarda E vitamininin %50-90 kayıp olur. Suni olarak ağartılmış unlarda E vitamininin bir kısmı harap olmaktadır. E vitamini antioksidan olduğundan yağlara katılarak yağın dayanıklılığını arttırılır.

Alfa,beta,gama ve delta tokoferolleri içerir. Bitkisel yağlar ve buğday tanesi en iyi kaynağıdır. Isıya karşı sabit ve pişirilmeye dayanıklıdır.

Vücuttaki Fonksiyonları

En iyi Antioksidandır.Hücre zarı ve taşıyıcı moleküllerin lipid kısmını stabilize ederek hücreyi serbest radikaller, ağır metaller, zehirli bileşikler, ilaç ve radyasyonun zararlı etkilerinden korur.

İmmun sistemin aktivitesi için gereklidir.Timüs bezini ve alyuvarları korur.Virttik hastalıklara karşı bağışıklık sistemini geliştirir.

Göz sağlığı için hayati önem taşır.Retina gelişimi için gereklidir.Serbest radikallerin katarakt yapıcı etkilerini önler.

Yaşlanmaya karşı koruyucudur.Serbest radikallerin dokular, deri ve kan damarlarında oluşturduğu dejenaratif etkiyi önler.Yaşlanmayla ortaya çıkan hafıza kayıplarını da önleyici etkisi  vardır.

Eksiklik Belirtileri

Çocuklarda hemolitik anemi ve göz bozuklukları

Yetişkinlerde Dengesiz yürüme, konsantrasyon bozukluğu, düşük tiroid hormonu seviyesi, sinir harabiyeti, uyuşukluk, anemi, bağışıklık sisteminde zayıflama.

E vitamini eksikliğinde kalp hastalıkları ve kanser riski artmıştır.

Günlük Vitamin E ihtiyacı:

Çocuklar

Erkek

Kadın

0-12 ay: 3-4 mg

18 yaş üstü:10 mg

18 yaş üstü: 8 mg

1-7 yaş: 6-7 mg

Hamileler: 2 mg

11-18 yaş: 8 mg

Emzirenler: 3 mg

Bazı yiyeceklerdeki Vitamin E miktarları:

Yiyecek

Miktar

Miligram

Ay çekirdeği

1/4 fincan

26,8

Badem

1/4 fincan

12,7

Buğday

1/4 fincan

12,8

Çiçek Yağı

1 servis kaşığı

7,9

Yer Fıstığı

¼ fincan

4,9

Mısırözü yağı

1 servis kaşığı

4,8

Soya yağı

1 servis kaşığı

3,5

Balık Yağı

1 servis kaşığı

Istakoz

6 gr

2,3

Salmon fileto

6 gr

0,6

Danimarkalı araştırmacı Dam, 1934 yılında yağsız gıdalarla beslediği zaman on C vitaminine bağlı olmayan bir kanama istidadı gördü. Değişik besinlerle beslenince kanama istidadının düzeldiğini gördü. Bu bozukluğu düzelten aktif maddeye K vitamini (Kaogulasyon=pıhtılaşma vitamini ) adını verdi. Bu araştırmacı 1939 yılında bu maddeyi saf olarak elde etti.

Tabii kaynaklarda K1 ve K2 olmak üzere iki çeşit K vitamini vardır. K vitaminin ikisi de bir naftokinondur. K1 vitamini bitkilerde bulunur ve filokinon ve filomenadion şeklinde adlandırılır. K1 vitamininin kimyada adı, 2-metil-3-fitil-1,4-naftokinondur. Yeşil yapraklarda bulunur. Erime noktası yaklaşık -20 santigrat derece olan sarı yağımsı bir maddedir. K2 vitamini ise kokuşmuş balık unlarından elde edilmiş olup bir grup menakinonlar ve bakteriler tarafından üretilir. 53.5-54.5 santigrat derece de eriyen sarı kristalimsi bir maddedir. Kimyada 2-metil-3-difarnizel-1.4-naftakinon şeklinde adlandırılır ki bu K2( 30) olarak bilinir. Karbon sayısına bağlı olarak K2(35) ve K2(45) vitaminleri de vardır.

K vitamini organik çözücülerin çoğunda ve yağda çözünür. Fakat suda çözünmez. K vitamini ısıya dayanıklıdır. Pişirme sırasında kısmen parçalanır. Işığa çok hassastır. K2 vitamininin etkisi K1 vitamininin 2/3’ü kadardır. K3 vitamini ise K1‘den birkaç defa daha etkilidir. K vitamininin tesiri naftokinon halkasından ileri gelir.

K Vitamini yağda eriyen vitaminlerdendir.Kan pıhtılaşmasında önemli rol oynar. Lahana, karnıbahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde, soya fasülyesi ve tahıllarda bulunur.Genellikle vücutta barsak bakterileri tarafından sentez edilir.

Vücuttaki Fonksiyonları

Kan pıhtılaşmasını sağlar.

Bazı çalışmalar özellikle yaşlılarda kemikleri güçlendirdiğini göstermektedir.

Pıhtılaşmada ve kemik yapımında kalsiyuma yardımcıdır.

Eksiklik Belirtileri

Kontrolsüz kanamalara neden olan K vitamini eksikliği malabsorbsiyon hastaları hariç ender görülür.Doğumdan sonraki ilk 3-5 gün içerisinde barsak florası henüz tam gelişmemiş olduğundan K vitamini eksikliği vardır.

Günlük Vitamin K ihtiyacı:

Genellikle sebzelerle alınan günlük 60-85 mg. herhangi bir eklemeye gerek kalmadan yeterli olmaktadır.

Suda Eriyen Vitaminler

1500 yıllardan sonra uzun seferlere çıkan Avrupalı denizcilerde iskorbüt hastalığı görülmüş ve bu yüzden çoğu ölmüştür. Bilgisizce beslenmeden ileri gelen bu hastalığın tedavisini Avrupalılar 1753 yılında yapabildiler.

J.Kind Lind, skorbütlü 12 hastayı gruplara ayırarak her bir grubu çeşitli gıdalarla besledi. Limon ve portakal suyu verdiği hastaların hızla iyileştiğini gördü. Bundan sonra uzun seferlere çıkan denizciler uğradıkları limanlardan yeşil sebze ve limon ve meyveler alarak yollarına devam ettiler ve bunun sonucu olarak da iskorbüte rastlanmadı. 19. asırda, hızlı sanayileşme ve ekonomik dengesizlik ve bunu sonucu olarak sefalet Avrupa’da yine iskorbüt hastalığının ortaya çıkmasına sebep oldu. Çünkü beslenme zayıflamıştı. Bunun üzerine tekrar deneyler ve araştırmalar başladı. Holst ve Frönchlich 1907’de tesadüf eseri deney hayvanı olarak kobay seçtiler. Eğer başka bir hayvan seçselerdi sonuca varamazlardı. Çünkü kobay da insan gibi C vitamini kendisi sentez edemeyen mahluklardandı. Bu araştırmacılar bazı denemelerde kobaylarda iskorbüte benzer hastalık getirebildiler. 1932 yılında ABD’den Glen King iskorbüte sebep olan C vitamini denen faktörün askorbik asit olduğunu buldu. Askorbit asitse limondan ve böbrek üstü kapsüllerinden 1928 yılında elde edilmişti. Fakat elde eden bunun C vitamini olduğunu düşünememiştir.

Kapalı formülü C6H8O6 olup, molekül ağırlığı 176’dır. 190-192 santigrat derecede bozunarak erir. Tadı limon gibi ekşidir. Optikçe aktif olup, suda spesifik çevirmesi ( )D20=23 derecedir. Alkolde ve suda çözünür. Yağda ve birçok organik çözücüde çözünmez. Endiol grubuna sahip olduğu için kuvvetli indirgendir. Kolayca yükseltgenebilir ve bunun sonucu teşekkül eden dehidroaskorbik asit (C6H6O6) de C vitamini vazifesini görür. Kuru halde oldukça dayanıklı, ışıkta yavaş yavaş esmerleşir. Asitli çözeltileri dayanıklıdır. Oksijensiz ortamda ısıya dayanıklıdır. Oksijensiz ortamda ısıya dayanıklıdır. Eser miktardaki bakır ve gümüş çabuk parçalanmasına sebep olur. Pişirilen besinlerde C vitamini azalır. Zedelenerek kesilen meyvelerdeki C vitamini hemen bozulmaya başlar. Teneke kutularda saklanan, meyve sularındaki C vitamini, plastik şişelere nispetle çok daha iyi korunmaktadır.

Askorbik Asit denilen maddedir. Üzerinde çok durulan, günümüzde herhalde en çok bilinen ve hakkında sürekli bir şeyler söylenilen vitamindir. Hatta C Vitamini üzerine internette siteler yapılmakta, çılgınlık derecesine varan bağımlıları bulunmaktadır. Bitkiler ve bir çok hayvan bu vitamini kendileri üretebilmektedir. Kimyasal yapısı aslen bir tür şekerdir. Dış ortam koşullarında ve pişirme esnasında, diğer maddelerle etkileşerek kolaylıkla bozulabilir. Taze sebzeler buharda pişirildiğinde C Vitamini de korunmuş olur.Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır ve 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Kullanıldığı organlarda bir miktar birikime uğrar.

C Vitaminin Etkileri

Üzerinde durulan bir çok etkileri vardır. Bazıları kesin olmakla birlikte bazı yönlerden de abartıldığı izlenimi oluşmaktadır.

Güçlü bir indirgeyicidir. Canlılardaki önemli rolü bu özelliğinden kaynaklanır.

Destek dokuları için kollajen proteinlerinin yapımında etkisi vardır. Bu kollajen dokular deride, adale ve eklem bağlarında, damar duvarında, kemik ve dişlerde bulunur.

Tirozin maddesinin yıkılmasını ve vücuttan atılmasını sağlar.

Böbrek sütü bezlerinden salınan bir çok hormon için gereklidir. Bunlar genellikle stres ile ilgili hormonlar olup, stres anında C Vitamini tüketimi artmaktadır.

Bağırsaklardan demirin emilimine etkilidir.

Besinlerdeki folik asidin dayanıklı kalmasını sağlar.

Triptofandan beyin için gerekli olan serotonin elde edilmesine etkilidir.

Suda eriyen güçlü bir antioksidandır. Yağda eriyen diğer bir güçlü antioksidan olan E vitamininin, ayrıca A ve B Vitaminlerinin de yapısının korunmasına ve etki gösterebilmesine katkı sağlar.

Nitrit gibi karsinojen maddelerin etkilerini önler.

Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olmalarını sağlar.

Kortizon, aspirin, insulin gibi ilaçlarla kurşun, civa, arsenik gibi ağır metallerin olumsuz etkilerini giderir.

Vücudun savunma sistemini arttırıcı etkisi vardır. Bu etkisini nötrofil hücrelerini ve interferon denilen maddeyi arttırmak yoluyla gerçekleştirir.

Histamin yapımını azaltarak alerjik olayların şiddetini düşürür.

C Vitamini Eksikliği

Tarihte bu vitaminin eksikliği anlaşılana kadar bir çok insan ölmüş ve hastalıklar yaşanmıştır. Günümüzde ağır tablolar artık görülmemektedir. Ancak beslenme yanlışlıkları nedeniyle daha hafif sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Eksikliğinde oluşan en ağır durum skorbüt hastalığıdır. Eskiden özellikle uzun sürelerle gemilerde bulunup, taze sebze-meyve yiyemeyenlerde görülmekteydi.

Genel olarak dokuların sağlığı bozulur.

Diş eti kanamaları ve çekilmeler.

Enfeksiyonlara karşı dayanıksızlık ve zor iyileşme.

Deride küçük kanamalar, halsizlik, iştahsızlık.

Eksiklik artarsa burun kanamaları, ağız içinde yaralar, diş kayıpları, eklem şişmeleri, kemik ağrıları ve nefes darlığı.

Çocuklarda büyümenin yavaşlaması, yaşlılarda ciddi damar problemleri.

Ayrıca değişik enfeksiyonlar, soğuk algınlığı, depresyon, yüksek tansiyon, eklem iltihabı, ülser, damar sorunları, alerji ve safra kesesi taşları bir çok sağlık sorununun C Vitamini ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.

C Vitamini Fazlalığı

Bu sorun üzerinde çok spekülasyon yapılması nedeniyle fazla miktarda alımı sonucunda görülmektedir. İşin iyi tarafı vücutta depolanmadığı ve idrarla atıldığı için az sorun olmaktadır. Ciddi yan etkileri pek yoktur.

En sık görüleni ishaldir.

Karın ağrısı,

İdrarda yanma,

Deride hassasiyet,

Kan hücrelerinde yıkım, Böbrek taşı oluşumu görülebilir.

C Vitaminin Tedavide Kullanımı

Bir çok konuda kullanıma sahiptir. Belki de içerdiği C Vitamininden dolayıdır ki limon da her şeyin içine konulmaktadır. Kullanıldığı her alan, çok geçerli gerekçelere dayanmamaktadır.

Yara iyileşmesini hızlandırmak için,

Soğuk algınlığı, nezle ve anjinde,

Enfeksiyona yakalanma riskini azaltmak için,

Damar sertliğinden korunmak amacıyla,

Kanser riskini azaltmak umuduyla,

İtiyadı düşükleri önlemek amacıyla,

Emziren annelerde,

Bazı ruhsal sorunlarda,

Spor performansını arttırmak amacıyla kullanılmaktadır.

C Vitamini Gereksinimi

İnsan vücudunda 20 - 50 gün yetecek kadar 600 - 1500 mg. lık bir C Vitamini depolanmaktadır. Çocukların günlük gereksinimi 35 - 50 mg. kadardır.

0 - 1 Yaş   

35 mg.

1 - 14   

50 mg

14 yaş üzeri   

60 mg

Gebe kadınlar   

80 mg

Emziren anneler   

100 mg

aldıkları takdirde herhangi bir eksiklik sorunu yaşamazlar. Bu miktarın biraz daha üzerinde almaları uygun olur. Herkes için günlük 100 - 150 mg. dozu yeterlidir. Stres altında yaşamak, sigara kullanmak, aspirin, kortizon, doğum kontrol hapları, östrojen, demir gibi ilaç alımları, taze sebze, meyve tüketiminin az olması gereksinmeleri arttırır.

C Vitamini Doğal Kaynakları

Taze meyve ve meyve suları ile sebzelerde bol miktarda bulunur. Besinlerin pişirilmesi sırasında C Vitamini önemli oranda yitirilir. Kaynamış, oksijeni uçmuş bir suda pişirilme ile soğuk suya koyarak pişirme bile kayıp miktarlar açısından farklıdır. Soğuk suda pişirmede kayıp fazladır, keza pişirme süresinin uzaması da olumsuz etki gösterir. Yağda kızartma, bakır kaplar, sebze, meyvelerin bekletilmesi ve kuralına uyulmadan dondurulması, kesilmiş sebzelerin hava ile teması, pişirilmiş yemeklerin bekletilmesi ve ısıtılması C Vitaminin yitirilmesine neden olur.

Kaynak   

100 gr. da mg

Siyah üzüm   

200

Narenciye   

50

Çilek   

60

Kavun, karpuz   

20

Yeşil biber   

100

Maydanoz   

150

Brokoli, B.Lahanası Çiğ   

100

Havuç   

Soğan   

10

Çiğ bezelye   

25

Pişmiş bezelye   

10

İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edilir. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslendiğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesadüfi olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedavi eden maddenin olduğu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında suni olarak elde edildi.

Suda kolay çözünür. Isıya pek dayanıklı değildir. Asidik ortamda 120 santigrat dereceye kadar dayanabilir. Işık ve havadan pek az etkilenir. Pastalara ve hamur işlerine sodyum bikarbonat (kabartma tozu) konulursa bu vitamin büyük ölçüde harap olur. Etler tabii olarak pişirilirken B1 vitamini pek bozulmaz. Besinlerin kurutulması ve depolanması esnasında pek az kayba uğrar. Unların ağartılmasında yaklaşık %20’dir. Renksiz kristalsi bir maddedir. 221 santigrat derecede erir. Hafif tuzlu bir tadı ve kendine has ceviz kokusu vardır. Hekzasiyanoferrat gibi uygun yükseltgenler etkisiyle mavi fluorassanslı sarı bir pigment tiokroma’a yükseltgenidir.

Thiamin olarak da adlandırılan B1 vitamini merkezi sinir sistemi sağlığını korumakta önemli bir rol oynar. Yeterli B1 düzeyleri zihinsel fonksiyonun korunmasında bize yardımcı olur. B1 düzeylerinde ki yetersizlik ise gözlerde güçsüzlük, zihin bulanıklığı ve fiziksel koordinasyonda bozukluğa sebep olur.

B1 vitamini kan hücrelerinin oluşumu ve sağlıklı bir dolaşım sistemi için gerekli olan hidroklorik asit in üretiminde rol oynar. Ayrıca karbonhidratlardan enerji üretiminde, kalp ve sindirim sistemi kaslarının dokusunun korunmasında anahtar rolü vardır.

Diğer B vitaminleri gibi B1 vitamini de suda eriyen vitaminler sınıfındandır ve vücutta depolanmaz. Bu sebeple her gün yeterli miktarda B1 vitamini alınması gerekmektedir.Diğer B vitamini kompleksleri ile birlikte alındığında tek başına yapacağı etkiden daha fazla etki oluşturur.

B1 Vitamini Eksikliğinde Görülen Belirtiler:

İştah azalması

Sindirim bozukluğu Kabızlık

Yorgunluk Baş ağrısı

Sinir ve dolaşım sistemi hastalıkları

Kas krampları

Ödem

B1 vitaminin uzun süre eksikliklerinde Beriberi adı verilen ve merkezi sinir sistemini yıkıcı ve bazen ölümcül olabilecek bir hastalık oluşabilir. Beriberiye beslenme düzeyleri yeterli olan ülkelerde pek rastlanmaz. Ancak alkol B1 i yıkıma uğrattığından uzun süreli alkolizm vakalarında bu hastalığa rastlanabilmektedir. B1 düzeylerini ağızdan alınan antibiyotikler, sulfa grubu ilaçlar, antiasitler ve doğum kontrol hapları da etkileyebilir. Ayrıca karbonhidratı yüksek diyetle beslenen kişiler de B1 ihtiyacı artabilmektedir.

B1 vitamini açısından zengin besinler: Kuru fasulye, yumurta, bira mayası, bütün hububatlar, kahverengi pirinç ve deniz ürünleridir. Süt ve süt ürünleri, sebze ve meyveler B1 açısından çok zengin kaynaklar olmasalar da yüksek miktarlarda tüketildiklerinde yeterli B1 vitamini girişini sağlayabilirler.

Besinler haricinde alınan ek vitamin preperatlarında B1 genellikle  B2, B3, B6, pantetonik asit ve folik asit ile birlikte bulunur.

Günlük B1 Vitamini Gereksinimi: 1,5 mg dır.

B2 (Riboflavin-Laktaflavin) vitamini, Kuhn ve arkadaşları 1933 yılında sütten elde ettiler ve bunun riboflavin olduğu öne sürdüler. Molekül yapısı bir şeker olan ribose benzediği için ribo eki, sarı kristal olduğundan flavin (flavuas=sarı) eki alınarak B2 vitaminine riboflavin denildi. 1935 yılında yine aynı araştırmacılar tarafından sentez edildi.

Yeşil flüoresans gösteren sarı boyar maddedir. Kristal yapıya sahiptir. 282 santigrat derecede bozunarak erir. Suda çözünür, fakat yağda çözünmez. Hafif kokusu acı bir tadı vardır. Suda çözündüğü için hayvani ve nebati gıdalardan kolayca çekilebilir. Sulu çözeltilerden uzun süre ısıtmaya bile dayanıklıdır. Işığa karşı hassastır. Işıkta kalan sütte B2 vitamini azalır.

Riboflavin olarak da adlandırılan B2 vitamini enerji üretimi, enzim fonksiyonu, normal yağ asidi ve aminoasit  sentezi için önem taşımaktadır.. Serbest radikallerin toplayıcısı olan glutathion un üretimi için gereklidir.

 Riboflavin suda eriyen bir vitamindir ve vücutta depolanmaz. Karaciğer, böbrek ve kalpte sadece birkaç dakika kalır. Bu sebeple dışarıdan alınması gerekmektedir.

Ağır Riboflavin eksikliğine nadir olarak rastlanır. Alkoliklerde görülebilir. Ancak çok ağır olmasa da tehlikeli düzeyde Riboflavin eksikliği yaşlıların yaklaşık yüzde 33 ünde görülebilmektedir.

Riboflavin hücre enerji üretimini arttırdığı için migren tipi baş ağrılarının önlenmesinde etkili olabilmektedir. ( Migrenin kan damarlarında üretilen enerjinin azalmasıyla oluştuğuna inanılmaktadır. 1994 de yapılan bir çalışmada yüksek dozlardaki riboflavinin baş ağrılarının tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir.)

Riboflavin ışığa karşı oldukça hassastır. Açık yeşil sebze ve meyvelerde bulunan bu vitamin özelliğini çok çabuk kaybeder. Boş mideye alındığında sadece % 15 i emilebilir. Fazla miktarda alınan Riboflavin idrar ile atılır ve idrarı hafif bir sarı yeşil renge boyar.

Vitamin B2 kaynakları:

Badem Buğday Peynir

Bira Mayası Tavuk

FAYDALARI:

Kanıtlanmış Faydaları:

Besinlerden enerjinin serbest bırakılmasında rol oynar.A vitamini ile birlikte kullanıldığında solunum, sindirim, dolaşım ve boşaltım sisteminin mukozasının sağlıklı olmasını sağlar. Sinir sistemi, deri ve gözleri korur. Normal büyüme ve gelişmeye yardımcı olur. Enfeksiyon, alkolizm, yanık, mide ve karaciğer hastalıkları tedavisine yardımcı olur.Antioksidan aktivitesinde gerekli olan Glutation un rejenerasyonunda gereklidir. Migren, katarakt, orak hücreli anemi tedavisinde kullanılır.

Vücut dokularının nefes alması için gerekli flavin mononucleotide ve flavin adenine dinucleotide adlı iki koenzimin bir parçası gibi davranır. Vitamin ve minerallerdeki piridoxin i harekete geçirir.

Kanıtlanmamış faydaları:

Çeşitli göz hastalıklarını, deri hastalıklarını tedavi ederler.Kansere karşı önleyici olduğu iddia edilmektedir. Vücudun normal gelişimini arttırırlar. Kısırlıkta faydalı olduğu sanılmaktadır. Stresi engellerler. Görme duyusunu güçlendirir.

Kimler kullanmalıdır:

Yetersiz kalorili diyet alanlar, beslenme bozukluğu olanlar veya kalori ihtiyacı artmış kişiler.

Gebe veya emziren kadınlar.

Alkol veya diğer madde bağımlıları.

Kronik hastalığı olanlar, uzun süreli stres altında olanlar, yakın geçmişte operasyon geçirmiş kişiler.

Sporcular ve beden işçileri.

Sindirim sisteminin bir bölümü operasyonla alınmış olanlar.

Ağır yanık veya yaralanması olan hastalar.

Doğum kontrol hapı veya östrojen kullananlar.

Yararlı bilgiler:

B2 vitamini idrarı koyu sarı renge boyayabilir.

Soda ile birlikte pişirme yiyeceklerdeki B2 vitaminini ortadan kaldırır.

EKSİKLİK BELİRTİLERİ:

Ağız kenarlarında çatlaklar, dil ve dudaklarda iltihaplanmalar.

Işığa duyarlı gözler.

Ciltte kaşıntı.

Sersemlik, uykusuzluk.

Öğrenme güçlüğü.

Gözlerde yanma ve kaşıntı.Kornea hasarı.

Kanıtlanmamış Belirtiler:

Hafif Anemi.

Hafif uyuşukluk hali.

Akne.

Migren tipi baş ağrıları.

Kas spazmları.

Riboflavin eksikliği ile özofagus kanserleri arasında bir ilişki olduğu öne sürülmektedir.

Günlük Tavsiye Edilen Dozlar:

ÇOCUKLAR

0-6 Ay:

0.4mg

6-12 Ay:

0.5mg

1-3 Yaş:

0.8mg

4-6 Yaş:

1.1mg

7-10 Yaş:

1.2mg

ERKEKLER

11-14 Yaş:

1.5mg

15-18 Yaş:

1.8mg

19-50 Yaş:

1.7mg

51+ Yaş:

1.4mg

KADINLAR

11-50 Yaş:

1.3mg

51+ Yaş:

1.2mg

Hamileler:

1.6mg

Emzirenlerde (ilk 6 Ay):

1.8mg

                (ikinci 6 Ay)

1.7 mg

Herhangi bir B vitaminine karşı alerjik kişilerde, kronik böbrek hastalıklarında kullanılmamalıdır.

Gebeler ve emzirenler doktorlarının tavsiye ettiği şekilde kullanmalıdır.

B-2 Fazlalığı:

İdrar renginde koyulaşma.

Bulantı, kusma.

Etkileşim:

Trisiklik antidepressanlar, fenotiazinler, probenesid B-2 nin etkisini azaltırlar.

B3 (PP vitamini). Genel olarak daha çok mısır yiyen kimselerde pellegra (pelle=deri, agra=kaba) hastalığı ortaya çıkar. 18. yüzyılda Amerika’da ve Avrupa’da çok görülen bu hastalık 19. asırda Afrika’da çok yayılmaya başladı. Goldberger adlı bir tabip pellegra hastalarına mısır dışında et ve sebze yedirince bu hastalığın tedavi olduğun gördü. Böylece bu hastalığın gıda eksikliğine dayalı olduğunu ortaya çıkardı. 1937 yılında Elvejhem ve arkadaşları köpeklerdeki karadil hastalığının karaciğerden elde edilen nikotinamidle tedavi ettiler. Aslında nikotinamid, kimyagerler tarafından 1894 yılında tütünden elde edilen nikotinden elde edilmişti. Zamanımızda pellegra Afrika’da, Pakistan ve Hindistan’ın belli bölgelerinde hala sağlık meselesi olarak durmaktadır.

Beyaz iğne şeklinde billurdan ibarettir. Su ve alkolde çözünür. Piridin B-karboksilli asidin amidi olan nikotinamid 131-132 santigrat derecede erir. Niasin maddesi vücutta niasimid’e dönüşür. Isı ve ışığa dayanıklıdır. Sentezi kolaydır.

Niasin, Niasinamid veya Nikotin Amid olarak ta adlandırılan B3 vitamini sindirim için gerekli olan hidroklorik asit üretimi için olduğu gibi , protein, yağlar ve karbonhidrat metabolizması için de tüm insanlar tarafından gereksinim duyulan zorunlu bir besindir.

B3 vitamini kan dolaşımını düzenler, sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Beyin ve hafızanın ileri fonksiyonlarını denetlemesinden dolayı şizofreni ve diğer zihinsel hastalıklarda tedavi edici rol oynar. Son olarak yeterli B3 düzeyleri insülin ile östrojen, progesteron ve testosteron gibi cinsiyet hormonlarının sentezi için hayati rol oynamaktadır.

B3 vitamini eksikliğinde Pellegra adı verilen ve sinir sisteminde fonksiyon bozukluğu, mide barsak sistemi bozukluğu, ishal, zihin bulanıklığı, depresyon, ve ağır dermatit ve çeşitli cilt  lezyonları ile karakterize bir hastalık

oluşur. Son zamanlarda kan kolesterolünü ve trigliseritini yan etki olmadan emniyetle düşürebildiği için doktorlar tarafından bu amaçla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak B3 vitamininin kullanımında doz ayarlaması mutlaka doktor tarafından yapılmalıdır.

Yüksek miktarlarda alınan B3 vitamini doğal bir alerjik reaksiyon olan ciltte kızarmalara neden olabilir. Bu kızarmalar yanma, kaşıntı ve ağrı ile beraber olabilir. Genellikle yüz, kollar ve göğüse yayılır.Genellikle zararsızdır ve 20 dakika ile bir saat arasında kendiliğinden geçer.Bir bardak su içilmeside yardımcı olacaktır.

Gebelikte B3 vitamini dikkatle kullanılmalıdır. Yüksek dozlarda saf nikotinik asit mide ülserleri, gut, glokom diabet ve karaciğer hastalıklarında sağlık problemlerini arttırabilirler. Günde 1.000 mg ın üzerindeki dozlar için doktora tekrar danışmak gereklidir.

B3 vitamini içeren doğal yiyecekler sığır eti, brokoli, karnabahar, havuç, peynir, mısır unu, yumurta,balık, süt, patates ve domatestir.

B grubu vitaminlerinden biridir. Tabiatta çok yaygın olarak bulunur. (pentoten=Heryerde demektir.) 1940 yılında sentez edilmiştir. Açık sarımsı yağımsı bir maddedir. Butirik asidin beta alanına bağlanmış halidir. Piyasada kalsiyum pentotenat şeklinde satılır ki, bu tuz suda kolaylıkla çözünür. Tam nötr olan ortamda ısıya dayanıklıdır. Kalsiyum tuzu ısı ve havaya dayanıklıdır.

Pantotenik Asit olarak ta adlandırılan B5 vitamini hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklarda bulunabildiğinden dolayı yunanca “heryer” anlamına gelen “pantos” sözcüğünden kökenini almıştır. Vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir.

Pantotenik asit  karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerin enerjiye çevrilmesinde bir katalizör olarak hayati rol oynayan  Koenzim A nın  üretiminde zorunlu bir parçadır. Asetilkolin gibi sinir iletimini sağlayan maddelerin üretimine katılır. Çeşitli böbrek üstü bezi hormonları, steroidler ve kortizonun oluşumunda hayati rol oynadığı için antistres vitamini olarak da tanımlanır. Depresyonla savaşmakta olan faydasının yanı sıra mide barsak sisteminin normal çalışmasına yardımcı olur; kolesterol, D vitamini, kırmızı kan hücreleri ve antikorların üretimi için gereklidir.

Kanıtlanmış Yararları:

Normal büyüme ve gelişmeyi destekler.

Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesine yardım eder.

Birçok vücut materyalinin sentezine yardımcı olur.

Böbrek üstü bezinin fonksiyonunu destekler,

Enerji metabolizmasında gereklidir.

Kanıtlanmamış Yararları:

Yara iyileşmesini uyarır.

Stresi yatıştırır.Depresyon tedavisinde yararlıdır.

Alerjilerin tedavisinde yararlıdır.

Alkolizm, karaciğer sirozu tedavisinde yararlıdır.

Kabızlık tedavisinde yararlıdır.

Yorgunluğun giderilmesinde yararlıdır.

Mide ülserlerinde yararlıdır.

Osteoartrit, Romatoid artrit tedavisinde yararlıdır.

B5 vitamini açısından zengin besinler:

Dana eti, karaciğer, balık, tavuk, yumurta, peynir, fasülye, tüm tahıllar, hububatlar, karnabahar, bezelye, avakado, patates, mısır, kuru yemişler de bolca bulunur.

B5 Vitamini eksikliği:

Direkt olarak B5 vitamini eksikliğine bağlı insanlarda oluşan hiçbir hastalık belirtilmemiştir. Bunun sebebi her türlü besinde bolca bulunmasıdır.

Ancak B5 vitamini eksikliğine bağlı bazı belirtilerin oluşabileceği kanıtlanmasa da varsayılmaktadır. Bunlar:

Sinir harabiyetleri

Solunum problemleri

Cilt problemleri

Artrit

Alerji

Doğumsal bozukluklar

Zihinsel yorgunluk

Baş ağrısı

Uyku bozukluğu

Kas spazmları, kramplar

Alınması gereken miktar:

Günlük alınması gereken sabit miktar:10-1000 mg dır.

Alınması gereken en az günlük miktarlar:

0-6 aylık 2mg/gün

6 ay-3 yaş 3mg/gün

4-6 yaş 3-4mg/gün

7-9 yaş 4-5mg/gün

10yaş ve üstü  4-7mg/gün dür.

Hamilelik ve emzirmede gereksinim 1/3 oranında artabilir.

Genellikle bu miktarlar günlük besinlerle fazlası ile karşılanır.

Günlük 10-20 gr gibi çok yüksek dozlarda alınması ile ishal ve su kaybı oluşabilir.

1936 yılında keşfedildi ve hemen sentezi de gerçekleştirildi.

Pridoksin, pridoksal ve piridoksamin maddelerinin her biri bir B6 vitaminidir. Bu üç madde vücutta birbirine dönüşebilir ve biyolojik olarak birbirine eşdeğerdirler. Pridoksin, 1938 yılında Kuhn tarafından mayada bulunmuş ve sentez edilmiştir. Piridoksinin sentetik paraparatları hidroklorür bileşiği halindedir. Bu bileşik beyaz, kokusuz, billur ve tuzlumsu tadı olan bir maddedir. 204-208 santigrat derecede bozunarak erir. Suda kolay, alkolde güç çözünür. Eterde çözünmez. Isıya bazlara dayanıklıdır. Sulu çözeltisi ışığa karşı hassastır ve ışıkta bozunur. Yemeklerin pişirilmesi esnasında harap olmaz ise de kızartma da bozunur. Piyasada satılan pridoksin hidroklorür.

Pridoksin olarak ta adlandırılan B6 vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Diyetle veya ek vitamin olarak mutlaka alınmalıdır.

Vücutta diğer birçok vitaminden daha fazla hayati fonksiyonları destekleyici rol oynar. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında yer alır. Hormonlar, kırmızı kan hücreleri, sinir hücreleri, enzimler ve prostoglandinlerin oluşumunda rol oynarlar. Ayrıca B6 vitamini iştahımızı, ağrıya karşı duyarlılığımızı, uyku düzenimizi, ruh durumumuzu etkileyen serotonin adlı maddenin yapımında da etkili olmaktadır.B6 vitamini eksikliğinde ani uykusuzluk ve santral sinir sisteminin çalışmasında bozukluklar oluşmaktadır.

B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir, kolesterol birikimine engel olarak kalbi korur, böbrek taşı oluşumunu engeller. karpal tunel sendromu, adet öncesi gerginlik sendromu, artritler, allerjiler , geceleri oluşan bacak kramplarının tedavisinde de kullanılır.

Vitamin B6 eksikliği belirtileri:

Depresyon, kusma, anemi (kansızlık), böbrek taşları, dermatitler, uyuşukluk, bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak sık hastalanma gibi belirtileri olabilir. Yeni doğanlarda  B& vitamini eksikliğine bağlı olarak aşırı sinirlilik, huysuzluk; bazen de kasılma nöbetleri görülebilir.

Ek vitamin B6 bulantı, sabah kusmaları ve depresyon tedavisinde kullanılabilir.

Başlıca Vitamin B6 kaynakları arasında muz, avokado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve bütün hububatlar gelmektedir.

Önerilen günlük doz 2 mg dır.

Vitamin B6 zehirlenme yapabilen ender vitaminlerdendir. Günlük 500 mg a kadar güvenli olabilir ancak günlük 2 gr lık dozla sinir sisteminde geriye dönüşü olmayan bozukluklar ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca beyinde L-Dopa’nın etkisini azaltabildiğinden L-Dopa tedavisi gören Parkinson hastalarında kullanılmamalıdır.

Permisiöz hastalığının tedavisin de tıp 1926 yılına kadar aciz kalmıştı. Bu yılda, Minot ve Murphy bu hastalığının tedavisinde karaciğerin kullanılabileceği gösterdiler. Daha sonra Casttle, etin mide suyu ile birlikte yedirilmesinin bu hastalığı daha çok düzeltebileceğini gösterdi. Sonra karaciğer ekstralarının şırıngası ile daha iyi sonuç alındı. Bunun üzerine etkili madde araştırması hızlandı ve 1948 de B12 denilen vitamin

İzole edildi. 20 mg kristal B12 vitamini elde etmek için bir ton taze akciğer kullanıldı. Bu bileşik %4 nispetinde kobalt madeni ihtiva etmekteydi. Onun için bu maddeye siyanokobaltamin adı verildi. 1955’te molekül yapısı aydınlatıldı.

B12 vitamini 300santigrat derecede eriyen kırmızı billurdur. Saf madde nötr çözeltide ısıya dayanıklıdır. Alkali ve asidik çözeltilerde ısıya dayanıklı değildir. Saf olmayan B12 vitamini ısıya dayanıklıdır. Billuru %12 su ihtiva eder 25 santigrat derecede %1,25 çözünürler.

Kobalamin olarak ta adlandırılan B12  suda eriyen bir vitamindir. Diğer suda eriyen vitaminlerden farklı olarak vücut dokularında depolanabilir. Bu yüzden eksiklik belirtilerinin ortaya çıkması yıllar alabilir.

Vitamin B12 hayvansal gıdalarda bulunur.Karbonhidratlar, protein ve yağların işleme tabi tutulması için gereklidir. Özellikle sinir hücrelerinin büyümesi ve tüm hücrelerin tamirinde önemli rol oynamaktadır.Protein oluşumunda aminoasitlerin işlevinde rol oynamaktadır. Folic asit ile bileşimi sinir hücrelerinin kılıflarının korunabilmesi ve DNA sentezi için gereklidir; sinir iletilerini kolaylaştırır.

B12 vitamini ince barsaklarda emilir. Diyetle yetersiz alınım, bazı hastalıklar sebebi ile ince barsaklardan yetersiz emilim B12 vitamin eksikliğini oluşturur.

Hafif derecede B12 eksikliği çok sık görülür. Uyuşukluk, unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi belirtiler verir.

Ağır vitamin B12 eksikliğinde ise sinir fonksiyonlarının bozulduğu kronik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. alıcı sinir harabiyetine yol açabilir.

Yaş ilerledikçe vitamin B12 eksikliğinin görülme sıklığı artmaktadır. Araştırmalar 65 yaşın üstündeki kişilerin yaklaşık % 40 ında vitamin B12 eksikliği olduğunu göstermektedir. Bu yaşlarda görülen bazı zihinsel bozukluklar ve depresyonun bu nedenle oluşabileceği düşünülmektedir. Alzheimer hastalığına benzer belirtiler verebilir ve eksiklik uzun yıllar sürerse zihinsel bozulma geriye dönüşümsüz hale gelebilir.

Asetilkolin üretimini arttırdığı ve beyinde sinir iletimini düzenlediği için Alzheimer hastalığında koruyucu rolü olabileceği düşünülmektedir.

Folik asit ile birlikte doğum defektlerini önlemekte önemli rol oynar. Yine folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır.

Çocuklarda görülen astımların, depresyonun, şeker hastalığına bağlı nöropatilerin, düşük sperm sayısı ve spermlerdeki hareket yetersizliğinin tedavisinde de B12 vitamini kullanılmaktadır.

HIV pozitif kişilerin % 35 inde vitamin B12 eksikliği olduğu bulunmuştur. Yararı tam olarak kanıtlanamasa da AİDS tedavisinde vitamin B12 eklenmektedir.

Vitamin B12 Kaynakları:

Dana eti, dana karaciğeri,böbrek,süt ve süt ürünleri, peynir, yumurta, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya B12 vitamini içeren yiyeceklerdir. Sebzelerde ise B12 vitamini bulunmaz.

Vitamin B12 nin kanıtlanmış yararları:

Normal büyüme gelişmede olumlu rol oynar.

Sinir hasarlarında tedavi edici rol oynar.

Pernisiyöz anemi tedavisinde kullanılır.

Mide barsak sisteminin bir kısmı cerrahi olarak çıkartılmış hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler.

Vejeteryanlarda ve birtakım emilim bozukluğu olan hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler.

Bağışıklık sistemini ve sinir sistemini güçlendirir.

Vitamin B12’nin kanıtlanmamış ancak olası yararları:

Akıl ve sinir hastalıklarında faydalı olabilir.

Mikrobik hastalıklara karşı direnci arttırır.

İştahı arttırır.

Ortalamanın altındaki boy uzunluklarında yararlıdır.

Öğrenme ve bellek kapasitesini geliştirir.

Enerjiyi arttırır.

BİOTİN - H VİTAMİNİ

H Vitamini de denmektedir. Aslında B grubunda olan bir vitamin olarak kabul edilir. Yumurta akında bulunan avidin isimli madde biotini etkisiz hale getirmektedir. Deneyler sırasında çiğ yumurta akı ile beslenen farelerin zayıfladığı ve derilerinin bozulduğu gözlemlenmiş ve Almanca deri anlamına gelen Haut kelimesinin baş harfi ile anılmaya başlanmıştır. Yumurta akında bulunan bu avidin maddesi yumurta çiğ iken etkili olmasına karşın pişirildiğinde etkisiz hale gelmektedir. Beslenmelerinin %30 kadarında çiğ yumurta bulunduğu takdirde insanlarda da eksikliği oluşabilir. 1942 yılında gönüllü bir gruba deneysel olarak çiğ yumurta ağırlıklı (dietin %30′u) beslenme ve biotin dışında tüm vitaminler verilmiş. Bu kişilerde yorgunluk, iştahsızlık, depresyon, nöropati, kolestrol artışı, kansızlık ve deride pullanma görülmüş. Bu durum ancak Biotin verilmesi ile iyileştirebilmiştir.

Biotinin Etkisi

Yağ metabolizmasına etkilidir. Yağ üretimi ve yağ asitlerinin yapılması için gereklidir.

DNA ve RNA yapımına etkilidir. Amine asitlerin proteine dönüşümüne, nükleik asitlerin bir parçası olan pyrimidin sentezine katılır.

Bir çok enzimin yapısına girer. Bu enzimler gıdaların vücuda yararlı hale getirilmesini sağlarlar.

Kan şekerini düşürür.

Saç dökülmesini ve beyazlamasını yavaşlatır.

Cilt sağlığı için gereklidir.

Biotin Eksikliği

Doğada çok yaygın olarak bulunması yanında barsaklardaki bazı bakteriler tarafından da üretilebildiği düşünülmektedir. Beslenmesinde çiğ yumurta akı bulunmayanlarda ve çok antibiyotik alınmadığında görülmesi olanaklı değildir. Eksikliğinde olan belirtiler;

Halsizlik, çabuk yorulma, iştahsızlık, adale incelmesi ve ağrıları,

Depresyon tarzında ruhsal belirtiler,

Kuru, pullu ve değmekle acıyan bir cilt,

Kan kolesterol seviyesinde artma, gözlerde kızarma,

Kansızlık ve kalp sorunları,

Saçlarda beyazlama ve dökülme görülür.

Biotin Fazlalığı

Böyle bir sorun görülmemiştir. Diyetle alınanlar emilmeden atılmaktadır. İlaç olarak alınan fazla miktarlar da idrar yoluyla uzaklaştırılır.

Biotinin Tedavide Kullanımı

Özellikle tek başına değil, daha ziyade diğer B vitaminleri ile birlikte kullanımı ön plandadır.

Dermatit, ekzema gibi cilt sorunlarında,

Kilo verme programlarında,

Saçların beyazlama ve dökülmesini önlemek amacıyla,

Kan şekerini ve kolesterolu düşürmek için,

Hatalı beslenme sorununu gidermek amacıyla kullanılır.

Biotin Gereksinmesi

Bağırsaklarda da üretilebildiği için dışarıdan az miktarda alınması yeterli olur.

Yaş   

Mikro gr / gün

0 - 1   

50

1 - 7   

50 - 100

7 - 10   

120

11 yaş üstü   

200

İNOSİTOL

B Vitamini grubunda düşünülen bir maddedir. Koline benzer etkileri vardır. Vücutta glikozdan elde edilebilir. Lesitin içersinde kolinden daha az olmak üzere de bulunur. Niasinden sonra vücudumuzda en yüksek oranda bulunan B Grubu vitamindir denilebilir. Doğada hayvan ve bitkilerde yoğun olarak bulunur. Hayvanlarda fosfolipidlerin içersinde, bitkilerde kalsiyum ve demiri bağlayan fitik asitin yapısında yer alır. İnsan vücudunda muhtemelen barsak bakterileri tarafından üretilmektedir. Vücutta depolanmasına karşın kahve içersindeki bazı maddeler bunu etkisizleştirir.

İnositolun Etkisi

Hücre zarının yapısının sağlamlığına ve bütünlüğüne etkilidir.

Kolinle beraber beyin hücrelerinin beslenmesini sağlar.

Özellikle kemik iliği, göz, barsak hücreleri için önemlidir.

Saç uzamasına etkilidir.

İnositol Eksikliği

Görülmesi pek mümkün değildir. Aşırı kafein tüketilmesi ile eksikliği görülebilir.

Ekzema gibi cilt sorunları,

Saç dökülmesi,

Kabızlık,

Göz sorunları,

Kolesterol artışı ve damar sertliği yapabileceği düşünülmektedir.

İnositol Fazlalığı

Bilinen bir fazlalık belirtisi yoktur.

İnositol Gereksinimi

Vücutta üretilebildiği için gerekli miktarlar dışarıdan alınması zorunlu değildir. Yiyeceklerle de günde 1 gr kadar alınmaktadır.

İnositol Doğal Kaynakları

Öğütülmemiş tahıl, limon dışı narenciye, kabak, kuruyemişlerde bulunur. Lesitin içersinde de bol miktarda vardır.

KARNİTİN

Aslında bu maddenin vitamin olarak kabul edlilip edilmeyeceği yakın zamana kadar pek de net değildi. Çünkü genel olarak memeliler bunu kendi vücutlarında üretebilmektedirler. Eksikliği de pek görülmemektedir.

İnsan vücudunda özellikle adale dokusunda yoğun olarak bulunur. Kanda 60 mmol/L iken adale dokusunda 4 000 mmol/L ye ulaşır.

Karnitinin Etkisi

En önemli görevi yağ metabolizması üzerinedir.

Özellikle uzun yağ asitlerini hücre içersinde mitokondri denilen bölüme sokar.

İnsan vücudu için çok önemli olan koenzim A denilen bir madde ile karnitinin yakın ilişkisi vardır.

Ayni kökten gelen bir çok karnitin maddesi bazı reaksiyonlarla birbirlerine değişerek hücre ve dokularda enerji üretilmesinde rol alır.

Kandaki yağlardan trigliserit denilen tipini düşürücü etkisi vardır. Fakat kolesterol seviyesine etkisizdir.

Karnitin Eksikliği

Besinlerle alımında eksiklik olması söz konusu değildir. Ancak vücutta eksik veya hatalı üretim ile aşırı kullanımla yıkım fazlalığı sonucunda eksikliği meydana gelebilir.

Karnitinin Tedavide Kullanımı

Çok kısıtlı durumlarda söz konusudur. Kanda trigliserit denilen yağ asitlerinin artışında kullanılır. Tip IV hiperlipoproteinemi hastalığında çok etkilidir. Bu gün sporcuların performansını arttırmak amacıyla denenmektedir

KOLİN

Bir çeşit B vitaminidir. Yağların vücutta işlenmesini, yakılmasını böylelikle de karaciğerin yağlanmasını engelleyen bir faktördür. Yiyeceklerde bol miktarda olmasına karşın suya karşı dirençsizdir. Besinlerin pişirilmesi, işlenmesi ve saklanması esnasında kolaylıkla bozulur. Ayrıca bir çok ilaçlar onu etkisiz kılarlar. Barsaklardan kolaylıkla emilir ve kan-beyin bariyerini geçebilen yegane vitamindir. Bu özelliği ile beyindeki kimyasal olaylarda rol almaktadır. Kendisine hafıza vitamini de denilmektedir. Sinirlerdeki iletilerde önemli görevi olan asetilkolin maddesi için gerekli bir moleküldür.

Kolin Eksikliği

Tek başın bunun eksikliğini görmek pratikte mümkün değildir. Genellikle protein eksikliğine eşlik eder. Bu belirtiler ya deneysel olarak ya da diğer vitaminlerin eksikliği ile birlikte oluşur.

Yağ metabolizması bozulur. Yağ vücutta özellikle karaciğerde birikmeye başlar.

Hücre zarlarının bütünlüğü ve sağlamlığı bozulur. Kolin eksikliğinden dolayı oluşan bu sorun özellikle sinir liflerindeki myelin kılıfında kendini gösterir.

Kolin Fazlalığı

Belirli bir araz tanımlanmamıştır. Besinlerle olmayıp, ilaç şeklinde yüksek dozlarda alındığında zeminde epilepsi (=Sara hastalığı) bulunan kişilerde bunu uyarabilmektedir.

Kolinin Tedavide Kullanımı

Diğer B Vitaminleri ile birlikte geniş kullanım alanı vardır. Bu gün her kullanıldığı alanda etkileri bilimsel olarak net değildir. Genellikle kullanıldığı konular,

Sinir ileti sorunlarında, hafıza problemlerinde, adale seyirmeleri, kalp çarpıntıları ve Alzheimer hastalığında, Huntington Koresinde,

Hepatit, siroz gibi Karaciğer ve böbrek hastalıklarında,

Bazı ilaçların yan etkilerini gidermek için, örneğin Fenotiazin grubu ilaçların tardif diskinezi denilen yüz kaslarında kasılma ve spazmlar yapmasında ,

Ayrıca baş ağrısı, gerginlik, istahsızlık, kabızlık, glokom vb. göz sorunlarında, kulak çınlaması vb. kulak şikayetlerinde,

Kanda kolesterol yüksekliği ve damar sertliği, safra kesesi taşları, hipertansiyon ve kalp krizi riskini azaltmak için önerilmektedir.

Kolin Gereksinmesi ve Doğal Kaynakları

Belirlenmiş günlük gereksinim miktarları yoktur. Ortalama olarak günlük 500 mg. yeterli görülmektedir. Yiyeceklerle bu miktar alınabilmektedir. Gerektiğinde dışarıdan sağlanacak olursa inositol ile birlikte alınması daha uygun olmaktadır zira her ikisi birlikte daha etkili olmaktadır. Lesitin içersinde doğal olarak birlikte bulunurlar. 1000 mg. dan fazla alınması önerilmez, bunun başka yan etkileri olabilir.

Doğal olarak canlı her hücrede bulunduğu için her türlü sebze ve hayvan etinde vardır. İnsan vücudu kolini glisin isimli amino asitten elde edebilir. Soya fasülyesindeki lesitin de boldur. Yumurta, balık, yeşil yapraklı sebzeler, karaciğer kolin içeriğinden zengindir.

BİOFLAVONOİDLER - P VİTAMİNİ

P Vitamini de denilmektedir. Doğada saf halde sarı renkte yaygın olarak bulunmaktadır. Suda çözünür ve C Vitaminine oldukça benzer özellikleri vardır. Genellikle ayni besinlerde bulunurlar. Hepsinin ortak özelliği flavan kökü üzerinde kurulu değişik kimyasal maddeler olmalarıdır. Sitrin, hesperidin, rutin, kateşin gibi bir çok çeşidi vardır. Meyvelerin suyundan ziyade posası olarak bilinen kısmında yer alır. Kılcal damar geçirgenliği üzerine olan etkisinden dolayı geçirgenliğin İngilizce karşılığı olan Permeability kelimesinin ilk harfini alarak P Vitamini olarak isimlendirilmiştir. Kılcal damarlar vücudumuzdaki dolaşım sisteminde atar damar (temiz kan) ve toplar damar (kirli kan) arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Hücrelere atar damar ile getirilen oksijen, besin dokularda kullanıldıktan sonra ortaya çıkan karbondioksit ve diğer atık maddeler toplar damarlar ile uzaklaştırılır. Bu alışveriş ancak kılcal damarlar aracılığı ile yapılabilir. Bu da bu damarların dayanıklılığı ve geçirgenliği ile mümkün olmaktadır. İşte P Vitaminin etkisi de burada ortaya çıkar.

Emilimi de C Vitaminine benzer yöntemle ince barsaklardan olmakta, çok azı depolanabilmektedir. Fazlası idrar ve solunum ile atılmaktadır.

P Vitaminin Etkileri

Genellikle C Vitamini ile ortak çalışırlar. Benzer etkiler gösterirler.

C Vitamininin emilimini arttırır ve onu okside olmaktan korur. Dolayısı ile C Vitamininin etkili olduğu tüm konulara dolaylı yoldan katkı sağlar.

Kollajen doku denen destek yapının (vücuttaki hücrelerin hem bir arada tutunmasını hem de hücrelerin kendi zarlarının sağlamlığını sağlayan) sağlığı ve dayanıklılığına etkilidir.

En önemli etkisi kılcal damarların geçirgenliği ve yapısının korunması üzerine olan yararıdır. Kılcal damarların yırtılmasını ve kanamasını önler. Ayrıca bunların dayanıklılığı enfeksiyonlara karşı anlamlı bir koruyuculuk sağlar.

Alerjik olaylarda etkili histamin maddesinin salınışını azaltır.

P Vitamini Eksikliği

Belirtileri C Vitamini eksikliğine benzer. Ayrıca

Kılcal damar yırtılmaları ve kanamaları,

İnflamasyon denilen dokuların şişme ve kızararak ağrılı bir hal alması oluşur.

P Vitamini Fazlalığı

Vücutta anlamlı miktarda depolanmayıp fazlası atıldığı için herhangi bir zararlı etkisi gözlenmemiştir.

P Vitaminin Tedavide Kullanımı

Yıldızı son yıllarda parlamaktadır. Gerçi ilk varlığı anlaşılmasından bu yana yaklaşık 65 sene geçmiştir ama günümüzde etkileri daha anlaşılır ve incelenebilir olmuştur. Aşağıdaki kullanım konularında etkinliğini bilimsel olarak ortaya koyacak yeterli çalışma olmamasına karşın yine de;

Soğuk algınlığı gibi C Vitamini etkisinin arzu edildiği durumlarda,

Diş eti kanamaları, ciltte kolaylıkla oluşan morluklar, kanamalı sindirim sistemi ülserleri gibi kılcal damar sorunlarında,

Rutin denilen cinsi özellikle hemoroid, varis kanaması, ani düşükler, fazla adet kanaması (menoraji), doğum sonrası kanamaları, burun kanamaları, şeker hastalarının kolay oluşan kanamaları ve gebelik durumlarında,

Alerji, astım, eklem şişme ve iltihapları, şeker hastalığına bağlı göz sorunları ile radyasyonun zararlı etkilerini azaltmak için kullanılmaktadır.

P Vitaminin Gereksinimi

Günlük alınması gereken miktarlar için günümüzde kesin bir rakam yoktur. Ayrıca tek bir çeşit olmadıklarından hangisinin ne kadar gerekli olduğu da ayrı bir konudur. Rutin, hesperidin, quersetin gibi türleri daha faydalı görülmektedir. Her bir çeşidinden 50 şer mg veya hepsi bir arada olduğunda 125-250 mg. kadarı olumlu etkiler için yeterli görülmektedir.

KAYNAKLAR:

1-http://www.populermedikal.com/vitamin.htm

2-http://www.annecocuk.com/vitaminler/vitamin-P.htm

3-http://www.annecocuk.com/vitaminler/vitamin-C.htm

4-http://www.annecocuk.com/vitaminler/vitamin-H.htm

5-http://www.annecocuk.com/vitaminler/inositol.htm

6-http://www.annecocuk.com/vitaminler/kolin.htm

7-Yeni Rehber Ansiklopedi –20-

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Akraba Evliliği

Akraba Evliliği

Ülkemizde her gün binlerce kişi evleniyor. Akraba evliliklerinin bu evliliklerden farkı nedir?

Aynı soydan gelen kişilerin yaptığı evliliğe akraba evliliği denir. Akrabalık; anne soyundan gelebileceği gibi baba soyundan da gelebilir. Her ikisi de aynı derecede önemlidir. Anne veya babalarından biri kardeş olan bir çiftin yaptığı evliliklere 1.DERECE AKRABA EVLİLİĞİ (Kuzen Evlilikleri) denir.

Büyükanne veya büyükbabalarından biri kardeş olan çiftlerin yaptığı evliliklere ise 2.DERECE AKRABA EVLİLİĞİ (Torun Evlilikleri) denir.

Ülkemizde her beş evlilikten birini oluşturan akraba evliliklerinde özürlü çocuk doğma riski yüksektir. Türkiye’de evliliklerin yüzde 20’sini oluşturan akraba evliliklerinde özürlü çocuk doğma riski iki katına çıkıyor. Bu yüzden akraba evliliği yapmayı planlayan çiftlere evlenmeden önce muhakkak genetik danışmanlık almaları öneriliyor. Uzmanlar, toplumda yüzde 2-4 olan özürlü çocuk oranının akraba evliliği yapanlarda yüzde 4-8′lere çıktığını belirtiyor. Akraba evliliği yapacak çiftlere evlilik öncesi veya gebelik öncesinde genetik danışma almalarının büyük önem taşıdığına dikkat çekilmelidir. Danışan kişilere öncelikli olarak ayrıntılı olarak bir soy ağacı çıkarılıyor. Soy ağacında ailede herhangi bir anormalik, zeka kusuru, düşükler ve ölü doğumlar tespit edililiyor ve daha önce ailede bu hastalıklar görünmüşse risk daha da artıyor.

Türkiye gibi akraba evliliklerinin yoğun olduğu ülkelerde, sakat bebek doğumları çok sık görülmektedir. Uzmanlar akraba evliliklerinin büyük bir bölümünün aile baskısından kaynaklandığını söylüyorlar. Bu tür evlilikler yüzünden sakat doğum olayların yaşandığına dikkat çeken uzmanlar, vatandaşların bu konuda aydınlatılması gerektiğini söylüyorlar. Akraba evliliklerin görülmesinin sebepleri arasında genellikle, aileye ait mal varlığının dağılmaması, aile bireyleri arasındaki sevgi ve saygıyı korumak, akrabaların evlilik ve sosyo ekonomik beklentilerinin aynı olması ve karşı cinsle rahat iletişime girememe gibi etkenler sayılabilir. Akrabalar arasında yapılan evliliğe endogami denilmektedir.

Her insanda 23 çift kromozom vardır. Her bir çift kromozomun bir tanesi anneden, diğeri babadan gelmektedir. Kromozomlar, kalıtımımızla ilgili olan DNA’yı içerir. DNA’nın fonksiyonel ürün kodlayan bölümler ise gen denir.

Kalıtımın taşıyıcısı genlerdir. Bizler nesiller öncesinden gelen atalarımızın bize hediye ettiği genetik kalıtımla yaşama başlamaktayız. Vücudumuzun büyüyüp gelişmesi ve çalışması genlerimizin kontrolü altındadır. Yaşamın temel taşı olan

genler, bir DNA molekülünündeki belirli bir özellik içeren kesitine verilen addır. Her bir gen ya da birkaç gen kümesi bizdeki bir özelliğin bilgisini içerir. Anne ve babadan eşit olarak geçen genler, bizdeki tüm yaşam duvarlarını örer. Genler hücrelerde bulunan kromozomların kısımlarıdır. Dolayısıyla genler, kromozomlarla birlikte çoğalarak, hücre bölündükçe yeni hücrelere geçerler. Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (aleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın (dominant) gen , baskın olmayan gen’e resesif (çekinik) gen denir. Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer, anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır. Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede, resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır.

Buna örnek olarak kahverengi ve mavi göz renklerini ele alalım. Kahverengi göz rengi dominant gen (baskın) olsun , diğeri için de mavi ise (çekinik) resesif gen diyelim. Anne-babadan birinin göz renginin mavi (m), diğerinin kahverengi (K) olduğunu düşünelim. Bebekler anne-babalarından kalıtımla; kahverengi-kahverengi (KK), kahverengi-mavi (Km), mavi-kahverengi (mK) ve mavi-mavi (mm) genler gibi dört ihtimal almış olurlar. İlk üç durumda bebeğin gözleri kahverengi (baskın renk olduğu için), son şıkta ise mavi (çekinik renk olduğu için) olacaktır.

KK=K Km=K mK=K mm=m

İnsanlar birçok kalıtsal hastalığın genini taşır. Normal aile yapısında da hamilelikte çocuğun hastalıklı doğma olasılığı %25, taşıyıcı olma olasılığı %50, genin bozuk kopyasını hiç almamış olma olasılığı ise %25′tir. Akraba evliliklerinde aynı soydan geldikleri için anne ve babanın aynı genin bozuk kopyasını taşıma, yani

hastalığın taşıyıcısı olma olasılığı çok yüksek olduğundan çocuklarında hastalıkların oluşma şansı çok daha fazladır.

İşte akraba ile evlenme, zararlı baskın ve çekinik genlerin üst üste gelerek frekanslarının çakışması sonucu ortaya çıkma ihtimalini artırdığından genetik hastalıkların görülmesine yol açabilmektedir. Bunların çocukta görülmesi için ana ve babanın her ikisinin de en az bir zararlı çekinik gene sahip olması gerekir. Biraz önceki göz rengi örneğinde olduğu gibi, mavi göz renginin çekinik genleri, hem anneden hem babadan gelirse, çocuk mavi gözlü olacaktır. Dolayısı ile akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede, zararlı (resesif) genlerin

birbirleriyle karşılaşma olasılığı fazla olacaktır. Akraba ile evlenme, kalıtımla geçen hastalıkların bulunduğu ailelerde bu yönden sakıncalıdır. Böyle durumlarda

bazı çekinik genler çakışabilecek ve böylelikle hasta çocukların doğma ihtimali artacaktır. Hastalığın çıkması, iki resesif genin karşılık olarak bir araya gelmesi demektir. Bilindiği üzere resesif genler hastalık taşıyan genlerdir.

Akraba evliliklerinde, hem annenin hem babanın aynı bozuk geni taşıma ihtimali, akraba evliliği yapmayan diğer kişilere oranla daha yüksek olduğu için, çocuğun da hasta doğma ihtimali, normal populasyona göre artmıştır. Bununla beraber, düşük ve ölü doğum ihtimali de artmıştır. Ailede genetik dağılım ,erkek ve kız kardeşlerde, genellikle genlerin yarısı birbirinin aynıdır. Gen ortaklarının oranları, akrabalık uzaklaştıkça küçülür. Torunlar, dede ve ninelerin dörtte bir genine sahiptir. Yeğenlerin genleri ise, genellikle amca ve halalarının, dayı ve teyzelerinin dörtte bir genine eşittir. Daha uzak akrabalıklarda bu oran, kardeş çocuklarında olduğu gibi sekizde bire düşmektedir.

Son yıllarda yapılmaya başlanan calışmalar, ülkemizdeki kan yakını evlilik oranını %21-40 arasında belirlemiştir. Almanya’da ise bu oran sadece %0,1- 0,3 arasındadır.

İlk çağlardan beri yapılan akraba evlilikleri gelişmiş Batı ülkelerinde yüzde birler düzeyinde görülürken, az gelişmiş Doğu ülkelerinde ve nerede yaşarsa yaşasın izole topluluklarda çok yüksek oranda yapılmaktadır. Örneğin; İngiltere’de %0.56, Hollanda’da %0.36, İsveç’te %0.90 gibi çok düşük düzeyde seyreden akraba evliliği oranı Hindistan’da %20, Jamaika’da %44.44, Kuveyt’te %54.3 oranında görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde yaşamalarına karşın Alman Yahudilerinde %35.80, Amerika’daki bazı izolelerinde %56.60 akraba evliliği oranı saptanmıştır. Günümüzde Batı Toplumlarında zor denecek kadar az olmasına

karşın, özellikle Asya ve İslam Ülkeleri’nde yüksek oranda akraba evliliğine rastlanmaktadır. Ülkemizde ise Türk Medeni Kanunu’nun yasaklamış olduğu; kardeş-kardeş, anne-oğul, baba-kız ve yarım yeğen evlilikleri dışında kalan akraba

evliliklerini, sıkça görmekteyiz. Zararlı resesif genlerin bir araya gelmesini sağlayarak, genetik hastalıkların görülme sıklığını artıran düşük ölü doğum ve erken bebek ölümlerine neden olan, akraba evliliği ile ilgili Dünyada ve Ülkemizde bir çok araştırmalar yapılmaktadır.

Kan uyuşması çözüm müdür?

Akraba evliliğinde Kan uyuşmazlığı kan grubu ile değil kanınızdaki Rh faktörü ile ilgilidir. Yalnızca kadının Rh - , erkeğin ise Rh + olduğu durumlarda oluşabilir. Kan gruplarının uyuştuğu hallerde doğum sonrasında çocuklarda kalıtımsal hastalıklar görülmüştür. Erkekte bulunan Rh faktörünün genetik aktarımla ana karnındaki fetüste ortaya çıkması anne ile bebek arasında bir kan uyuşmazlığının ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Günümüzde akraba evliliklerinde en çok görülen hastalıklar; zekâ geriliği (fenilketonüri), Akdeniz Anemisi, Alzeimer, Parkinson, Huntington hastalığı ve nöron ölümüdür, özürlü ve ölü doğumlar da bu örnekler arasında sayılmaktadır.

Çocuk Doğmadan Önce Kalıtsal Bir Hastalığın Tanısı Konulabilir mi?

Gen analizi de denilen DNA analizi yöntemleriyle artık hamileliğin ilk üç ayında birçok hastalığın tanısı konulabilmektedir. Genetik bilimin gelişmesi ile bazı hastalıklarda daha anne karnında müdahale çalışmaları hız kazanmıştır. Bebeğin anne karnında içinde yüzdüğü sıvıdan, ya da beslenmesini saglayan kordondan alınan sıvıların incelenmesiyle bir anormallik olup olmadığı % 93 oranında kesinleştirilebiliyor. Yapılan testlerde, anne karnındaki bebeğin ense kalınlığı ölçülüyor. Bebeğin ensesinde fazla sıvı birikmesi, doğuştan zekâ geriliği anlamına gelen Down sendromunun habercisi olabiliyor. Ayrıca bazı kromozom bozukluklarında ve doğumsal kalp hastalıklarında da bebeklerin ense kalınlığı artıyor. Bu çalışmalar ilerisi için umut veren gelişmelerle devam etmektedir.

Hiçbir anne ve baba, dünyaya getirdiği çocuğunun ömür boyu taşıyacağı bir engelle birlikte yaşamasını arzu etmez. Muhakkak ki hiçbir engel, isteyerek,

kasıtlı olarak ortaya çıkmaz. Fakat bir takım ihmaller, tecrübesizlikler, bilgi eksikliği ve elde olmayan nedenler bu durumu ortaya çıkartıyor. Ve önlenmesi gereken sorunlarla ilgilenilmiyor.

Bunların yanında hastalıklı çocukların topluma ve ailesine getirdiği yük ve sorunlar da çok önemlidir. Hasta çocuğun yaşam kalitesi çok düşük olacak, ilaçlara ve çevresine bağımlı olarak yaşayacak belki de toplumdan itilecektir. Hasta çocuğa sahip olan anne baba hem maddi, hem manevi yük altında kalarak yıpranacaklardır. Mümkün olduğunca akraba evliliğinden kaçınarak çocuğumuzun sağlığıyla kumar oynamayalım.

Akraba evliliği yapan çiftlerin bebekleri doğumda sağlıklı görünse de bu çiftlerin aile içindeki muhtemel bir genetik hastalığın yokluğundan emin olmaları için bebekleri 3-4 yaşına gelene kadar beklemeleri önemlidir. Zira bazı genetik hastalıklar çocuk bu yaşlara gelene kadar kendini belli etmeyebilir.

Bu hastalıkların görülmesindeki en önemli etkenlerden biri akraba evliliğidir. Diğer nedenlerde şunlardır:

1- Kalıtsal Hastalıklar: Anne ya da babanın genetik yapısında baskın olan veya Baskın olmayan bozukluklar sonucu görülür.

2- Kan uyuşmazlığı: Annenin Rh(-), babanın Rh(+) olması durumunda olur.

3- Riskli gebelikler: Anne yaşının 17’den küçük, 35’tenbüyük olması

4-Çok doğum (beşten fazla) yapmış olmak

5- Annede sistematik hastalık (kalp, böbrek hast. V.s.) bulunması

6- Daha önce düşük doğum yapmış olmak

Annenin hamileliği döneminde karşılaştığı sorunlar:

7- Annenin kötü ve yetersiz beslenmesi

8- Annenin sinirsel sıkıntılara maruz kalması

9- Hamilelikte ateşli, iltihabi veya döküntülü hastalık geçirmesi

10- Hamilelik süresince kanamalar geçirmesi

11- Annenin doktor tavsiyesi dışında ilaç kullanması

12- Annenin kazalara, travmalara maruz kalması

13- Annenin röntgen ışınına maruz kalması (Röntgen filmi çektirmesi)

14- Bebeğin anne karnında yeterince beslenememesi

15- Hamilelik döneminde annenin zehirlenmesi

16- Doğum esnasında karşılaşılan sorunlar

Genel olarak söylemek gerekirse akraba evliliği mutlaka “sakat bebek” doğacak anlamına gelmez. Akraba evliliği genel populasyonda varolan %2-3′lük anomalili bebek doğurma riskini yaklaşık olarak iki kat artırır, oluşan hastalıklar genellikle

metabolizma hastalıkları şeklinde olan ve prenatal (doğum öncesi) tanıları oldukça güç olan hastalıklardır.

Bunların yanında hastalıklı çocukların topluma ve ailesine getirdiği yük ve sorunlar da çok önemlidir. Hasta çocuğun yaşam kalitesi çok düşük olacak, ilaçlara ve çevresine bağımlı olarak yaşayacak belki de toplumdan itilecektir. Hasta çocuğa sahip olan anne baba hem maddi, hem manevi yük altında kalarak yıpranacaklardır. Mümkün olduğunca akraba evliliğinden kaçınarak çocuğumuzun sağlığıyla kumar oynamayalım.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Burak Alacalıoğlu

Burak Alacalıoğlu

Hazırlık-B 83

1. BÖLÜM

Kitabın Adı: Çalıkuşu

Yazarı: Reşat Nuri Güntekin

Kanuni Sahibi: Hadiye Güntekin

Basım Tarihi: 1982

Basım Yeri: İnklâp ve Aka Basımevi İstanbul

Basımı: 27. Baskı

Sayfa Sayısı: 400

Ebatları: 13,5 X 19,5 cm.

Yazarın Edebi Kişiliği Ve Eserleri:

Reşat Nuri Güntekin iyi bir roman, hikaye ve tiyatro yazarıdır. Yüze yakın eseri vardır, eserlerinde sade ve akıcı bir dil kullanmıştır. Anadolu’yu gezmiş ve halkın geleceğiyle ilgili yararlı mesajlar vermiştir.

Bazı Eserleri:

Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Yaprak Dökümü, Kan Davası, Acımak,Kızılcık Dalları, Anadolu Notları

Bazı Tiyatro Eserleri:

Hançer, Çalıkuşu, Yaprak Dökümü, Balıkesir Muhasebecisi, Hülleci, Bir Köy Öğretmeni, Eski Şarkı

Bazı Tercümeleri:

Hz. Muhammed’in Hayatı, Kahramanlar, Don Kişot, Yabancı, Atlı Adam, Hakikat, İtiraflar, Evham

2. BÖLÜM

Yer: Hikaye özellikle İstanbul, Tekirdağ, İzmir ve ismi verilmeyen birkaç Anadolu köyünde geçiyor.

Zaman: Romanda tarihten bahsedilmemiş.

Kişilerin Ruhi ve Fiziksel Portresi: Hikayenin ana kahramanları şunlardır:

Feride: Ela gözlü, çok kişinin hayran olduğu güzellikte, yaramaz bir genç kız.

Kâmran: Sarışın kıvırcık saçlı, mavi gözlü, nazik ve kibar bir genç.

Doktor Hayrullah: Mavi gözlü, şirin bir çehreye sahip, iriyapılı, iyi kalpli ihtiyar bir askeri doktor.

Munise: Sarışın, sütbeyaz tenli bir köy çocuğu.

Müjgan: Feride ve Kamran’ın çok yakın dostu ve aynı zamanda teyze kızı.

ÖZET:

400 sayfalık bu kitabın ilk 350 sayfasına Feride’nin Anadolu’daki maceraları sırasında yazdığı günlüğü koyulmuş önce bu günlükte geçenlerden bahsedeceğim:

Feride’nin babası Nizamettin adında bir süvari binbaşısı imiş, annesile evlendiğinde Diyarbakır’a göndermişler, Diyarbakır’dan Musul’a oradan Bağdat’a oradan Karbela’ya geçmiş sürekli yer değiştirir, bir gittiği yerde iki sene üstüste kalmazmış. Feride ikibuçuk yaşlarında iken Musul’dalarmış yaz çok sert geçtiğinden babası annesi ve Feride’yi Musul’da bir köye göndermiş. Feride’nin annesi Güzide adında hasta bir kadınmış. O kadar hastaymış ki Feride’yle ilgilenemiyormuş bile bu yüzden Feride’yi bebeğini kaybetmiş, Fatma adında bir arap kadına vermişler. Feride dört yaşına kadar dadısının yanında kalmış, dört yaşındayken Fatma dadısı evlenip gidince çok ağlamış, onun acısını babasının sakat bir süvari neferi unutturmuş Feride’ye o bakmış. Babası, annesinin ölmeden önce ailesini görmesini istiyormuş bu yüzden İstanbul’a yola çıkmışlar fakat İstanbul’a yetişemeden Beyrut’ta Feride’nin annesi vefat etmiş. Babası Feride’nin İstanbul’daki teyzesinden ve büyükannesinden çekindiği için kendi İstanbul’a gitmemiş ve Feride’yi nefer Hüseyin ile İstanbul’a yollamış. Feride dokuz yaşında büyükannesini kaybedinceye kadar büyükannesiyle kalmış. Büyükannesi vefat ettiğinde babası da tesadüfen İstanbul’daymış, babasını bu sefer Trablus’tan Arnavutluk’a kaldırmışlar babası Feridenin İstanbul’daki teyzesinden çekindiği için onu bir Fransız yatılı okulu olan Sör Mektebi’ne göndermiş. Feride bu okulda on sene okumuş.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Nedenler, Görülme Sıklığı Ve Risk Faktörler:

Nedenler, görülme sıklığı ve risk faktörler:

En sık görülen tipi süt kanallarında başlayan ductal carsinom dur.Diğer bir tipide lobuler carsinom dur.Göğüs kanserinin birçok tipi için sebep bilinmemektedir.

Kısa bir süre önce yapılan çalışmalar  BRC1 ve BRC2 adlı iki genin göğüs kanserinin ailevi tipinden sorumlu olabileceğini göstermiştir.Şişmanlık, erken menarş ve çocuk doğurmamış veya geç doğurmuş olmak riski arttırmaktadır.Erkeklerde de kadınlar kadar sık olmasa bile görülme olasılığı vardır.İstatistiklere göre her 8-9 kadından birinde hayatının herhangi bir döneminde göğüs kanseri gelişmektedir.

30 yaşından sonra risk artmaktadır.Göğüs kanseri teşhis edilen kadınların ortalama yaşı 60 dır.Gelişmiş ülkelerde (japonya hariç) daha fazla, az gelişmiş ülkelerde daha az görülmektedir.Amerika ‘da yapılan araştırmalarda beyazlarda (özellikle Kuzey Avrupa kökenli olanlarında) görülme oranı beyaz olmayan ırklardan daha fazla olduğu gösterilmiştir.

  Risk faktörler:

Annesinde veya kardeşinde göğüs kanseri hikayesi olanlar

Yumurtalık kanseri,kalın barsak kanseri,uterus kanserleri

Erken Menarş (12 yaşından önce adet kanamasının başlaması)

Geç Menapoz (55 yaşından sonra)

30 yaşından sonra hamile kalmak veya hiç hamile kalmamak

Radyasyona maruz kalmak

Postmenapozal östrojen tedavisi ve doğum kontrol hapı kullanımı (Yapılan son çalışmalar böyle bir riski doğrulamamaktadır.)

Bazı çalışmalar göğüs kanserinin bazı tiplerinde diyetin etkili olduğunu göstermiştir.Çok yağlı yiyen bayanlarda daha sık görülmektedir.Yaşlı ve şişmanlarda görülme olasılığı artmaktadır.Bazı bilim adamları az yağlı, dengeli ve sebze-meyve ağırlıklı diyetin ve kilonun korumasının riski azalttığını öne sürmektedirler.Alkol kullanmak ta riski arttırmaktadır.

Bulgular:

Kendi kendine göğüs muayenesi ile göğüste görülen kitle ve şekil değişikliği(genellikle ağrılı, sert ve sınırları belirsiz bir kitle)

Koltuk altında kitle

Anormal Meme başı akıntısı.Genellikle kanlı veya kirli sarı akıntı.İltihap benzeri akıntı.

Göğüste meme başı ve areola civarında renk değişikliği ve ciltte çekilmeler.

Meme başında şekil değişikliği, çekilmeler

Sadece bir göğüste rahatsızlık

Sadece bir göğüste büyüme

Kemik Ağrıları

Kilo Kaybı

Kolda şişlik

Göğüs ağrısı

Belirtiler ve tetkikler:

Doktor tarafından hastanın kendi kendine yaptığı meme muayenesindeki bulgular değerlendirilerek iyi huylu-kötü huylu kitle ayrımı için ön fikir alınır.

Mammografi kitlenin tanımlanmasında yardımcıdır.

Termografi kitlenin tanımlanmasında yardımcı olabilir.

Meme başı aspirasyon materyali veya kitle biyopsisi kistik veya solid kitleyi, ayırt etmede yardımcı olabilir.

Kitlenin bir kısmı alınarak yapılan cerrahi biopsi tanı da yaralıdır.

Evreleme:

Tümör çapı 2cm den az, nodül yok, uzak metastaz yok

Tümör çapı 5cm den az, nodül fixe değil, uzak metastaz yok

Tümör çapı 5cm den büyük, cilt veya göğüs duvarına yapışıktır.Supra klavikular nodüller vardır, uzak metastaz yok

Uzak metastaz oluşmuştur.

Bunlardan başka CEA (carcinoembryonic antigen) testi ve göğüs rontgeni gibi araştırmalar gerekebilir.

Tedavi:

Lokal Tedavi:Lumpektomi.mastektomi parsiyel, total veya koltuk altı lenflerini de içeren radikal) ve radyasyon tedavisi direk olarak tümoer yönelik tedavilerdir.

Sistemik Tedavi:Kemoterapi ve hormon tedavisi

Hastaların çoğunda cerrahi tedavi, radyasyon tedavisi,kemoterapi ve/veya hormon tedavisi kombinasyonu uygulanır.Genellikle iyileşebilir meme kanserlerinde aksiller diseksiyon ile birlikte parsiyel mastektomi ve radyasyon tedavisi en çok önerilen tedavidir.

Hastalığın gidişi:

Uygun tedaviyi alan hastalarda beş yıllık yaşama oranı:

Evre 1:% 85

Evre 2:% 66

Evre 3:% 41

Evre 4:% 10

Komplikasyonlar:

Akciğer ,karaciğer, kemik gibi uzak yerlere metastazlar yapabilir. Lenf nodlarında tutulum yoksa total mastektomi ve aksiller diseksiyondan sonra yerel yineleme oranı % 5, nodlarda tutulma varsa % 25 dir.

Hangi durumlarda tıbbi yardım almalıdır?

Eğer göğüs kanserine ait herhangi bir belirti varsa

40 yaş veya üzerinde iseniz ve henüz hiç mammogramınız yoksa

35 yaşın üstünde iseniz ve anneniz veya kızkardeşinizde göğüs kanseri, uterus kanseri,endometrium kanseri, ovarium kanseri, kolon kanseri hikayesi varsa

Kendi kendinize yaptığınız meme muayenesinde şüpheniz varsa

Mutlaka profesyonel tıbbi yardım almalısınız.

UYARI:Bu sayfadaki metin sadece bilgilendirme içindir. Hiçbir zaman kendikendine tanı ve tedavi amacını taşımaz. Herhangibir sağlık probleminiz varsa mutlaka Doktorunuza danışmanız gereklidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy