‘do’ Arama Sonuçları

Davranış Bozuklukları

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI

Davranış Bozukluğu

Davranış bozukluğunun temel özellikleri başkalarının temel haklarına saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur.

BELİRTİLERİ :

1- Çoğu zaman başkalarına gözdağı vermek, korkutmak ve üstünlük taslamak, kabadayılık.

2- Çoğu kez kavga ve dövüş başlatmak.

3- Sopa, taş, kırık şişe, şiş, bıçak, tabanca gibi başkalarına ciddi bir biçimde fiziksel olarak zarar vermek, yaralamak.

4- İnsanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.

5- Hayvanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.

6- Diğer insanlara saldırarak soyma, hırsızlık, silahlı soygun yapma.

7- Cinsel olarak diğer insanları taciz etme, zorlama.

8- Yangın çıkarma.

9- Başkalarının eşyalarına zarar verme, kırma, dökme.

10-Başka insanların evine arabasına zorla girme.

11-Bir çıkar sağlamak ve sorumluluktan kaçmak için çoğu zaman yalan söyleme.

12-Başka insanların değerli eşyalarını çalma.

13-Mağazalardan kimse görmeden mal çalma, sahtekarlık.

14-Onüç yaş öncesinden başlayarak ailenin yasaklarına karşı çoğu zaman geceyi dışarda geçirme.

15-Onüç yaşından önce başlayarak çoğu zaman okuldan kaçma, kuralları ciddi biçimde bozma.

16-Onsekiz yaşından sonra antisosyal davranışlar gösterme.

Yukarıdaki tanı ölçütünün, son 6 ay veya 1 yıldır, en az üç tanesi olması halinde davranış bozukluğu teşhisi konulur.

EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLAR

Davranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler. Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde düşüktür. Öfke atakları, irrite – gergin hal, engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır (okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar görülür.

Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı, fiziksel ve cinsel sömürü – dayak – denetim eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi, bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan bozukluklardır.

Davranış bozukluğu son 10 – 20 yılda artmıştır ve kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın altındaki erkeklerde % 6 – 16, kızlarda ise % 2 – 9 arasında değişir)

Antisosyal Davranış Bozukluğu :

1- Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar.

2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık.

3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar.

4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.

5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.

6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar.

7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.

Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı ” mesafesizlik ” vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen ” kişilik bozukluğu ” tanısı konmalıdır.

8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar.

Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar.

Diğer belirtiler :

· Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik, hırsızlık, yalancılık

· Vicdansızlık

· Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki insanlara öfke ile güçlü göründüklerini varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.

· Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile kontrol etmek isterler.

· Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır. Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer, çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke nedeniyledir.

· Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri sönebilir.

12 Temmuz 2007

Sahte Zevk

SAHTE ZEVK

Tütün; patlıcangiller familyasından bir bitkidir. Tropikal bir bitki olmasına karşı günümüzde geniş bir tarım alanında yetiştirilmektedir. Dünyanın en önemli sanayi ürünlerinden birisidir. Gıda maddesi olmamasına karşılık dünyada tüketimi ve ekonomik faaliyetleri yüksek bir bitki olarak dikkat çekmektedir.

Tütünü diğer bitkilerden ayıran en önemli özellik yapraklarında bulunan nikotindir. Nikotin organik azotlu maddelerden oluşan bir alkoloiddir. Bu sebeple tütün keyif verici olarak kullanılmaktadır.

Asıl dikkat çekici nokta tütünün keyif verici olarak nitelendirilmiş olmasıdır. Tütün keyif verici değil rahatsızlık vericidir ve alışılan, tütünün keyfi değil tütünün kendi verdiği rahatsızlığı yine kendisinin ortadan kaldırmasıyla oluşan sahte zevktir. Yani gerçekte insan sigarayı değil sigaranın yaratmış olduğu rahatsızlığı (hastalığı) yine sigaranın ortadan kaldırmasıyla oluşan rahatlamayı sever ve bu da sahte bir sevgi, sahte bir zevktir.

Doğadaki yaratıkların en büyük ihtiyacıdır beslenme ve eksikliği de çok büyük bir rahatsızlık durumuna yol açar ve buna da açlık diyoruz. Aç kalan bir insan kendini kötü, güçsüz hisseder ve besinini aldıktan sonra rahatlar güçlenir tok olmanın keyfini yaşar. İste bu doğal bir keyiftir ve doğal bir rahatsızlığın ortadan kaldırılması sonucu oluşur. Bir bitkinin insan besini olabilmesi için zehirsiz olması gerekir. Zehirsiz olan hemen hemen her şeyi besin yapmıştır insanoğlu.

Alışkanlık insan hayatında çok önemli bir rol oynar. Bu durumda yapılması gereken yararlı şeylere alışmaktır. Şu anda bizlere çok zevkli gelen bazı zararlı alışkanlıklar sadece onlara alıştığımız ve bir ihtiyacımızı giderip bizleri rahatlattıkları için varlar. Ona olan ihtiyacımızı kendisi yaratıyorsa bu kesinlikle zararlı bir maddedir ve buna zevk denemez.

İnsanın organizmasında sigara insanın besine olan ihtiyacı gibi bir ihtiyaç başlatır. Vücut nikotin almadan düşünemez ve rahat olamaz hale gelir. Beyin fonksiyonları nikotinsiz işlevlerini tam olarak yerine getiremez. Bunların sonucunda organizma rahatsız bir hale gelir ve sigaraya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı sigarayı zorla içerek kendimizi buna zorla alıştırarak biz başlatıyoruz aslında. Çünkü hiçbir insan ilk sigara içişinde bundan hoşlanmamış tam tersine mide bulandırıcı ve iğrenç bir şey olarak bulmuştur. Alışkanlık başlar ve ihtiyaçlarına yeni bir ihtiyaç eklenen insan bu ihtiyacını gidererek mutlu olur ve bundan sahte bir zevk alır. Bu sahte zevk her mutlu oluşta her güzel muhabbette her mutsuzlukta yani kısacası insanın duygu yüklü olduğu her anda yakıldığından tüm bu duygularla birleşerek ve insanla daha da bütünleşerek vazgeçilmez bir hal alır ve psikolojik bağımlılığı da oluşturur. Oysaki sigara içmeseydik başka ve yararlı etkileşimlerle bunu sağlayabilirdik. Sigara içmeyen bir insan arkadaşının bir hareketinden yada ses tonundan eskilerde kalan bir anıyı ya da mutluluğu hatırlayabilir. Sigaranın dumanına insanoğlunun hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.

İnsan hiçbir zaman kendisine acı veren rahatsız eden bir maddeye yaklaşmak istemez. Kimse kendine rahatsızlık veren bir dumanı içine çekmek istemez. Tütün dünyaya yayıldığında pahalı ve az bulunan bir şeydi ve böyle olunca da tütüne alışmak bir zenginlik olarak görüldü ve tütün yayıldı.

Getirilen bütün yasaklar ve cezalara rağmen tütün kullanımının önü durdurulamamıştır. Devletlerin tütünden elde edecekleri geliri fark etmeleri ve bu gelirin önemli bir miktarda olması nedeniyle tütün kullanımı ve tarımı teşvik edilmiştir. Böylece devletler tütünden çeşitli vergiler almaya başlamışlardır.

Nikotin tütünün içinde doğal olarak bulunan bir uyuşturucudur. En az eroin ve kokain kadar bağımlılık yapar. Fazla dozda alındığında nefes alıp verme kaslarını felç ederek insanı öldürebilir. Ancak sigara içerken daha küçük dozlarda alındığından vücut bu maddeyi atabilir, bu sebeple insanı hemen öldürmez. Dumanı içinize çektiğinizde nikotin ciğerlerinize taşınır, çabucak kan dolaşımına karışır, kalp ve beyne taşınır. Nikotinin ilk dozu kişiye uyanıklık hissi verir, sonrakiler ise sakinlik ve rahatlama hissi getirir. Nikotin, kalbi, damarları, hormon sistemini, vücut metabolizmasını ve beyni etkiler. Kalp atışını dakikada 2-3 atış arttırır. Vücut sıcaklığını düşürür ve bacaklar ile ayaklardaki kan dolaşımını yavaşlatır. Kalp hastalıkları ve kalp krizi riskini artırdığı kanıtlanmıştır.

Sigara dumanında rahatsız eden gazlar vardır. Bunları içinize çektiğinizde vücut öksürerek kendini korumaya çalışır. Sürekli sigara içilmesi ciğerlerin korunma kabiliyetini öldürdüğünden havadaki bakteriler ve virüsler çok daha kolayca ciğerlere girebilir.

İngiliz hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırma, sigara içilen bir odada bulunan bebeklerin ani ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Sigara ve nikotinin zararlarını incelemek üzere, İngiliz hükümetince kurulan araştırma komisyonunun raporuna göre, sigara içilen bir odada bulunan bebekler astım ve solunum yolu rahatsızlıkları gibi ciddi hastalıklara yakalanabiliyor. İngiltere’de yılda 80 bebeğin sigaradan zehirlenerek öldüğünü ve yüzlerce pasif içicinin akciğer kanserine yakalandığını belirtiliyor. Ayrıca, sigara içen biriyle yaşayanların %26’sında akciğer kanseri, %23’ünde ise kalp rahatsızlığı riskinin arttığı ortaya kondu.

Alkollü içki tüketiminde dünya üçüncüsü, tütün mamulleri tüketiminde ise dördüncüyüz. Geçtiğimiz yıl tükettiğimiz alkol ve sigaranın tutarı ise, 370 trilyon TL. Genç kuşağın %52’si sigara kullanıyor. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de 22.000.000 kişi sigara içiyor. Ülkemizde her yıl sigaradan dolayı 200.000 kişi hayatini kaybediyor. Bunun 160 bini tiryaki, geriye kalan 40.000 kişi ise, çoğunluğu çocuk ve bebek olan pasif içicilerden oluşur.

Genç nüfusun daha fazla olduğu Türkiye’de, sigaraya başlama yaşının 10-11’e kadar indiğini belirtilip, çocuklara sigara, içki ve uyuşturucunun zararlarının anlatılması konusunda ailelere büyük görev düştüğü belirtiliyor.

Dünya sağlık örgütü (WHO) istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda %250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160.000 kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30.000-40.000 kişide akciğer kanseri görülüyor.

Sigara ile ilgili bilinmesi gereken bazı maddeler:

-Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbon monoksit, nikotin ve katrandır.

-Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbon monoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

-Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menopoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.

*Sigarayı bıraktıktan 20 dakika sonra : Kan basıncı ve kalp hızı normale döner. Eller ve ayaklar dolaşım normale döndüğü için ısınmaya baslar.

*Sigarayı bıraktıktan 8 saat sonra : Kanda oksijen düzeyi normale döner. Kalp krizi riski düşmeye başlar.

*Sigarayı bıraktıktan 24 saat sonra : Karbon monoksit (egzoz gazi) vücuttan atılır. Akciğerlerdeki balgam ve diğer birikimler temizlenmeye başlar.

*Sigarayı bıraktıktan 48 saat sonra : Nikotin vücutta artık saptanamaz. Tat ve koku alma duyusu artmıştır.

*Sigarayı bıraktıktan 72 saat sonra : Solunum yolları gevşediği için nefes almak kolaylaşır. Vücut enerjisi artar.

*Sigarayı bıraktıktan 2-12 hafta sonra : Dolaşım bütün vücutta düzelir. Yürümek kolaylaşır.

*Sigarayı bıraktıktan 3-9 ay sonra : Öksürük, nefes darlığı düzelir. Akciğer işlevi yüzde 5-10 oranında artar.

*Sigarayı bıraktıktan 5 yıl sonra : Kalp krizi riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner.

*Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra : Akciğer kanseri riski sigara içenlerin riskinin yarısına iner. Kalp krizi riski hiç sigara içmemiş biri ile eşit olur.

Doğuş Sağır

4-C #312

12 Temmuz 2007

Sağlınızın Değerini Biliyor Musunuz? Peki, Sağlıklı Olmanın? Eminim Ki Bu S

Sağlınızın değerini biliyor musunuz? Peki, sağlıklı olmanın? Eminim ki bu soruya kendini kandırmadan pek az kisi “Evet” yanıtını verebilir… Çünkü, bir hastalık belirtisi olmadan, hele hele Türklerdeki yaygin ; “Bana birsey olmaz” zihniyeti doğrultusunda, hasta olana kadar, yeni bir güne sağlıklı başlamanın değerini, gerçekten bilmiyoruz.

        İtiraf edin! Kaç kişi dişi ağrımadan önce, düzenli kontrol için, yılda bir kerecik olsun, diş doktorunun koltuğuna, kendi gönül rızasıyla oturur? Veya, hiçbir şikayeti yokken, doktora gidip: “Ben kontrole geldim, bakalım hersey yolunda mi” der. Zaten böyle bir şeye alışık olmayan tip adamlarımız da şaşırır herhalde…

        Unutmayın, gerçekten de herseyin başı sağlık… Dengeli beslenme, düzenli sağlık kontrolü ve minik egzersizler, hayatimizin bütün yükünü çeken vücudumuza verebileceğimiz en büyük hediyedir.Özellikle de içki ve sigara kullananlar, stresli ortamda yasayanlar ve masa başında çalışanların, birazcık daha özenli olmalarını gerektiriyor.

        Geleceğinize yapacağınız en büyük yatırım, hisse senetlerine, banka hesaplarına ve gayri menkullere değil, sağlınıza olsun. Daha fazla karlı çıkarsınız. Çünkü su atasözü gerçekten de hayatimizi özetliyor:

        “İnsanlar gençliklerinde para kazanmak için sağlıklarını, yaşlılıklarında ise sağlıklarını kazanmak için paralarını harcar”….

[ Muzik Tokusen II – The Mist ( 02:30) Fonda ]

Türkiye’de insanlar eğitim ve anlama yeteneklerinin verdiği ölçüye kadar AIDS hastalığına değişik yönlerden yaklaşıyor. Ciddiyeti bugüne kadar hala anlaşılmamış olması da eğitim seviyelerindeki çeşitlilikten kaynaklanmaktadır. Ben bu bilgilerde eğitimdeki anlaşmazlık unsurunu ortadan kaldırarak, birçok ülkeden,birçok kaynaktan edindiğim dokümanları ve kendi yaklaşımlarımı TÜRKÇE halinde bilgilerinize sunuyorum. Belki yeteri kadar başarılı değil ama yinede AIDS konusunda çok fazla bilgi içerdiği kesin. AIDS’ e karşı yapılabilecek en güzel şey AIDS kapmamaktır. Düşünüldügünde AIDS’ten korunmanın çok kolay olduğu gorulmektedir. AIDS hastalıgını tanıyarak ve onun zayıf yönlerini bularak, kendi zayıf yönlerimizi kuvvetlendirerek ondan korunabiliriz. Bu noktada, AIDS taşıyan hastaların bir çoğunda hiçbir hastalık olmadığını hatırlatmak istiyorum.Ancak, yapılan çalışmalarda bir çok insanında bu hastalığın pençesinde olduğu görülmüştür. Yapılan araştırmalarda, araştırmanın başlamasından yedi yıl sonra erkek hastaların %75′inde AIDS, lenf bezlerinin şişmesi görülmüştür. Zaman geçtikçe bu sayı büyümektedir. Bu rakamlar çok ürkütücü geliyor insana. Bu rakamların diğer cinsiyet gruplarında da aynı olduğu düşünülürse enjekte olmuş birçok insan hastalığın pençesine düşmüş demektir. Ve yine bu rakamlar doğru ise bazı insanlar ya hastalığı hafifçe hissedecek yada hiçbir zaman hastalık hissetmeyecektir. Bağışıklık sistemi kuvvetli olan bazı bireyler kendilerini kurtarabilirler fakat bu tür bireylerin sayısı o kadar azmış ki enfeksiyona maruz kalanların çoğu hastalanmaktan kendilerini kurtaramazlar. HIV’in küresel gelişiminde etkilenen populasyon grubunun gençler olduğu düşünülürse, ailelerin çocukları ile AIDS ve HIV hakkında ya hiç yada yetersiz konuştukları ortaya çıkmaktadır. Tabii burda ailenin AIDS hakkında ne kadar bilgiye sahip olduğuda göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir unsurdur. Bazı aileler ise çocukları ile AIDS hakkında konuştuklarını düşünürler fakat hiçbiri seksüel aktivitelerin ve güvenli seksin gerekliliğini kabul etmez. Yapılan araştırmalarda, gençlerin %40′ı HIV’den korunma, %47′si seksüel davranışların düzenlenmesi ve %73′ü de prezervatifin nasıl kullanılacağı konusunda yeterli bilgiye sahiptir. Bu değerleri ülkemiz açısından oranladığımızda çıkan rakamlar ürkütücü olmaktadır. Gençlerin birçoğu cinsel konuları aileleri ile konuşmaktan çekinirler. Bu davranış çok doğaldır. Bu nedenle bu tür bilgileri danışmak için bir aile yakınını yada bir arkadaşlarını seçerler. Buda bir ilerleme sayılabilir ancak çoğu zaman yanlış bilgiler edinmekle sonuçlanabilir. Aileler, çocuklarının davranışlarını kısıtlayabilir yada kontrol altında tutabilir. Bu da ancak onlarla yeterli iletişimi kurarak yada onlara örnek olarak olabilir. Ailelerin çocuklara karşı ılımlı davranışları, bu tür konuları konuşurken bir aile ferdinden çok, bir arkadaş gibi davranmaları, çocukların bu tür konuları konuşmak için başkaları yerine kendi ailesini seçmesini sağlayacaktır. Ailelerin, bu tür konularda çocuklarına örnek olmamaları yada konuşmak yerine kaçmayı seçmeleri, çocuğun doğası üzerinde değişiklikler meydana getirebilir. Bu da çocuğun HIV/AIDS ve önlenmesi konusunda gelecekteki tutumunuda etkileyecektir. Aileler çocukları ile bu tür konuşları konuşmaktan çekinmekte yada korkmaktadır. Kimi ailede çocuklarının kendi cinsleriyle cinsel aktivitede bulunmasından korkmaktadır. Aslında ilişki ne tür olursa olsun, önemli olan bu ilişki sırasında meydana gelebilecek hastalıklardan korunmanın yollarının hem aile hemde çocuk tarafından tam olarak bilinmesidir.

(Muzik yavaş yavaş azalır ve biter. )

[ Muzik Tokusen II – Fire (02:00) Fonda ]

AIDS yada ARC dediğimiz ilgili hastalıklar ilk defa 17 yıl önce tanımlanmıştı. AIDS’ in ilk ortaya çıktığı yıllarda teşhis konan hastaların çoğu homoseksüeldi. (Kendi cinsleri ile ilişkiye giren erkekler) Fakat hastalığın belli bir süre sonra homoseksüeller dışında da görülmesi hastalığı sadece homoseksüellerin taşıyabileceği tezini çürüttü. 1984 ‘lü yıllarda homoseksüel erkekler içinde bulunduğu riskin önemini biliyorlardı. Çünkü hastalığın homoseksüellerde görüldüğü tezi çok yaygındı. Fakat homoseksüeller dışında kalan toplum içinde bulunduğu riski henüz bilmiyordu. Bu da hastalığın yayılmasında çok büyük rol oynadı. Ne yazık ki bu ülkemiz içinde geçerli bir ifade, çünkü birçok insan AIDS ve korunma yolları hakkında bilgi sahibi değil yada olmak istemiyor. HIV virüsünün anlamı bu hastalık hakkında bilgi edinmek için bilinmesi gerekenlerin başında gelir. HIV, AİDS’E yol açan virüstür. HIV virüsü taşıyan- insanlar “HIV pozitif” veya “HIV enfeksiyonlu” olarak adlandırılır. HIV virüsü, bağışıklık sisteminize zarar vererek sizi hasta eder. Bağışıklık sistemi vücudunuzu mikroplardan korur. Bağışıklık sisteminiz çalışmadığında, mikroplar sizi daha kolay hasta edebilir. Ancak, hasta görünmeyebilir veya hissetmeyebilirsiniz. HIV virüsü taşıdığınızı bile bilmeyebilirsiniz AIDS’ in tanımını ise şöyle yapabiliriz. AIDS, HIV virüsü bağışıklık sisteminizi zayıf hale getirdikten sonra ortaya çıkan hastalıktır. AIDS hastası insanlar, bağışıklık sistemi güçlü olan insanları etkilemeyen mikroplar nedeniyle kötü enfeksiyonlara yakalanırlar. AIDS hastası olmadan yıllar önce HIV virüsü almış olabilirsiniz. Mikrobu almış kişiden alınan; kan, kan ürünleri, organ, doku ve spermin başkasına verilmesiyle virüs bulaşabilir. Buna bağlı olarak, kan nakline yoğun olarak ihtiyaç gösteren kişiler normal nüfusa kıyasla daha fazla risk altında kabul edilirler.Kan yoluyla bulaşmanın diğer bir biçimi de, sterilize edilmemiş yani mikroptan arındırılmamış, iğne, enjektör, makas, jilet gibi diğer delici-kesici aletlerin kullanılması ile olan bulaşmalardır. Damardan uyuşturucu kullananlar kendi aralarında ortak iğne, enjektör kullanmalarına bağlı olarak, en fazla risk altındaki gruplar arasında yer almaktadır. Kan yoluyla bulaşmanın önlenmesi için, öncelikle tüm kan ve kan ürünleri ile organ, doku, sperm vs. veren kişilerin uygun testlerle taranması gerekir. Mikropla bulaşmış veya kontrolü yapılmamış kan ve kan ürünleri hiçbir şekilde kullanılmaz. Bu tedbirler hükümet tarafından alınmıştır. Bugün için dünyada ve ülkemizde kan ve kan ürünleri nakli yoluyla olan bulaşmalar düzenli tarama çalışmaları neticesinde büyük ölçüde kontrol altına alınmış durumdadır.Kan ve kan ürünlerinin kontrolü ve tek kullanımlık enjektör uygulamasının yaygınlaştırılması ile yıllar içinde bu yolla olan bulaşmalar giderek azalmıştır. Ancak kan yolu ile bulaşmanın tamamen önlenebilmesi için, mikrop taşıyan iğne, şırınga ve kesici aletlerle bulaşmaların da önlenmesi gerekir. Uyuşturucu bağımlılığı olan ve ortak enjektör kullanımı nedeniyle mikrobu alan kişiler ise hem Avrupa ülkelerinde hem de ülkemizde artmaktadır.Tıbbi uygulamalarda tek kullanımlık iğne, şırınga ve malzeme kullanılmalı ya da bunlar sterilize veya dezenfekte edilmeden kullanılmamalıdır. Kişiler AIDS’ten korunmak için ortak jilet kullanımından kaçınmalı, makas, kesici delici tırnak bakım malzemelerinin steril olduğundan emin olmadan kullanılmalarına izin vermemelidirler. Bu aletlerin 20 dakika kaynatılması veya çamaşır suyunda bekletilmeleri ile AIDS mikrobunun etkisiz hale getirilmesi kolayca mümkün olabilmektedir.

(Muzik yavaş yavaş azalır ve biter. )

[ Müzik Tokusen II – Linden (03:00) Fonda ]

AIDS hastalığı konusunda vatandaşlar arasında kabul edilen anlayışların pek çoğu gerçekleri yansıtmıyor. Sağlık Bakanlığı’ndan alınan bilgiye göre, birçok kişi halen, bu hastalığı ”homoseksüel” hastalığı olarak bildiği için test yaptırmaktan kaçınıyor.

Vatandaşlar arasında hastalıkla ilgili genellikle yanlış bilgiler, söylenti şeklinde kulaktan kulağa yayılıyor ve bunlara zamanla inanılıyor.

Bilim adamları, AIDS konusunda bilinmesi gerekenleri şöyle sıralıyor:

 -Sadece cinsel ilişki ve kan yoluyla geçen AIDS, yalnızca homoseksüel hastalığı değil. Karşı cins ile ilişki de belirgin geçiş yollarından biri.

  -AIDS, kişilerarası normal temaslarla, kapı kollarından, yatak çarşaflarından, havlulardan, paradan, sabundan, ortak kullanılan banyo, sauna, kaplıcalar ve plajlardan bulaşmaz.

 -”AIDS ter, idrar ve dışkı ile yayılır ve bulaşır” kavramları yanlış.

 -Sivrisinekler, AIDS bulaştırmaz.

 -AIDS virüsü taşıyan bir kimsenin kullandığı iğnenin, herhangi bir nedenle paylaşılması virüsü bulaştırır.

 -Cinsel ilişki sırasında doğru prezervatif kullanımı, AIDS’in bulaşmasını önler.

  -Gebelikte AIDS virüsü taşıyan bir anneden, bebeğine virüs bulaşması olasılığı vardır.

  -AIDS virüsünü taşıyan kişiyi, hastalık belirtileri çıkmadan sağlıklı kişilerden ayırt etmek için test yapılmalıdır.

   5-19 YAŞ ARASINDA 57 HASTA VAR

 Hastalık, en sık eşcinsellerde görülmekle beraber, damar içi uyuşturucu (eroin, morfin) kullananlarda, hemofili hastalarında, ayrıca bu gruplardan hiçbirine girmeyen kimselerde de zaman zaman görülüyor.

  Sağlık Bakanlığı’nın 2003 Haziran ayı verilerine göre, 5-19 yaşları arasında 57 HIV taşıyıcısı bulunuyor.

  Simdi size gundemimizde olan AIDS kurbani ilk okul ogrencisi hakkında bilgiler verecegim. Pek çok vatandaş ise tıp dünyasının uygun raporu vermesi halinde Y.’nin yaşıtlarıyla bir arada öğrenim görmesi gerektiğini söyledi. AIDS’le Mücadele Derneği Başkanı Prof. Dr. Melahat Okuyan da, Y.’nin dışlanmasının vicdansızlık olduğunu belirterek, “Dünyaya rezil oluruz. Bu çocuğun kesinlikle etrafına bulaştıracağı hastalığı yok; taşıyıcı durumda. Dünyada onun gibi çok çocuk var. Ama toplumla iç içe yaşıyor, okula gidiyor” demişti. Uzun tartışmalar sonunda da formül bulunmuş ve Y. geçen yıl tedavisinin de takip edildiği Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’nde Hastane Okulu’na devam etmişti.

 Ailesi okutmak istemese bile zorunlu temel eğitim yasası gereğince okuması gereken Y. bu yıl geçen yıl yaşananları yeniden yaşıyor.

O. ailesi Yeşilyurt’taki evlerini Hatay’a taşıdı ve Y.’yi Şerif Remzi İlköğretim Okulu 1-B şubesine kaydettirdi. Ancak 15 Eylül’de yapılan dersbaşıyla okuluna başlayıp yeni arkadaşlar bulan Y’nin mutluluğu kısa sürdü. Daha okulun ikinci gününde Y.’yi tanıyanlar çıktı. Durum hemen okul idaresine iletildi. Bunun üzerine okul müdürü Salim Yılmaz, anne ve babadan “Y.’nin AIDS bulaştırma riski taşımadığına, okulda okuyabileceğine” ilişkin rapor istedi. Butun belgeler tamamlanarak okul mudurune verildi. Y.O.’nun başına gelenler, dikkatleri AIDS’in bulaşma yollarına ve bu konuda toplumun bilgisizliğine çekti. AIDS hastaları; bu hastalığı ‘taşıyıcı olan ama kendileri gibi hasta olmayan’ insanlardan kapıyor.

(Muzik yavaş yavaş azalır ve biter. )

[ Muzik Tokusen II - Straight A Way To Orion (03:00) ]

Tıpkı Hepatit B’de olduğu gibi; vücudun bağışıklık sistemi, vücut sıvılarıyla bulaşan bu hastalık bazı insanları AIDS hastası, bazılarını ise AIDS taşıyıcısı haline getiriyor. Hastaları ölüm beklerken, taşıyıcılar ise hayatta kalıyor.

    HIV virüsüyle karşılaşan her insan, tıpkı Hepatit B’de olduğu gibi, hasta olmayabiliyor. Bazı insanlar, vücutlarındaki bağışıklık sisteminin özelliği gereği, sadece taşıyıcı olup, hastalığı bulaştırmakla kalıyor ki; bu kişilere HIV taşıyıcısı deniyor. Taşıyıcılar, hiçbir zaman AIDS yüzünden ölmedikleri gibi, bu kişilerin medikal tedaviye verdikleri yanıt da AIDS hastalarına oranla daha yüksek düzeyde oluyor.

     AIDS’ in bulaşma yolları, hakkında size biraz bilgi vermek istiyorum.

Özellikle HIV açısından kontrol edilmemiş kan ve kan ürünlerinin kullanılması. Cinsel ilişki (anal, oral veya vajinal olsun vücut sıvıları ile direk temas olması gerekiyor (açık yara gibi, AĞIZDA YARA VARSA!!). Kontamine iğneler (damaryolu ile ilaç alan bağımlılar, iğne yaralanmaları, enjeksiyonlar). Anneden-Çocuğa (Fetal dönem, doğumda, anne sütü ile [kesin degildir]). Organ-doku alışverişi (semen, böbrekler, deri, kemik iliği, kornea, kalp kapakları ve tendonları). Virüsün AIDS hastasıyla kucaklaşmak veya el sıkışmakla, aynı yüzme havuzunu ve tuvaleti kullanmakla, enfekte hastayla ayn odada bulunmakla, aynı eşyaların (bardak, tabak, çatal…) kullanılmasıyla ve sivrisineklerle bulaştığına dair bir kanıt yoktur. AIDS’ den korunma yolları ve tedavisi hakkında haklin merak ettigi bolumler hakkında sizlere bilgi vermeye çalışacagım. Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanılması. Tek eşlilik ve partneri tanımak. Kontrol edilmiş kan ve kan ürünlerinin kullanılması. HIV pozitif olduğu bilinen ya da kuşku duyulan kişi ile cinsel temas, açık bir yarayla temas (kana karışırsa), şüpheli kan ve kan ürünleri ile temas durumunda mümkün olabildiğince çabuk bir merkez e gidip enfeksiyon hastalıklar uzmanına danışılmalıdır. AIDS tedavisinde iki yaklaşım vardır. Birincisi AIDS mikrobunun kendisine yönelik yaklaşımlar, ikincisi AIDS’e bağlı olarak ortaya çıkan hastalıkların tedavisi. AIDS mikrobuna karşı bugüne kadar kesin etkili bir yöntem bulunamamıştır. Ancak, son yıllarda kaydedilen gelişmeler umut vermektedir. Hastalığın mümkün olduğunca erken tanımlanması ve sonra birden fazla ilacın birarada kullanıldığı tedavi şemaları ile hastalık belirtilerinin ortaya çıkışı geciktirilebilmekte ve hastanın yaşam süresi uzatılabilmektedir. Bunlar hatalı kullanıldıklarında zehir etkisi olabilecek ilaçlardır ve yalnız hekim kontrolünde kullanılmalıdır. İkinci yaklaşım ise, AIDS mikrobunun vücudun bağışıklık sistemini hasara uğratması neticesinde ortaya çıkan verem, mantar ve benzeri diğer hastalıkları bilinen yollarla tedavi etmektir. Kişide gelişen hastalık tablosuna göre, antibiyotikler, antifungal ajanlar, radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Hastanın diğer bir bulaşıcı hastalığı yoksa ve kendi sağlığı gerektirmedikçe, ayrı bölümlerde bulundurulmasına gerek yoktur. Genel bir kural olarak, hastalığı ne olursa olsun, her hastaya mümkün olduğunca cesaret ve umut vermek gerekir. Buna özellikle ihtiyacı olan AIDS hastaları, doktoruna, yakınlarına ve arkadaşlarına güven duygusunu kaybetmemeli ve olabildiği ölçüde normal yaşantı ve ilişkilerini sürdürmelidirler. AIDS’e yakalananlarda başlangıçta kabullenememe ve isyan duyguları ortaya çıkabilir, bunu yalnızlık, toplum tarafından dışlanma hissi, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları izler. Kişi ruhsal olarak çökkünlüğe girebilir.

(Muzik yavaş yavaş azalır ve biter. )

[ Müzik Tokusen II - Dawn In Malaysia Geteran Jiwa ( 01:45) ]

Uykusuzluk, iştah bozukluğu, zayıflama, unutkanlık, çabuk yorulma, halsizlik, umutsuzluk, çaresizlik duyguları ruhsal çöküntü belirtisi olabilir. Bu durum tedavi edilebilir ancak kişi bu duyguları kaderi olarak değerlendirip, yardım istemeyebilir. Oysa, ruhsal destek ve tedaviler, hastanın yaşama daha umutla sarılmasını ve mücadele için kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. AIDS’e yakalananlar çekinmeden psikiyatriste başvurmalı ve duygularını paylaşmalıdırlar. Böylelikle kendisine gerek kendi sağlığını koruması, gerekse başkalarına bulaştırmaması için nasıl davranması- gerektiği konusunda da bilgi verilecektir. Gerekiyorsa ailesine de danışmanlık hizmeti sağlanacaktır. Uyuşturucu madde bağımlılığı AIDS için çok ciddi bir risk faktörüdür. Damar yolu ile uyuşturucu kullananlarda AIDS’e sık rastlanılmaktadır. Uyuşturucu bağımlıları, damar yolu ile uyuşturucu kullanırken sıklıkla başkası tarafından da kullanılmış, kirli enjektörleri defalarca kullanmaktadırlar. Kirli ve kullanılmış enjektörler AIDS mikrobunun bağımlılar arasında hızla yayılmasına neden olmaktadır. Buna ilaveten uyuşturucu kullananlar arasında kontrolsüz ve korunmasız cinsel ilişkiler yaygın olarak görülmektedir. Bu ilişkiler de AIDS’in yayılımına neden olmaktadır. Uyuşturucu bağımlılığı olan ve ortak enjektör kullanımı nedeniyle mikrobu alan kişi sayısı hem Avrupa ülkelerinde hem de ülkemizde artmaktadır. Sağlığınızı korumak için uyuşturucu kullanmaktan kaçınınız. Uyuşturucuların yarattığı manevi ve maddi yıkım sonunda, ya doğrudan uyuşturucudan yada AIDS’ten ölüm riski olduğunu unutmayınız. HIV Virusunun kadınlara bulaşması halinde bazı belirtiler ortaya çıkmaktadır bu belirtileri şoyle sıralayabiliriz. Öksürme, ishal, kilo kaybı, gece terlemesi, yorgunluk hissi. İlginç renkli veya kokulu bir vajina akıntısı. Yinelenen veya kalıcı vajina enfeksiyonları. Vajinada veya vajina çevresindeki yara veya acı. Adet dönemlerinde ani bir değişim. Adet dönemleri arasında karın ağrısı. Seks sırasındaki olağandışı acı veya ağrı. Dilinizde veya ağzınızın içinde beyaz noktalar veya yaralar. HIV için herhangi bir tedavi bulunmamaktadır. HIV virüsü taşıyan binlerce kişide yapılan çalışmalar, kombinasyon tedavisinin, insanların daha iyi hissetmesine ve daha uzun yaşamasına yardımcı olabildiğini göstermiştir. Bir doktorla, hemşireyle veya danışmanla konuşun. Tedavi seçenekleri hakkında size daha fazla bilgi verebilir. HAMİLEYSENİZ veya hamile olabileceğinizi düşünüyorsanız, bebeğinizin uzun ve sağlıklı bir hayat yaşaması için elinizden gelen her şeyi yapmak isteyeceksinizdir. Bu yüzden, hamileyseniz veya hamile olabileceğinizi düşünüyorsanız, vücudunuzda AIDS’e yol açan HIV virüsünün bulunup bulunmadığını öğrenmek için test yaptırmalısınız. HIV virüsü taşıyorsanız ve bunu bilmiyorsanız, bebeğiniz doğduğunda vücudunda virüs bulunabilir veya emzirme sırasında virüs bebeğinize bulaşabilir. Test yaptırdıysanız ve HIV virüsü taşıdığınızı öğrendiyseniz, bebeğinizi hem hamilelik boyunca hem de doğum sonrasında virüsten korumak için daha fazla gücünüz olacaktır. Ayrıca gereken tedaviyi yaptırarak ailenizle birlikte daha uzun ve sağlıklı bir hayat yaşamak için kendinize yardım edebilirsiniz. HIV virüsü taşıdığınızı düşünmüyorsanız, emin olmak için test yaptırmak yine de çok önemlidir. Hasta hissetmeseniz de HIV virüsü taşıyor olabilir ve virüsü başkalarına geçirebilirsiniz. İlk olarak, sağlık uzmanınızla veya bir danışmanla test yaptırma konusunda görüşün.

(Muzik yavaş yavaş azalır ve biter. )

Doktorunuz veya sağlık uzmanınız yoksa, yetkili bir kişi bulmak için size yardımcı olabilecek birisiyle konuşun: Klinik danışman AIDS organizasyonu danışmanı. Yerel sağlık birimleri. Günümüzde HIV hastalığı ve HIV tedavisi hakkında insanın kafasını karıştıracak kadar çok haber duyulmaktadır. Gazetelerde, dergilerde ve Internet’te birçok şey okuyorsunuz; televizyondan, arkadaşlarınızdan, ailenizden, okulda, işte ve sokakta birçok şey duyuyorsunuz. Gerçekler, hikayeler ve söylentiler birbirine karışıyor. Bu durum, sağlıkları ve tedavi seçenekleri hakkında önemli kararlar almaya çalışan HIV hastası kişiler için ciddi bir sorundur.

12 Temmuz 2007

Birinci Bölüm

BİRİNCİ BÖLÜM

STRES VE BAŞACIKMA YOLLARI

Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların fizyolojik ve psikolojik tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.

Akademik olarak stresi meydana getiren olayları “stres vericiler” (stressor) bu olaylara insanın fizyolojik ve psikolojik düzeyde verdiği tepkilere de “stres” (stres) terimi ile ifade etmeyi tercih etmekteyiz.

Stres konusundaki ilk çalışmaların yapıldığı en önemli alanlardan biri stres vericilere karşı canlının fizyolojik tepkilerinin araştırılmasıdır.

CANLININ “SAVAŞ VEYA KAǔ TEPKİSİ

Stres organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında canlı kendini korumaya yönelik bir tepki zincirini harekete geçirme özelliğine sahiptir. Bu özellik, tehlike ile karşılaşınca “ savaş veya kaç” diye adlandırılan cevabın ortaya çıkmasıdır. Bir tehlike ile yüzyüze gelen canlı başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikeden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlike ile savaşır ve böylelikle yeni duruma bir uyum sağlar.

Organizmanın tehdit karşısında olduğu stres durumunda insanlarda hem bedensel hem psikolojik düzeyde bir dizi olay meydana gelir.

Stres altında insan: Kişi bireysel bütünlüğüne yönelen tehditlere karşı özellikle zihinsel düzeyde başarılı bir mücadele vermezse, başa çıkamadığı streslerin biriken ve yoğunlaşan etkileri sonucu davranış düzeyine yansıyan bazı belirtiler şunlardır:

Önemli veya önemsiz daha önceden kolaylıkla verilebilen kararları vermekte güçlük,

Değersizlik, yetersizlik, güvensizlik ve terkedilmişlik duyguları,

Alışılmış davranış biçimlerinde önemli değişiklik,

En iyi olanı değil, garanti olanı seçmek,

Uygun olmayan durumlarda ortaya çıkan öfke, düşmanlık ve kızgınlık dalgaları,

Sigara ve içki içme eğiliminin artması,

Kişisel hata ve başarısızlıkları sürekli düşünmek

Aşırı hayal kurmak, sık sık düşünceye dalıp gitmek

Duygusal ve cinsel hayatta düşüncesiz davranışlar

Birlikte olunan kimselere aşırı güven (veya güvensizlik),

Alışılmıştan daha titiz veya işin gerektirdiğinden daha fazla çalışmak

Konuşma ve yazıda belirsizlik ve kopukluk

Nispeten önemsiz konularda aşırı endişelenme veya tam tersine gerçek problemler karşısında ilgisizlik,kayıtsızlık

Sağlığa aşırı ilgi

Uyku bozukluğu (zor uyuma veya gece boyu sık sık uyanma)

Ölüm ve intihar fikirlerinin sık sık tekrarlanması

Öte yandan bireyin streslere açık olmasında rol oynayan iki faktör vardır. Bunlardan ilki streslerle karşılaşmanın sıklığı ve karşılaşılan stresin süre ve anlam bakımından niteliğidir. Bireyin strese açık oluşunda rol oynayan ikinci faktör streslerle başa çıkabilmek konusundaki kişilik donanımıdır.

STRES VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER

STRESİN PSİKOLOJİK YÖNÜ

Psikolojik açısından stres, onu zihninde taşıyan kişiye aittir. Hepimiz günlük, basit gözlemlerimizden aynı olaya farklı kişilerin farklı tepki ve yaklaşımlarının olduğunu biliriz. Bu farklılık zihinsel şartlardan sosyal şartlara kadar uzanan değişkenlerden kaynaklanır. Hatta biliriz ki biz bir gün dış ortamdan gelen uyaranlara gülüp geçeriz. Bir başka gün aynı olaylara sert tepkiler verebiliriz. Bu sebeple stres olgusu incelenirken stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerininde ele alınması ve değerlendirilmesi önem taşır. Stres ve stres vericilerin insana etkisi söz konusu olunca insanın psikolojik bütünlüğünü oluşturan düşünce, duygu ve davranışlarını anlamaya tanımaya gerek vardır.

Stres tepkisi ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil insanın olana nasıl tepki verdiğine bağlı olarak ortaya çıkar. Hissettiklerimiz esas olarak düşündüklerimiz paralelindedir. Bu sebeple stres belirli insanla belirli olayın etkileşiminde ortaya çıkar. Yani olay tek başına belirleyici değildir. Burada kilit nokta o belirli durum ile o belirli kişi arasındaki işlevdir.

STRES KARŞISINDA KADIN VE ERKEK

Yapılan araştırmalar kadın ve erkeklerin stres tepkilerinde aşikar farklar olduğunu ve bu farkların çocukluk döneminde daha açık olarak gözlendiğini ortaya koymuştur. 1978 yılında Londra da yayınlanan bir bültende erkek çocukların çeşitli stresler karşısında kız çocuklardan daha çok saldırganlık gösterdiklerini bunu karşılık kız çocukları stres karşısında daha çok kaygı ve çökkünlük gösterdiklerini bildirmiştir.

Orta yaş döneminde geri çekilme veya bastırma mekanizmaları devreye girerek cinsiyetlere ait bu özelliklerin çarpıcı olarak bölünmesi güçleştirmektedir. Özellikle saldırganlık tepkiler araştırmaların yapıldığı ülkelerde uyarandan bağımsızlaşarak farklı boyutlarda gözlenmektedir.

ZEKA VE STRES

Bir çok konuda olduğu gibi zeka ve stres arasında da iki yönlü bir ilişki vardır.

İnsanın düşünme yeteneğinin bütünü “onun zekası olarak ele alınırsa stresten etkilenmek veya strese karşı koyabilmenin önemli ölçüde yüksek bir zeka ile doğru orantılı olduğu düşünülebilir. Öte yandan yüksek stres ortamı insanların rahat ve doğru karar vermelerini zihinsel potansiyellerini en üst düzeyde gerçekleştirmelerini engeller. 1970 li yıllarda S.Begab ve arkadaşları bedensel psikolojik veya sosyal streslerin kişinin zihinsel kapasitesini ve buna bağlı olarak da çevresinin isteklerini başarılı bir şekilde karşılayabilme yeteneğini etkilediğini ortaya koymuşlardır.

Yüksek ve sürekli stres ortamı zihinsel etkinlikleri üst düzeyde ve verimli bir biçimde sürdürmeye hem doğrudan hemde duygu ve davranışlardan meydana gelen aksamalar sebebiyle dolaylı olarak engeller.

Organizmanın stres tepkisi daha önceki pek çok tanımlamada da belirtildiği gibi bir uyum belirtisidir. Öte yandan zekanın çok çeşitli tanımları arasında “yeni durumlara ve uyaranlara uyabilme yeteneği vardır. Bir başka ifadeyle zeka, yaşanan olaylarda, akılcı davranış sürecini organize eden bir sistemdir.

Zeka Stresi Alteder:

Zihinsel değerlendirmeyi yürüten etkinlikleri “yalın” ve “karmaşık zihinsel süreçler” olarak iki alt gruba ayırabiliriz. Yalın zihinsel süreçler tanıma, algı,dikkat, vb; karmaşık zihinsel süreçler, kıyaslama, yorumlama ve değerlendirmedir.

Bunlardan birincisi anlama, diğeri cevaplama sistemidir. Her birey kendi potansiyelini geçmiş yaşantıları ile destekler, farklı sonuçlar çıkarır ve dolayısıyla farklı uyumlar gösterir. Organizmanın bedensel düzeydeki uyumun ne kadar türe özgüyse, psikolojik düzeydeki uyumu o kadar toplumsal düzene ve bireye özgüdür. Kişinin kendisini dış tehdit ve zararlardan korumak ve kurtarmak için göstereceği zihinsel ve davranışsal gayret, potansiyel olarak kendisinde var olan yetilerini kullanabilme becerisine bağlıdır.

Genetiğimiz ve geçmiş yaşantılarımız belirlenmiş ve sabittir. Ancak var olan potansiyeli en üst düzeyde geliştirme ve kullanabilme şansı bize aittir.

Başarı, stresli ortamlarda zihinsel organizasyonun özellikle bireysel bütünlüğü, ardından da yakın çevre ilişkilerini koruyucu ve kollayıcı yaklaşımları sağlayabilmesidir. Kısaca stresle karşılaşan kişi önce kendini, sonrada yakın çevresini koruyup kollayabilmelidir.

HAYATI KOLAYLAŞTIRAN VE ZORLAŞTIRANLAR

Stres alanında çalışan bilim adamlarının fikir birliği içinde olmadıkları bir konu vardır. Bazı bilim adamları insanın sağlığını bozan stres verici olayların insan hayatındaki önemli değişiklikler olduğunu savunmaktadır. Buna karşılık bazı bilim adamları da, insan sağlığını esas bozan esas gündelik hayatın küçük problemleriyle etkili şekilde başa çıkamamak olduğuna inanırlar. Onlara göre, yaşarken önemli gelen, ancak yaşadıktan sonra unutulup giden günlük olaylar insan sağlığını törpüler.

Kanner ve Lazarus insanları rahatsız eden ve yarattıkları zorlamaya, hem günlük hayatın stresleriyle başa çıkmayı zorlaştıran, hem de kendileri bir stres olarak sağlığı olumsuz etkileyen faktörleri şöyle sıralanmıştır;

Çok fazla sorumluluk altında olmak,

Fiziki görüntü ile ilgili endişeleri olmak,

Yetersiz kişisel enerji,

Mesleki ilerleme ile ilgili endişeleri olmak,

İş tatminsizliği içinde olmak,

Dinlenme ve eğlenceye ayıracak zamanın olmaması,

Yapacak çok fazla şeyin olması,

Yalnız olmak,

Reddedilme korkusu,

Hayatın anlamıyla ilgili endişeler.

Buna karşılık aşağıdaki sıralanan doyum sağlayıcı yaşantıların (UPLIFT) insan hayatında bulunmasının, hem bunları yaşamanın yarattığı haz ve keyif açısından , hem de bu keyfin doğurduğu olumlu duygular açısından günlük hayatın stresleriyle başa çıkmayı kolaylaştıracağı söylenmiştir.

Eşle iyi ilişkiler içinde olmak,

Aile ile birlikte olabilmek,

Çocuklarla birlikte olabilmek,

Doyumlu bir cinsel hayata sahip olabilmek,

Umulmadık zamanda para elde edebilmek,

Müzikten zevk almak ve dinleyecek imkana sahip olmak ,

Sevdiklerini ziyaret edebilmek, telefon ve mektupla arayabilmek,

Boş zamanı olmak,

İstediklerini yapacak yeterli zamana sahip olabilmek,

Dinlenme ve eğlenmeye imkan sağlayacak yeterli paraya sahip olmak.

İŞ VE STRES

İş, günümüzün insanın yaşamında önemli bir yer tutar. İnsanlar, zamanlarının oldukça büyük bir kısmını işde veya işle ilgili etkileri düşünerek geçirirler. Özellikle yönetim basamaklarında, işin düşünülmediği, tümüyle bireye kalmış bir zaman dilimini bulmak oldukça zordur.

Stres kaynağı olarak iş konusunda çok fazla araştırma yapılmıştır. İş stresi, özel yaşamın getirdiği sorunlar ve zorluklarla birleştiğinde birey ve örgüt için daha da önemli sonuçlar doğurabilmektedir. İş stresi; psikolojik, fizyolojik ve örgütsel davranış yönlerinden önem taşır. Steers’e göre stres, çalışanlar özellikle yöneticiler üzerinde fizyolojik ve psikolojik yıkım yapabildiğinden onların sağlığını ve örgütsel başarısını olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca stres, iş gücü devrenin (turnover) ve işe devamsızlığın (absanteeism) en önemli nedenidir. Çalışanlardan birinde görülen stres diğer çalışanlar veya toplumun güvenliğini de etkileyebilir. Örneğin tehlikeli bir aracı yada makineyi kullanan bir işçi veya bir hava trafik kontrolörü stresli bir anında toplumun güvenliğini tehdit edebilir.

Bir iş; zorluk, karmaşıklık ve iş yükü öğelerini içinde taşır. Bu nedenle, işin kendisi streslidir. Öte yandan bir çok iş tam olarak tanımlanmış değildir, bu ise farklı tepkilere neden olabilir. Yukarıda değindiğimiz stres çemberi ile ilgili işlevsel ilişki şöyle özetlenebilir:

İşin bizzat kendisi bir stres kaynağıdır ve çalışan kişide onun yeteneklerini sınırlayıcı ve zorlayıcı bir etki yapar.

Öteki bir kaynaklardan doğan stres etmenleri belli bir süre içerisinde işde de etkili olurlar.

Kişi yaptığı işle birlikte bazı stresli durumları azaltmaya veya ortadan kaldırmaya çalışabilir.

İş başarımı veya bundaki bir azalma stres göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bir başka deyişle yapılan iş, bir stres ölçüsü olarak da görülebilir.

Bu dörtlü ayırım , stres yoğunluğu ile işteki başarı düzeyi arasında bir ilişkinin olduğunu göstermesi açısından da yararlıdır.

İş, stres ve davranış arasındaki ilişkilerden ortaya çıkan bazı önemli noktaları şöyle özetleyebiliriz:

İlk önce işin yapılması sırasındaki işin stres çemberi tarafından etkilenmesi yani değerlendirme, karar verme, işin yapılışı ve sonuç olarak dört aşama devreye girmektedir. Bu aşamalar aynı zamanda rol ve davranış kalıplarını da etkilemektedir. İkinci olarak örgütsel yaşamda bu işin o işi yapan kişiye ne denli uygun düştüğü ve bu uygunlukla birlikte nasıl bir stres yarattığı düşünülebilir. Stresli durumla ilgili olarak bir tek iş değil ama bir çok iş devreye girmiş olabilir ve böylece stresle işin yapılışı düzeyi arasında bir ilişki görülebilir. Değindiğimiz stres çemberi ve dört aşama arasında organik bir ilişkiden de söz edilebilir. Ayrıca stres çemberindeki dört aşamanın işin yapılmasına etkisi, (algılanan sonuçlar, belirsizlik ve yeniden canlandırma gibi kavramlarla) birlikte düşünülmelidir.

Örgüt psikologlarının stresin etmenleri ve sonuçları üzerinde giderek daha fazla durmalarının başlıca iki nedeni vardır. Biri stresle ilgili hastalıkların her geçen gün daha çok yaygınlaşması, öteki ise stresin verimliliği düşüren ve bir çok harcamaya neden olan işte hata ve kazaları arttıran bir etmen olmasıdır. Gerçekten bugün Amerikalıların %25 ‘inin oldukça yoğun bir biçimde stresin etkisinde olduğu bilinmektedir. Bugün ABD’ de doktora gidenlerin en az yarısının stres nedeniyle doktora gittikleri en az yarısının stres nedeniyle doktora gittikleri, fiziksel rahatsızlıkların büyük bir kısmında psikosomatik kökenli olduğu kabul edilmektedir. Ülke çapında Blue Cross- Blue Shield tarafından yapılan bir araştırmada kendilerine soru sorulan 6 işçiden 5’i iş yaşamlarındaki en büyük sorunun olduğunu söylemişlerdir. Çalışanlar ayrıca işten doyum sağlayamama ve özgüven (kendine güven) duygusunun düşüklüğünü de stresle ilgilendirmişleridir. Ayrıca çalışan kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada da çalışan kadınların % 33’ünün işlerini çok fazla stresli, % 62’ sinin ise kısmen stresli buldukları ancak % 5’ inin işlerinin stresli olmadığını söyledikleri saptanmıştır. Ayrıca stresle ilgili fiziksel bir takım rahatsızlıklarda dikkat çekmiştir. Ülser ve Kolit gibi sindirim sistemi hastalıkları, kalp damar hastalıkları, deri ve alerji ile ilgili sorunlar baş ağrısı, boyun ve sırt ağrıları ile kanser türleri.

Öte yanda stres, güdülemeyi ve işi tam olarak yapmayı olumsuz yönde etkileyen hata ve kazaları, artıran bir etmen olarak da üzerinde durulması gereken bir konudur. Stres, sağlıkla ilgili harcamaların artmasına neden olmaktadır. Stresle ilgili yalnızca iki hastalık (kalp damar hastalıkları ve ülser) ABD’ de yıllık ortalama 45 milyar dolarlık bir harcamaya mal olmaktadır. Şirketler içi,n stres kazalardan daha fazla masrafa (gidere) yol açmaktadır. İşle ilgili bir kazada ölen her işçi, 50 işçinin türlü biçimlerde kalp hastalığına uğramasına neden olmaktadır. ABD ve İsviçre’ de 960.000 ‘i aşkın işçi üzerinde yapılan çalışmalar çok stresli işlerde çalışanların ötekilere göre dört kez daha fazla kalp hastalığına yakalandığını göstermiştir. Bugün ABD’de stres nedeniyle uğranılan yıllık kayıp; sağlık giderleri, işe devamsızlık ve verimlilikteki düşmeler göz önüne alındığında yılda yaklaşık 150 milyar dolar civarındadır. Bir kişinin stres nedeniyle; örneğin iş arkadaşları, yöneticileri, hizmetten yararlananlar vb. gibi başkaları üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin ölçümü ve hesaplanması ise oldukça zordur. Bir zamanlar bu etkilerin yalnızca tıp alanı ile ilgili yönleri üzerinde durulurken, şimdilerde tıp alnı ile ilgili yönleri üzerinde durulurken, şimdilerde psikolojik yönleri de ağırlık kazanmıştır. Bu konuda psikologlar özellikle örgüt psikologları hem çalışanlara hem de işverenlere (kurumlara) yardımcı olarak, çalışma ve iş yaşamının kalitesinin yükseltilmesine katkıda bulunmaktadırlar. Dünya çalışma örgütü (ILO) de, 1970’lerde iş ve çevresi koşulları konusunda yeni bir yaklaşımı benimsemiştir. Kısaca PIACT olarak adlandırılan bu yaklaşımda, iş koşullarının insancıllaştırılması için uluslar arası bir program önerilmektedir. Bu programla amaç hem emek girdisinin verimliliğini en üst düzeye çıkarmak hem de insanın çalıştığı iş çevresi ve koşullarını inceleyerek işçinin sağlığını korumak, güvenliğini sağlamaktır.

Yapılan bir araştırmada öğretmenleri en çok etkileyen sırasıyla şunlar olduğu saptanmaktadır:

Yönetsel destek

Meslekten kaynaklanan sıkıntılar

Mali yönden güvenlik içinde olup olmama

Öğrenci disiplinine ilişkin sorunlar.

Araştırma sonucuna göre yönetsel destekten yoksun olma, Şili öğretmenlerini en çok etkileyen bir stres etmeni olarak algılanmıştır. Bu çalışma ABD’ de E. Clark tarafından yapılan çalışmaya benzer sonuçlar vermiştir. Gerçekten E. Clark’ın çalışması da öğretmenlerle ilgili olarak beş önemli stres etmenini saptamıştır. Bu etmenler şunlardır;

Mesleki yetersizlik

Öğretmen-Yönetim ilişkileri

Arkadaşlarla ilişkiler

Grup yapısı

İş yükü

STRESİN ORTAYA ÇIKARDIĞI PROBLEMLER

1) Stres ve Aile:

İnsanların kalplerinin kırılmasının onları ölüme sürüklediği yolundaki eski inanç, bugün bilimsel olarak bir ölçüde doğrulanmaktadır.

Eşini kaybetmiş 55 ve daha yukarı yaşta kimseler arasında yapılan bir araştırmada, 6 ay içinde meydana gelen ölümlerin bir problemi olmayan aynı yaş dilimi içindeki insanlara kıyasla % 40 daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu ölümlerin en başta gelen sebebi de, tahmin edilebileceği gibi kalple ilgili rahatsızlıklardır.

Avusturyalı Bartrop’un bir araştırmasında ise eşlerini kaybetmiş erkek ve kadınlarda, 8 hafta sonra bedeni bağışıklık cevabının son derece azalmış olduğu ortaya konmuştur. Böyle önemli bir kaybın meydana getirdiği stres, insanlarda sadece hormon sistemini etkilememekte, aynı zamanda bedeni dışardan gelecek (enfeksiyona bağlı hastalıklar gibi) her türlü tehlikeden koruyacak olan direnç sistemini de (bağışıklık sistemini) etkilemektedir.

Görüldüğü gibi aile ilişkileri yolun sonunda bu kadar önem taşımaktadır.

2) Kaygı:

Genel olarak olumsuz duyguların yaşandığı durumlar kaygının ortaya çıkmasına sebep olur. Kaygıya ait belirtiler, kaygıyı oluşturan dış şartlardan onu yaratan kişiye doğru yaklaştıkça ağırlaşır. Duruma bağlı kaygı o şartlar içinde yaşanır ve kişiyi zorlayan durumun bitişi ile birlikte kaygıya ilişkin belirtilerde ortadan kalkar. Halbuki sürekli kaygı kişiye ait bir vasıf olarak var olur ve çeşitli durumlarda daha fazla hissedilmekle beraber hayatın bütününü kaplar. Böyle bir kişide gerçek tehlike ile uyuşmayan tepkiler ortaya çıkar.

Kaygılı olduğunu söyleyen bir insandaki ortak bedensel tepkiler; hızlı kalp atışları, titreme (özellikle bacaklarda), ağız kuruluğu, kısık ses, aşırı terleme ve buna bazen eşlik eden idrarı tutamamadır.

Öte yandan kaygılı bir kişinin dış görünüşü, aynı zamanda her tarafa yetişmek isteyen ama bir türlü seçimini yapamayan haldedir. Yüz ifadesi acil yardıma ihtiyacı olan panik halindeki bir insanı yansıtır.

2.a) Korku-Kaygı:

Kaynağı belirsiz korkuya “kaygı” denir. O zaman akla “Korku nedir?” sorusu gelmektedir. Korku insanın canının, malının, sevdiklerinin, inançlarının ve toplum içindeki yerinin tehdit edildiği durumlarda yaşanan, bedensel belirtilerin eşlik ettiği duygusal bir tepkidir.

Korku sırasında duygusal tepkinin şiddeti tehditle orantılıdır ve tehdidin varolduğu süreyle sınırlıdır. Korku sırasında insan, bedensel ve zihinsel güçlerini, korku yaratan tehdidi ortadan kaldırma amacına yönelik olarak uygun biçimde kullanır. Bu sebeple korku normal bir tepkidir.

Kaygı durumuna ise duygusal tepkinin şiddeti hem tehditle orantılı değildir hem de tehdidin varlığından bağımsız olarak devam eder. Bu durumda da insan bedensel ve zihinsel güçlerini yaratan tehdidi ortadan kaldırma amacına yönelik olarak kullanamaz.

3) Depresyon:

“Depresyon” kelime olarak “çöküş” anlamındadır ve belirli bir düzeyden alçalmayı ifade eder. Depresyon yeni bir hastalık değildir. Ancak endüstrileşmiş ve şehirleşmiş toplumlarda bugün tarihin hiçbir döneminde görülmediği ölçüde yaygınlık kazanmıştır. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) dünya nüfusunun % 3-5!inin yaklaşık 150-200 milyon kişinin çeşitli düzeylerde depresyon belirtilerine sahip olduğunu bildirmektedir.

DEPRESYON BELİRTİLERİ

Şimdi depresyonda görülen belirtileri en objektif (gözle görülür) alandan en az objektif alana doğru sıralayalım.

İştah azalması ve kilo kaybı: Yemek yeme isteğinin zamanla azalması ve buna bağlı olarak kilo kaybı. Bu kayıp haftada birle ayda bir kilogram arasında değişebilir. Bu durumda ender olarak bazı kimselerin iştahlarında aşırı artış görülebilir.

Uyku Bozukluğu: Uykuya dalmada güçlük, uykunun sık sık kesilmesi, yetersiz uyku, sabah uyanılması gereken saatten çok önce uyanmak ve bir daha uyuyamamak veya zamanın bütününe yakın bölümüne uykuda geçirmek depresyonunun önde gelen belirtilerinden biridir.

Hayattan alınan zevkin azalması ve ilgi kaybı: Depressif insanlar “ herhangi bir şeyle ilgilenmeye” karşı ilgilerini kaybederler. Bu insanlar sürekli olarak yorgundurlar ve eskiden ilgi duydukları konulara bile isteksizdirler.

Hareketlerde yavaşlama veya yerinde duramayacak şekilde huzursuzluk: Bazı kimselerde düşünce akışında ve hareketler de büyük bir yavaşlık görülür. Düşünce akışındaki yavaşlık en basit konularda bile “karasızlığa” yol açar.

Depresif kişi mümkün olduğu kadar az hareket etmek ve davet, spor gibi faaliyetlerden uzak durmak ister. Konuşması bile yavaş ve isteksizdir.

Bu kimselerde görülen bir başka özellik dikkati toplamakta güçlüktür. Bu sebeple bir macera romanını, gazetedeki bir yazıyı başından sonuna okumak, televizyonda bir filmi izlemek konusunda güçlük çekerler.,

Cinsel isteksizlik: Hayatın bütün alanlarına yayılan isteksizlik kendini cinsellikle ilgili konularda da gösterir ve hastalar, erkek veya kadın olsunlar, cinsel bir istek ve ilgi duymazlar.

Değersizlik ve Suçluluk duyguları: Depressif hastalar, sebebe ve akıl yürütmeye dirençli, kendilerini suçlayan değersiz bulan inançlara sahiptirler.

Bu inançlara örnek olarak genç yaşlarda görülen utanç, suçluluk ve değersizlik duyguları; orta yaşta görülen hastalık korkuları ve sağlıkla ilgili evhamlar; ileri yaşlarda görülen fakirlik ve güçsüzlük fikirleri verilebilir.

Depressif kişi, hastalığın kendi kusuru olduğunu, kişiliğin zayıf olduğunu, geleceğinin umutsuz olduğunu, geçmişinin değersiz ve anlamsız olduğunu düşünür.

Umutsuzluk ve keder duyguları: Normal umutsuzluk ve kederden farklıdır. Bunu ayırmak için üzüntü ve kedere sebep olan olaya bakmak gerekir. Normal olmayan olumsuz duyguların boyutunun, bu duygulara sebep olan olaydan çok büyük olması, süresinin çok uzamış olması, üzerinden geçen zamana rağmen yoğunluğunu kaybetmemiş olmasıdır.

Yukarıda sayılan belirtilerin bütününe sahip olanların, eğer bu belirtileri kısa süre içinde geliştirmişlerse bir psikiyatri uzmanı ile işbirliği yapmaları çok yerindedir. Çünkü depresyon ilaçla tedavide çok iyi cevap veren ve onunda bütünüyle iyileşme görülen bir hastalıktır.

Depresyon artıyor: Endüstrileşme ve şehirleşmenin getirdiği aşırı rekabet, çok yüksek bir tempoda çalışma zorunluluğu, duygusal bağ ve ilişkilerin azalması sürekli olarak daha çok şeye sahip olma istek ve tutkusu, günümüzde yukarıda belirtilenlerin bir bölümünü, zaman içinde yavaş yavaş terleştiği ve insanların büyük çoğunluğu tarafından paylaşılan bir durum (mizaç özelliği) haline gelmiştir.

4) Uyku bozuklukları:

Sebebi ne olursa olsun insanın ruh sağlığındaki en küçük dalgalanma bile kendisini uyku düzenindeki bir bozuklukla ortaya koyar. Kişinin karşı karşıya bulunduğu rahat güçlüklerini ve ne kadar stres altında olduğunu araştıran bütün test ve ölçeklerde “uyku” ile ilgili sorular büyük önem taşır.

Uyku: İnsan hayatının temel ve vazgeçilmez faaliyetlerinin en başında gelir. Genel sağlıktaki bir aksama ilk olarak kendini uykuda ortaya koyduğu gibi, uyku düzenindeki en küçük bir aksama da genel sağlık ve günlük hayat üzerinde kesin ve doğrudan etkilere yol açar.

Stres ve Koroner Kalp Hastalığı:

İnsan ister bedensel (elektrik şoku gibi), ister psikolojik (kişiliğine yönelmiş bir suçlama gibi) bir tehdit karşısında kalsın, buna sonuç olarak kalp-damar sistemiyle cevap verir. Bu sırada bedenin bütün temposu değişir. Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir, eller serinler, kan beden yüzeyinden içeri çekilir vb.

Bir dönüm noktası: Muhasebeciler araştırması:

ABD’ de muhasebecilerin işlerinin en çok yoğun olduğu iki dönem vergi formlarının verildiği Ocak ile, vergi iadelerinin hesaplandığı Nisan ayı içindeki birer haftalık dönemlerdir. O tarihlerde müşteriler mutlaka öngörülen tarihlere yetiştirilmesi gereken belgelerle, muhasebecilerinin kapısını çalarlar.

Friedman grubu yaptıkları araştırmada, bir grup muhasebecinin 6 ay süreyle, ayda iki defa serum kolesterol düzeylerini ölçmüşler ve söz konusu iki kritik dönemde de yemekleriyle ilgili kayıt tutmalarını istemiştir. Sonuçta muhasebecilerin serum kolesterollerinin Ocak ve Nisan aylarında vergi formalarının tarihinden önceki 15 gün içinde Şubat ve Mart aylarına kıyasla çok yüksek olduğu görülmüştür.

Bu araştırmanın ortaya koyduğu ilginç bulgular arasında, herkesin stresten aynı düzeyde etkilenmediği ve serbest yağ asitlerinde tespit edilen fırlayışın alınan gıda, kilo ve yapılan egzersizden bağımsız olarak gerçekleştiği vardır.

Bu araştırmada da, laboratuar bulgularını da açık seçik desteklediği biçimde, herkesin stresten farklı düzeyler de ve şekillerde etkilendiğini ortaya koymuştur. Bunun üzerine Friedman ve Rosenman hangi kişilik özelliklerinin strese ve zararlarına daha yatkın olduklarını araştırmaya yönelmişlerdir.

Stres ve Baş Ağrıları:

Gerginlik ve stresin ağrıya yol açma biçimi :

Stres ve stresin doğurduğu gerginlik ve ağrı arasında önemli bir ilişki vardır. Stresin sebep olduğu gerginlik damarların daralmasına, kafanın belirli bölgelerine giden kan akımının bozulmasına ve o bölgeye giden kanın bir hayli azalmasına yol açar. Diğer taraftan bir dokunun kansız kalması doğrudan ağrıya sebep olur. Çünkü muhtemelen bir taraftan dokunun zaten yetersiz kanla (dolayısıyla eksik oksijenle) beslenmesi özel ağrı alıcılarını uyarır.

Bir başka ifadeyle gerginlik, öncelikle kasılan kas içinde kan damarlarını sıkıştırıp kan akımını azaltır. Ayrıca gerginlik kasın oksijen ihtiyacını artırır. Böylece oksijen ihtiyacı artmış dokuda kansızlığın yaratacağı etki büyüyerek ağrıya duyarlı özel alıcıların uyarılmasına ve böylece ağrının doğmasına sebep olur.

Bu arada adrenalin ve noradrenalin gibi stres sırasında sinir sistemini etkileyen maddelerde salgılanmış olur. Bunlarda doğrudan veya dolaylı olarak kasların gerginliğini artırır ve hızlandırır. (klasik stres tepkisinde tehlike sırasında gerginliğin koruyucu özellik taşıdığını hatırlayın) böylece ağrı gerginliğe, gerginlik kaygıya, kaygıda ağrının şiddetlenmesine yol açar.

Bağışıklık Sistemi ve Kanser:

Yoğun ve uzun süreli stresin etkileri ve kanser:

Psikolojik ve Fizik (gürültü,soğuk vb.) stres konusundaki çalışmalar uzun süren yoğun bir stresle karşılaşıldığı zaman hormonal dengeye bağlı olarak bağışıklık cevabında bir düşüş olduğunu ortaya koymuştur. Kanser dahil bir çok hastalığın ortaya çıkış ve şiddetinin hayat stresleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Fakat stres verici şartlar her insanın sağlığı için aynı ölçüde Zaralı olmamakla ve verilen bedensel tepki bireyin olaya yüklediği duygusal anlama ve bireyin gücüne göre değişmektedir.

İKİNCİ BÖLÜM

YAŞAM BİÇİMİ VE STRES

Yaşama biçiminiz, stresten şikayetçi olup olmayacağınızı belirleyen en önemli etkendir. Bugün artık yaşam biçiminin stres seviyesi üzerinde olduğu herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Buna katkıda bulunan etkenler ise kendinize karşı tutumunuz diğer insanlara davranışınız, yaptığınız işin türü, günlük yaşamınızda neler yaptığınız, spora, dinlenmeye ve iyi beslenmeye gerekli zamanı ayırıp ayırmadığınızdır.

Bütün bu etkenler karşılaşacağınız baskıları nasıl göğüsleyeceğinizi ve stres yaşayıp yaşamayacağınızı belirleyecektir.

YAŞAM BİÇİMİ VE STRES ARASINDAKİ İLİŞKİYİ KEŞFETMEK

Amerikalı kalp uzmanları Meyer Friedman ve Ray Rosenman kalp rahatsızlığına yakalanıp yakalanmayacağınızı belirleyenlerin başında yaşam tarzının geldiğini söyleyen ilk bilim adamlarıydı. Stres hiç şüphesiz kalp hastalıklarının en önemli etkenlerinden birisidir. Friedman ve Rosenman, kalp rahatsızlıklarından yakınana bir çok hastanın benzer kişilik, yaşam tarzı ve dünyaya bakış açısına sahip insanlar olduklarını belirlediler. Bu iki hekimin, geliştirdikleri A ve B tipi tutumların tanımı, davranış ve stres arasındaki ilişkiyi anlamak için sıkça kullanılan modeller oldu.

A ve B tipleri zamanla, günümüz tıp ve yönetim yazışmalarında bilinçli olarak kullanılan ve tanımları herkesçe bilinen deyimlere dönüştüler.

İKİ İNSAN TİPİ:

A tipi davranışın başlıca özelliği aceleliktir. A tipi bir insan karşımıza genellikle saldırgan, rekabetçi ve hırslı birisi olarak çıkar.

B tipi ise hayata karşı çok daha rahat yaklaşımıyla tanınır. Genellikle B tipi bir insanın daha yavaş, sabırlı rahat ve keyifli olması beklenir. Rosenman ve Friedman inceledikleri kişilerden 50’sinin A, yüzde 40’ının da B tipi olduğunu, geri kalan yüzde 10’unda aralarda bir yerde bulunduğunu belirlediler.

Sözünü ettiğimiz bu istatistik değerler hem kadınlar, hem de erkekler için geçerlidir.

Kardiyolog Dr. Meyer Friedman ve Dr. Roy H. Rosenman A tipi davranış ve Kalbiniz adlı kitaplarında, A tipi olarak adlandırdıkları kişilerin B tipi davranış kişilerinden üç misli aha fazla kalp krizi geçirme olasılığına sahip olduğunu belirlemektedir. Friedman ve Rosenman’ın bu savı, 30 ile 60 yaş arasındaki sağlıklı 3 bin 500 Franciscolu iş adamını on yıl süreyle gözledikleri bir çalışmadan kaynaklanıyor. Hayat bilimleri inceleyen iki doktor, genellikle kalp hastalığı etmenleri olarak sayılan sigara, yüksek kolesterol düzeyi, yüksek kan basıncı ve benzerlerinin A tipi kişiliğin yan ürünleri olabileceğini ileri sürüyor. A tipinin yarışmalı bir oyuna girmesi, doğrudan ve “ neredeyse anında” yüksek kolesterol düzeylerine yol açıyor. Ve bu yükselme kolesterol da herhengi bir diyete bağlı değişiklik olmadan gerçekleştiriyor.

Örneğin A tipi gevşemek ve gerilimini azaltmak için jogging yapar, fakat kendisine zaman ve mesafe hedefleri koyarak yaptığı işin olası yararlarını ortadan kaldırır. Tipik A tipi joggingcinin, diğer koşucular tarafından geçildiğin de canı sıkılır ve neşesikaçar. A tipinin rekabetçi ruhu nereden gelirse gelsin hiçbir meydan okumayı yanıtsız bırakmaz.

A Tipi Davranış Biçiminin Özellikleri:

1) Hareketçilik: A tipi davranış biçimi benimsemiş bir kişinin kesin bir konuşma biçimi vardır. Bu kişiler konuşmalarını belirli bir noktaya yönelik olarak sürdürürler ve bazı kelimeleri patlayıcı olarak vurgular, sık ve kuvvetli jestlerle konuşurlar. Cümleler arasında kuvvetli nefes aralıkları bulunur. (Friedman bu özelliği” tükenişin ölümsel işareti” olarak adlandırılmıştır.)

2) Dürtü ve İhtiras: A tipi davranış biçimine sahip kimseler, kendileri ve başkaları için yüksek bir beklenti (ideal amaç) düzeyleri koyar ve bunun gerçekleşmemesi durumunda kuvvetli bir rahatsızlık duyarlar. Bu kimseler “başarıların” az ve kısa bir mutluluk verdiği, harekete (eyleme) yönelik insanlardır.

3) Rekabet, saldırganlık ve düşmanlık duyguları: A tipi davranış biçimi içindeki birey, kendisi ve başkalarıyla sürekli bir yarış içindedir. Zaptetmek için gösterdikleri gayrete rağmen, düşmanlık, öfke duygu ve davranışları kolayca ortaya çıkartabilir.

4) Tek açılı kişilik: A davranış biçimine sahip bir kişi çoğunlukla kendisiyle meşgul ve “ben merkezci” dir. Bu kimseler büyük çoğunlukla, hayatın düğer cephelerini ve ailelerini ihmal edecek ölçüde kendilerini işe vermişlerdir.

5) Aynı anda iki veya daha çok işi düşünmek yada yapmak da bu işlerin özellikleri arasındadır. Belli bir zaman dilimine iki veya daha çok işi sığdırmak; bir şeyler yerken araba kullanmak, bir kişiyle konuşurken başka bir şey düşünmek gibi zaman baskısı bu kişilerin yaşamında önemli bir belirleyicidir. Örneğin bir günde olabildiğinden çok etkinlikte bulunmak, bir çok işi birden yapmak ve her dakikadan yararlanarak hep dolu olmak.

6) Birkaç saatlik dinlenme anı veya bir tatil bu gibi kişilerde suçluluk duygusu yaratabilir. Kendilerinin de çalışmayan ve katkıda bulunmayan öteki insanlar gibi olduklarını düşünerek mutsuz olmalarına yol açar. Bu durum özellikle yönetsel düzeylerde açık bir biçimde görülebilir.

7) A tipi davranış biçimine sahip insan, iş yaşamını, başarılarını ve olayları sürekli olarak rakamlarla anlatmaya ve öğünmeye çalışır. Örneğin böyle bir yönetici kendi maaşı veya şirketin karı konusunda övünürken, bir cerrah kaç ameliyat yaptığını, bir öğrenci ise ne kadar çok pekiyi aldığını vurgular. Bu insanlar yaşamın nicel yönleriyle daha çok ilgilenirler. Yalnız kendilerinin değil, başkalarının yaşamında da bu tür sayısal değerlendirmelere önem verirler.

8) A tipi davranış biçimi sürekli tikler ve sinirli hareketlerle de çevreye yansır. Bir görüşü vurgulamak için yumruğun masaya vurulması, ani el ve kol hareketleriyle anlatım gibi.

9) Bu tip insanlar için gerilim yaşamlarını bir parçasıdır ve işleri çok stresli olmasa bile kendi stresleriyle hep beraberlerdir. Yapılan araştırmalar bu davranış özelliklerinin erken yaşlarda yerleştiğini göstermektedir.

Oysa bu tip davranış özelliklerine sahip olmayan B tipi olarak adlandırılan insanlar ise daha sakin daha yavaş, rekabetten daha az hoşlanan, durgun ve sabırlı kişilerdir.

Yönetsel kademelerde zamana karşı yarış ve belli bir zaman dilimine birçok işi birden sığdırmaya çalışmanın yöneticilerde stres yarattığı genellikle kabul edilmektedir.zamana bağlı olan stresin şu yöntemlerle hafifletileceği düşünülebilir;

Bir yönetici, zamanın kendisini pençeleri altına almasına izin vermemelidir.

Yönetici kendi hızıyla ve düzenli bir biçimde çalışmalıdır.

Zamanını, yapmak istediği işlere ve önem derecelerine planlamalıdır.

Günlük çalışma programında, nefes almak ve dinlenebilmek için aralar bırakmaya özen göstermelidir.

Programlarını, çok katı bir biçimde değil ama her zaman değişebilecek gibi hazırlanmalıdır.

Her günü bir defa yaşadığını unutmamalıdır.

Yaptığı işler üzerinde yoğunlaşabilme alışkanlığı kazanmalıdır.

Hangi tip daha başarılıdır?

Rosenman ve Friedman’ın incelemesi, çok büyük şirketin en tepe noktalarındaki yöneticilerin büyük bir çoğunluğunun B tipi olduklarını ortaya koydu. Aynı sonuç, başka araştırmacılarca da doğrulanmaktadır.

Şirketin basamaklarını tırmanmanız için A tipi olmanız gerekebilir, ancak tepeye vardıktan sonra rahatlayabilir, insanlara daha hoşgörülü yaklaşabilir ve kendinize karşı daha rahat olabilirsiniz.

Bazı yaşam tarzları belirli davranış biçimlerine yol açmaktadır. İş hayatında karşılaştığınız insanlardan çoğu, başarılı olabilmek için A tipi gibi davranmak zorunda olduklarını düşünmektedir.

Kuruluş Biçimleri:

Aynı sınıflandırma şirketleri ve kuruluşları da kapsayacak şekilde genişletilebilir. Bir kuruluşun kültürü, yönetim biçimi ve çalışma şekli yukarıda belirtilen iki davranıştan birisini yansıtacaktır. Seksenli yıllarda , doksanlı yılların başında şirket kültürünün genel eğilimi, A tipi çalışma yönteminin daha doğru olduğuydu.

Şirket kültürünün sizin kişiliğinize uymadığı bir kuruluşta çalışmak stres yaratıcı olabilir. B tipi bir insan kendini hırslı ve iddialı bir ortamda çok mutlu hissetmez. A tipi biriside rahat bir çalışma biçimine uyum gösteremez.

STRES MODELLERİ, A TİPİ DAVRANIŞ, STRES BELİRTİLERİ VE STRESLE BAŞAÇIKMA

Stres

A Tipi Belirtiler

Başaçıkma

DOĞRUDAN ETKİ MODELİ

A Tipi

Stres Belirtiler

Başaçıkma

YUMUŞATILMIŞ ETKİ MODELİ

A Tipi Başaçıkma

Stres Belitiler

DOLAYLI YUMUŞATILMIŞ ETKİ MODELİ

A Tipi Başaçıkma

Stres Belitiler

KOŞULLU ARACALI ETKİ MODELİ

A Tipi

BaşaÇıkma

Stres Belirtiler

SINIRLI ARACALI ETKİ MODELİ

Başaçıkma

A tipi

Stres Belirtiler

AŞIRI SINIRLANDIRILMIŞ ETKİ MODELİ

A Tipi

Stres Belirtiler

Başaçıkma

DOLAYLI ETKİ MODELİ

Doğruda Etki Modeli: Bu model şekilde de görüldüğü gibi stres, A tipi davranış ve stresle başaçıkmanın her birinin, sonuç üzerinde, bağımsız bir biçimde ve ayrı ayrı etkilerinin olduğunu kabul eder. Stres ve a tipi davranış bu belirtileri artırırken, stresle başaçıkma yönündeki girişimler stres belirtilerinin azalmasına neden olur. Stres A tipi davranış ve stresle başaçıkma konularındaki ilk araştırmalar bu modelin çeşitli şekillerinden oluşmuştur. Ayrıca bu model, araştırmalar tarafından oldukça desteklenmiştir. Örneğin stres dolu hayat olayları veya yaşam biçimi sürekli olarak psikolojik belirtilerle ilgili sonuçlar arasında oldukça zayıf bir ilişkin olduğu görülmüştür. A tipi davranışla fiziksel belirtiler ve özelliklede kalp rahatsızlıkları ilgili bulunmuştur. Ancak en son bulgular bu konuda daha az kesin ifadeler kullanmaktadır. A tipi davranışla ilgili psikolojik belirtiler ise karmaşıktır. Ancak birkaç çalışma sinirlilik, kaygı ve depresyonla bu tür davranış arasında olumlu bir ilişkinin olduğunu göstermiştir.

Stresle başaçıkmada doğrudan etkili olan çalışmaların özellikle stresi yenmeye yönelik stratejilere bağlı olarak olumlu ve olumsuz yönlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Stresle başaçıkmada durumu değiştirmeye yönelik stratejilerin örneğin, soruna dönük yaklaşımların stres belirtilerini azalttığını, oysa duygusal yönü ağır basan yada duygusal yönden karmaşık bir durumun ise stres belirtileriyle olumlu biçimde ilişkili olduğu görülmektedir.

Durumu yeniden tahmin etme ve değerlendirmeye yönelik stresle başaçıkma stratejileri ile stres belirtileri arasında bazı yazarlara göre olumsuz, bazılarına göre olumlu ilişki bulunurken bazı araştırmalarda bunlar arasına herhangi bir ilişkin olmadığını savunmaktadırlar. Araştırmaların bu farklı bulguları, soruna yönelik yaklaşımların stres kaynağını ortadan kaldırmada dolayısıyla stres belirtilerin azaltmada daha etkili olduğunu göstermektedir. Oysa duygu yüklü ve yeniden değerlendirilmesi gereken stresle başa çıkma stratejileri, gerçekte stresin uzun bir zaman daha sürüp gitmesine dolayısıyla belirtilerin de artmasına neden olmaktadır. Aynı biçimde stres belirtileri de stresle başa çıkmada hangi stratejilerin seçileceğinde etkili olur. Örneğin basit bazı stres belirtileri soruna dönük yaklaşımlarla çözüme kavuşturulurken, daha ağır bir takım stres belirtilerinde ise yeniden tahmin ve değerlendirme ile duygusal yönü ağır basan stresle başaçıkma stratejileri aha gerekli olabilir.

Kuşkusuz stresle başa çıkma, tek boyutlu değil, çok boyutlu bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özetle doğrudan etki modeli ile ilgili bulgular, stres sorununda ortaya çıkabilecek belirti ve rahatsızlıklarla A tipi davranış ve stres arasında sınırlı bir olumlu ilişki olduğunu göstermektedir.

Yumuşatılmış Etki Modeli: Stresle strese bağlı olarak ortaya çıkan belirti ve rahatsızlıklar arasındaki yalın ilişki araştırmacıları, bu ilişkiyi değiştiren veya tampon görevi yapan etmenlerin saptanmasına yöneltmiştir. Bu tür araştırma da, stres ve belirtileri arasındaki zayıf bağın bazı bireylerde daha güçlü ilişkileri saklayacağı varsayımına dayanmaktadır. Örneğin A tipi davranışa sahip olan bireyler, stresle başa çıkmada daha az etkili ve başkaları tarafından daha zayıf görülebilirler. Oysa B tipi davranışa sahip olanlar, stresle başa çıkmada daha etkilidirler. B tipi davranışın hem psikolojik hem de fiziksel belirtilerinin stresle baş etmede karşılayıcı etkileri bir takım araştırmalarca kısmen desteklenmektedir.

Stresle başa çıkma mekanizmalarının tampon etkisi konusundaki çalışmalar probleme ve değerlendirmeye yönelik olarak stresle başa çıkmada stresin bazı etkilerin azalacağını, oysa duygu yüklü stresle başa çıkmada ise stres etkilerin kısmen artacağını istisnalar olmakla birlikte, göstermektedir. Böylece, B tipi davranış ile problem ve yeniden değerlendirmeye yönelik stresle başa çıkmada stresin etkilerinin azaldığı, oysa duygu yüklü stresle başa çıkma girişimlerinde stresin etkilerinin arttığı anlaşılmaktadır.

Dolaylı Etki Modeli: Bu modelde göre stres, yalnızca stres sonucu ortaya çıkabilecek rahatsızlık ve belirtileri artmakla kalmaz, aynı zamanda A tipi davranışı ve stresle başa çıkmaya da harekete geçirerek stres sonucu ortaya çıkabilecek belirtileri de etkiler. Örneğin sorun çözerek stresle başa çıkma, stres belirtilerinde azalmayı sağlarken, A tipi davranış ve duygu yüklü stresle başa çıkma ise stres belirtilerinin artmasına neden olmaktadır. Aslında, A tipi davranış ve stresle dolaylı bir biçimde başa çıkmayı doğrudan doğruya test eden bir çalışma olmamakla birlikte, stresle A tipi davranış arasında sürekli bir olumlu ilişki olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Öte yandan stresle duygusal biçimde başa çıkma, ile stres arasında olumlu bir ilişkinin varolduğu ancak sorun çözerek ve yeniden doğacak stresle başa çıkmayla stres arasında, olumsuz bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar stresin uyumsuzluğa yol açtığını ve açıkça dolaylı yumuşatılmış etki modeline uygun olmadığını vurgulamaktadır. Böylece bu modelle ilgili bilgiler, A tipi davranışla duygusal kökenli stresle başa çıkmayı ise desteklememektedir.

Dolaylı Yumuşatılmış Etki Modeli: A Tipi davranış belirtileriyle ilgili bir takım değerlendirmeler olduğu bilinmektedir. Bunlardan biri B tipi davranışa sahip olanlara göre A tipi davranış örüntüsü sergileyenlerin, kendileri için daha stresli olabilecek durumlar yarattıklarını veya böyle durumlar seçtiklerini göstermektedir. İkinci bir açıklama ise A tipi davranışa sahip olanların, stresle başa çıkmada kullandıkları stratejilerin pek fazla uygun olmayan stratejilerin olduğu noktasında toplanmaktadır. Aslında her iki açıklamada A tipi davranışa sahip olanların, strese ve stresle başa çıkmaya yönelik girişimlerinin giderek stres belirtilerini etkilediğini göstermektedir. Ancak, bu sürecin yani stresle onu yenmeye yönelik stratejilerin stres belirtilerini nasıl etkiledikleri henüz bilinmemektedir. Bu süreci açıklamaya dönük modellerden biri yukarıdaki değinilen yumuşatılmış etki modelidir.

A tipi davranış etkileriyle stres ve stresi yenme çabalarının birleştirilmesi ile bu modelden , 4. model olan koşullu aracılı etki modeline denemek için yapılmış olmamakla birlikte, bu modelin öğelerini inceleyen birkaç çalışma vardır. Örneğin bazı incelemeler B tipine göre A tipi davranış biçimi gösterenlerin daha az etkili ve uygun olmayan stresle başa çıkma çabaları içinde olduklarını göstermiştir. A tipi davranışla stres arasında sürekli olarak olumlu bir ilişkinin olduğu,yapılan bazı çalışmalarda ise stres belirtileri ile A tipi davranış arasındaki ilişkiyi stresin dolaylı olarak etkilediği anlaşılmıştır.

5) Koşullu Aracılı Etki Modeli: Bu modelde şekilde de görüldüğü gibi, 4. modele bir benzerlik söz konusudur. Her iki modelde de stres ve stresle başa çıkma çabaları A tipi davranışla stres belirtileri arasındaki ilişkide aracı rolü oynamaktadır. Bu modelde stres ve stres belirtileri arasındaki ilişkide stresle başa çıkma çabaları dolaylı rol oynamaktadır. Bu farklılık dışında her iki model aynıdır. Her ikisi de A tipi davranışı stres ve stresle başa çıkmada bir belirleyici olarak görmektedir.

6) Sınırlı Aracılı Etki Modeli: Bu modelde ilgili şekilde de görüldüğü gibi A tipi davranış stresi etkilemede ve stresle ilgili belirtilerde alternatif bir süreç sunmaktadır. Bu model iki temel öneriyi kapsamaktadır. Bir öneriye göre; Stres altındaki A tipi, stres ve stresle başa çıkma arasına isabet eden (soldaki) ok yönünde ve stresi yenmeye yönelik ama daha az etkili olan stratejilerin seçileceğini göstermektedir. İkinci öneri ise stres belirtileriyle stresle başa çıkma arasına yönelen (sağdaki) ok yönünde ve stres belirtileriyle başa çıkmada A tipine göre B tipi için daha çok yararlı olan bir seçimi göstermektedir. Bu iki öneriyle ilgili uygulamalı bir çalışma ve kanıt yoktur.

7) Aşırı Sınırlandırılmış Etki Modeli: A tipi davranışla etkilenen bir başka süreç ise aşırı sınırlandırılmış etki modelinde görülmektedir. Bu modele göre stresle başa çıkmada stres belirtileri ve stres arasındaki ilişki A ve b tipi davranışlara göre faklılıklar gösterir. B tipi davranışa sahip olanlar için, örneğin sorun çözmeye yönelik ve uyumlu stresle başa çıkma çabaları yerine A tipinde daha çok uyumsuz ve duygu yüklü girişimler söz konusudur. Bu ise stresin etkilerinin daha çok artmasına neden olur. Bu kuramsal açıklamaları ve modelde ileri sürülen A tipi davranış ve stresle başa çıkmanın birleşik etkilerinin incelendiği her hangi bir çalışmada henüz yapılmamıştır. Türlü biçimlerde ileri sürülen bu yedi modelden en fazla destek gören ve genellikle benimsenmiş alanı doğruda etki modelidir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

STRES VE BAŞA ÇIKMA YOLLARI

Stresle başa çıkılabilir:

Stresin verdiği zararları nasıl ortadan kaldırabiliriz ve stresi nasıl gelişme yolunda bir araç olarak kullanabiliriz?

Şurası muhakkak ki sağlıklı yaşamak için “stresi olmayan bir hayat dileyerek”, stresin yol açtığı zararlardan ve muhtemel tehlikelerden uzakta duramayız. Çünkü hem stres veren pek çok şey hayatın içinde vardır, hem de stres vericilerin bir bölümü başarı için gerekli olan dinamizmin ve gelişmenin sebebidir.

Hayatı daha zengin ve doyumlu yaşamanın ön şartı alternatif yaratabilmektedir. “Bu durumda bir tek şey yapılabilir, oda benim yaptığım” diye düşünmek veya “aynı durumla karşılaşsam yine aynı şeyi yaparım” demek hayatı daraltmak tecrübelerden ders almamak ve başarısızlık ihtimalini artırmaktır. Alternatif yaratabilmek için zeka, bilgi, cesaret ve istek gerekir hayatın kontrolünü ele almak iççin gerekli olan bilgiyi edindikten sonra bu bilginin verdiği cesaretle girişimde bulunma isteği alternatif yaratmayı mümkün kılar.

“Bu yaştan sonra değişebilir miyim?”

“Değişebilir miyim?” Gönül bu soruya hiç duraksamadan “Evet” diyebilmeyi isterdi. Ancak…

Bu soruya kolayca “Evet” diye cevap vermek ne yazık ki çok zordur. İnsan temel alışkanlık ve tavırlarını çok önemli ölçüde hayatının ilk yıllarında kazanır. Öfkemizi sevincimizi dışlaştırma biçimimiz, yemek yeme alışkanlığımızın belirlenmesinde ilk yıllar “hayati” önem taşımaktadır. Bu alışkanlık ve tavırlar beyindeki hücreler arasında kurulan çok kuvvetli bağlarla, yıllarca süren tekrarlarla binlerce-on-binlerce defa pekişerek ve kuvvetlenerek kişiye mal olur. Kişi günün birinde bunların veya sonradan edindiği başka tavır ve alışkanlıkların kendisi için yararlı olmadığını, hayatınız zorlaştırdığını görürse ne olur?

Kısacası, insan kendisini değiştirebilir mi, alışkanlıklarından vazgeçip yeni alışkanlık ve tavırlar geliştirebilir mi? EĞER;

Değişimin gerekli olduğuna inanır ve değiştirmek isterse,

Bu değişimin nasıl olacağı konusunda bir yol gösterenle iş birliği yaparsa,

Yeni öğrendiğini bıkmadan usanmadan defalarca tekrarlarsa EVET.

Yukarıda sıralanan faktörlerin hepsi çok önemli olmakla beraber, üçüncü madde en büyük önem derecesine sahiptir. Çünkü bir çok kimse birinci maddedeki isteği zaman zaman duyup, ikinci maddeye adım atar, ancak üçüncü madde de belirtilen “sebat” gösteremez. Halbuki değişimi gerçekleştirecek en önemli faktör budur.

Öğrenme, tekrar veya yaşantı yoluyla davranışta veya bilgi düzeyinde meydana gelen oldukça devamlı bir değişikliktir. Öğrenme soyut bir olay değildir. İnsanın herhangi bir davranış veya bilgiyi öğrenmesi ve kendisine “mal etmesi” için beyindeki sinir hücreleri arasında kalıcı bir bağlantının kurulması gerekir. Sinir hücreleri arasındaki bu kalıcı bağlantıyı sağlayacak olan, tekrardır.

İLERİ GİTMEK

Stresi tanımlamak:

Stres, yapmaya karar verdiğimiz faaliyetlerden veya bize dağıtılan konulardan doğar. Stresin büyük bir bölümü ise zihnimizden geçenlerden kaynaklanır. Stres yönetiminin esası, üzerindeki taleplerle, onlara karşı koyma yeteneğiniz arasında bir denge oluşturmaktır.

Stresi denetlemek:

Stres kaynaklarını belirlediniz. Evde ,işte veya özel yaşamınızda stres yaratan olaylar , belli bir ölçüde de olsa denetiminiz altındadır. Stresi yönetirken önemli olan kontrolümüz de olanlarla uğraşmak, denetimimiz dışındakileri de tanımaya çalışmaktır.

Yaşam Biçimi ve Stres:

Yaşam biçiminin, stresten ne kadar etkileneceğiniz ve baskılara karşı koyma yeteneğiniz üzerinde etkisi vardır. Yaşam biçimini, evinizi, işinizi, genel sağlık durumunuzu ve kişisel ilişkilerinizi de kapsar. Yaşam biçiminiz,özellikle stres yaratıcı ise, kendinize yeni bir yaşam şekli düşünün.

Yapılacakların Genel Çerçevesi:

Stresi azaltmak için artık harekete geçmeniz ve hayatınızda değişiklikler yapmanız gerekecektir. Bu değişiklikler seçiminize bağlıdır ve bazı seçimler diğerlerinden daha zor olabilir. Önünüzdeki seçenekleri izledikten sonra hiçbir şey yapmamaya da karar verebilirsiniz; her hangi bir seçim yapmamaya karar vermekte bir seçimdir. Kendini kapana kısılmış hissetmek, yoğun stres yaratan bir duygudur. Kullanıp kullanmamaya karar vermemiş olsanız bile, bir çıkış yolunun varlığını bilmek kendi başına stres azaltıcı bir etkendir.

Nedenlerle Savaşın:

Stres yaratıcı durumun kökünde yatan nedeni bulun Gerçek nedeni anladıktan sonra harekete geçmek daha da kolaydır. Durumu değiştirerek stresi yok edebilirsiniz.

Savaş Stratejileri Geliştirin:

Karşılaştırdığınız taleplerle başa çıkmak için gerekli bütün becerilere sahip misiniz? Beklide rapor yazmak sunuşlar hazırlamak yada toplantılara başkanlık etmek gibi özel beceriler geliştirmelisiniz. Beklide ihtiyacınız olan, inanılır olmak yada daha iyi iletişim kurmak gibi davranış becerileridir.

Beyninize Yönelin:

Kendi düşüncelerinizin sizde yarattığı stresi belirledikten sonra, düşünce tarzınızı değiştirebilir, böylelikle stres seviyelerinizi düşürebilirsiniz. Olumsuz düşüncelerin yarattığı hasarı incelemeli ve aklınızı “yeniden programlamalısınız”.

Yaşam Tarzınızı Dengeleyin:

Vücudunuzun gerektiği gibi çalışıp baskıya karşı koymasını istiyorsanız, onunla yakından ilgilenmelisiniz. Bunun anlamı, içinde yaşadığınız çevreyi,beslenme biçiminizi, rahatlama ve dinlenme düzeninizi dengelemektedir. Böylelikle hayatınızın bütün alanlarını kontrol altına almış olursunuz.

STRESLE SAVAŞMAK İÇİN:

Nedeni ortadan kaldırın.

Yeni kaynaklar bulun.

Stres nedenlerinden kaçının.

İletişimden yararlanın.

STRES NEDENLERİYLE SAVAŞIN

Stres, birlikte yaşanması gereken bir şey değildir. Genelde stres nedenlerini yok etmek, yaşanan stresin seviyesini azaltır.

Yeni Kaynaklar Bulmak:

Yükü azaltmak için yeni kaynaklar bulun. Yeni kaynaklar malzeme ve ekipman olabilir, yeni bir faks yada yeni büro yazılımlarını içerebilir. Dışarıdan alınacak yardımda değerli bir kaynak oluşturabilir. Örneğin, ailenizin üyeleri yada dostlarınız çocuklarınızın bakımıyla ilgilenebilir, veya boş vakti olan bir dost, yükün bir bölümünü üzerinizden alabilir.

Daha Az Stres için Düzenleme Yapabilir misiniz?

Stres seviyesini düşürmek için ev ve iş çevrenizi yeniden düzenleyebilirsiniz. İşyerindeki masa veya iskemlenizin yerini değiştirebilir misiniz? Evdeki görevlerin bütün aile üyeleri arasında paylaşılma, yada siparişlerinizin eve teslim edilmesi üzerenizdeki yükü azaltır mıydı?

Duvarsız büroların, özellikle yüksek konsantrasyon gerektiren durumlarda dikkat dağıtıcı olduğu bilinmektedir. Sakin bir yer bulmak, normal olarak yazılması haftalar alabilecek bir raporun çok kısa bir zamanda ve çok daha üstün kalitede hazırlanması anlamına da gelebilir.

Bazı karışık işlerinizi evde tamamlamayı deneyin. Özellikle çalışmanızın daha az kesilmesini sağlayacaksınız.

Belirli Stres Nedenlerinden Kaçınmak:

Umutsuzluk veren bir işin, kötü bir ilişkinin yada uygunsuz yaşam şartlarının çekilmez baskılardan kurtulmanın en iyi yolu kaçmak yada kaçınmak olabilir. Siz de stres yaratan bazı kişilerle görüşmekten kaçınıyor olabilirsiniz.hayatınızdaki stres kaynaklarından kaçınmakla ilgili olarak şu örneği inceleyin; büyük bir şirketin ürün yöneticisinin bir satıcıyla iletişim sorunu vardır. Kişilikleri çatışmakta bunun sonucunda da iş zarara uğramaktadır. Toplantılar genellikle tartışmaya dönüşür. Ürün yöneticisi satıcının sorunlarından nefret eder bu nedenle de kendi kendisine kızar. Akşamları, öğleden önce gerçekleştirilen veya ertesi gün yapılacak olan toplantı nedeniyle tatsız geçmektedir. Ürün yöneticisi bir ekibin üyesi olarak çalışmaktadır ve bazı görüşmelerden sonra ekip yeniden düzenlenir. Ürün yöneticisi başka görevler üstlenirken bir başka arkadaşı o satıcıyla ilişki kurmak görevini alır. Yeni ilişkiler, işin gelişmesine imkan verir. Daha da önemlisi, ürün yöneticisinin hayatındaki en önemli stres nedeni ortadan kaldırılmıştır.

Hayatınızda önemli değişiklikler yapmak zorunda kalabilirsiniz. Duyduğunuz endişenin altında beklide kendi davranışlarınız yatmaktadır. A ve B tipi davranışlardaki aşırılıkları değiştirebilir miydiniz? Sizi tahmin etmeyen bir iş yada bölgeden ayrılıp, trafik sıkışıklığından kurtulmak için esnek çalışma saatlerini uygulayan bir işe geçebilir misiniz?

Stres Nedenlerini Azaltmak:

Stres nedenlerini azaltarak, stresin etkilerini yok edebiliriz. Hayatınızı gözden geçirin ve bazı alışkanlıklardan kurtulmaya çalışın.

Toplantılarda harcadığınız zamanı azaltarak işteki stres nedenlerinizden beklide en önemlisinin etkilerini azaltabilirsiniz. Zamanınızın önemli bir bölümü toplantılarda geçtiği ve size yapacak ek görevler yüklediği için stres nedeni olarak görülürler.

Günlüğünüzdeki son üç aya bakın ve katıldığınız toplantıları eleştirel bir gözle inceleyin. Bir başkasına toplantıya katılma görevi verebilir miydiniz? O toplantıya gerçektende katılmanız gerekir miydi? Toplantıya gitmeyip daha sonra toplantı notlarını okumak yeterli olur muydu?

Uzun yollarda genel bir stres nedenidir. Örnek:bir çalışan her gün şehir merkezine gitmek zorundadır ve bu nedenle saat 6.15’te evden ayrılmakta, saat 20.00’den öncede evde dönememektedir. Hem gidiş hem de geliş yol ortalama bir buçuk saat sürmektedir. Bu uzun yolculuk sağlığını etkilemeye başlar ve çeşitli stres belirtileri görülür. Yeşillikler arasında bir ev hayalinin bütün bir sıkıntıya değmeyeceğini düşünür ve sonunda kent merkezinde bir eve taşınır. Bu, hiçbir zaman pişman olmayacağı bir karardır.

karışık bir sorunun basit bir cevabı olması enderdir. Ev taşımak, iş değiştirmek veya eşinden ayrılmakta kendi başına sorunlar yaratabilir. Her insanın bir dizi problemi başka bir dizi problemle değiştirmenin doğru olup olmaya çağına kişisel olarak kendisinin karar vermesi gerekir.

STRESTEN KAÇINMAK VEYA STRESLE SAVAŞMAK?

Bir stres kaynağından kaçınmak, stresi tamamen ortadan kaldırmaz, sadece bir ilk yardım önemi gibidir. Kaçınmak uzun vadeli değil sadece kısa vadeli bir rahatlatıcıdır. Kalıcı rahatlığa kavuşabilmek için, stresin altındaki gerçek nedenlerle uğraşmanız gerekir. Örnek; tanıtım yapmayı stres nedeni olarak görüyor sanız, tanıtım yapmaktan kaçınabilirsiniz.

Ancak daha da önemli olan, tanıtım yapmanın hangi yönlerinin sizde stres oluşturduğunu belirlemek ve bu yönlerin üzerine gitmek olacaktır.

A TİPİ DAVRANIŞI DEĞİŞTİRİN

A tipi davranışlar içinde stres doğrudan üç önemli yön vardır;

- Zaman darlığı

- Saldırgan tutum

- Rekabet

A tipi davranış stresin en önemli nedenlerinden biriyse kendi kendinize sormanız gereken soru “A tipi davranış değiştirilebilir veya düzeltilebilir mi?” olmalıdır. Cevap “Evet” tir. A tipi davranışın yalnız birkaç yönü değiştirerek, sadece stres seviyenizi düşürmekle kalmaz iş hayatınızda da daha etkili olursunuz.

İş Denetimi:

A tipi insanlar genellikle üzerine çok fazla yük alırlar. Toplantılarınızı kısa tutun ve öğlen tatiline mutlaka zaman ayırın. Suçluluk duygusu hissetmeden “Hayır” demeyi öğrenin bir konuda söz vermeden önce bir dakika durup vereceğiniz sözün doğuracağı sonuçları düşünün.

Görevlendirme:

A tipi insanlar, her şeyi herkesten daha iyi ve daha çabuk yaptıklarını düşündüklerinden, başkalarını görevlendirme işini genellikle son dakikaya bırakırlar.

Görevlendirmeden önce plan yapın yapılacak işi düşünün, yapacak kişiye gerekli tüm bilgileri verin. Sürekli olarak onu izliyormuş duygusu vermeden gelişmeleri takip etmeye çalışın.

Dinlemeyi Öğrenin:

İki kulağınız ve sadece bir ağzınız var onları kullanırken de bu oranları uygulamaya özen gösterin mümkünse konuşmak yerine dinlenmeyi tercih edin. Aktif dinleme becerilerinizi geliştirin, açık ve alıcı görünmeye çalışın, dinlerken kollarınızı kavuşturmayın (böyle bir davranış savunmaya geçtiğinizi gösterir) karşınızdakini dinlerken oturuyorsanız, ilginizi göstermek için hafifçe öne eğilin.

Dinlediğiniz kişinin yüzüne bakmaya ve göz teması sağlamaya özen gösterin; başınızı sallayarak ve söylenen sözleri tekrar ederek dinlediğinizi belli edin.

Planlama:

A tipi davranışın tipik bir davranışı da “Bütün işlerim yüksek öncelikli işleridir.” açıklamasıdır. Eğer önceliklerinizi iyi belirlemezseniz gün boyunca bir “kelebek” gibi çalışacak, bir işten diğerine uçarken hiçbirini tamamlayamayacaksınız.

Rahatlama:

A tipi insanlardan bazıları, rahatlamak ve dinlemek için çok zaman ayırdıklarını düşünürler; böyle insanların hobileri de, tenis turnuvası gibi kendi başlarına stres kaynağı olabilir.

Rahatlamak için zaman ayırın ve bu nedenle suçluluk duymayın. Yürüyüş, masaj ve meditasyon hep stresi önleyici faaliyettir. Ancak A tipi insanlar tarafından pek uygulanmazlar.

B TİPİ DAVRANIŞI DEĞİŞTİRİN

B tipi davranışlar da strese yol açabilir; B tipi insanlarda bazı alanlarda stresi azaltmak için önlemler alabilir.

Hedef Belirlemek:

B tipi insanlar ciddi ve profesyonel kimseler olmalarına karşın kendilerini hayatın akışına kaptırabilirler ve hedeflerine varamadıkları zaman stresle karşılaşabilirler. Kendinize açık hedefler seçin ve nereye gittiğinizin bilincinde olun. Belirlediğiniz hedeflerin açık, ölçülebilir gerçekçi ve zamanla ölçülü olması gerekir kendimize bir hedef belirledikten sonra bir başlangıç tarihi saptayın, gelişmeleri düzenli olarak gözden geçirin.

Görevlendirme:

B tipi insanlar başkalarına güvenemediklerinden, görevlendirme konusunda cimri davranabilirler. Sorumluluk aktardıkları zamanda verdikleri bilgiler genellikle dağınık olur ve elde edilen sonuçlar beklentilerini karşılamaz. Verdiğiniz bilgilerin açık ve anlaşılır olmasına gayret edin. Fazla bilgi vermeyin,ayrıntılar içinde boğulmayın.Astlarınızın becerilerini ve yaratıcılığını kullanmasına fırsat tanıyın.sorumluluk verdiğiniz için suçluluk duymayın.Her şeyi kendiniz yapmak isterseniz,ekibiniz motivasyonunu kaybedecektir. İnsan Yönetimi

B tipi insanların,karmaşık sorunlar yada zor insanlarla uğraşırken her zamankinden çok inanılır olmaları gerekir. “Hayır” dediğiniz için suçluluk duymayın, zor kararlar almak yada insanlara yapmaları gerekeni hatırlatmakta görevleriniz arasındadır. Sorunlarla ortaya çıktıkları anda uğraşmaya başlayın; problemlerin kendilinden çözümlenmelerini bekleyin. Sorunlar bekledikçe daha da ciddi hale gelir. İnsanlara karşı açık olun onlara anlaşılır mesajlar verin. Katı bir çizgi izlediğiniz için özür dilemeyin. Böyle bir davranış savunduğunuz fikirleri zayıflatacak ve sonuçsuz tartışmalara yol açacaktır. Disiplin uygularken suçluluk duygusuna kapılmayın; emrinizde çalışanlara karşı güçlü ve yansız bir yönetim göstermek zorundasınız ve böyle bir tutum daha iyi sonuç verir.

Nitelik

Neyin ne zaman yeterli olduğunu öğrenin bir soruya en doğru cevabı vermek her zaman gerekli olmayabilir; bazen iyi cevapta yeterlidir!

Verilen bilgi yada önünüze konan sorundan ayrılmayın, konuyla ilgisiz yollara sapmayın. Gerekli olanı belirleyin ve belirlediğinize bağlı kalın çok fazla ayrıntı yada “ekstra” kullanmak arzusuna karşı direnin. Önce temel sorunların çözülmesine çalışın sizden ne istediğini iyi anlamaya gayret edin.

STRES VE YÖNETİM

STRESLE BAŞA ÇIKMA

Örgütsel ve Bireysel Yöntemler: işle ilgili stresi önlemeye ve azaltmaya yönelik yöntemler örgütsel ve bireysel olarak iki kümede toplanabilir. Yönetim psikolojisinde üzerinde durulan başlıca örgütsel yöntemler şunlardır;

a- Duygusal İklim Denetimi: Çağdaş örgütsel yaşam bir çok stres etmenleriyle doludur. Böyle bir ortamda, çalışanların güven duygularını değiştirmek ve onların gerek kendi işleri gerekse örgütsel yapı ve işleyişleriyle ilgili kararlara katılmalarını sağlamak büyük önem taşımaktadır. Çalışma koşulları ve değişimle ilgili bu tür uyum girişimleri, örgüt kaynaklı stresi azaltmaya ve beklenmeyen sonuçlarını ortadan kaldırmaya yöneliktir.

b-Sosyal Destek Sağlama: Bir kişinin stresten etkilenme düzeyi sosyal destekle azaltılabilir. Örgütün kendisi, çalışma gruplarının yapısı ve gözetmelerin eğitimiyle çalışanlara destek ve yardım olanaklarını artırabilir. Sosyal destek sağlama stresin zararlı psikolojik etkilerini aşağı düzeylere indirebilir.

c- Çalışanların Rollerinin Yeniden Tanımlanması: Özellikle rol belirsizliğinden kaynaklanan stres çalışanların yetki ve sorumluluklarının yeniden saptanması ve tanımlanmasıyla azaltılabilir. Yönetim, işler arasındaki geçişmeleri ve çalışanların değer yargıları ve ölçütleri arasındaki birbirine zıt davranış kalıplarını saptama yeteneğinde olmalıdır.

d-Aşırı ve Az İş Yükünün Ortadan Kaldırılması: Stresin etkilerini azaltmada kullanılan bir yöntemde iş dağıtımının adil ve uygun olması işe uygun ve eğitilmiş personellerin seçimi ve yükseltilmesi ile ilgili kararların isabetinde görülebilir. Bazı durumlarda yönetim, çalışanlar arasında bu tür bir düzenlemeyi yapabilmelidir. Bir başka deyişle yönetim iş gerekleriyle personelin yeteneklerini uyumlu bir düzeyde tutabilmelidir. Eğer bu uyum sağlanmazsa, örneğin personelin becerisi ile işin karmaşıklığı uygun değilse yada çok fazla veya çok az iş üretebiliyorsa böyle bir durumdan söz edilebilir.

e- Stresli Personele Yardım Sağlama: Giderek dünyadaki bir çok örgüt, stresin verimlilik ve sağlık üzerindeki olumsuz etkilerini bugün daha çok görmektedirler. Bunun sonucu olarak, örgütsel danışma hizmetleri geliştirilirken bireysel stres denetim teknikleri ve beden hareketleri de önerilmektedir.

2) Gevşeme Eğitimi: 1930’larda Jacobson tarafından bir stres azaltma yöntemi olarak gevşeme eğitimi ileri sürülmüştür. Bu yönteme katılanlara kendi vücutlarının belli bir kısmı üzerinde yoğunlaşmaları ve daha sonra kaslarını dinlendirmeleri öğretilmiştir. Bu biçimdeki yoğunlaşma giderek tüm vücutta bir gevşeme ve rahatlama sağlamaktadır. Konuyla ilgili bir çok araştırıcılar 1930’ lardan beri bu yöntemi geliştirmeye çalışmışlardır. Örneğin Autogenic eğitiminde eğitime katılanlar kendi ayakları üzerinde sıcak ve ağır bir şeyin olduğunu düşünerek gevşemeye çalışmaktadırlar. Meditasyon derin ve düzenli nefes almalarla ve bazı ses ve ifadeleri tekrar etmede yoğunlaşmaktadır. Gevşeme yanıtı bu teknikle birlikte katılanlara daha çabuk dinlenmelerini ve rahatlamalarını öğretmektedir. Bazen kaslardaki gerginlik biyolojik geri besleme ile birlikte bu yaklaşımlarla düşürebilmektedir. Bu yöntemde kişiyi yönlendiren ve yapması gereken şeyleri ona söyleyen ve eğitimden önce kan basıncını da bildiren bir araç ona eşlik etmektedir. Gevşeme stresi sistemin etkilerini azaltmak için kullanılan mükemmel bir yöntemdir. Meditasyon daha az başarılı bulunmuştur. Aslında araştırmalar meditasyonun fizyolojik işlevleri yavaşlatmada bireyin oturma durumundaki gibi çok etkili olmadığını 214 İsveçli asker üzerinde 8 ay süreyle yapılan ve hem gevşeme hem de meditasyon tekniklerini ölçmeyi ve değerlendirmeyi amaçlayan çalışma, askerlerin stresli durumlarla daha iyi bir biçimde başa çıktığını, oysa araştırma da kullanılan kontrol grubunun bu denli başarılı olmadığını göstermiştir.

3) Biyolojik Geri Besleme: Bu yöntem, stresin etkilerini ölçme ve stresle başa çıkmada yol gösteren oldukça tanınmış bir yöntemdir. Biyolojik geri beslemede kalp atışları ve kas gerilimlerinin elektronik bir araçla ölçülmesi de vardır. Bu ölçümler ışık veya ses sinyalleri halinde bedendeki bir takım süreçlerle ilgili bir durumu ile ilgili denetimleri daha sağlıklı yapabilmemiz mümkün olabilmektedir. Örneğin dinlenme halinde iken kalbimiz çok hızlı çarpıyor ve ışık yanıyorsa, biz bu kalp atışını koruyarak ışığın yanmasını sağlayacağımızı biliyoruz. Bu konudaki deneyimlerimiz geliştikçe ve biyolojik geri besleme aygıtından yararlanarak kendi fizyolojik işlevlerimizi araçsız olarak denetleme olanağına kavuşabiliriz. Biyolojik ger

12 Temmuz 2007

Psikoseksüel Gelişim Kuramı

PSİKOSEKSÜEL GELİŞİM KURAMI

Kişilik gelişimi açısından psikolojiye en önemli katkı psikanalizin kurucusu Freud ve onun takipçilerinden gelmiştir. Aşağıda kişilik gelişimi, “psikoseksüel gelişim ilkelerine göre açıklanacaktır.

Freud, kişiliği gelişim açısından inceleyen ve kişiliğin temel karakter yapısında bebeklik ve çocukluk yıllarının önemini belirten ilk kuramcıdır. Freud, beş yaşın sonlarında kişiliğin oldukça biçimlendiği ve bu yaştan sonraki gelişimin, temel yapımın işlenmesiyle sınırlandığı inancındaydı.

Bu kuramda insanın gelişimini altı dönemde incelemiştir. Oral Dönem, Anal Dönem, Fallik Dönem, Gizillik (Latent) Dönem, Ergenlik Dönemi.

Oral Dönem (0-2 yaş)

Bu dönem id’in egemenliği altındadır. Doğal dürtülerin hemen doyurulması, gerginliğin hemen giderilmesi çocuğun en başta beklentisidir. Çocuk dışardan verilecek bakıma tümden bağımlı ve çaresizdir. Çocuk ancak kendine verebilecek bir annenin varlığıyla yaşamını sürdürebilir.

Çocuğun bu dönemde kazandığı ilk toplumsal işlev, almak, almayı bilmek ve elde etmektir. Yani çocuk kendisine anne tarafından verilen şeyleri alırken, toplumsal anlamda almayı da öğrenir. Çocuk kendisine veren kişilerden verilmiş olmayı da değerlendirerek “vermek-verebilmek” yetisini de kazanır.

Sürekli bakım veren kişinin (anne ya da sürekli bir bakıcı) bebekliğin ilk aylarındaki eksikliği, çocuğun motor, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişiminde önemli aksamaya ve yetmezliğe, hatta geriliğe yol açabilir.

Oral dönemde çevresel koşullara ve biyolojik yapıya bağlı olarak, aşır doyurulma ya da aşırı doyumsuzluk içinde kalma yüzünden çocuk sonraki dönemlerine ilerleyemeye bilir. Bu nedenle yetişkinlik yaşamında da oral dönem özelliklerine fazlaca tutunabilir. Aşırı ağızcılık (oburluk), aşırı bağımlılık, alıcılık, edilgenlik baskın olursa bu davranış özellikleri oral saplanma belirtileri olarak yorumlanabilir. Böyle bir kişi başkalarından almaya alışmış, aşırı isteyici ve bağımlıdır. Oral dönemde çocuğun kazanması beklenen duygu özgüven duygusudur. Bu da ancak annenin (ya da çocuğa bakım veren kişinin) düzenli ve tutarlı bir şekilde çocuğun ihtiyaçlarını karşılamasıyla mümkündür. Oral dönemde idin haz ilkesi işlemektedir.

Anal Dönem (2-4 yaş)

Çocuğun yürümeye, konuşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı algılamaya başladığı; yavaş yavaş bağımsızca düşünme ve davranma gibi yetilerin yapıtaşlarının geliştiği bir devirdir.

Bu dönemde çocuğun dışkılama büzgeç kaslarının gelişmesiyle çocuğun dünyasına yeni bir eylem yetisi katılmaktadır. Çocuk içerde biriken dışkısını tutarak ya da bırakarak bir haz duyar. Çocuğun dışkısını tutabilmesi ve annesinin istediği yerde ve zamanda yapması çevreden büyük ilgi görür ve ödül alır. Böylelikle çocuk artık toplumun iyi, kötü, doğru, yanlış ve ayıp gibi yargıları ile karşılaşmaktadır. Süperego gelişmeye başlar.

Anal dönemde bazı aile tutumları çocukta anal saplanmaya ve anal kişilik özelliklerinin gelişmesine yol açabilir. Bu tutumlar arasında, çocuğa sıkı, katı, cezalandırıcı tuvalet eğitimi; özerklik tanımayan, bağımlı, bebek kalmayı destekleyen aşırı koruyucu ve denetleyici tutumlar, aşırı düzenlilik ve titizlik eğitimi, çocuğa ayıp ve günah kavramlarının fazla aşılanması sayılabilir.

Anal kişilik özellikleri gösteren yetişkin bireylerde, aşırı titizlik, tuvalet işlemleri ile aşırı uğraşma, cimrilik, inatçılık, aşırı düzenlilik, kararsızlık gibi özellikler görülür.

Fallik Dönem (4-6 yaş).

2.5-3 yaşlarına giren çocuğun düşünce dünyasında giderek artan bir biçimde yeni bir algı alanı oluşur. Bu eşeylik ayrılıkları ile ilgilidir ve çocuğun dikkati eşey organlarına ve bunların anlamlarına yönelir. Çevreden ve başka insanlardan ayrı bir kişi olduğunu kavramış olan çocuk, artık “nasıl bir kişi” olacağını araştırmaktadır. Bu nedenle kendi bedenine, cinsel ayrılıklarına ve genellikle çevrede olagelen her şeye karşı derin, bitmek bilmez bir soruşturma ve öğrenme eğilimi gösterir.

Cinsel ayrılıkların öğrenilmesi, cinsel benlik duygusunun başlaması ve cinsiyete uygun rollerin belirlenmesi de bu yaşlarda iyice kesinleşmiştir. Çocuk cinsel yasakları ve değerleri hızla öğrenir.

Bu çağda aşırı korkutmalar, suçlandırma ve cezalar, atılganlığın kısıtlanması, çocukta girişim kısırlığı ve aşırı çekingenliğe neden olabilir.

Bu dönemin kriz noktası Oedipus (Ödipus) kompleksi ve İğdişlik korkusudur.

Oedipus (Ödipus) kompleksi.- Erkek çocuğun annesine, kız çocuğun babasına karşı özel bir sevgiyle (aşk) yaklaşıp erkek çocuğun babayla, kız çocuğun da anneyle yarışa girmesi, hatta ondan nefret etmesi. Erkek çocuk, bir yandan babasına sevgi duyup onun gibi olmak isterken diğer yandan da ondan nefret eder. Bu yüzden önemli bir çatışma yaşanır. Karşı cinsten olan ebeveyne karşı sevgi dolu ilgi, hemcins ebeveyne karşı ise iki değerli bir tutum oediepus karmaşasının içeriğini oluşturur.

Fallik döneme özgü ödipal çatışmayı çözememiş kişiler yetişkin yaşamda bilinçli ya da bilinçsiz ödipal eğilimler ya da buna karşı aşırı savunmalar geliştirebilir.

Çocukta bu döneme kadar görülmeyen vicdan ve ahlak duygusu işte bu özdeşimlerin güçlenmesiyle gelişmektedir.

İğdişlik Korkusu

Fallik dönemde erkek çocuk için penis, çocuğun bütün benliği, varlığı ile eşdeğer bir anlam ve önem kazanır. Toplumsal tutumların da desteği ile erkek çocuğu kız çocuktan ayıran bu değerli, “üstün” organla ilgili olarak çocuk zihninde bir takım korkular geliştirir. Kız çocukta penis olmadığını fark edince bunun kendisinde de yok edilebileceği kaygısı doğar. Ayrıca ailede ve toplumda çocuğun yaramazlıklarına, penisi ile oynamasına, gece işemelerine karşı bir ceza olarak penisin kesileceği sıklıkla söylenir. Ülkemizde bu yaştaki çocuklara yapılan, “tutun şunu sünnet edelim, vb…” biçimdeki korkutmalar, takılmalar ve gerçekten bu yaşlarda yapılan sünnet olayının kendisi penise bir zarar gelebileceği, ceza olarak penisin kesilebileceği korkusunu uyarır. Bu korku, iğdişlik korkusu olarak bilinir.

Bu korkunun varlığı çocukta yalnızca penise bir zarar gelecek biçiminde görülmez. Bir çok değişik ve gizli biçimlerde ortaya çıkabilir. Erkek çocuğun sık sık penisini açıp bakması, göstermesi ve bu konuda konuşması, penisin sağlam olduğuna ilişkin bir çeşit kendine güvence verme belirtileridir. Çocuk, penisle ilgili korkuyu, bedeninin başka bir parçasına aktararak herhangi bir çizik, yara veya ameliyat üzerine büyük endişeler gösterebilir. Penisten yoksun olan kız ve kadınları aşağı görerek onlardan uzak durabilir. Başka çocukları gerçekten ya da simgesel biçimlerde iğdiş etmekle tehdit edebilir. Erkek çocukta görülen iğdiş edilme korkusunun kız çocuktaki karşılığına Freud, penise imrenme demiştir ve kız çocuktaki cinsel kimlik gelişimini bu varsayım üzerine dayandırmıştır.

Bu döneme özgü saplanmanın belirtileri şunlardır,

Ana-babadan ayrılma gereksinimi ve girişimleri olunca aşırı suçluluk duygularının belirlenmesi.

Evlilik yaşamında eşiyle bir türlü rahat edememe.

Aşırı çekingenlik, girişimde bulunamama ve çabuk suçlanma eğilimleri.

Cinsel ilişkiden korkma, kaçınma, cinsel güçsüzlük korkuları, cinsel güçsüzlük, cinsel soğukluk.

Bedene bir zarar gelecek korkuları ve hipokondriazise eğilim.

Karşı cinse karşı, eleştirici ve olumsuz tutumlar.

Cinsel kimlikte güvensizlik ve cinsel kimlik sapmaları.

Gizillik Dönemi (6-12 yaş)

Çocuğun bedensel ve zihinsel gelişiminde önemli bilişsel ve duygusal ilerlemeler olur. Çocuğun bilişsel yetileri (algı, bellek, yargılama, vb…) gerçeğe daha uygun değerlendirmeler yapabilecek düzeye gelir.

Zamanı, yeri, uzayı tanıması olgunlaşır. Neden-sonuç bağlantılarını gerçeğe uygun kurabilir. Kavramsal ve soyut düşünme yetisinin gelişmesi ile daha uygun ve geçerli genellemeler yapabilir. Ego bu dönemde hızla gelişmektedir.

Ergenlik Dönemi (12-22 yaş)

Ergenlik, erkekte ve kızda hızla büyümenin olduğu, birincil ve ikincil cinsel yapının hızla geliştiği yaşları kapsar. Bu çağda eskiden yaşanılmış cinsel yönelişler, çatışmalar yeni baştan yaşanır. Ödipal duygular alevlenir. Aşırı bağımlılık duyguları olan ergen, ailesini yitirme, onlardan kopma kaygısına kapılır.

Çocukluk dönemlerinden artakalan sorunların çözümü bu çağda yapılacaktır. Genellikle bu sanıldığından ağır bir sorundur. Genç, coşan sorunlar arasında egemenlik kurmak zorundadır. Çoğu ruhsal bozukluklar, nevrotik bozukluklar, kişilik bozuklukları, psikozlar bu dönemde ortaya çıkar.

Ergenlik dönemi kimlik gelişimi açısından en önemli evrelerden biridir. Ergen, uzun bir hazırlık dönemi içinde yıllarca çabalar, bocalar ve kimliğini iyi kötü bulur.

KAYNAKLAR: Freud ve Psikanalizin Temel İlkeleri – Prof. Dr. İsmail ERSEVİM

Psikanalize Yeni Giriş Dersleri – Sigmund FREUD

            

12 Temmuz 2007

Sigaranın, Avrupalı Kâşiflerin Kuzey Amerika’ya Gidip, Oranın Yerli Halkıyl

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

Sigaranın Zararları

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu, paketi her elinize aldığınızda gözünüze çarpar. Peki ya güzelliğe zararı? Bunu hiç düşündünüz mü? Cevabınız hayır ise sizi, güzelliğinizin baş düşmanını tanımaya davet ediyoruz. Sigara, cildinize, gözlerinize, dudaklarınıza zarar veriyor, kırışıklıklara, selülite neden oluyor ve çabuk yaşlandırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin bir çoğunda en çok rastlanan ve en çok ölume yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda % 250 oranıinda artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının % 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Sigarada 4000 i aşkın birbirinden farklı zararlı madde bulunmaktadır. Ayrıca sigaranın ana maddesi olarak bilinen tütünde de bir çok zararlı madde bulunmaktadır. Tütün yetiştirilirken haşere ve böcekten korunması için böcek zehiri kullanılır. Sigarayla birlikte, bir çok zehirli maddenin dışında, böcek zehirini bile içimize çekmiş oluyoruz.

Sigaranın Neden Olduğu Hastalıklar

Bağımlılık – Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.

Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.

İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.

Kısırlık – Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.

Menopoz – Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.

Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.

İyileşme Zorluğu – Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır. Diş Kaybı – Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.

Prostat Kanseri – Sigara içmek prostat kanserinin %40′ından sorumludur.

Göğüs Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.

Rahim Kanseri – Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.

Boğaz Kanseri – Boğaz kanseri vakalarının %80′ine sigara yol açar.

Mide Kanseri – Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.

Karaciğer Kanseri – Karaciğer kanseri vakalarının % 80′i sigara yüzünden olur.

Gırtlak Kanseri – Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.

Amfizrem – Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85′i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)

Ağız Kanseri – Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.

Yemek Borusu Kanseri – Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.

Çocukluk Solunum Problemleri – Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)

Kulak Enfeksiyonları -Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.

Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması – Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.

Şeker Hastalığı – Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.

Kalp Hastalıkları – Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.

Gangren – Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.

Sigara İle İlgili Yapılan Bilimsel Araştırmalar

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının yüzde 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandır. Bu maddeler nasıl öldürücü etki yapar?

Karbonmonoksit: Arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.

Nikotin: Kokain ve morfin kadar bağımlılık yapar. Kan basıncını (tansiyon) ve kalp hızını artırır. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastalığı ve beyin damar hastalığına yol açar.

Katran: Kanserojen (kanser yapıcı) olup akciğer kanseri, amfizem ve kronik bronşit yapar.

Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbonmonoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menapoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.

Bunları Biliyor muydunuz?

Sigara içen ve yaşamları boyunca da içmeye devam eden gençlerin yarısı tütün nedeni ile öleceklerdir.

Sigara içen annelerin doğacak çocukları da zarar görür. Düşük, düşük doğum ağırlığı, hamilelik komplikasyonları, bebeklik ve çocukluk dönemleri sağlık sorunları riski vardır.

Sigara tüm kanser türlerinin %30′nun, akciğer kanserlerinin ise %80-90 nedenidir. Erkeklerde en sık ölüm nedeni olan kanser türü akciğer kanseridir. Kadınlarda en sık neden meme kanseri iken son yıllarda kadınlarda da akciğer kanseri en sık ölüm nedeni haline gelmiştir.

Sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizinden ölme olasılığı iki kat, ani kalp durması riski üç kat daha fazladır.

Pipo ve sigara içenlerde, içmeyenlere göre ağız ve yemek borusu kanserleri beş kat daha fazladır.

Sigara, ses kaybına ve ölümünüze yol açan gırtlak kanserinin başlıca nedenidir.

Sigara içenler içmeyenlere göre; zatürre, soğuk algınlığı, bronşit, sinüzit gibi hastalıklara daha kolay yakalanır ve daha zor iyileşirler. Hatta sigara içenlerle çalışan veya yaşayan ama kendisi sigara içmeyen kişilerde bile bu göze çarpar. Çocuklarda bu durum daha belirgindir.

Sigara İle İlgili İstatistikler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.

Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.

Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

Hergün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

Heryıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

Hergün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Sigarayı Daha Başka Nasıl Tanıyabiliriz. Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

Sigara Ülkemizin Sorunu Değildir

Dünyada Sigaradan Ölümler

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.

Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybediyor. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacak.

:: Türkiye’de Sigara Tüketimi

1990-1995 YILLARI

İki yabancı markalı sigara fabrikası faaliyete geçti. Açılışında bütün devlet erkanı oradaydı. Bütün “billboard”lar, gazeteler, dergiler, satış noktaları neredeyse her yer sigara reklamı ile donatıldı. Bine varan araç, on bini aşan personelle dağıtım ağı kuruldu. Tüketimi körüklemek için bedava sigaralar dağıtıldı.Başta bayiler olmak üzere her yere promosyonlar yağdırıldı. Tıp fakültesi mezuniyet balosunu Marlboro düzenledi. Üniversitelerin özel günlerinin değişmez sponsoru sigara idi. “Camel Trophy” – “Marlboro Adventure” gibi organizasyonlar sürekli gündemde tutuldu. Bir çok gazeteci- televizyoncu tanıtım için başta Amerika olmak üzere seyahatlere götürüldü. Çıkarılmak istenen kanun veto edildi, sonra gündeme bile alınmayıp, bir dönem görüşülemeden kabul oldu.

Patlama Yapan Sigara Tüketimi

1993 yılında yıllık tüketim 4.7 milyar paket / 22 Trilyon TL

1994 yılında yıllık tüketim 5.4 milyar paket / 61 Trilyon TL

1995 yılında yıllık tüketim 5.7 milyar paket / 95 Trilyon TL

Sosyal Sonuçlar

5 yılda (11-19 yaş arası) 5 milyon genç sigaraya başladı.

Sigara içme yaşı 11′lere indi.

Sigara, son derece prestij kazandı, bilinç altlarına yerleşti.

Sigara içmek doğal bir davranış oldu. Hiçbir kapalı yerde, sigara içen hiçbir kimseyi uyaramazdınız.

Savaşılması imkansız görünen sosyal ve ekonomik bir dev imajı oluşturuldu.

Türkiye’de Sigaradan Ölümler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

:: Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

:: Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

:: Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

:: Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

:: Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

SİGARADA KAÇ ZEHİR VAR?

Sigarada bulunan zehirlerden birkaçı:

Polonyum – 210 (kanserojen),

Radon (radyosyon),

Metanol (füzeyakıtı),

Toluen (tiner),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüpgaz),

DDT (böcek öldürücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Aseton (oje sökücü),

Naftalin (güve kovucu),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksik madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

İşte sigarayı bırakmanın faydaları:

- 72 saat sonra akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar

- 2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme ve merdiven çıkma)

- 1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları (zatürre gibi) riski azaltır. Öksürük, nefes darlığı düzelir

- 5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski yüzde 50 azalır

- Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır

- Sindirim sistemi ülseri riski azalır

- Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum kilolu bebek doğurma riski, içmeyenlerdeki düzeye iner

- Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner

- Aynı evde yaşayan küçük çocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır

Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten sebepler ise şöyle sıralanıyor:

- Sigaraya bağlı bir hastalığın ortaya çıkması

- Sigaranın fiyatının pahalı gelmesi

- Sigaranın zararları hakkında çıkan yayınlar

- Çevresi tarafından bırakmaya yönelik teşvik, kınama

- Kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması

- Gelişmiş ülkelerde sigaranın zararları hakkındaki yazılar, sigaranın fiyatı, kınama ve yasaklamalar etkili olurken, Türkiye’de bir hastalığın ortaya çıkması daha çok etkili oluyor

12 Temmuz 2007

Ergenlik Belirtileri (püberte) Ve Evreleri

Ergenlik Belirtileri (Püberte) ve Evreleri

Püberte ( Görünür ergenlik belirtileri ) kız çocuklarında 9 – 10 yaşlarında, erkeklerde ise 11 – 12 yaşlarında başlar. Biyolojik değişikliklerin tamamlanması ise 3- 5 yıl veya daha uzun sürer.

Ergenlik öncesi devrede erkek çocukta gelişmenin esas karakteri büyümedir. Bunu sağlayan faktör ise hormonaldir. Bu hormaonal sistemin organizatörü hipofizdir. Hipofiz beyin kaidesinde bir çukurun içine yerleşmiş fındık kadar bir organdır. 3 bölümdür. Her bölüm kendine özgü çeşitli salgılarla hem diğer salgı bezlerinin çalışmasını ayarlar, hem de organizmanın genel metabolizmasını düzenler. Ergenlik öncesi bu organın etkisi ile kemiklerde bir uzama ve kalınlaşma başlar . Çocuğun boyu uzar, omuzları ve göğüs kafesi genişler. Bu devrede testisler gelişir, testis volümü artar. Testislerin iki önemli görevi vardır. Birincisi yeni cinsin oluşmasını sağlayacak, cinsiyet hücresini yani sperm dediğimiz tohumu meydana getirmektedir. İkinci görevi ise erkeklik hormonu dediğimiz testosteronu salgılamaktır. Hormonun etkisi ile dış ve iç genital organlar ( penis, prostat ve sicula seminalisler ) gelişir, ses kalınlaşması, pubis, koltuk altı , yüz, kol ve bacaklarda kıllanma başlar. Bu hormon nedeniyle erkek çocuklarda boy uzaması ve adale gelişmesi kızlardan fazla olur. Erkeklerde genital gelişme ile beraber büyüme hızlanır. Androgenler kemik gelişmesini de hızlandırdığından bir süre sonra kemik uçlarındaki epifiz dediğimiz büyüme bölgeleri kapanır ve büyüme durur.

Kızlarda püberte dediğimiz seksüel olgunlaşma erkeklere göre daha erken, 9 – 10 yaşlarında başlar. Overlerden (yumurtalik) östrojen yani dişilik hormonu salınmasıyla birlikte büyüme hızlanır, göğüsler büyür menstrüasyon dediğimiz aylık adet kanamalrı başler. ( Ortalama 12 – 13 yaş ) Pubis ve koltuk altında kıllanma oluşur. Bu hormonun etkisi ile kemik gelişmesi hızlanır, epifizler kapanır, büyüme tedricen durur. Adetler ilk oluştan sonraki 1 – 2 yılda düzensizlikler yaşanabilir. Kız çocuklarda daha erken olmak üzere seksüel olgunlaşmanın ilk işaretleriyle birlikte büyüme hızlanır. İlk adetten hemen evvel büyüme yavaşlamaya başlar, epifizlerin kapanmasıyla durur.

Uzun kemiklerde büyümenin durması kız çocuklarda 16 – 18, erkeklerde 18 – 20 yaşlarında tamamlanır. Bundan sonraki minimal boy uzamaları gövde büyümesine aittir. Bu arada da kilo gözle görünür bir biçimde artar. Kız çocuklarda kilo artması deri altı yağ dokusunun artmasına bağlıdır. Erkek çocuklarda ise adale kütlesi artar.

Pübertenin ortaya çıkışı ırk, genetik özellikler, sosya ekonomik düzey ve beslenme sistemiyle yakından ilişkilidir. Bu fizik değişiklikler yanında püberte çağı psikolojik gelişme çağıdır. Anne ve babasına dayanan, kendi benliğini daima en ön planda tutan çocuk, sosyal ödevlerini ve hayatını kendisi yürütecek bir kişilik haline geçmektedir. Bu dönemde anne ve babasından ayrışmaya başlayan çocuk, aile dışındaki karşı cinsten kişilerle olgun ilişkiler kurmayı öğrenmelidir. Bir kişilik araması içinde olan çocuklar bazen bu hızlı bedensel büyümeye ve değişimlere uymada zorluk çeker ve bocalar. Bu değişiklikler kendisine anlatılıp, bunların normal gelişmeler olduğu açıklanan bir çocuk, bu sıkıntıları daha kolay atlatacaktır. Daha inatçı, dik kafalı olan çocuklara bu dönemde anlayışlı olup , yol gösterici olmak gerekir.

Cinsel eğitimin amacı yalnızca çocuğu bazı gerekli sosyal kurallara uymaya götürmek değil, insanın sevgi içinde serbestçe gelişebilmesini ve kendinde bulunan cinsel güçleri olabildiğince düzenlemesini, bunları bilinçli olarak elde tutmasını, kendi ve başkalarının mutluluğu için bunlardan yararlanmasını sağlamaktır.

Ergenlik ( Adolesan ) çağı bir stres çağıdır. Büyüme ve gelişme ön plana çıkmış, bazı hastalıklara dayanıklılık artmıştır. Üst solunum yolu hastalıkları, tüberküloz gibi enfeksiyonlara dayanıklı olmak için uygun beslenme, düzenli uyku gereklidir. Bu devrede kifoz, skolyoz gibi iskelet sistemi bozuklukları daha sık görüleceğinden, oturma ve duruş bozuklukları olup olmadığına daha fazla dikkat edilmelidir. Tiroid bezinde büyüme, anemi, obesite ve zayıflık gibi beslenme ile ilgili bozukluklarda dikkatli olmak lazımdır.

12 Temmuz 2007

1)aşağıdakilerden Hangisinde Verilen İki Olayın Birlikte Gerçekleşmesi Norm

1)Aşağıdakilerden hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A) Diyafram kasının kasılması / Karın iç boşluğunun azalması

B) Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arsı kasların kasılması / Göğüs boşluğunun hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi / Göğüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kaslrın gevşemesi / Karın iç basıncının azalması

CEVAP: B

2)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

3)Aşağıdakilerden hangisi, insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B)Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C)Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D)Akciğer gaz değişim yüzeyinin cok genilş olması

E)Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değişebilmesi

CEVAP : C

4)Açık taşıma sisteminde sahip olan canlıların çoğu serbest ve aktif haraket etme yeteneğine sahip değildir. Buna rağmen trake solunumu yaparak aktif haraket etme yeteneği kazanmış canlı hangisidir?

AKöpek balığı

B)Kurbağa

C)Midye

D)Karasinek

E)Salyangoz

CEVAP : D

5)Canlılarda oksijen tutan pigmentler;

1-Hemoglobin

2-Hemosiyanin

3-Miyoglobin

4-Klorokruorin

5-Hemoeritrin’ dir

Hangileri kapalı taşıma sistemi bulunduran canlılarda oksijen ve karbondioksit taşınmasın da görev yapmaz?

A)Yalnız 3

B)2 ve 3

C)1 ve 4

D)3 ve 4

E)1,2 ve 3

CEVAP : A

6)Aşağıdaki canlıların hangisinin karşısındaki solunum organı yanlış verilmiştir?

A) Çekirge =>Trake

B) Timsah => Solungaç

C) Semender => Dış solungaç

D) Paramesyum => Hücre zarı

E) Akrep => Kitapsı Akciğer

CEVAP : B

7)Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A)Solunum organının kılcaldaamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine dogru genişlemesi

C)Solunum gazlarının pigmentlerle taşınması

D)Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E)Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

(Bu soruyu sona at) 8)Aşağıdakilerden hangisi kuşların uçmasına doğrudan katkısı olan bir uyum değildir?

A)Vücut sıcaklıklarının sabit olması

B)Akciğerlerinin hava keseleriyle bağlantılı olması

C)Vücutta fazla su tutlmasını önleyici yapıların bulunması

D)Gövde omurlarının birbirine kaynamış olması

E)Kemiklerinin içinin boş olması

CEVAP : A

9) 1.Karbominohemoglobin şeklinde

2Plazmada çözünmüş halde

3.Plazmada bikarbonat iyonları halinde

İnsanda karbondioksit taşınması yukarıdakilerden hangileriyle gerçekleşir?

A)Yalnız 1

B)1 ve 2

C)Yalnız 3

D)2 ve 3

E)1,2 ve3

CEVAP :E

10)İnsanda oksijenin kan ile taşınması ile ilgili aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A)Oksijen alyuvarlar yapısındaki “Karbonikanhidraz”enzimi yardımıyla hemoglobinle birleşir

B)Alyuvarlarda hemoglobin ve oksijen birleşerek oksihemoglobin birliği kurulur

C)Oksihemoglobin oluşumu ortamdaki oksijen konsantrasyonna bağlıdır

D)Oksijenin%98′i alyuvarla, %2′si de kan plazması ile taşınır

E)Serbest kalan oksijen diffüzyonla dokulara geçer.

CEVAP : A

11)Soluk alıp-verme mekanizmasının açıklanmasında aşağıdakilerden hangisi etkili değildir?

AOmurilik soğanı

B)Göğüs boşluğu

C)Diyafram

D)Kaburga kasları

E)Beyincik

CEVAP : E

12)Aşağıdakilerden hangisi hayvanlarda solunumu gerçekleştiren yapıların ortak özelliklkerinden birisi değildir

A)Çeperleri nemli, ince ve yarı geçirgendir

B)Yüzeyleri genişlemiştir

C)Gaz alışverişi diffüzyonla gerçekleştirilir.

D)Oksijen alıp , karbondioksit verirler

E)Hücrelerde oksijen taşınmasında hemoglobin kullanırlar

CEVAP : E

13)Çeşitli solunum sistemleriyle ilgili olarak verilen aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A)Solungaç solunumu yapan canlılar suda çözünmüş oksijenden yararlanırlar

B)Balıklarda solungaçlardan alınan oksijen gazı kalbe gelir ve vücuda pompalanır

C)Omurgalılarda oksijen ve karbondipksit,kandaki taşıma pigmentleri ile taşınır

D)Böcek trakeleri oksijeni ve karbondioksiti gaz olarak taşır

E)Kuş akciğeri esnek değildir ve alveolü yoktur

CEVAP : B

14)Canlılardaki solunum sistemlerinin temel aracı aşağıdakilerden hangisidir?

A) ATP üretmek

B) Homeostasiyi sağlamak

C) Canlı ile ortam arasındaki gaz alışverişini sağlamak

D) Doku hücrelerine besin taşınmasını sağlamak

E) Metabolizma sonucu oluşan artık maddeleri dokudan uzaklaştırmak

CEVAP : C

15) 1. Akciğer

2. Deri

3.Solungaç

Yukarıdaki yapılardan hnagileri kurbağalarda gaz alışverişini sağlayan yapılardandır?

A) 1 ve 2

B) Yalnız 2

C) 2 ve 3

D) 1,2 ve 3

E) Yalnız 3

CEVAP : A

16)Aşağıda verilen canlılardan hangisinde solunum için diyafram, akciğer ve göğüs kasları en iyi şekilde gelişmiştir?

A) Kurbağa

B) Memeli

C) Kuş

D) Kertenkele

E) Semender

CEVAP : B

17)Aşağıdakilerden hangisi solunum sistemimizin yapı ve işlevleri ile ilgili doğru bir açıklama değildir?

A) Soluk alırken diyafram gevşeyerek kubbeleşir

B) Soluk borusu ve bronşlar titrek tüylü epitel ile kaplıdır

C) Soluk alma derinliği arttıkça ,göğüs boşluğu içindeki basınç düşer

D) Solunum merkezi omurilik soğanındadır

E) Solunumu denetleyen temel madde karbondioksittir

CEVAP : A

18) Aşağıdaki damarların hangisinde karbominohemoglobin konsantrasyonu en azdır?

A) Alt ana toplardamar

B) Üst ana toplardamar

C) Karaciğer üst toplardamarı

D) Akciğer toplardamarı

E) Böbrek atardamarı

CEVAP : D

19) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Vücut dışına stigmalarla açılır

B) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

C) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

D) Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

20)Bitkilerde gaz alışverişi ile ilgili olarak verilen aşağıdaki özelliklerden hangisi doğru değildir?

A) Yapraktaki stomalardan diffüzyon ile gerçekleştirilir

B) Gövdede lentiseller gaz alışverişinde görev alır

C) Kökte gaz alışverişi difüzyon ile olur

D) Bitkiler gündüz yalnız fotosentez , gece ise solunum yaparlar

E) Stomalar açılıp kapanabilir fakat lentiseller devamlı açıktır

CEVAP : D

21)Çok sıcak yaz aylarında , deniz kenarlarında soluk alıp vermede güçlük çekilir.

1. Hava sıcaklığını yüksek olması

2. Nem oranının fazla olması

3. Deniz seviyesinde oksijen miktarının düşük olması

4. Havadaki karbondioksit miktarının düşük olması

Bu olay yukarıdakilerden hangileri ile açıklanabilir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) Yalnız 3

E)1 ve 4

CEVAP : C

22) Pigment Kana verdiği renk

1.Hemoeritrin Yeşil

2.Hemosiyanin Mavi

3.Hemoglobin Kırmızı

4Klorokruorin Yeşil

Yukarıda solunum pigmentleri ve kana verdikleri renkler eşleştirilmiştir.Hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 3

C) 1 ve3

D) 2 ve 3

E) 2,3 ve 4

CEVAP: E

23)Kanın oksijen oranının en yüksek değerde olduğu damar aşağıdakilerden hangisidir?

A) Üst ana toplardamar

B) Göbek bağı atardamarı

C) Akciğer atardamarı

D)Doku kılcallları

E) Alveol kılcalları

CEVAP : E

24)Aşağıdakilerden hangisinin kandaki artışı, hemoglobinin oksienden ayrılmasını olumsuz yönde ekiler?

1. Hidrojen

2. Oksijen

3. Karbondioksit

4. Sıcaklık

5. pH

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 3 ve 4

E) 2 ve 4

CEVAP: E

25) Karada yaşayan hayvanların solunum sistemlerinin en önemli genel özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dar bir yüzeye sahip olmaları

B) Vücudun iç kısmına çekilmiş olmaları

C) Alveollere sahip olmaları

D) Oksijeni dokulara kadar taşımaları

E) Hemoglobini oksijen taşımasında kullanmaları

CEVAP: B

26) 1. Çeperleri daha nemlidir

2.Çeperleri ince ve yarı geçirgendir

3.Yoğun kılcaldamar ağına sahiptirler

Yukarıda verilenlerden hangileri solungaç akciğer ve trakelerin ortak özelliğidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) 1,2 ve 3

CEVAP : C

27) Solunum gazlarından oksijenin taşınmasıyla ilgili olarak aşağıda verilenlerden hangileri yanlıştır?

A) Hemoglobin oksijen ile tersinir reaksiyon verir

B) Hemoglobin oksijen birleşme yüzdesi , ortamdaki oksijen yoğunluğuna bağlıdır

C) Toplardamar kanının koyu kırmızı hatta mavimtrak renge dönüşmesi, hemoglobinin oksijen vermesi sonucudur

D) Kan plazmasında normal olarak oksijenin %2 ‘ si taşınır

E) Doku kılcallarında hemoglobinin oksijenle birleşme kapasitesi daha yüksektir

CEVAP : E

28)Çeşitli canlı grupları ve solunum organları eşleştirilmiştir.Yanlış olan hangisidir?

A)Bitkiler => Gözenek ve kovucuk

B) Bir hücreliler => Hücre zarı

C) Balina => Solungaç

D)Bocekler => Trake

E)Timsah => Akciğer

CEVAP : C

29)Böceklerde trake solunum sisteminin varlığı aşağıdaki olaylardan hangisine izin vermez?

A)Oksijenin dokulara ve hücrelere kadar ulaşmasına

B)Vücuttan aşırı su kaybınai

C)Solunum gazlarının borucuklarla taşınmasına

D)Gaz değişiminin vücut içinde gerçekleşmesine

E)Gaz değişiminin trakeol ucundaki sıvı ortamlarda gerçekleşmesine

CEVAP : B

30) 1. Solungaç iplikçiklerinin sadece ince bir hücre tabakasından oluşması

2. İplikçiklerin Kılcal kan damarlarınca zengin olması

3.İplikçiklerin dış yüzeyinin geniş bir alan teşkil etmesi

Solungaçtaki gaz değişiminin verimli olması yukarıdaki özelliklerden hangisinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1,2 ve 3

CEVAP : E

31)Yetişkin bir insanın akciğerlerinin iç yüzeyi alveolleştirilerek toplam akciğer dış yüzeyinin doksan katı artmıştır . Bu adaptasyonun yararı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Akciğerlerde daha cok solunum havası depolamak

B) Solunum enzimlerine daha cok tutunma yüzeyi oluşturmak

C) Hücre solunumunda oluşan suyu dışarı atılmasını hızlandırarak homeostatik dengeyi sağlamak

D) Hücresel solunumda tepkime hızını arttırmak

E) Solunum gazlarının değişiminde difüzyon yüzeyini genişletmek

CEVAP : E

32) Hangi canlı grubunda oksijen hücrelere taşıma sistemi ile taşınır

A) Bir Hücreliler

B) Kara Bitkileri

C) Böcekleri

D) Omurgalılar

E) Su Yosunları

CEVAP : D

33) Hayvanlar aleminde akciğer yapısının önemli elemanı olan alveollerin görevini , bitkisel yapılarda yerine getiren eleman aşağıdakilerden hangisidir ?

A) Stomaların açıldığı boşluklar

B) Üst derideki mum tabakası

C) Kutikula

D) Özümleme dokusu

E) Üst deri hücreleri

CEVAP : A

34)Canlılarda solunum organlarının ortak özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Oksijen depolamaya yönelik geniş yüzeylere sahiptirler

B) Vücudun dış yüzeyine daha yakın konumdadırlar

C) Kılcal damar ağı bakımından zengindirler

D) Alveol denilen hava keseleri içerirler

E) Yüzeyleri difüzyona elverişli hale gelecek şekilde incelenmiştir

CEVAP : E

35) Böceklerde ve örümceklerde kan akışı yeterli değildir. Bu yetersizliği bahsedilen canlılar ne şekilde telafi etmişlerdir?

A) Trake sistemini geliştirmekle

B) Vücutlarını büyütmekle

C) Az enerjiye ihtiyaç duymakla

D) Oksijen tüketimini en aza indirmekle

E) Akciğer solunumunu geliştirmekle

CEVAP : A

37) Aşağıdakilerden hangisi akciğerler ve etkinlikleriyle ilgili olan yanlış bir açıklamadır

A) Alveol çeperlerinin nemli ve ince olması

B) Alveollerinin zengin kılcal damar ağına sahip oması

C) Gaz değişiminin, alveoller aracılığı ile kılcal damarlarla dış çevre arasında olması

D) Alveollerin varlığı ile gaz alışverişi için daha geniş yüzeylerin kazanılması

E) Havdaki oksijenin tamamen kana geçişine fırsat vermeleri

CEVAP : E

38) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A)Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

B) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

C) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

D) Vücut dışına stigmalarla açılır

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

39)Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A)Solunum organının kılcaldaamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine dogru genişlemesi

C)Solunum gazlarının pigmentlerle taşınması

D)Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E)Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

40)Soluk alıp-verme mekanizmasının açıklanmasında aşağıdakilerden hangisi etkili değildir?

AOmurilik soğanı

B)Göğüs boşluğu

C)Diyafram

D)Kaburga kasları

E)Beyincik

CEVAP : E

41)Kan, asitlik derecesi artmış halde akciğerlere geldiği zaman meydana gelebilecek aşağıdaki olaylar hangi sırada gerçekleşir?

1.Kandaki karbondioksit oranı artar

2.Bikarbonat iyonları Hidrojen iyonları ile birleşir

3.Karbonik asit oluşur

4.Soluk alışverişi hızlanır

5.Karbonik asitin su ve karbondioksite dönüşümü hızlanır

A) 1,2,3,4,5

B) 1,4,3,2,5

C) 2,3,5,1,4

D) 5,1,3,2,4

E) 4,1,3,2,5

CEVAP : C

42) Aşağıdakilerden hangisi solunum pigmentlerinin özelliklerinden birisi olamaz?

A)Kanın oksijen taşıma kapasitesini artırmaları

B)Oksijen basıncının azlığı karşısında oksijenden kolayca ayrılabilmeleri

C)Solunum gazlarıyla süreklibağlar oluşturmaları

DYapılarında bakır, demir gibi elementler bulundurabilmeleri

E) Farklı canlılarda kana kırmızı ,mavi, yeşil, gibi renkler katmaları

CEVAP : C

43) 1. Deri solunumu

2.Akciğer solnumu

3.Trake solunumu

4.Solungaç solunumu

Yukarıdaki solunumla ilgili yapılardan hangileri organizma ile çevresi arsında gaz alışverişine fırsat verirken bir yandan da oksijenin dokulara ve hücrelere kadar taşınmasını sağlar?

A) Yalnız 1

B) Yalnız2

C) Yalnız3

D)Yalnız 4

E) 1ve 2

CEVAP : C

44)insanda dolaşım sırasında kanın yüksek konsantrasyonda karbodioksit ile yüklendiği ilk anda aşağıdaki yerlerin hangisindan geçtiği söylenebilir

A)Akciğer alveollerine girerken

B)Akciğer alveollerinden çıkarken

C)Sağ karıncığa girerken

D)Böbrek atardamarları ile böbreklere girerken

E)Doku kılcallarından geçerken

CEVAP :E

45) 1. Kana renk vermeleri

2.Kanın oksijen taşıma kapasitelerini artırmaları

3. Kan plazmasında bulunabilmeleri

Yukarıdakilerden hangileri solunum pigmentlerinin ortak özelliklerindendir?

A)Yalnız 1

B) 1 ve 2

C)Yalnız 3

D) 2 ve3

E)1, 2 ve 3

CEVAP : B

46) 1.Hava oksijeninden yararlanma kapasiteleri çok yüksektir

2.Gaz değişimi kılcal damarlarda olur

3.Akciğer yapısı memelilerinkiler kadar esnek değildir

4.Hava keseleri karın boşluğu ile kemik içlerine doğru uzanır .

Kuşların solunum sistemleri ile ilgili olarak yukarıdakilerden hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B)2 ve 3

C)2 , 3 ve 4

D)1 ve 3

E)1, 2, 3 , 4

CEVAP : E

47) 1. Alyuvarlarda bulunmaları

2. Oksijen taşıma kapasitelerinin düşük olması

3. Kan plazmasında bulunabilmeleri

4.Oksijen taşıma kapasitelerinin çok yüksek olması

Yukarıdaki özelliklerden hangilerine sahip olabilecek olan hemoglobin pigmenti , vücutça iri ve hızlı haraket edebilen hayvanların evrimine olanak vermiştir

A)Yalnız 1

B)1 ve 4

C)2 ve 3

D) Yalnız 3

E) 1 , 3 ve 4

CEVAP : B

48) 1.Deri 2.Solungaç

3.Trake 4.Akciğer

Hayvanlarda bulunan solunum sistemlerinin hangilerinde kılcal damarlara rastlanmaz

A) 2 ve 3

B) 1 ve 2

C)Yalnız 3

D)3 ve 4

E)1 , 2 ve 3

CEVAP : C

49)Aşağıdakilerden hangisi hemoglobinin oksijenden ayrılma sebeblerinden biri değildir

A)Kanın pH ‘ sinin artması

B)Oksijen miktarının azalması

C)Karbondioksit miktarının artması

D)Kandaki karbonik asit miktarının azalması

E)Sinir ve kas gibi aktif dokulardaki ısının artması

CEVAP : A

50) 1. Deri solunumu

2. Trake solunumu

3. Akciğer solunumu

4. Solungaç solunumu

Yukarıdakilerden hangileri gelişmiş omurgalı canlılarda görülebilir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 2 ve 3

E) 1 , 3 ve 4

CEVAP : E

51) 1.Diyafram kasları kasılır

2. Akciğer içi basınç azalır

3.Dış basınç azalır

4. Göğüs boşluğu daralır

Yukarıdakilerden hangileri soluk alma sırasında gerçekleşir?

A) 1 ve 2

B) 1 , 2 ve 3

C) 2 , 3 ve 4

D) 3 , 4 ve 5

E) 1 , 4 , 5

CEVAP : A

51)Aşağıdaki cnlıların hangisinde gaz değişimi (oksijen alıp karbondioksit verme) solunum organı ile hücreler arasında doğrudan doku sıvısı aracılığı ile gerçekleşir?

A) İnsan

B) Kuş

C) Sinek

D) Sürüngen

E) Balık

CEVAP : C

52) Amip , balık ve memeli solunumunun ortak özelliği aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A)Gaz alışveriş hızlarının aynı olması

B)Yüzeylerin eşitliği

C)Oksijen taşıyıcı pigmentlere sahip olmaları

D)Gerekli olan oksijenin vücuda alınmasına olanak sağlamaları

E)Yalnız sudaki erilmiş oksijeni alabilmeleri

CEVAP : D

53) Bir solunum pigmentinin görevini yapabilmesi için sahip olması gereken en önemli özellik aşağıdakilerden hangisidir ?

A)Oksijene tersinir reaksiyon vermeleri

B)Kan plazmasında bulunmaları

C)Alyuvar hücrelerinde bulunması

D)Yapısında Mg bulunması

E)Soplunum gazlarıyla kararlı bileşik oluşturması

CEVAP : A

54)Aşağıdakilerden hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A) Diyafram kasının kasılması / Karın iç boşluğunun azalması

B) Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arsı kasların kasılması / Göğüs boşluğunun hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi / Göğüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kaslrın gevşemesi / Karın iç basıncının azalması

CEVAP: B

55)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

56)Aşağıdakilerden hangisi, insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B)Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C)Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D)Akciğer gaz değişim yüzeyinin cok genilş olması

E)Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değişebilmesi

CEVAP : C

57)Açık taşıma sisteminde sahip olan canlıların çoğu serbest ve aktif haraket etme yeteneğine sahip değildir. Buna rağmen trake solunumu yaparak aktif haraket etme yeteneği kazanmış canlı hangisidir?

AKöpek balığı

B)Kurbağa

C)Midye

D)Karasinek

E)Salyangoz

CEVAP : D

58)Canlılarda oksijen tutan pigmentler;

1-Hemoglobin

2-Hemosiyanin

3-Miyoglobin

4-Klorokruorin

5-Hemoeritrin’ dir

Hangileri kapalı taşıma sistemi bulunduran canlılarda oksijen ve karbondioksit taşınmasın da görev yapmaz?

A)Yalnız 3

B)2 ve 3

C)1 ve 4

D)3 ve 4

E)1,2 ve 3

CEVAP : A

59)Aşağıdaki canlıların hangisinin karşısındaki solunum organı yanlış verilmiştir?

A) Çekirge =>Trake

B) Timsah => Solungaç

C) Semender => Dış solungaç

D) Paramesyum => Hücre zarı

E) Akrep => Kitapsı Akciğer

CEVAP : B

60) 1.Solungaçlar

2Akciğer alveolleri

3.Nemli deri (kurbağalarda)

4.Trakeler

Yukarıdaki yapıların hangilerinde solunum gazlarının doku hücrelerine taşınmasında solunum pigmentleri etkin değildir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D)Yalnız 4

E) 1 ve 2

CEVAP : D

61) “Yarı geçirgen nemli zarlarda oksijen ve karbondioksit difüzyon hızı kuru olanlardan fazladır.” Buna göre kara hayvanlarının solunum organlarında görülen hangi nitelik bu genellemeyi destekler?

A)Trake solunum sisteminde vücut sıvılarının solunum gazlarını taşıması

B) Tüm solunum sistemlerinde gaz değişiminin nemli yüzeylerde gerçekleşmesi

C) Kuşların akciğerlerinde çok büyük hava keselerinin görülmesi

D)Tüm akciğerlerin yapısında alveollerin bulunması

E) Kitapsı akciğerlerdeki dar borucukların gaz yayılma hızını arttırması

CEVAP : B

62) Solunum ve solunum sistemleriyle ilgili olarak aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A) Solunum pigmentlerinin ortak özelliği kanın oksijen taşıma kapasitesini arttırmaktadır

B) Genellikle Bütün omurgalılarda oksijen taşımada etkili olan hemoglobin kan plazmasında bulunur

C) Böceklerde açık taşımanın yeterli olmasının nedeni trake solunumuna sahip olmalarıdır

D) Bütün solunum sistemlerinin ortak özelliği gaz alışverişi yüzeylerini arttırmaya yönelik yüzeylere sahip omalarıdır

E) Akciğerle soluk alıp vermede diyaframın kaburga kaslarının rolü vardır

CEVAP : B

63) Tüm hayvanlardaki solunum sistemlerinin aşağıdaki özelliklerinden hangisi doğru bir açıklamadır?

A) Geniş bir yüzeye sahiptirler

B) Vücudun iç kısmında bulunurlar

C) Oksijen alıp karbondioksit verme doku sıvısıyla kan arasında olur

D) Gaz değişimi aktif taşıma ile olur

E) Oksijenin dokulara taşınması kan ile olur

CEVAP : A

64) İnsan hücreleri için gerekli olan oksijen sadece kan plazmasında taşınmış olsaydı aşağıdakilerden hangisinin görülmesi gerekirdi?

A) Kapalı dolaşım sistemine ihtiyaç duyulmazdı

B) Birim zamandaki hücrelere taşınan oksijen miktarı azalırdı

C) Birim zamandaki hücrelere taşınan oksijen miktarı değişmezdi

D) Kanın akış hızı yavaşlardı

E) Kanın miktarı azalırdı

CEVAP : B

65)Sağlıklı bir insanda solunum sistemiyle ilgili aşağıdaki açıklamalardan hangisi doğru değildir ?

A) Oksihemoglobin akciğer atardamarı ile kalbe getirilir

B) Karbondioksit kalpten akciğer atardamarı ile akciğerlere taşınır

C) Karbonmonoksit bağlayan hemoglobin oksiyen bağlayamaz

D) Kan alveol kılcallarından geçerken karbondioksit yoğunluğu azalır

E) Kan doku kılcallarından geçerken oksihemoglobin miktarı yavaş yavaş azalır

CEVAP : A

66)Karbonmanoksit zehirlenmelerinde:

1.Hücrelerin oksijensiz kalması

2.Hücrelerde karbondioksit organının artması

3.Zehirli gazın (CO) hemoglobin ile kararlı bileşik oluşturması gibi olaylar meydana gelebilir

Bunlardan hangileri zehirlenmeye neden olan temel olaylardır ?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : E

67) Kanda hemoglobinin oksijenden ayrılması ;

1.Dokulardaki oksijenin basıncı düşmesine

2. Dokulardaki karbondioksitin basıncı artmasına

3. pH ‘ ın düşmesine

4. H(+) iyonlarının azalması

yukardakilerden hangilerine bağlı değildir ?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ,2 ve 3

D) Yalnız 4

E)1 , 2, 3, ve 4

CEVAP : C

68) Deniz seviyesinde ve yüksek dağlarda yaşayan insanlarda yaşama ortamının koşullarına bağlı olarak;

1. Yükseklere çıkıldıkça oksijen miktarı artar

2. Deniz seviyesinde yaşayan insanlarda alyuvar sayısı daha azdır

3. Yükseklerde yaşayan insanlarda akyuvar sayısı artar

Yukarıdakilerden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

69) “Balıkların solunum sistemleri sudaki çözünmüş oksijenden tam olarak yararlanmayı sağlar .”

Aşağıdakilerden hangileri bunun nedenidir?

1.Solungaç epitelinden geçen suyun yönü ile kılcallardan geçen kanın akış yönünün ters olması

2.Havaya oranla suda oksijenin daha çok olması

3.Solungaç kılcallarında kan basıncının yüksek olması

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

70) 1. Akciğer

2. Deri

3. Solungaç

4. Kitapsı akciğer

5. Trake

Canlılarda bulunan solunum organlarının evrimsel sırası aşağıdakilerden hangisidir ?

A) 1,2,3,4,5

B) 3,2,4,5,1

C) 2,3,5,4,1

D) 2,5,3,4,1

E) 5,3,2,1,4

CEVAP : C

71) 1. Kandaki oksijen oranı artar

2. Karbonik asit oluşur

3. Soluk alışverişi hızlanır

4. Karbonik asit iyolarına ayrışır

Kanın asitlik derecesi artarsa (pH düşerse) insan vücudunda yukarıdaki olaylardan hangileri meydana gelir ?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2,3, ve 4

E) 1,2,3 ve 4

CEVAP : D

72) 1. Kapalı kan dolaşımı

2. Trake solunumu

3. Akciğer solunumu

Yukarıdaki özelliklerinden hangileri yalnız karasal hayvanların özelliğidir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : B

73) Bütün hayvanlarda;

1.Oksijenli solunum

2.Oksijeni kan ile taşıma

3.Hemoglobin bulunması

özelliklerinden hangileri ortaktır?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : A

74) 1.Alyuvarlardaki hempglobin miktarı

2.Alyuvarın çekirdeksiz olması

3.Alyuvar sayısı

Yukarıdakilerden hangisi kan ile taşınan oksijen miktarını arttıran adaptasyonlardandır?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D)1 ve 2

E) 1 , 2 ve 3

CEVAP : C

75)hemoglobin molekülünün en önemli özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Kana kırmızı rengini vermek

B)Oksijenle kolay birleşip ayrılmak

C) Alyuvar içinde bulunmak

D) Protein yapıda olmak

E) Demir iyonunu içermek

CEVAP : B

76) 1. Solungaç

2.Trake

3.Akciğer

4. Deri

Yukarıdaki solunumlardan hangilerinde oksijen, taşıyıcı pigment ile taşınmaz?

A) Yalnız 2

B) 1 ve 2

C) 1 ve 4

D) 2 ve 3

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : A

77)Solunum organları,

1. Kara canlılarınında vücut içinde olma

2.İnce çeperli olma

3.Keratinle örtülü olma

özelliklerinden hangisine sahip olamaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : C

78)Akciğer kılcaldamarlarındaki hemoglobinin oksijenle birleşip oksihemoglobini

oluşturması ve doku kılcallarında oksihemoglobinden oksijenin serbest kalması;

1. Oksijenin kısmi basıncındaki değişme

2. Kanın pH’ ındaki değişme

3. Hemoglobin miktarındaki değişme

durumlarından hangilerinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : D

79)İnsanda soluk almak için ,

1.Diyaframın kubbeleşmesi

2.Kaburgal arası kasların kasılması

3.Geri yaylanma basıncının oluşması

olaylarından hangileri gereklidir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : B

80)Karbondioksit insan kanında,

1.Hemoglobinle birlikte karboksihemoglobin şeklinde

2. Plazmada HCO3 olarak

3Plazmada erimiş olarak

taşınır , ifdelerinden hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 , 2 ve 3

CEVAP : E

81) Yoğun metabolik faaliyet sonucu aşağıdakilerde hangisi gerçekleşmez?

A) Kandaki karbondioksit artar

B) Kanın pH’ ı düşer

C) Soluk alıp-verme hızı artar

D)Hücrelere iletilen oksijen miktarı artar

E) Kanın yoğunluğu azalır

CEVAP : E

82)Soluk alıp verme sırasında;

1. Diyafram kasları kasılır

2.Göğüs içi hacmi azalır

3.Karın içi basıncı azalır

olaylarından hangileri gerçekleşir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : E

83) 1. Karbonik ahidraz

2. Plazma

3. Hemoglobin

Oksijen ve karbondioksitin taşınmasında yukarıdakilerden hangileri ortak olarak kullanılmaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

84)Aşağıdaki dokulardan hangisinde çıkan kanda karbondiosit miktrı en azdır?

A) Yağ

B) Sinir

C) KAs

D) Kemik

E) Bez epiteli

CEVAP : A

85)Aşağıdaklerden hangisi hayvanlarıda bulunan bütün hemoglobin molekülleri için doğru değildir?

A)Oksijenle kolay birleşip ayrılabime

B) Renklidir

C) Alyuvarda bulunur

D)Demir içerir

E)Protein yapılıdır

CEVAP : C

86) Karasal eklembacaklılarda

1.Kan

2.Taşıyıcı pigment

3.Solunum organı

yapılarından hangileri bulunur?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 3

C) 1 ve 1

D) 1 ve 3

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : C

87)İnsanda akciğerlerin görevi aşağıdakilerden hangisidir?

A)Oksijenin dokulara taşınması

B)Karbondioksitin vücuttan uzaklaştırılması

C)Hemoglobin üretmek

D)Vücudun dengesinin korunması

E)Kan ph’ ının asitleşmesi

CEVAP : B

88)İnsanda hemoglobin üretiminin artması için ;

1.Havadaki oksijenin azalması

2.Yeterli demir elementinin besinlerle alınması

3.Kanda yabancı mikroorganizmanın bulunması

durumlarından hangileri gereklidir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

89) İnsanda nefes alma sırasında;

1. Diyaframın sinir ler ile uyarılaması

2. Kaburgalar arası kasların gevşemesi

3. Karın hacminin azalması

olaylarından hangileri gerçekleşir?

A) Yalnız 1

B)Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : E

90) 1. Böcekler

2.Sürüngenler

3.Balıklar

4.Memeliler

Yukarıdaki canlılardan hangilerinde oksijen kan ile taşınmaz?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

91) Bütün omurgalılarda bulunan taşıyıcı pigment,

1. Hemoglobindir

2.Çekirdeksiz alyuvarlarda bulunur

3.Oksijenle akciğer kılcallarında birleşir

4.Dokulara oksihemoglobin olarak taşınır

ifadelerinden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 4

C) 2 ve 3

D) 1, 2 ve 3

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : B

92) Akciğer atardamarı ile akciğer toplardamarlarında bulunan kanda

1. Glikoz

2. Karbondioksit

3. Oksijen

4. Alyuvar

miktarlarından hangileri farklı değildir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 4

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1 ve 4

CEVAP : B

93) Kandaki oksşjen miktarı ;

1.Böbrek atardamarı

2.Akciğer atardamarı

3.Akciğer kılcaldamarı

4.Akciğer toplardamarı

5.Böbrek kılcaldamrı

gibi damarlardan hangilerinde değişir?

A)1 ve 2

B) 2 ve 3

C) 1 , 4 ve 5

D) 3 ve 4

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : D

94) Karasal odunsu bitkilerde, yaprak ve gövdede gaz alışverişinde görevli olanm yapılar nelerdir?

Yaprak Gövde

A) Stoma Hidatot

B) Stoma Lentisel

C) Kutikula Kanbiyum

D) Stoma Mantar doku

E) Epidermis Mezofil

CEVAP : B

95)Oksijen insan kanında ;

1. Kan plazmasında 2.Alyuvar

3.Akyuvar 4.Trombosit

yapılarından hangilerinde taşınır?

A)Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) Hepsi

CEVAP : B

96) Karasal eklembacaklıların solunum sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A)Oksijenli solunum yaparlar

B)Trake solunumu yaparlar

C)Trakeollerin ucu sıvı ile doludur

D) Trakeollerden alınan oksijen kan ile taşınıır

E)Trake boruları stigma ile dışarı açılır

CEVAP : D

97) Hayvanlarda bulunan solunum organlarında

1.Geniş yüzeyli olma

2.Nemli yüzeye sahip oma

2. Gaz alışverişinin difüzyonla olması

özelliklerinden hangileri ortaktır?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) Hepsi

CEVAP : D

98)İnsan akciğrinde,

1. Alveollerin bulunması

2. Alveollerin tek sıralı hücreden oluşması

3. Bronşların kıkırdak halkalardan oluşması

özelliklerinden hangileri birim zamanda kana geçen oksijen miktarını arttırmaya yöneliktir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : D

99) 1. Diyafram kasının bulunması

2. Akciğerin alveollü yapıda olması

3.Akciğerin bulunması

Omurgalı bir hayvanda bulunan yukarıdaki özelliklerden hangileri , bu hayvanın memeli olduğunu kanıtlar?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

100) Memeli hayvanlarda bulunan solunum sisteminin temel görevi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Havadaki oksijenin kana geçmesini sağlamak

B) Vücut sıcaklığını kontrol etmek

C) Hücrelerdeki zararlı maddeleri uzaklaştırmak

D) Hücrelere oksijen iletmek

E) Havadaki azotu azaltmak

CEVAP : A

101) 1. Vücut sıcaklığının artması

2. Kandaki karbondioksidin artması

3. Metabolizmanın hızlanması

Yukarıdaki durumların hangilerinde soluk alıp verme hızı artar?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

103)Doku kılcallarında oksijnin kandan doku sıvısına geçmesinde;

1.Kan basıncının fazla olması

2. Kılcal damarların tek sıralı epitelden oluşması

3. Hemoglobinin oksijeni serbest bırakması

olaylarından hangileri etkilidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 3

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

104) Hemoglobin için aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A)Globin ve inorganik hem moleküllerinden oluşur

B) Memelilerde sadece alyuvar içinde bulunur

C) Eksikliğinde kansızlık hastalığı gelişir

D) Oksijenle kolay birleşip ayrılır

E) Akciğer kılcalında en fazla miktarda bulunur

CEVAP : E

105) 1.Oksijenin taşıyıcı pigment ile taşınması

2. Solunum organının nemli olması

3 Taşıyıcı pigmentin alyuvarda olaması

Yukarıdaki özelliklerden hangileri bütün omurgalı hayvanlarda ortaktır?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 2 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

106) Kurbağa su altında kaldığında akciğerlerini kullanamaz. Kalbinde karıncığın ortasındaki bölmenin olmaması bir avantaj olarak kullanılır. Bu durum hangi uyumun yapılmasını sağlar ?

A) Solungaç solunumu

B) Küçük dolaşım

C) Deri solunumu

D) Büyük dolaşım

E) Lenf dolaşımı

CEVAP : C

107) Aşağıdaki hangi canlı grubunda, akciğerler gaz alışverişi için en mükemmel organ durumunu almış , göğüs kasları ve diyafram iyice gelişmiştir ?

A) Semender

B) Kurbağa

C) Sürüngen

D) Kuş

E) Memeli

CEVAP : E

108) Karaya geçen hayvanlarda kısmi deri solunumunun yanısıra tüm solunum organları vücudun içerisine çekilmiş durumdadır. Buna neden nedir?

A) Oksijen difüzyonu için solunum zarının nemli kalması gerekir

B) Suda solunum zarının kuruma tehlikesi yoktur

C) Vücudun içerisinde mutlaka hava bulunması gerekir

D) Solungaçlar ve akciğerler sadece oksijeni rezorbe edilebilirler

E) Trakeler oksijeni hücrelere kadar ulaştırır

CEVAP : A

109) Hemoglobin , klorofil ve sitokromlar aşağıdakilerden hangisini içermeleri bakımından benzerdirler?

A) Kana kırmızı renk vermeleri

B) Pürin taşımaları

C) Oksijen taşımaları

D) Profirin halkası içermesi

E) Primidin taşımaları

CEVAP : D

110) 1.İplik, tüy ve yaprak şeklinde olması

2. Sudaki serbest oksijeni alması

3. Zengin kan damarlarıyla donatılmış olması

4. İnce bir hücre tabakasının bulunması

5. Kılcal damarlar içerisindeki kan akımının su akış doğrultusunda olması

Yukarıdaki hangi özelliklerinden dolayı solungaçlar verimli bir gaz değişimini başarabilirler?

A) 1, 2 ve 3

B) 2 , 3 ve 4

C)3 , 4 ve 5

D) 1,3 ve4

E) 2 , 4 ve 5

CEVAP : D

111) Deniz seviyesinden 5000 – 6000 m yükseğe çıkan bir insanda aşağıdakilerden hangisi gözlenmez?

A) Kan basıncı ve kalp atışları artar

B) Kandaki HbO2 miktarı azalır

C) Hava basıncı azaldıkça gazların kanda erime oranı azalır

D) Kandaki oksijen miktarı artar

E) Soluk alışverişi hızlanır

CEVAP : D

112) Aşağıdakilerden hangisi , karbonik anhidraz enzimi ilgili değildir?

A) Karbonik asitin sentezini sağlar

B) Gen tarafından meydana getirilen özel bir proteindir

C) Karbonikasitin yıkımını sağlar

D) Akyuvarlarda bulunur

E ) Oksijen taşınmasında rol oynamaz

CEVAP : D

113) Kapalı bir odada solunum meydana gelen karbondioksit sürekli dışarıya alınırsa aşağıdakilerden hangisi gözlenir?

A ) Solunum yavaşlar

B) Oksijen kullanımı artar

C) Akciğerler genişler

D) Solunum hızlanır

E) Kaburga arası kaslar kasılı kalır

CEVAP : A

114)Kan akciğerden geçerken havadan oksijen alır. Oksijenin kana geçmesinin sebebi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dokularda fazla karbondioksitin birikmesi

B) Dokuların oksijene olan ihtiyacının artması

C) Kanda oksijen basıncının artması

D) Havadaki oksijen basıncının kandakinden yüksek olması

E) Kandaki protein osmotik basıncının yüksek olması

CEVAP : D

115 ) Yumuşakçaların hemoglobini insanın ihtiyacı olan oksijeni sağlayamaz. Bunun nedeni nedir?

A) Çok oksijen taşıması

B) Az oksijen taşıması

C) Oksijenli solunumn yapması

D) Çok karbondioksit taşıması

E) Fazla oksijenin ETS’ nin çalışmasını engellemesi

CEVAP : B

116) Dalgıçlar hızla su üzerine çıktığında ya da uçaklarda kabin basıncı düştüğünde vücut sıvısındaki erimiş gazlar hava kabarcıkarı halinde genişlemeye başlar, kılcalları tıkar. Felç ve ölüm meydana gelebilir. Buna neden aşağıdakilerden hangisidir?

A) Oksijenin dokular tarafından alınması

B) Karbondioksitin hemoglobinle bağ yapması

C) Azotun gaz haline geçmesi

D) Karbondioksitin Dokular tarafından alınması

E) Oksijenin hemoglobinle bağ yapması

CEVAP : C

117) Aşağıdakilerden hangisi faaliyeti nedeniyle kanın pH seviyesi CO2 tarafından düşürülemez?

A) Alşyuvarlardaki KHbO2

B) lenf ve plazmada H2CO3

C)Plazmada NaHCO3

D) Plazmada karbonik anhidraz enzimi

E) H2CO3′ ün çözülmesine neden olan kılcal damar enzimleri

CEVAP : A

118) 1.Diyafram kası ile kaburgalar gevşer

2.Akciğerlerin içinde basınç azalır, hacim artar.

3. Göğüs boşluğu daralır.

Soluk alma sırasında yukarıdaki olaylardan hangileri gerçekleşir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 3

E ) 2 ve 3

CEVAP : B

119) Oksijenin hemoglobinle birleşmesi ve HbO2′ den ayrılması aşağıdakilerden hangisi ile denetlenir?

A) Akciğerler ile

B) Kalp ve damarlarda , HbO2 ‘in pekaz oksijen kaybetmesiyle

C) Ortamdaki oksijenin ve belirli bir oranda CO2 ‘ in yoğunluğuyla

D) Alyuvar sayısıyla

E) Dokular ile

CEVAP : C

120) Aşağıdaki hangi canlı karşısındaki solunumu gerçekleştiremez?

A) Amip — Zar solunumu

B) Toprak solucanı — Solungaç solunumu

C) Akrep — Kitapsı akciğer Solunumu

D) Salyangoz — Solungaç Solunumu

E) Kirpi — Akciğer solunumu

CEVAP : B

121) Saf oksijenle ( % 100) Normal atmosfer basıncı altında 8 – 12 saat süreyle toksik etki yapmadan solunabilir. Daha uzun sürelerde akciğerlerde bazı bozukluklar olur. O zaman oksijenin oranı % 60 düşürülerek uzun kullamnılabilir.

Saf oksijenin toksik etkisi aşağıdakilerden hangisinden ileri gelebilir?

A) Enzimleri aktiv etmesinden

B) Yüksek enerji fosfat bağlarını oluşturmasından

C) Krebs çemberini döndürmesinden

D) Enzimleri inaktive etmesinden

E) Hidrojen transferini durdurmasından

CEVAP :

122) Aşağıdaki hangi canlının solunum organı yanlış verilmiştir ?

A) Kurbağa larvası – Solungaç

B) Ergin semender – Kitapsı akciğer

C) Ergin kurbağa – Akciğer

D) Semender larvası – Solungaç

E) Ergin kurbağa – Deri solunumu

CEVAP : B

123) Bikarbonat iyonlarının meydana gelmesi H+ iyonlarının meydana gelmesi demektir.H+ iyonlarının artması ise kanın asitliğini arttırır. Bu durum aşağıdakilerden hangisine yol açar?

A) Soluk alıverişin yavaşlamasına

B) Azotun yanma ve solunum olayında rol oynamasına

C) Omurilik soğanının uyarılmasına

D) oksidatif fosforilasyonun yavaşlamasına

E) Kanın pH’ ının düşmesine

CEVAP : C

124) 1.Enzim, mRNA gibi tekrar tekrar kullanılabilir

2.Kanın oksijen taşıma kapasitesini büyük ölçüde arttırır

3.Az miktarda okasijenle birleşebilir

4.Oksijen basıncının azlığı karşısında oksijenden kolayca ayrılabilir

Kandaki taşıyıcı pigmentlerin özelliği yukarıdaki verilerden hangisi olabilir?

A) 1 ve 2

B 2 ve 3

C) 3 ve 4

D) 1, 2 ve 3

E) 1 , 2 ve 4

CEVAP : E

125) Aşağıdaki hangi canlının solunum organı yanlış olarak verilmiştir?

A) Civciv embriyosu – Karyon ve allantois

B) Kartal – Akciğer

C) Memeli embriyosu – Plesanta

D) Örümcek – Trake

E) Toprak solucanı – Vücut yüzeyi

CEVAP : D

126) Dokulardan enerjinin serbest hale gelmesi aşağıdaki hangi şartlarda sağlanmaz?

A) Dokularda serbest oksijen miktarının düşük olması

B) Oksijenin hemoglobinden ayrılarak serbest hale geçmesi

C) Serbest oksijen moleküllerinin difüzyonla hücre içine girmesi

D) Solunum reaksiyonlarında elektron taşıma sisteminin son elektron alıcısı olarak kullanılması

E) Oksijenin hücre tarafından kazanılmasınıu sağlayan stokrom oksidazın işlev görmemesi

CEVAP : E

127) Solunum yüzeyi aşağı organizmalarda tüm vücut yüzeyi olabildiği halde, omurgalılarda belirli bir bölgeye bağlı kalmıştır ve bu bölge çeşitli şekillerde korunmuştur.

Bu özellik kara hayvanlarına nasıl bir uyumu sağlamıştır?

A) Su yitirilmesini en aza indirmeyi

B) Oksijenin difüzyonunu arttırmayı

C) Hemoglobinin oksijenle bağlantı kurmasını

D) CO2′ nin difüzyonunu arttırmayı

E) Hemoglobinin CO2′ den ayrılmasını

CEVAP : A

128) CO2′ nin akciğerlerden uzaklaşmasını önleyen herhangibir etki aşağıdaki hangi molekülün yoğunluğunun artmasına neden olur ve bu durum “solunu asidozu” olarak adlandırılır?

A) CO2

B) H2O

C) HbO2

D) CO

E) H2CO3 ve HCO3

CEVAP : E

129) Dinlenme halinde bulunan vücutta yaklaşık 200 ml/dakika Co2 üretilir. Bu miktar sadece kan plazmasında erimiş olsaydı ( litrede ancak 4ml erimiş CO2 taşınabilir) aşağıdakilerden hangisi meydana gelebilecek bir durum olamazdı?

A) Kanın en az 10 defa hızlı akması gerekecekti

B) Kanın pH’ı 4.5 düşecekti

C) 7.2- 7.6 pH’lı ortamlarda yaşamaya uyum yapmış vücut hücrelerinin ölmesine neden olacaktı

D) Alyuvarlarda karbonikanhidraz enzimi ile gerçekleşen reaksiyonlara gerek kalmayacaktı

E) CO2 Kan plazmasında akciğer alveollerine geçemeyecekti

CEVAP : E

130) CO ile bağlanmış bir hemoglobin için aşağıdakilerden hangisi geçerlidir?

A) Bol oksijen bağlayabilir?

B) Oksijenin hemoglobin ile ilgisini arttırır

C) Oksijen taşımı % 20 – %30 artar

D) Oksijen t aşıyamaz

E) Oksijen taşınımı % 20 – % 30 azalır

CEVAP : D

131) Embriyoda oksijenlenmiş ve oksijenlenmemiş kan karışıktır.İskelet kasları aktif durumda olmadıklarından, oksijenle ancak %67 doymuş olan bu karışık kan dokuların ihtiyacına yeterlidir. Ancak doğumdan birkaç gün sonra bebeğin kan dolaşımı yetişkindeki şeklini alır.

Aşağıdakilerden hangisi bu etkinliği sağlayan faktörlerden biri olamaz?

A) Plesanta solunumunun kesilmesi

B) Damarlarda direncin yükselmesi

C) Oksijen yetersizliğinin solunum merkezini uyarması

D) Akciğer direncinin kalkarak solunum açılması

E) Göğüs kafesi ve akciğerlerin daralması

CEVAP : E

132) Böcekler çok aktif olmalrına rağmen bunların kan dolaşım sistemleri açık bir sistemdir.Bu durum hayvanın aktivitesini engellemez, zira böceklerde dokulara o2 oluşturan kan değildir.

Bu sistem hangisidir?

A) Plazma

B) Trake

C) Alveol

D) Solungaç

E) Deri – Kas kılıfı

CEVAP : B

133) Kanda CO2 Birikimi ya da metabolik bozukluk sonucu kanda asit bileşiklerinin artması pH’ ını düşürür. Bu durum aşağıdakilerden hangisi ile düzeltilemez?

A) Solunum arttırılarak fazla CO2 uzaklaştırılır

B) Metabolik asitlerin ürünü H+ kanın depo alkalisi HCO3 iyonu tarafından tutulur ve solunumla ortadan kaldırılır

C) Böbreklerden daha çok H+ uzaklaştırılır

D) Böbreklerden daha çok HCO3 iyonu emilerek kanın alkali deposu kana kazandırılır

E) Aşırı ishal sonucu sindirim yolundan HCO3 uzaklaştırılır?

CEVAP : E

134)CO ile zehirlenmelerde ya da oksijenin az olduğu yerlerde neden hemen bunalıma düşülür?

A) Kan pigmentleri oksijen depoladığı için

B) Metabolizma düzeyleri düşük olduğu için

C) CO ihtiyacı çok olduğu için

D) Aktivasyon Yetenekleri az olduğu için

E) Vücutta yedek oksijen olmadığı için

CEVAP : E

135) Kum kurdu 0,00003 lt (30 milimetreküp) O2/gr/sa , insan 200 milimetreküp O2/gr/sa oksijen tüketir . Bu durum organizasyon düzeyi düşük olan kumkurduna nasıl bir avantaj sağlar?

A) H atomu elektronu ETS ‘ de hızla ilerler

B) İÇ solunum hızlanır

C) ETS’ de ATP sentezi hızlanır

D) Dış solunum hızlanır

E) Hemen oksijen bunalımına düşmezler

CEVAP : E

136) Komplex yapılı hayvanlarda solunum ve dolaşım sistemlerinin bağıntısı aşağıdakilerden hangisini sağlar?

A) Oksijen depo edilmesini

B) Protein sentezini

C) Gelişmiş kılcallığı

D) Hızlı bir gaz iletimini

E) Oksijen bunalımını

CEVAP : D

137)Yeni doğan çocukların akciğerlerine solunum haraketini başlatmak ve güçlendirmek için ne yapılr?

A) Saf oksijen pompalanır

B)Omurilik soğanı uyarılır

C) % 10 CO2 pompalanır

D) Derin ve sık nefes aldırılır

E) Kanındaki oksijen miktarı azalır

CEVAP : C

138) 1.Hemoglobin

2.Hemosiyanin

3.Klorokruorin

4.Hemoeritrin

Yukarıdaki solunum pigmebtlerinden hangisi demir elementini içermez ve bu pigment halkalı solucanlarda bulunmaz?

A) Yalnız1

B) Yalnız2

C) Yalnız 3

D) 2 ve 3

E) 3 ve 4

CEVAP : B

139)Aşağıdaki hangi canlı karşısındaki yapıyı içermez?

A)Kurbağa — Plöra zarı

B) Yunus —– Alveol

C)Güvercin — Bronş

D)Çekirge — Trakeol

E) İnsan —— Bronşçuk

CEVAP : A

140)Havanın Akciğerlere girip çıkmasını sağlayan mekanizma aşağıdakilerden hangisidir?

A)Ses tellerinin uzayıp kısalması

B) Akciğerlerin aktif kasılması ve gevşemesi

C) Soluk borusunun genişleyip daralması

D) Göğüs kasları ve diyaframın kasılması ve gevşemesi

E) Yüz kaslarının çalışması

CEVAP : D

141) Kan, asitlik derecesi artmış halde akciğerlere geldiği zaman meydana gelebilecek aşağıdaki olaylar hangi sırada gerçekleşir?

1.Kandaki karbondioksit oranı artar

2.Bikarbonat iyonları Hidrojen iyonları ile birleşir

3.Karbonik asit oluşur

4.Soluk alışverişi hızlanır

5.Karbonik asitin su ve karbondioksite dönüşümü hızlanır

A) 1,2,3,4,5

B) 1,4,3,2,5

C) 2,3,5,1,4

D) 5,1,3,2,4

E) 4,1,3,2,5

CEVAP : C

142) Tüm hayvanlardaki solunum sistemlerinin aşağıdaki özelliklerinden hangisi doğru bir açıklamadır?

A) Geniş bir yüzeye sahiptirler

B) Vücudun iç kısmında bulunurlar

C) Oksijen alıp karbondioksit verme doku sıvısıyla kan arasında olur

D) Gaz değişimi aktif taşıma ile olur

E) Oksijenin dokulara taşınması kan ile olur

143) 1. Akciğer

2. Deri

3. Solungaç

4. Kitapsı akciğer

5. Trake

Canlılarda bulunan solunum organlarının evrimsel sırası aşağıdakilerden hangisidir ?

A) 1,2,3,4,5

B) 3,2,4,5,1

C) 2,3,5,4,1

D) 2,5,3,4,1

E) 5,3,2,1,4

CEVAP : C

144) 1. Böcekler

2.Sürüngenler

3.Balıklar

4.Memeliler

Yukarıdaki canlılardan hangilerinde oksijen kan ile taşınmaz?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

145) Bütün omurgalılarda bulunan taşıyıcı pigment,

1. Hemoglobindir

2.Çekirdeksiz alyuvarlarda bulunur

3.Oksijenle akciğer kılcallarında birleşir

4.Dokulara oksihemoglobin olarak taşınır

ifadelerinden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 4

C) 2 ve 3

D) 1, 2 ve 3

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : B

146) Akciğer atardamarı ile akciğer toplardamarlarında bulunan kanda

1. Glikoz

2. Karbondioksit

3. Oksijen

4. Alyuvar

miktarlarından hangileri farklı değildir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 4

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1 ve 4

CEVAP : B

147)Solunum organları,

1. Kara canlılarınında vücut içinde olma

2.İnce çeperli olma

3.Keratinle örtülü olma

özelliklerinden hangisine sahip olamaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : C

148)Akciğer kılcaldamarlarındaki hemoglobinin oksijenle birleşip oksihemoglobini

oluşturması ve doku kılcallarında oksihemoglobinden oksijenin serbest kalması;

1. Oksijenin kısmi basıncındaki değişme

2. Kanın pH’ ındaki değişme

3. Hemoglobin miktarındaki değişme

durumlarından hangilerinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : D

149) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Vücut dışına stigmalarla açılır

B) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

C) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

D) Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

150)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

151) Aşağıdaki hangi canlıda hemoglobin kan plazmasında bulunur?

A)Kurbağa

B) Hamsi

C) Tavuk

D)Kertenkele

E) Yer Solucanı

CEVAP : E

152) Akciğerli balık

2. Semender

3.Timsah

4.Atmaca

5) Kedi

6. Kurbağa

Yukarıdaki canlılar, akciğerlerin evrimi bkımından basitten karmaşığa doğru nasıl sıralanır)

A) 1,6,2,3,5,4

B) 2,3,4,5,6,1

C)1,2,6,3,4,5

D) 2,1,4,3,5,6

E) 1,2,3,4,5,6

CEVAP : C

153)Kana giren CO2′nin 1/1000′i

H2CO3 => HCO3 + H(+) yapar

H(+) bir tampon tarafından tutulursa reaksiyon devam eder. Aksi halde dokudan kana CO2 alınamaz.

Alyuvarlarda H(+) tutan en önemli tampon aşağıdakilerden hangisidir?

A) H2CO3

B) Hemoglobin

C) NaHCO3

D) Plazma protein anyonları

E) Karbonik anhidraz

CEVAP : B

154) Kana giren CO2′ nin %30′ u alyuvarlarda, %70′i plazmada bulunur.

Her ikisinde de CO2′in en çoğu hangi halde taşınır?

A) Oksihemoglobin

B) Karbomino-hemoglobin

C) HCO3(-)

D) Erimiş halde

E) CO3(2 – )

CEVAP : C

155) 1. Hemoglobin

2. Oksijen

3. Karbondioksit

4. Ürik asit

5. Aminoasit

Böceklerin kanında yukarıda verilenlerden hangileri bulunur?

A) 1 ve 2

B) 4 ve 5

C) 3 ve 4

D) 2, 3 ve 5

E) 1, 2, 3 ve 4

CEVAP : B

156) Aşağıdaki canlıların hangisinde kan , oksijeni dokulara kadar taşımaz?

A) Çekirge

B) Balık

C) Solucan

D)Sülük

E) Kuş

CEVAP : A

157) Bir solunum pigmentinin görevini yapabilmesi için sahip olması gereken en önemli özellik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Demir atomunun taşınması

B) Kan plazmasında çözünmesi

C) Oksijenle tersinir reaksiyon vermesi

D) Alyuvar içinde organize olması

E) Oksijenle kararlı bileşik oluşturması

CEVAP : C

158)Omurgalı hayvan sınıflarının genel solunum kapasiteleri birbirinden farklıdır.

Bunun temel nedeni omurgalı hayvan sınıflarının aşağıdaki özelliklerinden hangisinin farklı olmasıdır?

A) Solunumn organının gaz değişim yüzeyi genişliğinin

B) Metabolizmalarının enerji gereksinimleri

D) Solunum pigmenti çeşidinin

D) Oksijenin hücreye taşınma hızının

E) Solunum pigmentlerinin kanda taşınma biçimlerinin

CEVAP : B

159) Aşağıdakilerden hangisi insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B) Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C) Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D) Akciğer gaz değişim yüzeyinin çok geniş olması

E) Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değiştirilebilmesi

CEVAP : C

160) Aşağıdakilerin hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A)Diyafram kasının kasılması / Karın içi basıncın azalması

B)Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arası kasların kasılması :/Göğüs boşluğu hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi /Gögüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kasların gevşemesi / Karın içi basıncın azalması

CEVAP : B

161) İnsanda gerçekleşen

1. Terleme 2. Dışkılama 3. Soluk verme ;

olaylarından hangileri, homeostasinin sağlanmasında doğrudan etkilidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız3

D) 1 ve 3

E) 2 ve 3

CEVAP : D

162) İnsanda alyuvarlara dönüşecek olan genç hücrelerde , hemoglobinin yapısında bulunan globin molekülü bu hücrelerin aşağıdaki organellerin hangisinde sentezlenir?

A)Çekirdek zarı

B) Ribozom

C) Lizozom

D) Çekirdekçik

E) Mitokondri

CEVAP : B

163) Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A) Solununm organının kılcaldamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine doğru genişlemiş olması

C) Solunum gazlarının pigmentlere taşınması

D) Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E) Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

164) İnsanda , Hemoglobin oksijenle bağlanması aşağıdaki kısımların hangisinde gerçekleşir?

A) Akyuvar hücrelerinde

B) Kan plazmasında

C) Dokuların atardamar

12 Temmuz 2007

Afyon Kocatepe Üniversitesi

AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ

BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR YÜKSEKOKULU

BULAŞICI HASTALIKLAR

HAZIRLAYAN

SERCAN ACİNÖROĞLU

NO:

013101001

KAYNAK

BÜYÜK LAROUSSE SÖZLÜK VE ANSİKLOPEDİSİ

DERS:

SAĞLIK BİLGİSİ

BULAŞICI HASTALIKLAR

Bulaşıcı hastalıkların hükümete bildirilmesi kamu sağlığı açısından gerekli, hatta zorunludur aşağıda yazılı hastalıklar 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha yasasının 57. maddesinde sayılan ve aynı yasanın 64. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nca sonradan saplanan, hükümete haber verilmesi zorunlu hastalıklar ile bildirilmesi isteğe bağlı hastalıkları göstermektedir.

1-TİFO

Bulaşma, ya kirli suların içilmesiyle ya da daha sık görüldüğü gibi mikroplu besinlerin yenilmesiyle olur. Bağırsak çeperi engelini aşan mikroplar, önce bağırsaklardaki lenf oluşumlarına yerleşir. Sonra da dolaşan kana karışıp septisemiye yol açarlar. Hastalıkta asıl önemli rolü oynayan etken, mikropların parçalanmasıyla açığa çıkan endotoksinlerdir. 10 ila 15 günlük bir kuluçka süresini izleyen yayılma dönemi sinsidir: Baş ağrıları, uykusuzluk, baş dönmeleri, burun kanamaları, sindirim bozukluları, gitgide yükselen ateş. Bu evrede, teşhis her şeyden önce salmonella cinsi mikrobu belirlemeye ve neden olan türü saptayacak olan kan kültürüne dayanır. Hastalık tam olarak yerleştiğinde, 8. günden itibaren, klinik muayene genellikle teşhisi doğrular: 40 derecelik ateş, dalgınlık, dalak büyümesi, karında pembe lekeler, ishal.

Hastalık ancak lenf sistemine sızabilen antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Tedavi altında dahi ihtilatlar görülebilir.

Teşhis, 2. haftadan itibaren, mikrobun kan ya da dış kültüründe belirlenmesiyle konabilir.

Orta derecede etkili olan bir aşısı vardır. Ayrıca sağlık koşullarının iyileştirilmesiyle tifonun önlenmesi 1. derecede önem taşır.

2-TİFÜS

Savaş alanlarındaki orduların korkulu rüyası olan döküntülü tifüs, uzun zaman öldürücü olmuştur. Son salgınlar 2. Dünya Savaşı sonlarına rastlar. Hastalık hala Dünyanın bazı bölgelerinde etkisini gösterir. Hastalığı yapan mikrop, bitin dışkılarından geçer ve organizmaya derideki ve mukozalardaki sıyrıklardan girer. Mikrobun hemen hemen tek deposu insandır. Hastalık genellikle birdenbire, titreme, 40 derece ateş, şiddetli baş ağrısı, bel ağrıları, konjonktivitle başlar. 2 ila 3 gün içinde dalgınlığın başlıca belirti olduğu ağır enfeksiyon tablosu ortaya çıkar. 4. ila 5. gün genel bir döküntü görülür. Hastalık kendi haline bırakılırsa olguların aşağı yukarı %30’u ölümle sonuçlanır. Bugün tetrasiklin türü antibiyotikler döküntülü tifüsün gidişini tümüyle değiştirmiştir. Öte yandan, haşere ilaçlarının yaygın biçiminde kullanımı, hastalık taşıyıcı bitleri öldürdüğünden, tam koruyucu olmaktadır.

3-KIZIL

Kızıl, alyuvarlara yönelik bir toksin salgılayan A grubu hemolitik bir streptokottan ileri gelir. Her yaşta görülebilir, ama daha çok 6 ila 14 yaş arasındaki çocuklarda olur. Nispi bir bağışıklık sağlar. 3 ila 5 günlük bir kuluçka devresinden sonra birdenbire çok yüksek ateşli bir anjinle başlar. 24 saat içinde dış ve iç döküntü meydana çıkar. Dış döküntü çok tipiktir; deride beliren parlak kırmızı renkte, pürtüklü görünümde bir döküntü boynu, gövdeyi, kol ve bacak diplerini ve kıvrım yerlerini kaplar iç döküntüye boğazdan çok kırmızı olmak üzere şiddetli bir anjin, dilde karakteristik değişiklikler eşlik eder. Dil önce beyazdır, sonradan yavaş yavaş ahududu görünümü ve rengini alır.

Erken başlanan penisilin tedavisi, çok ağır 2 ihtilatı, böbrek ve kalp hastalıklarını önler. Kızıl hükümete bildirilmesi zorunlu bir hastalıktır.

4-KIZAMIK

Kızamık son derece bulaşıcı bir hastalıktır ve yaşam boyu bağışıklık sağlar. 10 günlük bir kuluçka döneminden sonra yayılma dönemi başlar; bu dönem 3 ila 5 gün sürer ve bu sırada 39 derece dolayında sürekli ateş, göz ve burun nezlesi görülür. Koplik belirtisi teşhisi doğrular.

Hastalık durumu döküntünün oluşmasıyla başlar: çoğunlukla biraz çıkıntılı ve yer yer plaklar halinde kümelenmiş, ancak aralarında sağlam deri boşlukları bırakan, düzensiz küçük, kırmızı lekeler. Yüzde başlayan döküntü, 24 ila 34 saatte artarda sırayla göze, karna, kol ve bacaklara yayılır; sonra ateş düşer, lekeler solar ve 3 ya da 4 günde kaybolur ve yerlerinde genellikle hafif morumsu bir pullanma olur.

Bulaşmadan sonra 5 gün için yapılmak koşuluyla yapılacak gamaglobülin serumu iğnesi önleyici etki gösterir. Kızamığa karşı koruyucu aşı uygulanması batı ülkelerinde gittikçe yaygınlaşmaktadır.

5-KIZAMIKÇIK

Kızamıkçık genellikle çok bulaşıcı dokuncasız bir hastalıktır. Ortalama 14 günlük bir kuluçka devresinden sonra, bütün vücuda yayılan bir döküntü ortaya çıkar ve 3 ila 4 günde kaybolur; döküntüye ateş ve yaygın adenopatiler eşlik eder.

Kızamıkçığın en büyük tehlikesi, gebeliğin ilk üç ayında gebe bir kadında ortaya çıkmasıdır. Bu sırada dölütün de geçireceği hastalık çeşitli organlarda şekil bozukluklarına neden olabilir: gözlerde, kulaklarda ve kalpte damar kanallarının kapanmaması gibi.

6-DİFTERİ

Difteri artık ender görülen bir hastalıktır, ama teşhisi zordur ve sonucu önceden kestirilemeyen bazı çeşitleri vardır..

En tipik belirtisi difteri anjinidir ve oluşturduğu yalancı zarlardan tanınır: bunlar önceleri sedef rengindedir, sonra grimsi bir görünüm alır ve hızla yayılarak bademcikleri, damağı ve küçük dili sarar. Uygun ve erken bir tedavi ile hastalık iyileşebilir, yoksa çeşitli karmaşalar ortaya çıkar: habisleşerek boğazda yerleşme, iç organlara yayılma. Krup hemen tedavi edilmezse, yalancı zarlar solunum yollarını tıkar ve boğulmaya yol açar. Hastalığın habis biçiminde, difteri anjini belirtileriyle birlikte bakteri zehrinin tüm organizmaya yayıldığını gösteren daha genel belirtiler görülür: Kolapsusla birlikte meydana gelen kan dolaşımı bozukluğu, idrarda protein bulunması ve böbrek yetmezliği. Tedaviye rağmen hastalıklar genelde hastalıktan sonra 50 gün içinde ölebilir; difteri iç organları çeşitli biçimde etkileyebilir: felç yapar ya da kalp bozukluklarına yol açar.

7-ANSEFALİT

Ansefalitler, sinir sisteminin bozulan yerine göre çeşitlere ayrılır: polyoansefalitler, özellikle bozmaddede, lökoansefalitler akmaddede, panansefalitler aynı anda hem bozmaddede hem de akmaddede olur. Teşhis sırasında, yaygın ya da yerel sinirsel belirtiler gösteren enfeksiyonlu bir sendromun birlikte bulunup bulunmadığı da göz önünde bulundurulur; bazen bir beyin zarı sendromuyla karşılaşılır. Epidemiyolojik veriler teşhis koymakta önemli kanıt olabilir.

Ansefalitlerde öteden beri şöyle bir ayrım yapılır: ansefalitlerin en belirgin olanları virüslerden ileri gelenlerdir, zaten ansefalit sözcüğü ile en çok bunlar kastedilir. Sonra alerjik sayılan döküntülü hastalıklardan doğan ansefalitler ondan sonra da bakterilerden, asalaklardan ve mantarlardan kaynaklanan ansefalitler gelir.

8-KOLERA

Kolera vibriyonundan ileri gelen bulaşıcı ve salgın hastalıktır.

Kolera vibriyonlarının taşıyıcısı insandır: mikrobu dışkı ve kusmuklarla yayan hasta, ceset, sağlıklı taşıyıcı. Bu durum hastalığın doğrudan doğruya hastadan bulaşmasının sıklığını açıklar. Daha önce düşünüldüğünün aksine, suyla o denli önem taşımamaktadır: Kurak, hatta çöllerle kaplı ülkelerde de salgın görülmesi bunun kanıtıdır.

Kolera insanda genellikle şiddetli kusmuklarla birlikte karın ağrılarıyla, vücut sıcaklığının 36 dereceye, hatta daha aşağı düşmesiyle ve en önemlisi yoğun bir ishalle başlar. Beyazımsı kümeler içeren ve günde 15-20’yi bulan ve bol kolera vibriyonu taşıyan dışkılardır.

Tedavi edilmezse, su kaybı belirtileri ortaya çıkar: tansiyon düşmesi, hızlı ve zayıf nabız, aşırı susama duygusu, kırışık deri, çökük gözler. Olguların yaklaşık %60’ı ölümle sonuçlanır. Tedavi uygulanınca ölüm oranı önemli ölçüde azalır ve %1’i aşmaz. Tedavi, olabilirse damar yoluyla hızla bol miktarda su ve tetrasiklin, kloramfenikol ya da endemik ülkelerde olduğu gibi kas içi tek şırıngayla sülfamit vermektir.

9-VEBA

Veba, eskiden birçok kez dünya çapında salgın halini almış bir afettir. İnsanlık tarihinde en çok ölüme neden olan hastalık vebadır. Günümüzde dünyanın bazı bölgelerinde ancak tek tük olgular halinde bulunur.

1894’te Alexander Yersin’in keşfettiği ve veba basili insana sıçan bitinden geçer. Akciğer vebası söz konusuysa bulaşma insandan insana da olabilir.

Antibiyotik tedavisi olguların büyük çoğunluğunda iyileşmeyi sağlar. En uygun antibiyotik streptomisindir.

10-DİZANTERİ

Dizanteri belirtileri amipli dizanteride, basili dizanteride, kanamalı reklokolitte görülür.

Amipli dizanteri ya da bağırsak amibiazı sıcak ülkelerde çok sık görülen yerleşik bir hastalıktır. Bazen nedeni bilinmeyen akut bir nöbetle başlar. Tedavi edilmezse süreğelenleşebilir. Başlıca karmaşası karaciğer apsesidir, ama başka organlarda da apse yapabilir. Teşhis taze dışkının incelenmesiyle konur.

Basili dizanteri shigella cinsinden bir enterobakteriden ileri gelir. Dışkı yayılmasını kolaylaştıran kötü sağlık koşulları yüzünden gelişmekte olan ülkelerde yerleşik olarak çok sık görülür. Kolistin ya da trimetoprin, sülfamit içeren bir antibiyotik tedavisi iyileşmeyi çabuklaştırır.

11-EPİDEMİK MENENJİT

İrinli menenjitler çeşitli mikroplardan ileri gelir: en çok menengokok, fakat ondan başka da pnömokok, streptokok, stafilekok, kolibasili. Duru sıvılı menenjitler arasında tüberküloz menenjit ağırlığı nedeniyle ön planda incelenmelidir; belrtileri irinli menenjitlerinkinden daha az akuttur ve yalnız beyin, omurilik sıvısında koch basili bulunması teşhis için kesin kanıt sayılabilir. Yakın zamana kadar ölümle sonuçlanan bu hastalık, çağdaş tedavi yöntemleri sayesinde korkunçluğunu yitirmiştir

12-TRAHOM

Trahom, konjonktivayı, korneayı ve göz kapaklarını saran, genellikle süren bir hastalıktır; gözde kesecikler ve bir kornea yastıkçığının oluşmasına ve tipik nedbesel lezyonlara neden olur. Çocukluk çağına ve çok kişinin bir aradığı yoksul ailelere özgü olan bu hastalık çok eski ve çok yaygın bir toplumsal bir afettir. Ancak yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmış ülke insanları ona tutulmama şansına sahiptirler. Hastalık yavaş yavaş ilerlediği için hastalığa çocukluktan başlanmalıdır.

13-CÜZAM

Cüzam, tropikal ve yarı tropikal bir çok ülkede yerleşik bir hastalıktır. Dünyada yaklaşık 11 milyon kişinin cüzamlı olduğu sanılmaktadır. Mikrobun geçişi genellikle doğrudan doğruyadır. Ender olarak, kötü sağlık koşullarında, sıcak ve rutubetli iklimlerde dolaylıda olabilir. Kuluçka devresi birkaç yıla kadar değişebilir.

Cüzamı iki şekilde inceleyebiliriz:

1-Lepromalı cüzam: Hastalığın en ağır şeklidir; organizma basille dolar. Çok bulaşıcıdır ve başlıca belirtisi şişliklerdir.

2-Deri cüzamı: Az bulaşıcıdır fakat sinirsel belirtileri çoktur. Deri lezyonları ya rengini kaybetmiş lekeler ya da halka biçimindedir.

14-LEPTOSPİROZ

Leptospiroz tam bir tür özgüllüğü olmayan bir antropozoonozdur. Yani ne belirli bir hayvan konağı ne de belirli bir coğrafi alanı vardır. Su ile bulaşan bir yaz hastalığıdır. Depo konaklar, çoğunlukla yabani memeli hayvanlar, özellikle fare ve kemirgenlerdir.

Klinik belirtiler, ölümcül çeşidinden, hiç bir belirtisi olmayan çeşidine kadar büyük değişkenlik gösterir. Başlıca belirtileri şöyle sıralanabilir: ateş, yaygın ağrılar, kan işeme biçiminde böbrek sendromu ve sadece bazı olgularda rastlanan sarılık. Teşhis çok dikkat isteyen bir işlemle bakterinin kandan, beyin omurilik sıvısından ve nihayet idrardan ayrılarak kültürde üretilmesine dayanır.

Tedavi için özgül antibiyotiklere başvurulur.

15-PSİTTAKOZ

Ornitoz mikrobu chlamydia psittaci’den ileri gelen bulaşıcı hastalık.

16-TETANOS

Tetanos, Nicolaier basilinin yaralara bulaşmasından ileri gelir: basil giriş noktasında ürer ve bütün organizmaya yayılan toksinler çıkarır; toksinler hastalığın klinik tablosunu meydana getirir. Giriş noktaları büyük yaralar olabileceği gibi kirli küçük travmalar da olabilir: çivi ve diken batması, hayvan tırmalaması. Ameliyat sonrasında ya da yeni doğanda görülen tetanos, gelişmiş ülkelerin çoğunda olduğu gibi Türkiye’de de hemen hemen ortadan kalkmıştır. Buna karşılık, sağlık koşullarının yeterli olmadığı hallerde yapılan şırıngalar yüzünden, özellikle uyuşturucu kullananlarda tetanos görülür olmuştur.

Tetanos aşısı tetanos anatoksini, bir aylık arayla ilk kez ziyaret edilir. Gebe hayvanda, gebeliğin son aylarında uygulanırsa, anayı ve dölütü doğum tetanosundan ve göbek bağından gelebilecek tetanostan korur.

17-BOĞMACA

Boğmaca, özellikle çocuklarda görülür. Daha çok başlangıçta bulaşıcı olduğundan çoğu zaman çocuktan ocuğa geçer; bunun için çok kısa bir temas dahi yeterlidir. Bulaştıktan sonra kuluçka süresi aşağı yukarı 7 gündür. Hastalık bronşit ve nezle devresiyle başlar ve bu devre 10-15 gün hatta daha fazla sürer. Sonra öksürük nöbetleri başlar sonra bu nöbetler uzun ve sesli bir oluk alma ve ani bir soluk alma şeklinde artarda sıralanır. Nöbet, yapışkan balgam çıkarılmasıyla son bulur. 24 saat içinde nöbetlerin sayısı 10 ila 40 olabilir. 20 ila 30 gün sonra nöbetler seyrekleşir ve belirsizleşir.

18-RUAM

Ruam, gram negatif, kesin aerobi bir basil olan pseudomonas malei’nin neden olduğu bir hastalıktır. Ruamda burun mukozası üzerinde kenarları dikey aşınmış, girintili çıkıntılı, sertleşmiş şankr ya da ülserasyonlar bulunur. Burun akıntısı, kanlı; sümüksü ve iltihaplıdır, özellikle başlangıçta burun kanamalarına rastlanır.

19-SITMA

Dünyanın en büyük yerleşik bulaşıcı hastalığı olan sıtma, özellikle tropikler arası bölgelerde yaygındır. Hastalıkla karşı karşıya bulunan insan sayısı bir milyar sekiz yüz milyon olarak tahmin edilmektedir. Bu dağılım, hastalığın bulaşması için gerekli olan anofellerin varlığına bağlıdır. Hastalığın kökünü kazımak için yürütülen geniş çaplı kampanyalara rağmen, sıtma yılda bir milyondan çok çocuk öldürmektedir.

Sıtmaya kesin teşhis boyalı kanın mikroskopta muayenesi ve bazı olgularda dolaylı immünofluorsans gibi sero-immünolojik muayenelerin yapısı ile konur. Klasik tedavinin yanı sıra, bu tedaviye asalağın direnç kazanmasından ötürü, farmakoloji araştırmaları, meflokin ya da Çin yavşanı özütü gibi yeni ilaçlar kullanmaya yönelmiştir.

20-ŞARBON

Şarbon, hastalıklı hayvanların derisi üzerinde bulunan basilin dirençli biçimi olan sporların neden olduğu bir meslek hastalığıdır. Bulaşmış ürünleri işleyen kişilerin derilerindeki sıyrıklar sporlara giriş kapısı oluşturur. Bazı hallerde bulaşma hava yoluyla sporların solunmasıyla gerçekleşir.

İnsanda en sık görülen hastalık belirtisi kötücül püstüldür. Özellikle boyun, yüz ya da ellerde yerleşir. Kırmızı, kaşıntılı küçük bir leke ile başlar, sonra püstüle dönüşür ve siyahımsı bir kabukla kaplanır. Bu evrede, erken başlatılan bir antibiyotik tedavisi, lezyonun yerel yayılmasını ya da enfeksiyonun genelleşmesini önler. Kötücül ödem önceki biçimin sadece değişik bir türüdür. Başlıca belirtisi kabarcıklarla kaplı ödemdir. Yün tarayıcılarında görülen akciğer şarbonu ağır bir genel durum bozukluğu, boğucu bir bronkopnömoni biçiminde kendini gösterir. Bundan başka, hastalığın değişik yerleşimleriyle birlikte beyinle ya da beyin-omurilik zarlarıyla ilgili sinirsel belirtiler de görülebilir. Bunların prongnozu tedavinin erken ya da geç başlamasına bağlıdır.

21-KUDUZ

Kuduz insana hasta hayvanların tükürüğü, çoğu zamanda kudurmuş bir hayvanın ısırmasıyla geçer. Kuduzun kuluçka devri çok uzun sürerse de sonu kısa sürede ölümdür. İster solunumun durmasına neden olan felçli kuduz olsun, ister sıcak iklimlerde en yüksek düzeye ulaşan ağar bir ruhsal azgınlığa neden olan çıldırtıcı kuduz olsun sonuç değişmez. İyileştirici tedavisi olamadığından muhakkak önleyici tedaviye başvurulmalıdır: kuşkulu hayvanların gözetimi evcil hayvanların aşılanması, kuduzdan ya da bilinmeyen bir nedenle ölen hayvanların beyninde negri cisimciklerinin araştırılması.

Kuluçka devresinin uzunluğu sayesinde, kuduz bir hayvanın ısırdığı kişiye aşıyla bağışıklığa kavuşturmak olanağı olan vardır.

22-HEPATİT

Hepatit virüsü gerek ağız yoluyla, gerekse kan nakli, kirlenmiş bir şırınga ya da iğneyle yapılan her türlü enjeksiyon sonucu ya da cinsel yolla bulaşarak yayılan iki çeşit insan hepatit virüsüne verilen addır.

Zehirlenme hepatitleri, gerçek zehirlerden ileri gelen hepatitleri kapsar. Bulaşıcı hepatitler asalaklardan ya da bakterilerden ileri gelir. Virüs hepatitleri iki tip virüsten ileri gelir: A tipi virüs, bulaşıcı salgın hepatit yapar, B virüsü ise iğneyle bulaşan hepatitlerden sorumludur.

23-FRENGİ

Frengi çoğunlukla bir cinsel birleşme sırasında kapılır. Fakat ender olsa bile başka bulaşma yolları da vardır: meslek frengisi kan nakli ve her çeşit kaza sonucu olan frengilerdir.

Frengi devreli bir hastalıktır, tedavi edilmediği hallerde 3 dönemden geçer.

1.devre, bulaşmadan sonra aşağı yukarı bir ayda ortaya çıkar. Şankrın çıkmasıyla belli olur. Süresi kısadır, aşağı yukarı 4 ila 6 hafta sürer.

2.devre, hemen şankrın ardından başlar. 1 ila 2 yıl sürer. Enfeksiyonun organizmada yayıldığının işaretidir. Deri ve mukoza döküntüleri ile belirginleşir.

3.devre, 2. devrenin belirtileri kaybolduktan sonra uzun bir belirtisiz devre başlar ve senelerce sürebilir. Klinik hiçbir belirtisi yoktur, ama serolojik tepkimeler daha hafif düzeyde pozitif olmakta devam eder.

24-AKCİĞER VEREMİ

Klinik belirti olarak göğüs ağrıları, öksürük, balgam çıkarma, kanlı balgam, soluk alma zorluğu, ateş, terleme, iştahsızlık, zayıflama, kavern ralleri olabilir. Tarama ya da kontrol amacı ile çekilen radyolojik filmler hastalığın erken teşhis edilmesini sağlar.

Teşhis, balgamda ya da mideden tubajla alınan sıvıda koch basili görülmesiyle konur. Ancak günümüzde iyi bilinen özel radyolojik görünümler, herhengi bir balgam çıkarma olmadan da teşhis komasını sağlamaktadır.

Eskiden ölümcül olan verem, özgül ilaçların bulunmasından bu yana çok iyi sonuçlanmakta ve çoğunlukla tamamen iyileşmektedir.

25-GRİP

Grip son derece bulaşıcı bir hastalıktır, küçük salgınlar ya da bazı öldürücü olan ve bütün ülkeyi saran yaygın salgınlar halinde gelişir. Hastalık insandan insana geçer ve edinsel bağışıklık kişiden kişiye değişir. Çünkü bağışıklık hem geçicidir, hem de hastalığı yapan virüs tipine özgüdür; oysa pek çok grip virüsü vardır ve bunlar, çoğu zaman önceden kestirilemeyen ve her 10-15 yılda bir aniden ortaya çıkan antijen değişinimleri geçirir. Kuluçka devri 2-5 gün sürer. Hastalık ateş,baş ve kas ağrılarıyla birdenbire belirir. Çoğu zaman nezle, inatçı ve ağrılı kuru bir öksürükle görülür. İyileşme genellikle birkaç gün içinde gerçekleşir ama 3. ya da 4. günde 2. bir ateş nöbeti araya girer ve ateş eğrisi üzerinde klasik grip V’si görülür. İyileştikten sonra hasta günlerce, hatta haftalarca halsiz kalır.

Virüs hastalıklarının büyük çoğunluğunda olduğu gibi bunda da özgül bir tedavi yoktur. Sadece asetilsalisilik asit tipi ateş düşürücülerle ve kimi zaman da c vitamini ile yetinilir.

26-YILANCIK

Bir zamanlar, zayıf dirençli bazı kişilerde sık görülen ve ağır bir hastalık olan yılancık, bugün çok seyrek rastlanılan ve tedavi edildiği takdir de hemen iyileşmektedir. Şimdiki tek sorun, ağır olmaktan daha ok üzücü olan, nükseden biçimdedir.

Yüzdeki yılancık en sık görünenidir. Başlangıcı birdenbire 40 derece yüksek ateş ve titremedir. Çoğu zaman yavaş yavaş yayılan şarap kırmızısı renginde bakışımlı bir plak görünür. Çevresi belirli bir kıvrımla sınırlanmıştır. İltihabın tüm belirtileri görülür; ağrı, şiddetli ödem, kırmızılık, yerel ısının yüksekliği. Antibiyotiklerin etkisiyle hastalık iyiye yönelir.

27-KELLİK

Favus kelliği özellikle sıcak ülkelerde ve daha çok Kuzey Afrika’da görülür. Bulaşıcı bir hastalıktır, çocukken insana bulaşır, erişkin yaşa kadar ilerlemeye devam eder. Öteki mantar saç kıranlarının aksine, favus kelliği, hiçbir zaman kendiliğinden iyileşmez. Kıl diplerindeki bu hastalığa özgü kellik çukuru sarımsı bir sıvıyla doldurulur ve fare yuvası denilen özel bir koku yayar. Buralarda saç kalmaz. Kellik yerinde, parlak, kırmızı renkte pürüzsüz lekeler hallinde ve birkaç tel saçla ayrılmış nedbeler bırakır. Bu nedbenin gerileyip iyileşmesi söz konusu değildir. Favus kelliği tırnaklara bulaşabildiği gibi saçsız deriye de geçebilir, burada küçük çukurcuklar meydana gelir.

Teşhis Wood ışığında yapılan muayene ile mikroskopta incelemeyle ve kültür yapılara konur. Grizeoffulvi ile yapılan tedavi, favus kemiğinin sonucunu çok değiştirmiş olmakla beraber dökülen saç bir daha çıkmaz.

28-AIDS

1986’da bu virüsün HIV adıyla anılması kararlaştırıldı. Virüs bulaşıklık sistmi hücrelerinin özel bir tipine saldırır: Lenfositler. Hastalık, HIV virüsü enfeksiyonunun geç ortaya çıkmış şeklinde başka bir şey değildir. Kişi hasta olmadan da virüsü taşıyabilir. Böylesine seropozitif denir, çünkü vücudunda virüse karşı antikor taşımaktadır. Hastalığın klinik belirtileri çok çeşitlidir. Bulaşması da çeşitli yollarla olur: cinsel ilişkiyle, kan nakliyle ve ana rahminde ve daha sonra ana sütü vasıtasıyla anadan oğula geçer.

29-KABAKULAK

Kabakulak özellikle ve genç erişkinlerde görülür. Kuluçka süresi; 18-21 gündür; tutulan hasta, hastalığın başlangıcından 1 hafta önce ve ilk ya da sekiz gün boyunca bulaştırıcıdır.

En sık görülen yerleşim yeri kulak altı bezidir. Kulak altı şişliği çoğunlukla iki taraflıdır ve armut görünümü verir. Şiş çok ağrılıdır, ama 10-15 gün içerisinde iyileşmeye yüz tutar. Öteki tükürük bezleri de hasatlanabilir.

12 Temmuz 2007

Oksijen Tedavisi Ve Solunum Desteği Alan Hastanın Bakımı

OKSİJEN TEDAVİSİ VE SOLUNUM DESTEĞİ ALAN HASTANIN BAKIMI

Ferhan S. OKAY

Nevin GÖK

Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Yoğun Bakım Ünitesi

Yazışma Adresi: Ferhan S. OKAY

Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi,

Yoğun Bakım Ünitesi

Sopalı Çiftliği / Derince 41900 KOCAELi

Telefon: 0262 233 59 80 / 1716

e-mail: ferhans77@hotmail.com

Oksijen tedavisinin amacı hastanın solunumunun rahatlatılması ve yeterli doku oksijenizasyonunun sağlanmasıdır. Hemşire, oksijen tedavisinin temel prensiplerini, uygulama yöntemlerini, zararlı etkilerini ve hastanın gerekli bakımlarını nedenlerini bilerek uygularsa hastasına daha güvenle yaklaşır ve tedaviden daha olumlu sonuç alınır

Solunum destek tedavisinde yer alan oksijen uygulamasında verilecek hemşirelik bakımları ve tedavinin etkinliğini artıracak destek tedavileri hakkında bazı bilgileri şöyle sıralayabiliriz,

*Doktor tarafından oksijen tedavisi gerekliliği saptanan hastaya öncelikle işlem hastanın anlayacağı bir dilde anlatılmalıdır.

*Tedavi sırasında kullanılacak olan malzemeler hazırlanmalı ve kontrol edilmelidir. Tedavi sırasında kişisel hijyene ve kullanılacak malzemelerin sterilizasyonuna dikkat edilmelidir.

*Olası acil ilaç uygulamaları için damar yolu daima açık bulundurulmalıdır.

*Yoğun Bakım ünitelerinde monitörize olan hastanın vital bulguları , özellikle solunum sayısı ve şekli saatlik takip edilmeli ve kaydedilmelidir.

*Hastanın oksijenizasyonun takip edilmesi önemlidir. Oksijenizasyon takibi el ve ayak parmaklarından birine veya kulak memesine takılacak probun monitörizasyonu ile yapılabilir. Probun yeri sık sık değiştirilmelidir. Sp 02 nin takibi hastanın yeterli oksijenizasyonu hakkında bize fikir verecek değerlerden birisidir ve %90 ının altında olmamasına dikkat edilmelidir. Herhangi bir hipoksi durumunda hastanın solunumuna dikkat edilmeli, hızla sistem kontrol edilmeli, sekresyona bağlı ise tekniğe uygun aspire edilmeli ve hemen doktora haber verilmelidir.

*Doktor tarafından alınan arter kan gazı değerleri incelenmeli değişiklikler hemşire gözlemine kayıt edilmelidir. Yoğun bakımda çalışan hemşirelerin kan gazı değerleri hakkında bilgi sahibi olmaları önemlidir.

*Hasta aralıklı olası siyanoz oluşumu açısından gözlenmelidir. Takip hastanın dudak, burun ucu, kulak memesi, ayak ve el tırnak dibi ve cilt renginin kontrol edilmesini içerir. Eğer siyanoz söz konusuysa ve sakıncalı değilse O2 yükseltilip doktora haber verilmelidir

*Tedavi süresince hasta ile iletişim kurulmalı ve psikolojik destek sağlanmalıdır. Bilinç durumu değerlendirilmeli ve bu da takip formlarında yer almalıdır.

*Hastaya uygulanan oksijenin steril distile su ile nemlendirilmiş olmasına dikkat edilmelidir.

*Özellikle oksijen tedavisi alan hastalarda ağız hijyeni mukoza kuruluğunu ve enfeksiyon riskini önlemede etkilidir. Sık aralıkla hastaya etkin bir ağız bakımı verilmelidir.

*Etkili oksijen tedavisi, öksürük, solunum egzersizleri, postural drenaj, sık pozisyon değişimi, buhar uygulaması, nazotrakeal aspirasyon ile sağlanabilir. Bu işlemlerin gerekliliği hastaya anlatılarak işbirliği sağlanmalıdır.

* Solunum egzersizleri ile inspiryum ve ekspiryumun daha düzenli hale getirilmesi, iyi ventile olmayan akçiğer alanlarının solunuma katılması ve solunum kaslarının daha etkili bir biçimde çalıştırılması hedeflenir. Bu da solunum tedavisinin önemli bir bölümüdür

*Sık pozisyon değişimi; sekresyon hareketini kolaylaştıracaktır. Hastaya tedavi süresince uygun pozisyon sağlanmalı ve pozisyon hastanın genel durumu göz önünde bulundurularak iki veya dört saatlik aralıklar ile değiştirilmelidir. Oksijen tedavisinde tercih edilen pozisyonlar, fawler ve yarı fawlerdir . Solunum kasları bu pozisyonlarda daha rahat çalışır.

*Buhar uygulaması; nemin sekresyonları yumuşatıcı etkisi ile atılımını kolaylaştıracak bir girişimdir.

*Öksürme ile atılamayan sekresyonlar solunum yolu obstüriksiyonuna neden olacağı için serkresyonlar nazo trekeal aspirasyon ile temizlenmelidir. Bu işlemde sterilizasyon çok önemlidir . İşlem seril bir ortamda mümkün olduğunca az travmatize yapılmalıdır.

*Hasta oksijen tevdisinin kompilikasyonları açısından gözlenmelidir. Uzun süreli O2 tedavisinin erişkinlerde 12 saat veya daha fazla sürede O2 ugulaması sonucu substernal ağrı, kuru öksürük ve progresif dispne ile kendini gösteren trekeabronşit ve akciğer parankiması toksisitesi gibi kompikasyonlar çıkabilir. Bu belirtiler yönünden de hastanın gözlenmesi gerekmektedir

*Hastaya uygulanan noninvaziv oksıjen tedavisinin olası yetersizliği göz önünde bulundurularak endotrakeal entübasyon endikasyonuna karşı hazırlık yapılmalıdır.

ENDOTRAKEAL ENTÜBASYONU OLAN HASTANIN BAKIMI

Hastaya uygulanan noninvaziv oksijen tedavisinin yetersizliği durumunda yapay hava yolu gerekebilir. Genellikle endotrakeal tüp tercih edilir. Entübasyon işlemi profesyonel bir ekip tarafından gerçekleştirilmelidir. Entübe hastanın bakımı, enfeksiyon riskini en aza indirmek, yeterli ventilasyonu ve oksijenlenmeyi sağlamak, hastanın güven ve konforunu sağlamak, ekstübasyon kriterlerini gözlemlemek ve hazırlıklarını yapmak olarak sıralanabilir (1).

Hasta entübe edilmeden önce gerekli araç, gereç ve donanımın hazırlanması, çalışıp , çalışmadığının kontrol edilmesi gerekir (2).

Gerekli olan araç ve gereçler şunlardır:

1- Eğimli veya düz ağızlı larengeskop

2- 6, 9 mm çapında endotrakeal tüpler

3- Kaf enjektörü

4- Tüpün takılmasını kolaylıştırmak için stile

5- Oksijen kaynağı

6- Tespit için hypofix, tüp bağı vs.

7- Entübasyon sırasında kullanılabilecek olan analjezikler, sedatifler ve kas gevşetici ajanlar hazır bulundurulmalıdır.

Endotrakeal tüpün yerleştirilme işlemi gerçekleştirildikten sonra özafagus entübasyonu olup olmadığı kontrol edilir, işlem değerlendirildikten sonra tüpün kafı şişirilerek ventilasyona başlanır.

Tüp kaf basıncının monitörize edilmesi daha sonra oluşabilecek komplikasyonlar açısından önemlidir.

-Kaf basıncının fazla olmasından dolayı trakeal iskemi ve nekroz

-Kaf basıncının düşük olması nedeniyle düşük hava yolu basıncı ve yetersiz ventilasyon gibi. . .

Entübe edilen hastanın bakımında, doğru tanılama, yerinde ve seri karar verip uygulama, hasta, hasta ailesi ve ekip üyeleriyle iyi iletişim kurma gibi bilgi, beceri ve profesyonellik gerektiren hemşirelik işlevleri kapsamında ulaşılmak istenen hedefler şu şekilde sıralanabilir (3,4) :

1-Enfeksiyon riskini minimuma indirme

Hava yolunun sürekliliğini sağlamak ve sekresyon atılımına yardımcı olmak amacıyla tekniğe uygun olarak gerektikce ve düzenli olarak hasta aspire edilir.

Hava yolunun nemli olması sağlanır.

Kontamine olan solunum tedavi araç ve gereçleri 24 saatte bir yenisiyle değiştirilir.

Orafarenks aspirasyonu yavaş yapılır, oral kavite serum fizyolojik ile temizlenir, çatlamış dudaklara nemlendirici sürülür ve ağız bakım solüsyonları ile sık ağız bakımı verilir.

Hastanın yeterli düzeyde beslenmesi sağlanır. Genelde enfeksiyon riski daha düşük ve organizma için daha fizyolojik olması nedeniyle ve immün sisteme katkılarından dolayı uygun vakalarda gastrointestinal beslenme parenteral beslenmeye tercih edilir.

Gastrointestinal beslenen hastalarda, bağırsak peristaltizmine, yatağın başının 30 derece olmasına, tüp kaf basıncına dikkat edilir, düzenli aralıklarla aspirasyon açısından kontrol edilir, tüpün yeri ve rezidüel mide içeriği gözlenir. Özofageal fistül açısından metilen mavisi ilave edilmiş besinler verilir ve gözlenir.

2- Yeterli ventilasyon ve oksijenlenmeyi sağlama

Akciğer sesleri dinlenir, hastanın solunumuna dikkat edilir.

İki saatte bir pozisyon verilir, postural drenaj sağlanır.

3- Hastanın güven ve konforunu sağlama

Pozitif basınçlı ventilasyon sırasında ve bilinci kapalı hastanın beslenmesi anında tüpün balonu şişirilir.

Düzenli aralıklarla tüpün pozisyonu değiştirilir, tüp bağı veya bandı değiştirilirken deri irritasyonunun önlenmesi açısından bölge kremlenir.

Hastanın duygusal gereksinimleri karşılanır. Bilinç açık hastalarla yazı yada şekillerle anlaşmaya çalışılır, yapılan her işlem hastanın anlayabileceği şekilde açıklanır, sık sık bulunduğu ortama adapte olması için zaman ve mekan hatırlatmaları yapılır, aile ve arkadaşları ile görüşmesi sağlanır, ellerini yıkadıktan sonra hastanın elini tutmasına izin verilir, hasta ailesi sık sık bilgilendirilir, hastaya tüp çıkarıldığında tekrar konuşabileceği ifade edilir.

Yoğun bakım ünitesinde entübe olarak yatmakta olan bir hastanın en önemli başlıca gereksinimi daima yanında olduğumuzu hissetmesi ve yalnızlık hissine kapılmamasıdır. Bilinç açıksa konuşmanın, kapalıysa dokunmanın tedavinin etkinliğinin arttığı bilinen bir gerçektir

Öksürük ve öğürtü refleksleri değerlendirilir tüpün çıkmaması ve hastanın reentübasyon ile tekrar bir travma yaşamaması için gerekli önlemler alınır.

MEKANİK VENTİLASYONDA OLAN HASTANIN BAKIMI

Solunumun bozulmasına yol açan etkenler ortadan kaldırılıncaya kadar gaz değişimi bir makine aracılığı ile yapay olarak sürdürülür. Hastalar bu alanda uzmanlaşmış bir ekip tarafından izlenmeli ve tedavi edilmelidir. Mekanik ventilasyonda olan hastanın gözlem ve bakım kriterleri bilinmeli ve hemşirelik bakımı hasta ihtiyaçlarına uygun olarak planlanmalı ve sürdürülmelidir (5).

Mekanik ventilasyondaki hastanın bakımında ulaşılmak istenen hedefler şu şekilde sıralanabilir.

1-Yeterli ventilasyonun sağlanması

Solunum sesleri değerlendirilmeli, göğüs hareketlerinin ventilatörle uyumu gözlenmelidir.

Hava yolunun açıklığına dikkat edilmeli ve gerektikçe aspirasyonu yapılmalıdır.

Extremiteler renk ve ısı açısından değerlendirilmelidir.

Hastaya verilen oksijen external bir kaynakla ısıtılmalı ve nemlendirilmelidir. Nemlendirici ısısı ve su seviyesi kontrol edilmelidir; aşırı nemlendirme solunum yolları direncini artırır, kanın oksijenlenmesini bozar, su kısıtlaması olan hastalarda su zehirlenmesine neden olabilir. Azı ise krut oluşumunu artırır, solunum yollarının kurumasına neden olur.

Doktor tarafından alınan kan gazları değerlendirilmeli, elektrolit takibi yapılmalıdır.

Hastanın vital bulguları, genel durumu, aldığı çıkardığı sürekli izlenmeli ve kayıt edilmelidir.

Sekresyon stazını önlemek için sık pozisyon değiştirilmelidir. Durumu müsaade ediyorsa solunum egzersizleri yaptırılmalıdır.

FiO2, tidal volüm, minute volüm, ekspiryum ve inspuryum hava yolu basınçları, PEEP ve IMV değerleri, alarm sınırları bilinmeli ve sık sık kontrol edilmelidir.

2- Mekanik ventilasyon sorunları ve girişimler

Mekanik ventilatör yüksek basınç alarmı veriyorsa;

Ventilatör bağlantılarının kıvrılıp kıvrılmadığı kontrol edilmeli, gerekirse düzeltilmelidir.

Endotrakeal tüpün kayıp kaymadığı kontrol edilmeli , hastanın pozisyonuna dikkat edilmelidir.

Hasta uyanıksa ve solumu ventilatörle çakışıyorsa hekim istemi ile ventilatör modunda değişiklik yapılmalı veya sedasyonu sağlanmalıdır.

Ağrı, korku ve hipoksi gibi ajitasyona neden olabilecek faktörler olup olmadığı belirlenmeli ve nedene yönelik girişimler yapılmalıdır.

Hava yolunda obstrüksiyon olup olmadığı gözlenmeli, gerekirse aspire edilmelidir.

Mekanik ventilatör düşük basınç alarmı veriyorsa;

Bağlantılar kontrol edilmeli, kaçak varsa uygun girişimler yapılmalıdır.

Ventilatörde bir arıza olup olmadığı kontrol edilmeli varsa teknik servise haber verilmeli ve yedeğiyle değiştirilmelidir.

Bu sorun hastanın yorgunluğuna bağlı gelişmiş ise hekim istemine göre ventilatör modu değiştirilmelidir.

Cuff basıncı kontrol edilmeli, düşükse şişirilmeli eğer kaçak varsa tüp değiştirilmelidir.

Hasta gastrik distansiyon açısından gözlenmeli, gerekirse bu sorunun giderilmesi için uygun girişimler planlanmalıdır(6).

Mekanik ventilatör düşük volüm alarmı veriyorsa;

Alarm limitleri kontrol edilmelidir.

Tüpün pozizyonu değerlendirilmeli kıvrım varsa düzeltilmelidir.

Ventilatör bağlantıları ve cuff basıncı kontrol edilmelidir.

Mekanik ventilatöre ait sorunlar bilinmeli, olası problemler açısından hasta gözlenmeli ve asla alarmın nedeni bulunmadan alarm kapatılmamalıdır (6).

3- Enfeksiyon riskini minimuma indirme

Hasta steril tekniğe uygun olarak aspire edilmeli, sekresyonlar renk, yoğunluk ve miktar açısından değerlendirilmelidir.

Belli aralıklarla trakeal aspirasyon ve diğer gerekli kültürler alınıp gönderilmelidir.

Ventilatörün bakımı ve bağlantılarının değişimi sık aralıklarla yapılmalıdır. Biz ünitemizde enfeksiyon kontrol komitemiz ile haftada bir değiştirilmesi gerektiğine karar verdik, fakat kirlendikçe de değiştirmekteyiz. Bakteri filtresi kullanımına özen göstermekteyiz. Bu konuda çeşitli kaynaklarda değişik uygulamalardan söz edilmektedir.

Nemlendiricilerin su seviyesi kontrol edilmeli, steril distile su kullanılmalı ve nemlendiricilerin temizliğine dikkat edilmelidir.

Ağız bakımı sık aralıklarla verilmelidir.

4- Mekanik ventilatörle uyumsuzluk ve anksiyete

Hastaya ilk fırsatta nerede olduğu, ventilatöre neden ihtiyaç duyduğu, ne zaman ayrılabileceği anlatılmalıdır.

Hastaya ventilatörle uyumu konusunda gerekli eğitim verilmeli, anksiyete bulguları gözlenmeli ( yüksek basınç alarmı, ağlama vs. ) gerekirse hekim istemine göre sedatif yapılmalıdır.

Hasta ailesine yoğun bakım, ventilatör ve yapılan uygulamalar anlatılmalıdır.

EXTÜBASYON SÜRECİ

Ekstübasyon günün erken saatlerinde başlatılmalı.

Hastaya işlem hakkında bilgi verilmeli

Baş ve gövde45 derece yükseltilmeli

Vital bulgular ve arteriyal kan gazı örneği alınmalı

Ambu ve oksijen sistemleri hazırlanmalı

Entübasyon aletleri hastanın başına hazırlanmalı

Hava yolu ve balonun üzerindeki orafarenks dikkatli bir şekilde aspire edilmeli

Entübasyon tüpünün balonu indirilip, tüp çıkartılır ve yüksek konsantrasyonda oksijen uygulanmasına başlanır.

Çıkarılan tüpün nosu hasta dosyasına kaydedilmeli.

Hastaya öksürme eğzersizleri yaptırılmalı

Ekstübasyondan 10 dakika sonra hastadan arteriyal kan örneği alınıp hastanın kan gazı değerlendirilmeli.

Hastanın vital bulguları ve genel durumu sürekli değerlendirilmeli ve herhangi birdeğişiklik olursa hekime haber verilmelidir (7).

TRAKEAL ASPİRASYON

Endotrakeal tüpün trakeayı irrite etmesiyle ve altta yatan patolojiye bağlı olarak da mukus üretimi artar. Pulmoner sekresyonun atılımını ve hava yolu açıklığının sürdürülmesini sağlamak amacıyla aspirasyon işlemi uygulanır. Trakeal aspirasyon oluşabilecek ciddi komplikasyonlar da bilinerek bu alanda yetişmiş kişilerce steril tekniğe uygun olarak yapılmalıdır.

Hemşire, öncelikle hastanın aspirasyon gereksiminin olup olmadıgına karar verebilmelidir. .

Tüm hastaların 1- 2 saatte bir aspire edilmesi gibi rutin bir uygulama yoktur (9,10). Sekresyon üretimi; varolan bir patalojik duruma karşı yanıt olarak meydana gelir ve hastadan hastaya farklılık gösterir. Fark edilmemiş aspirasyon gereksinimi hava yolunun tıkanıklığına ve hatta hastanın ölümüne sebep olabilecekken, gereksiz yere sık yapılan aspirasyonlarda komplikasyonların artmasına neden olur.

Gözlem ve akciğerlerin oskültasyonu (steteskop ile dinlenmesi) sırasında sekresyon varlığı saptanır ise aspirasyon gereklidir. Solunum hızının artması hırıltılı/ gürültülü solunum, huzursuzluk, yapay havayolu içinde gözle görülebilir mukus birikintileri, ventilatörde yüksek basınç alarmı, akciğer oskültasyonunda ronkus duyulması aspirasyon gereksinimini gösteren başlıca bulgulardır (11,12,13,14). Bu bulgulardan bir yada birkaçının varlığı aspirasyonu gerektirir.

Olabilecek ciddi komplikasyonlar dikkate alındığında, trakeal aspirasyon tehlikeli bir işlemdir ve bu alanda yetişmiş kişilerce yapılması gerekir (14).

Trakeal aspirasyon komplikasyonlarının nedenlerine ve bunları önlemeye yönelik yapılan çalışmalar, bu komplikasyonların, dikkat edilmesi gereken ilkelere uyulmaksızın aspirasyon yapılmasına bağlı ortaya çıktığını göstermektedir.

Hipoksi

Enfeksiyon

Taşikardi, bradikardi

Hava yolu mukozası hasarı

Hipertansiyon, hipotansiyon

Extübasyon

Intrakraniyal basıncın artması

Kardiyak arrest

gibi komplikasyonlar oluşmaktadır.

Örneğin, 15-30 saniye sürekli aspirasyon yapıldığında ani ölümler meydana gelebilmektedir (10, 14-20). Aspirasyon on saniyeden fazla sürmemeli ve aspiratör basıncı 120 mmHg’ yı aşmamalıdır.

Kalın aspirasyon katateri kullanmanın hava yolunu daraltıp, hastadan daha fazla miktarda oksijenlenmiş hava çektiği ve hipoksemi, hipoksi gibi komplikasyonların ortaya çıkış riskini artırdığı bilinmektedir (9,12,14, 21-24).

Aspirasyonun aseptik teknikler kullanılarak yapılması gereklidir. Kontamine olmuş malzemelerle yapılan aspirasyonlar enfeksiyona neden olacak, dolayısıyla hastaların hastanede kalış süresini uzatacak ve maliyette artacaktır.

Ambu kullanmak yerine, hastayı ventilatöre bağlamak tercih ediliyorsa, aspirasyon öncesi ve sonrası ventilatördeki oksijen yüzdesinin %100’e çıkarılması gerektiği, tidal volümün de 1-1, 5 katı artırılarak hastayı beş dakika bu şekilde solutmak gerektiği belirtilmektedir (15).

Aspirasyon kataterlerinin, solunum yolundan her bir geçişinden önce ve sonra, nabız oksimetresonuçları normal değere ulaşıncaya kadar hasta ventile edilmelidir (3 ,25, 4 ,2, 26).

Aspirasyon sırasında EKG ritmi ve saturasyon gözlenmelidir.

Aspirasyondan önce-, hastanın başı sağa veya sola çevirilerek aspirasyon yapılmalıdır.

Kapalı sistem aspirasyon yönteminin kullanılmasının komplikasyonların önlenmesi üzerine etkisinin araştırılması ile ilgili literatürler :

“…Bilindiği üzere, hastanın oksijenasyonunun kesilmesi sureti ile yapılan açık aspirasyon zaten çok ciddi fizyolojik sonuçları olabilecek bir girişimdir. Kapalı sistem aspirasyon kateteri sayesinde aspirasyon esnasında oksijenasyon kesilmediği için aspirasyona bağlı fizyolojik rahatsızlıklarda belirgin bir azalma tespit edilmiştir. Özellikle kapalı sistem aspirasyon kateterine bağlı hastalarda ritm bozukluğunun belirgin bir şekilde daha az görülmesi gayet anlamlıdır…”

“…Bu araştırma bizlere göstermiştir ki aspirasyona bağlı fizyolojik risklerin hemen hemen tamamını elimine etmek, kapalı sistem aspirasyon kateterinin dikkatli bir kullanımıyla imkan dahilindedir…” (27)

Aspirasyon öncesinde sekresyonları yumuşatmak ve kolay aspire edilmesini sağlamak amacıyla havayolu içine verilen serum fizyolojiğin etkinliğine ilişkin değişik araştırmalar yapılmış ve serum fizyolojiğin sekresyonları yumuşatmanın yerine akciğerlere verilmesi ile oksijenasyonu azalttığı, arterial kan basıncı ile intrakranial basıncı yükselttliği ve nazokomiyal pnomoni riskini arttırdığı, bildirilmektedir (28-31).

Bu durumu önlemek amacıyla aspirasyon sırasında öncelikle sekresyonları yumuşatmak için serum fizyolojik kullanmak yerine literatürde de belirtildiği gibi, (28,32) hastaların mekanik ventilasyon sistemine bağlandığı andan itibaren yeterli nemlendirmenin sağlanmasının sekresyonların vizikositesini azaltmada daha etkili olacaktır.

TRAKEOSTOMİ

Hava yolu idamesinin uzun süreceği ya da endotrakeal tüpün kontrendike olduğu travmalı hastalarda trakeostomi açılması gerekebilir. Trakeal aspirasyon ve solunan havayı nemlendirmek trakeostomili hasta bakımının en önemli bölümüdür. Özen ve dikkat özellikle çocuk hastalarda daha fazla önem kazanmaktadır.

Trakeostomi açılmadan önce gerekli hazırlıklar yapılmalı, hasta sırtüstü yatırılmalı, omuzları altına bir yastık konarak başı ekstansiyona getirilmelidir.

aspiratör

sonda

larengeskopi takımı

endotrakeal tüpler ve diğer pansuman gereçleri hazır bulunmalıdır.

-Trakeostominin hemen arkasından hasta sık aralıklarla aspire edilmelidir. Aspirasyon trakeostomi bakımının en önemli bölümüdür.

-Hastanın yatak başı 30-45 derece kadar kaldırılmalıdır.

-Hastada üst solum yollarının solunan havayı nemlendirmesi mümkün olmadığı için solumu tehlikeli ölçülerde engelleyen krutlar oluşmaktadır. Bu nedenle solunan havayı etkili nemlendirmek çok önemlidir.

-Eğer tüm önlemlere rağmen krut oluşmuşsa az miktarda serum fizyolojik ile ıslatılarak krut yumuşatılmaya çalışılılmalı ve aspire edilmelidir.

-Çocuklarda kanül çevresi dar olduğu için tıkanma riski daha fazladır ve dikkatli bir şekilde takibi şarttır.

-Kullanılan nelaton sondanın deliği uç kısmının yan tarafında olmalıdır. Sonda kanülden içeri sokulmadan önce lastik kısmından sıkıştırılarak vakum kesilir ve 10-20 cm itilir sonra vaküm açılarak sonda sağa sola çevrilerek yavaş yavaş çekilir böylece trakeada çevresel olarak bulunan salgılarda aspire edilmiş olur. Bu yöntemle trakea travmatize edilmemiş olur. Genelde aspirasyon sondasının kalınlığı dış kanül çapının yarısından fazla olmamalıdır.

-İşlem ikinci defa tekrarlanırken yeni bir sonda açılır, aseptik koşullar kesintiye uğratılmamalıdır.

-Hastanın siyanoz ihtimaline karşı dikkatli gözlenmesi gerekir.

-Bilinç açıksa hasta öksürtülmeye çalışılmalıdır. Kuvvetli öksürük veya aspirasyon esnasında kanülün çıkmasını önlemek amacıyla kanül iki tarafından ne çok sıkı nede çıkmasına müsade edecek kadar gevşek olmayacak şekilde bağlanmalıdır.

-Trakeostomi yarası açık bir yaradır. Hiçbir zaman kanül etrafına dikiş atılamaz. Bu bakımdan yaranın bakımı çok önemlidir. Yara çevresi günde iki defa antiseptik solüsyonla silinip steril bir gazla kanül çevrelenerek yara kapatılmalıdır. Kızarıklık, akıntı ve ciltte hassasiyet gibi enfeksiyon belirti ve bulgularının olup olmadığı gözlenmelidir.

-Mekanik ventilatöre bağlı hastalarda kanülün balonu şişmiş durumda olmalıdır. Bu durum uzayacak olursa balonun trakeada nekroza sebeb olmaması için belli aralıklarla indirilmesi ve trakea mukozasının dinlendirilmesi gereklidir.

KAYNAKLAR

1. Akyolcu N. Endotrakeal entübasyonu olan hasta bakımı. Yoğun Bakım 1998;2:80-4.

2. Karaaslan Y, Köroğlu E, Özdemir O, Özkardeş H. Acil durumlarda tanı ve tedavi. Ankara: Medikomat Basım Yayın Sanayi, 1995:341

3. Somerson SJ, Husted CW, Somerson SW, Scilia MR. Mastering emergency management. Am J Nurs 1996 ;96:24-30

4. Phipps WJ. The patient with pulmonary problems. In: Long BC, Phipps WJ, Cassmeyer VL, eds. Medical surgical nursing. St. Louis: Mosby, 1993:510-627.

5. Can G. Mekanik ventilasyon ve Hasta Bakımı. Yoğun Bakım 1998;2(2):88-93

6. Steismeyer JK. What triggers a ventilator alarm? Am J Nurs 1991;91:60-4

7. Braun J, Preuss R. Klinik uygulama teknikleri, tam tedavi ilkeleri, ilaçlar klavuzu, yoğun bakım. Çeviren: Yelbuz TM. Yüce Yayınları, 1995:46-49

8. Sevinç S. Hemşirelerin trakeal aspirasyona karar verme durumları, uygulama biçimleri ve bunu etkileyen faktörler (Doktora Tezi). Hacettepe üniversitesi sağlık bilimleri enstitüsü, Ankara:1997.

9. Brunner LS, Suddart DS. Manual of nursing practice. Philadelphia: J.B. Lippincott Company, 1986:220-3.

10. Potter PA, Perry AG.Fundamentals of nursing: concepts, process and practice. St. Louis: Mosby Company,1985:1187-90

11. Phipps WJ, Brucia J. Medical-surgical nursing: concepts and clinical practice. St. Louis: Mosby Year Book,1991:955-61.

12. Carroll PF. Lowering the risks of endotracheal suctioning. Nursing 1988;18:46-50.

13. Dennison R. Cardiopulmonary assesment-how to do it beter in 15 easy steps (continuing education credit). Nursing 1986;16:34-40

14. Luckman J, SorensenKC. Medical-surgical nursing: a psychophysiologic approach. Philadelphia: W.B. Saunders Company, 1987:703-7

15. Chang VM. Protocol for prevention of comlications of endotracheal intubation. Critical Care Nurse 1995;15:19-20, 23-7

16. Doğar N. Endotrakeal Aspirasyon. Türk Hemşireler Dergisi 1992;42:41-2

17. Gunderson LP, Stone KS, Hamlin RL. Endotracheal suctioning-induced heart rate alterations. Nurs Res 1991;40:139-43.

18. Lookinland S, Appel PL. Hemodynamic and oxygen transport changes following endotracheal suctioning in trauma patients. Nurs Res 1991;10:133-9

19. Mc CauleyCS. Boller LR. Bracdycardic responses to endotracheal suctioning. Crit Care MED 1988;16:1165-6.

20. Stone KS, Preusser BA, Groch KF, et al. The effect of lung hyperinflation and endotracheal suctioning on cardiopulmonary hemodynamics. Nurs Res 1991;40(2):76-80

21. McGovern BD, Stokes LG. Medic-surgial nursing: common health problems of adults and children accross the life span. St. Louis: Mosby Company, 1987:1146-8.

22. Carroll P. Safe suctioning. Nursing 1989;19:48-51.

23. DettenmeierPA. Pulmonary nursing care. St. Louis: Mosby Year Book Inc.1992:290-317

24. Dolan JT. Critical care nursing: clinical management through the nursing process. Philadelphia: F.A Davis Company, 1991:143,618-23.

25. Phipps WJ. Management of persons with problems of the upper airway. In: Phipps WC, Cassmeyer VL, Sands JK, Lehman MY, eds. Medikal surgical nursing. St. Louis: Mosby,1995:1002-52.

26. Landon BA, Driscoll PA, Goodall JD. Travmalı hastaya yaklaşım atlası. İstanbul: roche,1995:23-34.

27. Johnson, Kearney, Niblett, McMillan, McClain Closed suction vs. open tracheal suctioning: Physiological consequences. Critical Care Magazine 22-: 658- 1994

28. Ackerman MH, Mick DJ.Instillation of normal saline before suctioning in patients with pulmonary infections: a prospective randomized controlled trial. Am J Crit Care 1998;7:261-6

29. Ackerman MH, The effect of saline lavage prior to suctioning. Am J Crit Care 1993;2:326-30.

30. Birol l, Akdemir N, Bedük T (editörler). İç hastalıkları hemşireliği. 4. Baskı. Ankara: Vehbi koç Yayınları; 1993

31. Koizer B, Erb G, Bufalino PM (editors). Introduction to nursing. California. Addison-Wesley Publishing Coç;1989.

32. Raymond SJ. Normal saline instillation before suctioning: helpful or harmful? A review of the literature. Am Crit Care 1995;4:267-71.

33. Akgül S, Akyolcu N. Endotrakeal Aspirasyonda Serum Fizyolojiğin Etkileri. Yoğun Bakım 2000;4(2)80-85.28.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy