‘do’ Arama Sonuçları

Giriş

GİRİŞ

Rahat, huzurlu ve güvenli bir yaşam tüm insanların isteğidir. Kronik böbrek yetmezliği olan bireylerin tedavisinde, yeni böbrek buluncaya kadar geçecek süreç içerisinde uygulanan hemodiyaliz, kişinin yaşamla bağdaşmasını sağlayan bir işlemdir.

Bireylerin temennisi makinesiz ve endişesiz bir yaşam da olsa, alınan her bir nefesi bir kazanç sayıp, gelişmeleri takip edecek süreyi sağlayan bu uygulamanın kalitesini, güvenilirliğini arttırmaya çalışarak, kişilerin yaşam standartlarını daha üst seviyeye çıkarmayı amaç edinmeliyiz. Böbrek hastalığı ve diyalizle yaşam kolay bir ödev olmasa da, güneşi görebiliyor ve gülümseyebiliyor olmanın bile, daha iyisini beklemeye değecek bir güç olduğunu unutmamak gerekiyor.

1. Böbreğin Yapısı Ve Görevleri

Böbrek yaklaşık 12 cm uzunluğunda, 6 cm genişliğinde ve 9 cm kalınlığında bir çift retroperitoneal bir organdır. İç kenar üzerinde organın merkezine doğru “hilum”(organın göbeği) bulunur ve buradan üreter çıkar. Lifli bir kapsülle (capsula fibrosa) kaplı olan böbrek kortex (cortex renalis) kabuk ve medulla (medulla renalis) öz olmak üzere iki bölüme ayrılır. Medulla malphıgi piramitleri adı verilen 8-14 piramit kitlesinden meydana gelir ve piramidin tepe noktaları böbrek havuzlarına (kalısiform) açılır. Kortexte çok sayıda kılcal damar glomerülları bulunur. Glomerül ve Bowman kapsülü beraber Malphıgı cisimciğini meydana getirir. Her glomerül, kapsül ve böbrek borusu ile birlikte böbreğin fonksiyonel birimi olan nefronu meydana getirir. Böbreğin başlıca görevi idrar üretimidir. Glomerül kanın süzülmesi, böbrek borusu ise süzülen maddelerin geri emilimini sağlar. Kan glomerüldan 18-20 mm Hg basınçla süzülür. Henle yayı hipertonik idrar üretiminde önemli rol oynarken, yakın proximal borucuk içinde, yumakçık düzeyinde sodyum klorür ve suyun % 85’i, bütün glukoz ve aminoasitler, askorbik asit ve diğer çeşitli maddelerin büyük kısmı emilir. Henle yayının inen kısmı sodyum ve suya karşı geçirgen, yükselen kısım ise kuvvetli bir şekilde sodyum emer. Bu da uzak distal borucuğuna gelen idrarı hipotonik kılar. Sodyum emilimi uzak distal borucukta olur. Ayrıca önemli ölçüde su emilir. Bu hipotalamustan salgılanan ve arka hipofize depolanan ADH(Antidiüretik Hormon) varlığıyla mümkündür. ADH(Antidiüretik Hormon) yokluğunda susuz diyet durumu olup borucuk duvarının suya geçirgenliği düşer ve idrar miktarında büyük artış olur. Aldosteron bulunmaması halinde idrarla sodyum kaybı önemli boyutlara ulaşır.

İdrarın meydana gelmesiyle böbrek, asit-baz dengesini, elektrolit dengesini ayarlamaya katkıda bulunur. Bundan başka kan basıncının ayarlanması ve endokrin fonksiyonunda görev alır. Dakikada 1,2 litre günde 1800 litre kan böbreklerden süzülür. Her 24 saatte bir kandan böbrek havuzcuklarına 160-180 litre kadar su süzülür. Bunun yalnızca 1,5 litresi idrar olarak dışarı atılır. Geri kalanı nefronlarca emilerek dolaşıma katılır.

Örselenen yada yıkıma uğrayan böbrekler, kan damarlarının daralmasına yol açan ve renin adıyla bilinen bir enzim salgılar. Eğer böbrek yıkımı kan basıncının artmasından ileri gelmişse damarlarda daralma nedeniyle daha yükselen kan basıncı böbrekteki doku yıkımını iyice arttırır. Böbrek kan basıncını düzenlemek, sıvı dengesini sağlamanın yanında, kan yapımında görev alan bir hormon salgılamak, D vitaminini aktif hale getirerek kan kalsiyum düzeyinin ayarlanmasını, böylece kemik yapısının korunmasını sağlamak görevleri arasında yer alır (HABERAL, 1997).

1. 2. Böbrek Yetmezliği

Böbrek yetmezliği; böbreğin görevlerini yapamaması ve fonksiyonlarını yitirmesi demektir. Böbrek fonksiyonlarını yitirince artık maddeler ve fazla su vücutta kalır. Bunlar toksik tesir gösterir (HABERAL, 1997).

Normal bir insanda her iki böbrekten toplam olarak ortalama 1 dakikada 120 ml kan süzülür.glomerülden süzülen bu süzüntüye ultrafiltrat denir. Bu ultrafiltratın büyük bir kısmı böbrek tubuluslarından geri emilir. Ultrafiltrat içinde eletrolitler, metabolik artıklar bulunur. Diğer bir deyişle ultrafiltrat glomeruldaki filtrasyon mebranını geçen (kapiller çeper-bazal membran ve bowman kapsülü) kan demektir. GFR (Glomeruler filtrasyon hızı) 1 dakikada 50 ml olursa böbrek hastalığı olduğu halde, böbrek yetmezliği olmaz. Kanda üre yükselmez. 1 dakikada GFR(Glomeruler filtrasyon hızı) 20-30 ml’nin altına düşerse böbrek yetmezliği tablosu görülür. GFR(Glomeruler fiiltrasyon hızı) 1 dakikada 10 ml’nin altında ise son dönem böbrek hastalığından söz edilir.

Böbrek yetmezliği ikiye ayrılır.

Akut böbrek yetmezliği

Kronik böbrek yetmezliği

1. 2. 1. Akut Böbrek Yetmezliği

Böbrek fonksiyonlarının ani kaybıdır. Erişkin bir insanda günlük idrar miktarının aniden 400 ml’nin altına düşmesi ve kan üre düzeyinin devamlı olarak yükselmesidir. Metabolitlerin vücuttan atılabilmesi için günlük idrar miktarının en az 400 ml olması gerekir.

Akut Böbrek Yetmezliğinin Etyolojisi

1. Prenenal Nedenler: Böbreğin kanlanması engellenmiştir. Böbreklere yeterince kan gelmeyince GFR(Glomeruler filtrasyon hızı) düşer. GFR(Glomeruler filtrasyon hızı)’nı düşüren nedenler arasında;

- Hipovolemiye neden olan kusma

- Kanama

- Fazla diüretik kullanımı

- Geniş yanıklar

- Tuz kaybına neden olan renal boşluklar

- Gukozüri

- Vazodilatasyona neden olan ilaçlar

- Peritonit, akut pankreatit

- Kardiovasküler yetersizlik (ağır kalp yetmezliğini takip eden)

- Hipotansiyon, Gram (-) sepsisler (Doğumlar, düşükler)

- Kanın pompalama gücünün yetersiz olması nedeniyle volüm artışı

- Ciddi nefrotik sendrom gibi durumlar sıvının yer değiştirmesine neden olur ve GFR(Glomeruler filtrasyon hızı) azalır.

2. Renal nedenler: Nefrotoksik maddeler (cıva, aresenik, kurşun) böbrek hastalıkları nedeniyle böbrek dokusunun harabiyetidir. Sorun; akut tübüler nekroz ya da aşağı nefron nekrozudur.

- Glomerulonefrit

- Travma

- Arteroskleroz

- Küçük ve büyük damarların iltihaplanması

- Skleroderma

- Tümör ve böbrek damarlarının uzun süren spazmı

- Nefrotoksinler, ağır metaller (cıva, kadmiyum), CCl4, etilen glikol, propilenglikol, antibiyotikler, anestezikler, radyografiye bağlı (anjiyografi, I-V ürografi)

- Pigmentler obstruksiyonu sonucu; hemoliz, ağır travmalar, crush sendromu, rabdomyolizis

- Cerrahi girişimler ve jinekolojik obstetrik hastalıklarla ilgili olarak: Büyük ameliyatlardan özellikle yaşlılarda büyük karın ameliyatlarından sonra klinik olarak şok görülmese de aort cerrahisi, kalp kapak ameliyatları, plecenta previa ve septik abortustan sonra

- Ağır ve geri dönmeyen prenenal faktörlerden herhangi birinin renal parankimal bozukluğun gelişmesine neden olması

- İnterstiyal nefritler; ilaçlar, infeksiyon, hiperkalsemi, myelom

- Renal vasküler hastalıklar: Malıgn hiperetansiyon, renal arter trombozu ve emboli, renal ven trombozu

3. Post renal nedenler:

- Üretral obstrüksiyon. Prostat hipertrofisi,, üretra ağzını tıkayan mesane tümörü, mesane boynu darlığı

- Üretral obstrüksiyon: Bilateral böbrek ve üreter taşları, ameliyat sırasında üreterlerin kesilme yada bağlanması retroperitoneal fibrozis

- Tubuluslardan meatusa kadar olan sistemin herhangi bir yerinin tıkanması: Tümörün yayılması, pıhtı, taş, üreterlerin yanlışlıkla bağlanması

Akut böbrek yetmezliğinin belirti ve bulguları

ABY (Akut Böbrek Yetmezliği) seyrinde iki evre görülür:

1. Oligüri evresi: Çeşitli nedenlerle nefronlar harap olduğundan idrar miktarı 400 ml’den az olup bu miktar 100 ml’ye kadar azalabildiği gibi bazen hiç idrar yapamayabilir (Anüri). Bu evrede idrar miktarının birden azalmasına bağlı olarak üreyle beraber pek çok madde kandan süzülemedikleri için birikirler. Kanda Potasyum, sülfat, kreatin, fosfor,NPN (non protenize azot, BUN) artar. Klor, kalsiyum, karbondioksit azalır. Hastalarda proteinüri, hematüri, halsizlik, bulantı, kusma, hipertansiyon oluşur. Bu evre 1-2 günden birkaç haftaya kadar sürebilir.

2. Diürez evresi: Bu evrede nefronlardaki bozukluklar düzelmiş ve hasta bol miktarda idrar çıkarmaya başlamıştır. Hasta günde 1-2 litre bazen 3-4 litre idrar çıkarır. İdrar miktarı arttıkça kanda biriken potasyum, fosfor, kreatinin, sülfat, NPN (Non proteinize azot , BUN ) gibi maddeler dışarı atılır ve kan biyokimyası normale döner.

Tedavi:

Tedavide amaç; ABY’ne neden olan faktörü ortadan kaldırmaktır. Sıvı elektrolit kaybı süratle düzeltilmelidir. Diürezle birlikte ağırlık takibi yapılmalıdır. ABY olan bir hasta günde 0,2-0,3 kg kaybedebilir. Bundan fazlası volüm eksikliği ya da hiperkatabolizma göstergesidir. Daha az kilo kaybı ise su ve tuz fazlalığın belirtmesidir. Hastada extrarenal kayıplar (kusma, fistül, dıare) yoksa 24 saatte toplam günlük diürezden 400 ml fazla sıvı verebilir. Potasyum fazlalığı 6 mEq/lt’nin altındaysa hasta K+’lu yiyeceklerden sakınarak yakın takibe alınır. 6,5 mEq / lt’den fazlaysa iyon değiştirici reçineler önerilir. Kayaxalate 20-50 gr yada sorbital 100 ml sıvı ile ağız yolu ile verilebilir. Amaç konstipasyondan korunmaktır. %10’luk Ca glukonat veya % 20 glukoz kristalize 20-30 ünite insülin ile birlikte verilerek K+ hücre içine sokulabilir.

Oligüri evresinde idrar akışı olmadığı için çıkardığı sıvıdan fazlası verilmemelidir. Aksi takdirde volum fazlalığı ile birlikte akciğer ödemi gelişir. Hastaya verilecek sıvı miktarının hesaplanması 1 gün önce çıkardığı idrar miktarı + fizyolojik kayıp şeklinde hesaplanarak verilecek sıvı miktarı (zorunlu 400-500 ml) bulunur.

ABY’li hastaya K+, tuz, Na+, kısıtlı diyet uygulanır. Protein; NPN (Non proteinize azot , BUN ) miktarını artırarak üremiye neden olur. Na+; suyu tutarak ödem ve kalp yetmezliği neden olur. K+’yı artıran muz, portakal, patatesten kaçınılır. K+ artışı ventrikuler fibrasyon oluşturur.

Diurez evresinde hasat bol idrar çıkardığından sıvı kısıtlanmaz, aksine bol sıvı verilir. Biyolojik değeri fazla olan et, süt gibi besinlerden 25-30 hatta 60 gr verilir.

ABY’de diyaliz endikasyonu; aşırı sıvı yüklenen ve akciğer ödemi gelişen hastalarda, serum K+’u normale indirilemiyor ve üre, kreatinin, nefrotoksik maddelerin uzaklaştırılması gerektiğinde uygulanır.

2. 2. Kronik Böbrek Yetmezliği

Kronik böbrek yetmezliği; uzun süren, ilerleyici, böbrek fonksiyonlarının irreversible olarak bozulmasıyla üremi tablosunun ortaya çıktığı böbrek hastalığıdır.

Üremi: Kanda ürenin normal değerinin üzerinde olması nedeniyle ortaya çıkan semptomlar grubudur. Sinsi başlar ve yıllarca sürerek nefron harabiyetine neden olur.

Kronik böbrek yetmezliği nedenleri:

Primer glorumeruler hastalıklar: Çeşitli glomerulonefritler (primer)

Kronik interstisyel nefrit (pyeloretrit, idiyopatik interstisyel nefrit)

Renal vasküler hastalıklar: Doğumsal yada edinsel bilateral iskemik böbrek hastalığı, hipertansiyona bağlı arterioler skleroz, malign hipertansiyon ile ilgili malign nefroskleroz, fabry hastalığı, sicklecell hastalığı

Böbreği ilgilendiren sistemik hastalıklar: SLE, PAN, skleroderma

Böbreği ilgilendiren metabolik hastalıklar:DM, amiloidoz, hiperkalsemi (hiperparatroidi, sarkoidoz, D vitaminozu, süt-alkali sendromu) hiperoksalüri.

Her iki böbreğin doğumsal anomalileri: Polikistik böbrek, hipoplastik böbrek, böbreklerin multipl kistik hastalığı

Nefrotoksinler: Fenasetin, aspirinin aşırı kronik kullanımı, altın, kurşun, kadmiyum gibi ağır metaller

Tubular hastalıklar: Aminoasidüri, renal tubuler asidoz, kronik K+ eksikliği, myelom ve hiperglobulinemi yaparak tubulusları tıkayan hastalıklar

Kronik obstruktif üropati: Renal pelvis ve üreterlerin tümör, striktür ile tıkanması veya retroperitoneal fibroz, pelviüreter veya üreterovezikal obstruksiyon, prostat hipertrofisi, mesane boynu veya üretra darlığı

Kronik böbrek yetmezliği belirti ve bulguları:

Oluşan asidoz nedeniyle kusmual solunum vardır.

Metabolik asidozun MSS’ne etkisi nedeniyle irritabilite, kompulsiyon, konvülsiyon psişik değişiklikler görülür.

Yüksek tansiyon

Anemi nedeniyle halsizlik

Kansızlık (üre kemik iliğini baskıladığı için kanın şekilli elemanları bozuktur yada yetersizdir). Böbrek prankiminde eritropoetin salımı azalır.

Ciltte üre kristalleri birikmesi nedeniyle kaşıntı vardır. Yüksek ürenin nervus frenicusu uyarması nedeniyle sık sık inatçı öksürük, hıçkırık nöbetleri oluşur.

Baş ağrısı, kiloda artış, ağızda kötü koku, sinirlilik, soluk renk, ödem, kemik ağrıları ve kramplar

İdrar olmaması yada çok az olması

Baş dönmesi, göz kararması

Tedavi:

Böbrek yetmezliğinde özellikle erken dönemde, hipertansiyon ve ödemle birlikte tuz retansiyonu belirtileri gösteren hastalarda tuz kısıtlanır. Çok miktarda suyun aniden verilmesi geçici volum artışı ile Na ekskresyonu artışına neden olur. Orta derecede renal yetersizliği olan hastalar günde 1 litre civarında sıvıyı iyi tolere ederler. Bu miktarla başlayarak yakın takip ile günde 500 ml arttırılarak, günde 2-3 litreye veya hastanın kilo alımı veya serum sodyum konsantrasyonu 130 mEq/lt’nin altına ininceye kadar devam edilir.

KBY’de asla diyet dışı K+ tuzları verilmemelidir. Hiperkalemide 2-3 ampul Ca++glukonate IV yolla yada % 10 Dextroz içinde litreye 50-100 ünite kristalize insulin eklenerek perfüze edilir (EREK, 1995).

KBY’de hiperparatrodizmden korunmak için P retansiyonundan kaçınmak ve Ca++-P dengesini sağlayabilmek için P içeren gıdalar minimalize edilir. Süt ve sütlü gıdalar kısıtlanır. Bağırsakta ki PO ’ın bağlanması için AlOH kullanılır. Serum PO düzeyi %4-5 mg arasında tutulmaya çalışılır. Yetersiz kaldığı durumlarda D vitamini 1,25-(OH)2-cholecalciferol analoglarının uygulanması gerekir. D vitamini gastroentestinal Ca++ absorbsiyonunu artırdığı gibi osteodistrofiden de korur. Özellikle böbrek yetmezliği olan çocukların büyümesinde yardımcı olur (EREK, 1995). Hıçkırıktan yakınan hastaya kısa süreli göz küresine basınç uygulanarak ve CO2 solunumu yaptırarak yardımcı olunur. Kanama eğilimi olan hastaya K vitamini enfeksiyonları konvülsiyonlar için Ca++ ve largactil enjeksiyonları yapılabilir. Aile diyet ve ilaçlar hakkında bilinçlendirilir. Etkin tedavi diyalizdir (EREK, 1995).

1. 2. 2. 1. Kronik Böbrek Yetmezliğinin Tedavi Yöntemleri

1. 2. 2. 1. a. Kronik Böbrek Yetmezliğinde İlaç Tedavisi

Böbreklerin işlev yapamadığı durumlarda kanda eksik kalan maddelerin yol açtığı belirtileri önlemek için, yerine koyma tedavisi uygulanır (HABERAL, 1997).

1. Amphojel Tablet (0,8 gr’lık 20 tb)

Kanda PO birikimi ve Ca+2 azlığı KBY’de sık görülür. Amphojel bağırsaktan P emilimini engeller. Kanda PO düşer, idrardaki miktarı azalır. Böbrekte PO taşı oluşumu engellenir.

Yan etkileri:

Kabızlık

Doz ve uygulama:

Yemek aralarında su ile dil üzerinde eritilerek alınır.

2. Kalsiyum Karbonat Toz (CaCO3)

KBY’de Ca++ azlığında kemikten Ca++ çekilir ve bu durum kemik erimeleri ve ağrıya yol açar. Ayrıca Ca++, sinir-kas iletiminde de görev alır. Eksikliğinde kasılma, kramp oluşur.

Doz ve uygulama:

CaCO3 toz şeklindedir. Suda eritilir. 1 kaşık = 1 gr’dır.

3. D Vitamini (Renk = Kırmızı): (Rocaltrol, Alfa D3)

Rocaltrol kapsül 0,25 mg

Rocaltrol kapsül 0,5 mg

Alfa D3 0,25 mg

One Alpha ve Calcijex

IV verilen calcitriol (calcijex, one alpha) için doz 1 mg haftada 3 gün verilir.

Diğer vitaminler (Benexol, Becozym C, Polivit) günde 1 kez alınır.

4. Demir Preparatları

Diyaliz tedavisinde demir kaybı olur, böbrek yetmezliğinde eritropoetin üretilememesi anemiye neden olur.

Ferrum Forte

Ferrosonal Duodenale

Venofer (IV)

Eritropoetin preparatları

Eprex ampul 2000-4000 ü

Recormon ampul 2000-5000 ü

Haftada 200-4000 ünite uygulanır.

5. Antihipertansifler

Diüretiklerle kontrol edilemeyen küçük tansiyon basıncının kontrolü için kullanılır. Halsizlik, baş dönmesi durumlarında yeniden doz ayarlanır.

Yan etkileri:

Hydralazine: Nabız sayısını artırır. Nabız 120’nin üzerindeyse ilaç alınmaz.

Atenolol (propranolal), Dideral, Visken vs. nabzı azaltır. Nabız 60’ın altındaysa ilaç alınmaz.

Prazosin (minipres 1 mg-3 mg) ilk doz düşük tansiyona neden olabilir. Bu nedenle ilk doz gece alınır. Günlük 1 mg ile 30 mg arasında değişir.

Metildopa (Alfamet): Günde 3-4 kez 750-3000 mg alınır. 6 aydan fazla kullanımı KC hasarı yapabilir. Ağız kuruluğu oluşturur.

6. ACE İnhibitörleri (Enapril, Renitec)

Kalsiyum Kanal blokerleri (Kardilat, Nidilat, Norvasc) böbrek yetmezliği olan hastada ödem yapabilir.

1. 2. 2. 1. b. Diyaliz

A. Hemodiyaliz

Diyaliz; Hastanın genel durumunu düzeltmek, su, elektrolit dengesini ve vücutta biriken toksinlerin atımını sağlamak, hastanın yaşama devam etmesini ve transplantasyona hazırlanmasını sağlamak için gereklidir.

Diyaliz yarı geçirgen bir zar aracılığı ile kanda yüksek yoğunlukta bulunan bazı zararlı maddelerin yayılma yoluyla diyaliz sıvısına geçmesi prensibine dayanır. Vücuttaki fazla sıvıyı çekmek içinde, zarın su tarafına bir emme basıncı uygulanır (HABERAL, 1997).

B. Bikarbonat ve Bikart Diyalizi

Bikarbonat ve bikart diyaliz yöntemlerinden özellikle aşağıda belirtilen hasta grupları yararlanmaktadır.

Yaşlı hastalar

Acil durumdaki diyaliz hastaları

Akciğer hastalığı olanlar

Kalp damarlarında sertleşme olan hastalar

Tansiyonu düşük olan hastalar

KC fonksiyonu bozuk olan hastalar (HABERAL, 1997).

C. Hemofiltrasyon

Hemodiyaliz tedavisinin bir başka şeklidir. Böbrekteki süzmeyi (ultrafiltrasyonu) andıran bir sistemdir.

Özellikle aşağıda belirtilen hasta gruplarına uygulanmaktadır.

Tansiyonu düşük olan hastalar

Vücudun aşırı su bulunan ve hemodiyaliz tedavisinin ağır geldiği hastalar

Yoğun bakımdaki hastalar

Ağır kalp yetmezliği olan hastalar (HABERAL, 1997).

D. Periton Diyaliz

Karın boşluğunu saran zar (periton) suni böbrek vazifesini görür. Karın duvarına takılan küçük bir tüp vasıtasıyla karın boşluğuna 1-2 litre diyaliz sıvısı aktarılır. Kan içindeki atık maddeler karın zarı vasıtasıyla diyaliz sıvısına geçer. Belli bir zaman geçtikten sonra bu sıvı dışarı çekilerek yerine temiz sıvı verilir. Periton diyalizinin bir şekli olan devamlı ayakta periton diyalizi devamlı bir tedavi yöntemidir. Buna göre karın boşluğu haftanın her günü ve en az günde dört defa değiştirilmek üzere diyaliz sıvısı ile doldurulur. Sıvı değişimi evde veya işyerinde yapabilir. Bu diyaliz yönteminden özellikle aşağıda belirtilen hasta grupları yararlanmaktadır. Periton diyalizi ile hemodiyaliz birbirine destek veren tedavi yöntemleridir (HABERAL, 1997).

Çocuklar (0-16 yaş arası)

Şeker hastaları

Yaşlı hastalar

Damar problemi olanlar

Sosyal etkinliklerini kısıtlamak istemeyenler

Rezerve böbreği olan hastalar

1. 2. 2. 1. c. Böbrek Transplantasyonu

Kronik böbrek yetmezliğinin ideal tedavisi bugün için böbrek transplantasyonudur. Böbrek transplantasyonu, hasta kimseye canlı veya ölü birinin sağlıklı böbreğin cerrahi müdahale ile nakledilmesi demektir. Böbrek transplantasyonu ile ilgili kriter sürekli değişmektedir. Geçmişte transplantasyon yapılamayacağı kabul edilen bir çok hastalıkta bugün rahatlıkla transplantasyon yapılabilmektedir. Bugün, organ transplantasyonlarında temel amaç; organa ihtiyacı olan herkese transplantasyon yapmak için, bütün imkanları kullanarak ve mümkün olduğu kadar daha fazla hastaya daha sağlıklı yaşam sağlamaktır (HABERAL, 1997).

1. 2. 2. 2. Kronik Böbrek Yetmezliğinde Demir Eksikliği ve Tedavisi

KBY’de önemi en önde gelen problemdir. KBY’de serum hemoglobin değeri 6-8 gr civarındadır. Bu değer bir çok hastanın aktivitesini kısıtlar. Yaşlı hatalarda kalp sorunlarını belirginleştirir. Aneminin esas nedeni eritrpoetin yapımındaki azalmadır. Eritropoetin böbreğin tübül hücrelerinden salınan bir hormon olup kemik iliğinden eritrosit yapımını arttırır normal kişide anemi geliştiğinde eritropoetin yapımı artar ve kemik iliğinde eritrosit sentezi artar. Anürik hastada şayet böbrek duruyorsa bir miktar eritropoetin yapılır. Ancak bilateral nefrektomi yapılan hastada plazma eritropoetini çok düşüktür. KC ve tükürük bezleri eritropoetin sentezlerinde yetersizdir. Bu nedenle çok gerekmedikçe nefrektomi yapılmaz. Diyalizde anemide amaç eksik eritropoetini yerine koymaktır. Bu da 50-150 kg dozunda subcutan veya IV uygulanır. Haftada 2-3 kez verilir ve 1-1,5 ay içinde hemoglobin miktarı normale dönmeye başlar. Normal şartlarda hemoglobin 10 gr olacak şekilde tedavi ayarlanmalıdır. Bazı durumlarda epileptik ataklar demir tedavisi sırasında gelişebilir. Bu durumda epdantoin ile birlikte tedaviye devam edilir. IV tedavi ile uzun süreli yüksek değerler elde edilebilir.

KBY’de aneminin diğer bir nedeni plazmadaki üremik toksinlerdir. Bu toksinler dolaşımdaki eritrositlerin yaşam süresini kısıtladıkları gibi sentezi de baskılarlar. Normal kişide 115 gün olan eritrosit ömrü KBY’de 73 gündür.

KBY’de sekonder hiperparatroidizm ile kemik iliğinde fibrozis artar. Bu fibrozis eritropoezi inhibe eder. Paratroidektomiyi takiben bazı hastalarda anemi bir miktar düzelmiştir.

KBY’de GİS’den demir emilimi azalmıştır. Bu hastaların diyetlerinde yeterince demir olmadığından ve PO bağlayan anti asitlerin Fe emilimine engel olmasından dolayı anemi görülebilmektedir. Fe içeren ilaçlar yemekten 1-2 saat sonra verilmelidir. Diyaliz hastalarında oral Fe++ alımı takriben GİS emilimi yeterli olmadığı için alerjik reaksiyonlara neden olsa da takiple beraber IV Fe++ preparatları verilmelidir. 1 ampul 500 ml Dextrozla beraber 4 saatlik infüzyonla yavaş yavaş verilir. KBY’si olan hastanın Fe++ durumunu takip etmek için en iyi metod plazma ferritin değerini ölçmektir. Normal kişilerde ferritin değeri 30-300 microgram/dl olmalıdır. KBY’de serum ferritini 100 mcg’ın altında ise IV yada oral Fe tedavisi mutlaka yapılmalıdır. Folik asit suda erir ve diyaliz hastalarında kaybedildiğinden günde 1 mg oral olarak alınmalıdır. aksi takdirde makrositik anemi gelişir. Vitamin B 12 ise suda eriyen bir vitamin olduğu için hastalara belli aralıklarla IV olarak verilir (BESERAL 1989).

Ciddi anemi durumlarında hipersplenizm düşünülür. Büyük dalak zedelenmiş eritrositleri yakalayarak aneminin derecesini artırır. Böyle bir durumda spelektomi düşünülebilir. Bazı diyaliz hastalarında pentoz fosfat şantında kazanılmış bir anormallik gelişir. Bu nedenle bazı ilaçlara karşı gelişen hassasiyet hemolize ve anemiye neden olur. primaquin, sulfanomidler, quinidine kullanımında dikkatli olunmalıdır.

KBY’de diyalizatta bulunan bazı oksidan ajanların mevcudiyetidir. Klor bir çok ülkede sudaki bakterileri öldürmek için kullanılan bir madde olup su yumuşatıcıları ve reversosmos sistemi ile tam arındırılmaz. Ancak C’lu filtreler ve deiyonazisyon sistemi mevcutsa diyalizattan arındırılabilir.

Anemide Tedavi ve Demir Yüklenilmesi

1. Androjenler

Böbrekte eritropoetin yapımını artırırlar. Kronik diyaliz hastasına androjen verilmesi eritrosit kitlesinde bir artma yapar. Bu durum hemoglobinde 1 gr civarında artış yapar. Androjenin etkisi ilaç başladıktan 1-2 ay sonra başlar. Esas etki 6 ay civarında görülür.

Kadınlarda kıllanma, akne, ses kalınlaşması yapar. Erkeklerde prostat sorunlarında artma görülür. KC hasarına ve KC fonksiyon testlerinin bozulmasına neden olabilir. erkek için impotans sorunlarına yardımcı olabilir. decadurabulin androjen analoğu olup KC bozukluğuna neden olmaz.

Demir Yüklenmesi

Demir eksikliği KBY’de anemi etyolojisinde önemli bir etken olmakla birlikte anemi tedavisinde kullanılan rekombinat human eritropoetine (r- HUEPO) direnç gelişmesi önemli bir engeldir. Fonksiyonel Fe++ eksikliğinde depolarda yeterli Fe++ vardır. Ancak eritroid prekürsör hücreler Fe++ etkin olarak kullanamaz. Mevcut Fe++ fizyolojik eritropoez hızında dolaşıma geçemez. Retikuloendoteliyal blokaj vücut Fe++ desteğine sınırlama getirir. Kronik hastalıklarda sitokinin üretiminin artması ile RES’teki makrofajların vücut Fe++ içerdiğini tüketmeleri sınırlayıcı bir mekanizmadır. Hemodiyaliz hastalarında PO bağlayıcıları ve gastrik PH’ı artıran H2 reseptör blokerlerini sıklıkla kullanmaları Fe++ emilimini azaltır.

Diyaliz hastalarında anemi tedavisi ile kan transfüzyonu yapılması Fe++ yüklenmesi oluşturur. 1 ünite kan yada eritrosit süspansiyonu yaklaşık olarak 200 mgr Fe++ içerir. bu Fe++ KC, pankreasta, kalpte birikerek kalp yetmezliğine, DM’na, KC fonksiyon bozukluğuna neden olur. normal bir kişide demir deposu 4 gr civarındadır. Toksik belirtiler Fe++ depoları 15-20 mgr civarında iken görülür. Renal fonksiyonları normal bir kişide Desferoxamine Fe++i geri dönüşümsüz olarak bağlayarak idrara atılımını sağlar. Desferoxamine diyaliz hastalarında hem alüminyum ve Fe++ yüklenmesinde 2 gr olarak kullanılır ve atılımı diyalizle sağlanır. diyaliz esnasında serum alüminyum seviyesi 2 kez tayin edilmelidir. Bu seviye 60 mikrogram/lt üzerinde ise serum ferritin seviyesi ölçülmesi, şayet ferritin 100 mg/ml’nin üstünde ise DFO (Desferoxamine) 5 mg/kg IV olarak 60 dk içinde verilmelidir. Şayet alüminyum seviyesi (50 mcgr/lt üstünde ise en az 3 ay süre ile haftada 1 defa 5 mg/kg DFO verilmelidir. Serum alüminyum seviyesi 60 mcgr/lt altında tutulmalıdır. Aksi halde alüminyum retansiyonu ve diyaliz demantia oluşur.

Intravenöz Demir Tedavisi

Demirin direkt dolaşıma verilebilmesi için Fe++ tuzları hücresel toksisite oluşturmamalıdır. Parenteral Fe++ preparatları arasında en yaygın kullanılanı demir dextrandır. Dokularında birikmeyen demir dextran IV enjeksiyonu takiben plazmadan makrofajlar tarafından RES’e taşınır. Antijenik uyarım yapması ve molekül ağırlığının fazla olması alerjik reaksiyonlara yol açabilir.

Demir glukanat molekül ağırlığı en düşük ve RES dışı organlarında birikme eğilimi fazla olan IV formdur.

Demir sakkarat 30.000-100.000 daltonluk ağırlığıyla stabildir ve organlarda birikmez. Ayrıca biyolojik polimerler içermesi nedeniyle alerjik reaksiyon göstermez.

IV Fe++ uygulamasında birkaç dakika sonra kaşıntı, solunum güçlüğü, kardiovasküler kollaps görülmesi alerjik reaksiyon olduğunu gösterir. Bunların yanında baş ağrısı, göğüs ağrısı, artroloji, myalji, ateş, bulantı, kusma, hipotansiyon görülebilir. Fe++ glukonat kullanımı sırasında sırt ağrısı, epigastrik ağrı tedaviyi yarıda bıraktıracak şiddette olabilir (EREK, 1995).

Kronik Böbrek Yetmezliğinde Fe++ Tayininde Kullanılan Yöntemler

1. RES’teki Fe++ Depolarının Tayini:

- Serum ferritini

- Kemik iliğinde Fe++ boyanması

2. Dolaşımdaki Fe++ Miktarı

- Serum demiri

- Total Fe++ bağlama kapasitesi (TDBK)

- Trasferirin saturasyonu (TS)

3. Vücut Fe++ Düzeyinin Eritrosit Üzerine Etkisi

- Ortalama eritrosit volumu (MCV)

- Ortalama eritrosit hemoglobin içeriği (MCHC)

- Hipokromik eritrosit yüzdesi

- Çinko protoporfirin konsantrasyonu

Pratik olarak en çok başvurulan yöntemler serum ferritini ve transferin saturasyonudur.

2. HEMODİYALİZ HASTALARINDA KAN BİYOKİMYASI

2. 1. Glukoz

Açlıkta normal serum düzeyi % 70-100 mg/dl dir. monosakkarit olan glukoz bağırsak yolu ile kana karışır. İnsülinden etkilenir ve artışı hiperglisemi azalışı hipoglisemi olarak adlandırılır.

Hipoglisemi nedenleri:

- Malabsorbsiyon, renal glokozüri, stres, ateş, yüksek Ca++ değerleri, postgastrektomi, alkol, KC koması, glukoenozlar, fruktoz intoleransı, galaktozemi, hipofiz yetersizliği, böbrek üstü bez yetmezliği, hiperinsülizm, b hücre hiperplazisi, antidiyabetikler, b-blokerler, hormonal bozukluklar.

Hipoglisemi tedavisinde hasta bilinçli ise hemen şeker verilir. Bilinçsiz ise % 50 glukoz çözeltisi IV verilir.

Hiperglisemi nedenleri:

- Hipertroidi, akromegali, feakromasitoma, pankreasın a hücreli tümörleri, hemipleji, SSS tümörleri, ersefalit, MI, ateş, şok, böbrek yetmezliği, hipotermi, glukokortikoidler, nikotinikasit, kontraseptifler, phenotiazine, phenytoine.

Hiperglisemi tedavisinde insülin verilerek yağ metabolizması yerine karbonhidrat metabolizması konularak sıvı elektrolit dengesi düzeltilir.

2. 2. Üronitrojen = BUN (Kan Üre Azotu)

Serum normal düzeyi; 10-21 mg/dl BUN: 8-18 mg/dl

Hastanın böbrek fonksiyonları hakkında önemli bilgiler verir. Protein metabolizmasının artık ürünüdür. BUN (üronitrojen)böbrek yoluyla atılır. Akut nefrititislerde, böbrek enfeksiyonlarında, böbrek tüberkülozu ve kötü huylu tümörler gibi şiddetli parankim hasarı yapan patolojik hallerde böbrek yetmezliği sonucu kan üre nitrojen düzeyi artar. Artan üre azotu perikaralit yapar. Çünkü üre seröz zarlara (perikart-plevra-periton) toplanma eğilimindedir. Kalp tamponadı görülme riski artar. Bu durum tansiyonun düşerek, CVP’nin yükselmesi ve şok bulgularının gelişmesi şeklindedir. MSS sistemine olan etkisi nedeniyle konfüzyon, bilinç kaybı, halüsünasyonlar ve ileri derecede kişilik değişiklikleri görülebilir.

2. 3. Kreatinin

Serum normal düzeyi 0,6-1 mg/dl’dir. kas katabolik ürünüdür. Asit aminlerden başlıcaları KC’de yapılarak kreatin olarak dolaşıma salınır. Kaslar dolaşımdaki bu maddeyi kreatininfosfat olarak belirli bir oranda kullanır. Kreatinin fosfat’ın metabolik artığı kreatinindir. Bu haliyle böbreklerden atılır. Diyetten etkilenmediği için böbrek fonksiyonlarının göstergesi olarak üreden daha anlamlıdır.

Kreatinin yükseldiği durumlar:

- Kronik böbrek yetmezliği (Böbrek fonksiyonları % 50’den daha fazla azaldığı durumlarda), akut böbrek yetmezliği, akut adale yıkımı (travma, yanık, akut kas distnofisi) akromegali

2. 4. Ürik Asit

Serum normal düzeyi % 2,5-7 mg/dl’dir.

Pürin metabolizmasının son ürünü olup idrarla dışarı atılır. Yüksek plazma konsantrasyonlarının toksik olmadığı bilinse de üremik perikarditi kolaylaştırmakta ve böbrek yetmezliğini hızlandırmaktadır. Böbrek hastalığının ilk safhasında nükleoprotein metabolizması arttığından kandaki değeri yükselir. Gut hastalığı, akut enfeksiyonlar, hemolitik anemiler, hipoparatroidide artmaktadır.

2. 5. Sodyum

Serum normal düzeyi 135-145 mmol/lt kan ile hücre içi sıvı arasındaki osmotik ilişkileri sürdürmek için gereklidir. Na azlığı kalpte uyarıcı oluşumunu seyrekleştirir ve kalbi yavaşlatır.

Sodyumun azaldığı durumlar:

- Kusma, diyare, renal tuz kaybı, yanık, travma, osmotik diürez, hipoaldosteronizm, SIADHi porfiri, diüretik tedavisi, antidiyabetikler, sitostatikler, sedatifler, trisiklik antidepresifler

- Diyare, ateş, terleme, etersiz sıvı alımı, poliüri, diabetes insipidus, santral osmoregulasyon bozukluğu, hiperaldesterorizm, glukokortikoidler, diüretikler

2. 6. Potasyum

Serum normal düzeyi 3,9-5,2 mEq/lt

İntrasellüter sıvıların en önemli iyonu olması nedeniyle hücre bütünlüğünü bozan herhangi bir durum karşısında K+ önemli dengesizliklere yol açar. K+ dengesinin bozulduğu zaman kardiak, sellüleri, roromüsküler fonksiyonlar azalır. K+ kalp kasının repolarizasyonu yani diyastrolünü sağlar. Vücut sıvılarından K+ yetersizliği kalbi sistolde durdurur. Fazlalılığı ise kalbin atım gücü ve hızını azaltır. Bu durumda kalp gevşeyerek diyastestolde durdurur. Bu nedenle K+’un izlenmesi önem taşır. Vücuda alınan K+’un % 80-90’ı idrarla atılmaktadır. Böbrek fonksiyonları bozulduğunda K+ atılımı azalarak ve artan K+ kalbi diastolde durduracaktır. Hastaların özellikle diyetlerinde kavun, kayısı, portakal, muz, şeftali, kuru erik, üzüm, dana eti, sığır eti, tavuk eti, KC, patates, kabak, lahana gibi gıdalardan çok az tüketmesi önerilmektedir. Potasyum yalnız yüksek değerleri, kan alırken stazın uzun sürmesi, hemoliz ve trombozuna bağlı olabilir.

K+’un düştüğü durumlar:

- Renal kayıplar; diüretikler, steroidler, hiperaldesteronizm, cushing sendromu, enternal kayıplar, diyare, kusma, fistüller, laktasif kullanımı, görme bozukluğu, metabolik alkaloz,pemisiyoz anemi, diyabet, koma tedavisi.

K+un yükseldiği durumlar:

- Renal süzümün azalması, böbrek yetmezliği, potasyum tutucu diüretikler, hipoaldesteronizm, böbrek üstü bezi yetersizliği, dağılım bozuklukları, asidoz, masif hemoliz, hücre ölümü

2. 7. Klor

Klor intersiyel sıvı-kan plazmadaki başlıca anyonları oluşturur. Plazmada 100 mEq/lt, intersitisyel sıvıda ise 110 mEq/lt civarındadır. Klor normal olarak günde 100 mEq/lt kadar alınır. Bol NaCl alındığında hipoproteinemi, glomerulonefritlerde idrar retansiyonunda, promonü krizinden sonra CaCl2 düzeyi yükselir.

Açlık halinde, beslenmeden klorürler kaldırılınca, kusmalarda, üremide ileri derecede diyarelerde, ağır diyabette Cl düzeyi düşer. Klor özellikle plazmada ve hücreler arası sıvıda osmotik basıncın sağlanmasında görev alır.

2. 8. Kalsiyum

Serum normal düzeyi 8,5-10,5 mg /dl

Organizmanın önemli iyonlarından biridir. Kemiğin ana maddesini oluşturur. Pıhtılaşma mekanizmasında önemli rol oynar. Böbrek yetmezliğinin ilerlemesi sonucu hipokalsemi daha sık ve daha düşük seviyededir. Bu nedenle günlük Ca gereksinimlerinde bir artış olmaktadır.

Ca metabolizmasının düzenlenmesinde görev alan hormonlar ve D vitamini etkilidir. D3 vit sadece kendisi değil böbreklerde oluşan ve kalsitriol adı verilen metaboli ile etkilidir. Kalsitriol ince bağırsaklardan Ca ve P emilimini hızlandırır. Ayrıca kemik dokusuna etki ederek buradan Ca fosfat çözünmesini arttırır. Paratroidden salınan parathormon Ca düzeyinin yükselmesine yol açan protein yapısında bir hormondur. Ca kemiklerden çözerek kana vermekte. Kalsitonin; kalsiyum düzeyini düşürücü etkiye sahiptir. İdrarla atılan Ca miktarını arttırarak ve kemiklerden Ca çözümlenmesini engelleyerek gösterir.

Plazmadaki Ca düzeyinin % 6 mg altına düşmesi halinde tetani ortaya çıkar. Tetani, kalsiyum yetersizliğine bağlı olarak nevrenal zarların gerginliğinin artması sonucu sinirsel uyarıların şiddetlenmesinden kaynaklanır. Özellikle periferal sistem sinirlerindeki uyarımla kaslardan tetanik kasılmalar görülür. Bu kasılmalar el-yüz kaslarında daha çabuk ve daha belirgindir. Hipokalsemide görülen bu değişikliklere sebep olan durumlar ise; Pankreatit, diyare, böbrek hastalıkları, D metabolizması bozuklukları, hipoproteinemi, nefrotik sendrom, karaciğer sirozu) hipoporatrioidi, hiperfosfatemi, akut nekrotizan pankreatit, furosemid antiepileptikler, streoidlerle tedavi. Ca eksikliğinde tedavide hastaya İ. V ve İM kalsiyum tuzları verilerek düzeltilir. Tetaniler varsa İ. V. olarak % 10’luk olarak mai içinde Ca++ konularak verilir. Ca; fosfat yada karbonat içeren mailere eklendiğinde çökme olacağından bu mailere eklenmelidir. Hiperkalsemide sinir sistemindeki uyarımlar yavaşlar. Bunun sonucunda kaslar tembelleşir. Kemiklerde aşırı derecede Ca birikimi olur, arttığı durumlar ise; Hiperparadirodizim, hareketsizlik, Ca++ alımının artımı, aşırı vit D alınmasıdır. Hastaya izotonik solüsyonların infüzyonla verilmesi Ca++ atılımını kolaylaştırır. Böbrek hastalarında paraneoplastik, endokrin, özellikle primer ve tersiyer hiperparaitoidi immobilizasyon, sarkoidoz ,tiazidler, Vit D, Vit A, lityum, katyon değiştirici reçineler artışa neden olurken, yüksek değerler kan alırken uzun süren staza bağlı olabilir.

2. 9. Fosfor

Serum normal düzeyi 1-4 mg /dl

Serum fosforu hafif böbrek yetmezliğinde normal yada normalden düşüktür. GFR 20 ml/dk’nın altına düştüğü de hiperfofotami belirgindir. Hemodiyaliz hastalarında diyaliz süresince düşer. İnterdiyalitik dönemde sekonder hiperparatirodizim şiddetlenmesine bağlı olarak yükselir. Asit-baz dengesinin sağlanmasında önemli rol oynar.

Kronik diyalizde serum fosfor düzeyinin kontrolü önemli bir sorundur. Yükselmiş serum fosforu kalsiyum seviyesinin düşmesine neden olur. Hipokalsemi de hiperfosfatami ile birlikte paratroidleri stimule ederek renal osteodistrofi oluşmasına yol açar. Hemodializ hastalarının günlük fosfat alımı 1000 mg altına düşürülmelidir. Bunun için fosfattan zengin olan süt-süt ürünleri ile yumurta sarısını diyetten çıkarılması uygundur. Şiddetli raşitizmde fosfor düzeyi azalır. Plazmadaki fosfor düzeyi kalsiyum düzeyi oranında 1/1 şeklindedir.

2. 10. Albumin

Serum normal miktarı % 4,5-5,5 gr arasındadır. Albumine ait tipik değişiklik miktarının azalmasıdır. Albumine ait tipik değişiklik miktarının azalmasıdır. Total protein azalmasını gösteren hallerde olur. karaciğer hastalıklarında, nefrotik sendromlarda görülür.

2.11.Trigliserit

Normal düzeyi 10-190 mg% arasındadır. Serumda bir lipid fraksiyonu olarak bulunur. Gliserolün üç alkol grubunun yağ asitleri ile esterleridir.

Arttığı durumlar: Primer hiperlipoproteinemiler (Tip II a hariç) miyokard infarkstüsü, diabetes mellitus, şişmanlık hipotriodi, karaciğer hastalıkları mekanik ikter, nefrotik sendrom gebelik, kortizol-östrojen tedavisi, gut, KBY.

Azaldığı durumlar: Ağır anemiler, konsumire edici hastalıklar marasmus açlık hipertirioidi, yanık eksüdatif enteropati, b-lipoproteinemi, beslenme durumundaki bozulmalar, absorbsiyon bozukluğu, ayrıca yüksek dozda C vit ve heparin.

2. 11. Magnezyum

Serum normal düzeyi 1,8-2,6 mg/dl 0,74-1,08 mmd

Düştüğü durumlar: Parenteral beslenme, alkolizm, mide asidi kaybı, diyare, pankreatit, plazmasitoz, gebelik, diüretikler, sisplatin tedavisi, idiyopatik.

Yükseldiği durumlar: Oligüri, böbrek yetmezliği, Mg2+ ihtiva eden infüzyonlar, oral Mg2+ substitüsyonlar, laktasifler ve antiasidler.

2. 12. Alkalen Fosfataz

Serum düzeyi 13-51 ıu/lt’dir.

Plazmaya salgılanmış enzimlerdir. Plazmadaki alkalen fosfatazın büyük kısmı oteoblastlardan yapılır ve kemiğin oluşumuna aracılık eder. Serum alkalen fosfataz seviyesi yükselisi sıklıkla ya kemik yada KC safra yoları sistem hastalığını düşündürür. Alkalen fosfataz faaliyet özellikle tümörlerle, kemik hastalıklarında (Osteoporozi, osteosklerozis, ostitis) ve sarılıklı KC hastalıklarında artar. Buna karşılık anemilerde azalır.

Düşükse anlamsızdır. AT’de GGT önemlidir. Kemik değişikliklerinden yüksek değildir.

Düştüğü durumlar: (Seyrek) Herediter, Anemi, Protein Eksikliği, Hipofosfatemi, Hipotiriodi, Hipofizer, Akondroplazi.

Yükseldiği durumlar: Her türlü Kolestazda, Hepatit, mekanik biliyer siroz, antiepileptiklerle tedavi, klorpromazin, thiomazol östrojen, kemik metaztozları, raşitizm osteomaliazi, paget, osteokondroskleroz, marmor kemik hastalığı, son kliniklerin katıldığı neoplaziler, hiperparatiroidi, Cushing sendromu, sarkoidoz mononükleoz, böbrek yetmezliği, böbrek kanseri

2. 13. SGOT (Serum Glutamik – oksaloasetik- Transaminaz)

AST = (Aspartat aminotransferaz)

Normal serum düzeyi 0,28 ıu’dır. Karaciğer fonksiyon testidir. Bu enzim normal olarak en çok kalp kası, iskelet kası, beyin KC ve böbrekte bulunur. Fakat bunlardan kalp kası ve KC hücrelerindeki şiddetli travma ve nekrozlu durumların izleyen kısa bir zaman serumdaki miktar artar. Buna göre SGOT incelenmesi öncelikle kalp kası infarktüsü saptanmasında ve daha sonra KC kas hastalıklarında ayrıcı tanısında önem taşır. Kalp kası infarktüsünde nekroz alanı ne kadar yüksekse SGOT’de o kadar yüksek olur. KC hastalıklarında serumda artışı olmaktadır.

14. SGPT (Serum Glutamik Pyruvic Transaminaz)

Karaciğer ve kalp hastalıklarını birbirinden ayırmak için SGPT’nin incelenmesi gerekir. Bu forment KC’nin akut hücre zedelenmesinde çok hassastır. Serum düzeyi 0-21 ıu. Prostat Kanseri.

2. 15. Total Kolesterol

Normal serum düzeyi 150-270 mEq /lt. Kolesterol steroid bir alkoldür. Lipid özelliği gösterir. Total kolesterolün % 60-80’i ester halinde bulunur. Ester kolesterol ise karaciğerde kolesterolün yağ asitleri ile birleşmesi sonucu oluşur. Lipemilerin her şekilde miksodem de artariosklerozda kan kolesterol düzeyi artmaktadır. Koroner arter hastalıklarında da kan kolesterol düzeyi artmaktadır. Koroner arter hastalıklarında da düzeyin yüksek olduğu saptanmıştır. Kolesterollerde zayıf besinlerle beslenmek, mesela yumurta, et, balık yemek yada ağır enfeksiyonlarda, yağ anemileri kolesterol düzeyini azaltır. Ayrıca damar hastalıklarına sebep olmaktadır. kalp hastalığı serum kolesterol düzeyi yüksek olanlarda ortaya çıkışını 4 kat fazla etkilemektedir.

Arttığı durumlarda ise Hipotroidi, diabetus mellitus, esansiyel hipertansiyon, glikojen depo hastalıkları, pankreas ve prostat tömörü

Azlığı Durumlar: Karaciğer sirozu, hipertroidi

HDL-KOLESTEROL: Yüksek dansiteli lipoprotein.

Takriben total kolesterolün % 25’idir.LDL kolesterolün aksine HDL kolesterolün protektif fonksiyonu vardır. Kalp ve damar hastalıkları için orta derece risk içerir.

LDL KOLESTEROL: Düşük dansiteli lipopoteindir.

VLDL: Çok düşük dansiteli lipoproteindir.

2. 16. Proteinler

Proteinler canlı organizmanın önemli yapısını oluşturlar. Yapılarında karbon, hidrojen ve azot bulunur. Büyüme, çoğalma, kendi kendini onarma gibi olaylar proteinler ve bunların bileşiği olan asitler sayesindedir. Proteinler büyük moleküllü bileşiklerdir. Aminoasitlerin yan yana gelerek zincirler yaparak birleşmekleri daha sonra katlar, salkımlar veya lifler oluşturarak ortaya çıkarlar. Serum normal değeri 6-8 gr’dır. Normal miktara oproteinemi % 6 gr altındaki miktara hipoproteinemi % 8 gr üstündeki miktara proteinemi denir. Proteinde genel artmalar çok seyrek olur. yalnız poliglubüli ve myomlarda artma olur. azalmalar ise kronik protein eksikliğinde, ağır kan ve protein eksikliğinde ağır zehirlenmelerde olmak üzere nispeten azdır.

Görevleri: Ozmotik güç plazmadaki suyun damar dışına çıkmasını önler. Bunun % 70’i proteinler sayesindedir. Proteinler kan PH’nin düzelmesinde görev alan en önemli tampon sistemdir. Hormonlar, ilaçlar ve metaller gibi maddeler kanda proteinlere bağlı olarak taşınırlar. Kanın damar sistemi içerisinde dolaşması sırasında eritrositlerin sedimantı sağlar. Kan vizkozitesini etkiler.

2. 17. Demir Bağlama Kapasitesi

Total olarak DBK % 300 mg bunun 1/3 demire bağlıdır. 2/3 ise serbest DBK oluşturur. Direkt olarak transferin miktarını oluşturur ve ölçer.

Arttığı durumlar: Akut hepatit, gebeliğin son dönemi.

Azaldığı durumlar: Demir eksikliği dışındaki anemiler, kronik lenf ve böbrek hastalıkları.

2. 18. Ferritin

20-300 ug. Özellikle intrasellüler lokalize demir bağlayıcı protein.

Azaldığında: Lantent ve manifest demir eksikliği, manifest demir eksikliğinde Ferritin <15 ug/ protein kayıpları gebelik, akut kan kayıpları (Ferritin 2 hafta sonra düşer).

Yükseldiğinde: Yüksek veya normal serum düzeyinde demirinde; Hemokromatoz, transfüzyon hemosiderozu, infektif eritropoez, karaciğer hastalıkları, Plazmositoz ve malign lenfoma. Serum demir seviyesi eksikliği devamlı yüksekse Malignite, kronik infeksiyonlar düşünülür.

2. 19. HBS AG

Hepatit B virüsü yüzey antijeni ile belirlenen markürdür. Bulaşmadan 6 hafta sonra ortaya çıkar ve 3 ay süreyle gözükür. 6 ay yada daha fazla devam edebilir.

2. 20. Anti HBS

Yüzey antijenine karşı oluşan antikordur. Hastanın bağışık olduğunu gösterir. Hastalığın başlangıcından 3 ay sonra ortaya çıkar. Uzun süre devam edebilir.

2. 21. Gama Glutamil Transferaz

Karaciğer fonksiyon testidir. Karaciğer harabiyetinde yükselir. Safra Akım yollarında, kolestaz, C tıkanıklık olduğunda ve alkolizimde yükselir.

2. 22. HCV

Hepatitlerin C tipidir. Hepatit C’nin bulaşma yollarının başında kan yolu iledir ve % 50’si parenteral yolla olurken, %50’sinin hangi yollarla olduğu bilinmemektedir.akut Hepatit C’ye yakalanan insanların %60-90’ı ALT ve AST ile takip edilirken Hepatit C’ye dönüşüp kliniğinin siroz ve KC kanserine dönüşmesi 10 ile 20 yıl arasında değişmektedir. Bir RNA virüsü olan HCV üzerine ülkemizde yapılan HCV tarama araştırmasında %03-003, %1,8 oranında yaygın olduğu ama bu oranın diyaliz hastalarında çok daha fazla olduğu belirtilmiştir.

2. 23. Anti HCV

İnsan vücudunda HCV’nin (+) pozitif olması insan vücudunun HCV virüsü ile karşılaşmış olması ve bu virüse karşı antikor ürettiğini gösterir.

2. 24. HCV RNA

HCV RNA’nın (+) pozitif olması insan vücudunda hala virüsün aktif şekilde varlığını ve üremesini devam ettirdiğini gösterir (EREK, 1999).

3. DİYALİZ HASTALARINDA HEPATİT VE TİPLERİ

Serum alanının aminotransferaz (ALT, SGPT) seviyesini normalin alt sınırının en az iki katı üzerinde 7 gün persiste etmesiyle tanımlanır. Bilüribün ve alkali fosfataz seviyelerinde yükselme olabilir yada olmayabilir.

Bazı hepatitli hastalarda bitkinlik, deri döküntüsü, artralji ve artrit olsa da en az % 50’sinde hiç semptom yoktur ve % 30’unda sarılık gelişir.

3. 1. Akut Viral Hepatit

Akut viral hepatitin en sık formları hepatit A, B ve C’dir.

A Hepatiti

İnfeksiyöz hepatiti olarak adlandırılan A hepatitit genellikle feko oral yolla bulaşır. Kanlamine gıda yada su genellikle infeksiyon kaynağıdır. Hastalık bir hasta tarafından başka bir yere taşınabilir ve diyaliz ünitesi içinde getirilebilir. Paylaşılan gıdalar, sigaralar yada tabakalar ile taşınacaktır. Hastalık yaklaşık 5 hafta sürer, diğerlerinden farklı olarak kronik karaciğer hastalığına neden olmaz.

A hepatitinin infektivite dönemi ALT yükselmesinin başlangıcında önceki 14 günden ALT pikini takip eden 7-14 güne kadar yayılabilir. Pek çok hasta virüsü sadece dışkısında taşır.

A hepatiti tanısı tek bir kan örneğinde IgM tipi A hepaititi antikorlarının gösterilmesiyle konur.

A hepatitine karşı profilaksi serum immunoglobulin formuyla mümkündür. Sadece gıdanın feko-oral yol ile kontaminasyonu, öpüşme, sigara yada kapların paylaşımı gibi bulaşma varsa kullanılmamalıdır. Globulin bulaşmadan sonraki 7 gün içinde verilirse etkili olur. hastalık genellikle akut semptomatik dönem boyunca istirahat, alkol ve hepatoksik ilaçlardan kaçınma ve iyi dengelenmiş diyet alımı ile tedavi edilir.

B Hepatiti

B hepatiti genellikle 6 hafta ile 6 ay arasında değişen bir infübasyon süresine sahiptir. Hastalık hafif seyirli olmasına karşı semptomlar ciddi olabilir. prodrom dönemi artralji, artrit, döküntü, iştahsızlığa götüren ateş, bitkinlik, sarılık yada sarılıksız kaşıntı içerebilir. En azından % 50’sinde semptom yoktur.

Bulaşma

Kan ürünleri ya da kontamine iğneler yolu ile bulaşır. Transfüzyon sonrası hepatitlerin yaklaşık % 10-20’si B hepatitidir. Serum hepatiti olarak adlandırılır. Kandan başka idrar, tükürük, safra, dışkı, vajinal sekresyonlar, emzirme, gözyaşı gibi vücut sıvıları HBs Ag içerebilir. Feko-oral yol ile bulaşma güç olmakla birlikte damlacık yoluyla da bulaşır. Cinsel yol ile bulaşmada vardır. HBsAg taşıyıcıların aile ilişkileri hepatit gelişimi için risk taşır. Fakat risk cinsel partnerlerde yüksektir. HBsAg, HBsAg pozitif bir anneden plasenta yoluyla fetusa bulaşır.

Klinik Seyir

A hepetitten farklı olarak B hepetiti prognaz daha belirsizdir. Bu hastaların % 10-14’ünde kronik aktif ya da kronik persiton hepatit gelişir ve önemli bir bölüm ölür.

Tedavisinde aktif dönem boyunca istirahat önerilir. ALT normalin üst sınırının dört katının altına ve bilüribin normalin üst sınırının iki katının altına indikten sonra hastaların tedricen normal aktivitelerine dönmelerine izin verilir. İyi bir diyet ve alkollü içkilerden sakınma medikal tedavide önemlidir.

D Hepatiti

Delta ajanı olarak adlandırılan D hepatiti virüsü akut HBsAg taşıyıcısı olan bir kişinin kan dolaşımına girmedikçe replikasyon yeteneği olmayan küçük inkomplet bir RNA virüsüdür. Bu durumda D hepatiti virüsü kendi serbest bulunan HBsAG’i ile kaplar ve replikasyon yeteneği sağlar. D hepatiti en çok intravenöz ilaç kullananlarda ve eşcinsel erkeklerde görülür.

C Hepatiti

C hepatit virüsü non-A, non-B hepatitinden en sık nedenidir. Taransfüzyona bağlı hepatit olgularının seroljik incelemeleri bunların C hepatiti infeksiyonu olduğunu gösterir.

İmmonolojik Tetkikler

Anti HCV elisa yöntemi ile saptanır. Prevalans (hasta olan kişi sayısı) çalışmaları Anti HCV 275 hastanın 43’ünde (+) (%15,6) bulunmuştur. Bu çalışmalar sonucunda Anti HCV’nin HD hastalarında yaygın görüldüğü sonucuna varıldı.

Sonraki çalışmalarda 279 HD hastasının Anti HCV prevolanması % 25 (58’i reaktif, 13’ü belli olmayan) olarak saptandı.

Diyaliziz ünitelerinde anti HCV (+) hastaların yüksek prevelansı, diyaliz hastaları arasında bulaşma olduğunu kuvvetle düşündürürler. Tarama yapılmasının ve enfekte hastaların ayrılmasının gerektiği sonucuna varıldı.

Çalışmalarda HD hastalarının belirli bir grubunda Anti HCV’nin (+) saptandı. Bu bulgular ALT normal seviyede olsa bile gerçek C hepatiti enfeksiyonunun varlığına mecbur ettiğini düşündürür. Bu bulgular C hepatitinin klinik öneminin daha ileri incelemelerle ortaya konmasının gerektirir. Bunlar hastanın infektivitesinin daha iyi anlaşılması ve izole Anti HCV (+) HD hastalarının potansiyel varlığıdır.

Yapılan son çalışmalarda Anti HCV % 25 oranında fazla olduğu için HD hastaları diyaliz programına alınmadan önce hepatit markerleri kontrol edilmelidir. Anti HCV yönünden taranmalıdır. (+) bulunursa diyaliz makinesi yalnızca anti HCV (+) hastalar için saklanmalıdır. Benzer şekilde HBsAG taşıyıcılığı bulunduğunda benzer önlemler alınmalıdır.

3. 2. Sitomegalovirus Hepatiti

Kronik diyaliz hastaları, böbrek nakli geçirmiş immunosuprese hastalar ve multipl transfüzyon yapılmış hastalarda gelişebilir. Bu hastalık bitkinlik ve sonunda sarılığa neden olabilir ya da asemptomatik ve yavaş ilerleyici seyredebilir. Hastalığın en sık bulgusu ateştir. Alkalifosfatoz ve ALT seviyeleri yükselir. Tanılenfistlerden ya da idrardan sitomegalovirüs kültüre ya da antikor titresinin dört katından fazla arttığının gösterilmesi ile konur

3. 3. Herpes Simplex Hepatiti

Klinik bulgular sıklıkla odinofaji ve lökopeni ile birlikte yüksek ateştir. Yüksek alkali fosfataz seviyesi ile orantısız ALT’den daha yüksek AST seviyeleri görülür. Hastalık ilerleyebilir ve belirgin risk taşır. Tanı; karaciğer biyopsisinin touch preparasyonu, karaciğer dokusunun kültüre lenfosit kültürü yada antikor titresinin dört katından fazla arttığı gösterilmesi ile konabilir.

Hepatiti Önleme ve Kontrol

Kişisel ve çevresel hijyen sürdürülmeli ve hastalık gözetimi, personel ve halk eğitimi teşvik edilmelidir. İyi bireysel hijyende el yıkama özellikle uygulanmalıdır ve kan, idrar, dışkı yada tükürük ile kontramine maddeler atılmalı yada dezenfekte edilmelidir. Tıraş bıçakları, diş fırçaları, yiyecek kapları, havlular ve sabunlu bezler paylaşılamamalıdır.

Hastanede, hepatitli hastaların kan ve diğer vücut sıvıları ayrı bir yerde tetkik edilmelidir. HBsAG (+) hastalardan kan yada kan ile kantamine maddelere el sürüleceği zaman personele eldiven ve elbise giymesi önerilir. Kan ve diğer vücut sıvıları ile çalışırken sıçrayabilir, maske uygun olur.

B Hepatiti Aşısı ve Gama Globulin

B hepatiti aşısı bulaşma öncesi profilaksi’de endikedir. Başlangıçta 1. ve daha 6. ayda olmak üzere 1 e ml verilir. Sağlıklı erişkinlerin %90’ından fazlası aşıdan sonra anti-HBs gelişir. B hepaititi aşısı deltoid bölgesine kas içi yapılmalıdır.

B hepatiti immün globulini kaza ile HBsAG (+) materyal bulaşmamış sağlık personeline bulaşma sonrası profilaksi için önerilmektedir. 24 saat içinde verilmeli ve beta hepatit aşısına bulaşmadan sonraki 7 gün içinde başlanmalıdır. Eğer tanıdan emin olunmuyorsa ikinci bir aşı dozu HBIg G 1 ay sonra verilmelidir. HBsAg taşıyıcısı annelerin yeni doğanda doğumda 0,5 ml HBIg G verilmeli ve aynı anda aşılamaya 0,5 ml ile başlanmalı ve 1. veya 6. aylarda doz tekrarlanır.,

Aşılanma sonrası anti HBs taraması (son dozdan 1-3 ay sonra) immünitenin sürekliliğinde yararlı olur ve yeni doz gerekliliğini gösterir.

HbsAg Pozitif sağlık Çalışanlarının Tedavisi

HBsAG (+) bulunan sağlık personelinin diğer hastalarla teması kısıtlanmamalıdır. Eldeki küçük yaralar oral veya cilt yoluyla bulaşmada çok önemlidir. Aseptik teknik ve küçük cerrahi, diş işlemleri ve yara pansumanlarında eldiven kullanımı gerekir.

HBsAG taşıyan baz bireyler 6 aylık aralarla düzenli olarak incelenmelidir. ALT’de akut ya da kronik karaciğer hastalığının anlaşılması için test edilmelidir.

3. 4. Kronik Hepatit

Akut B yada C virüs hepatitini takiben kronik karaciğer hastalığı gelişebilir. En sık bitkinlik görülür. Histolojik ve klinik görünüm, kronik persiston hepatit gibi nispeten iyi seyirli ya da genellikle siroza giden kronik aktif hepatit şeklinde olabilir.

Kronik Persistan Hepatit

Böbrek nakilli ya da diyaliz hastalarında görülür. Klinik bulgu vermezler. Normalin üst sınırından 20 kat daha fazla asemptomatik bir ALT yada AST yükselmesi vardır. Bilubirin ve alkali fosfataz seviyeleri normal kalır. Siroza gidiş görülmez. Hayat süresinde kısalma ya da portal hipertansiyon gelişimi görülmez.

Bu hastalar kendilerini iyi hissederler. % 60’ında HBsAG (+) dir.

Kronik Aktif Hepatit

Akut viral karaciğer hastalığının en ciddi sorunudur. Gidişi çok değişkendir. Hiç semptom görülmeyebilir ya da ciddi bitkinlik, iştahsızlık, sarılık, artrit, artralji ve ateş ile birlikte olabilir.

Hastalık virüs dışı nedenlerle oluşabilir. Hastalık genellikle yam tarzındadır. Siroz olabilir ya da olmayabilir.

Postnekrotik Siroz

Muhtemelen asemptomatik kronik aktif hepatitin sirotik olarak ilerlemesi ile gelişen postnekrotik siroz vardır. Özefagus, varis kanaması ve asit gibi portal hipertansiyon bulguları ile ortaya çıkabilir. Bazıları HBsAG taşır. Kesin tanı karaciğer biopsisi ile konur.

Kronik HBsAG taşıyıcıları

Genellikle belirlenmiş HBsAg (+) liğinden 6 ay ya da daha fazla süre kronik tanısı koyulur. Kronik HD hastaları sıklıkla taşıyıcı olurlar. HbsAG (+) hastaların makineleri ayrılmalıdır. HbSAg (+)idrar ya da dışkılarda hepatit bulaşması olağan değilse de kan, dışkı, idrar ve iğneler izole edilmelidir. Kronik taşıyıcıların kan vermesi, tıraş makinesi, diş fırçası ve sigaralar paylaşılmamalıdırlar.

Kronik İntrahepatik Kolestaz

Hastalar bitkinlik ve sarılıktan yakınabilir. Bazılarında semptom yoktur. Genellikle ALT ve AST’de hafif yükselme, alkali fosfataz ve biluribinemide yükselme görülür. Tanı karaciğer biopsisi ile konur.

Kolestazın patogenezi belli olduğundan tedavi nedene yönelik olmalıdır.

Dezenfeksiyon

Virüs hepatitlerinin her formu için en iyi seçim ısı sterilizasyonudur. Hepatit virüsleri şu durumlarda inaktive edilir.

100°C suda 10 dakika kaynatma

Otoklavda 15 psi basınç ve 121°C 15 dakika

160°C kuru ısıda 2 saat

En etkili yöntem makinelerin, zeminin ve aletlerin sıcak su ile yıkanmasıdır. Bazı makinelerde ısı sterilizasyonu olmadığından sodyum hipoklorit solüsyonları kullanılır. HD ünitesinde halı kaplama yapılmamalı ve zemin sıcak su ile düzenli, yıkamaya müsait sert yüzeylerle kaplanmalıdır. Sigara içilmesi ve yemek yenmesi yasaklanmalıdır. Personel diyaliz ünitesinde cadde ve ev yada hastada hastaya kurumuş kanları taşımaktan solunmak için elbise giymelidir.

Diyaliz Hastalarında Asit

Asitli kronik HD hastaları asit nedenine bağlı olarak 2 gruba ayrılır. Hastaların bir grubunda renal enfeksiyon bozukluğundan bağımsız bir asit nedeni saptanabilir. Diğer grubu ESRD (Terminal Dönem Böbrek Yetmezliği) ya da kronik HD ile ilişkili idiyopatik diyaliz asiti oluşturur.

Patofizyolojik Nedenler

Üremik sendromu, kronik hiperparatiroidizm, sıvı fazlalığı, kompartımanlarda direnen sıvı sendromu, Hipoproteineni sendromu.

Böbreğe Bağlı Olmayan Nedenler

Siroz, Konjestif kalp yetmezliği, Nefrotik Sendrom (Transüda), Tüberküloz peritonit, Pankreatit, Peritoneal Malignite (Exüda)

Tanı

Asit sıvısının parasentez yoluyla incelenmesi esastır. En önemli değerlendirme Transuda-exuda ayrımıdır. Yaklaşık aynı zamanda alınan kan ve parasentez sıvısında albumin ve total protein seviyelerinin karşılaştırılmasıyla transuda-exuda ayrımı yapılır. Ek olarak kültür yapılır ve malignite (kanser hücresi) araştırılır. Asit sıvısı saman renkte ise exuda karakterindendir. Exuda (Asit proteini/serum proteini ³ 0,72) dir.

Tedavi

Üç olası yaklaşım vardır.

1. Sık hemodiyaliz ve ultrafiltrasyon ile Agresif Sıvı Tedavisi. Sodyum ve sıvı kısıtlanmasıyla birlikte sık hemodiyaliz ve izole ultrafiltrasyon ile agresif (yoğun) sıvı tedavisidir. Bu birkaç hafta boyunca 5-6 kez yapılır.

2. Periton Diyalizi. Hemen daima asit sıvısının mobilize edecektir. Eğer hipoalbüminemi varsa periton diyalizinin durumunu ağırlaştırabileceği unutulmamalıdır. Periton diyalizi asit sıvısının uzaklaştırılmasında ve atılmasında yaralı olduğunda, odak periton diyalizi yönteminin kullanıldığına bakılmaksızın hedef asit sıvısının kademeli atılması olmalıdır. Bunun için her periton diyalizi seansında enfüze edilen 500-1000 ml daha fazla sıvı drene edilmelidir.

3. Transplantasyon: Kronik idiyopatik diyaliz asit tedavisinde böbrek nakli en etkili yöntemdir. Başarı oranı % 100’dür. Bazı hastalar böbrek nakline istekli değildir ve bazı olgular transplantasyona karşı tıpsal kontredikasyonlar olabilir (GITNICK, 1990).

4. HEMODİALİZDE SIVI-ELEKTROLİT DENGESİZLİKLERİ

Hücreler canlının en küçük ünitesi olup, tüm doku ve sistemlerin yapı taşını oluşturur. Yaşamın sürdürülmesi, hücrelerin normal fonksiyon görmelerine bağlıdır. Normal şartlarda hücreler sıvı ortamda yer alırlar. Yaşam için gerekli maddeler hücrelere, damarlar içindeki sıvı aracılığıyla taşınır ve yıkım ürünleri gene sıvı aracılığıyla hücrelerden uzaklaştırır. Hücrelerin yaşayabilmeleri ve normal fonksiyon görebilmeleri geniş ölçüde beden sıvılarının birleşim ve dağılımın dengeli olmasına bağlıdır.

4. 1. Beden Sıvıları

Bileşimi;

Beden sıvısı sadece su değildir. Hem suyu hem de bu su içinde yer alan elektrolitleri ve üre, kreatinin, deskroz, gibelektrolij olmayan maddeleri içerir.

Dağılımı;

Beden sıvıları iki ana bölümde yer alır (Tablo 1):

1. Hücre içi < intraselüler bölme 2. Hücre dışı < ekstraselüler bölme < Şekil 2

Tablo 1. Beden Sıvılarının Fonksiyonel Bölmeleri

Beden Sıvıları Beden Ağırlığına Göre Olanlar

Total Beden Suyu % 60

Hücre içi bölme % 40

Hücre dışı bölme

* Hücreler arası bölme % 15

* Plazma % 5

* Transelüler % 1

Hücre içi sıvı: Beden hücrelerinde bulunan sıvıdır. Beden ağırlığının 5 40’ını meydana getirir. Total beden sıvısının ise %70 ağırlığınını oluşturur.

Hücre dışı sıvı: Beden ağırlığının % 20’si kadardır. Total bedenin sıvı oranı ise %30’unu oluşturur. Hücre dışı sıvı başlıca üç bölmede yer alır.

Hücreler arası sıvı; beden ağırlığının % 15’nin oluşturur.

Transellüler sıvı: gastrointestinal sistem, mesane, endokrin bezler, plevra, periton ve merkez sinir sistemi içindeki sıvıyı kaplar. Beden ağırlığının %1,2 sini oluşturur.

Fonksiyonları:

Su, hücre metabolizması için sıvı bir ortam hazırlar. Katı maddeler çözülmesine yardımcı olur. besin maddeleri ve oksijenin hücrelere ve yıkım ürünlerinin hücrelerden dışarı taşınmasını sağlar ve beden ısısını düzenler.

Normal Sıvı Dengesi:

Bedende normal sıvı hacminin korunması, yani sıvı ağızlığının ya da fazlalığın önlenebilmesi için günlük sıvı alımı yaklaşık olarak günlük sıvı kaybına eşit olmalıdır. Erişkin bireyde günlük sıvı alınımı yaklaşık 2000, 2500 ml’dir. bu sıvıların bir kısmı içecekler şeklinde alınır, bir kısmı da aldığımız katı yiyeceklerdeki sıvılardır. Et ve sebzeler % 60, 95 oranında su içerirler. Ayrıca bedenimiz yiyeceklerin metabolize edilmeleri sonucu bir miktar, yaklaşık 300 ml su oluşur. Bedenden sıvı kaybı ise böbrekler yoluyla, gözle görülmeyen kayıp dediğimiz akciğerler ve deri yoluyla olmaktadır.

Proteinler:

Sıvı elektrolit dengesinde önemli rol oynarlar. Hücrede ve plazmada bulunurlar. Hücre protoplazmasında yer alan proteine “proteinat” denir ve anyon olarak kabul edilir. plazmadaki protein kolloid şeklindedir. Kolloidler, büyüklükleri nedeniyle canlıların membranından geçemeyen büyüklükleri nedeniyle canlıların membranından makromolekülerdir. Bu nedenle plazma proteinleri dokular içine diffüze olmak yerine damar içinde kalırlar. Başlıca plazma proteinleri albümin, globin ve fibrinojendir. Bu proteinler karaciğerde sentez edilir.

Fonksiyonları:

Elektrolitler ve plazma proteinleri bedendeki önemli fizyolojik fonksiyonlarda yer alırlar.

Elektrolitlerin başlıca fonksiyonları:

Sinir adale uyarılabilirliğini sağlamak

Beden sıvı ozmoliretesini devam ettirmek

H+ lı dengesini düzenlemek

Beden sıvılarının dağılımını sağlamaktır.

Ozmolorite: bir litre solüsyon içindeki çözülmüş, partiküllerin toplam sayısı olarak tanımlanır. Ozmolorite bedende, hücre, hücre içi sıvı bölmesiyle, hücre dışı sıvı bölmesiyle hücre dışı sıvı bölmesi arasında suyun geçişini kontrol eder. Ozmoloritesi, hücre içinde sıvı ozmoıloritesine eşit olan sıvılara “izotonoik” ozmoloritesi, hücre içinde sıvı ozmoloritesinden yüksek olan sıvılara “hiportonik” ozmolaritesi, hücre sıvı ozmoloritesinden az olan sıvılara “hipotonik” sıvılar denilmektedir. İzotonik dediğimiz sıvılar, hücre içi sıvıyla aynı maddeleri içermeyebilir, ama içerdikleri partiküllerin konsantrasyonu hücre içi sıvının içerdiği partikül konsantrasyonuna eşittir. Örneğini % 5 dextroz ve % 0,9 NaCl solüsyonu, her biri izotoniktir. Biri şeker, diğeri tuz içermektedir. Ama içerdikleri partikül konsantrasyonu hücre içi sıvınınkine eşittir.

Damar ve hücreler arası sıvı bölmeleri arasında geçişin nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için bazı faktörlerin bilinmesi gerekir. bunlar, plazma proitenleri, kapiller permeabilite, plazma ozmolaritesi hidrostatik basınç, kolloid ozmotik basınç, filtrasyon basıncı ve lenfotik sistemdir. Plazma proteinlerinin normal değeri 6-8 gr/100 ml’dir. kapiller duvar su ve belirli elektrolitlerin geçmesine izin verip, proteinleri geçirmediğinden damar içindeki protein konsantrasyonu yüksektir. Böylece plazmanın ozmoloritesi, hücreler arası sıvının ozmoloritesinden %0,5 daha yüksektir. Bu da sıvının damar içinde tutulmasını ve damar içine çekilmesini sağlar. Plazma ozmoloritesinde azalma olursa, sıvının hücreler arası bölmeye geçtiği görülür, ödem olur, kan hacmi azalır.

Lenfotik sistem: Bu sistemin görevi, hücreler arası bölmedeki fazla miktardaki sıvının ve kapillerden bu bölmeye kaçan çok az miktardaki proteinin tekrar dolaşıma katılmasını sağlamaktır. Proteinlerin dokular arsındaki uzaklaştırılması çok önemlidir. Bu fonksiyon yerine getirilmezse, insan 24 saat içinde ölebilir.

4. 2. Sıvı Elektrolit Dengesini Düzenleyen Homeostatik Mekanizmalar

Sıvı-elektrolit dengesi ve sıvı elektrolitlerin bedendeki dağılımları, homeostat olarak endokrin, gastrointestinal, renal, sinir ve solunum sistemleri tarafından düzenlenir. Bu sistemler, bedene sıvı elektrolit alımını atılımına da kontrol ederler. Bu nedenle bu sistemlerin herhangi birinin fonksiyonundaki çok küçük bozukluklar bilie sıvı-elektrolit dengesizliklerine neden olabilecektir.

4. 2. 1. Endokrin Sistem

Sıvı –elektrolit dengesini düzenleyen başlıca hormonlar antidiüretik hormon (ADH); Aldosteron, troid hormon, Paratroit Hormon (PTH), Kalsitonin ve diüretik Hormonlardır (DH)dir.

Antidiüretik Hormon (ADH): ADH böbreğin distol tüplerden ve toplayıcı kanallarından suyun geri emilimini (K+ ve H+’un atılmasını sağlar) artırarak idrar miktarını azaltır.

Aldesteron: Böbreklerden Na+’un geri emilimi K+ ve H+’un atılmasını sağlar.

Troid Hormon: Salınımı renal kan akımı artırarak idrar atılımını arttırır.

<

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Uyuşturucu Madde Kulanımının Tarihsel

UYUŞTURUCU MADDE KULANIMININ TARİHSEL

SEYRİ

Madde kullanımına bağlı problemler genellikle modern hayatın getirdiği değişikliklere ve strese bağlı olduğu düşüncesi oldukça yaygındır. Geleneksel toplumdan modern ve seküler toplum yapısına geçişin, aile yapısının zayıflayışının, şehir hayatının sosyoekonomik baskısının bunda etkili olduğu üstünde durulur. Bu faktörler bazı psikoaktif madde epidemilerinde etkili olsa da problem oldukça karmaşıktır ve kökeni sanayi devriminden çok öncelere dayanır.

Alkol, opiyum, cannabis, koka yaprakları vb maddelerin tıp dışı amaçlarla kullanımı insanlık tarihinin başlangıcı kadar eskilere dayanmaktadır. Türkiye’de yapılan arkeolojik kazılarda binlerce yil öncesine ait afyon tohumları bulunmuştur. Bütün kıtalarda alkol üretmek için sayısız yol geliştirilmiştir. İnsanlar etil alkol elde etmek için deve ve at sütünden pirince, tahıllardan kaktüse, patatesten bala kadar pek çok değişik maddeyi karbonhidrat kaynağı olarak kullanmışlardır. İçki üretimi o kadar eskilere dayanır ki insanlığın mayayı ilk olarak ekmek yapmak için mi yoksa bira üretmek için mi kullandığı henüz anlaşılamamıştır. Madde bağımlılığı 2000 yıl önceki yazılarda tanımlanmıştır.

Sporadik madde kötüye kullanımı tarihin her döneminde görülmüşse de yaygın ya da epidemik madde bagımlılığı görece yeni bir olaydır. Bu gelişmede rol oynayan başlıca faktörler şunlardır:

1. Belli bölgelerde kullanılan maddelerin tüm dünyaya yayılması.

2. Aynı maddelerin daha saf ve dolayısıyla etkin derivelerinin üretilmesi.

3. Yeni sentetik psikotrop maddelerin üretilmesi.

4. Parenteral kullanım gibi yeni kullanım yollarının geliştirilmesi.

Birçok psikoaktif madde dinsel ve sosyal ritüellerde kullanılmştır. Örneğin sarabin Hiristiyan ve Yahudiler arasında kullanılışı, belli hallusinojenlerin Saman ayinlerinde kullanılışı, tütünün Amerikan yerlileri arasında ritüellerde kullanılışı gibi. Bu tür kullanımlar toplumlara belli maddeleri nasıl kullanacaklarını öğretmekte, muhtemel etkileri ile ilgili bilgilendirmekte ve bu maddelerin kullanımı ile ilgili sosyal sınırlar koymakta idiler. Örneğin alkolü dini törenlerinde kullanmalarına rağmen Yahudiler arasında alkol bağımlılığı oldukça seyrektir. Bunun nedeni Yahudiler arasında sarhoş olmanın çok ayıp karşılanmasıdır. Yani kültür alkolün ne zaman, nerede, ne ölçüde kullanılacağını öğretiyordu. Amerika yerlileri tütünü mukaddes saymakta ve ritüeller dışında kullanımını hoş karşılamamaktaydılar.

Dinler, kültürler ve devletler psikoaktif maddelerin kötüye kullanımı ile mücadele etmişler, bazan başarılı olmuşlar, bazen de olamamışlardır. Bağımlılık yapıcı madde türlerindeki yeni buluşlar, kullanım yollarındaki yenilikler, üretim ve dağıtım yollarındaki gelişmeler problemi çağımızda her zaman olduğundan daha karmaşık hale getirmiştir. Son beş yüzyılda madde üretim ve kullanım yolları bütün dünyaya yayılmıştır. Ulaşım ve ticaretin artması bunda önemli bir rol oynamıştır. Tütün ve daha sonra kokain Amerika kıtasından bütün dünyaya yayılmıştır. Afyon ve esrar da bunun tersine Avrupa’dan Amerika’ya yayılmıştır. Alkol üretimi çok eski çağlardan itibaren dünyanın hemen her yerinde bilinse de daha konsantre ve dolayısıyla etkin alkol üretim yolu olan distilizasyon (viski vb distile içkilerin üretim teknolojisi) Avrupa’dan dünyaya yayılmıştır. Yakarak dumanını içme Amerika kıtasından dünyaya yayılırken, enjeksiyon ile maddelerin beyne en hızlı en yüksek konsantrasyonda iletilmesi 19. yüzyildaki teknolojik gelişim ile oldu. Psikotropik etkisi için üretilmeyen pek çok endüstriyel madde bu amaçla kullanılmaya başlandı. Benzin, aerosoller, boya bileşimleri, temizlik maddeleri, tutkal bunlar arasında sayılabilir. Belki binlerce yıldır kendi kültürlerinde belli maddeleri, belli bir sosyokültürel çerçeve içinde kullanmayı bilen insanlar, bu sayılan gelişmeler sonucunda kültürlerinin nasıl kullanacaklarını kendilerine öğretmediği yeni maddelerle karşılaştılar, önceden bilmedikleri bu maddelerin beyni çok daha fazla etkilemesinin yollarını öğrendiler. Örneğin binlerce yıldır afyonu hap şeklinde alan insanlar son bir kaç yüzyılda sigara şeklinde içmeyi, son yüzyılda da enjekte etmeyi ögrendiler, afyondan en az 10 kat güçlü olan saf eroin ve sentetik opioid türevlerini üretmeye başladılar. Bu yeni kullanım tarzı bir çok yeni sağlık sorunlarına yol açarken bütün dünyada opioid bağımlılığının çığ gibi büyümesine neden oldu. Başka bir örnek de İngiltere’de 2 yüzyıl önce cin ilk üretilmeye başlandığında görülen “İngiliz Cin Epidemisi”dir.

Yeni karşılaılan bir maddeye sosyal bagışıklığın olmamasına örnek olarak, kendi toplumlarında alkolün yasak olduğu müslümanların alkolün kolayca bulundugu ve kullanımının serbest olduğu ülkelerde yaşamaya başlaması verilebilir. Kendi toplumlari içinde iken çok etkin korunmalarına rağmen örneğin göç ile değişik bir topluma girmeleri sonucunda bu kişiler alkolü nasıl kullanacaklarını çocukluklarından beri çevrelerinden öğrenmemiş olduklarından daha kolay alkol bağımlısı olabilirler.

Son 20-30 yılda çoğul madde kullanımıi belirginleşmiştir. Alkol, esrar, opiyat ve sentetik maddelerin 2 ya da daha fazlasının bir arada kullanımı anlamına gelen bu durum çok ciddi sonuçlara yol açmaktadır ve bir çok yerde özellikle gençler arasında yaygındır.

Bugün, Galen’in Roma’da 15 yüzyıl önce tanımladıgı alkol problemlerinin çoğu olurken yeni maddelerin üretilmesiyle yeni problemler ortaya çıkmakta yeni sosyal çalkantılarla yeni epidemiler görülmektedir. Modern teknoloji de tabloyu karmaşıklaştırmaktadır. Binek hayvanlarının tek ulaşım aracı oldugu devirlerde sarhoş bir sürücünün verebilecegi zarar oldukça kısıtlıydı. Yüksek hızlı endüstri ve tarım araçları, elektrikli aletler, sofistike cerrahi teknikler vb de kullanan kişilerin muhakemesi ve psikomotor koordinasyonunun tam olmaması halinde önemli zararlara yol açabilirler.

1940′lar öncesinde madde bağımlılığı farklı madde türlerine göre dünyanın belli yerlerine sınırlıydı. Hızlı ulaşım ve yüksek mobilite, kültürel difüzyon ve dünya çapında kozmopolitan gençlik kültürünün gelismesi ile madde kötüye kullanımının bütün çesitleri tüm dünyaya yayıldı. Afyon ve eroin kötüye kullanımı bir zamanlar yalnızca Asya ve Kuzey Amerika’da sınırlı iken bugün Avrupa’ya ve bütün gelişmekte olan ülkelere yayıldı. Kokain kullanımı bir zamanlar bir kaç Latin Amerika ülkesinde koka yaprağı çiğneme ve Kuzey Amerika’da sınırlı bir populasyonda ekstre halde kullanım ile sınırlı iken Amerika ve Avrupa’da geniş kitlelere yayıldı. Çin, Hindistan, Orta Doğu ve Afrika’da kullanılan esrar Avrupa, Amerika ve dünyanın diğer yerlerine yayıldı. Sentetik maddeler olan barbütratlar ve benzodiyazepinler bütün dünyada belki de en sık kötüye kullanılan maddeler haline geldiler..

Erkekler geleneksel olarak kadılardan daha fazla psikoaktif madde kullanmalarına rağmen, özellikle gelişmiş toplumlarda kadınlar her alanda eşitliğe ulaştıkça bu ara da kapanmaktadır. Benzer bir şekilde madde kullanmı geleneksel olarak yetişkinlere has iken gençler giderek daha fazla etkilenmektedirler. Başlangıçta bütün maddeler belli bir alt kültür içinde kullanılsa da zamanla toplumun bütün katmanlarına yayılabilirler.

UYUŞTURUCU MADDE BAĞIMLILIĞI

İnsanlarda sakinleştirici, keyif veren veya uyarıcı etkileri olan, giderek daha fazla alma isteği doğuran, bırakıldığında yoksunluk belirtileri doğuran kimyasal maddelere ve ilaçlara uyuşturucu madde adı verilir.Zararlı etkileri bilindiği halde uyşturucu maddelere karşı duyulan sürekli alma isteğinin engellenememesine uyuşturucu madde bağımlılığı denir.

Uyuşturucu maddelerin bir kısmı tedavi amacıyla kullanılır.Bir kısmı ise sadece keyif verici veya uyarıcıetkileri sebebiyle kullanılmaktadır.Tedevi amacıyla kullanılan maddeler de doktor kontrolü dışında sakinleştirtici veya keyif verici etkileri sebebiyle kötü kullanılmakta ve bağımlılığa yol açmaktadır.Uyuşturucu maddeler yıllardır ruhsal duruma olumsuz etkileri olduğu bilinen maddelerdir.Günümüzde en gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere kadar çok yaygın olarak uyuşturucu madde kullanılmaktadır.Bazı ülkeler uyuşturucu madde kullanımı ve taşınmasına ağır cezalar uygulamaktadır. Bazı ülkelerde ise bu serbest bırakılmıştır.

A) Uyuşturucu Maddeler Ve Etkileri:

Uyuşturucu olarak kullanılan birçok madde vardır. Bunların kimyasal yapıları birbirinden farklıdır. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek değişik belirtilere yol açarlar. Uyuşturucu maddeleri ve özelliklerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

Afyon, morfin, eroin grubu uyuşturucular:Bu grup uyuşturucular afyon bitkisinden elde edilir. Güçlü ağrı kesici özelikleri vardır. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yaparlar. Bu maddeler kullanıldığında sakinleşme, neşelenme meydana gelir. Kaygılar ve sıkıntılar kaybolur.Düşünme yeteneği azalır, irade zayıflar.Kişilik bozukluğu, ilgisizlik, ruhsal çöküntü meydana gelir.Kan basıncı düşer, nabız ve solunum sayısı azalır.Göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, bulantı, kusma görülür. Çok kolay bağımlılık yapan maddelerdir. Yoksunluk durumunda burun akıntısı, titreme, terleme, kramplar, panik ve bilinç kaybı meydana gelir.

Esrar:Hint kenevirinden elde edilen bir uyuşturucudur. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yapar. Özellikleri ve yoksunluk tablosu afyon ve türevlerine benzer. Kullanıldığında rahatlama ve uyuşukluk meydana getirir. Kişi bir rüya alemine dalar, halisinasyon görür. Uzun süre kullanıma bağlı olarak karakter kaybı ve akli durumda bozukluklar meydana getirir.

Barbituratlar ve sakinleştiriciler:Barbituratlar, diazem benzeri sakinleştirici ilaçlar tıpta kullanılan maddelerdir. Bunların doktor kontrolü dışında kullanlması bağımlılığa yol açar. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etkisi olan bu maddeler kullanıldıklarında gevşeme, rahatlama ve uykuya eğilim meydana getirirler. Uzun süre kullanıldıklarında karaciğerde kanser, kan dokuda bozukluk meydana gelir.

LSD, Meskalin, PCP:Bu grupta yer alan maddeler hayal gördürücü maddelerdir. Kullanıldıklarında önce neşe, sevinç ve tatlı hayaller görülmesine yol açarlar. Daha sonra endişe, panik, kusma, hafıza kaybı meydana getirirler.Şiddet eğilimine ve ruh hastalıklarına yol açarlar.

Kokain:Koka bitkisi yapraklarından elde edilen bir maddedir. Uyarıcı bir özelliği vardır. Kullanıldığında yalancı bir kuvvet hissi, konuşma isteğinde artma, cinsel uyarı yaratır. Daha sonra ruhsalçöküntü, halisinasyonlar, kalp ve solunum yetmezliği durumlarına yol açarlar.

Amfetaminler:Uyarıcı özelliği olan ilaçlardır. Genellikle doping amacıyla kullanılırlar.Uykusuzluk, aşırı haretlilik ve halisinasyona yol açarlar. Karaciğer hasarına sebep olurlar.

İnhalanlar:Solunum yoluyla çekilen uyuşturucu maddeler, solventerler(çözücüler), yapıştırıcılar gibi maddelere inhalanlar denir.Bu maddeler baş ağrısı, görme bulanıklığı, uyuşukluk meydana getirir. Kısa sürede karaciğer ve böbrek hasarı, bilinç kaybı, kemik iliğinde baskılanma sonucu kansızlık meydana getirirler.

Bu maddelerin etkilerini bir bütün olarak ele alırsak;

FİZİKİ ETKİLERİ

Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde : Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir.

Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi dengeden , normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.

Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik , erken bunama , şuur kaybı , uykusuzluk , felçler hezeyan (sayıklama , saçmalama , akıl dışı davranışlar ) hallüsinasyon (vehim , hayal görme , işitme vs. ) lar , zeka ve hafıza kayıpları.En kısa ifade ile: Akıl hastalıkları , zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar.

Sindirim Sisteminde: Bulantı , kusma , karın ağrıları , kabızlık , ishal , mide ve bağırsak spazmları , kanama ve yaraları , gastrit , ülser vs.

Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup , karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik , yağlanma ,sertleşme (siroz)…

Böbreklerde büyük tahribat , albümin , kan ve idrar çoğalması , tıkanmalar ,ağır böbrek hastalıkları.

Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk , şaşılık gece körlüğü , göz bebeği büyümesi , küçülmesi , göz adele felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.

Solunum Sisteminde: nefes darlığı , öksürük , boğulma hissi , bu yolla kalp sıkışmaları , solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.

Kan organlarında: Kan ,insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık ,kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri , kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.

Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD , tekerrür ederse “Müzmin Zehirlenme” adını alır.

SOSYAL ve MADDİ ETKİLERİ

Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.

Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan uyuşturucular , insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden , toplumdan ve çevresinden kopararak , yalnızlığa , bunalıma ve hemen ardından da sorumsuz, hipisel (hayvani) bir hayata mahkum eder. Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir. (Hip Kültür)

Bu sebeple , uyuşturucuların , bağımlıya , aile hayatına , doğacak çocuklara , iş hayatına , aile ve ülke ekonomisine , ferdi ne toplumsal ahlaka (namus ,iffet, şeref , haysiyet v.s.) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz.

İntiharların , cinayetlerin , her türlü fuhşiyat , gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu vardır.

İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının itici gücü olan uyuşturucu kültürü (hip kültür) dür. Cemiyetleri inkıraza götüren her türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar, ayrıca

AİDS, frengi , verem , kanser , kangren ve benzeri bir çok ölümcül hastalığın yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.

B) Uyuşturucu Madde Bağımlılığı: Uyuşturucu maddeler fiziksel ve psikolojik bağımlılık meydana getirirler.

Psikolojik bağımlılık:Keyif verici maddeyi belirli aralıklarla alma isteği duyulmasına denir.Kişi maddenin yokluğuna bağlı huzursuzluk duyar.

Fiziksel bağımlılık:Merkezi sinir sistemi hücrelerinin normal görevlerini yapabilmeleri için alışılan maddeye sürekli ihtiyaç duyulmasına denir.Alışılan maddenin alınmaması halinde vücutta ortaya çıkan belirtilere yoksunluk belirtisi adı verilir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk belirtileri ölüme yol açacak kadar şiddetli olabilir.

Maddenin kullanımıyla duyulan keyif ve mutluluk kişilerde tekrar kullanma isteği doğurmaktadır. Oluşan yalancı hayal dünyasına kavuşmak isteyen kişilerde psikolojik bağımlılık meydana gelmektedir.Uyuşturucu maddeler merkezi sinir sistemindeki reseptör(alıcı) hücreler tarafından alınarak etkilerini gösterirler. Bu reseptörler kısa sürede uyuşturucuya alışır ve normal görevlerini yerine getirebilmek için uyuşturucuya ihtiyaç duyarlar. Böylece fiziksel bağımlılık meydana gelir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk durumu çok ağırdır.Yoksunlukta psikolojik belirtilerin yanında merkezi sinir sistemine ait belirtiler görülür. Maddenin bulunamaması durumunda bulantı, çarpıntı, baş ağrısı, panik, sıkıntı, terleme, saldırganlık, unutganlık, ishal, kişilik bozuklukları , baygınlık, koma ve ölüm görülebilir.Uyuşturucu maddeler , merkezi sinir sistemindeki reseptörleri etkilediği için bir kez dahi kullanmak bağımlılığa yol açabilir.Bu yüzden merak amcıyla kullanmaktan dahi kaçınmalıyız.

1.Sebepleri

Uyuşturucu madde bağımlılığının sebeplerini üç grupta toplayabiliriz.

Uyuşturucu maddenin yapısal özellikleri:Uyuşturucu maddelerin kimyasal yapıları gereği merkezi sinir sisteminin reseptör hücrelerine bağlanarak etki gösterirler ve bağımlılık yaratırlar. Bu nedenle tedavi amacıyla verilen uyuşturucu nitelikteki ilaçların aşırı ve yanlış kullanılmasıyla da bağımlılık oluşmaktadır. Hekim önerisi ve kontrölü dışında keyif almak veya sakinleşmek amacıyla uyuşturucu özelliğindeki ilaçların kullanılmasına kötüye kullanma adı verilir.Ağrı kesiciler dahil bir çok ilaç hekim önerisi dışında kullanılmakta, bu durum direnç arttırımına(tolerans) ve bağımlılığa yol açmaktadır.Örneğin; kaza veya ameliyat sonucu kullanılan kuvvetli ağrı kesiciler kolaylıkla bağımlılık oluşturabilmektedir.

Kişisel özellikler:Uyuşturucu madde bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ergenlik dönemi problemleri arasında bocalayan gençler sorunlarının çözümünü uyuşturucularda aramaktadır.Grup arkadaşlarının baskısı, onlara uyum sağlama isteği, merak ve macera tutkusu, yasaklara karşı gelme isteği, sorumluluktan kaçma, başarısızlık ve güvensizlik gibi duygulardan kurtulma gibi nedenlerle kişiler uyuşturucu maddeleri denemektedir.”Nasıl olsa ben alışmam, bir defa denemekten ne çıkar, istediğim zaman bırakırım” gibi düşüncelerle kişiler uyuşturucu bağımlısı haline gelirler.

Çevresel faktörler:Uyuşturucu madde bağımlılığında sosyal çevrenin önemli rolü vardır. Aile içindeki huzursuzluklar, aşırı kısıtlayıcı ve baskıcı tutumlar veya aşırı serbest davranılması, ailede uyşturu kullanan bireyler olması gibi sebepler kişileri uyşturucuya itebilir. Arkadaş gruplarının baskısı veya özendirmesi uyuşturucuya başlamakta etkendir. Özellikle ergenlik döneminde grupların etkisi fazladır. Uyuşturucu satıcılarının hedef kitlesi gençlerdir. Lise ve üniversite gençleri arasında uyuşturucu madde kullanımı yaygınlaştırarak büyük paralar kazanmaktadırlar. Bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımına hoşgörüyle bakılmakta ve suç sayılmamaktadır. Bu durum bağımlılığın yayılmasına yol açmaktadır. Ülkemizde uyuşturucu maddelerin üretimi , ithali, alımı, satımı, bulundurulması, alımına yardımcı olunması ve sahte reçeteyle alınması şuçtur ve ağır cezalar uygulanmaktadır. Güçlü ağrı kesiciler ve sakinleştirici ilaçlar da özel reçetelerle satılmakta Saklık Bakanlığı tarafından sıkı şekilde denetlenmektedir.

2.Sonuçları:

Uyuşturucu madde bağımlılığı üç dönemde incelenebilir.

Alışma dönemi : Uyuşturucu maddeyle ilk tanışma dönemidir. Bu dönemde yalancı bir dünyaya dalarak keyif alma duygusu ön plana çıkar. Kişi kararsızdır, uyuşturucuya başlamamak için direnir. İstediği zaman uyuşturucuyu bırakacağını düşünür. Vücutta kalıcı bir fiziksel hasar yoktur.Gerekli tıbbi yardım yapılırsa kolaylıkla uyuşturucuyu bırakabilir.Kişilerde yersiz davranışlar, aşırı neşe ve durgunluk , dalgınlık, unutkanlık arkadaşlardan ayrılarak yeni gruplara katılma gibi değişiklikler uyuşturucu kullanmaya başladığının belirtileridir.

Doyma dönemi:Bu dönemde kişi yaşantısını devam ettirebilmek için uyuşturucu maddeyi kullanmak zorundadır.Artık keyif alma ihtiyacı yoktur.Maddenin yoksunluğunda büyük sıkıntı ve problemler

doğmaktadır.Görme bulanıklığı, göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, ellerde titreme, nabız ve solunum sayısında azalma,tansiyon düşüklüğü, kabızlık, hafızada zayuflama, ruhsal durgunluk, dikkatsizlik, irade ve kişilik kaybı, hallüsinasyonlar vardır. Karaciğer, kalp, solunum ve sindirim sisteminde hasarlar ortaya çıkmaktadır.Bağımlının gittikçe daha fazla miktarda maddeye ihtiyacı olmaktadır. Bu dönemdeki bağımlıyı kurtarmak için ciddi bir tedavi gereklidir.

Düşkünlük dönemi:Bu dönemde organlarda ağır hasarlar ve ruhsal çöküntü görülür. Kalp ve solunum problemleri, karaciğer hastalıkları ortaya çıkar. Aşrı zayıflama, kusma, kalp ve solunum yetmezliği görülür. Bağımlının hastalıklara karşı direnci azalır. Zatürre hepatit(sarılık) AIDS gibi hastalıklar meydana gelir. Beyin hasarı, kişilik kaybı, ağır ruhsal problemler ortaya çıkar.Kişi kendine bakamaz ve yardıma muhtaç hale gelir. Madde bulabilmek için her yolu dener, hatta suç işleyebilir. Yaşantısını devam ettirebilmek için aldığı uyuşturucu miktarını arttırmak zorundadır. Uyuşturucu kullanımında aşırı doz alımına bağlı olarak zehirlenme ve ölüm olayı görülebilir.Aşırı doz alındığında başlangıçta husursuzluk, sesli ve ışıklı uyarıcılara karşı aşırı tepki görülür. Hallüsinasyonlar, terleme, bulantı ve kas krampları meydana gelir. İdrar ve dışkı kontrölü kaybolur. Solunum düzensizleşir.Kalp atımı ve kan basıncı düşer. Titremelerle baygınlık, koma ve ölüm meydana gelir.

Uyuşturucu bağımlılığı erken dönemde yakalanıp tedavi edilemez ise kişiyi ölüme sürükleyen bir alışkanlıktır.

C) Uyuşturucu Bağımlılığının Tedavisi

Uyuşturucu bağımlılığının tedavisinde önemli iki nokta vardır:

*Bağımlılının kendisinin tedavi olmaya ve bağımlılıktan kurtulmaya istekli olması.

*Bağımlılığın erken teşhis edilerek tedaviya başlanması.

Uyuşturucu madde bağımlısı istekli ise tedavi şansı son derece yükselmektedir.Aksi halde zorlamayla kişileri bağımlılıktan kurtarmak mümkün değildir. Bağımlının kalıcı organ hasarları, ağır ruhsal problemler oluşmadan teşhis edilmesi tedaviyi kolaylaştırmaktadır.Erken teşhis edilemeyen vakalarda tedavi uzamakta ve iyileşme süreci gecikmektedir.

Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi:Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi, tedavi ve rehabilitasyon olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir.

*Tedavi aşmasında kişi bağımlı olduğu maddeden uzaklaştırılarak yoksunluk belirtileri ile savaşılır.Vücut organlarında meydana gelmiş hasarlar tedavi edilir. Bu safhada bağımlı hastanede gözlem altında tutulmalıdır.Yoksunluğa bağlı geçirdiği krizler son derece tehlikeli olabilir.Bu yüzden ölüme ve intihar girişimlerine sık rastlanır.Vücuttan toksit madde uzaklaştırılıp yoksunluk belirtileri kaybolduktan sonra ikinci aşamaya geçilir.

*Rehabilitasyon aşamasında kişilerin ruhsal problemleri çözümlenmeye çalışılır. Tekrar iş gücü kazandırılarak çalışabilecek ve topluma yararlı olacak hale getirilir.Sağlığa zararlı bu alışkanlıklar yerine olumlu hobiler kazanması sağlanır. Kötü arkadaş çevresinden uzaklaşmasına ve kendine destek olacak kişilerle bir arada olmasına çalışılır.Sağlığa zararlı alışkanlıkların tedavisi için hastanelerin psikiyatri bölümlerine veya bu konularla özel olarak ilgilenen gönüllü kuruluşlara baş vurmak gerekir.

* Sağlığa zararlı alışkanlıklardan korunmak, bu zararlı alışkanlıkların tedavisinden çok daha kolaydır. Bu alışkanlıklardan korunmak için alınması gereken önlemler ve aileye, devlete, medyaya düşen görevler;

1. Aileye Düşen Görevler

Uyuşturuculardan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir. Aile toplumun temel çekirdeğidir. En başta anne ve baba , çocuklara örnek olmalıdır. Çocuklar , her türlü sıkıntılarını ve problemlerini öncelikle anne ve babalarına açabilmelidirler. Problemlerin ilk defa aile büyüklerince değerlendirilmeleri şarttır.

Bu konuda gençlerimizin dikkat edecekleri noktalara gelince;

Gerek sevgiyi ve mutluluğu muhakkak ki kendi yuvalarında aramalıdırlar.

Kötü arkadaş guruplarından uzak durmaları gerekir. Böyle kişiler davranışlarından , hareket ve sözlerinden anlaşılır.

Boş zamanları en iyi şekilde (okumak , kültürel ve diğer faydalı faaliyetlerde bulunmak gibi meşguliyetlerle) değerlendirmelidirler.

Yine gençlik dönemi ; halk arasında söylendiği şekliyle “delikanlılık” devresidir. Bu yaşlarda kişilik icabı, gelecek için her an problem oluşturabilecek hareketlere girilebilir, kararlarda isteksizlik olabilir. Gençler bu hususu daima göz önünde tutmalı büyüklerin uyarılarını dikkate almalıdırlar.

Son olarak gençlerimizi uyuşturucunun içine çeken alt kültürden bahsetmek istiyorum. İçki uyuşturucu , kumar , şans oyunları , sapıklıklar , fuhuş evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen , ortaya çıkaran ortama “Uyuşturucu Kültürü” adını veriyoruz. Zararlı alışkanlıkların temelinde bu vardır ve bunu önlemek uyuşturucu kültürüyle mücadeleye bağlıdır.

Bu kültürün filizlendiği birahane , pub, diskotek , kahvehane , kumarhane , meyhane ve benzeri yerlerden uzak durmalıdır.

Bira ve “alkolsüz” denilen bira , alkolizm ve uyuşturucu batağının başlangıç basamağıdır.

Yine milli manevi değerlerimiz , yüzyıllardan beri nesilden nesile intikal eden geleneklerimiz uyuşturucu kültürünün panzehiridir. Bu değerlere sarılmak zorundayız.

Doç. Dr. Safa Saygılı (Psikiyatris)

2.Devlete Düşen Görevler

Uyuşturucularla Mücadele Bakanlığı yanında , önemli sorumluluklar taşıyan Milli Eğitim, Sağlık, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere , bünyesinde eğitim üniteleri ve eğitilmesi gereken genç kitleler bulunduran diğer bakanlıklar ve diğer devlet kuruluşları bu konuda görev ve sorumluluk taşımalı , buna sahip çıkmalı ve bu büyük organizasyonda yerini almalıdır.

Milli eğitimde en azından şunlar yapılmalıdır:

Orta ve Liselere haftada 1-2 saatlik zorunlu ders getirilmeli ve bu çalışmalar yasal çizgide ciddiyetle sürdürülmelidir.

Genç öğrencilerle birlikte aileleri de eğitim kapsamına alınmalı. Ailenin ,medyanın da ciddi katkıları sağlanarak , maddi ve manevi kültür değerleriyle güçlenmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Yönetici ve eğiticilerin kötü örnek olması , özenti oluşturması kesinlikle önlenmelidir.

Okul Yeşilay kolları seçkin öğrencilerle her okulda mutlaka kurulmalı , bunların başına gönüllü ve yetenekli bir rehber öğretmen tayin edilerek , bu öğretmenler uzmanlaştırılmalıdır.

Uzmanlık çizgisine ulaşan rehber öğretmenler , hem öğrencileri , aynı zamanda ailelerini eğitmelidir. Bu çalışmalar eğitim yılı boyunca ciddi bir şekilde sürdürülmelidir.

Okullar bu konuda eğitim malzemeleri ve gerekli doküman bakımından yeterli bir zenginliğe ulaştırılmalıdır.

Doküman yönünden Milli Eğitime , Sağlık Bakanlığı , Medya (bilhassa eğitsel filmlerin hazırlanması bakımından) yardımcı olmalı. Yeşilay’ın maddi destekle bilhassa yazılı ve görsel dokümanlarla bu hizmete gerektiği ölçüde katılması sağlanmalıdır.

Özel sektör (kurumlar) ve yöneticileri bahis konusu hizmet ve görevlere aynen sahip çıkmalıdırlar.

Bütün halk kuruluşları ve vatandaşlar her biri bu mücadelede görev almalı ve üzerine düşenleri yerine getirmelidir.

Bu arada istisnai bir durum olarak bir Anayasa görevi yapan Yeşilay’a:

a) Mali , teknik ve teşkilatlanma yönünde gerekli ve yeterli yardımlar yapılmalıdır.

b) Yıllardır büyük emekle gençlerimiz için bu maksatla çıkarılan Yeşilay dergisine ve dokümanlarına

Devlet kütüphanelerinin ve bütün resmi ve özel okulların , keza kurumların abone olmaları

sağlanmalıdır.

Bitabii bu hizmetlerin yerine getirilmesi , bütün ülkeyi içine alacak güçlü bir organizasyonun oluşturulması ve gerekli yasa ve mevzuatın çıkarılması , münhasıran uyuşturucularla mücadele görevini üstlenecek olan Bakanlıkça yapılmalıdır.

3.Medya’ya düşen görevler

En güçlü ve yaygın eğitim kurumu olduğu halde bu çizgide hiç bir görev üstlenmeyen , hatta büyük bölümü ile , bilhassa temeldeki konu olan ve her türlü zararlı alışkanlıklara ve bunların salgın haline gelmesinde en büyük etken kabul edilen uyuşturucu kültürü çizgisinde büyük bir sorumsuzluk sergileyen medya , mutlaka disipline edilmelidir. Bu güçlü kurum bütün birimleri ile yararlı bir çizgiye getirilmelidir ve medyanın bu sorumluluklarını ve hayati önem taşıyan görevlerini kabullenip yerine getirmedikçe diğer hiçbir tedbirin ülkeyi ve toplumu selamet kıyısına götüremeyeceği kesinlikle bilinmelidir. Bu ülke , bu toplum ve bu devlet hepimizindir. Bir yerde hırs ve kazançlara sınır tanımak zorundayız.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Iııgııııg6- Hıperaktıf Çocuklar

IIIGIIIIG6- HIPERAKTIF ÇOCUKLAR

Dikkat eksikligi ve hiperaktivite bozuklugunun üç sekli bulunmaktadir. Birincisinde dikkat eksikligi ön planda ,ikinci tipinde hiperaktivite ön planda ,diger tipinde ise ikisi birlikte görülmektedir. Dikkat eksikligi ve hiperaktivite bozuklugu toplumda sik görülmektedir. Bu çocuklarda sürekli hareketlilik ile beraber dikkat eksikligi ve fevri olma durumu siktir. Bu belirtilerin görünümü taninin geçerli olmasi için 7 yasindan önce baslamalidir.

Dikkat eksikligi belirtileri -baska nedenler yok ise - :D ikkatlerini uzun süre toparlayamazlar , basladiklari islerin sonunu getirmekte güçlük çekerler , dikkat gerektiren günlük islerden kaçinirlar, esyalarini sik sik kaybederler , günlük islerde unutkanliklari vardir, islerini düzensiz ve daginik yaparlar , genelde bir isten digerine çok sik geçis yaparlar, karsisindakini dinlememe sik sik konu degistirme görülür, dikkatleri ilgisiz uyaranlarla sik sik dagilir, çalismalari plansizdir , emirleri anlamakta güçlük çekerler, yaptiklari islerde dikkatsizce hatalar yaparlar.

Hiperaktivite belirtileri-baska nedenler yok ise- :Yerinde duramama hali vardir, devamli kipir kipir haldedirler, kendi yasitlarina göre belirgin farklilik ile sürekli hareket halindedirler, Her seye karisma , mobilyalarin üzerinde gezme , ev içinde kosusturma , bir is yaparken sik sik ayaga kalkma gezinme halindedirler, konusmanin sonu gelmeden araya girerler, baskalari onlarin sözünü kesememekten yakinir,elleri ayaklari kipir kipirdir, ellerinde sürekli bir seylerle oynarlar, olasi sonuçlarini düsünmeden tehlikeli islere girme görülür, sakinlik isteyen grup içi etkinliklere katilmakta zorlanirlar, etraftaki insanlar tarafindan sik sik hareketlilik konusunda uyarilirlar.

Hiperaktivite ve dikkat eksikligi olan çocuklarda okul çagindan önce ve okul çaginda hareketlilik ve dikkat eksikligi belirgin olarak göze çarpar. Bu dikkat eksikligi ve hiperaktivite özellikleri sadece bir ortamda degil birkaç ortamda kendini belli eder . Hiperaktif çocuklarin islevselligi belirgin olarak bozulur , özellikle okul döneminde göreceli bir basarisizlik ve sik sik ögretmeninden uyari alma görülür. Derse konsantre olamadigi ve dikkat eksikligi oldugu için , çogu zaman zeka normal hatta normalin üstünde olmasina ragmen derslerde basarisizlik görülür.

Dikkat eksikligi ve hiperaktivite bozuklugu olan çocuklarda ek diger psikiyatrik durumlar olabilir. Bu psikiyatrik durumlar arasinda ögrenme güçlükleri , karsi gelme bozuklugu , davranis bozuklugu , anksiyete bozukluklari sayilabilir .Önemli olan bu taninin psikiyatrik muayene ve testler ile kesinlestirilmesi gerekir.

Tedavi konusunda ilaç tedavisi ön plandadir. Türkiyede mevcut ilaçlar ile dikkat eksikligi ve hiperaktivite semptomlari büyük oranda kontrol altina alinabilmektedir. Gerekirse ilaç tedavisinin yani sira ek olarak pedagojik egitim ile dikkat süresini artirma ve davranisçi yaklasimlar vardir. Ilaç tedavisinin ne kadar devam edecegi klinik görünüm ve semptomlarin devam etmesine göre tespit edilir.

Hiperaktif çocugun ailesinin yönlendirilmesi önemlidir. Ailenin bu türlü bir çocugu idare etmesi güç olur , Genelde çocugun sosyal iliskileri bozulur ve arkadas iliskilerinde sorunlar yasanir . Ders basarisizligi da bu duruma eklenince çocugun kendine olan özgüveni azalir , alinganligi artar. Bu nedenle ailenin ve çocugun psikososyal açidan desteklenmesi çok önemli bir konudur.

Diger yandan çocugun okul içerisindeki durumu ögretmenin yönlendirmesi ve davranislari önemli olmaktadir. Yanlis tutumlar çocuklarin hareketliligini daha da artirmakta , mevcut problemlerin çözümünü güçlestirmektedir. Okul -aile - doktor isbirligi bu durumda çok önemlidir.

7- YEME PROBLEMLERI

Pika: Yenilebilir olmayan maddelerin bebek yada küçük çocuklar tarafindan yenilmesi ile karakterizedir . Bunlar boya , saç ,siva , kil ,kum , elbise kumasi , vb olabilir. Tani diger psikiyatrik ve bedensel durumlarda göz önüne alinarak kesinlestirildikten sonra gerekli tedavi yapilmalidir.Pika durumunda eslik eden bazi bedensel hastaliklar olabilir. Çocuklardaki zeka sorunlari , yaygin gelisimsel gerilikler gibi hastalikarla birlikte pika durumu beraber görülebilir. Bu durumda nedene yönelik tedavi yapilmalidir.

Ruminasyon Bozuklugu: Belli bir gelisme döneminden sonra bebek yada küçük çocuklarin yiyecekleri yedikten sonra ayni yiyecegi mideden tekrar agiza getirerek tekrar çignemesi ile karakterizedir. Bu durumda çocuk kafasini arkaya dogru birakir ve yiyecegi agzina getirir . Bu durumdaki çocuklarin bazi psikiyatrik problemleri olabilir. Genelde kendi haline birakilan uyari ve sevgi yönünden yeteri destek alamayan çocuklarda daha siktir .Tani kesinlestikten sonra gerekli tedavi yapilmalidir.

Beslenme Bozuklugu: Belirgin bir kilo alamama yada kilo aldiktan sonra kilo kaybi ile giden bir durumdur. Bu durumda bedensel hastaliklarin olup olmadigi ayrintili olarak incelenmelidir . Beslenme problemi olan çocuklarda anne babanin yanlis yemek egitimi , bu konuda çocuga çok israrci ve müdahaleci davranilmasi , zamaninda anne sütünden kati gidalara geçilmemesi, çocuklukta görülen depresyon ve kaygi durumlari gibi bir çok etken ile birlikte olabilir. Diger nedenler yok ise psikiyatrik olarak gerekli tedavi yapilmalidir.

Anoreksiya Nervoza : Belli bir beden imaji kaygisini takiben özellikle ergenlik dönemindeki kiz çocuklarinin sürekli olarak yemeyi reddetme ve belirgin kilo kaybi ile giden bir hastaligidir. Anoreksiyada kisi kendi kilosunu fazla bulur ve vücut görünümü konusunda asiri kaygilidir. Bu durumda depresyon gibi durumlar çok sik eslik edebilir . Ilerleyen kilo kaybi ile birlikte bazi problemler olusabilir. Çocugun kilo durumunun düzenli takip edilmesi önemlidir. Kilo kaybi durdurulamadigi durumda hastaneye yatma durumu kaçinilmaz olabilir. Adet düzensizlikleri bir çok hastada bu durum ile birlikte vardir. Ek olarak baska psikiyatrik rahatsizliklar söz konusu olabilir. Tedavide ilaç ve psikoterapi yaklasimi vardir.

I8-TIK PROBLEMLERI

Tik birden ortaya çikan ,hizli , yineleyici bir motor hareket ya da ses çikarma seklinde olabilir. Tik stres ile alevlenebilir , kaygi ile artar. Uykuda veya oyalayici etkinlikler sirasinda azalir. Tik durumu olan çocuklar sosyal ve aile çevrelerinde ciddi sikintilara maruz kalabilirler. Bu nedenle kayginin daha da artmasi nedeni ile tikler çocukta giderek artabilir. Yapilan bazi çalismalarda çok asiri kontrolcü , çocugunun her hareketine müdahalede bulunan , çok titiz davranan annelerin çocuklarinda daha sik görüldügü gösterilmistir.

Bu tikler Motor Tikler Olarak : Göz kirpma , omuz silkme , öksürme , basit yüz hareketleri, degisik yüz mimikleri olarak görülebilir.

Ses Tikleri ise burun çekme , hirlama , bogaz temizleme ve baska olarak farkli bir sesi çikarma seklinde olabilir.

Kompleks tiklerde ise hem motor hem ses tikleri birlikte vardir.

Çocuklarda gelip geçici tikleri kalici ve kronik tiklerden ve tourette sendromundan ayirt etmek gerekir. Tourette sondromu ile beraber baska psikiyatrik durumlar (özellikle obsesif kompulsif bozukluk ) birlikte görülebilir.

Tik ortaya çikan çocuklarda tike bagli kaygiyi artirmamak için çocugun dikkati o yöne çekilmemeye çalisilir. Ayrica mevcut tikler için ilaç tedavisi mümkün olabilir. Ancak tiklerin tamamen geçip geçmeyecegi ilerleyen süreç içerisinde belli olmaktadir. Eslik eden baska psikiyatrik durumlarin olup olmadigi kontrol edilmelidir.Aileye gereken danismanligin yapilmasi önemlidir. Çocuga saglanacak psikososyal destek ile birlikte aileye gerekli tavsiyelerin bulunulmasi tiklerin kalici olup olmamasi açisindan önemlidir.

I9- ALTINI ISLATMA VE ALTINI KIRLETME PROBLEMLERININ GÖRÜNÜMÜ

Altini islatma : Altini islatma gece ve gündüz olabilmektedir. Bu durum tuvalet kontrolü bes yasindan sonra hala saglanamamissa ve haftada en az iki kez oluyorsa bu problemden yani altini islatma probleminden bahsedebiliriz. Altini islatma birincil ve ikincil olabilmektedir.

Birincil olan altini islatma durumunda , çocuk hiç tuvalet kontrolü saglayamamistir ve daha çok bedensel ve genetik etkenler ön plandadir. Yani altini islatan çocuklarin anne ve babalarinda da bu durum belli bir yasa kada bulunabilmektedir . Ayni zamanda çocugun altini islatmasi ile birlikte dirençli bazi mikroorganizmalar ile infeksiyon o bölgede gelisebilir.

Ikincil olanda ise çocugun belli bir dönem tuvalet kontrolü saglamasina ragmen daha sonradan bu kontrolünün kaybolmasi ile karakterizedir . Daha çok psikolojik faktörler etkilidir.

Altini islatma erkek çocuklarda kizlardan daha fazla görülmektedir. Altini islatmanin özellikle ikincil olan tipinde çocukta stres faktörleri bulunabilir. Genelde çocuklar karsilastiklari stres faktörlerine karsi hayatin daha eski dönemlerine geri dönerek cevap verirler. Bu nedenle sonradan altini islatmaya baslayan çocuklarda muhakkak olabilecek ek psikiyatrik sorunlar gözden geçirilmelidir.

Altini islatma olayi psikiyatrik muayene yapildiktan ve diger faktörler ekarte edildikten sonra öncelikle davranisçi tedaviler daha sonra ilaç tedavileri ile tedavi edilmektedir. Yanlis tuvalet egitimi , zamansiz tuvalet egitimi bu konuda önemli hazirlayici etkenlerdir.

Altini kirletme :Altini kirletme gece ve gündüz olabilir. Dört yasindan sonra tuvalet kontrolü saglanmamissa ve en az ayda bir kez tekrarliyorsa bu problemden bahsedebiliriz. Genelde sindirim sistemi rahatsizliklari primer ve sekonder yerlesebilir. Psikiyatrik muayene yapildiktan sonra eslik eden durumlar varsa müdahale edilmelidir. Davranisçi tedavi ve ilaç tedavisi ile bu problem halledilebilir. Çocugu altina bez baglamak , çocugun bu yasina uygun olmayan davranisi karsisinda sessiz kalmak , asiri cezalandirma yoluna gitmek , çocugun probleminin artmasina neden olur.

Altini kirletme ve altini islatma problemlerinde çocukta mevcut olabilecek psikiyatrik problemlerin ele alinarak halledilmesi gerekir . Bu türlü problemler baska türlü problemlerin habercisi olabilir. Bu yönü nedeni ile anne babalarin bu durumlari küçümsememeleri gerekir.

Altini islatma ve altini kirletme zamaninda tedavi edilmez ise , çocugun yasina uygun normal psikososyal gelisimi bozulur , anne baba -çocuk iliskilerinde problemler yasanir, çocugun sosyal çevresinde (okul , arkadas vb ) uyum problemlerine yol açar , çocugun stres olayina uygun tepki ortaya koymamasini pekistirir, ikincil olarak bazi bedensel problemlerin gelismesine yol açar .

IIGIIG10-AYRILMA KAYGISI PROBLEMI

Bu bozuklugun temel özelligi çocugun baglandigi kisilerden veya evden ayrilik durumu oldugunda asiri kaygi ve endise duymasidir. Bu kaygi durumu çocugun yasi ve durumu göz önüne alindiginda çok asiri miktarda görülmektedir. Ayrildiklari zaman asiri derecede kaygili ve sikintili gözükürler aglamakli halleri olabilir, evden ayrildiklarinda sevdikerinin basina önemli zararlar gelecegine inanirlar . Sik sik irtibat kurmak isterler . Bu yüzden sevdiklerinden ve evlerinden ayrilmak istemezler . Anne babalarindan ayri bir sekilde herhangi bir sosyal ortamda bulunmak istemezler .

Anne babalarindan ayrilmak istemedikleri gibi yalniz baslarina kalmak istemezler. Okula gittiklerinde veya baska ayri ortamlarda sikintilari artar. Annelerini gölge gibi takip etmek isterler. Uyku zamani zorlanirlar , anne babalarindan ayri uyumak istemezler, gece onlarin basina gelebilecek kötü seylerle alakali kabus görebilirler. Herhangi bir sekilde ayrilacaklari zaman karin agrisi , bas agrisi gibi belirtileri gösterebilirler.

Özellikle çocugun okula veya anaokuluna basladigi dönemlerde bu durum belirgin olarak ortaya çikar ve çocuk kesinlikle okula veya baska herhangi bir benzer kuruma gitmek istemez ve bu konuda elinden geleni yapar.

Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile tedavi edilmeye çalisilir. Çocugun yasina uygun psikolojik gelisimi açisindan bu türlü problemlerin halledilmesi çok önemlidir. Annelerin çocuklarinin bu türlü durumunu daha önceden farkina vardiklarinda gerekli önlemleri ( onu sosyal ortamlara alistirmaya çalismak , bazen yalniz birakmak , ufak ayriliklara alistirmaya çalismak vb.) almalari uygun olur. Eslik eden baska problemlerin olup olmadigi arastirilmalidir. Çocukluk çagi depresyonlarinda , sosyal fobilerde , kaygi durumlarinda , travma sonrasi stres bozuklugunda , aileyi etkilemeye devam eden stres faktörlerinde , bu türlü bir duruma daha fazla rastlanir ve ayrilma kaygisi durumunun siddetini bu türlü durumlar artirir.

ÇIIS11-SEÇICI KONUSMAMAZLIK PROBLEMI

Çocuk normal olarak konusmasina ragmen , baska diger sosyal ortamlarda konusmama ile karakterize bir durumdur. Çocugun bu durumu en az bir ay süre ile devam etmelidir. Bu çocuklar asiri utangaç , sessiz sakin yapida olabildikleri gibi evde normal olarak görülebilirler . Bu durumun baslangici genelde bes yasindan öncedir. Bu durumda olan çocuklarda ek olarak çocukluk çagi depresyonu , asiri kati , titiz ve yargilayici anne baba tutumu , ayrilik kaygisi gibi durumlar birlikte görülme olasiligi fazladir . Bu bozuklugun tedavisi baska psikiyatrik durumun eslik edip etmemesine göre ilaç ve psikoterapi yaklasimi ile ele alinabilir. Çocugun böyle bir durumunun farkina varilmasi durumunda anne babanin bazi önlemler alarak çocugun psikososyal gelisimini yönlendirmeleri gerekir. Bu durumda onun özgüvenini artiracak önlemler alinmalidir.

IGG12-TEPKISEL BAGLANMA BOZUKLUGU

Bes yasindan önce gelisen ve tek nedeni sagliksiz çocuk bakimi ile ilgili bir baglanma ve iletisim problemidir. Çocukta mevcut iliski kurma ve baglanma probleminin tek nedeni çocuga dogumun ilk yillarindan itibaren yetersiz bakim , sagliksiz iliski ile beraber gelisir. Çocuk toplumsal iletisim ve yasinda uygun tepki verme konusunda yetersizdir. Çocuk seçici olmayan baglanmalar ve uygunsuz toplumsal iliskiler sergiler.Çocugun gelisimini gösterdigi ortamda bakim veren kisinin sürekli degismesi ile de böyle bir durum gelisebilir.

Çocukta iliski kurmada duygusal yakinlik göstermede belli bir bozukluk vardir. Çocugun gelisim süreci içerisinde içe çekilme , konusma gecikmesi , insanlara karsi ilgisizlik , çevreye karsi duyarsizlik olabilir. Ek olarak bu çocuklar otistik belirtiler de gösterebilirler . Bu belirtiler arasinda insanlara ve yasitlarina ilgisizlik ,yasina uygun konusmanin gelismemesi , tekrar eden hareketler , insanlara karsi ilgisizlik , göz kontagi kurmama , nesnelere karsi asiri ilgi, dönen cisimlere ilgi , kendine özgü törensel davranislar , kendi etrafinda dönme , sallanma , saatlerce belli bir hareketi tekrar edebilme , beslenme konusunda düzensizlik , lik , etraftaki duygusal degisime ilgisizlik ,yasitlarina karsi ilgisizlik ,parmak ucunda yürüme , yandan bakis , taklit gerektiren oyunlari oynamama , TV ve müzige asiri ilgi vb

Gerekli pedagojik müdahalenin yapilmasi ve sebep olan nedenlerin ortadan kaldirilmasi ile gerekli tedavi düzenlenmelidir. Çocugun gelisim dönemindeki böyle bir inhibisyon çocugun mental motor gelismini kötü yönde etkiler. Baska psikiyatrik nedenler ve eslik eden durumlar arastirilmalidir. Ne kadar erken müdahale yapilirsa o kadar iyi sonuç alinir. Çocugun bu durumu genelde çocugun asiri TV izlemesi ile karakterize olabilir . Bu çocuklara TV izlemenin engellenmesi gerekir . ayni zamanda mümkün oldugu kadar çok insanlar ile birlikte olmalari , onlara yönelik duygusal yakinlik kurulmasi , onun ile günün belirli saatlerinde birlikte sadece ona ayrilmis olarak vakit geçirme , mümkünse krese veya anaokuluna gitmelerini saglama gibi önlemler bir an önce alinmalidir . Otistik bozukluk ile karisabileceginden ayirici taninin yapilmasi ile beraber bir an önce egitime baslanmalidir .

Bu türlü bir durumun hiç olmamasi içinde anne babalarin çocugun dogumundan itibaren onun duygusal ihtiyaçlarini karsilamalari ile engellenebilir. Çok sik bakici degismesi , çalisan annelerin iste yorulduktan sonra çocuk ile duygusal yakinlik kuramamasi , aile içi stres faktörleri nedeni ile çocuklarin ihmal olmasi , anne veya babanin kendilerine ait psikiyatrik problemlerinden dolayi çocuk ile ilgilenememeleri , çocugun gün içerisinde saatlerce TV karsisinda kalmasi , gibi nedenler ile bu durum olusabilir..

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Küba ‘ Nın Sağlık Sistemi

KÜBA ‘ NIN SAĞLIK SİSTEMİ

Küba, 11 milyon nüfus ve 111 bin km2 yüzölçümüne sahip, kilometre kareye 95 kişilik nüfus yoğunluğu bulunan, göreceli olarak düşük bir yaşam standardında ve gelişmekte olan bir ülke olmasına karşın, sağlık alanında göstermiş olduğu büyük performans ile özellikle son yıllarda tüm dünyanın dikkatini çekmektedir.

Küba, 1959 Devrimi’nden sonra halk sağlığı konusunu öncelikli alanlar arasına almış ve çok kısa bir süre içinde sağlık sisteminde amaçladığı hedeflere ulaşmayı başarmış bir ülke olarak görülmektedir.

Devrimden önce, çoğu özel çalışan 6 bin hekim, 20 hastane ve bir tıp fakültesi bulunan bu ülkede, o zamanlar ortalama yaşam beklentisinin 60 yaşın altında olduğu bildirilmektedir. Difteri, tetanoz, boğmaca, kızamık gibi enfeksiyon hastalıklarının o zaman en büyük ölüm nedeni olduğu ve bebek ölümleri oranının da % 6’da bulunduğu bildirilmiştir. Bugün ise 61 .200 hekim, 21 tıp fakültesi ve 200 hastane bulunmaktadır. Doktorların büyük bir bölümünün (>%50) aile hekimi olarak çalıştığı bildirilen Küba’da doğum sonrası ölüm oranının % 0.6 olduğu ve bu oranla dünyadaki ilk 25 ülke arasında yer aldığı ortalama yaşın da 76 olduğu bildirilmektedir. 184 kişiye bir doktorun düştüğü bu ülkede, kişi başına doktor sayısı bakımından da dünyada ilk sırayı aldığı öne sürülmektedir.

Küba adı pek çok şey çağrıştırıyor. Bu çağrışımlardan biri de, sağlık. Üstelik, en önemlilerinden biri. Sağlıkta ne oldu da, bu kadar önem kazandı? Bunu saptayabilmek için, UNİCEF’ in verilerine bakmak gerekir :

1959-99: Tam 40 yıl. Değişimi gösteren verilerde, 1960 yılında beş yaşın altındaki her 1000 çocuktan 87’si

(bazı yerlerde 54’ ü) ölürken, 1980’ de bu sayı 27’ ye (bazı yerlerde 22’ye), 1996’ da ise 10 düşürülmüştür. Bazı

kaynaklar, bu rakamın 9’ a düştüğünü gösteriyor. Yine, 1960’ da yeni doğan her bin çocuktan 62’ si (bazı yerlerde 39’ u) bir yaşını doldurmadan ölüyorken, bu sayı, 1980’de 19, 1996’ da 9 olmuştur. 1960 yılında 63 olan doğumda beklenen yaşam süresi, 1996’ da 76’ ya yükselmiştir. 1965- 80 yılları arasında, yılda % 1 5 olan nüfus artışı, 1980-96 arasında % 0.8’ e düşürülmüştür.

Anne ölümleri 100000’ de 118.2’den (1960), 29.2’ye (1989), akut ishale bağlı ölümler 57.3’ den 2.7’ ye, bulaşıcı ve paraziter hastalıklara bağlı ölümler 94.4’den 8.6’ya düşürülmüştür. Kronik hastalıklara bağlı ölümlerden 1972-88 arasında kalp hastalıkları (196.2’ den 176.4’e), kanserler (122.6’ dan 114’ e), damar hastalıkları (71.1’ den 59.7’ye), pnömoni ve enfluenza (45.2’den 33.8’e), böbrek hastalıkları (10.8’ den 7.2’ye) ve diğer birçok hastalıklardan ölümler azaltılırken, sadece şiddete bağlı ölümler (kaza, intihar, cinayet) ve diabete bağlı ölümlerde artış olmuştur.

Dünyadaki 189 ülke arasında, sağlık ölçütleri en iyi olan ilk 30 ülkeden biri olan Küba, Latin Amerika ve Karayipler Bölgesi’ nde en iyi durumdaki ülkedir. Ustelik 1955 yılında doğumda beklenen yaşam beklentisi açısından (59,5 yaş) Paraguay, Arjantin ve Uruguay’ dan, bebek ölüm hızı açısından (binde 81)yine aynı ülkelerden daha kötü durumdayken bu düzeye ulaşmıştır. Beş yaş altı ölüm hızı ve bebek ölüm hızı 10 olarak kabul edilen Küba’ ya en yakın düzeydeki ülkeler Jamaika (11 ve 10), Şili (1 3 ve 10), Kosta Rika (15 ve 1 3), Trinidad Tobago (1 7 ve 15), Panama (20 ve 18), Uruguay (22 ve 20)’ ken, nüfusça Küba’ ya en çok benzeyen Nikaragua, El Salvador, Honduras, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ nde sağlık ölçütleri oldukça kötüdür. Latin Amerika ve Karayipler Bölgesinde beş yaş altı ölüm hızı binde 43 (dünyada 88), bebek ölüm hızı 35 (dünyada 60)’ tir.

Küba, sağlığı ilgilendiren bazı alanlara çok net müdahaleler ederek, bu başarıyı elde etmiştir. Orneğin, suya ve kanalizasyona. Bugün kentlerde nüfusun tamamına yakını, kırlarda ise % 85”i temiz içme suyuna ulaşabilmektedir. Bu oran 1953’ de sadece % 35’ di. Oysa Latin Amerika ve Karayipler’ de insanlar, su ve kanalizasyon konusunda Küba kadar şanslı değildir. Bu müdahale ile, bulaşıcı hastalıklar sorununu önemli ölçüde çözen Küba’ ya karşın, Bölgede kentlilerin %88’ i, kırda ise yandan azı temiz suya ulaşabilmektedir. Küba’ nın sağlık başarısının arkasındaki bir başka etmen de, tıpkı Çin’ de olduğu gibi, beslenmeye, özellikle de çocuk ve anne beslenmesine önem vermesidir. Bir başka önem verilen konu, insanların eğitimidir. Ozellikle kadınların eğitimine ağırlık vererek, sağlık da dahil, bir çok konuda aşamalar kaydetmiştir. Latin Amerika ve Karayipler’ de yetişkinler arasında okuryazarlık oranı erkeklerde % 88, kadınlarda %85 iken, bu oranlar Küba’ da, %96 ve 95’ tir. İlkokula kayıt oranının % 89-90, beşinci sınıfa kadar okuma oranının % 74, orta öğretime kaydolma oranının ise % 52-56 olduğu bir bölgede, Küba, sırasıyla % 99, % 94 ve % 70-79’ luk oranlarla, eğitime verdiği önemi yaşama da geçirmenin bir görüntüsünü vermektedir.Üstelik, , eğitimde erkek-kadın dengesizliği, giderek ortadan kaldırılmış, hatta kadınlar lehine bir sürece de girilmiştir.

Küba, sağlık sorunlarını çözmede, bir de aşılama alanındaki başarıları ile adım atmıştır. Verem aşısında % 99, DBT’ de %100, Polio’ da %93, Kızamık’ da %94’ lük aşılama oranlarına sahiptir. Yine, ishalli bebekler için kullanılan ağızdan sıvı tedavisini yaygınlaştırarak, bu alandaki sorunları azaltmıştır. Sağlığın iyileştirilmesinde, bir başka etken, kadınların doğurganlığının azaltılmasıdır. 1960’ da 4,2 olan toplam doğurganlık oranı, bugün 1.6’ dır. Oysa, bölgede bu oran, 2.8’dir. Sağlık personeli ile yapılan doğumları % 90’ a çıkaran Küba, bu şekilde bebek ve anne ölümleri konusunda olumlu bir gelişme sağlamıştır. Bir de, tüm bu gelişmeleri sağlayacak bir sağlık örgütlenmesi oluşturmuştur, Küba. 1980’ li yılların ikinci yarısından itibaren de, sağlık alanına, bütçenin %23’ ünü aktararak… Üstelik, bu oran, sağlığa bütçenin ortalama % 5’ ini ayıran bir bölgede yaşama geçirilmiştir.

Özetle, Küba’da devrimin 40 yılda sağlık alanında yaptıkları, “atla deve” değildir. Altyapıya, beslenmeye, kadınlar ağırlıkta olmak üzere eğitime önem verilmesi, tüm nüfusa parasız ve eşit sağlık hizmeti sunulması, bu hizmeti sağlayacak tüm ülkeyi kapsayan sağlık örgütlenmesi. Sonuç; Dünya Sağlık Örgütü’ nün ifadesi ile, “2000 Yılında Herkes İçin Sağlık Hedefleri” nin Küba’ da 15 yıl önce gerçekleşmesi !

DEVRİM SAGLIĞA NELER GETİRDİ?

Devrim öncesi, tüm diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, “büyük kentlerde daha çok orta sınıflara paralı hizmet veren büyük özel sağlık kuruluşları ile, diğer kesimlere yönelik hizmet sunan küçük sağlık kuruluşları, hekimlerin kırlardan çok kentlerde yoğunlaşması ve eşitsiz dağılımı” şeklinde özetlenebilen bir tablo egemendi. 1 960’da oluşturulan ve daha çok koruyucu hekimlik ağırlıklı hizmet veren devletin sağlık hizmetleri, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Sağlık ve Sosyal Refah Bakanlığı ile, daha kapsamlı bir çerçeveye ulaştı. Kentlerde yaşayan yoksul kesimler için hastaneler açan bakanlık, bu arada çevre sağlığı hizmetlerine de girişti. Sağlık alanında üzerinde durulması gereken bir nokta da, yine diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, şeker kamışı alanında bulunan büyük şirketlerin, çalıştırdıkları işçiler için kurdukları küçük hastanelerdir.

1910-25 yılları arasında, Küba’da sağlık alanında önemli kazanımlar yaşanmış, aşılama ile çiçeğin kökü kazınmış, bir sivrisinek ile bulaşan “yellow fewer” denilen hastalık da eradike edilmişti. Sosyal güvence konusunda ise, 1916’da sadece işçilere yönelik, sınırlı sosyal sigorta yasası ile, 1934’de çalışanların eşleri ve kadınlar ile ilgili analık sigortası akla gelebilir. 1930-40 yılları arasındaki dünya bunalımı, Küba’da sağlık alanında yeni bir yönelime yol açtı. Sabit gelirli insanlara verilen sağlık hizmetinin kapsamı genişletildi, yeni hastaneler açıldı, yerel yönetimlerin sağlıkta ağırlığı arttı,vb.

1959’ daki devrim, sağlık alanındaki tabloya müdahale etmeden önce, Sağlık Bakanlığı örgütlenmesi, sağlık ve refah olarak iki alt birime ayrılıyordu. Sağlık departmanı, daha çok koruyucu hekimlik ve sağlık personeli ile ilgili sorumluluğa sahip, kendisine bağlı 6 eyalet ve 126 bölge temelindeydi. Yoksullar için 46 hastane, 1 dispanser, 13 kan bankası ve küçük bir diş servisine sahip olan Refah departmanı ise, ayrıca büyük kentlerde Kızılhaç desteği ile kurulan, birkaç ilk yardım merkezini de işletiyordu. Ayrıca tüberküloz, lepra, sifilis, çocuk, vb konularda da alt birimleri olan Sağlık Bakanlığı’nın bizdeki Hıfzısıhha Enstitüsü’ ne benzer, kurucusunun adı ile anılan Carlos Finlay Enstitüsü vardı. Ülkede devrim öncesi bulunan 6421 hekimin % 77’ si tam zamanlı ya da yarım zamanlı olarak, özel sağlık sektöründe çalışıyordu. Yaklaşık 28500 hastane yatağının ise, sadece 9000’ i, Sağlık Bakanlığı’ na aitti. Ek olarak, Küba’ nın her eyaletinde bir askeri hastane vardı.. Sosyal güvece, iş kazaları ve analık ile sınırlıydı. Doğum servisleri ise, sadece 4-5 hastanede, sınırlı yatak sayıları ile, mevcuttu. “Oriente” Eyaleti’ nde büyük bir uluslararası tekel olan United Fruit Şirketi’ nin, kendi çalışanlarına hızmet veren büyük bir özel hastanesi vardı. Tabi ki, işçi ve işveren katkıları ile çalışıyordu. Ulaşım işçileri ve öğretmenler sendikalarına ait de, iki özel hastane vardı. Yanı sıra, çok sayıda dini ve hayırsever kuruluş da, sağlık alanında kurum işletiyordu. Küba’ da farklı toplulukların kendi sağlık programları da söz konusuydu. İspanyol sömürgecilerin 19. yüzyılda kendileri ve aileleri için kurdukları bu sistemin yanında, Avusturyalılar ve Galiçyalılar’ a ait programlar vardı. Sonuçta, devrim öncesi Küba’ da, küçük sayıda varlıklı kesimin, tümüyle özel hekim ve hastanelerden sağlık hizmeti aldığı; nüfusun yaklaşık yüzde 10’ unu oluşturan orta sınıf ve vasıflı işçilerin topluluk örgütlenmesi şeklindeki sağlık örgütlenmesinden yararlandığı; köylülerin ve kent proletaryasının ise yetersiz personel ve altyapısı olan hükümete ait hastane ve sağlık kurumlarından hizmet aldığı bir tablo vardı.

1959 Ocak ayında, iktidarı alan Fidel Castro ve arkadaşları, tüm alanlarda olduğu gibi, sağlıkta da bir yeni rüzgar estirmeye niyetliydiler.

İlk adım, “Halk Sağlığı Bakanlığı”ydı! İlk altı ayda çok küçük değişikliklerin yapıldığı sağlık alanında, ilk değişim, bir gerilla liderinin(aynı zamanda genç bir ortopedist) Sağlığı Bakanı olmasıydı: Dr. Martinez Pais. sağlık alanından çok, gerilla savaşına ilişkin birikimi olan bir savaşçıydı.

ABD ambargosunun, hemen devrim sonrası gündeme gelmesi ile eş zamanlı olarak, sağlık alanında sosyalist bir yönelime giren Küba, ilk olarak Sağlık ve Sosyal Refah Bakanlığı’ nın merkezi düzeyde yeniden organizasyonuna başladı. 1961 ‘de adı Halk Sağlığı Bakanlığı olarak değiştirilen (MINSAP) bakanlık, tıp eğitimi, hastane ve poliklinikler, ilaç üretimi ve tıbbi donanım, hijyen ve epidemiyoloji, planlama ve finansman olmak üzere beş bakan yardımcılığına bölündü. Yine altı eyaletin her birine, doğrudan bakana bağlı sağlık müdürü atandı. MINSAP’ ın işlevleri 15 maddede özetlendi: koruyucu ye tedavi edici sağlık hizmetlerinin tüm nüfusa yaygınlaştırılması; ana ve çocuk sağlığı hizmetlerine önem verilmesi; erişkinler arasında sağlığın geliştirilmesi; kültür-fizik ve sporda tıbbi kılavuzluk; kır ve kentte çevre sağlığının iyileştirilmesi; işçi sağlığının korunması; hastalıkların kontrolü; besin ve ilaç kontrolü; sağlık istatistikleri; sağlık eğitimi; hastane yapımı ve izlenmesi; gelişen bilimi sağlık hizmetlerine uyarlanması; araştırma; ulusal ilaç üretimi. Bu hedefleri gerçekleştirmek için, ulusal planlama içinde sağlığın planlanması, tüm sağlık etkinliklerinin tek bir yerde birleştirilmesi, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin entegrasyonu, standartların merkezileşmesi ve icranın yerelleştirilmesi, tüm etkinliklerin kolektif yönetimi, sağlık görevlerine halkın katılımı, çalışma için bilimsel bir temel, tüm toprakların sağlık hizmeti kapsamına alınması, uluslararası işbirliği

Devrimden önce, Küba’da sadece bir tıp fakültesi vardı. Öğretim üyelerinin hemen hepsi, özel bir sağlık kuruluşu sahibiydi. Devrimden sonra, öğretim üyelerinin % 90’ı, hekimlerin de yaklaşık yarısı, ülkeyi terketmişti. Genellikle tüm toplumsal dönüşüm ve devrimlerde olduğu gibi, hekimler Küba’da da ayrıcalıkları tehlikeye gireceği gerekçesi ile ülkeyi terk etmişlerdi. Çoğunun Batista rejimi ile ilişkileri iyiydi; çoğu, önemli ölçüde toprak sahibi ya da sanayi kuruluşuna ortaktı; özel hastalardan aldıkları paralarla önemli gelir elde etmişlerdi; nitelikleri itibarıyla başka ülkelerde, özellikle ABD’ de iş bulma olanakları yüksekti; küçük burjuva mantıkları ile, Küba Devrimi’ ni gelecekleri için bir tehlike olarak görüyorlardı. Bu nedenler, Küba’ lı hekimlerin, devrimden sonra kaçmalarının gerekçeleri oldu. Hekim açığını kapatmak için, 1 962’de ikinci bir tıp fakültesi açılırken, 1966 ve 1 968’de de iki fakülte daha açıldı. 1980’ İi yıllarda, artık, yılda 2000 hekim yetişiyordu. Bu arada, yaklaşık % 7-8 oranında yabancı ülkeden gelen hekim vardı.

Altı yıllık tıp eğitiminin, bir yılı hastanede intern’ lük şeklindeyken, diğer ülkelerdeki tıp eğitiminden farklı olarak, 11 temel ilkeye sahiptir: temel olarak Marksizm-Leninizm öğretileri, dogmatizm ve pragmatizme karşı bilimsel düşünce, teori ve pratiğin kaynaştırılması, temel ve klinik bilimlerin birliği, sağlık ve hastalıkta psikolojik etmenlerin yeniden tanımlanması, insani ve sosyal bir tıp konsepti, tıp eğitimi içinde üretken el emeğinin hesaba katılması, sosyalist ekip çalışmasının oluşturulması ve burjuva bireyciliğinin yok edilmesi, tıp eğitiminin bir parçası olarak geniş bir kültürel eğitim, korumaya öncelik, ulusal sağlık hizmetlerinin yönetsel yapısına uyum. Mezun olduklarında Küba yemini de eden hekimler, 3 yıl kırsal bir bölgede zorunlu hizmet yapmaktaydı. Devrim öncesi, kırsal yörelerde hiç hastane yokken, 20 yılda 57 hastane açıldı.

1980’li yılların başında yaşanan bazı olumsuzluklar, ilk kez sağlık alanında sıkıntıların yaşanmasına ve de eleştirilmesine yol açtı. Bizzat Castro’nun kendisi, sağlık alanındaki olumsuzlukları eleştirerek, “sosyalizmde toplumsal kalkınma olmadan, ekonomik kalkınma olmaz” ilkesini hatırlatmıştır. Bu bağlamda, ilke olarak, ekonomik sıkıntıları sosyal alanlara yansıtmamayı sürdürmeye çalışan Küba, “sağlık, devrimin bir önceliğidir” ve “sağlık ve eğitim, devrimin en önemli edinimidir” yaklaşımını korumaya özen göstermiştir.

Ambargonun Sağlık Etkileri:

1. Gıda maddelerinin yeterince bulunamaması, her şeyden önce insanların beslenmesini etkilemektedir. Bu da en çok, çocukları, sonra da gebe kadınlar ve hastalarla yaşlıları etkilemektedir. Bu arada, “karaborsa” sektörü için gün doğmakta, dolayısı ile eşitsizlikler açısından uygun ortam yaratılmaktadır.

2. Tedavi hizmetleri açısından, en önemli sıkıntı ambulans hizmetleri ile ilgilidir. Ambulansların çalışması, benzin ve yedek parça eksikliğinden olumsuz etkilenmektedir. Yine aynı sıkıntılar, hastanelerde yatan hastaları, ameliyatları, teşhis işlemlerini de etkilemektedir.

3. Sağlık personeli de, işe geliş gidişin uzamasından fazla çalışmak zorunda kalmaya, sağlık dışı işlerle uğraşmak durumunda kalmaktan eksik malzeme ile mesleklerini yapmak konumunda olmaya kadar birçok sıkıntı ile karşı karşıya kalmıştır. Ünlü çocuk hekimi Benjamin Spock Haziran 1993’de Küba’ya yaptığı ziyaretle ilgili izlenimlerini şöyle aktarıyordu: “Küba’ yı geçen Şubat’ ta tekrar ziyaret ettiğimde, muhteşem hastanelerde çocuk doktorlarının bütün sabahlarını çocuklar için gerekli olan ve çok az bulunan ilaçları sayarak geçirdiklerini keşfettim…Bir kreşin müdürü, 7 yaşından büyük bütün Kübalı çocuklar için olduğu gibi okul öncesi çağdaki çocukların da süt ihtiyaçlarını artık karşılayamaz hale gelme korkusu içinde perişandı… Kübalı çocuklardan ilaç ve yiyeceği esirgeyen bir ambargo konusunda ne hissetmemiz gerekiyor? Ben utanç hissediyorum!”

4. Tüm teşhis süreçleri-yetersiz de olsa-işlese bile, ilaç hammaddesi ithalindeki sıkıntılar, tedavide kullanılan ilaçların sayısını azaltmakta, önemli hastalıklarda kullanılan ilaçların bulunmamasına yol açmaktadır. ABD ilaç şirketleri, Küba’ya ilaç ve ilaç hammaddesi ticaretini engellemekle kalmamakta, sınırlı dahi ortak olduğu diğer ülke şirketlerinin de Küba’ ya ticaretine engel olmaktadır. Tüm bu sıkıntılar aşılsa da, ABD ya da diğer Batı ülkelerinden ithal edilen ilaçlar, her zamankinden pahalı olmaktadır. Bu pahalılıkta, taşıma ücretlerinin yüksekliği, Küba’ ya ihracatın “riskli” oluşu gibi etmenlerin etkili olduğu da ifade edilmektedir. Örneğin, 1981 yılında çıkan “hemorajik dengue” salgınında, tedavi için gerekli ABD kaynaklı ilaçları veya sivrisineklerin hastalığı yaymasını engellemek üzere kullanılacak dezenfeksiyon aletlerini satın alamayan Küba, durumun aciliyeti nedeni ile söz konusu ilaç ve cihazları daha pahalı olarak Avrupa’ dan almak zorunda kaldı. Yine, fizik tedavi alanında kullanılan malzemelerinin % 80’ini 10 yıl boyunca Hollanda’ dan ithal eden Küba, 1991 ‘de ABD yetki vermediği için, bu malzemeleri alamaz hale geldi. ABD yasakları yüzünden Arjantin’ den diyaliz cihazları, Fransa’dan röntgen yedek parçaları, Japonya’ dan ultrason cihazları, İsveç’ten elektroforez cihazları, Almanya’ dan manyetik rezonans cihazları, vb alınamamıştır. Diyabetiler için insülin üretimi yapan firmaların en önemlisi, ABD kökenli Lilly’dir. Bu firma, Küba’ ya satışı durdurunca, insülin Avrupa’dan daha pahalıya alınmak durumunda kalınmaktadır. Küba’lı bilim adamlarının New York ve Los Angeles’teki eğitim ve kurslara katılmaları, vize verilmeyerek engellendi. Bu tür oldukça fazla örnek yaşandı.

5. Tıbbi bilgi ulaşmasında da sorun yaşanmaktadır. Döviz sıkıntısı ve ambargo nedeni ile Küba’ lı hekimler ve bilim adamları, mesleki birikimlerini geliştirme olanaklarından yoksun kalmaktadırlar. İletişimdeki sorunlar da, bilginin ulaşmasında engel oluşturabilmektedir. Özellikle, Küba’daki devrime karşıtlık üzerinde oluşmuş “Küba Demokrasi Hareketi”, bilimsel bilginin Küba’ya ulaşmasını engellemede oldukça etkili olmaktadır. Tıp eğitiminin niteliği de etkilenmekte, tıp öğrencileri, uygulamalı eğitim konusunda sıkıntı yaşamaktadırlar. Bu sıkıntıyı sadece Küba’ lı öğrenciler değil, Küba tıp fakülteleri ve diğer tıp okullarında okuyan binlerce yabancı öğrenci yaşamaktadır. 1990’da 16700 yabancı öğrenci, Küba okullarından mezun olurken, bu sayı 1991 ‘de 2219 olmuştur.

6. Eczanelerde rafların boşalması, sağlık kurumlarında sunulan hizmetin kalitesinin düşmesinin yanı sıra, temel gereksinimlerini karşılama konusunda sıkıntılarla karşılaşan Küba halkı, stresin yaşamında önemli sorun olduğunu görmektedir. Temel gereksinimleni karşılayamama, fuhuş olgusunun da yaygınlaşmasını gündeme getirebilmektedir.

7. Küba’daki kriz, Küba Hükümeti’nin yıllardır üçüncü dünyaya yaptığı felaketler ve salgınlarda tıbbi malzeme, yardım ve insangücü yardımı;:bilimsel araştırma yardımı, aşılama ve eğitim yardımlarını da olumsuz etkilemiştir. 1980’ lerde üç kıtada yaklaşık 36 ülkeye, en az iki yıllığına 2000-3000 sağlık.çalışan4 gönderen Küba’nın yardımları kesilmek zorunda kalmıştır~

8. Ambargonun yanısıra, Mart 1993’de yaşanan ‘Asrın Fırtınası”, Küba’nın büyük bölümünü harabeye dönüşmesine, tarımdan limanlara; altyapıdan hastane ve okullara kadar çok sayıda binanın .tahrip olmasına, 150 bin insanın evsiz kalması, içme suyu ve gıda depolarının zarara uğramasına yol açarak,Küba’da yaklaşık olarak 1 milyar dolar zarara mal olmuştur. Aynı yıl Haziran ayındaki sel ise, 200-300 milyon dolarlık bir zarar yaratmıştır.

Bu arada, ekonomik krizin ortasında, esrarengiz bir hastalık olarak nitelenen “nöropati” salgını da, 1991 yılının sonlarından sonra, Küba halkını önemli ölçüde etkiledi. “Optik nöropati, ağrı, zayıflık, kol ve bacaklarda karıncalanma ve koordinasyon kaybı” ile seyreden bu salgının nedeni tam olarak tespit edilememekle birlikte, bunda kötü beslenmenin (toksik maddeler ve viral ajanların da) etkisi olduğu düşünülmektedir. 1991 -93 yılları arasında yaklaşık 45 bin insanın yakalandığı bu hastalığın nedeninin belirlenmesi konusunda çok sayıda Küba’ lı ve yabancı bilim adamı çalışırken, hastane yataklarının % 30’unun bu hastalar için ayrıldığı, bu hastalığın önlenmesinde tüm halka vitaminli tabletler dağıtıldığı, 1993 yılında yaklaşık 100 milyon dolar paranın sadece bu hastalık için harcandığı bir başka gerçekliktir.

Bu faktörlerin tümü, devrimden sonraki en büyük krizini yaşayan Küba’ nın bu yıllarında yanyana gelmiştir. Devrim boyunca elde edilen kazanımların ciddi tehlikede olduğu bu dönemde, sağlık hizmetlerinin aynı kalitede sürdürülmesi mümkün olamaz hale gelmiştir. 30 yıllık ABD ambargosunun Kübalılara maliyeti, yaklaşık 40 milyar dolar olmuştur.

Küba 1990’Iı yıllarda girdiği ekonomik krizin etkilerini en çok 1990’ların ilk yarısında yaşamış, ancak daha sonra bu etkilerin azaltıldığı bir döneme geçmiştir. “İnsanların acılarından para kazanmama” ilkesi, Küba’yı 40 yılda, tüm sıkıntılara karşın, sağlığın ve “mutluluğun resmi” haline getirmiştir. Ambargo, bu resmi bozabilecek midir? Bugüne kadar ki gelişmeler, bunun mümkün olmadığını gösteriyor…

Sağlık Sektörünün Finansmanı ve Harcamalar

Küba sağlık sistemi, bütünüyle, sağlık sektörünün planlı hedeflerine ulaşmayı ve bütçe kaynaklarını etkin biçimde kullanmayı hedefleyen devlet tarafından finanse edilmektedir. Devlet, koruyucu ve rehabilite edici hizmetleri (yalnızca primer, medikal ve dental hizmetleri değil, aynı zamanda en sofistike teknolojileri kullanan hastanecilik hizmetlerini de içerecek biçimde) parasız sunar.

Hospitalize hastalar ve gebeler için tanısal testler ve tedavi ile ayaktan tedavi hizmetlerindeki bazı programlar parasızdır. Aile bütçesi ayaktan tedavi hizmetlerinde yazılan ilaçların çoğunu, işitme, ortopedik, diş cihazlarını, tekerli sandalye, koltuk değneği gibi tedavi giderlerini, gözlük masrafını karşılayacak durumdadır. Ancak bütün bu durumlarda tedavi giderleri düşüktür ve devlet tarafından sübvanse edilmektedir. Düşük gelirliler finansal yardım alırlar ve ilaç ve protez gibi bazı hizmetler için para ödemezler.

Sağlık finansmanı yüksek derecede desantralize edilmiştir. Kamu sağlığı harcamalarının %92.6’sı belediye bütçelerinden finanse edilir. Belediyeler ayrıca eğitim finansmanının %82.O’ını ve sosyal yardım finansmanının da %92.4’ünü karşılarlar. Son yıllardaki güç ekonomik koşullara rağmen kamu sağlık harcamaları düzenli olarak artmaktadır ve bu Küba’nın kamu sağlığındaki başarısının arkasında bulunan politik isteği göstermektedir. 1994’teki toplam sağlık harcaması miktarı 1061.1 milyon peso tutmuştur ve bu miktar 1989’dakine göre %17 lik bir fazlalık anlamına gelmektedir. Bu mutlak artış, kamu sağlık harcamalarının GDP içindeki, toplam harcamalar içindeki ve kamu harcamaları içindeki görece artışından ileri gelmektedir. 1994 de kamu sağlık harcamalarının GDP içindeki oranı %7.8, toplam harcamalar içindeki oranı %7.5, kamu harcamaları içindeki oranı %14.6 olarak gerçekleşmiştir. Yatırım harcamalarında önemli azalma vardır. Yatırım harcamalarının toplam harcamalar içindeki oranı 1984 yılı için %3.1 ‘dir. Ancak bu azalma sağlık sisteminde ciddi bir zarara neden olmamıştır. Bunun nedeni, bu sektörde 1980’ler boyunca, ekonomik krizin başlamasına kadar olan dönemde güçlü bir yatırım uygulamasının gerçekleştirilmiş olmasıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kaza Geçiren Birinin Karşılaşabileceği En Büyük Tehlike, Genellikle Acil İl

Kaza geçiren birinin karşılaşabileceği en büyük tehlike, genellikle acil ilkyardım hizmetinin yetersizliğidir.

Tıbbi açıdan acil durumlar çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir; özellikleri olayın niteliğine, kazanın geçirildiği yere ve çevre koşullarına göre değişir. İlkyardımda bulunacak kişinin de bütün bunları dikkate alarak davranması gerekir. Acil yardımın özel bilgi, deneyim ve eğitim gerektirdiği unutulmamalıdır. Acele ve gereksiz müdahaleler çoğunlukla yaralı yada ölüm halindeki insanın durumunu ağırlaştırır.

Bu bakımdan öncelikle uyulması gereken temel ilkyardım kuralı şudur: Acil bir durum karşısında nasıl davranmak gerektiği iyice bilinmiyorsa, daha çok zaman alsa bile hastane personeli, polis ve itfaiye görevlileri gibi tam yetkili kişilerin ve acil durumlardan sorumlu kurumların doğrudan müdahalede bulunmasını sağlamak gerekir.

İlkyardım yöntemleri koşullara göre belirlenir ve genellikle birbirine benzer. İlkyardım gerektiren başlıca olaylar trafik kazaları ile evdeki tehlikeli ve acil durumlardır.

Trafik kazaları. Hasta genellikle yaralanma sonucu zarar görmüştür. Bu nedenle bulunduğu yerden kıpırdatılmaması gerekir. Durum çok acilse ve hastanın yerinden kaldırılması zorunluysa; baş,boyun,gövde ve bacakları aynı düzlemde tutulmalıdır. Çünkü vücutta yada omurgada kırık olabilir; her kıpırdatma bu kırıkları ilerletir, çoğaltır ve omurilik yıkımıyla sonuçlanabilir.

Bir sonraki aşamada hastanın solunumunun düzenlenmesi gerekir. Bunun için olay yerinde kesinlikle uzman sağlık görevlileri bulunmalıdır. Önce göğüs ve karnın solunum hareketlerine katılıp katılmadığı gözlenmelidir. Solunum durmuşsa yada güçleşmiş ve yetersiz hale gelmişse yapay solunuma başvurmak gerekir.

Bir dakikalık oksijen yokluğunun beyin işlevlerini aksattığı, beş dakikalık bir solunum durmasının ise beyinde onarılamayacak düzeyde doku yıkımına yol açtığı unutulmamalıdır.

Solunum her zaman nabızla birlikte kontrol edilmelidir.Nabzın atmaması kalpte bir yetmezliğe yada tam durmaya işaret eder. Bu durumda kalp masajına başlanmalıdır.

Solunum ve kalp işleyişinin yeterli olduğunun anlaşılmasından sonra, dolaşım sistemi incelenir. Şiddetli kan kaybına neden olan kanamaların durdurulması gerekir. Kanama her zaman ilk bakışta görülmeyebilir; giysilerin altında kalabilir yada derinde, iç dokularda olabilir. Nabzın hafiflemesi ve yüzün gittikçe solgunlaşması kanama olasılığını düşündürmelidir.

Hastanın bilinci açıksa, onu kısa sözcüklerle rahatlatmak ve güvencede olduğunu anlatmak yerinde olur. Bilinci açık hastaların korku içinde ve ruhsal olarak panik duygusunun etkisinde olduğu unutulmamalıdır. Bilinci kapalı gibi görünen hastaların da çevrelerindeki konuşmaları anlayabileceği düşünülmeli ve onları korkutacak, ruhsal açıdan sarsacak tartışmalardan kaçınılmalıdır. Bundan sonra yapılacak şey kırık yada şok olasılığını araştırmaktır. Hastanın kemiklerinde kırık varsa herhangi bir yer değiştirmeden önce kırığı hareketsiz duruma getirmek gerekir. Hasta şokta değilse bile çok kolay şoka girebilir ve gerek şok durumunda, gerekse şok öncesinde korku içinde olur; solgundur, susamıştır,üşür; nabzı hızlanmış yada yavaşlamış olabilir. Şok durumu aniden yada yavaş yavaş gelişebilir. Zamanında uygun girişimde bulunulmazsa ölüme bile neden olabilir.

Hastanın bilinci açık değilse, güvenli bir biçimde düz bir yüzeye yatırılmalıdır. Yatırırken özellikle kafasını geriye doğru çekerek dilinin arkaya düşmesi engellenmelidir. Böylece kusma sırasında kusmuk parçalarının solunum yollarını tıkaması önlenir. Bu arada solunumu ve kan dolaşımını engelleyecek kemer, ayakkabı bağı, kravat, yaka vb gevşetilmelidir. Hastanın bilinci kapalıysa, varsa takma dişlerinin çıkarılması yararlıdır.

Hasta sıcak tutulmalı, bir örtüyle iyice sarılmalıdır. Ama aşırı sıcak da soğuk gibi şok tablosunu hızlandıracağından çok sıcak olmamasına dikkat edilmelidir. Bilinçsiz durumdaki hastaya hiçbir şey içirilmemeli, hastanın kalkıp yürümesine de izin verilmemelidir.

Hastaneye ulaşmaya çalışmaktansa cankurtaran yada yardım ekibinin gelmesini beklemek daha doğru olur. Hastayı otomobilin arka koltuğuna bindirerek yardıma götürmekten kesinlikle kaçınmak gerekir. Buna karşılık hasta yardım sağlanabilecek bir merkeze kamyonet yada geniş bir araçla uygun bir biçimde ve hırpalanmadan götürülebilir.

Evdeki tehlikeli ve acil durumlar. İnsanın sığınağı olan evde ortaya çıkabilecek ani bir hastalık yada kaza en az trafik kazaları kadar acil sorunlar yaratabilir. Miyokark enfarktüsü, astım nöbeti,zehirlenme bu tür sorunlara örnektir. Böyle durumlarda insanın bilinen bir ortamda olması belli bir kolaylık sağlar, çünkü yardım edilecek insan tanıdıktır ve çoğu kez sorunu saptama olanağı vardır. Bununla birlikte aileden birinin, özellikle küçük bir çocuğun acil durumu evde panik yaratabilir. Dolayısıyla birinci kural heyecana kapılmadan serinkanlı davranmaktır.

İkinci adım hastanın kan dolaşımının ve solunumunun yeterli olduğunu saptamaktır. Daha sonra hastanın rahatlaması ve güven duymasını sağlamak, en kısa zamanda da yetkililere başvurmak gerekir.

Ev ortamında uyulması gereken ilkyardım kuralları şöyle sıralanabilir:

Solunumda güçlük varsa, yapay solunum uygulanır.

Kalp atımları azalmışsa, dışarıdan kalp masajına başvurulur. Hastaya yardım eden kişi tek başına hem yapay solunumu hem kalp masajını yapabilir.

Kanama varsa basınç uygulanarak durdurulur.

Hastanın bilinci kapalıysa, güvenli bir biçimde yatırılır.

Kırık varsa, organ hareketsiz tutulur.

Göğüs kafesinde yara varsa , hasta öbür tarafına yatırılır ve başı hafifçe kaldırılır.

Karın bölgesinde yara varsa, hasta yatay olarak ve bacakları bükülmüş durumda yatırılır.

Şok durumunda, hasta arkaya doğru hafif eğik yatırılır ve bacakları kaldırılır. Yetkililer yardıma gelene değin hastanın yanında bulunmak yerinde bir önlemdir.

Genel olarak bütün acil olaylarda sistemli ilkyardım girişimleri çok önemlidir. Bu olayları her zaman karanlık, belirsiz hastalıkların çıkabileceği durumlar olarak kabul etmek gerekir.Zaman yitirilmesi hastanın durumunu gittikçe kötüleştirebilir.

Kent dışında ilkyardım

Bölge trafik polisine haber ulaştırılmalıdır.Otoyollarda bulunan ve doğrudan acil yardım merkezlerine bağlı olan telefon hatları kullanılmalıdır.Yardım ekiplerine haber verirken açık ve ayrıntılı konuşmalı, şu noktalara dikkat edilmelidir:

# Nereden arandığını söylemek

# Kaza yerini tam olarak tanımlamak

# Kazanın boyutlarını ve özelliklerini aktarmak; kazaya karışan araç sayısı, araçların durumu gibi ayrıntıları bildirmek

# Yaralı sayısını ve görünürdeki durumlarını bildirmek

# Özel durumlar varsa bunları açıklamak

Yardımda bulunan kişi nasıl davranmalı?

Kaza yerinde bir yada birden çok yaralıya yardım etme durumunda olan kişi şu kurallara uymalıdır:

1) Çabuk, ama serinkanlı davranmalı, telaşa ve paniğe kapılmadan mantıklı düşünebilmelidir.

2) Yaralının çevre ve kaza koşullarına bağlı başka tehlikelerle karşılaşmamasını ve daha çok zarar görmemesini sağlamalıdır.

3) Yaralıların kesin sayısını hızla saptamalıdır. Bu işlem çeşitli hastaların acil yardım gereksinimini belirlemeye, yarası en acil olanlara daha erken müdahale edilmesini ve hastaların yaşamsal tehlikeden uzaklaşmalarını sağlamaya yöneliktir.

4) Durumu en acil olan yaralıları saptadıktan sonra onların ilkyardım gereksinimini karşılamalıdır.

5) Yardım eden kişi hiçbir nedenle yaralıları yalnız bırakmamalıdır. Sağlık görevlilerinin, cankurtaran, itfaiye, polis gibi yetkililerin çağrılmasında çevredeki insanlardan yararlanılmalıdır.

6) Kaza yerinde yeni bir tehlike yaratabilecek ayrıntıları görerek önlem almalıdır.

Hastanın yaşamını tehlikeye sokabilen ve vücutta kalıcı izler bırakabilen yanıklar, en ağır lezyonlardan biri olarak kabul edilir.

Yanık, vücudun bir bölgesindeki dokuların yüksek ısıdan zarar görmesidir. Hastanın yaşamını tehdit etmesinin yanı sıra, oluşan nedbe dokusu estetik açıdan sorun yarattığından her zaman acil olarak tedavi edilmelidir.

Nedenleri

Yanık, alev yada ısı, katı ve buhar halindeki sıcak cisimlerin doğrudan etkisiyle oluşur. Bunların yanında, elektrik çarpması yada sülfürik asit gibi kimyasal maddelerle temas sonucunda da yanığa benzer lezyonlar oluşabilir.Dokunun gördüğü zarar, ısının yüksekliği ve dokunun ısıya maruz kaldığı süre ile doğru orantılıdır. Dokunun 55 C’lik ısıya 30 saniye süreyle maruz kalması sonucunda yalnız o bölgedeki kızarıklıkla (eritem) ortaya çıkan hafif düzeyde bir reaksiyon oluşur. Isının 65C’ye çıkması, aynı sürede, o bölgedeki derinin zedelenmesine yol açar. Yanık ne kadar derine inmişse ve ne kadar geniş bir yüzeye yayılmışsa o kadar ağırdır.

Sınıflandırma

Yanıklar derecesine ve yaygınlığına göre sınıflandırılır. Yanık derecesinin artması, o bölgedeki doku hasarının artmasını gösterir.

Birinci derece yanıklar: Yanık bölgesinde deride kızarıklık (eritem) dışında bulgu yoktur.

İkinci derece yanıklar: Bölgesel kızarıklığa ek olarak derinin yüzeysel katmanları ve küçük kan damarlarının zarar görmesi sonucu içi berrak sıvı ile dolu kesecikler (bül) oluşur.

Üçüncü derece yanıklar: Yanık bölgesindeki deride doku ölümü de (nekroz) vardır; derinin bütün katmanlarının yanı sıra bazen derinin altındaki dokular da zedelenmiştir.

Yanık bölgesinde kömürleşme varsa ve yağ dokusu, kas yada kemik gibi derindeki yapılarda etkilenmişse dördüncü derece yanıktan söz edilir.

Yaygınlık derecesi

Yanıkların değerlendirilmesinde ele alınan bir ölçüt de vücudun yanıktan etkilenen yüzeyinin genişliğidir.Yaygınlık derecesi tüm vücut yüzeyine oranla yüzde olarak belirtilir. Bu amaçla vücuttaki çeşitli bölgeler, kapladığı alanın büyüklüğüne göre derecelenmiştir. Örneğin, kafa derisi, tüm vücut yüzeyinin yaklaşık yüzde 9’luk bölümünü oluşturur. Kolların her birinin kapladığı alan tüm vücut yüzeyinin yüzde 9’u, gövdenin ön ve arka yüzeylerinin her biri yüzde 18,bacakların her biri yüzde 18 ve cinsel organların bulunduğu bölge yüzde 1 olarak kabul edilir.

Vücutta yanıktan etkilenen toplam alan erişkinde yüzde 20’nin, çocukta yüzde12-15’in altında kalırsa yanığın bölgesel olduğu kabul edilir.Bunun tersine, yanıktan etkilenen yüzey bu olgulardan genişse, geniş yanıktan söz edilir; bu yanıkların bütün vücudu etkileyen değişikliklere neden olması beklenir. Çok geniş alana yayılan yanıklar aşırı sıvı kaybına yol açar; bunun sonucunda akut böbrek yetmezliği gelişebilir ve hasta ölebilir.

Bölgesel yanıkların gidişi de yanığın derecesiyle ilişkilidir: Birinci ve ikinci derece yanıklar genellikle çok kötü sonuçlanmaz ve herhangi bir nedbe dokusunun oluşumuna yol açmadan birkaç gün içinde iyileşir.

Üçüncü derece yanıklarda ise ölü doku artıklarının uzaklaştırılması iki üç haftayı bulu; doku ölümü olan bölgede normal deriye benzer doku yerine nedbe dokusu oluşur. Derideki herhangi bir lezyonun iz bırakmadan iyileşmesi yada zedelenen dokunun tıpatıp aynının oluşabilmesi için bu bölgedeki derinin en alt katmanının sağlam kalmış olması gerekir. Yoksa özgün dokunun yerine sadece açık kalan bölgeyi kapatmak için basit bağdoku yapısında bir örtücü katman oluşur.Nedbe dokusu adı verilen bu doku vücudun herhangi bir organında oluşabilir. Nedbe dokusu derininkilere benzemeyen özellikleri nedeniyle hem estetik bozukluk yaratır, hem de esnekliği olmadığından çevresindeki deriyi çekerek bölgenin gerginleşmesine ve büzülmesine yol açar. Üçüncü derece yanıklarda görülen başka bir sorun da bu bölgedeki savunma öğelerinin yitirilmesine bağlı olarak bölgenin her türlü enfeksiyon etkenine açık olmasıdır. Bu yüzden bu bölgenin enfeksiyonlardan iyi korunması gerekir. Yanık çok ileri derecede ve yaygınsa, hastada ateş, kilo kaybı, iştahsızlık, kansızlık, hipoproteinemi (kan proteinlerinde düşüklük), böbrek işlevlerinin bozulmasına bağlı belirtiler, bazen akciğer enfeksiyonları ve septisemiden (mikrobun kana karışması) şoka varabilen çeşitli belirtiler görülebilir.

İlk tedaviler

Yanıkların mutlaka bu konuda uzmanlaşmış hastanelerde tedavi edilmesi gerekir. Bununla birlikte, çoğu durumda yanıklı hastaya ilk girişim, kazanın olduğu bölgede yapılmalıdır. Bu yüzden yanan hastaya yaklaşımda şu temel kurallara uyulmalıdır:

* İlk iş olarak yanığa neden olan ısı kaynağı hemen uzaklaştırılmalı ve etkisiz hale getirilmelidir.

* Bu amaçla hastanın vücudunun üstündeki alev hemen bir battaniye yada örtüyle söndürülmelidir.

* Hastanın üstündeki giysiler hemen soğutulmalı, zararlı bir kimyasal maddeye bulaşmışsa çıkartılmalıdır. Hastanın giysileri dikkatle üstünden çıkarılmalıdır. Bu işlem aceleyle ve dikkatsizce yapılırsa, yanık bölgesine yapışmış olan giysilerin çıkarılması bölgenin daha fazla zarar görmesine yol açabilir. Özellikle vücuda değen ve alev olmadan da yanma özelliği olan plastik gibi maddelerin deriyi zedelemesini engellemek gerekir.

* Bulunduğu bölgeye zarar vermeyen giysileri çıkarmak gereksizdir;yanık bölgeleri steril (mikroptan arındırılmış) gazlı bezlerle örtülmelidir.

* Bölgeyi dezenfekte etmemek ve bölgeye pomat sürmemek gerekir.

* Hasta bir an önce hastaneye götürülmelidir.

Yüzdeki yanık: Ketenden yapılmış, tüysüz ve temiz bir maske hazırlayın ve bunu yanığa dokunmadan yüze geçirin. Gözler ve ağız için maskede bir delik açın.

Yanığa nasıl yaklaşılmalı?: Steril sargı bezleri yada temiz bir örtü, bir mendil kullanılarak örtün.

Giysilerin çıkarılması: Hastanın üzerindeki giysileri soğuk suyla soğutun;zararlı kimyasal maddeler bulaşmışsa giysileri hastanın üzerinden çıkarın. Bu işlem büyük bir titizlikle,en iyisi, elbiseler hastanın üzerinden sıyrılarak değil kesip parçalanarak yapılmalıdır.

Yanık nedeni açık alev yada sıcak suysa yanan bölge soğuk suyun altında en az 10 dakika tutulmalıdır.

Yanık yaygınsa: Yanık bölgelerini genişçe, temiz ve tüysüz bir örtü ile kapatın ve bir eşarp yada sargıyla örtüyü hastanın üzerinde sabitleştirin.

Yanığın evde tedavisi

Ufak yanıklar evde de tedavi edilebilir. Yanık bölgesine herhangi bir pomat sürülmemelidir.Ayrıca bölgede içi berrak sıvı dolu olan keseciklerin oluşumuna neden olan yanıklarda enfeksiyon gelişmesini engellemek için bu kesecikler patlatılmamalıdır. Yapılacak tek şey bu bölgenin mikroplardan arındırıcı maddelerle yıkanması ve sargı bezleriyle bölgenin gevşekçe sarılmasıdır.(Ağır yanıklarda bölge dezenfekte edilmez.)

Böyle bir önlem bakteri kökenli bir enfeksiyonun oluşmasını engellerse de, bütün önlemlere karşın gene de enfeksiyon oluşabilir.

Yanıkların değerlendirilmesinde dikkatli davranmak gerekir; yalnızca kızarıklık oluşumuna neden olsa da, yaygın yanıklarda mutlaka hekime başvurulmalıdır.

Bir yaralanma durumunda aşağıdaki noktalara dikkat edilmelidir:

Dezenfektan (mikrop öldürücü) maddenin yaranın içine girmesi engellenmelidir.

Toz yada pomat gibi maddeler kullanılmamalıdır.

Kullanılan sargı fazla sıkılmamalıdır.

Yaralanma terimi, derinin, bazen derialtının hatta daha derindeki dokuların bütünlüğünün bozulması için kullanılır.Yaralanmalar basitçe şöyle sınıflandırılabilir:

a)Basit yaralanmalar: Şiddetli kanamalara neden olmayan, yaşamsal önemi olan organların zedelenmediği ve fazla yaygın olmayan yaralanmalardır.

b)Ağır yaralanmalar:Yara derindeki dokuları da içine alıyorsa ve bölgedeki yapıların bütünlüğü bozulmuşsa; genişçe bir alana yayılmışsa ve aynı bölgede birden çok yara varsa; şiddetli kanamalara neden oluyorsa; derindeki yapılar açığa çıkmışsa yada yara bölgesinde yabancı cisimler kalmışsa, ağır yaralanmadan söz edilir. Ağır yaralanmalara yaklaşım ve tedavi yöntemleri ile şiddetli kanamaların tedavisi farklıdır.

Yaklaşım

Dikkatsizlik, acelecilik ve yorgunluk gibi nedenlerle yalnızca çocuklar değil, erişkinlerde evde ve evin dışında küçük kazalara uğrayabilmektedir. Bir bıçak yada kırık bir cam parçasıyla yaralanma sonucunda oluşan ve çok kanamaya neden olan bir kesik, duvar yada demir törpüsü gibi pürüzlü bir yüzeye sürtünme sonucunda ortaya çıkan bir sıyrık yada çekiç ve çivi kullanırken ortaya çıkan yaralanmalar karşısında ne yapılmalıdır? Böyle bir durumda her şeyden önce sakin olmak, tartışmaya girmeden yaralanan kişiyi bir an önce aydınlık bir yere oturtmak gerekir.

Bundan sonra acil girişimde bulunacak kişinin aşağıdaki temel noktaları göz önüne alması gerekir:

Girişimi yapacak kişi ellerini su ve sabunla iyice yıkamalı ve temiz bir havluyla kuruladıktan sonra alkolden geçirerek havada kurutmalıdır.

Yara kollardaysa yaralının parmaklarındaki yüzükler ve kollarındaki bilezikler çıkarılmalıdır. Böylece yaralanma bölgesinde ödem oluşursa bölgedeki kan dolaşımı engellenmemiş olur.

Yaranın çevresindeki bölge saf suyla (gerekirse su ve sabunla) yıkanmalı, yara bölgesine dokunulmamalıdır.

Yaranın çevresi dezenfektan maddeye batırılmış bir parça pamukla silinmelidir.

Yaranın çevresi silinirken dezenfektan maddenin doğrudan yaraya değmemesine dikkat edilmelidir. Dezenfektan madde derinin bütünlüğünün bozulduğu yara bölgesindeki hücrelere zarar verebilir.

Yaranın üstüne pomat yada toz ve pudra halindeki ilaçlar sürülmemelidir.

Yara bölgesini steril gazlı bezlerle koruyun.

Bölgeyi bir sargı bezi ile çok sıkmadan, yaranın her yanını hafifçe ve aynı ölçüde kaplayacak biçimde sarın.(Sargı bezinin tek işlevi yara bölgesine sürülen ilacın yerinde kalmasını sağlamaktır.)

Yara bölgesinde yabancı cisim(örneğin cam parçaları) varsa sargı yapılmamalı, bölgeyi korumak için üzerine bol miktarda birkaç kez katlanmış steril gazlı bez yada temiz mendil konmalıdır. Bu sırada yaraya baskı uygulamanın yabancı cisimlerin daha da derine gitmesine yol açabileceği unutulmamalıdır.

Yara bölgesinde yabancı cisim varsa yada yara paslı yada kirli bir cisimle oluştuysa kazazede mutlaka bir ilkyardım merkezine ulaştırılmalıdır.

Küçük yaraların bakımı

Evde yada işyerinde oluşan küçük yaralarda, yara bölgesi uygun bir yöntemle temizlendikten sonra steril gazlı bezle kapatılıp sarılmalıdır.

Aşağıdaki iki temel kural unutulmamalıdır:

Kullanılan steril gazlı bezler kuru olmalı; yara bölgesinin yumuşamasını önlemek için yaranın çevresi yıkanıp temizlendikten sonra iyice kurulanmalıdır.

Bölgeye uygulanan sargı yada flasterin kirlenmedikçe yada ıslanmadıkça değiştirilmesine gerek yoktur. Gerektiği gibi yapılan sargı, günlerce yara bölgesinde kalabilir.

En sık kullanılan sargılar

Gazlı bez sargısı: Sargı için her boyda gazlı bez piyasada bulunmaktadır; bunlar, yaranın tümüyle örtülerek sarılmasını sağlar. Ne var ki, gazlı bezlerin steril olmadığı ve doğrudan yaraya değmesinin sakıncalı olduğu unutulmamalıdır.

Steril sargılar: Piyasada mikroplardan arındırıldıktan sonra paketlenmiş sargılar bulunmaktadır.

Üçgen sargılar: Çeşitli boyutlardaki üçgen sargılar dayanıklı malzemeden yapılmıştır.Bir yandan yara bölgesinin hareketsiz tutulmasını, öte yandan sargı bezlerinin yaranın üstünde kalmasını sağlar.

Esnek rulo sargılar: Genellikle bir özelliği olmayan basit sargılarda, sıklıkla, yaranın üstüne yerleştirilen steril gazlı bezleri yerinde tutmak için kullanılır. Farklı boyutlarda pek çok türü vardır.

Flaster(yara bandı): Piyasada birçok farklı biçim ve boyutta flaster bulunur. Derin yaralarda birbirinden uzaklaşan yara kenarlarını bir araya getirmek için kullanılır. Plastik ve yapışkan içeren bölüm yaranın çevresindeki sağlam deriye yapıştırılır; flasterin ortasındaki steril gazlı bez içeren bölüm ise yaranın üstünü tümüyle örter.

Acil durumlarda

Yara bakımı için gerekli malzemenin olmadığı durumlarda, kanamayı saptayabilmek için açık renkli sargı malzemesi kullanılması önerilir. Steril gazlı bezleri yerinde tutmak için mendil, kravat, havlu kullanılır.

Hekimin müdahalesinden önce alınacak bazı genel önlemler acıyı hafifletmeye ve komplikasyonları önlemeye yarayabilir.

Kas kopması, bir grup kas lifinin üstlerine düşen yükü kaldıramayacak ölçüde gerilmesi sonucu ortaya çıkar. Aşırı güç harcama yada ters bir hareket sırasında kas liflerinin yanı sıra kiriş yada tendon denen, kası kemiğe bağlayan yapılar da kopabilir. Sırtın alt bölümlerindeki kaslarda görece daha çok gerginlik oluşur. Bu durum özellikle yük kaldırmak için çömelmek yerine eğilmekten kaynaklanır. Yükün çömelerek alınması bacak kaslarının desteğiyle ağırlığın kalça ve omurgaya yayılmasını sağlar. Eğilerek alınan yük ise çok daha sınırlı ve güçsüz kas gruplarının çalışmasına neden olur.

Yüklenme anından hemen sonra sırtın alt bölümüne, olasılıkla bacaklara doğru uzanan bir ağrı saplanır. Hasta kopmanın ortaya çıktığı konumda kalır. Yapacağı her türlü hareket ağrıyı ve spazmı artıracaktır. Disk kayması yada bel fıtığı denen durum da benzer biçimde başlayabileceğinden doğru tanıyı ancak bir uzman hekimin koyabileceği unutulmamalıdır.

Bu tür kas kopmasında tedavi iki aşamaya ayrılabilir. Öncelikle hasta, sırt kaslarındaki gerilmeyi en aza indirecek bir durumda yatırılır. En uygun konumu genellikle ağrının zorlamasıyla doğrudan hasta bulur. Kas spazmının verdiği ağrı, hem kopma bölgesine soğuk uygulaması, hem de kas gevşetici ve ağrı kesiciler verilmesiyle hafifletilir. Ama bel fıtığı sonucu oluşan spazmlarda kesinlikle kas gevşetici kullanılmamalıdır. Aspirin en çok önerilen ilaçtır. Dozu dört saatte bir 0,5-0,6 mg olmalıdır.İkinci aşamaya hastanın ağrı nöbetini kısmen aşmasıyla geçilir. Duruma göre hasta oturma konumuna getirilir yada yüzüstü sert bir yüzeye uzanabilir. Bu aşamada gövdeyi destekleyecek bir korse kullanılabilir. Korse hem desteklediği kasların yükünü azaltarak, hem de örselenmiş bölgedeki kas hareketlerini bir ölçüde kısıtlayarak duyulan ağrıyı önemli ölçüde hafifletir. Ama korse kullanmayı bir alışkanlık haline getirmemek gerekir. Gereğinden uzun süre vücudu saran korse kaslarda tembellik yaratır. Yeterince güç kazanamayan kaslar en küçük darbelerden bile zarar görebilir.

Bacak kasları kopması. Kopma genellikle baldırın büyük kaslarından biri olan gastroknemius (çift karınlı) kasta görülür. Daha çok tenis gibi anlık hareketler gerektiren spor karşılaşmalarında ortaya çıkar. İlkyardım olarak kopma yerine soğuk uygulaması, 10-20 saat içinde gelişebilecek şişme ve kanama gibi yerel tepkileri en aza indirir. Yapışkan bir sargı (yapışkan bandaj) kas gerilimini hafifletecek biçimde bacağın arka yüzeyine, diz kıvrımından bileğe kadar yerleştirilir. İlk birkaç gün hastanın yürürken koltuk değneği kullanması yararlıdır. Koltuk değneklerini bıraktıktan sonra bu amaca uygun olarak hazırlanmış esnek çoraplar giyilebilir. Bu tür durumlarda zaman yitirmeden uzman hekime başvurmak gerekir. Özellikle kopma, çoğu zaman olduğu gibi, kiriş bölümünde ortaya çıkmışsa cerrahi girişimi de içerebilecek dikkatli bir tedavi programı gündeme gelir.

Burkulmalar. Eklem bağları veya da eklem kapsülünde ters bir harekete, darbeye, zorlamaya bağlı olarak ortaya çıkar. Burkulma bağların aşırı gerilmesiyle sınırlı kalabilir. Ama gerçek burkulmada eklem bağları kopmuştur. Ayağın yamuk basılmasıyla vücut ağırlığının ayakla aynı eksen üstünde bulunmayan bileğe verilmesi Tipik burkulmalardan birini oluşturur.Bu durum burkulmanın şiddetine göre değişen ağrı, şişme ve işlev kaybına yol açar. Ayrıca eklem çevresindeki yumuşak dokularda değişik şiddetle lezyonlar da ortaya çıkar. Çıkıktan farklı olarak eklemi oluşturan kemik başlarının konumu değişmemiştir. Çıkıkta ise aralarındaki bağlantı tümüyle kopan kemik başları birbirlerinden ayrılmıştır.

Burkulma çok ağrı vermekle birlikte her zaman şişliğe yol açmaz. Şişme genellikle daha sonra ortaya çıkar. Duyulan ağrı eklem hareketlerini bütünüyle engelleyecek ölçüde şiddetli değildir. Yalnızca bazı hareketlerin yapılması ağrıya neden olur. Çıkıkta ise eklem gözle görülür biçimde bozulmuş ve hareket yeteneği ortadan kalkmıştır.

Bütün burkulmalarda zarar gören dokuların kendilerini yeniden onarabilmesi için eklem hareketi engellenmelidir. Ama öncelikle eklemin kalp düzeyinin üstünde duracak biçimde tutulması dolaşımı kolaylaştırması ve oluşabilecek şişliği önlemesi bakımından yaralıdır. Bir gün süreyle olası kanama ve şişmeleri en aza indirmek için soğuk uygulaması yapılır. Bu süre boyunca eklem esnek bandajla çok sıkı olmamasına dikkat edilerek sarılabilir. Daha sonra örselenmiş bölge dıştan desteklenerek sabitleştirilir. İyileşme sürecinde eklemin kullanılması daha ağır sonuçlara yol açabilir.

Ayak bileği burkulması. Genel tedaviden sonra burkulan eklemi desteklemek için esnek bandaj sarılır. Olanak varsa, bu uygulama deneyimli bir kişi tarafından yapılmalıdır. Ayak parmaklarının hemen bitim yerinden diz altına kadar birbirini çaprazlayarak balık sırtı biçimde sarılacak bandajın fazla sıkmamasına özen gösterilir. Ağır burkulmalarda parmak ucundan diz altına kadar alçıya almak gerekebilir. Eklem bağlarının bütünüyle koparak ağır biçimde zarar gördüğü durumlarda ortopedist cerrahi girişime karar verebilir.

El bileği burkulması. Genel tedaviden sonra burkulan bilek, avuç içinden dirsek altına kadar balık sırtı biçiminde esnek sarılarak sabitleştirilir.

Diz burkulması. Basit burkulmalarda, genel tedaviden sonra burkulan diz esnek bandajla sarılır. Sarılan bölge diz kapağının 15 cm altından 10 cm üstüne kadar uzanır. Daha ağır durumlarda bacak alçıya alınabilir. Yan bağlarla birlikte çapraz bağın da kopması cerrahi girişimi zorunlu kılar. Bu durumun da değerlendirmesini ortopedist yapmalıdır.

Eklem travmaları

İncinme, örselenme ve yaralanma gibi eklem travmaları burkulma ve çıkıklara yol açar. Burkulmada eklem bağı yada bağları kopar,ama eklem yüzeyleri birbirinden ayrılmaz.

Çıkıklarda ise eklem bağları kopmuş ve eklem başları birbirinden ayrılmıştır.

Şiddetli bir kas kasılması bile kiriş yırtılmasına yol açabilir. Bazen bağ kopmasının yanı sıra kemikte küçük bir kopma kırığı oluşabilir.

Kas gerilmesi

Spor etkinlikleri sırasında aşırı zorlanan bir kas grubunun bazı lifleri mikroskobik düzeyde kopabilir. Bu durumda kas sertleşir ve dinlenirken bile ağrı verir. Örselenen bölgede yumru biçiminde ortaya çıkan sertlik birkaç saat içinde morarır.

İlkyardım. Kesin dinlenme gerekir. Soğuk bez yada buz torbası yararlıdır. Bazen örselenmiş bölgeyi sararak sabitleştirmek gerekir. Kas gevşeticiler, ağrı kesiciler ve iltihap gidericiler kullanılabilir. İyileşme birkaç haftada gerçekleşir. Örselenen bölgeye buz konması en önemli ilkyardım işlerinden biridir. Çünkü her kopma yada yırtılmada bir kanama olur. Ağrı ve şişlik de büyük ölçüde bu kanamadan kaynaklanır. Soğuğun etkisiyle Damarların büzülmesi şişlik ve ağrı oluşumunu önemli ölçüde engeller.

Kas kopması

Genellikle spor etkinlikleri sırasında ortaya çıkar. Yapılan hareketin birden kesilmesine yol açan şiddetli bir ağrıya neden olur.Kas kasılmaz. Yumuşak ve gevşektir. Kopma yeri belirgin biçimde şişer ve çok geçmeden morarır. Doku içindeki sıvı birikimi aşırıysa ve kendiliğinden geri emilmiyorsa, cerrahi girişimle akıtılması gerekebilir.

İlkyardım. Buz torbası yararlıdır. Kırıkta olduğu gibi zaman yitirmeden örselenen bölgenin sabitleştirilmesi gerekir. Ağrı kesiciler kullanılabilir. Masaj yapılması durumu ağırlaştırır.Hastanın tedavisi hastanede yapılmalıdır.

ÖĞRENCİ’NİN;

ADI: Ayşe Gamze

SOYADI: Korkmaz

SINIFI: 10 Fen B

NUMARASI: 12

ÖĞRETMEN’İN;

ADI: Gürsel

SOYADI: Özkan

ÖDEV’İN KONUSU: İlkyardım

KAYNAKLAR:

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Ağız Ve Diş Sağlığı

AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI

Ağız ve Diş Sağlığının Önemi

Ağız ,sindirim sisteminin başlangıcıdır.Bütün besinler ağız yoluyla alınır.Alınan besinler ağızda bulunan dişler yardımıyla sindirime hazırlanır.Bu nedenle dış ortamla ilişkili olan ağız ve dişlerimizin sağlıklı olması oldukça önemlidir.Ağız ve dişlerin sağlığı için öncelikle bu bölgelerin temizliğine önem vermeliyiz.Ağzımızın sağlığı için aşırı sıcak gıdalara dikkat ederek ağız içi dokuların yanmasını önlemeliyiz.Yine yemeklerden sonra ağız içi suyla yıkanarak buralardaki kokuşmaya neden olan besin artıkları temizlenmelidir.Ağız içinde yaralar oluştuğu zaman hekime gösterilerek,tedavi ettirilmelidir.Aynı şekilde dişlerin sağlığı için düzenli olarak dişler,fırçalanarak temizlenmelidir.Besin artıklarını diş aralarında kalarak çürümeye neden olması önemlidir.Ağız kokularının ve bir çok rahatsızlığın diş çürüklerinden kaynaklandığı unutulmayarak,temizliğe önem verilmelidir.Ağız ve dişlerin sağlıklı olması hoş bir görünüm vererek kişinin konuşma,gülme gibi durumlarda rahat hareket etmesine yardımcı olur.Diş çürüğünden dolayı ağzı kokan kişinin çevresini rahatsız etmesi sıkıntılı durum oluşturur.Kısaca ağız sağlığı,diş sağlığı ile yakından ilgilidir.

Diş Çürümesi

Yapılan araştırmalar sonucunda çocukların çoğunda diş çürüğüne rastlanmıştır.Diş çürümesine ağızdaki bakteriler neden olur.Bakterilerin yanında diş çürümesine neden olan diğer öğeler,diş aralarında kalan besin artıkları ile duyarlı bir diş yüzeyidir.Dişlerin çürümesine neden olan besinler özellikle karbonhidratlı diğer bir ifadeyle şekerli yiyeceklerdir.

Diş çürümesinin önemli nedenlerinden birisi de sudaki flüor eksikliğidir.Flüor diş minesinin direncini arttırarak,çürümeyi önler.Bu nedenle sularda flüor eksikliği varsa sağlık kuruluşlarından gerekli yardım alınmalıdır.Flüor fazlalığı ise dişlerde sararmaya neden olur.

Dişlerimizin düzenli olarak fırçalanıp temizlenmemesi durumunda diş aralarında kalan besin artıkları bakteriler tarafından parçalanır.Parçalanan besinler,bakteriler ve salgılardan ‘diş plağı’ denilen birikintiler oluşur.Besin maddelerini bakteriler tarafından parçalanmasıyla oluşan asitler dişin minesini ve kemiğini oyar.Dişte oluşan bu oyuğa KAVİTE denir.Dişte oluşan bu oyuklar zamanla giderek büyür ve derinleşir.Böylece zamanla dişin sert kısmı olan mine tabakası delindikten sonra daha kolay oyulan yumuşak dokuya ulaşılır.Dişteki oyulma devam ederek,diş özüne ulaşır.Dişteki çürümenin diş özüne ulaşmasıyla diş ağrıları oluşmaya başlar.Diş ağrısının olmadığı durumlar diş sağlığının yerinde olduğunu göstermez.Bakterilerin diş özüne ulaşmasından sonra burada iltihaplanma meydana gelir.Buna APSE denir.Çürük diş özüne ulaştıktan ve özellikle de apse oluştuktan sonra dişin tedavi edilme şansı artık kalamamıştır.

Dişlerin çürümesi hem süt dişlerinde hem de kalıcı dişlerde meydana gelebilir.Dişlerin çürüme nedenlerini kısaca aşağıdaki gibi sıralayabiliriz;

Büyüme ve gelişme dönemlerinde kalsiyum,fosfor ve flüor bakımından yetersiz besinlerin alınması,

Şekerli besinlerin aşırı tüketilmesi,

Dişlerin fırçalanmaması

Yumuşak besinlerle beslenilmesi

Sık sık gebe kalınması

Erken bebeklik dönemlerine yüksek ateş oluşması

Yanlış ve hatalı ilaç kullanılması diş çürümesine neden olan etmenlerdir.Ağız açık durumda uyumak da dişler içi zararlı olabilir.

Diş çürüklerinde erken tanı ve tedavi hem sağlık hem de sosyal ve ekonomik yönden büyük önem taşır.Diş çürükleri daha ilk aşamada tespit edilip,tedavisi yapılırsa diş kurtarılır.İlk aşamada tedavi için yapılan harcamalar daha azdır.Ayrıca sağlık personelinin zaman kaybı da en azdır. Çürüğün ilerleyen aşamasında yapılan harcama ve emek artar.Diş tedavisinde kullanılan araç ve malzemelerin döviz ödenerek ithal edildiği düşünülürse ülkemiz ekonomisi açısından ne derece önemli olduğu daha iyi anlaşılır.Kısaca belirtecek olursak çürüğün erken teşhis edilmesi dişin kurtarılmasının yanında ekonomik yönden de büyük yararlar sağlar.

DİŞ ETİ HASTALIKLARI

Dişeti: Dişi saran pembe,sert kıvamlı dokudur.Dişetlerinin sağlığına yeterince özen gösterilmezse dişeti hastalanır,ağrır ve hatta diş kayıplarına neden olabilir. Dişetlerinin sağlığına yeterince özen gösterilmezse,ilk olarak dişeti iltihabı yani gingivit oluşur. Gingivitli dişeti,yumuşak bakteri plağından dolayı iltihaplanır. Bu dönemde kanamaya başlarlar.Eğer plak temizlenmezse,sertleşir ve tartara (diş taşı) dönüşür. Gingivit,uygun ev bakımı ve diş hekimi tarafından yapılan düzenli tedavi ile iyileşir ve kemik kaybı önlenir. Gingivitin ileri haline periodonti denir. Periodontide, yumuşak dokular şişer,lifler kopar,doku dişten ayrılır ve kemik erimeye başlar. Periodontide,kemik ve çevre dokularda ciddi harabiyet oluşur.Tedavi edilmezse dişler sallanır ve sonuç olarak düşerler.

Dişeti iltihaplarının genel olarak nedenleri:

Sürekli ve uygun olmayan kürdan kullanılması

C vitamini yetersizliği

Sivri ve sert cisimlerle diş aralarının karıştırılması

Vücuttaki kan,şeker,böbrek hastalıkları gibi sistemik hastalıkların olması ve zamanında tedavi edilmemesidir.

Diş Çürüğü ve Dişeti Hastalıklarının Genel Vücut Yapısıyla İlişkisi

Diş çürüğü ve dişeti hastalıklarının sadece ağzı değil,bütün vücudu etkiler.Ağızdaki rahatsızlıklardan biri de ağız kokusudur.Sebepleri,dişeti hastalıkları,diş çürüğü,solunum

ve sindirim sistemi hastalıklar,sinüzit .vb..hastalıklardır.Ağız kokusu,insanın sosyal olmasını engeller,insan ilişkilerini yürütememesine ve insan çevresinden uzak durmaya iter. Diş çürüğü ve dişeti hastalıkları,bölgesel ve bedensel hastalıklara neden olur. Ağızdaki çürük,kan yoluyla bütün vücuda (kalp,böbrekler,eklemler, sindirim sistemi..) yayılabilir ve hastalıklara yol açabilir.Bunların tedavisi de hem maddi hem de manevi yönden kayıplara yol açar. Bu yüzden,hiç bir zaman ağız ve diş sağlığının aksatılmaması, her zaman iyi bakım yapılması gereklidir.

Diş hekimi Doç. Dr. Meryem Ulusoy ile Diş ve Dişeti Hastalıkları Üzerine Röportaj:

Soru:Diş çürüğü nasıl oluşur?

-Diş üzerinde oluşan,bakteri taşıyan,yumuşak ve yapışkan tabakaya plak adı verilir.Plağın yiyeceklerle birleşmesi sonucu oluşan asit,dişlerin çürümesine neden olur.Yukarıda saydığım plak,yiyecek ve asit etkenlerine karşın,bu güne kadar çürüğün tam tarifi yapılamamıştır.

Soru:Çürük nasıl tedavi edilir?Tedavi edilmezse ne olur?

-Çürük,erken dönemlerde beyaz leke halindedir.Bu dönemde,florlamayla tedavi edilebilir.Bunun için de florlu diş macunlarıyla düzenli fırçalama ve florlu diş ipleri ile ara yüz (iki diş arasının temizliği) de girer.Florlamayı diş hekimi direkt olarak ağızda da yapabilir.Eğer belli miktarda diş minesi kaybedilmişse,dişte oyuk oluşur.Buna kavite denir.Bu hallerde ancak bir diş hekiminin yardımıyla çürük bölge kaldırılarak yerine dolgu konulmak suretiyle diş tedavi edilir.Bazı vakalarda dişin orta iç bölgesinde bulunan pulpa adını verdiğimiz damar ve sinirlerin oluşturduğu yere kadar çürük ilerler.Bu durumda ilerlemiş diş çürüğünden söz edilebilir. Çürük dişin pulpası yoluyla iltihaba,ağrıya ve sonuçta apseye neden olur.Bu tür vakalarda dişe kanal tedavisi uygulanır. Damar ve sinirler,pulpa odası ve kanaldan çıkarılarak yerine dolgu konulur.Dişin iyileşmesi imkansız durumlarda ise dişin çekimine karar verilir.Tedavi edilmeyen çürüklerde öncelikle yakın dokular zarar görür.Bademcikler iltihaplanır,sinüzit oluşur.Baş ağrısı ve ağız kokusu en sık rastlanan olaylardandır. Ayrıca kalp kapakçığının iltihaplanması, böbreklerin hastalanması, eklem yerlerinin hastalanması ve mide-bağırsak sisteminin hastalanmasını da sayabiliriz.

Soru: Dişeti hastalıkları nelerdir?

-Öncelikle dişetinin tarifini yapalım.Dişeti,dişi saran ve besleyen pembe,sert dokudur.Dişeti hastalıklarını genel olarak ?gingivit ve periodonti?olarak ikiye ayırabiliriz.Gingivite dişeti iltihabı da diyebiliriz.Çürük oluşumunda bahsettiğimiz dişin üzerine yapışan plak temizlenmezse,zamanla dişetlerinin iltihaplanmasına neden olur.Gingivitli dişler,pembe rengini kaybeder ve kırmızıya dönüşür.Sağlıklı dişetinde görülen pütürlü mat pembelik yerini şişkin parlak kırmızılığa bırakır.Bakteri plağı yerinden kaldırılmazsa, diş taşı tabirini kullandığımız tartar oluşur.Bunun için de her 6 ayda bir düzenli olarak diş hekimine başvurarak dişlerimizdeki plağı temizletmemiz gerekir.Periodonti de,dişetinin ilerlemiş hastalığıdır. Yumuşak dokular şişer, dişi çene kemiğine bağlayan lifler kopar,alveol adını verdiğimiz ve dişin içinde bulunduğu kemik bölge erir.Böyle vakalarda diş sallanmaya başlar ve tedavi edilmezse dişin veya dişlerin çekimi zorunlu hale gelir.

Soru:Dişetleri nasıl tedavi edilir?

-Gingivit az önce söylediğim gibi 6 ayda bir diş temizliği yapılarak ve düzenli olarak diş fırçası ve diş ipi kullanarak tedavi edilebilir.İlerlemiş vaka olan periodontide ise tedavi iki şekilde olur:Cerrahi ve cerrahi olmayan.Cerrahi olmayan dişeti tedavisi ise ya ultrasonik aletlerle yada el aletleriyle yapılır.Her ikisinde de öncelikle diş taşları temizlenir, bakteri plağı kaldırılır. Daha sonraki seanslarda da dişetinin iç yüzeyi kazınır.Buna kürtaj adını veriyoruz. Diş köküyle dişeti arasınsa oluşan ve dişeti cebi adını verdiğimiz bölgeden diş taşı ve hastalıklı dişeti kazınır. Son seansta da dişin kökü düzleştirilir,kök yüzeyinde oluşan pütürler yok edilir.Bunlara ek olarak hastaya gargara ve antibiyotikler tavsiye edilebilir.Periodontili dişlerin çoğunlukla ağızda görünen bölümü sağlıklı dişlere göre uzundur.Bunun nedeni ise kemik kaybıdır.Kaybedilen kemik, tekrar kendiliğinden büyüyemez.Ancak dişetlerindeki şişik indiği için cep derinliği azalır.Diş hekimi muayenehanelerinde dişeti hastalıklarının tedavisi çoğunlukla az önce bahsettiğim yöntemlerle yapılır.Cerrahi tedavi ile gerektiğinde ise Periodontist adını verdiğimiz ve bu dalda uzmanlaşmış diş hekimlerine hastamızı yönlendiririz.

Soru:Ağız ve diş hastalıklarının genel vücut yapısıyla

ilişkisi nedir?

-Unutulmamalıdır ki,sağlık ağızdan başlar.Diş çürüğünde bahsettiğim gibi küçük bir çürük,vücuttaki bir çok organın hastalanmasına neden olabilir.Ayrıca bazı hastalıkların ilk belirtileri de ağızda görülür. Mesela şeker hastalarında,ağızda kuruluk ve tükürükte azlığa rastlanır.Karaciğer hastalarında,ağızda aseton kokusu hissedilir.Behçet hastalığında, ağızda aft olarak adlandırdığımız beyaz,ağrılı yaralar ortaya çıkar. Mide hastalıklarında, akciğer hastalıklarında ve boğaz hastalıklarında (larenjit, farenjit,tansillit gibi) ağız kokusu oluşur. Eklem hastalıklarının (romatizma) ana sebeplerinden birisi,diş ve dişeti hastalıklarıdır. Gördüğünüz gibi, küçük bir çürük vücudumuzda bir çok hastalığa yol açabilir.Bu yüzden,her zaman ağız ve diş sağlığımızda gereken özeni göstermeliyiz.

DİŞLERİN GELİŞİM BOZUKLUKLARI

Dişlerin gelişimi sırasında yapı ve diziliş bozuklukları meydana gelir.Normal olarak ağız kapatıldığı zaman çenelerin durumu üst dişler önde alt dişler arkada olacak biçimdedir.Bunun tersi durumlarda dişlerde kapanma hatası oluşur.Yine dişlerin düzensiz sıralanması sonucunda da kapanma hatası meydana gelir.Kapanma hatası sonucunda besinleri çiğneme güçlüğü oluştuğu gibi bu durum diş eti sağlığının da bozulmasına neden olur.Düzensiz dişlerin en önemli nedeni süt dişlerini zamanından önce kaybedilmesidir.Bunun sonucunda kalıcı dişler birbirinin üzerine gelecek şekilde dizilir.

Çeşitli nedenlerden dolayı dişlerde renk bozuklukları meydana gelir.Örneğin;sigara dişlerde renk değişikliklerine neden olur.Sigara içenlerin dişleri kahverengimsi bir renk alır.Yine canlılığını kaybetmiş olan dişler gri renkte görülür.Çocukluk döneminde alınan antibiyotikler de dişlerde renk bozukluklarına neden olabilir.Gebelikte ya da küçük yaşlarda geçirilen hastalıklardan kaynaklanan yüksek ateş,dişlerde renk ve yapı bozukluklarına neden olabilir.İçme sularındaki flüorun azlığından dişler çürürken,sulardaki flüorun fazlalığı ise dişlerin sararmasına neden olur.

AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI NASIL KORUNUR?

1) Ağız ve diş sağlığının korunmasında beslenmenin önemli bir yeri vardır.Alınan besinler kalsiyum,fosfor ve flüor minerallerini yeterince içermelidir.Dişlerin gelişimi sırasında bu mineraller alınmalıdır.Yine alınan besinler diş eti ve diş sağlığı için A,D,C vitaminlerini içermelidir.Belirtilen mineraller ve vitaminleri karşılamak için yeterince et,süt,süt ürünleri,yumurta ile sebze ve meyve tüketilmelidir.

2) Diş çürümelerinin önlenmesi için dişler düzenli olarak yemeklerden sonra tekniğine uygun fırçalanmalıdır.

3) Öğün aralarında özellikle şekerli yiyecek ve içecekler tüketilmemelidir.Şekerli besinlerin tüketilmesi durumunda fırçalama imkanı yoksa en azından ağız suyla çalkalanmalıdır.Aynı durum kola gibi asitli içecekler için de geçerlidir.

4) Sert cisimleri ısırma,parmak emme,tırnak yeme ve kürdan kullanma gibi alışkanlıklar dişlerde gelişme bozukluklarına,düzensiz dişlere ve diş eti hastalıklarına neden olduğundan bu durumlardan kaçınılmalıdır.

5) Dişlerde çürük oluşumu başladıktan sonra aylarca sürer.Bu nedenle yılda en az iki defa diş hekimine giderek sorunlar büyümeden erken tanı konularak,tedavisi yapılmalıdır.Böylece sorunlar büyümeden durum düzeltilir.

6) Ağız kokusu olduğunda nedeni araştırılarak diş çürüklerinden mi yoksa sinüzit,bademcik iltihapları,şeker hastalıkları gibi rahatsızlıklardan dolayı mı oluştuğu belirlenerek gerekli tedavi yapılmalıdır.

7) Diş araları sert cisimlerle karıştırılmamalı ve diş iplikleri kullanılmalıdır.Diş eti hastalıklarının oluşmasının başlıca nedeni dişlerin kürdanlarla temizlenmesidir.

8)Dişlerle ceviz,fındık gibi sert kabuklu yiyeceklerin kabukları kırılmamalıdır.

9) Çok soğuk ve çok sıcak yiyecekler artarda yenildiğinde diş minesini çatlatabileceğinden bu gibi durumlardan kaçınılmalıdır.

10) Sürekli yumuşak besinlerle beslenilmemelidir.Havuç,elma,armut,ayva gibi meyveler ısırılarak yenmelidir.

11) Çocuklardaki süt dişleri de dahil olmak üzere hekim önerisi olmadan dişler çekilmemelidir.

AĞIZ VE DİŞLERİN TEMİZLİĞİ

Çürüklerin , diş eti hastalıklarının ve diş taşlarının nedeni ; yemeklerden sonra dişlerimizin üzerinde biriken yemek artıkları ve bakteri tabakasının ( bakteri plağının ) iyi bir şekilde temizlenmemesidir.

Yeterli sıklıkta , sürede ve şekilde dişlerin temizliği yapılmazsa bir takım sorunlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.

Yemeklerden sonra yeterince temizlenmeyen bakteri plağı ; zaman içerisinde ağız ortamının ” asit ” hale gelmesine neden olarak bakteri üremesine dolayısıyla da çürüklere ve diş eti hastalıklarına neden olur. Diş taşları ; zaman içerisinde tükürüğün içerisindeki minerallerle birleşen bakteri plağının sertleşmesiyle oluşur. Dişeti tedavisi ile temizlenir.

Ağız ve dişlerin iyi bir şekilde temizlenebilmesi için

Her yemekten sonra dişler fırçalanmalıdır ( günde en az 3 kere )

Dişlerin fırçalanması doğru bir şekilde ve en az 3 dakikada yapılmalıdır.

Gece yatmadan önce mutlaka dişler fırçalanmalıdır

Günde bir kere ” diş ipi ” kullanarak , dişlerin araları temizlenmelidir

Günde en az bir kere ağız çalkalama solüsyonları ile gargara yapılmalıdır

Diş eti çekilmesi olanlar veya protez kullananlar ” ara yüz fırçası ” ile temizlik yapmalıdır

Ağız ve dişlerin temizliğinde uygulanan yöntemler:

Diş Fırçalama

Dişler dış yüzeyleri , 45 derecelik bir açıyla dişe yaklaştırılmalı ve diş etinden bakteriler uzaklaştırılarak fırçalanmalıdır.

Dişlerin İç yüzeyleri , özellikle ön bölgeler dar olduğundan fırça dik olarak sokularak fırçalanmalıdır.

Dişlerin tüm yüzeyleri , iç ve arka taraflarda tam olarak fırçalanmalıdır. Genellikle sadece ön dişlerin ön yüzeyleri fırçalandığından çürükler daha çok arka bölgelerde oluşmakta , diş taşları ise çok az fırçalanan alt ön bölgede olmaktadır…

Diş ipi kullanımı

Belirli düzeyde diş fırçalayanlarda çürükler genellikle ara yüzlerde ( dişlerin birleşim yerlerinde ) oluşmaktadır.

Ara yüz çürükleri sadece diş ipi kullanılmasıyla önlenebilir.

Kolay kullanım amacıyla mumlu diş ipleri tercih edilir..Ayrıca florlu diş ipleri de tercih edilebilir..

Diş ipi her iki elimizin işaret parmağına dolanarak ve baş parmağımızın yardımıyla kullanılır.

Ara yüz fırçası kullanımı

Diş eti çekilmesi olanlar mutlaka ara yüz fırçası kullanmalıdır. Dişetinin çekilmesiyle oluşan boşluklar bakteriler için uygun birikme ve çoğalma alanlarıdır.Bu nedenle mutlaka her yemekten sonra diş araları temizlenmelidir.

Porselen köprü kullananlar her yemekten sonra köprünün altını temizlemelidir. Çünkü porselen köprü altındaki boşluklar yemek artıklarının birikmesi ve bakteri üremesi için uygun alanlardır.

Ortodontik tedavi görenlerde genellikle diş fırçası yetersiz kalmakta ve ara yüz fırçası ile tellerin arasının temizlenmesi gerekmektedir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Aşılar

AŞILAR

Aşılamanın temelindeki ilke,bakteri ve virüs gibi enfeksiyon etkenlerini yada çeşitli zehirli maddeleri belirli işlemlerden geçirdikten sonra kişiye vererek vücudun bu maddelere karşı antikor üretmesini,yani bağışıklık kazanmasını sağlamaktır.

Böylece vücudun,hazırlıklı olduğu hastalık etkenlerinden biriyle karşılaştığında,

Önceden,oluşmuş antikorlar sayesinde bu maddelerle savaşması kolaylaşır.

AŞILARIN BİLEŞİMİ

Aşılar ya hastalık etkeni olan mikroorganizmalardan(bakteri,virüs vb)yada bunların ürettiği zehirlerden yapılır.Vücuda verilmeden önce çeşitli işlemlerden geçirilen aşının hastalık yapıcı etkisi ortadan kaldırılır.Ama bu işlemler aşının antijen özelliğini ve vücutta antikor oluşturma etkisini engellemez.Başlıca aşı tipleri şunlardır:

·Canlı aşılar-Enfeksiyon etkeni mikroorganizma ısıtma,kimyasal işlem gibi çeşitli yöntemlerle zararsız hale getirilerek vücuda verilir. Bazen de enfeksiyon etkenine benzeyen daha zararsız bir mikroorganizma kullanılır.Örneğin,çiçek aşısında inek çiçek hastalığının etkeni,verem aşısında da hastalık yapma gücü zayıflatılmış BCG denen verem basili kullanılır.

·Ölü mikropların kullanıldığı aşılar-Örneğin boğmaca ve kolera hastalıklarında bu tip aşılar kullanılır.

·Mikropların ürettiği zehirleri(anatoksin)içeren aşılar-Bu tip aşılarda formol gibi kimyasal maddeler yada ısı kullanılarak zehrin hastalık yapıcı etkisi yok edilir,ama antikor yapımını uyaran etkisi korunur(tetanos aşısı,difteri aşısı vb).

AŞILARIN ETKİ MEKANİZMASI

Canlı aşılarla vücuda giren mikroorganizmalar çoğalmaya başlar,ama bunlar etkisizleştirilmiş olduğundan üremeleri hastalıkla sonuçlanmaz yada ancak çok hafif belirtiler gelişir.Sonuçta gerçek mikropların oluşturduğuna benzer bir bağışıklık ortaya çıkar.Aşılanmadan en erken 2-3 hafta sonra gelişen bu bağışıklık yıllarca sürer.

Ölü aşılar ve anatoksinler hastalık belirtilerine yol açmaz,ama vücutta bunlara karşı antikor üretilir.Gene de tam bir bağışıklık oluşması için aşı dozu birkaç kez yinelenmelidir.

Bunların yarattığı bağışıklık canlı aşılarınki kadar uzun süreli değildir.Yeni doğanlarda ve

Süt çocuklarında bağışıklık sistemi tam olarak olgunlaşmadığından,aşılara yanıt( göreceli olarak)zayıftır.İlk aşı(karma aşı)yaşamın ikinci ayından sonra yapılır.Aşıya en iyi yanıt çocukluk ve ergenlik döneminde alınır.Daha sonra bu etki azalır.

YAN ETKİLERİ

Yan etkiler aşının özelliklerine göre değişir.Canlı aşı yapıldıktan sonra gelişen yan etkiler,gerçek hastalığın hafif bir biçimi gibidir.Örneğin kızamık aşısından sonra hafif ateş ve

Döküntü ortaya çıkabilir.

Etkisizleştirilmiş maddeler içeren(örneğin,ölü bakteri yada virüsler,anatoksinler)aşılar ise kızarıklık,aşının uygulandığı yerde şişlik ve ağrı gibi yerel,ateş ve kırıklık gibi genel durumlara yol açabilir.

Aşı komplikasyonları ağır ve hafif olarak ikiye ayrılabilir.Hafif komplikasyonlar aşıdaki çeşitli öğelere karşı gelişen alerji tepkimelerinin deride yol açtığı belirtiler ile aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinde şişkinlikten oluşur.

Ağır komplikasyonlar ise daha az görülür ve anafilaktik şok(ikinci kez karşılaşılan bir antijene karşı şiddetli alerji tepkisi), çırpınma nöbetleri(özellikle çocuklarda boğmaca,

kızamık,çiçek gibi aşılardan sonra)yada çok ender olarak beyin iltihabı gibi durumlara neden olur.

AŞILAMA YAPILAMAYAN DURUMLARDA

Özellikle canlı aşı uygulamasının sakıncalı olduğu durumlar arasında ateş,ishal,genel bitkinlik,enfeksiyon hastalıkları,kalp hastalıkları,gebelik ve bebeğin erken doğmuş olması olabilir.

Kortizon tedavisi görenlere aşı uygulanmaz.Çünkü kortizon bağışıklık sistemini etkileştirerek aşının içindeki maddeye karşı vücudun antikor üretmesini önler.

Kötü huylu tümörü olan hastalara canlı aşı uygulaması yapılmaz.Kanserin etkisiyle baskılanan bağışıklık sistemi nedeniyle ölü aşı ya da anatoksin aşısı da yeterli antikor üretmediğinden yararlı olmaz.

Merkez sinir sistemi hastalığı bulunanlara boğmaca aşısı kesinlikle uygulanmaz.Bu hastalara zayıflatılmış canlı aşılar uygulanırken de çok dikkatli olunmalıdır.Sindirim sistemi hastalığı bulunanlara çocuk felci aşısı uygulanmamalıdır.Alerjik özellikleri olan kişilerde ise yumurta proteini içeren aşıların kullanılması sakıncalıdır.Antihistaminik türü ilaçların koruyuculuğu altında öbür aşılar dikkatli bir biçimde uygulanabilir.Böbrek ya da karaciğer hastalığı bulunanlara BCG aşısı uygulanmamalı,difteri ve tifo aşısı uygularken de çok dikkatli olunmalıdır.

AŞI ÇEŞİTLERİ

ÇOCUK FELCİ AŞISI

Bu aşı ağız yoluyla doğrudan ya da çocuğun direnç göstermemesi için kesme şekere emdirilerek verilebilir.

Aşılama sonucu oluşan antikor düzeylerinde yıllar geçtikçe düşme eğilimi görülmekle birlikte,doğru ve yeterli dozlarda yapılmış aşılama yaşam boyu koruma sağlayabilir.

Sakıncalı durumlar: Bağışıklık sistemi baskılanmış,örneğin ışın tedavisi gören,kortizon ve kanser ilaçları alan kişilerde bağışıklık oluşturma tepkisi zayıfladığından aşı yapılmamalıdır.Aşının dölüt yada gebelik üzerinde olumsuz etkisini gösteren bir kanıt yoktur.Ama önlem olarak gebe kadınlara ve aşıdan sonraki üç ay içinde gebe kalmayı düşünenlere aşı uygulaması önerilmez.

DİFTERİ AŞISI

Difteri günümüzde çok ender görülen bir hastalıktır.Ama hangi yaşta olursa olsun yaşamsal tehlike yaratır.Difteri aşısı boğmaca ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır.Bu aşılama işlemi on yılda bir uygulanır.

Tepki ve komplikasyonları:Bebeğe yapılan ilk aşı önemli bir tepkiye neden olmazken,erişkinlerde aşıya bağlı tepkiler sık görülür.Genellikle aşı yapılan yerde kızarıklık,şişlik ve ender durumlarda ateş görülebilir.Bu belirtiler 2-3 gün içinde kaybolur.

Sakıncalı durumlar:Difteri hastasıyla karşılaşan kişiler iki grup altında toplanabilir.Birin-ci durumda hastayla ilişkiye geçen kişi son difteri aşısını ya da yineleme dozunu en çok 5-6 yıl önce olmuştur.İkinci durumda ise kişi ya hiç aşılanmamıştır ya da son aşılamanın üzerinden uzun yıllar geçmiştir.Difteri aşısı akut dönemindeki ve henüz iyileşmemiş hastalarda,gebelik ve emzirme döneminde,egzama,kurdeşen gibi alerji kökenli deri hastalıklarında uygulanmamalıdır. Kesin olarak uygulanmaması gereken durumlar ise kötü huylu tümör gibi ağır kronik hastalıklar ile şeker hastalığıdır.

TETANOS AŞISI

Tetanos ağır seyreden ve genellikle ölümle sonuçlanan bir enfeksiyon hastalığıdır.Kırsal kesimlerde de oldukça etkili biçimde sürdürülen zorunlu aşı uygulamasıyla denetim altına alınmıştır.Aşının bağışıklık yapıcı etkisi en az 5 yıl sürer.Bu yüzden yasalarla zorunlu kılınmasa da 5 yılda bir yinelenmelidir.Bu hastalık bazı meslek gruplarında da sıklıkla görülür:çiftçiler, çobanlar,hayvan yetiştiricileri,çöpçüler,toprak yol yapım,maden ,fabrika,sporcular, askerlik hizmetinde bulunanlar…vs

Tepki ve komplikasyonları: Ender olarak aşı yerinde kızarıklık,şişlik yapabilir.Ama bunlar birkaç gün içinde geçer.

BOĞMACA AŞISI

Boğmaca çok kolay bulaşan,zatürreeye,havale nöbetlerine ve beyin işlevinde bozukluklara yol açabilen ağır bir enfeksiyon hastalığıdır.Hastalık en çok çocuklarda görülür ve belirtiler özellikle bu yaşlarda ağırdır.Boğmaca aşısı genellikle difteri ve tetanos aşısıyla birlikte uygulanır.

Tepki ve komplikasyonları:En yaygın komplikasyonları kızarıklık ve şişliktir.Boğmaca aşısına bağlı tepkilerin yaşla birlikte arttığı görülmektedir.

KIZAMIK AŞISI

Yaygın bir çocukluk hastalığı olan kızamık,bazen çok tehlikeli boyutlara varıp kulak enfeksiyonuna,bronşit,zatürree gibi komplikasyonlara neden olabilir.Çocukların büyük bölümü kızamığa okul çağlarında yakalanır.Bu nedenle çocuğun henüz hastalığın bulaşabileceği topluluklara girmeden aşı olması gerekir. Günümüzde kızamık aşısı kızamıkçık ve kabakulak aşısıyla karma olarak uygulanmaktadır.

Tepki ve komplikasyonları: Aşılanan çocukların %6’sında aşıdan 6gün sonra görülen ateş,5-6 gün kadar sürebilir.Ender olarak kızamık döküntüleri görülebilir.

KABAKULAK AŞISI

Kabakulak,okul çağındaki çocuklarda sık görülen bir enfeksiyon hastalığıdır.Genellikle tükürük bezlerini etkiler,ama başka organlarda da enfeksiyona yol açtığı olur.Aşı %90 oranında 10 yıl süreyle yeterli bağışıklık sağlar.Aşı tavuk embriyonundan üretilen kabakulak virüsü kültüründen elde edilir.Bu nedenle yumurtaya karşı alerjisi olduğu bilinenlere uygulanmamalıdır.

KIZAMIKÇIK AŞISI

Kızamıkçık,çocukluk çağının en hafif geçen enfeksiyon hastalıklarından biridir.Genellikle hastalığın farkına bile varılmaz.Kızamıkçık virüsünün en büyük tehlikesi,gebelik döneminde geçirilen enfeksiyonlarda ortaya çıkar.

Yan etkiler ve komplikasyonları: Kızamıkçık aşısının yan etkileri genellikle hafif ve kısa sürelidir.Ama bazı durumlarda birkaç ay sürebilir.En sık görülen yan etkiler kurdeşen,çeşitli döküntüler,kırıklık,ateş ile boyun ve koltukaltı lenf bezlerinde şişmedir.Bazen erişkin kadınlarda 2-3 gün süren orta şiddetli eklem ağrıları görülebilir.

HEPATİT AŞISI

Virüs kökenli hepatit tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur.Bugüne değin virüs hepatitine neden olan beşten çok virüs saptanmıştır.Bunlar A,B,C,D ve E tipleridir.

Nasıl yapılır?:Hepatit B aşısı,erişkinlere kolun dış yüzeyinden kas içine,bebeklerde kalçanın üst bölümüne uygulanır.Yeterli bağışıklık sağlamak için ilk dozdan sonraki birinci ve altıncı aylarda aşı yenilenmelidir.Bağışıklık en az 4-5 yıl sürer ve bu süre sonunda aşının yinelenmesi önerilir.

Yan etkiler ve komplikasyonları:En sık görülen yan etkiler aşı yerinde kızarıklık,kaşıntı ve şişliktir.Bunlar çok hafif seyreder ve genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur.Ender olarak ateş,bulantı ve yorgunluk görülebilir.Aşı hepatit B virüsüne karşı tam bir bağışıklık sağlar.

VEREM AŞISI

Son yıllarda Türkiye’de görülme sıklığı önemli oranda yükselen verem,dünya ölçeğinde de yaygın bir enfeksiyon hastalığı olma özelliğini korumaktadır.

Nasıl yapılır?:Aşı deri içine verilerek uygulanır.Eskiden ağız yoluyla uygulanmış,ama bağışıklık oluşturacak kadar yüksek miktarda antikor oluşumu sağlamayan bu yöntemden vazgeçilmiştir.Verem aşısı çiçek aşısına benzer biçimde iğneyi deriye birkaç kez batırarak ya da deriyi çizerek uygulanabilir.Verem aşısı çok dikkatli yapılmalıdır.Deri altına değil kesinlikle deri içine uygulanmalıdır.En sık kullanılan bölge kolun dış yüzüdür.

Uygulama bölgesinde 3 hafta sonra birkaç milimetre çapında bir lezyon belirir.Oluşan küçük yara 2-3 ayda geride bir nedbe dokusu bırakarak iyileşir.

Etkisi:BCG aşısı bebekleri 5 yaşına değin %80-90 oranında korur.Bu koruma 10 yaşına değin %80’e erişkinlerde %50’ye düşer.Bazı durumlarda koruma tam değildir.Ama her durumda aşı hastalığın vücuda yayılmasını engeller.

Kimler aşılanır?:Yeni doğanlara ve tüberkülin testi negatif sonuç verenlere aşı uygulaması önerilirken,aşağıda risk gruplarında bulunanlara aşının uygulanması gerekir.

Beş-on yaşlarında,hastalığın yaygın olduğu toplumsal ve ekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaşayan ve tüberkülin test sonucu negatif olan kişilerde,

Beş-on beş yaşlarında,aile bireylerinden birinde verem saptanan ya da önceden verem hastalığı geçirmiş ve tüberkülin testi negatif sonuç veren kişiler,

Sanatoryumda görevli personelin çocukları içinde tüberkülin testi negatif çıkanlar,

Sağlık kuruluşlarında çalışan ve tüberkülin testi negatif olan kişiler,

Tüberkülin testi negatif çıkan tıp öğrencileri,tıp fakültesine kayıt sırasında,

Tüberkülin testi negatif çıkan ve askerlik görevine başlayan kişiler.

Komplikasyonları:Verem aşısından sonra genel bir komplikasyon görülmemiştir.Aşı yanlışlıkla kişinin vereme yakalandığı bir dönemde uygulanırsa,hasatlığın kuluçka süresi kısalır,yerel lezyon hızla yayılır ve ateşle birlikte hastalığın tüm belirtileri ortaya çıkar.Yerel komplikasyonlar aşının uygulandığı bölgedeki lenf bezlerinin büyümesidir.Şişlik 1-2 ayda kaybolur.

ÇİÇEK AŞISI

Dünya Sağlık Örgütü’nün 8 Mayıs 1980’deki 33.toplantısında çiçek hastalığının bütün dün yada ortadan kalktığı açıklanmıştır.Elde edilen başarı,bütün dünyada yürütülen çiçek aşısı kampanyalarına bağlıdır.Türkiye’de de zorunlu olarak yapılan çiçek aşısı,Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamaları doğrultusunda uygulamadan kaldırılmıştır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bağışıklık Ve Bağışıklık Çeşitleri

BAĞIŞIKLIK VE BAĞIŞIKLIK ÇEŞİTLERİ

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık

İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri, mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:

Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.

Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.

Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar getirilip sindirim kanalına geçer.

Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.

Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler bulunur.

Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar, organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik şekillerde olabilir.

II. Bağışıklığın Tarihçesi

Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de 1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı, bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri, kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.

Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu), Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar). Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.

III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar

Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi, karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.

a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın altında bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bulunur. Dalağın doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast, lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir. Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir. Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için, gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer lenfoid organlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya devam eder.

b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer; uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşidi ile doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören organlardır. Düğümlerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol bulunur.

c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde bulunan lenf damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim sistemi vasıtasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon durumunda bademcikler iltihaplanırlar.

d) Kırmızı Kemik İliği: Kırmızı kemik iliği, ağsı doku hücrelerinden ve çok sık bulunan kılcal damarlardan oluşur. Kırmızı kemik iliğinde bulunan retiküler hücrelerle, karaciğerin yıldız şeklindeki kupfer hücreleri, Retikula - Endoteliyal Sistemi oluşturur. Bu sistem depo etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle uyarılan yerlere giderek burada mikroorganizmaları fagositoz ederler.

Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler meydana getirilir.

e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde, retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getirerek vücudu enfeksiyonlardan korur.

IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma

Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur, hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek vücut dışarısında reaksiyona girerler.

Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.

Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle birleşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar olabilir. Bağışıklık sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe sahiptir.

Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir. Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp bulabilir.

Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken bölge bulunur. IMMÜNOGLOBUUN ÇESITLEKİ

Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:

İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teşkil eder. İgG’ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi testlerde etki gösteren antikorlardır.

İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10′unu teşkil eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM’ler, aglütinasyon ve virüs nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk oluşan antikorlardır. Bir diğer özelliği ise embriyosal yaşamda, antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluşabilen antikorlardır. Plasentadan geçemezler.

İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15′ini İgA oluşturur. İnsan ve diğer memelilerin göz yaşı, salya, burun, bronş, bağırsak, süt, tükürük, idrar, burun salgılarında bulunur. İgA’lar, virüsleri nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.

İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor etkinliği olduğu ispatlanmıştır.

Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleşecek veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiğinde antijen - antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale getirilir. Her canlıda antijen - antikor ilişkisi özgüldür. Antijen - antikor tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çıkmasında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diğer bir hayvana enjekte edilirse, doğal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise, çökelme yüzdesi yüksektir.

Genellikle antikorlar antijenlerle direkt temasa geçerler. Bu temasla meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patlama, ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.

Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur. Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.

Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kısmını kapatır ve zarar vermesini önler.

Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale getirilmiş olur.

Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta uyarılan bütünleşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sistemin enzimleri ortamdaki patojenleri yok eder.

V. Bağışıklığın Oluşumu

Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit bağışıklık oluşturur.

Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir. Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu, yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.

Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak harekete geçirir.

Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülmesine kadar yaklaşık bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, daha kısa bir durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkincil tepki, sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen almış bireylerde ortaya çıkar.

Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.

Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur. Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B lenfosit).

Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit denir.

Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.

VI. Bağışıklık Çeşitleri

Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.

1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:

Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.

Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmektedir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyucu maddeler, yaş, hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex’e karşı doğuştan bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazmada bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal bağışıklık, bazı hastalıklara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlarda görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalıklarıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan yakalanmaz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyreden çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doğuştan bağışıklıdır.

2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:

İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır:

a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir:

-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur.

-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir.

b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır.

Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.

VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı

İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmaktadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.

Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmaktadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tepkimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.

VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları

Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:

Kronik enfeksiyonlar

Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar

Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar

Deri döküntüleri

Gelişme geriliği

Tekrarlayan apseler (yaralar)

Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.

Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.

Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir.

Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.

Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.

Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.

İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.

AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bağımlılık Nedir, Türleri Ve Bağımlılığın Sonuçları

BAĞIMLILIK NEDİR, TÜRLERİ VE BAĞIMLILIĞIN SONUÇLARI

Bağımlılığa yol açan maddeler; genel olarak yaşamı sürdürmek için gerekli olmadığı halde keyif verici özellikleri nedeniyle tüketilirler ve kullanıcılarda bedensel, ruhsal, davranışsal ve bilişsel değişikliklere yol açarlar.

Bağımlılığın sözcük anlamı; birey ve nesne(si) arasında bireyin seçimiyle başlayan aynilik ve süreklilik özelliği taşıyan boyutlu bir ilişkidir. Bu ilişki her ne kadar bireyin özgür iradesi ile başlamış ise de, bireyin özerkliği zaman içinde ortadan kalkmaktadır. Bağımlılığın gelişmesiyle birlikte ortadan kalkmaya başlayan özerklik, bireyin daha önce dağarcığında bulunmayan yeni (!) tür tutum ve davranışlar edinmesine yol açar. Dolayısıyla problem bireyle sınırlı olmayıp, onun geldiği aileyi, yaşadığı sosyal çevreyi ve nihayet toplumu belli bir süreç içersinde mutlak etkileyen bir güce sahiptir.

Madde; Merkezi Sinir Sistemi dediğimiz beyin ve bağlantılı alt sistemleri içeren işlevsel yapı üzerinde sahte bir “iyi oluş”hali oluşturan tıp içi ve tıp dışı unsurlardır.

Tıpta belli amaçlar ve belli sınırlılıklar içinde kullanılan kimi ilaçlar, tıp dışı amaçlarla ve önerilmeyen miktarlarda kötüye kullanılmak suretiyle bağımlılık maddesi haline gelmektedir. Aslında tıp dışı olup “ilaç”özelliği taşımayan çoğu bağımlılık maddesi, tıpta kullanılan ilaçların türevsel eş örneğidir. Ancak bir ilacın sentezlenmesindeki güvenilir koşullara ve özelliklere sahip değildirler.

Madde Bağımlılığı denildiğinde; insanın duygu, düşünce ve davranışı üzerinde doğrudan etkili, özgüllüğü olan bir süreç anlaşılmalıdır. Ülkemizde de Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nun kullandığı terminoloji kullanılarak “uyuşturucu bağımlılığı” yerine “madde bağımlılığı” terimi kullanılmaktadır

Dünya Sağlık Örgütünce gruplandırılan madde bağımlılığı tipleri şunlardır;

1.Opyat Tipi Bağımlılık

2.Alkol, Barbütürat, Benzodiazepin Tipi Bağımlılık

3.Esrar Tipi Bağımlılık

4.Kokain Tipi Bağımlılık

5.Uyarıcı Tipi Bağımlılık

6.Hallusinojen Tipi Bağımlılık

7.Solunan Çözücü Tipi Bağımlılık

8.Tütün Tipi Bağımlılık

1. OPYAT TİPİ BAĞIMLILIK

Opyat tipi bağımlılık, morfin, kodein, eroin ve metadon maddelerini kapsamaktadır. Morfin ve kodein doğal, eroin yarı sentetik, metadon ise sentetik bir maddedir. Bu grup maddelerin bağımlılık yapma oranı çok yüksektir. Damar içi kullanım yolu ile 6-8 eroin iğnesinden sonra bedensel, ruhsal, toplumsal öğeleriyle bağımlılık yerleşmektedir.

2. ALKOL, BARBÜTÜRAT, BENZODİAZEPİN TİPİ BAĞIMLILIK

Alkol grubunda başvuru maddesi içilen alkol türü diye bilinen Etanoldür. Diğerleri metanol ve glikoldür. Tahılların mayalanması ile ortaya çıkan etanol aslında %10-12 oranında hacim yoğunluğuna sahipken imbikleme (distillasyon) aracılığı ile bu oran yüksek dereceli içeceklerde (rakı,cin,votka vb.) %50 ve üzerine çıkabilmektedir. Bağımlılık maddeleri içinde bağımlılık süreci en iyi modellenebilmiş madde alkoldür.

Verilere göre; her gün 100ml kanda 100-150 mg kan alkol düzeyi yapacak biçimde içki tüketenlerde 5 yıl içinde bağımlılık gelişmekte olup, bu süre çocuklarda ve kırk yaşından sonra alkole başlayanlarda 2-3 yıla inebilmektedir. Dolayısıyla alkol içen herkes bağımlı olmamakla birlikte, belli ve düzenli alkol alınması bağımlılık yapmaktadır.

Barbütürat dediğimiz maddeler genel anestezi ve epilepsi tedavisinde kullanılmakla birlikte, teskin edici özellikleri nedeniyle bir dönem her dört kalem ilaçtan biri olacak derecede reçetelere girmiş, hatta “mutluluk hapı” diye ünlenmiş, ancak kısa süre sonra da bağımlılık yaptığı anlaşılmıştır.

Ülkemizde bu gruptaki ilaçlar özel reçetelerle satılmakta, tıp dışı kullanımı önlenmeye çalışılmaktadır. Alkol ve barbütüratlar arasında etki devamlılığı söz konusu olup Çarpraz-Tolerans adı verilen bu özellikle birinin yerine diğerinin kullanılabilme fırsatı tanınmaktadır. Bir dönem, Optalidon adlı ağrı kesicinin içindeki barbütürat, alkol bağımlılarının alkol içemedikleri dönemlerde onlarca tablet Optalidon tüketmelerine neden olmuş ve daha sonra optalidondan barbütürat çıkartılmıştır.

Benzodiazepin diye bilinen yatıştırıcı ilaçların bağımlılık yapması, kullanıldıkları doz ile yakından ilişkilidir. Günlük dozun iki ile beş misli miktarlarda kullanımı halinde altı aydan daha kısa bir sürede bağımlılık ortaya çıkmaktadır. Günlük yaşamda yanlış olarak performans öncesi sakinleşmek amacıyla kullanılmakta, ancak çoğu kez performansı olumsuz yönde etkilemektedir.

Sağlık Bakanlığının çalışmasına göre lise öğrencilerinde alkol kullanım sıklığı %27 olup, erkek öğrencilerde alkol kullanımı kızlara göre iki kat daha fazladır. Yine ailelerinden ayrı yaşıyan öğrencilerdeki alkol kullanımı, aileleri ile birlikte yaşayanların yaklaşık iki katıdır. 1994 yılında Ankara da 15.000 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada alkol bağımlılığı preveransı %1.5 olarak bulunmuştur.

3. ESRAR TIPI BAGIMLILIK

Esrar tipi bağımlılık içine marihuana ve haşhaş girmektedir. Marihuana Hint Keneviri denilen bitkinin yapraklarının kurutulması ile, haşhaş ise bitki özsuyunun çözücülerde işlenmesiye elde edilir. İkisi arasında etken madde (THC) yoğunluğu açısından fark olup, etken madde Marihuanada %6-10 arasında iken Haşhaşta %12’nin üzerine çıkabilir.Yağsever (lipofilik) özelliği ile anında tüm vücuda ve hayati organlara dağılmakta ve üstelik 30 gün süreye kadar kalabilmeketir. Esrarın fiziksel bağımlılık yaptığı kanıtlanmıştır.

4. KOKAIN TIPI BAGIMLILIK

Kokain son derece şiddetli bir uyarıcı olup, doğrudan beyin kabuğunu etkiler. Uyarıcı etkisi beyinde madde depolarını adeta bir anda boşaltmasına bağlıdır. Bu şiddetli etkisi nedeniyle beyni uyuşturan diğer maddelerle birlikte kullanılması çok sık rastlanılan bir olgudur. Alındıktan çok kısa bir süre sonra, yaklaşık yirmi dakikada metabolize olduğundan etkinin devamı açısından yeniden alınması gerekebilir. Kokaine bağlı doz aşırılığından ölümler, bu bağımlılık maddesinin hızlı metabolize olmasından kaynaklanmaktadır. Hızlı gelişen bir bağımlılık sürecine sahiptir.

Crack, kokainin kaya tuzu formunda, özel ve minyatür nargile gibi içilen bir türüdür. Aslında gerçek maliyet değişmemekle birlikte, göreceli ucuzluk avantajlı bir arz gibi yansımış ve ülkede crack salgını başlamıştı. (İsim,simgesel olup suyun kayalardan yuvarlanırken çıkardığı sese karşı gelmektedir) Bu arada marihuana ve haşhaşa olan talebin azalmasıyla bu maddelerin içindeki THC miktarının artırılma çalışmaları hemen başlamıştır.

5 .UYARICI TIPI BAGIMLILIK

Uyarıcı (psikostimulan) ilaçlar tıpta bazı uyku bozukluklarının tedavisinde ve çocuklarda görülen aşırı hareketlilik diye çevirebileceğimiz (Hiperkinetik, Dikkat Eksikliği) klinik bir sorunun iyileştirilmesinde sınırlı olarak kullanılmaktadır. Temel yaşamsal gereksinimleri (uyku,yemek yeme vs.) ortadan kaldırma etkisine sahip olduklarından tedavi dışı amaçlarla yüksek dozlarda kullanılabilmektedirler. Zayıflama, uykusuzluk gibi öznel gereklere ve bahanelere bağlı olarak yanlış ve kötüye kullanıldıkları bilinmektedir. Bir sonraki kullanımda, ilk doz ile ulaşılan etki için kullanılan miktarın arttırılması gerekmekte, bu da bağımlılığa ve doz aşırılığından ölümlere yol açmaktadır. Ülkemizde özel renkli reçete ile temin edilebilmektedir.

6. HALLÜSINOJEN TIPI BAGIMLILIK

Hallüsinojen, sözcük anlamı hallüsinasyon oluşturan demektir. Hallüsinasyon, uyarıcı bir nesne ve uyaran olmadığı halde varmışçasına oluşan algılama olup; algılamanın işitme, görme, duyma, dokunma, koku ve organlara dair iç duyumlar olmak üzere tüm alanlarını kapsayacak bir genişlikte ortaya çıkmasıdır. LSD en bilinen madde olup, algılama şiddeti ve derinliği üzerinde yol açtığı değişme ve ortaya çıkan içrel yaşantı (trip-gezinti) nedeniyle haksız biçimde ünlendirilmiş ve sanki sanatsal üretimin olmazsa olmaz koşulu payesine ulaştırılmıştır. ‘Gezinti’, resmin müziğini duymak ya da müziğin resmini yapmak gibi renkli ifadelerle övülmüş, oysa kötü bitebilecek (örneğin, 15cm.lik kaldırım yüksekliğini 15m algılayıp, düşerken korkuyla ölmek gibi) gezintiler gözardı edilmiştir. Deneysel olarak, gönüllülerde özellikle algı düzeneğinin araştırılmasında kullanılan bir maddedir. Benzeri diğer pekçok maddenin yanısıra bağımlılığının modellenmesindeki sorun halen sürmektedir.

7. SOLUNAN ÇÖZÜCÜ TIPI BAGIMLILIK

Solunan çözücü tanımı, solvent-inhalant sözcüklerinin karşılığı kullanılmıştır. Bu grup maddeler arasında genel anestezikler olduğu gibi, endüstriyel tüketim maddeleri de bulunmaktadır. Bu madde grubunda ; oje, daksil, metal parlatıcılar, yapıştırıcılar, kuru temizleme maddelerie, saça şekil veren püskürtücüler, hatta kokulu kalem ve silgiler bulunmaktadır. Bu maddelerin ulaşılabilme kolaylığı ve temin edilme ucuzluğu nedeniyle yaygın kullanılması nedeniyle çok küçük yaşlarda bağımlılığa yol açmakta ve havadaki yoğunluğu nedeniyle dolaylı yoldan bağımlılık yapmaktadır.

8. TÜTÜN TIPI BAGIMLILIK

Tütün bağımlılığı en az alkol kadar geçmişe sahip bir bağımlılık tipi olup, bedensel süreçlere bağlı olarak yaptığı bağımlılığın modellenebilmesi son 15 yıl içinde olmuştur. O zamana kadar fizik değil psikolojik bağımlılık yaptığına inanılmıştır. Ülkemizde bir toplum sağlığı sorunu olarak alkolle birlikte en yaygın bağımlılık tipidir.

Sağlık BakanlığıTemel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Ruh Sağlığı Daire Başkanlığı tarafından Dünya Sağlık Örgütü ve Milli Eğitim Bakanlığı işbirliği ile yürütülen ve 1995 yılında sonuçlanan, 12781 lise öğrencisi üzerinde yapılan çalışmaya göre,  lise öğrencilerinin %20.1’i sigara kullanmakta olup, bunların %67.6’sı erkek, %27.1’i kızdır. Sigara kullananların %94.9’u resmi liselerde, %5.1’i ise özel liselerde öğretim görmektedir. Türkiye’de genel erişkin nüfusun %36’sının sigara kullandığı ileri sürülmektedir. Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında (İngiltere %27, Fransa da %29.5, Almanya da%28.8) halen yüksek olan ve artış eğilimi gösteren sigara tüketimi, yüksek morbidite ve mortalite oranları da göz önüne alındığında ülkemiz için önemini korumaktadır.

Günümüzde madde bağımlılığı, hemen tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Akciğer kanseri ve AIDS gibi medikal komplikasyonları nedeniyle psikiyatri dışındaki genel tıp dallarını; eşlik eden sosyo-kültürel ve ekonomik bileşenleri ile toplum ve birey üzerindeki etkileri nedeniyle de genel tıp dışı disiplinleri ilgilendirmektedir.

Bütün bunları öğrenmiş olmak, madde kullanma sorunu olan ve bağımlılık geliştirmiş bir insanı tanımakta ne denli işe yaramaktadır? Hepsinden önemlisi bu bilgiler madde bağımlılığı olan bireye yaklaşımda ne ölçüde aydınlatıcıdır? Tanıma /tanılama /iyileştirme ve onarma açısından işlevselliği olan bir paradigma bu bilgilerin ışığında kurulabilir mi?

Bu ve benzeri çoğu soru Bağımlılık Psikiyatrisi alanında çalışan tıp içi ve tıbba komşu disiplinlerde, bu alana giren profesyonelleri uzunca süre uğraştırmış ve üzerinde görüş birliği olan bir anlayışa duyulan gereksinim, koşulsuz olarak gündemin ilk maddesine yerleşmiştir.

Madde bağımlılığına bir bireyden diğerine özgül yanlarıyla ayni kuramsal bütünlük içinde tanımlayabilme çabalarının sonunda Madde Bağımlılığı Sendromu tarifine ulaşılmıştır.

Böylelikle bireysel, biyolojik ve ruhsal, hatta çevre anlamında toplumsal katılımcı unsurları ayrıntılandırıp sonrasında bir model çerçevesinde tümleşik hale getirerek ortak bir tanım dili oluşturulmuş olmaktadır.

B A Ğ I M L I L I K

KAVRAM VE   MODEL  SORUNU

Bağımlılık sorunsalına açıklık getirmeyi amaçlayan tanımların ortak çıkmazı; sadece kullanılan maddeyi ve onu kullanan bireyi odak almasıdır. Oysa, soruna yol açan sadece maddenin kullanılması mı? yoksa belli nedene, nedenlere uyum çabası içinde bireyin madde kullanımına yönelmesi midir? diye sorulmalıdır. MADDE, MADDEYİ KULLANAN gibi unsurlara en az onlar kadar önemli olan ÇEVRE faktörünü de eklemek gerekmektedir.

Gerçekten de bağımlılık, bu üç unsurun kendi arasındaki kompleks ve sürekli etkileşimi sonucunda gelişmektedir. Bir sendrom olarak bağımlılık, madde kullanımı;

MADDE « KULLANICI « SOSYAL ÇEVRE

                     ®                                ®

paradigması ile açıklanmaya çalışılırken maddeyi, kullanıcı ve kullanımı buna ait özgül psikolojik sonuçların yanı sıra tüm bu unsurların içinde yer aldığı sosyal çevre özelliklerini tartışma içine çekmektedir. Bağımlılık sendromu tartışması 70′li yıllarda başlamış ve uluslararası sınıflamalarda yer alması 90′a doğru olmuştur. (ICD-10/WHO,1987; DSM-III-R/APA,1988)

Bağımlılık Sendromu fenomenler topluluğundan ibarettir. Sendromda yer alan fenomenler, kullanılan psikoaktif maddeye göre değişen özellikler taşımakta olup, değerlendirmeyi yapan klinisyenin zorluk yaşamasına neden olmaktadır. Bu tür değerlendirme zorluklarını aşabilmek için bağımlılığı bir eksende, tüketilen maddeye ait özellikleri bir eksende ve nihayet sosyal çevreyi başka bir eksende ele alıp boyutlandırmak suretiyle inceleyip / değerlendirmek gerekir.

Görüldüğü üzere, herkes için anlamlı olabilecek bir kavramlaştırma için multi-dimensional (çok boyutlu) bir yaklaşım tek seçenektir. Ancak kullanımda olan maddeler için çok spesifik sosyal, psikolojik ve fizik “advers” etkilere rağmen; bu maddelerin kullanım sürecinde ortaya çıkan / gelişen olaylar bağımlılığın ortak özelliklerini barındırmaktadır.

BAĞIMLILIK SENDROMU

Bağımlılık sendromu tanımı ilk kez alkol için yapılmış ve Alkol Bağımlılığı Sendromu (ABS) olarak tanımlanmıştır. Gözlenebilir olgulardan yola çıkan bu tanım gözlemsel nitelikte olup, altta yatan sebeplere gönderme yapmamaktadır. ABS için başlatılan en önemli tartışma ise, yapılan gözlemlerin her vakit ayni kategoriye düşecek biçimde gruplandırılamıyacağı olmuştur. Ancak bugün, ABS tanımı ile başlayan gelişmenin devamında, “Bağımlılık Sendromu” diyerek, gözleme dayanan olgusal tanımı tüm maddeleri içerecek biçimde geniş bir perspektife oturtarak kullanmaktayız.

Sendromun tanımı yapılmış 7 ayrı elemanı vardır. Bunların her birinin bağımlılık süreci içinde ayrı bir önem ve etkiye sahip olduğu kabul edilmektedir. Sendromu oluşturan elemanlardan her birinin bireysel ve kültürel etmenlerle değişik bir görünüme bürünebileceği gerçeği de akılda tutulmalıdır. Ayrıca bağımlılık sendromu derken fizik / ruhsal bağımlılık ayrımına atıfta bulunulmaması dikkati çekmiş olabilir. Sendrom bedensel ve ruhsal semptomları bir arada içerecek biçimde tanımlandığından, böyle bir ayrımı hem gerektirmez hem de izin vermez.

BAĞIMLILIK OLGULARI

I- Maddeye Toleransın Artması :

Toleransın görünümü ya maddenin tekrarlayan dozlarla kullanımına rağmen ortaya çıkan etkinin beklenenden / her zamankinden daha az olması ya da her zamanki “aynı etki”nin sağlanabilmesi için maddenin daha yüksek miktarda tüketilmesi gereği biçiminde olur

Toleransın altında yatan mekanizma bir tür homeostatik tepki olarak değerlendirilebilir. Birim zamanda tüketilen miktarın artması duyarlıkta azalmaya yol açmak suretiyle homeostatik cevabın ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu cevap gerçekten boyutludur. Çünkü bilindiği gibi bazı bağımlılarda tüketilen miktar, bağımlı olmayan insanda ölüme yol açacak ölçüde yüksektir.

Tolerans gelişim hızı bir maddeden diğerine değişir. Opyat ve Kokain tipi bağımlılıklarda tolerans çok kısa zamanda gelişirken, alkol tipi bağımlılıkta bu yıllar alabilir. Ayrıca alkol tipi bağımlılıkta bağımlılığın ilerleyen evrelerinde tolerans düşüş göstermektedir.

II-Tekrarlayan Kesilme Belirtileri :

Bu olgu bir öncekiyle yakından bağlantılıdır. Genellikle maddenin yokluğunu ve/ veya her zamanki dozun altında bir dozun alındığı dönemi izleyerek ve ona bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Kesilme belirtilerinin ortaya çıkışındaki zamanlama ve belirtilerin şiddeti, kullanılan maddeye / bağımlılık tipine bağlıdır. Örneğin alkol bağımlılığında kesilme belirtileri genellikle uyanırken ortaya çıkmakta ve / veya kesilme belirtileri uyanmaya yol açmaktadır. Oturmuş alkol bağımlılığında kesilme belirtileri gün boyunca içki içme aralarında da çıkabilmektedir.

Kesilme belirtileri hem psikolojik hem de fizyolojik özellikler taşımaktadır. SSS’ini depresse eden maddelerde (alkol, barbütürat, opyat gibi) kesilme sendromu SSS uyarılması biçiminde (anksiyete, tremor, terleme, bulantı, kusma) iken SSS’ini stimule eden maddelerde (amfetamin, kokain) kesilme depresyon, letarji ve somnolans gibi belirtilerle seyretmektedir. Alkol ve barbütürat tipi bağımlılıklarda yukarıda sayılan kesilme belirtilerine ek olarak bazan hayatı da tehdit edebilecek, delirium vb. durumlara da dikkat edilmesi klinik açıdan oldukça önemlidir.

III- Maddenin Dürtüsel Alımı Ve Öznel Farkında Oluşluk :

Kesilmeyle eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir evre ve bu evrenin en belirgin özelliği olan yükselen bir dürtü durumundan söz edilmektedir. Dürtüsel nitelikli ve anksiyete yaşantısına (anticipation) uyumlu bu dönemde kullanılan maddeye doğru “aşerme” düzeyinde bir yöneliş vardır. Zihinsel olarak birey, kullandığı madde ile yoğun bir meşguliyet halinde olup, maddenin onun ruhsallığında yol açtığı değişiklikleri düşünmekte giderek hızlanan bir şekilde maddenin teminine yönelmektedir. Bütün bunları açık bilinçte ve bilişsel düzeyde ifadelendirmemekle birlikte “geri planda” tutum ve davranışını maddenin bir an evvel temini doğrultusunda programlamakta olduğu, ayrıntılı öyküde kolayca anlaşılabilmektedir.

Bu evrenin kesilmeyle eşzamanlı olarak ortaya ortaya çıktığından söz etmiştik. Genellikle de ya aktüel olarak maddenin olmadığı / temin edilemediği ya da ilk alınan tadımlık dozdan sonra geliştiği bilinmektedir.

Görüldüğü gibi, tanımı yeteri kadar iyi yapılamayan bu olgu, farklı pekçok maddeye ait bağımlılık tiplerinde sıklıkla gözlenebilmektedir.

IV - Madde Arama Davranışının Yoğunluğu:

Bağımlılığın gelişmesini takiben, birey için sadece ilgili maddenin temin edilmesi/edilebilmesi bile tek başına özgül ve önemli bir anlam ifade etmektedir. Günlük davranış repertuarı giderek azalmış ve ilk planda “madde kullanma” davranışı olmak üzere birkaç davranışa indirgenmiştir. Bu daralma ve sınırlanmaya bağlı olarak bireysel ve toplumsal sorumluluklar, roller, ödevler vb. ikinci, üçüncü vs. plana itilmek zorunda kalmıştır. Hatta bireysel şiddet davranışından anti- sosyal aktlara varana dek o birey için “böyle” davranmak bir anlamda kolaylaşmıştır. (Her bağımlı, zaten şiddet gösteren ve/veya antisosyal olan biri değildir. Bu tür davranış gösterilerinin bağımlılıkla presipite olabileceğini düşünmek klinik açıdan daha gerçekçidir.)

V -Kesilme Belirtilerinin Iyilettirilmesi/Önlenmesi :

Kesilme belirtileri ile bir kez “tanışan” birey, sonraki adımda bunların maddeyi kullanmak suretiyle nasıl değiştiğini ve etkilendiğini öğrenmektedir. Bu öğrenmeye bağlı olarak, kesilmeyi etkileyen/değiştiren davranış yerleşik hale gelerek, bir davranış kalıbı olarak kesilmenin denetlenmesinde kullanılır olmaktadır. Kalıp haline gelen bu davranış örüntüsü aracılığıyla birey kesilme belirtilerini ya önlemekte ya da “iyileştirmekte” dir. Örneğin ileri alkol bağımlıları, biraz az içmek pahasına da olsa ertesi sabah için uygun bir miktarı ayırmaktadırlar.

Hatta günboyu kesilmeyi iyileştirmek / gidermek için kan alkol düzeyini adeta “titre” edercesine ayarlanmış miktarlarla içen alkol bağımlılarına sıklıkla rastlamaktayız.

VI - Madde Kullanım Repertuarının Daralması :

Bağımlılığının ilerlemesiyle madde kullanma davranışı günlük davranış repertuarı içinde giderek daha da “stereotipik” hale gelmektedir. Bunun en bilinen örneği alkol tipi bağımlılıkta gözlenmektedir. Sosyal içici için alkol kullanma davranışının zaman açısından bir düzensizliği vardır. Bazan bir kokteylden diğerine, bazan birkaç gün üstüste içme biçiminde, bazan da kendiliğinden oluşan uzun aralar ile içmektedir. Oysa bağımlılığa doğru gelişen içme biçiminde, içme davranışı haftalık / günlük tekrarlara dönüşmek suretiyle stereotipik bir hal alarak adeta belirli, ille de tekrarlanan “günlük aktivite” görünümündedir. İçme davranışı gün içinde zamanla sınırlı ve şaşmayan bir rutin halindedir.

Böylesi rutinletmiş içme davranışında kullanılan içkinin belli bir marka, ürün vs. olması da bağımlı için vital bir endişedir. Bu fenomen de diğerleri gibi pekçok maddeye doğru kapsamlanabilir.

VII-Abstinens Peryodundan Sonra Bağımlılığın Yeniden Inşaası :

Bilindiği üzere kesilme belirtileri abstinensi izleyen ilk haftada iyileşebilmektedir. Kullanılan maddeye bağlı olarak kısmen farklı süreler olmakla birlikte, kesilme belirtileri tıbbi müdahaleyle engeç 10 günde kontrol edilebilmektedir. Tedaviye en geç yanıt veren semptom anksiyete olup, bazan üç haftada,ancak kontrol edilebilmektedir. Abstinens döneminde toleransın azaldığını bilmekteyiz. Abstinens süresi ne olursa olsun, kişi tekrar madde kullanımına döndüğü takdirde (az miktarlarla ve kontrollü bile olsa) on-onbet gün arasında değişmek üzere abstinens öncesi aldığı miktar her neyse o miktara ulaşmaktadır. Dolayısı ile önceki dönemdeki tolerans ve kesilme özellikleri aynen tekrarlanmaktadır.

Bağımlılığın bu yedi fenomenini klinikte değerlendirirken ilk akılda tutulması gereken, tüm fenomen özelliklerinin simultane biçimde bir arada olması gerekmediğidir. Her fenomen ve onunla ilişkili semptomatik klinik özellikler bir bireyden diğerine değişmek üzere farklı derecelerde bulunabilir. Bu bağımlılık öyküsü, araştırdığımız her bireyin genellemelerle/ önkabullerle değil, spesifik olarak ele alınması gereğine işaret etmektedir. Sendrom düzeyinde bağımlılık tanımı - kullanılan madde ayni bile olsa - bir bireyden diğerine adeta parmak izi kadar farklı ve özgüldür.

BAĞIMLILIK VE DİĞER BOYUTLAR

Bağımlılık sendromu tanımlanırken maddeye bağlı özellikler ikinci bir eksen olarak düşünüldüğünden ayrıntılı değinilmemiştir. Çünkü maddeye bağlı sorunlar ve maddenin bağımlılığı kavramsal olarak farklı boyutlar olarak değerlendirilmektedir. Örneğin birey madde kullanımına ait sorunlar yaşarken ille de bu maddeye bağımlı olması gerekmemektedir. (Alkollü araba kullanıp kazaya neden olan birisinin alkol bağımlısı olması gerekmiyor) Öte yandan yine kavramsal olarak maddeye bağımlı hale gelmiş ama maddenin kullanımına ait sorunlar tarif etmeyen bireyler de bulunabilir. (Morfinin veya sigara cikletinin terapötik kullanımı bağımlılık kullanımından daha az zararlıdır.)

Bu noktada ele alınması gereken ve madde boyutunda bağımlılığı anlaşılır hale getirecek olan unsur, maddenin kullanım miktarıdır.Bu, kullanılan DOZ demektir. Bağımlılık ve kullanılan doz arasında, her araştırmada tekrarlanmış yüksek bir korrelasyon vardır. Doz ve tolerans arasındaki ilişki de ayni korrelasyona sahiptir. Kuşkusuz maddenin farmakolojik özelliği, yani “potens” ek olarak düşünülmesi gereken bir diğer parametre olarak; bağımlılığın madde eksenininin tartışılmasında önemlidir.

Bağımlılık durumunun klinik düzeyde kontrolü ile bağımlılığa ait yaşanan sorunlarla kullanılan madde miktarı arasındaki ilişki zayıflamaktadır. Örneğin tüketilen alkol miktarı yaşanan sorunları doğrudan tanımlayamamaktadır. Oysa bağımlılık bir bütün etkisiyle yaşanan sorunların her düzeyde anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Bağımlılığı, sosyal çevre tanımı ile başka bir eksene oturttuğumuz vakit, bu tanım içinde, öğrenme / ulaşabilme / temin edebilme gibi son derece ayrıcalıklı sorun alanlarına yönelmekteyiz.

Sosyal öğrenmenin madde kullanma davranışını hem indüklediği hem de biçim verdiği ileri sürülmektedir. Kontrollü çalışmalarda (özellikle alkol tipi bağımlılıkta) madde kullanma davranışı ile sosyal öğrenme arasında yakın ilişki tespit edilmiştir.

Sosyal öğrenme sürecinde en önemli iki unsur; Primer grup ve Akran grubudur. İlki sosyal öğrenmenin en temel vasatı olarak Aile, ikincisi ise bireyin “aile grubu”ndan, mega grup olan topluma geçiş yaptığı “akran grubu”dur. Ergenlik aşamasında grup kimliği aracılığıyla çözüm arayan kimlik sorunu esnasında, ergenin içinde bulunduğu grubun normları hayati önem taşır. Akran grubunun normları arasında madde kullanma davranışı varsa, maddeyle zorunlu da olsa tanışma ve kullanarak yerleşecek öğrenmeler kaçınılmazdır.

Kapsamlı ve kontrollü çalışmalarda, survey araştırmalarında bağımlılık sendromu gelişimi açısından 15-24 yaş grubu “Risk Grubu” olarak tanımlanmakta olup sosyal öğrenme önemli bir etmen olarak ele alınmaktadır.

Bağımlılık ve sosyal çevre ekseninde; bağımlılık maddesine ulaşabilme ve onu temin edebilme, bunlara ait kolaylıklar / zorluklar hem bağımlılığın oluşumunda hem de bağımlılığın aldığı / alacağı biçim açısından potansiyel önem taşıyan unsurlardır. Özellikle toplum genelinde bağımlılık sendromu sorunsalına ait oluşturulacak ulusal ve genel politikalarìn belirlenmesinde,”ulaşabilme / temin edebilme” gibi çevre unsurları ilk planda ele alınmaktadır. Lisansiye önlemler grubu, örneğin, ulaşabilme ve temin edebilmeyi belli yaş grubu öncelikli olmak üzere, kademe kademe zorlaştırmayı amaçlar. Bu, yasaklayıcı tutumdan bütünüyle farklı bir tutumdur.

S O N U Ç :

Bağımlılık sendromu tanımlaması değişik boyutlar ve farklı eksenlerde tanımlanabilecek parametreleri barındırması açısından, ortak dil oluşturmaya en müsait tanımdır.

Özellik gösteren bir etyolojiye ve/veya belli bir antisosyal sonuca gönderme yapmadığından stigmatik değildir. Üstelik değişen şiddet derecelerini içeren bir spektrum genişliğine sahip olması açısından esnek kabul edilebilir.

Bağımlılık süreci içinde çok karışık mekanizmalara bağlı olan relapsı açıklayamamakla birlikte klinik koşullarda gerek tedavinin amacını gerekse içeriğini belirleyebilmesi açısından oldukça işlevseldir.

Bireysel ve toplumsal planda “risk durumu” tanımı yapmaya izin veren bir kapsam genişliğine, içerik derinliğine sahiptir.

Tüm şema şöylece özetlenebilir:

BAĞIMLILIK VE MADDE BAĞIMLILIK VE SOSYAL ÇEVRE

Maddenin Potensi Sosyal Öğrenme

Kullanım Miktarì Primer Grup

Doz Akran Grubu

Tolerans Risk Grubu

Maddeye Ulatabilme

Maddeyi Temin Edebilme

UYUŞTURUCU KULLANIMI İLE MÜCADELE, TAKİP VE YÖNLENDİRME ÜST VE ALT KURULLARI

KURULLARIN YASAL DAYANAĞI :

Milli Güvenlik Kurulu’nun 26 Nisan 1996 Tarih ve 393 Sayılı Kararında; uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin kullanımı ve bağımlılığı ile mücadele faaliyetlerini yürütmek ve alınacak tedbirleri tespit ve koordine etmek üzere Uyuşturucu Kullanımı ile Mücadele Takip ve Yönlendirme Üst ve Alt Kurullarının oluşturulması öngörülmüş ve MGK’nun bu kararı, Başbakanlığın 13.05.1996 Tarih ve B.O2.0.KKG/165-107/2001 Sayılı Direktifi ile gereğinin yapılması ricasıyla ilgili Bakanlıklara iletilmiştir. Ayrıca MGK’nun uyuşturucu ile mücadele konusunda alınması gereken tedbirlere ilişkin 393 Sayılı Kararının kabulü ve ekindeki listede adları belirtilen Bakanlıkların bu konuda görevlendirilmeleri hususu, Bakanlar Kurulu’ nun 25.07.1997 Tarih ve 97/9700 Sayılı Kararı’nda belirtilmiş ve Bakanlar Kurulu’nun bu kararı da 12.08.1997 Tarih ve B.O2.0.KKG/165-107/3474 Sayılı Başbakanlık yazısı ile anılan Bakanlıklara iletilmiştir.

KURUL ÜYESİ KAMU KURUM VE KURULUŞLARI :

Adalet Bakanlığı

Milli Savunma Bakanlığı

İçişleri Bakanlığı

Dışişleri Bakanlığı

Milli Eğitim Bakanlığı

Sağlık Bakanlığı

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı

Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği

DPT Müsteşarlığı

YÖK Başkanlığı

Diyanet İşleri Başkanlığı

RTÜK Başkanlığı

Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı

TRT Genel Müdürlüğü

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü

SHÇEK Genel Müdürlüğü

Emniyet Genel Müdürlüğü, Kaçakçılık ve Organize .Suçlarla mücadele .Daire Başkanlığı

Jandarma Genel Komutanlığı, Kaçakçılık Daire Başkanlığı

KURULLARIN AMAÇ VE GÖREVİ :

Uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin kullanımı ve bağımlılığı ile mücadele faaliyetlerini yürütmek, madde kötüye kullanımını önlemek ve alınacak tedbirleri tespit etmek ve kurumlar arasındaki çalışmaları koordine etmektir.

Üst Kurul yılda olağan olarak 3 kez, alt kurul ise her ay toplanmaktadır.

Alt Kurul toplantılarına katılan üyeler, temsil ettikleri kurumların madde kullanımı ve bağımlılığına ilişkin görüş, uygulama ve faaliyetlerini sürekli olarak bildirmişlerdir. Böylelikle ülke genelinde mevcut kurum ve kuruluşların konuya nasıl yaklaştıkları hususunda kapsamlı bilgi sahibi olunması şansı doğmuştur .

ULUSAL POLİTİKA VE STRATEJİ ÇALIŞMALARI :

Politika ve Stratejiler belgesinin hazırlanmasındaki amaç; vatandaşlarımızın, özellikle de gençliğin uyuşturucu madde kullanımının önlenmesi veya bundan kurtarılması, uyuşturucu madde üretiminden kullanımına kadar geçen süreç içerisinde mücadele edilmesi konusunda, devletin ilgili kurum ve kuruluşlarının ihtiyaç duyabileceği “Genel Mücadele Esasları” na ilişkin ihtiyaçları karşılamak ve lüzumlu koordinasyonu sağlamak olarak ortaya konulmuştur. Belge hedef kitleyi, genel olarak tüm Türk vatandaşları olarak kabul etmekle birlikte, en önemli risk grubunu 12-24 yaş grubunda bulunan gençlerimiz oluşturmaktadır.

Belgede, uygulanması gerekli tedbir ve esaslar başlığı altında, etkin mücadelede en önemli ağırlık eğitim ve bilgilendirme faaliyetlerine ayrılmıştır. Eğitim faaliyetleri içerisinde aileye yönelik programların uygulanmasından ve eğitim kurumlarında gençliğe verilebilecek programlardan bahsedilmektedir. Ayrıca, eğitim kurumlarına devam etme şansı olmayan kişiler için de çeşitli tedbirler yer almaktadır. Gençliğin boş zamanlarını değerlendirme ve olumlu faaliyetlere yönlendirme konusunda tedbirler önerilmektedir. Belge, madde bağımlılarının rehabilitasyonunun bir düzen içinde yürütülmesi için esaslar kapsamaktadır.

MADDE KÖTÜYE KULLANIMI VE BAĞIMLILIĞI İLE MÜCADELE KANUN TASARI TASLAĞI :

Bu kanunun amacı, madde kötüye kullanımı ve bağımlılığına karşı önleyici tedbirleri almaktır. Bu amacı sağlamak üzere “Madde kötüye kullanımı ve bağımlılığı ile mücadele Takip ve Yönlendirme Üst Kurulu”, bu kurula yardımcı olmak üzere “Madde Kötüye Kullanımı ve Bağımlılığı ile Mücadele Takip ve Yönlendirme Alt Kurulu” ve “Bilimsel Danışma ve İzleme Kurulu” kurulmuştur.

Bu kurulların görevleri, çalışma usul ve esasları yasa tasarısında belirlenmiş, mücadelenin her kesimde ve düzeyde yapılabilmesi için yürütülecek tüm çalışmaların finansmanı ile ilgili mali hükümler de yer almıştır. Ayrıca, yasa tasarısında televizyon kuruluşlarının yükümlülüklerine ve müeyyidelere de yer verilmiştir. Tasarı şu anda Bakanlıkların görüşüne açılmış olup, Maliye Bakanlığı hariç tüm kurumlardan görüşler alınmıştır

Ancak, Üst Kurul’un 14.12.1999 tarihinde yapılan 4 üncü olağan toplantısında, yeni bir Kanun Tasarısı yerine, düzenlenmesi öngörülen hükümlere Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun (Kanun Hükmünde Kararname) Tasarısı kapsamında yer verilmesinin daha uygun olacağı mütalaa edilmiştir.

Bu doğrultuda, TBMM Bütçe Plan Komisyonunda bekleyen “Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” nın Kurullar ve Komisyonlar bölümünde “Madde Kullanımı ve Bağımlılığı ile Mücadele,Takip ve Yönlendirme Kurullarına” da yer verilmiştir. Kurumun teşkilat yasası çıktığında Kurullara daha da işlerlik kazandırılmış olacaktır.

EĞİTİM ÇALIŞMALARI :

Bilimsel Danışma Komitesi üyelerinin ortaklaşa hazırladığı “Eğiticilerin Eğitimi” isimli pilot çalışmanın amacı, 12-24 yaş grubu hedef kitlesinin içerisinde yer alan gençliğe yaygın ve örgün öğretim kuruluşları aracılığıyla erişmek ve onları madde bağımlılığı konusunda bilgilendirmek ve bilinçlendirmek olarak belirlenmiştir.

Bu proje ile ilgili olarak yaklaşık bir yıl süre ile çalışma yürüten Bilimsel Danışma Komitesi gerekli müfredat programını hazırlamış ve Alt Kurulda da görüşülen proje Üst Kurula sunulmuştur.

Eğiticilerin Eğitimi projesi kapsamındaki ilk pilot çalışma 16-26 Kasım 1998 tarihleri arasında Milli Eğitim Bakanlığı öncülüğünde, Ankara’da gerçekleştirilmiş ve Bakanlığın merkez birimlerinde çalışan 25 uzman ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ve Aile Araştırma Kurumu Başkanlığından 5’er uzman olmak üzere toplam 35 kişiye eğitim verilmiştir.

Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 24-28 Mayıs tarihleri arasında Aksaray hizmet içi Eğitim Enstitüsünde Bakanlık taşra teşkilatında görevli 56 İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısına, İl Koordinatörleri eğitimi verilmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nde, 2000 yılının Ocak ayında Narkotik elemanlarından 100 kişiye Eğiticilerin Eğitimi kapsamında bir eğitim programı uygulanmıştır.

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü de , Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan eğitim programına katılan 5 temsilcisinden “ Madde Bağımlılığı Eğitici Ekibi” oluşturarak aşağıdaki faaliyetleri gerçekleştirmiştir.

36 Gençlik Merkezi Müdürüne 07 – 11 Haziran 1999 tarihlerinde Çanakkale Gençlik Ve ve Gençlik Kamplarında uzman personele yönelik olarak uygulamaya konulacaktır Spor İl Müdürlüğünce eğitim programlarının ilki verilmiştir.

26 Gençlik Merkezi ve İlçe Spor Müdürüne 05-09 Temmuz 1999 tarihlerinde Samsun Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünce eğitim programlarının ikincisi verilmiştir.

İl müdürlüklerince yapılacak Madde Bağımlılığı ile mücadele çalışmalarında ihtiyaç duyulacak bilgi, materyal ve uzman personel için Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Gençlik Hizmetleri Daire Başkanlığınca destek sağlanacaktır.

Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünün koordinesiyle “ Zararlı Alışkanlıklarla Mücadelede Serbest Zaman Etkinliklerinin ve Sporun Rolü “ konulu afiş, slogan ve amblem yarışması 12-14, 15-17, 18-24 yaş gruplarında düzenlenerek dereceye girenler tespit edilmiş ve 17. Gençlik Etkinlikleri Çerçevesinde Ankara da sergilenmiştir.

“ Madde Bağımlılığı Eğiticilerin Eğitimi Programı Ders Notları “ konulu kitap Uyuşturucu ile Mücadele Takip ve Yönlendirme Alt Kurulu’nun Bilimsel Danışma Kurulu üyeleri tarafından hazırlanmış olup, 500 adet basılarak İl Müdürlüklerine gönderilmiştir.

Ayrıca “ Madde Bağımlılığı 2000 Yılı Eğitim Planı “ hazırlanmış ve çeşitli Gençlik Merkezlerinde uygulanmıştır.

EĞİTİM DESTEKLEME PROJELERİNİ GELİŞTİRME ÇALIŞMALARI :

Milli Eğitim Bakanlığı İle Savaşım Ankara İli Pilot Uygulama Projesi,

Milli Eğitim Bakanlığı Madde Bağımlılığı Madde Kullanımı ve Bağımlılığına Karşı Mücadele Eğitimi “Daha Mutlu Gençlik Gelişim Projesi”,

Milli Eğitim Bakanlığı Madde Bağımlılığı Okul içi Beden Eğitimi Spor ve İzcilik Dairesi Başkanlığı İzci Liderlerinin Eğitimi Projesi,

YAYIN, AFİŞ, BROŞÜR, KİTAP, FİLM İLE EĞİTİMİ YAYGINLAŞTIRMA ÇALIŞMALARI :

Milli Eğitim Bakanlığı Merkez Teşkilatı Eğiticilerinin Eğitimi Madde Bağımlılığı Ders Notları; Milli Eğitim Bakanlığı İl Koordinatörlerinin Eğitimi Madde Bağımlılığı Ders Notları; Aile Araştırma Kurumu Eğiticilerinin Eğitimi Madde Bağımlılığı Ders Notları;

Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü Eğiticilerinin Eğitimi Madde Bağımlılığı Ders Notları; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanlığı Narkotik Elemanlarının Eğitimi Madde Bağımlılığı Ders Notları .

Milli Eğitim Sağlık Eğitim Vakfı’nın isteği olan “Madde Bağımlılığı Anne ve Baba Danışma Kitabı” yazımı Bilimsel Danışma Kurulunca devam etmektedir.

Avrupa Konseyi Pompidou Grubunun “Alkol, Uyuşturucu ve Sigara Kullanımının Önlenmesi El Kitabı” çevirisinin yaptırılarak yayınlanmasına karar verilmiştir. Kitabın, çerisinin yapılması çalışmaları sürdürülmektedir.

TELEVİZYON PROGRAMLARI İLE İLGİLİ ÇALIŞMALAR

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na sunulmak üzere Bilimsel Danışma Kurulu’nun hazırladığı “Madde Kullanımı ve Bağımlılığı ile İlgili Yayınlarda Göz Önünde Bulundurulmasında Yarar Görülen Hususlar” la ilgili rapor düzenlenmiştir.

TRT, GAP televizyonunda iki programın hazırlığında katkı sağlanmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığınca görsel eğitim için hazırlanan film incelenmiştir.

ARAŞTIRMA ÇALIŞMALARI :

“Madde Bağımlılığı Araştırması Türkiye Profili” araştırmasına (36. Alt kurul) Aile Araştırma Kurulu Proje İzleme ve Değerlendirme Kurulu ve Bilimsel Danışma Kurulu Üyelerinin katılımı ile yapılması kararlaştırılmıştır.

Devlet Denetleme Kurulu tarafından 1997 yılından itibaren kurumlarda uyuşturucu madde bağımlılığına karşı yapılan çalışmaların icmali çıkartılmış olup, Koordinasyon Kurumu olarak Alt Kurul Çalışmaları ile ilişkilendirilmesi çalışmaları devam etmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığınca liselerde okutulan Sağlık Bilgisi Ders kitapları, Bilimsel Danışma Komitesince incelenmiştir ve bir rapor halinde Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığına yazı ile gönderilmiştir. Söz konusu kitaplarda gerekli düzenlemelerin yapılacağı Talim ve Terbiye Kurulu tarafından bildirilmiştir.

Bazı endüstriyel tüketim maddeleri ve kırtasiye malzemeleri örneğinde olduğu gibi, solunarak havadan alınan ve bağımlılık yapan maddelerin uyuşturucu kapsamına alınıp alınamayacağı bir değerlendirme raporu hazırlanarak Üst Kurul Başkanı Devlet Bakanı Sayın Hasan Gemici’ ye sunulmuştur.

İLLERDE UYGULANAN AKTİVİTELERİN DEĞERLENDİRİLMESİ, İZLENMESİ VE GELİŞTİRİLMESİ ÇALIŞMALARI :

Valiliklere bir yazı gönderilerek, madde kullanımı ile ilgili yapacakları her türlü faaliyetin; Uyuşturucu Kullanımı ile Mücadele Takip ve Yönlendirme Alt Kurulu ile koordineli şekilde, Kurul’un sekreterya görevini yürüten Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı görüşünün alınmasını takiben yapılması istenilmiştir.

Valiliklerce gerçekleştirilen çeşitli projeler ve araştırmalar izlenmekte, değerlendirilmekte ve tavsiyelerde bulunulmaktadır.

Madde bağımlılığı ve madde kötüye kullanımı ile ilgili olan çeşitli tiyatro eserleri ve spot film senaryoları değerlendirilmiş ve uygun görülen eserlerin desteklenmesine karar verilmiştir.

Sivas Emniyet Müdürlüğü’nün bildirmesi üzerine, Sivas ilinde eğitim ve öğretim yapan toplam 17 lise ve dengi okulda “Uyuşturucu ve Zararları konulu” konferanslar düzenlendiği öğrenilmiş olup; konferans, panel, sempozyum gibi toplantıların Alt Kurulun ve ilgili Bakanlıkların bilgisi dahilinde yapılması hususu valiliklere iletilmiştir.

MEDYADA MADDE KONUSUNDA YAPILAN YAYINLARIN İZLENMESİ VE YÖNLENDİRİLMESİ ÇALIŞMALARI :

Yazılı basında yer alan yanlış haberler konusundaki tekzip yazıları Bilimsel Danışma Komitesi koordinasyonundu hazırlanarak, acilen gazetelere gönderilmektedir.

Ayrıca, gazete ve dergilere yazılar gönderilerek, madde bağımlılığı konusuyla ilgili olarak yapacakları haberlerde Alt Kurul Bilimsel Danışma Komitesi üyelerince lojistik destek verilebileceği bildirilmiştir.

DİĞER ÇALIŞMALAR :

TRT 2’de (4.12.1999 tarihinde) yayınlanan “Çözüme Doğru” programında Alt Kurul Bilimsel Danışma Komitesi Üyelerinin katılımı ile “Madde Bağımlılığı” konusunda bir açık oturum gerçekleştirilmiştir.

FORMULA-1 otomobil yarışları aracılığıyla örtülü şekilde sigara reklamı yapılması, 4207 sayılı “Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair” kanununun 3. Maddesine aykırı olduğundan, konuyla ilgili bir rapor hazırlanmış, rapor 5. Üst Kurul toplantısında görüşülerek kabul edilmiş ve basın açıklaması yoluyla kamuoyuna duyurulmuştur.

Madde kullanımı ve bağımlılığı ile sigara ve alkol konusunda faaliyet gösteren derneklere yazılar gönderilerek yapacakları çalışmalarda işbirliği önerilmiştir.

“Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü” nedeniyle 26 Haziran 2000 tarihinde Madde bağımlılığı ile iilgili bir panel düzenlenmiştir.

“WHO Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi Hükümetlerarası Müzakere Organın”nın geçtiğimiz Ekim ayında Cenevre’de yapılan toplantısına katılan Türk Delegasyonuna Alt Kurul’un görüşleri içeren bir rapor hazırlanarak gönderilmiştir.

Çeşitli kuruluşlar tarafından düzenlenen toplantılara Bilimsel Danışma Komitesi üyeleri konuşmacı olarak katılarak kamuoyunu bilgilendirme ve bilinçlendirmeye çalışmışlardır. Panel, seminer, konferans v.b. talepler “ Eğiticilerin Eğitimi” programına katılan kişilerce yerine getirilmektedir.

ERGENLİK DÖNEMİ VE ÇOÇUK-EBEVEYN İLİŞKİLERİ

Ergenlik dönemini simgeleyen bir yontu yapılsa, ergen bir eliyle iten ve reddeden, diğer eliyle isteyen ve bekleyen şekilde gösterilebilirdi. Bir yandan yoğun bağımsızlık isteği, diğer yandan ait olma ve sahip çıkılma beklentisi bu dönemde yaşanan tipik çatışmalardandır. Ergenlik yoğun çelişki ve ikilemlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu nedenle ergen, kendini tanıma yolunda büyük bir çaba harcamak zorunda kalır. Ben kimim? Nelerden hoşlanırım? Gücüm ve yeteneklerim nedir? Neleri yapamam? Gelecekte ne olacağım? gibi soruları henüz kendi yanıtlayamazken, bu gibi konularda birilerine yanıt verme ya da en azından etkileşime girmek zorunda kalır. Bir gün önce sevdiği bir giysiyi bir gün sonra neden sevmediğini anne ve babasına anlatmakta çok güçlük çeker. Dün işe yaramaz bulduğu bir fikri bugün neden savunduğunu kendisi de bilmiyordur, ama yine de sonuna kadar direnir. Bu durum gençlerle birlikte yaşayan erişkinleri de çok zorlar. Delikanlılık döneminin çalkantılarını atlatmış, dingin bir yaşamın keyfini çıkarmaya çalışan erişkinler de bu bilinmezliklerden huzursuz olabilir, nasıl baş edebileceklerini bilemeyebilirler. Bebeklik döneminden başlayarak kurulan, sağlıklı, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan tutarlı bir ilişkiyle yetişen gençlerde bu karmaşa çok daha az yaşanır. Yine de, az da olsa duygusal git-gellerin yaşanabileceğinin bilinmesi anne, baba ve çocuk açısından bir aşı işlevi görmekte, koruyucu ve rahatlatıcı olmaktadır.

Kendine güven ve güvensizlik ergenlik döneminde en yoğun yaşanan çelişkilerdendir. Ergen bir yandan öne sürülen tüm örneklere karşın, eve geç vakit tehlikesizce dönebileceğini savunur. “Bana güvenmiyor musunuz? Bana bir şey olmaz.” sözcükleri çok sık duyulur ergenin ağzından. Ancak aynı ergen, yolda adres sormaya utandığı için saatlerce yanlış yollara sapabilir. Ya da derste soru sormaya, komşudan bir fincan ödünç şeker istemeye çekinir. Bir yandan kendini vazgeçilmez biçimde hoş bulan genç, yüzünde çıkan bir sivilce ya da yatmayan saçı nedeniyle dünyanın en çirkin kişisi haline gelebilir! Çok kısa aralıklarla aşırı hareketli ve aşırı durgun olabilir. Kabına sığamayan, “eli, kolu durmayan” çocuğunuz, bir an sonra gözünü saatlerce tavana dikip yatabilir.

Bir yandan başarılı olmak beğenilmek ister: Diğer yandan çalışkan olduğunda arkadaşları arasında komik duruma düşeceği , alay konusu olacağı yönünde bir endişesi olabilir. Bu dönemde başkalarının, özellikle arkadaşlarının ne düşündüğü onun için çok önemlidir.

Giyim, beğenilme ve ait olma duygusunun somut bir ögesidir. Arkadaşlar arasında adı geçen ya da benzemek istediği kişilerin üzerinde görülen giysiler ve markalar öne çıkar. Ancak, sahip olmak için o denli çaba gösterilen ayakkabılar bağları açık, partal bir görünümde giyilebilir, kot pantolonlar beyazlatılmak için duvarlara sürtülebilir, üzerine yazılar yazılabilir ya da kesikler oluşturulabilir.

İlgi duyduğu konular ve nesnelere ilişkin aşırı dikkat ve titizlik söz konusudur. Yapmak istemediği ya da ilgisini yeteri kadar çekmeyen bir konuda dikkatini toplamak çok zor bir uğraştır. Pek çok ana-babanın ortak tanımı olan “bakar-görmez” sözcüğü bu durumu oldukça güzel özetlemektedir. Yine “on kez, yirmi kez sesleniyorum, duymuyor” şeklinde yakınılan ergenler, kendilerine ilişkin bir fısıltıyı bile duyabilirler.

Ergenlik döneminde gençler çok kırılgan olurlar. En ufak bir eleştiriyi benliklerine yapılmış bir saldırı olarak değerlendirebilirler. Buna karşın argo, kaba konuşma ve hitap biçimlerine en çok bu dönemde rastlanır. Aynı zamanda keskin birer gözlemci olma yeteneğinin tadını çıkaran ergenler acımasız birer eleştirmen olurlar. Onların yaptığı biçimdeki bir eleştiri sizden gelirse bunu kaldırmakta zorlanır, hiç unutmaz ve sizin kendinizi suçlu hissetmenize neden olur.

Özveri ve acımasızlık neredeyse aynı zamanda gözlenebilir. Babasının borçlanarak aldığı bir giysiyi, hiç düşünmeden bir arkadaşına armağan verebilir.

Büyümek ve gelişmek her çocuğun gerçekleştirmesi beklenilen hoş bir serüvendir. Ancak, her serüven gibi zaman zaman bilinmezliklerin yaşanması, beklenmeyen sürprizlerin ortaya çıkması da bu uğraşıyı daha meraklı hale getirir.

Çelişkili davranış biçiminin belki en uç örneği bağımlıklar açısından yaşanabilir. Özgürlüklerine en düşkün oldukları bu dönemde bağımlılık onları çok ürkütür. Ancak, yaşadıkları karmaşa nedeniyle neye bağımlı olduklarını anlamadan bağımlı olabilirler.

Bu denli karmaşa içinde olan ergenlerin kendilerini sevebilen bir yetişkin olmaları için sevildiklerinden emin oldukları bir ortam içinde büyümeleri ön koşuldur. Çocuklar zaman zaman yaptıkları yaramazlıklarla büyüklerinin kendilerine olan sevgilerini sınarlar. “Beni ne kadar çok seviyorlarsa o kadar çok katlanırlar” mantığı çok yabancı olmasa gerek. Ancak yetişkinlerin de bunu “Seni çok seviyorum. Bu nedenle kendine olumsuz bir şey yapmana ya da olumsuz bir kimlik geliştirmene izin veremem şeklinde değiştirmesi gerek. Küçük yaştan başlayarak, konulan kuralların tartışılabileceği, gözden geçirilebileceği, ancak konulduktan sonra uyulması gerektiği çocuklara aşılanmalıdır.

Sağlıklı kurallar, çocuklara güven duygusu aşılayabilmenin temelidir. Tutarlı yaklaşımların çocukların daha bilinen bir dünyada yaşamalarına yol açar. Güvenli bir ortam bireyin kendini keşfetmesi ve sergileyebilmesi için elzemdir. Bir çocuk için annesi sağ ayağı ise, babası da sol ayağıdır. Bu iki ayağı ile attığı adımlar ne kadar sağlamsa o kadar yol katedebilir. Bu iki ayağın birbirine çelme taktığı durumlarda çocuk tökezler ve düşer . Zaman zaman çocuk tek ebeveynle yaşamak zorunda da kalabilir. Bu durumda da hayatta ya da yitirmiş olsun, birlikte olunmayan ebeveynin desteği hissettirilmelidir. Çocuk ve gençlerin sağlam dayanaklara gereksinimi vardır. Anne babanın kendine güven ve güçlülük duygusu çocuklarına da geçecektir.

Bir Dönem çok sık kullanılan bir sloganın yanlış anlaşıldığı görülmüştür. Çocuklarınızla arkadaş olun. Bu ana baba ve çocuk arasındaki sınırların, düzeyli ilişkinin, yönlendirmenin ve deneyim aktarımının önüne geçtiği zaman çok olumsuz sonuçlarla karşılaşıldı. Bu nedenle, sağlıklı anne-baba olma niteliklerinin akılcı bir biçimde gözden geçirilmesi sorgulanması ve yaşama geçirilmesi temel koşul olmalıdır.

Ergenlik dönemi gençlerin risk almaktan çekinmedikleri ya da olumsuz koşulları yeterince değerlendiremedikleri bir çağdır. Ana-baba duyguları da çocuğuna inanmakla riskli yaşantılardan korku arasında gidip gelir. Küçük yaşlarda çocuğa ne kadar çok zaman ayırır, duyarlı ve tutarlı davranırsanız ergenlik döneminde sorunla uğraşma olasılığı o kadar azalır. O güne değin pek çok olumlu özellik aşıladığımız ergen çocuğumuza güven duymak hem onu hem de bizi mutlu kılacaktır.

Çocuğu ile açık ,güvenli ve dürüst bir ilişki içinde olan ana-baba aksaklıkları çok daha iyi fark edebilecektir. Böylelikle sorunlar büyümeden baş edilebilecek, bu da hem ana babaya hem de gence yeni bir güç ve dayanıklılık kazandıracaktır.

Anne babalar çocuklarına sorumluluk duygusunu, ona örnek olarak aşılamalıdır. “Hakların “ insanın doğuştan getirdiği bir olgu olduğu fikrine karşın, bunların bir ödev karşılığı kazanıldığı görüşü, çocukları yaşama hazırlar ve olgunlaştırır. Bununla eş zamanlı olarak olumlu davranışların fark edilmesi ve bunun çocuğa yansıtılması, güzellikleriyle var olmam duygusunu yeşertecektir.

Gençlerin, eve geliş-gidiş saatlerinin sorulmasından hoşlanmadığı söylenir. Ancak küçük yaşından itibaren anne ve babasının birbirlerine ve kendisine nerede oldukları ve kaçta gelecekleri aktarılan bir çocuğun, gençlik döneminde sorun yaşayacağı pek gözlenmemektedir. Anne ve babalar ergen çocuklarını yaptıkları itiraz ve tartışmaları kendilerine yapılmış bir saygısızlık, başkaldırı olarak görmemelidir. Bu, küçük çocuklarının büyüyüp bir birey olarak söyleyecek sözü olduğunun bir göstergesidir. Ancak, tartışmaların uygar, saygı çerçevesinde, kırıcı ve örseleyici olmadan da yapılabileceği düşüncesi çocuğa kazandırılmalıdır.

Gencin evine ve sevdiklerine bağlılığını sürdürerek bağımsızlığını kazanması en sağlıklı davranış biçimidir.

Bu onu istemediğimiz bağımlılıklarından korumak için en etkili yaşam biçimidir.

Ancak yine de çocuğunuz,

Derslerinin tümünde başarısız olmaya başlamışsa ya da notlarında ani ve belirgin düşüşler gösteriyorsa;

Arkadaşlarını sık sık değiştiriyor ya da onlardan uzaklaşıyorsa, çevreyle ilişkiden kaçınıyorsa;

Çok yoğun içine kapanıklık sergiliyorsa ;

Hiçbir şeye ilgi duymuyor ve tüm etkinliklerden uzaklaşıyorsa ;

Geleceğine ilişkin planlar yapmıyor ve yoğun mutsuzluklar dile getiriyorsa ;

Her zamankinden daha çok harcama yapıyorsa ;

bir sorununuz var demektir En kısa sürede genç ve ailesi için bir uzman yardımı önerilmektedir.

MADDE BAĞIMLILIĞI KONUSUNDA BAŞBAKANLIK AİLE ARAŞTIRMA KURUMU’ NUN YAPMIŞ OLDUĞU FAALİYETLER

Anayasamızın 41. Maddesinde “Aile Türk Toplumunun temelidir. Devlet ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar” denilmektedir.

Madde bağımlılığı, günümüzün en önemli ve acil çözüm bekleyen sorunlarından birisidir. İnsan sağlığını ciddi şekilde tehdit etmekte olan uyuşturucu ve uyarıcı maddelerle mücadele konusunda, olayın sosyal boyutu da göz önüne alındığında, konu ile ilgili kurum ve kuruluşların koordineli bir çalışmaya gitmelerinin gereği ortaya çıkmıştır.

Madde bağımlılığı ile mücadelede ülkemizde üç çeşit temel yöntem uygulanmaktadır.

Madde bağımlısı olmuş kişilerin tedavisi ve rehabilitasyonunun yapılması Sağlık Bakanlığı ve ona bağlı kuruluşlar tarafından yapılmaktadır.

Uyuşturucu maddelerin üretimi, satışı ve kullanımı ile mücadeleyi İçişleri Bakanlığına bağlı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı sürdürmektedir.

Kamuoyunu madde bağımlılığının tehlikeleri konusunda uyarıcı ve bilgilendirici bir şekilde yönlendirilmesi yöntemi ise “Uyuşturucu Kullanımı ile Mücadele Takip ve Yönlendirme Üst Kurulu” nun gözetimi ve denetiminde, esas olarak Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı tarafından organize edilmektedir.

Aile Araştırma Kurumu, özellikle risk grubunda çocukları olan aileler ile 12 - 24 yaş arasındaki gençleri hedef alan, madde bağımlılığının zarar ve sonuçlarını vurgulayan, uyarıcı ve bilgilendirici faaliyetleri medya ve ilgili devlet kuruluşları eliyle sürdürmek için gerekli çalışmaları devam ettirmektedir.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun bugüne kadar uyuşturucu ile mücadele konusunda yapmış olduğu faaliyetleri iki ana başlık altında toplamak mümkündür;

Kamuoyuna Yönelik Faaliyetlerimiz:

Bu çalışmalarda basılı, sesli ve görüntülü iletişim araçları kullanılmıştır. Kamuoyunu, anne–babaları, eğitimcileri ve özellikle de gençliğimizi bilgilendirmeye yönelik televizyon programları yapılmış, dizi ve spot filmler çekilmiş, valiliklerle işbirliğine gidilerek ülke çapında paneller düzenlenmiş, binlerce kitap, dergi, afiş, etiket, çıkartma, kokart, tanıtım pulu bastırılmıştır.

Paneller :

Çoğunlukla 1997 yılında olmak üzere “Gençlik ve Uyuşturucu “, “Gençliği Bekleyen Büyük Tehlike: Alkol ve Uyuşturucu“, “Uyuşturucu ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele”, “Uyuşturucuya Hayır” ve benzeri isimlerle Ankara, İstanbul,Afyon, Balıkesir, Eskişehir, İzmir, Kırıkkale, Kütahya, Manisa, ve Uşak illerinde düzenlenen panellerde tehlikenin önemine dikkat çekilmiştir. Ayrıca panellerde konu ile ilgili broşürler dağıtılmış ve sinevizyon gösterileri yapılmıştır. Panel yapılan illerin muhtelif yerlerine halkı uyarıcı ve bilgilendirici afiş ve pankartlar asılmıştır. 20 Ağustos 1998 tarihinde İstanbul’da yerel yönetim yetkililerini de katıldığı bir toplantı düzenlenmiş; İstanbul ilinin uyuşturucu bağımlılığı ve suçları açısından çok hassas ve riskli bir bölge olması dolayısıyla bu ildeki faaliyetlere ayrı bir önem verilmiştir. Toplantı sonucunda yerel yönetimler ve İl Emniyet Müdürlüğünün katkıları ile çeşitli bilgilendirme toplantıları düzenlenmesine karar verilmiştir. Bu toplantılar önce Bahçelievler Belediyesi, sonra da sırasıyla Bakırköy ve Eminönü Belediyeleri organizasyonlarında, anne-babalar ve öğrencilerin katılımları ile gerçekleştirilmiştir. Toplantılarda, AMATEM ve İl Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube yetkilileri ile bazı akademisyenler halka konuyu anlatan sunuşlarını yaparak, sorularla bizzat ilgilenmişlerdir.

Yaptığımız girişimler sonucunda, bazı valiliklerce yerel düzeyde çeşitli paneller düzenlenmiştir. Bu iller şunlardır: İzmir, Aydın, Hatay, Kastamonu, Muş, Yozgat, Bursa, Rize, Malatya, Erzincan, Zonguldak, Karabük, Samsun, Tunceli, Giresun, Nevşehir, Elazığ, Edirne.

Bakanlığımızın bilgi ve desteği, İzmir Valiliğinin yapıcı katkıları, İzmir Büyükşehir Belediyesinin bina tahsisleri ile üç bağımsız bölüm ve spor tesislerinden oluşan ve bally, tiner gibi uçucu uyuşturucu madde kullanan sokak çocuklarının tedavisini yapacak ve onları sağlıklı yaşama kavuşturacak “Uçucu Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi Merkezi“ ( UMATEM )’in 28 Şubat 1997’de açılışı yapılmıştır. Bu merkez uyuşturucu maddelerle mücadelede önemli katkılar sağlaması bakımından oldukça önemli bir fonksiyonu yerine getirecektir.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun yapmış olduğu diğer faaliyetler :

Bağımlılık tedavisinin güç bir tedavi olduğu göz önüne alındığında, sorunun yaygınlaşmasını önleyerek artışın durdurulması önem taşımaktadır. Bunun için risk gruplarını ve aileleri bilinçlendirmenin ve bilgilendirmenin sorunun çözümünde çok önemli olduğuna inanmaktayız. Polisiye tedbirlerle uyuşturucu üretimi, taşınması ve satılması ile mücadele yapılmaktadır. Bu mücadele de polisimiz çok da başarılıdır. Ancak bize düşen görev ailelerin ve gençlerin bilinçlendirilerek çocuklarımızın bu tehlikeden uzak durmasını sağlamaktır.

Bu amaçla 1997 yılında “Gençlerin Uyuşturucuya Karşı Uyarılması Kampanyası“ başlatılmıştır. Başlatılan çalışmalar toplumumuzun değişik kesimlerinde büyük destek bulmuş ve verilen destek sonucunda çeşitli etkinlikler gerçekleştirilmiştir.

1. Yarışmalar

a . Slogan Yarışması

Gençliğin uyuşturucuya karşı uyarılması çalışmalarında gençlere kendi dilleriyle hitap edebilmek amacıyla Türkiye genelinde, gençlerin katılımını kapsayan bir slogan yarışması düzenlenmiştir. Bu yarışmaya 4000 ‘ e yakın gencimiz katılmıştır. Bu yarışmada dereceye giren ve mansiyona layık bulunan gençler ödüllendirilmiş, sloganları afişlerimizde ve çeşitli etkinliklerde kullanılmıştır.

b . Resim,Şiir ve Kompozisyon Yarışması

Gençlerin Uyuşturucuya Karşı Uyarılması Kampanyası kapsamında, RAKSAV (Raks Eğitim Kültür ve Sanat Vakfı) sponsorluğunda, ülke çapında, “ Gençlik ve Uyuşturucu “ konulu kompozisyon, şiir ve resim yarışmaları düzenlenmiş, yarışmalarda dereceye giren eserler afiş, kitap, dergi, albüm gibi tanıtım amaçlı değişik faaliyetlerde değerlendirilmiştir.

Kompozisyon dalında 1135, şiir dalında 970, resim dalında ise 1097 eser yarışmaya katılmıştır. Ödül töreni 29 Nisan 1997’de İstanbul’da yapılmış ve Genç TV’den naklen yayınlanmıştır. Ödül töreni gala gecesinde, RAKSAV organizasyonu altında bazı ünlü ses sanatçılarının seslendirdiği ve uyuşturucu konusunda bestelenmiş “İnsanca Yaşamak” adlı şarkı sunulmuş, bu şarkının CD ve kasetleri yapılmıştır. Yine bu şarkının görüntülü klibi RTÜK’e gönderilmiş, klibin çeşitli televizyon kanallarında ve radyolarda yayınlanması sağlanmıştır.

4. Basılı ve Görsel Yayınlar

Mili Piyango İdaresinin sponsorluğunda, madde kullanımına karşı uyarıcı, “Tehlike Kapımızda” isimli, 10 bölümlük dizi film gerçekleştirilmiş ve anne-babaların ve gençlerin, uyuşturucuya karşı nasıl mücadele edecekleri, görüntülü yayın diliyle anlatılmaya çalışılmıştır. Söz konusu film ulusal ve özel yayın kuruluşlarında yayınlanmak üzere Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanlığı’na gönderilmiştir. Bu filme ait video kasetler de, yerel televizyonlarda ve Halk Eğitim Merkezlerinde gösterilmek üzere 80 ilin valiliklerine ulaştırılmıştır.

TRT Genel Müdürlüğü ile protokol yapılmış ve uyuşturucu ile ilgili uyarıcı 6 spot film hazırlatılmıştır. Bu filmler RTÜK Başkanlığına gönderildiği gibi 80 ilin valiliklerine dağıtılmış ve televizyonlarda gösterilmesi sağlanmıştır. Ayrıca, RAKSAV eğitim amaçlı bir sinevizyon filmi hazırlamıştır.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Vakfı’na yaptırılan “Uyuşturucu Madde Kullanımının Aile Üstüne Etkisi” isimli araştırma, kitap haline getirilerek yayınlanmış ve kamuoyunun istifadesine sunulmuştur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bağımlılık Yapan Maddeler

Bağımlılık Yapan Maddeler

ALKOL

ESRAR

UYARICILAR

KOKAİN

EROİN

ALKOL

Tarihçe

Alkolizmin Kliniği

İnsanlar neden içiyorlar?

Alkoliğin hayatı

Alkolizmde kısır döngü

Alkolizmde fiziksel bulgular

Doğal gidiş, cinsiyet farkı

Alkolizm tipleri

Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)

Alkol Yoksunluğu belirtileri

Deliryum tremens

En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar

Alkolizm tedavisi

İlaç tedavileri

Psikoterapi

Tarihçe

* 8 bin yıl önce Mezopotamyalıların arpayı ekmek yapmak için ilk ıslah etmesiyle bira yapımı başladı.

* 6 bin yıl önce Sümerler, Godin Tepelerinde (Batı İran ve Anadolu) bira ve şarap içiyorlardı.

* Paleolitik çağda fermente edilmiş meyve, tahıl ve baldan alkol yapılıyordu.

* Metanol, Yunanca Methy ve Sanskritçe Madhu kelimelerinden gelir ve bal, sarhoş eden madde anlamına gelir.

* Alkol kelimesi Arapçadan gelmektedir.

* Distilasyon, İS 8. yy’da Arabistan’da başlamıştır.

Alkolizmin Kliniği

* Alkolizm, davranışsal bir bozukluktur.

* Tekrarlayıcı olarak fazla miktarlarda alınan alkole bağlı problemler gelişmesi anlamına gelir.

* Alkolik, kötü sonuçlar doğurmasına rağmen, kompulsif bir biçimde alkol içmeye devam eder.

* Alkolizmde, alkol alımının sınırlanması ile ilgili kontrol kaybolmuştur

İnsanlar neden içiyorlar?

- Zevk almak

- Duygudurumu düzeltmek

- Stresle başa çıkmak

- Alkol içme arzusu (craving, aş erme)

Alkoliğin hayatı

* İçenlerle arkadaşlık eder, evlenir

* İçmek için her zaman neden vardır: mutluluk, neşesizlik, gerginlik vs

* İçme fırsatları sonsuzdur: maç, av, parti, tatil, doğum günü vs

* Alkolizm ilerledikçe problemler artar, yalnız içmeye başlar, gizlice içer, şişeleri saklar, durumun ciddiyetini saklamaya çalışır

* Suçluluk duygusu gelişir, suçluluk ve pişmanlık duygularını bastırmak için daha çok içmeye ve sabahları kalkınca içmeye başlar.

Alkolizmde kısır döngü

Suçluluk ve anksiyete nedeniyle daha çok alkol alır, alkol aldıkça anksiyete ve depresyon derinleşir ve şu belirtiler ortaya çıkar: Uyku kalitesinde bozulma, gece uyanmalar, depresif duygudurumu, huzursuzluk ve sıkıntı hisleri, panik nöbetleri, göğüs ağrısı, çarpıntı, nefes almada zorluk ……

Alkolizmde fiziksel bulgular

- Arkus senilis: gözün kornea tabakasında yağ halkası

- Acne rosecea : kırmızı burun

- Palmar eritem: avuç içinde kırmızılık

- Asteriksis: Elde flapping tremor (büyük amplitüdlü titreme)

- Sigara yanıkları: parmak, göğüs vs’de

- Morarıklıklar (düşme ve çarpmalara bağlı)

- Hepatomegali (karaciğer büyümesi), karın ağrısı

- Spider anjioma

- Periferik nöropati (el ve ayaklarda his kusurları, uyuşma vs)

- Kan tetkiklerinde anormallikler: GGT, MCV, AST, ALT, ürik asit, trigliseritler, üre yükselir

Doğal gidiş, cinsiyet farkı

Erkeklerde daha erken başlar (20 civarı), sinsi gidişlidir, 30 yaşından önce problemleri farketmek zordur. 45 yaşından sonra başlama nadirdir.

Kadınlarda başlangıç daha geç olur, depresyon daha sıktır.

Alkolizm tipleri

Gamma tipi alkolizm: Çok aşırı miktarda alkolün aralıksız biçimde alındığı epizotların yaşandığı, ama aralarda alkol alınmayan dönemlerin olduğu alkolizm tipi. Örneğin kişi günler boyunca sızıncaya kadar alkol alıp ayılır ayılmaz içmeye devam eder. Sağlık durumu nedeniyle içemez hale gelince birkaç gün hasta yatar, daha sonra 1-2 hafta alkol almaz ve sonra herşey yeniden başlar. Bu kişilerde temel problem alkol alımı ile ilgili kontrol kaybıdır, yasal ve sosyal problemler ön plandadır. Bunun tersine “Fransız tipi alkolizm”de kişi sürekli olarak fazla ama aşırı olmayan miktarlarda alkol alır, alkol kullanımı bir hayat tarzı haline gelmiştir. Herhangi bir nedenle alkol içmeyi durdururlarsa alkol yoksunluğuna girebilirler. Uzun vadede sağlık problemleri ortaya çıkar.

Tip A-B ya da 1-2: Erken yaşlarda başlayan, ailede alkolizm öyküsünün varolduğu, antisosyal kişilik bozukluğu ile birlikte sık görülen kötü gidişli alkolizm ve daha geç yaşta başlayan, aile öyküsünün olmadığı, daha çok depresyonun eşlik ettiği, daha iyi gidişli alkolizm tipi.

Komplikasyonlar (alkolizmin sonuçları)

Sosyal:

Boşanma, terkedilme

İş sorunları, devamsızlık

Ev-iş-trafik kazaları

Adli problemler

Tıbbi: 1.Akut sorunlar 2.Kronik sorunlar 3.Yoksunluk belirtileri

Karaciğer harabiyeti, kardiyomiyopati (kalp büyümesi), anemi (kansızlık), yüksek tansiyon, trombositopeni (pıhtılaşma sağlayan hücrelerde azalma), miyopati (kas yıkımı), kanser, teratojenite (anne karnındaki bebekte anormallikler), pankreatit (pankreas iltahabı), pnömoni (zatüre), merkezi sinir sistemi bozuklukları (retrobulbar nörit,Wernike-Korskof Sendromu ve bunaması, serebeller atrofi)

Alkol Yoksunluğu belirtileri

· Otonomik hiperaktivite (terleme, nabız 100’ün üstünde)

· titreme

· uykusuzluk

· bulantı ve kusma

· geçici halusinasyon ve ilüzyonlar: alkolü bıraktıktan sonra 1-2 gün içinde görülür.

· psikomotor ajitasyon

· anksiyete

· grand mal konvülzyonlar (epileptik nöbetler): alkolü bıraktıktan sonra 2 gün içinde görülür.

Deliryum tremens: Uzun süre fazla miktarda alkol alan kişilerde alkolü kestikten 2-3 gün sonra ortaya çıkabilen, ölüm riski taşıyan bir tablodur.

Bilinç ve konsantrasyon bozukluğu, görsel halusinasyonlar (gerçekte var olmayan şeylerin görülmesi), bulunduğu zamanı ve yeri karıştırma ile kendini belli eder, hızlı başlayıp dalgalı bir seyir gösterir.

En sık eşlik eden psikiyatrik bozukluklar:

- Majör Depresyon: Alkol bağımlılarının %30-50’sinde görülür

- Anksiyete bozuklukları: %30 sıklıktadır. Erkeklerde sosyal fobi, Kadınlarda agorofobi sıktır.

- İki uçlu duygudurum bozukluğu (manik depresif b)

- Diğer madde bağımlılıkları: başta sigara olmak üzere esrar vs.

- Kişilik Bozuklukları: antisosyal ve sınırda kişilik bozuklukları.

Alkolizm tedavisi

* Alkolikler tedavi için başvurduklarında genellikle ‘dibe vurmuşlardır’ yani sağlık, aile, meslek, sosyal yaşam vb yönlerden büyük kayıplara uğramış ve çaresiz duruma düşmüşlerdir. Bu hale düşmeden pek çok alkolik bu zevki terketmeye yanaşmaz, ya da buna karar verse de kolayca vaz geçer. Önemli olan bu denli kayba uğramadan bu kısır döngüyü durdurmaktır. Bu nedenle kişinin alkolik olduğu yani alkol karşısında zayıf, hatta alkolün esiri olduğunu farkedip kabullenmesi düzelmenin başlangıç noktasını oluşturur. Erken dönemdeki alkoliklerin bu gerçeği farketmeleri için “motive edici görüşmeler” yapılır.

* Alkolizm tedavisi yoksunluk belirtileri kalktıktan sonra başlar

* Hedef ayıklıktır (sobriety): Eşlik eden psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısı ve tedavisi için de bu önemlidir.

* Ekip tedavisi gerekir

* Tedavi hastanın ihtiyaçlarına göre seçilmelidir.

* Tedaviden sonra uzun süreli izlem gereklidir. Kişi uzun süre hastanede kalsa bile daha sonra izlenmezse alkole dönmesi kolaydır. Düzenli aralıklarla görüşmelere ya da kendine yardım gruplarına katılmalıdır.

* Nüksler (tekrarlamalar) ilk 6 ayda en sıktır.

İlaç tedavileri

* Disulfiram (Antabus)

* Antidipsojenikler:

Naltraxone, Acomprasate

* Seratonerjik antidpresanlar

* Lityum

Psikoterapi

* Sıcak ama biraz otoriter bir yaklaşım gereklidir.

* Adsız Alkolikler gibi kendine yardım grupları tedaviye entegre edilmelidir.

* Davranışçı-kognitif tedaviler iyi sonuç verir.

* Eğitimsel faaliyetler tedavinin önemli bir parçasıdır.

* Psikoterapilerde iç görü üzerinde yoğunlaşılmamalıdır. Psikanaliz gibi bu türdeki terapiler alkol kullanımını daha da arttırabilir.

* Hastanın içinde bulunduğu aile ele alınmalıdır, çünkü alkolizm bir “Aile Hastalığı”dır.

ESRAR

Esrar nedir?

Haş yağı

Argoda kullanılan isimler

Kullanım şekli

Esrarın etkisinin başlaması

Tarihçe

Esrarın aktif içeriği

Beyindeki biyolojik etkisi

Esrar kullanım sıklığının yıllar içinde değişimi

Esrarın etkisi

Esrarın akut etkileri

Ters etki

Duyarlılık

Esrarın İnsan Vücuduna Etkileri

Beyne etkisi

Akciğere etkisi

Kalp hızı ve kan basıncına etkisi

Öğrenme ve sosyal davranışa etkisi

Kanabis intoksikasyonu tedavisi

Kan ve İdrar düzeyleri

Kanabis yoksunluğu

Tıbbi kullanımları

Esrar bağımlılığının tedavisi

Esrarla ilgili mitler ve gerçekler:

Esrar bitki olduğu için güvenlidir?

Esrar kullanıcıları diğer uyuşturuculara geçmez?

Esrarın etkisi birkaç saatte geçer?

Esrar stresi giderir?

Esrar alkolden güvenlidir?

Esrar zihni açar?

Bugün esrar eskiden olduğundan daha daha güvenlidir?

Esrar yanlısı lobilerin iddaları ve cevaplar:

Dekriminalizasyon (esrarın suç sayılmaması) kullanımı arttırmaz?

Esrar içmek risksizdir?

Esrara bağlı tek bir ölüm bildirilmemiştir?

Esrar mucize bir ilaçtır?

Kenevir: dünyayı kurtaracak ürün?

Esrar nedir?

* ESRAR (Marijuana), kenevir bitkisi Cannabis Sativa’nın çiçek ve yapraklarının kurutulup doğranması ile oluşan yeşil ya da gri bir karışımdır.

* Torba içinde ya da preslenmiş bir şekilde satılır

* Haşiş kenevir bitkisinin reçinesinden yapılır.

* Reçine, bitkiyi ısı ve kuruluktan koruduğu için Latin Amerika ve Orta Doğu gibi tropikal bölgelerde yetişen bitkilerde daha fazla vardır.

Haş yağı

Haşiş ya da marijuananın yağlı bir ekstresinden yapılır

Argoda “ot” denilir (grass, pot, herb, weed, boom, Mary Jane, gangster, chronic)

Kullanım şekli

* Sigara olarak (cigaralık ya da joint adı verilir) ya da pipo, çubuk içinde içilir.

* Son yıllarda sigaraların içi boşaltılıp crack gibi başka bir madde ile karıştırılmış halde esrar doldurularak hazır satılmaktadır.

* Bazıları, esrarı yiyeceklere (kurabiye vs) karıştırır ya da demlemek için çaya karıştırır

Esrarın etkisinin başlaması

* Sigara ile içilince etkisi 10-20 dk’da başlar, 2-3 saat sürer. Ağızdan alındığında etki gücü 1/3’dür ama etkisi 12 saat sürer.

* Esrar sakızımsı ve suda çözünemez olduğu için enjekte edilebilen bir preperata dönüştürülemez ve dolayısıyla damardan alınamaz.

Tarihçe

* Çin ve Hindistan’da İÖ 3. binden beri kullanılmaktadır. Geçmişte lifleri giysi, yay, kağıt yapımında kullanılmıştır.

* Taoizm’de zevk almak için kullanımı yasaklanmıştır.

* Dinsel ve büyü törenlerinde kullanılmıştır.

* Hindu Veda’larında tanrı Siva’nın esrarı bulduğu söylenmektedir.

* 11. yy’da Orta Doğu’da Sufiler vecd için kullanıyordu.

* Orta Doğu’da Sabbahiler denilen grup esrarı yoğun biçimde kullanıyordu. Devrin büyüklerüne yaptıkları suikastlarla ünlü olan bu grup verilen “Ashishin” adı, haçlılar vasıtasıyla batı dillerine “assassin” yani suikastçi olarak geçti.

* Doğuda esrar, binlerce yıldır batıda alkolün bulunduğu sosyal rolde olmuştur

* Afrika tarihinde de popülerdir. Napolyon’un Mısır’ı almasından sonra esrar Fransa’ya yayıldı.

* 19. yy’ın ortasında Paris’teki “Club des Hachichins” üyeleri arasında Victor Hugo, Alexandre Dumas, Theopile Gautier vardı.

* 18. yy’da ABD’de lifleri için yetiştirildi.

* 19. yy’da ilaç rehberinde nevralji, gut, tetanoz, hidrofobi, kolera, epilepsi, kore, depresyon, histeri, delilik ve uterus kanaması için tavsiye ediliyordu. Migren ve morfin bağımlılığı için de öneriliyordu.

* Amerika’da 1920’lerde yasaklandı. Meksikalılar ve cazcı zenciler (Louis Armstrong vs) yoluyla popularize olması yasaklanmasında ırkçılığın etkili olduğu iddalarını doğurdu.

Aktif içerik

* Esrardaki temel aktif içerik THC (tetrahidrokanabinol).

* Birçok kanabinoid bileşiği (kanabinoller) içinde aktif olanı delta-9-tetrahidrokanabinol’dür.

Beyindeki biyolojik etkisi

* Bazı sinir hücrelerinin zarında THC’ü bağlayan reseptörler vardır.

* Norepinefrin ve Dopaminin sentezini, alımını ve depolanmasını arttırır.

* D2 reseptörlerinin Dopamin agonistlerine afinitesini arttırır.

* ß-adr reseptörlerin adenil siklaza bağlanmasını arttırır.

* Ödül Yolağı adı verilen ve bağımlılıktan sorumlu tutulan beyin bölgesindeki Dopamin iletisini arttırır.

Epidemiyoloji

* Esrar, ABD’de en sık kullanılan yasadışı maddedir.

* ABD’de lise son sınıfta esrar kullanım (deneme) oranı 1979’da %60.4’lük en yüksek noktadan 1992’de %32.62’ya düştü. 1989’da beyazlarda %40, siyahlarda %30 sıklıktaydı. Ancak sonra yeniden yükselişe geçti: 1997’de %49.6’ya ulaştı.

Etki

* Esrarın kısa vadeli etkisi verdiği haz etkisi (high) yanında bellek ve öğrenme güçlükleri, algı bozukluğu, düşünme ve problem çözmede zorluk, koordinasyon kaybı, kalp hızında artış, anksiyete ve panik ataktır.

* Esrar hayvanlarda “popcorn” etkisine neden olur. Yani kobaylar önce flasid bir şekilde yere serilirler daha sonra tek tek spazm oluşarak yerlerinden havaya sıçrayıp geri düşerler.

Esrar: akut etkileri

Anksiyete, huzursuzluk, paranoya

Öfori (neşe hali), gevşeme, şakacılık

Depersonalizasyon

Zaman akışında subjektif yavaşlama

Sersemlik, boşlukta yüzme hissi

Bellek ve problem çözmede bozulma

Denge bozukluğu

Gözlerde kızarma

Salivasyonda (salya salgısında) azalma, sık idrara çıkma, kalp hızında artış

Sistolik hipertansiyon (büyük tansiyonda yükselme),

Postural hipotansiyon (ayağa kalkınca tansiyon düşmesi)

İştah ve susuzlukta artış, intraokular (göz içi) basınçta azalma,

Analjezi (ağrı hissinde azalma)

İllüzyon, hallusinasyon, psikotik eksitasyon, depresyon, panik

Ters etki

Bazı kişiler, başka intoksikasyon belirtisi olmadan, ters etki gösterebilir. Yoğun duygusal çöküntü, paranoya, hezeyanlar, depresyon, panik olur. Saatler, günler sürer. Nadirdir, genellikle ilk kez kullananlarda olur. Ağızdan kullanımda joint içildiği zaman olandan fazla görülür.

Anksiyete ya da psikoza yatkın olan kişilerde daha fazla ters etki görülür.

Flash-back (madde alındığında yaşanan duyguların madde kullanımı olmaksızın yeniden yaşanması) görülebilir.

Duyarlılık

Esrarın, olumlu ya da olumsuz etki yapması herediteye bağlıdır. Tek yumurta ikizlerinin üzerindeki etki diğer ikizlerden daha fazla birbirine benzer. Maddenin ulaşılablirliği, beklentiler, arkadaş etkisi, sosyal bağlar gibi çevresel faktörler de bu etkide önemlidir. Diğer taraftan, 18 yaş öncesi aile çevresinin esrarın kişiye etkisinde rolü olmadığını gösteren çalışmalar da vardır.

Esrarın İnsan Vücuduna Etkileri

Beyne etkisi

Esrar, algısal bilgilerin hipokampusa girişini ve işlenmesini baskılar. Böylece öğrenme, bellek, ve algıların duygu ve motivasyonla entegre olmasını sağlayan limbik sistem etkilenir. Ayrıca hipokampusa bağlı olan öğrenilmiş davranışlar bozulur.

Esrarın uzun süreli kullanımı beyinde diğer maddelerinkine benzer değişiklikler yapar.

Akciğere etkisi

Düzenli olarak esrar kullananlar, sigara tiryakileriyle aynı solunum problemlerini yaşar: Kr öksürük, balgam, kr bronşit.

Kr kullanım AC dokusunu tahrip eder.

THC içeriğinden bağımsız olarak, esrar ile alınan katran ve CO miktarı sigaradan 3-5 kat fazladır. Bu durum esrarın derin çekilmesine ve akciğerde tutulmasına bağlı olabilir.

Kalp hızı ve kan basıncına etkisi

Esrar, kalp hızı ve kan basıncını arttırır. Kokainle birlikte kullanıldığında bu etki çok daha belirgindir.

Öğrenme ve sosyal davranışa etkisi

Bir çalışmada yoğun esrar kullanan üniversite öğrencilerinde dikkat, bellek, öğrenme yetileri, esrarı bıraktıktan en 24 saat sonra bile bozuktu.

Esrar kullanan liselilerin başarısı daha düşük, aykırı davranışları daha çok; suç işleme oranları, agresyon ve isyankarlıkları fazla; ebeveyn ilişkileri daha kötü, suç işleyen ve madde bağımlısı kişilerle arkadaşlıkları fazladır.

Esrarın kendisinin agresyona ya da “amotivational syndrome” denilen isteksizlik ve uyuşuklukla giden bir hale neden olup olmadığı tartışmalıdır.

Kanabis intoksikasyonu tedavisi

Panik durumu ve toksik psikoz sakin bir şekilde konuşup ikna edilerek geçirilebilir.

Benzodiyazepinler ve Haloperidol şiddetli belirtileri kaldırır.

Kan ve İdrar düzeyleri

Sigara ile içilince kanda bir kaç dakikada zirve yapar, saatler içinde hızla düşer. Oysa atılma yarı ömrü 30-50 saattir. Kanda hızlı düşüş dokulara yayılmaya bağlıdır.

Ara sıra kullananlarda idrarda günlerce atılır. Kronik kullanıcılarda 1 haftadan fazla idrarda saptanabilir.

Kanabis yoksunluğu

* Tartışmalıdır.

* Emosyonel labilite (duygusal değişkenlik), anksiyete, huzursuzluk, uykusuzluk, anoreksi (iştahsızlık), bulantı, kusma, ishal, tremor (titreme), hiperrefleksi (refleks artışı), terleme, salivasyon (salya artışı) görülür.

* Aş erme (craving), yeniden esrar kullanmak için ani ve çok güçlü bir arzu sıktır.

Tıbbi kullanımları

- Antikonvülzan: epilepsi nöbetlerini azaltır.

- Antiemetik: bulantıyı giderir

- Analjezik: ağrı kesicidir

- Kanserli hastalarda öforizan (neşe verici)

- Astımda brokodilatör (solunum yollarını açıcı)

- Glokom teavisinde göz içi basıncını azaltır.

* Dronabinol (delta-9-THC) ağızdan alınır, diğer antiemetiklerden ve sigara olarak içilen esrardan daha az etkilidir.

Esrar bağımlılığının tedavisi

* Spesifik tıbbi tedavisi yoktur.

* Bağımlılıkta kullanılan genel sosyal ve psikolojik yaklaşımlar geçerlidir.

* Tedavi yararlıdır.

Mitler ve Gerçekler

1. Esrar bitki olduğu için güvenlidir.

Gerçek: Birçok bitki insan için zehirlidir.

2. Esrar kullanıcıları diğer uyuşturuculara geçmez.

Gerçek: Esrar diğer uyuşturuculara başlangıç noktasıdır.

3. Esrarın etkisi birkaç saatte geçer.

Gerçek: Esrar vücutta depolandığı için etkisi günlerce, haftalarca sürebilir.

4. Esrar stresi giderir.

Gerçek: Diğer uyuşturucularda olduğu gibi esrar sadece problemlerle yüzleşmeyi geciktirir. Depresyon yapabilir.

5. Esrar alkolden güvenlidir.

Gerçek: Esrar karsinojen bileşikler içerir ve diğer maddelere güvenli bir altenatif olarak düşünülmemelidir.

6. Esrar zihni açar.

Gerçek: Esrar zihni sisli hale getirir; bellek, konuşma, anlama, ve karar verme yeteneğini bozar.

7. Bugün esrar eskiden olduğundan daha daha güvenlidir.

Gerçek: Zirai gelişmeler esrarın potansını arttırmış ve başka tehlikeli bileşikler eklemiştir.

Esrar yanlısı lobilerin iddaları ve cevaplar:

Dekriminalizasyon (esrarın suç sayılmaması) kullanımı arttırmaz

Esrar yanlıları, yasal kısıtlamaların kaldırılmasının kullanımı arttırmayacağını idda etmektedirler. Tarih ve sağ duyu tersini söylemektedir. Halen esrar kullananlar yasayı saymamasına rağmen yasak olduğu için esrar kullanmayan pek çok sayıda vatandaş da vardır. Yasal kısıtlamaların kaldırılması ve bunun sonucu kaçınılmaz olarak ürünün pazarlanması ve reklam bazı kişilerin kullanmasına yol açacaktır. 1970’lerin sonunda ABD eyaletlerinin yarısında esrar kullanımını yasaklayan kanunlar kaldırıldıktan sonra Amerika’da esrar kullanımı hiç olmadığı kadar arttı. 1980’lerin sonunda bu esrarın tekrar yasaklanmasıyla kullanım önceki düzeyinin üçte birinin altına düştü.

2. Esrar içmek risksizdir.

Dumanı çekilerek içilen herşey sağlığa zararlıdır. İntoksike edici tüm maddeler zihni bulandırır ve kaza riski doğurur. Bunun tersini söylemek gerçeği inkardır. Son çalışmalar esrar kullanımı ile akciğer kanseri arasında güçlü bir bağ olduğunu ortaya koymuştur (Sridhar KS et al., Journal of Psychoactive Drugs26: 285-289, 1994).

Esrar kullanımının kronik bronşit, düşük hormon seviyeleri, vücüdün savunmasını sağlayan imün sistemin aktivitesinde azalma, ve daha başka ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir.

Esrara bağlı tek bir ölüm bildirilmemiştir

Esrarın aktif maddesi olan THC ölüme sebep olabilecek akut yüksek dozlar oluşturmasa da, esrarın kimseyi öldürmediğini idda edenler esrar kullanımının neden olduğu trafik kazalarına ve akciğer kanserine bağlı ölümleri göz ardı etmektedirler. Üstelik esrar kullandıktan sonra suç işleyerek ölenler ya da bunların öldürdükleri de cabası. Uyuşturucu satışı ile ilgili suçlar bir yana bırakılsa da, ABD’de işlenen suçların yarısında suçluların o sırada bir madde etkisinde olduğu (ki bunun en azından bazısı esrar ile) bildirilmektedir. Esrar, belki sigara ve alkol gibi insanları öldürmemektedir ama kesinlikle ölümlere neden olmaktadır.

Esrar mucize bir ilaçtır

Esrar kullanımını yasal hale getirmeye çalışanlar, son zamanlarda, esrarınn aktif maddesi olan THC’nin sözde “tıbbi yararları” üstünde duruyorlar; örneğin bazı kemoterapi hastalarında bulantının kontrol edilmesi, glokom tedavisi gibi. THC’nin, başka ilaçlarla elde edilemeyen bazı tıbbi yararlarının olduğunu ve esrarlı sigaraların reçete ile satılan bir ilaç olması gerektiğini öne sürmekteler.

‘THC’nin tıbbi kullanımı’ iddasını çürütmeye geçmeden önce herhangi bir ilacı alma yolu olarak sigara kullanımını sorgulamalıyız. Bu yolla alınan ilacın yarısından fazlası yanma ile yok olur, geriye kalanı da dumanın içindeki toksik katran ve partiküllerle karışır. Başımız ağrıdığında aspirinli sigara ya da iltahap için penisilinli sigara içmiyoruz. Her türlü dumanı içine çekmek sağlığa zararlıdır. Duman olarak çekme, ilacı almak için etkisiz ve potansiyel olarak öldürücü bir yoldur.

Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün düzenlediği ortak karar panelinde esrarın potansiyel tıbbi kullanımı ele alındı ve şu sonuçlara varıldı:

‘Mevcut preklinik ve insan çalışmaları dikkatle incelenmesi sonucunda sigara olarak kullanılan esrarın glokom terapisi,AİDS ile birlikte görülen kilo kaybı, kanser kemoterapisinin neden olduğu bulantı ve kusma, Multiple Sklerozdaki spastisite ya da dirençli ağrıda mevcut tedavilere üstün olabileceğini düşümdüren bir delil bulunmamıştır’ (Voth EA, Marihuana and its reviews. JAMA: Journal of the American Medical Association 332:274, 1995).

Bilim adamlarının bu ortak kararına rağmen esrarın aktif içeriği olan THC’yi tablet olarak hastalarına yazmak isteyen Amerikalı doktorlar için, bu ülkede, Marinol (dronabinol) isimli yutularak alınan bir ilaç mevcuttur. Bu seçenek, THC’nin daha etkin olarak emilmesini sağlar ve dumanı içe çekmekle ilgili sağlık problemlerini önler. Esrar kullanımı destekçileri bu seçeneği sevmezler çünkü tablet alımı pek zevk vermez, duygudurumunu yükseltmez.

Esrarın, idda edildiği gibi, astım tedavisinde kullanılması ise mantığa aykırıdır. Dumanın içe çekilmesi astım hastalarında ciddi problem doğurur.

Kenevir: dünyayı kurtaracak ürün

Esrar yanlılarının son taktiklerinden biri de kenevir bitkisinin giysi ve kağıt yapımında gerekli liflerin üretimi ya da protein, bitkisel yağ kaynağı olarak ekimi gibi ekonomik nedenlerle yetiştirilmesini savunmaktır. Çevrecilerin de desteğini almak için bunun ekolojik denge için de yararlı olduğunu öne sürerler.

Anlamlı bir gayret ve kimyasal muameleye tabi tutmakla kenevir bitkisinin liflerinden kumaş üretilebileceği doğrudur. Bu lifler doğal olarak oldukça kabadır ve kimyasal ya da fiziksel olarak yumuşatılması gerekir. Orta çağlarda günah işleyenler kendilerini bir tür cezalandırma amacıyla kenevirden yapılmış kaba giysiler giyerlerdi. Bu hafif bir işkence yoluydu. Kenevirden elde edilen bu kaba, kahverengi liflerin beyaz yumuşak pamuk ya da yüne üstün olduğunu savunmak saçmadır. Bu lifleri toplumda herkesin kabul edebileceği bir kumaş haline getirmek ekonomik olarak pratik değildir.

Benzer şekilde, belli bir çabayla bu liflerden kağıt yapmak mümkündür. Ancak kağıt yapmak için elli yılda bir ormanları kesmek bile yıllık bir ürünü ekmek, gübrelemek, ilaçlamak ve biçmekden çevreye daha az zarar verir.

Esrarın üretildiği kenevir bitkisi, metrekare başına mısırdan çok daha az ürün verir. Bu nedenle yiyecek ve bitkisel yağ kaynağı olarak kullanımı

UYARICILAR

(AMFETAMİN VE AMFETAMİN BENZERİ MADDELER)

İçindekiler:

Tarihçe

Formları

Sokak isimleri

Amfetamin benzeri maddeler

Etki Mekanizması

Kullanım Yolu ve süresi

Yaygınlığı

Uyarıcı kullanımının ruhsal belirtileri

Uyarıcı kullanımının fiziksel belirtileri

Amfetamin intoksikasyonu ve kötüye kullanımı

Etki şekli ve süresi

Amfetaminin neden olduğu psikotik bozukluk

Tarihçe

* 1937’de amfetamin narkolepsi, postensefalitik parkinsonizm ve depresyon ve letarji tedavisi amacıyla piyasaya çıktı.

* Bugün Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), narkolepsi ve depresyon için kullanılmakta. Şişmanlıkta kullanımı tartışmalıdır.

Formları

- Dextroamfetamin (Dexedrin)

- Metamfetamin (Desoxyn)

- Metilfenidat (Ritalin)

Sokak isimleri: speed, kristal, ice

Amfetamin benzeri maddeler

- Efedrin (nasal dekonjestan), metkatinon (argoda krenk denilir)

- Propranolamin (nasal dekonjestan ve iştah kesici) Yan etkisi: yüksek tansiyon

- Designer amfetaminler (Halusinojen grubu)

- MDMA: 3,4-metilendioksiamfetamin (ekstazi, Adem, XTC)

- MDEA: N-etil-3,4- metilendioksiamfetamin (Havva, Eve)

- MMDA: 5-metoksi-3,4-metilendioksiamfetamin

- DOM: 2,5-dimetksi-4-metilamfetamin

- Kat

Etki Mekanizması

* Amfetaminler dopaminerjik sistem üstünde etkilidir (Dopamin salınımını sağlar)

* Designer maddeler hem dopaminerjik, hem seratonerjik etkili (seratonerjik etkinlik nedeniyle halusinojen etki de gösterirler).

Stimulanların bağımlılık yapıcı potansiyali, kokain kadar yüksek olmasa da mevcuttur.

Kullanım Yolu ve süresi

En çok kötüye kullanılan Metamfetamin (ice)’dir. Dumanı çekilebilir, sigara içinde içilebilir ve enjekte edilebilir. Etkisi saatlerce devam eder

Yaygınlığı

* ABD’de 1991-1994 arasında amfetamine bağlı ölümler 3 kat arttı.

* Her toplumsal sınıfta görülür.

Uyarıcı kullanımının ruhsal belirtileri

*Yükselme (coşku) hissi ile birlikte aşağıdakilerden en az biri olur

- Düşük dozlarla zihinsel ve fiziksel performansta artış

- Öfori (neşe) ve enerji artışı

- Hiperaktivite (hareketlilik)

- Afektif (duygusal) küntleşme, yorgunluk, üzüntü ya da sosyal geri çekilme

- İnsanlarla daha fazla birlikte olma, konuşkanlık

- Kişilerarası ilişkilerde duyarlılık

- Anksiyete, gerginlik ya da öfke (ajitasyon, irritabilite)

- Uyanıklık hali

- Grandiyosite (kendini büyük görme)

- Kalıplaşmış yineleyici davranışlar

- Yargılama bozukluğu

- Tehlikeli olabilecek cinsel davranış

Uyarıcı kullanımının fiziksel belirtileri (aşağıdakilerden en az 2 tanesi olur)

- Taşikardi (kalp hızında artış)

- Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme)

- Kan basıncında yükselme

- Terleme ya da titreme

- Bulantı ya da kusma

- Kilo kaybı

- Psikomotor ajitasyon (davranışlara yansıyan huzursuzluk hali)

- Kas zayıflığı, solunumun baskılanması, göğüs ağrısı ya da kalpte ritm bozukluğu (aritmi)

- Konfüzyon, epileptik (sara) nöbet, disknezi, distoni ya da koma.

- Algı bozukluğu (varsanı) eşlik edebilir.

Amfetamin intoksikasyonu ve kötüye kullanımı

* Amfetamin intoksikasyon ve kötüye kullanımının fiziksel belirtileri kokaininki ile aynıdır.

* Düşük dozdaki ilk olumlu etkilerinden sonra kişinin aile hayatındaki peformansı giderek kötüleşir ve amfetamini kötüye kullanan kişi aynı etkiyi elde etmek için dozu giderek arttırmak zorunda kalır.

Etki şekli ve süresi

* Amfetamin ağızdan alındığında 1 saatte etki eder, intoksikasyon belirtileri 24 saat sürer.

* Yoksunluk belirtileri 2-4 günde maksimum olur, 1 hafta sürer. En ciddi belirtisi depresyondur.

Amfetaminin neden olduğu psikotik bozukluk

* Şizofreniye çok benzer.

* En tipik yönü paranoya ile gitmesidir.

* Paranoid sizofreniden ayırımı:

- Görsel hallusinasyonlar belirgindir

- Duygulanım genellikle uygundur.

- Hiperaktivite, hiperseksüalite, konfüzyon eşlik eder.

KOKAİN

İçindekiler:

Tarihçe

Argodaki adları

Bağımlılık potansiyali

Crack (Krek) Kokain

Kokain kullanım yolları

Kombine tehlike: Kokaetilen

Kokain ile ilgili mitler ve gerçekler

Kullanım sıklığı

Etki mekanizması

Kokainin etki süresi ve şekli

Kokain kullanımının ruhsal belirtileri

Kokain kullanımının fiziksel belirtileri

İstenmeyen etkiler

Kokain Yoksunluğu Belirtileri

Kokain Yoksunluğunun Seyri

Kokain bağımlılarının kokaini bıraktıktan sonra yeniden başlama nedenleri

Kimin kokain kullandığından süphelenmeli?

Kokainmanlarda görülen diğer psikiyatrik hastalıklar

Kokaine bağlı psikotik bozukluk

Tedavi

Tarihçe

* Kokain, Güney Amerika’da yetişen Eritroksilon Koka bitkisinden elde edilen bir alkaloiddir.

* Yerliler, eski dönemlerden beri bunun yapraklarını uyarıcı etkisi için çiğnerler.

* Bugün kötüye kullanılan kokain (kokain alkoloidi) ilk kez 1860’da izole edildi.

* Lokal anestetik olarak kullanılmaya başlandı. 1800’lerde bir çok hastalığın tedavisi için kullanıldı.

* 1880 ve 1990’larda kokaine çok değer verilirdi. Papa Leo XII, Sigmund Freud, Jules Verne, and Thomas Edison gibi bir çok ünlü isim tedavide kullanımını önerdi.

1914’de uyuşturucu olarak sınıflandırıldı.

* Coca-cola orjinal olarak kokain içermekteydi ve 1888’de ‘‘yorgunluğu geçiren içecek’’ olarak reklam yapıyordu. Coca-cola daha sonra kokaini içeriklerinden çıkarmış ve yerine kafein koymuştur.

Kokain (argodaki adıyla KOK ya da KAR) bağımlılık potansiyali en yüksek ve en tehlikeli maddelerden biridir. Beyaz bir tozdur.

Kokainin tek dozu bile fiziksel bağımlılık yapabilir!

Crack (Krek) Kokain

Serbest baz, KREK, kokainin en güçlü formudur.

Dumanı içe çekilerek kullanılır. Rock (RAK) da denilen kullanıma hazır formda satılır.

1-2 kullanım bile aş erme duygusu yapabilir.

Saldırganlık yapabilir.

Kokain kullanım yolları:

1. Burna çekme(snorting) En sik kullanılan yoldur. Populer metod bir ayna üzerinde çizgiler yapmakve bir çubuk ya da rulo yapılmış banknot ile çekmektir. 3 dk’da etki eder.

2. Enjeksiyon (Shooting) Daha risklidir. Kokain suda eritilip enjekte edilir. 20 sn’de etki eder. Enjekte edilen madde saf ve steril olmadığı için risklidir. İğne paylaşımı Hepatit B ve C (sarılık) ve AIDS dahil enfeksiyon riski getirir. Her iki madde de (kokain ve krek) enjekte edilebilir.

3. Dumanını içe çekme (Smoking): Beyne kokaini göndermenin en hızlı yolu budur. Krek (rak) formu bu yolla kullanım içindir. 10 sn’den kısa bir sürede etki eder. En kolay bağımlılık yapan yol da budur.

Kombine tehlike: Kokaetilen

Kokain ile alkol kullanımı birlikte olduğunda her bir maddenin verdiği zarar riski ekleniyor. İnsanlar, bilmeden bedenlerinde karmaşık bir kimyasal deney yapıyorlar. İnsan karaciğeri bu iki maddeyi birleştirerek ‘cocaethylene’ (kokaetilen) denilen bir madde üretir. Bu, kokainin öforizan etkisini arttırırken ani ölüm riskini de yükseltir.

MİTLER VE GERÇEKLER

Yüksek sınıfın kullandığı elit bir madedir/ Kokain ve krek her sosyoekonomik seviyede kullanılmaktadır.

Kokainin yan etkisi yoktur/ Tremor (titreme), konvülzyon (sara nöbeti), enfeksiyon, kalp krizi, inme, psikoz ve ani ölüme neden olabilir.

Kokaine bağımlı olmak için uzun süre gerekli/ Birkaç kullanımla bile olabilir.

Performans düzeyini arttırır/ Kronik kullanım performansı ileri derecede düşürür.

Bağımlılık yapmaz/ Bağımlılık riski çok yüksektir. Birçok insan bırakmak için profesyonel yardıma ihtiyaç duyar.

Sadece enjekte edilirse bağımlılık yapar/ Bütün kullanim formları bağımlılık yapar. Dumanını çekmek enjekte etmek kadar bağımlılık yapıcıdır.  

Kullanım sıklığı

Kokain kullanımında, Amerika’da son yıllarda düşüş vardır. Ancak bağımlı sayısı yıllar içinde oldukça sabit kalmıştır. Krek kısmen kokainin yerini almıştır.

Etki mekanizması

Dopaminin, dopamin taşıyıcısı tarafından geri alımının engellenmesi.

Etki süresi ve şekli

Kokainin etkileri hemen hissedilir ve 30-60 dk gibi kısa bir süre devam eder.

Bağımlıların, etkiyi devam ettirmek için ard arda kullanmaları gerekir.

Etkisi kısa olmasına rağmen metabolitleri kan ve idrarda 10 gün kalır.

Beyindeki etkisi

PET (pozitron emisyon tomografisi) bulguları: Mezolimbik D2 nöronal aktivite azalması. Aş erme sırasında mezolimbik dopamin sisteminin aktivasyonu. PET bulguları bıraktıktan sonra 1 yıl devam eder. Tamamen normale dönme olduğu ise şüphelidir.

  

 Kokain kullanımının ruhsal belirtileri

*Yükselme (coşku) hissi ile birlikte aşağıdakilerden en az biri olur

- Düşük dozlarla zihinsel ve fiziksel performansta artış

- Öfori (neşe) ve enerji artışı

- Hiperaktivite (hareketlilik)

- Afektif (duygusal) küntleşme, yorgunluk, üzüntü ya da sosyal geri çekilme

- İnsanlarla daha fazla birlikte olma, konuşkanlık

- Kişilerarası ilişkilerde duyarlılık

- Anksiyete, gerginlik ya da öfke (ajitasyon, irritabilite)

- Uyanıklık hali

- Grandiyosite (kendini büyük görme)

- Kalıplaşmış yineleyici davranışlar

- Yargılama bozukluğu

- Tehlikeli olabilecek cinsel davranış

Kokain kullanımının fiziksel belirtileri (aşağıdakilerden en az 2 tanesi olur)

- Taşikardi (kalp hızında artış)

- Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme)

- Kan basıncında yükselme

- Terleme ya da titreme

- Bulantı ya da kusma

- Kilo kaybı

- Psikomotor ajitasyon (davranışlara yansıyan huzursuzluk hali)

- Kas zayıflığı, solunumun baskılanması, göğüs ağrısı ya da kalpte ritm bozukluğu (aritmi)

- Konfüzyon, epileptik (sara) nöbet, disknezi, distoni ya da koma.

- Algı bozukluğu (varsanı) eşlik edebilir.

İstenmeyen etkiler

- Burunda konjesyon ( dolgunluk), inflamasyon, kanama, ülser, perforasyon (delinme)

- Dumanı çekme ile bronş ve Akciğerde harabiyet

- Damardan kullanım ile mikrop kapma, emboli, AIDS geçisi

- Minör nörolojik etkiler: akut distoni, tik, migren tipi başağrısı

- Kalp üstüne etkileri: Miyokard enfarktüsü (MI), aritmi, kardiyomiyopati

- Beyin damarları üstüne etkileri: Nonhemorajik serebral infarkt (beyin damarlarında tıkanma), TIA (geçici iskemik atak)

- Epileptik nöbet (sara): Acil başvuruların %3-8’ini oluşturur.

- Ani ölüm: özellikle ‘‘speedball’’ (kokain ve eroin bir arada) ile ölüm riski fazladır.

Kokain Yoksunluğu Belirtileri

Kullanımdan 30-60 dakika sonra depresyon (“crash”)

- Disforik duygudurumu (anksiyete, çabuk sinirlenme)

- Yorgunluk

- Canlı, hoş olmayan rüyalar

- Uykusuzluk ya da aşırı uyuma

- İştah artışı

- Durgunluk ya da huzursuzluk ve sinirlilik

Kokain Yoksunluğunun Seyri

* Hafif-orta derecede kullanımda, yoksunluk belirtileri 18 saat sürer

* Ağır kullanımda ise yoksunluk tablosu 1 hafta kadar sürer.

* Yoksunluk belirtileri kokaini bıraktıktan sonraki 2.-4. günler arasında en fazladır. Bazen haftalarca, aylarca sürer

* Kokain bırakıldığında kokain için aş erme en belirgin duygudur.

* Kokain bırakıldığında intihar riski ortaya çıkar ya da artar.

* Kokain bağımlıları, kokaini bıraktıklarında alkol, sakinleştirici ilaçlar, uyku ilaçları, benzodiyazepin gibi ilaçlarla yoksunluk belirtilerinden kurtulmaya çalışırlar.

Kokain bağımlılarının kokaini bıraktıktan sonra yeniden başlama nedenleri

1. Dürtüsel davranış (%37)

2. Sosyal baskı (%10)

3. Riskin çok az olduğunu düşünme (%10)

4. Mutlu ve heyecanlı hissetme (%10)

5. Gergin hissetme (%10)

6. Depresyonda olma (%10)

7. Aş erme (kokain için şiddetli arzu duyma) (%7)

8. Diğerleri (%6)

Kimin kokain kullandığından süphelenmeli?

* Kişilikte açıklanamayan değişiklikler

* Huzursuzluk ve sinirlilik

* Konsantrasyonda (dikkati toplamada) bozulma

* Kompulsif (tekrarlayıcı) davranış

* Şiddetli uykusuzluk

* Kilo kaybı

* İş ve evde görevlerini yerine getirememe

* Artan borçlar ve bunları ödeyememe (kokainin pahalı olması ve iş veriminin düşmesi nedeniyle)

* İş yerinde sık sık ortadan kaybolma (kokainin etki süresi kısadır ve bağımlıları sık kullanmak zorunda kalır)

* Nazal konjesyon (burunda tıkanıklık ve iç kısmında kızarıklık)

Kokainmanlarda görülen diğer psikiyatrik hastalıklar

Kokain bağımlılarında diğer psikiyatrik rahatsızlıklar sık görülür.

Tedavi için başvuran kokainmanlarda psikiyatrik hastalık sıklığı (RDC ile)

Şimdiki %

Geçmiş %

Herhangi bir psikiyatrik bozukluk

55.7

73.5

Affektif bozukluklar

44.3

60.7

Anksiyete bozukluğu

15.8

20.8

Şizofreni

0.3

1.3

Alkolizm

28.9

61.7

Antisosyal kişilik bozukluğu

7.7

7.7

Kokaine bağlı psikotik bozukluk

- Paranoid hezeyanlar ve hallusinasyonlar kullanıcıların %50’sinde görülür.

- Doz, kullanım süresi ve kişisel duyarlılığa bağlı olarak gelişir

- Damardan kullananlar ve krek kullanıcılarında daha sıktır.

- Erkeklerde daha sıktır.

- En sık görülen belirti paranoid hezeyanlardır.

- İşitsel hallusinasyonlar sıktır. Görsel ve taktil hallusinasyonlar (ör. formiksayon) seyrek görülür.

- Tuhaf cinsel davranışlara ve intihara yol açabilir.

Tedavi

* Kokainmanların kendiliğinden tedaviye başvurması seyrektir.

* Kokain bağımlılarının en önemli problemi kokain için “aş erme”dir.

* Negatif pekiştirme için sosyal, psikolojik, biyolojik stratejiler tedaviye katılmalıdır.

* Dopaminerjik agonistler (Amantadin, Bromokriptin) aş ermeyi azaltabilir.

* Trisiklik antidepresanlardan Bupropion ve antiepileptiklerden Karbamezapin’in de etkili olduğuna işaret eden çalışmalar varsa da bu husus kesin değildir.

* Immünoterapi (kokain antikoru oluşturan aşı) ile ilgili çalışmalar vardır.

* Psikostimülanlar (Ritalin vb.) kokain bağımlılığının altında yatan bir dikkat eksikliği sendromunun olduğu vakalarda yararlı olabilir, ancak bu ilaçlar da bağımlılık yapabildiği için dikkatli olunmalıdır.

Eroin ve Diğer Opiyatlar

 İçindekiler

Tarihçe

İsimlendirme

Opioid reseptörleri

Opioid İlaçlar

Opioidlerin merkezi sinir sistemi üstüne etkileri

Opioidlerin insanlarda olusturduğu değişik etkiler

Opioidlerin mide-barsak sistemi üstüne etkileri

Opioidlerin diğer etkileri

Opioidlerin bazı klinik özellikleri

Neden eroin bağımlısı olunur

Bağımlılığı devam ettirici faktörler

Opioid yoksunluğu

Fiziksel bağımlılık

Opioid yoksunluğu tedavisi

Uzamış Yoksunluk

 Tarihçe

* Opium, poppy (haşhaş, papaver somniferum) bitkisinden elde edilir ve en eski ilaçlardan biridir.

* Eski Sümerler (IÖ 4000) ve Mısır’da (IÖ 2000) kullanılıyordu.

* Opiumun esas aktif içeriği morfin alkoloididir. 20’den fazla alkoloid vardır (%10 morfin,%0.5 kodein, %0.2 tebain, papaverin vs)

* Bağımlılık yapmayan analjezik (ağrı kesici) üretmek amacıyla yapılan çalışmalar sonucu opiyumdan morfin, kodein ve bunlardan üretilen ilaçlar ve tebain kullanılarak üretilen bazı semisentetik ilaçlar üretilmiştir.

İsimlendirme

Opioid: Daha kapsamlı bir kavramdır. Opiyatlar (morfin, kodein, tebain) ve morfin benzeri aktivitesi olan sentetik maddeler (metadon, fentanil, meperidin), agonist/antagonistler, parsiyel agonistler ve endojen opioid peptitler buna dahildir.

Endojen opioid peptitler: 1. Endorfinler, 2. Enkefalinler, 3. Dinorfinler

 Morfin prototip opiyattir ve bir çok opiyatın öncülüdür: eroin (diasetilmorfin), oksimorfon, hidrokodon, oksikodon, kodein (metilmorfin)

Tebain nalakson, etorfin ve oksikodonun öncülüdür.

 Opioid reseptörleri :

* Mu: duygudurum düzenleme, pekiştirme mekanizmaları, solunum baskılanması, ağrıyı giderme (analjezi),

* Delta: Gastrointestinal (mide-barsak) sistem , Endokrin sistem

* Kappa: Endokrin sistem, ağrı uyarımı (aversif etkili)

* Sigma (?) Opioid reseptörü olduğu tartışmalıdır, çünkü Nalaksondan (opioid antagonisti) etkilenmez. Uyarıldığında disfori ve halusinasyon yapar.

Opioid Reseptör alt tipleri ve etkileri:

mu1: supraspinal analjezik etki

mu2: spinal anestezi, GI motilite (mide-barsak hareketi), solunum

delta2 ve kappa1: spinal anestezi

delta1 ve kappa3: supraspinal anestezi

delta2 : beyinde aneljezik etki

Reseptör yerlesimi:

Opioid reseptörleri beyin, spinal kord, mide-barsak sistemindeki nöral pleksuslarda, otonomik sinir sisteminin diğer yerlerinde ve ak yuvarlarda bulunur. Dolayısıyla opioidlerin etkileri çok yaygındır.

Opioid İlaçlar:

Agonist: Opioid reseptörlerine bağlanıp aktive edenler

Antagonist: Opioid reseptörlerine bağlanan, ancak aktive etmeyenler

Opioidler (fentanil, nalakson, buprenorfin), reseptör afiniteleri ve intrinsik aktiviteleri yönünden farklılıklar gösterir

Opioidler:

1. Saf agonistler

a. Morfinanlar: Levo-dromoran

b. Fenilpiperidinler- piperidinler: meperidin, fentanil

c. Metadon: LAAM ( L-alfa-asetilmetadol ), Propoksifen

2. Agonist-antagonistler: Pentazosin, Nalbufin, Butorfanol, Meptazinol

3. Parsiyel agonistler: Buprenorfin

4. Saf antagonist : Nalokson, naltrekson, Nalmefen

Opioidlerin merkezi sinir sistemi üstüne etkileri (mu reseptörü üstünden):

* Analjezi (ağrı kesici)

* Sakinlik (lokus serelousun inhibisyonu ile)

* Öksürük refleksinin baskılanması

* Bulantı, kusma

* Solunumun baskılanması

* Miyosis (göz bebeklerinin genişlemesi)

* Isı regülasyonunda değişiklikler

* GRH (gonadotropin releasing hormon)’da azalması ® LH&FSH azalması ® Testesteron’da azalma ve adet düzensizlikleri

* CRF (kortikotropin releasing faktör)’de azalma ® ACTH’da azalma ® kortizol’de azalma (antianksiyete etkisi)

Opioidler insanlarda değişik etkiler olusturur:

 Bağımlılarda öfori (high) yaparken, bazı kisilerde konfüzyon, sersemlik yapar.

‘Flash’, ‘rush’ : merkezi sinir sisteminde opioidlerin keskin ve hızlı artışı ile oluşan hoşnutluk verici duyguya bu ad verilir. Bağımlılar tarafından orgazma benzetilir.

Opioidler depresyon, anksiyete, öfke ve paranoid düsünceleri azaltabilir.

Opioidlerin gastrointestinal sistem (mide-barsak sistemi) üstüne etkileri

(mu reseptörü üstünden):

Antidiyareik (ishal giderici) etkisi, barsak hareketlerinin azalmasına bağlıdır. Bu etkisiye tolerans gelismez. Yani opioid bağımlılarında ya da metadon kullananlarda sürekli kabızlık olur.

Bu etkisi için kullanılan opioid ilaçlar:

- Difenoksilat-Lomotil

- Loperamid (merkezi sinir sistemine geçmez)

Opioidlerin diğer etkileri:

* Morfin antihistaminiktir, ciltte vazodilatasyon ve kaşıntı (tipik burun kaşıma) yapar.

* Mesanede sfinkter tonusunu arttırır, miksiyon (işeme) refleksini bastırır. Böylece idrar retansiyonuna (idrar yapamama) neden olur.

* Meperiden (Demerol), grand mal epileptik nöbete neden olabilir. Böbrek yetmezliğinde vücutta birikebileceği için bu etki önemlidir.

* Morfin, safra yollarındaki Oddi sfinkterini kasarak sarılığa neden olabilir ancak meperidin (Demerol) bunu yapmaz.

Opioidlerin bazı klinik özellikleri:

* Morfin glukronize olur, metaboliti aktiftir, böbrekten atılır. Böbrek yetmezliğinde vücutta birikir.

* Eroin (diasetil morfin) prodrog (öncül ilaç)’dır. Yağda çözünürlüğü morfinden fazladır, hızla beyne girip 6-mono-asetil-morfine dönüşür. İdrarda morfin olarak atılır. Histamine benzer etkisi daha azdır.

* Kodein (3-metoksi-morfin) da prodrogdur (öncül ilaç). Ağızdan alındığında karaciğerde fazla metabolize olmaz (yıkılmaz). Vücutta morfine çevrilir.

Neden bağımlı olunur?

1.Tekrarlayıcı kullanım, fiziksel bağımlılık ve yoksunluk yapar. Tekrarlayıcı kullanım endojen opioid sisteminde (sinir sisteminde doğal olarak bulunan opioidlerde) kalıcı değişiklikler yapar. Eroin bağımlıları onu sevmez ama isterler ve onsuz yaşayamazlar.

2. Beyindeki “ödül yolu” üzerindeki pekiştirici etkisi biyolojik olarak, verdiği haz psikolojik olarak yeniden kullanmayı sağlar. Eroin herkesde öfori (coşku) yapmaz. Bu özellik (yani opioid deneyiminden haz almak) bağımlılığa yatkın olmayı gösterir, psikopatoloji ile ilgili olabilir, endorfin (sinir sisteminde doğal olarak bulunan opioidlerin) eksikligine bağlı olabilir.

3. Self medikasyon: depresyon, anksiyete gibi yaşantıları kontrol etmek için başlayan ama sonra bırakamayanlar da vardır.

Devam ettirici faktörler:

Çevresel ip uçları (kullanımı hatırlatan şeyler) ve hüzün, öfke, sıkıntı vb içsel duygu durumları öğrenilmis ve şartlanılmış aş ermeye (craving) yol açar. Çrneğin bir şırınga görmek ya da sıkıntı hissetmek eroin kullanmak için büyük bir istek doğurur.

Opioid yoksunluğu:

Opioid yoksunluğu belirtileri:

(En az 3 tanesi bulunmalı)

1. Disforik mood (sıkıntılı, hüzünlü duygu hali)

2. Bulantı ya da kusma

3. Kas ağrıları

4. Göz yaşarması, burun akması

5. Pupiller dilatasyon (göz bebeklerinde genişleme), piloereksiyon (tüylerin dikleşmesi), terleme

6. Diyare (ishal)

7. Esneme

8. Ateş

9. İnsomni (uykusuzluk)

Yoksunluğun subjektif (öznel) belirtileri daha erken başlar. Bunlar anksiyete, aş erme, depresyon, irritabilite (huzursuzluk), kas krampları, sırt ağrısı, kemik aşrısı, genel disforidir.

Tipik yoksunluk morfin ve eroinde son kullanımdan 8-12 saat sonra başlar, 48 saat sonra max düzeyine ulaşır, 5-7 günde azalarak biter.

Fiziksel bağımlılık:

* Tedavi dozlarındaki (15-30 mg) tek bir doz morfin bile toleransı olmayan bir kişide düşük bir derece de olsa fiziksel bağımlılık yapabilir ve Nalakson (opioid antagonisti) verilmesiyle yoksunluk ortaya çıkar.

* Daha önce fiziksel bağımlılığı olup detoksifiye olmus fareler tekrar eroine maruz bırakılınca daha kolay bağımlı olurlar. Bu da bir kez eroine bağımlı olanların bundan mutlak olarak uzak kalması gerektiğini desteklemektedir.

* Bağımlılarda tolerans çok çabuk gelişir.

Opioid yoksunluğu tedavisi:

* Antipiretik ve analjezikler (ateş düşürücü ve ağrı kesiciler)

* Benzodiyazepinler: özellikle uyku için, alternatif olarak amitriptilin (Laroxyl) vb sedatif ilaçlar verilebilir.

* Klonidin: Noradrenerjik deşarjı azaltmak için kullanılır. Objektif bulgu varsa baslanmalıdır, Günde 4 kez 0.2 mg, birkaç gün devam edilir, 2 haftada azaltarak kesilir.

* Metadon: Günde 20-40 mg verilerek başlanır. Bir hafta ya da bir ayda azaltarak kesilir. Metadon detoksifikasyonu uzatır.

* Ultrahızlı detoksifikasyon: Saatler süren genel anestezi altında bol sıvı ve Nalakson verilerek yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkarılması ve hızlı bir şekilde geçirilmesi sağlanır. Son yıllarda ABD’de popüler olan bu yöntem oldukça tartışmalıdır. Çünkü bu işlem akut yoksunluk belirtilerini giderse de anestezi sonrası subakut belirtiler uzun süre devam eder. En önemlisi de yoksunluk tedavisi eroin bağımlılığının tedavi edilmesi demek değildir.

Uzamış Yoksunluk:

Görünen ve ölçülebilir yoksunluk belirtileri ortadan kalktıktan çok sonra bile bağımlılar ‘normal hissetmeme’den depresyona kadar değişen istenmeyen duygular yaşarlar. Bunun antisosyal kişilik bozukluğu, depresyon gibi altta yatan psikopatolojiden ayırımı önemlidir.

Kaynak : Alkol Madde

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy