‘do’ Arama Sonuçları

“plasebo Varsa Başka Ne Var?”

“PLASEBO VARSA BAŞKA NE VAR?”

Giriş

Plasebonun ne olduğu ve plasebo etkisinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili tartışmanın, tıp tarihindeki uzantıları çok eskilere kadar gider. Plaseboya ve plasebo etkisine nasıl bakıldığı hastalık anlayışına göre değişir.

Bugüne kadar tıp tarihinde kabaca iki tip hastalık anlayışı olmuştur: Hastalığı varlıkbilimsel (ontolojical) bir antite, kendine özgü, bağımsız bir varlık alanı olarak gören dolayısıyla buna göre ele alınmasını savunan “Hipokratik” ya da “varlıkbilimsel tıp” anlayışı ve hastalıktan ziyade hasta bireyin biyografisini vurgulayan “fizyolojik tıp” anlayışı.

Hipokratik tıp, insandaki hastalığa, fizyolojik tıp ise hastalık içindeki insana odaklanmıştır. Ancak tüm tıp tarihi boyunca bu iki hastalık anlayışı arasında bir yarışma, bir gerilim olmuş modern zamanlarla birlikte Hipokratik tıp anlayışı belirgin biçimde egemenlik sağlamıştır. Hipokratik tıp, hastalığı özel bir antite olarak görünce, tedavide de o hastalığa özgü, özgül (specifical) etkeni araştırmaya yönelmiş, gerçek tedaviden özgül olmayan etkenleri (toplumsal ve çevresel etkenlerden kişiye özgü etkenlere ve ilacın boyutlarına, kokusuna kadar birçok etkeni kapsar) tamamen dışlayan, yalnızca özgül nedene yönelik tedavi anlaşılmıştır.

Klinik farmakolojideki yıllarca süren özgül ve özgül olmayan etki tartışması, aslında doğrudan doğruya plaseboyla ilgilidir. Çünkü Hipokratik tıp anlayışına göre plasebo, özgül olmayan etkenlerle bir ve aynı görülmüştür. Elbette böyle bakılınca özgül olmayan etkenler yani plasebo etkisi aşağılanacak; değersiz, boş şeyler olarak ele alınacak, günün birinde özgül olmayan etkenlerin yerini tümüyle özgül etkenlerle açıklanabilir bir tedaviye bırakacağı umut edilecektir.

1950’lerde hem yeni psikotrop ilaçların keşfi hem de psikofarmakolojinin ve davranışsal farmakolojinin ortaya çıkması, özgül-özgül olmayan ayrımının çok yeni bir bakışla değerlendirilmesine neden olmuştur. Özellikle psikofarmakoloji alanında yapılan çalışmalar, “özgüllük” (specificity) kavramına yüklenilen anlamı ve beklentileri boşa çıkarmış; araştırmacıları eskiden özgül olmayan denilerek es geçilen ruhsal-toplumsal etkenlerin de tedavide kendilerine özgü bir etkileri bulunduğunu düşünmeye yöneltmiştir. Önce özgül olmayan etkenlerin tedavi edici değeri önemsenmeye başlamış, sonra plasebo etkisiyle özgül olmayan etkenler arasında ayrım yapılmaya başlanmıştır. Plasebo etkisi, ruhsal-toplumsal etkenleri içerebilir ama onlarla bir ve aynı değildir. Bugün artık plasebo etkisinin de güçlü bir tedavi edici yanı olduğu genelde kabul görmektedir. Özellikle 1955’ten sonra plasebo etkisi klinik farmakolojinin yeni bir alanı haline getirmiştir. (Shepherd 1993).

Biz bu yazıda, öncelikle plaseboya veya plasebo etkisine yüklenilen belli başlı tanımların ve niteliklerin neler oldukları üzerinde duracak, daha sonra tıpta ve psikiyatride plasebo etkisinin bazı özelliklerini sergileyerek konunun açıklığa kavuşması için çalışacak, son olarak da plasebo etkinin varlığından hareket ederek bazı çıkarımlar yapmaya girişeceğiz.

Plasebo Ne Demektir?

Latince bir kelime olan ‘plasebo’, “hoşnut olacağım” anlamına gelir; ilaç ya da deva niyetine alınan bir şeyin öznel olarak olumlu etkisini ima eder. Onun tam tersi olan kavram ‘nocebo’dur, “zarar göreceğim” anlamına gelir ve olumsuz bir öznel yaşantıya göndermede bulunur (Gotzsche 1994).

Brody (1980) plasebo etkisinin dört temel tanımı olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan “bir tedavinin özgül (specific) etkilerinin yanı sıra ortaya çıkan özgül-olmayan (non-specific) etkisi” şeklindeki tanım üzerinde ‘Giriş’ bölümünde durmuş, bu tanımın son yıllarda güç yitimine uğradığından söz etmiştik. Diğer tanımlar da şu şekildedir ve her bir tanım yakın anlamlara sahiptir: a) Tıpsal biyoloji açısından (biomedical) etkisiz bir ilacın ürettiği tedavi edici etki, b) bir ilaca yüklenilen ama onun farmakolojik özellikleriyle açıklanamayan tedavi edici etki veya yan etki, c) tüm tedavilerde ortak olan etki… Brody, sonraki bir başka yazısında (1982) plaseboyu “hekim açısından tedavi edilen durum için özel bir etkinlik göstermeyeceğine inanılan ve simgesel etkisi için yararlanılan bir tıbbi tedavi biçimi ya da tıbbi tedaviyi hızlandırmayı amaçlayan bir girişim” diye tanımlayarak, ‘Sonuç’ bölümünde ayrıntılı biçimde üzerinde duracağımız “simgesel etki” kavramını ortaya atmaktadır.

Bir toplumbilimci olan Forrester (1999), plasebo etkisinin özellikleri, üç nedenle dikkat çekici olduğu düşüncesindedir: Bunlardan ilki, plasebonun “deneye dayalı bilimsel tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç” şeklinde sağlık bilimlerinde yaygın bir kullanışı olmasına rağmen, plasebo etkisinin asla bu tanımla sınırlı olmadığıdır. Gerçekten de Forrester bu eleştirisinde haklıdır. Hatta öyle ki plasebo etkisini tanımlama gereği bile duymadan bazı hayvan deneylerinde bile plasebo kontrol grupları kullanıldığı (Dachir ve ark. 1993; Sachdev ve ark. 1993) görülmektedir. Forrester, plasebo etkisinin etkin olmadığı düşünülen bir ilaç etkisiyle sınırlandırılamayacağı düşüncesindedir. Ona göre plasebo etkisinin, kliniğin ya da hekimin muayenehanesinin havasını, hekimin karşılaştığı sorunlar karşısında akıl yürütme tarzını, hastayı yatıştırma çabalarını ve özellikle hekimle hastanın karşılaşmalarının uzun bir geçmişi varsa hekimin yarattığı güven ve anlayışı da içeriyor olması gerekir. Forrester için plasebonun güç ilişkileriyle de bağlantısı vardır. Ona göre plasebonun toplumsal bakımdan önemi, onun hekimin hastanın daha iyi hissetmesini sağlama gücünü, hekimlik mesleğinin rolünün gücünü göstermesinden gelmektedir. Forrester, plasebo etkisi üzerine birçok çalışma yapmış olan Spiro’nun şu sözlerine (1986) dayanarak yalnızca hekim-hasta ilişkisinin değil, son zamanlarda yüksek teknolojinin büyüsünün de plasebo etki içine katılması gerektiğini söylemektedir: “Günümüz ortamında, plasebo etkisi, hastanın hekimle, kurumlarıyla ve tedavi projesini yürüten tıp mesleğiyle ilişkisi içinde olan her şeydir. Böylelikle karmaşık teknolojik tıbbın varlığı plasebo etkisinin kendisini göstermesi için daha az değil daha çok fırsat doğurur, çünkü ne kadar ileri teknoloji kullanılırsa o kadar iyi olacağı düşünülen tanı sürecinin kendisi, şimdi bir zamanlar şekerli ilaçların yaptığını yapmaktadır.”

Forrester, plasebo etkisinin ikinci dikkat çekici özelliğini “bilimsel tıbbın utancı” olarak nitelendirmektedir. Plasebo etkisinin olabilmesi için hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olması gerekir ve hatta plasebo etkisinin en güvenilir biçiminde, hastayla birlikte hekimin ya da diğer meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olması zorunludur. Forrester (1999), plasebonun bu özelliğinin “hile”, “aldatma” ve “yalan”la bağlantılı olduğunu söyleyerek kıyameti koparır ve plasebonun üçüncü dikkat çeken özelliğine de buradan geçer: “Plasebo etkisi, özellikle aldatmayı zorunlu görmesi yüzünden, tıbbi tedavi etiğine ilişkin son dönemde ilgilerin üzerine toplandığı bir odaktır.” Oysa etik olarak şu sorunun tartışılmasına gereksinim vardır: “Hastanın aldatılmasını zorunlu kılan her hangi bir tıbbi tedavi biçimi haklı olabilir mi?”

Bir toplumbilimci olarak Forrester’ın plasebo tartışmasında söz konusu ettiği aldatma ve etik ilişkisini bir kenara koysak bile aslında plasebonun tanımı ve içeriği alanında ne denli karmaşık sorunlar olduğu görülmektedir.

Tıpta Plasebo

Bugün tüm tıp dallarında, tanım güçlüklerine ve gizemli içeriğine rağmen plasebo etkisinin varlığı genel olarak kabul edilmektedir; tartışılan yalnızca onun hangi hastalıkta ve hangi ilaçta ne düzeyde bir etkinlik oranına sahip olduğudur. Plasebo etkisinin cerrahi rahatsızlıklarda bile ortaya çıktığı saptanmıştır. 1959 yılında internal mammaryal arter bağlanmasının koroner hastalığı tedavi ettiğini inanılıyordu ama araştırmalar, yalnızca deri kesisiyle %56, sonradan hatalı olduğu ortaya çıkan bu yöntemle ise %63 oranında anginanın tedavi edilebildiğini göstermiştir (aktaran Spiro 1986). Koroner bypasslarda da plasebo etkisinin büyük rolü olduğu söylenmektedir çünkü ameliyatta dikilen damarlar tutmamış olsa bile bazı vakalarda iyileşme görülmektedir (Vlades 1979).

Genel olarak etkili ilaçların plasebodan ancak 1.3 kere daha fazla etkili olduklarını ya da tedavi etkinliklerinde plasebo etkisinin çok yüksek bir oran oluşturduklarını söylemek olanaklıdır. Plasebo etkisi ile ilgili konuşma güçlüğünün temelini onun değişkenliği oluşturmaktadır. Astım, zona, ülser tedavisinde plasebo etkisinin %66 gibi yüksek düzeylerde olduğu gösterilmiştir (Roberts ve ark. 1993) ama bu etki diğer hastalıklarda bu düzeylere varmayabilir. Yalnızca plasebo değil bu etkinin değişkenliği de gizemlidir.

Plasebo etkisi, hastalıktan hastalığa değişmekle kalmaz, ülkeden ülkeye hatta bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilir (Forrester 1999). Hekimin plaseboya inanması bile plasebo etkisinde rol oynamakta ve onu artırmaktadır (Spiro 1986).

Plasebolar için ilginç olan bir durum da yol açtıkları yan etkilerdir. Plasebo kontrollü birçok çalışmada yan etkiler plasebolarda daha yüksek bulunmaktadır. 109 çift-kör çalışmanın meta-analizi sonucunda plaseboların yan etki oranının ortalama %19 sıklıkta olduğu bulunmuştur. Bunlar arasında en sık görülenler, uykusuzluk, baş ağrısı, sinirlilik ve bulantıdır.

Plaseboların tıpkı ilaçlar gibi “tepe”, “birikme” ve “sarkma” (carry over) etkisi olduğu; büyük kapsüllerin ve enjeksiyonların daha güçlü etki yaptıkları, sarı kapsüllerin uyarıcı ve antidepresan, beyaz kapsüllerin analjezik olarak daha etkili oldukları gösterilmiştir (News 1994).

Plaseboların nasıl işlediklerini ve nörofizyolojisini göstermek için en kullanışlı model ağrı modelidir. Nörofizyolojik olarak bedensel (somatic) ağrıyla endorfinler arasında bir ilişki olduğu ortaya konmuşsa da , bugüne kadar endorfinlerin HPA (hipotalamo-pituiter-adernal) eksenle, GABA ve opioid reseptörleriyle var olduğu söylenen ilişkileri yeterli biçimde açıklanamamıştır. Bugünkü bilgilerimiz plasebo etkinin çok-boyutlu ve kendi kendini düzenleyici bir yanı olduğunu göstermekte, buna dayanarak ve evrimsel olarak plasebonun çevresel tehditlerin HPA ekseninde yol açtığı aşırı uyarılmaları kompanze etmek için devreye girdiği ileri sürülmektedir (Vernon 1994). Plasebolar, deneysel ağrıdansa klinik ağrıda, hafif ağrıya göre şiddetli ağrıda daha etkili bulunmuş; “cinsiyet”, “telkine yatkınlık” ve “zeka”nın plaseboyla ilişkisi gösterilememiş; plasebolara düzenli yanıt veren “plasebo reaktörleri” olduğu ortaya konamamıştır. O yüzden hangi hastaların plasebolardan yararlanacaklarını söylemek olanaksızdır (Vernon, 1994).

Psikiyatride Plasebo

Diğer tüm hastalıklardan ayrı olarak psikiyatrik rahatsızlıkların plaseboyla yakın bağlantı içerdikleri düşünülmektedir (Lapierre 1995). Zaten araştırma sonuçları da bu fikri destekler niteliktedir: Plasebo yanıtlar, akut şizofrenide genellikle etkili, hatta bazen klorpromazin ve remoksipride üstün bulunmuştur (Chouinard 1990). Uzun süreli şizofrenide ise plaseboya yanıt oranları %30-45 arasındadır (Ruskin ve Nyman 1991). Bipolar hastalıkta yinelemelerin önlenmesinde plasebo %30 oranında etkili olmuştur (Klein ve ark. 1992). Genelleşmiş anksiyete bozukluğunda bu oran % 65’e kadar çıkmakta (Bech 1989) ama panik bozukluğunda nedense %22’de kalmaktadır (Black ve ark. 1993). Bugüne kadar yapılan araştırmalar diğer ruhsal rahatsızlıkların aksine obsesif kompulsif bozuklukta plaseboya karşı bir direnç olduğu, yanıt oranlarının %3 ve %13 arasında değiştiğini göstermektedir ( Greist ve ark. 1990).

Neden psikiyatride plasebonun özel bir önem kazandığı ise, gerçekten de ilginç bir konudur. Kimilerine göre bunun nedeni psikiyatrik rahatsızlıkların doğasında gizlidir. Psikiyatride farmakolojik olmayan plaseboların yani “telkin”, “ikna”, “iyilik beklentisi”, “güven”, “inanç” gibi durumların nedense daha merkezsel bir rol oynadığına inanılır. Böyle bir görüş gelişmesinde elbette psikiyatrik rahatsızlıkların etiyolojilerini açıklamak için ortaya atılan psikoloji kuramlarının ve psikiyatrik tedaviler içinde psikoterapilerin henüz yeri ve konumun ne olduğunun bir türlü belirlenememesinin büyük payı vardır.

Daha sonra ayrıntılı biçimde ele alacağımız gibi, farmakolojik olmayan plasebolarla bunların bir psikoterapi formu olması arasındaki farkı ayırt etmek neredeyse olanaksızdır. Bu nedenle psikiyatride plasebo etkisinin araştırılmasında farmakolojik olarak etkin olmadığı düşünülen bir madde verilmesi kadar, kolayca doğru bir biçimde yinelenebilecek olan etkisiz (inert) psikoterapi plasebolarına da gerek duyulmaktadır (Laporte ve Figuras 1994).

Psikiyatrik ilaçların psikolojik (duygu, düşünce ve davranış) etkilerinin ne olduklarının tam olarak bilinmemesi ve bilinenlerin de yöntemsel olarak hatalı bilgiler taşıdıklarına ilişkin yapılan eleştiriler de (Jacops ve Cohen 1999) psikiyatride neden plasebonun daha da önem kazandığının gerekçelerinden birisidir. Ayrıca özellikle birinci basamaktaki alan araştırmalarında, psikiyatrik ilaçların etkisini araştırırken, plasebonun katkısının hekimin ilgi ve merakınca belirlendiği de akıldan çıkarılmamalıdır. Çünkü bu alanda yeterince bilgi sahibi olmama, yanlış tanı, yetersiz ve uygunsuz tedavi çok fazla görülmektedir (Laporte ve Figuras 1994).

Psikiyatride Plasebo sorununu tartışabilmek için bugün elimizdeki en iyi örnek depresyondur. Depresyon tedavisinde plasebonun yeri daha çok çalışılmış, iyi araştırılmış ve psikiyatrinin birçok rahatsızlığı için yapılabilecek bir tartışma, yalnızca depresyon bağlamında sürdürülmüştür.

Depresyonda plaseboya yanıt verenler arasında ilk atağını geçirenlerin ve kadınların yanıt vermeyenlere göre daha fazla olduğu ve bu kişilerin HAM-D depresyon total skorlarında, psikomotor retardasyon ve somatik anksiyete puanlarında düşüklük gösterdikleri bulunmuştur (Bialik ve ark. 1995) Ama bu sonuçlara oldukça ters sonuçlar bildiren bir araştırma daha vardır (Wilcox ve ark. 1992); bu araştırmaya göre erkekler, evliler ve 65 yaşından büyük olanlar plaseboya biraz daha fazla yanıt vermişlerdir; bu araştırmada da plaseboya yanıtın en iyi göstergesi, HAM-D skorlarının düşüklüğü olarak görülmüştür. Depresyonda plaseboya yanıt verenlerin özelliklerini saptamaya yönelik olarak yapılan bu çalışmalar, plasebonun ne denli değişken, karışık, görgül (empirical) araştırmayla tutarlı bilgiler alınması zor bir konu olduğunun adeta açık kanıtı gibidir.

Uzun süre depresyon tedavisinde plasebonun rolüyle ilgili çalışmalar yapan Brown (1994) plasebo etkisinin yüksek sonuçlarını görünce, kronikleşmiş ve/veya biyolojik görünümlere sahip olanlar dışındaki depresyonların tedavisinde ilk 6 hafta plasebo verilmesini ciddi olarak önerince ortalık birbirine girmiştir. Makalenin yayınlandığı sayıda Brown’a çeşitli açılardan eleştiriler yönelten birçok başka yazıya da yer verilmiştir. Brown bu eleştirilere yanıt verirken “masaj”, “homeopati”, “manevi iyileştirme”, “mega-vitamin” gibi sözde alternatif tedavilere bu kadar ilgi varken ses çıkarmayanların kendisinin önerdiği bilimsel plasebo tedavisi karşısında gösterdikleri infiali anlayamadığını belirtmektedir.

Aynı tartışmayı yani depresyon tedavisinde plasebo kullanımı tartışmasını, daha yakın zamanlarda bu kez Enserink (1999) ve Vernon (1994) açmıştır. Enserink, “zaman bağımlı duyarlılaştırma” (time dependent sensitisation-TDS) kavramını plasebo etkisinin değerlendirilmesine taşıyarak önemli bir katkı yapmıştır. Enserink’e göre plasebo etkisini sınamak için hiç ilaç almayan yalnızca doğal öykü etkisine sahip kimselerden üçüncü bir kontrol grubu gerekmektedir. Çünkü organizmanın (gerek insan gerek hayvan) dışarıdan, yabancı ve stres yapıcı olarak gördüğü her maddeye karşı oluşturduğu özgül olmayan ilkel tepkileri ifade eden “zaman bağımlı duyarlılaştırma” yüzünden plasebolar da tıpkı ilaçlar gibi tepkimelere yol açmaktadır. Bu yüzden özellikle antidepresan tedavide ortaya çıkan tedaviye geç yanıtları da yeniden ele almak gerekmektedir.

Vernon (1994) ise, plaseboların yalnızca depresyonda değil, en etkili oldukları kanıtlanan ağrı durumları, otonomik duyum bozuklukları ve nöro-humeral denetim altındaki bozukluklarda verilen tedavinin hem yeterince etkinlik sağlayamamış hem de hem de pahalı olması halinde kullanabileceğini belirtmiş, plasebo etkisinin ruh-beden problemiyle bağına dikkat çekerek, modern kemoterapinin egemenliği nedeniyle plasebonun klinik olarak yeterince geliştirilemediği üzerinde durmuştur.

Görüldüğü gibi tartışmalar, her zaman yeniden alevlenmeye çok uygundur.

Sonuç

Plasebo ve plasebo etkisi konusundaki bu söylenenlerden biz önemli olduğunu düşündüğümüz iki sonuç çıkarıyoruz. Birinci sonuç, plasebo etkisinin sayesinde, tıpta ve psikiyatride simgesel etkinin tedavideki rolünü bir başka perspektiften ele alma fırsatımızın doğmuş olmasıdır.

Jerome Frank (1983a), tüm tedavilerin hastalık durumunun altında yatan özgül süreçleri düzeltmek ve hastalıkların özgül olmayan moral bozucu etkilerine karşı etki göstermek gibi iki yanı olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre hem plasebo hem de psikoterapi, a) yardım eden kişiyle bir güven ilişkisine bağlı emosyonel boşalım b) bir sağlık kuruluşu, c) akılcı, kavramsal bir şema veya mit, d) törensel (ritualistic) etkenlerini bir araya getirerek ikinci işlev üzerinden tedaviye katkıda bulunmaktadırlar. Bu nedenle Frank, hastanın iyileşme umutlarını besleyen plasebonun, sembolik iletişim yoluyla moral bozucu etkilerle savaşa katıldığını ve bir psikoterapi türü olarak görülmesi gerektiğini söylemektedir (Frank 1983b).

Frank (1986), plasebo ve psikoterapide iyileşmenin “anlam dönüşümü” sayesinde olduğunu; anlam dönüşümünün de Adolf Meyer’in insan bilincinin temel işlevi olarak gördüğü ‘simgeleştirme’ (symbolisation) sayesinde yapılabildiği üzerinde durmaktadır. (Frank, “sembolleştirme”nin önemiyle ilgili olarak her ne kadar Adolf Meyer’e gönderme yapıyorsa da felsefe tarihinde, sembolün önemini en başta gelen düşünürü Ernest Cassirer’dir. Meyer büyük olasılıkla çağdaşı olan Cassirer’den etkilenmiş olmalıdır.)

Elbette Frank, simgeleştirme kavramını oldukça geniş bir anlamda kullanmakta, öyle ki plasebo etkisi için bugüne kadar içermesi gerektiği söylenen tüm anlamları ‘simgeleştirme’nin anlam ağı içine katmaktadır. İlacın veya tıpsal işlemin özgül etkisi dışında kalan ve iyileşmeye katkıda bulunan tüm etkenler, etkilerini simgeleştirme aracılığıyla yapmaktadırlar. Plasebo üstüne çalışan birçok kimse de plasebo etki için öznel olarak (subjectively), hoşnutluk veren (pleasureable), anlamlı bir uyaranın önkoşul olduğu ve büyük olasılıkla bu öznel anlamlı uyaran sayesinde kişinin bedenindeki nesnel haz sisteminin harekete geçtiği kanısına varmışlardır (Lehrman 1993). Yani plasebo, bedenimizdeki haz sistemini harekete geçirecek şekilde yorumlanmış olan tüm anlamlı uyaranları, ilacın şeklinden hekimin ilgisine, tedavi sağlayan kurumun gücünden hastanın umuduna kadar iyileşme lehine yorumlanan tüm etkenleri kapsamaktadır. Plasebo etkisi, bedende hoşnutluk durumuna yol açmakta dolayısıyla son çözümlemede, tıpkı bir ilacın etkisi gibi, bedendeki maddesel düzenekler aracılığıyla kendisini göstermektedir.

Bu, tam da bizim çeşitli yerlerde (Göka 1997; 1999) tıbbın ve psikiyatrinin bilimsel konumu ele alırken insanın yorum yapan yanlarını hesaba katmamız gerektiğiyle birebir örtüşen bir bakıştır. Bizim de kanımız odur ki, insanın simgesel etkinliği ve anlam üreticisi konumu yorumsamacı (hermeneutic) bir tarzda sorgulanmadan plasebo etkisi tüketici biçimde ifade edilemez. İnsan, bir dil, bir anlam ağı içine doğan ve sürekli onun içinde kalan bir varlıktır. Bilincinin açık olduğu her anda insan bir anlam dünyasının içindedir ve sürekli olarak yorum yapmakta, anlam üretmektedir. İnsanın bu yorumlama ve anlam üretme etkinliği felsefede ve beşeri bilimlerde ‘yorumsamacı yaklaşım’ (hermeneutics) başlığı altında ele alınmakta ve bu alanda oldukça verimli tartışmalar yapılmaktadır.

İnsan hastalığına da bu hastalığı iyileştirmek için yapılan girişimlere de bir anlam yüklemektedir. Her insan, insan olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde bu yorumsal üretimi yapmaktadır. Plasebo etkisinde belirleyici olan, gerek alınan ilacın ya da uygulanan tekniğin gerek hekim hasta ilişkisinin ya da tedavi sürecine katılan diğer herhangi bir şeyin “iyi geleceği” (ki bu hastanın öznel dünyasında hoşnutluk sağlayacağına eşdeğerdir) düşüncesinin anlam ağına güçlü bir etken olarak katılmasıdır. Anlam ağı, yani yapılan tedavi girişiminin “iyi geleceği” inancı hekimi, tedavi ekibini ve hasta yakınlarını da içerdiği ölçüde plasebo etkisini arttıracaktır.

Pozitif plasebo etkisini ortaya çıkaran anlam modeli büyük olasılıkla şu şekilde çalışmaktadır: a) Hastanın önceden var olan inanç sistemi ve dünya görüşü içindeki hastalığın anlamı pozitif bir tutuma göre değişir, b) hasta bakım veren bir ekip tarafından desteklenir, c) hastanın hastalığını denetim altında tutma ve ustalaşma duygusu yeniden yapılandırılır veya arttırılır (Brody ve Waters 1980). Plasebonun simgeleştirme ve anlamla bağı kurulduktan sonra, artık onun anlama genel rengini veren kültürle ilişkilendirilmesi hiç de zor değildir (Hahn and Kleinman 1983).

Plasebo etkisinin varlığıyla birlikte ortaya ikinci sonuç, “tedavi” (treatment), “iyileştirme” (cure) gibi bugün anlamı yeterince net olmadan kullandığımız kavramların yanı sıra tıpsal işlemleri değerlendirmek için bir de “hoşnutluk” gibi bir kavramın gerekip gerekmediğidir. Kelimenin etimolojik anlamının ve sözlüklerin sürekli değindiği “hoşnutluk” anlamına çağdaş tıpta yeterince yer verilmemesi, plasebo etkisini anlamak açısından gerçekten şanssızlıktır.

Bugün tüm çağdaş hekimler, bırakın binlerce yıldır süregelen geleneksel tedavileri, daha birkaç on yıl önceki tedavilerin bile hastalara faydadan çok zarar verdiği inancını taşımıyorlar mı? Günümüzde hangi ruh hekimi, zamanının Nobel ödülü kazanmış “malarya ateş tedavisi”ni ve “insülin koma tedavisini” hastalarına uygulamaya cüret edebilir? Akla gelen bir diğer soru ise: “Binlerce yıldır insanlara pek faydalı tedaviler uygulanmadığı halde, onları iyileştiren neydi ?” olacaktır. Bu soruya verilen yanıtta mutlaka “hoşnutluk” anlamında plasebo etkisi de kendisine bir yer bulacaktır.

Eğer hoşnutluğun kavramsal sınırları ve tanımı bilimsel bir şekilde belirlenebilirse, plasebo etkisi konuşulurken hep gündeme gelmiş (Lehrman 1993) ama bilimsellikten henüz uzak kavramlar olan “umut” ve beklenti” gibi etkenlerin de değerlendirilebileceği bir çatı kurulabilecektir. Niye iyileşme beklentisi ve umudu fazla olanların olmayanlara göre tedaviden daha çok yararlandıkları açıklanabilecektir.

KAYNAKÇA

Bech P 1989 Methods of evaluation of psychoactive drugs. Recenti Progressi in Medicina 80(12):706-711.)

Bialik RJ, Ravindran AV, Bakish DE ark. 1995 A comparison of placebo responders and nonresponders in subgroup of depressive disorder. J Psychiatry Neurosci 20:4:265-270.

Black DW, Wesner R, Bowers W, Gabel J 1993 A comparison of fluvoxamine, cognitive therapy and placebo in the treatment of panic disorder. Arch Gen Psychiatry 50(1)9:44-50.

Brody H 1980 Placebos and the philosophy of Medicine: Clinical, Conceptual and Ethical Issues. Chicago: University of Chicago Press.SAYFA ?

Brody H 1982 The lie that heals: The ethics of giving placebos. Annals of Internal Medicine 97:112-118.

Brody H, Waters DB 1980 Diagnosis is treatment. Journal of Family Practice 10: 445-449.)

Brown WA 1994 Placebo as a treatment of depression. Neuropsychopharmacology 10:4:265-269.

Chouinard G 1990 A placebo-controlled clinical trial of remoxipride and chlorpromazine in newly admitted schizophrenic patients with acute exacerbation. Acta Psychiatr Scand 82 (Suppl 358):11-119.

Dachir S , Kadar T, Robinson B, Levy A 1993 Cognitive deficits induced in young rats by long-term corticosterone administration. Behavioral and Neural Biology 60:103-109.

Enserink M 1999 Can the placebo be the cure. News Focus, 9 Apr, p.238.( index medicus ta nasıl sınıflayacağız?)

Forrester J 1997 Hakikat Oyunları. Çeviren Yılmaz A. Ayrıntı Yayınları: İstanbul 1999 Sayfa 83-91

Frank J 1983a The Placebo is psychotherapy. Behavioural and Brain Sciences, 6: 291-292.

Frank J 1983b The Placebo is psychotherapy. Behavioural and Brain Sciences, 6: 291-292.

Frank J 1986 Psychotherapy- the transformation of meanings. Journal of the Royal Society of Medicine 74:241-246.

Gotzsche PC 1994 Is there logic in the placebo. Lancet, vol 344. October 1: 925-926.

Göka E 1997 Varoluşun Psikiyatrisi. Vadi Yayınları :Ankara.

Göka E 1999 Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri. Ütopya Yayınları :Ankara.

Greist JH, Jefferson JW, Rosenfeld R, ve ark. 1990 Clomipiramine and obsessive compulsive disorder: a placebo controlled double- blinde study of 32 patients. J Clinical Psychiatry 51(7):292-297.

Hahn A, Kleinman A 1983 Belief as pathogen, belief as medicine: “voodooo death” and the “placebo phenomenon” in anthropological perspective. Medical Anthropology Quarterly 14: 3-19.

Jacobs D, Cohen D 1999. What is really known about psychological alterations produced by psychiatric drugs. İnternational Journal of Risk & Safety in Medicine 12: 37-47.

Klein E, Lavie P, Meiraz R ve ark. 1992 Increased motor activity and recurrent manic episodes: predictors of rapid relapse in remitted bipolar disorder patients after lithium discontinuation. Biol Psychiatry 31(3):279-284.

Lapierre YD 1995 Placebo: A potent but misunderstood psychotrope. J Psychiatry Neurosci 20:3: 173-174.

Laporte JR, Figuras A. 1994 Placebo effects in psychiatry. Lancet vol 344, Oct. 29, 1206- 1208)

Lehrman NS 1993 Pleasure heals. Arch Intern Med 153:26:929-935.

News 1994. Role of placebo effects in underestimated, literature surveys shows., Am J Hosp Pharm 51:16:1995-1996.

Ruskin PE, Nyman G 1991 Discontinuation of neuroleptic medication in older, outpatient schizophrenics. J Nerv Ment Dis 1979(4):212-214.

Sachdev P, Loneragan C, Westbrook F 1993 Neuroleptic-ınduced defecation in rats as a model for neuroleptic dysphoria. Psychiatry Research 47:37-45.

Shepherd M 1993 The Placebo: from specificity to the non-specific and back. Psychological Medicine 23: 569-578

Spiro H 1986 Doctors, Patients and Placebos. New Haven: Yale University Press, s.23, s.27, s.30.

Vernon MS Oh 1994 Placebo effect: can we use it better.

Vlades M 1979 Sham operations, revisited: a comparasion of complete vs. unsuccesful coronary arter bypass. American Journal of Cardiology 43:382.

Wilcox CS, Cohn JB, Linden RD ve ark. 1992 Predictors of placebo response: A retrospective analysis. Psychopharmacol Bull 28/2:157-162.

(36. Ulusal Psikiyatri Kongresi, 3-7 Ekim 2000/ Belek/ Antalya, sunulmuştur.)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

—————————–genetiğin Tarihsel Gelimişi ——————

—————————–GENETİĞİN TARİHSEL GELİMİŞİ —————————————————

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı.

Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu.

Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur.

Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir.

Dünyada Genetiğin Gelişimi

1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı.

Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur.

Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır.

Dünyada Genetiğin Tarihi;

1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler.

1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı.

1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı.

1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı.

1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı.

1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi.

1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı.

1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi.

1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu.

1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti.

1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi.

1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti.

1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu.

1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu.

1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti.

1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti.

1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti.

1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu.

1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü.

1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı.

1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti.

1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu.

1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir.

1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti.

1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi.

1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti.

1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı.

1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi.

1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech).

1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi.

1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri).

1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti

1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR).

1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı.

1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı.

1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı.

1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı.

1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti.

1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi.

Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar:

Gregor Mendel’in Deneyleri

Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48.

Keşifler

Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118.

Mendel Araştırmaları

William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61.

Biyometri

W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: .

G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7.

Genotip & Fenotip

W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159.

Eugenler

Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press.

William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606.

Kalıtımın Kromozom Teorisi

T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122.

A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558.

Sitogenetik

Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497.

T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188.

Mutasyon

H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87.

Evolasyon Genetiği

Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press.

G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350.

Bitki ve Hayvan Islahı

George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59.

İnsan Genetiği

J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66.

L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112.

Populasyon Genetiği

Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159.

J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524.

Gelişim Genetiği

S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400.

C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press.

Biyokimyasal Genetik

G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506.

Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178.

Genetik İnce Yapı

Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583.

Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354.

Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216.

Moleküler Genetik

O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158.

James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738.

M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12.

M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407.

Türkiye’de Genetiğin Gelişimi;

Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır.

Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar;

Sitogenetik

1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri.

1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod.

1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri.

1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri.

1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi.

1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri

1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri

1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri

1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi

1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri

1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi.

1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri.

Moleküler Genetik

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi

1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker Kullanılarak tanımı.

1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi

1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu

1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü

1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi

Gelişim Genetiği

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü

1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon

1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri.

Biyokimyasal Genetik

1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm.

1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar

1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri

1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları

1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması

1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi

1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı

1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm

1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar

Populasyon Genetiği

1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar

1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi.

1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı

1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları

1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar

1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı

1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu

1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı

1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti

1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı

1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı

1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı

Kantitatif Genetik

1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları

1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler

1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler.

1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler

Mutasyon Genetiği

1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler

1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları

1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti

Biyometri

1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları

1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi

1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler

1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler

1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması

Yayınlanan Kitaplar

1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri

1970 Fethi İncekara. Genetik

1973 İsmet Baysal, Sitogenetik

1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri

1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri.

1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik

1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği

1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği

1983 Neriman Alemdar, Sitoloji

1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik

1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı

1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji

1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı

1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri

Kaynaklar

Elmer-Dewitt, Philip. “Cloning: Where Do We Draw the Line?” Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993.

Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers.

Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press.

Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Okumuş

Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü, 55139, Samsun.

—————————————GENETİK VE KANSER————————————————-

İnsan yaşamı boyunca çevresi ile sürekli olarak ilişki içindedir. Bu uyum devam edegeldiği sürece de ayakta kalabilmektedir. Embriyo döneminde anne karnında kan dolaşımı yolu ile başlayan etkileşim, daha sonraları yerini daha geniş alanlara bırakır. Beslenme,solunum ve sosyal ilişkiler gibi geniş çerçevede devam eden etkileşim, ölüm zamanı gelinceye kadar devam eder. Etkileşimde, uyumun uyumsuzluğa dönüşümü ölüm olarak adlandırılır.

Hücre, çevresi ile ilişkisini hücre zarı vasıtasıyla sağlar. Hücreler; doğrudan temas, salgıladıkları kimyasal maddeler (hormonlar,enzimler) ya da elektriksel impulslar yoluyla, komşu hücreler veya uzaktaki hücre ve hücre gruplarıyla iletişim halindedir. Hücre zarlarına yerleşmiş, protein yapılı alıcılar, gelen mesajları hücrelere iletirler. Hücrenin bir nevi anten vazifesini gören zardaki alıcı proteinler (reseptörler) ile gelen mesajlar, hücre tarafından değerlendirilir, ardından kendine uygun olan davranışı sergiler. Hücrenin çevresi ile ilişkisi, hem çevrede ortaya çıkan değişimlere ayak uydurması hem de günlük yaşamı yönüyle gereklidir.

Embriyonik gelişim süresince farklılaşmada rol oynayan faktörlerden birisi, kontrollü hücre ölümleridir. Apoptosis olarak adlandırılan önceden programlanmış ölüm işlevi, bir hücreden bir bedenin oluşturulması (gelişim) noktasında temeldir. Sürekli düzenlenmesi gereken çoğalma-farklılaşma-ölüm programları, hücrenin kaderini belirleyen genlerin ürünü olan proteinler tarafından organize edilir. Sayıları yüzün üstünde olan proteinler, hücrenin çoğalmasını durdurup, bir çeşit kırmızı ışık görevi yaparak onu ölüme sürüklerler. Bu ölüm, insandaki hücre sayısının dengesinin sağlanması noktasında da önem arz etmektedir. Her hücrenin bünyesinde nasıl çoğal-çoğalma/ proteinini sentezle-sentezleme gibi hassas dengeler mevcutsa, aynı şekilde öl-yaşa dengesini ayarlayan bir denge de mevcuttur. Hücre her an ölmeye hazır durumda beklemektedir. Bir grup gen, hücreye büyüyüp bölünmesi gerektiğini söylerken, diğer bir grup gen de artık büyümenin yeterli olduğunu ve hücrenin büyümesini durdurarak kendi işlevini yerine getirmesini söylüyor. Kanser büyük ölçüde bu iki grup gen arasında dengesizlikten oluyor. Büyümeyi söyleyen genler normalden fazla çalışırlarsa veya büyümeyi frenleyen genler gerekenden az çalışır ya da herhangi bir nedenden ötürü bozulursa, hücre devamlı bölünüp büyüyor, yani kanserli hücre haline geliyor. Bugüne kadar bu görevi icra eden on kadar gen keşfedilmiştir.

Bu şekildeki hücre ölümlerine hücre intiharı programı denilir. Ölüm programı uygulanan hücre, önce içe doğru büzülür daha sonra da hücre çekirdeğinde bulunan DNA zincirini parçalar. Parçalanan hücre, komşu hücreler ya da makrofajlar (özel parçalayıcı hücreler) tarafından fagosite edilir.

Son araştırmalar ışığında P53 geninin, kanserin oluşumunda durdurucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliyoruz. Sigaranın kanser yapmasının en önemli mekanizmalarından biri, dumanındaki kimyasalların P53’ü çalışmaz hale getirmesidir. Kanserde gen tedavisinin amacı, bozulan bu dengeyi yerine koymak yani çalışmayarak kanserleşmeye engel olmayan genleri tekrar çalışır hale getirmek.

Bilinen bütün kanser olgularının ortak bir yanı ya da ortak bir nedeni vardır: İnsan bedenini oluşturan sayısız hücrenin her birinin çekirdeğinde değerli bir hazine gibi saklanan deoksiribonükleik asit (DNA) zincirinin kimyasal yapısının değişmesi, daha bilimsel bir deyimle DNA’nın mutasyona uğramasıdır. Kanser hastalığının başlangıcı, apoptosis işlevini var kılan genlerin, mutasyon neticesinde bozulması (mutasyona uğraması) esasına dayanmaktadır. Bazı kişilerde ise bu, kalıtım yolu ile geçen bir hastalık olarak kendini göstermektedir. Aynı genlerin yapısının bozulmasına yol açan kimyasal maddeler kanser hücrelerinin oluşumuna sebep olur. Yaşlanma ile hücrelerde biriken toksik maddeler de zamanla aynı genleri tahrip edip hücreleri tümör hücrelerine dönüştürebilmektedir.

Kansere yol açan bozuklukları taşıyan genler ilk bulunduğu zaman onkogenler (kanser genleri) diye adlandırılmıştı. Onkogenler, hücre çoğalmasına itici görev yapan genlerdir. Onkogenlerin aslında proto-onkogenlerin (onkogen olmaya aday gen) mutasyona uğraması sonucu ortaya çıktığı fikri, yetmişli yılların sonunda sahiplerine Nobel Ödülünü getirmiş ve bu buluş kanser araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu genlerin yanı sıra proto-onkogenlerin tersi işlevi ortaya koyan genler, hücrenin tümör hücresi olmasına mani olur. Bu gen gruplarının etkinliklerini kaybetmesi de kansere yol açar.

Kanser hücrelerinin diğer tüm hücrelerden farkı, bölünmeyi durdurucu sinyallerin hücreler arası iletişimle iletilememesidir. Bölünmeyi durdurucu görevi yapan genlerin, protein sentezi sonucunda oluşan kimyasal sinyalleri, hücreler arası mevcut bağlar (neksus) aracılığı ile tüm hücrelere yayılması gerekir. Kanser hücrelerinde hücrelerin temas noktaları olan hücre zarlarında iletişimi sağlayacak köprüler mevcut değildir. Bu nedenle bir hücredeki sinyalin diğer hücreye geçişi mümkün olamamaktadır. Bu da durmaksızın hücrelerin kontrolsuzca üremesi anlamına gelmektedir.

İkinci sınıf kanser tipi de çoğalmayı durdurucu görevi yapan genlerdeki mutasyonlar, etkinlikleri az ya da çok değişmiş proteinlerin yapımına neden olur. Genlerdeki bozukluklar, genellikle gen kaybı biçiminde gerçekleşir. Bu durumda protein sentezi durma noktasına gelir. Bu durum da hücrenin komşu veya uzaktaki her bir hücre ile iletişiminin kesilmesi olarak değerlendirilebilir.

DNA sentezi ya da protein sentezi aşamalarını denetleyen ve onaran mekanizmalar mevcuttur. Mutasyonların sonucunda, geni şifreleyen çift zincirli DNA molekülünün bir sarmalında gelişen değişiklikler, onarım mekanizmasıyla orijinaline sadık kalınarak tamir edilir. Mutasyonların etkisi beklenenden daha fazla tahrip edici olması söz konusu olduğunda, tamir mekanizması DNA zincirinde aslına yakın düzeltmeler gerçekleştirir. Duplikasyon (parça eksilmesi) şeklinde gelişen mutasyonların onarımı ise mümkün olamamaktadır. RNA moleküllerinin tek zincirli olması dolayısıyla mevcut onarım sistemlerin aslına uygun düzeltme yapabilmesi mümkün değildir. Hücre çekirdeğindeki ana DNA’dan aldığı bilgiyi ribozoma taşıyan m-RNA, (mesaj ileten) mutasyonlara son derece açıktır. Oluşabilecek mutant m RNAlar, sentezi durdurucu ya da yönünü değiştirici etkiler oluşturur.

Kanserli hücrelerde ortaya çıkan mutasyonlar rasgele değildir. Özellikle tamir mekanizmalarında, farklılaşmada, programlı hücre ölümü ve hücre çoğalmasında rol alan proteinleri şifreleyen genlerde mutasyonlar gelişir.

2003 yılında tamamlanması beklenen insan genomu projesi,son verilere göre sayıları 30-40 bin kadar olan genin DNA dizilerinin tamamının belirlenmesini amaçlamaktadır. Bunu takip eden evrede , bu genlerin hangilerinin hangi tip insan hastalığında rol aldığının saptanması gündeme gelecektir. Onkoloji açısından bu çalışmalar hastalık etiolojisi ile genetik mutasyonlar ilişkilerinin belirlenmesi, hastalığın tedavisinde gen tedavisi dahil, yeni tedavi yöntemlerinin denenmesi gibi konuları karşımıza çıkaracaktır.

——————————–DARWİN VE MOLEKÜLER DEVRİM———————————————–

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin’in deyimiyle “varolma mücadelesi”nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin’in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel’in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan “karışımsal kalıtım” düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi.

Ancak, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel’in makalesinden bir yıl sonra), 1867′de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin “kırmızı” özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming’in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu.

Darwin, Jenkin’in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve “pangenesis” adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan “Lamarkizm”le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, “edinilmiş özelliklerin kalıtımı”nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck’ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin’in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen “gemül”ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, “boyun uzunluğu” gemüllerinin sürekli “daha uzun boyun” sinyalleri göndermesine neden olacaktı.

Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin’in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane ‘yanlış renkte’ yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin’in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin’se. Galton’un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin’in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı.

Talihsiz Darwin!

Mendel’in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin’i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra “gen” adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel’in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin’in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu.

Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin’in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin’in öncelikli olarak bir ‘deneyci’ (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr’ın da yazdığı gibi, “Darwin, genetik çeşitliliği bir ‘kara kutu’ gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu.” (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991)

Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin’in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA’nın sarmal yapısını. “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin’in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, “Genom projesi Darwin’in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi” yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde.

Yakın zamanda “Türlerin Kökeni”ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin’in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: “Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin’in tezi. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor.” (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999)

Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin’in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, “Türlerin Kökeni”nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de “kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”.Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli?

Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de “benzeştiren evrim”dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir.

Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede ‘köpek’liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış.

Darwin’in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz?

DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz?

Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, “evet”. Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, “geviş getirenler” olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, “lizozim” adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor.

Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya’da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş.

Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan “hoatzin” adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz.

Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum

Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide ‘y’ aminoasidi yerine ‘t’ geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin “bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor” şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y –> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil.

Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz.

Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı’nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan’da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar’ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik.

Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu.

Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir.

Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı.

Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m’de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim.

Moleküller ve biz: Darwin’in insan evriminde bilmedikleri

DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz.

Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında “mitokondriyel Havva” olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika’da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı.

Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya’daki iki adada, Borneo ve Sumatra’da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor.

30.000 yıllık bir iskeletin DNA’sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA’larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor.

İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi.

Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika’da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul’da görülebilir.

Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika’yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların-yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir.

İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin “işaretleri” olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA’dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu “Y” kromozomu olduğu için. tanımı gereği “Y” kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani “Y” kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor.

İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa “Y” kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika’da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor.

Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor.

Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender’in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han’in Orta Asya’da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların “atakonumu” (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A’dan B’ye, sonra da C’ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler.

Darwin’e dönüş: “Darwin’in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”

Darwin’in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin’in kuramına ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin’in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor.

Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin’in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kuramına gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, “Türlerin Kökeni”ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi.

Darwin’in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

Bu yazı Mayıs 2000 de Sabancı Üniversitesi’nde

misafir öğretim üyesi iken İstanbul’da verdiği

bir popüler konferansa dayanmaktadır

—————————————AKRABA EVLİLİKLERİ——————————————————-

Türkiye gibi akraba evliliklerinin yoğun olduğu ülkelerde, sakat bebek doğumları çok sık görülmektedir. Akraba evliliklerin görülmesinin sebepleri arasında genellikle, aileye ait mal varlığının dağılmaması, aile bireyleri arasındaki sevgi ve saygıyı korumak, akrabaların evlilik ve sosyo ekonomik beklentilerinin aynı olması ve karşı cinsle rahat iletişime girememe gibi etkenler sayılabilir. Akrabalar arasında yapılan evliliğe endogami denilmektedir.

Kalıtımın taşıyıcısı genlerdir. Bizler nesiller öncesinden gelen atalarımızın bize hediye ettiği genetik kalıtımla yaşama başlamaktayız. Vücudumuzun büyüyüp gelişmesi ve çalışması genlerimizin kontrolü altındadır. Yaşamın temel taşı olan genler, bir DNA molekülündeki belirli bir özellik içeren kesitine verilen addır. Her bir gen ya da birkaç gen kümesi bizdeki bir özelliğin bilgisini içerir. Anne ve babadan eşit olarak geçen genler, bizdeki tüm yaşam duvarlarını örer. Genler hücrelerde bulunan kromozomların kısımlarıdır. Dolayısıyla genler, kromozomlarla birlikte çoğalarak, hücre bölündükçe yeni hücrelere geçerler. Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (alleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın (dominant) gen , baskın olmayan gene resesif (çekinik) gen denir. Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer , anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır.Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır.

Buna örnek olarak kahverengi ve mavi göz renklerini ele alalım.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

—————————–genetiğin Tarihsel Gelimişi ——————

—————————–GENETİĞİN TARİHSEL GELİMİŞİ —————————————————

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı.

Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu.

Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur.

Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir.

Dünyada Genetiğin Gelişimi

1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı.

Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur.

Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır.

Dünyada Genetiğin Tarihi;

1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler.

1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı.

1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı.

1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı.

1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı.

1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi.

1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı.

1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi.

1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu.

1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti.

1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi.

1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti.

1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu.

1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu.

1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti.

1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti.

1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti.

1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu.

1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü.

1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı.

1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti.

1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu.

1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir.

1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti.

1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi.

1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti.

1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı.

1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi.

1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech).

1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi.

1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri).

1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti

1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR).

1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı.

1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı.

1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı.

1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı.

1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti.

1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi.

Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar:

Gregor Mendel’in Deneyleri

Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48.

Keşifler

Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118.

Mendel Araştırmaları

William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61.

Biyometri

W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: .

G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7.

Genotip & Fenotip

W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159.

Eugenler

Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press.

William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606.

Kalıtımın Kromozom Teorisi

T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122.

A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558.

Sitogenetik

Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497.

T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188.

Mutasyon

H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87.

Evolasyon Genetiği

Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press.

G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350.

Bitki ve Hayvan Islahı

George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59.

İnsan Genetiği

J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66.

L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112.

Populasyon Genetiği

Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159.

J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524.

Gelişim Genetiği

S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400.

C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press.

Biyokimyasal Genetik

G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506.

Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178.

Genetik İnce Yapı

Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583.

Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354.

Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216.

Moleküler Genetik

O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158.

James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738.

M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12.

M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407.

Türkiye’de Genetiğin Gelişimi;

Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır.

Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar;

Sitogenetik

1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri.

1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod.

1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri.

1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri.

1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi.

1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri

1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri

1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri

1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi

1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri

1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi.

1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri.

Moleküler Genetik

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi

1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker Kullanılarak tanımı.

1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi

1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu

1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü

1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi

Gelişim Genetiği

1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü

1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon

1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri.

Biyokimyasal Genetik

1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm.

1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar

1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri

1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları

1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması

1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi

1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı

1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm

1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar

Populasyon Genetiği

1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar

1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi.

1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı

1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları

1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar

1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı

1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu

1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı

1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti

1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı

1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı

1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı

Kantitatif Genetik

1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları

1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler

1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler.

1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler

Mutasyon Genetiği

1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler

1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları

1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti

Biyometri

1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları

1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi

1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler

1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler

1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması

Yayınlanan Kitaplar

1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri

1970 Fethi İncekara. Genetik

1973 İsmet Baysal, Sitogenetik

1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri

1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri.

1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik

1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği

1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği

1983 Neriman Alemdar, Sitoloji

1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik

1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı

1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji

1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı

1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri

Kaynaklar

Elmer-Dewitt, Philip. “Cloning: Where Do We Draw the Line?” Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993.

Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers.

Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press.

Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Okumuş

Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Ziraat Fakültesi, Zootekni Bölümü, 55139, Samsun.

—————————————GENETİK VE KANSER————————————————-

İnsan yaşamı boyunca çevresi ile sürekli olarak ilişki içindedir. Bu uyum devam edegeldiği sürece de ayakta kalabilmektedir. Embriyo döneminde anne karnında kan dolaşımı yolu ile başlayan etkileşim, daha sonraları yerini daha geniş alanlara bırakır. Beslenme,solunum ve sosyal ilişkiler gibi geniş çerçevede devam eden etkileşim, ölüm zamanı gelinceye kadar devam eder. Etkileşimde, uyumun uyumsuzluğa dönüşümü ölüm olarak adlandırılır.

Hücre, çevresi ile ilişkisini hücre zarı vasıtasıyla sağlar. Hücreler; doğrudan temas, salgıladıkları kimyasal maddeler (hormonlar,enzimler) ya da elektriksel impulslar yoluyla, komşu hücreler veya uzaktaki hücre ve hücre gruplarıyla iletişim halindedir. Hücre zarlarına yerleşmiş, protein yapılı alıcılar, gelen mesajları hücrelere iletirler. Hücrenin bir nevi anten vazifesini gören zardaki alıcı proteinler (reseptörler) ile gelen mesajlar, hücre tarafından değerlendirilir, ardından kendine uygun olan davranışı sergiler. Hücrenin çevresi ile ilişkisi, hem çevrede ortaya çıkan değişimlere ayak uydurması hem de günlük yaşamı yönüyle gereklidir.

Embriyonik gelişim süresince farklılaşmada rol oynayan faktörlerden birisi, kontrollü hücre ölümleridir. Apoptosis olarak adlandırılan önceden programlanmış ölüm işlevi, bir hücreden bir bedenin oluşturulması (gelişim) noktasında temeldir. Sürekli düzenlenmesi gereken çoğalma-farklılaşma-ölüm programları, hücrenin kaderini belirleyen genlerin ürünü olan proteinler tarafından organize edilir. Sayıları yüzün üstünde olan proteinler, hücrenin çoğalmasını durdurup, bir çeşit kırmızı ışık görevi yaparak onu ölüme sürüklerler. Bu ölüm, insandaki hücre sayısının dengesinin sağlanması noktasında da önem arz etmektedir. Her hücrenin bünyesinde nasıl çoğal-çoğalma/ proteinini sentezle-sentezleme gibi hassas dengeler mevcutsa, aynı şekilde öl-yaşa dengesini ayarlayan bir denge de mevcuttur. Hücre her an ölmeye hazır durumda beklemektedir. Bir grup gen, hücreye büyüyüp bölünmesi gerektiğini söylerken, diğer bir grup gen de artık büyümenin yeterli olduğunu ve hücrenin büyümesini durdurarak kendi işlevini yerine getirmesini söylüyor. Kanser büyük ölçüde bu iki grup gen arasında dengesizlikten oluyor. Büyümeyi söyleyen genler normalden fazla çalışırlarsa veya büyümeyi frenleyen genler gerekenden az çalışır ya da herhangi bir nedenden ötürü bozulursa, hücre devamlı bölünüp büyüyor, yani kanserli hücre haline geliyor. Bugüne kadar bu görevi icra eden on kadar gen keşfedilmiştir.

Bu şekildeki hücre ölümlerine hücre intiharı programı denilir. Ölüm programı uygulanan hücre, önce içe doğru büzülür daha sonra da hücre çekirdeğinde bulunan DNA zincirini parçalar. Parçalanan hücre, komşu hücreler ya da makrofajlar (özel parçalayıcı hücreler) tarafından fagosite edilir.

Son araştırmalar ışığında P53 geninin, kanserin oluşumunda durdurucu bir role sahip olduğunu söyleyebiliyoruz. Sigaranın kanser yapmasının en önemli mekanizmalarından biri, dumanındaki kimyasalların P53’ü çalışmaz hale getirmesidir. Kanserde gen tedavisinin amacı, bozulan bu dengeyi yerine koymak yani çalışmayarak kanserleşmeye engel olmayan genleri tekrar çalışır hale getirmek.

Bilinen bütün kanser olgularının ortak bir yanı ya da ortak bir nedeni vardır: İnsan bedenini oluşturan sayısız hücrenin her birinin çekirdeğinde değerli bir hazine gibi saklanan deoksiribonükleik asit (DNA) zincirinin kimyasal yapısının değişmesi, daha bilimsel bir deyimle DNA’nın mutasyona uğramasıdır. Kanser hastalığının başlangıcı, apoptosis işlevini var kılan genlerin, mutasyon neticesinde bozulması (mutasyona uğraması) esasına dayanmaktadır. Bazı kişilerde ise bu, kalıtım yolu ile geçen bir hastalık olarak kendini göstermektedir. Aynı genlerin yapısının bozulmasına yol açan kimyasal maddeler kanser hücrelerinin oluşumuna sebep olur. Yaşlanma ile hücrelerde biriken toksik maddeler de zamanla aynı genleri tahrip edip hücreleri tümör hücrelerine dönüştürebilmektedir.

Kansere yol açan bozuklukları taşıyan genler ilk bulunduğu zaman onkogenler (kanser genleri) diye adlandırılmıştı. Onkogenler, hücre çoğalmasına itici görev yapan genlerdir. Onkogenlerin aslında proto-onkogenlerin (onkogen olmaya aday gen) mutasyona uğraması sonucu ortaya çıktığı fikri, yetmişli yılların sonunda sahiplerine Nobel Ödülünü getirmiş ve bu buluş kanser araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu genlerin yanı sıra proto-onkogenlerin tersi işlevi ortaya koyan genler, hücrenin tümör hücresi olmasına mani olur. Bu gen gruplarının etkinliklerini kaybetmesi de kansere yol açar.

Kanser hücrelerinin diğer tüm hücrelerden farkı, bölünmeyi durdurucu sinyallerin hücreler arası iletişimle iletilememesidir. Bölünmeyi durdurucu görevi yapan genlerin, protein sentezi sonucunda oluşan kimyasal sinyalleri, hücreler arası mevcut bağlar (neksus) aracılığı ile tüm hücrelere yayılması gerekir. Kanser hücrelerinde hücrelerin temas noktaları olan hücre zarlarında iletişimi sağlayacak köprüler mevcut değildir. Bu nedenle bir hücredeki sinyalin diğer hücreye geçişi mümkün olamamaktadır. Bu da durmaksızın hücrelerin kontrolsuzca üremesi anlamına gelmektedir.

İkinci sınıf kanser tipi de çoğalmayı durdurucu görevi yapan genlerdeki mutasyonlar, etkinlikleri az ya da çok değişmiş proteinlerin yapımına neden olur. Genlerdeki bozukluklar, genellikle gen kaybı biçiminde gerçekleşir. Bu durumda protein sentezi durma noktasına gelir. Bu durum da hücrenin komşu veya uzaktaki her bir hücre ile iletişiminin kesilmesi olarak değerlendirilebilir.

DNA sentezi ya da protein sentezi aşamalarını denetleyen ve onaran mekanizmalar mevcuttur. Mutasyonların sonucunda, geni şifreleyen çift zincirli DNA molekülünün bir sarmalında gelişen değişiklikler, onarım mekanizmasıyla orijinaline sadık kalınarak tamir edilir. Mutasyonların etkisi beklenenden daha fazla tahrip edici olması söz konusu olduğunda, tamir mekanizması DNA zincirinde aslına yakın düzeltmeler gerçekleştirir. Duplikasyon (parça eksilmesi) şeklinde gelişen mutasyonların onarımı ise mümkün olamamaktadır. RNA moleküllerinin tek zincirli olması dolayısıyla mevcut onarım sistemlerin aslına uygun düzeltme yapabilmesi mümkün değildir. Hücre çekirdeğindeki ana DNA’dan aldığı bilgiyi ribozoma taşıyan m-RNA, (mesaj ileten) mutasyonlara son derece açıktır. Oluşabilecek mutant m RNAlar, sentezi durdurucu ya da yönünü değiştirici etkiler oluşturur.

Kanserli hücrelerde ortaya çıkan mutasyonlar rasgele değildir. Özellikle tamir mekanizmalarında, farklılaşmada, programlı hücre ölümü ve hücre çoğalmasında rol alan proteinleri şifreleyen genlerde mutasyonlar gelişir.

2003 yılında tamamlanması beklenen insan genomu projesi,son verilere göre sayıları 30-40 bin kadar olan genin DNA dizilerinin tamamının belirlenmesini amaçlamaktadır. Bunu takip eden evrede , bu genlerin hangilerinin hangi tip insan hastalığında rol aldığının saptanması gündeme gelecektir. Onkoloji açısından bu çalışmalar hastalık etiolojisi ile genetik mutasyonlar ilişkilerinin belirlenmesi, hastalığın tedavisinde gen tedavisi dahil, yeni tedavi yöntemlerinin denenmesi gibi konuları karşımıza çıkaracaktır.

——————————–DARWİN VE MOLEKÜLER DEVRİM———————————————–

Doğal seçilim aslında bir genetik kuramı. Çünkü doğal seçilim süreci genetik çeşitliliğin varlığını gerektiriyor. Bu çeşitlilik ortamında, Darwin’in deyimiyle “varolma mücadelesi”nde, avantajlı özelliklere sahip bireyler varlıklarını sürdürebiliyor ve bu özelliklerini bir sonraki kuşağa aktarabiliyorlar. Ancak Darwin, genetik süreçlerin nasıl işlediğini özelliklerin bir kuşaktan diğerine nasıl aktarıldığını- bilmiyordu. Ebeveynler ve yavrular arasındaki genel benzerliğin farkında olsa da, kalıtım sürecinin ayrıntılarını anlamamıştı. Oysa, tam da Danvin’in evrim düşüncesini geliştirmekte olduğu sıralar, Gregor Mendel bu ayrıntıları anlama aşamasındaydı. Darwin, Mendel’in makalesini hiç bir zaman okumadı. Sonuç olarak, o sıralar kalıtımla ilgili geçerli yaklaşım olan “karışımsal kalıtım” düşüncesiyle yetinmek zorunda kaldı. Bu düşünceye göre bir yavru, ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımını taşırdı ve genellikle bir özellik, anne ve babanınkilerin ortalaması gibiydi.

Ancak, “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasından sekiz yıl sonra (Mendel’in makalesinden bir yıl sonra), 1867′de, bir mühendis olan Fleeming Jenkin. karışımsal kalıtım ve doğal seçilimin bir birleriyle uyumlu olmadığını gösterdi.Biri kırmızı, diğeri beyaz iki kutu boya olduğunu ve doğal seçilimin “kırmızı” özelliği yeğlediğini düşünün. Karışımsal kalıtım durumunda, kırmızı bir birey ile beyaz bir bireyin çiftleşmesi sonucu oluşacak yavrular her zaman pembe olacaktır. Yalnızca kırmızı ile kırmızının çiftleşmesi durumunda kırmızı bireyler ortaya çıkacak, diğer tüm çiftleşmelerdeyse (ör. beyaz x kırmızı: pembe x kırmızı) kırmızılık azalacaktır. Yeni ve yararlı bir özellik olan kırmızı, büyük bir olasılıkla ender olarak ortaya çıkacak ve hakim durumdaki beyaz form ile çiftleşerek pembe yavrular üretecektir. Diğer bir deyişle, karışımsal kalıtım herşeyin orta noktaya yaklaşmasına yol açacak, renk pembeye yaklaştıkça, bir uç nokta olan kırmızı yok olacaktır. Fleeming’in düşüncesi, haklı olarak bunun doğal seçilimin etkisine ters düşen bir süreç olduğuydu.

Darwin, Jenkin’in haklılığını görerek kuramını kurtarmak için bir yol aradı ve “pangenesis” adını verdiği kendi kalıtım kuramını ortaya attı. Bu kuram özünde, Jean-Baptiste de Lamarck adlı Fransız biyologun 19. yüzyılda dile getirdiği ve sonradan “Lamarkizm”le tanımlanacak olan kalıtım sürecine benziyordu. Bu süreç, “edinilmiş özelliklerin kalıtımı”nı içeriyordu. Temelde Lamarck. bir canlının, yaşamı süresince edindiği özellikleri yavrularına geçirebileceğine inanıyordu. Lamarck’ın kendisi tarafından kullanılmamış olmasına karşın, bu konudaki en ünlü örnek zürafanın boynuyla ilgili olanıdır. Lamarkizme göre tek tek her zürafa, en üst dallardaki yapraklara ulaşabilmek için yaşamı boyunca boynunu gerdiği için, yaşlı bir zürafanın boynu gençlerinkine göre biraz daha uzundur. Lamarck, zürafanın boyun uzunluğundaki bu değişimin yavrularını da etkileyeceğini düşünüyordu; böylece sonraki kuşağın zürafaları, yaşamlarına önceki kuşaktan daha uzun boyunlarla başlayacaklardı. Darwin’in pangenesis kuramıysa bu süreç için bir mekanizma öneriyordu: Vücudun değişik parçalarında üretilen “gemül”ler, kana karışarak eşey hücrelerine, yani erkekte sperm, dişideyse yumurta hücrelerine taşınıyordu. Her bir gemül, anatomik bir parça ya da bir organa ait özellikleri belirliyordu. Bu durumda bir zürafanın yaşamı boyunca boynunu germesi, “boyun uzunluğu” gemüllerinin sürekli “daha uzun boyun” sinyalleri göndermesine neden olacaktı.

Lamarck ve Darwin yanılmışlardı. Darwin’in kurguladığı sistemin yanlışlığını ortaya çıkaran, kendi kuzeni Francis Galton oldu. Galton birkaç kuşak boyunca tavşanlara, başka renk tavşanlardan kan verdi. Darwin haklı olsaydı, kanın içindeki yabancı renk gemülleri nedeniyle alıcı tavşanların en azından birkaç tane ‘yanlış renkte’ yavru üretmeleri beklenirdi. Oysa Galton, deneyi birçok kuşak boyunca tekrarlamasına karşın, beklenenden farklı bir renk oranı gözlemlemedi. Jenkin’in eleştirilerini yanıtlayabilmek için son çare olarak pangenesise sarılmış olan Darwin’se. Galton’un ortaya koyduğu delilleri kabul etmek istemedi. Sonunda, Darwin’in öldüğü sıralarda Alman biyolog August Weismann, sperm ve yumurta oluşturan eşey hücrelerinin diğer vücut dokularıyla ilişkisi olmadığını ortaya koydu. Yani. bir zürafanın boynuyla sperm/yumurta üreten hücreleri arasında hiç bir iletişim yoktu. Dolayısıyla Lamarkizm ve pangenesis biyolojik olarak olanaksızdı.

Talihsiz Darwin!

Mendel’in çalışmaları konusunda bilgisi olsaydı, Jenkin’i yanıtlayabilmek için son derece ayrıntılı, üstelik de bütünüyle yanlış olan pangenesis kuramını ortaya atması gerekmeyecekti. Mendel, bezelye bitkilerini üreterek yaptığı gözlemlerine dayanarak, daha sonra “gen” adı verilecek olan kalıtım etkenlerinin, bireyin deneyimlerinden etkilenmedikleri, aksine, kuşaktan kuşağa bir bütün olarak ve değişmeden aktarıldıkları sonucuna vardı. Ayrıca bazı koşullar altında, bir özellik geçici olarak gizli kalabiliyordu. Kırmızı ve beyaz boya kutularımıza dönecek olursak, ilk çiftleşmenin sonucunda pembe bireyler ortaya çıksa bile. bir sonraki kuşakta, örneğin pembe x pembe çiftleşmesinden kırmızı bireyler elde edilebilirdi. Böylece Mendel’in çalışmaları hem doğal seçilimi Jenkin’in eleştirilerinden kurtarıyor, hem de doğal seçilimin işleyebileceği genetik bir temel sağlıyordu.

Doğal seçilimin kritik etkeniyle ilgili olarak (önce karışımsal kalıtım, sonra da pangenesis konusunda) Darwin’in iki kez yanıldığı düşünülürse, bu kuramın varlığını sürdürmesi çok olağandışı bir durum. Üstelik, kuruluşundaki hatalara karşın bu kuramın doğruluğu artık kanıtlanmış bulunuyor. Bu olağandışı sonucun nedeni, Darwin’in öncelikli olarak bir ‘deneyci’ (empiricist) olmasıydı: Onun için önemli olan. gözlemlerini açıklama çabaları değil, gözlemlerin kendisiydi. Evrim biyologu Ernst Mayr’ın da yazdığı gibi, “Darwin, genetik çeşitliliği bir ‘kara kutu’ gibi ele aldı. Hem bir doğabilimci, hem de hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili literatürü izleyen bir okuyucu olarak. çeşitliliğin her zaman var olduğunu biliyordu ve bu onun için yeterliydi. Ayrıca, doğal seçilimin hammaddesi olan çeşitliliğin her kuşakta yenilendiğinden ve dolayısıyla her zaman varolacağından da emindi. Diğer bir deyişle, doğal seçilim kuramının öncülü olarak doğru bir genetik kurama gereksinimi yoktu.” (One Long Argument, s. 82. Harvard Univ. Press. 1991)

Öte yandan, son 50 yıl içinde moleküler genetik alanında kaydedilen olağanüstü ilerlemeyi gözönüne alırsak, Darvin’in düşüncelerinin varlığını sürdürebilmiş olması daha da şaşırtıcı. Jim Watson ve Francis Crick, DNA’nın sarmal yapısını. “Türlerin Kökeni”nin yayınlanmasından neredeyse 100 yıl sonra ortaya çıkardılar. O zamandan beri moleküler biyolojide kaydedilen ilerlemeleri Darwin’in öngörmesine olanak yoktu. Yine de onun basit kuramı, biyolojide kendisini izleyen tüm gelişmelere ters düşmeden yaşadı. Hatta yeni bulgular, kuramı zayıflatmak bir yana. destekledi bile. Moleküler genetiğin en son zaferini, insanın (ve birçok başka türün) genomundaki dizilimin eksiksiz olarak belirlendiği çalışmayı ele alın: Kendisi de genom projelerinin başlatanlarından olan Jim Watson, projeden bugüne kadar elde edilen en önemli bulgunun ne olduğu konusunda düşüncesi sorulduğunda, “Genom projesi Darwin’in, kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha haklı olduğunu gösterdi” yanıtını vermişti. Ayrıca Watson. beklenilenin tersine, genom projesinden çıkarılacak tıbbi sonuçlar yerine evrimsel sonuçlan vurgulamayı yeğledi. Çünkü genom projesi, genetik organizasyonun temel özelliklerinin tüm canlılar tarafından ne ölçüde paylaşıldığını ortaya çıkarmış bulunuyordu. Watson haklı olarak, genom çalışmalarıyla birlikte, canlıların evrimsel bağlantılarıyla ilgili yeni ufukların da açılacağı düşüncesinde.

Yakın zamanda “Türlerin Kökeni”ni yeniden yazma ve güncelleştirme işini üstlenmiş olan İngiliz bilimci Steve Jones da, Darwin’in çalışmasının sağlamlığından etkilenenlerden: “Sonuç olarak bu kitap (benim beklemediğim kadar) aslına benzeyen bir yapıt oldu. Darwin’in tezi. bir asırlık bilimsel gelişmeyi kolayca kaldırabiliyor.” (Almost like a whale, s. XXVII Doubleday 1999)

Bunu izleyen bölümlerde, yüzyılı aşkın süre boyunca bilimde gerçekleştirilen bu ilerlemenin daha ilginç ve daha yeni sonuçlarından bir kısmını kısaca gözden geçireceğiz. Tüm bulgular, Darwin’in düşleyebileceğinin çok ötesinde olmalarına karşın, “Türlerin Kökeni”nde çizilen çerçeveye rahatça oturuyorlar. Bu modern çağda Darwin gerçekten de “kendisinin bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”.Yaprak yiyebilmek için moleküler düzeyde ne gerekli?

Doğal seçilimin gücünü en iyi ortaya koyan süreçlerden biri de “benzeştiren evrim”dir. Bu süreç, akrabalıkları olmayan canlı gruplarının, aynı seçilim baskısı sonucunda benzer özellikler edinmesini içerir. Bu yakınlaşma farklı düzeylerde olabilir: Örneğin kuşların ve yarasaların kanatlan, benzeştiren evrim sonucunda oluşmuştur. Her iki çözüm de. bir uçma organı yaratmak şeklindeki evrimsel sorunu paylaşır. Kuş ve yarasa kanatları temelde bütünüyle farklıdır elbette (örneğin, kuş kanadı kuşun yalnızca ön ayağını, yarasa kanadıysa hem ön hem de arka ayakları içerir). Ayrıca bu iki canlı grubunun, uçma yeteneğini birbirlerinden bağımsız olarak kazandıkları da çok açıktır. Taksonomistlerin yarasayı kuş olarak sınıflandırma tehlikesi yoktur; çünkü bu canlılar ortak olan sorunlarını çok farklı yollarla çözmüşlerdir.

Ancak, taksonomistler için büyük sorun yaratan doğal seçilim örnekleri de var. Bazı durumlarda benzeşim süreci o kadar etkili oluyor ki, ortaya çıkan benzerliğe dayanarak hiç bir akrabalığı olmayan canlılar, yanlışlıkla aynı gruba konulabiliyorlar. Örneğin, soyu tükenmiş olan keselikurdun, görünürde kurda çok benzemesi, ilk taksonomik değerlendirmeler sonucunda bu iki canlının yakın evrimsel akrabalar olarak sınıflandırılmasına (diğer bir deyişle benzerliklerinin, kurt-benzeri ortak bir atadan evrimleşmiş olmalarından kaynaklandığı düşüncesine) neden olmuş. Oysa daha ayrıntılı bir incelemede, temelde çok farklı iki ayrı memeli grubuna ait oldukları ortaya çıkıyor: Keselikurt bir keseli, kurtsa bir etenli (plasentalı) memeli. Yani bir kurda benzemesine karşın keselikurt, aslında kanguru gibi keseli hayvanlarla daha yakın akraba. Öyle görünüyor ki, iki ayrı bölgede ‘köpek’liği yeğleyen seçilim baskısı, biri keseli, diğeri plasentalı olmak üzere iki farklı hayvan çözümüyle sonuçlanmış.

Darwin’in bu örneklerle bir sorunu olmayacağı kesin. Ancak DNA devrimi, seçilim sonucu oluşan benzerlikleri çok daha ayrıntılı incelememize olanak tanıyor. Doğal seçilim ne kadar duyarlı? Benzer seçilim baskıları, farklı gruplar arasında moleküler düzeyde benzeşmeyle sonuçlanabilir mi? Diğer bir deyişle, temel bir işlevi yerine getirmek üzere belli bir proteini kullanan çeşitli canlılar arasında, protein dizilimi açısından benzeştiren evrim gelişmesini bekleyebilir miyiz?

DNA dizilimi, yaşamın aktif molekülleri olan proteinleri kodlar. Proteinlerin kendileriyse aminoasit adı verilen yapıtaşlarından oluşurlar. Yani bir genin DNA dizilimi, oluşacak aminoasit zincirini belirler. Dolayısıyla DNA diziliminde oluşan bir mütasyon. üretilen proteinin aminoasit dizilimini de etkiler. Öyleyse, belli bir proteinin belli bir biçimde kullanımının yeğlendiği durumlarda, akrabalığı olmayan canlıların aminoasit diziliminde de benzeştiren evrim görmeyi bekleyebilir miyiz?

Doğal proteinlerde 20 farklı aminoasit bulunabiliyor. Proteinin belli bir yerinde bu 20 aminoasitten herhangi biri bulunabileceği için, olası farklı dizilim sayısının çok yüksek olduğunu unutmayın. Örneğin, 200 aminoasit uzunluğundaki bir protein için 20 üzeri 200 farklı aminoasit dizilimi bulunabilir. Doğal seçilim, proteinin işlevini en iyi biçimde yerine getirmesini sağlayan dizilimi yeğler. Ama doğal seçilim ne kadar kesin sonuç verebilir? Belli bir işlev için ortak seçilim baskıları olduğunu varsayarsak, farklı canlı gruplarında bağımsız olarak aynı aminoasit dizilimiyle -bütün olasılıklara karşın yeğlenen dizilimle- sonuçlanabilir mi?Belli koşullar altında, “evet”. Bunun en iyi örneğini yaprak-yiyen hayvanlarda görebiliriz. Yaprak yemek, besin elde etmenin zahmetli bir yolu; çünkü bitkilerde hücre duvarının temel maddesi olan selülozun parçalanması, özellikle zor. Ve selülozu parçalayamazsanız yaprak hücrelerinin içine ulaşıp gerekli besinleri alamazsınız. Bu nedenle, “geviş getirenler” olarak bilinen, ineğin yanısıra başka evcil hayvanları da içeren memeli grubu, mikroplardan yararlanır. Bu hayvanların bağırsaklarında, selülozu ustaca parcalayabilen bakteri toplulukları yaşar. Kısacası inekler, selülozu parçalayıp bitki hücrelerini açmak için bakterileri kullanırlar. Ama bakteriler bu hücrelerin içindeki besini kendileri kullandıkları için, ineklerin bu kez de besini bakterilerden ayırmanın bir yolunu bulmaları gerekir. Bunu yapabilmek için inekler ve diğer geviş getirenler, “lizozim” adı verilen ve bakterilerin hücre duvarını parçalayan bir enzim (aktif bir protein) kullanırlar. Sonuç olarak, bir ineğin yediği otlardan besin elde etme süreci son derece dolaylı: Otu yiyor, bakteriler bitkinin selüloz hücre duvarını parçalıyor ve hücrenin içindekileri kullanıyor: bundan sonra ineğin bağırsaklarındaki lizozim, bakterileri parçalıyor ve sonunda besinler ineğe ulaşabiliyor. Evrimsel açıdan lizozim, yeni bir sindirim işlevi için kullanılmış oluyor. Enzimin tipik işleviyse, memeli vücudunu bakteri saldırılarına karşı korumak; hayvan için sorun yaratmalarına fırsat vermeden, bakterilerin lizozimler tarafından parçalanması gerekiyor. Örneğin, gözyaşındaki lizozim bu yolla bakteriyel enfeksiyon riskini azaltıyor.

Aslında geviş getirenler yaprak yemekte uzmanlaşmış tek memeli grubu değil. Özellikle Asya’da yayılım gösteren ve langur adı verilen bir grup maymun da bu işi yapabiliyor. Peki ama langurlar selülozu sindirme sorununu nasıl çözüyorlar? Şaşırtıcı bir şekilde (ve geviş getirenlerle hiç de yakın akraba olmadıkları için bağımsız olarak) bu sorun için aynı çözümün evrimleştiğini görüyoruz: Onlar da bağırsaklarında, işlevi selülozu parçalamak olan bir bakteri topluluğu barındırıyorlar. Ve onlar da, bakterilerin bitkilerden aldıkları besini elde etmek için, bakterilerin hücre duvarını parçamada lizozimden yararlanıyorlar. Bu olgunun kendisi, benzeştiren evrimin. diğer bir deyişle bütünüyle ayrı iki hayvan grubunun ortak bir evrimsel sorunda aynı çözüme ulaşmasının, güzel bir örneğini oluşturuyor. Ancak benzeşim bununla da kalmıyor: Langur maymunlarına ve geviş getirenlerden biri olarak ineğe ait lizozimlerin aminoasit dizilimlerini karşılaştırdığımızda, bu kadar uzak akraba olan gruplar için bekleyebileceğimizden çok daha yüksek bir benzerlik buluyoruz. Daha ayrıntılı bir inceleme yaptığımızdaysa, geviş getirenlerdeki belli aminoasit değişimlerinin (olasılıkla lizozimin sindirime ilişkin bu yeni işlevi kazanmasını kolaylaştırmak üzere) langurlarda da gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz.

Bu son derece olağanüstü bir sonuç. Bu iki yaprak-yiyen grup, yalnızca selüloz sorununu çözmek için kirli işlerini bakterilere yaptırmakla kalmadılar, lizozimi genel bir bakteriyel savunma enzimi olmaktan, sindirim işlevinin temel öğesi olmaya dönüştüren aminoasit değişimleri açısından da benzeştiler. Doğal seçilimin, aminoasit diziliminde evrimle sonuçlanması gerçekten dikkate değer bir olgu. Bizim gibi (ya da inekler ya da langur maymunları gibi) karmaşık hayvanların vücudunda üretilen yaklaşık 100 000 farklı protein var. Ve bu örnekte, bu proteinlerden yalnızca bir tanesinde, lizozimde oluşan küçük farklılaşmalar, doğal seçilimin gücünü yönlendirmek için yeterli olmuş.

Yakın geçmişte bu öykünün bir başka yanı daha ortaya çıktı. Geviş getirenler ve langur maymunları gibi yaprak yiyen ve dolayısıyla selüloz sorunuyla karşı karşıya olan bir kuş türü incelendiğinde, yalnızca Amazon havzasında bulunan ve son derece garip görünüşlü olan “hoatzin” adlı bu kuşun da, selüloz sorununu bakterilerin yardımıyla çözdüğü ve bakterileri parçalamak içinse lizozim kullandığı bulundu. Evet, yaprak yiyen iki memeli grubuna ait lizozimin ve hoatzin lizoziminin aminoasit diziliminde de benzeşme oluşmuş. Diğer bir deyişle, moleküler düzeydeki bu benzeştiren evrim örneğinin yalnızca memelileri değil, kuşları da içerdiğini görüyoruz.

Yüksek uçuş: Yüksek irtifa için moleküler uyum

Bir enzimin değişik formları arasındaki işlevsel farklılıklar konusunda yorumlar yapabilmek için, o enzim ve biyolojik etkinliklerinin aynntılarıyla ilgili bilgilere gereksinmemiz var. Aminoasit diziliminde, dört aminoasidin wxyz şeklindeki dizilimini de içeren bir protein düşünün. Başka bir türde aynı işlevi gören proteinde aminoasit dizilmi wxtz olursa, diğer bir deyişle bu kısa dizide ‘y’ aminoasidi yerine ‘t’ geçmişse, bu önemli bir farklılık mıdır? Bu soruyu, ancak proteinin yapısı ve işlevi konusunda fazlaca bilgimiz varsa yanıtlayabiliriz. Eğer, örneğin “bu protein f fonksiyonu için kullanılıyor” şeklinde genel bir düşünceden daha ayrıntılı bilgimiz yoksa, y –> t değişiminin önemini anlamamız olanaksız. Oysa çok az sayıda protein konusunda gerekli bilgiye sahibiz ve bunun sonucunda moleküler uyumla ilgili çalışmalar zorunlu olarak sınırlı düzeyde kalıyor. Morfolojik düzeydeki uyumla ilgili çalışmalar içinse durum farklı. Örneğin, elin işlevini tam olarak anlamak ve hayvanlar arasında görülen farklı el tiplerinin uyumsal değerini çıkarsamak çok zor değil.

Kırmızı kan hücrelerinde bulunan ve oksijenin taşınmasından sorumlu molekül olan hemoglobin, moleküler uyumun evrimsel incelemesi için bulunmaz bir aday. Hemoglobin, akciğerlerde yoğun olan oksijene bağlanır ve vücudun, örneğin çalışan kaslar gibi, oksijen yoğunluğu az olan bölgelerinde bu oksijeni salar. İnsanlarda rastlanan pek çok hastalıkta hemoglobinle ilgili sorunların varlığı ve oksijen taşınımının hayvan fizyolojisinin temel bir öğesi olması nedeniyle hemoglobin, üzerinde çok iyi çalışılmış bir protein: hatta X-ışını yayılımı yöntemi kullanılarak üç boyutlu yapısı belirlenen ilk proteinlerden biri (Proteinler doğrusal aminoasit zincirlerinden oluşurlar; ancak bunlar proteinin işlevi için gerekli olan karmaşık üc-boyutlu yapıları oluşturacak şekilde kendi üstlerine katlanırlar.). Hemoglobinin evrimsel inceleme açısından iyi bir aday olmasının başka bir nedeni de, oksijen taşınımı açısından çok farklı ortamlarda yaşasalar da. tüm canlıların oksijen taşıma gereksinimi için aynı temel molekülü kullanmaları. Örneğin bazı kuşlar, deniz düzeyiyle karşılaştırıldığında oksijen miktarının çok daha az olduğu yüksek irtifalarda yaşarlar. Oysa yalnızca uçmak bile, çok enerji gerektiren ve oksijene bağımlı bir etkinlik. Dolayısıyla, bu molekülün doğal seçilim sonucunda -oksijen açısından- aşırı ortamlara uyum sağlayıp sağlamadığını belirlemek amacıyla, tipik olarak yükseklerde uçan bir kuşla alçaktan uçan bir kuşun hemoglobinlerini birbirleriyle karşılaştırabiliriz.

Kuşların çok yükseklerde uçabildiği, bilinen bir olgu. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek kuş uçuşu. Fildişi Kıyısı’nda 11.300 m yükseklikteyken bir jet uçağına çarpan Rüppell akbabasına (Gyps rueppellii) ait. Bu yükseklik. Everest Tepesi’nin yüksekliğinden 2000 m daha fazla. Yükseklik arttıkça oksijen yoğunluğunun daha hızlı azalmasına bağlı olarak yüksekte uçan kuşlar oksijen bakımından, alçakta uçan akrabalarından bütünüyle farklı bir ortamda yaşarlar. Göç ederken Himalayalar gibi yüksek dağ sıralarının üzerinden geçen kuşlar da sıklıkla çok yükseklerde uçarlar. Örneğin yazlarını Tibet, kışlarını da Kuzey Hindistan’da geçiren Hint kazı (Anser indicus), mevsim aralarında Himalayalar’ın üzerinden uçar. Hint kazının ve alçak bölgelerde yaşayan en yakın akrabası olan bozkazın hemoglobinlerine bakıldığında, yalnızca 4 amino asit açısından farklı oldukları, bu farklılıkların, molekülün üç boyutlu yapısı üzerindeki etkisi incelendiğinde de, yalnızca bir tanesinin hemoglobinin oksijen tutma yeteneğini artırdığı görülüyor. Buysa, yükseklerde daha az olan oksijene çok daha kolay bağlanabilmesi için Hint kazının hemoglobininde bulunması gerekli olan özellik.

Aynı durum, yükseklerde uçan başka bir kaz türü olan And kazı (Chloepahaga melanoptera) için de geçerli. Hint kazında olduğu gibi And kazında da, hemoglobinin oksijen tutma yeteneğinin artmasından tek bir aminoasit değişimi sorumlu.

Her iki sonuç da, bu iki kaza ait hemoglobin proteinlerinin, alçak yerlerde yaşayan bozkaza ait olanlarıyla karşılaştırılması, ardından da oksijen-bağlama yeteneğini etkileyecek aminoasit değişimlerinin kimyasal yapıya ilişkin argümanlarla saptanması yöntemiyle elde edilmişti. Oysa bu, birçok açıdan tartışmalı bir yöntem. Oksijen bağlama yeteneğiyle ilgili yorumlarımızın gerçekten doğru olduğunu nasıl bilebiliriz? Hemoglobinin bu kadar iyi çalışılmış bir protein olması nedeniyle bu soru, gerekli deneylerle en iyi şekilde yanıtlanmış durumda. Ancak bu. ilk bakışta göründüğünden çok daha zor bir işlem: Bir insan hemoglobini alınıyor ve oksijen-bağlama yeteneği ölçülüyor; sonra genetik mühendisliği devreye sokularak uygun konumdaki aminoasitin yerine, Hint kazı için kritik olduğu belirlenen aminoasit yerleştiriliyor. Böylece, yeryüzünde olasılıkla daha önce hiç varolmamış, yeni bir hemoglobin molekülü üretilmiş oluyor. Şimdi, yeni üretilen bu molekülün oksijen bağlama yeteneği ölçülebilir.

Bu deney, insan hemoglobini ve hem Hint kazı. hem de And kazının yüksek irtifa aminoasitleri kullanılarak gerçekleştirildi. Her iki durumda da, yeni hibrid hemoglobin molekülünün, normal insan hemoglobinine göre belirgin şekilde yüksek bir oksijen bağlama yeteneğine sahip olduğu görüldü. Kısacası deneysel sonuçlar, yapısal bilgilere dayanılarak yapılan çıkarsamaları doğruladı.

Deneyler karmaşık olsa da sonuç basit: Moleküler düzeyde doğal seçilim son derece etkili bir unsur. Moleküller, uygun koşullarda en iyi performansı gösterecek ince bir ayara sahipler. Rüppell akbabasının 11.000 m’de uçabilmesini sağlayan unsur ise, hemoglobin molekülü üzerindeki etkisi aracılığıyla doğal seçilim.

Moleküller ve biz: Darwin’in insan evriminde bilmedikleri

DNA devrimi sonucunda ortaya çıkan evrimsel bulgular arasında belki de en dikkate değer olanları, kendi türümüzü ve onun tarihini ilgilendiren bulgular. Moleküler genetik tekniklerin gelişmesinden önce, insanın geçmişini araştırmak için kullanabileceğimiz fazla malzeme yoktu. Sümer tabletleriyle başlayan yazılı kayıtlar göreceli olarak çok yeniydi; arkeolojik ve fosil kayıtlarsa hem çok az bilgi sağlıyordu, hem de bölük pörçük oldukları için yorumlayanın yaklaşımlarına bağımlıydılar. DNA dizilimi bunların tümünü değiştirdi: Yeryüzünde bugün varolan genetik çeşitliliğe bakarak geçmişle ilgili çıkarsamalarda bulunabiliyoruz artık. Kullanılan mantıksa basit DNA dizilimi zaman içinde yavaş yavaş değişir: dolayısıyla herhangi iki dizilim -ve ait oldukları insanlar- birbirlerinden ne kadar uzun süre yalıtıldılarsa, o kadar farklı olurlar. Şu anda varolan farklı grupların, örneğin Avustralya yerlileri, Amazon yerlileri, Japonlar, Türkler, Kalahari buşmanlarının DNA dizilimlerini karşılaştırarak, kimlerin birbirlerine daha yakın olduğunu belirleyebiliriz.

Bu araştırmalardan elde edilen ilk ve en önemli sonuç, basın dünyasında “mitokondriyel Havva” olarak adlandırıldı. Hücrenin içinde, enerji fabrikası işlevini gören ve mitokondri adı verilen küçük bir yapı var. İşte bu yapının içinde bulunan kısa bir DNA molekülünün dizilimini kullanarak tüm insanlar için bir soy ağacı oluşturursak, iki şey buluyoruz: hepimizin ortak atasının yaklaşık 100 000 yıl önce yaşadığı; ve bu ortak atanın Afrika’da olduğu. Buradan çıkaracağımız sonuçsa, modern insanın 100 000 yıl önce Afrika’da ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı.

Bu sonuç, kayda değer bir bulguydu. Uzun zamandır türümüzün 100 000 yıldan çok daha yaşlı olduğu varsayılıyordu. Gerçekten de evrim standartlarına göre 100 000 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer: bizim türümüz çok genç bir tür. Bu noktayı açıklığa kavuşturmak için bu süreyi, orangutanlar için geçerli olanla karşılaştırmakta yarar var. Orangutanlar Güneydoğu Asya’daki iki adada, Borneo ve Sumatra’da bulunurlar. Mitokondriyel Havva çalışmasında kullanılan genetik teknikler orangutanlara uygulandığında, ortak bir atayı en son olarak 3,5 milyon yıl önce paylaştıkları ortaya çıktı. Diğer bir deyişle, bu adaların her birinden alınacak birer orangutan, birbirlerinden genetik olarak en farklı durumdaki iki insandan ortalama 35 kat daha farklılar. Ve ne ilginçtir ki. büyük bir olasılıkla siz bu iki orangutanı birbirlerinden ayırdedemezsiniz. 3,5 milyon yıllık bir evrimin bile çok önemli farklılaşmalara yol açması gerekmiyor. Yani. ırkçılar tarafından bu kadar sık dile getirilen yüzeysel farklılıklara karşın, bir tür olarak bizler şaşılacak derecede birörneğiz. En siyah Afrikalıyla en beyaz Avrupalı arasındaki genetik farklılık, uzman olmayan birine aynı gibi görünen iki orangutan arasındaki genetik farklılığın yanında çok önemsiz kalıyor.

30.000 yıllık bir iskeletin DNA’sından elde edilen veriler sayesinde artık biliyoruz ki, yakın geçmişimize ait soy ağacının en eski dalı bütünüyle yok oldu. Neandertaller adı verilen bu insanlar 800.000 yıl kadar önce ortaya çıktılar ve yaklaşık 30.000 yıl önce ortadan kayboldular. Neandertallerin bizler, yani modern insanlar tarafından mı yokedildiği. yoksa karışma sonucunda bizim bugün bir ölçüde Neandertal mi olduğumuz sorusu yakın zamana kadar açıklık kazanmamış olan bir konuydu. Oysa şimdi DNA analizlerine bakarak, Neandertal insanının kaderinin, karışma sonucu yokolmak değil, zor kullanılarak soyunun tükenmesi olduğunu açıkça görebiliyoruz. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklı: eğer bizimle üremiş olsalardı, bu farklı dizilimlerin modern insan popülasyonlarında da bulunmasını beklerdik. Bulunmaması, Neandertallerin 30.000 yıl önce yokolduklarını ve DNA’larını da beraberlerinde götürdüklerini gösteriyor.

İnsanın tarihiyle ilgili modern yaklaşımlar, yalnızca ırkçılık için biyolojik bir temel olasılığını ortadan kaldırmakla ve Neandertallerin kaderini ortaya çıkarmakla kalmadı. En ilginç sonuçlar çok yakın zamanda bulundu. Bu sonuçlar, cinsiyetler arasındaki farklılıklar, özellikle de göç konusundaki farklılıklarla ilgiliydi.

Yeryüzündeki herkes için. incelemekte olduğumuz DNA parçasında dizilimin aynı olduğunu ve bu dizilimde, örneğin Güney Afrika’da bir mütasyon oluştuğunu düşünün. Eğer yoğun bir göç hareketi yaşanıyorsa, bu mütasyon hızla yayılır ve belki birkaç kuşak sonra, örneğin İstanbul’da görülebilir.

Ancak eğer göç hareketleri çok azsa insanlar oldukları yerlerde kalıyorlarsa mütasyon Güney Afrika’yla sınırlı kalır ya da çok çok yavaş yayılır. Yani, DNA varyantlarının -mütasyonların-yayılım miktarı, göç hareketinin büyüklüğünü belirlemek için dolaylı bir ölçüt olarak kullanılabilir.

İnsanlık tarihini (ve göç hareketlerini) kadınlar ve erkekler için ayrı ayrı incelememiz mümkün. Bazı DNA parçaları kuşaktan kuşağa yalnızca kadınlar arasında aktarıldıkları için dişi tarihinin, başka parçalarsa yalnızca erkekten erkeğe aktarıldıkları için erkek tarihinin “işaretleri” olarak kullanılabiliyorlar. Kadınlara özgü olan ve mitokondride bulunan DNA’dan daha önce söz etmiştik. Yalnızca dişinin üretebildiği döllenmemiş bir insan yumurtası mitokondri (ve dolayısıyla mitokondriyel DNA) içerirken, erkeğin sperm hücresiyle yeni bireye yaptığı katkı mitokondri içermez. Yani mitokondriyel DNA yalnızca kadınlar tarafından aktarılır. Öte yandan, yalnızca erkekler tarafından aktarılan küçük bir insan kromozomu var. Erkekleri erkek yapan, bu “Y” kromozomu olduğu için. tanımı gereği “Y” kromozomunu taşıyan tüm insanlar erkek. Yani “Y” kromozomu erkeklere özgü ve yalnızca erkek soyunda aktarılıyor.

İnsan popülasyonları arasındaki mitokondriyel DNA çeşitliliğini yapısal olarak incelediğimiz zaman, mütasyonların çoğunluğunun tüm popülasyonlar arasında büyük ölçüde yayılmış olduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, yalnızca yerel olarak görülen varyantlara hemen hemen hiç rastlamıyoruz; yani popülasyonlar büyük ölçüde karışıyormuş gibi görünüyor. Ve elbette bu karışma, göç hareketinin sonucu. Oysa “Y” kromozomundaki farklılıklarla ilgili olarak yakınlarda yapılan çalışmalar, bunun tam tersi olan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Bu sonuçlar, yayılım miktarının aslında çok düşük olduğunu, ve örneğin Güney Afrika’da ortaya çıkan bir mütasyonun genellikle pek uzağa gitmediğini gösteriyor.

Acaba neler oluyor? Tek bir tür için, kendi türümüz için nasıl bu kadar çelişkili iki ayrı sonuç elde edilebilir? Aslında bunun açıklaması basit: Erkekler ve kadınlar farklı hızlarda göç ediyorlar ve bunu beklenmedik bir şekilde yapıyorlar. Çok dolaşan erkekler ve evde duran kadınlarla ilgili tüm önyargılarımıza karşın, aslında kadınlar erkeklerden çok daha fazla yer değiştiriyorlar. Hatta birçok kuşak gözönüne alınarak yapılan hesaplamalarda, kadınların erkeklerden ortalama olarak 8 defa daha fazla göç ettiği ortaya çıkıyor.

Bu, sezgilerimize bütünüyle aykırı bir sonuç. Büyük İskender’in dizginsiz dolaşan orduları ya da Cengiz Han’in Orta Asya’da savaşan atlılarıyla ilgili öyküleri dinleyerek büyümüş olsak da. erkekleri hareketli avcılar ve gezginler olarak gören önyargılarımızın bütünüyle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Aslında antropologlar bu olguyu kolayca açıklayabilirler. Tüm toplumlarda antropologların “atakonumu” (patrilocality) adını verdikleri bir uygulama görülür: İki ayrı köyden bir çift evlendikleri zaman, kadın erkeğin köyüne taşınır. A köyünden bir kadının B köyünden bir adamla evlendiğini ve B köyüne taşındığını varsayın. Bir kızları ve bir oğulları oluyor. Kızları C köyünden bir adamla evlenerek C köyüne taşınıyor; oğullan da D köyünden bir kadınla evleniyor ve bu kadın B köyüne geliyor. Böylece erkek soyu B köyünde kalırken dişi soyu iki kuşakta A’dan B’ye, sonra da C’ye taşınmış oluyor. Bu sürecin kuşaklar boyunca sürmesi, dişi göçünün çok yaygın, erkek göcününse sınırlı olmasıyla sonuçlanıyor. Erkekler gerçekten de bazen uzak ülkeleri fethetmek için yola çıksalar da. bunlar insan göçünün bütünü içinde önemsiz kalıyor: insanlığın tarihini şekillendiren, kadınların adım adım köyden köye yaptıktan göçler.

Darwin’e dönüş: “Darwin’in bile inanmaya cesaret edebileceğinden daha doğru”

Darwin’in zamanından bu yana biyolojide olağanüstü ilerlemeler kaydedildi. Bunların birçoğu evrimle doğrudan ilgili ve Darwin’in kuramına ışık tutuyor. Ama Darwin mezannda rahat yatabilir: Evrimsel değişimin mekanizmasını şimdi artık çok daha iyi anlıyoruz ve bu yeni bulgular karşısında Darwin’in görüşlerinin özü hâlâ sağlamlığını koruyor.

Daha önce de gördüğümüz gibi. kalıtım, ve mekanizması olan genetik konusundaki bilgisizliğine karşın kuramının yaşayabilmesi. Darwin’in öncelikle bir deneyci olmasından kaynaklanıyor. Doğadaki çeşitliliğin ve bunun bir kuşaktan diğerine -bir şekilde- aktarıldığının farkında olması onun için yeterliydi. Ayrıntılı bir kalıtım kuramına gereksinimi yoktu. Aynı durum çalışmalarının başka yönleri için de geçerli. Örneğin, “Türlerin Kökeni”ninde, hayvan ve bitkilerin coğrafi dağılımını inceleyen biyocoğrafyaya yalnızca iki bölüm ayırmıştı. Darwin kitabını, kıtaların coğrafi tarihini şekillendiren en önemli gücün levha tektoniği olduğunun bulunmasından çok önce yazmış olmasına karşın, gözlemleri bugün hâlâ güncelliğini ve doğruluğunu koruyor. Levha tektoniği konusundaki bilgisizliği, biyocoğrafyaya yaptığı katkıları engellemedi. Hiç bir zaman bildiğinden ayrılmadı ve bir deneyci olarak kaldı. Farklı anlamları olabilecek veriler konusunda spekülasyon yapmak yerine, çok miktarda veriye sahip olduğu ve basit yorumlarla üzerinde çok şey söyleyebileceği konulara ağırlık verdi. Böylece, biyocoğrafya gibi iddialı konulara sapmak yerine, adaların yanısıra üzerlerinde yaşayan hayvan ve bitkiler konusunda da çok ayrıntılı yazılar yazabildi.

Darwin’in bu deneyciliği hepimize örnek olmalı. Bu güzel kuramının olağanüstü verimliliği, deneyciliğin, olgulardan sapmamanın gücünü ustaca ortaya koyuyor.

Bu yazı Mayıs 2000 de Sabancı Üniversitesi’nde

misafir öğretim üyesi iken İstanbul’da verdiği

bir popüler konferansa dayanmaktadır

—————————————AKRABA EVLİLİKLERİ——————————————————-

Türkiye gibi akraba evliliklerinin yoğun olduğu ülkelerde, sakat bebek doğumları çok sık görülmektedir. Akraba evliliklerin görülmesinin sebepleri arasında genellikle, aileye ait mal varlığının dağılmaması, aile bireyleri arasındaki sevgi ve saygıyı korumak, akrabaların evlilik ve sosyo ekonomik beklentilerinin aynı olması ve karşı cinsle rahat iletişime girememe gibi etkenler sayılabilir. Akrabalar arasında yapılan evliliğe endogami denilmektedir.

Kalıtımın taşıyıcısı genlerdir. Bizler nesiller öncesinden gelen atalarımızın bize hediye ettiği genetik kalıtımla yaşama başlamaktayız. Vücudumuzun büyüyüp gelişmesi ve çalışması genlerimizin kontrolü altındadır. Yaşamın temel taşı olan genler, bir DNA molekülündeki belirli bir özellik içeren kesitine verilen addır. Her bir gen ya da birkaç gen kümesi bizdeki bir özelliğin bilgisini içerir. Anne ve babadan eşit olarak geçen genler, bizdeki tüm yaşam duvarlarını örer. Genler hücrelerde bulunan kromozomların kısımlarıdır. Dolayısıyla genler, kromozomlarla birlikte çoğalarak, hücre bölündükçe yeni hücrelere geçerler. Kişide her genin, biri anneden biri babadan gelmiş olan iki kopyası (alleli) bulunur. Bazen genin bir kopyasının yapısı bozuktur ve bu bozuk kopya yüzde elli olasılıkla çocuğuna geçer. Bozuk bir gen, kişinin bazı vücut işlevlerinin bozulmasına neden olur.

Bir karaktere ait olan özelliğin diğerine baskın olması halinde o karaktere baskın (dominant) gen , baskın olmayan gene resesif (çekinik) gen denir. Bir karakterin çıkması, iki aynı gen frekansının karşılaşması demektir. Eğer bir hastalığa ait gen (resesif) anneden aktarılırken, babadan da aynı (resesif) gen ile karşılaşırsa o hastalık mutlaka doğacak olan çocukta çıkacaktır. Eğer , anneden resesif gen, babadan da dominant gen karşılaşırsa bu sefer doğacak çocuk da tıpkı anne ve babası gibi hastalığın taşıyıcısı olacak, ama o hastalık açığa çıkmayacaktır. Aynı karakterde iki resesif genin karşılıklı gelmesi çekinik alleller sonucu hastalık çıkar. Anne ve babadan iki baskın gen (dominant) alan çocuk (baskın alleller) ise tamamen sağlıklıdır.Dolayısı ile, akraba evliliklerinde aynı gen yapısına sahip olan ailede , resesif genlerin birbirleriyle karşılaşma ihtimalleri, daha fazla olacaktır.

Buna örnek olarak kahverengi ve mavi göz renklerini ele alalım.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Web Hosting Array Domain Names Array Email Addresses Array Related Sites

web hosting domain names email addresses related sites

ÖNEMLİ NOT:

Buradaki bilgilerin tümü yazara aittir. Her hakkı saklıdır. KOPYA EDİLMESİ izin dahilinde kaynak belirtmek ve link vermek suretiyle serbesttir.

Ana Sayfa

E-mail: erayon@hotmail.com

T.C

CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ

BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR YÜKSEKOKULU

ERİTROPOİETİN

BİYOKİMYASI

VE

rHuEPO DOPİNGİ

Hazırlayan:

Mert Eray ÖNEN

Danışman Öğretim Üyesi:

Doç. Dr. Muzaffer ÇOLAKOĞLU

MANİSA-1999

İÇİNDEKİLER: SAYFA NO:

ERİTROPOİETİN VE ERİTROPOEZİS??????????????????????????1 Proeritroblast?????????????????????????????????.??.1

Bazofil Eritroblast???????????????????????????????.?…..1

Polikromatik Eritroblast????????????????????????????.?.?.1

Ortokromatik Normoblast??????????????????????????.??.?..1

Retikülositler??????????????????????????????????…?1

ERİTROPOİETİN???????????????????????????????????.2

Yapı ve Fonksiyonu?????????????????????????????.?….?..2

Kaynakları???????????????????????????????????..?.3

Salınımın Düzenlenmesi???????????????????????????.?..??4

Kobalt ile Eritropoietin Arasındaki İlgi????????????????????.?..??4

Kortikosteroidlerin Eritropoeze etkisi?????????????????????.??… .4

Androjenler ve Eritropoezis?????????????????????????.?.?..?4

Östrojenler ve Eritropoezis???????????????????????????? ?4

Tiroid Hormonları ve Eritropoezis?????????????????????????…4

Hipofiz ve Eritropoezis???????????????????????????.?..??.4

Growth Hormon (Büyüme Hormonu) ve Eritropoezis??????????????.?..??4

Doku Oksijenlenmesinin Kontrolünde Sistem Diyagramı????????????????5

Eritrosit Yapımı İçin Gerekli Vitaminler???????????????????????.5

Olgunlaşma Faktörü-Vitamin B12 (Siyanokobalamin)????????????????.?.5

Eritrosit Olgunlaşmasında Folik Asitin (Pteroilglutamik Asit) Etkisi??????????..5

HEMOGLOBİN YAPIMI????????????????????????????????6

Hemoglobinin Oksijenle Birleşmesi?????????????????????????..7

POLİSİTEMİLER???????????????????????????????????7

Doku Hipoksisine Bağlı Sekonder Polisitemiler????????????????????7

Uygun Olmayan Eritropoietin Salınımına Bağlı Sekonder Polisitemiler?????????8

ERİTROPOİETİN (rHuEPO) DOPİNGİ????????????????????????..8

Tartışma ve Sonuç????????????????????????????????..10

SÖZLÜK?????????????????????????????????????.?11

KAYNAKLAR???????????????????????????????????….13

ERİTROPOİETİN VE ERİTROPOEZİS

Eritropoietini anlamak için kısaca eritropoezis hakkında bilgi vermek gereklidir. Eritropoezis kırmızı kan hücreleri olan eritrositlerin yapımı anlamına gelir. Kemik iliğinde oluşan bu işlem de diğer kan elemanları gibi retikulum hücresinden gelişen multipotansiyel stem (kök) hücrelerinden oluşmaktadır. Bu işlemin gerçekleşmesi değişik safhaları içermektedir (1).

Multipotensiyel stem hücreleri

Unipotansiyel stem hücreleri (Committed stem cell)

Proeritroblast

Bazofil eritroblast

Polikromatik normoblast

Ortokromatik normoblast

Retikülosit

Olgun kırmızı hücre

Proeritroblast: Bu terim Naegeli tarafından kullanılmıştır. Ayrıca pronormoblast veya erythrogon isimleri de değişik literatürlerde kullanılmaktadır. Bu yapının büyüklüğü 12-22 m arasındadır. Çoğu kez yuvarlak veya hafifçe ovaldir. Bir çok kez protuberentina denilen çıkıntısı bulunabilir. Sitoplazması koyu bazofil olup çekirdek hücrenin büyük bir kesimini kapsar. Kimi kez hücrenin kenarına kadar gelir. İnce retiküler bir vasıfta bir kromatin ağı vardır. İyi boyanmış preparatlarla çekirdeğin içinde bir veya birkaç tane koyu bazofil nükleol gözükür. Plazma hücrelerinden daha az olmakla beraber proeritroblastlarda birden çok çekirdekli olmaya eğilimi vardır. Çekirdeğin kenarında pembe bir hare gözükür ki burası phase mikroskobu ile incelenirse granüllü bir bölge olduğu saptanır. Hemoglobin oluşumu burada başlar. Hücre olgunlaştıkça bazofil azalır. Yani RNA değeri düşer, hemoglobin değeri artar. Mitozu kaba olup mitoz köşeleri keskindir (1).

Unipotensiyel kök hücrelerinden proeritroblast oluşabilmesi için eritropoietinin etkisi gereklidir. Proeritroblastlardan gelişen diğer hücreler için eritropoetine gereksinim yoktur.Kemik iliğinde her bin hücrenin %2.53?ü proeritroblasttır (1).

Bazofil Eritroblast: Bazofilik normoblastta denir. Bu kan hücresi proeritroblasta benzer yanlız daha ufak ve nükleolü yoktur. Çapı 10-16 m dur. Kromatin ağı daha kabacadır ve çekirdeği oldukça büyüktür (1).

Polikromatik Normoblast: 8-14 m çapındadır. Çekirdek bazofilliğini yavaş yavaş kaybeder ve hücrenin daha az bir bölümünü kapsar. Sitoplazmada RNA azalıp hemoglobin arttığından hem asit hemde baz boyaları alır ve bu yüzden polikromatiktir. Kromatin çok kaba olup koyu boyanır ve kümeler halindedir. Spesifik mitotik indeksi %5.65?tir (1,7).

Ortokromatik Normoblast: 7-10 m çapındadır. Sitoplasması tamamen asidofilik olup hemoglobin almıştır. Bu yüzden eritrositte olduğu gibi pembedir. Çok az da olsa RNA vardır. Bunun için iyi boyanmış preparatlarda çok hafif polikromatiktir. Daha sonra çekirdek dışarı atılır ve retikülosit meydana gelir (1,7)

Retikülositler: Retikülositlerde bir miktar RNA bulundğu için supravital boya ile boyandığında retiküler bir görünüm arzetmektedir. Retikülositlerin normal değeri 50.000 mm³ tür. Erişkinlerde kemik iliğinde yaklaşık olarak %20 ve periferide %0.5-2 oranında bulunur. Hemoglobin yapımı az da olsa devam eder. Retikülositlerin yaşama süreleri 1-2 gündür. Akut kanamalarda erkenden retikülasitler oluşur ki bunların yaşama süreleri daha kısadır. Kemik iliğinin sellülaritesindeki akut değişmelerin hücrelere yaptığı etkiler metabolik değişiklikleri gerektirir ki bu da sonuç olarak metabolik olarak tamamlanmamış hücrelerin salınımına neden olabilir (1,2).

Şekil-1: Eritropoietik aktivite ve eritropoezis (23).

ERİTROPOİETİN

Yapı ve Fonksiyonu:

Hipoksik halde bulunan veya kanaması olan bir kişide hemoglobin sentezi, eritropoezis ve eritrositlerin kana geçişi hızlanır. Bunun aksine kan transfüzyonu ile eritrosit miktarı arttırılmış kişilerde (kan dopingi gibi) eritropoietik aktivite miktarı azalır. Eritropoietik aktivitedeki bu değişiklikler dolaşımda bulunan ve 165 aminoasit ile in vivo aktivite için gerekli olan 4 oligosakkarit zinciri içeren ve 60.000 dalton molekül ağırlığında, glikoprotein yapısındaki bir hormon olan eritropoietin tarafından gerçekleştirilir. Bunun kandaki konsantrasyonu anemide belirgin şekilde yükselir (Şekil-1). Bu hormona ait gen klonlanmış ve hayvan hücrelerinde, klinik kullanıma uygun rekombinant eritropoietin üretilmiştir. Rekombinant eritropoietin böbrek yetmezliği olan kişilerde gözlenen anemilerin tedavisinde ve olacakları ameliyatlarda kendi kanları kullanılacak kişilerden önceden kan alıp depolama amacıyla eritropoezi uyarmada kullanılmaktadır. Sporda da yine illegal bir yöntem olan eritropoietin dopingi olarak, eritropoezi arttırarak aerobik performansta artış sağlamak amacıyla da kullanılmaktadır (4,5,8).

Eritropoietin kemik iliğindeki eritropoietine duyarlı kök hücrelerini uyarır. Bu hücrelerden eritrosit öncülü hücreler, bunlardan da olgun eritrositler meydana gelir. Eritropoietin reseptörü sitokin reseptör üst ailesinden, tek bir transmembran domen içeren, lineer bir proteindir. Bu hormonun hücre

içi etkilerini oluşturmada kullandığı mekanizma bilinmemekle beraber bu bir tirozin kinaz olabilir. Bununla beraber eritropoietin düzeyleri düşük olduğunda eritroid seri kök hücreleri, kendisini programlanmış hücre ölümünün izlediği DNA yarılması göstermektedir. Çeşitli hücre tiplerinde apoptoz oluşu birçok dokunun normal gelişim sürecinin bir evresidir. Eritropoietin DNA yarılmasını önleyerek eritrositer seri kök hücrelerinin yaşamasını sağlar (4).

Kan dolaşımındaki yarı ömrü yaklaşık 5 saat olan eritropoietinin temel inaktivasyonu yeri karaciğerdir. Eritrosit olgunlaşması nisbeten uzun bir süreç olduğu için eritropoietin etkisi ile dolaşımdaki eritrosit sayısının artması için 2-3 gün gerekir. Molekülün karbonhidrat kısımlardaki sialik asitlerin çok az bir kaybı dahi eritropoietini hem biyolojik olarak etkisiz hale getirir hem de yarı ömrünü 5 dakikaya indirir (9).

Kısaca eritropoietin:

Demirin eritrosit içine girme derecesini, retikülosit teşekkül derecesini ve eritrosit sayısını arttırmaktadır (10).

Hematokrit

Şekil-2: Kan bağışlayan sağlıklı kişilerde (5) ve çeşitli tip anemileri olan hastalarda (g)plazma eritroproietin düzeyleri (4).

Kaynakları:

Erişkinlerde eritropoietinin yaklaşık %85?i böbreklerde, %15?i karaciğerde yapılır. Bu organlarda, eritropoietin mRNA?sı bulunur. Dalak ve tükrük bezlerinin ekstrelerinden de eritropoietin elde edilebilir ancak, eritropoietin mRNA?sı bulunmayan bu dokularda eritropoietin yapımı olmaz. Eritrosit yapımı ve eritropoietin üretiminin kemik iliği ve böbrekler tarafından yüklenilmesinden önceki fötal ve yenidoğan evresinde en önemli eritropoietin ve eritrosit yapım merkezi karaciğerdir. Çeşitli böbrek hastalıkları nedeniyle böbrek dokuları azalmış ya da böbrekleri çıkarılmış erişkinlerde meydana gelen açığı karaciğer kapatamaz ve anemi gelişir. Yine birçok böbrek hastalıkları eritropoietin yetersizliğine bağlı anemiye sebep olur (3,4).

Eritropoietin böbrek korteksindeki peritübüler kapillerlerin endotel hücrelerinde üretilir (juxtoglomerüler hücreler). Karaciğerde hem Kupffer hücrelerinin hem de hepatositlerin eritropoietin sentezlendiği ileri sürülmektedir (3,5).

Salınımın Düzenlenmesi:

Eritropoietin salınımının temel uyarıcısı hipoksidir. Androjenler ve kobalt tuzları da eritropoietin salınımını uyarırlar. Yeni elde edilmiş kanıtlar böbreklerde ve karaciğerde eritropoietin salınımını düzenleyen O2 algılayıcının bir hem proteini olduğunu ve eritropoietin geninden eritropoietin mRNA?sının transkripsiyonunun bu proteinin dioksi formu tarafından uyarılıp oksi formu tarafından inhibe edildiğini telkin etmektedir. Yüksek irtifada oluşan alkaloz eritropoietin salınımını kolaylaştırır. Katekolaminler, renin-anjiyotensin sisteminin eritropoietin sisteminden tamamen bağımsız olmasına rağmen tıpkı renin salnımı gibi eritropoietin salınımını da bir b-adrenerjik mekanizma ile kolaylaştırır. Adenozin de eritropoietin sentezini uyarırken, bir adenozin antagonisti olan teofilin inhibe eder (4).

Kobalt ile Eritropoietin Arasındaki İlgi: Kısaca değinecek olursak; Kobalt iyonunun (örneğin kobalt klorür) eritropoeze etkisi çoktan beri bilinmektedir. Organik kobalt tuzları hayvanlarda ve normal insanlarda kullanılırsa poliglobüli gelişir. Deneyler göstermiştir ki kobalt, eritropoietin salgısını arttırmaktadır. İzole edilmiş böbreğin kobalttan zengin maddelerle beslenmesi sonucunda eritropoezin arttığı çeşitli hayvan deneylerinde gösterilmiştir. Eğer çok miktarda askorbik asit (C vitamini) verilirse kobaltın stimulazan etkisi görülmez. Bu da kobaltın toksik dozlarda oksijen taşıyan fermentleri inhibe ettiği ve bu suretle doku hipoksisi yaparak eritropoietin ifrazına neden olduğu ileri sürülmüştür (1).

Kortikosteroidlerin Eritropoeze Etkisi: Steroidlerin kemik iliğine stimulan bir etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Kortikosteroidlerin fizyolojik değerlerde eritropoezi stimüle etmelerinin sebebi bu hormonların oksijen harcanmasını arttırdığından ileri geldiği sanılmaktadır (1).

Androjenler ve Eritropoezis: Horozlarda kan değerlerinin tavuklardan daha yüksek olması androjen hormonların etkisiyle aydınlatılmak istenmiştir. Yine birçok hayvan deneyleri ve klinik gözlemler androjenlerin kan değerlerini arttırdığını göstermiştir. Steinglas ve arkadaşları 1941?de sıçanlarda, testislerin çıkartılması ile hemoglobin ve eritrosit değerlerinin azaldığını ve testosteron verilmesi ile tekrar yükseldiğini bildirmişlerdir. Yine kastre olanlara testosterone propionate veya methyl testosterone verilmekle kan değerlerinin belirli biçimde arttığı gösterilmiştir. Tedavi kesilince bu değerler eski durumuna dönmüştür (1).

Östrojenler ve Eritropoezis: Androjenlerin zıddına östrojenler eritropoez üretimini azaltır. Hayvan deneylerinde yüksek dozda östrojenle alınan sonuçlar bu fikri vermiştir (1).

Tiroid Hormonları ve Eritropoezis: Tiroksinin eritropoezi oksijen harcanmasını arttırmak yolu ile stimüle ettiği kesin olarak bilinmektedir. Radyoiyot ile hipotroid yapılmış köpeklerde anemi ve sirküle olan kan volümünde azalma saptanmıştır. Köpeklerdeki bu değişiklik thyroxine ile normale dönmüştür. Thyroxine plazma demir devrini arttırır ve hayvanlarda radyo-demirin eritrositlere bağlanmasını hızlandırır. Hayvan deneylerinde tiroidin çıkarılmasından sonra doku hipoksemi eritropoietin oluşumu aynen sürer. Yine deneylere göre tiroidin doğrudan doğruya kemik iliğini stimüle etmediğini söyleyebiliriz. Ayrıca tiroid hormonları eritropoietinin kemik iliğine etkisini arttırmaz. Oksijen harcanmasını arttırması ile veya kalorijenik etki ile eritropoietin salgısı artar (1).

Hipofiz ve Eritropoezis: Simmonds kaşeksisinde anemi eskiden beri bilinmektedir. Hipofizi çıkartılmış sıçanlarda hemen daima anemi saptanmıştır. Özellikle kemik iliğinde eritroblastların azaldığı bulunmuştur. Bugün hayvan deneylerine göre hipofizin eritropoez için kesin olarak bulunması gereken bir organ olmadığı kabul edilmektedir. Buna rağmen hipofiz, etkisi altında bulundurduğu tiroid, sürrenal ve testis hormonları ile eritropoezin kontrolünde rolü vardır (1).

Growth Hormon (Büyüyme Hormonu) ve Eritropoezis: Son zamanlarda hipofizi çıkartılmış sıçanlarda yapılan deneyler, büyüme hormonunun eritropoez için gerekli olduğunu göstermektedir. Büyüme hormonunun etkisi eritropoietin yoluyla olmaktadır. Yine prolaktin hormonunun sıçanlarda eritropoezi stimüle ettiğini gösteren gözlemler vardır. Yine sıçanlarda laktasyonda eritrosit volümünün arttığı ve kanda eritropoietik aktivitenin yükseldiği bildirilmiştir (1).

Doku Oksijenlenmesinin Kontrolünde Sistem Diyagramı: Burada doku oksijenlenmesinin düzeyini regüle eden bir negatif feedback mekanizmasının kontrol diyagramı verilmektedir (Şekil-3). Şekilde sıklıkla doku hipoksisine neden olan ve böbrekte eritropoietin salınımını stimüle eden faktörlerin listesi görülmektedir (2).

OKSİJENLENMEYİ AZALTAN

FAKTÖRLER

(1. Kan hacmi azalması)

(2. Anemi)

(3. Hemoglobin azlığı)

(4. Kan akımının azalması)

(5. Akciğer hastalıkları)

Şekil-3: Dış faktörlerin etkisiyle doku oksijenlenmesi azaldığı zaman eritrosit yapımını hızlandıran eritropoietin mekanizmasının fonksiyonu (2).

Eritrositlerin Yapımı İçin Gerekli Vitaminler

Olgunlaşma Faktörü-Vitamin B12 (siyanokobalamin): B12 vitamini bütün vücut hücreleri için esaslı bir besin maddesidir. Bu vitaminin eksikliğinde dokuların büyümesi genel olarak ağır bir şekilde deprese olur. Bu, B12 vitamininin DNA sentezi için gerekli olmasından kaynaklanır. Bu vitaminin eksikliği nukleusun olgunlaşmasını duraklatarak bölünmenin geri kalmasına yol açar. Alyuvarların üretildiği doku, bütün vücut dokuları içinde en çabuk büyüyen ve proliferasyona uğrayanlar arasında olduğundan, B12 vitamini eksikliği eritrosit üretim hızını özellikle inhibe eder. Kemik iliğindeki eritroblastik hücreler hızlı proliferasyon göstermedikleri gibi, normalden daha büyük megaloblastik hücrelere dönüşürler. Makrosit adı verilen olgun eritrositler geniştir ve ince, düzensiz bir membrana sahip olup, normal disk şekilleri yerine oval biçimde görülürler. Az sayıda oluşan bu makrositler dolaşıma katıldıktan sonra, oksijen taşıma yeteneğine sahip olmakla birlikte frajil olduklarından normalin ancak ½, 1/3?ü kadar kısa ömürlüdür. Böylece B12 vitamini eksikliği eritropoez sürecinde olgunlaşma bozukluğuna yol açar (2).

Anormal şekilde hücrelerin nedeni şöyle açıklanmaktadır: DNA sentezindeki yetersizlik hücrelerin bölünme hızını yavaşlatırken, RNA yapımını engellemez. Böylece, normalden daha fazla RNA oluşarak, öteki bütün stoplazmik içeriğin, hemoglobin dahil, aşırı miktarda gelişmesine neden olur, bunlarda hücreyi büyütür (2).

Ayrıca, hücrenin bazı genlerini anormal replikasyonla hücredeki öteki anormalliklere yol açması da olasıdır (2).

Eritrosit Olgunlaşmasında Folik Asitin (Pteroilglutamik Asit) Etkisi:

Bazen, olgunlaşma kusuruna bağlı anemili hasta, B12 vitamini yerine, folik asit tedavisine iyi cevap verir. Bundan anlaşıldığı gibi bu vitamin de alyuvarların olgunlaşmasıyla ilgilidir. Folik asit de B12 gibi, fakat farklı yoldan DNA yapımı için gereklidir. Folik asit DNA sentezi için gerekli nükleotidlerden biri olan deoksimidilat oluşumunda deoksiürodilatın metilasyonunu hızlandırır (2).

HEMOGLOBİN YAPIMI:

Konumuzla indirek ilişkisinden dolayı hemoglobin yapımı hakkında da kısaca bilgi vermek gerekir.

Hemoglobin sentezinin eritroblastlarda başlayarak retikülosit evresine kadar, hatta hafif de olsa bu evrede de devam ettiğini daha önce de belirtmiştik. Retikülosit kemik iliğini terkedip, dolaşım kanına atıldıktan sonra birgün ya da daha uzun bir süre, az miktarda hemoglobin yapımını sürdürürler.

Şekil-4: Hemoglobin oluşumu (2).

Şekil 4, hemoglobin yapımındaki temel kimyasal aşamaları göstermektedir. İzotopla izleme çalışmalarında hemoglobinin hem bölümünün, başlıca asetik asit ve glisinde sentez edildiği ve bu sentezin büyük kısmının mitokondrilerde geçtiği bilinmektedir. Asetik asit, krebs çemberinde süksinil-CoA?ya dönüşür ve bunun iki molekülü iki molekül glisinle bağlanarak pirol bileşiğini yapar. Sonra dört pirol bileşiği kombine olur ve bir protoporfirin bileşiği yapar. Protoporfirin IX olarak bilinen protoporfirinlerden biri demirle birleşerek hem molekülünü oluşturur. Sonunda, dört hem molekülünün herbiri ribozomlarda sentez edilen ve hemoglobin zinciri diye adlandırılan çok uzun bir polipeptid zincirine bağlanır (Şekil-5). Herbirinin molekül ağırlığı 16,000 dalton olan bu subünitelerden dört tanesi gevşek bir bağlanma ile biraraya gelerek hemoglobin molekülünü oluşturur (2,10).

Hemoglobin subünite zincirlerinde polipeptid bölümündeki amino asit içeriğine bağlı hafif farklılıklar vardır. Farklı zincirler alfa, beta, gama vb. zincirleri olarak adlandırılır. Erişkin insanda en çok bulunan hemoglobin formu, iki alfa ve iki beta zincirinden oluşan hemoglobin A?dır (2).

Her zincirde bir hem prostetik grubu bulunduğu için, her hemoglobin molekülünde dört ayrı demir atomu vardır; bunlardan herbirine bir molekül oksijen bağlandığından, her hemoglobin molekülü ile 4 molekül oksijen (ya da 8 atom) taşınabilir. Hemoglobinin molekül ağırlığı 64,458 daltondur (2).

(Hemoglobin zinciri-a yada ß)

Şekil-5: Hemoglobin molekülünün temel yapısı. Hemoglobin molekülünde, dört hem kompleksinden birinin, merkezi globülin yapısına bağlandığı görülmekte (2).

Hemoglobin zincirlerinin doğası, hemoglobinin oksijen bağlama affinitesini (ilgisini) belirler. Zincirlerdeki anormallikler hemoglobin molekülünün fiziksel karakteristiklerini de değiştirir (2).

Örneğin, orak hücreli anemide her iki beta zincirindeki glutamik asidin yerini valin almıştır. Bu tip hemoglobin oksijensiz ortama bırakılırsa, eritrositler içinde bazen 15 mikron uzunluğa varan kristaller oluşur. Bu, hücrelerin küçük kapillerlerden geçmesini olanaksız kılar ve çoğu kez kristalin ince ucu hücre membranını yırtar ve böylece orak hücreli aneminin ortaya çıkmasına neden olur (2).

Hemoglobinin Oksijenle Birleşmesi:

Hemoglobin molekülünün en önemli özelliği, oksijenle gevşek ve geri dönüşümlü (reversibl) bağlanma yeteneğidir. Çünkü, hemoglobinin vücuttaki temel fonksiyonu, akciğerlerde oksijenle birleşme yeteneği ve oksijen gaz basıncının akciğerlerden çok daha düşük olduğu doku kapillerlerinde oksijeni hemen serbestletmesine bağlıdır (2).

POLİSİTEMİLER

Polisitemi, gerçek anlamda kanda şekilli elemanların yani, eritrosit, lökosit ve trombositlerin artması anlamına gelir. Ancak pratikte polisitemi deyiminden eritrositlerin artması anlaşılır. Genelde eritrositlerin artması ile beraber hemoglobin ve hemotokrit değerlerinde de artma olur. Bununla beraber eritrositlerin hipokromik, mikrositer olduğu durumlarda, hemoglobin veya hemotokrit değerinde artış daha az belirgin olabilir. Erkeklerde hemoglobinin %18gr, hemotokritin %54 ve eritrosit sayısının 6.2 milyon/mm³ üstünde, kadınlarda ise hemoglobinin %16gr, hemotokritin % 47 ve kırmızı küre sayısının 4.7 milyon/mm³kan üzerinde olmasına polisitemi denir. Polisitemiler başlıca iki gruba ayrılır:

1. Gerçek polisitemiler,

2. Rölatif polisitemiler

Gerçek polisitemilerde kırmızı küre sayısının hakiki bir artışı sözkonusu olduğu halde rölatif polisitemilerde plazma hacmi azaldığı için polisitemi oluşmuştur. Eritrosit kitlesinin mutlak artışı söz konusu değildir. Bu sebeple burada konumuzla ilgisinin olmaması nedeniyle rölatif polisitemilerden bahsedilmeyecektir (6).

Gerçek polisitemileri aşağıda görüldüğü gibi sınıflandırabiliriz:

1) Polisitemia vera

2) Sekonder polisitemiler

a) Doku hipoksisine bağlı

ÖYüksek yerlerde yaşayanlar

Ö Konjenital kalp hastalıkları

Ö Kronik akciğer hastalıkları

Ö Hipoventilasyon sendromu

Ö Anormal hemoglabine bağlı

b) Uygun olmayan eritropoietin salınımına bağlı

Doku Hipoksisine Bağlı Sekonder Polisitemiler:

Hipoksiye bağlı olarak gelişen sekonder polisitemiada esas patogenetik mekanizma hipoksi sonucu eritropoietinin artmasıdır. Eritropoietinin de kemik iliğine etki ederek eritrositozisi arttırdığından da daha önce bahsetmiştik. Radyoaktif Cr51 ile yapılan çalışmalarda eritrozis kitlesinin arttığı, buna karşılık plazma hacminin normal yada biraz azaldığı saptanır (6).

Yüksek yerlerde yaşayanlarda atmosferde bulunan oksijen basıncı az olduğu için, anoksi ve neticede polisitemi oluşur. Polisiteminin derecesi kronik dağ hastalığı olan kişilerde daha barizdir. Ayrıca hipoksi yapan kronik akciğer hastalıkları da sekonder eritrozise neden olurlar. Ancak kronik akciğer hastalıklarında görülen polisiteminin derecesi genel olarak beklenen düzeyde değildir. Bunun nedeni tam olarak aydınlanmamakla beraber, kronik infeksiyonlar ve kanda CO2 birikmesi veya bir eritropoietin inhibitörünün varlığı eritropoietine olan cevapsızlıktan sorumlu tutulmuştur (6).

Uygun Olmayan Eritropoietin Salınımına Bağlı Sekonder Polisitemiler:

Bazı tümörlerde böbrek hastalıklarında kanda eritropoietin artmasına bağlı sekonder polisitemiler gelişebilir. Olguların çoğunda kanda yüksek düzeyde eritropoietin saptanmış, bazı olgularda ise kistte ve tümörde yüksek miktarda eritropoietin tespit edilmiştir (6).

ERİTROPOİETİN (rHuEPO) DOPİNGİ

Rekombinant DNA teknikleriyle insan Eritropoietini labaratuvarlarda üretilebilmektedir. Doğal eritropoietin ve üretilen yapay eritropoietin kemik iliğinde aynı etkiyi gösterirler (5).

Maalesef bu fizyolojik düzenleme amacı sporda kötüye kullanılmış ve kan alyuvar miktarı normal olan insanlarda dışarıdan eritropoietin verilerek alyuvarlar arttırılmaya, dolayısıyla kaslara 02 taşınması arttırılarak dayanıklılık sporlarında performans ve spor ahlakına uymayan bir yolla yükseltilmeye çalışılmıştır (5).

1988 haziranında dışarıdan verilen eritropoietin yasaklı maddeler listesine alımmıştır. İlk defa Calgary kış olimpiyat oyunlarında ortaya çıkmıştır. Daha komplike olan kan dopinginin yerini alma amacı güderek kullanım alanına girmiştir (5).

İsveç?ten B. Ekblom, eritropoietinin normal insanlarda alyuvarların arttığını ve buna bağlı olarak dayanıklılık performansının da arttığını göstermiş isede zararlı yan etkileride vardır. Eritropoietin yapay olarak üretildikten sonra kan dopingine alternatif olarak kullanılmaya başlanmıştır (5).

Ancak eritropoiteinin etki süresi tam olarak bilinmediğinden hemotokrit %60 ve daha yukarısına çıkabilir. Sıvı kaybının çok fazla olduğu maraton yarışlarında %42-43 hemotokritle yarışa başlayan bir maratoncu %55 hemotokritle yarışı bitirir. %52-58 hemotokritle yarışa başlayan sporcu %60 üzerinde hemotokritle yarışı bitirir. Eritropoietin kan dopinginden daha tehlikelidir. Çünkü henüz eritropoietinin ne kadar sürede etkili olduğu bilinmemektedir. Eritropoietini kullanan maratoncu yarışı Pazar günü biterse bile hemotokrit artışı Çarşamba gününe kadar devam eder. Bir başka deyişle yarış biter ama tehlike devam eder. Kan dopinginde %50-55?ten daha yukarı nadir olarak çıkar (5).

Eritropoietin tehlikesi damar içi pıhtılaşmalar ve vizkozitesi artan kanın vital organlarda akımının azalmasıdır. Yüksek dozda alınan eritropoietin, sıvı kaybı ve subklink enfeksiyonların etkisiyle kanın agrege olmasına ve kapillerden geçememesine neden olur (5).

Kanın vizkozitesi artar, koyulaşır, kan akımı yavaşlar, kalp çalışmasında bozukluklar görülür, kalp yetersizliği, akciğer ödemi, beyinde oksijen yetmezliği ve ani ölümler görülür (5).

Klinik olarak baş ağrısı, baş dönmesi, kulak çınlaması, geçici akut beyin iskemisi kendisini gösterir. Kan nakli yolu ile yapılan doping etkisi kısa zamanda geçtiği halde eritropoietinle elde edilen hematokrit yükselmesi 5-10 gün sürebilir. Eritropoietin genellikle dayanıklılık sporcuları tarafından kullanıldığından ve uzun süren sportif aktivite esnasında terle vücutta fazla su kaybedildiğinden, bu kayıpta hemotokrit değerinin artımına katkıda bulunur (5).

Lavoie ve arkadaşları, sıçanlar üzerindeki yaptıkları deneylerle rekombinant insan eritropoietininin anaerobik egzersizde metabolizmaya etkilerini araştırmış ve çalışmanın sonucunda anlamlı değerler bulmuşlardır. Bu çalışmanın amacı rekombinant insan eritropoietinin (rHuEPO) egzersiz boyunca enerji metabolizmasına etkilerini ve kullanımını incelemektir. Eritropoietinin özellikle anaerobik (glikolitik) egzersiz boyuncaki katkıları değerlendirilmiştir. Sprague-Dawley sıçanları üzerinde rastgele seçimler yapılmış ve biri deney [rHuEPO] (her 3 günde bir 600 U/kg), diğeri de kontrol (buna eşdeğer volümde salin verilerek) olmak üzere iki grup seçilmiştir (5).

Lavoie ve arkadaşları Québec Üniversitesi biyokimya laboratuvarındaki yaptıkları bu çalışmaların sonucunda aşağıdaki değerleri elde ederek tablolar hazırlamışlardır.

Kontrol rHuEPO

İstirahat Egzersiz İstirahat Egzersiz

Hemotokrit 43 ± 2 44 ± 2 54 ± 1a 60 ± 2c

L/L

Hemoglobin 126.1± 3.8 158.5 ± 3.0b

gr/L

Eritrositler 6.67 ± 0.14 8.20 ± 0.23b

x10¹²/L

a p<0.05 Kİ

b p<0.001

c p<0.05 KE, Eİ

Tablo-1: Eritropoietinin (rHuEPO) egzersiz sonrası ve istirahat durumlarında eritrosit endekslerine etkisi. Kİ:Kontrol istirahat, KE:Kontrol egzersiz, ER:rHuEPO istirahat (5).

Kontrol rHuEPO

İstirahat Egzersiz İstirahat Egzersiz

Glikoz mmol/L 8.3 ± 0.4 8.5 ± 0.5 11.0 ± 1.6 8.4 ± 0.9

Laktat mmol/L 1.99 ± 0.19 2.54 ± 0.09a 2.05 ± 0.27 2.22 ± 0.27

Gliserol mmol/L 0.024 ± 0.007 0.036 ± 0.005 0.016 ± 0.002 0.043 ± 0.008b

SYA mmol/L 0.131 ± 0.040 0.268 ± 0.045a 0.089 ± 0.017 0.049 ± 0.039c

a p<0.05 Kİ

b p<0.05 Eİ

c p<0.05 Eİ,KE

Tablo-2: Eritropoietinin (rHuEPO) egzersiz sonrası ve istirahat durumlarında plazma metabolitlerine etkisi. Kİ:Kontrol istirahat, KE: Kontrol egzersiz, Eİ:rHuEPO istirahat, SYA:Serbest yağ asitleri (5).

Kontrol rHuEPO

İstirahat Egzersiz İstirahat Egzersiz

Soleus 5.69 ± 0.67 2.87 ± 0.21a 5.54 ± 0.57 3.96 ± 0.35b

Gastrocnemius 6.16 ± 0.48 3.53 ± 0.67a 6.55 ± 0.41 3.87 ± 0.70c

Vastus 6.53 ± 0.51 3.59 ± 1.05a 6.05 ± 0.51 4.48 ± 0.068c

Karaciğer 39.2 ± 1.7 26.0 ± 1.6a 39.6 ± 2.7 25.6 ± 2.7c

a p<0.05 Kİ

p<0.05 Eİ, KE

c p<0.05 Eİ

Tablo-3: Eritropoietinin (rHuEPO) egzersiz sonrası ve istirahat durumunda yaş doku glikojen konsantrasyonlarına etkisi (mg glikojen/gr yaş doku). Kİ:Kontrol istirahat, KE:Kontrol egzersiz, Eİ:rHuEPO istirahat (5).

Kontrol rHuEPO

İstirahat Egzersiz İstirahat Egzersiz

Epinefrin pmol/L 747 ± 198 941 ± 102 3268 ± 1167 2419 ± 922

Norepinefrin nmol/L 1.20 ± 0.11 2.78 ± 0.40 2.99 ± 1.64 6.24 ± 2.54

Tablo-4: Eritropoietinin (rHuEPO) egzersiz sonrası ve istirahat durumunda katekolaminlere etkisi (5).

Şekil-6: Eritropoietinin (rHuEPO) delta serbest yağ asit (SYA) konsantrasyonuna etkisi (mmol/L). P<0.005 (5).

Tartışma ve Sonuç:

Eritropoietin kullanımında sınırlayıcı faktör kasın metabolik kapasitesidir. Yani oksijeni kullanacak olan yapılar kas hücreleri, mitokondriler ve bazı enzimlerdir. Dokuda 02 kullanan enzimler artmadığı taktirde taşınan fazla 02 kullanılmayacaktır. Kanaatimce eritropoietin plazma kosantrasyonunun yapay olarak arttırılması, organizmada bir çok fonksiyonel yetersizlikler hatta yaşamsal riskler ortaya çıkarmaktadır.

Doping araştırma labaratuvarlarının kurulması bu gün yeni koşullara bağlanmıştır. Bu koşullarda IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) tarafından istenmektedir. Böyle bir labaratuvar içinde gaz kromotogaf, ince tabaka, kromotograf, kitle spektrometresi, bilgisayar, kilitli buzdolabı, radyoimmün için gerekli cihazlar ve yüksek basınçlı likid kromotograf bulunması istenmektedir (5).

Bu günkü kurallara göre idrarda nanogramla ifade edilecek kadar az doping maddesinin bulunması sporcuyu suçlamak için yeterli bulunmaktadır.

SÖZLÜK:

Adenozin: Vücutta sedatif etkisi olan bir tür nükleik asit.

Affinite: İstekli, seven, -a yönelen.

Akut: Ani ve şiddetli.

Alaktoz: Laktoz molekülünden yoksun.

Androjen: Erkeklik hormonu.

Anemi: Kansızlık.

Anoksi: Oksijen yokluğu.

Asidofilik: Affinitesi asitik boyalara yüksek olan.

Bazofil: Affinitesi kırmızı boyalara yüksek olan.

Deprese: Çökme, bozulma.

Ekstre: Hülasa, öz.

Endotel: İç organlarda bulunan bir çeşit epitel hücresi.

Ferment: Maya, enzim.

Fötal: Fötüs’e ait.

Frajil: Kolayca yırtılıp parçalanabilen, gevrek yapıya sahip.

Glikoprotein: Yapısında glikoz (C6H12O6), bileşiği olan protein molekülü.

Granül: Tanecikli.

Hematokrit: Kandaki şekilli elemanların hacminin, kan hacmine oranı.

Hepatosit: Karaciğer hücresi.

Hipokromik: Renk solukluğu, renk azalması.

Hipoksemi: Kanda Oksijen azlığı.

Hipoksi: Oksijen azlığı.

Hipotroid: Troid hormon azlığı.

İfraz: Salgı.

İn vivo: Organizma dışı, deney tüpünde yapılan çalışmalar.

İnhibe: Baskılama, çalışmasını durdurma.

İskemi: Kan akımının yetesiz kalması.

İzole: Ayırmak.

Kalorijenik: Isı üreten.

Kapiller: Kılcal

Kastre: İğdiş, kısır.

Kaşeksi: Zafiyet, beslenme bozukluğu.

Katekolamin: Adrenalin, noradrenalinin de içinde bulunduğu hormonlara topluca verilen isim.

Konjenital: Doğuştan, doğumla ve hamilelikle ilgili.

Kromatin: Koyu boyanan.

Kronik: Yavaş ve uzun süreli.

Laktasyon: Süt salınımı.

Makrosit: Dev hücre.

Metabolit: Metabolizma artıkları.

Metilasyon: Metil kök bileşiğinin bağlanması.

Mitotik indeks: Mitoz bölünme göstergesi (katsayısı).

Multipotensiyel: Çok yönlü.

Nukleus: Çekirdek.

Nükleol: Çekirdekçik.

Oligosakkarit: Az sayıda sakkarit molekülü içeren şeker bileşiği.

Östrojen: Kadınlık hormonu.

Patogenetik: Hastalık gidişatı sonucu.

Periferik: Merkeze uzak, uç bölgeler.

Peritübüler: Tüp yanındaki.

Poliglobüli: Çoklu Globülin protein bileşiği.

Polipeptit: Aminoasitlerin peptit bağlarıyla birleşerek oluşturdukları polimer yapı.

Prolaktin: Süt salınımını uyaran hormon.

Proliferasyon: Çoğalma, artma.

Radyoiyot: Radyoaktif iyot (I¹³¹).

Regüle etmek: Düzenlemek.

Rekombinant: Tekrar birleştirme.

Renin-anjiyotensin: Kan basıncını düzenleyen ve böbrek tarafından düzenlenen hormon sistemi.

Replikasyon: Kopyalamak.

Reseptör: Algılayıcı, alıcı.

Retikulum: Ağcık, ağ.

Salin: Tuz, tuzla ilgili.

Sellülarite: Hücreselleşme.

Sirküle: Dolaşan.

Stimulan: Uyaran uyarıcı.

Subklinik: Belirgin olmayan (hastalıklarda).

Subünite: Altbirim.

Sürrenel: Böbreküstü.

Teofilin: Adrenerjik etkili bir çeşit kafein türevi.

Tirozin kinaz: Tirozin molekülünü parçalayan enzim.

Toksik: Zehirli.

Transfüzyon: Nakil.

Transkripsiyon: Gen yardımıyla protein kopyalanması.

Transmembran: Hücre zarından geçiş özelliği.

Unipotensiyel: Tek yönlü.

Viskozite: Yoğunlaşma, akışkanlığın azalması.

Vital: Hayati, yaşamsal.

ß-adrenerjik: Adrenaline duyarlı bir çeşit reseptör.

**************************************

KAYNAKLAR:

1. Aksöz M;?Hematoloji I. Eritrosit Hastalıkları (Anemiler Polisitemiler)?İÜ Tıp. Fak. Yayınları, İstanbul, 1975

2. Berk AÖ;?Atlaslı Kan Hastalıkları Tanı ve Tedavi Teknikleri?Hekimler Birliği Vakfı, Türkiye Klinikleri Yayınevi, Ankara,1989

3. Bruknen P, Khan K;?Clinical Sport Medicine?McGraw-Hill Book Co.(Sydney), Toronto, 1993

4. Ganong William F;?Medical Physiology?California University, San Francisco,1977

5. Lavoie C, Diguet A, Milot M, Gareau A;?Erythropoietin (rHuEPO) Doping: Effects of Exercise on Anaerobic Metabolism in Rats?, Int. J. Sports Med.,19:281-286, Trois-Riviéres (Québec), 1998

6. Müftüoğlu E;?Klinik Hematoloji?Dicle Üniversitesi Tıp Fak. Yayınları, Diyarbakır-1981

7. Özer A;?Pratik Hematoloji-Klinik Laboratuvar ve Tedavi?Ege Üniversitesi Tıp Fak. Yayınları, İzmir,1985

8. West JB;?Physiological Basis Of Medical Practice?Best & Taylor?s II. Edition, Williams & Wilkins, London, 1985

9. Williams WJ; ?Hematology?III. Edition, Deptartment of Medicine, State University, New York, 1986

10. Yenson M;?İnsan Biyokimyası?İÜ Tıp Fak. Biyokimya Kürsüsü Yayınları, İstanbul-1981

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dünyanın En Büyük Sağlık Sorunu

DÜNYANIN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU

SİGARA

YENİ HAYATINIZA HOŞGELDİNİZ!

En sevdiğiniz koltuğa oturun, rahatlayın, bir çay yada kahve için. Bir sigara yakın. Arkanıza yaslanın ve rahatlayın. Dumanı içinize çekin, dışarı verin. Keyfini çıkarın. Üzülmeyin nasıl olsa, sigarayı yarın bırakacaksınız, yada öbür gün, yada öbür hafta, belki öbür ay … Bu tamamen size bağlı, bunu sizin için bir başkası yapamaz. Kendi kendinize yapmak zorundasınız. Herkes kendi kararını kendisi vermek zorunda, herkesin bağımlılık durumu farklı. Ancak, her sigara tiryakisinin akciğerleri aynı karanlık görünüşe sahip ve vücutları acı içinde.

Sigara içen herkes onun zararlarını biliyor. Tüm tavsiyeleri, uyarıları duyuyor, hatta her pakete baktığında onun sağlık için zararlı olduğunu okuyor. Sigaranın zararları ile ilgili kampanyaları istemese de fark ediyor. Ancak bunların hiç biri yeterli olmuyor. Üstelik, halka açık yerlerde, kapalı mekanlarda, devlet dairelerinde ve pek çok iş yerindeki sigara yasakları da tiryakilerin günlük sigara tüketimini azaltmıyor. Çünkü, onlar her zaman bir yolunu bulup istedikleri kadar sigara içiyorlar.

Kısacası, eğer bir kişi sigarayı bırakmaya hazır yada kesin kararlı değilse, sigara içmek için geçerli bir sebep ve uygun bir mekân mutlaka yaratıyor. Sigarayı bırakamamış tüm tiryakiler bilir bunu. Bazen de sigarayı bırakmak isteyen bir tiryaki, bir gün hiç içmedikten sonra, “bütün gün dayandım, artık bir sigara içebilirim” der ve her şey yeniden başlar. Sigaraya yeniden başlamak için “çok gerildim, çok stres altındayım, bir sigaraya ihtiyacım var” gibi bahaneler de ileri sürülür. “Birkaç sigaradan ne olur” düşüncesi de bu konuda çok etkilidir.

Sigarayı bırakmak için, ilk önce karar vermelisiniz. GERÇEKTEN.Bu kararı kesin olarak verdiyseniz, sigarayı hayatınızdan sonsuza dek çıkarabilirsiniz.

Alışkanlığınız yada ondan nasıl kurtulacağınız konusunda ne yazık ki bir genelleme yapmak pek mümkün değil. Sizin sigara içme sebepleriniz yada sigara tüketiminiz bir başkasınınkiyle aynı değildir. Örneğin, bir tiryaki hep aynı markayı hiç değiştirmeden içebilir, bir başkası ise sürekli değişik markaları kullanabilir. Ne zaman içtiğiniz, nasıl içtiğiniz, nerede içtiğiniz ve ne kadar içtiğiniz tamamen size özeldir.

Sigara içilmemesi gereken bir durumda, bir tiryaki uzun süre çok da fazla çaba göstermeden dayanabilir, bir başkası bu duruma hiç tahammül edemeyerek, kendisine hemen sigara içecek bir ortam yaratabilir. Bunun genel bir kuralı yoktur.

Herkesin kendi kişiliği, metabolizması ve tercihleri vardır. Bir başkası bir diğerine müdahale edemez yada kimse kimseye benzemez. Dolayısıyla, sigarayı bırakma kararı da tamamen kişiseldir.

Ancak şunu unutmamalısınız ki; bu kararı verdiğinizde kârlı çıkacak olan sizsiniz, böylece sağlıklı ve daha rahat bir hayata ulaşacağınızı bilin. Biz bu web sitesinde size, sigaranın tüm yüzlerini, devasa paralar dönen ve sizin sağlınız pahasına zengin olan bir endüstriyi, ayrıca bu kötü alışkanlıktan kurtulabilmeniz için başarıya ulaşmış bazı metotları sunacağız. Hangisini uygulayacağınıza gene siz karar vereceksiniz. Ayrıca iradenizi güçlendirmek için ve hayat tarzınızı olduğu gibi değiştirecek olan bu kararı verirken yardımcı olacak önerilerde bulunacağız. Yeni hayatınıza HOŞ GELDİNİZ!(1)

SİGARANIN TARİHÇESİ

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

19. Yüzyıl

1800: ABD’nin köle nüfusunun yarısından fazlası Virginia ve Maryland’deydi. Bu iki eyaletteki toplam zenci köle sayısı 395.000′di.

1800′lerin başı: Puro tüketimi, enfiye tüketimiyle rekabet etmeye başladı. Tütün çiğneme ve pipo kullanımı ortaya çıktı.

1854: 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı başladı. İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa’ya götürdüler.

1878: Kanada’nın Ontorio bölgesinin rahibi Albert Sims “The Sin of Tobacco Smoking and Chewing Together With an Effective Cure for These Habbits” (Tütün İçme ve Çiğneme Günahı ve Bu Alışkanlıkları Bırakmak İçin Etkili Tedavi) isimli kitabını yayınladı.

1881: ABD’de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldı. Böylece ABD, günde 120.000 sigara üretmeye başladı. Bir makine 48 kişinin yaptığı işi yapıyordu. Üretim maliyeti düştü ve güvenli kibritin de icadıyla, sigara tüketimi bir anda patladı.

1889: Saint John Hastanesi sigaranın zararlarını ve gırtlak kanserine neden olduğunu anlatan bir kitap yayınladı.

1891: Kanada’nın British Colombia eyaletinde, 15 yaşından küçüklerin tütün içmesi yasaklandı.

1895: Sadece Kanada’da 66 milyon adet sigara satıldı.

20. Yüzyıl

1903: Kanada, İngiltere ve Amerika’da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada’da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi.

1914: Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla, sigarayı yasaklama hareketi sekteye uğradı hatta tüm dünyada, cephedeki askerlere tütün yollama kampanyaları başladı.

1920′ler: Tüm dünyada sigara kullanımı hat safhaya ulaştı, bir yılda tüketilen sigara sayısı milyarları buldu.

1930: Almanya’nın Köln Üniversite’si bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkardı.

1934: İlk mentollü sigara üretildi.

1938: John Hopkins Üniversitesi doktorlarından Raymond Pearl sigara içenlerin, sigara içmeyenlere oranla daha genç yaşta öldüklerini belirtti.

1939: Almanya Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı. Cephedeki askerlere sigara taşınmaya başlandı.

Bu sırada Alman bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine inceleyen yeni bir istatistiksel rapor yayınladı.

1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60-%80′nin sigara içiyordu.

1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı.

1947: Kanadalı doktor Norman Delarue akciğer kanseri hastalarının %90′ının sigara tiryakisi olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı. (1)

SİGARA DÜNYASI

Nüfusun neredeyse altı milyara ulaştığı geniş dünyamız üzerinde yaşıyoruz. Pek çok zenginliği olan dünyamızda tütün çok önemli bir endüstri olmaya devam ediyor. Yıllık sigara üretiminden her birimize yaklaşık bin paket düşüyor. Bu da toplam altı trilyon paket sigara yapıyor! Bu rakam, sektörün para hacminin ne kadar büyük olduğuna dair bir fikir veriyor. Kısacası, sigara satışı, sektöre yaklaşık 200 milyar dolarlık (yaklaşık 1 Katrilyon 500 Trilyon Türk Lirası) bir gelir sağlıyor ve tabii parayı paylaşan dev sigara şirketleri, her yıl biraz daha devleşiyor.

Dünyanın en büyük sigara şirketleri ve bunların pazar payı şöyle:

Şirket Adı

Ülke

Pazar Payı (%)

Çin Milli Tütün Fabrikası

Çin

31

Philip Morris

ABD

17

BAT

İngiltere-ABD

13

RJR Reynolds

ABD

Rothmas International

ABD

 Ancak, bu ekonomik faaliyet dünyanın zenginleşmesine hiç de katkı sağlamıyor. 1993 yılında, Dünya Bankası sigaradan kaynaklanan hastalıkların maddi bedellerini, bu hastalıklar yüzünden oluşan iş kaybını, sigara tiryakilerinin kaybettiği iş gücünü, yangın kayıplarını ve sigaraya harcanın parayı hesaplayarak, tüm bunların dünya ekonomisine yılda net 200 milyar dolar kaybettirdiğini ortaya çıkardı. Ne yazık ki, bu kaybın yarısı gelişmekte olan ülkeleri kapsıyor.

Dünyada en çok sigara tüketen ülke, erkek nüfusunun %60’ının, kadınların ise %8’inin sigara içtiği Çin’dir. Bu ülkede toplam 385 milyon sigara tiryakisi yaşamaktadır. Buna bağlı olarak her yıl 750.000 kişi sigaranın yol açtığı hastalıklardan hayatını kaybetmektedir. DİKKAT EDİN BU SADECE ÇİN’DE SİGARA YÜZÜNDEN ÖLEN KİŞİLERİN SAYISIDIR!

Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybetmektedir. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona ulaşacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.

Türkiye’de ise her yıl 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz; eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000’e çıkacaktır.

Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor

Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor

SİGARA PAZARI

Son Durak

Eğitim

Sigara ve Para

Kadın Tiryakiler

Dünya Savaşıyor

Sonraki Durak: Gelişmekte olan Ülkeler

Dünyanın gelişmiş ülkeleri başta Kanada ve ABD olmak üzere sigaraya karşı ciddi bir mücadele başlattılar. Avrupa ülkelerinde de başlayan anti-sigara kampanyalarıyla, çok uluslu sigara şirketleri ciddi bir pazar kaybıyla karşılaştı ve buna bağlı olarak satışlarını gelişmekte olan ülkelere yönlendirdiler.

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verdiği rakamlara göre dünyada her on üç saniyede bir kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve bu rakama ölmeden önce yıllarca acı çeken insanlar dahil değil.

Dört katrilyon Türk Lirasından fazla bir hacme sahip olan tütün endüstrisi dünyanın en büyük endüstrilerinden biri olmayı sürdürüyor. ABD, Kanada ya da Avrupa Birliği gibi yerlerde devlet, bu dev endüstriyi kırmış durumda ve her geçen gün sigarayı bırakanların sayısı artmakta. Bu ülkelerde, sigara reklamları yasaklanmış durumda ve aleyhlerine açılan yüksek tazminatlı davalar, sigara üreticilerini yıldırmaya devam ediyor.

Tüm bu sebepler, tütün şirketlerini gelişmekte olan ülkelere yöneltiyor. Çünkü bu ülkelerde ki kanunlar yetersiz ve olan kanunlar da gelişmiş ülkelerde uygulandığı gibi uygulanmıyor. Ne yazık ki, bu ülkelerde sigara reklamlarına karşı hiçbir kanun yok varsa bile yeteri kadar zorlayıcı değil ve sigara firmalar yeni tiryaki bulmakta hiç zorlanmıyor. Asya kıtasının nüfusu tüm dünya nüfusunun %60’ını oluşturuyor ve tütün endüstrisini yeni tüketici arayışında kendine çekiyor.

Batılı sigara markaları uyguladıkları kampanyalarla pek çok yeni Asyalı tiryaki yaratıyorlar. Özendirmeye dayalı bu reklamlarla tüm potansiyel tiryakilere ulaşmayı planlıyorlar. Yüksek fiyattan satılan Amerikan sigaralarını fakir insanlar alamasa bile, onlardan içmeyi hedefliyorlar. Az gelişmiş ülkelerde Amerikan sigarası içmek sanki bir ayrıcalıkmış gibi reklam kampanyaları yürütülüyor. İnsanlar bu sigaraları istemeye başlıyor.

Asya’da pek çok kafe, bar ya da benzeri yerler sigara firmaları tarafından dekore ediliyor, özendirici posterler asılıyor, gençler “Marlboro Man” olmaya heveslendiriliyor. İnsanları sigaraya alıştırmak için bedava sigara bile dağıtılıyor.

Philip Morris firması, Asya’da özellikle de Vietnam’da izlediği bu tanıtım kampanyasını reddediyor, kesinlikle gençleri ve çocukları hedef almadığını iddia ediyor. Ancak, Vietnam’da düzenlediği etkinlikler durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Örneğin, 1998 yılında yaptığı yılbaşı eğlencesinde, Philip Morris küçücük çocukları Marlboro renklerinde yapılmış kovboy elbiseleri giydirerek, Marlboro atlarına bindirerek, genç çocuklara bedava birer sigara dağıttı.

İnsanları Eğitmek için Çok Çaba Harcanmalı

Ne yazık ki, insanları sigara konusunda uyarmak ya da onlara sigaranın zararlarını anlatarak, sigara tüketimini engellemek için çalışan devletler ya da sivil örgütler çok çetin bir mücadeleyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu konuda cehalet ve gaflet, yazılı uyarıları yetersiz kılıyor. Çoğu az gelişmiş ülkede insanlar fakirlik sınırının bile altında yaşıyor. Bu insanların çoğunun televizyonu yok, hatta radyosu bile yok. Örneğin, Uzakdoğu ülkelerinde yaşayan pek çok etnik grup var ve bunlar birbirlerinden farklı diller konuşuyor.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki doktorların da büyük bir kısmının sigara içiyor olması, sigara karşıtı çalışmaların inandırıcılığını azaltıyor. Politikacılar, sanatçılar ya da doktorlar gibi topluma örnek olan kişilerin sigara içmesi ne yazık ki, insanlara çok kötü örnek oluyor. Üstelik bu ülkelerde, pahalı sigara içmek, bir statü ya da güç sembolü haline geliyor ve politikacılar özellikle sigara içiyor.

Sigara ve Para

Sigara konusunda en önemli rolü tabii ki para oynuyor. Tütün çok uluslu firmaların yanı sıra, devletler için de önemli bir vergi kaynağı. Az gelişmiş ülkelerde sigaradan alınan vergi, gelişmiş ülkelerinden daha fazla. Bu ülkelerdeki insanlar için sigara tüketiminin sonuçları da bir o kadar kötü. İngiliz Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre;

1974-1994 arasında Birinci Dünya Ülkelerinde sigara tüketimi %10 azalırken,

Az gelişmiş ülkelerde sigara tüketimi %67 artış gösterdi,

2030 yılı itibarıyla sigara kullanımına bağlı ölümler %600 kat artacak, yani bu sayı şu an 1 milyondan, yedi milyona çıkacak.

Bir Başka Pazar, Kadın Tiryakiler:

Tütün endüstrisi için bir diğer cezp edici pazarı kadınlar oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) raporuna göre günümüzde az gelişmiş ülkelerde yaşayan kadınların sadece %7’si sigara içiyor. Örneğin, Çin’de erkek nüfusun 1/3’ü sigara içerken, kadın nüfusunun yalnızca %1’i sigara kullanmaktadır. Ancak, endüstri kadınları ele geçirmek için, özellikle kadınlara yönelik sigara markaları üretmektedir. Çin’deki Yurin (Güzel Kadın) isimli sigara bunlara bir örnektir. Bunun yanı sıra, Philip Morris firması Hong Kong’da kadınlar arasında Virginia Slims markasını yaygınlaştırmak için kampanyalar yapmaktadır.

Tütün firmaları için, gelişmekte olan dünya fazlasıyla kârlı görünmektedir. Ancak, sürekli önlem alan ve sigara karşıtı kanunlar çıkaran Birinci Dünya ülkelerinde giderek kârları azalmaktadır.

Dünya Savaşıyor

1999 yılı, Mayıs ayında Cenevre’de, 50 ülke tarafından imzalanan “Tütün Kontrolü Taslak Anlaşması”, Dünya Sağlık Örgütünün tütün kullanımını engelleme girişimlerine destek veren ilk uluslar arası anlaşma olmuştur.

Bu taslak anlaşma, tütün reklamlarının, promosyonlarının yanı sıra tütün üretimi, kaçakçılığı, vergisi ve yan ürünleri gibi konularla ilgili maddelerden oluşmaktadır. Bu taslağın, uluslar arası bir anlaşmaya dönüşmesi ve böylece tütün kullanımına bağlı ölümlerin ve sağlık problemlerinin azaltılması umut edilmektedir. WHO’nun yanı sıra bu anlaşmanın yapılması için çalışan diğer organizasyonlar şunlardır: Kanser Birliği, Uluslararası Gelişim Araştırma Merkezi, Uluslararası Tütün ve Sağlık Ajansı, Uluslararası Verem ve Akciğer Hastalıkları Birliği ve Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler de sigarayla mücadele etmeyi öğreniyorlar. Latin Amerika ülkeleri buna güzel bir örnek. Venezüella, Nikaragua, Guatemala, Brezilya, Peru ve Ekvator bu konuda birlik yaparak, önlem almaya başladılar.

SİGARA BAĞIMLILIĞI

Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?

Sigara Tiryakileri

Neden Başlıyorlar?

Neden İçmeye Devam Ediyorlar?

Neden Bırakmak İstiyorlar?

“Ama Ben Sigarayı Seviyorum”

“Eğer Sigarayı Bırakırsam Ölürüm”

Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?

Bu soruya verilebilecek en kısa cevap “eroinden daha fazla”dır. Sigaradaki nikotin, ciddi bağımlılık yapan bir maddedir, insanları genellikle yetişme çağında kendisine esir etmektedir.

İnsanlar sigaraya genç yaşlarda başlar ancak yaşlandıkça onu bırakmak zorlaşır. Ergenlik döneminde sigaraya başlayan çocuklar, hayatları boyunca sigara bağımlısı olma riski taşırlar.

Gençlerin 1/3′ü sigarayı denemektir ve bunların yarısı sigara bağımlısı olma riski taşımaktadırlar. Ne yazık ki, hayatındaki ilk iki sigarasını tamamen bitiren gençlerin %85′i sigara bağımlısı olmaktadır. Kısacası bir kere başlayınca bir daha zor bırakılan bu korkunç alışkanlık, her yıl giderek artan rakamlarda can almaktadır.

 Neden Başlıyorlar?

Sigara bağımlılığının çok az fiziksel yönünün yanı sıra, asıl beynimizde oluşan alışkanlık yönü vardır. Sık sık tekrar edilen her eylem zamanla, beynimizde alışkanlık yapar. Genelde alışkanlıklar hayatımızı sürdürmemiz için çok önemlidir. Yürümek, okumak, yazmak, yüzmek, araba kullanmak; tekrar yapa yapa kazandığımız faydalı alışkanlıklardır. Bir de sigara gibi kötü alışkanlıklar vardır ki; bunlar da tekrar edilerek alışkanlık kazanılır. Bu alışkanlığınızı hatırlatacak bütün nesneler ve eylemler ile otomatik olarak alışkanlığın gereğini yerine getirmeniz için, beyin emir verir. Bu otomatik şartlanmalarda, bu şartlanmanın sebebini bilirsek daha rahat karşı koyabiliriz. O nedenle size bu alışkanlığımızı körükleyecek bu şartlandıran nesne ve eylemlere “ÇIN” lamalar adını vereceğiz. Asla unutmamalısınız; “siz sigara içmek istemiyorsunuz” seçiminiz budur. Fakat uzun yıllar sürdürdüğünüz sigara içme alışkanlığınız, bulunduğunuz çevre ile bağlantılar yapmış durumdadır. Bazı eşyalar (çakmak, küllük, çay, kahve gibi) yada durumlar (yemek sonrası, televizyon seyrederken, arkadaş sohbetleri, araba kullanırken vs.) size çağrı yapacaktır.

Sigarayı bıraktıktan sonra bu “ÇIN” lamalar olacaktır. Canınız asla sigara içmeyi istemediği halde bu “ÇIN” lamalar neticesi, sizde daha önceki alışkanlığınıza dönük, otomatik tepki verme hali oluşmaktadır. Bu “ÇIN” lamaları tanımlayıp, sigara içmeme yönündeki seçiminizi ve kararlılığınızı devam ettirin. Buna karşılık gittikçe azalacak şekilde sigara içme yönünde “ÇIN” lamalar olacaktır. Bu çınların olması normal bir gelişmedir. Artık anlamını biliyorsunuz. Herhangi bir şekilde vücudunuzun tütüne/nikotine ve sigaranın içerdiği diğer zehirlere ihtiyacı yok. Bu “ÇIN” lamalar bir alışkanlığın terk edilmesi ile ortaya çıkan arayışlardan başka bir şey değildir. Çınlamaların zamanla çok azaldığını seyrekleştiğini göreceksiniz.

Neden İçmeye Devam Ediyorlar?

SİGARA TİRYAKİLERİNİN SİGARA İÇERKEN,

ÇOĞU KEZ SAVUNDUKLARI YANLIŞ İNANIŞLAR :

Sinirlerimi Yatıştırıyor : Baskı altında olduğunuz yada uymanız gereken tarihler veya yerine getirmeniz gereken sorumluluklarınız mevcut olduğu zaman bir sigara içmenin, sizi sakinleştirdiğini hissedebilirsiniz. Yani bütün bunlar, bir sigara yakmazsanız, zorlukla göğüs gerebileceğiniz olumsuzluklardır. Zorlu bir çalışma gününden sonra televizyonun karşısına geçerek ayaklarınızı uzatıp dinlenir yada yemekten sonra, bir tane de sigara yakmanın, günün yorgunluğunu daha kolay atmanıza yardımcı olduğunu, sizi daha çok rahatlattığını düşünebilirsiniz. Eğer sigara içmiyor olsa idiniz bütün bu zorluklara iç doğal dengeleriniz ile daha kolay karşı duracaktınız. Alacağınız, derin bir nefes bile sorunuzun size baskı yapmasına engel olacaktı. Ne yazık ki şimdi tam anlamı ile soluk bile alacak temiz akciğerlere sahip değilsiniz.

Beni Canlandırıyor : Güne canlı bir şekilde başlamak için de sigara içiyor olabilirsiniz. Bir sigara yakıncaya kadar kendinizi tembel, canı hiç bir şey yapmak istemeyen yada huzursuz biri olarak hissedebilirsiniz. Sigara içmek ayrıca sizin uyanık kalmanızı da sağlayabilir. Eğer sigara içmiyor olsa idiniz çok daha canlı ve enerjik olacaktınız. Tam anlamı ile soluk bile alacak durumda değilsiniz. Sigara ilerde refleksleriniz de azaltacaktır.

Sıkıntılarımı Gideriyor : Eğer sıkıntılı bir gün geçirmişseniz sigaranın bu sıkıntıyı giderdiğini hissedebilir yada zaman geçirmeniz gerektiğinde, örneğin tren veya otobüs yada bir arkadaşınızla buluşmak üzere beklerken sizi meşgul edebilir. Yine sigara, bir işi tamamladığınızda ödül yada bir işe başlarken teşvik olarak ta içiyor olabilirsiniz. Bu tarif tam anlamıyla bir esarettir. Hayatta vakit geçirecek o kadar güzel şeyler var ki. Bir dergi gazete okumak.Bir meyve yemek vücudun gerçek enerjisini ortaya çıkarır, ağza tat veren asıl güzel ödül odur.

Düşünmeme Yardım Ediyor : Bir sorunu çözümlemeye yada bir işi tamamlamaya çalıştığınız sırada zor anlar geçirebilirsiniz ve sigara size bu zorluğu atlatmanızda yardımcı oluyormuş gibi gözükebilir. Sigara içmenin, elinizdeki işin üzerinde konsantre olmanıza veya baskı altında bulunduğunuz sıralarda daha çabuk düşünmenize yardım edeceğini düşünebilirsiniz. Eğer tiryaki olmasaydınız işinize daha çok konsantre olabilirdiniz Unutmayın her nefes sigara yaklaşık 100.000 beyin hücrenizi öldürüyor. İlerdeki yıllarda reflekslerinizi bile kaybedebilirsiniz.

Kendime Olan Güvenimi Artırıyor : Bir topluluk içerisinde bulunduğunuz ve kendinizi biraz sıkıntınızda hissettiğinizde, özellikle yeni insanlarla tanıştığınız ya da elinize yeni bir iş aldığınız zamanlarda sigara içmek, sizi rahatlatabilir. Olasılıkla kendinize pek güvenmediğiniz zamanlarda sigara içmek, güveninizi artırabilir ya da zihninizi sorunlarınızdan uzaklaştırmanızda size yardım edebilir. Ne yazık ki tiryakiler buna kendilerini inandırmışlardır. Eğer sigaradan tamamen kurtulsalar, kendi başlarına bunların üstesinden daha kolay bir şekilde geleceklerini göreceklerdir.

Kilo Almama Yardım Ediyor : Sigaradaki nikotin, yemek yemenize engel olabilir. Bazı insanlar sabahları kahvaltı etmek yerine bir sigara yakmayı tercih ederler; diğerleri ise kilo almamak için, ara öğünlerin yerine sigara içerler. Sigara, kalp atışlarını dakikada 15 sayı daha artırır, jiklede bir motor gibi daha çok kalori harcarsınız. Sigarayı bıraktığınız zaman kilonuzda meydana gelen artışı düşünmeniz sizi, bu alışkanlığınızı sırf bu nedenle devam ettirmenize yetecek kadar etkileyebilir. Sigarayı bıraktığınızda aşırı yemeye kaçmadığınız süre, önceleri birkaç kilo almanız çok doğaldır. Daha sonra kazanacağınız enerji ile bu kiloyu çok rahat verebilirsiniz. Unutmayın; alacağınız bir kaç kilo belki sağlığınız için gerekli olabilir, fakat sigara sizi süratle ölüme götürür.

Sigaradan zevk alıyorum ya da sigarayı seviyorum: Tiryaki olarak bu sözleri kullanıyor olabilirsiniz. Size bir arkadaş dost gibi gözükebilir. Bir sevdiğinize söylediğinizden fazla onu sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Tiryakilerin en çok düştükleri tuzak; belki de bu kelimelerde yatmaktadır. “Sevgi” “zevk” “dost” bilinç altımız bu kullandığınız sözleri kaydeder ve sigarayı bırakmak istediğiniz zaman anlamını bulamadığınız kadar zorlanırsınız.

Unutmayın: Sigara zevk alınacak sevilecek bir şey asla değil. Bir insanın kuru üstelik zehirli bir otu sevmesi çok anlamsı bir davranıştır. Sigara zevk değil olsa olsa acı verir. İnsana dost değil düşmandır.

Bütün bu yanılgıları bir tarafa bırakıp gerçeklerle yüz yüze gelin: Sigara sizin dostunuz değil, sinsi bir düşman. Size zevk değil aslında acı veriyor. Bir insanın kendini çevresindekileri, hatta çocuklarını zehirlemesinden zevk alması düşünülemez. Sevgi ancak canlılara duyulabilir, sigara gibi son 55 yılda 80 milyon insanı yok eden bir halk düşmanına değil. Olsa olsa ondan nefret edilir tiksinti duyulur. Öncelikle bunca yıldır sizi kandırdığı ve aldattığı için, sonra da dünyada her yıl bu maddeden kurtulamayıp ölüme giden 3 milyon zavallı kurban için bu pislikten nefret edin. Her fırsatta ona olan nefretinizi artırın. Sigaranın içinde tütün denilen insandan başka hiçbir canlının yemediği kurutulmuş ot vardır. Siz daha ilersini hayal edip, bu maddeyi en çok tiksindiğiniz, iğrenç bulduğunuz nesnelerle özleştirin. Örneğin tütünle birlikte hamam böceklerinin de kuruyup karıştığını, yada kurumuş at gübresinin bunun içine karıştığını düşünün. Bu şekilde tiksintiniz daha da artacaktır.

Neden Bırakmak İstiyorlar?

1) Sağlığıma önem verdiğim için

2) Kendimde olumlu değişimler yapmak için

3) Damarlarımdaki daralmaya engel olmak için

4) Soluk soluğa kalmamak için

5) Kanser olmamak için

6) Kalp krizi geçirmemek için

7) Nefesimin kötü kokmaması için

8) Üstümün başımın kötü kokmaması için

9) Çevremdekilerin sağlığını korumak için

10) Çevremi rahatsız etmemek için

11) Kendime olan saygımı artırmak için

12) İlkel bir davranıştan kurtulmak için

13) Öz güvenimi kazanabilmek için

14) Çocuklarıma iyi örnek olmak için

15) Torunlarıma iyi örnek olmak için

16) Öğrencilerime iyi örnek olmak için

17) Çocuğumun hatırını kırmamak için

18) Paramı israf etmemek için

19) Eşime daha fazla işkence çektirmemek için

20) Rahat yürümek için

21) Rahat uyumak için

22) Rahat merdiven çıkmak için

23) Sigara sağlığımı ciddi şekilde tehdit ettiği için

24) Doktoruma giderken utanmamak için

25) İnsanlarla rahatça öpüşebilmek için

26) Hızlı yaşlanmamı durdurmak için

27) Özgür olmak için

28) Daha kolay nefes almak için

29) Yemeklerden daha fazla tat almak için

30) Daha iyi koku almak için

31) Daha fazla zehir solumamak için

32) Kendimle gurur duymak için

33) Kendime olan güvenimin artması için

34) Kendimin daha değerli olduğunu görmek

35) Kamuya açık yerlerde, sigara içmeyenlerin arasında utanıp sıkılmamak için

36) Temiz bir boğaz ve burun ile nefes almak için

37) Kendime yakıştıramıyorum

38) Sigara içmeyi hiç akıllıca bulmadığım için

39) Sigaradan tiksindiğin için

40) Sigara denen bu zararlıya yenilmemek için

41) Sigara tarafından daha fazla kandırılmamak için

42) Kendimi kurbanlık koyun gibi görmemek için

43) Doğacak bebeğim için

44) Baba olmanın sorumluğu için

45) Sigaraya daha fazla köle olmamak için

46) Sigaradan nefret ettiğim için

47) Modern bir insana hiç yakıştıramadığım için

48) Çevremin şikayetlerinden kurtulmak için

49) Enerji kapasitemi kaybetmemek için

50) Kendi kendimin efendisi olmak için

51) Kaliteli yaşamayı tercih ettiğim için

52) ………………………………………………………… ve sizin daha özel sebepleriniz

“AMA BEN SİGARA İÇMEYİ SEVİYORUM”

Bu cümle sigara tiryakileri tarafından sıklıkla söylenir. Sigara içmeyenler ise bu kadar zararlı bir şeye olan bu düşkünlüğe inanamazlar. Aslında tiryakiler yalan söylerler, yalan söylediklerini kendileri de fark etmezler. Onlar sadece sigara içmeyi sevdiklerine inanırlar. Eğer beyinleri devreye girmeden sadece vücutları konuşsaydı mutlaka bambaşka şeyler söylerdi.

Sigara içenler kendilerini sigarasız düşünemezler, bu onlar için vazgeçilmezdir, içmediklerinde elleri boş kalır. Pek çoğu bu korkunç maddeyi “en iyi arkadaşım” diye adlandırır, üstelik bu en iyi arkadaşın kendilerini yavaş yavaş öldürdüğünü bile bile. Ama gene de en geçerli sigara içme sebebi ona karşı olan “sevgidir”.

Aslında, onları sigaraya bağımlı yapan şey tam olarak fiziksel değildir. Eğer öyle olsaydı, sigarayı ilk içtiğimizde hoşumuza giderdi. Kaç insan hayatında içtiği ilk sigaradan zevk almıştır? Yada ilk sigarayı içer içmez günde iki paket sigara içen bir tiryaki haline gelmiştir? Eğer insana öyle mükemmel bir keyif verseydi herhalde bunlar gerçekleşirdi. Ama hiç kimse, ilk sigarasını içtiğinde zevkten dört köşe olduğunu söyleyemez.

Aksine ilk sigara içimi, çok keyifsiz, acıklı, çoğunlukla mide bulantısıyla sonuçlanan kötü bir tecrübedir. Herkes ilk deneyimini şöyle anlatır: Boğazım yandı ve öksürmeye başladım. Midem bulanmaya başladı ve saatlerce başım döndü. Dişimi fırçalasam da ağzımdaki o iğrenç tat geçmedi”. “Bir daha hiç sigara içmemeye karar verdim. Ama arkadaşlarım içiyordu ve ben de içmeliydim…”

Peki bu kötü ilk tecrübeden sonra, sigara içmeye devam edilmesinin sebebi nedir? Bunun genel olarak üç sebebi vardır, birinci ve en yaygın olanı, bizi yaşımızdan daha büyük ve daha olgun gösterdiğine inanmamızdır. Eğer bir yetişkin gibi sigara içersek, bir yetişkin gibi görüneceğimizi düşünürüz. Aslında bu doğrudur ama sadece yaşıtlarımız ve bizden daha küçük çocuklar arasında. Gerçek yetişkinler, sigara içen ergenlik çağında bir çocuk görünce, onun sigaraya ne kadar erken başladığını düşünüp, üzülürler.

İkinci sebep, sigara içenlerin daha cazibeli göründüğümüz yanılgısıdır. Büyüme çağındaki çocuklar genellikle ünlü artistlerden etkilenir ve kendi imajlarını onlara bakarak çizerler. Liz Taylor, James Dean, John Wayne, Humphrey Bogart, Suzan Avcı, Neriman Köksal, Ayhan Işık, Fikret Hakan gibi sigara içmeye çalışır pek çok genç, bilinçli olarak ya da bilinçsizce. Her gencin kendine seçtiği bir model vardır. Bahsettiğimiz bu oyuncular, filmlerin en önemli sahnelerinde hep sigara içerlerdi. Üstelik John Wayne bir Amerikan sigarasının reklamında bile oynamıştı. Ayrıca hep en seksi diye tanımlanan aktrisler sigarayla poz vermişlerdir.

Üçüncü yaygın sebep ise arkadaşlardır. Eğer arkadaş grubunuzdaki herkes sigara içiyorsa ve siz içmiyorsanız, onlar tarafından büyük ihtimalle tuhaf karşılanırsınız. İlk gençlik döneminde, asi genç imajı çizmek her zaman eğlencelidir. Sigara asi gençlerin sembolüdür.

Ancak, oyun gibi başlayan bu korkunç alışkanlık, ilerleyen yıllarda, içen kişiyi nikotin bağımlısı ve etrafına dayanılmaz kötü kokular yayarak dolaşan birisi haline getirecektir.

Bugün sigaranın zararları bilindiği halde, sigaraya başlayan veya onu bırakamayan insan sayısı da ne yazık ki hiç de az değil. Ateşin sönmesini engellemek için kimyasal bir uygulamadan geçirilmiş bir kağıda sarılı zehirli bitki, tohum ve maddelerden çıkan zehirli bir dumanı içimize çekerek hem kendimizin hem de çevremizdekilerin sağlını bozmamızın sebebi ancak, bu iğrenç maddenin arkasındaki maddi kazanç odakları olabilir. Hâlâ bu odaklar, insanları kendilerini öldürmeleri için motive edebilmekte ve biz de hâlâ bunların bizim hayatımız üzerinden para kazanmalarına izin vermekteyiz.

Yaptığımız şeyin farkında mıyız? Ne yazık ki değiliz. Neden sigara içtiğimizi bile sorgulamıyoruz. Bütün söyleyebildiğimiz, nikotin bağımlısı olduğumuz ve onu bırakmamızın zor olduğu…

Bu sizce yeterli mi? Yıllarca nikotin almadan yaşadığımızı unutuyor muyuz? Tüm gelişimimizi, sağlıklı, güzel kokarak geçirdiğimiz günlerimizi nikotin olmadan yaşıyoruz oysa… Kendimiz o kadar kandırıyoruz ki, sigara içmeden geçirdiğimiz yılları silip atıyoruz sanki.

Bazen sigarayı yıllarca bırakan kişiler, o kadar yıldan sonra, birdenbire bıraktıkları günkü kadar sigara tüketimine başlayabiliyorlar. Bunun sebebi sadece nikotin bağımlılığı olabilir mi?

Sigaraya bağımlığı yapan şey nedir? Başta bahsedilen üç sebepten başka bir şey değildir. Çünkü, sigara içerken hâlâ olgun, cazibeli ve farklı göründüğümüzü düşünüyoruz. Ötesini de düşünmüyoruz. Rol yapıyoruz.

Peki ne yapacaksınız? Sizi sigara içmeye iten sebepleri tekrar düşüneceksiniz. Hem de bir yada iki kez değil defalarca, binlerce kere. Çünkü yıllardır, bu sebepler sizi binlerce sigara içmeniz için şartladı. Her sigara vücudunuzun acı çekmesine sebep oldu. Sigara içmek acı verir, siz bunu hissedemeyecek kadar körelmiş olsanız da.

Bazen bir kişinin fikir değiştirmesi bir anda olur. Bazen daha uzun sürer. Kimileri sigarayı birdenbire bırakır, kimileri yavaş yavaş. Bu beyninizdeki şartlanmanın dozuna bağlıdır. Şartlanmayı yok ederseniz, sigara içmeniz için bir sebep kalmaz.

Unutmayın, sigarayı bırakmakla, sigara içme sebepleriniz yok etmek aynı şeyler değildir. Sigarayı bırakabilirsiniz ama eğer konuyu beyninizden silmezseniz yukarıdaki örnekteki gibi yıllar sonra hiç bırakmamış gibi başlayabilirsiniz.

Ne kadar sigarayı sevdiğinizi söyleseniz de, kendinizi kandırmayın. Belki geçmişi değiştiremeyip” EĞER SİGARAYI BIRAKIRSAM ÖLÜRÜM”

Sigara tiryakilerinin çok sık söylediği çok acıklı bir cümledir bu…

Bu yaklaşımdan kurtulmak için yapmanız gereken şey, kendinize şu soruyu sormaktır “sigara içtiğiniz için kendinizle gurur duyuyor musunuz?” Çoğunlukla, kişiler sigara içmekten dolayı gurur duymazlar ama sigaraya başlama nedenleri olan kendi kararlarını verme ve bağımsız olma isteklerini tatmin ederler. Bu yaptığınızın doğru olduğunuz, siz de dahil olmak üzere kimse söyleyemez. İşte bu yüzden, sigara bırakma isteğinin sizin içinizden gelmesi gerekir, başka kimse buna müdahale edemez.

Aslında, gerçekleri göze alarak, söylemeniz gereken “sigarayı bırakırsam ölürüm”, değil, “sigarayı bırakmazsam ölürüm” olmalıdır. Bu yanlış söylemin altında yatan aslında “kendimi yanımda arkadaşım sigara olmadan düşünemiyorum. Onsuz rahatlayamam. Onsuz hiçbir şeyi başaramam. Yaşamak için ona ihtiyacım var” düşünceleridir. Aslında bu düşünceler size değil, bağımlılığınıza aittir. Sigara bağımlılarının çoğu, sigarayı bırakmayı denemiştir ve kendilerini bedenen ve ruhen çok kötü hissetmişlerdir. Evet, bazen zor olabilir, bazen kendinizi ölü gibi hissedebilirsiniz. Sigarayı bıraktığınız için asla ölmez aksine hayata yeniden başlarsınız. İlk birkaç gün içinde tüm kötü hisleriniz yok olacak, canınız bir daha sigara istemeyecek ve hayatınızın sonuna kadar, sigara içmeden, sağlıklı bir ömür süreceksiniz. Unutmayın.

SİGARADA KAÇ ZEHİR VAR?

Sigarada bulunan zehirlerden birkaçı:

Polonyum - 210 (kanserojen),

Radon (radyasyon),

Metanol (füze yakıtı),

Toluen (tiner),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüpgaz),

DDT (böcek öldürücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri ),

Aseton (oje sökücü),

Naftalin (güve kovucu),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksik madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

SİGARANIN ZARARLARI

Sigaranın İçinde Neler Var?

Sigaranın Vücuda Verdiği Zararlar

Sigaranın Psikolojik Etkileri

SİGARANIN İÇİNDE NELER VAR?

Sigaranın içinde ortalama 44 adet zehirli madde vardır. Bunlar kanserojen maddelerdir ve en tehlikelileri arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluene, amonyak ve propilen glikoldur. Örneğin; siyanid kesinlikle öldürücü bir zehirdir.

SİGARA İÇMENİN VÜCUDA ETKİLERİ

Artık herkes sigaranın ne kadar ne kadar zararlı olduğunu biliyor. Tütünün kanserojen olduğunu duymayan, bilmeyen kalmadı. Ancak, sigaranın zararları bununla bitmiyor, her türlü kalp ve akciğer hastalığına yol açıyor, damar tıkanıklığı felce kadar götürebiliyor.

İlk nefes … ve sonrası

Sigara içtiğiniz anda, vücudunuz etkilenmeye başlar. Nabzınız yükselir, daha hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Kan dolaşımınız yavaşlar. Sigara içinde yaklaşık 3.700 zehirli madde barındıran bir karışımdır. Bunların büyük bir bölümü kanserojendir. En zararları da karbon monoksit, hidrojen siyanid ve amonyaktır ve bu zehirli kimyasal maddeler, bir nefes sigarayla kan dolaşımınıza karışır. Bunun sonucunda, astım, ciğer yangısı, göğüs ağrıları başlar. Daha sık nezle, grip ve soğuk algınlığı geçirmeye başlarsınız.

Her on üç saniyede bir kişi, sigaraya bağlı bir hastalıktan hayatını kaybetmektedir. Her yıl dünyada 2.500.000 milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin başlıca sebebi akciğer kanseridir, ikinci önemli sebep kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir.

İnsan vücudunda, hiçbir bölüm yoktur ki; sigarada bulunan kimyasal maddelerden etkilenmesin. Bu bölümde, vücudunuzda kısa bir tur yapacağız ve vücudunuzun ne halde olduğunu size göstereceğiz:

Baş ve Yüz

Bir sigara bağımlısı olarak, ağız kanserine yakalanma riskiniz çok yüksek. Ayrıca tütün duman diş eti hastalıklarına yol açar, diş çürümesine ve nefesinizin kötü kokmasına sebep olur. Bunların yanı sıra sigara bağımlılarında kronik baş ağrılarında rastlanır. Beyne giden oksijende azalma olur bu da beyin damarlarının daralmasında neden olur. Bu durum kişiyi felce kadar götürür.

Akciğer ve Bronşlar

Soluk borunuzdan ve bronşlarınızdan geçen duman göğsünüze iner. Sigara dumanındaki hidrojen siyanid, bronşlarınızın çeperini yakar ve kronik öksürük ortaya çıkar. Bronşlar zayıfladıkça, bu bölgede pek çok hastalık oluşur. Akciğer salgılarında azalma olur ve bu da kronik öksürüklere yol açar. Sigara içenler, içmeyenlere on kat daha fazla akciğer kanseri olma riski taşırlar.

Kalp

Sigaranın kalbe verdiği zararlar tek kelimeyle yıkıcıdır. Nikotin kan basıncını yükseltir ve kanın daha çabuk pıhtılaşmasına sebep olur. Sigarada bulunan karbon monoksitin kandaki oksijeni yok etmesiyle damarlarda kolesterol depolanır ve bu da kalp krizi riskini arttırır. Bunun yanı sıra, kan dolaşımı bozukluklarına bağlı olarak, felç, parmaklarda kangren ve iktidarsızlık, sigara içenlerde çok sıklıkla görülen hastalıklardır.

Organlar

Sigaranın sindirim sistemine pek çok kötü etkisi bulunmaktadır. Sigara tüketimine bağlı olarak, midede asit salgılanması artar, mide yanmaları ve ülser başlar. Sigara bağımlılarında pankreas kanseri çok sıklıkla ortaya çıkar, büyük ölçüde ölümle sonuçlanır. Sigaranın ihtiva ettiği kanserojen maddeler, idrarla dışarı atılır ancak bu maddelerin vücuttaki varlığı mesane kanserine yol açar. Sigara yüzünden oluşan yüksek kan basıncı ise böbreklere büyük zarar verir.

Sonuçlar

Sigaranın sağlık üzerindeki kötü etkileri araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu araştırmalar göre, sigara tiryakisi erkeklerin %40′ı henüz emeklilik yaşına gelmeden hayatını kaybetmektedir. Bu oran sigara kullanmayanlarda %18′dir. Sigara kullanan kadınlarda ise rahim kanseri riski çoğalmaktadır, hamile kadınların sigara içmesi ise sakat ve ölü doğumlarla sonuçlanmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, sigarayı bıraktığınız anda vücut kendi kendini tamir etmeye başlar. On yıl içinde vücut hiç sigara içmemiş gibi olur. Ancak, sigarayı bırakmak için kanser ya da kalp hastası olmayı beklerseniz, vücudunuzun kendini tamir etmesi için pek fazla vakti olamayacaktır. Ne yazık ki, bu hastalıklar çoğunlukla öldürücüdür. Sigarayı bırakmanız için daha iyi bir sebep olamaz. Ne Dersiniz? (1)

Sigaraya Bağlı Hastalıklar / Sigara İçmeme Nedenleri!

a. Kanserler

Akciğer, dudak, dil, yutak, gırtlak, karaciğer, yemek borusu, mide, anüs, pankreas, mesane, rahim, meme, yumurtalık, böbrek, mesane, penis ve kan kanserleri

b. Solunum sistemi hastalıkları

Kronik bronşit, amfizem, astma, Goodpastures, eozinofilik granülom, bronşiolitis, uyku-apne s, pnömotoraks, tüberküloz, pnömokok infeksiyonu

c. Kalp damar hastalıkları

Aterosklerotik kalp-damar hastalıkları (renal, koroner, karotid, mezenterik, iliyak arterler ve abdominal aorta), enfarktüs, aritmiler, inme, periferik arter hastalığı, venöz tromboemboli

d. Sindirim sistemi hastalıkları

Peptik ülser, kanama, delinme, GÖR, kronik pankreatit, Crohn hast. kolon adenomları

e. Kadın hastalıkları ve doğum

Erken menapoz, kemik erimesi, Erken doğum, erken membran rüptürü, düşük, düşük doğum ağırlığı, ani çocuk ölümleri, büyüme gelişme geriliği, zeka geriliği, febril konvülsiyon, davranış bozukluğu, atopik hastalıklar, akciğer gelişme bozukluğu, artmış solunumsal infeksiyonlar

f. Erkek üreme sistemi hastalıkları

Sperm kalitesinde azalma, prostat hipertrofisi

g. Cilt hastalıkları 

Cilt buruşukluğu, psöriyazis

h. Romatizmal hastalıklar

Osteoporoz, Romatoid artrit

i. Psikiyatrik hastalıklar 

Depresyon, şizofreni

j. Endokrin hastalıklar

Hormon bozuklukları, Grave’s hastalığı, guatr

k. Böbrek hastalıkları

Glomerülonefrit

l. Ağız hastalıkları

Tat azalması, diş eti hastalıkları

m. Koku duyusu azalması

n. Katarakt 

Katranı azaltılmış, mentollü, filtreli sigaralar zararsız anlamına gelmez. Henüz zararsız bir sigara üretilmiş değildir.(2)

SİGARANIN PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Sigara tiryakileri sigara içme isteklerini genellikle şöyle açıklar:

- Gergin olduğum zaman içiyorum.

- Dikkatimi toplamak için içiyorum.

- Canım sıkkın olduğu zaman içiyorum.

- Üzgün olduğum zaman içiyorum.

- Sinirli olduğum zaman yatışmak için içiyorum.

Yalnızca bir sigara bu kadar çok şey verebilir mi? Bu sorunun cevabı sigaranın barındırdığı kimyasal maddelerin psikolojik etkilerinde yatıyor.

Nikotin - Güçlü Bir Uyarıcı

Sigara bağımlılarını kendisine bağlayan nikotin; kokain yada amfitemin kadar güçlü ve onlara benzer bir uyarıcıdır. Tiryakiye sürekli sigara içme isteği veren şey de odur. Nikotin sigara içen kişiyi uyarır, kalp çarpıntısına, yüksek tansiyona, kişinin nefes alıp verişinin hızlanmasına sebep olur. Ne yazık ki, bu etkiler yirmi dakika içinde kaybolur ve tiryaki bir sigara daha yakar.

Karbon Monoksit ve diğer Sakinleştiriciler

Hem sigara dumanında hem de alkolde bazı sakinleştirici maddeler bulunmaktadır. Sigarada bulunan karbon monoksit, kişiyi sersemleştirir. Bu kimyasal maddeler, kısa bir süre için gerilimi, kızgınlığı ve diğer güçlü hisleri bastırır.

Diğer Psikolojik Etkiler

Pek çok sigara bağımlısı için, sigara içmek törensel bir şeydir, kişi işini bırakır, paketten bir sigara alır, onu yakar, dumanı içine çeker ve dışarı verir, kendisini rahatlattığını düşünür. Ayrıca sigaranın yanında bağımlılar genellikle, kahve, çay yada alkol alırlar. Bu öyle bir zevk haline dönüşür ki, kişi için sigarayı bırakmak imkansızlaşır.

Bağımlılığın Gücü

Eninde sonunda, sigara kullanan herkes, nikotin ihtiyacı duymaya başlar. Nikotin güçlü bir uyuşturucudur ve mutlaka bağımlılık yapacaktır. Nikotine bağlanan bir vücut, beyne sürekli nikotin istiyorum mesajı yollayacaktır ve bağımlı kişi sigara üstüne sigara yakacaktır.

Bilmek Güçlenmektir

Sigara yakmanızı sağlayan şeyleri ve sigara içtikten sonra hissettiklerini gözden geçirin. Bu hisleri tanımlamanız sigarayı bırakmaya karar verirken size yardımcı olacaktır.

PASİF İÇİCİLİK

PASİF İÇİCİLİK, AKTİF ZARAR GÖRME

Sigara dumanının zararları saymakla bitmez ve sadece sigara içenler için değil içmeyenler için de çok zararlıdır. Sigara, puro ya da pipo içen bir kişinin yanında duran kişi hem yanan tütününün hem de sigara içen kişinin dışarı verdiği dumanı solur ve oldukça büyük bir zarar görür.

Her yıl binlerce pasif içici, sigara dumanın verdiği zararlardan dolayı hastalanarak, hayatını kaybetmektedir.

Zehirli Duman

Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır.

Sigara dumanına ne kadar çok maruz kalırsanız, kalp krizi geçirme ve akciğer kanseri olma riskiniz o oranda artar.

Risk Altındaki Bebekler ve Çocuklar

Ne yazık ki, çocuklar için risk çok daha ciddidir. Çünkü, akciğerleri henüz gelişmektedir ve onlar yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp veririler. Sigara dumanına maruz bırakılarak, pasif içici durumuna düşürülen çocuklarda, kulak ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürree sıklıkla görülen hastalıklardır.

HAMİLELİK ve SİGARA

HAMİLELİKTE SİGARA KULLANIMI

Sigarayı bırakmak için sebepler saymakla bitmez. Eğer bir bebek istiyorsanız yada hamileyseniz, sigarayı bırakmak için daha önemli bir sebep olamaz. Doğacak bebeğin sağlığı sizin için her şeyden önemli olmalıdır. Şu gerçekleri asla unutmayın:

Sigara ve Bebeğin Kilosu

Hamileyseniz ve sigara içiyorsanız, henüz doğmamış bebeğinize de sigara içiriyorsunuz demektir! Sigara içen annelerin bebekleri, içmeyen annelerin bebeklerine göre daha zayıf doğmaktadır. Eğer, hamilelik sırasında çok sigara içerseniz (bir paketten fazla), bebeğinizin kilosu daha da düşük olacaktır. Daha da kötüsü, nikotin bebeğinizin gelişimi için çok gerekli olan oksijeni yok edecektir. Bebeğin gelişimi tehlikeye girecektir. Sigara içen bir annenin zayıf ama önemli bir sağlık problemi olmayan bir bebek dünyaya getirdiğini düşünelim. Doğumdan sonra, bebek kilo alacaktır ama yedi yaşına geldiğinde, yaşıtlarından çok daha zayıf, daha kısa boylu olacaktır. Zekasının düşük olma ihtimali de çok yüksektir. Okula başladığı zaman, sigara içmeyen annelerin çocukları daha çabuk okuma-yazma söküp daha başarılı olurken, bu zavallı çocuk annesinin sigara içmesi yüzünden her konuda yaşıtlarından daha geri kalacaktır.

Sigara ve Bebek Ölümleri

İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır. Eğer hamile olmadan önce sigarayı bırakırsanız, tüm bu riskler dört ay içinde yok olacaktır.

Sigara ve Sağlınız

Anne olmak çok zor bir iştir. Çok sorumluluk gerektirir. Her anlamda sağlığınız iyi olması gereklidir. Sigara içen insanlar, içmeyenlerden daha çok hastalanır, hemen hemen hepsinde ciddi sağlık sorunları çıkar ortaya. Dünyada, her yıl akciğer kanserinden ölen sigara tiryakisi kadın sayısı 30.000′dir. Sigarayı hemen bırakırsanız, çocuklarınızla geçireceğiniz yılları arttırmış olacaksınız unutmayın.

Sigara ve Aile Sağlığı

Sigara dumanı, pasif içiciler için de en az aktif içiciler kadar zararlıdır. Bu durum, çocuklar için daha da endişe vericidir. Onların bünyesi daha zayıftır ve henüz gelişme çağında oldukları için, oksijene, temiz havaya olan ihtiyaçları yetişkinlerinden daha fazladır. Lütfen, çocuklarınızın yanında sigara içmeyin. Onları kendi ellerinizle zehirlemeyin.

Sigarayı Bırakarak Kazanacaklarınız

Siz sigarayı bırakınca, bebeğinizin kazanacakları sizin için yeterli değil mi? Onun sağlıklı doğması, sağlıklı büyümesi anne-baba için büyük bir hazinedir. Evinizde sigara tüketimi sona erdikten sonra, çok kısa bir süre içinde hem siz hem de tüm aileniz daha temiz ve sağlıklı bir ortamda yaşamaya başlayacaksınız. Kısa sürede, hiç sigara içmeyenler gibi sağlığınıza kavuşacaksınız.

Sigara bırakmak çok kolay bir değildir, ama asla imkansız değildir. Kendinize bırakmak için bir tarih ve bir yol belirleyin. Aileniz için yapabileceğiniz daha iyi bir şey olamaz.(1)

SİGARA ve GENÇLİK

SİGARANIN GENÇLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Sigaranın gençler üzerinde kısa vadede yaptığı etkiler, genellikle solunum yollarında yoğunlaşmaktadır. Ergenlik çağındaki sigara bağımlılarında ortaya çıkan nefes darlığı önemli bir problemdir.

Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı içki de içmeye başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme yada dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

Sigara içen kişilerin akciğerleri görevlerini tam olarak yapamazlar. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, akciğerler o kadar çabuk fonksiyon kaybına uğrayacaktır, akciğer kanseri riski de aynı oranda artacaktır. Kişi sigara içmeye ne kadar devam ederse, kansere yakalanma riski o kadar artar.

Yetişkinlerde sigara kullanımı, kalp hastalıklarına ve felce yol açmaktadır ama bu durum gençlerde zaman zaman görülmektedir.

Sigara enerjisinin ve sağlığının zirvesinde olan bir genç insanın fiziksel kondisyonunu giderek düşürecektir. Spor yapan bir genç, nefes nefese kalıp, giderek hareketsizleşecektir.(1)

SİGARA ALIŞKANLIĞI VE ANNE BABA TUTUMU

İnsan yaşamında, doğumdan önce başlayan ve hayatın sonuna kadar etkisini sürdüren bir kurum olarak aile, fizyolojik olduğu kadar ekonomik, kültürel ve toplumsal yönleriyle de kişinin ruhsal gelişimini, davranışlarını biçimlendirip yönlendirir (3). Aile, çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli ortam ve toplumsal kurumdur (4). Aynı zamanda, aile ciddi duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların da kaynağı olabilir. Aile içi çatışmalar ve şiddet , kötü muamele gören çocuklar, yatma ve yeme ile sınırlandırılmış ilişkiler, engellenme ve başarısızlıklar, duygusal yada diğer doyumsuzluklar da aile yaşamında karşılaşılabilen sorunlardır. Aile, tüm yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşama ortamıdır (5). Gencin kendini tanıması, kişiliğini kazanması ve uyum sağlamasında anne-baba tutumlarının yeri çok önemlidir. Gencin ruh sağlığı ve sağlıksızlığını belirleyici en temel etkenlerden biri, kötü alışkanlıklar edinip edinmemesidir.

Çocuk gelişiminde anne baba tutumunun etkisi

Bebek, çocukluğa doğru geliştikçe yeni beceriler kazanmaya, davranışlarını kendi denetimi altına almaya başlar. Bu dönemde ailenin rehberliği çocuğun gelişimi üzerinde çok etkili olur.Hatalı anne baba tutumu ve bozuk aile yapısı, sağlıksız bir gelişimin ve uyumsuzlukların başlıca kaynağı olabilir. Anne-baba, bazen çocuğa çok şey vererek onun kendi gelişimine yön vermesini engeller.Bazen de çok az şey vererek ona gerekli desteği sağlayamaz ve uygunsuz davranış örüntülerinin gelişimine neden olur (6).

Anne ve babaların kendi değer ve inançlarına göre değişik tutumları vardır. Anne baba tutumları, sevgi, hoşgörü ve kabul etmeyi içine alan “demokratik tutum” ve sevginin gösterilmediği hoşgörünün olmadığı, reddetmeyi içine alan otoriter tutum olmak üzere iki genel başlıkta toplanabilir. Demokratik anne-baba, çocuğun arzu ve ihtiyaçlarına karşı ilgilidir. Çocuğun davranışlarını ilgi ve anlayışla izler. Onun iradesine ve sağlıklı uyumuna değer verir. Çocukları yaşına göre kendisi ile ilgili bazı kararlar almaya teşvik eder. Önemli konularda alınan kararların nedenlerini çocukla tartışır. Onun görüşlerine değer verir. Dil alışverişine olanak sağlar. Hemen her konuda çocuğa iyi bir rehber olmaya çalışır (7).

Otoriter anne-baba ise, çocuğa olan sevgisini bile çocuğu istenilen şekilde davrandıkça (şartlı) gösterir. Sevgiyi bir pekiştireç olarak kullanır. İstenen davranışlar da çoğunlukla gelenek ve daha üst otoritelerce saptanmış kurallara uygun davranışlardır. Anne baba, kendisini toplumsal otoritenin temsilcisi olarak görür. Mutlak itaat bekler. Kendisi otoriter kişiliğin temel nitelikleri olan dogmatik düşünce tarzına yatkın olduğundan, çocukla dil alışverişinde bulunmaz. İstek ve emirlerin tartışmasız yerine getirilmesini ister. Aksi halde, cezaya başvurur (8). Baskı altında büyüyen çocuk, çekingen, başkalarının etkisinde kolayca kalabilen, aşırı hassas bir kişilik yapısına sahip olabilir. Anne babanın aşırı koruması, çocuğa gerekenden fazla kontrol ve özen göstermesi sonucu çocuk, genellikle diğer kimselere bağımlı, özgüveni olmayan bir birey olarak yetişir (9).

Aşırı hoşgörü ve dürüstlük, çocuğun bencil olmasına ve zayıf sosyal çevre uyumuna neden olur (3). Çocuğuna boyun eğici davranış gösteren anne-babaların çocuk üzerinde gerektiğinde otorite sağlamaları mümkün olmaz. Çocuk, doğumundan itibaren var olan ben merkezcil tavrını, bu aşırı boyun eğici tavır nedeniyle, zamanla sosyal normlara uygun şekilde değiştiremez, uyumsuzlaşır, Anne-babasına saygısı azalır.Onları yönetmeyi ister (9).

Sık görülen olumsuz anne baba davranışlarından biri de çocuğun aynı davranışına karşı farklı zamanlarda farklı tutumların sergilenmesidir. Böyle bir tutum, çocuğun davranışlarına rehberlik edecek dengeli değer yargılarının oluşumunu engeller.Bu çocukların, daha tutarlı bir disiplinle yetiştirilmiş çocuklara oranla, cezaya daha çok direnç gösterdikleri ve saldırgan davranışlarının kolayca ortadan kaldırılamadığı gözlemlenmiştir(7).Saldırgan davranış gösterme ile sigara kullanımı arası ilişki de gösterilmiştir(10).

Öztürk (11), anne-babasını otoriter olarak algılayan çocukların, kendini suçlama ve saldırganlık düzeylerini, demokratik olarak algılayanlardan daha yüksek buldu. Akbaba (12), ilgisiz ve otoriter anne baba tutumunun birbirleri ile yakından ilişkili olduğunu, buna karşılık demokratik anne-baba tutumunun bu iki tutumdan farklı olduğunu öne sürmüştür. Aynı araştırmacı, demokratik tutumla yüksek benlik saygısı arasında, ilgisiz ve otoriter tutumla düşük benlik saygısı arasında paralel ilişki bildirmiştir.

Demokratik, hoşgörülü ve kabul edici tavrın benimsendiği evlerde, çocuklar aktif, bağımsız kararlar alabilen, yaratıcı, toplumsal bireyler olarak yetişirler. Yaşıtları arasında yüksek düzeyde kabul görürler. Bu tarzda yetiştirilen çocuklar, kolay egemenlik kurulamayan, başarılı, yapıcı, özel merakları olan bireyler olur, öte yandan otoriter tutumun benimsendiği evlerdeki çocuklarda, kavgacılık, işbirliğine yanaşmama, engel olunamayan ve tekrar eden saygısız davranışlar tespit edilmiştir (7).

Özetlemek gerekirse, çocuğa karşı aşırı korumacı ve hoşgörülü, düşkünce tutumlar; reddedici, baskıcı ya da boyun eğici veya ayırımcı; cezayı gerektiğinde de uygulamayan ya da aşırı uygulayan anne baba tutumları, çocuk için sosyal uyumu önleyen, bencil, çekingen, şiddete yöneltici, özgüven oluşumunu, dahası sosyalleşmeyi engelleyen, aile içi ilişkileri bozan tavırlardır (3,4,5).

Hoşgörülü, gerekli bazı kısıtlamalar dışında çocuğun kendi başına karar almasını destekleyen, kendini ailenin diğerleri kadar önemli bir elemanı olarak algılamasını sağlayan, işbirliğine açık, ödüllendirme ve gerekirse beklediği armağanın verilmeyişi, gezi programının ertelenmesi gibi cezalandırmalarla (ancak dövmeyi içermeyen) sağlanan ilişkinin, çocukta yüksek benlik saygısına, ve hemen bütün ruhsal fonksiyonlarda ileri derecede uyuma yol açtığı belirtilmektedir (9).

Anne-baba tutumu ile kötü alışkanlıklar arasındaki ilişki

Birey, gelişim süreci içinde ortalama 15 yaş civarında bağımlılıktan kurtulup, bağımsız birey olma;(12) Çocukluktan çıkıp yetişkin döneme geçme eğilimi gösterir. Bu dönemde, bireylerde toplumsal kimliğini kazanma, yetişkin insan gibi olma ve toplumda rol alma arzusu çok fazladır(7). Ailelerinin kendilerini çocuk olarak görme eğiliminden rahatsız olurlar. Ailenin, gencin bağımsızlaşma eğilimlerine karşı tutumunda değişiklik olmazsa, bireyde büyüdüğünü ispatlama veya çocuk gibi davranılmasına tepki olarak sigara kullanma davranışı görülebilir. Bu yolun seçilmesinin sebeplerinden biri, sigaranın yetişkin davranışı olarak sunulmasıdır.Gençlerin sigaraya başlamalarının bir başka nedeni de, sigara kullanımını otoriteye başkaldırı sembolü olarak algılamalarıdır (7). Anne babalarını otoriter olarak algılayan gençlerin, demokrat olarak algılayanlara göre daha çok sigara kullandığı bildirilmektedir(8) Yüksek benlik saygısının da kişileri kötü alışkanlıklardan koruyucu özelliği bulunmaktadır (9). Sigara kullanma davranışında ailenin rolü iyi bilinmektedir. Anne baba veya kardeşleri sigara içen bireylerin anne baba veya kardeşleri sigara içmeyen bireylere oranla daha çok sigara kullandıkları bildirilmektedir (10). Bir çalışmada bu oranın dört misline kadar çıktığı bulunmuştur (11). Kişilik gelişiminin erken yaşta başlaması, bu dönemde kazanılan bir takım davranış kalıpları, bireyin ilerdeki alışkanlıklarını doğrudan etkiler. Bu durum, sigara kullanma davranışında ailenin önemini daha da artırmaktadır (12). Gençlerde, sigara içen ebeveyn ya da kardeşe karşı duyulan hayranlık hissi sonucunda gelişen özdeşleştirme (identifikasyonla) sigara kullanma davranışı görülebilir (7). Başlangıçta ister merak, ister benzeşme, ister başkaldırı sembolü olarak görülüp başlanılan sigara(4), birkaç yıl içinde kullananların %50’sinde bağımlılık yapar(12).

Hansen ve ark(4), ile Sieber ve angst(9). gençler arasında sigara, içki ve marihuana kullanımında aile ve akran etkileri üzerine yaptıkları çalışmada, sigara,alkol ve marihuana kullanımının tek bir olgu gibi alınması gerektiğini ve ard arda gelen davranışlar olduğu bulmuştur. Çocuğun erken gençlikte alkol, sigara, madde kullanıp kullanmaması ile annenin (tam gün-yarım gün) çalışması ilişki bulunmamıştır (4). Anne-babanın her ikisinin ya da herhangi birinin eksik olmasının ise, kötü alışkanlıklara meyil oluşturduğu gösterilmiştir (9).

Hops ve ark(4), anne ve babanın alkol ve sigara kullanmasının çocukların alkol ve sigara kullanması üzerinde etkili olduğunu gösterdiler. Green ve ark(9), bu sonucu destekleyen sonuçlara ulaştılar. Boşanmış ailelerden anne yanında kalan batı İskoçyalı 967 genç ve anneleri ile yapılan çalışmada, gençlerin anneleriyle birlikte kalmalarının sigara alışkanlığına meyil oluşturmadığı bulunmuştur (9). Reimers ve ark(4), İngiltere’de yaptıkları bir çalışmada ise anne-baba tutumunun sigarayı denemede değil de sürdürmede etkili olduğunu buldular.

Britanya’da yapılan bir çalışmada ise, ortaokuldaki sigara kullananların erkeklerin, akran baskısından ve anne babanın sigara konusundaki kontrolünden etkilendikleri gösterildi(4) Bir diğer çalışmada, bozuk akran ilişkisinin, kullanımı artırıcı etki yaptığı ve çocuğun sigara kullanımında asıl belirleyicinin babanın tavrı olduğu bulunmuştur (12).

Cohen ve ark(4), sigara içme ve ebeveyn davranışları arasındaki ilişkiyi araştırmış, sigara ve alkol kullanan çocukların anne-babalarının, çocuklarına daha fazla vakit ayırıp, iletişimlerini artırmaları sonucunda, bu çocukların son bir ay içinde içki ve sigara kullanma düzeylerinin düştüğünü bulmuşlardır. Aynı araştırmacılar, yakın aile ilişkilerinin çocuğun madde kullanan arkadaşlardan kaçınmasında etkili olduğunu; yıkıcı tutumların ise, gençlerde son ayda alkol kullanımını yaklaşık 2 katına, sigara kullanımını ise yaklaşık 4 katına çıkardığını buldular (9). Zayıf ebeveyn gözetimi, bozuk akran ilişkisi ve kolay elde edilebilir olma özelliğinin sigara alkol ve uyuşturucu kullanımı için risk oluşturduğu bildirilmektedir (8).

Sonuç olarak, anne-baba tutumu, kötü alışkanlıklara başlamada, sürdürmede ve sonlandırmada özellikle ergenlik döneminde belirleyici rol oynamaktadır.Önleme programlarında birey ailesi ile beraber değerlendirilip ailenin tamamı hedef alınmalı (5),özellikle yatılı okullarda ebeveyn yerini tutan öğretmen ve okul personeli eğitim programlarına dahil edilmeli, görsel ve yazılı medyada sigara kullanmada model olabilecek özendirmelere yer verilmemeli, örnek alınan toplum önderlerinin, özendirici tarzda toplum önünde sigara kullanmaları önlenmelidir. Anne-babalar, otoriter-ilgisiz, sevgilerini şarta bağlayıcı, çocuklarına boyun eğici tutumları ile yatkınlaştırıcı olabilecekleri gibi davranışlarında tutarlı, sevecen, kabul edici,çocukların düşüncelerine değer veren tutumları ile sigara kullanımının başlamasında ve bırakılmasında çok önemli bir yere sahiptirler.

EVDE İÇİLEN SİGARA’NIN ÇOCUK SAĞLIĞINA ETKİSİ

Nedir?

Kullanılmış sigara dumanı, yanan bir sigaradan çıkan ve sigara içenin dışarı verdiği dumanın bir karışımıdır. Çevresel Sigara Dumanı (ÇSD) olarak da bilinir ve kendisine has kokusuyla kolaylıkla tanınır. ÇSD havayı kirletir ve elbiseler, perdeler ve mobilya üzerine siner. Çoğu kişi ÇSD yi nahoş, rahatsız edici ve gözlerle burnu tahriş edici bulur. Daha önemlisi tehlikeli bir sağlık tehdididir. ÇSD içinde 4000 in üzerinde farklı kimyasal madde tespit edilmiştir ve bunların en az 43 tanesi kansere sebep olur.

Çevresel Sigara Dumanına Maruz Kalma Sık mıdır?

Amerika Birleşik Devletlerinde yetişkinlerin yaklaşık %26 ‘sı sigara içicisidir ve beş yaş altındaki çocukların %50 si ila %67 si en az bir yetişkin sigara içicisinin oturduğu evlerde yaşamaktadırlar. Bu rakam ülkemizde daha fazladır.

Kim Risk Altında?

ÇSD herkes için tehlikeli olmasına rağmen, fetuslar, bebekler ve çocuklar üzerinde daha büyük bir etkisi vardır. Bu olay ÇSD’nin; akciğer, beyin gibi gelişmekte olan organlara zarar vermesiyle gerçekleşir.

Etkileri

Cenin ve yeni doğanda

Anne, cenin ve plasentada kan akımı, hamile her sigara içtiğinde değişir. Ne var ki uzun dönemde bu değişikliklerin sağlık üzerine olan etkileri bilinmemektir. Bazı çalışmalar hamilelik sırasında sigara içiminin yarık damak-dudak gibi doğumsal bozukluklara sebep olduğunu göstermiştir.

Sigara içen anneler daha az süt üretir ve bebeklerin doğum ağırlığı daha düşüktür. Annelerin sigara içmesi 1 ay- 1 yaş arasındaki ölümlerin ana sebebi olan ani bebek ölümü sendromuyla ilişkilidir.

Çocuk akciğer ve solunum yolları

ÇSD ye maruz kalma tüm yaşlarda çocuk akciğer verimi ve fonksiyonunu bozar. Çocukluk astımının hem sıklığını hem de şiddetini arttırır. Kullanılmış sigara dumanı sinüzit, rinit (nezle), kistik fibroz, öksürük ve geniz akıntısı problemlerini alevlendirir. Çocuklarda soğuk algınlığı ve boğaz ağrısı sıklığını da arttırır.

İki yaş altındaki çocuklarda ÇSD bronşit ve zatürre olasılığını arttırır. Gerçekten, ABD’de Çevre Koruma Ajansının 1992 deki bir çalışması, ÇSD’nin 18 ay altındaki çocuk ve bebeklerde her yıl 150. 000 ila 300. 000 alt solunum yolu enfeksiyonuna sebep olduğunu söylemektedir. Bu hastalıklar 15. 000 hastane yatışı ile sonuçlanıyor. Yarım paket ve daha fazla sigara içen ebeveynlerin çocuklarının solunum yolu hastalığı nedeniyle hastaneye yatma riski neredeyse iki katına çıkar.

Kulaklar

ÇSD ye maruz kalma çocuklarda hem kulak enfeksiyonu sayısını hem de hastalık süresini arttırır. Solunan duman burun arkasını orta kulağa bağlıyan östaki borusunu tahriş eder. Bu orta kulaktaki basıncın eşitlenmesini bozan şişme ve tıkanıklığa ve sonuçta ağrı, sıvı birikimi ve enfeksiyona yol açar. Kulak enfeksiyonları çocuk işitm

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hücrelerın Yapısı:

HÜCRELERIN YAPISI:

Hücre;canlýlarýn yapýsýný oluþturan en küçük canlý birimdir.Bazýcanlýlar tek bir hücre yapýsýndadýrlar(bakteriler ve tek hücreliler).Diðer bütün canlýlar çok hücrelidirler.Canlýlardaki hücreler çekirdek yapýlarý bakýmýndan ikiye ayrýlýrlar.

Prokaryot hücreler;çekýrdek zarýnýn olmadýðý hücrelerdir.Ayrýca bu hücrelerde zarla çevrili organellerde bulunmaz.

Ökaryot hücreler;gerçek hücreler olup çekirdek ve diger organellerý zar ýle çevrýlýdýr.Bu tür hücreler zar,stoplazma ve çekirdek olmak üzere üç kýsýmda incelenýrler.

A.HÜCRE ZARI:

Hücre zarý hücreyý dýþ ortamlardan ayýran daðýlmasýný önleyen,ona þekýl veren ve onu dýþ etkýlerden korumaya çalýþan canlý,esnek,çok ince ve yarý saydam bir zardýr.Esas yapý maddesý proteýn ve yaðdýr.En önemli özelliði seçici geçýrgen olmasý,en onemli görevei ise hücrede madde giriþ çýkýþýný kontrol etmesýdýr.

Zarýn yapýsý:

Hücre zarý yaklaþýk olarak %60 proteýn,%35 yað ve %5 oranýnda karbon hidrat içerir.Bu moleküllerýn nasýl bir düzende yerleþtirildiðiný en iyi açýklayan görüþ akýcý mazaik zar modelidir.Daha eski görüþ olan birim zar modelicansýz bir zar özelliði taþýmakta olup aktif taþýmayý izah edememektedir.

B.STOPLAZMA:

Hücre zarý ile çekirdek zarý arasýný dolduran,organeller ve plazmalardan meydana gelmiþ bir karýþýmdýr.Organeller ve plazma olmak üzere iki kýsýmda incelenir.

1.Hücre organelleri

Çok hücreli ve geliþmiþ yapýlý canlýlarda organ ve sistemlerle gerçekleþtirilen hayatsal olaylar tek hücreli canlýlarda ve çok hücrelýlerýn her bir hücresýnde organel denýlen hücre içi yapýlarýyla gerçekleþtirilir.

Her hücrenin kendi baþýna canlýlýk gösterebilmesi için organelleri olmasý gerekir.Sentrozom ve rýbozom dýþýndaký organeller hücre zarýna benzeyen bir zarla çevrýlýdýrler.

a.Endoplazmik retikulum(E.R):Hücre zarýndan çekirdek zarýna kadar uzanan,hücreyý að gibi örmüþ,hücre içi kanallar sistemidir.ER ler hücre içine ve dýþýna madde taþýnmasýnda ve bazý maddelerýn depolanmasýnda görev yaparlar.

b.Rýbozom:Zarsýz organellerdýr.Çekirdekzarý,ER,stoplazma sývýsýve mýtokondrý sývýsýnda bulunurlar.Hücrede her türlü protein ve enzým sentezýnýn yapýldýðý yerdir.Proteýn ve RNA lardan yapýlmýþlardýr.Birçoðu stoplazmada yan yana gelerek polizom larý oluþtururlar.Virusler harýc butun canlý hücrelerde bulunan temel organellerdýr.

c.Mýtokondrý:Memeli alyuvarlarý,bakterý ve mavý yeþýl alg lerýn dýþýndaký bütün ökaryot hucrelerde bulunurlar.Hücrede enerji uretýmýný saðlayan oksjenlý solunumun merkezlerýdýrler.

d.Golgý cýsýmcðý:ER lerden oluþmuþturlar.Salgý maddelerýnýn oluþturulmasý ,paketlenmesý ve salgýlanmasýndan sorumludurlar.

e.Lýzozom:Golgý cýsýmcðýnden oluþmuþturlar.Hücre içi sindirim enzýmlerini taþýyan keseciklerdir.Hücreye fogosýtoz ve pýnosýtozla alýnmýþ ya da hücre içinde oluþturulmuþ her türlü büyük moleküller lizozomlar tarafýndan sýndýrýlýrler.Hücre yaþlanýnca Lýzozomlar patlar ve hücre kendisýný sýndýrýr bu olaya otoliz denir.

f.Koful:Hücrede oluþan artýk maddelerýn ve fazla sývýlarýn depo edildiði keseciklerdir.Daha çok tek hücrelilerdeve bitki hücrelerýnde bulunurlar.Hayvan hücrelerinde isie az ve küçüktürler.

g.Sentrozom:Sadece hayvansal hücrelerýnde ve bazý basýt yapýlý alg ve mantar türlerýnde bulunur.Silindir þeklindeki sentrýolden olusur.bölünme sýrasýnda eþlenerek hücrenin kutuplarýna çekilir ve ið ipliklerýný tutarlar.Bu sayede kromozom takýmlarýnýn ayrýlmasý saðlanýr.

h.Plastidler:Yalnýz býtký hücrelerýnde bulunan renk maddelerýndendýr.Kloroplast,Kromoplast ve Lekoplast olarak üç çeþittirler.

-Kloroplast:Bitkilerin yapraklarýnda bol miktarda bulunan renkli organellerdýr.Fotosentez-de ýþýðý tutup kimyasal enerjiye dönüþtüren yeþýl renkli klorofil pigmentlerýný ýhtýva eder.

-Kromoplast:Yeþýlýn dýþýndaki renklerý oluþturan pýgment maddelerini taþýyan taneciklerdir.

-Lökoplast:Renksiz plastidlerdir.Niþasta,yað ve protein depo ederler.

Bütün plastýdler ýþýk ve ýsýnýn etkýsýyle etkýsýyle birbirlerine dönüþebilirler.

ý.Hücre cepheri:Bütün prokaryotlarda,mantarlarda,bazý bir hücrelilerde ve bitki hücrelerýnde bulunur.Hücreyi dýþtan saran koruyucu bir yapýdýr.Hücre cepheri cansýz ve serttir.Üzerýndeki de-likler zar daki porlardan büyük olduðu için tan geçýrgendir.Bitkilere dayanýklýlýk ve esneklýk kazandýrýr.

2.Hücre plazmasý:

Organellerýn arasýný dolduran kolloýd bir sývý karýþýmýdýr.

C.ÇEKÝRDEK(NÜKLEUS):

Bakteri,mavi-yesýl alg ve memelilerin alyuvarlarý hariç bütün canlý hücrelerýnde bulunur.Çekirdeði olmayan(prokaryot) canlýlarda çekýrdek maddesi (DNA)stoplazmaya daðýl-mýþ olarak bulunur.Çekirdek hücrenin bütün hayatsal olaylarýný kontrol eden merkez ve genetik maddenýn koruyucusudur.

1.Yapýsý ve özellikleri:

-Çekirdek;iki zar birimiyle stoplazmadan ayrýlmýþtýr.Cekirdek zarý kromozonlarýn stoplazmaya dagýlarak bozulmasýný önler.Hücre bölunurken eriyerek kaybolur.

-Çekirdekcýk;kromatin ipliðin yoðunlaþmýþ þeklidir.Hücre bolunmesý sýrasýnda kaybolur sonra yenýden oluþur.

-Çekirdek plazmasý;ise su,nükleotýdler,RNA,ATP ve enzýmlerden meydana gelmiþlerdir.

-Kromatin iplikler;çekirdeðin en önemlikýsýmlarýndandýr.Bunlar hücre bölünmesý sýrasýnda kendilerini eþlerler ,Kýsalýp kalýnlaþarak belirgýnleþirve kromozom adýný alýrlar.Kromozomlarýn görevleri ,hücrenin yönetiminý ve kalýtýmýný saðlamaktýr.

Bölünme sýrasýnda ýþýk mikroskobuyla görüle bilen ve incelenen kromozomlar eþlenmiþ halde bulunurlar.DNA ve proteinden oluþurlar.DNA larý stoplazma içinde mutasyondan koruyan bu protein yapýdýr.Eþlenmiþ iki kardeþ kromozomu bir arada tutan baðlantý noktasýna sentomer denir.Ýð iplikleri bu kýsma baðlanýr.2n kromozomlu hücrelerde kromozomlar çýft çýft bulunur ve bu þekil ve görev bakýmýndan birbirine benzeyen kromozom çiftlerýne homolog kromozomlar denir.

2.Çekirdeðin yöneticiliði:

Çekirdeðin ne kadar önemli olduðu ve hücrenin yönetim merkezi olduðu çeþýtli deneylerle ýspatlanmýþtýr.

Bu konuda en mehþur deney,tekhücreli bir su yosunu olan Acetabularia türüyle yapýlan deneylerdir.

Bu su yosununun þemsiye kýsmý yuvarlak ve yýldýz biçimli olmak üzre iki türü vardýr.Her iki türden kesilen çekirdekli ve çekirdeksýz iki parçanýn aþýlanýp geliþmesi incelenmiþ ve þemsiye þeklini çekirdeðin belirlediði ortaya çýkmýþtýr.

Bitki ve hayvan hücresýnýn karþýlaþtýrýlmasý:

Bitki ve hayvan hücreleri arasýnda bazý organel ve yapýlar farklýdýr.Plastýdler,hücre cepheri vebüyük koful sadece bitki hücresinde bulunur.Sentrozom sadece hayvan hücresýnde bulunur.Farklardan bir diyeri stoplazmada bulunan besin maddeleridir.Niþasta,maltoz ve sükroz bitkisel hücrelerde bulunur.Glikojen ve laktoz ise genellikle hayvansal hücrelerde bulunur.

NÜKLEÝK ASÝTLER:

Hücrenin yapýsýný anlatýrken çekirdeðin yönetici yapý olduðunu belirtmiþtim.Çekirdek bu görevi,içerisinde taþýmýþ olduðu yönetici moleküller sayesýnde gerçekleþtirir.Ýki önemli önemli yonetici molekül vardýr.Kýsaca DNA ve RNA denilen bu yapýlar,hücrenin en büyük molekülleridir.

A.NÜKLEÝK ASÝTLERÝN GENEL YAPISI:

Bütün nükleik asitler nükleotid denilen yapý birimlerinden meydana gelmiþlerdir.O halde DNA ve RNA birer polinükleotid zinciridir.Nükleotidler,azotlu baz,beþ karbonlu bir þeker ve fosforik asitten meydana gelirler.

a.Azotlu bazlar;Purin ve pirimidin bazlarý olmak üzre iki guruba ayrýlýrlar.Bunlardan purin bazlarý iki halkalýdýr.Bu bazlar hem DNA nýn hem de RNA nýn yapýsýnda bulunan Adenin(A) ve Guanin(G) bazlarýdýr.

Pirimidin bazlarý tek halkalýdýrlar.Bunlardan Sitozin(S) hem DNA hem RNA da bulunduðu halde,Timin(T) sadece DNA da,Urasil(U) ise RNA da bulunur.

b.Beþ karbonlu þekerler;Ribozom vedeoksriboz olmak üzre iki çeþittirler.Ri-bozom þekeri RNA nýn yapýsýnda.Diok-sriboz ise DNA nýn yapýsýnda bulunur.

c.Fosforik(H2PO4);DNA ve RNA da ayný yapýda bulunur.

Nükleotidler alt alta dizilerek fosfat-þeker baðlarýyla.Bu þekilde DNA veya RNAzincirlerini meydana getirirler.

Her nükleotidin birbirine baðlanmasý sýrasýnda bir molekül su açýða çýkar(de-hidrasyon sentezi).Oluþan yapý nükleotid zinciridir.RNA lar bir zincirden DNA lar ise iki zincirden oluþur.

B.DEOKSRÝBO NÜKLEÝK ASÝT(DNA):

Hücredeki hayati olaylarý yonetir.Genelde çekirdekte bulunan DNA nýn kloroplast ve mýtokondýridede varlýðý saptanmýþtýr.

1.DNA nýn yapýsý:DNA molekülü sarmal(=heliks) þeklinde kývrýlmýþ iki zincirli merdiven þeklinde bir moleküldür.

Merdýven kenarlarýný deoksirýboz þekeri ve fosfat molekülleri meydana getirir.Ýki kolun arasýndaki merdýven basamaklarýnda her zaman Guanin karþýsýna Sitozin ge-lirken Adenin karþýsýna da Timin gelir.Hem Adeninle Timin ,hem de Guaninle Sitozin zayýf hidrojen baðlarýyla birbirlerine baðlanýrlar.Tüm DNA örneklerinde toplam pürin miktarý pirimidin miktarýna(A+G=T+S)eþittir.

Yýne tüm DNA larda Adenin miktarý,Timin miktarýna(A=T),Guanin miktarýda,Sitozin miktarýna(G=S)eþittir.

2.DNA Þifresi:

DNA ‘daki zincirler üzerinde nükleotidlerin diziliþ sýrasý her canlý türünde hatta ayný türün fertleri arasýnda farklýlýk gösterir.Ayný ana babadan meydana gelen kardeþlerde bile farklý diziliþler vardýr.Ýþte bu farklý diziliþ DNA þifresini oluþturur.Bu þifrelerden dolayý Farklý genler ve kromozom yapýlarý meydana gelir.DNA,taþýmýþ olduðu bu þifrelerle çok geniþ bir bilgi deposu oluþturur.

3.DNA’nýn Görevleri:

DNA’nýn görevleri iki baþlýk altýnda toplana bilir;

-Birincisi,kendini eþleyerek üremeyi ve kalýtsal bilginin aktarýlmasýný saðlamak.

-Ýkincisi,protein sentezlenmesini saðlayarak hücredeki metabolik olaylarý yönetmek.

a.DNA’nýn eþlenmesi(Replikasyon=Dublikasyon) ve Kalýtým Görevi :

Bir hücrenin bölünerek yeni hücreler meydana getire bilmesi için DNA’nýn kendini eþlemesi gerekir.Hücrede DNA larýn eþlenmiþ olmasý hücrenin bölüneceyýný gösterir.Bunun için eþlenecek bir DNA’da sarmal yapý bir ucundan açýlmaya baþlar.Açýlan zincirlerin karþýlarýna ortamdaki nükleotidler uygun olarak baðlanýrlar.Bu baðlanmalarda DNA polimeraz enzimi görev yapar.Bu þekilde sarmal yapýnýn çözülmesi ve eþ zincirlerin oluþmasý DNA’nýn tamamý eþleninceye kadar devam eder.Sonuçta ayný genetik þýfreleri taþýyan iki DNA oluþur.

b.DNA nýn Yöneticilik görevi:

Canlý hücrelerde hayatýn devamý binlerce farklý reaksyonun gerçekleþmesiyle saðlanmaktadýr.Farklý farklý olan bu reaksyonlarýn hepsi canlýnýn vücut sýcaklýðýnda gerçekleþebilmektedir.Hemde canlýnýn yaþamasý için bu reaksiyonlarýn çok hýzlý olmasý gerekmektedir ve de olmaktadýr.

Bu kadar farklý reaksiyonun belli sýcaklýkta çok hýzlý olarak gerçekleþmesini saðlayan biyolojik katalizörler olan enzimlerdir.

Enzimler ise protein yapýda olup DNA þifrelerine göre sentezlenirler.Ýþte DNA,her türlü enzim ve protein sentezi için þifre vermekle,Hücredeki olaylarýda dolaylý yonden kontrol etmiþ olur.Hücrede çekirdeðin yani DNA larýn yönetici yapý olduðu çeþýtli deneylerle ýspatlanmýþtýr.

C.RÝBO NÜKLEÝK ASÝT (RNA):

DNA da olduðu gibi nükleotidlerin birbirine baðlanmasýndan meydana gelmiþ polinükleotid yapýda bir moleküldür.DNA dan farklý olarak tekzincirden oluþur ve yapýsýnda riboz þekeri ile Urasil baz bulundururlar.Hem çekirdek hem de stoplazmada bulunurlar.Kendilerini eþleyemezler.

Bütün çeþitleri DNA üzerinde,onun þifrelerine göre sentezlenir.Üç çeþidi vardýr.hepsýde protein sentezindegörev alarak hücre yonetiminde rol oynarlar.

1.mRNA(Mesajcý RNA)

Haberci RNA dýr.Sentezlenecek protein le ilgili bilgiyi(þifre) DNA’dan alarak Stoplazmadaki ribozoma götürür.

2.tRNA(Taþýyýcý RNA)

Protein sentezýnde kullanýlacak olan amino asitleri stoplazmadan alarak rýbozoma taþýmakla görevlidirler.

3.rRNA(Ribozomal RNA)

Aktif bir görevi olmayýp %40 oranýnda ribozomlarýn yapýsýna katýlýrlar.Ribozomlarýn %60 lýk yapýsýný ise proteinler oluþturur.

Muzaffer K.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Böbrek Tümörleri

BÖBREK TÜMÖRLERİ

RENAL CELL CARCİNOMA

Renal hücreli karsinoma (renal adenokarsinoma, eski adıyla hypernephroma )’ nın tüm primer renal neoplazmların % 85’ini meydana getirdiği biliniyor. USA’da yaklaşık olarak her yıl 25.000 yeni vaka teşhis ediliyor, yine 10.000 bu nedenle ölüm vakası tespit ediliyor. En sık 55-60 yaşları arasında görülüyor. Erkek/kadın oranı 2/1 dir. Çevresel risk faktörleri sigara dumanı ve cadmiun’a maruziyetide kapsar. Herediter form renal hücreli karsinomalar genel olarak bilateral ve multifokal’dir, bunlar von Hippel-Lindau hastalıklı (retinal ve central nervöz sistem hemanjiomaları, otosomal dominant geçiş ) hastalarda yüksek oranda görülürler. Genetik defekt tarif edilen hastalıkla ilişkilidir. Familial renal kanserli birkaç akrabada kromozomal translokasyon markırlarının 3-8 ve 3-11 kromozom arasında olduğu bulundu. Diğer sitogenetik abnormaliteler kromozom 1,11, ve 17 dedir. Kronik dializdeki end-stage renal hastalıklı hastalarda renal kistik hastalık gelişebilir ve bunlar renal karsinomalar ile bağlantılı olabilir. Renal hücreli karsinomalar proksimal kıvrımlı tübüler epitelden çıkarlar. Hipernefroma teriminin kullanılmaması daha doğru olur.

Clinical features:

Renal hücreli karsinoma iç hastalıkları uzmanının (internist’s ) tümörü olarak adlandırıldı çünkü lezyon ürolojik manifestasyonlardan ziyade onun sistemik etkileriyle sıklıkla metastazlar yok iken teşhis edildi. Gross hematüri, yan ağrısı, ve bir palpabl abdominal kitle nin triad olarak klinik teşhis için klasik bulgu olduğu düşünülmesine rağmen bunlarla vakaların % 10’undan azında karşılaşıldı, buna rağmen çoğu vaka bunlardan en azından birine sahip idi. En yaygın görülen abnormalite % 60 ile hematüridir. Mikroskopik hematüri üriner sedimentin devamlı bir bulgusu olmasına rağmen gross kanama genellikle yoktur ve bu tümörün yan ağrısı gibi klinik manifestasyonlarından önce geniş hacme kadar büyümesine müsaade eder, ve dolgunluk görünür. Renal kapsüle, perirenal yağ dokusuna, lenf nodlarına, renal vene, inferior vena lavaya, ve ipsilateral adrenal glandlara komşuluk yoluyla yayılım yaygındır. Uzak metastazın en sık görüldüğü yerler akciğerler, mediastinum, kemikler, central nervous systemtiroid ve karaciğerdir.

Yorgunluk, kilo kaybı ve kaşeksi gibi sistemik semptomlar vakaların % 50’sinde ortaya çıkar. İnfeksiyon ile bağlantılı olmıyan intermittan ateş arasıra ortaya çıkar ve tek bulgu olabilir. Vakaların % 50’sinde başlangıçta anemi mevcuttur. Eritrositozis vakaların % 5’inde görülmektedir ve eritropoetinin salınmasına (elaboration) bağlanılmıştır. Eosinofili, lökomoid reaksiyonlar, trombositozis, ve artmış eritrosit edimentasyon hızı de ortaya çıkmaktadır. Renal hücreli karsinomalar hormonlar ve hormon benzeri maddeler, paratiroid hormon, prostoglandinler ( hiperkalsemiyesebep olabilir ), prolaktin (galaktore ), renin (hipertansiyon ), gonadotropinler (feminizasyon ve maskülinizasyon) ve glukokortikoidler (cushing sendromu) üretebilir. Vasküler tümörlerde intrarenal arteriovenöz fistüller yüksek atımlı (high-output ) konjestif kalp yetersizliğine sebep olabilir. Renal ven ve inferior vena cava’nın tümör ile invazyonu ani olarak sırasıyla semptomatik sol varikosel ve alt ekstremite ödemi gelişmesine sebep olabilir. Vena cava obstrüksiyonu ile veya bu olmaksızın tümör ile hepatik ven oklüzyonu hepatosplenomegali ve asite yol açabilir. Karaciğer fonksiyonlarında bozukluklar (ALP yüksekliği, hipoalbüminemi, ve uzamış protrombin zamanı ) gösterilebilen metastaz olmaksızın zaman zaman hastalarda bulunabilmektedirve sıklıkla primer tümörün uzaklaştırılması ile düzelmektedir.

Diagnosis:

Gerçi abdominal filmlerdeki (scout film ) intrarenal kalsifikasyonlar ve /veya renal konturdeki değişiklikler renal hücreli karsinomanın varlığını önermesine rağmen nefrotomografi ile birlikte IVP temel muayene yöntemidir bunlarla çoğu renal kitleler teşhis edilir. En büyük zorluk kistik lezyonları renal neoplazmalardan ayırt etmektir. Yayılma (splaying), şekil bozuklukları (distortion ), veya toplayıcı sistemin gösterilememesi ve renal dış hatların bozulması kanseri önerir. Nefrotomografi renal kenarların açık sınırının görülmesini sağlıyor ve kistik formu solid lezyondan ayırt etmeye yardım ediyor. USG kistik formları renal neoplazmlardan ayırt etme kabiliyetini artırdı. Nefrotomografi ile kombine edildiği zaman bir benign kisti teşhiste USG’nin doğruluğu % 97’ye ulaşıyor. Hematürisi olmıyan asemptomatik bir hastada IVP deki bir kistik lezyon eğer USG de de bir selim görünümlü sonolucent kistik lezyon olarak görülüyor ise kistin ponksiyonu olasılıkla gereksizdir. Bu durumda IVP veya USG periodik olarak tekrar edilmeli bu başlangıçta her yıl ve sonra bu period esnasında bir değişiklik görülmedi ise daha az sıklıkla yapılmalıdır.

Eğer % 97 nin ötesinde teşhiste doğruluğa ihtiyaç duyuluyorsa veya eğer tekrarlayan IVP veya USG de değişiklik var ise aspire edilen sıvının sitolojik olarak değerlendirilmesi için iğne aspirasyonu yapılmalıdır. Açık sarı sıvının bulunması veya negatif sitoloji bir basit kistin teşhisini destekler. Bulanık veya kanlı sıvının aspirasyonu sitoloji kanser için negatif bile gelse genellikle cerrahi teşhise ihtiyaç gösterir. Aspirasyonu takiben bir renal sistogram zaman zaman değerli ek bilgi sağlayabilir. Gerçi bir basit kistin içinde renal hücreli karsinoma coexist (birlikte) olabilir ise de bu nadirdir.

Eğer IVP veya USG muayenesi bir lezyonu gösterirse ve bu lezyon bir benign, basit kist için kriterleri yeterince göstermiyorsa CT sonraki yöntemdir. Renal hücreli karsinomada CT selektif renal arteriografiye teşhis ve evrelemede kıyaslanabilir ve olasılıklada üstündür. İlaveten CT, selektif renal arteriografiye renal ven tutulumuna karar vermede eşittir ve arteriografiye bölgesel lenf nodlarının (tümör veya hiperplazi) genişlemiş olup olmadığına ve/veya karaciğer in tutulmuş olup olmadığına karar vermede ise üstündür. CT renal hücreli karsinoma için teşhis ve evrelemede tercih edilir.Böylece selektif renal arteriografi preoperatif olarak gerekli değildir. Eğer CT deki bulgular şüpheli ise veya vasküler anatominin ilave tarifine ihtiyaç duyuluyor ise renal arteriografi CT’yi tamamlamalıdır. MRI dahi renal kitleleri değerlendirmede kullanıldı, CT’ye kıyaslanınca bunun rolü; MRI preoperatif tm. evrelemesi için bilgi sağlıyabilir, buna nodal anatomi, perirenal yağ tutulumu, komşu organ tutulumu ve trombozis ile renal ven tutulumu dahildir.

DİĞER ÇALIŞMALAR: Üriner sitolojinin değerlendirilmesi renal adenokarsinomaların teşhisinde faydalı değildir.Retrograd piyelografi toplayıcı sistemi görünür hale getirmek için bir faydalı yöntem olabilir ki bu standard IVP ile doldurulmamıştır ve renal pelvisin transitional cell karsinomasının teşhisi için yardımcı olabilir. Hematüri ve renal mass’lı hastalarda sistoskopi bir şüphelenilmeyen urothelial tümörün mesela mesane kanserini aramak için bir önemli metottur (coexistence olarak). Eğer renal hücreli karsinomanın teşhisi olası ise hasta abdominal CT’ye ilaveten rutin göğüs grafisine, kemik scan’ine, karaciğer fonksiyon çalışmalarına diğer olası yayılmaları değerlendirmek için gönderilmelidir.

Evreleme, primer tedavi ve prognoz.

Eğer preoperatif değerlendirme ile metastaza ait bir bulgu yok ise renal cell karsinoma için tedavi seçimi radikal nefroktomidir. Böbreğin etrafını çeviren Gerota fasiası ile birlikte uzaklaştırılmasına ilaveten çoğu ürolojik cerrah prognoza karar vermek için regional lenfadenektomiyi tavsiye etmektedir. Geniş lezyonlar için preoperatif ana renal arterin çeşitli ajanlarla arterial embolizasyonu operatif yaklaşımı basitleştirebilir. Pre veya postoperatif radyoterapinin rolü yoktur. Bilateral renal karsinoma ve bir soliter böbrekte renal kanserin tedavisinde özel dikkat gereklidir. Renal parankimin korunmasıyla tümörün selektif uzaklaştırılması kanserin kontrolunu salayabilir ve hastalar dialize ihtiyaç göstermeyebilir.

Cerrahi ve patolojik değerlendirmeyi takiben renal hücreli kanserler şöyle evrelendirilir:

Stage I:Tümör böbrek kapsülü içinde sınırlanmıştır.

Stage II:Renal kapsüle invazyon vardır fakat Gerota’nın fasıası içine sınırlanmıştır.

Stage III:Regional lenf nodlarının, ipsilateral renal venin veya vana cava’nın tutulması.

Stage IV:Uzak metastazlar.

5 yıllık sürvi Stage I için % 60-75, Stage II için % 47-65, regional lenf nodu tutulumu olmaksızın Stage III için % 25-50, regional lenf nodu tutulumu varsa % 5-15, Stage IV için ise % 5’den daha azdır.

Metastatik hastalık için sistemik tedavi:

Metastatik renal kanser içinstandard kemoterapötik, hormonal,veya immunolojik program yoktur. Progestasyonal veya androjenik ajanların kullanımı ile küçük miktarda faydalı etkinin hormonal tedavi ile görüldüğü erken raporlarda bildiriliyor. Yaygın olarak kullanılan kemoterapi programları vinblasin sülfatın nitrosürea ile veya onsuz kullanımı şeklindedir. İnterferonlar sınırlı başarı ile kullanıldı. İnterleukin 2’nin metastatik renal karsinomalı seçilmiş hastalarda kullanımı uygun bulundu. 255 hastada % 15 oranında ciddi advers reaksiyonlar ve birkaç tedavi bağlantılı ölümün de olduğu aşırı cevap reaksiyonları kaydedildi. İnterleukin 2 ile tedavi öncesi ciddi hasta seçim kriterlerine ihtiyaç duyuluyor. İleri hastalıklı hastalar için diğer tedavi seçenekleri araştırılmalıdır.

Metastatik hastalıklı hastaların seçilmiş (kabul edilen) tedavisi:

Stage IV renal cell karsinomalı fakat diğer yönden asemptomatik olan bir hastanın nefroktomi sonrası spontan olarak metastazlarının regresyonu zayıf bir ihtimaldir. Eğer ana lezyon ağrı, kanama veya diğer paraneoplastik fenomenlerle bağlantılı ise metastatik hastalığın varlığına rağmen ana tümörün uzaklaştırılması veya lokal terapi için angioinfarksiyonu düşünmek bazen faydalıdır. Önceden renal cell kansere sahip olan hastada sonradan izole pulmoner veya santral sinir sistemi metastazı gelişti ise bu metastazın rezeke edilmesi genellikle faydalıdır. Genellikle cerrahi nodulektomi için seçilen hastalar işlem sonrası en azından 1 yıl için hastalıktan (orijinal hastalıktan metastatik gelişmeye ) uzak oldular ve slow doubling time’lı tümöre sahip oldular. Zaman zaman radyasyon terapisi ağrılı kemik lezyonları için pallation (sınırlama küçültme hafifleme) sunabilir ve bir obstrukte bronchus veya ureter için iyileşme yağlayabilir.

BÖBREĞİN ÇEŞİTLİ TÜMÖRLERİ

Çocuklarda Wims tümörü (nephroblastoma ) böbreğin en yaygın kanseridir. Bu tümörler cerrahi, radiation ve genellikle dactinomycin ve vincristine ile yapılan kombine kemoterapi dahil çeşitli tedavimodalitelerine iyi cevap verirler. Akciğer , göğüs kanseri ve melanomalı hastalarda böbreğe metastatik lezyonlar sıklıkla ortaya çıkar. Böbreğin malign lenfoma ile tutulumu da yaygındır fakat parankimal tutulumdan kaynaklanan fonksiyonel anormallikler nadirdir.

Benign renal tümörler otopside ufak önemsiz görülen lezyonlarla genellikle farkına varılır. CT özellikle tuberous sclerosis’li hastalarda bir angiolipoma’yı gösterebilir. Radyolojik çalışmalar şüpheli olduğu zaman cerrahi daima düşünülmeli. İlaveten arasıra benign lezyonlar persistent hematüri ye sebep olabilir ve renal oncocytoma gibi malign degeneration gelişebilir. Bu lezyonlar genellikle klinik olarak farkına varıldıkları zaman nefroktomiye gider. Yenidoğanlarda ve infantlarda mesoblastik nefroma (fetal hamartoma) en yaygın benign tümördür ve basit nefroktomi ile başarılı olarak tedavi edilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şarbon

ŞARBON

Şarbon, Bacillus anthracis adı verilen bir mikrobun yol açtığı, deri veya mukoza yoluyla insana bulaşan, bulaştığı yerde çıban meydana getiren ve çoğu kez ölümle sonuçlanan bir hastalıktır (antraks). Hastalık hayvanlardan ya da hayvan ürünlerinden geçer. Hastalığın insandan insana geçmesi teorik olarak kabul olduğu halde çok az görülür.

Sığır besiciliği yapılan ülkelerde ve bataklık yörelerinde yaygın olan şarbon, aynı zamanda bilinen en eski hayvan hastalıklarından biridir. Geçen yüzyıllarda Avrupa’nın güneyinde zaman zaman veba gibi büyük salgınlara yol açmıştır.

Şarbon basili, hastanın vücudunda hızla çoğalır. Bu sebeple, bu hastalıktan ölen hayvanın cesedinde milyonlarca basil bulunur ve ceset çürüdükçe bunlar çevreye yayılırlar. Hayvan ölmeden önce de sidik ve dışkı ile mikrop yayabilir.

İlk defa Rayer ve Davaine 1850’de şarbondan ölmüş koyunların kanında bakteridi iplikçikleri buldular; Davaine, 1863’te, Pasteur’ün çalışmaları sayesinde bunların yan yana dizili bakteriler olduğunu ortaya çıkardı. Fakat bu mikropların rolü bakterilerin dayanıklı şekli olan sporlar bulunduktan sonra anlaşılabildi; sporlar, kurumaya, soğuğa hatta 120 dereceye kadar sıcaklığa dayanabilir; şarbondan ölmüş hayvanların gömüldüğü toprakta uzun zaman yaşayabilirlerdi. Solucanlar derinde bulunan sporları yüzeye çıkarır, bitkilere bulaştırır, bunları yiyen hayvanlar da hastalığa yakalanır.

Sporlar vücuda üç yoldan girebilir. En çok kullanılan yol deridir. Öbür iki yoldan biri akciğerlerdir. Bu yoldan giriş çok defa ölüme yol açar. Bu yolun tehlikeli olmasının sebebi, hastalığın klasik belirtilerinin gizli kalabilmesidir. Üçüncü yol ise bağırsak yoludur. Bağırsak yoluyla mikrop almaya hayvanlarda sık, insanlarda az rastlanır. Bunun sebebi tartışma konusudur. Hasta hayvanın kesilmesi sonucu insana bu hastalığın geçme ihtimalinin az olması ve insanların kendiliğinden ölmüş hayvanları yememeleri, bu yolla mikrop almaları ihtimalini azaltmaktadır. Yenen etin pişirilmesi de bu yolla mikroplanma tehlikesini azaltır.

Deri Şarbonu

Hasta bir hayvanla temas eden insan bu mikrobu kapabilir. Hayvanın kanı ya da vücut akışkanları ile temas da hastalığın mikrobunun bulaşmasına yol açabilir. Veterinerler, çobanlar, hayvan yetiştiriciler ve ölen hayvanların leşlerinin ortadan kaldırılması ile görevli olanlar bu tehlike ile sürekli olarak karşı karşıyadır. Ayrıca hayvan ürünlerini (yün, et, kemik, deri) işleyenler ve bu ürünleri taşıyanlar da mikrop kapabilirler. Tabakhanelerde bu tehlike yaygındır. Bu insanların elledikleri hayvansal ürünlerde bulunabilecek spor, derideki küçük bir çizikten içeri girip vücutta etkinlik kazanarak çoğalmaya başlayabilir. Kemik tozlarının gübre olarak kullanışının yaygınlaşması hastalığın çoğalması ihtimalini arttırmıştır. Bazı ülkelerde asalakların öldürülmesi için gübrelerin mikrop öldürücü sıvılarla doldurulmuş çukurlarda bekletilmesi yoluna başvurulur. Bu metot hasta bir hayvandan alınmış olan gübrenin, sonradan aynı çukura konulacak olan hastalıksız hayvan gübrelerini de mikroplanmasına yol açabilir.

Deri yolu ile mikroplanmalarda tehlikeli püstül adı verilen bir yara oluşur. Mikrobun girdiği alanın çevresi kızarır. Bu kızarma, mikrobun çoğalmakta olduğunu gösterir. Bu bölgeye mikrobu öldürmek için hastanın kan hücreleri dolmaktadır. Yakın damarlardan sızan kan serumu ödem oluşumuna yol açar. Serumun içindeki protein pıhtılaşarak, mikrobun yayılmasını engelleyici bir duvarın yaratılmasını sağlamaya çalışır. Bu safhada hastalık bölgesel olup vücuda yayılmamıştır. Bazen bu evrede vücut hastalığı yener.

Ancak protein duvar hızla meydana getirilemezse, mikroplar kan yoluyla vücuda yayılırlar. Tedavi uygulanmazsa tabii savunma tedbirleri çoğu kez yetersiz kalır ve akyuvarların ve bağışıklık cisimlerinin karşı koymasına rağmen ölüm kaçınılmaz olur.

Püstül çok kolay tanınır; iyileşmekte olan bir aşı yarasına benzer. İltihap alanı olan kırmızılığı çevreleyen ödemli bölgenin çapı 0,6 – 1,2 cm arasında değişir; bazen daha da geniş olabilir. Zamanla bu bölge koyulaşmaya başlar ve bir süre sonra simsiyah olur; ortasında siyah bir kabuk oluşur. Hastalığa <<şarbon>> (kömür) veya karakabarcık denmesinin sebebi budur.

Püstül mikrobun girdiği yerde oluşur. Bazen, mikrop birçok deri sıyrığından girdiği halde, giriş noktalarının sadece bir tanesinin bulunduğu yerde püstül oluşur. Püstül genellikle kolda görülür. Gerçekten, insanın hayvan ve hayvani ürünlerle temas etmesi ihtimali en fazla yeri kollarıdır. Kemik tozu torbalarını sırtına vurup taşıyanlarda ise püstüller omuzda görülür.

Yaranın bulunduğu alan, hastalığın gelişmesini etkileyebilir. Mesela, ödem ya da serumun damardan çevredeki dokuların içine sızması, eğer bu yaranın bulunduğu alan kemiğe yakın yanı sert bir alan değilse, bu yerdeki serum, gevşek doku aralıklarından sızıp yüzün üst ve göğsün orta bölümlerine ulaşabilir. Bu alanlara aşırı miktarda sıvı toplanması, boğazın üstüne baskının gerçekleşmesine, akciğerlere solunumu kısıtlayacak oranda yük binmesine yol açabilir.

Bütün iltihap durumlarında olduğu gibi, hastalığın gelişimi sırasında genel bir kırgınlık, denetlenemeyen bir titreme, baş ağrısı ve kusma görülür. Çok ağır olaylarda bile bazen vücut sıcaklığı yükselmeyebilir.

Vücut, hastalığı girdiği yerde tutma çabasında başarısızlığa uğrarsa ve hastaya gerekli tedavi uygulanmazsa kan şarbon basili ile dolar; septisemi oluşur. Şarbondan ölenler üzerinde yapılan otopsiler birçok önemli organın içine kan dolmuş olduğunu gösterir. Bu tür bir kan hücumu organın çalışmasını kısıtlayarak ölüme yol açar.

Akciğer Şarbonu

Sporlar solunum yoluyla alındığında bu kez akciğerlere yerleşir ve bu organlarda yaygın ödemlere yol açarak zatürreeye benzeyen belirtiler verir. Yün tarayıcılarında görülen akciğer şarbonu ağır bir genel durum bozukluğu, boğucu bir bronkopnömoni, siyahımsı gri ve kanlı balgam, soluk alma zorluğu (Göğüs kafesinin alt kısmında sıkışıklık) ve morarma biçiminde kendini gösterir. Bundan başka, hastalığın beyinle ya da beyin-omurilik zarıyla ilgili sinirsel belirtileri de görülebilir. Bunların prognozu tedavinin erken ya da geç başlamasına bağlıdır.

Bağırsak Şarbonu

Şarbonun en çok etkilediği hayvanlar sığır, at, domuz, keçi ve koyundur. Fillerin, develerin, kedi ve köpeklerin de bu hastalığa tutulmaları mümkündür. Ancak bu hayvanların beslenme alışkanlıkları bu imkanı sınırlandırmaktadır.

Şarbon hastalığından ölmüş olan hayvanların leşlerinin bulunduğu yerlerde otlanan ve bu hastalığa yakalanmış hayvanların sidik ve dışkılarıyla kirletilmiş otlaklarda gezinen hayvanlar arasında bir süre sonra bu hastalık baş gösterir. Bazı bilim adamları ise mikrobun etkili türünün, toprağın oksijen tarafından etkilenmeyecek kadar derinliklerinde spor şekline dönüşmeden çoğalmaya devam edebileceğini öne sürerek, hastalığın yayılmasında bu tür çoğalmanın da rol oynadığını belirtmektedirler. Çoğalma mekanizması ve yayılma metodu ne olursa olsun, bazı alanlarda bulunan otlakların hayvanlar için sık sık tehlikeli bir hale gelebileceği kesindir.

Bacillus Anthracis’e en duyarlı hayvanlar, at, geviş getirenler ve domuzlardır. Geviş getirenlerde, önceden hiçbir belirti vermeden ortaya çıkan ve ölümle son bulan çok akut bir hastalıktır. Salgın hastalıklar arasında sayıldığından bir yerde ortaya çıkar çıkmaz resmi makamlara bildirilmesi zorunludur.

Sığır ve öbür çiftlik hayvanları bakteri sporlarını genellikle otlaklardan sindirim yoluyla alırlar. Bu durumda bağırsakları tutan hastalık ileri derecede bitkinliğe, iç organlarda kanamalara yol açar ve hastalanan hayvanların yüzde 70’i ya da 80’i ölür.

Akciğer ya da bağırsak yolu ile vücuda girmiş olan şarbon mikrobu deride tipik bir yara oluşumuna sebep olmayacağından teşhis oldukça güçleşir. Bu durumlarda hastanın mesleğinin bilinmesi ve bu sebeple hekimin şarbon asalağını düşünmesi teşhise ulaşmasını sağlar.

Şarbon hastalığının sonucu, teşhisin erken konulmasına bağlıdır. Çünkü bugün, bu hastalıkla mücadeleyi sağlayacak etkili ilaçlar vardır. Klinik belirtilerle kuşkulanılan şarbonun teşhisi püstülde, kan kültüründe ya da balgamda Bacillus Anthracis bulunmasıyla doğrulanır. Yaradan kabuğun kaldırılması ve altından sızan serumun alınarak bir mikroskopta incelenmesi teşhisin doğrulanması yolunu açar. Ayrıca, bu sıvıdan alınan bir örneğin kültür tüpünde uygun şartlarda bekletilmesi mikrobun çoğalmasına sebep olur.

İlkin penisilin bu hastalıkla savaşta olumlu sonuçlar sağlamış, onu aureomisin (klortekrasiklin) takip etmiştir. Deride ilk beliren yara hasta tarafından sıradan bir yara olarak yorumlanırsa, hastanın hayatı tehlikeye girebilir. Fakat basit çıbanların tedavisi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin, aynı zamanda şarbona da etkili olması teşhisin yanlış olması halinde bile kurtulma ümidini yükseltir.

Şarbon Aşısı

Şarbonun önlenmesi konusu, hastalığın Koch tarafından keşfedilmesinden beri hekimlerin önemsediği bir konu olmuştur. Yukarıda da belirtilmiş olduğu gibi insanlara bu hastalık hayvanlardan geçtiğine göre, en önemli konu şarbondan ölmüş hayvanların leşlerinden mikropların yayılmasını önlemektir. Eğer hayvanın leşi gömülecekse, derin bir yere gömülmesi gerekir. Aksi takdirde, özellikle sıcak ve rutubetli bir toprakta mikroplar çoğalır ve solucanlar vb. aracılığıyla toprağın daha üst katlarına taşınıp yeniden hayvanlara ve insanlara ulaşabilir. Hastalıktan ölmüş olan hayvanların leşlerinin yakılmasının olumlu sonuç verebileceği düşünülmüş, ancak sıcak hava akımları ve duman aracılığı ile mikrobun daha da uzağa yayılabileceği kanaati gittikçe yaygınlaştığından bu çareye başvuranların sayısı azalmıştır. Kimyasal mikrop öldürücüler uygulandıktan sonra leşi gömmek en etkili çözümdür.

Hayvanların şarbona karşı aşılanması eskiden beri üzerinde durulan bir konudur. İki tür aşı vardır. Biri laboratuarda zayıflatılmış canlı mikroplardan, diğeri mikroptan elde edilmiş ürünlerden oluşan aşılardan ikisi de etkilidir.

Pasteur, zayıflatılmış şarbon basili kültürleriyle bir aşı hazırladı ve bunu koyunların üzerinde deneyerek faydasını ispatladı (1881). O zamandan beri aşıdan yararlanılarak koyunlarda şarbondan ölüm oranı büyük ölçüde azaltıldı. Genellikle Pasteur aşısı on beş arayla iki defada yapılır ve bu doz hayvanlara sağlam bir bağışıklık vermeye yeter.

Morchoux, aşılanmış tavşan ve koyundan yararlanarak bir serum hazırladı; bu serum özellikle habis çıbanın tedavisinde ilgi çekici sonuçlar verdi, fakat şarbonla kanı zehirlenen hayvanlara büyük etki göstermedi.

Hasta hayvanlardan elde edilmiş gübrenin başka hayvanlardan alınmış gübre ile karışması sonucunda mikrobun geniş bir alana yayılabileceği belirtilmiştir. Bunu engellemek için şarbon mikrobu taşıyabilecek her nesnenin mikrop öldürücü maddelerle dezenfekte edilmesi düşünülmüştür. Ancak şarbon sporunun çok dayanıklı olması, fazla oranda mikrop öldürücü kullanılmasına yol açmaktadır.

Şüpheli bölgelerden gelen hayvanları işleyen sanayi dallarında çalışanlar vücutlarını, eldivenler, maskeler kullanarak ve solunulan havanın tozdan arınması için tedbirler alarak korurlar.

Eğer hasta hayvan ya da hasta hayvan ürünleri ile temas sürekli değil de zaman zaman gerçekleşmekteyse, bu dönemlerde penisilin ev aureomisin kullanmak korunma sağlayabilir. Sürekli olarak bu işte çalışanlar ya da hayvan ve hayvansal ürünlere temasa geçenler için koruyucu aşı ile aşılanmaktan başka çare yoktur. Altı ayda bir yapılan üç açı etkili bir korunma sağlar. Bu aşı, canlı mikrobun formalin içinde zayıflatılması ile elde edilir.

Şarbon hastalığı, erken evrede antibiyotik tedavisine başlanmazsa ölümle sonuçlanabilir. Bu yüzden hayvanların ve meslekleri gereği hastalanma riski taşıyanların, özellikle çiftçilerin, veterinerlerin ve hayvansal ürünleri işleyen kişilerin mutlaka aşılanması gerekir. Bir yörede hastalık baş gösterdiği zaman hasta hayvanlar sağlamlardan ayrılmalı, hayvan leşleri ve postları yakılarak yok edilmeli, bulaşmaya yardımcı olan sinekler ve öbür böcekler öldürülmelidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Modern Tibbin Önlemekte Çaresiz Kaldigi, Hatta, Bazen Neden Oldugu Hastalik

Modern tibbin önlemekte çaresiz kaldigi, hatta, bazen neden oldugu hastaliklar her geçen gün artan sayida insani kurbanlari arasina aliyor. Medeniyet Hastaligi da denilen bu rahatsizliklarla basa çikmak için insanlar artik ‘dogal’ sifalar aramaya baslamistir. Bati dünyasinda kalple ilgili rahatsizliklardan ölenlerin sayisi hemen hemen iki kati olmasina ragmen en çok korkulan hastaliklarin basinda herhalde kanser gelmektedir. Bunun bir nedeni de birçok kanser türünün hala esrarini koruyor olmasi ve sebebinin blilinmemesiyle birlikte, modern tibbin en ciddi ve yaygin görülen kanserlerin tedavisinde bile henüz yetersiz kalmasidir.

Aslinda erken teshis kondugu zaman bazi kanser türlerinin tedavisi artik münkündür. Öte yandan, en yaygin görülen kanserlerin tedavisindeki basarisizligin yarattigi hayal kirikligi, çok çesitli alternatif tedavi yöntemlerinin gelistirilip denenmesine yol açmistir.

Bu yöntemlerin bir bölümünün yararsizligi ortaya çikmasina karsin, bazilari, özellikle beslenme ve yasam biçimi üzerinde yogunlasanlar, öyle büyük bir basari kazanmistir ki, hemen hemen Batili Ülkelerin önde gelen kanser uzmanlari, hastalarinin klasik tedavisine bunlarin ne kadar ve ne boyutta eklenmesi geregini ciddi olarak arastirmaya basladilar.

Klasik tip ile ‘’dogal tedavi'’ veya ‘’alternatif tedavi'’ adi verilen yöntemlerin gelecekte daha da iç içe olacagi ve birlikte kullanilacagi, bununda en çok kanserden korunma ve hastaligin tedavisi alaninda devreye girecegi görülmektedir.

Kanser Nedir?

Kanser, vücuttaki hücrelerin denetimden çikip vücudun diger bölümlerinden bagimsiz ve kontrolsüz bir biçimde büyümeye baslamadigi bir hastaliktir. Bu hücreler saldiriya geçen vahsiler gibi vücudun normal kurallarina isyan baslatir ve kendilerine ait ayri bir düzen olustururlar.

Bu isyanci örgütler, ya da ‘’hastalikli olusumlar'’ daha sonra vücudun isleyisine müdahale etmeye baslar. Engellenmeleri için girisimde bulunulmazsa, en önemli organlari isgal edip iflasina yol açarak ölüme neden olurlar.

Kanser nasil gelisir?

Kanser su üç asamada gelisir:

Önce hastalikli hücreler büyümeye baslar, çevrelerindeki dokulara nüfuz ederek vücudun belli bir bölgesine yerlesir. Kanserin ilk basladigi bölgedeki bu evresine ‘primer kanser’ adi verilir.

Daha sonra, vücudun bagisiklik, ya da, savunma sisteminin bir parçasi olan en yakin lenf bezlerinden birine atlar ve oradan vücudun diger bölgelerine dogru yola çikar.Hastalikli hücreler daha sonra yerlestikleri bu ikinci bölgede tekrar büyümeye baslar ve çogu kez çevrelerini büyük bir hizla istila ederler. Buna kanserin ikinci evresi denir (Kanser deyimi; kanserli hücrelerin yanlara dogru yengeç gibi ilerlemesinden gelir. Latince de ‘’cancer'’ yengeç demektir.)

Kanserin ilk isaretleri

Erken tani, bütün kanser türleri için hayati önem tasir. Insanlar vücutlarinda kanser baslangici anlamina gelebilecek olagandisi degisikliklere karsi her an uyanik olmalidirlar. Kanserin en yaygin görülen ilk uyari isaretlerini söyle siralanabilir:

Memede, testislerde veya vücudun herhangibir yerinde sislik veya doku sertlesmesi

Iyilesmeyen bir yara veya lezyon

Geçmeyen ses kisikligi veya, öksürükle birlikte kan gelmesi

Sürekli karin agrisi, karin bölgesinde büyük yumrular veya, yutkunma zorlugu

Bagirsak haraketleri veya, idrara çikma aliskanliklarinda degisiklikler

Ben veya sigillerde belirgin bir degisiklik

Olagandisi kanama veya akinti

Beklenmedik kilo kaybi veya istahsizlik

Asiri yorgunluk, bitkinlik veya keyifsizlik

Sürekli agri

Agri yapmayan ancak sisen ve küçülmeyen salgi bezleri

Yukaridaki belirtilerden hiçbiri kesin kanser tanisi anlamina gelmez. Bunlar kisa sürede, uygun tedaviyle iyilesebilecek ‘iyi huylu’ bir olusumun belirtileri de olabilirler. Ama ne olursa olsun, derhal bir doktora gidip durumu bildirmek durumundayiz. Sorumluluk sahibi hiçbir saglik uzmani sizi ciddiye almamamak, detayli muayene etmemek, daha etrafli tetkik gerekiyorsa, sizi baska bir uzmana göndermemek gibi bir hatayi yapmaz.

Gerek kadinlarda gerekse erkeklerde en yaygin görülen kanserlerin, akciger, sindirim sistemi ve idrar yollarinda ortaya çikmasi, ve giderek artmasi, günümüzdeki beslenme tarzi, çevresel kirlilik ve sigarayi, sorumlu etken olarak isaret etmektedir.

Onu mümkün oldugunca engellemeye ve uzak tutmaya çalismak, bu basarilamadigi taktirde tedaviye erken baslamak, degismeyen amacimiz olmalidir.

Kanseri engellemek ve yenmek için yapilmasi gerekenler

Kanser ciddi bir hastaliktir; hafife almaya gelmez. Aslinda birçok ülkede yetkililerce okadar ciddi görülürki, kendi kendinize kanser tedavisi uyguladiginizda veya doktor olamayan birinin bunu yapmasina izin verdiginiz taktirde yasalara aykiri davranmis sayilirsiniz. Bu yaklasim çok yaygin bir korkuya sebep olmus, kanser, ellerinde deney tüpleri ve siringalarla dolasan beyaz gömlekli uzmanlardan baska kimsenin hiçbir sey yapamayacagi, insanligin soyunu kurutacak bir tür salgin gibi görülmeye baslanmistir.

Ne yazik ki, bu yaklasim kanser ve tedavisi hakkinda çok büyük yanlis anlamalara yol açmistir. Kanser gerçekten ciddi bir hastaliktir, ama tedavi edilebilir ve tedavisi de mutlaka bir tip uzmanina birakilmak zorunda degildir. Kendi kendine tedavi vakalari görülmüstür.Ayrica kanser hastasi olup da doktor olmayan kisilerin, bir baska deyisle dogal tedavi yöntemlerini uygulayan uzmanlarin faydasini görmüs birçok örnek mevcuttur.

Ama, tedaviden önce korunma gelir. Yani, herseyden önce, olusmasi engellenirse kanser sorun haline gelmez; ve engellenebilecegine dair kanitlar da açiktir. Çesitli tahminlere göre bütün kanserlerin yüzde 85 ile 95′i engellenebilir. Dolayisiyla, nedeni ne olursa olsun, kendilerinin kansere yakalanma tehlikesinin yüksek oldugunu düsünenler, burada ki ögütlerden ve gösterilen yoldan yararlanacaklardir.

Bunlar mucizevi tedaviler degildir; böyle bir sey de yoktur zaten ama hastaligi kontrol altina alabilmenin en iyi yolunu gösteren, hepside denenmis önerilerdir.Daha önce size ne söylenmis olursa olsun, kendiniz için yapabileceginiz son derece güvenli, sade ve etkili seyler var. (dogal tedavi yöntemlerinin nelere iyi gelebilecegi hakkinda bilgileri de burada bulacaksiniz.)

Kanserden korunma

Kanserden korunma yolunda atilacak ilk adimlar, yasam tarzimiz ve çevremizin vücuttaki savunma sistemini sürekli tehdit ettigi bir dünyada, yakalanacagimiz herhangi bir hastaliga karsi alinacak önlemlerle aynidir. Mesele, yasam tarzimizi ciddi bir sekilde gözden geçirmekten, sonrada, yasam ve düsünce tarzimizda köklü degisiklikler yapmaktan ibarettir. Bu her zaman pek kolay bir sey degil, ama gerçekten uzun, mutlu, saglikli ve kansersiz bir hayat istiyorsak, fevkalade gereklidir.

Kanser konusunda kendi kendine yetmede en önemli üç adim sunlardir:

- gida ve beslenme

- zihinsel ve duygusal (veya psikolojik) durum

- yasam tarzi ve çevre

Gida ve beslenme

Özel rejimlerin tümörlerin büyümesini önledigi, hatta küçülmelerini sagladigi seklindeki iddialar eskiden beri bilinen iddialardir. Bu savlarla ilgili bilimsel kanitlar doktorlarin büyük çogunlugunu henüz ikna edememesine karsin beslenmeyle kanser arasindaki iliski artik herkes tarafindan kabul edilmektedir.

Kesin olarak hangi gidalarin kansere yol açabilecegi, hangilerinin kanseri engelleyebilecegi konusundaki arastirmalar halen devam etmesine karsin, dünya çapinda taninmis tüm kanser kuruluslari kanserden korunmak için hayvansal yag ve sekerden yana fakir, bol lifli meyve ve sebzelerden yana zengin bir diyet öneriyorlar. Çesitli gidalarla kanser arasindaki bilinen veya, kuskulanilan iliskilere su örnekler verilebilir:

- Sismanlik ve fazla yag tüketimiyle meme kanseri

- Tütsülenmis ve tuzda muhafaza edilen gidalarla migde kanseri

- Kavrulmus et veya açik ates üzerinde (barbekü ve izgara gibi) pisirilen etle, basta bagirsak kanseri olmak üzere, her tür kanser.

Beslenmeyle, örnegin, bagirsak kanseri arasinda kesin iliski oldugu biliniyor, çünkü fazla miktarda pirinçle birlikte daha çok lifli gidalar yiyen Afrikalilar bu kansere çok az yakalandigi halde, daha çok et, tereyagi ve diger yagli yiyeceklere agirlik veren Batililar’da bagirsak kanseri çok daha sik görülmektedir. Bunun bilimsel açiklamasi da söyle: Bol lifli gidalarin olusturdugu hacimli posa sindirim sisteminden çok hizli geçtigi için toksinlerin birikmesine ve habis bir olusumun baslamasina firsat birakmiyor. Ne varki, saglikli ve besleyici bir diyet uygulamak kanserden korunmanin en iyi yollarindan biri olmakla kalmayip hastaliga yakalandinizsa onunla savasta da çok yardimci oldugu halde, mesele bununla bitmiyor. Bundan sonra atilacak adim, hastalikla gerçekten savasmak için ayrica özel gidalar almak gereklidir.

Kansere karsi beslenme

- Daha az yag yiyin (kirmizi etteki bütün yagi siyirip atin, balik ve tavuga agirlik verin)

- Sadece yagsiz veya, yari yagli süt, az yagli yogurt ve peynir alin

- Kizartmalari azaltin (yerine firinda veya, buharda pismis veya, kapali ateste izgara yiyin)

- Tereyagi yerine az yagli margarin (islem görmemis doymamis yaglar) yiyin; kaymagi unutun

- Daha fazla lif (veya selülozlu gida) yiyin. Yani, sunlari:

*günde en az bes porsiyon taze meyve ve sebze (meyvelerin kabuklarini soymayin, ama iyice yikamayi unutmayin)

*kuru meyve, özellikle kuru erik yiyin (az seker)

*bol miktarda koyu yesil ve sari sbze (ispanak, brokoli, havuç)

*kabuguyla firinda pismis patates

*bol miktarda rafine edilmemis tahil (esmer pirinç vb)

*kahvaltida kepekli gevrek veya, lapa

*kepekli un ve sadece kepekli ekmek

*kepekli makarna

**Daha az seker tüketin yani:

- pasta, b, sküvi, tatli ve çikolatayi azltin

- tatli olarak taze meyve yiyin

**Tuzu azaltin. yani:

- yemeklere koydugunuz tuzu azaltin ve tuzlugu sofradan uzak tutun

- tuzlu çerez, gevrek g,bi seyleri azaltin

**Mümkün oldugu kadar organik gidalar yiyin

Besinler kanserle nasil savasir

Serbest radikallerin verdigi hasarin kanserde önemli bir rol oynadigi bilinmektedir. Serbest radikallerin verdigi zarar kanserin kuvvetle muhtemel sebebi olmasinin disinda, yaslanmamizi da hizlandirir. Yaslanma, tipki demirin paslanmasi veya tereyagin küflenmesi gibi vücudumuzun oksitlenme sürecidir.

Neyse ki, serbest radikallerin yol açtigi zarara karsi besinblerde vitamin ve mineral olarak bilinen dogal bir panzehir vardir. A, C ve E vitaminleriyle selenyum, çinko ve manganez gibi mineraller dogal bir antioksidan görevi görür: yani, serbest radikallerin yol açabilecegi oksidasyona karsi haraket ederler. Bu nedenle bunlara ‘’antioksidan'’ denir. Antioksidan içeren besin maddeleri kansere karsi güçlü bir koruyucudur. Kanserden korunmak için yüksek miktarda A, C ve E vitaminleriyle selenyum, çinko, manganez ve lif içeren besin maddeleri en güçlü bilesimi meydana getirir. Bunlarin en önemli kaynaklari asagida siralanmaktadir.

A vitamini

Dogal olarak beta karoten halinde bulunur ve vücut tarafindan gerektigi kadari A vitaminine dönüstürülür. Kayisi, portakal, seftali, kavun, muz, havuç, kirmizibiber ve tatli patates gibi koyu sari ve turunçu renkli meyve, sebzelerde bulunur. Ayni zamanda ispanak, brokoli, yaprakli sebzeler gi koyu yesil sebzelerde de vardir.

C vitamini

Turunçgillererin çogunda (portakal, limon, gryefrut, turunç) ve tropik meyvelerde (guava, kivi, papv, mango) bulunur. Ayrica yesil ve kirmizi biber, brüksel lahanasi, çilek, domates ve patateste de bol miktarda mevcuttur. Vücudun kendi kendine üretemedigi en gerekli birkaç vitaminden biridir. Dolayisiyla, ya gidalardan, ya da beslenmeye ek olarak ayrica alinmasi gerekir. C vitamini, E vitamininden sonra en güçlü antioksidandir.

E vitamini

Bilinen en güçlü antioksidandir. Özellikle, doymamis bitkisel yaglarda (soya ve ayçiçek yagi gibi), badem ceviz gibi yemislerde bulunur. Bezelye, fasulye ve bazi yaprakli sebzeler de zengin E vitamini kaynagidir.

Selenyum

Bu mineral birçok degisik besin maddesinde bulunur. Et (özellikle ciger ve domuz), bali ve deniz ürünleri (tarak ve karides), mantar, süt, yumurta,sebzeler (sogan sarmisak, kabak lahana), tahil ürünleri.

Çinko

Çinko eksikliginin bazi kanserlerde, özellikle de, prostat kanserinde rolü pldugu sanilmaktadir. Hastaliktan korunmada ve tedavisinde kullanilmaktadir. Bagisiklik sistemini güçlendirir. Türkiye’de yapilan bir arastirma, selim huylu prostat büyümesine kiyasla prostat kanserine yakalanmis hastalarda çinko seviyesinin daha düsük oldugu gözlenmistir. Çinko, kabuklu deniz ürünlerinde bol miktarda bulunur. Ayrica, balik, ciger ve yumurta da vardir.

Lifler

Lifler, yedigimiz besinlerin sindirilmeyen ve emilmeyen kisimlaridir. Bu nedenle sindirim sisteminden dogruca çikip vücut disina atilir. Bugday veya, diger tahil ürünlerinin dis kabugunda, sebze ve meyvelerin kabuklarinda bulunur. Vücuttaki atiklarin hacmini artirarak diskiyi yumusatir, dolayisiyla vücuttan daha kolay ve çabuk atilmasina yardimci olur. Lifin kabizliga karsi son derece etkili bir dogal tedavi ürünü olmasinin nedeni budur.

Beslenmeye takviye

Beslenmenizin yeterli olmadigini veya, çevresel kirlilige fazlasiyla maruz kaldiginizi düsünüyorsaniz, kanserden korunma veya onunla savasmada yararli oldugu bilinen besinleri yogunlastirilmis bçimde ayrica ek olarak alabilirsiniz. Bunlar diyetinize takviye olarak tablet, kapsül,toz veya sivi haldedirler. Kendisini kanser tehlikesine maruz gören herkezin bunlari bir korunma önlemi olarak almasi mantikli bir davranistir. Asagidaki tablo Ingiltere’deki Bristol Kanser Merkezinin hastaliktan korunmak için tavsiye ettigi miktarlari göstermektedir.

Bu tür takviye besinlerin nasil ve ne kadar alinacagi konusunda bazi doktorlar bilgi sahibi olmakla birlikte, yetersizdirler. Beslenme tip fakültelerinin çogunda hala uzak durulan bir konu oldugu için, bu tür takviyelerden sadece ‘’ idrarin fiyatini artirdigi'’ iddiasinda bulunan doktorlara karsi ihtiyatli olmalisiniz.

Kanseri önlemede yararli ek besleyiciler:

Betakaroten( A vitamini) 1*6 mg. tablet, günde iki kez

B vitamini kompleks 1*50mg. tablet,günde bir kez

C vitamini (kalsiyum veya magnezyum

askorbatla birlikte) 1*500 mg. tablet günde üç kez

E vitamini 1*133 mg. tablet veya 200 iu,günde bir kez

Selenyum ( istege bagli) 1*200mcg. günde bir kez

Balikyagi ve keten tohumu yagi /veya 400-500 mg günde ‘’ ‘’

Çuha çiçegi yagi 1500-2000 mg günde ‘’ ‘’

Not: Aksi yöndeki söylentilere ragmen takviye besinler, üreticilerin talimatina uygun olarak kullanildiginda kesinlikle zarasizdir. Bazilari (yapay retinol seklindeki A vitamini, çinko, selenyum gibi ) ancak çok miktarda alindiginda toksik olabilir; bu da yukarida verilen dozajlarin çok üstündeki miktarlar için geçerlidir. Ama en dogrusu, bunlarin tedavi amaciyla kullaniminda gerçekten bilgi sahibi biriryle konusmak ve onun onayini almaktir.

Psikolojik gerilim

Herseyden önce, ‘’stres'’ dedigimiz sey,asiri fiziksel ve zihinsel yüke karsi dogal bir canlandirici tepkidir. Belli bir miktari kaçinilmaz olmasinin yani sira, gerekli ve sagliklidir. Bizi canli ve uyanik tutar. Ama fazlasi, Amerikali stres uzmani Dr. Hans Selye’nin isaret ettigi gibi, sarsilmamiza ve yikilmamiza yol açabilir. Hastalik, stresin bir türlü sona ermemesi durumunda ortaya çikar.

Genel olarak hayatin getirdigi gerginlikleri azaltmak için kullanilan bilinen yöntemlerin birçogu günümüzde artik kanser de dahil olmak üzere bütün hastaliklarla savasirken kullanilmaktadir.

Örnegin, egzersiz, asiri strese karsi mükemmel bir panzehirdir. Bu, ille de bir spor salonuna gitmek degil, yüzmek, uzun yürüyüsler y6apmak veya, bisiklete binmek anlamindadir. Egzersiz, saglikli kalabilmenin en gerekli sartlarindan biridir; ne var ki, stresten kurtulmada ne kadar yararli oldugunu bilen insanlarin sayisi çok azdir. Sonuç olarak, stres bir sorunsa, egzersiz e zaman ayiriniz lütfen.Kanseri sadecee önlemeye degil, tedavi etmeye ve iyilestirmye de yardimci olur.

Sayet kansere yakalanmissaniz, en önemlisi hastalikla savasta olimlu bir yaklasim benimsemektir. ’’Mücadele ruhu’’ konusunda yapilan arastirmalarin çogu bunun hastalarin yasam kalitesini ve yasama sansini artirdigini göstermektedir.

Yasam tarzi ve çevre

Çevremizde olup bitenleri tam anlamiyla kontrolümüz altinda tutabilmek mümkün degilse de, önlem alabilecegimiz birçok sey vardir.

Genel bilgiler

Örnegin, kendi irademizle yarattigimiz kosullari degistirebiliriz. Hepside kanserin belli basli nedenleri arasinda yer alan ‘’kaçinibilir kirlilik'’ örnekleri sunlardir:

* Sigara

* Alkol

* Günes banyosu

* Evde veya, iste tehlikeli kosullarda çalisma

Sigara

Bütün kanser uzmanlari, katran içeren tütün dumani solumanin kanserin, en azindan, en önemli nedeni oldugunda hemfikirdirler. Tütün dumani, sadece akciger degil, girtlak, böbrek, pankreas ve mesane kanserlerine de yol açmaktadir ve bunlarin hepsi hem öldürücü olabilmekte hemde tedavileri çok zordur.

Tütün dumani, sadec sigara veya pipo içinler için degil, bunlari içmedikleri halde dumanini soluyanlar içinde tehlikelidir. ‘’Pasif içicilik'’ denilen bu durum, kansere yolaaçabilecegi gibi astim, bronsit gibi gögüs hastaliklarina yakalnama riskinide tasimaktadir. Sigaranin, kanserden daha fazla ölüme yol açan kalp hastaliklarininda önemli nedenidir.

Taninmis Ingiliz kanser uzmanlarindan Sir Richard Doll, hepside sigara içen bir grup doktor üzerinde sigarayi birakmanin etkilerini arastiran bir çalisma yürütmüstür. Hiç isgara içmeden geçen 12 yildan sonra bu kisilerin akciger kanserine yakalanma tehlikesi hiç sigara içmemis olanlar la ayni düzeye gelmistir. Daha önce asiri miktarda sigara içenlerde bile tehlike ciddi oranda azalmistir.

Sonuç olarak, buradaki prensip sigarayi tamamen birakmak, bunu basaramiyorsaniz mümkün oldugunca azaltmak olmalidir.

Alkol

Genellikle birlikte kullanilan sigara ve içki modern dünyanin en yaygin toplumsal aliskanliklarindandir. Büyük keyif verdikleri açik olmakla beraber agiz ve girtlak kanserine de yol açabiliyorlar. Fazla alkol ayni zamanda, önce karacigerde siroz yaptiktan sonra, karaciger ve pankreas kanserine de sebep olabiliyor.

Buradaki prensip de yine asiriya kaçmamak olmali: Aldiginiz alkol miktarini size hala keyif verecek, ama zarar vermeyecek düzeye indirin. Saglikli insanlarin güvenle içebilecegi içki miktari konusunda doktorlarin fikir birligi ettigi kesin bir ölçü yok, ama birçok uzman, erkekler için günde üç veya dört, kadinlar için iki veya üç ölçüsünü geçmemek. Gerektigini düsünüyor. Ölçüden kasdedilen, bir kadeh sarap, bir duble sert içki veya, küçük bir bardak biradir. Ama kanserli insanlar için en iyisi, münkünse , alkolden uzak durmaktir.

Günes banyosu

Genellikle günesin ultraviyole isinlarinin yol açtigi cilt kanserleri, beyaz tenli insanlar arasinda çok yaygindir. Özellikle çilli ve çabuk yanan bir teniniz varsa, nasil, nerede ve ne zaman günese çikabileceginiz konusunda dikkat etmelisiniz.

Birçok insan, özellikle de sicak ülkelere tatile gidenler, günes isinlarinin en güçlü oldugu saatlerin, sabah 11 ile ögleden sonra 3 oldugunu, koruyucu günes yaglari, hatta havanin bulutlu olmasina ragmen ciltleri için zararli olabilecegini ya farketmez, veya unutmus görünürler.

Günes banyosu koruyucu yaglar kullanilarak günesin hafif oldugu saatlerde yapilamlidir. Günesin tepede oldugu saatlerde her zaman, ama herzaman, bir sapka ve uzun kollu giysiler giyerek korunmak gerekir.

Iste ve evde tehlikeli bir ortam

Sürekli endüstriyel tozlar ve diger maddelerle dolu ortamdysaniz, kesinlikle kanser kanser tehlikesiyle karsi karsiyasiniz demektir. Bilgisayar mikrodalga firin gibi araçlardan yayilan elektromanyetik alanlara sürekli maruzsaniz da, bu konu hala tartisilmakla beraber, olasilikla ayni tehlikel sözkonusudur.

genel bilgiler

Tehlikeli tozlardan korunmak için daima yüzünüze maske takin, koruyucu giysiler giyin ve eger varsa güvenlik talimatlarina uyun.

Arabalarin egzoz dumanini solumaktan, bazi ürünlerde hasareye karsi lullanilan spreylerden veya, koyun postlarini temizlerken tabik edilen arsenikten korunmak hiç de kolay olmamasina ragmen bu tür kirlilige karsi kamuoyunun tepkisi giderek artmakta ve denetimlerin ciddilesmesini saglamaktadir. Buna ragmen sürekli tepkinin ve baskinin her yerde sürdürülmesi yararli olacaktir.

Radyasyon Kirliligi

Esas tehlike, bilgisayarlar ve mikrodalga firinlar gibi, düsük frekansli eloktromanyetik radyasyon yayan elektrikli aygitlardan gelmektedir.

- Bilgisayar ekranina mutlaka filtre kpyun. Bilgisayar, televizyon veya herhangi bir göstericili aygitin yan veya arka tarafina iki metreden daha yakin mesafede bulunmayin.

- Yüksek voltajli gerilim hatlarina yakin mesafede oturmayin ve çalismayin( Radyasyon alani yüzlerce metre genisligindedir…).

- Elektrikli aletleri, özelliklede bilgisayarlari, ihtiyaciniz kalmadiginda kapatin.

- Granit kayalar üzerine insa edilmis binalarda radyoaktif Radon gazina karsi zeminlerin ve bina girislerinin kuralina uygun izole edilmis ve zemin altindaki havalandirmanin gerektigi gibi yapildigindan emin olun.

- Gereksiz yere röntgen isinlarina maruz kalmayin. Rontgen çekilirken disçinizin veya doktorunuzun diger bölgeleri koruyucu bir örtü ile korumasini saglayin. Bu arada agizdan bol miktarda iyot alin. Örnegin yosun tabletleri alabilirsiniz, bunlar vücuttaki radyoaktivitenin daha çabuk atilmasina yadrdimci olur.

- Fosforlu kadrani olan saatlerden uzak durun.

Ambalaj kirliligi

Paketleme için kullanilan maddelerin çogunda az miktarda kanserojen vardir. Gida maddelerini sarmak için kullanilan seffaf folyo gibi plastik maddeler, süt, meyve suyu kutulari ve plastik siselerdeki kanserojen maddeler yediklerimize, içtiklerimize geçer. Gida maddelerini sarmak için mumlu kagit veya aliminyum folyo kullanin; Içeceklri cam siselerde satin alin. Gida maddelerini porselen, toprak, cam veya paslanmaz çelik kaplarda muhafaza edin.

Hava Kirliligi

Özellikle disardayken, soludugunuz havanin kirli oldugunu hissediyorsaniz, agzinizi ve burnunuzu bir maskeyle veya ipek bir esarpla örtün. Atesten çikan, özellikle de plastik ve lastik yandiginda çikan dumani solumamaya çalisin. Sigara içilen odalarda, yeterli havalandirma saglanmadan kömür ve odun atesi yakilan yerlerde asla oturmayin.

Binalarda izolasyon malzemesi olarak kullanilan formaldehitli ürünlerden ve preslenmis keresteden kaçinin.

Su Kirliligi

Sehir sebekesinden su kullanilacaksa. Iyi bir flitre gereklidir. Dogal kaynak sularinda bile bir miktar kirlenme oldugu için filitre kullanilmasi önerilir. Musluktan su almadan önce, biriken pisligi atmak için, suyun bir miktar bosa akmasi gereklidir.

Cilt kontrolu

Cildinizde büyüyen lekeler, benler, iyilesmeyen yaralar olup olmadigini düzenli olarak kontrol edin.

Yüzde, eAllerde ve kollardaki bazal hücre karsinomu ve skuamoz epitel karsinomu adi verilen cilt kanserleri, yeter,nce erken teshis edildiginde, klasik cerrahi ve radyoterapi ile iyilesebilir. Vücuttaki habis melanomlar bile vaktinde fark edilirse basariyla tedavi edilebilir. Asagidaki belirtilerden birini gördügünüzde hiç vakit kaybetmeden doktorunuza iletin:

- Kasinan bir ben

- Kursunkalemin arka ucundan daha büyük bir ben

- Büyüyen bir ben

- Dis hatlarinda degisiklikler olan bir ben

- Kanayan, akinti yapan veya kabuk baglayan bir ben

Bagirsak kontrolu

Bagirsak kanserinin disaridan belirtisi hemen hemen hiç yoktur. Bu nedenle yapilacak tek sey, bagirsak haraketlerinizi dikkatle takip etmektir. Herhangi bir degisikligin devam etmesi, bir tümörün ilk isareti olabilir.

Sorun oldugunu gösteren belirgin bir isaret diskinizdaki ‘ kandir.’ Bu tür bir belirtiyi derhal doktorunuza bildirin. Rektumdan kan gelmesinin bir nedeni de son derece agrili bir hastalik olan basurun (hemoroid) sonucu olabilir. Kabizlik çekiyorsaniz disari çikarken zorlanmak buna neden olabilir. Tehikeli degildir ve kolay tedavi edilebilir. Bagirsaklardaki kanamaya polipler ( küçük iyi huylu olusumlar ) de yol açabilir ve bunlar basit bir operasyonla alinabilir. Ama polipler bazan “habis öncesi”, yani, kanserin ilk baslangici da olabilir. O nedenle bir an önce tespit edilip alinmali ve laboratuara gönderilmelidir.

En çok görülen bir diger belirti de, normal bagirsak haraketlerinizdeki degisikliklerdir. Herkesin aliskanliklari baskadir, ancak farkli bir durum söz konusu oldugunda hemen doktora basvurunuz. Özellikle de, önce kabiz, ardindan ishal oluyorsaniz ve bu durum tekrarlaniyorsa doktorunuza mutlaka bildirin.

KLASIK KANSER TEDAVI YÖNTEMLERI

Kanser, kontroldan çikan hücrelerin habis sekilde çogalmasi ve çogalmaya devam etmesidir. Bu nedenle, klasik tip bu hücreleri mümkün oldugu kadar erken safhadayken, baska bir yere siçrayip orada da zarar vermeye baslamadan önce tespit etmeyi ve, ya cerrahi müdahaleyle alarak, yada, diger yöntemlerle, yok ederk, nüksetmesini engellemeyi amaçlar.

Doktorlar kanserin her zaman öldürücü bir hastalik olmadigini bilirler. Bazi türleri, örnegin testis kanseri, tedavi edilebilir. Bu tür kanserin klasik yöntemlerle tedavisinde iyilesme orani çok yüksektir. Yüzde 80′in üzerindedir.

Ama doktorlarin bildigi baska bir sey daha vardir: Bütün kanser türleri, hatta akciger kanseri gibi üstesinden gelinmesi en zor olanlar bile, gelismelerinin ne kadar erken safhasinda teshis edilirse, tedavi sansi da o kadar yüksek olur. Bu nedenle, doktorlarin çogunun yaklasomi, sayet bir kanser gelisiminin ilk safhasinda, henüz baska bir yere siçramamissa, önünün kesilmesi ve hastanin iyilestirilmesi büyük bir olasilikla mümkündür, seklindedir.Hastadn hastaya degismekle birlikte, tip meslegi açisindan kansersiz geçirilen bes yil sihirli bir rakamdir.

Kanserli hastalar tedavi olduklari merkeze daha sonraki bes yil boyunca düzenli aralarla gider ve önce üç ayda bir, sonra alti ayda bir, daha sonra da yilda bir kez kontroldan geçerler. Bes yil geçtikten sonra hala kanser görünmezse, doktorlar hastaligin resmen iyilestigine karar verirler.

Genel bilgiler

Hastalik ne kadar erken tespit edilirse, kanserden kurtulma sansinin o kadar arttigini her doktor bilir. Bu da erken teshis demektir. Ama ne yaziktirki, kanser, kanser, ancak kendine bir yer edinip epey mesafe aldiktan sonra belirtileri ortaya çikan sinsi bir hastaliktir.

Bu nedenle, çogu doktor hastaligin vücuda yerlesme ve baska yerlere siçrama firsari bulamadan, düzenli olarak “tarama” programlari yapilmasini destekler. Kadinlarda en yaygin tarama yöntemleri serviks kanseri için “smear testi” (simir), meme kanseri içinde “mamografi” dir( meme rontgeni ).

Erkeklerde sik görülen prostat ve testis kanserleri için de bazi ülkelerde bu tür testler yapilmaktadir.

Dolayisiyla, vücudundaki herhangibir degisikligi fark etme ve derhal doktora bildirme sorumlulugu da insanlarin kendilerine kalmaktadir. Kanser de erken teshisin önemini bilen iyi bir doktor bu tür kuskulu belirtiler gösteren her her olaya asagidakilerden birini veye, hepsini uygulamak zorundadir.

- Biopsi

- Kantahlilleri

- Rontgen ( baryumlu radyografi )

-Ultrasonografik tarama

- CT (veya Cat ) tarama

- Nükleer görüntüleme

- Endoskopi

Kanser çok zor ve tehlikeli bir hastalik oldugu için klasik tip bu alanda hayli uzmanlasmistir; bu testlerin kesinlikle uzmanlasmis bir klinik veya, bir hastanenin özel bölümünde yapilmasi gerekir. Arastirmayi sürdüren doktor da bir onkolog olacaktir ( geleneksel tip dilinde tümörle ilgili arastirma ve tedavide uzman olan doktordur.).

Biopsi

Biopsi, tahlil için dokudan küçük bir parça alinmasidir.

Kan tehlilleri

Hastadan alinan az miktarda kan, doktorlarin deyisiyle ” sayilir ” ve kandaki diger kimyasal bilesenler arastirilir. Kan sayimi kandaki alyuvar ve akyuvarlar’in sayisini ortaya çikarir. Kan sayiminin sonucu hastaliga ve verilen ilaçlara bagli oldugu için , bu sadece hastaligin varligini tespit açisindan degil, çesitli ilaçlarin etkisini ölçmek açisindan da önemli bir göstergedir. Bu nedenle, kan tahlilleri hem daha önce teshis amaxiyla hem de kemoterapi gibi tedavi sirasinda sik sik yapilir. Kan tahilleri hastanin beslenmesinde eksikler olup olmadigini tespit etmek için beslenme kontrolunda da kullanilir.

Röntgen

Bir insani nesterle kesip bakmadan içinin resmini alma araci olarak yüz yildan bu yana kullanilmaktadir. Esas olarak akciger ve memde kanser teshisnde kullanilir. son zamanlarda meme rontgeni (mamografi ) sirasinda memelerin ezilmesinin varolan bir kanserin yayilmasina neden olabilecegi seklinde endiseler belirmistir.

Dogrudan X isinlariyla röntgen çekilmesinde diger bir gelisme, özellikle bagirsak kanserinde, X isinlariyla birlikte yalitkanlik gösteren baryum kullanilmasidir.

Cat, CT, BT

“CT” ve “Cat”, “BT”, röntgen isinlarinin bilgisayar teknolojisiyle birlestirilmesi sonucu teshiste kullanilan, teknigin, Bilgsayarli Tomografinin kisaltismis adlaridir. Röntgen isinlarinin verdigi sonuç bilgisayar ekranina yansir ve vücudun iç kisimlarindaki organlarin detayli görüntüleri ve kesitleri elde edilir.

Ultrasonografi

Iç organlarin görüntüsünün ekrana yansitildigi bir baska test yöntemidir. X isinlari yerine yüksek frekansta ses dalgalari kullanilir. Esas olarak beyin ve idrar yollari kanserlerinin teshisinde kullanilir. X isinlari gibi zararli degildir.

Nükleer görüntüleme

Kanser teshisinde iki türlü nükleer görüntüleme testi kullanilir:

- Manyetik rezonans görüntüleme( MRI ), dünyanin manyetik alanindan 50 000 kat daha güçlü bir manyetik ala na yerlestirilen vücuda, radyo dalgalarinin verildigi bir tekniktir. Verilern sinyaller bir bilgisayar tarafindan görüntüye dönüstürülür. Yavas ve pahali bir yöntemdir, ve yan etkileride henüz bilinmemektedir.

- Izotop taramasi hastaya iyot gibi hafif radyoaktif bir maddenin çok az miktarda enjeksiyonla ( yada trioidde oldugu gibi agizdan ) verilmesi ve arastirilan dokularin taranmasi teknigidir. Bu yöntem özellikle kemik ve karaciger kanserinin kesin olarak yerinin tespitinde kullanilir.

Endeskopi

En son fiber-optik teknolojisi ve endoskop denilen aletin kullanildigi bir tekniktir. Endoskop, sikistirilmiss cam elyafindan yapilmis, içinden geçen isigin aletin ucuna kadar iletildigi, uzun, ince, esnek bir tüptür. Vücuda sokuldugunda, cerrah inceledigi organin içini bir merceek yardimiyla görebilir. Tüpün içindeki bir baska boru da, cerraha bölgeyi daha iyi görebilmesi için yikama ve laboratuarda incelemek üzere küçük bir doku parçasi ( smear ) alma imkani saglar.

Ayni alet vücudun farkli bölgelerini incelemekte kullanilir ama adi degisir; Bronkoskop akcigerlerde, gastroskop midede, kolonoskop bagirsaklarda kullanilir.

Kanser tedavisi

Habis bir olusum tespit edildiginde doktorlarin çogu hemen tedaviye baslamak ister. Habis olusumun ilerleme ve ciddiyetine göre, tedavi, teshis konulduktan sonra birkaç saat içinde baslayabilir.

Klasik tip, kanser tedavisinde su üç ana silaha basvurur

- Cerrahi müdahale

- Radyoterapi

- Kemoterapi

Modern , klasik yada “bilimsel” tibbin ortaya çikisina kadar, ameliyat tek geçerli tedavi yöntemiydi. Ama bu yüzyilda ameliyeta önce radyoterapi ve 1950′lerden itibaren de kemoterapi eklendi. Tedavi edilecek tümörün tipine ve hastaligin safhasina göre ya yukarida verdigimiz silahlardan biri tek basina yada her üçü birlikte kullaniliyor

Ameliyat

Cerrahin temel görevi, belli bir bölgedeki tümörü hastanin hayatini tehlikeye atmayacak sekilde çikarip almak, kanserin o bölgedeki bezlere atlayip atlamadigina bakmak ve eger böyle bir durum varsa, daha fazla yayilmasini önlemek için, onlarid da almaktir.

Ama cerrahlar sadece nester kullanmakla kalmazlar. Görevlerinin bir parçasi da, kuskulanailan kanseri tespit ve teshis etmektir. Önce el ve göz yardimiyla, bakarak ve hissederek herhangibir olagandisi belirti rar, olusum içerlerdyse bir endoskopla bakar, belkide incelenmek üzere, hasta dokudan küçük bir parça alirlar (Biopsi )

Eskiden cerrahlar sadece tümörü degil, çevresindeki dokularida ameliyatla çikarirlardi. Örnegin, meme kanserinde hem memenin tamami hemde koltuk altindaki bezler alinirdi. Ama bu tür ameliyatlarin kadinda sebep oldugu ciddi psikolojik sorunlar bir yana, her zaman yasam süresini azaltmadigi, hatta bazan tersine kisalttigi da ortaya çikinca ciddi biçimde elestirilmeye baslandi.

Günümüzde artik bir cerrah kadin vücudunun seklini bozmaktan kaçinarak kesinlikle gerektigi kadar dokuyu almakla yetiniyorlar. Yumru çikarilip alindiktan sonra meme bazen mümkün oldugu kadar normal bir görünüme kavusturuluyor.

Kanser bacaktaki kemiklerden birindeyse, iyi bir cerrah eskiden oldugu gibi bacagi olusumun yer aldigi bölgenin üzerinden kesip hastayi sakat birakmak yerine kanserli kemikgi çikarip yerine yapay bir kemik ( protez ) koymaktadir.

Cerrahi müdahalede gelisen teknikler

Yarayi mümkün oldugu kadar küçültebilmek ve vücudu mümkün oldugu kadar normal haline kavusturabilmek için kanser uzmani cerrahlar en ileri teknikleri giderek daha fazla kullanmaya basladilar. Bunlar kisaca örneklenirse;

- Lazer cerrahisinde, lazer isinlari kesme islemi olmaksizin dokularin arasindan geçiyor

- “Igne deligi” cerrahisinde sadece çok küçük bir nokta halinde kesme yapiliyor

- Mikrocerrahide en ince ve hassas operasyonlar bir mikroskop ve küçük aletlerle yapiliyor

Kanser uzmani cerrahlar, tipki diger cerrahlar gibi, gelecekte robot kullanmakta ustalasacaklarini ve ameliyatlari uzaktan kumandayla yapabileceklerini düsünüyorlar. Bilgisayarli görüntüleme teknigi yardimiyla tümörlerin yerini, büyüklügünü ve ne kadr yayildigini tam olarak tespit edebileceklerini umuyorlar

Kanser teshis eden köpekler

Son olarak, kanseri teshis edebilmek için günümüzde kullanilagelen metodlara alternatif olabilecek yeni bir arastirmadan bahsetmek ilginç olacaktir sanirim.

Schnauzer türü köpek, derideki ben kanserlerini (melanoma) tani yapilmadan önce, koklayarak teshis edebilmektedir.

Bazi hastalarda melanoma kolay gözükmeyecek bir yerde olabilir. Melanomalarin %20’si bu nedenle teshis edilememektedir. Florida’li eski polis köpekleri terbiyecisi Duane Pickel, bir kanser uzmaninin da yardimiyla, bu köpegi hemen hemen hiç yanilmadan melanoma tanir hale getirmistir. Tip kitaplarina “Köpekle Tani” diye bir bölüm eklenecek mi dersiniz?

Kanser neden öldürür?

Kanser hastalarinin çogu, kalp hastaligi veya baska enfeksiyonlar gibi kanserle ilgisi olmayan nedenlerden dolayi ölür. Tümörün bulundugu bölge ve tümörün yayildigi bölgenin büyüklügü ölümü direkt veya indirekt olarak etkileyen nedenlerdir. Ölümün temel nedeni, beyin, akciger, karaciger gibi hayati önemi büyük olan organlarda tümör olusmasi veya tümörün bu organlara yayilmasidir.

Sirkeyle kanser testi

Güney Afrika’da yapilan bir arastirmada, rahim boynuna sirke sürülmesiyle kanserli hücrelerin ortaya çikabildigi saptandi.

Su ve yüzde 5 oraninda asetik asitten olusan sirkenin rahim boynuna sürülmesiyle kansere dönüsmeye meyilli dokunun beyaza dönüstügü bildirildi. Arastirmada yer alan Cape Town’daki Groote Schuur hastanesinden Dr. Lynn Denny, arastirma sonucunun umut verici oldugunu belirterek, “Bu yöntemi hemen hemen smear testi yerine kullaniyoruz” dedi. Dr. Denny, bu yöntemle degisime ugramis dokuyu dogrudan görebilmenin, smir testi kadar iyi, hatta bazen ondan daha da yararli oldugunu söyledi. Azgelismis ülkelerin çogunda rahim boynu kanseri için ulusal izleme programi yürütülemedigine dikkati çeken bilim adamlari, bu yöntemin ucuz bir alternatif olusturdugunu belirtiyorlar. Dr. Denny, bu yöntem için fazladan altyapi gerekmedigini ve en basit araçlar kullanilarak yönetimin uygulandigini söyledi. Danny, yöntemin tek dezavantajinin, bazen kadin kanser olmadigi halde kansermis gibi göstermesi oldugunu belirterek, ancak bunun smear testlerinde de olabildigine dikkat çekti. Kanser için en büyük adim

Bagisiklik sistemindeki T hücrelerini yenileyen bilim adamlari, en tehlikeli kanser türlerinden biri olan melanoma tümörünü küçültmeyi basardi

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü bilim adamlari, bagisiklik sistemindeki T hücrelerini yenileyen yeni bir yöntemle melanoma (en tehlikeli cilt kanseri türü) tümörünü küçülttü. Ciddi melanoma hastalarinda basari elde eden arastirmacilar, yeni tedavi yönteminin, diger kanser türleriyle enfeksiyon hastaliklarinda ve AIDS’te etkili olabilecegini belirtti.

Bagisiklik yenilendi

Yeni tedavi yönteminde, hastadan alinan T hücrelerini (hastaliklarla savasan hücreler) laboratuvar ortaminda çogaltan arastirmacilar, çogalttiklari T hücrelerini tekrar hastaya transfer ederek bagisiklik sisteminin güçlenmesini sagladi. Standart tedaviye duyarlilik göstermeyen agir melanoma hastalarinda, yeni yöntemin etkili bulundugu ve bunun bagisiklik sistemini yenileme amacini güttügü belirtildi.

Vücudun bagisiklik sisteminin belli oranda T hücrelerini salgiladigina deginen uzmanlar, bazen bu T hücrelerinin agir hastaliga karsi etkili olamadigini, T hücrelerinin çogaltildiktan sonra tekrar hastaya verilmesiyle bagisiklik sisteminin hastaliga karsi savasmasinin saglanabildigini bildirdi. T hücrelerinin sayisinin çogaltilmasiyla aktif T hücreleri oraninin da artirilabildigi kaydedildi. Ulusal Kanser Enstitüsü uzmanlarindan Steven Rosenberg, grip olan bir insanda T hücrelerinin yüzde 3′ünün aktif olarak savasabildigini, yeni tedavi sisteminde ise bir hastada T hücrelerinin yüzde 90′inin aktif duruma getirilebildigini belirtti.

Tümörler yok oldu

Çogaltilan T hücrelerini hastaya transfer etmeden önce vücudun yeni hücreleri reddetmesini önlemek için hastalara kemoterapi uygulandi. Arastirma sonunda 13 hastanin 4′ünde birçok tümörün küçüldügünü gözleyen uzmanlar, 6 ayri denekte ise bazi tümörlerin gelismesinin durdugunu saptadi.

Tüm hastalarda yeni tedavi yönteminin 2 ile 21 ay içinde etkili oldugu belirlendi. Deneklerin birinde melanoma tümörlerinin yüzde 95′inin geriledigi, diger bir hastada ise tümörlerin yüzde 99′unun 7 ay içinde yok

oldugu gözlendi.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Genetik Olayların Hücrede Moleküler Düzeydeki Temeli Genetik Materyal Görev

Genetik olayların hücrede moleküler düzeydeki temeli genetik materyal görevini üstlenen nükleik asitlerin yapı ve özelliklerine dayanır. Nükleik asitlerin iki türü olan deoksiribonükleik asit DNA ve ribonükleik asit RNA temelde aynı yapısal özelliklere sahiptir.

Genler, DNA‘daki bazı kimyasal dizilimler olan nükleotidlerden meydana gelmiştir. Çoğunluk kromozomların içersinde bulunurlar. Ayrıca DNA molekülü prokaryotlarda (Bakteriler) kromozom dışı genetik sistem, olan plazmidlerde, Ökaryotik hücrelerde genetik materyalin kromozomlar (Nukleus) dışında temel olarak (hayvan ve bitkilerde) mitokondri ve (sadece bitkilerde ve alglerde) kloroplastlarda bulunduğu bilinmektedir.

1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virusu) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına Nobel Ödülü verildi.

Bu modele göre;

DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin).

DNA molekülü kendini oluşturan nukleotidlerin sayısına bağlı olarak, büyüklüğü türden türe değişen, uzun zincir şeklinde bir yapı gösterir. İnsanda bu zincirin uzunluğu açıldığında 2 metreye kadar varabilir. Bütün halinde eldesi zincirin hassas ve kırılgan yapısından ötürü çok güçtür.

İki polinükleotid zincirin şeker fosfat omurgaları, ortak bir eksen çevresinde eşit çaplı ve sağ yöne doğru dönümler meydana getirir. Nükleotidlerin bazları molekülün omurgasının iç kısmında bulunur. Bazların konumları sarmalın eksenine 90 derece açı yapacak şekilde konumlanmıştır. Birbirine komşu baz çiftlerinin dönümleri arasındaki uzaklık 3,4A dür. Ayrıca her baz çifti komşusuna 36 derecelik açı yapacak şekilde yerleşmiştir. Buna göre, yaklaşık 10 baz çifti 360 derecelik tam bir dönümü tamamlayacağından, her dönümün boyu 34A dür.

İki polinükleotid zincirdeki nukleotidler karşılıklı olarak birbirlerine hidrojen bagları ile bağlanmıştır. Bu bağ fosfor bağları kadar kuvvetli olmadığı için pH değişikliği, sıcaklık basınç gibi faktörlerde kolaylıkla birbirlerinden ayrılabilmektedir. DNA nın kendi kopyasını yapması ve gen anlatımı, nukleotidler arasındaki hidrojen bağlarının ayrılması ile gerçekleşmektedir.

Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını içerir.

Nukleotidlerin yapısı bazik olmasına karşın oımurgadaki PO4(fosforik asit) grubunun varlığı polinükleotid zincirlerin asit özellikte olmalarına yol açar ve nükleik asit terimi de bu özellikten kaynaklanır.

Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.

DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir.

DNA çift sarmalının dikkate değer ve önemli bir özelliği, molekülü oluşturan zincirlerin birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmesi ve yeniden birleşebilmesidir. Protein sentezi ve Dna replikasyonu (kendi kopyasını oluşturması) bu özellik sayesinde meydana gelebilir. DNA’nın iki zinciri, birbirine sadece H bağları ve hidrofobik etkileşimlerle bağlı olmaları nedeni ile, nükleotidleri arasındaki kovalent bağlardaki herhangi bir kopma olmaksızın çözülebilir (denatürasyon). Aynı şekilde çözülmüş molekülün zincirleri tamamlayıcı bazları arasında H bağlarının oluşumu ile birleşip sarmal yapıyı yeniden oluşturabilir (renatürasyon).

Nükleotidler arasındaki fosfor bağlarının kopması nedeniyle nükleotidlerin yerine başka nukleotid veya nukleotid dizisinin geçmesi mutasyonlara yol açar.Bu mutasyonların tek zincirli RNA molekülünde oluşma olasılığı çift zincirli DNA molekülüne göre daha fazladır.Mutasyonların neticeleri ölümcül olabilir. Evrimsel gelişim içinde mutasyonların menfi yada müspet etkileri gözardı edilemeyecek noktadadır. Günümüzde viral hastalıkların başında gelen AIDS’in önüne geçilememesinin en geçerli nedeni genomu tek zincirli RNA olan virusun sürekli mutasyonlar geçirerek kendini sürekli yenilemesi gösterilebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy