‘do a’ Arama Sonuçları

İlaç Nedir ?

İlaç nedir ?

İnsanlara yada hayvanlara bir hastalığın tedavisi , önlenmesi yada teşhisi amcıyla verililen maddeleri belirten genel terimdir.İlaçlar , ağrıları yada başka rahatsız edici durumları dindirmek , zihin ve bedenin normal dışı durumlarını düzeltmek ve denetim altında tutmak için kullanılırlar.Reçeteyle verilen bir ilacın hekim yada diş hekimi tarafından özel olarak yazılması gerekir.Reçetesiz verilen ilacın alınması ve kullanılması içise , meslekten bir kişinin onayı gerekmez.

İlaç Üretim Yerleri

Eczane Sanayi

Eczanede ilaç ;

Eczacı tarafından üretilir , ambalajlanır , kontrol edilir.GMP eczacının bilgi ve tecrubesine bağlıdır.Üretim çok küçük olduğu için kontrol kolaydır.

Sanayide ilaç ;

(Araştırma-Geliştirme) bölümleri vardır.Çalışanların yanında denetleyici olmalıdır.Onaylaya , kartotexleri yapanlar da bulunmalıdır.Dökümanlar belli bir süre saklanmalıdır.Firma her Çok fazla hacimde üretilir.İş bölümü söz konusudur.Üretim , kalite kontrol , ambalaj , Ar-Ge preparatını saflık , miktar tayini , üretim aşamaları ve ilaç içeriği açısından kontrol etmelidir.Preparat piyasaya çıktıktan sonrada izlemeye devam etmelidir.

Bir ilaç üretilirken üç ayrı bölüm vardır :

1)Kalite Emniyeti

2)GMP

3)Kalite Kontrol

*Kalite : Muhtahzarın formülü , spesifikasyon ve analizi ile GMP kurallarına uygunluğuna denir.

1)Kalite Emniyeti:

Preparatın istenilen kalitede olup olmadığını saptamada yapılan tüm düzenlemelerdir.

Amaç ; Belirli işlemlerin yapılması , izlenmesi , ürünlerin spesifikasyonlara uygunluğunu ve tam mamülde bazı özelliklerin aranmasıdır.

-Preparat doğru maddeleri doğru oranda içermelidir.

-İstenilen saflıkta olmalıdır.

-Belirli işlemlere göre doğru bir şekilde üretikmelidir.

-Uygun kap , kapak kullanınmalıdır.

-Etiketi uygun olmalıdır.

-Dağıtımına kadar doğru bir şekilde depoda bekletilmelidir.

2)GMP (İyi İmalat Yöntemleri)

İlaçların kullanım amaçlarına uygun kalitede üretilmesini sağlıyan prensiplerdir.Kalite emniyeti kapsamına girer.hen üretimi , hemde kalite kontrolünü kapsar.Preparatlar , üretim yöntemleri , binalar ,

araç , personel , maddeler , master ve seri kartlar , üretim ve kontrol yöntemleri , ambalajlama , etiketleme , laboratuvar yöntemleri , dağıtım kartları , stabilite son kullanma tarihleri , dosyalama şikayet , ilaç toplatma kuralları , geri çekme kuralları , atıkları işletme kuralları , tanımlar GMP kapsamını oluşturur.

GMP Kuralları :

-Preparat araştırıp geliştirilirken kalitesi belirtilmelidir.

-Üretimde her serinin , preparatın istenilen standartlara uymsı gerekir.

-Seri (Şarj=Lot=Batch):Belirli bir üretim devresinde üretilen , aynı karakter ve özellillere sahip aynı kalitedeki ham maddeye , yarı mamül yada tam mamüle seri denir.

-Ara mamül:Yarı yada tam mamül haline gelebilmesi için bir takım işlemler geçirmesi gereken , üretime tabi tutulmuş maddedir.

-Yarı mamül:Ambalajlama hariç üretimin tüm evrelerini tamamlamış mamüldür.

-Tam mamül:Ambalajlanma dahil üretimin tüm üretim aşamalarını tamamlamış mamüldür.

-Başlangıç maddesi:Ambalaj maddesi dışında kalan ve bir mamülün üretimde kullanılan herbir maddedir.

-Karantina:Satışı , dağıtımı ve üretimi konusunda devam kararı bekliyen red edildiği sırada ayrı yerde saklanan sarı etiketli , deponun dışında başka bir yerdir.Kullanılabilir maddeler yeşil etikellidir.Ham maddenin analizi uygun değilse kırmızı etiket taşır.

-Spesifikasyon:Ham madde , ambalaj materyali , ara mamül yarı mamül , tam mamül için olabilir.Kimyasal , fiziksel ve biyolajik özellikleri tarif eden özelliklardir.Belli sayısal değerleri , limitleri , özellikleri kapsar.

3)Kalite Kontrol:

GMP’yi örnek almak , spesifikasyon geliştirmek , testlerin organizasyonu , doküman saklamak , ilacın piyasaya çıkarılması , satışı kalite kontrolce belirlenir.Preparat onay almadan piyasaya çıkamaz.

2 bölümden oluşur :

A)Kimyassal-fiziksel analiz laboratuvarı = Günlük rutin analiz

B)Mikrobiyoloji laboratuvarı = Test geliştirilir. (Ar-Ge için)

Kalite kontrolün bir elemanı numune almalı , ham maddeyi , ara , yarı ve tam mamülü kontrol etmeli , test sonuçları spesifikasyonlarla karşılaştırılmalı ve buna göre devam yada hayır vizesi vermelidir.Her seriden belli sayıda referans numunesi saklanmalıdır.

Kalite Kontrolün Görevi:

1)Ham madde , ambalaj materyali , tam , yarı , ara mamülün üretebilmesi , üretime davem edebilmesi için gerekli testlerin yapılması , test sonuçlarının standatlarla karşılaştırılması , sonuçların kartlara işlenmesi , bu kartların 5 yıl saklanması.

2)Numune almanın kalite kontrol elemenlarınca yürütülmesi.

3)Gerekli sayıda eleman bulundurulması.

4)Referans numune ayrılması.

İlaçlar Arasındaki Kalite Farklılığının Sebepleri:

-Madde:Aynı maddenin farklı firmalardan alınmasıdır.

-Aletler:Ayar farklılığı , eskime hataları , farklı alet kullanılmasıdır.

-Yöntem:Hatalı yöntem uygulaması , uygun olmayan işlemlerin kullanılması , yeterli olmayan işlemlerin uygulanmasıdır.

-İnsanlar:Söylenileni , yazılanı , okuduğunu doğru anlama , personelin ilgisizliği , personelin eğitim eksikliği , yorgunluk , dikkatsizlik , insanların çalışma koşullarınınuygun olmamasıdır.

Kalite kontrol , GMP , otomasyona geçilerek istatiksel incelemeler yapılarak hata payı en aza indirilebilir.

MADDE :

Tam mamülde bulunsun ya da bulnmasın tüm maddelerdir.Bağlayıcı çözücüler , kaplama çözücüleri işleme girer , fakat sonra uzaklaştırılır.Uygun örnek alma yöntemleri ; testler , depolama yöntemleri bu maddeler için önenlidir.İşlemler dikkatle yapılmalı , sonuçlar standartlarla karşılaştırılmalı ve kartlara işlenmelidir. Üst yöneticilerden imza alınmalıdır.

12 Temmuz 2007

Aids Ve Tedavi Yollar

AİDS ve TEDAVİ YOLLARI

Zamanımızın henüz çare bulamadığı korkunç hastalık. Kazanılmış bağışıklık yetersizliği hastalığı manasına gelen kelimelerin baş harflerinden meydana gelmiş olup , HIV (insan immun yetmezlik virüsü) denilen bir virüsle meydana gelir. İlk meydana gelişi ve halen en mühim bulaşma şekli ve yolu homoseksüel olmakla beraber gayri meşru bütün cinsel münasebetlerde bu hastalık için aynı riski taşımaktadır. Uyuşturucu müptelalarında (iğneyle zerk yapanlarda),ortak enjektör kullananlarda ,kan ve kan ürünlerinin naklinde(bilhassa faktör 8 alan hemofili hastaları için)daima hastalık riski olduğu iyi bilinmelidir. Ayrıca hasta olan anneden bebeğin gerek rahim içinde plasentayla, gerekse doğumdan sonra emzirmeyle hastalık geçmesi mümkündür.

Hastalık son on yıl içinde teşhis edilmeye başlanmış olup süratle sayısı çoğalmaktadır. Hastaların çoğunluğu Amerika’da olup,bütün dünyaya buradan yayılmaktadır. Müslüman memleketlere çok sonra girmiş ve daha sonra zor yayılma imkanı bulabilmektedir.

Dünya Sağlık Teşkilatı WHO’ nun resmi açıklamasına göre,son on yılda(1993) AIDS’ ten ölenlerin sayısı 366.455 olup,bunların217.729’uAmerikalı,92.922’si Afrikalı,51.914’ü Avrupalı ve 1080 kişisi Asyalıdır. ABD’de AIDS’ ten ölenler,Vietnam Savaşında ölen ABD asker sayısından fazladır. Dünya Sağlık Teşkilatının tahminlerine göre,10 yıl sonra AIDS’ ten yılda on milyon kişinin ölmesi muhtemeldir.(1993)

Oldukça tehlikeli seyreden Aids hastalığına Yakalananların %80’iteşhis konulduktan sonraki iki yıl içinde eklenen çeşitli kanserlerden veya enfeksiyonlardan dolayı ölmektedir. Hastalığın kuluçka dönemi çok uzundur. Bu durum teşhisin de çok geç konulabildiğini gösteriyor. Virüsün alınmasından hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasına kadar 2-5 yıl kadar süre geçmektedir. Hastalığın vücutta meydana getirdiği en mühim değişiklik,bağışıklık sisteminin gittikçe bozulmasıdır. Vücut gerek mikrobik ajanlara,gerekse kanser hasıl olmasına karşı immun sistemini çalıştırmamakta Ani müdafaa ve mukavemet edememektedir. Bunun sonucu menenjit,zatüre,dizanteri,beyin iltihabı(ansefelit), ve çeşitli kanser türleri ortaya çıkarak tabloyu ağırlaştırmaktadır.

Hastalığın kendisine has şikayet ve bulguları yoktur. Enfeksiyonları ve çeşitli kanser türlerine göre değişik belirtiler olabilir.

Ateş yükselmesi,gece terlemesi(3 aydan uzun süreli), kilo kaybı,halsizlik,aşırı yorgunluk,yaygın beze büyümeleri(kasıkta 2-3değişik yerde öksürük ile birlikte bütün kan hücrelerinde akyuvarlar ,alyuvarlar, trombosit)azalma ile kendini belli eder.

Hastalığın kendine has kan testleri olup,bunlarla(ELİSA testi ve elektron mikroskobu ile)HIV antijeni ve aids virüsü tesbit edilerek kesin teşhis konulabilmektedir.

Henüz virüse etkili bir ilaç koruyucu bir aşısı bulunamamıştır. Tedavi,eklenen

Enfeksiyonlara ve tümörlere karşı olmakta,Dolayısıyla şifa meydana gelmektedir.

Hastalıktan korunma çok önemlidir.

bunun için;

1-Kan nakillerini tedaviyi aksatmamak

şartıyla en aza indirmeli,gereksiz kan

nakillerinden kaçınmalı,kan ve kan ürünleri ihtiyacını yurt içi kaynaklarından

temin edip,virüsün çok daha yaygın

olduğu -gayri meşrû ve gayri

12 Temmuz 2007

Bedensel Gelişim

BEDENSEL GELİŞİM

0-1 YAŞ

Doğumda boy 48-53 cm arasındadır.

Doğumda kilo 2,5-4,3 kg arasındadır.

Önce büyük kaslar,sonra küçük kaslar gelişir.

4. ayda ağırlık doğum ağırlığının 2 katına,1 yaşın sonunda 3 katına çıkar.

5.aydan sonra alt damakta 2 diş çıkar.Sonra üstte 2 diş çıkar.Bebek 1 yaşına gel-

diğinde 8 diş tamamlanmış olur.

Yenidoğanda beyin ağırlığı yaklaşık 350 gr.dır.1 yılın sonunda beyin ağırlığı olması

gerekenin % 75 ine ulaşmış olur.

Yenidoğan bebeğin kafatasında 6 bıngıldak vardır.Bunların 5 tanesi doğumdan he

men sonra kapanır.Sadece tepedeki kalır.(Ders notları)

1 yaşında çocuğun boyu ortalama 76 cm ye ulaşır.(Erden-Akman,2000,s.45)

1-2 YAŞ

Bebeğin kafatasındaki bıngıldak kapanır. (Ders notu)

1-2 yaş arasında boy uzunluğu 11-13 cm artar.(Neyzi,1994,s.142)

Boy ortalama 82-87 cm arasında değişir.(Ders notu)

Kilo ortalama 10-13 kg arasında değişir.(Yavuzer,2000,s.56)

Sindirim sistemi tam olarak gelişir.

Çocuk 2 yaşına ulaştığında 16 dişi vardır.(Ders notu)

2-3 YAŞ

Kilo artışı 3-3,5 kg civarındadır.(Yavuzer,2000,s. 87)

Boy artışı 7,5-9 cm civarındadır. .(Neyzi,1994,s.142)

Bağırsak ve böbrek kontrolü yavaş yavaş kazanılmaya başlanır. (Oktay,2000,s

115)

Alt ve üst çenede toplam 20 diş(süt dişi) 3 yaşına doğru tamamlanır.(Ders notu)

2 yaşında baş,toplam beden boyutunun yaklaşık dörtte birini kapsar.(Erden-Ak-

man,2000,s.49)

3-4 YAŞ

Boy artışı 5-6 cm ye düşer.

Kilo artışı 2-3 kg arasındadır. .(Yavuzer,2000,s.87)

Kız çocukları ortalama 94 cm uzunluğunda ve 15 kg civarındadır.(Erden-Akman,

2000,s.48)

4-5 YAŞ

Kilo artışı 1,5-2 kg arasındadır. .(Yavuzer,2000,s.87)

Boy artışı 5-6 cm dolaylarındadır.(Ders notu)

Gündüz saatinde böbreklerini ve bağırsaklarını kontrol edebilir.(Oktay,2000,s.

118)

5-6 YAŞ

Bu yaşta boy artışı 10 cm civarındadır.

Süt dişleri ön dişler başta olmak üzere dökülmeye başlar.(Ders notu)

5,5 yaşında baş beden boyutunun altıda birine düşer.Çocuk bebeklik görünümün-

den uzaklaşır.

Çocuklar 6 yaşına geldiklerinde doğum ağırlığının ortalama 7 katına ulaşırlar.(Er-

den-Akman,2000,s.48)

Kalıcı dişler çıkmaya başlar.( Yavuzer,2000,s.87)

ZİHİNSEL GELİŞİM

0-1 YAŞ

- Yeni doğan bebek görme alanı içindeki parlak cisimleri fark edebilir.

- Yeni doğan bebek anne sesini diğer seslerden ayırt edebilir.

- Yeni doğan bebek sese tepki verir ve başını sesin geldiği yöne çevirebilir.

- Yeni doğan bebek dört basit tadı(tatlı, ekşi, acı, tuzlu) algılayabilir.

- 1-2 haftalık bebek annesinin ten kokusunu diğer kokulardan ayırabilir.

- 3.haftadan itibaren meme emerken annesinin yüzünü incelemeye başlar.

- 2.ayında annesinin yüzünü diğer yüzlerden ayırabilir.

- Yavaş hareket eden bir nesneyi takip eder.

- 2.ayın sonunda sadece annesinin memesini emer.

- 3.ayında objenin nerede olduğu ile değil ne olduğu ile ilgilenir.

- Çevresine bakabilmek için başını amaçlı olarak çevirir.

- Yüzü önünde kendi elleri ve parmaklarıyla oynar.

- Kendisiyle konuşulduğunda bazen de yalnızken zevkle kendi kendine sesler çıkarır.

- Sesin kaynağını aramak için başını sağa sola hareket ettirebilir.

- Nesnenin sürekliliğini anlar.

- Saklanmış olan nesneleri aramaya başlar.

- İlk kez tümüyle zekalı davranışlar gösterir.

- Amaçlı eyleme geçer; engeli kaldırmak ya da yolunu değiştirmek gibi.

- Yeni araçlar keşfeder.

- Kendi kendine yemek yeme denemelerine girişir.

- Tekrarlanan hareketlerde değişiklikler yapmaya başlar.

- Deneme yanılma yollarını basit olarak kullanabilir.( www.okuloncesi.net)

1-2 YAŞ

- İlk düşünme belirtileri görülmeye başlar.

- Kendisini kontrol ederek hareket eder.

- Nesne devamlılığını tamamıyla kazanmıştır.

- Nesnenin sembolünü zihninde saklayabilmektedir.

- Basit yönergeleri yerine getirebilir.(www.okuloncesi.net)

2-3 YAŞ

- Nesneleri tam olarak sembolize etmeye başlamıştır,

- Bir sembolle bu sembolün temsil ettiği nesne anlamaya arasındaki ilişkiyi başlamıştır,

Bu yaştaki çocuğa göre hareket eden her şey canlıdır(animizim),(www.okuloncesi.

net)

3-4 YAŞ

- Özelden özele akıl yürütme söz konusudur.(Ders notu)

- Benmerkezci düşünür.( Yavuzer,2000,s.87)

- 10 a kadar ya da daha fazla ezbere sayabilir.(Ders notu)

4-5 YAŞ

- Yakın geçmişteki olayları, olup bitenler arasında ilişki kurarak anlatabilir.

- Ev adresini söyleyebilir.

- Nesneleri ismini söylediği nesneye dokunup nesne-sözcük arasında birebir eşleme yapabilir.

- Şakalardan, fıkralardan zevk alır, uygunsuz sözlerden, ifadelerden ve argodan hoşlanır.(www.okuloncesi.net/çocuk gelişimi/gelişim basamakları)

5-6 YAŞ

- 5 yaş çocuğu her şey arasında her türlü ilişkiyi kurabilir.

- Parçayla bütünü aynı zamanda düşünemez.

- Zihinsel kıyaslama yapamazlar.

- Eylemlerinde, düşüncelerinde, bakış açılarında benmerkezlidir.

- Toplumsal yönelim tam biçimini ancak 7-8 yaşlarında alır.

- İşlem öncesi çocuk, başkalarının görüşüyle; dünyanın ne olduğunu düşünmez.

- Mantık henüz gelişmemiştir.

Her şeyi kendine göre değerlendirdiği bu düşünce çağında çocuk ‘bazı’ ve ‘hepsi’ ayrımını yapamaz.(www.okuloncesi.net)

DİL GELİŞİMİ

0-1 YAŞ

Doğarken ağlar.(www.sağlikvakfi.org.tr)

Duyma hissi gelişmeye başlar.

Ani sesler karşısında korkup ağlar.

3-5 ay arasında evrensel sesler çıkarır.(Cıvıldama dönemi)(Ders notu)

Bebek 3 aylıkken konuşma seslerini algılayabilir.

3.ayda yüksek sesle güler.

3. ayda seslerin kaynağına bakar.

4 aylıkken iki heceli sesler çıkarabilir. (www.bebegimveben.com.tr)

4 haftalıkken ayrışmamış sesler çıkarır.

6-8 hafta arasında konuşmanın öncüsü olan garip sesler çıkarır.

2. ayında yedi tane anlamlı ses çıkarır.

6. ayında on iki anlamlı ses çıkarır.(www.sağlikvakfi.org.tr)

6-9 ay arası heceleme dönemi olarak nitelendirilir.

8.aydan itibaren heceleme başlar.

9.aya doğru heceleri arka arkaya getirir.(Ders notu)

6-9 ay arasında ilgi çekmek için bağırır.

“Hayır” ve “güle güle” sözlerini anlar.

- “Baba” ve “dede” gibi heceleri birleştirebilir.(www.okuloncesi.net)

1-2 YAŞ

3-30 arasında sözcük kullanır.

Basit sorular sormaya başlar.

Basit zamirler kullanmaya başlar.

Konuşurken sırasını beklemeyi öğrenmiştir.

Sözcüklerin tam söylenişinde bazı hatalar yapar.”Tren” yerine “tyen” diyebilir.

Anladığı sözcük sayısı kullandığı sözcük sayısından fazladır.(www.okuloncesi.net)

- 2 yaşındaki çocuk basit emirleri anlar,iki kelimeli, kısa anlamlı cümleler kurar.

(www.sağlikvakfi.org.tr)

Sözcük haznesi genişler.(www.geocities.com)

2-3 YAŞ

Çocuk 2,5 yaşına geldiğinde tüm ünlü ve ünsüzleri söyler.

50 veya daha fazla sözcük kullanabilir.

Kendisiyle konuşulduğunda dikkatle dinler.

Kendinden söz ederken ismini kullanmaya başlar.

Sıfatları ve zarfları kullanmaya başlar.

Heyecanlı olduğunda ve duygu-coşku uyandıran bir ortamda kekelemeye başlar.

(Ders notu)

2 yaşın sonunda sözcük sayısı 200 civarını bulur.(Erden-Akman,2000,s.76)

- 6-8 sözcükten oluşan cümleler kurabilir. .( Yavuzer,2000,s.95)

Durmaksızın konuşurlar.

İsim ve nesnelere ait hızla oluşan bir sözcük hazinesi oluşturur.

Kurduğu cümlelerin yapısı çocuksu özellikler taşır.

Düşünce süreçleri gelişmektedir ama hala sistematiklik kazanamamıştır.(www.

okuloncesi.net)

3-4 YAŞ

Söz dağarcığı gelişmiştir.

Kullandığı sözcük sayısı 300 lere çıkmıştır.

Dil bilgisi kurallarına tam uyulmaz.

Oyunlarda kendi kendine konuşma (monolog) görülür.

Şiir ezberleyebilir.

“Ve” bağlacını kullanmaya başlar.(Ders notu)

Cümleleri daha gramatik hale gelmiştir.

Yeni kelimelere karşı büyük bir ilgi ve istek duyar.

Zamir ve bazı basit edatları uygun biçimde kullanabilir.(www.okuloncesi.net)

- 3 ve daha fazla kelimeli anlamlı cümleler kurar. (www.sağlikvakfi.org.tr)

- Telaffuz hataları görülür.(Yavuzer,2000,s.97)

4-5 YAŞ

“Ne,nerede,niçin,nasıl” gibi çok fazla soru sorar.

Kendisine yapılan açıklamaları dikkatle dinler.

Dil aracılığıyla duygu ve düşüncelerini ifade etmede güçlük çekse de,genellikle

bşarılıdır.(Oktay,2000,s.119)

Konuşması dil bilgisi kurallarına uyar ve tümüyle anlaşılabilir bir hale gelmiştir.

Uzun öyküleri dinler ve gerçekte var olanla düş ürününü zaman zaman karıştıra-

rak anlatır.(www.okuloncesi.net)

- Somut kavramlar ön plandadır.(Ders notu)

5-6 YAŞ

5 yaşın sonunda kullandığı sözcük sayısı 2000 i bulur. .(Erden –Akman,2000,s.

76)

Bu yaş çocuğu hep konuşmak ister.

Yetişkinler gibi konuşmaya çalışır.

Bilgisini artırmak için sorular sorar.

Dilbilgisi kurallarına uygun konuşur.

Herşeyin neden ve niçini ile ilgilenir.

Söylemek istediğini dile getirmeden önce düşünür;sonra söyler.(www.okuloncesi.

net)

- Sık sık doğru mu sorusunu sorar.(Oktay,2000,s.122)

DUYGUSAL GELİŞİM

0-1 YAŞ

İlk gülücükler reflekstir.

Bilinçli ilk gülücüklerin verildiği kişi annedir.

Anneyi 3. haftadan itibaren tanımaya başlar.

Ağlama çocuğun ilk duygusal tepkisidir.

5. aydan itibaren anneden uzak kaldığında ağlar.

10. aydan itibaren ihtiyaçlarının karşılanmaması halinde ağlar.

İlk birkaç ay ağlamalar reflekstir.(Ders notu)

6 aylık bebek ailenin ve çevresinin ilgisini bekler ama kendisi de çevresine ilgi

gösterir.(Oktay,2000,s.112)

1-2 YAŞ

Herhangi bir olumsuz duygusu olduğunda ağlar.

Yüksek sesten,yabancı kişilerden korkar.

Anne babanın sürekli kendisiyle ilgilenmesini ister.

Duygusal yönden oldukça mutludur.(Ders notu)

Tek başına kalmak isteyecek kadar kendine güvendiği anlar olmaya başlar.(www.

geocities.com)

2-3 YAŞ

Mizah duygusu gelişir.(Ders notu)

- Bu yaştan itibaren eve yeni bir kardeşin gelmesi kıskançlığa neden olur.

Olaylara karşı olumsuz tepkiler sık görülür.(Oktay,2000,s.115)

Korkularında farklılaşma ve artma görülür.

Korkulu rüya görerek uyanırlar.(Yavuzer,2000,s.100-101)

3-4 YAŞ

Korkular hala devam etmektedir.

Kardeşine karşı kıskançlık duygusu devam eder.

Hayal gücü artar.

Anlatılan hikayelerden korkar.

Genelde neşeli olan bu yaş çocuğu,özellikle sevdiği insanlara karşı çelişkili duygu-

lar içindedir.

Zaman zaman kızgın ve saldırgan davranışlarda bulunabilir.

Bu yaş çocuğu söylenenin tersini yapar.İnatçılık söz konusudur.(Ders notu)

Heyecanlarını giderek kontrol altına alır. (Yavuzer,2000,s.100)

4-5 YAŞ

Bu yaş çocuğu hala korku duygusuna sahiptir.

Kıskançlık devam eder.

Saldırgan davranışlarda bulunur.

Davranışları genelde kendine güvenli ve dostçadır.

Duygularını kontrol etmeyi başarır.(Ders notu)

Duygusal yönden dengeli görünseler de zaman zaman karanlıktan,kaybolmaktan

korkabilirler.(Oktay,2000,s.121)

5-6 YAŞ

Değişmeye,daha hareketli ve uyumsuz bir görünüm almaya başlar.

Pek çok şeyden korkmaz,ama hayali durumlardan endişe duyar.

Hırsızdan,cadılardan,hayaletlerden korkar.

İşittiği öykülerden veya seyrettiği filmlerden etkilenebilir. .(Oktay,2000,s.122)

HAREKET GELİŞİMİ

0-1 YAŞ

Yeni doğan bebek karnından tutularak havada tutulduğunda başı öne düşer.

Beşikten kaldırıldığında baş desteklenmezse gevşek kalır ve düşer.

Yüzükoyun bırakıldığında başını sağa ya da sola çevirebilir.

Kol ve bacaklarında ani hareketler ve duruş değişiklikleri gösterir.

Oturur konuma geçirilmeye çalışıldığında başı belirgin bir biçimde geride kalır.

1.ayında çenesini yerden ve yataktan kaldırabilir.

2.ayında yakınındaki nesnelere uzanır.

3-6. ayda kollarını simetrik olarak sallayabilir.

3-6. ayda sırtüstü konumdayken ayaklarına bakmak için başını kaldırabilir.

3-6. ayda destekle oturur ve çevresine bakmak için başını bir yandan öbür yana

çevirebilir.

- 3-6. ayda bacaklarını birbiri ardına hareket ettirerek güçlü tekmeler atabilir.

6-9. ayda desteksiz olarak 10-15dakika oturabilir.

6-9. ayda dengesini yitirmeden yerde duran oyuncağını almak için öne doğru eğile

bilir.

6-9. ayda emeklemeye çalışır.

6-9. ayda desteği tutarak ayağa kalkabilir ancak tekrar yere oturamaz, geriye

doğru düşüp yere çarpar.

9-12. ayda yerde uzun süreli oturabilir.

9-12. ayda yatar konumdan oturur pozisyona geçebilir.

9-12. ayda emekler ya da kalçası üzerinde kendini sürükleyerek ilerler.

9-12. ayda tek başına desteksiz yürüyebilir.(www.okuloncesi.net)

1-2 YAŞ

Güvenli bir biçimde yürür; güvenle adım atmaya başlayıp durabilir.

Dikkatle koşar ancak önüne bir engel çıktığında engeli aşamaz.

Yürürken büyük bir bebeğini ya da ayısını taşıyabilir.

Destekle merdivenlerden inebilir.

Alçak bir basamaktan aşağı atlayabilir.

Dengesini yitirmeden çömelebilir ve ellerini kullanmadan yeniden ayağa kalkabilir.

Mobilyaların üzerine çıkıp yeniden aşağıya inebilir.

Parmaklığa veya duvara tutunarak merdivenlerden çıkabilir ve aşağı inebilir.

Büyük bir topa tekmeyle vurmaya çalıştığında topun üstüne yürür.

Üç tekerlekli bisiklete oturur ama pedalları kullanamaz.

Çocuk bahçesinde bulunan bazı kolay aletlere tırmanabilir.

Büyük oyuncakları kolaylıkla itip çekebilir,ama önüne bir engel çıktığında oyuncağı

yönlendirmede güçlük çeker.

Aldığı nesneleri yerine koyabilir.

Küçük şekerlerin paketlerini büyük bir beceriyle açabilir.

Tahta küplerle altılı ve sekizli kuleler yapar

Sayfaları tek tek çevirebilir.

Kendiliğinden hem dairesel hem de ileri geri karamalar yapar.(www.okuloncesi.net

/çocuk gelişimi/gelişim basamakları)

2-3 YAŞ

Merdivenden yukarı ayak değiştirerek çıkar ve aşağı inerken her basamakta iki

ayağını bitiştirir.

Alt basamaklardan atlayabilir.

Pedalları kullanarak üç tekerlekli bisiklete binebilir.

Parmak ucunda durabilir ve yürüyebilir,

Ayak bileklerini çapraz koyarak oturabilir.

Her iki elini işbirliği içinde ustaca kullanabilir.

9 ve daha fazla küple kule yapabilir.

İpliğe büyük tahta boncuklar dizebilir.

Makas kullanabilir.

Kalemi sık kullandığı eliyle başparmağı arasında ucuna yakın tutar ve el hareket-

lerine egemen bir biçimde ustaca kullanabilir.(www.okuloncesi.net)

Tek ayak üzerinde durabilir. (www.sağlikvakfi.org.tr)

3-4 YAŞ

Normal yürümede adımları uygundur.

Geri geri yürümeyi kolaylıkla becerir.

Ani dönüş ve duruşları becerebildiğinden koşmadaki başarısı artar.

Merdiven tırmanma becerisinde artış görülür.(Yavuzer,2000,s.92)

Kalemi güzel bir şekilde tutabilir.(Neyzi,1994,s.145)

Beden hareketlerini istediği gibi ustalıkla yönlendirebilir.

Üç tekerlekli bisiklete binmede ustalaşmıştır.

Dizlerini kırmadan yerdeki nesneleri alabilir.

Küçük tahta boncukları ipe dizebilir.(www.okuloncesi.net)

4-5 YAŞ

- Topu atma, yakalama, zıplatma, tekmeyle vurma gibi becerileri içeren top oyunla-

rında ustalaşmıştır.

İnce bir çizgi üstünde kolaylıkla yürüyebilir.

Ayak değiştirerek sıçrayabilir.

Hareketleri müziğin ritmine uygundur.

Dizlerini bükmeden öne eğilip parmak uçlarına dokunabilir.(www.okuloncesi.net)

Bu yaş çocuğuna,ayaklarını bitiştirerek zıplama,bir ayağından ötekine hoplayarak

geçme,ip atlama,duruş değiştirme,düz yürüme,su dolu bir kabı taşıma öğretilebilir.

Uzun adımlarla ve ayağını basarken yetişkin gibi kullanarak yürür. (Yavuzer,2000,

s.92)

5-6 YAŞ

Çevik bir biçimde parmak uçlarında koşabilir.

Tek ayağı ile 2-3m öteye sıçrayabilir.

Örneğe bakarak 6 küple 3 basamaklı merdiven yapabilir.

Büyük gözlü iğnelere ipliği kendi başına geçirir ve gerçek anlamda (birkaç ilmik)

dikiş dikebilir.

Yazıp çizerken, resim yaparken, kalemleri ve boya fırçalarını ustaca kullanabilir.

(www.okuloncesi.net)

Üçgen resmi çizebilir. (Neyzi,1994,s.145)

Hareketlerin koordinasyonları düzgündür.

Çocuk duvar veya tahta üzerinde yürümek,iki tekerlekli bisiklete binmek gibi den

ge etkinlikleriyle ilgilidir.

Müzikteki ritm onu ilgilendirir ve zamana uygun bir tempoyla vuruş yapar.(Yavuz-

er,2000,s.92)

SOSYAL GELİŞİM

0-1 YAŞ

Yeni doğan bebeğin yüz ifadesi belirsiz ve anlamsızdır.

5-6 haftalıkken sosyal gülümseme ve tepki biçimindeki sesli ifadeleri gelişir.

3. aya doğru tanıdık durumlara tepki vermeye başlar. Yemek, banyo, vb. gibi faa-

liyetlere ilişkin hazırlıkları farkeder ve tepki verir.

3-6 ay arasında eline aldığı her şeyi ağzına götürür.

Kendisine çıngırak verildiğinde hemen elini uzatır ve ses çıkarması için anlamlı bir

biçimde sallamaya başlar.

Yabancılara yakın davranır ama zaman zaman özellikle annesi yanında olmadığın-

da hafif bir utangaçlık ve endişe gösterebilir.

- 6-9 ay arasında yabancılarla tanıdık kişiler arasında belirgin bir biçimde ayrım yapar.

Çıngırağını sallayarak veya masaya vurarak zil çalma eylemini taklit eder.

9-12 ay arasında kendi kaşığını tutabilir ama henüz kullanamaz.

Tanıdıklarına sevgi göstererek yaklaşır

‘Güle güle’ anlamında el sallayabilir.(www.okuloncesi.net)

1-2 YAŞ

Kaşığını tutar ve yemeğini dökmeden ağzına götürür.

Bardağı iki eliyle kavrar üstüne veya çevresine dökmeden içebilir.

Ayakkabılarını,çoraplarını ve şapkasını çıkarabilir ancak giyemez.

Tuvalet ihtiyacını huzursuzluğuyla ya da sesli anlatımlarla önceden haber verme-

ye başlar.

Oyuncaklarını artık ağzına götürmez.

Oyun sırasında veya kızdığında oyuncaklarını yere atar.

Basit günlük etkinlikleri taklit eder. Örn. bebeğine yemek yedirmek gibi.

Küçük nesneleri kutuya koyup çıkarabilir.

Başta annesi olmak üzere tanıdık kişilere duygusal olarak bağlanmıştır.(www.okul-

oncesi.net)

2-3 YAŞ

Üstüne dökmeden kaşıkla yemek yiyebilir.

Güçlük çekmeden bardağı eline alır, içer ve yeniden yerine koyabilir.

Şapkasını ve ayakkabısını giyebilir.

Tuvalet gereksinimini uygun zamanda dile getirip haber verebilir.

Aşırı duygulanma, yorgunluk ya da korku durumunda anne /babaya sıkıca sarılır.

Sahip olduğu şeyleri korur.

Son derece canlı ve etkindir, yerinde duramaz, sürekli olarak hareket eder,en gellendiğinde karşı çıkar.

Çevredeki olası tehlikelere karşı duyarlı değildir.

Rol ağırlıklı dramatik oyunlar oynar(www.okuloncesi.net)

Toplumsallaşmanın henüz başlangıcında olan çocuk,hareket ve görme alanı içinde-

ki çocuklara ilgi duyarsa da henüz onları sürekli oyun oynayabileceği arkadaşlar olarak

görmez.

Son derece meraklıdır.Dış dünyada gördüğü her şeye ilgi duyar.Gördüğü eşyaları

ellemek,onlarla oynamak ister.(Oktay,2000,s.115)

3-4 YAŞ

Çocuk giderek daha dengeli ve olumlu bir birey haline dönüşür.

Grup halinde oynamaya,oynarken birbirleriyle konuşmaya ve grup içinde oynamak

istediklerini seçmeye başlarlar.(Yavuzer,2000,s.109-110)

Aile içinde geçerli olan bazı kuralları,yavaş yavaş paylaşmayı,isteklerinin yerine getirilebilmesi için sabırlı olmayı öğrenmeye başlar.

Kendisine verilen görevleri henüz sonuna kadar götürmede başarılı değildir.

Bu yaş çocuğu yetişkinlerle bir arada olmaktan ve onlarla oynamaktan çok hoşla-

nır(Oktay,2000,s.117-118)

Yemek yerken kaşık ve çatalı rahatça kullanabilir.

Ellerini yıkayabilir ancak tam olarak kurutamaz.

Geceleri altını ıslatmaz.

Çevresindekilere sevgi ve güvenle yaklaşır.

Ev işleri, bahçe işleri, alış-veriş gibi etkinliklerde yetişkine yardımcı olmaktan çok hoşlanır.

Çevreyi derli toplu tutmaya özen gösterir.(www.okuloncesi.net)

4-5 YAŞ

Ellerini yıkar, kurular ve dişlerini fırçalayabilir.

Genelde çok daha bağımsız ve oldukça inatçıdır;kendi isteğiyle hareket eder.

İsteklerine karşı gelindiğinde, yetişkinlere uygunsuzca, kaba bir üslupla konuşa- bilir ve oyun arkadaşlarıyla kavga edebilir.

Paylaşma ve oyun sırasında sıra bekleme anlayışı gelişmiştir.

Küçük kardeşlerine ilgi gösterir sevgiyle yaklaşır.(www.okuloncesi.net)

5-6 YAŞ

Grup oyunlarını tercih eder.

Ev dışında daha mutlu olur.

Arkadaşlarını kendi seçer.

Yetişkinler ve kendinden büyükler yerine yaşıtlarıyla birlikte olmaktan hoşlanır.

Saati ve saatin günlük programla ilişkisini anlayabilir.

Genelde daha aklı başında ve bağımsızdır;daha kontrollü ve duyarlı bir yaklaşım

içindedir.(www.okuloncesi.net)

Evin içinde ve dışındaki işlere ilgi duyar.

Sosyal yönden hala ailesine bağımlı olmakla birlikte,öğretmeni ve arkadaşlarının

önemi de giderek artar.(Oktay,2000,s.120-121-123)

CİNSEL GELİŞİM

0-1 YAŞ

Yıkanma ve altının değiştirilmesi,bebeğin hoşlandığı şeylerdir;kucakta sallanmanın

ya da arabada götürülmenin yarattığı ritmik duyumsamalar bebeğin hoşuna gider.

Emme yoğun bir gereksinmedir.

Bebeğin ilk cinsel duyguları,yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya çıkar.

(Yavuzer,2000,s.124)

Çocuk annesine çok bağlıdır.

Bebek dış dünya ile ilişkisini bütün beden yüzeyi ve odaklaşmış olarak ağız yoluyla

sürdürür.(Ders notu)

1-3 YAŞ

Bu yaşta uygulanan tuvalet eğitimi çocuğun ilgisini cinsel organa yönlendirir.

Libidonun doygunluk kaynağı ağızdan anüs bölgesine ve dışkılamaya yönelir.

Çocuk büyük ya da küçük tuvaletini yaparken gereğinden fazla zaman harcar.

Kaslarını kontrol altına almayı öğrenir.(Ders notu)

4-6 YAŞ

- Bu dönemde haz bölgesi cinsel organlar ve etrafıdır.

Bu dönemde çocuklar anne ve baba modelleriyle kurdukları özdeşim mekanizma-

sıyla “onlar gibi olmayı” denerler.

Kadın ve erkeğin cinsel organlarının farklı anatomisi bu dönemde ilgi ve araştır-

ma konusu olur.

KAYNAKÇA

Yavuzer,Haluk,2000,Çocuk Psikolojisi,Remzi Kitabevi,İstanbul

Oktay,Ayla,2000,Yaşamın Sihirli Yılları:Okul Öncesi Dönem,Epsilon Yayıncılık,

İstanbul

Erden,Münire-Akman,Yasemin,2000,Gelişim Öğrenme Öğretme,Arkadaş Yayın

evi,Ankara

Neyzi,Olcay,1994,Anne Çocuk Sağlığında Öncelikler,Nobel Tıp Kitabevleri,İs-

tanbul

www.okuloncesi.net/çocukgelişimi/gelişimbasamakları

www.geocities.com/sağlikrehberi/Cocuk/Cocgelis.htm

7- www.bebegimveben.com/bebegimveben/cg_alt_4.htm

8- www.sağlikvakfi.org.tr/gelişim.htm

12 Temmuz 2007

Güney Afrika Sağlık Sistemi

GÜNEY AFRİKA SAĞLIK SİSTEMİ

ARAŞTIRMA YÖNETİCİSİ

Doç. Dr. A. Erdal SARGUTAN

ARAŞTIRMA GRUBU

Deniz KARAMAN

Tülin KARACA

Şeniz ÇETİN

Tolga GÜLER

Ersan ÖZDEŞ

GÜNEY AFRİKA SAĞLIK SİSTEMİ

I. ÜLKE TANITIMI 5

I.1. Tarihçe 5

I.2. Ülkenin Coğrafi Özellikleri 6

I.2.1. İklimi ve Bitki Örtüsü

I.2.2. Doğal Kaynakları

I.3. Ülkenin Siyasi Rejimi 6

I.4. Ekonomik Durumu. 7

I.5. Enerji… 7

I.6. Ulaşım ve Haberleşme 8

I.7. Eğitim 8

I.8. Nüfus Yapısı 8

II. GÜNEY AFRİKA SAĞLIK SİSTEMİ 9

II.1. Giriş…….. 9

II.2. Hastalık Yapısı 9

II.3. Sağlık Bakanlığı…………………………………………………………………………10

II.4. Sağlık Hizmetleri………………………………………………………………………..10

II.5. Hastahaneler 11

II.6. Eczacılık Hizmetleri 11

II.7. Sağlık personeli ……………………………………………………………………….11

II.8. Sosyal politikalar………………………………………………………………………..12

III. GÜNEY AFRİKA VE TÜRKİYE SAĞLIK SİSTEMLERİNİN

KARŞILAŞTIRILMASI………………………………………………………………………13

KAYNAKLAR …………………………………………………………………………………….15

GÜNEY AFRİKA SAĞLIK SİSTEMİ

I- ÜLKE TANITIMI

Yüzölçümü : 1.221.037 km2

Nüfus : (2000) 43.686.000

İdare Şekli : Cumhuriyet

Başkenti : Kap (Resmi Başkent), Pretoria (Yönetim Başkenti), Bloemfontein (Yargı Başkenti)

Önemli Şehirleri :Johannesburg, Durban, Porth Elizabeth, Pietermaritzburg, East London

Dili : Afrikan ve İngilizce

Para Birimi : Rand (1 Rand = 100 sent)

Nüfus Yoğunluğu : Kilometrekareye 39 kişi

I.1. Tarihçe

Afrika’nın güneyine ilk yerleşenler Boşiman’lardır. Avrupalılar Afrika’nın güneyine ayak basmaya başladıklarında, Güney Afrika’nın birçok bölgesinde boy yerleşim merkezleri bulunuyordu. 1497 yılında Vasco Da Gama, Avrupa’dan Hint Adalarına ulaşan Ümit Burnu yolunu keşfetti. 1652 yılında bir Hollanda Doğu Hindistan şirketi, gemilerinin ikmal yapabilmesi için Kap’ ta bir yerleşim merkezi buldu. Bu yerleşim merkezi günümüzdeki Kap kenti oldu. Hollanda, Almanya, Büyük Britanya ve Fransa’dan yeni yeni göçmenler gelip buraya yerleşti. Sömürgeciler toprak varlıklarını genişlettikçe, burada boylar halinde yaşayan yerli halk (Boşimanlar, Hotantolar ve doğuda Bantu dilleri konuşan boylar) beyazlara karşı direnme girişimlerinde bulundularsa da bu direnişler kısa sürede kırıldı. 1795 Fransız İhtilali savaşları sırasında İngilizler, Fransızların ellerine geçmesini önlemek gerekçesiyle, Kap bölgesini işgal ettiler. 1814 yılında imzalanan Paris antlaşması ile Kap’ ın bir İngiliz sömürgesi olduğu kabul edildi ve binlerce İngiliz göçmeni bu topraklara yerleşti. 1830 yılında Boerler İngilizler’ in göçlerine karşı çıkarak bir direniş başlattılar ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ni kurdular. Bu tarihten sonra bölgede zengin elmas ve altın madenlerinin çıkması sebebi ile İngilizler ve Boerler arasında sayısız savaşlar oldu ve 1902 yılında İngiltere, Boerler’i kendi kendilerini yöneten özerk bir sömürge durumuna getirdi. Bu sömürgeler, Ümit Burnu ve Natal sömürgeleri ile birleştirilerek, Güney Afrika Birliği’ni oluşturdular. Güney Afrikalılar, çoğu Alman yanlısı olmalarına karşın, her iki dünya savaşında da Müttefiklerin yanında yer aldılar. Güney Batı Alman Afrikası’nın yönetimi 1. Dünya Savaşı’nın sonunda Güney Afrika Cumhuriyeti’ne verildiyse de 1971 yılında La Haye Uluslararası Adalet Divanında bu topraklar üzerindeki Güney Afrika Yönetiminin yasal olmadığına karar verilmiştir. Daha sonra Güney Afrika bölgeyi birkaç kez işgal etmiş fakat başarılı olamamıştır. !961 yılında beyaz seçmenler arasında yapılan halk oylamasında cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. (6/1214) .

Ülke yönetimindeki beyazların hakimiyeti zaman sürecinde tepkiler doğurmuş, zaman zaman kanlı çatışmalara sebep olmuştur. 1976 yıllarında birçok kişinin öldüğü ayaklanmalar çıkmıştır. 1992 yılında beyazlarında desteğini alan, bu durumu ortadan kaldırmayı amaçlayan görüşmeler olmuştur. Son olarak 1993 yılında çok ırklı seçim yapılmış ve ırklar arası eşitliği sağlayan anayasa kabul edilmiştir. 1994 yılında ise Nelson Mandela Cumhurbaşkanı seçilmiştir (us 16)

I.2. Coğrafi Özellikler

Güney Afrika, kuzeyde Namibya, Botsvana, Zimbabve ve kuzey doğuda Mozambik ile komşudur. Batısında Atlas Okyanusu, Doğusunda Hint Okyanusu vardır. Güney Afrika Toprakları güneyde Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu sularının birleştiği Ümit Burnu ve Agulhas Burnu’nda sona ermektedir (5/95-97) .

Güney Afrika topraklarının belirgin özelliği arazinin yüksek oluşudur. Kıyı şeridinden içlere doğru gidildikçe arazi yükselir. Atlas ve Hint okyanuslarına bakan kıyı kesimleri hariç, ülke topraklarının tamamı 1000 metrenin üzerindedir. Ülkenin büyük bölümü, yükseklikleri 400-1800 metre arasında değişen Karroo yaylalarından oluşur. Kuzey Karroo en verimli olanıdır. Orange, Limpapo ve Vaal ülkenin başlıca ırmaklarıdır. En önemli dağları ise Drakensberg, Nieuwveld dağlarıdır (6/1214) .

Ülke topraklarının %10’ u ekilebilir alandır (5/97) .

I.2.1. İklim Ve Bitki Örtüsü

Genelde ülkede ılıman bir iklim görülür. Yaylaların yükseklikleri, yarı tropikal alanlarda bile ısının düşmesinde etkilidir. Ortalama yıllık sıcaklık 16 – 17 derece civarındadır. İki okyanus akıntısı kıyı alanlarını etkiler; Benguela Akıntısı batı kıyılarını serinletir, Mozambik Akıntısı ise doğu kıyılarını ısıtır. Yağmur daha çok yazın yağar ve doğu batıya oranla daha yağışlıdır. Batı alanların çok azı 250 mm’ nin üzerinde yağmur alır. En uç güneybatıda kışlar yağışlı yazlar kurak geçer (5/97)

Ülkenin batısının tipik bitki örtüsü çalılar ve bodur ağaçlardır. Daha yüksek olan doğu bölgelerinde geniş otlaklar bulunmaktadır. Kap’ ın güneybatısında ise Akdeniz tipi fundalıklar vardır. Çok az olan ormanlara ancak, güney ve doğudaki bölgelerin yağış alan kesimlerinde rastlanmaktadır (6/1208) .

I.2.2. Doğal Kaynakları

Güney Afrika zengin madenleri olan bir ülkedir. Bu zenginlik ülke ekonomisinin temelini oluşturmaktadır. Altın üretiminde ülke dünyada ilk sırayı almaktadır. Dünya altın üretiminin %70’i Güney Afrika’da gerçekleşmektedir. Elmas, platin ve çeliği sertleştirmekte kullanılan vanadyum ile krom üretiminde de başta gelmektedir. Ayrıca kömür, demir, bakır, antimon, uranyum, manganez, nikel, gümüş ve amyant üretilen diğer madenlerdir (5/97) .

I.3. Siyasi Rejim

Güney Afrika’nın yönetim şekli cumhuriyettir. Kap, Natal, Transval, Orange eyaletleri ile özerk Transkei bölgesinden meydana gelen federal bir devlettir. Cumhuriyet 1961 yılında ilan edilmiştir.

Cumhurbaşkanı 7 yıl için seçilir, meclis ve senatodan oluşan çift meclis vardır. Her iki meclise seçilebilmek için Güney Afrikalı beyazlardan olmak gerekir. Cumhurbaşkanının her iki meclisi veya birini fesih yetkisi vardır. Meclisler Kap’ ta hükümet ise Pretoria’ da bulunur.

Her eyaletin başında bir genel vali bulunur. Vali devlet başkanı tarafından 5 yıllık bir süre için atanır. Seçimle işbaşına gelen eyalet konseyinin de görev süresi 5 yıldır (5/99) .

I.4. Ekonomik Durum

Devletçe özendirilen özel sektör, ekonominin ana kaynağıdır. Güney Afrika Endüstrisini Geliştirme Kurumu aracılığıyla devlet bazı endüstri işletmelerini denetler. Bu kuruluş genellikle petrol, çelik, boru ve elektrik üretimi gibi alanlarda etkilidir. Demiryolları, iletişim, deniz ve karayolu taşımacılığı da tümüyle ya da yarı yarıya devlet tarafından işletilir. 1978 yılında enflasyon %10 olarak gerçekleşmiştir.

Ekilebilir alan %10’u geçmediği için Güney Afrika ekonomisinde tarım çok önemli değildir. Tarım ürünlerinin başında şeker kamışı, mısır, buğday, patates ve yer fıstığı gelir. Geri kalan toprakların büyük bir kısmında çiftlik hayvanları yetiştiriciliği yapılır. Sığır, koyun, keçi, domuz ve tavuk gibi hayvanlar yetiştirilir. Buna rağmen hayvancılık da tarım gibi, ülkedeki diğer sektörlere oranla ekonomide fazla etkili değildir.

Güney Afrika ekonomisinin en hızlı büyüyen sektörü olan endüstri, madenciliği geride bırakarak ülkenin en önemli gelir kaynağı durumuna gelmiştir. Çelik, metalürji, motor, besin, alkollü içecekler, sigara ve puro, dokuma, giyim, kimya, yapay gübre endüstrideki önemli kollardır.

İthal edilen başlıca ürünler; makineler, taşıt araçları, kimyasal maddeler, hammaddeler, gıda maddeleri ve tütün dür, ihraç edilenler ise; altın, elmas, bakır, demir ve çelik, yün, deri , mısır, şeker, meyve, balık ve balık yağıdır (6/1215) .

Kişi başına düşen milli gelir 3170 USD’dir (7) .

I.5. Enerji

Ülke enerjisinin büyük bir bölümü termik santraller aracılı ile sağlanmaktadır. Üretilen kömürün yaklaşık yarısı enerji üretimi için kullanılmaktadır. Bu yüzden Güney Afrika dünyada en ucuz elektrik enerjisi üreten devlettir. Ayrıca Orange Nehri üzerinde barajlar bulunmaktadır. Ülkenin enerji sorunu yoktur (6/1218) .

I.6. Ulaşım

Ülkede demir yolu (23627km), hava yolu, deniz yolu, kara yolu (181341 km) gibi ulaşım imkanları oldukça gelişmiştir. Yük taşımacılığı büyük ölçüde demir yolu kullanılarak yapılmaktadır. Kap, Prot Elizabeth, Doğu Londra ve Durban limanları gelişmiş modern limanlardır. Hava yolu olarak en büyüğü Johannesburg ‘da olmak üzere birçok hava alanı vardır. Güney Afrika Hava Yolları ülke içi ve dışıuna seferler düzenlemektedir (5/98 ; us/9).

I.7. Eğitim

Nüfusun %84’ünün okur yazar olduğu ülkede Beyazlar, Afrikalılar ve Koloredler’le Asyalıları içeren 3 ayrı eğitim sistemi vardır. Devlet okullarında eğitim parasız olup 7-16 yaş arası beyaz çocuklar için zorunludur. Bunların %90’ ı devlet okullarına gider. Özel okulların çoğu, din kuruluşlarının ya da mezheplerin elindedir. Öğretim çocukların ana dili ile yapılır (Afrikan veya İngilizce). Kolored ve Asyalı çocukların eğitiminde din ve mezhep kuruluşları önemli rol oynamaktadır (6/1211 ; 4/18) .

I.8. Nüfus Yapısı

Güney Afrika’nın nüfusu 43.686.000 dir. Toplam nüfusun 22.660.000’ i kadın, 21.017.000’ i erkektir. Etnik grupların nüfus içerisindeki dağılımı ise; Afrikalılar 32.880.000, Koloredler 3.797.000, Hintli ve Asyalılar 1.093.000, Beyazlar 1.522.000 şeklindedir. Nüfus yoğunluğu kilometrekareye 39 kişidir. Nüfusun %50’ si kentlerde yaşamaktadır. 10-24 yaş arası nüfus toplam nüfusun %41 ini oluşturmaktadır (1) .

II. GÜNEY AFRİKA SAĞLIK SİSTEMİ

ll.1. GİRİŞ

Güney Afrika’nın 1993 yılında kabul etmiş olduğu anayasadan önce, uyguladığı yoğun ırkçı politikanın etkileri, her alanda olduğu gibi sağlık alanında da olumsuz olarak görünmektedir. Irklar arasındaki derin adaletsizlik sağlık hizmetlerinin de adaletsiz bir şekilde sunulmasına yol açmıştır. Kişi başına düşen yatak sayısı, bebek ölüm oranı vb gibi sağlık hizmetlerinin kalitesini gösteren ölçütler, beyaz ve siyahlar için farklıdır. Öreğin her 1000 kişiye düşen toplam yatak sayısı 3.9’ dur. Ancak beyazlara düşen yatak sayısı ile siyahlara düşen yatak sayısı farklıdır (3/310) .

Uygulamada farklılıklar olsa da ülkenin sağlık politikasının genel amacı herkese eşit, ulaşılabilir bir sağlık hizmeti sunmaktır. Bu amaçla pek çok proje gerçekleştirilmiştir. Örneğin hükümet 1998 yılında başlattığı uçan doktor adlı bir proje ile, öncelikli olarak yoksulluk sınırı altındaki ve kırsal kesimlerdeki Güney Afrika vatandaşlarına olmak üzere, toplumun tamamına sağlık hizmetlerinin ulaştırılmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Devlet sağlık hizmetlerini kişilerin temel hakkı olarak görür. Güney Afrika’da kamu sağlığını yönetiminden Sağlık Bakanlığı sorumludur.

Sağlık ve Sağlık yardım sigortası olması şartı ile herkese ücretsiz olarak vermeye çalışır.

Sağlık politikasını oluşturup yasalaştırmak, sağlık hizmetleri standartlarını belirlemek, sağlık harcamalarının uygun kullanımını sağlamak, bilgi sistemlerinin eşgüdümlenmesi, kamu ve özel sektör sağlık hizmetlerini düzenlemek, diğer ülkelerdeki sağlık departmanları ve uluslar arası örgütlerle bağlantılar kurmak gibi konulardan sorumlu Ulusal Sağlık Departmanı ile, sağlık hizmetlerinin sunumu ve planlanması, il sağlık politikalarının belirlenmesi, illerde sunulan sağlık hizmetleri üzerine araştırmalar yaparak, hizmetlerin kalite ve verimliliğini arttırmak, tüm sağlık tesislerinin kalite kontrolünü yapmak, bölge sağlık sistemlerinin finanssal yönetimi ve toplum genelinde sağlık konularında genel danışmanlık yapmak gibi konulardan sorumlu Bölge Sağlık Departmanları vardır (1) .

ll.2. Hastalık Yapısı

Sık görülen hastalıklar; sıtma, tüberküloz, kızamık, pünemoni, beslenme bozuklukları ve AIDS dir. Sıtma ve tüberküloz hastalıkları yaklaşık 200 yıldır Güney Afrika’nın önemli hastalıklarındandır. Ülkede sıtma görülen yerler, yüksek ve düşük riskli bölgeler olarak ayrılmış ve bu çalışmalar sonunda hastalığın görülme sıklığında önemli ölçüde azalma olmuştur. Tüberküloz hastalığı hala önemini korumaktadır. Ülkedeki ölümlerin %23’ü yüksek tansiyon, %14’ü AIDS, %10’u kalp krizi, %11’i hamilelik enfeksiyonlarından kaynaklanmaktadır. 1999 yılında ülkede 50.000 sıtma vakası görülmüş ve 393 kişi bu hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Uluslar arası HIV araştırma sonuçlarına göre 1998 yılında ülkede yaklaşık 4 milyon Afrikalı AIDS mikrobu taşımaktadır (8) .

Uzun yıllar uygulanan ırkçı politikaların izleri ,halen sağlık alanında da kendini göstermektedir. Aşağıdaki tabloda, bazı sağlık göstergelerinin, toplumdaki ırklar arasında gösterdiği belirgin farklılıkları görebilirsiniz.

II.3. Sağlık Bakanlığı

Güney Afrika Sağlık Bakanlığı sağlık alanından sorumlu kurumdur. Bakanlık, bölgesel yönetimlerle finanssal işbirliği yaparak sağlık hizmetlerini beraber yürütmektedirler (1) .

Sağlık Bakanlığını oluşturan bölümleri ve bu bölümlerin sorumluluk alanlarını şöyle yazabiliriz;

Politika ve Planlama Bölümü

- Kamu Sağlık Sisteminden Sorumlu Yönetici.

Sorumluluğu; tüm yönetim kademelerinde sağlık sistemini değerlendirmek, ulusal, bölgesel, taşra ile ilgili politikaların belirlenmesi.

- Hastahane Yönetimi ve Planlama Yöneticisi

Sorumluluğu; hastahanelerdeki tıbbi bakım politikalarını değerlendirme, hastahanelere gerekli teknik desteği sağlamak, diğer departmanlarda koordinasyon sağlama.

- Sağlık Kaynaklarını Planlama Yöneticisi

Sorumluluğu; sağlık hizmetlerinin etkin, adaletli şekilde verilmesini sağlamak, sağlık personelinin bilim fakültelerinde eğitimi.

- Sağlık Bilgi Sistemi, Araştırma, Geliştirme Bölümü

Tüzük, Hizmetler, Programlar Bölümü

Sağlık Alanında Denetim Ve Lisans İşlemleri Yönetimi

Hastalıkların Önlenmesi Ve Kontrol Yönetcisi

Meslek Hastalıkları Yöneticisi

Ulusal Programlardan Sorumlu Yönetici

Finanstan Sorumlu Yönetici (8) .

Bakanlık finanssal kaynağı, devletin vergi vb gelirlerinden oluşan hazineden ayrılan paydır. Sağlık harcamalarının gayri safi milli hasıladaki oranı yaklaşık %6 dır (4/18) .

Güney Afrika’da Hastahaneler, Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösterirler ve toplam yatak kapasiteleri 107.634’ dür (1999). 25.774 doktor, 173.971 hemşire görev yapmaktadır (1999). Ayrıca teknisyenlik ve üniversite düzeyinde eğitim almış 43.500 yardımcı sağlık personeli mevcuttur (1998) (8) .

II.4. Sağlık Hizmetleri.

Sağlık hizmetleri, ülkenin geçmişte uyguladığı ırkçı politikasından dolayı herkese eşit bir şekilde sunulamamıştır. Sağlık harcamaları, gelişmekte olan birçok ülkeden daha yüksektir. Bunun sebebi beyaz nüfusun yüksek sağlık harcamalarıdır. (3/307-311)

Birinci kademe sağlık hizmetleri: Temel sağlık hizmetleri kişilerin bir hakkı olarak görülmektedir. Ulusal sağlık planının birinci amacı, sağlık hizmetlerinin klinikler, toplum sağlığı merkezleri, belediyeler gibi birinci kademe sağlık hizmetleri birimlerinde ücretsiz olarak verilmesidir. Birinci kademe sağlık hizmetlerini öncelikli olarak bu birimlerde vermek ve büyük hastahanelerde yığılmaları önlemek de diğer bir amaçtır. Birinci kademe sağlık hizmetleri; danışmanlık hizmetleri, kronik hasta bakımı yaşlılık bakımı, rehabilitasyon, acil servis, aile planlaması ve ağız sağlığı hizmetlerini içermektedir. Difteri, boğmaca, tetanos, hepatit B, poliomyelit ve kızamık hastalıklarına karşı bağışıklama çalışmaları ücretsiz olarak yapılmaktadır. Bu hizmetleri genelde hemşireler tarafından kliniklerde verilmektedir. Eğer bu kliniklerde tedavi edilemeyecek komplikasyonlar varsa sevk zinciri izlenerek hastalar, kırsal kesim hastahanelerine oradan bölge hastahanelerine, son olarak ise üçüncü kademe hastahanelerine sevk edilebilirler.

Ulusal sağlık planı ülkenin tamamında sağlık bölgelerinin kurulmasını öngören bir modeli temel almaktadır. Ülke genelinde 42 sağlık bölgesi ve 162 sağlık bölümü bulunmaktadır.

Bölgesel idareler, sağlığı koruyucu, tedavi edici ve geliştirici hizmetler, çevre sağlığı, hijyenik içme suyu temini, atık suların ve çöplerin imhası ve hava kirliliğinin önlenmesi hizmetlerinden sorumludur

Kızıl Haç’ ta ülkede sağlık hizmetleri veren kuruluşlardan biridir. Acil servis hizmetleri, toplum sağlığı hizmetleri, evde bakım hizmetleri, ilk yardım, hizmetleri ambulans hizmetleri, eczacılık hizmetleri, hava ambulansı hizmetleri, hava kurtarma hizmetleri ve huzurevi hizmetleri Kızıl Haç tarafından verilen hizmetlerdir.

St. Jhon’s Ambulans Kurumu ve İlk Yardım Cemiyeti, ilk yardım konusunda hizmet vermektedirler. Ayrıca 24 saat hizmet veren Zehirlenme Merkezi ve çeşitli sağlık hizmetleri sunan gönüllü kuruluşlar vardır (1) .

Sağlık hizmeti sunumunda bölgesel yönetimler etkin rol oynamaktadırlar. Bölgesel olarak sağlık hizmeti organizasyonu finans gücünü büyük oranda bakanlık bütçesinden daha sonra bölgesel yönetimin kaynaklarından, az miktarda da hizmet sunumu sırasında alınan ücretlerden sağlamaktadır (9) .

Bölgesel sağlık hizmetleri organizasyonu tablo 1 de gösterilmektedir.

Tablo 1: Bölgesel Sağlık Hizmeti Organizasyonu

II.5. Hastahaneler.

Güney Afrika’da toplam 1074 hastahane bulunmaktadır. Bunların %68’i kamuya aittir. Toplam yatak sayısı 107.634’ tür. Her 1000 kişiye 3.9 yatak düşmektedir. En önemli hastahaneleri Universitas, Chris Hani Baragwanath, Ga Rankuwa, Johannesburg, Pretoria Akademik, Kral Edward, Wentworth, Groote Schuur, Red Cross ve Tygerberg Hastahaneleridir. Bunlardan en büyük yatak kapasitesi 3205 yatakla Chris Hani Baragwanath hastahanesine aittir.

Hükümet tarafından çalıştırılan gezici klinikler, birinci kademe ve koruyucu sağlık hizmetlerinin temel taşıdır. 1994 ten bu yana 506 full time, 113 part time çalışan klinikler kurulmuş va varolan 252 klinik büyük ölçüde geliştirilmiştir.Toplam 9200 yataklı 36 akıl sağlığı kliniği bulunmaktadır. 6065 yataklı 60 maden kliniği ve hastahaneleri vardır (1) .

Kamu hastahaneleri 1998 yılında sağlık harcamalarının %62 gibi önemli bir bölümünü oluşturmaktadır (9) .

II.6. Eczacılık Hizmetleri

1999 yılında, Güney Afrika Eczacılık Konseyi’ne kayıtlı 10.205 eczacı bulunmaktadır. Bu eczacıların %16’ sı il ve devlet hastahanelerinde çalışmaktadırlar. Eczacılar, Port Elizabeth, Wits, Rhode, Durban Westville, Batı Kap Üniversitelerinde eğitim görmektedirler. 2000 yılında eczacılık kanununda yapılan bir değişikle, yeni mezun olan öğrencilerin özel eczane açma izni alabilmeleri için devlet ya da il genel hastahanelerinde çalışmış olma zorunluluğu getirilmiştir. 2605 perakende eczahane, 498 ilaç üreten eczahane, devlet eczahaneleri ve Kızıl Haç’ ta eczacılık hizmetleri vermektedir.

Ulusal ilaç politikası, tüm Güney Afrikalılara temel ilaçların güvenli ve etkin bir şekilde sağlanmasını amaçlar. 1998 yılında temel ilaç listesi ve standart tedavi rehberi tekrar düzenlenmiştir. Temel ilaç listesi 693 ilaçtan oluşur. İl yönetimleri tüm sağlık birimlerinde bulundurulacak ilaç stoklarını belirler. Temel ilaç listesi ve standart tedavi rehberi, dünya sağlık örgütünce belirlenen rehber doğrultusunda hazırlanır. Bu listeler tıp ve ilaç sektöründeki yeni gelişmeleri takip etmek amacıyla 2 yılda bir yenilenmektedir (1)

II.7. Personel

Güney Afrika’da 100.000 kişiye 59 doktor düşmektedir. 1999 yılında, 435.000 dişçi, 1485 intörn, 29.180 pratisyen hekim, bulunmaktadır.

Güney Afrika Hemşireler Konseyi hemşire eğitimi ve hemşirelik uygulamalarını kontrol eder. 1999 yılında 173.961 kayıtlı hemşire bulunmaktadır. Temel eğitimleri üniversiteler ve bu üniversitelere bağlı kolejler tarafından verilmektedir. Eğitim süresi 4 yıldır. Bu 4 yıllık eğitimin dışında ayrıca 2 yıllık bir ön lisans programı da vardır.

Üniversite ya da teknikerlik eğitimi görmüş 3.997 radyo terapist, 3.914 fizik tedavi uzmanı, 2.249 çevre sağlığı uzmanı, 2.757 ambulans acil asistanı yardımcı sağlık personeli bulunmaktadır (1) .

II.8. Sosyal Politikalar

Güney Afrika’nın %40’ı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Toplumun büyük bir kesimi ise sağlık hizmetlerine ulaşımdan yoksun kırsal kesimlerde yaşamaktadır. Hükümetin sağlık politikasının genel amacı herkese ulaşılabilir sağlık hizmeti sunmaktır. 1999 yılında stajlarını tamamlayan doktorların %94’ü kamu hastahanelerinde toplum hizmeti yapmaktadır. Birinci kademe sağlık hizmetleri ücretsiz olarak verilmektedir. Sağlık Yardım Sigortasına bağlı kişiler sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabilmektedir. Ayrıca hastahane asraflarını karşılayamayacağı anlaşılan kişilerin hastahane masrafları devlet tarafından ödenmektedir.

1996 yılında madencilerin çalışma şartlarını düzenlemeye yönelik maden işçileri sağlığı ve güvenliği kanunu çıkarılmış ve bu kanun uyarınca iş başında sakatlananlara ömür boyu aylık bağlanmıştır. 1994 ve 95 yıllarında da işçi sağlığı ve güvenliği konusunda çalışmalar yapılmıştır.

Çevre sağlığı, alkol ve sigara gibi zararlı alışkanlıklardan korunma, şiddeti önleme, aile planlaması, genç ve ergen sağlığı konularında sosyal politika çalışmaları uygulanmaktadır. Örneğin genç ve ergen sağlığı konusunda, başta AIDS olmak üzere bulaşıcı hastalıklara karşı korunma ile ilgili eğitim programları vardır. Bu programlar bakanlık tarafından finanse edilmektedir (1) .

Nüfus

Vergiler

III.GÜNEY AFRİKA ve TÜRKİYE SAĞLIK SİSTEMLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Tablo 4: Türkiye ve Güney Afrika Ülkelerine Ait Verileri

GÖSTERGELER

G.AFRİKA

TÜRKİYE

Nüfus (Milyon) (2000) (a)

43.6

65.3

Nüfus artış hızı (% ) (1999) (b)

2.2

1.5

Şehirlerde yaşayan nüfus (%) (2000) (a)

50

66

Kilometre kareye düşen kişi sayısı (1995) (a)

39

90

Kişi başına düşen reel GSMH ($) (c)

3.170

3.500

Toplam sağlık harcamalarının GSMH’ye oranı (%) (1997) (b)

3.1

Doktor sayısı (1998) (a)

25.774

74.247

Doğuştan beklenen yaşam süresi (2000) (b)

54

69

Bebek ölüm hızı (Binde) (1998) (a)

31.6

39.5

Kaba ölüm hızı (Binde) (1998) (a)

7.9

6.30

Ana ölüm hızı (Onbinde) (1999) (c)

15

18

Kaynaklar :a) (2) Statistics South Africa. (2001), “Bulletin Of Statistics”, Statistics South Africa, volume 35, Pretoria .

(4) The Economist Intelligence Unit. (1999), “Country Report South Africa 1999 – 2000”, The Economist Intelligence Unit Limited, London .

c) (1) www.gov.za/

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan yoğun ırkçı politikalar har alanı olduğu gibi sağlık hizmetlerinin sunumunu da olumsuz etkilemiştir. Gelirin, ırkçılığa bağlı olarak, adaletsiz dağılımı ülkede sağlık hizmetleri herkese eşit ve adaletli olarak verilmemesinin en önemli nedenlerindendir. Sağlık hizmetlerinin kalitesini gösteren pek çok ölçüt, etnik gruplar arasında farklılık göstermektedir.

Ülkenin %40’ı fakirlik sınırının altında, %50’si de sağlık hizmetlerine ulaşamayan kırsal kesimlerde yaşamaktadır. Bu durum sağlık hizmetlerinden yararlanma imkânını azaltmaktadır. Türkiye’de de kırsal kesimde yaşayan insanların sağlık hizmetlerine ulaşmaları zordur.

Güney Afrika kişi başına düşen 3170 USD GSMH’si ile gelişmekte olan ülkeler arasında olup bütün gelişmekte olan ülkeler gibi öncelikli olarak tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelmiştir. Türkiye’de Güney Afrika gibi kaynak yetersizliğinden dolayı tedavi edici hizmetlere ağırlık vermiştir. İki ülkenin de sağlık harcamalarının GSMH içindeki payı yaklaşık aynıdır.

Başta birinci kademe sağlık hizmetleri olmak üzere, bütün sağlık hizmetleri sağlık bakanlığı tarafından finanse edilmektedir. Bakanlığın kaynağı ise genel bütçeden alınan paydır. Bölgesel idareler de sundukları sağlık hizmetlerinin finanssal kaynağını sağlık bakanlığından alırlar. Türkiye’de yerel yönetimler Güney Afrika’daki bölgesel idareler kadar, sağlık hizmetleri sunumunda etkili değildir. Güney Afrika’da bölgesel idareler, sağlık hizmetleri sunumu için finanssal kaynaklarını sağlık bakanlığından alırken Türkiye’de yerel yönetimler sağlık bakanlığının bütçesinden pay almazlar.

Kişilerin kendi sağlıklarına yaptıkları harcamalar Güney Afrika’da, Gelişmekte olan pek çok ülkeden fazladır. Ancak bunun sebebi zengin beyazların yaptıkları yüksek harcamalardır.

Hastalık yapısına baktığımızda Afrika’da koruyucu sağlık hizmetlerinin durumunun daha kötü olduğunu söyleyebiliriz. Sıtma, AIDS ve tüberküloz gibi enfeksiyona bağlı hastalıklar Türkiye’de, Afrika’da olduğu gibi kronik ve yaygın değildir.

Bebek ölüm hızı, Koloredlerde %31.6, Hintli ve Asyalılarda %13.6, beyazlarda ise %7dir. Görüldüğü gibi bebek ölüm oranı ırklar arasında farklılık göstermektedir. Ana ölüm oranı, kaba doğum, kaba ölüm ve doğuştan beklenen yaşam süresi gibi göstergelerde ırklar arasında farklılıklar göstermektedir. Bu sağlık hizmetlerinin Afrika’da eşit olarak sunulmadığının göstergesidir.

Sonuç olarak bazı göstergelerde belirgin farklılıklar olmasa da güney Afrika ve Türkiye’nin Sosyal, kültürel, etnik ve ekonomik yapılarındaki farklılıklar sağlık hizmetlerinin yapısının da farklı olmasına sebep olmuştur.

KAYNAKLAR

1) www.gov.za/

Statistics South Africa. (2001), “Bulletin Of Statistics”, Statistics South Africa, volume 35, Pretoria .

Roemer, M. I. (1991), “National Health Systems of The World” Oxford Universty Press, Oxford. Volume 1: The Countries .

The Economist Intelligence Unit. (1999), “Country Report South Africa 1999 – 2000”, The Economist Intelligence Unit Limited, London .

Ansiklopedik Temel Yayınlar A.Ş.. (1980) “Artel Ülkeler Ve Coğrafya”, Dörtel Matbaacılık, İstanbul .

Görsel Yayınlar. (1983) “Görsel Dünya Ansiklopedisi”, Yazır Matbaacılık, İstanbul.

www.worldbank.org

www.health .za/home/

9) http://www.hst.org.za/sahr

12 Temmuz 2007

Uludağ Üniversitesi

ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

SAĞLIK YÜKSEKOKULU

HALK SAĞLIĞI ÖĞRENCİ

UYGULAMA DOSYASI

Öğrencinin Adı Soyadı: Sibel Şimşek

Öğrenci no : 9910008

Bölge : Soğukkuyu mah. Menekşe sok.

Uygulama tarihi : 4-3-2002, 24-4-2002

Soğukkuyu mahallesi toplam nüfus:7843

Soğukkuyu mahallesi hane sayısı: 2377

Toplam erkek nüfus:3810

Toplam kadın nüfus:4033

15-49 yaş toplam kadın nüfus: 2251

E K

0 38 50

1-4 176 177

5-9 278 246

10-14 271 269

15-19 302 282

20-24 312 334

25-29 286 337

30-34 337 369

35-39 344 327

40-44 301 277

45-49 270 276

50-54 206 259

55-59 218 199

60-64 140 173

65-69 137 146

70-74 89 119

75-79 68 81

80-84 25 42

85+ 12 21

Ana Ölüm Hızı(yüzbinde) Bebek Ölüm Hızı(binde)

Türkiye 49 33

Bursa 12,04 14

2. nolu AÇS 0 10

Türkiye’de Toplam Doğurganlık Hızı: Yüzbinde 2,6

Doğumların %19’u sağlık personeli yardımı olmadan yapılmakta,

Her gebe için yıllık ortalama izlem Türkiye’de 1,7 Bursa’da ise 2,2

Modern yöntemler kullanma oranı Türkiye’de %38 Batı’da %44 2. nolu AÇS’de %39

1-4

5-9

10-14

15-19

20-24

25-29

30-34

Cinsiyet

Kadın

1,14

15

2,87

18

3,44

24

4,59

22

4,21

26

4,98

20

3,83

28

5,36

Erkek

0,57

11

2,1

22

4,21

19

3,63

17

3,25

22

4,21

18

3,44

27

5,17

Toplam

1,72

26

4,98

40

7,66

43

8,23

39

7,47

48

9,19

38

7,27

55

10,5

35-39

40-44

45-49

50-54

55-59

60-64

65+

Toplam

Cinsiyet

Kadın

20

3,83

25

4,78

13

2,49

1,72

12

2,3

11

2,1

22

4,2

271

51,9

Erkek

20

3,83

26

4,98

17

3,25

11

2,1

1,3

14

2,6

17

3,2

251

48,1

Toplam

40

7,66

51

9,77

30

5,74

20

3,83

19

3,6

25

4,7

39

7,4

522

100

MENEKŞE SOKAK NÜFUS PİRAMİDİ

İncelediğim bölgedeki 0-14 yaş grubuna dahil olan bireylerin sayısının 15-49 yaş grubuna dahil olan bireylerin sayısının yarısı olması Aile Planlaması yöntemlerinin olabildiğince uygulanmaya çalışıldığını göstermektedir. Yaşlı nüfus yeni doğan genç nüfusa oranla fazladır ve bu da kronik hastalıklara yönelik sağlık personeline daha çok iş düştüğünü gösterir. Gelişmiş ülkelerin piramitlerinde orantılı bir dağılım vardır. İncelediğim bölgenin nüfus piramidi, gelişmiş ülkelerin piramidine yakın bir şekil oluşturmakta fakat Türkiye’nin nüfus piramidiyle karşılaştırıldığında Türkiye geneline zıt bir dağılım göstermektedir.

Nüfusun yaş gruplarına ve cinsiyete göre dağılımı

YAŞ GRUPLARI

0 1-4 5-6 7-14 15-49 50-64 65+ Toplam

Cinsiyet

S %

S %

S %

S %

S %

S %

S %

S %

Kadın

1,14

15

2,87

0,57

39

7,47

154

29,5

32

6,13

22

4,2

271

51,3

Erkek

0,57

11

2,1

0,57

38

7,27

147

28,1

32

6,13

17

3,2

251

48,7

Toplam

1,71

26

4,9

1,14

77

14,7

301

57,6

64

12,26

39

7,4

522

100

Bölgedeki hane sayısı: 147

Bölgedeki ortalama hane halkı sayısı: 3,5

Bölgedeki 0-6 yaş grubu çocuk izleme kartlarındaki ağırlıklarına göre dağılım

Normal

Riskli bölge

Malnütrisyonlu

Toplam

Yaşgrupları

0-1

23,68

23,68

2-3

16

42,1

2,63

17

44,73

4-5

23,68

23,68

7,89

7,89

Toplam

37

97,36

2,63

38

100

17 aylık Enis Alkan Riskli bölgede olan bebek kilosu:11,5

Bölgedeki 0-6 yaş grubu çocuk izleme kartlarındaki boylara göre dağılım

Normal

Riskli bölge

Malnütrisyonlu

Toplam

Yaşgrupları

0-1

23,68

23,68

2-3

16

42,1

2,63

17

44,73

4-5

23,68

23,68

7,89

7,89

Toplam

37

97,36

2,63

38

100

17 aylık Enis Alkan Riskli bölgede olan bebek boyu:78

Bölgedeki gebelerin Hb değerlerinin aylara göre dağılımı

Gebelik ayı

11 gr üzeri

11 gr altında

Toplam

0-3

4-7

66,6

66,6

7+

33,3

33,3

Toplam

100

100

Bölgedeki doğumların yaptırılış şekline göre dağılım

Doğumun şekli

Sayı %

Kendi kendine

Evde ebe yardımıyla

Hastanede

17

100

Toplam

17

100

Bölgedeki 15-49 yaşındaki evli kadınların izlem kartlarına göre Ap yöntemleri dağılımı

Bölgedeki 15-49 yaşındaki evli kadınların izlem kartlarına göre AP yöntemi kullanımı

S %

AP Yöntemi hiçbir yöntem kullanmayan

(Gebeler,menapozdakiler,kısırlar ve çocuk isteyenler hariç)

12

13,48

Geri çekme vb. etkisiz yöntemlerle korunanlar

32

35,95

Tübligasyon

4,49

RİA ile korunanlar

21

23,59

Hap ile korunanlar

4,49

Kondom ile korunanlar

16

17,97

Genel toplam (15-49 yaştaki evli kadınların sayısı)

77

86,51

Toplam

89

100

Bölgedeki 15-49 yaşındaki evli kadınların çocuk isteme durumlarının dağılımı

Çocuk sahibi olma durumu

Çocuk istenme

Yaşayan çocuklar

Hiç yok

Erkek çocuk isteme

Kız çocuk isteme

Erkek

Kız

Çocuk isteyen

15-49 yaş kadınlar

10

11

16

16

10

Toplam

10

11

16

16

10

Bölgedeki ev halkı tespit fişlerine göre hanelerin sağlıklı olup olmadığı

Sağlıklı Sağlıksız Toplam

Sayı % Sayı % Sayı %

Çöp

147

100

Gübre

Hela

147

100

Ahır

Mutfak

147

100

Bölgedeki gebelerde izlenen bulgular

Sayı

38+, 18- yaş

Gebelik aralığı 2yıl- olanlar

4 ve daha fazla doğumu olanlar

Fazla kilo

Aşırı zayıflık

Kronik hastalık

Sigara içme

33,3

İlk üç ayda viral hastalık,ilaç

Kullanma röntgen cektirme

Çürük diş

Memelerde çatlak ve içedönüklük

Memede kitle

Vücutta ameliyat izi

Rh uyuşmazlığı

Varis

33,3

Ödem

33,3

Sakatlık

Geliş bozukluğu

Çoğul gebelik

5. ayın üzerinde ÇKS (-)

120’nin altında ve 160’ın üzerinde ÇKS

Yüksek tansiyon

İdrarda protein

11 gramın altında Hb

Tetanoz aşısı olmayan

Hiperemezis

Konstipasyon

İshal

Hemoroid

Toplam

100

Bölgedeki çocuk izlem kartlarına göre bulgular

Sayı

Boyca standardın altında

Kiloca standardın altında

Patolojik sarılık

7,7

Mikrosefali

Makrosefali

Şaşılık

Gözlerde çapaklanma

Yarık damak ve yarık dudak

Pamukçuk

Kulakta akıntı

Boyunda kitle

Göbekte granülom

Fıtık

Yapışık parmak

Fazla parmak

Kriptorşizm

Fimozis

Kapalı anüs

DKÇ

İsilik

Pişik

30,8

Konak

Diare

7,7

Konstipasyon

38,4

Mental retardasyon

Aşısı eksik

Raşitizm

Enürezis

Kekemelik

Tikler

Konuşmada gecikme

Prematüre bebek

Anemi

Bulaşıcı hastalık

2 (boğmaca,kızamık)

15,4

TT Toplam

13

100

Gebenin adı:Gülhan Bölükbaşı

Yaşı:24 Evlenme yaşı:22

Doğum yeri: Bulgaristan

Öğrenim durumu:İlkokul

Mesleği:Ev hanımı

Adres:Soğukkuyu mah. Menekşe sok.no:77/2

Tel:2456572

Boyu:1.60 cm

Kan grubu 0rh(+)

Eşinin kan grubu 0rh(+)

Menstruasyon ritmi: 26-28 günde bir düzenli hafif ağrılı 6 gün sürüyormuş.

Doğum kontrol yöntemi olarak eşi kondom kullanıyor. Doğumdan sonra da eşinin korunacağını ifade ediyor.

Primipar SAT: 2-9-01 TDT: 9-6-02

Tetanoz aşısı: 1.doz 13-02-02

2.doz 12-03-02

3.doz doğumdan 6 ay sonra 12-02’de yapılacak

Tarih

Gebelik haftası

Kilo

TA

Hb

ÇKS

2-10-01

57

110/80

84

2-11-01

59,5

90/60

80

10-12-01

14

60

100/80

80

12

130

10-01-02

19

63

120/70

82

138

13-02-02

24

67

110/70

80

140

12-3-02

28

81

90/60

88

11,7

142

8-04-02

84

İdrarda albumine rastlanmamış. Ödem ++ Varis(-)

Günlük uyku düzeni normal, günde 8 saat ile 10 saat arası uyuduğunu ifade ediyor.

12 Temmuz 2007

Kazalar Ve Array İlkyardım

KAZALAR ve İLKYARDIM

Türkiye dahil 134 ülkenin ve sağlıkla ilgili 67 uluslar arası kuruluşun Dünya Sağlık Örgütü öncülüğünde benimsenen ‘’2000 yılına dek herkese sağlık’’ hedefinden oldukça uzak olduğumuz, benimsenen bu evrensel hedefin ve uluslar arası andın gereklerinin yerine getirilmesi bağlamında ciddi ihmallerimiz olduğu açıktır.

Özellikle sağlık ekonomisi alanında yapılan bilimsel araştırmalar; sağlıklı insanın ekonomik, sosyal, kültürel kalkınma ve gelişmede üstlendiği yaşamsal rolü dahada netleştirmiştir.İnsana dönük yatırımların en verimli ve birincil yatırım alanları olduğu ortaya konmuş ve kabul görmüştür.Bu yatırımların başında sağlık ve eğitim alanları gelmektedir.(Sayek F.1997)

İnsanların sağlığını etkileyen bir çok faktör bulunduğunu biliyoruz. Bu faktörlerin içinde yer alan , ölümlere, iş gücü kayıplarına, sakatlıklara, büyük maddi kayıplara yol açan bir bir olguda kazalardır.

Ülkemizde kazalar hakkında sağlıklı veri toplama sistemi bulunmadığından, kazaların gerçek boyutlarıyla ilgili olarak yeterli istatistiksel bilgi bulunmamaktadır. Buna rağmen eldeki mevcut bilgilerin ışığında trafik kazalarının %40’la ilk sırayı, ev kazalarının %25’le 2. sırayı, iş kazalarının ise%20’ile 3. sırayı aldığı bilinmektedir.(Ergin C., 1994)

KAZALAR

KAZA SAYISI

YARALANMA

MALÜLÜYET

ÖLÜM

Trafik kazaları

141546

90244

——–

8830

İş kazaları

155854

————–

3224

1565

Diğer kazalar

Düşme

49416

—————-

————————

1078

Yangın

8246

349

Ateşli silahla yaralanma

136

136

Boğulma ve batma

717

16

İlaç,uyuşturucu,gaz ile zehirlenme

280181

262

TOPLAM 36096 90244 3224 12236

(Sağlık Bakanlığı,1993)

Türkiye’de trafik kazalarında sürücü%2.2 , yaya %14.6 , yol %0.7 ve yolcu %0.4 kadar suçlu bulunmuştur.Görülüyorki bizde trafik kazalarında %97 insan sorumludur.

Uluslar arası çalışma örgütünün belirlemelerine göre, Dünya’da her üç dakikada, bir işçi iş kazasından ölmektedir. 1996 Sosyal Sigortalar Kurumu verilerine göre, Türkiye’de toplam 86.807 iş kazası olmuş, bunların1.296’sı ölümle sonuçlanmıştır.İş kazalarının sektörler arası dağılımına bakıldığında, inşaat sektörü birinci, maden eşya sanayi ikinci, kömür madenciliği üçüncü sırada yer almaktadır.(SSK,1996)

İlkyardım ve acil hizmetlerinin yetersiz olmasından dolayı kaza sonucunda meydana gelen ölümler ve diğer olumsuz sonuçlar (özürlülük ve iş gücü kaybı gibi) gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında oldukça fazladır.Kazaların azaltılması, önlenmesi, olay anında sakatlanmayı, ölümü azaltmak için 4-E sistemi ele alınmalıdır.

1-Education (Eğitim)

2-Engineering(Teknik ve yapısal koşulların düzenlenmesi)

3-Enforcement(Yasal düzenleme ve denetim)

4-Emergency Care (Acil yardım) First Aid (İlkyardım)

Bu dört olguda fazlasıyla önemlidir, fakat kurallara, düzenlemelere, ilk ve acil yardım uygulamalarına uyum sağlamak için Toplumun ve kişilerin eğitimi ilk kuraldır. (Sağlık Bakanlığı,1992)

Birey, aile ve ülke için fiziksel, psikolojik ve sosyo ekonomik bir çok sorunu beraberinde getiren acil olaylar zincirini kırmanın en etkin yolu eğitimden geçmektedir.

Bu gün ‘’Acil bakım’’ sorununu kısmen halletmiş ülkelerde, ilkokul döneminden başlayarak verilen ilk yardım ve sağlık eğitimi programlarının, beklenmeyen olaylar sonucunda görülen yaşamsal tehdit insidansını aşağı çekmedeki rolü büyüktür.

Bireysel ve toplumsal düzeyde yapılan eğitim ne denli iyi olursa olsun, ‘’Acil Bakım’’ı üstlenen multidisipliner sağlık ekibinin başlıbaşına spesifik bir alan olan ‘’Acil Yaklaşım’’ konusunda yetersiz ve bilgisiz olması, sorunun çözümlenmesine hiçbir zaman olanak sağlamayacak ve her yıl yüzlerce manevi ve maddi kayıplar acılar yaşanmaya devam edecektir.

Acil ünitelerde hizmet veren sağlık ekibinin yeterli eğitiminin olması, multidisipliner yaklaşımı özümsemesi, otonomi ve sorumluluk sahibi olması konusunda yapılan eğitsel, yönetsel ve yasal girişim ve organizasyonlar, bir ülkenin ‘’insan hayatına’’ verdiği değerin göstergesidir. (Olgun N.,1998)

Ekibin bir üyesi olan hemşire karmaşık, kapsamı geniş, bilgi ve beceri gereksinimi bulunan, hastalığın teşhisine yardımcı ve sağlığı destekleyici özelliklere sahip acil girişimler için büyük önem taşımaktadır.

Bu özellikleri olan hemşirelik bakımını gerçekleştirecek hemşireler:

*Fiziksel değerlendirme hemodinamik ölçümler ve kardiyopulmoner resüsitasyon tekniğinde özel eğitime sahip olmalı,

*Triyaj/ ayırma yapmada bilgi sahibi olmalı,

*Öyküdeki gerekli bilgileri toplayabilmeli,

*Hastanın gerekli yerlere ulaştırılmasını sağlayabilmeli,

*Halkla ilişkiler kurabilmeli,

*Stresle başedebilmeli ve sorun çözme yeteneğine sahip olabilmeli,

*Yönetim becerisi ve liderlik özelliğine sahip olabilmeli,

*Acil konusunda kendini geliştirebilmek için sürekli kurslara katılmalı,

*Tüm uygulamalarında hastaya zarar vermemeli ve hasta hakları konusunda duyarlı davranmalı,

*Acil ünitelerinde haberleşmeyi sağlayabilmelidir.

Acil hemşirelerinin kısaca sayılan bu özellikleri son yirmi yıldır acil bölümlerin önem kazanıp gelişmesi ile paralellik göstermektedir.Acil bölümleri, hastanelerde olmakla beraber, okullarda, hastane içindeki diğer kliniklerde, endüstriyel iş yerlerinde mobil ve yoğun bakım ünitelerinde ve halk topluluklarında uygulanabilirlik kazanmaya devam etmektedir.Bununla birlikte Acil bakım ekibinin bir üyesi olan hemşirenin eğitimi bir kat daha önem kazanmaktadır.

Acil yardım ekibinin bir üyesi olan hemşirelerin eğitimlerinde uygulamalı ilkyardım derslerine ağırlık verilmeli, acil bölümlerinde çalışan hemşireler içinse, hizmet içi eğitimler ve kurslar periyodik aralıklarla düzenlenmelidir.

Böyle bir eğitim sürecinden geçen acil bakım hemşirelerinin, halk sağlığı, iş yeri ve acil hemşireleri olarak daha bilinçli, daha doğru uygulamalarla, kazaların önlenmesinde, halkın bilinçlendirilmesinde, başarılı acil girişimlerde bulunarak, büyük katkılar sağlayacağını düşünüyorum.

Yirmibirinci yüzyılda herkes için sağlık hedefi, herkes tarafından paylaşılmaktadır.Yeniden yaşama geçirilen ve dönüştürülen sağlık sektörü, tüm taraflara ve toplumun tüm katmanlarına karşı rollerini ve sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır. Sağlık ile ilgili tüm tarafların ortak eylemleri bizi, insan haklarına saygı duyulan , Dünya ölçeğinde sağlıkta eşitliğin sağlandığı ve tüm insanların olası en yüksek sağlık düzeyine eriştikleri bir dünyaya taşıyacaktır.( Sayek F.1997)

KAYNAKLAR

1-Sayek F.; ‘’Toplum ve Hekim’’ dergisi,Arman matbaacılık, Sayı: 81, Cilt:12, Eylül- Ekim-1997.

2- Ergin C., Hoşgeçin K.,Öncel S; T.C Sağlık Bakanlığı, 2. Ulusal Sağlık Kongresi, Çalışma grupları raporları, Ankara,1994.

3-T.C, Sağlık Bakanlığı, ‘’Ulusal sağlık politikası’’ ,Ankara, 1993.

4-SSK.,İstatistik yıllığı, Ankara, 1996.

5-T.C Sağlık Bakanlığı, 1. Ulusal Sağlık Kongresi, Çalışma grupları raporları, Ankara,1992.

6- Olgun N.,Aslan F.,Kuğuoğlu S., ‘’ Acil Bakım’’ ,çevik matbaası.Yüce yayım,İstanbul,1998)

12 Temmuz 2007

Hastalığın Tanımı

HASTALIĞIN TANIMI

İnsan Bağışıklık Noksanlığı ( HIV ) İnfeksiyonu : İnsan hücresinin DNA sına giren bir veya birçok retrovirüsün (HIV, Human İmmunodeficiency Virus) neden olduğu, belirti vermeyen taşıyıcılıktan ağır düşkünlük ve ölümcül hastalıklara kadar değişen geniş bir klinik tablo ile sonlanan bir infeksiyondur.

Edinsel Bağışıklık Noksanlığı Sendromu ( AIDS ) : HIV enfeksiyonuna bağlı bir bağışıklık noksanlığı sendromu olup; fırsatçı enfeksiyonlar, malign hastalıklar, sinirsel işlev bozukluğu ve birçok değişik sendromla kendini belli eder.

BULAŞMA YOLLARI

1- Cinsel ilişki ( anal veya vaginal yol)

2- Kontrolsüz kan ve kan ürünlerinin nakli

3- AİDS’li anneden doğum sırasında bebeğine

4- Enfekte enjektörlerle yapılan enjeksiyonlar

AİDS’in bulaşmasına yol açar.

- El sıkışmakla – Tükürükle

- Sivrisineklerle

Öksürük ve hapşırmakla

AİDS bulaşmaz.

KORUNMA YOLLARI

Korunma , virüsün cinsel yolla, kan yolu ile ve anneden bebeğe bulaştırma yoluyla geçişini önleme esasına dayanmaktadır.

1- Cinsel Yolla Bulaşmaya Karşı Korunma :

En sık bulaşma yolu cinsel temasla olduğu için bu yolla korunma büyük önem taşımaktadır. Cinsel aktiviteden kaçınmak veya infekte olmayan partnerle tek eşli bir ilişki sürdürerek kesin olarak HIV enfeksiyonunun bulaşması önlenebilmektedir.

Cinsel temas sırasında prezervatif kullanılmasının koruyuculuğu, prezervatifin lateks olması, doğru ve devamlı kullanılması, yırtık veya delik olmaması kaydıyla ispatlanmıştır.

Ayrıca homoseksüel ilişki, cinsel temas sırasında kanamaya yol açan davranışlar, sık cinsel eş değiştirmek, damar içi madde kullanma alışkanlığı olanlar, HIV / AIDS yönünden yüksek riskli davranışı olanlarla cinsel temastan kaçınmak korunma açısından önem taşımaktadır.

2-Kan ve Kan Ürünleri ile Bulaşmaya Karşı Korunma :

1987 yılından beri ülkemizde Kan ve Kan ürünlerinin HIV yönünden taranması yasal zorunluluktur. Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, ortak enjektör kullanımının risklerinin anlatılması HIV bulaşma riskini azaltmaktadır.

3- Anneden Bebeğe Geçişe Karşı Korunma :

HIV pozitif kadınlara doğum kontrol yöntemleri öğretilmelidir. Buna rağmen gebe kalan HIV pozitif kadınlara erken dönemde kürtaj yapılmalıdır. Eğer anne adayı bebeği doğurmakta ısrarlı ise gebeliğin son 3 ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe virüse karşı tedavi başlanır ve hasta yakın takibe alınır. Vaginal doğuma göre sezeryan uygulanması bebeğe HIV geçişini 4 – 5 kat daha azaltmaktadır. Anne sütü ile virüsün geçtiği gösterildiğinden annenin bebeği emzirmemesi önerilmektedir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Klinik belirtiler, sadece AİDS’e özel olmayan genel belirtilerdir ve değişken tipte kendini gösterir. Akut HIV infeksiyonunun tipik belirtileri şunlardır:

- Ateş

- Yaygın lenf bezi büyümesi

- Farenjit

- Döküntüler ( Genellikle yüzde ve gövdede, daha nadiren avuç içlerinde ve ayak tabanlarında 5-10 mm çaplı kabarık, kırmızı tarzda)

- Kas ve eklem ağrıları

- İshal

- Baş ağrısı

- Bulantı ve kusma

- Karaciğer ve dalak büyümesi

- Ağızda pamukçuk

- Kilo kaybı

HASTALIĞIN TANISI

AIDS’in kesin tanısı laboratuar tetkikleri ile konulur. En fazla kullanılan tanı yöntemi; tarama testleri ile kanda antikor tayinidir. Antikor, mikroba karşı vücudun geliştirdiği maddelere denilir ve bunlar mikrop girdikten ortalama 3 ay sonra oluşurlar. Bu süre 6 haftadan 1 yıla kadar değişebilmektedir. Dolayısı ile maruziyetten hemen sonra yapılan testler doğru sonuç vermeyebilir. Bu nedenle riskli davranışta bulunan kişinin durumu en erken 3 ay sonra belli olabilir.

İlk tarama testleri ile pozitif bulunan tüm örnekler mutlaka daha ileri teknik gerektiren doğrulama testi ile incelenir. Çünkü başka nedenlere bağlı olarak hatalı pozitiflik görülebilmektedir. Doğrulama testi ile tekrar pozitif bulunan kişi AIDS mikrobu ile karşılaşmış demektir.

Tarama testleri devlet hastanelerinde, halk sağlığı laboratuarlarında, özel hastane ve laboratuarlarda, Kızılay kan merkezlerinde, üniversite hastanelerinde yapılmakta olan kolay ve ucuz testlerdir.

Test başvurusunda adınızı kodlayarak verebilir, kimliğinizi saklayabilirsiniz. Yasal olarak, kimlik bilgileriniz bilinse bile sağlık kuruluşunda gizli tutulmak zorundadır ve izniniz dışında açıklanamaz.

HASTALIĞIN GİDİŞİ

Virüsün vücuda girişini takiben olguların % 50 –90 unda birincil HIV infeksiyonu görülür. Klinik belirtiler ilk 2-4 hafta içinde ortaya çıkar . Bu dönem virüsün vücutta hızla yayıldığı döneme karşı gelir. Belirtiler 4 hafta veya daha uzun bir süre devam eder. Daha sonra belirtiler gerilemeye başlar. Hastaların birçoğu akut dönemde grip benzeri bir tabloyla doktora başvururlar. Ancak yakınmalar AİDS’e özel olmadığından genellikle bu dönemde tanı konulamaz. Birincil HIV enfeksiyonunun tanısını koyabilmek için hekimlerin son derece şüpheci davranmaları, ayrıntılı öykü almaları gerekir.

Anti-HIV antikorları olguların çoğunda virüsün vücuda girişini takiben ilk 6-12 hafta içinde pozitifleşir. Bu da şüpheli ilişkiden sonra kan tahlili ile bulaşmanın olup olmadığının anlaşılması için yaklaşık olarak bu kadar zaman geçmesi gerektiğini gösterir.

Birincil HIV enfeksiyonu belirtileri ortadan kalktıktan sonra, asemptomatik ( belirtisiz ) döneme geçilir. Bu dönemde kişilerde genellikle bir belirti saptanmaz ve fizik muayene bulguları normal olarak bulunur. Asemptomatik HIV infeksiyonunun süresi 2 yıl kadar kısa veya 15 yıldan daha uzun olabilir. ( Ortalama 7-10 yıl).

Daha sonra erken semptomatik dönem başlar . Bu safhada ateş, açıklanamayan kilo kaybı, tekrarlayan ishal, halsizlik, baş ağrısı gibi belirtiler sık görülür.

Geç Semptomatik Dönemde ise; AİDS ile ilişkili fırsatçı enfeksiyonlar ya da kanserlerin görülme riski artar.

HASTALIĞIN TEDAVİSİ

AIDS tedavisinde iki yaklaşım vardır. Birincisi AIDS mikrobunun kendisine yönelik yaklaşımlar, ikincisi AIDS’e bağlı olarak ortaya çıkan hastalıkların tedavisi.

AIDS mikrobuna karşı bugüne kadar kesin etkili bir yöntem bulunamamıştır. Ancak, son yıllarda kaydedilen gelişmeler umut vermektedir. Hastalığın mümkün olduğunca erken tanımlanması ve sonra birden fazla ilacın bir arada kullanıldığı tedavi şemaları ile hastalık belirtilerinin ortaya çıkışı geciktirilebilmekte ve hastanın yaşam süresi uzatılabilmektedir. Bunlar hatalı kullanıldıklarında zehir etkisi olabilecek ilaçlardır ve yalnız hekim kontrolünde kullanılmalıdır.

İkinci yaklaşım ise, AIDS mikrobunun vücudun bağışıklık sistemini hasara uğratması neticesinde ortaya çıkan verem, mantar ve benzeri diğer hastalıkları bilinen yollarla tedavi etmektir. Kişide gelişen hastalık tablosuna göre, antibiyotikler, antifungal ajanlar, radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.

Hastanın diğer bir bulaşıcı hastalığı yoksa ve kendi sağlığı gerektirmedikçe, ayrı bölümlerde bulundurulmasına gerek yoktur.

Genel bir kural olarak, hastalığı ne olursa olsun, her hastaya mümkün olduğunca cesaret ve umut vermek gerekir. Buna özellikle ihtiyacı olan AIDS hastaları, doktoruna, yakınlarına ve arkadaşlarına güven duygusunu kaybetmemeli ve olabildiği ölçüde normal yaşantı ve ilişkilerini sürdürmelidirler. AIDS’e yakalananlarda başlangıçta kabullenememe ve isyan duyguları ortaya çıkabilir, bunu yalnızlık, toplum tarafından dışlanma hissi, umutsuzluk ve çaresizlik duyguları izler. Kişi ruhsal olarak çökkünlüğe girebilir. Uykusuzluk, iştah bozukluğu, zayıflama, unutkanlık, çabuk yorulma, halsizlik, umutsuzluk, çaresizlik duyguları ruhsal çöküntü belirtisi olabilir. Bu durum tedavi edilebilir ancak kişi bu duyguları kaderi olarak değerlendirip, yardım istemeyebilir. Oysa, ruhsal destek ve tedaviler, hastanın yaşama daha umutla sarılmasını ve mücadele için kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. AIDS’e yakalananlar çekinmeden psikiyatriste başvurmalı ve duygularını paylaşmalıdırlar. Böylelikle kendisine gerek kendi sağlığını koruması, gerekse başkalarına bulaştırmaması için nasıl davranması gerektiği konusunda da bilgi verilecektir. Gerekiyorsa ailesine de danışmanlık hizmeti sağlanacaktır.

AİDS İLE İLGİLİ GELİŞMELER

AİDS’e karşı aşı geliyor.

Yıllardır beklenen ve bir çok insanın yaşamını kurtaracak AIDS aşısı için geri sayım başladı. Bilim adamları, çağımızın vebası olarak nitelendirdikleri AİDS’e karşı yakında aşının hazır olacağını düşünüyorlar.

Amerikan Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü Müdürlüğündeki uzmanlar, Philadelphia`da yapılan uluslararası AIDS konferansında konuşurken iyimser bir tablo çizdi ve “AIDS aşısının, ABD ve bazı ülkelerde insan üzerinde denenmekte olduğunu” belirttiler. Uzmanlar, çeşitli ülkelerden bin kadar uzmanın katıldığı konferansta, “Etkili ve güvenilir bir aşı geliştirilmesi konusunda çok iyimseriz. Bu sayede hastalığın yayılmasını yavaşlatabiliriz” dediler.

AİDS’in sevdiği kıta: Afrika

AIDS virüsünün bulaştığı insanların yaklaşık dörtte üçünün Afrika`da Büyük Sahra`nın güneyindeki ülkelerde yaşadığı belirtildi. Rapora göre, virüs bulaşmış ya da hastalanmış AİDS`lilerin üçte bir kadarının yaşları 15 ile 24 arasında değişiyor ve bunların çoğu virüs taşıdıklarını bilmiyor.

3)Türkiye’de AIDS 1985′te ortaya çıktı

Türkiye`de ilk kez 1985 yılında, 1`i kadın 2 kişi için AIDS/HIV bildirimi yapılırken, geçen sürede en çok bildirimler 158 kişi ile 2000, 143 ile 1997, 119`ar ile de 1996 ve 1999 yıllarında gerçekleşti.

4)AİDS’e 20 yılda 20 milyon kurban.

20 yıl önce teşhis edildiğinden beri dünyada 20 milyondan fazla kişinin AIDS`ten öldüğü bildirildi. Sadece 2001 yılında AIDS`ten üç milyon kişinin öldüğü belirtilen raporda, beş milyondan fazla kişinin enfekte olduğu, böylece dünyada AIDS virüsüyle yaşayanların sayısının 40 milyona ulaştığı vurgulandı.

5) AİDS Türkiye’ye yerleşiyor.

1985 yılından bu yana toplam 391 AIDS hastası, 855 taşıyıcı olmak üzere toplam 1246 AIDS vakası saptandı. Hastalık, erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülürken, hastalığa yakalananların 368`ini kadınlar, 878`ini ise erkekler oluşturuyor.

6) Temizlenmiş spermle AİDS’siz bebek

Japonya’da AIDS virüsü (HIV) taşıyıcısı bir babanın virüsten temizlenen spermi kullanılarak yapay dölleme yöntemiyle hamile kalan kadın bebeğini doğurdu.

12 Temmuz 2007

Sağlık Sosyolojisi

SAĞLIK SOSYOLOJİSİ

GİRİŞ

Uzun yıllardır çözümlenemeyen sağlık sorunları toplumumuzun gündemini işgal etmektedir. Sağlık sorunları günümüzde çok ciddi boyutlara erişmiştir. Medya aracılığıyla hergün ölümle biten toplumsal bir olay , hastanelerde yaşanan hataların insan sağlığına yaptığı etkiler , herkesi düşünmeye sevk edecek sağlık skandallarıyla karşılaşıyoruz. İçenden geçmekte olduğumuz karamsar atmosfer Türk insanı için ölümle yaşamarasındaki her geçen gün biraz daha daralmaya yüz tutmaktadır. Eğer herşey bugünkü gibi olmaya devam ederse gelecek nesillerde sağlıksızlığı kader olarak kabul etmek zorunda kalacağız.

Trafik kazaları , bu unutulmuşluğa , tepkisizliğe ve vurdumduymazlığa doğru gidişin en tipik örneklerinden biridir. Öte yandan hastane kapılarında muayene olmak için sıra bekleyen köyden kasabadan hatta ülkenin diğer ucundan gelmiş insanların sergilediği tabloda güncelliğini yitirmektedir.

Sağlık sorunlarını direkt yaşayan bireylerin yanısıra sağlık sektörünün temel taşları olan hekimlerde benzer sorunlarla karşılaşmaktadır. Yardımcı sağlık personelleride aynı zor koşullarda mesleklerini icra etmek zorunda kalmaktadırlar. Hastalar ve yakınları önemsizliklerini hissederken diğer sağlık personeli ise görevlerini diğer ülkelerdeki meslektaşları gibi yapamamanın ezikliği içindeler. Bir başka değişle legal ve illegal yollardan kazanılan para hekimlere az gelişmiş bir ülkede yaşadıkları gerçeğini unutturmamaktadır.

Kısacası , bir ülkedeki sağlık sorunlarının görünümü o ülkenin gelişmişlik düzeyine ilişkin ip uçları verir. Ancak bu gelişmiş ülkelerde tüm sağlık sorunları çözülmüş demek değildir. Aradaki fark sadece çözüm düzeyine ilişkindir.

Bütün bunlar bize sağlık sorunu bir ülkenin gelişmişlik düzeyiyle ilgili olduğu kadar toplumsal yapısıyla da yakından ilgili olduğunu gösterir. Toplumu derinden etkileyen bu sorunlar ekonomik olduğu kadar aynı zamanda kültüreldirler. Örneğin; çagdaş kültürden daha çok pay alabilen ülkeler modern tıbbın olanaklarındaki gelişmeyi daha çok takip ve talep etmekte, diğer kesimler geleneksel anlayışlarını sürdürmekte ve bunlara karşı direnmektedirler.

Bireyler en temel olan sağlık haklarını kullanmakta ciddi sorunlarla karşılaşmaktadır. Bu sorunların neler olduğuna ve çözüm yollarının bulunmasına bir birey olarak sessiz kalmak mümkün değildir. Hastanenin içerisinde barındırdığı koşullar ülkemizin görünen ve görünmeyen koşullarını simgelemektedir. Fakirlik ve çaresizlik hastaların hasta olmalarından kaynaklanan bir olgu olduğu kadar ülkemizin içinden geçmekte olduğu koşullarla da yakından ilgilidir.

Genel olarak , sağlık alanının bilinmesi ile ülkemizin koşullarının tanınmasının aynı anlama geldiği kabul edilmektedir. Ülkemizin gelişmişlik düzeyinin saptanması demek sağlık sorunlarını ne ölçüde çözümlediğinin saptanması demektir. Gelişme daima fakirlik tabakalarının zenginleşmesiyle sonuçlanmıştır. Eşitsizliklerin kaynağı keşfedildikçe ülkeler zenginleşecektir. Zengin ülkeler yurttaşlarının hakkını daha iyi koruyabilen ülkelerdir.

Ülkemizin sağlık sistemine ilişkin yapılan her araştırmanın ,bu sorunların çözümüne de ışık tutacağı kendiliğinden açıktır. Bu kitap ile ,ülkemizin bir çok üniversitesinde ders olarak okutulan sağlık sosyolojisi konusunda temel bir kaynak oluşturmak hemde sağlık sorunlarımıza dikkat çekebilmek hedeflenmiştir. Sağlık alanındaki çıkmazların ve sorunların karşısında biz yeni nesil sessiz ve de çaresiz kalmamalıyız . ülkemizin daha gelişmiş ülkeler arasına girebilmesi için bu sorunların neler olduğunu saptayıp çözüm yollarını geliştirmeliyiz. Bu eser takip edeceğimiz yolu bulmamıza hedeflerimizi saptamamıza yardımcı olacaktır.

1-) BAZI TEMEL KAVRAMLAR :

Sağlık sosyolojisi sosyolojinin bir alt dalıdır. Özellikle batı Avrupa ve A.B.D de çok gelişmiş bir durumdadır. Ancak sağlık sosyolojisinin inceleme konularıyla ilgili birçok alan bulunmaktadır. Genel olarak bu alanların kurumsal çatıları aynıdır fakat; farklı adlarla tasvir edilmektedirler. Özellikle tıp kökenli alanlar sosyoloji kurumlarını izleyerek hastalık /sağlık olgularını incelemektedir. Bunun yanında sosyal psikologlar , antropologlar , ekonomistlerde bu konuya ilgi duymuşlardır. Bunun için , aynı çalışma alanı, kaynaklandıkları kökenlere göre farklı adlarla anılma durumunda kalmışlardır. Örneğin ; tıp sosyolojisi sosyolojinin bir alt alanını işaret ederken sağlık sosyolojisiyle aynı konuları paylaşma durumunda kalmıştır. Aynı şekilde daha çok tıp kökenli araştırmacıların ilgi duydukları bir kavramda klinik sosyolojisidir. Bu alandaki araştırmacılarda kendilerini uygulamalı tıpta ortaya çıkan sorunların toplumsal boyutu ile sınırlamak istemektedirler. Benzer konulara değinmekle beraber tamamen tıbbi kaygılarla yola çıkan tıbbın kendine özgü bir alt dalı kabul edilen alanlarda vardır. Halk sağlığı koruyucu hekimlik gibi alanlarda sağlık sosyolojisinin konusuyla çok yakındır.

Türkçe literatürde , toplumsal sorunlarla , sağlık sorunları arasında bir ilişki olduğu daha 1940 lı yıllarda bile birkaç çeviride vurgulanmıştır. Ancak 1970 li yıllara kadar bu tip tartışmalar yaygınlık kazanamamıştır. Bu yıllarda ilk olarak toplum hekimliği başlığı altında halkın hastalıklara karşı daha etkin korunmasını hedefleyen ilke ve düşünceler geliştirilmeye çalışılmıştır. Ancak , akademik çevrelerde en ilgi duyulan çalışma NUSRET FİŞEK tarafından yapılmıştır. Sosyoloji alanında yapılan çalışmalar ise alanı tanıtmak ve olanaklar dahilinde katkı payı hedefleyen türden çalışmalar olmuştur. Özellikle dikkat çeken bir çalışma ATÜL KASAPOĞLU tarafından yapılmıştır. Oysa tıp sosyolojisi A.B.D de çok daha önceleri başlamıştır 1940 ve 50 li yıllarda sosyoloji alanında önemli sayıda çalışmaya kaynaklık etmiştir.

Yaygın olarak bilinen eserinde NUSRET FİŞEK (1983:1) sağlık ve hastalık kavramının Dünya Sağlık Örgütüne atıfta bulunarak şöyle tanımlıyor ‘ sağlık sadece hastalık ve sakatlık olmayışı değil , bedence , ruhça ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir .’ ‘ Hastalık ise , doku ve hücrelerde yapısal ve fonksiyonel ve normal olmayan değişikliklerin yarattığı haldir.’ Daha sonra bu tanıma hastalığın sadece biyolojik bir süreç olmadığını , toplumsal ve kültürel boyutunun da olduğunu ekliyor. Gerçekten de toplumsal bilimlerin hastalık/sağlık olgularına duyduğu ilgi bu noktadan başlıyor. Bu alanda en çok sözü edilen kavramlar ise FİŞEK e göre halk sağlığı , toplum hekimliği , koruyucu hekimlik, sosyal hekimlik ve toplum sağlığıdır.

Halk sağlığı: Bir bireyin sağlığını sürdürecek bir yaşam düzeyi sağlayacak biçimde geliştirerek hastalıklardan korumayı yaşamın uzatılmasını , beden ve ruh sağlığı ile çalışma gücünün arttırılmasını sağlayan bir bilimdir.

Toplum hekimliği: Toplumu oluşturan bireylerin , bedence , ruhça ve sosyal yönden iyilik halinde olması için , bireye , topluma , biyolojik ve fiziki çevreye ilişkin önlemlerin planlanması ve uygulanmasını içeren bir alandır.

Ayrıca halk sağlığı ve koruyucu hekimlik arasındaki fark ise halk sağlığı kamunun sağlığının korunmasını hedefler koruyucu hekimlik ise aynı amacı bireysel düzeyde hareketle gerçekleştirmek ister. Toplum sağlığı kavramı da halk sağlığı kavramıyla dönüşümlü olarak kullanılmaktadır.

FİŞEK söz ettiği tüm adlandırmaların ortak noktası tıp alanında üretilen bilgilerin halkın sağlığını koruma amacı ile nasıl daha etkin olarak kullanabileceği sorusudur. Bir başka anlatımla , hastalıkların iyileştirilmesinde tıp dışı alanların bilgisinin değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu bilgilere tıp bilgileri temelinde gidilebileceği gibi diğer alanlarlada gidilebilir. Bunun için başta sosyoloji olmak üzere diğer bir çok sosyal bilim alanıda sağlık/hastalık kavramları ile ilgilenmektedir. Örnegin; sağlık sosyolojisi disiplinide ,tıp alanında mevcut hedefleri kendisine hedef olarak seçmiş bulunmaktaır. Dolayısıyla bu iki genel çalışma alanındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması bir zorunluluk gibi durmaktadır. Örneğin; KASAPĞOLU (1999:11) , İngiltere deki gelişmeler izlenerek , türkiyede de ‘halk sağlığı’ kavramının yerini ‘toplum hekimliği’ kavramının kullanıldığı , üniversitedeki kürsüleride bu değişikliği izlemiş oldukları belirtiliyor. Sosyoloji alanında ise ‘medikal sosyoloji’ kavramının eskidiği , bu alan içerisinde genel olarak zaten sosyoloji kuramlarına yer verilmek durumunda kalındığından ‘sağlık/hastalık sosyolojisinin’ kavramının yaygın olarak kullanıldığı dile getirilmiştir.

Sosyoloji kuramlarının en çok kullandığı alanların başında medikal sosyoloji adıyla bilinen alan gelmektedir. Medikal sosyolojinin konu alanı temel olarak sağlık sosyolojisinin alanından büyük bir farklılık göstermemektedir.

Medikal Sosyoloji: Bireylerin kendilerini ne zaman hasta diye tanımladıklarına , hastalıkların üstesinden nasıl gelebildiklerini , sakat olanların nasıl tedavi göreceklerine ilişkin yol gösteren bir alandır.

Buna ek olarak hastalıklara toplumun nasıl cevap verdiği , tedavi sürecinde meslek örğütlerinin işlevleri, sağlık kurumları ve buna ilişkin toplumsal düzenlemeler gibi konularda medikal sosyolojisini ilgilendirmektedir .Aynı zamanda hastalıkların nasıl dağılım gösterdiği , tedavi olanakları ve meslek üyelerine ilişkin araştırmada yapmaktadır. Bunlara dayanarak medikal sosyolojinin şu bilimleri incelediği söylenebilir;

Aile , eğitim , din, ekonomi, siyasi sistemler, toplumsal kontrol , kentleşme , sosyal planlama/toplumsal değişme ve tarih.

BROWN (1989) sosyal bilimlerin medikal sosyolojiyi dört düzeyde etkilediklerini belirtmektedir.

1-) Makro düzeydir

2-) Mikro düzey

3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey

4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi

1-) Makro düzey : Üç işlevsel alan vardır; siyaset , ekonomi ve kültür. Medikal sosyoloji bu üç alandan etkilenmektedir; bunlara bağlı alt alanlardan birincisi , sınıf ırk ve cinsel farklılıkları konu alan siyaset ekonomisi , ikincisi , bir profesyonel meslek olarak tıp mesleği ve profesyonelleşme süreci, üçüncüsüde sağlık kurumlarıdır

2-) Mikro düzey : Sağlık sisteminin uygulayıcıları ile halk arasındaki ilişkileri konu alır. Bu alanda genel olarak hekimler ile hastalar arasındaki ilişkiler çeşitli bakış açılarına göre incelenmektedir.

3-) Makro ve mikronun birleştiği düzey : Kuramcılar genelolarak , makro ve mikro düzeylerinin birleştirirlmesini talep etmektedirler. Örneğin; sadece hekim / hasta ilişkileri incelenecek olursa daha geniş bir alanda ortaya çıkabilecek sorunlar ihmal edilebilmektedirler.

4-) Sosyal hareketlerin sağlık konusunda rolü düzeyi : Toplumsal değişmeyide içine alacak şekilde , toplumsal hareketlerin sağlık üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Örneğin ; köleliğin ortadan kalkması , ayrımcılığa son verilmesi , kadın hakları , toplumsal güvenlik , emek gücünün organize edilmesi gibi toplumsal hareketlerin sağlık sistemleri üzerinde önemli etkisi vardır.

Medikal sosyolojisi ilkin, hekim ve sağlık personelinin çalıştıkları ortamların hangi özellikte olduğunu ve hastaların nasıl sağlık hizmetlerine ulaştıklarını ve hangi kültürel kalıpların etkisinde kaldıklarını araştırmaktadır. Bir başka anlatımla, hekim ile hasta hangi koşullar altında bir araya gelmektedirler ve birbirlerine nasıl muamele etmektedirler. Kısaca hastalık hasta ve hekim arasında ilişki büyük bir ölçüde içinde yaşadıkları ortam tarafından etkilenmektedir.

Bir başka değişe göre medikal sosyoloji başta tıp olmak üzere birçok bilimle iç içe olmak durumunda olduğundan ister istemez disiplinler arası bir bilim dalı olmak zorunda kalmıştır. Böyle bir alanda yapılan incelemeler sadece bireylerin/toplumların sağlığına katkıda bulunmakla kalmayacak aynı zamanda toplumsal eşitsizlikler , profesyonel uzmanlık ile profesyonel gücün yapısı ve birey ile toplum arasındaki bağlara ilişkin de bilgi üretmektedir.

Toplum hekimliği ilk kez Fransa da ortaya çıkarken yine tıpçıların toplumsal bilimlerle bağlantı kurma isteklerinden kaynaklandığı açıktır. Jules GUERİN (1801-86) hastalıkların gerçek boyutunu inceleyebilmek için istatisliklerden yararlanmış ve toplum hekimliğini dört farklı alana bölmüştür; sosyal patoloji , sosyal hijyen , ve sosyal terapi. ‘Tıp sosyal bir bilimdir ve siyaset tıptan başka bişey değildir’ . yani sağlık sorunları sadece tıp alanında alınacak önlemlerle giderilmez. Tam aksine sosyal tedbirler olmadıkça yada sağlık sorunları toplumsal bağlamlarda incelenmedikçe tam anlamıyla çözülemez. Gerçekten de 19. Yy da ileri sürülen böyle bir görüş 20. Yy da Avrupanın diğer ülkelerine yayılmış bulunmaktadır. Turner (1992) Toplum hekimliğinin anlayışının yaygınlık kazanması ile üç önemli sonucun ortaya çıktığını belirtiyor:

A ) Hastalıklar ancak çok nedensel ilişkiler içerisinde anlaşılabilir.

B ) bir topluluğun sağlık duırumunu anlamak ve değiştirmek için , toplumsal ve siyasal müdahaleler ve reformlar kaçınılmaz.

C ) Bu iki sonuçtan dolayı , toplum hekimliği sadece geleneksel tıbbın müdahaleciliğine değil tüm topluma yönelik bir eleştiri geliştirmiş ve köktenci siyasal bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.

Kısaca özetlenecek olursa , bu bölümde tanımları yapılan alanlarköken itibariyle nerden kaynaklanırsa kaynaklansın hemen hemen hepsinin ortaklaşa vurguladıkları nokta , tıp alanında üretilen bilmik , kültürel ve siyasal alanlarda üretilen diğer bilgilerce desteklenmesi ile mümkün olacaktır. Hekimler hastanelerde sadece hastalık sürecinin son aşamasına gelmiş bireylerle muhattap olmaktadır. Tıp kökenli bilimlerde bunun farkına çok önceleri varabildiklerinden Toplum Hekimliği , Halk Sağlığı v.b gibi alt dallar yaratarak tıp bilgisini desteklemek istemişlerdir.

Günümüzde ise başta sosyoloji olmak üzere bir çok alan, kendi kuramlarını sağlık/hastalık kavramlarını anlamak için seferber etmiş bulunmaktadırlar. Yeniden vurgulanması gereken nokta , hepsininde amacı hastalıkları mümkün olduğu kadar hastanelere yansımadan önce önleyebilmektir. Böyle bir anlayış kökenlerini 19.y.y da bulmasına rağmen 20. Y.y la ait gibi görünmektedir.

Bu noktada hastalık kavramının toplumsal yanının biraz daha ayrıntıya girilerek incelenmesi , Sağlık Sosyoloji alanının ne ile uğraştığını dahada aydınlatabilecektir.

2-) HASTALIK OLGUSU

Çoğu zaman, hastalık kavramından bütün insanların aynı şeyi anladıkları sanılır. Oysa hastalığın tanımı hem toplumdan topluma hem de zamandan zamana değişmektedir. Bir bireye ne zaman hasta denileceği yada bireyin ne zaman kendisini hasta hissedeceği değişkenlikler gösterir. Bu farklılıklar yada ayrımlar ‘Sağlıklı olma durumunun yitirilmesi’ sürecini başlatır. Örneğin trafik kazasından çok ağır yaralar almış birisi tabi ki her zamanda ve her toplumda kendisini hasta olarak görecek ve kendisini hasta olarak algılayacaktır.

Sadece başı ağrıyan birine hasta muamelesi yapılıp yapılmaması yada bireyin kendisini hasta olarak algılayıp algılamaması o toplumun hastalık kavramını nasıl tanımladığıyla yakından ilişkilidir. Başka bir değişle birkaç yüzyıl öncesinde insanların korkulu rüyası ve salgın bir hastalık olan veba günümüzde çok önemli bir hastalık olarak görülmemektedir. Örneğin 1994 te yaşanan bir salgın insanlar arasında çok büyük bir paniğe yol açmıştır. Ancak bir hükümet yetkilisinin hastalığın bulaşma riski çok az demesiyle insanlar rahat bir nefes almıştır. Bu olay iki noktaya işaret etmişti.

Modern toplumlarda hiç bilinmeyen fakat çok ciddi hastalık türlerine maruz kalabilirler.

İçinde yaşanılan toplum diğer bir çok alanda olduğu gibi sağlık alanında da risklerden arınık bir toplum değildir. Başka bir değişle risk hayatın içindedir

Hangi tür risklerin toplum bireyi tarafından kabul edilip edilemeyeceği kuramsal ve pratik olarak tartışılmaya başlandı. Dolayısıyla bir toplum içinde hastalığının nasıl algılandığının keşfedilmesi, hastalıkların gerçek nedenlerinin bulunup ortadan kaldırılmasının ilk koşulu gibi görülmektedir.

Bunun için araştırmacılar ilk önce sıradan hastalığın tanımını yapmaya çalışmışlardır. Bu araştırmaların çoğunda hastalığın external (dışsal) birfaktör olduğunu, belli bir yaşam şeklinin, özellikle kentsel hayatın, bir ürünü olduğu söylenmiştir. Diğer yandan sıradan kişilerce hastalık içsel (internal) bir olgu olarak görülmüştür.

Sağlığın işlevsel tanımı, sadece dengeli bir durumu değil, bireylerin neşeli ve eğlenceli oldukları bir durumu vurgulamaktır. Yapılan araştırmalar sonucunda halkın hastalıkları gruplara ayırdıkları ortaya çıkmıştır. Örneğin normal hastalıklarla kalp, kanser, tüberküloz gibi hastalıklar ayrılmıştır. Bu bağlamda sağlık;

Negatif olarak yeni bir hastalığın ortaya çıkmaması durumunu.

İşlevsel olarak, yani, günlük aktivitelerin üstesinden gelebilme durumunu .

Pozitif olarak yani sağlıklı ve iybir durumda olma durumunu ifade etmektedir.

Hastalıklar günlük hayatta bireylerin psikolojilerini de etkilemektedir. Doğal olarak, bireyler sürekli olarak kendilerini sağlıklı olmaya doğru yönlendirmektedirler. Yaş gruplarına göre hastalıktan en çok şikayet edenler çocuklar ve yaşlılardır.

LOCKER (1983) a göre tarihte hastalık kavramı birkaç aşamadan geçtikten sonra günümüzdeki haline gelmiştir. Buna göre modern tıbbın çıkmasından çok daha önceleri hastalıklar, ruhsal ve mekanik güçlerin eseri olarak düşünülmüştür.

LOCKER hastalığın kavranmasında Kartezyen düşüncenin çok önemli bir yeri olduğunu düşünmektedir. Bu felsefe akımına göre, Vücut ve ruh birbirinden bağımsızdır. Bu düşünce yaygın olarak benimsendiğinde, hastaların mikrobiyolojik kökenlerinin incelenmesi için, uygun bir ortam sağlanmış oldu. Vücut kendi içerisinde işleyen ve kendi kuralları olan bir bütün olarak incelenmeye başlandı. Ehrlıch, Koch, Pasteur un keşifleri buna örnek gösterilebilir. 1882 de KOCH tüberküloz hastalığına yol açan mikrobu keşfetmişti. Bunu taiben, 1897 ve 1900 yılları arasında ise 22 çeşit enfeksiyona yol açan mikrop keşfedildi.

Daha sonraki araştırmalar, bir tek mikroplu açıklamalardan yani bir tek nedenli açıklamalardan, çok faktörlü açıklamalara doğru inceleme alanını genişletmiştir. Örneğin bulaşıcı hastalık üçgeni adlı bir yaklaşımda hastalıklar, bir mikrop, bir taşıyıcı ve çevre bağlamında ele alınmıştı. Bu anlayışla hastalıklar tedavi edilebilir olduğu kadar önlenebilir hale de gelmiştir.

‘Üç temelli (üçgen)’ bu açıklamada zamanla etkisini yitirmiştir. Çünkü, bu yaklaşım sadece bulaşıcı hastalıkları açıklama ve önlemede etkiliydi. Daha kronik hastalıkları (kalp gibi) önlüyemiyordu.

Dolayısı ile daha kapsayıcı bir yaklaşıma ihtiyaç hasıl oldu. Bu yeni yaklaşıma NEDENLER AĞI adı verildi. Bu yaklaşıma göre hastalığa etki eden faktörler biyolojik olduğu kadar toplumsal ve psikolojik te olmalıdır.

LOCKER a göre yukarıda sıralanan tek nedenli yada çok nedenli açıklamalar, niçin belirli bazı toplumsal grupların değerlerine göre hastalıklara ve ölüme duyarlı olduklarını açıklayamamaktadırlar. Çeşitli araştırmalar göstermiştir ki çok gelişmiş ülkelerde dahil olmak üzere, hemen hemen her ülkede hastalıklara bireyin içinde bulunduğu sınıfsal koşullar , yaşadığı mahalle, gelir düzeyi, eğitim ve meslek gibi faktörler etkin olmuştur. Diğer faktörler ise, sosyal bütünleşme, toplumsal destek, medeni hal, vs. dir. Ayrıca, bireylerin hayattan beklentileri ve tecrübeleri, davranışları bu grupların hassasiyetini etkilemektedir. Kısaca söylemek gerekirse,

Mikrop teorisi (Grem teorisi)

Üçgen Açıklama

Çok nedenlilik,

Genel hassasiyet kuramları tarisel bir sıra içerisinde gelişmişlerdir.

Ancak unutulmaması gereken nokta ise, hastalıkların toplumsal kökenlerinin, aslında en ilkel toplumlarda bile keşfedilmiş olmasıdır. Eski ile şimdiki arasındaki fark modern hayatta bunun çok daha geniş bir perspektiften yapılıyor olmasıdır.

LOCKER a göre günümüze kadar yapılan toplumsal ve psikolojik faktörlere ilişkin çalışmalar. 3 kategoriye ayrılır.

a-) Toplumsal – cevresel

b-) Davranışsal

c-) Psikolojik

toplumsal çevresel faktörler şunlardır; yoksulluk , toplumsal destek ve diğerleri ile ilişkiler , iş ve işsizlik , v.b

davranışsal faktörler ; sigara içme alışkanlığı, egzersiz spor yapma alışkanlığı , diet v.s.

psikolojik faktörler ; kişisel özellikler , mücadele kapasitesi , sağlığa duyulan inanç , v.s bizim modern tıp dediğimiz alan aslında bu alanların ne zaman ve nasıl birbirlerinin içine girerek hastalıkları oluşturduğunu incelemektedir.

Toplum ve hastalıklar arasındaki ilişki aslında başka kuramcılarlaca ele alınmıştır. Örneğin; FİELD (1976) hastalıkların toplumsal yanını vurgulayabilmek için hastalık durumu ile bireyin kendisini hasta hissetmesi arasında bir ayırım yapılabileceğini belirtiyor. Birinci kavramlaştırmada dikkati çeken odak nokta , belli bir kötü/istenmeyen durumun nesnel yanları , ikincisi ise subjektif yanları olmaktadır. Hastalık bir organın normal dışı çalışması , rahatsızlık ise bu normal dışlılığın nasıl algılandığına ilişkin olmaktadır. Yani hasta rahatsızlıktan şikayet eder , hekim ise hastalığı teşhis eder. Bir başka deyişle ingilizce asıllı bu iki terim hastalıkların organik kökenleri ile psiko-sosyal kökenlerini birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Ancak her iki kavramın birbirinden bağımsız olduğuda ileri sürülmektedir. Sadece hastalıkların toplumsal yanına ve hastanın hastalık tanımını hekimin tanımlamasından herzaman farklı olacağı vurgulanmak için yapılmıştır. Örneğin ; FİELD tıp eğitiminin aslında genel olarak hastalık durumu kuramı üzerine kurulu olduğunu savunuyor. Ancak hekimin rollerinin hastalıkların türüne göre değişiklik gösterdiğini vurgulamaktadır. Ona göre hastalık dört katagoriye ayrılabilir;

a-) Kısa dönemli akut hastalıklar

b-) Uzun dönemli fakat araz bırakmayan

c-) Uzun dönemli araz bırakan hastalıklar

d-) Akıl hastalıkları

bu sınıflamaya göre hastalık durumu kuramına göre yetişmiş hekimler en fazla birinci katagorideki hastalıklara yardımcı olabileceklerdir. FİELD bu durumda hastalıkların tanımlanmasında hekimlerin önemli bir rolü üstlendiklerini belirtir. Bunun için FİELD e göre eğer hastalıklar sadece modern tıbbın yaptığı gibi toplumsal perspektif dışlanarak tanımlandığında hasta ile hekim arasında en azından bir dil ve anlaşma düzeyi farkı oluşmaktadır. Kısacası modern tıp hastalıkları sadece objektif özelliklerini düşünerek ele alınmamalıhekimler hareket ve eylemlerinin toplumsal sonuçlarınıda hesaba katabilmelidir.

Modern toplumlarda hastalığın bireylerce algılanmasını belirleyen toplumsan değişimler gözlenmiştir. Bu değişimler dört başlık altında toplanabilir :

1-) Hastalık kalıplarındaki değişiklikler ve kronik hastalıkların göreli olarak artması

2-) Hem profesyonellerce hemde popüler olarak daha ziyade sağlıklı olmaya yönelme

3-) Modern toplumların toplumsal ve ekonomik yapılarındaki değişiklikler. Toplum ve bireyle ilgili profesyonel otorite ve bununla ilgili anahtar süreçlerin değişikliğe uğraması

4-) Medikal sosyolojide değişimlerin ortaya çıkması. Feminizm ve post-modernism gibi yeni perspektiflein eskilerle yer değiştirmeye başlaması.

Gerçektende medikal sosyoloji literatürüne bakıldığında 60 lı vre 70 li yıllarda daha çok klinik çalışmalar olduğu görülmektedir. Yani hastanelere acil olarak gelen yada akut olarak beliren hastalıklara ilişkin çalışmalar çoğunlukta gibi durmaktadır. Oysa günümüze doğru gelindikçe özellikle gelişmiş ülkelerde bir çok nedenden dolayı kronik hastalıklar daha çok gözlenmeye başlanmıştır. Özellikle batı toplumunda HIV virüsünün saptanması ve hızlı bir şekilde yayılması araştırmacıları panik davranışlara itmiş ve bir ölçüde hazırlıksız yakalamıştır.

Bireylerin hastalık karşısındaki durumları ekonomik yapılarındaki değişikliklerden de etkilenmiştir. Çağdaş ekonomilerde geleneksel yapılar değişmiş yeni ilişkiler özgün yerlerini almış bulunmaktadır. Bir başka deyişle çağdaş ekonomiler üretime değil tüketime yönelik ekonomilerdir. Dolayısıyla sağlık sistemide kapitalist sistemin dışında ona yamanmış bir sektör olarak değil bireylerin tüketim kalıpları ile ilgili bir konuma gelmektedir. Hekimler hastaları üzerinde otorite kuracakları varlıklar olmaktan çok bilgilerini pazarlayacakları tüketiciler olarak görmeye başlama durumundadırlar. Böyle bir anlayış hasta ile hekimi aynı noktada buluşturabilecektir.

Son olarak medikal sosyolojideki araştırmaların ‘siyasi temelli’ olmaktan uzaklaştırılarak , tıp araştırmalarına ‘toplumsal faktör’ boyutunu ekleyen araştırmalar olmanın ötesine gidebilmelidir.

3-) HASTALIK VE TOPLUMSAL İLİŞKİLER :

İnsan sağlığını etkileyen faktörlerin araştırılmasında sosyolojik bir bakış gereklidir. Örneğin; günümüzde sigara içmenin zararları tıp bilmi çok açık bir biçimde belirtilmiş olduğu halde , bu alışkanlığın yaygınlaşmasının önüne geçilememektedir. Tıp sigaranın bireyler üzerindeki zararlarını biyolojik düzeyde incelerken , aynı sigara içmeye iten engelleri incelemesinin dışında bırakmak zorundadır. Bireyin hangi etkenlere bağlı olarak sağlığını tehlikeye attığının bulunması belki de tedavi için en önemli bilgiyi oluşturmaktadır. Bu bilgi ise sosyoloji alanında üretilmektedir. Ancak sigara gibi , sağlık üzerindeki olumsuz etkileri sınırlı bir konuda geri plan bilgisi gibi düşünülebilecek sosyolojik araştırmalar her hastalık için aynı önemde olmayabilir. Örneğin; ciddi bir karaciğer hastalığında yada herhangi bir kanser hastalığında sosyolojinin hastalığa ilişkin bilgi vermesi çok sınırlı kalmaktadır. Bir başka deyişle hastanın çevre koşullarına ilişkin bilgiler , ciddi bir hastalığın tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılamamaktadır. Hastalıkların toplumsal ve kültürel nedenlerini araştıran çalışmalar genel olarak sanayileşme , kentleşme göç, toplumsal mesleksel , ve coğrafi hareketlilik gibi olgular üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu tür çalışmalar genellikle kalp hastalıklarını konu edinmiştir. Kalp üzerinde , yemek yeme alışkanlıklarının önemli bir rol oynadığı çoğu kişi tarafından vurgulanmıştır. Ayrıca sanayileşmemiş kesimlerde yapılan araştırmalarda , bu kesimde yaşayan bireylerde yaşa bağlı tansiyonun sanayileşme ile arttığı gözlenmiştir.

Diğer bir örneği ise , bireylerin sürekli olarak ilişkide bulunduğu çevreyi değiştirmenin fiziksel ve ruhsal rahatsızlıklara yol açabileceği saptaması oluşmaktadır.

Açıktır ki , her birey çevresindeki diğer bireylerle kalıcı ve dengeli ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteyecektir. Çevreleri değiştiğinde ya da kendileri değiştiklerinde hastalanma riskinin arttığı düşünülmektedir. Bu tür nedenlerden kaynaklanan hastalıklara neden olabilecek eylemler , sosyolojinin ana konusunu oluşturmaktadır. Daha doğrusu bir değişle bu tür hastalıkların üstesinden gelinmesine sosyolojinin anlamlı bir katkıda bulunabileceği kendiliğinden açıktır.

Buna karşın 1975 de MARMOT un yaptığı araştırmada yer değiştirmenin kalp hastalıkları üzerinde çok büyük etkinin olmadığı da iddia edilmiştir. Ancak 1987 de örneğin işsizliğin kalp hastalıkları üzerinde ciddi bir etkisinin olduğu bulunmuştu. Bunun iki nedeni vardı ;

1-) İşsizlerin hayat standardı düşüyordu.

2-) Diğerleri ile toplumsal ilişkileri zayıflıyor , toplumsal rollerini yerine getirmede güçlük çekiyorlar ve stres kronik hale geliyordu.

Kadınların depresyonu üzerinde yapılan diğer bir araştırmada 4 önemli faktör saptanmıştır :

1-) Eş’ le çok iyi ve samimi bir ilişkinin olmaması

2-) 11 yaşından önce annenin kaybedilmesi

3-) Ev dışında bir işe sahip olmama.

4-) 15 yaşından küçük 3 ya da daha fazla çocuğun bulunması. Bu model alt sınıftan gelen kadınların neden orta sınıftan gelen kadınlardan daha fazla depresyona girdiklerini açıklamaktadır. Bilindiği gibi sosyolojinin ana kavramlarından birisi de sınıf kavramıdır. Sınıf , toplum içindeki bireylerin , eğitim , gelir, kültür , ölçütlerine göre yerinin belirlenmesine yardımcı olur. Yani , her toplum aslında sınıflı bir toplumdur . Dolayısıyla , her toplumda belli bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi acaba bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanmalarını ne ölçüde etkilemektedir. Bu konuda ki araştırmaların çoğu da yine A.B.D de yapılmıştır. Bu bağlamda bir araştırma DUTTON (1989) yapmış ve daha çok A.B.D nin yoksul kesimlerindeki sağlık koşullarını ve bireylerin fakirikten kaynaklanan umutsuzluklarına dikkat çekmiştir. Ona göre fakirlik genellikle kötü bir sağlık durumu üretmekte kötübir sağlık durumu ise fakirlik üretmektedir. Örneğin; fakir bölgelerde çocuk ölümlerinin A.B.D ortalamasından %50 daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ölüm oranı siyahlarda daha yüksektir. Siyahlar bulaşıcı hastalıkların tehlikesine daha fazla maruzdurlar. Kalp hastalıkları ölüm oranları düşük gelir gruplarında zenginlere göre 3 kat daha fazla çıkmaktadır.

Toplumsal hiyerarşinin en altında yaşıyan bireyler zaman içerisinde kendilerine saygıyı yitirmektedirler ve kendi kişilikleri üzerindeki kontrol zayıflamaktadır. Maddi güçleri yeterli olmadığından toplumsal bir izolasyon içerisinde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Toplumsal izolasyon içerisinde yaşayan kimselerde stres daha fazla olmakta kalp krizi geçirmiş bu tür kimselerde daha düşük düzeyde stresi olan diğerlerine göre 4 kez daha fazla ölüm oranına rastlanmaktadır.

Son olarak da fakir bölgelerde yaşayan bireyler yani alt sınıflardaki bireyler sağlık hizmetlerinden de farklı şekillerde yararlanmaktadırlar. Bu gruptaki bireyler zenginlere göre çok daha seyrek hekime başvurmaktadırlar.

Sonuç olarak A.B.D de sağlık söz konusu olduğunda zenginlerle fakirler arasında bir uçurum bulunduğu vurgulanmaktadır. Bu uçurum bir çok alanda ortaya çıkmaktadır. İlkin fakirler sağlık sisteminden zenginler kadar yararlanamamaktadırlar bundanda önemlisi çevresel koşullar.

Bütün bu araştırma bulgularından da anlaşıldığı gibi toplumsal sınıflar ile bireylerin sağlığı arasında dolaysız bir ilişki vardır bireylerin sağlık sisteminden yararlanma olasılıkları içinde yaşadıkları sınıfsal konumla yakından ilgilidir.

Ancak belirtilmelidir ki sınıf kavramıda diğer bir çok kavram gibi sosyoloji alanında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların günümüzde dahi belli bir sonuca ulaşmış olduğu pek söylenemez. Şurası kesin ki modern toplumlar gelir eğitim meslek gibi göstergeler bakımından farklı gruplara bölünmüşlerdir. Diğer yandan öğretmenler için de aynı durum söz konusudur. Bir meslek grubu olarak öğretmenler bir toplumsal sınıfın içine sokulmaya çalışılsa bu meslek grubuna hangi tür öğretmenler dahil edilecektir. Örneğin; sıradan bir ilk okulda öğretmenlik yapan biriside bu katagoride yer alacak dünyaca ünlü çalışmaları olan bir üniversite profesörüde bu katagoride yer alacaktır. Dolayısıyla sağlık ile toplumsal sınıflar arasında kurulabilecek her türlü ilişkinin sadece genel trendleri belirtmesi bakımından önem taşıdığı ve bu ilişkinin her zaman korelatif bir ilişki olduğu unutulmamalıdır. çünkü sınıfla hastalıklar arasında sözü edilen ilişki zamana göre de değişim gösterebilmektedir.

Burada akla gelebilecek bir soru ise acaba kötü sağlık koşullarımı bireyleri alt sınıfta yaşamaya mahkum etmekte yoksa bireyler alt sınıfta olduklarından mı sağlıkları kötü olmaktadır. Gerçektende bu soru bazı araştırmacıların temel gündemini oluşturmuştur. Kimilerine göre (Wilkinson 1986) ciddi hastalıklara yakalanan çocuklar doğal olarak babalarının toplumsal konumlarından daha aşağıya düşeceklerdir. Kimilerine göre ise (MARMOT, at all, 1987) bu ancak şizofreni gibi çok ciddi hastalıklarda ortaya çıkabilecek bir durumdur.

Toplumsal sınıflar ve sağlık söz konusu olunca, diğer önemli bir kavram da eşitsizlikler kavramıdır. Gerçekten de sosyoloji alanında sınıflara ilişkin tartışma, temel olarak toplumların birbirinden farklı eşit olmayan kesimlerden oluştuğu kabulü üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Buradaki eşitsizliklerden, bireylerin fakirlikleri, gelir dağılımındaki her türlü farklılıkları kısacası insanların doğalarından getirdikleri fakat birlikte yaşıyor olmalarından kaynaklanan farklılıklar anlaşılmalıdır. Hastalıkları insan gruplarının doğası ve coğrafi özelliklerine göre istatistiksel olarak bir sıralama ile inceliyen epidemioloji zorunlu olarak sosyolojik kavramlara başvurmuştur. Bireysel yetenekler zorunlu olarak eşitsizlikler doğurmakta ve bireyler bu eşitsizliklerden dolayı başarı motivasyonlarını arttırabilmektedirler. Dolayısıyla eşit koşullar altında yaratılan rekabet haliyle eşitsizlik doğuracak buda toplumların biraradalığını perçinleyecek ve toplumsal bağı güçlendirecektir. Ancak sosyolojide olduğu gibi sağlık sosyolojisi alanında da eşitsizlikler kavramı sınıf kavramı ile ilişkili olduğu kadar ondan farklı içeriğe de sahiptir.

Görüldüğü gibi her türlü toplumsal değişim bireylerin sağlığını da etkilemektedir. Örneğin DURKHEİM (1952) çok bilinen intiharlar araştırmasını toplumsal değişimin yarattığı olumsuz koşulların bireyleri nasıl etkilediğini bulmak amacıyla yapmıştır. Yani bireyler ruhsal sağlıklarını toplum içinde nasıl yitirmektedirler? Sosyologların üzerinde durmak istedikleri asıl-klasik konuyu bu soru oluşturmaktadır. Kısacası nihayetle sosyoloji alanındaki kuramcılar bir toplum içerisinde bireylerin sağlıklarını tehdit eden ortamları yansıtmak istemektedirler.

Sonuçta toplumsal faktörlerle hastalıklar arasında kurulan bağın genel olarak 2 önemli kavramca açıklanmaya çalışıldığı vurgulanabilir. İlk model (stres modeli) stres kaynaklarının (çevre koşullarını tehdit eden faktörlerin) gerilime neden olduğunu ve kişinin psikolojik ve fizyolojik hassasiyetini artırdığını vurgulamaktadır. İkinci model ise (Çevresel-davranışsal) çevresel koşullara daha fazla önem vermektedir. Buna göre toplumsal hayat iş ve ev hayatı, sigara, alkol , diyet, egzersiz, kendine bakma sağlıklı hayatın sürdürülmesinde önemli rol oynamaktadır. Ancak bu iki modele de eleştiriler vardır; örneğin stresin hastalıklara değil hastalıkların strese neden olduğu iddea edilmiştir. Alkol ve sigaranın en çok tüketildiği yerler ise genelde en çok stesin olduğu işyerleridir.

Ancak, ülkemizde gözlemlenen kronik bir hal almış sağlık sorunlarından hareket ederek, Türkiye’nin bu tür toplumsal değişmeye hazırlıklı olmadan yakalanmış olduğu ileri sürülebilir.

Dolayısıyla sağlık sektörü aynı zamanda toplumsal gücün dağılımı ile de yakından ilgili olmaktadır. Güç bir kişinin isteğini yapma kabiliyeti ve olanağı olarak tanımlanırsa, haliyle, günlük hayatın vazgeçilmez bir kavramı durumuna gelir. Gerçekten de güç amaçlara erişmenin en azından örneğin yiyecek bulmak yada istediğimiz bir mevkiye gelmek gibi yolları önümüze açmaktadır. O halde, özellikle yüzyılımızda bireyler gücü ellerine geçirerek yada gücü ellerinde tutarak fiziki çevrelerindeki kaliteyi kontrol edebilmektedirler; sağlık politikalarını kendi istedikleri gibi şekillendirmek için kullanabilmektedirler; hayatta daha başarılı be daharahat olabilmek için gücü kullanırlar yada örneğin medya gücü eline geçirerek bireylerin çeşitli konulardaki fikirlerini şekillendirebilmektedirler. Bu bazen yasaların bireylere tanıdığı sınırlar çerçevesinde gerçekleşmektedirler. Bazen de bireylerin oto kontrollerini geliştirilerek aynı amaca hizmet etmeleri sağlanabilmektedirler. Böylece gücün bir tür kullanım amacı olan toplumsal kontrol mekanizmaları, toplumsal düzenin korunmasına ve toplumsal hiyerarşinin devamının sağlanmasına yaramaktadırlar.

Kısacası, sağlık/hastalık dolayısıyla sağlık psikolojisi alanı temel olarak, toplumsal gücün dağılımı ve toplumsal kontrol mekanizmalarının kullanımı ile yakından ilgili görünmektedir. Hatta idealist yaklaşımlar bir tarafa bırakılacak olursa sağlıklı bir toplum yaratmak, yönetimin kendi arzusunun dışında, gücün o toplumdaki dağılımıyla ilgili olacaktır. Doğaldır ki gücü/iktidarı eline geçirenler yada bu noktada etkinliği olan kesimler diğerine göre taleplerini daha etkin gerçekleştirebileceklerdir. Oysa diğer sosyal gruplar güce/iktidara daha direkt olarak katılabilmektedirler. Bunun toplumsal platformda görünümü söyle olmaktadırlar: alt sınıfların sağlık sorunu her zaman gündemde kalmakta, üst sınıflar bunu bir şekilde halledebilmektedirler. Güç ile sınıflar arasındaki ilişkiler toplumdan topluma farklılık gösterse bile temel ilkeler her yerde aynı kalmaktadırlar. Özellikle kapitalizm in daha fazla geliştiği toplumlarda bu tür ayrımlar daha fazla su üstene çıkabilmektedirler.

HASTALIK VE KÜLTÜREL, EKONOMİK, SİYASAL İLİŞKİLER

Hastalık kavramı toplumsal ilişkiler bağlamında ele alınabileceği gibi, kültürel, ekonomik, siyasal bağlamlarda da ele alınabilir. Toplumlar kendilerine özgü toplumsal ilişkilerle farklılaştıkları kadar, özellikle bu yapılar açısından da farklılaşmaktadırlar. Örneğin, (Hastalık ve sağlığın tanımı), (kültürden), (alt-kültüre) ve (topluluktan) (topluluğa) ve hatta bir ev içerisinde kuşaktan kuşağa değişmektedir.

Hastalıkların farklı toplumlarda nasıl farklı algılandıkları ya da yorumlandıklarına ilişkin çalışmalar daha çok antropologlar tarafından yapılmıştır. EVANS –PRİTCHARD (1937) Sudan da yaptıkları araştırmada hastalıkların kaynağının cadılar olduğunu ve bu cadıların hasta kişiyi sevmeyen komşuları tarafından harekete geçirildikleri inancını saptamışlardı. Buna göre hastalıkların iyileşmesi ancak komşunun cadılardan isteğini geri çekmeye razı edilebilmesi ile geri çekilebileceğini ispatlamışlardı. Tanrının gazabı kötü ruhlar ve cadılar. Benzer bir anlayışın Güney Amerika nın bazı bölgelerinde de rastlandığı belirtilmiştir.

Bireylerin hastalıkları nasıl algıladıkları hastalık semptomlarını da nasıl karşıladıklarına bakılarak izlenebilir. Semptomlara ilişkin tutumun kültürden kültüre göre değiştiği oldukça ayrıntılı bir şekilde vurgulanmıştır. Dolayısıyla bireyler ağrı ve hastalığa karşı uyarılmış olmaktadırlar. Oysa bir ABD de yerli ailesinde büyüyen çocuğa hastalıklar karşısında bir erkek gibi davranması ve ağlamaması gerektiği öğretilmekte ve hastalığın nasıl üstesinden geleceği anlatılmaktadır. Böyle bir gelenek içerisinde büyüyen birisi ise muhtemel bir psikolojik rahatsızlık karşısında bunu alenen itiraf edemeyecek olsa olsa fiziksel bir rahatsızlık şeklinde ifade edebilecektir. Diğer bir araştırma ise benzer sonuçlara başka bir yolla erişmiştir. Bu araştırmada Kleinman (1980) Tayvan da aslında psikiyatrik sorunları olan depresyon geçiren hastaların neden kendilerine fizikse şikayetlerle geldiklerini araştırmıştır. Sonuçta bunun nedeninin Tayvan dilinde çok sayıda insan bedenine ilişkin sözcük bulunmasına karşın özellikle batı ülkelerinde geliştirilen insan psikolojisine ilişkin benzer kavramların bu dilde olmadığını saptamıştır. Amerikalı öğrenciler ise Çinli öğrencileri denek olarak kullanmış ve her iki gruba da psikolojik sorunları içeren bir liste vermiş ve bu sorunların kendilerince mümkün olan her türlü nedenini yazmalarını istemiştir. Bu sorunlar arasında uyku güçlüğü, kaygı ve gerilim hissetme, baş ağrısı, yalnızlık hissi gibi sorular vardı. Amerikalı öğrenciler sorunların kaynağı olarak daha çok kendi iç duygusal durumlarını gösterirken, Çinliler daha çok dışsal etkenleri örneğin aile baskısı ve ekonomik hayattaki güçlükleri göstermiştir. Amerikalı öğrenciler içsel Çinliler dışsal faktörlere önem vermektedirler. Batı tıbbı kalbin kan dolaşımı ile bağlantılı görürken doğulu toplumlarda kalp duygusal hayatın merkezi olarak görülmektedir. Bunun yanında yine hastanın geldiği kültür eğer hastalıklara karşı hastayı bilgilendirmişse buda semptomlara ve hastalığa karşı göstereceği tepkide etkili olmaktadır. Yinede bir bireyin bir hastalık durumunda hekime baş vurması kolay olmamaktadır. Birey hastalığın semptomlarını gözlese ve bundan emin dahi olsa başka tür etkenler onu hekime baş vurmaktan alıkoyabilmektedir.

İçinde yetiştikleri koşullar gereği hastaların hekime başvurmaları çeşitli etkiler altında kaldığı gibi hekimlerde aynı nedenlerden dolayı hastalara çeşitli gözlüklerle bakmaktadırlar. Hakimler kendi meslektaşları ile birlikte nasıl bir dayanışma sistematiği kurmuşlarsa, hastalarda içinden geldikleri kültür kalıplarına göre kendi danışma ağlarını oluşturmaktadırlar. Örneğin bir hasta ameliyat olmayı kabul etmeden önce genellikle akraba eş ve dosttan oluşan bir dayanışma sistemi kurmaktadır. Bu durumda bireylerin kendi sağlıkları ile genelde popüler alanda kalarak ilgilendikleri vurgulanmaktadır. Örneğin bireyler hastalandıklarında ilkin kendi kendilerini tedavi etmeye çalışmaktadırlar yada tıpla hiç ilişkisi olmayan fakat öğüt verebilecek durumda olan tanıdık eş ahbap ve dostlardan yardım almaktadırlar. İkinci olarak yine modern tıp ve tıpçılarla hiç ilişkisi olmayan uzman oldukları düşünülen kişilere başvurmaktadırlar. Bu kişiler tıpçı olmamalarına rağmen tıpta alternatif olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak üçüncü olarak profesyonelleşmiş hekimlere başvurmaktadırlar.

Bu açıklamalardan anlaşılan tıp ne kadar kendi profesyonelliğini ve dokunulmazlığını ilan etmiş olursa olsun nihayette kendilerine hastalar baş vurduğu ölçüde inanılır ve güvenirliğini koruyacaktır. Buda gösteriyor ki hastalık ve sağlık anlayışı tamamen belli bir kültürel ortam içinde şekillenmektedir. Hatta bir iddia ya göre özellikle batı kültüründeki laikleşme süreci göz önünde bulundurulduğunda zaman içinde din olgusu toplumsal gücünü kaybetmeye başlamış tıp bundan doğan boşluğu doldurmuştur. Toplumda hekim ve din adamının işi farklılaşmış kiliselerin yerini tıp klinikleri almaya başlamıştır. Kiliselerde yapılan günah çıkarmanın yerini artık psikoloji klinikleri almıştır. Günümüzde tıp artık fiziksel sorunların giderildiği ortamdan çok daha farklı ortamlara işaret edebilmektedir. Artık günümüz modern toplumların dinsel olguların yerine diyet, spor, doğum kontrolü, sigara karşıtı gösteriler almış gibidir. Şu ana kadar görünen odur ki gelişmiş ülkeler kendi yurttaşlarının sağlıklarını diğer ülkelere göre daha iyi koruyabilmekte ve hastalıkları daha farklı yollarla tedavi edebilmektedirler.

Hastaların hastalık semptomları karşısında takınacakları tavır kültürel geleneklere ilişkin olduğu kadar içinde yaşanılan ekonomik yapıylada ilişkilidir. Hastaları da ekonomik toplumsal köken açısından birbirlerinden farklı olmaktadırlar. Dolayısıyla doktorlara baş vurma alışkanlıklarının genelde hastalığın ciddiyetiyle ilgili olabilir. Kısaca özetlemek gerekirse hemen hemen her toplum hastalıklara karşı farklı tepkiler gösterseler bile minimum düzeyde dahi olsa bu tepkilerin bazı ortak yanlarından söz edilebilir.

Bir trafik kazası sonucunda ortaya çıkabilecek bir hastalık farklı olanaklara sahip ülkelerde farklı şekilde tedavi edilir. Çünkü bu tür hastalıklar sonuçta tedavi edilmeleri kaçınılmaz türden hastalıklardır. Hastalıkları tedavi etmek açısından ülkeler farklı farklı bakım ve tedavi anlayışı gerçekleştirmiş olsalar bile hastalıkları önlemek açısından alınabilecek tedbirlerin nitelikleri ülkelerin ekonomik durumları ile yakından ilişkili oldukları kendiliğinden açıktır. Sonuç olarak vurgulanabilir ki modern zamanlarda sağlığı direk olarak etkileyen birkaç önemli yaşam alanı bulunmaktadır. Bu alanlar ülkenin ekonomik etkinlikleriyle yakından ilişkilidir. Bu önemli yaşam alanları şu şekildedir; sigara içilmesi, diyet yapılması, fiziksel aktivitelerdeki eksiklikler, alkol alınması, cinsel açıdan yaşanan sorunlar ve trafik kazaları. Ekonomik alanda çok gelişmiş toplumlarda hastalıklara karşı,korunmanın başarıldığı ve ekonomik etkinliklerle direkt olarak çakışmayan en gelişmiş alan ise doğum evleri, dişçilik, bağışıklık, erken kanser teşhisi, yüksek tansiyon araştırmaları olmaktadır.

Her devlet ve toplum sağlık etkinliklerini belli bir plan ve program çerçevesinde gerçekleştirmek istemektedir. Nihayetle zengin olsun fakir olsun her ülke ve toplum sınırlı ekonomik kaynaklara sahiptir. Sınırlı kaynakların akılcı bir biçimde yönlendirilmesi akılcı politikaların üretilmesini gerekli kılmaktadır. Bunun için sağlık alanlarının organize edilmesi radikal ve evrimsel değişikliklerin yaratılması akılcı sağlık politikalarının yaratılıp yaratılmamasına ilişkin gösterilmektedir. O halde sağlık hastalık sorunları sadece hastane ilişkileri içerisinde halledilemeyecek kadar geniş bir içerik ve kapsama sahiptir.

O halde medikal sosyolojinin temek konularından birini oluşturan hasta-hekim ilişkisinin çeşitli boyutlarına bu noktada daha ayrıntıları ile bakmak faydalı olacaktır.

5-) HASTA HEKİM İLİŞKİLERİ

Sağlıklı bir toplum yaratılması ya da mevcut sağlıklı ortamın sağlanması hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkilerin nitelikleriyle de yakından ilgilidir. Hastanelerdeki tanı koyma ve tedavi etmede başarılı olma , hastalarla kurulabilecek olumlu ilişkilere bağlıdır. Diğer yandan , iyileşmek ve hastalığının gerçek nedenlerini ve tedavi yollarını öğrenmek isteyen her hastada doğal olarak hekimlerle iyi ilişkiler içerisinde olmak isteyecektir. Genel olarak hekimler bilmelidir ki ; hastalığı hakkında bilgi vermeyen yada yeteri kadar konuşmayan hasta üzerinde kendi başarısı da sınırlı kalacaktır. Kendini hastane içerisinde özgür ve rahat hissetmeyen bir hasta hekimi yanıltıcı konuşmalar içine girebilir. Hekim şunun bilincindedir ki hastaya bu türden bir ortam sağlayamadığı durumda yani hastayı hastalığı hakkında tatmin edici bir şekilde bilgilendiremediği durumda mesleğinin özünü oluşturan tedavi amacına kolayca erişemeyecektir. Oysa , bu atmosfer her zaman yaratılabilmekte midir? Kendi ülkemizdeki hastane koşulları böyle bir ilişkinin yaratılmasını destekler yada köstekler nitelikte midir? Açıktır ki , bu soruların cevaplanması hastalık ve sağlık ikileminin aydınlatılması açısından önemli bir durumu sembolize etmektedir.

Parsons’ a göre hasta bir bireyden dört farklı rolü yerine getirmesi beklenmektedir. İlkin bu birey , günlük olarak sürdürdüğü etkinlikleri ve sorumlulukları bırakmak durumundadır. İkinci olarak hasta birey kendi ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından kendisine bakılması gereken kişidir. Ancak hasta bireyin bu iki koşulu yerine getirmesi içinde bulunduğu durumun kritikliği ya da ciddiliği ile yakından ilgilidir. dolayısıyla hasta rolü PARSONS için toplum içinde sürekli olarak yerine getirilmesi gereken bir rol değildir. Hasta bu rolü yerine getirirken bir çok kültürel kalıpların etkisi altında da kalmaktadır. Hastalar nasıl ki tedavileri için hekimlere yardımcı olmaları gerekiyorsa hekimlerde tüm bilgilerini hastalarına iletmek amacıyla kullanacaklardır. Bundan dolayı hekim tedaviyi tam yapabilmek için genel olarak hastanın hiçbir zaman bir başka kimseye söylemeyeceği sırlarını bilmek isteyebilecektir. Ancak hekim bütün bunları bilmesinin arkasında sadece hastayı tedavi edebilme amacının yattığını unutmamalı elde ettiği bilgileri kendi lehine başkalarının alehine kullanmamalıdır.

Parsons un bu klasik görüşü bir çok açıdan eleştiriyede açık görülmektedir. Örneğin ; Parsons hastalığı normalin dışına çıkan geçici bir durum olarak tanımlamaktaydı. Bu anlayış neredeyse Parsons modelinin en merkezi noktasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla kronik hastalık durumunda da kendini yeniden tekrarlayan bir ilişki doğabilecektir. Yani Parsons modeli eleştirilerin aksine kronik hastalıklarada uygulanabilir gibi durmaktadır. Oysa çoğu zaman bir bireyin gerçekten hasta olup olmadığına karar vermek o kadar kolay olmamalıdır. Birçok hastalıkta hastalığın şiddetini belirlemede hekim hastanın beyanına güvenmek durumunda kalmaktadır. Bazen de gerçekten hasta olan biri hakkında hekim numara yaptığını düşünebilir. bu duRumda hekimle hasta arasında gözle görülebilir bir gerilim doğacaktır. Buna benzer bir başka örneğide adli davalar oluşturabilir. Dolayısıyla bu tür gerilimler sadece hekimleri ve hastaları ve onlar arasındaki ilişkileri ilgilendirir türden değil aynı zamanda kamuoyunuda ilgilendirir niteliktedir.

Hekimlerle hastalar arasında çıkabilecek gerilimlere diğer bir örnek ise hastalara tanınabilecek önceliklerle ilgilidir. Örneğin bir böbrek transplantasyonu için bir hekimin birden fazla hastası olabilir. mevcut böbreği sadece bir hastasına takabilecektir. Hastalar arasında hangi ölçütlere göre seçim yapılacağı hiçbir zaman açık değildir. Hekim mümkün olduğu kadar hastalarının güvenini sarsmadan yada en az ölçüde sarsacak şekilde sorunların üstesinden gelme durumundadır.

Parsons tıbbın toplumsal kontrol açısından bir işlev üslendiğinden hekim hasta ilişkisinin olumlu7 bir sonuç doğurduğunu Fridson ise bu iki ucun birbirlerinin eksikliklerini giderici olmaktan çok uzak olduğunu belirtmektedir. Hasta belli bir rahatsızlıkla hekim ise hastalıkla uğraşmak durumundadır. Bunun için aralarındaki ilişki basit bir şekilde kendi rolleri yerine getirme ilişkisinden çok derin yapısal özellikler taşımaktadır. Diğer bir araştırmada hekimlerin Parsons’ ın iddea ettiği gibi paylaşılan değerler yada bu değerlere dayanılarak kendilerine verilen yasal otorite zemininde değil sırları açıkca belli olmayan çatışma zemininde hareket ettiklerini göstermektedir. Diğer bir araştırma ise hekimle hastanın yalnız kaldıkları muayene odasındaki iletişimlerine bakarak benzer tirendi yakalamaya çalışmaktadır. Bu çatışma herzaman apaçık olmayabilir. Parsons modeline kapitalizmin uygun bir açıklama tarzı olarak bakanlarda vardır. Amerikan toplumunda hastaneler hastanın hastalığını gidermekten çok yani ortak değerlerin kuvvetlendirilmesinden çok hakim kapitalist ideolojinin pekiştirilmesinin yapıldığı yerlerdir.

Bu ekole göre araştırmacılar hekim hasta ilişkisinin sonuçta uzlaşı yada çatışma ile sonuçlanıp sonuçlanmayacağından çok nasıl şekillendiği bu ilişkilerin nasıl devam ettiği ve nasıl değiştiği üzerinde yoğunlaşmalıdırlar. Yine bu araştırmada hastaların hekimleri görmeden önce onlarla ne konuşmaları gerektiği konusunda provalar yaptıkları saptanmıştır. Kısacası hem hekimler hemde hastalar etkileşimci görüşe göre müzakere taktikleri ve stratejileri geliştirmektedirler. Sorunlarını ortaya koyarken kendi önem verdikleri sıraya göre bunların sunumunu yapmaktadırlar. Ve bu yolla istedikleri yönde bir etki uyandırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin hekimlere hastalıklarına ilişkin kendi çevresinin söylediklerini beğenmediklerini ifade ederek hekimin bilgisine ne ölçüde önem verdikleri izlenimi uyandırarak hekimi kendi alanına çekmek ve kendi ile daha fazla ilgilenmesini sağlamak istemektedirler.

Hasta ile hekim arasında kurulabilecek ilişkide hekimin kontrolü yüksek hastanınki ise daha düşük düzeyde gerçekleşmektedir. Hasta hekiminin yapacağı her türlü hareketi önceden kabul eder gibidir. Çünkü hekimin kendi babası gibi kendi aleyhine olan bir şeyi yapmayacağına inanmaktadır. Hasta hekime güvenmekte ona teslim olmakta ve karar sürecine hiçbir şekilde katılmak istememektedir. Bu tür ilişki en yaygın ilişkidir.

Diğer yandan zaman zaman hekim hasta üzerindeki kontrolünü azaltmaya karar verir. Bu durumda hasta otorite boşluğunu ya kendisi doldurmak isteyecek yada böyle bir rolü kabullenmeyecektir. Şu da açıkca bilinmektedir ki hastayla hekim arasındaki ilişki belli bir hastalığın çeşitli aşamalarında ya da hastalığın ciddiyetine göre değişebilmektedir. Örneğin hayati tehlike içeren çok şiddetli ağrılarla gelen bir hastaya hekim ilk olarak bir çocuk muamelesi yaparak kendi dediklerinin yapılmasını sağlamak isteyecektir. Ancak ilerleyen safhada hayati tehlike geçmiş olacağından daha çok büyüklere yakışan bir ilişki içinde olmayı tercih edecektir. Örneğin genç kızlık dönemini yaşayan birisi için yüzündeki sivilceler hayati önem taşıyabilir ama bir hekim için çok sıradan bir vaka olarak görülebilir. Hasta hekime baş vururken belli bir kültür içinden çıkara gelmekte ve hastalarında bu kültür içerisindeki önemi kadar hastanın gözünde önemi olmaktadır. O halde denilebilir ki hastanın toplumsal ve kültürel kökeni hekimle kuracağı ilişkide çok önemli rol almaktadır.

Bazı hekimler hastaları ancak kendi tedavileri bakımından önemli gördükleri zaman dinlemektedirler. Diğerleri ise hastaların duygu ve düşüncelerini paylaşmak istemektedirler. Oysa hastalık sadece bir mikrop düzeyde bir mikrobun yarattığı bir durumdan öte bir olay olarak düşünüldüğünde hastayı daha uzunca dinleme gereği duymaktadır.

Genel olarak ülkemizde de İNGİLTERE gibi hastane kliniklerine gelen hastalara hekimlerin çok fazla zaman ayıramadıkları bunun için hasta-merkezcil bir tedavi tutumu sergileyemedikleri söylenebilir. Özel hastanelerde ise her iki tutumun ortasında davranan hekimlere rastlanabilir. Ancak hastaların büyük bir çoğunluğunun gitmek durumunda kaldıkları devlet hastanelerinde hekimlerin İngiltere de olduğu gibi hastalara çok az zaman ayırabildikleri gözlenmiştir. Örneğin eğer hasta hastalığı hakkında yeteri kadar bilgili ise hekim karşısında edilgen bir durumda kalmamakta, en azından çeşitli sorular sorarak bilgilenmeye ve tatmin olmaya çalışmaktadırlar.

Kronik hastalıklar hasta ile hekimin sadece belirli bir dönem içerisinde karşı karşıya gelmelerini değil daha çok uzun dönemlerde ve karşılıklı fikir alış verişlerini gerekekli kılmak gibi ilişkinin kurulmasını gerektirmektedir. Kronik hastalığa yakalanmış kişiler ilk zamanlarda hastalık hakkında kendi bilgileri çok sınırlı olduğundan talep edici yada sorgulayıcı olmamaktadırlar. Ancak ilerleyen zaman içerisinde gerçektende hem hastanelerin teknik kapasitelerine hemde hekimlerin bilgisel düzeylerine tutum ve davranışlarını sorgulayan bir tavır gerçekleştirmektedirler. Hastanın tıp bilgilerine ulaşım yolları daha kolaylaşmış ve çeşitlenmiş olduğundan hasta ile hekim arasındaki ilişkilerde tıp merkezli olmaktan uzaklaşmakta hekime bilginin kaynağı olma işlevinden başka işlevlerde yüklenmek istenmektedir.

Diğer yandan özellikle medyanın sağlık konusuna verdiği önem gerek televizyonlarda gerekse gazetelerde bu konuya ayrılan yer ve zamanın gittikçe artıyor olması hekimlerinde bu olanakları kullanarak halka bilgilerini açma eğilimi içerisine girmeleri de tıp bilgisinin belli bir gruba ait olmaktan yavaş yavaş uzaklaştırmaktadırlar. Tedavi olanakları bir çok şekilde farklılaşmakta ve hastalar bu tür çeşitlilikten hoşlanmakta ve rahatlamaktadır. Sonuç olarak vurgulanmalıdır ki hem tıp alanında hemde sağlık sosyolojisi alanında hasta hekim ilişkilerini açıklamaya yönelik her kuram pratikte çok sık gözlediğimiz şu gerçekleri hesaba katma durumundadırlar; Genellikle hastalar hekimlerinden becerilerini sergilemelerini beklemekte bu olmazsa iletişimlerini koparır iş birliğine yanaşmazlar, bir çok hasta hastalık olgusuna farklı yaklaşım ve davranış içerisinde olduklarında fiziksel bir şikayeti dile getirseler bile duygusal ve psikolojik problemleri de beraberinde getirmektedirler, hekim ve sağlık personelleri hastayla belli bir hastalıktan acı çeken birisi olduğu kadar bir insan olarak ta ilgilenir, davranışsal ve kişiler arası faktörler hastalığın seyri ile ilgilidir hekimler bunları göz ardı edemez, tedavi sürecinde kişiler arası ilişkilerin ihmal edilmesi hasta ile iletişim kurmanın ve bilgi edinmenin önünü tıkar hastanın yanlış yönlendirilmesi ile sonuçlanabilir.

6.HASTA HASTANE İLİŞKİLERİ

Hekimler tedavi sürecinin akademik yada bilimsel yanıyla ilgilenirken bürokratik yani ile hiç ilgilenmiyormuş gibi görünmeyi tercih etmektedirler. Bunun için kısaca hastanın hastanelerde karşılaşabileceği zorluklara kuramsal olarak değinmekte fayda vardır. Hastanelerin içinde bulundukları genel sorunları tek tek dile getirmek bu çalışmanın sınırlarını aşacağından bu bölümün hedefleri arasında yer almamaktadır. Bir hastane ortamında hasta hekimle yüz yüze gelene kadar bir çok bürokratik işlemleri yerine getirmek zorundadır. Bu işlemler çoğu zaman can sıkıcı olur. Hasta bu işlemden ne kadar canı sıkılmış olursa olsun hiçbir zaman hekime bu işlemlerden yakınamayacağını çünkü konunun hekimin uzmanlık alanının dışında kaldığını bilmektedir. Yaşadığı olumsuzluklar hastayı hekim karşısında rahat bir duruma itmeyecektir. Hastanelerden sağlık personelinin ve diğer personelin neler yapıp yapmayacakları ayrıntılı bir şekilde taraflarca bilinmektedir. Dolayısıyla hastane içerisinde yapılabilecek her türlü davranış bu kurallara uygunluk göstermek durumundadır. Kuralların olduğu yerde doğallıkla bu kuralları uygulayacak kişiler arasında belli bir hiyerarşiden bahsetmek gerekmektedir. Dolayısıyla hastaneleri otoratif ve hiyerarşik ilişkilere dayalı toplumsal örgütler olarak tanımlamak mümkündür. Bunun için bir örgütsel yapı olarak hastanelerinde kendilerinin doğuş nedenini hazırlayan ve kendilerini çevreleyen kültürel özelliklerin bir ürünü oldukları hemen hemen her kültürde benzer olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak böyle bir tarihsel kaygıyla ortaya çıkmış olsalar bile hastanelerin gerek ülkemizde gerekse başka ülkelerde günümüzde geldiğmiz noktadaki kapitalist ilişkiler söz konusu olduğunda tarihsel özelliklerinden ve hedeflerinden çok sapmalar gösterdiklerini ve bu günün hastanelerinin hem mülkiyet hemde yönetim ve kontrol açısından çok farklı özellikler sergilediklerini belirtmek gerekir. Günümüzde ise hastaneler daha çok iyi bir otel iyi bir okul iyi bir laboratuar ve iyi bir tedavi ve araştırma merkezi olma durumundadırlar. Ülkemizde ve başka ülkelerde çoğu zaman hastaneler tıp mesleğinden ve meslekten olmayan kişilerce yönetilmektedirler. Örneğin hekim hastanın maddi gelirine bakmaksızın gerekli olan bilimse müdehaleleri yapmak isteyecektir. Diğer yandan tedavinin maddi durumuyla ilgili bürokratlar ise hastanın hastaneyi zarara sokup sokmayacağı ile ilgilenecekler. Çünkü hastanenin işlerinin yürümesi görevini bu kesim üstlenmiştir. Bir başka örnek hekimler hastaları büyük ölçüde gözlem altında tutmaktan hoşlanmaktadırlar. Hastanın sağlığı ve doğabilecek sorunların üstesinden gelme açısından daha emin bir yol olarak düşünürler. Oysa bürokratik kesim hastaların bir an evvel hastaneyi terk etmelerini hastanenin daha çok gelir elde etmesini daha çok sayıda hastanın tedavi edilmesini talep edeceklerdir. Kısacası bu ve buna benzeyen durumlar karşısında her zaman hekim ile hastanenin bürokratik kesimini oluşturan memurlar arasında gözle görülmesede gizliden devam gizliden yapılan tartışmalardan söz edilebilir. Bu da hastanenin genel amaçları ile tutarlı durum bir durum gibi gözükmektedir. Hastanede bazı durumlarda hekimlere ve özellikle meslekte çok tecrübe sahibi olan hekimlerin hastanın hayata dönmesi yada acil önlemlerin alınabilmesi için çok fazla düşünmemeleri ve sadece söylenenleri bir emir gibi düşünerek iş yapmaları beklenmektedir.

Hastanelerde asıl işin hekimler tarafından yapıldığı düşünüldüğünden en azından hekimler böyle düşündüğünden idari kesim sadece yardımcı bir unsur olarak görülmektedir. Hem hastanenin maddi işleri hem de tıp temelli işleri baş hekimlerce ve bunların görev dağıttığı kimselerce yürütülmektedir. Eğer yapılacak iş sıradan ve rütin ise işin doğasına uygun olarak iş bölümü yapılmaktadır. Baş hekimler idari kesimin görüşünün önemli olduğunu düşündükleri konuların dışında yönetim sürecine katılmalarını kendi işlerine müdahale gibi algılamaktadırlar. Hekimler hastanelerin asıl sahipleridirler ve böylede kalmak istemektedirler. Kısacası türk hastanelerinde bürokratik kesim ile hekim arasında önemli ölçüde yetki kargaşasından yada ciddi bir çatışmadan söz etmenin mümkün olmadığı söylenebilir. Çünkü pratikte hekimler hastanenin idare edilmesine hiç kimse ve özellikle hastanenin idari kesimi ile paylaşmak niyetinde değillerdir. Hekimlerle hastane yönetimi arasındaki gerilimin ortaya çıkabileceği diğer bir alan ise hastaya nasıl hangi koşullarda bakılacağına ilişkindir. Yetişmekte olan hekimler tecrübelerini ancak hastanelere gelen hastalara bakarak arttırabilmektedir. Oysa diğer hastane personelinin amacı ise hastaları rahat ettirmek tedaviyle direk olarak ilgisi olamayan konulardan uzak tutmaktır.

Hastanelerde çatışma sadece hekim idare hasta arasında değil hekimlerin kendi aralarında da ortaya çıkabilmektedirler. Özellikle ilaç tedavisi yapılan hastalar üzerinde hekimlerin çok farklı görüşlere sahip oldukları bulunmuştur. Cerrahi dallarda bu farklılığın azaldığı görülmüştür. Oysa hastaların ne tür ilaçlar kullanarak daha kısa bir zamanda iyileşebileceği her zaman için tartışmaya açık olabilmektedirler. Hasta ile hastane arasında ortaya çıkabilecek sorunların bir kaynağı ise hastanın birlikte getirdiği ya da hastane ortamından kaynaklanan strestir. Hastalar zaten vucutlarında bir şeylerinin bozuk olduğunu hissetmektedirler. Bunun giderilmesi gerektiğini düşünmektedirler. Ve belli bir tanının konulmasını beklemektedirler. Bu bekleyiş bile başlı başına stresin kaynağı olabilmektedir. Hastalığın niteliğine ve ciddiyetine bağlı bu tür etkenler çoğu hastayı derinden rahatsız etmektedir. Örneğin bir çok hasta belki de sakat kalacağını ömrünün kalan kısmını sakat yaşayacağını hayatının bu noktada biteceğini düşünmekte bunun endişesini yaşamaktadır. Bu doğal endişelere ek olarak hastane ortamının kendisinden de kaynaklanan stresler vardır. Odasını başkasıyla paylaşmak durumunda olan hastaların bir çoğu da gürültüden rahatsız olmakta ve bu stresin diğer bir kaynağını oluşturmaktadır. Hastanın kendi evinde yaşıyor gibi hissetmesini sağlamak çevreyi buna göre düzenlemek hasta odalarını klinik atmosferinden kurtarmak hastaları stresten kurtardığı ve hastane hakkında olumlu izlenimlerle ayrıldıkları saptanmış bulunmaktadır.

Hastaneler hastalara kabul etmeleri için çeşitli koşullar ileri sürmektedir. Bu ileri sürülen koşullar çoğu zaman kendiliğinden açık ve seçik koşullar olmamakta ancak hastalar belli bir hastanede yatmayı kabul ettiklerinde üstü örtük fazlaca da dile getirilmeyen koşulları kabul etmiş olurlar. Bunlar: bir tek otorite sistemi, kaynakların yetersizliği, iletişimin yetersizliği vs… bu koşullara hastalar ise çeşitli davranışlar göstermektedirler.

6-) İNSAN BEDENİ , POST MODERNİZM VE SAĞLIK :

Bu kitabın birinci bölümünde hastalık kavramının tarihçesi verilirken , özellikle Descartes ci felsefenin yaygınlık kazanması ile birlikte , ruh beden ayırımı yapıldığı , bu ayırımın bedenin üzerinde insan tasarrufunu yasallaştırdığı , dolayısıyla , fiziksel sorunların yine fiziksel neden sonuç ilişkisi içinde çözülmesi gerektiği anlayışının tıpta hakimiyet kurduğu belirtilmişti. Bir başka anlatımla , insan bedenine ilişkin gelişen yada değişen kavrayışlar , tıbbi araştırmaların doğasında etkilendiği gibi , bireysel /toplumsal değer sisteminin nasıl şekilleneceği de etkilemektedir. Çünkü bedenin sorunları ile tıp ilgilenirken ruhun sorunları ile de toplumsal bilimler ilgilenme durumundadır. Bunun için zorunlu olarak insan bedeninin ele alınış tarzı çagdan çağa önemli degişikliklere uğramış, bireysel ve toplumsal yaşamın nasıl olması gerektiği sorusunun temelini oluşturmuştur. Bu yogun ilgiden cesaret alarak, kitabın bu bölümünde, insan bedeninden neler anlaşıldığı, beden-sağlık ilişkileri ve bedenin klasik tanımları dışında günümüzde nasıl ele alındığına yani post-modernizm ile beden arasıdakiilişkilere yer verilecektir.

Vücut konusunda yapılan araştırmalar bir çok disiplin ve bir çok alt disiplin içinde gerçekleşmektedir: örneğin, medikal sosyoloji, medikal antropoloji, sosyo ve pisiko-fizyoloji, medikal ekonumi, sağlık ve hastalık sosyolojisi, sosyal pisikoloji, tarih, vücut felsefesi ve etik gibi dallar bu alanda bilgi üretmektedir. Ancak, alanlar çok geniş olmasından dolayı bir alanda yapılan araştırmalarla ilgilenirken araştırmacıların diğer alanda yapılan araştırmalardan haberi olmamaktadır. Bunun için vücudun incelenmesi bu disiplinlerde üretilen bilgilerin bir araya getirilebilmesi ile olacaktır.

O halde, insan bedenine yönelik geliştirilen yaklaşımlar hangi alandan kaynaklanırsa kaynaklansın genel olarak iki grupta toplanabilir: ilk grupta insan bedenini sadece bio-medikal inceleyen yaklaşımlar, ikincisinde ise, insan bedenini toplumsal ve kültürel ortamda ele almak isteyen görüşler bulunmaktadır.

İnsan vücuduna ilişkin görüşler özellikle felsefe alanında geliştirilmiştir. Ancak, sosyologlar ve antropologlar da bedeni sosyal bir ortamda tanımlamaya, yani onun toplumsal olarak nasıl şekillendiğini araştırmışlardır. Hastalık/saglık ikilemi üzerinde geliştirilen sosyoloji perspektifleri genel olarak insan vücudunu, toplumsal egilimlere ve sınırlara sahip, toplumsal olarak yapılanmış, bir gerçeklik olarak ele almışlardır.

Sosyolojinin bir alt dalı olarak beden sosyolojisi, temel olarak insanın vücuda gelişinin toplumsal doğası, vücudun toplumsal olarak üretilmesi, vücudun toplumsal temsili ve dile getirimleri ve vücut,toplum ve kültür arasındaki karmaşık ilişkileri incelemelidir. Diğer yandan, etkileşimcilik yaklaşımın kurucusu olarak bilinen Mead de, insanın vücudunun parçalarının insanlar arasındaki günlük etkileşimde oynadıkları rolün önemini vurgularken insan bedeninin önemini de dile getiriyordu. Ona göre, örneğin yüz haltlarındaki oynamalar günlük hayatta hiç de dikkatimizi çekmeyen bir anlamda tamamen rutin olmuş bir çok jest ve mimiklerimiz iletişimde belirleyici bir rol oynamaktadır. Vü cudumuzu kullanarak günlük hayatımızda düzen kurmaya çalışırız.

Günümüzde beden üzerindeki toplumsal değerler kısa zaman içerisinde öyle farklılaşmaktadır ki, kimi kuramcılar, araştırma düzeyi olarak toplumsalı değil, daha küçük birimleri de s

12 Temmuz 2007

Sigara Ve Zararlar

Sigara ve Zararları

Günlük yaşamın alışkanlıkları arasında yer alan, ne var ki aşırı ve sürekli alındığında kaçınılmaz biçimde ”bağımlılıkla” sonuçlanan alkol kullanımı, pek ayırdına varılmasa da kamu sağlığını tehdit eden en sinsi afetlerden biri. Çok yakın bir süre önce alkol kullanımıyla ilgili olarak yayımlanan iki rapor, çoğunca hafife alınan ”alkol” alışkanlığı ve ”bağımlılığının” kamu sağlığında neden olduğu korkunç yıkımı dile getirmektedir. Ciddi Le Monde’un birinci sayfasında manşetten verdiği habere göre, Fransa alkol tüketiminde 1996 rakamlarıyla kişi başına yılda 15.6 litreyle Avrupa şampiyonudur. Aslında 1960′lı yılların sonundan bu yana alkol tüketiminde bir azalma gözlenmektedir. Örneğin 15 yaş üstündeki yetişkinlerde 1980′de yılda 22.3 litre olan saf alkol tüketimi, 1990′da 16.6′ya gerilemiş, ancak ”Kamu Sağlığı Yüksek Kurulu” nun (HCSP) 2000 yılı için 11.3 litre hedefinin bir hayli uzağında kalınmıştır. Fransa’da, toplam olarak, 18 yaşın üstündeki erkeklerin yüzde 15.9′u, kadınların ise yüzde 5.1′i aşırı alkol kullanmaktadır.

Le Monde’un konuyla ilgili başyazısında Fransa’nın alkol tüketimindeki performansını ”utanç” olarak nitelemesi, kuşkusuz, nedensiz değil. Profesör Philippe-Jean Parqet ve Michel Reynaud tarafından kaleme alınan rapor, Fransa gibi bir ileri sanayi ülkesinde bile alkolizmin önlenmesi, bağımlıların teşhisi ve tedavisiyle ilgili olanakların yetersizliğini ortaya koymakta ve bu konuda acilen alınması gereken önlemleri dile getirmektedir.

Sağlık Bakanı Bernard Kouchner ”kuru uyuşturucu” olarak nitelediği alkolü, ”kamu sağlığının” bir numaralı düşmanı saymaktadır. Ancak, ne denli yetersiz de olsa, alkolün toplumsal yaşamdaki yıkımları konusunda giderek artan bir bilinçlenmenin olduğu da söylenebilir. Kamu sağlığı kültürü, toplumda artan biçimde kabul görmektedir. Alkol tüketiminde 60′lı yılların sonundan itibaren gözlenen azalma eğilimi de esasen bunu kanıtlamaktadır.

Bugün Fransa’da alkol tüketimleri tıbbi bakım gerektiren 5 milyon insan mevcuttur. Bunun 2 milyonu ”alkol bağımlısı” dır. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre, 1996-1997 yıllarında alkolizm, deklare edilen bir hastalık olarak devlete en az 80 milyar franka mal olmuştur. Bu rakam, Gayri Safi İç Hasıla’nın yüzde 1′ine tekabül etmektedir. Aşırı alkol almaktan her yıl 40 bin kişi hayatını kaybetmektedir. Trafik kazalarının üçte biri, ev kazalarının yüzde 20′si, iş kazalarının yüzde 15′i, aile içi şiddetin yüzde 80′i alkolden kaynaklanmaktadır.

Alkolün toplumsal yaşamdaki yıkımıyla ilgili ikinci rapor kilise tarafından yayımlanmıştır. Fransız Kilisesi’nin ”sosyal komisyonu” nun geçen 12 Mart’ta kamuoyuna açıklanan araştırmasında ”alkolizm” , ”katı uyuşturucular” sınıfına dahil edilmiştir. Çoğunca ”doğal” , dahası ”sıradan” olarak görülen ve ”hoşgörüyle” bakılan ”alkol” uzun süre ve aşırı kullanıldığında esrardan, sayıca ele alındığında eroinden, sonuçları itibarıyla da ”tütünden” çok daha tehlikelidir.

Alkol tüketimi açısından Türkiye’nin durumunun Fransa’dan parlak olduğu söylenemez. Kişi başına yılda ortalama olarak 20.85′le Fransa’nın da önünde sayılması gerekir. Ama daha da tehlikeli olan, Avrupa’da alkol tüketiminin giderek azalmasına karşın Türkiye’de bu tam tersine, büyük bir hızla artmaktadır. Örneğin bizim çaresiz ve güçsüz Yeşilay’ın verilerine göre, 1950′li yıllarda kişi başına tüketilen alkollü içki miktarı 1 litre iken 1998′de 16 litreye çıkmıştır. Araştırmalara göre, Türkiye’de 17 milyon kişi alkol almaktadır. Alkoliklerin sayısı ise 7 milyonun üzerindedir.

Durum, bir başka felaket olan ”tütünde” de farklı değildir. Batı dünyasındaki reklam kısıtlamaları, alınan çeşitli önlemlerle gerileyen ”sağlığa zararları” bilimsel olarak saptanan ”alkol” ve ”tütün” , Sağlık Bakanlığı’nın suskunluğu, uluslararası ticaretin kutsal dokunulmazlığıyla bu konuda meydanın bütünüyle boş olduğu Türkiye’nin üzerine boca edilmiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde kamu sağlığı Türkiye’deki kadar ”kenara itilmiş” değildir.

Alkollü içkileri ve tütünü özendiren tüm araçlar, göstermelik bir-iki kısıtlamaya karşın en geniş biçimiyle kullanılmaktadır. Buna karşılık, giderek artan alkolizm tehlikesiyle ilgili uyarı, teşhis ve tedavi olanakları acınacak ölçüde yetersizdir. Daha da kötüsü, bu konuda devletin umut verici herhangi bir girişimi de ufukta görünmüyor.

PSİKOLOJİK NEDENLER

Alkol bağımlılığının psikodinamik nedenini açıklamaya yönelik kuramlar, aşırı baskıcı üstbenlik ve ruhsal-cinsel gelişimin oral dönemindeki saplanmalar üzerine odaklaşmıştır. Psikoanalitik kurama göre aşırı katı ve baskıcı üstbenlikleri olan kişiler alkolü bilinçdışı gerginliklerini azaltmak için içerler. Bilinen psikoanalitik özdeyişde söylendiği gibi, katı üstbenlik alkol içinde erir. Freud oral döneme saplanmış kişilerin bunaltılarını alkol gibi maddeleri ağız yoluyla alarak azalttıklarını, oral doyum sağladıklarını düşünür. Bir diğer görüşe göre, alkoliklerde oral dönemle ilgili olarak önemli engellenme ve güçlükler nedeniyle, engelleyici anneden babaya doğru bir yönelme sonucu gizil eşcinsellik eğilimlerinin bulunduğudur.

Psikodinamik kuramlar alkol bağımlılarının kişilik özelliklerini incelediklerinde bağımlılığa özgü bir yapıyı tam olarak bulamamışlardır. Ancak genel olarak bağımlı, utangaç, yalnızlığa eğilimli, bunaltısı yoğun, engellenmeye dayanma gücü düşük, ürkek, gergin, eyleme vuruk, aşırı duyarlı ve cinsel dürtülerini bastırmış kişiler olarak tanımlarlar. Ayrıca antisosyal kişilik özelliklerinin alkol bağımlılarında daha sık olduğu bilinmektedir.

DAVRANIŞ BOZUKLUĞU Davranış bilimciler sürekli alkol almayı öğrenilmiş bozuk bir davranış olarak görürler. Alkol alımının gerginliği azaltan, rahatlatan özellikleri gibi olumlu pekiştirici yanları ilk alkol alımından sonra bu davranışın sürmesine katkıda bulunur. Kişiler sıkıntı ve sorunlarla baş etmede zorlukları olduğunda alkole yönelirler ya da aldıkları alkol miktarını arttırırlar. Ayrıca aile büyükleri ve akrabaların içme alışkanlıkları da kişilerin içme davranışını etkiler.

SOSYOLOJİK NEDENLER

Gelenek ve töreleri ile alkolü onaylamayan toplumlarda alkolizm oranının az olduğu düşünülür. Kimi iş kolları ve çalışma ortamlarında -otel, içkili lokanta, bar, pavyon,yurtlar, gemiler, vb- çalışan kişilerde alkollü içki tüketimi daha yüksektir. Alkolün kolay ve ucuz elde edilebilirliği de önemli başka bir etkendir.

BİYOLOJİK NEDENLER

Alkoliklerde görülen fizyolojik ayrılıkların alkolizmin nedeni mi olduğu, yoksa kötü beslenme, fazla miktarda alkol alımı ve aşırı zorlarla dolu bir yaşam biçiminden mi kaynaklandığı kesin olarak bilinememektedir. Alkolün sinir sisteminde yol açtığı kimyasal değişikliklere dikkat çekilmiş, alkol bağımlılığının gelişiminde ventral tegmental alan, hipotalamus ve nucleus accumbensden geçen dopaminerjik, GABAerjik, noradrenerjik ve serotonerjik yolların etkinliklerinden söz edilmiştir. Alkolün santral sinir sisteminde endojen opioid sistemle etkileştiği, opiyat benzeri maddeler oluşturduğu ve bağımlılığın bunlar aracılığıyla geliştiği düşünülmektedir.

kalıtımsal etkenler: Birincil alkol bağımlılığının oluşumunda kalıtımsal etkenlerin önemi uzun yıllardır vurgulanmaktadır. Alkol bağımlılarının ailelerinde birinci derece yakınlarda bağımlılık oranı 3-4 kat daha yüksektir. İkiz çalışmalarında tek yumurta ikizlerinde bağımlılık oranının çift yumurta ikizlerine ya da ayrı cinsiyetteki kardeşlere oranla daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Yapılan araştırmalarda kişinin alkolizme olan yatkınlığının derecesi birçok gen tarafından belirlenir (poligenetik), bu kalıtımsal etkenlerin çevresel etkenlerle birlikte alkolizme yatkınlığa yol açtığıkanısına varılmıştır.

SAYFA BAŞI

Alkolizm çoğunlukla genetik yoldan geçen, biyokimyasal bir bozukluktur. Ancak, yüksek dozda ve çok sık alkol tüketimine bağlı olarak geliştirilen alkol bağımlılığı da yoğunlukla görülmektedir. Bunların yanı sıra psikolojik ve sosyal baskılar hastalığı etkinleştirici sebeplerdir. İleri dönemlerde hastalık, vücudun tüm sistemlerine en çok da kardiovaskular sisteme, sinir sistemine ve karaciğere zarar verir. Ne yazık ki, bu üç bölgedeki tahribat ölümcül sonuçlar doğurur.

Alkolizm, bir kişinin devamlı ve kendisine zarar verecek ölçülerde alkollü içecek almasıyla oluşur. Alkol, fiziksel ve psikolojik zararlarının yanısıra sosyal ve ekonomik açıdan da felaketler doğurur. Alkolizm hastalığının en önemli belirtisi, kişinin sürekli ve çok miktarda alkol alarak bunun sonucunda da davranış değişikliği göstermesidir. Sonunda kişi kendisine hakim olamayacak kadar bağımlı hale gelir ve kendini kaybetmeye başlar. Kişi artık alkolsüz yaşayamayacak hale gelmiştir.

Genellikle alkolizmin tanımı tanımlayan kişiye göre değişir. En basit anlamda ve en eski tanımı, kronik ve aşırı alkol alınmasıyla oluşan hastalıktır. Bağımlılığın farmakolojik ve psikolojik tanımı, gittikçe artan dozlarda alkol alma isteğidir. Ancak bu tanım da çok yeterli değildir, çünkü alkolizm diğer bağımlılıklara pek benzememektedir. Afyon bağımlıları, gittikçe artan dozlarda ve sonunda öldürücü miktarda madde ihtiyacı duyarlar, ancak alkoliklerin ihtiyaç duyduğu alkol miktarı tek seferde öldürücü olmamaktadır.

Alkolizmi tanımlamak için en belirgin sinyal kişinin davranış şeklidir. Modern tıp; alkolizmi sebebi bilinmeyen, belirgin anatomik işaretleri olmayan ve alkol bağımlılığıyla ortaya çıkan bir hastalık olarak tanımlar. Ayrıca, hem psikolojik hem de fiziksel tıp, alkolizmin bir başka hastalığın, çoğunlukla da psikolojik bir bozukluğun, semptomu olabileceğini söylemektedirler. Bu anlamda, alkolizm, kronik, ilerleyen bir hastalıktır ya da psikolojik veya fiziksel bir başka hastalığın belirtisidir. Hastalığın özeliği alkol bağımlılığıdır ve her alkol kullanımından sonra kişi kontrolünü kaybeder. Alkolizm hastası, fiziksel ya da psikolojik sıkıntısını gidermek için alkol tüketir ve sonunda alkollü içecek tüketimi hastanın fiziksel, zihinsel, sosyal ve ekonomik hayatını engelleyecek boyutlara ulaşır. Bu noktada, hiç şüphesiz, hastalığın en önemli ipucu kişinin alkol yüzünden hayatının engellenmesidir.

Alkol aldıktan sonra hastanın kontrolünü kaybetmesi, içmeye başladıktan sonra bırakamaması, alkoliğin içmeyi engelleyemediğini göstermektedir. Bir alkolik içmeye başlar, çünkü kendini tutamaz. Alkoliklerin çoğunluğu içtiği zaman kontrolünü kaybeder, ancak tüm hastalıklarda olduğu gibi istisnalar vardır. Bazen bir alkolik, içmeden durabilir, kendi kendine ve çevresine bağımlı olmadığını ispatlamaya çalışır. Bazen daha kontrollü içebilir.

Alkolizmin bir başka tanımı da, kişinin iç dünyasıyla yada çevresiyle ilgili zor durumlardan kurtulmak için edindiği alkol içme bağımlılığıdır. Bu tanım, alkolizmin bir başka psikolojik ya da fiziksel bozukluğun dışa vurumu olabileceği ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Kişi alkol almayı öğrenip bu bağımlılığı edindikten sonra, alkolizm esas hastalık haline gelip, alta yatan esas hastalığı yok etmekte ya da üstünü örtmektedir.

Görüldüğü üzere, alkolizmin oldukça çok tanımı, türü ve sebebi bulunmaktadır. Hekimler hastanın, hangi gruba dahil bir alkolik olduğunu, onun alkol alma sıklığını ve miktarını, davranış biçimini, alkolizminin ortaya çıkışını, gelişimini yaptıkları testlerle, uyguladıkları anketlerle tespit etmekte ve buna uygun bir tedavi şekli uygulamaktadırlar.

12 Temmuz 2007

T.c.

T.C.

GAZİ ÜNİVERSİTESİ

BEDEN EĞİTİMİ VE SPOR YÜKSEKOKULU

ARAŞTIRMA ÖNERİSİ

KAYAK KAZALARININ NEDENLERİ

VE YARALANMA ÇEŞİTLERİ

HAZIRLAYAN:

CANAN AYIK

A2K 97211096

SUNULAN

DOÇ. DR. ÖMER ŞENER

HAZİRAN 1999

ANKARA

İÇİNDEKİLER

SAYFA

BÖLÜM I

GİRİŞ………………………………………………………………………………………………….

PROBLEM CÜMLESİ………………………………………………………………………….

DENENCELER……………………………………………………………………………………

SAYILTILAR……………………………………………………………………………………..

SINILAMALAR…………………………………………………………………………………..

BÖLÜM II

GENEL BİLGİLER………………………………………………………………………………

BÖLÜM III

MATERYAL VE YÖNTEMİ…………………………………………………………………

EVREN VE ÖRNEKLEM……………………………………………………………………..

VERİ TOPLAMA TEKNİKLERİ…………………………………………………………..

ÇÖZÜMLEME YÖNTEMLERİ…………………………………………………………….

BÖLÜM IV

TAKVİM VE İNSAN GÜCÜ………………………………………………………………..

KAYNAKLAR……………………………………………………………………………………

BÖLÜM I

GİRİŞ

Harp yaralanmaları, trafik ve iş kazalarından sonraki sırayı alan spor yaralanmaları, spor yapanların ve spor çeşitlerinin artması ile Travmatoloji’de önemli bir yer tutmaktadır.

Kayak sporu ferdi yapılan bir spor dalıdır. Bugün dünyada bu sporu yapanların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir.

Uludağ, yurdumuzda ulaşım kolaylığı ve konaklama imkanları ile kayak sporunun yoğun yapılabildiği bir merkez durumundadır.

Bursa Üniversitesi Tıp Fakültesinde göreve başladığım 1976 yılı başından başlayarak, kayak kazası sonucu yaralıların çokluğu dikkatimizi çekmiş ve bizi bu konuya eğilmeye sevk etmiştir.

1978 Mart ayında Uludağ’da yapılan “Kayak Kazaları ve Önlenmesi” konulu sempozyumdan sonra da yurdumuzda kayak kazaları konusunda Doç Dr. Muzaffer Akyurt’un Erzurum’da yaptığı bir çalışma dışında hiçbir araştırma olmadığı görülmüştür.

Kayak kazalarının oluş nedenlerini ve yaralanma çeşitlerini belirlemek için Uludağ’da bir araştırma yapmayı amaçladık.

Kayak sporu 5000 yıllık geçmişi ile sporların en eskisidir. Kayak önceleri spordan ziyade av, hicret ve savaşlarda kullanılmıştır.

Kayakçılar hakkında ilk yazılı belge M.S. 526-529 yılları arasında tarihçi PROCOPIUS tarafından yazılmıştır. Yazar kayak yarışlarından da bahsetmektedir.

Ruslar 1483 yılında ilk olarak kayağı askeri maksatlarla kullanmışlardır.

Kayağın postacılıkta ilk olarak kullanılmasına ise 1525 yıllarında Norveçliler tarafından başlanmıştır.

1939-1940 yıllarında Rusya-Finlandiya savaşında, Finlilerin zafer kazanmasında kayak teçhiz edilmiş Fin askerlerinin büyük rolü olmuştur. Bu olaydan sonra orduda kayaklı askeri birliklerin kurulması önemi belirmiştir.

1915 yılında Erzurum Kerim Hitli tabyasında açılan kayak kursuna Avusturya’dan getirilen kayak uzmanı Albert Bilstein’la bizde ilk olarak orduda kayak eğitimi başlamıştır.

Sivil halkta ilk olarak kayak faaliyetlerine 1935 senesinde İstanbul’dan Uludağ’a giden bir sporcu grubu tarafından başlanmıştır.

İlk uluslar arası kayak yarışları 1892’de Oslo yakınlarında yapılmıştır.

Kayak sporu ferdi yapılan bir spor dalıdır. Dünyada bu sporu yapanların sayısı tahminlerin üstündedir. Japon nüfusunun 1/5’i kayak yapmaktadır. Kayak yapanların sayısı Avrupa ülkelerinde 30 milyonu, Amerika Birleşik Devletleri’nde 10 milyonu aşmıştır. Yurdumuzda kayak sporu yapanların sayısı ise 10-15 bin arasında tahmin edilmektedir.

Kayak sporu Olimpiyat değerlendirmelerine göre üç bölümdür.

1-Alp disiplini iniş, slalom, büyük slalom ve Alp kombine yarışlarıdır.

2-Kuzay disiplini dayanıklılık (kros), atlama ve kuzey kombine yarışlarıdır.

3-Kayarak atış (Biatlon) ise kros ve atış yarışları şeklindedir.

Kayak malzemeleri:

1-Kayak malzemelerinin en önemlisi ayakkabılardır, ayakkabılar deri, plastik ve cam elyaftan yapılmaktadır, yalnız kaymak için kullanılır. Zorunlu olmadıkça ayakkabılar ile yürünmez. Ayakkabılar kayakta kullanımları dışında bakımı yapılır, kalıplarına konur ve asılarak saklanırlar. Kayak ayakkabıları dar olmamalı, boğaz kısmının yüksek olması ve sert malzemeden yapılması sporcuya az enerji ile hareket kolaylığı verir.

2-Kayaklar, yapıldığı malzemelere ve kullanıldığı kayak sporu dallarına göre çeşitlilik gösterirler. Ayrıca kayak sporcusunun boyuna ve kilosuna göre de kayak seçimi iyi yapılmalıdır.

3-Bağlamalar, kayak sporunun tehlikesiz bir spor olmasındaki en büyük etken bağlamalardır.

Bağlamalar mümkün olduğu kadar az vida ile kayaklara uygun bir şekilde takılmalıdır. Bağlamaların burun ve topuk kısmı yan, ön ve geriye doğru otomatik olmalıdır. Ayakkabılar kolay takılmalı ve kolay çıkarılabilmelidir. Bağlamaların yapılacak kayak tipine göre de kayağa takılması özellikler gösterir. Örneğin, amatör kayakçılar için ayakkabının burun kısmı kayağın tam ortasına gelecek şekilde iken bağlama kayağa tespit edilir.

Otomatik bağlama ayarlanması, TIBİASKOP aleti yardımı ile yapılmaktadır. Bağlamaların ayarlanması, IAS (Uluslararası Kayak Kazalarını Önleme Derneği) tarafından 1969 ve 1974 senelerinde yayınlanan standartlara uygun yapılmaktadır.

4-Kayak sopaları (Baton), sporcuya denge sağlamaya ve kayakla dönmelerde daha az enerji sarfına yardımcı olur. Sopalar kalite bakımından ve yaralanmaları önleme açısından çok geliştirilmiştir.

5-Giysiler, soğuk ve rüzgara karşı koruyucu olmalı, ıslanmayı önleyici su geçirmez kumaşlardan yapılmalıdır. Hareket kısıtlayıcı nitelikte olmamalıdır.

6-Kar gözlüğü, iyi bir görüş sağlamak ve gözleri korumak için gereklidir.

Kaynaklara göre kayak sporunda yaralanma nedenleri üç grupta incelenmektedir.

1-Kayak alanına ait nedenler:Kişinin kayak eğitimine, kayak tekniğinin ve kayma sırasındaki yorgunluk, dikkatsizlik ve iyi görememe gibi fiziksel güçlerine bağlıdır.

2-Kayak alanına ait nedenler: Yokuş aşağı süratli kaymalar, bol kar, pist karında meydana gelen erime ve donma gibi değişiklikler, pist zemininde bozukluklar (tümsek ve çukurlar), pistlerdeki keskin dönemeçler, hava koşullarının (sis, tipi ve karanlık) görmeyi engelleyen durumlarına bağlı sebeplerdir.

3-Kayak malzemelerine ait sebepler: Kayak seçiminin ve bakımının iyi yapılmaması, kayak bağlamalarının hatalı ayarlanması, kar gözlüğünün kullanılmaması, giysilerin koruyucu nitelikte olmamaları, batonların dikkatli kullanılmamaları yaralanma nedenleridirler.

Yaralanma çeşitleri:

Yukarıda sayılan nedenlere bağlı olarak kayakçılarda meydana gelen yaralanmalar çok çeşitli ve hafifinden ağırına kadar değişik şiddette olabilir. En ciddi yaralanmalar özellikle ölümle sonuçlananlardır. Ölümle sonuçlanan yaralanmalar oldukça nadirdir. Ölüm sebepleri arasında aşırı sürat ile iyi tanınmayan pistlerde kaymalar, çığ altında kalma, sis ve tipide kaybolarak donma gibi durumlardır. Ayrıca doktor kontrolünden geçmemiş kardiovasküler yetersizlik ani ölüm nedeni olabilir.

Kayak sporunda yaralanmalara en sık alt ekstremitelerde rastlanılmaktadır. Alt ekstremitelerde de en sık bacak (cruris) ve ayakbileği travmaya maruz kalmaktadır.

Eskiden en sık yaralanma ayak bileğinde meydana gelmekte idi, fakat kayak ayakkabılarında yapılan büyük değişikliklerle ayak bileği yaralanmaları gittikçe azalmış buna karşın bacak yaralanmaları çoğalmıştır. Ayak bileğini korumak için boğaz kısmı yükseltilen kayak ayakkabıları, travmanın şiddetini tibia ve fibula üzerine aktarılmasına sebep olmuştur. Ayak ise oldukça sert ve sağlam bir ayakkabı içinde bulunduğundan yaralanması çok nadirdir. Ayak bileğinde en sık rastlanan lezyonlar,dış yan bağ yırtıkları ve dış malleol kırıklarıdır. Dış malleolün yukarıdan aşağı ve arkadan öne doğru olan kırıklarına “kayakçı kırığı” denilmektedir. Kayak sporunu yeni öğrenenlerde, özellikle kar sapanı (kontrollü kayma ve durma yöntemi) yaparken ayak bileğinin aşırı inversiyona zorlanması ile dış malleol kırılabilmektedir.

Tibia ve fibula kırıklarına genellikle kayak ayakkabısının üst bitim yerinin seviyesinde veya biraz üzerinde rastlanır. Kayakla çukura saplanan, bol kara girme, denge kaybı veya çarpışma sonucu kara düşerken kayak bağlamalarının açılmamasında bacakta spiral çift kırık (twist kırığı) meydana gelir.

Kayak yaralanmalarına diz bölgesinde % 25 oranında rastlanmaktadır. En sık yaralanma şekli, dizi valgus durumuna zorlayan pozisyonlarda olmaktır. İç yan bağ ve iç menisküs yırtılması en belirgin yaralanmalardır.

Kayak bağlamalarının gevşek bağlama sonucu gereğinden önce açılması, çıkması ve diğer denge kaybı düşmeler, çarpmalar da üst ekstremitelerin kırık ve çıkıklarına, toraks, baş-boyun ve kafa travmaları meydana gelmektedir. Kayak sopalarının dikkatli kullanılmamasında, elde kırıklar, düşme ve çarpma sırasında göz ve batın travmaları meydana gelebilmektedir.

Kayak yaralanmaları miktar olarak, diğer spor dallarına göre daha fazla dikkat çekmektedir. Ancak yaralanmaların bu sporu yapanlara oranı % 05-20 kadardır. Senelerdir yapılan gözlemlerde bu oranda bir artma olmamıştır. Kayak sporunu yapanların sayısı arttıkça yaralanmalarda da sayısal bir artma olacağı normal karşılanmalıdır.

PROBLEM CÜMLESİ

Kayak kazalarının nedenleri ve yaralanma çeşitleri nelerdir.

ALT PROBLEMLER

1-Türkiye’de meydana gelen kayak kazalarının önlenmesinde alınan tedbirler yeterli midir?

2-Kayak kazaları sonucunda en çok sakatlık ve yaralanma bölgeleri hangileridir?

3-Kayak yaralanmaları kayak sporuna başlamak isteyenler üzerinde ne tür bir etki yaratmaktadır?

DENENCELER

1-Türkiye’de meydana gelen kayak kazalarının önlenmesinde alınan tedbirler yeterli değildir.

2-Kayak kazaları sonucunda en çok yaralanma menisküs ve tendonlarda oluşmaktadır.

3-Kayak kazaları, kayak sporuna yeni başlayan sporcular üzerinde olumsuz etki yaratabilmektedir.

SAYILTILAR

1-Alınacak örneklem evreni temin edebilecek niteliktedir.

2-Ankete verilecek cevapların doğru olduğu kabul edilecektir.

3-Bireyler anketi cevaplarken tam kapasitelerini kullanacaklardır.

SINIRLAMALAR.

1-Bu çalışma Bursa ili ve Merkez ilçelerinde ikamet eden kişilerle sınırlıdır.

2-Araştırma 20-40 yaş grubu arasında bulunan kişiler üzerinde yapılacaktır.

3-Bu araştırma anketten elde edilecek verilerle sınırlıdır.

BÖLÜM II

GENEL BİLGİLER (İLGİLİ KAYNAKLAR)

Kayak sporu, futbol ve boks gibi vücut teması olan sporlara nazaran daha az tehlikeli olup her yaşta yapılabilmektedir. Temiz havada yapılması, zevkli oluşu, insanın mücadele gücünü arttırıcı özellikleri ile kayak diğer birçok spora tercih edilmektedir.(1)

Seçilecek kayma tipi kişinin genel durumu ile yakından ilgilidir. Alp disiplinli inişte, birkaç dakika içinde 200-500 metre gibi yükseklik farkları meydana gelir. Sporcunun solunum ve kordiovasküler sistemleri bu ani değişen yükseklik farkına uyum gösterebilmelidir. Varsa yükseklik fobisi yenilmelidir. Sporcuda görme tam, refleksler süratli ve kesin olmalıdır.(2)

Kuzey disiplini dayanıklılıkta (kros), vücudun uzun süre kaymaya dayanıklı olması, çabuk yorulmayıp gücün yüksek olması gerekmektedir. Kardiovasküler yetmezlik olanlar bu sporu yapmamalıdırlar. Diabetli sporcular yanlarında şeker ve gerekli miktarda insülini bulundurmalıdırlar. Kros yapanların geçecekleri alanları tanımaları ve özellikle çığ bölgelerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Ayrıca ultraviole ve aşırı soğuğa karşı tedbirli olmalıdırlar. (3)

Traplen atlamada, kayakçı ilk çıkışta havada iken apne halinde olacağından nefes tutma testinin 45 saniyenin altında olmaması gereklidir. Atletik yapıda olması gereken sporcuda görme, refleksler ve denge tam olmalıdır.(4)

Kayak atışta (biatlon) ve kuzey disiplini içinde yeralan tramplen atlama yurdumuzda yapılmamaktadır. Kayarak atışın askeri amaçla öğrenilmesi gerektiği kanısındayız. (5)

Kayak malzemeleri, kayak sporunun yoğun yapıldığı ülkelerde bugün özel sanayi dalı halinde standartlara uygun yapılmaktadır. Araştırmamız sırasındaki gözlemlerimizde bizde kullanılan kayak malzemelerinin değişik ülkelerden getirilmiş çok değişik tiplerde olduğu saptanmıştır.(6)

Kaynaklarda genel olarak kayak yaralanma nedenlerinin kayakçıya ait olanları %30, kayak pistine ait %20, karın durumuna ait %25, kayak takımlarına ait %10 ve diğerleri %15 olduğu kabul edilmektedir.

Araştırmamızda, kayakçıya ait nedenleri %38, kayak pistine ait %12, kayak takımlarına ait %30 ve diğer nedenler ise %4 oranında tespit edilmiştir. (7)

Yaralanmalarda kayakçıya ait nedenler bizde daha artmış olarak birinci sırada yer almaktadır. Kayak takımlarına ait yaralanma nedenlerinin bizde daha sık (%30) olduğu, sıklık bakımından 2. Sırayı aldığı saptanmıştır. Kayak bağlamalarının ayarlanmasında TİBİASKOP aletinden yararlanılmaktadır. Bağlamaların ayarlanması bazı kişilerce tahmini yapılmaktadır. Kayak pistine (%16) ve kar durumuna (%12) ait nedenler bizim çalışmamızda düşük oranlarda bulunmuştur. Bu durumun kayak yapanların sayısının az olması ile ilgili olduğu kanısındayız.

Kayak yaralanmaları en çok alt ekstremitelerde meydana gelmektedir. Kaynaklarda bacak ve ayak bileği %40, diz ise %25 oranında yaralandığı bildirilmektedir.(8)

Araştırmamızda, bacak ve ayak bileğinde %48, dizde %30 oranında yaralanma tespit ettik.

37 kırıktan 25’i bacak çift kırık, 3 tanesi ayak bileğinden dış maleol kırığı şeklinde idi. (9)

82 hastada görülen burkulmaların yaklaşık yarısı diz bölgesinde meydana gelmiştir. Dizde görülen bağ lezyonları dizin valgusa zorlanması sonucu daha çok dizin iç yan bağında görülmüştür.

4 çıkık olgumuzda da omuz eklemine rastladık.

1 olgu siste yön kaybetmiş (kayak pistlerinde tedbir alınmadığının belirgin örneğidir) üç gün sonra yapılan aramada öldüğü tespit edilmiştir. (10)

BÖLÜM III

EVREN VE ÖRNEKLEM

-Araştırma evrenini Bursa ilinde ikamet eden kişiler oluşturacaktır.

-Araştırmanın örneklemine dahil olacak kişiler 20-40 yaş arasında 200 kişi

-Bay -bayan

-Spor yapanlar-yapmayanlar

-Tahsili olanlar-olmayanlar

VERİ TOPLAMA TEKNİKLERİ

1-Araştırmada literatür taraması yapılacaktır.

2-Araştırmada genellikle ankete dayanan veriler üzerinde götürülecek ve testlerden alınan sonuçlar analiz edilecek.

3-Anket sonucunda elde edilen değerler istatistiksel yöntemlerle saptanacaktır.

ÇÖZÜMLEME YÖNTEMLERİ

Bu araştırmada anketten elde edilecek veriler + – testi çözümlemeleri ile yapılıp yüzdeler şeklinde değerlendirilecektir.

BÖLÜM IV

TAKVİM VE İNSAN GÜCÜ

Araştırmanın yürütülmesinden araştırmacı tek başına sorumludur.

1-Araştırma 3 ay içerisinde yapılması planlanmaktadır.

2-Anketin hazırlanması gerekli düzenlemeler için 1 ay

3-Anketin gereklilik ve güvenirlilik için 1 ay

4-Anketin yazımı 1 ay olacak ve zaman ayrılacaktır.

KAYNAKLAR

1-AKGÜN,N. : Beta bloke edicilerin spor hekimliğinde yeri. Spor Hekimliği Dergisi, 14(3):21-25,1979

2-ALISTER, Mc A: Encyclopedia of Sport Sciences and Medicine. The Mac Millan Comp., New York, 1971,p. 565

3-ALLAN, J.B.: First aid on the ski slopes. Orthop. Clin. North Am., 7(1):251-253,1976

4-ALLARIA, A.: Encyclopedia of Sport Sciences and Medicine. The Mac Millan Comp., New York, 1971,p.469

5-ATAŞ, D.:Kayak. Doğuş Matbaası, Ankara, 1971.

6-ELLISON, A: Encyclopedia of Sport Sciences and Medicine. The Mac Millan Comp., New York, 1971,p.566

7-ERSKINE, A.:Recent changes in the pattern of skiing injuries. J. Trauma,14:92-93, 1974

8-FIGUERAS, J.M.:The importance of medical advice in the paper adjustment of safety binding. North Am.,7(1):141-142,1976.

9-HOFLIN, F., LINDEN, W.: The importance bindings. Orthop. Clin. North Am. 7(1):143-148,1976.

10-KURANER, O.,ERSOY, I.,SÜMER, N.:Spor Oyunları Ansiklopedisi. 1. Basım, Meato. Ankara, 1979, s. 157.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy