‘do a’ Arama Sonuçları

Araştırma Yöntemleri Ve Tez Yazımı

ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ VE TEZ YAZIMI

Araştırma yöntemleri

Bilimsel Araştırma Nasıl Yapılır

Her araştırmada belirli aşamalar süreçler ve yöntemler vardır. Bunlar deneyimlerle ortaya konan etkinliği sınanmış ilkelerdir. Araştırmacılar çalışmalarını bu doğrultuda yaptıkları takdirde zamanda ve emekten tasarruf ederler.

Araştırma sürecindeki aşamalar söyle belirlenir: Konuyu seçme, konuyu sınırlandırma, tez cümlesi oluşturma, araştırmanın metonu belirleme geçici plan hazırlama, geçici bir bibliyografya oluşturma, okuma ve not alma, son olarakda yazma.

Konu Seçimi

Araştırmaya konu seçimi ile başlanır. Konu seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar vardır, bunlara uyulması araştırmanın sağlıklı bir biçimde yürütülmesi ve etkin bir sonuca ulaşılabilmesi için önemlidir. Konu seçiminden önce bir çok kaynağın okunup güncel bilgiler elde edilmesi gerekmektedir.

Konu seçimindeki ilk işlerden biriside düşünülen konu üzerinde daha önceden yapılan çalışmaların gözden geçirilmesidir. O alandaki başka çalışmalar araştırmacı için hem bir bilgi, hemde ilham kaynağıdır.Bu şekilde o güne kadar konun hangi yönleri ile nasıl ilgilenilip neler ortaya çıkarıldığını görmek mümkün olacaktır.

Konuyu Sınırlandırma

Konun sınırlandırılmasından, onu daha dar bir kapsamda yani belirli bir yönü ile incelenmesi anlaşılır. Konu nekadar daraltılırsa konuyu o ölçüde derinlemesine inceleme olanağı elde edilmiş olur. Konuyu daraltırken anlamsız olacak kadar daraltılmaması gerekir. İlke olarak geniş bir konu alınıp incelenecek alanın sınırlarını daralmak daha iyi bir yöntem olur.

Araştırmanın Tezi (Tez Cümlesi Kurma)

Çalışmanın başlangıcında oluşturulan tez, nihayi bir görüş olmayıp araştırılan konuda geliştirilen bgeçici bir çözümlemedir.Araştırma derinleştikçe edinilen yeni bilgiler ışığında tezin değiştirilmesi veya araştırmanın sonuçlarına uycak biçimde geliştirilmesi gerekebilir.

Tez doğruluğu sınanmamış bir öneridir. Çalışma boyunca edinilen bilgiler ve varılan sonuçlar tezi kanıtlamıyor ise tezin bu yönde değiştirilmesi gerekmektedir.Tez, araştırmaya beli bir bakış açısı kazandırır ve araştırmanın yönünü belirler. İyi bir tez okuyucuda ilgi uyandırmalı ve o çalışmayı okumak için vakit ayırmaya değer bulunmalıdır. Bu bakımda tez cümlesi olabildiğince sağlam ve ilgi çakici nitelikte olmalıdır.Yanlızca bilinen şeyleri tekrar eden zayıf tez cümlelerinde kaçınmak gerekir.

Araştırma Metodunun Belirlenmesi

Bir araştırmada konunun özelliklerine ve araştırmacının ilgisine göre kütüphane araştırması, anket, gözlem, mülakat, istatistik bilgiler, deney gibi yöntemlerde biri veya bir kaçı bir arada kullanılır.Araştırmacı kullanacağı yöntemi baştan belirlemeli ve bunu araştırma metninde okuyucular ile paylaşmalıdır.

Günümüzde araştırmalar geleneksel kütüphane kaynaklarını yanında Internet’te Web kaynaklrından da yararlanılarak yapılmaktadır. Internetteki global kaynaklara kolay ulaşım sayesinde araştırma yapılan konuda farklı kültürlerden alınan kaynaklarla konunun zenginleştirilmesi önemlidir.

Yöntem aşamasında ayrıca ister kütüphane araştırması, ister deney, ister gözlem veya mülakat yöntemleri olsun, tutulacak notların ve ulaşılan kaynakların nasıl kaydedileceğine karar vermek gerekir.Bu konuda değişik yöntemler uygulanabilir. Klasik kart yönteminde elde edilen bilgiler kaynağa göre ayrı ayrı kartlara işlenir. Bazende kart yöntenmi yerine kaynaklar ve bilgiler tek bir blok nota işlenir.En son kullanılan yöntem ise tüm notların elektronik ortamda toplanmasıdır.

Taslak Plan Hazırlanması

Taslak plan hazırlama konu ile ilgili bilgi, fikir ve görüşleri tez cümlesi etrafında bir düzene sokmaya ve geliştirmeye yardımcı olur. Taslak plan eldeki bilgilerin düzenlemesinin yanında, aynı zamanda bilinenler arasında yeni ilişkiler kurulmasına ve yeni fikirler oluşturulmasına veya değişik yorumlama biçimlerinin geliştirilmesine yardımcı olmaktadır.

Taslak plan ana fikirlerle destekleyici bilgilerin akış sırasını ve bunlar arasındaki ilişkileri ortaya koyar. Başlıklar ve alt başlıkların her birine, izlenen sisteme göre bir numara veya bir harf verilir.Alt başlıkların yazımında belirli miktarda boşluklar bırakılarak içeriden başlanır.

Geçici Bibliyografya Hazırlamak

Araştırmacı konuyu belirledikten sonra yoğun biçimde kaynak araştırmasına girmektedir ve bu araştırma sırında sonrada kullanmak üzere bu kaynakları kaydeder. Başlangıçta kaydedilen bu kaynaklar listesi geçicidir çünki kaynağın kullanılıp kullanılmayacağına tez yazımı sırasında kara verilecektir.

Bir araştırmada yararlanılan kaynaklar çok çeşitli olabilir; Kitaplar, bültenler, makaleler, gazeteler, istatistikler, raporlar, yıllıklar, özel mektuplar, vs. bunlardan bazılarıdır.

Not Alma

Araştırmacı çalışması ile ilgili elde ettiği bilgileri yazıya geçirerek not etmelidir.Çünki not edilen bilgiler hem daha iyi düzenlenir hem daha iyi yorumlanır. Araştırmacı her türlü bilgiyi örneğin; mülakat, anket hatta kendi düşüncelerini bile not etmelidir.

Kaynaklardaki bilgiler özetlenerek tez ile ilgili olan kısımları not edilirken bazende aktarma yapılır. Aktarma aynen yada değiştirilerek yani kendi kelimelerinizide katarak yapılabilir. Aynen aktarmada aktarılan yazı ilke olarak gerek kelimeler gerek noktalama işaretleri yönünden ana metindekinin aynısı olmalıdır, nereden ve kimden alındığıda not edilmelidir.

Veri İşleme ve Tezi Gözden Geçirme

Not alma süreci devam ederken zaman zaman geçici tezin bu notlara göre değerlendirilmesi yapılır.Tez cümlesine yapılacak eklemeler veya çıkartmalarla araştırmanı tezi daha etkin bir hale getirilmesi sağlanmış olucaktır.

Okuma ve not alma ile birlikte araştırma raporunun genel yapısı veya planı da giderek şekil almaya başlar ve açıklık kazanır. Ana bölümlerin tez ile, alt başlıkların da ana bölümlerle olan ilişkisi daha iyi görülür. Buna bağlı olarak taslak planda gelişir ve daha ayrıntılı duruma gelir.

Araştırma sonucda toplana malzemenin desteği ve kendi fikirlerimizn katkısıyla gerçekleri sunuşumuz,yorumlarımız, analiz etmemiz, ve diğer yazarların görüşleri ile karşılaştırarak bir sonuca ulaşmamız araştırmanın kalbini oluşturur.

Fikri Mülkiyet Haklarının Korunması

Yazar, sanatçı, bilimadamı gibi yaratıcı özellikteki insanların ortaya koydukalrı eserler, fikir ürünü olarak kabuledilir. Bu kimseler yarattıkları eserler üzerinde fikir mülkiyet hakkına sahiptir. Telif hakları veya fikir mülkiyet hakları her ülkede yasalar ile korunmuştur. Türkiyede de fikir ve sanat eserleri kanunu bu tür hakları korumak için vardır.

Kitap veya benzeri yazı ürünü biçimindeki eserler izinsiz çoğaltılıp ticari amaçla kullanılamaz yada izinsiz yabancı eserler çeirilip ticari amaçla kullanılamaz. Bunu için bilimsel amacın gerekti ölçüde alıntı yapılması ve kesinlikle kaynağın gösterilmesi gerekmektedir. Kaynak gösterilmeden alıntı yapmak bir tür hırsızlık sayılır.

Bilgi Kaynakları

Kütüphanalerden Yararlanma

Araştırmanın gerektirdiği kitap, dergi, istatistik, yıllık, gazete ve rapor gibi kaynakların bulunduğu yerler kütüphanelerdir. Günümüzde ülkemizdeki ve dünyadaki kütüphanler bilgisayara geçmiş ve internet ağı ile birbirlerine bağlanmışlardır.Dolayısı ile araştırmacılar internet kanalında başlıca kütüphanelerde kaynak taraması yapabilmekte dosya transferi ve diğer kolaylıklarından yaralanabilmektedir.

Araştırmacının yararlanabileceği kaynaklar arasında üniversite, fakülte kütüphaneleri, milli kütüphane, halk kütüphaneleri, araştırma kuruluşlarını kütüphaneleri ile bakanlık ve elçilik, vb. yeralır.

Internetten Yararlanma

Günüzmüzde bilgiye en kolay, hızlı ve ucuz biçimde ulaşmanın ve bilgileri başkaları ile paylaşmanın yolu Internet’tir. Internetin dünya çapında bir iletişim ağı olması farklı coğrafyalar veya farklı kütürlerin ürünlerine çabuk ve hızlı ulaşım sayesinde kaynak zenginliği artmaktadır. Internet yer ve zaman farklılıklarını ortadan kaldırarak kendine özgü bir dünya yaratır.

Ortaya çıkış itibarı ile Internet, gizli bilgileri ve araştırma verilerini birbirleri ile paylaşmak isteyen bilim adamları tarafından kullanılmıştır. Internet üzerindeki kaynakların kullanımı veya bu kaynakların belirlenmesi çok önemlidir çünki hangi veriyi nerede bulabileceğiniz bilmek size zaman kazandırır ve ihtiyanız olan diğer verilere ulaşmanız için zaman bırakır.

Ana yapı olarak web üzerinde gezinirken kullanacağınız kaynaklar ; Web siteleri, FTP siteleri, araştırma motorları, elektronik dergiler ve kaynak sayfaları ve internet üzerindeki online kütüphaneler olarak özetlenebilir.

Internetin sunduğu hizmetler ve kolaylıklar insanın hayal gücünü zorlamaktadır. Bu sayede bulunduğumuz yerden TÜBİTAK arşivine veya Amerikan Kongre kitaplığına ulaşabilmekteyiz. Internetin sağladığı elektronik posta, dünya çapında tartışma forumları (haber listeleri, Usenet)ve sıkça sorulan soruların bulunduğu siteler kaynak ve bilgi paylaşımını evrenselleştirmektedir.

Internet üzerinde kaynak olarak adlandırabileceğimiz sitelerin adlandırılması için bir standart kullanılır. Kuruluşların organizasyonuna veya ticari eğilimlerine göre bu isimlendirmeler değişmektedir.

Araştırma Raporu Yazımı

Araştırma Raporunun Biçimsel Yapısı

Araştırm raporu , sırasıyla aşağıdaki ana bölümlerle, bölüm ve alt bölümlerden olşur.

Ön Kısım

Bu kısım başlık, ithaf, önsöz, içindekiler, tablolar listesi, kısaltmalar listesi, özet gibi kısımlardan oluşur.Bunların hepsi metin öncesi kısımı oluşturmaktadır.

Başlık

Her araştırm raporunun ve bilimsel çalışmanın bir başlığı bulunmaktadır. Başlık kısa özlü dikkat çekici aynı zamanda içeriğe uygun olmalıdır.Başlık kelimeleri daha koyu, iri ve değişik harflerle yazılabilirler.Başlık sayfasında ayrıca ilgili üniveriste, fakülte veya kurum adı, araştırmacının ismi, araştımanın sunulacağı öğretim üyesinin ismi, araştırmanın türü, araştırmanın yapıldığı tarih ve yer bilgileri verilebilir.

İthaf

Ancak basılı eserler ithaf edilebilir basılı olmayan çalışmalara konmaz.

Önsöz

Bölümlerin ilk sayfası niteliğinde yazılır ve bir sayfayı geçmez. Tezi destekleyen kurumlara ve yardımcı olan kişilere teşekkür edilebilir. Önsöz metninin altında sağa dayalı olarak ad-soyad, sola dayalı olarak ay, yıl biçiminde tarih yazılır.

İçindekiler

Araştırma metni bölümlerden bölümlerde derece derece alt bölümlerden oluşur.Birinci dereceden başlıklar büyük harf ve ikinci dereceden başlıklar küçük harf koyu, önce 1, sonra 1 aralık (satır) boşluk bırakılarak, üçüncü dereceden başlıklar ve dördüncü dereceden başlıklar küçük harf boşluk bırakılmadan yazılır.

Sayfanın üst kısmına ortaya gelecek biçimde büyük harflerle İÇİNDEKİLER diye yazılır. Sağ üst köşeyede sayfa numarası konulur. Sayfa numaraları son rakamlar alt alta gelecek biçimde yazılır.

Tablo Listeleri

Tablo ve şekiller fazla değilse bunları ayrıca listelemeye gerek yoktur fakat çok sayıdaki tablo ve şekiller için ayrı ayrı listeler düzenlemekte yarar vardır. Önce tablo veya şeklin numarası ile başlığı yazılarak karşılığında sayfa numaraları gösterilir.

Kısaltmalar Listesi,

Eğer yazar herkes tarafından bilinenlerin dışında kısaltmalar yapmışsa bunların bir listesini araştırmanın önkısımda göstermesi gerekmektedir. Kısaltmalar listesi alfabetik sırada olur. Bir kısaltma kısaltmalar listesinde olsa dahi ilk kullanışta uzun hali ile kullanılır ve parantez içinde kısaltılışı gösterilir.

Özet

Araştırmanın amacını bulgu ve sonuçlarını yorumsuz bir biçimde ortaya koyar ve ayrı bir sayfada yazılır. Bir araştırmaya özet eklenip eklenemeyeceği o bilimdalındaki uygulamalara bağlıdır, gerektiği takdirde tez danışmanından bu konuda bir bilgi alınabilir.

Metin Kısmı

Araştırmanın asıl gövdesi metin kısmıdır. Bu kısım giriş ile başlar sonuç ile biter. Metinde açıklanan bilgiler, bölüm ve bazen bölümlerin bir araya toplanması ile oluşturulan kısımlar biçiminde okuyucuya sunulur. Metinde ayrıca başvuru parantezleri, dipnotu ve son notu numaralarıyla dipnot açıklamaları vs. de yeralır.

Dipnot verilmesi gerekli ise, ilgili sayfanın altına metinden 2 karakter küçük yazı ile yazılmalıdır. Dipnotlar metinden ince bir çizgi ile ayrılmalıdır. Birden fazla dipnot kullanılması durumunda, 1 aralık (1 satır) boşluk bırakılır. 

Son Kısım

Ana metnin bir parçası niteliğini taşımayan bir takım bilgi, belge ve düzenlemeler araştırmanın son kısmında bulunur. Bunların arasında açıklamalı sözlük,ekler, bibliyografya ve indeks gibi başlıklar sayılabilir.

Araştırma Metninin Biçim Kuralları

Araştırmanın yapılamsı sırasında uyulması gereken bazı kurallar vardır.Kurallar aşağıdaki gibidir ;

Sayfa kenar boşlukları: Sol kenar: 3.5 cm, sağkenar 3.5cm, üstkenar 2cm, alt kenar 2.5cm olarak belirlenmiştir.İstenir bu ölçüler değiştirilebilir.

Satır aralığı: Araştırma metninde 12 yazı boyutunda Times New Roman, 11 yazı boyutunda Arial yazı karakteri veya eşdeğeri kullanılır. Harf büyüklüğü zorunlu hallerde 1 yazı boyutu azaltılabilir. Tablo ve şekillerde istenirse 8 yazı boyutuna kadar küçültülebilir. Sol kenardan çekilerek yazılan uzun alıntılarda, 2 yazı karakteri daha küçük karakter kullanılır. Metin dik ve normal harflerle yazılır, koyu (bold) harfler başlıklarda kullanılır. Virgülden ve noktadan sonra bir karakter boşluk bırakılır.

Aralık terimi, bir satır alt kenarından diğer satır alt kenarına olan mesafedir. 1 aralık yaklaşık olarak iki küçük harf boyuna eşdeğerdir. Punto ise yazı yüksekliği birimi olup 1/72 inç yada 0.35 mm olarak alınır. Tez metni 1.5 aralıkla yazılır. Kısaltmalar, tablo, şekil ve sembol listeleri, önsöz, özetler, kaynaklar, ekler, özgeçmiş, metin içindeki tablo ve şekillerin isim ve açıklamaları ve dipnotlar 1 aralıkta yazılır. Paragraflardan önce ve sonra 6 punto boşluk bırakılır. Paragraflar arasına boş satır konmaz.Birinci derece başlıklardan önce 71 punto, sonra 18 punto boşluk bırakılır. İkinci derece başlıklardan önce 18 punto, sonra 12 punto, üçüncü ve dördüncü derece başlıklardan önce ise 12 punto, sonra 6 punto boşluk bırakılır. Dördüncü dereceden daha alt derecede başlık kullanılmaz.Alt başlıklar sayfanın son satırı olarak yazılamaz, en azından 2 satır daha sığdırılamıyorsa başlık da sonraki sayfada yer alır. Bir paragrafın ilk satırı sayfanın son satırı, paragrafın son satırı da sayfanın ilk satırı olarak (matbaacılıkta dul ve yetim denilen şekilde) yazılamaz.

Paragraflar: Her paragraf satır başına göre beş ara içeriden başlanır. Ayrıca bir paragrafın bitişi ile yeni paragrafın başlaması arasında bir miktar fazladan aralık bırakırılır.

Sayfa Numaralandırma: Dış ve iç kapak dışında tezin tüm sayfaları numaralanır. Tezin başlangıç kısmı, içindekiler, kısaltmalar listesi, tablo listesi, şekil listesi, sembol listesi, Türkçe özet, İngilizce özet bölümlerinden oluşur. Tezin metin kısmı ise giriş bölümü, diğer bölümler, sonuçlar ve / veya tartışma, kaynaklar, ekler ve özgeçmiş bölümlerinden oluşur. Tezin başlangıç kısmı birden başlayarak küçük romen rakamları ile (i, ii,…), metin kısmı ise arap rakamları ile (1, 2, …), rakamlar sayfanın alt orta kısmına gelecek şekilde numaralandırılır.

Tablo ve Şekiller: Tablolar ve şekiller sayfa düzeni esaslarına uymak şartı ile metinde ilk söz edildikleri yere mümkün olduğu kadar yakın yerleştirilmelidir. Birden fazla tablo veya şekil aynı sayfaya yerleştirilebilir. Ancak iki sayfadan daha fazla sürekli tablo veya şekil verilmez. Çok sayıdaki tablo veya şekiller, gerektiğinde eklerde verilebilir.Tablo ve şekillere, ilk rakam bölüm numarası (eklerde harf), ikinci rakam Tablonun (veya şeklin) bölüm içindeki sıra numarası olmak üzere, ana bölümlerde “Tablo 1.2”, “Şekil 1.1”, eklerde “Tablo A.1”, “Şekil B.1” biçiminde sıra ile numara verilir.

Her şeklin numarası ve açıklaması şeklin altına, her tablonun numarası ve açıklaması tablonun üstüne yazılır.Sembol, şekil ve tablo listeleri hazırlanırken açıklamalar normal metinde olduğu gibi önce 6 punto, sonra 6 punto boşluk bırakılmalıdır.Tablo üst yazısı ile tablo arasındaki boşluk, kelime işlemcinizde tablo üstü yazı biçiminde yazıdan önce 12 punto, sonra 6 puntoyla ayarlanır. Tablo açıklamaları ile tablo hiçbir şekilde birbirinden ayrılmaz.Şekil ile şekil altı yazısı arası boşluk, kelime işlemcinizde şekil altı yazı biçiminde, yazıdan önce 6 punto, sonra 12 puntoyla ayarlanır. Şekil açıklamaları ve şekil hiç bir şekilde birbirinden ayrılmaz.Tezde verilen grafik, resim ve notalar şekil kabul edilerek numaralandırılmalı ve açıklamaları yapılmalıdır. Metin içindeki bir düşünceyi açıklayan kısa notlar metin bölümlerinde sayfa altında yer alabilir. Uzun notlar ek olarak verilir.

Denklemler: Denklemlerle metin arasında üstte 12 punto, altta 12 punto boşluk

bırakılır. Denklemlere, ilgili bölüm içinde sıra ile numara verilir. Bu numaralar [(1.1), (1.2), ...., (2.1), (2.2), ...] (gerekiyorsa aynı denklemin alt ifadeleri (1.1a) , (1.1b) olarak) şeklinde satırın en sağına yazılır.

Dipnotlu Kaynak Gösterme Yöntemi

Kaynak Göstermede Amaç

Araştırmacının savunduğu görüşlerin doğruluğnu destekleme,

Bilgilerin kaynağını göstererek, bu bilgilerin asıl sahiplerinin hakkını vermek,

Sunulan bilgilerin doğru güvenilir ve tarafsız olmasını sağlamak,

İlgili konularda yeni araştırma yapanlara başvuru olanağı vermek,

Kaynak Göstermeyi Gerektiren Bilgiler

Sıradan bilgilerin dışnda kalan, özgün bilgi, fikir, görüş veya eleştiriler,

Başka yazarların düşünce, hüküm ve önerileri,

Bir tablo veya istatistiğin düzenlenmesinde kullanılan verilerin kaynağı,

Herkezce bilinen ve bir özgünlüğü bulunmayan genel bilgiler, bu bilgilerin geçerliliğine yöneltilen eleştiriler ve herkezce çok iyi tanınan temel kitaplar, klasikler veya kutsal kitapların öğüt veya öğretileri için kaynak göstermeye gerek yoktur.

Kaynak Göstermede Dipnotu İlkeleri

Dipnotları gereksiz derecede uzun olmamalıdır.

Bir sayfada gerekenden fazla dipnotu olmamalıdır.

Aynı dipnotu numarası ile birden fazla kaynak gösterilebilir.

Başlık satırına dipnot koyulmaz metnin içerisinde bir yere yerleştirilir.

Tüm konuyu ilgilendiren dip notları bölümün ilk sayfasında, diğer dipnotlarından öce gösterilir.

Açıklama notlarının dipnotları ile karışmaması için kaynak dipnotları sayılar ile ifade edilirken açıklama notları işaretlerle ifade edilebilir örneğin(*)

Dipnot Yazım Kuralları

Bir kitap dipnotta tanıtılırken sırasıyla ; Yazar adı, kitap adı ve yayım bilgileri yazılır. Yazar adı ad soyad şeklinde yazılır isimlerin yalnızca baş harfleri büyük harfle yazılır. Kitap adı yazılırken sadece baş harfleri büyük italik veya koyu punto ile yazılır.

Yayın bilgilerinde ise yayım yeri, yayımlayan ve yayım tarihi yer alır.Araştırmacı kitabın kaçıncı basım olduğunu belirtmesi gerekir. Bu “2.b.”, “2nci bas”, “2nd ed.” Şekilleri ile gösterilir.Basım yeri belirtirilken yayım evinin bulunduğu şehir belirtilir. Yeri bilinmeyen kaynaklarada [y.y] yer yok kısaltması kullanılır. Yayın tarihi bilinmeyen kaynaklardada [t.y] tarih yok kullanılır.

Kitap hangi sayfasından alıntı yapıldığı sayfa numarası belitirilerek dipnotta gösterilir. Örneğin; “s. 80” veya sayfa aralığı kullanılırsa “ss. 15-18”.

Kullanılan kaynak dergi bülten gibi periyodik yayınlanıyorsa bunu gösterilişi; Yazar Adı ve Soyadı, “Makalenin Adı”, Derginin Adı , Cilt no.su, Sayı no.su(Ay, Yıl), Sayfa no.su şeklindedir.

Bir dipnotta geçen kaynağa yeniden başvurulursa sonrakinda yalnızca yazarın soyadı ve sayfa numarasını göstermek yeterli olur.

Bibliyografya Hazırlama

Metin içerisinde başvurulan kaynakların tümü araştırm raporunun sonuna konulan bibliyografyada alfabe sırasına göre tanıtılırlar. Biliyografyaya kaydedilen kaynak sayısı ile metinde başvurulan kaynak saysının tam olarak eşit olması gerekir. Bibliyografyalar yazar soyadına göre alfabetik olarak düzenlenirler. Yazar gerçek kişi olabileceği gibi bir kurumda olabilir. Biliyografya yazımında iki yöntem vardır: Yazar-Tarih sistemi (YT) yada Yazar- Sayfa Numarası sistemi (YS). YT sisteminde yazarın ilk adı kısaltılarak diğerinde ise kısaltılmadan verilir. Örneklerimiz YS’ye göre olacaktır.

Kaynak tek yazardan oluşuyorsa;

Seyidoğlu, Halil. Bilimsel Araştırma ve Yazma El Kitabı, İstanbul: Güzem Yayınları, 2000.

Kaynak iki yazardan oluşuyorsa;

Aydın, A. ve Fuat Güçlü. Türkiye’nin Toplumsal Yapısı (2.b.). Ankara: Bilim Yayınevi, 1998.

Kaynak ikiden fazla yazardan oluşuyorsa ilk yazarın isminden önce soyadı, ilk ad gelicek biçimde değişiklik yapılır. Sonrakilerin isimleri normal yazılır.

Kaynak bir dergi makalesi ise; Makale adı tırnak içerisinde yazılır.

Gökçe, Mehmet. “Türkiye Dış Ticaretinin İncelenmesi.” İktisadi Araştırmalar Dergisi 12 (1997).

Kaynak yabancı dilden çeviri ise; Yazarın soyadı ile başlanır daha sonra kitap başlığına yer verilir ve daha sonra da çevirmenin adı ile basım bilgileri kaydedilir.

Aliye, H. Dünya Siyasetinde Azerbeycan Petrolü Çev. Abdullah Çiftçi ve Ergun Kocabıyık. İstanbul: Sabah Kitapları, 1998.

Asıl ilgi konusu olan çevirinin kendisi ise çevirmen ile başlanır.

Kaynak Web adresi ise; Web adresleri altı çizili olabileceği gibi italik veya koyu punta ile yazılabilir. Web sitesinin referanslar listesinde gösterilmesiyle ilgili genel bir kalıp aşağıdaki gibidir.

Yazarın Soyadı. (Tarih). Başlık ve varsa yayın bilgileri. Erişim: Web Adresi [Ziyaret Tarihi]

Bununla ilgili örnekte ;

Rodrigues, D. (25 Eylül 1996). The Research Paper and the World Wide Web Online Guide. Erişim: http://www.prenhall.com/rodrigues [6 Şubat 2000].

12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

İcra Hukuku, hukukun varoluş amacı olan “hukuki himaye” kavramını yoğun olarak uygulamaya geçiren bir daldır. İcra hukukunun temel amacı, borçlular karşısında alacaklıların haklarını korumaktır. Bu gayeye uygun olarak işleyen icra prosedüründe, maddi hukuk taleplerinin devlet kuvveti ile gerçekleştirilmesinde, diğer hak sahiplerinin menfaati ihlal edilebilir.

İşte bu sakıncayı önlemek amacıyla menfaatleri tehlikede olan hak sahiplerine, haklarını korumaları için olanaklar sağlayan müesseseler düzenlenmiştir.

İstihkak davaları da bu koruyucu müesseselerden biridir. Sadece İcra ve İflas Kanunumuzda değil Medeni Kanunumuzda da düzenlenen bu dava türü, uygulamada Eşya Hukukunda “adi istihkak davası”, Miras Hukukunda “miras nedeniyle istihkak davası” ve İcra Hukukunda da “haciz ve iflas nedeniyle istihkak davası” olarak isimlendirilerek karışıklığı önleme amacı güdülmüştür.

Bu çalışmamızda, istihkak davaları İcra Hukuku yönünden ele alınacak, hacizden doğan istihkak davalarının üzerinde ayrıntılı olarak durulacaktır.

Çalışmamızın başında istihkak ve istihkak iddiası kavramları açıklığa kavuşturulduktan sonra istihkak davası prosedürü çeşitli alt başlıklar ve ihtimaller dahilinde incelenecektir.

Ve nihayet çalışmamız genel bir değerlendirmeyle sona erdirilecektir.

MAHCUZ MALA İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

İSTİHKAK KAVRAMI

Sözlük anlamında istihkak; hal istemek, hak ediş, bir şey üzerinde hak iddiasında bulunma demektir. Başka bir deyişle bir şeyin birisi için sabit bir hak olmasının meydana çıkmasıdır.

İstihkak davası ise, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddiasında bulunmayı konu alan dava olarak tanımlanmıştır.

İstihkak davalarının gayesi, mülkiyet hakkını tespit olmayıp bu hakkın muhtevasına uygun fiili bir durum yaratmak yani şeyin malike iadesini temin etmektir.Böylece hem üçüncü kişilerin hakkı korunacak, hem de kötüniyetli borçlu ve üçüncü kişilerin alacaklının hakkını almasına engel olunacaktır.

DAVANIN AÇILMASI İÇİN GEREKLİ OLAN ŞARTLAR

Usulüne Uygun Bir Haciz İşlemi

İstihkak davasının açılması için gerekli olan en önemli şart, borçluya ait olduğu düşünülen bir malın haczedilmesidir. Bu haczin kesin haciz, ihtiyati haciz veya geçici bir haciz olması fark doğurmaz.

İİK 85/I’de de belirtildiği üzere, haciz ancak “borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta olan menkul mallarıyla gayrimenkulleri,alacak ve hakları” üzerine konabilir. Üçüncü şahısların bunlar üzerinde iddia ettikleri haklar nazara alınmaksızın haciz icra olunur. Burada önemli olan haczin sadece borçlunun malları üzerine konabilmesidir çünkü haciz yoluyla takipte borçlu, bütün malvarlığıyla sorumludur. Malın haciz sırasında borçlunun veya üçüncü şahsın elinde bulunması dahi önemsizdir.

Yine de, İİK 85/II’ye göre “borçlu tarafından başkasına ait olduğunu beyan edilen veya üçüncü şahıs tarafından ihtiyaten haczedilmiş yahut istihkak iddia edilmiş malların haczi en sonraya bırakılır.” Alacaklının üçüncü şahsa aidiyeti aşikar bir malın haczini istemesi hakkın suiistimali olacağından böyle bir talep nazara alınmamalıdır.

Davanın açılabilmesi için sadece haciz işleminin gerçekleştirilmiş olması değil, bu işlemin aynı zamanda usulüne uygun olması gerekir.

İstihkak İddiası

Haczedilen mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu ileri süren üçüncü şahsın bu iddiası bir dava ikamesine muadil değildir. Bu iddia ile istihkak davası açılmış olmaz. Üçüncü şahıs, mahcuz mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu beyan etmekle, sadece bir istihkak iddiasında bulunmuştur. İstihkak iddiasının bir davaya müncer olabilmesi için, icra dairesince ve taraflarca ifası gereken ihzari bir takım muamelelere ihtiyaç vardır.

İcra ve iflas kanunu, istihkak iddiasının dava safhasına intikalini mal borçlunun elinde iken haczedildiği takdirde, malın üçüncü şahsın zilyetliğinde iken haczedilmesi halinde olduğundan daha fazla geciktirmiştir. Zira eğer mal borçlunun zilyetliğinde ise, istihkak iddiasına itiraz icra dairesine yapılacak beyanla olduğu ve bu beyan işi hemen dava safhasına götürmeye yetmediği halde, mal borçlunun değil de üçüncü şahsın elinde haczedilirse itiraz istihkak iddiasında bulunana doğrudan doğruya dava açmak suretiyle olur.

Bu hususa çalışmanın ilerleyen bölümlerinde temas edilecektir.

İstihkak İddiasına Konu Olan Haklar

Kanun mahcuz mal üzerinde üçüncü şahsın hangi hakları iddia edebileceği hususuna 96. ve 99. maddelerde değinmiştir. İlk bakışta tahdidi bir sayım olarak kabul edilebilecek olan haklar gerek İsviçre gerekse Türk tatbikatı tarafından genişletilmiştir. Nitekim İsviçre doktrin ve tatbikatında mahcuz mala istihkak davasının bütün ayni hak iddialarına genişletilmesi fikri revaçtadır. Bu görüşe dayanarak kanunun sayımının tahdidi olmadığı söylenebilir. Ancak üçüncü şahısların münhasıran şahsi haklara dayanarak mahcuz mallar hakkındaki iddiaları da nazara alınmaz.

Fakat Türk tatbikatı, başkasının arsası üzerine inşa edilmiş olan bina hakkında aslında levazım sahibinin hakkı ayni olmayıp şahsi bir hak olduğu halde malzeme sahibine mahcuz mala istihkak davası açma imkanı vermiştir. Yine tatbikat, kiraladığı yerdeki mahsulün haczi üzerine, mahsulü yetiştiren kiracının- mülkiyet hakkını haiz olmadığı halde- istihkak davası açmasına imkan vermiştir.

Mülkiyet Hakkı

MK. 618. maddeye göre, bir şeye malik olan kimse o şeyle yasa çerçevesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını taşır. Haksız olarak o şeye el koyan herkese karşı istihkak davası açabilir ve her çeşit müdahalenin önlenmesini isteyebilir.Buna göre, istihkak iddiasında bulunmanın en doğal şekli, o mal üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmesidir. İleri sürülen mülkiyet hakkı müstakil, müşterek ve iştirak halinde bulunabilir.

MK. 619’a göre bir şeyin tamamlayıcı parçaları asıl şeyden ayrı olarak haczedilemeyeceklerinden ayrı bir istihkak davasına konu edilemezler. Yani malikin dışındaki kişiler tamamlayıcı parçalarda bağımsız olarak malik sayılamaz ve bu kişiler istihkak iddiasında bulunamazlar. Tabii semereler (MK. 620) ve teferruatta ise aksi bir uygulama söz konusudur. MK. 621’e göre teferruat üzerinde, asıl şeyden ayrı olarak mülkiyet hakkı ileri sürülebildiğine göre teferruat için istihkak iddiasında bulunulabilir.

Rehin Hakkı

Alacaklar için öngörülen teminat genellikle şahsi ve ayni olmak üzere ikiye ayrılır. Şahsi teminata tipik örnek “kefalet” ve ayni teminata da “rehin”dir.

Rehin konusunu nesneler oluşturur. Ancak Medeni Kanunumuzda, alacaklar ve diğer haklar üzerinde de rehin hakkının oluşturulabileceği öngörülmüştür.

Rehin hakkı konusuna göre taşınmaz ve taşınır rehni diye ikiye ayrılabilir.

Rehin hakkının da istihkak davasına konu olabileceği İİK. 96 ve 97’de açıkça düzenlenmiştir.

Taşınır malın alacaklıya teslimi ile taşınır rehni kurulduğuna göre, borçlunun elinde bulunan bir mal üzerinde kural olarak rehin hakkı kurulamaz. Çünkü hükmen teslim taşınır rehninde kabul edilmemiştir. Ancak teslimsiz rehinlerde, örneğin ticari işletme rehni ile hayvan rehninde üçüncü kişi rehin hakkını ileri sürerek istihkak iddiasında bulunabilir. MK. 864-867’de düzenlenmiş bulunan hapis hakkı da İİK 23 gereğince bir taşınır rehni türü olduğundan, hapis hakkı sahibi alacaklının bu hakkına dayanarak istihkak iddiasında bulunması mümkündür.Zira hapis hakkı sahibinin hakkı, alacaklının hakkından önce gelir.

Rehin Hakkı Dışındaki Sınırlı Ayni Haklar

İrtifak hakkı, intifa, sükna hakkı ve taşınmaz mükellefiyetine dayanılarak da haczedilen mala istihkak iddia edilebileceği hukukçular arasında ittifakla kabul edilmiş bulunulmaktadır. Kanunun sınırlı ayni haklardan sadece rehin hakkını zikretmiş olması bir misal hükmündedir.

İstihkak iddiası sınırlı ayni haklara dayanıyorsa, malın haczi bu ayni haklar ihlal edilmemek kaydı ile yapılır. Yani bu mallar üzerlerindeki yükümlülükle birlikte haczedilir.

Kişisel Haklar

Üçüncü kişiler, kural olarak kişisel haklarını ileri sürerek mahcuz mallar üzerinde istihkak iddiasında bulunamazlar. Ancak, hacizden önce oluşan bazı kişisel haklar üzerinde istihkak iddiası ileri sürülebilir:

“Tercih edilmesi gereken kişisel haklar” denilebilecek olan ve niteliği gereği hacizden önce gelmesi gereken kişisel haklar, istihkak davasına dayanak teşkil edebilir. Örneğin: hasılat kiracısının yetiştirdiği ürün üzerinde arazi sahibinin alacaklısına karşı hacizden önceki kira sözleşmesinden doğan kişisel hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunması, malik olmayan kimsenin başkasına kiraya verdiği şeyi kiracıdan geri isteme hakkı….vs.

“Kuvvetlendirilmiş kişisel haklar”, tapuya şerh verilmek suretiyle ayni hak etkisi kazanabilen kişisel haklardır. Şerh ile bu kişisel haklar ayni hak niteliği kazanamaz. Ancak şerh edilmeyen diğer kişisel haklara göre daha kuvvetli bir nitelik gösterebilir.

Bunlara örnek olarak; şufa (MK. 658), vefa ve iştira hakları (MK. 660) gösterilebilir.

Doktrinde bu hakların istihkak iddiasına konu olup olmayacağı tartışmalıdır:

Jaeger ve Uyar, bu hakların istihkak iddiasına konu olabileceği kanaatindeyken Yargıtay ise 1940 tarihli içtihadı birleştirme kararında tapuya şerh verilmiş şufa hakkı sahibinin istihkak iddiasında bulunma hakkını sınırlamıştır.

Hacizden doğan istihkak iddia ve davaları bakımından “mülkiyeti muhafaza kaydıyla yapılan satışlar” dahi (MK. 688) önem arz etmektedir.

Geçerli bir mülkiyeti muhafaza sözleşmesi ile satılmış olan taşınır malların henüz alıcının satış bedelinin tamamını ödeyerek malik durumuna gelmediği dönemde haczedilmesi halinde üç varsayımla karşılaşılır:

Malın satıcı tarafından haczi

Satıcı malik, taksidin ödenmemesindeki temerrüdden dolayı akitten rücu ederek malı geriye alabilir ya da ödenmeyen taksitler için cebri icraya girişebilir. Bu durumda takipte, kendisine ait malın haczini bizzat istemesi halinde o şey üzerindeki mülkiyetten vazgeçmiş sayılır.

Malın, satıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı mütemerrit değilse, satıcının alacaklıları garanti altında bulunan taksit alacaklarını haczedebilirler.Malı haczetmeleri durumunda alıcı, istihkak iddiasını ileri sürebilir.

Alıcı mütemerrit ise, alacaklılar bizzat malı haczedebilirler. Bu halde borçlu temerrüt nedeniyle fesih hakkını kullanmazsa haciz koyduran alacaklı İİK. 94 uyarınca bu yetkinin kendisine tanınmasını icra dairesinden isteyebilir.

Malın, alıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit ise, satıcı mukaveleden rücu ile şeyin istihkakına gidebilir.

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit değilse, alıcının alacaklıları mülkiyeti muhafaza kaydıyla satılan malı haczedebilirler. Ancak satıcıya, alıcı aleyhine icra takibine girişen üçüncü şahıslar karşısında bakiye kalan alacağı miktarınca rüçhan hakkı tanınarak artan kısım için haczin devam ettirilmesi icap eder.

Üçüncü kişi, borçluya ait taşınmazı “satış vaadi sözleşmesi” ile satın almış ve bu sözleşmeyi de tapuda işletmişse, bu şerhten sonra o taşınmaz üzerine konulacak -ipotek, haciz gibi- sınırlamalar kendisini etkilemeyeceğinden, sahip olduğu ve tapuya şerh ettiği hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunabilir.

İstihkak İddiasının Diğer Konuları

Alacaklar Üzerinde İstihkak İddiası

Borçlu, takip alacaklısına borçlu olduğu gibi üçüncü kişilerden de alacaklı olabilir. İşte bu alacak üzerinde başka bir üçüncü kişi, bu alacağın takip borçlusuna değil de kendisine ait olduğunu istihkak iddiası biçiminde ileri sürebilir.

Alacağın kıymetli evraka bağlı olması da istihkak davasını kimlerin açacağı yönünden önem arz etmektedir. Bilindiği üzere kıymetli evrakta hak, yani alacak senette mündemiçtir. Kıymetli evrak kimin elindeyse, hak sahibi odur. Bunun aksini ileri süren kimse, istihkak davasını açmakla yükümlüdür.

Adi Ortaklıkta İstihkak İddiası

Ortağın kişisel alacaklılarının ortağı takibi

BK. 534’e göre; adi ortaklıklarda, adi ortaklardan birinin kişisel borcundan dolayı, ortaklık malvarlığına –teknik olarak- haciz konulamaz. Ancak borçlu ortağın tasfiye payına haciz konulabilir. Eğer ortaklık malları haczedilmişse, diğer ortak(lar) istihkak iddiasında bulunarak bu haczi kaldırtabilir.

Ortağın kişisel alacaklılarının adi ortaklığı takibi

Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için ortağın kişisel alacaklısı adi ortaklık aleyhine icra takibinde bulunamaz. Hatta, söz konusu olan borç, ortakların borcu olmadığı için, alacaklı her bir ortağa ayrı ayrı icra takibi de yapamaz.

İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

Mahcuz mala istihkak davasında mahcuz mal, borçlunun elinde ise İİK. 97 uyarınca üçüncü şahıs davayı alacaklıya karşı açacaktır. Fakat mal üçüncü şahsın elinde ise, bu halde davayı alacaklının İİK. 99 uyarınca üçüncü şahsa karşı açması gerekir. Buradan da anlaşıldığı gibi, davada taraf rolleri, malın borçlu veya üçüncü şahsın elinde bulunmasına göre değişiklik arz etmektedir.

Prosedürü bu anlamda farklı başlıklarda incelemeden önce kanunda belirtilen “elde bulundurma” kavramı ile anlatılmak istenen şeye kısaca değinelim:

Hacizli malı elde bulundurma, hukuki bir kavram olan zilyetliğin karşıtı olarak kullanılmamıştır. Kastedilen hususun, zilyetliğin maddi ve harici öğesi olan “şey üzerinde egemenlik, fiili tasarruf kudreti” olduğu doktrinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Taşınırlar için geçerli olan bu kural taşınmazlar için söz konusu değildir. Taşınmaz, tapu sicilinde kimin adına kayıtlı gözüküyorsa onun malı sayılır ve ancak onun borcundan dolayı haczedilebilir. Yani sicil zilyetliğine kim sahip ise onun malı elinde bulundurduğu kabul edilir.

Kıymetli evraka bağlı haklara, bunları fiilen elinde bulunduran kimse zilyet sayılır.

Diğer alacaklarda ise, elinde bulundurma koşulunu, “hak üzerinde fiilen tasarruf edebilmek olanağına sahip olan kimse” gerçekleştirir.

Malı muhtelif şahıslar ellerinde bulunduruyorlarsa; örneğin, borçlu ile istihkak iddiasında bulunan üçüncü kişi haczedilen menkul malı birlikte ellerinde bulunduruyorlarsa, hacizli mal İİK. 97 a’ya göre borçlunun elinde sayılır.

Bunlar dışında, kiralanan yerde bulunan malları, kiracının elinde bulundurduğu kabul edilir. Ancak kiracı kiralanmış olan yerde bilfiil oturmuyorsa, o yerde bulunan şeylerde artık zilyed sayılmaz; zilyed, bu malları fiilen kullanan kimsedir.

Malın Borçlunun Elinde Bulunması Hali

İstihkak iddiasında bulunulması

İstihkak iddiası haczedilen mal üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet veya rehin hakkı iddia etmesi veya borçlu tarafından, haczedilen malın üçüncü kişinin mülkü veya rehni olduğunu ileri sürmesidir.

Sözlü veya yazılı olabilen İstihkak iddiası iki şekilde ileri sürülebilir:

Haciz sırasında

Borçlunun elinde bulunan mal haczedilirken, borçlu bu malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği veya borçlunun elinde iken haczedilen mal üzerinde bir üçüncü kişi tarafından mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, haczi yapan memur bu istihkak iddiasını haciz tutanağına geçirir ve iddia ve alacaklı ile borçluya bildirilir.

Haczin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde

Üçüncü şahıs, haciz zamanında işe müdahale edebilecek durumda bulunmuyorsa, İİK. 97/9 uyarınca mahcuz mal ve satışı sonucu elde edilen para (pretium succedit in locum rei) memurun elinde bulunduğu müddetçe istihkak talebinde bulunmak hakkına sahiptir. Ancak paraların paylaştırılmasından sonra bu davanın açılmasına imkan verilmemiştir.

Bu durumda üçüncü kişi ancak haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içerisinde istihkak iddiasında bulunabilir.

Yedi günlük istihkak iddiasında bulunma süresi hak düşürücü süre olup İcra dairesince doğrudan doğruya gözetilir. Yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunulmazsa artık o takipte bu iddiayı ileri sürme hakkı kaybedilmiş olur.Borçlunun elinde iken haczedilen bir mal hakkında bir üçüncü kişi icra dairesine gelerek istihkak iddiasında bulunursa, bu istihkak iddiası da haciz tutanağına geçirilir.

Ayrıca İİK 103’e göre yapılacak bu bildirimle, bu iddiaya karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük süre verilir. Üç günlük süre verilmeden yapılan tebligatlar geçersizdir.

Haczin Öğrenilmesinin İspatı ve Kanuni Karine

Alacaklı, yedi günlük istihkak süresinin geçirildiğini, müddeinin daha önce haczi öğrendiğini iddia ettiği takdirde bunu kendisi kanıtlamalıdır. Aksi takdirde istihkak müddeisinin bildirdiği tarih haczi öğrenme tarihi sayılır.

Tüzel kişilerde haczi öğrenme tarihi, dava açmaya yetkili makamın öğrenme günüdür.

İştirak halinde bulunan bir mal veya miras payının haczi halinde paydaşlardan en sonuncusunun öğrenme tarihi haczi öğrenme olarak kabul edilir.

Kanuni tarafından düzenlenen bir karineye göre ise, istihkak iddiasının yapıldığı tarihte veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler veya bu şahısların iş ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya davanın açıldığı tarihte malın haczini öğrenmiş sayılırlar.

İstihkak İddiasına İtiraz Edilmemesi

İİK. 96/II’ye göre; alacaklı ya da borçlu, icra dairesi tarafından kendilerine tanınan üç günlük süre içinde istihkak iddiasına itiraz etmezlerse, istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Buna göre de, istihkak iddiası olarak ileri sürülen hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kaldırılır; ileri sürülen hak sınırlı ayni hak ise, mal bu sınırlı ayni hak ile kısıtlı olarak haczedilmiş sayılır.

İstihkak iddiasına İtiraz Edilmesi

İİK. 97/I’e göre; alacaklı ve borçlu, kendisine verilen üç günlük süre içinde sözlü ya da yazılı olarak üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz ederse, icra müdürü dosyayı hemen icra tetkik merciine verir.Bunun için itirazda bulunanların bir istemine gerek yoktur.

İcra müdürünün, istihkak iddiası üzerine 97.maddeye göre işlem yapmaması, süresiz şikayet konusu olur.

Tetkik merci, dosyayı inceler ve gerekirse ilgilileri duruşmaya çağırır. Yapacağı araştırma ve inceleme sonunda varacağı kanıya göre takibin devamı veya ertelenmesi hakkında bir karar verir. Tetkik merciinin, istihkak iddiasının esası hakkında karar vermesi isabetsiz ve yasaya aykırı olur.

Tetkik mercii, kural olarak istihkak iddia edilen mal hakkındaki takibin ertelenmesine karar verir; bu halde üçüncü kişiden haksız çıktığı takdirde alacaklının olası zararına karşı İİK. 36’da gösterilen bir teminat alınır. Bu teminatın cins ve tutarı mevcut delillerin niteliğine göre takdir olunur. Fakat merci, istihkak iddiasının doğruluğuna kanaat getirirse davacıyı teminattan muaf tutabilir.

Ancak, istihkak davasının üçüncü kişi tarafından sırf satışı geri bırakmak amacıyla kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde, tetkik merci takibin devamına karar verir.

İİK. 97/V’e göre, takibin devamına ilişkin tetkik merci kararı temyiz edilemez.

Takibin ertelenmesi veya devamı hakkındaki kararın istihkak iddiasında bulunana tebliği üzerine dava aşaması başlar.

İstihkak Davası

Davanın Açılması

İİK. 97/VI’ya göre; Üçüncü kişi, takibin ertelenmesi veya devamına ilişkin tetkik mercii kararının kendisine tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açabilir. Aksi takdirde, haciz koydurmuş olan alacaklıya karşı istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve alacaklı artık o malın satılmasını isteyebilir.Buradaki feragat ancak derdest takip bakımından hüküm doğurur. Bu sebeple feragatin maddi hukuk münasebetine bir tesiri olmadığı gibi sonraki bir takipte de herhangi bir hükme sahip değildir.

Davanın yedi gün içinde açılması gerekse de, üçüncü kişi bu kararın tebliğini beklemeden de dava açabilir.

Buradaki yedi günlük süre hak düşürücü süre olduğundan, tetkik mercii tarafından resen göz önünde tutulur.

Ancak kendisine istihkak talebinde bulunmak imkanı verilmemiş üçüncü şahıs, haczi edilen şey hakkında veya satılıp da bedeli henüz alacaklıya verilmemiş ise bedeli hakkında istihkak davası açabilir. Burada da üçüncü şahıs, istihkak iddia ettiği malın haczini öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde davayı açması gerekir.Bu takdirde merci, takibin talik edilip edilmeyeceği hakkında acele karar verir. Mahcuz mal satılmış ise merci bedelin muhakeme neticesine kadar mevkuf tutulması veya teminatlı veya teminatsız alacaklıya verilmesi hususunda ayrıca karar verir.

Davada Taraflar

Davacı: Haczi yapılan mal veya mallar borçlu elinde ise, istihkak davasını üçüncü kişi açar ve bu suretle davayı açan kimse, davacı sıfatını kazanır.

Mal veya mallar üzerinde müşterek mülkiyet varsa, maliklerden biri sadece kendi payı için dava açabilir. İştirak halinde mülkiyet varsa, davanın bütün malikler tarafından açılması gerekir.

İstihkak davasını borçlu hiçbir zaman açamaz.

Davalı:Davalı, haczi isteyen ve yaptıran ve aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklıdır.

Eğer haciz sırasında borçlu da malın kendisine ait olduğunu ileri sürmüşse, açılacak istihkak davasında davalı olarak gösterilir.

Görev-Yetki

Görev: İİK 97/6’ya göre, istihkak davalarına bakmaya icra tetkik mercileri görevlidir.

Her ne kadar HUMK. 512/1’de “mahkeme” den söz edilmekte ise de bunu icra tetkik mercii olarak anlamak gerekir.

İİK. 261/son hükmünden, ihtiyati hacizde de istihkak prosedürünün icrai hacizlerde olduğu gibi yürütüleceği anlaşılmaktadır.

Ayrıca icra hakimliği teşkilatı olan yerlerde istihkak davalarına bu hakimler bakacaktır. İcra hakimliği olmayan yerlerde bu görev asliye hukuk hakimlerine aittir.Ancak asliye hukuk hakimi, davaya icra tetkik merci hakimi sıfatıyla baktığını tutanakta ve kararda göstermelidir.

Yetki: İstihkak davalarında yetkiye ilişkin hükümleri HUMK. düzenlemiştir. HUMK. 512’ye göre, taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına eşyanın bulunduğu veya haczin vazolunduğu yer (icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yer) mahkemesinde bakılır. Buna göre taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına bakmaya yetkili icra tetkik mercileri:

İcra takibinin yapıldığı yer icra dairesince, bu yerdeki mallara haciz konmuşsa istihkak davası burada açılır.

Haczedilecek eşya icra takibinin yapıldığı yerden başka yerdeyse, haciz istinabe yoluyla yapılır. Bu durumda istihkak davası, eşyanın bulunduğu yerde açılabilir.

HUMK. 9’daki genel kurala göre dava, davalının bulunduğu yerde de açılabilir.

Taşınmaz mallara konulan hacze karşı istihkak davalarında yetkili yer, HUMK 13’e göre bu taşınmazın bulunduğu yer icra tetkik merciidir.

Yargılama Usulü

Uygulanacak usul: İİK 97/XI’e göre, istihkak davasına genel hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne (HUMK. 507-511) göre duruşmalı olarak görülür.

İstihkak davası acele işlerden olduğundan ve bundan başka basit yargılama usulüne tabi bulunduğundan, bu davlara adli tatilde de bakılır(HUMK 176).

İspat: Uyuşmazlık konusu malın borçlunun ya da üçüncü kişinin elinde haczedilmiş olmasına göre ispat yükü yer değiştirir. Borçlunun elinde bulunduğu sırada haczedilen mallar hakkında üçüncü kişi tarafından açılan istihkak davalarında ispat yükü, davacı üçüncü kişiye düşer.

Ancak bazı kötüniyetli borçlular, genellikle borçlarını öderken alacaklılara bazı güçlükler çıkarırlar. Ya mallarını kaçırırlar ya da hileli veya danışıklı işler yaparak mal varlığını azaltırlar. İşte bu gibi hileli işlemlere ve anlaşmalara karşı borçlunun gerçek alacaklılarını korumak için, kanun istihkak davası hakkında bazı karinelerle birlikte son fıkradaki özel ispat koşulları öngörmüştür.

Bu hükümleri içeren İİK. 97/a’yı incelersek bu kanun maddesinin öncelikle karineleri düzenlediğini görürüz:

Bir menkul malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Yani borçlunun, menkul bir malın maliki sayılması için asli zilyed olması şart değildir, sadece elinde bulundurmuş olması yeterlidir.

Borçlu ile üçüncü kişilerin menkul malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde sayılır.

Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farzolunur.

Yukarıda açıklanan karinelerin aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. İİK 97/a’nın son fıkrasında da bazı özel ispat koşulları düzenlenmiştir. Buna göre istihkak davacısı,

Malı ne suretle iktisap ettiğini yani hangi hukuki sebebe dayanarak mal üzerinde ileri sürdüğü hakkı kazanmış olduğunu ispat etmelidir.

Borçlunun elinde bulundurmasını gerektiren hukuki ve fiili sebep ve hadiseleri göstermek ve bunları ispat etmek zorundadır.

Ayrıca üçüncü kişi sadece malı iktisap ettiğini ispat etmekle yükümlülüğünü yerine getirmiş olmaz; iktisap olanağına da sahip olduğunu yani malın karşılığı olan parayı sağlayabilecek güçte bulunduğunu makul bir şekilde kanıtlamalıdır.

Belirtilmek gerekir ki; buradaki ispat koşulları yalnız üçüncü kişilerin açtıkları istihkak davasında söz konusudur.

Taraflar, iddia ve savunmalarını her türlü delillerle isbat edebilirler. Bu deliller; ikrar, yazılı delil, taraflar tacir ise ticari defterler, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif, fatura ve yemin olabilir. Tarafların gösterecekleri bütün bu deliller, tetkik mercii hakimi tarafından serbestçe takdir olunur.

Davanın Sonuçları

- Davanın Reddi:

İstihkak davasının amacı, mahcuz mal üzerinde icra takibinin devamına olanak bulunup bulunmadığını saptamaktan ibaret olduğuna göre tetkik mercii, davacı üçüncü kişinin iddiasının haksız olduğu kanısına varırsa ve böylece dava redle sonuçlanırsa, mahcuz malın üzerindeki haczin ve icra takibinin devam edeceği kesinleşmiş olur. Böylece alacaklı, malı paraya çevirttirip alacağını alma hakkını kazanır. Takibin talikine karar alınmış idi ise bu karar da kendiliğinden kalkar.

İstihkak ilamları, İİK 363/7’ye göre kabili temyizdir. Bunun için davacı İİK.97/14 gereğince icra dairesinden mühlet(icranın geri bırakılmasını) ister. Verilen mühlet içinde Yargıtay’dan tehiri icra kararı getirilmezse takibe devam olunur.

Temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. 364. madde burada uygulanmaz. Çünkü bu madde, sadece takip hukukuna ilişkin kararların temyizine münhasır bir hükümdür; istihkak davalarına ilişkin kararları kapsamaz.

İstihkak davasının reddi sonucunda ayrıca davacı, İİK. 97/13 hükmünce tazminatla sorumlu olur. Önceden takibin talikine karar verilmişse, alacaklının bu yüzden tahsili geciken alacak tutarının %15’inden aşağı olmamak üzere davacıdan tazminat alınır. Bu hükme göre tazminata hükmedebilmek için davacının haksız çıkması yeterlidir, ayrıca kötüniyetli olması aranmaz.

Zarar tutarının %15’den fazla olduğu ileri sürülürse alacaklının bunu ispat etmesi gerekir.

-Davanın Kabulü:

Üçüncü kişi istihkak davasını kazandığı takdirde iddia ettiği hakkın niteliğine göre mahcuz mal üzerindeki haciz kalkar veya davacının o mal üzerindeki hakkına halel gelmemek kaydıyla devam eder.

Örneğin: Üçüncü kişinin iddia ettiği hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kalkar ve mal üçüncü kişiye verilir. Üçüncü kişinin hacizli mal üzerinde başka bir ayni hak sahibi olduğuna karar verilirse, mal bu ayni hakka zarar gelmemek şartıyla haczedilmiş olur.

İİK. 97/15’e göre haczolunan mal değerinin asgari %15’i tutarında tazminata hükmedebilmek için alacaklı veya borçlunun üçüncü kişinin istihkak iddiasına kötüniyetle itiraz etmiş olmaları gerekir. Kötüniyetten maksat, mahcuzun üçüncü kişiye ait olduğunu bile bile istihkak iddiasına karşı koymaktır.

Üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz yapılmadan doğrudan doğruya mercie dava açılırsa davacı lehine tazminata hükmedilmez.

İtiraz eden alacaklı veya borçludan hangisi kötüniyetli ise tazminat yalnız onun hakkında uygulanır.

İİK. 97. maddesinin 13. fıkrasında tazminat alacak tutarı üzerinden hükmedildiği takdirde 15. fıkrasında mahcuz malın değeri üzerinden hükmedilmektedir.

Tazminata hükmedebilmek için talebe ihtiyaç olup olmadığı ise doktrinde tartışmalıdır.

KAYGANACIOĞLU’na göre, her iki fıkradaki “tazminat alınmasına hükmolunur” sözcüklerinin emredici niteliğinden tazminata hükmedebilmek için talebe gerek olmadığı anlamı çıkar.

ERİŞ’e göre ise, tazminata hükmedilebilmesi için davacının, davalı alacaklı veya borçlunun kötüniyetli olduğunu ileri sürerek bunu ispat etmesi yanında tazminatı da istemesi de gerekir.

UYAR’a göre de, bu maddede yer alan tazminat hükmü kamu düzeniyle ilgili olmadığı için ayrıca istemde bulunulmaması halinde Tetkik Mercii tazminata hükmedemez.

Malın Üçüncü Şahsın Elinde Bulunması Hali

Alacaklının haciz istemi üzerine icra müdürü, takip konusu alacak için gerek borçlunun iş ve ev adresinde gerekse üçüncü kişilerin elinde bulunan malları haczeder ve haczedilen mallar hakkında borçlunun ve üçüncü kişilerin iddialarını haciz tutanağına yazar. Bunu takiben icra müdürü, üçüncü kişi aleyhine –tetkik merciinde- istihkak davası açmak üzere alacaklıya yedi günlük bir süre verir.

İşte İİK 99’a göre yukarda açıklandığı şekilde başlayan prosedür ile İİK 97’deki prosedür birçok açıdan benzerlikler arz etmektedir. Bu sebeple yukarıda belirtilen aşamaların tekrarı gereksiz olacağından, biz bu çalışmamızda iki düzenleme arasındaki fark ve benzerlikleri bir başlık altında toplayarak incelemeye çalışacağız:

İİK. 97 ve İİK. 99 Arasındaki Fark ve Benzerlikler

İİK. 99’a göre, alacaklıya dava açmak için verilecek yedi günlük süre, icra müdürü tarafından verilecektir; yoksa icra müdürü üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunmasını takiben “istihkak iddiası hakkında karar verilmek üzere” dosyayı Tetkik Merciine gönderemez. Halbuki İİK. 97’ye göre bu süreyi tetkik mercii verecektir.

İİK. 99, 97. maddeye göre daha basit olarak düzenlenmiştir. 99. maddede gerek alacaklıya ve gerekse borçluya istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek hususunda tebligata gerek bulunmamaktadır.

İİK. 99’a göre, haciz edilen mal üçüncü kişinin zilyetliğinde olduğu için bu üçüncü kişinin istihkak iddiasını ileri sürmesi ile bir karara gerek olmaksızın icra takibi duracaktır. Halbuki İİK. 97’ye göre, icra takibinin durması bakımından tetkik merciinin karar vermesi gerekir.

Yedi günlük dava açma süresi, alacaklının haczi öğrendiği tarihten değil icra müdürünün süre verdiğini alacaklıya tefhim veya tebliğ ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar.İİK 97’de de kural olarak tefhim ve tebliğ tarihi esas alınmış olunmakla birlikte kendisine istihkak talebinde bulunma imkanı tanınmamış üçüncü şahıslar bedelin alacaklıya verilmemiş olması kaydıyla haczi öğrenme tarihlerinden itibaren bedel üzerinde istihkak davası açabiliyorlardı.

İİK. 99’a göre, istihkak davasını alacaklının açması ve bu davada husumeti üçüncü kişiye yöneltmesi gerekir. Yani İİK 97’ye nazaran davacı ve davalı sıfatları farklılık göstermektedir.

İİK. 99’da istihkak davasının hangi usule göre inceleneceği ve davada ispat yükünün kime ait olacağı düzenlenmemiş olmakla beraber, İİK. 97/11-12, 99.madde çerçevesinde açılacak davalarda da aynen uygulanır. Ör: Açılan istihkak davasında hacizli malı elinde bulunduran üçüncü kişi mülkiyet karinesinden yararlanacağı için ispat yükü de alacaklıdadır.

İİK. 99’da İİK.97’de öngörüldüğü gibi bir tazminat düzenlenmemiştir. Doktrinde, yasada açık bir hüküm bulunmadığından, dava sonucunda tazminata hükmedilemeyeceği, buna karşı, mahkemede ayrıca açılabilecek bir davada, eğer koşulları oluşursa tazminat istenebileceği belirtilmiştir.Nitekim ERİŞ ve KURU da bu görüştedir.

YÜKSEK MAHKEME de eski içtihatlarında bu görüşü benimsemişken, sonraki uygulamalarında aksini belirterek yeni bir içtihat oluşturmuştur.

Malı Borçlu ile Üçüncü Şahsın Birlikte Elde Bulundurmaları Hali

Borçlu ile üçüncü kişinin menkul bir malı birlikte elde bulundurmaları halinde dahi, mal borçlunun elinde sayılır. Buna göre, bu halde de istihkak davasını açmak külfeti, borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran üçüncü kişiye düşer.

Buna karşın, davayı alacaklı da açmış olabilir. Alacaklının bu davayı açmış olması halinde, dava sırf bu nedenle reddedilemez. Davayı kim açmış olursa olsun, davada isbat külfeti üçüncü kişiye aittir.

Üçüncü kişi, İİK. 97’ye göre, alacaklıya karşı açacağı istihkak davasında yasal karinenin aksini ispat etmekle yükümlüdür. Bu yüzden de, haciz edilen mala borçlunun malik olmadığını ve kendisinin gerçek malik olduğunu ispat edecektir.

İİK 97/a’da öngörülen karineye karşılık aynı maddenin 3. cümlesinde de üçüncü kişi yararına bir karine getirilmiştir.Yukarıda ispat adı altında işlediğimiz hükme göre, “Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur”. Bu hüküm, belirtilen üçüncü kişilerin ispatı açısından kolaylık getirmiştir.

Malın Çalınmış veya Kaybolmuş Bir Mal Olması Hali

İİK. 98’de çalınmış veya zayi olmuş mallar hakkında MK’nın 902, 903 ve 904. maddeleri saklı tutulmuştur. Yani bu şeyler hakkında MK hükümleri uyarınca istihkak davası açılabilir.

MK 902’ye göre, çalınmış veya zayi olmuş malın hakiki sahibi mahcuzun paraya çevrilmesinden ve paraların paylaştırılmasından sonra dahi çalınma ve ziya tarihinden itibaren beş sene içinde istihkak davası açabilir.

Müzayedede bu malı satın almış olan kimsenin iyiniyeti davanın kabulüne engel olmaz. Ancak satın alanın satıcıya ödediği paranın kendisine verilmesi dava açma koşuludur.

Üçüncü şahsın malını borçluya emanet etmiş olduğu durumlarda mal icra dairesi tarafından satıldıktan sonra bedeli üzerinde de alacaklıya verilinceye kadar dava açılabilir.

İİK. 98/2 uyarınca icra dairesi tarafından pazarlık suretiyle yapılan satışı, MK. 902’de öngörülen “aleni müzayede” yani açık arttırma hükmünde saymak gerekir.

SONUÇ

Günümüzde yaşanılan ekonomik sıkıntılara paralel olarak borçlu ve alacaklı sıfatlarındaki artış, bu kişiler arasındaki problemlerin çözümünde kilit noktası olan İcra Hukukunun öneminin daha iyi kavranmasında araç olmuştur.

Menfaatlerin çatışması şeklinde karşımıza çıkan davaların çözümünde, bu menfaatler arasında bir denge kurmayı amaçlayan hukuk bilimi, bu amacı teker teker kanunlarımızda gerçeklemiş; böylece İcra ve İflas Kanunumuzda da çatışmalardan bağımsız üçüncü kişilerin hakları göz önünde bulundurulmuştur.

Bu açıdan “İstihkak Davaları”nı, “mağdurun hakkını korurken haklının mağduriyetini önleyen” davalar olarak tanımlayabiliriz.

İcra ve İflas Kanunumuzun 96 ve 99. maddeleri arasında düzenlenen bu davayı çalışmamızda ayrıntılarıyla incelemeye çalıştık.

Bu maddelerde, ağırlıklı olarak “malın borçlunun elinde bulunması hali”nin ele alınmıştır. Diğer ihtimaller, ana hatlarıyla düzenlenmiş; böylece ortaya bazı boşluklar çıkmıştır. Bu boşlukların doldurulmasında ise uygulama (yüksek mahkeme) ve doktrin büyük rol oynamıştır.

Örneğin, malın borçlunun elinde bulunması ihtimalinde yargılama usulü ve ispat da dahil olmak üzere bütün prosedür açıkça düzenlenmişken, malın üçüncü kişinin elinde bulunması ihtimalinde bu hususlara değinilmemiştir.

Her ne kadar buradaki boşluğun “bilinçli bir boşluk” olabileceği ve kanun koyucunun bir önceki ihtimalde genel bir düzenleme yaparak,bu düzenlemenin bir sonraki ihtimali de kapsamasının amaçlandığı ileri sürülebilirse de, çatışmaya sebebiyet vermemek amacıyla kanunumuzdaki boşlukların doldurulması hususunda yeni düzenlemelere gidilmelidir

KISALTMALAR

ABD Ankara Barosu Dergisi

AD Adalet Dergisi

age adı geçen eser

agm adı geçen makale

bkz. bakınız

dip. dipnot

E. Esas no

HD Hukuk Dairesi

HGK Hukuk Genel Kurulu

İBD İstanbul Barosu Dergisi

İç.Bir.K. İçtihadı Birleştirme Kararı

İİD İcra ve İflas Dairesi

İİK İcra ve İflas Kanunu

İÜHF İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

K. Karar no

RKD Resmi Kararlar Dergisi

s. sayfa

vd. ve devamı

YD Yargıtay Dergisi

yen.göz.geç yeniden gözden geçirilmiş

YKD Yargıtay Kararları Dergisi

YARARLANILAN KAYNAKLAR

ERİŞ, Gönen, “Açıklamalı-İçtihatlı Hacizden Doğan İstihkak Davaları”, Seçkin, Ankara 1994

ERTEN, Sadi, “İcra İflas Kanununun Bazı Maddelerini Değiştiren Yeni Kanun Tasarısı Muvacehesinde Haczedilen Mallara Ait İstihkak İddiaları ve Davaları”, AD, (2) 1964

KANIK, Tahir, “İstihkak Davaları”, Adalet Dergisi, (4)1951

KAYGANACIOĞLU, Mustafa, “İcra Hukukunda İstihkak Davası (I)”, YD, (4)1982

KAYGANACIOĞLU, Mustafa, “İcra Hukukunda İstihkak Davası (II)”, YD, (1-2)1983

KURU, Baki, “İcra ve İflas Hukuku”, 4.baskı, Ankara 1989

TEKİNAY, Selahattin Sulhi, “Hacizden Mütevellit İstihkak Davaları”,Doktora Tezi, İÜHF,İstanbul 1953

UYAR, Talih, “İcra Hukukunda İstihkak Davaları: İİK 96-99”, gen. 3.baskı, İzmir 1994

UYAR, Talih, “Hacizden Doğan İstihkak Davaları”, İBD, (7-8-9) 1985

UYAR, Talih, “İstihkak Davasında Yargılama Usulü”, Reha Poroy’a Armağan, İÜHF, İstanbul 1995

ÜSTÜNDAĞ, Saim, “İcra Hukukunun Esasları”, yen.göz.geç 7.Bası, İstanbul 2000

YILMAZ, Ejder, “Hukuk Sözlüğü”, genişletilmiş 5.baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 1996

12 Temmuz 2007

Dergı Array Yazarları

DERGI YAZARLARI

BERKAY ÇELİK : 1991 İskenderun doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. Sınıf öğrencisiyim.

CEM BÖLÜK : 1989 İskenderun doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. Sınıf öğrencisiyim.

İPEK BEREKET : 1990 Ankara doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. Sınıf öğrencisiyim.

ONUR BARAK : 1989 Adana doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. Sınıf öğrencisiyim.

SİNEM SEVİNÇLİ : 1990 İskenderun doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. Sınıf öğrencisiyim.

MEHMET UĞUR İNAL : 1990 İskenderun doğumluyum. İKEM İlköğretim Okulu 3. sınıf öğrencisiyim.

BİZE ULAŞMANIZ VE ELEŞTİRİLERİNİZ İÇİN

ADRES VE TELEFON NUMARALARI

ADRES : İKEM İlköğretim Okulu – 3/A Sınıfı

Subay Lojmanları Arkası İSKENDERUN

TELEFON : 613 20 35 – 613 31 85 – 613 50 04 – 447 73 67

A M A C I M I Z

Tüm İKEM Okulunda dergimizin okunmasını sağlamak ve ileride matbaada bastırıp yayınlatmak.

DERGİMİZİ ALDIĞINIZ, OKUDUĞUNUZ VE OKUTTUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİZ.

İ M Z A L A R

K O N U B A Ş L I Ğ I SAYFA NO

Dergi yazarlarının tanıtımı-Amaç 1

İçindekiler 2

Ödüllü Bilmece-Bulmaca 3

Duvar Yazıları 4

Fıkra Köşemiz 5

Trafiğin Sorunları 6

Yayalık ve Yaya Hakları 7

Trafik ile İlgili Sloganlar 8

Şiir Köşemiz 9

Ödüllü Yarışma 10

Bilim ve Teknik Köşemiz 11

Bunları Biliyor muydunuz ? 12

İngilizce Ödüllü Bulmaca 13

İki kırkayak tam olarak birbirlerine yapışırsa ne olur ?

Herkes arayınca mutlaka nerede para bulunur ?

Size ait olduğu halde sizden çok başkalarının kullandığı şey nedir ?

Biber suya düşese ne olur ?

Can niçin boğazdan gelir ?

Hangi kalede insan yaşamaz ?

Rüya nedir ?

Hangi havada yağmur olmaz ?

Tükenmez kalem neden tükenmez ?

Su yutmuş toprağa ne denir ?

Hangi maymun ağaca tırmanmaz ?

Hangi yolda trafik kazası olmaz ?

Kırmızı pelerine hangi boğa saldırmaz ?

İki dil bilen bunlardan birini nasıl konuşur ?

Çıt demeden çalıya düşer ?

Çok hızlı giden bir tırı kim tek elle durdurabilir ?

Adamın biri adliye salonunun önünden geçiyormuş, çatal–bıçak sesleri duymuş neden ?

Hangi piller patlar ?

Bir adamın evinde yangın çıkmış, adam tavandaymış, ölmemiş, neden ?

Penguenler neden sandalyeye oturmaz ?

Beş inek büyük bir caddede karşıdan karşıya nasıl geçer ?

BULMACA :

Berkay doğum gününe 4 arkadaşını çağırmış. Birinci arkadaşına pastasının 1/6’sını vermiş. İkinci arkadaşına kalan pastanın 1/5’ini vermiş. Üçüncü arkadaşına kalan pastanın 1/4’ünü vermiş. Dördüncü arkadaşına ise geriye kalan pastanın 1/3 ‘ünü vermiş. Artakalan pastasını ise minik köpeği ile eşit olarak paylaşmış. Acaba en büyük pastayı kim yemiştir.

NOT: Doğru cümleleri bulanlar en geç Mayıs ayı sonuna kadar İKEM İlköğetim Okulu 3/A sınıfında dergi yazarlarından birine müracaat edebilir. Ödüller ise çekiliş sonucu Haziran ayında verilecektir.

ÇALIŞMAK EĞLENCELİDİR, AMA ŞİMDİ EĞLENMENİN SIRASI DEĞİL !

BİTKİSEL HAYATA GİRDİM, SIRF YEŞİLLİK OLSUN DİYE !

SENİ GÖRÜNCE GÖZLERİM DOLAR, KULAKLARIM MARK…

GEÇEN GÜN BİR TAKSİ ÇEVİRDİM, HALA DÖNÜYOR !

RUHUNUZU SATMAYIN ! KİRAYA VERİN…

SIRTIMDA ÇOK ÇOK AĞIR BİR YÜK VAR, AAA ODA NE OKUL ÇANTASIYMIŞ !

AŞK ÇOK GÜZELDİR, HER NEREDE YAŞANIYOR VE YAŞATILIYORSA…

ÇOCUĞUNUZ OLDU ! GÖZÜNÜZ AYDIN, KULAKLARINIZ MANİSA…

AĞAÇ YAŞKEN EĞİLMİŞ, VE BİR DAHA DOĞRULAMAMIŞ !

ÇOCUĞUMA MAFYA ADINI VERDİM, ARTIK MAFYA BABASIYIM…

ALLAHIM, KENDİM İÇİN BİRŞEY İSTEMİYORUM, AMA ANNEME PARALI, GÜZEL VE AKILLI BİR GELİN NASİP ET…

ALTIN GİBİ BİR ÇOCUK VARMIŞ, KADIN BOZDURUP BİLEZİK YAPMIŞ !

PAHALI BİR KAZA

Adamın biri lüks mersedesiyle giderken, bir yayaya çarpmış ve yayanın ayakları kırılmış. Telaşa kapılan zengin şöför, hemen adamın yanına gidip :

- Sana para vereyim, beni şikayet etme, demiş.

Adam da cevap vermiş :

- Tamam, bana 100 Milyar lira ver, seni şikayet etmeyeyim demiş.

Zengin adam küplere binmiş.

- Sen beni milyarder mi sandın be adam, demiş.

Ayakları kırılan adam da gayet sakin cevap vermiş :

Ya sen, beni kırkayak mı sandın…

LASTİK PATLAMIŞ

Küçük temel yaz tatilinde bir kamyon şoförünün yanında muavinlik yapıyormuş. Bir gün geri manevra yapacak olan şoför, muavini Temel’I aşağıya indirip kendisine yardım etmesini istemiş. Temel inmiş, bir yandan bakıyor bir yandan da sesleniyormuş :

Cel… Ceeel.. Cel… Sağ yap cel.. Ha şimdu sol yap cel.. ceel… Cel… HOOOP Lastik Patladu….

Şoför hemen aşağıya inmiş. Bakmış. O da ne? Lastik patlamasına patlamış ama lastiğin altında kanlar içinde bir adam yatıyormuş… Şoför dehşetten kocaman açılmış gözlerle Temel’in üstüne yürümüş :

Neden söylemedin bana lastiğin altında adam olduğunu ?

Temel ise gayet sakin :

Ha ne bilirdum, Adamın cebinde çivi olduğuni ?

YAŞAYABİLMEK İÇİN

Ölümle sonuçlanan bir otomobil kazasından sonra, hakimin kendisini 2 yıl şoförlük yapmamaya mahkum ettiğini duyan şoför :

-Aman, hakim bey, benim yaşayabilmem, şoförlük yapabilmeme bağlı,

Diye yalvarınca, hakim :

-Başkalarının yaşayabilmesi de sizin şoförlük yapmamanıza bağlı…

PAROLAMIZ; TRAFIKTE SAYGI-YAŞAMDA SAĞLIK OLMALIDIR…

TRAFIKTE İLK ADIM “KURALLARA UYMAK” SON ADIM DA “KURALLARA UYMAK”TIR…

TRAFİK KURALLARINA UYARAK HERGÜN BİR INSANIN HAYATINI KURTARDIĞINIZI BİLİYOR MUYDUNUZ ?

SAYIN SÜRÜCÜLER, ARACINIZLA DEĞİL, TRAFİK KURALLARINA UYMAKLA ÖVÜNÜN…

TRAFİKTE KONTROLLERİN AMACI İNSANA SAYGIDIR…

SAYIN YAYALAR VE ARAÇ SÜRÜCÜLERI, TEKERLEKLİ SANDALYELERI AZALTMAK İÇİN TRAFİK IŞARETLERİNE UYALIM…

SAYIN SÜRÜCÜLER DUYGULARINIZLA DEĞİL, MANTIĞINIZLA ARAÇ KULLANIN…

BAŞARILI SÜRÜCÜ EN AZ KAZA YAPAN DEĞIL, KURALLARA UYAN SÜRÜCÜDÜR…

EMNİYET KEMERİNİZ TAKILI MI?…YÜZDE 99 YAŞAYACAKSINIZ…

KURALLARA UYMAK TRAFİĞİ, TRAFİK İSE YAŞAMI GÜZELLEŞTİRİR…

EMNİYET KEMERİNİZ SAVAŞTA GAZ MASKENİZ GİBİDİR.

KAZALARI OTOLAR DEĞİL SÜRÜCÜLER YAPAR…

İNSAN HASTANEYE BİRKAÇ DAKİKADA GİDER,FAKAT GERİ DÖNÜŞÜ ÇOK KEZ AYLAR SÜRER.

ARABANI SÜRERKEN DAHA ÇOK KENDİ TEDBİRİNE GÜVEN…

İNSAN SEVDİKLERİNDEN KAÇINI KAYBEDERSE O KADAR KEZ ÖLÜR…

HIZ YOLU KISALTMAZ, YAŞAMI KISALTIR…

HASTANELERİN DE MAĞAZALAR GİBİ VİTRİNLERİ OLSAYDI KAZALAR BU KADAR ÇOK OLMAZDI

BİR ANLIK DİKKATSİZLİK, ÖMÜR BOYU PİŞMANLIK…

GÜVENLİĞİ DENEME YOLU İLE ÖĞRENMEYİNİZ, BELKİ DE DERS ALMAYA VAKİT BULAMAZSINIZ.

BİZLER ET VE KEMİKTEN YAPILMIŞIZ, ARAÇLAR İSE DEMİR VE ÇELİKTEN, ONLARLA SAVAŞA GİRİŞMEYELİM…

EMNİYET KEMERSİZ SÜRÜCÜ, TENCEREDE ÇALKALANAN YUMURTA KADAR ÇARESİZDİR…

İLKESİ HIZ OLANIN ÖMRÜ AZ OLUR.

BİR ELİNDE TELEFON, BİR ELİNDE DİREKSİYON, BU GİDİŞLE HAYATINA VERİRSİN SON…

TRAFİK; T UTARLILIK,

R İAYET,

A KILLILIK,

F ARKEDİLMEK,

İ NCELİK,

K ABİLİYET DEMEKTİR.

HAYDİ İKEM’LİLER TRAFİKTE DE ÖRNEK OKUL OLALIM…

NOT: Yeni slogan üreten arkadaşlarımız dergi adresine iletebilirler.

Aşağıda verilen ipuçlarını kullanarak boşlukları doldurunuz ve cümleleri tamamlayınız.

Not : Bu yarışmaya yalnızca 2. 3. ve 4. sınıflar katılabilirler.

İPUÇLARI :

A = * S = © L = Ñ Ç = W İ = Y T = § N = Û

O = ¨ Ğ = F E = ª Ü = Z K = Ä R = Ò D = Y

SORUMUZ :

KAZA ANINDA :

112 [Û][¨ ][Ñ ][ ] [§ ][ª][Ñ][ª][ ][¨][Û][ ] [*][Ò][ * ][ ][ ][Û]

[W][ª][ ][Ò][ ] [ ][Z][ ][ª][Û][Ñ][Y][F][Y][ Û][Y] [©][*][F][Ñ][*]-

[ ][ ][Û]

[Ä][ª][Û][Y][Y] [ ][Z][ ][ª][Û][Ñ][Y][F][Y][ Û][Y][ ][Y] [©][*][F][Ñ][*]-

[ ][ ][Û]

[Y][Ñ][Ä] [ ][*][Ò][Y ][ ][ ][*] [ ][*][ ][Ñ] [*][ ][ ][Û]

NOT: Doğru cümleleri bulanlar en geç Mayıs ayı sonuna kadar İKEM İlköğetim Okulu 3/A sınıfında dergi yazarlarından birine müracaat edebilir. Ödüller ise çekiliş sonucu Haziran ayında verilecektir.

Dünyanın en gürültücü hayvanı mavi balinadır. Sesini öyle yükseltebilir ki suyun içinde 750 km. uzaklıktaki arkadaşları bile onu duyabilir. Diyelim ki mavi balina arkadaşlarıyla oyun oynamak istiyor. Ama arkadaşlarını bulamayabilir. İşte o zaman şöyle etrafı çınlatan bir şarkıyla arkadaşlarını oyuna davet edebilir…

Tükettiğimiz kağıdın % 75 ‘ini geri kazanabilseydik bir yılda 35 milyon adet ağacı kurtarabilirdik. Kağıtlarınızı tekrar kullanmanın yollarını bulun ve kağıdınızın kıymetini bilin.

Petrol ve kömürle işleyen fabrikalar atmosfere fazla miktarda zehirli gaz ve kimyasal madde yayar. Bunlar yağmur ve karla birleşerek yüzlerce kilometre uzaklığa rüzgarların yardımıyla gider ve asit yağmurları olarak yağarlar. Asit yağmurlarının yağdığı yerlerde ağaçlar hasar görür, göllerde yaşam sona erer.

Dünyada ilk elektronik bilgisayar Amerikada 1946 yılında yapılan ENIAK isimli makinedir.

Bir plastik pet şişenin doğa tarafından yok edilebilmesi için 100 yıl gereklidir. Bir teneke kola kutusu için ise tam 10 yıl gereklidir. Sokağa attığınız bir çiklet ise tam 5 yılda doğa tarafından yokedilebilmektedir.

Dünyada her yıl ikibuçuk milyon insan, sigaranın sebep olduğu hastalıklardan ölmektedir. Dünyada her yıl sigara alışkanlığı % 1 azalırken Türkiye’de her yıl % 2 oranında artmaktadır.

Suami Maharal adındaki bir hintli 17 yıl boyunca hiç oturmamış. Suçlu olduğu için hapishanede olan bu hintli, ancak uyurken bir tahtaya yaslanıyormuş. Bu onun en önemli lüksüymüş.

Amerikalı Matthew Mc Grary, ayaklarını yere çok sağlam basarmış. Niçin mi? Çünkü ayakları tam 60 numaraymış da ondan…

HÜCRENİN VE ATOMUN BÜYÜKLÜĞÜ

Tipik bir hücreyle bir atomu kıyasladığımz zaman atomun boyu ne kadardır. Bunu anlayabilmek için şöyle bir benzetme yapabiliriz:

Yanayana dizilen 2500 adet hücre 2,5 cm uzunluğunda bir çizgi oluşturur.

Aynı uzunlukta bir çizgiyi oluşturmak için ise 100 milyon Atom’un yanayana dizilmesi gereklidir.

Şimdi, Atomun boyu ne kadardır, anlayabildiniz mi ?

BİYOLOJİ NEDİR, BİYOLOG KİMDİR ?

Biyoloji canlı varlıklarla ilgilenen bir bilim dalıdır. Bu isim Yunanca Bios ve Logos sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Bios “yaşam”, Logos ise “bilgi” anlamına gelir.

Biyoloji ile ilgilenen insanlara “Biyolog” denir. Biyolojiden pekçok bilim doğmuştur:

Zooloji hayvanlarla ilgilenir.

Botanik ise bitkilerin incelendiği bir bilimdir.

Ekoloji tüm canlıları ve onların yaşadıkları çevre ile olan ilişkilerini inceler.

Bazı biyologlar yaşamın belli alanları üzerinde çalışırlar. Örneğin denizi inceleyen biyologlara “Deniz Biyoloğu” denir. Biyologlar ayrıca, çevre kirliliği ve çevre bilinci gibi konularla da ilgilenirler.

IŞIK VE RENK

Işık, çevremizdeki cisimleri görmemizi sğlayan bir enerji biçimidir. Lamba, mum, yada güneş gibi ısı kaynaklarından yayılır.

Işık yedi temel renkten oluşur: Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, lacivert ve mor.

Beyaz ışık ise tüm bunların karışımıdır. Gökkuşakları, yağmur yağarken (yada yağmurdan hemen sonra) güneş açtığı zaman ortaya çıkarlar. Güneş ışınları yağmur damlalarının içinden geçerken kırılır, yansır ve dağılırlar.

Gökyüzü Neden Mavidir ?

Güneş ışınları atmosfer içinde ayrışmaya başlar ve tüm gökyüzüne mavi ışık saçılır. Bunun nedeni, atmosferin üst tabakalrında mavi ışığın dalga boyuna yakın büyüklüklerde gaz ve toz parçacıklarının bulunmasıdır.

Türkiyenin gündeminde trafik sorununu her zaman ilk sıraları işgal etmeye devam edecektir. Bir ülkede yılda 6000 kişi trafik katliamlarında can veriyorsa ya da her saat başı bir kişi yitiriliyorsa ve yıllardan beri bu sorun çözülmüyor ise bunun nedeni soruna ciddiyetle eğilmemesindendir. Sorun bir iki gün sonra unutulacak raporlar hazırlayıp, yahut geçici önlemler almakla çözülemez.

Bu nedenledir ki yollardaki katliamın günahına büyük ölçüde kurallara uymayanlar kadar uyulmasını sağlamayanlar da ortaktır.

Bu sorunun nedenleri bilinmiyor değil. Çözümü için ulusca kararlı olmamız yeterli. Düzenli trafik uygar toplumların işidir. Sürücüsü, yayası, yolcusu, altyapısı ve trafik polisi ile güvenli otomobil kullanma kültürümüz yok, yeterli yolumuz yok, otoparkımız yok, polisin ve aracının sayısal gücü yok.

Uygulamadan kaynaklanan sorunlar ve trafik güvenliğini tehdit eden davranışların yeterince cezalandırılmaması nedeniyle her geçen gün daha çok kayıplar vermekteyiz.

Dünyaya çağdaş uygarlık düzeyine ulaştığımızı ilan ediyoruz ama trafik katliamında dünya birincisi olmamız bizim çağın çok gerisinde olduğumuzu göstermez mi?

Başkalarından daha hızlı sürdüğünüz zaman varacağınız yere sadece 5 veya 10 dakika önce ulaşacaksınız. Bunun için ölmeye, sakat kalmaya, ömür boyu pişmanlık çekmeye değer mi ?

Trafik kazalarının çoğunun asla bir kader olmadığını, bilerek yapılmış hatalar olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Bir kişi ne yapabilir diye düşünmeyin, bir kişi başlangıçtır. Sorunu çözmese bile hiç değilse çözümü başlatabilir. Buradan hareketle dergimiz böyle düşünen duyarlı arkadaşları bir araya getirmek istemektedir. En azından okula gidip geldiğimiz servis yada diğer araçlarla seyahat ederken kurallara uymayan şoförleri uyarmalı, bizler de araçlardan sarkmamalı, şoförleri konuşturmamalı, ayakta durmamalı ve inip binerken trafiğe çok dikkat etmeliyiz.

Yukarıda belirttiğimiz sorunlar ciddiyetle ele alınır ve uygulamaya geçilirse trafik katliamının azalacağı inancındayız. Tüm bunları elele vererek başarmalıyız.

Yaya kaldırımları yayalarındır.

Kent merkezi yaya bölgelerinindir.

Yaya geçitlerinde üstünlük, mutlak olarak yayalarındır.

Yayalar; yaya kaldırımları, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılma hakkına sahiptir.

Araçlar yaya kaldırımına kesinlikle park etmemelidir.

Kaldırımlar üzerindeki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenmelidir.

Yayaların egzoz gazlarıyla zehirlenmemesi, gürültüyle rahatsız olmaması üzerlerine çamur, toz vb. sıçratılmaması için önlemler alınmalıdır.

Yaya bölgeleri her türlü motorlu araçtan arındırmalıdır.

Yayaların ihtiyacı kadar sık yaya geçidi yapılmalıdır.

Yaya geçitleri işaretlenir ve buralar hiçbir biçimde araçlar tarafından işgal edilemez.

Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanmalıdır.

Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak yayalar üst ve alt geçitlere zorlanamaz.

Her çocuğun okula, yaya yolundan güvenlik içinde gitmesi sağlanmalıdır.

Yaya yoluna paralel bisiklet yolları yapılmalıdır.

Kent yönetimi yaya yolunu hizmet ve tesislerle donatmalıdır.

Trafik polisi yayaların haklarını da gözetmelidir.

Yayalık, insana ve çevreye dost bir ulaşım şeklidir.

Aşağıda verilen cümlelerdeki eksik kısımları tamamlayınız.

Would you like to eat an _ _ _ _ _ .

Do you _ _ _ _ swimming?

The boy is under the _ _ _ _ _ .

Do you like _ _ _ _ _ _ ?

Yes, I like _ _ .

I’m going to the _ _ _ _ _ _ _ _.

I want to be a _ _ _ _ _ .

Aşağıdaki tabloda gizlenmiş olan BOX, COMPUTER, GAME, BANANA, APPLE, PIZZA, ORANGE kelimeleri bulup işaretleyiniz.

NOT: Doğru cümleleri bulanlar en geç Mayıs ayı sonuna kadar İKEM İlköğetim Okulu 3/A sınıfında dergi yazarlarından birine müracaat edebilir. Ödüller ise çekiliş sonucu Haziran ayında verilecektir.

TAŞITA SAĞDAN BİNELİM

ANCAK DURUNCA İNELİM

BUGÜN KONUMUZ TRAFİK

KURALINI ÖĞRENELİM

SAĞDAN YÜRÜ KALDIRIMDA

DİKKATLİ OL HER ADIMDA

EĞER KURALA UYARSAN

TEHLİKE YOK HAYATINDA

SEN TEDBİRSİZ BİR ŞOFÖRSEN

İÇKİLİ TAŞIT SÜRERSEN

KAZA YAKIN DEMEKTİR

BİR DE UYKULU GİDERSEN

ÖĞÜT BENDEN TUTMAK SENDEN

BİR DERS ÇIKAR SÖZLERİMDEN

POLİSLERE YARDIMCI OL

ALIKOYMA GÖREVİNDEN.

TRAFİK KURALI

TRAFİK KURALINI İHLAL ETME HİÇBİR ZAMAN

İHLAL EDEN SÜRÜCÜNÜN HALİ OLUR SONRA YAMAN

KURALLARI ÇİĞNEYENLER CEZASINI ALIR HEMEN

ONUN İÇİN DİKKAT ET, TRAFİK KURALINA.

KURALLARA , LEVHALARA ÇOK DİKKAT ET,

KIRMIZIDA HEMEN DUR, YEŞİLDE DİKKATLİ GEÇ,

BAŞARILI SEYİR İÇİN, KENDİNE BİR İLKE SEÇ,

ONUN İÇİN DİKKAT ET, TRAFİK KURALINA.

HATALI HİÇ SOLLAMA, KARA HABER YOLLAMA,

BİR TAŞITIN CAMINDAN DIŞARI EL SALLAMA

BİR YANLIŞI YAPIPTA SONRA HİÇ AĞLAMA,

ONUN İÇİN DİKKAT ET, TRAFİK KURALINA.

12 Temmuz 2007

On Küçük Zenci

ON KÜÇÜK ZENCİ

Agatha Christie

Yayın evi:Altın Kitaplar Yayınevi

Yer: Zenci adası

Özet:Bence bu kitabın en iyi özeti, katilin intihar etmeden önce yazdığı mektup. Ama onun öncesinde konuyu kısaca toparlamak istiyorum:

Adaya davet edilen on kurban, hayatları boyunca bir suça karışmış, bir cinayet işlemiş insanlardı. Bu yüzden olacak, katil hepsine ada sahibinin adını kullanarak birer mektup gönderir ve onları adaya çağırır… Çok geçmeden katil kendine göre adalet olan seri cinayetine başlar

Özetin bazı satırlarında geçen şiiri bilmeniz de iyi olurdu:

On küçük zenci yemeğe gitti,

Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz,

Dokuz küçük zenci geç yattı,

Sabah Biri uyanamadı, kaldı sekiz,

Sekiz küçük zenci Devon’u gezdi,

Biri geri dönmedi. Kaldı yedi,

Yedi küçük zenci odun kırdı

Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı,

Altı küçük zenci bal aradı,

Birini arı soktu. Kaldı beş,

Beş küçük zenci mahkemeye gitti,

Biri tutuklandı. Kaldı dört,

Dört küçük zenci yüzmeye gitti,

Birini balık yuttu. Kaldı üç,

Üç küçük zenci ormana gitti,

Birini ayı kaptı. Kaldı iki,

İki küçük zenci güneşte oturdu,

Birini güneş çarptı. Kaldı bir zenci.

Bir küçük zenci yapayalnız kaldı.

Gidip kendini astı. Kimse kalmadı.

Katilin mektubuyla devam ediyorum:

“Şimdi Zenci Adası’nın mekanizmasının nasıl çalıştığına gelelim. Adanın satın alınışında ve benim izlerimin örtülmesinde Morris’i kullanmak Güç olmadı. Adam bu işlerin mütehassısıydı. Seçtiğim kurbanlar hakkında toplamış olduğum bilgi sayesinde hazırladığım plan kusursuz olarak tatbik safhasına girdi ve bütün misafirlerim, ben de dahil olmak üzere, sekiz ağustosta Zenci Adası’na ayak bastılar.

Morris’in işini evvelce görmüştüm. Midesinde rahatsızdı. Londra’dan ayrılmadan evvel mide ağrılarıma ve hazımsızlığıma iyi geldiğini söyleyerek bir ilaç verdim. Bunu gece yatmadan önce içmesini tembih ettim. Hapı tereddütsüz kabul etti. Morris’in çok dikkatli ve tedbirli bir adam olduğunu biliyordum. Ölümünde sonra bütün evrakları didik edilse izime rastlanmayacağından emindim.

Adadaki ölümleri sırası benim tarafımdan hususi maksatla ve dikkatle tanzim edilmişti. Misafirlerimin arasında suçlular derece dereceydi. Suçu en hafif olanın önce ölelek diğer doğukkanlı katillerle birlikte aynı korku ve vicdan azabını çekmemelerini düşünmüştüm.

Bunun için Antony Marston ve Mrs. Rogers evvela öldüler. Birincisi aniden, ikincisi de yattığı uykudan uyanamayarak rahatça öldü. Marston birçoklarımız gibi doğuştan mesuliyet sahibi olmayan biriydi. Onun için yaptığı kazalardan dolayı adadaki diğer canilerle bir tutulamazdı. Mrs. Rogers’a gelince, kadının herşeyi kocasının isteği üzerine yaptığı belliydi.

Bu ikisinin ölümlerini uzun uzun izah etmeye lüzum görmüyorum. Polis bu iki cesedin ölüm nedenini rahatlıkla ortaya çıkaracaktır. Potasyum siyanür evlerde böcekleri öldürmek için kullanılan ve ele geçirilmesi gayet kolay olan bir zehirdir. Gramafon plağının ithamlarından sonra meydana gelen gergin hava sonunda Marston’un boş içki kadehine bir miktar koymak benim için zor olmadı.

Son zamanlarda sancılarımın artması yüzünden doktor bana hayli kuvvetli bir uyku ilacı vermişti. Bunu kullanmayarak bir stok yapmıştım. Bunu Mrs.Roger’in kadehine boşaltıverdim.

General Macarthur’un ölümü de hayli eziyetsiz oldu.Arkasından yanına sokulduğumu duymadı. Tabii,terastan ayrılarak generali öldüreceğim zamanı gayet iyi şeçmem gerekiyordu. Bunda da muvaffak oldum.

Benim teklifim üzerine adada bir arama yapıldı. Ve sağ kalan biz yedi kişiden başka hiçbir canlının bulunmadığı anlaşıldı. Bu, derhal ortada bir şüphe havasının uyanmasına neden oldu. Planıma göre müttefike ihtiyacım vardı. bU iş için de Dr.Armstrong’u seçtim. Çünkü Armstrong beni uzaktan tanıyor ve meslektaşlarım arasındaki itibarımı biliyordu. Benim katil olabileceğimi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Bütün şüpheleri Lombard’ın üzerineydi. Ben de şüphelerinde haklı olduğunu belirten imalarda bulunuyordum. Bir ara ona katili tuzağa düşürmek için bir plan hazırladığımı fısıldadım.

On ağustos sabahı Rogers’i öldürdüm. Ocağı yakmak için odun kırıyordu. Arkadasn yaklaştığımı duymadı. Yemek odasının anahtarını cebinde buldum. Zenci bibloların eksilmemesi için odayı kilitlemiş, anahtarı da cebine koymuştu.

Roger’in cesedinin bulunuşundan sonra meydana gelen karışıklıktan yararlanarak Lombard’ın tabancasını aldım. Yanında tabanca olduğnu biliyordum.Daha doğrusu Moris’e Lombard’a tabanca almasını söylemesi için talimat vermiştim.

O sabah kahvaltıda cebimde kalan biraz uyku ilacını Miss Brent’in fincanına kahve koyarken boşalttım. Biraz sonra yemek odasına girdiğimde ihtiyar kızın yarı yarıya kendinden geçmiş olduğunu gördüm. Bu vaziyette enjektörle boyun damarlarının içine bir miktar siyanür göndermem çok zor olmadı. Camda dolaşan eşek arısı hakikaten çocukça bir şeydi. Şiirin mısralarına sadık kalmaya çalışıyordum.

Bundan hemen sonra beklediğim şeyle karşılaştım. Daha doğrusu bunu ben teklif ettim. Ve birlikte bütün evin içini birbirimizin üstüne kadar aradık. Tabancayı iyi bir yere saklamıştım. Zaten yanımda getirdiğim siyanür ve uyku ilacı da bitmişti.

Bundan sonra, Armstrong’ planımızı tatbik etme zamanının geldiğini söyledim. Plan şuydu; ben öldürülmüş rolü yaparak katili tuzağa düşürecektim. Katil tuzağa düşmese bile ben ölü olacağımdan serbestçe hareket edip herkesi gözetliyebilecektim

Armstron’un bu fikre aklı yatmıştı. Planı o gece tatbik ettik. Alnıma yapıştırılan biraz kırmızı çamur, kırmızı banyo perdesi, ve peruk yerine geçen gri yün dekoru tamamlamaya yetti. Elektrik olmadığından mumların titrek ışığı işimi kolaylaştırdı. Dr.Armstrong’un beni muayene ettikten sonra heyecan ve korku içinde olan diğerlerinin yanıma sokulmayacaklarından emindim.

Plan mükemmel tatbik edildi. Gayet iyi düşünerek odasına astığım yosunlar Miss Claythorne’un çığlıklarla evi ayağa kaldırmasına tetti. Herkes yukarı koştuğundan öldürülmüş adam pozu almaya rahatça vakit oldum.

Beni ölmüş vaziyette gördükleri zaman hepsi tam beklediğim şekilde hareket ettiler. Armstrong rolünde en az profesyonel bir aktör kadar iyiydi.beni yukarı, odama taşıyıp yatağıma yatırdılar. Birbirlerinden o kadar korkuyor, o kadar şüpheleniyorlardı ki, benimle kimsenin alakadar olduğu yoktu.

O gece saat ikiye çeyrek kala Armstrong’la dışarıda buluşacaktık. Onu evin arkasındaki kayaların üzerine çıkardım. Hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Fakat o saçma cocuk şiirini hatırlamış olsaydı çok dikkatli olması gerektiğimi anlayacaktı.

Doktorun işini görmek kolay oldu. Kayalardan aşağı bakarak mağara gibi bir şey gördüğümü söyledim. O da eğilip bakarken arkasından ittim. Sonra eve döndüm. Blore’nin işittiği herhalde benim ayak seslerimdi. Birkaç dakika sonra Armstrong’un odasındaydım. Bu defa birinin işitmesi için biraz gürültü yaparak odadan çıktım. Merdivenlerin sonuna vardığım zaman yukarıda bir kapının açıldığını duydum. Peşimden merdivenleri inen kimse ben ön kapıdan çıkarken gölgemi görmüş olmalıydı.

Peşime düşmelerinden bir iki dakika evvel evin etrafını dolaşarak evvelce açık bırakmış olduğum pencereden yemek odasına girdim. Pencereyi kapadım. Sonra zenci bebeklerden birini ve camı kırıp yukarı çıktım. Odama girerek uzandım.

Evi tekrar arayacaklarını tahmin ediyordum. Fakat cesetleri dikkatlice muayene etmeyeceklerinden emindim. Nitekim, tahmin ettiğim gibi,üzerime örtülmüş çarşafın ucunu şöyle bir kaldırıp yüzüme bakarak odamdan çıkıp gittiler.

Bu arada Lombard’ın tabancasını nereye koyduğumu söylemeyi unuttum.galiba. Arama sırasında tabancanın nerede saklı olduğunu da merak eden olabilir. Kilerde bir yığın konserve kutusu vardı. En alttaki bisküvi kutularından birini açtım, içinden bir miktarını başaltarak tabancayı içine koydum ve kapağı dikkatlice kapadım.

Hiç dokunulmamış gibi duran konserve kutularının içini kimsenin aramayacağını biliyordum.

Nihayet en heyecanlandığım an gelmişti. Adada birbirinde çılgın gibi korkan üç kişi kalmıştı ve bunlardan birinin elinde bir tabanca vardı. Onları evin penceresinden dikkatlice izliyordum. Blore eve doğru gelirken büyük mermer saati pencerenin yanına getirerek bekledim ve işini bitiriverdim.

Gene evin penceresinden Vera Claythorne’ın Philip Lombard’ı vuruşunu seyrettim. Çok cesur bir kadın olduğunu daha ilk görüşümde anlamıştım. Lombard ölür ölmez Vera’nın odasını hazırladım.

Çok enteresan bir psikolojik tecrübeye girişmiştim. Acaba genç kızın vicdanındaki suçluluk duygusu, içinde bulunduğu sinir gerginliğinin yardımıyla ve yeni bir işledikten sonra etrafında gereken dekor ve atmosfer yaratıldığı takdirde kendi kendini cezalandırmaya yetecek miydi? Yeteceğini tahmin ediyordum. Yanılmamışım. Vera kendisini odasında gardrobun kenarına saklanmış bulunan benim gözlerim önünde astı.

Nihayet son olarak, benim kızın ayağının altındaki iskemleyi çekmem ve yerine koymam kalmıştı. Sonra tabancayı aradım ve onu kızın düşürdüğü yerde merdivenlerin yanında buldum. Üzerindeki parmak izlerini bozmayacak şekilde aldım.

Ve nihayet….

Yazımı bitireceğim ve bir şişeye koyup ağzını sıkıca kapayıp mühürledikten sonra denize atacağım.

Niçin?

Evet niçin?

Daima kimsenin içinden çıkaramayacağı esrarengiz bir cinayet işlemeyi arzu edip durmuştum.

Fakat şimdi şunu anlamış bulunuyorum ki, hiçbir santkar şaheserini sadece kendi görerek tatmin olamaz. Sanatkarı asıl tatmin eden şey eseri değil, onun meydana getirdiği takdir ve alkışlardır.

Bütün insanlar önünde şunu itiraf ediyorum ki, ben de ne kadar zeki ve kurnaz olduğumun herkes tarafından takdir edilmesini isteyen bir zavallıyım…

İntiharımın şöyle olacağını tahmin ediyorum:

İpek mendille tutacağım tabancanın tetiğini çekince kolum yana düşecek. Serbest kalan tabanca, lastiğin çekişiyle kapının tokmağına çarparak odanın dışına düşecek. Gözlüğün kordonu da vücudumun altında bulunan gözlüğümün yanında masum bir tavırla sallanacak. Yerde görülecek olan mendil de kimsen,n dikkatini çekmeyecek.

Cesedim yatağımda yatarken ve kader arkadaşlarımın da zannettikleri gibi alnımdan vurulmuş olarak bulunacak. Ölüm vakti, cesetlerimiz çok geç ele geçirileceğinden tam olarak tespit edilemeyecek ve kurbanların ölüm sıraları hatıra defterlerinde yazılanlara uygun şekilde olduğu kabul edilecek.

Deniz sükunet bulduğu zaman adaya kayıklar ve insanlar gelecek

Ve herkes 10 ceset ile Zenci adasının, bu mektup bulunamazsa, hiçbir zaman çözülemeyecek olan esrarı ile karşı karşıya kalacak….

Lawrance Wargrave”

Sonuç: Bu konu üzerinde uzun süre düşündükten sonra, her şeyin bir bedeli vardır sonucuna ulaştım. Tabi buna bağlı olarak “ ne ekersen onu biçersin” “alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” gibi atasözleri de bulunabilir.

Beğendiğim yanları: Bu kitap benim şimdiye kadar okuduğum ey iyi kitaplardan biriydi. Uzun süre etkisinden kurtulamadığım, özetini çıkarırken bile tedirgin olduğum ve çok sürükleyici olduğunu düşündüğüm bir kitap… Her sayfasında ayrı bir şüphe uyandıran, her cinayette şüphelerimi başka yönlere çeken çok güzel bir kitaptı. Bilmiyorum belki size biraz abartı gelebilir ama bana, belki de bu tür kitapların müptelası olduğumdan çok farklı gelmişti..

12 Temmuz 2007

Anadolu Yakası’nın Yükselen Değerı:

ANADOLU YAKASı’NıN YÜKSELEN DEĞERI:

ACıBADEM

KÜLTÜR VE SANAT DEĞERLERİMİZ

FİNAL ÖDEVİ

Emre Koz

98051037

Yıldız Teknik Üniversitesi

Kimya-Metalurji Fakültesi

Kimya Mühendisliği Bölümü

İstanbul

2002

Anadolu Yakası’nın yükselen değeri: Acıbadem

Kadıköy’ün temiz havasıyla ünlü bir mesiresiyken muteber bir semte dönüşen Acıbadem gelecek vaat ediyor. Osmanlı padişahlarının av sahası olan uçsuz bucaksız araziler mutena caddelere dönüşürken, şık apartmanlar, modern konaklar da av köşklerinin yerini aldı çoktan…

“Hayır burada oturamayız,” diye homurdandım, marul tarlalarının kıyısında ağır çekimde otlayan alaca renkli ineği göstererek. “Bak dağ başındayız görmüyor musun?” Saat başı geçen minibüse yan gözle bakarak söylenmeye devam ettim “Ne otobüs, ne de dolmuş var buraya gelebilmek için”. Tarladaki kuyu suyunu çeken su motorunun sesi yerini 65 model Volkswagen’ımızın vantilatör kayışına bırakırken arkama bile bakmadım… Oysaki baktığımız ev şehir merkezindekilere kıyasla oldukça iyiydi. Hani şu emlakçıların lüks diye allayıp pulladıkları, ancak olması gereken standarda sahip olanlardan… 1980’lerin sonları Acıbadem’e büyük sitelerin kurulmaya başladığı yıllardı. Basiretsizlik mazeret sayılmayabilir ama çok genç olmak affedilebilir belki. Pek çok kişi gibi ben de tahmin edemezdim tabi, gün gelip dağ başı dediğim yerin en merkezi semtler arasına gireceğini ve Acıbadem’de doğru düzgün bir evde oturabilmek için avuç dolusu kira ödeyeceğimi. Dahası bir gün yine burada bir ev sahibi olabilmek uğruna deliye pösteki saydırır gibi emlakçıların bana para saydıracağını…

Peki siz en son hangi semte dağ başı dediniz? Kozyatağı? İçerenköy? Halkalı? Zekeriyaköy? Kavacık?… Bu soru geleceği o günden görüp yatırımlarını akıllıca değerlendirenlere komik gelecektir zaten. Ben de artık “Buralarda vaktiyle in cin top oynardı, o zaman bir yer edinseydi bizimkiler şimdi şu kadar para edecekti, şöyle bir yerde yaşıyor olacaktık,” repliğini tekrarlayanlardan değilim.

Yeni semtin yakın tarihçesi

Şimdiki Acıbadem semtinin bulunduğu alan 17. yüzyıl başlarında Kızlarağası Mısırlı Osman Ağa’nın mülküyken IV. Murad tarafından 1630′da kamulaştırılmış, daha sonra 1800’lerde ise III. Selim’in mülkiyetine geçmiş. Padişahlar ödüllendirmek istedikleri kişilere buradan yer bağışlamış, kendileri de av ve eğlence için sık sık gelmişler. Geniş çayırların, bağların, bahçelerin ve Küçük Çamlıca’ya doğru koruların arasında saray mensuplarının, sultanların, şehzadelerin, paşaların, köşklerinin bulunduğu, temiz havası yüzünden özellikle ciğer hastalarına tavsiye edilen [Milli Savunma Bakanlığı (MSB) Göğüs Hastalıkları Hastanesi de buradadır] bir sayfiye, mesire ve dinlenme yeriydi. Kentsel iskan bölgesinin sınırı, 1960’lara gelene kadar şair Özdemir Asaf’ın da oturduğu Sarayardı Sokağı idi. Gerek Koşuyolu gerekse Hasanpaşa’ya doğru tatlı meyillerle inen yamaçlarda, ağaçlıklı bahçeler arasında ahşap köşkler ve 1930-1940’ların mimari özelliklerini taşıyan (tek tük de olsa hala var) kagir villalar vardı. 1965’lerden sonra Sokollu Arazisi’nin parselizasyonu (şimdiki İş Bankası Blokları’nın bulunduğu alan) bölgedeki yapılaşmaya hız kazandırdı. Büyük siteler kurulmaya başlandı ve Acıbadem Caddesi genişletildi. Caddenin iki yanındaki yapılaşma 1980’den sonra hızlandı ve semtin çehresini tümüyle değiştirdi.

Ve şimdi…

25 yıl önce başlayan ve son dönemlerde hız kazanan yapılaşma semtin çehresini tümüyle değiştirdi. Köşklerin çoğu restore edilerek çoğunlukla işyeri olarak kullanılmaya başlandı. Ama bahçelerine güller ve hanımelleri yerine apartmanlar dikildi… Palmiyeleri ise neşeli değil mahzun. Özellikle deprem spekülasyonlarından sonra Anadolu Yakası’nın gözde semtleri arasına girdi. Özellikle şehrin sahil bölgelerinde oturanların zeminin sağlamlığı nedeniyle buraya taşındıklarını söylüyor emlakçılar. Bu durum ev fiyatlarının artmasına neden olurken bir yandan da yeni ve lüks yapıların başlamasına yol açtı. Boş alan kalmamakla birlikte Çamlıca’ya dek uzandı semtin sınırları. Çamlıca Konakları bunun bir örneği… Evlerin metrekaresi bin Dolar’dan başlıyor. Bununla beraber Acıbadem sosyal ve ekonomik açıdan görünmez bir çizgiyle ikiye ayrılıyor. İlk yerleşim bölgesi olan E5’in altında olan bölüm hala mütevazı. Otoyolun üstündeki bölge ise daha yüksek gelir gurubu insanların yaşadığı yer olarak niteleniyor. Müstakil apartmanlarda oturanlar özel güvenlikli, korumalı şık siteler için “yarı açık cezaevi” ifadesini kullanıyorlar. Havadar konumu nedeniyle bir çok senatoryum ve prevantoryumları bünyesinde barındırıyor. Adı markalaşan Acıbadem Hastanesi’nin yanı sıra halen Çamlıca Askeri Senatoryumu, MSB Göğüs Hastalıkları Hastanesi, Validebağı Sağlık Tesisleri, Sabancı Spastik Çocuklar Eğitim Merkezi yer alıyor. Özel okulların sayılarının hayli fazla olduğu semtte iki üniversite bulunuyor: Doğuş Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi (MÜ) Güzel Sanatlar Fakültesi. Semtin genel profilini bankacılar, gazeteciler, öğretmenler, öğretim üyeleri, mimarlar oluşturuyor. Sabah ve akşam saatlerinde caddeler ve sokaklar öğrenciler, işlerine yetişmeye çalışanlar (% 70’i kadın), yürüyüşe çıkan orta yaş üstü insanlarla canlanıyor. Gün boyunca sessizlik ve sakinlik hakim olan semtte (gece ya da gündüz fark etmiyor) en çok hissettiğiniz duygu güven. Herkes biraz size benziyor, siz biraz herkese benziyorsunuz burada. Sıra dışı insanlarla karşılaşmadığınız gibi semtin sükunetini bozan olaylar da yaşanmıyor. Hayır tekdüze değil, Acıbadem kibar bir semt…

Hababam Sınıfı’nın yeni mekanı: Çamlıca Kız Lisesi

Acıbadem’in önemli ve renkli yapılarından biri Çamlıca Kız Lisesi. 1908 yılında Hicaz Valisi ve Kumandanı Ahmed Ratib Paşa’nın yaptırdığı köşk uzun yıllar lise binası olarak kullanıldı. Şimdi öğretim yine aynı arazide bulunan yeni binada devam ediyor. Eski köşk ise uzun süren bir restorasyon çalışmasından sonra yönetim binası olarak hayata geçirildi. Köşk önümüzdeki günlerde Hababam Sınıfı filminin çekimlerine sahne olacak.

Eski köşklerin değişebilir kaderi: Sokollu Köşkü

Bir dönem Anadolu Lisesi olarak kullanılan Sokollu Köşkü halen boş ve harap durumda. Sokollu Mehmed Paşa’nın genç eşi İsmihan Sultan için yaptırdığı rivayet edilen binanın aslında V. Mehmet Reşad’ın oğlu Şehzade Ziyaeddin Efendi’nin köşkü olduğunu yazıyor kaynak kitaplar. Hanedan üyeleri yurtdışına gönderilirken Ziyaeddin Efendi damadının kardeşi Hikmet Sokollu’yu vekil tayin ederek köşkü onun babasına sattığı için Sokollu Köşkü olarak anılıyor.

En gözde muhit Nişantaşı

Adını II. Mahmud’un anısına dikilen taştan adını alan Nişantaşı semtin en zengin muhiti. Padişahın artık yerinde bulunmayan Küçük Çamlıca Kasrı’ndan tüfeğiyle nişan alıp bin adım ötedeki yumurtayı vurduğu yerde bulunan nişan taşının üzerinde Şair Arif’e ait Osmanlıca bir kitabe yer alıyor.

Göz var nizam var: Ayrılık Çeşmesi

Anadolu’ya gidecek ordu birliklerinin ve hacı kafilelerinin uğurlandığı yer olan Ayrılık Çeşmesi Sokağı’ndaki çeşme adını bu ayrılık seremonilerinden alıyor. Ayrılık Çeşmesi’nin toprak altında kalan diğer yarısı plansız yenileme çalışmalarının insana pes dedirtecek düzeyde olduğunun göstergesi.

İddiasız ve yalın: Faik Paşa Camii

II. Abdülhamit döneminde Faik Paşa Dönemi’nde yaptırılan cami semtin en eski yapılarından. Tek minareli, kare planlı, taş duvarlı cami Osmanlı mimarisinin en yalın örneği. Gösterişsiz ama vakur…

Türkiye’de bir başka benzeri yok: Artess Çamlıca Art Gallery & Studio

Profesör Süleyman Saim Tekcan 30 yıldır Acıbadem’de oturuyor. Sanatla iç içe yaşadığı mekan aynı zamanda bir sanat evi. “Osmanlılar yerleşmek için hep doğru yerleri seçmişlerdir diye düşünürüm. Acıbadem de temiz havası sakinliği ve manzarasıyla benim yaşamak için severek tercih ettiğim bir semt. Zaman içerisinde burayı seçmekle yanılmadığım, daha doğrusu atalarımızın haklılığı bir kez daha ortaya çıktı,” sözleriyle anlatıyor semte dair görüşlerini.

Artess ise Profesör Süleyman Saim Tekcan’ın sanatçı kişiliği ve eğitimci kimliğinin bir uzantısı. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde uzun yıllar dekanlık görevinde de bulunan Süleyman Bey olanaklarını ve teknik bilgilerini diğer sanatçı dostlarıyla paylaşmak, özgün baskının olanaklarını geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla kurmuş atölyesini. Zamanla atölye olmaktan çıkarak sıcak atmosferiyle sanatçıların uğrak yeri ve sanat sohbetleriyle dolu ortak bir buluşma noktası haline gelmiş. Acıbadem’in en güzel manzaralı tepelerinden birinde yer alan müstakil bina, gravür ve ipek baskı atölyeleri bünyesinde üretilen özgün baskıların sürekli sergilendiği sanat galerisi, yabancı sanatçıların atölyede çalıştıkları süre boyunca konaklayabilecekleri misafirhanesi, sanat kütüphanesi, çalışma mekanları ve çerçeve atölyesi ile Türkiye’de ilk ve tek olma özelliğine sahip. Artess’e yolu düşen, üreten ve paylaşan isimler arasında Nurullah Berk, Elif Naci, Avni Arbaş, Neşet Günal, Mehmet Güleryüz gibi ünlü sanatçılar da bulunuyor.

Röportaj: Günseli Kato

“Işıklarım sönmeden bakkal kapanmaz”

Resim sanatında farklı ve özgün çalışmalarıyla dikkat çeken Günseli Kato 35 yıldır Acıbadem’de oturuyor. Gerçi bir ara bir Japon’la evlenerek Japonya’ya yerleşmiş ve Tokyo Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çalışmalarda bulunmuş. Günseli Kato ülkesine dönünce oturacağı yeri hiç düşünmemiş. Çünkü Acıbadem Onun baba evi. Evinin giriş katını atölyesi üst katını ise yaşama mekanı olarak düzenleyen Günseli Kato’nun renkli kişiliğinin izlerini her yerde görmek mümkün.

“Türkiye’ye döndüğümde hiç tereddüt etmedim. Burası alıştığım bir muhitti. Benim için önemli olan kavramların başında aile gelir, ailem de burada yaşıyor. Belki pek çokları için bir sanatçı mekanı olarak görülmez Acıbadem ama ben sanatımı teşhir etmiyorum ki sanatımı yapıyorum. Galerilerle çalışmıyorum. Bu apartman yapıldığında burası yemyeşil bir alandı. Doğrusu çok boş ve hoştu. Ama size en çok mahallemi anlatabilirim. Herkesin birbiriyle ilişkisinin olduğu bir mahalle burası… Herkes birbirini takip eder. Bu bazı insanlara baskı gibi gelebilir ama bir anlamda da kendinizi güvende hissetmenize neden olur. Mesela bakkalımız benim ışıklarım sönene kadar kapanmaz. Bilir ki atölyeye gelen giden çok olur ve her an ona ihtiyacım olabilir. Ben burada üç nesli bir arada görebiliyorum. Tüm bunların yanı sıra merkezi bir yerde oturmanın ayrıcalıkları var Acıbadem’de. Her yere yakın, yürüyerek veya taksiyle bir çok yere kısa sürede ulaşabiliyorum.”

Portre: Genç semtin genç muhtarı

Ersoy Uğur (Acıbadem-Kadıköy Muhtarı)

Acıbadem semti bağlı olduğu muhtarlıklar ve ilçeler bakımından hayli ilginç durumlar arzediyor. Öyle ki semtin bir bölümü Kadıköy’e diğer bir bölümü de Üsküdar ilçesine bağlı. Altı muhtarlığın bulunduğu semtin Kadıköy muhtarı Ersoy Uğur genç, başarılı ve pek de alışılmadık bir portreye sahip. İki dönem % 90 çoğunlukla seçilen Ersoy Uğur Siyasal Bilimler Fakültesi mezunu. Doğma büyüme Acıbademli, yani “semtin çocuğu”’. “Acıbadem her zaman değerliydi. Sadece değerinin anlaşılması biraz uzun sürdü,” diyen Ersoy Uğur bir muhtardan çok amatör ruhlu bir gönüllü gibi çalışıyor.

Yeme içme mekanları

Çalışan kesimin yoğunlukta olduğu semtin ana caddesinde hizmet veren dükkanların % 90’ını gıda ağırlıklı mekanlar oluşturuyor. Öyle ki adım başı fast-food markaların şubelerine rastlıyorsunuz. Hatta aynı markanın birden fazla şubesi bulunuyor. İş dönüşü saatlerde iğne atsan yere düşmez bir kalabalık göze çarpıyor. Hemen hemen tüm restaurant ve caféler evlere servis veriyor. 24 saat açık şarküteri, dükkan, café ve restaurantlar çok ama eğlence amaçlı bir mekana rastlayamazsınız. Bar, gece kulübü, meyhane göremezsiniz, semtin gece hayatı yok demek daha doğru olur. Acıbadem’in lezzetli kebapları ve kaliteli hizmetiyle tartışmasız mekanı ise Sahan. Sahan’da özel otlu semsek pidesi, zeytinyağlı Antep dolması kuru cacık gibi geleneksel Anadolu yemeklerinin farklı örnekleri de sunuluyor.

Kaynak: http://www.moradam.com/subat2002/life_subat_2002/acibadem/acibadem.htm

12 Temmuz 2007

Sekülerleşme Yoluyla Kalkınma

SEKÜLERLEŞME YOLUYLA KALKINMA

Laikleşme ve sekülerleşme olgusu genel olarak insan aklı ve düşüncesinin dini ve metafizik denetimden kurtarılması süreci olarak tanımlanabilir. Toplumsal hayatın tüm branşlarının, siyasetin, kültürün bilimin, gittikçe dinsizleştirilmesidir. Dini bir yük görmekten dolayı kendilerini psikolojikman kandırmaktır. Sekülerleşme biraz daha ılıman olup dine düşmanlığı yoktur. Laikliğin ise dine ve dinsel faktörleri ortadan kaldırma gibi düşünceye sahip olduğundan saldırgan bir yapısı vardır.

Batı rasyonalleşme ile ve dünyalaşma ile iyi yerlere gelmiş, her alanda gelişim sağlamışlar ama diğer boyutta da her şeyinde ekolojik dengesini bozmuş ve tahrip etmiştir.

Burada önemli olan nokta toplumların sosyo – ekonomik açıdan gelişebilmeleri için laikleşmesinin gerekli olup olmadığıdır.

WEBER’DE SEKÜLERLEŞME

Webere’e göre laikleşme ile kapitalizm özdeştir. Ve bu kavramı Batıya özgü bir kavram olduğunu belirtmiştir. Düşünüre göre rasyonel ve seküler olmayan sosyo – ekonomik hayat ise beş “olmayan” kurum tarafından nitelenir. Bunlar: kentlerin olmaması, orta sınıfın olmaması, bağımsız kent kurumlarının olmaması, meşru rasyonalitenin olmaması ve özel mülkiyetin olmamasıdır.

İslam’ın hakim olduğu durumlarda, sekülerleşmeye ihtiyaç olup olmadığıdır, çünkü hristiyanlar kendilerini büyü ve doğal güçlerden kurtarmaya çalıştıkları için, İslamın olduğu yerde laikleşmeye gerek yoktur. Çünkü Kur’an her alanda bilimden, kültüre zaten rasyonalleşmeyi sağlamıştır.

BATI KOZMOLOJİSİNİN SEKÜLERLEŞMESİ

Batı teoloji tarihini genel çizgileriyle, Erken Protestan Geleneği : Roma Kilisesi Geleneği, Geç Protestan Geleneği ve Pür Kapitalizm Geleneği olmak üzere dört geleneğe ayırabiliriz. Bunlardan birincisi dünyadan kaçışı, akıl – dışılığı, ikincisi dünyevileşmeyi, üçüncüsü ekonomik gelişmeyi ön planda tutmakta dördüncüsü de insanın her alanda rasyonalleşmesi, laikleşmesidir.

ERKEN PROTESTAN GELENEK

Bu yaklaşımda, sertlik, rakikalizm, hayata karamsar bakış olarak ifade edilir, dünya karanlık ve yasaklı yerdir. Bu gelenekte aklın fonksiyonları yetersizdir, bu durumda akıl gelişme aracı değil yanılgı aracıdır.

İnsanoğlunun çürümemesi için Platon bazı projeler geliştirir. Düşük sınıfın sadece ekonomik faaliyetleriyle ilgilenmeleri gerektiği, süper sınıfıda bu işleri aşağılık göstererek çalışmamasını istiyor. Roma geleneğinde “akla” inanç neyse, Protestandan da yabancılaşmaya inanç odur. Roma geleneğinde insanın aklı vasıtasıyla doğal potansiyelitesini gerçekleştirmeye doğru bir hareket, Protestan gelenekte aksine aklın insana yanlış yol gösermesi nedeniyle gerçek doğayı bulamamaktadır. Erken Protestanın Genel niteliği, insan derin bir yabancılaşma içerisindedir. Akıl aldanmanın kaynağıdır. Yasalar yozlaşma ürünüdür. Yaşama akıl ile değil devrimle olmalıdır. İnsan varlığında köklü değişme olmalı. Hayat zevk için değil Allah’a hizmet için yaşanır. Çıkarcılık ve rekabet insan faaliyetlerine bulaşan şeytani olgudur. Tarihin yönü insanın düşüşüne doğrudur.

ROMA KİLİSESİ GELENEĞİ

Batı’da hukukun, dünyeviliğin, empirizmin, faydacılığın, pratikliğin ve refahın kısmende olsa yaşandığı ve yakalandığı bir dönem olarak değerlendirilebilir. Roma Kilisesi Geleneğinin genel nitelikleri; dünya rasyoneldir, akılla yönetilmektedir. İnsan gerçekliği keşfetme ve anlama kapasitesine sahiptir. Doğal hukuk olmalıdır. Faydacılık uygun bir amaçtır. Özel mülkiyete önem veriyor. Çıkarcılığı doğal bir davranış olarak görmektedir.

ARİSTO VE BATLAMYUS KOZMOLOJİSİNİN TEMEL NİTELİKLERİ

Alemi iki farklı kısma ayırmakta, Ay – üstü Alemi, Ay – Altı alemi. Bu iki alemin birlikte aynı varlık sistemini oluşturmaları gözönüne alındığında topyekün alemin dikotomik bir nitelik taşımakta olduğu söylenebilir. Aristo sisteminin iki karakterli olması, bunlardan Ay – altı fiziksel kanunlara tabi, Ay – üstü Alemin fiziksel bir nitelik taşımadığını görüyoruz. Aristo kurtuluşu çağdaş ekonomistlerin yaptığı gibi ekonomik gelişmeye bağlamıştır. Piyasa mekanizmasının işlemesini, faizin, para ve sermaye piyasasının rolünü inkar eder.

THOMAS AQUİNAS : HRİSTİYAN AKLIN HAVARİSİ

Aquinas aklı insan varlığının merkezi konumunda değerlendirmesi bakımından Aristo’dan sonra Batı geleneğinin en önemli figürlerinden biri sayılabilir. Gilson’a göre Aquinas’da, akla müracaat, Allah’a müracat demektir.Roma geleneğinde doğal olan insan çıkarına olan herşey rasyonelle özdeşleşmektedir. Düşünüre göre Allah dünyayı dizayn etmiş ve dünyanın işleyişine karışmamaktadır. Deist düşünceye yaklaşmıştır.

Deist düşünceye göre, Allah ilk olarak evreni yaratmış ve rasyonel doğa kanunlarınıda yaratarak dünyanın işleyişini kendi haline bırakmıştır. İnsan aklıyla bu doğal kanunları anlamakla yükümlüdür. Allah’ın yarattığı doğa kanunlarını bilmekle insan Allah’ı da iyi bilmiş olur. Aristo da olduğu gibi maddi faaliyetlere ikincil bir yer verir, zorunlu ihtiyaçları karşılayacak kadar olmalıdır. Kişi dürüst olmalı, maddi serveti olmalıdır. Aquinos piyasanın işleyişinde pragramitk anlayışa sahiptir. Temelinde etkinlik ve rasyonellik bulunan yaklaşım.

GEÇ PROTESTAN GELENEK

Bütün vurgusunu ekonomik gelişme ve Allah rızasına kaydırır. Allahın bir kutsal daveti olduğu, her insanın bir alanda uzmanlaşarak bu davete katılmasını söylemektedir. Calvin, ekonomik büyüme ve bu arada verim peşinde koşan müteşebbis ve tüccar gruplarına kutsal yeni bir meşrutiyet kazandırmıştır. Bu ekonominin yapısını kökten değiştirmiş sosyal, siyasal alanlarda talepte bulunmuşlardır. Ekonomik gelişme olgusunu teolojinin odak noktasına yerleştirmiş, bu teoriler özlemleriyle örtüşmüş. Bundan sonra belirleyici unsur burjuvalar olacaktı. Bütün gayretini tarım ve sanayi devrimi için maksimize etmiş. Batının kapitalizm ve emperyalizm aşamasına yükselmelerine sağlamayı başarmıştır.

BATI KENTLERİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

Weber kapitalizmin gelişmesinde “özgür kent” olgusuna ayrı bir önem vermiş. Kapitalizmin sadece Batıya ait bir olgu olduğunu söylemiş, araştırmalar bunu kanıtlamıştır. Batı kentleri gelişim hikayesinde 1-Batı Roma İmparatorluğunun sona ermesiyle, Batı kentsel donanımını kaybetmiştir 2-Kentler kırlarla uyum halinde büyümüşler ve kendi sınırlarını elleriyle çizmişler, hammaddelerin yeniden işlenmesi ve ele alınması faaliyetinde yoğunlaşmıştır. 3-Kentsel gelişmenin temelinde sağlık alanındaki iyileşmeler ve paralı ekonominin yaygınlaşması yatmaktadır. Özgür ve bağımsız büyük kentler ve onların temas ettikleri diğer kentler, bu özgürlükten hareketle özgün bir uygarlık inşa etmişlerdir. Gerek bilimsel gelişmelerde, gerekse hukuk, sanat ve politik alanda son derece özgün gelişmeler sağlamışlardır.

HANSA KENTLER VE BİRLİĞİ

Hansa kentleri, kuzey Avrupa ticaret alanı içinde bulunan kentlerin örgütlenme ve müşterek hareket etmeleri sonucu ortaya çıkan bir organizasyondur. Hansa tüccarları her gittikleri limanda koruma, öncelik, teşvik hatta egemenlik sağlamışlardır. Almanya dışında ticaret yapan bütün tüccarlar hansaları bir cins “süper hansa” biçiminde örgütlenmişler ve karargahlarını Gothlanda’da kurmuşlardır. Birliğin başlıca amaçları, Danimarka’nın gücünü kırmaktı. Hanslılar’a Sound vergilerinin üçte ikisini 15 yıl süreyle vermeye boğazı koruyan bazı kaleleri terk etmeye ve gelecekteki Danimarka krallarının seçiminde Hansa Birliği’ne Veto hakkı vermeye, ayrıca çeşitli ayrıcalıklar tanımaya zorlamışlardır.

BURJUVANIN GENEL NİTELİĞİ

Burjuvalar, aristokratlara zıt olarak son derece atılgan, hesapçı ve rasyonel bir iş ve meslek ahlakına sahipti. Webere göre en dikkate değer özelliği metodik bir yaşantıya sahip olmalarıydı. İlk metodik ve disiplinli yaşantı dini ortamlarda başlamıştır. Buna en tipik örnek manastırlardır. Manastırda herkes kendini Allah’a adamışlar ve Allah’a yaklaşmak için son derece dakik davranmışlardır.

AKTİF RİYAZETİN TOPLUMSALLAŞMASI

Aktif Riyazet veya metodik yaşama stili, ilk olarak manastırda rahiplere mahsus bir yaşantı iken Calvin’in yeni yorumu ve teolojisi ile ekonomik ve sosyal hayatada sirayet ederek toplumsal bir nitelik kazandı. Bu toplumsallaşma, Protestanlık mezhebinin ortaya çıkışı ile paralellik arzeder. Yeni yaklaşıma ve dini inanca göre insan, Allah’ın kendisine takdir ettiği iş ve meslek konusunda sadece bir yöneticidir. Aynı zamanda meslek “çağırma” anlamını ifade etmektedir. Batı toplumlarında özellikle iktisadi hayatta metodik yaşantının en ciddi etkisi ve yansıması maliyet minimizasyonu ve kar maksimizasyonundan oluşmaktadır. Müteşebbis birim maliyetin en düşük düzeyde gerçekleşmesi için gerekli tüm çalışmaları yapmış; bu alanda mühendislik ve matematikten ileri derecede yararlanmıştır.

BURJUVA VE SIFIR YÜKSEKLİK OLGUSU

Kuzey Avrupa’da gerçekleştirilen bu büyük dönüşüm, iki önemli sonucun doğmasına ortam hazırladı. Biri setlerin gerisinde, dalgalardan kurtulmuş, bataklıklardan temizlenmiş son derece bir arazi parçası. İkincisi de “hesabı insan tipi” sıfır yüksekliğe sahip ovalarda bir taraftan hayvanların yemi üretilmiş, diğer taraftanda tamamen piyasaya yönelik ticari ürünler üretmeye, belli alanda uzmanlaşmaya başladı.

Maddeye paraya ve itibara aç olan insan tipi ilk olarak mikro çevresini sonra da makro çevresini sömürmeye başladı. Tüm hayat mekanizmaları maddi çikarı azamileştirme yönünde kullanıldı. Artık kutsalın ve geleceğin bu insan için önemi kalmamıştı. Bütün bilim adamları artık burjuva değerler sistemine hizmet etmeye başlamıştır.

BATI’NIN SEKÜLERLEŞME ÖZGÜNLÜĞÜ

Laiklik kurumu, burjuva değerler sisteminin bir ürünüdür. Ortaçağda kilise ekonomik hayatı malikane sahipleri olan lord ve senyörlerle parsellemişler ve toplumun kanını uzun asırlar emmişlerdir. Sadece basit bir ekonomik dev olmakla yetinmemiş, aynı zamanda toplumun vicdan ve iradesini ipotek altına almıştır. Fert belli bir şekilde düşünmeye zorlanmış. Batıda Laiklik kurumu, azınlık mezhebi mensuplarının dört elle sarıldığı bir kurumdu. Laiklik kurumunu vazgeçilmez kılan diğer neden de Yahudilerdir. Batıda özgür düşüncenin ve bilimin koruyucu bir zırhı, kalesi olmuştur. Bu zırha ulaşmak içinde çok zor maliyetlere katlanılmıştır.

BATI’NIN RASYONELLEŞMESİNDE MÜSLÜMANLARIN ROLÜ

Batıya müslümanların rolü iki yoldan olmuştur.

1. Müslümanların Batı’ya gelmesi 2. Batılıların müslüman ülkelere gitmesi. Avrupanın ekonomik gelişmesinde haçlı seferlerinin büyük etkisi olmuştur. Gidilen doğu ülkelerinde toplumların üretim, tüketim, yaşayış tarzları tarafından feth olunmuşlardır. Lüks yaşantıyı burada görmüşlerdir. İpekli ve yünlü kumaşlar görmüşler, doğudan Batıya ürünler ithal etmeye başlamışlardır. Doğu mallarının taklidi 12.13 yy’larda belirgin olarak ortaya çıkmıştır.

KAPİTALİZMİ UYARAN DİĞER DİNAMİKLER

Batıda burjuvaların, ekonomik, siyasal kültürel olaylara hakim olması ile tüm iktisat politikaları burjuvaların özlemine göre şekillenmiş. Devlet örgütü onların doğrultusunda seferber edildi. Avrupadaki para stokunun genişlemesi Avrupa piyasalarında mal ve hizmetlere karşı büyük bir talep patlamasına ortam hazırlanmıştır. Arzı esnek olmayan ürünlerde önemli enflasyonist eğilimler ortaya çıkmış bu dönem büyük fiyat ihtilali dönemi olmuştur.

SANAYİ DEVRİMİ

Feodal beylerin büyük bir kısmı iflas ederek sefalet şatolarına çekilmiş, bazılarıda rezerv topraklarına köylülerin tarla ve çayırlarınada katarak yoğun tarım aşamasına geçmişlerdir. Rotasyon sistemi ile her alanda verimli ürün elde edilmeye başlanmıştır. 18 yy’da İngiltere öne geçti. Bir çok yenilik burada ortaya çıktı. Bu yenilik madencilik, tekstilde görüldü. Batıda ilk gelişen sanayi tekstili olmuştur. Nüfus hızlı olarak artmaya başlamıştır, burjuvanın hayat standardı yükseldi, tarımın nisbi önemi azaldı, batı kent toplumu oldu, modern teknoloji hız kazandı ve sürekliliğe girdi, ekonomik faaliyetler bölgesellikten dünya ölçeğinde genişledi.

BİLİMDE SEKÜLERLEŞME VE LAİKLEŞME

Batının bilim alanında sekülerleşmesi ve laikleşmesinde İbn-i Sina’nın rolü vardır. İbn-i Sina, varlıkları. Akıllar, Semavi, nefisler, gök cisimler ve Ay-Altı cisimler diye dört sınıfa ayırmıştır. İbn-i sina kozmolojisinde evren dokuz küreden meydana gelir, bunlardan sekizi Batlamyus astronomisindeki kürelerdir. Dokuzuncusu, Müslümanlar tarafından eklenen sabit yıldızlar küresinin üstünde yer alan yıldızsız küredir. İbn-i Sina göklerin hareketinin tamamen Allah’a bağlı olduğunu vurgular. Varlık aleminin oluş konusunda aracılara rol vermesi eleştirilmiştir.

İbn-i Sina’nın kozmolojisi Batı’da yayılırken kaba hatlarıyla benimsenmiş, Batılı düşünürler selektif bir yaklaşımla sözkonusu kozmolojiden işine gelenleri almışlardır. Mesela evrendeki işleyiş ve düzenin rasyonel niteliğini alarak melekleri kainattan çıkarmaya çalışmışlardır. İbn-i Sina’nın gök kürelerinin ruhu anlayışının inkar etmekle bu bilim adamları daha o zamandan kainatı bir ölçüde laikleştirmişler ve Kopernik devrimini hazırlamışlardır.

Böylece sembolik murakkabeci tabiat anlayışının ortadan kalktığı ve yerini büyük ölçüde rasyonalistik görüşe bıraktığı bir ortamda ortaçağ sona ermiş, bu rasyonalist görüş ve nominalist ilahiyatçıların eleştirileri karşısında, felsefi şüpheciliğin doğmasına yol açmıştır. Bu sırada Hristiyanlık içinde marifet ve metafizikle bağlantılı öğelerin tahrip edilmesiyle kozmolojik ilimler donuklaşmış, anlaşılmaz hale gelmiş ve bizzat kosmos yavaş yavaş laikleştirilmiştir.

Rönesansla birlikte Avrupa insanı, iman çağı cennetini yitirmiş, karşılığında da artık bütün ilgisini yoğunlaştırdığı yeni tabiata ve tabii biçimler dünyasına kavuşmuştur. Ama bu tabiat, semavi gerçekliğin bir yansıması olmaktan her gün biraz daha uzaklaşan bir tabiattır. Rönesans insanı, Ortaçağın yarı melek yarı insan gibi duran, cezbeye kapılmış, yerle gök arasında yaşayan insan gibi değildir. O, bütünüyle insandır. Tamamen dünyaya bağlı bir yaratıktır. Dünyevi sınırlılıkları aşabilme hürriyetini vermiş, karşılığında özgürlüğünü kazanmıştır. Artık onun için özgürlük, niteliksel ve yukarı doğru değil, niceliksel ve yana doğru bir özgürlüktür, bu ruhla dünyayı ele geçirmeye, coğrafyada ve tabiat tarihinde yeni ufuklar açmaya koyulmuştur. Ne var ki yabancı çevrede, tabiatta hala hristiyan geleneğinden sürüp gelen bir dini anlam söz konusudur.

BACON VE CADI DÜNYA

Bilim o zaman Tanrı’nın yüceliğini araştırmaya esas gaye olarak seçmişti. Bunlar, bütünleyici amaçlardı. Bilim ve düşünce adamlarının tavrı-bugünkü dille ifade edersek- geniş ölçüde ekolojikti. Bocan’dan beri bilimin amacı, bilgiyi doğaya hükmetmek ve onu denetim altına almak amacıyla kullanmak oldu ve bugün hem bilim hem de teknoloji kökten anti-ekolojik amaçları uğruna bu bilgiyi hükmetme yolunda kullanmaktadır.

Bocan’a göre tabiat, insanlığa hizmet etmeye mecbur ve insanlar tarafından köle yapılması gereken bir varlıktı. Bacon’un aynı zamanda arkası kesilmeksizin vukubulmuş olan cadı mahkemelerinden ilham almışa benziyor. Kral I.James’in başsavcı sıfatıyla Bacon, bu tür davalarla çok yakından alakadardı ve doğayı çoğunlukla bir “kadın” olarak gördüğünden dolayı, bilimsel yazılarına mahkemede kullandığı teşbihleri aktarmak istemesi şaşırtıcı değildir. Gerçekten de Bacon’un kendisine işkence yapılarak elede edilmesi gerkeli sırlara sahip olduğu anlayışı, İngiltere’de 37.yy’ın cadı mahkemelerinde kadınlara yaygın biçimlde uygulanan işkenceyi, güçlü bir şekilde hatırlatmaktadır. Böylece Bacon’un çalışması, bilimsel düşünce üzerindeki ataerkil tavırların etkisinin parlak bir örneğini sunar.

KARTEZYEN EVREN ANLAYIŞI VE DESCARTES

Descartes, modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Onun hayatı boyunca amacı, bütün bilme alanlarında “doğruyu yanlıştan ayırt etmek” oldu. “Bilimin tümü kesin, apaçık bilgidir” diye yazdı. “Tam anlamıyla bilinen ve hakkında en ufak bir şöpheye yer olmayan kuvvetle muhtemele ve yargılanabilir olanlar dışında kalan tüm bilgileri reddediyoruz” sonucuna ulaştı.

Bilimsel bilginin kesinliğine olan inanç, Kartezyen felsefenin ve ondan türeyen dünya görüşünün temelinde yer alır. Ancak yirminci yüzyıldaki özellikle quantum fiziğindeki gelişmeler bize bilimde hiç bir mutlak doğru olmadığını, bütün kavram ve kuramlarımızın sınırlı ve tahmini olduğunu çok güçlü bir şekilde göstermiştir.

BATI’DA NESLİ TÜKENEN SON SOFU:NEWTON

Bilimsel Devrim, ikiyüz yıldan fazla süren şüphecilikten sonra geldi. Descartes bunu sağlamak için felsefeyi matematiğe indirgemeye çalışmıştır. Düşünürlerin kurduğu bu sistemi Newton reddetmiştir. Newton, Descartes, Galileo ve Kepler’in çalışmalarından bir sentez çıkartabilecek bir dehaya sahipti.

Newton’un geliştirdiği mekanistik doğa anlayışı, bütünüyle nedensel ve belirlenmiş dev kozmik makina anlayışıyla katı bir determinizme sıkı sıkıya bağlanmıştır.

Batı düşünce dünyasında “Tanrı ölmüş”, yerine “ulus devlet” ve “ulusçuluk” bir “idol” olarak ikame edilmişti.

Organizmadan makinaya doğru doğa tasarımınıda vuku bulan bu kesin değişim, insanların doğal çevre hakkındaki yaklaşımları üzerinde de ciddi dönüşümler gerçekleşmesine ortam hazırladı. Orta Çağların Hristiyanlıktan kaynaklanan organik dünya görüşü ekolojik davranışa yol açan bir değer sistemini kapsıyordu.

Mekanistik bilim anlayışının yıkılması uzun sürmedi. İzafiyet teorisi ve quantum fiziği evrende hiç bir şeyin kesin olmadığını; olsa olsa ihtimalin söz konusu olabileceğini ortaya koydu. Yeni süreçte Mekanistik dünya görüşü değil Allah-Evren-İnsan ekseninde yapılanan “holistik (bütüncül)” bir dünya görüşü seslendirilmeye başlandı.

20 yy fiziğinde meydana gelen en büyük gelişme atomların deneysel olarak araştırılmasının bir sonucuydu. Yüzyılın dönümünde fizikçiler klasik fiziğin terimleriyle açıklanamayan aralarında x ışınları ve radyoaktivitenin de bulunduğu, atomların yapısıyla ilgili pek çok olayı keşfettiler.

Fizikçiler sonunda gerçekliği yakaladılar ve “onlar bir yolunu bulup quantum kuramının ruhuna nüfuz ettiler”. Quantum kuramı; uzam, zaman, madde, nesne, neden ve etki kavramlarında derin değişimler doğurdu.

Bilimin üstünlüğünün onun doğasından geldiği varsayımı, bilimin de ötesine geçerek hemen herkes için bir “iman” nesnesi haline gelmiştir. Dahası bilim artık tikel bir durum değildir. Kilise bir zamanlar nasıl toplumun temel dokusunun bir parçası idiyse şimdi de bilim demokrasinin temel dokusunun bir parçası olmuştur. Kilise ile devlet artık elbette birbirinden özenle ayrılmışlardır oysa devlet ile bilim iç içedir.

İKTİSADİ DÜŞÜNCE & KARTEZYEN PARADİGMA İLİŞKİSİ

Batı dünyasında sınıf çatışması sürecinde burjuvalar, Feodalleri ve bu arada kilise ve papazları devre dışı bırakıp toplumsal yapıda belirleyicilikleri arttıkça, tam kendi özlem ve beklentilerine uygun iktisadi model ve kuramları geliştirme ve politika aracı olarak uygulama fırsatına kavuştular. 16.yy’la burjuvaların ilk geliştirdikleri kuram “merkantalizim” idi. Merkantilist düşünürlerin çoğu burjuva kökenli idi. Burjuvanın tekel konumunda olmasını, kolonizasyonun, hazineleren altın ve gümüşle doldurulmasını savunuyorlardı.

Kartezyen paradigmanın en baskın etkisi 18.yy’da Fransız Fizyokratları üzerine oldu.

SEKÜLERLEŞMENİN SONUÇLARI

Bazı Batılı yazarlara göre sekülerleşmenin kültürel sonuçlarından bazıları; a)bireycilik, b)araçsal aklın hayata hakim olması ve c) ferdi özgürlüğün kısıtlanması, şeklinde tecelli etmiştir. Bireycilik, insanların kendi hayat tarzlarını belirleme, benimseyecekleri inançları serbest olarak seçme olarak tanımlanabilir.

Bu düzenler insanı sınırlarken, aynı zamanda dünyaya ve toplumsal hayatın etkinliklerine anlam kazandırıyordu. İnsanoğlunun çevresindeki şeyler yalnızca ekonomik karı için potansiyel hammadeler ya da sömürülmesi gereken varlıklar değildi. Onlar varoluş zincirindeki yerleriyle ayrı bir önem kazanıyordu.

“Demokratik eşitlik bireyi kendi kendine döndürür ve en sonunda onu tamamen kendi yüreğinin yalnızlığına kapama tehdidi taşır” demişti. Bunun anlamı bireyciliğini benlik üzerinde odaklanmasıdır. Bu da insanını hayatını karartır ve tatsızlaştırır, anlamını azaltır, başkalarına ve topluma karşı daha kayıtsız hale getirir. Böyle bir gelişmenin sonucu ise “hoşgörü toplumu” dur. “Acınacak rahatlığı”ndan başka hiç bir şeyi düşünmeyecek kadar sorumsuz ve kaygısız bir toplum….

Dünyanın büyüsünün çözülmesinin, dolayısıyla kültürel çöküntünün bir başka önemli faktörü “araçsal aklın” hayata hakim olmasıdır. “Araçsal akıl” belirli bir amaca ulaşmak için araçların en ekonomik olarak nasıl kullanılacağını hesaplarken başvurulan akılcılık türüdür. Burada başarının ölçüsü “maksimum verimlilik ve kar” olmaktadır.

Weber’e göre rasyonellik ve borükratik örgütlenme modern insana doğa ve toplum üzerinde etkin denetim imkanı sunar; onun tahmin edilmeyen bir dünyanın endişelerinden ve “büyüsel güçlerin” hakimiyetinden kurtarır. Fakat seküler hayat, makinaya benzer bir dünyanın oluşmasını da vareder. Böyle bir hayat ise kişiye ne siyasal özgürlük sağlar ne de mutlu kılacak bir hayat tarzı.

Burjuva, sekülerleşmenin sonuçlarıyla ilgili tez ve yaklaşımını görmezden gelmiştir. Bunun sonucu ise gerek Batı dünyasında gerekse gezegenimiz ölçeğinde son derece yıkıcı ve tahrip edici olmuştur. Gerçekten de sekülerleşmenin en kalıcı ve yıkıcı etkisi, kültürde görülmüştür. Batı insanı korkunç bir kültürel çöküntü içerisine girmiş, günümüzde tarihinde şahit olmadığı bir bunalım içinde adeta kıvranmaktadır. Batılı bazı düşünürlerin bu konuyu ifade ediş tarzları sanki bir çığlık şeklindedir.

Sekülerleşmenin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde anlatan Illich ise şunları söyler: “Ben günümüzün yarın sarhoş bir babanın ailenin tam müktesebatını kumar masasında yok ederek, çocuklarını sıfırdan başlama emri ile sıcak yataklarından ayağa diktiği buruk bir şafağın karanlık gecesi olarak hatırlayacağını ummaktayım. Daha acıklık ve daha muhtemel olmak üzere, bu dönem. Tüm bir neslin üstelik de fukaralaşmanın peşinde çılgınca koştuğu ve sonuçta tüm özgürlüklerini alınıp satılır hale düşürdüğü, yardım kurumları önünde el açmanın kaçınılmazlığının genel politika haline dönüştürüldüğü, son adamın zavallı bir totaliter rejimin kucağına doğru atıldığı bir çağ olarak hatırlanacaktır.

IRKÇILIĞIN GELİŞMESİ VE YAYGINLAŞMASI

Irkçılık, toplumları sınıflandırmada kan ve etnik kökene önem veren bir yaklaşım tarzıdır. Bu arada Platon’da şehirin veya devletin son derece önemli olgular olduğunu vurgulayalım. Adalet ve estetik de şehirle ilgili unsurlardır. Platon adaleti “en iyi devletin çıkarına uygun” olan anlamında kullanmıştır. O zaman en iyi devletin çıkarı nedir? “En iyi devletin çıkarı” şehirde sert ve katı bir sınıf farklılaşmasının sağlanması ve şehirdeki değişimin durdurulmasıdır. Platon’a göre şehirde üç sınıf vardır, bunlar bekçiler, yardımcıları ve para kazanıcılar. Platon şehirdeki değişmeyi durdurmak, hatta onun ifadesiyle, “şehrin tanrısal formu”nu devam ettirebilmek için şehirde görevi belirlenmiş herkesin sadece kendi işine bakması, yani dülgerin kendisini yalnız dülgerliğe, ayakkabıcının ayakkabı yapımına, savaşçının savaşa vermesi gerektiğini savunur.

TUVALLERİN TEMİZLENMESİ YA DA “İTLAF POLİTİKASI”

Adaletli ve estetik toplumu inşa etmek için neler yapılması gerektiği sorulduğunda Platon’un “Sokrates” şu şaşırtıcı karşılığı verir: “Bir şehri ve insanlarını, karakterlerini tuval diye alacaklar ve her şeyden önce tuvallarini temiz yapacaklar”. Tuval temizleme, yepyeni bir toplum varetmek için vaolan tüm kurum ve geleneklerin kökünün kazınılması demektir.

HEGEL VE DAMARLARDAKİ ASIL KAN

Tarif felsefesini geliştirirken Hegel, özgürlük bilincinin “Doğu” uygarlığından “Batı” uygarlığına doğru gelişimini inceler. Hegel’e göre Doğu uygarlığı tarihin çocukluk, Grek uygarlığı erginlik çağıdır. Tarih Roma uygarlığıyla yetişkinlik çağına ulaşır. Germen uygarlığı dünya tarihinin dördüncü dönemi olan yaşlılık çağı olarak ortaya çıkar. Onun iradeze toplumda genel geçer tek iradedir.

Hegel Germen ırkının dünya üzerindeki misyonunun yerine getirebilmesi için güçlü bir devlete sahip olması gerektiğini vurgular. “Ulusal devlet tözsel, ussal ve anlık gerçekliği içinde ruhtur” demektedir. “Bundan dolayı dünya üzerindeki mutlak güçtür… Devlet bizzat halkın ruhudur.

Hegel’e göre ancak yüksek ırklar devlet kurma gücüne sahiptirler. Bir ulusun veya bir ırkın en yüksek amacı kendini korumaya yarayacak güçlü bir araç olmak üzere “yüce” bir devlet kurmaktır.

Görüleceği gibi Hegel daha sonra insan soyunun başına dünyayı cehenneme çevirecek ırkçı faşizm ve komünizmin tohumlarını ekmektedir.

ULUSÇULUK VE BATI’DAKİ GELİŞMESİ

Hegel ve benzeri düşünürlerin kışkırtmasıyla Batı’da bazı toplumlarda da ırkçı duygular kabarmış ve dünyayı fethetme yollarına düşmüşlerken bazı toplumlarda ise bu duygu biraz daha ılımlı bir şekil almıştır. Genel olarak Batı toplumlarını saran bu duygu “ulusçuluk” duygusu olmuştur.

Ulusçuluk teorisini ilk kuranlarından biri Kant’ın öğrencisi Herder’dir. Herder’e göre iyi bir devlet, doğal sınırları, devletin ulusunun yaşadığı sınırlarla çakışan devlettir.

Onsekizinci asrın son on yılında meydana gelen büyük Fransız devrimi modern ulusçuluğun tarihinde önemli bir işaret taşıdır. Sadece ulusçuluğun İngiletere’den Avrupa kıtasına geçişini değil, aynı zamanda demokratik ve esas itibariyle dini biçimiyle doğuşunu işaretler. Bunun yolunu Batı Avrupa’da bir buçuk asır önce gerçekleşen iki entellektüel gelişme açmıştır.

ULUSÇULUK BEŞERİ BİR DİN’DİR

Çağdaş anlamda ulusçuluk, seküler-burjuva damgasını taşır. Hayat tepeden tırnağa kutsaldan arındırılıp seküler-laik bir yapıya kavuşturulurken bireye cazip gelecek, onun bazı duygularını tatmin edecek yeni bir unsura ihtiyaç vardır. İşte ulusçuluk bu fonksiyonu ifa etti. Dinden boşalan ve kutsaldan tecrit edilen duygu ve duygulara ulusçu düşünce ve ırkçılık burjuva seçkinlerin tarafından bilimsel yöntemlerle şırınga edildi.

İngilizler bu tabiat dinine “Deizm” adını verdiler ve 1710’larda kurdukları Hür Masonlukta ona bir çeşit kilise sağladılar. Hür masonluğun da katıldığı deizm, İngiltere’den kıtaya ihraç edildi. Ve özellikle Fransa’da Voltaire gibi zeki ve velut bir taraftar bularak üst ve orta sınıfların büyük kısmının tam anlamıyla dini haline geldi.

BEŞER DİNİNİN TAŞIYICI ALEMLERİ

Bu Beşer Dininin kendine göre ayinleri ve kutsalları da vardı. Bu dinin taşıyıcı kadrosunu oluşturan aydınlar, geniş ölçüde Hristiyanlığın ritüellerini çalarak kendilerine göre bir akıl dini geliştirmeye çalıştılar.

İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi bir ulusal ilmihal muamelesi görü ve 1791 Anayasası tarafından ona iman edilmesi emredildi. Onun üzerine yemin etmeyi reddedenler, sivil afarozla cemaatten atıldı ve ona sadakat yemini eden yabancılar müminler safına kabul edildi ve azizler komisyonuna dahil edildi.

Evvela yeni ulusçuluk diniyle Fransa’nın geleneksel Hristiyan dinini uzlaştırma teşebbüsünde bulunuldu. 1791’de yürürlüğe konulan Din Adamları Sivil Tüzüğü’yle kilise ulusal devlete zincirlenmiş oldu. Sivil Tüzük’e göre papaz ve piskoposlar halk tarafından seçilecek, maaşlarını devlet verecek ve Papaya sadece ismen balğı olacaklar ve yeni düzenlemeye bağlılık yemini edeceklerdi.

EKONOMİK SÖMÜRÜ

Ekonomi ve uluslaraarası ilişkilerin seküler bir yapıda belirlenmesi insanlığın yoğun şekilde sömürülmesi sonucunu doğurmuştur. Burjuva iktisatçıları her ne kadar ilk teorilerinde gerek milli, gerekse milletlerarası ölçekte tam rekabet şartlarınının hakim olacağı, dolayısıyla tüm tüketicilerin daha kaliteli ve daha ucuz ürün tüketeceklerinin savundularsa da son yüzyıllardaki gelişmeler onların dediği gibi çıkmadı. Belli rantlardan yararlanan firmalar sektördeki diğer firmaları devre dışı bırakarak tekel durumuna geldi ve piyasada hem satış miktarını hem de yfiyatı bizzat kendisi belirledi. Hatta firmalar sadece ulusal ölçekle yetinmeyip çok uluslu şirketler haline girerek toptan dünya inanlığını sömürmeye başladılar.

Çok uluslu şirketler, sadece karlarını arttırmakla kalmamakta, aynı zamanda toplumsal hayatın tüm alanlarına müdahale edip, belirlemeye çalışmaktadır. Batı dünyasının çoğu ülkelerinde söz konusu organizasyonların kudreti fiilen kamu hayatınıın çeşitli noktalarına nüfuz etmiş durumdadır. Şirketler, büyük ölçüde toplumun enformasyon kanalıyla aldığı haber akımını çarpıtmakta, eğitim sisteminin ve akademik araştırmaların yapısını belirlemektedir.

Büyük şirketlerin yapısı kökten insanlık dışıdır. Rekabet, zorlama ve sömürü, sınırsız büyüme tutkusuyla güdülenen faaliyetlerinin temel özellikleridir.

Çok uluslu şirketler, topyekün doğal kaynaklar, ucuz emek ve pazar arayışlarını yoğunlaştırırken, sınırsız büyüme ile ilgili fikr-i sabitin neden olduğu çevrekel faktörlerle toplumsal çürüme 3giderek artmakta ve daha fazla hissedilir hale gelmektedir.

EKO – SİSTEMİN TAHRİBİ

Bilim, kültür ve ahlakın sekülerleşip her türlü kutsaldan bağımsız hale getirilmesi sonucu burjuva, sadece karını azamileştirme peyinde koşarken, işin vehameti eko – sistemin tahrip edilmesi düzeyine kadar varmıştır.

Zaten doğası gereği çağdaş burjuva ekonomik düşünce yapısı temelde anti – ekolojiktir. Bu durum ise, üretim, dağıtım ve tüketim esnasında ortaya çıkan toplumsal ve çevresel maliyetlerin gözardı edilmesine neden olmuştur.

Kapitalist gelişme modeli, hayatın fiziksel ve ruhsal olarak sağlıksızlaştığı bir çevre varetti. Kirli hava, sinir bozucu gürültü, trafik tıkanıklığı, kimyasal kirleticiler, radyasyon tehhikeleri ve fiziksel ve psikolojik stresin pek çok kaynakları genellikle Batı toplumlarının günlük yaşayışının zorunlu bir parçası durumuna girmiştir.

Üretim ve tüketim hızla artarken, insan ve genel olarak eko – sisteme zararlı olan yan ürünlerin üstesinden gelebilecek uygun teknolojiler geliştirilmemiştir. Bu yola gitmemenin nedeni oldukça basitti: tüketim maddelerinin üretimi kapitalistler için oldukça karlı iken, atıkların yeniden değerlendirerek kazanılması karlı bir faaliyet değildi.

Aşırı tüketim ve yüksek teknolojiyi baz lana kapitalist gelişme modeli, sadece korkunç boyutlara vran atıklara neden olmakla kalmamakta, aynı zamanda akıl almaz düzeyde doğal enerji kaynaklarının tüketerek kaynakların süratle azalmasına da yol açmaktadır.

Sonuç olarak, kapitalist büyüme modeli, her türlü sosyal ve çevresel değerden bağımsız olarak aşırı ölçüde kar maksimizasyonuna dayandığı, karın dışında başka değerli kabil etmediğinden gerek enerji kaynaklarına verdiği geniş tahribat, gerekse kimyasal atıklarla eko – sistemin dengesini mozmasıyla bügün yer küresinin intinharın eşiğine getirmiştir denilebilir.

GELİR VE SERVET DAĞILIMININ BOZULMASI

Günümüz dünya ekonomisi sınıf yapılarını ve üçüncü dünya ülkelerinin zengin sanayileşmiş milletler tarafından sömürülmesini olduiğu kadara milli ekonomi içindeki adraletsiz gelir dağılımını sürdüren geçmişteki güç gruplaşmalarına dayalıdır. Bu toplumsal gerçekler çoğunlukla ahlaki konulara girmekten kaçınma eğiliminde olan ve mevcut gelir dağılımının veri ve değiştirilmesi imkansız olarak kabul eden iktisatçılarca görmezden gelinir.

Sanayileşmiş ülkelerde servet ve gelirin son derece adaletsiz dağılımı, gelişmiş ülkelerle, üçüncü dünya arasındaki bozuk gelir dağılımına paralellik göstermektedir. Üçüncü Dünya ülkelerine ekonomik ve teknolojik yardım programalrı, çoğu kez bu ülkelerin emek emek ve doğal kaynaklarını sömürmek ve az sayıda, yozlaşmış seçkinlerin ceplerini doldurmak amacıyla çok ulusul şirketlerce gerçekleştirilir.

DOĞU’NUN SEKÜLERLEŞTİRİLMESİ

DOĞU TOPLUMLARI bağlamında burada İslam toplumları incelenecektir. İslam toplumlarının değişim yasalarıyla çağdaş anlamda genellikle Batılı yazar ve düşünürler yani oryantalistler ilgilenmişlerdir. Oryantalistler islam toplumlarının değişme yasalarını iki amaca dönük olarak incelemişlerdir. Bunlardan ibri, emperyalist Batı toplumlarına doğu ülkelerini sömürme için kendilerince meşru bir fetva hazırlamak; diğeri de genel olarak toplumların değişme yasaları incelenirken doğu toplumlarının değişme yasalarını da incelemek ve genel bir tarih tezine ulaşmaya çalışmaktır.

Doğu’nun sekülerleştirilmesi projesi iki şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Biri; Doğu toplumlarının toprakları bizzat Batılı emperyalist ordular tarafından işgal edilip, akabinde de yoğıun bir kültür emperyalizmi politikası ile yerel ve milli değerlerinden toplum fertleri arındırılarak yeni Batı tipi değerlerle donatmak suretiyle; ikincisi de askeri güçle dize getiremedikleri toplumları kendilerinin etiştirdiği yönetici seçkilnler ve aydınlar tarafından üretilen modernleşmem ve çağdaşlaşma projeleri yoluyla olmuştur. Bizi burada daha fazla ikinci proje ilgilendireceğinden birinci proje üzerinde fazla durulmayacaktır.

Toynbee, genelde İslam dünyası özelde Türkiye’nin sekülerleşme & laikleşme macerasını Batı medeniyeti ile İslam medeniyetlerinin çatışması sonucu ortaya çıkan bir olay olarak görür.

Türkiye’de yapılan devrim, bizim Batı’daki başarılı ekoınomik, siyasal, estetik, dini devrimler gibi bütün alanlarda yapıldığından Türk halkının toplumsal deney ve tecrübelerini tepeden tırnağa sarstı.

Türkler yalnızca anayasalarını değiştirmekle kalmadılar (bu oldukça basit bir iş sayılabilir) fakat islam inancının koruyucusu durumunda olan Halife’yi ve müessesesini , tekkeleri medreseleri, kadınların yüzünden peçeyi kaldırlılar; İslam’ın temel direklerinden olan, kişinin alnını yere koyarak kıldığı namazı, kılan insan için imkansızlıştıran şapkaları giymek zorunluluğunu getirerek erkekleri inanmayanlarla aynı seviyeye getirdiler.

İsviçre Medeni Hukukunu kelimesi kelimesine Türkçeye çevirip, İtalya Ceya Hukuku’ndan alıntılar yaparak şeriatı kaldırdılar ve Meclisin oylarıyla yasallaştırdılar; Osmanlı edebi mirasını büyük bir kısmını yok saymak pahasına Arap harflerini Latin alfabesiyle değiştirdiler.

Sonuç olarak Batı sekülerleşme ve rasyonelleşme yoluyla fizik dünyayı önemli ölçüde fethetmiştir. Üretim ve tüketimde tarihte eşine rastlanmayan akıl almaz başarılar elde etmiştir. Toplumlarının maddi açıdan refah düzeyini arttırmış, hatta bazılarının iddia ettiği gibi “tarihin sonu’na ulaşmıştır. Ancak Batı’nın her türlü kutsalı dışlayarak kalkınması son derece olumsuz gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Kültürel çöküntü, aşırı profanlaşma, eko – sistemin tahrip edtilmesi, sömürü ve ırkçılığın yaygınlaşması bu olumsuz gelişmelerden bazılarıdır. Burada bizim içign önemli olan nokta sosyo – ekonomik gelişmemizi sağlamaya çalışırken başka bir çıkar yol yokmuşcasına Batı’nın izlediği süreci aynen izlememizin sahip bulunduğu değerler setini veri alarak o sete uygun gelişme projeleri üretebilmemizdir.

12 Temmuz 2007

Ahilik Felsefesi, Temelleri 12.yüzyılda Kırşehir’de Atılmış, Daha Sonra Tüm

Ahilik felsefesi, temelleri 12.yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu mistik bir yol, bir tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal, askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir dünya düzenidir.

Ahilik, aynı zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı da yönlendiren günümüzde hala geçerliliğini koruyan, bugünün şartlarında bile bir çok ülkede sağlanamamış adaletli, verimli ve son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir KÜLTÜR’ dür.

A – Tarihte Fütüvvet ve Ahilik İlişkisi*1

Ahilik, 13-19. yüzyıllar arasında Anadolu’da yasayan halkın sanat ve meslek alanında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. İyi ahlakin, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzen olan Ahilik,

- Ahlak

- Eğitim – Bilim

- Teşkilatlanma

- Kalite – Standart

- Üretici – Tüketici ilişkisi

- Denetim

vb. konularda yaşadığı dönemin toplumsal yapısını düzenlemiş bir sistemdir.

Esnaf ve sanatkar camiasının tarihine baktığımız zaman “Ahilik” ile Fütüvvet”in önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Çünkü bu iki kurum ve düzen çok uzun yıllar Osmanlı toplumunun belirleyici öğeleri olmuşlardır.

Konu üzerinde araştırma yapmış olan batili organizatörler Ahiliğin kökenlerini, Doğuda özellikle Araplar arasında gelişmiş olan Fütüvvet Teşkilatına dayarlar. Ancak yine de Ahiliğin Fütüvvet ten bir hayli değişik, Anadolu Türklerine özgü bir kurum olduğunda birleşirler.

Eldeki kaynaklardan edinilen bilgilere göre Anadolu’daki Ahilik doğudaki fütüvvetçiliğe benzer bir kurum olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, fütüvvetçilik Anadolu’da birtakım değişikliklere uğramış, yeni bir takım nitelikler kazanmış ve Ahilik olarak anılmaya başlanmıştır. Kaynaklarda değişik yorumlara rastlanmakla beraber Ahiliğin fütüvvetçilikten etkilendiği, bazı temel kurallarını fütüvvetçilikten aldığı konusunda hemen herkes hemfikirdir.

Ahiliğin tarihine söyle bir baktığımızda fütüvvetçilikle yan yana anıldığı ya da bu iki kavramın çoğu kez birbirleriyle açıklandığını görürüz. Bu sebeple fütüvvetçiliğe çok özet olarak değinmekte yarar vardir.

Fütüvvetçilik daha çok kişisel meziyetlere ve askeri niteliklere önem vermiştir. Fütüvvet eli açıklık, yiğitlik, gözü peklik, yardımseverlik yani olgun kişilik olarak tanımlanır. Kuran-i Kerim’de İbrahim Peygamberden, Tanrının birliğine inanan, putları kiran ve azgın Nemrud’a karşı çıkan bir “feta” olarak bahsedilir. Burada övgüye değer olan onun yiğitliği, mertliğidir.

Fütüvvetçiliğin ortaya çıkış biçimiyle daha sonra aldığı sekil arasında büyük bir tezat vardır. Tarihsel olarak bu gelişme su şekilde cereyan etmiştir: Abbasiler soyu iktidara geçtiğinde, güçlü askeri birlikleri olmasına karşın, bir tepki olarak, halk arasında bazı kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Bu kuruluşlar örgütlenmişler, kanun tanımayan haydutlar olarak isimlendirilmişlerdir. Bunlardan, özellikle Ayyarlar, devlet gücünün azaldığı zamanlarda ortaya çıkmış, silahsız, yalnız tas ve sopalarla saldırılar düzenlemişlerdir. Bununla beraber, bu kuruluşların, zaman zaman, halifelerin,askeri valilerin ve güvenlik kuvvetleri başkanlarının hizmetlerine girdikleri görülmüştür. Bu kanun dişi örgütler, 10. yüzyildan12. yüzyıla kadar çıkardıkları karışıklıklarda büyük başarılar elde etmişlerdir.

*1-Http://www.ahilik.com

Ancak, güçlü hükümdarlar ve üç büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, Alpaslan ve Melik,şah zamanlarında hemen hemen hiçbir faaliyette bulunamamışlardır.

İşsiz ve güçsüz kişilerden oluşan bir topluluk mensupları, devlet hizmetinde, özellikle güvenlik teşkilâtında görev almak istemişlerdir. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz olduğu yer ve zamanlarda, onların hizmetlerinden yararlan ilmiştir.

Bunun sonucu olarak, söz konusu kişiler ahlaki bir disiplin altına girmişlerdir. Önceleri fütüvvetçi kuralları olarak bilinen yiğitlik ve eli açıklık faziletleri, zamanla, fütüvvetçi kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başlamıştır. Bu tür kuruluşları birleştiren fütüvvetçilik, zamanla bir meslek ve sanata bağlı bulunması gerekli olmayan, içlerinde tasavvuf erbainin ve öteki tarikat birliklerinin de yer aldığı belirli zamanlarda ve belli amaçlar için bir araya toplanabilen bir teşkilat haline gelmiştir. Üyelerin öğrenmeleri ve uymaları gereken kurallar, fütüvvetname denen, tüzük niteliğindeki kitaplarda toplanmıştır.

Bu eserler, 12. yüzyıldan sonra, esnaf ve sanatkarlara belirli ahlak kuralları ve mesleki bilgiler vermek için kullanılacak tüzükler haline getirilmiştir. Bu nedenle, Osmanlı esnafının bağlı olduğu prensiplerin esasini fütüvvet teşkilâtında aramak gerekmektedir. Ahi töre ve törenleri ile örgüte giriş kurallarını kapsayan Ahi yönetmeliği niteliğindeki eserlere fütüvvetname adi verilmiştir. Anadolu’da Ahilik adi ile bilinen teşkilat, önceleri fütüvvetçilik örgütü halinde faaliyet göstermiştir. Ahiliğin temeli olan fütüvvetçilik, 10. yüzyıldan başlayarak, örgütlenmeye başlamıştır. Daha önce belirtildiği gibi, fütüvvet Arapça bir kelimedir ve tasavvufa dayanmaktadır. Fütüvvetin asli, kişinin, başkasının isinde olması ve onların işini güdüp gözetmesidir.

Bilindiği gibi, islamin ilk fütüvvet örgütleri, Ahilerden farklı olarak, bir meslek örgütü değildir. İçlerinde birçok zenaatçı bulunsa bile, birlikte yiyip içmek, eğlenmek, dans etmek, spor yapmak amaci güden gençlik örgütleridir. Örgüt üyelerinin meslekleri ile ilgilenilmez. Mesleki örgütlenme varsa bile, çok gevşektir.

Anadolu’nun Türklerin ikinci anayurdu haline gelişi 11. yüzyılın ikinci yarısı başlarındadır. Asya’dan göç eden sanatkar ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri ve yasayabilmeleri, aralarında bir örgüt kurmalarını gerektirmiştir. Ayrıca Türkler bu örgüt yardımıyla, sağlam, dayanıklı ve standart mal yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Işte bu zorunluluk, dini ahlaki kuralları fütüvvetnamelerde zaten mevcut olan esnaf ve sanatkarlar dayanışma ve kontrol örgütünün, yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur. Öte yandan, deri isçilerinin ve Ahiliğin piri olan Ahi Evran’in Anadolu’ya gelişi de bu tarihlere rastlamaktadır.

Ahi kelimesi de Arapça’dır ve “kardeşim” demektir. Ancak bazı yazarlar Ahi sözcüğünün Türkçe’de cömert, eli açık, yiğit anlamına gelen “akı” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da Türk kurum ve terimlerinin fazlalaştığı bir dönemde “akı”nin Arapça “kardeşim” anlamına gelen “ahi”ye dönüştürüldüğü düşünülmektedir. Terim olarak Ahilik, Anadolu’da 13. yüzyılda kurulu, belli kurallarla işlemiş esnaf ve sanatkarlar birliğini ifade etmektedir. ahlakla sanatın uyumlu birleşiminden oluşan ahilik, örgüt olarak Anadolu’da 13. yüzyılda Ahi Evran tarafından kurulmuştur.

B. Ahi Evran

Ahi Evran’in hayati ve kişiliği üzerinde araştirmacilarin farkli görüşleri vardir. Ahi Evran’in deri işçiliği ve teşkilâtında çok başarili bir kişi olduğu, belgelerden anlaşilmaktadir. Ahi Evran, yüzyillardir savaşçilik ve dini, ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş olan fütüvvet teşkilâtından ve fütüvvet namelerden yararlanarak, ahi teşkilatini kurmuştur. Ahi Evran ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği çok itibarlı bir duruma getirmiştir. Böylece, ahilik yüzyıllarca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeri teşkilatinin kuruluşunda, önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymişlardir.

Osmanlı İmparatoru Orhan Gazi, bir Ahidir ve Ahilerin adlari yaninda kullandiklari lakaplardan biri olan “ihtiyarüd-din” lakabini kullanmiştir. Ayni şekilde Sultan I.Murat’in da Ahi olduğu ifade edilmektedir. Ahi Evran, halkin ekonomik durumunu iyileştirmek, meslek sahibi olmasini ve din sömürüsünden kurtarmak için çalişmiştir. Ise ayakkabici ve saraç esnafini teşkilatlandirmakla başlamiştir. Kısa zamanda üstün becerisi, ahlaki sağlamliği ve hakseverliği ile büyük bir ün ve saygi toplamiştir. Kurduğu teşkilâtın başkanı, Ahi Babası olmuştur.

C.Ahiliğin Osmanli Esnaf ve Sanatkar Faaliyetlerini Düzenlemesi*2

Ahiliğin temelleri, o kadar sağlam atilmiş, kurallari zamaninin ve toplumun gereklerine ve gerçeklerine o kadar uydurulmuştur ki, bu sonradan, şehir ve kasabalarin belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin denetimi için örnek alinmiş narh ve nizamnameler ya da kanunnameler seklinde resmileştirilmiştir.

Osmanlilarda standardlara uymayarak, düşük kaliteli mal ve hizmet üreten esnafa çeşitli cezalar verilmiştir. Bu dönemde günümüzde bile tam olarak uygulanamayan kalite, standard, üretici-tüketici ilişkileri çok kesin kurallarla belirlenmiştir.

D- Osmanli Esnaf ve Sanatkarlar Kurulusunun Gedikler Haline Dönüsü*3

Ahilik, Türke özgü milli bir kuruluş olarak ortaya çikmis, tüketicilerin korunması dahil, Türklerin Anadolu’da kök salmasi ve tutunmasinda önemli bir rol oynamiştir. Ahiler Birliğinin Müslümanlara özgü yapisi 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin Müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişiler arasında çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrimi yapılmadan kurulan, eski niteliğinden bir şey kaybetmeyen yeni organizasyona gedik denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir. Resmi terim olarak gedik kelimesine 1927 yilinda raslanir. Ama gediğin tekelci karakteri çok daha eskilere uzanmaktadir.

Bu şekilde esnaf ve sanatkârlık, 1860 yilina kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi çirakliktan ve kalfaliktan yetişip te açık bulunan bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkan açarak sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar, esnafin sayilarinin artirilip eksiltilmesi, mülk sahiplerinin eski kiralarini artirmamasi, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsıyordu.

Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Seyyar veya havzi gedikler, kişiye özgü olup, sahibi istediği yerde sanatini ve ticaretini yapmasini sağliyordu. Sabitgedikler ise dükkan, mağaza, atölye gibi yerlere ait olduğundan, sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret yapamazlardi. Gedik sahibi, başka bir yere göç edecek olursa gediğini de resmen nakletmek ve senedini değiştirmek zorundadir. Bu durumda değiştirmede ya da yeniden gedik senedi verilmesinde olduğu gibi, resmi araştirma ve soruşturma yapilirdi. Gedikler, toplumun ihtiyaçlari, nakil ve değiştirmeler yüzünden çoğaltilip azaltilabilirdi.

Tanzimatin ilânından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlan diktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralinin sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşilmiş, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artik gedik ve tekelcilik kuralinin sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiş, kaldirilmiştir.

18. yüzyıla kadar esnaf ve sanatkarlik Osmanlı döneminde altin çağini yaşamistir. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatlari bu sinifi gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden geliştirmistir. Bu gelişmeye devlet de katki sağlamış, derbendci denilen memurlar vasitasiyla ticaret yollarinin bakim ve güvenliğini temin etmiştir.

Osmanli Imparatorluğunun çöküşünden Ahilikte payina düşeni almiş git gide yozlaşmiştir. Sonuçta giderek loncalar bozulmuş, gediklere töreye göre değil, iltimasa göre atamalar yapilmaya başlanmiştir. Esnaf ürettiği mali satamaz olmuştur.

Bu dönem Devlet tam bir çöküş yaşamiştir. Nihayet 1912 yilinda loncalar tamamen ortadan kal dirilmiştir. Böylece 700 yıl boyunca yaşamış ve Anadolu halkının ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında belirleyici rol oynamış olan Ahilik sistemi tarihe karişmiştir.

*2,*3-AnaBritanica

Ittihat ve Terakki döneminde esnaf ve sanatkarlarin yaşadiği bu çöküş çarkini tersine çalistiracak çözümler arandi. Bu kesimin devlet tarafindan teşvik edilmesi, çiraklik mekanizmaşinin iyi isletilmesi gibi formüller üzerinde duruldu. Ancak bir sonuç alinamadi. Osmanli Imparatorluğu gibi Ahilik sistemi de çöktü.

E. Cumhuriyet Döneminde Esnaf – Sanatkar Örgütlenmesi

Cumhuriyetin kurulması ile birlikte esnaf-sanatkarlar kesiminin bugünkü modern örgütlenmesinin başlangici olan 5373 sayili Esnaf Dernekleri ve Esnaf Birlikleri Kanunu çikarilmiştir. 1964 yilinda 507 sayili Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu ile esnaf-sanatkarlar teşkilâtı bugünkü yapisina kavuşmuştur.

1991 yilinda 507 sayili Kanunda değişiklik yapan 3741 sayili Kanun ile Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu ve tüm alt teşkilati, ülkemizde uygulanmakta olan ve kökeni Ahiliğe dayanan ve Almanya’ dan örnek alınan ikili meslek eğitimi sisteminin işyerlerinde verilen pratik kismi ile ilgili bir takim hak ve sorumluluklar yüklenmiştir. Bu kanun hükümlerine dayanarak da ayrintilari düzenleyen 5 eğitim yönetmeliği çikarmiştir.

Konfederasyonumuz ve alt teşkilâtı Ahilikten gelen ilkelerini kaybetmeden bugün de ülkenin orta direği, istikrar unsuru olma özelliğini yitirmeden gelişmesine devam etmektedir.

Konfederasyonumuz Ahilikten gelen bir teşkil atin en üst kurulusu olarak, Ahiliğe her zaman sahip çikmiş ve Ahilik ilkelerini korumaya çalişmiştir. Bu nedenle Kültür Bakanliği ile işbirliği içinde her yil Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları Yönetmeliği kapsamında bulunan illerimizde büyük bir coşku ile Ahilik Kutlamalari yapilmaktadir. Ahilik Haftası ayni zamanda tüm ülke genelinde Esnaf Bayramı olarak da kutlanmaktadir. Her iki kutlama programlari çerçevesinde illerimizde Ahilikle ilgili panel ve konferanslar düzenlenmekte, senlikler yapilmakta, iller tarafından seçilen mesleğinde başarili ve mesleğinin gerektirdiği ahlaki ilkelere sahip en genç-en yaşlı ve kadın esnaf ve sanatkarlarimiza belge ve hediyeler verilmekte, sergiler-fuarlar açilmaktadir. Konfederasyonumuz her yil ayrıca, Ahiliğin merkezi kabul edilen Kırşehir ilimizde ülke genelinden gelen esnaf-sanatkar kuruluşlari yöneticileri ile birlikte bu faaliyetleri gerçekleştirmektedir. Ahiliğin yaşatilmaşi, geliştirilerek günümüz şartlarına uydurulması amacıyla araştırmalar yapilmakta ve yayınlar yayimlanmaktadir.

Esnaf ve sanatkarlar kesiminin tarihinde önemli bir yer tutan Ahilik gerek ruh ve gerekse kurumları ile bugün halen yaşamaktadir. Bugün esnaf-sanatkarlar kesimi açisindan öneme sahip olan, Halk Bankası, Kefalet Kooperatifleri, Bağ-Kur gibi kuruluşların kökeni Ahilik Teşkilâtına dayanmaktadir. Bu nedenle esnaf ve sanatkarlar kesiminde ve teşkilâtlarında 34 yildan beri “Esnaf Bayramı” kutlamaları büyük bir şevkle yapilmaktadir.

AHİ BİRLİKLERİNİN KURULUŞU*4

Buraya kadar Selçuklu ve Osmanlı dönemi Anadolu’sunda görülen Ahi Birliklerinin ne tür bir ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıktığını ve bu birlikleri oluşturan faktörlerin neler olduğunu açıklamaya çalıştık. Bundan sonra her bir faktörün Ahi Birliklerinin oluşumuna, hangi aşamada ve ne ölçüde katılmış olduklarını belirlemek için bu birliklerin ilk yapı ve fonksiyonlarından söz etmek gerekir.

İlk Ahi Birlikleri, yüksek ahlak değerlerine sahip zengin ve güçlü bir lider çevresinde toplanmış silahlı halk guruplarından oluşmaktadır. Bu gruplar zengin Ahi liderinin kurmuş olduğu ve finans ettiği zaviyelerde toplanmakta, orada ortaklaşa bir hayat yaşamaktadırlar. Adeta bir karargah görünümü taşıyan bu ilk Ahi zaviyeleri, aynı zamanda gelip giden konukların ağırlandığı, büyük şölenlerin verildiği, müzikli – sazlı sözlü – toplantıların yapıldığı yerler olduğundan ulusal kültürün oluşmasında büyük bir önem taşıyorlardı.

*4-Sokrat Ve Eflatun’dan Günümüze Ahilik

Öyle ki bu zaviyeler kuruluşlarından kısa bir süre sonra, büyük halk çoğunluğunu etkileyen birer ” ahlak mektebi” haline gelmişlerdir. Resmi devlet organizasyonunun dışında ortaya çıkan ve gelişen bu ilk Ahi birlikleri Türk geleneklerinden kaynak almaktadır.

Kalabalık halk kitleleri tarafından oluşturulduğunu gördüğümüz ilk Ahi Birliklerinde belirgin olan fonksiyonlar; ahlaki ve siyasi fonksiyonlardır.

Bu birlikler her şeyden önce belli bir ahlaki tavır içinde bir araya gelen kitleler olarak tanımlanabilir. Yerleşik hayatın değerlerine bağlılıklarını sürdürmek durumunda olan bu kitleler Fütüvvet ideolojisinin geliştirdiği ahlak yapısına yakındırlar. Bunun da etkisiyle yiğitlik, cesaret, konukseverlik, cömertlik gibi değerlere bağlıdırlar.

Ahi Birliklerinin siyasi fonksiyonları yerel otoritelerin hakim oldukları çevrelerde devlet kuvvetine eşdeğer bir halk yönetimini temsil etmelerindendir. Ahilerin hiçbir yerde resmi bir siyasi güç olarak ortaya çıkmamalarına karşılık yine de olağanüstü hallerde, birtakım siyasi fonksiyonlar yüklendiklerini görmekteyiz.

Ahi Birliklerinin siyasi fonksiyonlarının en geliştiği dönem Anadolu’da merkezi otoritenin dağıldığı Beylikler Dönemidir. Bu dönemde Ahi Birlikleri hemen hemen her şehir ve kasabada yerel otorite birimleri olarak yönetimi ellerine geçirmiş durumdadırlar. Osmanlı Beyliği ise özellikle bu gücün desteğini sağlayabildiği için kısa zamanda gelişmiştir. Osman Gazi’ye ilk defa padişahlık ve devlet kuruculuk muştulayan ve onu bu yola yönelten Ahi Şeyhi Edebali’dir. Kendisi de Ahi teşkilatının bir üyesi olan Osman Gazi, Şeyh Edebali’nin kızı Mal Hatun ile evlenmiştir. Osman Gazi’nin bir çok silah arkadaşı, oğlu Orhan ve Alâattin Paşa, Murat Hüdavendigar Ahi örgütünden idiler.

MODEL, SAHSIYET VE DAVRANIS KÜLTÜRÜ OLARAK AHILIK*

XIII. Yüzyildan itibaren Anadolu toplum hayatında önemli sosyal, siyasî, ekonomik ve kültürel faaliyetleri ile yer alan Ahiliğin, bir Türk kurumu olarak ortaya çiktiği kaynaklarda belirtilir.1 Gerek ilkeleri, gerekse teskilâtlanmasi ve faaliyetleri ile Türk toplumunun dinî, kültürel, siyasî ve iktisadî kıymetlerini yansitmaktadir.

Türk sosyal yapisi içinde yer alan Ahiliğin, sistem içinde fonksiyonel olmasini dikkate aldiğimizda cemiyetin öngördüğü model sahsiyetin bu sahadaki davranış kültürü ile karsilasmaktayiz. Bu açidan bakildiğinda, model sahsiyet ve davranis kültürü olarak Ahilik, ortaya çiktiği sosyal yapidan ayri düsünülemez. O halde, bu kurumu ortaya çikaran kültür-sahsiyet iliskisini ve model sahsiyetin özelliklerini belirlemek gerekecektir.

A- Kültür ve Şahsiyet İlişkisi:

Herhangi bir cemiyette fert ya da grupların cemiyetin kültürüne üç seviyede sahip olabilecekleri söylenebilir: İdeolojik kültür, davranış kültürü ve maddî kültür.

Fert ya da grupların sahip oldukları değerlerin ve kuralların bütünü, onların ideolojik kültürünü oluşturur. Bu değerler ve kurallar onlarda uygulanmadan ve objektifleşmeden yalnızca bilmek seviyesinde kalabilir.

Manaların, değerlerin ve kuralların belirdiği ve gerçekleştiği manalı davranislarin toplamı ise davranış kültürünü oluşturur. Baska bir ifade ile davranış kültürü, araciliklari ile mânâ, değer ve kuralların belirdiği ve gerçekleştiği eylemlerin bütünüdür.

*Yrd. Doç. Dr. Yasar Kaya

Bir diğer seviyede kültürün değer ve kuralları onun tasiyicisi olan fert ve gruplar tarafından maddî ve biyolojik olarak objektifleştirilebilir. Bu kültürün dislasmasi, maddede müsahhaslasmasidir.

Fertlerin, cemiyetin kültürünün herhangi bir seviyede tasiyicisi olabilmeleri onların sosyalleşme sürecine tabi tutulmaları ile mümkündür. Kültürün ortaya koyduğu model (tipik) sahsiyet haline gelmeleri ve böylece belirli bir vaziyet karsisinda tipik davranisi gösterebilmeleri bu sürecin sağlikli islemesine bağlidir. Kaldı ki her sistem, kültür örneğini koruyacak ve yasatacak mekanizmayi gelistirmek zorunluluğunu tasimaktadir. Toplum bu fonksiyonel zorunluluğu terbiye, taklit ve telkin sürecinde gerçeklestirir. Kendi kültürel taleplerine, kiymet hükümlerine uygun davranislari asilamak suretiyle ferdin tutum ve davranislarini belirli bir tarzda gelistirir ki, bu o cemiyette yayğin olan sahsiyettir.3 Ancak bu ilişki her zaman tek taraflı bir ilişki olarak düsünülmemelidir. Süphesiz fert, cemiyetin kültürel taleplerini değerlendirebilir, yorumlayabilir ve değişen sartlarda yeni ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde terkiplere ulaşabilir. Ferdin bu seviyeye ulasabilmesi basarili sosyallesme sürecine bağlidir. Çünkü, ferdin yeni terkiplere ulaşabilmesi onun mevcut sosyal mirası özümsemiş olmasını gerektirir.

Cemiyet sosyalleştirme sürecini başarı ile sürdürebildiği ölçüde fertler de kültürü ideolojik seviyeden daha yüksekte, davranış ve maddî kültür seviyesinde yasayabilecektir. Herhangi bir sekilde bu süreçte basarili olamamak yabancilasma olgusunu ortaya çikarir. Zira cemiyet ferdin davranislarini çevreleyip, sinirlandirabilme kabiliyetini kaybedecektir. Bu takdirde sosyal ve kültürel yapı arasinda kopma hali yasanabilir. Fert seviyesinde de düsündükleri ile yasadiklarinin farklı olmasından kaynaklanan gerginliklerin yasanmasi tabiîdir. Ferdi saran sosyal kültürel yapı arasında kısa süreli uyumsuzlukların ortaya çikmasi normal karsilanabilir. Her ne kadar sosyal yapı için asil olan bütünlesmis veya denge halinde olmak ise de zaman zaman bundan uzaklasabilir. Çünkü cemiyet sürekli değisen sosyal münasebetler ve teskilâtlar ağidir. Yapiyi meydana getiren müesseselerin değisen sartlarda fonksiyonsuzlastiklari görülebilir. Bu durumda fonksiyonel hale getirilmeleri ya da ihtiyaca cevap verecek yeni müesseselerin tesis edilmesi gerekecektir ki, bunun kaynaği da millî kültürdür. Baska bir ifade ile, fert, kültürü davranislarina tasiyabiliyor ve sosyal, maddî-biyolojik realitede müsahhaslastirabiliyorsa sosyal ve kültürel yapi uyuma kavusabilecektir.

B- Bir Model Sahsiyet Olarak Ahilik:

Öte yandan fert kültürün bütününe istirak edemez. O kültürü ancak hususî bir surette yasayacaktir. Mensup olduğu meslek, sinif ve grup tali kültürleri ferdin davranislari üzerinde tesirde bulunur. Insan tüm dünyada değil, kendi cemiyetinin doğrudan doğruya küçük bir âleminde yasar. Fert ayni zamanda birçok grup içinde hayatini devam ettirir. Grup tecrübesi ferdin hayatini önemli ölçüde etkiler, zira millî kültür ferde dahil olduğu gruplarin süzgecinden geçerek ulasir. O halde Ahilik, millî kültürün dinî, ahlakî, siyasî, iktisadî vechelerini hususî bir yasayis sekli olarak belirleyebilir. Ahiliğe has sahsiyetin söz konusu özelliklerini anlayabilmek için tesekkül çağina bakmak gerekecektir. Diğer gruplardan ayrildiği noktalari ortaya koymak, onun fonksiyonlarini da belirlemek açisindan önemlidir.

1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya akan nüfusun kisa sürede, Bati Anadolu ve sahil kisimlari hariç, Anadolu’yu Türklestirdiği söylenebilir. Ikinci büyük göç Mogollarin önünde sürüklenen kitlelerce gerçeklestirilir. Göçle birlikte göçebelerden baska, önemli ölçüde tüccar, fikir ve sanat adamlari ile köylüler de Anadolu’nun muhtelif yerlerine yerlesmislerdir. Bu yerlesimden sonra Selçuklu ülkesinde üç kültür bölgesi tesekkül eder. Çukurova, Maras, Halep, Urfa, Musul, Diyarbakir’dan olusan Güneydoğu çevresi yerlesik hayata da sahip olmakla birlikte göçebelik ve kabile hayati daha yayğindir.

Kayseri, Sivas Tokat, Sinop ve Çorum’dan olusan Danismendiye vilâyeti ise göçebeliği barindirmakla birlikte hâkim yasayis tarzi yerlesik hayattir. Mamur ve müreffeh olan bu bölgede üretim ve ticarî faaliyet gelismistir.

Baslangiçta Alâiye, Konya, Larende, Ermenak vilâyetlerinden olusan Karaman sahasina hâkim olan yasama tarzi da yerlesik hayattir. Ticarî yollar üzerinde de bulunan bu bölgede ziraatin yani sira sehirler gelismistir. Bu bölge özellikle Ahiliğin geliştiği bölgedir.

Uc bölgeleri Türk asiretlerini barindiriyordu. Buralar sadece göçebe veya yari göçebe asiretlerin yaylak ve kislaklarini değil, ayni zamanda birçok köy ve kasabayi ihtiva etmektedir.

Bu hayat tarzlari arasinda bilhassa ikisi Ahi kültürünü belirginlestirmek bakimindan mühimdir. Göçebelik, daha doğrusu yari göçebelik ve sehir hayati.

Türk asiretlerinden olusan yari göçebeler ihtiyaçlarini karsilayacak ölçüde tarimla uğrasmakla birlikte asil mesguliyetleri hayvancılıktir. Asiret nizami içinde yaylak ve kislaklari arasinda hareket ederler ve bu arada bazen geçtikleri köy ve sehirlere zarar verebilirlerdi. Daha ziyade Türkmen babalarinin nüfuzu altindaki asiretler idarenin zaafa uğradiği dönemlerde büyük çatismalara da yol açmislardir. Bu hareketlerden en büyüğü Babailer isyanidir.

Anadolu’da sehir hayatinin gelismesi XII. asrin basindan itibaren görülebilir. Anadolu’da merkezî otoritenin zaafa uğradiği dönemlerde bundan en çok sehir hayatinin etkilendiği açiktir. Sehirlerin gelismesi ve uzun ömürlü olması ile merkezî otoritenin varliği arasinda yakin bir iliski vardir. Zira sehirler herhangi bir felâketle karsilastiklarinda oraya baska yerlerden kaynak aktarimi yapacak otorite önem tasir. Yine sehir hayatinin canliligi bir çok ticarî faaliyetin güven içinde sürdürülebilmesi, mal ve hizmet akiminin sağlanmasi, bilhassa ulastirma güvenliğinin temin edilmesine bağlidir ki, bütün bunlar merkezî otorite ile sağlanabilir. Çok uzun yillar ihmal edilmis, türlü felâketlerle karsilasmis Anadolu, Selçuklu idaresine kavustuktan sonra sehir hayati gelismeye baslamistir.

Baslangiçta Orta ve Doğu Anadolu’da baslayan sehirlesme sonra batiya doğru bir gelişme seyri takip etmistir. Anadolu sehirlerinde farkli irka ve dine mensup insanlar iç içe yasamaktadir. Nüfusun ekseriyetini Türk ve Müslümanlar oluşturmakla birlikte, Rum, Ermeni ve Yahudiler de bulunmaktadir.

Sehirlerde yasayan halkın mensup olduğu zümreleri tespit etmek istediğimizde, evvelâ devlet hizmetinde bulunanlari görüyoruz. Tabakalasma piramidinin zirvesinde yer alan bu grup sadece statü itibariyle değil, iktisadî bakimdan da üst tabakayi olusturur. Memur ve askerlerden sonra ulema, sanatçı ve edebiyatçilar, zenaat ve ticaret erbabi ve nihayet halk sehir nüfusunun sosyal zümreleridir. M. Akdağ’in Mevlânâ’ya izafeten verdiği sosyal tabakalasmaya dair bilgiler de ayni dogrultudadir. Bu gruplar içinde alâkamizin esasini olusturan sanayi ve ticaretle mesğul olanlar faaliyetlerini, büyük sehirlerde belirli kapalı veya açık çarsılarda yürütmektedir. Çeşitli meslek mensupları ayrı kooperasyonlar teşkil etmektedir.

Birlikler, bir yandan meslek mensuplarinin idare ile iliskilerini sağliyor, diğer taraftan üyeleri arasindaki münasebetleri nizamliyordu. Bu birliklerin fonksiyonlari hassaten meslekî saha ile sinirli değildir. Dinî, ahlâkî, sosyal, ekonomik, siyasî ve kültürel fonksiyonlari bünyesinde barindirir. Faaliyetlerine vücut veren zihniyeti ve o zihniyeti de kuşatan millî kültür içindeki yerini anlamak bakımından söz konusu fonksiyonlara kısaca değinmek, böylece mensuplarinin davranış kültürüne, başka bir ifade ile tipik şahsiyete ulaşmak mümkündür.

Hiç olmazsa teşekkül döneminde dinî fonksiyonun isabetle tayin edilebilmesi için, Selçuklu dönemi Anadolu’sunda meskûn yeni hayat tarzına karşı tavır alışlarını belirlemek gerekir. Devlet idarecileri Islâmî hayat tarzinin yerleşmesi için gayret sarf etmektedir. Kitabî Islâm’i esas alan devlet, kadi tayininde ve kurulan medreselerde ders verecek ulemanin seçiminde buna dikkat etmektedir. Bunun için de Iran ve Arabistan’dan getirilen kadi ve ulema görevlendirilmistir. Bu kadronun, Islâm’i mutasavvif Türk dervislerinin telkini ile kabul eden ve büyük ölçüde geleneklerine bağli kalan kitleye karsi hosgörüsüz davrandiği, bunun sonucunda da kitlelerin devlete karsi çatismaci tavir alarak, zaman zaman isyanlara kalkistiği görülmektedir. Buna karşılık, Islâm inancı ile Türk geleneklerini kaynastirarak senteze ulasan bir grup vardir ki, bunlar devlete karsi çatismaci tavir almamis, yeni hayat tarzina geçiste kültür değismelerinin mutavassit unsurunu olusturmustur. Ayni zamanda birbirlerine karsi tavir alan gruplari uzlastirici rol oynayarak, yerlesik hayat tarzina uygun değerleri gelistirmis ve korumustur. Bu tavir, Ahi Birliklerinin kurulmasi ve gelismesini sağlamistir. Anadolu’da Türk kültür ve medeniyetinin kurulmasinda en az gaziler, veliler ve ulema kadar hizmet eden Ahilerin, çalisma hayati ile din, ahlâk ve toplum arasinda kurduğu münasebet fert-cemiyet dengesini tesis etmek suretiyle sosyal bütünlesmeye büyük katkida bulunmustur.

Ahi Birlikleri’nce muhafaza edilen ahlâkî değerlere bakildiğinda, gelenekler ile Islâmin kaynasmasina sahit olunur. Ahi Birlikleri; birbirlerini korumak ve yardimlasmak, disaridan gelebilecek etki ve tehlikelere birlikte karsi koyabilmek, kendilerinden yardim bekleyenlere karsi irk ve din farki gözetmeksizin yardim etmek gibi geleneksel değerlerin yananda “Fütüvvet adabı”na da siki sikiya baglidir. Ahilerin hayata ve insana bakis tarzları, inançları, davranislari ve kıyafetleri hakkinda bilgilere ulastiğimizda Fütüvvetnamelere göre ahi; nefsine hâkim olmak, iyi huylu olmak, Allah’ın emirlerine uymak, cömert olmak, insanları sevmek, hile yapmamak, yalan söylememek, âdil olmak, zulme ve haksizliğa karşı koymak, mazlumu korumak …. vb. gibi prensiplere uygun yasamak zorundadir. Bu hüviyetiyle Ahi Birlikleri bir ahlâk mektebidir.

Ahilik ayni zamanda terbiye sistemidir. Ahi Birliklerinin eğitim faaliyetleri de tamamen cemiyetin kültürel taleplerini yansitmaktadir: Ferdin nefsini tanimasi, fitrati koruma, iyiliğe yöneltme, ferdî kabiliyetlerini geliştirme ve yön vermek. Hem örgün hem de yaygın eğitimde bu gayelere sadık kalarak, meslekî eğitimle genel eğitim birlikte gerçeklestirilmistir.

Ahi Birliklerinin meslekî fonksiyonları ve ortaya koyduğu iktisadî zihniyet, karşı karşıya bulunduğumuz ahi şahsiyet ile ilgili mühim ipuçları vermektedir. Üretimde standartlaşma ve kalite kontrolünün sağlanması, sanatta ehliyete önem verilmesi, patent hakkına saygı, birlik mensuplarına hürmet, is bölümü ve is birliği gibi esaslara dayanan çalışma hayati içinde iktisadî faaliyet “inanarak ve bütün gücüyle katılarak (iman ederek) üretme, sadece kendisi (bencil kâr dürtüsü) değil, başkaları için, halk için, toplumsal refah için üretme ve adalet üzere-Hak üzere (güçlüye göre değil) paylaştırma” dan ibarettir. Türk-İslâm kültürünün sağladığı fert ve cemiyet bütünleşmesinin tezahürü olan bu iktisadî zihniyet, sınıf tezatlarını, törpüleyerek yıkıcı rekabet davranışını önlemiştir. Esasen tevhit inancına dayalı, madde ve mânâ hedeflerini dengeleyen ideal kültürün taşıyıcısı olan fertler, dış âlem ile iç âlemi bütünleştirmiş fertlerdir ve bu bütünleşme bir süper sistemin de ifadesidir.

C- Sonuç:

Türk millî kültürünün taşıyıcısı olan kişiler, bu kültürün değer ve kurallarını ideolojik seviyeden davranışlarına taşıdığı ve somutlaştırdığı zaman ortaya çıkan yaygın şahsiyet tipi dayanışmacı ve digergâmdir. Bu sağlanabildiği ölçüde sosyal hayatin her sahasında bu şahsiyet tipinin ve müesseselerin geliştiği görülür. Böyle bir somutlaşmayı ifade eden Ahilik sosyal ve ekonomik hayatta gücüne inanma ve kendine güven, is bölümü ve is birliği sonunda âdil paylaşma olarak tezahür eder. Ahilik tahrip edici rekabet ve çatışmayı kontrol ederek sosyal barış ve uyumu gerçekleştirir. Ferdi maddî tatminin ötesinde manevî tatmine ve nefis terbiyesine yönelterek fert-cemiyet bütünleşmesini, nihaî olarak sosyal bütünleşmeyi kolaylaştırır.

12 Temmuz 2007

Ahşap Atölyesinde Kullanılan El Aletleri

AHŞAP ATÖLYESİNDE KULLANILAN EL ALETLERİ

Aletler:

Asırlar boyunca insanlar işlerini daha kolay ve daha etkili olarak yapabilmek için kalıplar ve araçlar icat etmişlerdir. Bu araçlara genellikle alet denir. Bunlar çok çeşitli olup bir kısmı gayet basit diğer bir kısmı ise oldukça karışıktır. Kompleks araçlar daha ziyade makine diye sınıflandırılır. Birçok makinalar şaşılacak derecede geliştirilmiştir.

Alet ve makinalar, bir işin yapılışında büyük ölçüde mekaniksel üstünlük, hassasiyet, sürat verim ve bazen güvenlik sağlar. Uygun aletleri seçip kullanan bir kimse iyi bir yapabilir, fakat, aksine olarak, sadece işçiliğe güvense veya kaba ve ilkel aletler kullanılmış olsa belki de bir şey yapamazdı.

İnsanlar, daha büyük verim sağlamak için yaptığı çalışmalarla eski aletleri geliştirmekte ve yenilerini icat etmektedir. Bugünkü konstrüksiyon metodlarında, yeni gereçlerin kullanılması aletlerin kalite ve görünüşü ile birlikte verimliliğini de artırmıştır. Aletler ve özel fonksiyonları mekaniğin basit makinalardaki prensiplerine göre sınıflandırılır. Nitekim ağaç işlerinde kullanılan kesici aletler (bıçaklar, testereler, rendeler ve düz kalemler) kama şeklinde çakma ve vidalama aletleri (çekiçler, otomatik tornavidalar ve matkap kolları) sırası ile kaldıraç, eğik düzlem ve volan ve mile örneklerdir. Kama, eğik düzlem ve vidanın uygulanması ise delme aletlerdir. Gerçekten, bazı aletler birkaç basit makinanın bileşiminden meydana getirilmiştir. Komplike motorlu aletler, mekanikte görülen altı basit makinadan herbirinin uygulanması ile elde edilir. Bunlar; kama, kaldıraç, eğikdüzlem vida, çark ve mili ile makaradır.

Ağaçişleri aletlerinin adı ve yapılan işe göre sınıflandırılması, bunların kullanılış ve amaçlarını belirtir, böylece tornavida bir vidalama aleti; testere bir kesme aleti; gönye ise kontrol ve markalama aletidir. Bir aletin işleyiş prensibine uyan basit makinalar hakkında edinilecek bilgiler, mekaniksel üstünlük ve verim sağlamak için bu aletin ve esas parçalarının işleyişini kavramamıza yardım eder.

Ağaçişleri aletleri, yapılan işe göre: ölçme, markalama ve kontrol, kesme ve delme, vidalama, çakma, tutturma ve sıkma ve bileme aletleri olarak sınırlandırılır. Ölçme, markalama ve kontrol aletleri dışında kalan bütün aletler kaldıraç, kama eğik düzlem, volan ve mile, marka ve vidaya ait örneklerdir.

Kama:

Bıçaklar, rendeler, düzkalemler, oyma kalemleri, eğeler, testereler, el baltaları gibi aletlerin ağız ve dişleri ile çeşitli matkapların kesici ağızları kama kama örnekleridir. Dişli olanlarda bir seri kesici kamalar vardır.

Ağaçişleri kesme aletleri kesme aletlerinin kamaları, ağaç liflerini kesme, parçalama, kazma ve yarma suretiyle birbirinden ayırır.

Kaldıraç:

Kuvvet veya basınç isteyen bazı aletlerinin kullanılmasında kaldıraçtan yararlanılır. Bazen dayanma noktası kolun bir kısmı üzerindedir. Bazen de bu aletin bilhassa yapılmış bir özelliğidir. Zımba kolları, kerpetenler, penseler, mengene sapları ve çekiç kaldıraçlardan bazı örneklerdir. Testereler, sistreler, düz kalemler, rendeler ve diğer aletler kaldıraç ve kamanın birleşik şekilleridir. Kama, kesen kısımdır; sap ise kullanana kaldırma imkanı sağlar. Bir çiviyi çakmak için 25cm uzunluğunda sapı bulunan 500 gramlık bir çekicin sapı ucuna 5 kg’lık bir kuvvet uygulanırsa çivi 62.5 kilogramlık bir kuvvetle çakılmış olur.

Misal: Çekicin ağırlığı x sapa uygulanan kuvvet x sapın uzunluğu= Elde edilen kuvvet.

0.5 kg x 5 kgx 25cm = 62.5 kg.

Eğik Düzlem:

Amerikan matkapları, helisel matkaplar ve otomatik tornavidalar eğik düzlem uygulamasına ait örnektirler. Burada mekanik kolaylık ve verimlilik; mukavemeti veya ağırlığı bir eğik düzlem veya helezonda olduğu gibi dağıtarak, dolaylı olarak yavaş bir çekme ve kaldırma yolu ile elde edilir.

Vida:

Bazı aletlerin helisel bir kısmı veya vidası vardır ve bu sayede büyük basınçlar kolaylıkla elde edilebilir. Vidanın uygulanmasına işkenceler, el vidaları, mengeneler ve mandrenler gibi sıkıştırma ve bağlama araçlarında rastlanır. Vida eğikdüzlemin bir şekli olup, ayarlama tertibatının çalışmasını kolaylaştırmak (düzlem ayar tekeri) veya mukavemeti azaltmak (delme aletlerin vidalı kısmı) için kullanılır. Bir tezgah mengenesi bu çeşit basit bir makinaya güzel bir örnektir. Mengene kolu volanı, sıkma vidası daz eğik düzlemdir.

Volan ve mil formülü ile eğik düzlem formülünü birleştirirsek: Mengene çenelerindeki sıkma kuvveti (W) x bir dönmede vidanın aldığı yol (P)= Kolu döndürmek için uygulanan kuvvet (E) x bir dönüşte kuvvet uygulama noktasının aldığı yol (mengene kolunun dönüşünde tatbik noktasının çizdiği daire çemberi 2?r).

Vidanın adımı = 5mm

W x P = E x 2?r

Döndürme kuvveti = 5 kg kol uzunluğu 20cm.

W x 0.5 = 5x 2 (3.24)x20

W = 1256 kg.

Yukarıdaki problemde sürtünmeye yer verilmemiştir. Vida somunu üzerinde o kadar çok sürtünme meydana getirir ki bu yüzden çenelerin itilişi yavaşlar ve bu sistem ancak yüzde on bir randıman sağlar. Bu da bize 125,6×0.10= 125,6 kg’lık bir itme kuvveti verir.

Volan ve Mil:

Bazı aletlerde büyük manivela kuvveti bükme, döndürme ve kolla çevirmek suretiyle elde edilir ki, burada kuvvetin uygulama noktası sabit bir nokta veya eksen etrafında dairesel bir yörünge çizer. Tornavidalar, el matkapları ve mil prensibinin uygulama örnekleridir.

Volan yarıçapı x kuvvet = mil, yarıçapı x kuvvet. Bu itme (sürme) gücü ile matkabın döndürülmesinde kullanılır.

Matkap kolundaki 5 kilogramlık döndürme kuvveti matkap ucunda 50kg’lık bir kesme kuvveti meydana getirir.

Kolun yarıçapı x döndürme kuvveti = matkap yarıçapı (mil) x kesme kuvveti.

Kol yarıçapı = 12 cm

Döndürme kuvveti= 5 kg

Matkap yarıçapı = 0,5 cm

12 x5 = 0,5 x Kesme Kuvveti.

60

Kesme Kuvveti: —–

0, 5

Kesme Kuvveti: 120 kg.

Kasnak:

Kayışla çalışan makinalarda gücü ileten tek ve merdivenli kasnaklar vardır. merdivenli kasnaklar aynı zamanda hızın değiştirilmesinde kullanılır.

Birleşik Basit Makinalar:

Ağaç işlerinde kullanılan bir çok el aletleri çeşitli basit makinaların birleşik şekilleridir. Esas parçalardan birisi bir vida gibi görev yaparken diğer bir parça eğik düzlem veya volan ve mil gibi çalışır. Mesela küçük planyada, kama, kaldıraç, eğik düzlem ve vidaya ait uygulamalar bir arada görülür. Elektrikli el aletleri ve ağaç işleri makinaları basit makinaların birleşik şekillerine ait değişik örnekleridir.

IÇKI

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama

Çalışma Prensibi:

Içkı, düzkalem gibi kama esasına göre keserek çalışır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Içkı, hızlı olarak çok miktarda talaş alma ve profil düzeltme işlerinde kullanılır. Bıçak aşağıya gelecek ve iş ile hafif bir açı teşkil edecek şekilde iki elle tutulur. Sonra ağaçtan ince bir talaş almak için çalışana doğru düzgünce çekilir. Bu aletler her zaman lifler yönünde çalışılmalıdır.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

Uzun, düzkalem ağızlı ve oluklu bıçak; 20-25 cm boyunda ve 3cm genişliğinde olup, üstün kaliteli alet çeliğinden yapılmıştır.

Ağaçtan yapılan tutamaklar, iki uca takılarak alete “U” biçimi verilmiştir.

Ek Parçaları:

Pah Kırma Kesicileri.

Bakım:

Koruma:

Içkılar; iki kanca üzerine yere paralel olarak alet panosu üzerine asılabilir. Kesici ağız, bir ağaç ya da deri kılıfla korunmalıdır.

Bileme:

Kesici ağız oluklu kısımdan 25-30°’lik bir açıda taşlanır, sonra yağ taşında 30-35°’lik açıda rende tığı gibi bilenir.

SİSTRELER- EL SİSTRESİ, KOLLU PARKE SİSTRESİ

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama:

Çalışma Prensibi.

Sistreler, çok ince talaş kaldıran keskin kama-sistre kılağısı esasına göre çalışır. Kör bir sistre talaştan ziyade toz çıkarır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Sistreler ağaç yüzeylerinin perdahlanmasında, boya ve verniklerin kazınmasında kullanılır. Gerek işlem sırası, gerekse ağaç gözeneklerine dolan veya yüzeyde kalan zımpara tozlarının sistreyi körleteceği düşünülerek; sistreleme işlemi zımparalamadan önce yapılmalıdır.

Esas sistresi alaşımlı çelikten yapılmıştır. Kenarları gönyesinde düzeltildikten sonra, masat çekilerek kesici ağız elde edilir. Bunlar 12,5-15cm boyunda ve 6-8cm genişliğindedir.

Kollu sistredeki kesici lamada el sistresi gibi alaşımlı çeliktendir. Fakat 45°’lik bir ağız açıldıktan sonra masat çekilir. Bu aletteki sistre laması 6cm gövde boyu ise 30cm.dir. gövde, döğme çelikten yapılmıştır ve sistre lamasını yaklaşık olarak 75’lik bir açıda tutar.

Parke sistresi, parkelerin kazınması, boyalı yada vernikli yüzeylerin temizlenmesi gibi kaba işler için yapılmıştır. Ağaç sap sistreyi kesme konumunda tutmaya yarar. Sistre genişlikleri 4, 5, 6 cm ve 8cm’dir. Sapları da 12,5, 19, 22 ve 30cm boyundadır.

Sistre rendesi.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

Sistreler en iyi cins karbon çeliğinden yapılır.

Kollu sistrelerin dökme demir yada döğme demirden gövdeleri vardır.

Parke sistreleri, sert ağaç yada metal saplara takılırlar.

Bakım

Bileme:

El sistreleri, önce ince bir eğe ile düzeltilir, sonra da yağ taşında bilenerek pürüzsüz bir kenar elde edilir. Bunu masat çekme izler. Masat çekildiğinde kesici ağız yani kılağı meydana gelir ki, kesmeyi yapan budur.

Kollu sistreye 45° pahlı ağız açılır. Yağ taşında bilendikten sonra, Pahlı yüzeyden düz yüzeye doğru kılağı çıkacak şekilde masat çekilir.

Parke sistreleri, kesici ağızları eğelenerek bilenir.

12 Temmuz 2007

Ahşabın Mekanik Özellikleri

AHŞABIN MEKANİK ÖZELLİKLERİ

Ahşap tipik bir anizotrop malzemedir.Lifleri yönündeki tüm özellikler,Basınç ve çekme dayanımları,enine yöndeki dayanımlardan yüksektir.

  Ahşap su içeriğinin fonksiyonu olarak şişen,büzülen bir malzeme olduğu gene bu içeriğin fonkiyonu olarak mekanik özellikleride değişen bir malzemedir.

  Hücre boşlujklarındaki su;ki biz buna serbest su diyoruz,kesimi izleyen günlere buharlaşır.Hücre ceperlerine yapışmış emme su uzun süre ahşap içinde kalır.Kendi haline bırakılan tomruk,kozalaklılarda 2 yılda,yapraklarda 4 yılda ancak kurur.

Gw nemli,Go kuru ağırlıktır.W,yaş ağaçlarda %100 den fazladır.Kendi halinde havada kuruyan ahşaplarda W,%12-%18 arasındadır.Fırında kurumakla bu değer %8 ‘in altına inebilir.

Lifler doğrultusunda basınç dayanımı W’nın lineer bir fonksiyonunile ifade edilebilir.

  Bu arda basınç dayanımının yoğunluklada arttığı belirtilmelidir.

Aşağıda yoğunluğu 0,42 kg/dm³ olan bir kozalaklı için Basınç Dayanımı-Su içeriği grafiği çizilmiştir.

Ahşabın mekanik dayanımlarını TS-647 ‘de görebiliriz.Güvenlik katsayıları 5-10 arasında değişen ahşaplar için alınan bazı güvenlik gerilmeleri ise şöyledir.

Ahşabın elastisite modülleri ise ;

Çamlarda // 1000 N/mm² , T(dik) 300 N/mm²;

Meşe // 12500 N/mm² , T(dik) 600 N/mm² değerleri alınabilir

// liflere paralel

T liflere dik

12 Temmuz 2007

Zeki Veri Madenciliği:

ZEKİ VERİ MADENCİLİĞİ:

Ham Veriden Altın Bilgiye Ulaşma Yöntemleri

Giriş

Bilgisayar sistemleri her geçen gün hem daha ucuzluyor, hem de güçleri artıyor. İşlemciler gittikçe hızlanıyor, disklerin kapasiteleri artıyor. Artık bilgisayarlar daha büyük miktardaki veriyi saklayabiliyor ve daha kısa sürede işleyebiliyor. Bunun yanında bilgisayar ağlarındaki ilerleme ile bu veriye başka bilgisayarlardan da hızla ulaşabilmek olası. Bilgisayarların ucuzlaması ile sayısal teknoloji daha yaygın olarak kullanılıyor. Veri doğrudan sayısal olarak toplanıyor ve saklanıyor. Bunun sonucu olarak da detaylı ve doğru bilgiye ulaşabiliyoruz.

Örneğin eskiden süpermarketteki kasa basit bir toplama makinesinden ibaretti. Müşterinin o anda satın almış olduğu malların toplamını hesaplamak için kullanılırdı. Günümüzde ise kasa yerine kullanılan satış noktası terminalleri sayesinde bu hareketin bütün detayları saklanabiliyor. Saklanan bu binlerce malın ve binlerce müşterinin hareket bilgileri sayesinde her malın zaman içindeki hareketleri ve eğer müşteriler bir müşteri numarası ile kodlanmışsa bir müşterinin zaman içindeki verilerine ulaşmak ve analiz etmek olası.

Veri kendi başına değersizdir. İstediğimiz amacımız doğrultusunda bilgidir. Bilgi bir amaca yönelik işlenmiş veridir. Veriyi bilgiye çevirmeye veri analizi denir. Bilgi de bir soruya yanıt vermek için veriden çıkardığımız olarak tanımlanabilir. Veri sadece sayılar veya harfler değildir; veri, sayı ve harfler ve onların anlamıdır. Veri hakkındaki bu veriye metaveri diyoruz.

Süpermarket örneğimizde veri analizi yaparak her mal için bir sonraki ayın satış tahminleri çıkarılabilir; müşteriler satın aldıkları mallara bağlı olarak guruplanabilir; yeni bir ürün için potansiyel müşteriler belirlenebilir; müşterilerin zaman içindeki hareketleri incelenerek onların davranışları ile ilgili tahminler yapılabilir. Binlerce malın ve müşterinin olabileceği düşünülürse bu analizin gözle ve elle yapılamayacağı, otomatik olarak yapılmasının gerektiği ortaya çıkar. Veri madenciliği burada devreye girer:

Veri madenciliği büyük miktarda veri içinden gelecekle ilgili tahmin yapmamızı sağlayacak bağıntı ve kuralların bilgisayar programları kullanarak aranmasıdır.

Geleceğin, en azından yakın geleceğin, geçmişten çok fazla farklı olmayacağını varsayarsak geçmiş veriden çıkarılmış olan kurallar gelecekte de geçerli olacak ve ilerisi için doğru tahmin yapmamızı sağlayacaktır.

Örnek Uygulamalar

BAĞINTI: “Çocuk bezi alan müşterilerin %30’u bira da satın alır.”

Sepet analizinde (basket analysis) müşterilerin beraber satın aldığı malların analizi yapılır. Buradaki amaç mallar arasındaki pozitif veya negatif korelasyonları bulmaktır. Çocuk bezi alan müşterilerin mama da satın alacağını veya bira satın alanların cips de alacağını tahmin edebiliriz ama ancak otomatik bir analiz bütün olasılıkları gözönüne alır ve kolay düşünülemeyecek, örneğin çocuk bezi ve bira arasındaki bağıntıları da bulur.

SINIFLANDIRMA: “Genç kadınlar küçük araba satın alır, yaşlı, zengin erkekler büyük, lüks araba satın alır.”

Amaç bir malın özellikleri ile müşteri özelliklerini eşlemektir. Böylece bir müşteri için ideal ürün veya bir ürün için ideal müşteri profili çıkarılabilir. Örneğin bir otomobil satıcısı şirket geçmiş müşteri hareketlerinin analizi ile yukarıdaki gibi iki kural bulursa genç kadınların okuduğu bir dergiye reklam verirken küçük modelinin reklamını verir.

REGRESYON: “Ev sahibi olan, evli, aynı iş yerinde beş yıldan fazladır çalışan, geçmiş kredilerinde geç ödemesi bir ayı geçmemiş bir erkeğin kredi skoru 825’dir.”

Başvuru skorlamada (application scoring) bir finans kurumuna kredi için başvuran kişi ile ilgili finansal güvenilirliğini notlayan örneğin 0 ile 1000 arasında bir skor hesaplanır. Bu skor kişinin özellikleri ve geçmiş kredi hareketlerine dayanılarak hesaplanır.

ZAMAN İÇİNDE SIRALI ÖRÜNTÜLER: “İlk üç taksidinden iki veya daha fazlasını geç ödemiş olan müşteriler %60 olasılıkla kanuni takibe gidiyor.”

Davranış skoru (behavioral score), başvuru skorundan farklı olarak kredi almış ve taksitleri ödeyen bir kişinin sonraki taksitlerini ödeme/geciktirme davranışını notlamayı amaçlar.

BENZER ZAMAN SIRALARI: “X şirketinin hisse fiyatları ile Y şirketinin hisse fiyatları benzer hareket ediyor.”

Amaç zaman içindeki iki hareket serisi arasında bağıntı kurmaktır. Bunlar örneğin iki malın zaman içindeki satış miktarları olabilir. Örneğin dondurma satışları ile kola satışları arasında pozitif, dondurma satışları ile sahlep satışları arasında negatif bir bağıntı beklenebilir.

İSTİSNALAR (FARK SAPTANMASI): “Normalden farklı davranış gösteren müşterilerim var mı?”

Amaç önceki uygulamaların aksine kural bulmak değil, kurala uymayan istisnai hareketleri bulmaktır. Bu da örneğin olası sahtekarlıkların saptanmasını (fraud detection) sağlar. Örneğin Visa kredi kartı için yapılan CRIS sisteminde bir yapay sinir ağı kredi kartı hareketlerini takip ederek müşterinin normal davranışına uymayan hareketler için müşterinin bankası ile temasa geçerek müşteri onayı istenmesini sağlar.

DÖKÜMAN MADENCILIĞI: “Arşivimde (veya internet üzerinde) bu dökümana benzer hangi dökümanlar var?”

Amaç dökümanlar arasında ayrıca elle bir tasnif gerekmeden benzerlik hesaplayabilmektir (text mining). Bu genelde otomatik olarak çıkarılan anahtar sözcüklerin tekrar sayısı sayesinde yapılır.

Veri Ambarları ve Veri Madenciliği

Veri madenciliği büyük miktarda veri inceleme amacı üzerine kurulmuş olduğu için veri tabanları ile yakından ilişkilidir. Gerekli verinin hızla ulaşılabilecek şekilde amaca uygun bir şekilde saklanması ve gerektiğinde hızla ulaşılabilmesi gerekir. Günümüzde yaygın olarak kullanılmaya başlanan veri ambarları günlük kullanılan veri tabanlarının birleştirilmiş ve işlemeye daha uygun bir özetini saklamayı amaçlar (Şekil 1).

Şekil 1. Günlük veri tabanlarından istenen özet bilgi seçilerek ve gerekli önişlemeden sonra veri ambarında saklanır. Ardından amaç doğrultusunda gerekli veri ambardan alınarak veri madenciliği çalışması için standart bir forma çevrilir.

Veri ambarında veri oluşturulduktan sonra bu verinin elle veya gözle analizi yapılabilir. Bunun için OLAP (Online Analytical Processing) programları kullanılır. Bu programlar veriye her boyutu veride bir alana karşılık gelen çokboyutlu bir küp olarak bakmayı ve incelemeyi sağlar. Böylece boyut bazında guruplama, boyutlar arasındaki korelasyonları inceleme ve sonuçları grafik veya rapor olarak sunma olanağı sağlar.

Veri madenciliğinde amaç, kullanıcının bilgi çıkarma sürecinde katkısının olabildiğince az tutulması, işin olabildiğince otomatik olarak yapılabilmesidir. Çünkü OLAP programlarını kullanırken bulunabilecek sonuçlar kullanıcının sormayı düşündüğü sorgularla sınırlıdır. Ama veri içinde çocuk bezi ile bira örneğindeki bağıntı gibi kullanıcının hiç aklına gelmeyecek bilgiler de olabilir. Zaten veri madenciliğinde esas amaç bu tip bilgileri bulabilmektir.

Bir Veri Madenciliği Çalışması Örneği

Bir finans kurumu olduğumuzu ve insanlara kredi verdiğimizi varsayalım. Geçmişte kredi verdiğimiz insanların bazıları kredilerini normal olarak geri ödemiş, bazılarıysa ödeyememiş ve kanuni takibe düşmüş olsun. Bu örnekte yapmak istediğimiz bu kişilerin özelliklerine bakarak ödemelerini düzenli yapan müşterileri, kanuni takibe düşmüş (defaulted) müşterilerden ayırabilmektir.

Bu uygulama için standart formda veri her kolonunun bir alan, her satırının da bir kişi ile ilgili bilgilerin olduğu bir tablodur (Çizelge 1). Amaç, alanlardan birinin değerini (Kredi durumu) ilgili diğer alan bilgileri cinsinden açıklayan bir kural bulabilmektir. Veri analizini karmaşık yapan satır (kayıt) sayısından çok, sütün sayısı, yani boyut sayısı (istatistiksel terimle) veya alan sayısıdır (bilgisayar terimiyle).

Çizelge 1. Örnek için standart form.

Adı

Yıllık gelir

Birikim

Ev sahibi

Medeni hali

Kredi durumu

Ali

15,000

30,000

Evet

Evli

Normal ödeme

Veli

10,000

20,000

Evet

Evli

Kanuni takip

Veriyi görselleştirebilmek için sadece iki alan olduğunu varsayalım. Bunlar yıllık gelir ve birikim olsun. Örnek veri bu iki boyutlu uzayda noktalar olarak çizilebilir (Şekil 2). Amacımız bu iki boyutlu uzayda kredisini normal ödemiş ve kanuni takipe düşmüş iki gurup kişilere karşılık gelen noktaları birbirinden ayıran bir sınır bulabilmektir. Bu bir sınıflandırma problemidir. Eğer böyle bir sınır bulabilirsek yeni bir kredi başvurusunda bu kişinin birikim ve yıllık gelirine bakarak iki boyutlu uzayda sınırın hangi tarafında kaldığına bakarak, hangi guruba ait olduğuna dair karar verilebilir.

Sınıflandırma için kullanılabilecek birçok teknik vardır. Bunlardan bir tanesi de karar ağaçlarıdır (decision trees). Bu veri üzerinde karar ağacı kullanılınca bulunan sınır Şekil 3’de, karşılık gelen karar ağacının yapısı da Şekil 4’te verilmiştir. Bu karar ağacı şu kurala karşılık gelir:

EĞER yıllık gelir> q1 VE birikim> q2 İSE Normal Ödeme

DEĞİLSE Kanuni Takip

Karar ağaçlarının en büyük yararı veriden öğrenilen kuralın anlaşılır bir şekilde yazılabilmesidir. q1 ve q2 iki boyuttaki eşik değerleridir. Karar ağacının yapısı ve bu eşik değerleri karar ağacı öğrenme algoritması tarafından veriden otomatik hesaplanır.

Şekil 2. Veri örneği. Kullanılan iki alanın tanımladığı iki boyutlu uzayda standart formdaki her kişi ile ilgili bilgi bir noktaya karşılık gelir. Sınıflandırmada amaç bu uzayda iki sınıfa ait (normal ödenmiş ve kanuni takibe gitmiş) noktaları birbirinden ayıran bir sınır bulabilmektir.

Şekil 3. Karar ağacı tarafından tanımlanan sınır. Karar ağacının yapısı Şekil 4’te verilmiştir.

Şekil 4. Şekil 3’te verilen sınırları tanımlayan karar ağacının yapısı. x1:yıllık gelir, x2:birikim, y = 0:Kanuni takip, y = 1:Normal ödeme.

Metodoloji

Bir veri madenciliği çalışmasında kullanılan metodoloji Şekil 6’da verilmiştir. Standart form içinde verilen veri, öğrenme ve deneme olmak üzere ikiye ayırılır. Her uygulamada kullanılabilecek birden çok teknik vardır ve önceden hangisinin en başarılı olacağını kestirmek olası değildir. Bu yüzden öğrenme kümesi üzerinde L değişik teknik kullanılarak L tane model oluşturulur. Sonra bu L model deneme kümesi üzerinde denenerek en başarılı olanı, yani deneme kümesi üzerindeki tahmin başarısı en yüksek olanı seçilir.

Eğer bu en iyi model yeterince başarılıysa kullanılır, aksi takdirde başa dönerek çalışma tekrarlanır. Tekrar sırasında başarısız olan örnekler incelenerek bunlar üzerindeki başarının nasıl arttırılabileceği araştırılır. Örneğin standart forma yeni alanlar ekleyerek programa verilen bilgi arttırılabilir; veya olan bilgi değişik bir şekilde kodlanabilir; veya amaç daha değişik bir şekilde tanımlanabilir.

Şekil 6. Veri madenciliği çalışmasında kullanılan metodoloji.

Kullanılan teknikler

İSTATİSTİKSEL YÖNTEMLER: Veri madenciliği çalışması esas olarak bir istatistik uygulamasıdır. Verilen bir örnek kümesine bir kestirici oturtmayı amaçlar. İstatistik literatüründe son elli yılda bu amaç için değişik teknikler önerilmiştir. Bu teknikler istatistik literatüründe çokboyutlu analiz (multivariate analysis) başlığı altında toplanır ve genelde verinin parametrik bir modelden (çoğunlukla çokboyutlu bir Gauss dağılımından) geldiğini varsayar. Bu varsayım altında sınıflandırma (classification; discriminant analysis), regresyon, öbekleme (clustering), boyut azaltma (dimensionality reduction), hipotez testi, varyans analizi, bağıntı (association; dependency) kurma için teknikler istatistikte uzun yıllardır kullanılmaktadır (Rencher, 1995).

BELLEK TABANLI YÖNTEMLER: Bellek tabanlı veya örnek tabanlı bu yöntemler (memory-based, instance-based methods; case-based reasoning) istatistikte 1950’li yıllarda önerilmiş olmasına rağmen o yıllarda gerektirdiği hesaplama ve bellek yüzünden kullanılamamış ama günümüzde bilgisayarların ucuzlaması ve kapasitelerinin artmasıyla, özellikle de çok işlemcili sistemlerin yaygınlaşmasıyla, kullanılabilir olmuştur. Bu yönteme en iyi örnek en yakın k komşu algoritmasıdır (k-nearest neighbor) (Mitchell, 1997).

YAPAY SİNİR AĞLARI: 1980’lerden sonra yaygınlaşan yapay sinir ağlarında (artificial neural networks) amaç fonksiyon birbirine bağlı basit işlemci ünitelerinden oluşan bir ağ üzerine dağıtılmıştır (Bishop, 1996). Yapay sinir ağlarında kullanılan öğrenme algoritmaları veriden üniteler arasındaki bağlantı ağırlıklarını hesaplar. YSA istatistiksel yöntemler gibi veri hakkında parametrik bir model varsaymaz yani uygulama alanı daha geniştir, ve bellek tabanlı yöntemler kadar yüksek işlem ve bellek gerektirmez.

KARAR AĞAÇLARI: İstatistiksel yöntemlerde veya yapay sinir ağlarında veriden bir fonksiyon öğrenildikten sonra bu fonksiyonun insanlar tarafından anlaşılabilecek bir kural olarak yorumlanması zordur. Karar ağaçları ise veriden oluşturulduktan sonra yukarıdaki örnekte de olduğu gibi ağaç kökten yaprağa doğru inilerek kurallar (IF-THEN rules) yazılabilir (Mitchell, 1997). Bu şekilde kural çıkarma (rule extraction), veri madenciliği çalışmasının sonucunun geçerlenmesini sağlar. Bu kurallar uygulama konusunda uzman bir kişiye gösterilerek sonucun anlamlı olup olmadığı denetlenebilir. Sonradan başka bir teknik kullanılacak bile olsa karar ağacı ile önce bir kısa çalışma yapmak, önemli değişkenler ve yaklaşık kurallar konusunda bize bilgi verir ve tavsiye edilir.

Kredi Skor Hesabı

Kredi, bir finansal kurum tarafından bir müşteriye ödünç verilen ve faiz eklendikten sonra genelde düzenli aralıklı taksitler halinde geri ödenmesi gereken paradır. Bir kredi başvurusunda müşterinin krediyi geriye ödeyememesi olasılığını (propensity to default) hesaplamaya kredi skorlama (credit scoring) denir. Buna davranış veya performans skorlamadan ayırmak için başvuru skorlama da denir. Başvuru skorlamada (application scoring) kredi başvurusu sırasında müşterinin kredi talebi için not verilir. Davranış veya performans skorlama (behavior/performance scoring) ise kredi almış ve taksitlerini ödemekte olan bir müşteriyi değerlendirmekte kullanılır; örneğin kredi kartının limitini değiştirmek, yenilemede yeni kartın süresi, olası sorunların tahmini, geç ödeme durumunda alınacak eylem bu şekilde belirlenebilir.

Skorlama yaparak yüksek riskli müşterilere kredi vermeyi reddetmek finansal kurumun olası zararını azaltacak, düşük riskli müşterilere kredi vererek kârını arttıracak, üstelik müşterilerin ödeyemeyecekleri kredilerden dolayı rahatsızlığını azaltacaktır.

Skorkartı (score-card) denilen bir istatistiksel model, müşterinin başvuru formundaki bilgilere ve diğer —örneğin kredi izleme bürosundan gelen— bilgilere dayanarak kredinin geriye ödenememesi olasılığını hesaplar. Bu değer uygun bir eşik değeri ile karşılaştırılarak kredi talebi kabul veya red edilir.

Skorkartı geçmiş müşterilerin verilerinden oluşturulur ve genelde basit bir ağırlıklı toplamadır. Tipik olarak kullanılan alanlar şunlardır:

İkamet adresinde oturduğu zaman: 0-1, 1-2, 3-4, 5+ yıl

Ev durumu: Sahip, kiracı, diğer

Postakodu: Kodlanmış

Telefon: Evet, hayır

Yıllık gelir: Kodlanmış

Kredi kartı: Evet, hayır

Yaş: 18-25, 26-40, 41-55, 55+ yıl

Meslek: Memur, işçi, serbest, işsiz, …

Medeni hali: Evli, bekar, diğer

Bankanın müşterisi olduğu zaman: yıl

Çalıştığı kurumda çalışma zamanı: yıl

Müşteri ile ilgili her bilginin iyi müşteriyi kötüden ayırmaktaki etkisine göre bir ağırlığı vardır. Kullanılan alanlar ve ağırlıkları veriden otomatik olarak hesaplanır. Örneğin:

Kredi kartı Evet: +50

Hayır: –20

Kredi talep kararlarının elle değilde otomatik olarak verilmesinin birçok yararı vardır:

Daha doğru karar vermeyi sağlar; kârı arttırır.

Bir skorkartı standardizasyon ve nesnel karar getirir; kişilerin değerlendirmesi öznel olabilir. Böylece kurumun bütün şubelerinde tutarlı olarak aynı kararın verilmesi sağlanır.

Hızlı ve ucuzdur; talebin yoğun olduğu durumlarda kredi başvuruları konusundaki kararların elle verilebilmesi olası değildir.

Kullanılan tek skorkartının üzerinde kurumun kontrolü vardır ve örneğin eşik değeri ile oynayarak müşterilerin kalitesi denetlenebilir.

Müşterilerin (veya genel ekonominin) değişmesi durumunda (population drift), yeni skorkartı otomatik olarak kolay ve hızlı bir şekilde hesaplanabilir.

Skorkartının oluşturulabilmesi için geçmiş müşterilerin iyi risk ve kötü risk olarak guruplanabilmesi gerekir. İyi risk örneğin hiç geç ödemesi olmayan müşteri, kötü risk de örneğin üç veya daha fazla arka arkaya geç ödeme yapmış müşteriler olabilir; bir veya iki defa arka arkaya geç ödemesi olan müşteriler belirsizdir ve skor kartı oluşturmada kullanılmaz.

Kötü riski tanımlamak kolay değildir; belki geç ödemeler daha yüksek faiz nedeniyle kurum için kârlı olabilir. Gerçekte tanımlamak istediğimiz zarara neden olan müşteridir. Yapmak istediğimiz kârlı ve zararlı müşterileri birbirinden ayırabilmektir.

Bu şekilde kârlı ve zararlı müşterilerin bilgileri iki gurup olarak verildikten sonra genelde doğrusal regresyon veya doğrusal ayırıcı (linear discriminant) kullanılarak alanların ağırlıkları hesaplanır. Bu ağırlıklar hesaplandıktan sonra kabul/red eşiği hesaplanır. Bunun için her iyi müşterinin kuruma kaç birim kârlı, her kötü müşterinin kuruma kaç birim zararlı olduğunun verilebilmesi gerekir. Hangi değerin üstünde beklenen toplam kâr beklenen toplam zararı aşarsa o değer eşik olarak kabul edilir.

Kredi skoru kredi talebini kabul/red kararı dışında da kullanılabilir: Kredi verirken riske bağlı fiyatlandırma yapılabilir. Örneğin yüksek riskli bir müşteriyi reddetmek yerine daha yüksek bir faizle veya daha küçük bir miktarla kabul edebiliriz. İyi müşteriler için başka ürünler (cross-selling), daha yüksek kredi limitleri gibi kararlar verebiliriz. Davranış skorlamada kredi skoruna göre eylemimiz değişir: Geç ödeme durumunda iyi bir müşteriyi hiç rahatsız etmeyiz, başka bir müşteriye telefon açarız, daha kötü (skoru daha düşük) bir müşteri için kanuni takibe gideriz.

Sınıflandırma başarısı bir skorkartı sisteminin tek performans kıstası değildir. Bundan başka skor hesap hızı, gerektiğinde skorkartının güncelleştirilme hızı, skorkartının anlaşılma kolaylığı ve verilen kararın kolay açıklanabilmesi önemlidir.

Bir müşteri için kabul kararı verince zaman içinde o müşterinin kârlı mı, zararlı mı olduğunu görüyoruz ama reddettiğimiz bir müşteri için gerçek sonucu bilemeyiz. Bu da örnek kümemizin gittikçe daralması anlamına gelir. Buna neden olmamak ve skorkartımızın sınıflandırma başarısını iyileştirebilmek için normalde red edeceğimiz müşterilerle ilgili ek bilgi almaya çalışmak yararlıdır. Bunun için örneğin kredi izleme bürosundan o kişiye kredi vermiş başka finans kurumlarının o kişi ile ilgili bilgisine başvurulabilir; ya da reddetmek yerine daha küçük bir miktarla müşteri olarak kabul edilebilir veya böyle kişilerden çok azı denemek ve bilgi kazanmak için kabul edilebilir. Eğer skorkartımızın başarısını arttırmak bizim için bir miktar zarardan daha önemli ise bu ticari olarak mantıklı bir davranış olur.

Sepet Analizi

Sepet analizinde amaç alanlar arasındaki ilişkileri bulmaktır. Bu ilişkilerin bilinmesi şirketin kârını arttırmak için kullanılabilir. Eğer X malını alanların Y malını da çok yüksek olasılıkla aldıklarını biliyorsanız ve eğer bir müşteri X malını alıyor ama Y malını almıyorsa o potansiyel bir Y müşterisidir.

Örneğin internet üzerinden kitap satan Amazon şirketi (http://www.amazon.com) BookMatcher adlı programıyla müşterilerine okudukları ve sevdikleri kitaplara göre satın almaları için kitap tavsiye etmektedir.

Eğer elimizdeki veride mallar için sadece satın alındı/alınmadı bilgisi varsa, sepet analizinde mallar arasındaki bağıntı, destek ve güven kıstasları aracılığıyla hesaplanır. İki mal, X ve Y, için destek (support) ve güven (confidence) tanımları şöyledir:

Destek: P(X ve Y) = X ve Y mallarını satın almış müşteri sayısı / Toplam müşteri sayısı

Güven: P(X

Y)=P(X ve Y)/P(Y)

= X ve Y mallarını satın almış müşteri sayısı / Y malını satın almış müşteri sayısı

Destek veride bu bağıntının ne kadar sık olduğunu, güven de Y malını almış bir kişinin hangi olasılıkla X malını alacağını söyler. Bağıntının önemli olması için her iki değerin de olabildiğince büyük olması gerekir.

Eğer elimizde malların müşteri tarafından ne kadar tüketildiği, ne kadar beğenildiği ile ilgili bilgi varsa o zaman bağıntı daha iyi hesaplanabilir. Örneğin süpermarkette müşterinin aylık toplam X malı kullanma miktarı hesaplanabilir. Amazon’un BookMatcher programı okuyuculara okudukları her kitap için 1 ile 5 arasında bir beğeni notu vermelerini ister. Bu durumda X ve Y nümerik veriler olduğundan X ile Y’nin korelasyonu hesaplanabilir:

Corr(X,Y)=Cov(X,Y)/(Std(X)*Std(Y))

X ile Y’nin kovaryansı birbirlerine göre doğrusal olarak nasıl değer aldıklarını belirtir:

Cov(X,Y)=E[(X-mX) (Y-mY)]

mX X’lerin ortalaması, std(X)’de standart sapmasıdır. Örneğimizde mX X malının ortalama olarak ne kadar beğenildiğini, std(X) de beğenilerin bu ortalama etrafında ne kadar değişken olduğunu gösterir.

Eğer X’i sevenler genelde Y’yi de sevdiyse hem X, hem de Y değeri ortalamadan daha yüksek olacak ve Cov(X,Y)>0 olacaktır. Aynı şekilde X ve Y beraber beğenilmiyorsa her iki değer de ortalamadan küçük olacak ve yine Cov(X,Y)>0 olacaktır. Eğer X’i beğenenler Y’yi beğenmediyse (veya aksi takdirde) değerlerden biri ortalamadan yüksek, diğeri ortalamadan düşük olacak ve Cov(X,Y)<0 olacaktır. Corr(X,Y)’de Cov(X,Y)’nin –1 ile 1 arasında standart sapmalara göre normalize edilmiş halidir. Corr(X,Y) değerinin 0 olması X ile Y arasında (doğrusal) bağlantı olmadığını, negatif değer ters, pozitif değer de doğrudan bağıntı olduğunu gösterir.

Bu şekilde olası bütün mallar arasında korelasyon bilgileri varsa X’i kullanan ve seven kişiye tavsiye edilecek Y müşterinin kullanmadığı diğer bütün mallar arasında X ile korelasyonu en fazla ve olabildiğince 1’e yakın olan mal olmalıdır.

Sonuçlar

VERİNİN ÖNEMİ: Veri madenciliğinde amaç çok büyük miktardaki ham veriden değerli bilginin çıkarılmasıdır. Çok miktarda güvenilir (hata ve eksiklerin olmadığı) veri önşarttır çünkü çözümün, yani çıkarılan kuralların kalitesi öncelikle verinin kalitesine bağilıdır. Veri madenciliği simya değildir; taşı altına çeviremeyiz.

UZMANIN ÖNEMİ: Veri madenciliği çalışması bilgisayarcıların ve uygulama konusundaki uzmanların ortak çalışmasıdır. Her ne kadar olabildiğince otomatik olmasını istesek de uzmanların yardımı ve desteği olmadan başarılı olmak sözkonusu değildir. Uzmanlar amacı tanımlar. Uygulama ile ilgili sonuca yararlı olabilecek her tür bilginin sisteme verilmesi gerekir ve bunları da ancak uzmanlar bilir. Ayrıca çalışma ile alınan sonuçların yorumlanması ve geçerlenmesi uzmanlar tarafından yapılır.

SABRIN ÖNEMİ: Veri madenciliği tek aşamalı bir çalışma değildir, tekrarlıdır. Sistem ayarlanana dek birçok deneme gerektirebilir. Çalışma uzun olabilir. Buna çalışan ekibin ve yönetimin hazırlıklı olması, kısa vadede çok büyük beklentilere sahip olunmaması gerekir.

Sonuç

Bir veri madenciliği çalışması için öncelikle çok miktarda kaliteli veri gerekir. Amaç bu veri içinde saklı, gelecekle ilgili tahmin yapmakta kullanılabilecek kural ve bağıntıların çıkarılmasıdır. Böyle bir çalışmanın başarılı olması için uygulama konusundaki uzmanların veri tabanları ve veri madenciliği konusundaki uzmanlarla beraber çalışması gerekir. Çalışma uzun sürebilir; zaman ve sabır gerekir.

Kaynaklar

A.C. Rencher (1995) Methods of Multivariate Analysis, Wiley.

T. Mitchell (1997) Machine Learning, McGraw-Hill.

C. Bishop (1996) Neural Networks for Pattern Recognition, Oxford Univ Press.

S. M. Weiss, N. Indurkhya (1998) Predictive Data Mining: A Practical Guide, Morgan Kaufmann.

ACM Special Interest Group on Knowledge Discovery and Data Mining, SIGKDD Explorations Journal http://www.acm.org/sigs/sigkdd/explorations/. Bu dergideki makalelere elektronik olarak ulaşabilirsiniz.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy