‘doğa’ Arama Sonuçları

Öğretme Teknikleri

ÖĞRETME TEKNİKLERİ

Yöntem ve Teknik kavramları birbirine çok karıştırılmaktadır. Yöntem, genelde hedefe ulaşmak için izlenen en kısa yol olarak tanımlanmaktadır. Eğitim Terimleri Sözlüğünde de Yöntem, “ Bir sorun çözmek, bir deneyi sonuçlandırmak, bir konuyu öğrenmek ya da öğretmek gibi amaçlara ulaşmak için bilinçli olarak seçilen ve izlenen düzenli yol” olarak tanımlanmıştır. Teknik ise, bir öğretme yöntemini uygulamaya koyma biçimi, ya da sınıf içinde yapılan işlemlerin bütünü olarak tanımlanabilir. Yöntemi bir tasarım, Tekniği de bir uygulayım olarak görebiliriz. Daha geniş bir açıdan Yöntemi hedeflere ulaşmak için öğretme-öğrenme sürecini desenleme ya da planlama, Tekniği de bu desenlenen ve planlanan düşüncelerin uygulama aktarılmasında izlenen yol olarak görebiliriz.

Hedeflerin saptanması, bunları gerçekleştirici nitelikteki öğrenme yaşantılarının seçimi işini planlamış bir öğretmen, eğitim durumlarının düzenlenişi sırasında öğretimin etkili olmasında öğretim yöntem ve tekniklerinin rolünü dikkate almak durumundadır. Hedefe, konuya ve duruma uygun tekniklerin seçilişi ilgiyi ve etkin katılımı arttırır, öğrenciyi güdüler ve böylece sınıf içi etkinlikleri daha verimli ve anlamlı kılar. Öğretmen mevcut öğretim yöntem ve tekniklerinden kendi kişiliğine, öğrencilere, konu alanına uygun düşen teknikleri seçmelidir.

ÖĞRETİM TEKNİKLERİ

GRUPLA ÖĞRETİM TEKNİKLERİ:

Beyin Fırtınası

Gösteri

Soru-Cevap

Rol Yapma

Drama

Benzetim

Mikro Öğretim

Altı Şapkalı Düşünme Tekniği

BİREYSEL ÖĞRETİM TEKNİKLERİ:

Bireyselleştirilmiş Öğretim

Programlı Öğretim

Bilgisayar Destekli Öğretim

BEYİN FIRTINASI

Beyin Fırtınası; orijinal düşünceler ve yeni çözümler üretmek amacıyla küçük bir grup arasında yer alan bir tür serbest tartışmadır.

Bu yöntem bir probleme çözüm aramak için öğretmen ve öğrencilerin birlikte kullandıkları bir yöntemdir. Öğretmen problem ile ilgili olarak öğrencilere çeşitli sorular sorar. Öğrencilerin problemin çözümü ile ilgili görüş ve düşünceleri alınır. Yöntemin amacı öğrencilerin problem çözme yeteneklerini, karar verme süreçlerini ve hayal güçlerini geliştirmektedir. Öğrenciler bir problemin çözümü için çeşitli gruplara ayrılırlar. Grup üyeleri kendi aralarında problemi tartışır ve mümkün olduğunca çok sayıda fikir ve görüşler üretilmeye çalışılır. Ortaya atılan her fikir yazılır. Öğretmen öğrencilerin görüş ve düşüncelerini doğru veya yanlış diye nitelendirmez. Önemli olan çok sayıda fikrin ve görüşün ortaya atılmasıdır. Öğrencilerden ortaya attıkları fikirleri açıklamaları ya da savunmaları da istenmez. Sadece bir problemin çözümünde öğrencilerin akıllarına gelen tüm fikirlerin söylenmesi istenir. Sonra bütün bu fikir ve görüşler hep birlikte değerlendirilir.

Beyin Fırtınasının Öğeleri:

Küçük bir grupla yapılması: Bu yöntem, grupla var olan sosyal etkileşimin düşünceleri etkileyeceği ihtimaline dayandırılmıştır. Fakat Beyin Fırtınası büyük gruplardan ziyade küçük gruplar için kullanılmaktadır.

Serbest tartışmanın yapılması: Bu yöntemde, esasında katılanlara bir problem verip, onlardan ne kadar ilkel olursa olsun akıllarına gelen düşünceleri tartışmaları istenmektedir. Düşünce ve görüşler, serbest bir şekilde ifade edilmekte ve en azından başlangıçta düşünce ve çözüm üretimi sırasında herhangi bir yorum, eleştiri, müdahale, değerlendirme yapılmamaktadır. Bu tür uygulama, yeni ve özgün düşüncelerin üretilmesinde katkıda bulunmaktadır. Ayrıca savunma veya eleştiri yerine düşünce belirlemeye önem verilmektedir. Böylece Beyin Fırtınası, hayal yoluyla bir grubun düşünce üretmesi için kullanılan demokratik bir yöntem oluşturmaktadır.

Orijinal düşüncelerin ve yeni çözümlerin üretilmesi: Bir yaratıcılık tekniği olarak Beyin Fırtınasının temel amacı özgün düşüncelerin ve yeni çözümlerin üretilmesidir. Bu yöntem belli bir problem veya konuyla ilgili değişik yeni ve özgün görüşler elde etmek için kullanılır. Öğrencilerin garip olan veya bilinmeyen düşünce, görüş ve önerileri ihmal edilmek yerine teşvik edilmelidir. Bunlar daha sonra analiz edilerek, sentez yapılarak değerlendirilir. Böylece sık görülmeyen, ilk etapta acayip olarak görülebilen bir düşünce pratik bir şekle ve düzene sokulabilmektedir. Ayrıca diğerlerinden değişik olan düşünceler üzerinde durulmaktadır. Bundan dolayı bu yöntem, kasıtlı bir problem çözme durumudur.

Beyin Fırtınasının Uygulanması:

Koordinatör ve liderin seçilmesi

Gruplarda öğrenci sayısının belirlenmesi

Sınıfın düzenlenmesi

Problemin tanımlanması

Katılanlara Beyin Fırtınası ilkelerinin açıklanması

Görüşlerin üretilmesi

Öğrenci katkısının sağlanması

Eleştirilerin yasaklanması

Görüşlerin taranması

Görüşlerin özetlenmesi

Bu Teknikte En Çok Yararlanılan Çözüm Yolları:

Benzerinden yararlanma: Bir problemi çözmek için yollar aranırken tabiattaki örneklerden yararlanmak mümkündür. Örneğin uçak kanat modellerinin kuş kanatlarından esinlenerek üretilmesi gibi.

Fikir bağlantıları kurma: NASA yetkilileri astronot elbiselerinde fermuar yerine geçecek bir düzenek arıyorlardı. Fikir bulma timi toplantıda sözlükten rastgele yağmur ormanı sözcüğünün seçti. Beyin Fırtınası tekniğinin kullanıldığı bu toplantıda katılan üyelerden biri tropik yağmur ormanından geçerken elbisesinin dikenlere takıldığını hisseder gibi olduğunu söyledi. Bunun üzerine astronotlara iç içe giren ve dikene benzeyen ipliklerden yapılmış bir elbise dikilmesi fikri geliştirilmiş oldu.

Zarardan yarar çıkarma: ABD’de bir bira fabrikası dinlenmiş birayı ücret karşılığı elden çıkarmak gibi bir problemle karşı karşıya kalmıştı. Fabrika yöneticilerinden biri Tom Sawyer’ın arkadaşlarını nasıl kandırdığını hatırladı ve bu örnekten esinlenerek dinlenmiş birayı kesimlik hayvanlara besi maddesi olarak Japonya’ya gönderilmesi fikrini ortaya attı. Böylece zarardan yarar çıkarma yoluna gidilmiş oldu. Tom Sawyer, arkadaşlarına bahçelerinin çitini boyama şerefini vermiş ve ayrıca bu şeref karşılığında onlardan bir de ücret almıştı.

Faydaları:

Öğrencilerin yaratıcı düşüncelerini geliştirir.

Öğrencilerin aktif bir şekilde öğrenme sürecine katılmalarına imkan sağlar.

Kısa zamanda çok sayıda fikrin ve düşüncenin üretilmesine imkan sağlar.

Öğrencilerden ortaya attıkları fikirleri savunmaları istenmediği için her öğrenci rahatlıkla aklından geçeni söyleyebilir.

Öğrencilerin bir konu ile ilgili bir çok görüşün olduğunu görmelerini sağlar.

Öğrenciler bilimsel düşünmeye alıştırılırlar.

Sınırlılıkları:

Öğrencilerin söyledikleri fikirleri her yönüyle değerlendirme fırsatı yoktur.

Ortaya atılan her fikrin yazılması oldukça zaman alıcıdır.

Öğrenciler problemle hiç ilgisiz fikirler söyleyebilirler. Problemin gerçek çözüm yollarından uzaklaşılabilir.

Sınıfta herkesin fikrini söylemesi zorunluluğu hiçbir fikri olmayan öğrencileri zor durumda bırakabilir.

Tartışmaları aynı öğrenciler yönlendirebilir.

Öğrencileri değerlendirme güçlüğü vardır.

GÖSTERİ

Gösteri yöntemi öğretmenin öğrencilerin gözlerinin önünde bir şeyin nasıl yapılacağını göstermesi veya bir prensibi açıklamak üzere yaptığı deneyleri içeren bir yöntemdir. Daha çok görsel iletişime dayanır. Bu yöntemde etkinliği önce öğretmenin kendisi yapar. Sonra gösterildiği şekilde öğrencilerin yapması istenir. Bu özelliği ile öğrenciye öğretilen bilgilerin kalıcı olmasını sağlar ve hem de bu bilgilerin beceriye dönüşmeleri sağlanır. Bu yöntem, daha çok uygulama düzeyindeki davranışların öğrencilere kazandırılmasında etkilidir.

Uygulamada Dikkat Edilecek Hususlar:

Yapılacak deney ve gösteriler daha önceden öğretmen tarafından planlanmalıdır. Mümkünse öğretmen önce kendisi bir defa yapmalıdır.

Her öğrenciye veya öğrenci grubuna deney yapma şansı ve yeterli zaman verilmelidir.

Gösteri esnasında kullanılacak araç ve gereçler önceden hazırlanmalıdır.

Öğrencilere yapılacak gösteriler basitten zora doğru bir sıra ile ve aşama aşama yapılmalıdır.

Dershane, atölye ve laboratuarda gerekli güvenlik önlemleri alınmalıdır.

Yapılan işin veya deneyin ana hatları ve neticeleri tahtaya yazılmalıdır.

Faydaları:

Öğrenilenlerin daha kalıcı olmasını sağlar.

Öğrenciler hem görerek ve hem de işiterek öğrenme imkanı elde ederler.

Bir gösteri esnasında öğrencilerin ilgi ve dikkat düzeyleri en yüksek düzeydedir.

Öğrenciler, bir deneyim veya olayın oluşumu hakkında birinci el bilgiler ve deneyimler elde ederler.

Öğrenciler, yaparak ve yaşayarak öğrenme imkanı elde ederler.

Sınırlılıkları:

Öğretmen tarafından iyi bir hazırlık ve planlama yapılması zorunluluğu vardır.

Gösterinin veya deneyin yapılacağı ortam ve kullanılacak araç gereçler her okulda olmayabilir.

Kalabalık sınıflarda gösteri yöntemini kullanmak zordur.

Bu yöntem oldukça zaman alıcıdır.

Gösteri esnasında sınıf düzenini ve disiplini sağlamak güçleşebilir.

Eğer gerekli önlemler alınmazsa gösteri sırasında kazalara sebebiyet verilebilir.

SORU – CEVAP

Soru - cevap metodu, öğretmenin öğrencilere ve öğrencilerin de öğretmene sorduğu soruları kapsayan karşılıklı iletişime dayanan bir öğretim yöntemidir. Genelde anlatım yöntemi ile anlatılır. Bu yöntem anlatım yönteminin sıkıcılığı ve monotonluğunu az da olsa ortadan kaldırarak öğrencileri aktif hale getirmeye çalışır. Soru-cevap yöntemi öğretmenin işlenen konu ile ilgili olarak öğrencilerin bilgilerini yoklamaktan çok öğrencileri düşündürmek, önemli noktalara öğrencilerin dikkatlerini çekmek, cevapları öğrencilere buldurtmak gayelerini taşır. Öğretmenin öğrencilerine ustaca sorular sorması öğrencilerin hatırlama, düşünme, muhakeme, analiz, sentez, değerlendirme yeteneklerini geliştirir. Öğretmen ders esnasında öğrencilere soracağı soruları önceden hazırlamalıdır. Aynı zamanda öğrencilerin de konu ile ilgili sorular hazırlamasına ve sormasına fırsatlar vermelidir. Öğretmen, öğrencilerin sorularına yer ve önem verdikçe öğrenciler dersi dikkat ve ilgi ile izleyecek, ders daha zevkli hale gelecektir.

Soru Sorarken Dikkat Edilecek Hususlar:

Bütün sınıfı ilgilendiren sorular, tüm sınıfa sorulmalı ve aynı anda herkes cevabı bulmak için düşündürülmeli daha sonra da soruyu cevaplandıracak kişi belirlenmelidir. Bu belirlemede cevap vermeye gönüllü öğrencilere öncelik verilmeli, kolay sorular gruba göre öğrenmesi yavaş öğrencilere sorulmalıdır. Yanlış cevap veren öğrenciler azarlanmamalı ve sınıf içinde küçük düşürücü davranışlardan kaçınılmalıdır.

Doğru cevaplar anında pekiştirilmelidir. Yanlış cevaplar ise doğrusu tekrar ettirilerek düzeltilmelidir. Doğru cevapların verilmesi için ipuçları kullanılmalı ya da yan sorular sorulmalıdır.

Sınıfa değil de öğrencilere tek tek sorular yöneltiliyorsa, oturma sırası, numara sırası gibi belli bir sıraya göre değil de seçkisiz (random) yolla sorulmasında yarar vardır. Böylece tüm sınıfın dikkatli ve ilgili olması sağlanmış olur.

Soruları öğretmen sorabileceği gibi öğrencilerin öğretmene ya da öğrencilerin birbirlerine de soru sormalarına olanak sağlanmalıdır.

Soruların Öğrenciler Tarafından Cevaplandırılmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar:

Soruyu sorduktan sonra, düşünmek için zaman bırakınız.

Öğrencilerin, soruya kendi sözcüklerini kullanarak cevap vermelerini sağlayınız.

Konuşma güçlüğü olan öğrencileri sabırla dinleyiniz ve diğer öğrencilerin de sabırla dinlemesini sağlayınız.

Yanlış cevap veren ya da cevap vermede güçlük çeken öğrenci ile alay etmekten, onu azarlamaktan ya da küçük düşürücü bir davranışta bulunmaktan kaçınınız.

Cevap vermek isteyen öğrencilere adlarını söyleyerek söz veriniz.

Faydaları:

Derse başlarken ve ders esnasında öğrencilere sorular sorulması öğrencilerde derse karşı ilgi uyandırır, onları motive eder.

Öğrencilerin analitik ve yaratıcı düşünme yeteneklerini geliştirir.

Öğrencilerin derse aktif olarak katılmalarına olanak sağlar.

Öğrencilere sorulacak sorular öğrenmeleri ölçme gayesi taşıyabilir.

Öğretim sürecinde öğretmene dönüt-düzeltme olanağı sağlar.

Sınırlılıkları:

Soru-cevap yöntemi anlatım yöntemine göre daha fazla zaman alıcıdır.

Soru-cevap yöntemini kalabalık sınıflarda uygulamak güçtür.

Soru-cevap yöntemine sıkça başvurulması öğrencilerde heyecan ve tedirginlik yaratır.

Öğrencilere soru sorma fırsatları tanıma zaman zaman konunun dışına çıkılmasına ve dersin gerçek amaçlarından uzaklaşmasına neden olabilir.

ROL YAPMA

Rol yapma yönteminde bir olay, durum veya bir sorun öğrencilerin gözü önünde bir grup öğrenci tarafından dramatize edilir. Öğrenciler dramatizasyonu izledikten sonra olayı enine boyuna tartışırlar. Rol yapma yöntemi özellikle duygu ve becerilerin kazandırılmasında etkilidir. Örneğin bir oyun esnasında öğrenciler kendilerini bir başkasının yerine koyar, onların duygu ve düşüncelerini ifade etmeye çalışırlar. Bunları yaparken de rol yapma sanatını öğrenirler.

Eğitimde yaratıcı drama rol yapma yöntemine oldukça benzer. Bu yöntemde de roller öğretmen tarafından öğrencilere dağıtılır. Ancak yaratıcı dramada rollerin nasıl oynanacağını öğrencilerin kendileri belirler.

Uygulamada Dikkat Edilecek Hususlar:

Dersten önce yapılacak etkinliklerin ayrıntılarını belirlemek ve görev alacak öğrencileri iyi seçmek gereklidir.

Rol yapma düzenini (sahne, dekor ve kostümler) hazırlamak gereklidir.

Öğrencilere canlandıracakları roller hakkında yeterli bilgiler ve zaman verilmelidir.

İzleyenlere neleri gözlemeleri ve nelere dikkat etmeleri gerektiği açıklanmalıdır.

Oyunun sonunda tüm sınıfça bir tartışma yapılmalıdır. Öğrencilere sahnelenen oyunun güçlü ve zayıf yönleri sorulmalı, verilmek istenen mesajların neler olduğu buldurulmalıdır.

Faydaları:

Öğrenciler bir olayı veya durumu bizzat kendileri canlandırdıkları için yaratıcılıkları gelişir.

Öğrenciler duygu ve düşüncelerini sözlü olarak açıklama imkanı elde ederler.

Öğrenciler sosyal beceriler kazanırlar.

Öğrenciler yaparak ve yaşayarak öğrenme imkanı elde ederler.

Sadece bilişsel alanda değil, duyuşsal ve psikomotor alan ile ilgili birçok öğrenmeler elde ederler.

Öğrenciler sözsüz iletişim biçimlerini (beden dili) öğrenirler.

Sınırlılıkları:

Kalabalık sınıflarda uygulanması zordur.

Çok fazla zaman alıcıdır.

Bazı öğrenciler bir olayı anlatmakta veya bir karakteri canlandırmakta güçlük çekebilirler.

Yapılan etkinliklerle dersin ilgisini kurmak bazen zorlaşabilir. Çoğu zaman dersin amaçlarından uzaklaşılabilir.

Öğretmen rol yapma yöntemini kullanırken öğrencileri kontrol etmekte zorlanabilir.

Dekor ve kostümler kullanılacaksa maliyet problemi olabilir.

DRAMA

Drama, öğrenciler hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini yaşayarak öğrenmelerini sağlayan bir öğretme tekniğidir. Problem çözme ve iletişim kurma yeteneğini geliştirir. Bu teknik bilinen en eski tekniklerden birisidir. Çok kullanışlı ve yararlı olduğu için günümüzde okullarda yaygın olarak kullanılmaktadır.

Drama tekniğinin iki türü vardır. Bunlar; Biçimsel ve Doğal Drama teknikleridir.

Doğal Drama: Adından da anlaşılacağı gibi doğal olmayı vurgular. Bu şekil drama oyunlarında oyuncular kendilerini dilediği gibi ifade etme özgürlüğüne sahiptir. Bu drama tekniğinin amacı bireylere serbest konuşma alışkanlığı kazandırmak, onların duygu ve düşüncelerini kendi sözcükleriyle diledikleri gibi açıklama yapmalarına olanak sağlamaktadır.

Biçimsel Drama: Çok yetişkin öğrencilere dönüktür ve duygu ve düşüncelerini başka bir kişiliğe girerek ifade etme olanağı sağlar. Bu drama türünde oyunlar daha ciddi ve planlıdır. Oynanacak oyun ya da hikaye oyuncular tarafından paylaştırılmış, ezberlenmiş ve provası yapılmış durumdadır.

Biçimsel ve Doğal dramanın bir çok çeşidi vardır, genel olarak kesin ayrım yapılamamaktadır. Bunlar arasında serbest oyunlar, hikayeleri sahneleme, resimlerle hikaye sahneleme, radyo TV yayınlarını taklit etme ve gölge oyunları doğal dramaya; kuklalar, pandomim ve oyunlar da daha çok biçimsel dramaya birer örnek olarak gösterilmektedir.

Faydaları:

Etkili ve dikkatli dinleme yeteneğini geliştirir.

Kişinin kendine olan güvenini arttırır.

Anlama yeteneğini ve yaratıcılığı arttırır.

Akıcı konuşmayı geliştirir.

Dile hakimiyeti ve ifade yeteneğini geliştirir.

Bilgilerin etkin kullanımını sağlayarak onları pekiştirir.

Tek taraflı olmayıp hem oyuncuya hem de seyirciye yöneliktir.

BENZETİM

Benzetim sınıf içinde öğrencilerin bir olayı gerçekmiş gibi ele alıp üzerinde eğitici çalışma yapmalarına olanak sağlayan bir öğretim tekniğidir. Yani öğrenmeyi destelemek üzere gerçeğe uygun olarak geliştirilen bir model üzerinde yapılan bir öğretim yaklaşımıdır.

Gerçek durumların önemli boyutları, ya bir modelde özel olarak ya da diyagram halinde, resimler ve diğer sembolik yollarla belirlenmektedir. Uygulamada zaman ve mekan genel olarak sınırlanmakta ve yaratılmak istenen gerçek durumun anlamlı yönleri seçilmektedir. Pilotların uçuş öncesi yapay koşullarda eğitim görmeleri, uçak bombardıman birlikleri ve astronotların eğitimi, tıpçıların kadavra üzerinde çalışmaları bu tekniğe birer örnektir.

Benzetim tekniği bir düşünce değil bir hareket bir olaydır. Öğrenciler bu olaya katılırlar ve ona şekil verirler. Rolleri, işlevleri, görev ve sorumlulukları vardır. Problem çözme ve karar verme durumundadırlar. Bu açıdan analiz, sentez ve değerlendirme yapmak zorundadırlar. Öğretmen bu tekniği uygularken öğrencilere rolleri dağıtır, olayı tanıtır ve bir kontrolör olarak olayların dışında kalır. Problem çözme ve karar verme sürecine katılmaz.

Uygulamada Dikkat Edilecek Hususlar:

Canlandırılacak konu, durum veya problem eğitimin amaçlarını gerçekleştirecek nitelikte olmalıdır.

Öğretmen uygulamaya başlamadan önce öğrencilere neler yapmaları gerektiği ve nelere dikkat etmeleri gerektiğini açıklamalıdır.

Öğrencilerin doğal olarak hareket etmelerini söylemeli çok fazla kural konulmamalıdır.

Faydaları:

Öğrencilere gerçek olay, durum ve problemlerle ilgili birinci el bilgi ve tecrübeler kazandırır.

Öğrencilerin aktif olarak öğrenmelerini sağlar.

Öğrenciler gerçek durumların canlandırılmasında görev alabilirler. Bu onların iletişim yeteneklerinin gelişmesine yardım eder.

Eğitim öğretimi monotonluktan kurtarır. Değişik bir öğrenme etkinliği sağlar.

Öğrencilerin özellikle analiz, sentez ve değerlendirme yeteneklerinin gelişmesine katkıda bulunur.

Sınırlılıkları:

Bazı gerçek durumların benzerlerinin oluşturulması her zaman mümkün olmayabilir.

Çok fazla zaman ve maliyet gerektirebilir.

Zaman zaman eğitimin gerçek amaçlarından uzaklaşmasına neden olabilir.

Kalabalık sınıflarda uygulamak zordur.

Öğretmenin öğrenciler üzerindeki kontrolü kaybolabilir.

Öğrenciler yapay durumun etkisine kapılıp ondan psikolojik olarak etkilenebilirler.

MİKRO ÖĞRETİM

Mikro öğretim önceden özenle belirlenmiş kritik öğretim becerilerinin kontrollü bir ortamda öğretmen adaylarınca kazanılmasına yönelik bir eğitim teknolojisi uygulamasıdır. Bu yöntemde öğrenciler kalabalık sınıfın karmaşık öğretim ortamıyla yüz yüze gelmeden bu ortamın öğelerini parçalar halinde deneyerek öğrenirler. Her seferinde bir veya birkaç becerinin denenmesi şeklindeki bu uygulama öğrenmeyi kolaylaştırdığı gibi öğrencilerin güven kazanmalarında da etkilidir. Ancak Mikro Öğretim belirlenen öğretim becerilerinin denenmesiyle sınırlı değildir. Mikro Öğretim süreci, öğretim becerilerinin bilişsel olarak kavranmalarını da kapsamaktadır.

Mikro Öğretim normal öğrenme ve öğretim süreçlerinin karmaşıklığını basitleştirmeyi amaçlayan bir laboratuar yöntemidir. Uygulamalarında öğretmen adayların geniş bir deneyim imkanı sunulurken adayın davranışlarında istendik yönde değişmeyi ve mesleki gelişme ve ilerlemeyi sağlayacak ortam, etkinlik, yaşantıları sağlamak temel amaç olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemde öğretmen yetiştirmek, öğretmen adaylarına kişilik kazandırmak ve araştırma yeteneklerini geliştirmek amacı güdülür.

Mikro Öğretim yöntemi öğretim süresi, sınıftaki öğrenci sayısı ve konu bakımından küçültülmüş ve yoğunlaştırılmış bir öğretim deneyidir. Bir başka ifade ile Mikro Öğretim sadece 5 – 20 dakikalık sürelerde uygulandığından zaman bakımından daraltılarak sınıftaki öğrenci sayısı 4 – 5 kişiden büyük olmayan bir gurupla sınırlandırılmıştır. İlgili öğrenci gurubu öğretim ve öğrenin biriminin uzunluğu ve amacına uygun olarak 4 öğrenciden az 20 öğrenciden fazla olmamalıdır. Konu bakımından ise öğretmen adayı öğretim becerilerinden sadece bir tanesini yerine getirmeye çalışmaktadır. Dersler video kameraya çekilmekte, ya da taşınabilir teyplerde kaydedilmektedir. Öğretmen adayı ders bitiminde kendi kendisini izlemekte ve işitmektedir. Aynı zamanda rehber öğretmenden, öğrencilerinden eleştiri ve öneriler almaktadır. Daha sonra o dersteki öğretim becerisini ilk uygulamasına kıyasla ilerletmek için 15 – 20 dakikalık bir süre içinde hazırlanarak aynı dersi bir başka küçük guruba aynı süre içinde yeniden vermektedir. Mikro Öğretim uygulamalarının kaç kez tekrar edileceğine rehber öğretmenler yada uygulamaları izleyen öğretmenler karar verirler. Yapılan uygulama sonuçlarına göre öğretmen adayı öğrenci, iyi bir öğretmenin göstermesi gereken performansı gösterinceye kadar devam eder. Sonuçta değerlendirmeyi yapan gurup aday hakkında olumlu bir karar vermesi durumunda adayla ilgili Mikro Öğretim uygulamasına son verilir.

Faydaları:

Kişinin kendi öğretim tekniklerini analiz ederek ve onları değerlendirerek öğretimini geliştirme becerisi kazandırır.

Başkalarının öğretim tekniklerini izleyip analiz ederek onlardan öğrenmesi amaçlanmaktadır.

Mikro Öğretimde öğretim ortamının basitleştirilmesi için öğretim yapılan öğrenci sayısı, öğretim becerileri ve süre sınırlandırılmaktadır.

ALTI ŞAPKALI DÜŞÜNME TEKNİĞİ

Sınıf içi uygulamalarda yukarıda sözü edilen öğretim tekniklerinin yanı sıra bazı tekniklere de yer verilmesinde yarar görülmektedir. Bu teknikleri kullanmada amaç öğrencilerde düşünme becerilerini geliştirmek olmalıdır. Özellikle de yaratıcı düşünme becerilerini geliştirmek çok önemlidir. Son yıllarda yaratıcı düşünme becerilerini geliştirmek amacıyla Altı Şapkalı Düşünme Tekniği kullanılmaktadır. Bu teknikle öğrencilerin yeni fikirler üretmeleri ve yaratıcı düşünmenin yolları öğretilmeye çalışılmaktadır.

Düşünme çağında artık bilgisayarlar için değil insan beyni için yazılım üretmenin önem kazanacağını söyleyen Edward Debono Altı Şapka Modeli ile fikirle r üretme ve yaratıcı olmanın yöntemini ortaya koymuştur.

Altı Şapkalı Düşünme Tekniği düşünce ve önerilerin belli bir düzen içinde sunulması ve sistematikleşmesi için kullanılan bir yöntemdir. Şapkalar düşüncelerin ayrıştırılması için kullanılan bir semboldür. Altı Şapka için altı değişik renk kullanılmakta ve her rengin simgelediği bir düşünme sistemi bulunmaktadır.

Buna göre:

Beyaz Şapka (Tarafsız Şapka): Tarafsız bir biçimde, bilgiyi merkeze alarak olaylara bakış açısı getirmeyi amaçlar. Bilgiyi temele alır.

Kırmızı Şapka (Duygusal Şapka): Önsezilere dayalı olarak olaylara duygusal yönden bir bakış açısı getirmeyi amaçlar. Duygusal tepki vermeyi temele alır.

Siyah Şapka (Karamsar Şapka): Olaylara eleştirel ve karamsar yönden bir bakış açısı getirmeyi amaçlar. Eleştirel yargıyı temele alır.

Sarı Şapka (İyimser Şapka): Olayların olumlu yönlerine odaklanarak iyimser ve yapıcı yönden bir bakış açısı getirmeyi amaçlar. Yapıcı düşünmeyi temele alır.

Yeşil Şapka (Yaratıcı Şapka): Olaylara yeni ve farklı çözüm yolları bulmak için yaratıcı ve yenilikçi bir bakış açısı getirmeyi amaçlar. Yeni fikirler, yeni algılama biçimleri üretmeyi temele alır.

Mavi Şapka (Değerlendiren Şapka): Olayları tüm olası yönleri ile gören ve değişkenleri kontrol altında tutan bir bakış açısı getirmeyi amaçlar. Durumu analiz edip sonuç çıkarmayı temele alır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Ulugbe

Ulugbeğ

(Gafasını sallayarak son derece sinirli ve gızğın).

O gün ki istambul’da

Genişlik fransızlaşdı,

Getdikçe Türk övladı

Uçuruma yahlaşdı.

Yurdumuzu sardıgça

Düşkün Paris mıdası,

Her kesce örnek oldu

Sersem firenk edası,

Serhoşluğu, iffetsizlik

Sardı bütün gencleri

Zeherlendi getdikçe

Memleketin her yeri.

Gehreman Oğuzların,

Büyük Ertoğrulların

Sarsılmaz helefleri

İmdi hep sapgın, azğın….

Avropadan- fezilet,

Himmet,

Ciddiyyet, vugar

Dururken – yalnız çürük

Bir züppelik aldılar.

Bu sırada Yıldırım Aydemir’le beraber gelir. Aydemir çekilip gedir,

Yıldırım ise durduğu yerde dana galır.

Yıldırım, gel, yahın gel,

Gel, bahalım, nerdesen?

Eşitdim celal kimi

Başga alemlerdesen

Men seni ta kiçikken

Öz ruhuma besledim.

Menim oğlum da bir gün

Azarmış!…. Heç bilmedim.

(Acı tebessümle)

Söyle, sevgilin nerde?

Nerde Paris töhfesi?

O felaket bayguşu,

O sogag süpürgesi.

(240)

Yıldırım

Bey , baba! Efu edersen,

Gebahetli olsam da

Me’zuram işte, çünki

Menim niyyetim başga

Men istedim ki, suçsuz

Bir aile sevnisin,

İşkenceden gurtulub

Mes’ud olsun Gövercin.

Yahsa menim Anjele…

Esla tohunduğum yoh,

Emin ol, senin oglun

Deyil azğın bir çocug…

Gövercinin sesi

Söndü parlag emeller,

Men ağlaram, el güler,

Yaralı, mahzun könül,

Hep çırpınar, hep inler.

Uluğbey

(Yıldırımın golundan tutarag)

İşte dinleyirmisen?

Durma, artıg, gel beri,

Seni görse, şüphesiz,

Coşar eski derdleri.

(Her üçü görünmez bir terefe çekilir: Sonra gövercin gelir)

Gövercin

(Yaralı Sesle)

Menekşem, ah, nur yavrum!

Seni aldım, Tanrım;

Gel mene, uf, nerdesen?

Sensiz gan oldu bagrım.

(Arka terefe bahar celalın geldiyini görünce)

Ah, yene o, nerde yavrum?

Celal

(241)

Merhemet!

Gövercin

Menden ne isteyirsen, Get, çekil get!

Gelal

Efv et, men bir divaneyem, suçum çoh,

Feget düşün, divaneye gelem yoh…

Efv et, cürmüm, gebahetim gelem çohsa da,

Efv et, gerçi leyagetim yohsa da…

Gövercin

Heç zerer yoh, men efv eyledim seni,

Feget sen de bu haldan gurtar meni!

Gel, yahın gel, köksümüm, gel, parçala,

Belke ruhum işkenceden gurtula…

İmdi Menekşem, o sönmüş penbe nur

Meni issız mezarında bekliyor.

Celal

Gövercin, ganatma könlümü, yeter…

Çekdiyim esablar ölümden beter,

İşlediyim suçun cezası neyse,

İtaet eylerem, başımda getse.

Gövercin

(Usanmış ve çılgınca bir feryad ile)

Yavrum! …Nerde yavrum!?

Celal

Efv et!.

Gövercin

Ah, çekil!

Celal

(242)

Gövercin, Gövercin!?

Gövercin

(Celal’a)

Çekil get, sefil!…

(Deye sinirli ve nifretli bahışlarla içeri girir.

Celal ise şaşgın bir heykel kimi yerinde dona galır.)

Anjel

(Yan terefden çıharag, Celal’ı Yıldırım zennile)

Yıldırım!…

(Tebdili – tövr ile)

Ah, Celal, senmisen?…

Celal

(acı gülümseyişle)

Evet,

Evet, menem, gözel, sevimli afet!

Anjel

Ah, bu nasıl çöhre? Nasıl gıyafet?!

Aman, efv et…

Celal

(Çılgınca)

Artıg yeter, şeytenet!

Yeter dağıtdın yurdumu, yuvamı,

Elimden aldın zövgümü, sefamı.

Yahıp – yıhdın fikrimi, heyalımı,

(243)

Çeynedin hep mügeddes amalımı.

Yeter unuturdun mene tanrımı.

Gapan kimi parçalatdın yavrımı.

Men alçalmazdım, sen meni alçaltdın,

Sen meni mehv etdin, ah rezil gadın!..

Hemen sür’etli ve nifretli addımlarla çekilip gedir, Anjel

Şaşgın bahışlarla bahınıp durur. Bu sırada EMON ağaclar

Arasında körünür, feget Yıldırımın kekmekde olduğunu görünce

Çekilir ve onları dinleyip durur.

Yıldırım

(garşı terefden çıharag, acı tebessümle)

Gözlerin yaşarmış, söyle bu hal ne?

Hanki aşiğini beklersen yene?

Anjel

(şaşgın ve sinirli)

Serhoşmusan, Yıldırım, ah Yıldırım!?

Yıldırım

Serhoş idim, evet, imdi ayıldım.

Bilmem gözlerime neler göründü,

Söndü eski mecnunluğu , hep söndü.

Önce nasıl yahlaşık gavuşdugsa,

Öyle de ayrılmalıyız…

Anjel

Ah, yohsa,

Yoksa atmagmı isteyirsen meni?

Hayır, hayır, efsunlamışlar seni,

Bir düşün, senden ayrılırsam, mene

Kim bahar, kim teselli eder?…

Yıldırım

(istehzalı tebessümle)

Sene

Celal, Edman, bütün cahan müşteri..

Kim rapd eder senin kini dilberi?

Anjel

(244)

(sarsılmış bir halda)

Aman, ya rab !! Düşün, düşün bir kere

Kim dayanar bu çirkin tehgirlere!?

Yıldırım

Zenn edersem artıg el verir sükut,

Melek de olsan unut meni, unut!

Anjel

Neçin, söyle neçin?

Yıldırım

Sorma, heç sorma!

Çekil! Artıg yeter, çekil get, durma!

(Sert bahışlarla içeri girir, Anjel isebuht ve heyret içinde dona kalır)

Edman

(Ağaçlar arasından çıharag acı ve istehzalı gehgehelerle)

Anjel

(Ağlar kimi görünür, mendil ile köz yaşını silerek)

Artıg el verir çekdiyim felaket,

Bir de ne lazım bunca te’n , töhmet?

Edman

(245)

(Yarım gehgeheyle)

Ya! Peşiman oldunmu yohsa?… Heyha!

Göz yaşların deyil, bütün kainat,

Bütün cahan alt – üst olub dağılsa,

Dağlar, ormanlar kül olub savrulsa,

Denizler gan püskürse de, doğrusu

Sönmez mendeki intigam duygusu.

Anjel

(Köksünü açarag)

Öyle ise gel, gel de mehv et meni.

Gel intigam al da, avut könlüni…

Edman

(Ona yahlaşarag)

Heyr, meni çoh da zenn etme sersem,

Çünki sen bir vuruşda öldürsem,

Çekdiyin iztirabdan gurtularsan,

Edmonun elile mes’ud olarsan.

(sinirli)

Sene bir bir ceza vermek istersem ki,

Ömrün oldugça hep gemirsin seni,

Her gören senden ibret alsın ancag…

(Tehgiramiz ve kinli bir tövr ile yahalayıp bir terefe çekerek.)

haydı, gel, durma, gel şerefsiz, alçag!…

onlar çekildiyi kimi Gövercin çıhar, dalğın addımlarla körpüye doğru yahlaşır. Bu sırada Yıldırım dehi tekrar Anjeli izlemek üzre Ekrem’le beraber çıhar. Uluğ Bey de eyni zamanda ağaclar arasında görünürek onları dinler.

Yıldırım

(246)

Anjel sefil olsa da bir gadındır,

Onu köyede yalnız burahmam, hayır,

Özüm getmesem de bir başgasıyla

Her halda getmeli o İstambul’a….

Ekrem

Burah, canım, o şeytandan çoh bilir.

Yıldırım

Çoh bilse de geribdir, kimsesizdir.

(Getmek ister.)

Ekrem

(Burahmaz)

Def’ etdin başından, yeter, getme, dur!

Yıldırım

(mütereddid)

Lakin bu heç vicdanıma sığmıyor.

Uluğbey

(Çıhar)

Sagın, marag etme, oğlum, o imdi

Şığ bir fransızla savuşdı, getdi.

(istehzalı tebessümle)

Evet, öyle gözel, yasma afetler.

Senin kimi çohlarını cezb eyler.

Hetta demincik görmüşler Celalı,

O da Anjel üçün gelmiş olmalı…

Ekrem

(247)

Hayır, yanılmayın, efendim,, hayır,

Celal’ın derdi zennimce başgadır,

O kendini efv etdirmek isteyir,

Belke göverçini görmek isteyir,

Uluğbey

(sinirli)

Nasıl!? Demek serhoşluğu getdimim?

Hep azgınlıg, saygısızlıg bitdimi?

Heyhat!Unutmalı keçmiş günleri,

Yayından gurtulan oh dönmez geri!

Yıldırım’la beraber içeri girir; Ekrem de şaşgın bir veziyyetle düşünüp durur. Bu sırada Celal tepe başında görünerek et başında görünerek etrafı uçurumlu cığır ile ireliler Gövercin onu görünce nifretle geri dönmek ister.

Celal

Gövercin, Gövercin, melek Gövercin!

Bu nifretler neçin? Söyle, ah, neçin?

(Gövercin usanmış bir tövr ile çekilip görmek ister. Celal acı ve yaralı gehgehelerle.)

Gartaldan ürken bir gövercin kimi,

Menden geçmag isteyirsen, öylemi?

Heç telaş etme dur, sagın, getme dur!

İmdi efv olunar yapdıgım güsür.

Gövercin

Hayal, baş bir heyal, sönük bir heyal!

Gırılmış bir könül, sağalmaz, mehal!…

(Son derece sinirli)

Artıg unut, her şey mehv olub getdi.

Evet Celal! Get! Bitdi…Her şey bitdi…

(Balkona doğru ireliler.)

Celal

(248)

Son görüşdür, efv et, heyal olsa da,

Son nefesdir, efv et, mehal olsa da…

(Ellerini köksünde çapraz ederek, ye’s ve dehşet içinde baha galır.)

Ekrem

Celal, şaşırdınmı? Ah, düşün bir az,

Er kişiye ümidsizlik yaraşmaz!

Her derd üçün şüphesiz bir çare var,

Besbelli, her gışı izler bir bahar.

Ekrem

Hayır, bu derd üçün bulunmaz çare,

Hayır, bu bir gış ki, çıhmaz bahare

Ekrem

(bir az yahlaşır)

Gel beri, gel yeter çocuglug, yeter.

Gel, seni bekleyir parlag emeller.

Evet, sen’et, deha, algış, perestiş

Hep seni bekleyir….

Celal

İstemem…..Keçmiş……

Hayır, heç bir şey istemem, imdi men

Yalnız me’sum Gövercinin gelbinden

Silinmez lekeyi silmek isterem.

Çoh alçaldım da yükselmek isterem.

Ekrem

(249)

Celal! Bu çılğın hal ile emin ol,

Felaket doğurar hep tutduğun yol.

Celal

Gorhunc ve acı gehgehelerden sonra, gorhar, şaşgın ve mecnunane bahışlarla bahar. Önce hezin ve titrek… Sonra getdikçe sinirli ve heyecanlı bir feryad ile

Uçurum: Garanlıg, çıhılmaz yolum,

Uçurum: Uçurum hep sagım, solum.

Uçurum: Duyduğum hegiget, heyal.

Uçurum: Uçurum yaldızlı amal.

Uçurum: Çağlayanlar, kehkaşanlar,

Uçurum: Denizler, dağlar, ormanlar.

Uçurum: Üfügler, engin fezalar.

Uçurum: Uçurum çılğın dehalar,

Uçurum: Sürekli, çoşğun algışlar,

Uçurum: Uçurum süzgün bahışlar,

Uçurum: Bu çirkin, bu alcag heyat,

Uçurum: Uçurum bütün kainat!…

(Uçuruma yahlaşır.)

Ekrem

Celal, bir düşün, ah, ne dehşetli hal!…

Celal

Uçurum !… Uçurum!…

(Uçuruma atılır.)

Gövercin

(Gollarını Celal’a doğru açarag, son derece müteessir)

Celal, ah Celal!…

(Bayılıp Ekremin golları arasına düşü verir.)

Perde

SON

(250)

İBLİS

FACİE – 4 PERDE

EŞHAS

İblis __…………….

Melek ___…………….

İhtiyar şeyh – ağsaggal bir sevmeenişin…

Haver – ihtiyarın torunu

Arif – perişan saçlı, sade geyimli bir genc.

Vasif – könüllü bir Tür zabiti (Arif’in kiçik gardaşı).

Kiçik zabit – Vasıfın arhadaşı

Re’na – Son derece kösel bir şefget hemşiresi (Türk)

İbn Yemin – gırh beş yaşında garaşın bir ereb zabiti.

Yaralı zabit – rus ordusuna mensub bir genc.

Zenci çavuş – ibn yeminin hidmetçisi ve bir nefer meiyyeğ esgeri.

Teyf – Re’nanın megtul babasının heyalı.

Elhan – zabit (esgeri gaçag)

Zabitler, esgerler, haydutlar, reggaseler (ereb), çenganeler, teyfler, çalgı tagımı ve saire..

İLK PERDE

Bağdat civarında ağaclıg, menzereli bir güşe… Bir terefde dışarısı yaşıllıglarla mühat bir çardag, içerisi hesirle döşenmiş sade bir gülbecik…..

(253)

Gülbenin iki penceresi, sağda, solda ve garşıda birer yapısı var. Tahçada bir tagım kitablar nezere çarpar. Ağustos, ikindi çağı…

Perde açıldıgca Arif bir terefde, tahta bir karyola üzerinde eline tekye ederek, uzanıb düşünceye dalmış, sehne yapanlıg, etrafda göy gurultusu, şimşek çahışı, tranpete sedaları, top, tüfeng, bomba partlayışları… Garşıda, sehnenin nehayetinde iki büyük göz (pencere) ateşler, alovlar içinde dehşetli bir müharibe komandasile meşgul … Gözlerin birinde İblis, diğerinde Melek körünür. Gurultudan sonra süküt …

İblis

(memnun genelgesinde)

Deryalara hökm etmedentufan,

Sehraları sarsttmada vulkan ,

Seller kimi ahmagda gızıl gan,

Canlar yanar , evler yıhar insan …

(gehgehe)

Melek

Ya reb, bu ne dehşet , ne felaket?

Ya reb, bu ne vehşet , ne zelalet ?

Yah kimsede insafü münüvvet.

İblisin müstehzi ve sürekli gehgehelerile beraber gene göy gurultusunu ,top pulemyot sedaları başlar. Sonra düküt..

İblis

( Çılgın gehgehelerle)

Toplar veriyor aleme dehşet,

Dehşet !… Gopuyor sanki giyamet ,

Yağmur kimi göyden yağar ateş !…

Ateş!… Garalar , dalğalar ateşl!…

Melek

Ya reb , azacığ lütfü inayet !

Göhr olmada artığ beşeriyet .

Başdan – başa hep yer üzü vehşet .

İblis ile hemrengi - siyaset

Gözler gapanır , sehne aydınlaşır

Arif

(Uygudan oyanır kimi alnını ve gözlerini avuşdurur. Yerinden

Galhır . göğe doğru.)

Dünyaları yahdan yaradan , ey ulu tanrı !

Ey haligi – hikmet !

Duydugca , düşümdükce olur gelbime tanrı

Mim şüpheli illet .

Duydukca , evet , perdeli hikmetleri her an ,

Mim dürlü hegiget ,

Min dürlü müemmalı hegigat mene henden ,

Hepside de zülmet…

Bülbüllerin elhanı , çiçeklerdeki elvan

Ya şö ‘leyi – ecram ,

Olmaz bu menim çıldıracağ könlüme el’an

Bir menbei – ilham

Ey varlığı yah , yohluğu vardan daha dilber!

Ruhum seni izler.

Lütf et , o gözel çöhreni bir an mene göster

Könlüm seni özler,

Uydum da peyemberlere , ganuna , kitaba,

Duydum gene gesvet .

Başdan – başa hep gehrü gezeb , tövbe – inabe

Hep ze’fe elamet …

Her felsefe bir velvele , hep dadlı heyalet ,

Yoh rehberi – vicdan ;

Sensiz doğamaz gelbime , vicdanıma , heyhat,

Bir şöy’leyi – ürdan .

En , gel mene , yahud meni yükseklere galdır ,

Gezdir gonağında ;

Yerlerde süründüm , yetişir , göylere kaldır ,

Dindir gucağında ,

Galdır meni , bir seyr eleyim hoş mu, gözel mi

Cennete melekler?

Galdır meni , ta görmeyin insandaki zülmi

Bah , yer üzü inler .

Y reb , bu cinayet bu heyanet , bu sefalet

Bulmazmı nehayet?

İnsanları helg etmekde var belke de hikmet ,

İblise ne hacet?

Yorgun ve düşünceli bir halda iskemleye oturur.Derhal sahnenin ışığı azalır. İblis sürekli ve istehzalı gehgehelerle yerden alavlar içinden çıhar.Yaldızlı ve eflatuni ridasının etekleri hareket etdikce ateşreng sima ve elbisesi parlar durur.

İblis

Arif ! Mene bah, sendemi övhame gapıldın?

Biçare çocuğ , sendemi iblise tapıldın?

Dahiler , ulul’ezm nebiler bele menden

Heç vechle tehlisi – giriban edemezken

Daim meni tehgir ederek eyleniyorsan…

Hep söyleniyor, söyleniyor, söyleniyoran…

Bir gün geler, elbette, bu iz’an, ile sen de

Bazice olarsan goca iblis’in elinde.

İblis, o büyük güdret, o ateşli müemma

Bir gün seni de kendine eyler köle….amma

Heyhat, olamaz derdine bir kimseden imdad,

İmdade geşar, goşsa feget ah ile feryad.

Ridasının eteklerini Arif’in üzüne sürer, laübali gehgehelerle çekilip geder. Sehne aydınlaşır.

Arif

(Şaşgın, sinirli bir tövr ile saçlarını garışdırır, içeri girmekde olan İHTİYAR’a heyecanlı ve müzterib)

Gel, gel mene! Gel, eyle menim derdime çare!

İhtiyar

Oğlum, yene derdin ne imiş, söyle, ne çare?

Arif

(256)

(acı tebessümle)

Yar benimi, aç gelbimi! Eyvah açamazsan,

Gaç menden uzaglaş, hayır, esla gaçamazsan.

Men çılgınam artıg, mene yahlaşma, kenar ol!

Gel, gaçma, hayır, derdime lütf et de, deva bu!

İhtiyar

Oğlum, medeni alemi nifretle burahdın,

Geldin bu cedelsiz, bedevi aleme çıhdın,

İnsandaki hagsızlığı, zulmü unut artıg,

Gelbindeki nifretleri, vehşetleri yah, yıh.

Yüz, min deyil iblis’e uyan… Hep beşeriyyet

Etmiş bu gün ev yıhmaga, gan içmeye adet.

Arif! Unut, oglum, unut, artıg meni dinle,

Sen kendini mehv eyleyeceksen bu gedişle.

Arif

(acı tebessümle)

Mümkünmü unutmag? ! Dayanılmaz buna esla.

Esla dayanılmaz bu böyük vehşete…Zira,

Yalnız deyil insanlara, vehşilere sorsan,

Onlar bele insandaki vehşiliye heyran.

(göye dogru sinirli ve heyecanlı)

Bilmem bu cinayet, bu hiyanet, bu felaket

Bitmezmi, İlahi! Bu geder sebre ne hacet?

(Çılgın)

ver, bir buyurug ver de cehennemler açılsın,

Coşsun, bütün ateşleri dünyaya saçılsın.

Yahsın da, bu zalım beşerin yurdunu yıhsın.

Hep yer üzü bir ah olarag göylere çıhsın.

Bu sırada dehşetli göy gurultusu başlar. Gurultu ile beraber iblis’in şiddetli gehgeheleri eşidilir. İhtiyar me’yus ve düşünceli bir halda gülbeden çıhar. Arif eli alnında olarag

(257)

gurultu ve gehgeheleri dinler. Eyni zamanda sehnenin işığı azalır. İblis Arif’in garşısına keçi verir.

Arif

(fesini goyarag şaşgın)

Kimsen, necisen? Söyle nedir fıkrü meramın?

Nerden geliyorsan, ne imiş şöhretü namın?

İblis

(megrur gehgehelerle)

Men imidi bir ateş, feget evvelce melekdim,

Hep halige tesbih idi, tehlil idi virdim,

İlk önce melekler meni tegdis ediyordu,

Adem kimi bir saygısız ahır leke vurdu.

Alçalmadı, yükseldi feget şöhretü şanım,

Allah ile bir zikr edilir namü nişanım.

Arif

Artıg yetişir, anladım izahe ne hacet,

Garşımdaki iblis imiş, eyvah, ne dehşet!

Hep gehrt oluyorken bu cahan hain elinle,

Bilmem neye geldin, neye geldin, mene söyle

İblis

Bahdım, eziyor ruhunu hep geydi – esaret,

Geldim ki, edim ta seni hürriyyete de’vet.

Bahdım, sen, mehv etmede min dürlü heyalet,

Geldim ki, verim gelbine bir nuri- hegiget.

Arif

Uymam sene, her mel’enetin mence eyandır.

Def’ol da, get azgınları, sapgınları gandır!

Hürriyyete asla meni sen irdiremezsen.

İblis

(258)

(istehzalı gehgehelerle)

Lakin bu heta… Ateşi züşmet sanıyorsan!

Sen arif iken halbuki çoh aldanıyorsan,

Zülmet deyilem, işte menim her sözüm ateş….

Ateş, özüm ateş, gözüm ateş.

Arif

Men nura feget talibem ateş mene lazım!.

İblis

Ateşsiz, inan, nur olamaz sabitü gaim.

Ateş, güneş ateş, beşeriyyet bütün ateş,

Her bir hereket, mebdeci – higet bütün ateş…

Zerdüştü düşün, felsefesi, fikri dehası

Hep ateşe tapdıramag idi zümreyi –nası.

Yalnız bunu derk etdi, o ellameyi – meşrur,

Yalnız o böyük baş, bu böyük keşfle meğrur…

Arif

(sinirli)

Mehv olsa da hep menliyim uymam sene, def ol!

İblis

Durmam, gedersem ….

(gehgehe ile çekilir)

Arif

Haydı, çekil, işte açıg yol!…

(Fesini bir terefe atıb esebi hallar geçirir. Sehne aydınlaşır.)

Haver

(259)

(gelir, heyecan ve teleş ile)

Söyle, Arif! Aman ne oldu yene,

Yene kimler göründü gözlerine?

Arif

Sorma, heç sorma, nazenin Haver

Meni mehv etdi iztirabü keder.

(onu golları arasına alır)

Sen, evet sen de olmasan, heyhat!

Men, bir gün boğar bu ganlı heyat.

Ah, o gözler bilirmisen ne deyir?

Haver

Ne deyir, söyle

Arif

Ruhu cezb eleyir,

Söyleyir eski hatiratı mana

(etrafa)

Sanki garşımdadır gözel Re’na.

Haver

Mene bah, sende gizli bir söz var…

Arif

Onu heç sorma, sevgilim!

Haver

(etrafa)

Geddar!

(260)

bu sırada ihtiyar ile beraber ibn Yemin, Re’na zenci çavuş ve bir esger, elinde ufag bir çanta dahil olurlar.

İbn Yemin

(semimi bir tövr ile elini ihtiyar’ın omuzuna goyarag)

Möhterem ihtiyar, nasıl keyfin?

İhtiyar

Heç gemim yoh, var olsun ibn Yemin!

İbn Yemin

(alnının terini siler)

Çoh sıcag, hem de yol bu gün çoh uzag.

(esgere)

Çapug ol haydı, goş da atlara bah.

Esger çantanı bir terefe burahıb çıhar.

Arif

(Digget ve heyretle etrafa)

Ah. O Re’na, o nazenin afet!

Haver

Yere bir şeymi oldu, Arif?

Arif

Evet.

(Re’na ‘ya yahlaşarag)

Söyle, Re’namı isminiz?

Re’na

(261)

(Arif’in elini sıhar, heyret ve sevincle)

Arif

İbn Yemin

(Arif’i süzer, etrafa)

Bize bir engel olmasın bu herif?

Arif

Bu geliş, efv edersiniz, nereden?

İbn Yemin

(megrur ve laubali)

Sehneyi – herbden, mücadileden.

Arif

(acı tebessümle)

Bir feziletse öldürüb – ölmek,

Canavar bizden eşref olsa gerek.

İbn Yemin

(istehzalı gehgehe ile)

İşte bir söz ki, büsbütün yanlış…

Yaşamag isteyirmisen, çarpış,

Herbe goş, hep vuruş, ya ez, ya ezil!

Onsuz irmek murada çoh müşkül.

Arif

(istehzalı ve ezici bir tebessümle)

Doğru, çoh doğru bir düşünce…evet,

(262)

İşte her esger, işte her millet

Bu gün olmagda hep bu fikre şerik,

Heç çekilmez feget bu sersemlik.

İhtiyar

(onun golundan tutarag)

Arif, oglum, bırah munagişeyi

Gel, işim var seninle…

Sağ terefden çıharlar

İbn Yemin

(etrafa)

Ah, ne eyf…

(Re’na’ye)

Bu herif feylesofmu, ya delimi?

Sanki hep cehldir bunun elmi.

Re’na

Beslenir her könülde bir duygu,

Ne yaparsan, onun da mesleki bu..

İbn Yemin

Bu da meslekmidir, nedir, bilmem!

İşte bir kecnezer, zeki sersem!

Haver’in üzünde namemnun hallar.

Re’na

Mence sersem deyil, o şah huşyar,

Neylesin, herbe garşı nifreti var

İbn Yemin

Onu nerden tanırsınız eceba?

Re’na

(263)

Çoh yahın gonşumuzdu…

İbn Yemin

(etrafa)

İşte bela!

Re’na

Esli İstambul ehlidir, lakin

Çoh kiçikken zavallı derbederin

Evi yanmış da, nesli emhv olmuş,

Bir kiçik gardaşile gurtulmuş

Onu da en sonunda biçare

Geyb edip böyle galmış avare

İbn Yemin

(saatına bahar, Re’na’ye)

Siz muhebbet edin de biç çıhalım,

Eceba bir ne var, ne yoh bakalım,

(çavuşla beraber bir terefe çekilir)

Re’na

(Karyola üzerinde gözüne ilişen iki kitabı gösterir)

bu kitablar seninmidir, eceba?

Haver

Evet, Arif keçen il aldı mana

(kitabların alt terefde bulunan resmli üzünü birer birer çevirib gösterir)

Hace Hesreddin’in letifleri.

Bu da <> hekayeleri!..

Re’na

(264)

(açıp yarpaglarını çevirerek)

Mene lütfen bir az serin su….

Haver

Pek ey.

(Destini alıp sol gapıdan çıhar)

İbn Yemin

(Dışarıda pencere önünde, çavuşa)

Çoh düşündün, ne var?

Çovuş

Beyim, her şey,

Bir bela işte gördüyün Arıf,

Çünki Re’na’ya çoh yahın bu herif.

Daha müdhiş bela bizim esger,

Gorhuram, cümle sirri faş eyler.

Bizi görmüş de çünki Re’na’nın

Babasın get’ eden zaman, hain!

Arif sağ terefden dahil olur, onları dinler.

İbn Yemin

(gafasını oynadarag ıstehzalı tebessümle)

bir böyük ordu, bir yığın insan,

Menim uğrumda oldu hep gurban.

Keyfe serf eyledim de milyonlar,

Yene dövletce e’tibarım var.

Men kimem, bir ereb… Nw zenn etdin?

Bir çocuglanmı gorhar ibn Yemin?

Gederler

(265)

(Re’na’ya yahlaşır, vurgunca bir tövrle)

Ne seadet, ne hoş tesadüf, inan,

Seni kördükde bitdi tabü tevan

Gece rö’yalerimde özlerken

Bu geliş böyle ansızın, bilsen

Ne geder zövgü neş’e verdi mene,

Haglıdır her könül tapınsa sene,

Burda galsan, seninle birleşek,

Şüphe yoh, sisli taleyim gülecek.

Re’na

(mutereddid)

Bir heyal işte, kim bilir, gısmet!?

Arif

Bir sözüm var, güsura bahma feget,

Söyle, Re’na ! Bu ganlı zabitle

Nereye, hanki semte, bir söyle?

Re’na

Bu yahınlarda hesteler varmış.

Arıf

Sagın aldanma, çoh böyük yanlış,

İnanıb getme, ah, o çoh hain,

Burda gal, getme, hemde sorma neçin?

Re’na

Belke hep söylediklerin gerçek,

Çoh güc amma vezifeden dönmek.

İşıg azalır, ağ saggallı möhteşem simalı bir miralay heyalı görünür. Re’na şaşgın ve heyecanlı

Ah, babam, bir de anlı – şanlı babam!

İntigam almadan, inan yaşamam.

(266)

Babasının heyalı

(mühib ve agır bir ahengle)

İntigam! İntigam!…

(çekilir)

Re’na

(ellerini heyala dogu açarag müzterib)

Aman, bu sual!

İblis

(haricden memnun gehgehelerle)

intigam! İntigam!…

arif

Aman, bu ne hal!?

Re’na

Babamın kim bularsa gatilini,

Ona men secde eylerim eleni,

Meni çöllerde gezdiren duyğu,

İntigam eşgi….Hep bu, yalnız bu.

Arif

Görünür sizce bellidir gatil?

Re’na

Hayır, esla bilinmeyir o sefil,

Deyil ibn Yemin <<İnan mene sen,

Bularam nerde olsa gatili men>>.

Arif

Mence bir hiyledir bu, dinlemiyin,

(267)

Haver

(Destini getirir, töküb Re’na’ye verir.)

Buyurun, çoh gözel su, hem de serin.

İbn Yemin

(İhtiyar ve çovuşla beraber döner, su içmekde olan Re’na’ye) Gedelim!

Re’na

(galhar, gülbedekilere)

Heyli razıyam sizden,

Çavuş çantanı alır.

İbn Yemin

Ger nesib olsa övdet eylerken

Galarız burda belke üç-beş gün.

İhtiyar

Ah, o günler bizimçin en hoş gün.

Her üçü çıhar, ihtiyar ile Haver de onları izler.

Haver

(Re’na’ye)

Gelişin çoh gözel, feget gedişin

Umulur şey deyildi….

Re’na

Allah için,

Yetişir, fezle zehmet etmeyiniz.

(268)

Haver

Ne olar, mümkün olsa getmeyiniz!

Arif

Getme, çoh doğru, getme sen, Re’na!

(mehzun ve sarsılmış bir halda iskemleye oturur.)

Haver

(Geri döner)

Söyle, Arif, ne var, ne oldu sana?

Arif

Ah, o, Re’na, o nazlı heykeli – nur

Sanki garşımda çırpınıb duruyor.

Ona men yardım etmesem gerçek

Meni vicdan ezabı mehv edecek.

Haver

İki söz sormag isterem sene men,

Eceba heç severmisen onu sen?

Arif

Severem başga bir mehebbetle

Eski, çoh eski hissi – hörmetle…

Haver

Yoh, inanmam, hayır, bu çoh yanlış…

O ne halet, nedir o ses, o bahış?

Sanki bir ingilab içinde senin

Çırpınıp durmag üzre hep bedenin.

Arif

Sende Arif geder düşünseydin

Ki, neler yapmag ister ibn Yemin.

(269)

Büsbütün sarsılırdı vicdanın,

Heyretinden hemen donardı ganın.

Bu sırada Vasif’le arhadaşı kiçik zabit, silahsız olarag, yaralı bir rus zabiti getirirler.

Vasif

(kiçik zabite)

Daha dur, tabı galmamış artıg.

İhtiyar

(onların arhasından yetişib yardım eder)

Yararlanmışmı? Ah, zavallı yazıg….

Getirin, bir geder rahatlansın.

Arif

Ya esir olmalı, o, ya gaçgın.

Vasif

Heste bir rus esiri, hem yaralı

İhtiyar

Gel gızım, tez sarıb da bağlamalı

(İhtiyar’la Haver yaralının alnını ve golunu sarıb içeri odaya götürürler.)

Arif

(Vasif’le kiçik zabite)

Ah, ne munis, ne mermehemetlisiniz,

Nerde rast geldiniz bu zabite siz?

Vasif

Çoh yahınlarda, yol kenarinde,

Bahgıg, ehvali heyli pejmürde.

Kiçik zabit

(270)

Bir esir işte, düşmen olsa bile

Yene lazım müavinet edile.

Arif

Hep bu hisletde olsa cinsi –beşer

Heç gözülmezdi bunca vehşeler.

(sol gapıdan içeri keçer.)

Kiçik zabit

Vasif! Süşünür, hep düşünürsün, bu ne halet?

Mecnun olacagsan bu tebietle mehayet.

Vasif

Bulamazsam eger İbn yemin haini elbet-

Elbet galar üstümde bu çılgınca tebiet!

Ra’na, hele Re’na!… onu iğva ne demekdir.

Bir alçağa layigmi o gülgönçeyi – bakir?

Kiçik zabit

Türk ordusu etrafe bu gün hemle edergen,

İran’e ve ya Gafgaza imdade gedergen,

Rus ordusu durmaz, çekilirken öznümüdeb

Vasif! Ne revadır ki, bu parlag günümüzden

Feyz almayarag biz alalım geflete mail

Satmaz, satama milleti şehsiyyetle agil.

Vasif

Efsus ki, heçdir sonu, Türk ordusu varsın,

İsterse bütün hindi de, Efganı da sarsın,

İsterse bütün garşı çıhan manei yıhsın,

Turanı basıb bağrına Altaylar’a çıhsın,

Mümkün deyil, esla olamaz haili – ama!

Etdikçe heyanet eli bu milleti pamal.

Kiçik zabit

(271)

Lakin saparag başgası eylerse heyanet,

Seyr eyleyerek hep baha dursunmu bu millet?

Vasif

Türk ordusu daim basarag ölkeler almış

En sonra siyasetde basılmış da bunalmış.

İdarki sönük başçıların gefleti ancag

Etmiş, edecek milleti hep elde oyuncag.

(ani bir düşünceden sonra keskin ve şiddetli)

Turana gılıcdan daha keskin ulu güvvet,

Yalnız medeniyyet, medeniyyet.

Kiçik zabit

(geri dönmekde olan Arif’e)

Yahu, buradan kimdi bir az önce keçenler?

Arif

Bir atlı ereb zabiti, bir gızla beraber….

Vasif

Gördünmü? Gecikdik de geçirdıg ovu elden

Kiçik zabit

İnsan ne geder gaçsa da gurtulmaz ecelden.

Vasif

Gel, durma, henüz elde bir az fürsetimiz var.

Kiçik zabit

(yarım gehgehe ile)

artıg sen emin ol, bu gün ovcundadır onlar.

(272)

Her ikisi yüngül temennalarla gülbeden çıhar ve sür’etli addımlarla İbn Yemin hereket etdiyi terefe doğru yürürler. Arif durduğu yerde baha galır. Şaşgınlıgla garışıg böyük bir hüzn ve keder ruhunu sarmağa başlar. Bu sırada sehnenin işığı azalır.

İblis istehzalı ve şiddetli gehgehelerle garşısına çıhar.

Arif

Def’ol, yene geldnimi?

İblis

…Ezizim, çocug olma!

Arif! Mene bah, eczi burah, hisse yapılma,

Çarpışmag için lazım iken merde cesaret,

Bilmem, neçin olmuş sene galib esebiyyet?

Men hepsini duymagdayam, inkar ne lazim?

Re’na, o senin imdi bütün ruhuna hakim,

Hakim o senin hissine, idrakine … Efsus

Ayrılsan izinden olur eğyar ile me’nus…

Arif

Gandırmag için Arif!i hep nafile israr,

Her halde hainsen, inanmam sene zinhar…

İblis

Lakin bu inadınla perişan olacagsan,

Bir gün gelecekdir ki, peşiman oalcagsan,

Efsus, nedamet sene vermez semer esla

(elinde bir tapança ile bir kise altun tutarag)

Al bunları … Bas bağrına, Arif, eyi sahla!

Bunlar edecek etse nehayet seni mes’ud,

Al! İşte bu ateş, bu da en sevgili me’bud!

(tapançanı bir kerre havaya boşaldarag)

Al! İşte bu ateşle geler gelbine güvvet.

Yalnız bu verer garşı duran hesmine dehşet,

(273)

(kisedeki altunları seslendirib oynadarag Arif’e verir)

Bah, sesleniyo, işte sedayi – peri – Cebrail!

Bunsuz olamaz kimse, inan, megsede nail.

Arif

(İblis’in vermiş olduğu tapançanı ve altunları yere atar, son derece gızgın ve uşanmış bir halda.)

Def’ol yetişir, eyleme esla meni teltif!

Mötac deyil altuna, ya gurşuna Arif.

İblis

Tekrar ederem, ze’fi burah, aldanıyorsan,

Hep aldanıyorsan, mene bah, aldanıyorsan!

(gehgehelerle çekilir)

Arif

(tereddüd ve düşünceden sonra)

Heyhat, o melek gehr edilirken,

Layigmi durup seyr eleyim men?

(keskin bir ezmle)

Yoh getmeliyem, hem de bu saet,

Menden ona hörmet ve mehebbet…

(ridasını << atgı>> ve fesini alıb hemen dışarı fırlar)

iblis

(gelir, istehzalı gehgehelerle)

Get, lakin o hörmet ve mehebbet

Bir gün doğurar ganlı edavet

Get, bellidir insandaki hislet,

(274)

Sizlerdeki ülfet; sonu vehşet,

Sizlerdeki şefget; sonu nifret,

Sizlerdeki rehmet; sonu le’net!…

(sürekli gehgehler….)

perde

İKİNCİ PERDE

Ereb zövgüne uygun süslü sir salon…. Garşıda, sağda ve solda birer gapı ve bir neçe pencere… İblis hidmetçi ereb giyafetinde öteni – berini düzeldir.

İbn Yemin

( garşıdaki gaıdan gelerek)

Mene bah, durma ezizim, çapug ol,

Durma get, haydı, imamı ara-bul.

Söyle gelsin de nikah gıymag için.

İblis

Baş çavuş zenn edirem getdi demin,

İbn yemin

Çoh gözel, gelse, hemen söyle mana,

İblis

Söylerem, lakin emin ol, Re’na

Bir geder gösterecek istigna .

İbn Yemin

Ne vezifen, deyil and bu sana,

İblis

(275)

Emre borumdur itaet, heyfa,

Onu mecbur edemezsen, zira

Böyle bir cebri hökümet duysa

Çekecekdir başımız dürlü bela.

Çünki var başga günahın da senin,

Orduya, dövlete çıhdın hain,

İbn Yemin

(mütereddid, diplomatca bir tebessümle)

İşte çoh doğru ve mentigli cavab

Sen vekil ol, ne dilersen, onu yap!

(geldiyi yapıdan çıhır)

iblis

(megrur gehgehe ile, yalnız)

Evet, iblis, o böyük senetkar

Hem yapar, hem de yıhar, güdreti var.

Bu sırada Vasif ile kiçik zabit sag gapıdan dahil olur, etrafı süzmeye başlarlar.

Bu cesaret ne demek? Et, mene bah!

Vasif

( istehzalı gehgehe ile)

Bir oteldir deye sandıg bu gonag.

İblis

Ecebal? Sahibi kimdir otelin?

Vasif

Bir erebdir, adı da ibn Yemin,

İblis

(276)

(gızgın)

Saygısızlıg yetişir, haydı, gedin!

Vasif

(silah çekerek)

Şımarıg abdala bah, dur! Ne dedin?

Kiçik zabit

(mane olur)

Vasif! Allah’ı seversen de burah!

(geri çekilmekde olan İblis’e)

Dur, telaş etme, ezizim…

Vasıf

Alçag!

Nerde Re’na, onu göster!

İblis

(istehzalı tebessümle)

Ne demek!

Varıyor ibn Yemin’e o melek

Vafis

Onu gandırmış o hain, lakin

Men sağ oldugca bu iş namümkün!

Kiçik zabit

(mülayim)

Arkadaş, gerçi o sersem meğrur.

(Vasıf!i gösterir)

(277)

Gızın en Sevgili me’şugu budur.

İblis

Ah, ayag sesleri var, tez çekilin,

Cekilin, sonra, bir az sonra gelir.

Vasif

(arhadaşına hüsusu)

Gedelim, en eyi yol: her ikimiz,

Azacıg sonra müsafir geleriz,

Bu herif çünki yahındostumdur,

Belke bir rengle iş hell olunur.

Kiçik zabit

(çıharken İblis’e)

İmdi var bir sene ümmid ancag.

Çare bul, yohsa o gız mehv olacag.

İblis

(megrur gehgehe ile, yalnız)

Menden imdad umuyor cümle cakan,

Biri zalım, biri mezlum insan,

Re’na

(sol yapıdan dahil olur)

Bu ziyafet ne demek, söyle neçin,

Sene heç açmadımı İbn Yemin?

İblis

(yarım gehgehe ile)

Bilmeyirmiş kimi davranmag ne!?

Bu zıyafetdir elamet düyüne.

(278)

Seni tezvic eleyir İbn Yemin,

İmdi emr etdi nikah gıymag için.

Re’na

(heyecanlı ve şaşgın)

Sus, aman sus! Ne rezalet!?

(e’timadsız)

Eceba!

Yoh, çekilmez bu heyanet esla

Meni bilmem ki ne sanmış bu herif,

Ah, çoh doğru deyirmiş Arif.

(Son derece tehditkar)

Heç marag etme, duyar, imdi duyaar,

İmdi onlar ki, evet, mende ne var.

Geldiyi gapıdan çıhır. Bu sırada Arif fesli olarag, üzümü gözelce teras etdirmiş olduğu halda, sağ gapıdan girer. Re’na’nın gapını gapayıp getdiyini görünce büsbütün şaşırır.

İblis

Mene bah, bey seni sersem, budala!

Bu cesaret sene nerden eceba?

Arif

(Re’na çıhdıgı gapıya işaretle)

Ondan, ah işte o dilber gızdan,

İmdi burdan süzülen yıldızdan.

İblis

Söyle, derdin nedir, aydın söyle!

Arif

(279)

Merhemet gıl da, aman, lütf

Söyle re’na’ye ki, Arif gelmiş,

İblis

Anladım derdini, lakin bu zor iş…

Ona nail olur ancag onlar

Ki, ovuclar dolusu altunu var.

Arif

Mende yoh altun, ezizim zira

Uymamış servete könlüm asla

İblis

(yarım gehgehe ile)

Altunun yoksa silahın var ya,

Meni öldür de govuş sonra ana.

Arif

Yoh, sılahım da yoh insaf eyle,

Sanma vehşi meni sen bir eyle,

İblis

(me’nalı bir gehgehe ile)

Yoh gözel, anladım, ancag Re’na

Gısmet olmaz bu tebietle sana.

Üzülüp durma, çekil get, zira

Güvvete, altuna tabe dünya.

(Arif’de me’yusca bir dalgınlıg. İblis mülayım gehgehe ile)

Neye daldın, neçin oldun me’yus?

Arif

(280)

Çünki yoh bir şeyim efsus, efsus!

İblis

Bir şeyin yohsa da könlüm var ya,

Mene ver könlünü…

Arif

Esla, esla!…

Bunu heç umma, sagın Arif’den,

Vermişem könlümü yalnız ona men.

İblis

(etrafa)

İşte Şergin mütereddid çocuğu!

Şaşgın, abdal, esebi yavrucuğu!

Arif

(masa üzerindeki şerab gedehini yahalar)

Ah, aman! Bir içim olsun, mene su!

İbris

(surahini alıb gedehi ragı ile doldurulu)

Al! İç!

Arif

(yarıya içer. Üz – gözünü bürüşdürür)

Eyvah, ne dehşet, yahu!

Su deyil, Semli bir ateşdir bu.

İblis

(281)

(başga bir şüşeden böyük bir gedeh dolusu er gevahi şerab verir.)

Bu feget dadlıdır, al içi

Arif

Nedir o?

İblis

İç de bah, sonra duyarsan ne imiş,

En güzel töhfe, keşiş göndermiş…

Arif

(Bir geder içer, gedehi memnun ve neş’eli bir bahışla süzerek)

Ah evet, sanki şefeg dalgalı nur…

(içib bitirdikten sonra, niyaz ile)

İmdi Re’na’yı çağırsan ne olur?

İblis

Onu sen çohmu seversen?

Arif

(cibinden bir cıgara çıharır)

sorma,

Sızlayan könlüme ateş vurma!

(İblis cıgaranı ateşler)

Ta çocugken seviyordum onu men.

İblis

(282)

(yapıya işaretle)

Geliyor işte o ğülgönce dehen.

Arif

Ah amani halı nasıl hüznaver.

Gözlerinden saçılır şimşekler.

Re’na

(elinde bir neçe parça kağız dahil olur, heyretle)

Arif, Arif! Ne için geldin sen?

Arif

Sorma menden, onu sor gelbinden.

İblis

Bu kağızlar re içindir, yavrum?

Re’na

Onu bunlar edecekdir mehkum.

Arif

Eceba, kimdir o hain miskin?

Re’na

Sence çoh belli herif: İbn yemin.

Arif

(kağızları göz ucile süzerek)

Bu heyanetleri sen evvelden

Biliyorken susuyordun, Bu neden?

Re’na

(283)

Meni gandırdı da sandım o deni,

Bulur elbet babmın gatilini,

Sonra bahdım ki, o bir başga sefil!..

Arif

(etrafa)

Belke hep kendisi cani, gatil…

(Re’na’ye)

Mene ver onları, Re’na! Mene ver

(kağızları almag ister)

Re’na

(İblis’i gösterir)

Hele sebi et bahalım bir bu ne der.

İblis

Ver, evet ver, o ne lazımsa yapar.

Arif

Mene ver, imdi o azgın canavar,

Bulur elbette ceza, guturlmaz,

(kağızları alır, sür’etli addımlarla geldiyi gapıdan cihar)

Re’na

(müzterib)

Ah, lakin o herif çoh gurnaz…

İblis

(284)

Heç telaş etme, guzum, dinle meni,

İki bildik soruyorlardı seni…

Re’na

(sözünü keserek)

Kimdi onlar?

İblis

Biri oldugca iğit,

Vasif isminde gözel bir zabit.

Re’na

(şad ve memnun)

Ah, gerçekmi bu söz?

İblis

Çoh gerçek,

Mene söz verdi, emin ol, gelecek.

İbn Yemin

(dahil olur, İblis’e)

Eceba sevgili Re’na ne deyir?

İblis

Beyim, izhari – meserret eleyir.

İbn yemin

(İblis’in omuzunu ohşayarag)

Heyli memnunem, ezizim, senden.

Re’na

(285)

(kınayeli ve acı tebessümle)

Hesteye bahmag için gelmiş iken,

Bir ziyafetde bulunmag ne tühaf!

İbn yemin

Yohmudur sende, gülüm, heç insaf!?

Yaralı esgere bahmagsa meram,

Esgerem men de böyük, hem de yaram,

Yar da aç, gelbime bah, sonra inan,

Çünki hala ahıyor, kesmedi gan.

Re’na

(mahzun)

Ah, te’min ediyordun da meni;

Bulacagdın babamın gatilini,

İblis

O da mümkün, o da mümkün, Re’na!

Bir düşün, men ne dedim imdi sana?

Hep sevin, gül meleyim, çnki bu gün

Ele düşmez… ne seadetli düyün!…

(me’nalı gehgehe)

Çavuş

(dahil olur)

Geliyor işte müsafirlerimiz

İbn Yemin

(Re’na’ye)

Get, gülüm, sonra muhebbet ederiz.

(Müsafirleri garşılamag üçün garşıki gapıdan çıhar.)

İblis

(286)

(Re’na’ye)

Heç marag etme, emin ol, o menim

En itaetli gulumdur daim.

Durma get, bekle defürset demini,

Belke rö’yade görer bir de seni.

İstehzalı gehgehe… Re’ne sağ gapıdan çıhar. İbn Yemin ile beraber Vasif, arhadaşı ve iki – üç zabit dahil olurlar.

İbn Yemin

(önde olarag dadlı gehgehelerle)

Hay, hay, buyurun, ne hoş tesadüf!

(Vasif’le kiçik zabiti misafirlerine gösterir)

Bir arhadaşımdır işte Vasif,

Aylarca egerçi ayrı düşdük,

Gısmet bu, yene bu gün görüşdük.

Vasif

(İbn Yemin’e)

Heşbeht olarag ziyaretinden.

Könlüm ne geder sevindi bilsen!

İbn Yemin

(müsafirlere)

Men herb eleyirken ordumuzda

Gördümse beş – on sevimli sima,

Vasif, bu könüllü, şanlı sabit.

Bir ulduza benzeyirdi sabit.

Birinci zabit

Dünyayı saran bu ganlı govğa

Bir heyli igidler etdi peyda;

(287)

Yoh şüphe, bu dürlü növcavanlar

Oldugça deyerli gehremanlar.

İbn Yemin

Govğada golay müveffeg olmag.

Tale ve cesaret olsun ancag.

Otururlar

Birinci zabit

(yarım serhoş, ibn Yemin’e)

Yahu, bu nasıl düyün, ziyafet!?

Mescidmi bu, ya ki, bezmi- işret?

İkinci zabit

Gerçek, bu ne? Oynayıb çalan yoh.

Bir neş’elenib de zövg alan yoh

İbn Yemin

Dur, hep olur, onsuz olmaz elbet,

Ismarlamışam, geler bu saet.

Çavuş

(gelir, esgersce temenna edir)

Reggaseler emre müntezirdir.

İbn Yemin

Gelsinler, evet, hemen heber ver.

Çavuş çıhar.

Birinci zabit

Gelsinler, evet, deyişsin ehval.

Gülsün azacıg periyi – amal

İkinci zabit

(288)

Tam beş senedir ki, rahib oldug.

Ciddiyyet içinde hep boğuldug.

Reggaseler dahil olur.

İbn Yemin

(çalgıçılara)

Çal, haydı çal, etme fövti – fürset!

Çal, durma senindir işte növbet.

Birinci zabit

Çal, sızlayıla inlesin o teller,

Çıpınsın onunla hep könüller.

İkinci zabit

Çal, meclise zövgü ne’şe gelsin.

Çal, ta ölüler de regse gelsin.

Çalğı başlar, reggaseler aşağıdakı şergini hemaheng darag söyler ve regs ederler.

Şergi

Her şey senindir, ey gafil insan!

Gülgün şefegler, rengin ciçekler.

Her şey senindir, ey cahil insan!

Parlag güneşler, dilber melekler.

Yalnız senin, yalnız senin her dürlü ne’met;

Genclik, gözellik, eşgü ülfet, her seadet,

Sür daima zövgü sefa, fövt etme fürset

Bir gün geler, esla semer vermez nedamet.

Beş günlük ömrün rö’yaye benzer.

Dal eyşi – nuşa, heç gelme huşa

Daim gül, eylen, olma mükedder,

İç bade, hep gel cuşü hüruşa.

(289)

Sermesti – eşg ol, ey gözüm, gevset ne lazım,

Bir gün geler, elden çıhar- zövgi – herabat.

Al neş’e her şeyden, evet, geflet ne lazım,

Bir gün geler, elden düşer peymane heyhat!…

Rags bitmek üzre iken Arif’le beraber eli silahlı iki kanun neferi dahil olur.

Birinci kanun

(Keskin ve amirane bir tövr ile reggaselere)

Sakit, dağılın!…

Musigi susar, reggaseler ikişer, üçer salonu terk ederler.

İbn Yemin

(heyretle, kanunlara)

Nedir bu reftar?

Arif

(İbn Yemin’i gösterir)

Tam kendisi, işte! Ah, geddar!

İbn Yemin

Lakin çekilirmi bu hegaret?

(Silah çekmek ister.)

Birinci kanun

Hep nafile bunca geyzü hiddet,

El’an seni isteyir hökumet,

Gel!…

Arif

Bellidir etdiyin heyanet.

İbn Yemin’i alıb götürürler, Arif!e müsafirler de beraber çıhar.

(290)

Vasif

(en arhada galır, kiçik zabite)

Bah, imdi de fövt edilse fürset.

Daim galaram vüsale hesret.

Sol gapıdan girmek isterler, Re’na garşılarına çıhar.

Vasif perestişkar bir tövr ile.

Re’na Re’na! Sevimli afet!

Gel, durma aman, edilse geflet.

Mütleg seni mehv eder bu hain,

Olmaz daha gurtuluş seninçin.

Re’na

(sevinc ile)

Vasif! Gedelim…

(mütereddid)

Feget bu müşkil,

Heyhat, bulunmadıkca gatil…

Vasif

(sözünü keserek)

Sen gel, bulunur o bir gün elbet.

İblis

(gelir)

Re’na, dah durma, işte fürset!

Re’na

Lakin babam!…

Vasif

Ah, gel, aman gel!

Çıharlar.

İblis

(291)

Get, get, daha durma, artar engel.

Arif

(Dahil olur, sonderece memnun)

Hain yahalandı en nehayet.

İblis

(yarım gehgehe ile)

eşg olsun, evet böyük meharet!

Arif

Re’na hanı? Söyle gelsin!

İblis

Efsus,

Bir zabite uygu getdi..

Arif

(çılgın)

Ah, sus

İblis

(elile onun omuzunu ohşar)

Yahı! Mene bah, şaşırma esla,

Re’na, o melek elinde hala…

Arif

(böyük bir telaş ile)

Bir söyle, ne semte getdi onlar?

İblis

(292)

(gapıdan onlar getdiyi terefi gösterir)

Bah, garşıda işte hurmalıg var….

Arif

(sözünü keserek)

Bildim, yetişir, o, belli bir yol.

(Derhal dışarı fırlar)

iblis

Get, durma!

(istehzalı gehgehe)

Feget, yazıg! Emin ol,

Bekler seni bir yığın cinayet.

İzler seni bir yığın felaket.

( Gehgehe…)

Perde

ÜÇÜNCÜ PERDE

Sehne ilk perdede olduğu kimi ihtiyar şeyhin cardağını gülbesini gösterir. Şeyh dışarıda, çardağın altında tesbih çekerek dalıb getmiş…

Son bahar, önle, sisli hava….

Haver

(yaralı zabitin alnındaki ve golundaki sarğını açar)

Çoh şükür, işte hep sağaldı yaran,

Bah, nasıl merhemetlidir yaradan.

Yaralı zabit

(293)

Ah, sagaldıgca artıyor kederim,

Meni mehv eyleyir düşüncelerim,

Yada geldikce ailem, yurdum,

Hele sen, ah sen! Senin kederin

Mende bir iz burahdı heyli derin;

Çünki yalnız menimle ugraşarag,

Agibet düşdün Arif!inden uzag.

Haver

Heç marag istemez, hayır, haşa

Mene sen mane olmadın esla.

Bu geza doğdu bir tesadüfden,

Meni tale ayırdı Arif’den.

Bu sırada iki Türk zabiti gelir.

İhtiyar

Merheba!

Birinci zabit

Merheba, efendi baba!

İkinci zabit

Gülbenizde su varmıdır eceba!

İhtiyar

Vardır elbette, hem deheyli serin,

Buyurun, bir geder de rahet edin.

İçeri girerler. İhtiyar su töküb verir. Haverle yaralı zabit bir guşeye sıhılıb durur.

Birinci zabit

Çoh sıcag, galmamış tevan artıg,

Ayrılıp ordudan fena susadıg.

(294)

Alnının terini silib sudan içer. İhtiyar ikinci zabit üzün de töküb vermek ister.

İkinci zabit

Dur, babam, dur, aman rica ederim…

(kendisi töküb içer)

Birinci zabit

(yaralı zabiti süzerek)

Mene bah, ihtiyar, bu zabit kim?

İhtiyar

Bir esir, işte ordudan aralı.

Haver

Kimsesiz bir zavallıdır, yaralı.

İkinci zabit

Bir lehistanlıdır bu, ya bir Rus.

Birinci zabit

Kim bilir, belke, belke bir casus.

Yaralı zabit

Efv edersen, hayır, ne bir rusam.

Ne lelem men, ne kirli casusam.

Bir müselman, gazanlı bir Türküm.

Mence bir ya heyat, yahud ölüm.

Birinci zabit

Başga milletden olmuş olsaydın,

Yene mümkündü efvin…Ah, azğın!

Türk olub Türk’e ateş etmek için

(295)

Yalnız bir cezaye layigsin.

O da e’dam….

Haver

(telaş ve heyecan ile)

Aman, efendim, inan,

O deyil öyle suçlu bir insan.

İhtiyar

Hayır, özladım, olmayın esebi,

Başga, çoh başhadır onun gelbi

Yaralı zabit

(acı tebessümle)

Ne tühaf! Ta kiçik yaşımdan men

Milletimçin zeferler özlerken,

İşte tale! Menim asılmam için

İmdi siz hökm edersiniz, lakin,

Size men vermek istemem zehmet….

(Derhal cibinden bir tapança çıharır ve öz gafasını nişan alır.)

haver

Ah, man!…

İkinci zabit

(onun bileyini yahalar)

Dur, telaşe yoh hacet.

İhtiyar

Ah. Çılğın, bütün cahan çılğın!

Bu günün arhasında yohmu yarın?

Bu sırada bir gara ereb zabiti gelir, memnun ve bübali gehgehelerle gülmeye başlar.

Birinci zabit

(296)

Ne imiş arhadaş, ne var ne heber.

Varmıdır yohsa başga fethü zefer?

Ereb zabiti

(daha çılğınca gehgehelerle)

Bıtdi artıg bütün seferberlik,

Bitdi hep gehramanlıg, esgerlik.

İşte rahet zamanı geldi bize,

Dönüyor ordu kendi ülkemize.

Birinci zabit

Neçin, anlat, neçin bu?

(etrafa)

Ah canavar!

Ereb zabiti

Açıvermiş hüdudu bolgarlar,

Kövkebi – tale eylemiş de üful,

İngilislerle dolmuş İstambul,

( Her kesde teesür ve heyret.)

Yaralı zabit

Sus yeter, ah, hain alçag sus!

Ereb zabit

(istehzalı ve memnun gehgehe ile)

Sanki men susdum, öyledir efsus.

Birinci zabit

Bu herif işte daima bayguş.

İkinci zabit

(297)

Zenn edersem, o hem de çoh serhoş….

Yaralı zabit

(sinirli ve gızğın)

Ah, ereb, cism,, ruh, gelbi ereb,

Hem de memnun…. nedir bu hale sebeb?

(acı gehgeheden sonra)

Ya! O serhoşmu? Yoh, inanma, hayır.

İşte!

Derhal gelbgahinden nişan alır, tapança açılır.

Ereb zabit

Ah!

(Deye sol eli ile yarasını turar, sağ elile cibinden tapancanı çıharıb garşı gotmag isterse de müveffeg olmaz. Silahı hiddetle bir terefe atar ve iztirablar içinde terki heyat eder.)

Yaralı zabit

İşte bah nasıl ayılır?

Bu sırada dışarıdan İblis’in memnun ve sürekli gehgeheleri eşidilir.

İhtiyar

Sen ne yapdın, nedir bu hal, oğlum!

Yaralı zabit

Sade bir bayguş ağzı susdurdum.

(zabitelere)

(298)

Bir güsur işte, bulsanız hagsız,

Meni e’dama imdi haglısınız.

(Elindeki silahı tegdim eder.)

Birinci zabit

(silahı redd ile)

Bu heberden sevinci çohdu onun,

Ona layıgdi müjde bir gurşun.

İkinci zabit

(istehzalı tebessümle)

Çoh yorulmuşdu herbden, elbet,

Etmek isterdi bir geder rahet.

Yaralı zabit

Daha durmag heta, hemen gedelim,

Bu heber düz de olsa ferz edelim.

Bir mücahid dönermi ezminden?

Ah men, imdi ölmek isterken

Yaşamag isterem de bir müddet….

Birinci zabit

Biz yaşarsag, evet yaşar millet.

Bu halda dışarıdan aşağıdaki marş eşidilir.

Marş

Türk oğlu sözünden dönmez,

Mehv olur da sürüklenmez.

Hep yükselmek diler, enmez.

Çarpışır yaşar.

Yurdumuzun arslanları,

İzler durur düşmanları,

Fırtınalı denizvarı

Hep caşub daşar.

(299)

Engin feza çardağımız

Al şefegler bayrağımız,

Gorhu bilmez oymağımız,

Hagg için goşar

İkinci zabit

(Dinledikten sonra her ikisinin golundan tutar.)

Gedelim, yoh gecikmenin semeri

Yaralı zabit

Gedelim, hagga doğru, arş ileri!

Gederler

İhtiyar

(Yoldan keçen bir nefere cenazeni gösterir.)

Oğlum, mene yardım eyle bir an.

Haver

(merhemetli ve müteessir)

Bir heçle zavallı oldu gurban.

İhtiyar

Yoh kimsede mermehetle vicdan,

İnsanlığı hep unutdu insan.

(cenazeni galdırıb götürürler)

Haver

(Yalnız)

İblis’e uyub da ehli alem.

Hep yer üzü ganlı, cümle sersem….

İblis

(300)

(bir guşede ağsaggal abid gıyafetinde görünür, yarım gehgehe ile)

İnsandaki nefsi – şuma daim

İblis olur ancag olsa hakim.

Bu sırada Vasif’le Re’na telaş içinde gelirler.

Re’na

Allah için eyleyin inayet,

İzler bizi bir yığın felaket.

Vasif

(e’tinasız)

yoh gorhuya ehtiyac….

Re’na

Aman dur!

Terk et de inadı, olma meğrur,

Bah, arhadaşın çocugluğundan

Bir gurşuna oldu imdi gurban

Vasif

Her dürlü gezaye razıyam men,

Gorhmam feget öyle bir deniden.

Haver

Kimdir eceba o hain, alcag?

Re’na

Haver, onu sorma, yer ver ancag.

Haver

Aldınsa da Arif’i elimden.

Her yardıma işte hazıram men.

(301)

(Gülbeye dahil olurlar. Haver onları daha içeri geçirmek ister.)

İblis

(burahmaz)

Dur, getme, sagın, o dürlü yerler.

Her şüpheyi celbü de’vet eyler.

(gülbedeki hesiri bir terefe ceker, ufag bir gapını galdırıp da Re’na’ye)

Gir, haydı gızım, bu yerde sahlan!

(Re’na aşagı ener, iblis yapagı endirip tekrar üzerini hesirle örter, Vasif’in golundan tutub ormanı gösterir.)

İşte, sene de geniş bir orman!

Bir terefe çekilirler. Teyla olguları kimi Arif fessiz olarag gelir. Haver ona doğru goşar, yahlaşdığı sırada birden- bire küskün ve şaşgın bir tövr ile ürküb geri eçkilir.

Arif

Haver, mene bah, zavallı Haver!

Bir söyle, nedir bu hali-müzter?

Aguşuma goşmag isteyirken

Ürkdün ne üçün bu serseriden?

Haver

Goşdum sene sevdiyimden, amma

Bahdım ki, sevilmeyenler esla.

Layig deyil olmağa hemağuş,

Ürkdüm de çekildim işte medhuş.

Arif

Artıg yetişir bu sersenişler.

Efv eyle, güsura bahma, Haver!

Haver

Haver sene etse de perestiş,

Heyhat, dönermi bir de keçmiş!

(302)

Oldun senelerce hep enisim,

Beslendi seninle fikrü hissim

Kölgen kimi hep peşince goşdum,

Eşginle gonadlanıp da uçdum.

Lakin meni bir nigahe satdın,

Birden-bire hep unutdun, atdın.

Arif! Niye susdun, ah, böyle,

Bir söyle, düşünme, söyle, söyle!

Arif

Susmag, o da başga dürlü feryad

Hep menliyim oldu sanki berbad.

Haver

Men heç, o zavallı ihtiyarı

Bir lehze düşünmedin de barı.

Arif

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dikkat Yazılı Var

Dikkat Yazılı Var

Derleyen: Ahmet GÜLÜM

:::::::::::::::::

Sunuş

Elinizdeki bu kitapta yer alan yazılar, daha doğrusu öğrencilerin

sınavlara veya anketlere verdikleri yanıtlardan seçmeler

uzun bir uğraş sonucu bir araya getirildi. Öğretmenliğim sırasında

yazılılara verilen çok ilginç, çok komik yanıtlarla ve olaylarla

karşılaştım. Bu yazıları bir yerlere not aldım. Bulunduğum

ortamlarda zaman zaman bu yazılardan örnekler okuduğumda,

yolu okul sıralarından geçen herkesi bir ölçüde ifade ettiği için

olacak yoğun ilgi gördü. Yazıların kitaplaştırılması fikri işte bu

süreçten sonra ortaya çıktı. Farklı branşlardaki öğretmenlerin

aldığı notlar da kitabın daha geniş bir öğrenci kesimini ifade

etmesini sağladı.

Bu aşamada yazılan daha geniş bir kesimle, özellikle de yazıların

asıl sahibi öğrencilerle paylaşmak için çalışmalar başladı. Yazıları

derlerken asıllarını bozmamak için kelime, harf, cümle düşüklüğü

gibi yazım hatalarını aynen koruduk. Bu yazıların içtenliğini

bozmamak için matbaa harfleri yerine el yazısı kullanmayı

tercih ettik. Bunun okumada güçlük yaratmamasını umarız.

Öğrenciler belki de en güzel en içten ve ilginç yazılarını yazılı

sınavlar, kompozisyonlar ve onlara uygulanan anketlerde yazıyorlar.

Öğrencilerin yazdıkları kendilerine okunduğunda utancından

sıranın altına girenlere, kendi yazdıklarına şaşıp kahkahayla gülenlere,

daha birçok şaşkınlık gösterilerine tanık olduk. Bu da yazıların

doğallıkla ortaya çıktığını göstermektedir Bu yazıların güzelliği

varsa doğallıklarından kaynaklanmaktadır.

Öğrencilerin ilginç yazılarını, sözlerini toplamak elbette bizim

orijinal bir buluşumuz değil. Bu alanda toplanan yazıların derlenip

kitaplaştırılması ise, bilebildiğimiz kadarıyla ilk defa gerçekleşiyor.

İlk olması nedeniyle nasıl bir tepkiyle karşılanacağını bilemiyoruz.

Bu yazıların olumsuzluğu varsa, sorumlusu öğrenciler mi,

öğretmenler mi, yoksa eğitim sistemi mi?.. Bu sorunun yanıtını da

sevgili okuyuculara bırakıyoruz. Ancak bu yazıların olumsuzluklarına

rağmen eğitim ve öğretime renk katan yanları olduğunu da

düşünüyoruz. Bu yazıların eğitim durumu ve öğrencilerin iç dünyaları,

algı düzeyleri ve bilgiye yabancılaşmaları konusunda da

ayna görevi gördüğüne de inanıyoruz.

Kitaba kaynağı belli olmayan yazılara yer vermemeyi tercih

ettik. Yazıları yazan öğrencilerin soyadlarını ve okullarının

adlarını yazmanın hiç istemeyeceğimiz sonuçlar doğurabileceği

kaygısıyla kitapta bunlara yer vermedik. Çünkü bu yazıları yayınlarken

öğrencileri aşağılamak veya okulları teşhir etmek gibi

bir amacımız yoktur.

Kitap, Gaziantep’teki bir lisede, lise ikiye kadar gelmiş, ama

ilk defa coğrafya öğretmeni gören öğrencilerin yazılarından;

Mersin dağ köyleri ilkokullarına, Hatay’daki ortaokullardan İstanbul’un

çeşitli semtlerindeki okullara kadar çok değişik bölgelerden

ve okullardan öğrencilerin sınavlarda verdiği yanıtlardan

oluşmaktadır. Bu çalışmanın Türkiye’deki öğrencilerin inanılmaz

ilginçlikteki bir fotoğrafı olduğunu düşünüyoruz. Bu kitabın

öyküsü kısaca böyle.

Kemal Gönen ile yaptığımız bu ortak derlemelerde bize

manevi katkılarından dolayı sevgili hocamız Dr. Erdal Atabek,

sevgili Cezmi Ersöz, yazar B. Sadık Albayrak ve

Ender Özkahraman’a teşekkür ederiz.

Bizi acı acı güldüren, düşündüren, hüzünlendiren, kitabın

asıl sahibi sevgili öğrencilerimize de sonsuz teşekkürlerimizle…

Ahmet Gülüm

Haziran 1997

:::::::::::::::::

Önsöz

Bu kitapta okuduğumuz sınav yanıtlarını ilk kez okuduğum

zaman inanamadığım oldu, şaştığım oldu, güldüğüm oldu ama

daha sonra çok ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu bir

kez daha anladım. Değişik yörelerin ilkokul, ortaokul, lise

öğrencisi olan çocuklarının türkçeyi bilme ve kullanma, kavram

algılama ve düşünme düzeyleri Türkiye’nin bugünü için de,

geleceği için de çok ciddi bir uyarı oluşturacak durumdadır. Bu

kitabı dikkatle okumak ve üzerinde çok düşünmek gerektiğine

inanıyorum.

Bu kitabı daha dikkatle okuması gerekenler ise Milli

Eğitimin gelmiş geçmiş ve gelecek yöneticileridir. Köy

Enstitülerini kapatanların nasıl büyük bir yanlış yaparak durumu

nerelere getirdiklerini bu kitapla görmek, anlamak kolaylaşmaktadır.

Bazı öğrenci yanıtlarından fışkıran çocuk yüreklerinin neşesiyle

çocuk zekasının sınır tanımazlığının nasıl çorak bir

toprakta akan sular gibi ziyan edildiğini görmek, yürekleri

burkacak mıdır, bilemem?

Dr. Erdal Atabek

:::::::::::::::::

Dikkat Yazılı Var

Öğrencilerden Seçme Yanıtlar

:::::::::::::::::

ÖĞLE OLSUN BÖĞLE OLSUN

-Okulda sıralar süngerden olsa, rahatça uyusak…

-Dersane koridorlarına iki kale bir top konulsa…

-Dersler on dakika, tenefüsler kırk dakika olsa…

-Okul bahçesi çiçek ve çimenle dolsa, uzanıp yatsak…

-Öğretmenler hep masal anlatsa…

-İstedigimiz zaman istedigimiz rüyayı görsek…

-Sivri sinekler saz çalsa, kulağımızı ısırmasa…

-Ayakkabılarımız tekerlekli olsa…

-Çocuklar hep gülse…

-Dileğimiz hemen olsa, en kötü gün böyle olsa…

YAZILI SINAV SORULARINA ÖĞRENCİLERİN VERDİĞİ

İLGİNÇ YANITLARDAN SEÇMELER.

-Kasabayı kim yönetir?

Şerif ve adamları. (Kamil/İlkokul-5)

Kasabayı ihtiyarlar heyeti ve köy bekçisi yönetir.

(Yavuz/Ortaokul-2)

-Destan nedir?

Destan ulusların kahramanlık, cinsel ve birazda

ahlaksal servenleridir. (Bora/Lise-1)

-Dört halife devrinde –Hakem Olayını– açıklayınız.

Hazreti peygamber efendimiz zamanında yapılan maçta

kavga çıkmış. Müşrikler Müslümanlara saldırmış, bu

olaya hakkem de karışmış. En son kararı da hakkem vermiş.

Onun için bu olaya hakkem olayı denilmiştir. Maçlarda

üç hakkem vardır. Maçı kontrol eden hakkem, orta hakkem,

yan hakkem. (Cemal/Ortaokul-2)

-Karadeniz bölgesinde yerleşme ve göçü anlatınız.

Karadeniz bölgesinde yerleşim az ve insanlar seyrektir.

Geçim sıkıntısı yüzüzünden insanlar yeryüzünden göç

etmek zorunda zorunda kalmıştır. İnsanlar önce dağlara

sonra ovalara en sonrada yeryüzünden göç etmek zorunda

kalmışlardır. (Fatma/Lise-2)

-Madenlerle ilgili kuruluşlarımız nelerdir?

İki tanedir. Maden delik arama enstitüsü ve perakende

Anonim Ortaklığı (PAK). (Arzu/Ortaokul-2)

-Boğazlarımızın derinliği ne kadardır?

İstanbul boğazı az biraz derindir, çanakkale boğazı ise

çok çok az biraz derindir ve aralarında dünya kadar fark

olmasıdır. (Seyit/Lise-2)

-Ova nedir?

Dümdüz ve ucsuz bucaksız şahane yerlere ova denir.

(Hakan/Ortaokul-2)

-Hızlı nüfus artışının zararları nelerdir?

Bence hızlı nüfus artışı çok kötü bir şey çünkü hep

çarpık kentleşme, peçe kondu, ekonomik sorunlar. Eğer

biz 10 kardeş olsaydık kötü olurdu. Zaten babamın işi

kötü gidiyor yakında 4 kardeş olucaz üç iken. Ya ne

buluyorlar çocukta, ha yapmışsın ha yapmamışsın. Daha

çok var ama zaman yetmiyor. (Sevda/Ortaokul-1)

Çevre kirliliği, gürültü, insanların küfürleri,

cağillik, işsizlik, kötümserlik, çok cocuk, ekonomik

durum, hilekarlık, hak yemek, emek yemek. Yok, bir şey

yok. Bu ülke düzelmez. (Murat/Ortaokul-1)

-Kenar deniz ne demektir?

Ben kenar deniz gördüm. Benim teyzemin kenar denizi

var. (Yunus/Ortaokul-2)

Bir evin karşısındaki denize kenar deniz deniz.

(Eda/Ortaokul-2)

-Bir yerin turistik alan sayılması için gereken şartlar

nelerdir?

Turistlerin Turist olması, yerlerin temiz olması ve

Turistlerin yatıp kalkması gerekir. (Selda/Ortaokul-2)

-İzmir limanı ile İstanbul limanı arasındaki

farklar nelerdir?

İzmir limanı ürünlerin iç ülkelere, İstanbul limanı

ise dış ülkelere limanlandığı yerdir. Ege limanı pencere

marmara limanı kapı gibidir. Üstelik pencerenin kapıdan

daha güzel olmasıdır. (Saygın/Ortaokul-2)

-Ormanların korunması için neler yapmalıyız?

Vahşi ve yırtıcı hayvanları ormana sokmamalıyız,

zehirli ve yırtıcı yılan ve bitkilerden arındırmalıyız.

(Fatma/İlkokul-5)

-Kıyamet günü ne demektir?

Kıyamet günü yani gerdek gecesidir. O gün her şey çok

kötü olur. Bütün gece kıyame kopuverir. (Serpil/İlkokul-5)

Kıyamet günü her şeyin kıymetli olduğu bir gündür.

(Kemal/İlkokul-5)

-Mübarek geceler hangileridir, yazınız?

1. KINA GECESİ

2. GERDEK GECESİ

3. DOLUNAY GECESİ (Hatice/İlkokul-5)

-Alüvyon nedir?

Topraklar dere kenarında toplanıp toplanıp giderler. En

sonunda topraklar toplanıp toplanıp gitmezler. Gitmezlerse

Alevinyon denir. (Ali/Lise-2)

-Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

Çevre kirliliğinden, dünyadaki insanların 100/90′nı sakat

100/10′u ölmüş. Çevre kirliliği insanlara sakıncalıdır.

(Melek/Ortaokul-1)

-Zigot nedir?

Çok ayıpçı bir şeye denir. (Esma/Lise-1)

-Mustafa Kemal’e Başkomutanlık görevi neden verildi?

Daha cesaretli, kurnaz akıllı, kurduğu pilanlar, öbürkülerden

iyi savaşmayı bildiğinden, halkla iyi geçindiğinden komutanlık

verildi. (Halil/Ortaokul-3)

-İkinci İnönü savaşını anlatınız.

Yunanlılar inönüyü ele geçirmek istiyordu. Afyon, Eskişehir

üstünden gittiler. Yunanlılar 31 mart sabaha karşı savaş

açtılar öğlen zamanı zaiyatıverip gece karanlıktan yararlanıp

geri çekildiler. Akşam vakti sabaha kadar hazırlanıp bir

nisan sabaha karşı günü yine saldırdılar. Bir nisan akşam

vaktinde bu zafer çok iyi savaş veren Türklerin olmuştu.

(Fatih/Ortaokul-3)

-Erzincan’daki depremzedeler için neler yapmalıyız?

Oraya gidip, depremzedelere yardım etmeliyiz, hal hatırlarını

sormalıyız. Depremzedelerin sobalarını yakmalıyız, yorganlarını

üstlerine örtmeliyiz. Açıkanlara çorba filan içirmeliyiz.

(Melek/İlkokul-5)

-Ova nedir?

Çukur mukur gibi yamukluklara ova denir. (Ali/Ortaokul-2)

Boş ve yamuk araziye denir. (Fatma/Ortaokul-2)

Yaylaya benzeyen, şehirden uzak kimsenin gitmediği, yazın

ter atmak için yerler ovadır. (Yavuz/Ortaokul-1)

-Marmara Bölgesi’nin coğrafi konumunu anlatınız.

Bölgede daha iyi yeryüzü şekilleri bulunur. Bölge Hötrd

ve benegramdan meydana gelmiştir, bütün sinema artistleride

burada bulunur. (Adem/Lise-2)

-Bulgarlara karşı kim savaştı?

Bulgarlara karşı Çakırkeyif Ali paşa savaştı. (Selin/

Ortaokul-2)

-Marmara Bölgesi’nin iklimi nasıldır?

Mamrara bölgesinde miki iklim tipi görülür. Yumuşakımsı

bir iklim olduğundan tabiata dayanır. (Ferda/Lise-2)

-Ermeni (Doğu) sorununu açıklayınız.

Osmanlı Devleti altında yaşayıp ekmek yiyen Ermeniler

kendi kendilerini kışkıtmaları sonucu doğu anadoluda

huysuzluklara başladılar. Mustafa Atatürk paşa düşmanla

başedebilmek için Kamil Karabekiri Ermeni üzerine doğrulttu

Ermeni yenilip barış istedi. Böylelikle en iyi sonuç

osmaninin oldu. (Pınar/Ortaokul-2)

-Fabl nedir?

Bilinmiyor… (Ali/Ortaokul-2)

İnsanların hayvan gibi konuşup hayvanları taklit etmesine

fabıl denir. (Sema/Ortaokul-2)

-Yönümüzü nasıl buluruz?

Yolda gidiyorum bir adama rastladım aha bu yoldan

gideceksin dedi giderim. Sora sora Bağdatı bile bulurizki.

(Recep/Ortaokul-2)

-Peygamberimize kitap nasıl inmiş?

Peygamberimiz tek başına yürürken önüne düşüvermiş.

(Ali/İlkokul-5)

Kitap postayla gelmiş. Peygamber efendimiz alıp onu bir

güzel okuyuvermiş. (Selim/İlkokul-5)

Peygambere kitap kendi kendine gökten aşağı inivermiş.

(Arzu/İlkokul-5)

-Kazasker nedir?

Yolunmuş kaza kazasker denir. (Cemal-Ortaokul-2)

-Ölçek çeşitleri nelerdir?

Boy ölçeyi, kilo ölçeyi ve kesir ölçeyi. (Ayşe/Ortaokul-2)

-Dünyamız nasıl oluşmuştur?

Dünyamızı insanlar kurmuştur. Dünyamız temiz sular, temiz

hava ve temiz yolları yani temiz yollarla dünyamız güzel bir

şekilde oluşur. (Seda/Ortaokul-2)

-Türkiye’nin özel konumunu açıklayınız.

Türkiye çok özel bir konuma sahiptir. Özel bir konuma

sahiptirden dolayı özel konum başka kimseyi ilgilendirmez.

Ama etrafımızdaki devletler öze konumumuza karışıp

dururlar. Halbuki hiç karışmamalılar. (Selim/Ortaokul-2)

-Boylam nedir?

Mesela kapının oraya gittiyimizde boyunuzu ölçebilirsiniz,

buna boylam denir. (Yavuz/Ortaokul-2)

Bir şeklin düz bir şekilde destek olmadan durmasıdır.

(Serdar/Ortaokul-2)

-Karadeniz bölgesinin geçim kaynakları nelerdir?

Balıkçılık hamsi yani, accık tarım, nataşa en çok geçim

kaynağı olanlardır. (Halil/Ortaokul-2)

-Türkiye’de hayvancılığı anlatınız.

Türkiyede her yerde hayvan çok. Misal bizim mahallede

giden gün sokakta iki hayvana rasladım. Benimle alay

geçtiler, başka biçim şeyler de söylediler. Acilen abime

söyleyip onu çağırdım. Abim o hayvanları bir güzel kovaladı.

Ama hayvanlar hemen kaçıverdiler.

Böyle biçim hayvanlara karşı çok dikkat olmalıyız. Böyle

zararlı hayvanlar görürsek büyüklerimize haber vermeliyiz.

İmkanlarımıza göre soylarını tükettirmeliyiz. (Tuğba/İlkokul-5)

-Karadeniz Bölgesi’nde tarımı anlatınız.

Karadeniz bölgesinde toprak çok verimlidir. Burada en çok

hamsi yetiştirilir. Hamsi önce ovalarda sonra yamaçlarda en

sonunda dağlarda yetiştirilmiştir. Bu bölgemizde kışlar çok

yağışlı olduğundan hamsiler serada yetiştirilir. (Hatice/Lise-2)

-Peygamberimize –Kitap– nasıl inmiş?

Kitap Hira dağına inmiş. Peygamberimiz gidip oradan alıp

eve getirmiş. Güzelce saklayıp okumuş. Hepsini ezberleyip

Peygamber olmuş. (Can/İlkokul-5)

Peygamberimizin babası Abdultalip kitapçıdan almış, peygambere

vermiştir. (Haydar/İlkokul-5)

Peygamber parmak kaldırmış. Ben peygamber olmak istiyorum

demiş. Allah’da ona Al sana kitap demiş. (Mert/İlkokul-5)

-Dış ticaret açığı nedir?

En dış ve en yabancı, çok uzak açıklara yapılan ticarete dış

ticaret açığı diyoruz. (Bilal/Ortaokul-2)

Dışarı ihraç ettiğimiz mallar yolda hasara uğrarsa veya yerine

ulaşamazsa buna dış ticaret açığı denir. (Mahmut/Ortaokul-2)

Dışarıya ihraç ettiğimiz mallar ve erzaklar yolda hasara

uğrarsa ve yerine ulaşamazsa verdiği açığa yani buna dış

ticaret açığı denir. (Fatma/Ortaokul-2)

-Fotosentez nedir?

Ayın dünyaya yaklaşıp uzaklaşmasına fotosentez denir.

(Davut/Lise-1)

Fotoğraflayıp sentezlemek olayına fotosentez denir.

(Orçun/Lise-1)

Bitkilerin derin nefes alıp vermesine fotosentez denir.

(Hülya/Lise-1)

-Bulgarlara karşı kim savaştı?

Bulgarlara karşı çanakçömlek Ali Paşa savaştı. (Ortaokul-2)

Çetinceviz Ali paşa savaştı. (Suat/Ortaokul-2)

-Terliksi hayvan ne demektir?

Terlik giymeden dolaşıp duran deyişik türdeki hayvanlara

Terliksi hayvan denir. (Sevda/Lise-1)

-Tanım ne demektir?

Tanım; bir varlığa bir şeye özgü nitelikleri belirtilmesi

niteliği biçim şeklindeki kelimeyi belirten anlam tarif…

(Meryem/Lise-2)

-Ovalar kaça ayrılır?

Dörde ayrılır: Yeşil ova, kurak ova, ağaçlık ova ve güllük

gülistanlık ova. (Esma/Ortaokul-2)

Ovalar dörde ayrılır. Doğu, batı, kuzey, güney. (Ali/Ortaokul-2)

Çukur ova, düzlük ova ve yamukluklu ova diye üçe ayrılır.

(Ufuk/Ortaokul-2)

-Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

Bizim sokakta oynamak isteğimizi azaltır. Çünkü her bir kişi

doğduğunda sokakta yer daralıyor kilometrekareye 10 kişi

düştüğünde zamanla ora daralır. (Murat/Ortaokul-1)

Dünya insanları sığmayacağına göre oksijen yetmezliğinden

ölüme yolaçar. Çevre kirliliği ölüm ve krize yolaçar.

(Yusuf/Ortaokul-2)

İnsanların çoğu temizliği sevmiyor veya sevmek istemiyor.

Genelde çok gürültü oluyor. Düşünürsek her insan yere bir

defa tükürürse çevre temizliği çok zor olur. Gece kordular

ise gözün güzelliğini bozuyor. (Sevda/Ortaokul-1)

Hastalıklar olur, doğa kirlenir, uçan hayvanlar hava

kirliliğinden uçamazlar. (Nuri/Ortaokul-2)

-Yön bulma yöntemlerini yazınız.

Yönümüzü kuyruklu yıldızla, mezar kapısıyla, duvar saatiyle,

deniz kabuğuyla ve karınca kararınca yöntemiyle buluruz.

(Celal/Ortaokul-2)

Yolda gidiyorum bir adama rastgeldim. Adam bana aha bu

yoldan gideceksin dedi. Tıpış tıpış gider ve her yönümüde

şıp diye rahatça bulurum. (Hasan/Ortaokul-2)

Yönümüzü pekala soraraktan buluruz. Etrafımızdaki bir kimseye

pekala sorarız. O da yine bize pusulalık yönümüzü buluruz

söylerse zaten sora sora pekala Bağdat bulunur. Birde çubukla

ve saat katranıyla pekala yönümü bulurum. (Recep/Ortaokul-2)

-Doğu Anadolu’da sanayi neden gelişmemiştir?

Doğu Anadolu çok dağlık mağlık bir yerdir. Oralar dağlık

mağlık olduğu için ulaşım oraya gidemiyor. Ulaşım gitmeyince

fabrika kurulamıyor. Fabrika dağın tepesinde olamaz. Dağı

yok etmek gerekir. Bu da para ister. Ülkemiz fukara,

karşılayamaz. Zaten dağı yok etmek için dinamit konulsa

teröristler onları çalıp çırpıp götürür. Bu yüzden oraya

endüstri gitmemiş. (Mustafa/Ortaokul-1)

-Hangi durumlarda ara seçime gidilir?

Meclis başkanlarının iflası durumunda ara seçime gidilir.

(Ayşe/Ortaokul-3)

-Meclisin görev ve yetkileri nelerdir?

Mahkemelerce ölmesi kesinleşenlerin ölmesine izin vermek.

(Orhan/Ortaokul-3)

-Enlem nedir?

Bir canlının boyunu posunu ölçmeye yarayan şey.

(Ali/Ortaokul-2)

-Ölçek çeşitleri nelerdir?

1. Terazi tartı ölçek

2. Fakir ölçek

3. Zengin ölçek (Melek/Ortaokul-1)

-Ölçek nedir?

Bir ilmi birim birimidir, ve ölçeğin tanımını yapmak için

ölçek gerekir. (Arif/Ortaokul-1)

-Plato nedir?

Akarsuların oydukları ve insanlara göre yüksekte kalan

çukur tepecik. (İlyas/Ortaokul-2)

-Karadeniz Bölgesi’nde yapılan göçün sebebleri?

Bence sık yerleşme olmasıdır. Karadenizliler sıkışık

yerleşirse herkes yerleşebilir ve göçe gerek kalmazdı.

Bence istediği yerde olmalı, istediği zaman her şeyi

yapabilme özgürlüğü tanınmadığı için vede bence dünyamızda

bulunan terörü yok edemedik ve o yüzden onları rahatsız

ediyorlardır. (Yavuz/Ortaokul-2)

-İstanbul’un önemi nedir?

İstanbul önemli bir şehirdir. Toprağı altındandır. Köyden

göç edenler İstanbula iş, aş bulmak için giderler. Ve zengin

olup köylerine geri dönerler. Bağzıları ev parası için

bağzıları isebaşlık parası için… Ama bunlar hepsi eskidendi.

Şimdi birtek ev parası ve çocukların okuma parası için için

geliyorlar. Şimdiki zamanda başlık parası yoktur, kaçan

kaçana, seven sevene.

Köyden İstanbula gelen hemşeriler çoktur. Ayrıcana İstanbulda

çok çok ürün yetişir. Bunların bazıları Domates, salatalık,

lahmacun ve kıvırcık maruldur. İstanbul ayrıca Asya ile Avrupa

arasında bir yol geçen hanı köprüsü gibidir. Her bir kimse

bu köprüden geçer. İstanbul önemli olmasaydı nüfusu Onbeş

milyon olurmuydu hiç? (Derya/Ortaokul-2)

ÖĞRENCİLERİN YAZDIĞI İLGİNÇ KOMPOZİSYONLARDAN SEÇMELER

-Niçin Yaramazlık Yapıyorum?…

(Bir öğrenciden öğretmene özürname)

Yaramazlığımın nedenleri şunlardır: Tarih dersini çok

sevmediğimden, yerimde duramadığımddan, sözünüzü dinlemeyip

sözümde durmadığımdan, söz geçiremediğinizden. Yani kısacası

söz ve sizin dediklerinizi dinlemediğimden.. Bu yaramazlıklar

bir daha olmayacak vede olmayacağına dair size söz veriyorum.

vede bu yaramazlıklarımdan dolayı beni affetmenizi isteyerek

sizden çok özür diliyorum. Ve tekrar tekrar özür dileyerek

bu yaramazlıklarımın affetmeni istiyorum biliyorum bu

yaramazlıkları affetsende affedip eksi vermesenizde içinizde

bir eksi kalacaktır, ama galiba yaramazlıklarımı affedeceksiniz.

eksi vermesenizde versenizde içinizde bir eksi kalmayacaktır,

bunada inanıyorum. Birde şunu söyliyim iki öğretmen arasında

en sevdiğim öğretmenler arasındasınız.

Affettiyseniz çok ve çok teşekkür ediyorum eğer affetmediğseniz

genede canınız sağ olsun. Ama affettiğinize affedeceğinize

kalben inanıyorum lütfen sizde affedin çünkü siz bir

öğretmensiniz benden büyük ve bilgilisiniz ufak bir çocuk,

inşallah beni anlayacaksınız çünkü dediklerime katılyorsunuzdur.

Vede beniçok iyi anlıyorsunuzdur. Çünkü beni affetmelisiniz ve

anlayıp affetmelisiniz. Çünkü görüyorsunuz her lafımda her sözümde

her yazıp kullandığım cümlelerde bu sözde de geçtiği gibi

affetmeniz için yalvarıyorum ve diyorumki siz büyük bir öğretmensiniz

benden çok büyük bir öğretmensiniz ve benden büyük olduğunuz

için beni anlayacağınızı söylüyordum ve bundan başka mesela

eksi vermemeniz için de çok yalvarıyorum ve affetmeniz içinde

çok yalvarıyorum yani kısacası beni affedip eksi vermeyi, son

verdiğim sözlere bana güvenmenizi vede güveneceğineze de inanıyorum

bakın çünkü iki buçuk sayfa yazı yazmışım bu yazdıklarımı ve

emeklerimi harcayıp yazılarımı karşılıksız bırakmayacağınıza da

çok eminim. Genede özür dileyerek eksi vermeyip beni affetmenizi

istiyorum bu yazdıklarımı karşılıksız bırakmayacaksınız ve buna da

eminim.

Affedip eksi vermiyeceksiniz Teşekkür ederim. (Ufuk/Ortaokul-1)

-Yaşadığınız ilginç bir anıyı yazınız.

Bir gün köyden Istanbula geliyordum. Sağ salim İstanbula

varmıştık. Otobüsten indim, baktım karşıda bir simitçi…

Gevrekte gevrek şimit diye bağranıyor. Tabi benim de karnım

acıkmıştı. Elime karnıma attım birde baktım gurulduyor. Elimi

cebime attım bir de baktım cüzdanım yok eee!.. Otobüste cüzdanımı

çarpmışlar. Ben simitçiye dedimki ya kardeş otobüste beni

çarpmışlar, bedavaya bana bir şimit ver gevrek olsun. Şimitçi

bana dediki ben senin gibi yalancıları çok gördüm beni

kandıramazsın.

Akşam oluyordu. Ne cebimde bir kuruş ne de bir yakınımın

adresi var. Bir otele gitsem parayla, trene binip geri köye

gitsem bilet parası… Bir kenara kıvrılıp geceyi geçirdim.

Sabah olmuş, karnım aç, midem bir yerde bir şey görse hemen

bana al, bana al diyor. Bende para yok neyle alayım diyorum.

Günlerden cumaydı. Cuma namazı okunuyordu. Hemen aklıma bir

şey geldi. Hemen camiye koştum, imam efendiye derdimi anlattım

böyle böyle dedim. Hacı imam efendi, namazı kılalım bir çaresine

bakarım dedi. İyi iyi, olur dedim. Namazı kıldık cemaat toplandı

ayakkaplarını giydi gitti. Ben hocaya dedimki hocam para

topladınızmı. Hoca, eve gidelim bir güzel karnımızı doyuralım

dedi. Hoca dediki bir zengin ölmüş, onun tabutunu getirecekler

ona bekçilik yap dedi.

Hoca imam efendi tabutu bırakıp gitti, kapıyı da kilitledi.

Camlar demirli bir olay olsa kaçamam. Tabutun başında bekledim.

Bir oraya bir buraya gidip holta filan attım. Birden TIRAAK!

Diye bir ses geldi. Dönüp baktım bir şey yok. Sonra TRAAK! Diye

ses yine geldi. Bir baktım ölü tabuttan kalkıyor. Beni camide

kovalamaya başladı. Sonra minareye çıktım, minareden aşağı

atladım.

Birden uyandım baktımki yataktan düşmüşüm. (Haydar/Ortaokul-1)

-Sakla samanı gelir zamanı

Bir arkadaşımız bir şey isterse vermeyiz ama bir gün kalem

veya silgi isteriz. O da bize vermez. Komşusunun oğlu veya kızını

okula savacak kitabı yoksa koşusununda varsa vermeli, zamanı

o da ona verir. Türkiye Irak’a ödünç silah vermezse Türkiye’de

bir savaşa girdiğinde Irak’ın aklına şıpadanak gelir ve

Türkiyeye yardım eder. Örneğin spor kulüpleri Trabzonspor

Fenerden ödünç para vermesi lazım, vermese bile Fenerin

Trabzonspora işi düşer. Zamanı geldiğinde Trabzonda Fenere

vermez. Büyük Türk gençleri birbirine bir ev kiralar, zamanı

gelince o evi veren büyük Türk gencinin alın terini, emeğini

eline koymalıdır.

Bir ailenin ineği hastalanmış veteniren aramaya koyulur.

Diğer komşusunun evinde telefon vardır. Telefonu açmaya izin

vermez. İnek orada ölür. Aradan yıllar geçer o telefonu

açmaya izin vermeyen komşusunun oğlu hastalanır. Aha işte

şimdi zamanı geldi. Onun evindeki telefonu bozuldu. Onun

evinde telefon var ve telefon açmaya gidemez. Ya işte

saklasaydın samanı gelirdi şimdi zamanı. (Kerem/Ortaokul-1)

-Ayağını yorganına göre uzat

Her zaman her yerde dikkatli olmalıyız. Mesela bir yere

alışverişe gittik. Neler alacaksak ona göre paramızı

almalıyız. Bir yere gittik ve gittiyimiz yerde yorulduk.

diyelim ve bir taksiye bindik. gideceğimiz yere geldik ve

bir baktıkki para çantasında onbin bile yok. Aha şimdi

aba altında sopa yedin kafasız. Taksiciye yalvar yakar,

aldırmadı, sürdü gitti. Ta ormanlık yere koydu Etrafta

in cin top oynuyor. Başka hiç kimse yok, çare de yok.

madem onbin bile yok niye taksiye bindin kafasız.

Yorganına göre uzatsana. Başımızı ağaçlara vururuz.

Ayağımızı yorganımıza göre uzatsak başımıza bir şey

gelmez. (Hümeyra/Ortaokul-1)

-Güneş balçıkla sıvanmaz

Güneş ışınları değdiği yeri kurutur ve çöl haline

getirir. Güneşi çahmurla sıvarsak bu delilik olur. Güneş

balçıkla sıvanmaz diyorum. Güneş bunca uzakta dünyamızı

etkiliyorsa dünyadan çahmur alıp sıvamaya gittiğimizde

güneşe yetişmeden çahmur kuruyup toprak olur. ve bizde

ölürüz. Eğer güneş çahmurla sıvansaydı çahmur kurur eski

halini alırdı, yani yine kururdu diyorum. (Sinan/Lise-1)

-Savaş ve Barış

Barış iyi savaş ise çirkeftir. Savaşın aile içinde,

aileler arasında, insanlar arasında ve hayvanlar arasında

oluyor. Ama savaş insanlardan kaynaklanıyor.

Bosnada hergün insanlar hep bombalanıyordu. Her yer

karman çorman oluyordu. Kadılara haciz yapılyordu.

Bebeler aç kalıyordu, maf oluyordu.

Onun için hep tanklardan UN getirilyordu. Hep bu savaş

yüzünden. Halbüse savaş pekhala çirkeftir.

Dünyada zaten her pislik insanlardan çıkıyor. Hayvanlara

pislik diyorlar. Bana göre dünyada en büyük pisliklerdir.

insanlar.

Bir Baş Bakanın parmağı kesilip kanıyor olay oluyorda,

bir normal memur kendini caminin minaresinden atıyor olay

olmuyor. Bunlar baştan aşağı hepsi yağnış ve çirkeftir.

(Ercan/Ortaokul-2)

-Yaşadığınız ilginç bir anıyı yazınız.

Bir gün gölün kenarından geçeçken dört yılan güneşleniyordu

hayretle onlara bakarken ağzım açık kaldı. Ağzıma sinek

kaçmamasına dikkat ediyordum.

Yılanlardan biri bana yaklaşarak başımızdan çekil dedi.

Çekilmeyince yılan beni kovalamaya başladı. Ben dört nala

koşarak kaçıyordum. O süratle bir taşa takıldım, düştüm.

Kendimden geçmiştim. Uyandığımda kendimi ıssız bir ormanda

buldum, biraz yürüdüm. Tilkiyle sansarın boks maçına şahit

oldum. maç heyecanlıydı Tilkiden bir sağ bir sol kroşe

geldi. Sansar yere yıkıldı. Sonra ayağa kalkarak Tilkinin

gözünü şişirdi. Morgöz olan tilki ringden dışarı fırladı.

Tilki bayılmış ve maçı kaybetmişti. Sonra yoluma devam

ederken kendimi harp alanında buldum. Elime bir tüfek

verdiler. Her ateş ettiğimde silahtan köpükler çıkıyordu.

Sonra beni tanka bindirdiler. Birden tank çöküverdi.

Tanktan inerken ağaca bir yumruk attım. Ağaç yıkılarak

kafama düştü ve komaya girmiştim.

Gözümü hastahanede açtım. Meğer yoldan karşıdan karşıya

geçerken araba bana çarpmıştı. Gördüğüm ise bir rüyaymış.

(Hasan/Ortaokul-2)

-Sakla samanı gelir zamanı

Köyde samanı doğrayıp samanlığa koyarlar. Sonra bir iki

yıl sonra o samanı ağırbaşlı hayvanlarımıza yediririz ve

onlar da bize gereken ürünleri verirler. Sakladığımız

samanı hırsızlar yahut teröristler çalıp çırpıp götürmezse

en sonunda bir vakit zamanı gelir. (İlyas/Ortaokul-1)

-Yaşadığınız ilginç bir anıyı yazınız.

Ben yaz tatilinde bir vakit köye gittiydim. Dayımın oğluyla

denize girdik. Birde baktık ki kızın biri derede yüzezerken

derin yere gelmiş. Boyu kısa olduğundan boğuluyordu. Ben ve

dayımın oğlu kızı bir çırpıda kurtarıverdik. Dedimki ona

boyun posun kısa be kız topuklu ayakkabıyla yüzsene boyun

yetişsin. O aptal şey olacak şeyin kızı bize hakaret etti

ve bize azına geleni söyledi. Ertesi gün oraya bir daha

gittiğimizde o kız yine oradaydı ve içimden onu suda boğmak

gelmişti. Ama haydi işine bak boşver dedim kendime. Böyleliklen

kız paçayı atlattı. (Mehmet/Ortaokul-1)

-Sakla samanı gelir zamanı

Yeni bir şey saklayınca zamanı eninde sonunda gelecektir.

Saman hayvanların yemeyidir. Çimenlerin kurumasıyla çimenler

sararır, saman oluşur. Samanlarda bazı yerlere satılmaya

gider ve ordan hayvanlarını alan insanlar samanlarını kiloyla

alırlar ve bitince yine alırlar.

Köylerde çok çimenler vardır. Onların kurumasıyla saman

oluşur ve oradan imalat yerlerine gider. Gün geçtikçe onlar

satılır. Kurban bayramı gelince hayvanlar kesilir ve etleri

afiyetle yenir.

Bazı hayvanlar dişi ise onların yavruları olur. Dişi

hayvanlar yavrularını emzirirler ve dişi hayvanlar aç kaldıysa

ona saman verirler. Hayvanı varsa onu tarlaya getirir, onu

gezdirir, tozdurur. Ot yedirirler ve akşam olunca onları

yerine getirirler. Onları mışılca uyuturlar.

Örnek 1: Bir gün kadının kocası kaza yapmış ve onunda bir

ayanı kesmişler ve ona çok para lazımmış ve kocasına takma

ayak takdırçaklarmış hiç bir doktor yapamazmış ve yabancı

ülkeden doktor getirmişler ve kadının kocasına takma ayak

taktırmışlar ve para kadına çok lazım olmuş.

Atalarımız demişki sakla samanı gelir zamanı. (Selda/Ortaokul-2)

-Savaş ve Barış

İnsanlar dünyaya barış için gelmiştirler, barış dilerim.

Bosnada çok savaş oluyor, ama iyi olmasını dilerim. Bosnada

çok can kaybı oluyor, ama olmamasını dilerim. Bosnada Anne

baba ölüyor, çocuklar yetimhanede kalıyor ve sonunda

birbirleriyle karşılaşınca birbirini tanımıyorlar, yetimhanede

kalmamalarını dilerim. Bebekler süt bulamıyor, süt bulmalarını

dilerim.

Mesela bir filimde izledim. Bir aile turşu suyu için

ayrılıyor. Savaşta her tarafta felaket oluyor. Bunların

olmamasını dilerim. Savaş yapacaklarına barış dilerim.

(Yakup/Ortaokul-1)

-Ayağını yorganına göre uzat

Ayağını yorganına göre uzatırmısın Ayağını çekyata göre

uzat. Yani ayağını belirli bir yere kadar uzat. Ayağını

yorganına göre uzatmazsan ayagın açık kalır ve ölürsün

kendine dikkat ol. Biz kendimize dikkat olmazsak ölürüz,

üşütüp güme gideriz.

Nineler kendilerine dikat etmezseler ölürler. Dedelerde

bakımsızlıktan ölürler veya açsızlıktan da ölürler.

Babanneler de yaşlılıklarından ölürler. Veya kalpten

de gider hiç haberleri olmaz. yaşlı babalar kalpten

bakımsızlıktan, kansızlıktan da ölebilirler.

Yeni doğmuş bebeklerde mamasızlıktan ölüyorlar. Bir

gelin yeni evlenmiş gelin eve gelmiş. Ana ve baba

sevincinden ölmüş. Şimdi oniki, onüç, ondört yaşlarında

kalpten gidenler oluyor. (Melek/Ortaokul-1)

-Özgürlük

Ademinoğlu insanının özgürlüğü vardır. Bir yeni doğmuş

bebeğin bile kendine has fikirleri, özgürlükleri vardır.

Ağlaması, açıkması konuşmadan yapabilme istek özgürlüğü

ve biçim biçim hakları vardır. Bunlar basit konulardaki

özgürlüklerdir.

Bence insan başka hiç bir canlıya benzemez. İnsan bir

ineje, bir kediye benzemez. İnsan konuşabilir, inekse

möler. İnsan dört ayak üstünde yürüyemez. Fakat kediler

yürür. Demekki insan dünyanın en önemli elemanıdır.

Zaten özgürlük olmazsa, haklar olmazsa İstanbul Sudi

Arabistandan farksız olur. Mesela Sudi Arabistanda yerden

jeton aldın suç, hop kellen gitti. (Yıldız/Ortaokul-2)

-Savaş ve Barış

İnsanlar MÖ: en ufak bir yer için savaş eder ve bir sürü

kanlar akar kanlar ziyan olup gider sonra barışlar olur,

vergiler ödenir, barış anlaşmasına uymayanlar gene savaşlar

yaparlar. Ve bunların sonunda binlerce şehit asker ölür ve

şehit mertebesine ulaşırlar. Şehit mertebesi yetmez yine

yeni mertebeler için savaşırlar. Bazı köylülerse bir tarlanın

en ufak yeri için yahut bir keçi parçası için kavga edip

soluğu mahkemede alırlar. Mahkemede iki köylünün arası

bulunur ve barış sağlanır. (Adem/Ortaokul-1)

-Savaş ve Barış

Barış iyi savaş ise çirkeftir. Bosnada her gün insanlar

hep bombalanıyordu. Her yer karman çorman oluyordu. Onun

için tanklarlan UN getirilyordu. UN tankları gelip duruyordu.

Savaş ise çok kötüdür. Bosnada halbüse barış yerine

savaş yapılıyor. Halbüse savaş çok ama çok korkunçtur.

(Seda/Ortaokul-1)

-Ayağını yorganına göre uzat

Bir insanın ayağı üşümesin yahut karıncalanmasın diye

uzatır. Bize soracak olursanız bir adam gece yatınca

karlı hava insanın ayağını dondurtur.

Giriş: Adamın kendisine ayağını yorganına göre uzat

denen girişlemeye adamın uzatmasıdır.

Gelişme: Adamın ayağını yorganına göre uzatmasında

adam kendi isteğiyle bir nedenine varması adamın kendi

nedenini söylemesi belki bu olay adamı çok üzmüştür.

Sonuç: Adamın kendine verilen bir nedeni bulmak için

adama verilen bir ders verilmesi gereklidir. Çünkü

ayağını yorganına göre uzatmalıdır. (Serap/Ortaokul-1)

-Ayağını yorganına göre uzat

Küçükken yorganımız küçük olur. Bu nedenle ayağımızı

toplayıp toplayıpyatmalıyız. Ayağımız yorgandan taşarsa

üşütüp yataklara düşeriz. Ayaklarımızı toplayıp toplayıp

yatarsak hiç bir şey olmaz.

Bu atasözü başka anlamlarda da olabilir. mesela ayağını

yorganına göre deyil de defterini yazabildiğin kadar aç

gibidir. Ayağını yorganına göre uzatmazsan kötü ve acil

durumlara düşebiliriz. Ayağın yorgandan dışarı kalırsa

üşüyebilir veya sivrisinek ısırır. (Erdinç/Ortaokul-1)

-Savaş ve Barış

Barış bizi sevdiklerimize ulaştıran bir köprüdür.

Savaşın getirdiği musuzluk, sevgisizlik… Bu olayları

düşünmek bile korkunç. Bu yüzden savaşın olmadıgı bir

yerde yaşamak ne güzel.

Barışın sevginin, mululuğun oldugu bir yer olsa,

insanlar hep birbirleriyle yardımlaşsa, birbirleriyle

kucaklaşsa, bu sevgiyi kimse bölmezse… Birlik

ve beraberlik bozulmazsa ve sevgiyle beraberliğin

bozulmayacağını bilseler. Düyadaki mutluluğu kimsenin

bozmayacağını anlasalar keske… (Seda/Ortaokul-1)

-Eğitim ve İnsan

Eğitim bence insanların davranışlarını düzeltme

yeridir, yaramazlık yuvası değildir. İnsanların

bazıları okulu bir eğitim yuvası değil de yaramazlık

yapma yuvası olarak görüyorlar. Öğretmenlerimiz

onları dövüpte yaramazlık yuvalarını başlarına yıkınca

kızıverirler. Daha da düşüncem varda toparlayamadım.

(Gülcan/Ortaokul-2)

OKULDA ÖĞRENCİLERE UYGULANAN DOLDURMALI

ANKETLERDEKİ İLGİNÇ YANITLARDAN SEÇMELER…

Ben…bir büyücü olsaydım zamanı durdururdum ve

çevreyi yaşanır hale getirirdim. Sapla samanı ayırıpda

her şey tam olunca tekrar zamanı kaldığı yerden devam

ettirirdim.

Ben… küçükken çok yaramaz ve çapkınmışım.

Ben… küçükken çok küçüktüm.

Ben… küçükken çok küçüktüm.

Ben… küçükken çok deli bir kızmışım.

Ben… Bilemiyecem.

Ben… çirkin ve h… gözlü bir insanım.

Ben… her zaman, ama her zaman erkeyim.

Ben… büyüyünce ADAM olacağım. -bir kız-

Ben… çok yakışıklı ve seksi biriyim. Ama

beni kimse takmıyor.

Benim en iyi… HEPSİ ÖĞRETMENİM.

Bana göre okul… un düzeni bozuk.

Bana göre okul… çok yararlı ve faydalı bir

yerdir. Ayrıca kız bakımından da faydalı bir şey.

Ben… hayvanları çok seviyorum. Özellikle

tavuk kızartmasına bayılırım.

Arkadaşlar… kavga etmeyin!

Arkadaşlar… her zaman kötü arkadaşlardan iyidir.

Eskiden… İnsanlar cahil ve pasaklıydı.

Eskiden… çok güzel günler yaşıyordum. bu sıralar

çok mutsuzum. Bütün dünya habire üstüme gelip gelip

duruyor.

Elimden gelseydi… Bir öğretmen dö… ama olmazki.

Elimden gelseydi… herkese yardım eder, ardıma

koymazdım.

Elimden gelseydi… Eğitimi egitirdim.

Elimden gelseydi… Milli Eğitim bakanını deyiştirirdim

ve onu kuytu bir köşeye oturturdum.

Elimden gelseydi… Fen öğretmenini okuldan kovardım.

Sonra okul müdürünü de okul dışı ederdim. Böylece

okulumuzu mis gibi yapardım.

Başkalarına göre ben… möyüm!..

Tahsilimi bitirirsem… Nerde?..

Tahsilimi bitirirsem… bol bol ense yapacam.

En korktuğum şey… bazı hayvanlar.. örneğin

NİHAT, YAVUZ gibiler.

Kurtulmak istediğim şey… o hariç her şey.

Kurtulmak istediğim şey… bir şeyi bırakmam,

ama söylemem…

En korktuğum şey… Hayallerimin gerçek olması.

En korktuğum şey… Tahsilimin yarım kalması,

yarım yamalak bir insan olmak.

Vücudum… 90-60-90 Ama kıllı.

Vücudum… Çok sıhhatli ve afiyeti üzerindedir.

Vücudum… ?

Yalnız kalınca… Vallahi hocam naptığımı söylemem.

Hayatın en kötü tarafı… her şeyin gerçek olduğudur.

Hayatın en kötü tarafı… bütün kapıların yüzüme

kapandığı zaman ve hiç açık kapı bulunmamasıdır.

Bazen babam… Bana kızar, ama ben ona hiç kızmam.

Kızarsam dövebilir… Belli olmaz.

Bazen babam… beni okşar, yani döver.

En büyük sevincim… Arkadaşlarımın bana baba demesi,

en büyük üzüntüm, bazı arkadaşlarımın bana iskele

babası demesi.

Kurtulmak istediğim şey… Yok ama… Babaannemin

çenesi.

Başkalarına göre ben… çok allahlık bir yaramaz

parçasıyım. Olsun yinede…

Yaşamak istediğiniz yer… Fare olmayan her yer

yaşamaya değer ve güzeldir.

Bazen babam… İyi, bazan da kötü olabilir. Ama

yinede o benim babam yinede napabilirim ki?

Bazen babam… kovalar, yakalarsa hırpalar.

Bazen babam… beni çok över, bazanda kovalayıp

bir miktar döver. Ama olsun yinede babam babamdır.

Annemi severim ama… onun yani annemin beni

sevmesine bağlı.

Annemi severim ama… İki tane var. hangi birini

seviyim ki?

Canım sıkılınca… Huysuzluk yaparım, artistlik

yaparım.

Annemi severim ama… Terlikle beni kovalamasını

sevmem.

Annemi severim ama… Bulaşık yıkattığı zaman asla…

Okulda… yaramazlık yaparım ve çapkınlık tabiki.

Cezalar ve yasalar… ın Allah cezasını versin.

Cezalar ve yasalar… Cezalar iyi bir şey deyil,

yasalar sıkıcı ve nefret.

Okuldaki noksanlıklar… Okulun hepsi noksan,

öğrenci ve öğretmenlerimizde noksan. Okulun hepsi

Allaha emanet.

Okuldaki noksanlıklar… doğru düzgün birşey yokki.

Okuldaki noksanlıklar… Sınıf duvarlarının çatlakları,

malzemeden çalmışlar. Tuvaletlerin hali, ayrıca okul

memlekete cevap vermiyor. Dahada varda boşver.

Ben… Allahlık bir yaramaz parçasıyım.

Elimden gelse… dünyayı elimin içinde tutmam.

Elimden gelse… her şeyi elimin tersiyle iterdim.

Elimden gelse… Okul müdürünü… yok ben bir şey

yapamamki malesef.

Sınıfta… Kalacam galiba.

Sinirlerim… Babamınki yanında hiç kalır.

Sinirlerim… hep tepemin üstünde durur hiç ordan

gitmezler.

Büyükler… Bir fener gibidirler, hep bize yol

gösterirler, ışık tutarlar, sıcaklık verirler, harçlık

verirler.

Büyükler… küçükleri küçük sanıp küçümsüyor, oysa

öyle mi?..

Annemi severim ama… Annem –Dır Dır– başımın etini

yiyip bitiriyor.

Annemi severim ama… yine de severim.

Annemi severim ama… Kızmasa…

Annemi severim ama… hayır hiç bile.

Büyükler… her zaman küçük çocukları küçük görürler.

Büyükler… kendini fazla büyük görüyor.

Beceremediğim şey… hepsini beceriyorum.

Beceremediğim şey… El işidir -solağımda-

Hayatım… Henüz asfaltlanmamış bir yol gibi

engebeli ve toz buhran içinde devam edip gidip

duruyor.

Hayatım… hep yerinde sayıyor.

Öğretmenler… El feneri gibi etrafını aydınlatıyor

pili bitince şıp diye söner.

Öğretmenler… çok iyidir, ama dövmeseler.

Öğretmenler… Bazan oh bazan öf.

Yaramazlık yaptığım zaman… Acayip dayak yiyorum,

her tarafım başka başka morarıyor.

Yaramazlık yaptığım zaman… Keyfime diyecek yok

sonu dayak olmasa.

Bir türlü unutamadığım… üç yaşında balkondan

düşüşümdür.

Kendini özgür hissediyor musun?.. Bu o anki şartların

genel durumunun özel şartlarının o anki dururmuna bağlı.

Çevreyle ilişkilerin… fazla iyi deyil, bazan

apartmanı ben süpüryorum.

Kendini özgür hissediyor musun?.. hisetsem nolacakki

kendimi özgür hissetmeme babam izin vermezki…

Kendini özgür hissediyor musun?.. yeteri kadar değilse

bile yinede evet… belki olabilir, galiba özgürüm,

sınırsızca olmasa da yani…

Kendini hayata hazır hissediyor musun?.. Hissetmiyorum,

ben daha ufağım. Hayata yeterince hazırlanmadım.

Sorunların için çabalıyor musun?.. Eh. Evet

çabalıyorum, yapamıyorum, bütün gücüm bile yetmiyor.

Sorunların için çabalıyor musun?.. Tabiki çabalıyorum,

asla oluruna bırakmam bolca çabalıyorum.

Çevreyle ilişkilerin nasıl?.. çok iyidir. Çevremiz

temiz ve sağlıklı olursa bizde daha mutlu oluruz. Onun

için çevremizle içli dışlı olmalıyız. şahsen ben böyleyim.

Ankette olmayıp söylemek, eklemek istediğiniz birşey

var mı?.. Var tabiki… Mutluluk barış ve sağlık hep

bizden yana olsun. Bir kuş gibi uçup gitmesinler. En

önemlisi sevgi… Nasıl bir balık sudan çıkınca yaşayamazsa

insanlarda sevgisiz yaşayamazlar, gerekirse yaşamamalıdırlar.

:::::::::::::::::

Sonsöz

Yazılı sorularına verilen yanıtlardan oluşan bu ilginç kitabı okuyunca

birkez daha hayıflandım. Hayıflandım çünkü birkez daha büyüklerin

biraz da küçümseyerek çocuk adını verdikleri insanların bakış

açısıyla yeniden bu dünyayı, bilgilerini, kurallarını, insan

ilişkilerini görmek isterdim…

Çünkü büyükler çocukluktan uzaklaştıkça güvenceli ve risksiz bir

hayat yaşamak için boğucu bir mantığın içine giriyor. Girince de ironi

ve alay duygusunu yitiriyorlar. Ama çocuklar bu mantığı reddediyorlar.

İşte Lise 1′den Sevda, Terliksi hayvan ne demektir? sorusuna hiç

çekinmeden ve gayet ciddi; terlik giymeden dolaşıp duran değişik

türdeki hayvandır, diyor. Buradaki çocuksu bakış açısı bize şunu öğretiyor.

Çocuklar herşeyi biliyor, öyle ki bilmezlikten gelerek bunu bize

mizahi yani oyunbozucu anlamda kanıtlıyorlar.

Örnek mi? İlkokul 5′ten Haydar, Peygamberimize Kitap nasıl inmiş

sorusuna; Peygamberimizin babası Abdullatip kitapçıdan almış.

Peygambere vermiştir, diye yanıt veriyor.

Büyükler kurallar ve bilgiler icat ederler ve bunların çok önemli

olduğuna hemen kendilerini inandırırlar. Oysa bu kuralların ve

bilgilerin çok önemli olduğu çocuklara pek de anlamlı gelmez. Onlar

bu çoğu kez önyargılarla çerçevesi sınırlanmış kuralları ve bilgileri

önce hayal dünyalarının ve o müthiş sezgilerinin süzgecinden geçirip

öyle değerlendirirler. Size sorarım mübarek geceler hangileridir? Yoo

öyle değil işte. İlkokul 5′ten Serpil, Kına Gecesi, Gerdek Gecesi ve

Dolunay Gecesi diye üçe ayırıyor ve böylelikle büyüklerin bilgi ve

mantık formunu alt üst ediyor… Bu kitabı okuyunca çocukluğuma birkez

daha dönmeyi çok istediğimi anladım. Büyüklerin hayalden yoksun

mantığıyla, ironi ve alaydan uzak hayatlarıyla alay etmeyi, kuralları

ters yüz edip, yasaklara nanik yapmayı çok özlemişim…

Bu kitabın hazırlanmasında emeği geçen herkese, içimizdeki o hala

direnen çocukluğumuz adına minnet duymamız gerekiyor…

Cezmi Ersöz

:::::::::::::::::

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kitabın Adı

Kitabın Adı

Füreya

Kitabın Yazarı

Ayşe KULİN

Yayınevi ve Adresi

Remzi Kitabevi-Cağaloğlu -İSTANBUL

Basım Yılı

2000

KİTABIN ÖZETİ

Şakir Paşanın ikinci evliliğinden doğan altı çocuğundan Hakkiye’nin kızı olan Füreya, 1910-1997 yılları arasında yaşamıştır. Füreya zengin bir ailede şımarık ve mutlu bir hayat sürmektedir.

Büyük babası, annesi ve asker babasına konak bahçesindeki evi hediye ettiğinden, konakta çok kalabalık bir ailede büyümüştür. Bir kaza sonucu büyük babasını vuran büyük dayısı ailenin perişan olmasına sebep olmuş, savaşın başlaması bu perişanlığı arttırmıştır. Aile para açısından büyük bir sıkıntıya girmiş, hatta konağı satıp İstanbul’daki evlerine taşınmak zorunda kalmıştır.

Henüz umudunu kaybetmemiş, vatan sevgisi ile dolu gençlerden birisi de Füreya’nın babasıdır. Mustafa Kemal ile Harbiye’den sınıf arkadaşı olan babası, vatan kurtarılırken Büyük Önder’in yanında yer almış ve zaferden sonra ordu komutanı olmuştur. “Dame de Sion” daki tahsilini tamamlayan Füreya, üniversiteyi de bitirir.

Atatürk ve eşinin, evlerini ziyaretlerinde anı defterine “Millet sizden çok şey bekliyor. Siz çalışmalı ve memlekete bir şeyler vermelisiniz.” yazması Füreya’yı derinden etkilemiştir.

Erken yaşta evlenen Füreya, eşinin kötü davranışları sonucu çocuğunu kaybederek bunalıma girer. Tedavi ile bunalımı atlatan Füreya ilk evliliğini bitirir.

İkinci evliliğini, Atatürk’ün çok yakın arkadaşlarından birisi olan Kılıç Ali ile ailesinin itirazlarına rağmen gerçekleştirir. Kılıç Ali yaşça kendisinden çok daha büyüktür. Bu evlilik onları protokol içerisine sokar. Ankara sosyetesinin ve toplantılarının en aranılan isimlerinden biri olur. 1938′de Atatürk’ün vefatı, Kılıç Ali’yi derin bir bunalıma iter.

Eşini motive etmek için büyük bir çaba gösteren Füreya, verem teşhisi ile genç yaşta hastahaneye yatırılır. Adadaki evde bir yıla yakın süre tedavi amaçlı kalır. Hastalığı ilerlemeye devam edince İsviçre’deki bir hastahanaye yatar. Tedavi devam ederken ressam olan teyzesinin yönlendirmesi ile kendisini sanatın (seramik) içinde bulur. Önceleri çamur ile olaya başlar.

Tedavi için Fransa’ya nakledildiğinde seramik ile haşır neşir olur. Bir sergi açar, artık o ünlü bir seramik sanatçısıdır. Türkiye Cumhuriyetinin ilk bayan seramik sanatçısı olur. Hayatının devam eden günlerinde hem hastalığı ile hem de seramik ile uğraşır. Dünya çapında ödüller, burslar alır.

Güney Amerika’da Aztek ve Maya uygarlıklarını inceler. Atölyesinde pek çok öğrenci yetiştirir. Çok tehlikeli bir ameliyatla hasta ciğerlerinden birini aldırır. Bu arada Kılıç Ali ile ilişkileri kopma noktasına gelir. Erkek kardeşinin kızı olan Sara’yı gelinlerinin itirazına rağmen evlat edinir. Çocuklara duyduğu özlemi onunla dindirmeye çalışır. İkinci eşi Kılıç Ali’den paylaşacak bir şeyleri kalmadığı için ayrılır. Teyzeleri ve kardeşi maddî ve manevî olarak Füreya’ya her zaman destek olurlar.

Füreya da Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ölümsüz sanat eserleri yaratır. Birçok değerli seramik sanatçısının yetişmesinde büyük rol oynar.

Bundan sonraki yaşantısı tamamen sanata ve seramiğe yönelik olur. Seramik adına Türkiye’deki bir çok ilki gerçekleştirir. 1997′de vefat ettiğinde arkasında pek çok seramik sanatçısı, pek çok eşsiz eser ve büyük bir onur mücadelesi bırakır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Motivasyon

Motivasyon

Bugün çalışma hayatında insan öğesi en yüksek değer olduğu kanıtlanmıştır.

Bir çalışma sonucunda başarıya ulaşmak bu yüksek değeri verimli ve etkili

kullanmaya bağlıdır.İnsanı verimli çalıştırmak ise onu en iyi şekilde motive

etmekle mümkün olmaktadır.

Motivasyon insanda öğrenme, bir şey yapma, harekete geçme isteğinin

uyanmasıdır.Çalışma hayatında motivasyon; çalışan kişilerin mevcut

koşullarda işlerini daha kaliteli, daha hızlı yapmaları ve içlerinde istek

uyanması için tanınan ek haklar ve ödünler olarak tanımlanabilir. Peki insan

nasıl motive olur veya motive edilebilir? Bunu sağlayacak olan kişiler

kimler olmalıdır?

İçinde yaşadığımız bilgi çağında her birey her gün artan iletişim kaynakları

aracılığı ile bilgisini bilinçli veya bilinçsiz gelişmekte bu nedenle yararı daha

büyük olabilecek fikirler üretmektedir. Birey yararlı fikirler ürettiğinin farkına

vardığında ve bu üretimden faydalanıldığını anladığı, gördüğü andan itibaren

motive olur. Bireyin farklılığını ve ürettiklerinin faydalı olduğunu gösterecek

kişiler ise çalıştığı ortamda işi paylaştığı bireyler yani üyesi olduğu ekiptir.

Bugün ekip çalışmasını gerektirmeyen iş,meslek yoktur. Her teşebbüste

olduğu kadar bürokrasi askeri harekat, özellikle kişisel olmayan sporlarda

bize ekip çalışmasının gerekliliği her fırsatta vurgulanmaktadır. Ekip

çalışmasında başarı elde etmede en önemli yol bütün ekip üyelerinin

toplanıp rollerinin paylaşılması her ekip üyesinin rolünü yerine getirip

getirmediğinin incelenmesi, herkesin başarıda payını açıkça tanımlamak

ve rolü ne olursa olsun iyi bir performans göstereni alkışlayarak motive

etmekle mümkündür.

Bu organizasyonu oluşturacak kişi ise ekibin yöneticisidir. Yönetici ekip

organizasyonunu belirleme yanında bunun devamını sağlayabilecek nitelik

ve özellikleri taşımalıdır. Yani başarı merdivenin basamaklarını en hızlı nasıl

çıkabileceğini araştırırken merdivenin dayandığı duvarın doğru duvar olup

olmadığıyla ve ne kadar sağlam olduğuyla ilgilenmelidir bu noktada liderlik

özelliklerine sahip olması gerektiği durumu ortaya çıkar ki bu anlamda

yönetici; işin uygulanması, görevinin yürütülmesi ile ilgilenirken, işin doğru

olarak yapılmasını sağlayan kişi, liderlik ise daha çok ileriyi görebilmeye dayalı

bir rol, yapılacak doğru işi bulmaktır.Bu iki kavram yani ileriyi görebilme ve

uygulama rolleri birleştirilerek hizmet eden liderler gelişmelidir.Yani

yöneticiler liderlik vasıflarına sahip olma veya bunları öğrenerek kendini

geliştirici, teşvik edici,hedef belirleyici, yönlendirici motive edici bir

şeyler olmalıdır. Motivasyon ise yöneticiler için bir eğitim konusu

yanında bir karakter meselesi de olmalıdır.

Peki bu yöneticiler ekibi nasıl motive edebilirler?Bu arada en önemli

unsurlardan biri olan fikirlerden yararlanılması aşaması ilk olarak devreye

girebilir. Bu konuya örnek olarak yöneticinin düzenlediği toplantılar

verilebilir. Bu toplantılara ekip üyelerinin her birisinin katılımı sağlanması

her birine söz verilmesi, fikir üretmeleri, bunların uygulanmasının

istenmesi, fikirlerine önem verilmesi, kişilere görev ve sorumluluk

verilmesi ekip üyelerini motive eder ve harekete geçirebilir.

Ekip içinde bu toplantılarla aktif katılım sağlayabilen bireylere ödüllendirme

yoluyla da motivasyon yapılabilir. Ödüllendirme şeklindeki motivasyonda

ödüle hak kazanma koşullarının önceden belirtilmesi sureti ile yapılabileceği

gibi ön görülmeyen bir başarının beklenmedik bir anda mükafatlandırılması

suretiyle de yapılabilir. Ödüllendirme kendi işinde ve pozisyonunda en

başarılı olanları tespit şeklidir. Ödüllendirme bir anlamda hırsın tatminidir.

Ödüllendirme madalya, plaket, sertifika, takdir gibi ödüllerin yanı sıra

miktarı ve veriliş şekli yönetici tarafından tayin edilecek primler, para

ödülleri ve terfi şeklinde olabilir. Yani motivasyonlar para dışında iş

güvencesi, unvan,araba,lojman, çevre, eğitim, konut, dinlence, seyahat,

sosyal yaşam, hızlı terfi, yetki verme vb. olabilir. Ancak bir önemli nokta

da ödüllendirmenin zamanında ve yerinde yapılmasıdır. Aynı zamanda bu

ödüllendirme şekillerinin grup içinde yapılması, çalışana sunulması,

bireysel anlamdan daha etkili olarak hem birey hem de grubu motive

edebilir. Bütün bunlar çalışanları kamçılar. Grup içinde örnek alınan

bireyler olmanın zevki içinde kişi daha nasıl etkili ve başarılı olabilirim

ya da en azından bu başarıyı nasıl devam ettirebilirim diyerek düşünmeye

ve kendini geliştirme yolları aramaya başlayabilir. Kendisi için hedefleri

genişletebilir ve kendine sunulan hak ve ayrıcalıklara ulaşabilmek, layık

olabilmek için daha etkili ve verimli çalışma isteği duyabilir.Bütün bu

söylediklerimizi bir örnekle somutlaştırmak istersek en iyi örnek olarak;

bir koç veya teknik direktörünün yönettiği bir futbol takımını incelemeye

uygun gördük. Bu takımda her bireyin ayrı işlevi ve amacı vardır. Savunma

karşı tarafın ataklarını önleyerek amaçlarına ulaşmalarını engellerken, orta

oyuncular golcü elemanlara uygun pas vermeye çalışarak karşı kaleye gol

atmaya çalışır. Koç ise taktik ve stratejilerle takımın etkin çalışması için

yön çizer. İşte bu her biri ayrı görevleri olan ekip üyelerinin ortak bir amacı

vardır ki oda karşı kaleye gol atmaktır futbol takımında başarı notunu veren

seyirci veya seyircinin hislerine tercüman olan spor yazarlarıdır. Gerek

alkışları gerekse protestoları ile takıma destek olarak motive ederler.

İşte bu görüş çerçevesinde gelecekte birer üyesi olarak çalışacağımız

sağlık sektörüne bakacak olursak, ekip anlayışı içinde hemşirenin yeri

neresidir? Hemşire hangi güç koşullarda nasıl çalışabilmektedir? Hemşirelikte

motivasyonun önemi nedir? Sorularına cevap arayabiliriz.

Hemşire; sağlık ekibi içinde aldığı eğitim, bilgi, iletişim becerileri,

hizmetin sunulduğu bireylerle bire bir temas içinde bulunan ve onlara en

yakın, ulaşabilen, gözlemci, araştırmacı, ekip üyeleri arasında koordinasyonu

sağlayan kişilerdir.

Fakat bizim ülkemizde hemşireler daha eğitim aşamasında kargaşalıklar

yaşayarak farklı düzeylerde mezun oluyor, sektör içinde

belirsizliğe itiliyor, zevkle çalışabilecek bir alan belirleme hakkı olmadan

başkaları tarafından seçilen alanlarda örneğin cerrahide çalışmak istediği

halde pediatri bölümünde çalışabiliyor, kendini ekip içinde gerçekleştirme

imkanı sunulmuyor ve desteklenmiyorlar. Bu da hemşirelerin duygusal

tükenme ve duyarsızlık yaşamasına dolayısıyla verdiği hizmette kalitenin

düşmesine neden olmaktadır. Buradan tabi ki etkilenen hemşireler kadar

hizmetten faydalananlarında memnuniyetsizlik yaşamasıyla sonuçlanmaktadır.

Yani hem hizmeti sunan hem de hizmeti alan kişiler hoşnut olmamaktadır.

Tabi ki çalışma şartları (örneğin vardiyalı sistem) ekip içi anlaşmazlıklar,

aynı hizmeti sunan kişiler arası uyumsuzluk fiziksel ve çevresel olanakların

kısıtsızlığı, şiftlerde çalışan hemşire sayısının az olması, çalışma ortamının

riskli olması (enfeksiyon servisi), hastadan gelen aşırı isteklerinin ve

beklentilerinin olması, hasta ve hasta ailesinin küçük düşürücü ve hakaret

edici sözleri gibi bütün nedenlerle hizmette kalite, verim düşmektedir.

Hemşirenin çalışmasını etkileyen bir çok etmenin iyileştirilmesi yanında

motivasyon eksikliğinin unutulmaması gerekir. Şartlar ne olursa olsun bu

şartlarda çalışmak zorunda kalan hemşireler motive edildikçe bunun

onların işlerine ve verdiği hizmete büyük ölçüde etkili olacaktır. Örneğin;

vardiya sistemiyle 24 saatinin her gün değişik 8 saatini hastane ortamında

geçiren sabah vardiya dan çıkıp akşam tekrar vardiya ya giden gün içinde

kendi bireysel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çok az fırsatı olan evinden

çok yaşamını hastane ortamında çalışarak, yararlı ve etkin hizmet vermek

amacıyla eğitilmiş bu hemşirelerin şartlar ne kadar ağır olursa olsun çalışma

azmi ve çabaları unutulmayıp teşvik, destek için motive edilmelidir işe gelmek

ceza ve azap yerine üretici ve yararlı olmanın gerek ekip üyeleri arasında

gerek meslektaşları arasıda gerekse hizmetin sunduğu kişiler arasında

üretici yararlı ve tercih edilen olmanın zevki ve farklılığı ile olmalıdır.

Hemşirelerin motive edilerek yaptığı işteki başarısının artmasında hem

yönetici liderlere hem de kendilerine birçok sorumluluk düşmektedir. Her

iki tarafta kendi üzerine düşen görevleri yerine getirdiklerinde hizmetin

kalitesi artmakta bunun yanı sıra hemşireler yaptıkları işi daha istekli

yapmaktadırlar.Hemşirelerin yönetici liderlerinden beklentilerine değinmek

gerekirse hemşirelik hizmetini sunulmasında gerekli araç ve gereci

sağlaması çalışanların yapacağı görevlerin belirlenmesi çalışanların sunduğu

önerilerin dikkate alınması, hemşirenin eksik yönlerinin belirlenip hizmet içi

eğitim programlarının düzenlenmesi, çalışanların çalışma saatlerinin uygun

şekilde düzenlenmesi, hemşirelerin başarılarından dolayı ödüllendirilmesi,

övgü dolu sözler söylenmesi gibi yapılması gerçekten kolay ve olumlu

sonuçlar getirebilecek unsurlardır fakat bunlar tek başına yeterli olmamakta

hemşirenin de üstüne düşen iş motivasyonunu artırıcı bireysel

sorumlulukları vardır. Bunlardan bir kaçı çalıştığı serviste yatan hasta ve

hastalıklara karşı yeterli bilgi ve donanıma sahip olması işindeki olumlu ve

olumsuz yönleri görmeli, olumsuzlukları düzeltmeye çalışmalı görev ve

sorumluluklarının bilincinde olmalı, ekip işbirliğini sağlamada üstüne düşen

bireysel görevleri yapmalı, iş hayatı ve özel hayatı arasındaki sınırı koymalı,

mesai saatleri içindeki zamanı iyi kullanmalıdır. Motivasyonu arttıran bir diğer

etmen de sağlık personeli dışında gelen olumlu davranışlardır. Örneğin

hemşirenin bakım verdiği hastalarının iyileştikten sonra ziyarete gelmesi,

teşekkür etmesi çiçek vermesi gibi durumlarda hemşirenin çalışmasında

olumlu etkiler yaratmaktadır.

Hemşirelerin verili çalışmalarını yaptıkları işten memnuniyet duymalarını

etkileyen faktörlerden bahsettik. Bu söz ettiğimiz durumların yanı sıra elbette

ki bir çok faktör vardır. Biz yapılması ve uygulanması kolay olanlardan

bahsederek hemşirelik mesleği için hem yöneticilerden hem de hemşirelerden

beklenen beklentileri göz önüne getirmeye çalıştık. Bizler geleceğin çalışacak

hemşire adayları olarak bu olumsuzluklarla karşılaşmak istemiyoruz. İşimizi

severek, isteyerek ve bilerek yapmayı arzuluyoruz. Bu nedenle herkesi

görev ve sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz.

KAYNAKÇA:

1.EXECUTIVE Excellence Liderlik Gelişimi, Yönetim Etkinliği ve Kurumsal

Üretkenlik Dergisi Nisan 1997 Yıl 1Sayı1

2.İş Hayatında Motivasyon (Üzeyir Garih)

3.Matsushıta Liderliği(John P:Kotter)

4.İyi Düşün Doğru Karar Ver(Doğan Cüceloğlu

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Coğrafi Bölgeleri Meydana Getiren Şartlar

COĞRAFİ BÖLGELERİ MEYDANA GETİREN ŞARTLAR

Coğrafi bölgeler belirlenirken, gözönünde bulundurulan özellikler:

Denize göre konumu

Yeryüzü şekilleri

İklimi ve bitki örtüsü

Nüfusu ve yerleşme özellikleri

Ekonomik faaliyetleri

1941 yılında toplanan Türkiye Coğrafya Kongresinde Türkiye 7 coğrafi bölüme ayrılmıştır.

BÖLGE:

Belirli bir özelliği ile diğer yerlerden farklı olan, buna karşılık kendi sınırları içinde benzerlik gösteren alanlara bölge denir.

Karalarda yerşekilleri, iklimi, bitki örtüsü, nüfusun dağılışı ve yerleşme özellikleri, ekonomik faaliyetleri itibariyle birbirinden farklı sahalar yer alır. Karaların bazı bölümlerinde dağlık alanlar, bazı bölümlerde de düzlükler geniş yer tutar.

Bazı yerlerde soğuk ve kurak, bazı yerlerde de sıcak ve kurak veya sıcak ve yağışlı iklim özellikleri görülür. Bu özelliklerinden dolayı bu gibi yerler dağlık bölge, ovalık bölge, polar bölge, tropikal bölge, çöl bölgesi olarak tanımlanır.

Yerşekilleri bakımından farklılık gösteren yerler yerşekilleri bölgeleri, iklim bakımından farklılık gösteren yerler de iklim bölgeleri olarak tanımlanır.

Tabiat şartları bakımından farklılık gösteren yerler doğal bölge adını alır.

Bu tip bölgelerin meydana gelmesinde yerşekilleri, iklim ve denize göre konum önemli rol oynar. Mesela: Karadeniz doğal bir bölgedir. Karadeniz Bölgesi, ortalama yükseltisi fazla, doğu-batı yönünde uzanan sıradağlardan oluşmuş, yağışlı bir iklime sahiptir.

Sonuç olarak, bitki örtüsünde, toprak tipinde akarsuların karakterinde benzerlik vardır. İşte tabiat şartları bakımından gösterdiği özellikler sebebiyle Karadeniz Bölgesi doğal bir bölgedir.

COĞRAFİ BÖLGE:

Doğal şartları ile birlikte beşeri özellikleriyle de dikkate alınan yerlere coğrafi bölge denir. Herhangi bir yerin coğrafi özellikleri sadece doğal şartları ile izah edilmez. Doğal şartların yanında nüfusun dağılışını ve yerleşme özelliklerini, ekonomik faaliyetlerini ve ulaşım durumunu göz önünde bulundurmak gerekir.2

Karadeniz Bölgesi doğal bir bölge olduğu gibi aynı zamanda coğrafi bir bölgedir. Çünkü bölge tabiat şartları yanında beşeri özellikleri ile de komşu bölgelerden ayrılır. Nüfus yoğunluğu az, kentleşme oranı düşük, ekonomik faaliyetler bakımından çay ve turunçgiller tarımı ile maden kömürü yatakları ve turizm faaliyetleri önemlidir.

BÖLÜM:

Aynı bölge içinde yer aldığı halde kendine has özellikleri ile çevresine göre farklılık gösteren alanlara bölüm denir.2 Örneğin: Orta Karadeniz Bölümü ortalama yükseltisinin az olması, en az yağış alması, kıyı ile iç kesimleri arasında iklim farkının en az olmasından dolayı diğer bölümlerden ayrılır.

YÖRE:

Aynı bölüm içinde yer aldığı halde kendine has özellikleriyle diğer bölümlerden daha küçük alanlara yöre denir.2 Örneğin: İsfendiyar Dağları Yöresi; İsfendiyar Dağlarının sık ormanlarla örtülü olması, yağışı çok almasına rağmen ziraat yapılabilecek geniş alan ve otlaklarının bulunmaması, ekonomik anlamda gelişmemiş olması ile Batı Karadeniz Bölümü’den ayrılır.

TÜRKİYE’NİN İDARİ BÖLÜMLERİ:

Türkiye, idari bakımdan da bazı bölümlere ayrılır. Buna göre ülkemiz merkezi idari kuruluşu bakımından, coğrafi durumuna, ekonomik şartlarına,kamu hizmetlerinin gereklerine ve ulaşım durumuna bakılarak illere, iller ilçelere, ilçeler bucaklara ayrılır.

İl sınırları çizilirken coğrafi bölgelerin belirlenmesinde aranan şartlara tamamıyla uyulmaz. Bu nedenle iller, birbirinden farklı coğrafi bölgelerden toprak almış olabilirler. Kapladığı alan bakımından en büyük ilimiz Konya, en küçük ilimiz ise Kocaeli (İzmit)’dir(Gençler Dershanesi, 1995.).

TÜRKİYE’NİN COĞRAFİ BÖLGELERİ:

1941 yılında yapılan Birinci Türk Coğrafya Kongresi’nde Türkiye yedi coğrafi bölgeye ayrılmıştır. Buna göre ülkemizin bölge ve bölümleri şöyledir:

Karadeniz Bölgesi:

Doğu Karadeniz Bölümü

Orta Karadeniz Bölümü

Batı Karadeniz Bölümü

Marmara Bölgesi:

Yıldız Dağları Bölümü

Ergene Bölümü

Güney Marmara bölümü

Çatalca-Kocaeli Bölümü

Ege Bölgesi

Asıl Ege Bölümü

İç Batı Anadolu Bölümü

Akdeniz Bölgesi

Adana Bölümü

Antalya Bölümü

Güney Doğu Anadolu Bölgesi

Dicle Bölümü

Orta Fırat Bölümü

Doğu Anadolu Bölgesi

Yukarı Fırat Bölümü

Erzurum-Kars Bölümü

Yukarı Murat-Van Bölümü

Hakkari Bölümü

İç Anadolu Bölgesi

Konya Bölümü

Yukarı Sakarya Bölümü

Orta Kızılırmak Bölümü

Yukarı Kızılırmak Bölümü

KARADENİZ BÖLGESİ

BÖLGENİN FİZİKİ ÖZELLİKLERİ

a)Bölgenin Yeri Ve Sınırları:

Türkiye’nin kuzeyinde bulunan Karadeniz ismini Karadeniz Denizi’nden alır. Karadeniz Bölgesi, yaklaşık 141.000 km2’lik yüzölçümü ile ülkemizin Doğu Anadolu ve İç Anadolu Bölgelerinden sonra 3. büyük bölgesidir ve ülke yüzeyinin yaklaşık olarak %18’lik kısmını kaplar (http://www.byegm.gov.tr/Turkiye/turkce/cografi75.htm).

Yurdumuz sularını Hazar Denizi ile Basra Körfezi’ne taşıyan ırmaklar ile Karadeniz’e kavuşan çayların su bölümü çizgisi, onu Doğu Anadolu’dan ayırır.Daha sonra, bölgenin güney sınırı, Yıldız ve Deveci Dağları’nın doruklarını takiben batıya doğru ilerler. Kuzeydeki yağışlı ve ormanlık kuşağı, yarı kurak ve bozkır olan İç ve Orta Anadolu’dan ayırmak üzere, Köroğlu Dağları’nın güney eteğini boylayarak, Sündiken Dağları’nın silindiği Bozöyük yakınlarında sona erer. Birinci Türk Coğrafya Kongresi’nin iki ayrı kritere; doğuda su bölümü çizgisine; batıda iklim ve tabii bitki örtüsüne dayanarak, Karadeniz coğrafi bölgesine çizdiği sınırlar budur. Bir başka ifadeyle Doğu Anadolu Bölgesi ile sınır Çimen, Köse, Kop, Mescid ve Yanlızçam sıradağlarının su bölümü çizgisinden geçerken, İç Anadolu Bölgesi’nden iklim özellikleriyle (kuraklık-yağış), Marmara Bölgesinden de yerşekilleriyle (yükselti-dağlar) ayrılır.

Kısaca, batıda Marmara Bölgesi, doğuda Gürcistan, kuzeyde Karadeniz, güneyde ise Doğu Anadolu ve İç Anadolu bölgeleri ile komşudur.

Artvin, Rize, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Giresun, Ordu, Samsun, Amasya, Sinop, Kastamonu, Zonguldak, Bartın ve Bolu illeri bütünüyle bölge sınırları içinde kalırken, İç Anadolu Bölgesi sınırları içinde bulunan Artova İlçesi dışında Tokat ilinin tamamına yakın kesimi de yine Karadeniz Bölgesi’ne girer. Çorum ilinin yarısı İç Anadolu’da, diğer yarısı da Karadeniz Bölgesi’ndedir(www.tbb.gen.tr).

Karadeniz Bölgesi’nin doğu ve batı doğrultusundaki uzunluğu yaklaşık 1400 km’lik uzunluğa; kuzey güney istikametinde yani genişliği ise doğu bölümünde 100 km’ den az olduğu halde orta bölümü 200 km’yi aşar, Batı Karadeniz Bölümü’nde ise 150 km kadardır. Bu uzunluklarından dolayı Karadeniz Bölgesi Doğu-Batı İstikametinde en uzun olan bölgemizdir.4

b)Yüzey Şekilleri:

Karadeniz Bölgesi, ülkemizin en yüksek ve en arızalı bölgelerinden biridir. Bir bütün olarak Kuzey Anadolu Dağları adı verilen dağlık kuşak, birbirinden birtakım depresyonlar ile ayrılan ve genel olarak birbirine paralel uzanan sıradağlar niteliğindedir. Bu dağların kıyı üzerinde yükselen bölümüne “Kıyı Dağları” veya “Dış Kuşak”, bunun gerisinde yer alan dağlara da “İç Sıra Dağlar” veya “İç Kuşak” adı verilmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’yi orojenik birimlere ayıran jeologlar tarafından, Kuzey Anadolu Dağları’nın dış sıraları “Pontidler” adı altında toplanmıştır.

Kuzey Anadolu Dağları’nın Jeomorfolojik Özellikleri: Türkiye’nin yerşekilleri en az 600 milyon yıllık gelişimin sonucudur. Ancak Türkiye 4.Jeolojik zamanda (Kuaterner) biçimlenmiştir (www.bilmarastirmavakfi.org). Kuzey Anadolu Dağları aralıklarla meydana gelen orojenik hareketlerle oluşmuştur. Mesozoyik’te söz konusu dağların bulunduğu alanlar, deniz tabanı yayılması ile Tetis Denizi tarafından işgal edilerek jeosenklinal durumuna gelerek. Bu jeosenklinallerin ojeosenklinal karakterinde olanları, karadan taşınan malzemelerle dolmuş ve denizaltı volkanizmasına uğramıştır. Bu jeosenklinallerdeki volkaniklerin ve tortulların kıvrılması, ilk tektonik hareket olarak bilinen Kretase başlarında başlamıştır. Aralıklarla devam eden Alpin orojenik hareketler, Oligosen sonlarında şiddetlenerek, jeosenklinal alanların yerlerini kıvrımlı dağlara bırakmış ve ofiyolit içeren Mesozoyik çökeller çok karmaşık bir durum almıştır. Kuzey Anadolu Dağları’nda Oligosen sonrası arazilerinin eksikliği, dağlık alanın bu dönemde kara haline geldiğini göstermektedir.5

Bununla beraber, Miyosen sonundan Kuvarterner’e kadar devam eden tektonik hareketler ve kompresyonlar sonucunda büyük fay sistemleri meydana gelmiştir. Kırık hatlar boyunca magma yeryüzüne yayılmıştır. Yer yer tortullar ile aratabakalı olan volkanik araziler, Karadeniz Bölgesi’nin doğu kıyılarında ve iç-batı kısımlarında yaygındır. III. zamanın sonunda dış kuvvetler tarafından aşındırılarak deniz seviyesine yakın dalgalı bir arazi (peneplen) durumuna getirilerek hafiflemiş, daha sonra epirojenik hareketler sonucunda tekrar yükselmişlerdir. Bu hareketlenmeler sonucunda Kuzey Anadolu Sıradağları’nın güneyinde Kuzey Anadolu Fay Hattı oluşmuştur. Saros Körfezi’nden başlayıp Varto’ya kadar uzanan ve şiddetli deprem alanı olan, Kuzey Anadolu Kırık Hattı, son elli yılın en şiddetli depremlerinin yarısının görüldüğü fay hattıdır (http://cografyadunyasi.8m.net).

Kuzey Anadolu Dağları’nın Özellikleri: Kuzey Anadolu Dağları, kıyı ve iç sıradağları diye ikiye ayrılır. Bu iki sıradağ kuşağını Kuzey Anadolu Fay Hattı birbirinden ayırır ( Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası).

Kuzey Anadolu Dağları; tek sıra halinde değil, oluk biçimli çukurlarla ayrılmış birkaç sıra halindedir. Doğu bölümünde iki sıra oluşturan dağlar, orta bölümde tek, Batı Karadeniz Bölümü’nde üç sıra halinde uzanır. Batıda üç kuşak halinde uzanan dağlar güneyden-kuzeye doğru; Küre, Ilgaz, Köroğlu Dağları adını alır. Orta bölümde; Canik Dağları uzanır. Doğuda ise üç kuşak halinde uzanan dağlar; kuzeyde Giresun ve Rize Dağları, güneyde ise Mescit, Kop ve Çimen Dağları yer alır. Doğu, Orta ve Batı Karadeniz Dağları olarak üçe ayrılan Karadeniz Dağlarının kıyı dağ kuşağının en yüksek bölümünü Doğu Karadeniz Dağları, iç sıradağ kuşağının en yüksek yerini ise Batı Karadeniz Dağları oluşturur. Kıyı sıra dağları doğuda kıyıdan itibaren birdenbire yükselirken, orta bölümde biraz daha içten başlayarak yavaş yavaş yükselir(Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası). Bu dağlar doğu-batı doğrultusunda ve birbirine paralel kuşaklar halinde uzanmaktadır. Karadeniz boyunca uzanan dağların yükseltileri batıda 2000 metre civarında olup, Orta Karadeniz Bölgesi’nde 1000 metreye kadar inmekte, doğuda ise yükseltiler 4000 metreye çıkmaktadır (Güvender Yay., Coğrafya Kitabı).

Birbirine paralel sıralar halinde uzanan bu dağlar çukur alanlarla birbirinden ayrılır. Kıyı dağları ile iç sıralar birlikte yükselip, birlikte alçalmaktadır. Kuzey Anadolu Dağları Toroslar gibi yaylı bir görünüşe sahiptirler. Ancak yaylar Toroslar’daki kadar eğri değildir. Kuzey Anadolu Dağları’ndaki kıvrımlılık hali de Toroslardan daha azdır. Yükseklik açısından da Kuzey Anadolu Dağları batı ve özellikle orta kesimlerde Toroslar’a ulaşamazlar. Doğu bölümünde ise en yüksek noktalar Toroslar’ı bile biraz aşar. Birbirine paralel sıralar görünümünü Kuzey Anadolu Dağları’nda Toroslar’dakinden daha belirgindir. Çünkü bu sıralar arasında onlara paralel uzanan oluk biçimli uzun vadilere Toroslar arasında az rastlanır.

Bölgedeki dağ sıraları, Karadeniz kıyılarına paralel uzanır. Buna bağlı olarak boyuna kıyı tipi görülür. Doğu ve Batı Karadeniz Dağları, kıyı gerisinden hemen yükselir. Orta Karadeniz kıyılarında, eğim daha azdır. Karadeniz Dağları’nın yukarıda sözünü ettiğimiz özellikleri bazı önemli sonuçlara neden olmuştur. Örneğin; kıyılarda küçük koylar hariç, büyük girinti ve çıkıntılar yoktur. Bu durum, kıyıda Sinop Limanı dışında, doğal limanların oluşumunu engellemiştir. Bölgede dik kıyıların dağlar tarafından aşındırılmasıyla, falezler oluşmuştur. Ulaşım yolları kıyı şeridinde yoğunlaşır. İç kesimlerle olan bağlantı Ecevit, Kalkanlı(Zigana) ve Kop gibi önemli geçitlerle sağlanır.7

Batı Karadeniz Bölümü’nde Yüzey Şekilleri; Kızılırmak’ın aşağı çığırı ile Bartın Çayı arasında, kıyıya paralel oldukça geniş bir yay çizen İsfendiyar(Küre) Dağları uzanır. Bu bölümün denize en yakın dış sıralarını meydana getiren bu dağ silsilesinin ortalama yükseltisi 1000 metredir. Aynı silsilenin üzerinde yer alan Yaralıgöz Dağı(2019 m.), Zindan Dağı(1717 m.) ve Çangal Dağı(1584 m.); silsilenin en yüksek noktalarını oluşturur. Bu dağların güneyindeki ikinci sıra; kuzeyde Gökırmak ile güneyde Devrez Vadisi arasında uzanan Ilgaz Dağları’dır. Merkezi kısımları 2200 metreye ulaşan bu dağlar(Küçük Hacettepe 2546 m.) batıya ve doğuya doğru gidildikçe yükseltilerini kaybederler. Bolu-Ilgaz Dağları’ndan birtakım havza ve depresyonlarla ayrılan Köroğlu Dağları, üçüncü dağ sırasını meydana getirir. Doğuda 1500 metreyi aşan, batıda 1000-1200 metre arasında değişen Köroğlu Dağları’nın 2000 metreyi geçen zirveleri de vardır: Aladağ(2499 m.), Işık Dağı(2015 m.).6

Batı Karadeniz Dağları’nın kıyı bölümünde kalan dağların yapısında daha çok II.zaman şist ve kalkerleri, bazı yerlerinde de I. zaman tortulları bulunur. Arazi yapısı batıya doğru daha çok karışık hale gelir. Bartın Çatı ve Filyos Çayı’nın aşağı çığırı arasında kıyı dağları tamamen ortadan kalkar. Yukarı Kretase’de marn ve şistlerin yaygın olduğu tepelik bir alan ortaya çıkar. Filyos Çayı batısında arazi yeniden engebeleşirse de vadilerle fazlaca yarılmıştır. Burada dağların yükseltisi 1000 metreyi çok az aşar. Bu çevre hemen hemen kıvrımsız olan üst tebeşir devri tabakaları altında alt tebeşir devriyle birlikte karbon devri şist ve kumtaşları ortaya çıkar ki bunlar aralarında bulunan kömür damarları bakımından önemlidir.

Kıyı dağlarını iç sıralardan ayıran alçak alanlardaki yerler daha çok alüvyonludur.

İç sıraları Ilgaz-Bolu Dağları oluşturur. Ilgaz Dağları’nın esas zirvesinde I. zaman şist ve kalkerleri geniş yer tuttuğu halde batı uzantısı üzerinde II. zamanın çeşitli arazisi ve bilhassa erüvtif arazi yer alır. İç sıraları birbirinden ayıran alçak ve devamlı bir oluk bulunur. Bu çukur alana Bolu-Tosya oluğu genel adı verilmektedir. Tektonik bakımdan faal olan bu oluk sık sık depremlere uğramaktadır. Örneğin; Mudurnu(Bolu-1967), Bartın(1968), Gerede(Bolu-1944) depremleri gibi(Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, Ankara, 1997.). Bolu-Tosya oluğu güneyinde ikinci bir sıra uzanır ki bunların hepsine birden Köroğlu Dağları denir. Köroğlu Dağları’nın yapısında doğu ve batı yarısında ortaya çıkan kıvrımlı arazide orta kısmında bunu örten ve IV. zamana ait olduğu tahmin edilen andezitli kalın volkanik örtü vardır. Doğuda yüksek düzlükler bölümü daha yaygın olduğu halde, batıda arazi Sakarya’nın kolları tarafından fazlaca yarılmış ve çeşitli yüzey şekilleri oluşmuştur. Bu dağın Eskişehir’in kuzeyindeki devamı olan Bozdağ ile birlikte Karadeniz Bölgesi’nin yapısına yabancı olan eski temele ait gnayslar I. zamana ait çoğu billurlaşmış ve serpontiler ihtiva ettiği belirtilebilir.10

Bölgenin jeomorfolojik görünümünde dağlar kadar etkili depresyonlar, sıradağların arasında ve onlara paralel olarak uzanırlar. Doğudaki Marmara çukurluğunun doğu uzantısı niteliğinde olan bu depresyonlar, tektonik hatlar üzerinde yer alırlar. Bolu Dağları’nın batısında Düzce Ovası, güneyinde ise Çağa(Yeniçağa) ve Soğanlı depresyonları uzanır. Yaklaşık 300 km2’lik bir alana sahip olan Düzce Ovası genç faylarla kuşatılmıştır. Ovadaki alüvyonun farklı kalınlıklar göstermesi, ovanın bir çöküntü olduğunu desteklemektedir. Aşağı Kızılırmak ile bölgenin batı sınırı arasında kalan araziler çeşitli yaşlardaki formasyonlardan meydana gelmiştir. Dağların yapısında, Kuzey Anadolu’da çok geniş yayılım alanı olan Üst Kretase Flişleri yaygındır. Kalkerin hakim olduğu killi, kumlu ve konglomeralı yapıları içeren bu fliş tabakalarında “Jura tipi kıvrımlar” geniş yer tutmaktadır.

Bölgenin en eski arazilerini meydana getiren masifler, Paleozoik metamorfik serilerden oluşmuştur. Sözgelimi, Ilgaz Dağları’nın temelini oluşturan ve Blumenthal’in “Bolu masifi” veya “Ilgaz masifi” adını verdiği kütle, Paleozoik yaştaki metamorfik şistlerden meydana gelmiştir. Doğuya doğru uzanan bu masifin ortasında, genellikle serpantinlerden oluşan Kretase’ye ait ofiyolittik bir seri sokulur. Paleozoik araziler, kuzey ve güneyden Kretase kalkerleri ve özellikle Üst Kretase ile Eosen flişlerinden meydana gelen Mesozoyik ve Tersiyer’e ait yapılarla örtülüdür. Kuzey kenarında Eosen sonrası (Oligosen) arazilerin bulunmaması, bu arazilerin Eosen’den sonra kara haline gelerek aşınmağa başladığını göstermektedir. Bununla birlikte, bölge içinde volkanik alanlar da yer almaktadır. Andezit, dazit, bazalt lav ve tüflerini içeren bu yapılar, özellikle Bolu-Ilgaz hattının güneyindeki alanlarda yaygındır. Neojen’e ait bu yapılar yer yer flişlerle aratabakalı durumdadır.

Orta Karadeniz Bölümü’nde Yüzey Şekilleri: Kelkit Vadisi’nin kuzeyinde güneydoğu-kuzeybatı yönünde uzanış gösteren Canik Dağları bu bölümün kıyı dağlarını meydana getirir. Ortalama yükseltisi 1500 metre olan bu dağların en yüksek zirvesi Aydoğan Tepesi’dir(1971 m.). Canik Dağları, güneyindeki dağlık alanlardan, Kelkit ve Yeşilırmak arasında uzanan bir sırt ile ayrılır. Yeşilırmak Vadisi’nin güneyindeki dağlar, Anadolu yaylaları üzerinde birbirinden ayrılma eğilimi özelliği gösterirler: Tekeli Dağı(2643 m.), Asmalı Dağı(2416 m.), Yıldız Dağı(2552 m.). Bu dağlar, Orta Karadeniz Bölümü’nün en yüksek dağlarını meydana getirirler. Orta Karadeniz’in akarsularla en fazla yarılmış olan kesimini ise, birbirinden birtakım depresyonlarla Tokat, Amasya, Merzifon ve Çorum Dağları yer alır. Bu kesimdeki dağların ortalama yükseltisi, kıyı dağlarına göre fazla olmasına karşılık, Yeşilırmak gerisindeki dağların ortalamasına ulaşamaz: Akdağ(2044 m.), Taşlıdağ(2058 m.), Deveci Dağı(1907 m.).9

Bu bölümdeki dağlar yüksek olmadıkları gibi geniş düzlüklerde yer alır. Bu bölümdeki vadi tabanlarında genişçe sayılabilecek ovalar yer alır(http://www.byegm.gov.tr/Turkiye/turkce/cografi75.htm).

Orta Karadeniz Bölümünün kıyı dağlarına Canik Dağları denir. Bu dağların yüksek kesimleri Kelkit yakınlarındadır. Bu düzlüklerden itibaren sıklaşarak ve derinleşerek kuzeye doğru Karadeniz’e inerler. Melet-Yeşilırmak arasındaki arazi genellikle volkanik olup tortul tabakalar Yeşilırmak ve Kızılırmak Vadileri arasında ortaya çıkar. Kızılırmak’ın güneyindeki dağlarda da devam eder. Kelkit-Oluk Vadisi Koyunhisar-Reşadiye arasında ve daha batıda dikkat çekecek derecede düzlük gösterir. Niksar civarında hafifçe doğrultu değiştirir. Kelkit Vadisi’nde Erbaa batıdaki kesimi Taşova adıyla bilinir. Bu ovadan sonra Kelkit Vadisi sona ererse de aynı oluk Ladik üzerinden Terseken Çayı’nın yukarı çığırını izleyerek Kızılırmak dirseğine ulaşır. Bu ırmağın batı tarafında Gökırmak Vadisi boyunca Boyabat’a doğru uzanır. Orta Karadeniz Bölümü’nün iç sıralarının bir kısmı İç Anadolu yaylaları üzerinde birbirlerinden ayrılır. Batıda başlıca tepeler artık Kelkit boyundan değil asıl Yeşilırmak Vadisi’ni güneyden izler. Tekeli, Asmalı, Dumanlı ve Yıldız Dağları gibi, daha batıda Deveci Dağı’nın basık sırtı Bozok Yaylası içinde kaybolur. Daha kuzeyde oldukça yüksek fakat dar bir sırt olan Yeşilırmak boğazları ötesinde Akdağ’da(Amos) 2000 metreyi aşar. Daha batıda geniş Merzifon Ovası, kuzeyde yükselen ve batıda volkanik elemanların fazla yer tuttuğu dağlar Kızılırmak boğazlarında I. zaman kalker ve şistlerine geçerler. Bu dağların yüksek kesimlerinde düzlükler bulunur.

Karadeniz Bölgesi’nin bu bölümünde de, birtakım akarsular tarafından katedilen ve dağlık alanları birbirinden ayıran depresyonlar yer alır. Canik Dağları’nı iç sıralardan ayırarak, doğu-batı yönünde uzanan Kelkit Vadisi, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nda yer alan tektonik kökenli bir oluktur. Reşadiye ile Koyunhisar arasında dikkati çeken düz uzanıştan sonra kuzeybatıya yönelen Kelkit Vadisi, burada genişleyerek yerini Niksar ve Erbaa Ovaları’na bırakır. Sözkonusu ovaların kuzey ve güneyindeki fay diklikleri, asılı vadiler ile sıcak ve soğuk su kaynaklarının varlığı, ovanın oluşumunda etkili olan Kuzey Anadolu Fay’ı ile ilgilidir. Bununla beraber, ovaları meydana getiren tektonik olaylar, birkaç kez tekrarlanmıştır. Kelkit Vadisi’nin yamaçlarında polisiklik taraçaların bulunması, bu durumu doğrulamaktadır. Niksar-Erbaa Ovaları’ndan sonra Kelkit Vadisi sona erer. Buradan, Yeşilırmak boğazı ile Karadeniz Bölgesi’nin en geniş neojen havzası olan Merzifon Ovası’na geçilir. Ovanın çevresi Paleozoik, yaşlı mermer ve şistlerden meydana gelen dağlık ve tepelik alanlarla sınırlanır. Paleozoik kütleler, güneyden ve kuzeyden Mesozoyik kalker ile Eosen flişleri tarafından örtülmüş durumdadır. Daha güneyde yer alan ovalar, Yeşilırmak ve kolları tarafından drene edilen Zile, Tokat-Turhal Ovaları’dır. Kuzeyden Akdağ, güneyden ise Deveci Dağları ile sınırlanan Zile Ovası, tipik bir çöküntü ovasıdır. Doğu-batı yönünde 10-12 kilometrelik mesafede uzanan ova, Miyosen sonlarında oluşmuştur. Ovanın kuzey ve güneyinde yer alan belirgin fay diklikleri bulunmaktadır. Zile Ovası’nın doğusunda yer alan Turhal-Tokat Ovası da Yeşilırmak ve kolları(Behzat, Değirmen, Çeten, Kestavur Deresi) ile drene edilmektedir. Yaklaşık 2000 km2’lik alana sahip olan ova, Neojen sonlarında çökmeğe başlamıştır.

Orta Karadeniz Bölgesi’nin başka bir özelliğini ise, kıyı şeridinde geniş düzlükler oluşturarak, başlıca çıkıntıları oluşturan delta ovalarıdır.

Dağ sıraları, özellikle Yeşilırmak ve kolları tarafından yer yer derin vadilerce parçalanmıştır. Bu vadiler, Karadeniz’in nemli havasının iç kısımlara ulaşmasını sağlar. Bölümün ortalama yükseltisi az olduğu için diğer bölümlere göre daha çok gelişen ulaşım yolları Samsun’da birleşmiştir. Demiryolu da dağlar arasındaki derin vadileri(gedik) takip ederek Samsun Limanı’na ulaşır.

Canik Dağları’nın güneyinden geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde; Taşova, Erbaa, Niksar, Merzifon, Suluova ve Turhal Ovaları yer almaktadır. Bu hat üzerinde zaman zaman depremler meydana gelir. Örneğin: Erbaa(Tokat, 1942), Ladik(Samsun,1943) depremleri gibi (Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, Ankara, 1997.).

Doğu Karadeniz Bölümü’nde Yüzey Şekilleri: Karadeniz Bölgesi’nin en dağlık ve en yüksek bölümü Doğu Karadeniz’dir. Bölümdeki dağların genel ismi Doğu Karadeniz Dağları’dır. İki sıra halinde kıyıya paralel uzanan dağlar, Batı Karadeniz’e göre birbirine daha fazla yaklaşmıştır(Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası, Ankara, 1997.). Doğu Karadeniz Dağları hemen kıyıdan başlar. Yüksek kesimlerinde buzul vadileri ve buzul gölleri bulunan bu dağlarda yükseklik dört bin metreye yaklaşır. Buradaki sıra dağlar kıyı ile iç kesimler arasındaki ulaşımı güçleştirmiştir. Kıyıyı iç kesimlere bağlayan yollar, yüksek geçitlerden geçer. Örneğin; Trabzon’dan Gümüşhane’ye gitmek için Kankanlı(Zigana) geçidinden, Bayburt’tan Erzurum’a gitmek için Kop geçidinden geçmek gerekir. Ulaşım burada da belirtildiği gibi Kankanlı ve Kop dışında Çoruh Vadisi’nden de sağlanır.

Doğu Karadeniz Bölümü’nün kıyı dağları çeşitli kısımlarda faklı isimler taşır. Rize Dağları, Trabzon Dağları ve Giresun Dağları gibi. Doğu Karadeniz Dağları’nda doruk çizgisi 2000 metrenin üzerinde ve bilhassa doğuda 3000 metrenin üzerinde bulunmaktadır. Rize Dağları’nda bazı yüksek zirveler 4000 metreye yaklaşır. Örneğin; Kaçkar zirvesi 3932 metre, Verçelik zirvesi 3711 metredir. Hem Doğu Karadeniz kıyılarına, hem de Çoruh-Kelkit oluğu üzerine dik yamaçlarla inen Doğu Karadeniz Dağları’nın kuzey yamaçları birbirine paralel çok sayıda konsekant vadilerle derin şekilde yarılmıştır. Dağların yüksek kesimlerinde IV. zaman buzullarının aşınım izlerine ve sirk göllerine rastlanır. Doğu kesiminde gayet keskin görünüşlü olan bu dağlardan kuzeye doğru gidildikçe daha hafif dalgalı şekillerde yükselmiş düzlüklere rastlanır. Dağların yapısında yer yer Tebeşir Devri’ne ait tortul tabakalarla Eosen, Marn ve kalkerler ile çok yerde erütif bir örtü ile kaplanmıştır. Kıyı dağları ile iç sıraları birbirinden ayıran boyuna vadiler kuzeydoğuda Vertasuyu Vadisi ile başlar, Artvin’den başlayarak Çoruh Vadisi ile devam eder. Bayburt çevresinde bir eşikten atladıktan sonra Kelkit Vadisi’ne geçer. Bu oluk şeklindeki çukurluğun genişliği ve derinliği yer yer değişir. Doğudaki Çoruh Vadisi iki tarafındaki dağların 3000 metreyi geçen yükseltileri arasında Türkiye’nin en derin yerine gömülmüş vadilerine örnek verilebilir. Oluklar boyunca dar boğazlar ile genişleme alanları nöbetleşir. Örneğin; Kelkit Vadisi’ndeki Suşehri ovası oluğu böyle bir genişleme alanına tekabül eder.

Doğu Karadeniz Dağları’nın iç sıraları Kelkit-Çoruh dağları genel adıyla tanınır. Kuzeydoğudaki Yanlızçam Dağları’ndan başlayan iç sıralar İspir’in güneyindeki Mescit Dağları’nda bir hayli yükselti kazanır. Bu iç sıradaki dağlar batıdan doğuya Çimen, Kop, Çoruh, Mescit ve Yanlızçam Dağları’ndan oluşur. Kelkit ve Çoruh Vadileri ile kıyı dağlarından ayrılır. Kızıldağ(3025 m.), Çimen Dağı(2749 m.), Kop Dağları(2918 m.), Mescid Dağı(3239 m.), Akdağ(3047 m.) Kelkit ve Çoruh Vadileri’nin güneyinde yer alan başlıca dağlardır (http://www.byegm.gov.tr/Turkiye/turkce/cografi75.htm).

Kıyı dağlarını iç sıralardan ayıran Çoruh Vadisi, Artvin’in gerisinde Berta Suyu Vadisi ile başlayıp, Bayburt Ovası’na kadar devam eder. İki tarafındaki dağların 3000 metreye varan yükseltileri arasında, ülkemizin en derine gömülmüş vadilerinden biri olan Çoruh Vadisi dar bir eşikle Kelkit Vadisi’nden ayrılır. Doğu Karadeniz Dağları’nın göze çarpan özelliklerinden bir tanesi de; kıyı çizgisine paralel uzanan dağların kuzey yamaçlarının akarsular tarafından çok fazla yarılmış olmasıdır. Buna karşılık Çoruh ve Kelkit Vadileri’ne bakan yamaçlar yarılmadan daha az etkilenmiştir. Kuzey ve güney yamaçları arasında, özellikle yağış miktarında görülen büyük farklardan kaynaklanan bu olayda, jeolojik yapının da önemli etkisi vardır. Bu bölümde oldukça yaygın olan granit ve granodioritler, çatlaklı oluklardan suyun etkisi ile fiziksel ve kimyasal yolla kolayca parçalanmaktadır. Bölgenin bu bölümünde, Paleozoik temele dayanan granit, granodiorit kütleleri ile Kretase’ye ait kalker, fliş ve volkanikler yaygındır. Lâv, tüf ve pirokalastiklerden oluşan volkanik formasyonlar, çökeller arasında önemli ara katlar meydana getirirler.

Bununla beraber, Giresun, Trabzon ve Rize kesimlerinde olduğu gibi, çökellere göre üstün bir durum alarak tümüyle volkanik görünüm kazanırlar. Granit, siyenit ve diyoritler, Fatsa-Aybastı hattının doğusunda yaygındır. Sözkonusu kayaçlar, Rize’nin güneydoğusunda ülkemizin en büyük plütonik kütlesi olan Kaçkar Dağları’nı meydana getirirler. Doğu Karadeniz Dağları’nın, özellikle 2500 metreden yüksek kesimlerinde glasyosyana uğraması, bu dağlar üzerinde glasyal aşındırma ve biriktirme şekillerinin geniş alanlara yayılmasına neden olmuştur. Glasyal şekillerin meydana gelmesinde, Doğu Karadeniz Dağları’nın elverişli iklim ve topografya koşullarına sahip olması da etkili olmuştur. Bununla beraber, Doğu Karadeniz Dağları’ndaki glasyal şekiller, belirli alanlarda yer alırlar. Melet Vadisi’nin doğusundan başlayan glasyal izler, yükseltinin artmasına bağlı olarak doğuda alanını genişletmiş ve daha alt seviyelere inme olanağı bulmuştur. Bölgedeki glasyonun bir başka özelliği ise, kuzey ve güney yamaçlar arasında görülen farklılıktır. Melet Vadisi’nin doğusunda, glasyal şekiller yalnız kuzey kesiminde yer alırken, doğuda güneye doğru bir taşma sözkonusudur. Bu durum, daimi kar sınırının doğuya gittikçe düşmesi ve beslenme şartları ile ilgilidir. Doğu Karadeniz Dağları’nda glasyonun batı sınırını meydana getiren Karagöl Dağı’ndaki glasyal şekillerin en önemli grubu, dağın kuzeyinde yer almaktadır. Bu kütledeki Pleistosen glasyonu, sirkler içinde yer alan küçük neveler ve bunlardan bazılarının aşağı doğru sarkması ile meydana gelmiş buzul dilleri ile temsil edilir. Karagöl Dağı’nda, ortalama yükseltisi 2600-2700 metre olan dokuz sirk belirlenmiştir. Elmalı Gölü, Camiligöl, Aygırgölü, Bağırsak Gölü, Soğrakgölü ve Kurugöl sirkleri, başlıca sirk gölleridir. Kütlenin kuzeybatı kenarında bulunan Elmalı sirki (Elmalı Gölü), üç ayrı seviyedeki sirklerden meydana gelen bir basamak sirki özelliğindedir. Karagöl Dağı’ndaki Camiligöl ve Aygırgölü sirklerinden çıkan glasiyerler, bir tekne vadide birleşerek bir buzul dili oluşturmuşlardır. Kütlenin kuzeydoğusunda yer alan Kurugöl sirkinden çıkan vadi buzulunun uzunluğu ise 2 kilometreyi bulmaktadır.

Doğu Karadeniz, heyelanların en fazla görüldüğü bölümdür. Bölümde heyelanların fazla olmasının nedeni; yağışın, yamaç eğiminin ve killi kayaçların fazla olması ile bazı kesimlerde ana kayayı oluşturan tabakaların yamaç eğimine paralel uzanmasıdır. Yamaç eğimine paralel bir şekilde uzanan tortul tabakalar, heyelan oluşumunu kolaylaştırır. Kar erimelerinin etkisiyle heyelan olayları ilkbahar mevsiminde yoğunlaşır. Heyelanlar sonucu bölümdeki tarım alanları, yollar ve yerleşim birimleri sık sık zarar görür. Örneğin; 1988 yılında Çatak’ta(Trabzon) meydana gelen heyelan, önemli can ve mal kaybına neden olmuştur.

Bölgede sıradağların geniş yer kaplaması sebebiyle:-Büyük kentlerin(metropoller) kurulması güçleşmiştir.

-Yerşekillerinin özellikleri nedeniyle kentler kıyı kesiminde toplanmış birbirine yakın ve küçük merkezler durumundadır.

-Dağlık bölgelerdeki idari yönetim zorlaştığı için illerin yüzölçümleri küçük, sayıları fazladır.

-Makineli tarım gerçekleşememiştir. Tarımda hayvan gücü ve çapa daima önemini korumuştur.

-Tarım alanları dar, parçalı ve dağınıktır.

Karadeniz Bölgesi’nde sıradağların kıyıya paralel ve doğu-batı yönünde uzanması sonucunda:-Kıyılar boyuna kıyı özelliğini taşır.

-Kıyılarda kıta sahanlığı dar, falezler fazladır

-Kıyı kesiminde Sinop Limanı dışında doğal liman yoktur

-Kıyı ile iç kesimler arasında ulaşım güçlükle sağlanır. Bu sebepledir ki limanların hinterlandı(art bölgesi) dardır, dolayısıyla bu bölgedeki limanlar fazla bir gelişme gösterememişlerdir.

-Kıyı ile iç kesimler arasında iklim farklılaşması meydana gelmiştir.

-Sıradağların denize bakan yamaçlarında gür ormanlar yer alırken, İç Anadolu’ya bakan yamaçlarında yağış azlığına bağlı olarak orman örtüsü seyrekleşmiştir.

-Ekonomik faaliyetler etkilenmiştir. Tarım arazilerinin azlığı sebebiyle özellikle Doğu Karadeniz kıyılarındaki insanlar balıkçılığa yönelmiştir.

-İnsanların sosyo-kültürel yapısını etkilemiştir. Kıyı ile iç bölge insanları yabancılaşmış, örf ve adetleri farklılaşmıştır.19

Karadeniz Bölgesi’nin Akarsuları: Karadeniz Bölgesi Türkiye’de akarsu ağının en sık görünüş aldığı bölgedir. Burada yağışların bolluğu ve bu yağışın mevsimler arasında az çok düzenli dağılmış olması baş rolü oynamaktadır. Bu duruma litolojik özellikler de etki etmektedir. Bölgede akarsulara en sık olarak Doğu Karadeniz Dağları’nın denize bakan yamaçlarında rastlanmaktadır. Orta ve Batı Karadeniz Bölümleri’nde ise akarsu ağı daha yüksektedir. Bölge akarsularını havzalarının genişliğine göre birkaç tipe ayırmak mümkündür:

Kıyı dağlarının denize bakan yamaçlarından doğarak denize dökülen akarsular: Bunlardan bir kısmı oldukça basit, havzası dar, sel karakterinde olan akarsulardır. Özellikle Doğu Karadeniz’de yaygındır;Değirmendere, Haldizen Çayı, Aksu Çayı. Bunların bir kısmı ise kaynaklarını daha içerilere kadar sokulabilmiştir. Havşit Çayı’nda olduğu gibi.

Kıyı dağlarının gerisinden doğarak bu dağları enine yardıktan sonra denize ulaşan akarsular: Harşit, Melet ve Devrekani Akarsuları böyledir. Bu akarsulardan bazılarının kaynakları ise kıyı dağlarının biraz gerisinde kaldığı iç ovalar arasına iyice sokulmuş ve havzalarını iyice genişletmiştir. Çoruh, Kelkit ve özellikle karışık ağ özelliği gösteren Kilyos Çayı.

Karadeniz Bölgesi’nin dışından doğup aşağı çığırında bölgeye giren ve bütün dağ sıralarını yardıktan sonra denize ulaşan akarsular: Yeşilırmak’ın Çekerek kolu, Kızılırmak ve Sakarya da bu durumla olmakla birlikte Karadeniz Bölgesi’nde güneybatıda küçük bir alandan geçmekte ve komşu Marmara Bölgesi’ne ulaştıktan sonra denize dökülür.

Bölgenin başlıca akarsuları; Türkiye’nin en uzun akarsuyu Kızılırmak(1182 km), Yeşilırmak Kelkit (468 km),Sakarya (824 km), Filyos (228 km), Çoruh (355 Türkiye 355 km) Bartın Çayı (107 km)(Alibeyköy Teknik Ve Endüstri Meslek Lisesi Coğrafya Öğretmeni Muzaffer Odabas). Büyük akarsuların beslenme havzaları iç kısımlardadır. Bölgede ayrıca kaynağını, dağ sıralarının denize dönük yamaçlarından alan, birçok çay ve dere bulunur.

Batı Karadeniz Bölümü’nün önemli akarsuları; Sakarya Nehri’nin orta çığırı, Kızılırmak’ın kollarından olan Gökırmak, Devrekani Çayı, Filyos Çayı ve Bartın Çayı’dır. Bartın Çayı’nın ağız kısmında azda olsa ulaşım yapılır. Orta Karadeniz Bölümünün en önemli akarsuları; Kızılırmak ve Yeşilırmak’dır. Kızılırmak’ın sadece aşağı çığırı bölüm içerisinde yer alır, orta ve yukarı çığırı ise İç Anadolu içerisindedir. Yeşilırmak’ın aşağı ve orta çığırı bölüm içerisindedir. Bu iki akarsuyun dışında bölümdeki dağların kuzey eteklerinden doğarak denize dökülen bir çok kısa boylu akarsu yer alır. Doğu Karadeniz Bölümü’nün en önemli akarsuları; Çoruh, Harşit, Melet ile Yeşilırmak’ın yukarı çığırını oluşturan Kelkit Çayı’dır. Bölümde akım hızı yüksek olan Çoruh Nehri gibi akarsular, rafting sporuna imkan sağlar.

İç kesimlerden beslenen Yeşilırmak ve Çoruh gibi akarsular, genellikle Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerindeki oluklara yerleşmişlerdir. III. jeolojik zamanda yükselen araziyi aşındıran bu akarsular, dar ve derin vadilerden geçerek Karadeniz’e dökülür( Prof. Dr. İbrahim Atalay, Prof. Dr. Kenan Mortan, Türkiye Bölgesel Coğrafyası).

Karadeniz Bölgesi’ndeki Akarsuların Rejimi: Karadeniz Bölgesi’nin akarsuları genellikle iyi beslenmelerine rağmen düzensiz akımlı sellere benzetilebilir. Bu durum çığırların dağlık alanlardan geçmesiyle ilgilidir. Yatakları taban seviyesine yaklaşmış olsa bile dağ yamacından inen sellerin etkisiyle bu akarsularda sel karakteri, deniz yakınlarında da devam eder. Şiddetli yağmurlar ve kar erimeleriyle iyice kabarırlar. Kar erimeleri ve yağmurlar bittiğinde ise su seviyesi fazlasıyla düşer. Yıl içinde genellikle en yüksek seviyeye yüksek alanlarda birikmiş karların eridiği ilkbahar aylarında rastlanır. En düşük seviyeye ise yaz sonlarında rastlanmaktadır. Kışında bazı istasyonlarda düşük seviyeler kaydedilmektedir. Bununla birlikte daha çok Karadeniz akarsu rejimini tam manasıyla tanımlamak gerekirse: Bölge ikliminin akarsuların rejimine olan etkileri Karadeniz Bölgesi’nde doğan ve denize dökülen akarsularda daha belirgindir. Karadeniz iklim ve yağış rejiminin etki alanından doğan bu akarsuların rejimi oldukça sadedir. Bu akarsuların önemli bir özelliği de akımlarının sıcaklık koşullarına uygunluk göstermesidir yani biraz öncede belirtildiği gibi yüksek akımlar; kar yağışının az, sıcaklığın yüksek olduğu bu nedenle de karların eridiği Nisan sonu ile Mayıs ayında görülür. Düşük akımlar ise; yağış fazlasına karşılık yağışın kar şeklinde yüksek kesimlerde biriktiği kış aylarında rastlanır. Asıl Karadeniz akarsu rejimi de budur. En az akım Ocak ve Şubat aylarındadır. Haziran ayında başlayan akım azalması, Ağustos ayına kadar artarak devam eder. Bu azalmanın nedeni: Yağış artışına rağmen buharlaşmanın fazla olması ve kar sularının azalmasıdır. Sonbahar yağışları ile akım tekrar artmakta ancak yüksek kısımlarda meydana gelen don şartları ile bu artış önemsiz olmaktadır. Bölge dışından doğarak Karadeniz’e dökülen akarsular ise, karışık rejimli olup, doğdukları bölgelerin iklim özelliklerini yansıtırlar.

Karadeniz Akarsularının Genel Özellikleri:-özellikle Doğu Karadeniz Bölümü’nde sıradağların uzanışı ve yükseltinin etkisiyle akarsuların boyları kısadır. Ancak dağların ardından gelen akarsular da yer almaktadır.

-Bölgede bol yağışlı iklimin etkisiyle akarsu havzaları geniştir.

-Bölgede yerşekillerinin etkisiyle akarsu yataklarında eğim fazladır. Bu durum da akarsuların akış hızını artırmaktadır.

-Bölgede yağış rejimi düzenli olduğu halde eğime bağlı olarak akarsuların rejimi düzensizdir. Yatak eğimi az olan Çoruh Nehri’nin rejimi nispeten düzenlidir.

-Bartın Çayı üzerinde ulaşım yapılabilen tek akarsudur.

-Akarsuların yatakları derin vadilerden geçtikleri için elverişli değildir.

-Bol miktarda alüvyon taşıyan Kızılırmak Nehri’nin ağzında Bafra, Yeşilırmak Nehri’nin ağzında da Çarşamba delta ovaları şekillenmiştir.21

Karadeniz Bölgesi’nin Gölleri: Bölgenin hidrografik unsurlarından birini de sayıları pek fazla olmayan göller meydana getirir. Bu göller oluşumlarına göre; tektonik kökenli göller, heyelan gölleri veya lagün niteliğindedir:22

Heyelan Gölleri: Bunlar arsında Tortum Gölü, Sera Gölü ve Yedigöller belirtilebilir. Tortum Vadisi üzerinde yer alan Tortum Gölü, vadinin sol kenarındaki Kemerlidağ yamacından kaynaklanan heyelanın vadide bir set meydana getirmesiyle oluşmuştur. Göl, fazla sularını doğudaki Tev Vadisi aracılığı ile, heyelan setinin önündeki eski yatağına gönderir. Ünlü Tortum Şelalesi ise, göl ile Tev Vadisi arasında yaklaşık 50 metre yükseklikten akmaktadır. Gölün kuzey-güney doğrultusundaki uzunluğu 8 kilometredir. Sera Gölü ise, Trabzon-Akçaabat arasında bulunan Sera Deresi Vadisi’nde, 1950 yılında meydana gelen bir heyelan sonucunda meydana gelmiştir. Andezitlerden oluşan volkanik araziyi derin bir şekilde yarmış olan Sera Deresi’nin sol tarafından kayan kütleler, vadinin önünü tıkayarak , suların enkaz gerisinde birikmesine neden olmuştur. Heyelan göllerinin bir diğeri de, turistik önemi giderek artan Yedigöller’dir. Yığılca ve Mengen arasında Göl Dağı kuzeyinde yer alan Yedigöller , 1965 yılında ulusal park haline getirilmiştir. Göllerin en büyüğünü meydana getiren Büyükgöl dahil, dört gölün suları süreklidir. Bir göller dizisini andıran Yedigöller adını; Büyükgöl, Küçükgöl, Nazlıgöl, Sazlıgöl, Deringöl, Aşağıgöl ve Ortagöl olan yedi gölden almaktadır.

Tektonik Kökenli Göller: Bu göller arasında Ladik(Borabay), Abant ve Melen Gölleri’ni sayabiliriz. Tektonik kökenli Ladik Ovası’nın doğusunda 2.2 km2’lik bir alan kaplayan Ladik Gölü, çevredeki yüksek alanlardan suların bir geçit arkasında birikmesi ile oluşmuştur. Göl fazla olan sularını kuzeyindeki bir geçitten Tersakan Çayı’na ulaştırır. Bolu’nun güneybatısındaki Abant silsilesi üzerinde yer alan Abant Gölü 1.2 km2’ yüzölçümündedir. Gölün oluşumu konusunda birbirinden farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bunlarda ilki; Gölün bir heyelan gölü olduğu şeklindedir. Erinç tarafında ileri sürülen bu görüşe göre; göl, içinde Bulunduğu vadinin kenarından gelen bir kayma sonucunda akarsuyun tıkanmasıyla oluşmuştur. Lahn ise, gölün, Kuzey Anadolu Fay’ı içinde yer alan tektonik kökenli göllerden biri olduğunu ileri sürmektedir ve bu görüşün gerçeklik payı daha çoktur. Düzce Ovası’nın güneyinde çevresi bataklıklarla çevrili olan Melen Gölü yer alır. yüzölçümü 5 km2 olan bu göl, ovanın en alçak kesimini işgal etmiştir. Reşadiye Gölü olarak da bilinen Çağa Gölü; Bolu Ovası ile Gerede arasında uzunluğu 7 kilometre ve genişliği 2.5 kilometre olan küçük bir depresyonun orta kısmında yer alır. Gölün alanı yaklaşık 4 km2’dir. Göl fazla sularını, kuzeyden Mengen Çayı’nın bir kolu olan Çapak deresine boşaltır.

Karadeniz Bölgesi’nde yukarıda belirtilen göllerin yanında, Kızılırmak ve Yeşilırmak deltalarında irili ufaklı lagünler bulunur. Yeşilırmak deltasının en büyük lagünü olan “Semenlik”, denizden ince bir kordonla ayrılmıştır. Yüzölçümü 19 km2 olan bu göl, yılın büyük bölümünde bataklık durumundadır. Deltanın batısında da çok sayıda lagün vardır. Kızılırmak Deltası’nda yer alan lagünler, Yeşilırmak Deltası’ndakilere göre daha büyüktür. Doğudaki Balıkgölü’nün yüzölçümü 37 km2’yi bulur. Göl, genişliği 500 metre ile 2 kilometre arasında değişen bir kıyı kordonuyla denizden ayrılır. Liman Gölü, Tuzlu Göl, Gernek Gölü deltanın doğusundaki diğer lagünleri meydana getirir. Deltanın batısında da küçük lagünler bulunmaktadır(Karaboğaz Gölü).

Doğu Karadeniz Bölümü’nde yüksek dağ zirvelerinde sirk(buzul) gölleri bulur. Özellikle Kaçkar Dağları’nda küçük çaplı buzul gölleri yer alır. Karagöl Dağı’nda ortalama yükseltisi 2600-2700 metre olan 9 sirk belirlenmiştir: Elmalı Gölü, Camiligöl, Aygırgölü, Bağırsak Gölü, Soğrakgölü ve Kurugöl sirkleri, başlıca sirk gölleridir. Soğanlı, Kaçkar ve Mescid Dağları’nın 3000 metreden yüksek kesimlerinde; Şeytan, Tatos, Humut, Kaçkar ve Bulut Dağları’nda çok sayıda sirk, sirk basamakları sınırlı alanda da olsa topografyanın görünümünde önemli paya sahiptir.

Karadeniz Bölgesi yerşekillerinden dolayı göl bakımından fakirdir.

Karadeniz Bölgesi’nin Kıyılarının Genel Özellikleri: İnceburun ve Kerempe Burnu çevresinde 42° paralelini aşarak iki büyük çıkıntı meydana getiren Karadeniz kıyıları, yaklaşık 1500 kilometre olup, az girinti ve çıkıntılı olmaları ile dikkat çeker. Ege kıyılarından sonra en uzun kıyılardır(İstanbul Murat Dershanesi, Coğrafya Çalışma Kitapçığı 4). Sinop dışında doğal limanı yoktur, bu yüzden birçok yerde dalgakıranları olan liman tesislerinin yapılması gerekmiştir. Trabzon, Giresun, Samsun, Zonguldak ve Ereğli limanları, bu kıyılarımızda dalgakıranlarla korunan yapay limanlardır(Gençler Dershanesi Coğrafya Çalışma Kitapçığı 3).

Karadeniz’in Kuzey Anadolu kıyılarını “Pasifik Tipi” kıyılar temsil etmektedir. Başka bir deyişle; falezli yüksek kıyı tipi oldukça yaygındır( Ege Üniv. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Böl. Ders Notları, Derleyen: Ahmet Necdet Sözer, Şevket Işık, Mustafa Mutluer, İzmir 1990.). Falezli yani boyuna kıyı tipi bölgenin kıyı özelliğidir.

Kıyıların az girintili-çıkıntılı ve falezli yüksek kıyı tipinin yaygın olmasında, bölge yapısının payı büyüktür. Kıyının güneyinde, genel olarak doğu-batı doğrultusunda uzanan Kuzey Anadolu orojenik kuşağının, oligosenden itibaren yükselmesi ve Karadeniz çanağının torbalaşması ile Kuarterner’de sözkonusu çanağın çökmesi ile kıyı kesiminin eğimi artmıştır. Bu nedenle Karadeniz kıyılarında abrasion platformu fazla gelişmemiştir. Karadeniz kıyılarının günümüzdeki durumu kazanmasında, kıyıların tektonik yönden aktif olması da etkili olmuştur. Bu hareketler, kıyı bölgesinde çarpılmalara ve faylanmalara neden olmuştur. Bununla beraber, Kuvaterner’de meydana gelen seviye değişmeleri de, kıyının şekillenmesi ve delta oluşumu üzerinde etkili olmuştur. Buna karşılık, Karadeniz kıyıları her yerde aynı özelliği göstermez. Sözgelimi; Samsun’un doğusundan başlayıp Sovyetler Birliği sınırına kadar uzanan kıyı bölümünde, yüksek falezlerle belirginleşen Pasifik Tipi kıyılar hakimdir. Birikinti şeklinde meydana gelen alçak kıyılar ise Orta Karadeniz kıyılarında yaygındır. Yeşilırmak ve Kızılırmak deltalarının geniş bir alan kapladığı bu bölümde dikkati çeken nokta, eski ve yeni deltaların, kıyının oluşumunda ve gelişmesinde oynadıkları roldür. Batı Karadeniz kıyılarında ise, bir yandan kıyının faylı olması, diğer yandan da tabakaların denize ve karaya dalış göstermesi nedeniyle yüksek falezler gelişmiştir. Bu bölümde yer alan Ereğli kıyılarının girintili-çıkıntılı olması, kıvrımlı yapı, tektonik hareketler ve dalga aşındırmasının bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

Kıta platformu(şelf) geniş değildir. Bu durum, daha öncede belirttiğim gibi, bölgenin yapısı ve jeomorfolojik gelişimi ile ilgilidir. Derinlik kısa bir mesafede –200 metreye varmakta, sonra birden –1000 metreye kadar inebilmektedir. Karadeniz kıyılarında, deniz seviyesinin sık sık değiştiğini kanıtlayan taraçalar da görülmektedir. Bu taraçaların varlığı, bir yandan evvelce iç deniz durumunda bulunan Karadeniz’in beslenme şartlarını belirleyen iklim özelliklerine, bir yandan da deniz çanağının çukurlaşması ve gerisindeki orojenik kuşağın yükselmesi ile ilgilidir. Trabzon yakınlarında Karadeniz’in yüksek seviyelerini gösteren 8-10, 20-42, 60-90, 120-135 ve 160-170 metre yüksekliğinde olmak üzere, saptanan beş taraça seviyesi bunu kanıtlar niteliktedir.27

Karadeniz kıyılarının önemli özelliklerinden biride; Karadeniz’de organik karbon oranı diğer denizlerdekinin iki katıdır. Bu da balıkçılık açısından oldukça elverişli bir ortam sağlar. Ne var ki Karadeniz’in tabanı, alüvyonlar ve canlı artıklarıyla doludur. Bu deniz, önceleri tatlı su ortamı iken, boğazların oluşumundan sonra tuzlu su ortamına geçmiştir. Bunun sonucunda tatlı suda yaşayan canlılar ölmüş ve ayrışarak dibe çökmüştür. Şuanda ortalama 2000 metre derinliğindeki deniz tabanı, gri-mavi renkteki organik bir çamur örtüsüyle kaplıdır. Bu çamur örtüsü, çok miktarda hidrojen sülfür(H2S) gazı üretmektedir yani Kükürtlü Hidrojen gazı ürer. Bu nedenle Karadeniz’de canlı hayatı 150-200 metre derinlikten sonra sona erer.

Karadeniz kıyılarının dikkati çeken bir başka özelliklerinden biride; kıyılara farklı bir görünüm kazandıran Yeşilırmak ve Kızılırmak deltalarıdır. Yapılan ölçümlerle, Karadeniz’e her yıl 54.7 milyon ton katı malzeme taşıdığı saptanan Yeşilırmak, kuzey Anadolu kıyılarının en geniş delta ovasını oluşturur. Orta Karadeniz Bölümü’nün önemli tarım alanları arasında yer alan deltanın yüzölçümü 600 km2’dir. Yeşilırmak deltası güneyde eski, kuzeyde ise yeni alüvyonlardan meydana gelir. Güneydeki dağlık alanın hemen kuzeyinden başlayan eski delta alanı, denizden 60-70 metre yüksekliğindedir. Yeni deltanın üzerinde kopuk mendereslerin görülmesi, Yeşilırmak’ın zaman zaman yatak değiştirdiğini göstermektedir. Eski delta Kuvarterner ortalarında denizin şimdiki seviyesinden daha aşağıda olduğu zamanlarda oluşmaya başlamıştır. Günümüzdeki yeni delta(Çarşamba Ovası) ise, glasyal dönemden sonra denizin yükselmesi ile meydana gelmiştir(Deltanın kenarlarında çeşitli büyüklüklerde lagünler vardır. Bunların en büyüğü Semenlik’tir.). Diğer delta ovasını ise, Kızılırmak’ın Bafra çevresinde meydana getirdiği Kızılırmak deltasıdır. Karadeniz’e doğru üçgen şeklinde bir çıkıntı yaparak uzanan delta, eski düzlükleriyle beraber 560 km2’lik bir alana sahiptir. Bafra Burnu’ndan denize dökülen Kızılırmak, Bafra yakınlarına gelinceye kadar örgülü mecra karakteri kazanarak genişler. Bundan sonra, diğer deltaların tersine tek yataktan ve oldukça düz bir doğrultuda aktığı gözlenir. Bu duruma, Kızılırmak’ın iki yanında meydana getirdiği ve yüksekliği 1-2 metreyi bulan setler neden olmuştur. Kızılırmak deltasında, kuzeyden güneye doğru 0-20, 30-35, 90-100 ve 140-150 metre yüksekliğinde olmak üzere dört seviye saptanmıştır. Bunlardan en geride olanı, deltanın ilk oluşmağa başladığı Pliyosen aşınım yüzeyidir. Daha sonra, Karadeniz’in Post-Tireniyen regresyonuna rastlayan bir safhada, deniz seviyesinde meydana gelen alçalma sonucu bu yüzey parçalanmış ve büyük kısmı ortadan kalkmıştır. Bunu izleyen, transgresyon sonucunda, aşınan kısımlar tekrar alüvyonlarla dolmuştur. Bu transgresyonu, Karadeniz’de –40 metre alçalmaya yol açan Yeni Öksin regresyonu izlemiştir. Günümüzdeki delta ise, bundan sonra meydana gelmiştir.

Kızılırmak deltası, kıyı kordonları ile denizden ayrılan lagünlerin bolluğu ile dikkati çeker. Deltanın doğusunda yoğunluk kazanan bu lagünlerin en büyüğü Balık Gölü olup, diğerleri(Gernek Gölü, Liman Gölü) daha küçüktürler(Prof. Dr. İbrahim Atalay, Türkiye’nin Beşeri ve Ekonomik Coğrafyası 1, İnkılap Kitapevi).

Karadeniz’in tuzluluk oranı düşüktür. Tuzluluk oranın düşük olmasında;-Enlem,

-Buharlaşmanın düşük olması,

-Bol yağış,

-Debisi kuvvetli akarsular etkili olmaktadır.

c)Karadeniz Bölgesi’nin Genel İklim Özellikleri: Karadeniz Bölgesi’nin iklim özellikleri ile topografya özellikleri arasında çok sıkı ilişkiler vardır yani denize komşuluk ve kıyıya paralel dağ sıralarının varlığıyla bölgenin iklimi sıkı sıkıya bağlıdır.

Karadeniz Bölgesi’nin özellikle kıyı kuşağında coğrafi enlem, yeryüzü şekilleri ve bakı gibi faktörlerin etkisi sebebiyle Akdeniz iklimi tamamen ortadan kalkar, yerini daha farklı bir iklime bırakır. Gerçekten Marmara Bölgesi’nden Karadeniz Bölgesi’ne geçildiği zaman Akdeniz ikliminin en bariz özelliklerinden biri olan yaz kuraklığı hemen hemen tamamen silinir. Karadeniz kıyılarında her mevsim yağışlı bir iklim hüküm sürer. Tipik olarak Karadeniz kıyılarında görülen bu iklim, özellikle Doğu Karadeniz Bölümü’nde yüksek ve kütlevi kıyı dağları sebebiyle iç kısımlara fazla sokulamaz. Buna karşılık, Orta ve Batı Karadeniz Bölümleri’nde etkilediği alan iç kısımlara doğru biraz daha geniştir.

Kıyının hemen gerisindeki Kuzey Anadolu Dağları, kuzeyden gelen hava kütlelerinin iç kısımlara ulaşmasını engelleyen ve böylece, kıyı ile iç kısımlar arasında termik zıtlıkları güçlendiren bir duvar gibi yükselirler. Kıyı kuşağı ile iç kesimler arasında, özellikle kışın çok belirgin olan nemlilik derecesi, sıcaklık ve yağış farkları, bu bölgedeki relief koşullarının belirlediği özellikler ile yakından ilgilidir(Ege Üniv. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Böl. Ders Notları, Derleyen: Ahmet Necdet Sözer, Şevket Işık, Mustafa Mutluer, İzmir 1990).

Deniz kıyısı yakınında mevsimlik sıcaklık farklarının azalmasına ve nem fazlalığına neden olmaktadır. Dağ sıraları sıcaklık ve yağış değerleri bakımından denize bakan yamaçlarıyla geride kalan kısımlar arasında büyük farklar olmasına neden olmaktadır. Ayrıca bölgede doğuya doğru gidildikçe bir taraftan Akdeniz ikliminin etki alanından uzaklaşmakta, bir taraftan da komşu Kafkas Dağları’nın siperinde kalmak gibi dış etkilere bağlı bulunmaktadır. Bölge Karadeniz kıyısı boyunca uzun bir mesafede uzandığı gibi, bu kıyı şeridi iç kesimlerde dağ sıralarıyla da ayrılmıştır. Bu nedenle çeşitli kesimler arasında önemli iklim farklılıklarının meydana gelmesi son derece doğaldır. Karadeniz Bölgesi’nin batı kesimi kuzeyde korunmalı olmadığı gibi Balkan Yarımadası’nın karasal etkilerine de açıktır. Buna karşılık Akdeniz ikliminin bazı özellikleri Marmara Denizi ile boğazlar arasındaki alçak alandan iç denize zaman zaman Batı Karadeniz kıyılarına doğru yayılmaktadır. Buna karşılık doğuda bu etkiler hissedilmez olmakta ve kış soğuklarını kesen Kafkas Dağları’nın etkisi ortaya çıkmaktadır. Fakat bölgede asıl farklar kıyı ile iç kesimler arasında görülmektedir. Bir taraftan deniz komşuluğundan doğan özellikler, diğer taraftan da yükseltinin ve denizden uzaklaşmanın ortaya koyduğu özellikler meydana çıkmaktadır.

Sıcaklık Koşulları: Yıllık ortalama sıcaklıklar incelenecek olursa, bu değerlerin kıyı kesiminde 13.4° (Zonguldak) ile 14.4°(Trabzon) arasında değiştiği görülür.(Samsun 14.3°, Giresun 14.2°, Rize 14.1°)yıllık ortalama sıcaklığı 14,3° olan Hopa’nın hemen gerisinde yer alan Artvin’de bu değerin 17.4°’ye ulaşması oldukça ilgi çekicidir. Doğu Karadeniz kıyılarına özgü bu olayı açıklamak için birbirinden farklı birtakım görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ilki; “Kafkas paranavası” veya “Kafkas siperi” adı verilen Kafkas Dağları’nın, kış soğuklarını keserek bu bölgeye ulaşmalarına engel olduğu şeklindedir. Erinç tarafından ileri sürülen ikinci görüş ise, olayı fön rüzgarları ile açıklamaktadır. Buna göre, kış mevsiminde soğuk hava kütleleri, oldukça yüksek olan Kafkas Dağları’nın merkezi kısmını dolaşarak, Doğu Karadeniz’e sokulurlar. Böylece, gerek merkezi, gerekse Kuzey Kafkaslar, soğuk hava kütlelerinin yön değiştirerek de olsa ulaşmalarına ve bu kıyılarda kuzey rüzgarlarının esmesine izin verir. Doğu Karadeniz Dağları’nı aşan bu hava kütlelerinin alçalarak adyabatik olarak ısınmaları ile, özellikle kışın fön karakterli hava koşullarının meydana gelmesi gerçekleşir. Bu nedenle, Doğu Karadeniz istasyonlarında kış aylarının ortalama sıcaklık şartları ile fönlü günlerin sayısı ve şiddeti arasında çok sıkı ilişkiler vardır. Doğu Karadeniz kıyılarındaki fönlü hava tipleri, genellikle Kasım’dan Nisan’ın sonuna kadar devam eder. Bu devre içinde, ortalama fönlü gün sayısı 12 gündür. Batı Karadeniz kıyılarında ortalamanın nispeten düşük değerler göstermesi, bölgenin Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava akımlarına açık olması ile açıklanabilir. Karadeniz Bölgesi’nin iç kısımları, yıllık ortalama sıcaklığın düşük olması ile dikkati çeker(Gümüşhane 9.7°, Kastamonu 9.8°, Bolu 10.1°).

Sıcaklık bakımından aylık ortalamalar incelendiği zaman kıyı boyunca en soğuk ay ortalama sıcaklığı 6-7C°’ler arasında değiştiği görülmektedir. Bu bakımdan Karadeniz kıyıları Marmara Bölgesi’nin kuzeyinden daha avantajlı görülmekte ve ortalama sıcaklığı batıdan doğuya artmaktadır. Örneğin; Zonguldak’ta 6°, Sinop’ta 6.7°, Rize’de 6.20°’dir. en sıcak ay ortalaması ise batıda oldukça düşük iken Orta Karadeniz kıyısında artmakta, doğuda da yüksek kalmaktadır. Bölgenin uç değerlerine bakıldığında kıyı boyunca sıcaklığın bazen fazla yükseldiği ve kışında soğuk baskınlarının olduğu görülür. Kıyı istasyonlarında şimdiye kadar rastlanmış en yüksek sıcaklık 34.5° ile 40.5° arasında değişmiştir. Doğu Karadeniz’de Trabzon’da ise 38.2°’ye kadar çıkmıştır. Orta Karadeniz’de Samsun’da 39° ölçülmüştür. Kışın rastlanan en düşük sıcaklık ise -7°(Rize), -9.8°(Samsun) arasında değişmiş fakat –10° hiçbir kıyı istasyonunda görülmemiştir. Bölgenin iç kesimlerinde sıcaklıklara gelince; yükselti ve denizden ayrılma gibi nedenlerle gerek ortalama gerekse uç değerler bakımından genel bir düşüş görülür. En soğuk ayın ortalama sıcaklığı 0°’e yakındır. Örneğin: Merzifon’da 2°, Bolu’da 0°’dir veya daha düşüktür, Kastamonu’da –1.2°’dir. en sıcak ay ortalamasında 19.8°(Bolu) ile 21.4°(Çorum Ovası) arasında değişir. Buna karşılık termometrenin 40°’ye kadar yükseldiği görülmekte ve bazı istasyonlarda İç Anadolu’da hatta Doğu Anadolu’da rastlanan soğukların benzerine rastlanmaktadır. Örneğin: Merzifon’da –23.5° Bolu’da -34° görülebilmiştir.

Kıyı ile iç kesimler arasındaki sıcaklık farklarını daha belirgin bir biçimde ortaya koymak bakımından, sıcaklığın 0°’nin altına düştüğü günler(donlu günler) sayısını da ele alabiliriz. Kıyı kuşağında 15.5 gün(Zonguldak) ile 7.9 gün(Trabzon) arasında değişen bu günlerin sayısı, Samsun’da 11.8, Rize’de 9.9, Hopa’da 8.3’tür. iç kısımlarda ise bu değerler hızla yükselerek Kastamonu’da 107, Gümüşhane’de 103, Bolu’da 98 ve Merzifon’da 75 güne ulaşır.32

Termik genlik, bir başka ifadeyle; en sıcak ve en soğuk ayların ortalama sıcaklıkları arasındaki fark, Karadeniz kıyılarında, en küçük değerlere inmektedir. Sözgelimi, Rize’de bu değer 15.7°, Zonguldak’ta 15.8°, Samsun’da 16.1°’dir. Gümüşhane, Kastamonu ve Bolu’da bu rakam 20°’nin üzerindedir. Yine denizin etkisi sonucu mevsimler arasında birbirine geçişler görülür. Kış mevsimi ilkbahara, yaz mevsimi de sonbahara taşar. Genellikle en soğuk ay Ocak’tan Şubat’a, en sıcak ay da Temmuz’dan Ağustos’a kayar.

Bu iklime iki ayrı tip iklime ayırmak mümkündür. Bunlar: Doğu Karadeniz ve Batı Karadeniz iklimleridir.

Doğu Karadeniz İklimi: Doğu Karadeniz kıyıları memleketimizin en ılıman köşelerinden biridir. Gerçekten burada sıcaklık ortalamaları biraz daha yüksek olup yazlar Orta ve Batı Karadeniz’e nazaran daha sıcak, kışlar daha ılık geçer. Bunda Kafkas Dağları’nın Sibirya üzerinden gelen soğuk hava dalgalarından bölgeyi korumasının etkisi olduğu kadar, zaman zaman Doğu Karadeniz Dağları’ndan inen hava akımlarının oluşturduğu fön tipindeki rüzgârlarında etkisi vardır. Bundan dolayı bol yağış alır ve sıcaklık yüksektir. Mevcut rasatlara göre Türkiye’nin en fazla yağış alan yeri Rize(2346 mm.) bu iklim bölgesindedir.34

Batı Karadeniz İklimi: Orta, özellikle Batı Karadeniz Bölümleri’nde etkili olur. Burada yaz ve kış mevsimlerinin sıcaklık değerleri Doğu Karadeniz ikliminde olduğundan biraz daha düşüktür. Bunda Kafkas Dağları’nın koruyucu etkisinden uzaklaşmasını önemli etkisi vardır. Burada yükseklikler hem Doğu Karadeniz’deki kadar fazla değil, hem de dağlar daha basık ve yayvandır. Bu özellik sıcaklıkları etkilediği gibi, yağış şartlarını da etkilemiştir. Ayrıca bölge soğuk hava baskınlarına da açıktır. Bu sebeple sıcaklık azalmaları iç kısımlara doğru daha da artar. Nitekim Bolu ve Kastamonu dolaylarında kışlar oldukça sert geçer. Aynı değişmeyi yağış değerlerinde de görürüz. Batı Karadeniz kıyıları her ne kadar Orta Karadeniz kıyılarından fazla yağış alıyorsa da yağış değerleri Doğu Karadeniz kıyılarından bir hayli azdır. Yağış azalması iç kısımlarda ve depresyonlarda daha da artar.

Yağış Özellikleri: Her mevsim yağış almasından dolayı bulutlu gün sayısı ile yıllık yağış miktarı fazladır. Bu durum, bölgenin her mevsim Karadeniz üzerinden ve kışın Balkanlar’dan gelen gezici alçak basınçların etkisinde kalmasının bir sonucudur. Yaz mevsiminde Asor yüksek basınç alanından Basra alçak basınç alanına doğru hareket eden hava kütleleri yaz yağışlarına neden olur. Ayrıca, kıyıdan itibaren başlayan sıradağlar, yağışın sürekli olmasında etkilidir. Başka bir deyişle, Karadeniz üzerinden geçerken bünyesine nem alan hava kütleleri Karadeniz Dağları’nın kuzey yamaçlarında yükselerek her mevsim orografik(yamaç) yağışlara neden olur. Karadeniz Dağları’nın kuzey yamaçlarının cepheleri ve özellikle sıcak cepheleri tutması, burada yağış alanının genişlemesine, yağış süresinin ve şiddetinin artmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte, yağışın yıllık miktarı bakımından yalnız kıyı ile iç kısımlar arasında değil, kıyı kesiminde birbirine oldukça yakın olan yerler arasında da büyük farklar gözlenir. Genel olarak kıyı boyunda yıllık yağış ortalaması 750 milimetrenin üzerinde olmakla birlikte, bölgenin doğu ve batı bölümlerinde bu miktarın iki katına ulaşan yağışlar kaydedilmiştir. İç kısımlarda, özellikle Çoruh ve Kelkit Vadileri’ndeki yağış ortalaması ise 500 milimetrenin altındadır.

Doğu Karadeniz kıyıları, yıllık ortalama yağışın yüksekliği ile dikkat çeker. Bu kıyıların bir başka özelliği ise, yağış miktarının kısa mesafelerde gösterdiği büyük farklardır. Rize’nin yıllık yağış ortalaması 2337 milimetre olmasına karşılık Rize’den ancak 60 kilometre uzakta bulunan Trabzon’da bu miktar 808 milimetreye düşmektedir(Ege Üniv. Edebiyat Fakültesi Coğrafya Böl. Ders Notları, Derleyen: Ahmet Necdet Sözer, Şevket Işık, Mustafa Mutluer, İzmir 1990). Kuzeydoğudaki sınırımızdan başlayıp Sürmene’ye kadar uzanan bol yağışlı bir alan seçilir ve Rize’de en yüksek seviyesine ulaşır. Rize’den sonra sırasıyla; Hopa’da 2097, Çayeli’nde 2070 milimetredir. Daha sonra 60 kilometre uzakta bulunan Trabzon’da yağışlar Rize’nin 1/3’üne indikten sonra, tekrar artış göstererek Vakfıkebir’de 1310 milimetreye ulaşır. Giresun ve Ordu dolaylarında yüksek kalan yağış deltalar arasında 1000 milimetrenin altına iner ve bu düşüş kuzeybatıya doğru gittikçe daha da hissedilir. Terme 975 milimetre, Çarşamba 928 milimetre, Samsun 719 milimetre, Sinop 662 milimetredir. Fakat Sinop’un batısında Ayancık dolaylarından itibaren birden bire artarak 1000 milimetreye çıkar. İnebolu’da 1068 milimetre, Zonguldak’ta 1256 milimetre civarındadır.

Bütün bölgede yağışlar daha çok sonbahar mevsiminde, en az yağışlar ise ilkbaharda düşer[Bunun sebebi; sonbahar başlarından itibaren soğuk(polar) ve sıcak(tropikal) hava kütlelerinin bölge üzerinde karşılaşarak cephe oluşturmalarıdır. Oluşan cephe, yağışlara neden olur](İstanbul Murat Dershanesi, Coğrafya Çalışma Kitapçığı 4). Sonbahardaki yağışlar yıllık yağış tutarının üçte birini karşılar. En az yağışlı mevsim, batıdan Samsun’a kadar yaza rastlar. Samsun’un doğusundaki kesimde ise, ilkbaharda görülmektedir. İç kısımlarda, kıyıda görülenin tersine, en yağışlı mevsim ilkbahar olup bu mevsimde de yağış yıllık tutarın üçte birini aşmaktadır. En az yağışlı mevsim ise genellikle yaz olmakla beraber, bazı yerlerde çok az farkla sonbahara kaymaktadır(Çorum: yaz %19, kış %19).37

Yağışlı günler bakımından Karadeniz kıyılarındaki meteoroloji istasyonları, Türkiye’nin diğer bölgelerine göre ilk sırayı almaktadır. Kıyı kesiminde yağışlı günler sayısı 128-170 gün arasında değişmektedir(Sinop 128, Zonguldak, Samsun, Trabzon 130, Giresun 160, Rize 170 gün). İç kısımlarda ise, batı bölümünde daha fazla(Bolu 138 gün) ancak, doğuya doğru azalmaktadır(Turhal 70, Bayburt 99 gün). Bulutluluk ve kapalı günler sayısı da en yüksek değerine Karadeniz Bölgesi’nde ve bölgenin özellikle doğu kıyılarında erişmektedir. Hemen tüm bölgelerimizde, yaz aylarında ortalama bulutluluk 3/10’u geçmezken, Karadeniz kıyılarında genellikle 3-5/10 olmakta, Rize’de ise 6.5/10’a kadar yükselmektedir. Kapalı günler sayısı da yine Doğu Karadeniz kıyılarında 150 günü geçmekte(Rize’de 157 gün), Batı Karadeniz kıyılarına doğru ise giderek azalmaktadır. İç kesimlerde ise 91(Çorum) ile 122(Kastamonu) arasında değişmektedir.38

Yerin karla örtülü olduğu günlerin sayısı, kıyı şeridinde ortalama 10 gün olmakla birlikte, iç kısımlara doğru artarak 20 günün üstüne çıkar. kıyı istasyonlarında yerin karla örtülü olduğu günlerin sayısı kar yağışlı günlerin sayısından pek fazla değildir. Bu durum karın yerde fazla kalmayıp hemen eridiğini göstermektedir. Buna karşılık iç kesimlerdeki istasyonlarda karla örtülü gün sayısı ise kar yağdığı günden bir hayli fazladır. Bu durum ise kışın buralarda sıcaklık değerlerinin düşük oluşuyla açıklanabilir. Meteoroloji ölçümlerinin yapılmadığı dağlık alanlarda, örneğin; çok bol yağış alan kıyı dağlarının yüksek kesimlerinde yılın yarısını aşan bir süre içinde yağışlar kar şeklinde görülmektedir. Buna göre Karadeniz Bölgesi’nin kıyı dağlarının yüksek kesimleri Türkiye’nin karla en fazla yüklenen alanlarını oluşturur.

Kıyı şeridindeki dağların Karadeniz’e dönük yamaçları her mevsim sislidir. Sis Nisan ve Mayıs aylarında artarken, yaz mevsiminde azalır. Bunun dışında ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinde kara ve denizlerin farklı ısınmasına bağlı olarak kıyı kesiminde yoğun deniz(adveksiyon) sisleri görülür(İstanbul Murat Dershanesi, Coğrafya Çalışma Kitapçığı 4).

Biraz önce de bahsedildiği gibi iç kesimlerde, kıyı şeridinden farklı olarak yağışlar düzenliliğini koruyamaz, bu durumda nemliliğin azalmasına neden olur. Böylece günlük ve yıllık sıcaklık farkları artar. Sıcaklık farklarının artmasında sadece yağışlar değil yükseltinin de önemli rolü vardır.

İç kesimlerde kışlar daha soğuk geçer, yazlar ise daha sıcaktır. Bunun nedeni ise; kış mevsiminde, iç kesimlerde oluşan yerel yüksek basınçlar nemli hava kütlelerinin iç kesime girmesini engeller. Dolayısıyla yağışlar azalır. İlkbaharın gelmesiyle yerel yüksek basınçlar zayıflayarak gezici alçak basınçların iç kesimlere girmesini kolaylaştırır. Ayrıca ilkbaharda sıcaklığın artışıyla gelişen yükselici hava hareketleri yağışların artmasına neden olur. Böylece de iç kesimlerde en yağışlı mevsim sonbahardan ilkbahara kayar. Yağışların en az olduğu mevsim ise yazdır.

Bölgenin iklimi üzerinde, Karadeniz son derece etkilidir. Yaz mevsiminde, Karadeniz üzerindeki sıcaklık değerlerinin güneyindeki karalara göre düşük olması nedeniyle basınç değerleri daha yüksektir. Bu nedenle Karadeniz üzerinden Karadeniz Bölgesi’ne doğru olan hava akımları, kıyı şeridinin yaz mevsiminde de yağışlı geçmesine neden olur. Yazın kıyı şeridinde yüksek basınç alanı oluşurken iç kesimlerde ise alçak basınç alanı oluşur. Kıyı şeridindeki yamaçlarda yağışını bırakan hava kütleleri, dağ zirvelerinden güney yamaçların eteklerine doğru föhn karakterinde eser. Bu sıcak ve kuru hava kütleleri dağların güney yamaçlarındaki karları erittiği için kar yutan rüzgarlar olarak da adlandırılır. Karadeniz Bölgesi’nde bağıl nem oranı yüksektir ve kış mevsiminde azalmasının nedeni föhn rüzgarı, yaz mevsiminde düşmesinin nedeni ise kıble rüzgarı ile ilgilidir. Bölgede bağıl nem oranının yüksek olmasına bağlı olarak geçiş mevsimleri uzun sürelidir.

Yağış Rejimi: Yağış rejimi bakımından Karadeniz Bölgesi’nin bütününde göze çarpan özellik yağışın mevsimler arasında az çok düzenli bir biçimde dağılmış olmasıdır. Türkiye’nin Akdeniz yağış rejimi etkisi altında olan birçok bölgesinde kuvvetle hüküm sürdüğü görülen yaz kuraklıkları Karadeniz Bölgesi’nin hemen her tarafında silinmiş durumdadır. Kıyı üzerinde maksimum yağış genellikle sonbahara rastlar. Bu mevsim yıllık yağış tutarının genel olarak 1/3’ini üzerinde toplar. Hatta Doğu Karadeniz’de bu oran biraz daha aşar. Bu durumun tek istisnası olarak görülen Samsun’da kış yağışları sonbaharı hafifçe geçer. Bu istasyonda sonbahar %29, kış %31.5’tir. en az yağışlı mevsim batıdan Samsun’a kadar yaza rastlar. Trabzon’da minimum değerler yazın görülse de Samsun’un doğu kesiminde genellikle en az yağışlar ilkbahar mevsiminde görülür. İç bölgelerin tamamen tersi olarak, Karadeniz Bölgesi’nin özellikle kıyı kesiminde ilkbahar nispeten az yağışlı bir mevsim, sonbahar ise çok yağışlı bir mevsim durumundadır. En az yağışlı mevsime düşen yağış payı, çok yağışlı mevsime düşen yağış payı oranının yarısına, hatta yarısınd

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1.iletişim

1.İLETİŞİM

1.1. İletişimin Tanımı

Genel olarak iletişim bireyler,kümeler ve toplumlar arasında söz, yazı, görüntü, el, kol hareketleri vb. simgeler aracılığıyla düşünce,dilek ve duyguların karşılıklı iletilmesini sağlayan bir etkileşim sürecidir. Daha yalın bir ifadeyle iletişim iki birim arasın ileti alış verişidir. Bu alış verişte bilgilerin, düşüncelerin, duyguların ya da tutumların benzemesi, ortak olması amaçlanır. Bu yüzden iletişim için “simgelerin paylaşılma sürecidir” de denebilir.

Diğer bir tanımla iletişim, duyguların düşüncelerin, tutumların, tavırların, haber ve mesajların bir kişi, bir grup ya da bir kuruma karşılıklı olarak iletilmesidir.(Demirel,sf138)

1.2. İletişim Süreci Ve İletişim Araçları

İnsanoğlu günlük hayatın bir kısmını iletişim ile geçirmektedir. Yapılan bir çalışmada uyku saatlerinin dışında kalan sürenin %75’ini iletişimle geçirmektedir. Stevens’ın yaptığı çalışmada iletişim içinde bulunan kişi, bu sürenin %30’unu konuşarak, %45’ini dinleyerek geçirmektedir.

İletişimin amacına ulaşabilmesi için mutlaka iletişim sürecinin işlemesi gerekir.

İletişim sürecinin incelenmesinde dikkate alınan temel öğeler, kaynak, mesaj, kanal, alıcı, ve dönüttür.

Kaynak, başkası ile paylaşacak bir fikre sahip olan kimsedir.Bu birey, bir insan grubu yada bir kurum olabilir.Her türlü iletişim sürecinin bir kaynağı vardır.

Mesaj, bir iletişim sürecinde iletişime esas olan haber ya da bilgi olarak nitelendirilir. Bu hareket, jest, mimik, ses, ışık, resim, yazı, işaret gibi bir sembol olabilir.

Kanal, mesajın alıcıya iletilmesini sağlayan araç ve yöntemlerdir. Kaynaktan gelen mesaj bir araç ya da yöntem yardımıyla kanaldan geçerek alıcının duyu organlarından en az birine iletilmek durumundadır. Genelde ne kadar çok duyu organı devreye girerse iletişim o derece etkin olur. Bu nedenle kanalda en etkili araçlara görsel işitsel araçlardır.

Alıcı, kaynaktan gelen mesajın iletici araç ve yöntemleri takip ederek ulaştığı kişidir. Bu, kaynakta olduğu gibi bir birey, bir insan grubu ya da kurum olabilir.

Dönüt, kaynaktan gelen mesaja alıcının gösterdiği tepkinin tekrar kaynağa ulaşması sürecidir.Eğer iletişim sürecinde dönüt sağlanamıyorsa iletişimin tek yönlü olduğu söylene bilir.Bu açıklamadan hareketle çift yönlü mesaj alış verişine “iletişim” tek yönlü mesaj alış verişine “iletim” diyebiliriz.(Radyo ve televizyon tek yönlü iletim,sohbet, tartışma çift yönlü iletişim)

İletişim sürecinde kullanılan mesajlarla kanalları oluşturan sembol, araç ve

yöntemlerin tümüne birden “iletişim araç ve yöntemleri” ya da “eğitim araç ve yöntemleri denilmektedir” denilmektedir.İletişim araç ve yöntemleri Şekil 1 de gösterilmiştir.

KAYNAK MESAJ KANAL ALICI

İLETİŞİM ARAÇ VE

DAVRANIŞLAR SEMBOLLER YÖNTEMLER DAVRANIŞLAR

Bilişsel Gerçek eşya Sözsüz iletişim Bilişsel

Duyuşsal Modeller Sözlü iletişim teknikleri Duyuşsal

Psikomotor Hareketler Ses ileten araçlar Psikomotor davranışlar

davranışlar Ses,Duman Basılı ve yazılı araçlar

Çizim,Resim

Yazı v.s.

Bilgi,Tutum,Beceri Bilgi,Tutum,Beceri

Dönüt(Feedback)

Şekil 1. İletişim Süreci

Sağlıklı bir iletişimin gerçekleşmesi öncelikle alıcının kaynak tarafından çok iyi tanımlanması iletilmek istenen özelliklerin alıcıya uygunluğunun ve mesaj alıcı üzerindeki anlamlılığının iyi bir şekilde belirlenmesine bağlı olarak meydana gelir.(Demirel,sf139)

1.3. Eğitimde İletişim Süreci

Eğitim sisteminde iyi bir eğitimci olabilmek için iletişim sürecinin sürecini çok iyi bilmek gerekir.Öğrenme-öğretme sürecinde de bir eğiticinin bir konuyu etkili bir biçimde öğretebilmesi için öğrencileriyle etkili bir iletişim kurması gerekir.

Eğitimde iletişim sürecinin işleyişinde kaynak öğretmen,alıcıda öğrencidir. Mesaj ders kitabı, program içeriği ya da öğretmenin sesi, kanal da öğretim süreçleri ya da süreçte kullanılan öğretim araç ve gereçleridir.Buna göre;

KAYNAK MESAJ KANAL ALICI

ÖĞRETMEN İÇERİK YÖNTEM ÖĞRENCİ

DÖNÜT

Şekil 2. Eğitimde İletişim Süreci

Çift yönlü iletişim, eğitim sürecinde daha önemlidir. Sınıf içindeki öğrenci öğretmen etkileşimi ve yüz yüze ilişkiler çift yönlü iletişim kurulmasını sağlar. Bu nedenle iyi bir eğitici öğrencilerinden gelen tepkilere (dönütlere) göre nasıl öğrettiğini ya da nasıl öğretmesi gerektiğini belirleyebilir. Sınıf ortamında öğrencinin soru sorması, gülmesi, derste uyuması yada esnemesi bir dönüt işareti olabilir.(Demirel,sf:140,141)

1.4. Eğitimde İletişimin Önemi

Her şeyden önce öğretmenler şunu iyi bilmelidirler ki, öğrencinin gözünde öğretmen sıradan bir kimse değildir; giyinişi ile, konuşması ile tavırları örnek bir insandır. Bunun için, öğretmen her hareketine dikkat etmek zorundadır.Eğitimde görmenin, uygulamanın, örnek olmanın önemi büyüktür. Yapılan araştırmalara göre; genel olarak insanlar bir defa okuduklarının %10’unu, bir defa dinlediklerinin %20’sini bir defa gördüklerinin %30’unu, bir kere görüp dinlediklerinin %50’sini, bir kere anlattıklarının %70’ini ve bir kere anlatıp uyguladıklarının %90’ını öğrenirler.

Eğitimde başarının temeli, eğiten ile eğitilen arasında hiçbir anlaşmazlığın, olumsuzluğun bulunmamasıdır; iletişimin tam olmasıdır. Bunun için aralarında sevgi, saygı ve güven sağlanması gerekir.

İnsan, bilgiye rehbersiz de ulaşabilir. Hele zamanımızda bu çok daha kolaylaşmıştır. Fakat eğitim böyle değildir. Doğumundan ölümüne kadar eğitime, eğiticiye muhtaçtır insan. O, nasıl bir çevrede yetişirse, ona göre bir kişiliğe sahip olur. İnsanlar, özellikle çocuklar ve gençler, gördüklerini taklit eder, öğrendiklerini yaparlar. İnsanın müspet kişilik sahibi olabilmesi için, her zaman müspet şeyler görüp, müspet şeyler öğrenmesi gerekir. Çünkü, menfi örnekler ve menfi mesajlar onun menfi kişilik sahibi olmasına neden olur.

Bunun için insan, daima güzel örnekler görmeye ve onu müspet kişilik sahibi yapacak bilgileri öğrenmeye ve müspet mesajları almaya muhtaçtır. Eğitimdeki en büyük zorluk, eğitimcilerin büyük çoğunluğunun, konularında uzman olmalarına rağmen, öğrencilerini tanımamalarıdır. En iyi eğitimci, öğrencilerine öğrenme heyecanı aşılayan ve onları takdir ve teşvik ederek, kabiliyetlerini geliştiren ve onlarla ahenk kurandır. Ahenk, muhatabın dünyasına girerek, ona onu, anladığımızı hissettirmek, yani onunla sağlıklı iletişim, diyalog kurmaktır. Usta iletişimciler, sağlıklı iletişim kuranlardır.En iyi öğretmenler, usta iletişimci olanlardır.

İletişim; iki taraf arasındaki duygu ve düşünce veya mesaj alış verişidir. İletişim olmadan taraflar anlaşamaz ve uzlaşamazlar. Bütün anlaşmazlıkların sebebi sağlıksız iletişimdir.İyi iletişimde bulunmanın kuralı, dikkatli olmak, iyi bir dinleyici olmak, muhatabına saygı göstermek ve onun bakış açısını kavramaktır. Bunun için gözlerimiz muhatabımızın duruşunda, jest ve mimiklerinde, kulağımız ve aklımız sözlerinde olmalıdır.

Bir kitabı ya da haritayı okumayı öğrendiğimiz gibi, aynı ustalıkla kişileri de okumayı, öğrenebiliriz. Bunun için insanların söyledikleri sözlerinin yanısıra, beden dilini de anlamamız gerekir. Hatta, beden dili sözlerden daha önemlidir. Çünkü, sözler ile beden dili farklı ise, geçerli olanı beden dilidir. Usta iletişimciler, kişileri okuyabilen ve iletişimi engelleyen sebeplerden kaçınanlardır.

İnsanlarla iletişim kurmayı engelleyen sebepler şunlardır: Tenkit etmek, emir vermek, çok konuşmak, gözdağı vermek, öfkeye kapılmak, münakaşa etmek, suçlamak, yargılamak, bağırarak konuşmak, azarlamak, iyi bir dinleyici olmamak, ad takmak, aşağılamak, alay etmek, aleyhinde konuşmak, konuyu saptırmak, oyalamak, sorguya çekmek, sözünden dönmek, laubali olmak, surat asmak, takdir ve teşvik unsurunu yerinde kullanmamak sevmediğini ve güvenmediğini söylemek, teşekkür beklenen yerde teşekkür etmemek, ihtiyaç duyulan yerde yardıma hazır olduğunu bildirmemek.

İyi eğitimciler, muhataplarının bakış açılarını kavrayıp, her şeyi onların gözüyle görürler. Başarılı eğitimciler ve başarılı yöneticiler, usta birer iletişimcidirler.  

(http://www.bizimsahife.com/gbahcesi/gb.egitimde_iletisimin_onemi_15.htm)

2.SINIFTA İLETİŞİM

2.1. İletişim Ortamı

Sınıf, öğretmen ve öğrencilerin eğitsel amaçlara ulaşabilmek için kendilerinde var olan ve çeşitli iletişim araçlarıyla sağladıkları bilgi ve yaşantıları, uygun bir düzenlenişle paylaştıkları ortamdır. Bu paylaşım iletişimle olur. Öğrencilerin hazır bulunuşluk düzeylerinin, ilgi ve gereksinimlerinin, yeterliklerinin, olanaklarının öğretmence; eğitsel amaçların, araçların, düzenlenişin öğretmen kılavuzluğunda birlikte belirlenmesi iletişimle olur. İletişim bu haber ve bilgilerin çok yönlü akimidir. Öğretmenden öğrencilere, öğrencilerden birbirlerine, öğrencilerden öğretmene, çevreden hepsine haber ve bilgiler çok yönlü olarak akar.

Sınıf içindeki öğretmen sosyal ve fiziksel çevresini kasıtlı olarak etkilemek için iletişim kurur. Öğretmenin iletişim becerisini artırmak amacıyla iletişim olgusunu çözümlerken öncelikle kendi kendisine şu gibi soruları sorması ve cevaplaması gerekir:

Göndereceğim mesaj sonrasında ne olmasını bekliyorum?

Çevremi etkileme anlamında neyi başarmak istiyorum?

Gireceğim iletişim sonucu olarak öğrencilerimin neye inanmalarını, ne söylemelerini, ne yapmalarını istiyorum?

Psikolojik anlamada, öğrencilerimde hangi etkiyi oluşturmak ve onlardan hangi tepkiyi almak istiyorum?

Bu soruları öğretme - öğrenme etkinliği öncesinde cevaplayan öğretmenlerin daha iyi bir öğretme - öğrenme ortamı yaratabilecekleri düşünülmektedir.

Eğitimde iletişim sürecinin işleyişinde kaynak öğretmen , alıcı da öğrencilerdir (Bkz. Şekil 2).Mesaj ders kitabı, program içeriği ya da öğretmenin yaptığı konuşmalardır. Kanal ise , öğretim süreçleri ya da süreçte kullanılan öğretim araç ve gereçleridir. Öğrenci tepkileri ise dönütü yansıtmaktadır. Buna göre sınıf içindeki iletişim aşağıdaki gibi gösterilebilir.

Sınıf ortamında etkili bir iletişim gerçekleşebilmesi öncelikle kaynak konumunda olan öğretmenin konuyu etkili bir şekilde öğretebilmesine ve öğrencileri ile sağlıklı bir iletişim kurmasına bağlıdır.

Öğretmenin bilgiyi ve doğruyu kendi tekelinde görmesi tek yönlü iletişime yol açar Öğretmenin konuşma hakkinin kontrolünü elinde bulundurması, öğrencinin ne zaman ve hangi konuda katılması gerektiğine karar vermesi ve tartışma konularını kendisinin seçmesi öğrenci katılımını azaltmakta, sınıf içi iletişim ortamını olumsuz yönde etkilemektedir.

Çift yönlü iletişim, eğitim sürecinde çok önemlidir. Sınıf içindeki öğrenci-öğretmen etkileşimi ve yüz yüze ilişkiler çift yönlü iletişimin kurulmasını sağlar. Bu nedenle iyi bir öğretmen öğrencilerden gelen tepkilere (dönütlere) göre nasıl öğrettiğini ya da nasıl öğretmesi gerektiğini belirleyebilir. Sınıf ortamında öğrencinin soru sorması, derste uyuması ya da esnemesi birer dönüttür.

Etkileşim, birbirini karşılıklı etkileme sürecidir. Bu süreç, sınıf ortamında öğretmen-öğrenci, öğrenci-öğretmen arasında gerçekleşmektedir. Sınıf içindeki çift yönlü iletişim etkili bir etkileşime yol açar. Sınıf içi iletişim sadece mesaj alış verisi olarak görülmemelidir; bilgilerin öğretmen ve öğrenci tarafından yaratılması olarak görülmelidir.

Sınıf içi etkileşim sürecinde öğretmen-öğrenci ilişkileri incelendiğinde her sınıfın öğrenmeyi olumlu ve olumsuz yönde etkileyeceği bir atmosferi, ikilimi bulunmaktadır. Sınıf iklimi, öğretmenin izlediği öğretme strateji, yöntem ve teknikleri ile kullanıldığı iletişim sanatı ile yakından ilgilidir. Eğitim ortamında iletişimin başarıya ulaşması, öğretmen-öğrenci etkileşiminin yönüne bağlı olarak değişebilmektedir. Sınıf için etkileşimin yönü ve süreci Lingren’e göre aşağıdaki şekillerdeki gibi gerçekleşmektedir.

Çift yönlü iletişim hem öğrenciler hem de öğretmen arasında gerçekleşir.

Sınıf düzeni ve yerleşim planı da sınıf içi iletişimi etkilemektedir. Geleneksel sınıf düzeninde sıralar sabit olduğundan grup çalışmaları ve grup etkileşimi az olmakta; buna karşın öğretmen merkezli uygulamalar ağırlık kazanmaktadır.

Sınıf içinde sağlıklı bir iletişim ortamı ile öğretmen-öğrenci çelişkisinin giderilmesi, çift yönlü iletişim yoluyla “öğrencinin öğretmeni”, “öğretmenin öğrencileri kavramları, yerini “öğrencileşen öğretmenler” ve “öğretmenleşen öğrenciler” kavramlarına bırakmasıyla mümkündür.

Öğretmenin öğrencileşebilmesi, öğrencinin de öğretmenleşebilmesi için öğretmemin sınıf içindeki öğretme-öğrenme sürecinin etkililiğini artırmaya, öğrencilerle arasındaki ilişkiden başlaması, öğrencinin de sınıfta yaratıcı bir güç olarak bulunduğunu dikkate alması gerekir. Öyleyse, sınıf için iletişim sadece mesaj alış verişi olarak görülmemeli; bilgilerin öğretmen ve öğrenci tarafından yaratılması olarak görülmelidir. Bu nedenle, öğrenci-öğretmen iletişiminde her iki taraf aynı derecede etkinlik göstererek, öğretmen bilgiyi yanlış anlaşılmaya imkan vermeyecek şekilde, öğrencinin de sahip olduğu gelişim düzeyini dikkate almak suretiyle öğrenciye aktarmalıdır. Öğretmen, iletişim sürecinde baskıcı bir tutum ve davranış yerine, öğrencinin kendisiyle iletişim kurmasını sağlamaya imkan verecek demokratik bir tutum ve davranış gösterebilmelidir.( http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sinifta_ilet_ort.htm)

2.2. Öğrenci-Öğretmen İletişimi.

Her sınıfın ve okulun atmosferine yansıyan sosyal koşullar, öğretimde önemli bir rol oynar. Elverişli sosyal koşulların oluşumu, öğrencileri güdüleyecek ve etkin öğrenmelerini arttıracak öğretmenin öğretmeye yaklaşım kapasitesi içerisinde yer alır. Her şeyden önce, öğretmen sınıfındaki öğrenciler arasındaki ilişkileri bilmeli ve bunları öğretime katkı getirecek şekilde kullanmalıdır. Öğretmen öğrencileri sorun çözmeye dahil edip çözümlerini, tartışmalarını ve eleştirilerini dikkate almalıdır.

Öğretmenin öğrencilerle iletişim kurma şekli onun kişiliğinin ve profesyonelliğinin ayırt edici bir özelliğidir. Bu, öğretmenin öğretim biçiminin öğrencilerin tanıyabileceği, görünür bir kanıtıdır. Öğretmen öğretme hedeflerini aslında iletişim yoluyla fark eder. Sonuç olarak, iletişimin yönü aslında öğretimin niteliğini belirler. Öğrenme-öğretme sürecinde iletişim öğrencilerin kendi arasındaki iletişimi de içerir.

Etkileşim ve iletişim; karşılıklı güvenle, olumlu duygularla, tutumlarla ve bireysel kişiliklerdeki olumlu özelliklere yönelik bir düzenlemeyle, hoşgörüyle, birbirlerini anlamak için çaba harcamayla, değerlendirirken yansız tutumlarla, gerilim ve olumsuz yaklaşımların yok edilmesiyle zengin bir şekilde gerçekleşir.Öğretmenin öğrencilerle olan iletişim şekli, sınıf atmosferinde ve okul kültüründe önemli bir rol oynar. İletişim şekli ve öğretmenin iletişim yeterliliği öğrenci davranışları için önemli bir model oluşturur. Kişi pek çok şekilde iletişim kurar. Bunlar; Sözlü olarak, ağızda yazılı olarak sözcüklerle, sözlü olmadan, sözcükleri kullanmadan ve hareketler yoluyla iletişim. (Ünal, Ada, sf:241)

2.2.1. Sözlü İletişim.

Yüzyıllardır kullanırız sözlü iletişimi. Kitle iletişim araçlarının bulunmadığı ya da bunlara çok güvenilmediği zamanlarda sözlü iletişim toplumların hayatında daha da çok önem kazanmıştır. Sözlü iletişim insanoğlunun en geleneksel haberleşme yöntemidir. Geleneksel bir iletişim türü olan sözlü iletişimin toplumların kültürel kimliklerinin korunmasında, geleneklerinin yaşatılmasında ne denli önemli olduğunu Hıfzı Topuz “Kara Afrika’da İletişim” isimli ererinde çok iyi anlatmaktadır:

“Geleneksel iletişim Kara Afrika’da yüzyıllar boyu çok önemli bir rol oynamış. Afrikalıların tarihsel zenginlikleri ve mirasları, görenekleri hep bu yollarla kuşaktan kuşağa tanıtılmıştır. Malili ünlü folklor uzmanı Hampate Ba “Yaşlı bir kişinin ölmesi bir kütüphanenin yanması demektir” der. Yaşlılar bir iletişim hazinesidir Afrika’da. Afrika tarihini gençlere yüzyıllar boyu yaşlılar anlatmıştır. Geleneksel iletişim her şeyden önce sözlü iletişime dayanır. Nedir bu sözlü iletişim? Karşılıklı konuşma, tartışma, yaşanmış olayların anlatılması, griot denen halk ozanlarının ve çalgıcıların anlattıkları öyküler, atasözleri, şarkılar, destanlar, pazar yerlerinde, bayramlarda ve kutsal törenlerde yapılan konuşmalar, çocukların eğitilmesi için düzenlenen kutsal eğitim kamplarında anlatılanlar, yüce ruhlara, kutsal güçlere, tanrılara, doğaya ve ataların ruhlarına saygıyı sağlamak için söylenen sözler, verilen öğütler… Geleneksel iletişim işte bunlara dayanır, kökünü kara Afrika’nın binlerce yıllık tarihinde bulur.

Ya biz? Biz çok mu farklıyız? Kara Afrikalı sözlü iletişimden vazgeçmedi de, biz geçtik mi? Kim vazgeçebilir ki? Bir günlüğüne kente inip de köyüne dönen anlatmaz mı gördüklerini, duyduklarını?

Sevenleri arasında “emmi” diye anılan emekli öğretmen Musa Uysal, anılarını kaleme aldığı “Nereden Nereye” isimli kitabında ilk çocukluk yıllarında alış veriş için, ve özellikle de Ankara’dan “öhö” diyenin öksürüğünün, halay çekenin ayak sesinin duyulduğu radyoyu görmek üzere kente ilk gidişini de anlatır:

“…. Meydandaki kahvenin önü gittikçe kalabalıklaşıyordu. Sandalyeler sıklaşmaya başladı. Sandalye bulamayanlar küme ayakta duruyordu. Meydanın her tarafı dolmuştu insanlarla. Çok geçmeden radyonun sesi yayıldı etrafa. Kestiremedim birden sesin nereden geldiğini. Şişko, silindir şapkalı, kirpik bıyıklı adam çenemi tuttu, sesin geldiği tarafa çevirdi yüzümü. ‘Şu duvarda zurnanın kulağına benzer bir kutu var ya, işte o kutudan geliyor ses, o kutu konuşuyor’ dedi. Kolaçık Mustafa’nın anlattıklarını görüyor; radyonun sesini de duyuyordum şimdi. Ajans haberleri diye sessizce dinliyordu kalabalık. ‘Gazi Mustafa Kemal Hazretleri İstanbul’dan Ankara’ya avdet etti (döndü). Bu yıl Cumhuriyetin onuncu yılı, bütün yurtta büyük bir merasimle (törenle) kutlanacak’. Haberler bittikten sonra, radyoda ‘Cilveli Haberim gel beri’ türküsü söylendi. Duyduklarımı ezberlemeye çalıştım. Çok hoşuma gitmişti radyonun söylediği türkü. Köye dönünce siparişleri sahiplerine vereceğim. Gördüklerimi, duyduklarımı, hepsini, anlatacağım arkadaşlarıma”.

Görüldüğü gibi, ister Kara Afrika’nın, ister Ak Deniz’in, isterse denizlerin ötesindeki bir kıtanın çok gelişmiş bir ülkesinde yaşasın, insanlar; kültürlerini, göreneklerini, gördüklerini, yaşadıklarını ve düşündüklerini aktarırken temel iletişim aracı olarak sözlü iletişimi kullana gelmişlerdir.

İnsanoğlu bireysel ve toplumsal ilişkilerinde sürekli olarak konuşan ve dinleyen konumunda bulunuyor. Bu denli çok konuşmamıza, bu denli çok dinlememize karşın bu iki etkinlikte acaba başarılı mıyız? Bu soruya “evet” demek çok zor. Öyle olsaydı konuşanın dinleyenden, dinleyenin de konuşandan yakındığına pek tanık olmazdık. Bu yakınmalar toplumun her kesiminde olduğu gibi toplumsal bir kurum olan okul ortamında da çıkar karşımıza.

Öğretmenlerin kendi aralarındaki konuşmalarına şöyle bir kulak verdiğimizde;

- Bu öğrenciler dinlemesini bilmiyor.

- Söylediklerimi hiç anlamıyorlar.

- Anlamak istemiyorlar.

- Konuşmasını bile bilmiyorlar ki.

- O kadar anlattım yine de …….

türünden yakınmalarına tanık oluruz.

Öğrencilerin kendi aralarındaki, öğretmenlerine ilişkin yakınmaları da pek farklı değildir. Onlar da benzeri yakınmaları dile getirir:

- Anlatmasını bilmiyor.

- Bizi dinlemiyor.

- Ben konuşuyorum, o pencereden dışarı bakıyor.

- Kullandığı sözcükleri bile anlamıyorum.

- Böyle de ruhsuz ders anlatılmaz ki….

Bu tür yakınmaları daha da çoğaltabiliriz. Acaba konuşmayı mı bilmiyoruz, yoksa dinlemeyi mi? Yukarıdaki örneklerde sıralanan yakınmalara bakılırsa her ikisinde de yetersizliklerimizin olabileceğini düşünmek zorundayız. Öyleyse, daha iyi konuşan, daha iyi dinleyen bireyler olmak; ayrıca konuşmasını ve dinlemesini bilen bireyler yetiştirmek için konuşma ve dinleme becerileri üzerine eğilmemiz gerekmektedir.

Önceki satırlarda sergilendiği gibi birbirlerini konuşma ve dinleme yetersizliği ile suçlayan tarafların varlığı içerisinde de konuşan toplum yaratmaya çalışıyoruz. Çocuklarımızın, gençlerimizin, aydınlarımızın, sokaktaki insanlarımızın konuşmasını istiyoruz. Ne var ki konuşma bir takım anlamlı seslerin gırtlak ve ağız aracılığıyla çıkarılması değildir.

Konuşma, duygu, düşünce ve dileklerimizi görsel ve işitsel öğeler aracılığıyla karşımızdakine iletmektir.

Konuşmaya çağlar boyunca önem verilmiş, ama bu arada konuşmacıya da bir sorumluluk yüklenmiştir. Aristo’nun dediği gibi konuşmacının “kendini bilerek” konuşması yeğlenmiştir. Söz ustaları sözün önemini vurgularken Aristo’dan farklı düşünmemişlerdir:

“insanda ditince değişir kader, Ya yurda baş olur, ya başı gider.”

Yusuf Has Hacim

“Sözünü bilen kişinin Yüzünü ağ ede bir söz Sözünü pişirip diyenin İsini sağ ede bir söz Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı. “

Yunus Emre

Belki de konuşmacının yüklenmesi gereken bu sorumluluktan kaçmak için ve belki de doğrunun ortaya çıkmasıyla huzurunun bozulmasından korkan bazı egemen güçlerin baskısıyla olacak, kendini bilerek konuşmak yerine hiç konuşmamak yeğlenir olmuş ve konuşmak yerine konuşmamaya özendiren atasözleri dikilmiş karşımıza:

- Söz gümüşse sükut altındır.

- Bülbülün çektiği dili belasıdır.

- Dil susmayınca baş esen olmaz.

- Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

- Dilini tut, danayı güt. Daha da ileri gidilmiş, birisini övmek için “Ağzı var, dili yok!” denilmiş.

Oysa insanin susması, toplumun susturulması hiçbir zaman iyiye işaret sayılmamıştır. Bir atasözümüzde de, öncekilerin tersine, şöyle cesaretlendirilmektedir insanoğlu konuşmaya:

“İnsanin söylemezinden, suyun şarlamazından kork!” Suat Taşer,

Karacaoglan’ın aşağıdaki dizesine yer verir kitabında: “Yiğit sevdiğinden olur sarılması sarılmayı” ve “ben de söyle derim” diyerek ekler:

“İnsan insanlığından olur konuşmaya konuşmaya”.

Taşer’in söylediklerine kulak vererek sınıf içindeki öğretmenin, öğrencilerini konuştura konuştura onların insanlıklarını daha da güçlü bir biçimde özümsemelerine ve pekiştirmelerine yardımcı olmaları gerekir. Öğrencisine etkili konuşmayı, sorumluluğunu bilerek konuşmayı öğretecek öğretmenin öncelikle de kendini etkili ve sorumlu bir konuşmacı kılması zorunluluğu vardır.

(http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sozlu_ilet.htm)

Öğretmenin sözlü iletişim düzeyi ve onun çevresinde yansıtılmış olan düşünce biçimi, onun içeriği, stili, yapısı ve bir konuşma öğesi ile tanımlanır. İletişimin sözlü şekli, belli bir dilin dilbilgisi bakımından doğrı sayılabilir. Öğretmen aynı zamanda kendi konu alanının özel dilinde de uzmanlaşır. Gürültü, sesin dinamiği, tempo, tonlama, anlatım biçimi ve konuşmanın coşkunluğu öğretmenin sözlü iletişiminde önemli bir rol oynar.

Gürültü, sözlü ifadenin yoğunluğudur. Arka sıradaki öğrencilerin işitmesi, anlaması ve aynı imkanlara sahip olması için öğrenci sayısı, sınıfın büyüklüğü ve sesin dağılım biçimi gibi sınıf içerisindeki bazı koşullar ayarlanmalıdır. Sesin gücü kişisel bir ön şarttır. Alçak sesli bir öğretmen öğretme işinde başarılı olamaz. Aşırı yüksek ya da alçak ses kişiyi yorar ve dikkatini toplama yeteneğini azaltır.

Ses dinamiği, öğretmenin iletmek istediği mesajın istenilen şekli ve içeriği ile sınıfa sunabilme becerisidir. Dinamik bir ses tonu, sınıfa sunulmak istenen mesajlara ilave duygusal bir anlam katmayı, konuşma esnasında dikkat çekmeyi ve derece derece dersin akışına göre ses tonunu değiştirmeyi ifade eder. Dinamik bir ses, canlı, etkileyici fakat dramatik değildir. Monoton bir ses tonu öğrenciler üzerinde etkili değildir, çünkü be yapıdaki bir öğretmen sesi dikkat etme ve konsantre olma kapasitesini sınırlar.

Tempo, konuşma hızını gösterir. Aşırı hızlı ya da aceleci konuşma öğrenciler için anlaşılabilir ve yetişilebilir değildir; yavaş olanı ise öğrencileri uyutur.

Anlatım biçimi, konuşmanın ritmidir. Öğretmen doğal ritme dikkat ettiği ölçüde konuşması ve sunusu oldukça dengeli gibi görünecektir.

Konuşmanın coşkunluğu, yukarıda ifade edilen sözlü iletişimöğeleriarasındaki dengenin bir sonucudur. Öğretmenin öğrettiği derse, öğrencilere, kendi mesleğine ve hayata karşı tavırlarını yansıtır. Sözlü ifade ile sözsüz iletişimlerin yani jest ve mimiklerin uyum içerisinde olması önemlidir. Konuşmadaki coşkunun diğer iletişim değişkenleriyle çelişkili olmasın öğretmenin yetersiz, komik ya da ilgisiz gösterebilir.

(Ünal, Ada, sf:242,243)

2.2.2. Sözsüz İletişim

Sözel iletişim insanoğlunun üzerinde en çok çalıştığı etkinliklerden birisidir. İlkokuldan üniversiteye kadar her okul düzeyinde öğrencilerden konuşma ve yazı dilinin yapılarını öğrenmeleri istenir. Sözel dile egemen olmadıkça gerçek anlamda eğitilmiş sayılmazlar. Öte yandan, sözsüz iletişim ise İnsanoğlunun üzerinde çok az durduğu bir etkinlik olagelmiştir.Oysa, insanın iletişimi tek başına sözcüklerle sınırlandırılamaz. Öyle olsaydı, iletişimle ilgili sorunlarımız birkaç taneyi geçmezdi. Telefon, radyo ve televizyonun insan sesini dünyanın her köşesine ve anında ulaştırmasına karşın günümüzde “iletişim eksikliği” kavramının daha yaygın biçimde kullanıldığı da inanılmaz bir gerçek olarak belirmektedir. Bunun nedeni belki de insanoğlunun sadece konuşmayı öğrenmiş; ancak, temelde sözsüz iletişim kuran bir yaratık olmasıdır. İnsanoğlu sözcüklere güvenmemektedir. İletişim çatışmaları sıklıkla, insanların, söylediklerinin başkaları tarafından kendi kafalarındaki biçimde anlaşılacağına inanmalarından doğmaktadır.

İnsanlara tüm iletişim kanalları açık olmasına karşın, sadece sözcüklerin oluşturduğu kanal, bunlar arasında belki de anlamları taşıma kapasitesi en az olan kanaldır. Oysa, insanlar tüm bedenleri ile iletişim kurarlar. Bedene özgü anlam daha güvenilir olmaktadır. Bedenin sessiz diline ters düşen sözcükler pek az dikkate alınır. Öyle ki, birbirleriyle sürekli konuşan insanların söyledikleri ile sözel olmayan davranışları uyuşmadıkça aralarında bir iletişim eksikliği değil bir inan eksikliği oluşmaktadır.

Beden dilimiz jestler, mimikler, oturuş, duruş gibi çeşitli tavırlarla kendini ortaya koyar. İnsanlar arası iletişimde bireyin durumuna ilişkin değerlendirmelerini taşıyan bu aracılara sözsüz mesajlar denir. Sözsüz mesajlarla yapılan bu anlatım biçimine de sözsüz iletişim denir. Sözsüz mesajlar insanin evrimsel gelişimindeki ilk anlatım biçimidir. Albert Mehrabian beden, ses ve sözcüklerin iletişimi ne kadar etkilediğini belirlemek için yaptığı araştırma sonunda; bedenin % 55, sesin %38, sözcüklerin % 7 oranında etkili olduğu sonucuna varmıştır. Aynı amaçla gerçekleştirdiği araştırmasında Ken Cooper, iletişimde bedenin % 60, sesin % 30, sözcüklerin ise% 10 oranında etkili olduğunu bulmuştur. Sesin de sözsüz iletişim bütünü içinde yer aldığı düşünüldüğünde günlük iletişimimizde sözcüklerin yerinin sadece % 10 olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Şu halde bizler iletişim kurarken jestlerimizi, mimiklerimizi, sesimizin tonunu vb. sözel olmayan elemanları iletişimdeki yeri ortalama % 10 olan sözcükleri güçlendirmek, daha anlamlı kılmak için kullanmaktayız. Başka bir söyleyişle, gönderdiğimiz mesajlar söylediklerimizden çok daha fazla olabilmektedir.

Sözsüz iletişimin günlük iletişimde böylesine pay sahibi oluşu öğretmenlerin de bu konu üzerine önemli ölçüde eğilmelerini gerektirmektedir. Çünkü öğretim hizmetlerinin niteliğini büyük ölçüde öğretmen davranışları belirlemektedir. Öğretmen davranışlarını önemli kılan nedenlerin başında ise, bu davranışların sonuçta öğrenci davranışlarını şekillendirmesi gelmektedir. Başka bir söyleyişle, öğrencide oluşan davranışlar öğretmen davranışlarının bir yansımasıdır. Eğitilmiş kişilerin nitelikleri kendilerini eğiten kişilerin nitelikleri ile özdeş sayılabilmektedir.

Gallovvay, sözsüz iletişim konusunda yaptığı incelemelerde her eğitim sisteminin kendine özgü bir iletişim repertuvarıın olduğunu; bunların öğretmenler tarafından sınıf etkileşiminde kullanıldığını ve öğrencileri büyük ölçüde etkilediğini ortaya koymuştur.

Öğrencileriyle girdiği iletişimde sözcüklerini daha anlamlı kılmaya çaba gösteren öğretmenin sözsüz iletişimin varlığını çok iyi kavraması ve sözsüz iletişimin büyük gücünden yararlanması zorunluluğu vardır. Rosenfeld tarafından gerçekleştirilen bir araştırma sonucunda derse hazırlıklı gelen öğretmenlerin yüz ifadeleri, konuşmadaki etkinlikleri, gülümseme biçimlen, jest ve mimikleri gibi davranışlarının derse hazırlıksız gelen öğretmenlerin aynı davranışlarına oranla yaklaşık iki kat daha etkili olduğu bulunmuştur.

Kimi zaman, insanların duygularını anlamak gerçekten zordur. Kendilerine soramazsınız, çünkü ne hissettiklerini çoğunlukla söylemek istemezler, söylemek isteseler bile, çoğu kez duygularını kendileri de pek bilemezler. Bu kişilerin kafalarının içine girip ne hissettiklerini öğrenemeyeceğimize göre, yüz ifadelerine, beden belirtilerine bakarak, o anda nasıl bir duygu içinde olduklarını anlamaya çalışırız.

Yüz ifadeleri:

İnsan bedeninin en dikkat çeken yeri yüz, yüzde ise en çok dikkat çeken yer gözlerdir. İki insan arasındaki gerçek iletişim göz göze gelmekle başladığından gözlerin ve bakışın büyük bir anlam ve önemi vardır. Bir kimse gözünüze bakıyorsa size ilgi duyuyor demektir. Karşısındaki insan ya da nesneye ilgi duyan insanin gözbebekleri açılır. Öte yandan bir kimse, gözünü gözünüzden kaçırmakla, sizden bir şey saklamak durumunda olduğunu ifade edebilir. Bu nedenle karşısındakini etkilemek isteyen insanlar gözlerinin içine bakarak konuşurlar. Öğretmen, sınıf ortamında, öğrencileriyle göz göze temasını koruyarak mesajını daha etkili bir biçimde iletebileceği gibi onlardan gelecek mesajları almada ve anlamlandırmada daha etkili bir konuma gelir.

Pektas (1988) tarafından sözel olmayan öğretmen davranışlarının öğretime etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen bir araştırmanın bulgularına göre öğretmenlerin sözel olmayan davranışlarında iki önemli nokta dikkati çekmektedir. Birincisi, öğretmenler sınıfa giriş hareketi ile öğrencileri pek etkileyememekle beraber, sınıftaki ilk hareketleriyle öğrencilerle daha iyi bir iletişim ve etkileşim kurabildikleri saptanmıştır, ikincisi, öğrenciye vermek istedikleri mesajları, ses ve konuşma biçimleri kadar, yüz, kas ve göz ifadeleri kullanarak iletebildikleri gözlemlenmiştir.

Jest ve mimikler:

Yüz kaslarının anlatım amaçlı kullanımı mimikleri; baş, el, kol, bacak ve bedenin kullanımı da jestleri oluşturur. Jest ve mimikler “esas” ve “ikincil” olarak ikiye ayrılır. Esas jest ve mimikler, düşünce ve duygularımızı destekleyen, onları somutlaştıran hareketlerimizdir. Örneğin sohbet sırasında göz kırpma, başı sallama, kolları açma gibi işaret ve hareketler iletmek istediğimiz ve programladığımız bir mesajı içeren jestlerdir. Öte yandan kendiliğinden gelen ve hiç beklemediğimiz bir anda bizi yakalayan esneme ya da hapşırma gibi durumlarda bile jest söz konusudur. Esas olarak anlatıma katkıda bulunmayan ve kendiliğinden (refleksiv olarak) ortaya çıkan bu hareketlere ikincil jest ve mimik denir.

Esas jest ve mimikler; biyolojik kökenli ve temel duyguları dile getiren “anlatım jest ve mimikleri”; gelenek ve göreneklere göre olması gereken davranışların oluşturduğu “toplumsal jest ve mimikler”, ve bir öykünmeyi ya da tanımlamayı yansıtan “mimik jestler” olarak üçe ayrılır.

Anlatım jest ve mimikleri özellikle yüz ifadelerinde ortaya çıkan, biyo-psikolojik kökenli temel duyguları dile getiren hareketlerdir. Mutluluk, korku, öfke, şaşkınlık, üzüntü ve tiksinti duyguları ile ilgili bu hareketler hemen tüm insanlarda ortaktır.

Öğrencisiyle yüz yüze iletişimde olan Öğretmen, öğrencisinin yüzünde beliren ifadeleri anlamlandırmakta güçlük çekmeyecektir. Öğrencisinin yüzünde beliren olumsuz ifadenin kendisinden de kaynaklanabileceğini düşünerek verdiği sözlü ya da sözsüz tüm mesajları kendi içinde tartıp gerekirse yeni mesajlarla öğrencisinin rahatlamasına yardımcı olacaktır. Örneğin, verilen bir tanımı öğrenci anlamadığında yüzünde bir şaşkınlık ifadesi oluşur. Öğretmen bu ifadeyi yakaladığı anda ek mesajlar göndererek öğrencisine yardımcı olur. Duyarlı bir öğretmen öğrencileriyle sürekli göz temasını koruyarak onların yüz ifadelerini ve öteki sözsüz davranışlarını okumaya çalışacaktır.

Toplumsal jest ve mimikler, toplumsal gereklere bağlı olarak gösterilenlerdir. Bireyin toplumsal konumu ve rolü gereği yaptığı ve yapmak zorunda olduğu hareketlerdir. Okulda ya da okul dışında öğretmenle öğrencinin selamlaşması, öğretmen sınıfa girdiği zaman Öğrencinin ayağa kalkması, öğrenci velisi okula geldiğinde öğretmenin onu konuk kabul ederek güler yüz göstermesi vb. hareketler bu gruba girmektedir.Bunlar toplumda çok yaygın kabul gören hareketlerdir. Öğretmenlerin içinde bulundukları toplumun değerlerine ters düşecek hareketleri yapmaktan kaçınmaları gerekir. Örneğin zaman zaman yabancı filmlerde öğretmenin öğrenci karşısında ayaklarını masanın üzerine koyarak oturduğunu izleriz. Toplumumuzda böylesi bir hareket hoş karşılanmaz, kınanır. Kültürümüzde öğretmen kendi özel odasında bile öğrencisiyle bu biçimde konuşma hakkına sahip olamaz.

Bir öğrenci de öğretmen ve çoğu öğrenci tarafından hoş karşılanmayacak bir davranışı sergileyebilir. Bu onun saygısızca davranma isteğinden değil de henüz doğruyu öğrenmemiş olmasından kaynaklanabilir. Kuşkusuz ki öğretmenin buradaki görevi o davranışın kökenini araştırmak ve öğrenciye doğrusunu kazandırmaya çalışmak olacaktır.

Mimik jestler grubunda ise tiyatro oyuncularının, pandomim sanatçılarının oyun gereği yaptıkları hareketleri, taklitleri, bir olayı ya da bir eylemi anlatan şematik jestleri görmekteyiz. Öğretmen bir tiyatro oyuncusu değildir; ancak mesajını etkili bir biçimde ulaştırmak, ilgiyi ve dikkati çekmek için sınıf içerisinde neredeyse bir tiyatro oyuncusu gibi oynamak zorundadır. Zaman zaman öğretmenler çoğunlukla anlatım yöntemini kullandıkları için eleştirilirler. Acaba her öğretmen anlatım yöntemini aynı biçimde mi kullanır? Kimi monoton ve ruhsuz bir sesle anlatırken kimi de eliyle, koluyla, yüzüyle, kısacası tüm bedeniyle anlatır. Hatta anlatmaz, yaşar ve yaşatabilir.

Baş Hareketleri:

Başın yukarı, aşağı yönlere ve yanlara olan hareketleri söz konusudur. insan, kendisine yakın bulduğu ya da kendi görüşüne yakın görüş belirten kişilere doğru başıyla hafifçe yakınlaşır, uzak bulduğu ya da kendisininkinden farklı görüşler belirten kişilerden başıyla hafifçe uzaklaşır. Bu küçücük hareket, insanın gerçek duygularını ortaya koyması açısından büyük önem taşır.

Başın bu anlatım jestlerinin (=şematik bas jestlerinin) bedenin merkezinin duruşu ile birlikte değerlendirilmesi daha doğru bir fikir verir. İnsanin şematik baş jestleri oldukça çeşitlidir. Şematik jestler arasında en çok kullanılan “evet” ve “hayır” jestleridir. Yapılan araştırmalar başın yukarıdan aşağıya doğru sallanma hareketinin “evet” anlamına geldiğini, sağa ve sola sallanma hareketinin ise “hayır” anlamında algılandığını ortaya koymuştur.

Bundan başka başın şematik jestleri ile çok küçük bereketlerle karşımızdaki insanları cesaretlendirici, destekleyici ya da reddedici mesajlar veririz. Bu kısa mesajlar insan ilişkilerinde büyük önem taşırlar. Örneğin karşımızdaki kişinin söylediklerini dinlerken başımızı hafifçe yukarı kaldırmamız, konuşan kişide büyük rahatsızlık yaratır. Büyük bir olasılıkla söylediğini tekrarlamaya veya sesini yükseltmeye başlar. Buna karşılık başımızı öne doğru hafifçe sallamamız karsımızdaki kişide “anlaşılıyorum” duygusunu yaratır, rahatlık verir ve iletişimi kolaylaştırır. Öğretmenin sınıf içerisinde baş hareketlerini çok dikkatli kullanması gerekir. Öğrenci konuşmasını bitirmeden başını yukarıya doğru kaldırmaya başlayan öğretmen öğrencisinin cesaretini kırabilir. Söylemek istediğinden başka şeyleri söyleme girişiminde bulunmasına ya da gelecekte konuşmak için söz istememesine neden olabilir. Oysa konuşan toplum yaratmak için sınıf çok iyi bir laboratuardır. Öğretmenler katılmasalar bile öğrencilerin görüşlerini sonuna kadar dinleyebilmeli, katılmadıkları yönleri öğrencinin konuşması bittikten sonra açıklamalıdırlar.

Dokunma:

İnsanlar arasında yakınlık ve sevgi duygulan dokunma davranışlarıyla da dile gelir ve güçlenir. Dokunma duyumuz gelişmemiz için yeme içme kadar önemlidir. XIX. yüzyılın sonlarında XX. yüzyılın başlarında yetimhanelerde ölen çocuk oranı çok yüksekti.,o zamanki hekimlik bebeğin sadece biyolojik beslenmesine, temiz çevrede bulunmasına önem veriyor, fakat psikolojik ihtiyaçlarının olabileceğini düşünmüyordu. Yıllar sonra yapılan araştırmalar, bebeklerin gıda yoksunluğundan değil, kucağa alınıp sevilmemekten kaynaklanan çeşitli ruhsal kökenli hastalıklardan öldüğünü ortaya koydu. Bu araştırmalardan sonra, batı ülkelerinde bugün bebeğin günde birkaç kez kucağa alınıp sevilmesi, onunla konuşulması yöntemi uygulanmaktadır. Çocukların kucağa sık sık alınması yönteminin uygulanmasıyla ölüm oranında büyük bir düşme gözlenmiştir.

Öğrenci bebek değildir; ancak o da sevgiye ve yakınlığa ihtiyaç duyar. Bir öğretmenin küçücük öğrencisinin başını şefkatle okşaması o öğrenciye neler anlatmaz ki! Ne var ki her dokunma biçimi güzel duygularla ilgili değildir ve olumlu olarak algılanmaz. Birisinin omzuna elini koymak destek vermek anlamına gelebileceği gibi, bir üstünlük belirtisi de olabilir. Toplumumuzda öğretmenler, ilkokullarda öğrencilerine şefkatle daha çok dokunabilirken, öğrencinin bedensel gelişimiyle birlikte bu iletişim biçimini kullanması, kültürümüz gereği, üst sınıflara doğru giderek azalmaktadır.

Neill (1989) tarafından yapılan bir çalışmada öğretmenlerin yüz ifadelerinin ve bedensel hareketlerinin okuldaki çocukların tepkileri üzerindeki etkileri araştırılmış, gülümsemenin ve kaş çatmanın güçlü etkisi olduğu, bedenin duruşunun ve jestlerin zayıf etkisi olduğu bulunmuştur. Aynı araştırmada, dokunma ve açıklama getirici jestlerin öğrenciler tarafından olumlu, kontrol edici jestlerin ise olumsuz olarak görüldüğü belirlenmiştir.

Giyim Kuşam:

İnsanoğlu şu ya da bu biçimde, az ya da çok örtünmeye başladıktan sonra kullandığı giysiler ve süsler de toplumsal statü ile ilgili özellikler kazanmıştır. Kişinin toplumsal statüsü, onun toplumda yaptığı işler ve üstlendiği roller tarafından belirlenir. Toplumsal tabakalaşma ve farklılaşmanın olmadığı toplumlarda bile, en azından cinsiyete, yaşa, belli becerilere ve ayrılıklara göre insanlar değişik rolleri üstlendiklerinden giyim, kuşam ve süslerde bu rollere göre biçim ve anlam taşırlar. Giyim-kuşam bireyin, sözleri ve bedeni kadar, beğenilerini, o anda içinde bulunduğu ruhsal durumu, karşısındakilere verdiği önemi, değeri yansıtır. Yerine, zamanına uymayan giyim kuşam çok değerli nice sözün üstünkörü dinlenmesine ve yanlı olarak algılanmasına yol açabilir.İnsanin başka insanların karşısına mümkün olduğu kadar temiz, düzenli bakımlı ve iyi giyimli olarak çıkması; yani insanın kendine bakması, kendisine ve çevresine olan saygısının bir göstergesi olarak düşünülmektedir. Kendi bakımına ve dış görünüşüne hangi nedenle olursa olsun özen göstermeyen bir kişi, başkalarından da kendisine saygı beklemiyor anlamı verebilir. Günümüzde giyim konusunda çok büyük bir çeşitliliği yaşamamıza karşın öğretmenlerin temiz ve aşırıya kaçmayan biçimdeki giyim kuşamları çevresine ve özellikle öğrencisine olan saygısının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Dikkat etmemiz gereken, giyimimizin karşımızdakini etkilediğini bilmek ve bu etkinin toplumun hangi kesiminde nasıl olacağını önceden ve bilinçli bir biçimde saptayabilmektir.

(http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sozsuz_ilet.htm)

Çizelge 1 Öğretimsel Ortamlardaki Beden Dili Örnekleri

Anlam

Örnek Davranışlar

1. Dinlemeye Açıklık

başı  ve  vücudu  öne eğmek,  ellerini  bir araya getirmek, çenesini avucunun içine almak

2. Dostça Duygular

sık sık gülümseme,  ceket ya da  gömleğinin düğmesini açmak, göz iletişimi kurmak

3. Onaylama

saçını okşama, omuzuna dokunma

4. Derin Düşünme

burnunun üst kısmını kaşıma

5.Konuşmayı Kesmek İsteme

kulağına dokunma, işaret parmağını dudağına götürme, elini konuşanın koluna koyma

6. Düş Kırıklığı

ellerini   birbirine   vurma,   yumruğunu   masaya vurma

7. Reddetme

parmağıyla   burnuna   dokunma,   ceket  ya   da gömleğini ilikleme

8. Savunmacı Duygular

kollarını ve bacaklarını göğüs hizasında çapraz olarak tutma

9. Üstünlük

parmağıyla işaret ederek konuşma

10. Oyalama

gözlük temizleme, kalemi dudaklarına değdirme

11 .Uzak Durmak İsteme

elini kaşına koyma, başını alçaltına, ayaklarını masaya koyma

12. Etkileşimi Kesme

konuştukları insana bakmama, başını kaldırma, kişisel eşyalarını alarak ayağa kalkma

Kaynak: Davies (1981), s. 157.

(Çizelge Kaynağı: http://adana.meb.gov.tr/SAYFALAR/sinif%20ici%20iletisim.htm)

2.3 Sınıf İçi İletişim

İnsanlar sembolik mesajlarla iletişim kuran varlıklardır. İletişim, insanlar arasındaki sözel ve sözel olmayan konuşmalardır. İnsanlar iletişim yoluyla gelişirler. Bu özelliği nedeniyle iletişim tıptan işletmeye birçok alanda bilgi odağı olmuş durumdadır. İletişim, büyük ölçüde insanların ve diğer kaynakların etkileşime dayalı olan öğretim alanında özel bir önem taşımaktadır. Öğretim ortamında öğrenciler ve öğretmenler birbiriyle sözel ya da sözel olmayan yollarla etkileşimde bulunurlar. Öğretimin etkili olabilmesi iletişim süreçlerinin iyi isletilmesine bağlıdır. Bu da iletişimin, iletişim becerilerinin ve iletişim örüntülerinin iyi anlaşılmalarını gerektirmektedir. İletişim süreci şematik olarak söyle gösterilmektedir (şekil 1). Şekilde de görüleceği gibi her iletişimde mesajı ileten bir kaynak vardır. Kaynak mesajı kodlayarak göndereceği şekle sokar. Uygun bir kanal yardımıyla mesaj alıcıya gönderilir ve alıcı onu çözümler. Sınıf ortamında çok yönlü bir iletişim söz konusudur. Bazen bir öğrenciye gönderilen mesaj bir başka öğrenci üzerinde daha etkili olabilir. Ayrıca öğrenci-öğrenci iletişimi de çok yoğundur ve bu aynı anda birçok duygu ve düşünce harekete geçtiği için dersin akışını etkiler.

Kuşkusuz her zaman mesajlar gönderildiği gibi anlaşılmaz. Sık sık yanlış anlamalar ortaya çıkabilir, örneğin, öğretmenin görüşünü almak ya da konuşma fırsatı vermek için soru yönelttiği bir öğrenci, öğretmenin kendisini küçük düşürmek için soru sorduğunu düşünebilir. Bu durum kaynağın duygu ve düşüncelerini uygun iletişim biçimine çevirememesi, doğal davranmaması, alıcının gönderilen mesajı çözümleyememesi vb. nedenlerden kaynaklanıyor olabilir. Bu, tarafların etkili iletişim becerilerinden yoksun olması demektir. Bu açıdan etkili iletişim becerilerinin neler olduğu üzerinde durulmasında yarar görülmektedir.

(http://adana.meb.gov.tr/SAYFALAR/sinif%20ici%20iletisim.htm)

2.4. Etkili İletişim Becerileri:

Etkili iletişim becerilerinin başında etkili konuşma becerileri gelmektedir. Etkili konuşma ise bakışlar, ses tonu, konuşma hızı, sesin yüksekliği, konuşma sırasında takınılan tavırlar vb. birçok etkenden etkilenir. Etkili bir konuşmada yapılması ve yapılmaması gerekenler ;

Konuşma için bir amaç seçiniz.

Ne söyleyeceğinizi hazırlayınız ve planlayınız.

Endişelerinizi coşku ve göz iletişimi ile yok ediniz.

Sözcükleri değil düşüncelerinizi düşününüz.

Sesinizin yüksekliğini ayarlayarak otorite kurunuz ve günlük konuşmadan daha ağır bir tonda konuşunuz.

Ayrıntılara girmeyiniz. Vurgulamak istediğiniz noktaları netleştiriniz.

Dinleyicilere tepegöz, saydam, not vb. bakabilecekleri malzemeler sağlayınız.

Bütün rahatsız edici tavırlardan kurtulunuz.

Gösterişten kaçınınız.

Dinleyiciye dinleme dışında yapabileceği bir şeyler sununuz.

Somut ve sinirli olunuz. Ana noktaları örnek ve gözlemlerle güçlendiriniz.

Kaynak: Davies (1981), s. 151.

Etkili konuşmanın yanı sıra Schmuck ve Schmuck (1983), empati kurmanın etkili bir iletişimin temeli olduğunu belirtmektedirler. Empatinin artması saldırganlığın azalması demektir. Bu düşünceden hareketle Schmuck ve Schmuck (1988), kaynak ve alıcı durumundaki kişilerin sağlıklı diyaloglar kurma aracı olarak kullanabilecekleri şu becerilerin öğrenilmesinde yarar görmektedirler .

Çizelge 2

ALMA BECERİLERİ

GÖNDERME BECERİLERİ

DÜŞÜNCELER

Düşünceleri kendi sözleri ile ifade etme

Net açıklamalar yapma

DAVRANIŞLAR

Diğer davranışlarını betimleme

Kendi davranışlarını betimleme

DUYGULAR

İzlenimleri kontrol etme

Duyguları tanımlama

Alma Becerileri:

Düşünceleri Kendi Sözleriyle İfade Etme, başkalarının söylediklerinin kişinin kendi ifadeleriyle anlatılmasıdır.

Diğerinin Davranışını Betimlemek, alicinin kaynağın davranışlarını yarim kalmadan, arkasındakileri ön plana çıkarmadan tanımlamasıdır. Örneğin, öğrenciye “dersin başından beri konuşulanları dinlemeyip elindeki dergiyi okuyorsun” demek yerine “zaten hiç dersi dinlemezsin” demek bizim onunla ilgili yargımızı da içermektedir.

İzlenimleri Kontrol Etme, alıcının karşıdakinin duyuşsal durumunda neler algıladığını tanımlamasıdır. Örneğin, öğretmen öğrenciye “bugün üzgün görünüyorsun, canın bir şeye mi sıkıldı?” biçiminde sorulacak bir soru onu suçlamaktan çok onu anlamaya çalışıyor olduğunu göstermektedir.

Gönderme Becerileri:

Net Açıklamalar Yapmak, bir başkasına mesaj göndermedeki en önemli beceridir. Bir açıklamanın alıcı tarafından kendi ifadeleriyle özetlenebilmesi onun netliğini yansıtır.

Kendi Davranışını Betimleme, kaynağın belli bir durumda nasıl davrandığını açıklamak içindir. Bunun birincil amacı kendisiyle ilgili bilgi vermek, ikincil amacı ise, başkalarıyla sempati kurmaktır.

Duyguları Betimleme, belki de en az kullanılan iletişim becerisidir. Duyuşsal mesajların gönderilmesiyle ilgilidir.

Dönüt (Geribildirim) ise, karşılıklı bir süreçtir. Bir kişinin diğerinin davranışının etkileriyle ilgili mesaj göndermesidir Schmuck ve Schmuck’un (1988) saptadığı etkili iletişim becerilerinde tarafların net olması, kendisinin ve karşısındakinin davranışlarını betimlemeye çalışması dikkati çeken özelliklerdendir. Bu özellikler Anderson’in (1991) sınıfta etkili iletişimin kurulması için getirdiği önerilerde de yer almaktadır. Anderson önerilerini a) bilgi verme ve açıklama yapma, b) soru sorma, c) dönüt olmak üzere üç boyutta toplamıştır. Anderson’in (1991) önerileri söyle özetlenebilir:

1. Öğrencilere sunulan bilgi ve açıklamalar net ve anlaşılır olmalıdır. Bunun için şu teknikler kullanılabilir:

Dersin genel bir çerçevesini çiziniz, konunun ayrıntıları ya da önemsiz noktaları üzerinde odaklaşmak yerine geniş bir resmini çiziniz.

Gerektiği zaman özellikle zor kavramları açıklarken tekrarlama yapınız.

Konuyu dağıtmaktan kaçınınız ve konuya odaklasınız.

Zaman zaman sorularla ya da bazı işler yaptırarak öğrencilerin anlama düzeylerini saptayınız.

Ana noktaları açıklarken çeşitli örnekler veriniz ve öğrencilerin soyut kavram ve düşünceleri anlamalarına yardim ediniz.

Öğrencilere önemliyle önemsizi ayırt etmeyi öğretebilmek için nerelerin önemli olduğunu söyleyiniz.

Açıklamalarınızda net terimler kullanınız.

Yeni öğrenilenlerle öncekilerin ilişkilendirilmesine yardim edecek net kavramlar kullanınız.

2. Hem gösterip hem açıklamak yalnız birisini yapmaktan daha iyidir.

3. Sınıfta soru sormanın iki ana amacı öğretmenler tarafından iyi anlaşılmalı ve bu iki amaca uygun soru sorma teknikleri kullanılmalıdır. Soru sormanın amaçlarından biri; öğrencilerin anlayıp anlamadığına bakmak, diğeri ise, öğrenciyi düşünmeye sevk etmektir.

4. Öğrencilere yanıtlarıyla ilgili dönüt verilmeli ve yanlışlar düzeltilip doğrular pekiştirilmelidir.

Sonuç olarak öğretimin etkili olmasında iletişimin merkezi bir rol taşıdığı, bunun için öğretmenlerin etkili iletişim becerilerine sahip olması ve bunları öğrencilere de kazandırmaya çalışması gerektiği söylenebilir.Öğretmenlerin bu becerilere sahip olması (a) öğretmen adaylarının etkili iletişim kurup kuramadığına bakılarak ve etkili iletişim kuranlar tercih edilerek, ve (b) öğretmenleri etkili iletişim becerileri konusunda yetiştirerek sağlanabilir.

(http://adana.meb.gov.tr/SAYFALAR/sinif%20ici%20iletisim.htm)

2.5. İletişim ve Öğrenme İlişkisi

        Öğrenme yaşantı ürünü ve nispeten kalıcı izli davranış değişmesi olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımı açarak anlatmaya çalışalım. İletişim işlemi sonunda, kaynağın gösterdiği mesajın, alıcının beyin hücrelerinde bıraktığı izler, yani yaşantı, alıcının davranışlarında kalıcı izli bir değişme oluşturuyorsa, daha doğrusu, belli bir uyarıcı halinde alınan mesaja, alıcı tarafından gösterilen ilk davranış, bu uyarı tekrarlandığı zaman değişiyorsa, bu alıcının, kaynağın gönderdiği mesajın yardımıyla bir şeyler öğrenmiş olduğunu gösterir. Bir öğrenmenin olduğunu kesin olarak söyleyebilmemiz için, daha tekrarlanacak olan aynı uyarıcıya, alıcının, hep aynı şekilde davranması şarttır. Bu nedenle, öğrenmeyi, belli uyarıcılara belli davranışlar gösterme alışkanlığının oluşumu olarak da düşünebiliriz.Tabii, her zaman bir tek mesajla bir davranış değişmesi oluşturmak olanaklı değildir. Çoğu zaman, bir davranış değiştirilmesinin oluşturulması, yani herhangi bir şeyin öğretilebilmesi, birden çok mesajın peş peşe gönderilmesiyle gerçekleşebilir. Şu halde, öğrencilere bir şeyin öğretilmesi onların çoğu zaman birden çok yaşantı geçirmelerini gerektirmektedir. Kısaca, öğrenme iletişim sırasında alıcıda bir davranış değişikliğinin oluşmasıdır. İletişim işleminin, alıcının beyninde geçen bir parçasıdır. Bu nedenle öğrenmenin iletişimden ayrı olarak düşünülebilmesi olanaksızdır. Öyleyse, iyi bir öğrenme iyi bir iletişim ürünüdür denilebilir. Diğer taraftan öğrenmenin önemli ürünlerinden biri kavramlardır. Ana rahminde iken çevremizle etkileşimde bulunmaya, yani yaşantılar geçirmeye başlarız. Bu etkileşim, dünyaya geldikten sonra hızlanır. Davranışlarımızda durmadan değişmeler olur, her gün yeni şeyler öğreniriz. Zamanla geçirilen bazı yaşantıların, çevrede yer alan aynı yada benzer eşya veya olgulara ait olduğunu anlarız. Bunun sonucu zihinde aynı ya da benzer eşya veya olgulara ait yaşantı izleri arasında ortak yönleri nedeniyle ilişki örüntüleri kurulmaya başlanır. Böylece ortak yönleri olan eşya ve olgu guruplarının her biri için bir kavram oluşmaya başlar. Her kavram, her eşya veya olgu gurubu için zihinde tutulan yaşantı izlerinin ortak yönleri arasındaki ilişki örtüsünün ifadesi olan bir genelleme, bir soyutlamadır.

(şekil 3.Yaşantı ve Kavramların Birbiriyle İlişkisi )

Yukarıdaki şekli şöyle açıklayabiliriz: Örneğin iki yaşındaki bir çocuk konuşmaya başlayınca her yeni sözcüğü, zihninde gelişmiş yada gelişmekte olan bir kavramın sembolü olarak öğrenmeye başlar. Çocuklarda ilk gelişen kavramlar,yakın çevrelerinde beş duyu organlarıyla erişebildikleri somut cisimlerin veya olguların somut kavramlarıdır. İlk zamanlarda pek az sayıda ve somut olan bu kavramlar gittikçe çoğalır. Aynı zamanda soyutlaşmaya başlar. Çocuk yaşı ilerledikçe, daha önceden geçirmiş olduğu yaşantıların algı izlerine ve onlar yardımıyla oluşturmuş olduğu somut kavramlara dayalı olarak, gerek az sayıda duyu organına hitap eden somut yaşantılardan yararlanarak yeni şeyler öğrenir ve daha soyut kavramlar geliştirmeye başlar.

(http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/ ilet_ve_ogr_iliskisi.htm)

2.6. İletişim Engelleri

               İletişim engelleri, bir mesajın verilmesini ve alınmasını olumsuz yönde etkileyen tüm faktörlerdir.Önceki bölümlerde iletişim sürecinin öğeleri tartışılırken yeri geldikçe sağlıklı bir iletişim için dikkat edilmesi gereken noktalara değinilmeye ve yapılması gerekenler önerilmeye çalışıldı. Bir an için bu önerilerin yerine getirilemediğini düşünürsek iletişim engelleri karşımızda belirecektir. Bu nedenle önceki sayfalarda yazılanların burada ayrıntılı olarak yinelenmesi yerine, hatırlatmalarda bulunulması tercih edilerek sınıfta iletişim engelleri oluşturabilecek bazı faktörler aşağıda kısaca verilmektedir.

Sınıfta İletişim Engeli Oluşturan Faktörler:

Öğretmen ve/veya öğrencinin;

iletişime girme amacını tam olarak algılayamaması,

Bedensel ya da psikolojik bir özü re sahip olması,

Barınma, beslenme ihtiyaçlarını yeterince karşılayamaması,

Birbirlerine güvenmemesi,

Güvenli bir gelecek garantisinin olmaması,

Ortak yaşantı alanlarının az olması,

Sevip, sevilmemesi; sayıp, sayılmaması.

Kaynak olarak öğretmenin;

Öğrencilerini iyi tanımaması,

Alanında yeterli bilgi birikimine sahip olmaması,

Öğrenciler tarafından inanılır, güvenilir ve çekici bulunmaması,

Derse hazırlıksız girmesi,

Mesajlarını, Öteki öğretim ortamlarına ve gerekli örneklere yer vermeden bol bol sözcükler kullanarak sürekli anlatıma dayalı biçimde sunmaya kalkışması,

Sözcüklerini seçerken öğrencilerin geçire geldiği yaşantıları dikkate almayıp, anlamların karıştırılmasına ve hatta bazen öğrencilerin hiç duymadıkları sözcükleri de kullanıp hiç bir şeyin algılanmamasına neden olması.

Öğrencileri derse çekecek ve katacak yöntem ve teknikleri kullanamaması.

Alıcı olarak öğrencinin;

O sınıfta bulunma amacının farkında olmaması,

Sık sık hayal kurup, kendisini bilerek dersin dışına itmesi,

İşlenen konularda kendisi için kullanabileceği bir çıkar, bir zenginlik görmemesi,

Öğretmenin mesajlarına tepkiler verme sorumluluğundan kaçması.

Öğretme-öğrenme ortamı olarak sınıfın;

Oturma yerleri ve oturma düzeninin rahatsızlık vermesi,

Havasız, pis, rutubetli, ışıksız, soğuk ya da aşın sıcak olması.

Araç ve gereçlerin

Öğrenci düzeyine uygun olmaması.

Görüntüyü ve/veya sesi iyi vermemesi, kullanılamayacak ölçüde bozuk olması.

Yeterli sayıda ya da hiç bulunmaması.

Bunların dışında sayabileceğimiz başka etmenlerde şunlardır:

1. Emretme-yönetme:

“Yapman gerekir, yapacaksın”.

Bunlar korku ya da aktif direnç yaratabilir, söylenenlerin tersini dinlemeye davet edebilir.

2. Ahlak dersi verme, vaat etme

“yapmalıydın”, “senin sorumluluğun”, “şöyle yapmak gerekir …”

Zorunluluk ya da suçluluk duyguları yaratır, çocuğun durumun daha şiddetle savunmasına yol açabilir.

3. Öğüt verme,çözüm getirme, fikir verme

Ben olsam…, “sana şunu önereyim” çocuğun kendi sorunların çözmekten aciz olduğunu ima eder.

4. Yargılama, eleştirme, suçlama

“olgunca düşünmüyorsun… “sen zaten tembelsin”

Yetersizlik, aptallık, yanlış değerlendirme anlamı taşır.

         Görüldüğü gibi öğretme-öğrenme sürecinde kişilerden ya da öteki ortamlardan kaynaklanan yetersizlikler, eksiklikler, yokluklar hep iletişim engeli olarak belirmektedir; ancak, tüm bu yetersizliklere, eksikliklere ve yokluklara rağmen sınıfta öğretmen de vardır, öğrenci de vardır.Sınıftaki bu ikili, olası tüm iletişim engellerine rağmen iletişim kurmak zorundadırlar. Öyleyse, iletişim engellerinin bilinmesi ve varlığının hissedilmesi; iletişimden vazgeçmek için ya da sorumlu tutulacağımız sağlıksız iletişim için sığınaklarımız değil, daha etkili olabilmek için yaratıcılığımızı harekete geçirecek dürtülerimiz olmalıdır.

(http://www.ogretmenlersitesi.com/yazi/arsiv/diger18.htm)

KAYNAKÇA

Öğretmenlik Mesleğine Giriş (Marmara Üniversitesi Yayınları)

Doç. Dr. Semra Ünal

Doç. Dr. Sefer Ada

Öğretme Sanatı

Özcan Demirel

http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sinifta_ilet_ort.htm

http://www.ogretmenlersitesi.com/yazi/arsiv/diger18.htm

http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/ ilet_ve_ogr_iliskisi.htm

http://adana.meb.gov.tr/SAYFALAR/sinif%20ici%20iletisim.htm

http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sozlu_ilet.htm

http://www.firat.edu.tr/sanalunv/otmg/sozsuz_ilet.htm

http://www.bizimsahife.com/gbahcesi/gb.egitimde_iletisimin_onemi_15.htm

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İçinde Yaşadığımız Doğa

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DOĞA

CANSIZ DOĞADA NELER VAR ?

İçinde yaşadığımız doğa canlı ve cansız varlıklardan oluşur. Bu varlıkların sayısı oldukça çoktur. Doğan , gelişen , büyüyen , kendisine benzer yavrular oluşturan ve ölen varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlar hayvanlar ve bitkiler canlı varlıklardır. Doğmayan , büyümeyen , çoğalamayan , bir etki olmadan hareket edemeyen varlıklar ise cansız varlıklardır. Taş , toprak , kağıt , masa , hava , su cansız varlıklara örnektir.

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Hiçbir canlı çevresinden ve diğer canlılardan uzak ve bağımsız yaşayamaz.

HAVASIZ YAŞANMAZ.

Canlıların yaşayabilmesi için hava , su ve besin gereklidir. Besin ve su olmadan bir süre yaşanabilir. Hava olmadan bitki , hayvan ve insanların yaşaması imkansızdır. Ay ve diğer gezegenlerde yaşam olmamasının sebebi havanın bulunmamasıdır. Yaşadığımız her yer hava ile kaplıdır. Dünyamızı çevresini saran bu hava tabakasına

“ atmosfer ” adı verilir . Havanın canlılar için ne kadar önemli olduğunu basit bir deneyle anlayabiliriz. Ağzımızı ve burnumuzu kapatarak , soluk almadan durmaya çalışalım . Bir süre sonra zorlanmaya başlarız. Çünkü havasız yaşanmaz. Akarsu , göl ve denizlerde yaşayan canlılar suyun içinde bulunan havayı solurlar ve yaşantılarına devam ederler. Bu da suyun içinde de hava olduğunu gösterir.

Hava yaşamamız için gerekli olan en önemli maddedir. Hava , bitkiler ve hayvanlar içinde aynı derecede önemlidir. Havada oksijen ve azot gazları bulunur. Bu gazların dışında başka gazlar da vardır . Solunum olayı için oksijen ve azot gazları önemlidir. Havada bulunan oksijen gazının solunum için ayrı bir önemi vardır . Canlıların soluduğu havanın temiz olması gerekir. Havanın temizliği içinde bulunan oksijen gazının fazlalığı ile ilgilidir. Temiz hava demek bol oksijen demektir.

Ayrıca günlük yaşantımızda havanın itme ve çekme gücünden yararlanırız. Deniz ve hava taşıtları , yel değirmenleri havanın itme gücüyle çalışır.

HAVA OLAYLARI ( RÜZGAR , FIRTINA , KASIRGA , TAYFUN , HORTUM )

Hava sıcaklığı sürekli olarak değişir. Ilık , sıcak ve soğuk olabilir. Bunun türlü nedenleri vardır . Dünya Güneş’in çevresinde dönerken , güneş ışınları Dünya’mıza bazen dik bazen de eğik olarak gelir. Dik olarak gelen ışınlar yeryüzünü daha fazla ısıtır. Eğik olarak gelen ışınlar ise daha az ısıtır. Yeryüzünün Güneş’ten gelen bu farklı ölçülerde ısı almasından mevsimler oluşur. Hava sıcaklığı gün içinde de değişir. Sabah ve akşam saatlerinde güneş ışınları eğik geldiği için yeryüzü çok ısınmaz. Öğle saatlerinde güneş ışınları dik geldiği için sıcaklık artar.

Hava sıcaklıklarındaki bu değişmeler hava olaylarını oluşturur. Rüzgar , tayfun , fırtına , kasırga ve hortum yaşantımızda karşılaştığımız hava olaylarındandır. Şimdi bu hava olaylarının nasıl oluştuğunu öğrenelim.

RÜZGÂR : Dünyamızı saran hava tabakası ağırlığı nedeniyle yeryüzüne bir kuvvet uygular . Buna kuvvete hava basıncı denir. Isınan hava yükselir. Bu nedenle yeryüzüne yaptığı basınç azalır. Fakat yeryüzünün her yerinde sıcaklık farkı aynı değildir. Hava sıcaklığının düşmesi durumunda ise havanın yeryüzüne yaptığı basınç artar. Bu durumda ısınan hava ile soğuk hava sürekli yer değiştirir. Yani ısınan bölgeler ile soğuk bölgeler arasında sürekli bir hava akımı vardır . Bu hava akımına rüzgâr adı verilir . Hafif esen rüzgara yel denir. Şiddeti fazla değildir. İnsanlar rüzgârlara değişik adlar vermişlerdir. Örneğin ülkemizde değişik yönlerden esen rüzgârlar vardır. Bunlar yıldız , lodos , poyraz , karayel gibi .

FIRTINA : Kimi rüzgârlar çok şiddetli olur. Saatteki hızı 100 – 110 km yi bulan rüzgârlara fırtına adı verilir. Fırtına farklı sıcaklıktaki hava kütlesinin çarpışmasıyla oluşur. Fırtınalar büyük zararlara neden olabilir. Yerleşim alanları ve insanlar zarar görür. Fırtınalar farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bazı fırtınalar şiddetli yağmur , kar ve dolu getirebilir. Bu durumda fırtınanın zararları daha da artar.

KASIRGA : Kasırga fırtınanın çok şiddetli halidir. Saatteki hızı 300 km yi bulan yağmurlu fırtınalara kasırga adı verilir . Kasırgalar genel olarak büyük can ve mal kaybına neden olur . Kasırgalar geniş alanları etkileyebilir. Amerika kıtasının güney ve orta bölümlerinde görülür. Kasırgalar deniz suyu sıcaklığının 27 dereceden fazla olduğu sıcak denizlerde görülür.

TAYFUN : Büyük Okyanus’un batısında ve Çin Denizinde görülür. Şiddetli kasırga anlamına gelir. Tayfunlar yerleşim bölgelerinde yapıların bir bölümünün yıkılmasına yol açar.

HORTUM : Sıcak ve nemli hava ile soğuk havanın şiddetle yer değiştirmesi sırasında dönen rüzgarlar oluşur . Bu rüzgârlara hortum adı verilir. Hortum genel olarak şiddetli fırtınalar sırasında meydana gelir. Hortumlar ağır cisimleri bile yerden kaldıracak kadar güçlü olabilir. Genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas ve Illionis eyaletlerinde görülür.

HAVA OLAYLARININ CANLILARA ETKİSİ

Rüzgar , fırtına , kasırga , tayfun ve hortum gibi hava olayları canlılara üzerinde olumsuz etkiler yapar. Normal şiddette esen rüzgarın olumsuz bir etkisi olmaz . Şiddetli rüzgârlar ise verimli toprakları sürükleyerek erozyona sebep olur. Kayaları aşındırarak , parçalar.

Fırtına , tayfun , kasırga ve hortum gibi hava olayları ise büyük zararlara yol açabilir. Bu hava olayları sonucunda su baskınları , sel felaketi olur. Ekili araziler zarar görür. Binalarda hasarlar meydana gelir. Hava , deniz ve kara ulaşımı durur. Ölümler ve yaralanmalar görülür. Şehrin telefon , elektrik ve su şebekeleri zarar görür.

İnsanlar sıcaklık değişiminden etkilenmemek için mevsimlere göre giyinirler. Hayvanların bazı mevsimlerde derilerinin renginin ve kalınlığının değişmesi , tüy dökmeleri , göç etmeleri ve kış uykusuna yatmalarının sebebi ise bu sıcaklık değişikliklerinden zarar görmemeleri içindir.

HAVA DURUMUNUN GÖZLENMESİ

Hava durumunu inceleyen bilim dalına meteoroloji adı verilir. Hava tahminleri günlük yaşantımız için çok önemlidir. İnsanlar , gelecekteki hava koşullarına göre kendilerini hazırlar. Hava , deniz ve kara ulaşımında hava durumuna göre önlemler alınır. Tarımla uğraşan çiftçiler ürünlerini ekerken , biçerken , ilaçlama yaparken yada ürününü toplarken hava durumu ile ilgili tahminleri göz önüne almak zorundadır.

Meteoroloji uzmanları hava olaylarını gözleyerek , gelecekteki hava olayları hakkında tahminler yaparlar . Günümüzde bu uzmanlar hava tahminleri yapmada çok gelişmiş araçlardan yararlanmaktadır. Bu uzmanlar havanın sıcaklığını , rüzgarın hızını , gökyüzünde hareket halinde olan bulutları gözlemleyerek hava tahmini yaparlar. İnsanlar da bu tahminleri radyo ve televizyon aracılığı ile öğrenerek , günlük yaşantılarını gelecekteki hava durumuna göre ayarlar.

SU YAŞAMDIR

SUYUN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ

Yeryüzündeki bütün canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için suya ihtiyaçları vardır. İnsan vücudunun büyük bir bölümünü su oluşturur. Kanımızın yüzde doksanı sudur. Yediğimiz besinler suda eridikten sonra sindirilir. Bitkiler de kendileri için gerekli besinleri kökleri vasıtayla suda erimiş olarak alır. Canlıların kullandıkları sular yer altı ve yer üstü su kaynaklarından elde edilir. Bu sular baraj yada göllerde biriktirilerek içme suyu olarak kullanılır. Günümüzde kirli atıklar sularımızı kirletmektedir. Bu da canlıları olumsuz yönde etkiler . Birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur.

SUYUN DOĞADAKİ ÇEVRİMİ

Doğada su ; katı , sıvı ve gaz olmak üzere üç halde bulunur. Yeryüzündeki sular güneş ışınlarının etkisiyle ısınarak buharlaşır ( gaz haline döner ) . Buharlaşan su yükselerek bulutları oluşturur. Bulutlar gaz halinde bulunan sudan başka bir şey değildir. Bulutlar rüzgârın etkisiyle hareket ederken , soğuk bir hava tabakasına rastladıklarında tekrar sıvı hale döner ( yoğunlaşma ) ve yağmur olarak yeryüzüne yağar . Buna suyun yer ile gök arasında dolanımı denir .

SUYUN DOĞADA BULUNUŞ BİÇİMLERİ

Dünyamızı saran hava tabakasındaki su buharının soğuyarak hal değiştirmesi sonucu yağmur , kar , çiğ , kırağı denilen yağış biçimleri ortaya çıkar. Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

YAĞMUR : Bulutları oluşturan su buharının soğuyarak gaz halinden , sıvı hale geçmesi sonucu yağmur damlacıkları oluşur .

KAR : Havanın soğuk olduğu günlerde su damlacıklarının katı duruma geçerek erimeden yere düşmesi olayına kar yağışı adı verilir.

DOLU : Yağmur damlalarının kuvvetli esen rüzgârla , daha soğuk hava tabakalarına itilerek donması olayına dolu adı verilir. Dolu taneleri kar tanelerine göre daha büyük ve daha serttir. Bunun sebebi yağmur taneciklerinin hızlı bir şekilde katı hale dönüşmesidir.

ÇİĞ : Havadaki su buharının gecenin serinliği ile bitkiler üzerinde sıvı hale geçmesi olayına ( yoğunlaşmasına ) çiğ adı verilir.

KIRAĞI : Çiğ taneciklerinin soğuk gecelerde donarak , yeryüzünde ince bir kar tabakası oluşturmasına kırağı denir.

SUYUN DOĞADA BULUNDUĞU ORTAMLAR

Dünyadaki sular yeryüzü ve yer altı suları olmak üzere ikiye ayrılır. Denizler , göller , nehirler , dereler ve benzerleri yeryüzü sularını meydana getirirler. Kaynaklar , artezyenler kaplıcalar ise yer altı sularını oluştururlar . Şimdi bunlar hakkında bilgiler edinelim

YERALTI SULARI :

Yer kabuğunu oluşturan toprak ve kayaların yapısı birbirinden farklıdır. Yerkabuğunun bazı bölümleri suyu geçiren bazı bölümleri ise geçirmeyen yapıdadır. Yağmur suları suyu geçiren tabakalardan geçerek yerin derinliklere kadar iner. Bu su , suyu geçirmeyen bir tabaka ile karşılaşırsa orada birikmeye başlar. Böylece yer altı su yatakları oluşur. Bu su yataklarının bulunduğu bölgelere kuyular açılarak , yer altında bulunan sular yer yüzüne çıkarılır ve çeşitli amaçlarla kullanılır.

KAYNAK SULARI :

Eğimli arazilerden veya dağ eteklerinden kendiliğinden yer yüzüne çıkan suları kaynak suları adı verilir.

ARTEZYENLER :

Yüksek bölgelere ( dağ ve tepeler ) yağan yağmur ve kar suları , suyu geçirmeyen iki tabaka arasına sıkıştığı zaman orada birikir ve sıkıştıkları bölgeye basınç ( kuvvet ) uygularlar. Bu tip yerlerde açılacak kuyular sayesinde yer altında bulunan sular kendiliğinden yer yüzüne doğru fışkırır. Açılan bu kuyulara artezyen kuyuları adı verilir.

Kullandığımız suların çoğunu yer altı sularından sağlamaktayız. Bu yüzden yer altı su kaynaklarını çok dikkatli kullanmak zorundayız. Bu kaynaklar kirletilmezse uzun yıllar sağlıklı içme suları elde edebiliriz. Yer altı sularının yetersiz olduğu bölgelerde özellikle büyük şehirlerde barajlardan ve göllerden içme suyu elde edilir. Dağlardan ve ormanlardan çıkan kaynak suları da oldukça temizdir. Bu kaynakların uzun yıllar kullanılması için önlemler alınmalı , yer altı ve yer üstü su kaynaklarının bulunduğu bölgeler yerleşime kapatılarak korunması sağlanmalıdır.

DOĞA ve TOPRAK

Toprak ; üzerinde ve içinde bitkilerin , hayvanların yaşadığı , beslendiği , barındığı doğanın cansız bir parçasıdır. Canlıların ihtiyaç duyduğu besin maddeleri toprakta bulunur. Bitkiler toprakta bulunan maddeleri kullanarak kendi besinlerini yaparlar .

Toprak kayaların ufalanarak , parçalanmasıyla oluşur. İçine bitkisel ve hayvansal atıkların karışmasıyla verimli hale ( tarım yapılabilecek hale ) gelir. Yeryüzünün çeşitli bölgelerinden alınacak topraklar incelenirse bunların birbirinden farklı olduğu görülür. Toprağın içinde kum , kil , kireç ve humus denilen maddeler bulunur. Toprak içinde bulundurduğu bu maddelere göre adlandırılır. Örneğin yapısında bol miktarda kil bulunan toprağa killi toprak , kireç bulunan toprağa da kireçli toprak adı verilir.

Karada yaşayan canlılar için toprağın önemi çok büyüktür. Köyler , şehirler , dağlar , nehirler toprak üzerindedir. Toprakların bir bölümü yerleşim alanı , bir bölümü tarım alanı bir bölümü ise orman ve otlaklarla kaplıdır. İnsanlar kendileri için gerekli besinleri toprakta yetiştirirler. Toprak aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar içinde besin kaynağıdır.

Sonuç olarak toprak canlılar için bir yaşam kaynağıdır. Yeryüzünde 5 cm kalınlığında bir toprağın oluşabilmesi için yaklaşık 4.000 – 5.000 yıl geçmesi gerekir. Bu da toprağın ne kadar değerli bir varlık olduğunu gösteriyor. Bu kadar uzun zaman içinde oluşan toprağı korumazsak kısa sürede kirlenir ya da yok olur.

HAVA , SU , KARA ORTAMLARI ve BARINDIRDIKLARI CANLILAR

Çevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için gereklidir.

Bitki ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri yapamazdı.

Canlılar içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye dönüşür.

Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün değildir.

Yeryüzünde canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara örnektir.

DOĞADA YAŞAYAN CANLILAR

CANLI VARLIKLARI , CANSIZ VARLIKLARDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

Canlı varlıkları cansız varlıklardan ayıran bir takım özellikler vardır. Bunlar :

Canlı varlıklar doğar , beslenir , büyür , çoğalır ve ölürler . Cansız varlıklarda böyle bir özellik yoktur.

Canlı varlıklar hareket ederler. Hayvanlar yer değiştirerek hareket eder , bitkiler ise ışığa , suya doğru yönelirler cansız varlıklar hareket edemezler.

Canlı varlıkların belli bir şekli ve büyüklüğü vardır. Bu şekil ve büyüklük canlı türüne göre çeşitlilik gösterir. Cansızların belli bir şekil ve büyüklüğü yoktur.

Bütün canlılar soylarının devamı için ürerler. Cansızlarda böyle bir özellik yoktur .

HAVA , SU , KARA ORTAMLARI ve BARINDIRDIKLARI CANLILAR

Çevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için gereklidir.

Bitki ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri yapamazdı.

Canlılar içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye dönüşür.

Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün değildir.

Yeryüzünde canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara örnektir.

TANIDIĞIMIZ CANLILARDA HANGİ ORTAK ÖZELLİKLER VAR ?

Canlı varlıkların tümünde görülen canlılık özelliklerine canlıların ortak özellikleri denir. Beslenme , büyüme , hareket etme , solunum , boşaltım , çoğalma ve hücrelerden oluşma bütün canlılarda bulunan ortak özelliklerdendir. Şimdi bunları sırasıyla inceleyelim.

CANLILARDA BESLENME :

Besinler , canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereklidir. Bütün canlılar büyüyüp , gelişmek , hareket etmek ve çoğalmak için beslenirler. Bütün bunlar için gereken enerji yenen besinlerden sağlanır.

Bitkiler besinlerini kendileri yaparlar. Suda erimiş olarak bulunan besin maddelerini kökleri ile toplarlar , güneş ışınlarının yardımıyla bunları yapraklarında besine dönüştürürler. Hayvanlar ise hazır besinlerle beslenirler . Hayvanların bir kısmı otla , bir kısmı etle , bir kısmı ise hem ot hem de etle beslenirler . Ot yiyerek beslenen hayvanlara otobur , etle beslenen hayvanlara ise etobur adı verilir.

Sığır , koyun , keçi , tavşan , at , eşek , geyik , fil , zürafa gibi hayvanlar otla beslenir. Kartal , aslan , çakal , kurt , balıkçıl kuşlar gibi hayvanlar ise etle beslenir. Böceklerin bir bölümü , yılan , kaplumbağa , kertenkele , maymun , ayı gibi hayvanlar ise hem ot hem de etle beslenir.

Tavuk , ördek , hindi , güvercin , gibi hayvanlar otla ( bitkilerle ) bazı durumlarda ise böcek ve solucan gibi hayvanları yiyerek ( etle ) beslenebilirler.

CANLILARDA BÜYÜME ve GELİŞME

Bütün canlılar doğar , büyür ve gelişir. Büyüme canlıyı oluşturan hücrelerin sayısının artması olarak tanımlanır. Bu olay beslenme sayesinde olur.

Bitkilerin büyümesi tohumun toprakta çimlenmesi ile başlar. Çimlenen tohumlar bir süre sonra fide haline gelir. Filelerde zaman içinde yetişkin bir bitkiye dönüşür. Hayvanlar doğdukları andan itibaren gelişmeye başlar . Zaman içinde hücre sayıları artar . Hayvanlar gerekli besin maddelerini bulurlarsa daha çabuk büyürler.

Canlılar gelişerek büyüdüklerinde bir süre sonra çoğalma özelliği kazanırlar.

CANLILARDA İRKİLME

İrkilme canlı varlıkların uyarıcılara karşı gösterdiği tepkidir. Örneğin elimize bir toplu iğne batacak olsa elimizi hızla çekeriz. Bu olay bir irkilmedir. Aynı şekilde hayvanlar , ses duyduklarında bir tehlikeye uğramamak için kaçar veya saklanırlar.

CANLILARDA HAREKET

Her canlı besin bulabilmek , düşmanlarından korunmak ve rahat bir yaşam sürmek için hareket eder. Canlı varlıkların yer ve yön değiştirmelerine hareket denir. Bitkiler kökleriyle toprağa bağlı oldukları için yapraklarını , çiçeklerini ve gövdelerini hareket ettirebilir. Bitkilerin yaprakları ve dalları Güneş’e doğru , kökleri ise toprak altında suya doğru yönelir. Hayvanlar yürüyerek , koşarak , sürünerek veya uçarak hareket ederler.

CANLILARDA SOLUNUM

Canlıların hareket edebilmeleri için enerjiye ihtiyaçları vardır. Bu enerji besin maddelerinin vücutta yakılmasıyla oluşur. Canlılar solunum sırasında havadan aldıkları oksijenle hücrelerindeki besinleri yakarak , enerjiye çevirirler. Solunum olayıyla üretilen enerji hareket etmek , çoğalmak ve yaşamak için kullanılır. İnsanlarda solunum organı akciğerlerdir. Balıklar ise solungaçları ile solunum yaparlar. Bitkilerin solunum organı yapraklardır. Bazı hayvanlar ise derileri yardımıyla solunum yaparlar.

CANLILARDA BOŞALTIM

Boşaltım , vücutta oluşan zararlı maddelerin dışarı atılması olayıdır. İnsanların boşaltım organı böbreklerdir. Kanımızda zamanla oluşan vücudumuza zararlı maddeler böbrekler tarafından süzülerek dışarı atılır. Ayrıca derimizde zararlı maddelerin dışarı atılmasında terleme yoluyla yardımcı olur. Kandaki zararlı maddeler dışkı yoluyla vücut dışına atılır. Bitkiler yaprakları sayesinde zararlı maddeleri atarlar.

CANLILARDA ÇOĞALMA

Büyüyüp gelişen canlılar belirli bir olgunluğa erişince , kendilerine benzeyen yavrular meydana getirirler. Bu olaya üreme denir. Canlılar üreme yoluyla soylarını devam ettirirler. Hayvanlar yumurtlayarak veya doğurarak çoğalır. Bazı bitkiler ise tohumla çoğalırlar.

TÜM CANLILIK ÖZELLİKLERİNİN GERÇEKLEŞTİĞİ YAPI BİRİMİ HÜCREYİ TANIYALIM

Bütün canlı varlıkların temel yapı birimi hücredir. Tüm canlılar hücrelerden yapılmıştır. Canlılardaki hücre sayısı birbirinden farklıdır. Bazı canlılar bir hücreli bazı canlılar ise çok hücrelidir. Canlılardaki bütün hayati olaylar hücrede meydana gelir. Hücreler çok küçük yapılar olduğu için gözle görülmezler . Ancak mikroskop adı verilen araçlarla gözlenebilir. Canlılarda bitki ve hayvan hücresi olmak üzere başlıca iki çeşit hücre türü vardır. Bitki ve hayvan hücresi arasında bazı farklılıklar bulunur.

Bir hücrede başlıca üç bölüm vardır . Bunlar :

Hücre zarı , sitoplazma ve çekirdektir.

ÇEKİRDEK : Hücrenin yönetim merkezidir. Hücrenin çoğalması ve çekirdek tarafından yönetilir.

HÜCRE ZARI : Hücreyi çevreleyerek korur , madde alışverişini sağlar. Madde alış verişi sağladığı için geçirgen bir yapıya sahiptir.

SİTOPLÂZMA : Hücre zarı ile çekirdek arasını dolduran sıvıdır. Bu sıvı içinde hücrede çeşitli görevler üstlenen yapılar bulunur.

BİTKİ ve HAYVAN HÜCRESİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Hücre zarı , sitoplazma , koful , çekirdek bitki ve hayvan hücrelerinin her ikisinde bulunun bölümlerdir .

Bunun dışında bitki ve hayvan hücresi arasında bazı farklılıklar bulunur.

Bitki ve hayvan hücresini karşılaştırırsak şu farklılıklar görülür.

HAYVAN HÜCRESİ BİTKİ HÜCRESİ

* Yuvarlak yapıdadır. * Köşeli yapıya sahiptir.

* Tek zarlıdır. * Çift zarlıdır.

* Klorofil yoktur. * Hücreye renk veren klorofil maddesi bulunur.

* Sentrozom vardır. * Sentrozom yoktur.

* Kofulları küçüktür. * Kofulları büyüktür.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE YER ALAN TEMEL FİKİRLERİ KAPSAYAN BAZI KONULAR

AKILCILIK ve BİLİME VERİLEN ÖNEM

Akılcılık , insan aklı ile gerçekleri anlama yeteneğine inanmak demektir. Akılcılık , insanların doğru kararları vermesi , yaptıkları işlerde başarılı olmaları için sağlam fikirlere sahip olmalarını ister.

Atatürkçü düşüncenin temelinde akılcılık vardır. Atatürk , “ Akıl ve mantığın çözümleyemeyeceği mesele yoktur. ” sözüyle bunu vurgulamıştır.

Atatürkçülükte akılcılığın esası , bilim ve teknolojidir. Bilim ve teknolojinin insan hayatında önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün , “ Dünyada her şey için , medeniyet için , hayat için , başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir , fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir , cahilliktir , doğru yolda sapmaktır.” sözleri de bunu ifade eder

Bilim ve teknolojiden gereği gibi yararlanan kişi ve toplumlar mutlaka başarıya ulaşır. Çağımızda bilim ve teknolojide ileri olan toplumlar , her alanda başarılı olmuşlardır. Toplumların kalkınması ve ilerlemesi için bilim ve tekniğin toplum hayatında egemen olması gerekir. Bilimsel çalışmalar sayesinde bilgisizlik ortadan kalkar. Atatürk ,

“ İlim mutlaka cahilliği yener , o halde halkı aydınlatmak lazımdır. ” sözüyle bu düşünceyi dile getirmiştir. Burada söz konusu olan cahillik okumamış olmak değil gerçekleri bilmemektir. Nitekim Atatürk , “ Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim gerçeği bilmektir. ” sözüyle bunu açıklamıştır.

Bilgisizlik insanların ve toplumların mutlu olmasını engeller. Akıl ve mantıktan uzak zararlı inanç ve geleneklerle dolu bir sosyal hayat insanı mutsuz eder. Mutlu yaşamak için bilgisizliği yok etmek gerekir. Bunun için de bilim ve teknikteki gelişmelerle çok yakından izlenmelidir. Atatürk yaptığı her işte akılcılığı ve bilimi esas almıştır. Kurtuluş Savaşı , orduların sevk ve idaresinde bilim ve teknik esaslarına uyulması sayesinde kazanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında da temel prensip olarak akılcılık bilim ve teknik esas alınmıştır.

HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT ( YOL GÖSTERİCİ ) İLİMDİR .

Atatürkçü düşüncede yer alan “ Hayatta en hakiki mürşit ( yol gösterici ) ilimdir. ” prensibi yurdumuzun kalkınması , uygar uluslar düzeyine çıkabilmesi için bilimin rehber ( yol gösterici ) alınmasını ister. İnsanlar ve toplumlar her alanda kendilerine çağdaş bilim ve tekniği yol gösterici alırlarsa mutlaka başarıya ulaşırlar. Çünkü en gerçek yol gösterici bilimdir. Çalışmaların plânlanmasında , sorunların belirlenmesinde , çözülmesinde daima bilim esas alınmalıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yüksek Öğretim Gençliğinin Problemleri

Yüksek Öğretim Gençliğinin Problemleri

2000 yılına girdiğimiz şu günlerde toplumlar hızlı bir değişme süreci içinde bulunmaktadır. Değişen ve gelişen dünya şartlarında ülkeler ortak problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Hızlı toplumsal değişmeyi karakterize eden özelliklerden bir tanesi de eğitimin değerindeki artıştır. Eğitimin; bütünleşen dünyanın rekabetçi ortamında ülke statülerini belirlemede önemli rol oynayan faktörlerden biri olduğu göz ardı edilemez. Bundan dolayıdır ki, eğitimin mikro, makro ve mega hedeflerinin çok iyi belirlenmesi, yeterli kaynağın ayrılması, bu hedeflere ulaşmada temel ilkelerin oluşturulması, niteliği ve niceliği artırıcı tedbirlerin alınması önem taşımaktadır. Bu tedbirlerin temelinde de eğitim problemlerini ortadan kaldırma, uygun eğitim ortamını oluşturma yatmaktadır.

O zaman problem nedir?Problem öğrencilerin dertleri, üzüntüleri ve ihtiyaçlarıdır. Daha kısaca ifade etmek gerekirse, onların şikayetleridir.Aslında üzüntü ve şikayetler problemin belirtileridir(1).

Bilim ve teknolojideki gelişmelerin sosyal, ekonomik ve kültürel yapiya yansimasi, bu alandaki ve buna paralel olarak egitimdeki degişikligin ayni hizda olmamasi gençleri etkilemektedir.Bu sebeple gençligin problemlerinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak ve önemli problemleri hâline geldigi anlaşilmaktadir (2).

Burada söz konusu edilen yüksek öğretim gençliğidir. Yüksek öğretim; Millî Eğitim sistemi içinde, orta öğretime dayalı en az dört yılı kapsayan her kademedeki eğitim ve öğretimin tümüdür.Üniversitelerde öğrenim yapan 18-24 yaş grubunu kapsamaktadır.

Üniversiteler ekonominin ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştiren kurum olmanın dışında birer araştırma merkezleridir. Bu özelliklerinden dolayı yüksek öğrenim kurumları ülke kalkınması ile doğrudan ilişkilidir.

Ülke kalkınmasında en etkin unsurların doğal kaynak, sermaye ve insan gücü üçlüsü olduğu, bu unsurların verimli olarak kullanılması gereği kabul edilmektedir.

Üniversitelerin bu kalkınma çabasında üstün nitelikli insanlar yetiştirmek suretiyle katkıları inkâr edilemez.Nitelikli insan gücüne duyulan ihtiyacın da çok olduğu bilinen bir gerçektir.Bu sebeplerden, nitelikli insan gücü yetiştirmek sorumluluğunu üzerine alan üniversiteler, öğrencilerine bilgi, beceri, ideal ve iyi alışkanlıklar kazandırmanın yanı sıra, onların kişiliklerinin gelişmesi için problemlerinin de kaynağını bulup çareler aramalıdır.

PROBLEM ALANLARI

Üniversite gençliğinin mevcut problemlerini belli başlı şu başlıklar altında toplayabiliriz (4).

1.Ekonomik problemler

2. Eğitim ve öğretim problemleri

3. Sosyo-kültürel problemler

4.Psikolojik problemler

1. Ekonomik Problemler

Ekonomik problemleri şöyle siralayabiliriz;

a)Öğretim giderleriyle ilgili problemler,

b)Barınma problemleri

c)Beslenme problemleri

d)Sağlık problemleri

a)Öğretim Giderleri İle İlgili Problemler

Öğrenciler genellikle ailelerinden aldıkları maddi desteklerle öğrenimlerini devam ettirmektedirler. Bu ailelerin meslek ve gelir düzeylerine bakıldığında, büyük bir kısmının emekli, işçi, memur ve çiftçi olması, gelirlerinin orta gelir düzeyinin altında bulunması öğrencilerin yeteri kadar ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Bunun için çare arayan öğrenciler kredi ve bursluluk sistemini zorlamaktadır.

Kredilerin katkı açısından öğrencilere problemleri çözmede kısmen yardımcı olmasına karşılık, bunun günün şartlarına göre ayarlanmaması istenilen faydayı sağlayamamaktadır.Bugün verilen ayda 10 Milyon TL’si öğrencilerin yol ücretlerini bile karşılamamaktadır.Bu miktarların artırılıp, gerçekten ekonomik güçten yoksun kimselere verilmesi daha yerinde olacaktır.

Bursluluk sisteminin de katkı açısından büyük bir önemi yoktur. Zira onların miktarı da 10 Milyon TL. civarındadır. (Başbakanlık 10, M.E.B. 10 Milyon TL.)Eskiden işe eleman almada yardımcı olan bu sistem günümüzde bu özelliğini yitirmiştir. Bundan dolayı ekonomik bir değeri yoktur.

Öğrenci harçları adı altında alınan katkı payları öğrencilere birer maddî problem olarak görülüyor ise de, isteyen öğrencilerin tamamına harç kredisinin verilmesi şimdilik bu problemi ortadan kaldırıyor gibi görülmektedir.

b)Barınma Problemleri

Güncelliğini koruyan problemlerden birisi de barınmadır.Son yıllarda yurtların sayısının oldukça artmasına rağmen, yurtlar nitelik ve nicelik açısından yetersizdir. İhtiyaca cevap verecek çalışma ve sosyo-kültürel faaliyetleri yürütecek salonların sayısı ihtiyacı karşılayacak şekilde değildir. Bunun yanı sıra ev kiralamak suretiyle barınma ihtiyacını gidermeye çalışan öğrencilerin çoğunun kaldığı yerler de son derece elverişsizdir.

c)Beslenme Problemleri

Maddî gücün yetersiz oluşu, ögrencileri beslenme problemi ile karşi karşiya getirmektedir. Ailelerinin dişinda, evlerde ve bilhassa yurtlarda kalan ögrenciler için beslenme, önemli bir problemdir.Gençler, okullarinda verilen ögle yemekleri dişinda diger ögünlerini sadece midelerini doldurmak amaci ile geçiştirmeye çalişmaktadir. Bu durum da saglikli ve dengeli beslenmenin söz konusu olmadigini bize açikça göstermektedir. Zaten ögrencilerde günlük yemek sayisi ikiye inmiş vaziyettedir.

Okullarda verilen öğle yemeklerinde kalori miktarlarının ayarlanmış, kontrolün sağlanmış olması, problemi bir ölçüde çözmekte ise de diğer öğünler için bu durum söz konusu değildir.

Lokantalarda ve yurt yemekhanelerinde yenilen yemeğin hem fiyatı yüksektir, hem de kalitesinin çok iyi olduğu söylenemez.Daha önceki yıllarda olduğu gibi sabah kahvaltısının yurtlarda devlet tarafından ücretsiz verilmesi, akşam yemeği için de günde verilen 100 bin liralık katkı payının yükseltilmesi, öğrencilerin beslenme problemini kısmen de olsa halledebilir.

d)Sağlık Problemleri

Üniversitelerde sağlık hizmetleri Sağlık ve Spor Dairesi Başkanlığınca yürütülmektedir. Ancak bu dairelerin verdiği hizmetler yeterli değildir. Oralarda oluşan kuyruklar sadece muayene için öğrencilerin yarım gününe mal olmaktadır(Tetkik, tedavi ve bazı bölümlerdeki muayeneler hariç). Aynı hizmeti vermekte olan üniversite hastanelerinde de durum bundan farklı değildir.

Ayrıca sağlık güvencesine sahip velilerin çocukları (Memur, emekli sandığı, sosyal sigortalar kurumu mensupları) bu hizmetten yararlanamamaktadırlar.

Öte yandan, ilâç için öğrencilerden alınan katkı payları da küçümsenmeyecek miktarda fazladır (% 10). Diğer bir problem de; öğrencilere, bağlı oldukları Mediko-Sosyal merkezleri ve Üniversite Hastaneleri dışındaki sağlık kurullarınca da hizmetin verilmemesidir. Mediko-Sosyal merkezleri ve Üniversite Hastaneleri arasındaki kurulacak ilişkilerle bu problem halledilebilir.

2. Eğitim-Öğretim Problemleri

Bu problemlerin başinda ögrencilerin başarilari gelmektedir.O zaman başariyi etkileyen faktörler nelerdir?Bu faktörleri şöyle siralayabiliriz.

a)Bireysel faktörler

b)Aileden kaynaklanan faktörler

c)Eğitim-öğretim ortamından kaynaklanan faktörler

a)Bireysel Faktörler

Öğrencilerin ortaöğretimden yetersiz gelmesi, başarıyı olumsuz yönde etkilemektedir. Zira ortaöğretimle üniversite öğretimi birbirlerinden soyutlanamaz.Ortaöğretimde aldığı ezbere ve şişirilmiş bilgilere dayalı olarak girdiği üniversitede, öğrencinin başarılı olması söz konusu değildir.

Öğrencilere disiplinli çalışma alışkanlığının verilmemesi, sadece sınav öncesi edindiği notlarla çalışma veya tek kaynaktan bilgi edinme alışkanlığı da öğrencilerde bir başka başarısızlık sebebidir.

Devam, başari ile genellikle dogru orantilidir.Oysa ki ögrenciler devamsizligi bir hak olarak görmektedir. Bunun sebepleri ciddi olarak araştirilmasi gereken bir konudur. Devamsizligi zorunlu olmadikça en aza indirmek başariyi yükseltecektir.

Verimli çalışma metotlarını bilmeyen öğrenciler, çalışmaya istekli, öğrenmeye ilgili ve yetenekli olsa da yeteri kadar başarılı olamamaktadırlar. Hazır bulunuşluğunun ve ilgi alanının dışında bir programa kayıtlı olma da bir başka başarısızlık sebebidir. Anne-baba veya çevrenin baskısıyla istemediği bir programı seçmek zorunda bırakılan, açıkta kalma endişesiyle son sıralardaki bir programı seçen bir öğrenciden de başarı beklemek haksızlık olur. Bu durum öğrencinin psikolojik durumunu olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca ekonomik kökenli problemler de başarıyı olumsuz olarak etkilemektedir.

b)Aileden Kaynaklanan Faktörler

Sağlam bir aile yapısına sahip öğrencilerin başarıları genellikle yüksektir. Ailenin sıcak ve samimi ortamından ayrılan gençler bir anda kendilerini büyük şehrin kalabalık ortamı içerisinde bulurlar. Bu ortama, çeşitli yerlerden gelmiş arkadaşlarına ve okuluna uyum sağlamada oldukça zorlanırlar. Bu da uyum problemlerini ortaya çıkarıp gençlerin psikolojik açıdan olumsuz şeklinde etkilenmesine sebep olur. Ailenin eğitim düzeyi, eğitime verdiği önem ve sosyo-ekonomik yapısı da başarıyı etkileyen faktörlerdendir.

c)Eğitim-Öğretim Ortamından Kaynaklanan Faktörler

Ortaöğretimde olduğu gibi üniversitelerde de öğretim elemanları ile öğrenciler arasında iyi bir iletişim olmalıdır. Zira iyi bir iletişim, iyi öğrenmeyi sağlamaktadır. Öğretmenin öğrencilerine herhangi bir konuda bir şey öğretebilmesi, kendisi ile öğrencileri arasında o konuda iletişim kurulmasına bağlıdır (5). Öğretim elemanları ile öğrenciler arasında iletişim, sınıfların kalabalık olması sebebiyle yeteri kadar kurulamamaktadır. Bu sınıflarda öğrenciyi tanıması, onlara gerekli ilgiyi göstermesi mümkün değildir. Öğrenci sayılarının az olması, hem öğrencilerin kendi arasında, hem de öğretim elemanı ile ilişkiyi artıracak, sınıf ortamında tartışmaya, araştırmaya ve yaratıcılığa yöneltecektir.

Öğretim elemanının olumsuz davranışları, bilgi eksiklikleri, yeteri kadar nitelikli öğretim üyesi yetiştirilmemesi, öğrencilerine ve mesleğine karşı ilgisizlik, eğitimin kalitesini düşürmekte ve başarıyı olumsuz olarak etkilemektedir.Öğretim elemanı olumlu tutumuyla başarıyı artırır.

Araç-gereç ve imkânların yetersiz oluşu başarıyı etkileyen bir başka faktördür. Bu durumda, öğretimde etkinliği düşük, düz anlatım metodu kullanılmaktadır.

- Yabancı Dil

Öğrencilerin yabancı dil bilmeleri, alanı ile ilgili ulaşabileceği kaynak sayısını artırır. Literatür taramalarında yardımcı olur.Görüş ufkunu genişletir. Öğrencilerin bir veya daha fazla geçerli yabancı dil bilmeleri, bilimsel açıdan küreselleşen dünyada bilgi ağından faydalanabilmeleri için bir zorunluluk olmuştur.

Gelişmekte olan ülkemiz sanayileşme sürecine girmiş bulunmaktadir.Bu durumda ekonomik, ticarî ve kültürel alanlarda dişa açilmasinin yogun oldugu bir dönemi yaşamaktadir. Ayrica bilgi birikiminin süratle artmasi, teknolojideki hizli gelişme ve bunlara ayak uydurma, bilgi ve teknolojiyi hemen transfer etme bir mecburiyettir. Bu sebeplerden yabanci dil bilme, bir zorunluluk hâline gelmiştir.

Yabancı dil öğretimi ile yabancı dille eğitim yapmayı kesinlikle karıştırmamalıdır.Çünkü yabancı dille eğitim yapmak, Türk Kültürüne vurulan en büyük darbelerden biridir. Daha kısa ve net ifade etmek gerekirse, yabancı dille öğretim emperyalist sömürünün eğitim alanındaki uzantısıdır.

Yabancı dil bilmenin bir zorunluluk olduğu günümüzde ilköğretimden itibaren tüm üniversitelerimizde yabancı dil öğretimine gereken önem verilmelidir.

- Bilgisayar

Bilgi birikiminin süratle artması, teknolojideki hızlı gelişme, enformasyonun yüksek düzeylere ulaşması ülkeler arasındaki katı sınırları ortadan kaldırmış, bunun sonucunda da bütün ülkeler globalleşme süreci içerisine girmiştir. Türkiye’nin de bu sürece ayak uydurması benzeri gerekçelerle zorunludur. Bunun sağlanması, bilgi toplumu olmaya yönelik ve toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilen bir eğitim sistemi ile mümkün olacaktır.Eğitim sisteminin niteliğinin artırılmasına, eğitime yapılan harcamaların bir yatırım harcaması olarak kabul edilip, giderek artan bir şekilde yükseltilmesi, teknolojideki gelişmeleri eğitime adapte edecek miktarlara ulaşması gibi unsurlar etki etmektedir.

Ayrıca bilim ve teknolojinin hızla artması, bunların geçerlik süresini de kısaltabilir. Bu da hem eğitim programlarının ihtiyaca göre düzenlenmesini, hem de eğitim araç ve gereçlerinin devamlı olarak yenilenmesini gerektirecektir.Geleneksel eğitim sistemi ile bilim ve teknolojideki gelişmeleri takip etmek mümkün değildir.

Gelişmiş ülkeler her türlü yeniligi egitimin bütün kademelerine aktarirken, gelişmekte olan ülkelerin bu duruma duyarsiz kalmasi ülkeler arasindaki uçurumlarin daha da büyümesine sebep olacaktir. Yukarida belirtilen sebeplere bagli olarak bilgisayarin öneminin arttigi bir çagda bilgisayar kullanimi ve programlanmasi konusunda üniversite gençligi de geri kalmamalidir. Fakültelerimizin bazi bölümleri dişinda bu yönlü bir çalişma yoktur. Bu konuda ileri adimlar atilarak fakültelerin bütün bölümlerine de bilgisayar kullanimi ve program dilinin ögretilmesi yerinde bir uygulama olacaktir. Bu durum gençligin günün teknolojisini tanimasi ve kullanmasinda yardimci olacagi gibi ülkenin gelecegi açisindan da büyük önem arz etmektedir.

Bilgisayarlar aritmetik işlemleri yapan, bilgileri saklayan, çeşitli veriler arasinda ilişkiler kuran, mantiksal işlemler yapan ve gelişen iletişim teknolojisi ile birbirleriyle konuşabilen araçlardir.Başlangiçta yerel ag olan bu konuşmalar hizla gelişerek INTERNET gibi dünyayi saran bir ag hâline dönüşmüştür. Günümüzde milyonlarca bilgisayar bu aga dahil olmuş, her geçen günde sayilari artmiştir.Halen de artmaktadir.

Bilgisayarla iletişim sayesinde saglanan bu gelişme sonucunda, sistemdeki bilgiler paylaşilabilmekte, bilgilere ulaşilabilmekte ve bilgiler gönderilmektedir. Böylece dünya üzerinde oluşan bilgi birikimi bütün insanligin kullanimina açilmiş olmaktadir.Bizim gençligimizin de bundan faydalanmasi onlarin en dogal hakkidir.

- Okuma Alışkanlığı

Bu sayılan sebeplerin dışında bir başka problemde üniversite gençliğinin kitap okumuyor olmasıdır.Bu noktada eğitim istemimizin okumaya ve araştırmaya teşvik edici karakter taşımaması da rol oynamaktadır.

Ayrıca, yeterince ders çalışmama, derslerin işleniş biçimi, okullarda kişilik hizmetlerinin yeterince verilmemesi de başarısızlığa sebep olan diğer etkenlerdir.

3. Sosyo-Kültürel Problemler

Bu problemlerin başinda boş zamanlarin degerlendirilmesi gelmektedir. Ögrencilerimize soruldugunda boş zamanlarinin olmadigini söylemekte iseler de okul ve çalişma saatlerinin dişinda fazlaca boş zamanlarinin oldugu bilinen bir gerçektir.Hele sinav akşami çalişma alişkanligina sahip kişilerde bu zaman daha da fazladir. Bu zamanin verimli bir şekilde degerlendirilmesi ögrencinin egitsel sosyo-kültürel gelişimi açisindan önemlidir.Bu zaman, gençligimizce nasil degerlendirilmektedir. Üzülerek ifade edelim ki bu boş zaman kahvehanelerde, pastanelerde ve okul kantinlerinde heder edilmektedir.

Boş zamanlarin egitsel biçimde degerlendirilmesi için üniversitelerde sosyal ve kültürel faaliyetleri geliştirmek gerekmektedir.Spor, sinema, tiyatro, müzik, folklor gibi sanat ve kültür dallarinin geliştirilmesi ve desteklenmesiyle üniversitelerimizde ve yurtlarda boş zamanlarin degerlendirilmesi, problemi nispeten ortadan kalkacaktir.

Diğer bir boş zaman da yaz tatillerinin olduğu zamandır.Bunun etkili ve verimli değerlendirilmesi kişinin gelişimine, sağlığına, kültürüne olduğu kadar ailesi ve topluma da faydası olacaktır. Bundan dolayı yaz tatilleri için özel programlar yapılarak paralı stajlar, gençlik turizmi, mevsimlik işlerde istihdam vb. meşgalelerle hem zamanlarının değerlendirilmesi hem de kendileri ve ülke ekonomisi açısından faydalı olacaktır.

Sosyo-kültürel problemin ikincisi uyum problemidir. Kırsal kesimden ve küçük yerleşim birimlerinden büyük kentlere gelen öğrenciler okula, arkadaş çevresine, büyük kentin yaşayış biçimine hayli yabancıdır.

Bu durumlara uyum bazen çok hızlı olup bunun neticesinde istenmeyen sonuçlar doğurabileceği gibi, bazen de çok zaman alarak uyum problemleri ortaya çıkacaktır.

Ailesinden ve dar çevresinin sıcak ortamından ayrılan genç, büyük kentin hayat şartlarına, çeşitli çevrelerden gelmiş arkadaşlarına, geleneksel okul yapısına benzemeyen, kampus içerisinde yer alan okuluna, yabancı kalacak. Bu da onda uyum problemini ortaya çıkaracaktır. Uyum problemi birinci sınıf öğrencilerinde daha fazladır (6). Bu problemi çözmek için oryantasyon programları düzenlenmeli ve buna gereken önem verilmelidir.

4. Psikolojik Problemler

Türkiye’de eğitim plânlaması son kalkınma plânlarında sosyal talep yaklaşımına göre yapılmıştır. Bu yaklaşıma göre devletin görevi eğitimi topluma yaymak, bireyin eğitim talebini karşılamak birey ne kadar eğitim talebinde bulunursa devlet o kadar arz getirmek zorundadır. Eğitim her zaman istihdam için değildir.Aile-işletme-devlet kurumları arasındaki ilişki uzun vadede toplumun ihtiyaçlarını karşılar. Bu yaklaşımda yetişen insanlar kendilerine uygun buldukları işe girerler.Burada esas, toplumun eğitim niteliğidir.

Toplumdan gelen talebe göre üniversitelere fazla öğrenci alınması mezun olduktan sonra aldığı eğitime paralel olarak toplumsal konuma sahip olma garantisinin bulunmaması, gençliği menfi yönden etkilemekte ve onlarda gelecek endişesi doğurmaktadır.Bilhassa serbest çalışma imkânı olmayan okullarda okuyan öğrencilerde gelecek endişesi daha fazladır.

Yükseköğretim kurumlarında Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri istenilen seviyede değildir. Çoğu üniversitelerde bu hizmet mediko-sosyal merkezlerince yürütülmektedir. Günümüz ortamında öğrenciler pek çok problemlerle karşı karşıyadır.Bu problemlerin çözümü için her üniversite ve bunlara bağlı birimlerde rehberlik ve psikolojik danışma hizmetinin verilmesi oldukça önemli bir konudur.

SONUÇ

Dünyanın değişen çehresi yüksek öğrenime çok büyük önem verildiğini ve verilmesini gerektiğini ortaya çıkarmıştır.Üniversiteler Yüksek düzeyde eğitim-öğretim yapan, elit kadrolar yetiştiren, bilimsel ve teknolojik araştırmalar yapan kuruluşlardır. Günümüzde toplumların üstünlükleri bilim ve teknolojide ulaştıkları düzeyle ölçülmektedir. Daha açık ifade ile devletlerin gücü, bilimde kaydettikleri mesafe ile doğru orantılıdır. Bir başka deyişle artık dünyada gücü belirleyen unsur bilgidir. Bu noktada bilgiye ulaşma ve bilgiyi kullanma da çağımızın en önemli silâhı hâline gelmiştir.

Onun için öğrencilerimiz, dünyanın öbür ucunda bir kütüphanedeki nadir bulunan kitapların sayfalarını evinde oturduğu yerde çevirmesini sağlayan internet ve benzeri bilgi ve iletişim ağlarını kullanabilecek şekilde eğitilmeli, okullarımız da bu sistemlere uygun şekilde donatılmalıdır.

Alt yapı, fizikî mekân ve araç-gereç probleminin çözümü için eğitime ayrılan kaynakların artırılması ve çeşitlendirilmesi gerekmektedir.

Genç nüfus yapısına sahip olan ülkemizde örgün yüksek öğretimde okullaşma oranı yaklaşık % 13 civarındadır.Bu orandan da anlaşılacağı gibi mutlu bir azınlık olarak üniversiteye giren öğrencilerimizin tamamını istenilen düzeyde eğitebilmek için aşağıdaki öneriler getirilmiştir.

ÖNERİLER

1. Konsolide devlet bütçesinden eğitime ayrılan pay artırılmalı ayrıca ilâve kaynaklar bulunmalıdır.

2.Kredi ve burslar günün şartlarina yetecek miktarlara çikarilmalidir.

3.Başariyi teşvik açisindan, başarisi yüksek olan ögrencilerden katki payi alinmamalidir.

4. Yarı özel yurt uygulaması genele yaygınlaştırılmalıdır. (Bu durumda özel sektör yurtları yatırım alanı olarak görecek, hem de devlete katkıda bulunacak)

5. Okullarda verilen öğle yemekleri alternatif tabldotlar şeklinde düzenlenmelidir.

6. Devlet yurtlarında ücretsiz kahvaltı verilmeli, akşam yemeği için verilen katkı payları arttırılmalıdır.

7. Mediko-sosyal merkezleri öğrencilerin sağlık problemlerine cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

8. Öğrencilerden ilâç için katkı payı alınmamalıdır.

9. Öğrencilere disiplinli, çok kaynaktan çalışma ve derse devam alışkanlığı verilmelidir.

10. Yabancı dil ve bilgisayar öğretimi etkin hâle getirilmelidir.

11.Sınıf mevcutları mümkün olduğu kadar aza indirilmeli, öğretmen-öğrenci iletişimi arttırılmalıdır.

12. Sınıf ortamı uygun araç-gereçle donatılmalıdır.

13. Öğrencilere boş zamanın değerlendirilmesi bilinci verilmelidir.

14. Psikolojik hizmet ve danışma merkezleri hem yaygınlaştırılmalı, hem de işlerlik kazandırılmalıdır.

15. Ortaöğretimden itibaren öğrencilere etkili bir yönlendirme için rehberlik faaliyetlerine işlerlik kazandırılmalıdır.

(*) Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi.

(1)Feriha Baymur, Lise ve Dengi Okullara Devam Eden Öğrencilerin Problemleri, 1959, (Basılmamış Araştırma).

(2)3’üncü Beş Yillik Kalkinma Plâni, D.P.T.Yayinlari.

(3)İbrahim Ethem Özgüven,Üniversite Öğrencilerinin Akademik Başarılarını Etkileyen Zihinsel Olmayan Faktörler, Hacettepe Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1974.

(4)Mustafa Koç, İskender Murat, Yüksek Öğretim Ortamında Öğrenci Başarısını Etkileyen Faktörler, Çağdaş Eğitim Dergisi, Yıl 18, Sayı 191, Ankara, 1993.

(5)Kamuran Çilenti, Eğitim Teknolojisi ve Öğretim, Gül Yayınları,Ankara, 1984.

(6) İbrahim Etem, Özdemir, Üniversite Gençliğinin Problemleri, G.Ü.Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, c. 17, Sayı 1, Ankara, 1997.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

İlköğretimde Teknoloji Eğitimi(*)

İlköğretimde Teknoloji Eğitimi(*)

GİRİŞ

Teknoloji, endüstrinin çeşitli alanlarına ilişkin araç, gereç, yöntem, teknik ve uygulamaların bütünü olarak düşünülebilir. Daha geniş boyutta teknolojinin, ekonomik ve sosyal yaşamın hemen tüm alanlarını kapsayacak biçimde değerlendirildiği de görülmektedir(1). Öyle ki, günümüzde artık teknoloji, insan aklının somut biçimi gibi algılanmaktadır.

Teknoloji, insan gereksinimleriyle başlayan bir tasarlama-yapma ve uygulama sürecidir (2). Bu süreçte, bilimsel bilgi, madde ve enerjinin girdi olarak kullanımı yoluyla tüketilebilir bir ürün ortaya çıkarken; teknoloji, toplumu etkileyen, aynı zamanda da toplumsal norm ve değerlerden etkilenen bir nitelik taşımaktadır.

Eski toplumlarda yüzyıllarca bilim, aristokrat sınıfın tekelinde kalmış, teknoloji kapsamlı etkinlikler işçi, usta ve zanaatkârların işi olarak görülmüştür. Ancak, bu süreçte giderek bilim ve teknoloji yakınlaşması kendisini iyiden iyiye ortaya koymuş ve ondokuzuncu yüzyıldan başlayarak da teknolojik uygulamalar tümüyle bilimsel ilkeler temeline oturmuştur.

Özellikle son çeyrek yüzyılda bilimsel çalışmalar geçmiş dönemlerle karşılaştırılamayacak ölçüde teknolojiye, yani pratik sonuçlar verecek biçime dönüştürülmektedir. Bilim ve teknoloji arasındaki bu hızlı etkileşim ve bütünleşme, elbette, birey ve toplum yaşamını da dolaysız biçimde etkilemektedir. O nedenle, yaşadığımız çağı anlamanın yolu, öncelikle teknolojiyi ve onun boyutlarını tanımaktan geçmektedir. Bu ikisi arasındaki başlıca fark, bilmek ve yapmak arasındaki farka benzetilebilir. Alkan ve arkadaşlarına göre, “bilim, bilme, betimleme; teknoloji ise, yapma ve geliştirme uğraşıdır.”(3)Eş deyişle, teknoloji, bilimin somutlaşmış biçimidir.

Bilim ve teknolojideki gelişmeleri yakından izleyerek onlardan yararlanabilmek, çağdaş toplum olmanın ön koşuludur ve toplumun bütününü ilgilendirir. Buradan giderek, yirmibirinci yüzyıla girerken, bireyin teknolojiye yönelik donanım gereksiniminin her zamankinden daha çok önem kazanmış olduğunu söylemek gerekmektedir. Dolayısıyla, teknolojiye sırt çevirip görmezlikten gelmek ya da onun tutsaklığına düşmemek için; onu tanıyan, geliştirip yönlendiren ve yaratan insanlar yetiştirmek, çağdaş eğitiminin birincil görevlerinden olmak gerekir.

Teknoloji Eğitiminin Felsefesi

Teknolojinin birey ve toplum üzerindeki en önemli etkisi, bunların yaşam biçimlerine, yani kültürlerine ilişkindir. Birey-çevre etkileşim ve uyumunda, bilim ve teknoloji değişen değerlerden önce gelmektedir. Günümüzde artık teknoloji kültürü, değerler kültürünü belirleyen, onu denetim altında tutan en önemli etmenlerden birisi durumundadır. Böylece, bireyin etkileşim içinde bulunduğu teknolojik kültürle uyumlaştırılması, aynı zamanda onun toplumsal uyumuna temel olmaktadır. Eş deyişle, bireylerin hızlı teknolojik gelişmelerle, giderek karmaşıklaşan toplum yaşamına ayak uydurabilmeleri için, çağdaş bilgi, beceri ve tutumlarla tonatılmaları gerekmektedir. Bu ise, her bireyin, teknolojik gelişmelerin öngördüğü yeterlikleri kazandırabilecek bir eğitime tutulmasıyla olanaklıdır.

Teknolojik anlamdaki kültürel çevreye uyumun formel eğitim sürecindeki başlıca araçlarından birisi, teknoloji eğitimidir. Bu eğitimde önemli olan, teknolojinin güncel uygulamalarına ağırlık vererek, bugün ile gelecek arasında köprü oluşturmaktır.

Eğitim sürecinin en önemli amacı, bireyi, içinde bulunduğu kültürel çevreye uyum yeteneği kazandıracak yeterliklerle donatarak, onu üretken kılmaktır. Teknoloji eğitimi (TE) kavramını da teknoloji kültürünü bireye kazandırma özelliği nedeniyle, doğrudan bu amaca yönelik olarak düşünmek gerekmektedir. Çünkü, teknoloji, mal ve hizmet üretmek amacıyla eldeki bilgi ve tekniklerin kullanılması; TE ise, teknolojik bir ortam içinde yer alan bireye gerekli bilgi, beceri ve tutumsal yeterliklerin kazandırılmasıdır. TE yoluyla öğrenci, onu anlamayı, kullanmayı ve denetimi altına almayı öğrenmektedir (4). Böylece, söz konusu eğitim, doğrudan teknoloji kültürüyle ilgilidir ve bireyin bu kültürle bütünleştirilmesine hizmet etmektedir. Anılan genel yaklaşımdan yola çıkarak ortaya konulacak içerik ise, izlenen eğitim paradigmaları bağlamında, durum ve koşullara göre değişmektedir.

Teknoloji eğitiminde ağırlıklı olarak kullanılan yöntemler, problem çözme ve proje yöntemleridir (5). Öğrenciyi karşılaştığı sorunların üstesinden gelmek için araştırmaya, bilgiyi kullanmaya ve uygun çözümler üretmeye yönelten bu eğitimde izlenen yaklaşım; bireyin çevresindeki teknolojik olanakları ve onun boyutlarını tanıma, anlama, bunlardan yararlanma ve geliştirmesini sağlamaktır. Bu bakımdan, bir anlamda TE, meslekî ve teknik eğitimin genel eğitim içindeki boyutunu oluşturmaktadır (6). TE, genel eğitimin başlıca bileşenlerinden birisi olarak belli bir meslek alanıyla sınırlı değil tersine, çok daha geniş kapsamlıdır. Bu bakış içinde anılan eğitimi, öncelikle, genel nitelikteki belli başlı temel teknolojik süreçlerin bilgi ve becerilerini kazandırmayı amaçlayan bir eğitim türü olarak, bireye ortak davranışların kazandırıldığı ilköğretim süreci içinde düşünmek gerekmektedir.

Onbeşinci Millî Eğitim Şûrası hazırlık çalışmaları arasında yer alan İlköğretim Yönlendirme Komisyonu Raporunda da belirtildiği gibi; TE, bireylerin hızlı teknolojik gelişmelerle giderek karmaşıklaşan toplum yaşamına ayak uydurabilmeleri için, çağdaş bilgi ve becerilerle donatılmaları gereğinin doğal bir sonucu olmak gerekir (7). Bu anlayış içinde, her bireyin nitelikli bir temel eğitimden geçirilmesi gerektiği açıktır. Endüstrileşme sürecini yaşayan bir toplumda yer alan bireyler için gerekli olan temel davranışları kazandırmada TE, ilköğretim programının ana bileşenlerinden birisi olmak durumundadır. Sonuçta, anılan eğitim, bireyi içinde yaşadığı toplumun eriştiği bilgi ve beceri birikimine koşut temel yeterliklerle donatırken; bu yolla, bir ölçüde de olsa bireyin, çalışma yaşamını tanıma ve geleceğe ilişkin meslekî yönelimlerde bulunmasını sağlama işgörülerini de üstlenmektedir.

Bu anlayış içinde, Alkan ve arkadaşlarına göre, TE, meslekî ve teknik eğitime geçişinde temel aşamalarından birisidir (8). Çünkü, meslekî ve teknik eğitim özünde; teknoloji eğitimi, mesleğe hazırlık eğitimi ve işbaşı eğitimi olmak üzere birbirine dayalı üç ayrı aşamadan oluşmaktadır. Bunlardan TE, bireyin meslek seçimi öncesinde iş dünyasını tanıma, ilgi duyduğu meslek dallarında temel özellikte kimi yaşantılar kazanarak daha bilinçli biçimde meslek seçimine yönelme gibi özellikleriyle çoğu gelişmiş ülke eğitim programları arasında yer almaktadır.

İlköğretim Sürecinde Teknoloji Eğitiminin Önemi

Teknoloji eğitiminin eğitim programları içindeki konumu ele alınmadan önce, konumuz açısından dikkat çeken kimi noktalara değinmek gerekmektedir. Bir kez, uygulama açısından alındığında; eğitim sisteminin, kuruluş, işleyiş ve ürünleriyle en sorunlu sosyal sistemlerin başında geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır(9). Eğitim sisteminin ilköğretimden başlayarak bireyi üst öğrenime hazırlama işgörüsünü öne çıkarması, ilk ve ortaöğretim düzeylerindeki eğitimin yaşama dönüklük özelliğini büyük ölçüde sınırlamaktadır. Nitekim, genel eğitim yaşamdan büyük ölçüde kopuk kalmasının en önemli nedeni de bu saptamada aranmalıdır. Bu biçimiyle sistem, yükseköğretime gidecek küçük bir grup adına ezici çoğunluğun yaşama hazırlanma bağlamındaki eğiti gereksinmelerini gözardı ederek eşitsizlik yarattığı gibi; çevresiyle uyum sorunları bulunan insanlar üreterek, toplumsal amaçlara da ters düşmektedir.

Oysa, 1990 Genel Nüfus Sayımı sonuçlarından yola çıkılarak Türk toplumunun eğitim yapısına ilişkin varolan durum incelendiğinde; (10) eğitim sürecinden geçen nüfus içinde ilkokul ve ortaokuldan mezun olarak kalanlar yüzde 66.7 ile çok yüksek bir oran oluşturmaktadır. Okuyup yazan nüfus içinde lise ve dengi okul mezunlarının oranı yüzde 9.7’ye ulaşırken; yükseköğrenimi bitirenlerin oranı ise, yüzde 3.8’de kalmaktadır. Yine, MEB verileriyle, 25-64 yaş grubu nüfusundan Türkiye’de ilk ve ortaokul mezunu olarak kalanların oranı da yüzde 86 dolayındadır (11). Bu sonuçlardan da anlaşılabileceği gibi, eldeki resmî veriler, ilköğretim sonrasında üst öğrenime geçiş oranının sınırlı kaldığını göstermektedir.

Bu da göstermektedir ki, ilköğretim düzeyinde ana doğrultu, bireyi üst öğrenime hazırlamak kadar; yaşama hazırlama biçiminde de olmalıdır. Yaşama hazırlama işgörüsü, doğallıkla, bireye kazandırılacak akademik donanımın uygulamayla bağlantılanmasını, yani toplumsal ve bireysel boyutların öne çıkarılmasını öngörmektedir.

Zorunlu eğitim döneminde bireyin teknolojik yeterliklerini geliştirmede üç tür yaklaşımdan söz edilebilir. Birincisi, teknoloji kavramı kapsamındaki konuları ilgili dersler içine serpiştirerek yeri geldikçe işlemek; ikincisi, bu amaçla bağımsız ders ya da dersler oluşturmak; üçüncüsü de bunların karması bir yaklaşımı dikkate almaktır. Ne var ki, Türkiye’de bu konu uygulama boyutunda yeterince anlaşılabilmiş ve kurumsallaşmış değildir. Öyle ki, TE kapsamında toplanabilecek etkinlikler içerik olarak da belirgin bir temele oturmamaktadır. Nitekim, geçmişten günümüze değin gelinen aşamada bu etkinlikler, sanattan beceri ağırlıklı çalışmalara varıncaya kadar değişik ad ve alanlarda uygulanagelmiştir. Gerçekten de özellikle ilköğretimde teknoloji eğitimine giden yolda bütünsel bir yaklaşımdan uzak ilk örnekler el işleri, ev işleri, iş bilgisi gibi değişik adlar altında toplanan derslerle verilmeye çalışılmıştır ki, bunun ardında yatan iki ana nedenden birisi, bireye el becerileri, öteki de sanatsal yaklaşım yeterliği kazandırmaktır.

El becerilerinin temel alındığı yaklaşımda, geleneksel derslerin yanında ve onlarla ilişki kurulmadan, uygulamadan örneklerle bireye kimi basit becerilerin öğretimi öne çıkarılmıştır. Burada kazandırılmak istenen el becerileri ile teknolojik ilkeler arasındaki ilişki çoğu durumda gözardı edilmiş, konunun bilimsel boyutları önemsenmemiştir. Bu algılama ve uygulamalardır ki, teknoloji eğitiminin yeterince anlaşılamama gibi bugünkü sorunlarının nedenini oluşturmaktadır. Oysa, çağdaş anlamdaki TE programları tümüyle farklı bir anlayışta ve insan gereksinimlerinin teknik çözümlerine yönelik biçimde; teknolojik düşünce, yöntem ve süreçler ile bunlara ilişkin araç, donanım ve materyaller üzerinde yoğunlaşmak durumundadır (12).

İş Eğitimi Programı

Kirişoğlu’nun da değindiği üzere, ad ile içerik uygulamasındaki ayrımlar nedeniyle, Türkiye’de sorunlar çoğu kez alan adıyla başlamaktadır(13). Adlandırma düzeyinde başgösteren ayırımlar giderek, alanın içeriğinin tanımlanması ve içerik uygulamaları sırasında amaç dışına kaymalarında gerekçeleri arasında yer almaktadır. TE de bunun tipik örneklerindendir. Batıda “endüstriyel sanatlar” olarak adlandırılan ve pratik becerileri daha çok öne çıkaran yaklaşım, giderek, teknolojik süreç ve işlemleri bütünsel bir yapı içinde kapsamına alacak biçimde genişleyerek “teknoloji eğitimi” adını alan bir dönüşüme uğramıştır (14).Bu yaklaşım ve uygulamanın yakın zamanlarda Türkiye’de ilköğretimdeki yansıması ise, iş eğitimi dersi bağlamında kendisini göstermiştir.

Nitekim, genel eğitimdeki okul programları incelendiğinde, TE konusunun ağırlıklı biçimde ilköğretim düzeyiyle sınırlanarak, iş eğitimi dersi kapsamında bir çerçeveye oturtulduğu görülmektedir. Görünüşte bu doğal da karşılanmalıdır. Çünkü, günümüzde iş eğitimi, teknoloji temeline dayanmaktadır.

İlköğretimde iş eğitimi dersine kaynaklık eden temel belge, 1981’de toplanan Onuncu Millî Eğitim Şûrasıdır. Bu şûra kararlarına göre, ilköğretim için önerilen program yapısı; öğrencilere genel bilgi ve beceri kazandıran genel kültür dersleri, onların ilgi ve yeteneklerine yönelen seçimlik dersler ve iş alanlarına yönelik pratik-teknik bilgi ve becerilere dönük dersler biçimindedir(15). Buradaki amaç, bireye temel eğitim boyutunda bilim ve teknolojinin toplumsal ilerleme ve uygarlık alanındaki önemini kavratma yanında; gelecekteki iş ve çalışma yaşamına uyumu için kendisine yardımcı olmaktır. Nitekim, iş eğitimi programı incelendiğinde; teknolojinin insan yaşamındaki önemini kavrayabilme, teknolojiye ilişkin araç, gereç ve malzemeyi tanıma ve bunlardan yararlanabilme gibi teknoloji kültürü içinde yer alan amaçlar dikkat çekmektedir(16).

Bu programa göre, iş eğitimi:İş-Teknik, Tarım,Ticaret ve Ev Ekonomisi alt dallarından(alanlarından) kuruludur. İlköğretim okulunun 4 ve 5. sınıfları ile 6. sınıfın birinci yarıyılında ortak üniteleri kapsayan program, 6. sınıf ikinci yarıyıldan başlayarak 8. sınıf ikinci yarıyılına kadar paket ünitelerden oluşmakta; 8. sınıfın ikinci yarıyılında ise, proje çalışmalarına yer verilmektedir. Bu düzlemde iş eğitimi dersi, ilköğretim okullarının 4. ve 5. sınıflarında haftada 4; 6, 7 ve 8. sınıflarında da 6 saat olmak üzere 1991 yılında uygulamaya konulmuştur. Ancak, 1994’te ikinci kademedeki 6 saatlik süre, okulların donanım ve alanda yetişmiş insangücü yetersizlikleri öne çıkarılarak, haftada 3 saate, 1997’de ise 2 saate düşürülmüş, Eylül 1998’de ise yeniden 3 saate yükseltilmiştir(17). Yapılan bu düzenlemeler sırasında dersin amaç ve davranışlarında bir değişime gidilmemesi ise ilginçtir. Ders süresinin azaltılması yönündeki gelişmelerin gerisinde, eğitim sisteminin “bilgi merkezli” bir temele oturmasının önemi büyüktür. Bireyin bilişsel yetilerini eğitmeyi temel alan bu anlayıştı, (18) iş eğitiminde olduğu gibi bilgi ve beceriyi birlikte gerektiren derslerin program içindeki ağırlığı çok alt düzeylerde bulunmaktadır. Yine, bu sonuçta, teknoloji eğitiminin taşıdığı anlamın ve birey açısından öneminin eğitim sürecindeki değerinin yeterince anlaşılamamış olmasının da payı olsa gerektir. Nitekim, bu derse ilişkin etkinliklere şöyle bir bakıldığında bile, geleneksel el ve ev işleri yaklaşımına dayalı bir işleyişin ağırlıklı biçimde sürdüğü kolayca görülebilir.

İlköğretim okulu için geliştirilen programda, iş eğitimi,“bilgilerin uygulanmasını esas alan bir genel eğitim” olarak değerlendirilmekte; bu eğitimin “temel üretim süreçlerini ve becerilerini kapsadığı”na dikkat çekilmektedir. Programa göre, bu ders öğrenciyi hem yaşama hazırlama hem de üst öğretim için uygun programlara yöneltmeyi amaçlamaktadır. Böylece, bireysel ilgi ve yetenekleri geliştirme yoluyla, iş yaşamı ve meslek seçiminde bireye katkı sağlanması temel alınmaktadır. Bu bağlamda, iş eğitimi ünitelerine kaynak oluşturan ana alanlar şöyle sıralanmaktadır:Tarım, madencilik, imalat, inşaat, enerji, ticaret, ulaştırma-iletişim, malî kurumlar, aile-konut, turizm ve sağlık. Bu alanlara dayalı olarak geliştirilen ders ünitelerinin ise; tasarım, materyal, üretim, pazarlama, enerji, haberleşme, yönetim, sağlık(iş güvenliği, çevre sağlığı), sosyal etki ve değerlendirme gibi değişik boyutları bulunmaktadır.

Öte yandan, anılan dersin kendine özgü bir program modeli de söz konusudur. Buna göre; paket ünitelerin seçiminde zaman-okul-çevre-öğrenci özelliklerinin dikkate alınması, ders saatlerinin haftalık programda bölünmeden “kesintisiz” biçimde yer alması, gerekli donanım ve materyallerin Devletçe karşılanması, öğrencilerin yirmişer kişilik gruplara bölünerek dersin dört alt alanı arasında öğretim yılı boyunca dönerli biçimde hareket etmelerinin sağlanması, ünitelerin işlenmesinde öğrenciler arasında cinsiyet ayrımı yapılmaması, etkinliklerin işliklerde ve uygulama alanlarında öğretmenin rehberlik ve gözetimi altında gerçekleştirilmesi program gereğidir.

Programın, burada özetlenmeye çalışılan ilke, model ve içeriğine karşın, iş eğitimi dersi düzleminde de olsa geçmişten günümüze teknoloji eğitiminin, ilköğretim uygulaması içinde gereken yer ve ağırlığı kazanabildiğini söylemek kolay değildir. Benzer saptama ve yakınmaların geçmiş dönemlerde de yapılmasının dikkat çekici olduğu da burada vurgulanmalıdır(19). Bunun gerisinde yatan nedenler, dün olduğu gibi bugün de konuya ilişkin başta yaklaşım ve anlayış yoksunluğu olmak üzere, nitelikli insangücü, donanım ve kaynak yetersizliği, fiziksel alan sorunları ve benzeri türde işleyişi zora koşan ve amaçtan uzaklaştıran gerekçelerle ilgilidir.

Bu noktada başlıca sorun, anılan dersin ve TE bağlamında programlara konulması beklenen benzeri derslerin altyapısını oluşturan ögelerin başında gelen yeter sayı ve nitelikte öğretmen yokluğudur. Dolayısıyla sorun, ister istemez öğretmen yetiştirme üzerinde durulmasını gerektirmektedir.

Teknoloji Eğitiminde Öğretmen Yetiştirme

Türkiye’de öğretmen yetiştirme konusundaki ilk kurumsal örnekler, genel eğitime yönelik olarak 1850’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Bunu, 1930’larda meslekî eğitim alanında öğretmen yetiştirmek üzere açılan öğretmen okulları izlemektedir. Doğrudan TE alanında insangücü yetiştirmek amacıyla kurulan ilk eğitim kurumunun açılışı ise, 1974’tür.

Bu noktada, böylesi bir eğitim kurumuna duyulan gereksinmeye daha yakından bakmak gerekir. Sekizinci Millî Eğitim Şûrasında ortaöğretimin görevi, öğrencilere birey ve toplum yaşamının gerektirdiği nitelikte ortak bir genel kültür ve yurttaşlık eğitimi kazandırarak, onları ilgi ve yeteneklerine göre iş alanlarına, mesleklere ve yükseköğretime hazırlama biçiminde tanımlanmış ve öğretim programlarının bu amaçlar doğrultusunda düzenlenmesi önerilmiştir(20). Bu şûradan hemen sonra, sözkonusu öneriler doğrultusunda alınan kararlar ve uygulama plânı çerçevesinde MEB’ce hazırlanan öğretim programları deneme niteliğinde uygulamaya sokulmuştur. Bunlar arasında, ortaokullar ile lise birinci sınıflara konulan iş ve teknik eğitimi, ev ekonomisi ve uygulaması, ticaret bilgisi ve uygulaması gibi TE kapsamında değerlendirilebilecek seçmeli dersler dikkat çekmektedir. Ancak, ilgili alanda yetişmiş öğretmen olmadan, bir dersin programda yer alması onu göstermelik kılmaktan öteye geçirmemektedir.

1974’te toplanan Dokuzuncu Millî Eğitim Şûrasında seçmeli derslerin süre, içerik ve uygulamaları yeniden tanımlanarak, bunların öğretimin “farklı formasyon gerektiren dallar” arasına alınmasıyla; (21) bu alan için öğretmen yetiştirmek üzere, bir model araştırması yapılmış ve Endüstriyel Sanatlar Yüksek Öğretmen Okulu kurulmuştur (22). Okulun bu adı almasının nedeni, onun işlevinden kaynaklanmaktadır. Çünkü, endüstriyel sanatlar, değişen dünyaya ve bu değişimin doğurduğu sorunlara bireyin uyumunda ona yardımcı olmayı amaçlayan ve özellikle ABD’de yaygın olarak kullanılan programın genel adıdır(23). Buradan da anlaşılabileceği gibi, anılan okul adı çeviri yoluyla dilimize geçmiş bulunmaktadır.

Kuruluş onayına göre, böylesi bir okulun ortaya çıkmasının ana nedeni, öteki öğretmen yetiştiren kurumların TE bağlamındaki seçmeli derslerin eğitim öğretimini yürütecek özellikle öğretmen yetiştirememeleri, varolan durumlarının da o dönemde buna elvermemesidir(24). Oysa, yine bu onaya göre, 1979-1980 öğretim yılında bu kapsamda 13.511 öğretmene gereksinim olacaktır ki, amaç da bu gereksinimi biran önce karşılayabilmektir. Böylece ortaya çıkan Endüstriyel Sanatlar Yüksek Öğretmen Okulu üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar; İş ve Teknik Eğitim,Ev Ekonomisi ve İşletmecilik Bölümleridir. Öte yandan, başlangıçta üç yıllık önlisans eğitimi vermek amacıyla kurulan kurumun öğretim süresi kuruluşundan kısa bir süre sonra dört yıla yükseltilerek, lisans düzeyinde daha nitelikli öğretmenlerin yetiştirilmesinin öngörüldüğü görülmektedir (25).

Bu yapısıyla 1982 yılına kadar hizmet veren Okul, bu tarihte yükseköğretim sisteminde yapılan düzenlemeye koşut olarak 41 sayılı KHK ile Gazi Üniversitesi bünyesinde Meslekî Eğitim Fakültesine bağlı Teknoloji Eğitimi bölümüne dönüştürülmüş; 1992’de de 3837 sayılı yasayla Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi (ESEF) olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu yapılandırma çerçevesinde oluşturulan akademik örgütlenmeye göre, Fakülte, yirmi anabilim dalını kapsayan beş bölümden kuruludur. Bunlar; bağımız lisans programı olmayan Eğitim Bilimleri Bölümü ile bölüm ölçeğinde öğrenci alan Aile Bilimleri ve Tüketici Eğitimi,Endüstriyel Teknoloji Eğitimi, Bilgisayar Eğitimi ve İşletme Eğitimi Bölümleridir.

Bugünkü durumda,ESEF, teknoloji eğitimine yönelik dört dalda öğretmen yetiştiren Türkiye’deki tek yükseköğretim kurumudur. Fakültenin öğretim kapasitesi ise, her yıl ortalama 320 dolayında öğrenci alabilecek bir düzeydedir. Bunlardan öğretmen adayı olarak mezun olanların sayısı yıllık ortalama 240 dolayındadır.

Daha önce de vurgulandığı gibi, TE bağlamında ilköğretim programında yer alan ders, iş eğitimidir. 1996 yılı verileri ölçüt alındığında, sistemde iş eğitimi dersi için istihdam edilen öğretmenler, alt dallara göre varolan gereksinimin ancak yüzde 3 ile 54’lük bir oranını karşılayabilmektedir (26). Öte yandan, MEB’in basın organlarına (27) da yansıyan 2002-2003 öğretim yılına kadar olan beş yıllık dönem için yaptığı öğretmen projeksiyonuna göre de, tarım alanı dikkate alınmaksızın iş eğitiminin öteki alt dallarında haftalık 27 saatlik ders yükü içinde toplam 12.590 öğretmen gereksinimi bulunmaktadır. Bunlar içinde 5716 ile iş ve teknik eğitim dalı ilk sırayı alırken; ev ekonomisinde 3441, ticaret dalında ise 3433 öğretmene gereksinim duyulmaktadır. Konuya daha teknik olarak ve hukuksal bir temelde öğretmenlerin “aylık karşılığı ve zorunlu ücretli olarak haftada okutabilecekleri toplam ders yükleri” açısından yaklaşıldığında (28) ise, öngörülen sayının daha da yükseleceği açıktır. Buna göre, TE alanında öğretmen gereksinimini karşılayıcı yönde yeni düzenlemeler yapılmadığında, öğretmen yetersizliği nedeniyle yaşanılan sıkıntılar yakın gelecekte daha da ağırlaşmış olacaktır.

TE öğretmenlerinin istihdamında, nicelik kadar önemli ikinci bir sorun ise, niteliktir. ESEF programlarında da görüldüğü gibi, teknoloji eğitimi alanında multidisipliner bir anlayışla öğretmen yetiştirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu alanda istihdam edilecek öğretmenlerin genel öğretmenlik nitelikleriyle birlikte; mekanik yetenekleri yanında, teknolojiyle içli dışlı olmaları gerekmektedir. Teknoloji kültürünü bireye kazandırabilmenin yolu, önce bu kültüre sahip olmaktan geçer. Dolayısıyla, teknoloji eğitimi öğretmeninin genel teknoloji ve onun boyutlarını çok yakından tanıma, inceleme, değerlendirme yeterliğine, geniş bir teknik kültüre ve meslekî bilgi becerilere sahip olması gerekmektedir. Teknoloji eğitimi öğretmeni, bilme yanında bildiklerini en uygun yöntemlerle uygulamaya aktarma ve öğrenci için tasarlama-yapma ve uygulayıp değerlendirme ortamları hazırlamak durumundadır. Bu bakımdan, bu alan öğretmenlerinin yetiştirilmesinde hizmet öncesi kadar hizmet içi eğitim de ayrı bir önem taşımaktadır.

Varolan durumda teknoloji eğitimi alanında görev yapan öğretmenler üzerinde bir nitelik araştırması yapılmadığı için, bunların nitelik ve yeterlikleri konusunda elde bilimsel veriler bulunmamaktadır. Bununla birlikte, teknolojik alanda kendisini gösteren hızlı değişime karşın, söz konusu öğretmenlerin yeterliklerini geliştirme yönünde geçmişten günümüze hemen hiç hizmet içi eğitim programının düzenlenmemiş olması da son derece çarpıcıdır. Bu alanda istihdam edilen bir bölüm işgörenin hizmet öncesi öğrenim durumlarının da teknoloji eğitiminin gerekleriyle bağdaşmadığı düşünüldüğünde, alanda görevli öğretmen yeterliklerinin istenilen ölçülerin çok gerisinde kalmasını beklemek yanlış olmayacaktır.

Sonuç

Türkiye’de teknoloji eğitiminin önemi ve niteliği anlaşılabilmiş değildir. Bu eğitime, günümüzde de çoğu durumda, teknoloji kavramından uzakta, geleneksel bir anlayışla ve geçmişte uygulanan el iş, ev iş gibi basit el becerilerini öne çıkaran program mantığı içinde bakılmakta; teknoloji çağında teknoloji kültüründen yoksun bir işleyiş sürmektedir. Bunun önemli nedenlerinden birisi, okul yönetici ve denetmenlerinin konuya yabancı olmaları; ikincisi ise, alanda görevli öğretmenlerin eğitim yetersizliğidir. Nitekim, bu alanda istihdam edilen öğretmenlerin 1990 yılında çıkarılan (ve artık yeniden gözden geçirilmesi zorunlu olan) programlara uyumları için, hizmet içi eğitim kurs ve semineri düzenleme ya da kılavuz yayın hazırlama türünde hiçbir ciddi çaba gösterilmediği bilinmektedir. Aynı biçimde, gerek okul yöneticileri gerekse eğitim deneticileri de bu programın gerekleri için hazırlanmadıklarından, anılan programların nasıl ele alınması gerektiği konusunda tam bir kargaşa yaşanmaktadır.

Öğretmen yetiştirmede iki ana boyut nicelik ve niteliğe ilişkindir. Türkiye’deki geçmiş örnekler göstermektedir ki, niteliği görmezden gelerek kendi başına nicelik boyutunu öne çıkaran yaklaşımlar, öğretmen sorununa tek boyutlu bakan kolaycı yaklaşımlardır. Bunlar, uzun dönemde, eğitim kalitesini geliştirmeden çok, geriye götüren etkiler yaratmaktadırlar. Böylece, biçimsel olarak öğretmen gereksinimi karşılanmış görünürken; sisteme giren niteliksiz işgücü, eğitim sisteminin ürününün de niteliksiz olmasına yol açmakta ve varolan sorunların daha da ağırlaşması gibi istenmeyen bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan, teknoloji eğitiminde duyulan öğretmen gereksiniminin karşılanmasında nicelik kadar nitelik boyutu üzerinde de durulması gereklidir. Yoksa, ilköğretim uygulamasında zaten yeterince oturmamış olan iş eğitimi dersinin, teknoloji adına, teknolojiden uzak bir işleyişten kurtulması sözkonusu olamayacaktır.

Bu bağlamda nitelik boyutunu gözden kaçırmadan, TE alanında öğretmen gereksiniminin karşılanmasına ve uygulamaya ilişkin şu öneriler ileri sürülebilir:

1.Teknoloji eğitiminde şiddetle gereksinim duyulan alt alanlar için, bunlara yakın programlardan geçiş sağlayıcı biçimde hizmet öncesi “tamamlama” ve hizmet içi uyum destek programları oluşturulmalıdır. Böylece, kısa dönemde, kendi alanındaki istihdam fazlalığı nedeniyle sisteme yük olan, ancak genel yeterlikleri teknoloji eğitimiyle örtüşebilecek olan öğretmenlerin hizmetiçi eğitime tutularak yönlendirilmesiyle, TE öğretmen açığına bir ölçüde de olsa karşılık verilmiş olunacaktır. Burada vurgulanması gereken nokta, sözkonusu destek programlarının süre, içerik ve uygulama açısından amaca uygun biçimde plânlanıp düzenlenmesidir.

2.Uzun dönemdeki öğretmen gereksinimini karşılayabilmek için, durumu uygun olan eğitim fakültelerinde zaman geçirilmeden TE öğretmeni yetiştirme programları başlatılmalıdır.

3. TE öğretmeni olarak sistemde istihdam edilen öğretmenlerin alanlarındaki gelişmeleri izlemelerine olanak sağlanmalı; başka bir deyişle, bunların hizmet içi eğitimi sağlanarak, alana yabancılaşmalarının önüne geçilmelidir. Aynı biçimde, ilgili yönetici ve denetmenler, teknoloji eğitiminin gerekleri konusunda eğitilmelidir.

4. Öğretmen gereksinimi düşünülürken, istihdam edilecek insangücüne alanı çekici kıldıracak özelliklerin de dikkate alınması gerekmektedir. Dolayısıyla, teknoloji eğitimi öğretmenliğinin çekiciliği sağlanmalıdır. Bu çerçevede, teknik öğretmenlere sağlanan haklardan, aynı unvanı kazanmış olan bu alan öğretmenleri de yararlandırılmalı ve bunlar arasındaki yapay ayrım ortadan kaldırılmalıdır.

5. İlköğretim sisteminde yer alan iş eğitim programı, TE adıyla, model ve işleyişte çağdaş gelişmeleri yansıtıcı bir anlayışla yeniden ele alınmalıdır. İlköğretim okulları ise; öğretmen, yönetici, fiziksel olanaklar ve işlik-laboratuvar ortamlarıyla, bu eğitime hazır duruma getirilmelidir. Yine bu düzlemde, genel ortaöğretimde de konuya gereken önem verilmeli, program bütünlüğü içinde teknoloji eğitimine yer açılmalıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy