‘doğa’ Arama Sonuçları

Osteoporoz (kemik Erimesi)

OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ)

Menopoz insan hayatında önemli değişkliklerin meydana gelmesine neden olur. Hem ruhsal hem de fiziksel bu değişiklikler temel olarak vücutta yumurtalıklardan salgılanan östrojenin azalması nedeniyle ortaya çıkar. Menopozla birlikte özellikle aşağıda anlatılacak olan risk faktörleri olanlarda kemik dokusu da kısa zamanda kalitesinden ödün vermeye başlayabilir. Menopozda olan kadınlar yaşamlarının geri kalan kısımlarında osteoporoza bağlı %50′lik bir kemik kırığı riski ile karşı karşıyadırlar.

Osteoporoz insan ömrünün giderek uzamasıyla birlikte ülkemizde de önemli bir sorun haline gelmiştir.

Osteoporoz nedir?

Osteoporoz, ya da daha çok bilinen adıyla “kemik erimesi”, kemiğin mineral içeriğinin azalması nedeniyle dayanıklığının azalması, yani kalitesinin düşmesidir. Vücutta kortikal kemik ve trabeküler kemik olmak üzere iki ayrı kemik türü vardır. Kortikal kemik tüm vücut kemiklerinin %80′ini oluştururken, trabeküler kemik, bir arıpeteği yapısında olan ve yüzey alanı daha geniş bir kemik türüdür. Trabeküler kemik omurgalarda ve uzun kemiklerin uç kısımlarında yeralır ve osteoporoza bağlı kırıklara en hassas bölgeler de buralarıdır. Kemikler sürekli olarak yapım-yıkım olaylarının ardarda devam etmesiyle yenilenen canlı dokulardır. Trabeküler kemiğin yapım-yıkım hızının kortikal kemiğe göre 4-8 kat daha hızlı olması bu kemikleri kırıklara daha hassas hale getirmektedir.

Kadınlarda 40 yaşına kadar yapım-yıkım olayı dengeli bir şekilde devam ederken, bu yaştan itibaren yıllık %0.5′lik bir oranda geri dönüşümsüz bir kemik kaybı olur. Bu, özellikle menopozdan itibaren daha da hızlanır ve menopozda olan bir kadın her yıl trabeküler kemiklerinin %5′ini ve tüm vücut kemik dokusunun %1-1.5′luk bir kısmını kaybeder. Bu kayıpılar 10-15 yıllık hızlı bir dönemden sonra oldukça azalır. İşte bu aşamaya kadar kaybedilen kemik dokusu miktarı kadının ileride kemik kırığıyla karşılaşıp karşılaşmayacağını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Zira bu süre içerisinde trabeküler kemiğin %50’si kortikal kemiğin ise %30′u kadar bir miktarı kaybedilmiş olabilir.

Osteoporoz hangi kemikleri etkiler?

Osteoporoz en sık vücudun yükünü taşıyan ve trabeküler yapıda olan omurları etkiler. Tüm osteoporoz olgularının %47’si omurlarda, %20’si kalçada (uyluk kemiğinin baş kısmında), %13′ü bileklerde ve %20’si diğer kemiklerde görülür.

Bunun sonucunda özellikle ileri yaşlarda omurlardaki çökme kırıklarına bağlı olarak boyda kısalma olabileceği gibi (bir kadının ileri yaşlarda boyu 15-20 cm’ye kadar kısalabilir!), hafif düşmeler sonucunda ya da kendiliğinden, başta kalçada olmak üzere diğer kemiklerde hayatı tehdid eden kırıklar meydana gelebilir.

Osteoporoz kimlerde daha sık görülür?

Osteoporoz riski yaşla birlikte artar ve özellikle kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. İnce kemik yapısı olanlarda, ailesinde ve özellikle ailesindeki kadınlardan birinde kemik kırığı öyküsü ya da boyunda kısalma öyküsü bulunan kadınlarda, 45 yaşından önce kendiliğinden ya da ameliyatla yumurtalıkların alınması neticesinde menopoza giren kadınlarda, uzun süreli adet görememe şeklinde adet düzensizliği olan kadınlarda, gıdalarının kalsiyum içeriği az olan kadınlarda (en önemli kalsiyum kaynakları süt ve süt ürünleridir), yaşamlarında egzersize yer vermeyen, sigara içen, aşırı alkol kullanan kadınlarda, kortizon ve diğer bazı ilaçları kullanmak zorunda olanlarda ve başta hipertiroidi (tiroid hormonlarının yüksek olması) olmak üzere çeşitli hormonal hastalıklarda osteoporoz riski artmıştır.

70 yaşın üzerinde olan kadınların %21′inde hiçbir belirti olmasa da radyolojik olarak kırık yönünde değişiklikler gözlenir. Kalça kemiği kırıklarının riski menopozdan 10-15 yıl sonra artmaya başlar ve 90 yaşında bir kadının kalça kemiği geçirmiş olma olasılığı %20′dir. Bu kalça kırıklarının yaklaşık %15′i ilk üç ayda ölümle sonuçlanacak kadar ağırdır. Özellikle kalça kırıkları %50 kadında sakatlıkla sonuçlanır.

Osteoporoz tanısı nasıl konur?

Klasik radyolojik yöntemlerle (düz röntgen filmleriyle) osteoporoz tanısı koymak hatalıdır. Bunun yerine DEXA adı verilen özel yöntemle ve kemik tomografisi yöntemiyle vücudun en hassas kemikleri olan uyluk başı bölgesi, omurlar ve kol kemiklerinin incelemesi yapılır ve hassas bir şekilde tanı konabilir. Raporda “normal”, “osteopeni” (osteoporoz başlangıcı), “osteoporoz” ve “ileri derecede osteoporoz” olmak üzere farklı ifadeler kullanılabilir.

Hiç bir şikayeti olmayan kadınlarda bile menopoza girdiklerinde bir kez ve daha sonra beşer yıllık aralıklarla kemik ölçümü önerilmektedir.

Osteoporoz nasıl tedavi edilir?

Başlamış bir osteoporoz süreci sonucu kaybedilen kemiği yerine geri getirmek zordur. Ancak süreç bazı tedavilerle büyük oranda durdurulabilir. Bunun sonucunda ileri derecede osteoporoz olguları hariç, kırık oluşma riski de önemli derecede azalmış olur.

Östrojen tedavisinin süreci yavaşlattığı artık kesinlikle kanıtlanmıştır. Östrojen tedavisi alanlarda kol ve kalça kırıklarında %50-60 oranında azalma, beraberinde kalsiyum alımı da sağlandığında (kalsiyumdan zengin gıdalar alınması ve gerekli durumlarda ilaç şeklinde kalsiyum tedavisi) omurga kemiği kırıklarında %80′lik bir azalma beklenebilir. Bu, özellikle en az 5 yıllık bir tedavi sonrası etkili olur.

Östrojen tedavisinin etkili olabilmesi için tedavi devam etmelidir. Tedavi bırakıldığında osteoporoz süreci tedaviden önceki eski hızıyla devam eder. Progesteron tedavisi de kalsiyum metabolizması üzerindeki olumlu etkileriyle osteoporozun önlenmesine katkıda bulunur.

Kalsiyum emilimi yaşla birlikte azalır ve özellikle menopoz sonrası azalma daha belirgin olur. Kalsiyum dengesinin sağlanması osteoporoz engellenmesinde en önemli basamaklardan biridir. Ancak östrojenin az olduğu durumlarda kalsiyum ne kadar alınırsa alınsın etkili olmayabilir. Bu yüzden östrojen tedavisine ek olarak vücuda gıdalarla ya da ilaç verilmesi yoluyla günlük 1000 gram kalsiyum girişinin sağlanması önemlidir.

Östrojen tedavisinin sakıncalı olduğu durumlarda ise kalsitonin adlı ilaçtan faydalanılır.

İlaç tedavisi dışında osteoporozun önlenmesi ya da ilerlemesinin durdurulması için yaşam tarzında da bazı değişiklikler yapılmalıdır. Günde en az 30 dakika olmak üzere, haftada 3 kez vücudu zorlamayan sporlar yapılması menopoz döneminde kemiğin mineral miktarını önemli ölçüde iyileştirir. Sigara ve alkol bırakılmalıdır. Dengeli bir diyetle yeterli kalsiyum alınması için gerekli değişiklikler yapılmalıdır.

(Bundan sonrası farklı bir siteden alındı) (tolga tan)

kimlerde risk vardır?

1-Kadınların;

2-50 yaşın üstünde olanların;

3-Menopoza girmiş olanlar;

4-Erken menopoza girenler;

5-Cerrahi menopoza girenler;

6-Düşük kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenenler;

7-Erkeklerde erkek cinsiyet hormonu olan testosterondaki azalma;

8-Fiziksel aktivitenin, hareketliliğin ve egzersizin az olması;

9-Ailede osteoporozlu kimselerin bulunması;

10-Kısa boylu, ince yapılı kişiler iri yapılı, kilolu kişilere göre daha fazla osteoporoz riski taşımaktadırlar;

11-Beyaz tenli, açık renk gözlü olanlar;

12-Sigara içenler, alkollü, kolalı ve kafeinli içecekleri çok fazla tüketenler;

13-Kortikosteroidler, antikonvülzanlar, antikoagülanlar, tiroid ilaçları gibi bazı ilaçları uzun süreden beri yüksek dozda kullananlar;

14-Şeker hastalığı, tiroid bezinin fazla çalışması, mide barsak operasyonu geçirmiş olanlar; hareketsizlik, felçler ve diğer bazı endokrin hastalıkları gibi bazı hastalıkların olması.

OSTEOPOROZUN BELİRTİLERİ

-Bel ve sırt ağrısı. ağrı çoğu kez hareketle yük kaldırmakla başlar, ıstırahatla geçer.

-Boyda kısalma,omugada kırık.

-Sırtta kamburlaşma, omuzlarda yuvarlaklaşma.

-El bileğinde kırık.

-Kaburga kırıkları.

-Kalça kemiğinde kırık.    

        TEDAVİ

             Osteoporoz tedavisinde amaç, kemik kaybını önlemek, kemik kütlesini artırmak ve kırık oluşmasını önlemektir.

             Gelişme çağında kalsiyum, yeterli protein, karbonhidrat yağ gibi gıdaların dengeli bir şekilde alınması gerekir.

             Menopoz döneminde östrojen verilmesi, osteoporozun önlenmesinde tek başına en etkili tedavidir.

             Yaşam tarzında değişiklikler yaparak düşmeyi azaltacak önlemler alınmalı.

              Önerilen egzersiz proğramlarını uygulamaya çalışmalı.

              Kalsiyum ağırlıklı düzenli beslenilmelidir.

              İlaçları düzenli kullanılmalı ve düzenli doktor kontrolüne gidilmelidir.

(Bundan sonrası farklı bir siteden alındı) (tolga tan

Osteoporoz

Osteoporoz kemik yoğunluğunun azalmasıyla birlikte seyreden, kemik eğriliğine ve kırıklara yol açabilen bir hastalıktır. Son yıllarda özellikle önemli bir halk sağlığı problemi haline gelen bu hastalık, hanımların adetten kesilme dönemlerinden sonra yani menopoz dönemlerinde gözlenmektedir. Esasında fizyolojik bir olayın sonucunda gelişen osteoporoz, hanımlardaki ostrojen hormonu üretme azalmasına paralel olarak gelişir. Bu nedenle menopoz dönemindeki hanımlarda, omurgalarda, kollarda ve kalça kemiğinde kemik yoğunluğu azalmasına bağlı olarak hafif bir darbe ile kolaylıkla kırıklar oluşabilmektedir. Doğal olarak hayat kalitesini etkileyen hatta insanları yatağa bağımlı bile kılan bu hastalıktan korunma yolları mevcuttur. Öncelikle menopoz dönemine girmiş hanımların düzenli egzersiz yapmaları, bol kalsiyum içeren gıda maddelerini tüketmeleri gerekmektedir. Eğer kullanılıyorsa muhakkak sigarayı bırakmak gerekmektedir. Bu düzenlemelerin dışında doktar kontrolünde çeşitli metodlarla osteoporoz tedavisi yapılmaktadır. Bunlar arasında en sık kullanılanı menopoz döneminde eksikliği olan ostrojen hormonunun verilmesi yani hormon replasman tedavisidir. Bu tedavi sadece kemik erimesini engellemekle kalmadığı gibi, hanımları yaşa bağlı olarak da kalp hastalıklarından korumakta ve yine menopoza bağlı görülen ateş ve ter basmalarını da gidermektedir. Bazı çalışmalarda hastaların hafıza fonksiyonlarında da bu tedavi sonucu iyileşmeler olduğu gözlenmektedir. Uygun tetkiklerden geçirilmiş olan ve kullanma sakıncası olmayan hanımlara uygulanan hormon replasman tedavisi, büyük oranda başarı sağlamaktadır. Son yıllarda gelişen ilaç teknolojisiyle parelel olarak osteoporoz tedavisinde kullanılmaya başlanılan sentetik hormon algılayıcısı düzenleyici bir ajan olan raloxifen (EVİSTA) özellikle yurtdışında osteoporozu önleme amacıyla çok kullanılmaktadır. Henüz yurdumuzda bulunmayan bu ilacı bazı hastalarımıza başarıyla uygulamaktayız.

Giderek yükselen ortalama insan ömrüyle birlikte, menopoz dönemindeki kadın sayısı da göreceli olarak artmış ve bu kişilerde menopoza bağlı gelişen osteoporozun görülme sıklığı fazlalaşmıştır. Osteoporoz tedavisinde kullanılmakta olan östrojen hormonunun yerine, son dönemlerde yurtdışında Raloxifen (Evista) adında bir ilaç kullanılmaktadır. Östrojene benzer olan bu yeni ilacın etki mekanizması kemik erimesini azaltarak kan -kalsiyum seviyesini yükseltmektedir. Raloxifen’in östrojene göre iki üstün yönü vardır. Birincisi rahim zarında kalınlaşma yapmayarak, ara kanamalarına neden olmaz ve rahim kanseri olma riskini artırmaz. İkincisi Raloxifen kullanan kadınlarda meme kanseri görülme riskini azaltır. Bunların dışında yapılan bazı çalışmalarda kandaki kötü huylu kolesterol seviyesini azaltarak, kalp damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisi gösterilmiştir. Tüm bu özelliklerden dolayı hormon replasman tedavisine uyum sağlayamayan veya uygulanması sakıncalı olan menopoz dönemindeki kadınlar için alternatif bir tedavi seçeneğidir. Raloxifen gebelerde, açıklanmamış genital kanaması olanlarda ve kan pıhtılaşması bozuklukları gösteren kişilerde kullanılmamalıdır.

(Bundan sonrası farklı bir siteden alındı) (tolga tan

OSTEOPOROZ NEDİR?

Osteoporoz, kemiklerin kütle kaybetmesine yol açan ve en yaygın görülen kemik metabolizması hastalığıdır. Kemiklerin kütlesinin azalması kolaylıkla kırılabilmesine neden olmaktadır. Osteoporoz’un kelime anlamı; Osteo (kemik) poroz (delikli) kelimelerinin birleşmesinden oluşur, delikli kemik halk arasında “kemik erimesi” olarak bilinir.

50 yaşın üzerinde her 8 kişiden 1′inde Osteoporoza bağlı omurga kırığı gelişmekte olup bu oran yaş ile birlikte artmaktadır. Kalça kırığı, 70 yaşın üzerindeki her 3 kadından ve her 9 erkekten 1′inde görülen önemli bir sağlık problemidir. Osteoporotik kırıklar olarak tanımlanan kırıklar, el bileği, omurga, ve kalça kırıklarıdır.

Osteoporozdan etkilenen insanların % 80′i kadınlardır. Kadınlarda daha sık rastlanan Romatoid Artrit gibi iltihaplı romatizmaların varlığı yada kortizon, tiroksin gibi ilaçların kullanımı halinde Osteoporoz riski artmaktadır.

Kemik yaşam boyu sürekli yapılan, yıkılan canlı bir dokudur. Yaşam süresince eski kemik yıkılır ve bunun yerini sağlam yeni kemik alır. Kemik bal peteği görünümünde olup başta kalsiyum olmak üzere önemli mineralleri depolar. 20 - 25 yaşlarına kadar yiyeceklerden alınan kalsiyumun kemiği yenileme kapasitesi kemiğin yıkım hızından daha yüksektir. 30′lu yaşlarda Tepe kemik kütlesi adı verilen en yüksek kemik kütlesine ulaşılır. Bu dönem kemiğin en güçlü olduğu dönemdir.

40 yaşları civarında kemik kütlesi yavaş yavaş azalmaya başlar. Bu kayıp menopozdan sonra kadınlarda östrojen hormonunun seviyesinin düşmesine bağlı olarak hızlanmaktadır. Menopozdan sonraki ilk 5 yıl kemik kütlesinin en hızlı kaybedildiği zaman dilimidir. Bu dönemde kadınlar her yıl kemik kütlelerinin % 3′ünü kaybedebilirler. Hızlı kayıp döneminin sonlarında, 60 yaş civarında Osteoporozun ilk belirtileri; kamburlaşma, boy kısalması, yaygın sırt ağrıları yada ufak bir zorlama sonucu oluşan kırıklar şeklinde ortaya çıkabilir.

RİSK FAKTÖRLERİ

Genç bir erişkin iken ulaştığımız “Tepe kemik kütlesi” ve yaşlanmaya başladığımızda oluşması beklenen “Kemik Kaybının Hızı” Osteoporoz gelişme riskimizi belirler. Kimlerin bu hastalığa yakalanacağı önceden öngörülememektedir. Ancak hastalığa yakalanma riski aşağıdaki durumlarda artmaktadır:

· 45 yaşın altında doğal yada cerrahi menopoz

· Kadın olmak

· İleri yaş

· Ufak, tefek, zayıf yapıda ve beyaz tenli olmak

· Ailede Osteoporotik kırık öyküsü (özellikle annede kalça kırığı)

· Daha önce kırık geçirmiş olmak (ön kol kırığı gibi)

· İnflamatuar (iltihaplı) eklem hastalığı yada Astım varlığı

· Kemik yıkımını hızlandıran ilaçların kullanımı (Kortizon, guatr ilaçları, sara ilaçları, heparin v.b.)

· Kalsiyumdan fakir beslenme, yetersiz D vitamini

· Sigara içme, alkol kullanımı, fazla kahve tüketimi

· Düzenli egzersiz yapma alışkanlığının olmayışı

· Erkeklerde düşük testosteron düzeyi

· Uzun süreli yatak istirahati

· Bunama

Yukardaki faktörlerden 1 ya da 1′den fazlası sizde var ise Osteoporoz’a yakalanma ve kırık riskiniz yüksektir.

Kadınların kemik kütlesi erkeklere oranla % 20 - 30 daha azdır. Bu nedenle erkeklere nazaran Osteoporoza yakalanma riski kadınlarda daha fazladır. Ancak ileri yaşlarda özellikle 70 yaşın üzerinde her iki cinste de kalça kırığı riski artmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Astım ve iltihaplı eklem romatizmalarında kullanılan kortizon gibi ilaçlar, ilaç kullanımına bağlı kemik kütlesini azaltan ilaçların en önemlileridir. Kemik kaybının miktarı bu ilaçların dozuna ve kullanım sürelerine göre değişmektedir. 7,5 mgr’ın üzerinde uzun süreli kullanım (3 aydan uzun süre) kırık riskini artırmaktadır. Kortizon kemik yıkımını hızlandırır. Östrojen seviyelerini düşürür, kalsiyumun barsaktan emilimini azaltarak osteoporoza neden olur.

Kortizon dışında Osteoporoz riskini arttıran ilaçları; Guatr hastalığı tedavisinde kullanılan tiroksin, Sara hastalığında kullanılan antiepileptikler ve kanın pıhtılaşmasını engellemek için kullanılan heparin gibi ilaçlardır.

Bu ilaçları kullananlarda muntazam aralıklarla KMY (Kemik Mineral Yoğunluğu) ölçümü yapılmalıdır.

OSTEOPOROZDAN KORUNMA

Osteoporozdan korunmanın başlıca yöntemi; Tepe kemik kütlesine erişinceye kadar olan dönemde güçlü, sağlam kemik yapıyı oluşturmak ve sonraki yaşlarda kaybı engellemektir.

Yeterli ve güçlü kemik kütlesine sahip olursak ileri yaşlardaki kaybımızı daha az problem ile atlatabiliriz. Kemik kütlesi genetik faktörlere bağlı olarak değişebilirse de yaşam biçimimizi akillıca düzenleyerek Osteoporozu yavaşlatabilir ve hatta engelleyebiliriz.

Daha sonraki hayatınızdaki kaybı en aza indirebilmek için 35 yaşına kadar mümkün olduğunca en yüksek kemik kütlesine sahip olabilecek önlemleri almalısınız.

Aldığınız kalsiyum miktarını arttırın

Kalsiyum sadece kemik sağlığı için değil, diğer vücut fonksiyonları içinde gerekli bir mineraldir. Vücudumuz kanda belirli bir miktar kalsiyum bulundurmak zorundadır. Kaslarımızın kasılması, kalp ritmi ve normal kan akışkanlığı için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Bunlar kalsiyumun kemik yoğunluğu üzerindeki etkisinden daha öncelikli fonksiyonlarıdır. Bu fonksiyonları yerine getirebilmek için yeterli kalsiyum almıyorsak vücudumuz depoları yani kemikteki kalsiyumu kullanacaktır.

Ne kadar kalsiyuma ihtiyacınız olduğu cinsiyetinize, yaşınıza ve Osteoporoz riskinize bağlıdır. Kalsiyum ihtiyacı ergenlikte, hamilelikte, emzirme döneminde ve menopozdan sonra artmakta günlük 1000 - 1500 mgr’a çıkmaktadır. Bu gibi özel durumların dışında günlük gereksinim 800 mgr kadardır. Bir bardak sütte yaklaşık 250 mgr kalsiyum bulunmaktadır. Ne yazıkki bir çok kadın günlük 500 mgr’ın altında kalsiyum alma alışkanlığındadır.

D vitamini kalsiyumun barsaktan emilimine ve kemikler tarafından depolanmasına yardımcı olan bir hormondur. Günlük ihtiyacımız olan miktar 400 - 800 İÜ’dir. Güneş ışığının etkisi ile cilt’de, karaciğerde ve böbrekte sentezlenerek aktif D vitamini haline dönüşür. Kış aylarında, güneş ışığından yeterli yararlanamama durumlarında sentezi azalmaktadır. İleri yaşlarda özellikle böbrekten yapımının azalması, yaşlanma sonucu Osteoporozun artmasına yol açan önemli bir nedendir.

Kalsiyum kaynağı olan yiyecekler:

Süt ve süt ürünleri en önemli kalsiyum kaynaklarıdır. Süt, yoğurt ve peynir en fazla kalsiyum içeren gıdalardır. Bir bardak süt günlük ihtiyacımızın 1/4′ünü sağlar. Yağ ve kaloriden kaçınmak için düşük yağ içeren süt ve süt ürünleri kullanılabilir (kalsiyum içerikleri değişmez).

Kalsiyumdan zengin diğer gıdalar

· Yeşil sebzeler

· Kabuklu deniz hayvanları

· Sardalya balığı

· Soya fasülyesi

· Fındık , badem

· Pekmez

· Kalsiyum ile zenginleştirilmiş meyve suları ,ekmekler v.s

Farmakolojik kalsiyum destekleri:

Kalsiyum içeren ilaçlar içerdikleri elemental (temel) kalsiyum miktarına göre çeşitlenirler. Kalsiyum karbonat en yüksek elemental kalsiyumu sağlar. Yemek esnasında alınması emilimlerini artırmaktadır. Kalsiyum sitrat ve kalsiyum glukonat bileşikleri daha az elemental kalsiyum içerirler, ancak vücudumuzun bunları emmesi daha kolaydır. Son yıllarda kalsiyum, magnezyum, çinko ve boron gibi kemik için yararlı diğer minerallerle zenginleştirilmiş kalsiyum bileşikleri üretilmektedir. Kalsiyum alınımı sırasında günde 6-8 bardak su içmeye özen gösterilmelidir. Hangi bileşiğin sizin için en iyi olduğunu doktorunuza danışabilirsiniz.

Sigara içmekten kaçının

Sigara içenler içmeyenlere oranla daha fazla osteoporoz riskine maruz kalmaktadırlar. Sigara birkaç yolla osteoporoza neden olmaktadır. Sigara içenler menopoza daha erken girerler, östrojen düzeyi sigara içenlerde daha düşüktür ve vücut kütle indeksi daha azdır.

Alkol kullanımından kaçının

Fazla miktarda (günlük 100 ml’den fazla) alkol tüketen kişilerde osteoporoza yakalanma riski yüksektir. Alkol, kemik yıkımını hızlandırır, alkol kullanan kişilerin kemik yoğunluğu daha düşüktür ve ayrıca alkol kullanımını düşme riskini de arttırmaktadır.

Egzersiz yapın ve yaşam boyu aktif kalın

Sedanter yaşam ve uzun süreli yatak istirahati osteoporoz riskini arttırır. Hareketli olma, kolay hareket edebilme yeteneğimizi arttırır, kas gücümüz artar, dengemiz korunur, düşmeden korunuruz.

Egzersiz kalp ve damar sağlığımız için de gereklidir. Osteoporozdan hem korunmada hem de tedavi amacı ile egzersizlerden yararlanılmalıdır. Korunmada yürüyüş gibi hafif egzersizler etkili olabilir ise de tedavide kullanılan egzersizler Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanları tarafından reçete edilen özel tipte ağırlık taşıma egzersizleri gibi egzersizlerdir.

Fiziksel olarak aktif bir insan değilseniz ve aşağıdaki durumlardan herhangi biri var ise egzersiz için doktora danışılmalıdır.

· 40 yaşından sonra kırık ya da osteoporoz’un varlığı

· Kalp hastalığı, yüksek tansiyon, felç, yüksek kolesterol

· Egzersiz sonrası göğüs, boyun, omuzlar ve kolda ağrı ya da sıkışma hissi oluşuyor ise

· Ufak bir güç sarfedildiğinde bile nefes darlığı ve baş dönmesi oluşuyor ise

· Egzersiz programına başlamadan önce diabet gibi özel tıbbi dikkat gerektiren bir hastalık mevcut ise.

Östrojen kullanımı

Menopozdan sonra kadınlar östrojen azalmasına bağlı olarak daha hızlı kemik kaybına maruz kalırlar. Bu hormon adet kanamalarını kontrol etmesi yanısıra kemiklerin kalsiyumu depolamasına ve kemik kütlesinin korunmasına da yardımcı olur. Ülkemizde ortalama menopoz yaşı 48 yaş civarıdır. Menopoza giren bütün kadınlar doktorları ile östrojen tedavisi konusunda bilgi almalıdırlar. Hızlı kaybın oluştuğu erken menopozal dönemde (ilk 5-10 yıl) kullanılması önerilmektedir. Kırık riskini en aza indirmek için östrojen kullanımında önerilen süre 10 yıldır. Kadın doğum uzmanları tarafından önerilen östrojen, tablet ya da cilt peç’leri şeklinde kullanılmaktadır. Östrojen kullanımı meme ve rahim kanseri riskini arttırmaktadır. Rahim kanseri riski östrojen ile birlikte progesteron kullanılarak azaltılabilir.

Östrojen kullanımı ile adet kanamaları benzeri kanamalar oluşabilir. Östrojene benzer etki gösteren yeni hormonlar daha az yan etki göstermektedirler. Östrojen kullanıyor iseniz sık sık doktor kontrolüne ihtiyacınız var demektir. Ailenizde meme kanseri, rahim kanseri ve kan pıhtılaşma sorunu var ise doktorunuz östrojen kullanmanıza izin vermeyebilir. Östrojen kullanmayan kişiler için kemik kütlesini koruyan ve kırığı engelleyen diğer ilaçlardan yararlanılır.

OSTEOPOROZ TANISI NASIL KONULUR ?

Kemiğiniz kırılana, kamburlaşana ve boyunuz kısalana kadar osteoporoz belirtilerini farketmeyebilirsiniz. Aşikar yakınmalar oluşuncaya kadar sessiz bir dönem geçirebilirsiniz. Doktorunuz osteoporoz olup olmadığınızı yada olma riski taşıyıp taşımadığınıza karar verebilir. Osteoporoza neden olabilecek diğer hastalıkların varlığı, (Tiroid hastalıkları, inflamatuar eklem romatizmaları, astım, ilaç kullanımı v.b.) kırık öykünüzün bulunması, beslenme durumunuz, genel sağlığınız, ailede özellikle annede kırık öyküsü gibi bilgiler doktorunuza riski belirlemede yardımcı olacaktır. Doktor fiziksel muayene, kan ve idrar tetkikleri ve radyografi ile tanıya ve ayırıcı tanıya gidebilir.

Risk mevcudiyetinde kemik mineral yoğunluğu ölçümü tanıyı kesinleştirir. Bu testler kırık riskini belirlemede en güvenilir yöntemlerdir. Hastalığın erken tesbit edilmesine de yardımcıdır. Riski yüksek olan hastalarda yılda birkez, riski düşük olan hastalarda 2-5 yılda bir tekrarlanır. Tedaviye yanıtı değerlendirmek içinde yılda bir kez tekrarlanabilir. 1 yıldan daha kısa aralıklarla yapılmasının yararı yoktur.

Kemik ölçümleri hızlı, kolay yapılabilen testlerdir. Çok çeşitli yöntemler var ise de en çok DEXA (Dual photon X-ray absorbsiometre) kullanılmaktadır.

DEXA ile kemiğin % 1-2′lik kaybı bile değerlendirilebilir. Osteoporoz tanısında ve tedavinin takibinde hekim önerisi ile kullanılmalıdır. Yenilerde daha ucuz ve basit olan ultrasonografi gibi kemik ölçüm metodları da denenmektedir.

Düz kemik radyografisi kırıkların tesbit edilmesinde yararlıdır. Ancak kemik yoğunluğunun saptanmasında hassas değildirler. Direkt radyografi ile kemik yoğunluğu azalması tesbit edildiğinde kemiğin en az % 30′u kaybedilmiş demektir.

Doktorunuz tanı için ve özellikle kemik kaybınızın hâlihazırda hızlı olup olmadığını tesbit edebilmek için kan ve idrar testleri isteyebilir. Bunlar: kan kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, D vitamini değerleri, tiroid fonksiyon testleri, sedimantasyon, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri gibi testlerdir.

Osteoporoz hareket sistemi hastalıkları dediğimiz kas iskelet sistemi hastalıkları ile uğraşan Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon hekimlerinin en önemli uğraş alanı hâline gelmiştir. Osteoporozu olan hastalarda sıklıkla karşılaşılan sırt ağrıları kişilerin yaşam kalitelerini etkilemekte ve bu nedenle de boyun ve bel ağrılarının tanı ve tedavileri ile yoğun bir şekilde ilgilenen Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanlarına baş vurmaktadırlar. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanları Osteoporoz’un tanısında, tedavisinde (ilaç, korseleme, egzersiz) yol göstericiniz olacaktır. Osteoporoz tanısı ve tedavisi için östrojen kullanıyor iseniz kadın doğum hastalıkları uzmanı ile, Guatr gibi bir hastalığınız söz konusu ise Endokrinoloji Uzmanı ile Osteoporoz riskinizi tartışabilirsiniz. Özellikle kalça kırığının tedavisi ve cerrahi gerektiren omurga ve ön kol kırıklarında ise Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanının yardımına başvurmalısınız.

OSTEOPOROZ TEDAVİSİ

Osteoporozu önlemek için alınan önlemler: Kalsiyum, düzenli egsersiz, östrojen alınımı, sağlıklı bir yaşam biçimi sürdürülmesi, aynı zamanda tedavi içinde yararlı önlemlerdir. Farklı tedavi seçenekleri değerlendirilirken, risklerinizin tanımlanması ve bunların tedavileri hakkında bilgilendirilmeniz yanısıra, yaşınızın, aktivite durumunuzun, diğer sağlık problemlerinizin ve kişisel tercihlerinizin hesaba katılması gerekecektir.

HRT yada hormon replasman tedavisi en eski ve en çok önerilen tedavilerden birisidir. Östrojen hormonu progesteron ile birlikte yada tek başına önerilmektedir. Östrojen tedavisinin Osteoporoz da etkili olabilmesi için menopozdan hemen sonra başlanması ve 5-10 yıl gibi uzun bir süre kullanılması gerekmektedir.

Kalsitonin (Miacalcic, Tonocalcin vb.), enjeksiyon yada nazal spray şeklinde önerilen Osteoporozu engellemenin yanısıra ağrıyı da kontrol eden bir ilaçtır. En az 2 - 3 yıl süre ile kullanılmalıdır.

Bisfosfonatlar son yıllarda üretilen, ağızdan alınıma elverişli kemik yoğunluğunu artıran ilaçlardır. Ülkemizde Etidronat (Didronat), Alendronat (Fosamax) bulunmaktadır.

Kalsiyum diğer tedavilerin yanısıra verilen, hemen tüm menopoz sonrası kadınlara önerilen bir ilaçtır. Son zamanlarda D vitamini ile birlikte alınması önerilmektedir. D vitamini seviyesi yaşla birlikte azalır. Kalsiyum ile D vitamini kombinasyonları, tek başına bile kemiğin % 30 - 35 oranında kazancı sonucunu sağlayabilirler.

Osteoporozun teşhis ve tedavisinde sürekli yeni metodlar geliştirilmektedir. Doktorunuz doğru tedaviyi bulmanız ve bu tedavinin risklerini, yan etkilerini ve yararlarını anlamanız açısından en iyi rehberiniz olacaktır.

DÜŞMELERİN ENGELLENMESİ

Yaşlandıkça, düşüp bir yerinizi kırma riskini artıran bir takım değişikliklerin oluştuğunu farkedebilirsiniz. Bunlar kas zayıflığı, görme bozukluğu, hastalık yada ilaç alınımı nedeni ile oluşan başdönmesinden kaynaklanabilir. Osteoporoz sonucu incelen kemik çok hafif bir zorlama sonucu bile kırılabilir. Bu nedenle düşme riskinin azaltılması ilaç ile tedavi kadar önemlidir. Düşme riskinizi kas gücünü artıran egzersizler yaparak, alçak ökçeli kaymayan tabanlı ayakkabılar giyerek azaltabilirsiniz. Düzenli göz muayeneleri, gereksinim duyarsanız gözlük kullanımı görüşünüzü iyileştirecektir. Doktorunuza baş dönmenizin nedenini sorun. Tansiyonunuzun ve kan şekerinizin ani inip çıkmaları konusunda bilgilerinin ve doktorunuzdan yardım isteyin. Aşağıdaki liste, evinizi daha güvenli kılmak ve düşme riskinizi alzaltmak için evde ne gibi önlemler almanız gerektiğini göstermektedir.

Işıklandırma

· Merdiven, oda ve koridorlar iyi ışıklandırılmalı

· Gereken yerlere gece aydınlatma sağlanmalı

· Yatağınızın yanında fener bulundurabilir ve gece kalktığınızda kullanabilirsiniz.

Zemin Döşeme

· Küçük, kayabilen halı, kilimlerden kaçının, kullanıyorsanız kaymaması için gerekli önlemi alın

· Halı kenarlarını sabitleyin

· Kaymayan cilalar kullanın

· Ayak altındaki elektrik kordonlarını kaldırın

Merdivenler

· Merdivenin başına ve altına elektrik düğmeleri koyun

· Kaymayan yüzeylerle kaplayın

· Trabzan koydurun ve inerken çıkarken kullanın

Banyo

· Banyo küvetinin, tuvaletin, duşun yanına tutunmaya yardımcı tutamaklar yerleştirin

· Kaymayı engelleyici tastik yada yapışan zeminler koyun

Mutfak

· Alet edevatı kolay erişilebilecek yerlere koyun (iskemleye tırmanmayı gerektirmeyen)

· Raflara ulaşmak için sağlam bir basamak kullanın.

(Bundan sonrası farklı bir siteden alındı) (tolga tan

Menopoz sonrasında kadınlar kemik kaybı riski ile karşı karşıyadır, ancak erken tanı ile geleceğinizi koruyabilirsiniz.

Menopozdan sonra pek çok kadında osteoporoz ile sonuçlanabilen kemik kaybı gelişir. Ancak, göreceli olarak, oldukça az sayıda osteoporozlu kadına tanı konmuş ya da tedavi uygulanmıştır.

Kemik kaybının pek çok belirtisinin sessiz olduğunu bilmeniz çok önemlidir. Bu nedenle, daha sağlıklı bir geleceği garanti altına almak için, yapabileceğiniz her şeyi bir an önce yapmalısınız.

Web sitemizin bu bölümünde, kemik kaybı ve osteoporozla ilgili temel gerçekler yer almaktadır.

Doktorunuzlaya da diğer sağlık görevlileriyle konuşmadan önce bu bölümü okuyarak işe başlayınız. Bu bölümü okuduktan sonra kemik kaybına karşı savaşta umut ve yardım olduğunu öğreneceksiniz.

Osteoporoz, kemiklerin daha gözenekli ve giderek daha güçsüz ve kırılgan olmasına yol açan bir hastalıktır (”osteo” kemik, “poroz” da gözenekli anlamına gelir).

Sağlıklı Kemik

Osteoporotik Kemik

Sağlıklı kemik yoğun ve güçlüdür ve büyük miktarda basınca dayanabilir. Ancak, osteoporoz geliştiğinde, kemikler incelir ve kırılgan bir hal alır ki bu, kemiklerin kırılma olasılığını arttırır.

Osteoporozun Nedenleri

Vücudumuzda, bir taraftan yaşlı kemiklerin yıkımı olurken diğer taraftan yeni kemiklerin oluşturulduğu bir denge söz konusudur. Bu dengede, kemik yıkımının çok fazla olması ya da yenilenmenin yeterli olmamasına bağlı oluşan dengesizlik, osteoporoza neden olur.

Bu dengesizliğe katkıda bulunan en önemli etken menopozdur. 30′lu yaşların ortalarına kadar, çoğu kadın kaybettiğinden daha fazla kemik kazanır. Daha sonra, bu denge genellikle değişir ve kaybedilen kemik miktarı ile yerine konan kemik miktarı aşağı yukarı eşit olur. Ancak, menopoz sırasında hormonal değişiklikler, yani östrojen (kadınlık hormonu) düzeylerinin azalması kemik kaybını hızlandırır. Bu kemik kaybı ciddi bir düzeye ulaştığında, o kişide osteoporoz gelişir.

Osteoporoz’un yol açabileceği etkiler nelerdir?

Erken evrede osteoporoz, fark edilebilecek nitelikte çok az fiziksel değişikliğe yol açar. Ancak, hastalık ilerledikçe özellikle omurga, el bilekleri ve kalça kemiklerinde basit travmalarla kırıklar oluşabilir. Kemik kaybı kişide ağrılara, boy kısalmasına, hareket kısıtlılığına ya da omurganın eğrilmesine dahi (”kocakarı kamburu” olarak da bilinir) yol açabilir. Bu fiziksel belirtiler kişinin kendine güveninin ve gücünün azalmasına neden olabilir. Aynı zamanda, sağlıklı, aktif bir yaşam sürdürme yeteneği de dahil, kişinin başka birisine bagımlı kalma durumu dahi olabilir. Osteoporozla savaşmak için çeşitli yollar vardır. Bunlardan en önemlisi, osteoporozun erken dönemde saptanması, diğeri de tedavisidir.

Kimler RİSK altındadır?

En çok risk altında olanlar menopoz dönemindeki kadınlardır. Menopoz genellikle yaklaşık 50 yaşında başlar, ancak her hangi bir nedenle yumurtalıkları alınmış kadınlarda daha erken yaşta da başlayabilir. Menopoz sonrası dönemdeki kadınlar dışında risk altında olan başka gruplar da bulunmaktadır. Kemik kaybına en çok eğilimi olan kadınlar, ailesinde osteoporoz öyküsü olanlar, beyaz ırktan ve Asyalı kadınlar, ince, küçük kemik yapılı kadınlardır.

Osteoporoz riskine katkıda bulunabilecek diğer etkenler:

Sigara

Çok fazla alkol tüketimi

Çok az egzersiz

Çok az kalsiyum alımı (şimdi ya da çocukluk çağında)

Küçük bir kaza sonucu geçirilmiş kemik kırığı

Steroidler (astım ve artrit tedavisinde sık kullanılırlar) ve tiroid hormonu (çok yüksek dozda) gibi belirli ilaçların kullanımı

Erken menopoz (45 yaşından önce)

Eğer osteoporoz riski ile karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsanız:

Doktorunuzla konuşun Doktorunuz belirli bulgu ve belirtilerden sizde osteoporoz olup olmadığını söyleyebilir. Röntgen, kemik kaybının fazla olduğu ileri dönemlerdeki osteoporozda teşhise yardımcı olur.

Kemik yoğunluğu testini göz önünde bulundurun

Osteoporozun saptanması zor olduğundan, doktorunuz bir kemik yoğunluğu testi isteyebilir. Bu inceleme kemiklerinizin yoğunluğunu kesin bir şekilde ölçmek için en kolay yoldur ve özellikle erken dönemde, doktorunuzun hastalığa tanı koymasında yardımcı olabilir. İleride tekrarlanan incelmelerde, doktorunuzun kemik kaybı oranınızı izlemesinde de yardımcı olabilir. Çeşitli tipte kemik yoğunluğu testleri mevcuttur. Bunlar güvenilir, ağrısız ve vücut bütünlüğünü bozmayan testlerdir. Aynı zamanda kısa süre alır ki bazıları sadece birkaç dakika sürer. Bu testi yaptırmak, doktorunuzun sizde osteoporoz olup olmadığını belirlemesine yardımcı olmak için en güvenilir yoldur. Eğer risk altında olduğunuzu düşünüyorsanız, kemik yoğunluğu testi yaptırmanız gerekip gerekmediğini doktorunuza sorunuz.

Kemiklerinize iyi bakın

Gelecekte oluşabilecek kemik kaybını yavaşlatabilme yöntemleri konusunda dokturunuzla konuşun. Kalsiyum alımı osteoporozda önem taşımakla birlikte, menopozdan sonra kalsiyum kemik kaybını tamamen önleyemez ya da yeniden kemik yapımını sağlayamaz. Düzenli olarak yürümek, koşmak, spor yapmak ve hafif aerobik egzersizleri kemik gücünüzü arttırmakta yardımcı olabilir. Doktorunuzdan sizin gereksinimlerinizi karşılayacak bir egzersiz programı hazırlamakta yardımcı olmasını isteyiniz.

Eğer size osteoporoz tanısı konduysa

Harekete geçin

Yapabileceğiniz hiç bir şey olmadığını düşünme hatasına düşmeyin. Ya da kalsiyum alımının ve düzenli egzersiz yapmanın osteoporozu iyileştirmek için yeterli olduğunu düşünmeyin. Yapabileceğiniz çok şey bulunmaktadır. Doktorunuzla tedavi seçenekleriniz ve kemiklerinizi mümkün olduğu kadar sağlıklı ve güçlü tutmanın yolları hakkında konuşmakla işe başlayın.

Dikkatli olun

Var olan tedaviler konusunda bilgilenmeye çalışın. Tıp bilimi sürekli olarak yeni tedavi seçenekleri keşfetmektedir ve sizin tüm seçenekleri bilmeniz gerekir. Yine bunları doktorunuzla tartışınız.

Rahat olun

Eğer size osteoporoz tanısı konduysa yalnız değilsiniz. Dünyada 200 milyonun üzerinde osteoporozlu kadın bulunmaktadır. Kendinizi en şanslı olanlardan biri olarak düşünmeye çalışın; çünkü şimdi osteoporozla savaşmak için neler yapabileceğinizi biliyorsunuz. Bu konudaki ve diğer güncel tıbbi sorunlardaki yenilik ve gelişmeler, imkanlar ölçüsünde TIP’2000 de yer alacak ve sizlere rehberlik ederek yardımcı olmaya çalışacaktır.

(İstersen sen de biraz araştırma yap.ben bu kadar bulabildim.umarım işine yarar.yaladım yanaklarından.)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Tablo 1 Erken Spontan Abortus Materyelleinde Rastlanan Kromozom Bulguları 5

Tablo 1 Erken spontan abortus materyelleinde rastlanan Kromozom bulguları 5

Tablo 2 Yeni Doğanlarda saptanan kromozomal düzensizlikler 6

Tablo 3 Dengeli yapısal yeniden düzenlenme taşıyıcılarının kromozomal olarak dengesiz çocuk yapma riskleri. 7

Şekil 1 Doğumdan önce görülen kromozomal düzensizliklerin sıklığı 5

Şekil 2 G-Bantlama yöntemi ile elde edilen insan 1 numaralı kromozomu (yaklaşık 550 bant ) ile Paris Konferensı adlandırma (1971) ve ISCN ( International System for Human Cytogenetic Nomencloture, 1978) sistemelrine göre hazırlanmış yaklaşık 550 bantlık idiyogramı. İdiyogram üzerinde ayrıca haritalaması yapılabilen hastalıklar ( Morbid Anatomi ) görülmektedir. 9

Şekil 3 Kromozom 2 G-Bantlama yöntemi ile hazırlanan metafaz kromozomu ve idogramı. 10

Şekil 4 Kromozom 3 G-Bantlama yöntemi ile elde edilen metafaz kromozomu ve idogramı. 11

OTOZOMAL KROMOZOMLAR VE OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI

Daha önce nasıl numaralanıp gruplara ayrıldığını gördüğümüz kromozomları,Denver sistemine göre teker teker ele alıp,neden oldukları krozomal hastalıkları ana hatlarıyla inceleyeceğiz.

Bilindiği gibi, 23 çift insan kromozomlarının 22 çift otozomal ve 1 çifti de gonozomal kromozomlardır. Gelişen yeni teknikler sayesinde, bugün için kromozomları doğru olarak numaralandırılıp yapısal ve sayısal değişiklikleri kolaylıkla saptayabiliyoruz. Ayrıca, tüm hastalık ya da nitelikleri oluşturan genler söz konusu olduğu zaman çok küçükte olsa pek çok genin hangi kromozoma ve o kromozomun hangi kesimine yerleştiğini bilmekteyiz. Oysa insanoğlu, kromozomlarının tam sayısını öğrenbilmek için 1956 yılına kadar beklemek zorunda kalmıştır.

Kromozomları teker teker incelemeye başlamadan önce kromozomal düzensizliklerin toplumdaki durumuna bir göz atmak faydalı olacaktır. Kromozamal hastalıklar denildiği zaman kromazonlarda ortaya konabilen tüm değişikliklerle ilişkili durumları anlamak gerekmektedir. Tüm konsepsiyonların yaklaşık % 20 kadarı herhangi bir kromozomal düzensizlik taşır. Fakat bunların büyük çoğunluğu spontan abortusla atıldığı için doğumdaki aynı sıklık % 0.6 dolaylarında olmaktadır ( Şekil 1 ) . Eğer spontan abortus materyalleri incelenecek olursa bunlardaki kromozamal düzensizlik oranı % 60 olarak bulunur. Geç spontan abortus ve ölü doğumlardaki aynı oran ise % 5 bulunmaktadır. Bu bulguda kromozomal defekti olan fetusların erkenden atıldığını göstermektedir. Fakat bu erken yada geç spontan abortuslar ile ölü doğumlarda saptanan kromozomal düzensizlik tipleri farklılık göstermektedir. Spontan abortuslarda saptanan kromozomal düzensizlik tipleri Tablo 1 de görülmektedir.Tabloda görülen trizomiler arasında sadece bir numaralı kromozoma ilişkin olanı bulunmazken en sık rastlananı 16 numaralı kromozoma ilişkin trizomidir. Buna karşılık trizomi 16 yeni doğanlarda hiç görülmez, zira b4 düzensizilik nedeni ile embriyo çok erken dönemde atılmaktadır.

Şekil 1 Doğumdan önce görülen kromozomal düzensizliklerin sıklığı

Normal %40

Anormal %60

Trizomi %30

45,X %10

Triploid %10

Tetraploid % 5

Diğer % 5

Tablo 1 Erken spontan abortus materyelleinde rastlanan Kromozom bulguları

Triploid fetusların da büyük çoğunluğu spontan abortusla atılmakla birlikte yaşamla bağdaşabildiğinden terme kadar canlı kalan fetuslarda bildirilmektedir. Genel olarak kromozomal düzensizlikler fetus üzerinde çok ağır etkiler yaptığı için fetusun erken dönemde spontan abortusla atılmasından sorumlu tutulmaktadır. Seks kromozom düzensizlikleri ise 45,X dışında spontan abortuslar arasında oldukça seyrek görülmektedir.

Yeni doğanlarda en çok rastlanan kromozomal düzensizlikler Tablo 2 de verilmektedir. Burada görülen kromozomal düzensizliklerin tümü skatlık veya hastalıklarla ilgili değildir. Fakat genel olarak otozomal düzensizlikler, seks kromozom düzensizliklerinden daha ağır hastalık yada sakatlık yapma eğilimindedir. Aynı şekilde delasyonların neden olduğu düzensizlikler de duplikasyonların neden olduğu düzensizliklerden daha ağırdır. Otozomal düzensizliklerde mental handikap, mültipl konjenital malformasyonlar, dismorfik görünüm ve gelişime geriliği (prenatal ve posnatal) oldukça sık görülen durumlardır.

Kromozomal düzensizliklerin genel anlamda tiplerine göre farklılıklarını vurgulamak bakımdan birazda sıkça görülen translokasyon, inversiyon, delesyon, ve duplikasyonlar ile marker kromozomlar üzerinde durmak gerekir.

Kromozomal Düzensizlik Doğumdaki sıklığı

Dengeli translokasyon 1/500

Dengesiz translokasyon 1/2000

Perisentrik inversiyon 1/100

Trizomi 21 1/700

Trizomi 18 1/3000

Trizomi 13 1/5000

47,XXY 1/1000 erkek

47,XYY 1/1000 erkek

47,XXX 1/1000 kız

45,X 1/5000 kız

Tablo 2 Yeni Doğanlarda saptanan kromozomal düzensizlikler

translokasyonlar

Hatırlanacağı üzere translokasyon , kromozomal materyalin bir kromozomdan diğerine aktarılmasını anlatan bir terimdir. Esas itibari ile üç tip translokasyon görülmektedir. Resiprokal, sentrik füzyon ve insersiyonel. Sentrik füzyon tipi translokasyonlar sadece D grubu (13, 15) ve G grubu (21, 22) kromozomlar arasında görülürken , resiplokal translokasyonlar seks kromozomlarınında dahil olduğu her hangi bir kromozomla ilişkili olabilmektedir. Eğer translokasyon sonrası aktarılan parçanın kaybolması yada ekstra olarak fazldan bir parçanın genoma eklenmesi sözkonusu olmazsa bunu taşıyan kişi kromozomlarından birinde yapısal düzensizlik göstermesine karşın sağlıklı olacak ve bu translokasyon tipinede dengeli translokasyon denecektir. Dengeli translokasyonlar, sentrik füzyon tipi translokasyonlar (çoğunluğu kalıtsal ve %10 kadarıda de novo) ve resiprokal translokasyonların (yarısı kalıtsal ve yarısıda de novo) yeni doğanlardaki sıklıkları hemen hemen birbirine çok yakın ve 1/500 dolaylarındadır. Fakat insersiyonel translokasyonların görülme sıklığı bunlara göre daha azdır.

Dengeli translokasyon taşıyıcıları sağlıklı oldukları gibi normal yaşam süresine de sahiptirler. Bununla beraber mayoz bölünme sırasında kromozomal olarak dengesiz olan demetlerin üretimi ve dolayısıyla anormal çocukların doğmasıyla birlikte sorunda kendini gösterir. Böyle fetusların büyük bir kısmı spontan abortusla atılırken, canlı doğan çocuklarda multipl dismorfik yapı ve mental reterdasyon kendini gösterecektir. Teorik olarak doğan çocukların büyük bir kısmı kromozomal yönden dengesiz olacaktır. Fakat bunlardaki gerçek risk,gematik seleksiyon ve spontan abortuslar nedeniyle beklenenden daha düşük olmaktadır. Çocukların dengesiz kromozom taşımaları riski translokasyon tipine ve anne ya da babanın hangisinin taşıyıcı olduğuna bağlıdır (Tablo 3). Diğer yandan resiplokal translokasyon riski belirli oranda aileler arasında da farklılık göstermektedir. Bunun nedeni ise kırılma ve yeniden birleşmelerin pek çok olasılığının bulunmasıdır. Akrosentrik olmayan kromozomlardan birinin bir kolunun tümüyle değişmesine rağmen seyrekte olsa canlı çocuklar doğabilmektedir. Eğer eldeki bilgiler tekrarlayan düşüklere dayanıyorsa canlı fakat kromozomal olarak dengesiz çocukların doğma riski %5 ya da daha azdır. Buna karşılık eldeki bilgiler handikaplı çocuklar aracılığı ile toplanmışsa ve muhtemel dengesizlik sadece 1-2 bandı tutuyorsa ya da kromozom 9 ile ilişkili ise,o zaman risk %20 ya da daha büyük olmaktadır. Ancak böyle durumlarda amniyosentez ya da CVS metaryellerinden kromozom analizi yapılarak fetusun gerçek durumu ortaya konabilir. Fakat burada dikkati çeken başka bir noktada koryonik villüs alma dönemindeki resiprokal translokasyon taşıyıcılarının kromozomal olarak dengesiz çocuk yapma olasılığı %25 dolaylarındayken bunun amniyosentez dönemine kadar yaklaşık yarısının spontan abortusla atılmasıdır.

Amliyosentezde kromozomal

Olarak dengesiz çocuk görülme

Yeniden düzenlenme tipi Taşıyıcı riski(%)

Sentrik füzyon 13;14 Anne-Baba 1

Sentrik füzyon 14;21 Baba 1

Sentrik füzyon 14;21 Anne 15

Sentrik füzyon 21;22 Baba 5

Sentrik füzyon 21;22 Anne 10

Sentrik füzyon 21;21 Anne-Baba 100

Resiprokal(herhangi) Anne-Baba 12

İnversiyonel (herhangi) Anne-Baba 50

Perisentik İnversiyon* Baba 4

Perisentik İnversiyon Anne 8

* Yaygın olarak görülen 9 numaralı kromozomun Perisentrik inversiyonu hariç tutulmuştur.

Tablo 3 Dengeli yapısal yeniden düzenlenme taşıyıcılarının kromozomal olarak dengesiz çocuk yapma riskleri.

Aile araştırmaları yapılırken , sağlıklı fakat kromozomal yönden dengesiz çocuklar yapma riski olan taşıyıcıların mutlaka ortaya çıkarılması amaç edinilmelidir. Genelde kromozomal olarak normal anne babada ortaya çıkan bir de novo translokasyon herhangi bir klinik belirti vermez. Buna karşılık kimi zaman (%10 dan daha az) resiprokal translokasyonlarda kırılma noktasındaki genler hasar görebilir. Bunun sonucu olarak kromozomal dengesizlik ve anormal fenotip ortaya çıkar. Eğer amniyosentezde tesadüfen bir resiprokal translokasyon görülecek olursa, bu durum böyle bir de nova resprokal translokasyonun nedeni olarak kabül edilmelidir. Bu tür düzensizliklerin riskinin ultrasonografi ile fetal anomalilerin incelenmesi sureti ile azaltılabilceği de unutulmamalıdır.

inversiyonlar

inversiyonlar parasentrik (sentromersiz) ve perisentrik (sentomeride içine alan) olmak üzere ikiye ayrılır.

Parasentrir inversiyonlar taşıyıcılarda herhangi bir klinik tüzensizliğe neden olmadığı gibi Prenatal tanı endikasyonu olarakta değerlendirilemezler. Çünkü mayoz bölünme sırasında oluşan inversiyon ilmeyi içerisinde bir krosing-over oluşacak olursa, kromozomal dengesizliğin derecesine göre canlılıkla bağdasmayan durumlar ortaya çıkabilecektir. Fakat böyle bir olasılık riski çok düşüktür ve çoğu olgularda herhangi bir sorun ortaya çıkmaz. Onun içinde parasentrik inversiyonlar genel olarak zararsız kabul edilirler.

Parasentrik inversiyonun aksıne perisentrik inversiyon taşıyıcılarının herhangi bir klinik düzensizlikleri olmamasına karşın kromozomal olarak dengesiz çocuk doğurma riskleri vardır. Özellikle inversiyon büyük bir kromozom parçasını tutyorsa bu risk daha da yükselmektedir. Anne perisentrik inversiyon taşıyıcısı ise bu risk %8 , baba taşıyıcı ise %4 dolaylarındadır (Tablo 3). 9 numaralı kromozomda görülen küçük perisentrik inversiyon lar ise toplumda %1 dolaylarında görülür. Fakat bu kromozomdaki i inversiyon içerisindeki bir krosing –over nedeni ile kromozomal olarak dengesiz doğan bir çocuk simdiye kadar gösterilememiştir.

Delesyon ve duplikasyonlar

Ortaya konabilen delesyon, duplikasyon yada her ikisinin konbinasyonu ile ortaya çıkan kromozomal olarak dengesiz birçok çocuk tanımlanmıştır. Bu düzensizliklerin doğumdaki toplam sıklığı 1/20000 dir.

Kromozomal düzensizlikleri bu türüya anne-babanın dengeli bir yapısal yenidendüzenlenmeyi taşıyor olmasından( %10-15) yada yeni bir mutasyon olarak ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. Otozomal kromozomlarda ortaya çıkbilen herhangi bir kromozomal dengesizlik mültipl dismorfik görünümlü ve mental handikapı olan anormal fenotipli çocukları oluşturması hemen hemen kesin bir kuraldır.

Bu tür çocuklardaki klinik görünüm non-spesifik olmaya eğilim gösterse de aynı düzensizliği gösteren çocuklardaki bulgular hemen hemen aynıdır.

Bir kromozomun belirli bir kesiminde delesyona ya da duplikasyona uğramış genlerin varlığı gen dozaj çalışmalarıyla da gösterilebilir. Bu çalışmalar yalnızca kromozomal dengesizliğin ortaya konmasına değil aynı zamanda ilgili genlerin lokalizasyonuna da çok yardımcı olur. Bu tür kromozomal duplikasyon-delesyonların gösterilmesinde, dengeli yeniden düzenlenmelerin elimine edilebilmesi için mutlaka parental kromozomların da incelenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Eğer parental kromozomlar normal bulunursa, bu tür kromozomal dengesizliklerin tekrarlama riski bir gonadal mozaisizm olmadığı sürece genel populasyondaki risk ile hemen hemen aynıdır.

Fakat anne ya da baba dengeli kromozom taşıyıcısı olarak bulunursa o zaman Tablo 11 -3 deki tekrarlama riskleri ortaya çıkacaktır.

Marker kromozomlar

Her 2.500 gebelikten 1 tanesinde normal kromozom sayısına ek olarak orijini bilinmeyen küçük bir ekstra kromozom bulunur ki buna marker kromozom adı verilmektedir. Bu kromozomların %90 kadarının akrosentrik kromozomların perisentromerik bölgeleri ile kısa kollarından kaynaklandığına inanılmaktadır (DAPI + distamycin A boyaması ile yapılan çalışmalar sonucunda bu kromozomların yarısının 15 numaralı kromozomdan kaynaklandığı gösterilmiştir). Böyle durumlarda parental karyotip kesin olarak incelenmelidir ve değişik kromozom boyaları kullanılarak ekstra kromozomun orijini açıklanmalıdır.

Şimdi, otozomal kromozomları teker teker ele alarak ilgili kromozomun normal ve anormal durumları ile bunların neden olduğu başlıca düzensizlik ya da hastalıkları incelemeye çalışacağız. Bunu yapmamızın nedeni, yani kromozomları ayrı ayrı ele alarak incelememizin amacı, hem kromozomlara ilişkin çalışmaların hangi boyutlara ulaştığını en belirgin biçimde gözler önüne sermek hem de kromozomdaki küçücük bir değişmenin fenotipte ne kadar büyük düzensizliklere yol açabileceğini vurgulamaktır.

Kromozom 1

insanın en büyük kromozomu olan 1 numaralı kroınozom, büyüklüğü ve metasentrik oluşuyla diğerlerinden kolaylıkla ayrılır. Bu kromozomun kısa kolunda ikiye ayrılabilen ve orta floresans veren iki bant ile uzun kolunda orta floresans veren ve ortada belirgin olan beş bant bulunur.

Bir numaralı kromozom üzerindeki genlerle ortaya çıktığı saptanan özellik ya da hastalıklar şekil 2 de verilmektedir. Bu özellik ya da nitelikler hızla gelişen olanak ve araştırmalarla artmaktadır. Belli bir süre sonra 1 numaralı kromozom üzerindeki genlerin pek çoğu, büyük bir olasılıkla ortaya konmuş olacaktır.

Kromozom 1 Düzensizlikleri

İnsanın 1 numaralı kromozomuna ilişkin bildirilen düzensizlik sayısı çok azdır. Kromozom düzensizliklerinin genel özelliklerini taşıyan iki hastalık sözkonusu edilmiştir :

Kromozomun yüzük kromozom halini alması sonucu ve

Uzun kol trizomisi (trizomi 1q) sonucu ortaya çıkan hastalıklar.

Şekil 2 G-Bantlama yöntemi ile elde edilen insan 1 numaralı kromozomu (yaklaşık 550 bant ) ile Paris Konferensı adlandırma (1971) ve ISCN ( International System for Human Cytogenetic Nomencloture, 1978) sistemelrine göre hazırlanmış yaklaşık 550 bantlık idiyogramı. İdiyogram üzerinde ayrıca haritalaması yapılabilen hastalıklar ( Morbid Anatomi ) görülmektedir.

Kromozom 2

Hafif submetasentrik görünümlü olan insanın 2 numaralı kromozomunun kısa kolunda orta floresans veren dört bant bulunur. Ortadaki iki bant çoğunlukla tek bir segmentmiş gibi gözükür. Uzun kollun ortasında iki bant vardır; kimi zaman bu bantlara iki bant daha eklenir ve hepsi orta floresans verir. Uzun kolda, bu dört bantın dışında da ek bantlar bulunabilir.

Iki numaralı kromozom üzerindeki özellik ya da hastalıklardan şimdiye kadar saptanabilenler Şekil 3 de verilmektedir.

Kromozom 2 Düzensizlikleri

2 numaralı kromozomun yalnızca kısa kolu için parsiyel trizomi (trizomi 2p) bildirilmiştir. Bu çocuklarda saptanan ortak bulgular fasiyal hirsutizm, gözlerde antimongoloid slant, küçük burun ve mikrognatidir.

Şekil 3 Kromozom 2 G-Bantlama yöntemi ile hazırlanan metafaz kromozomu ve idogramı.

Kromozom 3

A grubu içerisinde en küçük ve en metasentrik olan kromozom, 3 numaralı kromozomdur. Uzun koldaki daha geniş olmak üzere, uzun ve kısa kollarının ucunda birer soluk floresans veren bant bulunur. Ayrıca, uzun kol üzerinde sentromere yakın, kişiden kişiye değişen bant kısa kolda da görülebilmektedir.

Üç numaralı kromozom üzerinde şimdiye kadar saptanan özellik ya da hastalıklar Şekil 4 de görülmektedir.

Kromozom 3 Düzensizlikleri

Bu kromozoma ilişkin iki düzensizlik bildirilmiştir.

3p parsiyel trizomisi,

3q21 qter duplikasyon -3p25pter delesyon sendromu.

3p Parsiyel trizomisi

46,XX,ins(7;3) (q31;p21p26) ve 46,XX, t(3;4)(p23;p16) biçiminde bulunduğu bildirilen bu düzensizlikte şu genel özellikler görülmüştür : Doğum ağırlığı 3 kg, doğumdaki boyu 47.5 cm, doğumdaki kafa çevresi 33.5 cm dolaylarında, kraniofasial düzensizlikler, dermatoglifik örneklerden düğümde önemli derecede artma ve mental gerilik (IQ = 47).

3q21qter Duplik8Syon 3p25pter Delesyon Sendromu

Prenatal ve postnatal gelişme geriliği, ağır mental ve motor retardasyon, konjenital kalp hastalıkları, genital organ düzensizlikleri ve karakteristik yüz görünümleri olan bu hastalarda kesin tanı kromozom analizi ile konabilir. Temel kusur mayotik bölünme sırasındaki kromozomal dengesizliktir.

Şekil 4 Kromozom 3 G-Bantlama yöntemi ile elde edilen metafaz kromozomu ve idogramı.

Kromozom 4

B grubunun ilk kromozomunu oluşturan 4 numaralı kromozom submetasentriktir. Grubun diğer üyesi olan 5 numaralı kromozomdan bunu ayırmak güçtür. Fakat 4 numaralı kromozom, DNA replikasyonunu 5 numaralıdan çok sonra tamamlar. 4 numaralı kromozomun kısa kolunun orta kesiminde orta floresans veren bir bant bulunur. Uzun kolun proksimalinde koyu ve distalinde soluk floresans veren birer bant vardır. Ayrıca, sentromer çevresinde kalıtsal olarak değişik floresans verebilen bir bant bulunmaktadır.

Dört numaralı kromozomdaki genlere ilişkin nitelik ya da hastalıklar Şekil -5 de verilmektedir.

Kromozom 4 Düzensizlikleri

B grubunun birinci kromozomu olan 4 numaralı kromozom 5 numaralı kromozoma çok benzer, fakat ortaya çıkan anomaliler birbirinden çok farklıdır. Dört numaralı kromozoma ilişkin düzensizlikler aşağıda sıralanmaktadır.

a) Parsiyel Trizomi 4p

Mikrosefali, ağır mental gerilik, iskelet ve yüz malformasyonları, erkek çocuklarda eksternal genital bozukluklar, el ve ayakları tutan minör iskelet anomalileriyle kendini gösteren bu hastalık 1975 yılına kadar bir düzine olguda bildirilmiştir.

b) Parsiyel Trizomi 4q

Karyotipteki 4 numaralı kromozomun uzun kolunun üçte birinden yarısına kadar olan trizomik durumlar bildirilmiştir. Olgularda düşük doğum ağırlığı, ağır mental gerilik, yüzde anomaliler, deforme kulaklar, renal düzensizliklerve erkeklerde eksternal genital bozuklukIar bildirilmektedir.

c) 4q-Sendromu

Karyotipteki 4 numaralı kromozomun uzun kolu üçte birinden yarısına kadar delesyon gösterir. Şimdiye kadar, hepsi de 3-4 aylıkken ölen ve ağır malformasyonlar gösteren üç olgu bildirilmiştir.

d) Wolf-Hirschhorn Sendromu (4p-)

insanın 4 numaralı kromozomuna ilişkin en yaygın ve en iyi bilinen düzensizlik WolfHirschhorn ya da 4psendromudur. ilk kez 1963 yılında bildirilen sendrom, 5p-sendromu ile karıştırılmış, fakat 1965 yılında Wolf ve Hirschhorn tarafından ayrı bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Bugün için delesyonun 4p 16 olduğu kesin olarak bilinmektedir.

Wolf-Hirschhom sendromunda genel olarak çok düşük ortalama doğum ağırlığı ( 1.800-1.900g), vücut orta çizgisi üzerinde defektler, karakteristik olmayan hipoplazik dermal çizgiler, ağır fizik ve mental gerilik ile diğer düzensizlikler görülmektedir. Prognozları iyi değildir.

Şekil 5 Kromozom 4 G-Bantlama yöntemi ile elde edilen metafaz kromozomu ve idiyogramı.

Kromozom 5

Submedian olan 5 numaralı kromozom çiftinin kısa kollarında, 4 numaralı kromozomların kısa kollarındakinden daha dar ve daha parlak, fakat onun gibi orta şiddette floresans veren tek bir bant bulunur. Uzun kollarda ise distal olarak yerleşmiş soluk bir segment vardır ki bu segment proksimal soluk bant ile distal orta floresans bandına ayrılabilir. Distal orta floresans veren bant uzun kolun karakteristiğidir.

Bu kromozom üzerinde bulunan ve şimdiye kidar ortaya konabilen nitelik ya da hastalıkIar Şekil -6 da verilmektedir.

Kromozom 5 Düzensizlikleri

Beş numaralı kromozom düzensizliklerinden biri, çok bilinen ve üzerinde çok durulan kromozom düzensizliğidir . ” Cri-du-chat”. Bunun yanında, kısa ve uzun kol düzensizliklerinin neden olduğu daha birçok hastalık bulunmaktadır. Bu kromozoma ilişkin düzensizlikler aşağıda sıralanmaktadır.

a) Trizomi Sp Sendromu

Bu düzensizlikte, 5 numaralı kromozomun kısa kolu için parsiyel trizomi (5p+) vardır ve ilk kez 1965 yılında Spsendromunun antitesi olarak tanımlanmıştır (lejeune ve ark.). Pek çok düzensizlik yanında dolikosefali, hidrosefali, strabismus, postnatal büyüme geriliği, mental gerilik, renal ve ürogenital bozukluklar ile konjenital kalp hastalıklarına sık rastlanır.

Bütün klinik belirtiler doğumda görülebilir. Anne ya da baba translokasyon taşıyıcısı ise, hastalığın prenatal olarak da tanısı konabilir, Hastalık tanısı konurken kromozomal teyidi incelemede mutlaka y apılmalıdır. Böyle hastalarda dermatoglifik olarak ulnar ilmek sayısı artmaktadır.

Hastalığın oluş nedeni kromozom düzensizliğidir. Beş numaralı kromozomun kısa kolu çoğunlukla 12 ya da 13 numaralı kromozomun uzun koluna transloke olmakta ve parsiyel trizomi ortaya çıkmaktadır. Prognoz iyi değildir. Erkek/dişi oranı, prevalansı ve anne-baba yaşının etkisi hakkında henüz bilgi edinilememiştir.

b) Monozomi 5p Sendromu

5p15 delesyonu ile ortaya çıkan bu sendroma “cri-du-chat” ya da “cat cry” ya da “kedi miyavlaması” sendromu da denir. ilk kez 1963 yılında lejeune ve arkadaşları tarafından tanımlanmış olan ve B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki parsiyel delesyon sonucu ortaya çıkan bu sendromda, tipik bulgu kedi sesini andıran ağlamadır. Zaten onun için ” cri-du-chat”, “cat cry”, “kedi

miyavlaması” gibi adlar verilmiştir.

Klinik olarak bebeklikte kedi sesine benzeyen ağlama, mikrosefali, hipertelorizm, intrauterin ve ekstrauterin gelişme geriliği ile erişkinlikte mikrognati, ileri derecede zeka geriliği ortak özelliklerdendir (Şekil-7). Kedi miyavlaması sesi bebeklikten sonraki dönemde kaybolur. Çünkü bebeklik döneminde larinks küçük ve yumuşaktır; onun için ses kedi miyavlamasına benzer.

Hastalıkta temel kusur 5 numaralı kromozomun kısa kolundaki delesyondur. olguların yaklaşık % 10 kadarından kromozom translokasyonu sorumludur. Çoğu olgu sporadik olarak ortaya çıkar. Hastaların altıda bir kadarı, 5 numaralı kromozomun kısa kolundaki resiprokal translokasyon için heterozigot olan

anne ya da babaya sahiptir. Hastalık bebeklikte kızlarda, fakat daha yaşlıca hastalarda erkeklerde daha sık görülmektedir. Seyrek görülen bu hastalığın insidansı 1/25.000 - 1/50.000 arasında hesaplanmaktadır.

Kedi miyavlaması sendromundaki dermatoglifik örnekler özellik gösterir. Bu hastaların çoğunda simian çizgisi, t’ pozisyonunda aksial triradius, parmak uçlarında kemer örnekleri, total çizgi sayısında azalma gözlenmiştir.

C) Monozomi 5q Sendromu

Beş numaralı kromozomun uzun kolundaki eksilme yani 5q delesyonu sonucu ortaya çıkan hastalık, şimdiye kadar iki olguda görülmüştür. Uzun koldaki delesyon yaklaşık % 20

kadar bulunmuştur. Olgular erken yaşta kaybedilmiştir.

Şekil-7. Telekantus, strabismus ve mikrosefali gösteren 5psendromlu bir çocuk.

Kromozom 6

C grubu homozomların ilki olan 6 numaralı

kromozomun uzun kolunda dört tane orta şiddette floresans veren bant vardır. Kısa kolunda ise ortalara doğru yerleşmiş olan ve orta şid-

dette floresans segmentlerine ayrılan soluk bir bant bulunur.

. Kromozom üzerinde şimdiye kadar bulunan

özellik ya da hastalıklar Şekil 1 l -8 de verilmektedir.

Kmwnozom 6 Düzenslzlikleri

Altı numaralı kmmozom düzensizliklerine iliş-

kin hastalık sayısı çok azdır. Saptanabilenlerden bifkaçı aşağıda ana hatlarıyla verilmektedir.

a) Parsiyel Trizomi 6p Sendromu

Altı numaralı kromozomun kısa koluna ilişkin parsiyel trizomi (6p21pter) sonucu ortaya çıkan hastalıktaki kardinal bulgular blefa-

rofimozis, basık burun ve küçük ağız olarak bildirilmektedir. Bulunan 019u sayısı çok az 01duğu için hastalık hakkındaki bilgi pek fazla

değildir.

b) r(6) Sendromu

Psikomotor gerilik, ınikrosefali, bilateral epikantus ve geniş filtrum görülen olguların nedeni 6 numaralı kromozomun halka biçimini

almasıdır.

C grubunun ikinci sırasında yer alan 7 numaralı kromozomun kısa kolunda orta şiddette floresans veren distal ve proksimal birer bant

bulunur. Uzun kiunda ise ortada şiddetli floresans veren iki bant ile distal olarak yerleşmiş ve orta şiddette floresans veren bir bant vardır.

Yedi numaralı kromozom üzerindeki gen-

lerle oluşturulan nitelik ya da hastalıklardan şimdiye kadar saptanabilenler Şekil 11 -9 da görülmektedir.

Kromozom 7 Düzensizlikleri i

Yedi numaralı kromozoma ilişkin hastalıkların

sayısı oldukça az olduğu gibi, her düzensizlik için tanımlanan 019u sayısı da pek sınırlıdır.

a) Trizomi 7p Sendromu

Yedi numaralı kromozomun kısa kolu için trizomik olan olgulardaki ortak bulgular düşük

doğum ağırlığı, mental gerilik, fasial asimetri, kalp defektleri ve iskelet anomalileridir. Ancak, bildirilen 019u sayısı ikiyi geçmemektedir.

b) Parsiyel Trizomi 7 q Sendromu

7 q+ sendromu görülen hastalarda 7 numaralı

kromozomun uzun kolu için trizomi vardır. iık kez 1972 yılında Carpentier ve Newton tarafından tanımlanmıştır. Hastalarda ortak

olan bulgu fasial düzensizliklerdir. Bunun yanında mental gerilik ve konjenital kalp hastalıkları hemen her olguda görülebilmektedir.

Anne ve baba yaşının ileri olmasının has-

talık üzerine etkili olabileceği ve ayrıca 7 numaralı kromozomun parsiyel trizomisinin erken düşüklere neden olacağı bil-

dirilmektedir. Seks oranı ve prevalansı hakkında bilgi. sahibi değiliz. Hastaların kimilerinde simian çizgisi bulunması dermato-

glifik açıdan önem kazanmaktadır.

Sekiz numaralı kromozomun kısa kolunda orti şiddette floresans veren iki bant vardır. Buna karşılık, uzun kolda da orta şiddetli iki flo-

resans bant bulUnur, fakat bunlar distal yarımdadır ve kısa koldakilerden daha parlaktır.

Şimdiye kadar bu kromozom üzerinde saptanabilen nitelik ya da hastalıklar Şekil 11-10 da verilmektedir.

Kromozom 8 Düzensizlikleri

Sekiz numaralı kromozomun uzun ve kısa ko-

luna ilişkin trizomisi yanında tüm kromozomu tutan trizomi olguları da vardır. Bu üç düzensizliğin belli başlı özellikleri aşağıda ve-

rilmektedir.

a) iizomi 8 Sendromu .

iık kez 1961 yılında Jacobs ve arkadaşları tarafından C grup kromozomlardan biri için trizomi olarak bildirilmiş, daha sonra trizominin

8 numaralı kromozoma ilişkin olduğu anlaşılmış ve pek çok 019u bulunmuştur. Ancak, bildirilen olguların çoğu mozaik durumdadır.

Trizomi 8 sendromlu olgularda ince ve uzun

yüz, kalın ve dışa dönük alt dudak, iskelet anomalileri ortak özelliklerdir. Bunların yanında strabismus, yarıkdamak, deforme kulak, ağır ya da orta derecede mental gerilik, dar pelvis,

ayak tabanı ve el ayasında derin izler, iskelet, kalp ve genitoüriner anomaliler, kriptorşidizm sık rastalanan belirtilerdir.

Hücrelerin tümü y a da bir kısmındaki (mo-

zaik) 8 numaralı kromozomun trizomisi sonucu ortaya çıkan hastalık, dermatoglifik örneklerin bozulmasına da neden olur. Par-

mak uçlarında iemer sayısı artmış, triradius distale doğru kaymış, el ve ayak

tabanlarında derin çizgiler ortaya çıkmıştır. Hastalık tanısında kesinlikle kromozom araştınnası yapılması gerekir.

Kimi olgularda paternal yaşin ileri 01-

duğu bildirilmektedir. Sendromun fenotipik ifadesi genellikle olgudan olguya değişmektedir, çünkü mozaisizm sözkonusu olduğu

zarnan, hastanın mozaiklik derecesine göre düzensizlik oranı artmakta ya da azalmaktadır. Mültipl abortus yapan kadınlarda ve kimi he-

matolojik hastalarda da trizomi 8 mozaisizmi gösterilmiştir.

Hastaları ancak semptomatik olarak iyi-

leştirmek olasıdır. 0 nedenle prognoz iyi sayılmaz.

b) Parsiyel iizomi 8q Sendromu

İlk kez 1973 yilında lejeune ve arkadaşlari

tarafından bildirilmiş olan parsiyel trizomi 8q olgularında ağır derecede mental gerilik ve iskelet düzensizlikIeri görülmektedir.

Bu olgularda kromozomun uzun kolunun

distalinde artma ve dolayısıyla trizomi söz.

konusudur (8qter). En çok rastlanan translokasyon 8q21 ve 8q22 bölgelerini içerir.

c) Trizomi 8p Sendromu

8 numaralı kromozomun kısa kolu için trizomik olan olgulardaki major düzensizlik mental geriliktir. Bunun yanında diğer iskelet ve

kas sistemi bozuklukları bulunmaktadır. Trizomiye neden olan translokasyonlar daha çok CIG translokasyonlarıdır.

Dennatoglifik örneklerden b ve c tri-

radiusları bulunmaz, hallukal bölgede anormal örnekler görülür.

C grubu içindeki 9 numaralı kromozomun kısa

kolunda, orta kesime yerleşmiş olan ve orta şiddette floresans veren bir bant bulunur. Kromozomun uzun kolunda, negatif segmente dis-

tal olarak yerleşmiş ve orta şiddette floresans veren iki bant vardır. Bunlardan daha proksimal olanı, ışık mikroskobunda gözlenen

heterokromatin alana karşılıktır. Heterokromatik alan kimi zaman kısa kola doğru kaymış olarak gözükür, fakat bu durum kli-

nik yönden bir anlam taşımaz. Bu kromozom üzerinde saptanabilen nitelik ya da hastalıklar Şekil 1 1 1 1 de verilmiştir.

Kromozom 9 Düzensizlikleri

Dokuz numaralı kromozom, heterokromatik

alan nedeniyle büyüklük bakımından polimorfizm gösterir ve kişiden kişiye farklı görülebilir. Daha önce de söylendiği gibi, se-

konder darlık çoğu kez normal fenotiple ve kalıtsal olarak bulunur. Tam kesinlik kazanmamasına karşın, 9 numaralı kromozom-

daki sekonder darlığın, normal ya da anormil pek çok nitelikle asosiasyon gösterdiği bildirilmektedir.

a) Trizomi 9p Sendromu

iık kez 1962 yılında Edwards ve arkadaşları

tarafından bildirilmiş olan bu sendrom, 1970 yılında Rethore ve arkadaşları tarafından klinik ve diğer karakteristikleri be-

lirlenerek ayrı bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Onun için bu hastalığa 9p+ ya da Rethore sendromu da denmektedir. 9p+

sendromunda brakisefali, geniş burun kökü, epikantus, antiınongoloid slant, somatik retardasyon gibi pek çok klinik bulgular sap-

tanmıştır. Bu sendromdaki temel kusur, 9 nu,

maralı kromozomun kısa kolu içın trizomi durumudur. Olguların çoğundaki trizomi, translokasyon trizomisidir ve dolayısıyla fami-

liyaldir. En çok gözlenen translokasyon 15 numaralı ya da G grubu kromozomlarla 01maktadır (9p-’15q+ ya da 9p-;Gp+). Bu du-

rumda, anne ya da babaııın 9 numaralı kro-

mozomunun kısa kolundan kopan parça 15 numaralı ya da G grubu kromozomlardan birine transloke olmaktadır. Böyle kişi fenotip olarak

normal fakat genotip olarak taşıyıcıdır. Bunlardan doğan çocukların bir kısmında modal kromozom sayısı 46 olacak, fakat 9 numaralı

kromozomun kısa kolu iki yerine üç kez temsil edilecek ve dolayısıyla 9p trizomisi ortaya çıkacaktır.

Rethore sendromunu, anne ya da babadan bi-

risi translokasyon taşıyıcısı ise, prenatal olarak da tanıma olanağı bulunmaktadır. Ancak, hastalık ömrü kısıtlayıcı nitelikte gözükmemek-

tedir. Hatta kromozom düzensizliği, familiyal mental subnonnalite ile de ilişkili görülmektedir.

b) Trizomi 9 Sendromu

Genellikle mozaik olan, yani kimi hücrelerinde

normal 46 kromozom, kimi hücrelerinde de 47 (+9) kromozoın bulunan olgularda değişik konjenital malformasyonlar görülür. Ayrıca 9 nu-

maralı kromozoma ilişkin perisentrik inversiyonlarzı en çok bu 019u larda rastlanır.

c) Parsiyel Trizomi 9q Sendromu

Bu gibi hastalıklarda küçük yüz, basık burun, mikrognati ve parmak anomalileri ortak özelliklerdir. Trizomi, genellikle translokasyon tri-

zomisidir. Örneğin t(4;9) (q33;q31).

d) Monozomi 9p Sendromu

Bu olgularda trigonosefali, mongoloid tipte oblik palpebral y arıklar, uzun filtrum ortak görülen anomalilerdir. Fakat bunlara daha pek çok

düzensizlik eklenir. Parmak uçlarındaki düğüm örnekleri önemli derecede artma gösterir. 0 bakımdan tanıda yardımcı olabilir.

Prognoz hakkında pek kesin birşey söy]enemez, fakat hayatla bağdişınayacak bir hastalık olarak bildirilmemektedir.

On numaralı kromozomun kısa kolunda bir-

birinden eşit derecede ayrık üç adet orta şiddette floresans veren bant bulunur. Fakat bunlardan yalnızca i birisi dikkate alınmaktadır.

Kısa koldaki üç bandın en proksimalde olanı floresans bakımından koyu, diğer ikisi orta şiddettedir.

C grubunun submetasentrik kromozom-

larından olan 10 numaralı kromozom üzerinde saptanabilen nitelik y a da hastalıkları oluşturan gen loküsleri Şekil 1 1 12 de görülmektedir.

Kromozom 10 Düzensizlikleri

On numaralı kromozomdaki düzensizlikler uzun ve kısa koldaki artma y a da eksilmeleri kapsar; ortaya çıkan hastalıklar da bu düzen-

sizlikler sonucu oluşur. Ancak, sayıları çok az ve tanımlanma zamanları da oldukça yenidir.

a) iizomi 10p Sendromu

T’. rızomi 10p ya da 10p+ sendromu ilk kez 1974

yılında Schleiermicher ve çalışma arkadaşları tarafından bildirilmiştir. Bu sendromun ortak özellikleri şöyle rapor edil-

mektedir; ağır derecede mental gerilik yanında büyüme ve gelişme geriliği, dolikosefali, 0steoartrikular anomaliler.

Hastalığın oluşmasını sağlay an temel kusur

10 numaralı kromozomun kısa kolu için ortaya çıkan trizomidir. Bunlardan birisi familiyal resiprokal translokasyon sonucu bildirilen 01-

gulardır . rcp(10;21) (pll;l 1).

Kesin tanı koymak için kromozom analizi y apılmalıdır. Olgulardaki dennatoglifik ör

nekler özellik göstennemiştir. 019u sayısı çok az ve ağır mental retardasyon gösterdiği için, hastalığın prognozu ve iyileştirilmesi hakkında kesin birşey söylenememektedir.

b) Parsiyel iizomilOq Sendromu

iık 019u 1965 yılında Grouchy ve Canet ta-

rafından bildirilmiş, fakat ilk 10q+ sendromu Francke ve Grouchy tarafından ayrı ayrı 1972 yılında tanımlanmıştır. Yüksek

bombeli alın, geniş ve yuvarlak yüz, dar palpebral yarıklar, diğer iskelet ve kalp anomalileri ile mental gerilik bu sendromun genel

özelliklerindendir.

10q+ sendromunda temel düzensizlik, 10 numaralı kromozomun uzun kolu için trizomidir. Olguların hemen hepsi translokasyon sonucu

ortaya çıkmıştır. Bildirilen olgulardan kimilerindeki kromozom düzen sizlikleri şöy ledir: t(14q+’10q-) ve t(13q-;21q+),

t( 10q-;22p+), t( 10; 18) (q25;q23).

Dennatoglifik olarak simian çizgisi ve ulnar ilmek sayısında artma görülür. Olgularda mental gerilik en büyük düzensizliktir. Diğer bo-

zukluklar semptomatik olarak düzeltilebilmektedir.

c) Parsiyel Monozomi10p Sendromu

1975 yılında 10 numaralı kromozomun kısa

kolundaki parsiyel delesyon sonucu ortaya çıkan bir hastalık bildirildi : 10p delesyonu. Bu sendromu gösteren hastalarda mental ve so-

matik gerilik, brakisefali ve trigonosefali, antimongoloid slant, epikantus, mikrodonti, hafif el ve ayak defonniteleri söz konusudur. Karak-

teristik dennatoglifik örnek bildirilmemiştir.

C grubunun 10 numaralı kromozomuna göre daha metasentrik olan bu kromozomun kısa kolunda orta şiddette floresans veren bir bant

i fakat uzun kol üzerinde de kay dedilmektedir,

sentromere bitişik duran ve orta şiddette floresans veren küçük bir bant bulunmaktadır.

Onbir numaralı kromozom üzerinde saptanabilen hastalık y a da nitelikler Şekil 1 1 1 3 de görülmektedir.

Kromozom 11 Düzensizlikleri

On numaralı kromozomda olduğu gibi 11 numaralı kromozomda da üç tür düzensizlik sözkonusudur : llp+, llq+ ve llq-. Bu dü-

zensizliklerle bildirilen 019u sayısı da oldukça sınırlı kalmıştır.

a) iizomi llp Sendromu

Parsiyel trizomi llp ya da llp+ sendromu gibi

adlar da alan bu düzensizlik, ilk kez 1972 yılında Francke tarafından tanımlanmıştır. Hastalardaki ortak bulgular mental gerilik, baş

ve göz anomalileridir.

Temel kusur 11 numaralı kromozomun kısa kolu için ortaya çıkan trizomidir. Kesin tanı için kromozom analizi yapılması gerekir. Bu

sendrom için bildirilen kromozom düzen-

sizliklerinden birisi şöyledir . 46,XX,-3,-20,+der3,+der20,t( 13; 1 1 ;20).

b) Parsiyel iizomi11q Sendromu

Onbir numaralı kromozomun uzun kolu için or-

taya çıkan trizomi sonucu görülen 11 q+ sendromu ilk kez 1972 yılında Francke ve ‘Ibsques tarafından ayrı ayrı bildirilmiştir.

Ortak semptomlar; burun anomalileri, çıkıntılı filtrum, mikrognati, ekstrenıite anomalileri ve mental gerilikdir.

Olgulardaki temel kusur 1 1 q trizonıisidir. 01-

gularda kesin tanıy ı koy abilmek için kromozom analizi yapılmalıdır. Dennatoglifik örneklerden displastik dermal çizgiler bildi-

rilmiştir. Tüm hastalar 9 aylık olmadan öldükleri için prognoz ve iyileştirme hakkında kesin bir şey söylenememektedir.

c) Monozomillq Sendromu

11 numaralı kromozomun uzun kolunun distal

parçasının delesyonu sonucu ortaya çıkan sendromda trigonosefali ve mikrosefali ile diğer düzensizlikler ortak belirtiler olarak bil-

dirilmektedir. Hastalıktaki temel kusur uzun koldaki delesyondur; örneğin 11 q21 y a da llq23 gibi.

C grubunun sonuncu kromozomu olan 12 nu-

maralı kromozomun, 11 numaralı kromozomdan daha kısa olan p kolu, boydan boya orta şiddette floresanş verir. Uzun kolda ise, sent-

romere bitişik ve orta floresans veren bir bant vardır. Bu bant, daha distalde olan ve orta floresans veren segmentten, kısa ve negatif bir

bantla ayrılır. Bu negatif bant 11 numaralı kromozomdakinden daha uzuncadır.

Melezleme deneyleri sonucu, 12 numaralı kromozom üzerindeki genlerle oluşturulduğu .i

saptanan hastalık ya da ozellikler Şekil 1 1 14 de verilmektedir. Bu özelliklerin çoğunun hangi kol üzerindeki genlere ilişkin olduğu da kesin

olarak ortay a konmuş durumdadır.

Kromozom 12 Düzensizlikleri

12 numaralı kromozomdaki düzensizlikler hep

kısa kola ilişkindir. Yani kısa koldaki delesyon ya da parsiyel trizomi sonucu beliren hastalıklar sözkonusudur. Uzun kola ilişkin dü-

zensizlik henüz bildirilmemiştir.

a) Parsiyel iizomi 12p Sendromu

Bu sendrom (12p+) ilk kez Uchida ve lin tarafından 1973 yılında bildirilmiştir. 01gulardaki ortak semptomlar ağır doğum ağır-

lığı, yuvarlak yüz, turrisefali, ağır psikomotor

retardasyon ve diğerleri. Hastalığın oluşmasına neden olan temel kusur 12 numaralı kromozomun kısa kolu için ortaya çıkan parsiyel

trizomidir.

Karakteristik dennatoglifik örnek simian çizgisi ve distal aksial triradiustur. Ağır psikomotor retardasyon nedeniyle prognoz iyi de-

ğildir.

b) Parsiyel Monozomi1Zp Sendromu

12p delesyon sendromu ilk kez 1974 yılında Mayeda ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Bu tanımlama ile aynı zamanda lak-

tat dehidrogenaz-B geninin de kısa kolda 01duğu ortay a konmuştur.

Sendromdaki ortak özellikler hipotrofi, mik-

rosefali, ince uzun yüz, sivri burun, mikrognati ve mental retardasyondur. Doğal olarak bunların yanında daha pek çok semptom vardır.

Hastalığın oluşmasına neden olan temel

kusur kısa koldaki delesyondur. Genellikle parental translokasyonla ortaya çıkar. Kısa koldaki eksilme genellikle p12 ya da pllp12 böl-

gelerini tutmaktadır.

Bildirilen 019u sayısı çok az olduğu için karakteristik dermatoglifik örnekler ve hastalığın prognozu hakkında pek bilgi verilmemektedir.

Bilindii gibi, D grup kromozonılar büyük ak-

rosentrik kromozomlardır. Grup içersindeki kromozomlan biribirinden ayırmak için, kısa ve uzun kolları içerisine alan kimi ipuçlan bu-

ii lunmaktadır. Her uç çiftin kısa kollarında sa-

tellit bulunabilir y a da bulunmay abilir. D grubu içersinde en erken DN A replikasyonunu tamamlayan 15 numaralı kromo-

zomdur. Buna karşılık, replikasyon siklusunda, 14 numaralı kromozomun proksimal bölgeleri duplike olduğu zaman, 13 numaralı

kromozomun uzun kolunun uç kesimleri daha yeni yeni replike olur. Onun için kromozomlar değişik boyamrlar ve dolayısıyla

ayırımda çok yardımcı olurlar.

Onüç numaralı kromozomun uzun kolunun distal y arımı şiddetli floresans verir ve iki banda ayrılır. Proksimaldeki şiddetli floresans

veren bant değişkenlik gösterir.

Onüç numaralı akrosentrik kromozom en çok incelenen ve dolayısıyla bilinen kromozomlardan birisidir. Fakat üzerindeki gen-

lerden ortaya konabilenlerin sayısı çok fazla değildir. Şimdiye kadar saptanabilen hastalık veya niteliklere ait gen loküsleri Şekil 11 15 de

verilmektedir.

Kromozom 13 Düzensizlikleri

Trizomi 13 en eski kromozom hastalık-

lanndandır. Bu nedenle 13. kromozoma ilişkin hastalıklar çok daha dikkatle araştınlmıştır. Bekleneceği gibi, klasik trizominin dışındaki

düzensizliklerin hemen tamamı uzun kolu tutmaktadır.

a) ‘II.izomi13 Sendromu

Büyük bir olasılıkla, klinik belirtileri ilk kez

1657 yılında Bartholin tarafından bildirilmiş i. i 5. endromun, D grubundaki bir hzla kromozomdan dolayı ortaya çıktığı

ilk kez 1960 yılında Patau ve arkadaşları ta.

rafından tanımlanmıştır. Onun için bu send-

roma Bartholin-Patau, Patau, iizomi Dl, iizomi 13 sendromu gibi adlar da verilmektedir.

Trizomi 13 sendromunun kardinal bulguları

motor ve mental gerilik, yarıkdudak velveya yarıkdamak, mikrosefali, mikroftalmi, heksadaktili ve erken ölümdür. Trizominin du-

rumu ve mozaiklik oranına göre bu genel bulgulara daha başkaları eklenmektedir (Şekil 1116).

Mikroftalmi, yarıkdudak ve yarıkdamak,

polidakti li triadı sendrom için karakteristiktir. Aynca distal aksial triradius, ayak tabanında S şeklindeki kemer tipi

örnek tipik dermatoglifik bulgulardır ve kesin tanıya çok yardımcı olurlar. Kesin tanıyı koyabilmek için kromozom analizinin yapıl-

ması gerekir. Hastalığın oluşmasına neden olan klasik trizominin yamnda translokasyon, yapısal değişiklikler ve mozaisizm gibi diğer

kromozomal düzensizlikler de gözlenmektedir. Patau sendromu yaklaşık her 5.000 canlı doğumda 1 sıklıkla görülmektedir. Anne yaşı,

kromozom ayrılamaması (nondisjunction) sonucu ortaya çıkan olgularda ilerlemiştir. Böyle olgulardaki ortalama anne yaşı 30.9

dolaylarındadır. Translokasyon tipi trizomik olgularda anne ya da baba taiıyıcı olabilir ki böylelerinin sonraki çocukları da hastalık ris-

kini taşırlar.

Trizomi 13 sendromu spontan abortus materyallerinin yaklaşık % 15 kadannda saptanmıitır. Bunlardaki tekrarlama riski de ol-

dukça büyüktür.

Hastalann büyük kısmı 13 numaralı kromozom için trizomiktir, yani bu kromozomdan iki yerine üç tane bulunur ve dolayısıyla kar-

yotipteki total kromozom sayısı 47 dir. Böylelerinin anne ya da babalannda herhangi bir kromozom düzensizliği görülmez. Olguların

% 20 kadarında 46 kromozom bulunur, fakat

Şekil l l 16. Trizomi l 3 olgusunda karakteristik yüz g6rünümü; ikroftalmi, bilateral yarıkdudak ve damak, çıkıntılı

alın ve mikrognati (solda). Özel fleksiyon pozisyonundaki parmakların urumu; ikinci parmak üçüncünün, d6rdüncü

parmak üçüncünün ve beşinci parmak da d6rdüncünün üzerine hinmiş (sağda) urumda.

bunlar genellikle 13 ve 14 numaralı kromo-

zomlar arasında oluşan Robertson tipi trans lokasyon taşırlar. Bu tip translokasyonlar ge nellikle, karyotipinde 45 kromozom bulunan

dengeli parental taşıyıcılardan kaynaklan maktadır. tt Çifte anöploidt’ (t’ double ane uploidtt) adı verilen durum, yani hem 13 nu-

maralı hem de örneğin 18 numaralı y a da X kromozomu için trizomik olan, dolayısıyla total kromozom sayısı 48 olarak saptanan ol-

gulara pek rastlanmaz. Böylelerinde temel kusur 13 numaralı kromozomun trizomisidir. Az da olsa kimi olgularda trizomi 13/normal

mozaisizmine rastlamr. Bu olgularda mental gerilikle birlikte diğer trizomi semptomlarımn görülmesine karşın, mozaisizmin durumuna

göre mental ve fiziksel kusurlar gerileme gös terebilmektedir. Kimi olgular da vardır ki tri zomi 13 semptomlan göstermelerine karşın

karyotipleri normal çıkar. Bu gibilerin bir kısmı “Meckel sendromu”, bir kısmı ortaya konamamış trizomi 13/normal mozaiği, bir

hsmı da genetik ya da çevresel orijinli fe nokopi olabilir.

Kimi araştıncılar da, kromozom 13 üze-

rindeki kimi bantların trizomisi ile fenotip ara sında asosiasyon bulunduğunu ileri sür

mektedir. tjrneğin hsa kol ve qll bandı için trizomili olgularda mikrosefali, strabismus ve anormal dermatoglifik örnekler. q12, q13, q14

, bantları için trizomili olgularda holopro-

sensefali, yarıkdudak, yarıkdamak ile göz, kalp, renal ve genital anomaliler; q21 ve q22 bantları için trizomililerde frontal çıhntı, dar

temporal bölge, geniş burun, kulak de formiteleri ve yükselmiş fetal hemoglobin; q31 ve q32 bantlan için trizomik olgularda po-

lidaktili ve yumru ayaklar (ll clubfeet’t); q33 bandı için trizomik olanlarda da umblikal ve in guinal herniler görülmektedir.

DoÂirulanmamış bir görüşe göre trizomi 13

olgulan haziran ve kasım aylannda doğ maktadırlar.

Patau sendromlu hastalardaki çoklu kon-

jenital düzensizlikler hayatla bağdaşmaz ve ol guların % 50 kadarı 1 aya kadar, % 90 ka darı da 1 yıla kadar ölür. Bütün olgularda

mental ve fizik gerilik vardır, fakat mo zaiklerin durumu biraz daha iyiye gidebilir. Sonuç olarak prognoz iyi değildir.

Anne-baba taiıyıcı değilse, tekrarlama riski

% 1 den daha azdır.

b) Proksimal 13q ‘Ilrizomisi .

13 numaralı kromozomun uzun kolunun proksimali için trizomii olan olgularda da klasik trizomiklerdeki gibi mental retardasyon gö-

rülmesine karşın, mental retardasyonun ağırlığı klasik trizomiklerinkinden daha hafif bulunmuitur. Aynca, bu tür parsiyel trizomiklerde mikrosefali, yankdudak, yankdamak,

mikrognati, distal aksial triradius, inmemiş testis gibi belirtiler ortak olarak saptanmıştır.

c) Distal 13q ‘Ilrizomisi

13 numaralı kromozomun uzun kolunun üçte biri ile dörtte üçü kadar parçası için trizomik olan olgulardaki ortak özelliklerden bazılan

iöyle sıralanmaktadır: Psikomotorgerilik, mikrosefali, basık şakaklar ve çıkık alın, inguinal ve umbilikal herni, ayakta polidaktili, bir yıl-

dan daha çok yaiama umudu, vb. 13 numaralı kroomozomun q21 bandı için trizomik olan olgularda fetal hemoglobin düzeyi yükselmek-

tedir.

d) Monozomi 13q ve 13 Ring Sendromu

13 numaralı kromozomun uzun kolunun ya doğrudan doğruya gelen bir etki ile ya da yüzükleşirken eksilmesi sonucu özel bir sendrom

ortaya çıkar. Buna Orbeli sendromu da denmektedir. Uzun koldaki özel bantlann eksilme durumuna göre, sendromda üç grup semptom

görülmekle birlikte ortak bulgular iöyle sı-

ralanabilir: Mikrosefali, trigonosefali, fasial asimetri, hipertelorizm, mikroognati, küçük ağız ve retinoblastoma.

Hastalık, anne y a da baba taşıyıcı olduğu

zaman, prenatal olarak da ortaya konabilir. Hastalığın oluşmasına neden olan temel kusur, 13 numaralı kromozomun uzun kolunun distal

bölümünün doğrudan doğruya ya da yüzükleime sonucu ortay a çıkan parsiyel monozomisidir. Uzun koldaki q 11 ile q22 numaralı

bantlann delesyonu sonucu, olgularda ağır mental retardasyon, mikrosefali, hipertelorizm ve daha pek çok iskelet anomalileri gibi de-

fektler ortaya çıkar. Yine uzun koldaki q32 ve q31 bantlanmn eksilmesi mental retardasyon, mikrosefali, baş parmağın hiç olmaması ya da

hipoplastik olması, genital anomaliler, trigonosefali gibi malformasyonlarla kendini gösterir. Kromozomun q21 bandının eksilmesi ise

retinoblastomaya neden olmaktadır.

Görüldüğü gibi, değişik bantların delesyonu hastalıkta heterojeniteye neden olmaktadır. Aynca, kimi olgularda, kalıtımı pek belli olmayan

haptoglobin tipleri saptanmıihr.

Bu tür olgularda ortalama hayat süresi pek bilinmemektedir. Hastalar, mental retardasyonun ve diğer düzensizliklerin ağırlığına

göre iilevlerini y erine getirebilir y a da getiremezler.

Ondört numaralı kromozomun uzun kolunun

proksimal yarımı koyu floresans verir. Buna karşılık distal yanm daha soluk floresans vermektedir. Aynca Oistal uca yakın ve orta şid-

dette floresans veren bir bant bulunmaktadır. Kısa kol kesimi ve satellitler hem büyüklük hem de floresans bahmından oldukça de-

ğişkenlik g6stermektedir. . , ,

D grubunun ikinci kromozomu olan 14 nu-

maralı kromozomda iimdiye kadar saptanabilen hastalık veya nitelikler Şekil 11 l7 de verilmektedir.

giIwdoiOm 14 iMWlkleri

Bu kromozoma iliikin dUzensizLiklerdett en önemlisi 14q+ sendmmudur. Fakat bunun yanında klasik trizomi olgulanna da rast-

lanmaktadır. Ancak bunLar oldukça seyrektir.

a) Trizomi 14 Sendromu

Bu olguLara çoğunLukLa abortus materyaLLerinde rastlanmaktadır ve kromozom kuruluşlan mozaiktir . Trizomi 14/normal. Bu olguLann beLir-

gin ve ortak semptomLan iöyLe sıraLanmaktadır. MikrosefaLi, çıhk alın, hipertelorizm, ünilateraL epikantus, ekstremite malfor-

masyonlaiı, büyüme geriLiği ve diğerleri.

b) Trizomi 14q Sendromu

Proksimal 14q trizomisi ya da 14q+ sendromu da denen bu kromozomal düzensizlik ilk kez 1970 yılında Mürken ve arkadaşlan tara-

fından tanımlanmıitır. Hastalığın oluş nedeni, 14 numaralı kromozomun uzun kolunun proksimali için trizomidir. Bu gibi hastalann

ortak özelliği yuvarlak ve çıhntılı bQrun ile karakteristik ağız yapısıdır. Kesin tanı için kromozom analizi yapılması gerekir. Hastaların

prognozu genellikle iyi olarak bildirilmektedir.

D grubunun sonuncu kromozomu olan 15 numaralı kromozomun hsa kolundaki floresans, kol uzunluğu ve satellit bulunup bulun-

mamasına göre değişkenlik gösterir. Distal i

kesim yan soluk olduğu halde, uzun kol floresans bakımından yan orta iiddettedir. Bu kol hem l3 hem de 14 numaralı kromozomların

uzun kollarından daha düşük şiddette floresans vermektedir.

Onbeş numaralı kromozom üzerinde iim-

diye kadar saptanabilen özellik y a da hastalıklar Şekil 11 18 de görülmektedir.

Kromozom 15 Düzensizlikleri

Onbeş numaralı kromozomun neden olduğu hastalık ya da düzensizlik sayısı oldukça azdır ve hemen hemen hepsi yenilerde bildirilmiştir.

Bunlar genellikle proksimal 15q trizomisi ve yüzük kromozomudur.

a) Proksimal 15q Trizomisi

Onbeş numaralı kromozomun uzun kolunun

proksimali için ortaya çıkan trizomi, hastalığın oluşmasına neden olmaktadır. Olgulardaki ortak özellikler oval yüz, mikroosefali, eks-

tremite düzensizlikleri, mental gerilik olarak bildirilmektedir.

Kromozom düzensizliklerinin bir h smı de

llOvO olarak, bir kısmı da parental translokasyon sooucu oluşmakadır. Fakat olgulann çoğu mozaik durumdaaır.

b) r(1S) Sendromu

Onbeş numaralı kromozomun yüzü kleşmesi

sonucu ortaya çıkan bir sendromdur. Mikrosefali, dvarfizm, mental retardasyon, hipertelorizm, mikrognati gibi semptonılar ortak

özellik olarak bildirilmektedir.

Onalh numaral i kromozomun içinde bulunduğu E grubu kromozomlar D grubu kromozomlardan biraz daha küçüktür. çoğu ki-

şilerin 16 numaralı kromozomlarındaki sentromerler mediana yaklaşırlar.

, 17 ve 18 numaralı kromozomlarda ise submediandır. 18

numaralı kromozomun hsa kolu 17 numaralıdan çok daha küçüktür ve yine 17 numaralının uzun kolu 18 numaranın uzun ko-

lundan biraz daha uzundur. Gerek 16 gerekse 18 numaralı kromozomlar DNA replikasyonlarını hemen hemen aynı zamanda ta-

mamlarlar ve o nedenle her iki kromozom da 17 numaralıdan daha geç işaretlenir. Bu

özellik 17 ve 18 numarali kromozomlari birbirinden ayırmada rahatlıkla kullanılabilir.

Paris Konferansındaki )72) belirlemelere

göre 16 numaralı kromozi ııun hsa kolu boydan boya orta şiddette floresans verir, fakat bu floresans uzun koldakinden daha şiddetli ol-

maktadır. Uzun kolda, sentromerin proksimalinde sekonder büzüntü bulunmaktadır.

Kromozom 16 üzerinde şimdiye kadar sap-,

tanabilen özellikler Şekil 1 1 19 da verilmektedir .

Onyedi numaralı kromozomun kısa kolu boy-

dan boya soluk floresans verirken uzun kolda eiit uzunlukta iki segment bulunmaktadır. Bu segmentlerden pr8ksimaldeki soluk, distaldeki

orta şiddette floresans verir, fakat ikisini bir

birinden ayıran çok ince negatif bir bant bulunmaktadır.

Kromozom 17 üzerinde şimdiye kadar saptanan özellikler Şekil 11-20 de görülmektedir.

E grubunun sonuncu kromozomu olan 18 numaralı kromozomun hsa kolu boydan boya orta şiddette floresans verir. Uzun kolda ise,

hsa koldakinden -daha parlak gözüken orta iiddetli iki bant bulunur. Uzun koldaki bu bantlardan proksimaldeki distaldekinden daha uzıı n

ve daha parlak durumduJır.

Onsekiz numaralı kromozom üzerinde şimdiye kadar saptanabilen nitelik y a da hastalıklar Şekil 11-21 de görülmektedir.

Kromozom 18 Düzensizlikleri

Tablo 11-21, bu kromozom üzerine iimdiye kadar yalnızca iki özelliği oluşturan genlerin yerleştirilebildiğini göstermektedir. Buna kar-

iılık, 18 numaralı kromozomun neden olduğu düzensizliklerin say ısı hem oldukça fazladır hem de uzun süreden beri bilinmektedir.

a) Trizomi 18 Sendromu

Edwards sendromu ve Trizomi E gibi adlar

da verilen bu sendrom ilk kez 1960 yılında Edwards ve arkadaşlan tarafından bildirilmiştir. Klasik ya da basit trizoınili olgularda,

yani 18 numaralı kromozomun iki yerine karyotipte üç tane bulunması sonucu ortaya çıkan olgulardaki ortak özellikler ; kulak malformas-

yonları, mikrognati, belirgin oksiput ve mikrosefali, parmaklar fleksiyon pozisyonunda olup iiaret parmaı orta parmak üzerine be-

şinci parmak da dördüncünün üzerine binmiş durumda, parmak uçlarında basit kemer tipi.örnekler artmış (özellikle 610 parmakta), tek bir

palmar çizgi, erkek olgularda kriptorşidizm, çıhk alın, ayaklarda anomali, önemli derecede hipertrofi ve erken ölüm olarak bildiril-

mektedir. Bu genel özelliklere daha pek çok semptom eklenmektedir. Olgudan olguya değişen bu özelliklerin bir bölümü Şekil 1 1 -22 de

görülmektedir.

Hastalığın oluşmasına neden olan temel

kusur 18 numarali kroomozomdaki trizomidir. Trizomi olgularının beşte dördü, basit trizomi gösterir ve bunların büyük bir kısmı,

kromozomal olarak normal olan anne ve babadan kromozom ayrılamama.iı i , onucu oluşurlar. Trizomi l8 ieııJromıındiki esai io-

runıluluk özellıkle biı.inci mayotik bölünıııe sirasındaki ıııuleı’ııil1 kromozom ay ı-ılaıııaıııusına ailtir (% 95) ve paternal kökenli kromo-

zom ayrılamamasımn kathsı çok azdır (% 5). Çok seyrek de olsa, kimi durumlarda, parental mozaisizm de trizomi. 18 fenotipine özdeş ço-

cukların doğmasına neden olabilmektedir. Aslında Edwards sendromu olarak bildirilen olgulann yaklaşık % 8 kadarı mozaik ku-

ruluşa sahiptir (46/47, +18). Böyle olgular, klasik trizomi (47,+18) fenotipi göstermesine karşın, semptomlar daha hafiftir. Aynca mo-

zaik olgularda klasik trizomiklerin aksine maternal yaş ileri değildir. Olguların % 4 kadan “çifte anöploid” olup 18 numaralı

kromozomun y anında bir başka kromozomun daha kromozom aynlamaması sonucu trizomik olması ile ortaya çıkarlar (çoğunlukla cinsiyet

kromozomu, örneğin 48,XXX,+ 18 ya da 48,XXY+18; kimi zaman da 13 ya da 21 trizomisi olur). Ancak ” çifte anöploid” olgular,

beklenilenı’n aksine, hastahğı daha hafif gösterirler. Kimi olgular da, parental y a da de novo olarak beliren yapısal değiş:ııelerle or-

taya çıkar. Bunlarda hem 46 hem de 47 kromozom bulunabilmektedir. Trizomi 18 fenotipi gösteren fakat karyotipte normal kromozom bu-

lunan olgular da bildirilmiitir. Bunlar y a mozaiktir ya -malformasyon tek bir genle oluşmaktadır ya da bir fenokopidir (bir teratojen

neden olmaktadır).

Klinik beliı’ti :erin tümü, hasta çocuun doğumunda da vardır. Kesin tanı için kromozom analizi yapılması gerekir. Klasik trizomi ya-

nında mozaisizm ya da diğer düzensizliklere de rastlanmaktadır (translokasyon). Dermatoglifik örnekler ayıncı tanı için oldukça yardımcıdır.

Kromozom aynlamaması sonucu ortaya

Şekil 11-22. Trizomi 18 iendromuna ilişkin parsiyel karyotip ve ortak zelliklerden bir kısmı : Dar palpebral fissür,

genii burun k6kü, küçük ağız, belirgin oksiput, düşük ve şekil bozukluğu 6steren kulaklar, kısa boyun, karakteristik

parmak pozisyonu (işaret ve serçe parmaklar, orta ve yüzUk parmağı üzerine inmiş), ayaklarda halluksun fleksiyon

deformitesi ile geniş ve kısa tırnaklar, ince uzun vücut, para-umblikal erni, kollar ve bacaklar fleksiyon pozisyonunda.

çıkaiı trizominin oluşmasına neden olan et-

kenin ne olduu şimdilik bilinmemektedir. Hastalık sıklığı canlı doğumlarda 113000 dolaylarındadır ve anne yaşı hastalığın oluş-

masında etkilidir. Aslında konsepsiyondaki sıklık çok yüksektir, fakat bunların % 95 kadan spontan abortusla ahlır. Doum anında

iirkek : dişi oranı 1.0 : l.8 iken üç ay sonra aynı oran 1.0 : 3.0 olmaktadır. Ortalama anne yaşı 32 dolaylarında ve biraz ileridir.

Olgularda ağır mental ve motor gerilik var-

dır. Prognoz çok kötüdür. Özellikle kalp böbrek ve diğer organ malformasyonları çok yay gındır. Olguların % 30 kadarı ilk ayda, % 90

kadarı da ilk yılda ölürler. Bunlardan 10 y aşini geçen birkaç kız olgu bildirilmiştir, fakat bu olgularda da çok ağır malformasyonlar bu-

lunmaktadır. Mozaik ya da translokasyon tipi olanlar klasik trizomi gösterenlerden daha iyi durumdadırlar.

b) Trizomi 18p Sendromu

literatürde 18 numaralı kromozomun hsa kolu

için trizomik olan dört olgu bildirilmiştir. 18p , 21p+) translo-

trizornisi, familiyal ( 18p-. kasyonundan kaynaklanmaktadır. Olgulann

tümü fizik olarak normal bulunmuştur.

c) Parsiyel Trizomi 18q Sendromu

Bunlann sayısı çok azdır; 18qgösteren bir ai-

lede 18q segmenti için trizornik olan üç olgu bildirilmiştir. Olguların hepsinde orta derecede mental retardasyon bulunmaktadır.

d) Monozomi 18p Sendromu

de Grouchy sendromu, 18pya da 18p de-

lesyon sendromu da denen bu düzensizlik ilk kez 1963 yılında de Grouchy ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Olgulardaki ortak

özellikler iöyle bildirilmektedir . Kısa boy, yuvarlak yüz, geniş ve büyük ağız, diş anomalileri, somatik ve mental retardasyon.

Temel kusur, l8 numaralı kromozomun kısa

kolundaki delesyondur. Ancak, bu eksilmenin nedeni bilinmemektedir. Kesin tanıy ı koyabilmek için kromozom analizi gerekir. Has-

talann yarısından fazlasında IgA düzeyi düimüş, hatta sıfıra ulaşmıştır. Serum IgM ve IgG düzeyleri ise normal sinırlardadır.

Olgulann çoğu de novo delesyon ya da de

novo translokasyon sonucu oluşur. % lO kadarı ise parental dengeli translokasyonla ortaya çıkar. Anne (32) ve baba (38) yaşı ileridir.

erkek : dişi oranı 3:5 biçimindedir, yani hastalık daha çok kadınları tutmaktadır.

Holoprosensefali olduğu zaman (olgulann % 1015 inde görülür) yaşam süresi fazla değildir. Mental retardasyon her zaman için gö-

rülür.

e) Parsiyel Monozomi18q Sendromu

18qsendromu, 18q delesyon sendromu gibi adlar da alan bu sendroma, kimi yazarlar tarafından de Grouchy sendromu da denmek-

tedir. Gerek 18pve gerekse 18qsendromlarını de Grouchy’nin bulmuş olması, bu yanılgı ya da ters adlandırmaya neden olmak-

tadır. Sendrom ilk kez 1964 yılında de Grouchy ve çalışma arkadaşlarınca tanımlanmıştır. Karakteristik yüz görünümü, sazan

bahına benzer ağız, kulak malformasyonu, arr psikomotor ve büyüme retardasyonu olgulardaki ortak semptomlar olarak bildiril-

miştir. ,

Hastalıın oluşmasına neden olan temel kusur,. 18 numaralı kromozomun uzun kolundaki parsiyel delesyondur. Mozaik olgularda

klinik bulgularla da tanı konabilir. Ancak kesin tanı için kroomozom analizi yapmak gerekir. Diğer yandan, dermatoglifik olarak parmak uç-

lanndaki düğüm tipi örnekler artmıştır. Kimi olgularda da IgA düzeyi düiwüştür.

Olguların % 80 kadarı de novo delesyonla oluşur. % 10 kadarı mozaik, % 10 kadarı da parental translokasyon ya da parental pe-

risentrik inversiyon sonucu ortaya çıkmaktadır. Parental y aiın etkisi belli değildir. Cinsiyetler arasındaki sıklığı hemen hemen

1 . 1 dolaylarındadır. Anne ya da baba dengeli translokasyon taşıyıcısı olduğu zaman, sendrom familiyal olabilmektedir.

Prognoz pek iyi değildir ve mental re-

tardasyon hemen her olguda arr biçimde görülür.

f) r(18) Sendromu

Hastalık genel olarak 18qsendromunun semp-

tomlannı verir. Kısa ve uzun koldaki hnlmalar sonucu ortaya çıkan yüzük kromozom, çoğunlukla de novo oluşur. Mozaik olguların

sayısı da az değildir . 46,XX/46,XX,r(18). Der-

matoglifik örneklerden düğüm tipi ömekler parmak uçlannda artma gösterir. 18 ring sendromu fenotipii ashnda, 18pve 18qsend-

romları arasında bir görünüme sahiptir.

g) +18pi Sendromu

İlk kez 1963 yılında bildirilen bu sendromda, C grubundaki kromozomlar arasında bir metasentrik kromozom fazlalığı

vardır. Bu fazla kromozom, genellikle l 8 numaralı kromozomun kısa kolu için izok

romozomdur.

Olgulardaki ortak 67.elliklerden h<'l71 lan iöyle sıralanabilir : Dolikosefali, !,lı-'ıhismııi. küçük ve triangular ağız, psikomotor re-

tardasyon, parmaklardaki fleksiyon çizgilerinde bilateral eksiklik.

Hastalık sıklığı 1 1 1 .000 dolaylarındadır.

Anne ve baba yaşı, olgulann büyük çoğunluğunda 30 yaşın üzerindedir. Mental retardasyon ve yürüme güçlüğü hemen her olguda

görülür, fakat bunların derecesi değişmektedir.

F grubu kromozomlann ilki 19 numaralı ki’omozomdur. Bu grup kromozomlar zaten metasentriğe varan sentromerleri ile oldukça

küçük kromozomlardır. Büyüklüklerine bakarak 19 ve 20 numarah kromozomları birbirinden ayırma olanağı yoktur. Onun için oto-

radyografik bulgular ve bant özelliklerinden y ararlanılır.

Ondokuz numaralı kromozom karyotipte en

zayıf floresans veren kromozomdur. Her iki kolda da hsa ve proksimalde birer bant vardır; hsa koldaki bant uzun koldaki banttan hem

daha uzun hem de daha parlakhr.

Şimdiye kadar 19 numaralı kromozomda saptanabilen hastalık y a da nitelikler Şekil 1 1 23 de görülmektedir.

Kromozom 19 Düzensizlikleri

Ondokuz numaralı kromozomdaki düzensizlik

sonucu ortaya çıkan hastalık sayısı yok denecek kadar azdır. Bunlardan bir tanesi aşağıdadır.

8) TRIz(HNI 19q Sendromu

1976 yılında lange ve Alfi tarafınd8n bildi-

rilen bu sendromdaki temel kusur bir translokasyon trizomisidir: t(19;22)(q13;p13). 01gularda bildirilen ortak özellikler düşük doğum

ağırlığı, hsa boy, mikrosefali, klinodaktili, hipospadiyas, vb dır.

Olgu sayısı çok az olduğu için, sendrom üze-

rinde fazla biriey söylenememektedir.

F grubunun ikinci kromozomu olan 20 numaralı kroomozomun uzun kolu soluk floresans verirken hsa kolu orta iiddetle floresans verir.

Fakat tüm kromozom ashnda soluk floresanslıdır.

Bu kromozom üzerinde saptanabilen özellik

ve hastalıklar Şekil 1 1 -24 de verilmektedir.

Kromozom 20 Düzens

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Populasyon Genetiği

POPULASYON GENETİĞİ

Mendel yasaları tekrar bulunduktan sonra, araştırmacının gözleri bireysel karılımın üzerinde yoğunlaştı. İki koyu gözlü atadan neden mavi gözlü bir çocuğun olduğu araştırılmaya başlandı. Daha sonra evrim konusu kalıtsal açıdan gündeme gelince populasyon genetiğinin önemi anlaşılmaya başlandı. Çünkü evrim düzeneği bireyle üzerinde değil populasyonlar üzerinde etkiliydi. Bireyler populasyondaki genleri taşıyan aracılardan başka bir şey değildi. Bir populasyondaki tüm bireylerin taşıdığı genlerin toplamına populasyonun “Gen Havuzu” denir.

Aynı türe ait; fakat kalıtsal yapıları, daha doğrusu kalıtsal bileşimleri farklı olan bireylerin oluşturdukları topluluklara populasyon denir. Ekolojik açıdan populasyon, belirli bir bölgeye yayılmış olan türe bağlı bireylerin oluşturduğu topluluk olarak tanımlanır. Eğer bu tanıma kendi aralarında üreyebilen canlıların topluluğu sözcüğünü de ilave edersek o zaman bu tip poopulasyonlara “Mendel Populasyonları” denir. Eşeysiz çoğalan canlı gurupları Mendel Populasyonu tanımının dışında kalır.

Panmixis: bir populasyonda tüm bireylerin birbirleriyle çiftleşme şansı aynı ise; yani bütün gametler kendi aralarında eşit birleşme ve döllenme şansına sahipse, buna panmixis denir. Özellikle yeterince büyük populasyonlarda bu eşitlik sağlanmıştır.

Gen Havuzlarındaki Gen Frekansı

Bir bireyin kalıtsal yapısına genotip, bir populasyonun kalıtsal yapısına da gen havuzu denir. Örneğin insanın gen havuzunda A, B, AB ve 0 kan grupları bulunmasına karşın, bir bireyde ancak bu gruplardan birisi, genlerden de en çok ikisi bulunabilir. Her gen havuzundaki genlerin frekansı, o gen havuzuna geçmişte etki eden seçme baskısına göre farklılıklar gösterir. Örneğin Gana’daki insanların gen havuzları ile, İsveç’teki insanların gen havuzlarındaki genlerin frekansı birbirinden farklıdır. Gana’da doğan bir çocuk bu ortamdaki gen havuzunun belirli bir miktarını alır; İsveç’teki de kendi gen havuzunun bir kısmını genotipinde gösterir. Bunlar ortak bir atadan gelmelerine karşın, farklı çevre koşullarının etkisi altında doğar seçme ile farklı gen frekanslarına sahip olmuşlardır. Eğer bir populasyona dışarıdan göçle gen akımı yoksa ( Bu, bir populasyona göçle yeni bireylerin gelmesi ya da bu populasyonun komşu populasyonla zaman, zaman karışmasıyla olabilir. ), mutasyon ve kromozomal değişme meydana gelmiyorsa, şansa bağlı çiftleşme ve döllenme varsa herhangi bir genin yararına ya da zararına seçme yoksa, populasyon yeterince büyükse, kural olarak gen havuzundaki genlerin frekansı sabit kalır ve bu tip populasyonlara kararlı populasyonlar denir. Doğal seçme hemen her zaman etkisini, herhangi bir şekilde göstereceği için, bir populasyonun sürekli kararlı kalmasını düşünemeyiz. Doğal olarak, seçme, belirli yönde yarar sağlayan genlerin zamanla havuzda frekansının artmasını sağlayacaktır. Bir populasyonun gen frekansını öğrenmemiz için ilk olarak homozigot çekinik özellikli bireylerin sayısını bilmemiz gerekir. Gen frekanslarının saptanması konusunda birbirinden bağımsız olarak İngiliz matematikçisi G. H. Hardy ve Alman hekimi Wilhelm Weinberg 1908 yılında bir bir formül geliştirdiler. O devirde bireyin kalıtsal özellikleri incelendiği için kimsenin dikkatini çekmedi. Daha sonra populasyon genetiği gelişince daha önce bulunmuş olan bu formül büyük bir değer taşıdı ve “ Hardy – Weinberg Kuralı “ olarak adlandırıldı.

Hardy – Weinberg Kuralı

Mendel, monohibrit ( Hetorozigot ) çaprazlamalarda çekinik genlerin homozigot halde ortaya çıkma şansının ¼ olduğunu gösterdikten sonra, bir çok kişi çekinik genlerin populasyonda gittikçe azalacağını hükmettiler. Gerçekte bu doğru değildi. Eğer bir populasyonda bu çekinik genlere karşı yada yararına bir doğal seçme yoksa her zaman frekansları sabit kalacaktır.

Örneğin mavi gözün ortaya çıkma şansının 1/4olduğunu biliyoruz. Bu durumda mavi göz, populasyondan neden tamamen kalkmamaktadır? Belki göz rengi, verilecek iyi bir örnek değildir. Çünkü gözün açık ve koyu olmasını saptayan bir çift gen vardır. Buna karşılık göz renginin tonu birçok gen tarafından ayarlanır, yani poligenik bir kalıtım söz konusudur. Eğer bir birey göz rengi rengi bakımından homozigot çekinik ise gözleri açık veya rekli olur. Çünkü melanin birikimi olmaz. Başat gen taşırsa melanin birikimi olacağı için koyu renkli olur. Her iki rengin tonu da bir dizi diğer gen gurubu tarafından kontrol edilir. Bu nedenle mavinin, elanın, siyahın vs. ‘nin birçok tonu bulunur. Biz, bunun daha kolay anlaşılmasını sağlamak için siyah ve mavi gözlü diye ikiye ayıracağız.

Örneğin, bir populasyonda A ve a genlerinin kalıtımını düşünelim. Birinci dölde durum AA, 2Aa ve aa olacaktır. Bu oranların dengeli bir populasyonda hemen her zaman aynı kaldığını gösterelim. Doğal olarak bu genotipteki bireylerin birbiriyle çiftleşme şansının aynı olduğunu varsayarız.

Varsayalım ki bir populasyonun %16’sı mavi gölüdür. Gen havuzunda bulunan A genlerinin oranını p, a genlerinin oranını da q diye gösterirsek, populasyonda a yada A geni bulunacağından p+q=1 olacaktır. Bunlardan birinin değerini bulursak diğerini çıkarmamız mümkündür. Ortamda p kadar A geni ve q kadara geni taşıyan yumurtalar, p kadar A geni, q kadar a geni taşıyan spermalarla birleşeceğinden,

Çiftleşme:

Erkek

Dişi

Frekans

Yavru

AA

AA

¼ x ¼

1/16 AA

ve

AA

Aa

¼ x ½

1/16 AA

ve

1/16 Aa

AA

aa

¼ x ¼

1/16 Aa

Aa

AA

½ x ¼

1/16 AA

ve

1/16 Aa

Aa

Aa

½ x ½

1/16 AA

ve

1/8 Aa

ve

1/16 aa

Aa

aa

½ x ¼

1/16 Aa

ve

1/16 aa

aa

AA

¼ x ¼

1/16 Aa

aa

Aa

¼ x ½

1/16 Aa

ve

1/16 aa

aa

aa

¼ x ¼

1/16 aa

Toplam:

4/16 AA

8/16 Aa

4/16 aa

Sonuç (pA + qa) (pA + qa) =p²AA +2pq Aa + q²aa olur. Örnek olarak p= olduğunda, p, A geninin frekansını verdiğinden ½’dir ve a geninin frekansına yani q’ya eşittir ya da eşitlikten değeri bulunabilir: 1-1/2=1/2; (p+q = 1). Eğer biz bir populasyondaki çekinik homozigot bireylerin sayısını bilirsek diğer bireylerin genotiplerinide saptayabiliriz. Elimizdeki populasyonda mavi gözlülerin oranı %16 olduğundan (p+q)² =p²+2pq + q² eşitliğine göre, mavi gözlülerin yani aa genotipindeki bireylerin frekansı q² dir. Matematiksel olarak hesaplamak için 0.16 şeklinde yazılır, buradan bir a geninin oranını bulmak için karekök alınır ve sonuç olara bir a geninin oranı 0.40 olarak bulunur. p+q =1 olduğu için p, yani A’ nın oranı 0.60 olarak bulunur. Bu orana göre, homozigot siyah gözlü olanların sayısı 0.60 x 0.60 = 0.36 olmalıdır. Keterezigot olanların sayısı 2pq olacağından,

2 x 0.60 x 40 = 0.48 olacaktır. Toplam olarak % 16 mavi gözlü, % homozigot siyah gözlü, %48 heterezigot siyah gözlü birey bulunur; hepsinin toplamı %100 dür. Yukarıda verilen tabloyu bu hesaplamaya uygularsak:

Bir Populasyondaki Değişik Atalardan Mavi Gözü Çocuk Meydana Gelme Olasılığı

Ataların genotipi

Mavi gözlülerin yüzdesi

Frekansın hesaplanması

Populasyonda mavi gözlülerin oran

aa x aa

100

0.16×0.16×1.00

0.0256

aa x aa

50

0.16×0.48×0.50

0.0384

Aa x aa

50

0.48×0.16×0.50

0.0384

Aa x Aa

25

0.48×0.48×0.25

0.0576

Toplam populasyondaki mavi gözlülerin oranı: 0.1600

Multipli Allelde Frekans Hesaplaması

İnsanda kan gruplarını bir seri allel saptamaktadır. A, B ve 0 grubu genleri frekansını sırayla p, q ve r ile gösterirsek bağıntımız p + q + r = 1 olur. ( p + q + r )² = 1’dir.

( p + q + r ) ( p + q + r ) = 1

p² + 2pq + 2pr + q² + 2qr + r² = 1

Herhangi bir toplumda yaptığımız gözlemlerde insanların % 45’inin A, %13’ünün B, % 6’sının AB ve % 36’sının 0 grubundan olduğunu düşünelim. Buradan frekanslarını hesaplayalım.

Gözleyebildiğimiz kan grupları şu şekilde yazılabilir.

AA, A0

BB, B0

AB

00

Beklenen Frek.

p² + 2pr

q² + 2qr

2pq

Gözlenen Birey

45

13

36

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Elektron Mikroskopisi Hücrenin Sitoplazmasi İcinde, Membrandan Yapılmış Tüp

Elektron mikroskopisi hücrenin sitoplazmasi icinde, membrandan yapılmış tüpler ve kese şeklinde veziküllerden ibaret oldugu anlaşilan bir ağın varlığını göstermiştir. Bu {ağa endoplazmik retikülum adi verilmiştir. Bu ağin membranöz tübülüslerine, hücre içindeki ribonükleik asidin (RNA) %80’nini icinde taşiyan 10—15 nm capinda küresel (sferik) granüller yapışır. Bu nedenle bu retiküler granüllere ribozom’lar denmiştir. Ribozom’Iar, hücre icinde protein sentezinin husuie geldigi yerlerdirler.

Başka yerde, deoksiribonükleik asid (DNA)’in, hücre icindeki metabolik olaylari kontrol eden enzimler dahil, spesifik hücresel proteinlerin sentezinin genetiksel kontrolu ile ilgili temel madde oldugu belirtilmiştir. Her insan hücresinin, yaklaşik olarak 7 milyon protein’i şifre1emeye yetecek kadar DNA’i icinde taşıdığı tahmin edi1miştir; bununla beraber bu DNA’in sadece 0/0 10’u fonksiyonel olarak aktiftir yani, insanin büyumesini,

gelişmesini ve –homeostasis-‘’i düzenleyen ve modifiye eden 700.000 kadar proteinin sentezini yönetme kapasitesi vardir. DNA polimerazlarının katalitik etkisi araciligi ile nükleüse ald DNA’nin kopya edilmesi, hücre bölünmesi olayi sirasinda yeni hücrelerin teşekkülü gerektigi tarzda meydana gelir. Bununla beraber DNA, ceşit1i tipten RNA teşekkülünü yonetmeye de mutlaka hizmet etmelidir. DNA’nin haberci RNA [messenger (mRNA)] sentezini yonetmekteki rolü özellikle önemlidir. Bu role -transkripsion- denir. Bu yolla, spesifik proteinlerin primer yapisi (yani amino asid dizisi) için sağlanması gereken, DNA’da depo edilmiş genetik bilgi, sitoplazma icinde bulunan

protein—sentez edici aygıtla geçirilebilir (intikal ettirilebilir). Bu, nükleus içinde -hibrid- helezon sentezi yolu ile başarilir. Bu yolla bir DNA lifi, tamamlayici bir RNA lifinin sentezini yönetir; oyleki bir DNA lifi içindeki T, C, G ye A, sirasi lie A, G, C ve U’nun teker teker herbir RNA lifi icine inkorpore olmasini yonetirler. Her ne kadar heriki DNA lifinin birlikte var olmasi mutlaka gerekli ise de, gercekte sadece bir lif olunur. Bu reaksiyon RNA polimeraz tarafindan katalize olunur (Weiss 1960). Yeni sentez olunmuş RNA molekülü, haberci (merssenger) RNA (mRNA), ondan sonra, icinde, ribozoma aid RNA ile birlikte spesifik hücresel proteinlerin sentezini yönetmek üzere bir kalıp olarak hareket ettiği, endoplazmik retikülüm yolu lie, nükleus dişina göçcebilir. mRNA’nin bu rolüne genetik «haber— mesaj,> ‘in «cevirisi—translation> denir.

Genetik Sifre (Genetik Kod)

mRNA lifi üzerindeki pürin ve pirimidin bazlarinin, ilk defa nükleüse aid DNA’dan kopya olunan biIginin tayin ettiği sirası, proteinlerin sentezinde, amino asidlerin siralanmasina (yani primer yapiya) aid emirleri verir. mRNA Uzerinde taşinan bu bilgi, tek bir nükleotid üzerinde değil, fakat onun yerine 3 nükleotid’den yapih bir dizi üzerinde oturur. Bu nedenle “genetik—şifre denen yapı> biribiri lie kesişmeyen bir üçüz bazdan oluşur. mRNA içinde biribirinden farkli, yani içinde adenin, guanin, sitozin veya Urasil taşiyan, 4 nükleotid varoldugu göz önüne alınınca, bir amino asid’i sifrelemek icin eger bunlann birbiri ile kesismeyen herhangi 3 tanesinden yapih bir dizi gerekiyorsa, 64 (43) kombinasyonun meydana gelebilmesi olanagi vardir. 64 uciiz (triplet) ‘den 61′nin, gercekten, proteinlerin sentezinde gereken amino asidi sifreledikleri tespit olunmustur. Bunun bir sonucu olarak, belli bir amino asid icin bir’den daha fazia sifre kelimesi ve-ya kodon bulunabilir. Buna sifrenin «dejenere olmasi» denir. 64 «ucuz»’ un 3′ii herhangi bir amino asidi sifrelemez. Bunlar, onun yerine, bir polipeptid zincirini o noktada sonlandinci bir isaret (sinyal) o-larak (eskiden bunlara aniamsiz ticuz’ler de-nirdi) fonksiyon yaparlar. Bu fonksiyonun bir sonucu olarak, bu ucuzlere simdi zincir-sonlandinci üçüzler denir.

Nirenberg ve Matthaei (1961), sadece uridin poliniikleotid (poliuridilik asid)’den olusmus bir sentetik polinukleotid’in sadece icinde fenilalanin buiunan bir polipeptid’den ibaret bir biyolojik sistem icinde sentez icin bir kalip olarak hizmet edebilecegini bulduklan zaman, sifrenin dogasi hakkmda bilgi kesfeden ilk arastmcilar oldular. Amino asid sifresi’nin dogasi uzerindeki bu deneysel in-celemeler, ribozomlar (Escherichia Coli adii bakteriden hazirlanmis)’i yukanda anilan poliuridilik asid (poll U) gibi belli bir sentetik trinukleotid ile birlestirmek sureti ile yapil-misti. Bu. bir in vivo sistemde meydana gel-digi gibi mRNA (yukandaki deneyde Poli U)’mn ribozomlara baglanmasini stimule eder. Kendisine sentetik kalip baglanmis bu-lunan ribozomlardan hazirlanmis preparat-lara, herbirisi, C14 ile isaretlenmis kendi spe-sifik amino asidini tasiyan transfer RNA (tRNA) molekulleri (bunlar da E. Co/fden hazirlanmisti) ekienmisti. Bu deneyin sonucu, bir poli U preparatinm sadece fenilalanin bagladigim ve bu nedenie tamamen fenilala-ninden olusmus bir polipeptid (polifenilala-nin) sentezini yonetmeye hizmet ettigini gos-terecek nitelikte idi. Fenilalanin’e aid bir kodon’un UUU, .yani 3 uridin nukleotidi’ nden ibaret bir dizi oldugu sonucuna vanlmisti.

Buna benzer deneylerde, GUU seklinde icinde guanin veya iirasil tasiyan sentetik trinukleotid preparatlan, icinde tamamen valin tasiyan polipeptidlerin sentezini yonet-tiler. Daha sonraki incelemelerde UGU’nun sisteini ve UUG’nin losin’i sifreledikleri tes pit olunmustu.

Bir ucuz sifrenin ilk 2 nukleotidi ucuncu nukleotid’den daha spesifiktir. Bu nedenle AUU, AUA ve AUC’nin hepsi izolosin’i sifrelerler ve poli AC preparatlan prolin, treonin veya histidinin alinip tutulmasmi sag-larlar. Bu, bir üçüz sifrenin 3 nukleotidinden 2’sinin bilginin en buyuk kismim tasidigim gosterir. Bu, sadece ucuncu nukleotid ba-zinda bir degisiklik husule getiren bir mutas-yonun, bir protein’in primer yapisini (amino asid dizisini) yoneten bir genetik mesajin, ha-la tarn dogru çevirisine izin verdiğini de gös terir. Yukanda sozu edilen, bir iicuz sifrede-ki ucuncii bazm fleksibi olusu ve bundan ötürü illc 2 nukleotidin yaptigi etkinin aynim yapmayisi olayina «sendeleme - wobble» denir.

Ocuz sifrenin dogasmi aydinlatmak ama-cina yonelik incelemeler, ribonukleotidlenn «blok kopolimer»’leri denen maddeler kul lanilarak yapilmisti. Bunlar, tekrarlanan 2 veya 3 baz dizilerinden ibaret olan sentetik polinukleotidlerdir; ornegin AGAGAG ve ya AAGAAGAAG gibi. Bir polipeptid sen tez edici sistemde mRNA olarak kullanil digi zaman, AGAGAG kopolimeri biribiri ni izleyen arjinil ve glutamil artiklarnidan ibaret olan bir polipeptid’in sentezini yonetti. Bu sonuc, sentetik haberci (messenger)’ nin AGA (arjinin’e aid kodon) ve GAG (glutamik asid’e aid kodon) birbirini zileyen uciizleri olarak «okunmus” bulunduguna, yani AGA. GAG.AGA. GAG vb. delil ola rak yorumlanir. Tersine AAGAAGAAG sen tetik «messenger», icinde sadece glutamil veya arjinil veya lizil aruklanni tasiyan peptidlerin, yani poliglutamik asid, poliar jinin veya polilizin’inin sentezini yonet ti. Bu sonuc, habercinin biribirinden farkli baslangic noktalannda okunmus bulunmasi kabul olunarak izah olunur. Örneğin, eger okuma AAG halinde (nokiasmda) başladı ise sadece 1 lizin inkorpore olmus bulunacak tir; eger onu izleyen bazda basladi ise, o za man ucuz dizi AGA.AGA v.b. olarak okun mus olacaktir, bu takdirde arjinin inkorpore olunacaktir; eger ucuncii niikleotid’de baş ladi ise ticuz dizi GAA.GAA v.b. olarak o kunabilecektir; bu, glutamik asidi sifreler. AAG kopolimeri ile ahnan bu sonuclar aşa gida gosterilmistir.

Tekrarlanan AAA ucuzlerinden ibaret olan ve AAC ile sonlanan bir kopolimerin, zin cirin karboksil ucunda asparajin ile sonlanan;tekrarlanan lizil artiklanndan ibaret olan bir polipeptidi sifreledigi tespit olunmustur. AAA’nin lizine aid bir kodon oldugu ve AAC nin asparajini sifreledigi bilindiginden mRNA mesajinm soldan saga dogru okundugu so nucuna vanlmistir. Yani amino asidlerin si ralamsinda N-terminal amino asid’e aid haberci sifrelerin kodonu solda ve C-terminal amino asid’e aid olanmki sag uctadir.

Hem kopolimerler ve hem de Nirenberg grupu tarafindan kullanilan trinukleotid tRHA baglayici sistemlerle yapilan daha bir cok incelemelerin bir sonucu olarak, bir peptidin icine inkorpore olunacak butun amino asidler’e aid RNA kodon atanmalan (genetik sifre), en azindan gecici bir sure i cin, simdi Tablo 5-1′de gosterildigi gibi ya pilmi^tir. 1)9 amino asid’in 6 kodonu 5′inin 4 kodonu ve 10′unun 2 kodonu vardir. UAA, UAG ve UGA, bir peptid zincirinin o nok tada bitmesi gerektigini gosteren zincir sonlandinci üçüzler’dirler.

Peptid zinciri sonlanışına aid kodonlara ek olarak, bir peptid zincirinin başlaması igin varligi gereken kodonlann da bulundugu aniasiliyor. E. Coli ekstraktian kullamlarak, bir metionin transfer RNA’a baglanmis bu lunan metioninin, formil verici (donor’u) olarak hizmet eden f^-tetra hidrofolat (f10 -FH4)’dan bir formil grup’unun N-formil metioninil-tRNA teskil etmek uzere meti onin uzerindeki amino grupuna transferini katalize eden bir enzimin yardimi ile kolayca formillenebilecegi tespit olunmustur. Baska amino asid-tRNA birlesikleri formillenme mislerdir. Bu gozlemin aniami, E. Coli tara findan sentez olunan butun proteinlerde N-terminal amino asid artigi olarak N-for milmetionin bulundugu gozlendigi zaman acikhk kazanmsiti. Protein zincirinin sentezi tamamlandiktan sonra, gozlenen spesifik protein’e bagimli olarak, metionin tiimu ile olmasa da, formil grup’u hidroliz yolu ile ortadan kaldinhr. Halen E.Coli’ye kisitli olan yukandaki bulgulara dayanilarak, bir peplid zincirinin baslamasmin N-formil me tionil RNA’mn ribozomlara baglanmasina bagimli oldugu telkin olunmustur. Ondan sonra diğer amino asidler, mRNA kalıbı üzerindeki kodon’ların amino asid taşıyan tRNA’ nm antikodonları ile ilişkisine uygun olarak (göre) eklenirler. Söz konusu zincir, ondan sonra, yukarıda anılan zincir-sonlandırıcı kodonlardan birisi tarafından ulaştırılan mesajla sonlanır.

Belirtildiği gibi , AUG, bir polipeptid zincirini başlatıcı bir işaret (zincir başlatıcı kodon) olarak hizmet edebilir; halbuki bazı diğer üçüzler (UAA, UAG ve UGA), bir zincirin o noktada sonlanması gerektiğini göstermeye yararlar. Bununla beraber, bir zincir başlatıcı üçüz’ün, AUG’nin, bir zincir-sonlandırıcı kodonu doğrudan doğruya (direk olarak) izlememesi ilginçtir. O nun yerine, çevrilmeyen sistron’lar arasında (spesifik bir protein polipeptid zincirine aid mRNA şifreleme bölgeleri) üçüz dizileri bulunabilir. Bu «sistronlar arası (intersistronik) diziler», bir sistron’un bir zincir sonlandırıcı kodonu ile onu izleyen sistronun zincir başlatıcı kodonu arasında bir polisistronik mRNA’nın gidişi boyunca tespit olunabilirler. Bunların fonksiyonu açıkça belli değildir.

Metionin’e aid kimliği tayin olunmuş tek kodon AUG’dir. Bu trinükleotid hem tRNA-metionini ve hem de tRNA-formil-metionini ribozomlara bağlayacak şekilde hareket edecektir. Bunun sonucu olarak AUG sadece metionine aid bir kodon olarak değil fakat aynı zamanda zincir-başlatıcı (CI) bir kodon olarak ta adlandırılmıştır. Valini şifreleyen GUG trinükleotidi’nin hayvanlarda bir zincir-başlatıcı kodon olarak ta fonksiyon gördüğü anlaşılıyor; E. Co/fde zincir başlatıcı olarak fonksiyon yapan N-formilmetionini ilgilendiren mekanizmanın, hayvanlarda da işgörmekte olduğunu gösterme çabalan başarılı olmamıştır. Hayvanlarda zincir başlatıcı kodon’un, amino asidleri taşımayan ve sadece ribozomların, mRNA molekülü’nün başlangıcında bir araya gelmelerini sağlamak için kullanılan özel tRNA tiplerini bağlayabileceği de telkin olunmuştur.

Yeni teşekkül etmiş peptid zincirlerinin ribozomlardan salıverilişi, kısmen saflaştırıl

mış olan bir «salıverici faktör»’ün varlığına, aynı zamanda zincir sonlandırıcı kodon’a bağımlıdır. Salıverici faktör Capecchi (1967) tarafından keşf olunmuştu. Caskey ve arkadaşları (1968), başlatıcı ve sonlandırıcı kodon’ ların, biribiri arkasından, Nformil metionil-tRNA’inin ribozomlara bağlanmasını ve «salıverme faktörü» varolunca, aracı-ribozom’ dan serbest N-formilmetioninin salıverilişini stimüle ettiklerini göstermişlerdir.

Tek bir amino asid’in substitüsyonu (moleküldeki hidrojen atomu yerine başka atom veya atom gruplarının konması) yolu ile bir anormal protein molekülünün teşekkülü, ilk defa, orak hücre (sickle cell)’de bulunan globin, normal yetişkin globini ile karşılaştırılınca varlığı anlaşılan anormalliğin aydınlatılması sırasında tanımlanmıştı. Şimdi, basitçe bir amino asid yerine bir başka amino asidin konması yolu ile anormal bir proteinin teşekkülüne neden olan bu tür birçok birbirinden farklı genetik mutasyonlar tanımlanmış bulunmaktadır. Genetik şifre hakkında bugün bilinenler sayesinde bu mutasyonların en büyük kısmı, bir şifreleyici üçüz içinde yer alan sadece tek bir baz değişikliğinin sonucu olarak yorumlanabilir. Bunun sonucu olarak bir amino aside aid bir kodon bir başka amino aside aid kodon haline değişir. Buna bir («missense mutant-yanlış anlamlı mutan») denir.

Terzaghi ve arkadaşları (1966). üçüz şifre kavramını destekliyen ve aynı zamanda amino asid sübstitusyonları aracılığı ile, baz sırasında husule gelen değişikliklerin, mutasyonların meydana gelmesi üzerine etkileri hakkında daha da ileri bilgi veren aşağıdaki aydınlatıcı deneyi yayınlamışlardır. Bir bakteriyofaj bir akridin boyası ile muamele olunarak bir purin veya pirimidin bazı, bir DNA lifinin iç dizisinden ya çıkarılabilir veya onun içine sokulabilir. Bunun bir sonucu olarak DNA üzerinde taşman genetik mesajın, çıkarılan veya sokulan bazın sağ tarafında başlayan bu iç dizinin bulunduğu fazın dışına kaymış bulunması, beklenilir (mRNA şifresinin biribirini izleyen 3 bazdan yapılmış diziye bağlı olduğunun ve soldan sağa okunduğunun hatırlanması gerekir). Böylece bir mutasyon husule gelir; çünkü proteinin, habercinin değişikliğe uğramış kısmından gelen bilgiye göre sentez olunan kısmı anormal bir amino asid dizisine sahip bulunacaktır.

Terzaghi ve arkadaşları, hücreler tarafından, kendilerine bakteriofaj T-4′un normal bir duşu enjekte olunduktan sonra, sentez olunan bir enzimin, lizozimin, eğer 2 mutan fajdan (phages) biri veya diğeri enjekte olunursa, artık yapılamadığını tespit ettiıer. Akridin ile muameleden sonra husule gelen bir mutan, «delation mutant-cıkarma mutanı» denen bir mutan; diğeri bir «sokma mutanı ınsertion mutant» denen mutan idi; yani bir DNA lifinden bir baz çıkarılmıştı veya onun içine bir baz sokulmuştu. Bu mutan’lar biribiri ile çaprazlaştırılınca, DNA içinde birinci mutandaki çıkarış ve ikinci mutandaki sokuş arasında bir çaprazlaşma meydana geldi; bu, yeni bir hibrid faj husule getirdi; bu faj, bir lizozim üretebiliyordu: yalnız yeni husule gelen enzim proteini, enzimatik bakımdan normal enzimin sadece yarısı kadar etkili idi. O halde bu 2 enzimin yapılarını karşılaştırmak ilginç olacaktı. Lizozimin normal (vahşi-wıld) tipinde aşağıda gösterilen tarzda bir amino asid dizisi bulunan bir peptid vardır:

…Treo-Liz-[Ser-Pro-Ser-Lö-Asn-]-AIa-Âla-Liz

Mutasyona uğramış lizozim, peptid zincirinin (yukarda parantez içinde gösterilen) normal enzime uyan bölgesi dışında onun aynı idi. Peptid zincirinin sözü geçen bölgesinde zincir şöyle idi:

….Treo-Liz-[-Val-His-His-Lo-Met-]-AIa-ÂIa-Liz

Parantez içindeki amino asid dizilerinin mRNA kodonlarma çevrilişi, normal enzim’ de şunu verir:

• AGU.CCA. UCA. CUU. AAU

Eğer bunun ilk bazı (A) çıkarılır ve sonuna G sokulursa, aşağıda gösterilen biçimde

yeni bir kodon dizisi husule gelir.

.GUC. CAU. CAC. UUA. AUG. ki bu da şöyle çevrilir:

Val-His-His-Lö-Met-

Bu, mutasyona uğramış lizozimde meydana geldiği tespit olunanın tam ayni idi.

AMİNO ASİDLERİN PROTEİN SENTEZİNDE KULLANILIŞI

Amino asidlerin protein sentezinde kullanılmasında ilk aşama, bunların aktivasyonunu gereksindirir. Bunu, amino asid ve ATP arasındaki bir reaksiyon husule getirir. Bu reaksiyon, bir amino asid aktîve edici enzim (E)’e (Aminoaçil-RNA sentetaza) ihtiyaç gösterir. Bundan bir adenozinmonofosfat (AMP) -amino asid birleşiği (aminoaçil-AMP-enzim kompleksi) ile birlikte bir aktive olmuş enzim kompleksi doğar. Bu birleşikte AMP’nin 5-fosfat grupu, amino asid’in karboksil grup’ una karışık (miks) bir anhidrid olarak bağlanır ve pirofosfat ayrılıp uzaklaşır.

Söz konusu peptid zincirinin içine inkorpore olunacak doğal olarak meydana gelen amino asidlerin herbirisi için spesifik aktive edici enzimlere gerek vardır. Tanımlanacak olan, ilk defa ileri derecede saflaştırılmış amino asid aktive edici enzim, öküz pankreasından elde olunan bir triptofan aktive edici enzimdi (Davie, 1956). Domuz pankreasından elde olunan bir tirozin-aktive edici enzim de tespit olunmuştur (Schvveet, 1958). Arjinine aid bir amino asid aktive edici enzim olan arjinil-RNA sentetaz fare karaciğerinden hazırlanmış (Ailende ve Ailende 1964) ve treonin’i aktive edici enzim olan treonil-ri-bonükleik asid sentetaz enzim kompleksinin özellikleri Ailende ve arkadaşları tarafından incelenmiştir (1966).

Protein sentezinde ikinci aşama da amino-açil-solubl (veya transfer) ribonükleik asid sentetaz’lar denen spesifik enzimler tarafından katalizi gereksindirir. Bu aşama sırasında aktive olunmuş amino asid molekülleri nispeten küçük molekül ağırlıklı ribonükleik asid’lere transfer olunurlar. Sitoplazmik sıvı içinde serbest olarak meydana gelen’ bu nispeten kısa zincirli RNÂ moleküllerine çözünebilir (soluble) RNA (SRNA) veya, kendilerinin görevleri nedeni, ile, transfer (tRNA) delebilir. Her bir amino aside aid spesifik bir tRNA molekülü vardır; bunu, tRNA molekülü içinde, taşınacak olan amino asid’e aid kodon’a bağlanan bir üçüz an tikodon’nun varlığı sağlar. Bu, alanin tRNA ve tirozin tRNA,nın yapılarının şekillerle gösterildiği Bahis : 4,de anlatılmıştır. Aktive olunmuş amino asid’in spesifik bir tRNA molekülünü transferin’den sonra, amino asid aktive edici enzim ve AMP, Şekil 5-2′de gösterildiği gibi serbest hale gelirler.

Protein sentezinde üçüncü aşama, daha önce tanımlanmış olan ribozoma aid RNA kalıbı olan haberci ribonükleik asid (mRNA)’! ilgilendirir. tRNA kompleksi (amino-açil-tRNA)’nin, üçüz nükleotid şifresine göre, mRNA üzerinde bulunan amino asid’e aid bir kodonla birleştiği yer burasıdır. Bu ko-don, amino asid-taşıyan tRNA molekülü üzerinde bulunan antikodon’u «tanır». Sonuç, amino asidlerin mRNA kalıbının emrettiği özel bir dizi halinde bir sıralanışından ibarettir.

Bir proteinin primer yapısını teşkil etmek üzere amino asidlerin sıralanışlarının husule

gelmesinde rol oynayabilen”başlıca aşamalar, şematik olarak Şekil yukarıda gösterilmiştir (Watson, 1963). Söz konusu polipeptid zinciri E. Co/fde olduğu gibi N-formilmetio-nil-tRNA’yı bağliyan (aşağıya bak.) bir zincir başlatıcı kodon’dan veya hayvanlarda olduğu gibi bir amino asid taşımayan bir tip tRNA’yı bağlayan özel bir zincir başlatıcı kodondan gelen işaretle başlar. Ondan sonra zincir, N-terminal amino asid ile başlayan bireysel amino asidlerin biribiri arkasından eklenmesi ile uzar. Büyüyen zincirin öteki ucu bir tRNA-amino asid molekülüne yapışır. Bunun amino asid taşıyan ucu bir adenozin kısmıdır. Protein sentezi sırasında, tRNA, spesifik olarak ribozomlara bağlanır, fakat her bir ribozom sadece bir tRNA molekül’ü sağlar, Söz konusu ribozomun kendisi, çeşitli kon-santrasyonlardaki iki değerli katyonlar (mutad olarak Mg+ + kullanılır) aracılığı ile biribirinden ayrılabilir altünitelerden (su-bünitelerderi) oluşmuştur. Ribozoma aid alt-üniteler kendilerinin sedimantasyon sabitelerine göre sınıflandırılırlar; örneğin E. Coli’ de ribozom’lar 30 S ve 50 S altüniteleri’ne ayrılabilirler. Bir 30 S alt ünitesinin bir 50S alt ünitesi ile yaptığı aggregat, protein sentezinde aktif olan 70 S ribozomunu teşkil eder tRNA molekülünü yaklaşık olarak 30 nûkleotid’lik bir mesafe boyunca bağlayan, 70 S ribozom’unun bu 30 S alt-ünitesidir, ve büyümekte olan polipeptid zincirinin ken disine’bir molekül tRNA aracılığı ile bağlan dığı kısım ise 50 S alt-ünitesidir.

,H 2N-AA ı diye adlandırılan N-terminal a mino asid, E. Co/i”de zincir başlatıcı olarak hareket eden N-formilmefionin; hayvan hüc releri içinde, herhangi bir başka zincir baş latıcı (belkide valin veya başka özel tRNA başlatıcı) olacaktır. tRNA’a bağlanmış bulunan C-terminal AA4. söz konusu ribo zom’un 50 S alt-ünitesi ile birleşmiş ve AAS diye adlandırılan yeni gelen amino asid 30 S alt ünitesine bağlanmış olacaktır.

Belli bir aralıkta, fonksiyon yapan herbir ribozom, sadece bir tane büyümekte olan po lipeptid zinciri taşır. Bu zincir büyüdükçe

amino terminal uç, yukarıda kaydolunduğu gibi tRNA molekülünün birleştiği yerde bulunan yeni amino asid’lerin

eklendiği noktadan uzağa göçer. Bu tRNA molekülünün kendisi, söz konusu ribozom’un 30 S alt-üni-tesine bağlanmıştır. Ribozom üzerinde pep-tid bağı teşekkülünün meydana gelebildiği sadece bir özel yer bulunduğu bilinmektedir. Bu nedenle ribozomlann.tRNA kalıbı boyunca, bu kalıp üzerinde bulunan bir sonraki şifreli

trinükleotid yerini ribozom üzerinde, büyümekte olan peptid zincirine eklenecek bir sonraki amino asidin tRNA kompleksini kabul edebilecek pozisyona getirecek şekilde göçtükleri kabul olunur. Bu tarzda tek bir mRNA molekülü bir kaç ribozoma hizmet edebilir (her bir mRNA molekülüne aid 6-8′e varacak kadar çok 70 S ribozom’u polizomlar veya ergozom’lar denen yapıları teşkil ederler). Bundan, ribozom’Iarın daha önceden üzerinden geçmiş bulundukları RNA kalıbının uzunluğuna uyarak polipeptid zincirleri

nin, biribirini izleyen ribozora’ların bir sonrakinde, ondan önceki ribozomdan gittikçe daha uzun olmaları gerektiği de anlaşılacaktır.

Haberci RNA molekülleri sonsuz şekilde fonksiyon yapmazlar. Bakterilerden ibaret bir sistemde, yeni mRNA’nın sentezi, akti-nomisin D (daktinomisin) denen antibiyotik’in eklenmesi ile bloke olunabilir. Bu deneysel yaklaşımı kullanarak Levinthal (1962) bakterilere aid (bakteriyel) RNA kalıbının, ortalama olarak sadece 10-20 defa fonksiyon yaptığını tespit etti. Fare karaciğerinden izole olunan ribozom’lar da daha önceden sağlam hayvana aktinomisin D enjekte olunmasından etkilenmişlerdi. Bu ribozom’ların, mRNA’nın degradasyonu ve aktinomisin D tarafından yeni mRNA sentezinin önlenmesi yüzünden, alt-ünitelere parçalandıkları tespit olunmuştu (Staehelin ve arkadaşları, 1963). RNA kalıbının teşekkülü aslında nükle-üs’e aid DNA tarafından sağlanan bilgiye bağımlı olduğundan, DNA’nm değişikliğe uğraması veya yok olması, protein sentezinin durmasına yol açar, çünki yıkılan RNA kalıplarının yerini alacak yeni RNA kalıpları teşkil etme olanağı yoktur. Bu soruna bir kaç deneysel yaklaşım sayesinde, gerçekten, ribo-zoma aid (ribozomal) kalıpların, aynı zamanda görev gören DNA bulunmaksızın, çok sınırlı bir period dışında, görev görmedikleri sonucuna varılmıştır.

Birçok antibiyotikler, protein senteziniçeşitli aşamalarda bozarlar. Mitomisin, DNAlifleri arasında çift değerli olarak bağlanmış apra :-bağlantı ar husule getirir; böylece, liflerin, hücre bölünmesinin gidişinde, DNA’nm kopya olunması için gerekli olan, birbirlerinden ayrılmalarını önler. Bunun bir sonucu ola-Tak hücrelerin bölünmesi önlenir, fakat haberci RNA teşekkülü ve protein sentezinin daha sonraki safhaları hâlâ_husule gelebilir. Daha önce kayd olunduğu gibi aktinomisin D (daktinomisin, kosmojen) haberci RNA teşekkülünü önler. Kendisi bazı malin tümörlerin büyümesini kontrol altına almak amacı ile kullanılmıştır. Aktinomisin D, deneysel olarak, protein te-sekkülündeki değişikliklerin mRNA teşekkülü oranındaki değişikliklere bağlı oluş derecesini tayin etmekte de değerlidir, çünkü aktinomisin daha fazla mRNA teşekkülünü önler; fakat varolan mRNA kullanılarak pep-tid’lerin üretilmesi üzerinde bu antibiyotikin pek az etkisi vardır. Tetrasiklin, streptomisin ve kloramfenikol, ribozomlara aid aktiviteyi inhibe eden antibiyotiklerin örnekleridirler. Tetrasiklin, aminoaçil tRNA’ın ribo-zom’un 30 S alt-ünitesi üzerindeki başlatıcı (initiator) yer ile birleşmesini önlemek sureti, ile, aminoaçil tRNA’nm mRNA’ya bağlanmasını inhibe eder. Streptomisin ribozomla-rın 50 S alt-ünitelerine bağlanarak proteinlerin sentez oranında bir azalmaya ve ayni zamanda mRNA kodonlarının yanlış okunmasına bağlı olarak hatall proteinlerin husule gelmesine neden olur. Kloramfenikol, bakterilere aid ribozomların üzerinde bulunan yerler için bir haberci RNA ile yarışa girebilir. Neomisin B, aminoaçil tRNA’nın*mRNA-ri-bozom kompleksleri üzerine bağlanmasını bozar.

Puromisin, tRNA üzerinde amino asid-leri bağlayan yerlere benzeyen bir birle

siktir. Bu antibiyotik, içinde, kendisine büyümekte olan bir peptid zincirinin bağlanabileceği serbest bir amonyum gru pu ba taşır. Bununla beraber bu kompleks, kendisini ribozom’a bağlamak için gerekli olan diğer enzimlerle birleşmiş hale gelemediği için, gelişmekte olan peptid zinciri ribo zomdan ayrılır ve böylece bu zincirin daha fazla büyümesi önlenir. Puromisin, prote inlerin sentezinin bu fazının sadece son saf halarında peptid sentezini önlemek üzere ey leme geçtiği için, kendisi belli bir fizyolojik değişikliğin yeni proteinin teşekkülüne ba ğımlı olup olmadığını denemek hususunda deneysel bakımdan faydalı bir birleşiktir. Örneğin, eğer gözlenen bir değişiklik puromi sin’in eklenmesinden ileri gelir, fakat akti nomisin’in eklenmesinden ileri gelmezse, bu değişikliğin, önceden-var olan mRNA’dan protein teşekkülü oranı üzerindeki bir etkiye bağlı olduğu ve yeni mRNA teşekkülü

oranı üzerindeki bir etkiye bağlı bulunmadığı ka bul olunur. Puromisin, deneysel olarak, en zim aktivitesindeki bir artış gibi bir olayın protein sentezine bağımlı oluş derecesini de nemek amacı ile kullanılmıştır. Bu tekst için de başka yerde enzim husule getirme olayına değinliecektir. Bu terim, bir subtratın, o sub strat’a spesifik enzimin aktivitesinde adap tasyona bağlı bir artış husule getirme yete neğim gösterir. Hayvan dokularında buna bir örnek, triptofan tarafından triptofan pirolaz aktivitesinin husule getirilişidir. Bu, yetişkin hayvanda olduğu kadar yeni doğmuş

hayvanda da gösterilebilir. Puromisin, yeni doğmuşta bu enzimde gelişmeye bağlı (deve-lopmental) normal artışı tamamen engeller (bloke eder) ve yetişkinde bunun dışında gözlenen adaptasyona bağlı artışın yaklaşık olarak %70′ini inhibe eder. Bu nedenle’ yeni doğmuşta pirolaz aktivitesinde meydana gelen artışın tamamen yeni proteinin teşekkülüne bağıl olduğu, halbuki yetişkinde gözlenen artışın kısmen yeni proteinin sentezine ve kısmen daha önceden varolan bir protein ön-maddesinin (prekursor) aktivasyonuna bağlanabilir nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır (Nemeth, 1962).

Kaynakça:

Kitap: Fizyolojik kimyaya bakış

Yazar: Namık Kemal Menteş

Kitap:Genel Biyoloji

Yazar: Gülriz Akkoyun

Ve bazı internet siteleri (resimler için)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şarbon Nedir?

Şarbon nedir?

Şarbon Bacillus anthracis isimli bakterinin yol açtığı bir hastalıktır. Şarbon hastalığı Asya, Güney Avrupa, Afrika ve Avustralya gibi dünyanın büyük bir bölümünde yüzyıllar boyu hayvanlarda (sıklıkla sığır, koyun, keçi, deve, antilop ve diğer otçul hayvanlar) görülen bir hastalıktır. Ancak enfekte hayvanlarla veya bunların dokularıyla temas halinde olan insanlarda da görülebilir. Şarbon bakterisi çevre şartlarında “spor” denilen bir biçim alarak yaşamını sürdürebilmektedir. En sık görülen doğal formunda deride siyah renkli yaralar meydana getirir ve orjinal ismini de (Anthrax) buradan almıştır.

Anthrax neden güncel olmuştur?

Bacillus anthracis bakterisi dayanıklı sporlara sahiptir ve uzun yıllar boyunca, dış ortam şartlarından etkilenmeden kalabilir. Bunun yanısıra bakteri, hastalık esnasında güçlü bir toksin üretir. Bu özellikleriyle biyolojik savaş tehdidinde kullanılabileceği varsayılmaktadır ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gelişmelerle gündeme gelmesiyle halk arasında tedirginlik yaratmıştır.

Kaç tip şarbon vardır? Nasıl bulaşır?

Üç tip şarbon vardır ve herbirinin değişik belirtileri vardır.

1)

Deri şarbonu en sık rastlanan şeklidir. Genellikle derisinde yara ya da kesik olan bir kişiye şarbon sporlarının teması sonucu bulaşır. Temas yerinde önce bir şişlik, su toplanması ve sonrasında siyah kabuklu bir yara oluşur. Deri şarbonu süratle tedavi edildiğinde kolay iyileşir. Doğru tıbbi değerlendirme ve tedavi esastır.

2)

Gastrointestinal (sindirim sistemi) şarbonu hastalıklı hayvan etlerinin yenmesi sonucu meydana gelir. Hastalığın başlangıç belirtileri besin zehirlenmesine benzer ancak karın ağrısı, kan kusma ve ciddi ishalle birlikte hastalık ilerler. Doğru tıbbi değerlendirme ve tedavi esastır.

3)

İnsan şarbonunun en ciddi şekli akciğer şarbonudur. En nadir görülen şarbon şeklidir. Bu tip, havada asılı (süspande) büyük miktarlardaki şarbon sporlarının insan tarafından solunması sonucu meydana gelir. İlk belirtiler soğuk algınlığına benzer, fakat hızlı bir biçimde solunum yetmezliği ve şoka kadar ilerler. Doğru tıbbi değerlendirme ve tedavi esastır.

Başka birisinden bana bulaşabilir mi?

Akciğer şarbonunun insandan insana bulaşıcılığı yoktur. Bu nedenle “başkasından hastalık bana bulaşır mı?” endişesine gerek yoktur. Akciğer şarbonu sadece havadaki şarbon sporlarının solunması sonucu bulaşır.

Bende soğuk algınlığı belirtileri var. Şarbon hastalığı olabilir mi?

Sadece şarbon sporlarına doğrudan maruz kalan kişiler akciğer şarbonu hastalığına yakalanabilir. Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız, normal zamanlarda yaptığınız gibi bir sağlık kuruluşuna başvurun. Hastaysanız, doktor size en uygun tedaviyi verecektir.

Anthraxa tanı nasıl konur?

Anthrax, kandan, deri lezyonlarından veya solunum sekresyonlarından B.anthracis izolasyonu sonucu veya şüpheli vakaların kanında spesifik antikorların ölçümü ile tanı alır.

Anthraxın semptomları nelerdir?

Hastalığın semptomları hastalığın bulaşma şekliyle değişmektedir, ancak semptomlar genellikle 7 gün içinde ortaya çıkar.

Cilt Enfeksiyonu: Çogunlukla (yaklaşık %95) Anthrax infeksiyonları, infekte hayvanların kontamine yün, post, deri veya kıl ürünleri (özellikle keçi kılı) gibi ürünlerinin işlenmesi sırasında derideki kesik veya sıyrıktan bakterinin girmesi ile oluşur. Deri infeksiyonları böcek ısırığına benzer kaşıntılı bir şişlik şeklinde başlar, 1-2 gün içinde vezikül haline döner, daha sonra ağrısız ülser şeklini alır. Ülser genellikle 1-3 cm çapındadır ve karakteristik olarak merkezinde siyah nekrotik (ölü) bir alan vardır. Yakın bölgedeki lenf bezleri şişebilir. Tedavi edilmeyen cilt enfeksiyonunda vakaların %20’si ölümle sonuçlanır. Uygun antimikrobiyal tedavi ile ölüm nadirdir.

Solunum Yolu Enfeksiyonu: Başlangıç semptomları bir soğuk algınlığını taklit edebilir. Birkaç gün sonrasında semptomlar ağır solunum sorunları ve şoka kadar ilerleyebilir. Çoğunlukla ölümcüldür.

Sindirim Sistemi Enfeksiyonu: Anthraxın sindirim sistemi hastalığı kontamine et tüketilmesini takiben görülür ve sindirim kanalının akut inflamasyonu ile karakterizedir. Başlangıç belirtileri bulantı, iştah kaybı, kusma, ateş ve takiben karın ağrısı, kan kusma, ağır ishaldir. Sindirim sistemi Anthrax vakalarında ölüm oranı %25-60 arasındadır.

Tedavisi var mıdır?

Şarbon antibiyotik tedavisine iyi cevap verebilen bir hastalıktır. Etkili olabilmesi için tedaviye erken başlanması gereklidir. Tedavisiz bırakılırsa hastalık ölümcül olabilir. Antibiyotik doktor reçetesi ile tıbbi önerilere uygun bir biçimde alınmalıdır. Fakat bir Sağlık Kuruluşuna müracaat etmeden hiçbir şekilde korunmak ya da tedavi olmak için antibiyotik ya da başka bir ilaç alınmamalıdır.

Test yaptırmak için hastaneye gitmeli miyim?

Herhangi uzman ya da pratisyen doktor enfeksiyon hastalığı tanısı koymak ve gerekli testleri yaptırabilmek üzere eğitilmiştir. Şayet gerekliyse, ilgili testler size yapılacaktır.

Şarbon hastalığına yakalandığımı düşünüyorum. Hemen antibiyotik almalı mıyım?

Sağlık kuruluşuna ya da doktora müracaat etmeden antibiyotik alınmamalıdır. Antibiyotikler güçlü ve etkin ialçlardır, fakat özel bir hastalık oluşturan bakteriye karşı etkili olmak üzere tasarlanmışlardır. Doğru antibiyotik alınmadığı takdirde hastalığınızı tedavi etmek için uygun olmayabilir.

Aşısı var mıdır? İçeriği nedir?

Anthrax aşısı dünyaya BioPort Şirketi (Lansing, Michigan) tarafından üretilip dağıtılmaktadır. Aşı; hücre içermeyen filtrat aşısıdır; bu hazırlanmasında ölü veya canlı bakteri içermediği anlamına gelmektedir. Son ürün adjuvan olarak 2.4 mg’dan fazla aluminyum hidroksit içermemektedir. Hayvanlar için hazırlanmış aşılar insanlara uygulanmamalıdır.

Anthrax aşısının yan etkileri var mıdır?

Hafif lokal reaksiyonlar %30 gözlenebilir, injeksiyon sahasında hafif duyarlılık ve kızarıklığı içerir. Ağır lokal reaksiyonlar nadirdir, lokal reaksiyona ek olarak ön kolun yaygın şişkinliğini içerir. Sistemik reaksiyonlar aşılananların %0.2’sinde gözlenir.

Anthrax aşılaması için protokol nedir?

İmmünizasyon 2 hafta aralarla yapılan 3 doz derialtı uygulamayı ve takibeden 6,12 ve 18. aylardaki derialtı injeksiyonunu içerir. Aşının ek (booster) injeksiyonları daha ileride gerekmektedir.

Kimler Anthraxa karşı aşılanmalıdır?

Aşağıdaki grupların aşılanması önerilmektedir:

Laboratuvarda organizmayla direkt olarak çalışanlar.İthal edilmiş hayvan postu veya kürkü kaynaklı Anthrax sporları ile temasın engellenemediği koşullarda çalışanlar.

Hastalığın yüksek sıklıkta gözlendiği bölgelerde potansiyel olarak infekte hayvan ürünleriyle çalışanlar.

Organizmayla temas riskinin yüksek olduğu alanlara gönderilen askeri personel (biyolojik savaş silahı olarak kullanıldığında).

Hamile bayanlar sadece, gerçekten gerekli olduğu durumlarda aşılanmalıdır.

Enfeksiyondan korunmanın bir yolu var mı?

Anthraxın sık olduğu ve hayvan sürülerinin aşılanma seviyelerinin düşük olduğu ülkelerde çiftlik hayvanları ve hayvan ürünleriyle temastan kaçınılmalıdır; uygun kesilmemiş ve pişirilmemiş etlerin yenmesinden sakınılmalıdır.

İnsanlarda kullanımı için ABD’de bir aşı lisans almıştır. Fakat toplumun rutin aşılamasında kullanılabilecek Anthrax aşısı geliştirilememiştrir. Mevcut aşı yalnızca endemik bölgelere göreve giden askerlere ve gerektiğinde gümrük görevlilerine uygulanmaktadır. Aşının Anthraxa karşı %93 oranında etkin koruma sağladığı rapor edilmiştir.

Anthrax ne sıklıktadır ve kimlerde görülebilir?

İnsanlardaki hastalık en sık olarak, hayvanların hastalıktan etkilendiği tarımsal bölgelerde gözlenir. Güney ve Orta Amerika, Güney ve Doğu Avrupa, Asya, Afrika, Karayipler ve Ortadoğu gözlendiği bölgeler arasındadır. Normal şartlar altında yalnızca infekte hayvanlar veya ürünleriyle temas halinde olan insanlarda hastalık ortaya çıkabilir. Bu özelliğiyle Anthrax daha çok kırsal kesimde veya tarım sektöründe bir meslek hastalığı olarak karşımıza çıkabilir. Ayrıca hastalığın hayvanlarda kontrol altında tutulamadığı ülkelerden gelen hayvansal ürünler aracılığı ile de (yün, kıl, post v.b.) enfeksiyon görülebilir (endüstriyel Anthrax).

ŞARBON VEYA DİĞER BİYOLOJİK AJAN TEHDİDİNDE NASIL DAVRANILMALIDIR?

Boş veya toz maddeler içeren zarflar çeşitli kuruluşlara gönderilebilir. Bu öneriler böyle vakalarda yapılması gerekenleri içermektedir.

Panik yapmamak!

Anthrax (Şarbon) organizmaları, deri, sindirim sistemi veya akciğerleri tutabilir. Hastalağın bulaşması için organizmanın zedelenmiş deriden geçmesi, yutulması veya aerosolize duman şeklinde solunması gereklidir. Hastalık Anthrax sporları ile temas sonrası uygun antibiyotiklerle erken tedavi ile önlenebilir. Anthrax kişiden kişiye geçişle yayılmaz.

Gizli bir ajan olarak Anthraxın etkili olabilmesi için çok küçük partiküller halinde aerosolize olması gereklidir. Bunun yapılması zordur ve büyük bir teknik beceri ve özel ekipmanları gerektirir. Eğer bu partiküller solunursa, hayatı tehdit eden akciğer infeksiyonu gerçekleşebilir, fakat acil tanı ve tedavi etkilidir.

Şüpheli AÇILMAMIŞ zarf veya “Anthrax”gibi bir saldırı mesajı içeren paket:

Şüpheli zarf veya paketi sallamayın veya içeriğini boşaltmayın.

Zarf veya paketi plastik bir torbaya koyun, içeriğinin kırılmasını önleyin.

Zarfı yerinde bırakın; sonrasında odayı terkedin, kapısını kapayın veya bölgeye diğer insanların girişini önleyin.

Elinizi sabun ve suyla yıkayın ve tozun yüzüne bulaşmasını engelleyin.

Sonrasında;

Evdeyseniz, vakayı emniyet yetkililerine bildirin.

İşteyseniz, vakayı emniyet yetkililerine ve binanınızın güvenlik birimine veya uygun amirinize bildirin.

Şüpheli mektup veya paketin farkedildiği anda odada veya bölgede bulunanların listesini çıkarın. Listeyi hem bölgesel sağlık yetkililerine hem de güvenlik güçlerine ilerideki inceleme ve bilgilendirme için bildirin.

Toz içeren zarf ve toz dış yüzeye saçıldıysa:

Tozu temizlemeye çalışmayın. Saçılmış içeriklerin üzerini kıyafet, kağıt, çöp kabı gibi bir şeyle kapayın ve kabı kaldırmayın.

Sonrasında odayı terkedin, kapısını kapayın veya bölgeyi diğer insanların girişine kapayın.

Elinizi sabun ve suyla yıkayın ve tozun yüzünüze bulaşmasını engelleyin.

Sonrasında;

Evdeyseniz, vakayı emniyet yetkililerine bildirin.

İşteyseniz, vakayı emniyet yetkililerine ve binanınızın güvenlik birimine veya uygun amirinize bildirin.

Ağır kontamine olmuş kıyafetlerinizi mümkün olduğu kadar kısa sürede çıkarın ve bir torbaya veya kapatılması mümkün bir kaba koyun. Bu kıyafet torbası doğru muamele edilemesi için acil müdahale ekiplerine/emniyet görevlilerine verilmelidir.

Mümkün olduğu kadar kısa sürede sabun ve suyla duş alın. Derinize çamaşır suyu veya diğer dezenfektanları uygulamayın.

Mümkünse, odada veya çevredeki kişilerin, özellikle de tozla teması olan kişilerin listesini çıkarın. Listeyi hem bölgesel sağlık yetkililerine uygun tıbbi bakımın yapılmasının sağlanması için hem de güvenlik güçlerine, ileri bilgilendirme ve inceleme için verin.

Aerosolizasyon ile odanın kontaminasyonu şüphesi:

Örneğin havalandırma sisteminin kontaminasyonu uyarısı veya genel alana biyolojik ajan salındığı uyarısı halinde;

Bölgesel fanları veya sahadaki havalandırma ünitelerini kapayın.

Sahayı hemen terkedin.

Sonrasında odayı terkedin, kapısını kapayın veya bölgeyi diğer insanların girişine kapayın.

Sonrasında;

Evdeyseniz, vakayı emniyet yetkililerine bildirin.

İşteyseniz, vakayı emniyet yetkililerine ve binanınızın güvenlik birimine veya uygun amirinize bildirin.

Eğer mümkünse binadaki havalandırma sistemini kapatın.

Mümkünse odada veya bölgede bulunanların listesini çıkarın. Listeyi hem bölgesel sağlık yetkililerine uygun tıbbi bakımın yapılmasının sağlanması için hem de güvenlik güçlerine ileri inceleme ve bilgilendirme için bildirin.

Şüpheli paket veya mektupların tanınması:

Şüpheli paket veya mektupların bazı özellikleri şunlar olabilir.

Aşırı sayıda mektup.

El yazısı veya silikçe yazılmış adres.

Yanlış başlıklar.

Başlık var ama isim yok.

Genel kelimelerin hatalı yazılışları.

Gönderen adresinin olmaması.

Aşırı ağırlık.

Orantısız veya gayri muntazam zarf.

Çıkıntı yapan kablolar veya aluminyum folyo.

Paket bantı veya ip gibi aşırı güvenlik malzemesi ile sarılmış olması.

Görsel şaşırtıcılar.

Tıklayan ses.

Gizli veya kişisel gibi uyarı notları.

Gönderenin adresindeki il ile uyumlu olmayan posta damgası.

Yağlı boyalar, renk değişimleri veya koku.

Kaynak : Sağlık Bakanlığı & Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kitabın Adı                   

KİTABIN ADI                   

Şifayı Yüreğinde Ara

KİTABIN YAZARI            

Dr. Mehmet ÖZ, Ron Arias ve Lisa Öz

YAYINEVİ VE ADRESİ

BASIM TARİHİ               

1999

KİTABIN YAYIM MAKSADI   

Klasik tıp bilimiyle çok eski şifa yöntemlerinin, batıyla doğunun, sentezinin hastaları tarafından kanıtlanması sonucu Dr. Mehmet ÖZ’ün kalbi sağlığına kavuşturmak için aklın rolünü hiç azımsamaya bir doktorluğa doğru yaptığı keşif yolculuğunu ve hastalardan öğrendiklerini okuyucuları ile paylaşmak istemesi.

KİTABIN ÖZETİ :

    Dr. Mehmet ÖZ, Batının en üstün allopatik tedavi yöntemlerini (ilaçlarla cerrahiyi) bir kâşifin açık fikirliliği ve titizliliğiyle araştıran, sağlık ve şifayı kavuşturmak için alternatif yaklaşımlarıyla bütünleştiren bir doktordur.

    Kalp bir anlamda pompadır ve teknik düzeyde ele alınması gerekir. Bununla birlikte, kalplerimiz sadece basit birer pompa değillerdir. Gerçek bir doktor da sadece bir tesisatçı ya da bir makinist değildir. Bizim bir duygusal kalbimiz, bir psikolojik kalbimiz bir de ruhsal kalbimiz vardır. Duygusal ve ruhsal kalp açılmaya başladığı zaman sıra fiziksel incelemede şiddetli bazı kalp damar hastalıklarında bile yiyecek rejimi ve yaşam biçiminde yapılan önemli değişiklerin hastalığı gerilettiği görülmüştür.

    Tamamlayıcı tedavi olarak tanımlanabilecek alternatif yöntemler bütünü basit yoga, gerileme ve gevşeme hareketleri, meditasyon, müzik, güzel kokularla terapi ve teropatik dokunuş- şifacının ellerinin vücudunu birkaç santim yukarısında dolaştığı ve deriye hiç dokunmadığı “enerji” ile tedavi- gibi eski yaklaşımları kapsar.

    Kalp nakli hastalarının karşı karşıya bulundukları sorunlardan biri, verici kalbini bekleme süresinin çoğu kez kestirilememesinin yol açtığı sinir bozucu durumdur. Bekleyiş, çaresizlik ve hastane dekoru, hastaların umutsuzluk ve endişe duymaları ile kederli bir ruh hali içinde bulunmaları sonucunu doğurur.

    Hastaların tamamlayıcı terapi bileşimlerinde farklılık göstermeleri kaçınılmazdır. Bazıları bir ikisini isterken bazıları da hepsini isterler. Bazıları ise bu tür terapilerin tümünü reddeder, duaya yada sadece kendi tahammüllerine güvenirler. En üzücüleri de yaşam mücadelesinden tamamıyla vazgeçip bir sessizlik ve karamsarlık kabuğuna çekilenlerdir.

    Güneş dünya için nasıl bir hayat kaynağı ve gündüz- gece düzenleyicisi ise kalbin rolü de vücutta aynen budur. Dokularımızı kanla besler, ritmimizi yönlendirir. Hayatın fiziksel kaynağıdır kalp. Bazıları da kalbin aynı zamanda ruhun kaynağı olduğunu söyler. Kalbe insan duygularının merkezi gözüyle bakılır. Korku, cesaret, aşk ve nefret kalpten doğar. Bir kalp hafif de olabilir, ağırlaşabilir de, sızlayabilir, mutlulukla dolabilir, karanlık da olabilir, temiz de. Açık kalpler vardır, cesur kalpler, vahşi kalpler kanayan kalpler…

    Çoğu insanlar, bedensel, zihinsel veya ahlaksal olarak potansiyel benliklerinin çok sınırlı bir bölümünde yaşarlar.

William JAMES

    Günümüzde şiddetli kalp hastaları LVAD (Sol Karıncık Destek Aygıtı) adı verilen güvenilir bir mekanik pompayla aylar sonra yeni bir kalp bulunana kadar hayatta kalabiliyor. Ancak LVAD’ lı hastalar ölümün gölgesini belki başka hastalardan daha fazla hissederler. Ameliyat masasına bir kalp nakli için değil geçici bir çözüm için yatarlar. Yapay olarak hayatta tutulduklarını bilmek dahi bazı hastaları bir nevroz derecesinde korku ve kasvetin eşiğine getirir.

    Muhakkak olan bir şey var ki o, sevginin yankılanmasıdır. Sevgi, öfke veya endişe gibi- belirgin sinir iletkenlerinde hormonlarda ve beyinde, kandaki çeşitli kimyasal maddelerde dalgalanmalar oluşturmaktadır. Bu gibi duygular sanki niçin- düşünce veya dua biçiminde- vücudun ötesine, etrafımıza ve uzaklara uzanmasın! Hayatın maddi dünyadan türetilmiş, salt mantığa dayalı açıklamaları hiçbir zaman yeterli olmayacaktır; Vizyonumuzu varlığın başka boyutlarını kapsayacak biçimde genişletmeliyiz.

Dünyayı bir kum zerresinde görmek,

Ve cenneti de yabani bir çiçekte,

Sınırsızlığı avucunuzda tutmak,

Sonsuzluğu da bir saatin içinde.

William BLAKE

    Çoğu kalp hastaları aylarca hastanede kalmak zorunda oldukları için, şiddetli bir depresyona maruz kalırlar. Bu depresyon, onlar için öldürücü bir tehlike taşımaktadır. Bu depresyonla kalp hastaları arasında, nedeni tam olarak bilinmeyen bir bağlantı olduğu araştırmalar sonucu ortaya koyulmuştur. Bunu bir örnekle açıklayalım. Harry ve Nigel, her ikisi de aşağı yukarı umutsuz vakaydılar. İkisi de ellili yaşlarında, ikisinin kalbi de fena şekilde arızalı, ikisi de benzer anlamlı ameliyat sonrası güçlüklerle karşılaştılar. Sonuçta Nigel öldü, Harry yaşadı. Harry bazı bakımlardan Nigel’ den daha kötü durumdaydı. Harry’ nin sakatlanmış kalbi, beyninin fonksiyonlarını haftalarca eksiltmişti. Buna rağmen Harry geri dönmüştü.

    İki olay arasındaki tek büyük fark, moral farkıydı. Harry’ nin yanında kocasının aklına ve belleğine kavuşması için bir şeyler yapacağına dair güvenini hiç kaybetmeyen eşi Sandy vardı. Bunu tıbbi açıdan değil, içinden biliyordu. Nigel’ in ise kimsesi yoktu. Bu kadar yalnız olmasaydı, Nigel yaşayabilirdi. Duygusal bir arkadaşlığa moral verici konuşmalara, yaşama iradesini körükleyecek birine sonsuz bir ihtiyacı vardı. Onu sakinleştirip avutacak, elini tutacak ya da onu cesaretlendirecek hiç kimse olmayınca kendini iyileştirmeyi sağlayacak gücü nasıl seferber edebilirdi?

      Bir aile bireyinin ölümünün bir yakın akrabanın ölümüne yol açabileceğini hepimiz biliriz. Kalbiyle diğer organları iflasın eşiğinde olan 82 yaşındaki adam artık ölmek istediğini söyleyince ellinden fazla yıl evli bulunduğu 70’ li yaşlardaki karısı perişan olur. Doktor onu biraz sakinleştirir. Ancak bürodan çıkar çıkmaz kadın fenalaşarak koridorda kendini kaybeder. Zor bir ameliyata aday olan adamın niçin ölmek üzere olduğu belli değildi. Belli olan “adamın ölmek istemesiydi. Bitkin bir halde “ ben bittim, daha fazla dayanamam, artık ölmek istiyorum “ diye fısıldayarak yineledi ve öldü. Görünürde sağlıklı olan sevgi dolu karısı da kısa bir süre sonra onu yani kocasını izledi. Bu durum özellikle hem mecazi anlamda hem de gerçekten birbirleri olmadan yaşayamayan insanlar arasında sıkça görülmüş bir olaydır.

    Depresyonu, sigarayı, fazla kiloluğu ve hareketsizliği kalp hastalığına bağlayan bir çok incelemeler bir yana, araştırmalar, arkadaşlıkların, işlerini belirli çalışma günlerinin ve gün içindeki zamanın kalp krizini oluşturmakta rol oynadığına dair inandırıcı veriler sağlamaktaydı. Tedavi edilmekte olan 2.254 kalp hastasının on yıllık bir süre içindeki incelemeleri sonucunda, ölümle sonuçlanan kalp krizlerin haftanın diğer günlerine oranla Pazartesi ve cumartesileri daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Araştırmacılar, Pazartesi ile cumartesilerin, özellikle erkekler için, çalışma olsun, dinlence olsun yeni bir programa ayak uydurmanın gerektiği günler olduğunu izah etmişlerdir. Görünüşe bakılırsa, iş ya da ev işleri, hobiler ve toplumsal yükümlülüklerle dolu bir hafta sonuna başlamanın stresi, bir kalp krizine zemin hazırlayabilir.

    Birisinin elini sıkmanın, kucaklamanın, öpmenin kalbe yararlı olması olası, kesin sinirsel ve hormonal sonuçları vardır. Endişe veya öfke solunumumuzu etkileyebilir, kaslarımızı gerebilir, bizi terletebilir, kalbimizi yarıştırabilir ve göz bebeklerimizi genişletebilir. Bunun tam tersine, biriyle kucaklaşmak ise solunumumuzu düzenler kaslarımızı rahatlatabilir, kalbimizin atışlarını yavaşlatabilir ve bakışımızı yumuşatabilir.

    Batıda bile bazı dişçi ve doktorlar diş çekerken ya da bazı küçük ameliyatlarda hastalarının acıyı algılamasını bloke etmek için yüzyıllar boyunca hipnozu kullanmışlardır. Hipnoz kelimesi Yunanlıların uyku tanrısı Hypnos’ un adından türetilmiştir. Fakat uyuyan kişinin aksine hipnoz durumundaki kişi tetikte olup hareketlerinin kontrolünü elinde tutmaktadır. Hipnotize edilmiş kişi, analitik, yani çözümsel düşünceden sinestetik, yani duyumsal düşünceye geçiş yapmaktadır. Bu da aklın mantıktan çok, duyulara ve duygulara bağımlı olması anlamına gelmektedir. Hipnozun etkilerini bir örnekle izah edelim;

    Joe hemen açık kalp müdahalesi için ameliyat masasına yatması gereken 45 yaşında biri. Ameliyattan önce hipnoz seanslarına tabi tutulup ameliyat esnasında da bu seansları içeren kasetleri dinler. Ameliyattan sonraki iki saatin içinde hiçbir aksaklık olmadan kendine gelir. Bir gün sonra da yoğun bakım servisinden ayrılır. Kendi kendine hipnoz sayesinde tansiyonu ve kalbin çalışmasını normalde tutacak kadar sakinleşmiş, fazladan kalp ilacı ve ağrılarını kontrol altında tutmak için morfine ihtiyaç duymamıştı. Böylesine radikal bir ameliyat geçiren hastalar için müdahalenin 10-18 saat sonrasına kadar solunum gerekirken Joe’ nun kimin hemen çıkarılması mümkün olmuştu. Dört gün sonra da evine dönebilecek kadar iyileşmişti. Göğsünün ardına kadar açılmasından sonra bir hasta nasıl bu kadar çabuk toparlanabilirdi? Farkı sağlayan joe’ nun kafaca hazırlanması oluşmuştu. Hastaneye yatmasıyla ameliyat arasında geçen 48 saat içinde her şeyi başkalarından bekleyen bir alıcı olmaktan çıkarak aktif bir yapıcıya dönmüş ve bu savaşı kazanmıştı.

    Egoyu aşmak, bireysel iradeye boyun eğdirmek en önemli dinlerin çoğunun ana ilkesidir. Buda’nın dediği gibi savaş alanında bin kere bin adamı yense de, kendi kendini yenen en soylu cengaverdir. Maddi dünyadan başka bir şeye inanmazsak kendi bilincimizin darlığının kurbanı oluruz. Sıradanlıkların içinde hapis olmuş kurbanlar…….

    Duygular vücuda aittir, beyne değil Korku, öfke, aşk ve acı vücutta gelişir. Çok fazla bastırılmış öfkenin sonucu depresyon ve hastalıktır. Öfke kalbi en fazla etkileyen duygudur.

Hayat bir mum gibidir.

Ruh, göklere doğru uzanan alevdir;

Fitil bizi aşağıya hapseden vücuttur.

Rebbe Menachem SCHNEERSON

Hastalıktan kaçmak için daha az yiyin

Daha uzun yaşamak için her şeyi dert etmeyin.

Çin ATASÖZÜ

İnsan başkalarından öğrenir,

Ama kendi düşünmezse ne yapacağını şaşırır.

Öte yandan, insan düşünür,

Ama başkalarından öğrenmezse yaşamını tehlikeye atar.

Konfüçyüs, Seçme Eserler ll.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Evrim Kuramı Bağlamında Bilim Karşıtlığı, Çarpıtmacılık Ve Bilim İnsanının

Evrim Kuramı Bağlamında Bilim Karşıtlığı, Çarpıtmacılık ve Bilim İnsanının Sorumluluğu

Prof. Dr. Yaman Örs

AÜ Tıp Fak. Deontoloji Anabilim Dalı Başkanı

(Head-department of deontology and Ethic- Ankara University, Turkey)

Tarih: 2002

Tür: Makale

Kendi uzunluğuna oranla başlığı uzun sayılabilecek bu yazıda önce, genelde insanların “tartışma” biçimini gündeme getirmek istiyorum. Günlük, siyasal, yazınsal, akademik vb. her türlü tartışmada, ona katılanların amaç, niyet ve beklentilerinin çok önemli, yerine göre belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Yaşamımızın başka etkinliklerinde olduğu gibi burada da amaç, niyet ve beklentilerimiz belki çoğu zaman, en azından tümüyle bilinçli olmayabilirler. Ancak her durumda, tartışmaların yönlenmesi, izleyecekleri yol ve sonuçlanışında, tartışmacıların varmak istedikleri nokta ya da “hedef “çok önemli olsa gerek. Her türlü tartışmada, amacı gerçek anlamda “tartışmak”, aydınlanmak ve aydınlatmak değil görünüşü kurtarıp “kazanmak” olan “kötü niyetli”, düşünce sınırları dar, yüzeyel/sığ görüşlü kişiler, ileri sürülenleri çarpıtarak, onlara belirtilmeyen anlamlar yükleyerek, tartışma sınırlarının dışına çıkarak bir “dil ve anlatım savaşı” içine girmektedirler. Karşısındakiler en sağlam bilgileri, en geçerli görüşleri, en tutarlı mantıksal çıkarımları da ortaya koysalar, bu tür kişilerin kendi sözde yöntemleriyle “kazanamayacakları” bir tartışma ortamı düşünebilir miyiz?

En başta düşünce, anlayış ve yaklaşım anlamında bilime karşı, daha da ilerisi bu etkinliğe düşman olan insanların, özellikle evrim kuramı bağlamındaki dayanaksız tartışma biçimlerine ve ileri sürdükleri sözde ya da yalancı savlara bakınca, yukardaki nokta kanımca çok açık bir biçimde kendini belli etmektedir. İster ussal yeteneklerinin sınırlılığı, ister dünyayı algılayışlarının çarpıklığı, isterse siyasal vb. amaçlarına bağlı yalancılıkları ve “sahtecilikleri” olsun, bilim karşıtı bu çevreler değişik dürtüsel eğilimlerle ve “yalancı bilimsel” dayanaklarla akademik-bilimsel etkinliğin ürünlerine karşı çıkmaktadırlar. Bunlar, özellikle son yıllarda, az sayıdaki başka akademisyenle birlikte canlıların evrimleşme süreci ve bununla ilgili evrim kuramı konusunda aktardığımız bilimsel bilgilere, felsefi ele alışlara, akademik tartışmalara, çok düşük siyasal “polemikler” düzeyinde karşılık veren kişilerdir. Yıllardan beri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki özdeşlerinden de beslenerek evrim bağlamında bilim karşıtı etkinlikler gösteren bu insanların açık olarak dile getirdikleri amaçları, Darwin kaynaklı evrim kuramının “yanlışlığını” ya da “doğru olmadığını” ortaya koymaktır. (Gerçekte bilimsel bir kuramın “doğruluğu” ve/veya “yanlışlığı” değil, “geçerli olup olmaması” söz konusudur; ancak bu konuyu burada tartışamayacağımız açık olmalı.)

Bu bağlamda, belki çoğunluğu akademik-bilimsel eğitimleri olmayan, ancak bir bölümü de yüksek eğitimli, hatta üniversite öğretim üyesi olan “şarlatanlar”ın varlığı gündeme getirilebilir. Kuşkusuz bu, çok yerinde de olurdu. Ancak yerimizin sınırlılığının bu konunun tartışılmasına elvermeyeceği açıktır. Çoğu okurun bilebileceği gibi, geniş anlamıyla bilim etkinliğindeki şarlatanlık konusunu değerli felsefecimiz Hüseyin Batuhan, akademik, yöntemsel, tarihsel vb. yönleriyle çok boyutlu olarak ve ülkemizden ve yurtdışından verdiği örneklerle incelemiştir (1). Yakın zamanlarda, doğrudan adını vermemekle birlikte bu konuyu, özellikle felsefede, kuramsal fizikte ve siyasal düşüncelerde, bunların arasındaki bağlantıları da çok büyük bir eleştirel beceriyle kurarak ortaya koyanlar, Amerikalı bir fizikçi olan Alan Sokal ve Belçikalı kuramsal fizikçi Jean Bricmont olmuştur (bkz. kay. 2). Bildiğimiz gibi evrim karşıtları, demokrasiyi yalnızca kendi demokrasi dışı/karşıtı amaçları için bir araç olarak gören ve siyasal, toplumsal, tarihsel açıdan gericilik sergileyen çevrelerin içinde yer almaktadırlar. Siyasal düzenle ilgili bu tutumlarına çok koşut olarak onlar, bilim etkinliğini ve onun ürünlerini de kendi bilim karşıtlıklarına araç olarak kullanmaktadırlar. Bildiğimiz gibi onların bir temel bilim kümesi olarak canlılık bilimlerindeki (biyolojideki) evrimsel düşünme ve açıklama karşıtlığı ve düşmanlığının (ve de şarlatanlıklarının), bilim etkinliğinde ve akademik uğraşlarda başka karşılıkları da vardır. Örneğin yine bu anlamda bir bilim olan gökbilim/yıldızlar bilimindeki (astronomideki) kestirim işlemi, “yıldız falcılığı” (astroloji) denen ve kendisine çok yaygın olarak başvurulan uyduruk uygulamalar için dolaylı biçimde de olsa sanki bir araç işlevini görmektedir; bu uygulamanın dayandığı “gökyüzü burçları”, “yapılarıyla” biçimleri, öğelerinin birbiriyle ilişkileri düşünüldüğünde, gökbilim için gerçekten birer araştırma konusu olabilirler mi? Öğelerini oluşturan yıldızların dünyamızdan görünen “birliktelikleri”, “bir arada bulunuşları” ya da “bir araya gelmişlikleri” tümüyle rastlantısal olan ve doğal bir dizge (sistem) oluşturmayan bu yapıların, insanın yaşamı ve kişiliğinin oluşması üzerinde var olduğuna inanılan etkileri için bilimsel olarak kim ne söyleyebilir? Öte yandan, en başta tıp olmak üzere, birer uygulamalı bilim olarak düşünülen sağlık uğraşlarındaki “alternatif” sağlık uygulamalarını, konumuzun günlük yaşama en çok yansıyan bir örnek kümesi olarak düşünebiliriz.. Kuşkusuz bütün bu bilim karşıtı etkinlikler birer iktisadi kazanç ya da para kaynağı olarak da onları yürütenlere yerine göre büyük yarar sağlamaktadır. Onların kaçınılmaz bir boyutu olan “şarlatanlık” konusunu da ayrıca bu açıdan dikkate alabiliriz. (3)

Konumuzla ilgili olarak şunu çok yakından anlayabiliyoruz: Bilim düşmanı siyasal gericinin, istediğini elde etmek uğruna başvurmayacağı yol, girmeyeceği kılık, kullanmayacağı araç neredeyse yok gibidir. Onun en başta istediği ise şudur: akademik anlamda bilimin, bilimsel araştırmaların belki tümüyle dışlandığı bir toplumsal ortamda siyasal gücü kimseyle paylaşmadan elinde tutmak. Diyebiliriz ki son onyıllara gelinceye dek özellikle temel bilim anlamındaki bilim etkinliğinin yaklaşım, yöntem, kavram, ürün ve terimlerine, dolayısıyle temelden onun bütününe karşı çıkan bilim ve akademik yaşam düşmanı, bu yolla başarılı olamayacağını anlayınca, şimdi etikdışı, daha da ilerisi ahlakdışı bir tutumla bilimin içine girmeye çaba göstermektedir. O, “postmodernist” düşünür ve yazarlar gibi, ancak kuşkusuz onlardan çok daha kaba bir biçimde, temelde karşı çıktığı akademik bilim etkinliğinin terimlerini ve anlatımlarını, bilim çevrelerinin bilimsel sınırlar içindeki iç tartışmalarını, anlam bağlamlarından kopararak örneğin evrim kuramının artık reddedildiği biçiminde birtakım bilimdışı, gerçekdışı, usdışı sonuçlara varmakta; gerçekte “bilimi bilime karşı” kullanmak gibi bir çaba içinde olmaktadır. (Bu açıdan “alternatif” tıbbın tartışılması için bkz. kay. 4.) Bekleneceği gibi, bütün bunları gerçekleştirirken yaptığı ileri derecede tutarsız çıkarımların ne bilimsel, ne mantıksal, ne de ussal açıdan tutulacak hiç bir yönü yoktur.

Evrim konusunun süreçsel-olgusal, akademik-bilimsel, kavramsal-felsefi vb. değişik yönleri/boyutları vardır (5). Kanımca benzeri her durumda olduğu gibi gerçekte aralarında yakın bağlantıların bulunmasına karşılık bu yönler/boyutlar, ilgili değişik akademik çevrelerce onları açısından kendi başlarına ele alınabilirler. Her durumda, evrim konusunun süreç, kuram, kavram gibi temel yönleri (6) üzerine düşünen ve görüş üreten akademisyenler, aralarındaki bağlantılar dolayısıyle kendi açılarından onun öteki yönlerine de ışık tutabileceklerdir.

Evrim karşıtı bilim düşmanlarının, kuşkusuz bilimde genelde söz konusu olduğu gibi buradaki konumuz açısından da düşünemeyecekleri birtakım temel noktalar vardır. Buradaki bağlamımızda bunlardan şu ikisine değinmek durumundayım. Bir kez, canlı dizgeler (sistemler), bilimselliğin sınırları içinde yapıları, işleyişleri ve kendilerine özgü nitelikleri, aralarındaki ve bulundukları ortamla ilişkileri açısından düşünüldüğünde, geçen yüzyılın ortalarında Claude Bernard’ın ortaya koyduğu gibi, cansız doğadaki olgular gibi nedensellik ve belirleyicilik ilkelerinin ışığında (7) ve ancak onların aracılığıyla incelenebilirler. Bilimsel araştırmalar sırasında olguları incelerken nedensellik ilkesini aşan, (örneğin tanrısal) bir Niçinsellik (Ne İçinsellik), Amaçsallık ya da Ereksellik aramamıza hiç bir gerek yoktur. Darwin’in evrim kuramını bilimsel felsefenin ışığında inceleyen Hans Reichenbach da, araştırıcının bu alana kavramsal düzeydeki en büyük katkısının bu olduğunu açıklamaktadır (8). İkinci olarak, ister bilimsel bilgi üretiminde bulunmak isterse bilimsel yaklaşım, kuram, yöntem geliştirmek olsun, bilim etkinliğine doğrudan katkı yapmakla, yapılanlara yöntembilgisel, felsefi, etik, toplumsal, siyasal vb. açılardan ve “dışardan” bakıp yorumda bulunmak birbirinden farklı etkinliklerdir. Gerek günümüz biliminin gerekse bilim tarihinin incelenmesi, bilim insanları arasında bu ikinci yönden daha büyük anlayış ayrılıklarının ve yorum çeşitliliğinin bulunduğunu göstermektedir. Böyle bir ayırımın olabileceğini, olduğunu kavramaya, ne yetişmeleri, ne yetenekleri, ne de bilgileri elverebilecek evrim karşıtı bilim düşmanları, uslarının ermediği, eremediği bilim ve felsefe konularında insanların geleneksel inanç eğilimlerinden yararlanarak yalancı ya da sözde bilimsel düşüncelerini topluma kabul ettirme çabası içindedirler.

Ülkemizde (ve başka ülkelerde) bütün bunlar olurken akademik-bilimsel çevrelerimizde ne oluyor? Görünen o ki bilim insanlarının büyük çoğunluğu bu konuda neredeyse tam bir aymazlık ve edilginlik içindedirler. Öte yandan, bilim kurumlarının sorumlularının da yerine göre “popülist” ve “postmodern” bir sorumsuzluk içinde olduklarını görüyoruz. Örneğin, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu’nun çıkardığı Bilim ve Teknik Dergisi’nin, kapak konusu “Evrim Tartışmaları” olan Kasım 2001 sayısındaki bir yazı (s. 44-45), (kuşkusuz İngilizceden çevirisiyle) “Bilinçli Tasarım” başlığını taşımaktadır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “ussallık karşıtı bilim çevrelerinin” bilimdışı tutumlarını, evrim konusunda kendi “bilime karşı bilim” yaklaşımlarına destek yapan “yaratılışçılar” için bundan daha uygun bir fırsat olabilir mi? Bilim karşıtlığı, ister akademik ister genel olsunlar, bilim dergilerinde de kuşkusuz gündeme getirilebilir. Ancak TÜBİTAK’ın dergisinin genel yayın yönetmeni evrim tartışmalarının bulunduğu sayının tanıtma yazısında, “Objektif kanıtlar sunmaları ve pozitivizmin çerçevesi içinde kalmaları koşuluyla, birbirine rakip kuramlardan herhangi birinin yanında ya da karşısında yer almamız söz konusu olamaz.” diyor. Bu tümcedeki yanlışlardan hangisini düzelteceksiniz? Bilimde “objektif kanıt”? “Bilinçli tasarım” ve “pozitivizm”? Bir niçinsellik örneği olan “bilinçli tasarım”ın bilimsel bir kuram oluşturması? Bunun, evrim kuramına “rakip” oluşu? Daha sonraki anlatımlarında, dergi olarak “bir bilgi musluğu” olmak gibi sığ ve “popülist” benzetimlere yer veren yayın sorumlusu, “Kimse susuz kalmasın.” (!) diyor.

Bir bilim ve teknik dergisinin yayın sorumlusunun bilim üzerine bu çok “edebi” anlatımları (ve bütün bunlara derginin yayın kurulunun ne dediği) bir yana, son olarak derginin bağlı bulunduğu kurum olan TÜBİTAK’ın başkanının konuyla ilgili yanıtına (Bilim ve Ütopya, Sa. 90: 37, (Aralık) 2001) yer vermek yerinde olabilir: “Yüksek derecede demokratik bir kuruluş olduğumuz için okurlarımıza çeşitli görüşleri sunuyoruz, onları kendi görüşlerini oluşturmaları için özgür bırakıyoruz.” Kendi adıma belirteyim ki konumuzun demokrasi ile ne gibi bir ilişkisinin bulunduğunu ve “yüksek derecede demokratik”liğin nasıl bir tutum olduğunu doğrusu anlayabilmiş değilim. Ancak, us dengem açısından konuyu irdelemeyi burada keserken, böyle bir ilişkiyi kurabilecek “ileri ölçüde demokratik” okurların olası açıklamalarını bekleyerek yazımı burada noktalıyorum.

Kaynaklar

1) Batuhan, H. (1999) Bilim ve Şarlatanlık, 5. B., Bulut Yay., İstanbul.

2) Sokal, A.; Bricmont, J. (a) (1997) Impostures Intellectuelles, Editions Odile Jacob, Paris; (b) (1998) Fashionable Nonsense: Postmodern Intellectuals’ Abuse of Science, Picador USA, New York, Profile Books, İngiltere; (c) (2002) Son Moda Saçmalar: Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları, İngilizceden çev. M. Baydur ve O. Onaran, İletişim Yay., İstanbul (basılacak).

3) Örs, Y. (2001) “Bilim Karşıtlığı, Bilimdışı Tıp, ‘Postmodern’ Felsefe ve ‘Şarlatanlık’ ”, 18-20 Ekim günlerinde Kapadokya’da yapılan 2. Ulusal Tıbbi Etik Kongresi Bildiri Kitabı, Türkiye Biyoetik Derneği, Ankara, s. 1-9.

4) Örs, Y. (1996) “The Myth of Complementary Medicine and its Ethical Implications” (Letter to the Editor), Bulletin of Medical Ethics, No. 123 (Nov.): 2.

5) Örs, Y. (2001) “Evrim konusunun değişik (olgusal, kavramsal, akademik…) düzeyleri”, Bilim ve Ütopya, Sa. 86 (Ağustos): 2-3.

6) Örs, Y. (2001) Süreç, Kuram ve Kavram olarak Evrim, Kaynak Yay., İstanbul.

7) Örs, Y. (1978) “Claude Bernard: son Rôle dans l’Évolution de la Médecine Scientifique”, Clio Medica, 13 (1): 63-79.

8) Reichenbach, H. (1951, 1966) “Evolution”, The Rise of Scientific Philosophy, University of

Not:

Bu yazıya ‘Üniversite ve Toplum’ dergisinin Mart 2002, cilt 2, sayı 1′den ulaşabilirsiniz.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

20. Ulusal Tıp Bilimleri Yarışması Sınav Soruları

20. ULUSAL TIP BİLİMLERİ YARIŞMASI SINAV SORULARI

TEMEL BİLİMLER

1. Canalis facialis hangi kemiktedir?

a) Os frontale

b) Os sphenoidale

c) Os temporale

d) Os maxilla

e) Os mandibula

2. Boynu sağa doğru eğilmiş ve yüzü sola doğru bakar durumdaki bir kişide hangi kas felce uğramıştır?

a) Sağ m. scalenius posterior

b) Sağ m. Digastricus arka karnı

c) Sol m. longus colli

d) Sol m. sternocleidomastoideus

e) Sağ m. Splenius capitis

3. Testis etrafındaki hangi tabaka karındaki fascia transversalis’in devamıdır?

a) Fascia spermatica interna

b) Fascia cremasterica

c) Fascia spermatica externa

d) Tunica vaginalis

e) Tunica dartos

4. Parotis bezinin parasempatikleri hangi kraniyal sinir tarafından taşınır?

a) N. oculomotorius

b) N. glossopharyngeus

c) N. facialis

d) N. vestibulocochlearis

e) N. vagus

5. Dirsek fleksiyona getirildiğinde fossa radialis’e hangi yapı yerleşir?

a) Capitulum humeri

b) Caput ulnae

c) Caput radii

d) Epicondylus lateralis

e) Trochlea humeri

6. Ellerini sıkıca yumruk yapamayan bir hastada hangi kasın veya kasların disfonksiyonu düşünülmelidir?

a) M. flexor digitorum superficialis

b) M. flexor digitorum profundus

c) Mm. interossei palmares

d) Mm. interossei dorsales

e) Mm. lumbricales

7. Gözün akomodasyon veya siliyer refleksinde efferent bilgiyi hangisi taşır?

a) Nervus opticus

b) Nervus trochlearis

c) Nervus abducens

d) Nervus trigeminus

e) Nervus oculomotorius

8. Sağ ventrikül tavanında tricuspid ile infundibulum arasında bulunan kas köprüsü aşağıdakilerden hangisidir?

a) Chorda tendinea

b) Crista terminalis

c) Crista supraventricularis

d) Trabecula cornea

e) Trabecula septomarginalis

9. Caput pancreatis’in arka yüzündeki olukta hangi oluşum bulunur?

a) A. gastroduodenalis

b) A. pancreaticoduodenalis

c) V. porta

d) A. lienalis

e) V. pancreaticoduodenalis

10.Supratentorial bölümde bir tümör veya hematom nedeniyle BOS basıncının yükselmesi sonucu, temporal lobun uncus parçasının fıtıklaşması (uncal herniasyon)’na bağlı olarak hangi oluşumun zedelenme olasılığı yüksektir?

a) N. trigeminus

b) N. abducens

c) N. facialis

d) A. carotis interna

e) N. oculomotorius

11.Eritrositer seri kan hücrelerinin yapımında, çekirdek hangi aşamada atılır?

a) Proeritroblast

b) Polikromatofilik eritroblast

c) Normoblast

d) Retikülosit

e) Eritrosit

12.Aşağıdaki hücrelerden hangisi embriyolojik olarak kemik iliğinden köken alır?

a) Protoplazmik astrosit

b) Fibröz astrosit

c) Oligodendrosit

d) Ependim hücresi

e) Mikrogliya

13.Aşağıdakilerden hangisi protein sentezleme yeteneğine sahip bir yapıdır?

a) Diplozom

b) Kinetozom

c) Fagozom

d) Mikrozom

e) Peroksizom

14.Aşağıdakilerden hangisi yalnızca dalakta bulunur?

a) T lenfosit

b) B lenfosit

c) Retiküler lif

d) Marjinal zon

e) Germinal merkez

15.Kapiller kan basıncının en düşük seviyelere indiği ve en yüksek seviyelere çıktığı organların isimleri sırayla hangileridir?

a) Akciğer-Böbrek

b) Beyin-Böbrek

c) Kalp-Akciğer

d) Akciğer-Karaciğer

e) İskelet kası-Beyin

16.Sinir kas kavşağında asetilkolinesteraz hangi bölümde bulunur?

a) Presinaptik uç

b) Postsinaptik uç

c) Akson terminali

d) Bazal lamina

e) Plazma

17.Aşağıdakilerden hangisi bekleyen kanda meydana gelmez?

a) Eritrositler hemolize uğrar, sayıları azalır.

b) ATP azalır.

c) Eritrosit membran rijiditesi artar.

d) pH asidik tarafa kayar.

e) 2-3 DPG miktarı artar.

18.Multipl otoimmün hastalığı olan 46 yaşındaki erkek hastada, FSH reseptörlerine karşı otoantikorlar gelişmiş ve FSH aktivitesi engellenmiştir. Bu durumda aşağıdakilerden hangisi normalden daha düşük olacaktır?

a) Plazma testosteron düzeyi

b) Plazmada düşük dansiteli lipoprotein düzeyi

c) Sperm sayısı

d) Eritrosit sayısı

e) Kemik yoğunluğu

19.Suprakiazmatik nükleusun selektif harabiyetinde aşağıdakilerden hangisi görülür?

a) Hiperfaji

b) Hipertermi

c) Sirkadiyen ritimlerin bozulması

d) Poliüri

e) Ağrı duyusunun artması

20.Aşağıdakilerden hangisi kolondaki kitle hareketlerini ortadan kaldırır?

a) Kolonun distansiyonu

b) Vagotomi

c) Meissner pleksusunun hasar görmesi

d) Auerbach pleksusunun hasar görmesi

e) Ekstrensek denervasyon

21.Aşağıdaki biyomoleküllerin hangisi membran yapısında bulunmaz?

a) Kolesterol

b) Fosfolipid

c) Serbest yağ asidi

d) Glikosfingolipid

e) Protein

22.Enzimlerle ilgili hangisi yanlıştır?

a) Substrat spesifikliği söz konusudur.

b) Reaksiyonların aktivasyon enerjisini düşürürler.

c) Reaksiyon denge durumunu değiştirirler.

d) Farklı enerjileri birbirine çevirirler.

e) İlk basamakta substrata bağlanırlar.

23.Q10 değeri hangisini ifade eder?

a) Enzimin katalizlediği tepkimenin maksimum hızını

b) Enzim substrat konsantrasyonunu

c) Tepkimedeki ısı katsayısını

d) Enzim miktarını

e) Enzim sentez hızını

24.Karbonhidrat metabolizması üzerine hormonların etkileri ile ilgili olarak hangisi yanlıştır?

a) Glukagon, karaciğerde glukoneogenezi ve glikojenolizi arttırır.

b) Adrenalin, kaslarda glikojenolizi arttırır.

c) Adrenalin, karaciğerde glukoneogenezi ve glikojenolizi arttırır.

d) İnsülin kaslarda glikojenoliz ve glikolizi azaltır.

e) İnsülin karaciğerde glukoneogenez ve glikojenolizi azaltır.

25.48 saatlik bir açlığın son saatlerinde kan glukozunun en önemli kaynağı aşağıdakilerden hangisidir?

a) Aminoasitler

b) Karaciğer glukojeni

c) Serbest yağ asitleri

d) Kas glukojeni

e) Keton cisimleri

26.Glukozdan arginin, prolin, serin ve aspartat sentezlenirken aşağıdaki verilenlerden hangisi ara ürün olarak görev yapmaktadır?

a) Oksaloasetat

b) a-ketoglutarat

c) Gliseraldehit 3-fosfat

d) Piruvat

e) İzositrat

27.Aşağıdakilerden hangisi yağ asidi sentezini inhibe eder?

a) Sitrat

b) İnsülin

c) NADPH

d) Asetil KoA

e) Palmitoil KoA

28.Aşağıdaki plazma lipoproteinlerinden hangisinin yapısında apo B-100 bulunmaz?

a) HDL

b) LDL

c) VLDL

d) IDL

e) Lipoprotein (a)

29.Margarinlerde bulunan trans-yağ asitlerinin hiperkoles-terolemik etkisi hangisinden kaynaklanır?

a) 7a hidroksilaz inhibisyonu yaparlar.

b) HMG-KoA redüktaz inhibisyonu yaparlar.

c) LDL reseptör up regülasyonu yaparlar.

d) Yağ asidi oksidazları aktive ederler.

e) Asetil-KoA karboksilazı aktive ederler.

30.Fenilalanin metabolizmasında hız kısıtlayıcı basamakta hangisi gereklidir?

a) Bakır

b) Askorbik asit

c) Tetrahidrobiyopterin

d) ATP

e) Pridoksal fosfat

31.Nitrik oksit hangi aminoasitten sentezlenir?

a) Histidin

b) Arginin

c) Glisin

d) Metiyonin

e) Ornitin

32.Eritrosit membranına immünolojik özellik kazandıran protein hangisidir?

a) Aktin

b) Ankirin

c) Spektrin

d) Glukoforin

e) Band 3 proteini

33.Oksidatif fosforilasyonda eşleşmeyi inhibe eden bileşik aşağıdakilerden hangisidir?

a) Antimisin A

b) 2,4 dinitrofenol

c) Siyanür

d) Rotenon

e) Oligomisin

34.Serbest oksijen radikaline karşı hücre zarı aşağıdakilerden hangisi ile en iyi korunur?

a) C vitamini

b) Ürik asit

c) Redükte glutatyon

d) Konjuge bilirubin

e) Unkonjuge bilirubin

35.Fototerapi uygulanan hiperbilirubinemili yeni doğanda ışığa duyarlı olduğu için eksikliği kolaylıkla gelişen hangi vitamindir?

a) Niasin

b) Riboflavin

c) Tiamin

d) Kobalamin

e) Biotin

36.K vitamini eksikliği aşağıdakilerden hangisinin sentez eksikliğine yol açar?

a) Kalsitriol

b) Kalsitonin

c) Osteokalsin

d) Parathormon

e) Kolekalsiferol

37.Çok az miktarda ince bağırsakta ve plasentada olmak üzere, asıl sentez yeri yağ dokusu olan ve hipotalamusa etki ederek yeme isteğini kısıtlayan hormon aşağıdakilerden hangisidir?

a) İnsülin

b) Leptin

c) Epinefrin

d) Norepinefrin

e) Glukagon

38.Aşağıdaki tiroid hastalıklarından hangisinde antitiroid peroksidaz antikorları (Anti TPO) yüksektir?

a) Subakut tiroidit

b) Endemik iyot yetmezliği

c) Atrofik miksödem

d) Toksik multinodüler guvatr

e) Kronik lenfositik (Hashimato) tiroidit

39.Yenidoğanların midesinde bulunan ve kalsiyum varlığında kazeini parakazeine dönüştüren enzim hangisidir?

a) Aldolaz B

b) Renin

c) Elastaz

d) Amilaz

e) Tripsin

40.Lesch-Nyhan Sendromu hangi enzimin yokluğunda meydana gelen, pürin metabolizması ile ilgili kalıtsal hastalıktır?

a) 5 fosforibozil 1-pirofosfat amidotransferaz

b) Adenin fosforibozil transferaz

c) Hipoksantin-guanin fosforibozil transferaz

d) Ribonükleotid redüktaz

e) Pürin nükleozid fosforilaz

41.Aşağıdaki parazitlerden hangisi insan vücudunda olgunlaşabilmektedir?

a) Ancylostoma braziliensis

b) Gnasthosoma spinigerum

c) Dirofilaria repens

d) Ancylostoma caninum

e) Ascaris lumbricoides

42.Aşağıdaki protozoonlardan hangisinin kist formu yoktur?

a) Entamoeba coli

b) Trichomonas vaginalis

c) Giardia lamblia

d) Entamoeba histolytica

e) Balantidium coli

43.Kolanjiyokarsinom aşağıdaki enfeksiyonlardan hangisinde görülür?

a) Paragonimus westermani

b) Clonorchis sinensis

c) Loa loa

d) Schistosoma haematobium

e) Taenia saginata

44.26 yaşında kadın hasta ızgara et, pilav ve mayonezli salatadan oluşan bir akşam yemeğini takiben ertesi gün öğleden sonra ateş, karın ağrısı ve diyare yakınmaları başlamış. Mukus ve kan içermeyen dışkının mikroskopik incelemesinde bol lökosit saptanmış. Aşağıdaki mikroorganizmalardan hangisi en olası etkendir?

a) E. coli 0157:H7

b) Staphylococcus aureus

c) Bacillus cereus (emetik tip)

d) Salmonella

e) Shigella

45.Üriner enfeksiyon ön tanısı ile idrar kültürü yapılan bir olguda oksidaz (+), hareketli, 42oC’de üreyebilen, non-fermentatif gram (-) bir basil üremiştir. Olası tanı aşağıdakilerden hangisidir?

a) Stenotrophomonas maltophilia

b) Acinetobacter baumannii

c) Enterobacter agglomerans

d) Pseudomonas aeruginosa

e) Serratia marcescens

46.Aşağıdaki Candida türlerinden hangisi germ tüp (çimlenme borusu) ve klamidospor oluşturur?

a) Candida krusei

b) Candida glabrata

c) Candida tropicalis

d) Candida lusitaniae

e) Candida dubliniensis

47.Kontakt lens kullanan hasta, gözlerinde gelişen irritasyon şikayeti ile doktora başvuruyor. Doktor, hastanın lenslerinin temizleme solüsyonunu laboratuvara gönderiyor. Islak preparatta çok sayıda ameboid organizma görülüyor. Lens solüsyonundaki organizma aşağıdakilerden hangisi olabilir?

a) Pneumocystis

b) Cryptosporidium

c) Naegleria

d) Acanthamoeba

e) Isospora

48.Nozokomiyal fungal enfeksiyonlarda en sık etken aşağıdakilerden hangisidir?

a) Candida albicans

b) Tripcohyton rubrum

c) Microsporum canis

d) Candida krusei

e) Epidermophyton floccosum

49.HIV enfeksiyonu seyrinde aşağıdaki bakterilerden hangisi en sık enfeksiyon yapan fırsatçı mikroorganizmalardır?

a) Atipik mikobakteriler

b) M. tuberculosis

c) Nocardia’lar

d) Salmonella’lar

e) Listeria’lar

50.Konjenital rubella sendromunda aşağıdaki anomalilerden hangisi görülmez?

a) Sağırlık

b) Mental retardasyon

c) Tibiada kılıç kını görünümü

d) Katarakt

e) Mikrosefali

51.Viral hastalıkların tanısında aşağıdaki laboratuvar yöntemlerinden hangisi kullanılmaz?

a) Hücre kültürü

b) ELISA yöntemi ile antikor ve/veya antijen saptanması

c) İnklüzyon cisimciği saptanması

d) PCR (polimeraz zincirleme reaksiyonu) ile genom saptanması

e) Elek testi ile viral toksin saptanması

52.Virusların viremi dönemlerinde, vücutta etkin olan özgül immün korunma faktörü hangisidir?

a) Kompleman

b) T lenfosit

c) Makrofaj

d) Antikor

e) IFN

53.Aşağıdakilerden hangisi şarbon hastalığının epidemiyolojisi veya patogenezinde önemli değildir?

a) Endosporların oluşması

b) Sağlıklı insan taşıyıcılar

c) Solunum yolu ile alınarak oluşmuş enfeksiyon

d) Letal ekzotoksin oluşumu

e) Antifagositik kapsül varlığı

54.Epidemik menenjitte incelenecek başlıca klinik mikrobiyolojik örnek hangisidir?

a) Kan

b) Serum

c) BOS

d) Beyin biyopsisi

e) Farinks sürüntüsü

55.Hastaneye başvuran 22 yaşında ve dört gündür 39oC ateşi olan bir erkek hastanın yapılan fizik muayenesinde kalpte üfürüm ve kolda uyuşturucu kullanımına ait enjeksiyon izleri saptanıyor. Çekilen ekokardiyografisinde de sağ kapakta vejetasyon izleniyor. Hastanın kan kültüründe gram ve katalaz pozitif koklar üretiliyor. Olası tanı ve etken aşağıdakilerden hangisidir?

a) Sepsis, Pseudomonas aeruginosa

b) Akut bakteriyel endokardit, Escherichia coli

c) Subakut bakteriyel endokardit, Streptococcus viridans

d) Miyokard absesi, Clostridium perfringens

e) Akut bakteriyel endokardit, Staphylococcus aureus

56.Akciğer enfeksiyonu olan immün supresyondaki bir hastanın asidorezistan boyama yöntemi ile boyanmış pürülan balgamında ince, kırmızı renkte, dallanan filamanların görülmesi, tüberküloz basili dışında, hangi bakteriyi akla getirmelidir?

a) Corynebacterium diphtheriae

b) Bacillus subtilis

c) Nocardia

d) Mycobacterium leprae

e) Difteroid basiller

57.Kontrolü düzensiz diyabetli bir hastada, antibiyotik tedavisine karşın iyileşmeyen, damar duvarını tutan ve hızlı ilerleyen, damakta nekrozlarla karakterize mantar infeksiyonunda en olası etken hangisidir?

a) Rhizopus

b) Aspergillus

c) Cryptococcus

d) Candida

e) Dermatofit

58.Staphylococcus aureus suşlarında görülen metisilin direncinden hangi mekanizma sorumludur?

a) b-laktamazlara bağlı yıkım

b) İlacın pompa yoluyla hücreden atılması

c) Antibiyotiğin hücre içine girişinde azalma

d) Porin yapısında değişiklik

e) Penisilin bağlayan proteinlerin yapısında değişiklik

59.Aşağıdaki hastalık risklerinden hangisinde aktif ve pasif immünite birlikte uygulanmaktadır?

a) Kızamık, Kızamıkcık

b) Hipogammaglobulinemi, Hepatit A

c) Kızamıkçık, Botulizm

d) Kuduz, Tetanoz

e) Difteri, Varicella zoster

60.Aşağıdakilerden hangisi bakteriyel farenjitin en sık nedenidir?

a) Staphylococcus aureus

b) Streptococcus pneumoniae

c) Neisseria menengitidis

d) Streptococcus pyogenes

e) Staphylococcus epidermidis

61.Ekstrasellüler matriksi eriterek metastazı kolaylaştıran enzim aşağıdakilerden hangisidir?

a) CD44

b) Katepsin-D

c) E-Katerin

d) Bcl-2

e) p53

62.Aşağıdakilerden hangisi geriye dönüşlü hücre zedelenmesinin morfolojik bulgusudur?

a) Apoptotik cisimcik

b) Karyoreksis

c) Nekroz

d) Hücresel şişme

e) Piknozis

63.İnsüline dirençli diabette hangi amiloid birikimi görülür?

a) AL proteini

b) Amiloid beta proteini

c) Amilin

d) AA proteini

e) Transtiretin

64.Flexner-Wintersteiner rozetleri aşağıdaki tümörlerden hangisinde görülür?

a) Willms tümörü

b) Retinoblastom

c) Nöroblastom

d) Hepatoblastom

e) Osteosarkom

65.Perforin-granzim bağımlı sistem aşağıdaki hipersensi-tivite reaksiyonlarından hangisinde izlenir?

a) Tip I

b) Tip II

c) Tip III

d) Tip IV (Gecikmiş tip)

e) Tip IV (Hücresel sitotoksisite)

66.Aşağıda yazılı ateroskleroz dışı damar hastalıklarından hangisi en çok kadınlarda olup, görme bozukluğu ve üst ekstremitelerde belirgin nabız zayıflığı ile karakterizedir?

a) Temporal arterit

b) Raynaud hastalığı

c) Takayasu arteriti

d) Burger hastalığı

e) Poliarteritis nodoza

67.Aşağıdaki damar hastalıkları içinde en çok malign hipertansiyona neden olan hangisidir?

a) Mediyal kalsifik sklerozis

b) Arteriosklerozis obliterans

c) Hiperplastik arteriolosklerozis

d) Hiyalin arteriosklerozis

e) Tromboanjitis obliterans

68.Aşağıdaki hastalıklardan hangisinde dalak büyümesi görülmez?

a) Orak hücreli anemi

b) Hodgkin hastalığı

c) Kronik lenfositik lösemi

d) Kıl hücreli lösemi

e) Polisitemia vera

69.Epiteliyal tip malign mezoteliyoma histolojik olarak hangi tip akciğer kanseri ile karışır?

a) Adenokanser

b) Karsinoid tümör

c) Yassı hücreli kanser

d) Küçük hücreli kanser

e) Büyük hücreli kanser

70.Aşağıdakilerden hangisi kronik hepatit C’nin morfolojik bulgusu değildir?

a) Buzlu cam nükleusu

b) Portal alanda lenfoid agregat varlığı

c) Hepatositlerde yağlı değişme

d) Safra duktus lezyonları

e) Ağır formunda bridging nekrozunun görülmesi

71.Oral mukozada hangi lokalizasyondaki lökoplakide malignite riski en azdır?

a) Alt dudak-mukozal yüzü

b) Bukkal mukoza

c) Ağız tabanı

d) Sert damak

e) Alveoler mukoza

72.En sık görülen karaciğer malign tümörü hangisidir?

a) Adenom

b) Hepatosellüler karsinom

c) Hemanjiyom

d) Kolanjiyokarsinom

e) Metastatik tümör

73.Serum PSA değeri çok yüksek olan 63 yaşında erkek hastada transrektal biyopsi ile prostatta adenokanser varlığı saptanmış ve radyolojik olarak vertebrada multipl osteoblastik metastatik lezyon izlenmiştir. Bu hasta hangi evrededir ve uygun tedavi şekli ne olmalıdır?

a) Evre B; Prostatektomi,

b) Evre D; Endokrin tedavi (Farmakolojik orşiektomi)

c) Evre E; Prostatektomi + metastazektomi + endokrin teda-visi

d) Evre C; Prostatektomi + radyoterapi

e) Evre D; Prostatektomi + radyoterapi

74.Hangi over tümörü mesane değişici epitelini andıran görünümle karakterizedir?

a) Müsinöz kistadenom

b) Brenner tümörü

c) Endodermal sinüs tümörü

d) Disgerminom

e) Meigg’s Sendromu

75.Kambiyum tabakası aşağıdaki hastalıklardan hangisinde oluşur?

a) Osteokondrom

b) Villonodüler sinovit

c) Rabdomiyosarkom

d) Osteosarkom

e) Osteoklastom

76.Subfalsin herniasyonda aşağıdaki hangi arter kompres-yonuna bağlı olarak infarktüs gelişebilir?

a) Baziler arter

b) Posterior serebral arter

c) Anterior serebral arter

d) Orta serebral arter

e) Anterior kommunikan arter

77.Erişkinde en sık görülen intrakraniyal tümör aşağıda-kilerden hangisidir?

a) Epandimoma

b) Medulloblastoma

c) Menenjiom

d) Glioblastoma multiforme

e) Metastatik tümör

78.HIV enfeksiyonunda hastalığın santral sinir sistemi tutulumundan aşağıdaki hücrelerden hangisi en çok sorumludur?

a) CD4+ lenfositler

b) CD8+ lenfositler

c) Dendritik hücreler

d) Makrofajlar

e) Monositler

79.Hangisinin tanısında plazma hücreleri önemlidir?

a) Kronik nonspesifik endometrit

b) Endometriyozis

c) Leiyomiyosarkom

d) Salpenjit

e) Polikistik over sendromu

80.Bağırsak mukozasında belirgin PAS pozitif makrofajlar hangisinin morfolojik özelliğidir?

a) İntestinal lenfanjektazi

b) Tropikal sprue

c) Whipple hastalığı

d) Çölyak hastalığı

e) Crohn hastalığı

81.Aşağıdaki ilaçlardan hangisi ilaç metabolizmasını indükleyerek birlikte verildiği ilacın etkisini azaltır?

a) Simetidin

b) Ketokonazol

c) Rifampin

d) İzoniazid

e) Kloramfenikol

82.Bir ilaca glukuronik asit eklenmesi aşağıdakilerden hangisine yol açar?

a) İlacın suda çözünürlüğünü azaltır.

b) Genellikle ilacın inaktivasyonuna yol açar.

c) Faz I reaksiyon oluşturur.

d) İlacın yağda çözünürlüğünü arttırır.

e) Sitokrom P-450 enzim aracılığını gerektirir.

83.CYP2D6 polimorfizmi (debrizokin-tipi polimorfizm) nedeniyle aşağıdaki ilaçlardan hangisinin metabolizma hızı değişmektedir?

a) Metoprolol

b) Varfarin

c) Tolbutamid

d) İzoniazid

e) Omeprazol

84.Aminoglikozid antibiyotik tedavisi uygulanan hastaya aşağıdaki ilaçlardan hangisi verilirse kalıcı ototoksik yan etkiye neden olur?

a) Eritromisin

b) Askorbik asit

c) Etakrinik asit

d) Hyaluronik asit

e) Antiemetik

85.Aşağıdaki vazodilatasyon yapıcı ajanlardan hangisinin etkisi cGMP ile ilişkilidir?

a) Diazoksid

b) Felodipin

c) İsosorbid dinitrat

d) Nitrendipin

e) Doksazosin

86.HIV enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan ters transkriptaz inhibitörlerine çabuk rezistans geliştiği için bu ilaçlarla birlikte kullanılan ve trifosfat türevine dönüşmesi gerekmeden direkt etkiyle viral DNA polimerazı inhibe edebilen nükleotid analoğu (asiklik nükleozid fosfonatlar) ilaç aşağıdakilerden hangisidir?

a) Sakinavir

b) Stavudin

c) Sidofovir

d) Didanozin

e) Ritonavir

87.Tedavi kılavuzlarına göre anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü kullanması gereken ancak kuru öksürük yüzünden bunları kullanamayan hipertansif hastaya hangi ilacı vermelisiniz?

a) Perindopril

b) Metoprolol

c) Doksazosin

d) Valsartan

e) Amlodipin

88.Aşağıdaki kemoterapötiklerden hangisi bakteride sitoplazma membranının geçirgenliğini arttırır?

a) Penisilin G

b) Kloramfenikol

c) Sulfonamidler

d) Nistatin

e) Eritromisin

89.Menopozu olan hipertansif bir kadın vazomotor semptomlardan şikayetçi olup 6 ay önce meme kanseri nedeniyle opere olmuştur. Bu nedenle hormon replasman tedavisi alamayan hastada antihipertansif olarak hangisi daha uygundur?

a) Klonidin

b) Rezerpin

c) Atenolol

d) Kaptopril

e) Prazosin

90.Antioksidan özelliği olan hipolipidemik ilaç hangisidir?

a) Provastatin

b) Niasin

c) Gemfibrozil

d) Probukol

e) Atorvastatin

91.Aşağıdakilerden hangisi nefrotik sendrom yapar?

a) Kaptopril

b) Tetrasiklin

c) Streptolizin

d) Klorambusil

e) Diazepam

92.Aşağıdakilerden hangisi akciğerlerde sürfaktan yapımını artıran bir ekspektorandır?

a) İpeka şurubu

b) Potasyum iyodür

c) Difenhidramin HCI

d) Oksalamin fosfat

e) Ambroksol

93.Lityum ile ilgili ifadelerden hangisi yanlıştır?

a) Bipolar affektif bozuklukların tedavisinde kullanılır.

b) Toksisitesinde rastlanan en önemli bulgulardan biri tremordur.

c) Renal klirensi diüretikler ile arttığından doz arttırılması gerekir.

d) Terapötik indeksi dar olduğundan serum konsantrasyonlarının takibi gereklidir.

e) Peroral yol ile uygulanır.

94.Hipotonik tipteki bir dehidratasyonda aşağıdaki sıvılardan hangisini tercih edersiniz?

a) %0.9′luk NaCl solüsyonu

b) %5′lik dextroz solüsyonu

c) %3 veya %5′lik NaCl solüsyonu

d) KCl solüsyonu

e) Darrow solüsyonu

95.Aşağıdakilerden hangisi bir nöroleptik ilaç olan klorpromazinin etkilerinden değildir?

a) Öfori

b) Prokonvülsiyon

c) Alfa-adrenerjik reseptör blokajı

d) Hiperprolaktinemi

e) Antihistaminik etki

96.Hangisi benzodiazepin reseptör antagonistidir?

a) Midazolam

b) Zopiklon

c) Flumazenil

d) Buspiron

e) Oksazepam

97.Aşağıdaki ilaçlardan hangisi COX2′nin özgül inhibitörü antiinflamatuvar ilaçtır?

a) İndometasin

b) İbuprofen

c) Naproksan

d) Aspirin

e) Rofekoksib

98.Aşağıdaki analjeziklerden hangisi epileptik hastalarda kullanılmamalıdır?

a) Tolmetin

b) İndometazin

c) Naproksen

d) Dipiron

e) Aspirin

99.Aşağıdaki ilaçlardan hangisi böbreklerden renin salgılanmasını arttırmaz?

a) Hidralazin

b) Kaptopril

c) Furosemid

d) Propranolol

e) Diazoksid

100.Aşağıdakilerden hangisi kapiller sızma sendromu ve tromboz yapar?

a) Filgrastim

b) Molgramostim

c) Lenograstim

d) Levamizol

e) Aldeslökin(IL-2)

KLİNİK BİLİMLER

1. Akut anterior MI geçiren ve streptokinaz uygulanan 48 yaşındaki erkek hastada, 4. gün EKG değişikliği veren ve 20 dakika süren göğüs ağrısı meydana gelmiştir. Aşağıdaki enzim çiftlerinden hangilerinin takibi yeni gelişen miyokard hasarı için en değerlidir?

a) CK-MB, Troponin T

b) Troponin T, Myoglobin

c) Myoglobin, CK-MB

d) LDH, CK-MB

e) Myoglobin, LDH

2. Kalp yetersizliği tedavisinde kullanılan yeni ilaçlardan hangisi kalsiyuma hassaslaştırıcı fosfodiesteraz inhibitörüdür?

a) Digoksin

b) Levosimendan

c) Dobutamin

d) Hidralazin

e) Karvedilol

3. Aşağıdakilerden hangisi koroner ateroskleroz için yeni risk faktörüdür?

a) Sigara

b) Diabetes mellitus

c) Sedanter hayat

d) Homosistein

e) Hipertansiyon

4. Hipertansif diyabetik hastalarda hedeflenen kan basıncı düzeyi ne olmalıdır?

a) <130/85 mmHg

b) <140/90 mmHg

c) <160/100 mmHg

d) <150/90 mmHg

e) <150/100 mmHg

5. Pulmoner hipertansiyon tedavisinde tek selektif pulmoner vazodilatatör ajan hangisidir?

a) Epoprostenol (PGI2)

b) Kalsiyum kanal blokerleri

c) Hidralazin

d) Nitrik oksit

e) Digoksin

6. Non-small cell akciğer kanserlerinde en sık karşılaşılan başlangıç semptomu aşağıdakilerden hangisidir?

a) Hemoptizi

b) Nefes darlığı

c) Öksürük

d) Göğüs ağrısı

e) Balgam çıkarma

7. Kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında kullanılan teofilin’in metabolizmasını aşağıdakilerden hangisi artırmız?

a) Sigara

b) Hipertiroidi

c) Yüksek proteinli diyet

d) Barbitüratlar

e) Simetidin

8. Açlık, aşırı yorgunluk gibi durumlarda kan düzeyi artan ve orta derecede (1-5 mg/dl) bilirubin yüksekliği ile karakterize familiyal indirekt bilirubinemi nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

a) Gilbert sendromu

b) Criggler Najjar

c) Dubin Johnson

d) Rotor sendromu

e) Caroli hastalığı

9. Hepatorenal Sendrom tanısı için hangisi yanlıştır?

a) İdrar osmolalitesinin plazma osmolalitesinden yüksek olması

b) Serum sodyumunun 130 mEq/L’den düşük olması

c) Diüretiklerin kesilmesi ve 1.5 litre sıvı replasmanından sonra böbrek fonksiyonlarında düzelme olmaması

d) Oligüri olması (500 mL/gün)

e) İdrar sodyumunun 20 mEq/L’den fazla olması

10.Mide kanserinde, tümörün vertikal yayılımını (mide duvarı tabakalarına invazyon) en iyi gösteren test hangisidir?

a) Endoskopi+biyopsi

b) Kompüterize tomografi

c) Manyetik rezonans görüntüleme

d) Endoskopik ultrasonografi

e) Baryumlu mide duodenum grafi

11.Folliküler tiroid karsinomunda uzak metastaz en sık olarak nerede görülür?

a) Kemik

b) Akciğer

c) Beyin

d) Karaciğer

e) Mediasten

12.Hiperosmolar nonketotik asidoz tedavisinde hangisi uygulanmamalıdır?

a) İnsülin

b) Sıvı

c) Potasyum

d) Bikarbonat

e) Heparinizasyon

13.Orak hücreli anemide gözlenen tablolardan hangisinde parvovirus B19 enfeksiyonunun rol oynadığı düşünülür?

a) Aplastik krizler

b) Hemolitik krizler

c) Akut göğüs sendromu

d) Visseral sekestrasyon krizleri

e) Ağrılı vasküler oklüzif krizler

14.Pansitopeni, hemoliz, splenomegali ve serebral ven trombozu olan bir hastada öncelikle hangi klonal hastalık düşünülmelidir?

a) Kronik myeloid lösemi

b) Akut myeloid lösemi

c) Paroksismal noktürnal hemoglobinüri

d) Myelofibrozis

e) Akut lenfoid lösemi

15.Paraneoplastik endokrin sendromlar neoplazmların hangi ürünü ile oluşur?

a) Steroid hormonlar

b) Tironinler

c) Katekolaminler

d) Peptidler/proteinler

e) Antikorlar

16.Aşağıdaki sitokinlerden hangisi kanser kaşeksisinde rol oynamaz?

a) TNF-alfa

b) IFN-gamma

c) IL-1

d) IL-6

e) IL-12

17.23 haftalık gebe bir hasta kan basıncı yüksekliği ile başvuruyor. Aşağıdaki ilaçlardan hangisinin tedavide kullanılması kontrendikedir?

a) Kardiyoselektif beta bloker

b) Alfa-bloker

c) Dihidropiridin grubu kalsiyum antagonisti

d) Anjiyotensin reseptör antagonisti

e) Alfa metil dopa

18.Glomerüler hasarı göstermek açısından aşağıdaki idrar bulgularından en karakteristik olanı hangisidir?

a) Granüler silendir

b) Hiyalin silendir

c) Eritrosit silendiri

d) 1 g/gün proteinüri

e) Eozinofilüri

19.Aşağıdaki viruslardan hangisinin transfüzyon yoluyla bulaşması, lökosit filtrasyonu ile önlenebilir?

a) HBV

b) CMV

c) Parvovirus B-19

d) HIV

e) HCV

20.Penisinde krater görünümünde, sınırları çevreden kabarıklık gösteren, tek bir lezyonu olan 32 yaşında bir işadamının öyküsünde bu lezyonun ağrısız ve 10 gündür mevcut olduğu saptanmıştır. Aşağıdaki testlerden hangisinin öncelikle kullanılması tanıya yaklaşımda faydalıdır?

a) Kan kültürleri

b) Lezyondan alınan eksudanın kültürü

c) Eksudanın Gram boyalı preparatının incelenmesi

d) Treponema pallidum mikrohemaglütinasyon testi (MHA-TP)

e) Venereal Disease Research Laboratory (VDRL) test

22.26 yaşında bayan hasta; yeni başlayan alt ekstremitede zayıflık ve idrar inkontinansı nedeniyle kliniğe başvuruyor. Öyküsünden, kendiliğinden düzelen diplopi ve bulanık görme ataklarının olduğu öğreniliyor. Bu aşamada en muhtemel tanı aşağıdakilerden hangisidir?

a) Myastenia gravis

b) Myastenik sendrom

c) Multipl skleroz

d) Amyotrofik Lateral Skleroz

e) Spinal stenoz

23.Klozapin kullanmakta olan bir şizofreni hastasında yüksek ateş ve boğaz ağrısı gelişmiştir. Nasıl bir yol izlersiniz?

a) İlacını değiştiririm.

b) İleri bir merkeze yollayarak tedavisini sağlarım.

c) Antibiyotik ve antipiretik-antienflamatuvar bir tedavi başlarım.

d) Lökosit düzeyine bakarım.

e) Klozapin dozunu arttırırım.

24.Aşağıdaki belirtilerden hangisi depresyon belirtilerinden biri değildir?

a) Özsaygıda azalma

b) Düşüncede yavaşlama

c) Kilo artışı

d) Erken uyanma

e) Yönelim (oryantasyon) bozukluğu

25.Lumbal disk hernilerine en sık hangi mesafelerde rastlanır?

a) L1-2, L2-3

b) L2-3, L3-4

c) L3-4, L4-5

d) L3-4, L5-S1

e) L4-5, L5-S1

26.55 yaşında erkek hasta acil servise ani gelişen sol hemiparezi nedeniyle getiriliyor. Nörolojik muayenede gözlerin sola deviasyonu, sol üst ve alt ekstremitede kas gücünün 3/5 ve solda plantar yanıtın ekstensör olduğu saptanıyor. Lezyon yeri neresidir?

a) Sağ kapsüla interna

b) Sağ rostral orta beyin

c) Sol medulla oblongata

d) Sol oksipital lob

e) Sağ pons

27.Deri renginde değişiklik yapmayan hastalık hangisidir?

a) Kronik böbrek yetmezliği

b) Biliyer siroz

c) Addison hastalığı

d) Pellegra

e) Primer hiperparatiroidizm

28.Aşağıdakilerden hangisi malign olmadığı halde radyoterapi ile tedavi edilebilir?

a) Karaciğer kist hidatiği

b) Akciğer kist hidatiği

c) Beyin absesi

d) Kemik tüberkülozu

e) Serebral arteriovenöz malformasyon

29.Erişkinde akut evrede intraserebral kanamayı en iyi gösterebilecek radyolojik yöntem hangisidir?

a) Direkt kafa grafileri

b) Ultrasonografi

c) Renkli Doppler görüntüleme

d) Bilgisayarlı tomografi

e) Manyetik Rezonans Görüntüleme

30.Aşağıdakilerden hangisi aile planlamasının amaçlarından değildir?

a) İstenmeyen gebelikleri önlemek

b) Daha sağlıklı çocuklar yetiştirmeye olanak sağlamak

c) Hızlı nüfus artışının getirdiği sorunları bertaraf edip toplumun sağlıklı olmasına katkıda bulunmak

d) Ailelerin çok sayıda çocuk sahibi olmasını engellemek

e) Çocuk sahibi olmak isteyen ve olamayanlara tıbbi imkanlarla yardımcı olmak

31.İki yaşında erkek hasta yürüyememe yakınması ile polikliniğe getiriliyor. Fizik muayenesinde mental retardasyonu yok, alt ekstremitede tonus artmış ve spastisite mevcut, derin tendon refleksleri artmış, klonus alınıyor. Bu hastada tanıya yönelik ilk olarak hangi tetkiki istersiniz?

a) Kraniyal MR

b) Elektromyelografi

c) Elektroensefalografi

d) Kas biyopsisi

e) Kan enzimleri

32.Orak hücre hastalığında aşağıdakilerden hangisi fonksiyonel aspleni’nin göstergesidir?

a) Hemoglobin düzeyinin azalması

b) Retikülosit sayısının azalması

c) Howell-Jolly cisimciklerinin görülmesi

d) Trombosit sayısındaki artış

e) MCV değerinde artış

33.İntrauterin büyüme geriliği olan bebeklerde görülme olasılığı en az olan komplikasyon hangisidir?

a) Perinatal asfiksi

b) Mekonyum aspirasyon sendromu

c) Hipoglisemi

d) Anemi

e) Hipokalsemi

34.İriste Lisch nodülü aşağıdaki nörokutanöz hastalıklardan hangisinde görülür?

a) Nörofibromatozis

b) Sturge Weber

c) Von Hippel Lindau

d) Tuberoskleroz

e) Klippel Trenaunay Weber

35.Hangi vitaminin fazlalığı, pseudotümör serebriye yol açar?

a) A

b) C

c) D

d) B6

e) B12

36.Aşağıdaki intrauterin enfeksiyonlardan hangisinde konjenital kalp hastalıkları en sık görülür?

a) Rubella

b) Toksoplazmozis

c) Sifilis

d) Sitomegalovirus

e) Herpes simpleks

37.Aşağıda verilen metabolik hastalıklardan hangisinde neonatal hipoglisemi beklenen bir bulgu değildir?

a) Primer karnitin eksikliği

b) Klasik galaktozemi

c) Glutarik asidüri

d) Propiyonik asidemi

e) Fenilketonüri

38.Çocukluk çağında en sık hipertansiyona neden olan kardiyovasküler patoloji aşağıdakilerden hangisidir?

a) Renal arter stenozu

b) Renal ven trombozu

c) Aort koarktasyonu

d) Renal arterin fibröz displazisi

e) Aort darlığı

39.Aşağıdaki malignensilerin hangisinde dissemine intravasküler koagülasyon görülme sıklığı fazladır?

a) Nöroblastoma

b) Rabdomyosarkoma

c) Promyelositik lösemi

d) Lenfoma

e) Osteosarkoma

40.Prematürelerde en sık görülen serebral felç tipi hangisidir?

a) Spastik tetraparezi

b) Spastik diparezi

c) Spastik hemiparezi

d) Atetozik serebral felç

e) Ataksik serebral felç

41.Aşağıdaki hastalıklardan hangisinde aktive parsiyel tromboplastin zamanı uzun olduğu halde klinikte kanama görülmez?

a) Faktör 8 eksikliği

b) Faktör 9 eksikliği

c) Faktör 10 eksikliği

d) Faktör 11 eksikliği

e) Faktör 12 eksikliği

42.Diyabetik anne bebeğinde konjenital anomali sıklığı aşağıdakilerden hangisi ile orantılıdır?

a) Bebeğin aseton düzeyi

b) Annenin kan şeker düzeyi

c) Annenin hemoglobin A1C (HbA1C) düzeyi

d) Annenin beta-hidroksi butirat düzeyi

e) Bebeğin insülin düzeyi

43.Son dönem karaciğer hastalığında aşağıda sıralanan testlerden en fazla prognostik öneme sahip 2 tanesi hangileridir?

a) ALT-GGT

b) T. Bilirubin-ALP

c) Protrombin zamanı-T.Bilirubin

d) S. Kolesterol-T. Bilirubin

e) Albumin-ALT

44.İki yaşında yüksek ateş, respiratuvar distres, perioral siyanoz ve akciğer oskültasyonunda tek taraflı ince ralleri olan bir olguda, akciğer grafisinde ilk 24 saatte plevrada sıvı ve pnömatosel gelişmiştir. Olası tanınız aşağıdakilerden hangisidir?

a) Pnömokok pnömonisi

b) Streptokok pnömonisi

c) Stafilokok pnömonisi

d) RSV pnömonisi

e) Yabancı cisim aspirasyon pnömonisi

45 ve 46. soruları aşağıdaki bilgiye göre cevaplayınız.

15 yaşında patolojik boy kısalığı olan kız hastada pubertenin başlamadığını gördünüz.

45.Aşağıdaki ön tanılardan hangisini düşünmezsiniz?

a) Malnütrisyon

b) Turner sendromu

c) McCune Albright sendromu

d) Büyüme hormon eksikliği

e) Panhipopitüitarizm

46.Hastada büyüme hormon eksikliğini destekleyen bulgu hangisidir?

a) Kemik yaşında gerilik

b) Hipergonadotropik hipogonadizm

c) Artmış IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri

d) Yüksek kalorili diyet sonrası düşük büyüme hormon değerleri

e) Azalmış kan kortizol düzeyi

47.Ateş ve boyunda şişliklerle gelen 5 yaşındaki çocukta farenjit ve servikal bilateral anterior ve posterior bölgede çok sayıda 2×2 cm’i aşmayan lenfadenomegaliler saptanıyor. Dalak 2 cm olarak palpe ediliyor. Bu çocukta tanıya yönelmek için hangi test ilk olarak istenir?

a) Serum LDH düzeyi

b) Sedimentasyon

c) Kemik iliği aspirasyonu

d) Monospot testi

e) Hemogram ve periferik yayma

48.Aşağıdakilerden hangisi soldan sağa şantlı hastalıklarda pulmoner hipertansiyon gelişmeye başladığına işaret etmez?

a) İkinci seste paradoks çiftleşme

b) İkinci seste sertleşme

c) EKG’de sağ aks deviasyonu

d) EKG’de sağ atriyal dilatasyon gelişmesi

e) Telekardiyografi’de pulmoner konusta belirginleşme

49.Aşağıdaki hangi immün yetmezlikte Neisserial enfeksiyonlar sık görülmektedir?

a) Ataksi telenjiektazi

b) Kronik granülomatöz hastalık

c) Wiskott-Aldrich Sendromu

d) Kompleman (C5-9) eksikliği

e) Kombine immün yetmezlik

50.Serum Na düzeyi 125 olan 10 kg’lik bir çocukta verilmesi gereken defisit ve idame sodyum miktarlarının toplamı aşağıdakilerden hangisidir?

a) 30 mEq/l

b) 90 mEq/l

c) 60 mEq/l

d) 100 mEq/l

e) 50 mEq/l

51.Aşağıdakilerden hangisi akut bakteriyel menenjit için doğru değildir?

a) Menengial irritasyon bulguları olabilir.

b) Beyin omurilik sıvısının basıncı artar.

c) Beyin omurilik sıvısında şeker yükselir.

d) Beyin omurilik sıvısında protein yükselir.

e) Beyin omurilik sıvısında hücre artar.

52.Çocuk tüberkülozu için hangisi yanlıştır?

a) Primer kompleks akciğerin her bölgesinde olabilir.

b) Hematojen yayılım sıktır.

c) Bölgesel lenf bezleri büyüyebilir.

d) Kavite oluşumu sıktır.

e) Genellikle kalsifikasyon ile iyileşir.

53.Aşağıdaki konjenital akciğer anomalilerinden hangisi doğrudan sistemik dolaşımdan kanlanır ve doğrudan sistemik venöz dolaşıma drene olur?

a) Pulmoner sekestrasyon

b) Bronkojenik kist

c) Konjenital pulmoner lenfanjektazi

d) Kistik adenomatoid malformasyon

e) Lober amfizem

54.Aşağıdakilerden hangisi artmış hemoliz bulgusu değildir?

a) Azalmış MCV

b) Artmış plazma hemoglobin düzeyi

c) Artmış retikülosit sayısı

d) Polikromatofili

e) İndirekt bilirubin artışı

55.Galaktozemili bebeklerde hangi mikroorganizma ile sepsis daha sık görülür?

a) P. aeruginosa

b) L. monocytogenes

c) E. coli

d) S. aureus

e) C. albicans

56.Aşağıdaki hastalıklardan hangisi B hücre yetmezliğidir?

a) Kronik granülomatöz hastalık

b) DiGeorge Sendromu

c) Sık görülen değişken immün yetmezlik

d) Wiscott-Aldrich Sendromu

e) Lökosit adezyon eksikliği

57.Aşağıdakilerden hangi major kriter tek başına Akut Romatizmal Ateş’in tanısını koydurur?

a) Poliartrit

b) Kardit

c) Syndenham koresi

d) Eritema marginatum

e) Subkutan nodüller

58.Diabetik ketoasidoz tedavisinde ilk uygulama aşağıdakilerden hangisidir?

a) 0.1 U/kg insülin intravenöz verilir.

b) 20 cc/kg 0.9 NaCl intravenöz verilir.

c) 2 cc/kg NaHCO3 intravenöz verilir.

d) 200 cc/cm2 NaCl 24 saat intravenöz infüze edilir.

e) Antibiyotik başlanır.

59.Hangisi yineleyen wheezing nedenidir?

a) Stafilokok pnömonisi

b) Pnömotoraks

c) Yabancı cisim aspirasyonu

d) Koanal atrezi

e) Boğmaca

60.Minimal değişiklik hastalığında renal biyopsi bulguları açısından aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

a) Işık mikroskopu ile incelendiğinde belirgin glomerüler hi-persellülarite vardır.

b) İmmün floresan mikroskopik incelemede mezenşiyumda dens depozitler izlenir.

c) Elektron mikroskobunda epiteliyal hücrelerin ayaksı çıkıntılarında füzyon saptanır.

d) İnterstisiyumda ağır tübüler atrofi ve interstisiyel fibrozis vardır.

e) İmmün floresan mikroskobik incelemede saptanan C3 de-pozisyonu tanı koydurucudur.

61.En sık postsplenektomi komplikasyonu aşağıdakilerden hangisidir?

a) Pankreatit

b) Subfrenik abse

c) Subfrenik hematom

d) Sol alt lob akciğer atelektazisi

e) Vena porta trombozisi

62.Aşağıdakilerden hangisi, kendisi meme kanserine dönüşen bir lezyon olmamasına rağmen artmış meme kanseri riskini gösteren bir “marker” olarak kabul edilir?

a) Duktal karsinoma insitu

b) Lobuler karsinoma insitu

c) Papillomatozis

d) Atipik duktal hiperplazi

e) Atipik lobuler hiperplazi

63.Akut mezenter iskemi nedenlerinden birisi olan nonokluziv mezenter iskemisinin tedavisinde aşağıdakilerden hangisi yer almaz?

a) Metabolik neden bulunmalı ve düzeltilmelidir.

b) İntraarteriyel tolazoline verilebilir.

c) İntraarteriyel papaverin verilebilir.

d) İntravenöz vazopressin verilebilir.

e) Bağırsak iskemisi gelişti ise rezeksiyon yapılmalıdır

64.Aşağıdakilerden hangisinde mide kanseri gelişme riskinde bir artış beklenmez?

a) Kronik atrofik gastrit

b) Gastrik adenomatöz polip

c) Pernisiyöz anemi

d) İntestinal metaplazi

e) Gastrik peptik ülser

65.”Superior Mezenterik Arter Sendromu”nda hangi organda mekanik obstrüksiyon olur?

a) Distal duodenum

b) Mide antrumu

c) Duodenum birinci bölümü (bulbus)

d) Proksimal jejenum

e) Transvers kolon

66.Şok tanısı koymak için aşağıdaki durumlardan hangisi gereklidir?

a) Hipoksi

b) Asidozis

c) Vasküler rezistansta artma

d) Hipotansiyon ve düşük kardiyak debi

e) Organların yetersiz perfüzyonu

67.Gastrointestinal sistemde jeneralize hamartomlarla birlikte alopesi, kutanöz pigmentasyon, el ve ayak tırnaklarında atrofi olan bir hastada en olası tanı hangisidir?

a) Peutz-Jeghers sendromu

b) Von-Hippel Lindau sendromu

c) Nörofibromatozis tip 2

d) Cronkhite-Canada sendromu

e) Gardner sendromu

68.Meme kanserleri içinde en kötü prognoza sahip olanı aşağıdakilerden hangisidir?

a) İnvaziv duktal kanser

b) İnvaziv lobuler kanser

c) Enflamatuvar kanser

d) İnvaziv medüller kanser

e) Paget kanseri

69.Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a) Gardner Sendromu premalign bir hastalıktır.

b) Kolon divertiküllerinin en önemli komplikasyonu kanama ve divertikülittir.

c) Divertikülitin teşhisinde en doğru bilgiye endoskopi ile ulaşılır.

d) Kolon tümörlerinin %55-60′ı rektosigmoid bölgede yerleşir.

e) Kolon kanserlerinde hematojen yayılım sırasıyla karaciğer, akciğer, kemik, böbrek, merkezi sinir sistemine olur.

70.Travmada kortizolün etkileri ile ilgili yanlışı işaretleyiniz.

a) Hiperglisemiye yol açar.

b) Karaciğerde glukoneogenezi arttırır.

c) Lipolizi arttırır.

d) İmmünstimülandır.

e) İskelet kasında proteolizi ve laktat salınımını arttırır.

71.Ülseratif kolitli hastalarda en sık görülen cerrahi endikasyon aşağıdakilerden hangisidir?

a) Kanama

b) Perforasyon

c) Toksik megakolon

d) Kolorektal karsinom gelişimi

e) Tıbbi tedaviye yanıtsızlık

72.Cerrahi tedaviyi takiben en düşük ülser nüksü aşağıdaki operasyonlardan hangisinden sonra görülür?

a) Subtotal gastrektomi

b) Vagotomi+Antrektomi

c) Vagotomi+Piloroplasti

d) Total gastrektomi

e) High selektif vagotomi

73.Mesane değişici epitel karsinomunun etiyolojisinde aşağıdakilerden hangisinin rolü yoktur?

a) Anilin boyaları

b) Yapay tatlandırıcılar

c) Sigara

d) Pelvik radyasyon

e) Siklofosfamid

74.Yaralanmadan iki gün sonra aşağıdaki hücrelerden hangisi yarada en fazla sayıda bulunur?

a) Fibroblast

b) Lenfosit

c) Makrofaj

d) Mast hücresi

e) Nötrofil

75.Aşağıdaki kırıklardan hangisinin diğerlerine göre daha önce cerrahi olarak tedavi edilmesi gerekmektedir?

a) Erişkin deplase femur cisim kırığı

b) Çocuk deplase humerus cisim kırığı

c) Çocuk ön kol çift kemik kırığı

d) Erişkin deplase kollum femoris kırığı

e) Vertebra kompresyonu

76.Aşağıdakilerden hangisi Santral Sinir Sistemi’nin konjenital malformasyonu değildir?

a) Dandy-Walker Sendromu

b) Kraniyofarenjiyoma

c) Nazal ensefalosel

d) Spina bifida

e) Miyelomeningosel

77.30 yaşında bayan hasta KBB kliniğine başvurusunda, iki yıldır ilerleyici tarzda her iki kulağında çınlama ve işitme azalmasından yakınıyor. Muayenesinde dış kulak yolu ve kulak zarları normal bulunuyor. Odyolojik değerlendirmede orta derecede iletim tipi işitme kaybı ve stapes reflekslerinin bilateral alınamadığı tespit ediliyor. En olası tanı nedir?

a) Adhesive otitis media

b) Kemikçik zincir kopukluğu

c) Akustik nörinom

d) Otoskleroz

e) Doğumsal footplate fiksasyonu

78.45 yaşında erkek hasta, tek taraflı işitme azlığı, burun tıkanıklığı ve boyunda kitle ile başvurduğunda akla gelen en olası tanı aşağıdakilerden hangisidir?

a) Nazofarengeal anjiyofibrom

b) İnverted papillom

c) Akustik nörinom

d) Nazofarenks karsinomu

e) Esthesionöroblastoma

79.Daha önceden dispne yakınması olan 55 yaşındaki kadın hastada ani başlayan sol alt ekstremite ağrısı vardır. Sol bacak sağa göre daha soğuk ve soluktur. Bu ekstremitede periferik nabızlar alınamamaktadır. Hastada en olası EKG bulgusu nedir?

a) İnkomplet sağ dal bloğu

b) Supraventriküler taşikardi

c) Geçirilmiş miyokard infarktüsü

d) Atrial fibrilasyon

e) QT uzaması

80.Aşağıdakilerden hangisi ani ağrısız görme kaybına neden olur?

a) Uveit

b) Açık açılı glokom

c) Santral retinal arter tıkanıklığı

d) Üst nazal ven dal tıkanıklığı

e) Diabetik retinopati

81.Altı yaşında bir hasta sık sık akciğer enfeksiyonu geçirmektedir. Radyografisinde hep sol alt zonda pnömonik gölge koyuluğu saptanmaktadır. En olası tanı nedir?

a) Akciğer kanseri

b) Lenfoma

c) Tüberküloz

d) Sekestrasyon

e) Trakeal bronkus

82.Fetal dönemde görülen hidronefrozun en sık nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

a) Posterior üretral valv

b) Vezikoüreteral reflü

c) Üreterovezikal bölge darlığı

d) Üreteropelvik bölge darlığı

e) Neurojen mesane

83.Aşağıdaki yenidoğan hastalıklarının hangisinde safralı kusma beklenen bir semptom değildir?

a) Duodenal atrezi

b) Kolon atrezisi

c) Bağırsak volvulusu

d) İnfantil hipertrofik pilor stenozu

e) Bağırsak malrotasyonu

84.Aşağıdakilerden hangisi masif kan transfüzyonu komplikasyonu değildir?

a) Dilusyonel trombositopeni

b) Hipokalsemi

c) Hipokalemi

d) Hipotermi

e) Metabolik asidoz

85.Travmalı hastada aşağıdakilerden hangi durumda mannitol kullanılmaz?

a) Subdural kanamalı hastanın operasyona alınması

b) Bilinç seviyesinde kısa sürede kötüleşme olması

c) Anizokori olması

d) Hipotansiyon olması

e) Bilgisayarlı tomografide beyin ödemi olması

86.Aşağıdaki nedenlerden hangisi reprodüktif çağdaki kadınlarda sık görülen pelvik kitle nedenlerinden değildir?

a) Fonksiyonel over kistleri

b) Myoma uteri

c) Gebelik

d) Over epiteloid tümörleri

e) Germ hücreli tümör

87.Anovulatuar sikluslarda sıklıkla gözlenen disfonksiyonel uterus kanaması hangi hormonal etkiyle oluşur?

a) Estrojen-progesteron çekilme kanaması

b) Estrojen çekilme veya kırılma kanaması

c) Progesteron çekilme kanaması

d) Progesteron kırılma kanaması

e) Estrojen ve progesteron kırılma kanaması

88.Aşağıdakilerden hangisi bakırlı rahim içi araç kullanımına kontrendikasyon oluşturmaz?

a) Ektopik gebelik anamnezi

b) Geçirilmiş PID

c) Postpartum endometrit

d) Wilson hastalığı

e) Uterin kaviteyi bozan uterus anomalisi

89.Anovulatuvar uterin kanamaya en sık maruz kalan grup hangisidir?

a) Postmenopozal kadınlar

b) Adolesan ve premenopozal kadınlar

c) Perimenopozal kadınlar

d) Myomu olan kadınlar

e) Reprodüktif çağdaki kadınlar

90.32 haftalık bir gebeliği olan ve 1 saat önce masif vaginal kanaması olması nedeni ile hastaneye başvuran bir hastanın muayenesinde; uterus yumuşak, cüzi vaginal kanama, fetal kalp atımları (+), Non Stress Test: Reaktif, TA: 110/70 mmHg, Nabız: 88 atım/dk, hemogram değerleri ise normal sınırlarda bulundu. Ultrasonografide, 32 hafta ile uyumlu fetal biyometrik ölçümler ve plasenta previa totalis saptandı. Bu vakada en uygun yönetim aşağıdakilerden hangisidir?

a) Vajinal muayeneyi takiben acil şartlarda sezaryen yapılmalıdır.

b) Vajinal muayeneyi takiben oksitosin indüksiyonu ile doğurtulmalıdır.

c) En az iki ünite kan hazırlayarak acil şartlarda sezaryen yapılmalıdır.

d) En az iki ünite kan hazırlayıp vital bulgular sık aralıklarla izlenmelidir.

e) Endişe edecek bir durum olmadığı söylenip evine yollanmalıdır.

91.Aşağıdakilerden hangisi gecikmiş akciğer matürasyonu ile birliktedir?

a) Erken membran rüptürü

b) Diabetes mellitus

c) Maternal kardiyovasküler sistem hastalığı

d) İntrauterin gelişme geriliği

e) Kronik hipertansif gebelik

92.Hangisi diabetik anne bebeği için artmış morbidite ve mortalite nedeni değildir?

a) Maternal ketoasidozis

b) Fetal makrozomi

c) Maternal hiperglisemi

d) Maternal hipoglisemi

e) Fetusta diabete bağlı akciğer maturasyonunun geç olması

93.Androjen duyarsızlığı aşağıdakilerden hangisinde 5a redüktaz enzim eksikliğine bağlıdır?

a) Testiküler feminizasyon

b) McCune Albright sendromu

c) Reifeinstein sendromu

d) Klasik olmayan konjenital adrenal hiperplazi

e) Mikst gonadal disgenezi

94.Gebelikte ekzotoksine bağlı en şiddetli hemolitik anemiye yol açan etken aşağıdakilerden hangisidir?

a) Staphylococcus aureus

b) Clostridium perfiringens

c) Corynebacterium diphteria

d) Bacteroides fragilis

e) Streptococcus pneumonia

95.Gebelikte rastlanan en sık otoimmün hastalık hangisidir?

a) Hashimoto tiroiditi

b) ITP

c) SLE

d) Romatoid artrit

e) Sjögren sendromu

96.Endometrium kanserinin prognozunu belirlemede aşağıdakilerden hangisinin önemi yoktur?

a) Klinik evresi

b) Hücre tipi

c) Diferansiasyon derecesi

d) Miyometriyal invazyon

e) Hastanın menopoza girip girmediği

97.Kombine oral kontraseptiflerin neden olduğu venöz tromboz ve tromboembolizmlerin daha çok genetik yatkınlığı olan kadınlarda görüldüğü anlaşılmıştır. Genetik yatkınlığı en fazla hangi hastalık arttırmaktadır?

a) Protein S yetersizliği

b) Protein C yetersizliği

c) AT III yetersizliği

d) Plazminojen yetersizliği

e) Faktör V Leiden mutasyonu

98.Bilateral tubal obstrüksiyonu olan infertil bir kadında aşağıdakilerden hangisi tercih edilebilir?

a) Gonadotropinler ile ovulasyon indüksiyonu

b) Klomifen sitrat ile ovulasyon indüksiyonu

c) İntrauterin inseminasyon

d) IVF-ET

e) Gamet İntrafallop Transfer (GIFT)

99.34 haftalık gebeliği olan bir olgunun yapılan non stres testi nonreaktif olarak değerlendirilmiştir. Bu gebede yaklaşım ne olmalıdır?

a) Acil sezaryen

b) Oksitosin kontraksiyon test

c) Umbilikal arter Doppler çalışması

d) Vibroakustik stimulasyon test

e) Lesitin/Sfingomyelin bakılması

100.İntrauterin gelişme geriliğine en çok eşlik eden obstetrik patoloji hangisidir?

a) Oligohidramnios

b) Respiratuar distres sendromu

c) Rh/rh uygunsuzluğu

d) Diabetes mellitus

e) Pyelitis gravidarum

20. ULUSAL TIP BİLİMLERİ YARIŞMASI CEVAP ANAHTARI

TEMEL BİLİMLER

KLİNİK BİLİMLER

1. C

2. D

3. A

4. B

5. C

6. B

7. E

8. C

9. C

10.E

11.C

12.E

13.D

14.D

15.A

16.D

17.E

18.C

19.C

20.D

21.C

22.C

23.C

24.D

25.A

26.C

27.E

28.A

29.A

30.C

31.B

32.D

33.B

34.E

35.B

36.C

37.B

38.E

39.B

40.C

41.E

42.B

43.B

44.D

45.D

46.E

47.D

48.A

49.A

50.C

51.E

52.D

53.B

54.C

55.E

56.C

57.A

58.E

59.D

60.D

61.B

62.D

63.C

64.B

65.E

66.C

67.C

68.A

69.A

70.A

71.C

72.E

73.B

74.B

75.C

76.C

77.D

78.D

79.A

80.C

81.C

82.B

83.A

84.C

85.C

86.C

87.D

88.D

89.A

90.D

91.A

92.E

93.C

94.C

95.A

96.C

97.E

98.B

99.D

100.B

1. C

2. B

3. D

4. A

5. D

6. C

7. E

8. A

9. E

10.D

11.B

12.D

13.A

14.C

15.D

16.E

17.D

18.C

19.B

20.E

21.B

22.C

23.D

24.E

25.E

26.E

27.E

28.E

29.D

30.D

31.A

32.C

33.D

34.A

35.A

36.A

37.E

38.C

39.C

40.B

41.E

42.C

43.C

44.C

45.C

46.A

47.E

48.A

49.D

50.B

51.C

52.D

53.A

54.A

55.C

56.C

57.C

58.B

59.C

60.C

61.D

62.B

63.D

64.E

65.A

66.E

67.D

68.C

69.C

70.D

71.E

72.D

73.B

74.E

75.D

76.B

77.D

78.D

79.D

80.C

81.D

82.D

83.D

84.E

85.D

86.E

87.B

88.A

89.B

90.D

91.B

92.D

93.C

94.B

95.B

96.E

97.E

98.D

99.D

100.A

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şizofreni

ŞİZOFRENİ

Şizofreni, geçen yüzyıldan beri ruh hekimliğiniğ en çok uğraştıran, fakat bugün bile çeşitli yönleri tam açıklanmamış bir ruhsal bozukluktur.19. yüzyıldan kalma bir etki ile halk arasında korku uyandıran ve “erken bunama” diye bilinen bu hastalık; genç yaşta başlayan, insan arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasında yaşadığı;duyuş,düşünüş ve davranışlarda önemli bozuklukların görüldüğü bir psikozdur.

TARİHÇE

Eski çağ Sanskrit yazılarında ve Hipokrat okuluna bağlı eski Yunan hekimlerinin yazılarında şizofrenik türde ruh hastalığının tanımlandığı bildirilmektedir.Orta Çağ Avrupasında şeytana tutulmuş diye bilinen ruh hastalarının önemli bir bölümükuşkusuz şizofreniklerdir. 17. Yüzyılda Willis’in, 18. Yüzyılda Pinel’in bu hastalığı az çok tanıdıklarına ilişkin belirtiler vardır. 18. Yüzyıl başında İngiltere’de John Haslam ve George Man’ın gençlik çağında başlayan içe kapanma ve düşünce bozukluğu ile belirli olarak tanımladıkları ve bir ad veremedikleri bozukluğun şizofreni olduğu düşünülebilir. (,2)

“Demence precoce” (erken bunama) deyimini ilk olarak Morel 1860’da kullandı.1871’de Hecker “hebefreni”yi ve 1874’de Kahbaum “katatoni”yi tanımladıktan sonra, 1896’da tanınmış Alman ruh hekimi Kraepelin bu iki hastalık tipine paranoid ve basit tipleri de ekleyerek,hepsini “dementia praecox” tanısı altında topladı.Bu deyime göre hastalıkta “erken başlama” ve “bunama” olması olması gerekiyordu.

1911’de yayınladığı “Dementia Praecox veya Şizofreniler Grubu” adlı kitabı ile yeni bir çığır açmış olan İsviçreli Eugen Bleuler, Kraepelin’in sandığı gibi hastalığın erken yaşlarda başlamasının ve bunama ile sonuçlanmasının zorunlu olmadığını gösterdi.Bu hastalıkta kişinin ruhsal hayatındaki yarılmaya (schisme) önem vererek “schizophrenia”, yani zihin bölünmesi,yarılması adını önerdi ve zamanla bu terim tutundu.Artık zamanımızda dementia praecox (erken bunama) deyimi hemen hemen bırakılmıştır.

SIKLIK VE YAYGINLIK

Şizofreni her türlü toplumda en sık görülen ruhsal bozukluklardanır.Sıklık üzerine yapılan birçok araştırma sonuçları binde 0.4-0.7 arasında değişmektedir.15 yaşın üzerinde nüfus için sıklık binde 0.30-1.20 arasında bildirilmiştir.Avrupa’da ve A.B.D.’de ortalama sıklık oranı binde 0.85 olarak kabul edilmektedir.Yaşam boyu hastalanma riski,yani 15-45 yaş arasındaki nüfusta şizofreni olasılığı %1 dolayındadır.

Yaygınlık oranları da ülkeden ülkeye,araştırmadan araştırmaya büyük ayrımlar göstermektedir.A.B.D.’de yapılan son araştırmaya göre yaşam boyu yaygınlık oranı %0.6-1.9 arasında, İrlanda’da ortalama binde 3.3, Finlandiya’da binde 13, İsveç’te binde 17 olarak bildirilmiştir. 3

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Avrupa ve Asya’da sıklık oranı binde 0.85’tir.Bütün dünyada yılda 1.5 - 3 milyon şizofreniğin bulunduğu bildirilmektedir.

Şizofreni her toplumda ve her türlü sosyo-ekonomik ortamda görülmektedir.Sosyo-ekonomik yönden düşüklük ya da düzensizlik gösteren kesimlerde daha sık görüldüğüne ilişkin bulgular vardır.

Kadın-erkek arasında sıklık bakımından önemli fark görülmemektedir.Ancak, kadınlarda başlangıç yaşı daha geç olmakta ve genellikle erkeklere göre tedaviye daha iyi cevap vermektedir. (3, 4, 5, 6)

BAŞLANGIÇ YAŞI

Hastalığın genellikle geçlik çağında başladığı bir gerçektir.Erkek hastaların %16.6’sında, kadın hastaların %47’sinde hastalık belirtileri 25 yaşına dek ortaya çıkmış olmaktadır.Erkeklerde hastalık kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı gibi,hastalığın kötü gidişi ve beyin anormalliklerinin bulunuşu erkekler de daha fazla görülmektedir.

ETİYOLOJİ

Şizofreninin etiyolojisi henüz aydınlanmamıştır.Etiyoloji üzerindeki görüşler “organik” ve “psikososyal” olmak üzere iki ana kümede toplanmışsa da genellikle her iki görüşteki etkenlerin bir rada ele alınması gerektiği kabul edilmektedir.Birçok türde şizofreni vardır.Böyle bir hastalıkta çok değişik oluş nedenlerinin de bulunması doğaldır.

Yapılan kalıtım araştırmalarından çıkan sonuçlar şöyle özetlenebilir:

Öz ana-babası şizofrenik olan ve başka bir aile tarafından yetiştirilmiş kişilerde şizofreni riski öz ana-babası şizofrenik olmayanlara oranla daha yüksektir.

Çocukluklarında evlat edinilmiş olan şizofreniklerin öz ana-babalarında ve birinci derecede akrabalarında şizofreni riski daha yüksektir.

Öz ana-babası şizofrenik değilse, ancak kendisini evlat edinmiş olan ana-babada şizofreni varsa, bu kişilerde şizofreni riski şizofrenik olmayan ailelerde yetişenlere göre daha yüksek değildir.

Şizofreniye kalıtımsal yatkınlık bulunmadığı taktirde çocuğu yetiştiren ailenin şizofreni açısında riski yükseltmediği anlaşılmaktadır.

Aile ortamı çok bozuk değilse şizofreniye yatkınlık olsa bile risk göreceli olarak düşüktür.Fakat hem yatkınlığın hem aile ortamında ağır bozukluğun bulunuşu riski yükseltmektedir.

Şizofrenide kalıtımın önemli rolü gösterilmiş olmakla birlikte, kalıtım-dışı etkenlerin de çok önemli olabileceği anlaşılmıştır.Nitekim, şizofrenik hastaların çoğunun ana-babası şizofrenik değildir.Tek yumurta ikizlerinde bile %40-50 eş hastalanmama oranı vardır.Gene de bir risk faktörü olarak kalıtımın yeri artık kesinleşmiştir.

Psikanalitik kurama göre, normal gelişmede ilk çocukluk dönemlerinde cinsel enerjinin dinamik belirtisi olan libido çocuğun kendi benliğinde ve bedeninde tutulmaktadır.Çocuk büyüdükçe ve çevreyle ilişkileri arttıkça libido çevredeki nesnelere yatırılır ve böylece gerçek nesne ilişkileri gelişir.Fakat her zaman için kişi kendisini de sever.Ancak bu, nesne ilişkilerinin gelişmesine engel değildir. Şizofrenide ise nesne libidosu geri bedene, benliğe çekilir ve böylece kişinin dış dünyayla ilişkileri azalır.Hasta ileri derecede narsistik duruma girer.Bu gerileme durumu çocukluktan başlayarak temel güven duygusunun sağlanamaması, sürekli düş kırıklıkları ve kişiler arası ilişkilerin bozukluğu yüzünden olabilir.Böyle bir zeminde çevre ilişkilerinde küçük büyük incinmeler, bu gerileme eğilimini kamçılar.Buna göre içe kapanım ve başka belirtiler bir çeşit savunma ve uyum biçimidir.

BAŞLANGIÇ

Şizofreni genellikle 15-40 yaş sınırları arasında, çoğunlukla 18-25 yaşlarında her çeşit psikolojik stresle başlayabilir.Kişinin benliğinde darbeler, delikanlılık çağında dürtülerin aşırı şiddet kazanması, cinsel ya da saldırgan dürtülere karşı denetim zayıflığı gibi durumlara psikozun başlamasında önce sık rastlanır.

Enfeksiyonların ve lohusalığın şizofrenide kamçılayıcı etken olup olmadığı kesinlikle belirlenmemiştir.Lohusalık psikozlarının %37’si şizofreni kabul edilirse de doğrudan lohusalığın etkisi henüz aydınlatılmamıştır.

İlk nöbetlerin %50’sinde hiç bir kamçılayıcı etken bulunmayabilir, yani psikoza geçiş yavaş yavaş olabilir.

Tipik bir başlangıç biçimi yoktur.Belirtiler kısa bir zaman içinde gelişebileceği gibi çok sinsi ve yavaş olarak da gelişebilir.Bu yüzden belirtileri farkedilmeyen hasta uzun süre hekime getirilmez.Ruhsal bozukluk çeşitli obsesyonlar,metafizik, dinsel uğraşlar, korkular veya genel yorgunluk, halsizlik gibi şikayetlerle başlayabilir.Bazen de bir depresyon ya da ileri derecede taşkınlık(mani) gibi ortaya çıkabilir.Sık görülen başlama biçimi ilgi azalması, kendi bedeni, kendi düşünceleri ile aşırı uğraşma, zamanın akışına aldırmazlık gibi belirtilerle olur.Bazı akut tiplerde algı bozuklukları, düşüncede dağınıklık ve bulanıklıkla başlama olabilir.

HASTALIK ÖNCESİ KİŞİLİK VE UYUM

Şizofrenik hastalar hastalık öncesinde genellikle içe dönük, sessiz, arkadaşı az, yalnızlığı yeğleyen, garip, ilgileri sınırlı ve güvensiz kişilerdir.

KLİNİK BELİRTİLER VE BULGULAR

1. Genel görünüm ve dışa vuran davranış :

Şizofreni tipik bir genel görünüm tanımlamaz.Hastaların çoğunda belirgin vurdumduymazlık, ilgisizlik, donukluk ve çekingen görünüm vardır.Uzun süre hasta olanlarda bakımsız, dağınık genel görünüm ve temizlenmeme belirtileri olabilir.Çoğu hastada hareket bozuklukları dikkati çeker.

2. Konuşma ve ilişki kurma :

Konuşmada düzensizlik, dağınıklık, hızlanma, yavaşlama, fakirleşme, abuk sabukluk, kalıplaşmış yinlemeler, konuşma yankılaması, çocuksuluk, çok konuşma, hiç konuşmama gibi çok değişik belirtiler olabilir.Hasta sorulara yandan ve uygunsuz yanıtlar verebilir.Ses tonu genellikle tekdüzedir ve duygulanımı belli etmez.

Hastanın ilgi ve dikkatinde azalma ve konuşma bozuklukları nedeniyle ilişki kurmak genellikle çok zordur.Hastanın ayrı bir dünyada olduğunu,onu tam anlayamadığımızı, ilişki kurmakta güçlük çektiğimizi farkederiz.

3. Duygulanım :

Şizofrenide klasik olarak bir duygu azalmasından söz edilir.Olaylara duygulanım tepkisi ya az ya da hiç yoktur.Hastaların soğuk, ilişki kurulması güç olduğu sıklıkla görülür.Ancak, bütün bu belirtiler hastaların duygusuz olduklarını, acı çekmediklerini, sıkıntılarının olmadığını göstermez.Birçok şizofrenikte başlangıç dönemlerinde aşırı bunaltı görülür.Kimi hastalarda paniğe benzer bir sıkıntılı durum vardır.Kimi vakalarda da acayip, yersiz, anlamsız gibi görünen gülmeler, ağlamalar, taşkınlıklar görülür.

4. Bilişsel Yetiler :

Bilinç açık, bellek genellikle yerindedir.Zeka genellikle gerileme göstermez.Ancak ağır yıkım gösteren süregen hastalarda zekada gerileme izlenimi edinilebilir; bellek bozukluğu belirtileri olabilir.Fakat bu bulgular genellikle hastanın ili azlığına ve dikkat dağınıklığına bağlıdır.Gerçek bunama bulgusu yoktur.

Şizofrenide önemli algı bozuklukları olur.Dikkat çabuk dağılır.Çevredekilere algı azalır ve bu nedenle algılama azalmış gibidir.Bazen de algı artması ve keskin algılama olur.Hallüsinasyonlar ve illüzyonlar görülebilir.Örneğin; sesler işitmek, hayaller görmek gibi.Şizofrenide en çok işitme hallüsinasyonları olur.Bunlar genellikle olumsuz sözler, küfürler, yön verici komutlar, yaptığı eylemleri tanımlayıcı seslerdir.Her şizofren hallüsinasyonlarına göre hareket etmez.Fakat seslerle, görüntülerle ilgilenir ve onlara yanıt vererek kendi kendine konuşuyor gibi görünebilir.

5. Düşünce :

Şizofreniklerde düşünceyi oluşturan sözcükler, semboller arasındaki mantıksal zincir kopar ya da bozulur.Düşüncede zaman zaman durmlar, bir düşünceden ilgisi olmayan bir başkasına kaymalar, sapmalar; düşüncelerin çok yoğun olarak zihne üşüşmesi ile oluşan düşünce basıncı ve sıkışması, düşüncenin dağılması, parçalanması olur.Hasta bazen birkaç sözcükten parçalar ya da birkaç kavram bir araya getirerek yeni sözcükler, kavramlar türetir.Ağır vakalarda konuşma karmakarışık, anlamsız gibi görünen bir “sözcük salatası” haline gelebilir.Birbirine karşıt duygu ve düşünceler yan yana durabilir.Düşünce çocuklaşır.Ancak şizofrenik düşünce tümüyle parçalanmış, anlaşılmaz ve saçma değildir.Dikkatli izlenirse ve ilgilenilirse çoğu kez hastanın düşünce ve davranışlarında anlamlı bağlantılar bulunabilir.

Hareket :

Genel davranış ve harekette en sık ve önemli belirti ağır ilgisizlik, eylem, azlığı ve toplumdan çekilmedir.

Şizofrenide hareket bozuklukları çok çeşitlidir.Ağır bir durgunluk ve ilgisizlikten aşırı kamçılanma ve taşkınlık durumuna kadar değişik derecelerde niteliksel hareket bozukulukları da görülebilir.Garip yüz, göz hareketleri, kalıplaşmış, yineleyici el, kol, beden hareketleri, ikide bir pencereye, kapıya gidip gelme, tike benzer hareketler olabilir.Bazen çılgınca taşkınlık ve saldırganlık görülebilir.Bazen de belli bir durumda donmuş gibi kalabilir.Donakalım durumunda bir hasta birden atak ve taşkın davranışlar gösterebilir.Kimi hastalar dış görünüşlerine bakmazlar, dağınık ve pis olabilirler.

7. Fizik ve fizyolojik belirtiler:

Başka bir hastalık yoksa fizik muayene bulguları normaldir.Bazı hastalarda aşırı yeme, kilo alma, bazılarında yememe, zayıflama olabilir.Şizofreniklerde uyku ve uyku-uyanıklık düzeni çok bozulabilir.Aşırı uyuma, ağır uykusuzluk, gündüz uyuyup gece uyumama gibi durumlar bazen alışkanlık derecesinde olabilir.Hasta ilaç tedavisinde ise, ilaçların yan etkilerine bağlı olarak şişmanlama, hareketlerde yavaşlık, uykululuk gibi belirtiler sık görülür.

Özetle şizofrenide sık görülen belirtiler şunlardır:

Konuşmada düzensizlik, aşırı konuşmadan hiç konuşmamaya varan değişiklikler

Duygulanımda uygunsuzluk, taşkınlıklar, çocuksuluk

Bilinç açık iken hallüsinasyon ve illüzyonlar

Düşüncede kopukluklar, kaymalar, mantıksal zincirin bozulması, düşünce dağılması, anlaşılması güç bağlantılar, çağrışımlar

Düşünce içeriğinde acayip, gerçeklikten çok uzak, tutarsız sanrılar

Düşünce okunması, sokulması, yankılanması, yayınlanması

Düşüncelerin ve davranışların dışardan gizli bir yolla etlikenmesi

Hareketlerde acayip yinelemeler, donakalım durgunluğu ya da taşkınlığı

Aşırı içe kapanma, toplumdan çekilme

İlgi ve dikkat azalması

Duygulanımda azalma, vurdumduymazlık

Konuşmada, düşüncede fakirleşme

İstek ve irade azalması

Kendine bakma ve sorumluluk almada azalma

Hareket ve eylemde azalma, yavaşlama

GİDİŞ VE SONLANIŞ

Şizofreni sinsi ve yavaş başlayıp yıllarca böyle sürüp giderken aktif hastalık nöbetleri ortaya çıkabilir.Bu nöbetler kendiliğinden ya da tedaviyle yatışır.Kimilerinde delikanlılık veya gençlik çağında oldukça kısa sürede ortaya çıkar ve bu haftalarca, aylarca sürebilir.Bu epizod düzeldikten sonra uzun süre iyi uyum dönemi olabilir ya da durum giderek negatif belirtilerin baskın olduğu kronik şizofreniye dönüşebilir.Kimilerinde aktif belirtiler yıllarca sürebilir.Kimilerinde de iyileşmeler, yinelemeler ile hastalık yıllarca sürebilir.Kimi hastalar ise az çok, hatta tamamiyle iyileşebilirler.Hastaneye yatarak tedavi görmüş hastaların, sürekli ilaç kullanmış olsalar bile, yaklaşık %35-40’ı ilk yıl içinde ikinci kez nöbet geçirirler.Nöbet sayısı arttıkça kronikleşme olasılığı da artar. (7, 8, 9, 10)

Hastalığın gidişi ve sonlanışını önceden kestirmek hemen hemen olanaksızdır.Yıllarca ağır şizofrenik bozukluk gösterenler arasında normale yakın sosyal ve iş uyumu yapablecek denli iyileşenler az değildir.İzleme çalışmaları şizofreniklerin en az %30-40’ının orta ve iyi derecede düzeldiklerini, aile, iş ve sosyal uyum yapabildiklerini göstermektedir. (11, 12, 13)

ŞİZOFRENİ TEDAVİSİ

Nedenleri, yapısı, tanı ölçütleri, sınıflandırılması tam olarak aydınlatılmamış olan bu hastalığın tedavisi üzerinde görüşler oldukça değişiktir ve çoğu kez bu değişiklikler hekimin ya da sağlık kurumunun genel yönelimine bağlıdır.

Günümüzde genellikle kabul edilen temel ilkeler şöyle özetlenebilir:

Şizofreninin kolay ve tek biçim bir tedavisi yoktur.Çok yanlı bir yaklaşımın ve her şizofrenik hastanın ayrı özellikler taşıyabileceğinin bilinmesi zorunludur.

Hastaya ve aileye ciddi bir ruhsal bunalımın söz konusu olduğu açıklanmalıdır.Akut ve yeni başlamış olgularda hastanın ve ailenin eğitime ve işe dönme, evlenme vb. gibi beklentilerini ertelemeleri ya da bırakmaları için öneriler, açıklamalar yapılır.

Akut vakaların hastaneye yatırılarak incelenmesi ve tedavi görmesi doğru olabilir.Ancak ayaktan izlenerek iyi sonuçlar alınabilen akut vakaların olabileceği de göz önünde tutulmalıdır.

Akut dönem yatıştıktan sonra şizofreniğin tedavisine son verilmemelidir.İlaçlar, ruhsal tedavi ve rehabilitasyon yöntemleri ile hastanın yıllarca izlenmesi gerekir.

Şizofreni tedavisinde hekimin sabırlı, sebatlı ve umutlu olması gerekir.

Hastaların bütün başka hastalıklarda olduğu gibi hekim hekim dolaştırılmasında büyük sakıncalar bulunmaktadır.Hastanın güvenebileceği, saygı ve bağlılık duyduğu bir hekimin değiştirilmesi çok yıkıcı olabilir.Süreklilik ve güven sağlayıcı bir ortam olmaksızın şizofreni tedavisi olamaz.

Kronikleşmiş, iyileşmeyen şizofreniklerin “depo hastanelere” yığılması çok sakıncalıdır.Bu hastalar için daha çok kendi toplumsal, ailesel çevresine yakın bir ortamda, insanlıktan toplumdan uzaklaştırılmamış, işe, çalışmaya, saygınca yaşamaya yönelik bakım yurtları vb. düşünülmelidir.

Şizofrenik kişi kendi benliğine ve çevresine güvenini ağır derecede yitirmiştir.Ona göre insan ilişkileri düş kırıklıkları, aldatılmalar, oyuna getirilmeler gibi kaygılarla doludur.Bu nedenle insan ilişkilerinden korkar ve kaçar, kendine özgü dünyasına kapanır.Ama bir yandan da insan ilişkilerine gereksinimi vardır.Bu “gereksinim-korku ikilemi” içinde hasta, kişiler arası ilişkilerini düzenleyemez, geliştiremez.İlişki kurmak istedikçe korkuları artar; korkuları arttıkça ilişki kurmak güçleşir.Bu durumda güven sağlayıcı, sürekli bir ilişki gerekmektedir.Hastaya karşı dürüst, açık sözlü, ilgili, onu anlamaya çalışan, kısa sürede sonuç alınamayınca hastayı bırakmayan, reddetmeyen, sebatlı bir terapist başarılı olabilir.Böyle bir terapist, şizofreniğin dünyasının da bir anlamı olabileceğine inanır, onun kişiliğine saygı duyar.

Şizofrenide hastanın bireysel durumuna göre ayarlanmış destekleyici, rehberlik yapıcı ve açıklayıcı ve her şeyden çok uzun süreli ilişkinin oluşmasını sağlayan bir psikoterapi süreci düşünülmelidir.

Tedaviyi reddeden hasta :

Şizofreniklerin bir bölümü hastalığı kabul etmezler ve hekime, hastaneye gitmeye karşı büyük direnç gösterirler.Tedaviyi kabul etmeyen kronik şizofrenik hasta bütün bir aileyi perişan edebilir.Bu nedenle hekimin aileyi de ele alması, onlarla görüşmesi, onlara destek olması, gerekli açıklama ve uyarıları yapması, aileyi dinlemesi zorunludur.

TÜRKİYE’DE RUH HEKİMLİĞİNİN YASAL KONULARI

Kamu Düzenini Bozma ve Suç İşleme Olasılığı :

Ruh hastalarının suç işleme olasılığının, “normal” bilinen toplum kesiminkinden daha yüksek olduğu kanıtlanmamıştır.Ancak ruh hastalarında suçluluk oranı yüksek olmasa bile, ruhsal bozukluk sırasında suç işlenmesi özellik taşır.Hastanın işlediği suçun yasal ve insancıl yönlerden iyi değerlendirilmesi ve hastayı başka tür suçlulardan ayırt etmek gerekir.Yasaya göre ağır bir ruhsal bozukluk geçirmekte iken ya da ağır bir ruhsal bozukluk nedeniyle suç işleyen kişi ceza yerine tedavi görmelidir.Birçok Batı ülkesinde, bir ruh hastası, hekim raporu ve mahkeme kararı ile bir süre zorunlu olarak hastaneye yatırılabilmektedir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, ruh hastaları arasındaki suç işleme oranının “normal” olarak bilinen kişiler arasındaki suç işleme oranından belirgin derecede yüksek olduğu gösterilememiştir.Özellikle cinayete ve suça neden olan özgül bir ruhsal bozukluk yoktur.Ancak şizofreni, paranoid psikoz, mani nöbeti, epileptik psikoz, geri zekalılık ve bunama gibi ruhsal bozukluklarda seyrek de olsa ağır ya da hafif suç eylemleri görülebilir.

Yasal açıdan akıl hastalığı nedeniyle bir kişinin işlediği suçtan sorumlu olup olmadığının değerlendirilmesi önem taşır.Yasa, bu değerlendirmeyi psikiyatriye ve adli tıbba bırakmıştır.Suçu işleyen kişinin, suç işlediği sırda ağır bir psikoz içinde olduğu, yani bilişsel yetilerinin, duygusal tepkileri ve hareketlerinin ileri derecede bozulmuş olduğu saptanırsa, yasal açıdan bu kişi işlediği suçtan sorumlu olmayacak ve tam iyleşme olduğunu bildiren bir rapor düzenleninceye kadar hastaneden çıkmayacaktır.

Türk Ceza Kanunu’nun bu konu ile ilgili maddeleri Madde 46, 47 ve 48’dir. T.C.K.’nın 46. Maddesinde sözü edilen kişinin “Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekatının serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl hastalığı” durumunda davranış bilinçli denetimin etkisinden çıkmış; kişinin istençli ve mantıksal “harekatı” kalmamış; eylemleri denetimsiz dürtüsel nitelik kazanmıştır.Böyle bir bozulma, bunamalarda, ağır şizofrenik ve paranoid bozukluklarda, manik taşkınlık nöbetinde, epileptik psikozlarda, ağır geri zekalılıkta ve toksik maddelerin etkisi altında ortaya çıkabilir.Böyle bir hastada T.C.K.’nın 46. Maddesine göre kadar verilir.

Yasanın bu maddesi hastanın işlediği suçun anlam ve sonuçlarını kavrama ve yargılama yetisini yitirmiş olduğunu kabul etmekte ve hastaya ceza sorumluluğu tanımamaktadır.

Böyle bir hasta T.C.K.’nun 12. maddesi uyarınca iyileşinceye dek idam edilemez.

47. madde ise kişinin bilinç ve davrnışlarını tam olarak değil, önemli ölçüde bozan ruhsal bozukluk durumları ile ilgilidir.Bunlarda ceza sorumluluğu vardır, fakat cezalar yasanın tanımladığı biçimde hafifletilmiştir.

T.C.K.’nun 48. Maddesi geçici ruhsal bozukluklarla ilgilidir.Örneğin, manik epizod, epileptik psikoz nöbeti gibi.Bu durumlarda yapılan değerlendirmeye göre, 46. veya 47. Madde hükümleri uygulanır.

Medeni Yasa ile İlgili Sorunlar :

Bir kimse bilişsel yetileri ileri derecede bozulursa kendi kendini yönetecek ve çevreye uyum sağlayacak durumda olamaz.Böyle bir kimse hekimin raporu ve mahkeme kararı ile “hacir” altına alınır, yani medeni hakları kısıtlanır ve bu hakları hasta adına kullanacak (imza atma, vekaletname verme gibi) bir vasi mahkemece tayin edilir.Medeni Kanun’un adli psikiyatriyi ilgilendiren maddeleri 10., 11., 12., 13. ve 14. Maddeleridir.

Medeni Yasa’nın 89. Maddesi “akıl hastalarının” evlenemeyeceğini belirler.İleri derecede kronikleşmiş, uyumu bozulmuş ruh hastalarında aileye hastanın evlendirilmemesi için tavsiyeler yapılmalıdır.Bir rapor gerektiğinde, kuşkusuz, hekim hastaya evlenebilir raporu veremez.

En az üç yıldan beri süregelen tedavi ile düzelme göstermemiş ve iyilişmeyeceği kesinlikle anlaşılmış bir ruh hastalığı saptandığında, böyle bir durum boşanma nedeni olabilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kalıtsal Hastalıklar

KALITSAL HASTALIKLAR

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri.

Gen Değişimleri

Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan’ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur.

Bu hastalıklar ;

1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği.

2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği.

Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci.

Kromozom Değişimleri

Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir.

İnsan Kromozomları

Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46′dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY)

Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 ‘den 22′ye kadar numaralanmışlardır.

Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir.

Hücre Bölünmesi

Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra “mayoz” denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23′ü anneden, 23′ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre “zigot” adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar.

TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK

AKDENİZ ANEMİSİ

Eski yunancada “Thalas” kelimesi deniz, “Emia” kelimesi anemi anlamına, “Thalasemia” ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu

vurgulanmaktadır. (Harita 1)

Harita 1

Talasemi, Türkiyede’de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2).

Harita 2

Yalnızca Antalya’ da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir.

TALASEMİNİN FORMLARI:

1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir.

2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur.

3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar.

Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler;

1. Toplum eğitimi,

2. Taşıyıcıların taranması,

3. Genetik danışma,

4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir.

İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir.

KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ

GENOME PROJESİ

(EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM)

Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar.

1.KROMOZOM

Alzheimer, ağır işitme

2.KROMOZOM

Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler

3.KROMOZOM

Akciğer kanseri

4.KROMOZOM

Çeşitli kalıtımsal hastalıklar

5.KROMOZOM

Akne, saç dökülmesi

6.KROMOZOM

Diyabet, epilepsi

7.KROMOZOM

Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık

8.KROMOZOM

Erken yaşlanma

9.KROMOZOM

Deri kanseri

10.KROMOZOM

Bilinmiyor

11.KROMOZOM

Diyabet

12.KROMOZOM

Metabolizma hastalıkları

13.KROMOZOM

Göğüs kanseri, retina kanseri

14.KROMOZOM

Alzheimer

15.KROMOZOM

Doğuştan beyin özrü

16.KROMOZOM

Crohn hastalığı

17.KROMOZOM

Göğüs kanseri

18.KROMOZOM

Pankreas kanseri

19.KROMOZOM

Bilinmiyor

20.KROMOZOM

Bilinmiyor

21.KROMOZOM

Down sendromu, Alzheimer,

Parkinson, lösemi, depresyonlar

22.KROMOZOM

Yeni keşfedildi, kemik iliğinin

olumuşumu düzenliyor

23.KROMOZOM (Y)

Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel

organların gelişimini düzenliyor

23.KROMOZOM (X)

İki adet X kromozomu taşıyan

bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

Erkek genleri daha riskli

Genome Projesi’nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı.

Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar.

İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor.

Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor:

-Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar.

-Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar.

-Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var

İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler.

İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi.

Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı.

Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi.

DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi.

Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA’ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA’ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor.

İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor.

Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy