‘doğa’ Arama Sonuçları

Biyoloji

BİYOLOJİ

Canlı ve Enerji İlişkisi:Besinler ikiye ayrılır.Bunlar organik ve inorganik besinlerdir.

1-Karbonhidratlar:Karbonhidratların yapısında adında olduğu gibi karbon,hidrojen ve oksijen vardır.Karbonhidratlar fazlası kilo yapan besinlerdir.Yani daha çok Şekerli besin ve tahıllarda bulunur.Kilo almak istemeyenlerin karbonhidratları düzenli alması gerekir.Yani karbonhidrat çok alınırsa şişmanlığa,az alınırsa da karaciğerde rahatsızlıklara neden oluyor.(Anneme sordum.)

2-Proteinler:

ARAŞTIRMA:

Proteinsiz bir yaşam mümkün değildir. Çünkü proteinler hem vücudun temel yapıtaşlarıdır hem de insan yaşamında son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonların yapılarını oluştururlar. Enzim ve hormonlar vücutta belirli görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlaşmış karmaşık protein molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun sağlanmasından temel hayat fonksiyonlarının sürmesine kadar bir çok önemli görevi yürütürler. 

Bu bölümde proteinlerin olağanüstü yapılarını ve proteinlerden oluşan bu mekanizmaların vücut içinde gerçekleştirdikleri inanılması zor işlemleri inceleyeceğiz. Her an içimizde bu işlemlerin milyarlarcasının gerçekleştiği düşünülürse, insan vücudunun hayal gücü sınırlarının ötesinde kompleks bir sistem olduğu daha iyi anlaşılır. 

Proteinlerin yapısında 20 farklı cins aminoasit yer alır. Aslında doğadaki bu yirmi çeşit amino asitin farklı sayılarda ve dizilişlerde sıralanmasından sonsuz çeşitlilikte farklı protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir zincire benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalarıdır. Canlı varlıklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri amino asit sayısı 100 ile 3000 arasında değişir. Bir proteini meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden birinin rasgele çıkarılması, eklenmesi ya da sırasının değiştirilmesi genelde proteinin tamamen işe yaramaz, hatta zararlı hale gelmesine neden olur. 

İnsan kanında bulunan hemeglobin proteinin üç boyutlu yapısı. Hemoglobin hayati önemi olan oksijenin kan yoluyla hücrelere taşınmasını sağlar.

Amino asitlerin yer ve sayılarının yanı sıra, bu amino asitlerin oluşturduğu proteinin üç boyutlu geometrisi de çok önemlidir. Amino asitler doğru sayı ve dizilimde bir araya gelmekle kalmaz, belli noktalarda bükülerek, proteinin görevini yerine getirebilmesi için sahip olması gereken üç boyutlu biçimini de belirlerler. Bunu sağlamak için bükülme noktalarındaki amino asitler, belli bir açıda bükülmeye imkan verecek şekilde, diğerlerinden daha zayıf bağlarla birbirlerine bağlanırlar. Eğer böyle olmasa, tüm amino asitler birbirlerine eşit kuvvetlerle bağlansalardı, dümdüz, vasıfsız ve işe yaramaz bir protein zinciri oluşacaktı. 

Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir özelliktir. Özellikle enzimler, ancak sahip oldukları üç boyutlu yapı sayesinde bir takım reaksiyonları yönetir, denetler ya da hızlandırabilirler. Kısacası, doğru sayı ve dizilim sağlansa bile, gereken geometrinin sağlanamaması bir proteini işlevsiz hale getirecektir. Bunun sağlanması içinse amino asitlerin arasındaki çekim kuvvetleri bile akıl almaz bir kontrol ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta, en ufak bir ayrıntı bile şansa bırakılmamaktadır.

Görüldüğü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi bile, sayısız işlem ve denetimler sonucunda gerçekleşebilmektedir. Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuar şartlarında bile yapay olarak sentezlemek mümkün değildir. 

Oksihemoglobin adli proteinin yapısı

SU:

Su vücudumuz için en önemli şeylerden bir tanesidir.Su olmasa biz yaşayamayız.Çünkü vücudumuzdaki hücrelerin yapısının büyük bir bölümü sudan oluşur.Örneğin ölüm orucundaki insanları düşünelim,bildiğim kadarıyla bu insanlar yemek yemiyor ama su içiyorlar.Çünkü eğer içmezlerse oruçları 1 hafta bile sürmez yani ölürler.Yani susuz kalmış bir insanın ölmüş bir insandan farkı çok azdır.Bir ansiklopedi su hakkında şu açıklamayı kullanıyor.”Su yeryüzünün en bol bulunan maddelerinden birisidir ve yaşamın temelidir.Eğer su olmasaydı yaşam olmazdı.Denizler ve okyanuslar yeryüzünün yaklaşık 7/10 sini kaplar.Ayrıca yiyeceklerin özellikle de sebze ve meyvelerin büyük bir bölümü de sudur.Ayrıca doğada arı yani saf su çok ender bulunur”demektedir.

ARAŞTIRMA:

Sıcak Bir Günde Sudan Çıktığımızda Neden Üşürüz?

Sıcak bir günde sudan (yani bir havuzdan veya denizden hatta duştan!) çıktığımızda üşür hemen bir havluya sarılırız veya yeniden suya gireriz. Peki hava sıcak olduğu halde (mesela 30-350) üşümememiz gerekmez mi?

Hayır gerekmez!… Sudan çıktıktan sonra üşümemizin nedeni vücudumuzdaki su damlacıklarının buharlaşmasıdır. Suyun buharlaşması endotermik bir reaksiyondur. Yani su damlaları buharlaşırken dışarıdan ısı alırlar. Vücudumuz havadan daha iyi ısı ileticisi olduğu için de bu damlacıklar havayı değil de bizim vücudumuzun ısısını kullanırlar buharlaşabilmek için. Böylece derimiz dolayısı ile vücudumuz ısısını kaybeder ve biz de üşürüz.

Suyun içinde üşümememizin sebebi ise haliyle suyun içine girerek buharlaşmayı önlemiş olmamızdır. Sudan çıktıktan sonra gayri ihtiyari havluya sarılmamız ve kurulanmamızın sebebi de su damlacıklarını üzerimizden atıp üstümüzde buharlaşmasını önlemektir…

ARAŞTIRMA:

Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da “hipotalamus”. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.

Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.

Gözle görülen ve görülmeyen omak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması sağlanmış olur.

Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terler, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi, göstermez, hallerinden memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba?

Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır.

Terleme ve dolaşm sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler.

ARAŞTIRMA:DNA

DNA’NIN GİZLİ DÜNYASI 

Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımında ve yönetiminde insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe ise DNA’da saklıdır. Burada vurgulanması gereken önemli nokta, DNA’nın daha ilk insandan itibaren şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varola geldiğidir.

DNA, hücrenin ortasında yer alan çekirdekte titizlikle korunmaktadır. İnsanda (sayıları 100 trilyona varan) hücrelerin ortalama çapının 10 mikron (mikron=milimetrenin binde biri) olduğu hatırlanacak olursa, ne kadar küçük bir alandan söz edildiği daha iyi anlaşılır. Öyle ki yalnızca bu molekülü incelemek ve halen pek azı gün ışığına çıkmış sırlarını araştırmak için özel bir bilim dalı bile kurulmuştur: “Genetik”… 21. yüzyılın bilimi olarak kabul edilen Genetik, elindeki her türlü teknolojik olanaklara rağmen DNA’nın esrarını çözme konusunda henüz emekleme safhasındadır. 

  Hücrenin ortasında bulunan hücre çekirdeğinin şeması

Çekirdekteki Hayat

İnsan vücudu bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir plan ve projesi, bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki  DNA’da mevcuttur. 

İnsanın anne karnındaki ve doğumundan sonraki gelişmelerin hepsi önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde düzenlenir.

Daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresi halinde iken, ilerde sahip olacağımız bütün özellikler bir kader tarafından belirlenmiş ve “bir düzen içinde” DNA’larımıza yerleştirilmiştir. Otuz yaşına geldiğimizde sahip olacağımız boy, renk, kan grubu, yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz otuz yıl dokuz ay öncesinden, yani döllendiğimiz andan itibaren başlangıç hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır. 

DNA’daki bu bilgiler sadece az önce değindiğimiz fiziksel özellikleri belirlemez. Aynı zamanda hücre ve vücuttaki binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin, insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile DNA’daki bilgilere bağlıdır. 

İnsan Hücresindeki Dev Ansiklopedi

DNA’da kayıtlı bulunan bu bilgi pek hafife alınacak gibi değildir. Öyle ki, inanması güç fakat insanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası… Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir. Yapılan tespitlere göre ise, bu dev ansiklopedi yaklaşık 5 milyar farklı bilgiye sahiptir. 

Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; “bilgiye sahiptir”…Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; “bilgiye sahiptir”…

İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren bu iki kelime üzerinde düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin içinde milyarlarca bilgi olduğunu söylemek kolaydır. Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein, yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde, değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret verici bir mucizedir. 

İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak için bilgisayarları kullanıyorlar. Bilgisayar teknolojisi ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını çeken en ileri teknoloji olarak kabul ediliyor. Bundan 20 yıl önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği bilgiyi, bugün küçük mikroçipler saklayabilmekte… İnsan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesine uzaktan yakından ulaşabilmiş değil. Böyle muazzam bir kapasiteye sahip olan DNA’nın küçüklüğünü yansıtması açısından şu karşılaştırma yeterlidir sanırız: 

“Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA’ya yüklense toplam DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı.” (Denton Michael, “A Theory in Crisis”, s. 334)

Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde olan, basit atomların yan yana dizilmesiyle oluşmuş bir zincir, acaba böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl sahip olabilir? Bu soruya şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki 100 trilyon hücreden her biri bir milyon sayfayı ezbere biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu bir insan olarak hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz? 

Hücrenin Aklı 

Bu durumda şunu kabul etmelisiniz ki midenizdeki ya da kulağınızdaki herhangi bir hücre sizden kat kat daha bilgili, bu bilgiyi en doğru ve en kusursuz şekilde değerlendirdiği için de sizden çok daha akıllıdır. 

Peki bu aklın kaynağı nedir? Nasıl olur da vücudunuzdaki 100 trilyon hücrenin her biri ayrı ayrı böylesine inanılmaz bir akla sahip olabilir? Bunlar sonuçta birer atom yığınıdır ve bilinç sahibi değildirler. Tüm elementlerin atomlarını alın, farklı biçimlerde ve sayılarda birbirlerine bağlayın, farklı moleküller oluşturun, yine de akıl elde edemezsiniz. Bu moleküllerin büyük, küçük, basit ya da karmaşık olması da bir şey değiştirmez. Sonuçta, bilinçli olarak bir işi organize edip başaracak bir zihin asla elde edemezsiniz. 

O zaman nasıl oluyor da, yine aynı şekilde, belli sayıdaki akılsız ve bilinçsiz atomun belli şekillerde dizilmesinden meydana gelmiş DNA ve onunla uyumlu olarak çalışan enzimler bilinçli birçok işler yapıp, hücredeki sayısız karmaşık ve farklı işlemleri kusursuz ve mükemmel olarak organize ediyorlar? Bunun cevabı çok basittir; akıl, bu moleküllerde ya da bunları içinde barındıran hücrede değil, bu molekülleri bu işleri yapacak şekilde programlanmış olarak var edenin kendisindedir. 

Kısaca akıl eserde değil, o eseri yaratanda bulunur. En gelişmiş bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına dek dizayn eden, tasarlayan, onu çalıştıracak programları yazıp ona yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın ürünüdür. Aynı şekilde, hücre de, içindeki DNA ve RNA’lar da, bu hücrelerden meydana gelen insan da, kendilerini ve yaptıkları işleri yaratanın eserinden başka bir şey değildirler. Eser ne kadar mükemmel, kusursuz ve etkileyici olursa olsun, akıl her zaman o eserin sahibindedir. 

Bir gün bir bilgisayar laboratuarında, masanın üstünde çok gelişmiş bir disket bulsanız, ve onu bir bilgisayar yardımıyla okuyup içinde, sizin şahsınıza özel milyarlarca bilgi olduğunu görseniz, aklınıza gelecek ilk soru, bu bilgilerin kim tarafından ve ne amaçla yazıldığı olurdu. 

Peki aynı soruyu neden hücre için sormuyoruz? Disket içindeki bilgiler birileri tarafından oraya yazılmış ise, bundan çok daha üstün ve ileri bir teknolojiye sahip olan DNA, kim ve zeka tarafından en mükemmel şekilde tasarlanıp, yaratılıp, kendisi de ayrı bir mucize olan minicik hücrenin içine özenle yerleştirilmiştir? Hem de binlerce yıl öncesinden günümüze kadar hiçbir özelliğini kaybetmeden. (disketi yapan ve içine bilgileri yazan insanın beyninin de bu hücrelerden oluştuğunu unutmayalım). Bu satırları okumanız, görmeniz, nefes almanız, düşünmeniz, kısaca var olmanız ve varlığınızı sürdürmeniz için her an görev başında olan bu hücrelerin kim tarafından ve niçin yapıldığını sormaktan daha önemli ne olabilir sizin için? 

Hayatta en çok merak etmeniz gereken, bu sorunun cevabı değil midir sizce? 

Bir Örnek Daha 

Ünlü bir yöntemdir: Bir uçak kazası sonucunda ıssız bir araziye düşüp mahsur kalan yolcular, kendilerini havadan arayan kurtarma ekiplerine yerlerini belli etmek için büyük bir “X” çizerler. Ellerindeki eşyaları ya da topladıkları cisimleri kullanarak düzgün ve büyük bir çarpı oluştururlar. Böylece havadan keşfe çıkan ekip, bu “akıl ürünü” işareti görür ve orada akıl sahibi varlıkların, yani insanların bulunduğunu anlar. 

DNA Ansiklopedisinin Dili

Toplumların hayatı bilgi akışı ve haberleşme üzerine kuruludur. Fertler ve nesiller arasındaki bilgi akışında en önemli araç ise dildir. Dil belirli şifreler yani harfler ile temsil edilir. Türkçe 29 harften, ya da bir diğer deyişle 29 şifreden oluşan bir dildir. Bu şifreler kelimeleri, kelimeler de cümleleri oluşturur. Bilgi akışı ve depolanması bu şifreler sayesinde gerçekleşir. 

Hücredeki lisan da işte buna benzer. İnsanın bütün fiziksel özellikleri bu dil vasıtasıyla kodlanarak hücre çekirdeğine depolanmıştır ve yine bu dil sayesinde hücre tarafından kullanılabilir. Bu dil, DNA adlı yönetici molekülün dilidir. Dört harfli bu DNA dili A, T, G ve C harflerinden oluşur. Her harf, “nükleotid” adı verilen dört özel bazdan birini temsil eder. 

Bu bazların milyonlarcası, anlamlı bir sıralama ile üs tüste dizilerek DNA molekülünü oluştururlar. 

İşte çekirdekteki bilgi bankasında bilgiler bu şekilde depolanmıştır. Biz bu bilgi deposundaki şifreleme sistemini anlatırken, kolaylık için, DNA’yı oluşturan nükleik asit molekülleri için yine harf benzetmesini kullanmaya devam edeceğiz. Bu harfler ikişerli olarak karşılıklı eşleşir ve birer basamak oluştururlar. Bu basamaklar ise üst üste eklenerek genleri meydana getirirler. DNA molekülünün bir bölümü olan her bir gen insan vücudundaki belli bir özelliği kontrol eder. Boyun uzunluğu, gözün rengi, burnun, kulağın, kafatasının malzemesi, şekli gibi sayısız özellik ilgili genlerin emriyle meydana gelir. Bu genlerin her birini bir kitabın sayfalarına benzetebiliriz. Sayfaların üzerinde ise A- T- G- C harflerinden oluşmuş yazılar vardır. 

İnsan hücresindeki DNA’larda 200.000 civarında gen bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Bu genler insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini denetler.

Adenin, timin, sitozin ve guanin bazlarının DNA içerisindeki dizilimi;bazlar karşılıklı olarak hidrojen bağlarıyla bağlıdır. Birbirlerine bağlanan bu bazların sıralamaları hayatın dilini oluşturur. 

 DNA sarmalını oluşturan atomların dizilişi.Bu sarmalın çapı 1mm’nin milyonda biridir. 

Bu 200.000 genin içerdiği bilgi DNA’daki toplam bilginin yalnızca % 3’ünü teşkil eder. Geriye kalan % 97’lik bölüm ise günümüzde hala esrarını korumaya devam etmektedir. Son yıllardaki araştırmalar bu % 97’lik karanlık bölümde vücuttaki çok karmaşık faaliyetlerin yönetimini sağlayan mekanizmalar hakkında ve hücrenin varlığını sürdürmesiyle ilgili hayati bilgiler bulunduğunu göstermiştir. Ancak daha kastedilecek çok yol vardır. 

Genler kromozomların içinde bulunur. Her insan hücresinin (üreme hücreleri hariç) çekirdeğinde ise 46 kromozom vardır.

Her bir kromozomu, gen sayfalarından meydana gelmiş bir cilde benzetirsek, hücrede insanın tüm özelliklerini içeren 46 ciltlik bir “hücre ansiklopedisi” vardır diyebiliriz. Daha önceki ansiklopedi örneğini hatırlarsak, bu hücre ansiklopedisi tam 920 ciltlik “Encyclopedia Britannica”nın içerdiği bilgiye eşdeğerdir. 

Her insanın DNA’sındaki harflerin dizilimi farklı farklıdır. Şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insanın tümünün birbirinden farklı olmalarının altında yatan neden de budur. Organların ve uzuvların temel yapı ve işlevleri her insanda aynıdır. Ancak herkes o kadar ince farklılıklarla o kadar ayrıntılı ve özel yaratılır ki bütün insanlar tek bir hücreni1n bölünmesiyle meydana geldikleri, ve aynı temel yapıya sahip oldukları halde,  milyarlarca değişik insan ortaya çıkmıştır.

 DNA’nın kromozom içinde depolanma şekli. Her kromozomda tek bir DNA molekülü bulunur. Tek hücrede bulunan DNA molekülünün toplam uzunluğu 1 metreyi bulur. Kromozomun toplam kalınlığı ise 1 nanometre, yani metrenin milyarda biri kadardır.

Vücudumuzda bulunan bütün organlar genlerin tarif ettiği bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Birkaç örnek verirsek; bilim adamlarının çıkardıkları bir gen atlasına göre vücudumuzda, deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer 2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri 22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir. 

DNA’daki harflerin diziliş sırası insanın yapısının en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra, vücuttaki 206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağı, 2 milyon optik sinir ağı, 100 milyar sinir hücresi, 130 milyar metre uzunluğundaki damarlar ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA’sında mevcuttur. 

Şimdi bu bilgilerin ardından düşünelim: Bir harf bile, bir yazar olmadan oluşamadığına göre, insan hücresindeki milyarlarca harf nasıl oluşmuştur? Bu harfler nasıl olup da böyle mükemmel ve karmaşık bir bedenin eşsiz planını oluşturacak bir düzende birbiri ardına anlamlı bir şekilde dizilmiştir? Eğer bu harflerin düzeninde çok ufak bir bozulma olsaydı, kulağınız karnınızda yer alır ya da gözleriniz topuklarınızda bulunabilirdi? Elleriniz sırtınıza yapışmış olarak doğabilir, bir hilkat garibesi olarak yaşam sürebilirdiniz. Şu anda düzgün bir insan olarak yasam sürdürmenizin sırrı, DNA’larınız dada bulunan 46 ciltlik ansiklopedideki milyarlarca harfin “hatasız” olarak birbiri ardına dizilmiş olmasındadır. 

DNA Tesadüfe Meydan Okuyor 

Matematik bugün DNA’da yazılı bilgilerin oluşumunda tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA’yı oluşturan 200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme ihtimali imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söylemiştir: 

“Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.” (Frank B. Salisbury, “Doubts About The Modern Synthetic Theory of Evolution”, s. 336) 

Yani ortamda bütün gerekli nükleotidlerin bulunduğunu, bunların aralarında bağlanması için gereken bütün kompleks moleküllerin ve bağlayıcı enzimlerin hepsinin hazır olduğunu farz etsek bile bu nükleotidlerin istenen sırada dizilmesi ihtimali 4 üzeri 1000’de 1, diğer bir ifadeyle, 10 üzeri 620’de 1 ihtimal demektir. Kısaca insan vücudundaki ortalama bir proteinin DNA’daki şifresinin şans eseri, kendi kendine oluşma ihtimali, 10’un yanında 620 tane sıfır olan sayıda 1’dir. Bu astronomik olmanın da ötesindeki sayı ise, pratik olarak “0” ihtimal anlamına gelir. Demek ki böyle bir dizilim ancak akıllı ve şuurlu bir gücün bilgi ve kontrolü altında gerçekleşmek zorundadır. 

Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün. Harflerin (her harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak) kendi kendilerine ve rasgele bir araya gelerek böyle bir yazı oluşturduklarını iddia eden birisine ne gözle bakardınız? Belli ki akıllı ve bilinçli birisi tarafından kaleme alınmıştır. İşte DNA’daki durum da bundan hiç farklı değildir. 

Beş milyar harften oluşan DNA’daki bilgiler, A-T-G-C harflerinin birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşur.  Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması gerekir. Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya da harf hatası önemsenmez, geçilir. Hatta fark edilmez bile. Buna karşın, DNA’da herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar 719 milyon 348 bin 632’nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için korkunç sonuçlara yol açar. Mesela çocuklarda görülen hemofili (kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur. 

DNA’nın Kendini Eşlemesi 

Bilindiği gibi hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32… oranında bir katlanmayla çoğalır. 

Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA’ya ne olur? Hücrede tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin de bir DNA’ya ihtiyacı olacağı açıktır. Bu açığı gidermek için DNA, her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri işlem yapar. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa bir süre önce kendisinin bir kopyasını çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!… 

Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemler gösteriyordu ki hücre, bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak zorundaydı. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlıyordu. Hücrenin şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini eşlemeye başlıyordu. 

DNA sarmalının eşlenmesi. Sarmal bir çok enzimin yardımıyla önce bir fermuar gibi ortadan ikiye ayrılır. Daha sonra her parçanın eşleniği olan nükleotidler ortamdan temin edilerek yarım parçaya yapışır. Böylece birbirini kopyası iki yeni DNA sarmalı oluşur.

DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya ayrılır. Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir. Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen DNA molekülü, bu merdivenin basamaklarının ortasından fermuar gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür. Her iki parçanın da eksik olan yarıları (eşlenikleri) ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur.  Operasyonun her kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi çalışan uzman proteinler görev yapar.  İlk bakışta basit gibi görünse de bu operasyon sırasında gerçekleşen ara işlemler o kadar çok ve karmaşıktır ki, olayı ayrıntılarıyla anlatmak sayfalar tutar. 

Eşleşme sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri denetleyici enzimler tarafından defalarca kontrol edilir. Yapılmış bir hata varsa—ki bu hatalar son derece hayati olabilir—derhal tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler yapılır. 

Üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler sonucunda normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu sefer hücredeki ribozomlar, DNA’dan gelen emir doğrultusunda DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece DNA kendi kendini korur ve hem kendisini hem soyun devamını güvence altına alır.

Hücreler de insanlar gibi doğar, çoğalır ve ölürler. Ancak hücrelerin ömrü meydana getirdikleri insanın ömründen çok daha kısadır. Örneğin altı ay önce bedenimizi oluşturan hücrelerin bugün büyük bir çoğunluğu hayatta değildir. Fakat zamanında bölünerek yerlerine yenilerini bıraktıkları için, siz şu anda hayatta kalabilmektesiniz. Bu yüzden hücrelerin çoğalması, DNA’nın kopyalanması gibi işlemler—her ne kadar çok karmaşık da olsalar—insanın varlığını sürdürmesi açısından en ufak bir hataya yer verilmemesi gereken hayati işlemlerdir. Ancak çoğaltma işlemi o kadar kusursuz işler ki, hata oranı 3 milyar basamakta yalnızca bir basamaktır. Bu tek hata da herhangi bir probleme sebep olmadan vücuttaki daha üst kontrol mekanizmaları tarafından yok edilir. 

İşte bütün gün, siz hiç farkında değilken, vücudunuzda sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde sayısız işlemler ve denetimler yapılır, tedbirler alınır. Herkes görevini eksiksiz olarak ve başarıyla yerine getirir.

Hücre bölünmesi sırasında kromozomların çoğalması. Her kromozomun kopyası üretilerek ikiye bölünür. Şekilde (yeşil renkli görülen) kardeş kromozomlar henüz birbirlerinden henüz ayrılmamış görülüyorlar. Bölünmenin son evresinde kromozomlar  ortada bulunan (şekilde mavi renkli görülen) mikro tüplerin üzerinde farklı yönlere çekilirler.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hücre

HÜCRE

Canlıların temel yapı ve işlevsel birimi hücredir. Bütün canlılar bir yada daha fazla hücreden meydana gelmiştir. Kalıtım materyali hücrede bulunur. Yeni hücreler var olan hücrelerin çoğalması ile oluşur.(Modern Hücre Teorisi)

Bu teoriyi şöyle açıklayabiliriz. Canlılarda gördüğümüz her türlü yapısal ve işlevsel faaliyeti hücrede görebiliriz. Yani bir hücre büyüme, boşaltım, üreme, hareket vs. gibi canlılığa özel işlevleri tek başına yerine getirebilir.

Bütün canlılar hücrelerin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Tek bir hücreden meydana gelen amip,terliksi hayvan ve milyarlarca hücreden meydana gelen insan. Canlılığın en büyük özelliklerinden birisi hücresel yapıya sahip olmalarıdır.

Her türlü özelliğimizin oluşmasını sağlayan kromozomlar hücrede bulunur. Kromozomlar prokaryot (ilkel çekirdekli) canlılarda stoplazma içerisine dağılmış olarak bulunurken ökaryot (gerçek çekirdekli) canlılarda çift kat zarla çevrili çekirdek organelinin içerisindedir. Kromozomlar sayesinde ana babadaki özellikler genç hücrelere ve tabiki yavrularına geçer.

Anorganik ve organik evrim süreci dışında hiçbir hücre durduk yerde ortaya çıkmaz. Ancak var olan hücrelerin mitoz veya mayoz bölünme geçirmesiyle oluşur.

MİTOZ BÖLÜNME: Bir hücreden aynı özellikleri taşıyan iki yavru hücrenin meydana gelmesidir. Büyüme ve gelişme sırasında vücut hücrelerimiz bolca mitoz bölünme geçirerek çoğalırlar.

MAYOZ BÖLÜNME: Bir hücreden dört yavru hücrenin meydana gelmesidir. Üreme hücrelerinde görülen bir bölünme şeklidir. Canlıların çeşitlenmesine ve farklı özellikler kazanmasına olanak sağlar.

HÜCRENİN BÖLÜMLERİ: Hücre genelde zar (membran), stoplazma ve çekirdek olmak üzere üç kısımda incelenir.

Hücre zarı: Singer-Nicholson adlı iki bilim adamı tarafından ortaya atılan akıcı-mozaik zar modeli ile açıklanır. Bu modele göre hücre zarı çift katlı lipid tabakasından meydana gelmiş, karbonhidrat ve protein molekülleri lipid tabakasına gömülü durumdadır. Lipid tabakası sürekli hareket halindedir.

Stoplazma: Hücre zarı ile çekirdek arasını dolduran canlı sıvıdır. Büyük bir kısmı sudur. Içerisinde organel denilen çeşitli görevleri üstlenmiş ve özelleşmiş yapılar bulunmaktadır.

Endoplazmik Retikulum: Çekirdek zarı ile stoplazma ya da hücre zarı arasında uzanan iletimle görevli kanal ve borucuklar sistemidir.

Golgi aygıtı: Hücrenin bazalında bulunan iç içe geçmiş tabak görünümünde zar sistemidir. Yağ sentezi ve lizozomların paketlenmesinde görevlidir.

Lizozom: tek katlı zarla çevrili içerisinde sindirim enzimleri bulunduran organeldir.

Mitokondri: Hücrenin enerji santralidir. Oksijenli solunumun gerçekleştiği yerdir.

Kloroplast: Sadece bitki hücrelerinde bulunan bu organel fotosentezin yani besin üretiminin gerçekleştiği yerdir.

Sentrozom: Bu organelde sadece hayvan hücrelerinde bulunur ve bölünme esnasında kromozomların kutuplara taşınması börevini üstlenmiştir.

ÇEKİRDEK: Hücrenin en önemli organeli ve yöneticisi konumundadır. Dış tarafı çift kat zarla çevrili içerisi ise karyoplazma denilen sıvı madde ile doludur. Ayrıca kromozomlar ve çekirdekçik te burada bulunur.

BİTKİ VE HAYVAN HÜCRESİ

Işık mikroskobunda yapılan gözlemlerde bile bitki ve hayvan hücresi arasındaki farklar izlenebilir.

Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi bitki hücresinin çeperinde selüloz vardır. Hayvan hücresi ise selüloz çeper içermez. Selüloz bitki hücresine belli bir dayanıklılık ve şekil verir. Hücre çeperi vakuolleşen protoplastların yüksek osmotik basıncına karşı koyar. Turgor ve hücre zarı arasındaki dengeyi sağlar ve hücrenin patlamasını önler. Hayvan hücresi ise değişken şekillidir.

Bitki ve hayvan hücresi genelde aynı organellere sahiptir. Bunlardan çekirdek ve mitokondriler çift tabakalı membran taşır.

Plastid membranı da çift tabakalıdır ve sadece bitki hücresinde vardır. Bitki hücresinde olupta hayvan hücresinde olmayan bir diğer organel de merkezi vakuol (büyük koful) dür. Tek tabakalı membran taşıyan endoplazmik retikulum (ER), diktiyozom, lizozom ve küçük vakuoller hem bitki hemde hayvan hücresinde görülür. Ribozom membransız olup her iki hücre tipinde de görülür. Sentriyoller hayvansal hücrelerin çoğunda bulunur fakat bitkilerde bulunmaz.

BİTKİ HÜCRESİ

MANTAR HÜCRESİ

HAYVAN HÜCRESİ

Hücre çeperi

Selüloz

Genellikle kitin

Yoktur

Merkezi vakuol (koful)

var

var

yok

Plastid

var

yok

yok

Tipik depo karbonhidratı

nişasta

Glikojen

Glikojen

Sentrozom

Yok

Yok

Var

HAYVAN HÜCRESİ BİTKİ HÜCRESİ

HÜCRE BÖLÜNMELERİ

Hücreler ya canlıların büyüyüp gelişmesi, rejenerasyonu ve dokularının yenilenmesi ya da üreme faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla bölünür. Bölünmelere detaylarıyla geçmeden önce hücrelerin niçin bölündükleri konusundaki görüşlere yer verelim. Hücre, büyüklük bakımından belirli bir sınıra ulaştığı zaman, kuramsal olarak ikiye bölünmesi gereklidir. Çünkü hücre genel olarak bir küre şeklinde düşünülürse, büyümede hacim yüzey orantısı r3 / r2 ‘dir. Yani hacim yarıçapın küpüyle artarken, yüzeydeki büyüme yarıçapın karesine bağımlı kalır ve bir süre sonra hücrenin yüzeyi gerek besin alış verişini gerek artık maddelerin atılımını ve gerekse gaz alış verişini bütün hücreye sağlayamayacak duruma gelir ve hücre, yüzeyini artırmak amacıyla bölünmeye başlar. Ayrıca büyüyen hücrede sitoplazma çekirdek oranı arttığından ve çekirdeğin etki alanı sınırlı olduğundan bu durum hücreyi ölüme sürükleyebilir, dolayısıyla hücreyi bölünmeye zorlar. (Bu fikri 1908 yılında ilk defa HERTWIG ortaya atmıştır.) hücrenin içine yapay olarak iki çekirdek yerleştirildiğinde ya da çekirdek içindeki kromozom sayısı iki katına çıkarıldığında, hücrenin hacmi normal büyüklüğünün iki misli olabilir. Bu, çekirdeğin sınırlı bir etkiye sahip olduğunu kanıtlar. Uygun x-ışınına tutulan hücrelerde kalıtsal materyal çoğalması olur; fakat bölünme meydana gelmez ve sonuçta hücre büyümesiyle birlikte hızlı hücre çoğalması da görülür (kanserleşmede olduğu gibi). Bölünecek büyüklüğe ulaşan amipin (normal olarak iki günde bir bölünür) protoplazmasından bir miktar kesersek (100 gün süreyle) bölünme durur ve tekrar büyümeye başlar. Bu uygulama sonsuz olarak sürdürülürse, amip, bölünmeden hayatta kalabilir.

Bölünmeye başlayan bağ doku hücrelerinin çapı yaklaşık % 12 kadar artar. Buna karşın büyüklüğü sınırlandırılmış hücrelerde büyüme durur.

Bir hücreli canlılarda mitoz aynı zamanda üremeyi sağlar. Her canlıda ve aynı bireyin farklı dokularındaki hücrelerin mitozla bölünme hızı tamamen farklıdır. Örmeğin bağırsak mukozasındaki, epidermisteki, kan hücrelerini üreten dokulardaki hücrelerin sürekli bölünmesine karşılık, diğer dokuların hücreleri belirli zamanlarda, sinir ve retina hücreleri ise 20-25 yaşın üstünde (insanda çoğunluk ana karnında 4. aydan itibaren sonra) hiç bölünmez.

Mitoz bölünmenin amacı ana hücredeki kalıtım materyalinin eşit şekilde yavru hücrelere verilmesidir. Bir hücrelilerdeki amitoz bölünmede, hem iğ iplikleri işe karışmaz hem de kalıtım materyali yavrulara büyük bir olasılıkla eşit verilmez. Mitoz bölünme sürekli bir olay olmasına karşılık, izlemede ve anlamada kolaylık olsun diye evrelere ayrılarak incelenir. Dinlenme sırasında, kromozomlar boyanmaz. DNA miktarı 2n’dir (G1-Evresi). Daha sonra DNA kendini eşler. DNA miktarı 4n’dir. İnce kromatid iplikler şeklinde boyanırlar (S-Evresi). Üçüncü evre koyu boyanan kromozomlara sahip, 4n’li evredir (G2-Evresi). Son evre ise mitoz bölünmeni gerçekleştiği ve kromozom sayısının 2n’e indiği evredir (M-Evresi). Hücredeki tüm yapıların birleşerek, daha sonra iki yavru hücreye verilmesini sağlayan bu döngüye hücre döngüsü denir.

Bitki ve hayvanlarda hücre döngüsünün tamamlanması yaklaşık 20 saat kadar sürer. Bu sürenin yaklaşık bir saati mitoz bölünmeye ayrılmıştır. Geri kalan süre interfazdaki büyüme için kullanılır. en uygun beslenme ve sıcaklık koşullarında dahi, herhangi bir hücre çeşidinin bölünme süresi sabittir. Uygun olmayan koşularda bu süre uzayabilir. Fakat her hücrenin optimumdan daha hızlı büyümesini hem de optimumdan daha hızlı döngüsünü sağlamak olanaksızdır. bundan şu sonuca varabiliriz; her hücrenin döngü süresi kusursuz bir zamanlamayla gelişecek şekilde programlanmıştır. Bu program iki aşamada yürütülür. İlkinde kromozomlardaki kalıtsal materyal iki katına çıkarılır, ikincisinde ise hücrenin diğer organelleri çoğaltılır.

Döllenmiş yumurtalarda bölünme, alışılmışın tersine bir saatte ya da daha az bir süre içerisinde tamamlanır. Çünkü yumurta hücresine, yumurtanın olgunlaşması sırasında her çeşit molekülden bol miktarda verilmiştir. Böylece yumurta hücresi hızla bölünerek gittikçe daha küçük hücreleri yapar. Bunlardaki hücre döngüsünde büyüme evresi yoktur, yalnız bölünme için hazırlık yapılır. Bu nedenle yaklaşık bir saatte bir bölünebilir.

MİTOZ BÖLÜNME

Mitoz bölünmenin başlangıcını saptamak olanaksızdır. Fakat hücrede bazı değişiklikler olur; hücre içeriği jel haline geçer, metabolizma durur, çekirdeğin hacmi hızla büyür. Kromatid iplikleri belirginleşir ve boyanmaya başlar. G2 evresinin tamamlanması, kromozomların türlere özgü şekil ve sayıyı kazanmasıyla mitoz bölünmeye geçilir. Işık mikroskobunda kromozomlar artık rahatlıkla görülebilir. Bu süre yaklaşık bir saat sürer. Bu evredeki hücreler küre şeklindedir ve etrafındaki cisimlere kuvvetle bağlanmamıştır. Mitoz bölünme; profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evreye ayrılır.

Profaz

Başlangıcında çekirdek içinde ince uzun kromatid iplikleri halinde görünen kromozomlar, yavaş yavaş helozon şeklinde kıvrılarak kalınlaşmaya başlar ve görülebilir duruma geçer. kalınlaşma ve kısalma anafaza kadar devam edebilir. Bu arada eş kromozomlar birbirlerinden fark edilemeycek kadar sıkıca bağlıdırlar. Bu evrede birbirine sentromerlerle bağlanmış olarak duran kromozomların her birine kromatid denir. Sentrozomlar ayrılarak her biri bir kutba gitmeye başlar ve aralarında iğ iplikleri oluşur. Profazın sonuna doğru iğ iplikleri ile kromozomlar arasında bağlantı kurulurken, sentrozomlardan hücre zarına uzanan iğ iplikleri de oluşur ve çekirdek zarı eriyerek kaybolur, kromozomlar sitoplazma içerisine dağılır.

Metafaz

Kromozomlar çok kere bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlem üzerinde dizilirler. Genellikle küçük kromozomlar merkezde, büyükler çevrededir. Diziliş türlere özgü bir özellik gösterir. Kromozomlar eşit olarak kutuplara çekileceğinden, ortada belirli bir denge kurulana kadar beklenilir.

Profaz 30-60 dakika sürmesine karşılık, metefaz ancak 2-6 dakika sürer. her bir kromozomun sentromeri belirgin olarak ikiye bölünür ve kromatidler tam olarak birbirinden ayrılır.

Anafaz

Ekvatoral düzlemdeki kardeş kromozomlar kutuplara bu evrede taşınırlar. Kasılma özelliği olan sentrozomların iğ iplikleri sayesinde kromozomların yarısı bir kutba, diğer yarısı öbür kutba gider. Kromozomların kutuplara ulaşmasıyla bu evre sona erer.

Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı için kromozomların taşınması sitoplazma hareketleriyle ve sitoplazma kökenli iğ ipliklerinin yardımıyla olur. Bu evre de yaklaşık olarak 3-15 dakika sürer.

Telofaz

Kromozomlar daha az boyanmaya başlar. Çekirdek zarı yavaş yavaş oluşur. Kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Bölünme açısından çekirdek dinlenmeye geçerken, hücre metabolizması aktif hale geçer.

Bu evrenin oluşumu sürerken bir yandan da sitoplazma boğum yapmaya başlar. İğ ipliklerine dik olarak boğumlanan sitoplazmanın o bölgede jel hale geçerek iki oğul hücrenin stoplazmasını ayırdığını ileri süren görüşlerde vardır. Stoplazmanın boğumlanarak ayrılması sürecine sitokinez denir. Telofazın başlangıcından iki yeni hücrenin oluştuğu ana kadar geçen süre 30-60 dakikadır.

MAYOZ BÖLÜNME

Bütün döllerde kromozom sayısının değişmez kalabilmesi için (sperm ve yumurtanın birleşmesinden kromozom sayısı iki katına çıkacağından dolayı) farklı bir hücre bölünmesi gelişmiştir. Mayoz bölünme ismini alan bu tip bölünmede, kromozom sayısı yarıya indirgenir. Mayoz bölünmenin sonunda meydana gelen gametler diğer vücut hücrelerinin aksine n sayıda kromozom taşır (bazı bitkilerde ve bir hücrelilerde bireyin kendisi yaşantısı boyunca haploid kromozomlu olduğundan mayoz bölünmeye gerek kalmaz). Normal olarak soma hücrelerinde 2n kromozomlardan homolog olanlar, boyuna, sinaps dediğimiz aralıklarla birbirinin yakınında uzanırlar. Bu homolog kromozomların her biri ayrı bir kutba giderek, yalnız bir tanesinin bir gamete verilmesi sağlanır. Homolog kromozomlar aynı büyüklüğe ve şekle, keza benzer kalıtsal faktörlere sahiptir. Gerek yumurta gerekse sperm oluşumu son iki hücre bölünmesine kadar aynı kurallara göre yürütülür. Daha sonra spermatogenezis (sperm oluşumu) ve oogenesiz (yumurta oluşumu) farklı şekilde meydana gelir.

Mayozda da mitoz gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.

İnterfaz

Bölünmeye hazırlık evresidir. Mitozdaki interfaza benzemekle birlikte hücrelerin mitozdaki gibi büyüklüklerinin ve hacimlerinin artması gerçekleşmez.

Profaz-I

Kromozomlar kısalıp kalınlaşmaya başlarken, anadan ve babadan gelen homolog kromozomlar sinaps halinde ya yan yana parelel uzanırlar ya da birbirinin üzerine kıvrılırlar. Kısalma sonucunda kromozomlar mitozdaki gibi görülmeye başlar. Her kromozom iki kromatitten yapıldığından, homolog kromozomlar dörtlü demetler halinde görülür, bu görünüşe tetrat denir. Canlının vücudunda homolog kromozom kadar tetrata rastlanılır (insanda 23 tane). Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. 4 kromatid için iki sentromer vardır.

Ayrıca mitozdan farklı olarak bu evrede tetratlar arasında parça değişimi gerçekleşir. Krossing-over denilen bu parça değişimi tür içinde çeşitliliği sağlar. Bu evrenin sonunda çekirdek zarı parçalanarak kaybolur.

Metafaz-I

Çekirdek zarının parçalanması sona ermiş, sentrozomlar kutupulara çekilmiş ve iğ iplikleri ortaya çıkmıştır. Sentromerleri çift olan tetratlar ekvatoral düzlem üzerine dizilir.

Anafaz-I

Bu evrede tetratlar ikiye ayrılarak kutuplara giderler. Ana ve babadan gelen kromozomlar rasgele olarak birbirlerinden ayrılırlar (özelliklerimizin bazılarının anadan bazılarının babadan geçmesinin nedeni). Bu evrede kromozom sayısı indirgendiğinden kutuplara taşınan yani oğul hücrelere geçecek olan kromozom sayısı vücut hücrelerinin kromozom sayısının yarısı kadardır.

Telofaz-I

Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.

Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II’nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.

HÜCRE FİZYOLOJİSİ

Hücreler yaşayan organizmaların yapısal ve fonksiyonel birimleridir. Hücreler küçük fakat kompleks yapılardır. Yaşamın bu temel birimi hakkında ayrıntılı bilgiler ilk kez 17. Yüzyılda ışık mikroskobunun geliştirilmesi ile edinildi. Bir müze müdürü olan İngiliz Robert Hooke 1663 yılında mantar ve diğer bitki örneklerini bir jiletle keserek mikroskop altında 30 kat büyüterek inceledi. Bu incelemeler sonucunda bitkilerin “hücre” adını verdiği küçük bölmelerle dolu olduğunu buldu. Anton van Leeuwenhoek isimli bir Alman dükkancı ise doku örneklerini 300 kat büyüterek, bakteri, kan hücresi, sperm hücresi gibi tek hücreli organizmaları inceledi. Bu organizmalara hayvancık anlamına gelen “animalcules” adını verdi.

Hücrelerin Genel Özellikleri:

Hücreler hem morfolojik (şekilsel) hem de metabolik olarak çok büyük farklılıklar gösterirler. E.coli isimli bakteri 1m m (m m=mikrometre= 1 metrenin milyonda biri) uzunluğundayken, aksonları 1 metre uzunluğunda olan sinir hücreleri vardır. Ama yine de hücrelerin çok büyük bir çoğunluğu 1-30 m m arasındadır. Hücreler küçük olmak zorundadırlar, çünkü metabolizmalarında diffüzyon çok önemlidir. Diffüzyon, termal hareketle moleküllerin rasgele hareket etmesidir. Diffüzyon moleküllerin, yüksek konsantrasyon bölgesinden düşük konsantrasyon bölgesine doğru, her yerde eşit dağılıncaya kadar olan, rastgele hareketleridir. Diffüzyon termodinamiğin 2. Kanuna bir örnektir. Bu kanuna göre entropi (düzensizlik ya da rasgelelik) sürekli olarak artar. Evrendeki düzensizliğin derecesi sadece ve sadece artabilir. Hücrelerin çoğu aktivitelerinin büyük bir bölümünü diffüzyon ile düzenlerler. Diffüzyon, molekülün özelliğine (büyüklük gibi) ve çevreye (vizkozite, membran gibi) bağlıdır. Bir partikül (madde parçası) tarafından katedilen mesafe zamanın karekökü ile doğru orantılıdır. Yani bir partikül 1 saniyede 1 m m gidiyorsa, 4 saniyede 2 m m ve 100 saniyede 10 m m ve 3 saatte (10.000 saniye) 100 m m gidecek demektir.

Hücrelerin Fonksiyonel Özellikleri:

Hücreler ortamdan ham materyali alırlar.

Enerji üretirler: Bu enerji iç ortam dengesini sağlamak, ve sentez reaksiyonlarını yürütmek için gereklidir. Termodinamiğin 2. Kanununa karşı koymak ancak enerji ile mümkündür.

Kendi moleküllerini sentez ederler.

Organize bir şekilde büyürler.

Çevreden gelen uyarılara cevap verirler.

Çoğalırlar (bazı istisnalar haricinde).

Hücrelerin Yapısal Özellikleri:

Kalıtsal bilgiler DNA içinde saklanır.

Genetik kod temelde aynıdır.

Bilgi DNA dan proteinlere RNA aracılığı ile geçer.

Proteinler ribozomlar tarafından yapılır.

Proteinler hücrenin fonksiyon ve yapısını düzenlerler.

Bütün hücreler seçici geçirgen bir zar olan plazma membranı ile çevrilmiştir.

HÜCRELERİ BİRBİRİNDEN AYIRAN ÖZELLİKLER

Hücreler arasında pek çok benzerlik olmasına rağmen, çok belirgin farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar hücreleri çeşitli ana guruplara ayırmamıza yardımcı olur. İki yaygın ana gurup şunlardır.

Prokaryotlar

Eukaryotlar

(Karyot=nükleus, Pro=önce, Eu=gerçek anlamına gelmektedir.)

Prokaryotlarla Eukaryotlar arsındaki farklılıklar ise Tablo 1. de gösterilmiştir.

ÖZELLİKLER

PROKARYOT

EUKARYOT

ÇEKİRDEK ZARI

YOK

VAR

ÇEKİRDEKCİK

YOK

VAR

HİSTONE PROTEİNLERİ

YOK

VAR

DNA İÇERİĞİ

KÜÇÜK

BÜYÜK

İNTRONLAR

YOK

VAR

BÜYÜKLÜK

KÜÇÜK

BÜYÜK

Prokaryotlarla Eukaryotlar arasındaki en temel farklar prokaryotların bir nükleusa (çekirdek) ve membrana bağlı organellerinin (birkaç istisna haricinde) olmamasıdır. Her ikisinin de DNA sı, hücre zarı, ribozomları vardır.

HÜCRE ORGANELLERİNİN YAPI VE FONKSİYONLARI

Hücreler ışık mikroskopu ile incelendiği zaman, sitoplazma ve çekirdek adı verilen iki bölümden oluştuğu görülür. Ancak daha büyük büyütme sağlayan elektron mikroskopuyla yapılan incelemeler, hücrenin bir takım alt birimlerden, hücre organellerinden oluştuğunu ortaya koymuştur. Hücre şunlardan oluşmuştur.

Hücre zarı

Sitozol

Organeller

Çekirdek

Hücre Zarı: Zar ya da membranlar yaşam için çok önemlidir, çünkü bir hücre 2 sebebten dolayı kendisini dışarıdaki ortamdan ayırmak zorundadır.

DNA, RNA ve benzeri yaşamsal moleküllerini dağılmaktan korumalıdır.

Hücre molekül yada organellerine zarar verebilecek yabancı molekülleri uzak tutmalıdır.

Ancak hücre bu iki kurala uyarken bir taraftan da çevreyle haberleşmeli, dış ortamı sürekli olarak izlemeli ve ortam değişikliklerine ayak uydurmak zorundadır. Ayrıca hücre besin maddelerini dışarıdan almalı ve metabolizması sonucunda ürettiği toksik (zehirli) maddeleri dış ortama vermelidir.

Biyolojik membranlar Şekil 1 de görüldüğü gibi bilipit katmandan oluşur. Şekildeki her

bir fosfolipiti temsil eder. Daire ya da baş negatif yüklü fosfat gurubudur, ve iki kuyruk da çok hidrofobik (hidrofobik=suyu iten) olan hidrokarbon zincirlerini temsil eder. Fosfolipit zincirlerinin Şekil 1. De görüldüğü düzenlenmesi sonucu hidrofobik kısımlar membranın içinde kalır. Membran yaklaşık 5 nanometre (1 nanometre = 1 metrenin milyarda biri) kalınlığındadır. Membran semipermeabledır (yarı geçirgen), yani bazı maddelerin membrandan serbestçe geçmesine (diffüze olmasına) izin verir. Membran büyük moleküllere geçirgen değilken, yüklü iyonları çok az geçirir, ve yağda eriyen küçük moleküllere oldukça geçirgendir.

Şekil 1: Bilipit tabaka

Tüm biyolojik membranlar gibi hücre zarı (membranı) da lipit, protein ve az miktarda karbonhidrattan oluşmuştur.

Hücre zarı, hücre içinde ve dışında bazı uzantılarla devam eder. Hücre dışına doğru olan uzantılar hücrenin yüzeyinden interstisiyel mesafeye doğru uzanırlar, bu uzantılara mikrovillus denir. Hücre içine doğru devam eden zar sistemi ise dış ortamın hücre içiyle daha yakın ilişki kurmasını sağlar. Bu sisteme endoplazmik retikulum denir.

Endoplazmik Retikulum: Endoplazmik retikulum lipid, protein (ribozomlar aracılığı ile) ve kompleks karbonhidratların yapım yeridir. Endoplazmik retikulum hücredeki toplam membranların yarısından fazlasını oluşturur. Endoplazmik retikulum iki membrandan oluşur, iki membran arasında kalan boşluğa endoplazmik retikulum lümeni denir. İki tip endoplazmik retikulum vardır.

Granüllü Endoplazmik Retikulum: Üzerinde ribozomlar vardır. Sisterna denilen yassılaşmış keseler şeklindedir.

Düz Endoplazmik Retikulum: Ribozomları yoktur, tüplerden oluşan bir ağ şeklindedir.

Golgi Kompleksi: Golgi kompleksi hem yapı hem de fonksiyon yönünden endoplazmik retikulum ile yakından ilişkilidir. Bu organel birbirine paralel bir dizi membranöz kanaldan oluşur ve salgı yapan hücrelerde iyi gelişmiştir. Golgi kompleksinin fonksiyonu endoplazmik retikulumda sentezlenen maddelere son şeklini vermek ve bu maddeleri bir membranla çevrelemektir. Ayrıca hücre zarının yenilenmesi ve yüzeyinin genişletilmesi görevini de üstlenir.

Lizozom: Lizozomlar 0,2 ila 2 m m çapında organellerdir. Hücreiçi sindirimi sağlamak üzere yaklaşık 40 civarında enzim içerirler. Lizozom membranı lizozomun hücreyi tümüyle sindirmesini önler. Bu enzimler için optimal pH 5 civarıdır. Lizozomlarda ATP hidrolizi ile çalışan H+ pompası vardır. Bu sayede lizozomun pH I düşük tutularak enzimlerin etkin hale geçmesi önlenir.

Peroksizom: Peroksizom membranında spesifik proteinler ve oksidasyon enzimleri vardır. Karaciğerdeki peroksizomların ana görevi detoksifikasyondur (bir maddeyi zararsız hale getirme).

Ribozom

Ribozom: Ribozomlar proteinlerin sentez edildikleri yerdir. Protein sentezi için gerekli bilgi DNA dadır, bu bilgi RNA ya transfer edilir, ve ribozomlarda RNA daki bu bilgiyle protein yapılır. Bir hücre için protein sentezi çok önemlidir, bu yüzden de hücrede binlerce ribozom bulunur. Ribozomlar ya sitoplazmada serbestçe yüzerler ya da endoplazmik retikuluma bağlı olarak bulunur. Ribozomların membranı yoktur. Protein sentezlemedikleri zaman 2 alt gurup halinde bulunurlar. Alt guruplar ribozomal RNA (rRNA) ve ribozomal proteinlerden oluşur.

Mitokondri: Mitokondriler eukaryotik hücrelerde ana enerji üretim merkezleridir. Biri iç diğeri dış olmak üzere iki membranı vardır. İç membranda çok sayıda katlanmalar vardır, bu membranın yüzey alanını genişleterek, membran bağımlı raksiyonların daha fazla sayıda olamasını sağlar. Mitokondrilerin kendi DNA ve ribozomları vardır.

Çekirdek (Nükleus): Nükleus DNA nın bulunduğu ve DNA daki bilginin RNA ya aktarıldığı yerdir. Çift katlı bir membranla sarılmıştır, bu membranda çok sayıda büyük porlar bulunur. Çekirdeğin içini dolduran esas madde DeoksiriboNükleik Asit ve protein molekülleridir. Bu DNA molekülleri nükleus içinde rastgele dağılmış olamayıp kromozom denilen yapılar içinde protein molekülleri ile birlikte organize olmuşlardır. İnsanda 46 adet (23 çift) kromozom bulunur. DNA molekülleri hücrede mevcut bütün proteinlerin nasıl yapılacağının genetik bilgisini içerirler. Bilgi nükleusdadır fakat proteinler sitoplazmada yapılır, bu sebeple bilginin sitoplazmaya aktarılması gereklidir. Bu amaçla DNA kalıp gibi kullanılarak, bu kalıptan RNA yapılır, oluşan RNA sitoplazmaya geçerek, protein yapım yeri olan ribozomlara protein sentezi için gerekli bilgiyi aktarır. Çekirdek hücrenin kontrol merkezidir, buradaki genetik mekanizmalar yoluyla sadece hücre içindeki kimyasal olaylar değil, aynı zamanda hücrenin özelliklerinin yeni hücre nesillerine aktarılması da sağlanır.

Hücre İskeleti: Aslında hücre iskeleti terimi yanlış bir deyimdir. Hücre iskeleti transparan olduğu için hem ışık hem de elektron mikroskobu preperatlarında görülmez. Hücre çizimlerinde de gösterilmemesine rağmen önemli bir hücre komponenttidir. Hücre iskeleti hücrenin şeklini, hücre organellerinin yerinde durmasını sağlar, ve hücre hareketinden sorumludur.

Hücre iskeleti şunlardan oluşmuştur.

Sentriyoller

Mikrotübüller

Aktin filamentleri

Sentriyoller çekirdeğe yakın olarak yer alan bir çift silindirik yapıdır. Her biri üçerli guruplar halinde dokuz tübülden oluşmuştur. Sentriyoller hücre bölünmesi sırasında kromozomların hücre kutuplarına çekilmesini sağlarlar. Mikrutübüller tübülin denilen alt birimlerden oluşmuştur. Görevi hücreyi yerinde tutmaktır, aynı zamanda silya ve flagellanın da ana bileşenidir. Aktin filamentleri ise hücrenin şeklini değiştirmesinde görev alırlar.

SOLUNUM

Canlılar yaşamlarını devam ettirebilmek için sürekli enerji elde etmek zorundadır. Enerjiyi de ancak besin maddelerini yıkarak yani daha küçük moleküllere parçalayarak elde eder. Canlıların besin maddelerini yıkarak onlardan enerji elde etmelerine solunum denir.

Bazı canlılar hücrelerinde bulunan yapılar sayesinde ortamda da oksijen varsa besinleri CO2 ve H2O’ya kadar yıkabilirler. Oksijen kullanmayan canlılar ise glikoz molekülünü ancak pürivata kadar yıkabilir. Pürivak molekülü henüz tam olarak yıkılmadığından bağları arasında hala enerji vardır. Bu yüzden pürivata kadar yıkabilen canlılar yani oksijen kullanamayan canlılar 1 mol glikozdan daha az enerji elde edebilirler. Buradan çıkan sonuç şudur. Bazı canlılar besinlerin yıkılmasında okasijen kullanırlar; yani oksijenli solunum yaparlar.

Bazıları ise oksijen kullanamaz yada yeterli oksijen bulamaz; yani oksijensiz solunum yaparlar. oksijenli ve oksijensiz solunumları incelemeden önce bilinmesi gereken bir şey vardır ve bu hiç unutulmamalıdır. Canlılar ister oksijenli ister oksijensiz solunum yapsın başlangıç reaksiyonları hücrenin stoplazmasında gerçekleşir ve hep aynıdır.

Aşağıdaki şekilde de görülen bu reaksiyon dizisi glikozun pürivata kadar parçalandığı süreçtir ve GLİKOLİZ olarak adlandırılır.

GLİKOLİZ: Her iki tip solunumunda başlangıç reaksiyonlarının aynı olduğunu ve hücrenin stoplazmasında gerçekleştiğini belirtmiştik. Şimdi bu glikoliz reaksiyonlarının nasıl oluştuğunu inceleyelim.

Bu reaksiyon dizini enzimlerin yardımıyla ve ortamda yeterli enerji var ise başlayabilir. Bu enerji aktivasyon enerjisi olarak kullanılan enerjidir. yukarıdaki şekilden de takip ederek açıklamaya devam edelim. Glikozun parçalanmaya başlaması için yani glikoliz reaksiyonlarının (dolayısı ile de solunum reaksiyonlarının ) başlaması için stoplazmada bulunan 2 ATP’nin harcanması gerekir.

Glikoz molekülüyle tepkimeye giren ATP molekülleri son fosfatlarını glikoza vererek tepkimeden ADP olarak ayrılır. Bu arada Glikoz da Fruktoz’a dönüşür. Şu an aktifleşmiş durumdaki molekülümüz Fruktoz di fosfattır.

İkiye ayrılan 6 C’lu 2 P’lı molekülümüzden iki tane PGAL (Fosfo Gliser Aldehit) oluşur. Bundan sonra reaksiyon iki PGAL üzerinden yani iki koldan devam eder. Biz sadece birini anlatıp diğerinde de aynı şeylerin olduğunu söyleyelim.

PGAL ortamda bulunan NAD (Nikotin Amid Dinukleotid) ile reaksiyona girerek bir çift hidrojenini NAD ye verir. NADH2 oluşur. Bu arada PGAL nin bağlarında bir boşluk oluşur. Bu boşluk ortamda bulunan fosfat ile doldurulur.

Şimdi 3 C’lu 2 P’li bir molekülümüz oluşmuştur. Bu molekül ortamda bulunan ADP’ler ile reaksiyona girerek sırasıyla 2 ATP oluşur. Geriye kalan molekül ise PÜRİVAT olarak adlandırılır.

Diğer PGAL’de de aynı şeyler olacağı için toplam 4 ATP sentezlenmiş olur. Bundan sonra ortamda oksijen yoksa yada kullanılamıyor ise oksijensiz solunum gerçekleşir.

OKSİJENSİZ SOLUNUM

Bakteriler ve bazı mayalar oksijen kullanamazlar. Fakat onlarda doğal olarak enerjiye ihtiyaç duyarlar. Glikoz molekülünü glikoliz reaksiyonu ile parçaladıktan sonra elde ettikleri pürivattan bir molekül CO2 çıkararak ASETALDEHİToluştururlar. Daha sonra bu asetaldehit NADH2 ile reaksiyona girerek onun hidrojenlerini alır. Son ürün Etil Alkol’dür.

Aşağıdaki reaksiyonda da görülen bu oksijensiz solunum tipine ETİL ALKOL FERMANTASYONU denir.

Çizgili kaslarımızda bulunan hücreler normalde oksijenli solunum yaparlar. Ancak ortamda yeteri kadar oksijen yoksa bu hücreler oksijensiz solunumuda gerçekleştirebilir ve enerji ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Oksijene ihtiyaç duyulmadan gerçekleşen glikoliz reaksiyonlarından sonra oluşan pürivatlar mitokondriye geçemediğinden glikolizde NAD’ye verdiği hidrojenleri geri alarak Laktik asite dönüşür.

Çizgili kaslarda görülen bu oksijensiz solunum tipinede LAKTİK ASİT FERMANTASYONU denir.

OKSİJENLİ SOLUNUM

Canlı hücrelerde karbonhidrat, yağ ve proteinlerin oksijen kullanarak parçalanması ve ATP sentezlenmesi olayına oksijenli solunum denir.

Karbonhidratlar monosakkaritlere, yağlar yağ asitleri ve gliserole, proteinler amino asitlere dönüştürüldükten sonra solunum tepkimelerine katılırlar.

oksijenli ve oksijensiz solunum besinlerde depolanmış enerjiyi açığa çıkarır. Fakat oksijen kullanılınca enerjinin büyük bir bölümü açığa çıkar. Çünkü glikoz kendini meydana getiren bileşenlerine tam olarak parçalanır. oksijensiz solunumda ise az enerji açığa çıkar. Çünkü glikoz kendini meydana getiren bileşenlerine tam olarak parçalanmaz. Fermantasyonda son ürünlerin bazıları organik molekül olup, belli oranda enerji depo etmektedirler.

oksijenli solunumun genel denklemi:

Glikoz + 6O2 ———-> 6CO2 + 6H2O + 38ATP şeklindedir.

Oksijenli solunum üç kadenede gerçekleşir.

Glikoliz evresi

Kerbs devri

Oksidatif fosforilasyon evresi (ETS)

a. Glikoliz Evresi

Tıpkı oksijensiz solunumda olduğu gibidir. (yukarıda anlatılmıştı)

b. Kebs Devri

Glikoliz sonucu oluşan ürün pirüvattır. Ortamda oksijen bulunması durumunda pirüvatlar mitokondriye geçerler. Her bir pirüvat molekülünden 1 mol CO2 ve 2H ayrılır. 2C’lu 1 molekül aktif asetik asit oluşur. Bu olay mitokondri zarındaki enzimlerle gerçekleşir.

Krebs devrini başlatan ilk molekül aktif asetik asit olup, 4C’lu bir molekülle birleşerek 6C’lu sitrik asiti oluşturur. Bu reaksiyonun başlaması ortamda oksijen bulunmasına bağlıdır.

krebs devrinde gerçekleşen reaksiyonlar aşağıda özetlenmiştir.

İki karbonlu aktif asetik asit, dört karbonlu bir molekülle birleşerek altı karbonlu sitrik asiti oluşturur.

Sitrik asit beş karbonlu bir bileşiğe dönüşürken bir molekül karbondioksit açığa çıkar.

Beş karbonlu bileşikten bir molekül daha karbondioksit ayrılır ve dört karbonlu bileşik oluşur.

En son oluşan dört karbonlu molekül bir kaç defa ortama H+ verdikten sonra tekrar başlangıçtaki dört karbonlu bileşiğe dönüşür.

Krebs devri reaksiyonları sonucunda iki molekül asetik asitten 8NADH2, 2FADH2, 4CO2 ve 2ATP üretilir. Yine mitokondriye geçiş esnasında ise 2NADH2 ve 2CO2üretilir.

c. Oksidatif Fosforilasyon (ETS Olayları)

Oksijenli solunumun Glikoliz ve Krebs devrinde hazırlanan NADH2, FADH2′deki H atomlarına ait elektronlar ETS’den (elektron taşıma sistemi) geçtikten sonra O2 ile birleşir. Bu sırada ATP üretilir ve sonuçta H2O molekülleri oluşur. Bu devreye hidrojen yolu reaksiyonları denir. En çok enerji (ATP) hidrojen yolunda üretilir.

Solunumda oluşan son ürünler: CO2, H2O ve ATP’dir. Ancak proteinler solunumda kullanılmışsa; NH3, üre, ürik asit, H2S gibi farklı ürünlerde oluşabilir.

Elektron Taşıma Sistemi (ETS)

Bir hidrojen atomu bir proton (H+) ve bir elektrondan meydana gelmektedir. Hidrojen taşınmasının bazı basamaklarında her hidrojen atomunun proton ve elektronu birlikte taşınır. Fakat bazı basamaklarda proton ve elektron birbirinden ayrılır. Protonlar çözelti içinde kalırken, elektronlar bir taşıyıcıdan başka bir taşıyıcıya aktarılır.

Enerjinin açığa çıkması bu elektronların aktarılması sırasında gerçekleşir. En son kademede elektron oksijen atomuna taşınır, orada protonlarla birleşerek hidrojen atomunu oluşturmakta sonuçta su meydana gelmektedir.

Elektronların oksijene taşınması sırasında solunum zincirini oluşturan enzimler görev yapar. Bu enzimlerin her birinin elektronu tutan bir bölgesi vardır. Bu aktif bölge protonla birlikte veya tek başına gelen elektronu bir önceki taşıyıcıdan alarak, bir sonraki taşıyıcının aktif bölgesine aktarır.

Bu aktarma sırasında elektronların ortama yaydığı (bıraktığı) enerjiyle ADP molekülüne ortamda bulunan fosfork asit (P) bağlanarak ATP üretlir.NADH2 üzerinden ETS’ye giren 2 elektronun oksijene taşınması sırasında 3 ATP üretilir. (Eğer 2 elekron FADH2 üzerinden ETS’ye katlırsa üretilen enerji miktarı 2ATP’dir.)

Burada ATP sentezi oksitlenme (yükseltgenme) ve redüklenme (indirgenme) reaksiyonlarıyla sağlandığı için bu devreye ve ATP üretim şekline oksidatif fosforilasyon denir.

Ancak elektronun her aktarılışında ATP oluşmaz. bunun için ortama verilen enerjinin belli bir değeri (7300 cal) aşması gerekir.

Bir glikoz molekülünün bağları arasındaki enerjinin ancak yaklaşık % 40′ı ATP sentezinde kullanılır. Geriye kalan enerjinin çok az bir kısmı ısı olarak yayılırken, henüz %60′ı oksijenli solunumumun son ürünleri olan su ve karbondioksit moleküllerinin bağları arasıdadır.

{ÖNEMLİ NOT: Bazı araştırılmadan ve düşünülmeden yazılmış kaynaklarda (haftalık ÖSS hazırlık dergileri ve dersane kitapları) glikoz molekülünde bulunan enerjinin %40′ı ATP sentezinde kullanılırken %60′ı ısı olarak yayılır denilmektedir. Böyle bir şeyin olması mümkün değildir. O kadar enerjinin ısıya dönüşmesi canlının kömürleşmesine neden olur. Doğrusu bir önceki paragrafta açıklanmıştır }

Oksijenli Solunumda Enerjinin Hesaplanması:

Glikoliz reaksiyonlarında 4 ATP (enzim-substrat düzeyinde)

Krebs devrinde 2 ATP (enzim-subsrat düzeyinde)

ETS de 34 ATP (oksidatif fosforilasyonla)

Toplam: 40 ATP

Glikolizde harcanan 2 ATP (aktifleşme enerjisi olarak)

Net Kazanç: 38 ATP

Oksijenli Solunumun Fermantasyondan Farkları

Glikoz + 6O2 ————> 6CO2 + 6H2O + 38ATP

O2 kullanılır

İnorganik yapıda (CO2 ve H2O) son ürünler oluşur.

40 ATP üretilir (toplam)

Mitokondri görev yapar.

Canlıların çoğunda gerçekleşir.

ETS enzimleri görev yapar.

Krebs devri vardır.

Fermantasyonun Oksijenli Solunumdan Farkları

Glikoz ——–> 2CO2 + 2 Etil Alkol + 2ATP (veya Glikoz ——–> 2 Laktik asit + 2ATP)

O2 kullanılmaz

Etil alkol, Laktik asit ve Asetik asit gibi organik ürünler oluşur.

4 ATP üretilir (toplam)

Tamamı stoplazmada gerçekleşir.

O2’siz solunum yapan az sayıda canlıda ve O2 bulunmadığı veya yetersiz olduğu durumlarda kas hücrelerinde görülür.

Fermantasyon ve Oksijenli Solunumun Ortak Yönleri

CO2 oluşumu olabilir.

ATP oluşur ve ATP harcanır.

Glikoz kullanılır.

Enzimler görev yapar.

Glikoliz gerçekleşir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kan

KAN

Kan iki kısımda incelenir:

1- Hücresel elemanlar:   a) Eritrosit

b) Lökosit: Nötrofil, Lenfosit, Monosit, Eozinofil, Bazofil.

c) Trombosit

2- Sıvılar:    a) Plazma: Pıhtılaşmadan elde edilebilir.

b) Serum: Pıhtılaşmadan elde edilebilir.

c) Elektrolit: Su, Na, K, Ca, Mg, Cl

d) Glikoz

e) Üre

f) Birçok protein. Bir kısmı pıhtılaşma sisteminde görev alır, bir kısmı da tam tersi görevde

* Bağışıklık sistemi ile ilgili proteinlerin en önemli bölümü immünglobülinlerdir.

* Taşıyıcı görevde olanlar: Transferin demiri, Transcobalamin B12 vitaminini taşır.

ERİTROSİT: AC’ de hava ile temas edip O2 taşınmasını sağlar. 8 mikron çapında, disk şeklinde, ortaları

hafif çukur ve çekirdeksizdir. Ana yapım hücreleri kemik iliğinde. 120 gün yaşar. Rengini, Hb verir.

Hemoglobin: Kadınlarda: 14 -,+ 2 gr / dlt

Erkeklerde: 16 -,+ 2 gr / dlt

Hemotokrit: Kadınlarda: 42 -,+ 5 gr / dlt

Erkeklerde: 47 -,+ 7 gr / dlt

Eritrosit : Kadınlarda: 4.8 -,+ 0.6 milyon / mm3

Erkeklerde: 5.4 -,+ 0.8 milyon / mm3

NOT: Eritrositlerin azalması kan kaybı ile olur.

HEMATOLOJİK ACİLLER

Kanamalar iki sebeple olur: 1- Trombositlerde sorun vardır

  2- Pıhtılaşma mekanizmasında sorun vardır.

Kanamanın durmasına hemostaz denir. Bunun için:

1- Trombositler damar duvarına yapışır.

2- Sadece biri yapışır. (Adhezyon)

3- Diğerleri de toplanır. (Agregasyon)

4- Sekresyon.

5- Koagülasyon.

Kanama, normalde 2-6 dk arasında durmalıdır.

TROMBOSİT BOZUKLUĞUNA YOL AÇAN DURUMLAR:

1- İlaçlar: Aspirin. Alındıktan 2 saat sonra kanama zamanını 1-2 kat uzatabilir. Penisilin ve kalp ilaçları.

2- Üremi, böbrek yetmezliği. Kanama zamanı 15-20 dk uzar.

3- Bazı kan hastalıkları: Lösemi, kemik iliğini tutan hastalıklar.

KANAMA NEDENLERİ

* Doğuştan gelen pıhtılaşma bozuklukları * Ciddi enfeksiyonlar * Travma

* Doğum sonrası komplikasyonlar * Habis hastalıklar * Hemofili.

1- HEMOFİLİ: Faktör 8 eksikliğidir. Eklem içine kanama (hemoartroz), daha sonra kas içine (hematom)

kanama olur. Ateş ve şiddetli ağrı görülür. Kas arkasına olursa kolay tespit edilemez. Kafaiçi kanama

çok nadir görülür. Hastanın ülseri varsa çok kolay kanar.

Tedavi: Faktör 8 verilir. Faktör düzeyi % 5’in üzeri hafif hemofili, % 5’in altı ağır hemofilidir.

2- TROMBOSİTOPENİ: Trombosit 20.000’in altında ise kanama olur, 15.000’in altında ise kanama

çok zor durur veya hiç durmaz. Hastanın hipertansiyonu, üremisi, ülseri varsa çok kolay kanar.

Bazı virütik hastalıklar ve bazı vitaminler, özellikle “B 12” eksikliğinde trombositopeni görülebilir.

3- İTP ( İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA ) : Sebebi bilinmeyen kanama. Daha çok

gençlerde görülür. Yaygın cilt üstü kanama olur.

Tedavi: Kortizon.

HEPARİN:

Kalp damar hastalıklarında, beyne pıhtı atan hastalıklarda ve enfarktüste yaygın olarak kullanılır. Yarılanma ömrü 60 dk’dır. Kg’a 10-20 ünite verilir. Antidotu: Protamin sülfat. Acil durumlarda 1 ml 1000 ünite Heparine eşit. Heparinin etkisi aPTT ile ölçülür. Genellikle 40 sn’yi geçmez.

COUMADİN:

Ağızdan alınan antikoagulan ilaçtır. Bu ilacı kullanan hastaların % 10-20’si hayatlarını bir döneminde kanama geçirir. Çünkü bu ilaç Vitamin K antagonistidir. Acil durumlarda Vitamin K yapılır ve taze plazma verilir. Vitamin K, faktör 2-7-9 ve 10 üzerinde etkilidir. Coumadinin yarı ömrü 36 saattir. Bu yüzden tehlikeli. Hastaya Vitamin K verilse bile 36 saat beklemek gerekiyor. Bunun için taze donmuş plazma verilir, hasta anında düzelir. Fakat plazmanın ömrü 6-7 saat olduğu için her 6 saatte bir plazma vermek gereklidir.

NOT: Aspirin ile coumadini birlikte kullanmak tehlikelidir.

DEXTRAN:

Beyin içi pıhtılaşma ve kalp hastalıklarında verilir. Serumdan düşük moleküler ağırlıklı bir şekerdir. Sıvı kayıplarında da kullanılır.

HEMOLİTİK ANEMİ: Eritrositler damar içinde yıkılırsa buna intravasküler hemoliz denir. Dalakta ise extravasküler hemoliz adını alır. İntravasküler hemoliz daha tehlikelidir, aniden gelişir.

SOĞUK REAKTİF HEMOLİTİK ANEMİ: Daha çok yaşlılarda görülür. Soğuk havalarda ortaya çıkar. Direk “Coombs Testi” ile tanı konur. Hastanın ayakları morarmıştır.

SICAK HEMOLİTİK ANEMİ: Lösemi, kan hastalıkları, guatr görülebilir. Daha hafiftir.

PNA: PAROKSİSMAL NOKTÜRNAL HEMOGLOBİNÜRİ: Ara-sıra geceleyin gelen idrarda hemo- globin. Acile çok gelir. Temel hücrede bir bozukluk vardır. İdrar rengi kahverengidir. Şiddetli karın ağrısı vardır. Apandisiti taklit eder. Karın ağrısının zaman zaman olması ve bu ağrılarla birlikte idrara çıkma, bu hastalığı düşündürür.

YENİ DOĞAN HEMOLİTİK ANEMİ: Anne Rh (-), çocuk Rh (+) ise, ilk çocuktan sonra antikor gelişir. İkinci ve daha sonraki çocuklar sarılıklı doğar.

HEMOGLABİNOPATİ: Doğuştan hemolitik anemi. Orak hücreli anemide eritrositler odaklaşır ve damarı tıkar. Şiddetli ağrısı vardır. Asidozu varsa bikarbonat ve analjezik verilir. Narkotik analjeziğe kadar gidilebilir.

AKDENİZ ANEMİSİ: Çok büyük dalaklı bebeklerdir. Gelişme bozukluğu vardır.

KAN TRANSFÜZYON REAKSİYONLARI

A-B-O faktörleri yanlış verilirse hasta ölür.

Rh yanlış verilirse hasta ölmez, ancak böbrek yetmezliği ortaya çıkar, tansiyonu düşer ve şoka girer.

NÖTROPENİ: 1500-2000’in altında ise Nötropenidir.

    1000’in altında ise enfeksiyon riski vardır.

   500’ün altında ise risk çok büyüktür. Antibiyotik verilmezse hasta hemen ölür.

NOT: Hasta kanser tedavisi görüyor, bir hafta önce kemoterapik ilaç tedavisi alıyor ve yüksek ateşle acile geliyorsa Nötropeni vardır.

LÖSEMİ: Beyaz hücrenin fazlalığı söz konusudur. 100.00-200.000’nin üzerindedir.

Lösemi 2 tiptir.      1- ALL : Lenfosit Lösemiler: Daha çok çocuklarda görülür.

2- AML: Myolid lösemi. Lösemi hücrelerine blast denir. Eritrositlerden büyüktür,

damarı tıkar ve akımı yavaşlatır. Damar içi pıhtılaşma görülebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Klonun Sözlük Anlamı; Tek Bir Hücreden Mitoz Bölünmeyle Oluşan Bir Dizi Hüc

Klonun sözlük anlamı; tek bir hücreden mitoz bölünmeyle oluşan bir dizi hücre, tek bir atadan aseksüel üremeyle oluşan birey veya popülasyondur. Klonlama üç değişik başlık altında incelenebilir: Moleküler klonlama, hücre klonlaması ve (benim bu makalede üzerinde duracağım) tam bir organizmanın klonlanması.

Leipzig Üniversitesinden, Hans Adolph Eduard Dreisch deniz kirpileriyle yaptığı deneylerde erken dönemdeki bir deniz kirpisi embriyosunun blastomerlerini birbirinden ayırarak blastomere seperation (şekil 1) yöntemini buldu.

1902′de Hans Speman aynı yöntemi kullanarak semender blastomerlerini ayırdı ve her blastomerden yeni bir semender oluştu. Bu yöntemin keşfiyle klonlamanın temeli atılmış oldu. “Speman 1938′de yayımladığı kitabı Embriyonic Development And Induction’da kendisinin fantastik bir deney olarak nitelendirdiği yöntemi açıkladı. Bu yöntem farklılaşmış bir hücrenin-bu hücre semenderin şeklini alabilecek kadar gelişmiş bir embriyo hücresi veya daha fantastik olarak bir yetişkinden alınmış olabilir - çekirdeğinin çıkartılıp, nucleusu çıkartılmış bir yumurta hücresine aktarılmasını içeriyordu.Speman böyle farklılaşmış bir hücre nucleusunun yeni bir canlının gelişimini kontrol edip edemeyeceğini merak ediyordu”.(1)

Speman’ın fantastik olarak nitelendirdiği deney ölümünden yıllar sonra gerçekleşti. 1952′de Philadelphia’da bulunan Lankenau Hospital Research Institute’de çalışan Robert Briggs ve bir Ph.D ögrencisi olan Thomas J. King kurbağalarla yaptıkları deneylerde blastula hücrelerinin çekirdeklerini çıkartıp, kurbağa yumurtalarına eklediler ve kurbağa larvalarını elde etmeyi başardılar. Bu yönteme Nulear Transfer ismini verdiler. (şekil 2)

Aynı yöntem kullanılarak farelerle yapılan deneyler hep olumsuz sonuç veriyordu. Bilim adamları Nuclear Transplantation yöntemiyle memelilerin hiçbir şekilde klonlanamayacağını düşünüyorlardı ki 1986 yılının mart ayında Steen Willadsen 8 hücreli embriyolardan bu yöntemi kullanarak bir koyun klonladığını açıkladı.

“Cornell University’de bitkilerle çalışan bir hücre biyoloğu olan Prof.F.E.Steward 1960′lı yıllarda bir havuç kökünün hücrelerini ayırdı ve bu hücrelerin bölünüp yeni bir havuç bitkisine farklılaşabileceğini gösterdi. Tamamen farklılaşmış bir hücrenin böyle birşey yapabileceği beklenmiyordu”(2). Bitki hücreleriyle başarılmasına rağmen, tamamen farklılaşmış bir hayvan hücresinden bir klon elde edilemiyordu. Birçok bilim adamı yetişkin hayvan hücrelerinin DNAlarında geçirdikleri bir dönem sonucu bazı genlerin protein kodlamasının baskılanmış olduğunu veya bazı genlerin yitirildiğini sonuçta olgun bir hücrden bir klon oluşturulamayacağını düşünüyorlardı.

27 Şubat 1997′de Nature dergisinde çıkan haberle sadece bilim çevreleri değil adeta bütün dünya sarsıldı. İskoçya’da Rosalin İnstitute’de çalışan embriyolog Ian Wilmut ve yardımcısı hücre biyoloğu Keith Campbell yıllardır düşünülenlerin tersine olgunlaşmış bir hücreden bir klon oluşturulabilineceğini gösterdiler. “Gelişmenin zor olduğu koşullarda hücrelerin uyguladıkları doğal bir koruma mekanizması vardır. Bu koşullarda hücreler faaliyetlerini geçici olarak durdururlar. Bu faza G0 fazı denir. G0 fazında DNA’nın bazı gen bölgeleri bir takım proteinlerle kaplanır ve böylelikle DNA programlanır. Campbell, yumurtayla sperm birleştiğinde embriyonun belki böyle bir dinlenme fazı geçirerek DNA’sını programladığını düşündü. Eğer böyle bir ihtimal varsa hücrelerin G0 fazındayken klonlanması uygun olacaktı. Wilmut ve Campbell kopyalanacak meme hücrelerine minimum besin vererek G0 fazına sokmayı başardılar”.(3) Sonra Poll dorset koyununun yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarttılar, Fin Dorset koyununun memesindeki salgı bezlerinden aldıkları hücreyi G0 fazına soktuktan sonra çekirdeği çıkartılmış yumurtanın içine aktardılar. Bu yumurtaya birkaç mikrosaniyelik bir elektirik akımı uyguladılar. Bu akım yumurtanın ve meme hücresinin zarlarında delikler açtı böylece meme hücresinin kromozomları dahil tüm içeriği yumurta hücresine geçti. Uygulanan elektrik akımı zarda deliklerin açılmasının yanısıra yumurta hücresinin yeni döllenmiş gibi davranmasını sağladı. Daha sonra bu yumurtayı Scottish Blackface koyununun rahmine yerleştirdiler. Deney başarılı oldu ve 5 Temmuz 1996′da Doly dünyaya geldi. Wilmut ve Campbell’in uyguladıkları yönteme Nuclear Somatic Transfer (NST) deniliyor. (şekil 3)

Wilmut’un klonlama yapmaktaki amacı embriyo gelişiminin veya somatik hücrelerdeki farklılaşmanın sırlarını açığa çıkarmak değildi. “Wilmutun sponsoru PPL Therapeutics klonlanmış bir koyunla, ilaç fabrikalarının kullandığı metodlara göre daha ucuz ilaç elde edebileceklerini anladılar. Bir koyunu ilaç üreten bir fabrikaya dönüşecek şekilde programlamak için kullanılacak metod oldukca açıktır: Bilim adamları koyun hücrelerini alıp petri kaplarında yetiştirebiliyorlar. Laboratuvarlarda bu hücrelere yeni genler eklemek mümkündür. Eklenen genlerle hücreler ilaç niteliği taşıyacak proteinler üretilebilir. Genetik olarak düzenlenmiş bu hücrelerden bir koyun klonlandığında ilacı elde etmek için yapılacak tek iş koyunun sağılmasından sonra ilacın sütten ayrılması”(4)dır. Eğer bilimadamları genetik olarak düzenlenmiş dişi ve erkek koyular klonlarlarsa bu koyunlar çifteleştirilerek, klonlama yönteminden çok daha ucuz bir şekilde yüzlerce yaşayan ilaç fabrikasına sahip olunabilir.

Klonlama insanlığın önüne sayısız yollar açıyor. Mesela yukarıdaki yöntemin aynısı kullanılarak genetik hastalıkları taşıyan koyunlar üretilebilir daha sonra bu koyunlar o hastalığın tedavisinde model olarak kullanılabilir. “Doly’nin doğumunun duyurulmasından kısa bir süre sonra Wilmut ve PPL Therapeutics’in araştırma ekibi, biyolojik kodunda önceden belirlenen bir insan geni taşıyan Polly adında klonlanmış ikinci bir koyun doğduğunu bildirdiler. Araştırmacılar laboratuvar kabında büyütülen koyun ceniniyle ilgini hücrelere bir insan geni eklediler, sonra büyüyen hücrelerden bir koyun klonladılar”(5).

Klonlama soyu tükenmekte olan hayvanların kitlesel olarak çoğaltılıp , biyoçeşitliliğin korunmasında da kullanılabilir.

Deli dana hastalığına benzeyen ve koyunlarda görülen scarpie hastalığının tedavisinde klonlama yönteminden yararlanılmak isteniyor. Wilmut koyunların scarpie hastalığına yakalanmasını mümkün kılan genetik hasarı taşıyan bir koyun klonlamak istiyor. Bunun dışında Wilmut’un Nature dergisinde yaptığı açıklamalarda da belirttiği gibi klonlama imprinting ve telemore kısalması gibi bazı değişimlerin anlaşılmasında da kullanılabilir.

“Bath üniversitesi araştırmacılarından Prof. Jonathan Slack, başı olmayan kurbağa embriyosunu geliştirdi. Genetik müdahaleyle yeniden programlanan embriyonun başı, gövdesi ve kuyruğu oluşmadı. Yalnız kalbi, dolaşım sistemi ve istenilen organlar gelişti”.(6) Bu yöntem insanlar üzerinde kullanılarak lösemi hastaları için immün sistem tarafından reddedilemeyecek kemik iliği veya yine immün sistemi tarafından reddedilmeyecek organlar üretilebilir. Fakat bir annenin, organlara gebe kalmasının etik açıdan kabul edilemeyeceği gerçektir. İşte bu yüzden yapay bir rahme ihtiyaç duyuluyor. “1995′te Scientific American’da yazan Zanger ve Vaccanti doğmamış çocuğu insan rahmi dışında canlı tutmayı tökezleten başlıca engel hava solumayı olanaksız kılan gelişmemiş akciğerlerdir diyor ve şöyle bir model öneriyor: ‘Bebekler, yüksek konsantrasyonda oksijen ve karbondioksit taşıyan pergluokarbon denen sıvılarda soluyabilirler. Bir pompa gaz değiş tokuşuna olanak sağlayarak, akışkanın sürekli dolanımını sürdürebilir. Rahim, akışkandan toksinlerin atılması için filtre edici aygıtlarla donatılmış olabilir. Beslenme şimdi olduğu gibi damarlardan sağlanabilir”.(7) İnsanlar için yedek organ depolarının oluşturulması önündeki tek engel, yapay rahimlerin henüz teori aşamasından ileriye gidememiş olması değil, birçok ülkede insan klonlanması kanuni olarak yasaklanmış durumda olmasıdır.

İnsanlara yedek organ üretimi konusunda domuzlarla da çalışılıyor. Domuz organlarının insanların immün sistemi tarafından kabul edilmemesinin başlıca sebebi bu organların yüzeyinde özel bir şeker tabakası olmasıdır. Domuzun uygun bir hücresi alınıp bu hücre sözkonusu şekeri üretmeyecek bunun yerine insan organlarını kaplayan proteinler üretecek şekilde programlanırsa ve bu hücreden bir klon oluşturulursa, bu organların insanlara transplantasyonları düşünülebilir.

Wilmut 277 deneme sonucunda sadece bir koyun elde edebidi. Bu başarı oranı biraz düşük gibi görülebilir fakat başarı oranını şüphesiz zamanla artacaktır. Bu başarı oranının artmasıyla mesela erkeğin tetstislerinde sperm üretilmemesi nedeniyle bir çift çocuk sahibi olamıyorsa NST yöntemi ile cocuk sahibi olmak isteyebilirler. İnsanların bu şekilde aseksüel olarak üremesi bazı yönlerden seksüel üremeye göre daha güvenli bile sayılabilir. Söyle ki; testislerde ve ovaryumlarda bazen hatayla bir eksik veya bir fazla kromozom taşıyan sperm ve yumurta hücreleri üretilebilir sonuçta seksüel üremede bu gibi hücrelerin birleşmesiyle down sendromu gibi durumlar meydana gelebilir. Aseksüel üremeyele böyle kromozam hatalarının oluşması söz konusu değildir.

Bunu dışında eğer çiftlerden biri, renkkörlüğü gibi, genetik hasar oluşturacak bir gen taşıyorsa bu çift seksüel üremeyle çocuğu riske etmektense, eşlerden sağlıklı olanından NST yöntemiyle bir çocuk sahibi olmayı tercih edeceklerdir. Böylelikle gelecek nesiller genetik olarak daha sağlıklı olacaklardır.

Klonlamanın insanlar üzerinde uyandırdığı endişeleri tartışmadan önce iki terimin açıklıkla kavranması gerektiğine inanıyorum. Bu terimler doğa ve doğal. Doğal: 1.Doğada bulunan 2.Doğanın düzenine ve gereklerine uygun, tabii. Doğa: Sanat ve kültür gibi insan kafası ürünlerinin karşıdı olup kendiliğinden var olan şeylerin bütünü. Birçok din adamı klonlama yönteminin doğal olmadığını, daha da ötesi doğaya aykırı olduğunu öne sürdüler. Embriyo twining yöntemiyle, anne karnında oluşan tek yumurta ikizliğiyle aynı yöntem izlendiğinden bu yöntemin doğaya aykırı olduğunu kimse iddia edemez. Yine aynı din adamları, Wilmut’un geliştirdiği NST yönteminin insanlara uygulanmasıyla kadınların bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabileceklerini ve evliliklere gerek kalmayacağını dile getirdiler. Bu onlara göre büyük bir sosyolojik problemdi. Yukarıdaki tanıma dikkat edilecek olunursa evlilik dahil insanlar tarafından kurulan tüm müesseselerin doğal olmadağı anlaşılacaktır. Buradan çıkan sonuç çok açıktır; doğal bir yöntem olmadığını savundukları klonlamanın tehlike yaratabileceğini düşünen bazı din adamları, aynı zamanda bu yöntemin doğal bir müessese olmayan evliliği tehdit etmesinden kaygı duyuyorlar. Eğer bir canlının yapısı onun klonlanmasına izin veriyorsa bu işlemi yapmak hiç de öyle düşünüldüğü gibi doğaya aykırı değildir.

İkinci Dünya Savaşının çıkmasına sebep olan Hitler gibi bir diktatörün kendinden yüzlerce klon yapması da bir başka endişedir. Fakat bu endişe birkaç nedenden dolayı yersizdir. Çünkü klonlamada model olarak kullanılacak canlının genotipi ve dolayısıyla fenotipi klondan farklı olacaktır. Şöyle ki; NST sonucunda meydana gelecek klonun genetik bilgisi sadece klonlanacak hücredeki genlerden ibaret değildir bunun yanında yumurta hücresinin içinde mitokondriyal DNAlar da bulunmaktadır. Buna ilaveten embriyonik dönemde meydana gelen genetic imprinting denilen olayda otozomal kromozomların herzaman aynı kısımları aktive olmuyor. İşte bu sebeplerden dolayı iki klonun arasında gentik olarak farklılıklar doğuyor. Bir örnek vermek gerekirse gerekirse; “Genetikçiler, aynı embriyodan, blastomere seperation yöntemiyle, klonlanmış iki ineğin sütlerinin kalite ve tat baz alındığında sadece % 70 oranında benzediğini saptadılar”.(8) Bu örnekten de anlaşılacağı gibi klonlama yöntemiyle bir insanın genetik olarak eşini yaratması olanaksız. Bunun yanında çevre koşulları da insanların kişiliklerinin oluşmasında etkilidir. Anıların ve tecrübelerin klonlanması pek de mümkün değil.

NTS, çok pahalı bir yöntem olması nedeniyle gelecekte geniş kitleler tarafın tercih edilemeyecektir. Örnegin; bir milyon kişi seksüel üremeyele çocuk sahibi olurken buna karşılık aseksüel üremeyle bir çocuk dünyaya gelebilir. Bu yüzden klonlamanın genetik çeşitliliği azaltacağını düşünmek pek de mantıklı değil. Klonlama tekniği inanılmaz derece de ucuzladı ve yaygınlaştı diyelim, sizce bu şekilde gen havuzundan yararlı genlerin elenmesi mümkün mü?

Meme hücreleri çok çabuk bölünüp yeni bir doku oluşturabilir, bu yüzden oldukça yüksek embriyonik potensiyelleri vardır. Bunu aksine saç veya kan hücrelerinin böyle bir potansiyeli yoktur. Yani sizden alınan bir saç teli veya bir kan damlasıyla çılgın bir bilimadamı sizin klonlarınızı oluşturamaz. Bilim kurgu filmlerinde çoğunlukla çılgın bir bilim adamı kasıtlı olarak veya da hatayla insanlığı tehdit edecek kadar korkunç şeyler yapar. Yıllardır süregelen bu tarz filmler toplumun bilimadamlarına ve bilime karşı güvenini büyük ölçüde sarstı. Bazı etikçiler ve din adamları bu korkuları alevlendirmeyi büyük bir ustalıkla başarmaktadırlar. Tamam bilim kötü amaçlar için kullanılmaya açık olabilir, ama arının iğnesi var diye bal yemekten de vazgeçemeyiz!

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bakteriler

BAKTERİLER

BOYUTLARI VE BULUNDUKLARI YERLER

Bakteriler mikron cinsinden ölçülür. Bakterilerin büyüklüğü normal bir ökaryot hücredeki mitokondri kadardır. Birçok türün genişliği 0.1 – 4.0 mikron, boyuysa 0.2 – 50 milkron arasında değişir. Bakteriler aşağı yukarı her yerde bulunur. En çok organik atıkların ve suyun bol bulunduğu yerlerde yaşarlar. Yaklaşık 2000 bakteri türü belirlenmiştir ve bunların birçoğu, bulundukları ortamdaki öbür mikroorganizmaları yokederler. Atmosferin oksijensiz en üst tabakasında, denizin 10 km. dibinde, donmuş toprakta, sıcak su kaynaklarındaki SINIFLANDIRMA

19.yy’da biyolojinin gelişmesiyle, bakterilerin bitki de hayvan da olmadıkları ortaya konmuştur. Bakterilerin de gerçek bitkiler gibi sert hücre çeperleri vardır ; ama birçok bakteri türü hareket ederler ve enerjilerini, gelişmelerini organik besinlerden sağlarlar. (yalnızca birkaç bakteri türü fotosentezden yararlanır.) Eski iki evrenli sınıflandırma sisteminde bakteriler, bitkiler evrenine yerleştirilmişse de, günümüzde kullanılan beş evrenli sistemde bir hücreli prokaryotlar (bakteriler, kinobakteriler ya da mavi-yeşil su yosunları) Moneralar evrenine, bir hücreli ökaryotlar (protozoalar) ise Protistalar evrenine yerleştirilmiştir.

BİÇİMLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI

Biçimlerine göre 4 tip bakteri hücresi vardır:

Çubuk Şeklinde olanlar (Basiller) : ‘Kamçılılar’ adı verilen, hücrenin çevresini saran kirpiklerin ya da kamçıların yardımıyla hareket eden silindirimsi ya da çomak biçimli bakterilerdir.

Yuvarlak olanlar (Coccus) : Zincirler halinde gelişerek ‘streptokoklar’ oluşturan küre biçimli bakterilerdir.

Son yıllarda türleri genetik yapılarına göre düzenleyen bir sınıflandırma sistemi hazırlanmıştır. Bu sistemde , son derece farklılaşmış bir bakteri öbeği oluşturan Archaebacteria öbeği, RNA dizilimi temel tutularak, bakterilerin büyük bir çoğunluğunu kapsayan Eubacteria takımından ayrılmıştır.

GRAM BOYAMA SİSTEMİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI

Bakterilerin saptanmasında yaygın olarak kullanılan gram boyama yöntemi, 1884’te, Danimarkalı bakteribilim uzmanı Hans Christian Gram tarafından kusursuzlaştırılmıştır. Bu işlemde bakteriler, özel boyarmaddelerle ya da öbür kimyasal maddelerle boyanır. İşlemden geçirilen bakteriler iki gruba ayrılır ; koyu menekşe rengine dönen bakterilere ‘gram-pozitif bakteriler’, kırmızıya dönüşenlere ise ‘gram-negatif bakteriler’ denir. Hekimler, bakteri enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanacakları uygun antibiyotiği belirleyebilmek için, gram boyama yöntemine çok sık başvururlar. Gram-pozitif bakteriler daha çok penisiline, gram-negatif bakteriler ise daha çok streptomisin gibi öbür antibiyotiklere duyarlıdırlar. Bakterilerin boyama işleminde farklı renkler almalarının nedeni henüz tam anlamıyla aydınlatılmamışsa da, eldeki veriler, bu farklılığın bakteri hücre çeperinin yapısındaki özelliklerden

kaynaklandığını göstermektedir.

Aerob Bakteriler: Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, zatürree ve yoğurt bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir.Örnek:AzotBakterileri.

Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar: Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara “Geçici Aerob” denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar.Bunlara”GeçiciAnaerob”denir.

BAKTERİLERİN ÜREMELERİ

Bölünerek Çoğalma: Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. Bu bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. Bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Bölünen bütün hücreler yaşasa, bir hücre 6 saat içinde

Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. Ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.

Sporlanma: Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.

Spor oluşturmuş bir bakteri

Eşeyli Üreme (Konjugasyon): Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe kalıtsal varyasyon denir.

Bakterilerde konjugasyonla üreme

Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur.

Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.

BAKTERİLERİN YARARLARI

Bakteriler olmasa, hayvan dışkıları, hayvan leşleri, ölü bakteriler çürümez ve her yer büyük çöp yığınlarıyla dolup taşardı. Ayrıca bakteriler, toprağı çeşitli yollarla zenginleştirirler. Azot bağlayıcı bakteriler, atmosferdeki azot gazını kullanarak, bitkilerin büyümesi için gerekli azota dönüştürürler. Baklagillerin köklerinde Rhizobium cinsinden bakteriler içeren küçük yumrular bulunur ; bu bakteriler, azot bağlanmasına yardımcı olur ; siyanobakteriler ise, havadaki serbest azotun bağlanmasını sağlarlar.

Bakteriler sanayide peynir, yoğurt, ayran, sirke, lahana turşusu, vb. besinlerin üretilmesinde çok önemli rol oynarlar. Topraktan elde edilen bakterilerdense, streptomisin gibi antibiyotiklerin yapımında yararlanılır. Deri tabaklanırken, tütün işlenirken, organik atıklar lağım arıtma tesislerinde arıtılırken de bakterilerden yararlanılır. Sığırlar, keçiler ve koyunlar otla beslenir, ama bakteriler olmasa yedikleri otların sert lifli selülozlarını kolayca sindiremezlerdi.

ÖLÜMCÜL OLABİLİRLER

Sağlıksız koşullarda bekletilen besinler, bakteriler tarafından bozulabilir. Stafilakoklar, Streptokoklar ve Salmonellalar gibi besin bozucu bakteriler, zehirli toksinler üretirler. Bozulan besinin insanlar tarafından tüketilmesiyse ağır hastalıklara yol açar. Sağlıksız koşullarda işlenen konservelenmiş ve tütsülenmiş besinlerde üreyen Clostridium botulinum türü bakteri, bir toksin üreterek, ‘botülizm’ adı verilen ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan bir hastalığa neden olmaktadır.

BAKTERİLERİN YOK EDİLMESİ

Yukarıda sözü edilen kimyasal maddeler, insan bedeni için oldukça zehirli sayıldıklarından ağız yoluyla alınmamaları gerekir. Ama antibiyotikler, canlı organizmalar (genellikle bakteriler ve küflerden yararlanılır) tarafından üretilmelerine karşın, ağız yoluyla alındıklarında bakterileri öldürür ya da üremelerini engellerler; mikroplara karşı etkenlerse antibiyotiklerle aynı işlevi gören doğal ya da yapay kimyasal maddelerdir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hücre Ve Hücrenin Yapısı

HÜCRE VE HÜCRENİN YAPISI

Bütün canlıların yaşayan en küçük biriminin hücre olduğunu biliyoruz. Onu ilk defa 1665 yılında ingiliz bilim adamı Robert Hook, mantar dokusunda gözleyerek, boşluk anlamına gelen “hücre” sözcüğünü kullanmıştır. Görülen, esasında hücrenin yalnız ölü çeperiydi. Bohemyalı fizyolog Purkinje, hücrenin iç kapsamına protoplazma adını vermiştir. Hücre bilimine ilişkin ilk yayınlar, bitkilerde Schleiden (1838) ve hayvanlarda Schawann (1838) île başlar. Bu iki araştırıcı “Hücre Kuramı” nın kurucuları olarak kabul edilirler.

Hücreler ya tek başına (birhücreliler ya da protistler olarak bilinen bakteriler, protozoa, birhücreli mantarlar ve algler; keza yüksek bitki ve hayvanların sperma ve yumurtaları) ya da çok hücrelilerde olduğu gibi belirli bir görevi yapmak için farklılaşmış hücre grupları (= dokular) halinde bulunur. Tek bir hücre halinde yaşamım sürdüren canlılara l. düzendeki canlılar, belirli görevleri yüklenmek için farklılaşmış hücrelere sahip canlılara da II. düzendeki canlılar denir, ikinci düzendeki canlıların hücreleri organizma dışında ancak doku kültüründe yaşamını sürdürebilir ve çoğalabilir. ilk doku kültürünü Amerikalı Rass Harrison (1907) semender hücreleriyle yapmayı başarmıştır. Çok hücrelilerin hücreleri birbirine hücre arası madde ile bağlanmıştır (kemik ve kıkırdakta olduğu gibi) ya da bu madde aracılığıyla ilişkidedir (kan ve lenfte olduğu gibi).

Bazı organizmalar hücre arası maddeye ve hücre sınırına sahip değildirler. Bununla beraber bir canlı birimi olarak tanımlanırlar, örneğin amiplerden Pelomyxa palustris, güneşsilerden (Heliozoa) Actinosphaerium eichorni, birçok ışınlı (Radiolaria), delikli (Foraminifera), Opalinidae, bazı silliler (Ciliata), Myxosporidae ve bitkilerden Siphonales, keza mantarların hifleri bu durumdadır. Bu organizmalar “Ç o k Çekirdekliler” yada “H ü c r e s i z l e r” olarak adlandırılır.

Hücrenin Evrimsel Gelişimi:

Bundan yaklaşık 2-3 milyar yıl önce, bir gen-bir enzim şeklinde kendini eşleyebilen ilk molekül meydana gelmiş ve bir zaman sonra bu molekül lipit ve protenoid moleküllerinden oluşmuş bir koaservat keseciğinin içine girerek ilkin hücreyi yapmıştır. Başlangıçta oksijensiz ortamda yaşayan bu hücre, çevredeki birikmiş besin maddelerini kullanıyordu (heterotrof canlılar). Bir süre sonra besin maddesi azaldı ve bu arada anorganik yoldan sentezlenmiş porfirini bünyesine alarak (klorofil oluşumu) kademe kademe Su + CO+ güneş ışığından organik maddeleri sentezleyebilen canlılar (ototrof canlılar) ortaya çıktı. Bu sentezlemenin yan ürünü olan serbest oksijeni, metabolizmalarının etkili bir maddesi olarak kullanan hücrelerden bir kısmı, diğer hücrelerin içine girerek onlarla ortak yaşamaya başladı. Bu arada hücre içine giren simbiyont hücre, birçok hücresel yapısını yitirerek mitokondriye dönüştü. Yalnız, kendi başına (otonom) bölünme yeteneğini ve özel DNA’sını bugüne kadar saklayabildi. Keza bu arada ilkin denizde burgu gibi dönerek hareket eden bazı bakteriler (Spirochaeta benzeri) bu hücrelerin üzerine yapışarak onlara hareket olanağı vermiş ve bu arada onların yakaladığı besin maddelerine de ortak olmuştur. Bir zaman sonra aralarındaki ilişki ortak yaşama (simbiyozise) dönüşerek, yapışan hücreler kamçı ve silleri oluşturmuştur. Nitekim bu bakterilerin (bugün yaşayanlarının) yapısı, kamçıların ve sillerin yapısına benzemektedir. Lizozom, ribozom ve çekirdek zarının da simbiyotik ilişkilerle dışarıdan girdiğine ilişkin kanıtlar. Sonuç olarak modern hücre, birçok ilkin hücrenin ya da hücre benzeri varlığın simbiyotik ilişkiler içinde bir araya gelmiş karmaşık bir kombinasyonudur. Hücre inceleme yöntemleri

Canlılarda gözlem

Hayvanı ya da onun bir kısmım, doğal ortamda bulunduğu şekilde mikroskop altında incelemektir. Kimyasal maddeler kullanılmadığından, hücre yapısında ve şeklinde herhangi bir değişme olmamaktadır. Doku kültüründe de hücreleri in vitro olarak incelemek mümkündür, in Vitro Latince tüpte ya da cansız ortamda demektir.

Vital boyama

İncelenecek kısım, zehiri az olan bir boyanın çok fazla sulandırılmış çözeltisi içine konur. Vital boyamada kullanılan boyalar, asidik ve bazik olmak üzere ikiye ayrılır. Çeşitli organeller çeşitli boyaları emerek görünür duruma geçerler. En çok kullanılanlar nötr kırmızı, metilen mavisi, yanus yeşili vs. (1/10.000 veya 1/30.000 defa seyreltilmiş)’dir. Hücre, bu yöntemle canlı olarak daha ayrıntılı incelenebilmektedir. Bu yolla 5-10 mikron, en fazla 30-60 mikron kalınlığında kesilmiş doku preparatları cansız olarak incelenebilir.

Elektron mikroskobu ile inceleme

En iyi ışık mikroskobunda obje 2.000 defa büyültülebilir. Bu durumda 0.2 mikrondan büyük olan cisimler mikroskop altında görülebilir. Çünkü görünür ışığın dalga boyu en kısa olanı, mor ışındır (0.4 mikron kadar). En uzun dalga boyu da 0.8 mikronla kırmızı ışındır. Kullanılmakta olan ışının dalga boyunun ancak yansı kadar büyük olan cisimleri görmek mümkündür. Bu da mor ışının en fazla yarısı kadar olabilir.

Elektron mikroskobunda ışık dalgaları yerine hızlı elektronlardan yararlanılmış, mercek yerine de manyetik alanlar kullanılmıştır. Bu suretle 200.000′den daha fazla büyültme elde etmek mümkün olmuştur (yani 0.001 mikron = 10 A°’lük ayrıntıyı saptayabilecek güçte). Ancak insan gözü elektronları göremediğinden, elektronların floresan bir ekrana yansıtılması ya da fotoğrafının çekilmesi gerekir. Bu yolla hücrenin ayrıntılı yapışı ve virüsler incelenebilmektedir. Elektron mikroskobunda ultramikrotomlarla hazırlanmış 0.2 mikron kalınlığındaki preparatlar incelenebilir. Bu preparatlara kontras (gölge) vermek için altın gibi ağır atomlar kullanılır. Elektron mikroskobunda yüksek vakum ve sıcaklıktan dolayı, bugüne kadar canlı herhangi birşey incelenememiştir.

Diğer Yöntemler

Hücre, su kıvamında olduğundan, genellikle kontraslar görülmez. Bunun için hücre bir tespit edici (fiksatif) içerisinde süratle öldürülür ve çeşitli boyalar kullanılarak organeller arasındaki kontraslar çok belirgin olarak ortaya çıkarılır. Bu yöntemle incelemede birçok kolaylıklar varsa da hücre öldüğünden yapısının değiştiği açıktır. Son zamanlarda bulunan “Faz Kontrast” mikroskobu ile bu sorun bir derece çözülmüştür. Çünkü hücrenin farklı kısımlarının, ışığı farklı kırmaları, bir renk ayırımına dönüştürülür; yani kontrastı sağlanır. Enterfrens mikroskobu da hücrenin farklı yoğunlukta olan kısımlarım (bir prizma gibi ışığı farklı kırdığından) renkli görüntü olarak verir. Bu yolla inceleme aynı zamanda hücrenin farklı kısımlarının kimyasal analizlerinin yapılmasına da olanak sağlamaktadır.

Hücrenin şekli ve büyüklüğü

Serbest kalan bir hücre kendini korumak amacıyla genellikle, yüzey geriliminin etkisi altında, küre şeklini alır. Çünkü hacmi en büyük; fakat yüzeyi en küçük olan geometrik şekil küredir. Hücreler, türden türe, dokudan dokuya ve yaptıkları işe göre şekil bakımından büyük değişiklikler gösterirler.

En küçük boylu hücreler gametler, bakteriler ve parazit bir hücrelilerdir. Bu hücreler 0.2-0.5 mikron (1 mikron = 0.001 mm.) çapındadır. Bazı silliler ve delikliler gözle görülebilir {Gregarin’w 1.5 cm. kadar olabilir). En büyük hücre, kuş yumurtasıdır. Bugün yaşayanlardan devekuşunun yumurtası ile 100 sene önce Madagaskar’da yaşayan Aepyornis kuşunun 8 litrelik yumurtası bilinen en büyük hücrelerdir. Bilinen en uzun hücreler ise aksonlarıyla beraber 1 m. kadar uzunluktaki bazı sinir hücreleridir.

Çeşitleri

Hücreler yapılarına göre,prokaryot ve ökaryot hücre olmak üzere ikiye ayrılırlar. Prokaryotik hücre, tek hücreli canlılarda görülen ve organize bir çekirdeği olmayan (çekirdek zarı olmayan)hücre tipidir. Prokaryotik hücrelerde kalıtım materyali sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır.Ökaryotik hücrelerde organize olmuş (çekirdek zarıyla çevrilmiş) halde kendi kalıtım materyallerini taşıyan çekirdekleri vardır. Kalıtım materyali (DNA) olmayan hücre yaşamını belli bir süre devam ettirse bile, bölünüp yeni bir hücre oluşturamaz.

Ökaryotik bir hücre;dıştan içe doğru;

_hücre zarı,

_sitoplazma ve

_çekirdekten oluşur.

HÜCRE ZARI

Bütün hücrelerin dış taraftan bir zar ile çevrili olduğu, elektron mikroskobu kullanılmadan önce de bilinmekteydi.Ancak bu zar çok ince olduğundan ışık mikroskobunda görülemiyor ve yapısı hakkında fazla bilgi edinilemiyordu. Elektron mikroskobunun keşfinden sonra, hücre zarı hakkındaki bilgiler artmış ve kimyasal yapısı açıklığa kavuşmuştur.u olayla birlikte hücre zarının kalınlığının 75-200 angström arsında olduğu bulunmuştur. (1 Angström=1/10.000 milimetre)

Hücre Zarının Yapısı

Hücre çeşidine göre morfolojik yapılarında bir kısım farklılıklar gözlenen hücre zarları yarı geçirgen özelliğe sahip olup,bir bariyer

Oluşturarak hücrenin dış ve iç yüzeylerini sınırlarlar.Böylece belirli besin maddelerinin,suda çözünmüş halde bulunan elementlerin hücreye alınmasına,hücrede üretilen salgı granüllerinin ve hücresel metabolizma sonucu üretilen artık maddelerin hücre dışına atılmasını sağlarlar.Ayrıca hücrelerdeki reaksiyonlar için gerekli iyonların hücreden ayrılmalarını önlerler.Bu yolla hücre sitoplazmasında belirli bir iyon kompozisyonun,pH değerinin ve hücre içi osmotik basıncın korunmasına yardımcı olurlar.Hücre zarında bulunan taşıyıcı proteinler,bazı küçük moleküllerin geçişine izin vermelerine rağmen,diğer bir kısım molekülün geçişine izin vermezler.Genel özelliklerinden özetle bahsedilen hücre zarının yapısının anlaşılmasını sağlayan deneysel çalışmaları kısaca inceleyelim.Hücre zarının yapısı ile ilgili ilk çalışmalar 1890’larda yapılmış olup,hücrelerin hipotonik çözeltilere bırakıldığı zaman şiştiği,hipertonik çözeltilerde ise büzüldüğü deneysel olarak gösterilmiştir.Bu deneylerin yapıldığı dönemlerde hücrelerin bir zarla çevrili olabileceği ve hücre zarının seçici geçirgen bir özelliğe sahip olabileceği tahmin edilmekteydi.Overton lipidlerde çözünebilen maddelerin hücre zarından daha hızlı geçtiklerini yaptığı deneylerle gösterdi ve 1900’lü yıllarda Langmuir lipitlerin özelliklerini araştırarak hücre zarlarında bulunan fosfolipidlerin amphipatrik özelliğe sahip olduklarını saptadı. 1925’te

Gorter ve Grandel lipidleri insan eritrositlerinden izole ederek ılık su yüzeyinde yüzdürdü ve fosfolipidlerin su yüzeyinde unipolar bir tabakalar oluşturabildiğini, hidrofilik baş kısımlarının suyun yüzey kısmında, hidrofobik kuyruk kısımlarının ise havaya doğru yöneldiğini gösterdiler.Bu araştırmacılar, izole edilen zarın eritrositlerin çevresini iki defa sarabilecek uzunluğa sahip olduğunu,bu nedenle hücre zarlarının iki tabakalı lipid içerdiklerini öne sürdüler. Sonraki dönemlerde yapılan X-ışını kırınımı deneyleri yardımıyla hücre zarında bulunan maddelerin yoğunluğu saptandı. Buna göre,hücre zarının orta kısmının saf hidrokarbonlardan (2 nm kalınlığında lipid tabakası),dış kısımlarının ise demiryolu raylarının görüntüsüne benzer protein tabakalarından meydana geldiği sonucuna varıldı. Hücre zarının ortalama kalınlığı en fazla 12 nm civarındadır. Eğer hücre zarları OsO4 ile boyanırsa elektron mikroskobu incelemelerinde hücre zarlarının trenyolu raylarının görünümüne benzer bir görünüm aldığı görülür.

Hücre zarlarının parçalara ayrıştırma tekniği yardımıyla incelenmesi sonucu,hücre zarlarının yapılarında bulunan proteinlerin ve lipidlerin özellikleri ortaya çıkartılmıştır. Buna göre,protein ve lipidlerden meydana gelen hücre zarlarında bulunan protein-lipid oranı çeşitlerine göre büyük oranda değişim gösterir.örneğin mitokondri zarında protein oranının %76 sinir hücrelerinde ise bu oranın %18 olduğu saptanmıştır.Hücre zarlarında bulunan lipid miktarlarında da farklılıklar olduğu,tüm hücrelerin ortak özellikleri olarak zarlarında fazla miktarda fosfolipid bulunduğu gösterilmiştir.Bitkilerin hücre zarlarında hayvansal hücrelerden farklı olarak %30-50’lik bir oranda steroidlerin bulunduğu,kloroplastlardaki tilekoid zarlarında ise lipidlerin %70’e yakın bir kısmının galaktolipid olduğu gözlenmiştir.Kardiyolipin ismi verilen bir fosfolipid ise sadece mitokondri membranlarında yoğun olarak bulunur.Yapılan çalışmalar hücre zarlarının fonksiyonuna bağlı olarak yapısında bulunan yağların ve proteinlerin oranlarında büyük farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır.Hücre zarlarında bulunan tüm fosfolipidler amfipatrik özelliğe sahip olup,yağ asidi zincirleri (glikolipid ve fosfolipid) iki tabakalı fosfolipidik tabakaların oluşmasını sağlarlar.Fosfolipidlerin polar baş kısımları suya doğru,fatty açil zincirlerinden meydana gelen kalın hidrofobik kısımları ise yapının iç kısmına doğru yönelerek yaprakçıklar meydana getirirler.Polar baş kısımlara sahip fosfolipidler nötral pH değerlerinde herhangi bir elektrik yüküne sahip olmayıp,fosfolipid tabakasına dönüşebilirler.Hücre zarları bir internal,bir de eksternal yüzeye sahip olup,bu yüzeyler sitoplazmik ve ektoplazmik yüzey olarak da bilinirler.Hücre zarlarının yapısı sabit olmayıp dinamik bir yapı gösterirler.Saf fosfolipid tabakalarında fosfolipidler göç edemezler veya bir yaprakçıktan diğerine flip-flop yapamazlar.Aynı tabaka içerisinde yer değiştirirler.Hücre zarlarında bulunan lipidlerin büyük çoğunluğu hücre zarında lateral hareket ederler.

Tüm hücre zarı lipidlerinin 0.5 mikronluk mesafeler içerisinde serbestçe hareket ederek yüzebildikleri,ancak lipidlerin çoğunluğunun uzak mesafelere gidemedikleri bilinmektedir.Ayrıca lipidler dikey olarak hücre zarı boyunca hareket yeteneğine sahiptirler.Hücre zarlarının akışkanlığı zarlarının lipid kompozisyonuna,kolesterol içeriğine ve ortamın ısısına bağlı olarak değişim gösterir.Kolesterol memelilerin hücre zarlarında yaygın olmasına rağmen, prokaryotların hücre zarlarında rastlanmaz.Bakteriler ve hayvansal hücreler yapılarında bulunan doymuş/doymamış yağ oranlarını değiştirmek suretiyle ısıyı ayarlarlar.Kolesterol hücresel zarların geçirgenliğini düzenleyen ana faktör olup,hidrofobik bir yapıya sahiptirler.Fosfolipid tabakaları arasında dağılmış halde bulunan kolesterol fosfolipidlerin polar baş kısımları ile bağlantılı halde bulunurlar ve kolesterolün zar geçirgenliğine etkisi lipid kompozisyonuna bağlı olarak değişim gösterir.

Hücre Zarı Proteinleri

Hücre zarlarında proteinler zar yüzeyinde veya zara gömülmüş halde bulunurlar.Hücre zarının sadece bir yüzeyinde yoğun olarak bulunan ve zarın bir yüzeyinden diğerine doğru uzanan proteinlere ise periferal proteinler ismi verilir.Hücre zarlarında bulunan bir diğer protein çeşidi intrinsik proteinler olup yapılarında bulunan hidrofobik yan zincirler nedeniyle hidrofobik özellik gösterirler.Bu proteinler fosfolipidlerin kovalent bağlarla birbirlerine bağlanmalarını sağlarlar.Periferal proteinler çoğunlukla çoğunlukla fosfolipidlerin polar baş kısımları ile etkileşim halindedirler.Dış yüzeyde bulunan periferal proteinler glikokaliks yapısında olup bu proteinlerin çoğunluğu su ortamında çözünebilir.Tüm membran proteinlerinin lipid tabakalarına asimetrik bir şekilde bağlanırlar ve flip-flop ile proteinlerinin hücrenin bir yüzeyinden diğerine geçemedikleri gözlenirler. Karbonhidrat türevi oligosakkaridlerin yan zincirlerinin (glikolipid) tümü ise hücre zarının ekzoplazmik yüzeyinde bulunurlar.Yapılan çalışmalar tüm hücre proteinlerinin %30-90’ının serbestçe hücre zarı içerisinde hareket edebildiklerini ortaya koymaktadır.Lateral pozisyonda protein difüzyonunun hücre zarında olmayıp çoğunlukla ER,mitokondri gibi organellerin zarlarında görüldüğü bilinmektedir.Hücrenin sitozol kısmında sitoiskelette meydana gelen değişimler proteinlerin hücre zarlarındaki organizasyonlarını etkiler.Ancak hücre zarlarında bulunan tüm integral proteinler hareketli olmayıp,diğer hücre zarı proteinleri ile bağlantı halinde bulunabilirler.Hücre zarlarının iç kısımlarına yakın bölgelerde bulunan aktin filamentleri ise zarlarla bir çok noktada bağlantı halindedirler.Ayrıca sitoplazmik ortamda bulunan mikrotübüller ve ara filamentler yapıya katılırlar.Glikokaliksler,proteinler ve oligosakkaridlerden meydana gelirler vehücrenin dış yüzeyinde bulunurlar.Glikokaliksin bir parçası olan periferik proteinlerinintegral proteinlere bağlanabilmeleri nedeniyle glikokaliks negatif yüklüdür.Karbonhidratlar,hücre zarlarının diğer önemli yapı moleküllerinden olup proteinler ve lipidlerle glikoproteinler ve glikolipidleri yaparlar. Karbonhidratların özellikle hücrelerin yüzey kısımlarında reseptör olarak görev yapmaları nedeniyle hücrelerin dış yüzeylerinde yoğun olarak bulunmalarına rağmen,mitokondri ve kloroplast gibi hücre içi organellerde daha az miktarda bulunurlar.Karbonhidratların hücre zarının yapısına girmeleri lipid ve proteinlerin hidrofobik özellik kazanmalarına ve hücre zarlarının kararlı yapılar haline dönüşmelerine neden olur.Hücre zarlarının dış yüzeylerinde bulunan glikoproteinlerin serbest yüzeyleri anten gibi iş görerek,hücreye alınacak ve hücreden atılacak maddelerin tanınmasını sağlarlar.Ayrıca hücrelerin birbirlerini tanıyarak,dokular meydana getirmelerine yardımcı olurlar.1970’li yıllarda yapılan deneysel çalışmalar hücre proteinlerinin lipid tabakaları içerisinde serbest şekilde yüzerek hareket ettiklerini ortaya koymuştur.Bu nedenle iki boyutlu membran yapısında fosfolipidler ve proteinler birbirlerine karışmış (Akıcı-mozaik) halde bulunurlar.Zarın iç kısmında bulunan (integral)proteinlerin bir kısmı diğer proteinlerle bağlar yaparak kararsız yapılar meydana getirirler.Hücre zarının yapısında bulunan proteinlerin bir kısmının sadece hücrenin bir yüzeyine doğru çıkıntı yapmalarına rağmen,bir kısım proteinler hücrenin her iki yüzeyine de çıkıntı yapabilirler.Hücre zarında bulunan proteinlerin hidrofobik kısımları daima ortamda bulunan lipidlere yönelik konumda bulunurlar. Amphipatrik özelliğe sahip proteinlerin hidrofilik kısımları ise ortamın sulu kısmına veya hücrenin iç yüzeyine yönelik konumda bulunurlar. Hücre zarında bulunan proteinlerin tümü yapısal özellikte olmayıp bir kısmı hücresel faaliyetlere katılırlar.Örneğin taşıyıcı proteinler bu özellikte olup, hayvansal hücrelerde dış ortamdan madde alınımı hücre zarı vasıtasıyla (endositoziz), hücrede sentezlenen salgı granülleri ve artık ürünlerin dışarıya atılması ise ekzositozizle olur. Hücre zarları dış yüzeylerinde bulunan reseptörler yardımıyla hormonlar gibi spesifik hücreler tarafından salgılanan kimyasal maddeleri tanıyabilirler. Hücre yüzeyinde bulunan reseptörler spesifik hormonu tanıyarak, hormonların hücrelere alınabilmesi için hücre zarında bir kısım modifikasyonlar meydana getirirler.Hücre zarları yüzeylerinde meydana gelen modifikasyonlarla farklı görevleri yerine getirebilirler.

Hücre çeperi

Bitki hücrelerine has olan hücre çeperi, plazma zarının etrafında bulunan ve onu koruyan cansız sert bir örtüdür. Bitki dokularının mekanik direncini sağlayan bu yapının temel maddesi “selüloz” oluşturur. Komşu hücrelerin çeperi birbirine pektin maddeleri ile bağlanmıştır.Hücreler arasında pektinden oluşmuş bu maddeye “orta lamel”denir.Hücre çeperinin oluşması sırasında çekirdek bölünmesinden hemen sonra iki çekirdek arasında oluşan selülozik yapıya “fragmoplast” denir.daha sonra fragmoplasta pektin gibi maddelerin eklenmesi ile çeper teşekkül eder. Çeperde madde geçişini sağlayan delikler vardır.Bu delikler tam geçirgendir.

Glikokaliks

Hayvan hücrelerinde zarın dış kısmında glikozdan oluşmuş glikokaliks adı verilen bir tabaka bulunur.Bu tabakadaki glikozlar gerçekte protein ve lipidlere bağlı durumdadırlar.Dolayısıyla glikoprotein ve glikolipidleri meydana getirirler.glikokaliks tabakası hücrelerin tutunmasında çok etkilidir.Ayrıca glikokaliks hücreye özgül bir yapı meydana getirerek aynı yapıdaki hücrelerin birbirini tanımasını ve işbirliği yapmasını sağlar. Ortamdaki yabancı herhangi bir yapıdan hücreyi haberdar ederler.

Kapsüller

Bazı bakteriler kapsül adı verilen polisakkaritlerden yapılmış bir kılıfla çevrilidir.Kapsüllerin bakteriyi olumsuz çevre şartlarına karşı koruma,virüslerin bağlanmasını önleme ,bakterinin fagositoz yapmasını engelleme ve bakterilerin yüzeye tutunma kapasitelerini artırma gibi görevleri vardır.

HÜCRE ZARINDAN MADDE GEÇİŞİ

Hücre zarı,seçici geçirgen bir yapıya sahiptir.Molekülün büyüklüğüne,yağda veya suda çözünmesine,polaritesine, ortamdaki yoğunluğuna veya türüne göre zar üzerinden madde taşınmasını dört farklı şekilde gerçekleştirir.

Hücre zarından madde geçişi

Pasif Taşıma

Difüzyon

Kolaylaştırılmış Difüzyon

Osmoz

Plazmoliz

Deplazmoliz

Diyaliz

Aktif taşıma

Endositoz

Fagositoz

Pinositoz

Ekzositoz

Pasif taşıma

Maddelerin enerji harcanmadan,yoğunluk farkından dolayı hücre zarındaki porlardan veya fosfolipid tabakadan doğrudan geçmesidir.Hücrelerde pasif taşıma üç şekilde görülür.

Difüzyon

Difüzyon,bir maddenin konsantrasyonunun yüksek olduğu yerden düşük olduğu yere doğru hareketine denir.Örnek olarak bir kokunun bütün odaya yayılması veya bir damla mürekkebin bir bardak suya atılınca bütün bardağı boyaması gibi.Aynı kural hücre için de geçerlidir.Örneğin sitoplazmada glikoz sürekli olarak tüketilmekte ve artık maddelerin yoğunluğu artmaktadır.Dış ortamda glikoz arttığında,iç ve dış ortam arasındaki yoğunluk farkı glikozun enerji harcamaksızın çok olduğu yerden az olduğu yere doğru hareketine sebep olur.Bu hareket her iki taraftaki glikoz yoğunluğu dengeleninceye kadar devam eder.Bir tarafta artı veya eksi yöndekibir değişiklik difüzyonu yeniden başlatır.

Por içinden difüzyonla taşınacak maddenin porlardan geçecek kadar küçük olması ve suda çözünebilir olması gerekir.Büyük moleküller pordan geçemezler.Örneğin glikoz difüzyonla taşınırken,nişasta taşınamaz.Por sayısının fazla olması difüzyon hızını artırır.Yağda çözülen maddelerin difüzyonla taşınması için büyüklük sınırı veya por kullanma gereği yoktur.Hücre zarı lipid (yağ) yapısında olduğundan,bu maddeler zarın herhangi bir yerinden geçebilirler.

Kolaylaştırılmış Difüzyon

Su ve yağda erimeyen maddelerin (klor iyonları) ve glikoz,galaktoz,fruktoz gibi şekerlerin zardan geçişi,kolaylaştırılmış difüzyon denilen bir yolla olur.

Taşınacak madde zarda bulunan taşıyıcı proteinle birleşir.Madde,birleştiği taşıyıcı proteinle “substrat-enzim” gibi yüzey uygunluğu gösterir (taşıyıcı protein taşınacak maddelerin yapısına göre şeklini değiştirir).Madde geçişi gerçekleştikten sonra taşıyıcı protein tekrar önceki orijinal şeklini alır.Geçişme yüksek konsantrasyonlu ortamdan düşük konsantrasyonlu ortama doğru olur.Por sayısındaki artış kolaylaştırılmış difüzyonu hızlandırır.

Kolaylaşırılmış difüzyon,taşıyıcı sistemden ötürü aktif taşımaya benzerse de ikisi arasındaki en büyük fark;difüzyonda enerji kullanılmaması ve yüksek konsantrasyondan düşük konsantrasyona doğru olmasıdır.

Osmoz

Osmozu tanımlamadan önce yoğunluk kavramını iyi bilmek gerekir. Bir maddenin yoğunluğu, birim hacimde bulunan çözücü içindeki madde miktarıdır. Çözünenin çok olması durumunda ortam çok yoğun, az olması durumunda ise az yoğun olur. Ortamın yoğunluğu çözücünün miktarı ile ters orantılıdır. Yani çok yoğun ortamdaki çözücünün oranı,az yoğun ortamdaki çözücü oranından daha düşüktür. Örneğin, yarı geçirgen bir zarla ayrılmış iki ortamdaki nişasta çözeltilerini ele alalım. A kolunda, nişasta çok yoğun ise, birim hacimdeki su miktarı daha azdır. B kolunda, birim hacimdeki nişasta daha az, su ise daha fazladır. Doğal olarak bu konsantrasyon farkının dengelenmesi gerekir.

Nişasta porlardan geçemeyecek kadar büyük olduğundan, su molekülleri nişastanın çok, suyun az olduğu ortama doğru geçer. A kolundaki toplam hacim koluna göre daha fazladır. Buna göre suyun, yarı geçirgen bir zar üzerinde çok olduğu ortamdan, az olduğu ortama doğru geçişine osmoz denir. Bu olayı canlılarda görmek de mümkündür.canlılarda,kapalı ortam,hücre zarıyla sınırlandırılmış olan sitoplazmadır.Sitoplazma içerisinde organik asitler, şekerler,organik ve inorganik tuzlar gibi maddeler bulunur(bu maddelerin potansiyel değerine osmotik değer denmektedir).Sitoplazma ve dış ortamın yoğunluğuna göre her iki ortam arasında su geçişi olur.

Osmoz sonucu iki değişik olay gözlenir:

Plazmoliz:Hücre kendisinden yoğun (hipertonik) bir ortama konduğunda, yoğun ortama su vererek zarın her iki tarafındaki yoğunluğu dengelemek ister.Dolayısıyla su kaybederek büzülür.hücrenin daha yoğun bir ortama konulduğunda büzülmesine plazmoliz denir.bitki hücreleri hücre çeperleri bulunduğu için hayvan hücrelerine göre daha yavaş su kaybederler.deniz suyu içildiğinde dokular su kaybederek ölür.bunun nedeni deniz suyunun tuz oranının dokulardakine oranla çok daha fazla olmasıdır.

Deplazmoliz:Hücre kendisinden daha az yoğun (hipotonik) bir ortama konulursa ortamdan hücreye su girişi olur.dolayısıyla su alarak şişer.hücrenin ortamdan su alarak şişmesine deplazmoliz denir.

Osmotik kuvvetler:plazmoliz ve deplazmoliz esnasında osmotik basınç ve turgor basıncı ortaya çıkar:

Osmotik Basınç:hücre içindeki maddelerin yoğunluğundan dolayı sıvıların hücreye girerken zara dıştan yaptıkları basınç şeklinde tanımlanır.Osmotik basıncı oluşturan maddeler çeşitli şekerler, organik asitler, organik ve inorganik tuzlardır.Dolayısıyla hücre içinde bu maddelerin yoğunluğuyla hücrenin osmotik basıncı doğru orantılıdır.

Örneğin bitkinin köklerindeki emici tüylerde osmotik basınç yüksek olduğundan su topraktan kök hücrelerine geçer. Osmotik basınç atmosfer birimi ile ifade edilir.Osmotik basınç, plazmoliz halindeki hücrelerde yüksek deplazmoliz halindeki hücrelerde düşüktür.Hücrenin kendisi ile aynı yoğunlukta (izotonik) ortama konulduğunda osmotik basınç, iç basınçla denge halinde olur.

Turgor basıncı:Deplazmoliz esnasında sitoplazma sıvısının zara yaptığı basınçtır (iç basınç) . Hayvan hücreleri bu yüksek basınca dayanamaz, parçalanır. Mesela alyuvarlar kendilerinde daha az yoğun bir ortama konulursa, ortamdan alyuvar hücrelerine su girişi olur:daha sonra zarları parçalanır, hücre ölür (hemoliz).

Bitki hücrelerinde selüloz çeper olduğundan turgor basıncından hayvan hücrelerine göre daha az etkilenirler.Ayrıca turgor basıncının bitkilere sağladığı bazı avantajlar da vardır.Bu avantajları;

Otsu bitkilerde destekliği,

Stomaların açılıp kapanması,

Küstüm otu gibi bitkilerde hareketi sağlaması şeklinde sıralayabiliriz.

Emme Basıncı, Turgor Basıncı ve Osmotik Basınç Arasındaki İlişki

Emme basıncı hücrenin osmotik basıncının oluşturduğu bir çekici kuvvettir.Diğer bir deyişle emme basıncı osmotik basıncın iç basınca üstün olduğu sürece hücreye su girişini sağlayan bir kuvvettir.Osmotik değer, osmotik basıncı meydana getiren eriyiğin çekim gücüne denir.Böyle bir değer her hücrenin kofulunda gizli olarak bulunur.

Genel olarak emme basıncı (EB) bir hücre için, hücrenin osmotik değeri (OD) ile iç (turgor) basıncın (TB)arasıdaki farka eşittir.

EB=OD-TB

Diyaliz

Diyaliz, çözünmüş maddelerin seçici geçirgen zardan difüzyonudur. Örneğin içi glikoz molekülleri ile dolu bir bağırsak saf su içerisine konursa glikoz molekülleri, zardan su içerisine iki tarafta da yoğunluk eşit oluncaya kadar geçer.

Bu prensip, suni böbrek aletinde (diyaliz kullanılır.Hastanın her seferinde 500ml kadar kanı bir diyaliz tüpünden geçirilir.Diyaliz tüpünün dışında, kanda bulunan ve difüzyon olabilen aynı yoğunlukta maddeleri taşıyan bir sıvı bulunur. Bu sıvı sadece uzaklaştırılacak maddeyi taşımamaktadır. Böylece kana gerekli olan maddeler dıştaki sıvıya geçmez.Uzaklaştırılması istenen madde (üre gibi) dış sıvıda bulunmadığı için,bu madde kandan dış sıvıya difüzyonla geçer ve kan bu maddeden temizlenmiş olur.

Moleküllerin Pasif Olarak Taşınmasını Etkileyen Faktörler:

Canlı hücrelerde hücre zarının her iki yönünde devamlı bir molekül hareketi gözlenir.Bu moleküller hücre zarından doğrudan veya porlar yardımıyla geçerler.Geçiş türü veya hızı aşağıdaki faktörlere göre değişmektedir.

Moleküllerin Büyüklüğü:Oksijen, su, iyot, karbondioksit gibi küçük moleküller hücre zarından rahatlıkla geçebilir.Mesela 6 karbonlu glikoz;oksijen, su ve karbondioksitten daha zor geçer.

Moleküllerin elektrik yükü:Hücre zarının iyonik yapısından dolayı, nötr moleküller iyonlardan daha kolay geçer.

Yağda çözünen maddeler:Hücre zarının yapısında yağ olduğu için yağda çözünen maddeler hücre zarından rahatlıkla geçebilir.

Yağı eriten maddeler:Yağı eriten maddeler de hücre zarından rahatlıkla geçebilir.

Zardaki por sayısı:hücre zarında por sayısı ne kadar fazla olursa madde girişi o kadar hızlı olur.

Konsantrasyon farkı:Yüksek konsantrasyonlu ortamdaki moleküllerin birbirine çarpma hızı, düşük konsantrasyonlu ortamlara göre daha hızlıdır.Bu ortamdaki potansiyel enerji, yüksek konsantrasyonlu ortamdan düşük konsantrasyonlu ortama madde geçişini hızlandırır.

Sıcaklık:Moleküller sıcak ortamda daha hızlı hareket ederler. Dolayısıyla yüksek sıcaklıkta difüzyon hızlıdır.

Hücre zarının deformasyonu:Hücre zarı alkol, eter, çeşitli zehirler ve kloroform gibi maddelere karşı aşırı duyarlıdır.Bu maddeler hücre zarına girerken veya çıkarken hücre zarını tahrip ederler.

AKTİF TAŞIMA

Bir maddenin konsantrasyonun düşük olduğu yerden yüksek olduğu yere doğru, enerji (ATP) harcanarak taşınmasına aktif taşıma denir.Bir başka ifade ile;aktif taşıma maddelerin yokuş yukarı hareketidir. Aktif taşıma, canlı zarlar üzerinde enzim ve taşıyıcı proteinlerle gerçekleştirilir.

Aktif taşımada mutlaka enerji harcanır.Enerji yetersizliğinde aktif taşıma durur, pasif taşıma devam eder.Bu durumda bazı maddelerin hücre içi ve hücre dışı yoğunluk farkları ortadan kalkar ve bunun sonucu hücrede hayatsal faaliyetler durur,yani hücre ölür.Örneğin; büyüme ve protein sentezi için mutlaka gerekli olan potasyum hücre içinde hücre dışına göre 40 misli daha fazla bulunmak zorundadır.Eğer bu miktar azalacak olursa, hücre yeterli şekilde fonksiyonlarını gerçekleştiremez.

Aktif taşımaya en güzel örnek,çeşitli hücrelerde görülen”Sodyum-Potasyum

Pompası”dır. Normal şartlarda sodyum hücre dışında,potasyum da hücre içinde yoğundur.Sodyum-potasyum pompası ile yoğunluk farkından dolayı hücre dışına çıkan potasyum hücre içine, hücre içine sızan sodyum da hücre dışına ATP enerjisi kullanılarak pompalanır.

ENDOSİTOZ

Pasif taşıma ve aktif taşıma ile taşınan moleküller doğrudan hücre zarından veya porlardan geçerken, büyük moleküllerden olan yağ,, nişasta, glikojen, protein vs geçemezler.Bu moleküller zarın değişikliğe uğraması ile enerji harcanarak hücre içine alınırlar.Bu olaya “endositoz” denir. Endositozla hücre içme alınan besinler, sitoplazmada besin kofulu şeklinde bulunurlar.

Hücrelerde endositozla besin alınımı fagositoz ve pinositozla sağlanır.

Fagositoz

Endositozla katı yapıların hücre içine besin kofulu şeklinde alınmasıdır. Katı madde yalancı ayak yardımıyla oluşturulan cep içerisine alınır. Daha sonra içeri çekilen besin kofulu lizozomla birleşerek sindirilir. Akyuvarların mikropları yemesi, amiplerin beslenmesi buna örnektir.

Pinositoz

Sıvı maddelerin besin kofulu şeklinde hücreye alınmasına denir. Pinositoz olayında, sıvı maddelerin hücre zarına değmeleri sonucunda, sitoplazma içine doğru cep ya da kanal şeklinde yapılar oluşur.bu yapılardan pinositoz keseleri meydana gelir.Bu şekilde hücre içine alınan sıvı maddeler lizozomla birleşerek sindirilir.

Fagositoz ve pinositoz genellikle hayvan hücrelerinde görülür.

EKZOSİTOZ

Daha önce de açıklandığı gibi hücrelere endositozla alınan maddeler lizozom enzimleri ile küçük moleküllere parçalanır (hücre içi sindirim). Kesecik içerisinde sindirim sonucu oluşan artık maddeler ve dışarı salgılanması gereken bazı metabolik ürünler hücreden dışarıya atılır.Bu olaya “ekzositoz” denir. Ekzositozda kesecik hücre zarına tutunur ve tutunan kısımları içeriğini dışarı boşaltır. Endositozda olduğu gibi ekzositozda da enerji harcanır.

HÜCRE YÜZEYİNDE FARKLILAŞMALAR

Hücrenin Serbest Yüzeyindeki Farklılaşmalar:Bu tür farklılaşmalara örnek olarak mikrovillus, oyuklar, silleri örnek verebiliriz.

Mikrovillus

Özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, örneğin bağırsak epitelinde, hücre dış yüzeyini artırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile beraber dışarıya doğru meydana getirdiği, parmak şeklinde 0.6-0.8 mikron uzunluğunda 0.08-0.1 mikron kalınlığındaki çıkıntılardır, ince bağırsakta her bir hücrede aşağı yukarı 3000-4000 mikrovillus bulunmaktadır. Bu mikrovilluslar (çoğulu mikrovilli) makromolekülleri parçalayan ve hücre içine taşıyan enzimleri taşır.

Sıvı geçirimine (alışverişine) kuvvetlice özelleşmiş (ozmoregülasyon yapan) hücrelerin taban kısımları (böbrek Malpiki tüplerinin epitel hücreleri) kaide labirenti denen birçok kıvrım ve girinti taşır. Epitel hücrelerinin alt kısmındaki “Kaide Zarı” hücre dışı bir yapı ve salgıdır; epitel hücrelerini alttaki bağ dokudan ayırmaya yarar.

Oyuklar

Oyuklar,mikrovilluslar arasında hücre zarının, hücre içine doğru torba şeklinde mağaramsı girintiler yapmasıyla oluşur.Bu oyuklar, hücre yüzeyini artırarak hücre içerisine büyük miktarda sıvı girişini sağlar (pinositoz); daha büyük oyuklara fagositik hücreler (makrofajlar) ve bazı salgı yapan hücrelerde rastlanabilir.

Siller

Bazı hücrelerin yüzeyinde sil (kirpik) ve kamçı olarak isimlendirilen yapılar vardır. Hareketli olanlara “Kinetosilia”, hareketsiz olanlara “Stereosilia” denir. Stereosiller, kinetositlerden uzundur ve kinetozom (dip taneciği) taşımazlar. Sillerin uzunluğu 5-10, kalınlıkları 0.2-0.25 mikrondur. Bulundukları hücrede sayıları çok fazladır. Flagellumlar (kamçılar) bulundukları hücrede ya bir ya da birkaç tanedir; uzunluğu 150 mikrona ulaşır, insandaki spermanın kuyruğu kamçı yapısındadır; uzunluğu 40-50 mikrondur. Çok sayılı kamçıya ependym (omurgalı hayvanların merkezi sinir sistemini örten epitel) hücrelerinde rastlanır.

Bütün titrek siller ve kamçılar hemen hemen aynı yapıya sahiptir. Enine kesitte 11 adet boyuna uzanan mikrotubulustan meydana geldiği görülmüştür. Bunlardan iki tanesi ortada yer alır (Diplomikrotobulus Sentralis), diğer 9 tanesi 2′li mikrotubuluslar halinde çevreye sıralanmıştır (Diplomikrotubulus Periferiki). Ayrıca bir üçüncü mikrotubulusa ait olduğu sanılan ve belirli yönde yer almış çıkıntılar vardır. Kamçı ve Şiilerin enine kesitinde, ortadaki filamentum aksiyaleyi oluşturan kısım bu fibrillerdir. Bunun etrafında bir matriks kısmı ve en dışta da plazmalemma bulunur. Gerek siller gerekse kamçılar hücre dışında (Pars Ekstrasellularis) ve hücre içinde (Pars interselularis = Korpuskulum Bazale) kalan iki kısıma ayrılmıştır. Hepsi bir taban taneciğinden çıkmıştır (Bazal Granula). Bu taneciğe sinilerde Kinetozoma, kamçılılarda Blefaroplast ve çok hücrelilerin spermasında (kuyruk taneciğinde) Proksimal Sentriyol denir. Sillerin ve kamçıların bu taban taneciği ile bağlantıları kesilirse, hareket yeteneklerinin yitirildiği görülür. Siller arasındaki eşgüdüm ilginçtir. Bir sildeki impuls diğer bütün Sillere, hatta komşu hücrelerdekine kadar geçerek, hepsinin belirli bir düzen içerisinde hareket etmesini sağlar. Kendi başlarına (otonom) hareket etme yetenekleri vardır, örneğin, ölen bir insanın, burun mukozasındaki ve böbrek kanallarındaki siller öldükten 2-3 gün sonra dahi hareketlidir. Kurbağaların, memelilerin ve yumuşakçaların ışığa karşı duyarlı hücreleri (çomakçılar ve koniler), sölenterlerdeki knidositler değişikliğe uğramış bir sildir.

Hücreler Arası Bağlantılar (Juncturae Cellularum)

İki hücrenin birbirine bağlanmasını ve haberleşmesini sağlayan özel bölgeler olarak tanımlanır. Bu bağlanma çeşitli dokularda çeşitli şekillerde bulunur. Sinir, duyu ve bazı kas hücrelerinde sinapsis adım alır. Hücreler arasındaki bağlanmayı şu gruplara ayırabiliriz

Sıkı Bağlantı: Dış etkilerden vücudu koruyan hücrelerde bulunur. Epitel hücreleri arasındaki kuvvetli bağlantı bu tiptir. Hücreler arasında aralık yok gibidir. Yalıtma özelliği genellikle fazladır.

Desmozomlar: Aynı işlevi yürüten hücrelerin ortak hareket etmelerini ve birbirine yapışmalarını sağlayan sitoplazmik uzantılardır. Çoğunluk simetriktirler. Bu uzantılar küçük bölgeler halinde olabilir (düğme desmozom) ya da hücrenin etrafını çepeçevre sarar (kemer desmozom). Mekanik etki altında kalan hücrelerde düğme desmozom daha fazladır. Esasında hücre bağlantıları, hücrelerin serbest yüzünden derinlere doğru farklı bölgeler gösterir.

Geçit Bölgeleri: Bir zigotun (çok hücrelide) gelişerek, aralarında düzenleme ve işbölümü oluşmuş, yapısal olarak farklılaşmış hücreleri meydana getirmesi, hücreler arasındaki bilgi iletimi ile mümkün olmaktadır. Bu iletişim madde ve elektrik iletimi şeklinde olabilir. Nitekim 1000 dalton büyüklüğündeki moleküllerin, hücreler arasında bulunan 10-20 A° çapındaki geçit bölgelerinden iletildikleri saptanmıştır. Bu geçitler iki hücrenin birbirine yaklaştıkları bölgelerde oluşan borucuklardır. Boruculardan, iyonların, şekerlerin, amino asitlerin, nükleotitlerin, vitaminlerin, steroyit hormonların ve siklik adenozin mono fosfatın geçtiği saptanmıştır. Keza elektriksel uyarımlar da diğer hücrelere bu geçit bölgelerinden iletilir, iyonların geçiş sırasında dış ortama sızmaması için geçiş borucuklarının geçirgenliği normal hücre zarına göre 1000-10.000 defa azaltılmıştır, iki canlı hücre yapay bir ortamda yan yana getirilirse, çok kısa bir sürede (saniyeler içinde) hücreler arası ulaşım bölgelerini oluştururlar. Hücre zarının üzerindeki özel almaçlar, aynı kökenden gelen diğer hücrelerin tanınmasını sağlarlar, örneğin embriyonik evrede karmakarışık edilen hücreler, geldikleri doku çeşidine göre birbirlerini tanıyarak bir araya gelebilirler.

Hücreler arası ulaşım bölgelerinin oluşumunun ve geçirgenliğinin miktarı Ca + + iyonlarının hücre içindeki azlığına (normal olarak hücre içindeki derişimi düşüktür) ve hücre yüzeyindeki glikoproteinlerin fazlalığına bağlıdır. Hücreler arası bölgede Ca + + ve Mg + + derişiminin fazla olması, geçit tüpcüklerinin yalıtılmasına, bu da hücreler arası geçirgenliğin artmasına neden olur. Ca + + iyonları hücre zarına tutunarak belirli iyonların taşınımını önler, iki hücre arasında bağ meydana gelince, borucuğun açıldığı yerdeki Ca + + iyonları (borucuk içinde kalan ) hücre zarından aynlarak sitoplazma içine girer ve çoğunlukla da aktif pompalanma ile dışarıya atılır (ATP kullanılarak). ATP sentezi önlendiğinde, hücreler arasındaki bağ yerlerine tutunmuş Ca4′ + iyonları atılmadığı için hücreler arasındaki geçirgenlik (bağ yapma gücü) azalacak ve hücreler birbirinden ayrılacaktır.

Hücre arası geçitlerin en önemli görevi, embriyonik gelişim sırasında, bazı maddelerin hücreden hücreye bu yolla geçerek, doku ve hücre farklılaşmasını sağlamasıdır. Hücre çoğalmasının da bu yolla sınırlandığına ilişkin gözlemler vardır. Kanser hücresinde bu bilgi iletimi olmadığı için (büyük bir olasılıkla hücreler arası bağlantılar yok edildiği ya da oluşmadığı için), komşu hücrelerin durdurucu etkisini alamamakta ve sınırsız çoğalma sürecine girerek kötü huylu tümörleri yapmaktadır. Nitekim kanser hücreleri birbirine ya da normal hücrelere temas etse dahi bölünmesine devam eder; buna karşın normal hücreler komşu hücrelere ya da kanserli hücrelere temas ederse, bölünmesini durdurur ya da sınırlar.

Hücrelerin Taban Yüzeylerindeki Farklılaşmalar

Bazı hücrelerin tabanında plazma zarı birçok katlanmalar meydana getirerek yüzey genişletirler.Bu oluşumlar, kan damarı olmayan çok katlı hücre tabakalarının beslenmesini sağlar.

SİTOPLAZMA

Sitoplazma; hücre zarı ile çekirdek zarı arasıda bulunan, hücre iskeleti, organeller ve sitozol adı verilen sıvıdan oluşan kısımdır.Sitoplazmadaki

canlı yapıyı organeller, cansız yapıyı ise organik ve inorganik bileşikler oluşturur.Cansız yapı;katı sıvı arası yarı akışkan bir özellik gösterir.

Sitoplazma,Ektoplazma ve endoplazmadan oluşur.Hücre zarının hemen altındaki yoğun kısma ektoplazma, ektoplazmayla çekirdek arasındaki daha az yoğun kısma endoplazma denir.Hücre organellerinin çoğu endoplazmada yer alır.

HÜCRE İSKELETİ

Bütün yüksek yapılı organizmalarda olduğu gibi hücrenin de bir iskeleti vardır.Bu iskelet hücrenin belirli bir şekle sahip olmasını ve hücre organellerinin gerekli olduğu bölümlerde bulunmasını sağlar.Aynı zamanda hücrenin değişik şekillerdeki hareketini, iğ iplikçiklerinin oluşturulmasını ve sitoplazma hareketini hücre iskeleti sağlar.

Hücre sitoplazması , mikrotübül ve mikrofilamentlerden meydana gelmiş ağsı bir yapıyla doludur.Bu ağsı yapı hücrenin iskeletini meydana getirir. Aktin, miyozin ve tropomiyzinden meydana gelen mikrofilamentler, kasılıp gevşeyerek hücre hareketini sağlarlar.

Hücre iskeletinin arası sitoplazma sıvısı (sitozol) ile doludur.Bu kısım özellikle glikoz enzimlerini taşır ve protein sentezinin basamakları bu kısımda gerçekleşir.

Sitoplazma Hareketleri

Sitoplazma durgun bir yapı göstermeyip canlı hücrelerde hareket halide bulunur.Bu hareketleri iki şekilde ortaya çıkar:

Rotasyon Hareketi:Rotasyon hareketi genellikle su bitkilerinde görülür.Örnek, elodea, nitella bitkilerindeki sitoplazma hareketleri.Bu harekette sitoplazma, hücre çeperine paralel olarak hareket eder.Sitoplazma ile birlikte çekirdek ve kloroplastlar da hareket edebilir.

Sirkülasyon Hareketi:Genellikle kara bitkilerinde, özellikle tüy hücrelerinde kolaylıkla görülebilir.Sitoplazma hareketi çeşitli yönlerde olur. Hücre çeperine paralel olduğu gibi,düzensiz olarak çeşitli yönlere doğru da olabilir.

Bu hareketler sitoplazmadaki yüzey gerilimi veya yoğunluğundaki değişiklikler sonucu ortaya çıkar sitoplazma hareketlerinde mikrotübül ve mikrofilamentlerin de rol oynadığı belirtilmiştir.sitoplazma hareketleri sonucu hücrenin belli bölgelerinde meydana gelen metabolik ürün ve artıklar hücrenin her tarafına dağılır.Böylece hücrenin belli bir bölgesinde oluşan artık maddelerden zarar görmesi engellenir.

SİTOZOL (SİTOPLAZMA SIVISI)

Sitzolun büyük kısmını (%90) su oluşturur.Bu oran bazı canlılarda %98’e kadar yükselebileceği gibi, sporlarda ve tohumlarda %5-15’e kadar düşebilir.Sitozolda organik ve inorganik (kuru madde) maddelerin oranı %10-40 arasında değişir.Kuru maddelerin %90’ını organik,%10’unu da inorganik maddeler oluşturur.Sitozolda en çok bulunan kuru madde protein molekülleridir.Bitki hücrelerinde ise karbonhidratlar daha çok bulunur.Ayrıca sitozolda; yağ, vitamin, hormon, organik ve inorganik asitler bulunur.

Sitozolda bulunan önemli inorganik maddeler Na, Ca, K, P, Mg Fe’dir.Bu elementlerin hücredeki fonksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz:

Bazı moleküllerin yapısına girerler.Örneğin Mg klorofilin, Fe hemoglobinin yapısına katılır.

Osmotik basıncın oluşmasını yani hücrede belli bir yoğunluk oluşturarak, suyun hücreye girmesini sağlar.

Düzenleyici olarak görev yaparlar.

Sitoplazma yukarıda söylendiği gibi yarı akışkan,yoğun bir maddedir. Hücre sudan yoğun olup suyun içine atıldığında dibe çöker.

ORGANELLER

MİTOKONDRİLER

Mitokondri ;Yunanca, mitos = iplik; chondros = tane, buğday anlamına gelmektedir.

Oksijenli solunum yapan tüm hücrelerde bulunur. Boyları 0.2 - 5 mikron arasında; şekli, ovalden çubuğa kadar değişir Sayıları hücre başına birkaç taneden 2500′e (karaciğer hücresinde) kadar çıkar. Genellikle 5 - 6 tanesi ucuca gelerek bir iplik şekli meydana getirir. Canlı hücrelerde incelendiğinde, şeklinin ve büyüklüğünün değiştiği, diğer mitokondrilerle birleştiği ve hareket ettiği görülür. Bakteri, yeşil alg (çekirdeksiz hücrelerde) ve memelilerin alyuvarında bulunmaz. Kalınlıkları 70 A°olan zarla çevrilmiştir içteki zar iç yüzeyin artırılması için yaklaşık 200 A^luk aralıklarla birçok kıvrım meydana getirmiştir; bu kıvrımların tarak şeklinde olanlanna “Krista ( Cristae)” (Latince, cristae tarak demektir), tüp şeklinde olanlarına da “Tubulus” (Latince, borucuk demektir) denir (Şekil 3.10). Buna göre de mitokondri tipi tanımlanır. Kristaların iki zar birimi arasındaki aralık 60 A'’dur. Dıştaki ve içteki her iki zar da, daha önce açıkladığımız, ortada fosfolipit, dışta (kısmen) bir maddesi olarak kullanan bazı bakteriler, bir rastlantı sonucu, oksijensiz soluyan ilkin hücrelerin içine girerek, onlarla ortak (simbiyoz) yaşamaya başlamıştır. Bu ortaklıktan her ikisi de yarar sağladığı için, gelişerek üstünlük kurmuşlardır. Nitekim ilkin hücreler, organik maddeleri ancak oksijensiz solunumla belirli evrelere kadar parçalayabilmektedirler (karbonhidratları sitoplazmada pirüvik aside kadar). Halbuki oksijenli solunuma geçen mitokondriler (bir zamanların bakterisi) sitoplazmadan bu son ürünü alıp, Krebs çemberine sokarak çok daha fazla enerji elde etmekte ve enerjinin fazlasını ATP halinde, kendini taşıyan ve koruyan ilkin kökenli hücreye vermektedir. Mitokondrilerin bakteriler gibi kendine özgü çember DNA (katena form) taşıması bu varsayımı kuvvetlendirmektedir.

RİBOZOMLAR

Virüsler hariç tüm canlılarda bulunur. Yaklaşık 15 - 20 nm. (150 - 200 A°) çapında, hepsi birbirinin benzeri, küremsi ya da oval partiküllerdir. Hücrelerin en küçük organelidir. özünde taban kısımlarıyla birbirine mRNA (messenger RNA) aracılığıyla yapışmış biri büyük (moleküler ağırlığı yaklaşık 1.300.000 dalton) diğeri küçük (moleküler ağırlığı yaklaşık 600.000 dalton) iki alt birimden meydana gelmiştir.

Bu birimler ancak mRNA’nın varlığında birbirlerine yapışırlar, sentezleme işlemi bittiğinde, ayrılır ve tekrar diğer bir mRNA’nın varlığında başka bir alt birimle bir araya gelirler. Sayıları, genç ve özellikle sentez yapan hücrelerde fazladır; örneğin Escherichia coli bakteri hücresinde 6000, tavşanların retikülosit hücrelerinde ise 100.000 kadardır. Hücrelerde ya tek tek (monomer ribozomlar) ya da mRNA aracılığıyla iki alt birimi birleştirilmiş birçok ribozom taşıyan bir tespih şeklindedir (Şekil 8.18 ve 34). Bu sonunculara poliribozomlar ya da sadece potizomlar denir, Polizomdaki ribozom sayışı mRNA’nın uzunluğuna bağlıdır. Örneğin, bu, hemoglobin sentezi yapan polizomlarda 5′dir. Protein, büyük ölçüde poliribozomlarda sentezlenir. Hücreler gençken sitoplazmada daha çok serbest halde bulunmalarına karşın, yaşlandıkça ER kanalcıklarına (her zaman dış yüzüne) bağlanma oranları yükselir (tanecikli ER).

Bir görüşe göre ER’a bağlı ribozomlar hücre dışına salınan proteinleri yapar (pankreasın sindirim enzimlerinde olduğu gibi). Serbest ribozomlar da hücrenin kendi içinde kullanılan proteinlerini sentezler.

Ribozomlar, rRNA ve proteinlerden yapılmıştır. Proteinler, sitoplazmadan gelmedir. Buna karşın, rRNA kromozomun belirli yerlerinin kodlanmasıyla oluşur, çekirdekçik içerisinde depolanır ve daha sonra sitoplazmaya geçer..

Aynı türdeki hücrelerde ribozomların protein ve amino asit bileşimi aynıdır. Değişik türlerde ve canlı gruplarında ise ribozomların yapılışı birbirine çok benzer. Hatta evrensel bir yapıya sahiptirler.

ENDOPLAZMİK RETİKULUM

Hücre zarını çekirdek zarına bağlayan kanallardan meydana gelir. E.retikulum; yumurta, embriyonik hücreler ve eritrositler hariç bütün ökaryotik hücrelerde bulunur.Her hücrenin endoplamik retikulumu kendine has bir yapıya sahiptir.

Endoplazmik retikulum kanalcıkları sabit bir yapıya sahip olmayıp, hücrenin işlevine göre değişebilir.Kanalcıklar hücre bölünürken kaybolur,daha sonra yeniden oluşur.endoplazmik retikulumun başlıca özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Zarları üzerinde bulunan ribozomların sentezlediği protein moleküllerini golgi aygıtına taşır.

Granülsüz endoplazmik retikulum yağ sentezi yapar. İç salgı bezlerinden yağ tabiatında steroid hormonları salgılar.

Sitoplazmik matriksle birlikte hücreye destek sağlar.

Hücre içi dolaşımı sağlar. İyon ve küçük molekülleri gerekli bölgelere taşır.

Hücrede asidik ve bazik tepkimelerin birbirlerini etkilemeden meydana geldikleri ortamı oluşturur.

Çizgili kaslarda, kasın gevşemesi ve kasılmasında rol oynar.

E.retikulumun yapı ve fonksiyon yönüyle çekirdekle yakın ilişkisi vardır.

Granüllü Endoplazmik Retikulum

Zarları üzerinde ribozom bulunduğu için granüllü bir görüntüye sahiptir.Ribozomlar endoplazmik retikulum üzerine düzenli aralıklarla dizilirler. Bu tip endoplazmik retikulum özellikle protein sentezinin hızlı olduğu hücrelerde daha iyi gelişir.Ribozomlarda sentezlenen protein, endoplazmik retikulum kanallarına geçer. Sentezlenen proteinler ya doğrudan metabolik faaliyetlerde kullanılır ya da golgi aygıtı vasıtasıyla hücre dışına salgılanırlar.

Granülsüz Endoplazmik Retikulum

Üzerinde ribozom bulunmaz, düz bir yapıya sahiptir.Genellikle, karaciğer, testis, ovaryum, böbrek üstü bezi, bağırsak mukozası gibi işlevleri birbirinden farklı hücrelerde bulunur.

DiKTiYOZOM (Dictyosoma) ve GOLGi AYGITI

Golgi aygıtı birçok alt birimlerden meydana gelmiştir. Bu birimlerin her birine diktiyozom denir (Yunanca diktiyon = ağ, soma = vücut demektir). Diktiyozomların tümü Golgi aygıtını oluşturur.

Ergin sperma ve kan hücreleri hariç tüm hayvan ve keza bitki hücrelerinde bir ya da birkaç tane bulunur. Sentezleme, özellikle salgı yapan hücrelerde iyi görülür (ipekböceğinin ipek salgı bezlerindeki hücrelerde çok gelişmiştir). Genellikle sentri-yolun civarında ve çekirdeğin üzerine yakın olarak bulunur. Düz ER’dan çok farklı değildir. Düz ER’a göre tüpcük ve lamelcikleri daha yoğun olarak içerir . Birbirinin üzerine katlanmış 5-30 kadar kanalcık (Cistern = Sisterna = Latince yağmur suyu toplayan çukur demektir) taşır. ER’dan osmium ve gümüş içeren boyalarla boyanmasıyla ayrılır, ilk defa 1898 yılında italyan bilim adamı camıüo golgi, gümüşlü boya ile sinir hücrelerinde üstüste dizilmiş plakaları tanımladığından, bu yapıya, bilim adamının ismine adanarak “Golgi Aygıtı” dendi, önemi elektron mikroskobuyla ortaya çıktı.

Kanalcıklar GA’nın orta ve tabana yakın kısmında bulunur. Uç kısmına gittikçe bu plakçıkların ve kanalcıkların, hücre zarına doğru göç eden veziküllerle (keseciklerle) kullanılıp bitirildiği gözlenir. Özünde burada akıcı ve sürekli bir denge vardır. Bir taraftan (proksimalden) senteztenmeye başlayan maddeler uca (distale) doğru itilerek uzaklaştırılır. GA’nın zarları zar birimine benzer; fakat daha incedir (6-10 nm.). Bu ise GA’nın, ER ile hücre zan arasında bir geçit ödevi gördüğünü kanıtlar, öyle ki ER’un üzerinde sentezlenen protein, bazı maddelerin de eklenmesiyle (GA’nda) zar birimleri ya da pulcukları halinde hücre zanna iletilir ve onun yapışma katılır. GA’nda basit şekerlerden kendine özgü polisakkaritlerin sentezlendiği saptanmıştır. Böylece hücre zarının yapışma katılarak onun özgüllüğünü saptayan karbonhidratlar, GA’nda sentezlenmektedir. Salgının attimasından başka, hücredeki fazla suyun (birhücrelilerde) vurgan koful aracılığıyla atılması da GA’nın görevleri arasındadır. Çünkü vurgan (kontraktil) koful GA’ndan meydana gelir. Bununla beraber GA’nın hücreden hücreye değişiklikler gösterdiğim unutmamak gerekir. GA’nın sentezlenmesini ve madde yapımına katılımım biraz daha ayrıntısıyla inceleyelim:

Sindirim kanalının içinde, özellikle bağırsaklarda, kimyasal ve fiziksel etkilerden hücreleri koruyan mukus denen bir sıvı salgılanır. Bu sıvı bağırsaklarda Goblet hücrelerinden çıkarılır. Adı geçen salgı hücreleri incelendiğinde, mukus damlacıklarının, hücrede, GA’nın civarında daha sık bulunduğu görülür. GA, hücrenin taban kısmında yassılaşmış kanalcıkları içeren bir çanak gibi olduğu halde, hücrenin uç kısmına (distaline) gittikçe bu kanalcıkların içi mukusla dolmuş kesecikler haline dönüştüğü ve bir zaman sonra da hücre zarına ulaşarak dışarıya doğru aktığı bilinmektedir, işaretlenmiş azotla yapılan denemelerde, proteinlerin ER’da sentezlendiği, daha sonra paketlenmek üzere GA’na geldiği ve burada belki yapısımn kısmen değiştirildiği (l) bilinmektedir. Fakat her durumda, burada, her salgı hücresi için kendine özgü yapılışta karbonhidratların protein molekülüne eklenerek, onun hücre zanndan çıkabilmeşini (!) ve meydana gelen kompleksin salgı niteliğini kazanmasını sağladığı kısmen bilinmektedir. Çünkü salgı proteinlerinin tümü glikoprotein halindedir.

İşaretlenmiş glikoz ve sülfatlarla yapılan gözlemlerde, proteinlere şeker ve sülfat eklenmesinin GA’nda gerçekleştiği kanıtlanmıştır. Mukopolisakkaritlerin de GA’nda sentezlendiği bilinmektedir. Bu madde bir iç salgı olup kıkırdak hücrelerinin yapışma katılır. Ayrıca tüm dış salgı hücrelerinin salgı yapımının yanısıra, iç salgı hücrelerinin (paratiroitteki glikoprotein salgısı gibi) birçok maddesinin, keza bitkilerdeki selülozun, karaciğer hücrelerinde lipoproteinferin sentezlenmesine katıldığı açık bir gerçektir. Bazı hücrelerde de lizozom granüllerini yaparak sitoplazmaya vermektedir.

Uzun zaman, pek önemli bir organel olmadığı gerekçesiyle, dikkate alınmayan GA, son zamanlarda hücre zannın özgüllüğünü saptamada önemli görev almaşı nedeniyle, dikkatleri üzerine çekti. Çünkü hücre zannın özgüllüğü karbonhidratlarla saptanmaktadır ve karbonhidratlar da GA’nda sentezlenmektedir. Bazı karbonhidratların, proteinler gibi kalıtsal denetim altında sentezlendiğine ilişkin kanıtlar vardır. Kan grupları ve immunokimyasal incelemeler bunu göstermektedir.

LİZOZOMLAR

Mitokondrilerin büyüklüğünde (0.5 mikron çapında); sayıca onlardan az ve daha düşük yoğunlukta; lipoprotein yapısında tek tabakalı bir zarla çevrilmiş, içlerinde litik enzimler (hidrolazlar, proteazlar, lipaztar ve fosfatazlar; toplam kırktan fazla enzim saptanmıştır) içeren, çoğunluk küremsi keseciklerdir (Şekil 3.1 ve 5). ilk defa 1955 yılında sıçan karaciğerinde saptanmış, daha sonra alyuvarlar hariç, tüm hayvansal hücrelerde, özellikle vücudun savunmasından sorumlu olan akyuvarlarda ve makrofajlarda, bol miktarda bulunduğu görülmüştür. Bitki hücrelerinde, mantarlarda ve mayalarda lizozom benzeri yapıların olduğuna ilişkin bazı kanıtlar vardır. Bakterilerde ise lizozom yoktur; fakat litik enzimler bulunmuştur.

Hücrelerdeki bileşikleri, özellikle protein, polisakkarit ve çekirdek asitlerin!, hidroliz ederek parçalayabilen bu litik enzimler, bir zarla çevresinden ayrılmakta ve büyük bir olasılıkla da, lizozom İçerisinde etkisiz (inaktif) durmaktadır. Tahrip edilen bir fizozomdan dışarıya akan enzimler, kısa bir sürede tüm hücre içeriğim’ liziz ederek (parçalayarak), onu ölüme sürükler. Bu olaya “Otoliz” denir, ölümden kısa bir süre sonra kokuşmanın ortaya çıkması, bu lizozomların bozulması nedeniyledir. Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya ER aracılığıyla doğrudan doğruya ya da GA aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplazmaya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir.

Yumurtanın döllenmesi sırasında, spermanın akrozomundan çıkarılan (yumurtayı delmek için) enzimler lizozom içeriğidir. Lizozomların iyi işlev görmemesi hücrelerin ve dokuların yaşlanmasına neden olur. Metamorfoz (başkalaşım) geçiren canlıların hücrelerinin bir çeşit eriyerek yeniden şekillendirilmesinde, erime işlemim gerçekleştiren lizozomlardır. Keza dokulardaki programlanmış (zamanı gelmiş) hücre ölümleri de yine bunlar tarafından yapılır.

Karbonhidrat taşıyan proteinler ve diğer maddeler özellikle hücre yüzeyinde bulunurlar ve hücrelerin birbirlerini tanımasın) (kendi doku türünden olanlar), diğer hücrelerle ilişki kurmasını, morfogenetik hareketlerin (embriyolojik hücre hareketleri) oluşmasını sağlarlar. Birhücrelilerin konjugasyon yaparken birbirini tanıması ve birbirine yapışması hücre yüzeyindeki özel karbonhidratlarla olur. Embriyonik gelişim sırasında farklılaşmış hücrelerin bir araya toplanması için de bu karbonhidratlar önemlidir.

Hücre yüzeyindeki bazı glikoproteinlerin bozulmasıyla kanserleşmenin ortaya çıktığı bulununca, araştırmalar bu konu üzerinde yoğunlaştı. Virüslerin konukçu hücreleri tanıması (hücreye özgü virüsler) da bu karbonhidratlarla ya da karbonhidratlı proteinler aracılığıyla olmaktadır. Hücre içerisine endositosisle alınacak maddelerin lizozomlarda parçalanıp parçalanmayacağı ya da hangi asamaya kadar parçalanacağı bu endositoz zarın özgüllüğü ile saptanır. Bu zar da hücre zarından oluşur ve dolayısıyla GA’nın dolaylı denetimi altındadır.

Sonuç olarak hücreye girecek ve çıkacak tüm maddeler, hücrenin bölünmesi, gelişmesi, farklılaşması, işlevleri ve diğer hücrelerle olan ilişkileri, hücre zan tarafın-dan saptanır. Zarın özelliği de proteinlerle birlikte, karbonhidratlar tarafından sağlanır ve karbonhidratlar (glikozamin ve mannoz hariç; bunlar protein molekülüne ribozomlarda eklenir), özellikle terminal şekerler (galaktoz, fukoz ve sialik asit) protein zincirlerine GA’nda eklenir. Golgi aygıtının sistemleri ER’dan meydana gelmiştir.

Hücre içerisine giren küçük moleküller doğrudan doğruya enerji elde eden sistemler (glikoliz ve trikarboksilik asit çemberi) aracılığıyla parçalanabilir ya da sentezlenme tepkimelerine herhangi bir değişikliğe uğramadan katılabilir. Halbuki endositozisle, fagositozla ve besin kofullarıyla (birhücrelilerde) hücreye alınan büyük moleküller, maddeler, hatta bakteriler, lizozomlar aracılığıyla küçük moleküllere parçalanır. Bir miktar hücre zarıyla çevrilmiş olarak, hücre içine giren bu besin kofulu (fagozom), lizozomlarla sarılarak, temas ettikleri yerde, zarları erimek suretiyle bir tek koful halinde birleşirler. Litik enzimler bu koful içinde besin maddelerim, koful zarından difüzyonla geçebilecek kadar küçük moleküllere parçalarlar ve sindirileme-yen kısım koful içinde kalır. Birhücreli canlılarda, artık maddeleri taşıyan bu koful, hücre zarıyla birleşerek dışarıya açılır ve sindirilemeyen maddeler bu yolla atılır. Yüksek organizasyonlu canlılarda bu artıklar ya yavaş yavaş (çoğunluk difüzyonla) hücre dışına atılır (karaciğer hücrelerinde olduğu gibi) ya da sindirim kofulu tekrar tekrar kullanılarak, bir zaman sonra artık maddelerle dolmasına ve hücrenin yaşlanmasına neden olur. Yaşlandıkça insanın vücudunda, özellikle ellerinin üzerinde, omuzlarında ya da yüzünde, kahverengi lekelerin oluşması, lipofuksin denen pigmentlerin (yaşlılık pigmenti) birikmesindendir,

Kandaki akyuvarlar, vücudu, özellikle bakterilere karşı savunmak için sorumlu olduklarından, taşıdıkları taneciklerde bol miktarda lizozom enzimi içerirler. Böylece, bir zaman sonra akyuvar içerisindeki taneciklerin hepsi bakteri lizisinde kullanılır ve tüm hücre bir ya da birkaç kofulla tamamen dolar. Bu artık maddeler dışarıya atılamadığından bir zaman sonra akyuvar ölür.

Kemiklerin yıkılıp yeniden yapılması sırasında, lizozomlar, yıkıcı osteoklast hücrelerinden dışarıya litik enzimler salgılarlar ve yıkılan artıkları da hücre içerisinde sindirirler. Keza yumurtanın döllenmesi sırasında da spermanın akrozumundan (basının uçundan) litik enzimler (pankreas tripsinine benzer bir enzim) salgılanarak, yumurta zarının delinmesi sağlanır. Döllenmeden hemen sonra, bu sefer, yumurtanın kabuğunda bulunan taneciklerdeki litik enzimler serbest hale geçerek kabuğu parçalar ve diğer spermaların girmesin! önleyecek yeni bir kabuğun meydana gelmesini sağlar.

Lizozomlar keza kendi hücresi içerisindeki bazı maddeleri ya da organelleri (çoğunluk işlevlerim bitirmiş ya da bozulmuş) de sindirir. Bunun nasıl işlediği tam olarak bilinmemektedir. Sindirim kofullarının içinde ribozom ve mitokondrilere rastlanır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiği; fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptanmıştır.

Lizozom enzimleri daha çok hafif asidik ortamlarda etkendir. Hücrede birçok işlevinin yanısıra, bozukluklarında bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olurlar. örneğin, soluduğumuz havadan alınan karbon parçacıkları, akciğerimizdeki fagositlerde yıllarca kalmasına karşın, silisyum dioksit, fagositlerin lizozomuna girer ve orada bulunan enzimlerin etkisiyle, kristallerinin üzerinde silisik asit oluşur. Silisik asidin hidroksil grupları, hücre zarının yapısında bulunan fosfolipit ve proteinlerin bazı gruplarıyla çok sıkı hidrojen bağları kurar. Böylece hücre ve lizozom zarları zedelenir. Ayrıca silisyum dioksit taşıyan fagositler hücre dışına bir madde salgılarlar. Bu madde, özellikle akciğerdeki bağ dokunun bir çeşit fibröz dokuya dönüşerek esnekliğin} yitirmesine neden olur. Keza aspest kristalleri de aynı rahatsızlıklar), özellikle mezotelyum (vücut boşluğunu astarlayan zar) kanserlerini meydana getirir. Kanda ürik asidin fazla olması (proteini fazla alanlarda daha yaygındır), mono-sodyum ürat kristallerinin eklem yerlerinde toplanmasına (gut hastalığı) ve buradan da fagositlerin içi-ne girerek, lizozomlarındaki enzimleri serbest bırakmasına neden olduğu bilinmektedir. Bu da sonuçta kininlerin (ağrı yapıcı maddeler) meydana gelmesini sağlar. Bundan başka lizozom enzimlerinin, histamin, serotonin ve bradikinin oluşumunu sağladığı, bunların da yangıya (apse) neden olduğu varsayılmaktadır. Sıtmaya karşı kullanılan kinin, bağırsak parazitlerine karşı kullanılan karbon tetraklorit, parazitlerin lizo-zomlanna yoğunlaşarak onların etkinliğini bozar. Keza deriyi ışığa karşı duyarlı kılan porfirin, antrasen ve nötral kırmızısı yine lizozomlarda toplanır.

Mitozda lizozomların sayışı azalır ve olanlar da kenara itilir (normal durumda çekirdek civarında fazladırlar). Keza lizozom zannın geçirgenliğim artıran maddeler (örneğin karsinojen etki gösteren forbol A) verildiğinde, mitoz bölünme hızı artırılır, stabilize edici maddeler (kortizon gibi) verildiğinde bu hız azaltılır. Bu da mitoz bölünmenin belirli ölçüde lizozomlarla hızlandırıldığını kanıtlar. En azından meydana getirdiği proteaz enzimler aracılığıyla, ribozomlardaki protein sentezini inhibe eden bazı proteinleri parçalamak suretiyle, hücre aktivitesini artırdığı saptanmıştır. Nitekim yumurtanın döllenmesi sırasında verilen litik enzimler (keza yumurta hücresine proteolitik enzimler verildiğinde de aynı şey olur) bu inhibitörü ortadan kaldırdığından, protein sentezi büyük ölçüde artar.

Lizozomlardan elde edilen lizozom deoksiribonükleazın (DNaz) DNA’yı parçaladığı bilinmektedir. Lizozom DNaz’ın iki aktif bölgesi vardır. Bunlar DNA sarmalının her iki ipliğin! birden parçalarlar. Yalnız bir ipliğin parçalanması, karşı taraftaki komplementeri tarafından onarılabilir (daha geniş bilgi için kalıtımla ilgili bölümdeki DNA rejenarasyonuna bkz!). iki taraflı yıkımın onarımı olanaksızdır. Lizozom DNaz’ı, DNA’yı tam yıkmasına karşın, pankreas DNaz’ı kısmen yıkabilmektedir.

Kanser meydana getiren birçok faktörün (fiziksel mor ötesi ışınlar ve îyonize ışınlar; kimyasal polibenzoitler, hidrokarbonlar, azotlu bazı bileşikler, dişi eşey hormonu, silis, aspest vs. ve virüsler) doğrudan ya da dolaylı olarak kromozom yapışım ya da DNA’nın dizilimim bozduğu bilinmektedir, özellikle silisyum dioksitte anlattığımız gibi bazı maddelerin lizozom zarım bozarak, enzimlerin, bu arada DNaz’ın serbest kalmasına; bunun da DNA’yı bozarak hücrenin kanserleşmesine yol açtığı varsayılmaktadır.

Keza kalıtsal olarak, birçok enzim sentezlenemeyebilir ve buna bağlı olarak lizozomlar işlevlerim yapamazlar. Bu şekilde, çoğunluk autozomlardaki çekinik genlerin neden olduğu (bir tanesi eşey kromozomundadır) on kadar hastalık tanımlanmıştır (örneğin Tay-Sachs, Niemann-pick, vs.), özel yöntemlerle (enzimlerin üzerim antikorla kaplamak suretiyle), dışarıdan, lizozom içine sokulan eksik enzimler, hastaların iyileşmesine neden olur.

KOFUL

Hücre zarının sitoplazmaya doğru yaptığı bir kıvrımlardan, endoplazmik retikulumdan, veya golgi aygıtından meydana gelirler.Kese şeklinde içi sıvı dolu bir organeldir.Kofullar madde alış verişinde ve bazı maddelerin depolanmasında ve hücre içi sindiriminde rol oynarlar.

Kofullar daha çok tek hücreli organizmalarda ve bitki hücrelerinde bulunurlar.Hayvan hücrelerinde çok küçük olan koful, bitki büyük ve fazla gelişmiştir. Kofullar genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise hücreyi doldurabilecek kadar büyük olabilirler.Tek hücreli canlılardaki boşaltım kofullarına kontraktil kofulu denir.

PLASTİDLER

Sadece bitki hücrelerinde bulunan hayvan hücrelerinde bulunmayan organeldir.Plastidler renklerine göre üçe ayrılırlar.

Kloroplastlar:Yeşil pigment (renk maddesi) taşıyan plastidlerdir.Bitkilerin yaprak ve genç gövdelerindeki hücrelerde bulunurlar.Mitokondrilerde olduğu gibi çift zarla çevrilmişlerdir.Kendilerine özgü DNA ve RNA’ları vardır.Kloroplastların içi stroma denilen renksiz sıvı ile doludur.Stroma içinde ise lameller şeklinde granumlar yer alır. Klorofil pigmentleri lameller üzerinde yer alır.

Kromoplast:Genellikle genç hücrelerin plastidlerinden meydana g

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Canlıların Çeşitlilği

CANLILARIN ÇEŞİTLİLĞİ

SINIFLANDIRMA

A-Suni (Ampirik) Sınıflandırma:

Canlıların dış görünüşlerindeki benzerliklerin gözlemine dayanılarak yapılan sınıflandırmadır. Aristo’nun yaptığı sınıflandırma gibi; Aristo canlıları Bitkiler ve Hayvanlar diye ayırmış, Bitkilerde; otlar, çalılar, ağaçlar, Hayvanlarıda; karada, suda ve havada yaşayanlar diye ayırmıştır.

B-Doğal (Flogenetik) Sınıflandırma:

Canlıların evrimsel akrabalıkları ve farklılıkları göz önüne alınarak yapılan sınıflandırmadır.

Doğal sınıflandırmanın dayandığı temel ilkeler:

Homoloji, Evrim, Fizyoloji, Protein benzerliği, Morfoloji, Histroloji, Anatomi, Stoloji, Genetik, Ekoloji’den alınan bilgilerdir.

Canlıların akrabalık dereceleri homolog yapılarla tespit edilir.

HOMOLOG ORGAN: Kökenleri aynı görevleri farklı olan organlardır. İnsanın kolu ile kuşun kanadı, balinanın yüzgeci homolog organlardır.

ANALOG ORGAN: Kökenleri farklı görevleri aynı olan organlardır. Sineğin kanadı ve yarasanın kanadı analog organlardır.

Sınıflandırmanın amacı; canlıları bir sisteme oturtmak ve tabiatı daha kolay anlaşılır hale getirmektir.

Sınıflandırmanın temel birimi türdür.

TÜR:Ortak bir atadan gelen yapı ve görev bakımından benzer özelliklere sahip, tabiatta yalnızca kendi aralarında üreyebilen ve verimli döller veren bireyler grubudur.

İlk olarak tür kavramı John RAY tarafından ortaya atılmıştır. Ray tür olarak ataları olan organizma topluluğudur demiştir. Bilimsel anlamda yapı benzerliğine dayanan sınıflandırmayı Carl Von Linne yapmıştır.

Linne türlerin sabit ve değişmez olduğuna ve her tür için ideal bir tipin bulunduğuna inanıyordu. Linne sınıflandırma birimlerini bulmuş, canlılara çift adlandırma metodunu getirmiştir.

Her tür içinde ideal bir tip vardır. Örnek olarak bu tipe göre sınıflandırma yapılır.

Türlerin sayı ve çeşitleri sabittir,değişmez.

Binomial ad: Bir canlı türünü belirlemek için Biyolojide kullanılan ve iki kelimeden meydana gelen uluslar arası isimdir.

MONERA ALEMİ: Basit yapılı tek hücrelidirler. Hücrelerinin çekirdekleri yoktur. Ototrof ve heterotrof olarak beslenirler.

PROTİSTA ALEMİ: Basit yapılı ototrof ve hetotrof organizmalrdır. Hücrelerin gerçek çekirdekleri vardır.

Prottozoalar:

a) Kamçılılar (flagellatta): Kamçı ile hareket eder. Tek hücreli veya koloni şeklinde olurlar. Bitkisel ve hayvansal organizma arasında geçittir. Bir kısmı fotosentez yapar. Çoğu hayvansal organizmalar gibidir bazısı asalaktır.

b) Öğlena: klorofil taşır tatlı suda yaşar.

c) Tripanosoma: Uyku hastalığına neden olur.

d) Kök Ayaklılar (Rizopoda): Pseudopodla hareket eder.

e) Sporlular (Sporoza): Parazit yaşar sporla çoğalır hareket organları yoktur. Plazmodyum Malara sıtmaya neden olur.

f) Sililer (Cilliata): Silerle hareket eder ve besini yakalar. Küçük ve büyük olmak üzere iki çekirdeklidir. Örnek; Paramesyum.

g) Cıvık Mantarlar: Bitkisel ve hayvansal özellikli basit organizmalardır.

h) Bir Hücreli Algler: Büyük çoğunluğu sularda yaşar hareketli veya hareketsiz tek hücre veya koloni halinde bulunur.

i)Fungiler (Gerçek Mantarlar): Çok hücreli hetetrof çok çekirdekli organizmalardır. Sporla ürerler, parazit veya çürükçül yaşarlar.

BİTKİLER ALEMİ

A-ÇİÇEKSİZ BİTKİLER

1. DAMARSIZ BİTKİLER (Kara Yosunları):İletim demetleri yoktur en ilkel bitkidir, nemli yerlerde yaşar, çiçekten yoksundur.

2. DAMARLI BİTKİLER (Eğreltiler):Çiçeksizdir, iletim demetleri vardır, yaprakları yer altı gövdesinden oluşur, sporla ürer.

B-ÇİÇEKLİ BİTKİLER

1.AÇIK TOHUMLULAR (Kozalaklı Bitkiler):İletim demetleri gelişmiştir. Kozalak içinde bulunan tohumla ürer, iğne yapraklıdır, çoğu sürekli yeşildir.

2.KAPALI TOHUMLULAR (Çiçekli Bitkiler):Tohumları meyve içindedir. Tek veya çift çeneklidir. Gelişmiş iletim boruları vardır.

a) MONOKOTİLEDON (Tek Çenekli):Embriyolarında tek çenek bulunan bitkilerdir. Yaprakları paralel damarlıdır, çiçek kısımları üçlü gruplar halindedir, kambiyum yoktur, iletim demetleri gövdede dağınıktır. Örnek:Buğday, Lale gibi.

b) DİKOTİLEDON (Çift Çenekli):Embriyolarında iki çenek bulunur. Çiçekleri 4’lü veya 5’li gruplar halindedir. Yaprakları ağ damarlıdır. Kambiyum vardır. İletim demetleri düzenli sıralanmıştır. Bezelye, Badem, Elma vs.

HAYVANLAR ALEMİ

A-OMURGASIZLAR

1.SÜNGERLER:Tatlı sularda ve denizlerde genellikle dibe bağlı olarak koloni şeklinde yaşarlar. Vücutları Ekdodem ve Endodemden oluşmuştur.

2.SÖLENTERLER:Genellikle denizlerde yaşarlar. Vücutları Ekdodem ve Endodemden oluşmuştur. Hidra, mecran, deniz anası vs.

3.YASSI SOLUCANLAR:Vücutları yassı oval ve uzundur. Bilateral simetrilidir. Vücutları Ekdodem, Endodemden ve Mezodermden oluşmuştur.

4.YUVARLAK SOLUCANLAR:Sindirim sistemi ağız anüs olmak üzere iki açıklklıdır. Bağırsak solucanı, kancalı kurt ve wucheria (fil hastalığına neden olur) gibi örnekler en tanınmışlarıdır.

5.HALKALI SOLUCANLAR: Tatlı sularda ve karalarda yaşar. Vücutları halkalardan (segment) oluşmuştur. Kapalı dolaşım görülür. Toprak solucanı, deniz solucanı ve sülük gibi.

6.YUMUŞAKÇALAR:İstiridye, midye, ahtapot, salyangoz, mürekkep balığı en bilinen örekleridir. Vücutları yumuşak seğmentsiz ve genelde kabukludur.

7.EKLEM BACAKLILAR:Segmentli vücutları kitin bir kabukla örtülü olup dış iskelet görevini görmektedir.

A-KABUKLULAR:Tatlı su ve denizlerde yaşar. Solungaç solunumu yapar.

B-ÖRÜMCEKLER:Antensiz ve sekiz ayaklı eklem bacaklılardır. Solunum trake ve kitapsı akciğerlerle yapılır.

C-ÇOK AYAKLILAR:Vücutları uzamış solucana benzer eklembacaklılardır.

D-BÖCEKLER:Hayvanların en yaygını, en barılısı ve en çok çeşitli olanıdır. Trake solunumu yaparlar. Açık dolaşım sistemi yaparlar.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Canlıların Ortak Özellikleri

CANLILARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

Canlıları cansızlardan ayıran özelliklerdir.

1 – Şekil

Her canlının kalıtım ve çevre etkisiyle oluşan belli bir şekli var-

dır. Amip ve cıvık mantarların şekli değişkendir.

Canlıda (kalıtım x çevre) etkisiyle oluşan özelliklere modifi-

kasyon denir. Bazı özellikler (kan grubu, cinsiyet, hastalık et-

kenlerine karşı oluşturulan antikor tepkimeleri vb) sadece gen-

lerle belirlenir.

Modifikasyon : Çevre etkisiyle genlerin işleyişinde meydana

gelen kalıtsal olmayan değişmelerdir. Modifikasyonlar genel-

likle iki yönlüdür. Kalıtsal değildir.

ÖRNEKLER :

— Çuha çiçeği yüksekte kırmızı, alçakta beyaz çiçek açar

— Döllenmiş yumurtadan çıkan arı ve karıncalar farklı beslen-

me şekillerine göre kraliçe yada işçi bireyleri oluşturur.

— Kaslarını fazla kullanan insanın kasları gelişir.

— Himalaya tipi tavşanda, beyaz kürk yolunarak yerine buz

sarılırsa siyah kürk çıkar.

— Deniz kenarındaki ağaçlar rüzgâr alma yönünün tersine –

büyür.

— Kıvrık kanatlı sirke sinekleri 16 ºC de yetiştirilirse düz,

25 ºC de yetiştirilirse kıvrık kanatlı olur.

— Çekirgeler 16 ºC de yetiştirilirse beneksiz, 25 ºC de yetişti-

rilirse benekli olur.

— Dere yatağındaki istiridyeler suyun akış şekline göre farklı

kabuk şekillerinde olurlar.

— Eşeysiz üreyen canlılarda aynı hücreden gelişen yavruların

aralarındaki tüm farklılıklar modifikasyondur.

— Tek yumurta (gerçek) ikizlerin aralarında gözlenebilen tüm

farklılıklar modifikasyondur.

Mutasyon : Genlerin kimyasal yapısında meydana gelen de-

değişmelerdir. Mutasyonlar üreme hücrelerinde olursa kalıtsal-

dır. Vücut hücrelerindeki mutasyonlar kalıtsal olmayıp sadece

modifikasyona neden olurlar.

ÖRNEK :

Kıvrık kanatlı sirke sineği, 16 º de yetiştirilince düz kanatlı,

25 ºC de yetiştirilince kıvrık kanatlı olur. Bu modifikasyondur.

— Kıvrık kanatlı bir sirke sineği 35 ºC de yetiştirilince kıvrık

kanatlı yavruları oluyor. Bu kıvrık kanatlı yavrular 16 ºC de

yetiştirilince yine kıvrık kanatlı, 25 ºC de yetiştirilince yine

kıvrık kanatlı oluyor.

Bu verilen örnek mutasyondur. Çünkü 35 ºC de genlerin

yapısı değişmiştir. Artık hangi ortam olursa olsun hep aynı

özellik görülmektedir.

Varyasyon : Aynı türün bireylerinde görülen kalıtsal farklılık-

lardır. Varyasyonun nedeni mutasyonlar ve eşeyli üremedir.

Varyasyonlar doğal seleksiyonlara neden olduğu için evrimsel

açıdan önemlidir.

ÖRNEK :

— Aynı anne babadan doğan çocukların birbirlerine ve anne

babalarına tam olarak benzememesi varyasyondur.

Adaptasyon : Bir canlının bulunduğu ortamda yaşama ve ü-

reme şansını artıran özelliklerinin bütününe adaptasyon denir.

Adaptasyonların nedeni doğal seleksiyonlardır.

ÖRNEK :

— Bukalemunun girdiği ortama uygun olarak renk değiştirmesi

— Dış döllenme yapan canlıların gamet sayısının fazla olması

— Çiçekli bitkilerin embriyoyu besleyecek tohum oluşturması

— Rüzgârla tozlaşan çiçekli bitkilerde polen sayısının fazla ol-

ması

— Kutuplarda yaşayan ayıların, sıcak bölgede yaşayan hem-

cinslerine göre daha iri vücutlu olması

— Kurak bölgede yaşayan bitkilerin yaprak ayasının dar, göv-

de ve yaprakların tüylü, stomaların küçük ve derinde olması

— Ağaç dallarında yaşayan çekirgelerin görünüşlerinin ağaç

dallarına benzemesi

2 – HÜCRE

Canlının yapısını oluşturan, en küçük canlı yapı ve görev bi-

rimlerine hücre denir.

Hücre

Hücresel Yapı Prokaryot hücre Ökaryot hücre

Çekirdek zarı Yok Var Çekirdekçik Yok Var

Zarla çevrili organel Yok Var (kloroplast, lizozom,

sentrozom, golgi, mito- kondri, ER vb.)

Ribozom VAR VAR

Klorofil Sitoplazmada Kloroplastın içinde

Bakteriler ve Mavi – Yeşil algler(siyanobakteriler) prokaryot

hücreye sahiptir.

3 – BESLENME

Canlılar enerji elde etmek, yıpranan parçalarını onarmak – bü-

yümek ve hayatsal olayları düzenlemek amacıyla beslenirler.

BESİNLER

Enerji verici Onarıcı – yapıcı Düzenleyici

Karbonhidratlar Yağlar Proteinler Mineraller Su Vitaminler

Nişastalı gıda- Bitkisel Bitkisel Yeşil sebze

lar ve tatlılar – Yağlı to- – Baklagiller İnorganik ve meyveler

– Hamur işleri humlu Hayvansal Yağda eriyen

– Pilav bitkiler – Et A, D, E, K

– Patates Hayvansal – Yumurta Suda eriyen

– Tatlılar – İç yağı B, C

– Tereyağ

Organik Organik

Dengeli beslenme : Bir insan bir öğünde, yaşına, işine, cinsi-

siyetine ve sağlık durumuna uygun olarak, yukarıdaki besin maddelerinin her birinden yeteri kadar almak zorundadır. Bu-

na dengeli beslenme denir.

Ototrof beslenme : İnorganik maddelerden organik maddele-

ri sentezleyerek beslenmedir.

ÖRNEK :

– Fotosentez

– Kemosentez

Heterortof beslenme : Canlının dışardan hazır besin alarak

beslenmesidir.

4 – BÜYÜME

Bir hücrelilerde sitoplazma hacminin artmasına büyüme denir.

Çok hücrelilerde hücre sayısının artmasına büyüme denir.

Çok hücrelilerde büyüme mitoz bölünme ile sağlanır.

Bitkilerde büyümeyi meristem (bölünür) doku sağlar. Boyca

büyümeyi primer meristem (I. cil bölünür doku) sağlar. Tüm

bitkilerde bulunur.

Enine büyümeyi sekonder meristem (II. cil bölünür doku) sağ-

lar. Sekonder meristemin kambiyum ve mantar fellojeni olmak

üzere iki çeşidi vardır. Kambiyum ağaçlarda bulunur ve enine

büyümeyi sağlar. Böylece yıllık yaş halkaları oluşur.

Bitkilerde meristem doku bulunduğundan büyüme devamlıdır.

Hayvanlarda büyüme sınırlıdır. Belli bir büyüklüğe kadar de-

vam eder.

Bir hücreliler neden belli bir büyüklüğe ulaşınca bölünür?

Görüldüğü gibi hacim büyüdükçe oransal olarak yüzey küçülür

Hücre zarından alınan maddeler hücreye yetmez hale gelir.

Çekirdek bölün emri verir. Hücre bölününce hacim küçülür ve

oransal olarak yüzey büyütülmüş olur.

DÜŞÜN !

Kutupta yaşayan ayıların iri vücutlu olması, ısı kaybını neden

önler?

5 – BOŞALTIM

Bütün canlılar hücrelerinde metabolizma sonucu oluşan, atık,

zehirli, zararlı ya da gereğinden fazla bulunan(organik besin-

maddeleri hariç) maddeleri organizmalarından uzaklaştırırlar.

Bu olaya boşaltım denir.

Bir hücrelilerde : Doğrudan doğruya hücre zarından difüzyon

la, boşaltım kofullarıyla yada kontraktil(vurgan) kofullarla olur.

Kontraktil kofullar tatlı sularda yaşayan bir hücrelilerde bulunur

ve suyu difüzyonun tersi yönde boşaltır.

Sünger ve sölenterelerde : Boşaltım organı yoktur. Boşaltım

tüm vücut yüzeyinden difüzyonla yapılır.

Yassı solucanlarda : Alev hücreleri(pronefridyum) ile boşal-

tım yapılır.

Toprak solucanında : Nefridyum (metanefridyum) ile boşal-

tım yapılır.

Böcekler : Malpighi boruları ile boşaltım yapılır.

Omurgalılar : Böbreklerle boşaltım yapılır. Hayvanlarda so-

lunum organları solunum gazlarının boşaltımını sağlar. Ayrıca

ter bezleri de boşaltıma yardımcıdır.

Hayvanlarda boşaltım ürünleri; Amonyak, üre, ürik asit, kera-

tin, tuz iyonları, karbondioksit, su gibi maddelerdir.

Bitkilerde boşaltım ürünleri ; Tuzlar, su, oksijen, karbondioksit

gibi maddelerdir.

DİKKAT !!

Bitkilerde amonyak, üre, ürik asit, keratin boşaltım ürünü

olamaz !!!!

6 – ÜREME

Bütün canlılar soylarını devam ettirebilmek için çoğalırlar.

ÇOĞALMA

Eşeysiz üreme Metagenez Eşeyli Üreme

1– Bölünme (Döl almaşı) 1– İzogami

2– Tomurcuklanma 2– Anizogami

3– Sporlanma 3– Oogami

4– Vejetatif üreme 4– Konjugasyon

5– Rejenerasyon 5– Partenogenez

Eşeysiz üreme : Canlının eşey yeteneği olmadan kendi vücu-

dundan, kendisiyle aynı genetik yapıda yeni bireyler oluştur-

masıdır.

Amip, öglena, terliksi hayvan, bakteri bölünerek, biramayası

mantarları, ciğerotları, süngerler, hidralar tomurcuklanarak,

şapkalı mantarlar, karayosunları, eğreltiotları, plazmodyum

sporlanarak çoğalır.

Eşeyli üreme : Erkek ve dişi özelliği taşıyan iki ayrı hücrenin

(gamet) çekirdeklerinin kaynaşmasıyla meydana gelen üreme-dir. Eşeyli üreme çeşitliliğe(varyasyon) neden olduğu için ev-

rimsel açıdan önemlidir.

7 – HAREKET

Bütün canlılar iç veya dış çevreden gelen uyartılardan haber-

dar olurlar ve buna karşı bir tepki gösterirler. Buna “irkilme”

denir. Canlılar irkilme sonucunda hareket ederler.

Bitkilerde durum değiştirme, hayvanlarda yer değiştirme hare-

keti görülür.

8 – SOLUNUM

Virüsler dışında kalan “bütün canlılar !” solunum yaparlar.

Canlıların doğrudan kullandığı enerji molekülü ATP(Adenozin

Tri Phosfat) dir. Dünyada solunum dışında canlıya ATP ka-

zandıran başka bir olay yoktur. Bu nedenle canlılar ara ver-

meden yaşamları boyunca sürekli solunum yaparlar.

Solunumda enerji verici besinlerde bulunan kimyasal bağ

enerjisi ATP enerjisine dönüştürülür.

SOLUNUM

Oksijensiz (aneorobik) Oksijenli (aerobik)

Fermantasyon(mayalanma) C6H12O6+ 6O2 ª6CO2 + 6H2O + 38 ATP

Alkolik Fermantasyon Laktik asit Fermantasyonu

Bitkilerde (maya mantarları) Hayvanlarda O2 yokluğunda çizgili

C6H12O6 ª2CO2 + 2C2H5OH + 2ATP kaslarda. Yoğurt bakterilerinde

(Etil alkol) C6H12O6 ª 2 Laktik asit + 2ATP

Aynı glikozdan fermantasyon sonunda 2 ATP, oksijenli solu-

numla 38 ATP kazanılır. Çünkü oksijenli solunumda glikoz

kendini oluşturan en küçük birimlere (CO2, H2O) kadar parça-

lanır. Fermantasyonda açığa su çıkmaz, oksijenli solunumda

su çıkar.

9 – REJENERASYON (Yenileme)

Bütün canlılar yıpranan, eksilen veya yaşlanan yapılarını onar-

ma yenileme(rejenerasyon) özelliğine sahiptir.

Basit yapılı canlılar komple bir organını veya vücudunun bir kısmını yenileyebilirken(rejenerasyon), gelişmiş canlılarda an-cak doku veya hücre düzeyinde yenileme(reperasyon) görülür.

Yer solucanı, planarya, deniz yıldızı gibi calılarda yenileme

yeteneği fazladır. İnsanda doku ve hücre düzeyinde yenileme

vardır. Sinir hücreleri (nöron) yenileme yeteneğini tamamen

kaybetmiştir.

10 – HEMEOSTASİ

Canlılarda, madde derişimlerinin uygun değerde değişmez tu-

tulduğu, kararlı, dengeli iç çevre oluşturulmasına hemeostasi

denir. Üreme sistemi dışındaki tüm sistemler hemeostatik

dengenin devamına yönelik çalışırlar.

Yüksek yapılı canlılarda hemeostatik denge doku sıvısı ile

hücreler arasındaki madde alışverişi ile sağlanır. İç çevre doku

sıvısı veya kan plazmasıdır.

Bir hücrelilerde çevre ile ilişki doğrudan olduğu için heme-

ostatik denge daha kolay sağlanır.

11 – METABOLİZMA

Canlılarda özümleme ve yadımlama ortak özelliktir. Bütün

canlılar yapılarındaki kompleks organik molekülleri yapı birim-

lerine parçalayabilir. Yada yapılarındaki monomerlerden komp-

leks moleküller sentezleyebilir.

Canlılardaki yapım ve yıkım olaylarının toplamına metaboliz-

ma denir.

Metabolizma = Anabolizma + Katabolizma

(Yapım) (Yıkım)

(Özümleme) (Yadımlama)

(Asimilasyon) (Disimilasyon)

ÖRNEK ÖRNEK

Protein sentezi Solunum

DNA sentezi Sindirim

Katabolizma : Canlıların yapılarındaki besin maddelerini solu-

num veya sindirim gibi olaylarla parçalaması katabolizmadır.

Anabolizma : Canlılar yapılarındaki sindirilmiş besin mono-

merlerini (glikoz, aminoasit, yağ asidi, gliserin vb) ATP harca-

yarak yeniden organize ederek kendi yapısına uygun büyük

moleküllü yeni bileşikler sentezler. Buna anabolizma denir.

Anabolizma ile katabolizmanın toplamına metabolizma denir.

Yaşlı veya zayıflamakta olan kişilerde katabolizma, anaboliz-

madan daha hızlıdır.

Büyüme çağındaki çocuklarda anabolizma, katabolizmadan

hızlıdır.

Yetişkin insanlarda anabolizma hızı katabolizma hızına eşittir.

Anabolizma > Katabolizma : Büyümekte olan çocuk

Anabolizma < Katabolizma : Yaşlı insan

Anabolizma = Katabolizma : Yetişkin insan

DÜŞÜN !!

Bir çocuğun kolu kırıldığında mı daha çabuk iyileşir, 60 yaşın-

daki bir insanın mı? Neden?

DİKKAT !! T ü m C a n l ı l a r d a; (Virüsler hariç)

— Organik besinlerden enerji üretme

— Yapılarındaki kompleks bileşikleri monomerlerine parçala-

ma

— Yapılarındaki basit monomerlerden kompleks moleküller

sentezleyebilme ORTAKTIR.

ANCAK !!

— İnorganik maddelerden organik madde sentezleyebilme,

başka bir deyişle glikoz sentezleyebilme ortak değildir.

Bu olayı sadece ototroflar (fotosentez – kemosentez) yapa-

bilirler. Heterotroflar yapamazlar.

BAZAL METABOLİZMA

Bir canlının sadece canlılığını sürdürebilmesi için gereken mi-

nimum enerji miktarıdır. Metabolizma hızının en düşük olduğu

durumdur. Örneğin kış uykusuna yatan sürüngen ve kurbağa-

larda, bakteri endosporlarında, bitki tohumlarında, uykudaki in-

sanda metabolizma bazal metabolizma durumundadır.

Bazal metabolizmayı rölantide çalışan bir otomobilin tüketti-

ği benzin miktarına benzetebiliriz.

Bir insanın bazal metabolizması ölçülürken :

1 — Kişi en az ölçme işleminden 12 saat önce besin almış ol-

malıdır.

2— Kişi tam dinlenme halinde olmalıdır.

3— Kişinin vücut yüzeyi hesaplanmalıdır.

4— Ortam sıcaklığı ölçülmelidir.

5— Kişinin birim zamanda kullandığı oksijen miktarı ölçüle-

rek ölçme işlemi tamamlanmalıdır.

Minimum Yasası : Bir canlının vücudunda eser (ez az) mik-

tarda bulunan maddelerin eksilmesi veya yok olması halinde

canlı uzun süre yaşayamaz.

Eser maddeler : İz elementler, bazı mineraller, vitaminler dir.

ÖRNEK:

İnsan vücudundaki toplam demir miktarı bir toplu iğne kadardır

İnsan vücudundaki bu demir eksilirse kansızlık ortaya çıkar.

Tolerans kanunu : Shelford’ a ait bu kanuna göre;

Farklı organizmalar, farklı çevre dirençlerine karşı değişik to-

lerans sınırlarına sahiptir.

ÖRNEK:

Yüksek bir dağın eteğinden tepesine doğru gidildikçe, tür çe-

şidi ve sayısı değişir. Dağın eteğinde yaşayan bir tür, aynı da-

ğın tepesinde yaşayamayabilir.

1. Aşağıdakilerden hangisi bir insanın sağlıklı yaşaması

için alması gereken temel besin maddelerinin en ço-

ğunu kapsar? (1983 – ÖSS)

A) Tavuk, yumurta, ıspanak, portakal, su

B) Köfte, yeşil salata, kadayıf, su

C) Etli kuru fasülye, pilav, baklava, su

D) Zeytinyağlı biber dolması, makarna, elma, su

E) Etli patates, peynirli börek, sütlaç, su

2. Eşeyli üreme evrimsel açıdan aşağıdakilerden hangi-

sini sağlamada yardımcı olmuştur? (1982 – ÖYS)

A) DNA’ nın kendini eşlemesi

B) Tür sayısının sabit kalması

C) Mutasyonların azalması

D) Kalıtsal yönden benzer bireylerin oluşması

E) Çeşitliliğin meydana gelmesi

3. Aşağıdaki olayların hangisinde bir hücre kalıtım ma-

teryalinin niceliği bakımından kendisinden farklı hüc-

reler oluşturabilir? (1982 – ÖSS)

A) Bezelye tohumlarının çimlenmesi

B) Kertenkelenin kopan kuyruğunu onarması

C) Kurbağanın erbezlerinde sperm oluşması

D) Bira mayasının tomurcuklanması

E) Dikilen fidanın filiz vermesi

4. Bir petri kabındaki katı besi yerinin bir yarısına oksijen

kullanan, diğer yarısına da oksijen kullanmayan iki farklı

bakteri türü ekilmiştir. Petri kabı, içine hava girmeyecek

şekilde kapatılmış, bakteriler üremeye bırakılmıştır.

Bu deneyde aşağıdakilerden hangisi gerçekleşmez?

(1993 – ÖSS)

A) Kısa bir süre sonra petri kabında su miktarının artma-

sı.

B) İlk evrede oksijen kullanan bakterilerin artması.

C) Her iki türe ait bakterilerin sürekli olarak üremeye de-

vam etmesi.

D) Bir süre sonra oksijensiz ortamın oluşması.

E) Oksijen kullanan bakterilerin kullanmayanlardan önce

ölmesi.

5. İnsanda gerçekleşen;

I. Terleme

II. Dışkılama

III. Soluk verme

olaylarından hangileri, hemeostasisin sağlanmasında

doğrudan etkilidir? (1991 – ÖYS)

A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III

D) I ve III E) II ve III

6. “Boşaltım, solunum ve sindirim sistemlerinin çalışmaları,

kararlı bir iç çevre sağlamak amacına yöneliktir.”

Bu ifade aşağıda verilenlerden hangisinin karşılığı-

dır? (1974)

A) Starling hipotezi B) Hemeostasi prensibi

C) Gelişme prensibi D) Hardy – Weinberg prensibi

E) Doğal seleksiyon teorisi

7. “Boşaltım, hemeostatik dengeyi sağlayan önemli bir canlı-

lık olayıdır.”

Bu anlatımda “hemeostatik denge” ifadesinin yerine

aşağıdakilerden hangisi kullanılabilir? (1994 – ÖYS)

A) Madde derişimlerinin uygun değerde değişmez tutul-

duğu kararlı bir iç çevre ortamı.

B) İç ortamdaki madde derişimlerinin daha yüksek olma-

sını.

C) Madde derişimlerinin daha yüksek olmasını

D) Dışardan alınan bileşiklerin fazlasının vücut dışına atıl-

masını

E) Kullanılmayan sindirim artıklarının vücut dışına atılma-

sını

8. Bir insanın bazal metabolizması ölçülürken aşağıda-

kilerden hangisine gerek yoktur? (1988 – ÖSS)

A)Vücut yüzeyinin hesaplanmasına

B) En son alınan besinin, ölçme işleminden 12 saat önce

alınmasına

C) Ölçme sırasında kişinin tam dinlenme halinde tutulma-

sına

D) En son alınan besinlerin kalori değerinin hesaplanma-

sına

E) Ölçme sırasındaki ortam sıcaklığının saptanmasına

9. Bir insanın belirli bir süre içinde, sadece canlılığını

sürdürmek için kullandığı enerji miktarını belirleme-

de, aşağıdakilerden hangisi en uygun yoldur?

(1986 – ÖSS)

A) Alınan besinlerin toplam kalori değerinin hesaplanması

B) Hareket halinde iken vücut sıcaklığının ölçülmesi

C) Dinlenme anında kullanılan oksijen miktarının ölçülme-

si

D) Uyuma sırasında kalp atış sayısının ölçülmesi

E) Bir hareketin yapılması için gereken kalori miktarının

hesaplanması

10. Büyük bir akvaryumdaki

suyun sıcaklığı, bir uçtan

öbür uca gittikçe, 0 ºC den

30 ºC ye artmaktadır. Bir

süre sonra, akvaryumun

değişik sıcaklıktaki bölge

lerinde bulunan balıklar

sayılıyor ve bu sayılardan

yandaki grafik elde ediliyor.

Bu bilgilere göre, deneyde kullanılan balık türü için

en uygun sıcaklık aralığı nedir? (1985 – ÖSS)

A) 5 ºC – 10 ºC B) 10 ºC – 15 ºC C) 15 ºC – 20 ºC

D) 20 ºC – 25 ºC E) 25 ºC – 30 ºC

11. Minimum kuralına bağlı olarak gelişmesi yavaşlayan

bir bitkinin, normal gelişmesine dönebilmesi için aşa-

ğıdakilerden hangisi uygulanmalıdır? (1988 – ÖYS)

A) Ortam sıcaklığının optimum değerde tutulması

B) Işık alma süresinin uzatılması

C) Ortamdaki oksijen miktarının optimum değerde tutul-

ması

D) Gerekli madensel maddenin toprağa verilmesi

E) Gereken miktarda su verilmesi

12. I. İnorganik elementlerden organik molekül sentezleye-

bilme

II. Kendine özgü molekülleri sentezleyebilme

III. Yapılarındaki karmaşık organik molekülleri temel ya-

pıtaşlarına ayırabilme

Yukarıdakilerden hangileri ototrof ve heterotrof canlı-

ların ortak özelliklerindendir?(

A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III

D) I ve II E) II ve III

13. Bitki hücresinde,

I. Glikozdan karbondioksitin meydana gelmesi

II. Büyüme

III. Sudan gelen hidrojenin karbondioksitle reaksiyona

girmesi

IV. Proteinlerden aminoasitlerin meydana gelmesi

V. Glikozdan nişastanın meydana gelmesi

olaylarından hangileri özümleme olarak değerlendiri-

lir? (1994 – ÖYS)

A) I, II ve III B) I, III ve IV C) II, III ve IV

D) II, III ve V E) III, IV ve V

14 Aşağıdakilerin hangisinde verilen ikili, bitki hücrele-

rindeki özümleme(asimilasyon) ve yadımlama (disi-

milasyon) sonucu oluşmaz?(1997 - ÖYS)

Özümleme Yadımlama

(Asimilasyon) (Disimilasyon)

A) Selüloz Glikoz

B) Nükleotit Yağ asidi

C) Protein Nükleotit

D) Keratin Ürik asit

E) Lignin Gliserol

15. Hücrelerinde,

I. Polimerleri sindirebilme

II. Temel aminoasitleri sentezleyebilme

III. Kromatitleri sentromerle bağlı tutabilme

IV. Polisakkarit sentezleyebilme

özelliklerinden hangileri, çokhücreli bitki ve hayvan-

ların ortak özellikleridir? (1998 – ÖYS)

A) Yalnız I B) Yalnız II C) II ve III

D) I, II ve III E) I, III ve IV

16. Rejenerasyon örnekleri olan,

I. Kertenkelenin kopan kuyruğunun yerine yeni bir kuyru-

ğun gelişmesi

II. Denizyıldızının kopan kolundan yeni bir denizyıldızının

gelişmesi

III. Planaryanın vücudunun arka kısmından kopan bir par-

çadan yeni bir planaryanın gelişmesi

IV. Ayrımamış kemik kırıklarında kemik bütünlüğünün ye-

niden oluşması

olaylarından hangileri aynı tipte gelişmeye örnektir?

(1998 – ÖYS)

A) I ve II B) I ve III C) II ve III

D) II ve IV E) III ve IV

ÖĞRENCİ NOTLARI

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Önsöz

ÖNSÖZ

Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyucağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

ALBERT EINSTEIN ( 1879-1955)

Daha önce matbaanın, radyonun ve televizyonun gündelik yaşamda yarattıkları devrimlerin bir benzerini bugün internet gerçekleştiriyor. İnternet henüz emekleme aşamasında, ama daha şimdiden dünyayı değiştiriyor. Bugün, ABD deki 1000 den fazla kasabanın ve kentin homepage i , internet de bir sitesi var. 200’den fazlasının şimdiden, birbirine bağlanmış bilgisayarlar kullanarak hayata geçirmeyi planladıkları yerel siyasi enformasyon yurttaş ağı ( civic networking) projeleri var. Sadece Hollanda da, altmış kasaba bilgisayar aracılığıyla iletişimi benimsemiş durumda ve bir çeşit yurttaş ağına sahip.

Database firmalari her geçen gün daha fazla veri depolamak, verileri hiçbir durumda kaybetmemek, verilere kolayca ve daha hızlı ulaşabilmek adina birbirleriyle yarışıyorler. Peki ama neden verilerle uğraşıyoruz ? Çünkü verileri topladiğimizda bir sonuca ulaşmak ve raporlar elde etmek çıkan sonucu görerek geleceği tahmin etmek istiyoruz. Verileri değerlendirme aşamasinda ise işin içine istatistiksel yöntemlerin girmesi kaçınılmaz oluyor.

Database firmalarının bugün hemen hepsinin hedefi ınternet uzerinde databaselerini kullanmak ve degerlendirmek. Database i internet üzerinden çalıştırımayan, uygulamalarını internet’e taşıyamayan firmalar , ürünlerini pazarlayamıyacaklarını biliyorlar.Bu nedenle hem internet hem de database kavramları gelecekte son derece önemli olacaktır.

Okul sırasında ekonomik nedenlerden dolayı piyasadaki bilgisayar firmalarinda çalışmak zorunda kaldık. Bu hem ekonomik anlamda bir rahatlama getirdi hem de okulda ogrendiklerimizi piyasada kullanma olanagı verdi. Çoğu öğrenci okuldaki bilgilerinin iş hayatinda hiç yararli olmadığı düşüncesindedir. Biz bu düşüncede değiliz. İstatistik bolumunde değerli hocamiz Prof.Dr Aziz Bener in bizlere bilgisayar programlama dersinde, iki donem boyunca gosterdiği C programlama dili sayesinde , programlama ve database ile ilgili temel kavramları çok daha hızlı ve çabuk kavradığımızı söyleyebiliriz. Piyasadaki nesneye yönelik programlama araçları ve dördüncü kuşak dilleri kolayca öğrenebiliyorduk çünkü hepsinin mantiği ayni idi ve C programlama dilini bilen bir öğrenci için diğer dillerde uygulama geliştirmek su içmek gibi bir şeydi.

Internet ve database uzerine bir bitirme odevi hazırlamak oldukça zordu ve bu odevin hazırlanması ile bildiklerimizin uzerine yeni bilgiler katmış olduk. Oyle bir odev hazırlamalıydık ki bizden sonra bölüme girecek öğrenciler bu ödevi okuyarak internet üzerinde bir veritabanı uygulaması geliştirebilmeliydi.Umarız bu konuda başarılı olabilmişizdir.Bu ödevin hazırlanması sırasında yardımlarını bizlerden esirgemeyen Progress ve Oracle firması yetkililerine ve değerli hocamiz Sayin Prof.Dr Aziz Bener e sonsuz teşekkürler.

Reşat Bayraktar.

Baran Ertaş.

Veritabanı

Veritabanı ve Akılcı Düşünce Üzerine

Veritabanı bir yazılımdır. Veritabanı bilginin hammaddesinin depolandığı yerdir. Bilgiyi oluşturan bileşenleri sınıflara ayırarak ama aralarındaki ilişkileri de dikkate alarak depolar, istendiği zaman birleştirerek sunar. Bilgi teknolojileri ile ilgili hemen her konunun bileşenlerden birini veritabanı oluşturmaktadır.Kişisel fax yazılımlarından, en gelişmiş fax sunucu sistemlerine kurumsal kaynak planlamasına (Enterprise Resources Planing-ERP) yazılımlarından, döküman arşiv sistemlerine, CAD/CAM uygulamalarından, OT/VT sistemlerine ve nihayet veri ambarı uygulamalarına kadar her sistemin içerisinde mutlaka bir veri tabanı bulunmaktadır. Hatta işletim sistemleri bile sistem bilgilerini özel yapıları olan veritabanlarında tutmaktadır.

Geçmişten günümüze yaklaşımlar ve yapısal özellikler değişime uğramış olsa bile, onlardan beklenen hizmet hep aynı kalmıştır ki o da “Hemen şimdi bilgi” olarak ifade edilebilir. Veritabanı dendiğinde yalnızca verilerin depolandığı bir kavram algılamak çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

O verinin bilgiye dönüştürülerek diğer verilerle işlendiği koca bir fabrika gibidir. Bugün teknoloji üretenlerin pek anlamlı olmayan düşünce biçimlerinin bir sonucu olarak bazı benzer kavramlar istemeden de ayrı ayrı ele alınıyor olsa bile, (daha fazla ürün satmak adina uygulanan pazarlama stratejilerinin bir sonucu bu belki de !) gelecekte bugünün veri ambarı olarak adlandırılan yaklaşımları da aslına dönerek, veritabanı kavramı içerisindeki olması gereken yere oturacaktır.

Veritabanı kavramını tek başına ele almak kurumsal bilgi teknolojileri profesyonelleri için pek anlamlı olmayacaktır. Çünkü veritabanı mimarileri, algoritmaları, bellek ve kaynak kullanımı gibi konular kimi zaman oldukça ağdalı bir dilin kullanılmasını gerektirecektir. Bu dili anlayacak mühendislik eğitimi almış teknik elemanlar, çoğunlukla bu bilgiler sahiptirler (sahip olmaları gerekir) ve profesyonel yöneticiler, yanlarında çalıştırdıkları bu çalışanlardan dilerlerse bu bilgileri alabilirler. Yanlarında personel çalıştırmayan ve bu tip hizmetleri dış kaynaklı firmalardan alan kurumlar içinde bu hizmeti sağlayan danışmanlık şirketleri mevcuttur. Veritabanı kullanarak kurumlar hangi katma değeri sağlayabileceklerini çok iyi bilmelidirler. Eğer bir profesyonel kurum kullanacağı veritabanı ile teknik ayrıntıları detaylı olarak öğrenmek isterse, bu onun tercihidir. Ancak bu bir zorunluluk değildir.

Devlet kurumlarında ya da yerel yönetimlerin yazılım ve donanım ihalelerine katılan ve bilirkişi olduğunu söyleyen kişiler kendi aralarında veritabanı sistemlerinin üzerine tartışırken içlerinden biri “Benim veritabanım 10 yıllık bilgiyi saklar” derken diğeri “Ama benim veritabanım renkli ekranda çalışıyor” demişti. Dünyaca kabul görmüş veritabanı sistemleri arasında yaptıkları tartışmada sonucun ne olduğunu tahmin etmek zordu, çünkü hangi kriterlere göre karar verildiğini anlamak veritabanı kavramını anlamaktan daha da zordu.

Teknolojiyi takip edenler, eski dergileri karıştırdıklarında daha birkaç yıl öncesine kadar yere göğe sığmayan teknolojilerin bugün anlamını yitirdiğini kavramakta güçlük çekmeyeceklerdir. Birkaç yıl öncesine kadar sözü edilen Client/Server (İstemci/ Sunucu) mimarisi bugün gözden düşmüş durumda. Teknoloji firmalarının profesyonel kurumlara şöyle bir dayatması oluyor.Eğer yeni çıkan teknolojiyi satın almazsan dünyanın gerisinde kalırsın ve bunu satın alan diğer rakip kuruluşlar senin 5 yıl önünden gidecektir. Bu dayatma veya tehdit diyelim bir pazarlama ya da satış staretejisi olarak görülebilir ama bazı durumlarda doğru da olabilir. Bu yüzden kavram kargaşaları yerine yeni teknolojilerin kurumsal katma değerini firmaya uygulanabilirliğini ayırt etmek en doğru yaklaşım olacaktır.

Bugün kullanılan veri tabanları ve geliştirme araçları bazı çekirdek algoritmalarda farklılık gösterse bile, birbirlerine yakın ölçüm değerleri veriyorlar. Bir veritabanı bir test işleminde belli bir kritere göre en yüksek değeri verirken diğeri aynı test işleminde farklı kriterler kullanarak kendisinin en yüksek değeri verdiğini söylemekte. Önemli olan teknik personelin bu bilgileri yorumlayabilme becerisine sahip olmasıdır.Çalıştığı kurum hangi tür işlemleri daha fazla kullanıyor ? Bugün yoğun olarak kullanılan sistem gelecekte neler ihtiyaç duyacak ?

Son zamanlarda büyük mağaza ve alışveriş merkezlerinde local ya da internet müşteri bilgi formları dolduruluyor. Bazı müşterilere o mağazaların manyetik kartları veriliyor.Manyetik kartla mağazadan alışveriş yapan ya da internet üzerinden alışveriş yapan müşteri bilgisini ele geçirdikten sonra o müşterinin hangi saatte, hangi ürünü aldığını , promosyon satışlarından yararlanıp yararlanmadığı gibi bilgiler veri tabanına aktarılıyor. Aslında başlangıçta bir sayfalık form ve döküman arşiv sistemi ile başlayan bilgiler, bir anda veritabanı ve nihayet veri ambarı sistemine dönüşüyor. Eğer bu dönüşüm planlı değilse veritabanı ve sistem değişikliğinin yarattığı lisans ücreti, yazılım ve donanım maliyeti başlangıçta düşünülmeyen pahalı yatırımların yapılmasına neden olur.

Kurumsal firmaların kullandıkları veri tabanları bazen gömülü bazen de açık olmaktadır. Kuruluşun ihtiyaçlarına göre veritabanı üzerinde yeni yazılımlar geliştirmek mümkündür. Çok gelişmiş bir uygulama geliştirme aracınız olabilir ama veritabanı sisteminiz iyi değildir ya da veritabanı sisteminiz çok iyi olmasına rağmen uygulama geliştirme aracınız istediklerinizi karşılamayabilir.

1986 yılında ANSI ( American National Standart Institute) tarafından kabul edilen SQL(Structure Query Language -Yapısal Sorgulam Dili) ile tüm veri tabanları tek bir dil ile ortak sorgulanabilmesi ve belli standart sağlanması hedeflendi. İlerleyen yıllarda veritabanlari giderek daha fazla bilgiyi depolamaya başladı.Başlangıçta düşünülen veri yapılarından çok daha fazlası ile çalışıyordu ve herşey veri olarak saklanabiliyordu. Ses, resim, harita, video ,hesap tabloları gibi pek çok veri vardı ve bu verilerle uğraşmak için her veritabanının kendi özel yazılım geliştirme araçları ortaya çıktı. Bu araçlar ortaya çıkarken her ne kadar yalnızca kendi veritabanları ile değil, tüm sistemlerle uyumlu olduklarını savunsalarda, bazı istisnalar dışında her veritabanı en iyi sonucu kendi uygulama geliştirme aracında veriyordu. Sonuç olarak SQL tüm veri tabanları için ortak bir dil olmasına rağmen günümüzde yalnızca belli başlı basit sorgulamalar için kullanılmakta. Karmaşık uygulamalarda, veritabanı şirketleri kendi yazılım geliştirme araçlarını ve kendi programlama dillerini kullanmaktadır.

Veritabanlarını genel anlamda üç değişik grupta toplanabilir.Birincisi kişisel diyebileceğimiz veritabanı sitemleri. MS-Office Proffessional paketi içerisinde bulunan Access bunun dışında dBase, FoxPro, Paradox ve çok küçük de olsa Excel. Bu veritabanı sistemleri diğerleri ile karşılaştırıldığına dezavantajları olduğu tartışma götürmez. Ancak hataları nedeniyle değil kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle böyle. Örneğin xbase tabanlı bu sistemlerde “dbspace” adı verilen özel bir disk bölümü yoktur ve veritabanı dosyaları geleneksel dosya yapılarıyla aynı güvenlik yapısına sahiptir. İkinci grup İlişkisel veritabanları (Relational Database) adiyla bilinen uygulamalar ve bu uygulamalar bugün ve gelecek stratejilei karşılamaktadır.İlişkisel veritabanları bilgiyi saklama, işleme, yedekleme, raporlama ve geri getirme konularında çözümler getirmektedir. Kurumsal firmaların tercihi bu sistemlerdir.Bugün bilinen popüler ilişkisel veritabanları arasında Oracle, DB2, Sysbase, Informix, Progress, Ms SQL Server bulunmakta.Veritabanı ile ilgili üçüncü ve son grup kurumların çok büyük ve boyutlu veri tabanı analizlerine dayalı gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurduğu Veriambarı (Datawarehouse) türü teknolojilerdir. Karmaşık veriler ve bu veriler arasındaki analize dayalı teknolojiye OLAP ( On line Analytical Processing) işlemleri veriambarında kullanılmaktadır.İlişkisel veri tabanı kuruluşlarının neredeyse tamamının veri ambarı çözümü bulunmaktadır. Geleneksel anlamdaki veri ambarı projeleri yalnızca veritabanı sistemlerinin değil, donanım ve işletim sistemini de içine almaktadır. Ancak günümüze gelindiğinde tüm eğilimler, veri ambarı kavramının ortam bağımsız bir şekilde günden güne Internet e dayalı teknolojilere üzerinde çalıştığını gösteriyor.

Internet üzerinden veriye ulaşabilen, bu verileri saklayabilen , gerektiğinde istediği raporları bu veriler üzerinden alabilen kuruluşlar güçlü veri tabanı sistemlerine sahip olduklarında kurumsal yapılanmaları ve gelişmeleri çok daha hızlı olacaktır. Günümüzde güç bilgi ile , bilgi de veri ile sağlanmaktadır.Bilgi kimin elindeyse gücün de sahibinin o olması kaçınılmaz görünüyor.

VERİTABANI HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Bilgisayar programları, seçilen bir bilgisayar dilinde, bir konu ile ilgili verilerin girildiği ve değerlendirildiği komutlar topluluğudur. Programlamayı öğrenirken bir programcının ilgilenmesi gerekli olan konuları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Girilecek verilerin yapılarını tanımlayabilmek(Veritabanı)

Kullanıcı ile irtibatı sağlayan ekranların görüntüsünü (Ekran Dizaynı) ve çıktıların şeklini (Rapor Dizaynı) tasarlayabilmek

Bu iki şık arasındaki bağlantıları gerektiren program parçalarını yazabilmek

Yeni windows tabanli nesneye yönelik programa dilleri ile yukarıda belirtilen 3 şıkkı gerçekleştirmek çok basittir.

Veritabanı tasarımı ve tanımı için, Data Dictionary hizmet programı kulllanılır.

Ekran dizaynları ve bağlantılar, SMARTOBJECTS (Programlanabilir Akilli Nesneler) tanımlama ve onları programlama işlemini gerçekleştiren APPBUILDER (Uygulama Geliştiricisi) hizmet programı ile sağlanır Çıktılar için ise REPORT BUILDER (Çıktı Formları Düzenleyicisi) kullanılır..

Yukarida belirtilen Data Dictionary, Smart Objects , AppBuilder, ReportBuilder programlari her database de aynı isimde olmayabilir.Veritabaninin ozelliklerine gore farkli isimler alabilirler , işleyişleri ve database e ulaşma mantıkları aynıdır.

Netice olarak biz; veritabanı, basit nesne ve SMARTOBJECTS kavramlarını iyi öğrenirsek buna da nesneye dayali proglama dillerin komutlarını eklersek, veritabani uzerinde programlamayı öğrenmiş oluruz.

Veritabanı

Bugün kullanılmamakla beraber, kartoteks sistemini hatırlamayan yoktur. Örneğin müşterilerimizle ilgili bilgileri, aşağıda gösterildiği gibi, kartonlar üzerine kaydederdik. Sonra da bu kartonları çekmecelerde saklardık. Siparişler ve stoklar için aynı yöntem kullanılırdı. Bunu yaşayanlar, karşılaştıkları problemleri çok iyi hatırlarlar (Müşteri bulmak, değişiklikleri yansıtmak,müşteri-stok-sipariş bağlantısını kurmak ve bunu güncelleştirmek vs.)

Müşteri Adı

Borcu

Telefonu

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

Bilgisayarda da veritabanı zihniyetini kullanan diller bu yöntemi, tabiyatıyla problemleri ortadan kaldırarak, devam ettirmişlerdir. Fakat bilgisayarın gözü olmadığı için bir kartoteksi görerek değil, ismi ile tanıyabilir, müşteri adı için ayrılan yerin adını ve niteliğini önceden bilmesi gerekir, müşteri-stok-sipariş bağlantılarını kurabilmesi için bu bağlantıları ona önceden tanımlamak gerekir vs.. Kısaca; programcının veritabanı dediğimiz müşteri-sipariş-stok bilgilerinin nereye ve nasıl depolanacağını yani “kalıbını” tanımlayarak bu veriler arasındaki bağlantıları da bilgisayara bildirmesi gerekir. Bu tanımların nasıl yapıldığını az sonra göreceğiz.

Veritabanının bilgisardaki avantajları

Veritabanının bilgisayarda sağladığı avantajları sıralayalım.

Ortaklaşa kullanım : Çekmecelerdeki bir kartotekse, aynı anda iki kişinin yerlerinden kalkmadan bakabilmesi adeta olanaksızdır. Ayrıca, yoğun çalışan kişilerden bazıları iş yerlerindeki dosyaları yüklenerek evlerine taşırlar. Bilgisayar ortamında, birden fazla kişi farklı terminallerden aynı veriye erişebildiği gibi, evde çalışması gereken kişinin de dosyaları eve taşımasına gerek yoktur.

Yerden tasarruf: Kağıt, dosya, klasör gibi çok yer tutan veri depolama ortamlarını büyük ölçüde ortadan kaldırarak yerden tasarruf edilir.

Kolay güncelleştirmek: Örneğin gerçekleşen bir siparişin bilgilerini anında ve otomatik olarak stok ve müşteriye yansıtmak mümkündür.

Kolay erişim: Bir veriyi bulmak, sıralamak, istenen bilgileri ve toplamlarını yazıcıdan almak kartoteks örneği ile kıyaslanmayacak kadar kolaydır.

Emniyet: Girilen verilerin geçerliliğini kontrol etmek, bazı kişilere erişimde kısıtlamalar koymak mümkündür.

Analiz imkanı: Özellikle üretimde çok büyük bir avantajdır. Fakat maalesef genelde, bilgisayardan sadece “takip” ten (ne gitti, ne geldi) yararlanılmaktadır.

Relational Database ya da İlişkili(Bağlantılı) veritabanı

Müşterimizin yaptığı bir ödeme, doğal olarak müşteriyi etkiler. Kartoteks devrinde, bu ödemeyi müşterinin borcundan elle düşüyorduk. Bilgisayarda ise bunun otomatik olarak yapılması gerekir. Bunun için, müşteri bilgilerinin müşteri hareket bilgileri ile bağlantılı olarak tanımlanması gerekir. Diğer bir deyimle, veritabanımızı iyi tanımlarsak, programlamayı çok basit bir şekilde halledebiliriz.

Örneğin, tasarımı tamamlanmış bir veritabanında, aşağıdaki kısa program:

Tüm müşterileri listeler(Müşteri numarası, Unvanı)

Kullanıcının gireceği birkaç harfle başlayan müşteriyi bulur, gösterir

Bu müşteri ile ilgili tüm sipariş bilgisini gösterir(Sipariş ana bilgileri:Sipariş numarası, sipariş tarihi, gerçekleşen tarih vs.)

Bu siparişle ilgili tüm detay bilgilerini gösterir (Sipariş detay bilgileri.:Stok numarası, fiyatı, indirim oranı, miktarı, tutarı vs.)

İlişkili(bağlantılı) veritabanını tasarlamak

Bir veritabanında: müşteri, sipariş, stok vs. ile ilgili tüm bilgilerin bulunduğunu söyledik. Bu kadar çok veriyi içeren bir bütünün içerisinden istenen verileri bulabilmek ve bu verilerin birbirleri ile bağlantılarını kurmak için veritabanını oluştururken, bazı ek tanımların yapılması gerektiği açıktır.

Örneğin; sadece muşteri bilgilerine ulaşabilmemiz gerekir, müşterilerden sadece istenen bir müşteriye hızlı bir şekilde erişebilmemiz gerekir, bu müşterinin siparişlerine erişebilmemiz için bir müşteriye göre müşteri-sipariş bilgilerini ilişkilendirmemiz gerekir.

Bu sebeplerden dolayı, ilişkili bir veritabanı aşağıdaki tanımlardan oluşur:

Veri Tablosu (Table)

Sütun (Column) veya alan (Field)

Satır (Row) veya kayıt (Record)

Anahtar (Key)

İndeksler(Indexes)

Mus-adi

Borcu

Telefonu

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

1.Satır, Kayıt (Row,Record)

2.Satır

3.Satır

4.Satır

1.Sütun,Alan (Column,Field)

2.sütun

3.Sütun

Veri Tablosu

Yukarıda gördüğümüz gibi çok basit düzeyde bir müşteri veri tablosu tasarlanmıştır. Bunun gibi sipariş, stok ve uygulamada gerekli olan diğer tablolar aynı çatı altında tasarlanarak bu uygulamanın veritabanını oluşturabiliriz.

Anahtar (Key)

Ana anahtar (Primary Key) , iç anahtar

Bağlantı anahtarı (Foreign Key), dış anahtar

Ana anahtar, bir veri tablosunda bir kaydı tamamen, ve sadece o kaydı, temsil edebilecek sütun veya sütunlardır. Belirlenen bir kaydı ve sadece onu temsil edebilmesi için tek olmalıdır. Örneğin, isme göre bir müşteriye erişmeyi düşünürsek, aynı isimli birden fazla müşteri olabileceği için, erişimde ve bağlantılarda karışıklıklar doğabilir(İstemediğimiz bir “AHMET”in telefonu veya siparişleri ile kaşı karşıya kalabiliriz).Bundan dolayı müşteri kayıtlarını temsil etmek için her bir müşteriye ayrı bir numara vermek uygundur.

Ana anahtarın özelliklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

Tek olma özelliği: İki ayrı müşteri, boş bilgi dahil, aynı bilgiyi içeriyorsa, verdiğimiz anahtarın hangi müşteriyi temsil ettiğini bilemeyiz.

Değişmemesi gerekir: Bir müşteriye bir numara verdikten sonra o numarayı değiştirirsek, müşteriyi temsil eden iki ayrı numara elde ederiz.

Kısa olmalıdır: Çok yer almamalı, ayrıca ne kadar kısa olursa ona erişim daha hızlı olur.

Bu bilgilerin ışığı altında yukarıda tanımlanan musteri veri tablosu aşağıdaki şekli alır.

MUSNO

MUS-ADI

BORCU

TELEFONU

Ali Uyanık

50000000

345 34 34

Aynı şekilde stok veri tablosunda, stok numarası ana anahtar olarak tasarlanabilir.

Bağlantı anahtarı(dış anahtar), adından da anlaşılacağı gibi, veritabanındaki diğer veri tablolarıyla irtibat kurmaya yarayan bir anahtardır. Tabloları birleştirmek için de kullanılır.Bu anahtar, irtibat kurulan veri tablolarının bir tanesinin de ana anahtarıdır.

Anahtar kavramının önemini daha iyi anlamak amacıyla; Stok, Sip-Detay, Siparis ve Musteri veri tablolarının tanımlandığını varsayalım ve bu tablolar arasında bazı ilişkiler kuralım. İlişki kurarken, amaç çok önemlidir. Amaç, verilen bir maldan hangi müşteriye satış yapıldığını bulmak olsun. Bunun için, Stokà musteri ilişkisini ve dolayısıyla ara ilişkiler de dahil olmak üzere, Stok à Sip-Detay à Siparis à Musteri ilişkisini gerektiği gibi kurmamız lazımdır.

Önemli Not: İlişkiler sadece anahtarlarla kurulmayabilir. Başka metodlar da vardır.

Tablo Adı

Ana anahtar

Bağlantı Tablosu

Bağlantı anahtarı

Musteri

MusNo

Siparis

MusNo(Siparis’te)

Siparis

SipNo

Sip-Detay

SipNo(Sip-detay’da)

Sip-Detay

SatNo

Stok

StokNo(Sip-Detay’da)

Stok

StokNo

Ana anahtarlar, bulundukları veri tablosu haricinde, bu tablo ile ilişkili tabloda da dış anahtar(bağlantı anahtarı) olarak tanımlanmalıdır.

Burada görüldüğü gibi, müşteri (Musteri) tablosunda MusNo ana anahtar olmasına karşın, bağlantı kurmak istediğimiz sipariş (Siparis ) tablosunda bağlantı anahtarı olarak tekrar tanımlanmıştır. Aynı şekilde; SipNo hem sipariş(ana anahtar) hem de Sipariş detay(dış anahtar), StokNo da hem Sipariş detay (dış anahtar) hem de Stok tablolarında (ana anahtar) olarak tekrar tanımlanmışlardır.

Basit bir örnek, bunu daha iyi açıklayacaktır. Kayak botu alan tüm müşterilerimizi görelim..

Bunun için:

Stok tablosundan kayak botunun stok numarasını buluruz(I1).

Stok ile sipariş detay tabloları ilişkili olduğu için, I1 ile ilgili sipariş numaraları (SipNo) sipariş detay tablosundan bulunur. (01 ve 04)

Sipariş detay ile sipariş, SipNo ile ilişkili olduğundan, hangi müşterilerin bu stokları aldığını bulmak için (müşteri numaraları önemli) sipariş tablosundan 01 ve 04’e denk gelen müşteri numaralarını buluruz (C1 ve C3).

Müşteri tablosundan C1 ve C3’ün karşılığındaki müşteri isimlerini buluruz (Kemal Öz ve Oya Şafak).

Netice olarak tabloları ilişkilendirmek için, ilişki kurulan tablolarda ortak bir alan (sütun) tanımlanacak ve bu sütun; bir tabloda ana anahtar olarak, diğerinde ise dış anahtar olarak tanımlanacaktır. Başka bir deyimle, ana anahtar olarak tanımlanan sütun (alan) diğer tabloda da tanımlanacak ve bu sütun, bu tabloda dış anahtar görevini üstlenecektir.

Indeks (index)

Bir kitabın sonundaki indeksi hepimiz biliriz. Aranan kelimeyi belirledikten sonra, indeksten bakarak hangi sayfada olduğunu bularak, o kelime ile ilgili tüm bilgileri kitaptan alabiliriz. Bir veritabanındaki indeks de buna benzer. Örneğin müşteri arama ve sıralamalarında, müşteri adını içeren sütunu indeks olarak tanımlarsak, arama çok çabuk gerçekleşir.

Bir sütuna göre indeks oluşturabileceğimiz gibi, birden fazla sütunu birleştirerek birleşik indeks adını verdiğimiz indeksler de oluşturabiliriz. Ana anahtarı içeren sütünla indeks oluşturmak, çok doğaldır(Yukarıdaki örnekte, MUSNO sütunu indeks oluşturmak için iyi bir örnek teşkil edebilir).

Her tabloda bir indeks olmalıdır. Birinci indeks her zaman tablonun ana indeksi olarak otomatik olarak tanımlanır. Örneğin, sipariş veri tablosunda SipNo ana indeks , Sip-Tarih ise tarihe göre bir indeks şeklinde tanımlanabilir.

İndeks oluşturmanın faydalarını aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

Hızlı kayıt arama: Veri tablosu sıralı ise istenen bilgiye erişim daha hızlı olur.Örneğin sayfası belli olmayan bir kitapta bir bilgiyi aramak zordur.Fakat, sayfası ve aranan bilginin hangi sayfada olduğu belli olan bir kitapta arama doğal olarak kolaydır.

Kayıtların sıralanması: Tüm kayıtlar seçilen indekse göre otomatik olarak sıralanır. Örneğin, bir müşteri veri tablosunu alfabetik sırada listelemek için, müşteri ismini içeren alanın indeks olarak seçilmesi yeterlidir.

İlişkili erişim: Veritabanı içerisindeki veri tabloları birbirleri ile ilişkili oldukları takdirde, bir veri tablosundan itibaren diğer veri tablolarındaki ilgili kayıtlara erişim kolay ve hızlıdır.

Çoklu sütun: Birleştirilmiş bir indeks kullanılırsa, gruplandırma kolaylaşır. Örneğin Türkiye’deki tüm bilgisayar firmalarını içeren bir veritabanında İSTANBUL’un tüm semtlerindeki firmaların listesini alfabetik sırada almak için, indeksi, şehir + semt’e göre yapmamız yeterlidir. (Şehirler ve onun içerisinde semtler otomatik olarak alfabetik sıraya sokulurlar).

Tabloları birleştirmek: İki farklı tablodan bir çıktı alınacaksa, ortak sütunu indeks olarak tanımlamak faydalıdır.

Tabloları ilişkilendirmek: Bir tablodaki bir sütun değeri ile diğer bir tablodaki bir kayda (satıra) erişilebiliyorsa, bu iki tablo ilişkilidir. İkinci tablodaki aramnın hızlı olması için, aranan değere göre indeksli olması arzulanan bir durumdur.

NOT: İki tablo arasındaki ilişkiyi kuran sütunların aynı ismi taşıması gerekmez.

İndeks oluşturmanın bazı zararları da vardır.

Her bir indeks için, diskte bir yer ayırımı yapılır. İndeksin değeri ve bu değeri içeren kayıt numarası ROWID, ağaç yapısını andıran biçimde diskte depolanır. İndeks bölümünden, aranan indekse denk gelen kayıt numarası bulunduktan sonra, bu kayıt numarasını içeren kayıt ana dosyadan bulunur.

Yeni bir kayıt eklendiği veya bir kayıt silindiği zaman, ilişkisel veritabanı indeks bölümünü otomatik olarak yeniden düzenlediği için bir zaman kaybına neden olur.

Ne zaman indeks kullanmalıyız ? sorusu aklımıza gelebilir.

Sıkça silme veya ilave yapılan küçük tablolarda indeks kullanmamalıyız; sıralama yapmalıyız.

Veri aramada, aranan veri oranı tüm verilere oranla büyükse, indeks kullanma yerine sıradan arama yaptırmalıyız(Örneğin, arama neticesinde 20 000 kayıttan 19 000 kayıt bulunacaksa sıradan arama, 20 000 kayıttan 100-200 kayıt bulunacaksa indeks kullanımı tercih edilmelidir).

NOT: Tüm ilşkisel veritabanı sistemleri işletim sistemine göre 1024, 2048, 4096, 8192 byte’lık bloklara ayrılmıştır. Veri erişiminde, sadece bulunan kayıdı içeren blok diğer kullanıcılara kapalıdır(Genelde, diğer dillerde erişim şekline bağlı olarak tüm indeks dosyası kilitlenerek, o anda diğer kullanıcılara kapalıdır).

Hatalı tasarım örnekleri:

MusNo

İsim

Sehir

SipNo

101

Kemal Öz

İSTANBUL

M31, M98, M129

102

Ali Kara

İSTANBUL.

M56

103

Oya Şafak

ANKARA.

M37, M40

104

Filiz Sarı

BURSA.

M41

Doğrusu: Müşteri ana tablosu ve bu müşteri ile ilgili sipariş hareketlerini ayrı ayrı tablolar şeklinde düzenlemektir.

Müşteri tablosu

MusNo

İsim

Sehir

101

Kemal Öz

İSTANBUL

102

Ali Kara

İSTANBUL.

103

Oya Şafak

ANKARA.

104

Filiz Sarı

BURSA.

Sipariş tablosu

SipNo(Ana anahtar)

MusNo (Dış, bağlantı anahtarı)

M31

101

M98

101

M129

101

M56

102

M37

103

M140

103

M41

104

Not: Aynı mantıkla, tüm bilgileri bir dosyada toplamak yerine, güncel değişmeyen bilgileri içeren bir ana bilgi dosyası ve güncel değişen hareket dosyası oluşturmak ve ikisini bağlayan bir anahtar kullanmak en doğal tasarım şeklidir.

Veri tasarımı için pratikte izlenen yol

Kağıt üzerinde veya akıldan:

Uygulamada gerekli olan veriler ortaya dökülür

Bu verilerin veri tablosu şeklinde, paylaşımları tasarlanır (Tablo adedi ortaya dökülür)

Veri tabloları arasındaki bağlantılar tasarlanır

Veri tablolarının kalıbı tasarlanır

Her bir tablo için ana anahtar ve gerekiyorsa, her bir alan için geçerlilik kuralları tasarlanır

Bu aşamadan sonra, veri yapısının daha ayrıntılı tasarımına geçilir.

Ortak kullanılan veriler hangileridir?

İndeks, hangi sütuna göre seçilecek?

Optimizasyon (En verimli durum) nasıl sağlanır?

Performans için, yapı değişikliği gerekir mi? (Örneğin, KDV her zaman miktar ve KDV oranından hesaplanabilir. Normalde, tabloda KDV sütunu açmaya gerek yoktur.Fakat KDV miktarının sıkça istendiği bir şirkette, her defasında, KDV’yi yeniden hesaplatmak performansı düşüreceği için KDV sütunu tabloya eklemek daha mantıklıdır)

Bu bilgilerin işiği altında veritabanını oluşturmadan önce; hangi veriler girilecek, veriler bağlantılı olarak nasıl işlenecek ve hangi raporlar alınacak sorularına yanıtlar verebileceğimiz bir veritabanı kalıbının hazırlanması gerektiğini aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Veritabanlari sistemlere install edildiğinde içlerinde ilişkisel veritabanının özelliklerini sağlayan küçük bir prototip bulunmaktadir. Örnek standart ilişkisel veritabani genellikle müşteri, sipariş ve sipariş detay gibi table lar içerir.. Bu veritabanında maçlananlardan bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.

Müşteri, sipariş ve stok bilgi girişlerinin sağlanması.

Kayıt eklemek, silmek ve değiştirmek

Müşteri adreslerini şehir koduna göre sıratmak

Bakiyesi belirli bir miktarı geçen müşterileri alfabetik sıraya göre listelemek

Bir bölgedeki müşterilerin belirli bir tarihe kadar, tüm senelik satiş ve borçlarının listelerini alabilmek

Verilen bir stokla ilgili tüm siparişleri görebilmek

Stoklarımızın son durumlarını görebilmek. Gerekiyorsa, sipariş vermek.

Satılan malların satış tutarlarını gözleyebilmek

Müşterilerimizle ilgili borç alacak takibini yapabilmek

Müşterilerimizle ilgili sipariş bilgilerini gözleyebilmek

Veritabanının özelliğine göre diğer seçenekler

HTML (HyperText Markup Language)

HTML Nedir?

HTML (HyperText Markup Language / Hareketli-Metin İşaretleme Dili) basitçe, browserlarla görebileceğimiz, internet dökümanları oluşturmaya yarayan bir çeşit dildir. Örneğin okuduğunuz bu sayfa HTML dili kullanılarak hazırlandı. Siz de browser’ınızı (Internet Explorer, Netscape Navigator,..) kullanarak bu sayfayı ekranınızda görüntülüyorsunuz. Tanımda geçen “internet dökümanı” ifadesinin yanısıra HTML ile oluşturduğunuz belgeleri harddiskinize kaydedebilir ve internet bağlantınız olmasa bile bu belgeleri görüntüleyebilirsiniz.

HTML, programlama dilleri (pascal, basic,..) gibi bir programlama mantığı taşımadığından öğrenilmesi gayet kolay bir dildir. Dilden ziyade kabaca metinleri ya da verileri biçimlendirmek, düzenlemek için kullandığımız komutlar dizisi bile diyebiliriz HTML için.

HTML’de Temel Unsurlar

HTML nispeten kolay bir dildir dedik. Bu dilde binary veya hexadecimal kodlar yok. Herşey metin tabanlı ve bir HTML dökümanı oluşturmak için ihtiyacınız olan şey bir editör. Hatta sizde herhangi bir HTML editörü bulunmuyorsa bu işi Windows’un Notepad’i ile dahi halledebilirsiniz. Piyasada iki tip editör bulunuyor. Birisi metin tabanlı, kod yazmayı gerektiren fakat bunun yanısıra rutin bazı işlemleri kolaylaştıran editörler (HotDog, HomeSite..) diğeri WYSIWYG (What You See Is What You Get / Ne görürsen onu alırsın) tarzı denen kısaca görsel, kodlamayla uğraştırmayı gerektirmeyen editörler (FrontPage, Dreamweaver, NetObjects Fusion,..). Benim yeni başlayanlara tavsiyem Windows’un Notepad’i. Bu işlerin nasıl yapıldığını öğrendikçe ilerde siz de görsel editörlere geçebilirsiniz. Çünkü bir yerde istenmedik sonuçlar çıkabilir ve kodlara müdahele etmeniz gerekebilir. Üstelik görsel editörler bazen istenmeyen kodlar ekliyorlar, bu da döküman boyutunun büyümesi demek.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor; browserlar arasındaki yorum farklarından dolayı sayfanız bir browser’da iyi görünürken bir başka browser’da hiç istemediğiniz bir şekilde görüntülenebilir. Hele yeni bazı teknikleri (css, dhtml gibi) sadece MS Internet Explorer 4 ve üstü desteklerken Netscape henüz bu teknikleri tam olarak desteklemiyor. Yine de piyasayı neredeyse yarı yarıya paylaşan bu iki browser’ın birbirlerine üstün olduğu yönleri var. Sonuçta, ne kadar fiyakalı bir sayfa da yapsanız elde ettiğiniz başarı sayfanızı ziyaret eden kişinin kullandığı browser’a mahkum. Hatta ziyaretçiniz browser’ına verdiği bir talimatla “yalnız şu fontu kullan”, “grafikleri görüntüleme” şeklinde bir ayar yapmışsa emekleriniz boşa gitti demektir. Yine de bu kadar karamsar olmayalım.

İlk sayfam

İşte ilk HTML sayfamızı yapıyoruz.

Öncelikle çalışmalarınızı saklamak için kullanacağınız boş bir klasör oluşturup uygun bir ad verin, mesela html_ders olsun. Daha sonra bu ad bize lazım olacağından kolaylık olması için siz de yeni klasöre bu adı verebilirsiniz.

Şimdi de bu klasörü açıp yeni bir metin belgesi oluşturun (sağ fare/Yeni/Metin belgesi).

Dosyayı çift tıklayarak açın ve şunları yazın:

  

Sayfama Hoşgeldiniz

Şimdi dosyayı kaydedin (Dosya/Farklı Kaydet…). Dosya adı kısmına şöyle yazın: “sayfa1.htm” (tırnaklar dahil) ve Tamam’a basın.

Notepad’i kapatın, metin dosyasını silin ve oluşan yeni dosyayı açın. Dosya varsayılan browser’ınız (Internet Explorer, Netscape Navigator gibi) tarafından açılacaktır. Şöyle bir görüntü elde edeceksiniz:

Tebrikler ilk HTML sayfanızı yaptınız.

Şimdi de bu belgeyi nasıl oluşturduğumuzu birlikte inceleyelim. Birşey dikkatinizi çekti mi? İngilizce bir takım kelimeler var ve bu kelimeleri küçük < ve büyük > sembolleri arasına yazdık. Bu ifadelere tag (etiket) deniyor. Etiketler etki etmesi istenilen metnin önüne ve arkasına yazılıyor. Önce etiketi yazıyoruz, sonra metni yazıyoruz daha sonra aynı etiketi önüne bir bölü işaretiyle tekrar yazıyoruz. Bu son yaptığımız etiketi sonlandırıyor. Bir kaç istisna dışında tüm etiketler belge içerisinde sonlandırılmak zorunda.

Burada kullandığımız etiketler ve anlamları şöyle:

Tarayıcıya HTML dosyasının başladığını ve bittiğini belirtiyor. Diğer tüm kodlar bu iki etiket arasına yazılır.

Bir HTML belgesi iki bölüme ayrılıyor: head(baş) ve body(gövde). … etiketleri arasına sayfa hakkında bilgiler yazıyoruz. meta ve title gibi etiketler burada yeralıyor. Meta etiketlerine ileride değineceğiz. … arası ise sayfamızın gövde bölümü. Ekranda gösterilecek kısımlar bu tagler arasında yeralıyor.

Title sayfanın başlığını belirtiyor. Burada yazılanlar browser’ın üst tarafında browser adıyla beraber gösteriliyor.

Hazırladığımız sayfada dikkat ederseniz sadece temel etiketleri kullandık. Yani metin biçimlendirmeye yarayan hiçbir etiket kullanmadık. Bu yüzden …. arasına yazdığımız Sayfama Hoşgeldiniz yazısı browser’ın varsayılan metin ayarlarıyla gösteriliyor. İşin ilginç tarafı hiçbir kod yazmadan sadece Sayfama Hoşgeldiniz yazıp kaydetsek ve browser’da böyle görüntülesek de aynı neticeyi elde edecektik.

Metin Biçimleme

Bu bölümde öğreneceğimiz etiketler:

• Başlık etiketleri :


• Paragraf etiketi :

• Ortalama :

• Diğer etiketler : ,,

HTML’de metin stillerini üç şekilde belirleyebiliriz:

Düzenlemek istediğimiz metnin hemen önüne koyacağımız bir etiketle biçimleme stili. Buna in-line (satır içi) biçimlendirme denir.

Sayfanın head (baş) kısmına koyulan stillere body (gövde) bölümden atıf yapılarak metin biçimleme. (Embedded-Gömülü biçimlendirme)

HTML dosyasının dışında başka bir stil dosyası oluşturarak stil için bu dosyayı kullanma. Buna Cascading Style Sheets-Yığılmalı Stil Kağıtları deniyor. Kısaca CSS. Bu teknik bize örneğin yüzlerce sayfanın stilini tek bir stil dosyası ile belirleme gibi geniş imkanlar veriyor.

Birinci metotta her metin için ayrı ayrı stil belirtirken ikinci ve üçüncü metodlarda stil bir defa belirleniyor ve bu stilleri istediğimiz metne uygulayabiliyoruz. Burada önemli olan bir diğer husus da ilk metodu tüm browserlar sorunsuz yorumlayabiliyor fakat 2. ve 3. metodu Internet Explorer ve Netscape’in son sürümleri (yorum farklılıkları ile beraber) destekliyorlar.

Burada konumuz birinci metoda göre biçimlendirmeyi öğrenmek. Başlık etiketlerinden başlıyoruz. Notepad’i açıyor ve şu kodları yazıyoruz;

     

     

Başlık 1

     

Başlık 2

     

Başlık 3

     

Başlık 4

     

Başlık 5

     

Başlık 6

Sayfanın işleyişine baktığımızda, önce her zaman yapmamız gerektiği gibi , ,

   

Sayfama Hoşgeldiniz

   

HTML etiketleri ile,

   Yazıları

   koyu

   italik

   ve

   altı çizili

   olarak yazabiliyorum

Etiketleri kullanma mantığını anladınız herhalde. Biçimlendirmek istediğimiz metnin başına ilgili etiketi yazıyoruz ve metnin sonunda da ilgili etiketi sonlandırıyoruz. Etiket biz sonlandırmadığımız müddetçe etkisini göstermeye devam ediyor. Eğer hala tereddütleriniz varsa örnekler üzerindeki kodların yerlerini değiştirerek kaydedin ve diğer taraftan browser’ınızın reload/yenile tuşuna basarak değişiklikleri gözlemleyin.

Yeni öğrendiğimiz kodlara bir göz atalım:

….

Aradaki metinleri sayfaya göre ortalar. (center)

….

Aradaki metni koyu (bold) yazar.

….

Aradaki metni eğik (italic) yazar.

….

Aradaki metni altı çizili (underline) olarak yazar.


….

Başlık (heading) etiketi. h1 en büyük, h6 en küçük.

….

Aradaki metin paragraf özelliği kazanır. Sonlandırıldığında, takib eden metin bir satır boşluk bırakılarak ve satır başına yazılır.

Burada bilmeyenler için küçük bir bilgi; bir html dökümanını açtığımızda ve ekran üzerinde farenin sağ tuşuna tıklayıp kaynağı görüntüle/view source’u seçtiğimizde Internet Explorer için Notepad, Netscape için kendi Source Viewer’ı açılacak ve bize o sayfanın kodunu gösterecektir.

Fontlar

Font etiketinin kullanımı;

face= yazıtipinin adı (arial, tahoma, verdana, …)

size= yazının büyüklüğü (1-7 arası)

color= yazının rengi (red, green gibi renklerin ingilizce karşılığı yada RGB renk değeri)

Bunlara font etiketinin parametreleri diyoruz.

etiketinin yanısıra öğreneceğimiz bir diğer etiket
etiketi. Önce bu etiketin kullanımını göreceğiz.
etiketi bir bakıma enter tuşunun görevini görüyor. Bunu biraz açıklayalım; HTML’de metinleri yazarken kullandığımız editörde bir alt satıra geçmek için Enter tuşunu kullanırız. Fakat HTML dilinde bunun hiçbir anlamı yoktur, tüm kodları ve metinleri tek satırda dahi yazsanız browser açısından farketmeyecektir. Bu yüzden metinleri bölmek, yani ikinci satıra atmak için
etiketini kullanıyoruz. İstisnai etiketlerden birisi bu,
etiketi sonlandırılmıyor.

Buna bir örnek verelim;

   

   pazartesi

   salı

   çarşamba

   
ocak
şubat
mart
nisan

Yukarıdaki örneğimizde “pazartesi, salı ve çarşamba”yı yazarken Enter tuşu ile bir alt satıra geçmemize rağmen browser bunu gözönüne almayarak tüm metni bir satırda yazdı. Fakat ikinci sefer ay adlarını tek bir satıra yazdığımız halde bu kez browser aradaki
etiketine bakarak bir sonraki metni satır başına aldı. Buradan da anlaşıldığı üzere Enter tuşu etkisini
etiketiyle veriyoruz. Bu etiketin bir özelliği de sonlandırılmaması.

Şimdi font etiketinin kullanımını bir örnekle inceleyelim. Eğer kullanmak istediğiniz font bilgisayarınızda yüklü değilse font etiketi ile biçimlemek istediğiniz metin browser’ın varsayılan fontu ile gösterilecektir. Bu yüzden önce sisteminizde yüklü olan fontları inceleyin (Başlat/Ayarlar/Denetim Masası/Yazıtipleri). Buradan yazıtiplerini açarak inceleyebilir ve beğendiklerinizi kullanabilirsiniz. Eğer benim örnekte kullandığım yazıtipleri (tahoma, comic sans ms, verdana, arial) sisteminizde yüklü değilse bunun yerine sizde olan istediğiniz fontu kullanabilirsiniz.

İlkbahar


Yaz


Sonbahar


Kış


Her zamankinden farklı olarak ve ilk defa sayfamızda renk kullandık. Örnekte de gördüğünüz gibi bu işi renk kodlarıyla yaptık. Aslında bunun bir yolu daha var o da renk kodu yerine rengin ingilizce adını yazmak (color=”red” gibi).

Listeler

HTML bize üç tip liste hazırlama imkanı veriyor. Bunlar;

Sıralı Listeler (ordered list)

Sırasız Listeler (unordered list)

Tanımlama Listeleri (definition list)

Sıralı listeler rakam veya harf yada her ikisini içiçe kullanarak liste oluşturmamızı, sırasız listeler rakam/harf yerine madde imleri koyarak liste oluşturmamızı sağlar. Tanımlama listeleri ise bir listeden çok kalabalık metinlerde okumayı kolaylaştırmaya yardımcı olabilecek bir araçtır.

Sıralı Listeler

Liste içine alınacak metinler

etiketleri arasına alınarak yazılır. Bu etiketler listenin başladığını ve bittiğini belirtir. Listenin maddelerinin başına ise

  • (list item) etiketini getiriyoruz. Bu etikette tıpkı
    etiketi gibi sonlandırılmıyor.
      etiketine parametreler ekleyebiliyoruz. Bunlarla listemizin rakamla mı harfle mi başlayacağını (type) yada hangi rakam/harfle başlayacağını (start) belirtebiliyoruz. Compact parametresi ise listenin mümkün olan minimum satır aralığına sahip olmasını sağlıyor.

      Bundan sonraki örneklerimizde sayfa kodunun yalnız body (gövde) bölümünü vereceğiz. Kodun geri kalan kısımlarını kendi sayfanızda tam olarak yazmayı unutmayın.


         

      1. Kimya

           

              

        1. İnorganik

              

        2. Analitik

             

         

      2. Fizik

           

              

        1. Dinamik

              

        2. Statik

             

         

      3. Matematik

           

              

        1. Sayılar

              

        2. Diğer

                 

                     

          1. Türev

                     

          2. İntegral

                   

             

      Kimya

      Organik

      İnorganik

      Analitik

      Fizik

      Dinamik

      Statik

      Matematik

      Sayılar

      Diğer

      Türev

      İntegral

      Listeleri buradaki örnekte olduğu gibi iç içe hazırlamak ta mümkün. Dikkat edeceğimiz nokta, işe

        etiketi ile başlayıp liste maddelerinin her birisinin başına
      1. etiketini getirmek ve listelemeyi bitirmek istediğimiz yerde

      etiketini yazmak. Liste içinde yeni bir liste oluşturmak istediğimizde listelenecek maddeden sonra tekrar

        etiketini yazıyoruz ve bahsedilen kuralları aynen uyguluyoruz. Type parametresinde kullanabileceğimiz değerler şunlar olabilir; sayılar,harfler (küçük/büyük) ve romen rakamları (i,ii,iii gibi)

        Sırasız Listeler

        Bu tip listede de mantık aynı. Fark, listeleme yaparken maddelerin başına harf, rakam gibi unsurlar yerine küçük yuvarlaklar,kareler kullanabilmemiz.

          etiketi yerine
            etiketini kullanıyoruz, liste maddeleri için kullandığımız
          • etiketi burada da geçerli.
              için kullanılabilecek parametreler ise şöyle; type için disc (içi dolu daire), circle (içi boş daire), square (içi dolu kare). Compact parametresi sırasız listelerde de kullanılabiliyor.


                 

              • Kimya

                   

                      

                • İnorganik

                      

                • Analitik

                     

                 

              • Fizik

                   

                      

                • Dinamik

                      

                • Statik

                     

                 

              • Matematik

                   

                      

                • Sayılar

                      

                • Diğer

                         

                             

                  • Türev

                             

                  • İntegral

                           

                     

              Kimya

              Organik

              İnorganik

              Analitik

              Fizik

              Dinamik

              Statik

              Matematik

              Sayılar

              Diğer

              Türev

              İntegral

              Tanımlama Listeler

              Bu listelemede kullanılan etiketler şöyle;

              ,

              ,
              Listenin maddelerini belirtmek için kullandığımız
            1. etiketinin yerini burada
              ve
              etiketleri alıyor. Aynı şekilde

              veya

              etiketleri arasına aldığımız listeyi bu sefer

              arasına yazıyoruz. Yine parametre olarak

              etiketi içinde compact ifadesini kullanabiliriz.

              Renkler

              Metin renklendirmeyi yüzeysel olarak fontlar konusunda öğrendik. Şimdi daha ayıntılı olarak ve bu işin mantığına inerek yeniden ele alacağız. Aynı zamanda sayfamıza artalan rengi vermeyi öğreneceğiz.

              Bu bölümde öğreneceğimiz konular:

              Renk Kodları

              Fontlar konusunda, metnin rengini belirlerken etiketini kullanmıştık ve color komutunun karşısına rengin ingilizce karşılığını yazabiliriz demiştik. Fakat bunun daha karmaşık olan bir başka yolu vardı; o da 16′lık sayı düzeninde renk kodu girmek. Önce sayı düzenleri nedir nasıl olur ona bakalım.

              Günlük hayatımızda kullandığımız sayı sistemine 10′luk sayı sistemi deniyor, tüm sayıları 0-9 arası toplam 10 rakamdan oluşan sembollerle ifade ediyoruz. 10′luk sayı sisteminin yanısıra diğer sayı sistemleri de vardır. Bunlardan bilgisayar alanında kullanılan iki tanesi ikili (binary) ve onaltılı (hexadecimal) sayı sistemleridir.

              İkili sayı sistemi nasıl olur? Bildiğiniz gibi günlük hayatta kullandığımız 10′lu sayı sisteminde 0-9 arası toplam 10 rakam vardır. Aynı şekilde ikili sayı sisteminde de toplam 2 rakam var (bunlar 0 ve 1) ve tüm sayılar bu iki rakamı kullanarak ifade edilebilir, nasıl mı? İşte burada işin içine matematik giriyor. Kısa ve öz olarak belirtmek gerekirse 10′luk düzendeki bir sayıyı ikilik düzene çevirmek için o sayı devamlı olarak 2′ye bölünür ve kalanlar soldan sağa doğru yanyana yazılır.

              Gelelim asıl konumuz olan 16′lık sayı sistemine. Bu sayı sisteminde de toplam 16 rakam var bunlar;

              0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 A B C D E F

              [10′un karşılığı A … 15′in karşılığı F’dir.]

              Etikette kullandığımız color=#xxxxxx ifadesi ise RGB (red-green-blue,kırmızı-yeşil-mavi) renklerinin karışım oranlarını belirtir. Bu renklerden herbirinin alacağı değer 00 ile FF aralığında olabilir (FF maksimum, 00 minimum karışımı verir).

              Buna göre; #000000 siyah, #FF0000 kırmızı, #00FF00 yeşil, #0000FF mavi, #FFFFFF beyaz’dır. Diğer renkleri sayıları değiştirerek kendiniz deneyebilirsiniz.

              Artalanı Renklendirmek

              Bu renklerle yalnızca metinleri değil sayfamızın artalananını da renklendirebiliriz.

              Bunun için etiketini kullanıyoruz. Daha doğrusu sayfamızın gövdesini belirtmek için yazdığımız etiketini, şeklinde değiştiriyoruz.

               

                

                Günler

                   

                      

              1. Pazartesi

                      

              2. Salı

                      

              3. Çarşamba

                      

              4. Perşembe

                      

              5. Cuma

                   

                   

                      

              6. Cumartesi

                      

              7. Pazar

                   

                  

               

              Resimler

              Renkleri de öğrendikten sonra geldik en heyecanlı konuların bir diğerine, evet bu konuda sayfamıza ve artalana nasıl resim ekleyebileceğimizi öğreneceğiz. Bu konu aslında tablolar ve bağlantılarla da alakalı, bu yüzden burada genel olarak işleyeceğiz. Resim seçiminde, seçtiğimiz resmin gif yada jpg formatında olması zorunluluğu dışında herhangi bir kısıtlama yok. (telif hakları kanunu dışında tabi)

              Resim ekleme işi gayet kolay. Yapmamız gereken browser’a sayfaya koyacağı resmin nerede olduğunu göstermekten ibaret. Her ne kadar şart olmasa da resmin pixel cinsinden en ve boy uzunluğunu belirtmeniz sizin hayrınıza olacaktır. Kullanacağımız etiket şu şekilde olacak;

              Burada x resmin enini y ise boyunu belirtiyor. Bu bilgileri, resmi herhangi bir grafik editörüyle açarak öğrenebilirsiniz.

              Dikkat Edilecek Hususlar

              Örneğin bu sevimli kediyi sayfamıza ekleyelim, peki işte size bir soru: bu resmin nerede olduğunu browser’a nasıl izah ederiz?

              Diyelim ki resmimizin adı kedi.gif eni 65, boyu da 91 piksel, eğer bu resim html sayfamızla aynı dizinde duruyorsa sorun yok, kod aynen şu şekilde olmalı:

              Bağlantılar

              Geldik HTML’de en önemli unsurlardan birisi olan bağlantılara. Bağlantılar sayesinde hazırladığımız birçok sayfayı birbirleriyle ilişkili hale getirebiliriz. Bir tıklama bizi istediğimiz yere götürecektir. HTML’de metinlere ve resimlere bağlantı kazandırmak mümkündür. Örnek için bu sayfayı incelemeniz yeterli. Sol tarafta konuları veren bir menü bölümü var. Siz bu bağlantılardan birisini tıkladığınızda ilgili konu açılıyor, sayfa sonlarındaki ileri-geri düğmeleriyle de bağlantılar oluşturulmuş, bunlar da tıklandığında ilgili sayfa açılıyor. Bu yolla başka neler yapılabilir? Ses, grafik dosyaları, sıkıştırılmış dosyalar, internet adresleri,.. bunların hepsine bağlantı kazandırmak mümkün. Hatta yapacağımız bağlantı sayfa içinde, yani dahili bir bağlantı da olabilir.

              Şimdi yapmak istediğimiz bağlantıya göre kullanacağımız komutları inceleyim:

              Bu komutla oluşturduğumuz bağlantı ile yeni bir sayfa açabilir, kullanıcıyı farklı bir internet adresine yönlendirebilir, kullanıcının kendisine sunduğunuz bir dosyaya ulaşmasını sağlayabilirsiniz. Yani bu tanıma göre bildiğimiz bağlantıları oluşturmak mümkün.

              Şimdi aşağıdaki örnekleri birlikte inceleyelim, fakat öncelikle bir kuralı belirtelim; etiketi arasına yazdığımız yazılar bağlantı özelliğine sahip olacaktır, yazının bağlantı olduğu eğer aksi belirtilmemişse browser tarafından altı çizili ve mavi renkli gösterilir.

              buraya tıklandığında meyve resmi açılacak

              Birinci örnekte “buraya tıklandığında meyve resmi açılacak” yazısına bağlantı özelliği kazandırdığımızdan browser tarafından altı çizili mavi yazıyla gösterilecek ve kullanıcı fare imlecini yazı üzerine getirdiğinde imleç el şekline dönüşecektir. Kullanıcı bu linke tıkladığında browser o anda açık bulunan sayfa ile aynı dizinde bulunan meyve.gif resmini açacaktır. Tabii ki dosya farklı bir dizinde ise kullanıcı hata mesajıyla karşılaşır.

              midi dosyalarını çekmek için tıklayın

              İkinci örnekte aynı şekilde “sıkıştırılmış midi dosyalarını çekmek için tıklayın” yazısına bağlantı özelliği kazandırdık. Fakat dosya tipinden kaynaklanan bir fark var; ilk örnekte meyve.gif’e tıklandığında browser resmi açacaktır fakat bu örnekte browser kullanıcıya midi.zip dosyasını açmak mı yoksa diske kaydetmek mi istediğini soran bir pencere açar. Bunun sebebi browser htm, txt, jpg, gif,.. uzantılı dosyaları görüntüleyebilirken zip, doc, xls, mp3 gibi dosyaları görüntüleyememesidir.

              2.sayfaya gitmek için tıklayın

              Yine üçüncü örneğimizde oluşturduğumuz linke tıklandığında aynı dizinde bulunan sayfa isimli başka bir html dökümanı açılacaktır.

              kedi resmi

              işte çok güzel bir karanfil

              otomobil resimleri

              Bu 3 örnekte altdizinlere/üstdizinlere verilen bağlantıya misaller görüyorsunuz, resimler konusunda gördüğümüz kurallar burada da geçerli.

              tıklayın sitemi ziyaret edin

              Yedinci örnekte bir internet adresi verdik.

              tıklayın dosyaları indirin

              Bu ise bir ftp adresine verilen link örneği.

              mail atın

              Buradaki linke tıklandığında kullanıcının ilgili mail programı açılacak ve mail’in send to (kime) kısmına verdiğimiz mail adresi otomatik olarak yazılacaktır.

              Resimlere bağlantı özelliği kazandırmak

              Metinlere bağlantı vermeyi öğrendik, peki sayfadaki resimlere nasıl link vereceğiz? Bunun için resmi yerleştirmek için kullandığımız:

              etiketini etiketinin arasına alıyoruz.

              İşte örnek;

              resim.gif tıklanacak resmi, sayfa1.htm resme tıklandığında açılacak sayfayı gösteriyor. Border komutu ise resimde bağlantı özelliği olduğunu belirten çerçeveyi kontrol ediyor, 0 (sıfır) değeri bu çerçeveyi tamamen yok eder. Bu komutu değişik sayılarla deneyebilirsiniz.

              Target parametresi

              Son olarak bağlantının açılacağı pencereyi belirtmek için kullanılan target parametresini öğrenelim. Kullanımı :

              target=”_blank”

              Bağlantı yeni bir pencerede açılır.

              target=”_self”

              Bağlantı aynı pencere içerisinde açılır.

              target=”_top”

              Bağlantı aynı pencere içerisinde en üstten itibaren açılır.

              Target=”_parent”

              Açılan bağlantı, o anda açık sayfayı oluşturmuş bir ana sayfa varsa onun yerine konur.

              ASP (Active Server Pages)

              ASP’nin Unsurları

              ASP tasarımcısı olarak, biz gerçekte ASP’nin Nesneleri ile birşeyler yaparız; başka bir deyişle ASP kodlarımız bu nesnelere yöneliktir, onları kullanma ve onlardan bir sonuç alma veya onlara bir sonuç aktarma amacına yöneliktir. ASP’nin Nesneleri altı grupta toplanır:

              Application/Uygulama: Bir ASP sitesi, gerçekte bir Uygulama Programı olarak görülür. Bu, HTML/CGI geleneğine aşina tasarımcı için yeni bir kavram. ASP’yi icad edenler; bir ziyaretçi bir ASP sayfasından girerek, bir sitede surfing’e başladığında, onu bir programı işleten bilgisayar kullanıcısı olarak görüyorlar. Böylece, sitemiz, her ziyaretçinin karşısına çıktığında “bir program çalışmış” gibi sayılıyor. Bu yaklaşımın Web tasarımcısı olarak bize kazandırdığı imkanları ele alacağız.

              Session/Oturum: Bir ziyaretçi sitemize geldiğinde, hangi sayfamızı talep ederse etsin, bu bağlantı ASP açısından bir oturum sayılır. Her oturumun belirli bir süre devam eden özellikleri, değişkenleri ve değerleri vardır. Site tasarımında oturum özelliklerinden geniş ölçüde yararlanacağız.

              Request/Talep: Browser’dan Server’a ulaşan bütün bilgiler, Request (Talep) nesnesinin ögeleridir. Bu nesneyi kullanarak, istemciden gelen her türlü HTTP bilgisini kullanırız.

              Response/Karşılık: Server’dan ziyaretçinin bilgisayarına gönderdiğimiz bütün bilgiler, çerezler (cookie) ve başlıklar (Header) Response (Karşılık) nesnesinin ögeleridir. Bu nesneyi kullanarak ziyaretçiye göndermek istediklerimizi göndeririz.

              Server/Sunucu: ASP, Web Server programını bir nesne olarak ele alır ve onun bize sağladığı araçları ve imkanları kullanmamızı sağlar.

              ObjectContext/Nesne Bağlamı: Microsoft’un Transaction Server (MTS) programının sunduğu hizmetlere erişmemizi sağlar. MTS, ASP sayfaları içinden, uygulama programlarından yararlanmamızı sağlar. ASP uzmanlığınızı ileri düzeylere ulaştırdığınız zaman MTS ve ObjectContext nesnesinden yararlanabilirsiniz.

              ASP’nin Dili

              ASP, bir teknolojidir. Kendi başına bir yazım kuralı yoktur. ASP tekniğini kullanabilmek için, ASP sayfasının talep edilmesi halinde ziyaretçiye gönderilmeden önce ASP.DLL’ye teslim edilmesi bu teknolojinin kullanılabilmesi için hemen hemen tek şarttır. Bunu, dosya uzantısını .asp yaparak sağlarız.

              ASP.DLL ise, dünyada mevcut bütün Script dilleri ile verilecek komutları kabul edebilir. Sadece ASP.DLL’e sayfadaki kodların hangi dilde olduğunu söylemeniz gerekir. Bunu, ASP sayfasının birinci satırında yaparız. Örneğin ASP’ye VBScript dilini kullanmasını belirtmek için bu satırı şöyle yazarız:

              <% @Language=VBScript %>

              ASP sayfalarında genellikle VBScript, JavaScript ve JScript kullanılır. Ancak örneğin Perl dilinden türetilen PerlScript, PHP’den türetilen PHPScript de giderek ilgi çeken ASP dilleri arasına giriyor.

              Bir ASP sayfası içinde farklı Script dilleri kullanılabilir.

              VbScript (Visual Basic Script)

              VBScript’e Giriş

              Visual Basic dilini biliyorsanız, VBScript biliyorsunuz sayılır. VBScript, güçlü bir dildir; ancak Netscape firmasının hiç bir zaman Browser’ında istemci tarafında çalıştırılabilecek diller arasında kabul etmemesi sebebiyle VBScript, Web’in istemci tarafında kendisinden bekleneni yapamadı. MS’un Browser’ı Internet Explorer ise VBScript ile yazacağınız İstemci-Tarafı kodları okuyabilir ve icra edebilir.

              Ne var ki ASP kodlarımız hiç bir zaman ziyaretçinin Browser’ının yüzünü göremeyeceği ve sadece Server’da çalışacağı için Server’da VBScript desteği bulunduğu sürece, ASP sayfalarınızı VBScript ile yazabilirsiniz. Bir Server’da ASP desteği varsa, VBScript desteği de var demektir.

              VBScript’in hemen hemen bütün komutlarını ve yöntemlerini ASP’de kullanabilirsiniz. Ancak bunun bir kaç kısıtlaması vardır. VB veya VBScript’e ASP dışında aşina iseniz, mesaj kutusu (MsgBox) ve girdi kutusu (InputBox) aracılığı ile programlarınıza kullanıcının bilgi girmesini sağlayabileceğinizi biliyorsunuz demektir. Bu iki komutu ASP içindeki VBScript kodunda kullanamayız. Ayrıca ASP teknolojisi zaten VBScript’in bütün komutlarını ve deyimlerini kullanmanızı da gerekli kılmayacaktır. Göreceksiniz ki, mükemmel ASP sayfaları oluşturmak için bile bir avuç VBScript komutu kullanacağız.

              ASP sayfalarımızdaki HTML kodları ile VBScript (veya diğer Script dillerinin) kodlarını birbirinden ayırmamız gerekir. Bu ASP.DLL’ye, HTML’in nerede bittiğini, Script diliyle yazılmış kodun nerede başladığını gösterebilmemiz için gerekli. Bunu sağlamak için Script diliyle yazılmış herşeyi “<%" ve "%> ” işaretleri arasına alırız. ASP.DLL bu işaretleri görünce, içindekileri “yazmak” yerine “yapar.” Bir ASP sayfanızda HTML’in klasik “<" ve ">” işaretleri arasındaki unsurlar, ASP.DLL tarafından ziyaretçiye gönderilecek olan sayfaya aynen aktarılır; ancak “<%" ve "%> ” arasındaki herşey, başta belirttiğiniz LANGUAGE etiketinde yazılı Script dilinin yorumlayıcısına verilir; yorumlatılarak, gereği yerine getirilir.

              “<%" ve "%>” işaretlerine “sınırlayıcı” denir. Sınırlayıcının içinde bir veya daha çok satır kod bulunabilir. Sınırlayıcılar ve içindeki Script, HTML etiketlerinin içinde veya dışında yer alabilir. Sınırlayıcının içindeki kodlarımızı açıklamak için koyacağımız yorum satırlarının başına tek tırnak işareti (’) koyarız. İşte bu kuralları uyguladığımız bir ASP sayfası örneği:

              <% @LANGUAGE=VBscript %>

              <%

              ‘ Yazı tipi boyutunu tutacağımız bir değişken

              tanımlayalım

              Dim fontBoyut

              %>

              <%

              ‘ yazı tipi boyutunu 1′den 7′ye kadar değiştirelim

              For fontBoyut = 1 To 7

              %>

              >

              Hoşgeldiniz!

              <% Next %>


              Bugün <% =WeekdayName(Weekday(Date)) %>, <% = Date %>.

              Şu anda Server’da saat: <% = Time %>.

              Burada sınırlayıcı arasında tek veya çok satırlı VBScript kodları ile başında tek tırnak olan icra edilmeyen, yorum satırlarını görüyorsunuz. HTML etiketinin içine gömülmüş VBScript kodu ise HTML’in etiketinde yer alıyor: >. Burada karşılaştığımız “<%=" ifadesi, ASP'ye, "Bu değişkenin değerini bul ve tam buraya yaz!" dememizi sağlıyor. Bu ifade daha sonra yakından ele alacağımız Response.Write metodunun kısaltılmış halidir. HTML etiketinin içine yazdığımız VBScript bölümünün kendi sınırlayıcı işaretlerinin yine de kullanıldığına dikkat edin.

              JavaScript

              Javascript Nedir?

              Başlangıçta bazı konulara açıklık getirelim. Java ile JavaScript oldukça fazla derecede karıştırılmakta. Java Sun firması tarafından Pascal ve Delphi dillerinden esinlenerek yazılmış bir programlama dilidir. Sonuçta tarayıcıdan bağımsız bir program elde edersiniz. Yani bir exe veya com uzantılı dosya vardır elinizde. Fakat JavaScript bu tür bir programlama dili değildir. Yorumlanması için bir tarayıcıya ihtiyaç duyar. Bu yüzden script dilidir. Html dosyasını içine gömülüdür. Sonuçta elinizde exe veya com uzantılı bir dosya yoktur. Javascript , Netscape firması tarafından C dilinden esinlenilerek yazılmıştır. Yazılma amacı Html’in sahip olmadığı bazı özelliklerin web sayfalarında kullanılmak istenmesidir. Yani ziyaretçi ile etkileşim gibi önemli unsurlar Html’de yok veya oldukça az kapasitede diyebiliriz. Netscape firması bu konuya ağırlık vererek JavaScript script dilini internet ortamına kazandırmıştır.

              Gelelim Netscape ve Internet Explorer tarayıcılarının JavaScript kodundaki farklı anlayışa. Bu gerçekten doğrudur. Netscape firması JavaScript dilini hazırladığında Microsoft firması bu dilin özelliklerini veya yazılım tarzını tam anlamıyla Internet Explorer’a eklemedi. Kendi yazım kurallarını belirledi. Bu yüzden biz JavaScript kodu yazarken bu iki tarayıcı özelliklerini de göz önünde bulundurmalıyız. Fakat bu her kodda karşımı

              Yorum ekle 12 Temmuz 2007

  • Tabiattaki Tüm Varlıklar Canlı Form Ve Cansız Form Olarak İki Gruba Ayrılmı

    Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır.Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan beslenmeye ihtiyacı olamayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

     Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az öncede belirttiğimiz gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekirki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir.  Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.

     Çünki virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir ” inorganik ” madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır.Virüslerin nasıl olupta hem canlı gibi davrandıklarını hemde cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.

    Hücre zarına kenetlenmiş virüsler. Virüsler hücre zarını eritip hücrenin içine DNA veya RNA’larını (bir bakıma bizzat kendilerini aşılarlar.)

    Virüsün anatomisi:

     Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir.Bildiğiniz gibi bakterilerin vücudu yanlızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir.Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz.Yanlızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.

     Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nukleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.

     Virüsler ise yukarıda saydığımız hücre yapıtaşlarından yanlızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir.Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir.Bazı virüslerde ise yağ moleküllerinede rastlanılır.Virüs, yanlızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğuruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı - cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.

     Virüsler ancak ” Elektron mikroskobu ” ile görülebilirler.Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır.Öyleki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak ” nm ” (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.

     Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim.

     Yukarıdaki şekilde bir virüsün yalın bir şekilde şematize edilmiş resmi gerçeğiyle karşılaştırmalı olarak görülmektedir.

     Head yani baş bölgesi, karmaşık yapılı proteinlerden oluşmaktadır.Bu protein kılıfın içerisinde ise virüse ait RNA (bazen DNA olabilir) molekül zinciri bulunmakadır. İngilizce ” Neck ” adı verilen bölge ise boyun kısımıdır.Sırasıyla Collar=bilezik, Sheath=gövde, Tail Fiber=Kuyruk iplikçikleri ve son olarak Base Plate yani taban plakası görülmektedir.

     Görüldüğü gibi virüslerin anatomisi yanlızca bu moleküler yapılardan ibarettir.Fakat buradaki en büyük soru işareti ise bu moleküllerin neden kendilerini çoğaltmak istedikleridir.

     Moleküller atomlardan oluşan maddelerdir.Maddenin ise şuuru ve aklı yoktur.Fakat gördüğünüz gibi yanlızca bir molekül yığını olan virüsler doğada kendilerini çoğaltmak için sürekli bir canlı hücre arayışı içerisine girmişlerdir.Bu esrarengiz yapılar üreseler bile ne beslenebilirler nede soluk alıp verebilirler.  Bir bakteri bile dışarıdan aldığı molekülleri işleyerek hayatını sürdürür, solunum yapar ve vücudunda oluşan artık maddeleri dışarı atabilir, fakat virüslerin buna benzer fonksiyonlarıda yoktur.

     Bakteriler besin ve diğer hayati moleküllerin yokluğunda hayatlarını kaybederken virüslerin ölmesi diye birşey söz konusu değildir.

     Virüslerin hem cansız hemde canlı özellik gösterdiklerinden bahsetmiştik.Virüsü canlı yapan özellik üreyebilmesidir.Fakat cansız olarak görünmesinin sebebi ise, içine yerleşip onu üreme amacıyla kullanacağı bir hücre bulamadığı zaman ” Kristal ” bir yapıya dönüşmeleridir.Bu şekilde virüs tıpkı havada süzülen bir toz zerreciği gibi bir partikül halinde doğada serbest olarak dolanır.Ta ki canlı bir hücreye rastgelip onu üreme amacıyla kullanıncaya kadar.

     Şimdi bu esrarengiz yaratıkların doğada kristal halinde cansız olarak dolanırken bir hücreye rastgelip, nasıl bir canlı gibi üremeye başladığını şekillerle inceleyelim.

    Şekilde görüldüğü gibi virüs kristal halinde doğada serbest olarak dolaşırken bir bakteri yada başa bir canlı hücresine rast geldiğinde (Burada bakteri hücresi örnek gösterilmiştir) kuyruk kısımı bakterinin duvarına temas edecek şekilde konumlanır.

     Şekilde virüsün sahip olduğu genetik şifresi yani RNA sı kırmızı olarak gösterilmiştir.Virüs RNA sını bakterinin sitoplazmasına zerk edebilmek için kuyruk kısımından bakteri duvarına bir tür enzim enjekte eder.Bu enzim bakterinin duvarını tıpkı bir asit gibi delmeye başlar.Bakterinin duvarı delindikten sonra virüs RNA sını bakterinin vücudunun içerisine gönderir.

     Bakterinin içerisinde dolanan RNA molekülü bakteriye ait DNA molekülünün belli bir bölgesine yerleşir.Bu yerleşme belirli genler arasında konumlanarak gerçekleşir.Örneğin bakteride A geni ile B geni yanyana ise virüs RNA sı bu iki genin arasına yerleşir.Yani A geninin içerisinde yada B geninin içerisinde herhangi bir yere yerşleşmez.Bakterinin virüs RNA sını içeren şekline ise ” Lizogen bakteri ” adı verilir.

      Bakteri, üremek için DNA sını replike ederken farkında olmadan virüsün RNA sınıda replike eder.Bakteri çoğalmaya devam ederken bir yandan da virüsün RNA sının bir kopyasını üretir.Bu kopyalanan RNA nın içerisinde ise virüsün tüm genetik bilgileri saklıdır.Mesela virüsün üzerini örten kılıf proteinin aminoasit şifreleri bu RNA da bulunur.Bakteri replikasyonla ürettiği virüs RNA sından aynı zamanda virüsün örtüsü için gerekli proteinleride translasyon yoluyla yani protien üretim mekanizmaları yoluyla üretir.

      Virüs bakteriyi tıpkı bir köle gibi çalıştırarak kendisini çoğaltmaya başlar.Bakteri öyle bir duruma gelirki ürettiği virüsleri taşıyamaz olur ve parçalanır.Bu olaya ise ” Liziz ” denir.Aşağıdaki şekilde bu olayın meydana gelişi şematize edilmiştir.

    Şekildede görüldüğü gibi bakteri içerisinde üretilen onlarca virüs, bakteri duvarını patlatarak serbest hale geçer.Serbest kalan bu virüslerde kendilerine yeni av bulmak için kendi başlarına dolanmaya başlarlar.

      İnsanın karşılaştığı mühim problem ise, yanlızca bir RNA ve proteinden oluşan virüslerin ne amaçla üredikleri ve bu zekice tasarlanmış üreme planını nasıl uygulamaya koyduklarıdır.Bir molekül grubundan oluşan virüslerin bu planı düşünüp uygulamaya koyması mümkün değildir, ancak üstün gücün emri doğrultusunda hareket edebilirler.

      Virüslerin yanlızca yukarıdaki gibi sabit bir şekli yoktur.Bunun yanında yuvarlak ve çokgen küre şeklinde olanlarıda vardır.Aşağıda değişik şekillerde virüs örnekleri görülmektedir.

    Virüslerin ortak yönü, bir canlı grubuna rastlamasıyla kendini çoğaltmaya başlamasıdır.Bir virüsün canlı bir hücre olmaksızın kendini çoğaltması ise mümkün değildir.Yani virüs ancak ve ancak canlı bir hücre vasıtasıyla kendini çoğaltabilir.Çünki virüsün sahip olduğu RNA sını kopyalayıp deşifre edecek bir mekanizması yoktur.

      Sitemizin ” Genlerin dünyası ” bölümünde hücrenin kendini üretmek için kullandığı mekanizmalar üzerinde durmuştuk.Bu mekanizmaların parçaları ise DNA kopyalayıcı enzimler, tamir edici enzimler, protein üretiminden sorumlu olan ribozomlar, transfer RNA (tRNA) lar, aminoasitler vs. dir.Fakat bir virüste RNA ve bazı eritici enzimler dışında bu mekanizmaların parçalarından hiçbirisi yoktur.

      Dolayısıyla virüs kendini çoğaltamaz fakat bu mekanizmalara sahip bir hücreyi kullanma gibi bir kurnazlık gösterir.

      Virüsün kullandığı hücreler yanlızca bakteri hücreleri değildir.Bunun yanında insan ve diğer birçok canlının hücrelerine girerek bu hücreleri kendi doğrultusunda çalıştırmaya başlar.Bazı virüsler vardırki yanlızca belirli hüceler içerisinde çoğalabilir.

      Buna en iyi örnek ” Kuduz ” virüsüdür.Kuduz virüsü bir köpek veya bir kedinin vücudunun içerisine girdiği zaman hemen ilk rastladığı hücreye girmez.Kuduz virüsünün çoğalabileceği hücre ” Beyin ” hücresidir.Bu yüzden bu virüsün beyine kadar ulaşması gerekmektedir.Dolayısıyla virüs bulaştığı hayvanı derhal öldürmez.Beyine ulaşan virüs beynin belirli bir bölgesindeki hücrelerin içine yerleşerek derhal kendini üretmeye başlar.

    Bu üreme zamanına kuluçka zamanı denir.Ve zamanı geldiğinde köpek veya kedinin beyninde ağır bir tahribat meydana gelirki buda hayvanın ölümüne sebep olur.

    Bunun yanında doğada binlerce tip virüs vardır ve herbiri kendine has özelliklerde olup değişik tiplerde hastalıklara neden olurlar.Yazımızın ilerleyen bölümlerinde AIDS virüsünede deyineceğiz.

    Bazı virüs türleri ise insan ve hayvanlara zarar verebildiği gibi bitkilerede zarar verebilmektedir.Aşağıdaki şekilde virüslerin üzerinde hastalık yaptığı bir bitki yaprağı görülmektedir.

      Virüsler bunun yanında insanlar için yararlı birçok bitki türlerinede zarar verirler.

      Örneğin salatalık ve marul gibi bir çok ihtiyaci sebze ve meyva türleri virüsler tarafından belirli bölgelerinden tahribatlara uğratılırlar.Tabii bu virüslerin hastalık yapıcı etkilerini ortadan kaldıran kimyasalların üretimide yapılmaktadır.

      Bir virüsün bulaştığı insan ve hayvanlarda hastalık meyadana gelmemesi için kullanılan biyokimyasal ilaçlar temelde virüslerin çoğalmasını engelleyecek şekilde tasarlanırlar.

      Örneğin Kuduz virüsü bir insan veya hayvanın vücuduna girdiği zaman derhal beyine ulaşır.Fakat alınan ilaçlar vasıtasıyla beyine ulaşan kimyasallar, ya virüsün protein kılıfını parçalayarak virüsü yok eder, yada virüsün çoğalmasını engelleyecek mekanizmaları durdurur.

    Virüs saldırısına uğramış bir kan hücresi. Virüsler hücreyi parçalayarak dışarı çıktıktan sonra yeni kurbanlarına yöneliyorlar.

    ÜLKEMİZDE GÖRÜLEN YAYGIN VİRAL HASTALIKLAR, BULAŞMA VE KORUNMA YOLLARI

    KIZAMIK

    Bulaşıcı bir hastalık olan kızamığın etkeni kızamık virüsüdür. Kuluçka süresi yaklaşık olarak 7-14 gün kadar olup genellikle ilkbahar ve sonbaharda sık görülen bir hastalıktır. Kızamığın genel belirtileri;

    — Ateş,

    — Nezle,

    — Öksürük,

    — Kızamığa özgü olan döküntüler görülmesidir

    Kızamık hastalığı, birkaç yılda bir salgınlar [epidemiler] meydanaz getirir.

    Kızamık hastalığı kuluçka döneminden sonra farklı bir seyir izler. Önce nezle dönemi (prodromal dönem] daha sonra döküntü ve nekahet (toparlama] dönemleri meydana gelir. Nezle dönemi yaklaşık olarak 4-5 gün sürer. Bu dönemin ilk belirtisi ateştir. Ateşle birlikte artan bir öksürük görülür. Bu belirtilerden yaklaşık 12 saat sonra gözlerde kızarma ve kanlanma meydana gelir. Aynı zamanda boğazda kırmızı lekeler oluşur. Boğazda kırmızı lekelerin oluşmasından yaklaşık 12 saat sonra gözlerde sulanma ve burun nezlesi meydana gelir. Ateşten sonra yanağın iç kısımlarında grimsi beyaz lekeler oluşur.

    Bu lekelere koplik lekeleri denir. Koplik lekelerin oluşması kızamık teşhisi Kızamıklı bir çocuk için kesin belirtidir. Koplik lekeler döküntüden sonraki ıkı gün içinde kaybolur.

    Döküntü dönemi ateş oluştuktan 3-5 gün sonra başlar. Ateş oluştuktan 3-5 gün sonra başlayan döküntüler önce kulak arkasından dökülmeye başlar. Buradan yüze ve bütün vücuda yayılır. Döküntüler kabarık kırmızı lekeler şeklinde olup hafif kaşıntı yapar. Döküntü, başlamasından itibaren yaklaşık 3 - 4 gün kadar sürer.

    Nekahet [toparlanma) döneminde ateş düşer. Döküntü ilk başladığı yerden itibaren sona ermeye başlar. Bu sırada ince bir kepeklenme meydana gelir.

    Kızamıktan korunma: Hastalıktan korunmak için önceden kızamık aşısı yaptırılmalıdır: Kızamık aşısı 12-15 aylık çocuklara bir defa uygulanır. Çocuğa yapılan bu aşı ömür boyu bağışıklığın oluşmasını sağlar. Bulaşıcı bir hastalık olan kızamıktan korunmanın bir diğer yolu ise hasta kişilerle temas etmemektir. Kızamık bulaşıcı bir hastalık olduğundan en yakın sağlık kuruluşuna haber verilmelidir. Böylece hastalığın salgın yapması önlenir. Kızamık hastası çocukların okula gönderilmemesi gerekir.

    KIZAMIKÇIK

    Virütik bir hastalıktır. Kuluçka süresi 2 - 3 hafta kadardır. Hastalık virüslerinin bulaşması kızamıkçık virüsünü taşıyan havanın solunumla alınmasıyla olur.

    Kızamıkçığın tipik belirtileri kırmızı lekeler ve hafif ateştir. Aynı zamanda lenf bezlerinde büyüme de görülür. Kızamıkçığın tipik belirtisi olan kırmızı lekeler görüldüğü yerde yaklaşık bir gün kalır daha sonra kaybolur. Bütün vücutta görülmesi süresi ise yaklaşık 2-3 gün kadardır.

    Kızamık hastalığında olduğu gibi kızamıkçığın da bir defa meydana gelmesi ömür boyu bağışıklığın oluşmasını sağlar. Kızamıkçıktan korumak için karma aşı yapılır. Karma aşı ile kızamıkçık, kabakulak ve kızamık aşısı birlikte yapılmış olur.

    SU ÇİÇEĞİ

    Kızamık ve kızamıkçık gibi su çiçeği de virütik bir hastalıktır. Su çiçeğinin tipik belirtileri kaşıntılı kırmızı lekeler ve ateştir. Ayrıca ateşle birlikte hâlsizlik de görülür. Su çiçeği lekeleri kırmızı kabarcık şeklindedir. Bu lekeler vücutta en çok yüz, baş, göğüs ve sırt bölgelerinde görülür. Kırmızı kabarcıklar, yaklaşık olarak iki gün sonra sıvı ile dolar. Sıvı dolan bu lekeler daha sonra patlar ve kabuk bağlar. Lekelerin kabuk bağlamasından yaklaşık olarak 1-2 hafta sonra kabuklar dökülmeye başlar.

    Su çiçeğinin bulaşması, sıvı toplayan lekelerin patlaması sırasındaki temas ve hastalık virüsünü taşıyan zerreciklerin solunumuyla olur. Su çiçeğinden korunmak için hastadan lekeler kabuk bağlayıncaya kadar uzak durmak gerekir. Hastalığın yayılmasını önlemek için hastanın diğer insanlarla temasının kesilmesi en doğru yoldur.

    ÇOCUK FELCİ (POLİO)

    Çocuk felci bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık etkeni polio virüsüdür. Hastalık anî olarak başlar çok kısa sürede omurilik ve beyin köküne yerleşerek felçlere neden olur. Çocuk felci genellikle yaz aylarında görülür. Bulaşma, besinlerle ve eşyalarla olur. Kuluçka dönemi 5-35 gün kadardır. Ortalama olarak ise iki haftadır.

    Çocuk felcinin belirtileri;

    — Ateş,

    — Baş ve boğaz ağrısı,

    — Bulantı ve kusma,

    — Kas spazmları,

    — Titremeler,

    — Huzursuzluk,

    — Kol ve bacak gibi organlarda felçlerin görülmesidir.

    Hastalığın iskeletteki şekil bozukluklarına göre, tedavi için uygun pozisyonda yatak istirahat! yapılmalıdır. Hastalıktan korunmak için çocuk felci aşısı yaptırılmalıdır. Çocuk felci aşısı iki ayını dolduran bebeklere ağızdan aralıklı olarak uygulanmasıyla tam bir korunma sağlanır.

    ZATÜRREE

    Pnömoni olarak da bilinen zatürree hastalığını, kısaca akciğerlerin iltihaplanması olarak tanımlayabiliriz. Bebek ve yaşlı ölümlerinde zatürree önemli bir yer tutar. Bir başka ifadeyle zatürree öldürücü bir hastalıktır. Beş yaşın altındaki çocuk ölümleri, ülkemizdeki tüm ölümlerin yansını oluşturur. Bu çocuk ölümlerinin en önemli nedeni ise zatürredir. Zatürree genellikle her yaştaki insanlarda görülür. Ancak çocuk ve yaşlılarda zatürree hastalığının seyri daha ağırdır.

    Zatürreyi hazırlayıcı nedenlerin başında soğuk (üşütme) gelir. Ayrıca soğukla birlikte beslenme bozuklukları da zatürrenin oluşmasında hazırlayıcı nedenlerdendir.

    Zatürrenin oluşmasına neden olan etkenler çeşitlilik gösterir. Zatürrenin etkenleri arasında virüsler, bakteriler, bağırsak parazitleri, akciğerlere kaçan yağlı maddeler vb. sayılabilir. Hastalığın oluşması için zatürreye neden olan etkenlerin akciğerlere ulaşması gerekmektedir. Hastalık etkenlerinin akciğere ulaşması farklı yollarla olur. Hastalık etkenlerinin akciğerlere bulaşma yolları;

    • Damlacıklarla: Hasta kişilerin öksürük, aksırık ve konuşması sırasında, havaya karışan mikroplar damlacıklar şeklinde sağlam kişinin solunumu sırasında bulaşır.

    • Hava yoluyla: Hasta kişiyle aynı ortamda yapılan solunum sırasında, havadaki hastalık mikrobunun akciğerlere ulaşmasıyla bulaşır.

    • Zatürreye neden olan hastalık etkenlerinin havlu, mendil, bardak vb. eşyalara bulaşması ve bunu da sağlam kişilerin kullanmasıyla bulaşır.

    • Parazitlerin neden olduğu zatürrede ise bulaşma kirli yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi sırasında olur.

    • Hastalık etkeninin vücudun herhangi bir bölgesinden dolaşım yoluyla akciğerlere taşınmasıyla da hastalık oluşur.

    Yukarıda sıraladığımız bulaşma yollarından herhangi biri zatürre oluşmasına neden olabilir. Zatürree oluştuğunu gösteren genel belirtiler; ateş, öksürük, solunum güçlüğü, burun kanatlarının solunuma katılması, kaburga arası kaslarda çekilme, iştahsızlık, bebeklerde emme güçlüğü ve huzursuzluk ile sürekli ağlamadır.

    Diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi zatürreden korunmak için de yeterli ve dengeli beslenmenin sağlanması gerekir. Özellikle bebeklerin beslenmesinde anne sütü hastalıktan korunmada büyük önem taşır. Zatürreden korunmak için yeterli ve dengeli beslenmenin yanında;

    • Kişinin temizlik kurallarına uyması gerekir.

    • Özellikle kış aylarında kapalı ve karanlık ortamlarda bulunmamalıdır.

    • Okul, kışla, pansiyon vb. kalabalık yerlerde hastalık mikrobu taşıyanların en kısa sürede tedavileri yapılmalıdır. Aksi takdirde hastalık hızla yayılır.

    • Kızamık sonunda zatürrenin oluşma ihtimali oldukça yüksektir. Dolayısıyla kızamık tedavisi, zamanında ve etkili bir şekilde yapılmalıdır.

    • Boğmaca ve tüberküloz aşılan çocuklarda zamanında yaptırılmalıdır. Böylece çocuğun vücut direnci artacağından zatürree riski azalır.

    Daha önce de açıkladığımız gibi zatürree çocuk ve yaşlılarda daha çok görülür. Zatürreye yakalanma riski;

    • Beslenme bozukluğu, kansızlık vb. durumları olanlarda,

    • Düşük hayat standardı nedeniyle sağlıksız evlerde hayatını sürdüren kalabalık ailelerde,

    • Üst solunum yolları hastalıklarında,

    • Kızamık geçirenlerde daha yüksektir.

    Zatürree tedavisinde hekim önerilerinin yanında;

    • Hastaya bol sıvı verilmeli,

    • Anne sütüyle beslenmeye devam edilmeli,

    • Hasta odasının temiz, nemli ve havadar olmasına özen gösterilmelidir. Hastanın odasında kesinlikle sigara içilmemelidir.

    HEPATİT

    Sanlık olarak da bilinen hepatit, virüslerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit virüsü karaciğerde enfeksiyona neden olan tehlikeli bir hastalıktır. Karaciğerde enfeksiyona neden olan hepatitin farklı türleri vardır. Yaygın olarak görülen hepatit tipleri, hepatit A ve hepatit B dir. Bu iki hepatiti daha iyi anlamak için aşağıdaki gibi açıklayabiliriz.

    Hepatit A: Hepatit hastalığı içinde en fazla bulaşıcı olanı bu türdür. Hastalık virüsü pis sebze, meyve ve içme sularının tüketilmesi sırasında bulaşır. Yaklaşık olarak kuluçka süresi 15-40 gün olan hastalık virüsü, ağız yoluyla sindirim sistemine ulaşır. Sindirim sisteminde çoğalan sanlık virüsü buradan karaciğere geçer. Karaciğere geçen virüs karaciğerin enfeksiyonuna yol açar.

    Hepatit A genellikle çocuklarda sık görülür. Özellikle sonbahar ve ilkbaharda salgınlara neden olur. Hastalığın belirtilerinden bazıları aşağıdaki gibidir.

    — Bazen ateş görülmesi,

    — iştahsızlık,

    — Yorgunluk,

    — Hâlsizlik ve bitkin düşme,

    — Karın ağrısıyla birlikte bulantı ve kusma,

    — Gözün akında ve ciltte sarılığın görülmesi,

    — idrarın renginin değişerek çay rengini almasıdır.

    Hepatit sırasında hastalığın özelliğinden dolayı beslenme büyük önem taşır. Hastalığın başlangıç döneminde yağlı besinler tüketilmemelidir. Hastanın beslenmesinde yağsız et, meyveler, sebzeler ve şekerli gıdalar kullanılmalıdır.

    Hepatit A’nın ilâç tedavisi yoktur. Hastaların çoğu 1-3 haftalık sürede iyileşir.

    Hepatit A’dan korunmak için hasta ile temasta olanlara “gamma globulin” uygulanmaktadır. Ancak hastalığın oluşması durumunda genellikle etkisiz kalmaktadır. Hastalıktan korunmak için;

    — Su ve diğer besinlere hepatit A virüsünün bulaşması önlenmelidir.

    — Kireç kaymağı ile tuvaletler ilâçlanmalıdır.

    — Salgınların görülmesi durumunda içme suları kesinlikle kaynatılmalı ve daha sonra içilmelidir.

    — Sebze ve meyveler iyice yıkandıktan sonra tüketilmelidir.

    Hepatit B: Sanlığın bu tipine hepatit B virüsü neden olur. Bir çok özelliği bakımından hepatit A’dan farklılık gösterir. Bu farklılıkları aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.

    — Hepatit A’nın kuluçka süresi 15-40 gün kadarken, hepatit B’nin kuluçka süresi yaklaşık 21 -135 gündür.

    — Hepatit A genellikle çocuklarda görülürken, hepatit B her yaştaki insanlarda görülür.

    — Hepatit A genelde ilkbahar ve sonbaharda görülerek salgınlar yapmasına karşılık hepatit B her mevsimde görülebilir.

    • Hepatit B’de karaciğerin zarar görme riskinin yüksek olması nedeniyle hepatit A’ya göre çok daha tehlikelidir.

    • Hepatit B’nin bulaşma yolları da hepatit A’ya göre farklılık gösterir. Hepatit A kirli besinlerle ağız yoluyla bulaşmasına karşılık hepatit B’nin bulaşması;

    — Kan nakli sırasında,

    — Hepatit B bulaşmış şırınga, diş aletleri ve cerrahi araçların kullanılmasıyla,

    — Uyuşturucu kullananlarda aynı şırıngaları birden fazla kişilerin kullanmasıyla,

    — Hastalık virüsü taşıyanlarla cinsel temasta bulunulmasıyla olur.

    Hastalığa yakalanma riskinin fazla olduğu bir grup da sağlık alanında çalışanlardır. Sterilizasyona özen gösterilmemesi durumunda hastahane personelinin hepaptit B’ye yakalanma riskleri fazladır.

    Hepatit B’nin belirtileri hepatit A ile hemen hemen aynıdır. Hepatit B’de; hafif ateş derinin sararması, bulantı, kusma, kil rengindeki dışkı, yorgunluk ve hâlsizlik gibi belirtiler görülür. Beslenme kuralları bakımından hepatit A’daki beslenme kurallarına uyulmalıdır. Hastalığın tedavisinde istirahat büyük önem taşımaktadır. Tehlikeli bir hastalık olan hepatit B’de tam iyileşme gerçekleşebileceği gibi anî ölümler de meydana gelebilir. Bazen kroniklesin. Hepatit B bazen yıllar sonra siroza ya da karaciğer kanserine neden olabilir. Hastalık klinik olarak iyileşmesine karşılık hepatit B virüsü kanda varlığını sürdürür. Btı kişiler hepatit B taşıyıcısıdır. Taşıyıcı olan bu insanlardan kan nakli yapılmaz. Çünkü bu insanlar sağlam görünüşlü olmalarına rağmen hastalık taşıyıcısıdırlar.

    Hepatit B’den korumak için;

    — Kan nakillerinde test edilmemiş kan kullanılmamalıdır.

    — Bir defa kullanılan enjektörler atılmalıdır.

    — Cerrahî müdahalelerde kullanılan araçlar çok iyi sterilize edilmelidir.

    — Düzenli bir aile hayatı (tek eşlilik) yaşanmalıdır.

    KUDUZ

    Bulaşıcı bir hastalık olan kuduzun etkeni virüstür. Kuduz virüsü kedi, köpek, kurt, çakal, yarasa vb. yaban hayvanları tarafından insanlara bulaştırılır. Kuduz aslında bir hayvan hastalığıdır. Hastalığı taşıyan hayvanların insanları ısırmasıyla salyalarındaki kuduz virüsünü insanlara bulaştırırlar. Kuduz sinir sistemini tutan ve ölümle sonuçlanan bir hastalıktır.

    Kuduz virüsünün kuluçka süresi 4-8 hafta kadar olup bu süre sonunda hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Kuduzda;

    • ilk ısırıldığında ışınlan yerde uyuşukluk ve duyu hissinde kaybolma,

    • Ateş,

    • Baş ağrısı,

    • Sinirlilik ve huzursuzluk,

    • Terleme,

    • Su içme sırasında boğaz kaslarında kasılma,

    • Sudan korkma,

    • Tükrüklerin yutulamaması nedeniyle salyanın akması gibi belirtiler görülür.

    Hastalığın ilerleyen evrelerinde korku başlar. Felçler meydana gelir. Havale görülür. Sonunda ise hasta komaya girer ve ölür.

    Herhangi bir hayvan ısırığında kuduzdan şüphe edildiğinde ışınlan bölge bol sabunlu suyla yıkanmalıdır. Işınlan bölgenin sabunlu suyla yıkanmasından sonra vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna gidilerek tedaviye başlanılmalıdır. Kişiyi ısıran hayvan yakalanarak kuduz olup olmadığını anlamak için 7-10 gün kadar gözetim altında tutularak izlenir. Bu sırada sağlık bakanlığının “Kuduz Aşısı Talimatına” göre hayvan tarafından ışınlan kişi tedaviye alınır.

    Kuduz hastalığının ölümcül bir hastalık olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu nedenle kuduzdan korunma yolları büyük önem taşımaktadır. Kuduzdan korunma için;

    • Sokaktaki sahipsiz kedi, köpek vb. hayvanlar zararsız duruma getirilmelidir.

    • Evlerde beslenilen kedi ve köpek gibi evcil hayvanlar düzenli olarak veterinere kontrol ettirilerek aşıları zamanında yaptırılmalıdır.

    AIDS

    AIDS edinilmiş bağışıklık yetmezliği sendromudur. Vücudun bağışıklık sistemini çalışamaz duruma getiren AİDS tüm dünyayı ilgilendiren yeni ve yaygın bir sağlık sorunudur. Hâlen tedavisi yoktur. Vücudun bağışıklık sistemini yok etmesi nedeniyle ölümcül bir hastalıktır. Bağışıklık sisteminin yok olması nedeniyle vücut en küçük bir enfeksiyona bile direnç gösteremez ve hastalık ölümle sonuçlanır.

    Bulaşıcı bir hastalık olan AİDS hastalığının etkeni HIV (Human Immune deficiency Virus)’dir. Normal durumda lökositler ve lenfositler vücuda giren mikroplan etkisiz duruma getirerek vücudu hastalıklara karşı korur. AİDS hastalığında HIV, lenfositlerin içerisine girerek burada ürer. Daha sonrada lenfositleri öldürür. AlDS’li hastalarda lenfositlerin etkisiz duruma gelmesiyle bağışıklık sistemi zayıf düşer. Böylece değişik enfeksiyonlar ve tümörlerin ortaya çıkışı kolaylaşır.

    Oldukça tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalık olan AiDS’in belirtilerinden önemli olanları aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. AİDS hastalarında;

    • Nedeni belli olmayan uzun süreli yorgunluk,

    • Lenf düğümlerinde açıklanamayan şişlik,

    • Uzun süren ateş (on günden az olmayan),

    • Nedeni açıklanamayan hızlı kilo kaybı,

    • Gece terlemeleri

    • Derideki renk bozuklukları,

    • lyileştirilemeyen mukaza iltihaplan,

    • Açıklanamayan öksürük ve boğaz ağrısı,

    • Nefes darlığı,

    • Sürekli ishal,

    • Ağız içinde mantar enfeksiyonu,

    • Kolay yaralanma ve açıklanamayan kanama,

    • Nefes darlığı,

    • Zihinde karışıklık görülür. Bu aşamadan sonra ise hasta komaya girerek ölür.

    Hastalık belirtilerinin görülmesinden sonra teşhis için ELIZA ve VVestern Blot testi yapılır. AIDS’in bulaşması birçok yolla olmaktadır. AIDS’in bulaşması cinsel temasla, kan yoluyla ve anneden bebeğe eş (plasenta) yoluyla olur. AIDS bulaşma riskinin en fazla olduğu gruplar;

    • Güvenli cinsel ilişkisi olmayanlar,

    • Birden fazla kişiyle cinsel ilişkisi olanlar,

    • Eş cinsel ilişkisi olanlar,

    • Uyuşturucu bağımlıları,

    • Kan ürünleri kullanması gerekenler,

    • Sağlık personelidir.

    AlDS’den korunmak için bulaşma yolları kesilmelidir. Bu amaçla öncelikle hastalığın cinsel temasla bulaşmasının önlenmesi gerekir. Hastalığın cinsel temasla bulaşmasını önlemek için;

    • Birden fazla kişiyle cinsel ilişkide bulunulmamalı,

    • Eş cinsel ilişkilerden kaçınılmalı,

    • Şüpheli durumlarda mutlaka prezervatif (kondom, kaput, kılıf) kullanılmalıdır.

    AIDS’in bulaşması cinsel temasla olduğu gibi kan yoluyla da olur. Kan yoluyla hastalığın bulaşmasını önlemek için tek kullanımlık enjektör ve iğne kullanılmalıdır. Aynı enjektörün tekrar tekrar kullanımı uyuşturucu bağımlılarında daha fazladır. Bu nedenle uyuşturucu bağımlılarında hastalığın bulaşması daha yaygındır. AİDS hastalığının bulaşmasını engellemede;

    • Cerrahî aletlerin sterilizasyonuna (mikroptan arındırılma),

    • Diş fırçası temizliğine,

    • Manikür aletleri kullanan ve kullandıran kişilerin alet temizliğine önem vermeleri gerekir. AIDS hastalığına yakalandığı tespit edilmiş kadınların gebe kalmamaları gerekir.

    Hâlen tedavisi ve aşısı bulunmayan tehlikeli bir hastalık olan AIDS konusunda toplumun her kesimi bilgilendirilmelidir. Bu konuda bilgisi olanlar yakınlarını uyarmaları gerekir.

    Yorum ekle 12 Temmuz 2007

    Sonraki Önceki



    Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy