‘doğa’ Arama Sonuçları

Gen Üzerıne Kısa Bılgı:

GEN ÜZERıNE KıSA BıLGı:

DNA’nın canlıların genetik şifresi olduğunu sıklıkla duyarız. Belgesellerde, dergilerde gazetelerde vs. Fakat genlerle ilgili olarak her zaman kafamızda soru işaretleri kalır. DNA ne demek?, genler insanın neresinde bulunur veya genlerle nasıl oynarlar gibi sorulardır bunlar. Aslında pek de bahsedildiği kadar karmaşık bir konu değildir. En azından burada anlatılanlardan DNA ve genler hakkında kaba ama öz bilgiler edinebilirsiniz.

İlk olarak “DNA” ve “Gen” kavramı üzerinde durarak ne olduklarını izah etmeye çalıştık. Sade tanımların ardından ilginç konulara değindik. Zevkle okuyabilirsiniz.

DNA NEDıR, NEREDE BULUNUR?:

DNA “Deoksi Ribo Nükleik Asit” isimli bir tür molekül grubunun kısaltılmış isimidir. DNA’nın çift zincirli ip merdivene benzediğini biliyor olmalısınız. Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir. Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir.

Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir. DNA her hücrede bulunur. Örneğin şu an ekrana bakan gözlerinizdeki her hücrenin içinde DNA zinciri paketlenmiş bir vaziyette yerleşik olarak bulunur. Veyahut klavyeyi kullanan ellerinizdeki her bir hücrenin içerisinde ayrı ayrı DNA molekülü bulunur. Böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

DNA uzun bir zincir olmasına karşılık üzerindeki baz sıraları bir düzen içerisinde taksim edilmiştir. Taksim edilen bu baz gruplarına ise” GEN “denir. Mesela bir canlının DNA zincirinde 15.000.000 adet baz(Nukleotid) dizisi olsun ve bu baz dizileri 1000 ‘ er adet olmak üzere 15 gruba ayrılmış olsun. İşte bu 15 tane grubun her biri birer “gen” dir. İnsan hücresinde ise yaklaşık olarak 3 milyar adet gen bulunur. Tabii her genin içinde binlerce nukleotid dizisi vardır.

Bir canlının bütün karakterleri ise DNA’daki genlerde saklıdır. Bu genlerin nasıl olup ta bir canlıyı meydana getirdiğine ilerleyen bölümlerde deyineceğiz.

Yukarıdaki DNA zincirine bakacak olursanız a,t,g ve c olmak üzere 4 farklı bazın birbirleriyle karşı karşıya gelerek bağlandığını görürsünüz. Bu bağlanmalar belirli bir düzene göre yapılır. “a=adenin”,”t=timin”,”g=guanin” ve “c=sitozin” bazları arasında adenin bazı yanlızca timin ile guanin bazı ise yanlızca sitozin(c) ile bağ yapar. Bunun nedeni ise oldukça ilginçtir.

Adenin ve Guanin bazları yapısal olarak büyük boylu moleküllerdir. Timin ve Sitozin ise küçük boylu moleküllerdir. Adenin ve timin bazlarını bir futbol topu, guanin ve sitozin bazlarını ise tenis topu olarak düşünebilirsiniz.

Eğer adenin bazının karşısına timin değil de guanin gelseydi heliks yapısının düzgün ilerlemesi mümkün olmayacaktı. Fakat DNA da küçük bazlara karşı büyük bazların gelmesiyle aradaki mesafenin her noktada sabit olması sağlanmıştır. DNA’nın yapısı bazların bu şekilde ardı ardına sıralanmasıyla uzayıp gider. Aşağıdaki şekilde ise bazların sıralanışı biraz daha anlaşılır bir şekilde görülmektedir.

Eminiz ki bazların DNA üzerinde bu şekilde sıralanmasının, canlılığın “şifresi” ile ne ilgisi olduğunu merak ediyorsunuzdur. Az öncede belirttiğimiz gibi bu şifrelerin bir canlı organizmayı nasıl meydana getirdiğini şimdi açıklayacağız. DNA’daki şifrelerden canlı bir organizmanın meydana gelmesi, aslında hücre içinde oldukça karmaşık bir dizi işlem neticesinde meydana gelir. Fakat yazımızda bu işlemleri en kaba haliyle ele aldık. DNA’daki şifrelerin deşifre olup organizmayı meydana getirmesi aşama aşama meydana gelmektedir.

Bu aşamalar ise sırasıyla ;

1-) DNA dan RNA sentezi (Transkripsiyon)

2-) RNA dan protein sentezi (Translasyon)

3-) Proteini üretilen hücrenin farklılaşması (Morfogenez)

Şimdi bu aşamaları teker teker ele alarak yanlızca bir DNA molekülünden devasal bir canlının nasıl mükemmel bir şekilde meydana geldiğini öğrenelim.

1-) DNA DAN RNA SENTEZI (TRANSKRIPSIYON) :

Erkek bir canlıdan gelen spermin taşıdığı bir miktar DNA ile dişi bir canlıdan gelen yumurtanın taşıdığı DNA birleşerek tam bir DNA’yı verir. Bu DNA meydana gelecek yavrunun tüm özelliklerini içinde barındırır. Mesela bu canlının DNA’sında 1 milyar gen var ise bu genlerin 500 milyon tanesi anneden 500 milyon tanesi de babadan gelir. Yumurta ile spermin birleşmesinin ardından DNA’daki o eşsiz şifreler çözülerek, küçücük bir yumurta (zigot) dan kocaman bir canlıyı meydana getirmeye başlar.

İlk aşama RNA sentezidir. Bu işlem DNA’nın açılmasıyla başlar. Biliyoruz ki DNA’daki bazlar karşı karşıya gelip el ele tutuşarak her iki omurgayı birleştirmişlerdi. Fakat bu bazlar ellerini bırakarak yani aralarındaki bağları kopararak DNA’nın çift zincirli yapısını tıpkı bir “fermuar” gibi açmaya başlar. DNA çözülmeye başladıkça “RNA polimeraz” adı verilen özel bir protein DNA’nın üzerinde gezerek onu okumaya ve RNA’yı sentezlemeye başlar. Bu işlemi daha iyi anlamak için aşağıdaki şekle bakalım.

Şekilde DNA çözülmüş bir vaziyette görülmektedir. Büyük mavi bölge RNA polimerazı temsil etmektedir. Yeşil şerit ise sentezlenen RNA dır. Anlaşılacağı gibi DNA zinciri açılmış ve RNA polimeraz enzimi vasıtasıyla DNA’daki bazlara karşılık gelen diğer bazlar birbirlerine eklenerek RNA üretilmektedir.

Üretilen RNA’nın DNA dan tek farkı Adenin bazının karşısına Timin yerin ” U ” harfiyle gösterilen ” Urasil ” bazının gelmiş olmasıdır. Üretimi tamamlanan RNA daha sonra DNA üzerinden ayrılarak bir dizi işleme tabii tutulur.

Bu işlemler sırasında RNA kaba olarak DNA dan üretildikten sonra üzerinde düzeltmeler yapılır. Nasıl ki bir marangoz kestiği tahtaları düzeltmek için yontuyorsa, hücrede aynı şekilde üretilen kaba RNA’yı düzeltmek için bir dizi enzimi görevlendirir.

NOT: Üretilen bu RNA, mRNA (mesajcı RNA) dır.

2-) RNA DAN PROTEIN SENTEZI (TRANSLASYON):

Düzeltme işlemleri tamamlanmış olan mRNA daha sonra çekirdek (nukleus) den çıkarak “Ribozom” adı verilen bir organele doğru yol almaya başlar.Ribozoma ulaşan mRNA ribozoma bağlanır. mRNA nın bir özelliği ise DNA daki gibi sıralanan bazların 3 lü gruplar halinde ayrılmış olmasıdır.Bir örnek verelim ;

DNA üzerindeki kodonlar ” AATGCCGATGTA ” şeklinde ise, sentezlenen mRNA nın görünümü ” UUA-CGG-CUA-CAU ” şeklinde olacaktır.Dikkat ederseniz baz sıralamasında bir değişme yoktur, yanlızca bazlar 3 lü gruplar halinde taksim edilmişlerdir.Taksim edilen bu 3 lü gruplara ise “Kodon” adı verilir.Tabii RNA da adenin bazına karşılık urasil bazının, guanin bazına karşilik ise sitozin bazının geldiğini unutmamak gerekir.

Bu şekilde üretilen mRNA ribozoma bağlandıktan sonra 3 lü grupların okunmasına başlanır.tRNA adı verilen bir başka RNA çeşidi ise bildiğimiz mRNA veya DNA kadar uzun değildir.tRNA (Taşıyıcı RNA) üzerinde yanlızca 15-20 baz sırası bulundurur.tRNA nın diğer bir özelliği ise birbiri ardına sıralanan bazların bir daire oluşturacak şekilde bağlanmasıdır.Bunu halay çeken bir grup insana benzetebilirsiniz.

tRNA halkasının üzerinde iki önemli bölge vardır.Bu bölgelerden ilki, taşıyacağı aminoasidin tanınmasını sağlayan bölgedir.Diğer bölge ise tRNA nın mRNA ya bağlanacağı, 3 adet baz sırasından oluşan bölgedir.Bu bölgeye ise ” Anti-kodon ” adı verilir. mRNA üzerinde bazların 3 lü gruplar halinde dizildiğinden bahsetmiştik.İşte tRNA üzerinde bulunan, ” anti-kodon ” adı verilen ve yanlızca 3 adet baz sırasından oluşan bu bölge, ribozoma tutunmuş mRNA üzerindeki ” kodon ” adı verilen 3 lü gruplara bağlanır.Tabii tRNA ların anti – kodonları, mRNA üzerindeki kodonlara sırasıyla bağlanırken beraberlerinde taşıdıkları aminoasitleride getirmişlerdir.Bu yüzden tRNA ya bu isim verilmiştir.” Aminoasiti taşıyan RNA “

tRNA lar aminoasitleri taşıyıp sırasıyla kodonlara bağlandıkça, tRNA ların sırtlarındaki aminoasitlerde birbirleriyle bağlanmaya başlarlar.

Yandaki şekilde mRNA (messenger RNA) daki kodonlardan birisine bağlanmakta olan bir tRNA görülüyor.Görüldüğü gibi mRNA daki kodonun baz dizilimi GCC, bu kodona bağlanan tRNA nın ise anti – kodonu CGG şeklindedir.

tRNA üzerinde bulunan pembe halka ise ” aminoasit ” i temsil etmektedir.

Yüzlerce binlerce tRNA yanyana dizildiklerinde, üzerlerindeki aminoasitlerde yanyana gelmiş olur.İşte yanyana gelmiş olan bu aminoasitler birbirleriyle bağ yaparak proteini sentez etmeye başlar.Hatırlarsanız protein molekülünün aminoasit zincirlerinden meydana geldiğini soylemiştik.

Yukarıda anlatmak istediğimiz olayları yandaki şekil gayet iyi açıklıyor.Sağ tarafta yaklaşmakta olan mavi renkli tRNA lar görülüyor.tRNA ların üzerlerinde ise yeşil ve sarı renklerle gösterilmiş ” aminoasit ” ler görülüyor.Yeşil renkli şerit mRNA yı, boynuzlu gri yapı ise ribozomu temsil etmektedir.

tRNA lar sırasıyla mRNA üzerine yerleştikten sonra, sırtlarındaki amino asitler bağ yapar.Tam bu sırada işi biten tRNA yükünü boşaltmış olarak mRNA dan bağını kopararır ve ribozomdan ayrılır.Fakat taşıdığı amino asit, kendinden önceki tRNA nın getirdiği aminoasitle bağ yapmış olarak protein zinciri oluşumuna katılır.

Bu gerçektende insanı hayranlık içerisinde bırakan bir sistemdir.Bugün dünya üzerinde yapay olarak üretilen proteinler bile canlı bir hücre tarafından üretilen proteinin adi bir taklidi olmaktadır.

3-) PROTEINI ÜRETILEN HÜCRENIN FARKLıLAŞMASı

Buraya kadar olan aşamalar hücrede protein sentezi için gerekli işlemleri kapsıyordu.Bundan sonra ise üretilen proteinin çeşidine göre hücrenin kazandığı fonksiyondur.

Bir yumurta ile bir spermin birleşmesiyle meydana gelen yapı zigot adını alır ve tek bir hücreden ibarettir.Zigot içerisinde DNA kendisinin bir kopyasını çıkarır.Dolayısıyla hücrede DNA miktarı iki katına çıkmış olur.Fakat hücre derhal bölünmeye başlar bu DNA lardan birisi bir hücreye giderken diğer DNA ise ikinci yavru hücreye aktarılır.Böylelikle hücre ikiye bölünmüş olur.Bölünmeler ta ki anne karnında bir bebeğin meydana gelmesine dek sürer.

Yani tek bir hücre, o kadar çok bölünme geçirirki sayıları trilyonları bulur ve bir canlı embriyoyu (anne karnındaki bebek) meydana getirir.DNA şifrelemesi ise bu noktada devreye girer.

Bir önceki basamağımız protein sentezi ile ilgiliydi.Fakat proteinler çesitli hücreler için farklı tiplerde üretilir.Bir yavru anne karnında gelişirken, yavrunun gözlerini oluşturacak hücrelerdeki DNA lar yanlızca göz organı ile ilgili proteinleri üretirler.Aynı şekilde yavrunun beynini oluşturacak hücrelerin DNA ları ise yanlızca beyin organı ile ilgili proteinleri üretirler.

Burada önemli olan nokta şudur.İnsanın kemik hücresi olsun, karaciğer hücresi olsun, böbrek hucresi olsun kısacası vücudunun her bolgesindeki hücrelerin içindeki DNA larda insanın bütün organlarını oluşturacak bilgiler saklıdır.Fakat saklanan bu bilgilerden yanlızca ilgili organ için üretilecek protinlerin meydana getirilmesi sağlanır.Yani her hücrede insan vücudunun her organının protein bilgileri saklanır fakat bu proteinlerin hepsi üretilmez.Yanlızca meydana getirilecek organla ilgili proteinler üretilir.Bir organda, organla ilgili proteinler dışında DNA da saklanan diğer proteinlerin üretilmemesi için DNA nın üzeri ” Histon ” adı verilen özel bir proteinle örtülür.

Hücrelerin programlanmış bir şekilde farklı farklı proteinler üretip farklı organlara dönüşmesi olayına Tıp dilinde farklılaşma (morfogenez) denir.Bugün bilim adamlarının kafasını kurcalayan en büyük problem ise hücrelerdeki ” Histon ” ların hangi genlerin üzerini örtüp hangilerinin üzerini açık bırakacağını nereden bildiğidir.Çünkü proteinlerde birer moleküldür ve moleküllerde atomlardan oluşur.Şuursuz ve aklı olmayan atomlar, bu derece muazzam bir tasarım harikasını meydana getiremeyeceğine göre, bu sistem bize açık bir şekilde yaratıldığını göstermektedir.

KLONLAMA (KOPYALAMA)

Kopyalama konusunu açıklamadan önce bazı terimlerin en anlama geldiğini belirtelim.

Kromozom : Kromozomlar, genetik materyalin (DNA) ‘ nın yardımcı proteinlerle birlikte dönümler yapıp katlanmasıyla ve kısalmasıyla oluşan yoğunlaşmış yapılardır.

Somatik hücre : İnsanın veya başka bir canlının eşey hücreleri (üreme) dışındaki tüm hücrelere somatik hücre denir.Örneğin deri hücresi, karaciğer hücresi, kas hücresi gibi.Bu hücrelerin taşıdıkları kromozom sayısı 2n ile gösterilir.

Eşey hücresi : Eşey hücreleri, bir canlının dişi ve erkek bireyleri tarafından üretilen ve ” n ” sayıda kromozom taşıyan üreme hücreleridir.Erkek canlı tarafından üretilen eşey hücresi ” Sperm “, dişi canlının tarafından üretilen eşey hücresine ise ” Yumurta ” adı verilir.

Örnek olarak insanın somatik hücrelerinde daima 46 tane kromozom bulunur.Ve bu 46 kromozom 2n harfiyle gösterilir.Tabii kromozom sayıları canlıdan canlıya değişmektedir.Mesela sığır somatik hücrelerindeki kromozom sayısı 60, farede 40, kurbağada 26 dır.Sayısı ne olursa olsun eğer kromozomlar somatik bir hücreye ait ise 2n harfiyle gösterilir.

Canlının eşey hücrelerinde ise kromozom sayısı somatik hücrelerindekinin yarısı kadardır ve n harfiyle gösterilir.İnsanın somatik hücrelerinde 46 kromozom, eşey hücrelerinde ise yarısı sayıda yani 23 tane kromozom bulunur.Dişi ve erkek eşey hücreleri birleştiği zaman (buna döllenme denir) meydana gelecek yavrunun kromozom sayıları yine 46 olacaktır.

Bir yavru anne ve babasına genetik materyal düzeyinde hiçbir zaman benzemez.Çünki anne birey, eşey hücrelerini (yumurta) meydana getirirken bu eşey hücrelerine kendi DNA sının yarısını nakleder.Aynı şekilde erkek bireyde eşey hücrelerini meydana getirirken (sperm) somatik hücrelerindeki DNA nın yarı miktarını eşey hücrelerine nakleder.Dolayısıyla dünyaya gelecek yavrunun DNA sı ne annenin nede babanın DNA sının aynısıdır.Yavrunun DNA sı anne ve babasının DNA larının karışımı olduğu için bazı karakterleri annesine bazı karakterleride babasına benzer. Alttaki şekilde, n sayıda kromozom taşıyan dişi ve erkek eşey hücreleri rakam ve harflerle gösterilmiştir.

Dişi ve erkek eşey hücrelerinden her hangi ikisi birbiriyle birleştiği takdirde meydana gelecek yavru anneye de babaya da benzemez.

Dişinin somatik hücrelerinde ” 1 – 2 ” genlerini taşıdığını varsayarsak, dişinin ” 1 ” genetik yapılı eşey hücresiyle erkeğin herhangi bir eşey hücresinin birleşmesi halinde meydana gelecek yavrunun DNA sı ya ” 1 – A ” olacak yada ” 1 – B ” olacaktır.

Aynı şekilde dişinin ” 2 ” genetik yapılı diğer eşey hücresinin erkeğin herhangi bir eşey hücresi ile birleşmesi halinde, meydana gelecek yavru erkeğe de dişiye de benzemeyecektir.

Doğadaki çeşitliliğin diğer bir nedeni ise ” Krossing – over ” olayıdır.Krossin – over ‘ da, kromozomlar arasında parça değiş tokuşu yapılarak genetik materyalin çok daha değişik bir yapıya sahip olması sağlanır.Eşey hücreleri, mayoz bölünme ile meydana getirilirken kromozomlar eşey hücrelerine dağıtılmadan önce krossing – over meydana gelir.Krossing – over ‘ da parça değiş tokuşu ise, birbirinin eşi olan iki kormozomun kromatidleri arasında meydana gelir (Bkz.Hücre sayfası – Bölüm : Hücre bölünmesi).

Klonlama yöntemiyle, eşey hücrelerinden meydana gelecek olan canlının anne veya babasının aynısı olması sağlanabilmektedir.Klonlama yönteminde temel olarak izlenen yol ise dişinin yumurta hücresine, yine dişinin somatik hücrelerinden alınan 2n sayıdaki kromozomun yerleştirilmesidir.Bu şekilde yumurtaya, DNA sı üzerinde hiçbir değişiklik yapılmamış somatik hücre kromozomları enjekte edilerek yapay bir döllenme sağlanmaktadır.

Klonlamayı şekil üzerinde görelim. Şeklin sol tarafında, doğal döllenme görülmektedir.Doğal döllenmede dişi ve erkek eşey hücreleri birleşerek genetik düzeyde kendilerinden farklı bir yavru meydana getirirler.

Sağ tarafta ise klonlama yöntemi görülmektedir.

Klonlama yönteminde ilk olarak dişi bireyin somatik hücrelerinde bulunan 2n sayıdaki kromozom, özel yöntemlerle hücre dışarısına çıkarılır ve izole edilir.Daha sonra yine dişi bir bireyin yumurta hücresinin n kromzom sayıdaki genetik materyali çıkarılır.

Yumurtadan çıkarılan n sayıdaki kromozomların yerine, dişinin somatik hücrelerden izole edilen 2n sayıdaki orijinal kromozomları yerleştirilir.Bu kromozomlar annenin tüm genetik bilgilerini taşımaktadır.Somatik hücre kromozomları yumurta hücresine yerleştirildikten sonra, yumurta hücresine elektrik sinyalleri gönderilir.Bünyesinde 2n kromozom bulunan yumurta hücresi bu elektrik sinyallerini aldığında sperm tarafından döllendiğini zanneder.Çünki sperm hücresi n sayıdaki kromozomunu yumurtaya aktarırken yumurta zarı üzerinde bir elektrik gradiyent meydana getirir.

Yapay olarak elektrik sinyalleriyle aktif hale geçirilen yumurta hücresi, sahip olduğu enzimlerle içerisine yerleştirilen DNA yı replike edip çoğalmaya başlar.Hücrenin bölünerek çoğalmasıyla nihayetinde embriyo (anne karınında gelişmekte olan yavru) oluşmaya başlar.

Klonlanmış embriyo ile doğal yolla meydana gelen embriyo arasındaki fark DNA sında yatmaktadır.Doğal yolla meydana gelen embriyonun genetik özellikleri, anne ve babasının genlerinin karışımı olduğu için her iki bireydende farklı bir genoma sahiptir.Fakat klonlanmış embriyonun DNA sı annesinin DNA sının aynısıdır.Yani aralarında en ufak bir baz sırasında bile fark yoktur.Dolayısıyla dünyaya gelecek olan yavru, annenin genetik ve morfolojik tüm özelliklerini taşır.

Mesela annesinin DNA sından bir insan embriyosu kopyalandığını var sayalım.Dünyaya gelecek yavrunun göz rengi, saç rengi, yüz şekli, deri rengi, kafa yapısı, genlerinde taşıdığı hastalıkları, vücudunun üzerindeki benleri, kaşlarının uzunluğu kısacası vücudunun tamamı annesinin aynısı olacaktır.Tıpkı tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi.

Klonlama işlemi burada anlatıldığı kadar basit olmayıp oldukça karmaşık işlemler vasıtasıyla gerçekleştirilir.Öyle ki yumurtanın yapay olarak döllenmesi için ortam şartlarının olabildiğince ana rahmine benzetilmesi gerekmektedir.Mesela ortamın pH ‘ ı, iyon konsantrasyonu, sıcaklığı vb. gibi.Klonlamanın zor olması nedeniyle yanlızca tek bir yumurta hücresi üzerinde değil yüzlerce hatta binlerce yumurtası üzerinde deneyler yapılmakta, bu klonlama deneylerinden yanlızca bir kaç tanesinden netice alınabilmektedir.

MUTASYONLAR

Mutasyonlar, bir canlının DNA sı üzerinde yani genetik bilgileri üzerinde meydana gelen değişikliklerdir.Doğada mutasyonlara çok nadiren rastlanılmasına karşın meydana geldiği canlı üzerinde ağır tahribatlara neden olmaktadır.

Mutasyonlar “nokta” mutasyonu ve “kromozom” mutasyonu olmak üzere iki ana sınıfa ayrılır.Bu iki ana mutasyon haricinde de mutasyonlar meydana gelmektedir fakat yazımızda diğer çeşitlerine yer vermedik.”Nokta” mutasyonları, DNA nın yanlızca çok kısıtlı bir bölümünde meydana gelen mutasyonlardır.Bir veya birkac baz sırasının kopması veya yerlerinin değişmesi nokta mutasyonlarına örnek verilebilir.”Kromozom” mutasyonlarına aşağidaki şekillerden sonra deyineceğiz.

Soldaki resimde DNA nın paketlenmeden önceki hali görülmektedir.İplik gibi görünen bu yapı upuzun bir baz sırasından oluşur.DNA daki nokta mutasyonları, bu uzun baz sırasındaki bir veya birkaç bazın kopması veya yer değiştirmesi şeklinde meydana gelir.

Sagdaki resimde ise DNA ipliğinin dönümler yaparak paketlenmiş hali görülmektedir (birisi solda birisi sağda iki karmaşık yapı).İşte DNA nın bu şekilde paketlenmiş haline ” Kromozom ” adı verilir. Kromozom mutasyonlarında ise, kromozomun bir parçasında kopma veya crossing-over sırasında yanlış bir kromozomla parça değiş tokuşu meydana gelmektedir.Dolayısıyla kromozom mutasyonları, nokta mutasyonlarından daha ağır hasarlara neden olur.

Sağdaki küçük resimde ise nokta mutasyonunu temsil eden bir çizim görülüyor.

Mutasyonların gunumuzdeki en iyi örneklerine Down sendromu, Palindromi(altı parmaklılık), Albinizm (Beyaz saç ve beyaz tenlilik) ve Kan kanserini verebiliriz. Bunların herbiri birbirinden korkunç hastalıklar olup çoğu mutasyonlar canlının ölümüne bile neden olabilmektedir.

Doğada hiçbir yararlı mutasyon yoktur.Meydana gelen mutasyonlar çeşitlerine göre ya canlıda ağır bir hasara neden olur, yada canlı üzerinde etkisiz kalır. Aşağıdaki iki ayrı karede görülen resimler “Kan kanseri”ne yakalanmış bir insandaki kan hücrelerini göstermektedir. Soldaki resimde görülen hucreler disk seklindeki normal alyuvar (eritrosit) hücreleridir.Fakat kanserli bir insanın kan hücreleri “orak” sekline dönüşmüştür.

Bunun nedeni, kan hucrelerinin üretiminden sorumlu DNA molekülünün üzerinde bulunan şifrelerden birisinin dejenere olmasından dolayıdır.Bu hata kan hücresinin üretildiği proteinin 6.aminoasitinin yerine başka bir aminoasidin bağlanmasına neden olur.

DNA üzerindeki bu küçücük hata bile canlı bir organizma üzerinde korkunç sonuçlar doğurabilmektedir.

Belki zaman zaman televizyonlarda görmuşsünüzdür , 6 ayaklı koyun, iki başlı sığır veya yapışık ikizler.Bu canlıların hepsi mutasyonlar sonucunda sakat kalmışlardır.Özellikle “Çernobil” faciasindan sonraki kuşaklarda korkunç derecede sakatlıklar görülmüştür.

Bunun temelinde ise “mutasyona yol acan etmenler” yatar.Bu etmenlerin başında ise kimyasal maddeler, fiziksel etkiler ve radyoaktif ışıma gelmektedir.Radyoaktif ışınlar çok yüksek enerjili olup gen dizilerinde kopmalara neden olurlar.Çernobil ve Hiroşima şehirlerinde meydana gelen her iki nükleer facianın üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen birçok çocuk ya sakat yada kanserli olarak dünyaya gelmektedir.

Aşağıdaki resimlerde mutasyona uğramış bir domuz ve başından anten yerine bir çift bacak çıkmış meyva sineği görülüyor.

Doğada nadiren de olsa kendiliğinden mutasyonlar meydana gelebilmektedir.Fakat canlı hücrelerindeki kusursuz kontrol sistemleri sayesinde DNA üzerinde herhangi bir hataya yer vermemek için bir çok enzim görevlendirilmiştir.Bu enzimler DNA üzerinde sürekli dolaşarak kompa, kayma veya yer değiştirme gibi hataları düzelterek mutasyonun meydana gelmesini engellerler.

Olağanüstü kusursuz bir sistemin yürüyüp gittiği canlılar ve onların hücrelerinde, mutasyon gibi ağır hasarların meydana gelmesi, canlıların iç yapılarının ne kadar kompleks olduğunu ve canlı hücrelerinde kesinlikle hata ve tesadüfe yer verilmediğini gözler önüne sermektedir.

12 Temmuz 2007

Lipitler

LİPİTLER

Yapılarında yağ asitleri bulunan bir kısım organik maddelerde onlara yakın ilişkisi olan bir gurup maddelere lipit adı verilir. C,H,ve O atomlarını içerirler.bazı lipitlerde P,N ve S atomlarıda bulunur.

lipitler susuz olduklarından karbonhidratların aksine daha az yer işgal ederler.Ve bolca depolanırlar.

¦ lipitler suda çözünmez organik çözücülerde çözünürler.

LİPİTLERİN BAŞLICA FONKSİYONLARI

Hücre zarında yapıtaşı görevi yaparlar.

Önemli enerji kaynağıdırlar. 1 gr lipityandığında 9,3 kkal enerji verir.

Organizma için gerekli enerjinin depo şekli lipitlerdir.

İzolasyon görevleri vardır. Vucut ısısının kaybını önlerler.

Önemli biyolojik aktiviteleri vardır.

Yağda çözünen vitaminlerin absorbsyonunu sağlarlar.

Prostoglandinlerin ön maddeleridirler.

Bazı enzimlerin aktif hale geçmesini sağlarlar.

İmmünolojik olaylarda görev alırlar.

LİPİTLERİN SINIFLANDIRILMASI

YAĞ ASİTLERİ

Organik asitlerdir. Genellikle çift sayıda C atomu taşırlar. C sayıları 4-24 arasında değişir. R-COOH gibi basit olarak gösterilebilirler. Genel formulleri CH3-(CH2)- COOH dur. Doğada 100 ün üzerinde yağ asidi tanımlanmıştır.

Yağ asitleri zincir uzunluklarına ve çift bağ içerip içermemelerine göre sınıflandırılır.

a) Doymuş yağ asitleri : Yapılarında çift bağ içermezler. 8 C luya kadar olanlar oda ısısında sıvadır. 10 C ludan fazla olanlar katıdır.

R-COOH ADI

C SAYISI

FORMULÜ

Bütirik asit

C 4

CH3-(CH2)2-COOH

Laurik asit

C 12

CH3-(CH2)10-COOH

Miristik asit

C 14

CH3-(CH2)12-COOH

Palmitik asit

C 16

CH3-(CH2)14-COOH

Stearik asit

C 18

CH3-(CH2)16-COOH

Araşidonik asit

C 20

CH3-(CH2)18-COOH

Lignoserik asit

C 24

CH3-(CH2)22-COOH

Önemli bazı yağ asitleri

Hayvansal velipitsel kaynaklı yağ asitleri olan palmitik asit ve stearik asit en önemli doymuş yağ asitleridir. Bunlardan sonra Bütirik asit , Miristik asit ve Araşidik asitler gelir. Palmitik asit özellikle bitkisel yağlarda ,steorik asit ise hayvansal yağlarda bulunur.

PALMİTİK ASİT AÇIK FORMULÜ

¦ COOH Grubunun bağlı olduğu karbona ?, daha sonra sırasıyla ß, ? diye gider.

b) Doymamış yağ asitleri : yapılarında çift bağ içerirler. Çift bağ sayısı 1 ve 1 den fazladır. Örnek 16 C lu Palmitoleik asit .

TEK ÇİFT BAĞ İÇEREN YAĞ ASİTLERİ

C SAYISI

FORMULÜ

Palmitoleik asit

C 16 ?9

Oleik asit

C 18 ?9

2 ÇİFT BAĞ İÇEREN DOYMAMIŞ YAĞ ASİTLERİ

Linoleik asit

C 18 ? 9,12

3 ÇİFT BAĞ İÇEREN DOYMAMIŞ YAĞ ASİTLERİ

Linolenik asit

C 18 ? 9,12,15

Çift bağın hangi karbonlar arasında yer aldığı küçük bir üçgen işaretinin üzerine çift bağın başladığı karbonun numarasının yazılmasıyla gösterilir.

4 ÇİFT BAĞ İÇEREN DOYMAMIŞ YAĞ ASİTLERİ

C SAYISI

FORMÜLÜ

Araşidonik Asit

C 20 ?5,8,11,14

ESANSİYEL YAĞ ASİTLERİ

Organizma bir tane çift bağ içeren yağ asitlerini sentezleyebilir.daha fazla çift bağ içeren yağ asitlerini sentezleyemez. Ancak bu yağ asitlerinin mutlaka diyetle almak zorundadır. Esansiyel yağ asitleri;linoleik,linolenik ve araşidonik asitlerdir. Esansiyel yağ asidi eksikliklerinde ciltte kuruma ve kanamalar olur. Büyümeye başlar. Oda ısısında çoğunlukla sıvı olan ve genellikle bitkisel kaynaklı olan esansiyel yağ asitleri organizmayı radyasyon gibi zararlı ışınlara karşı korurlar. Damar sertliğinin oluşumunu engellerler. Organizmada önemli ödevleri vardır. Bazı önemli bileşiklerin yapımında kullanılırlar. Örneğin araşidonik asitten türeyen bileşiklere prostoglandinler(P6)denir. Prostoglandinlerin çok düşük dozları bile önemli fizyolojik etki gösterir.

Prostoglandinler 20 karbon ihtiva eden doymamış yağ asidi türevidirler. Birçok hayvan dokusunda bulunmakta ve hormona benzer fizyolojik ve farmokolojik etkiler gösterirler. Yapılarında 5 köşeli bir halka içerirler. Bu halkaya yada kollara farrklı grupların gelmesiyle farklı prostoglandinler oluşur. Prostonik asit molekülüne oksi veya hidroksi grupların eklenmesiyle ve çift bağların oluşmasıyla A-F ye kadar değişen 6 farklı tip prostoglandin ve bunların izomerleri oluşur. İlk kez prostat bezinde bulunduğu için bu ad verilmiştir. Bugün artık birçok dokuda yaygın olarak bulundukları bilinmektedir. Prostoglandinler hormonlara benzer etki göstermelerine rağmen oluşturuldukları yerde lokal kullanılmaları bakımından hormonlardan ayrılırlar.

Yağ asitleri zincir uzunluklarına göre 3 grupta incelenirler.

kısa zincirli yağ asitleri : 4-6 C’lu yağ asitleri

orta zincirli yağ asitleri : 6-12 C’lu yağ asitleri

uzun zincirli yağ asitleri: 12 C’dan daha uzun olanlar

Besinlerimizde çoğunlukla uzun zincirli yağ asitleri bulunur.

YAĞ ASİTLERİNİN FİZİKSEL VE KİMYASAL ÖZELLİKLERİ

Çözünürlükleri : yağ asitleri suda çözünmezler. Kloroform eter, benzen gibi organik soluentlerde(çözücülerde) çözünürler. Sadece kısa zincirli yağ asitleri suda çözünebilir.

Optik attiviteleri : çift bağ içeren yağ asitleri geometrik izomerizm gösterirler ve çoğunlukla cis formundadırlar

Esterleşmeleri : yağ asitlerinin –COOH grupları alkollerle reaksiyona girerek esterleşirler. Reaksiyon sonucunda 1 mol ester oluşur.

Yağların bozulması : yağ asitleri ışık, sıcaklık, O2 gibi etlilerle oksidasyona uğrarlar. Buna etkileşme bozulma anlamına gelen ransidifikasyon denir.bozulmuş yağ asitlerinin sadece lezzet ve kokusu değişmekle kalmaz aynı zamanda peroksit gibi gruplarda oluşur.bu gruplar vitaminler üzerine tahrip edici etkiye sahiptir. Ancak E vitamini ve diğer yağda eriyen vitaminler antioksidant etki göstererek yağların oksidasyonuna engel olurlar.

Sabunlaşma : (saponifikasyon) Yağlar asit ve alkali ile hidroliz edildiklerinde yağ asitleri ve gliserole parçalanırlar. Yağ asitlerinin alkalilerle meydana getirdikleri bileşiklere sabunlar denir. Bu olaya sabunlaşma veya saponifikasyon adı verilir.

Margarin oluşumu : doymamış yağ asitleri katalizörlerin etkisiyle hidrojen ile doyrularak margarinler üretilir. Margarin üretimi ve tüketimi sonucunda organizma doymamış yağ asitlerini yeterince alamaz. Böylece eksiklik belirtileri görülür. Margarin üreticileri buna önlem olarak yarı doymuş margarin üretmektedirler.___________________

NÖTRAL YAĞLAR yağ asitlerinin gliserolle yapmış olduğu asterlerdir._________ trigliserid molekülünde yağ asitlerinin tümü aynı ise bu tip yağlara basit yağlar denir. Farklı ise mix(karışık) yağlar denir.

FOSFOLİDLER gliserol un fosforik asit esteridirler. Hava ile temasta renkleri koyulaşır. Özellikle membranların yapısında bulunur. Başlıca örnekleri şunlardır

a) fosforik asit :

fosforik asit molekülünde bulunan yağlardan biri doymuş, diğeri doymamış yağ asitidir.

b) fosfotidil kolin : (lesitin)

hücre zarında bol miktarda bulunur. Yapıtaşları 1 mol gliserol , 2 mol yağ asidi, 1 mol fosforik asit ve 1 mol de kolindir.

fosfotidil kolin mollekülündeki (lesitin) yağ asitlerinden biri oleik asit diğeri palmitik asittir. Yılan zehrinde fosfotidil kolini hidrolize edecek fosforilaz a denilen bir enzim vardır. Kişiyi yılan soktuğunda salyasındaki enzim hücre membranında yer alan fosfotidik kolini parçalayarak toxic bir bileşik olan lizolesitine dönüştürür. Yılan zehrinin alyuvarlar üzerinde hemoliz edici mekanizması bu şekilde gerçekleşir.

c) fosfotidil etanol amin ve fosfotidil serin : fosfotidil koline benzerler. Farklı olarak kolin yerine etanol amin veya serin taşırlar.

fosfotidil kolin, fosfotidil etanol amin, fosfotidil serinkan pıhtılaşmasında rol oynar. fosfotidil kolin ve fosfotidil etanol aminkan pıhtılaşmasını artıtrıcı , fosfotidil serin ise geciktirici rol oynar. Hemofili hastalaında serinin plazma konsantrasyonunun yüksek olduğu saptanmıştır.

d) fosfotidil gliserol : (kardiolipin) ilk kez kalp ekstresinden elde edildiği için bu isim verilmiştir. Antijenik etkisi bilinen tek fosfolipitdir. Bu özelliğinden dolayı serolojik testlerde kullanılır. 2 mol fosfotidik asitin 1 mol gliserolle bağlanması ile oluşur. Molekülün yapıtaşları şunlardır. 2 mol fosforik asit ,3 mol gliserol, 4 mol yağ asiti dir.

d) mumlar : yağ asitlerinin gliserolden başka alkollerle yaptıkları esterlerdir. Bu alkoller çoğunlukla büyük moleküllü alkollerdir. Bunlar bitkilerin meyve ve yapraklarının üzerinde koruyucu bir tabaka oluşturur.omurgalılarda deri bezlerinden salınan mumlar deriyi yağlı yumuşak ve su geçirmez halde tutarlar.saçlar hayvanların yünleri ve kürklü hayvanların kürkleri yine mumsu salgılarla kaplanmıştır. Kuşlar özellikle su kuşları tüy bezleri vasıyasıyla salgıladıkları mumlar sayesinde tüyleri su geçirmez hale getirilir.

İnsan plazmasında kolesterol palmitat kolesterolün palmitik asit esteridir. Kozmetikte kullanılan setik palmitat setil alkolün palmitik esteridir.bal mumunun yapısında mirisil alkolün palmitik asit esteridir. (mirisil palmitat)

e) sfingolipidler : gliserol içermezler. Bunun yerine bir amino alkol olan sfingozin içerirler. _______

sfingolipitlerin en önemli örneği sfingomyelindir. Beyin ve sinir dokusunda bol miktarda sfingolipid bulunur. Sfingolipid molekülünün yağ asidiyle yaptığı bileşiğe seramid denir. Sfingomyelinin yapı taşları 1 mol sfingozin , 1 mol yağ asidi, 1 mol kolin ve 1 mol fosforik asittir. _________________

f) glikosfingolipidler : yapıları sfingomyeline benzer. Ancak yapılarında daha fazla karbonhidrat bulunur.yapıtaşları şöyledir.

SERAMİD-HEGSOZ-HEKSOAMİN + SİYALİK ASİT (N-ASETİL NÖROMÜNİK ASİT)

Gangliozidler bayinde, sinir sisteminde hücre zarlarının dış yüzeyinde ve eritrositlerde bulunur. Eritrositlerde bulunan kan grubuyla ilgilidir. Doku ve hücrelerde hücre bağışıklığını sağlarlar. Kanser hücrelerinde miktarları artar. Sinir uçlarında bulunurlar. Bu nedenle nörotransmitter etki gösterirler.

g) izoprenlipitler : bu gruptaki lipitler kapalı formulleri C5 H8 olan izopren türevi lipitlerdir. Dallı formulü ___________

izopren molekülündeki iki çift bağ konjugedir. Bu nedenle diğer maddelerle kolaylıkla reaksiyon verir. Çoğunlukla renkli pigmentlerdir. Yapılarında izopren molekülüiçeren bileşiklere izoprenoidler denir. Ve 2 grupta incelenirler. 1 – asıl izoprenoidler 2 – izoprenoid lipitler

ASIL PRENOİDLER : bitkilerde yagındırlar. İnsan ve hayvanlarda biyokimyasal olaylarla ilgileri yoktur. Faydalı yönlerinden ilaç olarak yararlanılır. 2 izopren molekülü içerenlere terpenler adı verilir. 3 izopren molekülü içerenlere sesquiterpenler denir. Bunlar uçucu maddelerdir.su buharı distilasyonu yöntemiyle elde edilirler.örneğin limondan elde edilene limonen, naneden elde edilene menthol adı verilir. 4 izopren molekülü içerenlerediterpenler denir. Örneğin fitol (klorofil molekülünün ana yapısı) 6 izopren molekülü içerenlere triterpenler denir. Örneğin squalen (protein senteznde ana madde) cok sayıda izopren içerenlere politerpen denir. Örneğin kauçuk

Bitkilerde kendilerine has tatları ve kokuları terpenlerden ileri gelir.

İZOPRENOİD LİPİDLER : Bunlar esas olarak diğer izopren moleküllerine benzerler. Ancak C sayıları daha yüksektir. Kuruluş ve yapıca daha gelişmişlerdir. insan ve hayvan vucudunda önemli görevleri vardır. 2 grupta incelenirler.

karotenoidler : açık sarıdan kıırmızı menekşeye kadar değişen renklerdedirler. Bu durum yapılarındaki kojuge bağlardan ileri gelir. Bitki dünyasında yaygındırlar.

İlk kez havuçtan elde edildiğinden bu isim verilmiştir. Yapılarında izopren molekülleriş belirli sayılarda yer alır. Ancak yapının başında ve sonunda iyonon denen halkalar vardır. Çift bağın durumuna görede ? yada ß iyonon halkası olarak isimlendirilirler. _____

karotenoidler karotenler ve ksantofiller olmak üzre 2 ye ayrılır.

karotenler : bitki dünyasında yagındırlar. Hayvanlar bunları bitkilerden alırlar. 8 izopren birimi içerirler. 4 izopren birimi içeren 2 grup halinde simetrik olarak yerleşmişlerdir. Ve uçlarında birer iyonon halkası bulunur. Örnek ?-karoten

?-karoten : hem ? hemde ß iyonon halkası içeren kısımdan A vitamini sentezlenir.

ß-karoten : ß-karoten iki tane ß iyonon halkası içerir. En fazla havuçta bulunur. ß karotenin organizmada parçalanmasıyla 2 mol A vitamini sentezlenir.

?-karoten : yapısında 1 tane ß iyonon halkası içerir.ve bunun parçalanmasıyla 1 mol vitamin A sentezlenir.

Likopen : domateste buluna bir karotendir. İyonon halkası içermez. ? izopren biriminden oluşan düz bir zincirdir.

b) ksantofiller : ksantofillerin hidroksilli veya ketolu formlarıdırlar. Genellikle 2 OH grubu vardır. Hidroksiller iyonon halkalarına bağlıdırlar. Örnekler zeaksanten (mısır bitkisinde bulunur) ksantofil (lutein=yeşil yapraklarda bulunur),bu yapraları yiyen insan ve hayvanlarada geçer. Hayvanların yumurtalarının sarısı ve yağları ksantofilin rengini alırlar. Kuşların tüyleri ve kadınlarda korpus luteum (sarı cisim) rengini ksantofillerden alır.

1- astoksanten : proteinlere bağlı olarak yengeç ve istakozlarda bulunur. Kirli yeşil renktedir. Sıcak suda haşlandığında protein denatüre olur. Ve kırmızı renkli astoksanten ortaya çıkar.

ß-steroidler : bunları genel yapıları 3 tanesi 6 lı 1 tanesi 5 li halkadan oluşan bir istemdir. Buna steran halkası denir. Steran halkasının kimyasal adı perhidroksiklopentanofenantren dir.__________

steran halka sisteminde 17 C atomundan 3,10,11 ve 17.C lar önemlidir. Bu C lara farklı grup ve takıların gelmesiyle değişik steroid ve türevleri oluşur.

STEROİDLERİN SINIFLANDIRILMASI

Bu sınıfa giren maddeler 17.C larındaki takıya göre 2 grupta incelenirler.

A-) KARBONLU YAN KOLU OLANLAR : 3.C da 1 hidroksil grubu 10 ve 13.C da 1 er metil grubu içeren dimetil oksisteran sitemine 2 den 10 a kadar C lu yan zincirler taşırlar._____

17.C daki zincir yan kolu oluşturur ve C sayısına göre değişik steroidler oluşur.

A-1) STEROLLER : 8,9,10 C lu çatallı bir yan kol içerirler. Örneğin kolesterol

Bu madde insan safrasından elde edilmiştir ve buna safra sterolu anlamına gelen kolesterol adı verilmiştir. Safrada fazla miktarda bulunur. 8 C lu bir yan kol içerir.

Kolesterolün 3.C undaki OH grubu yağ asitleriyle esterleşerek ester kolesterolü oluşturur. ___________

İnsan plazmasındaki kolesterolün ¾ u ester kolesterolüdür. Geriye kalanı serbest kolesteroldür.

Kolesterol organizmada yaygın olarak bulunur. En fazla beyinde sinir sisteminde ve salgı yapan dokularda (örneğin safrada )bulunur. Çizgili kaslarda az miktarda bulunur. Plazmada lipoproteinlere bağlı olarak bulunur. Bileşiminde protein bulunmayan BOS gibi sıvılarda kolesterol bulunmaz. Kolesterol yağların bileşiminde çözünmüş olarak bulunduğundan onların daha çok su çekmesine neden olur. Örneğin lanolin kremlerin bileşimine katılan su çekici maddedir.

Kolesterol zayıf bir elektrik geçiricisidir. Sinir sisteminde ve beyin dokusunda çok bulunması uyarı yaratma ve taşıma görevinde bu özelliğinden yararlanılır. Kolesterolün yapısındaki çift bağın bağırsak bakterileri tarafından parçalanmasıyla kaprosterol oluşur. Bu dışkı sterol steroludür ve bu şekilde dışarı atılır.

Örnekler

1-) 7 dehidro kolesterol : ß halkasında 2 tane çift bağ içerir kolesterolle birlikte dokularda bulunur. D3 vitaminin ön maddesidir ve provitamin D3 olarak bilinir. Hayvansal kaynaklıdır.

2-) ergasterol : bitkisel kaynaklıdır. 9 C lu bir yan kol içerir. Çavdar mahmuzu adı verilen mantar türünden elde edilmiştir. Yan kolunda bir çift bağ içerir. ? halkasında 2 tane çift bağ içerir. Provitamin D2 olarak bilinir.

3-) fitosterol : bitkilerde yaygındır. 10 C lu yan kol içerir.

A-2 ) SAFRA ASİTLERİ

Kolenik asitlerin OH türevleridir. Kolenik asit steran halkasına bağlı 5 C lu bir yan kol ve COOH grubu içerir.___________

Kolenik asitin 3,7,12. C larına 1 er OH grubunun gelmesiyle çeşitli safra asitleri oluşur. Başlıca safra asitleri şunlardır.

Kimyasal adı

Yaygın adı

3 mono oksi kolonik asit

Litokolik asit

Sekonder safra asidi

3,12 dioksi Kolenik asit

Deoksi Kolik asit

Sekonder safra asidi

3,7 dioksi Kolenik asit

Kenodeoksi kolik asit

Primer safra asidi

3,7,12 trioksi Kolenik asit

Kolik asit

Primer safra asidi

___________

kolesterol yıkıldığında safra asitlerine dönüşür. Yıkım yan koldaki 3.C atomunun oksidasyonu ile olur. Kolesterolden Kenodeoksi kolik asit ve Kolik asit denen Primer safra asitleri oluşur. Primer safra asitleri bağırsaklarda bakterilerin etkisiyle değişikliğe uğrar ve Sekonder safra asitleri oluşur. _____________-

safrada en çok bulunan safra asitleri Kenodeoksi kolik asit ve Kolik asittir. Düğerleri daha az bulunur. Safra asitleri serbest olarak bulunmaz. Glisin veya taurin ile birleşirler. Glisinin safra asidine glikokolik asit taurinin safra asidine taurokolik asit denir. gluko kolik asit / taurokolik asit oranı =3/1 dir. Safra asitlerinin tuzlarına kolatlar denir.

A-3) BÜYÜK KALP İLAÇLARI : dimetil steran halkasına 4 C lu bir yan kolun galmasiyle oluşur. Bitkisel steroiddir. Digitalis bitkisinin yapraklarından elde edilir. Örneğin digitoksin kalp ritmini yavaşlatır. Kalp vuruşlarını ayarlar.

A-4) PREGNANLAR : (ADRENAL STEROİDLER) dimetil steran halkasının 17.C una etil grubunun gelmesiyel oluşur. Örmeğin progesteron aldosteron, kortizon, kortikosterol gibi steroidler.

B ) yan kol yerine oksi veya hidroksi takımlarını içerenler : steran halkasına farklı takımların gelmesiyle oluşur. Bu grubu östrojenler ve androjenler oluşturur. Örneğin testesteron östron östrodiol gibi cinsiyet hormonları.

LİPİT METABOLİZMASI

12 Temmuz 2007

Omurgalılar

OMURGALILAR

Omurgalılar, sırtları boyunca uzanan omurgalarıyla tüm öbür hayvanlardan ayrılır. Omurga, kıkırdaktan, kemikten ya da her ikisinden oluşan iskeletlerinin en önemli bölümü ve temel eksenidir. Omurgalılar genellikle omurgasızlardan daha iri ve daha karmaşık yapılıdır.

İlk omurgalılar yaklaşık 510 milyon yıl önce ortaya çıkan ilkel balıklardır. Omurganın kaslarla hareket ettirilebilen esnek bir destek oluşturduğu, böylece bu hayvanların hızlı yüzmesine olanak sağladığı düşünülmektedir. Omurga ayrıca, içindeki kanalda yer alan ve sinir sisteminin en yaşamsal bölümlerinden olan omuriliği korur. Omurilik, gövde ve uzantıları ile beyin arasında bir sinir köprüsü kurar.

Bu geniş hayvan grubu balıklar, amfibyumlar, sürüngenler, kuşlar ve memelilerden oluşur.

MEMELİLER (MAMALİA)

Yavrularını süt salgılayan göğüs bezleriyle beslediklerinden bu hayvanlara Mammalia adı verilmiştir. Bu hayvanlar Jura’da memeli benzeri sürüngenlerden (Synapsida alt sınıfının Therapsida takımından) ayrı bir dal şeklinde meydana gelmişlerdir. Bu gruptaki hayvanların temel özelliklerinden birisi de tümünün vücudunda az yada çok sayıda kılın bulunmasıdır.

Memeliler üç ana gruba ayrılır. Bunların arasında tekdelikliler yada yumurtlayan memeliler olarak tanınan grup ornitorenk ve ekidnelerden oluşur. Bu ilginç hayvanların yavruları, kışlar gibi yumurtadan çıkar, ama sonra anne sütüyle beslenir.

İkinci grupta keseliler yer alır. Keselilerin yavruları çok az gelişmiş olarak doğar. Yeni doğanların uzunluğu genellikle 6 santimetreyi aşmaz. Başlıca keseliler arasında opossum, tasmanyaşeytanı, bandikut, kuskus ve kangru sayılabilir.

Eteneli memeliler en geniş memeliler grubunu oluşturur. Plasenta adıyla da tanınan etene, annenin içinde gelişen ve yavru ile anne arasında köprü kurarak doğana kadar yavruyu besleyen bir organdır. Eteneli memeliler başlıca 10 grup altına toplanabilir:

Böcekçiller (Insectivora) en çok eski dünyada bulunmakla birlikte bir ölçüde Kuzey Amerika’ya da yayılmıştır. Köstebekler, kirpiler ve sivrifareler en bilinen üyeleridir.

Yarasalar (Chiroptera), uçan memelileri kapsar. Hemen hemen bütün iri yarasalar meyveyle beslenirken, küçüklerinin çoğu böcekleri avlar.

Primatlar (Primates) maymunlar ve insanlardan oluşur. Gelişmiş beyinleri ve el becerileriyle dikkat çekerler.

Dişsizler (Edentata) ya dişten tümüyle yoksundurlar yada ağızlarında basit yapılı birkaç diş taşırlar. Armadillo, karıncayiyen ve tembelhayvan bu grubun üyeleridir.

Kemiriciler (Rodentia) tür ve birey sayısı en çok olan memelilerdir. Tür sayısı 4000’i aşan memelilerin yarısından çoğunu kemiriciler oluşturur. Kobay, fare ve sıçanın yanı sıra oklukirpi, kunduz ve sincap da kemiriciler arasında yer alır.

Etçiller (Carnivora) aslan, kaplan, pars, sırtlan, sansar, ayı, kedi, ve köpeği de içeren yırtıcı hayvanlardır. Denizde yaşamaya büyük bir uyum gösteren foklar ve morslar ise genellikle yüzgeçayaklılar (Pinnipedia) adıyla ayrı bir grupta toplanır.

Balinalar (Cetaca) hemen hemen tümüyle kılsız, balık biçimdeki memelilerdir. Suyun dışında yaşayamazlar. Gerçek balinaların yanı sıra yunuslar ve musurlar da bu grupta yer alır. Mavi balina yaşayan en iri hayvandır.

Filler (Proboscidea) günümüze yalnız iki türüyle ulaşabilmiş kara hayvanlardır.

Tektoynaklılar (Perissodactyla) at, eşek, zebra, tapir ve gergedandan oluşurlar. Toynaklar, bu ve sonraki grubun ayak parmaklarını çevreleyen, kalınlaşarak başkalaşıma uğramış tırnaklarıdır.

Çifttoynaklılar (Artiodactyla) deve, geyik, zürafa, sığır, antilop, keçi ve koyun gibi gevişgetirenlerin yanı sıra domuz, pekari ve suaygırı gibi gevişgetirme özelliği bulunmayan hayvanları da kapsar.

KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

1. Vücutları genel olarak belirli zaman aralıklarında dökülen kıllarla kaplıdır. Derilerinde ter, yağ, koku ve süt bezleri gibi çeşitli salgı bezleri bulunur. Bazı memelilerin vücut ve kuyruk kısımlarında sürüngenlerinkine benzeyen pullar vardır.

2. Balinalar (Cetacea) ve Deniz inekleri (Sirenia) gibi deniz memelileri dışında kalanlarda dört üye vardır. Bu deniz memelilerinde arka üyeler kaybolmuştur. Her bir üyede 5 veya daha az sayıda parmak bulunur. Gerek üyeler ve gerekse parmaklar çeşitli yaşam biçimlerine göre, örneğin, yürümek, koşmak, tırmanmak, yüzmek, uçmak ve kaçmak gibi görevleri yerine getirecek şekiller kazanmışlardır. Parmak uçlarında boynuz yapısında tırnak ve toynaklar, parmak altlarında ise etli yastıklar mevcuttur.

3. İskelet iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kafataslarında 2 oksipital kondil, boyunlarında 7 tane omur bulunur. Kuyrukları uzun ve hareketlidir.

4. Her iki çenede de mevcut olan dişlerin kök kısımları çukurluklar içerisine gömülüdür. Dişler beslenme durumlarına göre çeşitli şekiller gösterir. Bazılarında dişler bulunmaz. Dilleri çoğunlukla hareketlidir. Gözlerinde hareketli göz kapakları, kulaklarında etli bir dış kulak kısmı bulunur.

5. Kalpleri 2 kulakçık ve 2 karıncık olmak üzere 4 odacıklıdır. Kuşların tersine bunlarda yalnız sol aort kökü bulunmaktadır. alyuvarları yuvarlak ve çekirdeksizdir.

6. Solunumları yalnız akciğerlerle olur. Larinkste ses çıkarmaya yarayan ses telleri bulunur. Kalp ve akciğerlerin yer aldığı göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran ve diyafram adı verilen kaslı bir bölme vardır. Böyle bir yapı memeliler dışında hiç bir hayvan grubunda görülmez (kuşlardaki bölme kaslı değildir).

7. Vücut sıcaklığı sabittir ve çevre koşularına bağlı olarak değişiklik göstermez (Homoiothermus). Vücut sıcaklığı metabolizma sonucunda sağlanır (endeterm). Vücut üzerinde bir kıl örtüsünün varlığı, deri altında vücudu saran bir yağ tabakasının bulunması ve kirli kan ile temiz kan dolaşımının birbirlerinden tümüyle ayrılmış olması, vücut sıcaklığının değişmezliğini sağlayan özelliklerinden bazılarıdır.

8. Sidik keseleri vardır ve boşaltım maddesi sıvı haldedir.

9. Beyinleri gelişmiş, cerebrum ve cerebellum kısımları oldukça büyüktür. Beyinden 12 çift sinir çıkar.

10. Erkeklerinde bir kopulasyon organı (penis) mevcuttur. Testisleri genellikle karın boşluğu dışında yer alan ve scrotum adı verilen torbalar içerisinde bulunur. Yumurtaları küçük ve kabuksuzdur. Yumurtanın gelişmesi yumurta kanalı (ovidukt)’nın değişmesiyle meydana gelen döl yatağında (uterus) tamamlanır. Amnion, korion ve allantois gibi embriyonik zarlar mevcuttur. Genellikle embriyoyu uterusa bağlayarak onun beslenmesini ve solunumunu sağlayan bir plasenta bulunmaktadır. yavrular doğumdan sonra dişi hayvanın süt bezlerinden salgılanan süt ile beslenir.

-Memeliler sürüngenlerden meydana gelmiş olmalarına karşın onlardan bir çok yapısal farklılıklar gösterirler. Bu farklılıkların en önemlileri şunlardır:

11. Memelilerde vücut örtüsü olarak pullar yerine kıllar bulunur. Yalnız bazı memelilerin vücutlarında ve kuyruk bölgelerinde sürüngenlerden kalma bir özellik olarak hala pullar mevcuttur.

12. Memelilerin kafatasında iki oksipital kondil bulunur (sürüngenlerde bir tane) ve beyin kutusu daha büyüktür.

13. Memelilerde göğüs boşluğu ile karın boşluğunu birbirinden ayıran kaslı bir diyafram vardır

14. Memelilerde alt çene kemiği bir parça halindedir (sürüngenlerde çok sayıda).

15. Memelilerde alt çene kemiği doğrudan kafatası ile eklem yapmaktadır (sürüngenlerde quadratum ile eklem yapar).

16. Memelilerin orta kulağında incus, malleus ve stapes olmak üzere üçlü bir kemik zinciri vardır (sürüngenlerde yalnız stapes karşılığı olan Columella iç kulakta bulunur, diğer iki kemik çene ile birleşmiştir).

17. Memelilerde belirli zamanlarda dökülen dişler bulunur (sürüngenlerde dişler belirli zamanlarda değiştirilmez).

18. Memelilerde kalp dört odacıklıdır ve yalnız sol aort kökü mevcuttur.

19. Memelilerde ses kutusu çok iyi gelişmiştir (sürüngenlerde körelmiştir).

20. Memeliler yavrularını salgıladıkları süt ile beslerler.

21. Vücutlarında kılların bulunması, görme, işitme ve koku alma duyularının çok gelişmiş olması, beyinlerindeki cerebrum ve cerebellum kısımlarının gelişmişliğine bağlı olarak tüm faaliyetleri iyi bir şekilde koordine edebilmesi, öğrenme ve öğrenilen şeylerin hatırda tutulmasına yarayan bir bellek oluşumu ise memelilerin kuşlardan daha evrim geçirmiş olduklarını kanıtlayan özelliklerdir.

12 Temmuz 2007

Alglerin Ekolojik Ve Ekonomik Önemleri

ALGLERİN EKOLOJİK VE EKONOMİK ÖNEMLERİ

Algler, gerek yapısal olarak gerekse de dış görünüşleri bakımından oldukça farklı görünümdedirler. Yapısal olarak eukaryotik (gelişmiş hücre tipi) ve prokaryotik (basit yapılı hücre tipi) olmak üzere iki büyük gruba ayrılırlar. Buna göre Mavi-Yeşil algler göstermiş oldukları hücre organizasyonları bakımından prokaryot hücre özelliği taşımaktadırlar. Belirgin bir hücre çekirdeğinin olmaması ve çok basit olan kromatofor yapısındaki pigmentlerin dağılımı ve prokaryotik hücre özellikleri bakımından diğer alglerden ayrılırlar. Dış görünümleri bakımından tek hücreli ve ipliksi formlardan karışık olarak gelişmiş bireylere kadar değişik biçimlerde gözlenebilmektedirler (Round, 1973).

Her canlı gibi, algler de nesillerini devam ettirebilmek için çoğalmak zorundadırlar. Algler üç farklı üreme sistemine sahiptirler. Bunlar; vejatatif üreme, eşeyli ve eşeysiz üremelerdir. Alglerde vejatatif üreme yaygın bir durum göstermektedir. Bazı türlerde hücrelerin büyüyerek koloni oluşturmasına ve bunların daha sonra normal büyüme sonucu bölünmesine dayanır. Diğer bazı türlerde ise tallusun büyümesi ya da ana bitkinin büyümesinin sürmesiyle gerçekleşmektedir. Genellikle alglerin ilkel gruplarında görülen eşeysiz üreme çok değişik biçimlerde ortaya çıkmaktadır. Kamçılı alglerin bazı gruplarında vejatatif üreme ile eşeysiz üreme arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bu tip bir üremeye sahip alg hücrelerinden bazı tiplerin farklılaşması ve sonuçta bunların birer birey oluşturarak ana hücreden ayrılmalarıyla gerçekleşmektedir. Son üreme şekli olan eşeyli üreme ise alglerin genel bir özelliği değildir. Bu tip üreme genellikle gelişmiş organizmalarda görülmektedir. Alglerde eşeyli üreme çoğunlukla aynı tür iki organizmanın plazmalarının ve çekirdeklerinin birleşmesiyle gerçekleşmektedir. Bu durum çok basit olarak morfolojik yapıları aynı olan 2 gametin birleşmesiyle olmaktadır. Gametler flagellatlara benzerler ve hareketlidirler. Bazı türlerde gametler yapılarına göre büyük ve küçük olarak ayrılabilirler (Güner, 1991).

Algler, her ne kadar ekstrem olarak morfolojik, sitolojik ve üreme varyasyonları bakımından diğer bitkilerle farklılık gösterse de, basit biyokimyasal mekanizmalarının benzer olduğu görülmektedir. Örneğin, klorofil-a yapıları ve bu pigmentler yoluyla çalışan fotosentetik sistemleri, basit besin ihtiyaçları ve asimilasyonun son ürünleri olan karbonhidrat ve proteinler, yüksek bitkiler ile benzerlik göstermektedir.

Ekolojik olarak algler, karlı alanlar, tamamen buzla kaplı alanlar da bulunabilirler. Fakat % 70′nin dağıldığı asıl yayılım alanı sulardır. Bu ortamlarda organik karbon bileşeklerinin major primer üreticisidirler. Mikroskobik fitoplankton formunda meydana gelebilirler. Makroskobik ve mikroskobik formların her ikisi de kara ve su hattı boyunca ve bu ortamların her ikisinde meydana gelir. Gövde ya da benzer işlevlere sahip yapıları ile derelerin alt kısımları ve sedimenlere, toprak partiküllerine ya da kayalara tutunurlar. Yukarıda da belirtildiği gibi buzla kaplı alanlarda bulundukları gibi 70 0C ya da daha yüksek sıcaklıktaki kaynak sularında da yaşayabilirler. Bazıları çok tuzlu su ortamlarında bile gelişebilirler. Göllerde ve denizlerde yüzeyden 100 m aşağıda ya da daha düşük ışık yoğunluğu ve yüksek basınç altında yaşayabilirler. Denizlerde yüzeyden 1 km aşağıda da yaşayabildikleri görülmüştür (Elliot et. al., 1992).

Algler ile ilgili ekolojik çalışmaların ana hedefleri aşağıdaki gibidir; alglerin yaşadığı habitatların sınıflandırılması, her bir habitat içindeki flora kompozisyonunun tanımlanması, floralar arasındaki ilişkiler ve habitattaki biyolojik, fiziksel ve kimyasal faktörlerin direkt ya da indirekt etkileri, populasyon içindeki türlerin çalışılması ve onların üremelerini kontrol eden faktörler ekolojik çalışmaların kapsamını oluşturmaktadır. Tüm bu yaklaşımlar, çevrenin fiziksel ve kimyasal değişimlerine bağlı olarak coğrafik bir dağılım göstermektedir.

Algler su ortamında primer üretici canlılardır. Yapılarındaki pigmentleri sayesinde karbondioksit ve suyu ışığın etkisi ile karbonhidratlara çevirirler, böylece su ortamındaki besin değerinin ve çözünmüş oksijen oranının artmasını sağlarlar. Sonuçta kendi gelişimlerini sağlayarak besin zincirinin ilk halkasını oluştururlar. Bu şekilde üretime olan katkıları ve üst basamaktaki canlılarla olan ilişkileri açısından önem taşımaktadırlar. Alglerin üretimleri çevresel faktörlerle sınırlanmıştır. Bunlar ışık, sıcaklık ve besindir. Bu sınırlayıcı faktörler iyileştirilirse, üretim düzeyi artar. Üretim artışının belli bir düzeyi aşmasının doğal bir sonucu olarak da çevresel denge bozulur ve bu gelişeme eutrofikasyon adı verilir. Eutrofik bir ortamda besin madde girdisinin fazlalığından dolayı, (özellikle azotlu bileşikler ve fosfat gibi alglerin gelişimini arttıran bileşikler) alg ve bakteri faliyetleri ile bulanıklık artar ve ışığın suyun alt kısımlarına geçmesi engellenir. Oksijen dip kısımlarda sınırlayıcı bir özellik kazanır. Bu da bentik bölgede yaşayan canlılar için ölümle sonuçlanabilir.

İnsan faaliyetleri, evsel, endüstriyel ve tarımsal atıklar son yıllarda ötrofikasyon direkt etkide bulunmaktadır. Bunun yanısıra atmosferden difüzyon ile suya karışan azot, yağmur sularının alıcı ortamlara taşıdığı besin maddeleri, drenaj yoluyla ortama taşınan maddeler kirlenme sürecini hızlandıran doğal gelişimlerdir.

Eutrofikasyonun sonuçlarından birisi de aşırı alg patlamalarının görülmesidir. Bunun anlamı, fitoplankton (alglerin serbest yüzen formları) populasyonlarının suyun rengini, kokusunu ve ekolojik dengesini bozacak yeterli yoğunluğa ulaşmasıdır. Bunun yanı sıra alglerin aşırı gelişmesi, sucul ortamdaki bir çok canlı için toksik etkilere neden olduğu için ölümler görülebilmektedir. Örneğin, Dinoflagellatlardan Gymnodinium ve Gonyanlax’a ait türler aşırı çoğalma sonucu, hayvanların sinir sistemlerini etkileyen, yüksek oranda suda çözünebilen toksik madde üretirler (Elliot et. al., 1992). Diğer patlamalara ise Mavi-Yeşil alglerden Microcystis, Anabaena, Nostoc, Aphanizomenon, Gloeotrichia ve Oscillatoria, Chrysophyte’den Prymnesium parvum neden olmaktadır.

Algleri bulundukları sistem içerisindeki etkilerini bu şekilde belirttikten sonra insanlar için ekonomik anlamda sağladıkları katkılara kısaca değinmek gereklidir.

Besin maddesi olarak: Çoğunluğu Phaeophyceae ve Phodophycea olan 100′den fazla tür içerdikleri protein, karbonhidrat, vitamin ve minerallerin varlığından dolayı dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar tarafından besin kaynağı olarak kullanılırlar.

Agar: Kırmızı alglerin hücre duvarlarında bulunan, jelimsi bir özelliğe sahip olan bir polisakkarittir. Bazı algler ve bakterilerle ve birçok fungus’un kültürü için laboratuarda hazırlanan farklı kültür ortamlarında temel olarak kullanılır. Ayrıca önceden hazırlanmış yiyeceklerin paketlenmesi, kabızlığın tedavisi, kozmetik, deri, tekstil ve kağıt endüstrilerinde kullanılmaktadır (Sharma, 1986).

Carrageenin: Kırmızı alglerin hücre duvarlarından elde edilen başka bir polisakkarittir. Bu madde mayalama, kozmatik, tekstil, boya, endüstrilerinde ve tıp alanında kan pıhtılayıcısı olarak kullanılmaktadır.

Alginatlar: Alginat türevleri ve alginik asit, kahverengi alglerin hücre duvarlarından extre edilen bir karbonhidrattır. Alginatlar kauçuk endüstrisi, boyalar, dondurma, plastik dondurucularda kullanılıyorlar. Ayrıca kanamaları durdurmak için alginik asit kullanılıyor.

Funori: Kırmızı alglerden elde edilir. Kağıt ve elbiseler için yapıştırıcı olarak kullanılır. Kimyasal olarak sülfat ester grubu’n içermesi dışında agar-agar’a benzemektedir.

Mineral Kaynağı Olarak: Bazı yosunlar demir, bakır, manganez, çinko bakımından zengin kaynaklardır.

Hayvan Yemi Olarak: Phaeophyceae, Rhodophyceae ve bazı yeşil algler besin kaynağı olarak bir çok hayvan yemi için kullanılır. Bunun yanısıra Protozoa, Crustacea’ler, balıklar va diğer sucul canlıların en büyük besin kaynağı planktonik alglerdir.

Diatomite: Diatomite, diatomların hücre duvarı materyalidir. Diatom kabuklarının üst üste birikmesiyle geniş yüzey alanları oluştururlar. Diatomite’ler, şeker rafinerisi ve bira sanayisi, ısı yalıtımı, temizleme sanayi, cam bardak fabrikaları’nda kullanılırlar.

Gübre Olarak: Dünyanın birçok sahil yöresindeki yosunlar, fosfor, potasyum ve bazı iz elementlerin varlığından dolayı gübre olarak kullanılırlar.

Antibiyotikler: Chlorellin adındaki bir antibiyotik, yeşil alglereden olan Chlorella’dan elde edilir. Ayrıca gram negatif ve gram pozitif bakterileri karşı efektif olan bazı antibakterial maddeler Ascophyllum nodosum, Rhodomela larix, Laminaria digitata, Pelvetia ve Polysiphonia’nın bazı türlerinden elde edilmektedir. Bunların yanısıra kahverengi ve diğer alglerden elde edilen bir çok ilaç tıp alanında kullanılmaktadır.

Atıkların Arıtılmasında: Evsel ve endüstriyel kaynaklardan gelen atıklar, çözünmüş ya da askıdaki organik ve inorganik bileşikleri içerir. Bu atıkların temizlenme prosesleri oksijenli bir ortamda gerçekleşir ve bu oksijenlendirme bazı algler tarafından sağlanır. Ayrıca, temizlenmesi güç olan azot ve fosfor gibi bileşikler alglerin bulunduğu tanklara alınarak, algler tarafından besin kaynağı olarak kullanılmaları suretiyle ortamdan uzaklaştırılabilmektedirler.

Kaynaklar:

Güner, H., 1991, Tohumsuz Bitkiler Sistematiği, I. Cilt, Ege Üniversitesi Fen Fak. Kitaplar Serisi No:108, 251 s., İzmir

Sharma, O. P., Text Book of Algea, 395 s., New Delhi.

Round, F. E., 1973, The Biology of Algea, 2 nd. Ed., Edward Arnold, London.

Elliot. W., Stoching, C. R., Barbour, M. G., Rost, T. L., 1982, Botany, An Introduction to Plant Biology, 6 nd. Ed., John Wiley and Sons, Singapure.

http://yunus.hacettepe.edu.tr/~akbulut/alg.htm

12 Temmuz 2007

Vitaminler, Mineraller, Aminoasitler Ve Enzimler… İnsan Hayatı İçin Vazge

Vitaminler, mineraller, aminoasitler ve enzimler… İnsan hayatı için vazgeçilmez önemi olan bu unsurların hepsini balda bulabilirsiniz. İşte, uzmanların balla ilgili olarak hazırladıkları doğal ilaç dosyası…

VİTAMİNLER

·       C Vitamini: Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, yaralara yararı olur, katılgan dokuların, kıkırdak ve kemiklerin oluşması için önemlidir ve barsaklarda bitkisel gıdalardan demirin alınmasını kolaylaştırır.

·       B1 Vitamini: Beyin ve sinirler için enerji sağlayan gri hücreleri canlı tutar.

·       B2 Vitamini: Yağı ve proteini enerjiye çevirmede yardımcı olur, sinir liflerini sarar, örten koruyucu tabakanın teşekkül etmesini sağlar.

·       B6 Vitamini: Organizmada 60′dan fazla biyokimyasal işlemde rol oynar, bununla vücudun kendi proteini oluşmuş olur. Gebelik sırasında B6 vitamini çok önemlidir, çünkü hücrelerin gelişmesinde yardımcı olur.

ENZİMLER

Enzimsiz yaşam mümkün olmazdı. Enzimler vücutta bütün biyokimyasal süreci organize eder, yönetir, düzene koyar ve hızlandırır, hastalıkları iyileştirir. Balda şimdiye kadar oniki değişik enzim olduğu saptanmıştır.

MİNERALLER VE AMİNOASİTLER

Balın içerdiği magnezyum damarlarda kanın pıhtılaşmasını önler, ayrıca stresin olumsuz etkilerinden koror. Potasyum barsak adalelerinin faaliyetini hareketlendirir. Ayrıca sindirim için polenler de önemlidir. Araştırmalardan alınan sonuca göre çiçek polenleri ince barsak mukozasında dolaşımı hareketlendirir. Dahası, balı yedikten 20 dakika sonra barsak cidarının bağışıklık sistemini kuvvetlendiren ve besinler yoluyla alınan zararlı maddelerin etkisinden koruyan maddelerin barsakta serbest bırakılmasında etkili olur.

Balda ayrıca vücudun ancak az miktarda üretebildiği Cholin maddesi vardır. Bu nedenle bu madde vücuda günde iki, üç gram verilmelidir. Cholin karaciğerin yağ metabolizmasını ayarlar ve bu organın yağ bağlamasını önler.

BALLA İYİLEŞİN

   Akne:İki çorba kaşığı balı iki çorba kaşığı süt ve yeni sıkılmış bir limonun suyu ile karıştırın ve bu karışımı akşamları cildinize sürün. Ertesi sabah yüzünüzü ılık su ile yıkayın.

   Diyare:Yarım litre suya iki tatlı kaşığı dövülmüş anason tohumu ve kimyon katıp kaynatın, on dakika dinlendirin. Karışıma üç çorba kaşığı bal katın ve günde üç kere için.

   Soğukalgınlığı:Büyük bir kasenin içinde tam yağlı ılık süte üç tatlı kaşığı bal katıp bundan günde en az üç fincan için.

   Bahar nezlesi:Bahar nezlesi mevsimi başlamadan günde birçok defa bir parça petek bal çiğneyin.

   Böcek sokması:Bir çorba kaşığı bala beş damla karanfil yağı katın ve böcek sokan yere hergün birçok defa sürün.

   Romatizma:Yatmadan önce yarım litre ılık suya üç çorba kaşığı bal katın. Keten bir bezi bunda ıslatın ve ağrıyan ekleme sarın, üstünü kuru bir havluya sarın ve gece bu şekilde yatın.

   Kabızlık:Her gece yatmadan önce bir çorba kaşığı bal yiyin.

   Yaralar:Ufak yaralarda örneğin parmağınızı kestiğinizde buraya ince bir tabaka bal sürün, sargı beziyle sarın ve iki saat sonra bezi alıp suyla burayı yıkayın. Bunu günde iki, üç kere tekrarlayın.

   Dişeti iltihabı:Dişlerinizi fırçalamadan önce ağzınıza bir çorba kaşığı bal alın ve dilinizle bir dakika diş etinize sürerek masaj yapın.

   Karaciğer zayıflığı:Baldaki cholin karaciğerin fonksiyonunu kuvvetlendirir ve hücrelerinde toplanan yağın giderilmesi için harekete geçirir.

Hititlerin, Sümerlerin, Mısırlıların, Romalıların Yunanlıların, birçok eski kültürün balı ilaç olarak kullandığını, tarihte ün yapmış hekimlerin her derde deva olarak kabul ettiğini görmekteyiz. Hititler’in çivi yazısıyla yazdıkları toprak levhalardan günümüzden 4000 önce arıcılığı tanıdığını öğreniyoruz. Levhalardaki reçeteler Sümerler ve Hititlerin balı hastalıklarda kullandıklarını göstermektedir. Papyrus Smith’de balla hazırlanmış birçok reçeteyle karşılaşmaktayız. Piramitlerde ağızları hava geçirmeyecek biçimde kapatılmış bal küpleri ve Kraliçe Hepçesut’un armasında arı bulunması, Mısırlıların bala büyük değer verdiğini gösteren delillerdir. Romalı hekimler balın çok güçlü bir panzehir olduğuna inanıyorlardı. Mısırlı, Romalı, Yunanlı ve Arap hekimler balı göz hastalıklarında kullanmışlardır.

Hippokrates hava ve suyla eş değerli görüyor, tüm hastalıklara karşı kullanıyordu. Asklepiades ise, ruhi ve sinirsel hastalıklarda kullanıyordu. Plinius, Dioskorides ve birçok hekimin çeşitli hastalıklara karşı yalnız, bitkilerle karıştırarak veya şurup, merhem olarak da kullandıklarını görüyoruz.

Bala dini kitaplarda da yer verilmektedir. İncil, Matta 3,4 “Yahya’nın yediği çekirge ve yaban balıydı” diye yazılıdır. Kuran, sure 16. 68, 69 “Karınlarından insanlara şifa olan çeşitli renkte bal çıkar” Tevrat ise, Yahudilere sokaklarından bal ve süt akan ülke sözü vermektedir.

Bal birçok bal çeşidi için verilen ortak addır. Yapılan araştırmalar arının kovanından en çok 10 km uzağa gittiğini göstermiştir. Bu balın özelliğinin bitki örtüsü ile çok yakın ve sıkı bağlantısı olduğunu göstermektedir. Birçok arıcı balını her yönden zenginleştirebilmek için kovanlarının yerini belirli sürelerle değiştirir. Özellikle sıcak yörelerde sıcakların başlaması ile kovanlar yaylaya çıkarılır.

MERİKAN Diş Araştırmaları Derneğinin, ABD’nin Chicago kentinde düzenlediği son toplantıda, balın sanıldığı gibi dişlerimize zarar vermediği, aksine diş çürümelerini önlediği ileri sürüldü. Yeni Zelandalı araştırmacılar, yaptıkları laboratuvar araştırmaları sonucunda, saf birçok bal cinsinde, dişte çürük oluşumundan sorumlu bakterilerin gelişmesini ve faaliyetini önleyici antiseptik özelliklikler saptadıklarını, balın içindeki bazı maddelerin diş eti iltihaplanmasına neden olan plakaların oluşumunu önlediğini belirttiler.

       

Yeni Zelandalı araştırmacılara göre balın antibakteriyal etkisi, içinde bulunan bir enzimin ürettiği oksijenli sudan kaynaklanıyor. Bilim adamları balın aynı zamanda diş eti iltihaplanmalarını da giderdiğini, diş etlerindeki ağrı ve şişliği kısa sürede geçirdiğini ileri sürüyorlar.

       

Ancak her bal tedavi edici özelliğe sahip değil. Değişik bal türlerinin, antibakteriyal özellikleri laboratuvarda saptanıyor.

       

Allah’ın (c.c.) Kur’an’da açık açık işaret ettiği, fakat nankör mahluk insanın, bir türlü kibrini ve cehaletini yenip de üstünde düşünmediği, araştırma yapmadığı büyük şifa reçetesi ve bu ilâhi reçetenin aziz bir âyeti: İşte âyette işaret edilen doktor yaratık: Bal arısı ve ilâçları:

           Bal, polen, balmumu ve arı sütü Bir tespit:

           Çağımız insanı kendisini, bütün eski çağlarda yaşamış olan insanlardan daha akıllı (!) zannediyor. İspat mı?

           Buyrun; dikkatlerimizi ve tefekkür kabiliyetimizi kullanarak, gözlerimizi çok eski zamanlara, büyük akıllı (!) insanların isimlendirmesiyle Taş Devrine (Belki Nuh, belki Adem(A.S)ın yaşadığı devire) çevirelim.

           Yer; Şimdiki İspanya, bölge, Valencia’da küçük bir mağara ve iç duvarda bir fresk (taşla oyulmuş resim): Bir kız çocuğu, ip merdivenin üstünde, arı kovanından bal topluyor.

           Bilgisayar kafalı arkeolog ve antropologların hesabına göre 16 bin yıl veya daha evvel. 0 zaman ki insan da bu balı besleyici ve tedavi edici olarak kullanıyor.

           Bu tarihi hâdiseyi bugünkü insan keşfediyor ve kendisini ondan daha akıllı sanıyor!…

           Yarabbi, sen bize hikmetlerini tefekkür edebileceğimiz aklı ihsan et.

           Zannediyor muyuz ki Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen bu nimetler yalnız Hz.Muhammed (s.a.m)’e verilmiştir! Tabii ki hayır. Allah (C.C.) ilk yarattıklarını koruyup, nimetlendirmedi mi sanıyorsunuz?

           İşte bugünkü Darwincilerin İspanya’daki tarihin ilk devirlerine ait bir mağaradaki oyma resim önünde ellerini kaldırmış vaziyetteki teslim oluşları!… İşte zamanımızda insanları kobay hâle getiren, plâstik ilâçlar imal edip, dünyadaki ekonomik sömürüyü sürdüren dev ilâç tröstlerine bir şamar daha!.. Henüz hidayete erdirilmemiş araştırıcı zekâya sahip Alman ilim araştırma yazarı Paul Uccusic’in küçük bir tespiti:

           -”Antik çağlarda bal ve diğer bal arısı ürünleri yalnız besleyici olarak değil, ilâç olarak ta kullanılıyordu.” Bu buluş karşısında modern farmakolojinin tutumu:

           -”Tabii o zamanlar bugünkü imkânlar yoktu ve elde olan bal ve balçık, bazı yaralarda pansuman olarak kullanılıyordu… Ne Acayip ve şaşırtıcıdır ki, bugün iyileşmeyen yaralarda kullanılan en gelişmiş bakteriyel ve antiseptik ajanların, yara tedavisini geciktirdiği buna karşılık bal ve balmumu pansumanlarının ise, yarayı çok daha mükemmel olarak iyileştirdiği açıkça ispatlanmış durumda.”

           Haydi buyrun saç yolmaya! Ve Paul Uccusic devam ediyor:

           -”Yapılan antik araştırmalarda bulunan yazılarda SÜMERLER tedavi edici tesirini belirtiyorlar. Eski MISIR medeniyetinde yara tedavi maddesi olarak antiseptik ve koruyucu olarak (mumyalarda) balın ve balmumunun kullanıldığı hiyeroglif yazılarda bize aktarılmış. Roma ve Yunan medeniyetlerinde antiseptik ve antibakteriyel olarak göz hastalıklarında, akciğer tbc’sinde, nörolojik hastalıklarda, geriatride, zehirlenmelerde (panzehir olarak) kullanılmış. Bütün İslâm dünyasında bal arısı ürünleri daima şifa verici olarak baş köşeyi işgâl etmiş.

           Şimdi gözlerimizi ve dikkatlerimizi, bizleri Allah kelâmına (büyük ve tek reçeteye) tefekkürle dayanmadığımız için itham eden tarihi vesikalar bırakan eski çağlardan günümüze çevirelim; çevirelim de ne karar bilimsel(!) olduğumuz kibirini bırakıp, mozaik taşlarını tek tek yerlerine yerleştirmeye başlayalım.

           Hidâyet dileyerek sözü tekrar Paul Uccusic’e bırakalım:

           -BAL: Balda, alındığı çiçek ve bitkilere göre bütün hastalıklara şifa vardır. Yapılan farmakolojik analizler göstermiştir ki, bal arısı ürünlerinin karışımı insan vücudu için zararsız oranda bütün yapı taşlarını ihtiva ediyor. Kim balı sıhhati için kullanmak istiyor ise, şu kaideye dikkat etmelidir: “Balı arının verdiği gibi aynen muhafaza et..

           -POLEN: (Çeşitli bitkilerden arının ayağına bulaşan çiçek tozları): Maalesef günümüzde saman nezlesi (allerjik bahar nezlesi)nin sebebi olarak polen suçlanmıştır. Fakat yapılan araştırmalar nihayet gerçeği ortaya çıkartmış olup, nezle yapıcı faktörün yalnız Kanada’da yetişen “ambrosiasep” adlı bitkinin poleni olup, buradan bütün dünyaya yayıldığı ispatlanmıştır. Yani diğer polenler kesinlikle suçsuzdur. Daha sonra yapılan araştırmalarla polenin, arının yavrularını bununla besledikleri gerçeğiyle, süper bir besin olduğu ortaya çıktı.

           İşte: 100 gr. polen besleyicillk yönünden 1I2 kg sığır etine veya 7 yumurtaya eşit. Yâni; 2 çay kaşığı polen bir yetişkinin bir günlük Protein ihtiyacı

           Ve 1963′te Amerika’da kurulan Lee Foundation For Natritional research of Milwaukee araştırma enstitüsünün yeni bir tespiti! “Polen öyle bir gıda ki insan hayatı boyunca yalnız onunla beslenebilir.”

           ARI SÜTÜ: Anne sütünün eş değeri. Bal arısı da yavrusunu bununla besliyor. Polen ile karıştırılıp yapılan ilâçlar erkeklerin iktidarsızlıklarında, klimakterik şikâyetlerde, kuvvetsizlik dermansızlık, zayıflamalarda çok iyi neticeler alınmıştır. Bu araştırmalar Romanya, Yugoslavya, Fransa, İsveçte kurulan “Naturwissengschaft” laboratuvarlarında gerçekleştirilmiştir.

           BAL MUMU ve SUYU: Şifa için her şeyi ihtiva eder. Eskiden Mısır’da mumyalamada kullanılan bu madde ispatlanmıştır ki, antibakteriel olarak bakterilere ve mantar hastalıklarına karşı Tbc’ye karşı, mide ülserlerine karşı, virüs hastalıklarına karşı çok tesirlidir.

           ARI YUVASININ İÇİNDEKİ HAVA: Saman nezlesi için tek ve kesin tedavi. Haydi buyrun şöyle!…

           Ey zavallı insan, ey hikmetlerden kaynaklanmayan ilmi ve bilimselliği (!) ortaya çıkarıp, insanları sömüren büyük tröstler kendinize gelin ve düşünün tefekkür edin ve ibret alın.

           “Dr.Biene” isimli kitabından iktibaslar yaptığımız Paul Uccusic, hidayete ermemiş, kuru bir akılla ilmin peşinde koşan, bazı güzel kokuların farkına varmış bir insan. Ne acıdır ki, kitabına bir Kur’an âyeti başlamasına rağmen tefekkür ve nasipsizlikten hidayetine erememiş

           Tabii hidayet ancak, Allah’tandır. Temennimiz bu yöndedir.

           Allah’ın verdiği bu örnekler kainattaki hiçbir şeyin oyun olsun diye yaratılmadığını gösteriyor. Bir Restoran’a gittiğimizde bize servis yapan kişiye bahşiş veriyoruz. Berber çırağına yaptığı basit bir temizlik için bahşiş veriyoruz. Örnekler çoğaltılabilir. Peki bize sonsuz nimetler veren Allah’a bunların karşılığında ne vereceğiz? Hiçbir şey. Sadece 0′nun bize emrettiği şekilde teşekkür edeceğiz. Çok net olmasına rağmen tekrar etmekte fayda görüyoruz. Bize hastalandığımızda reçete veren doktorun tavsiyelerini bir kenara bırakıp kendi kendimize tedavi olabilir miyiz? Tabii ki, hayır. Allah’ın bize önerdiği, anma, düşünme ve şükretme yolu olan Kur’an’ı anlayarak okumak, namaz kılmak ve Allah’ın yasaklarından kaçınmak, hiç şüphesiz doktorun reçetesinin yanında, uyulması gereken çok daha önemli bir reçetedir. Ancak Allah’a karşı samimi olanlar Cennet’e girebilir. 0′nu görür. Kainatın en “İnsan”larıyla beraber olabilir. Samimiyet de sözde değil işte gözükür. Allah, hepimizi

Bal ve petegi yüz maskelerinde, saçlarda ve ciltteki çizgileri yok etmede kullanilabilir. Petekli bal sindirim sistemini çalistirmakta da kullanilir. Sindirim sistemi iyi çalistigi takdirde cilt düzgün ve pürüzsüz kalir. Bal antiseptik olarak çok önemli bir isleve sahiptir. yara, ezik yanik ve sivilcelerin iyilesmesinde de baldan yararlanilabilir. Yüzünüzdeki sivilce veya yara izlerine hergün düzenli olarak bal sürerseniz zamanla

Bal ve peteği

yüz maskelerinde, saçlarda ve ciltteki çizgileri yok etmede kullanılabilir.

Petekli bal sindirim sistemini çalıştırmakta da kullanılır. Sindirim sistemi iyi çalıştığı takdirde cilt düzgün ve pürüzsüz kalır.

Bal antiseptik olarak çok önemli bir işleve sahiptir. yara, ezik yanık ve sivilcelerin iyileşmesinde de baldan yararlanılabilir.

Yüzünüzdeki sivilce veya yara izlerine her gün düzenli olarak bal sürerseniz zamanla bunların yok olacağını göreceksiniz.

100 gr. Polen,

besleyicilik yönünden

1,2 kg sığır etine

veya

7 yumurtaya eşit.

Yâni;

2 çay kaşığı polen

bir yetişkinin

bir günlük Protein ihtiyacını karşılar

12 Temmuz 2007

Gövde; Bitkilerin,özellikle De Ağaçların Toprak Üstünde Kalan Ve Dalların B

Gövde; bitkilerin,özellikle de ağaçların toprak üstünde kalan ve dalların başlangıç yerlerine kadar uzanan ana eksenidir.Bütün üstün yapılı bitkiler kök,gövde,yaprak ve çiçek gibi dört temel bölümden oluşmakla birlikte,gövde; dal,yaprak,çiçek ve meyveleri taşıyan organdır.

Gövde embriyonun “harlı tüy” denilen bölgesindeki sürgen doku hücrelerinin büyümesi ve gelişmesiyle oluşur.Embriyodan başlayarak bölünme özelliğini koruyan birincil sürgen dokunun verdiği dokuların tümü,gövdenin birincil yapısını oluşturur.İkincil sürgen dokunun verdiği dokuların tümü de gövdenin ikincil yapısını oluşturur.Gövdenin iç yapısında bitkiyi dik tutan sağlam lifler ve odun doku ile soymuk dokudan oluşan iletim doku sistemi bulunur.Odun dokunun damarları köklerin topraktan emdiği suyu yapraklara iletir.Yapraklarda üretilen besin maddeleri de soymuk doku aracılığıyla köklere ve bitkinin öbür bölümlerine taşınır.Gövdenin ilk ya da temel yapısı (bulunduğumuz iklimde genellikle ilk yaşında) genç kısmında görülen yapıdır.Bu yapıda şu kısımlar göze çarpar: gözenekleriyle birlikte üst deri,klorofilli kabuk ya da kabuk parankiması,kimi bitkilerde (bir çenekliler) bulunmayan iç deri,çevreteker,öz odunu ve odun soymuk borularından oluşan merkez silindir.Fakat bu sonuncular kökte birbirinden ayrı ve almaşık dizili oldukları halde gövdede ve yapraklarda sırt sırta yer alır ve ikişer ikişer soymuk demetlerini oluştururlar.

Gövde üstün yapılı bitkilerde dört bölümden oluşur.Yaprakta olduğu gibi gövdenin etrafında da kütinli hücrelerden meydana gelmiş gözenekli bir üst deri,sonra da kabuk adı verilen,yuvarlak hücreler içeren kollenkima ile altında destek dokuyu meydana getiren yoğun ve odun özü taşıyan hücreler içeren sklerankima. Kabuğun altında çoğunlukla dairesel şekilde dizilmiş iletim dokusu demetleri yer alır; dışta kalbur borular (veya soymuk borular) içte odun borular olmak üzere iki bölümü vardır.Kalbur borular uç uca eklenmiş uzun ve kutuplarındaki çeperlerinde bir hücreden diğerine öz suyunun geçmesini sağlayan çok sayıda gözenek bulunan hücre dizilerinden meydana gelmiştir.

Kalbur borulara eşlik eden odun borularda uzun kanallar halindedir.Ancak hücre çeperlerinde odunözü değişik kalınlaşmalar gösterir;bu nedenle odun boruların görünüşü de değişik olur: halkasal (halkalı damarlar),(sarmal damarlar),yatay bantlar (çizgili damarlar),çeperlerinde noktalanmalar bulunan tabakalar (noktalı damarlar) halinde.Odun dokuyu oluşturan odun borular topraktan emilen suyu ve mineral tuzları içeren ham besin suyu iletir.Soymuk boruyu oluşturan kalbur borularsa, büyük oranda yapraklardan gelen organik ve besleyici maddelerce zengin ongun besin suyunu taşır.Her bir kalbur boru hücresi daha dar,daha ince zarlı ve uç gözeneklerden yoksun bir arkadaş hücreye yapışıktır.Bu hücreler ongun besin suyunun dolaşımında görev alır.Gövdenin ortasında geniş hücrelerden oluşan bir özek yer alır.

İki çenekli çok yıllık bitkilerde bir yıldan yaşlı kısımlarda ayrıca bir takım ikincil oluşumlar ortaya çıkar: mantar,felloderm;ikincil soymuk;ikincik odun onlar kökte de aynıdır.Bu iki organ (kök ve gövde) yaşlandıkça daha çok birbirine benzer.

Bir ağaçta,ikincil odunda,artık özsuyu iletimine yaramayan eski ve sert bir orta kısım (öz odunu) ile ham besin suyu ileten yeni ve yumuşak bir çevresel kısım bulunur.İlkbahar odunuyla yaz odunu da birbirinden ayrıdır; birincisinde damarlar ikincisinde daha geniş ve dolayısıyla daha açık renklidir.Öz katmanı öz suyu taşır.

Bir ağacın gövdesinden enine bir kesit alındığında odun ve kabuk bölümleri kolaylıkla ayırt edilebilir; kabuk,odundan daha koyu renklidir.Odun dış bölümünü açık renkli diri odun katmanı,iç bölümünü ise koyu renkli bölgelerle farklılaşan özodun katmanı oluşturur.Özellikle ılıman iklim ağaçlarında gövdenin en önemli özelliği,odun bölümlerinde yıllık halka ya da büyüme halkası adı verilen iç içe girmiş halkaların bulunmasıdır;ağaçların yaşı bu yıllık halkaları sayarak saptanabilir.

Bütün yeraltı gövdelerinin dalları genellikle yer üstünde dik ve yapraklı gövdeler halindedir ve bütün gövde çeşitleri yan kökler çıkarabilirler; bundan başka çiçek tomurcukları ve çiçek sapları her zaman gövdede bulunur,köklerde asla bulunmaz.

Bitkilerin gövdesi,en uç bölümlerindeki bir büyüme bölgesi aracılığıyla tepeden büyür.Bu bölge,hücre bölünmesi yoluyla yeni hücreler oluşturarak gövdenin uzamasını sağlayan mikroskobik boyutlardaki uç sürgen dokuyu içerir.Yaprakların bağlandığı ya da dalların çıktığı yere düğüm,iki düğüm arasında kalan gövde bölümüne de düğümlerarası denir.

Yapraklar genellikle gövdeye göre eğik durur.Yaprakların birbirlerini gölgelemeden bol güneş ve hava alabilmesi için hepsi gövdeye belli bir açıyla bağlanmıştır.Bu dar açıda,ilerde dal ya da sürgen verecek olan bir koltuk tomurcuğu bulunur.Gövdenin ucuna doğru düğüm araları gittikçe kısalır ve çok sıkışık olan yapraklar en uçta tepe tomurcuğunu oluşturur.Gövdenin uzaması bu tomurcuğun ortasından başlar (uçtan büyürse) ve uzayan kısımda yeni yapraklar doğar.Genç düğüm araları, düğümlerin tersine çok uzarsa buna aradan büyüme denir.

Gövde,yaprak,çiçek ve meyveleri taşımak bitkinin toprak üstündeki bölümlerini güneşe doğru yükseltmek ve bu bölümler ile kökler arasında besin ve su iletimini sağlamakla görevlidir.

Gövde genellikle toprağın üstünde gelişmekle birlikte,bazı bitkilerde (örneğin patates) hem toprak altı,hem toprak üstü gövdeler vardır.Bazı bitkilerin gövdeleri ise su içindedir.

Bitkinin kara yaşamına uymasıyla gelişen bir organ olan gövdenin en basit biçimi karayosununda görülür.Karayosunlarında ortaya çıkan gövde,bitkinin dikey konumda durmasını sağlar.

İletim demetleri olan gerçek demetler eğreltilerde; daha gelişmiş biçimlerine de tohumlu bitkilerde rastlanır.

Bitkilerin çoğu ana gövde yanlarına dallanır ve her dal yeni yapraklar,çiçekler verdikçe gövdenin küçük bir modelini andırır.

Büyüme doğrultusu türe özgü etmenlerce belirlenmekle birlikte dış etmenlerden de önemli ölçüde etkilenir; ışık (ışığa yönelim),nem (suya yönelim) ve yer çekimi (yere yönelim) gibi üstün yapılı bitkilerde gövdenin dış görünüşü çok çeşitlidir.En sık görülen dik gövdelerin yanı sıra yatay gövdeler,yer altında kök sap bulunduğu gibi kimisi sarmaşıcı, kimisi sarılgan ya da sola sarılgan tırmanıcı gövdeler de vardır.Bu gövdeler uzunluklarına oranla çok incedirler.

Gövdeler şiş de olabilir ve o zaman yedek besin depo etmek zararlıdır.Gövde kimi bitkilerde çok ufaktır.Bu gibi bitkilere “sapsız” denir.Bunların en aşırı biçimi gövdenin bir tablo halini aldığı soğandır.Özellikle kurak bölge bitkilerinde (sütleyen, kaktüs,deniz üzümü) gövdenin özgül bir biçimi vardır.Kimi gövdeler yaprağa benzer; yassı bir biçimi olabilir; bunlara klodat denir.Kimi gövdelerse sülük hale dönüşür örn:asma.

Bitkilerin çoğunda dikey biçimli gövdeye rastlansa da,bazı bitkilerin gövdesi biçim ve işlev değişikliğine uğramıştır.Köke benzeyen toprakaltı gövdeleri (köksap,yumrusoğan), toprak üstünde yatay olarak büyüyen stolan,kurak bölgelerde yaprağın görevini üstlenen yapraksı gövdeler,sülük gövdeler,etli gövdeler ya da diken gövdeler bu değişikliğin başka örnekleridir.

Bazı gövdeler kısalıp yassılaşarak yassı gövdeyi meydana getirir.Soğan, sarımsak,lüle ve pırasada yassı gövde oluşmuştur.Patates bitkisinin hem toprak altında hem de toprak üstünde gövdesi vardır.Toprak altındaki gövdesi yedek besin depo eder.Besin depo eden toprak altı gövde yumru gövdedir.Bazı bitkilerde gövde etli ve su deposu halindedir.Kaktüs gibi kurak ve sıcak yerlerde yetişen bitkilerde gövde su depo etmiş, yapraklar diken şeklini almıştır.Bu gövde etli,su depo eden gövdedir.Zayıf ve ince gövdeli sarmaşıklarsa çıtalara sarılarak yükselirler.Bunlara sarılıcı gövde denir.

Yeraltı gövde ise toprak altında ve yüzeye paralel olarak uzanan gövdelerdir. Manisa lalesi ve ballıbaba bitkisinin gövdesi böyledir.Bazı bitkilerin zayıf ve uzun gövdeleri toprak üstünde dik olarak duramazlar.Toprak yüzeyinde sürünürler.Kavun, karpuz,kabak ve salatalık gibi bitkilerin gövdeleri böyle sürünücü gövdelerdir.

Bitki çok genç bir fide halindeyken gövdesi kısa ve incedir.Bitki büyüdükçe gövde de uzayıp kalınlaşır.Ama bir otsu bitkinin,çalının ya da bir ağacın gövdesi hiçbir zaman aynı uzunluk ve kalınlıkta olamaz.Başka bir deyişle gövdenin boyutları ve özellikleri bitkinin kısa ya da uzun ömürlü olmasına göre değişir.Kısa ömürlü otsu bitkilerin gövdesi genellikle yeşil renkli,yumuşak ve eğilip bükülecek kadar zayıftır.Bu yüzden buğday gibi otsu bitkilerde gövdeye çoğu kez “sap” denir.Oysa çalı ve ağaç gibi uzun ömürlü odunsu bitkilerin gövdesi genllikle kahverengi,sert,kalın ve diktir.

12 Temmuz 2007

Rna-dna

RNA-DNA

RİBONÜKLEİK ASİT (RNA)

RNA’lar ribonukleotitlerinbirbirlerine bağlanması ile meydana gelen tek zincirli nukleik asitlerdir. DNA molekülleri ile kıyaslandığı zaman boyları daha kısadır. Hemen hemen bütün hücrelerde bol olarak bulunmaktadırlar. Gerek prokaryotik gerek ökaryotik hücrelerde genellikle üç ana sınıf RNA’ya rastlanmaktadır. Bunlar mesencır RNA (mRNA), ribozomal RNA (rRNA) ve transfer RNA (tRNA) dır. Bütün RNA’lar tek zincirli özel bir baz dizisine, karakteristik bir molekül ağırlığına sahip ve belirli bir biyolojik fonksiyonu yerine getirmektedir.

MESENCIR RNA (mRNA)

DNA’da saklı bulunan genetik bilginin, protein yapısına aktarılmasında kalıplık görevi yapan aracı bir moleküldür. mRNA ribozomlara tutunur ve DNA’dan aldığı genetik şifreye göre sentezlenecek proteinin amino asit sırasını tayin etmektedir. Her mRNA molekülü, DNA üzerinde bulunan ve gen adı verilen belirli bir bölge ile komplementerlik göstermektedir. Tek bir ökaryotik hücre yaklaşık 10.000 farklı mRNA molekülü ihtiva etmekte ve bunların her birinden bir veya daha fazla polipeptid zinciri sentezlemektedir.

TRANSFER RNA (tRNA)

tRNA’lar da ribonukleotidlerin polimerize olması ile meydana gelmiş, çok kıvrımlar gösteren ve tek zincirli yapıya sahip bir RNA çeşididir. tRNA’lar yonca yaprağına benzeyen üç boyutlu yapılarında yer yer çift sarmallı bir durum göstermektedir. Zincirde yer alan ribonukleotid sayısı 70 ile 99 arasında, molekül ağırlığı ise 23.000 ile30.000 dalton arasında değişmektedir. Doğada yer alan 20 aminoasitin her biri için en az bir tRNA molekülü bulunmaktadır. tRNA’lar adaptörlük görevi yaparak bir uçlarına bağladıkları amino asiti, ribozoma tutunmuş mRNA’nın taşıdığı kodono göre polipeptid zincirine dizerler. tRNA’lar üç bazdan meydana gelen antikodon adı verilen uçları ile yine mRNA üzerinde bulunan ve kodon adı verilen bölgeye geçici bağlanarak amino asitlerin mRNA üzerindeki şifreye göre doğru bir şekilde dizilmelerini temin etmektedir.

RİBOZOMAL RNA (rRNA)

rRNA’lar ribozomların ana yapısal elementi olup yaklaşık olarak ribozom ağırlığının % 65′ini teşkil ederler. Prokaryotik hücrelerde 3 çeşit, ökaryotik hücrelerde ise 4 çeşit rRNA bulunmaktadır. Ribozomal RNA’lar ribozomların yapı ve fonksiyonlarında önemli rpller oynamaktadır.

Bunlara ilave olarak ökaryotik hücrelerde iki çeşit RNA daha bulunmaktadır. Bunlardan birincisi heterojen nuklear RNA (hnRNA)’lardır. Bunlar ökaryotik hücrede sentezlenen ve prosese uğramamış öncül mRNA molekülleridir. İkincisi ise küçük nuklear (snRNA)’dır ve yine öncül mRNA moleküllerinin prosese uğraması esnasında ortaya çıkmaktadırlar.

DEOKSİRİBONÜKLEİK ASİT (DNA)

Genetik olayların hücrede moleküler düzeydeki temeli genetik materyal görevini üstlenen nükleik asitlerin yapı ve özelliklerine dayanır. Nükleik asitlerin iki türü olan deoksiribonükleik asit DNA ve ribonükleik asit RNA temelde aynı yapısal özelliklere sahiptir.

Genler, DNA‘daki bazı kimyasal dizilimler olan nükleotidlerden meydana gelmiştir. Çoğunluk kromozomların içersinde bulunurlar. Ayrıca DNA molekülü prokaryotlarda (Bakteriler) kromozom dışı genetik sistem, olan plazmidlerde, Ökaryotik hücrelerde genetik materyalin kromozomlar (Nukleus) dışında temel olarak (hayvan ve bitkilerde) mitokondri ve (sadece bitkilerde ve alglerde) kloroplastlarda bulunduğu bilinmektedir.

1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virusu) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına Nobel Ödülü verildi.

Bu modele göre;

DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin).

DNA molekülü kendini oluşturan nukleotidlerin sayısına bağlı olarak, büyüklüğü türden türe değişen, uzun zincir şeklinde bir yapı gösterir. İnsanda bu zincirin uzunluğu açıldığında 2 metreye kadar varabilir. Bütün halinde eldesi zincirin hassas ve kırılgan yapısından ötürü çok güçtür.

İki polinükleotid zincirin şeker fosfat omurgaları, ortak bir eksen çevresinde eşit çaplı ve sağ yöne doğru dönümler meydana getirir. Nükleotidlerin bazları molekülün omurgasının iç kısmında bulunur. Bazların konumları sarmalın eksenine 90 derece açı yapacak şekilde konumlanmıştır. Birbirine komşu baz çiftlerinin dönümleri arasındaki uzaklık 3,4A dür. Ayrıca her baz çifti komşusuna 36 derecelik açı yapacak şekilde yerleşmiştir. Buna göre, yaklaşık 10 baz çifti 360 derecelik tam bir dönümü tamamlayacağından, her dönümün boyu 34A dür.

İki polinükleotid zincirdeki nukleotidler karşılıklı olarak birbirlerine hidrojen bagları ile bağlanmıştır. Bu bağ fosfor bağları kadar kuvvetli olmadığı için pH değişikliği, sıcaklık basınç gibi faktörlerde kolaylıkla birbirlerinden ayrılabilmektedir. DNA nın kendi kopyasını yapması ve gen anlatımı, nukleotidler arasındaki hidrojen bağlarının ayrılması ile gerçekleşmektedir.

Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını içerir.

Nukleotidlerin yapısı bazik olmasına karşın oımurgadaki PO4(fosforik asit) grubunun varlığı polinükleotid zincirlerin asit özellikte olmalarına yol açar ve nükleik asit terimi de bu özellikten kaynaklanır.

Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.

DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir.

DNA çift sarmalının dikkate değer ve önemli bir özelliği, molekülü oluşturan zincirlerin birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmesi ve yeniden birleşebilmesidir. Protein sentezi ve Dna replikasyonu (kendi kopyasını oluşturması) bu özellik sayesinde meydana gelebilir. DNA’nın iki zinciri, birbirine sadece H bağları ve hidrofobik etkileşimlerle bağlı olmaları nedeni ile, nükleotidleri arasındaki kovalent bağlardaki herhangi bir kopma olmaksızın çözülebilir (denatürasyon). Aynı şekilde çözülmüş molekülün zincirleri tamamlayıcı bazları arasında H bağlarının oluşumu ile birleşip sarmal yapıyı yeniden oluşturabilir (renatürasyon).

Nükleotidler arasındaki fosfor bağlarının kopması nedeniyle nükleotidlerin yerine başka nukleotid veya nukleotid dizisinin geçmesi mutasyonlara yol açar.Bu mutasyonların tek zincirli RNA molekülünde oluşma olasılığı çift zincirli DNA molekülüne göre daha fazladır.Mutasyonların neticeleri ölümcül olabilir. Evrimsel gelişim içinde mutasyonların menfi yada müspet etkileri gözardı edilemeyecek noktadadır. Günümüzde viral hastalıkların başında gelen AIDS’in önüne geçilememesinin en geçerli nedeni genomu tek zincirli RNA olan virusun sürekli mutasyonlar geçirerek kendini sürekli yenilemesi gösterilebilir..

12 Temmuz 2007

Bitkilerin Genel Yapısı

BİTKİLERİN GENEL YAPISI

Bugün karada yaşayan bitkilerin çoğu çiçekli bitkilerdir. Çiçekli bitkilerin yeryüzünün büyük bölümüne dağılıp uyum sağlayabilmesi,üreme özelliklerinin üstünlüğü ile açıklanabilir. Çiçekli bitkiler başlıca 4 kısımdan oluşur:

1-KÖK:

Bitkileri toprağa bağlayan ve topraktan su ve mineral maddelerin alımını sağlayan organıdır. Tohumdan çıkan ilk kök ana kök, ana kökten çıkan ve yanlara uzanan köklere yan kökler denir. Ana ve yan kökün uç kısmındaki tüysü yapılara emici tüy denir. Kök uçlarındaki büyüme bölgelerini koruyan yapılara yüksük adı verilir. Kök yerçekimi yönünde büyür. Kök hücreleri klorofil içermez. Bitkilerdeki farklı kök tipleri şunlardır:

a)Kazık kök: Belirgin,uzun ve iyi gelişmiş olan bir ana kök hakimiyetiyle oluşan kök sistemidir. Örn:fasulye,papatya,ebegümeci,gelincik,yonca ve yüksek yapılı ağaçlar.

b)Saçak kök: Belirgin bir ana kök hakimiyeti olmayan, yaklaşık hepsi aynı boy ve kalınlıkta olan kök sistemidir. Örn:soğan,buğday,arpa,yulaf,mısır,pırasa.

c) Yumru(Depo) kök: Besin depo eden kazık köklerdir.Örn:turp,havuç,şeker pancarı,kereviz.

d) Tutunma kökü: Tırmanıcı bitkilerde, gövdenin duvara yada ağaçlara tutunmasını sağlayan köklerdir. Örn:sarmaşık.

Bu köklerin dışında, hava ve destek kökleri de vardır.

Kökün görevleri:

Bitkinin toprağa tutunmasını sağlar

Topraktan su ve suda çözünmüş minerallerin alınmasını sağlar

Bazı bitkilerde besin depolar.

2-GÖVDE:

Bitkinin toprak üstünde gelişen,dik durmasını sağlayan,üzerinde dal,yaprak ve çiçekleri taşıyan kısmıdır. Gövdenin uç kısmında büyüme noktası bulunur ve buradaki hücrelerin çoğalmasıyla bitki uzar ve büyür. Büyüme noktasının üzeri yapraklarla örtülü olup buna tepe tomurcuğu denir. Gövde üzerindeki yan dalları oluşturan tomurcuklara ise yan tomurcuk denir. Gövdenin büyümesi genelde yerçekimine zıt yönlüdür. Gövde tipleri:

a)Otsu gövde: Tek yıllık bitkilerdeki,ince,zayıf gövde tipidir. Örn:buğday,mısır.

b)Odunsu gövde: Çok yıllık bitkilerin sahip olduğu, sert,dayanıklı gövde tipidir.Örn:ağaçlar.

c)Sarılıcı gövde: Başka bir bitki üzerine veya duvar gibi yerlere sarılarak büyüyen bitkilerin gövdeleridir. Örn:sarmaşık,asma,fasulye.

d)Sürünücü gövde: Toprak üstünde sürünerek büyüyen bitki gövdesidir. Örn:kavun,karpuz,salatalık.

e)Yumru gövde: Besin depolayan toprakaltı gövdesidir. Örn:patates

f)Yassı gövde: Kısalarak yassılaşan ve yaprakların sık dizilerek gövdeyi örttüğü gövde tipidir. Örn:soğan,sarımsak,lale,pırasa.

g)Su depolayıcı gövde: kurak ve sıcak bölgelerde yaşayan, su depolamış etli gövdelerdir. Örn:kaktüs

Gövdenin görevleri:

Bitkinin dik durmasını sağlar. Dal, yaprak ve çiçekleri üzerinde taşır.

Kök ile yapraklar arasında su,mineraller ve besinlerin taşınmasını sağlar.

Bazı bitkilerde besin, bazılarında su depo eder.

3-YAPRAK:

Bitkilerin yassılaşmış yeşil organlarıdır. Bir yaprakta yaprak tabanı, yaprak sapı ve yaprak ayası olmak üzere 3 farklı kısım görülür. Yaprak ayası fotosentez yüzeyini arttırmak için yassılaşmıştır. Yaprağın yapısında çok miktarda klorofil ve gözenek bulunur. Su bitkilerinde gözenekler yaprak yüzeyinde, kurak bölge bitkilerinde ise alttadır. Gözenekler (stoma), bitkinin gaz alışverişini sağlayan yapılarıdır. Ayrıca bitkiler bu gözenekler sayesinde tıpkı insanlar gibi terleyerek yüksek sıcaklıklara karşı kendilerini korurlar. Terleme sayesinde, kökteki emici tüylerle besin alma işi devam eder. Bitkinin sıcaklığı ayarlanır ve bazı artık maddeler atılmış olur. Terleme ve gaz alış verişini sağlayan gözeneklerin yardımıyla yaprak görevlerini başarıyla gerçekleştirir.

Yaprağın görevleri:

Fotosentezle besin (glikoz) üretir

Solunum yapar

Terleme yapar

YAPRAK ÇEŞİTLERİ

Yaprak sapı dallanmamış yapraklara basit yaprak, yaprak sapının parçalanıp dallara ayrılmasıyla oluşan yapraklara bileşik yaprak denir. Yaprakların dalda dizilişi, güneş ışığından en iyi yararlanabilecek şekilde, birbirini örtmeyecek biçimdedir. Yapraklardaki klorofil sayesinde, güneş ışığının etkisiyle gerçekleştirilen fotosentezle bitkiler kendi besinlerini üretirler. Böyle kendi besinini kendisi yapabilen canlılara ototrof (üretici) canlı denir. İnsanlar ve hayvanlar gibi besinlerini dışarıdan hazır alan canlılara ise heterotrof (tüketici) canlı denir. Fotosentez (Karbon özümlemesi), ışık enerjisi ile su ve karbondioksitin birleştirilerek besin oluşturulması olayıdır. Bitkiler fotosentez sırasında havaya oksijen verirler.

Fotosentez denklemi:

4-ÇİÇEK:

Çiçekli bitkilerde, bitkinin üreme organlarını taşıyan yapısına çiçek denir. Tam bir çiçek dıştan içe doğru 4 bölümde incelenebilir:

Çanak yaprak: Yeşil renkli, çiçeği dıştan koruyan dış yapraklardır.

Taç yaprak: Renkli, kokulu, gösterişli yapraklardır.böcekleri çiçeğe çekerek tozlaşmayı sağlarlar.

Dişi organ: Genelde tek ve çiçeğin ortasında,dişicik tepesi,dişicik borusu ve yumurtalıktan oluşur. Dişi üreme hücreleri yumurtalıkta gelişir. Yumurtalık döllenmeden sonra meyveyi oluşturur.

Erkek organ: Dişi organın çevresinde, sapçık ve başçıktan oluşan organlardır. Erkek üreme hücreleri olan polenler, başçıklardaki keselerde oluşurlar.

Olgunlaşan polenlerin böcekler,rüzgar,su yada insan gibi etmenlerle dişi organın tepesine taşınmasına tozlaşma denir. Polenin içindeki dölleyici çekirdek (sperm), polen tüpü sayesinde yumurtalığa ulaşır ve yumurtayla birleşir. Buna döllenme denir. Döllenmiş yumurtaya zigot adı verilir, zigot gelişerek embriyoyu verir.

Embriyo ileride bitkiyi oluşturacak yapıdır. Embriyo ve onu besleyecek olan besin doku ve tohum içinde bulunur. Yani tohum embriyoyu içinde barındıran ve onu koruyan yapıdır.

Döllenmeden sonra, döllenen yumurta embriyoyu oluşturduğu gibi, yumurtalıkta etli ve sulu bir hal alarak meyveyi oluşturur. Meyve tek bir yumurtalıktan oluşursa, basit meyve (erik, kiraz,şeftali,vişne,fındık,ceviz,kestane) birden fazla yumurtalıktan oluşursa bileşik meyve (ahududu,böğürtlen,çilek) sadece yumurtalıktan oluşursa gerçek meyve (üzüm,şeftali,kiraz erik),yumurtalık dışındaki diğer organlarda (çanak yaprak,taç yapraklar vs.) oluşumuna katılırsa yalancı meyve (elma,armut,ayva) adını alır.

Bitkilerin meyve ve tohumları olgunlaştıktan sonra su,rüzgar,hayvan ve insanlar aracılığıyla çevreye yayılır. Meyveler hayvanlar yada insanlar tarafından yendikten sonra tohumlar toprağa atılır. Toprakta uygun nem ve ısı olduğunda tohum içine su alarak kabuğunu çatlatır, böylece çimlenme olayı başlar. Çimlenmeyle yeni bir bitki oluşur.

Açık tohumlular denen bitki grubunda, tohum taslakları meyve yapraklarıyla örtülü değildir. Örn;çam,ladin,sedir,köknar. Bu bitkiler her zaman yeşil kalan odunsu bitkilerdir. Kapalı tohumlular denen grupta ise tohum taslakları meyve yapraklarıyla örtülü durumdadır. Örn;gül,gelincik,elma vs. Bu grupta otsu ve odunsu türler bulunur, genelde bitkiler bu gruptandır.

Bazı bitkilerse suda yaşarlar. Böyle bitkilerin suda tutunmasını sağlayan hava ve destek kökleri vardır. Su içinde olan gövdeden çıkan yaprak ve çiçekler su yüzeyinde görülürler. Bunların yapraklarındaki gözenekler üst yüzeydedir. Böyle bitkilere su bitkileri denir. Örn;nilüfer,su mercimeği,saz,su kamışı.

ÇİÇEKSİZ BİTKİLER (Sporlu bitkiler):

Çiçek ve tohum yapısı olmayan bitkilerdir. Üremeleri spor keselerinde oluşan spor denen yapılarladır. Çiçeksiz bitkilerin kök,gövde,yaprak gibi organları da iyi gelişmemiştir. İletim demetinin bulunup bulunmamasına göre, damarlı ve damarsız bitkiler olmak üzere 2 gruptur. Su yosunları, karayosunları, ciğerotları damarsız çiçeksiz bitkiler grubundandır ve iletim demetleri bulunmaz. Eğreltiotları, kibrit otları ve atkuyrukları damarlı sporlu bitkilerdir ve iletim demetleri bulunur.

Su yosunları (Algler): Deniz, göl, bataklık, nemli toprak ve ağaç gövdelerinde yaşarlar. Hücrelerinde klorofil vardır ve fotosentez yaparlar. Klorofilden başka renk maddesi de taşırlar ve bu pigmentlerine göre mavi-yeşil, yeşil, kahverengi, sarı, kırmızı suyosunu gibi gruplara ayrılırlar.

Karayosunu: Nemli yerler, ağaç kabukları, kayalar ve toprak üzerinde görülen, küçük yeşil renkli bir bitkiciklerdir. Boyları 1-2cm. kadardır.

Eğreltiotları: Ormanların nemli topraklarında yaşarlar. İletim demetleri olduğundan çiçekli bitkilerin en gelişmiş grubudur. Geniş yapraklarının alt yüzeyinde küçük kahverengi spor keseleri bulunur.

BİTKİLER VE ÇEVRE

Bitkiler tüm dünya üzerinde karalardan denizlere geniş bir alana yayılmışlardır. Karalarda bitkiler, diğer ortamlara göre daha fazladır ve daha gelişmiştir. İklim bitkiler üzerinde önemli etkiye sahiptir. Bu yüzden kara bitkileri iklime bağlı olarak, çöl bitkileri, orman bitkileri, çayır bitkileri, step bitkileri gibi isimler alır. Her grup bulunduğu iklime ve ortama uyum sağlamış durumdadır.

Bitkilerin yaprakları ne kadar büyükse kaybedecekleri su o kadar fazla olacaktır. Bu yüzden ılık ve nemli alanlarda yaşayan bitkilerin yaprakları büyük, soğuk ve kurak bölgelerde yaşayan bitkilerin yaprakları küçüktür. Bu yüzden bazı ağaçlar kışın yapraklarını döker.

Çöl bitkileri suyun bulunmadığı kurak ortamlarda yaşadıklarından, su kaybını en aza indirmelidir. Bunun için, gövde su depo etmiş, yapraklar dikensi şekle dönüşmüş ve küçülmüştür. Kökleri daha fazla suya ulaşabilmek için derine iner. Çayır ve step bitkileri, genelde otsu ve çalımsıdır.Yağmur ormanları ise uzun ve sık ağaçlardan oluşur. Tropik yağmur ormanları, oksijen, karbon ve su çevrimlerinde önemli görev üstlendiklerinden, dünya ikliminin dengede tutulmasında büyük önem taşırlar.

Yeryüzündeki farklı ikim kuşakları:

1)Sıcak kuşak(tropikal iklim): Ekvatorun iki tarafındaki dönenceler arasında kalan bölgedir. Sıcaklık yüksektir.ekvator çevresi çok yağışlı, bitki örtüsü zengin ve ormanlıktır(tropik yağmur ormanları). Dönencelere yaklaştıkça çayırlar ve seyrek ağaçlar görülür. Dönenceler çevresinde bozkırlar ve çöl bitkileri görülür.

2)Orta kuşak(ılıman iklim): Dönenceler ile kutup daireleri arasında kalan bölgedir. Bu kuşakta 4 mevsim yaşanır. Yağışı bol olan yerlerde ormanlar, diğer yerlerde bozkırlar görülür.

3)Kutup kuşağı(soğuk iklim): kutup daireleri ile kutup noktaları arasındaki bölgedir. Çoğu kar ve buzlarla kaplıdır. Bodur çalılar,yosunlar,az sayıda otsular yetişir.

Bitkiler ormanlık alanlara daha çok yağmurun yağmasını sağlar. Ayrıca kökleriyle toprağı tutar ve toprağın oluşmasını da sağlar. Yağan yağmurun bitki kökleri tarafından tutulması sonucu yer altı suları oluşur.

Bitkilerin en önemli özelliği güneş enerjisini kullanarak besin ve oksijen üretmeleridir (Fotosentez). Hayvanların yaşamaları için gerekli enerji, bitkilerin ürettikleri besin ve oksijenden sağlanır. Canlılarda birinin diğerini yemesi sonucu besin zinciri oluşur. Bitkilerde besin olarak depolanan enerji, bir besin zinciri biçiminde tüm canlılara dağılır. Bitkilere besinlerini ürettiklerinden üreticiler denir. Sadece bitkilerle beslenen hayvanlara birincil tüketiciler, bunlarla beslenenlere ikincil tüketiciler denir. İkincil tüketicilerle beslenen diğer bir gruba ise üçüncül tüketiciler adı verilir. Zincirin her basamağında oluşan bitkisel ve hayvansal kalıntıları topraktaki humus ve minerallere dönüştüren bazı bakteriler ve mantarlardan oluşan ayrıştıcılar bulunur.

Ot ® çekirge ® kurbağa ® yılan

(Üretici) (birincil tüketici) (ikincil tüketici) (üçüncül tüketici)

Çevre kirliliği:

Çevre kirliliğini oluşturan etmenler:

1)Bitki örtüsünün tahribi: İnsanlar yerleşme,tarla açma, tesis kurma, yol yapma ve orman yangını gibi nedenlerle bitki örtüsünü tahrip ederler. Çıplak kalan arazilerde toprağın verimli üst katmanı su, rüzgar, çığ, buzul, yağmur, sel ve yerçekimi gibi etmenlerin etkisiyle aşınıp taşınır,buna erozyon denir. Erozyonun önlenmesi için bitki örtüsünün korunması, eğimli arazilerin teraslama ile eğime dik olarak sürülüp ekilmesi gerekir.

2)Toprak kirliliği: Toprağa karışan zararlı maddeler toprağın özelliğini bozar. Toprağı verimsiz hale getir. Kirlenen toprakta verim düşer, üretim azalır ve arazi çoraklaşır. Toprağın kirlenmesi özellikle tarım alanlarında kullanılan yanlış ilaçlama, yanlış gübreleme ve aşırı sulama ile gerçekleşir. Aşırı sulama, topraktaki minerallerin çözünerek taşınmasına neden olur. Buda bitkilerin büyüme ve gelişmesini engeller. Kirlenen toprakta zehirli maddeler bitkisel ürünlerde birikir ve böylece besin zinciri yoluyla kirlilik insana kadar ulaşabilir.

3)Su kirliliği: Su, doğada bir döngü içindedir.canlılar suyu kullandıktan sonra çeşitli şekillerde döngüye geri verir. Deterjan, tarım ilaçları, makine yağları, sıcak su,petrol ürünleri gibi maddelerin su ortamına taşınması ile su kirliliği oluşur. Bu durum sudaki canlıları olumsuz etkileyerek,ölümlerine neden olur.

4)Hava kirliliği: Sanayi kuruluşları, termik santraller yada evlerin bacalarından ve taşıtların egzozlarından çıkan gazlar, hava kirliliğine neden olur. Özellikle kükürt içeren düşük kalorili kömürlerin yakılmasıyla oluşan kükürt dioksit (SO) gazı, havada su buharıyla birleşerek yeryüzüne asit yağmuru olarak iner. Asit yağmurları bitkilerin solunum ve fotosentez işlevini azaltarak, ölümüne sebep olur. Ayrıca atmosferde biriken karbondioksit (CO) gazı, yeryüzüne yansıyan güneş ışınlarını tutar ve atmosfere gitmesini engeller. Bu olay sonucu yeryüzünün ısınmasına sera etkisi denir. Sera etkisi anormal hava koşullarına ve iklimde değişmelere neden olur.

12 Temmuz 2007

Biyoenerji

Biyoenerji

Biyoenerjinin kelime anlamı; doğal olan enerjidir. Bilim; insan organizmasının yalnız moleküllerden oluşan, fiziksel bir yapıya sahip olmadığı, tüm kainatta olduğu gibi,bir enerji alanına sahip olduğunu doğrular.

Vücut içerisindeki, devamlı bir titreşim ve düşük voltajlı elektromanyetik akım vardır. Elektromanyetik akım; fiziksel bedenle sınırlanmamıştır. Böylece, bir bedenden diğerine akış yapılabilir. Bu elektromanyetik akım; bedenin sağ tarafında toplanmıştır. Biyoenerji akışı insanla sınırlı değildir. Tüm maddeye akar. Bitkilerin insanlarınkine zıt bir kutbu vardır. Onlarla aramızda hür bir kanal açılır.

Sağlıklı bir vücutta negatif bir enerji bulunmaz. Vücudun herhangi bir yerinde problem varsa; o bölge negatif enerji üretmeye başlar. Daha doğrusu; beyin ile o bölgenin iletişimi kopmuş demektir. Bun nedenle; bedenimizin tümünü ayakta tutan beyinin düşünce ve yapılandırma bölümü ile aradaki bağı kopartmamak gerekir.

Prana; Sanskrit dilinde kelime anlamı yaşam gücü demek olan, iyi sağlık durumunu muhafaza eden ve bedeni canlı tutan görünmez biyoenerji ya da yaşamsal enerjidir.

Japonlar; bu esrarengiz enerjiye Kİ, Çinliler CHİ, Yunanlılar PREVMA, Polonyalılar MANA, İbraniler RUAH derler. Yaşam nefesi anlamında pranik şifacılık, çok çeşitli hastalıkların tedavisinde, yaşamsal enerji yada enerji şifacılığının (ki Prana’nın kullanımıdır) bir çeşididir.

Görünmez Enerji Nedir?

Bilimsel kanıt, biyoenerjinin varlığını ve fiziksel bedenin iyi ve sağlıklı oluşuyla ilgisini anlaşılır şekilde ispatlar. Seçkin Rus bilim adamları tarafından yönetilen bilimsel deneylere dayanarak, Semyon Kirlian; fotoğrafladığı insanların, hayvanların ve bitkilerin ultrahassas bir kamera yöntemiyle fiziksel bedenin etrafındaki renkli ışık enerji alanını göstermiştir. Bu tekniğe Kirlian Fotoğrafçılığı adı verilmektedir. Enerji alanı (Aura) görülebilir fiziksel bedene nüfuz ederek, cilt yüzeyinden yaklaşık 8 yada 10 cm yayılır. Kirlian fotoğrafçılığındaki deneyler, fiziksel olarak hastalık ortaya çıkmadan beden enerjisindeki ilk görünen hastalıklı enerjileri de ortaya çıkarmıştır. Bir kişinin düşünceleri ve hisleri, beden enerjisini önemli ölçüde etkilemektedir.

Nazar

Din kitaplarında,değişik tarzlarda ifade edilen bir negatif enerjidir. Nazarı iki türlü incelemek gerekir:

Birincisi: İnsanın kendi kendine veya çocuğu gibi çok yakınına hiç bir kötü amaç taşımadan ürettiği negatif enerji şeklidir. Beyinde sürekli kodlanan bir kelime mevcuttur: Maşallah Bu kelime söylendiği anda nazar değmeyeceğine beyin şartlandırılırsa veya başka bir deyimle kodlanırsa, beyin bu kelime söylendiğinde negatif enerji üretimini yapmamaktadır. Ama o Maşallah kelimesi söylenmediği anda negatif enerji üretmeye başlıyor. Burada şunu belirtmeden geçemeyeceğiz; nazara kesinlikle inanmayan insanlarda bu enerji üretim tarzı harekete geçmeyecektir. Dolayısıyla böyle insanlara nazar değme olasılığı çok zayıf olacaktır.

İkincisi: İnsanın bir başkasına nazar etmesi. Beyin kıskançlık duygusu ile hareket ettiğinde yine negatif enerji üretimine yol açar. Bazı insanlarda bu türde kıskançlık duygusu çok yüksek olduğundan o insanların nazarı daha çok değer. Daha doğrusu yaydıkları negatif enerji çok yoğun olur. Bir hayli maddi veya manevi zarar verebilirler. İnsan beyni negatif veya pozitif enerjiyi sadece %50 kadar üretir.

Pozitif Enerji

İnsanda mevcut olan olumlu bir enerjidir. Yalnız; zaman, zaman bu enerjinin de çok olması çeşitli hastalıklara da yol açabilir. Örneğin bu insanların vücutlarındaki yüksek pozitif enerji manyetik kartları, pilleri bozmakta bu şahıslar bu türde cihazlar kullanamamaktadırlar. Bu şekilde yüksek pozitif enerjiye sahip olanlar; eğitim alarak şifacı olarak çalışabilirler veya üzerlerinde mevcut bu yüksek pozitif enerjiyi atmak zorundadırlar. Pozitif enerjisi normal düzeyde olan insanlar; son derece ılımlı ve kesinlikle hem sağlıkları yerinde, hem de etraflarına neşe saçan insanlardır. Bu insanların, stres problemleri yoktur. Zihinsel olarak ta son derece sağlıklılardır.

Negatif Enerji

Vücutta; hastalıklı olan bölgelerin ürettiği olumsuz enerjidir. Bu türde enerji; nerede olursa o nokta sürekli olarak negatif enerji üretmektedir. Hatta negatif enerji üretmeye başladıktan 1-2 ay sonra hastalık ortaya çıkabilir. Travma sonucu ortaya çıkan enerji de negatif bir enerjidir. Çok stresli insanlar da sürekli negatif enerji üretirler. Çoğunlukla bu türde insanlar; çeşitli ağrı ve psikolojik rahatsızlıklar duyarlar. Negatif enerjinin yok olması insanların ya kendi kendilerine meditasyonla gerçekleşir, ya da tıbbi tedavi ile ortadan kalkar. Negatif enerjinin ortadan kalkması için; her türlü şartlarda ilk önce tıbbi tedaviye, eğer çare yok ise alternatif tıbba başvurulmalıdır.

Enerjiyi Hissetmek

Rahat bir yere oturun. Gözlerinizi kapatın ve gevşeyin. Hiç bir şey düşünmeyin. Ellerinizi; 15-20 saniye kadar birbirine sürtün. Avuç içleri birbirine bakacak şekilde 10 cm den çok olmamak şartı ile, karşılıklı tutun. Yirmi saniye sonra biraz ellerinizi uzaklaştırın. Hemen ellerinizi yavaş, yavaş yaklaştırmaya çalışın. Ellerinizin arasında çok hafif bir basınç hissedeceksiniz. İşte, en açık bir biçimde sizin enerji sınırınız.

Enerjiyi Görmek

Loş bir odaya gidin. Çok rahat bir şekilde oturmaya çalışın. Ellerinizi hızla 20 saniye kadar birbirine sürtün. Ellerinizi, yine avuç içleri birbirine bakacak şekilde 5-6 cm de tutarak avuç içlerini ileri geri oynatmaya başlayın. Bu ara, ellerinizin arasına odaksız bir şekilde bakın .Enerji sınırını, dumanlı bir şekilde göreceksiniz.

Şakralar

Evrenden gelen enerjinin canlı vücuduna girdiği noktalardır. İnsanda 7 ana şakra mevcuttur:

1- Taç şakra’sı mor renkte olup bıngıldağın olduğu yerde,

2- Üçüncü Göz şakra’sı lacivert renkte iki kaşın ortasında,

3- Boğaz şakra’sı mavi renkte boğazın olduğu yerde,

4- Kalp şakra’sı yeşil renkte,

5- Karın şakra’sı sarı renkte, mideyle omurga arasındaki boşlukta yanlarda,

6- Hara şakra’sı turuncu renkte, göbekte hafif solda,

7- Kök şakra’sı kırmızı renkte, omurilikte kuyruk sokumunda.

Yeni doğan bebekte; mavi-grimsi renktedir. Şakra kapanması o bölgeye enerji gelmesinin önlenmesi ve dolayısıyla de bölgede negatif enerji oluşmasına yol açar. Daha sonrada o bölgede fiziksel rahatsızlıklara neden olur. Ölümde ise Parlak ışık taç şakrağından çıkar.

İnsanın enerji alanı, kullandıkça çoğalır. Kaynak sonsuzdur.

12 Temmuz 2007

Mitoz Bölünme

MİTOZ BÖLÜNME

Mitoz bölünmenin başlangıcını saptamak olanaksızdır. Fakat hücrede bazı değişiklikler olur; hücre içeriği jel haline geçer, metabolizma durur, çekirdeğin hacmi hızla büyür. Kromatid iplikleri belirginleşir ve boyanmaya başlar. G2 evresinin tamamlanması, kromozomların türlere özgü şekil ve sayıyı kazanmasıyla mitoz bölünmeye geçilir. Işık mikroskobunda kromozomlar artık rahatlıkla görülebilir. Bu süre yaklaşık bir saat sürer. Bu evredeki hücreler küre şeklindedir ve etrafındaki cisimlere kuvvetle bağlanmamıştır. Mitoz bölünme; profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evreye ayrılır.

Profaz

Başlangıcında çekirdek içinde ince uzun kromatid iplikleri halinde görünen kromozomlar, yavaş yavaş helozon şeklinde kıvrılarak kalınlaşmaya başlar ve görülebilir duruma geçer. kalınlaşma ve kısalma anafaza kadar devam edebilir. Bu arada eş kromozomlar birbirlerinden fark edilemeycek kadar sıkıca bağlıdırlar. Bu evrede birbirine sentromerlerle bağlanmış olarak duran kromozomların her birine kromatid denir. Sentrozomlar ayrılarak her biri bir kutba gitmeye başlar ve aralarında iğ iplikleri oluşur. Profazın sonuna doğru iğ iplikleri ile kromozomlar arasında bağlantı kurulurken, sentrozomlardan hücre zarına uzanan iğ iplikleri de oluşur ve çekirdek zarı eriyerek kaybolur, kromozomlar sitoplazma içerisine dağılır.

Metafaz

Kromozomlar çok kere bir çember gibi, bazen de karışık olarak ekvatoral düzlem üzerinde dizilirler. Genellikle küçük kromozomlar merkezde, büyükler çevrededir. Diziliş türlere özgü bir özellik gösterir. Kromozomlar eşit olarak kutuplara çekileceğinden, ortada belirli bir denge kurulana kadar beklenilir.

Profaz 30-60 dakika sürmesine karşılık, metefaz ancak 2-6 dakika sürer. her bir kromozomun sentromeri belirgin olarak ikiye bölünür ve kromatidler tam olarak birbirinden ayrılır.

Anafaz

Ekvatoral düzlemdeki kardeş kromozomlar kutuplara bu evrede taşınırlar. Kasılma özelliği olan sentrozomların iğ iplikleri sayesinde kromozomların yarısı bir kutba, diğer yarısı öbür kutba gider. Kromozomların kutuplara ulaşmasıyla bu evre sona erer.

Bitki hücrelerinde sentrozom bulunmadığı için kromozomların taşınması sitoplazma hareketleriyle ve sitoplazma kökenli iğ ipliklerinin yardımıyla olur. Bu evre de yaklaşık olarak 3-15 dakika sürer.

Telofaz

Kromozomlar daha az boyanmaya başlar. Çekirdek zarı yavaş yavaş oluşur. Kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Bölünme açısından çekirdek dinlenmeye geçerken, hücre metabolizması aktif hale geçer.

Bu evrenin oluşumu sürerken bir yandan da sitoplazma boğum yapmaya başlar. İğ ipliklerine dik olarak boğumlanan sitoplazmanın o bölgede jel hale geçerek iki oğul hücrenin stoplazmasını ayırdığını ileri süren görüşlerde vardır. Stoplazmanın boğumlanarak ayrılması sürecine sitokinez denir. Telofazın başlangıcından iki yeni hücrenin oluştuğu ana kadar geçen süre 30-60 dakikadır.

MAYOZ BÖLÜNME

Bütün döllerde kromozom sayısının değişmez kalabilmesi için (sperm ve yumurtanın birleşmesinden kromozom sayısı iki katına çıkacağından dolayı) farklı bir hücre bölünmesi gelişmiştir. Mayoz bölünme ismini alan bu tip bölünmede, kromozom sayısı yarıya indirgenir. Mayoz bölünmenin sonunda meydana gelen gametler diğer vücut hücrelerinin aksine n sayıda kromozom taşır (bazı bitkilerde ve bir hücrelilerde bireyin kendisi yaşantısı boyunca haploid kromozomlu olduğundan mayoz bölünmeye gerek kalmaz). Normal olarak soma hücrelerinde 2n kromozomlardan homolog olanlar, boyuna, sinaps dediğimiz aralıklarla birbirinin yakınında uzanırlar. Bu homolog kromozomların her biri ayrı bir kutba giderek, yalnız bir tanesinin bir gamete verilmesi sağlanır. Homolog kromozomlar aynı büyüklüğe ve şekle, keza benzer kalıtsal faktörlere sahiptir. Gerek yumurta gerekse sperm oluşumu son iki hücre bölünmesine kadar aynı kurallara göre yürütülür. Daha sonra spermatogenezis (sperm oluşumu) ve oogenesiz (yumurta oluşumu) farklı şekilde meydana gelir.

Mayozda da mitoz gibi profaz, metafaz, anafaz ve telofaz diye dört evre vardır. Bu evreler arada interfaz olmaksızın peş peşe iki kez gerçekleşir ve sonuçta dört yavru hücre meydana gelir. Mayoz bölünme ile mitoz bölünme arasındaki en büyük farka profazda rastlanır.

İnterfaz

Bölünmeye hazırlık evresidir. Mitozdaki interfaza benzemekle birlikte hücrelerin mitozdaki gibi büyüklüklerinin ve hacimlerinin artması gerçekleşmez.

Profaz-I

Kromozomlar kısalıp kalınlaşmaya başlarken, anadan ve babadan gelen homolog kromozomlar sinaps halinde ya yan yana parelel uzanırlar ya da birbirinin üzerine kıvrılırlar. Kısalma sonucunda kromozomlar mitozdaki gibi görülmeye başlar. Her kromozom iki kromatitten yapıldığından, homolog kromozomlar dörtlü demetler halinde görülür, bu görünüşe tetrat denir. Canlının vücudunda homolog kromozom kadar tetrata rastlanılır (insanda 23 tane). Kromozomların sentromerleri ayrılmamıştır. 4 kromatid için iki sentromer vardır.

Ayrıca mitozdan farklı olarak bu evrede tetratlar arasında parça değişimi gerçekleşir. Krossing-over denilen bu parça değişimi tür içinde çeşitliliği sağlar. Bu evrenin sonunda çekirdek zarı parçalanarak kaybolur.

Metafaz-I

Çekirdek zarının parçalanması sona ermiş, sentrozomlar kutupulara çekilmiş ve iğ iplikleri ortaya çıkmıştır. Sentromerleri çift olan tetratlar ekvatoral düzlem üzerine dizilir.

Anafaz-I

Bu evrede tetratlar ikiye ayrılarak kutuplara giderler. Ana ve babadan gelen kromozomlar rasgele olarak birbirlerinden ayrılırlar (özelliklerimizin bazılarının anadan bazılarının babadan geçmesinin nedeni). Bu evrede kromozom sayısı indirgendiğinden kutuplara taşınan yani oğul hücrelere geçecek olan kromozom sayısı vücut hücrelerinin kromozom sayısının yarısı kadardır.

Telofaz-I

Hücrenin iki kutbunda bulunan kromozomlar uzayıp incelmeye başlar. Etraflarında çekirdek zarı oluşur. Sitoplazmanın boğumlanmasıyla da haploid sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre oluşur.

Buraya kadar geçen olaylar mayoz-I olarak adlandırılır. Bundan sonra mitozdakinin aksine arada interfaz evresi olmaksızın profaz-II’nin başlamasıyla mayoz-II başlar. Mayoz-II mitoz bölünmenin hemen hemen aynısıdır. Hücrelerdeki haploid kromozom sayısı korunarak profaz-II, metafaz-II, anafaz-II ve telofaz-II gerçekleşerek mayoz bölünmenin sonunda n kromozom sayısına sahip 4 yavru hücre meydana gelir.

HÜCRE BÖLÜNMELERİ

Hücreler ya canlıların büyüyüp gelişmesi, rejenerasyonu ve dokularının yenilenmesi ya da üreme faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amacıyla bölünür. Bölünmelere detaylarıyla geçmeden önce hücrelerin niçin bölündükleri konusundaki görüşlere yer verelim. Hücre, büyüklük bakımından belirli bir sınıra ulaştığı zaman, kuramsal olarak ikiye bölünmesi gereklidir. Çünkü hücre genel olarak bir küre şeklinde düşünülürse, büyümede hacim yüzey orantısı r3 / r2 ‘dir. Yani hacim yarıçapın küpüyle artarken, yüzeydeki büyüme yarıçapın karesine bağımlı kalır ve bir süre sonra hücrenin yüzeyi gerek besin alış verişini gerek artık maddelerin atılımını ve gerekse gaz alış verişini bütün hücreye sağlayamayacak duruma gelir ve hücre, yüzeyini artırmak amacıyla bölünmeye başlar. Ayrıca büyüyen hücrede sitoplazma çekirdek oranı arttığından ve çekirdeğin etki alanı sınırlı olduğundan bu durum hücreyi ölüme sürükleyebilir, dolayısıyla hücreyi bölünmeye zorlar. (Bu fikri 1908 yılında ilk defa HERTWIG ortaya atmıştır.) hücrenin içine yapay olarak iki çekirdek yerleştirildiğinde ya da çekirdek içindeki kromozom sayısı iki katına çıkarıldığında, hücrenin hacmi normal büyüklüğünün iki misli olabilir. Bu, çekirdeğin sınırlı bir etkiye sahip olduğunu kanıtlar. Uygun x-ışınına tutulan hücrelerde kalıtsal materyal çoğalması olur; fakat bölünme meydana gelmez ve sonuçta hücre büyümesiyle birlikte hızlı hücre çoğalması da görülür (kanserleşmede olduğu gibi). Bölünecek büyüklüğe ulaşan amipin (normal olarak iki günde bir bölünür) protoplazmasından bir miktar kesersek (100 gün süreyle) bölünme durur ve tekrar büyümeye başlar. Bu uygulama sonsuz olarak sürdürülürse, amip, bölünmeden hayatta kalabilir.

Bölünmeye başlayan bağ doku hücrelerinin çapı yaklaşık % 12 kadar artar. Buna karşın büyüklüğü sınırlandırılmış hücrelerde büyüme durur.

Bir hücreli canlılarda mitoz aynı zamanda üremeyi sağlar. Her canlıda ve aynı bireyin farklı dokularındaki hücrelerin mitozla bölünme hızı tamamen farklıdır. Örmeğin bağırsak mukozasındaki, epidermisteki, kan hücrelerini üreten dokulardaki hücrelerin sürekli bölünmesine karşılık, diğer dokuların hücreleri belirli zamanlarda, sinir ve retina hücreleri ise 20-25 yaşın üstünde (insanda çoğunluk ana karnında 4. aydan itibaren sonra) hiç bölünmez.

Mitoz bölünmenin amacı ana hücredeki kalıtım materyalinin eşit şekilde yavru hücrelere verilmesidir. Bir hücrelilerdeki amitoz bölünmede, hem iğ iplikleri işe karışmaz hem de kalıtım materyali yavrulara büyük bir olasılıkla eşit verilmez. Mitoz bölünme sürekli bir olay olmasına karşılık, izlemede ve anlamada kolaylık olsun diye evrelere ayrılarak incelenir. Dinlenme sırasında, kromozomlar boyanmaz. DNA miktarı 2n’dir (G1-Evresi). Daha sonra DNA kendini eşler. DNA miktarı 4n’dir. İnce kromatid iplikler şeklinde boyanırlar (S-Evresi). Üçüncü evre koyu boyanan kromozomlara sahip, 4n’li evredir (G2-Evresi). Son evre ise mitoz bölünmeni gerçekleştiği ve kromozom sayısının 2n’e indiği evredir (M-Evresi). Hücredeki tüm yapıların birleşerek, daha sonra iki yavru hücreye verilmesini sağlayan bu döngüye hücre döngüsü denir.

Bitki ve hayvanlarda hücre döngüsünün tamamlanması yaklaşık 20 saat kadar sürer. Bu sürenin yaklaşık bir saati mitoz bölünmeye ayrılmıştır. Geri kalan süre interfazdaki büyüme için kullanılır. en uygun beslenme ve sıcaklık koşullarında dahi, herhangi bir hücre çeşidinin bölünme süresi sabittir. Uygun olmayan koşularda bu süre uzayabilir. Fakat her hücrenin optimumdan daha hızlı büyümesini hem de optimumdan daha hızlı döngüsünü sağlamak olanaksızdır. bundan şu sonuca varabiliriz; her hücrenin döngü süresi kusursuz bir zamanlamayla gelişecek şekilde programlanmıştır. Bu program iki aşamada yürütülür. İlkinde kromozomlardaki kalıtsal materyal iki katına çıkarılır, ikincisinde ise hücrenin diğer organelleri çoğaltılır.

Döllenmiş yumurtalarda bölünme, alışılmışın tersine bir saatte ya da daha az bir süre içerisinde tamamlanır. Çünkü yumurta hücresine, yumurtanın olgunlaşması sırasında her çeşit molekülden bol miktarda verilmiştir. Böylece yumurta hücresi hızla bölünerek gittikçe daha küçük hücreleri yapar. Bunlardaki hücre döngüsünde büyüme evresi yoktur, yalnız bölünme için hazırlık yapılır. Bu nedenle yaklaşık bir saatte bir bölünebilir.

Hücre

Canlıların temel yapı ve işlevsel birimi hücredir. Bütün canlılar bir ya da daha fazla hücreden meydana gelmiştir. Kalıtım materyali hücrede bulunur. Modern Hücre Teorisi’ne göre yeni hücreler varolan hücrelerin çoğalması ile oluşur.

Bu teoriyi şöyle açıklayabiliriz: Canlılarda gördüğümüz her türlü yapısal ve işlevsel faaliyeti hücrede görebiliriz. Yani bir hücre büyüme, boşaltım, üreme, hareket gibi, canlılığa özel işlevleri tek başına yerine getirebilir.

Bütün canlılar hücrelerin biraraya gelmesiyle oluşmuştur. Tek bir hücreden meydana gelen amip, terliksi hayvan ve milyarlarca hücreden meydana gelen insan. Canlılığın en büyük özelliklerinden birisi hücresel yapıya sahip olmalarıdır.

Her türlü özelliğimizin oluşmasını sağlayan kromozomlar hücrede bulunur. Kromozomlar, prokaryot (ilkel çekirdekli) canlılarda stoplazma içerisine dağılmış olarak bulunurken, ökaryot (gerçek çekirdekli) canlılarda çift kat zarla çevrili çekirdek organelinin içerisindedir. Kromozomlar sayesinde ana-babadaki özellikler, genç hücrelere ve tabii ki yavrularına geçer.

Anorganik ve organik evrim süreci dışında hiçbir hücre, durduk yerde ortaya çıkmaz. Ancak varolan hücrelerin mitoz veya mayoz bölünme geçirmesiyle oluşur. Mitoz bölünme, bir hücreden aynı özellikleri taşıyan iki yavru hücrenin meydana gelmesidir. Büyüme ve gelişme sırasında vücut hücrelerimiz bolca mitoz bölünme geçirerek çoğalırlar.

Mayoz bölünme ise, bir hücreden dört yavru hücrenin meydana gelmesidir. Üreme hücrelerinde görülen bir bölünme şeklidir. Canlıların çeşitlenmesine ve farklı özellikler kazanmasına olanak sağlar.

Hücrenin Bölümleri

Hücre Zarı

Singer-Nicholson adlı iki bilim adamı tarafından ortaya atılan “Akıcı-Mozaik Zar Modeli” ile açıklanır. Bu modele göre hücre zarı, tek katlı lipid tabakasından meydana gelmiş, karbonhidrat ve protein molekülleri lipid tabakasına gömülü durumdadır. Lipid tabakası sürekli hareket halindedir.

Stoplazma

Hücre zarı ile çekirdek arasını dolduran canlı sıvıdır. Büyük bir kısmı sudur. Içerisinde organel denilen çeşitli görevleri üstlenmiş ve özelleşmiş yapılar bulunmaktadır.

Endoplazmik Retikulum

Çekirdek zarı ile stoplazma ya da hücre zarı arasında uzanan iletimle görevli kanal ve borucuklar sistemidir.

Golgi Aygıtı

Hücrenin bazalında bulunan iç içe geçmiş tabak görünümünde zar sistemidir. Yağ sentezi ve lizozomların paketlenmesinde görevlidir.

Lizozom

Tek katlı zarla çevrili, içerisinde sindirim enzimleri bulunduran organeldir.

Mitokondri

Hücrenin enerji santralidir. Oksijenli solunumun gerçekleştiği yerdir.

Kloroplast

Sadece bitki hücrelerinde bulunan bu organel, fotosentezin yani besin üretiminin gerçekleştiği yerdir.

Sentrozom

Bu organel sadece hayvan hücrelerinde bulunur ve bölünme esnasında kromozomların kutuplara taşınması görevini üstlenmiştir.

Çekirdek

Hücrenin en önemli organeli ve yöneticisi konumundadır. Dış tarafı çift kat zarla çevrili, içerisi ise karyoplazma denilen sıvı madde ile doludur. Ayrıca kromozomlar ve çekirdekçik de burada bulunur.

CANLILARDA ÇOĞALMA

Üreme: Canlıların neslini devam ettirebilmek için ken­dine benzer bireyler meydana getirmelerine üreme veya çoğalma denir.

İki tip üreme vardır. Bunlar

1. Eşeysiz üreme

2. Eşeyli üreme

Eşeysiz üreme ile eşeyli üremeyi karşılaştırmalı olarak öğrenelim.

Eşeysiz çoğalma (üreme)

• Temelini rnitoz bölünme oluşturur.

• Erkeklik ve dişilik yoktur (Cinsiyet yok)

• Tek bir ata canlı bulunur.

• Yavru bireyler ata canlıdan mitoz bölünme ile oluşur.

• Oluşan canlıların bütün genetik özellikleri ata canlı-ntn aynısıdır.

• Canlıların çeşitliliğinde etkisi yoktur.

»Otuşan bireylerin ortam şartlarına dayanıklılıkları ay­

nıdır.

Eşeyli çoğalma (üreme)

• Temelini mayoz bölünme oluşturur. (Mitoz bu tip üremede hücre sayısını arttırır.)

• Cinsiyet vardır. (Erkek ve dişi olmak üzere iki birey bulunur.

• Bu tip üremede mayoz bölünme ile önce gametler oluşur, daha sonra gametler birleşir (döllenme) zigot oluşur. Zigot da mitozla gelişerek canlıyı oluşturur.

• Eşeyli üremede canlılar arasında gen alışverişi oldu­ğundan oluşan canlılar anne ve babadan farklı özelliklere sahip olur. Bu da ortam şartlarına daha dayanıklı bireylerin oluşmasını sağlar.

Etrafımızda gördüğümüz makroskobik canlılar ve göremediğimiz mikroskobik canlılar hücrelerden meydana gelmiştir. Hücreler ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük, canlı ve çok karmaşık yapılardır. İlk defa 1665 yılında Robert Hook, mantar dokusunu incelemiş gözlemlediği yapılarda küçük boşluklar görmüş ve gördüğü bu boşluklara içi boş odacıklar anlamına gelen HUCRE demiştir. Ancak hücre biliminin başlangıcı Matthias Schleiden ve Theodor Scwann tarafından ortaya konan hücre teorisine dayanmaktadır. Bu teori, tüm canlıların hücrelerden meydana geldiğini ve canlı yapısına katılan her hücrenin bağımsız olmalarına karşın birlikte çalıştıklarını ifade eder.

Bugünkü anlamda hücre teorisi

*Bütün canhlar bir veya bir çok hücreden meydana gelir.

*Hücreler canlının en küçük yapısal ve fonksyonel birimidir.

*Hücreler kendilerinden önceki hücrelerin bölünmesi İle meydana gelirler.

*Canlının kalıtım maddeleri hücrelerde bulunur.

HÜCRENİN ŞEKLI VE büyüklüğü

Hücreler çoğunlukla mikroskobik olmakla birlikte, gözle görülebilecek büyüklükte olan hücrelerde vardır En küçük hücreler gametler, bakteriler ve parazit bir hücrelilerdir. En büyük hücre ise deve kuşu yumurtasıdır. Bilinen en uzun hücre ise 1 m kadar uzunluktaki sinir hücreleridir.

Hücrelerin şekilleri farklı farklıdır. Yıldız, oval, küp, silindir, dikdörtgen vb. şekillerde olabilir. Mesela kemik hüc-releri yıldız, salgı hücreleri kübik, ince bağırsağın iç ta-baka hücreleri silindirik, bitki hücreleri kübik veya çok şekilli olabilir.

HÜCRENİN ÇEŞİTLERİ

1. Zarla Çevrili Çekirdeği Bulunmayan Hücreler

Mavi-yeşil algler ve bakteriler sitoplazmalarında zarla çevrili bir çekirdek taşımazlar. Sitoplazma içinde yaşamsal olaylan gerçekleştiren organeller de yoktur. (Ribozom hariç) Canlılığın devamı için gerekli metabolizma olayları yapıları üzerinde olur. Memeli canlıların alyuvar hücrelerinde çekirdek yoktur.

2. Zarla Çevrili Çekirdeği Bulunan Hücreler

Bu hücrelerde çekirdek çift katlı zarla sitoplazmadan ayrılmıştır. Yaşamsal olaylar hücre içinde bulunan organellerde gerçekleşir. Gelişmiş çok hücreli canlılarda yapı ve görev bakımın-dan benzer hücreler dokuları, dokular organlan, organ-lar sistemleri sistemler de organizmayı oluştururlar.

Hücre ‘—> Doku —> Organ —> Sistem —> Organizma

Canlılar hücre sayılarina göre;

Tek hücreli canlılar Çok hücreli canlılar

• Tek hücreden oluşurlar • Çok sayıda hücreden oluşurlar

• Bütün hayatsal olaylar tek hücre İçinde gerçekleşir. • Hücreler arasında işbirliği vardır. • Bakteriler, Amip, Paramecium vb. •Bİtki, hayvan, insan, mantar… vb.

GENETİK KOPYALAMA

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. “Bu da” dedi Müdür kapıyı açarak, “döllenme odası işte…” Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken “Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu” dedi, “altı maaşlık ikramiyesi de caba… Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal… Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer.” Müdür “yirmişer” diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; “yirmisi birden!..” Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. “İlahi yavrucuğum!” Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. “Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?” Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. “Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması…”

YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden “koyun kopyalama” deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali “Bokanovski Süreci”, çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı.

Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, “Dünyanın sonu”, “Frankenstein” gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu “patlatmayı” bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir “dedikodunun” bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar “ambargolu” olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti.

Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu.

Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. “Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!” diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş.

Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen “tüp bebek” yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar “soğukkanlıca” seçilmiş: 6LL3… PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor.

PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun “ilaç fabrikası” olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem “yatırımınız” kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm “fabrikayı” yok etmesinin önünü alacaksınız demektir.

Biraz Ayrıntı

İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında “kolayca” gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin “frekanslarını” çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan “somatik hücreler.” Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı “mayoz bölünme”yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi “zigot” oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, “mayoz” değil, “mitoz” yoluyla ilerliyor.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu “interfaz” ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor.

Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.

Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu “korsan” genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, “G0 evresinde” kıstırmaya karar verdi.

Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.

Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor.

Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: “Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir.” Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz “ayrıcalıklı” bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren… Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor.

Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

Klonlamalı mı?

Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, “tüp bebek” diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine “çocuk sahibi olma isteği ve hakkı” karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi.

Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu “oluşturulmuş” durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı.

Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Bu bağlamda, basında da yankı bulan “koyunlar zaten birbirlerine benzerler” esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.

Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için… İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu “hal çarelerine” rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, “beklenmedik bir ikize sahip olma” fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri “kitaba uydurma” çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş.

Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: “İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu…”

İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy