‘doğa’ Arama Sonuçları

Genetik Hastalıklar Ve İnsan Genom Projesi

GENETİK HASTALIKLAR VE İNSAN GENOM PROJESİ

İnsan genetiği, insanlardaki değişikliği ve kalıtımı (irsiyet) inceler. Tıbbî genetik ise; insanda tıbbî ehemmiyeti olan genetik varyasyonları, hastalığa yol açan genlerin ailelerde ve toplumda nasıl yayıldığını, hangi mekânizmalarla hastalık olarak ortaya çıktığını inceler.

Bazı irsî hastalıklar tek bir genin mutasyona uğramasıyla ortaya çıkabilir. Genellikle temel yapı taşları olan proteinlerde bozukluk yüzünden ortaya çıkan bu hastalıklara misâl olarak akondroplazi, ailevî hiperkolesterolemi, nörofibromatoz, osteogenesis imperfecta (cam kemik hastalığı) verilebilir.

Doğuştan metabolizma bozukluklarına sebep olan bazı hastalıklar aile için çok yıkıcıdır. Antitripsin, fenilketonüri, cystik fibrozis, orak hücreli anemi ve thalassemi gibi hastalıklar akraba evliliğinden doğan çocuklarda daha sık görülür. Bu durum, anne ve babanın aynı mutant geni, ortak aile fertlerinden alma ihtimalinin, ortak bir atadan gelmeyen kişilerin yaptığı evliliklerdekinden daha yüksek olmasından kaynaklanır.

Bazı hastalıklarda klinik belirti vermeyen taşıyıcı kişiler özel moleküllerin arandığı biyokimyevî testlerle belirlenebilmektedir. Duchene tipi kas distrofisi, hemofili ve hunter sendromu bu tip hastalıklardandır. Bazı hastalıkların iki ya da daha çok sayıda küçük mutant gen ile çevre faktörlerinin karşılıklı tesiri neticesi ortaya çıktığı düşünülür. Çocuklardaki beyin ve omurilik bozuklukları, doğuştan kalb anomalileri, doğuma bağlı kalça çıkığı, pilor stenozu, yarık dudak ve yarık damak gibi sık görülen doğuştan mevcut bozukluklardır.

Erişkinlerde ise iskemik kalb hastalıkları, şizofreni, alerjik hastalıklar ve hipertansiyon çok faktörlü kalıtıma örnektir.

Bazı hastalıklar ise genlerin mutasyonu olmadan da, kromozomların sayı eksikliği veya fazlalığı sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bunların en çok bilinenleri mongolizm, klinefelter sendromu, surner sendromu’dur.

Bazı hastalıklar ise kromozomların parçalarındaki kopma, katlanma veya eklenme gibi yapı bozukluklarından kaynaklanır. Meselâ kromozomun bir parçasının silinmesiyle ‘kedi sesi sendromu’ isimli bozukluk ortaya çıkmaktadır.

Genlerle tedavi

Genlerin tanımlanması ve gen teknolojisindeki gelişmeler hastalıklarla mücadelede ve korunma hususunda çok önemli imkânlar sunmaktadır. Bu maksatla genetik malzemeyi kısmen değiştirme safhasına kadar gelinmiştir.

Gen tedavisinin temel gâyesi, hastalığa yol açan eksik yahut kusurlu genlerin yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi için ilâç verme yerine, hastalığın kaynağına inilip hastanın bozuk olan genetik yapısının düzeltilmesine çalışılmaktadır.

Çok çeşitli gen tedavisi metotları vardır. Başarılı bir gen tedavisi için önce hastalığa sebep olan genin tespiti ve klonlanarak yani teksir edilerek çoğaltılması gerekir. İnsan gen haritasını çıkarmayı hedef alan proje ile istenilen genleri tespit ederek haritalamak mümkün olabilecektir. Genin tanımlanmasından sonraki safhada, genin hedeflenen arızalı şifreye sahip hücrelere nakledilmesi ve bu genin kodladığı proteinin üretiminin (ekspresyon) başlatılması gelir. Gen tedavisinin diğer mühim elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak; gen naklinin muhtemel yan tesirlerini anlamaktır.

Gen Tedavisi İki Bölümde İncelenebilir

Birinci tipde cinsiyet hücresinin (yumurta veya spermin) arızalı genleri değiştirilir. Bu tedavide, genlerde yapılan değişiklik nesilden nesile aktarılacağından, hem ahlâkî hem de teknik problemler ortaya çıkaracaktır.

İkinci tip tedavide ise, vücut hücrelerindeki arızalı genlerin tamamı birden değiştirilir. Bu tip, cinsiyet hücrelerine tesir etmediğinden, sadece ilgili hastaya tesir eder. Günümüzde yapılan gen tedavisi çalışmalarının çoğu vücut hücrelerine yöneliktir.

Gen tedavisi aynı zamanda bir ilâç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Buradaki ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA’sına yerleştirilir. Meselâ ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA’sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumunu önleyebilir.

Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüsleri kullanarak hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme gâyesiyle yeniden düzenlenmiş genler yerleştirilmektedir. Bunun için değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı bir virüs içinde sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir.

Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi metotlarını kullanırlar. Bu virüslerin taşıdığı genomların çoğalarak sahip olduğu şifreye uygun mânâda protein üretilmeye başlanır.

Öte yandan, virüsün kendini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunun yerine, hücrede virüsün taşıdığı, hastalığı düzeltici genin kendini ifade etmesi mümkün olur. Genin kodladığı protein (yani ilâç) üretilir ve genetik bozukluk sebebiyle üretilemeyen proteinin yerini alır.

Taşıyıcı olarak en çok kullanılan virüsler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü)’dir. Her virüsün kendine has dezavantajları vardır. Bölünmeyen hücrelere bulaşamamak (retrovirüs), olumsuz immünolojik tesirler (adenovirüs), sitotoksik tesirler (herpes virüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi bazı zorluklardır.

İlk gen tedavisi denemesini 1990′da Dr. French Anderson gerçekletirdi. Bu tedavide, Adenozin Deaminaz Enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi hedeflenmiştir.

ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, bağışıklık sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için lüzumludur. ADA eksikliği ile doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir bağışıklık sistemi problemi vardır. Sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile hayatî tehlike oluşturabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüne sebep olabiliyor.

Bu ilk insan gen tedavisi iki hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi ve tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi.

Bu ilk insan denemesinden sonra cystik fibrozis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen tedavileri plânlanmaktadır.

Kanser tedavisi için bilim adamları, bağışıklık sistemi hücrelerini gen tedavisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Hedef, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi temin eden genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler devam etmektedir.

Genetik Bozukluklar ve Koruyucu Tıp

Koruyucu tıp, genetik bozuklukların yayılmasını önlemeye, zararlı genlerin toplumdaki nispetini azaltmaya çalışır.

Bu grup çalışmalarda geniş ölçüde başarı sağlanabilmesini engelleyecek bazı sebepler vardır.

Genetiğin hızla ilerleyen bir bilim dalı olmasına rağmen, bitkiler ve hayvanlar üzerinde kolaylıkla yapılan birçok deneylerin insanlar üzerinde tekrar edilmesinin çok zor hattâ imkânsız olması, en önemli engelleyici faktördür. Ancak belli soy dalları üzerinde yapılan bazı incelemeler ve ikizler üzerinde yapılan müşahadelerden faydalanılmaktadır.

Son senelerde geliştirilen metotlarla kromozomlarda meydana gelebilecek değişiklikler ve hasarlar konusunda elde edilen bilgiler, birçok anomalinin açıklanması umut vericidir.

Günümüzün önemli problemlerinden biri olan “iyonizan ışınlar”ın mutasyon yapıcı tesirleri ve bunlara karşı alınması gereken koruyucu tedbirler konusunda daha geniş çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Birçok memlekette koruyucu ve sosyal tıp çalışmalarının ilerlemesi neticesi üreme çağına gelebilen genetik bakımdan arızalı kişilerin sayısı gittikçe artmaktadır. Böylece patolojik genlerin toplum içindeki yaygınlığı da artmaktadır.

Kalıtım Sağlığı Alanında Koruyucu Hekimlik Hizmetleri

1) Genetik altyapının tespiti

Birçok ailenin sahip olduğu genetik alt yapı iyi bilinirse hastalıkların daha başlangıçta önüne geçilebilir. Çocuklarından birisine doğuştan anomali, zekâ geriliği veya kalıtsal metabolik bir hastalık teşhisi konulmuş olan bir aile, daha sonraki çocuklarının nasıl doğacağını bilemez. Bu konuda korku ve endişe içinde kalır. Genetik hastalığı olan bir kişi gelecekteki muhtemel hastalıkları hakkında bilgi sahibi değildir. Bu sebeple birçok hususda kendi başına doğru karar veremez. Evlenebilir mi? Evlenirse çocuk sahibi olmalı mıdır? İkinci bir çocuk doğru mudur? Bu ve buna benzer soruların en doğru karşılıklarının bulunması ve hastaya söylenmesi gereklidir. Son karar şahsın ve ailenindir.

2) Gizli olarak hastalıklı gen taşıyıcıların tespiti

Bu şahısların erkenden tespitinin önemi büyüktür. Fenilketonüri vakalarında fenilalenin yükleme testi ile taşıyıcıların % 90′ı meydana çıkarılabilmektedir.

Keza bazı hemoglobinopatilerde elektroforezden, pankreas cystik fibrozu vakalarında terden tuz miktarının ölçülmesi gibi incelemelerden faydanılmaktadır.

Baskın veya çekinik özellikte taşıyıcı kişilerin hastalıklarını çocuklarına geçirmeleri riski bakımından değişik ihtimaller, ilgili kişilere açık olarak bildirilmelidir.

Herhangi bir patolojik genin toplumdaki dağılış oranı yükseldikçe çocuğun kromozon çiftlerinde bu genin toplanması (homozigotluk) ihtimali o nispette yükselir. Öte yandan, bu tehlike, aynı genetik kaynaktan gelen kan akrabaları arasındaki evlenmelerde yakınlığın derecesine göre çok daha artar. O halde toplumda dağılış nispeti yüksek bulunan patolojik genlerle ilgili hastalıklarda kan akrabaları arasındaki evlenmeler çocuklar bakımından çok tehlikelidir.

Herhangi bir ailede patolojik bir genin mevcut olduğu biliniyorsa, kan akrabaları arasındaki evlenmelere müsaade edilmemelidir.

İyonizan ışınların zararlı (mutasyon yapıcı) tesirlerine karşı koruyucu hekimlik ve halk sağlığı alanına giren değişik tedbirler alınmalıdır.

Kalıtsal bakımdan tehlikeli durumda olan bir kişide, genetik bir hastalığın meydana çıkmasını kolaylaştıran tesirlerin ortadan kaldırılmasına çalışılmalıdır. Bir diyabet geninin mevcut olması ihtimalinde; şişmanlığın engellenmesi ve karbonhidratların azaltılması, tüberküloza hassasiyet geninin mevcut olması ihtimalinde; özel koruyucu tedbirlere ehemmiyet verilmesi gibi tedbirler önemlidir.

Halk için kalıtım sağlığı eğitimi

Toplumda veya değişik sosyal gruplar içinde genel sağlık eğitimi çerçevesi içinde yapılacak bir kalıtım sağlığı eğitimi çok tesirli olur. Bu eğitim bu hastalıkların bulunduğu kişiye veya aileye hitap eden sağlık eğitiminin yaygın bir şekli olarak kabul edilmelidir.

Genetik taramaları

Bir toplumda veya sosyal bir grup içinde yapılacak sistematik genetik taramalar ile patolojik genlerin yaygınlık derecesinin belirlenmesi (tahmin edilmesi) halk sağlığı hizmeti bakımından çok önemlidir.

İtalya’da Thalassemia bölgelerinde yapılan taramalarda, vakaların meydana çıkarılması ve kendilerine ciddi genetik tavsiyelerde bulunulması şeklindeki çalışmaların, bu bölgelerde hastalığın kontrol altına alınabilmesinde mühim bir rol oynamıştır.

Bütün bunlardan sonra görüyoruz ki, insan genom projesinin insanlığa faydalı olabilecek bir çok yönü vardır. “İnsan Denen Meçhul”ün sırlarına bir kapı aralayan, İlahî ilim ve kudretin apaçık bir göstergesi olan genetik program üzerindeki yeni keşifler inananların imanını artırırken, maalesef inanmayanların bu imtihanı kaybetmesine de vesile olacağa benziyor. Her ilmî gelişmeyi inkâr ve ilhâd yolunda, materyalizm ve ateizm adına yorumlayanlara diyecek bir şeyimiz kalmıyor.

Ancak bu gelişmeleri genetik hastalıklar adına takip edenlerin de dikkat etmesi gereken birçok nokta henüz aşılabilmiş değildir. Bilhassa muhtemel hastalıkların tespiti hususunda riskin kişiye söylenip söylenmemesi, kürtaj veya kısırlaştırma muamelelerinin maddî ve manevî olarak getirip götürdükleri gibi hususların; dinî, ahlâkî ve vicdânî boyutlarının ciddi olarak tartışılması gerekmektidir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Göz

GÖZ

İnsanlarda göz, ışığın alındığı ve buna bağlı olarak görme olayının doğrudan meydana geldiği organdır.

Göz, görme olayında doğrudan görev alan kısımlarla bunları koruyan yapılardan oluşmuştur.

Gözü kuruyan yapılar; kaşlar,göz kapakları,kirpikler, gözyaşı bezleri,yağ bezleri ve gözü hareket ettiren kaslardır. Gözyaşı bezlerinden çıkan sıvı,göz kapaklarının hareketi ile gözün saydam kısmına yayılarak gözün kurumasını önler.

Gözün görmeyi sağlayan kısımları reseptörler, mercek ve ışık etkisiyle oluşan uyartıları beyne ileten sinirlerden ibarettir.

Göz yuvarlağı dıştan içe doğru; sert tabaka (gözakı), damar tabaka ve ağtabaka (retina) olmak üzere üç ana tabakadan oluşur.

Sert Tabaka (Gözakı)

Göz yuvarlağını en dıştan saran beyaz,sık telli bağ dokudan yapılmış sert tabakadır.

Bu tabaka, gözün iç kısmında bulunan daha nazik dokuları korur ve dayanıklılık sağlar.

Sert tabaka,göz yuvarlağının ön tarafında saat camı gibi kubbeleşir ve saydamlaşır. Işığı geçiren bu bölüme kornea denir.

Kornea (dış bük ey olan kornea yüzeyi ile ön odadaki sıvı maddenin kırma indeksleri havadan yüksek olduğundan) bir mercek gibi ışığı kırar ve ışınları belli ölçüde toplayarak göz merceğine yardımcı olur.

Damar Tabaka (Koro id)

Sert tabakanın iç yüzünü saran ve bol kan damarları taşıyan pigmentli (renk maddesi) tabakadır. Taşıdığı pigmentler nedeniyle fazla ışığı emerek göz küresini karanlık oda haline getirir. Damar tabaka gözün ön kısmında kalınlaşarak merceği tutan askılarla,iris adı verilen renkli kısmı meydana getirir.

İris,düz kaslarla donatılmış ve renk maddesi (pigment) yönünden zengin hücrelerle,dokulardan yapılmıştır. İris taşıdığı renk maddesine göre kahverengi,yeşil ve mavi olur. İrisin ortasında,göz bebeği denilen ve göze ışık girmesini sağlayan küçük bir delik vardır. Gözbebeği iristeki kaslarla büyüyüp,küçülebilir. Gözbebeği, bir fotoğraf makinesinin diyaframı gibi görev yapar. Işık şiddetine göre açılıp,kapanabilir. Kaslar,memelilerde düz kas yapısındadır. İris kişiye göre değişen miktarlarda renk maddesi (mel anin pigmenti) taşır. Taşıdığı renk maddesine göre siyah,kahverengi,yeşil ve mavi renkte olur.

Göz merceği irisin arkasında yer alır. İki taraflı dış bük ey (bikonvenks) olan saydam bir yapıdır. Üzeri esnek saydam bir zarla örtülüdür. Göz merceği göz bebeğinden giren ışınları kırarak ağ tabaka üzerindeki duyarlı bölgelerde toplanmasını sağlar. Aktif olarak uyum olayına katılır.

Mercek,mercek bağları ile gözün kirpiksi cismine bağlanır. Kirpiksi cisim,sert tabaka ile saydam tabakanın birleştiği bölgeye yakın yere tutunan kas liflerinden oluşur.

Kaslar ve mercek bağları yardımıyla göz merceğinin kalınlığı değiştirilerek odak uzaklığı ayarlanır. Buna göz uyumu denir. Yakınındaki bir cisme bakarken kirpiksi kaslar kasıldığı için mercek kalınlaşır. Uzaktaki bir cisme bakarken kirpiksi kaslar gevşediği için mercek dış bük eyliğini kaybeder.

Saydam tabaka ile mercek arasındaki boşluğa ön oda, mercek ile iris arasında kalan küçük boşluğa ise arka oda denir. Birbiri ile ilişkili olan bu odacıkların içi sıvı ile doludur. Sıvıların görevi kornea ve merceği beslemek ve göz küresinin şeklinin şeklini sabit tutmaktır. Göz merceğinin arkasında retinaya kadar olan bölge camsı cisim adını alır. Jelatinimsi bir maddeyle doludur. Camsı cisim merceğin yerinde kalmasını sağlar.

Ağ Tabaka (Retina)

Işığa duyarlı reseptör hücreleri (görme hücreleri), sinir hücreleri ve uzantıları ile ara nöronlardan oluşan karmaşık bir yapıya sahiptir.

Damar tabaka ağ tabaka tarafında bulunan pigmentli hücre tabakası fazla ışığı emerek iç yansımadan doğabilecek görüntü bulanıklığını önler. Fotoreseptörler kısmen pigmentli hücrelerle gömülmüştür. Görme sinirleri bunlardan uyartıyı alır,beyne iletir.

Görme sinirlerinin göz küresini terk ettiği bölge,ışığa karşı hiç duyarlılık göstermediği için kör nokta adını alır ve kör noktada hiç reseptör bulunmaz.

Retinanın kan damarları da buradan çıkar. Kör noktanın biraz üstünde optik eksenin ağ tabaka oldukça incedir. Sarı benekte koni şeklinde hücreler daha çok bulunduğundan burada görme daha nettir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hıv Aşıları Üzerine Çalışmalar

HIV Aşıları Üzerine Çalışmalar

Yapılan çalışmaların birçoğunda ve antiviral terapilerde AIDS için bir ilaç olmadığı görülmüştür. İlaç terapileride sonuç vermesine rağmen bıraktığı problemli yan etkiler, uygunluk ve fiyat bakımından tercih edilemez hal almaktadır. Üstelik bu ilaçların 2005 yılına kadar %90 oranında AIDS’li bulunduracağı tahmin edilen gelişen ülkelerde bulunması çok zor olacaktır.Bu nedenlerden dolayı, araştırmalar HIV enfeksiyonunu engelleyebilecek aşılar üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır.Bu çalışmalar dünya çapında gerçekleşmektedir. AVEG (AIDS Vaccine Evaluation Group) AIDS Aşı Tesbit Grubu HIV-1 aşısına aday olarak gösterilen faz I ve II açıları üzerinde çalışmaktadır.

Aşılar bulaşıcı hastalıkların önlenmesinde modern ilaç tarihinin en büyük buluşudur. Fakat, araştırmacılar HIV enfeksiyonuna karşı çalışırken aşı gelişiminde kullandıkları geleneksel yaklaşımların dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Çalışmalarda araştırmacıların karşısına çıkan en öneml engel HIV in anlaşılması ve şu ana kadar yapılan çalışmaların tamamında hayvansal maddelerin kullanılmasıdır. Ayrıca bağışıklığın alternatifide bilinmemektedir. Yani doğal bir enfeksiyondan korunmak için bağışıklık sisteminin hangi parçası gereklidir sorusu henüz çözülememiştir.

Aktive edilmemiş virüslerin aşı olarak kullanımı çok çeşitli problemlere yol açtığı için çok tehlikeli görülmektedir. Aşının enjektesi sırasında meydana gelebilecek bir hatanın aşıda meydana getirdiği yetersiz inaktiflik , aşının HIV-1 için kullanımında endişeler meydana getirmektedir. Geçmişte yapılan çalışmalarda maymunlar üzerinde (SIV) Simian Immuno Deficiency Virus; Maymun Yetersiz Bağışıklık Sistemi virüsü adında azaltılmış bir virüs aşısı HIV-1 için gerekli canlı aşının geliştirilmesinde büyük rol oynamıştır.

HIV-1 aşısının geliştirilmesi birçok aktif ünite aşı kullanılarak yapılmaktadır.Buda HIV-1′in kullanılan bölümlerine mükemmel bir güvenlik sağlamaktadır. Böylece aşı ürünlerinden meydana gelebilecek enfeksiyonlar önlenmektedir.

Alt ünite aşılarında zorluk optimum bağışıklık kapasitesine ulaşabilmektedir. HIV-1 enfekte olmuş bir hücreden yada serbest bir virüsten bulaşabilir. Bu nedenle aşının etkili olabilmesi için bu iki modun aşı içerisinde adreslenmiş olması gereklidir. Fakat, bağışıklık sisteminin doğal enfeksiyondan korunmak için hangi parçasını kullandığı kesin olarak bilinmemektedir. Otoritelerin birçoğu, aşı rejiminin mutlaka etkili akyuvar hücreleri türetmesini sağlaması konusunda birleşmişlerdir.

AIDS Nedir?

AIDS, Acquired Immuno Deficiency Syndrome kelimelerinin kısaltması olarak ortaya çıkmış ve Edinilmiş Yetersiz Bağışıklık Sistemi Sendromu olarak Türkçe’ye çevrilmiştir.AIDS ilk olarak 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde keşfedilmiştir.Keşfinden hemen sonra hızla yayılarak; erkek, çocuk, siyah, beyaz, Latin, Asyalı, zengin, fakir demeden bir çok insanın ölümüne neden olmuştur.Günümüze kadar AIDS’ten 225.000 kişinin öldüğü kaydedilmiştir.Bu sayı her 13 ila 15 ayda ikiye katlanmaktadır.AIDS için halen kesin olarak bilinen bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.AIDS’ten korunmak bu tehlikeli ve ölümcül virüsün yayılmasını önlemek için uygulanabilecek tek yoldur. HIV, Human Immune Deficiency Virus, vücut bağışıklık sistemi virüsü, AIDS tamamen vücut bağışıklık sistemi ile ilgili olduğundan, hastalığa sebep olan virüse bu isim verilmiştir.Virüs, insan vücudunun hastalıklara karşı direncini sağlayan bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektedir.Vücut bağışıklık sisteminin etkisiz hale gelmesi, virüsten etkilenmeden önce kolayca başedebildiği deiğer hastalık mikroplarıyla artık çarpışamayacak duruma gelmesi demektir.Bu da basit bir enefeksiyonun bile ölümcül hale gelmesine sebep olabilir.AIDS hastalarının yarısından çoğu bağışıklık sistemlerinin etkisiz hale gelmesi yüzünden basit enfeksiyonlara yenilerek hayata veda etmişlerdir. İnsan vücudu bir defa HIV virüsü ile enfekte olmuşsa artık bu virüsün hiçbirşekilde yok edilmesi yada vücuttan atılmasımümkün değildir.Fakat,virüsün etkilerine engel olmak için bir takım ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlardan ilki ve ençok bilineni AZT (Zidovudine) adı verilen ilaçtır. Bu ilaç virüsün çoğalmasını engellemektedir.AZT AIDS virüsünün meydana getirdiği belirtilerin görünmesini engellemekte ve AIDS’li hastanın yaşamının kısmende olsa uzamasını sağlamaktadır. Bilim adamları AIDS’le savaşabilmenin diğer yollarını aramaya devam etmektedirler.Son yıllarda bu konuda büyük gelişme kaydedilmiştir.AIDS’e karşı korunmak için aşıların testleri halen deneysel aşamadadır.1990 yılının başlarından itibaren bu konuda başarılı sonuçlar kaydedilmektedir. AIDS dokunma, öpüşme, solunum gibi dış kontaklarla bulaşan bir hastalık değildir.Bu nedenle insanların AIDS’li hastalara yaklaşmaması yada onları toplumdan dışlaması hem gereksiz hemde yanlış bir tutumdur. Çünkü AIDS’li bir hastaya dokunarak veya yanında bulunarak AIDS’e yakalanmanın mümkün değildir.Ayrıca AIDS evcil hayvanlardan, tuvaletlerden, yüzme havuzlarından, tabak yada bardaklardan bulaşıcı özellik göstermez.Bu nedenle insanların bu konularda korkutulması yada yersiz bir kaygıya neden olunması çok yanlıştır.AIDS’in ana bulaşma yolu seksüel birleşme, uyşturucu kullanıcılarının enjektyörlerini paylaşması ve çok da az olsa kan transferidir.Ne yazık ki, AIDS hastalığına yakalanmış hamile bir kadının daha doğmamış bebeğide bu hastalığa yakalanmış demektir. Neden AIDS’i daha önce duymamıştık? AIDS 1981 yılına kadar tanımlanmış bir hastalık değildi.AIDS’in izinin sürülmesidoktorların bu bilinmeyen hastalığı yeterli derecede tanımasıyla başladı.AIDS’in ilk rastlandığı 1981 yılında ABD’de 316 kişinin AIDS hastalığına yakalandığı tesbit edilmiştir.Beş yıl sonra 1986 Ağustos’unda 23.000 vaka rapor edilmiştir.Hastalığın artışı büyük bir hızla devam etmiş ve 1990′larda sadece ABD’de 60.000 nin üstünde AIDS hastası tesbit edilmiştir.Bu hızlı artış, bilim adamları, doktorlar ve hükümetler için bir alarm sinyali olmuş ve onları konuyla ciddi biçimde ilgilenmeye itmiştir.AIDS’in gerçek kökeni bilinmemektedir. Çünkü AIDS yeni gelişmiş bir hastalıktır. AIDS’in kökeni hakkındaki en geçerli görüş hastalığın Afrika kökenli olduğudur.Afrika’da ki yeşil maymunların taşıdığı bir virüs insanlarda rastlanan AIDS virüsüne çok benzemektedir.Bilimsel tahminler maymunlarda rastlanan virüsün doğal ortamda organizmalar içinde yaşamını sürdürerek, mutasyon geçirdiği ve burdanda insanlara geçtiği üzerinde yoğunlaşmaktadır.Görülen mutasyonun çok nadir olduğu da görüşler arasında yer almaktadır.Bir başka görüş ise virüsün biyolojik silah olarak üretilmek istendiği fakat sonucun etkisi uzun sürede görüldüğü için araştırmalara devam edilmediği, ve bir ara nasıl olduysa labaratuvar dışına çıkarılarak insanlara bulaştırıldığı üzerinedir. Yeşil maymunlar Afrika’nın çoğu bölgesinde lezzetli bir yemek olarak görülmektedir.Virüsün maymunlardan insana iyi pişmemiş organlardan yada etlerin pişirilmeye hazırlanırken meydana gelebilecek kesik vb. gibi yaralardan bulaşmış olabileceğide düşünülmektedir.Çünkü bilindiği gibi virüsün bulaşma yollarının en önemlilerinden biri kandır.Hastalığın ilk insana bulaşması böyle olmuştur.Bundan sonra hastalık diğer insanlara seksüel birleşme ve uyuşturucu kullanımı ve kan transferleri sırasında yayılmıştır.Afrika devletlerinin bir çoğu bu görüşün mantıklı olduğunu savunmaktadır.Bu olayların hiçbiri ırkla ilgili değildir.Şunu unutmamak gerekir ki tek bir kişi değil tüm insanlık AIDS’in gelişmesinden sorumludur; ve bizde bu sorumluluğu paylaşmaktan ve bu öldürücü virüsün yayılmasını engellemekten sorumlu sayılırız.

HIV Vücudu Nasıl Etkiler?

AIDS’e neden olan virüs ilk defa 1983 yılında Dr.Luc Montagnier tarafından kaydedilmiş daha sonra Paris Pasteur Enstitüsündeki bilim adamları tarafından izlenmeye devam edilmiştir.Enstitü araştırmacıları virüse Lymphadenopathy-AssociatedVirüs (LAV) adını vermişlerdir.Çünkü bilim adamları virüse bir hastanın lenf düğümlerinde rastlamışlardı. Bu araştırmalarla aynı zamanlarda, başka bir yerde Dr.Robert Gallo ve meslekdaşları Ulusal Kanser Enstitüsü’nde yaptıkları araştırmalarda AIDS virüsünün izine rastladılar.Dr.Gallo ve meslekdaşları virüse Human T-Cell Lymphotropic Virüs III (HTLV-III) adını verdiler.Gallo ve personeli yeni tanımladıkları bu virüse benzeyen diğer virüsleride ayırarak ayrılan virüsler HTLV-I ve HTLV-II isimlerini verdiler.Yeni tanımlanan bu virüsün etiketlenmesinden sonra Uluslararası Virüs Sınıflandırma Komitesi (International Commite on The Taxonomy of Viruses) virüsün adını Human Immuno Deficiency Virüs HIV olarak belirledi. Halen tıbbi topluluklar virüsün tanımlanmasında bu ismi kullanmaktadır.

HIV diğer virüslerden çok farklıdır.HIV virüsü retrovirüsler olarak bilinen özel bir aileye mensuptur. Retrovirüslerde diğer virüsler gibi sıkıca paketlenmiş bir genetik yapıya ve protein kılıfına sahiptir. Retrovirüsler genetik bilgilerini Deoxiribonukleikasit DNA yerine Ribunükleikasit RNA larında saklarlar. Retrovirüsler kendilerini eşlemek, yani viral RNA larından yeni bir DNA oluşturmak için “reverse transcriptase” adı verilen bir enzimi kullanırlar.Yani oluşturulan DNA virüsün etkilemek istediği hücrenin DNA sıyla birleşir.Virüsün oluşturduğu DNA ile birleşen hücre DNA’sı provirüs olarak adlandırılır.

Yukarıdaki şekilde hücre RNA’sının (RU5-U3R) konak hücreyle (LTR) birleşerek provirüsü (U3RU5LTR) oluşturması gösterilmektedir.Provirüs hücrenin genetik yapısının tamamını kendi kendini sürekli yenilemek için kullanır.Bu durumda retrovirüsler diğer virüslerde olduğu gibi yeni virüsler oluşturabilmek için gerekli mekanizmayı bulaştıkları hücreden temin ederler. HIV virüsünün ilk hedefi T-4 yardımcı hücresi (AKYUVAR) adı verilen beyaz kan hücreleridir.Akyuvarların görevi bağışıklık sistemini yöneterek istenmeyen organizmalara karşı vücudu korumaktır.HIV virüsü vücuda herhangi bir şerkilde bulaştıktan sonra, eğer hemen aktifleşirse, akyuvar hücrelerine saldırır ve hücrenin içine girer.Hücrenin içine girmesiyle birlikte akyuvar hücresinin genetik maddesini kullanarak kendini eşlemeye ve çoğalmaya başlar.Yeni virüs partikülleri kendilerini kan akıntısına bırakarak enfekte edecek yeni akyuvar hücreleri aramaya başlarlar.Bir akyuvar hücresinin içinde HIV bulunması bu hücrenin görevini kısmen yada tamamen yapamaması anlamına gelmektedir.Akyuvar sayısının azalması vücut bağışıklık sisteminin normal zamanda kolayca başedebileceği enfeksiyonlarla artık başedemeyecek duruma gelmesi demektir.Bu fırsatçı enfeksiyonlarla ilgili komplikasyonlar kişinin ölümüne neden olabilmektedir.Aşağıdaki şekilde HTLV-III Human T-Cell Lymphopatic Virüsünün şematik yapısı görülmektedir.

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşidi olan makrofajlarda AIDS virüsü tarafından enfekte edilebilir.Makrofaj hücreleri kan dolaşım sisteminin dışında kalan bölgelerde mevcut olan organizmalarla savaşırlar.Makrofaj hücreleri beyine dahi taşınabilirler.HIV virüsü makrofaj hücrelerini kullanarak beyine girdiğinde glial hücrelerine saldırır.Bu hücreler sinir sistemi için yapısal destek ve izolasyon sağlayan hücrelerdir.Eğer virüs bu hücrelerin büyük bir kısmını yok ederse, kişinin akıl ve düşünme fonksiyonları tekrar onarılamıyacak bir hal alır. HIV virüsü hakkında açıklamalar kişiden kişiye farklılık göstermektedir.Çünkü enfeksiyonların sınırı insanların yakalandığı mantarsal, bakteriyel ve viral hastalıklarla birlikte çok geniştir.Fakat çok sık duyduğumuz iki hastalık Kaposis Sarcoma ve Pneumocystic Carinii Pneumonia’dir. Kaposis Sarcoma kan hücresi kanseri olarak bilinir.Kan kanseri hastalarının derilerinde portakal rengi bölgeler oluşmaya başlar.Bu bölgelerin vücut içinde olması ve dışarıdan görünmemeside olasılıklar dahilindedir.Zamanla oluşan bölgelerin sayısında ve büyüklüğünde iki kat artma görülür.Hastalık zaman geçtikçe vücudun her tarafını sarar. Pneumocystic Carinii Pneumonia AIDS hastalarında en çok görülen fırsatçı enfeksiyondur.Hastalığa protozoan adı verilen tek hücreli mikroskopik bir canlı organizma neden olur.PCP hastalrında hastalığın ortaya çıkmasıyla beraber şiddetli yorgunluk, kilo kaybı, ateş, kuru öksürük ve nefes almakta güçlük görülmeye başlar.Hastalığın şiddetli olması nedeniyle hastanın mutlaka bir hastanede kontrol altına alınması gerekir.PCP’de diğer AIDS ilgili hastalıklar gibi tedavi edilebilir; fakat bağışıklık sistemi ve ilgili problemlerin yok edilmesi mümkün olmamaktadır. AIDS hastaları, şakınlık, hafıza kaybı, denge kaybı, kekeleme, felç gibi problemeler oluşturabilen bazı enfeksiyonlardan kolayca etkilenebilirler.Bu problemler beyinin direk olarak HIV virüsü ile etkilenmesinden yada texaplasmosis (cryptoccoccal meningitis) adı verilen bir hastalıktan kaynaklanmaktadır.Görülen diğer hastalıkların HIV enfeksiyonu taşımayan kişilerde görülmesi çok nadirdir. AIDS tedavisinin bulunma süresi araştırmalar devam ettikçe değişmektedir.Bu arada araştırmacılar virüs ve hastalık hakkında daha fazla tecrübe edinmektedirler.Yapılan araştırmalar AIDS’in ortaya çıkma süresinin ortalama 7 ila 8 yıl olduğunu söylemektedir.Bazı vakalarda bu süreden daha sonra AIDS hastalığının görünmeye başladığı doğrulanmıştır.Halen kayıtlarda 10 yıl önce AIDS virüsü ile enfekte olmuş ve daha hiçbir AIDS belirtisi göstermemiş hastalar mevcuttur.

HIV Tarafından Etkilenen Bağışıklık Sistemi Hücreleri

ADI

YAPISI / GÖREVİ

AIDS’in ZARARI

CD4+T Hücreleri

APC (antijen sağlayıcı hücreler) tarafından sunulan antijenin tanınmasına yardımcı olur.(MHC Sınıf II bağlamında)

Zamanla fonksiyonel ve poliferative zayıflama

CD8+T Hücreleri

Cytotoxic (Hücre öldürücü) T hücreleridir. APC tarafından sağlanan antijeni MHC Sınıf I bağlamında tanır.Enfekte olmuş hücreleri yada kanser tarafından değiştirilmiş hücreleri öldürür.

Zamanla etkilenen hücre sayısının çoğalması ve beraberinde gelen fonksiyonel zayıflama

Bellek T Hücreleri

Bu hücreler aynı antijene ikinci defa yanıt verilmesini hızlandıran T hücreleridir. Bu hücreler ayrıca CD45 alıcı hücreleri olarak belirtilir. (CD45 RO saf hücreler olarak adlandırılır)

CD45 hücreleri görev yapamaz hale gelir.

B Hücreleri

Extra hücresel antijenleri tanımlar ve antikoru plasma hücreleri sayesinde vücuttan çıkarır.

Kandaki immunoglubilin (antikor) seviyesinin normalin aşırı derecede üstüne çıkması

(Hypergammaglobulinemia)

Kırmızı Kan Hücreleri (Eritrositler)

Vücutta oksijen ve besinin taşınmasını sağlarlar.

AIDS’in gelişmesi ile birlikte kandaki oranının ciddi bir şekilde zalması.Tedavi ilçaları ile birleşince anemi hastalığı.

Monosit/Makrofajlar

Antijen ortaya çıkaran hücreler APC’ler

HIV bu hücreleri direkt olarak etkiler ve cytokine üretimi engelleninceye kadar kendini göstermez.

Dendritik Hücreler

Antijen Sağlayan Hücreler APC’ler.

Zayıflayan fonksiyon.

Foliküler Dentritik Hücreler

Deri ve mukoza zarlarındaki enfekte olmuş bölümleri yakalamaya çalışır.

HIV bu hücreleri zarar görmemiş mukoza membranları yolu ile tüm vücuda yaılabilmek için kullanır.

Gövde Hücreleri

Tüm kan ve bağışıklık sistemi hücreleri için öncü hücrelerdir.

Bilinen kadar ile direkt olarak etkilenmez fakat zarara uğrayabilir.Ayrıca tedavide kullanılan ilaçlarda zarar verebilir.

Doğal Öldürücü Hücreler

Antikorlarlarla örtülmüş yada işaretlenmiş hücreleri öldürmeye yardımcı olur.

HIV tarafından fonksiyonu zayıflatılır.

Nötrofiller (Neutrophils)

Beyaz kan hücresi çeşididir.

Fonksiyonlarda zayıflama

Bazofiller (Basophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Histaminleri serbest bırakırlar.

Direkt olarak etkilenebilirler. Etkilenmesi durumunda histamin çıkışında büyük bir artış meydana gelir.

Osinofilller (Eosinophils)

Beyaz kan hücrelerinin diğer bir çeşididir. Vücuttaki peroksit ve anti bakteriyel maddeleri serbest bırakır.

HIV Tarafından etkilenebilir.

Megakarositler

Öncü hücredir.

HIV tarafından etkilenir.

İlaçlar

AZT (Zidovudine,ZDV,Retrovir)

HIV’in kendini eşlemesini yavaşlatan önemli bir ilaçtır.

AZT CD4 bağışıklık sistemi hücre sayısı 500′ün altına düşmüş HIV enfeksiyonu taşıyan yetişkinlerde ve üç ayın üzerindeki çocuklarda başlangıç tedavisi olarak uygulanır. Ayrıca anneden çocuğa HIV bulaşma riskini önlemek için tasvip edilmektedir. Bunlar AZT terapisi için FDA tarafından onaylanan durumlardır. AZT tek başına yüksek potansiyel gösterebilecek bir ilaç değildir. Bu nedenle diğer anti-HIV ilaçları ile kombinasyon kurarak kullanılır.

Yan Etkileri :

Anemiye neden olabilecek kemik iliği kaybı, lösemi (leukopenia), mide bulantısı, kaslarda zayıflama ve baş ağrısıdır.

Nevirapine (Viramune)

Nevirapine (ticari ismi viramune) non nucleoside reverse transkriptaz inhibitörü olarak adlandırılan bir çeşit anti HIV ilacıdır. Bu ilaç HIV’in kendini eşlemek için kullandığı reverse transcritpase enziminin düzgün çalışmasını engeller. Nevirapine in tavsiye edilen dozajı ilk iki hafta için 200 mg. günde bir tane, takip edilen haftalarda 200 mg. günde iki defa şeklindedir.

Nevirapine’in azt,ddI,ddc,d4T,3TC gibi ilaçlarla beraber kullanımında bir sakınca olmadığı görülmüştür. Ancak protease engelleyiciler ile beraber kullanımına dair bir sonuç alınamamıştır.Nevirapine, vücuda verilen diğer ilaçların vücut tarafından basorbe edilmesini etkilemektedir.

DENEME SONUÇLARI :

Nevirapine’in en iyi sonuçları tek başına alındığında görülmüştür. Bu çalışmada kobay olarak alınan hastalar üç gruba bölünmüş; bir gruba nevirapine ile birlikte AZT ve ddI, ikinci gruba AZT ile ddII, üçüncü gruba ise nevirapine ile AZT verilmiştir. Hastalarda sayılan ortalama T4 hücresi (yardımcı hücreler) sayısı 376′dır.

52 Hafta sonra nevirapine/AZT/ddI alan grubun 51 kişisinde, çalışmanın başladığı sıralarda sayılan T4 hücresinden fazla T4 hücresi olduğu saptanmıştır. AZT ddII grubunda ise bu sayı 30′dur. Nevirapine AZT grubunda ise sayı çalışmanın başladığı ankiyle aynıdır. Hem AZT/ddI/nevirapine hemde AZT /ddI gruplarında kandaki HIV miktarının 28 hafta sonunda %90 oranında azaldığı görülmüştür. Nevirapine/AZT/ddI ilaç kombinasyonunu alan 34 kişilik grubun 20 sinde bir yıl sonra kandaki HIV oranı testlerde bulunamayacak düzeye inmiştir. Ancak HIV’in miktarının en yüksek düzeyde düşüş gösterdiği grup nevirapine/AZT kombinasyon grubudur. Nevirapine/AZT grubu ilk dört hafta içersinde çok büyük başarı göstermiş olmasına rağmen 28 hafta sonunda kandaki HIV miktarı başlangıçtaki ile aynı sayıya ulaşmıştır.

Çalışmalarında gösterdiği gibi daha önce herhangi bir HIV ilacı almamış insanlar üzerinde uyugulanabilecek AZT/ddI / nevirapine üçlü ilaç kombinasyonu, vücuttaki HIV miktarını etkili bir şekilde azaltabilmektedir. Ancak, dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; eğer hasta daha önce bir AIDS ilacı kullandı ise nevirapine’in etkisi söz konusu olmayacaktır. Çünkü, bu durumda HIV virüsü nevirapine e karşı direnç elde edebilmektedir. Buda nevirapine’in anti-HIV ilaçları arasındaki etkisini yok etmektedir.

YAN ETKİLERİ:

Nevirapine’in en büyük yan etkisi isiliktir. Nevirapine kullanan hastaların %22’sinde isilik görülmüştür. Bu hastaların %6’sında isilik ciddi ve şiddetli bir biçimde görülmektedir. Bu problem dozaj azaltılarak yada değiştirerek yok edilebilmektedir. Eğer, isilik şiddetli bir boyut aldıysa diğer enfeksiyonlara çevirebilir. Bu nedenle ilacın kesilmesi en doğru olanıdır. Diğer yan etkiler ise yaşamsal fonksiyonların yükselmesine neden olan ateş ve kas yorgunluğudur.

Delavirdine (Rescriptor)

Delavirdine (ticari ismi Rescriptor) non-nucleoside reverse transcriptase inhibitörü olark adlandırılan bir çeşit ANTI-HIV ilacıdır. Reverse Trankriptaz HIV virüsünün bir parçasıdır. Bu enzim HIV virüsünün kendisini eşleyerek yeni virüsler oluşturmasını sağlar. NNRTI (Non-Nucleoside Reverse Transcriptase Inhibitor) yani engelleyici ilaç virüsün kullandığı bu enzimi bloke eder.

Delavirdine sadece yetişkinlerin tedavisinde kullanılabilir. AIDS tedavisinde kullanılan ilaç kombinasyonu içerisinde Delavirdin de daima yer alır. AIDS tedavisinde kullanılan ilaç sayısı üçü geçmemelidir. HIV tedavisinde etkili sonuç alınabilmesi için hiç almadığı üç yeni ilaçtan oluşan bir kombinasyon uygulanır. Daha önce birçok anti-hiv ilacı almış bir kişi için yeni ilaç bulmak çok zor olabilir. Bu tür durumlarda delavirdine bir opsiyon olarak kullanılabilir.

DENEME SONUÇLARI:

Delavirdine’in denemeleri halen devam etmektedir. Yapılan denemelerde ilaç kombinasyonlarında Delavirdine’in kullanılabilmesi için kesin ve temiz bir sonuç alınamamıştır. İlacın AZT kadar kuvvetli olduğu bilinmektedir. Araştırmacılar bu ilacın AIDS tedavisinde kullanılan ilaç kombinasyonu arasına girebilecek kadar etkili olduğunu düşünmektedir. Ancak klinik deneyler tam olarak bunu kanıtlamamıştır.

DELAVIRDINE VE PROTEASE ENGELLEYİCİLER:

Delavirdine ve Protease (HIV’in önemli bir yapı parçası) engelleyicilerin bir arada kullanımı konusunda uzun bir deneme yapılmamıştır. Yapılan kısa süreli denemelerde Delavirdine ve Protease engelleyicilerin bir arada kullanımında HIV - (negatif) sonucuna ulaşılmıştır.Bu çalışmada protease engelleyici olarak Saquinavir (Invirase) kullanılmıştır. Delavirdine dozajı Saquinavir dozajının beş katı alınarak vücuda verilmiştir. Delavirdine miktarı saquinavir tarafından etkilenmemiştir. Çünkü saquinavir vücut tarafından tam olark emilemez, delavirdine bu konuda saquinavir’e yardımcı olmaktadır. Raştırmacılar bu iki ilacın birlikte kullanımında bazı hastaların vücudunda toksik (zehirli) maddelerin oluştuğunu gözlemlemişlerdir. Bu nedenle bu iki ilacın tatbik edildiği hastaların hayat fonksiyonları sürekli kaydedilmelidir.

Delavirdine , diğer bir protease engelleyici, Indinavir (Crixivan) ile alındığında vücuttaki indinavir miktarının hızla arttığı görülmüştür. Araştırmacılar eğer bu iki ilaç birlikte alınacaksa indinavir dozajının 8 saatte 400 yada 600 mg. olması gerektiği hususunda birleşmişlerdir. Indinavir’in normal dozajı 8 saatte 800 mg. dır.

Araştırmacılar, delavirdine ve diğer bir protease engelleyici olan Ritonavir (Norvir) ‘in birlikte alındığında bir etki yarattığını görememişlerdir. Fakat araştırmacılar tam dozaj konusunda deneme yapmamışlardır.

Delavirdine ve bloker bir ilaç olan Nevirapine (Viramune) in birlikte kullanımı konusunda hiçbir deneme yapmamışlardır.

İLAÇ ETKİLEŞİMLERİ:

Terfenadine (Seldane), astemizole (Hismanal), alprazolam, Midazolam, triazolam, cisapride(Propulsid), rifabutin (Mycobutin), rifampin, phenytoin, phenobarbital, carbamazepine; ayrıca, amfetaminler, kalsiyum blokerleri ve anti migren ilaçları hiçbir şekilde delavirdine ile beraber alınmamalıdır.

YAN ETKİLERİ:

Delavirdine’in en genel yan etkisi isiliktir. İlacı alan birkaç hasta haricinde hepsinde görülmüştür. İsilik, ilaca başlandığından 1 yada 3 hafta içerisinde görülmeye başlar. Genellikle tedaviye devam edildiğinde kaybolduğu görülür. Eğer isilik devam ediyorsa Stevens-Johnson sendromu adı verilen ciddi bir alerjik hastalığa çevirebilir. Bu tür durumlarda ilaç hemen kesilmelidir.

Protease Engelleyici, Saquinavir (Invirase)

Dozaj:

Günde üç defa yemeklerden sonra iki saat içerisinde 200 mg.lık üç kapsül olarak alınmalıdır. Saquinavir alınmadan önce karnın tamamen doymuş olmasına dikkat etmek gereklidir. İlaç alınmadan önce yenilecek yemeğin kırmızı et, tereyağı, avakado, peynir, tereyağlı ekmek ve süt ürünleri gibi kuvvetli yiyecekler içermesi önerilir.

Diğer, protease engelleyiciler gibi saquinvirin etkili olabilmesi için diğer anti-viral ilaçlarla kombinasyon içerisinde kullanılması gerekmektedir.

Klinik çalışmalar saquinavir’in kandaki virüs miktarının azaltılmasında diğer engelleyiciler kadar kuvvetli olmadığını göstermiştir. Buda saquinavir’in vücut metabolizmasına tamamen uymadığından kaynaklanmaktadır. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir.

Saklanması:

Kapsüllerin özel şişesinde oda sıcaklığında saklanması gerekmektedir.

Fiyatı :

Bir yıllık dozaj 7800$ civarındadır. Hoffman-La Roche firması ilacı kullanmak zorunda olan insanlara fiyat konusunda kolaylıklar sağlamaktadır. Saquanvir ilaç federasyonu tarafından onaylanmış bir ilaçtır. Eczanelerde satışı serbesttir.

İlaç Etkileşimleri:

Saquinavir’in aşağıdaki ilaçlarla birlikte alınması tavsiye edilmemektedir.

rifampin or rifabutin (Mycobutin)

terfenadine (Seldane)

astemizole (Hismanal)

phenobarbitol

phenytoin (dilantin)

dexamethasone (decadron)

carbamazapine (Tegretol)

Yan Etkileri:

Diğerlerinden daha az yan etki göstermektedir. Bunların en önemlileri ishal, karın ağrısı ve bulantıdır. Fakat klinik çalışmaların birçoğunda bu yan etkiler görülmemiştir.

Ritonavir (Invirase)

Dozaj :

Günde iki defa altı kapsül alınmalıdır. Mide spazmını engellemek ve ilacın absorbsiyonunu sağlamak için ritonavir kaın tamamen doyduktan sonra alınmalıdır. Her kapsül ayrı ayrı alınmalıdır.

Ritonavir AZT/ddc ilaç kombinasyonu ile mükemmel sonuçlar vermiştir. Diğer kombinasyonlar üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

Saklanması :

Ritonavir mutlaka buzdolabında saklanmalıdır.

Yan Etkileri :

Sık görülen yan etkileri ishal, bulantı, kusma, karın ağrısı, tat değişikliği, halsizlik, deride hassaslık ve ağızda uyuşukluk (oral paresthesis).

Fiyatı :

İlaç Abbot Labs. tarafından üretilmektedir. Satış fiyatı 8000$ civarındadır. Ritonavir FDA tarafından onaylanmış bir ilaçtır. Temini mümkündür.

İlaç Etkileşimleri :

25 değişik ilacın ritonavir ile birlikte alınması tavsiye edilmez. Diğer birçoğunda da ritonavir ile alınabilmesi için dozaj ayarlaması gerekmektedir. Birçok ilacın ritonavir ile kombinasyonu çok tehlikelidir. Aşağıda verilen ilaçlar ritonavir ile birlikte alınmamalıdır.

alprozolam (Xanax)

amiodarone (Cardarone)

astemizole (Hismanal)

bepridil (Vascor)

bupropion (Wellbutrin)

cisapride (Propulsid)

clorazepate (Tranxene)

clozapine (clozaril)

diazapam (valium)

encainide (Enkaid)

estazolam (Prosom)

flecainide (Tambocor)

flurezepam (Dalmane)

meperidine (Demerol)

midazolam (Versed)

piroxicam (Feldane)

propafenone (Rythmol)

propoxyohene (Darvon)

quinidine

rifabutin (Mycobutin)

terfenadine (Seldane)

triazolam (Halcion)

zolipidem (Ambien)

Indinavir (Crixivan)

Dozaj :

8 Saatte bir 400 mg. lık iki kapsül aç karnına alınmalıdır. Kapsüller bol su ile alınmalı ve gün boyunca en az 6 bardak su içilmelidir.

Çalışmalar sırasında indinavir’in en etkili olduğu evre AZT/AZT3TC ilaç kombinasyonu ile birlikte kullanıldığı zaman olmuştur. Diğer kombinasyonlar üzarinde çalışmalar yapılmaktadır. Kombinasyonlara karar verirken oluşabilecek yan etkilerde göz önünde bulundurulmak zorundadır.

Saklanması :

Kapsüllerin orjinal şişesi içinde ve kuru olarak saklanması gerekmektedir.

Yan Etkileri :

Klinik çalımalarda hastaların %4′ünde Nephrolithiesis (böbreklerin bulunduğu yan kısımlarda ağrı, üre içerisinde kan yada böbrek taşı görülmesi) hastalığı görülmüştür. İlacın bol su ile alınması ve gün boyunca en az altı bardak su içilmesinin nedeni bu hastalığın ortadan kaldırılması için gerekmektedir. Diğer yan etkileri ise bulantı, karın ağrısı, baş ğrısı, yorgunluk, ishal, tat değişikliği ve sırt ağrısıdır. İlacı kullanan hastaların %2’sinde bu yan etkilere rastlanmamıştır.

Fiyatı :

İlaç Merck firması tarafından üretilmekte ve yaklaşık 6000$’dan satılmaktadır. Yasal bir ilaçtır ve temini mümkündür.

İlaç Etkileşimleri :

Birçok ilaç indinavir ile birlikte alınabilir. Ancak aşağıdaki ilaçların indinavir ile birlikte alınması tavsiye edilememektedir.

rifampin

terfenadine (Seldane)

astemizole (Hismanal)

cisapride (Propulsid)

triazolam (Halcion)

midazolam (Versed)

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hıv İnfeksiyonun Klinik Özellikleri

HIV İNFEKSİYONUN KLİNİK ÖZELLİKLERİ

HIV infeksiyonun doğal seyri yedi evreye ayrılmaktadır:

1. Virusun alınması : HIV, cinsel ilişki, kontamine kan ve kan ürünleri ile ve anneden bebeğe geçiş ile alınmaktadır.

2. Primer HIV infeksiyonu : Semptomatik primer HIV infeksiyonu %50-90 oranında rapor edilmiştir.

Virus alındıktan semptomlar başlayana kadar geçen süre genellikle 2-4 haftadır.

Tipik semptomlar: ateş , adenopati , farenjit , döküntü (yüzde ve gövdede eritematöz makulopapuler, ağız, özefagus ve genital bölgede mukokutanöz ülserasyonlar), miyalji veya artralji, diare, bulantı, kusma, meningoensefalit  olarak rapor edilmiştir.

HIV infeksiyonu düşünüldüğünde HIV’ye özgü antikor testleri yapılmalıdır ancak akut HIV infeksiyonunun ilk haftalarında standart ELİSA ve Western blot testleri ile HIV antikorlarının çoğunlukla saptanamayacaği akılda tutulmalıdır, serum HIV p24 antijen seviyesi ölçülebilir. İlk 24 saat içinde bile yüksek p24 antijenemi seviyeleri tespit edilebilir. HIV infeksiyonundan kuvvetle şüphelenilen ve p24 antijenemi tespit edilemeyen hastalarda HIV RNA PCR yapılmalıdır.

Akut semptomlar 1-4 ortalama iki hafta içinde geçer.

3. Serokonversiyon : Virusun alınmasından 6-12 hafta içinde gerçekleşmektedir.

4. Klinik olarak latent dönem : Hasta bu dönem boyunca asemptomatiktir.

Persistant Generalize Lenfadenopati (PGL) (inguinal bölge dışında komşu olmayan iki farklı lenf nodu bölgesinde büyümüş lenf nodları) tespit edilebilir.

Bu dönemin süresi infeksiyonun bulaşma yoluna, hastanın yaşına, virusun virulansına bağlı olarak değişmektedir, ortalama 7-10 yıldır.

5. Erken semptomatik HIV infeksiyonu : Hastaların çoğu asemptomatik olarak kalabilirler.

6. AIDS :  CD4 sayısı 200 /mm3 altına inmiştir ve AIDS indikatör hastalıkların hepsi görülebilir.

7. İlerlemiş HIV infeksiyonu : CD4 sayısı 50mm3′ün altına düşen hastaları kapsar.

KLİNİK BULGULAR

1) Dermatolojik bulgular

Deri hastalıkları HIV infeksiyonun sık karşılaşılan komplikasyonlarındandır.

Erken HIV infeksiyonunda sadece HIV için risk faktörü olan deri hastalıklarına(genital herpes infeksiyonu, genital siğil) rastlanır.

Kaposi sarkomu(KS) da bu evrede ortaya çıkabilir.

Erken semptomatik dönemde kandidiasis, oral hairy lökoplaki, herpes zoster, psöriasis, seboreik dermatit ile karşılaşılır.

AIDS tablosu geliştiğinde ise infeksiyonlar kronik hal alır ve deride fırsatçı infeksiyonlar (kriptokokkosis, histoplazmozis) görülebilir.

A) Derinin infeksiyon hastalıkları

a) Bakteriyel

b) Viral

c) Parazitik

B) Hipersensitivite reaksiyonları

a) İlaç reaksiyonu

b) Fotosensitivite

c) Pruritik follikülitler

d) Papulosküamöz hastalıklar

2) Oral Kavite Lezyonları

HIV infeksiyonunun seyri sırasında oral kavitede pek çok lezyon  ortaya çıkabilir.

Tablo 1 . HIV İnfeksiyonunda görülen oral lezyonlar

Fungal

Bakteriyel

Viral

Neoplastik

Diğer

Kandidiasis

Gingivit

HSV

Kaposi s.

Rekürren aft

Psödomembranöz

Periodondit

H.zoster

NHL

Eritematöz

Stomatit

CMV ülseri

Angular çelitis   Hiperplastik 

Klebsiella      Nekrotizan

Hairy lökoplaki 

Histoplazmosis

Basiller anjiomatosis

Kriptokokkosi

Aspergillosis

3) Gastrointestinal sistem tutulumu

A) Özefagus hastalıkları : AIDS hastalarındaki en sık özefajial yakınma disfaji olup (yutma güçlüğü), bunun en sık nedeni de özefajial kandidiasisdir .

Herpes ve CMV özefajiti, primer lenfoma, kaposi sakomu, histoplasmosis de diğer hastalıklardır.

B) Mide, ince barsak ve hepatobiliyer sistem bozuklukları : Bulantı, kusma, hematemez ve karın ağrısı en sık karşılaşılan yakınmalardır.

CMV gastriti tek başına ya da özefajial CMV ülserleriyle birarada bulunabilir.

Gastrik kaposi sarkomu çoğunlukla asemptomatiktir, nadiren bulantı, erken doygunluk hissi ve gastrointestinal kanamaya neden olabilir.

C)Enterokolit : Diare, AIDS hastalarının yarısından fazlasında, hastalığın seyri sırasında herhangi bir zamanda ortaya çıkmaktadır ve önemli morbidite, mortalite nedenlerindendir. AIDS’e bağlı diareye sıklıkla neden olan infeksiyöz ajanlar tabloda gösterilmiştir (Tablo-2 )

Tablo 2 . AIDS’e bağlı diareye sıklıkla neden olan infeksiyöz ajanlar

Bakteriler

Salmonella, Shiggella, Campylobacter sp, Clostridium difficile

Parazitler

Cryptosporidium, Isospora, E. histolytica, Giardia, Microsporidia, Strongyloides

Mikobakteri 

Mycobacterium avium intracellulare, Mycobacterium tuberculosis

Viruslar

CMV, adenovirus, astrovirusHIV (AIDS enteropatisi)

AIDS’e bağlı kronik diarenin en sık nedeni Cryptosporidium infeksiyonudur. Sulu diare, kilo kaybı, karın ağrısı, bulantı ve kusma yakınmalarına neden olur.

4) Pulmoner hastalıklar

HIV infeksiyonun seyri sırasında karşılaşılan pulmoner hastalıkların çok geniş bir spektrumu vardır .

Tablo 3. HIV infeksiyonun pulmoner komplikasyonları

Bakteri

Mantar

Virus

Protozoa

Tumor

M. tuberculosis

Pneumocystis carinii

Cytomegalovirus

Toxoplasmagondii

Kaposi S

M. kansaii

Cryptococcus neoformans

Herpes simplex

Cryptosporidium

NHL

Streptococcus pneumoniae

Histoplasma capsulatum

Adenovirus

Microsporidia

Haemophilus influenzae

Coccidioides immitis

Group A Streptococcus

Aspergillus fumigatus

Staphylococcus aureus

Blastomyces dermatitidis

Moraxella catarrhalis

Pseudomonas aeruginosa

Enterobacteriaceae

Nocardia asteriodes

Legionella pneumophila

Rhodococcus equi

Pneumocystis carinii Pnömonisi (PCP), ateş, gece terlemesi kilo kaybı, artan öksürük ve nefes darlığı yakınmalarının olduğu, yavaş ilerleyen bir pnömonitis tablosuyla karşımıza çıkar.

PCP vakalarının % 95′inde CD4 sayısı 200 /mm3′ün altındadır. Akciğer grafisinde sıklıkla bilateral, simetrik retiküler veya granüler opasiteler tespit edilir.

Tedavide TMP-SMX ilk seçenek olarak kullanılmaktadır.

CD4 sayısı 200/mm3′ün altına düştüğünde PCP riski arttığı için yine TMP-SMX ile primer proflaksi başlanmalıdır; PCP epizodu geçiren hastalarda da ilk 6 ayda % 35, bir yılda % 60 rekürrens saptandığından sekonder proflaksi yapılmalıdır.

HIV ile infekte hastalar, Mycobacterium tuberculosis infeksiyonun hem latent formunun reaktivasyonu hem de primer formunun hızlı progresyonuna duyarlıdırlar. Tüberküloz HIV infeksiyonun seyri sırasında erken evrelerde görülmektedir.

Amerikan Toraks Cemiyeti ve CDC, HIV ile infekte hastalarda ppd ile 5 mm ve üzerinde indurasyon oluşmasını pozitif olarak kabul etmektedir.

Tüberküloz, infeksiyonun seyri sırasında ne kadar erken ortaya çıkarsa kliniği o kadar tipik olmaktadır. İlerlemiş HIV infeksiyonu döneminde orataya çıkan tüberküloz ise, çoğunlukla dissemine olmakta, alışılmamış radyolojik bulgularla seyretmektedir .

Tanıda kültür ve PCR kullanılmaktadır.

Tedavide yetişkin hastalar için önerilen rejim ilk 2 ay boyunca isoniazid (INH) 300mg/gün, rifampin 600mg/gün, pirazinamid 20-30 mg/kg/gün ve etambutol 15 mg/kg/gün kombinasyonu, en az 4 ay da INH ve rifampin ile ikili tedavidir.

Antitüberküloz ilaç yan etkilerine HIV pozitif hastalarda daha sık rastlanmaktadır , hastalar klinik olarak ve laboratuar değerleri ile takip edilmelidir.

HIV infeksiyonu ilerleyip CD4 sayısı 50/mm3′ün altına düşünce Mycobacterium avium complex (MAC)’e bağlı hastalık görülmektedir . AIDS hastalarında MAC hastalığı sürekli bakteremi ile karakterizedir. MAC, kemik iliği, karaciğer, dalak, lenf nodları, deri, beyin, adrenal ve böbrek gibi pek çok organı infekte edebilir

5) Kardiyak tutulum

HIV infeksiyonu seyri sırasında en sık tespit edilen kardiyovasküler problem perikardittir.

Ekokardiyografi ile tespit edilen perikardiyal effüzyon insidansı %38 olarak bildirilmiştir . Spesifik mikroorganizmaların (M. tuberculosis) ya da nonspesifik viral infeksiyonların neden olduğu perikardit, kalp yetmezliği ve kaposi sarkomu perikardiyal effüzyon nedenleri arasındadır.

6) Hematolojik bulgular

Anemi, AIDS hastalarındaki en sık hematolojik bozukluktur.

Anemi çoğunlukla  kronik hastalık anemisi formundadır.

Gastrointestinal sistemin KS veya lenfomatöz tutulumu, kronik kan kaybı ile demir eksikliği anemisine neden olabilmektedir.

Lenfopeni, HIV infeksiyonun en önemli lökosit bozukluğudur.

HIV ile infekte hastalardaki en sık trombosit bozukluğu trombositopenidir.

7) Endokrin sistem hastalıkları

HIV ile infekte hastaların büyük çoğunluğunda ön hipofiz fonksiyonları normal bulunmakla beraber, otopsi çalışmalarında patolojik bulgulara rastlanmaktadır, hipofizin Pneumocystis carinii, CMV ve toksoplazma tarafından tutulduğu gösterilmiştir .

 Hipogonadizm, kliniğe en sık yansıyan endokrin bozukluktur. AIDS’lu erkek hastaların yarısından fazlasında libido azalması, % 30′unda da genellikle düşük testesteron seviyelerinin eşlik ettiği impotans mevcuttur.

Plasma kolesterol seviyesi HIV infeksiyonun erken dönemlerinde düşer. LDL kolesterol seviyesi progresif olarak düşerken, ileri evrelerde VLDL seviyelerinde yükselme tespit edilir. Hastalık asemptomatik dönemden AIDS’e doğru ilerlerken plazma trigliserid (TG) seviyeleri de yükselir.

8) Renal tutulum

HIV ile infekte hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiponatremidir. Hiponatremi nedenleri arasında diarenin neden olduğu ekstrarenal sıvı kaybı ve uygunsuz ADH salınımı yer almaktadır. Santral Sinir Sistemi (SSS)’ne ve akciğerlerde yerleşen oppurtunistik infeksiyonlar ADH salınımı uyarmaktadırlar .

HIV ile infekte hastalarda her tip renal parenkimal hastalık görülebilir, ancak daha çok infeksiyona spesifik olan iki renal patoloji mevcuttur. Bunlarda birinde glomerullerde immun kompleks depolanmasıyla giden proliferatif glomerulonefrit ve yol açtığı renal yetmezlik söz konusudur. Diğer glomeruler hastalık ise HIV-ile ilintili nefropatidir. Histolojik olarak, tubuler dilatasyon ve atrofiyle interstisyel fibrozisin eşlik ettiği fokal segmental glomeruloskleroz mevcuttur.

9) Nörolojik komplikasyonlar

HIV hem santral sinir sisteminde (SSS) hem de periferik sinir sisteminde değişik klinik tablolara neden olabilen nörotrofik bir virustur (Tablo 4).

Tablo 4. HIV-1 infeksiyonunun nörolojik komplikasyonları

Opportunistik infeksiyonlar

Serebral toksoplazmosis

Kriptokokkal menenjit

Progresif multifokal lökoensefalopati (PML)

Sitomegalovirus ensefaliti, poliradikulopati

Opportunistik neoplaziler

Primer SSS lenfoması

Metastatik lenfoma

Metabolik, toksik ve diğer komplikasyonlar

Hipoksik ensefalopati

Sepsis

Stroke

Fonksiyonel bozukluklar

Anksiete

Psikotik depresyon

HIV-1′in primer etkisiyle ortaya çıkan tablolar

AIDS demans kompleksi

Distal sensory polinöropati (DSP)

Otoimmun hastalıklar

Guillain-Barré sendromu

Kronik inflammatuar demyelinizan polinöropati

A) Opportunistik infeksiyonlar

Toksoplazmozis

Daha önceden Toxoplasma gondii ile infekte AIDS hastaları da, SSS toksoplazmozis gelişimi için risk altındadırlar. Toxoplasma gondii için seropozitif AIDS hastalarında % 20-47 oranında toksoplazma ensefaliti gelişmektedir .

SSS çoğunlukla multifokal olarak tutulduğu için hastalık kendini, mental durum değişikliği, nöbet, kuvvet kaybı, serebellar disfonksiyon, hareket bozuklukları ve nöropsikiatrik yakınmalar gibi çok geniş bir spektrumda gösterebilir. Hemiparezi en sık fokal nörolojik bulgudur.

Toksoplazma ensefaliti saptanan AIDS hastalarının % 80-95′inde, CD4 sayısı 100/mm3′ün altındadır. BOS bulguları normal olabileceği gibi protein değerinde yükseklik ve hafif pleositoz saptanabilir. Toksoplazma ensefaliti olan AIDS hastalarının hemen hemen hepsinde serum anti-toksoplazma IgG pozitiftir. Bilgisayarlı tomografide (BT) tipik olarak multipl, bilateral, hipodens ve çoğunlukla basal ganglia ile kortikomedüller bileşkeye yerleşmiş kitleler tespit edilir.

Kriptokokkozis : Cryptococcus neoformans, kapsülle çevrili 4-6 mm çapında bir mayadır ve HIV ile infekte hastaların % 6-10′unda hastalığa neden olmaktadır . AIDS’lu hastalarda toksoplazmozis ve lenfomadan sonra üçüncü en sık SSS hastalığıdır.

Kriptokokkal menenjit bulguları nonspesifiktir, sıklıkla ateş, başağrısı ve halsizlik yakınmaları mevcuttur. Ense sertliği ve fokal nörolojik defisit hastaların sadece üçte biri kadarında tespit edilebilmektedir. Tanıda altın standart, BOS kültüründe Cryptococcus neoformans üremesidir.

Sitomegalovirus infeksiyonu: Cytomegalovirus (CMV) infeksiyonu AIDS’lu hastalarda çok sıktır ve korioretinit, özefajit, kolit, pnömoni ve değişik nörolojik hastalıklar gibi farklı klinik tablolara neden olabilmektedir.

CMV retiniti AIDS hastalarında % 40 oranında görülmektedir. İlk semptomlar çoğunlukla görme keskinliğinin azalması ve tek taraflı görme kaybıdır. Tek taraflı başlayan tablo eşlik eden viremi nedeniyle sıklıkla bilateral karakter kazanmaktadır.

B) Opportunistik neoplaziler

Primer SSS lenfoması : AIDS hastalarının % 5′inde görülen B hücre kökenli bu lenfomalar, progresif fokal veya multifokal nörolojik defisitlere neden olurlar. Tüm beyine 4000 cGy radyoterapi ile tedavi edilen hastalar bildirilmekle beraber, tedavi sonrası yaşam süresi 2-5 aydır .

C) AIDS-Demans Kompleksi

Kognitif, motor ve davranış disfonksiyonu ile giden bir tablodur. Genellikle HIV infeksiyonun geç evre komplikasyonlarındandır.

D) Nöropati

AIDS hastalarındaki en sık nöropati, distal  periferik nöropatidir. Duyusal semptomlar motor disfonksiyonun çok önündedir

10) Malignansiler

A) Kaposi Sarkomu (KS)

HIV ile infekte hastalardaki en sık neoplazidir. KS asıl olarak homoseksüel erkeklerde görülmektedir, kadınlarda ise çoğunlukla eşleri biseksüel olanlarda tespit edilmektedir.

1994′de AIDS ile ilgili KS’da herpes virus benzeri DNA sekansları tespit edilmiştir “Human Herpes Virus 8″ (HHV8) olarak tanımlanan bu virus daha sonra AIDS ile ilgili olmayan diğer epidemiyolojik KS formlarında da tespit edilmiştir.

KS kapiller veya lenfatik kökenli endotelyal neoplazi olarak kabul edilmektedir.

KS, HIV ile infekte hastalarda daha agresif seyretmektedir. En sık ciltte yerleşmektedir. Lezyonlar açık tenli hastalarda leylak rengidir, koyu tenli insanlarda ise kahverengi hatta siyah olabilmektedir.

B) Non Hodgkin Lenfoma (NHL)

HIV ile ilişkili en sık ikinci malignansi NHL’dır. B hücre kökenli, orta veya yüksek gradeli NHL, AIDS indikatör hastalıklardan biridir.

C) Hodgkin hastalığı

HIV ile infekte hastalarda  2-5 kat fazla tespit edilmektedir

D) Servikal kanser

HIV ile infekte kadınlarda servikal intraepitelyal neoplazi konrol gruplarına göre daha sık görülmektedir.

E) Anal karsinom

HIV ile infekte hastalarda anogenital HPV infeksiyonu ve neoplazisi sıktır.

ANTİRETROVİRAL TEDAVİ İLKELERİ

Antiretroviral tedavi ile HIV ile ilgili semptomlar başlayana kadar geçen sürenin uzadığı, CD4 + hücre sayısının yükseldiği, HIV RNA düzeyinin düştüğü ve özellikle agresif tedavi ile yaşam süresinin uzadığı tespit edilmiştir. Tedaviye başlamada yol gösterecek laboratuvar parametreleri ise CD4 + T hücre sayısı ve HIV RNA düzeyidir

Şu anda geçerli görülen tedavi başlama önerileri şunlardır:

Akut HIV sendromu tedavi edilmelidir.

Semptomlar varsa laboratuar değerleri dikkate alınmadan tedavi önerilmelidir.

CD4 sayısı 500/mm3′ün altında olan hastalara semptomatik olmasalar bile tedavi başlanmalıdır.

HIV RNA titresi 10.000 kopya/mm3′(bDNA) veya 20.000kopya/mm3(RT-PCR)’ün üstünde olanlarda semptomlar ve CD4 sayısı dikkate alınmadan tedavi önerilmelidir.

HIV ile istenmeyen temasa maruz kalanlar (örneğin sağlık personeli) ve HIV ile infekte gebe kadınlar tedavi edilmelidir.

 Antiretroviral tedavide gündeme gelen ilk ilaçlar, “Reverse Transcriptaz”(RT) inhibitörleridir. RT enzimi, virus RNA’sından DNA sentezlenmesinde rol oynayan enzimdir. Bu enzimin inhibitörleri iki grupta toplanmaktadır: Kompetetif inhibitörler (nükleosid RT inhibitörleri, NRTI) ve allosterik inhibitörler (nonnükleosid RT inhibitörleri, NNRTI). Daha sonra virusun yaşam siklusunun farklı evrelerine etkili olabilecek ajanlar araştırılmaya başlanmış ve HIV replikasyonunda gerekli olan proteaz hedef alınmıştır. Bu çalışmaların sonucunda ilk proteaz inhibitörü 1995 Aralık ayında FDA (Food and Drug Administration) tarafından onaylanmıştır.

Antiretroviral tedavide kullanılabilecek, FDA tarafından onaylanmış NRTI ilaçlar tabloda kullanım dozları,ticari isimleri, farmakokinetik özellikleri ve yan etkileri ile verilmiştir (Tablo 5).

Tablo 3. Proteaz İnhibitörleri

Proteaz İnhibitörleri

Saquinavir

İndinavir

Ritonavir

Nelfinavir

Ticari isim

Invirase

Crixivan

Norvir

Viracept

Doz

600mg tid

800mg tid

600mg bid

750mg tid

Farmakokinetik

     Oral BY

% 4

% 14-70

% 70-90

% 80

     Yemek

BY (+)

BY (-)

BY (+)

BY (+)

     Proteinlere bağ 

% 98

% 60

% 99

% 98

     Atılım

Hepatobilier

Hepatobilier

Hepatobilier

Hepatobilier

     Yarı ömür

1.5-2 saat

1.5-2 saat

3-4 saat

3.5-5 saat

Yan etki

Diare

Başağrısı

AST, ALT(+)

Böbrek taşı

Bilirubin (+)

AST, ALT (+)

İlaç etkileşimi

Bulantı

TG (+)

Diare

AST, ALT (+)

Hiperglisemi*

Yağ redistribüsyonu**

Lipid anormallikleri

Hemofili hastalarında artmış kanama epizodları

ACTG 076 çalışması HIV ile infekte gebelerin, gebeliğin 14-34.’ü haftasından itibaren gebelik boyunca (5×100mg veya 2×300mg po) ve doğum sırasında (2mg/kg IV 1 saat süreyle ve doğum olana kadar 1mg/kg IV infüzyon), bebeğin de doğumdan sonra AZT ile tedavi edilmesinin (doğumdan 8-12 saat sonra başlayıp ilk 6 hafta boyunca 2mg/kg q 6sa şurup) vertikal geçişi % 8.4 oranına kadar düşürdüğünü göstermiştir .

 Tablo 5. Nükleosid Reverse Transkriptaz İnhibitörleri

İlaç ismi

Zidovudin

(AZT, ZDV)

Didanosin

(ddI)

Zalcitabin

(ddC,)

Stavudin

(d4T)

Lamivudin

(3TC)

Abacavir

(ABC)

Ticari ismi

Retrovir

Videx

HIVID

Zerit

Epivir

Ziagen

Form

100mg kapsül

300mg tablet

10mg/ml IV sol

10mg/ml oral sol

25, 50, 100, 150mg tablet

167, 250mg 

0.375, 0.75 mg tablet

15, 20, 30, 40 mg kapsül

150mg tablet

10mg/ml oral sol

300 mg tablet

20mg/ml oral sol

Doz önerileri

200mg tid

300mg bid *3TC ile birlikte Combivir olarak1 bid

Tablet:

>60 kg: 200mg bid

< 60 kg:125mg bid

0.75mg tid

>60 kg: 40mg bid

< 60 kg:30mg bid

150 mg bid

< 50 kg:2mg/kg  bid veya Combivir olarak 1 bid

300mg bid

Gıda ilişkisi

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden 0.5 sa önce veya 1 sa sonra

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Oral biyoyararlanım

%60

%30-40

%85

%86

%86

%83

Serum yarılanma ömrü

1.1 saat

1.6 sa

1.0 sa

1.0sa

3-6 sa

1.5 sa

Atılımı

AZT-glukorinide metabolize edilirBöbreklerden atılır

Böbreklerden atılım %50

Böbreklerden atılım %70

Böbreklerden atılım %50

Böbreklerden atılır

Alkol-dehidrogenaz ve glukornyl transferaz tarafından metabolize edilir

Yan etkileri

Kemik iliği supresyonu:

Anemi ve/veya nötropeni

GI intolerans

Başağrısı

Uykusuzluk

Pankreatit

Periferal nöropati

Bulantı

Diare

Periferal nöropati

Stomatit

Periferal nöropati

Minimal toksisite

Hipersensitivite reaksiyonı

Hepatik steatoz ve laktik asidoz, NRTI’lerinin nadir ama hayatı tehdit eden yan etkisidir.

Tablo 6. Non-Nükleosid Reverse Transcriptase İnhibitörleri

İlaç ismi

Nevirapin

Delavirdin

Efavirenz

Ticari ismi

Viramune

Rescriptor

Sustiva

Form

200 mg tablet

100 mg tablet

50,100,200 mg kapsül

Doz

200 mg po qd 14gün sonra 200 mg po bid

400 mg po tid

4 tane 100mg tableti 3 veya daha fazla su ile ddI ve antiasitler 1 sa arayla alınmalıdır

600mg po qHS

Gıda ilişkisi

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Yemeklerden bağımsız olarak alınır

Fazlı yağlı gıdalardan sonra alınmamalıdır

Oral biyoyararlnım

>%90

%85

yeterli veri yok

Serum yarılanma ömrü

25-30 sa

5.8 sa

40-55 sa

Atılımı

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %80 idrarla, %10 fecesle atılır

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %51 idrarla, %44 fecesle atılır

Sitokrom P450 tarafından metabolize edilir, %14-34 idrarla, %16-61 fecesle atılır

Yan etkileri

Döküntü*

Transaminazlar da yükselme Hepatit

Döküntü

Transaminazlarda yükselme

Başağrısı

Döküntü

Transaminazlarda yükselme

SSS semptomları**

Maymunlarda teratojenik

* :Çalışma sonuçlarına göre, dökünrü yüzünden ilacın bırakılma yüzdesi nevirapin için % 7, delavirdin için % 4.3, efavirenz için %1.7′dir.

** : Uykusuzluk, garip rüyalar, konfüzyon, konsantrasyon bozukluğu ve halüsinasyonlar gibi santral sinir sistemine ait yan etkiler hastaların % 52’sinde görülmektedir.

İnsan İmmün Yetmezlik (HIV) Yapı ve Özellikleri ve Tanıda Kullanılan Laboratuvar Testleri

Kazanılmış İmmün Yetmezlik Sendromu olarak bilinen AIDS etkileri insan immün yetmezlik Virusu ( HIV ) 1983 yılında izole edildikten sonra geniş çapta araştırmalara konu olmuştur. Kuzey Amerika ve Avrupa’da yaygın olan tip genellikle HIV olarak adlandırılırken Batı Afrika’da seropozitif asemptomatik bireylerden izole edilen yeni subtipe HIV 2 adı verilmiştir. HIV 1 ve HIV 2 suşlarının birçok biyolojik karakterlerinin benzer olmasına karşın bazı farklılıkların olduğu saptanmıştır. Örneğin HIV 2 ve HIV 1′e göre seksüel yolla 3 defa ve vertikal yollada 10 defa daha az bulaşma olasılığına sahiptir. Ayrıca HIV ve HIV 2 serolojik ve moleküler yapı olarak daha kolaylıkla ayrılabilmektedir. Ancak bazı yapı proteinleri arasında çapraz reaksiyon mevcuttur.

Tipik bir retrovirus olan HIV infeksiyöz virion yapısı pozitif polariteli iki adet birbirinin aynı olan tek iplikli RNA içerir; yani diploiddir. HIV proteinleri ” proviral ” DNA’dan kopyalanan m-RNA’lar tarafından kodlanır. HIV’in hücreleri infekte etmesinden sonra erken dönemde viron RNA’sı revers transkriptaz enzimi tarafından linear çift iplikli DNA haline çevrilir ve her iki ucunda “lona terminal repeat”ler ( LTRs ) yer alır. Bu linear viral DNA hücre genomuna integre olarak ” provirus ” yapısını oluşturur. Genomik viral RNA ve m-RNA ‘lar proviral DNA ‘ dan hücresel polimeraz II enzimi yardımı ile sentez edilir.

HIV-1′in genom yapısındaki “gag” geni virion kapsid proteinlerinin öncüllerini, “pol” geni bir çok virion enzimlerinin öncülerini ( proteaz, revers transkriptaz, Rnose H ve integrase) ve “env ” geni zarf glikoproteinlerinin öncülerini sentez eder. Transkripsiyon transaktivatörü (tat) ve viral ekspresiyon regülatörü (rev) virion yapısına girmeyen küçük moleküler ağırlıklı proteinler olup, virus replikasyonunda önemli fonksiyonları vardır. Bunun dışında HIV replikasyonu için gerekli olmayan ve “accessory” olarak adlandırılan bazı genler mevcuttur.

Elektron mikroskobik incelemede HIV partikülleri dondurma külahı şeklinde silindirik bir özyapı içerir ve bu görünümü ile diğer retroviruslardan ayrılır. Virion nükleokapsid yapısı 100 nm büyüklüğünde olup, ikozohedral bir yapı içerir. Nükleokapsid yapısı zarflarla çevrilidir. HIV partikülünün membranında 72 adet çıkıntı şeklinde zarf peplomerleri yer alır. Virionun en büyük moleküler ağırlığına sahip ( gp 160 ) bu çıkıntıların her biri 9-10 nm uzunluğunda olup ovoid distal uçları 14-15 nm’dir. Zarf glikoproteini olarak bilinen gp 160 iki kısımdan oluşur. Bunlar yüzeyde serbest olarak bulunan gp 120 ( surface = SU ), yüzey ve membrana gömülü olarak bulunan gp 41 ( transmembrane = TM ) glikoproteinleridir. Gp 120 HIV’in hücre yüzeyindeki reseptörlere tutunması ve birleşmesinde rol oynar. Bu reseptör T4 hücrelerinde bulunan CD4 reseptörüdür ki bu kademe virusun konak hücreyi infeksiyonundaki ilk kademedir. Transmembran proteini olan gp41 virusus hücre içerisine girişinde membranlar arası füzyon yapma özelliğine sahiptir.

HIV zarf yapısının, hücre plazma membranında bulunan fosfolipiddden farklı olduğu görülür. Viral zarfda bulunan kolesterol ve lipid içeriği hücre membranından 2-3 misli daha fazladır. HIV ‘in konak hücreden tomurcuklanma ile olgunlaşması sırasında zarf yapısına B2 – mikroglobulin, insan lenfosit DR antijenninin alfa ve beta zincirleri olur. Zarfta bulunan bu hücresel proteinlerin virus replikasyonu ve patogenezde ne derece rol oynadıkları tam olarak bilinmemektedir.

HIV İnfeksiyonunun Tanı ve İzleminde Laboratuvar Testleri

HIV duyarlı bir bireye infekte kişiden kan ve kan ürünlerinin transfüzyonu, cinsel temas ve maternal – fetal geçiş olmak üzere üç yolla geçer. Serbest virus konakta CD4 ve CCR – 5′in bulunduğu hücreleri enfekte eder. Bu reseptörlerin bulunduğu bir çok konak hücrede bulunmasına rağmen HIV virusunun en aktif replike olduğu hücre tipi CD4 + T lenfositleridir. Virus replikasyon kademelerinin hepsi bu hücrelerde yer alır ve yeni sentez edilen çok sayıda virion serbest hale geçer.

İnfeksiyonun başlangıcından hastalığın son evresine kadar HIV’i hastanın çeşitli vucut sıvılarında özellikle plazmada farklı düzeylerde saptamak mümkündür. İnfekte viral RNA’nın yanısıra proviral DNA’yıda saptamak mümkündür.

İlk HIV infeksiyonunu takiben başlayan asemptomatik dönemde virus kandan, seksüel sıvılardan ve serviksten izole edilebilir. Serolojik olarak HIV infeksiyonu takip edilecek olursa akut infeksiyon serumda ilk saptanan virus merkezi p24 antijenidir. Serokom versiyon meydana gelmeye başladığında hem gp 120,hemde gp24 antijenlerine karşı antikorlar oluşur.

AIDS olgularında HIV infeksiyonunu göstermek gayesiyle iki ana yöntemden yararlanılır; 1. HIV’e karşı oluşan antikor cevabının ölçülmesi 2. HIV’in RNA’sının, proviral DNA’sının veya virusun kendisinin saptanması. Virusa özgül antijenlerin veya enzimlerin saptanması bu gruba alınabilir.

Bunlara ek olarak, CD4 + hücre sayımı özellikle hastalığın evresinin saptanması ve tedavi protokole hastalığın evresinin saptanması ve tedavi protokolünün başlaması yönünden önem taşımaktadır.

HIV için kullanılan laboratuvar testlerinin yapılması gereken koşullar şunlardır; 1. Risk altında olan kişiler; intravenöz uyuşturucu kullananlar, eşcinseller, biseksüel erkekler, çok partnerli heteroseksüeller, hemofili hastaları veya sık kan transfüzyonu alan bireyler ve eşleri. 2. HIV pozitif anneden fetüse ve yenidoğan bebeğe geçişin saptanması. 3. HIV pozitif olduğu saptanan kişilerin takibi. 4. AIDS hastalarına verilen tedavin etkinliğinin saptanması.

HIV infeksiyonunun saptanmasında kullanılan serolojik testler; ELİSA ; Güvenilir ve çabuk sonuç alınması yönünden tanıda en fazla ELİSA yöntemi kullanılmaktadır genellikle immobilize edilmiş HIV antijeni kullanılarak kompetetif olmayan indirek boyama yöntemi kullanılmaktadır. Çabuk Aglütinasyon Tarama testi ; ELİSA dan sonra kabul edilen en etkin testtir. Antijenle kaplı ladeks boncuklarıyla hasta serumunun karıştırılması ve ışık mikroskobunda değerlendirilmesi esasına dayanır. Tek dezavantajı duyarlılığın değişken olmasıdır. 1. Western Blot; HIV’e özgül antikorun saptanması ve doğrulanması için en sık kullanılan testtir. 2. Radioimmunoprecipitation Assay; HIV –1 ve HIV – 2 ile in fekte kişilerin immun durumu göstermekte kullanılan bir testtir. 3. İndirek immun Floresan testi: Westen Blot ve ELİSA ile devamlı pozitif çıkan olguları doğrulamak için kullanılır.

Virus izolasyonu ve kültürü; Aktif infeksiyonu göstermek için en kesin tanı virüsün izolasyonudur. Hastadan alınan klinik örneğin HIV üremesine uygun olan hücre kültürü ile beraberce kültürü yapılır. Virus üremesi p24 antije, viral yük veya revers transkriptaz saptanması yöntemiyle ortaya çıkarılır.

CD4 +T hücre sayımı; HIV infeksiyonunda hastalığın ilerlemesinin en önemli düzeyde düşmesi klinik hastalığın ortaya çıkmasıyla sonuçlanır.

Bunun dışında HIV virüsü ile ilgili, virüs, viral antijen ve nükleik asit saptamasında kullanılan yöntemlerde mevcuttur. Örneğin ELİSA ile plazmadaki p24 antijeni düzeyi ölçülebilir. Yeni moleküler biyolojik tekniklerin gelişmesi ile ( RT PCR ve NASBA ) infekte bireyin kanında sirküle eden HIV ile ilgili viral RNA tayin edilebilmektedir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

B)çevresel Sinir Sistemi

b)ÇEVRESEL SİNİR SİSTEMİ

Beyin ve omurilikten çıkan ve onları vücuttaki tüm alıcı ve uyarılan dokulara bağlayan sinirlere çevresel sinir sistemi denir.Kafatası ve omur sinirleri hücre gövdesi,dentrit ve aksondan oluşur. Hücre gövdesi omurilik ve beynin kenarında kümelenerek ganglionlar oluşturulur.

1.BEYİN SİNİRLERİ:İnsan beyninin değişik bölgelerinden 12 çift sinir çıkar.Bunlar baş bölgesinin kaslarını,bezlerini,duyu organlarını sinirsel olarak kontrol eder.Bütün omurgalılarda beyinden12 çift sinirin çıktığını söyleyebiliriz.Ancak balık ve kurbağalarda 10 çifttir.

Beyinden çıkan sinirlerin en önemlisi Nervus vagustur.Bu sinir çifti otonom sistemin bir parçasını oluşturur.Göğüs ve karın bölgesinin yukarısındaki organlara sinirsel bağlantılar yapar. Kalp çizgili kasların çalışmasını yavaşlatırken düz kasların çalışmasını hızlandırır.

2.OMURİLİK SİNİRLERİ:Omurilikten arka ve ön kök olarak adlandırılan bölgelerden 31çift sinir çıkar.Omurilikten ön kökten çıkan sinirlerin tahrib,hangi bölgeyi besliyorsa o bölgenin felç olmasına sebep olur.Arka köklerden çıkan duyu nöronlarının tahribi felçe yol açmaz ama duyu organlarının görevi engellenir.İnsanda en uzun ve en büyük sinir lifi omurilikten ayrılan ve bacaklara giden siyatik sinirlerdir.

Omurilik sinirleri daha öncede belirttiğimiz gibi refleks yayları meydana getirir.Organizmada hızlı tepkilerin oluşması için omurilik refleks merkezlerini oluşturur.Bunlara kalıtsal refleks denir.Şartlı refleksler birden fazla duyu organının meydana getirdiği bir tepki davranışıdır. Örneğin limona karşı hem kulak hem göz hemde tat alma duyularıyla tepki oluşturulur ve sindirim sistemi uyarılır.

3.OTONOM SİNİR SİSTEMİ:Çevresel sinir sistemi içerisinde incelenen bu sistem organizmadaki istemsiz hareketlerin kontrolünü sağlar.Otonom sinir sisteminde sadece motor sinir vardır.Bu motor sinirler organların hızlı çalışmasını veya yavaşlamasını sağlayan liflerdir.Beyin şuurumuz dahilinde otonom sinir sistemine hükmedemez.Ancak otonom sinir merkezlerini kontrol eder.Mesela;kalbin çalışmasını,mide ve bağırsak kaslarının kasılıp gevşemesini beynimize hükmederek şuurlu olarak sağlayamayız.İşte otomatik olarak yönlendirilen organlara bu sistem sempatik ve parasempatik olarak adlandırılan motor nöronlarını bağlayarak kontrolünü gerçekleştirir.

Sempatik Sistem:Sempatik sistemin hücre gövdesi omuriliğin içerisinde bulunur.Buradan çıkan sinir lifleri omurilik çevresinde sempatik gangliona girer ve buradan sinaps oluşturarak yeniden bir akson aracılığıyla gideceği organa ayrılır.Otonom sistemin sempatik lifleri ter bezlerine, tüyleri dikleştiren kaslara,tükrük bezlerine ve gözün irisine giderler.

Parasempatik Sistem:Parasempatik liflerin ganglionları sinir verdiği organın yanında bulunur. Sempatik lifler gibi otonom olarak çalışanorganlara lif verir.Nervus Vagus`ta parasempatik bir lifin parçasıdır.

ÖRNEK:

1.Sıcak cisme dokunan insanın elini çekmesi

2.Beyni çıkarılan kuşun kanat çırpması

3.Soğukta kan damarlarının büzülmesi

4.Göz kapağının kapanması

5.Diz kapağı refleksi

Yukarıda meydana gelen refleks olaylarından hangileri merkezi sinir sistemi tarafından yapılan reflekslerden değildir.

A)1 B)2 C)3 D)4 E)5

ÇÖZÜM:Damarların büzülme hareketi otonom sinir sistemi tarafından yapılan bir refleks hareketidir.Ancak1,2,5 omurilik tarafından gerçekleştirilirken 4 beyin tarafından gerçekleştirilir.

HORMONAL HASTALIKLAR

Endokrin bezler (iç salgı bezleri) insan vücudunu kontrol eden bir sistemdir.Hareket etmemizi, nefes almamızı, yememizi veya çevreyi algılamamızı sağlayan organlardan değildir.Bu sistem, vücudun işlemesini etkiler.Sinir sistemiyle beraber vücudun çalışmasını düzenleyerek olağan veya olağan dışı olaylara tepkimizi ayarlar.Sistemin anahtarı hormonlardır.Değişik bezler çeşitli hormonlar salgılar.Bu hormonların çoğu kanımızla değişik organlarımıza ulaşır;bunlara veya dokularımıza emirler taşır.Örneğin;pankreas insülin salgılayarak vücudun şeker miktarını dengede tutmasını sağlar.Stres,korku,heyecan durumlarında adrenalin bezleri adrenalin salgılayarak (epinefrin) enerjinin birdenbire çok artmasını sağlar.Benzer şekilde,hipofiz bezleri,troit, yumurtalıklar vücudun değişik bölümlerini etkiler.

Hormon bir kimyasal haber taşıyıcısıdır.Kan dolaşımıyla vücutta dolaşmalarına rağmen her biri sadece hedef organa veya dokuya gider.Normalde bezler düzenli şekilde çalışır.Ara sırada bu sistemin yanlış çalışmasıyla sorunlar ortaya çıkar.

PANKREAS HASTALIKLARI

Midenin gerisinde yer alan pankreas ince,elinizin uzunluğunda bir organdır.Sindirim sisteminde besinlerin sindirilmesi için gerekli enzimleri salgılayarak anahtar bir rol oynar.Pankreasın diğer görevi de “yakıt kontrolü” diyebileceğimiz ve insanların şeker hastası olmalarına yol açan bir işlevdir.Pankreasın ürettiği hormonlar vücudumuzdaki besinlerin parçalanıp özümlenmesini sağlar. Glikozun vücut tarafından kullanılmasını düzenler.Normal çalışan pankreas,glikoz düzeyinin her koşul altında belirli sınırlar içinde kalmasını sağlar.

Pankreas üç hormon salgılar.Birincisi insülindir.Bu kanda glikoz düzeyi yükselince salgılanır.Genelde hemen yemek sonrası durum böyledir.Kas ve yağ hücreleri glikozu özümlemek için insülin tarafından uyarılırlar.Fazla glikoz gereğinde kan dolaşım sistemine üzere karaciğerde glikojen adıyla depolanır.Üçüncü hormon,somatostarin,insülin ve glikojenin üretim ve salgılanmasında düzenleyici rol oynar.

Bazen bu düzenli sistem bozulur ve kanda glikoz miktarı artar.Hücrelerde yeterli özümlemeyi yapamaz.Sonuçta hiperglisemi ortaya çıkar.Kanda glikoz düzeyini ölçerek bu durum anlaşılabilir.Çok yüksek olduğu zamanda idrardada çıkabilir.Aynı şekilde başka bir genel kuralda vücuttaki her sistemin doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hormonların etkisinde olduğudur. Üreme ve büyüme modelleri hormonların etkisindedir.Vücuttaki sıvı madde-tuz dengeside böyledir. Vücudumuzdaki hücreler,glikozu insülin olmadığı için özümseyemezse DİABET (Şeker Hastalığı) dediğimiz durum ortaya çıkar.

DIABETES MELLITUS (ŞEKER HASTALIĞI)

BELİRTİLERİ

1.Sürekli susama 2.İdrarda artış-hem miktar hemde sıklık olarak 3.İştahın artmasına rağmen kilo kaybı 4.Yorgunluk,bulantı,kusma 5.Vajina iltahabı,deride iltahaplanmalar,görme zorluğu ve sık sık mesane iltihabı

HİPEROSMALAR KOMA

NIDDM yaşlılarda başka bir hastalıkta (felç gibi) varsa ve yeterli su içmezlerse kan şekeri çok yükselebilir.Fakat keton miktarı azdır.Sonuçta bilinçlerini yitirebilirler ve hastaneye yatırılmaları gerekir.Yaşlılar evinde bulunan hastalar fazla su istemeyi unutabilirler ve sonuçta komaya girebilirler.

ADRENALİN BEZİ(BÖBREK ÜSTÜ BEZLERİ) HASTALIKLARI

Her biri böbreğin üst kısmında yerleşmiş bulunan ve yine her biri baş parmağımızın uç kısmı büyüklüğünde olan iki adrenal bez vardır.Bir adrenal bez iki kısımdan oluşur.Medulla denilen iç kısın ve korteks denilen dış tabakadır.

Medulla iki çeşit hormon üretir:adrenalin(epinefrin) ve noradrenalin(norepinefrin).Bu hormonların üretilmesi beyin tarafından kontrol edilir.Bunlar kan akışına salgılandığı zaman,kalp atış hızını ve kan basıncını(tansiyonu) artırır ve diğer vücut fonksiyonlarını etkiler.Genellikle fiziksel ve duygusal stresler bu hormonların salgılanma işlemini başlatır.

Korteks,kartikosteroidler denilen bir hormon grubu üretir ve bunların üç çeşiti vardır.Bunlardan biri cinsiyet hormonu olup erkek hormonları(androjenler)ve dişi hormonları(östrojenler) içerir.Bu hormonlarda cinsel gelişim ve üremeyi etkilerler.Bir başka çeşit hormonların hidrokortizon grubunu içerir.(glukokortikoidler):Bunlar karaciğergeki nişastalı gıda maddelerinin glikojene değişmesini(şeker deposu şeklinde)etkilerler.Üçüncü çeşit olan mineralokortikosteroidler,mineral tuzları ve potasyumun vücut tarfından kullanımını kontrol eder,aldesteron bu grubun temel öğesidir. Kortikosteroidlerin hepsi hipfiz bezlerinden gelen hormonların kontrolü altındadır.Ancak aldesteron temelde böbrek tarafından üretilen ve renin denilen değişik bir hormon ile kontrol edilir.

Adrenal bezlerden gelen hormonlar vücudun tüm sistemlerini etliler.Etkiler, oldukça karmaşıktır. Bu karmaşık sistemde bazı rahatsızlıklar ve yetmezlikler ortaya çıkabilir.Bunlarda aşağıda sözü edilen rahatsızlıklara yol açar.

CUSHING SENDROMU

BELİRTİLER

Birkaç ay ve yıllar arsında değişen ve bir süreden sonra yüz yuvarlaklaşır.Daha kırmızı bir görümüm alır.

Omuzlar arasında ve üstünde kambura benzer yağ birikimi

Gövdenin alt kısmında cilt üzerinde çatlaklar

Bitkinlik ve kaslarda zayıflık

Su toplanması(ödem) 6. Hipertansiyon 7. Aşırı kullanma 8. Ruhsal sarsıntı

İktidarsızlık veya adetten kesilme

Özellikle omurga ve leğen kemiklerinde osteoporoz

Şeker hastalığının başlaması

Çürüklerin çok kolay bir biçimde ortaya çıkması

Bu türden bir hastalık,aşırı miktarda glukorkortikoid hormonlar kanda dolaşmaya başladığı zaman ortaya çıkar.Bu türden bir aşırılığın ortaya çıkması adrenal bezlerde fazla üretim olması veya bir başka rahatsızlığı tedavi etmek için steroid ilaçların uzun süre kullanılması sonucu olabilir.Bu hastalık adını 20.’ci yüzyılın başlarında ortaya çıkan Amerikalı bir cerrah olan Harvey Cushing’ten alır.

ADDİSON HASTALIĞI

BELİRTİLERİ

Bitkinlik(zayıflık),bilinç uyuşukluğunun eşlik ettiği hareketsizlik hali ve anemi(kansızlık)

Kilo kaybı ve iştah azalması.

Cildin kararması

Düşük kan basıbcı (tansiyon)

Hipoglisemi(kan şekerinin aşırı düşüşü)

İshal,hazımsızlık,kusma veya kabızlığın eşlik ettiği karın ağrıları

Cinsel istekte azalma

ADRENAL BEZ TÜMÖRLERİ

BELİRTİLER

Yüksek kan basıncı(tansiyon), 2. Aşırı terleme 3. Kalp atışında hızlanma

4. Kilo kaybı 5. Kabızlık 6. Kişilik değişiklikleri

Hormon salgılayan böbrek üstü bezlerinin dört çeşit tümörü vardır.Bunlardan biri olan feokromositom,adrenal bezlerin medulla denilen iç kısmında gelişir ve aşırı adrenalin ve nor adrenalin hormonları üretir.Adrenal tümörlerin ikinci çeşidi adrenal korteks’te ortaya çıkar ve aldesteron denilen hormonun fazla üretilmesine neden olur.Conn sendromu.üçüncü çeşit tümör Cushing sendromuna neden olur.Dördüncü tip tümör erkek veya dişi hormonların üretilmesine neden olur ve böylece erkeklerde kadınlaşma veya kadınlarda erkekleşmeyi ortaya çıkarır.Bu türden adrenal bezi tümörleri sık görülmez.

KONJENITAL(DOĞUŞTAN VAROLAN) ADRENAL HİPERPLAZİ

BELİRTİLER

1.Erkek bebeklerde penisin,kız bebeklerde klitorisin büyümesi

2.Bazen akut adrenal yetmezlik

3.Yüksek tansiyon (nadiren)

4.Büyüme ilk çocuklukta hızlı olur,ancak erken durur.Sonuçta yetişkinlik döneminde kısalık görülür.

Bu durum bebeklerde ve çocuklarda en fazla görülen adrenal bezi rahatsızlığıdır(yetişkinlerde nadiren görülür).Bu olay adrenal bezlerin bozulmuş bir şekilde steroid hormon üretmesine neden olan genetik bir anormlliğin sonucudur.

HİPOFİZ BEZİ RAHATSIZLIKLARI

Burun kanallarının arkasında beynin altında yerleşik bulunan hipofiz bezi kabaca küçük parmağınızın son iki bölümünün büyüklüğü ve şeklindedir.Küçük boyutuna rağmen endokrin bezler içerisinde en önemli olanıdır.Vücudun uzun dönemli büyüme,günlük fonksiyonları ve üretkenlik yetenekleri ile ilişkili olarak bir kontrol merkezi olarak çalışır.Hipofiz bezinde iki kısım vardır:Ön (anterior) lob ve arka (posterior)lob,ön lob,göğüste süt üretimini harekete geçirebilmek için prolaktin ve vücudun fiziki gelişimini düzenlemek için büyüme hormonu da dahil olmak üzere, altı ayrı hormonun üretimi ile yükümlüdür.Ön lobdaki diğer hormonlar,tiroid bezleri, yumurtalıklar, böbrek üstü bezlerinin faaliyetlerini harekete geçirerek endokrin sistemin diğer kısımlarınıda etkiler.Arka lob iki çeşit hormon üretir:Oksitosin ve antidüretik hormondur.Oksitosin emzirme dönemi sırasında kadınlarda göğüsten süt gelmesi olayını harekete geçirebilmek için faaliyette bulunur.Aynı zamanda doğum sırasında rahim kasılmalarını da hızlandırır.Antidiüretik hormon idrar çıkışını kontrol etmek için böbrekler üzerinde faaliyet gösterir.

HİPOFİZ BEZİ TÜMÖRLERİ

AKROMEGALİ

Bu kronik hastalık yetişkinlerde görülür ve normal gelişim tamamlandıktan sonra büyüme hormonunun artan salgısı ile ortaya çıkar.El,ayak,çene ve kafatası kemiklerinin aşırı büyümesi şeklinde oluşur.Büyüme çağından sonra kamiklerdeki uzamanın durması nedeniyle,akromegali iskelette kalınlaşmaya neden olur.Akromegali olan bir kişide en çok dikkati çeken değişiklik alın ve çene kemiklerinde aşırı büyümedir.Bunun sonucunda genişlemiş ve kabalaşmış yüz hatları ve birbirinde oldukça ayrık dişler gözlenir.

JİGANTİZM

Nadiren görülen bu hastalık,akromegaliye benzer ve hipofiz bezi tarafından büyüme hormonunun fazla salgılanması nedeniyle ortaya çıkar.Akromegaliye benzemeyen bir yönü ise jigantizmde büyümenin hızlanması ve yetişkinlikte aşırı uzun boyun ortaya çıkmasıdır.Bu iki rahatsızlık arasındaki fark bu olaydan etkilenen kişinin yaşıdır.Jigantizm yetişkinlik dönemini tamamlamamış olan şahıslarda ortaya çıkar.Ancak uzun boylu çocukların çok azı bu hastalığa sahiptir.

PROLAKTİNOMA

Bu türden hipofiz bezi tümörü prolaktin hormonunun aşırı salgılanmasına neden olur.Bu olay kadınlarda düzensiz adet veya adetten kesilmeye neden olabilr.Erkeklerde ise kısırlık veya iktidarsızlık ortaya çıkabilir.

KRANİOFARİNJİYOMA

Bu türden bir hipofiz bezi tümörünün belirtileri görsel bozukluklar, baş ağrıları ve cinsel gelişme yetersizliğidir.

HİPOPİTUİTARİZM(HİPOFİZ ÖN LOB HORMONLARININ YETERSİZ SALGILANIŞI)

BELİRTİLERİ

Çocuklarda:

Büyüme ve cinsel gelişimde yavaşlama

Hipoglisemi (kan şekerinin aşırı düşüşü)

Yetişkinlerde:

Kadınlarda adetten kesilme,kısırlık veya doğumdan sonra süt verememe

Erkeklerde azalan cinsel istek,sakal ve vücut kıllarının dökülmesi

Göz ve ağız çevresindeki ciltte ince kırışıklıklar

Bitkinlik

İştahta azalma ve bazen kilo kaybı

DİABETES İNSİPİDUS (ŞEKERSİZ DİYABET)

BELİRTİLERİ

Aşırı susama

İdrar miktarının artışı

Su kaybı ,fiziki çöküntü ve düşük tansiyon koma halini ortaya çıkarabilir.

İsim ve belirtilerdeki benzerliğe rağmen bu rahatsızlık şeker hastalığı ile karıştırılmamalıdır. İnsülin(hücrelere enerji temin etmek için vücudun glikozu kullanmasını ve korumasını temin eden hormon) yetersizliği nedeniyle ortaya çıkan şeker hastalığının (diabetes melitus) aksine,şekersiz diyabet (diabetes melitus) antidüretik hormon (ADH)yetersizliği nedeniyle ortaya çıkar.Bu hormon hipofiz bezinin arka lobu tarafından salgılanır.Eğer antidüretik hormon yetersizliği varsa,vücutta su dengesini kontrol olayı kaybolur.Uygun sıvı seviyesini koruyabilmek için gerekli olan suyu yeniden emmenin yerine, böbrekler suyu dışarıya atar.

Şekersiz diyabet hastalığı olanların yaklaşık yarısında rahatsızlığın nedeni bilinmez.Ancak belirtilerin ortaya çıkmasından birkaç yıl sonra bir hipofiz tümörü açıkça görülabilir.Kafada herhangi bir yaralanma veya hipofiz tümörü için herhangi bir ameliyat nedeni ile hipofiz bezlerinde ortaya çıkan zararlar tanımlanabilen nedenler arasındadır.

TİROİD BOZUKLUKLARI

Bir papyona benzer biçimiyle tiroid bezi boynunuzun alt kısmında bulunmaktadır.Nefes borusunun çevresinde sarılmış durumda olup lob çfti,dar bir kısım(istmus)tarafından birleştirilmiştir.Bu bez vücudun fonksiyon hızını belirlemeyi yardımcı olur.Hipofiz bezinden gelen komutlarla,tiroksin hormonu salgılayarak tepki gösterir.Bu hormonun hareketleri vücuttaki kimyasal faaliyetlerin hızını belirler.Bu faaliyetler doğrudan doğruya,mevcut trioksin miktarına bağlıdır.Hormon ne kadar çok olursa,kimyasal reaksiyonların meydana geliş hızı o kadar fazla olur. Kandaki kalsiyum miktarını etkileyen bir hormon olan kalsilonini de tiroid bezi salgılar.

HİPERTİRODİZM

BELİRTİLER

İştahın artmasına rağmen kilo kaybı

Nabız ve tansiyonun artması

Sinirlilik ve terleme

Boynun alt kısmında şişme (guatr)

Büyük apteste çıkma sayısında artış,bazen ishal

HİPOTİROİDİZM

BELİRTİLER

Fiziki ve zihinsel fonksiyonların yavaşlamasıyla ortaya çıkan letarji hali

Nabız yavaşlaması

Soğuğa dayanıksızlık

Kabızlık

Saç ve cily kuruluğu

Guatr (bazı hastalarda)

Ağır ve uzun aybaşı halleri

Seksüel ilginin azalması

GUATR

Latince “boğaz” anlamında olan “guttur” kelimesinden gelen guatr terimi,çeşitli birçok durumu belirtmek için kullanılır.Aslında guatr bir troid bezinin büyümesini belirtir.Bu büyüme az,küçük, lokalize bir şişkinlik biçiminde veya her iki lobun genel şişkinliği biçiminde olabilir.Büyüyen troid bezi hormonunu, normal,normalin altında veya aşırı ölçüde salgılayabilir.Nadir durumlarda büyüme nefes borusunun çevresini sararak daralmasına yol açar.Bu büyüme yutkunmayı zorlaştırabilir Şaşırtıcı olan şey, genelde guatrların fazla rahatsızlık vermemesidir.Kişinin boğazında bir basınç veya şişkinlik hissi duyduğu çoğu vakalarda rahatsızlık duygusal gerginlikten kaynaklanmaktadır.

Geçmişte guatrın en sık görülen nedeni,toprağın iyot yönünden yetersiz olduğu bölgelerde beslenmedeki iyot eksikliğiydi.İyotlu tuz piyasaya çıktıktan sonra ,guatr çok daha nadir görülür oldu.Hemde şimdi yiyeceklerimiz öyledirki insan iyotlu tuz kullanmasa bile iyot eksikliği olma ihtimali pek yoktur.Dünyanın başka yerlerinde eksiklikleri pek de az rastlanan bir durum olmasada ABD’de iyot takviyesi almak gereksiz ve dolayısıyla arzu edilmeyen bir şeydir.

KRETİNİZM

Bebeklerde tedavi edilmeyen hipotrodizm cücelik ve zeka geriliği(kretinizm) sonuçlarını doğurabilir.Eğer durum hayatın ilk birkaç ayında teşhis edilebilirse normal gelişme ihtimali çok büyüktür.Kretinizmin tipik belirtisi olan,gelişmesi durmuş çocukta karakteristik belirtiler sürekli olarak ağızdan salya akması,omuzlar geride karında şiş bir görünüş,kısa boy ve düzensiz dağılımı olan düzensiz dişler olarak görülür.

PARATROİD BEZİ BOZUKLUKLARI

Troid bezi,boynun alt kısmında ön tarafta bulunur.Paratroid bezleri ise bunun dört köşesindedir. Paratroid bezleri küçüktür.Her biri yaklaşık prinç tanesi kadardır.Bunlar.paratroid hormonu üretir.Bu hormon çok fazla üretildiği zaman bundan rahatsızlığa hiperparatoidizm denir.Az üretilmesine de hipoparatroidizm denir.

Paratroid bezlerinden birinin veya irden fazlasının hormon salgılamasının artması kandaki kalsiyum miktarını artırır,bunu esas itibariyle kemiklerden kalsiyum salıvermek ve incebağırsaktan emilimini artırmak suretiyle yapar.Paratroid bezleri kandaki kalsiyum miktarını gayet düşük limit içinde tutarlar ve bunu bunların salgılanmasını başlatıp durdurarak kandaki kalsiyum miktarını düzenlemek için D vitaminide gereklidir.Troid bezinde üretilen bir diğer hormon olan kalsitominin oynadığı rol brlli değildir.

HİPERPARATROİDİZM

BELİRTİLER

Böbrek taşlarında ağrı meydana gelmedikçe,başlangıçta belirtisiz olabilir.Fakat yıllar geçtikçe belirtiler ortaya çıkar.

Böbrek taşları

Belirsiz bir yorgunluk

Susamanın ve idrarın artması

Hazımsızlk veya ülser belirtileri.

Paratroid bezlerinden biri veya birden fazlası hormonlarını aşırı ölçüde üretirlerse,bundan doğan rahatsızlığa hiperparatroidizm denir.Vücutta dolaşan fazla miktarda paratroid hormonu olduğu zaman kalsiyum konsantrasyonu abartılı ölçüde fazla olur ve fosfor konsantrasyonu düşüktür. Vakaların yüde sekseninden fazlasında bunun nedeni paratroid bezlerinden birinde ufak bir büyümedir.Diğer durumlarda dört paratroid bezinin hepsi birden büyük ve hormonu aşırı ölçüde salgılar. Bu büyümeler genellikle lokalizedir ve başka organlara sıçrama ihtimali pek yoktur. Eskiden oldukça seyrek görüldüğü sanılan bu rahatsızlık orta yaşlılar arasında okadar da az görülmemektedir.Kadınlarda hiperparatroidizme tutulma erkeklere kıyasla iki kat fazladır.

HİPOPARATROİDİZM

BELİRTİLER

Adele spazmları veya özellikle ellerde,ayaklarda ve boğazda uyuşukluk

Nefes almada zorluk

Cilt kuruluğu

Mantar enfeksiyonları

Çocuklarda:kusma,konvulsiyonlar ve baş ağrıları

ÖĞRETİCİ SORULAR-1

S1:Hangi canlıda sinir hücresi yoktur ve sadece sinir ipliklerine benzer nöromotor ipleri bulunur?

C1:Paramesyum gibi silli canlılarda.Bu canlılardaki iplikler sillerin düzgün ve ritmik hareketlerini sağlar.Ayrıca süngerlerdede sinir sistemi yoktur.

S2:Yaygın sinir hücrelerini taşıyan ve merkezi sinir sistemine rastlanmayan canlılar hangileridir?

C2:Hydralardır.Hydrada sinir hücreleri tüm organizmaya lif verir,fakat bir merkezleştirme oluşturmaz.Bir uyaran bütün canlıyı uyarır ve harekete geçirir.

S3: Canlıların hangisinde nöronlar motor yada duyu nöronu olarak ikiye ayrılmaz?

C3:Hydrada ayrılmaz.Çünkü bu canlıda duyu organına bağlanan veya diğer organlara bağlanan sinirler arasında bağlantılar bulunur.Bu sayede iletilmesi gereken bir bilgi bütün hücreleri ilgilendirdiği gibi getirilen bilgide aynı şekilde bütün hücreleri ilgilendirmektedir.

S4:İp merdiven sinir sistemi nedir?Hangi canlılarda bulunur?

C4:Organizma boyunca uzanan getirici götürücü ve ara sinir lifleri ve ganglionlardan meydana gelmiş segmental sinir sistemine ip merdiven sinir sistemi denir.

İp merdiven sinir sistemi solucanlar mollusklardan(yumuşakçalar) bazıları ve artropotlarda(eklem bacaklılar) bulunur.İp merdiven sinir ağı canlının ventral (karın ) tarafına yerleşmiştir.Motor liflerini, duyu nöronlarını, ara nöronlarını taşıyan kompleks bir sistemdir.

S5:Omurgalıların sinir sistemleri arasında ne farklar vardır?

C5:Omurilik,orta ve ara beyin bütün omurgalılarda aynıdır.Ancak beyin insanlarda çok büyük diğer omurgalılarda çok küçüktür.Beyin kıvrımları memelilerde ve diğer omurgalılara göre insanda çok farklıdır.Beyincik,balık ve kurbağalarda düz,kuş ve memeliler üzerinde ince kıvrımlar oluşturmuştur.Sürüngenlerde ise beyincik diğer omurgalılara göre çok küçüktür.Balıklarda ve kurbağalarda kafaya giden sinir çiftleri 10 tane diğer omurgalılarda 12 tanedir.Balıklarda duyu organı 6 tanedir.Diğer omurgalılarda 5 duyu organı vardır.

S6:Sinir sisteminin yapı ve fonksiyonel birimi nedir?

C6:Sinir sisteminin birimi nöron adı verilen hücrelerdir.Bütün sinir sistemi nöron ve nöronlardan oluşur.Sinir sisteminin çalışması yani fonksiyonunu gerçekleştirmesi nöronlar sayesinde olur.

S7:Nöronun kısımları nelerdir?

C7:Nöron üç kısımda incelenir.Bunlar hücre gövdesi,akson ve dentrittir.

S8:Nöron zarının etrafındaki kısımlar nelerdir?Faydaları nelerdir?

C8:Nöron zarı herşeyden önce bir hücre zarıdır.Ancak bazı nöronlarda hücre zarının üzeri Schwan Kılıfı ile örtülüdür.Bu kılıfın içerisine miyelin adı verilen yalıtım maddesi yerleştirilmiştir.Miyelin kılıf elektrik kablosu etrafındaki izolatör gibi görev yapar.Aynı zamanda haber iletimini 5 kat arttırır. Miyelin kılıf sinir hücrelerinin akson kısmında bulunur.Bazı aksonlar miyelinsizdir.

S9:Nöronlar çalışmlarına göre kaça ayrılır?

C9:Nöronlar yaptıkları işlere göre üçe ayrılır.Bunlar motor,ara,duyu nöronudur.

S10:Ganglion nedir?

C10:Nöron gövdelerinin birleşerek oluşturduğu hücre topluluğuna denir.Beyin yarım küreleri en büyük ganglion olarak gösterilebir.Motor nöronlarının oluşturduğu ganglionlarada otonomik ganglionlar denir.

S11:Dejenere olmuş sinir dokusunun tamiri nasıl gerçekleştirilebilir?

C11:Nöronun hücre gövdesi zarar görmedikçe yeni bir akson meydana getirme gücü vardır. Kesilme bölgesinden akson,gövdenin etkisiyle uzamaya başlar.

S12:Dentrit ve aksonun birbiriyle birleşerek oluşturduğu düğüm noktalarına ne ad verilir?

C12:Sinaps adı verilir.Sinaps iki sinir hücresi arasında akson ve dentrit lifleri arasında olur. Liflerin birbirleriyle birleşme noktaları tam bitişme göstermezler.Aralarındaki mesafe en fazla 500 Angstromdur.Bu mesafe arasında akson liflerinden gelen nörokimyasal maddeler dentrit liflerindeki kemoreseptörleri uyarır.Bu uyarıcılar ikinci sinir hücresinde depolarizasyonu başlatır.Sinaslarda iletim kimyasal olarak gerçekleşir.

S13:Kaslar,bezler,sindirim,solunum organları nasıl uyarılır?

C13:Motor sinir bu bölgedeki hücrelerle sinaps yapmıştır.Motor sinirdeki impuls sinaps bölgesindeki kimyasal maddeleri salgılatır.Salgılanan bu maddelerde,ilgili dokuyu uyarmış olur. Mesela kalp kası liflerini asetil kolin uyarır ve yavaşlatıcı bir etkioluşturur.Bir başka sinir aynı kaslarla adrenalin gönderir ve kasın çalışmasını sağlar.

S14:Sinapstan salgılana kimyasal maddeler nelerdir?

C14:Nöradrenalin,asetil kolin,dopamin,serotonin

S15:İmpuls nedir,nasıl oluşur?

C15:Sinir hücresi zarının dış yüzeyi pozitif,iç kısmı negatif olarak iyonlarla kutuplara ayrılmıştır. Bu ayırma zarın aktif taşımasıyla gerçekleşir.İşte iç tarafın pozitif,dış tarafın negatif olarak kutupların değiştirilmesine impuls denir.Eşik şiddetini aşmış herhangibir uyaran impuls oluşturur,yani kutuplaşmayı bozabilir.Herhangibir uyaran impulsu başlatabilir.Bir impuls gideceği yere belirli bir hıda ve değişmeden gider.

S16:Kaç çeşit impuls vardır?

C16:Bir çeşit impuls vardır.Oda bütün nöronlarda meydana gelen depolarizasyondan ibarettir.

S17:Omuriliğin görevlari nelerdir?

C17:Omuriliğin iki önemli görevi vardır,1.Beyine giden ve gelen impulsları iletmek 2.Refleks merkezi olarak görev yapmak.

S18:Omuriliğin yapısı nasıldır?

C18:Omurilik silindiri;Merkezinde gri yapıda kelebek görünümünde bir yapıyla,onu çevreleyen beyaz kitleden oluşmuştur.Kelebeğin merkezindede iplik boyunca uzanan bir kanal bulunur.Kelebek, omurilik nöron gövdelerinden oluşurken çevredeki beyaz kısım nöron dentritleri ve aksonlardan oluşur.

S19:Omurilikten ayrılan sinir lifleri kaç tanedir?

C19:Omurilikten 31 çift sinir lifi ayrılır.Bunlar kendi arasında ön kökler ve arka kökler olmak üzere ikiye ayrılır.

S20:Omurilikteki hangi sinirler bozulursa felç meydana gelir?

C20:Omurilikten ön kökten çıkan motor sinirlr bozulduğu zaman bu sinirin uyardığı kas çalışmaz ve kasta sönme meydana gelir.Yani felç olur.Arka kökteki nöronların lifleri arızalanırsa felç görülmez,çünkü duyu organlarından gelen impulslar gelmesede organizma kendi tepkisini kaslarla oluşturabilir.

S21:Refleks nedir?

C21:Uyaranın etkisiyle oluşan impulsların duyu nöronundan tekrar motor nöronuna aktarılarak oluşturulan tepkiye Refleks denir.Refleks hareketler uyaranın impulsu değerlendirme merkezine ulaştırmadan tepkime oluşturmaktadır.

S22: Şartlı refleks nedir?

C22:Öğrenilme sonucu oluşan reflekslerdir.Birden fazla reseptörün bir çeşit tepki meydana getirmesine şartlı rerfleks denir.

S23:Organizmada şuurlu hareketlerin merkezi neresidir?

C23:Organizmada öğrenilmiş davranışlarınyönetim merkezi beyindir.Bütün canlılarda ön beyin olarak adlandırılan bu kısım;ceviz içinin kıvrımlarına benzer.Beyinde büyüklük,girinti ve çıkıntı en fazla insandadır.Bu özellikten dolayı insanın diğer canlılardan daha zeki olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu kıvrımlar zeki insanlarda daha fazladır denemez.

S24:Merkezi sinir sistemi etrafında bulunan zara ne denir?

C24:Beynin ve omuriliğin etrafında 3 tabakadan oluşmuş zar bulunur.Bu zara Meninges denir.En dıştakine dura mater,ortadakine piya mater,içtekine arachnoid denir.

S25:Beyin ve omurilik içerisinde bulunan sıvı nerede oluşturulur?

C25:Sinir sistemi içerisinde bulunan siviya sereprospinal sıvı denir.Bu sivi durameter zarında bulunan kılcal damarlardan salgılanır.

S26:Menenjit nedir?

C26:Merkzi sinir sistemini çevrelelyen meningeslerin mikrobik iltihaplanmasına menenjit denir.

S27:Omurilik beyne hangi kısımla bağlanır?

C27:Omurilik soğanı ile bağlanır.Omurilikten gelen sinir lifleri beyne burada çapraz oluşturarak girer.

S28:Omurilik soğanının görevleri nelerdir?

C28:Omurilikte solunum,kalp atışı hızı,kan damarlarının çalışması,yutkunma vekusmayı kontrol eden merkezler vardır.Ayrıca omurilikten gelen haberleri ileten ve beyinden omuriliğe geçen lifler burada bulunur.

S29:Beyincik nerede bulunur,görevi nedir?

C29:Kafatasının arka bölümünde omurilik soğanının üzerinde bulunur.Görevi dengeyi sağlamaktır. Denge;kulaktaki denge organları eklem bölgelerindeki reseptörler ve görme duyusuyla birlikte beyincik arasındaki koordinasyon ile sağlanır.

S30:Serebellum(Beyincik)’in alınması canlıya ne gibi zarar verir?

C30:Beyinciğin çıkarılması organizmayı öldürmez ancak organizmadaki tüm kasların çalışmasındaki denge bozulur.

S31:Pons nedir?Görevi nelerdir?

C31:Pons;Beyinciğin önünde omurilik soğanının üzerindedir.İki yarım küreden oluşan beyincik liflerinin karşılıklı olarak geçişini sağlayan bir merkezdir.

S32:Talamus ve hipotalamus beynin neresinde bulunur?

C32:Diensefalon olarak adlandırılan arabeyin kısmında bulunur.İki merkezde beyinde bulunan ve üçüncü karıncık olarak adlandırılan içi sıvı dolu olan boşluğun duvarlarıdır.

S33:Talamusun görevi nedir?

C33:Organizmadaki tüm duyu organlarından gelen impulslar buraya uğrar.Sonra ön beynin çeşitli merkezlerine gönderilir.Talamusun hisleri dışa yansıttığı kabul edilir.

S34:Çevresel sinir sistemi nedir?

C34:Beyinden ve omurilikten çıkan,bu bölgelere giren sinirlere denir.

Kafa çiftleri

Omurilik çiftleri

Otonom sinir sistemi girer.

S35:Uyku esnasında görev yapan sinir merkezleri nelerdir?

C35:Hipotalamus,omurilik soğanı ve omurilikte bulunan otonom sinir merkezleridir.Bu merkezler uyanıklık ve uyurken görevlerini hiç aksatmadan etki tepki meydana getirmeye devam ederler.Acıma hissini,uykuyu,tuz ,acı ihtiyacını,sevinme dinlenme gibi davranışlarımızı yönlendirirler.

S36:İstekli hareket etmemizde beyin impulsu hangi sinir aracılığıyla kaslara ulaştırır?

C36:Çevresel sinir sisteminde iskelet ve kaslara lif veren somatik sinir lifleri ile iletimi gerçekleştirir.Çevresel sinirler eğer arızalanırsa organizmanın hareketlerinde çeşitli aksamalar oluşur ve felç hali gözlenir.

ÖĞRETİCİ SORULAR-2

1:Sinir sisteminin yapı biriminin adı nedir?

Nöron

2:Nöron gövdesinden ikiden fazla iplik çıkarsa bu nörona ne ad verilir?

İki kutuplu nöron

3:Sinir telinde impuls hangi yöne doğru ilerler?

Dentritten aksona doğru

4:Yaygın sinir sistemi hangi canlıda bulunur?

Hydra

5:Hiç sinir sistemi taşımayan çok hücreli canlı nedir?

Sünger

6:Genel olarak omurgasız hayvanların yapısında bulunan sinir sisteminin yapısı neye benzer?

İp merdiven sinir sistemine

7:İmpulsları alıcı organlardan sinir merkezine taşıyan nörona ne denir?

Duyu nöronu

8:Merkezi sinirden duyu organlarına impuls taşıyan sinir hücresine ne denir?

Motor nöron

9:Sinir hücresi zarın etrafında bulunan ve impulsun ilerlemesini hızlandıran kılıf nedir_

Miyelin kılıf

10:Sinir hücresindeki geçici kutup değişikliğine nedenir?

Depolarizasyon

11:Sinir hücrelerinin dentrit ve akson arasındaki bağlantılara ne denir?

Sinaps

12:İmpulsun iltilmesi sırasında zardan içeri aktif taşıma ile alınan iyona ne ad verilir?

NA+ iyonu

13:Şuurlu hareketlerin kontrol merkezi neresidir?

Beyin

14:Kontrollü kas hareketlerinin yapılmasını sağlayan yapı beynin neresindedir?

Beynin arka lobu(oksipital lob)

15:Beyinde bulunan dört karıncığın ve omurilik içindeki kanalı dolduran sıvının adı nedir?

Sereprospinal sıvı

16:Arahnoid zar,duramater zar,plameter zardan oluşan yapıya ne ad verilir?

Meninges

17:Bir insanın ısı ve susama duygusunun yönetildiği merkez neresidir?

Hipotalamus

18:Beyinden çıkan 12 kafa siniri çiftinden hangisi iç organlara sinir lifi vererek onların çalışmasını kontrol eder?

Nervus vagus

19:Organizmanın uyuması esnasında homeostasisin devamını sağlayan ve metobolizmayı bazal seviyesinde devam ettiren yapı nedir?

Hipotalamus

20:Organizmadanın homeostasisinden sorumlu,otonom sinir merkeziyle dolaylı veya direk bağlantı kuran merkez hangisidir?

Omurilik soğanı

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kalıtım Ve Mendel Yasaları

KALITIM VE MENDEL YASALARI

Bireyin iç ve dış özelliklerini kazandığını,ana babasına veya

yakınlarına neden benzediğini ve doğadaki canlı çeşitliliğinin

nedenini inceleyen bilim dalına GENETİK denir.

KALITIM İLE İLGİLİ KAVRAMLAR

FENOTİP:Canlının dış görünüşüdür.Rengi,şekli büyüklüğü…

GENOTİP:Bir canlının sahip olduğu genlerin toplamıdır.

Harfler ile gösterilir.

Canlıda görülen bir karakter için iki gen bulunur.Bu gen çiftlerinin her birine

ALEL GEN denir.

HOMOZİGOT (Arı döl):Bir özellik için ana babadan ayni genleri alan birey,

O özellik yönünden HOMOZİGOT olur.

HETEROZİGOT(Melez):Bir özellik için ana babandan farklı genleri alan birey o özellik yönünden HETEROZİGOT yani melezdir.

ALEL GEN:biri anneden,diğeri babadan gelen genlerdir.

Baskın (DOMİNANT) Gen: Hem HOMOZİGOT hem de HETEROZİGOT durumunda FENOTİPTE kendini gösteren gendir.Büyük harf ile gösterilir.

Çekinik (RESESİF) Gen: Yalnız HOMOZİGOT durumunda kendini gösteren gendir.Küçük harf ile gösterilir.FENOTİPTE görülme sıklığı azdır.

MENDEL YASALARI:

Mendel 1860 yılında bu yasayı bulmuştur.Bezelyeler üzerinde calışmıştır.Bunun nedeni,kolay yetişmeleri,birçok değişik karaktere sahip olmamaları,bir sezonda birkaç döl vermeleri,kendi kendini dölleyecek çiçek yapısına sahip olmalarıdır.

1.BENZERLİK YASASI VE KARAKTERLERİN BİRLEŞMESİ YASASI

Aynı karakter yönünden homozigot baskın ve homozigot çekinik genotipe sahip iki bireyin çaprazlanası ile olusan döllerin hepsi melez ve birbirine benzer olu.Bu döller anne ve babanın genlerini taşır.

2.KARAKTERİN GİZLİ KALMA YASASI

Birinci dölün (F1) görünüşü baskın olana benzer,çekinik karakter kendini göstermez.

3.KARAKTERİN AYRILMASI YASASI

Melez iki döl kendi aralarında çaprazlanır ise (F1.F1) oluşan F2 dölünde karakterler ayrılır.1/4 arı döl, 2/4 melez,1/4ikinci arı döl oluşur.

EŞEYE (CİNSİYETE) BAĞLI KALITIM

Eşeyli üreyen canlıların toplam kromozom sayısının bir çifti eşey kromozomu (cinsiyet kromozomu) diğer kısmı ise vücut kromozomudur.

İnsanda 46 kromozomun 44 tanesi vücut kromozomu,2 tanesi eşey kromozomudur.Eşey kromozomları dişide XX erkekte XY’dir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Kan

KAN

Yaşam için gereken maddelerin bir yerden bir yere taşınmasında difüzyon ile yetinemeyen ve bu nedenle bir kan dolaşımı sistemine ihtiyaç duyan hayvanların (tüm omurgalılarla omurgasızların çoğu) kalplerinden damarlar aracılığıyla tüm vücuda pompalanan vücut sıvısıdır. Erişkin bir insanda yaklaşık beş litre kadar kan vardır. Bunun yarısı plazmadır, öteki yarısını da kan hücreleri (eritrositler veya alyuvarlar, lökositler veya akyuvarlar, trompositler) oluşturur.

KANIN İŞLEVİ

Kan, dolaşımı nedeniyle, birbirinden farklı işlevleri üstlenir:

Solunum işlevi: Oksijeni akciğerlerden dokulara taşırken, dönüşte de dokulardaki susuz karbonu dışarıya atılmak üzere götürür.

Beslenme işlevi: Sindirim sonunda barsağın emdiği ya da organizmanın kendi kendine yaptığı besleyici maddeleri hücrelere ulaştırır.

Boşaltım işlevi: Hücresel metabolizma sonucu açığa çıkan artıkların boşaltım organlarına (özellikle böbrekler) gitmesini sağlar.

Koruma ve savunma işlevi: Enfeksiyonlara karşı savaşımda ve bağışıklık tepkimelerinde rol alan birçok hücreyi içerir.

Beden sıvısı dengesini sağlama işlevi: Organizma tarafından salgılanan hormon ve enzim gibi maddelerin metabolizma tepkimelerinde ve bireşim olaylarında biyokatalizörler gibi seçici olarak araya girmesini sağlar.

Sıvı-mineral dengesini (su ve elektrolitler) ve kimyasal dengeyi (asit baz) sağlama işlevi

Sıcaklık düzenleme işlevi: Derin dokulardaki ısıyı ve suyu, bedenin yüzeyine doğru taşıyarak etkisiz kılar.

Atardamar basıncını (tansiyon) düzenleme işlevi.

KAN HASTALIKLARI

Kanda üç tip hücre bulunduğu için kan hastalıkları da başlıca üç grupta incelenir. Kan hücrelerinin sayısı yaşa, günün saatlerine, mevsime, karnın aç ya da tok olmasına ve başka koşullara bağlı olarak dar sınırlar içerisinde değişebilir. Ama bu hücrelerin herhangi bir türünde büyük bir artış ya da azalma olması bir hastalık belirtisidir.

Kansızlık ya da anemi; adı altında toplanan hastalıklar alyuvarlarla ilgilidir. Bu tip hastalıklarda alyuvarların ya sayısı az ya da biçimleri bozuk olduğundan dokulara yeterince oksijen taşınamaz.

Akdeniz kansızlığı ile orak hücreli kansızlık, genetik yapıdaki bozukluklardan kaynaklanan kalıtsal hastalıklardandır. Hemolitik kansızlıkta ise parçalanan alyuvarların yerine eşit sayıda yeni hücre yapılamaz.

Kalıtsal olmayan kansızlıklar hastaya kan vermekle ve çeşitli ilaçlarla tedavi edilebilir.

Polisitemi denen hastalıkta ise kansızlığın tersine alyuvar sayısı olağandan çok artmıştır. Hasta baş ağrısından, baş dönmesinden ve kaşıntıdan yakınır. Bu durumda da koldaki toplar damarlardan kan almak ve ilaç tedavisi uygulamak gerekir.

Akyuvarlarla ilgili kan hastalıklarının bir bölümü lösemi ya da kan kanseri adı altında toplanır. Bu hastalıklarında birçok değişik tipi vardır. Bazılarına özellikle çocuklarda, bazılarına ise erişkinlerde rastlanır.

Üçüncü grup, trombositlerle ve pıhtılaşma bozukluklarıyla ilgili kan hastalıklarını kapsar. Trombositlerin iyice azalmasından ileri gelen ve deri altındaki kanamalar nedeniyle vücutta yer yer morarma gösteren hastalıklar kan nakli ve ilaçla tedavi edilir.

Kalıtsal bir hastalık olan hemofilide ise trombositlerle hiçbir sorun yoktur, ama kanın pıhtılaşması için gerekli olan maddelerden biri eksiktir.

KANSIZLIK

KANSIZLIK HASTALIĞI NEDİR?

Kandaki hemoglobin miktarının anormal derecede azaldığı ve buna bağlı olarak da kanın oksijen taşıma yeteneğinin son derece düştüğü bir hastalık türü olan kansızlığın diğer adı da anemidir. Bu hastalar kendilerini bitkin, yorgun hissederler, sık sık solukları kesilir, renkleri soluktur, nabızları da hızlıdır.

KANSIZLIK HASTALIĞININ KENDİ ARASINDAKİ ÇEŞİTLERİ

Kansızlığın birçok çeşidi vardır. Bunların en önemlileri aşağıda açıklanmıştır. Demir noksanlığına bağlı kansızlıkta alyuvarlar normale oranla daha küçük ve daha soluk renklidir. Bu çeşit kansızlığa yol açan başlıca nedenler yetersiz beslenme –özellikle gebelik sırasında yeterli demir alınmaması-, besinlerle alınan demirin barsaklardan yeterince emilememesi, uzun zamandan beri devam eden kan kayıpları (mide-barsak kanalı kanamalarında ya da şiddetli adet kanamalarındaki gibi)dır. Tedavide vücudun gereksinim duyduğu demirin sağlanması kesinlikle gereklidir. Zaman zaman kan verilmesine bile gereksinim duyulabilir. Megaloblastik anemide alyuvarlar normalden daha büyüktür. Bu durum besinlerle yeterince B12 vitamini veya folik asidin alınmaması sebebiyle ortaya çıkmış olabilir veya bu duruma yol açan şey, pernisiyöz anemidir. Pernisiyöz anemili kimseler besinlerle alınan ve alyuvar yapımı için kesinlikle gerekli olan B12 vitamininden yararlanamazlar. Çünkü bunun barsaklardan emilebilmesi için gerekli olan ve intrinsik adı verilen faktör, mide tarafından salgılanamaz. Hastanın yaşamını sürdürebilmesi için devamlı olarak B12 vitamini zerkleri yaptırması gerekir. Aplastik anemide bazı belirli ilaçların, zehirlerin ya da radyoaktif ışınların etkisi nedeniyle kemik iliği yeterli sayıda alyuvar yapamaz. Tedavisinde kan verilir ve erkeklik hormonlarından yararlanılır. Hemolitik anemide alyuvarların yaşam süreleri normale göre azalmıştır. Bu durum alyuvarların ileri derecede nazik ve kolay zedelenebilir olmalarına ya da kandaki bazı antikorlara bağlıdır. Hemolitik anemilerin bir çeşidi olan orak hücreli anemide anormal bir hemoglobin yapımı söz konusudur. Kalıtsal olan bu hastalık, özellikle zencilerde çok görülmektedir. Son olarak, aralarında romatoid artrit, kronik enfeksiyonlar ve üremide bulunan birçok hastalık; alyuvar yapımını azaltarak kansızlığa neden olabilmektedir.

KANSIZLIK HASTALIĞI NASIL MEYDANA GELİR?

Kansızlık hastalığı diyetinizdeki demir eksikliğinden kaynaklanır, çünkü demir hemoglobin yapımı için gereklidir. Diyetinizdeki vitamin B12 veya folik asit eksikliği de kansızlığa neden olabilir çünkü onlar hemoglobini taşıyan kırmızı kan hücrelerinin yapımına yardımcı öğelerdir. Orak hücreli kansızlık gibi kalıtsal hastalıklar kırmızı kan hücrelerini zayıf ve daha az oksijen taşıyabilir yapar ve kırmızı kan hücreleri mikroplar, ilaçlar ve diğer hastalıklarla zarar görebilirler. Kansızlık ayrıca kanama, kanser ve lösemi hastalıkları tarafından da oluşabilir.

50 yaşın üzerindeki insanların kansızlıktan korunabilmeleri için her gün yaklaşık 10 miligramlık demire ihtiyaçları vardır. Özellikle tek başına yaşayan az iştahlı daha yaşlı kişilerde demir ve vitamin B12 noksanlığına bağlı kansızlık hastalığı riski fazladır. Alkolikler ve fazla içki içen kişilerde folik asit noksanlığı artabilir. Zenci insanların %1’i orak hücreli kansızlık hastalığına sahiptir.

KANSIZLIK HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Belirtiler şunlardır:

Yorgunluk, cansızlık

Benzin, avuç içinin, diş etlerinin, gözlerin ve tırnak diplerinin solgunluğu

Bilinçsizlik, nefes darlığı, hızlı kalp atışları ve göğüs bölgesinde acılar,

Sarılık hastalığı (eğer kansızlık kırmızı kan hücrelerinin bozunumuna sebep oluyorsa).

KANSIZLIK HASTALIĞININ TEŞHİSİ NASIL KONUR?

Haliniz kansızlığın belirtisidir ve basit bir kan testi bunu destekler. İleri kan testleri ve olası bir kemik iliği biyopsisi nedenin belirlenmesi için gerekli olabilir.

KANSIZLIK HASTALIĞININ TEDAVİ YOLLARI

Genellikle demir eksikliği demir haplarıyla tedavi edilebilir. Yine aynı yolla B12 veya folik asidi perhiz uygulamaları, hap uygulamalarının yanı sıra uygulanabilir. Doktorunuz ayrıca size kansızlık hastalığına neden olan diğer hastalıklarla ilgili tedavi yolları önerecektir.

KENDİMİZE BAKMA YOLLARI

Doktorunuzun kansızlığınızın tedavisi ve diğer neden olan hastalıklarla ilgili öğütlerini takip edin.

Hayatınızın geri kalanında içmek zorunda olabileceğiniz ilaçları gerekli olduğu sürece alın.

Çok iyi dengelenmiş, çeşitli diyetler uygulayın. Düzenli olarak günde üç veya dört öğün yiyin.

Eğer tek başınıza yaşıyorsanız yiyeceklerinizin çeşidini, yemeklerinizi arkadaşlarınızla paylaşarak arttırın.

Eğer bütçeniz el veriyorsa bazı zamanlar dışarıda yiyerek yiyeceklerinizin çeşitliliğini arttırın.

LÖSEMİ

LÖSEMİ HASTALIĞI NEDİR?

Bu hastalık grubunun bir adı da kan kanseridir. Çünkü öbür kanser türleriyle aynı özellikleri gösteren bu hastalıklar, vücuttaki bütün iri kemiklerin iç boşluğunu dolduran ve kan yapımında sorumlu olan kemik iliğinde gelişir…

Hastalık uzun bir yıldan sonra daha kötüye gider. Kanserin yavaş gelişen türü bir insanın ölümüyle sonuçlanmayabilir. Doğrusu lösemili hastaların çoğunluğu diğer nedenlerden dolayı yaşamını yitirir.

Lösemi hastası olanların %90’ı 50 yaşın üzerindedir. Kadınlardan çok erkek bireylerde daha sık görülür.

LÖSEMİ HASTALIĞININ KENDİ ARASINDAKİ ÇEŞİTLERİ

Lösemi adı altında toplanan hastalıkların birçok değişik tipi vardır. Ama hepsinin ortak özelliği kandaki akyuvarların denetlenemeyecek şekilde çoğalmasıdır. Bu çoğalan akyuvarlar hem vücudu mikroplara karşı savunmayacak duruma gelir, hem de alyuvarla trombositler gibi öbür kan hücrelerinin görevini aksatır. Normal olarak 1mm3 kanda 5 milyon kadar alyuvar ve 4000-11000 arasında akyuvar bulunur. Oysa lösemide 1mm3 kandaki akyuvar sayısı 1 milyona kadar yükselebilir.

Lösemide hangi akyuvar türü aşırı çoğalarak kanserleşme özelliği gösteriyorsa hastalık da o akyuvarın adıyla tanımlanır. Örneğin lenfosit lösemisi (lenfositik lösemi), bir akyuvar türü olan ve lenf sisteminde bulunan lenfositleri, yani lenf hücrelerini etkiler. Akut lenfosit lösemisi çocuklarda en çok görülen lösemi tipidir. “Akut” terimi, tedavi edilmediğinde birkaç hafta ya da birkaç ay gibi kısa bir sürede ölümle sonuçlanabilen hastalıklar için kullanılır. Lenfosit lösemisi erişkinlerde de görülür, ama bu durumda hastalık kronik ya da süreğendir; yani yavaş yavaş gelişir ve hasta uzun yıllar yaşayabilir. Löseminin en yaygın ikinci türü olan granülosit ya da miyeloblast lösemisi ise erişkinlerde çocuklarınkinden daha sık görülür.

LÖSEMİ HASTALIĞI NASIL MEYDANA GELİR?

Lösemili hücreler lenf düğümlerinde ve vücudun diğer bölgelerindeki akyuvarların sayısının artmasından ileri gelir ve vücudun geri kalan hücrelerinin mikroplarla mücadele etme yeteneğini azaltır. Lösemili hücreler ayrıca lenf düğümlerinden kan dolaşımına karışabilir ve bu da lösemili hücrelerin dalağa, karaciğere ve vücudun diğer organlarına yerleşmesine neden olabilir.

Lösemili insanların kemik iliğindeki lenfositiklerin büyük bir çoğunluğu gerekli olan alyuvarları yapan iliğin bu yeteneğine engel olabilir. Daha sonra kansızlık, mikrop riskinin artışı ve kanama gibi problemlere sebep olabilir. Kronik lenfositik löseminin tam olarak nedeni bilinememektedir.

LÖSEMİ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Lösemi hastalığının genelde çok az belirtisi vardır. Bazı insanlarda hastalığın ilk işaretleri şunlardır:

Boyundaki, kol ile omuzun birleşme noktasındaki veya kasıktaki lenf düğümlerinin genişlemesi,

Karın boşluğunun sol üst kısmında, genişleyen dalaktan bir doluluk hissi,

Kansızlık

Temizlenemeyen bir mikroplanma,

Genel bir yorgunluk,

İştahsızlık

Kilo kaybı

Ateş

Geceleri aşırı terleme

LÖSEMİ HASTALIĞININ TEŞHİSİ NASIL KONUR?

Bazen başka bir nedenle yapılan kan testinin sonucunda fark edilebilir ve anormal derecede yüksek bir lenfositik sayımı tespit edilir.

İnsanlar yorgunluktan, lenf düğümlerindeki şişliklerden şikayetçi olabilir veya düzenli ve sık mikrop kaptığını gözlemler.

LÖSEMİ HASTALIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Hastalığın ön safhalarında tedaviye ihtiyacınız olmayabilir. Tedaviye lenf düğümleriniz, dalağınız ve karaciğeriniz aşırı genişlediğinde veya hastalığın ciddiyetinin artığını gösteren işaretlerden sonra ihtiyaç duyulur. Doktorunuz sizi düzenli olarak kontrol etmek ister.

Tedaviye ihtiyacınız olduğu zaman doktorunuz yüksek sayıdaki lenfositlerin sayısını düşürmek için kemoterapi uygulanır.

Löseminin tedavi edilebilir hastalıklar arasına katılması çağdaş tıp biliminin çarpıcı başarılarından biridir. Günümüzde, lösemili çocukların yarıdan çoğu iyileştirilebilmektedir. Aslında kanser grubu hastalıklar çocuklarda çok sık görülmez; ama, çocukluk çağında ortaya çıkan her üç kanser olayından biri akut lösemidir ve tedavi edilmediğinden ölümle sonuçlanır.

Hastalığın tedavisinde güdülen amaç kandaki akyuvar sayısını azaltmaktır. Böylece bir şey ameliyatla yapılamayacağından, lösemi tedavisinin temeli kanser önleyici ilaçların kullanımına dayanır. Kemoterapi denen bu ilaçla tedavi yöntemi çoğu kez radyoterapi ile (ışın tedavisiyle) desteklenir; yani hücre çoğalmasını durdurmak için hastalıklı dokulara belirli dozda X ışınları uygulanır. Değişik lösemi tiplerine uygun ilaçların seçilmesi, verilecek ilaç dozunun özenle saptanması ve tedavi süresinin iyi ayarlanması iyileşme oranın büyük ölçüde arttırmıştır.

Bu yoğun tedavi hastayı çok sarsabilir, ama çoğu zaman başarıyla sonuçlanır. Bazı olaylarda hastalık bir süre sonra yeniden ortaya çıkar; bu durumda tedavinin yinelenmesi gerekir.

Kemik iliği nakliyle tam olarak iyileşen hastaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bu tedavi yöntemi genellikle akut ve ölümcül lösemi türlerine yakalanmış olan ya da ilaçla iyileşmeyen çocuklara uygulanır.

Kemik iliği nakli, ilkesel olarak kan nakline benzemeyen bir cerrahi yöntemidir. Önce hastanın kemik iliğindeki kanserli hücreler parçalanarak yok edilir. Sonra, genellikle hastanın yakın bir akrabasından alınan sağlıklı kemik iliği vücuda şırınga edilir. Bu yeni ilik, kemiklerin ortasındaki boşluklara yerleşir ve eğer bir doku uyuşmazlığı olmazsa sağlıklı akyuvarlar üretmeye başlar.

Bütün doku ve organ nakillerinde olduğu gibi, kemik iliği naklinde de lösemili hasta ile vericinin kemik iliği hücrelerinin mutlaka uyuşması gerekir. Yoksa, lösemili hastanın bağışıklık sistemi bu yeni hücreleri yabancı madde olarak kabul edeceği için “reddeder”; yani tıpkı mikroplara ve vücuda giren öbür yabancı maddelere yaptığı gibi ilik hücrelerini de parçalayıp öldürür. Daha da kötüsü, vericiden alınan yeni hücreler hastanın kendi hücrelerine saldırabilir. Bu sorun özellikle yaşlı hastalarda çok sık görüldüğünden, 50 yaşın üstündeki lösemi hastalarına çok ender olarak kemik iliği nakledilir. Günümüzde, her üç hastadan yalnızca birine kemik iliği nakli için uygun bir verici bulunabilmektedir.

Lösemililerin bağışıklık sisteminin, kendi ilik hücreleriyle tam özdeş olmayan yeni hücrelere karşı şiddetli bir tepki vermesini engellemek üzere araştırmalar sürdürülüyor. Bilim adamları, vericilerin kemik iliğindeki bazı özel hücreleri ayırarak bu bağışıklık tepkilerinin önlenebileceğine inanıyorlar. Ama bu tür araştırmalar kuşkusuz çok uzun zaman alır. Gene de, kemik iliği nakli günümüzde bir çok lösemi hastasına iyileşme umudu vermiştir.

KENDİMİZE BAKMA YOLLARI

Reçetesiz ürünler veya diğer tedavi yolları gibi yolları uygulamadan önce doktorunuzla irtibat kurun.

Dengeli beslenmeye devam edin ve düzenli olarak eksersiz yapın. Eğer boğazınızda bir ağrı acınız veya ateşiniz varsa öğütleri için doktorunuzu arayın. Ani tedaviye ihtiyacınız olabilir.

Düzenli check-up’lar yapmak ve doktorunuzun kendinize nasıl bakmanız gerektiği konusundaki öğütlerini takip etmeniz çok önemli.

HEMOFİLİ

HEMOFİLİ HASTALIĞI NEDİR?

Hemofili, kanın pıhtılaşmasının yeterli olmaması ile karakterli, doğumsal bir hastalıktır.

Kanın pıhtılaşması, trombosit adı verilen bazı hücrelerle pıhtılaşma faktörü denenprotein yapısındaki bazı maddeler yardımıyla oluşur. Herhangi bir yerimiz kesildiğinde veya yaralandığında trombositler bir araya gelerek bir tıkaç oluştururken, pıhtılaşma faktörleride pıhtının meydana gelmesini sağlar. Kanayan bölgeyi örten pıhtı kanamayı önler.

Pıhtılaşma faktörlerinden herhangi biri eksik olursa pıhtılaşma olayı aksar ve kanama uzun süre devam eder.

Hemofilik çocukların çoğunda 8. faktör eksiktir. Bu hastalığa Hemofilik-A denir. Eğer 9. Faktör eksik ise hastalığın adı Hemofili-B’dir. Oldukça nadir görülen faktör 11 eksikliğine ise Hemofili-C adı verilir.

HEMOFİLİ HASTALIĞI NASIL OLUŞUR?

Hemofili kalıtsal bir hastalıktır. Bulaşıcı değildir. Çocuklara kendi ebeveynlerinden iletilmektedir. Hamileyken alınan herhangi bir ilaç, stress ya da herhangi bir enfeksiyonun hastalığın ortaya çıkmasında rolü yoktur. Nasıl saç rengi, göz rengi, burun şekli gibi özellikler anne ve babadan çocuğa iletilirse hemofili hastalığı da ebeveyninden erkek çocuğuna bu şekilde geçmektedir.

Hemofilik hastalarda faktör 8 veya 9 eksikliği doğumdan itibaren mevcuttur. Bunun nedeni dişi cinsiyet kromozomunda faktör yapımında görevli bölgelerde gen kusuru nedeniyle karaciğerde faktörün yapılamamasıdır. Hemofili hastalarının hemen hemen tamamı erkektir. Bir kız çocuğunda hemofili hastalığının çıkabilmesi için annesinin hemofili taşıyıcısı, babasının da hemofili hastası olması gerekir. Hemofilik bir baba sağlıklı bir kadınla evlendiklerinde kız çocukları taşıyıcı olacak ve kendi erkek çocuklarına bu hastalığı geçirmeyecektir. Hemofilili çocukların %70’inde anne tarafının erkek bireylerinde (çocuğun dayısında, erkek kardeşlerinde, teyzesinin erkek çocuklarında) aynı hastalık vardır. Ancak az sayıda hemofilikte ailede benzer birey yoktur. Bu hastalara hemofili anne tarafından geçmemiş, çocuk genlerinde nedenini bilemediğimiz yeni bir bozukluk oluşmuştur. Artık bu bozukluk bir sonraki kuşağa aktarılacaktır.

HEMOFİLİ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Hemofili hastalığının belirtileri çok değişkendir. En tipik kanama şekli eklem içine kanamalardır ve eklemlerde ağrılı şişlikler oluşmaktadır. Bazı hastalarda her kesik ve yaralanma sonrası geç başlayan, uzun süreli sızıntı tarzında kanamalar gözlenirken, bazılarında ağır yaralanmalar veya operasyonlardan sonra kanmalar görülmektedir. Hastaların bir bölümü ise erişkin yaşlara kadar belirti vermeden gizli kalabilirler.

Hemofili hastalarında çeşitli yaş gruplarında, değişik şekillerde kanamalar görülmektedir.

Doğum sonrasında; göbek kordonundan kanama, deri altına veya beyin içine kanama olabilir.

Süt çocukluğu döneminde; iğne veya aşı yapılan yerlerde morarma ve şişme, kesilen yerin uzun süre kanaması, yürümeye başlamasıyla çarpılan diz veya dirsek eklemlerinde ağrılı şişmeler, kendiliğinden oluşan veya darbelerden sonra gelişen deri morarmaları, diş etlerinde veya burunda uzun süren kanalar gözlenir.

Okul çocuklarında; darbelere ve çarpmalara bağlı olarak eklem içine kanama olur. Kanamalar en sık diz, dirsek, ayak bilekleri ve omuz eklemlerindedir. Bu eklemlerde ağrılı, sakat bırakabilen şişlikler oluşur.

Diş çekimi, bademcik ameliyatı gibi küçük operasyonlar ve sünnetten sonra gelişen kanamalar (bu tip kanamaların işlemden hemen sonra değilde saatlerce sonra sızıntı tarzında başlaması tipiktir) saptanır.

Kız çocuklarının adet kanaması erken başlar ve uzun sürer.

Tekrarlayan idrar yolları veya mide-barsak kanamaları gözlenebilir.

Kendiliğinden veya darbeler sonrası gelişen beyin kanamaları olabilir.

HEMOFİLİ HASTALIĞININ TEDAVİ YOLLARI

Hemofili hasta birçok uzmanlık dalının birlikte çalışmasıyla normal yaşamını sürdürebilir. Bu uzmanlık dallarından biri de fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanlığıdır. Fizik tedavide verilen egzersizlerle eklemin hareket yeteneği, kas gücü artar, kaslar birbiri arsında uyumlu çalışır ve şekil bozuklukları önlenir. Verilen egzessizler; çocuğa ve ailesine anlatılır, önemi belirtilir, karşılıklı yapılarak hastanın korkusunun atılması ve kendine güvenini kazanması sağlanır. Bunları yapan çocuk yeterli motor aktiviteyi kazanır, spor aktivitesine başlayabilir ve psikolojik yönden de desteklenir.

Akut Devre Tedavisi:

Hematoloji uzmanının önerdiği şekilde faktör verilir.

Bölgesel tedavi yapılır. Bu tedavinin amacı: Kanamadan dolayı dokunun zarar görmesini önlemek veya zararı hafifletmektir.

İstirahat Tedavisi: Kanamanın biran önce rezorprsiyonuna (emilmesini) sağlamak, daha fazla kanama riskini azaltmak için uygulanır. Kanamanın yeri ve büyüklüğüne göre basınçlı sargı ve flaster ile en iyi fonksiyon ve rahat pozisyonda yapılır. Eklemin pozisyonu derece derece düzeltilerek sertleşmesi önlenir. Bu hastalar istirahat sonrasında kesinlikle dizlerinin altına yastık koymamalıdır. Konduğu takdirde eklemde hareket kısıtlılığı ve düzensizlik gelişir. İstirahatın süresi dikkatle ayarlanmalıdır. Erken hareket daha fazla kanamaya neden olurken, uzun süreli hareketsizlik de, eklemin tamamen hareketsiz kalmasına neden olur. İsrirahatın süresi ağrı ve şişliğin azalmasına göre ayarlanır.

Soğuk Uygulama Tedavisi: Ağrıyı, kas setliğini, metabolizmayı, şişliği azaltır, dolaşımı düzeltir. Kanamayı takiben ilk 48-72 saatte uygulanabilir. Uygulama, soğuk paket şeklinde veya evde kolaylıkla hazırlanabileceği şekilde buzu kırıp naylon torbaya koyarak veya suyu sıkılmış ıslak havluyu buzdolabının buzluk kısmında beklettikten sonra 15 dakika süreyle kanama olan bölgeye konarak yapılır. Bölgenin ısısı arttıkça bu işlem gün boyunca tekrarlanır. Bu devrede sıcak uygulama yasaktır.

Splint Tedavisi: Hareketin korunmasına ve şekil bozukluğunun oluşmasının önlemesine yardımcı olur. Günboyunca dinamik, gece boyunca statik splint kullanılması en uygundur. Süresi hastanın durumuna göre ayarlanır. Isıtıcılı splint kullanılmamalıdır.

Egzersizle Tedavi: Harekete başlamak için faktör 8 seviyesinin istenen düzeye gelmesi, şişliğin sabit kalması veya azalmaya başlaması gereklidir. Bu, diz çevresi ölçümüyle de anlaşılabilir. Kanamanın olduğu bölgeye izometrik egzersiz, üstündeki ve altındaki ekleme kronik egzersizler uygulanmalıdır. İzometrik egzersize ağrı toleransı içinde başlanır. Kontrolu, hasta tarafından yapılan bir egzersizdir. Bu şekilde kasın kasılıp, gevşemesi bir tür pompalama hareketi yaptırır, beslenme düzenlenir, bağların gücü, elastisitesi, kemik mineralizasyonu artar.

KAN UYUŞMAZLIĞI

Bazı insanların alyuvarlarında, ilk defa Rhesus maymunun kanında tespit edilen bir özel protein daha bulunur. Alyuvarında bu Rh proteini bulunan kana Rh (+), bulunmayan kana Rh (-) kan denir.

Kan naklinde verilen kanın alyuvarındaki antijenine, kan alan kişinin plazmasındaki antikoruna bakılır. Meselâ A grubu kan B grubu kanı olan birine verilirse A antijeni (alyuvardaki özel protein), B grubu kanın plazmasında oluşan anti-A antikoru tarafından çökertilir (aglütinasyon).

Rh negatif bir anne, Rh pozitif bebeğe hamile kalırsa bebeğin kanı plasenta aracılığıyla bir miktar anne kanına karışır. Anne karnındaki bebeğin kanındaki Rh antijenine karşı antikor teşekkül eder. fazla antikor teşekkül etmediği için genellikle ilk çocuk sağlıklı doğar, ikinci hamilelikte bebek yine Rh (+) olursa anne kanında fazla miktarda antikor oluşacağından bebek kanı çökelir (aglütinasyona uğrar), bebek ölü doğar veya doğduktan sonra kanı değiştirilmezse ölebilir (eritroblastozis fetalis).

Anne rr, çocuk Rr’dir. Anne baba RR veya Rr’dir. Eğer RR olursa kan uyuşmazlığı ihtimali %100 olur. Baba Rr olursa negatif kan gruplu çocuk çıkabileceğinden kan uyuşmazlığı ihtimali %50 olur.

KAN ÜRÜNLERİNE BAĞLI GELİŞEN HASTALIKLAR

1.AIDS: Aslında AIDS hastalığına neden olan virüs ile hemofili hastalığı arsında direkt bir ilişki yoktur. Hemofilili kişilerde bu hastalığa yatkınlık yoktur. Ancak şüpheli kan ürünlerinden bu hastalığın bulaşma riski vardır. Ancak yurdumuzda kan bankalarında düzenli kontroller yapılmaktadır. Piyasada satılan faktör ilaçlarından bu hastalığın bulaşma riski, modern temizleme metotları sayesinde yok denecek kadar azaltılmıştır.

2.BULAŞICI SARILIK(HEPATİT-B, HEPATİT-C): Söz konusu virüsler kronik karaciğer hastalığı ve siroza neden olmaktadır. Hepatit-B’ye karşı etkili ve güvenli bir aşı bulunmaktadır. Tüm hemofili hastalarının tanı konur konmaz aşılanmaları hayati önem taşımaktadır.

Hepatit-C ise daha tehlikeli bir virüstür. Aşısının bulunmaması önemli bir dezavantajdır. Son yılların modern teknolojileriyle virüsün tahrip edilmesi mümkün olduğundan ve vericilerde HCV taraması yapıldığından modern faktör konsantreleriyle bulaşma riski çok azdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yıldız Teknik Üniversitesi

YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

ELEKTRİK-ELEKTRONİK FAKÜLTESİ

ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ

PROJE 1

LAZERLER, TIPTA VE ÖZELLİKLE GÖZ TEDAVİSİNDEKİ UYGULAMALARI

Hazırlayan : Sinem ÇELİK

9512021

3/C

Sunulan : Prof. Dr. Halit PASTACI

Haziran, 1998

İÇİNDEKİLER

I. GİRİŞ

I.1. LAZERİN İLKELERİ

I.1.A. ORTAM

I.1.B. İKİ AYNA

I.2. DİĞERLERİNE BENZEMEYEN BİR IŞIK

I.2.A. PARALEL BİR DEMET

I.2.B. BAĞDAŞIK BİR DEMET

I.3. PROJEKTÖR, METRE, TEL, NEŞTER, HAMLADž

I.3.A. ÖLÇÜMLER VE KONTROLLER

I.3.B. HABERLEŞMELER

I.3.C. ISITMA

I.4. HOLOGRAFİ

I.4.A. İLKE

I.4.B. NEDEN LAZER ?

I.4.C. DİĞER LAZERLER

II. TEMEL İLKELER

III. LAZER ÇEŞİTLERİ

OPTİK POMPALAMALI KATI LAZERLER

SIVI LAZERLER

BOYARMADDE LAZERLERİ

GAZ LAZERLERİ

DİNAMİK GAZ LAZERLERİ

KİMYASAL LAZERLER

YARI - İLETKEN LAZERLER

LAZERİN YÜKSELTEÇ ve OSİLATÖR OLARAK KULLANILMASI

KISA GÜÇLÜ DARBELER ÜRETEN LAZERLER

AYARLANABİLİR LAZERLER

KATI LAZERLERİ

GAZ LAZERLERİ

SERBEST ELEKTRONLU LAZERLER

IV. LAZERİN UYGULAMA ALANLARI

IV.1. GÜVENLİK

IV.2. LAZERİN TIPTAKİ UYGULAMALARI

IV.3. LAZERİN ASKERİ UYGULAMALARI

V. LAZERİN TIPTAKİ UYGULAMALARI

V.1. FOTOKOAGULASYONUN PRENSİPLERİ

V.2. LAZER UYGULAMASININ TEDAVİ ÖNCESİ

HAZIRLIĞI ve TEKNİĞİ

V.3. PRATİK TAVSİYELER

V.4. LAZER FOTOKOAGULASYONUNUN

KOMPLİKASYONLARI ve LİMİTLERİ

V.5. LAZER FOTOKOAGULASYONLARININ

PRENSİPLERİ ve TEKNİKLERİ

V.6. DİĞER VASKULAR LEZYONLAR

V.7. MAKULAR HASTALIK MERKEZİ SERUS

RETİNOPATİSİ VE ALT-RETİNAL YENİ

DAMARLAR

V.8. RETİNAL YIRTIKLAR

V.9. GLAUKOMANIN, ÖN PARÇANIN VE GÖZDEKİ

TÜMÖRÜN TEDAVİSİ

VI. OFTALMOLOJİDE KONTAK LAZER UYGULAMALARI

I. GİRİŞ

Lazerler, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük icatlar listesinde zirveye yakın bir yerde yer almaktadır. Uydu, bilgisayar ve entegre devre ile birlikte yüksek teknolojinin sembolüdür.

Müzikhollerden Apollo projesine, kompakt disk okuyucularından göz cerrahisine kadar, “yıldız savaşları”’nı da içine alarak lazer hiç kuşkusuz modern fiziğin en yaygın teknik uygulamalarından biri olmuştur. Işığın saflığı ve kullanım alanlarının esnekliği, hemen maddeyle enerji hakkında bilgilerin tümünden yararlanan bilgileri içerir. Bunun en önemli kanıtı, 1966’da nobel ödülü kazanan Fransız fizikçi A. Kastler’in lazerin doğuşunda belirleyici bir rol oynayacak olan “optik pompalama” çalışmasıdır.

Lazer zaten “Microwave Amplification by Stimulated Emission of Radiation”’ın yani “uyarılmış ışınım yayımıyla mikrodalga yükseltilmesi” kısaltması olan “maser”’in oğludur, çünkü uyarılmış yayım uygulamaları, ışık alanından önce mikrodalga alanında ortaya çıkmıştır: maser 1954’te doğmuş ve ancak 1960’ta Amerikalı Maiman ilk yakutlu lazeri gerçekleştirmiştir.

Ama uyarılmış yayımın ilkesi oldukça eskiye dayanır: 1917’den itibaren Einstein, kendiliğinden yayım ve soğurmanın ötesinde, maddeyle ışık arasındaki etkileşimin bu üçüncü ürünün kuramsal gerekliliğini ortaya koymuştu. Ayrıca, bu durumda yayımlanan ışığın uyarıcı ışıkla bağlantılı, uyumlu olması gerekeceğini, böylece bunun etkin bir şekilde büyütüleceğini göstermişti. Ama, bütün klasik ışık kaynaklarında uyarılmış yayım, kendiliğinden yayıma göre çok küçüktür. Bunun baskın olabilmesi için, hem çok daha fazla uyarıcı bağdaşık ışık, hem de yayım yapabilecek durumda, yani yüksek bir enerji durumunda bulunan çok sayıda atom gereklidir. İşte, “optik pompalama” nın belirleyici rolü buradadır ve bu üst enerji durumlarındaki atom topluluğunun sayısını arttırır.

Buradan anlaşıldığı gibi lazerin işleyişi pek kolay değildir. Ancak, bu işleyiş üzerinde daha derinlere inmeden sonucu değerlendirilebilir, yani lazerden yayımlanan ışığın tüm diğer ışıklara göre farkının ne olduğunu sorabiliriz. Zaten içimizden pek azı bir lazer yapabilir, ama hepimiz lazerin yayımladığı ışığın ilgi çekici özelliklerinden faydalanmaktan uzak kalmıyoruz.

I.1. LAZERİN İLKESİ

LAZERİN İŞLEYİŞİ, UYGUN ŞEKİLDE UYARILMIŞ BİR ORTAMIN ATOMLARININ YAYIMLADIĞI UYARILMIŞ IŞIĞA DAYANIR.

Herhangi bir ortamda, belirli bir elementin atomları, molekülleri veya iyonları birçok enerji düzeyi gösterir ve bu enerji düzeyleri arasında gidip gelirken, enerjileri iki düzey arasındaki farka eşit olan fotonlar yayımlar veya soğurur. Belirli bir frekansta bir foton yayımlamaya yatkın yüksek enerjili bir atom, tam olarak aynı frekansta bir ışıkla foton vermeye “teşvik edilebilir” ve yayımlanan ışık uyarıcı ışıkla bağdaşık (“senkronize”) olur.

I.1.A. ORTAM

Bununla birlikte, dengede bulunan bir ortamda alt enerji düzeyleri üst enerji düzeylerine göre daha kalabalıktır ve soğurma, uyarılmış yayıma önemli ölçüde baskındır. İşte bu yüzdendir ki bu olay, Einstein tarafından tanımlanmasından (1917) 1960’a kadar kullanılamadı; o yıl, üst enerji düzeylerinde çoğunlukta bir atom topluluğu bulunduran denge dışı ortamları gerçekleştirmek mümkün oldu.

Kullanılan ilk ortam, içinde az miktarda krom oksit bulunduran (yüzde 0.05) alümin kristalinden ibaret yakuttur. Bu krom iyonları yeşil ve maviyi kolaylıkla soğurur (yakutun kırmızı rengi buradan kaynaklanır) ve bu iyonlar yoğun ve parıltılı bir beyaz ışıkla aydınlatılırsa üst düzeylere geçebilir; bu düzeyden geri inerken 694.3 nanometrelik (metrenin milyarda biri) dalga boyuna sahip kırmızı bir ışık yayımlar. Bu ışıktan yeterli boyutta kullanma imkanı olursa, bu yayım uyarılabilir.

I.1.B. İKİ AYNA

Her iki tabanı paralel ve iyice parlatılmış yakuttan bir silindir yapılırsa, bu şekilde oluşmuş olan iki ayna yönü kendilerine dik olan ışığı silindir içine hapseder. Üstelik bunlar arasındaki uzaklık uygunsa, belirli bir dalga boyuna denk gelen ışık bağdaşık olur: bu “rezonans yapan çukurluğun” uçlarındaki ardışık yansımalardan sonra bütün dalgalar senkronize olur. Bunun sonunda silindirin ekseni boyunca yönlendirilmiş bir ışıkla kat edilen ortamdan bağdaşık ve monokromatik (tek renkli) bir ışık çıkar. Nihayet, bu ışığın frekansı ortamda uyarılmış yayımın frekansına denk gelirse, uyarılmış yayım yeterince büyüdükten sonra dışarıya alınabilir-ancak kısmen sır sürülmüş uç yüzeylerden birini delerek-. Böylece paralel, bağdaşık, monokromatik bir demet, kısası bir lazer demeti elde edilir.

I.2. DİĞERLERİNE BENZEMEYEN BİR IŞIK

LAZER DEMETİ, KLASİK KAYNAKLARDAN YAYIMLANAN IŞIKLARDAN BİRÇOK BAKIMDAN FARKLIDIR. ÇOK MONOKROMATİK, ÇOK PARALEL VE BAĞDAŞIKTIR.

Lazerin yayımladığı ışığın belirli bir dalga boyu vardır ve buna ait güç kilovatla ölçülür. Bu kesinlik kısmen, kullanılan yayımlayıcı enerji düzeyinin darlığına ve daha çok iki aynanın oluşturduğu rezonans boşluğunun oynadığı seçici role bağlıdır. İki ayna arasındaki uzaklık yayımlanan ışığın dalga boyunu belirlediğinden, dalga boyunu hafifçe değiştirmek için bu uzaklık değiştirilebilir (sıcaklık veya magnetik alan değişikliği ile).

I.2.A. PARALEL BİR DEMET

Gene aynaların varlığıdır ki, lazer demetine olağanüstü paralelliğini kazandırır: demeti oluşturan ışık iki ayna arasında birçok defa gidip gelmiştir ve eğer bunların doğrultuları tam anlamıyla dik olmasaydı, ışık boşluğun kenarlarından çıkmış olurdu.

Klasik bir ışık kaynağıyla ancak, odaklaştırıcı elemanları olan veya olmayan diyaframlar yardımıyla paralel bir ışık demeti oluşturulabilir: bu arada kırınım, elde edilen demeti genişletir. Aynı kırınım lazer demetini de genişletir, ama lazer demeti “doğuştan paraleldir” ve deliğin bütün genişliği boyunca çıkar: kırınımdan kaynaklan yelpaze şeklinde açılma yay dakikasının altında kalır.

I.2.B. BAĞDAŞIK BİR DEMET

Lazer demeti içine ince ve paralel iki yarık açılmış bir ekran yerleştirilirse girişim saçakları elde edilir, bu da iki yarıktan geçen ışıkların sabit bir faz farkı olduğunu gösterir. İki yarık klasik bir ışık kaynağıyla aydınlatılırsa girişim görülmez: kaynağın atomları kısa ışık darbeleri yayımlamakta, bunların faz farkları her an rasgele ve aralıksız değişmektedir. Böyle bir klasik kaynakla saçaklar elde etmek için iki yarığın, her atom yayımını “ikiye bölecek” şekilde bir başka yarıkla aydınlatılması gerekir.

Diğer iki niteliğinin yanı sıra daha az belirgin olan lazer demetinin bağdaşıklığı teknolojik uygulamalar bakımından oldukça zengindir: bunun sayesinde holografi gelişmiş ve lazerin metroloji ve optik lifler aracılığıyla iletimde kullanılması imkanı ortaya çıkmıştır.

I.3. PROJEKTÖR, METRE, TEL, NEŞTER, HAMLADž

KOMPAKT DİKLERİN OKUNMASINDAN GÖZ CERRAHİSİNE VE ORADAN DÜNYA-AY UZAKLIĞININ ÖLÇÜLMESİNE KADAR, LAZERİN UYGULAMALARI ÜÇ ÖZELLİĞE DAYANIR.

Holografi, laboratuarlardaki bazı çok “sivri” uygulamalar-mesela spektroskopi (tayfgözlem) için uygulama- ve “lazer-show”lardaki estetik gösteriler bir kenara bırakılırsa, lazer uygulamaları üç kategoride toplanabilir: ölçümler, haberleşme ve ısıtma.

I.3.A. ÖLÇÜMLER VE KONTROLLER

Lazer demeti hem çok uzun mesafelerin ölçülmesini ve hem de karşılaştırmalı ölçümlerin çok büyük bir hassasiyet ve kesinlikle yapılmasını sağlar. Önce, paralelliği ve pek az dağılma göstermesiyle uzun mesafelerde algılanabilen bir enerji verir. Daha sonra iyice monokromatik ve önemli bir güce sahip olan ışığı onu, gerek girişimölçer ölçümlerinde, gerek Doppler etkili çizgisel hızların ölçümünde ideal bir kaynak durumuna getirir. Böylece lazer çok geniş bir ölçüm yelpazesi içinde uygulama alanları bulur: uydulardan Dünya kabuğundaki zayıf hareketlerin gözlemlenmesi, duyarlı aletlerin yönlendirilmesi veya kompakt disklerin okunması gibi…

Nihayet, zanaat alanında da lazer demeti “ışık ışını”nı maddeleştirmektedir: böylece, bugüne kadar görülmemiş bir kolaylıkla en ince optik ayarlamalar, mesela büyük spektrografların (tayfçeker) optik ayarlamaları gerçekleştirilebilmektedir.

I.3.B. HABERLEŞMELER

Bir vericinin iletilebileceği bilgi hacmi” bant gemiliğine”, yani bilgiyi taşıyan kipleme için kullanılabilir frekans yelpazesine bağlıdır. Oysa, kipleme frekansı “taşıyıcı” denen kiplenmiş dalganın frekansından büyük ölçüde daha düşüktür (genellikle 10 mislinden daha fazla); ve ihtiyaçların çok büyük ölçüde artması gitgide daha yüksek frekansların, 1000 megahertz’e kadar frekansların kullanılmasını gerektirmektedir.

Ne var ki, görünür ışık 400 milyon megahertzlik bir yelpazeyi içine almaktadır. Pek tabii bunu yeterli bir enerjiyle, bağdaşık bir şekilde üretebilirsek, imkanların ne kadar çoğalabileceğini tahmin edebiliriz. İşte lazerin tam olarak yaptığı budur. Gerek serbest demetlerle (mesela Dünya ile bir uydu arasında), gerek yönlendirilmiş demetlerle (optik liflerde) hiç kuşkusuz gelecek lazerle şıklı haberleşmenin olacaktır. Optikelektronikte kullanılan düzenekler güç lazerlerinden farklıdır: burada boyları birkaç milimetre olan yarı iletkenli lazerler kullanılır.

I.3.C. ISITMA

Lazer demeti çok büyük bir hassasiyetle kilovatlarca enerjiyi bir noktaya odaklamaya da yarar. Şu halde boyutları çok küçültülmüş bir alanı ısıtmayı da sağlar. Böylece ister çelik levhalara, ister çeşitli kalınlıklarda doku kesmeye uyarlanmış olsun, kesme lazerleri gerçekleştirilmiştir. Tıp alanında en ilgi çekici uygulamalar göz cerrahisinde görülmektedir. Retinadaki yırtığın yarılmasını önlemek için çok belirgin noktaları ısıtmak gerekir ki, lazer bunu sağlamaktadır:; üstelik ışığı gözle görüldüğü için, gözün kırılma yapan ortamlarını fazla ısıtarak fazla hırpalamaz.

Pek doğal olarak bunun tehlikeleri de vardır: bir paralel lazer demeti göze çarparsa, göz bunu derhal retina üzerine odaklar ve bu kazanın sonucu retina ciddi şekilde yanar. Lazerle çalışanlar, bu ışığın doğrudan kendi gözlerine gelmemesine özen göstermelidir.

I.4. HOLOGRAFİ

LAZER BİR CİSMİN FOTOĞRAFINI ÇEKMEZ, AMA UYGUN ŞEKİLDE AYDINLATILDIĞINDA, ÜÇ BOYUTLU GÖRÜNTÜSÜNÜ VEREN BİR “HOLOGRAMINI” ALIR.

Holografinin ilkesi, D. Gabor tarafından 1948’de ortaya kondu: demek ki lazerden oldukça öncelere dayanmaktadır, ama hem güçlü, hem de bağdaşık ışık demeti sayesinde lazer holografiyi uygulanabilir kılmıştır.

I.4.A. İLKE

Bir cismin bir ışık dalgasının genliğini değil fazını değiştirdiğini, yani çeşitli ışık titreşimleri arasına basit bir zaman kayması soktuğunu düşünelim. Bu dalgayı bir film üzerine aktarırsak zaman kaymasıyla ilgili hiçbir kayıt alınmaz. Ama bu dalga, cisimle değişikliğe uğramamış bir “referans” dalgayla çakıştırılırsa, iki dalga girişim yapar ve kaymaları-cisim yüzünden-film üzerinde karanlık ve ışıklı çizgilerden oluşmuş almaşık bir dizi halinde yer alır; bu çizgiler görünürde rasgele dağılmış gibidir, ama konumları, biçimleri ve birbirinden uzaklıkları cismin doğasına ve yerleştirilmesine bağlıdır.

Bu şekilde elde edilmiş “hologram” tanınabilir hiçbir şeye benzemez, ama gene de cisimden gelen dalgaca taşınana bütün bilgiyi kodlanmış biçimde içinde saklar; bu bilgi, dekode edebilecek bir durum yaratabildiği ölçüde cismin görünüşünü yeniden oluşturabilecek yeterliliktedir.

Bunun için üzerine, hologramı gerçekleştirmeye yarayan aynı referans dalgayı yönlendirmek yeterli olur: o zaman bu aynı ışıkla aydınlatılmış cisme doğrudan bakıldığında ne görülürse, o görülmeye başlanır. Ve başımızı biraz oynatınca görüntü hafifçe değişir; hatta ilk cisimce gizlenmiş muhtemel başka cisimleri de görmek mümkün olur…

I.4.B. NEDEN LAZER ?

Demek ki holografinin ilkesi, girişim yapacak olan iki dalganın bağdaşık olması koşuluyla bu girişim olayına dayanır. Klasik bağdaşık olmayan kaynaklar, alışılagelmiş girişim montajlarındaki gibi, aynı ince yarıklardan ikiye ayrılmaları gerektirir, bu da çok az bir güç verir. Lazerle, buna karşılık kilovatlarca güçte bağdaşık bir ışık elde edilir ve demet iki bağdaşık kısma ayrılabilir. Hatta iki farklı lazere girişim yaptırılabilir. Nitekim holografi, neredeyse tamamen kuramsal bir tuhaflık iken, 1962’den sonra etkili bir teknik haline geldi. Onu Lippmann yöntemiyle-o da girişime dayanır-birleştirerek sadece üç boyutlu değil, renkli görüntüler de elde etmek mümkün olmuştur.

I.4.C. DİĞER LAZERLER

İlginç enerji düzeyleri gösteren, yani atom sayılarının tersine çevrilmesine yatkın olan herhangi bir malzemeyle lazer yapmak mümkündür. Çok sayıda yarı iletkenle yapılan şey budur ve bunlardan çok az güçlü, ama son derece küçük boyutlarıyla ilgi çekici olan lazerler gerçekleştirilmektedir.

Yine çok sayıda gazla lazerler gerçekleştirilir ve moleküllerin enerji düzeylerini (CO2 lazeri), iyonlaşmış bir gazın uyarılmış durumlarını (argon lazeri) veya bir elementin üst düzeyini bir başka elementin çok kalabalık düzeyiyle çakışmasını (helyum-neon lazeri) kullanan en az üç çeşit gaz lazeri bilinmektedir. Böylece morötesinden, uzak kızılaltına kadar uzanan geniş bir frekans yelpazesini kullanan lazerlere sahip olunur.

II. TEMEL İLKELER

Atomlar ve moleküller alçak ve yüksek enerji düzeylerinde bulunabilirler. Alçak enerji düzeyinde bulunanları, genellikle ısı etkisiyle uyararak daha yüksek düzeylere geçirmek olanaklıdır;yüksek düzeylere geçen atomlar ve moleküller daha alçak bir düzeye geri dönerken ışık salarlar. Adi ışık kaynaklarında, uyarılmış durumdaki çok sayıda atom ve molekül birbirlerinden bağımsız olarak ve birçok değişik renkte (bir başka deyişle, dalga boyunda) ışık yayarlar. Ama, bir atomun uyarılmış durumda bulunduğu kısa zaman aralığında üzerine belirli bir dalga boyunda ışık düşürülecek olursa, atom kendisini uyaran bu dalga ile aynı fazda ışınım salar. Bu ışınım, böylece, uyaran dalgaya eklenmiş ve onu güçlendirmiş olur;, eğer bu olgu yeterince yoğun bir biçimde gerçekleştirilirse sonuçta çok güçlü ve tümüyle eş fazlı bir ışık demeti elde edilir (“eş fazlı” terimi, demeti oluşturan dalgaların tümünün aynı frekansta (aynı renkte) olduğunu ve aynı fazda titreştiklerini ifade eder).

Uyarılmış yayım ilkesini Einstein 1917’de ortaya koymuş ama 1950’lere gelinceye değin bu ilke uygulamaya geçirilememişti. 1953’te ABDli fizikçiler C.H. Townes ve A.L. Schawlow bu ilkeden yararlanarak mikrodalga frekanslarında çalışan maseri gerçekleştirdiler. SSCBLİ fizikçiler A. Phorov ve N. Basov da, bağımsız olarak, benzer çalışmalar yürüttüler. ABDli fizikçi T.H. Maiman tarafından 1960’da gerçekleştirilen ilk lazerde yakuttan bir çubuk kullanılıyordu; sonradan çok çeşitli lazer türleri gerçekleştirildi.

Uyarılmış yayım olayı, kendiliğinden yayım olayı gibi, uyarılmış bir E2 enerji halinden, bir E1 alt enerji düzeyine düşen bir atomun, bir molekülün vb. bir foton yayımlanmasına karşılık gelir. Böylece oluşan ışımanın v frekansı E2-E1=hv bağıntısıyla verilir (h Planck değişmezi). Uyarılmış yayım, bir fotonun sistem üzerine, E2den E1e geçişi belirten, E2-E1 enerjisiyle gelmesinden kaynaklanır. Isıl dengede olan bir sistemde, uyarılmış parçacık sayısı önemsizdir. Bu durumda, sistem üzerine gelen v=(E2-E1)/h frekanslı bir ışımanın soğurulma olasılığı, uyarılmış bir yayıma yol açma olasılığından çok daha yüksektir. Söz konusu ışımanın uyarılmış bir yayıma yol açma olasılığının kayda değer olması için, E2 enerjili parçacıkların sayısı N2’den, E1 enerjili parçacıkların sayısı N1’den büyük olması gerekir. Bu sonuca ulaşmak için, pompalama adı verilen bir dış uyarma yardımıyla, bir nüfus evirtimi gerçekleştirilir.

Uyarılmış yayım sırasında ortaya çıkan iki enerji düzeyi her zaman temel enerji düzeyi ve pompalamayla erişilen uyarılmış düzey değildir. Burada çoğu kez, Söz konusu olan ara düzeylerdir (şek. 1 ve 2).

Lazer olayını başlatmak için uyarılmış yayımı olanaklı kılacak enerji düzeylerine sahip kurucu öğelerden (atomlar, moleküller, iyonlar vb.) oluşan etkin bir ortam gereklidir. Bu ortam, iki enerji düzeyi arasında nüfus evirtimi oluşturacak biçimde pompalanır. Frekansı ışınımsal geçişe karşılık gelen tek renkli bir ışık demeti etkin bir ortama gönderildiğinde buradan uyarılmış yayımla yükseltilmiş olarak ve aynı doğrultuda çıkar. Bu yükseltici ortamı, bir ışıma üretecine dönüştürmek için bir rezonans boşluğuna yerleştirmek gerekir. Bir lazerde bu boşluk, birbirine koşut ve yayımlanan ışımaya dik iki aynadan oluşur (Pérot-Fabry boşluğu). Aynalardan en az biri, üretilen ışımanın dışarı çıkabilmesini sağlamak için kısmen saydamdır. Aynalar arasındaki uzaklık birkaç santimetreden birkaç metreye kadar değişebilir.

Bir lazerin yayımladığı ışık hem uzayda hem de zamanda bağdaşıktır, çünkü fotonlar aynı dalga boyunda, aynı doğrultuda ve aralarında faz farkı olmaksızın yayımlanır. Bundan önemli pratik sonuçlar elde edilir:

1. Bağdaşık olmayan kaynakların ışımalarının tersine, lazer ışıması yönlendirilmiştir; demetin ıraksaması birkaç saniyelik bir açıyla sınırlandırılabilir. Dolayısıyla küçük bir uzay açısı içinde kimi zaman çok büyük bir enerji ya da güç elde edilebilir.

2. Bir lazer demeti odaklandığında, kullanılan optik düzeneğin odağında çok küçük boyutlu (birkaç dalga boyu kadar) bir odak lekesi, dolayısıyla da birim yüzey başına çok büyük bir enerji yoğunluğu elde edilir.

Çeşitli ayırt edici özellikleri yönünden birbirinden farlı birçok lazer türü vardır. Bunlar etkin ortama göre (katı, sıvı, gaz, yarıiletken), pompalama biçimine göre (flaş, gazlı deşarj tüpü, akım pompalamalı, kimyasal tepkime) ya da çalışma biçimine göre (sürekli, başıboş, tetiklemeli) sınıflandırılabilir.

Optik pompalama (bir yansıtıcı ile çevrili, helis biçiminde ya da doğrusal flaş) özellikle katı lazerleri için (şek. 3 ve 4), elektriksel pompalama (elektriksel boşalma) ise gaz lazerleri için kullanılır. Kimyasal tepkimeyle pompalama, birbirlerine etkiyen maddeler (örneğin döteryum fluorür molekülleri veren fluor+döteryum) kullanarak uyarılmış durumda moleküller üretmeye dayanır. Kimi durumlarda, üretilen molekülün (eksipleks [uyarılmış kompleksi], temel hali ayrışık olduğundan ancak uyarılmış elektron hallerinde bir bağlı hal vardır, bu da nüfus evirtimini kolaylaştırır (örneğin soy gaz halojenürleri).

Etkin ortam sürekli olarak pompalandığında, lazer yayımı kalıcı olabilir: böylece sürekli bir lazer elde edilir. Pompalama flaş yapılırsa, yayım darbelidir. Bir lazer darbesinin süresi, genellikle flaşın süresinden kısa olduğundan uyarılmış düzey ardışık olarak boşalır ve yeniden dolar, bu da flaşın çalışmasının sona ermesiyle tamamlanan birbirine yakın lazer darbelerinden oluşmuş bir dizinin elde edilmesine neden olur (başıboş çalışma). Darbeli bir lazerde, çalışma eşiğine erişildiğinde lazer yayımı engellenebilirse pompalama daha yüksek bir düzeye dek sürdürülebilir. Daha sonra yayım, kısa (birkaç nanosaniye kadar) bir darbe biçiminde serbest bırakılarak tepe değeri oldukça büyük bir güç elde edilebilir. Yayımı başlatmak için döner prizma, Kerr etkisi ya da akustik-optik etki gibi değişik yöntemler kullanılır.

Yapılış ve kullanım alanları açısından değişik türlerde lazerler geliştirilmiştir, bunların en önemlileri aşağıda sıralanmıştır.

III. LAZER ÇEŞİTLERİ

OPTİK POMPALAMALI KATI LAZERLER

Lazer etkisinin oluşması için atomları uyararak yüksek enerji düzeylerine çıkmalarını sağlamanın yollarından biri lazerde kullanılan maddeye, bu maddenin yayacağı ışığın frekansından daha yüksek frekanslı ışık düşürmektir. Optik pompalama olarak adlandırılan bu sürecin verimi düşük olduğundan güçlü bir pompalama gerçekleştirilmesi gerekir.

Optik pompalamalı lazerde uygun malzemeden yapılmış bir çubuk bulunur; bu çubuğun uçları düz ve birbirine paralel olacak biçimde parlatılmış ve lazer ışığının yansıyabilmesi için ayna ile kaplanmıştır. Çubuğun yan çeperi saydamdır, böylece pompalayıcı lambadan gelen ışığın çubuğun içine girmesi sağlanır. Pompalayıcı lamba darbeli çalışan bir gaz boşalmalı lamba (fotoğrafçılıkta kullanılan elektronik flaş lambasının benzeri) olabilir; bu lamba çubuğun çevresine sarılmış olabileceği gibi, çubuğun yanına boylamasına yerleştirilmiş ya da ışığının bir ayna aracılığıyla çubuğa odaklanması sağlanmış olabilir. İlk lazerde yapay bir gök yakut kristali (safir, alüminyum oksit) olan pembe yakut kullanılmıştı. Sonraları birçok azrak toprak elementleri kullanıldı; en yaygın kullanılan element neodimdir. Bu tür lazerden çok güçlü ışık çakımları biçiminde binlerce wattlık güçler elde edilebilir.

SIVI LAZERLER

Katı lazerlerin bir sakıncası yüksek güçte çalışırken malzeme içinde oluşan ya da pompalama lambasından kaynaklanan çok büyük ısının etkisiyle zaman zaman kırılma ve hasar ortaya çıkmasıdır. Sıvı lazerlerde, kristal ya da camsı çubuk yerine saydam bir bölme içine konmuş uygun bir sıvı (örn. neodim oksit ya da neodim klorürün selenyum oksiklorürdeki eriyiği) kullanılır. Sıvının içine konduğu bölme istenildiği kadar büyük yapılabilir, böylece yüksek güçlerin elde edilmesi olanaklı olur. Ne var ki inorganik sıvıların pek azı lazerlerde kullanılmaya elverişlidir.

BOYARMADDELİ LAZERLER

Bazı organik boyar maddeler flüorışıma özelliği gösterir, bir başka deyişle üzerlerine düşen ışığı farklı bir renkte yeniden yayımlarlar. Atomlarının uyarılmış durumda bulunma süresinin çok kısa (saniyenin kesri kadar) olmasına ve yayımlanan ışığın dar bir bantta toplanmasının olanaklı olmamasına karşılık, boyarmaddelerin lazerlerde kullanılmasının nedeni bunların geniş bir frekans bölmesi içinde ayarlanabilme özelliği göstermesidir.

Rodamin 6G gibi boyarmaddeler başka bir lazerle uyarılma sonucunda lazer etkisi gösterir. Turuncu-sarı bir ışık yayan rodamin 6G, sürekli olarak çalışan (ışığı darbeler biçiminde değil sürekli bir demet olarak veren) ilk lazerin gerçekleştirilmesinde yaralanılan boyarmaddedir; böylece frekansı ayarlanabilen sürekli bir lazer demetinin elde edilmesi olanaklı olmuştur. Bir başka boyarmadde olan metilumbelliferon, hidroklorik asitle karıştırıldığında ışık tayfının morötesinden sarıya kadar uzanan bölgesinde lazer etkisi gösterir, böylece tayfın bu bölgesinde istenen dalga boyunda lazer ışığı elde edilebilir.

GAZ LAZERLERİ

Gazlı boşalmada atomlar uyarılmış düzeylere geçerler ve ışık yayımlarlar; bu olgunun en yaygın örneği ışıklı neon lambalarıdır. Bu süreçte bazen çok sayıda atom, belirli bir enerji düzeyinde birikebilir; boşalmalı lambalı iki ucuna aynalar yerleştirilecek olursa lazer etkisi ortaya çıkar. Bu olguya yol açan koşullar seyrek ortaya çıkar ve boşalmanın ortaya saldığı ışınımdaki dalga boylarının pek azı için geçerlidir; ama birçok gazda lazer etkisi oluşturulabilmektedir. Elde edilen lazer demeti ideal doğru çizgiye çok yakındır; bu nedenle inşaat işlerinde hizalama amacıyla kullanılır.

DİNAMİK GAZ LAZERLERİ

Sıcak bir gaz hızla soğutulursa, alçak enerji düzeylerinin birindeki moleküllerin sayısı daha hızlı azalıp yüksek bir düzeydeki moleküllerin sayısının altına düşebilir; bu durumda lazer etkisi ortaya çıkar. Bu koşul, yanmakta olan ve azotla karıştırılmış karbon monoksitin bir jet (fışkırma) memesinden çıkarken birden genleşmesi sırasında sağlanabilir. Böyle bir lazerden 30 bin wattın üstünde yüksek güçler elde edilebilmiştir.

KİMYASAL LAZERLER

Bazı kimyasal tepkimelerde lazer etkisinin oluşmasına yeterli olacak sayıda yüksek enerjili atomlar ortaya çıkar. Örneğin, hidrojen ve flüor elementleri hidrojen flüorür oluşturmak üzere tepkimeye girdiğinde ortamda bulunan karbon di oksit gazında lazer etkisi oluşur. Bu tür lazerlerde az miktarda kimyasal madde kullanılarak yüksek enerjiler elde etmek olanaklıdır.

YARIİLETKEN LAZERLER

Yarıiletken lazerde farklı türden katkılanmış iki yarıiletken madde düz bir bitişim oluşturacak biçimde yan yana getirilmiştir. Böyle bir aygıttan yüksek şiddette bir elektrik akımı geçirilirse eklem bölgesinde lazer ışığı ortaya çıkar. Çıkış güçleri sınırlı olan yarıiletken lazerler, maliyetlerinin düşüklüğü, boyutlarının küçük olması ve verimliliklerinin yüksekliği nedeniyle kısa erimli iletişimde (telefon, televizyon vb.) ve uzaklık ölçme aygıtlarında kullanılır.

LAZERLERİN YÜKSELTEÇ VE OSİLATÖR OLARAK KULLANILMASI

Lazerlerin çoğunda etkin malzeme uzun ve dar bir sütun biçimindedir, bunun iki ucuna birbirine bakan birer ayna yerleştirilmiştir. Aynalar kaldırılırsa, bu aygıt, güçlü bir lazer demetini yükselterek daha da güçlü bir lazer demeti oluşturmak amacıyla kullanılabilir. Aynaların varlığı ise aygıtın bir osilatör (titreşim üreteci) olarak çalışması sonucunu doğurur; bu durumda üretilen lazer demetinin dalga boyu, başlıca iki etmene bağlıdır: Aynalar arasındaki uzaklık ve lazer ortamının nitelikleri.

KISA, GÜÇLÜ DARBELER ÜRETEN LAZERLER

Yükselteç olarak çalışan sütun ile iki uçtaki aynalar arasına yerleştirilen bir engelleyici (obtüratör) kapalıyken lazer etkisi oluşamaz. Lazer etkisinin ortaya çıkması için gerekli koşullar sağlanmışken engelleyici birden açılırsa, sütunda depolanmış durumdaki enerji, saniyenin çok küçük bir kesri kadar süren ve tepe gücü birkaç yüz bin kilowatt olabilen çok güçlü bir ışık darbesi biçiminde açığa çıkar. Bu işleme “Q anahtarlaması” denir. Q anahtarı mekanik bir engelleyici olabilir; ama genellikle normal durumda ışık geçirmeyen, bir elektrik darbesi uygulandığında ise saydam duruma geçen sıvı ya da katı bir optik engelleyici kullanılır. Engelleyici olarak, normal durumda ışık geçirmeyen, ama üzerine lazer ışığı düşürüldüğünde saydamlaşan bir boyarmaddeden de yararlanılabilir.

Bir lazer genellikle birkaç kipte birden (bir başka deyişle, değişik frekanslarda) titreşim yapar. Bu kipler kip kilitlenmesi denen bir yöntemle eş zamanlanabilir; bu durumda daha da güçlü ve kısa süreli darbeler elde edilir. Böyle darbelerden çok hızlı delik açma işlemlerinde yararlanılır; deliğin açılması o kadar kısa sürede gerçekleşir ki, çevredeki malzeme bu işlemden etkilenmez. Bu tür ışık darbeleri bilimsel araştırmalarda da kullanılır.

AYARLANABİLİR LAZERLER

Lazerin değişik frekanslara ayarlanabilmesi bilimsel araştırmalar açısından önemli bir özelliktir; bu olanağı sağlayan lazer türleri arasında geniş bir frekans bandında çalışabilen boyarmaddeli lazerler başta gelir. Aynalardan biri yerine yalnızca belirli bir frekanstaki ışığı yansıtan bir ayna (örn. bir kırınım ağı) konarak istenen dalga boyu seçilir. Bazı katı lazerler de, sıcaklık ve kristalin yönlenişi değiştirilerek, dar bir frekans bölgesi içinde ayarlanabilir. Kimi lazerler ise, harmonikler (gelen lazer demeti frekansının tamsayı katları frekanslı demetler) üretebilir; lityum iyodat kristalinin bu özelliğinden yararlanılarak, kızılötesi ışınımdan sudan daha kolay geçebilen yeşil lazer ışığı elde edilir.

KATI LAZERLERİ

Kullanılan ilk gereç yakuttur (1960). Bu, % 0.05 oranında üçdeğereli krom iyonları (Cr+++) içeren, saydam bir Al2O3 alümin kristalidir; krom iyonlarının enerji düzeylerinin konumu nedeniyle nüfus evirtimine olanak verir. Uygulamada, yapay yakutlardan yontulmuş çubuklar kullanılır. Yayım dalga boyu, kızıl bölgede 694.3 nm dir. Başıboş çalışmada bir yakut lazeri 30-40 kilowatt, darbeli çalışmada ise 30 ile 100 MW arası güç sağlar.

Neodimli cam, yakut lazerlerinden birkaç yıl sonra ortaya çıkmıştır. burada, neodim iyonlarıyla (Nd+++) katkılanmış biçimsiz bir malzeme (cam) söz konusudur. Bu, 1060nm de (yakın kızılötesi) yayım yapan, 4 düzeyli bir malzemedir. Neodimli cam lazerleri yalnızca darbelidir. Bunların birbirinden oldukça farklı iki türü vardır: askeri uzaklık ölçümde kullanılan küçük lazerler ve plazmaları, çekirdek kaynaşmalarını incelemede kullanılan yüksek güçlü lazerler. İkinci tür lazerler bir lazer yükselteçleri bataryası biçimindedir.

YAG (Yttrium Alüminyum Garnet) neodime katkılanmış ve aynı dalga boyu üzerinden yayım yapan bir itriyum ve alüminyum grenasıdır. Bu gereç sürekli ya da darbeli bir çalışmaya olanak verir. Erbiyum ya da holmiyum iyonları gibi başka malzemeler üzerinde de incelemeler yapılmaktadır.

GAZ LAZERLERİ

Ortam çoğu kez bir gaz karışımından oluşur; karışımdaki bileşenlerden biri, uyarımını çarpışmalarla öbürüne aktarır. En yaygın olanları, güçleri zayıf (miliwatt düzeyinde) olmakla birlikte, helyum-neon lazerleridir. Bu lazerlerde yayım çizgilerini veren neon gazıdır. En çok kullanılan dalga boyu, kızıl bölgede 632.8 nm’dir. 1150 ve 3390 nm’lik tayf çizgileri de kullanılabilir.

İyon lazerleri, etkin malzemesi iyonlaştırılmış bir gaz olan gaz lazerleridir. En yaygın olan argon lazeridir. Argon atomları, bir elektrik boşalmasının elektronlarıyla çarpışarak iyonlaşır. Bu lazerlerle çok sayıda tayf sayısı elde edilebilir (mavi-yeşil bölgede 488 nm, 496.5 nm ve 514.5 nm). Yayımlanan güç yüksektir (onlarca watt).

Karbondioksit lazerleri’nde, CO2 karbondioksit moleküllerinin temel elektron durumundaki titreşim-dönme geçişlerinden yararlanılır. Gaz karışım CO2, azot ve helyumdan oluşur ve uyarma azot moleküllerinden karbondioksit moleküllerine aktarılır. Sürekli ya da darbeli olabilen yayım kızılaltı bölgede (10.6 mm ya da 9.6 mm) yapılır. Karbondioksit lazerlerinin %10 ile %15 arasında değişen yüksek bir verimi vardır. Maksimum güç, sürekli çalışmada 400 kW, kısa darbeli çalışmada ise 10 TW dir.

HF/DF kimyasal lazerler’de lazer yayımı verecek olan, titreşim yönünden uyarılmış HF ya da DF moleküllerini üretmek için flüor atomunun hidrojen (ya da izotopu döteryum) üzerindeki tepkimesinden yaralanılır. En güçlü lazerlerde, flüor atomu, F2 flüor molekülünün (ya da NF3 bileşiğinin) özel bir odada hidrojenle (ya da bir hidrokarbonla) yanmasıyla elde edilir. Yayım dalga boyları HFF lazer için 2.7 mm, DF lazer için ise 3.8 mm dolayındadır. DF lazer bugüne dek gerçekleştirilmiş olan en güçlü sürekli lazerdir. ABD ‘de yapılmış bir ilkörnek, 2.2 MW lik bir güç sağlanmıştır.

Metal buharlı lazerler’de (en yaygın olanı helyum-kadmiyum lazeridir) etkin ortam, buhar halindeki kadmiyumdan oluşur. 100 miliwatt’a kadar olan güçlerde, 441.6 ve 325 nm’lik dalga boylarıyla sürekli çalışma sağlanabilir.

En son gerçekleştirilmiş lazer tipi olan iyot lazerleri’nde etkin ortam olarak atom halinde iyot kullanılır ve cam lazerinin dalga boyuna yakın, 1315 nm’lik bir dalga boyu üzerinden yayım gerçekleştirilir. Bu tip bir lazer ile 1 TW’lık bir güç sağlanmıştır.

SERBEST ELEKTRONLU LAZERLER

Bunlar, bir hızlandırıcıdan çıkan yüksek enerjili elektron paketlerini, evirici olarak adlandırılan bir dizi mıknatısın oluşturduğu sabit, almaşık bir magnetik alanın içinden geçirerek senkroton, bağdaşık ve tek renkli yeğin bir ışıma kaynağı elde etmeye olanak verir. Elektronların enerjileri ya da magnetik alanın dönemi değiştirilerek, X ışınlarının dalga boylarından, uzak kızılötesinin dalga boylarına kadar değişen dalga boyları elde edilebilir.

IV. LAZERİN UYGULAMA ALANLARI

Lazer ışımasına özgü özellikler (düşük ıraksama, çok küçük bir yüzey üzerine odaklaştırılabilme, yüksek oranda tekrenklilik ve bağdaşıklık, darbeli lazerlerle çok yüksek ani güçler elde edilebilmesi) bu düzeneklerin giderek daha geniş uygulama alanları bulmasını sağlamaktadır:

Makine yapımında, optikte ve bayındırlık işlerinde (yollar, tüneller vb.) hizalama;

Yüzeyleri, uzunlukları, düzeyleri biçim değiştirmeleri (holografi, lazer taneliliği, harelenme ile) ve yer değiştirmeleri ölçme, hız ölçüm, açıları ölçme, lazer cayrometresi, uzaklık ölçüm, tane ölçüm vb.;

Bir lazer demetini yoğunlaştırarak kaynak, işleme, delme, kesme;

Plazmaları üretme ve inceleme, denetimli nükleer kaynaşma tepkimeleri üretme;

Serbest uzayda telekomünikasyon ve özellikle optik liflerle sabit noktalar arasında bağlantı kurma;

Çubuklu kodların okunması, sayısal plakların (işitsel ya da görsel) okunması;

Foto dizgi, baskı makineleri;

Lazer gösterileri, lazer hologramları;

Tıbbi ve askeri uygulamalar.

Lazer ışığı, başka kaynaklardan elde edilen ışığa oranla çok daha güçlü, tek renkli ve eş fazlıdır; dağılmadan yayılan çok ince bir demeti oluşturur. Farklı türden lazerler bu niteliklere değişik oranlarda uyan demetler üretirler; ayrıca lazerler arasında büyüklük, verim ve dalga boyu açılarından da farklılıklar vardır. Her uygulama alanı için en uygun lazer türü seçilerek lazerin bulunuşundan önce çok zor gerçekleştirilebilen ya da hiç gerçekleştirilemeyen birçok işlem yapılabilmektedir.

Gaz (örn. helyum-neon) lazeriyle üretilen ve görünür ışıktan oluşan sürekli bir demet, ideal doğru çizgiye çok yakındır ve bu niteliği nedeniyle her tür hizalama işinde kullanılır. Böyle bir lazerden çıkan demetin ıraksaması (demeti oluşturan ışınların birbirlerinden uzaklaşmaları) 1/1000 dolayındadır, bu da kuramsal sınıra yakın bir değerdir. Büyük inşaatlarda, örneğin delerek tünel açan makinelerin denetiminde ya da boru hatlarının döşenmesinde lazerden yaygın bir biçimde yararlanılır. Büyük jet uçaklarının yapımında kullanılan tezgahlarda hizalama amacıyla lazer kullanılarak 60 m’lik uzaklıklarda 0.25mm duyarlıkla çalışmak olanaklıdır.

Darbeli lazer, ışıklı radarlarda kullanılır; “lidar” olarak adlandırılan bu radar, ışık demetinin çok ince olması nedeniyle, hedeflerin keskin bir biçimde belirlenmesine olanak sağlar. Radarda olduğu gibi, lidarda da bir cismin uzaklığı, ışığın o cisme ulaşması ve yansıyıp geri gelmesi için gereken zaman ölçülerek bulunur. Ay yüzeyine yerleştirilmiş bir aynadan yansıyıp Yer’e geri dönen lidar yankıları yardımıyla cisimlerin uzaklığı 30 cm’lik hata payıyla ölçülebilmektedir. Ay’a ilk inen astronotlar, Ay’ın yüzeyine, bu ölçümlerde kullanılmak üzere çok prizmalı bir yansıtıcı yerleştirmişlerdir. Yer yüzeyindeki iki gözlemevinden bu aynanın uzaklığı ve doğrultusu aynı anda ölçülürse, bulunan sonuçlardan gözlemevleri arasındaki uzaklık büyük doğrulukla hesaplanabilir. Bu türden bir dizi ölçüm yaparak kıtaların birbirlerine göre kayma hızlarını belirlemek olanaklıdır.

Bir uçağa düşey doğrultuda yerleştirilen lazerli bir radar aracılığıyla, uçağın yerden yüksekliği ölçülebilir ya da örneğin, bir stadyumdaki yarış pistlerinin ya da bir evin çatısının biçimi gibi ince ayrıntılar belirlenebilir. Darbeli lazerli radarla toz parçacılarından, hatta yükseklerdeki hava moleküllerinden yankı almak olanaklıdır. Böylece hava yoğunluklarının ölçülmesi ve hava akımlarının izlenmesi olanaklı olur. Hava alanları üzerindeki bulut örtüsünün yüksekliği basit bir lidar aygıtıyla ölçülebilir.

Lazer demetinin çok yüksek bir eş fazlılık özelliği göstermesi, ışık demetlerinin girişimine dayanan ölçmeler ve uygulamalar bakımından önemli bir üstünlüktür. İkiye ayrılan ve farklı yollar izledikten sonra yeniden bir araya getirilen iki demetin arasında bir faz farkı ortaya çıkabilir. Demetler aynı fazdaysa birbirlerini güçlendirir, zıt fazdaysa zayıflatırlar. İki dalganın toplamı olan dalga, dalgaların izledikleri yolların uzunlukları arasındaki fark yarım dalga boyu (görünen ışık için yaklaşık 0.00003 cm) kadar değiştiğinde aydınlık çizgiden karanlık çizgiye geçen girişim saçakları oluşturur. Bu olgudan yararlanan ölçme aygıtlarına girişimölçer (interferometre) denir. Lazerli girişimölçerlerle çok küçük yer değişimleri saptanabilir, uzaklıklar büyük kesinlikle ölçülebilir. Lazer ışınlarının ıraksamaksızın yol almaları, bu tür ölçümlerin çok büyük uzaklıklar için yapılmasını olanaklı kılar; örneğin yerkabuğundaki kırıkların (fay) iki yanında ortaya çıkan yer değiştirmeler bu yöntemle izlenebilir. İmalat sanayisinde lazerli girişimölçerlerin çok ince tellerin çaplarının ölçülmesi, otomatik takım tezgahlarından çıkan ürünlerin denetimi, üretilen optik parçaların sınanması gibi uygulama alanları vardır.

Lazer ışınları çok yüksek bir tekrenklilik özelliği gösterir, bu nedenle ışığın frekansındaki çok küçük kaymaların saptanmasını olanaklı kılar. Lazere doğru yaklaşmakta olan bir cisimden yansıyan ışığın frekansı, cismin hızına bağlı olarak yükselir; uzaklaşan bir cisimden yansıyan ışığın frekansı ile alçalır. Cisme gönderilen ve yansıyarak geri gelen lazer demetleri bir fotodedektörde bir araya getirilirse iki demetin frekanslarından farklı frekansta bir sinyal elde edilir; bu yolla çok küçük hızların ölçülmesi olanaklıdır.

Lazerden çıkan ışığın kare ya da daire biçimindeki bir halkada dolanması sağlanabilir. Halkanın içinde saat yönünde ve saat yönünün tersinde dolanacak biçimde iki ayrı dalga üretilir. Halka sabitse bu iki dalganın frekansları birbirine eşittir; ama halka da dönüyorsa dalgaların frekansları arasında bir fark belirir, bu fark halkanın dönüş hızı ile orantılıdır. Bu nedenle böyle halka biçimli bir lazer, kendisinde hiçbir hareketli parça bulunmadığı halde, dönmeye duyarlı bir cayroskop işlevi görür.

Lazer ışığının çok parlak ve eş fazlı olmasından görsel etkiler oluşturmakta yararlanılır. Lazerler üç boyutluluk (derinlik) etkisi veren fotoğrafçılıkta da (örn. holografi) yaygın olarak kullanılır.

Bazı lazerlerin verdiği ışık çok güçlüdür; bu ışık mercekler yardımıyla bir noktaya odaklanabilir, böylece elde edilen daha da güçlü ışıkla az miktarda herhangi bir madde buharlaştırılabilir, en sert malzemede küçük delikler açılabilir. Örneğin yakutlu lazerlerle elmasta delik açılabilir, böylece tel çekme işleminde kullanılan kalıplar elde edilir; ya da saatlerde yatak olarak kullanılmak üzere gök yakutta delikler açılabilir. Lazer ışığı canlı hücrenin yalnızca bir bölümünü buharlaştıracak kadar keskin odaklanabilir, böylece kromozomlar üzerinde mikroşirürji olanaklı duruma gelmiştir. Işık geçirmeyen bir film üzerindeki çok küçük ve birbirlerine çok yakın noktaların buharlaştırılması tekniğiyle çok büyük miktarda bilgi saklayabilen bilgisayar bellekleri yapılabilmektedir.

Darbeli lazer demetinin ısıtma etkisi seçici ve çok hızlı bir biçimde kendisini gösterir. Bu etkiden yararlanarak mürekkebi kağıt üzerinden silen bir aygıt geliştirilmiştir; mürekkep lazer ışığını soğurarak buharlaşır ve yanar, bu sırada kağıt etkilenmemiş olarak kalır.

Mekanik olarak ulaşılması olanaksız noktaların ısıtılması da lazerle gerçekleştirilebilmektedir. Lazerin ilk uygulama alanlarından biri olan ağtabaka (retina) cerrahisinde bu özellikten yararlanılır. Daha güçlü lazerlerle başka cerrahi dallarında denemeler yapılmaktadır.

Lazerler küçük ölçekli kesme ve kaynak işlerinde de kullanılmaktadır. Bir maddenin lazerle üretilen güçlü ışık darbesiyle buharlaştırılması ve bu buharın uygun aygıtlarla çözümlenmesi yoluyla çok küçük miktardaki örneklerin çözümlenmesi olanaklı olmaktadır.

Güçlü, tekrenkli ve ıraksamaz oluşu nedeniyle lazer ışığı, ışık saçılımının söz konusu olduğu deney ve uygulamak açısından büyük önem taşır. Saçılıma uğrayarak dalga boyu ya da doğrultusu değişen ışık, çok zayıf bile olsa, kolaylıkla ayırt edilebilir. Raman etkisi denilen saçılım olgusunda, molekül türleri, yol açtıkları kendilerine özgü dalga boyu değişimleri aracılığıyla belirlenebilir. Lazerler ve duyarlı spektroskopi aygıtları kullanılarak kullanılarak çok küçük miktardaki saydam sıvı, gaz ya da katıyı çözümlemek olanaklıdır. Raman saçılımına uğramış lazer ışığından yaralanılarak atmosferdeki kirleticiler uzak masefelerden belirlenip ölçülebilir.

Lazer demetlerinden iletişimde de yararlanılır. Işığın frekansı çok yüksek olduğundan (görünen ışık için 5´1014 hertz dolayında ) çok karmaşık ve yüksek frekanslı sinyallerle modüle edilebilir. Tek bir lazer demetiyle, kuramsal olarak, mevcut bütün radyo kanallarının taşıdığı bilgiyi taşımak olanaklıdır; pratikte, aynı anda yedi televizyon kanalı iletilebilmektedir. Lazer ışığı yağmur, sis, kar gibi doğa olaylarından etkilendiğinden, güvenilir bir iletişim sağlayabilmek için lazer demetinin koruyucu borular içinden geçirilmesi gerekir. Lazerler özel amaçlı iletişim sistemlerinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Lazer demetinin ıraksamazlık özelliği, uzayda gerçekleştirilen uzak mesafe iletişiminde düşük güçlü vericiler kullanılmasını olanaklı kılmaktadır.

Bilimsel alanda lazer kaynakları, yayınım olayına, özellikle de Raman yayınımı ve Brillouin yayınımına ilişkin bütün deneyleri yeniden gündeme getirmiş ve bu alanda büyük gelişmeler sağlamıştır. Bu kaynaklar çok sayıda tayfgözlem ölçümünü artan bir duyarlıkla gerçekleştirmeye olanak verir (çizgilerin Doppler genişlemesinin ortadan kaldırılması). Bu kaynaklar yardımıyla kırınım problemlerini incelemede ve özellikle üç boyutlu görüntü elde etmeye olanak veren holografi tekniğinde çok önemli gelişmeler kaydedildi. Lazer kaynakları, çok yeğin alanlarla ortaya çıkan problemlere ilişkin olan ve doğrusal olmayan optik adı verilen yeni bir araştırma alanının doğmasına neden oldu. Ayarlanabilir lazerlerin (bunların yayım frekansları ayarlanabilir) yakın geçmişteki gelişimi, kimyasal tepkimelerin mekanizmalarını daha iyi anlamaya olanak veren lazerle seçici fotokimyanın gelişmesine yol açtı. Lazer uyarmalarının seçiciliği, gaz halindeki moleküler bir bileşiğin farlı izotop türlerini ayırmada kullanılabilir (uranyum 235’in ayrılması).

IV.1. GÜVENLİK

Lazer ışıması, çok genel olarak göz için tehlikelidir. Göz merceği, aldığı ışımayı retina üzerine odaklaştırır, bu ise göz merceğine bir lazer ışıması gelmesi durumunda retina üzerinde (yayımın uzay bağdaşımı özelliği göstermesi nedeniyle) birim yüzey başına gücü (ya da enerjisi) oldukça yüksek olan çok küçük boyutlu bir lazer lekesinin oluşumuna yol açar. Retinaya yönelik tehlike, göz ortamlarının saydam oldukları (400 ile 1400 nm arasındaki) dalga boylarında söz konusudur. Tehlike eşiği değerleri yayımın dalga boyuna, süresine ve biçimine (sürekli, darbeli vb.) bağlıdır. Örneğin, 0.25 saniyeden daha uzun süre göze gelen 1 mW’lık bir görünür lazer yayımı tehlikelidir. Odaklaştırmanın olmaması durumunda, deri lezyonu oluşumunun eşik değeri yaklaşık 0.1 W/cm2 bir aydınlatma düzeyine karşılık gelir.

IV.2. LAZERİN TIPTAKİ UYGULAMALARI

Uzmanlık dallarına göre, argon lazeri (foto pıhtılaşma), CO2 lazeri ((lazer bisturisi) ve YAG lazeri (bunun ışınları her çeşit doku tarafından emilir) kullanılır.

K.B.B. hekimliğinde gırtlak urlarının cerrahisinde (özellikle ses tellerinin iyicil urları, ve çocuk papilomatozu) CO2 lazeri kullanılır. Kulak cerrahisinde ise argon lazeri kullanılır (otosponjiyoz).

Kadın hastalıklarında, çoğunlukla, dölyatağı boynu displazilerinde ve Fallop borusu cerrahisinde CO2 lazeri kullanılır.

Gastroenterolojide, sindirim sistemi anjiyomları, mide ve kalın bağırsak küçük polipleri YAG lazeri ile tedavi edilir. Deri hastalıklarında, yüzdeki düz anjiyomları gidermede ve dövmeleri silmede özellikle argon lazeri kullanılır.

Ağız ve diş hastalıklarında CO2-helyum lazerlerinden diş çürüklerinin tedavisinde yararlanılır.

Lazerin en önemli uygulama alanı göz hastalıklarıdır. Argon lazeri birçok göz hastalığının tedavisinde kullanılır. Bir biyomikroskop ve çok aynalı bir kontakt cam birlikte kullanılarak retina dekolmanları , diyabete bağlı retina hastalığı, retina damar bozuklukları , glokom ve bazı göz kanserleri , vb. önlenebilir ve tedavi edilebilir.

IV.3. LAZERİN ASKERİ UYGULAMALARI

Bunların iki telemetrenin yerini alan lazer telemetresi’dir. Bu aygıtın çalışma ilkesi radarınkine benzer. Uzaklık ölçümü yapılacak hedefe bir ışık vurumu yollanır: yankının varış süresi uzaklığın hesaplanmasını sağlar. Bu telemetrelerde genellikle katı lazerleri (yakut, sonra günümüzde neodim katkılı cam) kullanılır.

Lazer cayrometreleri, mekanik olarak çok basittir, dönme hızlarını çok büyük bir duyarlıkla (ters yönde dolaşan iki ışık dalgası arasındaki hareketle oluşan Doppler etkisiyle) ölçerler. Lazer cayrometreleri yakın gelecekte kimi deniz seyir sistemlerinde kullanılan cayroskopların yerini alacaktır.

Buna karşılık, lazer demetiyle iletim sistemleri, ışık dalgalarının yayılmasına meteoroloji koşullarının etkisi nedeniyle klasik hertz demetlerinin yerini alamamıştır; bununla birlikte, kimi özel durumlarda kullanılmaktadır. Tanksavar güdümlü mermileri, klasik uzaktan kumanda kabloları yerine, bir lazer demetiyle uzaktan güdümlü hale getirilmiştir. ABD, bir uydu ile dalmış denizaltılar arasında, ışığı deniz suyunda yayılan mavi-yeşil lazer yardımıyla iletimler gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Lazerin ilginç diğer bir askeri kullanımı da hedef belirlemedir. Lazerle aydınlatılan hedef, böylece bir güdümlü merminin ya da bombanın özgüdücüsü tarafından belirlenir (bu tür bombalar Amerikalılar tarafından Vietnam’da kullanılmıştır).

Aslında, lazer silahı’ndan söz edildiğinde, laboratuarlarda kontrollü erime deneylerinde kullanılanlarla aynı türde olan güçlü büyük lazerler (karbondioksitli lazerler ya da yakın gelecekte kimyasal lazerler) akla gelir. Bunlar, zaman ve uzay içinde, bir ışık topu yardımıyla kıtalar arası bir güdümlü mermi üzerine yöneltilmiş oldukça büyük bir enerji birikimi sağlarlar, bu enerji de, nükleer başlıkların yok edilmesine yetecektir.

V. LAZERİN TIPTA VE ÖZELLİKLE GÖZ TEDAVİSİNDEKİ UYGULAMALARI

V.1. FOTOKOAGULASYONUN

PRENSİPLERİ

Lazer son 10 yıl içerisinde oftalmolojide öyle büyük bir etki yarattı ki retinal hastalıkları tedavi ederken her oftalmolojist bunun avantaj ve sınırlarından haberdar oldular. Bunların çoğu lazeri kullanma konusundaki isteklerini belirtmişlerdir, pekçoğu zaten kullanmaktadırlar. Lazerin kullanımı çok kolay olup sadece yüzeysel anestezi gerektirmektedir. Fotokoagulasyon yanıkları hastaya ve doktora fazla zahmet vermeden fundusa yerleştirilebilir. Bu harika buluş, aslında büyük bir sorumluluk taşır, çünkü hem hastayı lazerle tedavi etmek mümkündür, hem de lazer tedavisine gerek duymadan.

BİYOFİZİK

Meyer-Schwickerath ilk kez iyileştirici yanıkların retinaya güçlü ışık kaynağı fokuslayarak yapılabileceğini keşfetmiştir. Hala geniş çapta kullanılan xenon ark fotokoagulatörünü geliştirmiştir. Xenon ark ampulü beyaz ve infro-kırmızı ışık verebilmesi için belli bir akımla çarptırılır. Özenle kullanıldığında ksenon ark fotokoagulatörü lazer fotokoagulasyonu kadar etkili olabilir.

LAZER (Light amplification by stimulated emission of radiation)

Bir lazer tüpü belli basınç seviyesinde argon gazıyla doldurulmuştur. Elektron şeklindeki akım tüpten geçtiğinde argon molekülleri mavi-yeşil bir ışık yayar. Bu ışın ya aynalar tarafından tüpü dibinde toplanıp bir fiber optik kabloyla slitlamba ya da alternatif bir optik sisteme iletilir. Sınırlı lazer ışını böylece göze iletilmiş olur. Bu retinanın üzerinde yuvarlak bir yanık yaratır, benek gibi.

Bu beneğin boyutları merceklerin ayrılması aracılığıyla genişleyebilir. 50 mikrondan 1000 mikron büyüklüğüne kadar olan benekler retinaya iletilebilir. Pratikte sadece 200 mikron yada 500 mikronluk benekler kullanılır. Fundusta yeterli burnu yapmak için gerekli zaman 0.1 saniyedir. Fotokoagulasyon için kullanılan diğer lazer kaynakları yakut kristal lazer, artık pek kullanılmayan; kripton, neodim ve karbondioksit gaz lazerlerini içermektedir. Son üç kaynak argon kadar geniş kabul görmemiştir. Ama kriptonun kırmızı ışığının pratikte pek çok avantajının olduğu da bir gerçektir.

IŞIĞIN TRANSMİSYONU, DAĞITIMI VE EMİLMESİ

Normal gözde, çok küçük mavi-yeşil ışın kornea veya mercek tarafından emilir. Nükleer bir kataraktta ve makular bölgedeki xanthophyll pigmenti ve aynı zamanda hemoglobin de kısmen argon lazer gazını emecektir. Bu yüzden retinal yüzeye yakın olan makuladan, retinal damarlardan ve hemorrajdan kaçınmak gerekir. Retinal yüzeyi içeren lazer yanığı fibroplastik yaralı dokuyu doğurabilir. Mavi-yeşil ışığın çoğu pigment epiteli seviyesinde emilir. Bundan dolayı, hassas ve az yoğunlukta bir yanık dıştaki retinal katmanlarca sınırlandırılmıştır. Yoğun bir yanık tehlikeli olabilir çünkü retinanın tüm kalınlığını sarabilir. Bu da sinir lifi tabakasını yok edebilir ve sektör alan noksanlığına yol açabilir. Yoğun bir yanık ayrıca retina üzerinde glial doku oluşmasına yol açabilir. Ayrıca Bruch’s zarı ve choriocapillariedeki damarlara ait retinal boşluğa istila edebilir.

Lazer ışını kontak lensin yüzeyiyle kısmen dağıtılır, eğer zarar görmüşse ve ödem oluşmuşsa kornea ve retinayla ve kandaki gibi mat camsı olan mercek opaklığıyla dağıtılır. Işığın dağıtımı, kırmızı yerine daha çok mavi-yeşil olarak anılır. Bu argın lazerin bir dezavantajıdır. Ortamdaki opaklığın oluşumu durumunda, yanık yaratmak için küçük bir nokta miktarı güç ve daha uzun süre gerekli olabilir.

Beyaz hücreler ışığı yansıttığı için chorioretinal uyuşma, zarar görmüş hücre ve optik diskin yüzeyini yakmak gerçekten imkansız hale gelir. Nitekim pigmentasyon bölgeleri lazer ışının emilişini arttırır ve bu çok hassas olan yanıklarla sonuçlanabilir.

ENERJİ YOĞUNLUĞU VE ISI LOKALİZASYONU

Belirli bir yanığın enerji yoğunluğu kullanılan güç ve benek büyüklüğüyle belirlenir. 50 yada 100 mikronluk benekler herhangi bir güç ortamındaki daha büyük benekten daha fazla enerji yoğunluğu sunar. Bunu retina ve koroidin kopmasına ve hemorraja neden olan ve küçük bir benekle daha fazla benzerlik taşıyan bütün bir yanığın yada patlayıcı bir yanığın tehlikesi izler. Koroidal kan akımı tarafından dağıtılmış ısı miktarı eşitlendiğinde beneğin yarıçapı bir dengeye ulaşana kadar yükseltilen ekspozür zamanıyla genişletilebilir. Bu nedenle 0.5 saniyeden uzun bir süre yanık dağıtmanın hiçbir avantajı yoktur.

BENEK BOYUTU, GÜCÜ VE ZAMANI

Bağımsız olarak değişebilen üç parametre beneğin boyutu, gücü ve zamanıdır. 200 mikronluk bir benek boyutu genellikle makular bölge için seçilirken, 500 mikronluk ise çevresel retina için seçilir. Ortamdaki opaklıktan ötürü 50 mikrondan 100 mikrona kadar olan benekler sadece çok yüksek enerji yoğunluğuna ihtiyaç duyulduğunda ve hassas yanıklara ihtiyaç duyulduğunda seçilir. Pek çok durumda, küçük beneklere ihtiyaç yoktur.

En sık kullanılan zamanlar 0.1 veya 0.2 saniyedir. Camsı kan gibi ışık opasite tarafından dağıtılır ve emilirse, zaman 0.5 hatta 1 saniyeye kadar yükselebilir. Büyük beneklerden doğru dağıtılmış azaltılmış enerji yoğunluğundan dolayı, bunlar, genel bir kural olarak, aşırı hassas yanıklardan komplikasyonları engellemek için kullanılmalıdır.

Her ayrı durum için ihtiyaç duyulan doğru ortamlar, test yanıklarının görünüşünün klinik kararına dayanır. Genellikle, güç ortamları alt-eşik seviyelerinde seçilirler ve test benekleri koyuca renklendirilmiş fundi içindeki açık gri ve uçuk fundi içindeki donuk sarının doğru görünüşlerine sahip olana dek yavaşca artırılırlar.

FOVEA ve MACULAR BÖLGENİN ÖNEMİ

Photocoagulation, gerek Macula’ya gerekse diabet için yüzeysel bir retinal ablation yüzeysel fundusun tamamına uygulandığında foveal vizyonu korumak için dizyan edilmiştir. İnsanlar, retinaların büyük bir bölümü olmadan da fonksiyonlarını normal bir şekilde devam ettirebilirler. Bir kişi, 20°’lik görüş açısı ve normal merkezi görüş ile – merkezi görüşün 6/60 oranında azaltılmış olması neredeyse hiçbir insani görsel işlevlerini yerine getirememesine rağmen araba kullanabilmektedir. Ne yazık ki fovea’nın çok hassas anatomik dizaynı onu hastalıklara ve ısıya karşı çevresel retinadan daha savunmasız kılar.

Macula’nın kendisi, fovea’dan yaklaşık olarak iki disk-çapı kadar dışarıya genişleyen artırılmış pigmentasyon bölgesidir. Xanthophyll pigment ve daha büyüğü, Macular bölgedeki daha fazla pigmentlenmiş retinal pigment epitel hücreleri daha çok mavi/yeşil lazer ışığını absorbe ederler ve bu fovea’nın kritik merkezi bölgesine yayılan bir yanıkla sonuçlanabilir. Bu sebepten, benekler genellikle Macula’nın damar serbest bölgesinin içine yerleştirilmezler. Kripton’un kırmızı ışığı, Macular Xanthophyll tarafından daha az absorbe edilir ve parafoveal lezyonların tedavisinde bir avantaj sağlayabilir. Damar serbest bölgenin savunmasızlığının nedeni kolayca oedematous hale gelmesidir. Hücreler, glial destekleyici yapılar tarafından gevşekçe bağlanmışlardır. Oedematous şiş, sistik ödem ve sinaptik bağlantıları bozulmasına yol açar.

LAZER TERCİHİ

Ticari olarak kullanılabilecek birçok lazer mevcuttur. Şimdilerde, her ne kadar kripton da kullanılıyor olsa da çoğunlukla argon kullanılır. Elde edilen ısı, hava veya su ile soğutulur. Genelde, suyla soğutma sistemi daha efektiftir. Fakat hava ile soğutulan lazerler daha ucuzdur. En önemli tercih sebebi teknik desteğin sağlanabilirliği ve makinanın düzenli servisi olmasıdır.

LAZERİN XENON ARK PHOTOCOAGULATION İLE

KARŞILAŞTIRILMASI

Xenon Photocoagulatörlerinin lazer makinalarından daha ucuz ve taşınabilir olmalarından beri, opthalmolojistler için daha kolay kullanılabilir olmuşlardır. İkisininde elde edilebileceği durumlarda, lazer karşılaştırıldığında ateş komplikasyonlarındaki kolaylığından dolayı tercih edilir. Nitekim, önemle belirtilmelidir ki xenon ark photocoagulation’u diabetlerin çevresel retinal ablation’u için argon kadar efektif olduğu kanıtlanmıştır.Xenon ark photocoagulatörlerinin dezavantajları, küçük benek oluşturmadaki yetersizliği, gücü regüle etmedeki zorluğu ve direk bir ophthalmoscopik dağıtım sistemi kullanmalarıdır. Xenon photocoagulatörü ile, çevresel retinal yaraları tedavi etmek kolay değildir. Fovea yakınındaki yaralar, eğer son derce dikkatlice tatbik edilirse tedavi edilirler. Birçok durumda retrobulbar anesteziye iğtiyaç duyulması her ne kadar çok zor bir iş olsa da, komple bir çevresel retinal ablation için xenon ark photocoagulatör kullanmak yine de mümkündür. Sadece lazer bulunamadığı için neovascularization veya diğer risk faktörleri diabetik retinopathy’de mevcut olsa da şeker hastalarından hiçbiri bu tedaviyi geri çevirmemelidir.

Pre-retinal fibrosis’in, macular pucker’in ve çekilme ayrımlasının genişlemesinin komplikasyonları xenon ark photocoagulatör ile daha yaygındır; çünkü yanıkların yoğunluğunun ve daha da sık tam kalınlığının kontrolu daha güçtür. Aynı sebepten dolayı, xenon ışığı ile çevresel photocoagulation uygulanmasından oluşan alan bozuklukları, arogon ile oluşana nazaran daha büyük ve daha eksiksizdir. Fovea etrafındaki tedavi, yanıkların yerleştirilmesine bağlı olmasına rağmen, xenon ile uygulanan, argon ile uygulanana göre, daha ciddi para-central scotomata ile sonuçlanmaktadır. Xenon ( 3 derece ) ile kullanılan en küçük benek boyutu, retinada yaklaşık 1 mm çapındadır veya argondaki en büyük benek boyutunun ( 500 micron ) iki katı kadardır.

Xenon ark photocoagulation, retinal yaşların (deliklerin), retinoblastoma, retrolental fibroplasia ve küçük kötü niyetli melanomanın tedavisinde kullanılabilir. Local anestezi altında argon lazer photocoagulation tolere edemeyen bazı hastalar, xenon arc lazeri kullanarak genel anestezi ile tedavi edilebilirler. Çalışan bir mikroskop yoluyla dağıtılan lazer bir alternatiftir; ama genellikle elde edilebilir değildir.

V.2. LAZER UYGULAMASININ TEDAVİ

ÖNCESİ HAZIRLIĞI VE TEKNİĞİ

TEDAVİ ÖNCESİ DEĞERLENDİRME VE HAZIRLIK

Lazer photocoagulation uygulamasına, prosedür ve onun beklenen etkilerine karşı bilgilendirilmiş, her hastanın ihtiyaçlarına göre dikkatlice biçim verilir.

KLİNİK MUAYENE

Eksiksiz bir ophthalmik bir muayene çok gereklidir. Bu, düzeltilmiş görsel keskinliği, genel slit lamp’i ve görsel alan muayenesini direk ve indirek ophthalmoskopi ve ayrıca Godmann üçlü ayna kontak lensi muayenesini kapsar. Teadviden sonra herhangi bir değişikliği kaydetmek için merkezi görsel keskinliğin dikkatli değerlendirilmesi tedaviden önce önemlidir. Korneal veya lens matlığının değerlendirilmesi, veya camsı bulanıklık da ayrıca önemlidir. Eğer çevredeki yaralar tedavi edilecekse üç aynalı lens bölgeyi muayene etmek için kullanılmalıdır. Bu durum, tedavi sırasında, lenslerin veya camsı opasitelerin sahip olduğu engellerin değerlendirilmesine izin verir.

ENDİREKT OFTALMOSKOPİ

Retina’yı lazer tedavisinden hemen önce indirek ophthalmoskopi ile muayene edilmesi tavsiye edilir. Bu prosedürün, retinın muayene edilecek bölgesi, genellikle ekvatorun arkadaki kısmı olduğu için hasta ile oturulup yönlendirilmesi gerekir. Bu, deliklerin veya gözyaşlarının genellikle aşırı retinal çevrede bulunan retinal ayrılmaya sahip hastalar için uygulanan indirek ophthalmoskop kullanımından farklıdır. Bu hastaların değerlendirilmesinde, hastaların bir kanepe üzerine yatması gereklidir. Lazer tedavinin hemen öncesin fundusun indirek ophthalmik muayene, cerraha uygulayacağı patalojiyi ve çarpıcı dönüm noktalarını hatırlatır. Retina’nın kaba bir taslağının çizilmesinde veya tedavi edilecek alanların fotografik çıktısının işaretlenmesinde çok yardımcı olur.

FUNDAL FOTOGRAFİ VE FLUORESAN ANJİYOGRAFİ

Eğer macula yakınındaki sızan veya ischaemic yaralar tedavi edilecekse veya eğer çevresel retinal ablation, diabetik retinopathy için tasarlanıyorsa fluoresan anjiogramın ön hazırlık olarak elde edilmesi genellikle tavsiye edilir. Bu tip yaraların yeri, fluoresan ile tam olarak belirlenmelidir ve renkli fotoğraflarla dikkatlice karşılaştırılmalıdır. Birleştirilmiş bilgi, düzenlice planlanmış bir tedavi için son derece önemlidir.

Bir fluoresan anjiogramın elde edilememesi, daha klinik yaraların tedavi edilememesi ile sonuçlanır. edilememesi ile sonuçlanır. Durumların birçoğunda, özellikle diabetik retinopathyde, bu tedavi, bütün sızan veya ischaemik bölgelerle ilgilenilmediği için yüzünden başarısız olabilir. Ocular mediadaki matlıklar iyi fotoğrafların çekilmesini engellediği durumlarda, yardımcı olabilecek bir alternatif, Goldmann lensleriyle veya uygun filtrelerle uygulanan indirek ophthalmoskopla yapılan fluoresan çalışmalarını içeren retinanın doğru çizimleri olabilir.

ÖNEMLİ AÇIKLAMALAR

Durumu hasraya açıklamak önemlidir; bu amaç doğrultusunda renkli fundal fotoğraflar ve fluoresan anjiogramlar özellikle kullanılır. Lazer photocoagulation’nunda asıl prosedürün detaylı açıklaması, diğer cerrahi prosedürlerden daha önemlidir; çünkü “lazer” kelimesinin bu konuda fazla bilgisi olmayan pek çok insan için güçlü bilimsel silah gibi ürkütücü bir imajı vardır.

Işığın parlak ışıltıları, biraz acı vericidir ve görme gücünü, hemen tedavi sonrasında, aşırı ışık sonrası retinal beyazlaşma nedeniyle köreltirler. Geçici makuler ödem veya zayıflamış odaklama, birkaç gün için ortaya çıkabilir.

Çoğu lazer tedavisi, özellikle retinal yaşlar, retinal yeni damarlar ve macular hastalık için olanlar, genellikle görme gücünü iyileştirmezler; ama ilerleyen kötüleşmeyeye engel olurlar. Daha ileri kötüleşmeyi engellemede tedavi genellikle son derece etkili olmasına rağmen normal görme gücü eski haline gelmeyebilir. Sonuçlar, hastaların beklentilerini karşılayamayabilir. Bu sebeplerden dolayı, dikkatli açıklama önemlidir.

Retinal ablation seansları sırasında uygulanan kapsamlı lazer photocoagulation, tedavi sonrası birkaç saat için, dikkate değer acıya neden olabilmektedir. Bundan dolayı hastalar önceden uyarılmalıdırlar. Çevresel retinal ablation ve düzenli bir takip için birden çok tedavi seanslarına ihtiyaç vardır. Görsel bozulma ve daha ileri tedaviye ihtiyaç olasılığı da, özellikle diabetik retinopathy için, tedaviden önce açıklanmalıdır.

Son olarak, retina’ya “kaynak yapılması” esasıyla çalışan, photocoagulation’nın kasten yakılan alanların yok ettiği, özellikle vurgulanmalıdır. Hastalar, küçük scotomata, kısıtlanmış görüş alanı, ışığa ve karanlığa alışmanın gecikmesi ve yıllar sonra yıpranmış renkli görme formunda ortaya çıkan yan etkileri tolere etmek zorunda kalacaktırlar.

LAZER TEDAVİSİNİN TEKNİKLERİ

DÖNÜM NOKTALARI

Hemen tedavi öncesinde, renkli fotoğrafların ve fluoresan anjiogramların gözden geçirilmesi önemlidir; özellikle foveal alanların etrafında yanıklar gerekirse. Tedavi sırasında, resimlerin incelenmesinde çeşitli metodlar mevcuttur. Poloroid fotoğraflar veya fluoresan çıktılar, en pratik olanlarıdır. Bazı cerrahlar, tedaviye ihtiyacı bulunan bölgelerin, fotoğraflar üzerinde, işaretlemeyi tercih ederler; böylece etkilenmiş bölgenin topografisini tanıma fırsatı bulmuş olurlar.

GÖZBEBEĞİNİN BÜYÜMESİ

Gözbebeği, tropicamide veya homatropine ile maksimum düzeyde büyütülmelidir. Phenylephrine iyi bir ilavedir, ama cardiovascular hastalığa sahip hastalarda dikkatlice kullanılmalıdır. Sık bir problem, gözbebeğinin, damlalar etkisini kaybettikten sonra daralmasıdır. Bu, rahatsız edici olmasının yanı sıra tehlikelidir; çünkü, kısıtlanmış görüş, yanıkların yanlış konumlandırılmasına neden olur. Bu durum, cerrahın, hastalarını görürken lazer kullandığı kalabalık kliniklerde, oldukça sık görülür. Homotropinin kullanımı, uzun dayanımından ötürü tercih edilir.

ANESTEZİ

Durumların büyük çoğunluğunda, basit bir güncel anestezi yeterli olmaktadır. Düşük bir acı eşiğindeki normal bir hasta, subkonjunktival anesteziye ihtiyaç duyabilir. Eğer gözünü sabit tutma güçlüğü çekiyorsa, retrobulbar anesteziye gerek duyulur. Hasta, yatay meridia doğrultusunda özellikle fundus öncesinde, tedavi edilirken yaygın olarak hissedilen kısa, az etkili bir acıya karşı uyarılmalıdır. Retrobulbar veya subkonjunktival anesteziye iris veya açı tedavi edilecekse genellikle ihtiyaç duyulur.

HASTA / CERRAH POZİSYONU

Hasta ve cerrah slit lamp’e rahat bir şekilde konumlanmalıdırlar. Bu, 30 dakika süren çevresel retinal ablation sürecinde büyük önem taşır.

Cerrah, kontrol konsolünü kontrol etmeli ve güvenlik düğmesinin kapalı olduğundan emin olmalıdır. Güç, zaman ve benek büyüklüğünün ayarı yapılmış ve üç aynalı kontak lens %2 - %6‘lık methylcellulose veya saline ile anestezi yapılmış kornea’ya uygulanır.

LAZER TEKNİĞİ

Hastanın rahat ve gözlerini sabit tutabileceğinden emin olmak için tek ya da iki yöne bakması sağlanmalıdır. Hastadan fovea ve diski tanımlanırken sabir ışığa bakması istenir. Daha sonra, gözlerinin baktığı yönü değiştirmesi istenir; böylece tedavi uygulancak bölgeler görüntüye gelir. Sadece bu basmakta güvenlik düğmesi açık bırakılmalıdır.

Arka kutuptaki yaralar, her zaman merkezi ayna aracığıyla tedavi edilirler. Bu hastanın, pek çok yöne birden bakmasını gerektirir. Retinal yırtık gibi birtakım çevresel yaralar olması durumunda hastanın dümdüz karşıya bakması gereklidir. Yaraların konumu, üç aynalı lenslerden, ekvotardaki veya öndeki aynanın yardımıyla belirlenir.

Her zaman düşük güç seviyesi ile başlanır ve retinadaki tepkinin duyarlılığına göre ihtiyaç duyulması durumunda gerekli miktarda artırılır. İki veya üç yanık, fovea’dan yeterince uzağa, kritik olmayan bölgeye uygulanır ve yanığın yoğunluğu ölçülür. İdeal bir yanık, donuk fundi’de sarı ve pigmentli hastalarda gri olmalıdır. Eğer beyaz ise veya saran bir ışık halkası hızla gelişiyorsa, yanık ço

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sinir Sisteminin Organizasyonu Sinapsların Temel Fonksiyonları

Sinir Sisteminin Organizasyonu Sinapsların Temel Fonksiyonları

Sinir sistemi,endokrin sistemle birlikte vücuttaki kontrol fonksiyonlarının büyük kısmını üstlenmiştir.Genellikle,sinir sistemi vucutta,kas kontraksiyonları,hızlı değişen viseral olaylar ve hatta bazı endokrin bezlerin sekresyon hızlarını kontrol eder.Endokrin sistem ise bunun aksine ilke olarak vucuttaki metabolik fonksiyonları düzenler.

Her bir sinir hucresine nöron adı verilir.Nöronların birleşim yerlerine de sinaps denir.Sinir sistemi,uyguladığı kontrol işlevlerinin karmaşıklığı yonunden benzersizdir.Çeşitli duyu organlarından milyonlarca bilgi biti(parçası) alır,vücudun cevaplarını oluşturmak üzere onları entegre eder.Bu bolumun amacı,ilk olarak,sinir sisteminde butun bu mekanizmaların ana çizgilerini belitmektir.Daha sonra da,merkezi sinir sistemisinapslarının fonksiyonlarını belirteceğiz.Arkasından da,sinir sistemine sinyallerin girişini,ondaki iletisini ve çıkışını ele alacağız.Bunları izleyen bolumlerde de,sinir sistemini oluşturan yapıların fonksiyonlarını ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Sinir Sisteminin Genel Organizasyonu

Duysal Bolum – Duyu Reseptorleri

Sinir sistemi aktivitelerinin çoğu duyu reseptorlerinden gelen duysal bilgilerle başlar.Bu reseptorler,gorme reseptorleri,vucut yüzeyindeki dokunma reseptorleri yada oteki çeşit reseptorler olabilir.Alınan duysal bilgiler(izlenimler)ani reaksiyonlara neden olur yada beyinde dakikalar,haftalar yada yıllarca depo edilerek,gelecekteki vücut reaksiyonlarının saptanmasına yardım eder.

Şekil-1’de duysal sistemin,tüm vücut yüzeyindeki ve derin yapılarındaki reseptorlerden duysal bilgileri ileten somatik bolumu gosterilmiştir.İnformasyonlar,merkezi sinir sistemine spinal sinirler yolu ile girer ve şu yapılarda yer alan çok sayıdaki primer duysal alanlara iletilir:

a)Medulla spinalisin tüm düzeyleri,

b)Medulla oblongata,pons ve mezensefalon retikuler maddesi,

c)Serebellum,

d)Talamus ve

e)Beyin kabuğunun somatik duysal alanları.

Sinyaller bu primer duysal alanlara ek olarak sinir sisteminin oteki alanlarındaki istasyonlara da iletilir.

Motor Bolum Uygulama Organları

Sinir sisteminin en onemli nihai rolü,vücut aktivitelerinin kontroludur.Bunu

a)Bütün vucuttaki iskelet kaslarının kontraksiyonu

b)İç organlardaki düz kasların kontraksiyonu ve

c)Vücudun iç ve dış salgı bezlerinin denetimi ile yürütür.Bütün bu fonksiyonlara sinir sisteminin motor fonksiyonları kas ve bezlerede ,sinir sinyalleri ile gonderilen emirleri uyguladıklarından uygulama organları (efektor)adı verilir.

Şekil-2’de sinir sisteminin iskelet kaslarının kontraksiyonlarını kontrol eden motor ekseni gorulmektedir.Bu eksene paralel olarak,düz kasları ve bezleri kontrol eden benzer bir sistem daha,otonom sinir sistemi vardır.Şekil-2’de iskelet kaslarının,merkezi sinir sistemindeki çeşitli düzeylerden kontrol edilebildiğine dikkat ediniz:

a)Omurilik,

b)Medulla oblongata,

c)Bazal gangliyonlar,

d)Serebellum,

e)Motor korteks.

Bütün bu farklı alanların vücut haraketlerinin kontrolunde özgün rolleri bulunmaktadır.Alt bolgeler,özellikle vücudun duysal alanlara ani,otomatik cevapların verilmesi,yukarı bolgeler de beyindeki düşünme ürünü olan vücut hareketlerinin kontrolü ile ilgilidirler.

İnformasyonların İşlenmesi Sinir Sisteminin ‘Entegratif ’ Fonksiyonu

Eğer her duysal bilgi biti bazı motor reaksiyonları yaratsaydı,vücut fonksiyonlarının kontrolu yonunden etkili olmayacaktı.Bu nedenle sinir sisteminin başta gelen gorevlerinden biri,gelen bilgileri uygun motor nöronları yaratacak şekilde işlemektir.Gerçekten,beyin gelen duysal bilgilerin %99’dan fazlasını geçersizve önemsiz olarak ayırır.Örneğin,genellikle vücutta elbiselere değen vücut bolumlerinden,otururken oturma yerinden hiç haberdar olmayız.Aynı şekilde,dikkat,görme alanında ancak cisimlerden birine yoneltilirÇevredeki sürekli gürültü genellikle fon düzeyine indirgenir.

Önemli duysal informasyon seçildikten sonra,istenen cevap içinbeyindeki özel motor bolgelere gonderilir.Buna sinir sisteminin entagrif fonksiyonu adı verilir.Eğer bir şahıs elini sıcak bir sobaya değdirirse,istenen cevap eli geri çekmek ve buna ek olarak da tüm vücudun sobadan uzaklaştırılması,belki de ağrı ile bağırma gibi cevapların da verilmesidir.Bütün bu cevaplar vücuttaki total motor sistem aktivitesinin küçük bir bölümünü oluşturur.

İnformasyonların İşlenmesinde Sinapsların Rolu

Nöronların birbirine bağlantı yerleri olan sinapslar sinyal iletisinin kontrolu yonunden üstünlüğü olan bolgelerdir.Burada onemli olan,sinapsların,sinir sisteminde sinir sinyallerinin dağılma yonlerini nasıl saptadıklarıdır.Bazı sinapslar sinyalleri bir nörondan otekine kolaylıkla iletirken,bazılarıda ancak güçlükle iletir.Bundan başka,sinir sisteminin oteki alanlarından gelen kolaylaştırıcı yada inhibe edici sinyaller,sinapları bazen iletiye açarak,bazen de kapatarak kontrol ederler.Dahası,bazı postsinaptik nöronlar çok sayıda impulsa cevap verirken,ötekiler ancak birkaçına cevap verir.Boylece,sinapslar çok defa zayıf sinyalleri duraklatıp,kuvvetlilerin geçmesine izin vererek,bazı zayıf sinyalleri seçip,bazen de sinyalleri tek bir yone değil,fakat çeşitli yonlere gondererek,seçici bir faaliyet gosterirler.

Bilgilerin Depo Edilmesi Bellek

Önemli duysal informasyonların ancak kucuk bir bolumu ani bir motor cevap yaratır.Geri kalanının buyuk bolumu,motor aktivitenin gelecekteki kontrolunde ve düşünme işleminde kullanılmak üzere depo edilir.Bu depo işleminin buyuk bolumu beyin korteksinde olursa da,betin tabanında belki de omurilikde de informasyonlar,az miktarda depo edilir.Bellek dediğimiz,informasyonların depo işlemide sinapsların fonksiyonudur.Yani,belirli tiplerdeki duysal sinyalleri geçiren sinaps dizileri,aynı sinyalleri bir dahaki sefere daha kolay iletme yeteneği kazanırlar.Bu olaya fasilitasyon (kolaylaştırma) diyoruz.Duysal sinyaller birçok defalar geçtikten sonra,sinapslar o kadar kolaylaşır ki,bizzat beyinden doğan sinyaller,duysal giriş uyarılmasa bile,impulsların aynı sinaps dizilerinden iletisine neden olur.Bu,şahısta orjınal duyuların algılanmasına yol açar.Aslında olay duyuların hatırlanmasından ibarettir.Ne yazık ki,sinapsta yer alan fasilitasyon olayının kesin mekanızmasını bilmiyoruz.Hatıralar bir kere sinir sisteminde depo edildikten sonra,işlem mekanızmasının bir bolumunu oluşturur.Beyinde dusunme işlemi,yeni duysal izlenimleri,depo edilen anılarla karşılaştırmaktan ibarettir.Hatıralar yeni duysal informasyonların seçimine ve bunları ileride kullanılmak üzere,uygun depo alanlarına ya da vücuttaki cevapların hazırlanması için motor alanlara gonderilmesine yardımcı olur.

Merkezi Sinir Sistemi Fonksiyonunda Üç Büyük Düzey

İnsan sinir sistemi,kalıtsal olarak filogenetik gelişimdeki her aşamanın özgün karakteristiklerini tasır.Bu kalıtım nedeniyle merkezi sinir sisteminin fonksiyonları üç büyük düzeye özgün nitelikler taşımaktadır.

1)Medulla spinalis düzeyi

2)Alt beyin düzeyi

3)Yüksek beyin veya korteks düzeyi

Medulla Spinalis Düzeyi

Biz çok defa medulla spinalisin yalnız vücutta periferden gelen sinyalleri beyne yada ters yonde beyinden vücuda ilettiğini düşünürüz.Ancak bu gerçeğe uymaz;omurilik bıyun bolgesinde kesilsikten sonra da birçok fonksiyonları devam eder,orneğin,medulla spinalisteki çeşitli devreler aşağıdaki fonksiyonları sürdürür:

1)Yürüme hareketleri,

2)Vücudun bazı kısımlarının cisimlerden uzaklaşmasını sağlayan refleksler,

3)Vücudu,yerçekimine karşı taşımak üzere bacakların sertleşmesi,

4)Lokal kan damarlarını,gastroentestinal hareketleri vb. kontrol eden refleksler,

5)Birçok baska fonksıyonlar.

Gerçekten de,sinir sisteminin üst bolgeleri sinyalleri vücutta perifere yalnız direkt olarak gondermekle kalmayıp,medulla spinalisin kontrol merkezlerine de gonderir,daha doğrusu,bu merkezlere gorevlerini yapmaları için emreder.

Alt Beyin Düzeyi

Vücutta,bilinç dışı adı verdiğimiz faaliyetlerin hepsi olmasa bile çoğu,beynin alt bolumleri,medulla oblongata,pons,mezensefalon,hipotalamus,talamus,serebellum,ve bazal gangliyonlar tarafından kontrol edilir.Arter basıncı ve solunumun bilinç dışı kontrolu başlıca medulla oblongata ve ponsta olur.Dengenin kontrolu,serebellumun eski bolumu ile medulla oblongata,pons ve mezensefalonun retikuler maddesinin ortak fonksiyonudur.Besinlerin tadına cevap olarak uyanan salya salgısı,dudak yalama gibi beslenme refleksleri medulla,pons ve mezafolon,amigdala ve hipotalamus gibi alanlardan kontrol edilir;hiddet,uyarılma,sexüel faaliyetler,ağrı ya da haz reaksiyonları hayvanlarda korteks olmadan da gelişir.

Üst Beyin ya da Kortikal Düzey

Sinir sisteminin medulla spinalis va alt beyin düzeylerindeki fonksiyonlarını saydıktan sonra acaba beyin korteksine yapacak ne kalmaktadır?Bunun yanıtı karmaşıktır.Ancak beyin son derece geniş bir bellek deposu olmasıyla başlayabilirizKorteks hiçbir zaman yalnız çalışmaz;her zaman sinir sisteminin alt merkezleri ile birlikte çalışır.

Beyin kabuğu olmadan,alt beyin fonksiyonları çoğu kez dakik değildir.Beyin kabuğundaki geniş bilgi deposunda bu fonksiyonları amaca uygun,kesin ve dakik işlemlere çevirir.

Nihayet düşüncelerin tümü onun ürünü olmadığı halde beyin kabuğu,düşünme işlevlerinin çoğu için temel yapıdır.Gerçekten alt merkezler,beyin korteksinin uyanıklığına neden olur ve beyin düşünme mekanizmasına bellek bankasına açar.

Böylece sinir sisteminin her bolumunun özgün fonksiyonlar yaptığını görüyoruz.Birçok entegratif (tümleyici) fonksiyonlar medulla spinaliste,beynin bilinçdışı fonksiyonlarının birçoğu da tamamen beynin alt bolumlerinden kaynaklanarak uygulanır.Fakat sahısların zihin duyasını açan kortekstir.

Merkezi Sinir Sistemi Sinapsları

Sinir sisteminde bilgi,başlıca birbirini izleyen nöronlarla iletilir.Ancak,bu impulsların aşağıdaki işlemlere uğradıklarını da goz onunde tutmak gerekir.

a)İnformasyonların iletisi

b)Tek bir impuls,tekrarlayan impulslara dönüşebilir

c)Başka nöronlardan gelenlerle entegre edilerek,birbirini izleyen noronlarda daha çok karmaşık bir karakter kazanabilir.Bütün bu işlemler noronların sinaptik fonksiyonları olarak sınıflandırılabilir.

Sinaps Tipleri-Kimyasal ve Elektriksel Sinapslar

Sinir impulslarının bir nörondan otekine iletildiği noronlar arası bağlara sinps adı verilir.Hayvanlar aleminde başlıca iki çeşit sinaps bulunmaktadır.

1)Kimyasal sinaps

2)Elektriksel sinaps

Pratik yönden sinir sistaminde sinyallerin iletildiği sinapsların hemen hepsi kimyasal sinapslardır.Bunlarda ilk nöron,sinaps bölgesinde nörotransmitter adı verilen bir kimyasal madde salgılar ve bu transmitter nöronun eksite ve inhibe ettiği ya da başka yoldan duyarlığını değiştirdiği ikinci nöronun membranındaki reseptor prateinleri etkiler.Şimdiye kadar 30’dan fazla transmitter maddesi bulunmuştur.

Elektriksel sinapslar elektriği bir hucreden otekine ileten direkt kanallardır.Bunların çoğu küçük protein tübüllerinden ibarettir.Sıkı bağlantılar adı verilen bu yapılar bir hucrenin içinden ötekine iyonların serbest hareketlerini sağlar.

Kimyasal Sinapslarda Tek Yonlu İleti

Kimyasal sinapsların çok önemli bir karekteristiği sinir sistemindeki impuls iletisi bakımından son derece elverişlidir.Sinapslar sinyalleri daima tek yonlu iletir.Yani sinyal nörotransmiteri salgılayan postsinaptik nörona iletilir.Bu ilkiye kimyaal sinapslarda tek yonlu ileti adı verilir.Bu özellik sinyallerin elektriksel sinapslardaki çift yonlu iletisinden tamamen farklıdır.

Tek yonlu ileti mekanızmasının onemi uzerine bir an düşünelim.Bu ileti sinyallerinin belirli bir amaca yonlenmesini sağlar.Gerçekten sinir sisteminde iletilen sinyallerin özel olarak belirli alanlarda odaklaşması,sinir sisteminde sayısız duysal motor kontrol,bellek ve fonksiyonların yürütülmesini sağlar.

Sinapsların Fizyolojık Anatomisi

Şekil 4 medulla spinalisin ön boynuzundaki tipik bir motor nöronu gosteriyor. Bu nöron başlıca üç kısımdan oluşmuştur.Soma,nöronun ana gövdesidir;tek bir akson soma bölumunden periferik sinire uzanır;dentritler somadan medulla spinalisin komşu alanlarına uzanan 1 mm.’lik ince uzantılardan ibarettir.Motor nöronda dentrit ve soma yüzeylerinde ortalama 6000 kadar presinaptik terminal adı verilen düğüm bulunur.Bunların yaklaşık %80-90’ı dentritler,yalnız %10-20 kadarı da soma üzerinde dağılmıştır.Bu sonlanmalar,çok sayıda başka noronlardan kaynaklanan sinir liflerinin uçlarıdan ibaerttir ve genellikle tek bir nörona ait ancak birkaç sonlanma vardır.Daha sonra görüleceği gibi,presinaptik terminallerin bir çoğu eksitator karakterde olup postsinaptik noronu inhibe eden bir madde salgılar

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Organ Ve Doku Alınması, Saklanması Array Ve Nakli

ORGAN VE DOKU ALINMASI, SAKLANMASI VE NAKLİ

HAKKINDA KANUN

Kanun No.: 2238

(R.G.: 03.06.1979 / 16655)

I. BÖLÜM

GENEL HÜKÜMLER

AMAÇ

Madde:1-Tedavi, teşhis ve bilimsel amaçlarla organ ve doku alınması saklanması,

aşılanması ve nakli bu kanun hükümlerine tabidir.

KAPSAM

Madde:2-Bu Kanunda sözü edilen organ ve doku deyiminden, insan organizmasını

oluşturan her türlü organ ve doku ile bunların parçaları anlaşılır.

Oto-grefler, saç ve deri alınması, aşılanması ve nakli ile kan transfüzyonu bu

kanun hükümlerine tabi olmayıp, yürürlükte bulunan sağlık yasaları,tüzükleri,

yönetmelikleri ve tıbbi deontoloji kuralları çerçevesinde gerçekleştirilir.

Madde:3-Bir bedel veya başkaca çıkar karşılığı, organ ve doku alınması ve satılması

yasaktır.

Madde:4-Bilimsel, istatistiki ve haber niteliğindeki bilgi dağıtımı halleri ayrık

olmak üzere, organ ve doku alınması ve verilmesine ilişkin her türlü reklam yasaktır

II. BÖLÜM

YAŞAYAN KİŞİLERDEN ORGAN VE DOKU ALINMASI

YAŞ VE NİTELİK

Madde:5-On sekiz yaşını doldurmamış ve mümeyyiz olmayan kişilerden organ ve doku

alınması yasaktır.

MUVAFAKAT

Madde:6-On sekiz yaşını doldurmuş ve mümeyyiz olan bir kişiden organ ve doku

alınabilmesi için vericinin en az iki tanık huzurunda açık, bilinçli ve tesirden uzak

olarak önceden verilmiş yazılı ve imzalı veya en az iki tanık önünde sözlü olarak beyan

edip imzaladığı tutanağın bir hekim tarafından onaylanması zorunludur.

BİLGİ VERME VE ARAŞTIRMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Madde:7-Organ ve doku alacak hekimler:

a)Vericiye, uygun bir biçimde ve ayrıntıda organ ve doku alınmasının yaratabileceği

tehlikeler ile, bunun tıbbi, psikolojik, ailevi ve sosyal sonuçları hakkında bilgi vermek;

b)Organ ve doku verenin, alıcıya sağlayacağı yararlar hakkında vericiyi aydınlatmak;

c)Akıl ve ruhi durumu itibariyle kendiliğinden karar verebilecek durumda olmayan

kişilerin vermek istedikleri organ ve dokuları almayı reddetmek;

d)Vericinin evli olması halinde birlikte yaşadığı eşinin, vericinin organ ve doku

verme kararından haberi olup olmadığını araştırıp öğrenmek ve öğrendiğini bir tutanakla

tespit etmek;

e)Bedel veya başkaca çıkar karşılığı veya insancıl amaca uymayan bir düşünce ile

verilmek istenen organ ve dokuların alınmasını reddetmek;

f)Kan veya sıhri hısımlık veya yakın kişisel ilişkilerin mevcut olduğu durumlar

ayrık olmak üzere, alıcının ve vericinin isimlerini açıklamamak;

zorundadırlar.

ALINAMAYACAK ORGAN VE DOKULAR

Madde:8-Vericinin yaşamını mutlak surette sona erdirecek veya tehlikeye sokacak

olan organ ve dokuların alınması yasaktır.

TAHLİL VE İNCELEME YAPMA ZORUNLULUĞU

Madde:9-Organ ve doku alınması, aşılanması ve naklinden önce verici ve alıcının

yaşamı ve sağladığı için söz konusu olabilecek tehlikeleri azaltma kamacıyla gerekli

tıbbi inceleme ve tahlillerin yapılması ve sonucunun bir olurluluk raporu ile saptanması

zorunludur.

ORGAN VE DOKU ALMAYA, SAKLAMAYA, AŞILAMAYA VE NAKLİNE YETKİLİ SAĞLIK KURUMLARI

Madde:10-Organ ve doku alınması, saklanması, aşılanması, ve naklinin, bu işler için

gerekli uzman personele, araç ve gerece sahip sağlık kurumlarınca yapılması zorunludur.

III. BÖLÜM

ÖLÜDEN ORGAN VE DOKU ALINMASI

ÖLÜM HALİNİN SAPTANMASI

Madde:11-Bu Kanunun uygulanması ile ilgili olarak tıbbi ölüm hali, bilimin ülkede

ulaştığı düzeydeki kuralları ve yöntemleri uygulanmak suretiyle, biri kardiyolog, biri

nörolog, biri nöroşirürjiyen ve biri de anesteziyolji ve reanimasyon uzmanından oluşan 4

kişilik hekimler kurulunca oybirliği ile saptanır.

HEKİMLERE İLİŞKİN YASAK İŞLEMLER

Madde:12-Alıcının müdavi hekimi ile organ ve doku alınması, saklanması,aşılanması

ve naklini gerçekleştirecek olan hekimlerin, ölüm halini saptayacak olan hekimler

kurulunda yer almaları yasaktır.

TUTANAK DÜZENLEME

Madde:13-11 inci maddeye göre ölüm halini saptayan hekimlerin ölüm tarihini,

saatini ve ölüm halinin nasıl saptandığını gösteren ve imzalarını taşıyan bir tutanak

düzenleyip, organ ve dokunun alındığı sağlık kurumuna vermek zorundadırlar. Bu tutanak

ve ekleri ilgili sağlık kurumunda on yıl süre ile saklanır.

Madde:14-Bir kimse sağlığında vücudunun tamamını veya organ ve dokularını, tedavi,

teşhis ve bilimsel amaçlar için bıraktığını resmi veya yazılı bir vesayetle belirtmemiş

veya bu konudaki isteğini iki tanık huzurunda açıklamamış ise sırasıyla ölüm anında

yanında bulunan eşi, reşit çocukları, ana veya babası veya kardeşlerinden birisinin;

bunlar yoksa yanında bulunan herhangi bir yakınının muvafakatiyle ölüden organ veya

doku alınabilir.

Aksine bir vasiyet veya beyan yoksa, kornea gibi ceset üzerinde bir değişiklik

yapmayan dokular alınabilir.

Ölü, sağlığında kendisinden ölümünden sonra organ veya doku alınmasına karşı

olduğunu belirtmişse organ ve doku alınamaz.

(Değişik Fıkra: 21.01.1982 - 2594 s. Y. m.1) Kaza veya doğal âfetler sonucu

vücudunun uğradığı ağır harabiyet nedeniyle yaşamı sona ermiş olan bir kişinin yanında

yukarıda sayılan kimseleri yoksa, sağlam doku ve organları, tıbbi ölüm halinin alınacak

organlara bağlı olmadığı 11 inci maddede belirlenen hekimler kurulunun raporuyla

belgelenmek kaydıyla, yaşamı organ ve doku nakline bağlı olan kişilere ve naklinde

ivedilik ve tıbbi zorunluluk bulunan durumlarda vasiyet ve rıza aranmaksızın organ ve

doku nakli yapılabilir. Bu hallerde,adli otopsi, bu işlemler tamamlandıktan sonra yapılır

ve hekimler kurulunun raporu adli muayene ve otopsi tutanağına geçirilir ve evrakına

eklenir.

(Ek Fıkra:21.01.1982 - 2594 s. Y. m.1) Ayrıca vücudunu ölümden sonra inceleme ve

araştırma faaliyetlerinde faydalanılmak üzere vasiyet edenlerle yataklı tedavi kurumlarında

ölen veya bunların morglarına getirilen ve kimsenin sahip çıkmadığı ve adli kovuşturma

ile ilgisi olmayan cesetler aksine bir vasiyet olmadığı takdirde 6 aya kadar muhafaza

edilmek ve ve bilimsel araştırma için kullanılmak üzere ilgili yüksek öğretim kurumlarına

verilebilirler. Bu cesetlerin defin hususu dahil tabi olacakları işlemler,Adalet,

İçişleri, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlıklarınca bu Kanunun yayımı tarihinden itibaren

3 ay içinde çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

IV. BÖLÜM

CEZA HÜKÜMLERİ

YASAK EYLEMLER

Madde:15-Bu Kanuna aykırı şekilde organ ve doku alan, saklayan, aşılayan ve

nakledenlerle bunların alım ve satımını yapanlar, alım ve satımına aracılık edenler

veya bunun komisyonculuğunu yapanlar hakkında, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği

takdirde iki yıldan dört yıla kadar hapis ve 50.000 liradan 100.000 liraya kadar ağır

para cezasına hükmolunur.

Madde:16-Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Madde:17-Bu Kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

ORGAN BAĞIŞI

Yüzmek, normal yiyeceklerden yemek, fısıltıdan daha yüksek bir sesle konuşabilmek

hepimizin normal kabul ederek üzerinde bile durmadığımız şeylerdendir. Ancak Emre,

bu saydıklarımızı yapabildiği için bayram yapmaktadır. Kendisi yakın bir zamana kadar

bunların hiçbirini yapamayacak kadar hastaydı. Kendisine ciddi bir karaciğer hastalığı

teşhisi koyan doktorlar karaciğer nakli yapılmazsa öleceğini söylemişlerdi. Emre için

sonunda beklediği karaciğer bulundu ve Türkiye’de her yıl kendisine karaciğer nakli yapılan

25-30 hastadan biri de o oldu. Organ Nakli ile sağlıklı bir yaşama kavuşan bir başkası

şöyle diyor: ” Hayatımın niteliği şimdi tümden değişmiş durumda. Kendimi harika

hissediyorum. Organ nakli ameliyatlarını onaylamayan bazı kişilerin olduğunu biliyorum,

ama, kendilerini bu konuda tekrar düşünmeye davet ediyorum. Organlarını bağışlamaya karar

veren kişiler başkalarının hayatını kurtarmaktadır “. Organ nakli bekleyen her hasta bu

kadar şanslı değildir. Karaciğer nakli için sıra bekleyen binlerce hasta muradına eremeden

ölmektedir. Hayat kurtarıcı organlar için sıra bekleyen büyükler, küçükler ve gençler için

de durum aynıdır. Birçokları için sıra gelmeden iş işten geçmektedir. İslam da içinde

olmak üzere bir çok din öldükten sonra organ veya vücut dokularının bağışlanmasını

kişilerin seçeneğine bırakmaktadır. Ülkemizde her yıl yüzlerce kişinin hayatı organ

nakli sayesinde kurtarılmakta başka türlü görmesi mümkün olmayan bir çok kör de kornea

dokusu (saydam tabaka) nakli sayesinde tekrar görebilmektedir.

Doktorlar Kişinin Öldüğünü Nereden Bilirler ?

Ölümün iki türlü tanımı vardır : Birisi; beyin ölümüdür; yani beynin faaliyeti

durmuştur ve beyin artık hiçbir zaman çalışmayacaktır. Beyin ölümü, komadan farklı

bir durumdur. Komada; kişi, beyninden yaralandığı için bilincini kaybetmiştir ancak

beyin hala çalışmaktadır ve zamanla bu durum düzelebilir. Beyin faaliyetinin durduğu

yapılacak testlerle belli olur. Diğer tür ölüm ise; kalbin tamamen durmasıdır.

BAĞIŞÇININ HAYATI İÇİN DOKTORLAR DAHA AZ ÇABA MI GÖSTERİRLER ?

Hayır. Doktorlar, ciddi bir hastalığı olan kişinin, her şeyden önce, hayatını

kurtarmaya çalışırlar, nakli yapmak için hastadan organ almaya çalışmazlar. Hastanın

hayatını kurtarmaya çalışan doktorlarla organ nakli yapan doktorlar birbirlerinden

farklı kişilerdir. Bir doktor, hem beyin faaliyetinin durduğunu belirleyip hem de

organ nakli yapamaz veya organ nakli için sıra bekleyen bir hastaya bakamaz.

( 2238 Nolu kanun 12.Madde ) Ülkemizdeki yasalar gereği bir kişinin tıbbi ölüm hali,

bilimin ulaştığı düzeydeki yöntemleri uygulamak suretiyle, biri Kalp Hastalıkları

Uzmanı, biri Sinir Hastalıkları Uzmanı, biri Beyin Cerrahı ve biri de Anesteziyoloji

ve Reanimasyon uzmanından oluşan 4 kişilik hekimler kurulunca oy birliği ile saptanır.

( 2238/ Madde 11 )

ORGANLAR NASIL ALINIR,

ÖLÜNÜN VÜCUT ŞEKLİ DEĞİŞİR Mİ?

Bu ameliyat diğer ameliyatlar gibi itina ile yapılır. Vücut, şeklini kaybetmez.

Bağışlanan organ ve dokuları alacak cerrahlar ölünün vücuduna ve onuruna karşı saygı

gösterirler. Ameliyattan sonra, her ameliyatta olduğu gibi yapılan dikişlerin izleri

kalır. Dikişlerin üzeri sargıyla kapatılır.

ORGANLAR ALINDIKTAN

SONRA ÖLÜYE NE OLUR?

Ameliyattan sonra ölünün yakınları kendisini tekrar görebilirler.

Cenaze ve defin işlemleri organ naklinden etkilenmez.

ORGAN BAĞIŞLAMAK İSTEĞİMİ

NASIL BELİRLEYEBİLİRİM?

Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği’ nden alacağınız bu kartı yanınızda

taşıyarak bunu belirtebilirsiniz. Ülkemizde organ bağışları birçok hastane ve kuruluş

tarafından kabul edilmektedir. İslami din görevlileri; Müslümanların organ bağışında

bulunmak istediklerini ölmeden önce yazılı olarak belirtmeleri gerektiğini söylemektedir.

İlgili merkezlere başvurarak hazırlanmış olan Organ Bağış Kartı’nı iki tanık önünde

doldurup, imzalamanız yeterli olacaktır.

Organ bağışı kartınızın daima yanınızda taşınması organ bağışlama isteğinizin karışıklık

ve gecikme olmaksızın yerine getirilmesini sağlayacaktır. Organ bağışı konusunda aldığınız

kararın doğruluğundan tereddüt etmeyin. Organ bağışı; bir hayat bağışıdır.

Asıl önemli olan, ailenizle durumu konuşmaktır; çünkü en son kararı onlar vereceklerdir.

Genellikle, hastanelerde, koşullar organ bağışı için uygunsa, hastane görevlileri ölünün

yakınlarına organ bağışı için izin verip vermediklerini sorarlar. Aileniz bu konudaki

isteğinizin ne olduğunu bilirse iş kolaylaşır. Bilmezse, karar vermek güç olabilir ve

sizin istemediğiniz bir karar alınabilir. <

organ ve dokularını, tedavi, teşhis ve bilimsel amaçlar için bıraktığını resmi veya yazılı

bir vasiyetle belirtilmemiş veya bu konudaki isteğini iki tanık huzurunda açıklamamış ise

sırasıyla ölüm anında yanında bulunan eşi, reşit çocukları, ana veya babası veya

kardeşlerinden birisinin; bunlar yoksa yanında bulunan herhangi bir yakınının

muvaffakiyetiyle ölüden organ veya doku alınabilir. …Ölü, sağlığında kendisinden

ölümünden sonra organ veya doku alınmasına karşı olduğunu belirtmemişse organ ve doku

alınabilir. >>

(2238/Madde14)

HANGİ ORGANLARIN ALINMASINA İZİN

VERDİĞİMİ BELİRTEBİLİR MİYİM ?

Evet. Organ nakli için vücuttan alınacak organlar; böbrek, kalp, akciğer, karaciğer,

pankreas, ince barsak, kornea ve kalp kapakçıklarıdır. Doktorlar nakledilecek uygun hasta

bulunduğu takdirde, ancak alınmasına izin verilen organları alırlar.

AİLEM BU KONUDA NE HİSSEDER ?

Aile sevdiği bir yakınını kaybetmekle birlikte yapılan cömert bağış sayesinde alınan

organların bir başkasının hayatını kurtardığını bilmekten huzur duyabilir.

“…kim de bir kişinin hayatını kurtarırsa , bütün insanların hayatını kurtarmış gibi

olur…” Kur-an’ı Kerim Maide Suresi 32.Ayet Mealinden

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy