‘doğa’ Arama Sonuçları

Birinci Bölüm

BİRİNCİ BÖLÜM

I . ÖZELLEŞTİRME NEDİR ? TANIMI ve ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ

A . Özelleştirmenin Tanımı :

Uluslar arası platformda 1970’li yıllarda baş gösteren uluslar arası para ve döviz kuru sis –

temlerinin ekonomilerde gerekli kıldığı yapısal değişiklik sonucu yeni bir ideolojik strateji uy-

gulama gündeme geldi . Sadece ekonomik değil , politik sonuçlar elde etmeyi hedefleyen stra-

tejinin adı özelleştirmedir . Daha önce özelleştirme tartışma ve denemelerine rastlanmakta ise de , 1970’ten sonra uluslar arası platformun gündeminde ağırlıklı olarak yer aldı . İlk önemli

denemeleri İngiltere’de Thatcher başlattı . Özelleştirme kelimesi , ilk defa 1983 yılında Wehs-

ter’s New Collegiate Dictionary’ın 9. baskısında yer almış ve “özel hale getirmek sınai ve ti –

cari hayattaki denetim ve mülkiyeti kamu kesiminden özel kesime aktarmak” olarak kullanıl –

mıştır. Kelimenin ilk kullanışı ise Peter F. Drucker’in 1969 tarihinde basılan “The Age of Dis-

countinuity” adlı çalışmasında “reprivatization” şeklinde olmuştu. 1976’da ise, Robert W. Po-

ole , bu terimi “privatization” olarak ele alıp “Reason Foundation” isimli eserinde kullanılmış-

tır . 1980’li yıllardan itibaren gerek günlük hayatta , gerekse iktisadi ve siyasi literatürde çok

yoğun bir şekilde kullanılmaya başlandı .

Günümüzde en çok bilenen ve kullanılan anlamı ile özelleştirme , “Devletin (kanunun) e –

lindeki iktisadi üretim birimlerinin mülkiyetinin ve yönetimlerinin özel sektöre devredilmesi –

dir.” bu yönü ile özelleştirme , mülkiyetin ve yönetimin kamudan özel sektöre doğru el değiş-

tirme sürecini ifade eder . Bir nokta da millileştirme ve kamulatırma politikalarının tersi ola –

rak nitelendirmek gerekir .

1 . Özelleştirmenin Gündeme Gelme Gerekçeleri :

Özellikle 1980’li yıllardan itibaren özelleştimenin neden güncelleştiğinin gerekçeleri tetkik

edecek olursak , bunu altında iki temel faktörün yarattığını görürüz . Bunlar da sırasıyla :

1. Özelleştirmenin birinci gerekçesi , uluslar arası arenada teknolojik değişmelerin çok hızlı

olmasıdır . Sektörlerin de , ayakta kalabilmek , piyasaya hakim olabilmek için yeni teknoloji-

lere adapte olma zorunluluğu vardır . Özel sektörün hızla değişen teknolojiye daha kolaylıkla uyum temin edilebileceği yarıca kıt kaynakların kulanımında kamu sektörüne daha başarılı ol-

duğu görüşüdür .

2. Özelleştimenin ikinci gerekçesi de ; hükümetlerin içine düştüğü mali krizler sonucu yeni

finansman yollarının aranmsıdır . Özelleştime ile yeni bir kaynak bulunmuş oluyordu . böyle-

ce işletmeler özelleştime ile gerek ülke içerisinde gerekse ükle dışında daha etkin bir şekilde

rekabete açılabilme şansını elde edeceklerdi . Bunun yanı sıra , hükümetlerde büyüyen bütçe

açıklarını kapatma ve azaltma yolunu bulmuş olacaklarıdı .

Bu bilgiler ışığında , Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) mülkiyetinin özel sektöre devri-

nin içeren özelleştirme , “dar anlamda özelleştime” olarak tanımlanır . Devletin iktisadi faali-

yetlerinin azaltan, sınırlayan veya ortadan kaldıran bütün uygulamalarda “geniş anlamda özel-

leştime” olarak tarif edilmiştir . Devletin elinde bulundurduğu ve ortak olduğu tüm işleri özel

sektöre devretmesi daha ilerki aşamalarda belediy hizmetlerinin , sağlık hizmetlerinin , eğitim

hizmetlerinin , hatta hapishane, polis ve milli savunma hizmetlerinin özelleştirilmesi sözkonu-

su olacaktır .

B . ÖZELLEŞTİRMENİN AMAÇLARI

Özelleştirmenin amacı , politik müdehalelerle zarar eden , bu yüzden bütçenin ve toplumun

Sırtında bir yük olan kamu işletmelerinden kutulmaktır . Her ülkede yangın , bir uygulama a-

lanı bulan bu politikalar sayesinde iş dünyasına önemli bir kaynak aktarıldığı , sermaye biri –

kim sürecine canlılık ve hız kazandırıldığı belirtilmektedir . Özelleştimenin amaçlarını beş a-

na başlı altında toplamamız mümkündür . Bunlar sırasıyla :

Özelleştirmenin iktisadi amaçları ,

Özelleştirmenin mali amaçları ,

Özelleştirmenin siyasi amaçları ,

Özelleştirmenin sosyal amaçları ,

Özelleştirmenin diğer amaçları .

1 – Özelleştirmenin iktisadi amaçları :

Özelleştimenin iktisadi amaçlarının başında , verimliliği artırmak yer alır . Bu amaç , özel sektör girişimcilerinin mal ve hizmet üretiminde iksadi kaynakları kamu sektörüne nazaran

daha etkin kullandığı varsayımına istinat ettirilmektedir . Özel sektörün etken kaynak kullanı-

mını gerçekleştirmesi yanında , üretim faktörlerinin verimliliklerinde artış sağlayabilmesi söz

konusu olmaktadır. Bu da özel sektörün yönetim anlayışı ile birlikte her iki kesimin girişimci-

lerinin davranış farklılıklarından ortaya çıkmaktadır . Neticede ; bu durumlar , temel iktisadi

problemlerin çözümünde özel sektörü daha başarılı kılmaktadır . İşte özelleştirme ile de , ka –

munun mülkiyet ve kontrolünde bulunan :

a . İktisadi üretim birimlerini

b . İktisadi faaliyet alanlarını

özel sektöre devrederek, söz konusu faaliyet alanlarında etkin kayanak kullanımının gerçek-

leşmesine zemin hazırlamaktır .

Özelleştimenin ikinci iktisadi amacı , serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek ve buna iş-

lerlik kazandırmaktır . Bununla ilgili olarak serbest piyasa ekonomisi şöyle tarif edilmektedir.

Hür teşebbüs ve özel milkiyetin hakim olduğu,iktisadi birimlerin kararlarını fiyat mekanizma-

sını göstere olarak karar verdikleri ve tam rekabet şartlarının geçerli olduğu piyasa şeklidir.Bu şartlar altında özelleştirmenin basit bir mülkiyet devri değil,ekonomiye hareket ve canlılık ge-

tirdiği belirtilmektedir .

Özelleştimenin diğer iktisadi amaçları da ; tekelleşmeyi ortadan kaldırmak ,sermaye piya –

sasını geliştirmek ve ülkeye yabancı sermayeyi getirerek döviz gelirlerini artırmaktır . Ancak

gelişmiş ülkelerde bile kamuoyunda eleştiri konusu olan yabancı sermayeyi getirme şeklinde

olan bu özelleştirmenin gerçekten yabancılaştırma olduğu belirtilmektedir .Ülkenin iktisadi iş-

letmelerinin yabancılara devredilmesinin ulasal çıkar için büyük tehlikeler taşıyacağından söz

edilmektedir .Özelleştirmenin iktisadi amaçlarından biri de , Kamu İktisadi Teşebbüslerindeki

gizli işsizliği önlemektir . Bu amaca özelleştirme ile bulanacak çözüm , en kestirme yoluyla

çalışanların bir bölümünü sokağa atmaktan ibarettir .

Gizli işsizliği ortadan kaldıran bu durum da , işsizliğin artışına ve özelleştirme karşıtı hare-

ketlerin güçlenmesine yol açacak .Bu durumda ilerleyen zaman içerisinde ya tümüyle özelleş-

tirme politikasının değişmesine veya yavaşlamasına sebebiyet vermektedir .

2 . Özelleştirmenin mali amaçları :

Journal of İnternational Business Studies ( Uluslar arası iş araştırmaları )’de yayınlanan bir

araştırmanın sonuçlarına göre , özelleştirme yapan ülkelerin ortak özelliği , değişik ölçülerde

mali kriz içinde olmalarıdır. Bunun için de KİT’lerin borç yükünden kurtarmakla birlikte ver-

gileme yapısı değiştirilerek devlete gelir sağlanacaktır. Özelleştirilen kurumlar kâr ettikleri sü-

rece , bu müesseselerden dolaysız gelir ve şirletler vergisi alınacaktır . Diğer bir deyimle ;

özelleştirme dolaylı vergilerden dolau-ysız vergilere önüşmesinin vasıtası olacaktır .

3 . Özelleştirmenin siyasi amaçları :

Özelleştirmenin demokratikleştirme için gerekli olduğu savı vardır . Bu varsayımdan hare-

ket edince , devleti küçültme ve onu savunma , iç güvenlik , adalet , sağlık gibi asli fonksiyon-

lara döndürmek kaçınılmazdır.Bu durumda da özelleştirmeye ideolojik bir boyut kazandırmak

tadır . Bu arada çalışanların sendikalaştırılmaları için özelleştirme ve özelleştime için sendika-

sızlaştırma birbirini tamamlayan parçalar haline gelmişlerdir . Nitekim uluslar arası platform-

da özelleştirmenin öncüsü durumunda olan İngiltere’de Thatcher ve Amarika’da Readan dö –

nemlerinden sendikalaşma oranlarında büyük ölçüde düşüş olmuştur .

İşletmenin özelleştirilmesi , istisnalar dışında işverenlik sıfatında değişiklik yapan ve iş –

yerini devri sonucunu doğuran bir durumdur . Bunun sonucunda müesseselerin özel sektöre devri gerçekleşirken , diğer yandan da sendikal hareketin gücü zayıflamaktır .Bunun sonucun-

da kamu teşebbüslerinden siyasal iktidara baskı yapma gerekçeleri ortadan kalkmaktadır . So-

nuçta, sendikaların güçleri azaldığı için siyasi karar merkezlerine etki imkânları azalmaktadır.

Ayrıca özelleştime gelişmekte olan ülkeler için bir zorunluluk haline gelmiştir . Şöyle ki ;

Dünya Bankası ve Uluslar arası Para Fonu ( IMF ) gibi Uluslar arası Sermaye Örgütleri borç

be kresdi verdikleri ülkelerde özelleştirmeyi ön şart olarak ileri sürmektedirler . Özelleştime-

nin ekonomik istikrar için şart olduğu belirtilmektedir .

Esasında özelleştirme akımı 1970’li yılların ortalarından itibaren sanayileşmiş ülkelerde yo-

gun bir şekilde gündeme gelmiş . Daha sonra da bunların egemen olduğu IMF Dünya Bankası

gibi uluslar arası kuruluşlar tarafından az gelişmiş ülkelere yayılmıştır .

4 . Özelleştirmenin sosyal amaçları :

Halktan gelen istekler karşısında üretenlerin daha fazla hizmet sunma sunma arzularına rağ-

men bu gerçekleşmemektedir. İş hayatının verimsizliğinden doğan bu durum , kamunun büyü-

mesine yönelik güçlü ve karşı konulmaz baskılar sonucudur . Şayet gerekli dikkat ve ihtimam

gösterilmediği taktirde kamu istikrarsız ve kontrol edilemeyen bir büyüme girdabına girecek –

tir . Kamu büyüdükçe kamuyu daha da büyümeye zorlayan güçle büyür .

Bu varsayıma göre , bütçeler genişleyecek böylece daha çok işçi ve memurun işe alınması

gündeme gelecektir . Bu durumda ülkenin bütçesi bir yandan genişlerken , daha az iş üretmek,

daha çok insan işe almak , ortalamanın üstünde ücret artışı söz konusu olacaktır . Neticede,her

kez er ya da geç geçimini kamudan temin edecek . Kamu için çalışıyor olacaktır . Bu durumda

hangi ülke söz konusu olursa olsun , bu gelişme ülke çıkarı için olumlu bir durum değildir .

Ancak , bu tür basit sonuçlar çıkarmak doğru değildir. Zaman zaman vergi mükellefi isyan-

ları , yerel harcamalara eyalet yönetimlerince konan tavanlar,dengeli bir bütçe hazırlanabilme-

mesi için Anayasada değişiklik yapılması önerileri gündeme gelebilir . Kimi zaman politik li-

derler yeni programlar başlatmak yerine harcamaları kısarak daha çok destek kazanabilirler .

Gelir kesintileri ve sınırlamaları politik açıdan popülerdir . Seçmenler sık sık gelir harcama ö-

nerilerinin reddetmekte daha tutumlu yöneticiler seçmekte yüksek vergilerden kurtulmaktadır-

lar . Ronald Reagan , devletçilik – karışıtı görüşlerinden dolayı Vali ve Başkan seçilmiştir :

“Devleti halkın sırtından indirin” sloganının başarısında katkısı çok olmuştur .

Ayırca , kamu çalışanları akılsızca bir komplo içinde birleşmiş değildir . Vergilerinin kar –

şılığında aldıkları kailtesi ve pahalı hizmetlerden diğer vergi mükellefleri kadar mağdur olur-

lar Bütçe darlığı altında, bir kamu biriminin hedefleri diğerininki ile çatışmakta , birimler top-

lam bütçelerini artırmak için ortak çaba göstermek yerine pastadan daha büyük bir pay almak

için birbirleriyle mücadele etmektedirler .

Özelleştime ile en çok vurgulanan amaçlar arasında kaynak kullanımında etkimliği sağlama

amacıyla birlikte en fazla ifade edilen gerekçe , mülkiyetin ve sermayenin geniş kitlelere yay-

gınlaştırılmasıdır . Bu neden , özelleştirmeye özel bir fonksiyon yüklemekte ve sosyal özelleş-

tirme politikası kavramını ortaya çıkararak özelleştimenin sosyal rasyonelini oluşturmaktadır .

Özelleştirmenin mülkiyeti tabana yayma hedefini gerçekleştirmesi , daha çok Kamu İktisa-

di Teşebbüslerinin (KİT) sermayesinin paylara bölünüp halka satılması ile gerçekleşebilir . Bu

görüşe göre,KİT’ler öncelikli olarak çalışanlar başta olmak üzere halka satılacaktır . Böylelik-

le hem sermaye daha geniş kesimlere yayılacak , hem de çalışanların çalıştıkları kuruma ortak

olması psikolojik faydaları yanında verimliliğin de artmasında etkin olacaktır .

Bununla birlikte devlet KİT satışlarıyla elde ettiği gelirle öncelikle yeterli sermaye birikimi

elde edilcek . Bunun sonucunda küçük üreticilere kaynak aktarmak mümkün olacaktır . Dev –

let bunların haricinde , alt yapı , eğitim , kültür gibi geniş toplul kesimlerini ilgilendiren yatı –

rımlara bütçeden daha fazla pay ayrırabilecektir .Böylece gelir dağılımı daha düzlenli hale ge-

lecektir .

5 . Özelleştirmenin diğer amaçları :

Özelleştirme , bazı politikacılar tarafından uluslar arası bütünleştirmeyi gerçekleştirmenin bir vasıtsıtası olarak görülmektedir. Şöyle ki; özelleştirme ile uluslar arası sermaye ülkeye ge-

lecek ve bu sermayenin temin edeceği ilişkilerle uluslar arası bütünleşme gündeme gelecek –

tir . Burada ; uluslar arası sermayenin , ülkenin siyasi istikrarını garantiye alması bakımından,

uluslar arası sermaye vazgeçilmez bir konuma getirilerek , korunması gerektiği savunulmakta-

dır . Nitekim , yabancı sermayeye blok halinde yapılan özelleştirme uygulamaları bu yaklaşı –

mın neticesidir .

Bununla ilgili olarak ülkemizde özellikle , belediyeler aracılığıyla dışarda çok yüksel mali-

yetlerle krediler bulunarak projelerin gündeme getirildiğini görüyoruz . Örneğin , 100 milyon

Dolara ($) mal olacak bir proje bu sistemle bir anda 300 milyom dolara ($) çıkabiliyor . Çün –

kü krediyi veren ülke kullanılacak malzemelerin kendisinden alınmasını zorunlu tutuyor .

Örneğin : “İzmit’e Su Temini Projesi” : İzmit Su’nun yabancılara devrettiği projedeli ya –

banclılar kimler, İngiliz THAMES WATER , Japon MITSUI SUMITOMO ve Fransız COFA-

CE . Yabancıların projeyi üç katı fiyatla yapmaları yetmiyormuş gibi bir de ödecek proje mik-

Tarına her yıl %10 faiz koymuşlar .

Nitekim konuyla ilgili olarak Alarko Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir

Garih şöyle demektedir : “Kredili yapılan tüm işlerde gönüllü sömürü vardır . Bir ülke kendi

imkânı olmadığından dolayı yabancı firmalara gelip iş yapmasını istemekle gönüllü sömürül-

mesi söz konusudur” .

II . ÖZELLEŞTİRME YÖNTEMLERİ

Daha önce belirttiğimiz gibi özelleştirme “dar” ve “geniş” anlamda tanımlanmaktadır . Dar

anlamda özelleştirme de ; kamuya ait olan işletmelerin mülkiuet ve yönetiminin özel sektöre

devredilmesidir.Geniş anlamda özelleştirme ise; başta öncelikli olarak declet olmak üzere tüm

kamu kuruluşlarının payının küçültülerek piyasa ekonomisinin kurum ve araçlarının payının

ve etkinliğinin arttırılmasıdır .

Devletin ve toplum koşullarının iyileştirilmesi çabası içinde olan ve bu nedenler özelleştir-

meye başvuran yetkili merciler bu işi nasıl yapabilirler . Bunun için öncelikli olarak :

1 . Hükümetin özel piyasayı cesarerlendirerek , bu an devletin pazara sunduğu ürünleri üret-

mesini temin etmektir . Bu süreç , devletin bir malın ve hizmetin kısmen veya tamamen üretil-

mesi işinden çekilmesi , “yükten kurtulma” (load shedding) olarak adlandırılır . KİT’lerin (sa-

tılarak veya değişik başka bir yolla) elden çıkarılması yükten kurulmanın önemli yoludur .

2 . Özelleştirmede bir diğer izlenecek stateji devletin pazardan çekilmesinin sakıncalı oldu –

ğu sahalarda sorumluluğunun azaltılması olabilir . Burada , imtiyaz (Franchise) ve ihale yön –

temleri daha yaygın bir şekilde uygulanabilir. Ayrıca devletin yürüttüğü bazı programların ye-

rel yönetimler gibi halka daha yakın yönetim kademelerince gerçekleştirilmesi temin edilebi –

lir .

3 . Devletin götürdüğü hizmetleri mailyet ve öneminin anlaşılabilmesi için , mümkün olan

her durumda ücret alınmalıdır . Çünkü psikolojik olarak insanlar bedel ödedikleri bir şeyin ö-

nemini daha iyi kavrarlar .

4 . Özelleştirmede dördüncü bir starateji imkânların el verdiği tüm alanlar da rekanet artırıl-

malı , devlet tekeli kırılmalıdır . Serbestleştirme (derequlation) bunun başarılı olmasını temin

edecektir .

Konu ile ilgili eğilimleri güçlendirecek kamuoyu oluşturacak çalışmalar , kolaylık temin

edecek yasalar , tesşfik sağlayacak vergi reformları , ilerleyen zaman içerisinde geliştirilecek olan taktikler , özelleştirme staratejisinin uygulanmasın da önemli bir yer tutar .

Özelleştirmede şunun her zaman akılda tutulması gerekir . ÖZELLEŞTİRME , EKONO-

MİK BİR EYLEM DAHA ÇOK POLİTİK BİR EYLEMDİR .

Özelleştirmetirmenin hayata geçirilmesi için geniş kapsamlı bu dört staratejiden başka yu –

karıda tarifini verdiğimiz “geniş anlamda özelleştirme” yöntemlerinin dört gurupta toplandığı-

nı belirten görüşler vardır . Bunlar sırasıyla :

KİT’lerin mülkiyet ve yönetiminin özelleştirmetirilmesi ,

Kamu kuruluşlarının üretim faaliyetlerinin özelleştirmetirilmesi ,

Deregülasyon (Yasal ve kurumsal olarak serbestleştirme) ,

Kamu mal ve hizmetlerinin finansmanının özelleştirmetirilmesi .

Dar anlamda özelleştirme ise ;

Mülkiyetin devri ,

Mülkiyetin devrini gerektirmeyen yöntemlerle yapılır .

1 . Mülkiyetin devri ile yapılan özelleştirme .

— Doğrudan (blok) satış ,

— Hisse senedi olarak yerli – yabancı birey ve kurulula satış ,

— Bağış ,

— Mal varlığının satışı ,

— Staratejik satış ,

— Çalışanlara ve yöre halkına satış ,

şeklinde olur .

2 . Mülkiyetin devrini gerektirmeyen yöntemlerle ise ;

— Kiralama (leasing) ,

— İhale yöntemi (cotracting-out) ,

— Bayilik ve acentalık verme ,

— Yönetim sözleşmesi ,

— Yavaş yavaş özelleştirme ,

— Ortak girişim yöntemi ,

— Hükümetin rolünün azaltılması

şeklinde alabilir .

Özelleştirme yönetiminin seçimi , özelleştirmenin başarısını etkiler . Örneğin , özelleştirme

ile verimlilik amaçlanıyorsa , doğrudan ve staratejik satış yöntemi uygulanmalıdır. Şayet özel-

leştirme ile gelir dağılımındaki dengesizlikleri düzeltmek hedefleniyorsa, hisse senedi yoluyla

veya çalışanlara satış yöntemi seçilmelidir .

Özelleştirmede devlet kuruluşlarıyla yapılan ihalelerde , ihaleyi alma hakkını kazanan özel

şirketlerin maliyetleri titizlikle karşılaştırılmalıdır . Zira , aşarı düşük (Low-ball) tekiflere çok

sık olarak rastlanmasada bu tür teklifler sonucu ortaya çıkabilcek rizikolar kolaylıkla ortdan

kaldırılabilmektedir .

Uluslar arası platformda ilk özelleştirme işlemleri önce Şili’de , daha sonra da İngiltere’de uygulanmaya konmuştur . Dünya kamuoyunda Şili örneği başarısız olarak kabul edilmiştir .

İngiliz örneği ise alınan ekonomik rasyonalizasyon önlemleri nedeniyle , nispeten başarılı sa-

yılmıştır . Şöyle ki ; İngiletere’de enflasyon oranı büyük ölçüde düşmekle beraber işsizlik ora-

nı İngiliz tarihinden en yüksek düzeyine çıkmıştır . Bunun ortaya çıkma nedeni olarak da ; ö –

zelleştirmenin istihdam üzerindeki olumsuz etkilerin giderilmesi için gerekli tedbirler alınma-

dan özelleştirme yapılmasıdır .

Günümüz dünyasında özelleştirme kararını almak ve uygulmak konusunda bu hususta ya-

plan deneyimleri gözöününde bulundurarak özelleştirme adımını atacak devlet yöneticilerine

rehber niteliğinde büyük br birikimi vardır . Çünkü özelleştirme , artık dünyada oldukça yer –

leşmiş bir uygulama haline gelmiştir .

Günümüzde ağırlıklı olarak tartışılan özelleştirme türü, kamu teşebbüslerinin , özel sektöre

ksmen veya tamamen devridir . Yine günümüzde özelleştirme ile bağlantılı olarak “kamu ke –

siminin küçültülmesi” gündemdedir . Kamu kesiminin küçültülmesi esasında kamusal arz ye-

rine özel arza geçilmek anlamındadır .

Kamu kesimi, bazı faaliyetleri durdurularak, yapılan bazı harcamalar kısılarak küçültülebi-

lir . Bunun sonucunda ekonomideki vergi ihtiyacıda azalır . Vergi yükünün azalması , vergi

yükümlülerin avantajıdır .

Yine devletin ekomomideki gelir dağılımını düzeltmeye yönelik olarak uyguladığı destek-

leme politikaları vardır . Örneğin ; sağlık harcamaları için yapılan sağlık yardımı , gıda yardı-

mı gibi desteklemeler söz konusudur . Özelleştirmede bu husus , hangi düzeyde israfa neden

olduğu ve hangi düzeyde gelir sağılımını düzeltmeye yönelik olduğu tespit edilir . İsrafın ön-

lenmesine yönelik her önlemin alınması rasyonel olduğu halde, gelir dağılımı dengesizliğin o-

lumsuz neticelerinin gidermeye yönelik olan destekleme politikalarının kaldırılması veya de-

vamı toplumun dinamiklerine , güç dengelerine bağlı politik bir tercihdir .

Esasında özelleştirme sürecinde salt mülkiyet devrinin doğrudan verimlilik ve etkinliğini

artırması söz konusu olmayabilir . Özelleştirmenin başarısı büyük ölçüde belli bir takım çev-

resel koşulların gerçekleşmesine bağlıdır .

Özelleştirmenin başarısı :

Makro – ekonomik çerve ,

Ekonomik istikrar ,

Rekabet ortamından

soyunlanamaz . Bu faktörler , özelleştirme için önemli faktörlerdir .

III . ÖZELLEŞTİRME UYGULAMALARINDAN ÖRNEKLER

A . Üretim Dalında Özelleştirme :

Uluslar arası plaformda 1929 Dünya ekonomik bunalımı ile birlikte devlerin ekonomik

yaşama daha geniş çlçüde müdahele ettiği bir dönem başlamıştır . Devletin müdahalesi , eko-

nomiyi yönlendirmek üzere bir dizi kamu politikaları , kontroller , kayıtlama ve özendirmele –

rin yanısına kamuya ait iktasadi işletmeler kurmak suretiyle , mal ve hizmet üretiminde devle-

tin doğrudan girşimlerinide gündeme getirmiştir .

Esasında devlet para karşılığında mal ve hizmet üretiyorsa , söz konusu devlet Kamu İkti-

sadi Teşebbüsü (KİT) kurmuş demektir . Bügün gerek ülkemizde , gerekse dünyada özelleşti-

rilmesi öngürülen pek çok Kamu İktisadi Teşebbüsleri , sermaye ikdidarlarınca kurulmuştur .

Dünyadaki KİT sayısına bakacak olursak , ABD’deki KİT miktarı , diğer ülkelerle mukayese

edildiğinde pek fazla olmasığı görülür . Öyle ki , söz konusu KİT’lerin arasında yerel elektrik

sistemleri , bir demir yolu nakliy şirketi , USPS’nin (Birleşik Devletler Posta Hizmetleri) bazı

bölümleri,Faderal İskân Dairesi (Fedaral Housing Administration) ve çok sayıda sigorta bran-

şı bulunmaktadır . özelleştirme gündeme gelir gelmez , bir çok sigorta branşı özelleştirmeye

aday olarak gösterilmiştir .

KİT’lerin dünyadaki dağılımına bakacak olursak , bu tür kurumlar gelişmekte olan pek çok

ülkede olduğu gibi öncelikli olarak bir devlet kuruluşu olarak ortaya çıkmıştır . Falat bir kıs –

mı , özel bir kurum iken , ilerleyen zaman içersinde devletin bünyesine katılarak , kamu sek-

törü yer almıştır .

KİT’lerin klasik ve herkesçe bilinen problemi , telel statüsünden olmasıdır . KİT’lerin her-

zaman arkasında devlet vardır . Gerçek anlamda piyasayla karşı karşıya gelmemişlerdir .

KİT’lerin statüleri devamını talep eden kesime göre ; devletin ekonomiyi yönlendirebilmek

için , ekomomiye hakim olan noktaları ele geçirilmesi gereklidir , diyorlar .

Özelleştirmenin özel bir şekli olan devlet kontrolünden çıkarma (denationalization) , günü-

müzde hem gelişmiş ve hem de gelişmekte olan ülkelerde yoğun bir şekilde yaygınlaşmakta –

dır .

Ülkemizdeki KİT’lerin durumunu Sayın Korkut Boratav “Türkiye’de Sanayileşmenin Yeni

Boyutları ve KİT adlı kitabında KİT’leri dört gurupta toplamış . Bunlar sırasıyla :

Yüksek yatırımla “batan” KİT’ler . Örneğin ; TABSAŞ , TEK , GEMSAN gibi .

Yüksek yatırımla “düzde kalan” KİT’ler . Örneğin ; THY , PTT gibi .

Düşük veya düşen yatırımlarla “düzde alan” KİT’ler . Örneğin ; DİTAŞ , SEKA ,

TEKEL gibi .

4. Düşük veya deşen yatırımlarla “batan” kuruluşlar . Örneğin ; ÇAYKUR , TKİ gibi . .

Milyarlarca dolar ($) dış yardımları , KİT’leri ekonomik düzlüğü ve verimlilik ilkelerine

göre çalışır duruma getirmeye çalışan gelişmekte olan ülkeler , yapılan hatanın farkına varıp

bugün hızla KİT’leri özelleştirmektedirler .

Devlet kontrolünden çıkartma (Denationalization) eylmeleri günümüzde çok geniş bir yel-

pazeyi kapsamaktadır . İngiltere’de Başbakan Thacher döneminde (1970-1987) çok sayıda KİT’in özelleştirilmesi hareketi gerçekleştirilmiştir .

Devlet, otomobil , havacılık , telekominikasyon , radyo , kimya , petrol , feribotlar ve otel-

cilik alanlarında elinin tuttuğu kurumları resmen veya tamanen satmıştır . Bu yedi iş alanında

özelleştirme neticesinde elde edilen kâr , rekor bir ilerleme göstererek %49 oranında artmıştır.

Çin’de Mao Zednug’un ölümünden sora hızla gerçekleşen özelleştirmeye çiftlik komünleri

dağıtılmış , çiftlik arazilerinin büyük bir kısmı özel sektöre geçirilmiştir . Bunun neticesinde gıda üretimi büyük ölçüde artmıştır .

B . Haberleşme Hizmetlerinde Özelleştirme Uygulamalarına Örnek :

Günümüz dünyasında haberleşme hizmetlerinde devletin posta hizmetlerini özelleştirmesi

gündeme gelinceye kadar , diğer alterbatiflerle karşılaştırılmıştır . Çünkü karşılaştırılabilir bir

özel kuruluş yoktur .

Günümüzde ABD’de posta hizmetleri(United States Postal Service-UPS) ile özel sektörün

performansını karşılacak olursak , nitecenin özel sektör lehine olduğunu görürürüz . Şöyle ki ;

öncelikle USPS temelde bir devlet kuruluşudur.USPS açık rekanette yüzyüze geldiği özel sek-

tör kurumu United Parsel Service (UPS)’dir . UPS kurumu küçük paket teslimatı yapan , işçi-

lerin mülkitimde olan özel bir kurumdur. Biri devlet kurumu USPS, diğeri ise özel sektör olan

UPS’nin karışlaştırılmalarında ;

— UPS’nin fiyatları daha ucuzdur .

— UPS’nin verdiği hizmetlerde ücret alınmadan sigortalamak imkânı vardır (100 $’a kadar)

— UPS paketi teslim etmek için üç defa verilen adrese gitmesine rağmen ,USPS’nin verilen

adrese sadece bir defa gitmesi söz konusudur .

Yine 1984’te her iki kurumun ekonomik durumuna bakacak olursak,UPS’nin kârı 500 mil-

yon doları bulurken , USPS’nin götürdüğü hizmetler içinde olan paket teslimatından (UPS’ –

nin yaptığı hizmetin kapsamı) maalesef zarar etmiştir .

Bu iki kurumun çalışmalarının sonucunda kamu sektörünün zararının öncelikli nedenlerin-

den biri , kamu sektöründe özel şirketlerde aynı işi yapanlara oranla iki kat daha fazla maaş ö-

denmektedir.Ayrıca , kamu sektörünün (USPS), devlet sübvansiyonlarıyla ayakta kalabilmek-

tedir . İncelediğimiz bu örnek , rekabete açık , devlete sırtını dayamamış haberleşme alanında

özel sektörün daha başarılı , daha iyi hizmet götürdüğünün , ulusal çıkar lehine olduğunun en

büyük göstergesidir .

C . SAĞLIK HİZMETLERİNDE ÖZELLEŞTİRME UYGULAMALARINA ÖRNEK

Sağlık hizmetlerinin maliyetinin hızlı yükselmesi , bu hizmetin sağlanması için, zaman içe-

risinde yerleşmiş düzenlemelerde büyük değişikliklere yol açmıştır . Örneğin ; kâr amacı gü-

den özel hastaneler , kamu hastanelerinin yerini almaya başlamıştır . Özellikle ABD’de piya –

sa uyumlu (market responsive) acil servis merkezleri hızla gündeme gelmiştir . Özel şirketler

tarafından sağlanan evde hasta bakım hizmetleri , insanların hastanede kalma süresini kısalt –

mıştır . Yine sağlık bakım örgütleri (SBO) ABD’de insanları hasta olduklarında tedavi yerine

onların sağlıklarını koruyabilmeleri hususunda hizmet vermektedir .Bu kurum bu hizmetle be-

raber , hastanelere sağlık sigortası vermektedir .

Sağlık hizmetlerinde ve sağlık sigortalarında başarılı bir örnek olan Almanya örneğine ba –

kacak olursak , özel ve kamu kesimlerinin çok uyumlu bir işlev içinde olduğunu görürüz .Sağ-

lık sigortasında ağırlıklı olarak özel sektörün etkin olduğunu ve başarılı olduğunu görürüz .

Şöyle ki :

“Sağlık Sigortasında Almanya Örneği”

Almanya sosyal güvenlik sistemini inşaa ederken , sağlık sistemini , şahsın ,ailenin veya ö-

zel bir organizasyonun daha iyi karşılayabileceği işlevleri devletin üstlenmemesi ilkesine da –

yandırmıştır . Kişinin sosyal veya özel sigortaya girebilmesinin en önemli ölçüsü geliridir.Ay-

lık 6.000 Alman Markı’nın altında geliri olan şahıslar devletin sağlık sosyal güvencesi altına

girmek zorundadır . Bu gelirin üstündekiler ise özel ve kamu sistemleri arasında bir tercih ya-

pabilirler .

Katılım oranı Sağlık Fonu tarafından belirlenmektedir .

Devlet Sosyal Güvence sistemi pay – as – you – go sitemi ile finanse edilmektedir.Gerçek-

leşecek ödemeler tahmin edilip , o yılın katılımları hesaplanmaktadır . Devlet bu sistemin açı-

ğını kapamamakta , ancak sağlık fonları arasında yardımlaşma olmaktadır . Özel sigortaların

kâr paylaşım sistemi zaman zaman katılımcıya daha fazla avantaj sağlamaktadır .

Devlet sosyal güvence kurumları ile özel sağlık sigortaları bilhassa sağlık kurumları seviye-

sinde müşterek çalışmaktadır . Tıbbi bakım fiyatlarının oluşmasında bu çalışmalar masrafların

kontrolü bakımında ve sistemlerin tamamlayıcılığı açısından son derece önemlidir .

Alman sosyal güvenlik sisteminin en olumlu yönü özel ve mecburi sigortalının parelel ça –

lışmalarıdır . Mecburi sigortalara giren kişiler aynı zamanda özel sigorta alacak teminatlarını

genişletebilmektedirler . Ayrıca özel sigortalar daha lüks bakımı da temin etmektedirler . Her

iki sağlık finansman sistemi , ayrı sağlık kurumlarını kullanmakta ve bu kurumların fiyatlama

mekanizmalarında aktif rol oynamaktadırlar.Özel ve kamu kurumlarından sağlanan finansman

birbirlerini tamamlayıcı olduğu için kişilerin mükerrer ödeme yapmak zorunda kalmaması da

Alman sisteminin üstünlüklerinde birinin oluşturmaktadır .

Sağlık hizmetlerinde özel sektöründe yer almaya başlamasıyla ilginçtir ki , insanların kendi

sağlıklarının en iyi kendilerinin koruyabileceği anlaşılmıştır .

Burada da görülmüştür ki özelleştirme sağlık hizmetlerinde ve sağlık sigortasında başarılı bir şekilde uygulanmaktadır . Eldeki veriler , özel sektörün kamu hizmetlerinin , devletten ge-

nelde daha verimli ve etkili yapabildiği görülmektedir . Fakat şunu da belirtmekte fayda var ;

bir hizmeti özelleştirmek göründüğü kadar kolay bir olay değildir .

İKİNCİ BÖLÜM

1 . TÜRKİYE’DE ÖZELLEŞTİRME

Türkiyede özelleştirme 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararlar uyarında programa alınmış-

tır . 24 Ocak kararı ile kambiyo rejimi değiştirilmiş , dalgalı bir kur sistemine yakın bir uygu-

lama başlatılmıştır .

Dünyada 1980’lerde gündeme gelen globalleşme sonucu oluşan 24 Ocak kararları , serbest

piyasa ekonomisine geçiş yönünden önemli adımların atılmasına sebebiyet verilmiştir .

24 Ocak Kararları ile yeni bir ekonomik anlayış benimsenerek , ekonomik alanda yeni bir

dönem başlatılmıştır .

Bu ekonomik alanda :

1 . Devletin müdehaleciliğinin azaltılması ,

3 . Kamu sektörünün küçülmesini gündeme getirmiştir . Özelleştirme bu oluşumlar sonucu

oluşmuştur .

Özelleştirme ile devletin ekonomisindeki sınai ve ticari aktivitesinin en aza indirilmesi amaç –

lanırken , sermaye piyasasının geliştirilmesi , rekanete dayalı piyasa ekonomisi İktisadi Kamu

Teşebbüslerinin (KİT) devlet üzerindeki finansman yükünün azaltılması , ekonomiye kazan –

dırılarak kaynakların alt yapu kaynaklarına kanaliza edilmesi amaçlanmıştır . Ayrıca borsa ve

sermaye piyasasının geliştirilmeside, sağlıklı bir ekonomik yapı için gerekli olduğundan bu da

gerçekleştirilmeye çalışılacaktır .

A . TÜRKİYE’DE ÖZELLEŞTİRME İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

Türkiye’de 1983 yılında gündeme gelen özelleştirme ile ilgili ilk hukuki düzenlemeler :

1 . 1984 yılında çıkarılan 2983 sayılı yasa, bu yasa kamu iktisadi teşebbüslerinin hisse sene-

di ihracı yoluyla işletme hakkının devrine imkân tanımaktadır .

Bu yasaya göre , özelleştirmeden sorumlu kurum , “Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdare-

si” dir .

2 . 1986 yılında yürürlüğe giren özelleştirme esasları ile ilgili 3291 sayılı yasa , kamu kuru –

luşlarının özelleştirme kapsamına alınması ve uygulamaların istinat noktaları belirtilmiştir . Yetki merci “Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı Kurulu” dur . Burada eleştirilecek bir husus ya-

sa koyucu , özelleştirmeyi teşfik etmek amacıyla vergileme düzenini bozabilecek ölçüde , çok

geniş bir yelpazeyi içeren kapsamlı bir vergi muafiyet koymuştur . 3291 sayılı yasanın eleşti –

rilecek bir yönü de , özelleştirmeden sonra bir kontrol mekanizmasının , kamu kurumlarının

mal varlıklarının spekülatif amaçlarla satışının ortaya çıkmasını engelleyerek hiçbir yasal dü –

zenleme yapılmamasıdır .

3 .Nisan 1990’da yürürlüğe giren 414 sayılı Kanunun Hükmünde Karaname(KHK)ile Toplu

Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi : a) Kamu Ortaklığı İdaresi özelleştirme uygulamaları ile gö-

revli olan Kamu Ortaklığı İdaresi’nin adı Kamu Ortaklığı Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiş-

tir .

4 . Özelleştirme il ilgili bir diğer yasal düzenleme de 27 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe gi-

ren 4046 sayılı özelleştirme yasasıdır . Bu yasa ile özelleştirme konusunda bir takım yeni dü-

zenlemeler getirilmiştir . Bunlarda sırasıyla şunlardır :

a. Özelleştirme İdaresi Bakanlığı kurulmuştur .

b. Özelleştirme yüksek kurulu oluşturulmuştur .

c. Özelleştirme fonu kurulmuştur .

d. Erken emekliliğin teşviki gündeme gelmiştir .

e. Özelleştirmenin kapsamı genişletilmiştir .

f. “İmtiyazlı Hisse” staratejik kuruluşlarda sözkonusu olmuştur .

Diyebiliriz ki , özelleştirme politikalarının başarısı büyük ölçüde bu politikanın sağlam bir

hukuki çerçeve oturtulmasına bağlıdır . Hukuki çerçevenin anayasa ilke ve değerlerine oldu –

ğu kadar , İdare Hukukunun temel esaslarına uygun olması gerekir .

B . ÖZELLEŞTİRME KAPSAMINA GİREN KURULUŞLAR

Türkiye’de devletçilik ilkesi Atatürk’ün talimatı üzerine, CHP’nin 1931 yılında yapılan III.

Kurultayında parti programı içersine girmiştir . Daha sonra 1935’te bir anayasa maddesi hali –

ne gelmiştir .

Dönemin Başvekili İsmet İnönü devletçilik politikasından ülke olarak belirtilerini şöyle ifa-

de etmiştir .

“Memletin bütünlüğünü ilgilendiren işler devlete,bunun aksi görevler ise özel sektöre dev-

redilmelidir” .

Türkiye’de 1930 yılında itibaren , devletin daha fazla ekonomik faaliyetine duyulan gerek-

sinimin vurgulanmaya başlamasıyla , CHP’nin parti programına giren devletçilik , “5 Şubat 1937’de” Anayasanın 2 . Maddesi şu şekilde değiştirildi :

“Türk Devleti Cumhuriyetçi , Milliyetçi , Halkçı , Devletçi , Laik ve İnkilapçıdır .

Devletin parti programına girişimden sonra , 1932 yılında Türkiye’yi ziyaret eden Sovyet Heyetinin başkanı Prof . Orlov’nu hazırladığı plan , uygulamaya konmuştur . Planın uygulan-

masıyla ile ilgili olarak Rusya’dan yardım alınmıştır . ( 8 milyon altın ) . Zatren Sovyet yardı-

mının özel şartı bu yardımların , devlet işletmeleri kurulmasına harcanmasıdır . Nitekim , Na-

zilli , Kayseri , Malatya . . . gibi şehirlerde kurulan ilk bez kombinaları bunun örnekleridir .Bu

kez kombinaları Sümerbank için kurulmuştur . Genç Türkite’nin içine bulunduğu sosyo-eko –

nomik koşullarda , özel şartlı alınan sovyet yardımı kadar , devletçi bir politikanın oluşturulup

devamına etkiliydi . Zaten Cumhuriyetin kuruluşu devrelerinde Türkiye’de yeterli sermaye bi-

rikimi yoktu . II . Dünya Savaşı devlete ekonomik bir yük getirdi . Bu şartlar altında devletçi

ekonomik uygulamalar çok partili sistemin başlangıcı olan 1946 yılına kadar devam etmiştir .

Esasında Kemalist rejim tarafından devlet kapitalizminin ekonomisi özel mülkiyet ve giri-

şimcilikle desteklenmesi istenilen temel staratejilerin tamamlayıcısı , olarak görülmüştür . Bu

nedenle , bu dönemdeki devletçiliği kesin ve staratejik bir karar gibi ele alan expost kavram –

lardan kaçılması gerektiği , iktisatçılar tarafında vurgulanmıştır .

Türkiye’de çok partili sistemle birlikte özel sektör ve liberal ekonomi gündeme geldi . Fa –

kat günümüze kadar kamu sektörünün ekonomideki ağırlığı her zaman hissedildi .

Dünyada 1980’de gündeme gelen ekonomide globalleşmenin etkisi sonucunda , 24 Ocak

1980 tarihinde alınan kararlar ile serbest piyasa ekonomisine geçiş yönü açısından önemli a-

dımlar atılmıştır . Şöyle ki ; yeni bir ekonomik anlayış benimsenerek ekonomik hayatta ye –

ni bir dönem başlatılmıştır .

Bunun sonucu , devletin ekonomiye müdehalesinin en aza indirilmesi ve ekonomide kamu

payının küçültülmesi amacı ile özelleştirme meydana gelmiştir . Bu şartlar altında 1985 yılın-

dan 1986 yılına kadar olan devrede özelleştirmenin toplam tutarı 2,3 milyar dolar (23.3 trilyon

lira)dır. 1985-1989 yıllarında uygulanan Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Plannında Kamu İktisa-

di Teşebbüslerine (KİT) bağlı işletmelerin hisse senetlerinin satışı yoluyla halka devrinin sağ-

lanacağı ve KİT yatırımlarının enerji , madencilik , ulaştırma ve haberleşme sektörü ile ilgili

sınırlı kalacağı ifade edilmiştir .

Ayrıca takip eden yıllık programların hepsinin temel amaçları arasında özelleştirmenin hız-

landırılacağı her defasında vurgulanmıştır .

Esasında şunuda belirmekte fayda var . 1920’lerin başında Kemalist rejimin benimsediği staratejinin temel unsuru , ülkenin sanayileştirilmesi işini gerek devletin ve gerekse uluslar a-

rası sermaye çevrelerinin yardımı ile yardımı ile gerçekleştirelebilecek bir Türk İş adamları sı-

nıfın ortaya çıkartılmasıydı . Fakat bu istek uzun bir süreci gerektiyordu . Günümüzde , özel –

leşrilen kuruluşlardan elde edilen temettü geliri , diğer gelirlerle birlikte , 3,1 milyar dolar (38

trilyon lira)’ ya ulalmaktadır .

Özelleştirme çalışmaları öncelikli olarak 1984 yılında kamuya ait bazı yarım kalmış tesis-

lerin tamamlanması ve özel sektöre devri ile başlamıştır . Tablo 1’de gösterilmektedir .

TABLO 1

YARIM KALMIŞ TESİSLERDEN SATIŞ İŞLEMİ GERÇEKLEŞTİRİLENLER VE DEFTER DEĞERİ ÜZERİNDEN DEVREDİLENLER

—————————————————————————————————————

YARIM KALMIŞ TESİSLERDEN SATIŞ İŞLEMİ GERÇEKLEŞTİRİLENLER

—————————————————————————————————————

SATIN ALINAN KURULUŞLAR

KEMAH ET KOMBİNASI KEMAH GIDA A.Ş.

SÜMERBANK IĞDIR PAMUK DOK. TES ARAS TEKSTİL A.Ş.

SÜMERBANK İSPİR AYAKKABI FAB . ALTAY KOLL. ŞTİ.

SEK K. MARAŞ SÜT MAMÜLLERİ İŞLT. YAŞAR DONDURMA

TİGEM GÜNAŞ ZEYTİN YAĞI FABRİKASI KİLİS BELEDİYESİ

—————————————————————————————————————

YARIM KALMIŞ TESİSLERDE DEFTER DEĞERİ ÜZREİNDE DEVREDİLENLER

—————————————————————————————————————

DEVREDİLEN KURULUŞ

MKEK KESİLİN KALIP FABRİKASI KÖYTEKS

SEK SİİRT PEYNİR FABRİKASI KÖYTEKS

SÜMERBANK G.ANTEP TEKSTİL MAK. FAB. G. ANTEP BELEDİYESİ

SÜMERBANK YALVAÇ HAZIR GİYİM TES. YALVAÇ BELEDİYESİ

TAKSAN YERKÖY TESİSİNİN BİR BÖLÜMÜ KÖYTEKS

SÜMERBAK KELKİT AYAKKABI FAB. TEKEL GENEL MÜD.

TUGSAŞ SORGUN AMONYAN GÜBRE FAB. ŞEKER FAB G. MÜD.

SÜMERBANK GELÇÜŞ AYAKKABI TESİSİ JAN.GEN.KOM.EM.G.MD.

TEKEL DİYARBAKIR SİGARA FAB. TEKEL GENEL MÜD.

—————————————————————————————————————

1986 yılında itibaren de tamamı kamuya ait veya kamu iştiraki olan kuruluşlardaki kamu

paylarının hisse senedi ve devir işlemleri ile sürmüştür .

Yarım kalmış kamuya ait tesislerden özel sektöre devredilenlerin sayısı 15 , hisse senetleri

satılan ya da devrredilen kuruluşların sayısı 96’dır . Bunlardan 84’ünde hiç kamu payı kalma-

mıştır . Bunlar tablo 2’de gösterilmiştir .

TÜSİAD , Türkiye’de Özelleştirme Uygulamaları kitabının 43 .sayfasında TÜSİAD’ın gö-

rüşlerinin şöyle vurguluyor .

“KİT’lerin milli ekonomi üzerindeki yükünü azaltarak , bunların serbest piyasa ekonomisi

kurallarına göre çalışmalarına başlamak ve bunları zaman içerisinde özel sektöre tümüyle dev

retmek”

Türkiye’de özelleştirme 24 Ocak Kararları ile ülke programına girmiştir, fakat uygulanma-

sı gecikmiştir.Bununla ilgili olarak Dünya Bankası kredisi ile 1985 yılında Morgan Guarantee

Trust Compony’ye Özelleştirme Master Planı” hazırlatıldı . Buna KİT’ler üç guruba ayrıldı .

TABLO 2

ÖZELLEŞTİRME İŞLEMİ SONUCU HİÇ KAMU PAYI KALMAYAN KURLUŞLAR

Özelleştirilen Pay

(%)

1. Aşkale Çimento T.A.Ş

100.00

2. Denizli Çimento T.A.Ş.

100.00

3.İskenderun Çimento San. Taş.

100.00

4. Karabük Demir Çelik Fab.

100.00

5. Ladik Çimento San. Taş.

100.00

6. Ordu Soya Sanayi A.Ş.

100.00

7. Sivas Çimento Sanayi A.Ş.

100.00

8. Şanlıurfa Çimento Sanayi T.A.Ş.

100.00

9. Trabzon Çimento Sanayi. T.A.Ş.

100.00

10. Usaş Uçak Servisi A.Ş.

100.00

11. Trakya (Pınar hisar ) Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.90

12. Çorum Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.85

13. Niğde Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.84

14. Bartın Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.79

15. Gaziantep Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.73

16. Söke Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.60

17. Afyon Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.60

18. Ankara Çimento Sanayi T.A.Ş.

99.30

19. Balıkesir Çimento Sanayi T.A.Ş.

98.30

20. GİMA gıda ve ihtiyaç Mad. T.A.Ş.

98.20

21. NİMSA Niğde Me. Su. Ve Gıd. San. A.Ş.

97.80

22. MEYSU A.Ş.

96.15

23. ANSAN Ankara Meşrubat Sanayii A.Ş.

88.33

24. T.O.E Türk Otomotiv Endüstrisi A.Ş.

81.35

25. Güney Su A.Ş.

67.31

26. Adana Kâğıt Torba Sanayi T.A.Ş.

60.00

27. Bursa Soğuk Depoculuj LTD. ŞTİ.

52.00

28. İPRAGAZ A.Ş.

51.00

29. İnya Çimento Sanayi T.A.Ş.

49.21

30. Çaybank A.Ş.

49.00

31. NETAŞ Northern Elektrik Telekom A.Ş.

49.00

32. BİNAŞ Bingöl Yem ve Süt A.Ş.

47.50

33. Adana Çimento Sanayi T.A.Ş.

47.28

34. Mardin Çimento A.Ş.

46.23

35. Eskişehir Yem Fabrikası A.Ş.

45.00

36. Trakmak Traktör ve Ziraat Mak. A.Ş.

45.00

37. Türk Traktör ve Ziraat Mak. A.Ş.

44.97

38. Pan Tohum Islah ve Üretme A.Ş.

43.93

39. Kepez Elektrik A.Ş.

43.68

40. Mgros Türk A.Ş.

42.22

41. Polinas Plastik Sanayi A.Ş.

40.67

42. Aksaray Yem Fabrikası A.Ş.

40.00

43. Biga Yem Fabrikası A.Ş.

40.00

44. İstanbul Demir Çelik Sanayi A.Ş.

40.00

45. Tat Konserve Sanayi A.Ş.

40.00

46. TELETAŞ Telekom End. Ve Tic. A.Ş.

40.00

47. Konya Çimento Sanayi A.Ş.

39.87

48. AEG Eti Elektrik A.Ş.

38.96

49. Türkkablo A.O.

38.00

50. Ray Sigorta A.Ş.

36.29

51. Bolu Çimento A.Ş.

35.33

52. Kars Yem Fabrikası A.Ş.

32.08

53. Şeker Sigorta A.Ş.

31.00

54. ALTEK Elek. Sant. Tes. İşlt. ve Tic. A.Ş.

30.00

55. Çorum Yem Fabrikası A.Ş.

30.00

56. Güneş Sigorta A.Ş.

30.00

57. Çelik Halat ve Tel Sanayi A.Ş.

29.28

58. MEKTA Ticaret A.Ş.

28.00

59. Çamsan Ağaç Sanayi T.A.Ş.

28.83

60. Çukurova Elektrik A.Ş.

25.45

61. Layne Bowler Dik Türbin Pomp. A.Ş.

25.00

62. SAMAŞ Sanayi Madenleri A.Ş.

25.00

63. Toros Zirai İlaç ve Pazarlama A.Ş.

25.00

64. Bandırma Yem Fabrikası LTD. ŞTİ.

24.60

65. Konya Şeker Fabrikası A.Ş.

24.00

1 . Sosyo ekonomik bir zorunlulukla karşılaşmadan özelleştirilecek durumda olan KİT’ler (USAŞTPAO gibi )

2 . İkinci derecede önemli KİT’ler satılabilir nitelikleri olmakla beraber , satışlar zor kuru-

luşlar . Örneğin : TEK , PTT , TKİ gibi

3 . Üçüncü derecede öncelikle kuruluşlar olarak saptanan KİT’ler ise , yatırımcılar için ca-

zip olmayan ancak uzun dönemde özel kesime devredilecek kurulaşlardır . Örneğin : DMO ,

TCDD , TZDK gibi .

Morgan Guarantee denetim şirketi , hiçbir sosyal fayda , mali hesabı yapmadan bu raporu

hazırlaması eleştirilecek bir durumdur . Hazırlanan rapor sonucunda , bu doğrultuda hareket

eden Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi 1985 yılında Sümerbank’ın Iğdır Pamuk Doku –

ma Tesislerini satarak özelleştirmeyi başlattı .

C . ÖZELLEŞTİRME ÇALIŞMALARINDA UYGULANAN METODLAR

Özelleştirme ekonominin rekabetçi piyasa yapısına kavuşturulması verimliliğinin arttırılma-

sının bir yoludur . Özelleştirme ile sektörel bazda hareketlilik ve canlılık getirmek , üretimi ,

verimliliği ve kârlılığı arttırmak , rekabet gücü ve pazarlarda etkinliği sağlamak , kısaca ser –

best piyasa ekonomisini güçlendirmek amaçlanmaktadır .

Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT’)’ler sosyal yararı azamileştirmek için faaliyette bulunur-

lar .

Esasında Türkiye’de “Karma Ekonomi” çerçevesinde kalkınma amacıyla özel sektörün gü-

cünün yetmemesi ve teknoloji eksiklerinde Kamu İktisadi Teşebbüsleri(KİT)’ler kurulmuştur.

KİT’lerin kuruluşunda etkin bir faktörde özel kesimin yönetici ve kurucunun gücünün söz ko-

nusu dönemlerdeki yetersizliğidir .

KİT’leri paylarının tümü veya çoğunluğu devlete aittir . Özel konunlarla yönetilip , maliye

yönetimi açısından özerkliğie sahiptir . KİT’ler ve iştiraklerinin sayısı 1996 yılında verilerine

göre 240’a ulaşmıştı . Söz konusu bu 240 kuruluşa ait iş yeri sayısı 4572 idi .

Kamu İktisadi Teşebbüsü ismi , ülkemizde ilkez 1961 Anayasası’nda yer almasına rağmen,

bu husustaki çalışmalar 1925’li yıllara dayanmaktadır .1964 yılında çıkarılan 440 ve 468 sayı-

lı kanunlarla KİT kavramına açıklık getirilmeye çalışılmıştır .440 sayılı kanunun 1. maddesin-

de :

“İktisadi Devlet Teşekküleri , sermayelerinin yarıdan fazlası tek başına veya birlikte Dev –

let’e (Genel ve Katma bütçeleri İdareler) ve İktisadi Devlet Teşekküllerine ait olan iktisadi a-

landa ticari esaslarına göre faaliyet göstermek üzere kurulan ve kuruluş kanunlarında bu kanu-

na tabi olacakları belirtilen teşebbüsler” dir .

1982 Anayasasının 165.maddesinde “Sermayesinin yarıdan fazlası doğrudan doğruya veya

dolaylı olarak devlete ait kamu kuluş ve ortaklıkları”diye tanımlanan KİT’lerle ilgili olarak en

son 283 sayılı Kanun Hükmünde Kararname çıkarılmıştır .Söz konusu bu kararname ile Kamu İktisadi Teşebbüsleri :

1 . İktisadi Devlet Teşekkülü

2 . Kamu İktisadi Kuruluşu

olmak üzere iki ayrılmıştır . İktisadi Devlet Teşekkülü : Sermayesinin tanımı Devlet’e ait İkti-

sadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan Kamu İktisadi Teşebbüsüdür.

Kamu İktisadi Kuruluşu ise ; Sermayesinin tamamı devlete ait olan ve tekel niteliğindeki mal-

lar ile temel mal ve hizmet üreterek ve pazarlamak üzere kurulan , Kamu niteliği ağır basan

Kamu İktisadi Teşebbüsleridir .

KİT’lerin Türkiye Ekonomisndeki yeri ile ilgili olarak şu kriterler bulunmaktadır . Bunlar

sırası ile :

1 . Ülkedeki istihdama katkıları açısından KİT’ler ,

2 . Toplam satış hasılatı açısında KİT’ler ,

3 . Gayri Safi Milli Hasılaya (GSMH) katkıları bakımından KİT’ler .

Falat bunlara rağmen KİT’ler Türk ekonomisi için vazgeçilmez kurumlar değildirler . Şöyle ki ; KİT’lerin ne azami %20’lere ulaşan GSMH’ye katkıları , ne %5’lerdeki istihdama

katkıları bu müesseselerin ekonomi için vaz geçilmez unsurlar olmadıklarının göstergesidir .

Piyasa ekonomisi koşullarına uygun çalışmayan yanlış yönetim , yöneticilerin yetersiz kalma-

sı , yolsuzluk ve usulsüzlük gibi sebeplerden sürekli zarar eden KİT’ler Türkiye ekonomisine

yük olmaktadırlar.Nitekim , Mustafa Kemal Atatürk TBMM’ni 1 Kasım 1937 tarihli açılış ko-

nuşmasında ; “sermayesinin tamamı ve büyük kısmı devlete ait ticari-sınai kurumların . . . Bu

günkü usullerle çalışabilmelerine ve inkışaf etmelerine imkân yoktur” diye belirtirken devlet işletmeciliğinde 50 yıl süren bir süredir devam edegelen sorunların başladığını vurguluyordu .

Bu bağlamda 1970’li yıllardan sonra , dünya konjonktürü , 1980 yılında başlayan “liberalleş-

me” hareketi ile bir birlikte KİT’leri özelleştirilmesi gündeme gelmiştir .

Özelleştirme çalışmalarında belli başlı dört metot izlenmiştir . Bunlar da sırasıyla :

1 . Blok satış yoluyla özelleştirme ,

2 . Halka arz yoluyla özelleştirme ,

3 . Halka arz ve blok satış yoluyla özelleştirme ,

4 . Uluslar arası piyasalarda kurumsal arz yoluyla özelleştirme .

1 . Blok satış yoluyla özelleştirme :

Özelleştirmede mülkiyet devri yöntemlerinde bir olan blok satış yoluyla özelleştirme ile 1996 verilerine göre , 65 kuruluş özelleştirilmiştir . (Tablo 3)

TABLO 3

1986-1989 DÖNEMİNDE BLOK SATIŞ YÖNTEMİYLE

ÖZELLEŞTİRİLEN KURUMLAR

KURULUŞ

DEVREDİLEN

KAMU PAYI

Satın alan Kuruluş

Manisa Yem

15

Halil Yurtseven

İsparta Yem

15

Dr. Turhan Özgül

Biga Yem

40

Silivri Yem A.Ş.

Ordu Soya

100

Tarım Kredi Koop.

Bursa Sğ. Depo

52

Bursa Belediyesi

BİNAŞ

47.50

T. Kalkınma Vakfı

YEMTA

20

Tariş Genel Müd.

SAMAŞ

32.65

Tokat İl Özel İdare

ANSAN-MEDA

88.73

Attlantic İnt. LTD.

Aksaray Yem

40

H.Özot, M. Demiray

Çorum Yem

30

Panko Birlik

Eskişehir Yem

45

Zeytinoğlu Holding

Kayseri Yem

13.30

Kayseri Yem Ortağı

Blok satış yöntemi ile satılan kuruluşların 14’ü çimento 11’i ise yem fabrikalarıdır . 1986

yılında Manisa Yem’in %15’inin blok satışıyl başlayan uygulama çerçevesinde , en son 1995

Nisan’ında Havaşın %60’ı blok satış yöntemi ile satılmıştır .

2 . Halka arz yoluyla özelleştirme :

Bu yolla 15 kuruluş özelleştirilmiştir . Bunlarda 5 tanesi çimento fabrikasıdır . Adana Çi –

mento , Tofaş Türk hisse senetleri ilk defa satış çıkarılmıştır . (Tablo 4)

TABLO 4

1990-1993 YILLARINDA HALKA ARZ YÖNTEM İLE

ÖZELLEŞTİRİLEN KURULUŞLAR .

KURULUŞ

Halka arz

Tarihindeki

KOİ Payı %

Halka Arz

Edilen

KOİ Payı%

Halka

Arz

Tarihi

ERDEMİR

48.65

2.93

1990

ARÇELİK

13.32

5.83

1990

BOLU ÇİMENTO

34.50

10.38

1990

ÇELİK HALAT

19.42

13.25

1990

PETKİM

99.37

7.83

1990

KONYA ÇİMENTO

39.87

31.13

1990

ÜNYE ÇİMENTO

49.21

2.86

1990

MARDİN ÇİMENTO

46.23

25.46

1990

THY

100

1.55

1990

ADANA ÇİMENTO

23.86

17.16

1991

ADANA ÇİMENTO

23.42

17.16

1991

MİGROS

42.22

36.40

1991

DİTAŞ

14.77

2.51

1991

TÜPRAŞ

100

1.66

1991

PETROL OFİSİ

100

4.02

1991

TOFAŞ TÜRK

23.13

0.85

1991

3 . Halka arz ve blok satış yoluyla özelleştirme :

Dokuz kuruluş bu yöntemler özelleştirilmiştir . Bunlardan (Adana Çimento ve Niğde Çi –

mento Fabrikası) ikisi çimento fabrikasıdır . Toplam elde edilen gelir 345.564.660 dolardır .

4 . Uluslar arası piyasalarda kurumsal arz yoluyla özelleştirme :

Bu kapsamda yer alan tek kuruluş Tofaş Türk’tür .Bu satıştan elde eldilen gelir 330 milyon

dolardır . (Tablo 5)

TABLO 5

ULUSLAR ARASI PİYASALARDA KURUMSAL ARZ YÖNTEMİYLE ÖZELLEŞTİRİLEN KURULUŞLAR

KURULUŞ

Arz Tarihindeki

Pay %

Arz Edilen

Pay %

Arz

Tarihi

TOFAŞ TÜRK

21.13

16.67

03.03.1994

D . GÜNÜMÜZDE ÖZELLEŞTİRME KAPSAMINDAKİ KURULUŞLAR :

Günümüzde özelleştirme kapsamında 47 kuruluş ile bazı taşınmazlar bulunuyor . Bu kuru-

luşların 29 tanesi kamunun %50’nin üzerinde payı var .

Özelleştirme çalışmaları yürütülen ve kapsamda yer alan Türk Telekom , Tüpraş , Petkim Petrol Ofisi , Erdemir , T. Gemi Sanayii , Deniz Nakliyatı gibi kuruluşların yanı sıra önümüz-

deki dönemlerde , “T. Demir Çelik İşletmeleri (İsdemir A.Ş. , T. Dihvan A.Ş. , Gerkonsan A.Ş.) , T. Gübre Sanayii , T. Şeker Fabrikaları A.Ş. , TCDD’ye ait limanlar , Türkiye’de Selü-

loz ve Kâğıt Fabrikaları , TEKEL’e ait sigara fabrikaları ve Tarım İşletmeleri Genel Müdürlü-

ğü’nün kapsama ve program alınması düşünülüyor .

Yine günümüzde Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın raporuna göre 1986 yılından itibaren

hız kazanan program çerçevesinde , ÖİB tarafından 122 kuruluşa hisse devri veya varlık satış-

devir işlemi yapıldı .

Bu kuruluşlardan 103’ünde de hiç kamu payı kalmadı . Blok satış , halka arz , uluslar arası

arz , İMKB’de satış ve varlık satışı biçiminde de kısmen özelleştirme işlemi gerçekleştirilen diğer 19 kuruluşa ise halen kamu payı bulunuyor .

E . BAŞARILI BİR ÖZELLEŞTİRME ÖRNEĞİ : KARDEMİR

1995 yılında işçiler ve yöre halkına devrdilen Karabük Demir Çelik (Kardemir) Tesisleri “başarılı bir özelleştirme” örneği teşkil ediyor .

Sendikaların gayretiyle bir lira gibi sembolik bedelle işçilere ve bölge halkına devredilmiş-

ti . Yaklaşık 2.5 yıldır “yeni statüsüyle” faaliyet gösteren Kardemir Tesisleri , 1994’teki 6.5 ti-

rilyon liralık zarardan , bugün 5 trilyon kâra geçti . Özelleştirmeyi müteakip büyük bir yatırım

hamlesine giren Kardemir’de halen 100 milyon dolarlık yenileme yatırımı devaö ediyor .

Kardemir’deki yatırımların tamamlanmsıyla ; bir yandan üretilen çelik kalitesini artırıken ,

diğer taraftan yıllık üretim kapasitesini 650 bin tondan 750 bin tona yükseltecek ve ton başına

üretim faaliyetini de 63 dolar azaltarak 200 dolar seviyesine indirecek . Bu ise Kardemir’e dış

piyasaya büyük bir rekanet avantajı sağlayacak . Kardemir’in özelleştirilmesi , çalışan işçilere

de büyük ekonomik menfaat sağladı . Özelleştirme öncesi beş bin 890 işçi çalışayor.Bu işçile-

lerin yaklaşık bin kadarı taşeron işçidir .

İşçilerin 1995 yılında ihbar tazminatlarına karşılık aldıkları 45’er milyon liralık hisselerin

değeri 1.5 milyar ulaştı . Bu yıl sonunda iki milyar lirayı bulması beklenen bu hisselerin diğe-

rinin, Kardemir’in 1998 Mart’ında borsaya açılmasıyla en az birkaç kat daha artması bekleni-

yor .

Nitekim Kardemir özelleştirmesiyle ilgili olarak Sendikacı Recai Başkan şöyle demektedir:

“ Özelleştirmede KARDEMİR örneği bize şunları sağlamıştır : Ekonomik alanda çalıştıra-

bilecek bir işletmenin kapanması önlenmiş , yöre halkının göç problemi ile yüz yüze gelmesi

engellenmiş,bölge kalkınmasında yerel insiyatif geliştirilmiş,tesislerin kötü bir özelleştirmey-

le bazı kesimlere peşkeş çekilmesi önlenmiş,sendikanın yöentime katılımı sağlanarak işletme-

de “bizsiz” ayırımına son verilmiş ,diyaloğa doyalı ,meseleleri beraber çözen modern işletme-

cilik ilkelerinin hakim olduğu bir yönetim biçimi geliştirilmiş ve özelleştirme politikalarına

karşın mufazakar olan tutumdan , problemlere çözüm üreten ve bunun için sorumluk alan bir

sendikacılık anlayışını ortaya çıkarmıştır .

Özelleştirmede Karmdemir Modeli Örnek göstermeli varsa eksiklikleri giderilmeli ve yay-

gın bir şekilde , özellikle görece geri bölgelerde uygulanması sağlanmalıdır .

KAYNAK :

Doç. Dr. Mediha AKARSLAN’IN

“Türkiye’de ve Dünyada Özelleştirmenin Analizi”

adlı kitabında alınmıştır .

ADI : ONUR

SOYADI : AĞCAGÜL

NUMARASI : 1064

SINIFI : 11/C

OKULU : B.T.M.L.

KONU : ÖZELLEŞTİRME

12 Temmuz 2007

Latince “köle” Anlamını Taşıyan “servus”tan Gelme Bir Kelime Olan Serf, Feo

Latince “köle” anlamını taşıyan “servus”tan gelme bir kelime olan serf, feodal toplumda bir toprağa ve bir lorda bağlı kişiye denirdi.Serfler efendileri olan lordların birer malı gibiydiler ve özgürlükleri,iyi yaşama hakları yoktu.Yaşamak için üretirlerdi. Köleden tek farkları üzerinde yaşadıkları,işleyip ürün elde ettikleri toprakla satılmalarıydı.Serfliğin birkaç derecesi olmuştur.Sürekli olarak efendinin evine bağlı kalan ve haftanın iki üç günü değil, herzaman onun tarlalarında çalışan “demesne” serfleri vardı.Köyün kıyısında iki üç dönümlük toprakları olan,”bordar”denilen çok yoksul köylüler ya da toprağı olmayıp sadece bir kulübesi olan ve boğaz tokluğuna yanaşma olarak çalışan “cotter”lar vardı.Ortaçağ serfinin statüsü antik kölelikten doğrudan doğruya kaynaklandığı halde,ona karşıt olarak ortaçağ serfi,daha başlangıçta işleyeceği bir toprağa kavuşmuştur.

Batı ve orta Avrupa’da çiftlik arazilerinin büyük kısmı “malikane” denilen bölgelere bölünmüştü.Bir malikane bir köyle,çevresindeki köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir alandan meydana gelirdi.Her malikane arazisinin bir beyi vardı.Feodal dönem için temel ilke şuydu:”Topraksız bey,beysiz toprak olmaz.” Serfler efendilerinin malıydı ve efendileri onları başkalarına verebilir, satabilirdi.Hayvandan faklı değildiler.Serfler,efendinin her emrine boyun eğmek zorundaydılar; hizmetlerinin sınırı yoktu ve ilkece,bunların herhangi bir karşılığını da alma hakları bulunmuyordu.Efendilerinin erki sahip olabilecekleri herşeyi kapsardı.Sahip oldukları şeyleri efendinin izni olmadan kullanamadıkları gibi,öldüklerinde mirasları da efendiye kalırdı.Çocukları bile onun malıydı.Serflik durumu verasetle geçerdi ve bölgesel geleneklere göre çoğu zaman anneden geçtiği kabul edilmiştir. Bundan ötürü serf efendisinin izni olmadan evlenemezdi.Serfler özgür insan topluluğundan dışlanmışlardı: Askeri seferlere katılamazlar,halk mahkemeleri toplantılarında bulunamazlar,köy cemaatinin ortak topraklarına giremezlerdi. Kilise serfin din adamı olmasını kabul etmezdi.Yalnız efendinin özgür kararı bir insanı serflik durumundan çıkarabilirdi.Serfin özgür bir insan olmasını sağlayan azat edilme,resmi ve toplumsal bir törenle gerçekleşirdi. Bizans pronia sistemine göre hükümdarlar,devlet gereksinmelerini karşılamak için,özgür köylülerin yaşadığı toprakları geçici olarak ve askeri hizmet karşılığı bazı kimselere dağıtırlardı.Selçukluların “ikta” sistemi de aynı temele dayanıyordu.Osmanlılar toprak düzeni çerçevesinde bir sentez yapmışlardır.Osmanlı İmparatorluğu’nda başlangıçta askeri sınıfın dışında kalan müslüman ve müslüman olmayan halk,özellikle tarımla uğraşan kesim,”reaya” diye adlandırılıyordu.Reaya Osmanlı fetihleri öncesinden beri bu topraklarda çiftçilik yapan yerli halktan,yerleşikliğe geçmiş göçebelerden ve yönetici sınıftan gelip de şu ya da bu nedenle çiftçilik yapmak zorunda kalanlardan oluşurdu.Osmanlı İmparatorluğu miri toprakları,bağımsız bir köylü işletmesine yetecek büyüklükte çiftliklere bölünmüştü.Bir kimseye tımar verilmesi demek,belirli çiftliklerin gelirlerinin bir hizmet karşılığında o kişiye verilmesi demektir.Çiftliklerde çalışan köylülere “reaya”,yada “raiyet”;kendisine tımar verilmiş kimseyede “sahibi raiyet”, yada “sahib-i arz” adı verilir. Reayanın büyük bölümünü oluşturan köylüler kendilerine ayrılan toprağı(raiyet çiftliği) işlemek ve sipahiyle merkezi devlete belirli vergileri ödemek,toprağını terk etmemekle yükümlüydü.Bu uygulamanın nedeni,tımarlı sipahinin gelirlerini reayanın ödediği vergilerin oluşturması,bu vergilerin toplanmasının aksaması durumunda,tımar sahibinin devlet için gerekli sayıda asker yetiştirmesinin olanaksız olmasıydı.Tapu resmi ödeyerek tasarruf hakkını elde ettiği toprağı işlediği sürece,sipahi toprağı ondan geri alamazdı.Tasarruf hakkının reayanın elinden alınıp bir başkasına verilmesinin tek sebebi,toprağın üç yıl üst üstte ekilmeyerek boş konması dolayısıyla o topraklardan devletin gereksindiği vergilerin alınamamasıydı. Reayanın bir bölümü derbentçilik vb. hizmetlerle görevlendirilir,bunun karşılığında da belirli vergilerden bağışık tutulurdu.Reaya koşullarını kolay kolay değiştiremez ve başka bir sosyal sınıfa geçemezdi.Ancak bu durum serflikteki kadar katı değildi.Topraksız reaya vergisini ödediği sürece istediği yere gidebilirdi.Hatta çift sahibi reaya bile,onbeş yıl izini kaybettirmek ya da çiftbozan akçesini ödemek koşuluyla toprağından ayrılabilirdi.Reayanın sınıf değiştirememesi,onun tımarlı sipahi olabilme şansını ortadan kaldırmıştı.Serfliktekinin tersine,reayanın toprağı tasarruf etmesi,ya miras yoluyla ya da tapu adlı bir iktisap vergisi ödeyerek mümkün olmaktaydı.Reayanın ödemekle yükümlü olduğu bazı vergiler vardı.Çift resmi bunlardan biriydi ve köylünün devlet ait olan toprak parçasını tasarruf etmesi karşılığında ödediği bir nevi toprak vergisiydi.Çift resmi,daha önce feodalleşmiş olan bölgelerde; köylü ile senyör arasındaki bazı feodal hizmetlerin,Osmanlı devrinde paraya çevrilmiş karşılıklarının toplamından oluşurdu.Reayadan alınan bir diğer vergi ise öşür veya aşar vergisiydi.Çiftçiler,devlete ait toprakların sürekli ve kalıtımsal kiracısı durumunda bulunduklarından, üründen belli bir oranda tımar sahibine öşür vergisi öderlerdi.Öşürün senelik ürüne oranı;toprağın verim yeteneğine,sulama koşullarına,tarım çeşitlerine,yerel örf ve adetlere göre önemli değişikler göstermekte;bazen her kaza,hatta her köy için ayrı ayrı saptanmış bulunmaktaydı.Gayrımüslüm halktan askerlik görevini yapmamalarından dolayı cizye adlı bir vergi daha alınırdı.Ayrıca avarız akçesi denilen olağanüstü durumlarda(savaş) toplanan bir vergi daha vardı.Görüldüğü gibi reayadan alınan vergiler,reayanın toplum içindeki statüsü feodal toplumdaki sefin durumundan çok daha farklı ve vatandaşlık düzeyinde yüksektir.Osmanlı İmparatorluğu’nda toplanan bu vergilerin dışında reayanın yükümlülükleri arasında çeşitli izin akçeleriyle,para cezaları da belirtilmelidir.Mesela evlenebilmek için kız evi, “resm-i arusane” adı verilen bir evlilik izni harcıyla vergiye bağlanmıştı.Hatırlıyacak olursak serflerde efendilerinin izni olmadan evlenemezlerdi.Önceki örneklerde olduğu gibi burada da reaya ve serf arasındaki benzerliği görebiliriz.Yalnız önemli bir fark vardır, reayadaki kurallar serflikteki gibi katı değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nda tımar sistemi yüzyıllar boyu işlemiştir.Peki Osmanlı’nın tımar düzeninden ne beklentisi vardı? İlk olarak topraklar boş kalmayıp işlenecek ve böylece olası bir kıtlık önlenmiş olacaktı.Tımar düzeniyle maliye rahatlamış vergi toplama işi ortadan kalkmış olacaktı.Devlet büyük bir orduyu hiçbir külfete katlanmaksızın,sürekli olarak elinin altında bulacaktı.Ve en önemlisi merkez dışında oluşabilecek ve sırasında merkeze kafa tutabilecek yerel güçlerin oluşması önlenecekti.Sırf bu amaç ve bu beklenti bile Osmanlı toprak düzeninin bir feodalite olarak sayılmaması gereğini yeterince açıklıkla ortaya koymaktadır.Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu günden itibaren “feodalleşmeye” karşı sürekli bir savaş vermiş ve bu savaşını yüzyıllarca başarıyla sürdürmüştür.Osmanlı, tebasındaki halka ister müslüman olsun ister gayri müslüm herzaman iyi davranmış en azından en alt sınıftakileri bile ezmemiştir. Ortaçağ feodalitesindeki insan soykırımı,serflerin bir ülkenin vatandaşı olmaktan çok uzak adeta birer köle gibi görülmesine Osmanlı İmparatorluğu’nda rastlanmamıştır. Bir devlet içinde medeni ve siyasi haklara,özellikle de seçmen olma hakkına sahip kişi vatandaş olarak nitelendirilebilir.Vatandaşın tanımı ve vatandaş olmayandan ayrımı için tarih boyunca ve bulunulan yere göre çeşitli ölçütler kullanılır.Önce doğum yeri özelliklede aile kökenine bakılır.Sonra hukuki ölçü gelir.Bir de ekonomik,daha doğrusu mali bir ölçüt kullanılır.Belirli tipte ve belirli miktarda mal varlığına sahip olan ve belirlenmiş koşullar altında devlet bütçesine katkıda bulunan kişi vatandaştır.Bu ölçüt genellikle,vatandaş olanla olmayanı ayırmaya değil,vatandaşlar arasında vatandaş olup tüm siyasal haklarını gerçek anlamda kullananları belirlemeye yarar.Böylece,kendisini onurlandıran bir niteliğe karşı ödevlerinden başka hiçbir yükümlülüğü olmayan “edilgen” vatandaşa karşılık bir “etken” vatandaş kavramı ortaya çıkar.Vatandaşlık kişiye birtakım haklar kazandırır,ama buna karşılık en başta vergi borcu ve askerlik olmak üzere birtakım yükümlülükler de getirir. Gerçek vatandaşlık seçme ve seçilme hakkıyla geliyorsa,bunların temelinde de özgür düşünce ve demokrasi yatar.Günümüzde krallıkların yıkılıp yerini halkın kendi kendini yönetebildiği cumhuriyet rejimiyle yönetilen ulusal devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber insan buna bağlı olarak da vatandaş kavramı ön plana çıkmıştır.İnsanlar artık toplumdaki statülerini, gerek iş yaşamındaki kariyerleri gerekse diğer insanlarla etkileşimleriyle kendileri belirlerler.Eskiden bir serfin oğlu olarak doğan birinin bir daha bir üst sınıfa çıkma ihtimali yokken yüzyılımızda insanlar ufak bir bakkal sahibiyken holdingler sahibi bir iş adamına dönüşebiliyor.İnsan hakları,eşitlik,hürriyet,özgür düşünce,demokrasi gibi kavramlar artık insana verilen değerin ne kadar arttığını ve bir ülkenin vatandaşlarını nasıl sahiplenip koruduğunu bizlere gösteriyor.

12 Temmuz 2007

Evrenin Oluşumu: Büyük Patlama Teorisi

Evrenin Oluşumu: Büyük Patlama Teorisi

Modern anlayışa göre evren yaklaşık 15 milyar yıl yaşında ve oluşumunu “Büyük Patlama” denen olaya borçlu. 

Evrenin bir atomun patlaması sonucu ortaya çıktığını 1927 yılında bir belçikalı rahip Georges Lemaitre ileri sürdü. Seneler sonra, Edwin Hubble Lemaitre’in teorisini destekleyecek deneysel ispatlarda bulundu. Hubble, uzak galaksilerin bizden uzaklıklarıyla orantılı olan hızlarla uzaklaştıklarını gördü.

Büyük Patlama’nın ileri sürülmesinin ilk sebebi uzak galaksilerin yüksek hızlarla bizden uzaklaşma sebebini açıklamasıydı. Teori ayrıca kozmik ışımanın da varlığını açıklar (patlamadan geriye kalan ışıma). Büyük Patlama Teorisi en büyük kabulunü ilk olarak 1964′de Arno Penzias ve Robert Wilson’ın ışımayı saptayarak Nobel Ödülü kazanmalarıyla aldı.

COBE – Kozmik Fon Kaşifi

1989′da NASA tarafından uzaya fırlatılan COBE bilimadamlarının Büyük Patlama olarak nitelendirdiği zamanla ilgili bulgular saptadı. COBE’un bulgularından biri evrenin enerjisinin %99.97′lik kısmının Büyük Patlamadan sonraki bir yıl içerisinde ortaya çıkmasıydı. Bu bulgu evrenin oluşumuna sadece bir patlamanın yani Büyük Patlamanın yol açtığını öngörür.

Evrensel Genişleme

Hubble Uzay Teleskobunun da gösterdiği gibi evrendeki galaksiler giderek birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Evrenin bu şekilde genişlemesi ise kendisini yaratan Büyük Patlamanın bir sonucu. Büyük Patlamanın oluşumu herhangi bir zaman ve uzay boyutunda değildi, bugünkü anlayışımıza göre zaman ve uzayın Büyük Patlama sonucu ortaya çıktığı düşünülmekte. Yine varsayılan bir başka oluşum da maddenin oluşumu. Maddenin, Büyük Patlama sonucu yaratıldığı düşünülüyor. Evrendeki maddenin büyük bir kısmının “görünmeyen madde” ya da “karanlık madde” (varlıkları standart astronomik metodlarla gözlenemeyen ama evrendeki çekimi etkiledikleri gözlenen maddeler) olduğuna dair güçlü kanıtlar var.

Büyük Patlamanın hafif elementler olan hidrojen ve helyum ürettiği, buna karşın daha ağır elementlerin yıldızlar tarafından üretildiği düşünülüyor. Fakat bu üretim yıldızların kararlı dönemlerinde değil hayatlarının sonlarına doğru meydana gelen büyük patlamalar sonucudur.

Büyük Patlama Teorisi geniş çevreler tarafında kabul görse de hiçbir zaman ispatlanamayacak ve geriye bir çok zor ve cevabı olmayan sorular bırakacaktır.

4 Evrede Evrenin Tarihi

1. Evre: Zamanın başlangıcında, tam bir hiçlikten kozmik bir patlama meydana gelir.

2. Evre: Patlamanın itmesiyle evrene milyarlarca ton enerji yayılır ve elementler soğumaya başlar.

3. Evre: Galaksiler şekillenmeye başlarken hala patlamanın ilk noktasında uzaklaşmaya devam etmektedirler.

4. Evre: Evren genişlemeye devam eder ve etmektedir.

Ve Sonra Ne Olacak?

Neler olacağına dair 2 farklı görüş var. Bunlardan birincisinde evren sonsuza kadar genişlemeye devam eder. İkincisinde ise evrenin genişlemesi yavaşlar ve tepe genişleme uzaklğına erişir, bundan sonra ise evrensel büzülme başlar ve uzay büzüldükçe tüm galaksiler yönlerini tersine çevirerek birbirlerine doğru hareket ederler. En sonunda evren bir nokta büyüklüğüne erişir ki bu da Büyük Patlamanın zaman olarak geriye gitmesine benzer.

Uzay Keşifleri

San Francisco Üniversitesi’ndeki astronomlar Geoff Marcy ve Paul Butler, on yıl boyunca tek bir gezegene dahi rastlamadılar. Ancak veri ve analiz aygıtlarını, Jüpiter büyüklüğündeki gökcisimleri algılayabilecek şekilde ayarladıklarında şansları dönmüştü. Bugün ise tüm rakiplerinden daha fazla gezegen saptamış durumdalar.

Ypsilon Andromedae Gezegenler Dizgesi de, ilk olarak Marcy ve Butler tarafından yakın zaman önce bulunmuştu. Astronomların bundan sonraki amaçları, Dünya’mızın yakınındaki ilk 900 komşu cisimleri incelemek.

Marcy her ikinci cismin gezegen olduğunu düşünüyor. Ne var ki ellerindeki gözlem aygıtı, sadece dev cisimleri görebiliyor. Bugüne kadar saptadıkları Tau Bootis A, Ypsilon Andromedae veya Rho Cancri A gibi gezegenlerde atmosfer olağanüstü sıcak. Bazılarında yüzey sıcaklığı 1000 derece. “Üzerinde canlı kızartılır”. Ancak, bütün gezegenler bu kadar sıcak değil. İki astronom tarafından “Goldilocks” olarak adlandırılan dev gezegendeki yüzey sıcaklığı 85 derece.

Araştırmalarına devam edecek olan astronomlar, aslında oldukça zor şartlar altında çalışıyorlar. Hawaii’de Mauna Kea Tepesi’nin 2400 metrelik zirvesindeki gözlemevinde, oksijen yetersizliği yüzünden çalışanlarda sık sık baş ağrısı ve bulantı gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor.

İki yıldan bu yana, astronomlar, süper teleskopu 30 km uzaklıktaki  Waimea Kenti’nden uzaktan kumandayla çalıştırıyorlar. 12 yüksek verimli işlemci, süper hızlı veri iletimiyle on metrelik teleskopuna bağlanmış durumda.

Uzay’ın derinliklerinden algılanan ışınlar, bilgisayarlar tarafından renkli tayflara dönüştürülerek dalgalar halinde çizilir. Gezegenler genelde inişli çıkışlı dalgalanan eğrilerde gizlenirler; ve Kant’a kadar birçok bilim adamı, Evren’de başka gezegenlerin ve yaşamların olup olmadığı üzerine kafa yormuştu. “Bu bin yıllık sırrı çözmemize artık çok az bir zaman kaldı” diyor, Marcy.

Yüzyıllar boyunca insanlar, Evren’de yalnız olduklarına kesinlikle inanmışlardı. Özellikle Kilise, Dünya’nın, Evren’in merkezi olduğunu ve diğer tüm cisimlerin onun etrafında döndüğü tezinden başkasını kabul etmiyordu. Ta ki astronom Nikolaus Kopernikus, Dünya’ nın da diğer gezegenler gibi Güneş’in etrafında döndüğü ve Evren’de özel bir konumda bulunmadığını açıklayana dek.

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan ve Süpersicim (iplikçik) teorisi olarak isimlendirilen teoriye göre ise; doğada görülen ataomaltı parçacıkları,tıpkı bir keman telinin farklı şekillerde titreşip,farklı müzikal notalar çıkartması gibi,farklı rezonansta titreşen 10 üssü(-33) cm uzunluğunda(ya da çapında)süper-sicimlerden oluştuğunu öngörür. Öyle ki, yüklü parçacıklar arasındaki kuvvetler,bu sicimlerin armonileri ,evren ise bu titreşen sicimler,yaylı sazlar senfonisidir. Böylece,bir foton,bir kuark,ya da elektron gibi parçacıklar, hiçbiri diğerinden farklı olmayan ayrı titreşimlerde salınan sicimlerden ibaret olmaktadır.

Bu teoriyi daha iyi anlamak için, öncelikle temel nesnelerin uzayda tek bir noktayı kapsayan parçacıklar yerine sonsuz incelikte bir yay gibi uzunluktan başka boyut olmayan şeyler olarak düşünmemiz gerekir. Öyle ki, bu yaylar (sicimler) hem uzay zamanda her noktası ışık hızıyla hareket eden hem de uçları sonsuz uzunlukta olabilen bir eğriliği göstererek (uçları açık olan) “açık yaylar” ismiyle adlandırılırlar. Ya da uçların birleşmesiyle bir halka gibi kapanan “kapalı yaylar”olarak iki farklı şekildedir. Her iki halde de sicimin uzayda hareketi,uzay zamana gömülmüş iki boyutlu zamansal bir yüzey tanımlar.

Ayrı bir deyişle, daha önce klasik kuantum teorisindeki bir parçacığın uzayda her an tek bir noktayı kapsayarak geçmişi uzay zamanda “evren çizgisi “denilen bir çizgi ile gösterilebilmesine karşın,açık yay kuramında bu zamanın her an’ında uzayda bir çizgiyi kapsadığından,uzaydaki geçmişleri de “evren yüzeyi” denilen iki boyutlu bir yüzeyi oluşturacaktır. Eğer buna zumlama yapabilseydik,kenarları yayın uçlarının uzay zaman içindeki yolunu çizen bir şerit gibi evren yüzeyinin kuantların yan yana gelmesiyle ortaya çıkan, bir kenar uzunluğu 10üssü(-33) cm.lik kareciklerden oluşan bir zar tabakası gibi olduğunu görürdük (açık yay için).

Kapalı bir yayın evren yüzeyi ise,bir silindir ya da borudur. Borunun kesiti, yayın belli bir andaki konumunu gösteren bir daire olur. Açık yaylar yalnızca uç uca eklenerek, yani iki yay parçası birleşerek tek bir yay oluşturabilmesine karşın, kapalı yaylarda bu bir pantalonun bacaklarının birleşmesine benzemektedir. Birleşebildikleri gibi aynı şekilde de iki yay parçasına bölünebilirler.

Parçacık olarak düşündüğümüz şeylerin aslında iplikçik şeklinde titreşen ya da osilasyon hareketi yapan yapılar olduğunu söyleyen Scherk bunu şöyle ifade etmektedir: “Havada uçurttuğumuz bir uçurtmanın rüzgârla birlikte alçalıp yükselmesinin,uçurtma ipinin üzerinde yarattığı şiddet dalgalarının hareketi gibi sicimler de bu dalgaların işlevini görürler. Uçurtma, maddi parçacığı göstermekle birlikte,ipi uçurtmasız düşünürseniz,taneciğin aslında bu sicimlerin titreşimleri olduğunu görürsünüz.”

Bu kavramda bir parçacığın öbürü tarafından soğrulması ya da yayınlanması, sırasıyla yayların birleşmesi ve bölünmesine karşılık gelir. Buna örnek olarak, güneşin dünya üzerindeki kütlesel çekiminin tanecik kuramlarında olduğu gibi bir gravitasyonun,güneşteki bir parçacık tarafından soğrulmasını verebiliriz.

Aynı süreci sicim teorisinde H biçiminde bir boru şekline (açık yay kuramında ise bu H biçiminde iki boyutlu uzaydaki şeritlere) karşılık gelir. H’ nin iki kolu güneş ve dünyadaki parçacıklara ,yatay parçası ise (ikisini birleştiren orta hatta) ikisi arasında yol alan gravitona karşılık gelmektedir.

Nötron ve proton gibi parçacıklar yay üzerindeki dalgalar olarak görülebileceği gibi ,parçacıklar arasındaki kuvvetler de aynı biçimde görülebilir. Bu yüzden güçlü nükleer kuvveti tıpkı bir örümcek ağındakine benzer şekilde,diğer yay parçaları arasındaki yaylar gibi düşünebiliriz. Bu durum için kuramın, yayların her birinin 10 tonluk gerilime dayanan lastik şeritler olmasını gerekli kılarken,gravitasyonel kuvvetler için bu 10 üssü(39) tonluk basınca dayanmasını öngörmektedir.

Bu teorinin ortaya koyduğu ayrı bir öngörü de ,evrenin bilinen yapısının dört boyutlu olmayıp büyük patlama sırasında yedi boyutun kıvrılarak planck uzunluğu içinde (dairesel, soyut çapa, başka bir deyişle hibert uzayına) sığışıp,bildiğimiz dört boyutun ise planck uzayı üstünde bilinen maddi,somut uzay-zaman şeklinde açığa çıkmış toplam on bir boyutlu olmasıdır. Fakat bu boyutları fark edemeyiz. Nedeni de sadece gördüğümüz uzay zamanın büyük ölçüde düz olduğu, tek bir zaman ile üç uzay boyutu şeklinde var olmasıdır. Tıpkı bir tahta yüzeyine yakından baktığımız taktirde pütürlü ve karışık, fakat uzaktan baktığımızda bize düzgün görünmesi gibi.

Bu konuda Frenk Close “Bizim bildiğimiz evren,bu sicimlerin yalnızca küçük bir parçasından oluşmuştur. Bizimkiyle aynı yerde bulunan daha ayrı bir evren,süper sicimlerden daha ağır bölümlerinden yapılmış olabilir. Sicimlerin diğer bölümlerinde ,belki de başka evrenler veya başka boyutlar vardır.”

Fermion ve bozonların birbirlerine dönüşebilmesi olan süper simetriyi ve dolayısıyla çekim kuvvetini kapsayarak normal uzunluklarda genel göreceliğin öngörüleriyle aynılaşmasını, uyuşmasını (ki bu planck mesafesinde farklı olacaktır) gösterse de bir teoriden çok, önseziye dayanan modelden öteye gidememektedir. Örneğin, bir karadeliğin hayatına astronomik bir karadelik olarak başlamış olmasını ve ömrünü patlayarak bitirmesini açıklayamadığı gibi, karadelikler hakkında da net bir şey söyleyememektedir. Bununla birlikte sicim teorisinin üstesinden gelinemeyecek matematiksel güçlüklere sahip olması ve yakın zamanda da çözülebileceği gibi bir görüşe açık olmaması, birleşik alanlar teorisini tam açıklayabilecek nitelikte olmadığını bize göstermektedir. Aynı görüşe katılan ünlü fizikçi Hawking de Her şeyin Teorisine en büyük destek veren kuramın kurtdelikleri ve buna dayalı teoriler olduğunu düşünmektedir.

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan bir diğer görüş de,Abhay Ashtekar tarafından uzay-zamanın temel öğelerinin noktalar yerine birbirlerine düğümlerle tutturulmuş kapalı ilmikler olduğunu söylediği teoridir ki bunda önemli olan şey, ilmikleri bağlayan düğümlerin cinsi ve sayısıdır.) Düğümlerin dışında ayrı olarak uzay ve zamanın olmadığını belirten bu teori her ne kadar sicimlere benzese de,yaklaşımı tamamıyla ondan farklı ve matematiksel ifade bakımından da zordur. Dolayısıyla, geçerliliği bakımından sicim ve benzerleriyle aynı kaderi paylaşmaktadır.

Makroskobik boyutta maddesel nesnelerin birbirlerinden ayrı ayrı varlıklar olamayıp,çevreleriyle ayrılmaz bir ilişki içinde olduğunu gösteren görüş mach ilkesi olarak geçer. Bu ilke maddesel bir nesnenin ataleti (yani nesnenin hareketlendirmeye karşı gösterdiği direnci) maddenin sahip olduğu içsel bir nitelik değil, yalnızca maddenin evrenin geri kalan diğer bölümleri ile girdiği etkileşmenin bir ölçüsü olduğunu söyler. Dolayısıyla, madde evrende madde bulunduğu sürece atalet gösterecektir. Mesela, bir cisim döndürüldüğünde onun ataleti merkezkaç kuvvetlerinin oluşmasına neden olur ve bu kuvvetler de ancak sabit yıldızlara izafi olarak döndürüldüğü için meydana gelirler. Eğer bu yıldızlar birden bire ortadan kaldırılsaydı,dönen cismin ataleti ve merkezkaç kuvvetleri de yok olurdu.

(Dolayısıyla genel görecelik kuramının oluşmasının en büyük nedeni olarak görülen Mach ilkesinin,bu teori tarafından içerilmesi gerekmektedir.).Yani, bir cismin eylemsizliği ,evrendeki bütün cisimlerin fonksiyonu olarak belirir. Bu nedenledir ki; .belirlerken, evrendeki diğer maddeler ile giriştikleri etkileşimleri yani Bütünün bilgisini göz önünde bulundurmak suretiyle algılayabiliriz. Mutlak uzay ve zaman fikrinin mevcut olmadığı görüşünü ortaya koyan bu ilke ışığında Astronom Fred Hoyle düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Günümüzde kozmoloji dalında meydana gelen gelişmeler,günlük kural ve şartların evrenin uzak bölgeleri olmadan geçerli olamayacağını ve evrenin söz konusu uzak bölgelerinin ortadan kalkması halinde uzay ve geometri hakkında sahip olduğumuz bütün fikirlerin geçersiz olacağını hızla ortaya çıkarmışlardır. Günlük tecrübelerimiz,en küçük detaylarına kadar evrenin büyük ölçekli nitelikleri ile okadar içli dışlıdır ki, onların ikisini birbirinden ayrı olarak düşünmek bile imkânsız bir hale gelmiştir”

Makroskopik uzayda,bir nesnenin kendi başına bir anlam ifade etmeyip bütünün bir fonksiyonu olarak anlam kazanmasının mikroskobik boyutlarda da karşılığı vardır (Kuantum Alanlar Kuramında). Buna benzer bir kavram evreni tanımlamak için geliştirilen bir teori Geoffrey Chew tarafından, Ayakkabı Bağı Felsefesi ya da Potin Bağları (Bootsstrop) ismiyle ortaya atılmıştır. Evreni karşılıklı olarak ilişkilendirilmiş bir Bütün olarak ele alan bu teori;doğanın maddenin temel yapı taşları gibi,temel varlıklara indirgenemeyeceğini ama bütünüyle kendi içinde tutarlılık yoluyla anlaşılması gerektiğini belirtir.Benzer ifadeyle, maddenin temel yapı taşlarından oluştuğu fikrini reddederek ,hiçbir temel varlığını kabul etmez. Buna karşın evreni birbirleriyle ilişkili bir olaylar ağı olarak görür ve sonucunda da madde ile ilgili görüşlerin tamamen “uzay-zaman görüşü niteliğinde olup nesnelerin olaylar olarak algılanmasıyla birlikte,bunların karşılıklı geçişlerinin uzay ve zamanın karşılıklı olarak geçişmelerine benzer olduğunu söyler. Öyle ki, bu olaylar ağında bölümlerin hiçbiri temel özelliklere sahip olmayıp bunların hepsi diğerlerinin özelliklerine bağlı ve birbirlerinin arasındaki etkileşimlerin toplamı olarak ağın bütünsel yapısını belirlemektedir. Dolayısıyla herhangi bir bölümün yapısı, diğer bütün bölümlerin yapıları tarafından belirlenmektedir. Bu konuda bir mistik “Akıl (beş duyu) üstü algıdan hiçbir şey gerçekten de sonlu değildir. Bu algı biçimi her şeyin her bir şeyden her bir şeyin de her şeyden kaynaklandığı görüşüne dayanmaktadır” derken,Tek bir taneciğin diğer bütün parçacıkları içermesi şeklindeki görüşünü şair William Blake dizelerinde şöyle ifade etmektedir :

“Dünyayı görmek için bir kum tanesinde ve cenneti bir yaban çiçeğinde yakala sonsuzluğu avucunun içinde ve bir saatin içinde Ebediyyeti”

Bu görüşlere paralel olarak Einstein ve Carl Sagan da sırasıyla “Eğer bir kum tanesini anlayabilseydik,tüm evreni anlamış olurduk”, “Kainat bizim içimizde yaşıyor ve bizler kainatın eseriyiz. Bu yüzden kendimizi tanıyarak kainatın sırlarını anlayabiliriz.” düşüncelerini dile getirmişlerdir.

Ünlü matematikçi ve Felsefeci olan Leibniz de (onun da diğerleri gibi doğu mistisizminden etkilendiği bilinmektedir) Chew teorisinin temel varlıkları ya da özleri reddetmesine karşın,buna paralel bir görüş olarak,evreni maddenin temel yapı taşlarının, uzay ve zaman içinde yer almayan ve de sonsuz sayıda ve sonsuz küçük maddesel bir yapıda olmayıp Ruhsal yapıdaki temel özlerden(öyle ki monadlara herhangi bir şeyin girip çıkmadığı büyük bir uyum halinde, birlikte hareket etmektedirler) yani Monadlardan meydana geldiğini ve her bir Monadın da evrenin bütününü yansıtabildiğini belirterek şunları söylemiştir: “Maddenin her bir bölümü, bitkilerle dolu bir bahçeye ya da balıklarla dolu bir göle benzemektedir.Burada bitkinin tek bir dalı ya da hayvanların her biri,eğer genel yaratışlarını bir kenara itersek,adeta bir bahçe ya da bir göl gibidir”

Leibniz’in Monadlar görüşünü daha kapsamlı olarak irdeleyen ve Saf Aklın Eleştirisi adlı eseri yazarak modern filozofların en büyüğü olarak kabul edilmesini sağlayan İmmanuel Kant da, Leibniz’den farklı olarak ortaya koyduğu görüşün doğu fesefesi ve modern bilimle büyük bir uyuşum halinde olduğunu bize göstermiştir. Ona göre uzayı tamamıyla dolduran monadların,maddenin cisimliliğini ve katı yapısını belirleyen tüm özelliklerinin, bir kuvvet olduğunu, doğada cisim ya da öz diye bir şey’in varlığını kabul etmeksizin,evrendeki her şeyin sadece kuvvet (enerji) olarak mevcut olduğunu söyler. Bu da günümüzde kuantum fiziği ve izafiyet teorisinin ortaya koyduğu,maddenin,enerjinin bir hali,biçimi olarak birbirlerine serbestçe dönüşebildikleri düşüncesi ile tamamıyle paralellik arz etmektedir.

Potin bağları açısından Hadronlar göz önüne alındığında ise,Hadronlar arası iletişimi sağlayan kuvvetlerin tanecik değiş tokuşunu sağlayan parçacıkların yine hadronların kendisi olduğunu belirtir.(Bu kavram aynı zamanda, şu an için türetilemeyen, fakat uç anlamda diğer taneciklerin,çekirdeklerin,atom ve moleküllerin yani tüm sistemin de kapsam içinde değerlendirilmesi gerekliliğini de öngörmektedir.)

Dolayısıyla, kendi boyutlarında Hadronlar üç değişik rolde karşımıza çıkarlar. Yani birleşik yapıya sahiptirler,ayrı bir hadronun öğesi olabilmektedirler ve birleşik yapıyı tutan kuvvetin öğeleri olmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, bir tanecik diğer taneciklerin oluşmasını sağladığı (meydana getirdiği) gibi O bütünün bir yansıması şeklinde görünür ve aynı zamanda o bütün arasındaki birleştirici olan kuvvet parçacığının kendisi olmaktadır. Bundan dolayı Hadron grubunun tümü,bu şekilde ya da çizme bağlarını kullanıp kendilerini yukarıya çekmesiyle oluşmaktadır. Yani, karmaşık çizme bağı mekanizması,kendi kendini belirlemektedir. Bu kendiliğinden bağlı ilmeğin,yapının,kendi kendini oluşturan tanecik sistemini,bataklığa düşen ve kendi ayak bağlarını üstüne çekmesiyle kendini dışarıya sürükleyen bir çocuğun hikayesine benzetilir.

Böylece,bu konu üzerinde çalışan bilim adamları insanın,fiziki ve doğal etkileşimlerine göre bütünüyle kendi açıklamasını da içine alan bir Potin Bağı evrenini şuurlarında yaşayabileceklerine (yaşanacağına) inanmaktadırlar.

Şu an için,tanecik ailesinin çok büyük bir sistem olmasından dolayı onu daha temel alt birimlere ayırmaya çalışmanın anlamsız olduğunu savunan Potin bağları kuramı parçacık fiziğinde Hadronların ya da kuvvetli etkileşim içindeki parçacıkların tanımlanmasında kullanılmasına karşın, aynı sicimlerde olduğu gibi tam anlamıyla ortaya konulamamıştır. Her ne kadar temelinde Holistik bir yapıyı gösterse (ya da doğruları barındırsa) da,şuur ve madde arasındaki ilişkiyi açıklamada David Bohm’un Hologram Teorisinin çok çok gerisindedir.

O halde,gerek sicim teorisi, gerekse potin bağlarının tamamlanmamış olmalarının yanı sıra matematiksel zorluklarını da göz önünde bulundurduğumuz taktirde, David Bohm’un Hologram teorisini nasıl görmemiz gerekir sorusuna verilecek cevap,bu teorinin çok güçlü işaretlerinin fiziğin kendisinde olduğu gibi, tıp, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, tarih, spor, teoloji, mistisizm …vb) alanlarında da (ki bunların çoğunun akademik düzeydeki profesörler ve araştırmacılar tarafından incelenmiş olan) kanıtlarının mevcut olmasıdır.

Büyük Patlama Kuramı

Temelleri

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı, Evren’imizin kökeni ve oluşumuna ilişkin yaygın kabul gören bir teoridir. Bu kuram, iki benzer sütun üzerine dayanmaktadır:

Genel Görelilik Kuramı: Seksen yılı aşkın bir süre önce, Einstein, Evren’de kütlenin dağılımının uzayın geometrisini nasıl belirlediğini betimleyen bu kuramı ileri sürmüştür. Başlangıçta, Kuram, Merkür’ün yörüngesindeki özellikleri ve Güneş’ten gelen ışığın kırılmasını izah etmekteydi. Son yıllarda, kuram bir dizi özenli testten geçmiştir.

Büyük ölçeklerde, maddenin Evren’de dağılımı hemen hemen yeknesaktır. Bu varsayım, hem galaksi incelemeleriyle hem de kozmik mikrodalga fon ışınımlarındaki dalgalanmaların düşük seviyesi ile teyit edilmiş gibi görünmektedir.

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı’nda, gözlemlenebilir Evren, kabaca on ya da yirmi milyar yıl önce, aniden genişleyen bir nokta ile başlamıştır. O zamandan beri Evren, gittikçe Galaksimiz ve dış gezegenler arasındaki mesafeyi arttırarak genleşmeye devam etmiştir.

Evren’in genişlemesi, ışık ışınlarını mavi ışığı kırmızı ışığa ve kırmızı ışığı da kızılötesi ışığa dönüştürerek “uzatmaktadır”. Bu yüzden, hızla bizden uzaklaşmakta olan uzak galaksiler daha kırmızı görünürler. Bu genleşme aynı zamanda mikrodalga fon ışınımını da soğutur. Böylece, bugün 2,728 Kelvin’lik bir sıcaklığa sahip olan kozmik mikrodalga fon ışınımı ilk Evren’de daha sıcaktı.

Kütle çekimi Evren’in genleşmesini yavaşlatmaktadır. Eğer Evren yeterince yoğun ise, Evren’in genleşmesi sonunda tersine olacaktır ve Evren çökecektir. Eğer yoğunluk yeterince yüksek değilse, o zaman genleşme sonsuza dek devam edecektir. Bu yüzden, Evren’in yoğunluğu kendi nihai kaderini belirleyecektir.

Büyük Patlama Kuramı’nın Testleri

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı çok sayıda önemli gözlem ile tutarlıdır:

Evren’in gözlemlenebilir genleşmesi,

Evren’in ilk üç dakikasında birincil olarak bireşimli olduğu düşünülen üç element olan helyum, döteryum ve lityumun gözlemlenebilir bolluğu,

Kozmik mikrodalga fon ışınımının termal (ısıl) tayfı,

Kozmik mikrodalga fon ışınımları uzak gaz bulutlarında daha sıcak görünmektedir. Işık sonlu bir hızla yol aldığından, biz bu uzak bulutları Evren’in tarihinde daha yoğun ve bu yüzden daha sıcak olduğu önceki bir zamanda görürüz.

Büyük Patlama Kuramının Ötesinde

Mevcut şekliyle, Büyük Patlama Kuramı tam değildir. Bu kuram;

Galaksilerin kaynağını ve galaksilerin gözlenebilir büyük ölçekli kümelenmelerini,

Maddenin çok büyük ölçeklerde yeknesak dağılımının kaynağını açıklamamaktadır.

Birçok Evren bilimci, Büyük Patlama Kuramı’nın bir uzantısı olan, Şişirme Kuramı’nın (Inflation Theory) bu soruları cevaplayabileceğinden şüphe etmektedirler.

Uzay Araştırmalarında Yeni Teknikler

1973 yılında Jüpiter’in yanından geçen Amerikan Uzay Sondası “Pioneer 10″, saatte 50.000 kilometrelik bir hızla Güneş Sistemi’nin dışına çıkmıştı. Robot sonda, 10,3 ışık yılı (97 milyon kilometre) uzaklıktaki Ross 248 güneşine, ancak 30.000 yıl sonra ulaşabilecek.

Gezegen araştırmacıları, yine de, Evren’deki yabancı canlıları tespit etmenin yolunu bulduklarına inanıyorlar. Esa’ daki astrofizikçilerce geliştirilen “Darwin projesi” çerçevesinde, Uzay’a yerleştirilmesi düşünülen yeni boyutlardaki gözlem uydusuyla, 50 ışık yılı uzaklıktaki Dünya benzeri gezegenlerin fotoğrafları anında Dünya’ya ulaşabilecek.

Plana göre, her biri 1,5 m çapındaki 5 yansıtıcı teleskop, “Ariane-5″ taşıyıcı roketiyle Jüpiter yönünde fırlatıldıktan sonra, yolculuk Mars yörüngesinde son bulacak.

Üç bağımsız silindir, 100 metrelik bir halkaya dönüştüğünde, her defasında aynı yıldızları gözleyebilecekler. Bu akılcı yöntem sayesinde, sanki bir futbol sahası büyüklüğünde bir teleskop kadar hassas çalışabilecekler. Fakat reaksiyon, teleskop yansıtıcıların Uzay’daki mesafeleri milyonda bir milimetre (insanın saç teli çapından 10.000 kez daha kısa) olarak ayarlanabildiği zaman gerçekleşebilecek.

Astrofizikçi Andreas Glindemann, gözlem uydusunun en erken 2009 yılında Uzay’a gönderilebileceğini açıkladı. Diğer gezegenler üzerinde incelemelerde bulunmak isteyen NASA, başka bir proje üzerinde çalışmakta.

Sabit yıldızlar, uydularına göre çok daha güçlü ışınlar yaydıklarından, çok özel ve gelişkin tekniklerin geliştirilmesi kaçınılmaz. Uzaktaki bir güneşi, Dünya büyüklüğündeki uydusu ile birlikte gözlemlemek, Berlin’den, Kahire’deki bir arabanın farlarıyla aydınlanan bir solucanı seçebilmek kadar zor bir işlem.

Astrofizikçiler parlak bir yıldız bulutsusundan, bir gezegenin ışığını gördükleri zaman, atmosferdeki durumu tespit edip, burada bitkilerin bulunup bulunmadıklarını öğrenebilecekler. “Yalnızca atmosferdeki oksijen miktarına göre bile, orada canlıların yaşayıp yaşamadığını anlayabiliriz” diyor astrofizikçi  Wambgnass. 

Oksijen oldukça kolay reaksiyon gösteren bir element ve iskânsız gezegenlerde çok ender olarak bulunmakta. Eğer bir gezegende oksijen miktarı fazlaysa, o zaman burada bu elementi üreten organizmaların da bulunması gerekir.

“Galileo” Jüpiter Sondası’nın Uzay’a gönderilmesinden bir yıl sonra, astronomlar, alıcıları Güneş Sistemi’ndeki üçüncü gezegene doğru çevirdiler. Nature Dergisi’nde çıkan bir habere göre, Uzay Sondası’nın gönderdiği verilerde, Dünya’da yaşamın bulunduğuna dair kesin kanıtlar vardı.

12 Temmuz 2007

Tüme Varım

TÜME VARIM

Bu bölümde önce,kısaca tümevarım yöntemini, sonrada ÖYS’de karşılamakta olduğumuz å sembolünü ve Õ sembolünü ele alacağız.

TÜME VARIM YÖNTEMİ

Tümevarım yöntemini ifade etmeden önce, önerme ve doğruluk kümesi kavramlarını açıklayalım.

Önerme

Doğru ya da yanlış kesin hükümlere önerme denir. İçinde bir değişken bulunan önermelere de açık önerme denir.

ÖRNEK :

“5 bir asal sayıdır” ifadesi doğru bir önermedir.

“10 – 2 . 3 = 0” ifadesi yanlış bir önermedir.

“2n > 2n” ifadesi açık bir önermedir.

Doğruluk Kümesi

Bir açık önermeyi doğrulayan değerlerin oluşturduğu kümeye doğruluk kümesi denir.

ÖRNEK :

Sayma sayıları kümesi, N+ = {1,2,3, …} dir. n bir sayma sayısı olmak üzere, P(n): 2n < 2n + 10 açık önermesinin doruluk kümesini bulunuz.

ÇÖZÜM :

n = 1 için P(1) : 21 < 2 . 1 + 10 (doğru)

n = 2 için P(2) : 22 < 2 . 2 + 10 (doğru)

n = 3 için P(3) : 23 < 2 . 3 + 10 (doğru)

n = 4 için P(4) : 24 < 2 . 4 + 10 (doğru)

n = 5 için P(5) : 25 < 2 . 5 + 10 (yanlış)

n = 6 için P(6) : 26 < 2 . 6 + 10 (yanlış)

Görüldüğü gibi; P(1), P(2), P(3), P(4) önermeleri doğrudur. Buna göre, doğruluk kümesi D = {1,2,3,4}’tür.

Tümevarım Prensibi

Tümevarım prensibi, doğal sayılarla ilgili açık önermelerin doğruluğunu göstermeye yarayan bir ispat metodudur.

n Î N olmak üzere P(n) bir açık önerme ve a Î N ve Na = {a, a + 1, a + 2, …} olsun.

P(n) önermesi Na kümesinin en küçük elemanı olan n = a için doğrudur. (Yani, P(a) dorudur.)

k ³ a olmak üzere P(n) önermesinin n = k için doğru olduğu (P(k) doğru olsun.) kabul edildiğinde n = k + 1 için doğru olduğu (P(k + 1) doğru) oluyorsa P(n) önermesi Na kümesinin her elemanı için doğrudur.

ÖRNEK :

P(n) : 12 + 22 + 32 + … + n2 = n.(n+1).(2n+1) önermesinin doğruluğunu ispat ediniz.

ÇÖZÜM :

n = 1 için P(1) : 12 = 1.(1+1).(2.1+1) 1 = 1 ise P(1) doğrudur.

n =k için P(k) = 12 + 22 + 32 + … + k2 = 1.(k+1).(2k+1) önermesinin doğru olduğunu kabul edelim. 6

n = k + 1 için

P(k+1) = 12 + 22 + 32 + … + k2 + (k+1)2 = (k+1).(k+2).(2k+3) olduğunu gösterelim.

12 + 22 + 32 + … + k2 + (k+1)2 = k.(k+1).(2k+1) + (k+1)2 Paydaları eşitleyip, gerekli işlemleri

yaparsak sonucun (k+1).(k+2).(2k+3) olduğunu göreceğiz. Demek ki P(k+1) doğrudur.

Böylece önerme ispatlanmış olur. O halde bütün doğal sayılar için,

12 + 22 + 32 + … + n2 = n.(n+1).(2n+1)’dir.

TOPLAM SEMBOLÜ

Tanım

k bir tam sayı, f :

R ye bir fonksiyon olmak şartıyla f(k) = ak olsun. k’ya 1,2,3, …, n değerlerinin verilmesiyle elde edilen a1, a2, a3, …, an terimlerinin toplamı, toplam sembolüyle kısaca (å) kısaca,

şeklinde gösterilir.

ÖRNEK :

= 20 + 21 + 22 + 23 + 24 = 1 + 2 + 4 + 8 + 16 = 31

Önemli bazı formüller

= 1+2+3+…+n=n.(n+1)

= 1+3+5+…+(2n – 1) = n2

= 12+22+32+…+n2 = n.(n+1).(n+2)

= 13+23+33+…+n3 = [n.(n+1)/2]2

= 1.2+2.3+3.4+…+n(n+1) = n(n+1).(n+2)

= 1 + 1 + 1 +…+ 1 = n .

1.2 2.3 3.4 n.(n+1) n+1

= 1+r+r2+r3+…+rn – 1= 1 – r n

1 – r

Bu formüllerin doğruluğu tümevarım yöntemiyle gösterilebilir.

Çarpım Sembolü

Tanım

k bir tamolmak şartıyla f(k) = ak olsun.

k’ya 1,2,3, … , n değerlerinin verilmesiyle elde edilen a1 a2 a3 … an terimlerinin çarpımı, çarpım sembolüyle (Õ) kısaca,

= a1.a2.a3…an

şeklinde gösterilir.

ÖRNEK :

= 92+.102 = 81.100 = 8100

Önemli Bazı Çarpım Formülleri

= 1.2.3.4…n = n!

= r1.r2.r3…rn = r1+2+3+…+n

Çarpım Sembolünün Kullanımıyla İlgili Özellikler

ÖRNEK

ise x = ?

ÇÖZÜM

12 Temmuz 2007

Nobel Bilim Ödülleri   Ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri

Nobel Bilim Ödülleri   ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri

27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 yılında Stockholm’ de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan Nobel ödülleri, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşır. Nobel’ in servetinin yıllık geliri beş eşit parçaya ayrılmıştır. Bu parçaların birincisi fizik, ikincisi kimya, üçüncüsü fizyoloji veya tıp alanında en önemli icadı yapan kişiye; dördüncüsü edebiyat alanında en soylu ve en içten ideali örnek alarak meydana getirdiği eserin yazarına, beşincisi de halklar arasında kardeşliğin gerçekleştirilmesi, sürekli orduların ortadan kaldırılması veya sayısının azaltılması, barış kongrelerinin yapılması ve yaygınlaştırılması için en çok çalışan kişilere verilir. Başta beş dalda verilen ödüllere 1968 yılında İsveç Bankası Alfred Nobel anısına bir de “İktisat ödülü” ekledi. Bu ödüllerin dağıtılmaya başlaması 1901 tarihine denk gelmektedir ve günümüze kadar sürmüştür.

Fizik ve Kimya ödülleri İsveç Akademisi, Tıp ve Fizyoloji ödülleri Stockholm Karolin Enstitüsü, Edebiyat ödülü Stockholm akademisi, Barış ödülü de Norveç Storting’i tarafından seçilen beş kişilik bir komisyon tarafından dağıtılır.

Alfred Nobel : Stockholm’ de 1833 yılında doğmuş İsveç’ li kimyacı. Nitrogliserin’ i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm’ de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865’de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve “Dinamit barutu” nu buldu. Araştırmalarına devam eden A. Nobel 1877’ de “Balistit” adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1881’ de Paris’ e yerleşen Nobel burada yeni bir fabrika açtı ve araştırmalarına devam etti. Hemen hemen bütün servetini Nobel ödüllerini dağıtması için bir kuruma başladı.

1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri’ nden Fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına verilmiştir. Bunlardan bazıları:

1.       Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Almanya, Münih Üniversitesi, (1845–1923) Röntgen, sonradan kendi adıyla anılmaya başlanacak olan önemli ışın tipini buluşuyla sağladığı üstün hizmetler için 1901 yılında fizik dalındaki ilk Nobel ödülüne layık görüldü.

2.      Antonie Henri BECQUEREL : Fransa, Ecole Polytechnique, Paris ( 1852 – 1908 ). Becquerel kendiliğinden radyoaktiflik olgusunu keşfiyle fiziğe sağladığı üstün hizmetleri için 1903 yılında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

3.      Albert EINSTEIN : Almanya ve İsviçre, Kaiser – Wilhelm Institut für Phsyik, Berlin, ( 1879 – 1955 ). Einstein kuramsal fiziğe verdiği önemli hizmetler ve özellikle fotoelektriği buluşu için 1921 yılında fizik dalında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

4.      Sir James CHADWICK : İngiltere, Liverpool Üniversitesi, Liverpool, ( 1891 – 1974 ). Nötronun belirleyici özelliklerini, nötronu buluşu için Sir James Chadwick’ e 1935 yılında Nobel Ödülü verilmiştir.

5.      Wolfgang PAULI : Avusturya, Princeton Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri, ( 1900 – 1958 ). W. Pauli, Pauli ilkesi olarak da anılan Dışarlama ilkesini bulduğundan 1945 yılında Nobel Bilim Ödülüne sahip olmuştur.

6.      Percy Williams BRIDGMAN : Amerika Birleşik Devletleri, Harvard Üniversitesi, Cambridge,( 1882 – 1961 ). Bridgman, olağanüstü yüksek basınç düzeylerine ulaşmasına olanak tanıyan düzeneğini buluşu ve bu yolla yüksek basınç fiziği alanında yaptığı keşifler için 1946 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştür.

7.      Donald Arthur GLASER : Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, Kaliforniya, ( 1926 – ). Glaser 1960 yılında kabarcık odasını bulduğu için nobel ödülüne layık görüldü.

8.      Alfred KASTLER : Fransa, Ecole Normale Superieure, Universite de Paris, (1902 – 1984 ). Kastler atomlarda Hertz rezonanslarının çalışılmasına olanak sağlayan optik yöntemleri keşfedip geliştirdiği nedeniyle 1966 yılında fizik dalında Nobel ödülü almıştır.

9.      Dennis GABOR : İngiltere, Imperial College of Science and Technology, Londra, ( 1900 – 1979 ). Gabor bulup geliştirdiği holografik yöntem sayesinde 1971 yılında Nobel ödülü almıştır.

10. Ernst RUSKA : Federal Almanya Cumhuriyeti, Fritz – Haber – Institut, Berlin ( 1906 – 1988 ). Elektron optiği alanında temel nitelikte çalışması ve ilk elektron mikroskobunu tasarlayışı için Ernst Ruska’ya 1986 yılında Nobel Ödülü layık görülmüştür.

Nobel ödülleri dağıtımı sırasında yapılan araştırmalar. Bu ödüller, ödülün verildiği yılda bulunan en iyi icat veya gerçekleştirilen en iyi, en kapsamlı araştırmaya verilmiştir. Aynı yıllara denk gelen daha küçük buluşlara veya daha az kapsamlı araştırmalara bir sonraki yılda yer verilmiş veya hiç değinilmemiştir. Ödüller verilmeden önce, verilen kararlar arasında  araştırmasını tamamlayamadan ölen kişilerin varislerine de bu ödüllerden verilmesi düşünülmüş fakat sonra bu karardanvazgeçilmiştir. Yukarıda adı geçen bilim adamlarının hayatlarından bahsetmek gerekirse :

1.      Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Alman asıllı fizikçi olan Wilhelm Conrad Röntgen 1845 yılında Rheinland’ da doğdu ve 1923 yılında Münih’ de öldü. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’ da ve İsviçre’ de geçti. Zürih’ te üniversite eğitimi gördü. 1876’ da Strassburg’ da, 1879’ da Giessen ve 1888’ de Würzburg üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’ de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. Fakat asıl ününü 1895 yılında X ışınlarını keşfine borçludur. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını, yansıma ve kırılmaya uğramadığını, elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı. 1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Araştırmaları sonucu aşağıdaki kuralları ortaya çıkardı.  

Röntgen : Adını Alman fizikçi Röntgen’ den almıştır. X veya g ışımalarının miktar ölçümü birimidir. Röntgenin sembolü “R” dir. Günümüzde röntgen ışınları tıp alanında kullanılır. Bu kullanım, X ışınlarının organik dokular tarafından eşit olmayan derecelerde emilmesine dayanır. Eşit olmayan bu geçiş radyolojik gölgeler meydana getirir. Bunlar, ya flüoresan bir ekranda ( Radyoskopi ) yada gümüş tuzlarının fotoğraf filmi üzerine indirgenmesiyle ( radyo-grafi ) değerlendirilir. İncelenecek doku ile çevresindeki doku arasında X ışınlarını geçirme miktarında bir fark yoksa, saydam olmayan kontrast maddeler kullanılır.

X Işınları : X ışınları ışık ışınlarıyla aynı özelliktedir. Fakat frekansları daha büyüktür. X ışını içinden geçtiği gazı iyonlaştırma özelliği taşır. X ışınlarının tespiti ve şiddetinin ölçülebilmesi için bu ışınlar iyonlaşma odasından yani altın yapraklı elektroskopa bağlı iki tablası bulunan gaz dolu bir kaptan geçirilir. Elektroskop yapraklarının düşüş hızı iyonlaşma derecesini ve dolayısıyla bununla orantılı olan ışıma şiddetini ölçer. Şiddet Röntgen cinsiden değerlendirilir. Bir X ışını demeti saydam olmayan bir cisimden geçerken yavaş yavaş enerjisini bırakır. Kaybedilen enerji kalınlığa göre artar veya azalır. Ayrıca dalga boyu kısa ışınlar maddeye daha fazla etki eder ve  ağır elementler daha fazla enerji yutar. Bu özelliklerden dolayı bir maddeye X ışını verilerek maddenin atom yapısı kesinlikle tespit edilebilir. 

2.      Antonie Henri BECQUEREL : Fransız fizikçisi Henri Becquerel 1852 yılında Paris’ te doğdu ve 1908 yılında öldü. 1877 yılında mühendis, 1892’ de Museum d’historie naturelle’e, 1895’ te Politeknik okuluna fizik profesörü oldu. 1889’ da Institut üyesi oldu. X ışınlarının bulunmasından sonra bu ışınlaral fosforışı olayının arasında bir ilişki bulunup bulunmadığını araştırdı. Böylece 1896’ da uranyum tuzlarında radyoaktivite olayını buldu. Bir elektromıknatısça sağlanan manyetik alanda uranyumun saçtığı ışınları tahlil etti ve bu ışınların uranyum atomuna has bir olgu olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca bu ışınların uranyumun bütün bileşikleri için geçerli olduğunu saptadı. Bunların sonunda uranyuma tutulan gazların iyonlaştığını da o fark etti. Ayrıca manyetik dönerle porlama, fosforışı, kızılötesi tayf üzerindeki çalışmalarını da saymak gerekir.  

Radyoaktiflik : Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. Bu olayı ilk kez 1896 yılında Henri Becquerel uranyum üzerinde ortaya çıkardı. Doğada kendiliğinden radyoaktif olan bazı elementler vardır, Bunlar dört grupta toplanır.

·        Radyum Grubu : Bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla kararlı kurşun 206’ ya dönüşür.

·        Aktinyum Serisi : Bu seri uranyum 235 ile başlar ve kurşun 207’ ye dönüşerek biter.

·        Toryum Serisi : Adını aldığı toryum 232 ile başlar ve kuşun 208 ile son bulur.

·        Neptünyum Serisi : Neptünyum 237 ile başlayıp, bizmut 209 ile biter.

Bu serilerde radyoaktifliğin çeşitli tipleri ile karşılaşılır :

q       Alfa ( a ) Radyoaktiflik : İki Nötron ve iki protondan meydana gelen bir heltum çekirdeği yaymaktır. Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir.

q       Beta ( b ) Radyoaktiflik: Bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. Bu radyo-aktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır.

q       Gamma ( g ) Radyoaktiflik : Bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromanyetik bir ışınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşünler az veya çok hızlı olurlar. Göz önüne alınan element çekirdeğin yarısının parçalanması için gerekli süreye “ Periyot ” denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri ( 10-12 ) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşan periyotlar olduğu bilinmektedir. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Bu olaya suni radyoaktiflik denir.  

Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır. Bu kontrolde özellikle radyoaktif bir elementin

radyoaktif olmayan bütün izotoplarıyla aynı özellikleri göstermesinden yararlanılır. Radyoaktif uygulamalardan bazı bilim dallarında şu şekilde yararlanılmıştır:

ü      Kimyada Uygulamalar : “Işınım Kimyası” adında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır. 

ü      Biyoloji ve Tarımdaki Uygulamalar : Radyoaktifliğin en geniş uygulaması bu alanda bulunur. Bitkinin bünyesine düşük miktarda karbon 14 verildiğinde, bünyede karbon izlenebilir. Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üzerinde büyük etki yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır, sonra öldürür. İnsan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda çok yararlıdır. Böylece çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü geliştirilmiştir.  

ü      Tıbbi Uygulamalar : Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde metot haline gelmiştir; bu amaçla X ışınları uzun süredir kullanılıyor.

ü      Metalürjideki Uygulamalar : Radyoaktiviteden çeliğin katılaşmasını, metalürjik tepkimelerin kinetiğini vb. incelemekte yararlanılır. Bu yolla metallerin yayılması kolayca izlenir.

ü      Tarih ve Jeolojide Uygulamalar : Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, karbon 14 metoduyla kesin olarak bulunur. Bu usul eski medeniyetlerin incelenmesinde çok yararlıdır.

1.      Albert EINSTEIN : Alman asıllı fizikçi 1879 yılında Ulm’ da doğdu, 1955 yılında Princeton’ da öldü. Çocukluğunda Münih’ de yaşadı ve ilk öğrenimini burada yaptı. Lise öğrenimini 1894’ de İsviçre’ de tamamladı ve 1896’ da Zürich Politeknik enstitüsüne girdi. Sonradan İsviçre vatandaşı oldu ve sırp asıllı bir kız öğrenci ile evlendi. Sonra Berlin’ de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünmek fırsatını buldu. Önce atomun yapısı ile Planck’ ın kuvanta teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini buldu. Kuvanta teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya foton’ lar hipotezini kurmasını sağladı. Bu yoldan fotoelektrik olayını açıklayabildi ve bunun kanunlarını buldu. Bu çalışmalarını açıklayan ve 1905 yılında Annalen der Physik’ te ( Fizik Yıllığı ) yayımlanan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda bağlılık teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909’ da Zürich Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. Prag’ da bir yıl kaldıktan sonra, Zürich Politeknik okuluna profesör oldu. 1913’ de Berlin Kaiser – Wilhelm enstitüsünde verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. İsviçre yurttaşı olarak Birinci Dünya Savaşında tarafsız kaldı. İkinci defa evlendi; bu yirmi yıl içinde birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda yavaş yavaş teorilerini geliştirdi. 1921’ de Nobel Fizik Ödülünü kazandı.

Yabancı ülkelere bir çok gezi yapmakla birlikte 1933’ e kadar Berlin’ de yaşadı. O sıralarda Almanya’ da ki nasyonal sosyalist rejimin tutumu dolayısıyla Almanya’ dan ayrılmak zorunda kaldı. Paris’ te College de France’ ta ders verdi; burdan Belçika’ ya oradan da İngiltere’ ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ ne giderek Princeton üniversitesinde profesör oldu. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. Einstein hiç şüphesiz çağımızın en büyük bilginidir. Matematik, fizik alanında çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık ( izafiyet ) teorisiyle tanındı. Bu teori üç bölüme ayrılır: Newton mekaniğinin kanunlarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren sınırlı bağlılık ( 1905 ); eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık ( 1916 ); elektro – manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesi. Bu teorilerin gerçekliği, özellikle büyük kütleler veya hızlar söz konusu olduğu zaman atom fiziği ve astronomi alanında yapılan parlak deneylerle ispatlanmıştır.  

Ayrıca Einstein insancıl hareketleriyle de tanındı, barışseverdi, haksızlığa karşıydı. Atom bombasının insanlık için büyük bir tehlike olduğunu biliyordu. Bütün gücüyle atom enerjisinin uluslar arası bir kontrole bağlanmasına çalıştı. 

2.     Sir James CHADWICK : 1891 Manchester doğumlu Sir James Chadwick, ingiliz asıllı fizikçidir. Öğrenimini Rutherford’ un öğrencisi olarak Manchester üniversitesinde Almanya’ da yaptı; Birinci Dünya Savaşı’ nda orada göz altına alındı. 1919’ dan 1935’ e kadar Cambridge’ de çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla, suni parçalanmasını inceledi. 1923’ te, Cavendish laboratuarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927’ de Royal Society üyesi oldu. 1935’ de Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti ve İkinci Dünya Savaşı’ nda, Los Alamos’ ta ki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge’de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. 1932’ de nötronun yapısını keşfetti ve 1935’ de Nobel Bilim Ödülünü kazandı.  

3.     Wolfgang PAULI : 1900 yılında Viyana’ da doğan Pauli 1958’ de Zürich’ te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih’ te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen’ de ve Kopenhag’ da asistanlık yaptı. 1928’ de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940’ tan itibaren Princeton’ da ders verdi ve 1946 yılında Zürich’ e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino’ ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü. 

Pauli İlkesi : 1924’ te ortaya atılan, aynı uzay hücresinde ( mesela atom ) bulunan spinli taneciklerin gösterdiği bağdaşmazlıklarla ilgili ilkedir. Bu ilkeye göre n  herhangi bir tamsayı olmak üzere, spinleri  n + ½ olan özdeş tanecikler aynı enerji seviyesinde bulunamaz. Elektronlar, protonlar, nötronlar Pauli ilkesine uyar. Bu ilkeden

elektronların bir atomun değişik enerji seviyelerindeki dağılışları, enerji seviyeleri arasında mümkün olan geçişler ve taneciklerin uyduğu istatistik hakkında temel sonuçlar çıkarılır. Buna ihraç ilkesi de denir.

 1.     Percy Williams BRIDGMAN : Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts’ de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire’ de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926’ da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billûrların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı. 

2.     Donald Arthur GLASER : 1926 yılında Cleveland’ da doğan Rus asıllı Amerikan fizikçisi Donald Arthur Glaser, Cleveland teknoloji enstitüsünde okudu. Burada öğrenim gördükten sonra 1949 yılında Michigan üniversitesine girdi. Bundan sonra da 1959 yılında Kaliforniya üniversitesine profesör olarak girdi. Sıvı hidrojenli veya helyumlu kabarcıklar odasını icat etti. Bu alet yüksek enerjili partiküllerin varlığını tespite ve incelemeye yarayan Wilson odasının gelişmiş bir şeklidir. Bununla 1960 Nobel fizik ödülünü kazandı.

 Bir kabarcığın veya başka bir sıvı içinde yüzen bir sıvı damlasının yüzeyinin bütün noktalarda yüzey gerilimi aynı olduğu için kabarcık veya damla küresel bir şekil alır. Sıvı zarları esnek olduğu için uygun tutucular ve karkaslar kullanılarak damlaya sonsuz değişken şekiller verilebilir. İçinde, mesela oksijen gibi bir gaz bulunan bir kabarcığı bir elektro mıknatısın kutupları arasına koyarak kabarcığın alacağı şekilden gazın ne çeşitli bir manyetik ( para veya diyamanyetik ) olduğu anlaşılır. Kabarcıktaki renklenme olayı bir ince tabaka içine girişim olayıdır.

3.      Alfred KASTLER : 1902 yılında Guebwiller, Haut–Rhin’ de doğdu ve 1984’ te öldü. Fransız asıllı fizkçi 1921’ de Ecole Normale Superieure’ e girdi. Colmar lisesinde, daha sonra Bordeaux fen fakültesinde ( 1931 ) öğretmenlik yaptı. 1941’ de Ecole Normale’ in fizik laboratuarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen fakültesinde profesör, Optik enstitüsü konseyi başkanı, Bilimsel araştırmalar milli merkezi yönetim kurulu üyesi oldu. 1958’ den sonra atom saati laboratuarını yönetti. Kastler bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı. Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950’ de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; “ Optik Pompalama ” adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat’ ın Fizik Üstüne İnceleme adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti.

4.      Dennis GABOR : Macar asıllı İngiliz fizikçisi, 1900 yılında Budapeşte’ de doğdu, 1979 yılında öldü. Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yüksek öğrenimini tamamladı. Sonra Alman teknik araştırma laboratuarında özellikle Berlin Siemens ve Halske firmalarında çalıştı. 1933’ de İngiltere’ye gitti çeşitli firmalarda araştırmacı olarak çalıştı. 1949’ da Londra’ da ki İmperial College of Science adn Technology’ de uygulamalı elektronik fizik profesörü oldu. Ayrıca Stamford’ da ki araştırma laboratuarlarında çalıştı. 1948’ de bulduğu ve daha sonra geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel fizik ödülünü elde etti. Gabor’ un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları vardır. Ayrıca 1963 yılında “Geleceği Yaratalım ” adında bir kitap yazmıştır. 

Hologram İlkesi : 1947 yılında D. Gabor tarafından ortaya atıldı. Uygulamaya geçişi ancak 1963 yılında başlayabildi. Hologram bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağından meydana gelir. Bu iki dalganın girişim yapması, bunun için de aynı ışık noktasından çıkması ve kaynağın mümkün olduğu kadar tek renkli olması gereklidir. Bu sebeple tek renkli ve ışık şiddeti yüksek olan lazer, bu yeni teknikte hızlı ilerlemeler sağladı.  

            Bir hologram elde etmek için, bir lazer demeti yarı saydam bir ayna ile ikiye bölünür; aynadan yansıyan ışınlar merceklerden geçmeden, bir fotoğraf klişesini aydınlatır; aynanın içinden geçen ışınlar ise fotoğrafı çekilecek nesnenin üzerine düşer. Nesne bu ışıkların bir kısmını kırar ve kırılan ışınlar da aynı şekilde fotoğraf klişesini aydınlatır. Gelen bu iki demetin fazları aynı değildir ve klişe üzerinde, girişim saçaklarından, çok ince ve küçük bir ağ meydana gelir. Çıplak gözle incelendiğinde bu saçaklar görülmez. Buna karşılık mikroskopta girişim saçakları görülür. Bu saçakların dağılışı cismin şekline bağlıdır. Fotoğrafın alınması sırasında kullanılan karşılaştırma dalgası ile hologramı aydınlatarak cisim tekrar meydana getirilebilir. O zaman cismin fotoğraf anındaki konumunu tam olarak veren bir görüntü gözlemi yapılabilir. Bunun için hologram yarı saydam bir aynaya çarpan bir lazer demetinin yansıyan kısmıyla aydınlatılır. Hologramın içine bakılarak aynadan geçen ışınların girişimi sonucunda cismin kabartılı bir görüntüsü elde edilebilir. Burada gerçek bir kabartı söz konusudur; Çünkü gözlemi yapan kişi başını hafifçe oynatarak paralaks etkilerini meydana çıkarır; yani cisim, çıplak gözle görülmesinde olduğu gibi, bir fon üzerinde yer değiştiriyormuş gibidir.  

            Hologramların gerçekleştirdiği cisimler, düzlem cisimler, yani bir fotoğraf emülsiyonu üzerinde maddeleştirilmiş cisimler veya üç boyutlu cisimler olabilir. Hologramın sayısız uygulamaları arasında en önemlileri, bir yandan hologramların üst üste konulmasıyla hareket halindeki cisimlerin veya bazı cisimlerin küçük şekil değiştirmelerinin meydana çıkarılması, öte yandan hesap makineleri ile harflerin yeniden tanınmasıdır.  

5.     Ernst RUSKA : Alman fizikçi Enst Ruska 1906 yılında heidelberg’ de doğdu. 1949 yılında Batı Berlin üniversitesinde elektronik optik profesörü oldu. Elektronik optik ve elektronik mikroskoplar üzerine temel araştırmalar yaptı ve bu araştırmalar sonunda elektronik mikroskobu gerçekleştirdi. 

12 Temmuz 2007

Yönetim – Örgüt Yaklaşımlarının Gelişimi Ve Toplam Kalite Yönetimi

YÖNETİM – ÖRGÜT YAKLAŞIMLARININ GELİŞİMİ VE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

Yönetim :

Yönetim kavramını anlayabilmek için ilk önce örgüt kavramının açıklanması yerinde olacaktır. Bu bağlamda,örgüt; insanların bir yada daha fazla gereksinmesini (örgütün amaç yada amaçları) gidermek için, insan,madde kaynakları düzeninin ve işleyişinin sürekli yenileştirildiği organik bir sistemdir.

Bununla birlikte taraftar bulan tanımlardan biri de Chester I. Barnard tarafından.;belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere iki veya daha fazla kişinin çabalarını bilinçli olarak birleştirmeleri yolu ile ortaya çıkan işbirliği sistemidir şeklinde yapılmıştır.

Konuya ilişkin Maurice Duverger tarafından ;topluluğun belirli bir kategoriyle ilgili rollerinin maddi bir dayanağa bağlı olarak (yönetmelikler,tesisler,teknikler,bürolar vb.gibi) düzenlenmesi olarak tarif edilmektedir.

Yapılan bu tanımlardan yola çıkıldığında yönetim;”örgüt ve insandan “ oluşan yapının harekete geçiricisi olarak nitelendirilebilir”Örgüt bir yapıdır. Yönetimin tümü ise,bu yapıyı işleten bir süreçtir.”

Başka bir tanımda;yönetim kısaca ,işbirliğine dayanan ussal bir etkinlik olarak belirtilmektedir.

Bu tanımlamaların anlaşılır olmasında büyük katkı sağlayacak örgüt yapılarını belirleyen unsurlar;

- Amaç:Örgütün kuruluş nedenidir. Dolayısıyla bu unsur örgütün gerçekleştirilecek iş ve faaliyetleriyle ilgilidir.

- İşbölümü ve uzmanlık derecesi: İşlerin çok küçük parçalara ayrılarak, her görevi bir kişinin sürekli olarak yapmasıdır.

- Biçimselleşme derecesi:Bir örgütte işler görülürken belirli ve özellikle ilke ve yöntemlerin izlenmesi konusuna verilen ağırlıktır.

- Kontrol Alanı:Örgütte bir üst’e kaç sayıda ast bağlanacağıdır.

Örgütteki kademe sayısı:Kontrol alanı ile yakından ilişkili olan bu faktör örgütün basık veya dikey olması ile sonuçlanmaktadır

-Merkezileşme derecesi:Örgütte karar verme yetkisinin kademeler arasında dağılımıdır.

-Çapraşıklık derecesi:Örgütün dikey, yatay ve coğrafi olarak yayılma derecesidir.

- Bölümleşme:Belirli görevler bir araya getirilerek işler,belirli işler bir araya getirilerek mevkiler ve belirli pozisyonlar bir araya getirilerek bölümlerin oluşturulmasıdır.

- Emir komuta ve danışma birimlerinin oluşturulması.

- Komite ve gruplar.

- İletişim kanalları.

YÖNETİM VE ÖRGÜT YAKLAŞIMLARININ GELİŞİMİ

A- Geleneksel Örgüt Yapısı

- Bilimsel yönetim yaklaşımı.

- Yönetim süreci yaklaşımı.

- Bürokrasi yaklaşımı.

- Davranışsal (neo klasik) yaklaşım.

B- Çağdaş Örgüt Kuramı

- Sistemler yaklaşımı.

- Durumsallık yaklaşımı.

GELENEKSEL ÖRGÜT YAPISI

Geleneksel örgüt yapısı, ana hatlarıyla içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında ortaya atılan ve o yıllarda genel bir kabul gören klasik örgüt ilkelerinin etkisinde oluşmuştur. Dikey ve yatay işbölümü, hiyerarşi, kumanda birliği, uzmanlık, işin parçalara bölünmesi denetim alanının sınırlılığı vb. Örgüt ve yönetim ilkelerinin etkisinde şekillenen geleneksel örgüt yapısı ,yukarıdan aşağıya uzanan hiyararşik, otoriter, merkeziyetçi ve yazılı kurallara dayanan bir ilişkiler sistemidir.

Geleneksel örgüt yapısı üç yaklaşımla açıklanmaktadır. Bu üç yaklaşım öncülüğünü Frederick Taylor’un yaptığı Bilimsel Yönetim Yaklaşımı,öncülüğünü Henri Fayol’un yaptığı Yönetim Süreci Yaklaşımı ve öncülüğünü Max Weber’in yaptığı BürokrasiYaklaşımı’dır. a- Geleneksel Yönetim Kuramının İnsana İlişkin Varsayımları:

-İnsanlar hemen her zaman rasyonel davranırlar.

-İnsanlar doğuştan tembel olup çalışmayı sevmezler. Bu nedenle verimliliklerinde bir artış ancak sıkı bir denetimle sağlanabilir.

-İşgörenler birinci planda maddi gereksinmelerini tatmin etmek için çaba gösterirler. Bunun doğal sonucu olarak, işgörenleri çalışmaya isteklendirmede kullanılabilecek en önemli araç paradır.

-Ortalama bir işgören başkaları tarafından yönetilmeye ihtiyaç duyar ve detaylı bir yön verme ve denetim süreci olmadan gücünü başkalarının gücü ile uyumlaştırmayı başaramaz.

-İşgören için iş güvenliği, karar verme ve iş başında özgürce davranabilmekten çok daha büyük önem taşır.

b- Geleneksel Yönetim Kuramının Örgüte İlişkin Varsayımları:

-Bir örgütün verimliliğinin yükseltilmesi tamamıyla teknik bir sorun olup kıt kaynakların en ekonomik şekilde kullanılmasına bağlıdır.

-Örgütte işlemler en ince noktasına kadar belirlendiği takdirde işçiler daha üretken biçimde çalışır buna bağlı olarak da örgütsel verimlilik artar.

-Yönetim, örgüt üyelerinin insana ilişkin sorunlarıyla değil fakat işe ilişkin sorunlarıyla ilgilenmelidir.

-Uzmanlaşma her işçinin belirli bir işte ustalık kazanmasını mümkün hale getireceğinden bireysel ve dolayısıyla örgütsel verimliliği yükseltmede gerekli ve yararlı bir olgudur.

-Yönetim fonksiyonları insan ve çevre unsurları dikkate alınmaksızın her yerde ve her zaman geçerli bilimsel prensiplere uygun olarak yerine getirilmelidir.

BİLİMSEL YÖNETİM YAKLAŞIMI

Birinci Dünya savaşından önceki yıllarda Amerikan ekonomisindeki hızlı gelişme ve büyümeye karşılık, kullanılan üretim tekniklerinin bilimsellikten uzak oluşu Taylor’u bu konuda araştırmaya yöneltmiştir. İşlerin dizaynı ve yapılma şeklinin mühendislik açısından ve bilimsel olarak incelenip yeniden düzenlenmesi ile hem verimliliğin artacağına, hem de işletme ve işçilerin bu yeni düzenden daha fazla pay elde edeceklerine inanan Taylor, mülkiyeti kendisine ait bir şirketin fabrikalarındaki deneyleri ile bu inancını uygulama alanına aktarma olanağı bulmuş ve bu deney sonuçlarına dayanarak 1911’de yayınladığı”Bilimsel Yönetim İlkeleri” başlıklı kitabında kafasındaki organizasyon ve yönetim anlayışının temel ilkelerini açıklamıştır.

Bilimsel Yönetim Yaklaşımının gelişmesinde Henry Gannt,Frank ve Lillian Gilbert, Harrington Emerson gibi araştırmacı ve yazarlarında büyük katkısı olmuştur.

Taylorizmin veya bilimsel yönetim yaklaşımının ana ilkeleri şunlardır:

-Gelişigüzel çalışma değil, bilim.

-Başıbozukluk değil, düzen ve eşgüdüm.

-Kişisellik değil, yardımlaşma.

-Düşük verim değil,yardımlaşma.

-Herkesin, olduğunca en yüksek verimlilik düzeyine çıkarılması için eğitim.

Bu ilkelerin iş’e dolayısıyla organizasyona aktarılmasının aşağıda birbirini izleyen ve birbirini bütünleyen çeşitli aşamalar yoluyla gerçekleşebileceği kabul edilmiştir.

-Her iş kendini oluşturan unsurlarına ayrılmalıdır:

İş görenlerin yapması gereken faaliyetler belirlenirken yalnızca sezgi ve tecrübe değil fakat bunun da ötesinde bilimsel yöntemlerde kullanılmalıdır. Tek tek her davranış ve hareket mümkün olduğu kadar etkin ve yeterli duruma getirilmelidir.

-Daha sonra standartlaşmış işleri yapabilecek fiziki ve zihni yeteneği yeterli olan kişiler seçilmeli, başka bir deyimle her işe uygun kişiler seçilip alınmalıdır.

-Nitelik itibariyle yeterli biçimde ve bilimsel olarak seçilen kişiler eğitime tabi tutulmak suretiyle işi öngörülen tarzda yapabilecek hale getirilmelidir.

-Belirli bir işin tek tek her parçasında uzmanlaşılmalıdır.

-Yönetim bu aşamalardan oluşan sistemin işleyişini sürekli olarak denetmeli, belirlenen aksaklıklar yine bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp incelemeli ve giderilmeye çalışılmalıdır.

Bilimsel yönetim hareketi iş görenin üretim faaliyetinin düzenlenmesine ilişkin ölçülere önemli bir kesinlik kazandırmıştır. İnsanların kullanılmasına ilişkin bazı temel sorunları ortaya koymuş ve bunlara kısmen çözüm yolları getirmiştir. Basit fiziki işlemler üstünde etkilerini duyuran fizyolojik kısıtlamalar konusunda çok sayıda araştırma ve çalışmaya yol açmıştır.(wechsler1952).Rutin üretim işlerinde gerçekleştirilen faaliyetin kesinlikle belirlenmesinin olanaklı olduğunu göstermiştir. Bu açıdan, bilimsel yönetim alanındaki çalışmalar, örgütlerde insan davranışının dar anlamda psikolojik görünümlerinden ziyade mekanikleşme ve otomatikleşme sorunlarıyla ilintilidir.

Yönetim Süreci Yaklaşımı

Klasik kuramın ikinci yaklaşımı, öncülüğünü Henri Fayol’un yaptığı yönetim süreci yaklaşımıdır. Taylor ve izleyicilerinin daha çok iş düzenleme,geliştirme ve işlerin yapılma şekli ile

ilgilenmelerine karşılık ,Fayol örgütün tamamını ele alarak,iyi bir örgütsel yapı ve yönetimin ilkelerini araştırmıştır.

Bununla birlikte yönetim süreci yaklaşımı da tıpkı bilimsel yönetim gibi ekonomik etkinlik ve rasyonellik fikrini almıştır.

Fayol örgütteki faaliyetleri 6 grupta toplamıştır:

-Teknik faaliyetler.

-Ticari faaliyetler.

-Finansal faaliyetler

-Muhasebe faaliyetleri.

-Güvenlik faaliyetleri.

-Yönetim faaliyetleri.

1937 de bu akımın önde gelenlerinden L.Gulick aşağıdaki yönetim süreçlerini planlama,örgütleme,personel bulma,yerleştirme,emir komuta,eşgüdüm, raporlama ve bütçeleme şeklinde geliştirmiştir.

Fayol’un Örgüt ve Yönetime İlişkin İlkeleri:

-İşbölümü ve Uzmanlaşma.

-Yetki ve Sorumluluk; Fayol yetkiyi emir verme hakkı ve yaptırma gücü olarak tanımlanır

-Disiplin.

-Kumanda birliği

-Yürütme birliği.

-Örgüt çıkarlarının bireysel çıkarlar üzerinde tutulması.

-Personelin ödüllendirilmesi.

-Merkezileşme.

-Hiyerarşik düzen

-Düzen.

-Eşitlik.

-İş gören ve iş yaşamında istikrar ve dengenin sağlanması.

-Teşebbüs ruhu.

-Birlik duygusu

BÜROKRASİ YAKLAŞIMI

Klasik kuramın üçüncü yaklaşımı 1900’lerin başında ,Alman sosyologu,hukuk, siyasal, ekonomi alanlarında yazıları olan Max Weber’in ideal bürokrasi modelidir.Weber’in ideal bürokrasisinin amacı, verimli işlemek ve etkili hizmet etmektir.

Weber ‘in İdeal Bürokrasisine Ait Özellikler:

-Fonksiyonel uzmanlaşmaya dayanan iş bölümü.

-Açık ve seçik şekilde belirlenmiş hiyerarşik bir yapı.

-Soyut kurallar dizisinin varlığı.

-Şekil ve resmiyete bağlılık.

-Teknik yetenek temeline dayanan personel seçimi ve terfi .

-Yasal yetkinin uygulanması.

-Memur ile görevin birbirinden ayırt edilmesi.

-Kanunilik.

-Örgüte dış müdahalelerin önlenmesi.

-Memurlara maaş ve aylık verilmesi.

-Memurların iş güvenliklerinin sağlanması.

-Meşru yetkinin türleri.( yasal ,geleneksel ve karizmatik)

-Ömür boyu memuriyet.

-Siyasal tarafsızlık.

-Hizmet içi eğitim.

-Yetkinin kişiye değil pozisyona bağlı oluşu.

Weber özellikle , bireylerin ve diğer örgütlenme alternatiflerinin karar verme ve bilgi işleme süreçleri içinde karşılaştıkları sınırları, bürokratik örgütün nasıl aştığını göstermek istemektedir. Weber bürokrasiyi genellikle uzmanlaşmış yeteneklerin kullanımı için uygun bir araç gibi görmekte insan örgenliğinin niteliğine dikkat etmemektedir.

Bürokrasi konusunda Weber’den sonra yapılan çalışmalara bakıldığında bunlarda örgüt üyelerinin “beklenmeyen” tepkilerine giderek artan bir ilgi gösterildiği anlaşılır. (Merton.1936,Gouldner,1957) Merton’un (1940),Selznick’in (1949) ve Gouldner’in (1954) araştırma ve çözümlemeleri,

biçimsel hiyerarşinin amaçları açısından bürokrasinin en etkin örgütlenme biçimi olduğu yönündeki Weber ‘in temel önermesini inkar etmeksizin, bürokratik örgütlerde görülen önemli disfonksiyonel sonuçları ortaya çıkartmışlardır .Ayrıca şu varsayımı öne sürmüşlerdir: bireylere birer makineymiş gibi muamele etmenin hesapta olmayan sonuçları <> modelinin sürekli kullanımına yol açmaktadır. Bu üç yazarında kuramsal sistemlerinin genel yapısı büyük benzerlikler göstermektedir .Üçü de bağımsız değişken olarak belli bir örgütlenme biçimi ya da örgüt üyelerinin faaliyetlerini denetlemeye yönelik örgütsel usulleri kullanmaktadırlar. Bu usuller özellikle insan davranışının “makine “ modeli dediğimiz tasarımına dayanmaktadırlar. Buna karşılık bu sonuçlar bir denetim aracı kullanma eğilimini şiddetlendirmektedirler.

Bürokratik yapının önemli çıkmazlarından biri,her birimin sorunlara kendi işlevi açısından bakması nedeniyle örgütün bir bütün olarak algılanamaması ve bölümler arası çekişmelerin verililiği azaltmasıdır.

Diğer bir sorun aşırı uzmanlaşma; alt birimler arasında anlaşmazlıklara neden olmakta ve örgütün yararlar sağlarken, kuralların yetersizliği karşısında veya kuralların öngörmediği bir durumun ortaya çıkması halinde bürokratik yapının etkinliği azalmakta ya da kaybolmaktadır.

Bununla birlikte A. Robert Michals, çağdaş toplumlarda giderek artan bürokratik uygulamaların, bürokratik örgüt yapılarını kaçınılmaz bir surette elit bir grubun eline ve kontrolüne verdiğini ve bu yapıların oligarşik bir yapıya doğru yöneldiğini ileri sürmüştür. Bürokrasi bu anlamda elit bir tabakanın müttefiki olmaktadır. Robert Michels,1915 yılında yazdığı “Oligarşinin Tunç Kanunu” adlı eserinde, iki tespit yapmaktadır:

-Örgüt büyüklüklerinin önemli ölçülere ulaşması ile örgüt üyelerinin sayısal çokluklarının, örgütsel karmaşıklığın ve iletişimsizliğin artması.

-İleri düzeyde uzmanlaşmış olan örgüt üyeleri arasında fikir uyuşmazlıklarının oluşması

Michels, bütün büyük ve karmaşık bürokratik örgüt yapılarında oligarşik yaklaşımlar gösteren bir lider veya küçük bir yönetici azınlığın kendi iktidarlarını sürekli kılmak için çalışmalarda bulunulacağını ve bu çalışmaların yönetilenlerin çoğunluğu tarafından da denetlenmesinin olanaksız olduğu görüşündedir.

Klasik yönetimin, örgütsel sorunlara ağırlık vermesi, insanla yalnızca verim açısından ilgilenmesi, örgütsel insan, ekonomik insan nitelemelerine neden olmuştur. İnsansız örgüt eleştirilerine karşın,insanın güdülemesi, eğitilmesi,insanla samimi ilgilenme, adil muamele vb.

bugün kullanılan pek çok kavramın geliştirilmesinde ve daha sonra geliştirilmiş akımların doğmasına neden olmuştur.

DAVRANIŞSAL (NEO KLASİK) ÖRGÜT KURAMI

Bu kuram;bir yandan 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin etkisi ile ,bir yandan da işletmelerde çeşitli örgüt ve işleyiş, üretim ve verim sorunlarının artması sonucu, klasik yönetim anlayışının iyileştirilmesi için araştırmalar yapılırken “insan” etkeni ile ortaya çıkmıştır.

Örgütte daha fazla verim elde edilmesi amacıyla yapılan Hawthorne araştırmalarının sonuçlarının beklenenden farklı çıkması,yeni bir akımın başlamasına yol açmıştır.

Bu bağlamda davranışsal yaklaşımın ana fikri,bir örgüt yapısı içinde çalışan”insan” unsurunu anlamak,onun yeteneklerinden en yüksek ölçüde yararlanabilmek,yapı ile insan davranışları arasındaki ilişkileri incelemek,örgüt içinde ortaya çıkan sosyal grupları ve özelliklerini tanımak ve kısaca yöneticiye kullanabileceği yeni araç ve kavramlar vermektir. Bu yaklaşım klasik teorinin ekonomik rasyonellik anlayışını esas almakla beraber, buna yeni bir boyut, insanın işinden doyum alması boyutunu getirmiştir.

Davranışsal teorinin gelişmesine bayşta Elton Mayo, Fritz Roethlisberger, Douglas MC Gregor,Abraham,Maslow,Kurt Lewin, Rennis Likert, Chester Barnard, Chris Argyris olmak üzere pek çok yazar ve araştırmacının katkısı olmuştur.

İnsancıl ilişkiler akımı (Davranışçı akım) personel yönetimine şu yenilikleri getirmiştir:

-Personeli çalışmaya, performansını iyileştirmeye güdüleyici yöntemler üzerinde durulmuştur. Örneğin, örgütün her düzeyinde çalışma isteği nasıl yaratılabilir? Birlikte çalışma ruhu nasıl kazandırılır? Personelin işinden doyum sağlaması için neler yapılabilir? Personele. Çalıştığı kuruluşun amacı nasıl benimsetilir?

-“İnsan” öğesini ön planda tutan personel programları önerilmiş ve desteklenmiştir .Bunun en iyi örneği, hizmet içi eğitim programlarıdır. Amaç, personeli örgütün amacı ile bütünleştirmek,personelin örgüte uyumunu sağlamak,böylece personeli moral ve verim açılarından en yüksek düzeye ulaştırmaktır.

-İlk kademe yöneticilerinin önemi üzerinde durulmuştur. Yani, işi bizzat yapanlara en yakın ve onlarla doğrudan ilişkili olan gözetimcilerin insan ilişkileri alanında bilgi ve beceri sahibi olmaları için çaba gösterilmiş, eğitim programları düzenlenmiştir.

-Personel araştırmaları ön plana geçmiştir. İnsan davranışlarının nedenleri bilinmeden insan ilişkileri konusunda beceri kazanılamayacağı vurgulanmıştır. Bu araştırmaların sonuçlarından yöneticilerin yararlandırılmaları sağlanmıştır.

-Personel yönetimi ile uğraşan uygulamacıların ve uzmanların, insan davranışlarını çözümleyebilecek ve yorumlayabilecek nitelikleri kazanmaları için çaba gösterilmiştir.

Yönetimin yapı açısından incelenmesi yaklaşımına karşı, bir tez olarak yönetimde insan unsuruna ve onun yönetimsel davranışlarının temel olduğu yaklaşımını geliştiren davranışçı kuramlar,”insanın bilgili ve anlayışlı bir yönetim tarafından insan olarak yönetilmesi” anlayışını getirmiştir. İnsan ilişkileri yaklaşımı, bir işyerinde insan öğesi ve toplumsal öğeleri bir bütün olarak eşgüdümlemektedir.

ÇAĞDAŞ ÖRGÜT KURAMI

Örgütte biçimsel ve doğal yapılar yönetimi açıklamada yetersiz kalmış, örgütteki çeşitli ilişkilerin örgütün bütünü ile etkileşimlerini sistematik olarak inceleyen çok yönlü yaklaşımlara gidilmiştir. Sistem yaklaşımı olarak bilinen bu yeni yaklaşım, “kendinden önceki iki görüşün bir sentezini yapmakta ve örgütü bir bütün olarak incelemektedir.

Sistem kavramı fiziksel bilimlerden, özellikle fizik biliminden kaynaklanmaktadır. Toplum bilimciler, bu kavramı fiziksel bilimlerden almış ve toplumsal olaylara uygulamaya çalışmışlardır. Ancak, toplumsal olayların karmaşık, çok boyutlu , kesin tanım ve ölçümlerde güçlük arz etmesi gibi hususlar, sistem kavramının toplumsal olgulara uygulanmasında güçlükler yaratmıştır.

Bununla birlikte, böyle bir kavram toplumsal bilimlere, özellikle yönetim konularını ele alışta yeni bir yaklaşım getirmiş ve yönetim kuramında bütünleşmeye doğru gidişe yardımcı olmuştur.

Sistem yaklaşımının temelinde,”sistem “ olarak ele alınan bütünün amacını gerçekleştirmesi vardır. Bu görüşe göre, önemli olan bütündür ve parçalar bu bütüne katkıda bulunduğu ölçüde önemlidir. Bu kuramın özellikleri şöyledir:

-Her sistem kendini oluşturan alt sistemlerden oluşur.

-Her sistem belirli bir çevrede faaliyet gösterir.

-Sistemin sınırları mevcuttur.

-Sistemlerde olumlu ve olumsuz bir entropi görülür.

-Bütün sistemlerde, sistemin yapısını ve işleyişini etkileyen faktörler vardır. Bu faktörlerden sistem sınırları içinde olanlara değişken, dışında kalanlara ise parametre denir.

-Açık sistemlerin en önemli özelliği dengeli durumlarını korumalarıdır.

-Açık sistemlerde geri besleme mekanizması faaliyet halindedir.

-Kapalı ve mekanik sistemlerde başlangıçta kullanılan girdi ile elde edilecek çıktı arasında doğrudan bir sebep sonuç ilişkisi vardır.

Sistem Yaklaşımının Yönetim Düşünce ve Uygulamasına Katkıları:

-Bu yaklaşım, örgütleri çevreleri ile ilişkili birer açık sistem olarak ele almakta , dolayısıyla örgütler ,çevresel faktördeki değişmelere uyabilmek için yapılarında çeşitli değişiklikler yapmaktadırlar.

-İkinci yenilik, sistemin parçaları arasındaki karşılıklı bağlılık ve ilişkilerin vurgulanmış olmasıdır.

-üçüncü yenilik de, sistem yaklaşımının örgütü etkileyen bütün değişkenleri ve parametreleri bir arada görmeyi sağlamış olmasıdır. Böylece daha sağlıklı bir genelleştirme yapma olanağı doğmuş olmaktadır.

-Sistem yaklaşımı ile, geleneksel ve davranışsal yönetim yaklaşımlarının önerilerini, bulgularını ve özelliklerini daha iyi değerlemek; güçlü ve zayıf yönlerini daha iyi anlamak dolayısıyla bunları daha iyi kullanmak olanağı doğmuştur.

Durumsallık Yaklaşımı

Adından da anlaşılacağı gibi bu yaklaşım, işletme yönetiminde içinde bulunulan”durum” lara veya “koşul” lara ağırlık veren bir yaklaşımdır.

Bu model, her yerde ve her işletme için geçerli olabilecek bir yönetim uygulaması yerine her işletmenin içinde bulunduğu duruma göre ,o durumda en uygun sayılacak bir yönetim uygulaması bulmayı amaçlamaktadır. Durumlar değişince yönetim uygulaması da değişecektir.

Durumsallık yaklaşımı, geleneksel, davranışsal ve sistem yaklaşımlarının yerini alan yeni bir yaklaşım değil, ancak onlarla birlikte ele alınan ve o yaklaşımların hangi durumlarda daha faydalı ve etkili olabileceklerini araştıran bir yaklaşımdır.

Durumsallık Yaklaşımının Özellikleri:

- Bu yaklaşıma göre, işletmelerin kullandıkları teknoloji, onların örgüt yapılarını etkileyecektir. Örneğin, ustalık ve sanatkarlığı gerektiren bir ayakkabı yapımı ile ayakkabı yapımının mekanize olduğu yani makinelerle imal edildiği durumların örgüt açısından anlamı farklıdır.

-Teknoloji, ne tür işlerin yapılacağını, bunları yapanların sahip olması gerekli nitelikleri, üretim miktarı ve kalitesini, işlerin nasıl yapılacağını grup ve haberleşme tarzlarını etkileyecektir. Örneğin yığın üretim teknolojisini kullanan bir işletmede çıktı genellikle standarttır; süreç içindeki faaliyetler belirli ve tekrarlanan cinstendir ve pek az şey, o işi yapanın takdirine bağlıdır. Böyle bir

örgütte formalleşme derecesini artırmak mümkündür .Başka bir deyişle, bu tür örgütler daha resmi bir yapıya sahiptirler.

Durumsallık yaklaşımına göre, dış çevre ile ilgili unsurların sürekli değişme içinde olup olmamaları ve değişme hızları kullanılacak yönetim ve örgüt tekniklerini etkileyecektir. Buna göre, çevre koşullarının durgun ve dengeli değişim hızının çok az olduğu durumlarda en uygun örgüt yapısı formalleşme derecesi yüksek bir yapı olacaktır. Buna karşılık çevre koşullarının sürekli ve hızlı olarak değiştiği durumlarda ise, formalleşme derecesinin son derece düşük, büyük ölçüde kişi ve gruplara dayanan bir yapı uygun olacaktır. Aşağıdaki durumlar çevre koşullarının sürekli değişmekte olduğunun kanıtları şeklinde alınabilir.-İlgili endüstri dalında veya ekonomideki mal ve hizmetlerin miktar ve kalitesinde sürekli ve hızlı değişiklikler ve yenilikler görülmesi.

- Yeni teknolojilerin kullanılmaya başlanması.

- Müşteri ve rakiplerde sürekli değişmelerin gözlenmesi.

- Devlet politikalarında birtakım değişmelerin olması

Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere durumsallık yaklaşımında temel konu doğruluk veya yanlışlık değildir. Asıl olan kullanılan teknolojiye uygun bir örgütsel yapının oluşturulmasıdır.

TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

İkinci Dünya Savaşının üzerinden çok geçmeden dünyada bir çok sanayi dalına egemen olan Japonya da verimlilik ve üretim miktarı yıldan yıla hızla artarken ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde üretim artışı çok yavaş olmaktadır. 1980’ li yıllardan itibaren yönetim alanında bir fırtına gibi esen “Toplam Kalite Yönetimi” Japonya’ dan bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sıçramıştır.

Üstelik ABD fabrikaları sürekli yenilenmekte ve yeni teknolojilerle çalışmakta iken, Japonların makine ve aygıtları daha eski ortalama yaştan daha yüksektir.

Bu Japon işçisinin sosyo- kültürel çalışma adet ve alışkanlıkları ile çalışma ahlak ve kurallarına bağlı olduğu kadar, batı ülkelerindeki yönetim biçiminden çok farklı bir yönetim biçimi uygulamalarına da bağlıdır. Japonya’daki verimliliğin yedi temel üzerine kurulu olduğu ve bu temeller:

- Ömür Boyu İstihdam; Japon işletmelerinin en önemli özelliği ömür boyu istihdamdır. Bu hayat ile işin bütünleşmesine neden olmaktadır. Halbuki batı ülkelerinde sosyal sigorta ve emeklilik güvencesi olduğundan, işgörenler kolayca başka işletmelere geçmekte çok az sayıda kişi işe başladığı bir işletmede hayatını noktalayıp emekli olmaktadır.

- Yavaş Değerleme veTerfi; Japonya da bir kişi işe girdikten sonra ne kadar bilgigli, zeki ve yetenekli olursa olsun, belirli bir süre geçmedikçe terfi edememektedir.

- Uzmanlaşmamış Mesleki Gelişme;Japonya’ da yeni işe atanan bir kimse bir yıl boyunca işletmeyi bir bütün olarak tanıyabilmek için değişik görevleri ifa ederek tüm servisleri dolaşmakta ve bilgi edinmektedir.

- Müşterek Karar Verme;Japonya’da bir işletmede önemli bir karar alınacaksa eldeki en iyi veya en uygun görünen çözüm tarzı görüş alınmak üzere yazılı bir öneri haline getirilmektedir. Hazırlanan öneri belge halinde organizasyonun alt kademelerinden üst kademelerine doğru dolaştırılır. Her yönetici onayını ve kendine ait mührünü basarak diğer yöneticilere öneri belgesini iletir. Sonunda öneri birçok kişinin onayından geçmiş olur.

- Müşterek Sorumluluk;Japonya’ da hangi konudan kimin sorumlu olduğunu açıkça belirlemek zordur. Çünkü bir dizi görev bir çalışma ekibinin ortak sorumluluğundadır. Kimin neden sorumlu olduğu dışardan kolayca anlaşılamamaktadır. Ancak onlar ekipteki herkesin görev ve sorumluluk alanlarını bilirler. Karar sorumluluğunun bir ekibe verilmesiyle beceriksiz veya yeteneksiz bir elemanın işleri aksatmasının da önüne geçilmiş olur.

- Örtülü Kontrol Mekanizmaları;Japonya’da çalışanlar hep bir arada bulundukları, müşterek karar verme ve icra etme yöntemlerinde mutlaka ekip halinde çalıştıkları için birbirlerini doğal olarak denetleyen üstü örtülü kontrol mekanizması geliştirilmiştir.

- Bütünlük Kavramı ; Bu eğilim temeli sosyo- kültürel yapı ve geleneklerden kaynaklanmaktadır. Yıllar süren feodal politik sistemden sonra hızla gelişmeye başlayan sanayileşme, şirketlerin işçi bulabilmek için fabrikalarını köylere yakın yerlere kurmalarına neden olmuştur. Böylece şirketler büyük şehirlerde çocukları hayata hazırlamak için okullar, yurtlar, spor alanları yaptırmışlardır. Bundan dolayı çalışanlarla sadece işe dayalı bir ilişki yerine daha köklü sosyal ilişkiler geliştirilmiştir.

Bununla birlikte Toplam kalite yönetimini başarıya götüren bazı anahtarlardan da bahsedecek olursak:

-PUKÖ ;P (ne yapmak gerektiğini ve nasıl yapılacağını belirle), U (planı ve ölçüm araçlarını uygula), K (sonuçları değerlendirmek ve varsa sapma nedenlerini anlamak) Ö (İyileştirmeyi kararlı hale getirmek ve yeni çalışma kurallarını düzenlemek)

-Önemli noktaların kontrolü.

-Yerinde inceleme.

-Standartlaşma.

-İletişim.

-Verilerle Konuşma.

-İstatiksel yedi aracın kullanımı.

Grup odaklı çalışmaların sonuçları üst yönetim tarafından yılda en az bir kere sahalarda denetlenir. Bu faaliyetler:

-İyileştirme çemberleri.

-5 S Grupları.

-Toplam verimli bakım grupları.

-Çözüm grupları.

Toplam kalite yönetiminde iyileştirme süreklidir. Kalite çemberi faaliyetleri “İyileştirme Çemberi” adı altında 1990 yılında iki çemberle başlamıştır. Bu çemberler;aynı alanda çalışan, benzer işler yapan, düzenli aralıklarla toplanan, kendi işleri ile ilgili konularısaptayan, inceleyen, çözen, gönüllü katılımın esas olduğu küçük çalışanlar topluluğudur.

Grup odaklı faaliyetler içinde 5 S Toplam Verimli Bakım grupları da yer almaktadır. “ Benim saham” anlayışının geçerli olduğu 5 S Verimli Bakım Grup faaliyetlerinde gereksizler ortadan kaldırılmakta gerekliler sınıflandırılmakta temizlik ve standartlaşmayla faaliyetler iş disiplini haline dönüşmektedir. Başlangıç aşaması 5 S olan Toplam Verimli Bakım’ın hedefi; Sıfır iş kazası ,sıfır makine duruşu, sıfır üretim kaybıdır. Çalışanların aktif katılımıyla yürütülen bu faaliyetlerde makine arızalandığı zaman bakım grubu tamir eder anlayışı yerini “ Benim Makinam” anlayışına terketmekte ve operatör makinasını sahiplenmektedir.

Toplam Kalite Yönetiminde değişmeyen tek slogan “ Sürekli Değişim” dir

12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

1. MERSİN’İN TARİHÇESİ

İlk, orta ve yeni çağlarda Küçük Asya’nın en eski meskun bölgelerinden birisi KİLİKYA (Cilicie)dır. Aşağı yukarı bugünkü ÇUKUROVA da diyebileceğimiz Kilikya, coğrafi ve fiziki bakımından iki farklı kısma ayrılır.

Birisi DAĞLIK KİLİKYA’dır. (CİLİCIA TRAHEİA) Hududu Alanya’dan Limonlu (LAMUS) Çayı’na kadar uzanır.

İkincisi, OVALIK KİLİKYA (CILICIA PEDIAS)’dır ve Limonlu Çayı’ndan doğuya kadar kısmen İçel ve Adana İli’nin tamamı kaplayan bölgedir. Kilikya adı üzerinde değişik iddialar bulunmaktadır. Ancak en isabetli izahın büyük tarihçi Heredot tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Heredot’a göre bölgenin iskanını yapan Finikeli AGENOL’un oğlu CILIX’dır ve ona izafeten bölgeye CILICA adı verilmiştir.

Bölgede yaşayan kavimlere geçmeden önce Kilikya’da yaşanan olaylardan ve burada yaşayan önemli kişilerden kısaca bahsedelim.

Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük etken olan SAINT PAUL Tarsus’ta doğmuştur. İNCİL’de büyük yer tutan Resullerin İşleri ve birçok mektup Paul’e aittir. Hıristiyanlıkta Azize mertebesine ulaşmış olan THEAKLA Meryemlik denilen yerde yaşamış ve orada ölmüştür.

Anadolu kıtasının genel valisi olan ANTONIUS, Tarsus’u merkez yapmış ve KLEOPATRA ile burada evlenmiştir. Tarsus’ta bir mabedde yapılan düğün törenlerine Asya hükümdarlarından birçoğu davet edilmiştir.

Arap hükümdarlarından Harun Reşit’in oğlu Me’mun Tarsus’ta ölmüştür. Haçlı seferleri ile Silifke’ye gelen Alman İmparatoru FRIEDRICH BARBAROSSA Antakya’ya giderken Göksu Irmağı’nda boğulmuştur. İsrailoğullarına gönderilen Hz.DANYAL bir süre Tarsus’ta yaşamış ve orada ölmüştür.

Hz.Peygamberin müezzini BİLALI HABEŞİ’nin makamı da Tarsus’tadır. Hz.Ömer zamanında fethedilen yerleri ziyaret eden Bilalı Habeşi, Tarsus’a da gelmiş ve şimdi makamının bulunduğu yerde ezan okumuş ve namaz kılmıştır.

Bütün dinlerde yer alan ESHAB-I KEHF olayı da Tarsus’ta cereyan etmiştir.

Bölgemizde yapılan araştırmalar, bu yörede yerleşimin Taş Devri’ne kadar gittiğini göstermektedir.

Bölge ilk çağlardan yeni çağlara kadar çok değişik devletlerin ve beyliklerin yönetiminde olmuştur. Bunların sadece isimlerini zikredeceğiz. M.Ö. 1650 yıllarında KIZVATNA Krallığı’nın hükümranlığını görüyoruz. Tarsus’ta Gözkule’de yapılan kazılarda bulunan mühür damgasından bunların Tarsus yöresinde hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır.

Mersin’de Yumuktepe’de yapılan kazılarda Hititlerin bu bölgedeki yaşamları açıklıkla belirlenmiştir.

M.Ö. 12’inci yılında Hitit Devleti’nin yok olduğu görülmektedir. Bölgede Kueliler, Asurlular, Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Kilikyalılar, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Selçuklular, Ermeniler, Karamanoğulları, Ramazanoğulları gibi devletler ve beylikler zaman zaman hükümran olmuşlardır.

2. MERSİN’İN ADI NEREDEN GELİYOR?

Aşiret Adı mı?

Evliya Çelebi 1670’li yıllarda bölgemizden geçmiştir. Seyahatnâmenin bu bölümünde aynen şöyle denmektedir: “Kırk evli Hacı Alaittinoğlu Köyü’nü geçerek Gerendür Nehri’nden sonra MERSİNOĞLU denilen 70 haneli bir Türkmen köyünde misafir olduk”

Sait Uğur da kitabında “Mersin’e Mersin denilmesinin sebebi şimdiki Mersin şehrinin yakınlarında eskiden MERSİNLİ adında bir aşiret varmış. Bu aşiret Türkistan’dan gelen bir aşiretmiş. Adı bu Türk Oymağı’ndan gelmiştir. Yoksa Mersin’deki Mersin ağacından dolayı bu ismi almış değildir” der. Sait Uğur bu düşüncesine, Mersin nebatının bulunmadığı yerlerde de Mersin adı taşıyan mahaller bulunduğunu destek yapmaktadır.

Mersin Bitkisinden mi?

Mersin adının Arapların HAMBELES dedikleri MYRTUS- MURT adı verilen MERSİN bitkisinden geldiği yolundaki iddialar daha yaygındır.

VİTAL CUINET, La Turquie D’Asi Nam eserinin 51’inci sahifesinde zamanında Mersin Zephırıum adını taşırdı “Bu günkü ismi, çevresinde bol miktarda bulunan Murt ağacından kaynaklanmaktadır” diyor ve ayrıca Mersin kelimesinin Yunanca’da da Murt anlamına geldiğini ilave ediyor.

VICTOR LANGLOİS de “Eski Kilikya” isimli eserinde, Yunanca olarak yazılan diğer bir eserde Mersin’in isminin “Mersin Ağaçlarından” aldığını yazmıştır.

Osmanlı Padişahı Abdülmecit’in annesi ve İkinci Mahmud’un kadınlarından Bezmi Alem Valide Sultan’ın da şehrin adının Mersin olmasının doğru olduğunu söylediğinden bahsedilir.

Mersin adı hakkında bir de efsane vardır:

Mersin adı Kıbrıs Kralı’nın kızı MYRNA’dan gelmiş. Tanrıça Afrodit’in lanetine uğrayan Myrna, babasına açık olmuş, onun yatağına girmiş. Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekerek onu öldürmek istemiş ancak tanrılar kıza acımışlar ve onu Mersin kıyısına çıkarmışlardır.

Mersin’in adı bu genç hanım nedeni ile MERSİN olmuştur.

3. COĞRAFİ DURUMU

Mersin; doğusunda Deliçay, batısında Mezitli Deresi, kuzeyinde Yalınayak, Arpaç ve Dorukkent, güneyinde Akdeniz’le çevrili 34-38 doğu ve 34-47,50 kuzey enlemleri arasında bir kettir. İlin kuzeyi boydan boya uzanan TOROS silsilesi ile kaplıdır. Akdeniz, büyükçe bir kavis çizerek MERSİN körfezini vücuda getirir.

Sahil şeridinde arazi, birinci sınıf tarım arazisidir. Kuzey ve kuzeybatıya doğru hafif hafif yükselen arazi, ikinci, üçüncü ve daha düşük kalitede tarım arazisidir. Daha kuzeyde toprak, değişik yaşlı kireç taşlarından oluşmuştur. Torosların Bolkar dağlarından Akdeniz’e doğru 1500 metreden başlayan mevcut platolar üzerinde halkın yaz sıcaklarından kaçarak aşağıda açıklayacağımız yaylalara göçmesi zorunluluktur.

Sahilden 25 ile 50 km arasında MANİT, TOL, TURNAZ, SUNTRAS ŞAMLAR, BOZ TEPE, KIZILBAĞ, COCAKBAŞI ve MERSİN DAĞI gibi yükseklikleri 1500-150 metre olan tepeler mevcuttur. Evliya Çelebi her ne kadar seyhatnâmeside, Silifke’den Tırmıl Tepesi’ne kadar 70 su geçtiğini yazıyorsa da, Mersin akarsu yönünden zengin değildir. Esasen mevcut olan akarsular genelde yazın susuzdur.

Akarsular:

Deliçay: Değirmendere civarının sularını toplayarak bir süre Değirmendere adını alır ve Mersin’in doğusunda DELİÇAY ismi ile Karaduvar, Kazanlı arasında denize dökülür. Tarihte SERİNCE, SELİNTİ ve ANHİYALEOS adları ile alınmıştır.

Efenk Deresi: Beypınar ve Sadiye bölgesinde Efenk adı ile doğar. Sonra Kızıldere adını alır ve MÜFTÜ DERESİ olarak denize dökülür.

Tece Deresi: Fındıkpınarı civarının suyunu toplayarak Fındık Deresi olarak güneye iner. Sonradan Tece Deresi adı ile denize dökülür.

4. İKLİMİ

Mersin’de Akdeniz iklimi hakimdir, bu nedenle de kışları ılık, yaz ayları da sıcak geçer. 1308 (1892) tarihli bir belge, Mersin’in mevkiîni, arz ve tul derecelerini belirttikden sonra iklimini söyle tanımlamaktadır: “Füsulu erbaadan (Dört Mevsim) bahar ve sonbahar mevsimleri gayet latif ve mevsimi şita (Kış Mevsiminde) yaz günlerindeki haziran, temmuz, ağustos aylarında hükmünü icra eder.

5. İDARİ YAPI

Mersin, 1830’lu yıllarda küçük bir köydür. Bağlı olduğu nahiye (Bucak) Göğcelidir.

Bucak Merkezi: Mersin köyü 1852 yılında Bucak (Nahiye) olmuştur.

Mersin Kaza Oluyor: 1864 yıllında Mersin Nahiyelikten kurtulmuş ve Tarsus’tan ayrılarak kaza olmuştur.

Mersin Liva (Mutasarrıflık) oluyor: 1888 tarihinde Mersin Mutasarrıflık olmuştur. Mutasarrıflık, Vilayetle Kaza arasında eskiden mevcut bir idari kademe idi.

Mersin Vilayeti: 1924 yıllında Mersin, Cumhuriyetle birlikte livalıktan kurtulmuş vilayet olmuştur. Adı Mersin Vilayeti’dir.

Mersin ismi 9 yıl sürebilmiş 2197 sayılı kanunla Silifke Vilayeti ile Mersin vilayeti birleştirilmiş ve vilayetimizin adı (İÇEL) vilayeti olmuştur.

6. SOSYAL KÜLTÜREL HAYAT

Mersin Devlet Opera ve Balesi:

Türkiye’nin dördüncü yerleşik Opera ve Balesi’dir. Bakanlar Kurulu’nun 27.10.1990 tarihli ve 1098 sayılı kararı ile kurulmuştur.

4.01.1997 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilen eski Halkevi binasında hizmet vermektedir.

İçel Sanat Kulübü

Mersin’de Camiî Şerif mahallesinde bir SANAT SOKAĞI vardır. Bu sokakta bulunan üç bina sanat severleri bir araya toplayarak kültür ve sanata ışık saçar. Bu üç bine Nevit Kodallı Salonu, Teoman Ünsan Sanat Galerisi ve Lokal Binası’dır.

Bu salonlarda sergiler, konserler, konferanslar, panelle, sempozyumlar anma törenleri tertiplenir.

Flormani Derneği

Mersin’de yurt çapında ulusal ve Evrensel Çok Sesli Sanat Müziği’ni yaymak gayesiyle faaliyet veren bir dernek vardır. Bu dernek “Mersin Flormani Derneği” dir.

Türk Musikî Derneği

Mersin’de aynı konuda faaliyet gösteren iki tane Türk Musiki Derneği de Sanat Müziği sevenleri bir araya toplanmıştır.

Kütüphaneler

İl Halk kütüphanesi ve merkez çocuk kütüphanesi olmak üzere iki tane kütüphane bulunmaktadır.

Mersin’de Basın

Mersin’de halen yayın hayatını sürdüren yerel gazete ve dergiler şunlardır:

Son Haber, Yüksel, Hakimiyet, Katılım, Mersin Olay, Bulvar, Havadis Mersin- Ekonomi Politika

Dergiler

İçel Sanat Kulübü Dergisi, Deniz Ticaret Odası Dergisi, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Dergisi, Yurdakul Dergisi.

Giriş kısmındaki bilgiler,

Şinasi Develi,

Akdeniz’de bir inci kent Mersin, 1998 adlı kitaptan alınmıştır.

1. BÖLÜM

1.1. ANLATMAYA DAYALI TÜRLER

1.1.1. Masal

Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaysın olanlarından biri de masaldır. Bu mahsullere ad olarak verdiğimiz kelime Habeşçe “mesl”, Ârâmice “mesla” ve İbrânice’deki “masâl”dan, Araplara “mesel, mâsal” şekli ile mukayese ve karşılaştırma mânasıyla geçtikten sonra Türkçe’ye mal olmuştur.

Bir çok yazarlar tarafından “hikaye, efsane, menkabe, kısa, fabl, atalar sözü, tekerleme vb” karşılığında kullanılmış, düşünülmüş ve tespit edilmiş olan masal bazı Türk boylarındaki lehçe ve ağızlarda ayrı ayrı isimler almaktadır. Çuvaş Türkleri’nin “hallap”, Kazakların, Kırgızların, Kazanlıların “ertek, ertepi” Teleutların “çorçek” ve Doğu Türkistan Türkleri’nin aynı kökten “çoçek” deyimini kullandıklarını biliyoruz.

Masalları hakim vasıflarına göre “Bilinmeyen bir yerde bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait hadiselerin macerası, hikayesi” olarak tarif edebiliriz. Sözlü edebiyat ananesinin mahsulü bu hikayelerin bilinmeyen zamanı “vaktiyle”ye karşılık bir “evvel” zamanıdır. Türk masalcılarının gramer kategorisinden “mişli geçmiş” veya “geniş zaman” ile hikaye, roman üslubu yarattığı bu zaman, varlığı ile yokluğu tereddüde düşüren “bir varmış bir yokmuş” tekerlemesinde kendini gösteren bir geçmiş zamandır. Bu zaman masal kahramanına geniş hareket imkanı verdiği için hür zamandır. İşte böyle bir zaman içinde vakit geçirmek, insanları eğlendirirken terbiye etmek düşüncesinden hareketle, hususi bir üslupla anlatılır ve yazılır. Umumiyetle kadınlar tarafından anlatılan ve sonradan bir kısmı meraklılarınca yazıya geçirilen bu mahsullerin kahramanlarının yazdıkları veya bulundukları ülkeleri tespit ve tayine imkan yoktur.

Masalların kahramanları: İnsanlar (padişah, tüccar, oduncu, keloğlan, Arap vb.); hayvanlar (aralan, tilki, at, güvercin, papağan vb.); bitkiler (ağaç, çiçek vb.); maddi unsurlar, alet ve eşya (dağ, taş, mağara, kuyu, su, sofra, seccade, değirmen, ayna, çalgı vb.); hayalî yaratıklar (dev, cin, peri vb.) yalın fikirler (akıl, zeka, iyilik, kötülük, güzellik vb.) gibi akla gelen her şeydir.

Masalcı bu kahramanları, zaman-zaman eski inanç din, kültür ve medeniyet unsurlarından gelen malzemenin kompozisyonu içinde dinleyicisi ile okuyucusuna “hikaye, dram, fıkra” biçimlerinde anlatır. Menkabe gibi “inanma” hususiyeti taşımayan masallar, bizde bir başlangıç, bir asıl masal ve bir de sonuç olmak üzere üç kısımda toplanabilir. Başlangıç bir tekerlemedir. Dinleyicinin dikkat ve alakasını masal üzerine çekmekte kullanılan “seci”li bir nedir veya manzum-mensur bir formüldür. Asıl masalın muhtevası dışında, müstakil bir hüviyet gösteren bu formüller, hadiseleri birbirlerine bağlamak ve dağılan alakayı tazelemek maksadı ile hikayenin ortasında da kullanılabilir. Sonuç, kahramanların kaderlerini tayin eden bölüm olarak tiyatrodaki perde kapısına benzer şekilde, hafızalarda kalacak kısa bir tekerleme ile nihayet bulur.

Masalcı, masalını ona dili ile tabii Türkçe ile anlatır, o, dilin zevk ve şuuruna yükselmiş bir sanatçıdır.

Umumiyetle okumanın ve yazının gelişmediği devirlerde ve muhitlerde nesillerden nesillere intikal eden ve hususiyle geceleri söylenen masalların ilk yaratıcılarını bilemiyoruz. Sonraları hafızadan hafızaya geçen bu mahsullerin “musannif” adı verilen ikinci ve üçüncü elden anlatıcıları karşımıza çıkıyor. Biz Türkçe’de bu sanatçıya “masalcı”adını veriyoruz.

İnsanlığın hayat içinde ve tabiat karşısındaki ortak duygu ve düşüncelerinin temelini işleyen masallar, söyledikleri dile göre milli karakter kazanırlar.

Hint ve Türk masalı deyişimiz bundandır. Zamana, muhite ve inançlara göre değişikliklere uğrayan; bazen eski motiflerini kaybedip yeni motiflerle beslenen bu mahsuller meraklılar ve dilcilere muhtelif usullerle tespit edilmekte, yazarlar tarafından sanat eseri haline getirilmektedir.*

1.1.1.1. Kedi Prens

Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde fakir bir kadın ile kızı varmış. Bu kız ile kadının evine her gün kara bir kedi gelirmiş. Bu kedi üstlerine yatarmış. Bunlar bu ağırlıktan usanmışlar. Günde böyle, günde böyle…

Kedi bir gün bir yere gider. Sırtını soyunur. Kedinin sırtını içinden insan çıkar. Cebinden de bir fındık çıkartır. Fındığın içinden de hanımı çıkar. Ondan sonra kedi tekrar sırtını giyerek eve gider ve kadın ile kızın üstüne yatar. Kız, bu olan biteni görür. Sabah olunca annesine:

“Bugün ben bir rüya gördüm. Böyle böyle. Bu kedimiz gidiyor, kedi sırtını soyuyor. Cebinde de bir fındık çıkartıyor. Bu fındık kabuğundan da karısı çıkıyor. Karısı da gidiyor bir altın dağına varıyor. Altın dağından bir parça kapıyor. Gümüş dağına varıyor. Gümüş dağından da bir parça kapıyor. Bakır dağına varıyor. Bakır dağından da bir parça kapıyor” der.

Kedi adamı uyutunca karısı gider bir çadıra varır. Bu çadırda bir zenci varmış. Bu zenci ile ilişki kurar. Tekrar eve gelir ve yatar. Kız sabah olunca kediye bunları anlatır. “Böyle böyle oluyor; Ama bunları rüyamda oluyor” der. Kedi sinirlenir, tüyleri diken diken olur. Ondan sonra sırtını soyar.

“Bunu aslı varsa benimsin, yoksa seni öldürürüm” der.

Kedi içkiyi içer ve yatar. Uyur numarası yapar. Karısı yine aynı şekilde kalkar yola koyulur. Kız ile kedi adam kadının peşine takılır. Altın dağına varırlar. Kız:

“İşte, altın dağını gördün mü?”

Bayağı bir yol aldıktan sonra bakır dağına da varırlar.

“İşte, bakır dağını da gördün mü?”

“Gördüm”

Bakır dağına ,gümüş dağına yani üç tane dağa varırlar. Çadıra gelirler. Zenci adam, kedinin karısına” neden geç kaldın?”diye bağırmaktadır. Kadın kedinin evinde de nazlar,cilveler yaparmış. Daha sonra kadın zenciyle ilişkiye girer. Geri döner ve eve gelir. Kedi gözleriyle olan biteni görür. Karısına:

“Kızgın katır mı istersin, kesin satır mı?”der.

Kadını katırın kuyruğuna bağlar. Katırı sürdürür. O kızla da evlenir ve ererler muratlarına.

EMİNE BULUT

1.1.1.2. Evi Ev Yapan Kadındır

Bir padişahın kızı, babasının yanında devamlı olarak evi ev yapan kadındır dermiş. Sürekli olarak bu kelimeyi kullanırmış. Babası yani padişah buna kızmaya başlamış.

“Kızım ben insan değil miyim? Evi ev yapan kadındır diyorsun erkek insan değil mi?”demiş

Padişah bir gün baş vezirine: “Git dolaş, benim ülkemdeki en tembel delikanlıyı bul getir” der. Baş vezir memleketi dolaşmaya başlar. Orada burada derken bir armut altında iki genç yatmıştır. Tam boş verir onlara yaklaşacağı sırada armut ağacından bir armut düşer. Yerde yatan gençlerden bir tanesi:

“Üşenmesem de şu düşeni alsam yesem” der.

Yatan öbür genç:

“Bu sözü üşenmeden nasıl söyledin?”der.

Baş vezir bu konuşmaları duyar. “Tamam bundan daha tembel olamaz. Konuşmaya bile tembellik yapıyor” der ve hemen adamı yakalar padişaha götürür.

“ Padişahım durum bundan ibaret”

Padişah:

“ Nasıl?”

Vezir:

“İki genç armut ağacının altında yatıyorlardı. Bir armut düştü. Gençlerden bir tanesi, üşenmesem de şu armudu alsam yesem dedi. Ama bu getirdiğim ona üşenmeden bu sözü nasıl söyledin? dedi. Ben de en tembel bu diye bunu alıp geldim.”

Padişah:

“Tam. Olsa olsa tembel bu kadar olur. Bundan tembel bulunmaz” der. Bu adamı giydirir kuşatır. Adama:

“Allah’ın emriyle kızımı sana verdim. Kızımla evleneceksin” der.

Adam tabii itiraz eder mi? Yiyeceği yok, giyeceği yok. Tarlası, takımı yok. Bir padişah kızıyla evlenmeyi derhal kabul eder. Padişah bu genç ile kızını tam kırk gün, kırk gece davullu zurnalı düğünle evlendirir. Birkaç gün bunları evde misafir ettikten sonra, bir kese altın vererek kızına:

“Kızım Evi ev yapan kadın mı, erkek mi? Sen bir kadınsın bir ev yap da göreyim. Ülkemi terk et” der.

Kız ile oğlan uzak bir ülkeye yerleşirler. Kız orada beyine ticaretle uğraşmaya başlar. Adam, birkaç sene içerisinde hayli zengin olur. Açları doyurur. Öksüzleri, yetimleri himayesi altına alır. Böylece kendisini herkese tanıtır ve sevdirir. Tembelliği kalmaz. Nihayet o ülkede bir krala ihtiyaç duyulur. Oranın halkı bu adamı kendilerine yönetici olarak seçerler. Ülkesini idare etmeye başlar.

Padişahın kızı, babasına bir mektup göndererek ülkesine davet eder. Fakat ordusuyla gelmesini söyler. Babası bu mektubu alınca “Komşu ülkenin padişahı beni davet ediyor” diyerek, memnuniyetle bu teklifi kabul eder. Uzun bir hazırlık yapar. Ordusunu da hazırlayarak komşu ülkeye sefere gitmeye karar verir. Tabii padişah, gelenin kayınpederi olduğunu bilmektedir. Hanımı da babası olduğunu bilir; Ama kendilerini belli etmezler. Babalarının kendilerini tanımamaları için kılık değiştirirler. Günlerce padişah ve ordusunu yedirir, içirir ve besler. Nihayet bir gün padişahın kızı babasına:

“Babacığım, sizin bir kızınız varmış. Sizin yanınızda her zaman, Evi ev yapan kadındır dermiş. Siz de ona kızarmışsınız. Kendi ülkemizden tembel bir gençle onu evlendirmişsiniz. Hududunuzun dışına çıkarmışsınız. Doğru mu?” der.

“Doğru olmaya doğru ama, siz bunu noksansız olarak kimden öğrendiniz? Nasıl biliyorsunuz böyle olduğunu?”

Bu arada padişahın kızı ve tembel damadı, tanımamak için giydikleri giysileri çıkarırlar. Kız:

“Baba benim. Ben senin kızınım. Evi ev yapan kadındır diyen kızın benim” der.

Padişah:

“Haklıymışsın kızım.”

Sarılır, öpüşürler ve mutlu olurlar. Onlar mutlu olur, bizim de masalımız burada son bulur.

ARİF ZEKİ DEMİRCİOĞLU

1.1.1.3. Çöpten Kız

Evvel bir kadıncağızın hiç çocuğu olmazmış. Evleneli altı yedi sene olmuş. Kocası da zenginmiş, ama çocukları olmuyormuş. Kadın Allah’a yalvarmış:

“Ey Allah’ım bir çöp ver” demiş.

Aradan zaman geçer. Kadın hamile kalır. Yeşil çöpten bir kız dünyaya getirir. Kadın kocasına: ”Git biraz pamuk al çocuğun üzerini örtmek için yorgan yapalım” der.

Kadın kocasına çocuğun yüzünü göstermezmiş. Adam “Nasıl yapabilirim, çocuğun yüzünü nasıl görebilirim?” diyerek ilerler. Pamuğu alır getirir. Hanımına:

“Hanım git bunu bakkaldan tarttır gel. Ben bunu tarttırmadım. Parasını vermemiz lazım” der.

Kadıncağız saf bir kadın olduğu için buna kanar. Bakkala pamuğu tarttırmaya gider. Adam hele şu çocuğun yüzünü bir görelim diyerek beleği çözer. Bakar ki, bir gök çöp. Bu çöpü döndürür, döndürür dışarıya fırlatır. O çöp bir meydanlığa düşer ve orada yarı yeri gümüş bir ağaç olur. Kadın eve gelir. Bakar ki, çöp yok. Ağlar, sızlar. Kocası karısına kızar:

“Sen serseri misin? Beni de kandırdın. Bundan çocuk olur mu? Bir de bana pamuk aldırdın” der.

O sırada bir padişahın oğlu evleniyormuş. Kendisine eş olarak da amcasının kızını alıyormuş.” Gerdeğe girmeden önce herkesin ziyaret ettiği yarı yeri altın, yarı yeri gümüş ağacı ziyaret edelim, gerdeğe öyle girelim” der.

Ağacın dibine gelip bir çadır kurdurur. Çadırın yanına da iki tane muhafız verir. Bunlar padişahın oğlunu bekleyeceklerdir. Akşam olur. Yemeklerini yer ve yatarlar. Akşamdan artan yemekleri de tabaklara koyarlar. Padişahın oğlu muhafızlara:

“Dikkat edin” der.

Onlar yattıktan sonra ağaç yarılır. Ağaçtan dünya güzeli bir kız çıkar. Tabaklara konulan artık yemekleri yer. Padişahın oğlunun ayağının ucuna altın, başının ucuna gümüş koyar. Yerine girer ve ağaç kapanır. Padişahın oğlu sabah kalkar bakar ki, ayağının ucunda altın, başının ucunda gümüş var. Tabaktaki yemek de yenmiş. Muhafızları çağırır.

“Gelin bakalım. Yahu siz beni beklemediniz mi?”

“Evet.”

“Bunları kim koydu?”

“Ne bilelim”

“Allah Allah!”

“Gene aynı yerde bekleyin bakalım” Beklerler. Ertesi akşam yine yatarlar. Ama adam hiç uymaz. Gene kız yemeği yer. Bu sefer baş ucuna altın, ayak ucuna gümüş koyar. Tam gideceği sırada padişahın oğlu kızı tutar. Karyolaya atar. Ortaya da kılıcını koyar ve yatarlar. Sabah olur. Kız daha uyanmamıştır. Her ikisi de baygın yatmış. Vakit bayağı ilerlemiş. Adam o gece gerdeğe girecek. Oğlan etrafındakilere

“Hadi bakalım gidelim. Ama çadırı yıkmayın” der. Atlara biner ve giderler. Kız da kalkar bakar ki, gün öğlen olmuş. Ağacın yanına gider; ama ağaç açılmaz.

Padişahın oğlu saraya gelir. Devamlı olarak kızı düşünür. Padişah:

“Oğlum ne düşünüyorsun?”

“Hiç”

Adam vezirlerine sorar, “Bu oğlan neden böyle düşünüyor?” diye.

“Böyle böyle oldu.”

Padişah kızı bulmak amacıyla ne kadar insan varsa evin önünden geçsin emrini verir. Onlar gece dursunlar. Öteden bir çoban gelmekte. Oğlan çobana:

“Üstündeki giysilerini bana ver. Ben de kendi giysilerimi sana vereyim. Davarlarını da bana ver. İstediğin kadar altın ve gümüş vereyim” der.

Çoban kabul eder. Giysileri değiştirirler. Oğlan bu insanların arasına katılır. Her geçen” O kız bendim” ya da “O kızı ben gördüm” demektedir. Oğlan yalan söylediklerini anlar. O esnada bir çoban gitmektedir. Onu da çağırırlar. Oğlan çobana

“Yollarda ne gördün”der.

Çoban:

Meydanlıkta bir kız:

“Yeşil çadır kurulu gördüm

Altın maden yanılı gördüm

Ne ettim,ne ettim

Ben yarimi ne ettim”

diyerek ağlıyor der. Oğlan bu sırada tıraş olmaktadır. O akşam gerdeğe girecektir. Tıraş oluncaya kadar çobanı söyletir. Oğlanı akşam gerdeğe katarlar. Gelin oğlanın karşısında süzülür. Kendisini istemediğinin farkındadır. Oğlan kızla yatamaz. Kızdan dışarı çıkmak, yani helaya gitmek için izin ister. Kız aslında dünya güzeli kızdır. Oğlan kızın yüzü örtülü olduğu için tanımaz. Kız:

“ Kaçacaksın.”

Oğlan:

“Yok ya!”

Oğlan ibriğe bir ip bağlar. Kıza “Çektiğinde ses geliyorsa ben buradayım. Eğer gelmiyorsa ben kaçmışımdır” der. Oğlan dışarı çıkar. Kız ipi çeker. Tangır tungur ses gelir. Oğlan odaya döner. Kız oğlanın niyetini anlar.

“Beni bırakıp gidersen kendimi öldürürüm” der.

Oğlan bakar ki, kendini öldürecek. Bu esnada sabah olur. Oğlan kızın yüzünü açar. Bir de bakar ki, dünya güzel i kız karşısında. Tabiî çok sevinir. Annesiyle babasını çağırır.

“İşte benim alacağım kız” der.

Amcasının kızını da çeyiziyle birlikte evine gönderir. Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Oğlan kızı alır.

MEHMET AKDAĞ

1.1.1.4. Sıçan Adası

Bir kadının bir oğlu varmış. Babası ölünce oğul annesine demiş ki: “Anne babam ne iş yapardı? Bana o işi söyle de babamın işlerini ben yürüteyim”.

Annesi söylememiş. Babasının bakkal dükkânı varmış. Annesi bakkal dükkânını batırır diyerek söylemek istemez. Daha sonra dayanamaz ve söyler. Çocuk dükkânı açar. Bakar ki, dükkânda pirinç eksik. Bunun üzerine annesine:

“Bana yüz lira ver de pirinç alayım, geleyim” der.

Annesi de verir. Yola koyulur. Baksa ki yolda çocuklar bir köpek tutmuş dövüyor.

“Niye dövüyorsunuz?”

“Bizim yüz liralık etimizi yedi.”

“Alın size yüz lire” der ve köpeği alır, gelir. İkinci defa annesinden pirinç için yüz lira ister. Annesi daha önce verdiği parayı harcadığı için çıkışır. Dayanamaz sonunda verir. Gelse ki aynı çocuklar bir kedi tutmuş dövüyorlar. Elindeki yüz lirayı da vererek bu kediyi de alır. Eve gelir. Annesinden yine pirinç için yüz lira ister. Annesi çıkışarak da olsa parayı verir. Yola koyulur. Aynı yere geldiğinde bir de bakar ki, çocuklar bir yılan tutmuşlar. Ateşi de yakmışlar. Bu yılanı yakmak istiyorlar.

“Aman yakmayın, niye yakıyorsunuz?” Eline bir taş alır. “Zaten Beni kandırdınız” diyerek çocukları kovalar. Yılanı ateşten kurtarır. Yılan:

“Benim arkama düş insanoğlu. Ben gideceğim, sen arkadan geleceksin.” Bir taşın kovuğuna varır. Der ki:

“Şimdi ne kadar yılan varsa sana hücum eder. Babam padişah şöyle bir daire çizer. O dairenin dışına çıkma ve hiç korkma. Şimdi vardık mı, Babam:

“Altın vereyim, para vereyim” der. Sen de deki:

“Parmağındaki yüzüğünü dilerim. Başka bir şey almam.”

“Olur.”

Deliğe giderler. Ne kadar yılan varsa hücum eder. Tabii babası bir daire çizer.

“Oğlum kızımı kurtarmışsın. Ne istersin? Bir terkep altın mı, öteberi mi istersin? Sana vereyim” der.

Yok bir şey istemem. Parmağındaki yüzüğü versen tamam.”

“Oğlum parmağımdaki yüzüğü ne yapacaksın? Sana bir terkep altın vereyim götür evinde kullan”

“Yok”

Mecbur olur, yüzüğü verir. Oğlan “Allahaısmarladık” der ve oradan ayrılır. Kız da arkasında yürür. Yılan:

“Nereye gidiyorsun kızım?”

“Baba yolu tarif edeyim. Yolu bilmez.”Dışarı çıkarlar. Yılan kız:

“Bu yüzüğü yaladığın zaman bir Arap gelir. Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret” der.

“Sen ne emredersen getirir. Korkma. Oğlan eve varır. Annesi:

“Hani pirinç?”

“Gelecek anne. Şimdi yüklettik arabaya gelecek”. Akşam olur. Karanlık çökünce yüzüğü yalar. Bir Arap gelir.

“Emret Ağa!”

“Hiçbir şey emretmeyeceğim. Şimdi bana acele bir araba pirinç getir” Beş dakika içerisinde pirinç gelir. Dükkan, kiler her yer pirinç ile dolar. Oğlan daha sonra annesine:

“Anne padişahın üç tane kızı var. Küçük kızına bana dünür ol” der.

“Oğlum padişah bize kız verir mi? Bir kel ahırımızdan başka hiçbir varlığımız yok”

“ Ya! Sen git bir dünür ol” Annesi saraya verir. Merdivenden yukarı çıkar. Büyük kız kadına bir tepik atar. Kadın tangır tungur aşağı yuvarlanır. Ağlayaraktan eve gelir.

“Yavrum böyle böyle. Demedim mi sana?”

“Ana bir daha git”. Kadın gene gider. Merdivenden çıkar. Bu kez ortanca kız bir tepik atar. Kadın yuvarlanır. Ağlayarak eve gelir. Oğlan:

“Ana bir daha git. Varınca altın sandalyeye otur. Öyle yere mere oturma” diyerek tembih eder. Kadın tekrar saraya varır. Tam, küçük kız niye geldin? diyecekken; padişah kadını görür ve kızını durdurun. Kadın varır, altın sandalyeye oturur. Padişah içinden bak bak, yere oturmuyor altın sandalyeye oturuyor diye geçirir.

“Ne o, teyze. Hayrola, niye geldin?”

“Allah’ın emriyle, küçük kızına dünürüm padişahım”

“Olur olur. Yalnız benim sorayım gibi bir saray isterim. Kırk gün içinde yapılacak. Önünde bahçesi, havuzu her şeyi olan bir saray. Kırk gün sonra davullar başlayacak. Oğlun isteklerimi yerine getirirse, kızımı veririm”

Kadın, “Biz bunu nasıl yaparız?” diye ağlayarak ve söylenerek eve gelir. Oğlan:

“Ne dedi?”

“Böyle böyle”

“Hiç korkma.” Oğlan keyiflenir. Günler geçer. Otuz dokuzuncu gün gelir. Kırkıncı gün, istekleri yerine getirmezse oğlan idam edilecektir. Otuz dokuzuncu günün gecesi oğlan kalkar. Yüzüğü yalar. Arap gelir.

“Şu meydanlık yer var ya. Buraya padişahın sarayından güzel bir saray yap. Her tarafı pırıl pırıl, önü bahçeli ve havuzlu olsun” der.

“Tamam”

Padişah:

“Hanım, hanım! Kalk hele kalk”

“Ne var?”

“Yahu, namazı geçirdik. Gün ağarmış.”

Kalkar bakarlar ki, saat daha namaz zamanı değil. Saat on iki. Karşılarında her yanı pırıl pırıl bir saray var. Evin ışığı etrafa yayılıyor. Kendi saraylarında güzel. Ertesi gün padişah oğlanı çağırtır.

“Tamam oğlum. Kızımı verdim gitti.”

Oğlan, kırk gün kırk gece düğün yapar ve kızı alır. Bunu bir Yahudi oğlanı sezeri. Nasıl bir günde ev yapılır, padişah kızını nasıl verir?” diye düşünür. Gerdek gecesinin sabahı bir sepet incir getirir. Sarayın önünde bağırır.

“İncir alan, incir alan” kış günü incir olur mu? Bunu bir yerden bulmuş satacak. Taze gelin pencereden atılır.

“Kardeş, inciri koca veriyorsun?”

“Ya, kolay abla.”

Oğlan bakkal dükkanındadır. Yahudi bakkal dükkanına gitmiş, oğlanın elinde yüzük olmadığını görmüştür. Yahudi yukarı çıkar.

“Kolay, senden belki para bile almam.”

“Olur.”

Tabii kadın bunun kötü biri olduğunu bilmez.

“Ne vereceğiz incire?”

“Şu masanın üstünde yüzük var ya.”

“Evet.”

“O yüzüğü ver. İnciri sepet ile sana veririm.”

“Yahu, ne yapacaksın yüzüğü? Para iste para vereyim.”

“Yok. O yüzüğü ver bana.”

Kadın yüzüğü verir. Adam da gider. Bu arada yüzüğü masada unuttuğu kocasının aklına gelir. Kimsel almaz diye düşünür. Nasılsa evde hanımdan başkası yok” der.

Eve gelse baksa ki, masanın üstünde yüzük yok. Tekrar dükkana gider. Bu orada akşam olur. Yahudi yüzüğü yalar. Arap gelir.

Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret.”

“Bak, sana bir şey diyeyim Arap. Dünkü evlenen aileyi sıçan Adası’na götüreceksin.”

Sıçan Adası da dünyanın bir ucuymuş.

“İçinde hanım ile beraber o evi öylece alacaksın, Sıçan Adası’na götüreceksin.”

Akşam adam eve gelir. Baksa ki, ne ev, ne bir şey var. Bunun üzerine annesinin yanına gider. Annesi:

“Oğlum sen daha dün evlendin. Niye geldin buraya?”

Oğlan hiç seslenmez. Annesi de önceden gidip bakmış, evin yerinde olmadığını görmüştür. Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünmeye başlarlar. Aradan beş, on gün geçer. Bu sırada köpek ile kedi kendi aralarında konuşur. Köpek der ki:

“Yahu, kedi kardeş. Bu adam yüz lira verdi. Bizi kurtardı. Bu adamı arayalım on gündür yok adamcağız.”

Bu arada padişah, kızıyla sarayın gittiğini anlar ve damadını hapse atar. Kedi:

“Her tarafı arayalım. Daha sonra bir yerde buluşalım.”

“Olur.”

Köpek, kasabın önüne varır. Kasabın önüne atılan kemikleri yemeğe başlar. Arama işlemine katılmaz. Ama kedi her tarafı arar. Bunlar sözleştikleri yerde buluşurlar.

Kedi:

“Nereyi aradın?”

“Filan yeri aradım.”

“Nere kaldı?”

“Bir hapishane kaldı.”

“Orayı da arayalım.”

Kedi hapishanenin kapısına gelir ve miyavlamaya başlar. Tabii yirmi beş, otuz gün geçmiştir. Adam gardiyancıya:

“Arkadaş, şu miyavlayan kedi var ya.”

“Heye.”

“Onu getir buraya bir göreyim. Kediye bir laf söyleyeceğim. Daha sonra kedi çıkıp gidecek.”

“Olur.”

Kedi gelir.

“Ne oldu ağa. Nedir senin vaziyetin?”

“Böyle böyle.”

“Olur. Ben onu bulurum.”

O arada bir sıçan gidiyormuş. Kedi bu sıçanı tutar. Sıçan:

“Dur ağa dur. Beni yeme. Sana aradığını bulurum.” Kedi kabul eder.

“Senin aradığın Sıçan Adası’nda”

Kedi köpeğin yanına verir. “Köpek kardeş böyle böyle” der.

Sıçanı da olarak, denizin kenarına varırlar. Kedi köpeğin üstüne, sıçan da kedinin üstüne biner. Denizde yüzerler. Sıçan adasına varırlar. Sıçan kediye:

“Bana üç gün izin ver. Sana dördüncü gün o yüzüğü getireceğim” der.

“Olur. Sen yüzüğü getir. Bir hafta gene veririm.”

Sıçan yola koyulur. İki günde Yahudi’nin kapısına gelir. Daha sonra da pencereye varır. Adamın ağzında yüzüğü görür. Adam, yüzüğü kaybetmemek için dilinin altına koyar, öyle yatarmış. Sıçan bunu görür. Daha sonra kedinin yanına gelir.

“Ağabey, bana bir gün daha izin vereceksin. Yüzüğü buldum; Ama almaya imkân yok.”

Bir gün daha izin verirler. Sıçan tekrar Yahudi’nin evine gelir. Kuyruğunu ıslar ve birer çanağına sürer. Adamın burnuna kuyruğunu çeker. Adam “Tuh!” deyince yüzük de düşer. Sıçan yüzüğü aldığı gibi kaçar. Kediye getirir.

“Al kardeş. Beni gayri bırak.”

“Tamam ağa.”

Köpek:

“Ağayı sen buldun. Yüzüğü sen buldun. Ben seni tövbe karşıya geçirmem.”

“Yahu, senin ağzın, büyük bir balık, malık tutar. Onu yiyeceğim derken yüzük düşer. Sen bunu etme. Ben götüreyim.”

“Olmaz. Denizi geçirmem.”

Kedi kabul eder. Denizin ortasına varınca, balık köpeğin ayağını tutar. Köpek ayağını kurtarayım derken yüzük düşer. Öteki tarafa geçerler.

Kedi:

Köpek kardeş. Yüzüğü ver de, ağaya yetiştireyim.”

“Balık ayağım tuttu. Kurtarayım derken yüzük düştü.”

Orada dövüşür ve ayrılırlar. Kedi “Şimdi yüzüm yok. O tarafa gidemem” der ve bir balık tutup yemeğe başlar. Köpek de kasapların yanına gider. Balıkçılar balık tutar ve balığın içinden yüzük çıkar. Kedi bunu görür ve yüzüğü alır. Kedi köpeği bulur.

“Köpek kardeş, köpek kardeş. Yahu, ben yüzüğü buldum.”

“Aman, aman. Kedi kardeş sen götür.”

Hapishanenin oraya varırlar. Kedi miyavlar. Ağası duyar. İçeri girer ve yüzüğü ağasının dizinin yanına koyar. Adam:

“Hadi gidin. Allah’ın izniyle, akşam varırım ben.”

Adam, hapishanede altı sene yatmış, gülmemiş. Kedi gelince güler. Arkadaşları sorarlar.

“Yahu, niye güldün?. Sen beş, altı senedir gülmemiştin. Niye güldün?”Gırgır geçerler.

“Hadi. Sen de ya!”

Akşam olur. Adam yüzüğü yalar. Arap gelir.

“Emret ağa! Yakalım mı, yıkalım mı?”

“Beni buradan çıkarı ver. Bütün arkadaşları da evlerine dağıt.” Arap denilenleri yapar.

“Hapishaneyi yık. Taşını, toprağını denize dök bakayım.” Onu da yapar.

“Sıçan Adası’nda evi de getir bakalım.”

Arap evi de getirir. Adam, baksa ki, Yahudi oğlanla hanımı yatıyor. Bu arada padişah bunu görür.

“Hapishaneden nasıl çıktın? Tutun şunu öldürün”

“Gel, gel. Şu kızının yaptığını görüyor musun?”

Padişah baksa ki, Yahudi oğlanla kızı yatıyor.

“Senin kızın bana bunu yaptı.”

Adam onları kaldırır. Ellerini bağları “kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı?”

“Kırk katır isteriz” derler. Katıra onları bağlar. Parça pinik olurlar. Oğlan padişaha ortanca kızını alacağım” der. Davullu zurnalı düğün yaparlar. Kızı alır. Gökten bir elma düştü. Onu da ortaya böldük. İşte böyle bitti.

MEHMET AKTAĞ

1.1.1.5. Çingene Kızı

Zamanın birinde bir padişahın oğlu, benim kısmetim kime çıkacak demiş ve oranın ileri gelen falcılarından birine kısmetini öğrenmek amacıyla fal baktırmış. Falcı buna demiş ki:

“Oğlum senin kısmetin, falan yerde bulunan çingene obasındaki yeni doğmuş bir kız çocuğu”

Padişahın oğlu buna çok içerler ve der ki:

“Nasıl bir çingene çocuğu benim kısmetim olur?”

Atına atlar. O yöredeki bütün çingene obalarını yoklar. En nihayet yeni doğmuş kız çocuğu bulunan çingene obasına misafir olur. O gece çingene obasının reisinin çadırında misafir kalır. Çocukla yalnız kalan padişahın oğlu kendinin kısmeti küçük yavruyu bıçak ile boğazından keser ve salıncağın içine bir kese altın bırakır. Oradan atına binerek süratlice ayrılır. Tabii yıllar yılları takip eder. Padişahın oğlu babasının yerine geçer. Bir gün sarayının yanında büyük bir saray yapıldığını görür. Saray bittikten sonra da balkonunda güzel bir kız görür ve kıza aşık olur. Etrafındakilere bu kızı kendisi için istemelerini söyler. “Olur” derler. Gidip isterler. Gerdek gecesi kızın yüzündeki tülü kaldırınca bir iz görür.

“Bu iz neden oldu?” der.

“Zamanın birinde bize bir misafir gelmiş. Ben o zaman küçükmüşüm. O kişi bıçak ile boğazımı kesmiş. Yalnız tam kesememiş. Beşiğime de bir kese altın atmış. Babam bu parayla beni iyi ettirmiş ve parayı değerlendirmiş. Şimdiki zengin hale gelmişiz.”

Padişahın oğlu demek ki, kısmetinden kaçamamış.

HAMZA UÇAR

1.1.1.6. Yüz Aklığı

Çoban, Ağanın koyunlarını sürekli otlatmaya götürürmüş. Bir gün şeytan aklına girmiş. Şehirde koyunları satıp, bir güzel harcamış. Köye döndüğü zaman ağa koyunlarını sormuş. Bunun üzerine çoban ağaya şu şekilde cevap vermiş.

“Yağmur yağdı gök çatladı

Yetmiş ikisinin ödü patladı

Onunu da koyma hesaba

Kurt kaptı birisini

Birinin aldım derisini”

Masada oturup yoğurt yiyen ağa çok sinirlenir. Çobanın yalan söylediğini anlar. Masadaki yoğurdu alıp çobanın yüzüne atar. Etrafındaki insanlara rezil olduğunu ve yalanının ortaya çıktığını anlayan çoban şu sözleri söyleyerek kendini aklamaya çalışır.

“Hesabı doğru verenin yüzü böyle ak çıkar” der.

YILMAZ GÖKSAL

1.1.1.7. Süleyman Padişahın Mührü

Bir padişahın üç tane kız evladı varmış. Oğlan evladı yokmuş. Velhasılı gün gelmiş, kızlar yetişmiş ve buluğ çağına ermiş. Kızlar büyüyünce oradan, buradan kızları istemişler. Padişah vermemiş. Padişahın küçük kızı aleminde deniz padişahıyla izdivaç kuruyormuş. Deniz padişahı küçük kıza rüya aleminde demiş ki:

“ Baban bir tarafa gittiği zaman sizin dileklerinizi yerine getirmek isteyebilir. Babandan Süleyman Padişahın mührünü isteyeceksin, Süleyman Padişahın mührünü getirirse getirsin, getirmezse denizin ortasında gemisi batsın diye hitap et.”

Kız kafasında bunu tutar. Zaman gelir, babası hazırlıklara başlar. Gemiye binerek İstanbul’a giderler. Az giderler, uz giderler en sonunda gemi bir limana uğrar. Padişah orada arkadaşına rastlar ve ona sorar.

“ Yahu Ahmet Ağa. Nasıl malın bu sene iyi mi?”

“Padişahım hiç sorma. Dört günden beri piyasa canlandı. Mal çok yüksek bir fiyata gidiyor.”

Padişah buna çok sevinir. Limandan ihtiyacını alır ve gemi tekrar İstanbul’a koyulur. Az gider uz gider sabah erkenden İstanbul’a varırlar. Malı pazara çeker ki, ne görsün mal değerini üç katı. Piyasa canlı, malı satmaya başlar. Bütün kasaplar ve tüccarlar gelir. “Padişahım bu malı bize ver.” Diye yalvarmaya başlarlar. Üç, dört tane alıcıya malları taksim eder. Para çantasının biri yetmez, ikinci çantayı da doldurur. Birinci ve ikinci çanta da parayla doları. Padişah, “Şurada bir kebap yiyeyim daha sonra kızların isteklerini alayım” der. Yemeğini yedikten sonra kızların isteklerini almak için para çıkarır. Büyük kızın isteğini alır. Büyük kız babasında ceviz bir kutu istemiştir. Ortanca kız da babasından şallı şullu bir entari istemiş. Padişah bu istekleri not eder. Ortanca kızın isteğini de alır. Küçük kızın isteğini almaz. Küçük kız da tutturmuş Süleyman Mührü diye.

“Babam Süleyman Mührü’nü aldıysa aldı. Almadıysa denizin ortasında vapuru batsın” demektedir.

Babası bunu duyunca hüzünlenir ve üzülür. Ama yine de Süleyman Mührü’nü bulamaz. Önüne gelene sorar.

“Yahu bu Süleyman Mührü nereden bulunur?”

“Padişahım, senin bu dediğin deniz padişahı. Süleyman Mührü de Süleyman Padişahın yanındadır burada olur mu? Bu mührü bulunmaz.”

“Bunu biz kazdırsak olmaz mı?”

“Olmaz.”

Padişah dönüş yapar. Denizin derin bir mıntıkasına gelindiğinde bir zelzeledir başlar. Fırtına kopar. Gemi, bir sağa, bir sola sapar. O sırada gemide kiler:

“Bugün fırtına yoktur. Madem fırtına vardır. Ne diye bizi gemiye aldın.” Diye gemiciye kızarlar.

Padişah ile kaptan der ki:

“Meteorolojide böyle bir fırtına yoktu. Bu nasıl oldu? Bizim aklımız fikrimiz ermiyor.” Böyle deyince gemidekilerden biri:

“Burada bir elemirci kadın var. Ona bir elemir attıralım. O kadın bu fırtınanın sebebini bize izah eder.”

“Bu fırtınanın sebebini bize açıklayacaksın. Bugün fırtına yok. Gemici bizi aldı getirdi. Burada da fırtına oluyor. Ya öldü, ya öleceğiz bunun sebebini bize anlat.”

Önüne bir tas su koyar ve elemire bakar. Der ki:

“İçinizde büyük bir zat var. Bu zatın da üç tane kızı var. Bu zat, kızlarının isteklerini yerine getirmek için not etmiş. Küçük kızı Süleyman Padişahın mührünü istemiş. Padişah diğer iki kızının isteğini almış. Üçüncüsünü bulamamış. Kız da beddua etmiş. Babam, isteğimi yerine getirirse getirir. Getirmezse gemisi denizin ortasında batsın diye beddua etmiş. Kızın bedduası tutmuş.”

Gemidekiler, “Onun narına biz de gideceğiz” derler. Bunun üzerine padişah ortaya çıkar.

“Hiçbiriniz ölmesin. Ben kendimi denize atayım. Ben öleyim. Bu fırtına işi bitsin” der.

“Durma.”

Padişahı palas pandıras yukarı güverteye çıkarırlar. Atacaklarmış. Padişah:

“Atmayın ben kendim atlarım.”

Onlar gere dönerler ve güverteden aşağıya inerler. Tabii can kıymetli ya. Padişah “oof oof !” der. Oof derken, deniz yarılır ve bir Arap çıkar piyasaya. Arap der ki:

“Söyle Şevketlim. Senin başında bir hal mi var? Beni sıkkın olan insanlar arar. Sen sıkkın durumdasın. Beni aradın, ben de geldim. Söyle derdini”.

“Yok, yok. Dilinin altında senin bir şeyler var.”

Padişah anlatır der ki:

“Sayın Arap benim isteğim senden şu; Benim üç tane kız evladım var. Oğlan evladım yok. Ben İstanbul’a mal satmaya giderken,kızların bir istekleri var mı? diye aileme söylemiştim. Ailemde çocukların isteklerini not almış. Bana verdiler. Küçük kızın notunda: Babam Süleyman Mührü alsın. Süleyman Mührü bulamazsa denizin ortasında gemisi batsın diye hitabede bulunmuş. Beddua etmiş. Onun bedduası tuttu. Millet ölmesin tek ben öleyim diye denize atlamak için güverteye çıktım. Tabii can kıymetli oof oof ! deyince sen çıktın piyasaya”

“Padişahım, seninle bir pazarlığa girelim. Kızını bir hafta içerisinde hazırlayacaksın. Deniz sahiline getireceksin. Oof oof! diye çağır. Ben kızını alır götürürüm. Sen kızını verdin verdin, vermedin deniz padişahıyla sizin kara askeri harbe girecek.”

Padişah, kara askeri harbe girecek deyince kabullenir. Arap`tan mührü alır. Mührü aldıktan sonra vedalaşırlar. Arap gider ve deniz sakinleşir. Seyir halinde giderler. Artık denizde ne fırtına ne de hırçınlık vardır. Padişah, güverteden aşağıya halkın olduğu mıntıkaya iner. Halk:

“Ne oldu padişahım? Sen buraya geldin. Kendini atmamışsın.”

“Ben Allah’a dilek diledim. Allah benim dileğimi kabul etti. Fırtına durdu.”

“Oh! İyi” derler. Neşe ile herkes yoluna koyulur. Gemi az gider, uz gider. Bir iki gün sonra padişahın limanına varır. Limana gelince padişah, çantasını takımını tarağını alır ve eve gider.? Eve varınca kendisini karşılarlar. Kızlar der ki:

“Baba, bizim siparişlerimizi aldın mı?”

“Kızım, hepinizinki tamam.”

Üçü de güler, oynar ve sevinirler. Kızların hediyelerini verir. Padişahla ailesi arasında kucaklaşma olur. Vakit akşam olur, yatarlar. Bir iki gün geçtikten sonra padişahın karısı padişaha der ki:

“Herif, bugün seninle yatmayacağım.”

“Ne yapacaksın?”

“Küçük kızla yatacağım. Başındaki hali anlayacağım. Ne var, ne yok. Kendi kurduğu izdivaçtan memnun mu, memnun değil mi?”

Akşam olur. Küçük kıza annesi der ki:

“Kızım, bugün benle beraber yatacaksın. Senle dertleşeceğim biraz.”

“Olur anne.”

Yatarlar. Diğer kızlar uyur. Bunlar kendi aralarında ufak ufak konuşurlar.

“Kızım başından geçenleri bir bir anlat.”

“Anne benim başımdaki hal şu: Ben oraya gittim gideli ne koca, ne bey gördüm. Arap beni yediriyor, içiriyor. Bana bir kahve veriyor. Kahveyi içtikten sonra ben kendimden geçiyorum ve uyuyorum. En sonunda sabah oluyor ayıkıyorum.”

Allah Allah . Kızım sana verdiği kahve ilaçlı. O seni bayıltıyor. Belki seni başka odaya götürüyordun. Sen rol yap. Getirdiği kahveyi içme, Arap dışarı çıktığı an o kahveyi yok et. Hemen bayılmış süsü ver ve uzan. Arap senin başına ne felaket verecek gözünle görürsün.”

Kız not alır. Yatarlar. Sabah olur. Padişahın kızı izinli gelmiştir. Kızı götürme zamanı gelir. Padişah karısına:

“Sen kızı hazırla. Ben götüreyim.”

Saat on ile on buçuk arasında kızı deniz sahiline götürür. Oof oof! diye bağırınca Arap çıkar. Padişah:

“Arap, al emanetini götür.”

Arap bunu alır. Padişahın yanına götürür. Bir kahve içirir ve kadın bayılır. Ondan sonra padişahın odasına götürür. Kız odaya girince bakar ki, padişah dediği adam güzel mi, güzel. Kar gibi bembeyaz, babayiğit, bıyıklı birisi. Kız buna aşık olur. Padişahın hem ayak ucunda hem de baş ucunda renkli bir mum yanıyormuş. Kız bu mumların yerini değiştirirsem ne olur acaba diye düşünür. Padişah da atletle yatıyormuş. Mumlardan birinin de başı közleme yapmış. Kız mumları değiştirirken közleme yapan yer padişahın göbeğinin ortasına düşer cass diye yakar. O anda deniz padişahı feryat eder.

“Arap! Bu kız bana yaramaz. Benim karnımı yaktı. Sen bunu şark tarafına götüreceksin. Üç dağın ötesine bu kızı bırak gel.”

Arap kızı üç dağın arkasına götürür ve bırakır. Kız ile Arap vedalaşırlar.

“Arap, senden bir ricam var. Belki bir gün canım padişahı görmek ister. Beni buradan al, yüzünü bir kere daha göreyim.”

“Sen canını sıkma. Buralarda idare et bakalım.”

Kadın ordayken adamın göbeğindeki yaralar gittik sıra azar ve çok fena olur. Bu sırada kız, gittiği memlekette kendine yatmak için bir ağaç bulur. Ağacın kovuğunda yatar kalkar. Oradaki ağaçların meyvelerinde, yeşilliklerinden yiyerek karnını doyurur.

O ülkenin padişahının oğlu, bir gün adamlarına “Atları hazırlayın ava gidelim” der. Silahlanırlar. Dört tane atlı ava giderler. Tam böyle dağları aşarlarken ormanlık bir alana gelirler. Orada padişahın oğlunun gözünün önünden bir karaltı gelir, geçer. Padişahın oğlu der ki:

“Bu can ise benim, mal ise sizin. Bunu alın gelin.”

Kimisi korkarak yaklaşır. Kimisi gitmek istemez. İçlerinden birisi nihayet kızı kolundan tutup getirir. Bu arada sırtları eskimiş, ezik büzük olmuş, teni görünüyordur. Padişahın oğlu sırtındaki mantoyu çıkarır ve kızın sırtına geçirir.

“Bugünkü avımız yeter çocuklar. Hadi binin atınıza.”

Atlara binerler. Oğlan kızı terkisine alır. Padişahın oğlu kız ile konuşmak ister. Velhasılı kız ahraz olur. Hiç kimseyle konuşmaz. Bunlar saraya varırlar. Padişahın oğlunun kızı bulduğu duyulur.

“Padişahın oğlu dağda bir yabani dağ kızı bulmuş. Anam aydan ay güzel, günden gün güzel. Yani o kadar güzel. Tura tura bir saçları var” derler.

Artık millet kızı görmek için saraya akın etmeye başlar. “Kız çok güzel; ama konuşmuyor. Kekeme herhalde” derler.

En nihayet padişahın ailesi bunu bir hamama sokar. Sırtını, başını, giysisini değiştirirler. Tertemiz olur. Padişahın kızına da iyi benzerliği vardır. Padişahın kızı da ahraz, bu da ahrazdır. “Bir ahraz kızımız var iken, iki ahraz kızımız oldu” derler. Padişah:

“Aman avrat buna iyi bak. Bu da evladımız bunu incitmeyin ha!”

Bir cin padişahı, padişahın kızını istemiş. Vermemişler. Vermeyince de o cin padişahı kızı lâl etmiş. Ama cin padişahı kızla beraber olur geri gidermiş. Yine kızla beraber olup, gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Merdivenden üç basamak aşağıya inilen bir yere gelirler. Üç tane kazan kurulu altında da ateş yanıyor. Birisi bir kitap okuyor. Öbürü de suyu karıştırıyor. Kız:

“Ne bu hal?”

“Böyle böyle.”

“Vallahi padişahın kızını istedik vermedi. Kızını lâl ettik. Kızı konuşamıyor.”

“Yok, o kızı verdi. Söz verdi birisine yarın nikâhı olacak.”

Öyle deyince bunların sırları bozulur. Ortadan kaybolurlar. Sır bozulunca kızın dili açılır. Kız konuşmaya başlayınca oradaki kırk tane kadın padişahın huzuruna çıkar. Biri der ki:

“Benim duam kabul oldu.”

Öbürü:

“Benim duam kabul oldu.”

Padişah:

“Ne olursa olsun, kızımın dilini açın. Size birer kap dolusu altın veririm diye söz verdim” der.

Altınları verir. Kadınlar çekilip giderler. O anda, sıra dağda bulunan ahraz kıza gelir. O da konuşmaya başlar. Padişahın huzuruna varır. Olanı biteni anlatır. Kendi dilinin de formalite icabı kapalı olduğunu söyler. Padişah:

“Çok sağol. Allah senden razı olsun. Sen dile, dileğini vereceğim. Ne dilersen dile.”

“Şevketlim, ben sağlığını dilerim. Benim sizden bir dileğim var.”

“Söyle kızım. Başım ile gözüm üzerine.”

“Benim deniz sahiline bırakın. Ama adamların beni bırakıp dönsünler. Olur mu?”

“Olur.”

Padişah adamlarını çağırır. Emir verir:

“Bunu deniz sahiline bırakın gelin” der.

Dört atlı az gider, uz gider; dere tepe düz giderler. En nihayet bakarlar ki, deniz görünüyor. Deniz seviyesinden aşağıya doğru inerler. Burası da ağaçlık, ormanlık bir yermiş. Kız:

“Benim evim burası. Siz gidin. Allah sizden razı olsun” der.

Ayrılırlar. Onlar gözden ırak olunca kız deniz sahiline varır. Oof oof! diye bağırır. Arap çıkar.

“Arap, Süleyman padişah nasıl? Durumunu bana izah et:”

“Vallahi abla, durumunu hiç sorma. Günden güne kötüye gidiyor. Bir ilaç bulamıyoruz. Verdiğimiz ilaçlar da tesir etmiyor. Bunun ilacı vardır; ama kim bilir nerede?”

“Soğuk yüzünü bir göreyim, geleyim. Ne olur?”

Arap kızı alır, götürür. Padişah can çekişmektedir. Bakar ki, ay parçası gibi adam; ama ızdırap çekiyor. Kız bu yüzden eziklik doğar. Bu sırada Süleyman padişah ayıkır. Ayıkınca kızı yanında görür.

“Arap, bu kadın yanıma gene mi geldi? Bu kızı bu sefer de garba süreceksin. Garp da yedi dağın arkasına götür.”

“Olur şevketlim.”

Arap kıza:

“Hiç korkma. Bunun bir sınırı olur” der.

Kız:

“İnşallah ben bunun ilacını bulurum.”

Az giderler, uz giderler. Yedi dağın arkasına gelirler. Arap kızı bırakır ve vedalaşırlar. Kız acıkır. Acıkınca da otları, çöpleri yemeye başlar. Günler geçer, kızın sırtı başı yırtılır. Pejmürde bir hale dönüşür. Garbın padişahının oğlu da atları hazırlatır. Altı, yedi atlı ava çıkarlar. Nihayet kızın bulunduğu mahale varırlar. O anda padişahın oğlunun gözünün önünden şöyle bir karaltı gelip, geçer. Adamlarına:

“Eyvah! Şuradan bir şey geçti. Can ise benim, mal ise sizin. Hadi tutun” der.

Kimse yanaşamaz. Kız da ağaç kovuğu ile taş arasında yatıp, kalkmaktadır. Bir keloğlan varmış. O “ben giderim” der. Kızın kolundan tutup padişahın oğluna getirir. Kızın vücudu görünüyordur. Kız da ay parçası gibi bir kızmış. Padişahın oğlu:

“Bu günkü avımız da bu oldu. Haydi gidelim” der.

Sırtındaki kaputunu çıkarır ve kıza giydirir. Kızı atın terkisine alır yola revan olurlar. Az giderler, uz giderler ve saraya varırlar. Padişahın ailesi:

“Ne oğlum bu?”

“Ana bu kızı dağda buldum. Ne ev var, ne bucak var. Fena halde burada yaşamış. Bak sırtı pejmürde halde. Ben de aldım getirdim. Bunu hemen hamama sokun”

Kızı hamama sokarlar. Sırtını başını değiştirirler. Akşam olur. Kızı büyük bir salona sokarlar. Burada da bir ahraz kız yatmaktadır. Bu kız, padişahın kızıdır. Dağda bulunan kız; “Şansa bak, nereye gitsem padişahın kızları hep ahraz” diye içinden geçirir. Padişahın ailesi dağda bulunan kızı konuşturmak isterler. Kız konuşmaz. Padişah:

“Neyse hayırlısı olsun. Bir ahraz kızımız vardı. İki ahraz kızımız oldu. Allah’ım nedir bizim başımıza gelen? Avrat buna sahip ol. Bu da bizim evladımız sayılır. Allah buna da bir hayırlı kapı açar inşallah.”

“Olur herif”

Yirmi otuz tane kadın her gün o padişahın kızının dilini açmak için dua ediyorlarmış. Ne kadar dua ettilerse de kızın dili açılmamış. Bir gün dağda bulunan ahraz kız bu kadınların arasına karışır. Kadınlardan bir kısmı “Yahu bu ne arıyor burada? Yerine gitsin yatsın.” derlerse de bir kısmı da karşı çıkar. “Yok o da burada yatsın. Belki ona da Allah bir keramet verir” derler. O da onların yanında yatmaya başlar. Az sonra kadınlar kitap okur ve uyurlar. Bu sırada kapının deliğinden içeriye bir ateş süzülür. O da bir peri padişahı imiş. Kızla beraber olur ve kapı açılmadan anahtar deliğinden süzülür gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Az giderler, uz giderler. Taşlı büyük bir dağa varırlar. Bu dağda bir mağara vardır. Mağaranın girişinde de kapı niyetine kullanılan büyük bir taş vardır. Bu taşı açıp içeri girerler. Peri padişahı kıza der ki:

“O padişah kızını bana vermezse. Ben de böyle gider kızının yanında yatar gelirim.”

Kız:

“Padişah kızını sana verecek” der. Peri padişahı sevinir. Peri padişahı kıza:

“Bizi dünyada yenecek bir devlet var. O da Deniz Padişahı’nın ülkesi. Hiçbir devlet bizi yenemez. Zorla da olsa, şerle de olsa ben kızı alacağım. O Deniz Padişahı bir kız ile evlendi. O kız mumların yerini değiştirirken padişahın karnında yara açtı. Padişah günden güne ölüyor. Son nefesini vermek üzere. Onun ilacı şu rafta. Bu rafta bulunan suyu dökecek ilaçlı pamukla yarayı silecek. Süleyman Padişahın yarasını iyileştirecek ilaç tek bu. Başka ilaç yok” der.

Onlar uyuyunca ahraz kız, elindeki kılıcı padişahın kafasına vurur. Gövde bir tarafa, baş bir tarafa gider. Hemen başı alır, entarisinin eteğine koyar. Padişahın huzuruna koşar. Bakar ki, onların sırrı da bozulmuş. Kız dile gelmiş, konuşmaya başlamış. İki kız kendi aralarında konuşmaya başlarlar. Sabah olur. Kadınlar padişahın huzuruna çıkarlar.

“Padişahım benim duam kabul oldu” derler ve tartışmaya başlarlar. Padişah:

“Hanginizin duasıyla oldu bilmiyorum ama Allah’a çok şükür benim kızım iyileşti. Size birer kese altın vereceğim” der.

Altınları kadınlara verir. Herkes güle oynaya evine gider. Bir tek dağda bulunan ahraz kız kalır ve padişahın huzuruna çıkar.

“Sayın padişahım geçmiş olsun. Kızınızın sırrını ben çözdüm.”

Padişah:

“Nasıl çözdün kızım?”

Kız entarisinin eteğinden peri padişahının kafasını çıkarır. Padişahın önüne koyar. Padişah o zaman ahraz kız sayesinde kızının iyi olduğunu anlar. Padişah:

“Kızım sen dile dileyeceğini. Sana ne istersen vereceğim. İster seni evlatlığa kabul edeyim. Burada kal seni evereyim, düğününü yapayım”der.

“Yok. Sayın şevketlim, hiç ısrar etme. Benim senden ufak bir dileğim var.”

“Ne olabilir kızım?”

“Beni deniz sahiline ulaştırın. Başka bir şey istemiyorum.”

“İsteğin buysa bir şey değil.”

Bu sırada sicim bir yağmur başlar. Padişah oğlunu çağırır.

“Oğlum, dört tane yamçı, dört tane at hazırlayın. Kızı da alın doğrudan doğruya dediği yere bırakın gelin” der.

Yağmurun altında atlara binerler. Kızın sırtında da keçeden bir yamçı vardır. Az giderler, uz giderler. Tam deniz sahiline inecekleri sırada ahraz kız padişahın oğluna:

“Sayın şevketlim, yeter artık bana yaptığınız iyilik” deyip onlarla vedalaşır. Onlar gözden kaybolduktan sonra kız denize döner, haykırır.

“Oof oof!”

Deniz yarılır ve Arap çıkar.

“Buyur abla. Ben de senden haber bekliyordum.”

“Durumu nasıl?”

“Vallahi abla durma gel. Seni götüreyim. Ölüm döşeğinde. Nefesini zor alıp veriyor.”

“Allah Allah”

Kız getirdiği ilacı da alır. Saraya varırlar. Kız ilacı masanın üstüne koyar. Kız bakar ki, padişah nefesini bir alıyor, bir veriyor. “Allah’ım gene kavuştum çok şükür” der.

İlacı kullanmaya başlar. Padişah, karnı açık yatmaktadır. Suyu döker ilaçlı pamukla yarayı siler. Bu işlemi tekrarlar. O yaranın olduğu yere yepyeni bir deri gelir. Yara tamamen kavuşur. Kız hemen karyolanın altına saklanır. Yara o zamana kadar iyi olur ve padişah ayıkır. “Arap” diye seslenir.

“Buyur şevketlim”

“Lan oğlum, ben iyi oldum. Allah’a çok şükür.”

“Tabiî efendim.”

“Beni kim iyi etti?”

“Seni bu duruma sokan iyi etti.”

“Nerede O?”

“Gelir şimdi.”

Kız karyolanın altından çıkar. Kız ile padişah sarmaş, dolaş olurlar. Tekrar bir düğün kurarlar ve bütün padişahları davet ederler. Kırk gün, kırk gece düğün yaparlar. Onlar muradına erer biz de erelim muradımıza.

ARİF CERİT

1.1.2. Efsane

İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, âdet, anane ve merâsimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır. Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: “Ustûre”; Farsça: “Fesâne, efsâne”; Yunanca: “Mitos, mit” kelimeleri ad olarak verilmiştir.

İlk devir insanları -bugün okumamış zümrelerde görüleceği üzere- tabiat hadiselerinin sebeplerini bilmiyorlardı. İnsanın nereden gelip nereye gittiği, hayatla ölümün mâhiyeti, yıldızların hareketi, denizin yükselmesi, yağmurun yağması; hayvan, bitki, toprak, orman, dağ, ateş, mâden vb. Gibi hadise ve maddelerin teşekkül ve icâdı onları hayret, korku, heyecan veya memnunluk içinde birtakım hayaller kurmaya yöneltti. Bu hayaller, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden ibaret olan düşünce tarzını doğurdu.

İşte canlı-cansız varlıklarla tabiat hâdiseleri karşısında kurulan hayal, tasavvur ve düşünceler henüz müspet (pozitif) zihniyete ulaşmamış toplulukların doğru, yalan şeklinde kabul ettikleri iptidâî bilgileri teşkil etmiştir. Kuvvetli bir anane bağı içinde yaşayan ilk devir, mitas devri, hatta ortaçağ insanları inandıkları bu bilgilerle kâinatta Tanrı, iyi ve fena ruh, kıyâmet, melek, şeytan, cin, peki, gök, dağ, su, ya da (yağmur) taşı, büyücü vb. gibi üstün saydıkları maddî-mânevi kudretlere umumiyetle teşhis ve intak yolu ile (canlandırarak) veya konuşturarak) birtakım masallar uydurmuşlardır. Bugün masal sayılan mahsullerden ayrı olarak düşündüğümüz cemiyetin ortak malı bu eserler, sonraları yeni din, kültür ve ekonomi şartlarının ve alış verişinin hazırladığı muhit içinde az-çok târihi gerçeklerle beslenerek yazılı kaynaklara geçen efsâne ve menkıbelere örnek (model) olmuşlardır. Türklerin hayatında şaman, alperen, peygamber, halife, pâdişah şeyh, şeyhülislâm, asker vb. gibi otoriteler etrafında ve şehirler, saraylar, câmiler, mezarlar, türbeler, adaklar… üzerine doğmuş masallar ve menkıbeler bu mahsuller arasında yer alırlar.

Eski cemiyetlerde ve bugün bâzı kapalı, muhâfazakâr zümrelerde, mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb. gibi yerlerde belli zamanlarda, çocuk kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsâneler 1. Teogoni (Tanrıların nereden geldikleri), 2. Kazmagoni (kâinâtın nasıl meydana geldiği) 3. Antrapogoni (insan teşekkülü), 4. Eskatoloji (insanla dünyanın geleceği) gibi dört ana kolda toplanmaktadır.

Bugün, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş efsânecileri araştıran disiplin veya ilme “esâtir-mitoloji” adı verilmektedir.*

1.1.2.1. Lokman Hekim

Lokman Hekim bir kitapta ölümün çaresini bulur. Ölümün çaresi dağda bir ottur. Gidip o otu toplayacak ve ölüme çare bulmuş olacaktır. Lokman Hekim, kitabı almış dağa giderken, Cenâb-ı Allah Cebrail’e buyurur:

“Lokman, ölüme çare buluyor; ama rızkını verebilecek mi?”

Cebrail Aleyhi selam ile Lokman Hekim köprü üzerinde karşılaşırlar. Cebrail Aleyhi selam, Lokman Hekime sorar:

“Ya Lokman! Nereye gidiyorsun?”

Lokman, Peygamber olduğu için yalan söyleyemez. Der ki:

“Dağda bir ot var. Ölüme çare, onu bulmaya gidiyorum.”

Cebrail:

“Pekâla, ölüme çare bulacaksın; ama rızkını nasıl vereceksin? Madem sen bu kadar bilgilisin, bak bakalım Cebrail şimdi nerede?”

Lokman Aleyhi selamın elinde ölüme çare olan kitap vardır. Cebrail Aleyhi selam kanadını çarpınca ölüme çare olan sayfalar suya düşer, gider bir arpa tarlasına gömülür. O yüzden de arpa yiyenin ömrü uzun olur derler.

SELÇUK KARAKAYA

1.1.2.2. Eshab-I Kehf

Tarsus’ta Dakyanus adında bir kral varmış. Bu kral tanrılık davası görüyormuş. Kur’an-ı Kerim’de Civan-ı Mert olarak geçen bu altı kişi, bakarlar ki, bu adam da kendileri gibi biri. Yiyor, içiyor zamanı geldiğinde her insan gibi ölecek. Öldüğü zaman bu alemi kim idare edecek. Bu kral sahtekâr derler. Dakyanus’un krallığını kabul etmezler. Zamanla bu Dakyanus’un kulağına gider.

Dakyanus’a derler ki:

“Burada birkaç tane genç var, seni tanrılığa kabul etmiyor.”

Dakyanus:

“Getirin bakalım onları” der.

Bu gençleri huzura getirirler ve Dakyanus sorar:

“Siz kimi tanrı bilirsiniz?”

Gençler derler ki:

“Biz Hûdaperestiz. Sen sahtekârsın. Bizim gibi yiyorsun, içiyorsun, hasta oluyorsun. Zaman gelip öldün müydü bu alemi kim idare edecek?”

Dakyanus bunları hapse atacak olur. Bu gençler Dakyanus’un vezirlerinin oğullarıymış. Vezirler Dakyanus’a derler ki:

“Sen hemen bunları zindana atma. Nasihat eyle, belki nasihatını tutarlar.”

“Öyleyse ben sınırı dolaşıp geleceğim. O vakte kadar eğer bu sözünüzden dönmezseniz sizi zindana atarım eğer sözünüzden dönerseniz o vakit yaşarsınız.”

Dakyanus sınırı dolaşmaya gider. Bu sırada gençler, kendi aralarında konuşup düşünürler. Derler ki:

“Bu geldiğinde biz bunu tanrılığa kabul etmeyiz.”

Dakyanus’un geldiğinde kendilerine kötülük yapacaklarını bildiklerinden bir gece şehirden kaçarlar. Dağ tarafına giderler. Sabah olunca koyun güden bir çobana rastlarlar. Ona sorarlar:

“Bura bir mağara yok mu?”

“Ne yapacaksınız?”

“Gizleneceğiz. Bu şehir halkı Dakyanus’u tanrı kabul ediyor. Biz kabul etmiyoruz. Bize kötülük etmemesi için kaçtık.”

“Eee, siz nesiniz?”

“Biz Hûdaperestiz” derler.

Böyle olunca çoban:

“Öyleyse ben de Hûdaperest olayım” der.

Çoban da katılır.

“Ben burada büyük bir mağara biliyorum. Kış olunca biz oraya sığınır, soğuktan ve yağmurdan korunuruz” der.

Kabul ederler. Çobanın köpeği de arkalarından gelir. Gençler, Çobana:

“Köpeği kov. Bizim yattığımız yerde bu olursa, mağaranın yakınından geçenlere burada olduğumuzu haber verir” derler.

Çoban köpeği ne kadar kovduysa gitmez. En sonunda iki ayağının üzerine dinelir ve der ki:

“Ben de sizin taptığınız Allah’a tapıyorum. Niye beni kovuyorsunuz? Ben sizi beklerim.”

Öyle olunca sıddıkları daha da artar. Gelsin derler. Mağaraya girer ve orada yatarlar. Köpek de mağaranın ağzına yatar. Cenab-ı Allah bunlara uyku verir. Üç yüz dokuz sene uyurlar. Bu arada Dakyanus seferden döner. Gelince bunları sorar. Gençlerin babaları derler ki:

“Bizim de paramızı alıp kaçtılar. Biz de nereye gittiklerini bilmiyoruz.”

“Hadi hazırlanın arayalım.”

Ata biner, dolanır ve gezerler. Gezerken Eshab-ı Kehf’lerin yattığı mağaranın yanına varırlar. Dakyanus:

“İnin bakalım burada ne var?” der.

Kimse inmeye cesaret edemez.

“Mağaranın kapısını örün. Nasılsa havasız kalır burada ölürler” der. Vezirin birini bu işle görevlendirir.

Dakyanus gidince vezir, mağaranın girişini yalancıktan kapatır. Çünkü kendi oğlu da içeridedir. Daha sonra bulundukları yerden ayrılırlar. Oradan geçen bir çoban bu taşları davar ağılı yapmak için alır. Böylelikle havasız kalıp boğulmaktan kurtulurlar. Aradan zaman geçer. Hz. İsa dini yani Hıristiyanlık yayılır. Tarsus halkı Hıristiyan olur.

Üç yüz dokuz seneden sonra bunlar uyanırlar. Eshab-ı Kehf’leri oluşturan gençlerin adeti çobanla birlikte yedi olur. İsimleri: Yemliha, Mislina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş, köpeğin adı da Kıtmir. Evvela Yemliha kalkar, ötekileri de uyandırır. Derler ki:

“Acıktık. Bir kişi gitsin de şehirden ekmek, yemek getirsin; Ama öyle bir şekilde gitsin getirsin ki, kimse bizim burada olduğumuzu anlamasın.”

Kimse çobanı tanımıyor diye çobanı gönderirler. Yahut ta içlerinden birisi tanınmamak amacıyla çobanın elbisesini giyer. Şehre gelir ve şaşırır. Şehrin kapısına bakar aynı ama adamlar değişmiş. Adamlar küçülmüş. Fırından ekmek alır, parayı uzatır. Fırıncı:

“Yahu sen bu parayı nereden aldın, yoksa define mi buldun?”

“Yok yahu. Biz buradan dün sabah gittik. Şimdi geldim, her şey değişmiş.”

“Bu para nereden geldi?”

“Bu para Dakyanus zamanından.”

“Oo Dakyanus geçeli çok oldu. Bizim beyimiz filanca. Tarsus Hz. İsa dinine girdi. Biz sizi bekliyoruz. Cenab-ı Allah, Eshab-ı Kehf’leri İncil’de bildirdi. Hangi mağaradan hangi dağdan çıkacaksınız? Sizi bekliyoruz.”

Fırıncı bunu beylerinin yanına götürür. İncil’i okuyanların hepsi Eshab-ı Kehf’leri görmek için toplanır.

“Haydi gidelim. Eshab-ı Kehf’leri görelim” derler.

Mağaranın yanına varınca Yemliha yahut çoban der ki:

“Siz bi

12 Temmuz 2007

Önsöz

ÖNSÖZ

Yapıların en önemli bölümünü oluşturan Temellerin statik hesabı inşaat mühendisliğinin en karmaşık konularından biridir. Son yıllarda zemin mekaniği alanında görülen hızlı gelişmeler, temel problemlerinin modern hesap metotları ile çözülmesini zorunlu kılmıştır. Temel problemlerinde modern zemin mekaniği bilgilerinin, yapı sisteminin statik çözümü ile birleştirilerek yürütülmesi işi oldukça yeni sayılır. Bununla birlikte modern zemin mekaniği ışığı altında geliştirilen yeni metotlar artık tamamen uygulama alanına girmiştir. Böylece temellerin projelenmesinde eski basit metotlar yerine zemin karakteristikleri ve yapı rijitliğini hesaba katan yeni metotlar kullanılır olmuştur.

GİRİŞ

Bilindiği gibi temellerin görevi, üst yapıdan gelen yükleri temel zeminine aktarmaktır. Temel zemini öteki yapı bölümlerine benzer biçimde, üst yapının etkisi altındaki bölgelerde gerilme ve şekil değiştirmeye uğrar. Yapı ile temel zemini arasında kuvvetlerin aktarılma biçimi, büyüklüğü, doğrultusu ve dağılımına veya yapı ile zemin arasındaki sınır yüzeye bağlı olmayıp, aynı zamanda zemin ve yapının çok farklılık gösteren fiziksel özelliklerine de bağlıdır.bir yapı projesinin planlanması sırasında, amaca en uygun düşen temel biçiminin seçimi üzerinde ne kadar durulsa azdır. Pek çok durumda beklenen oturmaların, yapının taşıyıcı sistemine etkisi önemlidir. Temel zeminin özelliklerinin yeteri kadar bilinmediği yerlerde sağlıklı bir zemin araştırması yapılarak tüm temel zemini sorunları gerçeğe uygun olarak aydınlanabilir. Araştırmaların tümü için yapılan harcamalar, sonunda bizi ucuz çözümlere götüreceğinden, gider fazlası olarak düşünülemez ve sonunda daima ekonomik sonuçlar elde edilir.

1.ZEMİN MEKANİĞİ VE TEMEL İNŞAATI BİLGİLERİ

1.1 GENEL BİLGİLER

Üzerindeki yapıdan gelen yükleri, kendi ağırlığı ile birlikte güvenlikle taşıyan ve bu yükleri yapıya zarar vermeyecek ölçüde oturmalarla temel zeminine aktaran yapı bölümlerinin tümü TEMELLER adı altında toplanır.

Öncelikle temel sistemleri, her bölümündeki oturmalar üniform olacak biçimde düzenlenmelidir. Çünkü ancak bu durumda yapıdaki ek zorlamalara ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan çatlaklara engel olunabilir. Temel zeminindeki oturma farklarına kolayca uyabilen yapılara fleksibl yapılar, oturma farklarına uyamayarak ek zorlamalar doğuran yapılara da rijit yapılar denir. Bu nedenle belli bir yapı sistemine karar vermeden önce, oturma yönünden fleksibl bir yapının, rijit davranışlı bir yapıya oranla daha az duyarlı olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu nedenle şüpheli zeminler; üzerine yapılacak yapıları fleksibl olarak tasarlanmaya veya çatlak ve mafsallar aracılığı ile bölümlere ayrılmaya, demek ki izostatik olarak yataklanmaya zorlarlar. Böylece fazla duyarlı yapıların temellerine özel bir özen gösterilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Bunun sonucu olarak şüpheli zeminler üzerine yapılacak yapı ve temellerinde ekonomik çözümler elde edilemez. Çeşitli zemin tabakalarına oturtulmuş geniş yapı kesimlerinde veya üzerindeki hareketli yükün çok değiştiği yapılarda, yapı oturmaları üniform olmayıp birbirinden farklı olabilir. Böyle durumlarda çatlakların ve ek zorlamaların oluşmasına engel olmak için oturma derzleri düzenlenmesi yoluna bile gidilir. Bu derzlerin düzenlenmesi; normal koşullar altında kolay olmasına karşın, yer altı su düzeyi altında bulunan temellerde, sızdırmazlık yönünden özel bir özen gösterilmesini gerektirir.

Temeller, uygulamada karşılaşılan çeşitli durumlara göre çeşitli biçimlerde yapılırlar. Temel zemininin yapısı ve özellikleri ile üst yapının karakteristikleri temel biçiminin seçiminde ana öğelerdir.

Taşıma yetenekli (sağlam) zemin yüzeye yakınsa, bu durumda yükleri zemine yüzeye yakın yerlerde aktaran yüzeysel temeller (tekil sömeller ve sürekli alan temelleri) uygulanır. Eğer taşıma yetenekli zemin derinde ise, yapı yüklerini zemine derinde aktaran derin temeller (kuyu temeller, kazık temeller ve basınçlı hava temelleri vb.) ‘in uygulanmasına geçilir.

Ayrıca temeller yükü zemine aktarma biçimlerine göre de; yükü zemine taban alanları ile aktaran alan temelleri (tekil ve sürekli alan temellerinde olduğu gibi hem yüzeysel, kuyu ve keson temellerde olduğu gibi hem de derin olarak yapılabilen), yükü zemine bir kazık veya kazık grubu ile aktaran kazık temeller olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir.

Yer altı suyunun yüksekliği temel derinliğinin seçimine, temel derinliği de temel çukuru tabanının derinliği ile temel çukuru yanlarının dik veya eğimli olmasına önemli ölçüde etki eder. Bu nedenle yer altı suyunun yüksek olmasından ötürü, oldukça yüzeysel temellerin bile bazen ekonomik olduğu görülmüştür.

1.2 ZEMİN MEKANİĞİ BİLGİLERİ

Bir yapının inşa edilmesi, en geniş anlamda zemindeki dengenin bozulması yönünde hareketsiz bir duruma müdahale anlamına gelir. Bu müdahale sonucunda temel zemininde varolan denge bozulur. Yeni durum karşısında yeniden denge kurulması için zeminde bazı değişiklikler ortaya çıkar. Temel zemini davranışının yeterince anlaşılabilmesi için, onun fiziksel özelliklerinin iyi bilinmesi gerekir. Ayrıca yapı sisteminden gelen yeni yükler zeminde stabilite güvenliğinin kontrolünü gerektirir. Böylece yapı sisteminin güvenlik altına alınması ve zararlardan kaçınılması sağlanabilir. Tüm bu sorunlarla Zemin mekaniği bilimi uğraşır. Zemin mekaniği iki ana bölüme ayrılabilir.

Zemin mekaniğinin arazide ve laboratuarda teori, deney tekniği, yapı pratiği ve bunlardaki en son gelişmeleri içine alan bölümünün fizik ve jeoloji dalları ile yakın ilişkisi vardır. Zemin mekaniğinin özellikle zemin malzemesine ilişkin dayanım ve stabilite konularını inceleyen bölümü toprak statiği olarak ta adlandırılabilir. Zemin mekaniğinin bu bölümü, klasik statik ve cisimlerin dayanımı bilim dalları ile ilişkilidir.

1.2.1 TEMEL ZEMİNİNİN TANIMI VE JEOLOJİK OLUŞUMU

Temel zemini; masif kaya ve kayaların parçalanarak gelişmesinden doğan ufak daneciklerin yığınından oluşmuştur. Yapı mühendisleri yer kabuğunu oluşturan malzemeleri bazen zemin ve kaya olarak iki grupta da toplarlar. Fakat bu ayırım, kayalar ile zeminler içindeki mineral daneciklerini birbirine bağlayan kohezyon kuvvetlerinin derecesinin kesin bir sınırı olmaması nedeni ile keyfidir. Bunun için genel bir ayırım vermek güçtür. Örnek olarak jeologlar, kaya terimi ile yer kabuğunu oluşturan tüm malzemeyi anlar ve onlarca mineral daneciklerinin birbirine az veya çok bağlı olmasının önemi yoktur. Buna karşılık, zemin terimi ile ancak yer kabuğunun bitki yetişmesine elverişli bir bölümü amaçlanır. Buna göre yapı mühendisleri; diğer konularda çalışan kimseler tarafından toplanmış bilgileri kullanırken, zemin ve kaya terimlerinin hangi anlamda kullanıldığını bilmek zorundadırlar.

Zeminlerin, kayaların ayrışarak parçalanmasından oluştuğunu söylemiştik. Bu ayrışma işlemi fiziksel ve kimyasal yollarla olmaktadır. Yer yüzünün yüzeysel bütün kayaları; don, yağmur ve ısı değişiminin yıkıcı etkileri ile rüzgar, buz, yerçekimi ve akarsuların sürükleme etkilerine uğrar. Zeminin çeşitli oluşum araçlarından en önemlisinin akarsular olduğu bilinir. Akarsular bir göl veya denize ulaştıklarında, taşınan zemin daneleri suyun hızı yeter ölçüde azaldığında; önce büyük, sonra küçük daneler olmak üzere derecelenerek çökelir. Böylece, jeolojik bakımdan daha genç akarsular ile akarsu yataklarının üst kesimlerinde çoğunlukla kaba kum ve çakıllar bulunur. Buna karşılık, eski akarsularda ve alt kesimlerde silt ve killer çoğunluktadır.

1.2.2 ZEMİN TÜRLERİNİN TANINMASI VE SINIFLANDIRILMASI

Genel olarak zeminlerin sınıflandırılması, değişik görüş noktalarına göre çeşitli şekillerde yapılabilir.

1.2.2.1 Zeminlerin, içindeki maddelerin orijinlerine göre sınıflandırılması:

Kayaların fiziksel ve kimyasal ayrışması sonucu oluşan zeminler; Bu zeminler ayrışma sonucu oldukları yerde kalmışlarsa yerli zeminler, herhangi bir nedenle başka yerlere taşınmışlarsa taşınmış zeminler olarak adlandırılırlar.

Organik zeminler; Bu zeminler ya turbalarda olduğu gibi bitkilerin çürümesi ile veya organizmaların inorganik kalıntılarının birikmesi ile oluşur. Böylece, organik orijinli bir zemin; hem organik, hem de inorganik olabilir. Organik zemin terimi; çoğunlukla içinde az veya çok ölçüde çürümüş bitki bulunan ve kayaların hava etkisi ile ayrışması sonucu oluşan taşınmış zemin anlamında kullanılır.

1.2.2.2. Zeminlerin, oluşumlarındaki danelerin büyüklüklerine göre sınıflandırılması:

Genellikle kullanılan bütün sınıflandırma sistemleri zeminlerin dane büyüklüğüne göre sıralanması ilkesine dayanır. Buna göre zeminler üç gruba ayrılır;

İri daneli, kohezyonsuz zeminler (kum, çakıl gibi)

İnce daneli, kohezyonlu zeminler (silt ve kil gibi)

Organik zeminler (turba gibi)

Doğal olarak zeminler, çeşitli çaptaki danelerin karışımından oluşmuştur. Bir zeminin özelliği, içindeki baskın gelen (hakim) dane çapına önemli ölçüde bağlıdır. Dane çapı dağılımı; normal olarak mekanik analizle, çok küçük daneler de ıslak analizle bulunabilir. Dane çapları dağılımının bulunmasındaki ana amaç, belirli çap sınırları arasında bulunan daneleri kapsayan çeşitli bölümler için, bir adlandırma sisteminin bulunmasıdır. Dane çapı sınıflandırılmasında, ana bölümlerin sınır çapları az çok birbirinden değişik sistemler ileri sürülmüştür. Bunlar içinde M.İ.T. sistemi olarak bilinen ve ana bölüm sınırlarının aşağı yukarı zemin özelliklerindeki önemli değişikliklere karşılık olan sınıflandırma sistemi, mühendislik konularına en uygun düşeni olarak bilinir.

Tablo1.Dane çapı sınıflandırması

Kum, silt ve kil karışımından oluşan zeminlerin adlandırılmasında kullanılan bir sistem olması bakımından Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı tarafından ortaya atılan üçgen diyagram sistemini belirtmeden geçemeyeceğiz. Burada eşkenar bir üçgenin kenarlarında kum, silt ve kil yüzde olarak işaretlenmiştir. Bu diyagram basitleştirilmiş şekliyle Şekil 1.1 de gösterilmiştir. Şekildeki S noktası içinde % 50 kil, % 30 silt ve % 20 kum olan bir zemini gösterir.

Şekil .1.1 Zemin adlandırma sistemi

Bununla birlikte, yalnızca dane boyutuna bağlı olarak verilen sınıflandırma sistemleri her zaman doğru sonuçlar vermez. Çünkü zeminlerin çok ince daneciklerinin fiziksel özellikleri, dane çapından başka birçok faktöre de bağlıdır. Bu nedenle, temel tekniği bakımından zeminlerin sınıflandırılmasında birkaç sınıflandırma sistemi birlikte düşünülmelidir.

1.2.2.3 Zeminlerin Temel Tekniği Görüş Noktasına Göre Sınıflandırılması (DIN 1054 – 1976 ‘ ya göre)

Temel zemini, yapı yükleri altındaki değişik davranışları nedeniyle genel olarak; gelişmiş zeminler, dolma zeminler ve kayalar olmak üzere üç grupta incelenebilir:

1.2.2.3.1 Gelişmiş (Doğal Gelişimli) Zeminler

Bir zemin, eğer sona ermiş jeolojik olaylar sonucunda oluşmuşsa, “Gelişmiş (doğal gelişimli) zemin” olarak adlandırılır. Gelişmiş zeminler dane büyüklüklerine göre, kil, silt, kum ve çakıl olarak sıralanır. Gelişmiş zeminleri, fiziksel özellikleri ve yapı yükleri altında farklı davranışları nedeni ile, danecikleri arasında bağlantı olmayan “Bağlantısız (kohezyonsuz = daneli) zeminler”, danecikler arasında bağlantı bulunan “Bağlantılı (kohezyonlu) zeminler” ve organik zeminler olmak üzere üç gruba ayırmak gerekir.

BAĞLANTISIZ (KOHEZYONSUZ VE DANELİ) ZEMİNLER:

Bağlantısız zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerin ağırlıkça tutarı % 15 den fazla olmayan kum, çakıl, taş ve bunların karışımları gibi zeminlerdir. Bu zeminlerin taşıma yeteneği kural olarak çok iyidir. Bağlantısız zeminlerin taşıma yeteneği özellikle tekil danelerin biçimi, büyüklüğü ve yerleşim sıklığına bağlı olarak belirlenir.

BAĞLANTILI (KOHEZYONLU) ZEMİNLER:

Bağlantılı (kohezyonlu)zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerden oluşan bağlantılı zemin bölümü ağırlıkça %15 den fazla olan kil, silt, killi silt ve bunların bağlantısız zeminlerle karışımları (ince kısmı fazla olan daneli zeminler; örneğin, kumlu kil, kumlu silt , lem ve marn) gibi zeminlerdir. Bağlantılı zeminlerin taşıma yeteneği onun jeolojik oluşumuna bağlı olup. Zeminin bir araya gelişine ve konsistansına göre daha geniş sınırlar içinde bulunur.

ORGANİK ZEMİNLER:

Organik zeminler; turba veya çürük çamur gibi organik zeminler ile bağlantısız ve bağlantılı zeminler hayvansal ve bitkisel orijinli organik karışımlarla oluşturdukları zeminlerdir. (örneğin, humuslu kum, çürük kum veya turbalı kum organik silt veya organik kil, balçık) bu zeminler, organik bölümlerinin sıkışabilirliği fazla olması nedeniyle kullanılmaya hiç elverişli değillerdir.

1.2.2.3.2. Kayalar

Genellikle kaya denilince masif kayalardan oluşan zeminler anlaşılır.kayanın temel tekniği özellikleri, kaya türleri arasında fark gözetilmeksizin, genellikle öteki temel zemini türlerinden daha elverişlidir. Bizzat dağılmış kaya, eğer serbest yarık ve delikte üniform özellik ve yeteli kalınlıkta bulunursa, çok iyi bir temel zemini oluşturur. Tabakalı veya faylı kayalarda, önemli ölçüde yatay yükler taşınıyorsa veya şev düzeltilmesinde heyelan tehlikesi varsa, kural olarak özel araştırmalar yapmak gereklidir.

1.2.2.3.3. Dolma Zeminler

Dolma zeminler sözüyle, sonradan dökülerek doldurulan zeminler ile akarsular tarafından oluşturulan dolma zeminler amaçlanmaktadır. İki sınıfa ayrılır:

a) Sıkıştırılmamış dolgular: herhangi bir biçimde bir araya getirilmiş olup, sıkıştırılmamış dolgu zeminlerdir. Sıkıştırılmamış dolmalar bağlantısız zemin türlerinden oluşuyorsa derin sarsma yöntemi ile sıkıştırılabilir.

b)Sıkıştırılmış dolgular: bağlantılı, bağlantısız veya organik dökülerden oluşan, yeterli ölçüde sıkıştırılmış dolma zeminlerdir.(örneğin, yapı döküntüsü, curuf, maden artıkları)

Sıkışma yeteneği olan dolgu zeminler, modern ve yüksek sarsma kapasiteli sıkıştırma tekniği yardımı ile olağan üstü derecede yüksek bir yerleşim sıkılığına getirilebilir. Böylece bu zeminlerin temel tekniği açısından özellikleri, en az doğal olarak yerleşmiş zeminlerinkine eşit duruma getirilebilir. Hatta kural olarak onların üzerine çıkabileceği söylenir.

1.2.3 ZEMİN TÜRLRİNİN ÖZELLİKLERİ

1.2.3.1. Genel Bilgiler

Olağanüstü şekilde birbirinden farklı zemin türlerine ait özelliklerin bulunmasında, bu özelliklerin sayısal değerlerini bulmayı amaçlayan zemin mekaniği araştırma metotları yardımıyla öncelikle aşağıdaki sorunların çözülmesi istenir:

Zemin türlerinin sınıflandırılması(klasifikasyonu)

Zemin durumunun tanımı

Teknik önlemler( örneğin, taban suyu düşüşü, sıkıştırma , sağlamlaştırma gibi) ve yapıların etki alanında bulunan temel zeminin davranışı (örneğin yapı sisteminden gelen yükler altındaki oturma davranışı) nedeniyle zemin durumundaki değişikliklerin önceden tayını

Yapıların stabilite güvenliği derecesinin sayısal olarak bulunması (örneğin, oturmaya zemin kırılmasına devrilmeye, kayma ve heyelana karşı güvenlik derecelerinin bulunması)

Gerçek değerlerin, başka bir deyişle temel ve toprak inşaatı uygulamalarından elde edilen deneyimlere dayanan sayısal değerlerin bulunması.

Bu zemin özelliklerinin bulunması işlemi ister istemez temel zeminin yerindeki hacmine göre ihmal edilebilecek oranda küçük ölçülerdeki zemin örneklerinin alınması, taşınması ve laboratuarda deneyin hazırlanması sırasında örnekte bir miktar bozulma (örselenme) olabileceğinden, laboratuarda bulunan zemin özellikleri gerçektekinden az çok farklı olmaktadır. Bu nedenle malzeme denemeleri deney sonuçlarındaki rapor değerlerinden zeminin fiziksel tanım değerleri elde edilemez. Bununla birlikte elde edilen tanım sayılarının büyüklük sıralamasının, doğru belirleme yapmaya elverişli olduğunu deneyimle göstermiştir. Zemin mekaniği hesapları için tanım sayılarından yararlanmada yalnız bir gerçek göz önüne alınmakla kalınmaz, aynı zamanda elde edilen değerlerin gerilme durumlarına bağlı olup olmadığının veya hangi ölçüde bağlı olduğunun kontrol edilmesi gerekir.

Zeminlerin deneyler aracılığı ile elde edilen en önemli fiziksel özellikleri Tablo 1.1 de topluca verilmiştir. Bir zeminin temel tekniği yönünden değerlendirilmesinde, zeminin tek başına bir fiziksel özelliğinin deneysel olarak bulunması hiçbir zaman yeterli değildir.

Burada genellikle zemin türüne göre en az aşağıdaki özelliklerin bilinmesi gereklidir:

Bağlantısız Zeminler: Dane dağılımı, yerleşim sıkılığı,(kesme dayanımı)

Bağlantılı Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı)

Organik Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı), organik öğelerin miktarı

1.2.3.2. Zeminlerin Tanımlanması ve İndeks Özellikleri

Zemin, büyük bir çoğunluğunu kayaların kimyasal veya fiziksel bozuşması ile oluşmuş katı daneler ile daneler arasını dolduran sıvı (su) ve/veya gazın (hava) oluşturduğu bir malzeme olarak tanımlanabilir. Katı-sıvı-gaz fazının bir arada bulunması, katı daneciklerin çok farklı boyut, şekil, fiziksel ve kimyasal yapıda olabilmesi zemini diğer malzemelerden farklı ve zor kılar. Zeminlerin basit laboratuar deneyleri ile bulunan bazı fiziksel özellikleri, mühendislik özelliklerine ışık tutar ve zeminlerin tanımlanması ve sınıflandırılmalarında kullanılır. Bunlara “indeks özellikleri” denir.

1.2.3.3. Zeminlerin Dane Boyutları ve Dane Boyut Dağılımı

Zeminlerin en basit indeks özelliği dane boyutudur. Zeminlerde dane boyutu aralığı çok geniş olup zemin danesi olarak kabul edilebilecek en büyük dane çapı farklı mühendislik uygulamalarında farklı alınabilmektedir. Elle kazılan küçük kazılarda ve tabakalar halinde inşa edilen dolgularda en büyük zemin dane çapı 0.3 m, kepçe gücü ile yapılan kazılarda ise limit dane büyüklüğü 0.5-1.0 m3 mertebesinde tanımlanabilmektedir (Sowers, 1979). En küçük daneler ise ancak elektron mikroskopla görülebilmektedir. Dane boyutu esas alınarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir. Ancak yaygın kullanımı(Amerikan ve İngiliz Standartları) ve hatırlanabilme kolaylığı açısından M.I.T. (Massachusetts Institute of Technology) sınıflandırması Şekil 1’de verilmiştir. Çakıl, kum, silt ve kil belli dane boyut aralıklarını belirtmekle beraber aynı zamanda belli tür zeminleri de ifade ederler. Örneğin, kohezyon ve plastisite özelliği olan ama hem silt boyutunda hem de genellikle 2µ m (0,002 mm)’den küçük daneli olan kil minerallerini içeren zeminler de “kil” olarak adlandırılır. Boyutları 0,002 mm’den küçük olan bütün daneler de kil minerali olmayabilir. Bu nedenle “kil yüzdesi” ile “kil boyutu yüzdesi” terimleri bilinçli kullanılmalı ve sadece dane boyutu dikkate alınarak yapılan analizler için “kil boyutu yüzdesi” deyimi tercih edilmelidir. Tabii zeminler genellikle iki veya daha fazla boyut aralığına düşen dane dağılımı gösterirler. Ağırlıkça çakıl ve kum boyutundaki daneler çoğunlukta ise zemin, “kaba daneli (kohezyonsuz)” olarak tanımlanır. Silt ve kil boyutunda danelerin hakim olması halinde ise “ince daneli (kohezyonlu)” olarak isimlendirilir. Dane çapı (boyutu) dağılımı (granülometri) kabaca silt boyutundan büyük daneler için kuru veya ıslak elek analizi, daha küçük daneler için çökeltme (sedimentasyon) prensibine bağlı olarak hidrometre veya pipet metodu ile tayin edilir. Zemin mühendisliğinde pratik olarak kullanılan en küçük açıklıklı elekler ASTM (Amerikan) Standardına göre 200 no.lı elek olup açıklığı 0,075 mm, İngiliz Standardında ise 0,063 mm olup görüldüğü gibi yaklaşık olarak silt boyutu üst limitine tekabül etmektedir.

Dane çapı dağılımını gösteren “granülometri eğrileri yarı logaritmik bir çizimle elde edilir ve şekil 1’de gösterildiği gibi eksenler tane çapı (boyut) D, (veya elek açıklığı ) (logaritmik ölçek) ve D’den küçük tanelerin ağırlıkça yüzdesi (elekten geçen yüzde)’dir. Farklı gradasyon özellikleri olan dört zemin aynı şekil üzerinde gösterilmektedir. Bunlardan zemin A’nın yatık olan granülometri eğrisi, zeminin değişik boyutları havi taneleri yaklaşık aynı oranlarda içerdiğini göstermektedir. Böyle bir zemine “iyi derecelenmiş (iyi gradasyonlu)” denir. b eğrisi ise “uniform veya kötü derecelenmiş “ olarak tabir edilen ve tanelerin çoğunluğunun çok dar bir dane boyut aralığında kaldığı bir zemini göstermektedir.

1.2.3.3.1. İnce Daneli Zeminlerde Plastisite

İnce daneli zeminlerin mühendislik özellikleri gradasyona bağlı olmamakta ve içerdiği killi minerallerine bağlı olarak ortaya çıkan plastisite özellikleri önem kazanmaktadır. İnce daneli zeminler su muhtevalarına bağlı olarak katı, yarı katı, plastik ve sıvı kıvamda olabilir. İnce daneli zeminlerin çoğu tabii halde plastik kıvamda bulunur ve bu kıvam aralığını belirleyen en yüksek ve en düşük muhtevalarına ”likit limit (LL veya WL)” ve plastik limit (PL veya Wp)” denir. plastisite indisi (PI veya IP) ise şu şekilde tarif edilir:

Ip = WL – Wp

Zeminin tabii su muhtevası (Wn) ile likit ve plastik limit değerlerini kıyaslayan likidite indisi (LI veya IL)

Wn – Wp Wn – Wp

IL = —————- = ——————

WL – Wp Ip

İfadesi ile tanımlanır. IL‘nin değeri 1’den büyük ise zeminin likit kıvamda , 0 ile 1 arasında ise plastik kıvamda, 0 ‘dan küçükse katı veya yarı katı kıvamda olduğu anlaşılır.

Relatif Konsistans(Ic),

WL – Wn

Ic = —————-

Ip

Bağıntısı ile ifade edilir. Ic‘nin değeri 1’den büyükse zemin yarı katı veya katı , 0 ile 1 arasında plastik (1’e yaklaşınca daha sert olarak) , ve sıfırdan küçük ise likit durumdadır.

Zemini rötre veya büzülme limiti yarı-katı ve plastik kıvamı ayırır ve plastik kıvamda bir zeminin kururken eriştiği en küçük hacimde suya doygun halindeki su muhtevasıdır.

Kıvam limitleri tek başlarına büyük bir anlam taşımamakla birlikte ince tanelerin sınıflandırılmasında kullanılırlar ve mühendislik özelliklerine ışık tutarlar.

Zeminlerdeki kil boyutundaki tanelerin plastiklik derecesi “aktivite” (A)olarak tanımlanır ve aşağıda şekilde ifade edilir:

Ip

A = ————-

C – n

Burada Ip plastisite indisi ,C kil boyutundan (0.002mm)küçük danelerin yüzdesi ve n tabii zeminlerde 5 laboratuarda yoğrularak hazırlanan kil minerali numuneleri içi 10 olarak alınan sabit bir sayıdır. (Seed ve arkadaşları 1964). Ancak aktivitenin kabaca hesabında n sabiti ihmal edilmektedir. Killer, A>1.25 ise aktif kil.0,75

Şekil 1.2 Plastisite diyagramı

1.2.3.4. Zeminlerin Sınıflandırılması

Zeminler için farklı mühendislik uygulamalarına yönelik olarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir.bunların arasında birleşik zemin sınıflandırma sistemi inşaat mühendisliği uygulama alanlarında en yaygın kabul görenidir.tablo 1 de verilen sınıflandırmaya göre ağırlıkça %50 den fazlası 200 no.lı elek üzerinde kalan kaba taneli zeminler, %50 den fazlası 200 no.lı elekten geçen zeminler ince taneli zeminler ana gruplarını oluşturmaktadır. Sınıflandırmada granülometrik ve plastisite özellikleri kullanılmakta ve iki harfli grup sembollerinin ilki esas zemin tipini ikincisi gradasyon ve plastisite özelliklerini belirtmektedir.(tablo 2)örnek olarak GP kötü derecelenmiş çakıl, CL düşük plastisiteli kildir.

Tablo 2. birleşik zemin sınıflandırılmasında kullanılan semboller

İlk harf

İkinci harf

G: çakıl

W: iyi derecelenmiş

S: kum

P: kötü derecelenmiş

M: silt

M: plastik olmayan ince taneli

C: kil

C: plastik ince taneli

O: organik kil

L: düşük plastisiteli(WL<50)

Pt: turba

H yüksek plastisiteli (WL>50)

İnce taneli zeminlerin sınıflandırılmasında şekil 2verilen “plastisite diyagramı” kullanılır. Denklemi Ip = 0,73 (WL- 20) ile verilen “A” hattı organik inorganik killeri ayırır. “U” hattı çeşitli zeminler için bulunan Ip ve WL değerlerinin bir zarfını vermekte olup U hattı üzerinde bir değer bulunda tayin edilmiş kıvam limitlerinin doğruluğunun kontrolü tavsiye edilmektedir.(Bowles,1984)

1.2.3.5. Zeminlerde Ağırlık – Kütle – Hacim İlişkileri

Zemini üç fazını teşkil eden unsurların arasındaki ilişkiler blok diyagramı kullanılarak verilebilir.

Şekil 1.3 Zeminlerde daneler, su ve havanın hacim kütle ve ağırlık ilişkilerini gösteren blok diyagramı

1.2.3.5.1. Hacimle İlgili İlişkiler

Zeminin toplam hacmi (V), katı tanelerin hacmi (Vs), hava hacmi(Va), ve su hacmi (Vw)’nin toplamı olan boşluk hacminden (Vv)oluşur. Boşluk oranı “e” ve porozite “n” aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

Vv Vv

e = ——– . n = ——– x 100 (%)

Vs V

n e

e = ———- n = ———–

1 – n 1 + e

Doygunluk derecesi S boşlukların ne kadarının suyla dolu olduğunu belirler ve

Vw

S = ——– x 100 (%)

Vv

olarak tarif edilir. S = %100, suya doygun zemini, S = %0 kuru bir zemini gösterir. Kısmen suya doygun zemin için %0 < S < %100’dür.

Hava muhtevası A, aşağıdaki ifadeden bulunur.:

Va

A = ——– x 100 (%)

1.2.3.5.2. Kütle ve Ağırlıkla Olan İlişkiler

Zeminlerin kütle yoğunluğu(veya kısaca yoğunluk) ?, birim hacim ağırlığı ? sembolleri ile gösterilirler ,ve aşağıdaki gibi tarif edilirler:

Kütle M

? = ———– = ——

Hacim V

Ağırlık (kuvvet) W M . g

? = ———————- = ——- = ——- (g = yer çekimi ivmesi)

Hacim V V

su muhtevası w ise,

Mw Ww

w = ——– x 100 = ——— x 100 (%)

Ms Ws

ifadesinden bulunur.

Zeminlerin dane özgül ağırlığı Gs ,katı dane katı dane yoğunluğu (veya birim ağırlık ?s = Ws / Vs )ile suyun yoğunluk (veya birim ağırlığı)arasındaki oran olarak ifade edilir:

?s ?s Ms Ws

Gs = —— = —— = ———– = ————-

?w ?w Vs ?w Vs ?w

Blok diyagramı, boşluk aranı e = Vv / Vs tarifi kullanılarak Şekil 3’deki gibi basitleştirilebilir. Bu diyagram kullanılarak zeminin yoğunluk ve birim hacim ağırlıkları için kuru(?k , ?k)ve suya doygun (?d , ?d) durumlara tekabül eden hacim/kütle/ağırlık ilişkileri aşağıdaki gibi bulunabilir:

Vw w . Gs

Suya doygunluk derecesi, S = ——- = ———–

Vv e

Se = w . Gs

Suya doygun halde S = %100 = 1 olacağından

e = w . Gs ‘ dir.

1.2.3.5.3. Yoğunluk İfadeleri

M Mw + Ms Gs (1 + w) Gs + Se

? = —– = ————- = ————— . ?w = ———— . ?w

V V 1 + e 1 + e

Gs + e

?d = ———- . ?w

1 + e

Ms ? Gs

?k = —— = ——— = ——– . ?w

V 1 + w 1 + e

1.2.3.5.4. Birim Hacim Ağırlık İfadeleri

Gs + Se Gs + e

? = ———– . ?w ?d = ———- .?w

1 + e 1 + e

Gs

?k = ———- . ?w

1 + e

Zeminin su altındaki efektif birim hacim ağırlığı suyun kaldırma kuvveti göz önüne alındığından,

Gs – 1

?’ = ?d – ?w = ——— . ?w

1 + e

olarak bulunur. Ancak bu su akımı olmadığı durumda değerli olup zemin içinde akım söz konusu ise akım yönü de göz önüne alınarak hesaplanması gerekir.

Kohezyonsuz zeminlerde davranımı belirleyen en önemli parametre “relatif sıkılık Dr” derecesidir aşağıdaki ifade ile verilir:

emaks – e ?k maks ?k – ?k min

Dr = —————- x 100 = ———- . ——————- x 100 (%)

emaks – emin ?k ?k maks – ?k min

burada emaks ve ?k min zeminin en gevşek durumuna; emin ve ?k maks en sıkı durumuna tekabül eden boşluk oranı kuru birim ağırlık değerleridir. e ve ?k ise zeminin tabii haldeki boşluk oranı ve kuru ağırlığı göstermektedir.

Sıkılık sınırları

0 ? Dr < %33 gevşek

%33 ? Dr < %66 ortasıkı

%66 ? Dr ? %100 sıkı

olarak tarif edilir (Kumbasar ve Kip, 1972)

1.2.3.6. Zeminlerin Sıkıştırılması

Zemin (toprak) bir inşaat malzemesi mesela bir dolgu malzemesi olarak kullanılacaksa önce laboratuarda sıkıştırma şartları incelenir. Tipik bir kompaksiyon eğrisi Şekil 4’te gösterildiği gibi sıkıştırma su muhtevalarına karşı kuru birim ağırlık (veya yoğunluk) çizilerek bulunur. Maksimum kuru birim ağırlık (?k maks ) optimum su muhtevasında (wopt ) elde edilir. Pratikte elde olunamayan ve boşluklarda hiç hava kalmayacak şekilde yapılan ideal sıkıştırma şartlarında bulunacak ?k – w ilişkisi de (S = 100% eğrisi) aynı şekilde verilmiştir. Aynı zeminin daha fazla enerji ile sıkıştırılınca bulunan kompaksiyon eğrisi , daha yüksek bir sıkışmanın daha düşük bir wopt değerinde elde edilebileceğini göstermektedir. Farklı zemin türlerine ait tipik kompaksiyon eğrileri Şekil 5’te verilmektedir. Görüldüğü gibi zeminin plastisitesi arttıkça sıkıştırma zorlaşır ve maksimum kuru birim hacim ağırlık azalır.

Çok sayıda deney sonuçları Atterberg limitleri ile kompaksiyon parametreleri , wopt ve ?,

?k ve kompaksiyon enerjisi arasında istatiksel ilişkilerin varlığını ortaya koymuştur (Ülker, 1985). Plastik limit ve optimum su muhtevası arasında

wopt = wp – 4 %

gibi bir bağıntının kabul edilebileceği önerilmiştir.

Arazide sıkıştırmanın yeterli olup olmadığı arazi kuru birim ağırlığın laboratuarda elde edilen maksimum kuru birim ağırlığın belli bir yüzdesi (genellikle %95) olması şartının istenmesi şeklindedir (Şekil 4).

Şekil 1.4 Labotatuvar sıkıştırma deneyi sonuçları

Şekil 1.5 Sıkıştırma deney klavuzu

1.2.3.7. Zeminlerin İndeks Özelliklerinin Mühendislik Özelliklerine Işık Tutması

Herhangi bir göçme, oturma veya şev kayması analizi yapmak için çok detaylı arazi, laboratuar ve bilgisayar çalışması gerekebilir. Ancak, bir zemin veya temel probleminde ne tip bir sorun çıkabileceğini hissedebilmek, görebilmek; bir mühendislik sezi ve duyarlılığına ulaşabilmek mühimdir. Bazen zeminin indeks özellikleri bile mühendise bazı uyarmalar yapabilir. Aşağıdaki kısımlarda indeks özelliklerine göre sınıflandırılan zeminlerin genel davranımlarına değinilecek, indeks özellikleri ve mühendislik özellikleri arasında bulunan korelasyonlardan bazı örnekler verilecektir. Ancak bunların sadece bir fikir vermek amacını taşıdığını sağlıklı çözümler için her zemin ve her problem için hakiki parametrelerin bulunması gerektiği açıktır.

Zeminlerin gradasyon ve plastisite özelliklerini içeren indeks özelliklerinin , benzer mühendislik özelliklerini taşıyan zemin türlerini gruplandırmak amacıyla sınıflandırmada kullanıldığına değinilmişti. Ana grup olarak belirlenen kaba ve ince daneli zeminlere örnek olarak kum ve kilin davranımını kabaca aşağıdaki gibi karşılaştırabiliriz (Capper ve Cassie, 1969):

KUM KİL

Boşluk oranı düşük Boşluk oranı yüksek

Kuru olunca kohezyonsuz Su muhtevasına bağlı olarak

yüksek kohezyonlu

İçsel sürtünme yüksek İçsel sürtünme düşük

Plastik değil Plastik

Sıkışabilirliği az Sıkışabilirliği fazla

Sıkışma yük tatbik edilir edilmez Sıkışma (konsolidasyon) uzun sürede

meydana gelir meydana gelir

Geçirimli Pratik olarak geçirimsiz

Kaba daneli zeminlerde gradasyon ve sıkılığın mühendislik özelliklerini belirleyen en mühim faktörler olduğu ve iyi derecelenmiş, sıkı zeminlerin yüksek dayanım, yüksek taşıma gücü, düşük sıkışabilirlik, düşük geçirgenlik gibi aranılan davranımları gösterdiği anlatılmıştı. Rutin zemin tanımlama deneyleri arasında dane şeklini (küresellik ve yüzey pürüzlülüğü) belirleyen yöntemler yer almamakla birlikte, kaba daneli zeminlerde dane şekli de önemlidir. Örneğin, danelerin köşeli veya yuvarlak olması kohezyonsuz zeminlerde içsel sürtünmeyi dolayısı ile kayma dayanımını etkileyen faktörlerden biridir.

Zemin içerisindeki plastik ince daneler zemin davranımını büyük ölçüde etkiler ve bazen kaba daneli bir zeminin % 10-20 kadar yüksek plastisiteli kil minerali içermesi zeminin ince daneli zemin gibi davranmasına sebep olabilir (Sowers, 1979).

Zeminin jeolojik geçmişi, yapısındaki fisür ve çatlaklar gibi süreksizlikler de davranımını etkiler. Jeolojik geçmişi açısından zeminler iki gruba ayrılırlar. Zemin oluşumu ile günümüze kadar geçen zaman içinde bugünkünden daha fazla (efektif) gerilmeler altında kalmamışsa “normal yüklenmiş veya normal konsolide” zeminler denir. önceden bugünkünden fazla bir yüklenmeye maruz kalma erozyon, kuruma ve yer altı su tablasının yükselmesi gibi nedenlerle ortaya çıkar ve bu tip zeminler “aşırı konsolide zeminler” olarak adlandırılabilir. Normal konsolide killer genelde yumuşak normal konsolide kumlar ise gevşek veya orta sıkıdır. Önceden yüklenmiş killer daha serttir. Bu bakımdan normal konsolide zeminler yükler altında çok daha fazla oturma gösterir ve kayma dayanımı ve taşıma gücü daha düşüktür. Türkiye’deki zeminlerin büyük bir kısmı önceden yüklenmiş durumdadır. Aşırı konsolide killerde tabii su muhtevası plastik limit civarında normal konsolide killerde likit limite yakındır. Görüldüğü gibi tabii su muhtevasının Atterberg Limitleri ile kıyaslanması zeminin jeolojik geçmişi ve buna bağlı olarak beklenilen davranımı hakkında fikir vermektedir.

Zeminin sıkışabilirliğini ifade eden parametrelerden sıkışma indisi Cc ile likit limit, tabii su muhtevası, tabii boşluk oranı, plastik limit ve kil yüzdesi arasında çok sayıda korelasyonlar önerilmiştir (Ansal ve Güneş, 1987, Yılmaz, 1987). Tablo 3’te bunlardan başlıcaları verilmektedir.

Tablo 3. Sıkıştırma İndisi Bağıntıları (Ansal ve Güneş, 1987)

Önerilen Bağıntılar Zemin Cinsleri Kaynak

Cc = 1,15 (eo – 0,35) Bütün killer Nishida (1956)

Cc = 0,30 (eo – 0,27) Siltli killer Hough (1957)

Cc = 0,75 (eo – 0,50) Düşük plastisiteli

zeminler Sowers (1970)

Cc = 0,40 (eo – 0,25) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,01 wn Chicago killeri Osterberg (1972)

Cc = 0,01 (wn – 5) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,07 (wL – 7) Yoğrulmuş killer Skempton (1944)

Cc = 0,009 (wL – 10) Normal konsolide Terzaghi ve

killer Peck (1967)

Cc = 0,006 (wL – 9) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Sowers (1979) Cc = 0-0,19 için düşük sıkışabilirlik, Cc = 0,20-0,39 için orta sıkışabilirlik, ve Cc ? 0,40 için yüksek sıkışabilirlik tanımlarını kullanmıştır.

Killi suya doygun olmayan zeminlerin su emerek hacminin ***** veya hacminin artmasının engellenmesi durumunda aşırı basınç tatbik etmesi “şişme” özelliğidir. Bu tip zeminler kuruduklarında da büzülmeye maruz kalırlar. Şişme sorunu yol, havaalanı kanal kaplamalarına büyük çapta zarar verebilir. Bu zeminin şişme özelliği olup plastisitesi indisi, büzülme (rötre) limiti, aktivite boyutu yüzdesi gibi indeks özelliklerinden tahmin edilebilir (Wasti ve Ergun, 1985). Önerilen basit korelasyonlarda biri Tablo 3’te verilmektedir. Şişme potansiyeli olan bir zemin, başlangıçta kuru ve sıkı ise küçük yükler su alınca veya tabii buharlaşmanın önlenmesi neticesinde su muhtevası artarsa şişme gösterir.

Tablo 3. Şişme Potansiyeli ve Plastisite İndisi

Şişme Potansiyeli Plastisite İndisi

Düşük 0 – 15

Orta 10 – 35

Yüksek 20 – 55

Çok yüksek ? 55

Gevşek tabii zeminlerde, toprak ve kaya dolgularda zeminin ıslanması veya suya doygun hale gelmesi sıkışmaya yani “çökme” tabir edilen oturmalara sebep olabilir. Karakaya demiryolu köprüsü yapılırken, baraj gölünün dolması ile sular altında kalacak kuru alüvyon tabakalarına rastlayan köprü ayakları için böyle bir tahkik yapılması gereği ortaya çıkmıştır (Ordemir, 1985). Tabii zeminlerde, (suya doygun durumdaki su muhtevasının likit limite eşit veya büyük olması kriterinden hareket edilerek)

Gs . ?w

?k ? —————– (wL ondalık olarak)

1 + wL Gs olduğu takdirde çökmenin beklenebileceği önerilmiştir (Holtz ve Hilf 1961, Das, 1984’ten). Çökmeye mütemayil ve gevşek yapıda bir zemin başlangıçta kuru ise, suya maruz kalınca özellikle büyük yükler altında çökme gösterebilir.

Zeminlerin kuru iken dayanımları ile plastisite arasında da ilişki vardır. Bunu tespit için 40 no.lı elekten (0,4 mm) geçen daneler gerekirse su ilave edilerek yoğrulur ve bir küp yapılır. Havada veya güneşte kurutulduktan sonra parmaklarla kırılır. Tablo 4 bu basit denemenin değerlendirilmesi için kullanılabilir.

Tablo 4. Zeminlerde Plastisite ve Kuru Dayanım (Sowers, 1979)

Tanım

Plastisite indisi(%)

Kuru dayanım

Arazi deneyi

Plastik değil

0-3

Çok düşük

Kalayca dağılır

Düşük plastisiteli

3-15

Az

Parmaklarla kolayca kırılır

Orta plastisiteli

15-30

Orta

Zor kırılır

Yüksek plastisiteli

>31

Yüksek

Parmaklarla kırmak imkansız

1.3 ZEMINLERIN KOMPRESSIBILITE-KONSOLIDASYON

ve

KAYMA DAYANıMı ÖZELLIKLERI

1.3.1 EFEKTIF GERILME KAVRAMı

Efektif gerilme (?’)zemin kütlesi içinde daneden daneye aktarılan kuvvetlerin yarattığı , doğrudan doğruya ölçülemeyen gerilmeyi temsil eder. Zeminde hacim değişikleri ve kayma dayanımının doğması efektif gerilmelere bağlıdır. Suya doygun zeminlerde efektif gerilme Terzaghi tarafından

?’ = ? – u veya ? = ?’ + u

olarak verilmiştir. Burada, ? düzlemin birim alanına dik olarak etkiyen zeminin toplam ağırlığının doğurduğu kuvvettir, ve toplam normal gerilme olarak tanımlanır.

u ise boşluk suyu basıncıdır ve toplam gerilmenin boşluk suyu tarafından taşınan kısmını gösterir.zemin yüzeyinin ve yer altı statik su seviyesinin yüzeyden hw derinliğinde olduğu bir durumda , z > hw derinliğinde düşey efektif gerilme aşağıda gibi hesaplanır.

? = hw . ? + (z – hw) ?d

u = (z – hw) ?w

?’ = ? – u = hw . ? + (z – hw) . ?’

Burada ?, yer altı su seviyesinin üstündeki zemin için ortalama birim hacim ağırlıktır ve kuru , ıslak veya kapileriteden dolayı doygun duruma tekabül edebilir.

?w suyun birim hacim ağırlığı, ?’ = (?d – ?w) efektif birim ağırlık olup su seviyesi altında suyun hidrostatik kaldırma kuvvetinin etkisini gösterir. Boşluk suyu basıncı, u, yer altı su seviyesinde atmosferik basınca (sıfır) eşit olup su seviyesinin altında hidrostatik dağılım gösterir.

Suyun yüzeysel gerilim etkisi ile yer altı su seviyesinin üstüne çıktığı kapiler bölgede boşluk suyu basıncı negatiftir (u < 0) ve değeri kabaca ?w x hc ile bulunabilir. “hc”, negatif boşluk suyu basıncının bulunması istenen noktanın yer altı su seviyesinden yüksekliğidir. Su akımı mevcutsa boşluk suyu basıncı akım ağından elde olunur. Artezyen su basıncı durumunda , basınçlı su ihtiva eden akiferde ve üstündeki geçirimsiz tabakada statik yer altı suyu basıncının üstünde bir boşluk suyu basıncı mevcuttur.

Zemine etkiyen yüklerde artma zemin kütlesinde bir hacim değişikliği doğurmaya çalışır.suya doygun ve geçirgenliği düşük killi zeminlerde , su sıkışabilir bir malzeme olmadığından ve boşluklardaki su hızla dışarı çıkmayacağı için hacim değişikliği hemen meydana gelmez. Bu boşluk suyu basıncının geçici olarak , ?u kadar artmasına sebep olur ve efektif gerilmede hemen bir artış almaz. (örneğin toplam düşey gerilmede meydana gelen artış ??, tek yönlü sıkışma – konsolide şartlarında ?u = ?? kadar bir ilave (aşırı) boşluk suyu basıncı doğmasına neden olur.) zamanla boşluk suyunun bir kısmının geçici akımla drene olması ile basınçları söner, efektif gerilmede ve hacimde tedrici değişiklik(düşey gerilmelerin artması durumunda konsolidasyon ve oturmalar ) meydana gelir. Zemin üzerine etkiyen yükün azalmasına örnek olarak kazılar yarmalar ve toprak baraj rezervuar seviyesinde ani su seviyesi düşüşü gösterilebilir. Bu durumda ilave boşluk suyu basıncı negatiftir (?u <0) ve uzun vadede hacim artması meydana gelebilir.

Killi zeminlerde zemine etkiyen kuvvetlerin değiştirilmesinden hemen sonraki durum “drenajsız safha” ilave boşluk suyunun sönümünün uzun sürede tamamlanmasından sonra ulaşılan durum ise “drenajlı safha” olarak anılır. Şev stabilitesi analizi ve taşıma gücünün tayini gibi problemlerde drenajsız safha için kısa süreli “inşaat sonu hali) ve drenajlı safha için “uzun süreli stabilite” tabir edilen ve farklı kayma dayanımı parametrelerinin kullanıldığı iki ayrı tahkik söz konusu olabilir.

Kum gibi geçirgenliği yüksek olan zeminlerde ilave boşluk suyu basınçları çok kısa sürede kaybolduğundan sadece drenajlı safha durumu geçerlidir.

1.3.2 ZEMİNLERİN KOMPRESSİBİLİTE VE KONSOLİDASYONU

Kompressibilite (sıkışabilirlik) genel olarak malzemenin birim basınç artışına tekabül eden birim hacim değişimi olarak tarif edilebilir. Konsolidasyon ise zeminlerde toplam gerilmenin artması (yük tatbiki) veya boşluk suyu basıncının azalması (su tablasının veya artezyen basıncının düşürülmesi) neticesinde efektif gerilmelerin artmasıyla meydana gelen , boşluk suyunun aşırı boşluk suyu basıncı sönene kadar drenajı ile oluşan tedrici bir hacim azalmasıdır. Silt ve kilerde düşük permeabilite nedeniyle konsolidasyon çok düşük olduğu halde , kum ve çakıllarda suya doygun halde bile hacim değişikliği ve oturma ani olur. Kazı yapılarda efektif gerilme azalır ve kabarma (şişme) meydana gelir.

Ödometre deneyi

Pratik problemlerde genellikle yanal boy değişiminin sıfır olduğu tek yönlü sıkışma kabulü yapılır. Bu sebepten zeminin kompressibilitesi ve konsolidasyon hızı, tek yönlü sıkışma şartlarını sağlayan “ödometre aleti” kullanılarak bulunur. Şekil 1a ‘da görüldüğü üzere zemin numunesi rijit bir halka içine yerleştirilir, alt ve üst yüzeyleri boşluk suyunun drenajına imkan vermek üzere gözenekli taşlar konur. Tatbik edilen eksenel yük her defasında iki misline çıkarılır. Sıkışma okumaları uygun konsolidasyonun pratik olarak bittiği yani aşırı boşluk suyu basıncının sönerek toplam gerilme artışının tamamen efektif gerilmelere dönüştüğü kabul edilen 24 saat süresince alınır. Zeminin şişme özellikleri, belli bir yük kademesine çıkıldıktan sonra basınç düşürülüp numunenin su alıp şişmesine izin verilerek belirlenir.

Tek yönlü sıkışmada kesit alanı kaldığından hacim, numune kalınlığı ve boşluk oranı arasında aşağıdaki bağıntı vardır:

?V ?H ?e

—— = —— = ———

Vo Ho 1 + eo

Burada Vo, Ho ve eo sırası ile başlangıçtaki hacim, kalınlık ve boşluk oranı değerlerini, ?V, ?H ve ?e ise bu değerlerdeki değişimleri göstermektedir. Her yükleme seviyesindeki boşluk oranı e1, yukarıdaki ifade ve Şekil 1.b göz önüne alınarak iki şekilde hesaplanabilir:

deney sonundaki su muhtevası : w1

deney sonundaki boşluk oranı : e1 = w1 . Gs (S = %100 kabulü ile)

deney başlangıcındaki numune kalınlığı = Ho

deney sonundaki numune kalınlığı değişimi = ?H

deney başlangıcındaki boşluk oranı = eo = e1 + ?e

“Denklem (1)” deki bağıntı,

?e 1 + eo 1 + (e1 + ?e)

——- = ——— = —————–

?H Ho Ho

yazılarak ?e ve eo hesaplanır ve benzer şekilde her yük kademesi için boşluk oranı bulunabilir.

Numunenin deney sonunda ölçülen kuru ağırlığı = Ms

Herhangi bir yükleme sonundaki numune kalınlığı = H1

Numune alanı = A

Ms

Danelerin eşdeğer kalınlığı = Hs = ———-

AGs?w

H1 – Hs H1

Boşluk oranı = e1 = ———– = —— – 1

Hs Hs

Şekil 1.6 Ödometri aleti

Şekil 1.7 tek yönlü sıkıştırma için blok diyagram

1.3.2.1 Kompressibilite özellikleri

Ödometre deneyi hesaplarından basınç/boşluk oranı eğrileri çizilebilir.suya doygun bir kil numunesi için bulunan tipik eğriler Şekil 2 ‘de verilmektedir. Numune tabiattaki çökelmeler sırasında olduğu gibi cıvık vaziyette hazırlandığı taktirde e – log ?’ bağıntısı lineer olur. Eğer bir noktadan sonra basınç azaltılırsa kil şişer ve tekrar yüklendiğinde efb eğrisi boyunca tekrar sıkışır. ?c’ efektif gerilmesi aşıldığında numune tekrar lineer davranım gösterir. Eğer bozulmamış bir numune , alındığı derinlikteki efektif düşey gerilme ?o’ den itibaren abc gibi lineer bir e – log ?’ bağıntısı veriyorsa bu tip bir zemin “normal konsolide” veya “normal yüklenmiş” zemin olarak adlandırılır. Zemin jeolojik geçmişinde ?c’ > ?o’ basıncı altında konsolide olmuş ise e-log ?’ bağıntısı efb’c eğrisi tipinde bir davranım gösterir ve ?c’ basıncı ön konsolidasyon basıncı olarak adlandırılır. “Aşırı konsolide” veya “aşırı yüklenmiş” olarak adlandırılan bu zeminlerde tabiatıyla ön konsolidasyon basıncı aşılmadığı taktirde sıkışma ve oturmalar az olur.

Şekil 1.8 Boşluk oranı- efektif gerilme ilişkisi

Zeminin kompressibilite özellikleri aşağıdaki parametrelerle ifade edilebilir :

Hacimsel sıkışma katsayısı, mv

1 ?e 1 (eo – e1)

mv = ——— ——– = ———- —————-

1 + eo ??’ 1 + eo (?1’ – ?o’)

Sıkışma indisi Cc , e – log?’ diyagramının lineer kısmının (bakir konsolidasyon eğrisinin) eğimidir ve birimsizdir.

?e eo – e1

Cc = ———– = —————-

?log ?’ log ?1’ / ?o’

e – log ?’ diyagramının şişmeye tekabül eden kısmı takriben bir doğru olarak alınırsa eğimi, kabarma (şişme) indisi Cs olarak tarif edilir.

1.3.2.2 Konsolidasyon Oturmasının Bulunması

Nihai konsolidasyon oturması Sc’ esas olarak şu ifadeden bulunur :

?e

Sc = ?H = H ———

1 + eo

Burada, ?e, mv cinsinden ifade olunabilir. O taktirde,

Sc = H . mv . ??’

Normal konsolide killer için ise,

Cc ?1’

Sc = H ——— log —–

1 + eo ?o’

ifadesi kullanılabilir.

Bu ifadelerde ?o’ ve ?1’ , sıkışabilir tabakadaki ortalama değerleri bulmak için tabakanın ortasında hesaplanan başlangıçtaki efektif gerilme ve yüklemeden sonraki efektif gerilme değerleridir. hacimsel sıkışma katsayısı mv oturma hesaplarına konu olan gerilme değerleri mertebesi için tayin edilebilir. Birden fazla kil tabakası için veya mv ve ??’ ‘nin derinlikle değişimi hesaba katmak için kil tabakasının ara tabakalara bölünmesi durumunda aynı ifade tabakaların her biri için uygulanır.

Yukarıdaki ifadelerde tek yönlü konsolidasyon kabulü yapıldığı için yük tatbik edildiğinde drenajsız şartlar altında hacim değişikliği olmadan meydana gelen ani oturma sıfırdır ve toplam oturma konsolidasyon oturmasına eşittir. Skempt ve Bjerrum (1957) yanal deformasyonların ihmal edilmemesi gereken durumlarda oturmaların ödometre deneyi sonuçlarından hesaplanan değerleri kullanılarak aşağıda değerlerin bulunmasını önermişlerdir:

S = S1 + Scx Scx = µ Sc

Elastik veya ani oturma killer için elastik teori çözümleri kullanılarak hesaplanılır. Poisson oranı , killerde sıfır hacim değişikliğine tekabül eden drenajsız yükleme için 0,5 alınır. Elastisite modülü drenajsız üç eksenli basınç deneylerinden bulunur. Genellikle gerilme eksenel birim deformasyon eğrisi üzerinde orijin ve kırılmadaki eksenel gerilmenin 1/2ila1/3 üne eşit gerilme değerini birleştiren doğrunun eğimi elastisite modülü olarak alınır.

Kumlu zeminlerde , elastisite modülü derinlikle arttığı ve genellikle kum tabakaları homojen olduğu için toplam oturmaya eşi olan ani oturma elastik çözümler yerine plaka yükleme deneyi, standart penetrasyon deney sonuçları kullanılarak uygulanan ampirik metotlardan yararlanılır (Craig, 1983).

1.3.2.3. Müsaade Edilebilir ve Farklı Oturmalar

Bir temel sistemi tasarımında oturmaların yapıya ve fonksiyonuna zarar vermeyecek mertebede tutulması gerekir. Maksimum oturmadan ziyade yapının bir kısmı ile diğer kısmı arasındaki farklı hareketi ifade eden farklı oturma daha kritiktir ve ? = smaks – smin şeklinde tarif edilir. Farklı oturma, “açısal deformasyon”, ? / ? tarifi ile de karakterize edilir. Bu tanımda ? iki nokta arasındaki farklı oturma, ? ise bu iki nokta arasındaki yatay mesafedir. Diğer bir yapının oturması uniform ise bu, yapısal bir zarara yol açmaz ancak tesisat vs. etkilenebilir. Farklı oturma bahsine gelirse döşeme ve duvarlarda çatlaklar, yapının taşıyıcı elemanlarına ve kullanımına zarar hasıl olabilir.

Yapının tolere edebileceği maksimum oturma ve farklı oturmalar, yapının rijitliği, yapı sistemi, kolon aralıkları, yapı malzemesi ve binanın kullanımı gibi pek çok faktöre bağlıdır. Ancak yapıların çoğu yarı rijit olduklarından farklı oturma sorun olabilir. Kumlu zemin tabakaları gelişigüzel dağılmış gevşek cepler ihtiva ettiklerinden killi zeminlere nazaran çok düzensiz farklı oturmalar beklenebilir. Ayrıca, kilin aksine oturmalar ani olduğundan yapının kendini farklı oturmalara adapte etmesi imkanı olmaz. Farklı oturmaları azaltmak açısından kumlu zeminlerde münferit sömeller yerine radye jeneral temel sistemi uygun çözüm olabilir. Kum üzerindeki sömeller için müsaade edilebilir (maksimum) oturma 25 mm genellikle kabul edilen bir kriterdir. Bu durumda farklı oturmaların takriben 20 mm’den az olması beklenir. Radye jeneral içinse 20 mm kadar farklı oturma limitine karşılık 50 mm müsaade edilebilir oturma kabul edilir.

Açısal deformasyon için Bjerrum tarafından önerilen limitler genel bir fikir vermek için aşağıdaki tabloda aktarılmıştır.

Tablo 5. Açısal deformasyon (? / ?) limitleri

1 / 150 Genel binalarda yapısal hasar beklenir

1 / 250 Yüksek, rijit binaların kaykılması fark edilebilir.

1 / 300 Panel duvarlarda çatlak olabilir. Gezer vinç ve krenlerin hareketi zorlaşabilir.

1 / 500 Çatlaklara müsaade edilmeyen binalar için limit.

1 / 600 Diyagonal çekme çubuklu çerçevelerde aşırı gerilme.

1 / 750 Oturmaya hassas, makinelerde sorun.

1.3.2.4. Konsolidasyon Oturma Hızı

Tek yönlü konsolidasyon için Terzaghi’nin verdiği denklem aşağıdaki gibidir:

Cv = Konsolidasyon katsayısı

?u ?2u k

—– = Cv ——- Cv = ———–

?t ?z2 ?w mv

Bu denklemde “u”, kil tabakasının üst yüzeyinden “z” derinliğindeki bir noktadaki aşırı boşluk suyu basıncının, basınç artımını tatbikten “t” zaman sonraki değerini gösterir. Suyun birim hacim ağırlığı ve k permeabilite katsayıdır. Sıkışabilir tabakanın tamamı için konsolidasyonun hangi safhada olduğu veya t zamandaki oturma Sct miktarı, konsolidasyon yüzdesi U ile ifade edilir:

Sct = U x Sc U = f (Tv)

Cvt

Tv = ——-

d2

Burada, Tv birimsiz zaman faktörüdür. “d” ise boşluk suyunun serbest drenaj yüzüne erişmesi için takip edeceği maksimum yolun uzunluğudur. Kil tabakasının alt ve üstünde geçirimli tabakalar olduğunda ve ödometre deneyinde d = H / 2 , drenajın sadece alt veya üstte olması durumunda d = H’dir. U ve Tv arasındaki ilişki kil içinde başlangıçtaki aşırı boşluk suyu dağılımına ve drenajın tek veya çift yönlü olmasına bağlı olup abak veya tablolardan veya yaklaşık olarak aşağıdaki ifadelerden bulunur:

U < 60 % için Tv = ---- U2

U > 60 % için Tv = – 0,933 log (1 – U) – 0,085

Konsolidasyon katsayısı Cv ödometre deneylerinde her yük kademesindeki sıkışma – zaman okumalarından, sıkışma – ? t veya sıkışma-log t bağıntıları kullanılarak bulunur (Kumbasar ve Kip, 1972, Önalp, 1982).

1.3.2.5. Zeminlerin Suya Doyurulduklarında Şişme ve Çökme Davranışı

Kuru veya kısmen suya doygun tabii veya dolgu zeminlerin, üzerilerine etki eden basınç değişmeden suyla satüre olduklarında gösterdikleri hacim değişiklikleri de ödometre veya tek yönlü konsolidasyon şartlarını sağlayan benzer aletler kullanılarak incelenir. Zemin, kuru yoğunluk, su muhtevası, gradasyon, konsolidasyon basıncı ve hatta suya doyurulma hızına bağlı olarak miktarı değişen şişme veya çökme gösterebilir. Dolguda gerilme şartlarının tek yönlü gerilme şartlarından sapması, arazi ve laboratuardaki farklı sıkıştırma yöntemi ile farklı zemin yapılarının oluşması, laboratuar sonuçlarından arazi tahminleri yapılmasını güçleştirmektedir. Ancak genel olarak kuru yoğunluk, su muhtevası azaldıkça ve konsolidasyon basıncı arttıkça şişmeden ziyade çökme beklenir.

1.3.3 ZEMİNLERİN KAYMA DAYANIMI VE STABİLİTE ANALİZİ YÖNTEMLERİ

Bir zeminin kayma dayanımı, belirli şartlar (drenaj şartları, yükleme hızı gibi) altında taşıyabileceği maksimum kayma gerilmesi olarak tarif edilir. Zeminler için kırılma hipotezi Coulomb tarafından aşağıdaki şekilde verilmiştir:

?f = c + ?f tan Ø

Burada, ?f = kayma dayanımı

?f = kayma düzlemine etkiyen toplam normal gerilme

c = kohezyon } Toplam gerilmelere göre

Ø = kayma direnci açısı }

Efektif gerilmeler cinsinden bu ifade

?f = c’ + ?f’ tan ؒ = c’ + (?f – u) tan ؒ

şeklini alır. Bu denklemde “?f’” kırılma esnasında kayma düzlemindeki efekyif normal gerilme, “u” boşluk suyu basıncı, c’ ve ؒ efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleridir. Şekil 3’de görüldüğü gibi, kırılmaya tekabül eden Mohr gerilme dairesi kırılma zarfına teğettir ve teğet noktasının koordinatları (?f , ?f’ ) kırılma anında kayma düzlemine etkiyen normal ve kayma gerilmesi değerlerini verir. Kırılma anındaki asal (efektif) gerilmeler ?3’ , ?1’ ve kayma dayanımı parametreleri ve kayma düzlemine etki eden gerilmeler arasında aşağıdaki bağıntılar vardır (Şekil 3):

AB 1 / 2 (?1’ – ?3’)

tan ؒ = ——- = ———————————-

QB c’ cot ؒ + 1 / 2 (?1’ + ?3’)

düzenlenince :

(?1’ – ?3’) = 2c’ cos ؒ + (?1’ + ?3’) sin ؒ

şeklini alır ki bu ifade “Mohr-Coulomb Kırılma Hipotezi” olarak adlandırılır.

Kayma düzlemine etki eden normal ve kayma gerilme değerleri de aşağıdaki denklemlerden bulunabilir:

?f = 1 / 2 (?1’ – ?3’) sin 2?

?f’ = 1 / 2 (?1’ + ?3’) + 1 / 2 (?1’ – ?3’) cos 2?

Burada ?, kayma düzlemi ile büyük asal düzlem arasındaki açıdır:

? = 45 + ؒ / 2

Kırılma zarfı deneysel olarak, kayma düzlemi üzerinde kırılma anındaki normal ve kayma gerilmelerinin ölçülmesi ile (örneğin, kesme kutusu deneyi) veya kırılma anındaki asal gerilmelerin ölçülmesi ile (örneğin üç eksenli basınç deneyi) Mohr gerilme dairelerinin müşterek teğeti çizilerek elde edilir.

Şekil 1.9 Kırılma anındaki gerilme şartları

Şekil 1.10 Direkt kesme deney aleti

1.3.3.1. Kayma Dayanımı Deneyleri

Kayma dayanımı parametreleri tabii zeminlerde bozulmamış temsili numuneler, dolgularda aynı şartlarda sıkıştırılmış numuneler üzerinde laboratuar kesme deneyleri yapılarak bulunur.

Direkt kesme (kesme kutusu) deneyinde, numune kare veya daire kesitli, orta yüksekliğinden ikiye ayrılmış bir kutu içine yerleştirilir. Düşey yük tatbik edilir. Kutunun üst yarısının alt yarısı üzerinde hareketi ile yatay kayma düzlemine sabit tutulan düşey yük altında kesme kuvveti tatbik edilerek numune kırılır (Şekil 4).

Üç eksenli basınç deneyi, en yaygın olarak kullanılan ve bütün zemin tipleri için uygun bir deney yöntemidir. Deneyin avantajı drenaj şartlarının kontrol edilebilmesi ve boşluk suyu basınçlarının ölçülebilmesidir. Genellikle uzunluk/çap oranı 2 olan silindirik numuneler kullanılır. Üç eksenli deney aletinin bir şeması Şekil 5’de verilmektedir. Lastik kılıfla sarılan numune, saydam olan silindirik bir hücre içine yerleştirilir. Hücreye doldurulan sıvı vasıtası ile hücre basıncı veya çevre basıncı (?3) tatbik edilir. Deviatör gerilmeye (?1 – ?3) tekabül eden eksenel yük bir mil vasıtası ile numune üzerine etkir. Numune altındaki gözenekli alt başlık içinden bağlantı ile boşluk suyunun drenajı veya drenaja müsaade edilmediği zaman boşluk suyu basıncı ölçmeleri yapılır. Rutin deneylerde hücre basıncı (?3) sabit tutulur ve deviatör gerilme (?1 – ?3) arttırılarak numune kırılır.

Hücre basıncı ve deviatör gerilme tatbiki sırasındaki drenaj şartlarına bağlı olarak başlıca üç çeşit üç eksenli basınç deneyi vardır:

Konsolidasyonsuz-Drenajsız Deney : Hücre basıncı tatbiki sırasında drenaja (konsolidasyona) müsaade edilmez. Deviatör gerilme tatbiki (kesme) esnasında da drenaja müsaade edilmez.

Konsolidasyonlu-Drenajsız Deney : Numuneye hücre basıncı tatbik edilirken drenaja (konsolidasyona) izin verilir ve sonra deviatör gerilme drenaja izin verilmeden arttırılarak numune kırılır. Parametreler Ccu ve Øcu ile gösterilir. Efektif gerilmelere göre kayma direnci parametreleri c’ ve ؒ nin bulunması isteniyor ise, deneyin drenajsız kesme safhasında boşluk basınçları ölçülür.

Drenajlı Deney : Numune, hücre basıncı altında konsolidasyona bırakılır. Drenaj yolu açık tutulmaya devam edilerek, deviatör gerilme ilave boşluk suyu basıncı doğmayacak yavaşlıkta arttırılarak numune kırılır. Dolayısı ile bu deneyde toplam ve efektif gerilmeler birbirine eşittir. Bu yöntemle Cd ve Ød ile gösterilen efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri doğrudan doğruya ölçülmüş olur.

Şekil 1.11 Gerilme sistemi

Şekil 1.12 Deney aleti

Üç eksenli basınç deneyinin özel bir şekli olan ve sıfır yanal basınç (?3 = 0) şartını sağlayan serbest basınç deneyi drenajsız deneydir.

Drenajsız kayma dayanımı laboratuarda kanatlı kesici (veyn) aleti ile tayin edilebilir.

Kayma drenci parametrelerini belirlemek için bahsedilen farklı deneylerin yapılmasının sebebi kayma dayanımının kullanılacağı kompressibilite probleminde, zeminin arazide yükleme sırasında maruz kalacağı drenaj şartlarının deneyde sağlamaya çalışmasıdır.burada göz önüne alınan husus zemine gerilmelerin tatbik edilme hızının zeminin konsolidasyonuna olanak sağlayıp sağlamamasıdır.örneğin killi bir zeminde hızla yapılan bir bina için drenajsız deney söz konusu iken tabii bir şevin uzun süreli stabilite analijinde drenajlı deney uygulanır.

1.3.3.2. Suya Doygun Olmayan Zeminlerde Kayma Dayanımı

Dolgu zemini gibi suya doygun olmayan zeminlerde efektif gerilme prensibinin tatbiki efektif gerilme ifadesindeki ampirik bir ifadenin tayının güçlüğünden dolayı son derece zordur. Efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametrelerinin tayini için boşluk suyu basıncı ölçülmeli konsolidasyonlu- drenajsız deneyler yapıldığında boşluk suyu basıncı ve boşluk hava basıncının doğru ölçülmemesinden dolayı hatalar doğabilir. (Bishop ve henkel 1962) diğer bir yaklaşımda numuneyi boşluk suyuna ters basınç tatbik ederek suya doygun hale getirip drenajlı deneylerle c’ ve ؒ değerlerinin tayinidir.

Toplam gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri cu ve Øu değerlerinin tayini için tabii zeminlerde bozulmamış numuneler veya dolgu zeminlerinde arazideki su muhtevası ve sıkılıkta hazırlanmış numuneler üzerinde konsolidasyonsuz – drenajsız deneyler yapılabilir. (?1 – ?3)f, hücre basıncı arttığından yatay ve lineer olmayan kırılma zarfı elde edilebilir. (şekil 10). Cu ve Øu değerleri kırılma zarfı belli gerilme aralığı için lineer kabul edilerek verilebilir. Yüksek hücre basınçlarında boşluklardaki hava boşluk suyunda eridiğinden stürasyona ulaşılır ve Øu = 0 durumu meydana gelir. Serbest basınç deneyi sonuçlarının Øu = 0 kabulüne dayanarak yorumlanmasından dolayı doygum olmayan zeminler için kullanılması hatalıdır.

Boşluk basıncı katsayıları

Drenajsız şartlar altında toplam asal gerilmelerdeki değişikliklerin yarattığı boşluk suyu basıncı miktarları boşluk basıncı katsayıları ile ifade edilir. Bu katsayılar laboratuarda üç eksenli basınç deneyi vasıtasıyla ölçülür ve şev stabilitesi problemlerinde arazideki boşluk suyu basıncının tayininde kullanılır.

Şekil 1.13 Sıkı ve gevşek kumda kesme kutusu deney sonuçları

Bir zemin elemanı üzerindeki çevre basıncı drenajsız şartlar altında izotropik olarak kadar arttırılırsa boşluk suyu basıncındaki artış, ?u3, aşağıdaki ifade ile verilir :

?u3 = B . ??3

burada “B boşluk suyu basıncı katsayısı” suya doygun zeminler için 1’dir, ve kısmen suya doygun zeminlerde B<1’dir.

Büyük asal gerilme ??1 kadar arttırılırsa,

?u1 = AB ??1

olarak ifade edilir. Burada AB, A olarak da yazılabilir. Suya doygun zeminlerde B = 1 olduğundan,

?u1 = A ??1

ifadesi bulunur. Üç eksenli deneyde, drenajsız şartlar altında eksenel yük arttırıldığında boşluk suyu basıncı ölçülerek A değeri bulunur. Boşluk basıncı katsayısı A’nın değeri zeminin normal veya aşırı konsolide olması, gerilme mertebesi gibi faktörlere bağlıdır.

Normal konsolide killerde A değeri 0,5 ila 1,0, az aşırı konsolide killerde 0 ila 0,5 ve çok aşırı konsolide killerde –0,5 ila 0 arasındadır. Aşırı hassas killerde A değeri 1’den büyük olabilir.

Üç eksenli deneyde olduğu gibi izotropik ve eksenel gerilmelerin her ikisinin de arttırılması durumunda boşluk suyu basıncı artması ?u aşağıdaki ifade ile verilir :

?u = ?u3 + ?u1

= B [??3 + A (??1 - ??3 )]

bu denklem düzenlenirse,

?u ??3

—— = B [ 1 – (1 – A) (1 – ------)]

??1 ??1

veya

?u _

—— = B

??1

şeklinde yazılır.

Şev stabilitesi problemlerinde, muhtemel kayma yüzeyleri boyunca boşluk suyu basıncının değeri, o noktadaki “dolgu basıncı” na oranlanarak belirtilebilir. Bu birimsiz orana “boşluk basıncı oranı” “ru” denir.

ru = —–

?h

Burada ? , zeminin toplam birim hacim ağırlığı (gerektiğinde suya doygun haldeki birim hacim ağırlık), h ise o noktadaki düşey dolgu yüksekliğidir. Toprak barajların çeşitli safhalardaki (yapım sonu, rezervuar dolu olarak sızıntı hali vs) şev stabilitesi tahkiklerinde ru değerleri boşluk basıncı katsayıları cinsinden ifade edilebilir. Bu, tipik dolgu zeminlerde ve tipik toprak barajlarda mansap ve memba şevleri için kabaca ve şev için ortalama bir ru değerinin belirlenmesine imkan verdiğinden hesaplarda kolaylık sağlar.

2. SIĞ TEMELLER VE RADYELER

Genellikle temel taban kotuna temel yüzeyinden olan derinliğin temelin dar genişliğinin 1,5 katını aşmaması halinde bu tür temellere sığ temeller denir.

2.1 TİPLERİ

Münferit Temel : Bir kolonu tek başına taşıyan ayrı bir temeldir.

Birleşik Temel : Bu tür temel birkaç kolonu birden taşır.

Duvar Altı Temel : Sürekli duvar yükünü taşır.

Konsol Temel : Bir sürekli veya tek temeli mesnetlendiren temeldir.

2.2 SIĞ TEMELLERİN YAPIMVE PROJELENDİRİLMESİNDE GÖZ ÖNÜNE ALINACAK HUSUSLAR

Bu tür te

12 Temmuz 2007

Taşıt Yağları

TAŞIT YAĞLARI

TAŞITLARDA YAĞLAMA

Taşıtlarda kendinden beklenen bazı görevleri yerine getirmesi için yağlar kullanılır. Motorların yağ haznesine konurlar buradan bir pompa yardımı ile krank ve piston kolu yatakları,kam mili ve tertibatına,eğer varsa kompresör ve türbin mili yataklarına gönderilir. Pompalandıkları yerde yerlerde yağlama görevini tamamladıktan sonra kartere geri dönerler.

Otomotiv sektörünün taleplerini karşılamak için belli miktarda katıklar içerebilir.

II. YAĞLARIN GÖREVLERİ

Motorlu taşıtlarda kullanılan yağların görevlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz.

Sürtünme ve aşınmayı azaltırlar.

Soğutmaya yardımcı olurlar.

Sızdırmazlık sağlarlar.

Kirlenme ve birikinti oluşumunu kontrol altında tutarlar.

Aşınma

Aşınma olayı en belirgin olarak krank yatakları,silindirler,segmanlar,pistonlar,piston kolu yatakları,kam mili ve tertibatında görülür. Aşınmanın temel nedenleri “Abrasion” yani sert parçacıkların çizilmesi,”Friction” yani metalin metale teması,”Corrosion” yani asidik maddelerin tahribatıdır. Hava filtresinden sızan toz ve kir,aşınma ürünü metal parçacıklar ile yağda erimeyen oksidasyon ürünleri gibi ürünler sürtünen yüzeyler arasına girerek aşınmaya neden olacaklardır. Motor içinde devamlı devir daim eden yağ bu toz , pis ve kiri alarak yağ filtresine taşır ve yağ temizlenir.

Soğutma

Motor parçalarının yüksek sıcaklıklarda özelliklerini kaybedip deforme olmalarının önüne geçebilmek için soğutulmaları gerekmektedir. Motorlarda soğutma görevinin büyük bir kısmını soğutma sistemi yapmasına karşın yağlama sistemi soğutmaya oldukça yardımcı olmaktadır.

Sızdırmazlık

Motor yağı segman,piston ve silindir arasındaki boşlukları doldurarak yanma odasından kartere gaz kaçağına mani olur ve dolayısıyla motorun verimini artırır. İyi bir motor yağının segmanın rahat hareketini engelleyecek depozit ve tortuların oluşumuna neden olmaması gerekir.

Kirlenme ve Birikinti

Motorun çalışması sırasında yüksek sıcaklık, yanma ,aşınma ,toz ve rutubet gibi nedenlerle kirlenme ve birikinti oluşumu başlar. Motor yağının görevi bu kirlenmeyi ve birikinti oluşumunu kontrol altında tutarak motora zarar vermelerini önlemektir.

III. TAŞIT YAĞLARININ GENEL ÖZELLİKLERİ

Viskozite

Motor yağlarının viskozite özelliği aşınma ,sızdırmazlık,yağ sarfiyatı, sürtünmeden ileri

gelen güç kaybı gibi konulara yakından bağlantılıdır. Özellikle araç motorlarında ilk

çalışma kolaylığı ve yakıt ekonomisi gibi kavramlar viskozite ile yakından ilgilidir.

Viskozite İndeksi ( VI )

Bir yağın sıcaklık tesiri ile incelip kalınlaşma kabiliyeti “Viskozite İndeksi” diye tarif edilir. Buna göre yağlar

Alçak viskozite indeksli yağlar ( VI < 40 )

Orta viskozite indeksli yağlar ( 40 < VI < 80 )

Yüksek viskozite indeksli yağlar ( 80 < VI < 100 )

Multigrade viskozite indeksli yağlar ( VI > 100) olarak sınıflandırılırlar.

Yağların sıcaklıktan çabuk etkilenir olmaları arzu edilmediğinden dört mevsim boyunca değiştirilmeden kullanılabilen yüksek viskozite indeksli “Multigrade” yağları en çok tercih edilen yağlardır.

Akma Noktası

Özellikle soğukta çalışan yağlar için önemlidir. Yağın düşük sıcaklık tesiri ile akıcılığının kaybolmaması istenir. Yağ soğudukça şu iki olay gözlenir:

Viskozite yükselir yani kalınlaşır

İçindeki vaks(mum) kristalleşerek ayrılmaya başlar. Sıcaklık düştükçe bu kristaller birbirleriyle birleşerek yağ zerrelerini aralarına hapseder ve böylece yağ akıcılığını kaybeder.

Akma noktası,bir tüp içinde soğumaya bırakılmış yağın hareketliliğinin kalmadığı sıcaklık derecesidir.Mum oranı fazla olan parafinik yağların “Akma Noktası” mum oranı az olan naftenik yağlarınkine nazaran daha yüksek olduğu için soğutma makinelerinde daha çok naftenik yağlar kullanılır. Parafinik yağların akma noktasını düşürmek için içlerindeki mumun ayrıca temizlenmesi gerekir ki buda maliyeti yükseltir.

Nötralizasyon Sayısı

Yağların eldesi esnasında asit ile işleme tabii olurlar , katılan asitlerden bir miktar asit mutlaka kalmaktadır. Bu asit,yağın bünyesinde kalırsa metal yüzeylerin aşınmasına neden olacağından yağlar ayrıca kostik soda ile nötralize edilir .Bu nötürleştirme sonucu yine çok az miktarda asit kalabilir. Buda nötralizasyon deneyi ile tespit edilerek , 1 gr. Yağı nötralize etmek için kullanılan miligram potasyum hidroksit cinsinden (mgr. KOH / gr.) “Nötralizasyon sayısı” olarak ifade edilir.

Oksitlenme Direnci

Oksijenle temas eden yağ,özellikle yüksek sıcaklıklarda oksitlenerek bozulur,bu bir yanma olayıdır. Yanma sonucu bazı yağ asitleri meydana gelir ki,bunlar bilhassa kurşun bronzu yatakları aşındırır,yağın kalınlığını artırır,yağda çamurumsu bir tabaka hasıl eder ve eğer yağa su karışacak olursa emülsiyon olur. Bu durumda yağ, görevini yapamaz hale gelir. Yağın oksitlenmesini önlemek için yağa “Oksidasyon Önleyici Katık” katılır. Bu katıklar oksijene karşı hidrokarbonlara nazaran daha haris oldukları yağa karışan oksijenle kendileri birleşerek yağın oksitlenmesine engel olurlar.

Metallerin Yağ İçinde Çözünmesinden Dolayı Bozulmaya Dirençleri

Bazı metaller örneğin bakır, yağda çözünmek suretiyle yağın ömrünü kısaltır. Şöyle ki,yağ içinde milyonda 1 ölçüsünde bakır yağın ömrünü yarı yarıya azaltır Bu nedenle böyle bir durumda engel olucu katıklar da yağa önceden ilave edilmelidir.

Korozyon Önleme

Oksitlenme sonucunda oluşan yağ asitlerinin metal yüzeylere etki etmemesi için ya bu asitleri nötralize eden veya metal yüzeylerine yapışarak asitlerin etkisine engel olan bir katık kullanılır.

Dağıtma Özelliği

İçten yanmalı motorlarda daima meydana gelme olasılığı bulunan yanmamış karbon zerrelerinin etrafı yağ içine konan özel bir katıkla sarılarak birbirleri ile birleşmeleri önlenir ve böylece bu karbonlar büyük parçalar büyük parçalar meydana getiremeyerek yağ içinde ince zerreler olarak kalırlar. Dolayısıyla yağ kanallarının tıkanması silindir gömleği ve yatakların çizilmesi gibi istenmeyen olaylar engellenir.

Sıvanma Özelliği

Parçalar üzerine sıvanan yağın yapıştığı yeri terketmemesi yani poler özelliği koruması istendiğinde bu tip yağlara poler molekülleri fazla olan katıklar katılır.

Çok Yüksek Basınçlara Direnç

Aşırı yükler halinde bazen en etkili sıvanma özelliği olan yağlar bile film teşkil edemez ve parçalar arasındaki yüke dayanamayarak dışarı atılırlar. Böyle durumlar için daha etkili yağlar bulmak gerekir ki bunlara E.P (extreme pressure) tipi yağlar denir. Minereal yağ ilave edilen klor (Cl), kükürt (S) , fosfor (P), kurşun (Pb) gibi katıklar hareket eden yüzeyler üzerinde gayet sert ,elastik ve ince bir alaşım tabakası meydana getirerek yağa iyi bir sıvanma ve çok yüksek basınçlarda metale daha etki ederek sürtünme katsayısı düşük bir alaşım filmi meydana getirme özelliklerini kazandırır.

Köpürme Direnci

Yağ şiddetli bir şekilde çalkalanacak veya çırpılacak olursa (dişli kutularındaki gibi) hava ile karışır ve büyük hacimleri kaplayan bir köpük tabakası oluşur. Köpük halinde yağ yük taşıyamaz. Bu hal özellikle hidrolik sistem ve dişli kutularında mahzur teşkil edeceğinden böyle yerlerde kullanılacak yağa konan özel bir katık,köpük baloncukların birbiri ile birleşip büyüyerek patlamasını sağlar.

Bütün bunların haricinde bazı yağlarda parçalar arasına nüfuz ederek pas çözme ve pas önleme yeteneği, elektriği iletmeme gibi değişik özelliklerde aranabilir…

IV. TAŞIT YAĞLARININ SINIFLANDIRILMASI

Yağlar kullanıldıkları yerlere göre genel olarak iki ana grupta toplamak yaygın bir sınıflama şeklidir.

Taşıt Yağları

Endüstri Yağları

Taşıt Yağları

Otomobil, kamyon ,traktör ve benzeri taşıtların doğru bir şekilde yağlanmalarındaki

önem,taşıt aracı yapımcılarının devamlı ortaya koydukları yenilikler ve bu yeniliklere uygun düşecek yağlar üzerindeki titiz ısrarlar, taşıt yağları seçiminde kolaylık ve doğruluk sağlayacak bazı pratik sınıflamaların ortaya konulması zorunlu kılınmıştır.

Taşıt yağlarını ise iki grupta inceleyeceğiz.

Viskozite Sınıflandırması (SAE)

Motor Yağlama Servis Sınıflandırması (API)

Viskozite Sınıflandırması

SAE (Society of Automotive Engineers = Otomobil Mühendisleri Topluluğu) tarafından oluşturulmuş olan viskozite sınıflaması, yağların belli viskozite aralıklarını belli numaralar ile ifade etmek esasına dayanmaktadır. Bu sınıflamada motor yağları ile dişli kutusu yağları ayrı gruplandırılmış olup, motor yağlarına 0W-60W ve dişli kutusu yağlarına 70W-250 numaraları verilmiştir.

Viskozite sınıflaması tablosu aşağıda verilmiştir.

SAE viskozite Numarası

100 Co de viskozite

(cSt)

Minimum

Maksimum

0W

5W

10W

15W

20W

25W

20

30

40

50

60

3,8

3,8

4,1

5,6

5,6

9,3

5,6

9,3

12,5

16,3

21,9

9,3

12,5

16,3

21,9

26,1

Motor Yağları Servis Sınıflaması

Piyasalanan motor tiplerinin ve motor yağı cinslerinin çok çeşitli olması motor yağlarının seçiminde kolaylık ve doğruluk sağlayacak özel bir servis sınıflamasına ihtiyaç göstermektedir. Bu konuda eski API sınıflaması 1972 senesine kadar kullanılmış ancak bundan sonra API / ASTM / SAE müşterek bir sınıflandırma oluşturmuştur. Bu sınıflandırmaya göre motorlar benzinli ve dizel olarak ayrılıyor.

Benzin Motoru Yağları

Eski API sınıflamasında (ML,MM,MS) olarak üç sınıfa ayırmak yerine yeni sınıflaması benzin motoru yağların için “S” serisi olarak ve yeni gelişmelere daima açık bir sınıflama koymuştur. Bu serinin ilk sınıfı (SA) olup , diğer sınıflar için (S) harfi sabit tutularak ve ikinci harfler alfabetik sıra ile değiştirilerek yeni sınıflar oluşturulur.

Benzinli motorlar için tablo aşağıda verilmiştir.

Servis Sınıfı

Açıklama

SA

İçinde koruyucu katıklar bulunan yağları gerektirmeyen hafif şartlar altındaki motorlara mahsus tipik hizmetler içindir.

SB

Katıklar ile en az korunmanın arandığı hafif çalışma şartları altındaki motorlara mahsus tipik hizmetler içindir. Bu hizmet için uygulanan yağlar 1930 yılından beri kullanılmakta ,oksidasyona ,aşınmaya ve yatak korozyonuna direnç sağlar.

SC

1964 ile 1967 yılları arasındaki modellerin benzin motorları için kabul edilen tipik hizmetler içindir. Bu hizmet için yağ motorlarda yüksek ve alçak sıcaklıklardaki birikintiyi aşınmayı,paslanmayı ve korozyonu kontrol eder.

SD

1968 modeller ile başlayan taşıt araçlarındaki motorların tipik hizmetleri için tarif edilmiştir. Bu hizmet için yapılan yağ (SC) de olduğu gibi benzin motorlarında ,yüksek ve alçak sıcaklıklardaki birikintiyi,aşınmayı paslanmayı ve korozyonu kontrol etmekle beraber SC sınıfını karşılayan yağlara nazaran daha üstün performans göstermektedir.

SE

1972 senesinden itibaren imal edilmiş taşıtların talep ettiği kaliteyi gösteren servis sınıfıdır. SD’ den daha kaliteli formülasyonu ve daha iyi test neticeleri ortaya koyar.

SF

1980 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfıdır.

SG

1989 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfını belirtir.

SH

Halen tarif edilmiş en üstün servis sınıfıdır.1992 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfıdır.

b) Dizel Motoru Yağları

Dizel motor yağlarının yeni API / ASTM / SAE servis sınıflamasına göre ayrımında da sistem benzin motor yağlarında olduğu gibidir. Ancak burada “C” harfi dizel motor yağını sınıflamasının sembolü kabul edilmiştir.

Servis Sınıfı

Açıklaması

CA

Yüksek kaliteli yakıtlarla çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Tabii havalandırılmalı dizel motorları birikinti ve aşınmaya karşı fazla korunmayı gerektirmeyen yakıtlar kullandıkları zaman,bu yağlar yatak korozyonuna ve yüksek sıcaklıktan doğan birikintiye karşı korumayı temin edebilir.

CB

Düşük kaliteli yakıtlar kullanılan,hafif ve mutedil şartlarda çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Bu tip hizmetlerde çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler için olup , yüksek sıcaklıklardan doğan birikintiye karşı korumayı sağlar.

CC

Orta ve ağır şartlarda çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler için olup,piyasadaki bir çok taşıtların ihtiyacını karşılar. Bu yağlar hafif turbo ve yağ süper şarjlı dizellerde dahi yüksek sıcaklıktan doğan birikinti, pas ve korozyona karşı koruma sağlar.

CD

Ağır şartlarda çalışan normal emişli dizel motorları ile birikinti ve aşınmaya karşı çok etkili bir kontrolü gerektiren yüksek devirli turbo veya süperşarjlı dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Çeşitli kalite yakıtlar kullanılması halinde dahi yatak korozyonuna ve yüksek sıcaklıktan doğan birikintiye karşı korunma temin eder.

CD-II

Ağır şartlarda çalışan 2 zamanlı dizel motorları için tarif edilen yeni bir servis sınıfıdır. Bu tip motorlardaki aşınma ve birikinti olaylarına karşı çok etkili bir kontrol sağlar. CD-II şartlarını karşılayan yağlar normal olarak CD performansına da sahiptirler.

CE

Turbo veya süperşarjlı yüksek performanslı modern dizel motorlarının düşük ve yüksek hızlardaki ağır yüklü çalışma şartlarında yağların tüketim, kalınlaşma,birikinti ve aşınma yönünden karşılanması gereken geçerli şartları içerir.

CF-II

1991 yılında iki zamanlı dizel motorlarına tavsiye edilen yağ.

CF-IV

Dizel servis sınıflamasının en son tarif edilmiş olanıdır.1990 yılı sonunda tanıtılan bu yeni servis sınıfı dört zamanlı turbo veya süperşarjlı dizel motorların ağır yüklü çalışma koşullarında yağ sarfiyatı ve piston birikintileri yönünden CE sınıfına göre daha geliştirilmiş şartları sağlamaktadır.

V. TAŞIT YAĞLARININ DEĞİŞTİRİLME SÜRELERİ

Taşıtlarda yağ değiştirme süresi,genellikle yapılan kilometre ile belirlenir. Limit değerler taşıtların bakım kataloglarından öğrenilebilir. Ülkemizde genellikle 3000 km. de motor yağının değiştirilmesi adet haline getirilmiştir,fakat bu süre ekseri vasıtalar ve özellikle son zamanlarda gelişen motor yağları için çok kısadır. Normal şartlar altında çalıştırılan vasıtalar için ve bugün piyasada mevcut üstün kaliteli yağlarda çok daha uzun yağ değiştirme süreleri rahatça temin edilebilir.

Endüstride;yağ değiştirme süresi zaman olarak belirtilir fakat pratik bakımdan kesin bir limit belirtmek imkansızdır. Zira benzer makine parçaları dahi çok değişik koşullar altında çalışabilmekte ve bu nedenle farklı yağlarla yağlanmaktadır. Dolayısıyla endüstride kullanılan yağların değiştirilme süreleri için kesin rakamlar vermek doğru değildir. Her durumun ayrı ayrı incelenmesi ve her koşulun göz önünde tutulması gerekir.

VI TAŞIT YAĞLARININ BOZULMASI VE SEBEBLERİ

Mineral yağlar bozulmaz,ancak hariçten giren pislikler veya motor içinde yanmadan arta kalan maddeler nedeniyle kirlenir. Aşağıda görülen yağ bozucu unsurlardan üçü dış, diğerleri ise iç nedenlerdendir.

Hava filtresi tamamen kirlenmiş veya kurumuştur,böylece hava içindeki tozlar motor içine rahatça girebilir.

Nakil ve kullanma dikkatsizlikleri:

Varile su kaçması.

Her kapalı kapta olduğu gibi yağ varilleri de , gündüz (yani sıcakta ) içindeki havanın genişleyerek dışarı kaçması ve gece sıcaklık düşünce büzülerek dışarıdan hava çekmesi şeklinde hava almaktadır. Variller üzerinde yağmur vb. nedenlerden su biriktiği zaman varilin nefes alması sırasında içeri giren hava beraberinde bu su zerrelerini de sürükleyerek fıçı içinde yağa su kaçmasına sebep olacaktır.

Kartere yağ konulurken kullanılan kapların kirli olması.

Yağın motor karterine bir hortum vasıtası ile boşaltılması en iyi hal şeklidir. Teneke ve huni kullanılması yağa pislik karışmasına neden olabilir.

Karterde havalandırma süzgecinin yağsız kalması.

Bu takdirde içeri giren hava beraberindeki tozları da sürükleyerek karter yağının

kirlenmesine sebep olacaktır.

Silindir içinde yanmanın tam olmaması.

Her yanma olayından sonra bir miktar kurum karter yağına karışır. Bu durum hava ile yakıtın karışma süresinin çok kısa olduğu dizel motorları için daha yüksek bir tehlike arzeder.

Eş çalışan parçalardan kopan metal tozların yağa karışması.

Metal elemanların bazıları yağ ömrünü yarı yarıya veya daha fazla düşürmektedir.

Çalışma koşullarına bağlı olarak motor içinde asit meydana gelmesi sonucu,yağ

asitleri metal yüzeyleri aşındırıcı etkiye sebep olur. Hem de karterde tortu meydana

gelmesine neden olurlar.

Yanma sonucu ürünlerinden olan su buharının yoğunlaşması.

Yoğunlaşan bu su metal yüzeylerde korozyona ve karterde tortu meydana gelmesine sebep olur.

Metal parçaların paslanması ile kopan pas parçalarının yağa karışması.

Yağın değiştirilecek hale gelmesinde ; motorun fazla sıcakta,tozlu yerde,soğukta(dur-kalk şeklinde çalışma su buharının yoğunlaşmasına dolayısıyla asit oluşmasına ve sonuçta korozyona sebep olur) çalışması gibi değişik koşulların da önemli rolü vardır.

Endüstride kullanılan yağların değiştirilecek hale gelmesi çalışma koşulları ile dış etkilere bağlıdır. Bu faktörler normal olduğu takdirde uygulanış yerlerine göre geliştirilmiş olan her yağ için gereken değiştirilme süresi önceden belirtilmelidir.

Kirli yağların zararları

Kurum parçaları; kanalları tıkar,silindir ve yatakları çizer.

Asitler; metal parçaları aşındırır.

Su; diğer pisliklerle birlikte karterde tortu teşkil ederek karterin yağ hacmini azaltır,böylece içeriye daha az miktarda konulan yağın ömrü daha kısa olur ve daha çabuk kirlenir.

Yağın ince veya kalın oluşu; motor yağı dizel motorlarında olduğu gibi kurumlar sebebi ile kalınlaşabilir veya benzin motorlarında olduğu gibi benzin buharının yoğunlaşması sonucu incelebilir. Yağın motora uygun olmayacak derecede incelip kalınlaşması yağlama özelliğini bozacağından bu noktaya gereken önemin verilmesi gerekir.

VII TAŞITLARDA KULLANILAN DİĞER YAĞLAR

Otomotiv Dişli Yağları

Motorlu araçların şanzıman ve diferansiyellerinin güç aktarma dişli sistemlerinin

yağlanması için kullanılırlar otomotiv sektörünün standartlarını taleplerini karşılamak

için belli miktarda katkılar içerir.

Özellikleri

Devamlı bir film tabakası sağlayacak en uzun viskozite.

Sıcaklık değişimlerinden en az etkilenmeyi sağlayacak viskozite indeksi

Soğukta ilk çalışmada rahatlık sağlayacak düşük akma noktası.

Sürtünmeyi en aza indirecek aşınma önleme özelliği

Sıcaklık ve birikintilerin desteği ile başlayan oksidasyona dayanıklılık.

Köpük oluşumunu en düşük düzeyde tutma.

Darbeli ve titreşimli yük durumlarında yırtılan film tabakasının yerine geçecek tabakayı sağlayan aşırı basınç (EP) özelliği.

Pas ve korozyonu önleme.

SAE Otomotiv Dişli Yağları Viskozite Sınıflaması

Bu sınıflama otomotiv dişli yağlarını viskozitelerine göre standartlaştırmıştır. Bir kalite

sınıflaması değildir. Bu sınıflamaya göre dişli yağlar yaz kış olarak ayrılmıştır.

SAE

viskozite

sınıflaması

100 C de cSt olarak

Yaz

Kış

Minimum

Maksimum

75W

4.1

80W

85W

11

90

13.5

24

140

24

41

250

41

API Otomotiv Dişli Yağı Kalite Sınıflaması

API tarafından hazırlanan bu sınıflama dişli yağlarını , karşılaştıkları performans testlerine göre sınıflara ayırmıştır. GL harfleri ile başlayan bu sınıflamada dişli yağların belirli miktarda katık içermesi ve bir dizi performans testlerinden geçmesi gerekmektedir.

GL-1: Normal şartlarda çalışan spiral,konik,sonsuz dişli tipi diferansiyeller için özel katkılı yağ.

GL-2: Normal şartlarda çalışsan sonsuz dişli tipi diferansiyeller için özel katkılı yağ.

GL-3: Normal şartlarda çalışan spiral ve konik diferansiyeller ve düz şanzımanlar için özel katkılı yağ.

GL-4: Ağır şartlarda çalışan hipoid dişli tipi diferansiyeller için aşırı basınç ve diğer özel katıklar içeren, MIL-L-2105 şartnamesini karşılayan yağ.

GL-5: Ağır şartlarda çalışan hipoid dişli tipi diferansiyeller için aşırı basınç ve darbeli yükleri karşılayan katıklar içeren , MIL-L-2105 B şartnamesine uygun yağ.

Otomatik Şanzıman Yağları

Otomatik şanzıman yağlarında General Motors ve Ford firmalarının koyduğu spefisifikasyonlar ve yayınladığı şartnameler bütün dünyada geçerlidir. Özellikle GM ‘nin eski Dexron II D ,yeni II E ve III şartnameleri başlıca otomotiv firmaları tarafından kabul edilmiştir.

Özellikleri

İnce yapılıdır.

Yüksek viskozite indekslidir.

Düşük akma noktasına sahiptir.

Aşınma önleyici katıklar içerir.

Köpüğe mukavemeti yüksektir.

Şartnamelerde belirtilmiş üstün “sıvı sürtünme karakteristiğine” sahiptir.

Bu yağlar “Power Streering” hidrolik direksiyonlarda da üretici firma önerisi ile

kullanılabilir.

Motorlu Araçlarda Hidrolik Sistem Yağları

Özellikle tarım ve iş makinelerinde bulunan hidrolik sistemlerde özel şartnamelerle belirtilmiş hidrolik sistem yağları kullanılır. Bu yağlardan beklenen özellikler şunlardır.

Özellikleri

Uygun viskozite ve viskozite indeksi seçerek aşınmayı önleme,kolay çalışma,gücü rahat iletme ,sızdırmazlık sağlama,sistemi soğutma.

Düşük akma noktası ile soğulta rahat devreye girme.

Oksidasyon mukavemet.

Köpük önleme.

Sudan kolay ayrılma.

Pas ve korozyona dayanıklılık.

Fren Hidrolik Sıvıları

Fren hidrolik sıvısı madeni esaslı olmayıp sentetik yapılıdır.SAE J 1703, FMVSS 116 DOT 3 ve DOT 4 isimli şartnameler bütün dünyada geçerlidir. Çeşitli firmaların aynı şartnameye göre ürettikleri hidrolik fren sıvıları birbirleri ile karışabilirler. Esasen fren güvenliği açısından da böyle olması gerekir.

Özellikleri

Bütün hidrolik sistem ürünlerinden beklenen özelliklere ek olarak son kaynama noktasının yüksek olması istenir.

Antifriz

Soğutma sistemlerindeki suya konan ,kışın donmayı önleyen yazın suyun kaynama noktasını yükselten ,sistemi pastan korozyondan koruyan glikol yapılı bir sıvıdır.

Özelliği

Antifriz kullanıldığında , %30 antifriz % 70 su karışımı – 16 C ye kadar ,%50 atifriz % 50 su karışımı –37 C ye kadar donmayı önler.

Gresler

Otomotiv sanayinde tekerlek rulmanlarında yüksek kaliteli gresler kullanılır. Bu gresler Lityum ve kompleks sabunlu yada sabunsuz greslerdir. Küçük sanayide kauçuklu gres veya kırmızı gres diye söylenen gresler,kaliteli gresler sınıfına girmezler.

Özelliği

Kaliteli ve tereyağı kıvamına sahip olması.

Penetrasyonunun yani sertlik ve yumuşaklığının NLGI sınıflamasında belirtilmiş 2 ile 3 numaralarının limitleri içinde kalması.

Damlama noktasının 170 C’den yüksek olması.

Suyu bünyesine alması.

Yağın sabundan kontrollü ayrılması.

Yük taşıma kabiliyeti.

Aşınmayı önleme ve EP özelliğidir.

Yüksek kimyasal kararlılığı.

Rulmanlarda kullanılan gresler şasi yağlamasında da kullanılır ve en iyi sonucu verirler . Şasilerde NLGI numarası 1-2 olan ,EP özelliği zorunlu olmayan,su ile yıkanmaya karşı dayanıklı gresler tercih edilir.

VIII TAŞIT YAĞLARINA BAZI ÖRNEKLER

Örnek olarak Mobil şirketinin ürettiği bazı yağlardan örnekler verilecektir.

Mobil 1 0W-40

Tipik Özellikleri

SAE Sınıfı

0W-40

Özgül ağırlık, 15,6 C derecede

0,874

Alevlenme Noktası , C

230

Akma Noktası

-54

Viskozite cSt / 40 C

cSt / 100 C

71

13,5

Viskozite İndeksi

196

Toplam Baz Sayısı

Sülfatlanmış Kül, % Ağırlıkça

1,0

Kullanıldığı yerler

Benzin ve dizel motorlu bütün binek arabalar ile ağır yükler taşımayan kamyonet ve minibüslerde kullanılır. Özellikle çok valflı,turboşarjlı , yüksek performanslı motorlar için tavsiye edilir. İki zamanlı motorlarda ve deniz motorlarında kullanılmaz.

Özellikleri

Üretici firmanın ürettiği en kaliteli yağdır. Tam sentetiktir. Motoru uzun süreli korur. Yakıt tasarrufu sağlar. Katalitik konvertörün ömrünü uzatır. Kritik ilk çalıştırma periyodunda geliştirilmiş korumaya sahiptir. API nin SJ ve CF şartnamelerine uygundur.

Mobil Super S 20W-50

Tipik Özellikleri

SAE Sınıfı

20W-50

Özgül ağırlık, 15 C derecede

0,893

Alevlenme Noktası , C

210

Akma Noktası

-21

Viskozite cSt / 40 C

cSt / 100 C

150.2

16.3 / 21.4

Viskozite İndeksi

115

Toplam Baz Sayısı, mg.KOH/gr.

11

Sülfatlanmış Kül, % Ağırlıkça

1.6

Kullanıldığı Yerler

Ağır yol ve yük altında çalışan kamyok,çekici,otobüs gibi ticari kara yolu araçları ile iş ve ziraat makinelerinin dizel motorlarında kullanılır.

Özellikleri

Motorun ömrünü uzatır,bakım giderlerini düşürür,motoru temizler,segman birikintileri ve sıkışmaları önler,tortu oluşumunu önler,yanma asitlerini nötralize eder,düşük sıcaklıkta akıcılığını korur, ilk çalışmayı kolaylaştırır. API nin SJ ve CF standartlarını sağlamaktadır.

… Görüldüğü gibi günümüz şartlarında yağ firmaları tarafından çok kaliteli dayanıklı ve bir çok özelliği içinde bulunduran çeşitli motor yağları üretilmiştir. Artık motor yağları eskiye nazaran çok daha dayanıklı ,temiz , motoru korozyona ;yüksek basınca karsı koruyan özelliklere sahip olmuştur….

12 Temmuz 2007

1. Sosyal, Siyasal Ve Ekonomik Süreçler

1. SOSYAL, SİYASAL VE EKONOMİK SÜREÇLER

1.1. SÖMÜRGECİLİK

“15. yüzyılın sonlarından başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih ve ilhak ve iskan etmeleriyle ortaya çıkan siyasal ve ekonomik süreç yada olgudur.”

Ana Britanica sf.580

Avrupalıların hazır emek ve servetleri yağmalaması sonucunda sermaye birikiminde artış meydana gelmiştir.

Sömürgecilik belirli evreler geçirmiştir. Bu evreler 1763 Paris Antlaşması, diğer bir evre 1763 Paris Antlaşması’ndan 1875 kadar sürmüş, diğer bir evre ise 1875 – 1894 yılları arasında olmuştur. Bu evrelerde sömürgecilik değişen koşullara çeşitli ülkeler arasında liderlik yada fazla sömürme yarışı olmuştur. Bu yarışta çeşitli savaşları ortaya çıkarmıştır. Sömürge devletler ilk evrede Portekiz, İspanya, ikinci evrede Fransa ve Hollanda daha sonra ise İngiltere ortaya çıkmıştır.

Tarihe bakıldığında devamlı bir güç savaşı yaşanmıştır. Bu savaşlardan ilk zamanlarda gemicilikte ilerlemiş olan deniz aşırı ülkelere daha rahat hakim olma gücü bulunan devlet ele geçirdiği bölgeyi sömürmüş ve egemenliği altında tutmuştur.

Belirttiğimiz evrelerde ortaya çıkan yeni güçler, güçlerini ispatlarcasına devamlı bir sömürgeleştirme hareketine girmiştir.

Özellikle sanayi devriminin olmasından sonra sömürgecilik anlayışı değişime uğramıştır. Doğudan yapılan sömürme artık daha farklı şekillerde uygulanmaya başlanmıştır. Sanayi devrimi sonrası zamanın gelişmiş ülkeleri daha önce ellerinde bulundurdukları ülkelerin hammaddelerini işleyerek yada emeklerini daha ucuza satın alarak sömürme hareketine girmişlerdir. Bunlar çeşitli tanımlar adı altında örnek olarak emperyalizm, küreselleşme, globalleşme gibi sömürme hareketleri başlamıştır.

Bu aşamaya gelinmesinin en büyük nedenlerinden biri milliyetçilik kavramının ortaya çıkması olmuştur. Bunun yanı sıra sömürgeleştirme faaliyetlerinde yeni güçlerin ortaya çıkması özellikle Japonya, Amerika gibi ülkeleri verebiliriz. Meydana gelen pay alma mücadelesi sonucunda savaşlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yeni haritalar belirlenmiştir.

Özellikle 19. yüzyıl başlarında bu savaşlar ve yayılma, sömürme politikası hat safhaya ulaşmıştır. O kadar ki Afrika’nın tamamı Asya’nın büyük bir bölümü, Pasifik Adalarının büyük çoğunluğu paylaşılmış durumdaydı.

Bu durum II. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. Özellikle Almanya’nın bütün Avrupa’yı ele geçirme emellerinin sonuna kadar devam etmiştir.

Ama ortada da şöyle bir durum vardır. Ülkeler 19. yüzyılın başlarında yaptıkları savaşlar sonunda da yenilen tarafları yaptıkları anlaşmalarla yarı sömürge haline getirmeye çalışmışlardır. Bunu da beli ölçüde başarmışlardır. Özellikle I. Dünya savaşı sonunda.

Günümüze yaklaştıkça 19. Yüzyıl ortalarında yeni küçük bağımsız devletlerin ortaya çıkması ve milliyetçilik akımlarıyla yeni boyutlar kazanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi küreselleşme, globalleşme gibi yeni kavramlarla daha çağdaş ve modern yapıya getirilerek farklı boyutlarda uygulanmaya başlanmıştır.

Sömürge sistemleri kalmamıştır yada yapısı kalmamıştır. Bunun nedenlerinden biri de eski sömürge imparatorluklarının yıkılması veya küçülmesidir. Ortaya çıkan yeni akımlarla, kapitalizm, sosyalizm gibi kavramların ve bu akımların işlerlik kazanması etkili olmuştur.

Günümüzde bu durum az gelişmiş ülkelerin hammadde, doğal kaynakları ve emekleri daha ucuza mal edilerek bu az gelişmiş devletler yarı sömürge devletler haline getirilmiştir.

1.2. KOLONYALİZM

Ekonomik, sosyal, siyasal açıdan yükümlülüklerini sınırlanmış kaynaklara el konmuş askeri ve sosyal açıdan baskı kurularak yönetiminin ele geçirilmesi bununla birlikte de kaynaklarını sömürme yapılan zorlama sonucu karşı karşıya gelen iki ülkenin anlaştıkları bir noktada kabul ettikleri kaynaklarını kullandırma durumuna düşmesi diye de tanımlanabilir.

Sömürmenin bir değişik şekli olarak karşımıza çıkmıştır. Ülkeler silah gücü kullanarak, zorlama yoluyla güçlü olan ülkelerde geçmiş yüzyıllarda bunu uygulayarak büyük koloniler elde etmişlerdir. Hollanda, İngiltere gibi o zamanın en güçlü devletleri en büyük kolonilere sahip olan ülkelerdi. Güçlü olan ülke savaşla veya bir şekilde güç kullanarak ele geçirdiği bölgede kendilerine hizmet edecek, kendilerine bağlı yöneticiler bırakarak kolonlaştırdıkları zayıf ülkelerin kaynaklarını kullanıyorlardı. Ne zaman ki milliyetçilik ya da daha kaba bir tabirle millet kavramının yayılmasıyla birlikte çıkan büyük başkaldırılar sonucu ve güçlü ülkelerin birbirleriyle olan güç kavgası başladı, kolonileri kaybetmeye başladılar.

1.3. MODERNİZM

“Lyotard’a göre modernizm, aydınlanmanın büyük anlatısıdır; Bilimperver bir despotluktur.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.34

Kendi kendine yeterli olabilmek olarak da tanımlanabilir. Tabiki bu ortamı, kendi kendine yeterli olabilmek için ülkelerin, ekonomik, sosyal ve siyasal, teknolojik, yapılarını oluşturmuş olmaları gerekmektedir. En önemlisi bu yapıyı oluşturacak olan kurumların kurulması da gerekmektedir. Bütün bunların sonucu olarak da üretme kabiliyetine sahip olacak bir toplum modelidir.

Gelişmiş ülkeler açısından modernizmi ele aldığımızda yukarıda belirtmiş olduğumuz olguları tamamlamış toplum yapısıdır.

Gelişmekte olan ülkeler açısından ele aldığımızda ise modernleşme bir hedef durumundadır. Yani ülkenin kendi ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan kurumsallaşmaya gitme çabaları, bununla birlikte üretime geçebilecek bir duruma geçme çabalarıdır.

Türkiye açısından ise ele aldığımızda Türkiye G-20 içerisinde bulunan yani gelişmekte olan ülkeler içindedir. Türkiye belirttiğimiz üzere kurumsallaşma çabaları hakimdir. Bazı alanlarda üretime geçmiştir ama bu yeterli seviyede değildir. Bu yeterlilik değerlendirmesini, tabi geçmiş dönemlere göre değerlendirdiğimizde çok yol kat etmiştir.

1.4. POSTMODERNİZM

“Ancak postmodern bilgi demokratiktir, mucidin elindedir; postmodern bilginin ilkesi uzmanın homolojisi değil, mucidin paralojisidir.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.46

Dünya devamlı değişen bir akımlarla ve bu akımların, uygulanmasıyla uğraşmaktadır. Kısa bir tanımla postmodernizm geçmişte yaşanmış silah gücüyle yapılan sömürmenin yeni dünyada sosyal olaylardan yararlanılarak yerini modern sömürmeye bırakmış halidir.

Geçmişten bu güne gelindiğinde ortaya çıkan akım ve kavramlar güçlü olan ülkeler tarafından çıkarılmıştır. Bu ülkeler değişen koşullarda ortaya çıkardıkları kavramlarla göze batmayan, insanları çok fazla rahatsız etmeyen şekilde az gelişmiş ülkelerden faydalanma yoluna gitmişlerdir. Postmodernizm de bunlardan birisidir öyle ki gelişmiş ülkeler sosyal alandaki faaliyetleri ve kendi örf ve adetlerini, hayat tarzlarını az gelişmiş ülkelerde yayma çabasına girmişlerdir. Böylece belli bir bilinç içinde olan ülkelerde rahat faaliyet göstermişlerdir. Giyimde, yaşayışta, kendi tarzlarına empoze ederek, alışkanlıklarını değiştirerek kendi üretimlerini buralarda pazarlarlar veya o ülke içinde McDanolds gibi isimler altında kendi ülkelerine lehine girdi sağlarlar.

1.5. KÜRESELLEŞME

“Küreselleşme milli ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve finansman piyasalarını kapsamaktadır.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.1

Her türlü değer birikiminin devlet sınırlarını aşarak dünya çapında yaygınlaştırılması olarak tanımlanabilir.

Bu kavram 1975’de ilk olarak ortaya çıkmıştır.

Amerika II.Dünya Savaşı sonrası dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmasıyla beraber bütün dünya rezervlerinin çok büyük oranda eline geçirdi. Süper güç haline gelmiştir. Çok büyük bir pazar oluşturuyor. Daha sonra bir taktik sonunda 1975 yılında küreselleşme kavramını ortaya çıkarmıştır. Öyle ki ekonomik bakımdan piyasa pazarlara girmeyi amaçlamış, sinema ve iletişim araçlarıyla kendi propagandası yaymaya, az gelişmiş ülkelerde siyasi yönde yönetimleri istediği duruma getirmeye çalışmıştır. Günümüzde de bunu başarmıştır.

Gelişmiş ülkeler açısından yukarıda yapmış olduğumuz tanıma uyar gelişmiş ülkeler bütün değerlerini azgelişmiş ülkelere empoze etmeye çalışarak Pazar elde etmeye çalışırlar. Gelişmekte olan ülkeler açısından yeni pazarlar elde etme emelleri vardır. Ama bu emellerini elde etmeleri zor bir ihtimaldir.

Az gelişmiş ülkeler açısından ise daha da fakirleşmesi, daha da sömürülme anlamına gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin dış pazarlarda rekabet etme şansları yoktur. Tam aksine gelişmiş ülkelerin pazarı olmuştur.

Türkiye açısından ise küreselleşme kavramı ise eğer Türkiye bu kavramla daha da zenginleşecek ise iyi olmakla beraber pazar elde edebilecek durumda olursa. Eğer pazarlara giremeyecek ise bu taktirde Türkiye Pazar olma durumuna geçecektir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’nin tekstil haricinde rekabet edebileceği bir malı yoktur. Diğer sanayi ürünlerinde rekabet edecek konuma gelememiştir. Türkiye şu an kurumsal gelişmesini tamamlayamamıştır. Teknoloji geriliği vardır. Ekonomisi rayına oturmamıştır.

Küreselleşme ya da global bütünleşme, global entegrasyon, ülkeler arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak birbirleriyle bağlantılı olguları içerir. Küreselleşme bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılması anlamına gelir. Bu değerler iktisadi nitelikli olabildiği gibi siyasi, sosyal, kültürel özellikte de olabilir. Ülkelerdeki çeşitli piyasaların işleyiş biçimleri ve bu piyasaların birbirleriyle olabilecek bağlantıları hakkındaki ortak düşünceler, benimsenecek siyasi sistem, demokrasi, insan hakları, din ve laiklik, çevre bilinci gibi düşüncelerin evrenselleşmesi fikri hep bu kapsam içersinde ele alınabilir. Bu değerlerin benimsenmesi bunlara yakınlık duyulması söz konusu olabildiği gibi, kültürler arasındaki farkların daha belirgin hale gelmesiyle, bu değerlere tepkilerin oluşması, bunlara tepkilerin artması da mümkündür. Küreselleşme bir süreç ise, karşı tepkilerin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Ancak küreselleşme beraberinde karşılıklı ya da tek taraflı bir bağımlılık doğurduğu ölçüde bu evrensel görünümdeki yapılaşmaya karşı tavır takınarak, bunu sürdürmek zorlaşır. Bu süreç bir yönüyle uluslararası, uluslarüstü ilişkilerin ölçeğindeki genişlemeye, diğer yönüyle de bu ilişkilerdeki yoğunlaşma ile daha da güç kazanmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, A.B.D. ekonomik sosyal ve siyasi bir uluslararası yapılanmayı hedef almıştır. A.B.D, öncülüğünde Birleşmiş Milletler sistemi kurulmuştur. IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası iktisadi kuruluşlar ve GATT, dünya ekonomisinde piyasa kurallarının işlemesini sağlayacak amaç ve hedeflerle donatılmışlardır. Bu kuruluşlar, anlaşmalar, ve bunların faaliyetleri çerçevesinde dünyada hem bir küreselleşme, hem de bir dayanışma ortamı sağlanmak istenmiştir.

Aynı dönemde İkinci Dünya Savaşından yıkık çıkan Batı Avrupa, Marshall Planı çerçevesindeki yardımlarla tekrar kalkınmaya başlamıştır. Uzak Doğu, Latin Amerika Okyanusya ülkeleri bağımsızlıklarını yeni yeni kazanan sömürgelerle beraber dünya pazarlarındaki yerlerini almışlardır. Bu arada bir taraftan tarım sektöründeki teknolojik devrim, diğer adıyla yeşil devrim, diğer taraftan çok uluslu, uluslar üstü şirketlerin sayılarının ve faaliyetlerinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artması, üretimin, sermayenin, ticaretin ve işgücünün uluslararası nitelikler taşımalarına neden olmuştur.

Günümüz dünyasında yaygınlık kazanan ekonomik bütünleşme hareketi, önce, 1950 ve 1960′lı yıllarda, uluslararası ticaret alanında etkisini göstermeye başlamıştır. GATT sistemi içerisinde kodifiye edilen kurallar, uluslararası mal ticaretini bir disiplin altına alınmaya çalışmışlardır. 1970 ve 1980′li yıllarda başlayan mali ve diğer hizmet piyasalarının, yatırımların entegrasyonu sureci ise, yine GATT içerisinde belirli kurallara bağlanmak aşamasındadır. Bu gelişmeler de küreselleşmeye yeni bir ivme kazandırmaktadır. 1990′lı ve sonrası yıllarda, bu sürecin temel belirleyicileri uluslararası sermaye akımları ve dolaysız yatırımlar olacaktır.

1980′lere gelindiğinde küreselleşmenin önündeki tek engel olarak Doğu ve Batı Blokları arasındaki ideolojik ayrılık görülüyordu. Ne var ki gelişmiş batı dünyası 1970′lerin başından İtibaren istikrarlı büyüme surecinden uzaklaşmış, düşük büyüme hızı, işsizlik, istikrarsız fiyatlar gibi olguların etkisinde olmuştur. Koruma politikalarına rağbet artmıştır. Neticede bazı alanlarda küreselleşme devam etmekle beraber diğer bazı temel alanlarda yeni bir cereyan, bölgeselleşme, bölgesel entegrasyon hareketleri hız kazanmaya başlamıştır.

Yirminci Yüzyılın son çeyreğinde dünya, geleneksel siyasi blokların ortadan kalktığı, her alanda liberal eğilimlerin güçlendiği, teknolojik gelişmenin sınır tanımaz bir şekilde önemli değişimlere yol açtığı bir dönemden geçmiştir. Bu süreç hala sürmektedir. Mal ve finans piyasaları ulusal sınırları sürekli olarak zorlamakta ve ülkelerin bireysel boyutlarını aşmaktadır. Haberleşme ve ulaştırma teknolojilerindeki süratli gelişme ise, hem bu sürecin bir ürünü, hem de motoru olmakta ve dünyayı ekonomik, siyasal ve kültürel bir küreselleşmeye doğru itmektedir. Bu hareket demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, liberalizm gibi değerler etrafında gelişme göstermektedir.

Öte yandan, iletişim teknolojisinde meydana gelen ve “karşılıklı etkileşimi sağlayan” gelişmeler, dünyanın her yerinde evrensel standartta bir tüketim özlemi yaratmıştır. Bu durum ise, milli gelirin ve toplumsal refahın hızla arttırılmasını ve üstelik bunun çevreye özen göstererek ve uluslararası standartta, mal ve hizmet üretilerek yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu özlemler karşısında ülkelerin bilgi ihtiyacı giderek artmaktadır. geleneksel endüstri çağından bilgi çağına geçiş, özellikle gelişmiş ülkelerde, büyük önem kazanmıştır.

Dünyadaki hızlı kalkınma çabaları, az gelişmiş bölgelerdeki hızlı nüfus artışı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki tüketim kalıpları, çevre bozulmasına, hava, su, toprak kirlenmesine ve neticede yaşam standardının düşmesine de neden olmaktadır.

Çok taraflı üretim, ticari ve finansal ilişkilerin gelişmesi küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi beraberinde benzer özelliklere sahip olup da aynı coğrafi bölge içerisinde olan ülkeleri, güçlerini birleştirici yoğun bölgesel ilişkiler içerisine itmektedir. Bölgesel birleşmeler üzerinde durulmaktadır. Kimi düşünürlere göre bu bölgesel entegrasyon hareketleri gelecekte en geniş anlamıyla oluşacak bir küreselleşmeye, geniş çaplı bir serbest ticari ve finansal bütünleşme ortamına geçişin bir safhasını oluşturmaktadır. Ne var ki gelişmiş ülkeler iktisadi ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapanmakta, koruma politikalarına ağırlık vermekte ve aralarında oluşturdukları grup içerisindeki ilişkileri düzenlemeye öncelik tanımaktadırlar. Bloklaşmalar arttıkça bloklar içi ilişkilerin önemi artmakta, bloklar arası ilişkiler ve blokların bloklar dışı kalan ülkelerle ilişkileri ikinci plana İtilmektedir.

2. DÜNYA EKONOMİSİNDE ETKİN OLAN KURULUŞLAR VE BİRLİKLER

2.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETTER (BM)

“Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) dünya barışını ve güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliği oluşturmak amacıyla Birleşmiş Milletler Antlaşma’ sında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyi kabul eden devletler tarafından kurulan bir uluslararası örgüttür.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.49

Örgütün kuruluşunu hazırlayanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Mihver devletleriyle savaşan büyük devletlerdir. 1941 – 1945 yılları arasında yürütülen çalışmalar 24 Ekim 1945 tarihinde sonuçlandı. Birleşmiş Milletler Antlaşması ile beraber Uluslararası Adalet Divanı Statüsü de bu tarihte imzalandı.

BM’nin “ulusların birliği” olarak adlandırılmasına karşın bir devletler, hükümetler birliğidir.

Asil üyeler 1945 yılında düzenlenen San Francisco Konferansı’na katılıp Antlaşma’yı imzalayan ve onaylayan devletlerdir. Bunlar arasında, o sırada İngiltere’nin denetimi altında bulunan Hindistan ile, SSCB’nin üye devletleri olmalarına karşın yalnızca bu amaçla egemen kılınan Beyaz Rusya ile Ukrayna’da vardı. Birleşmiş Milletlerin yükümlülüklerini kabul eden, bunları yerine getirebilecek durumda ve yeterlilikte oldukları BM’nce kabul edilen bütün diğer barışçı devletler örgüte kabul edilebilirler. Üyeliğe kabul kararı, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından alınır.

Diğer taraftan hakkında BM tarafından önleyici ya da zorlayıcı bir karar alınmış olan bir devletin üyelik sıfatından doğan hak ve ayrıcalıklarını kullanması, Genel Kurul tarafından durdurulabilir. Antlaşmada açıklanan ilkeleri sürekli olarak çiğneyen bir ülke hakkında üyelikten çıkarma kararı alınabilir.

Üye devletler egemenliklerinin özü olan bağımsızlık ve eşitliliklerini korurlar. Bununla birlikte, iyi niyetle yerine getirmek zorunda oldukları bazı yükümlülükler vardır. Uluslararası uyuşmazlıklarını barışçı yollardan çözmeleri beklenir. Herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı tehdide başvurmaktan, kuvvet kullanmak ya da herhangi bir baskı uygulamaktan kaçınırlar. Her türlü eyleminde BM’ine yardımcı olurlar, ve Örgüt’ün eylemiyle karşılaşan bir devlete yardım edemezler. Bununla birlikte, Güvenlik Konseyi gerekli önlemleri alıncaya kadar, üyeler her türlü silahlı saldırıya karşı meşru savunma hakkına sahiptirler.

Birleşmiş Milletleri’nin eylemlerinin bir hukuksal sınırı vardır. Devlet ‘in ulusal yetkisi içinde bulunan işlere Birleşmiş Milletler’in karışması mümkün değildir. (Antlaşmanın 2. maddesinin 7.ci paragrafı). Devletler, BM’inin yetkisine karşı bu maddeyi sık sık öne sürmüşlerse de örgütün organları birçok olayda kendilerini yetkili görmeye devam etmişlerdir.

Bir uyuşmazlığın ya da uluslar arasında anlaşmazlığa yol açabilecek bir durumun ortaya çıkması halinde Güvenlik Konseyi, kendi insiyatifiyle ya da BM üyesi olsun olmasın herhangi bir devletin ya da Genel Sekreterin başvurusu üzerine, harekete geçebilir. Soruşturma yapabilir. Tarafları, kendi seçecekleri barışçı yollardan anlaşmazlıklarını çözmeye çağırabilir; her türlü uygun düzeltme, usul ve yöntemi tavsiye edebilir. Genel Kurul, Güvenlik Konseyi talep etmedikçe, Konsey’in el koyduğu bir durum ya da uyuşmazlıkla ilgili tavsiyelerde bulunamaz.

Hukuksal olarak bu konuda esas yetki güvenlik Konsey’ine aittir. Konsey barışa karşı tehdit, barışın bozulması ya da bir saldırı durumunun varlığını saptar, uluslar arası barış ve güvenliğin korunması için tavsiyelerde bulunur, hatta zorlayıcı kararlar alır. Esas hakkında bir tavır belli etmemek kaydıyla geçici önlemler alabilir. Örneğin çatışmaya son verilmesini, askeri birliklerin çekilmesini isteyebilir. Silahlı güç kullanımını kapsamayan önlemler, örneğin iktisadi ilişkilerin, deniz, demir yolu, hava bağlantılarının kesilmesi gibi iktisadi nitelikli önlemlerle, diplomatik ilişkilerin kesilmesi gibi siyasi nitelikli önlemler alabilir. Hatta, barışın ve güvenliğin korunması amacıyla emrine silahlı güç vermeyi, yardım ve gerekli kolaylıkları sağlamayı taahhüt eden devletlerin hava, kara ve deniz kuvvetlerini kullanarak her türlü askeri eyleme (şaşırtma hareketlerine, abluka önlemlerine) girişebilir.

Barışın bozulması, barışa karşı bir tehdidin oluşması ya da bir saldırı anında, ve Konsey’de konuya ilişkin alınacak önlemler konusunda oy birliğinin sağlanamaması gibi istisnai durumlarda Genel Kurul araya girebilmektedir, 1950 senesinde Kurul’a tanınan bir yetki üzerine bu hallerde Genel Kurul düzeni ve güvenliği yeniden sağlamak için, silahlı güç kullanımı dahil olmak üzere her konuda tavsiyelerde bulunabilir. Genel Kurul, bu kuralı Kore (1950), Macaristan ve Süveyş (1956) olaylarında işletti. Önce Süveyş sonra Kongo (l960) olayları olayları sırasında “Mavi bereliler” diye anılan acil bir kuvvet kurdu. Bunlar, kırk iki senedir dünyanın sorunlu çeşitli yörelerinde görev görmektedirler.

BM uluslararası işbirliği yoluyla bütün hakların ekonomik ve toplumsal ilerlemesine yardımcı olmak amacındadır. Özellikle az gelişmiş ülkelere teknik yardım konusunda etkindir. Genel Kurul 1946′dan itibaren bir teknik yardım programı öngörmüştü. Ekonomik ve Sosyal Konsey 1949′da daha da genişletilmiş bir programın hedeflerini belirlemiştir. Bölgesel ekonomik komisyonlar, araştırma, inceleme ve anlaşma hazırlıkları gibi yollarla uluslararası işbirliği örgütlenmiştir.

Genel Kurul, 10 Aralık 1948′de insan hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul etti. Ekonomik ve Sosyal Konsey ile komisyonları, özellikle de insan Hakları Komisyonu, bu bildirgenin uygulanma koşullarını inceleyerek özel sözleşmeler hazırlar. Biri medeni ve siyasal haklara, diğeri ekonomik, toplumsal ve kültürel haklara ilişkin iki ana sözleşme kabul edilmiştir.

BM uluslararası hukukun oluşturulmasına ve kurallaştırılmasına katkıda bulunmak zorundadır. Seçkin hukukçulardan oluşan Uluslararası Hukuk Komisyonu yasalaştırma taşanlarını inceler ve hazırlar. BM’inin desteğiyle düzenlenen uluslararası konferanslarda bu tasarılar görüşülür ve kabul edilir.

2.2. ULUSLAR ARASI PARA FONU (IMF)

“1945 yılında, ülkeler arasında ekonomik işbirliğini sağlamak, serbest ticareti desteklemek, bu alandaki kısıtlamaları engellemek, döviz kurlarına kararlılık kazandırmak, ve kısa vadeli dış ödemelerdeki zorlukların çözümüne yardımcı olmak amacıyla kurulan Uluslararası Para Fonu’nun (1MF) toplam 173 üyesi vardır.

Son yıllarda Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’nın (IBRD) gündeminde önemli bir yer tutan gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması politikaları çerçevesinde diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte IMF de çaba sarf etmeye devam etmektedir. Bu çerçevede sürdürülen faaliyetler;

- Üye ülkelerde uygun makroekonomik ve yapısal politikalar uygulanmasına yardımcı olacak global ve sürekli bir büyümenin sağlanmasına katkıda bulunmak,

- Üye ülkelerde uygulanan politika reformlarının sonuçlarının yoksul kesimler üzerindeki muhtemel etkilerinin değerlendirilmesi konusunda yardımcı olmak,

Söz konusu programların yoksul kesim üzerinde olumsuz etkiler yapması durumunda reform programlarına sosyal güvenlik ağının dahil edilmesi konusunda yine üye ülkelere yardım etmek,

Ayrıca, Fon’un desteklediği programları uygulasın veya uygulamasın üye ülkelerde etkin bir sosyal güvenlik ağı kurulması konusunda teknik yardım sağlamaktır.

IMF ve Türkiye ilişkileri

Kuruluşundan iki yıl sonra çıkartılan yasa ile 11 Nisan 1947 tarihinde üyesi olduğumuz Uluslararası Para Fon’unda grubumuzda ülkemizin yanısıra, Belçika, Avusturya, Macaristan, Lüksemburg ile Çek ve Slovak Cumhuriyetleri yer almaktadır. Toplam 89.987,6 milyon SDR’ı bulan Fon kotaları içerisinde Türkiye’nin kotası Nisan 1983′deki 8. Genel Kota Artırımı ile 429,1 milyon SDR olmuştur. Ülkemizin oy sayısı 4541, oy gücü ise binde 4.7′dir.

IMF’nin kuruluşundan günümüze dek, Türkiye Fon kaynaklarından 2.674.1 milyon SDR’a tahsis edilmiştir. Bunun 2.575.5 milyon SDR’lik kısmı 1985 yılına kadar IMF ile yapılan on beş Stand-by anlaşması ile sağlanmıştır. Buradan da 2.041.9 milyon SDR tutarında kullanımı gerçekleşmiştir. Son olarak Nisan 1984 tarihinde yapılan toplam 225 milyon SDR’a ulaşan Stand-by anlaşması ile üç taksitte toplam 168.75 milyon SDR kullanılmıştır. Ardından Fon ile bu tür herhangi bir anlaşma yapılmamış, ayrıca IMF’nin diğer kolaylıklarının herhangi birinden de kullanım olmamıştır. Sağlanan kredilerin geri ödemelerinin Mayıs 1990 tarihinde tamamlanmasıyla Fon’a olan yükümlülüklerimiz sona ermiştir.

Türkiye’nin 8. Kota Artışı çerçevesinde IMF nezdindeki 429.1 milyon SDR tutarındaki kotasından programa bağlı olarak kullanabileceği yıllık limit, kotanın % 90-110 ‘u arasında olup kullanılan kolaylığın türüne göre değişmektedir.

Diğer taraftan Haziran 1970′de Fon’un SDR bölümüne de üye olan ülkemizin SDR hesabındaki net kümülatif tahsisatı 112,307 milyon SDR’dir. Hesaptaki SDR tutarı, çeşitli ödemeler nedeniyle yapılan kullanımlar sonucu 1988 yılında 1,348 milyon SDR’ye kadar düşmüş, 1989 yılında 3,792 milyon SDR’ye yükselmiştir. Kümülatif tahsisatımızdan hesapta bulunan miktarın çıkarılması sonucu ortaya çıkan tutar üzerinden Fon’a komisyon ödemesi yapılmaktadır. Komisyon oranları değişken bazda olup, uluslararası para piyasaları eğilimleri dikkate alınarak hazırlanmaktadır. 1994 yılına kadar olan yükümlülüklerimiz yaklaşık 30 milyon SDR’yı bulmakta olup, 1990 yılında alınan kararlar çerçevesinde, kotalarda yapılan % 50 oranındaki artış nedeniyle, yeni SDR tahsisi yapılmasına yönelik karar alınması halinde ülkemize tahsis olunan SDR miktarında da artış meydana gelecektir.

Türkiye’nin son bakaç yıldan beri taahhüt etmiş olduğu ekonomik önlemleri uygulamaya koyamamasından dolayı ülkemiz IMF nezdinde “sözüne güvenilmez” ülkeler arasına girmiştir. Fon yetkilileri, ilişkilerin eski düzeyine gelebilmesinin Türkiye’nin kapsamlı KİT ve vergi reformu kararları alıp, acilen uygulamaya konulmasına bağlı olduğunu belirterek, bu kapsamda ülkemizin IMF ile yeniden bir Stand-by anlaşması uygulamasına gitmesinin uygun olacağını vurgulamışlardır.

2.3. AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

“Avrupa da birlik oluşturma düşüncesi ciddi olarak ancak II. Dünya savaşı içinde ortaya çıkmıştır. Çünkü Avrupa da milli devletler arasındaki çıkar çatışmaları Avrupa da yeni bir yerel savaşın çıkmasına yol açmıştır. 5 Eylül 1944 de Belçika, Hollanda ve Lüksenburg kendi aralarında bir ekonomik birlik kurulması gereğini kabul etmiştir.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.38

Avrupa da bir birlik kurmaya yönelik hareketlerin kökeni, çok eskilere dayanır. Avrupalılar barış içinde bir birlik oluşturmanın çabasına girmişlerdir. Birçok oluşturma düşüncesi kıtada milli devletlerin ortaya çıkması eş zamanlıdır. 17. yy da Kont, Avrupa birleşik devletler fikrini ortaya atmış ve bu fikri zamanla diğer düşünürler tarafından benimsenmiştir.

18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda ve Lüksenburg arasında imzalanan Oucky sözleşmesi ile oluşturulan Bnalüks Avrupa da gerçekleştirilen ilk ekonomik birleşmedir. Bu sözleşmenin amacı üç ülke arasında bir gümrük birliği oluşturmaktır. 18 Nisan 1951 tarihinde Paris’te Avrupa kömür ve çelik topluluğu kuran Paris anlaşması imzalanmıştır. AKÇT’ye üye olan 6 ülke, Avrupa Savunma Topluluğu ant. 17 Mayıs 1952 tarihinde imzalamışlardır. 90.08.1954 tarihinde savunma amaçlı Batı Avrupa Birliği (BAB) kurulmuştur. Venedik’te yapılan görüşmelerden sonra 25 Mart 1987 yılında imzalanan antlaşmalarla Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur.

Daha sonraki yıllarda birlik genişlemeye başlamıştır. İlk olarak 1973 yılında İngiltere, İrlanda, Danimarka, ikinci olarak 1981 yılında Yunanistan üçüncü olarak ta İspanya ve Portekiz birliğe alınarak genişleme yoluna gidilmiştir. 1993 yılında Avusturya İsveç ve Finlandiya katılmıştır.

Avrupa Birliğinin Kuruluş Amaçları:

üye ülkeler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrüklerin ve bütün eş etkili tedbirlerin kaldırılması.

Birlik dışındaki ülkelere karşı ortak politikalar belirlemek.

Ülkeler arasında serbest dolaşımı sağlamak.

Tarım sektöründe, ulaşım alanlarında ortak politikalar geliştirmek.

Haksız rekabeti birlik içerisinde önlemek.

Ekonomik politikalardaki meydana gelen aksaklıkları gidermeye yönelik politikalar geliştirmek.

Milli mevzuatları ortak kararlarla belirtmek.

Göründüğü gibi tamamen ekonomik, sosyal kültürel ve siyasal birlik amacı güdülmüştür.

2.4. DÜNYA BANKASI (DB)

“1944 yılındaki Bretton Woods Konferansının ardından 1945 yılında 44 üyenin katılımıyla kurulan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası 25 Haziran 1946 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Dünya Bankası Grubu, Uluslararası Kalkınma Örgütü, Uluslararası Finans Kurumu Grubu ve Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı’ndan oluşmaktadır.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.59

Birçok ülkenin yeniden yapılarına ve kalkınma gereksinimleri için yeterli dövize ve bu fonları ticari bankalardan borçlanarak karşılayabilecek kredibiliteye sahip olmadıkları düşüncesinden hareket edilmiştir. Bu boşluğun çok taraflı resmi bir kuruluş statüsündeki Dünya Bankası tarafından doldurulabileceği düşünülmüştür. Bankanın uluslararası sermaye piyasalarından borçlanarak üyelerine ticari bankalardan çok daha ucuza kredi sağlama görevi verilmiştir.

Bankanın amacı gelişme yolundaki ülkelerde yoksulluğun azaltılması ve ekonomik kalkınmanın hızlanmasıdır. Banka yılda 200′den fazla proje onaylamaktadır. Projeyi tanımlama, hazırlık safhası, fiyat tahmini, görüşmeler ve Kurula sunuş, uygulama ve denetleme, değerlendirme olmak üzere altı basamaktan oluşmaktadır. Kredilerin çoğu yatırım projelerinde kullanılmaktadır. Bu projeler, yol, enerji santrali, okul, su ve kanalizasyon yapımı yanında öğretmen yetiştirme, sağlıklı beslenme programları, tarımsal üretim hizmetleri, telekomünikasyon ağlarının yaygınlaştırılmasını ve sanayi modernizasyonunu kapsamaktadır. Bir kısım kredilerle ülke ekonomilerini daha istikrarlı, etkin hale getirecek ve piyasa ekonomisine geçişi sağlayacak yapısal değişiklikler finanse edilmektedir. Dünya Bankası aynı zamanda ülkelere belli sektörlerin etkinliğini artırmak üzere ve ulusal kalkınma hedeflerine uygun teknik yardım ve danışmanlık hizmeti sağlamaktadır.

Günümüzde Banka, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler ile Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Avrupa’daki gelişme yolundaki ülkelere kredi vermektedir. Banka’ya üye olabilmenin önkoşulu IMF üyeliğidir. Banka’nın ve IMF’in üye sayısı 173′dür. Kredilere uygulanan faiz oranı altı ayda bir değiştirilmektedir. Kredi faiz oranları Banka’nın kendi borçlanma maliyeti yüzde 0,5′lik ücreti içermektedir. Bu ücret 1992 mali yılında yüzde 0,25′e, 1993 mali yılında ise yüzde 0,15′e düşürülmüştür. Krediler genellikle beş yıllık ödemesiz dönem olmak üzere 15-20 yıl vadelidir. Dünya Bankası 1992 yılında (mali yıl) 43 ülkede 15,2 milyar ABD dolarına ulaşan 112 adet yeniden yapılanma proje ve programını onaylamıştır. Bankanın verdiği krediler için gerekli fonların büyük bir bölümü uluslararası piyasalara tahvil ihracı yoluyla sağlanmaktadır. Ayrıca üye ülkelerin katkıları da söz konusudur.

Krediler; – Tek bir yatırım projesini,

- Ekonominin tüm sektörlerini teşvik edecek yatırımları,

- Yeni sanayileşen veya gelişen bir ülkenin ekonomisindeki yeniden yapılanma tedbirlerini finanse etmek için verilmektedir.

Her üye bankanın sermayesinden pay alabilmektedir. Hisse karşılıkları, altın veya ABD doları ve üyelerin kendi para birimleri üzerinden ödenmektedir. Merkezi Washington D.C.’de (ABD) bulunan Dünya Bankası’nın dünya genelinde 60 bürosu bulunmaktadır.

Banka; Başkan, Başkanlar Kurulu, Yönetim Komitesinden oluşmaktadır. Başkan, Yönetim Komitesi tarafından seçilmektedir. Her üyenin bir başkan ve vekilince temsil edildiği Başkanlar Kurulu ‘nun temel görev ve yetkileri; üye alımına veya ihracına karar vermek, sermaye artırımına gitmek ve esas anlaşma üzerinde değişiklik yapmaktır. 22 kişiden oluşan Yönetim Komitesinin görevleri ise, bankanın genel faaliyetlerini yürütmek, Başkanlar Kurulu’nun talimatları çerçevesinde krediler, garantiler, hisse senedi yatırımları yapmak, bankaca alınacak kredilere ve yapılacak teknik yardımlara karar vermektir.

2.5. PETROL İHRAÇ EDEN ÜLKELER TEŞKİLATI (OPEC)

“1960 yılında üyelerin petrol politikalarını birleştirmek ve koordine etmek ve bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla kurulmuştur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./102 petrol.htm

14 eylül 1960 Venezuela’nın teklifi ile kurulmuştur. Genel amaç olarak dünya genel fiyatlarını yükseltmek özel petrol şirketlerinden daha fazla gelir toplamak olarak da ifade edilebilir.

Daha farklı enerji kaynaklarının bulunmasından sonra OPEC’e olan bağlılık azalmaya başlamıştır. Bu kaynaklar kömür ve nükleer enerjinin ortaya çıkmasıdır. Bu da OPEC’in etkisinin azalmasına neden olmuştur. OPEC üyeleri Cezayir, Gabon, Endonezya, İran, İslam Cumhuriyeti, Irak, Kuveyt, Libya, Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela’dır.

Sunulan rapor ve önerilen yönetim kurulu tarafından sunulur ve kongre bu rapor ve öneriler üzerine karar verir. Yılda iki kez toplanır ve üye ülkelerin yöneticileri yani birlik içindeki yeri kongre tarafından belirlenir. Seçilen yönetici alınan kararları yerine getirmeye çalışır.

İtiyatlar düzeyindeki uluslar arası petrol piyasalarında istikrarı geliştirmek üzere teşkilata yardımcı olan sekreterya vardır. Bu bölüm içinde de ihtisaslaşmış olan Ekonomik Komisyon vardır.

2.6. DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (WTO)

“Dünya ticaret örgütü çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükümetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçevede ortaya koymaktır ve bu toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./61 diyot.htm

GATT’nın devamında yapılan bir nevi GATT’ı tamamlayıcı bir örgüttür. WTO uygulandığı ticari faaliyet ve ticaret politikası açısından GATT’dan daha geniş bir rolü vardır.

WTO’nun üstlendiği esas amaç üye ülkeler arasında çıkacak olan anlaşmazlıkları özellikle ticari anlaşmazlıklar ve mülki politikaların örgüt yapısından farklı olup olmadığını denetleyen ve diğer birleşimler (uluslar arası) ortaklığa gitmektir.

WTO’nun 111 üyesi vardır. En yetkili birimi WTO’ya üye ülke temsilciliklerinden oluşan iki yılda en az bir kere toplanan ve çok taraflı ticaret görüşmeleri ile ilgili sorunlarda karar vermekte yetkili olan bakanlar konferansıdır. Günlük işleri yürütmek üzere birçok alt birim vardır. Bu birimlerden en önemlisi bakanlar kuruluna rapor vermekle sorumlu olan Genel Konsey’dir. Genel Konsey haklarını kendi içinde varolan 3 ana organa yüklemiştir. Mal Ticaret Konseyi, Hizmet Ticareti Konseyi, Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Konseyi’dir.

WTO’nun karar alırken kullandığı yöntem oylama yöntemi değildir. WTO’nun karar alma yöntemi Fikir Birliği yöntemidir. Bu yöntemle bir sonuç alınamadığında daha sonra her üye ülke bir oy kullanır. Sonuç olarak da karar oy çokluğu ile alınmaktadır. Alınan kararlar taraf olan üye ülkelerin tamamını kapsar. Taahhütler de üyelerin tamamını bağlamaktadır.

WTO kalkınmakta olan ülkelerin üyeliklerini yardım eder. Adı geçen ülkelerin ihtiyaç ve problemlerine büyük önem vermektedir.

WTO ayrıca ticaret ve çevre konularını da birbirine bağlamaktadır. Çok taraflı çevre anlaşmaları, sürdürülebilir büyüme, çevre ve piyasalarına giriş, özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan ihracatın geliştirilmesi, yurt içinde ticareti yasaklanan malların ticareti, ambalaj, etiket ve diğer dönüşümlü malzemelerin ticaretle ilgili mevzuatlarda birbirine uyumlu olması da sağlanmaktadır.

3. DÜNYA ÜLKERİNİN SOSYAL VE EKONOMİK DURUMLARI

3.1. ABD

Ülke bugün dünyanın insan hayatına en elverişli, tarım ve yer altı kaynaklar bakımından en zengin bölgesinde yer almıştır. Bu nedenle, 20. yüzyılın “Süper Gücü” olmuştur. Gerçekten ülkenin gelir kaynaklarını saymakla bitmez.

Kuzey Amerika’nın orta bölümünde yer alan bir devlettir. Yüzölçümü 9.529.063 km2’dir. Nüfusu 1990’da 252 milyon iken, 1995’te 263,8 milyona ulaşır. Başkenti Washington, D.C (640.000)’ dur. Dünyanın büyük şehirlerinden New York (7.4 milyon), Los Angeles (3.5 milyon), Chicago (3 milyon), Houston (1.8 milyon), ABD’de yer alırlar.

Amerika Birleşik Devletleri, 50 eyaletin ve 1 federal bölgenin birleşmesinden oluşmuştur. Ülkenin tarihi pek eski değildir. 1776’da Atlantik kıyısındaki 13 eyaletin birleşmesiyle doğmuştur.

Ülkede; Göller yöresi, demir, Appalachlar kömür, Teksas petrol kuşağını oluştururlar.tarım bakımından Merkezi Ovalar Mısır, Güney kıyı ovaları pamuk, güneydoğu kıyıları tütün kuşaklarını meydana getirirler. 100 batı Boylamının batısında kalan Preriler bölgesi ise, Ranch hayvancılığı bölgesidir. Doğu ve Batı kıyılarındaki vadiler ise, birer sebze deposu gibidirler. Tüm bu zenginlikler, ülkenin hızlı kalkınmasında önemli rol oynamıştır. ABD tüm bu üstünlüklerine paralel olarak, dünya ticaretinin büyük bir bölümünü de elinde tutar. Ticari ilişkisi olmayan bir ülke yok gibidir.

3.2. JAPONYA

“Japonya’nın %75′i dağlıktır. Ekilebilen alanlar %15′i ancak bulur. Ancak tarım modern bir şekilde yapılır. Maden kaynakları ve tarım imkanları kısıtlı olmasına rağmen, Japonya dünyanın sanayileşmiş yedi ülkesinden birisidir. Sanayi için gerekli olan hammaddeyi ithalat yoluyla karşılar, örneğin taşkömürünü Avustralya’dan alır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.35

Ülkenin Yüzölçümü 377.835 km2 kadar olup, nüfusu (1995) 125 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu 2010′da 129,3 ü milyona, 2020′de 126,1 milyona ulaşacaktır. Japonya, Asya’nın doğusunda adalar ülkesidir. Honşu, Hokkaido, Kiyuşiyu ve Şikoku gibi dört büyük adanın yanında çok sayıda irili-ufaklı adalardan oluşmuştur. Nüfus yoğunluğu km2’ye 327 kişi düşer. Başkent Tokyo 8,2 milyon nüfuslu dev bir şehirdir.

Çağımıza adını veren elektronik ve bilgisayar konusunda öncülük yapan Japonya, örf ve adetlerinden ödün vermeden sanayileşen tek ülkedir. Bunda da, çalışkan ve tarihi değerlerine bağlı Japon halkının katkısı büyüktür.

3.3. ALMANYA

“Başkenti Berlin, yüzölçümü 357.050 km2’dir. Nüfusu 81.2 milyondur, konuşulan dil Almanca’dır. GSMH 2414,0 milyar dolar, kişi başına GSMH 29729 dolardır.”

Hhtp://www.Foreigntrade.gov./dunya/profil/almanya.htm

Genel ihracatı 512 milyar dolardır. Bunun içerisinde en büyük paya sahip olan mallar makineler, motorlu taşıtlar, kimyasallar, gıda ürünleri, tekstil ve giyimdir. Genel ithalatı 448 milyar dolardır. Kaleme ait bu ürünler, makineler, kimyasallar, motorlu taşıtlar, gıda ürünleri, tekstil ve giyim oluşturur. İhracatındaki başlıca ülkeler Fransa, İngiltere, ABD, İtalya, Hollanda’dır.

3.4. ÇİN HALK CUMHURİYETİ

“Çin halkının %70′i tarımla uğraşır. Ancak topraklarının %10′u üzerinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri, pirinç, soya fasulyesi, çay, darı ve ham ipektir. Bu ürünlerin üretiminde dünya birincisidir. Ayrıca buğday, pamuk üretimi de fazladır. Nüfusun çok fazla olmasından tahıl ürünleri üretimi yetersiz kalır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.34

Asya’nın doğusunda, Muson Asyası’nda yer alan ve dünyanın en kalabalık bir ülkesidir. Yüzölçümü 9.572.900 km2’dir. Nüfusu (1995); 1,2 milyarı bulmaktadır. Bu da, dünya nüfusunun 1/5′i demektir. Yani dünyada yaşayan her beş insandan biri Çinlidir. Nüfus yoğunluğu km2 ye 118 kişi düşer. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,3 milyara, 2020′de 1,4 milyara ulaşacaktır. Başkenti, Pekin (6,8 milyon)’dir. Çin’de nüfusu milyonu aşan şehir sayısı 20′yi aşar. En büyük şehri Şanghay 7,3 milyon nüfusludur. Toplam nüfusun %93′ünü Çinliler oluşturur.

Çin pamuklu ve ipekli dokumacılıkta çok ileridir. Sanayi alanında, dünyanın sayılı ülkeleri içine giren Çin, makine, taşıt, gemi ve uçak yapım alanlarında büyük ilerlemeler kat etmiştir. İthalatını; Hong Kong, Japonya, ABD, Almanya ve Kanada, ihracatını ise; Hong Kong, Japonya, ABD, Singapur ve Sovyet Rusya ile yapmaktadır.

3.5. RUSYA

“Sanayi kuruluşlarında birbirini destekleyen fabrikaların heri birinin ayrı Cumhuriyette kurulmuş olması, 1991 yılından sonra Rus sanayisini çökertme noktasına getirmiştir. Ancak bu zorluklar, yıl geçtikçe giderilmektedir. Kimya ve otomotiv sanayi , oldukça ileri düzeydedir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.33

Rusya’nın topraklarının yarısı Avrupa’da, yarısı Asya’dadır. Asya’daki topraklarına Sibirya adı verilir. Rusya Federasyonunun toplam yüzölçümü 17.075.400 km2’dir. Eski Sovyetler Birliğinin %76′sına tekabül eder. Rusya bu yüzölçümüyle, ABD’nin iki katı büyüklüğündedir. Aynı zamanda dünya karalarının yaklaşık %12′sini oluşturur.

Yüzölçümü itibariyle dünyanın en büyük ülkesi olan Rusya topraklarının %40′ı kutup bölgesinde yer almakta olup, donmuş toprakları teşkil eder. Rusya’nın güneybatısında ılıman kara, orta bölümünde sert kara ve kuzey bölümünde ise kutup iklimi görülür. Dolayısıyla ülke topraklarının büyük bir bölümünde, insan yaşamım güçleştiren iklim şartları hüküm sürmektedir.

Doğal şartların elverişsizliği, ülke nüfusunu olumsuz yönde etkilemiştir. Ülkenin nüfusu, 1995′de 149,9 milyondur. 2010′da 155,9 milyona, 2020′de 159,2 milyona ulaşacaktır. Buna göre, 1995′de, matematiksel nüfus yoğunluğu kilometre kareye 9 kişi ancak düşer. Nüfus itibariyle, Eski Sovyetlerin %51′üıi oluşturan Rusya’da , nüfusun %74′ü şehirlerde, %26′sı kırsal yerleşmelerde yaşar. Toplam nüfusun %82′sini Ruslar oluşturur. Geri kalan nüfus ise Tatarlar (%4), Ukraynalılar (%3), Beyaz Ruslar (%1), Almanlar, Yahudiler, Ermeniler, Kazaklar gibi uluslardan meydana gelir. Başkent Moskova, 9 milyon nüfuslu metropoliten bir şehirdir.

Resmi dili Rusça, dini Ortodoks Hıristiyan’dır. Rusya Federasyonu içinde; 10 Otonom Cumhuriyet, 5 Otonom Bölge ve 10 ulusal bölge vardır. Federasyon içinde yaşayan milletlerin sayışı 100′ü aşar.

Ülkede bugün, 12.000 devlet çiftliği, 12.200 kolektif çiftlik ve 10.000′den fazla tarımsal işletme vardır. Ülke tarımına katkıda bulunmak üzere 100′den fazla Tarım Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Tarım sektöründe çalışan insan sayısı, toplam nüfusun %10′ nunu (15 milyon) teşkil eder. Rusya’nın en önemli tarım ürünleri; Buğday, patates, şeker pancarı ve çeşitli sebzelerdir. Ülkenin yıllık 100-120 milyon ton hububat (Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf) üretimi vardır ki, bu da eski Sovyet üretiminin yaklaşık %52′si kadardır. Yine Eski Sovyet yün üretiminin %47′si, şeker pancarının %25′i, sebzelerin %43′ünü Rusya vermektedir.

Dünya ölçeğinde Rusya Ormancılık ve balıkçılık bakımından da önemli bir yeri vardır. Dünya kereste rezervinin % 25′ine Rusya sahiptir. En Önemli kereste kaynakları, Sibirya’daki Tayga ormanlarıdır. Dünya okyanuslarında, Rus balıkçılık filoları, Norveç, Japonya, ABD’den sonra artık kendini hissettirmektedir.

Dünya enerji kaynaklarının %66′sını elinde bulunduran Sibirya bölgesindeki, kömür, petrol, doğal gaz; dünya rezervlerinin %50′sinden fazlasını oluşturur. Bilinen altın yataklarının %20′si Rusya’dadır.

Rusya’nın ihraç ürünlerinin %98′i sanayi mallarıdır. Bunların basında petrol ve petro-kimya, makine yapımı ve metal sanayi ürünleri baş sırayı alır. İthalatında yine sanayi ürünleri %96′sını tutar. Makine ve metal işleri ile inşaat malzemeleri ithalatı önemlidir. Yıllık (1990) ihracatı 107 milyar, ithalatı 143 milyar rubleye yakın gerçekleşmiştir. İhracatının %30′unu, ithalatının ise %53′ünü dış dünya ülkeleriyle yapmıştır. Geri kalan ihracatın %70′i, ithalatın %47′si, Eski Sovyetleri teşkil eden bağımsız ülkeler ile yapmıştır. İşte bu nedenledir ki, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri, özellikle Orta Asya ve Kafkas ülkeleri Rusya Federasyonu için hayati bir önem taşımaktadır.

3.6. HİNDİSTAN

Güney Asya’da Hint yarımadasını kapsar. Hindistan’ın yüzölçümü 3.166.414 km2′dir. Nüfusu (1995) 936 milyonu aşar. Gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,1 milyara, 2020′de 1,3 milyara ulaşacaktır. Başkent, Yeni Delhi (4.8 milyon, banliyoları ile birlikte 8,1 mi!yon)’dir. 15 ayrı eyalet vardır. Nüfus yoğunluğu km2’ye 270 kişi düşer. Ancak Ganj vadisinde yoğunluk hayli artar.

3.7. GÜNEY DOĞU ASYA ÜLKELERİ BİRLİĞİ (ASEAN)

“Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği 8 Ağustos 1967’de Bankok’da, 5 üyenin (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland) Bankok deklerasyonunu imzalamasıyla kurulmuştur. 8 Ocak 1984’te Brunci Darussallam altıncı üye olarak birliğe katılmıştır.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./87 diyot.htm

Amaçları yedi tanedir.

Üye ülkelerin ekonomik büyümelerini hızlandırmak ve sosyal – kültürel gelişimini sağlamak,

Bölgesel barışı korumak,

Üye ülkeler arasında ekonomik, kültürel ve teknolojik yardımlaşma konusunda çalışma yapmak,

Teknik konulardaki araştırma olanaklarına yardımcı olmak,

Bölge ile ilgili çalışmaları desteklemek,

Üye ülkelerin iletişimini, standardını, ticaretini, uluslar arası mal ticareti arttırmak ve tarımda etkin kullanımda çalışmalar yapmak ,

Diğer birliklerle yakın ilişkiler kurmak ve bu ilişkilerden ASEAN için fayda sağlamak.

ASEAN ülkeler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları barışçı bir yoldan sürdürülmesine gayret etmektedir. Üye ülkeler kendi içlerinde bu amaçları geliştirmek için sıkı ilişkiler içindedir. Üye ülkeler kendileri ve bölgeleri için yeni ekonomik anlaşmalara kendi içlerinde hazırlanmaktadır.

ASEAN’ın en büyük karar verici organı ASEAN devlet başkanları toplantısıdır. Uyumu sağlayan ise ülkelerin dış işleri bakanlarının yaptığı ASEAN bakanlar toplantısı sağlamaktadır.

Bakan statüsünde olan genel sekreterlik aktiviteleri başlatmak ve koordine etmekle görevlidir.

Üst düzey politik görevliler yaptıkları değerlendirmeden sonra bunları bir rapor halinde bakanlar toplantısına verirler.

3.7.1. TAYLAND

“Tayland ekonomisi özel sektör ağırlıklı serbest piyasa sistemine dayanır. Dünyanın her köşesinden yatırıma açık olan bu ülkede hükümet ülke ekonomisine yarar sağlayacak projelere güçlü teşvikler sağlar.”

İstanbul Ticaret Odası Tayland Ülke Etüdü sf.1

Tayland’da üç farklı mevsimle belirlenen muson iklimi vardır. Tay dili resmi dilidir. Nüfusun %25’i 0-14 yaşında,%69’u 15 – 64 yaşında, %6’sı ise 65 ve üstü yaşlardadır. Okuma oranı Tayland halkının %93’ü okuma yazma bilmektedir. Yönetim şekli anayasal monarşidir. Ordunun yönetim üzerindeki etkisi büyük olmakla birlikte sınırlı bir demokrasi hakimdir.

Yönetim başında bulunan krallık adıyla yer almaktadır. Yönetimde etkinliği seçimle parlementoda yer alan hükümet oluşturur.

Tarım, sanayi, metalurji, ticaret ve turizm sektörlerinin bir mozayiğidir. Tekstil, çimento, demir – çelik ürünleri, cam, elektronik aletler, kontrplak ve kaplama, lastikler, bisikletler, mücevherat, ayrıca motorlu araçlar, makineden buzdolabı ve havalandırma aletlerinde bir çok fabrika kurulmuştur. Balıkçılık, hayvancılık yapılmaktadır. Bütün bu saydığımız faaliyetlerde ve üretimlerde Tayland gelişen bir trend yakalamıştır. Bu gelişim kendini ulaşımda da göstermiştir. Öyle ki Tayland’da bir çok hava alanı olup 5 tanesi de uluslararasıdır. Ticari limanları gayet iyi durumdadır. Hizmetlerin verilmesinde çok önemli yeri teşkil etmektedir.

Tayland ekonomisi ihracat artışı ile ekonomik büyüme de artış birlikte artmıştır. Yer aldığı en büyük pazarı ABD, Singapur’dur.

İthalatının büyük bir bölümünü de ABD ve Singapur oluşturmaktadır. İthal ettiği malların başında sanayi makineleri, elektrikli makine, ham petrol, demir – çelik, uçak gemileri ve donanımları oluşturmaktadır.

Yüzde olarak incelediğimizde ihracatı 43,8 milyar dolar, ithalatı da 48,1 milyar dolardır.

3.7.2. MALEZYA

“Malezya, Güney Doğu Asya’da yarımada ve adalar üzerinde kurulmuş bir devlettir. Toplam yüzölçümü 330442 km2’dir. Bunun 684 km2’sini iç sular kaplamaktadır. Ülkenin kara yüzölçümü ise 329758 km2’dir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf. 42

Malezya’nın ekonomik yapısı tarım, ormancılık ve madenler oluşturur. Ülke toplam ihracatının %9.5’ini kauçuk, %8.2’sini palmiye yağı, %7.2’sini orman ürünleri oluşturur. Dünya kauçuk üretiminin yaklaşık %60’ını karşılar. Ülke ihracatının %11’den fazlasının ham petrol satışı oluşturur. Japonya, ABD, Singapur, İngiltere, Tayvan, Avustralya ile ticaret yapar. Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliğinin üyesidir.

3.7.3. FİLİPİNLER

“Başkenti Manila, yüzölçümü 300 km2, nüfusu 68,6 milyon, konuşulan dil İngilizce, İspanyolca, togalog, GSYİH 68,9 milyar dolar, kişi başına GSYİH (1995) 1,001 dolar, enflasyon oranı (1995) %8, para birimi Pezo.”

http://www.Foraigntrade.gov,tr.//dünya/profil/filipinler.htm

Filipinlerin genel dış ticaretinde ihracat toplamı 16,8 milyar dolardır. Genel olarak bu ihracatı elektrikli ve elektronik teçhizat, giyim eşyası, hindistan ceviz yağı, bakır ve balık oluşturmaktadır.

İthalatın genel toplamı ise 25,6 milyar dolardır. Bunu ithalatı da yarı üretilmiş mamuller, elektrikli teçhizat parçası, çeşitli makineler ve teller oluşturmaktadır.

İhracatında yer alan ülkeler, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Hong Kay, Almanya, Singapur, G.Kore, S.Arabistan’la yapmaktadır.

Türkiye ile ihracat payı % 0,05, ithalatı % 0,1’dir.

3.7.4. ENDONEZYA

“Endonezya’nın nüfusu 1995′de 203.583.886 kişiye ulaşmıştır. Endonezya’nın doğal yapısı ülkenin dil ve etnik yapısına büyük etki etmiştir. Özellikle ülkenin çok sayıda adalardan oluşması, tarih boyunca birbirinden bağımsız kabilelerin yaşamasına yol açmıştır. Ülkede, 300 kadar etnik grup bulunmakta ve 365 kadar farklı lehçelerde dil konuşulmaktadır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.41

Endonezya; Güneydoğu Asya’da adalar devletidir. Ülkenin resmi adı; Endonezya Cumhuriyeti (Republic indonesia). Sumatra, Java, Borneo, Selebes, Lumbok, Sumbawa, Sumba, Flores, Timor gibi adalar üzerinde çok geniş bir adalar kitlesini içine alır.

Yüzölçümü 1.948.732 km2′dir. Yüzölçümü büyüklüğüne göre, dünya ülkeleri arasında 16. sırayı alır. Nüfusu (1995), 203,5 milyonu aşar. Bu nüfusu ile, Endonezya; İslam Dünyası’nın en büyük ülkesidir. Dünya ülkeleri arasında da, Çin, Hindistan ve A.B.D’ den sonra 4. sırada yer almaktadır. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 250, 2020′de 276,4 milyona ulaşacaktır. Başkent Cakarta (7,8 milyon)’dır. Çok sayıda etnik grubun birleşmesinden oluşan bir İslam ülkesidir. Resmi dini; İslam, Resmi dili; Bahasa Endonezya, Para birimi; Endonezya Rupiahı.

Endonezya; Güneydoğu Asya’da dünyanın en büyük kırık hattı boyunca uzanan irili ufaklı 17.508 adet adadan oluşmaktadır. Bu adaların yaklaşık 6.000′inde insanlar yaşamakta. Geri kalan 11.500′ü aşkın ada, insan yerleşmesinden yoksun bulunmakta. Yerleşmelerin yoğun olduğu başlıca adalar; Java, Sumatra, Bali, Kalimantan, İrian Java’dır.

Endonezya, enlem olarak yaklaşık 7 derece kuzey ve 10 derece güney enlemleri arasında yer alıyor. Enlem itibariyle Ekvatoral bölgede yer alması ve konum itibariyle okyanus içinde yer alan adalar devleti olması sebebiyle, Endonezya; dünyanın en sıcak ve en nemli ülkesidir. Sıcaklık yıl boyunca 25 derece dolayında seyreder. Çoğu adalar, 2.000 mm.den fazla yağış alır. Yağışlar, hemen hemen yıl boyunca her gün öğleden sonra yağar. Fazla değişmeyen sıcaklıklar, her gün öğleden sonra yağan şiddetli yağmurlar, aşırı nem gibi iklim şartları; gür bir ekvatoral yağmur ormanlarının oluşmasına neden olmuş. Ancak tüm bu şartlar, insan bayatı için olumsuz şartlar taşıyor. Buna rağmen, gerek pirinç tarımının getirdiği avantajlar ve gerekse diğer ekonomik zenginlikler, bu adalar üzerinde çok fazla miktarda insanın yaşamasına imkan hazırlamıştır.

Dilde görülen çeşitlilik, dini yapıda pek fazla görülmez, 1993 yılı belirlemelerine göre, ülkede; toplam yaklaşık 164,1 milyon Müslüman vardı. Ayrıca 11,3 milyon Protestan, 6,7 milyon Katolik, 3,4 milyon Hindu ve 1,9 milyon kadar da Buda dinine mensup insanlar bulunmaktaydı. Ülke nüfusunun % 87′i Müslüman olmasına rağmen, Endonezya anayasasına göre resmi din beş tanedir (islam, Protestan, Katolik, Hinduizm ve Budizm). Hıristiyanlar yoğun olarak, doğuda Timor adasında yaşıyorlar. Başta Portekizliler olmak üzere, Avrupa Ülkeleri, Timor adasındaki Hıristiyanlari Endonezya’dan ayrılmağı için sürekli kışkırtıyorlar. Bu sebeple, zaman zaman Timor adasında ayaklanmalar ve çatışmalar yaşanıyor.

Endonezya’nın başkenti Cakarta’dır. Cakarta’nın 1994 yılında 11.017.000 kişi olarak tespit edilmiş ve bu nüfusu ile dünyanın en büyük şehirleri arasında 11.sıradadır.

Endonezya’nın gelir kaynakları tarım ve madenlerdir. Kauçuk üretiminde dünyada ikincidir. Şekerkamışı, çay, tütün, kınakına, Hindistan cevizi başlıca ihraç ürünleridir. Pirinç ve mısır ihtiyacı karşılar. Orman bakımından çok zengin olan Endonezya’da, hayvancılık az gelişmiştir. En çok beslenen hayvan mandadır. Manda aynı zamanda pirinç tarımında güç olarak kullanılır. Adalar ülkesi olduğundan balıkçılık çok önemlidir.

Petrol ve kalay bakımından çok zengindir. Ayrıca altın, gümüş, manganez, boksit ve kömür de vardır. Sanayi gelişmektedir. Özellikle petro-kimya, otomotiv, dokuma, çimento, kauçuk gibi sanayi kolları mevcuttur. Sanayi tesislerinin bir kısmı, yabancı sermaye ile kurulmuştur. Yıl geçtikçe turizm yatırımları ve gelirleri artmaktadır.

Endonezya’nın milli gelirinin hızla arttığı gözlenir, şüphesiz bunda ülkeye hızlı bir şekilde ve fazla oranda yabancı sermaye akışının rolü büyüktür. İthalatında Japonya (%22) , A.B.D(% 14), Almanya (% 8), Hong Kong, Tayvan, Güney Kore, ihracatında ise Japonya (% 32), A.B.D (% 13), Singapur (%9), Hong Kong, Tayvan, Güney Kore gibi ülkeler söz sahibidir. Endonezya genelde makine, taşıt, kimyasal ürünler, ham maddeler ve mineral yağlar alırken, ham petrol, doğal gaz, giyim, kauçuk ve kereste ürünleri satar. Endonezya ile Türkiye arasındaki ticari ilişkiler oldukça zayıftır. Ancak 1990′lı yıllardan sonra nispeten gelişme görülmektedir.

3.7.5 GÜNEY KORE

“Ülke, daha ziyade sanayi sektöründe üretmiş olduğu mamul maddeleri satar ve karşılığında ham petrol, makine ve gıda ürünleri alır. Daha ziyade A.B.D, Japonya, Almanya, Avustralya, Kanada, Suudi Arabistan, Hong Kong gibi ülkeler ile ticaret yapar.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.47

Asya kıtasının doğusunda, Kore yarımadasının güneyinde yer alır. Kuzeyinde Kuzey Kore, doğusunda Japon denizi, güneyinde Sarı deniz, batısında Kore körfezi vardır. Toplam yüzölçümü 99.274 km2’dir ve eski Kore topraklarının % 45′ini teşkil eder.

Güney Kore toprakları, doğal coğrafya bakımından Kuzey Kore’ye benzer. Ancak sıcaklıklar biraz daha artar.

Ülkenin nüfusu 1995′de 45.5 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 51.6 milyona, 2020′de 54 milyona ulaşacaktır. Başkenti Seul’dur.

Sanayinin gelişmesiyle birlikte, tarım ve hayvancılık giderek önemini yitirmektedir. Yine de iç tüketime yönelik pirinç ekimi önemlidir. Domuz ve sığır besiciliği yapılmaktadır, ipek böcekçiliği ve balıkçılık, gelir getiren sektörlerdir. Madencilik bakımından, Kuzey Kore’ye nazaran fakir sayılır. Grafit, kaolin, talk ve tungsten rezervleri önemlidir. Sanayi çok gelişmiştir. Elektrikli aletler, metal, tekstil, gıda, plastik ve motorlu araçlar, kağıt, kimyevi maddeler ve gemi yapımı giderek gelişmektedir.

3.8. ORTA ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ

3.8.1. AZERBAYCAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkede metal madenleri arasında, alünit, bakır, demir, kobalt, krom, çinko, kurşun madenleri önemli yer tutar. Özellikle Küçük Kafkaslar bölgesi, önemli metal madenleri yataklarına sahiptir. Sahip olduğu zengin madenlerden dolayı, Küçük Kafkaslar bölgesine, “Azerbaycan Uralı” adı verilir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.236

Azerbaycan, Asya Kıtasının batısında, Kafkas Dağları’nın güneydoğu kesiminin güney yamaçları önünde yer alır. Kuzeyinde Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan, güneyinde İran Azerbaycanı vardır. Doğu sınırını tamamıyla Hazar Denizi oluşturur. Azerbaycan’a bağlı Nahcıvan Özerk Bölgesi ise, batıda Türkiye ile sınırlıdır.

Azerbaycan toprakları içinde, Dağlık Karabağ Bölgesi vardır. 188.000 kadar kişinin yaşadığı bu bölgede, nüfusun etnik yapısı Ermeni ağırlıklıdır. Bu nedenle, bu bölgenin Ermenistan’a bağlanma talepleri vardır. Oysa Karabağ bölgesi, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde; bölgenin dağlık ve ayrı bir iklime sahip olmasından olsa gerek, “Küçük Azerbaycan” denilmektedir. Öte yandan yaklaşık 295.000 kişinin yaşadığı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti’nde ise tamamıyla Azeriler yaşar. Ancak bu cumhuriyetin Azerbaycan ile kara bağlantısı yoktur. İşte bu karmaşık yapı, Ermenistan-Azerbaycan çatışmasını doğurmuştur. Azerbaycan’ın yüzölçümü 86.600 km2 ’dir. Nahçıvan’ın 5.500 km2, Dağlık Karabağ’ın ise 4.400 km2. kadardır.

Ülkenin güney batısında yükselti azdır. Bu kısım Şah dağ, Murat dağı ve Zangezur dağları ile Karabağ platosundan oluşur, Güneyde, Taliş dağları (Kuyum Yurkvay tepesi, 2477m.) uzanır. Kuzeybatı-güneydoğu istikametinde 100 km. Uzanan bu dağlar üzerinde, sürekli akarsular yanında, çok sayıda kuru vadiler de yer almaktadır.

Dağlık sahalar arasında Kura ve Aras nehirlerinin suladığı, geniş ovalık alanlar vardır. Kura-Aras ovaları; dağeteği düzlükleri, ova düzlükleri ve kıyı ovaları olarak üç ayrı morfolojik üniteye ayrılır. Dağeteği düzlükleri içinde; Gence, Karabağ-Mil ve Cebrayil düzlükleri önemlidir. Ova düzlükleri arasında ise; Şirvan, Karabağ-Mil, Güney Mugan, Mil-Mugan-Şirvan ovaları, Akarsuların getirdiği alüvyal depolarla örtülmüştür. Söz konusu bu ovalar, Azerbaycan tarımında önemli rol oynarlar. Kura ırmağının Hazar denizine döküldüğü delta kesiminde, Salyan ve Güneydoğu Şirvan kıyı ovaları yer almaktadır.

Ülkede farklı iklimlerin görülmesi, bitki örtüsü özelliklerine de yansır. Dağlık alanlarda özellikle, 500-600 m, yükseltiye kadar kolşik flora görülür. Kafkas Dağlarında endemizm (sadece o bölgeye ait, yerel) kuvvetlidir. Ülkenin iç kesimlerinde Kura oluğunda step formasyonu hakimdir. Yağışın 200 mm. nin altına düştüğü kesimlerde step, kurakçıllaşır ve cılızlaşır. Nehir tabanlarında ve Hazar Denizi kıyılarında tuzcul ve bataklık bitkileri yetişir.

Ülkenin en önemli nehirleri; Kura ve Aras’dır. Kura nehri, Azerbaycan’ın olduğu gibi, tüm Kafkasya bölgesinin en büyük akarsuyudur. Nehrin toplam uzunluğu 1515 km., akaçlama alanı ise 188.042 km2’yi bulur. Kura nehrinin 200 km.si Türkiye, 900 km.si Azerbaycan toprakları içinde kalır. Kura nehrinin en büyük kolu olan Aras nehri ise, 1072 km. uzunluğa ve 102.000 km2. akaçlama alanına sahiptir. Kura Nehri üzerinde yapılan ve 1955 yılında tamamlanan Mingeçaur Barajı yer alır. Hem elektrik üretimi ve hem de sulama amacıyla inşa edilen baraj gölünün yüzölçümü, 620 km2yi bulur. Öte yandan, ülkede 250 kadar küçük göl vardır. Ancak bu göller, pek o kadar önemli değildir.

Azerbaycan’da, mineralli su kaynakları çok sayıdadır. Büyük Kafkas silsilesinin güneydoğu kesiminde, Küçük Kafkas silsilesinde, Lenkoran ve Apşeron bölgeleri ile Nahçıvan’da jeolojik özelliklerine bağlı olarak, çok çeşitli mineraller içeren kaynaklar vardır. Söz konusu bu kaynakların özellikleri, birbirinden farklıdırlar. Ülke genelinde, dünya ölçeğinde önemli sayılabilecek 200′ü aşkın madensuyu kaynağı bulunmaktadır.

Bugün ise (1997), Azerbaycan toprakları ikiye bölünmüş durumdadır. Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan. Güney Azerbaycan, İran sınırları içersinde kalmakta ve iki il teşkilatını oluşturmaktadır. Başkentini Urmiye’nin oluşturduğu Batı Azerbaycan vilayetinin yüzölçümü 30.850 Km2, ve nüfusu ise 2 milyon dolayındadır. Başkentini Tebriz’in oluşturduğu Doğu Azerbaycan’ın yüzölçümü 67.102 Km2, ve nüfusu 4,2 milyon kadardır. Kuzey Azerbaycan ise, bugün Bağımsız Devletler Topluluğu içinde, bir cumhuriyettir, 86.600 km2 yüzölçümü ve 7.398.000 nüfusu vardır. Azeri Lehçesi ile konuşan Türkler’in ülkesi demek olan Azerbaycan sınırları gerçekte; 104.000 km2′si Güney Azerbaycan, 94.137 km2′si Kuzey Azerbaycan ya da Kafkasya Azerbaycan’ı olmak üzere, toplam 198.137 km2′lik bir alana sahiptir. Bu topraklar üzerinde, toplam 13,5 milyon insan yaşamaktadır.

Kuzey Azerbaycan yani Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin 1996 yılı itibariyle nüfusu 7.549.000 kişidir. Kuzey Azerbaycan nüfusunun % 82′sini Azeri Türkleri oluşturuyor. Rusların payı % 5, Ermenilerin ise % 7 kadardır. % 6′sı ise diğer milletlerdir. Halkın büyük bir kesimi Müslüman’dır.

Azerbaycan toplam nüfusunun % 48,6′sını erkek, % 51,4′ünü kadın nüfus oluşturur. Kadın nüfusun erkek nüfustan fazla olmasının nedeni, ülkenin Ermenistan ile yapmış olduğu savaşın sonucudur. Ülkede hane halkı büyüklüğü 4,4 kişi kadardır.

Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin başkentini Baku oluşturur. Baku, Farsça’da “üzerinde dağ rüzgarları esen” demek olan “Bad Kube” deyiminin değiştirilerek söylenmiş bir isimdir. Şehrin nüfusu 1,2 milyonu aşar.

Bugüne kadar ülkede 29 doğal gaz yatağı işletilmeye açılmıştır. Mevcut rezervlerin % 40′ı Hazar denizinde, % 33′ii Kur-Aras oluğunda, % 11 ‘i Apşeron yarımadasında, % 5′i Şeki-zakatala, % 4′ü ise Siyezan-Guba bölgelerinde bulunmaktadır. Doğal gaz üretimi ise, yıllık 14 milyon metreküp kadardır.

Azerbaycan’da sanayi faaliyetleri, giderek gelişmektedir, Tarıma dayalı hafif sanayinin yanında, son yıllarda ağır sanayiye de önem verilmiştir. Petrol ve doğal gaz endüstrisi gelişmiş ve makine yapımı da önem kazanmıştır.

Azerbaycan’ın ticareti, Sovyetler Birliği dağılmadan önce merkezden yönlendirilmekteydi. Bağımsızlıktan sonra da ticarî ilişkiler, Bağımsız Devletler Topluluğu ile devam etmiştir. B.D.T’nin ticaretteki payı, % 85′i bulur. Bu birlik içinde de en önemli payı, Türkmenistan, Rusya ve Ukrayna almaktadır. Azerbaycan, dışarıdan otomobil, kereste, çimento, çeşitli gıda maddeleri (tahıl, buğday unu, margarin, şeker, et vs.) ve yol makineleri salın alır. Pamuk elyafı, tütün, şarap, demir-çelik ürünleri, kablo ve rafine petrol ürünleri satar. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ticari ilişkiler, yıldan yıla canlanma görülmektedir.

Azerbaycan’ın dış politikada en önemli sorunu, Ermenistan’ın sürekli hak iddia ettiği Dağlık Karabağ bölgesinin aidiyet durumudur. Rusya destekli Ermenistan saldırışı karşısında, Azerbaycan büyük bir can , mal ve toprak kaybına uğramıştır, 1994 yılı başlarında, Azerbaycan topraklarının % 25′i Ermeni işgal kuvvetlerinin elindeydi. Ayrıca 1,5 milyondan fazla Azeri Türkü, evini ve toprağını terk etmiş durumdadır. Bugün için (1995), Ermenistan ile geçici bir ateşkes antlaşması imzalanmasına rağmen, sorun henüz çözümlenmiş değildir. Sanırız, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çözüm karşılıklı toprak mübadelesidir. Dağlık Karabağ bölgesine açılacak bir Emeni Koridoru’na karşılık, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında, Ermenistan üzerinden bir ”Azerbaycan Koridoru” açılması, en gerçekçi bir çözüm olacaktır. Böylece, her iki ulusun insanları, arasında oluşan yapay kopukluk giderilecektir. Öte yandan, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında açılacak olan bu koridor, parçalanmış Türk Dünyası’nı karadan bağlayacak ve önemli bir “Türk Koridoru” haline gelecektir.

3.8.2. KAZAKİSTAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkenin toplam yüzölçümü 2.717.300 km2 kadardır. Bu yüzölçümü ile Kazakistan, Türk Dünyası’nın en büyük alanlı ülkesidir. Ne var ki, ülke topraklarının büyük bir bölümü, çöl ve verimsiz bozkırlardan oluşur.

Kazakistan akarsular bakımından zengindir. Ülkede büyüklü-küçüklü 8500′den fazla akarsu vardır. Bunların çoğu. Hazar Denizi, Aral, Balkaş ve Tengiz Göllerinin su toplama havzalarına boşalmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan İrtiş (1700 km.), İşim (1400 km.) ve Tobol gibi akarsular, kuzeye doğru akmakta ve Rusya Federasyonunda birleşerek Obi adını alıp, Obi körfezi aracılığı ile Kuzey Buz Denizi’ne dökülmektedirler. Kazakistan’ın tarımında önemli bir kaynak oluşturan, Siriderya nehri üzerinde, sulama amaçlı çok fazla sayıda baraj kurulmuş bulunmaktadır.

Ülkenin batısında yer alan Hazar Denizi, dünyanın en büyük iç denizidir. Kazakistan’ın bu denizde, 2.320 km.lik bir kıyısı vardır. Diğer büyük göller ise; Aral, Balkaş, Zaysan, Alakol, Tengiz ve Seletitengiz’dir. Ülkede bunların yanında irili – ufaklı, 48.200 kadar göl ve gölet bulunur. Ancak bu göllerin çoğunluğu yazın kururlar. Hatta, ülkenin en büyük gölü olan Aral, bölgede çok sayıda açılan sulama kanalları sonucunda kuruma aşamasına gelmiştir. Kuşkusuz bu değişim, çok ciddi ekolojik bozulmalara yol açacaktır.

1989′da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Kazakistan 25 Ekim 1991′de bağımsızlığını ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Kazakistan’ı tanıyarak, 12 Ocak 1992′de Almatı’ya (ya da Ruslar’ın deyişiyle Almaata) Büyükelçi tayini yapıldı. 2 Mart 1992′de Kazakistan, BM’nin özgür bir üyesi oldu.

Kazakistan’ın nüfusu 1995′de 17.3 milyona ulaşmıştır. 2000 yılında ülkenin nüfusu ancak 18,5 milyon kadar olacağı tahmin edilmektedir. Ülkede, mevcut nüfus artış hızıyla ancak 58 yıl sonra, toplam nüfus ikiye katlanacaktır. Bugün ülkenin nüfus yoğunluğu km2 ‘ye 6 kişi düşmektedir.

Kazakistan nüfusunun en büyük özelliği, etnik yapısının çok farklı olmasıdır. 1950 – 60 arasında ülkeye önemli oranda Rus v

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy