‘doğa’ Arama Sonuçları

Tüme Varım

TÜME VARIM

Bu bölümde önce,kısaca tümevarım yöntemini, sonrada ÖYS’de karşılamakta olduğumuz å sembolünü ve Õ sembolünü ele alacağız.

TÜME VARIM YÖNTEMİ

Tümevarım yöntemini ifade etmeden önce, önerme ve doğruluk kümesi kavramlarını açıklayalım.

Önerme

Doğru ya da yanlış kesin hükümlere önerme denir. İçinde bir değişken bulunan önermelere de açık önerme denir.

ÖRNEK :

“5 bir asal sayıdır” ifadesi doğru bir önermedir.

“10 – 2 . 3 = 0” ifadesi yanlış bir önermedir.

“2n > 2n” ifadesi açık bir önermedir.

Doğruluk Kümesi

Bir açık önermeyi doğrulayan değerlerin oluşturduğu kümeye doğruluk kümesi denir.

ÖRNEK :

Sayma sayıları kümesi, N+ = {1,2,3, …} dir. n bir sayma sayısı olmak üzere, P(n): 2n < 2n + 10 açık önermesinin doruluk kümesini bulunuz.

ÇÖZÜM :

n = 1 için P(1) : 21 < 2 . 1 + 10 (doğru)

n = 2 için P(2) : 22 < 2 . 2 + 10 (doğru)

n = 3 için P(3) : 23 < 2 . 3 + 10 (doğru)

n = 4 için P(4) : 24 < 2 . 4 + 10 (doğru)

n = 5 için P(5) : 25 < 2 . 5 + 10 (yanlış)

n = 6 için P(6) : 26 < 2 . 6 + 10 (yanlış)

Görüldüğü gibi; P(1), P(2), P(3), P(4) önermeleri doğrudur. Buna göre, doğruluk kümesi D = {1,2,3,4}’tür.

Tümevarım Prensibi

Tümevarım prensibi, doğal sayılarla ilgili açık önermelerin doğruluğunu göstermeye yarayan bir ispat metodudur.

n Î N olmak üzere P(n) bir açık önerme ve a Î N ve Na = {a, a + 1, a + 2, …} olsun.

P(n) önermesi Na kümesinin en küçük elemanı olan n = a için doğrudur. (Yani, P(a) dorudur.)

k ³ a olmak üzere P(n) önermesinin n = k için doğru olduğu (P(k) doğru olsun.) kabul edildiğinde n = k + 1 için doğru olduğu (P(k + 1) doğru) oluyorsa P(n) önermesi Na kümesinin her elemanı için doğrudur.

ÖRNEK :

P(n) : 12 + 22 + 32 + … + n2 = n.(n+1).(2n+1) önermesinin doğruluğunu ispat ediniz.

ÇÖZÜM :

n = 1 için P(1) : 12 = 1.(1+1).(2.1+1) 1 = 1 ise P(1) doğrudur.

n =k için P(k) = 12 + 22 + 32 + … + k2 = 1.(k+1).(2k+1) önermesinin doğru olduğunu kabul edelim. 6

n = k + 1 için

P(k+1) = 12 + 22 + 32 + … + k2 + (k+1)2 = (k+1).(k+2).(2k+3) olduğunu gösterelim.

12 + 22 + 32 + … + k2 + (k+1)2 = k.(k+1).(2k+1) + (k+1)2 Paydaları eşitleyip, gerekli işlemleri

yaparsak sonucun (k+1).(k+2).(2k+3) olduğunu göreceğiz. Demek ki P(k+1) doğrudur.

Böylece önerme ispatlanmış olur. O halde bütün doğal sayılar için,

12 + 22 + 32 + … + n2 = n.(n+1).(2n+1)’dir.

TOPLAM SEMBOLÜ

Tanım

k bir tam sayı, f :

R ye bir fonksiyon olmak şartıyla f(k) = ak olsun. k’ya 1,2,3, …, n değerlerinin verilmesiyle elde edilen a1, a2, a3, …, an terimlerinin toplamı, toplam sembolüyle kısaca (å) kısaca,

şeklinde gösterilir.

ÖRNEK :

= 20 + 21 + 22 + 23 + 24 = 1 + 2 + 4 + 8 + 16 = 31

Önemli bazı formüller

= 1+2+3+…+n=n.(n+1)

= 1+3+5+…+(2n – 1) = n2

= 12+22+32+…+n2 = n.(n+1).(n+2)

= 13+23+33+…+n3 = [n.(n+1)/2]2

= 1.2+2.3+3.4+…+n(n+1) = n(n+1).(n+2)

= 1 + 1 + 1 +…+ 1 = n .

1.2 2.3 3.4 n.(n+1) n+1

= 1+r+r2+r3+…+rn – 1= 1 – r n

1 – r

Bu formüllerin doğruluğu tümevarım yöntemiyle gösterilebilir.

Çarpım Sembolü

Tanım

k bir tamolmak şartıyla f(k) = ak olsun.

k’ya 1,2,3, … , n değerlerinin verilmesiyle elde edilen a1 a2 a3 … an terimlerinin çarpımı, çarpım sembolüyle (Õ) kısaca,

= a1.a2.a3…an

şeklinde gösterilir.

ÖRNEK :

= 92+.102 = 81.100 = 8100

Önemli Bazı Çarpım Formülleri

= 1.2.3.4…n = n!

= r1.r2.r3…rn = r1+2+3+…+n

Çarpım Sembolünün Kullanımıyla İlgili Özellikler

ÖRNEK

ise x = ?

ÇÖZÜM

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Nobel Bilim Ödülleri   Ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri

Nobel Bilim Ödülleri   ve Bilim Adamlarının Kısa Hayat Hikayeleri

27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 yılında Stockholm’ de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan Nobel ödülleri, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşır. Nobel’ in servetinin yıllık geliri beş eşit parçaya ayrılmıştır. Bu parçaların birincisi fizik, ikincisi kimya, üçüncüsü fizyoloji veya tıp alanında en önemli icadı yapan kişiye; dördüncüsü edebiyat alanında en soylu ve en içten ideali örnek alarak meydana getirdiği eserin yazarına, beşincisi de halklar arasında kardeşliğin gerçekleştirilmesi, sürekli orduların ortadan kaldırılması veya sayısının azaltılması, barış kongrelerinin yapılması ve yaygınlaştırılması için en çok çalışan kişilere verilir. Başta beş dalda verilen ödüllere 1968 yılında İsveç Bankası Alfred Nobel anısına bir de “İktisat ödülü” ekledi. Bu ödüllerin dağıtılmaya başlaması 1901 tarihine denk gelmektedir ve günümüze kadar sürmüştür.

Fizik ve Kimya ödülleri İsveç Akademisi, Tıp ve Fizyoloji ödülleri Stockholm Karolin Enstitüsü, Edebiyat ödülü Stockholm akademisi, Barış ödülü de Norveç Storting’i tarafından seçilen beş kişilik bir komisyon tarafından dağıtılır.

Alfred Nobel : Stockholm’ de 1833 yılında doğmuş İsveç’ li kimyacı. Nitrogliserin’ i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm’ de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865’de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve “Dinamit barutu” nu buldu. Araştırmalarına devam eden A. Nobel 1877’ de “Balistit” adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1881’ de Paris’ e yerleşen Nobel burada yeni bir fabrika açtı ve araştırmalarına devam etti. Hemen hemen bütün servetini Nobel ödüllerini dağıtması için bir kuruma başladı.

1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri’ nden Fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına verilmiştir. Bunlardan bazıları:

1.       Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Almanya, Münih Üniversitesi, (1845–1923) Röntgen, sonradan kendi adıyla anılmaya başlanacak olan önemli ışın tipini buluşuyla sağladığı üstün hizmetler için 1901 yılında fizik dalındaki ilk Nobel ödülüne layık görüldü.

2.      Antonie Henri BECQUEREL : Fransa, Ecole Polytechnique, Paris ( 1852 – 1908 ). Becquerel kendiliğinden radyoaktiflik olgusunu keşfiyle fiziğe sağladığı üstün hizmetleri için 1903 yılında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

3.      Albert EINSTEIN : Almanya ve İsviçre, Kaiser – Wilhelm Institut für Phsyik, Berlin, ( 1879 – 1955 ). Einstein kuramsal fiziğe verdiği önemli hizmetler ve özellikle fotoelektriği buluşu için 1921 yılında fizik dalında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

4.      Sir James CHADWICK : İngiltere, Liverpool Üniversitesi, Liverpool, ( 1891 – 1974 ). Nötronun belirleyici özelliklerini, nötronu buluşu için Sir James Chadwick’ e 1935 yılında Nobel Ödülü verilmiştir.

5.      Wolfgang PAULI : Avusturya, Princeton Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri, ( 1900 – 1958 ). W. Pauli, Pauli ilkesi olarak da anılan Dışarlama ilkesini bulduğundan 1945 yılında Nobel Bilim Ödülüne sahip olmuştur.

6.      Percy Williams BRIDGMAN : Amerika Birleşik Devletleri, Harvard Üniversitesi, Cambridge,( 1882 – 1961 ). Bridgman, olağanüstü yüksek basınç düzeylerine ulaşmasına olanak tanıyan düzeneğini buluşu ve bu yolla yüksek basınç fiziği alanında yaptığı keşifler için 1946 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştür.

7.      Donald Arthur GLASER : Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, Kaliforniya, ( 1926 – ). Glaser 1960 yılında kabarcık odasını bulduğu için nobel ödülüne layık görüldü.

8.      Alfred KASTLER : Fransa, Ecole Normale Superieure, Universite de Paris, (1902 – 1984 ). Kastler atomlarda Hertz rezonanslarının çalışılmasına olanak sağlayan optik yöntemleri keşfedip geliştirdiği nedeniyle 1966 yılında fizik dalında Nobel ödülü almıştır.

9.      Dennis GABOR : İngiltere, Imperial College of Science and Technology, Londra, ( 1900 – 1979 ). Gabor bulup geliştirdiği holografik yöntem sayesinde 1971 yılında Nobel ödülü almıştır.

10. Ernst RUSKA : Federal Almanya Cumhuriyeti, Fritz – Haber – Institut, Berlin ( 1906 – 1988 ). Elektron optiği alanında temel nitelikte çalışması ve ilk elektron mikroskobunu tasarlayışı için Ernst Ruska’ya 1986 yılında Nobel Ödülü layık görülmüştür.

Nobel ödülleri dağıtımı sırasında yapılan araştırmalar. Bu ödüller, ödülün verildiği yılda bulunan en iyi icat veya gerçekleştirilen en iyi, en kapsamlı araştırmaya verilmiştir. Aynı yıllara denk gelen daha küçük buluşlara veya daha az kapsamlı araştırmalara bir sonraki yılda yer verilmiş veya hiç değinilmemiştir. Ödüller verilmeden önce, verilen kararlar arasında  araştırmasını tamamlayamadan ölen kişilerin varislerine de bu ödüllerden verilmesi düşünülmüş fakat sonra bu karardanvazgeçilmiştir. Yukarıda adı geçen bilim adamlarının hayatlarından bahsetmek gerekirse :

1.      Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Alman asıllı fizikçi olan Wilhelm Conrad Röntgen 1845 yılında Rheinland’ da doğdu ve 1923 yılında Münih’ de öldü. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’ da ve İsviçre’ de geçti. Zürih’ te üniversite eğitimi gördü. 1876’ da Strassburg’ da, 1879’ da Giessen ve 1888’ de Würzburg üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’ de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. Fakat asıl ününü 1895 yılında X ışınlarını keşfine borçludur. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını, yansıma ve kırılmaya uğramadığını, elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı. 1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Araştırmaları sonucu aşağıdaki kuralları ortaya çıkardı.  

Röntgen : Adını Alman fizikçi Röntgen’ den almıştır. X veya g ışımalarının miktar ölçümü birimidir. Röntgenin sembolü “R” dir. Günümüzde röntgen ışınları tıp alanında kullanılır. Bu kullanım, X ışınlarının organik dokular tarafından eşit olmayan derecelerde emilmesine dayanır. Eşit olmayan bu geçiş radyolojik gölgeler meydana getirir. Bunlar, ya flüoresan bir ekranda ( Radyoskopi ) yada gümüş tuzlarının fotoğraf filmi üzerine indirgenmesiyle ( radyo-grafi ) değerlendirilir. İncelenecek doku ile çevresindeki doku arasında X ışınlarını geçirme miktarında bir fark yoksa, saydam olmayan kontrast maddeler kullanılır.

X Işınları : X ışınları ışık ışınlarıyla aynı özelliktedir. Fakat frekansları daha büyüktür. X ışını içinden geçtiği gazı iyonlaştırma özelliği taşır. X ışınlarının tespiti ve şiddetinin ölçülebilmesi için bu ışınlar iyonlaşma odasından yani altın yapraklı elektroskopa bağlı iki tablası bulunan gaz dolu bir kaptan geçirilir. Elektroskop yapraklarının düşüş hızı iyonlaşma derecesini ve dolayısıyla bununla orantılı olan ışıma şiddetini ölçer. Şiddet Röntgen cinsiden değerlendirilir. Bir X ışını demeti saydam olmayan bir cisimden geçerken yavaş yavaş enerjisini bırakır. Kaybedilen enerji kalınlığa göre artar veya azalır. Ayrıca dalga boyu kısa ışınlar maddeye daha fazla etki eder ve  ağır elementler daha fazla enerji yutar. Bu özelliklerden dolayı bir maddeye X ışını verilerek maddenin atom yapısı kesinlikle tespit edilebilir. 

2.      Antonie Henri BECQUEREL : Fransız fizikçisi Henri Becquerel 1852 yılında Paris’ te doğdu ve 1908 yılında öldü. 1877 yılında mühendis, 1892’ de Museum d’historie naturelle’e, 1895’ te Politeknik okuluna fizik profesörü oldu. 1889’ da Institut üyesi oldu. X ışınlarının bulunmasından sonra bu ışınlaral fosforışı olayının arasında bir ilişki bulunup bulunmadığını araştırdı. Böylece 1896’ da uranyum tuzlarında radyoaktivite olayını buldu. Bir elektromıknatısça sağlanan manyetik alanda uranyumun saçtığı ışınları tahlil etti ve bu ışınların uranyum atomuna has bir olgu olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca bu ışınların uranyumun bütün bileşikleri için geçerli olduğunu saptadı. Bunların sonunda uranyuma tutulan gazların iyonlaştığını da o fark etti. Ayrıca manyetik dönerle porlama, fosforışı, kızılötesi tayf üzerindeki çalışmalarını da saymak gerekir.  

Radyoaktiflik : Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. Bu olayı ilk kez 1896 yılında Henri Becquerel uranyum üzerinde ortaya çıkardı. Doğada kendiliğinden radyoaktif olan bazı elementler vardır, Bunlar dört grupta toplanır.

·        Radyum Grubu : Bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla kararlı kurşun 206’ ya dönüşür.

·        Aktinyum Serisi : Bu seri uranyum 235 ile başlar ve kurşun 207’ ye dönüşerek biter.

·        Toryum Serisi : Adını aldığı toryum 232 ile başlar ve kuşun 208 ile son bulur.

·        Neptünyum Serisi : Neptünyum 237 ile başlayıp, bizmut 209 ile biter.

Bu serilerde radyoaktifliğin çeşitli tipleri ile karşılaşılır :

q       Alfa ( a ) Radyoaktiflik : İki Nötron ve iki protondan meydana gelen bir heltum çekirdeği yaymaktır. Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir.

q       Beta ( b ) Radyoaktiflik: Bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. Bu radyo-aktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır.

q       Gamma ( g ) Radyoaktiflik : Bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromanyetik bir ışınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşünler az veya çok hızlı olurlar. Göz önüne alınan element çekirdeğin yarısının parçalanması için gerekli süreye “ Periyot ” denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri ( 10-12 ) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşan periyotlar olduğu bilinmektedir. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Bu olaya suni radyoaktiflik denir.  

Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır. Bu kontrolde özellikle radyoaktif bir elementin

radyoaktif olmayan bütün izotoplarıyla aynı özellikleri göstermesinden yararlanılır. Radyoaktif uygulamalardan bazı bilim dallarında şu şekilde yararlanılmıştır:

ü      Kimyada Uygulamalar : “Işınım Kimyası” adında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır. 

ü      Biyoloji ve Tarımdaki Uygulamalar : Radyoaktifliğin en geniş uygulaması bu alanda bulunur. Bitkinin bünyesine düşük miktarda karbon 14 verildiğinde, bünyede karbon izlenebilir. Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üzerinde büyük etki yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır, sonra öldürür. İnsan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda çok yararlıdır. Böylece çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü geliştirilmiştir.  

ü      Tıbbi Uygulamalar : Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde metot haline gelmiştir; bu amaçla X ışınları uzun süredir kullanılıyor.

ü      Metalürjideki Uygulamalar : Radyoaktiviteden çeliğin katılaşmasını, metalürjik tepkimelerin kinetiğini vb. incelemekte yararlanılır. Bu yolla metallerin yayılması kolayca izlenir.

ü      Tarih ve Jeolojide Uygulamalar : Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, karbon 14 metoduyla kesin olarak bulunur. Bu usul eski medeniyetlerin incelenmesinde çok yararlıdır.

1.      Albert EINSTEIN : Alman asıllı fizikçi 1879 yılında Ulm’ da doğdu, 1955 yılında Princeton’ da öldü. Çocukluğunda Münih’ de yaşadı ve ilk öğrenimini burada yaptı. Lise öğrenimini 1894’ de İsviçre’ de tamamladı ve 1896’ da Zürich Politeknik enstitüsüne girdi. Sonradan İsviçre vatandaşı oldu ve sırp asıllı bir kız öğrenci ile evlendi. Sonra Berlin’ de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünmek fırsatını buldu. Önce atomun yapısı ile Planck’ ın kuvanta teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini buldu. Kuvanta teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya foton’ lar hipotezini kurmasını sağladı. Bu yoldan fotoelektrik olayını açıklayabildi ve bunun kanunlarını buldu. Bu çalışmalarını açıklayan ve 1905 yılında Annalen der Physik’ te ( Fizik Yıllığı ) yayımlanan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda bağlılık teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909’ da Zürich Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. Prag’ da bir yıl kaldıktan sonra, Zürich Politeknik okuluna profesör oldu. 1913’ de Berlin Kaiser – Wilhelm enstitüsünde verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. İsviçre yurttaşı olarak Birinci Dünya Savaşında tarafsız kaldı. İkinci defa evlendi; bu yirmi yıl içinde birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda yavaş yavaş teorilerini geliştirdi. 1921’ de Nobel Fizik Ödülünü kazandı.

Yabancı ülkelere bir çok gezi yapmakla birlikte 1933’ e kadar Berlin’ de yaşadı. O sıralarda Almanya’ da ki nasyonal sosyalist rejimin tutumu dolayısıyla Almanya’ dan ayrılmak zorunda kaldı. Paris’ te College de France’ ta ders verdi; burdan Belçika’ ya oradan da İngiltere’ ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ ne giderek Princeton üniversitesinde profesör oldu. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. Einstein hiç şüphesiz çağımızın en büyük bilginidir. Matematik, fizik alanında çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık ( izafiyet ) teorisiyle tanındı. Bu teori üç bölüme ayrılır: Newton mekaniğinin kanunlarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren sınırlı bağlılık ( 1905 ); eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık ( 1916 ); elektro – manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesi. Bu teorilerin gerçekliği, özellikle büyük kütleler veya hızlar söz konusu olduğu zaman atom fiziği ve astronomi alanında yapılan parlak deneylerle ispatlanmıştır.  

Ayrıca Einstein insancıl hareketleriyle de tanındı, barışseverdi, haksızlığa karşıydı. Atom bombasının insanlık için büyük bir tehlike olduğunu biliyordu. Bütün gücüyle atom enerjisinin uluslar arası bir kontrole bağlanmasına çalıştı. 

2.     Sir James CHADWICK : 1891 Manchester doğumlu Sir James Chadwick, ingiliz asıllı fizikçidir. Öğrenimini Rutherford’ un öğrencisi olarak Manchester üniversitesinde Almanya’ da yaptı; Birinci Dünya Savaşı’ nda orada göz altına alındı. 1919’ dan 1935’ e kadar Cambridge’ de çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla, suni parçalanmasını inceledi. 1923’ te, Cavendish laboratuarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927’ de Royal Society üyesi oldu. 1935’ de Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti ve İkinci Dünya Savaşı’ nda, Los Alamos’ ta ki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge’de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. 1932’ de nötronun yapısını keşfetti ve 1935’ de Nobel Bilim Ödülünü kazandı.  

3.     Wolfgang PAULI : 1900 yılında Viyana’ da doğan Pauli 1958’ de Zürich’ te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih’ te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen’ de ve Kopenhag’ da asistanlık yaptı. 1928’ de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940’ tan itibaren Princeton’ da ders verdi ve 1946 yılında Zürich’ e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino’ ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü. 

Pauli İlkesi : 1924’ te ortaya atılan, aynı uzay hücresinde ( mesela atom ) bulunan spinli taneciklerin gösterdiği bağdaşmazlıklarla ilgili ilkedir. Bu ilkeye göre n  herhangi bir tamsayı olmak üzere, spinleri  n + ½ olan özdeş tanecikler aynı enerji seviyesinde bulunamaz. Elektronlar, protonlar, nötronlar Pauli ilkesine uyar. Bu ilkeden

elektronların bir atomun değişik enerji seviyelerindeki dağılışları, enerji seviyeleri arasında mümkün olan geçişler ve taneciklerin uyduğu istatistik hakkında temel sonuçlar çıkarılır. Buna ihraç ilkesi de denir.

 1.     Percy Williams BRIDGMAN : Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts’ de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire’ de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926’ da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billûrların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı. 

2.     Donald Arthur GLASER : 1926 yılında Cleveland’ da doğan Rus asıllı Amerikan fizikçisi Donald Arthur Glaser, Cleveland teknoloji enstitüsünde okudu. Burada öğrenim gördükten sonra 1949 yılında Michigan üniversitesine girdi. Bundan sonra da 1959 yılında Kaliforniya üniversitesine profesör olarak girdi. Sıvı hidrojenli veya helyumlu kabarcıklar odasını icat etti. Bu alet yüksek enerjili partiküllerin varlığını tespite ve incelemeye yarayan Wilson odasının gelişmiş bir şeklidir. Bununla 1960 Nobel fizik ödülünü kazandı.

 Bir kabarcığın veya başka bir sıvı içinde yüzen bir sıvı damlasının yüzeyinin bütün noktalarda yüzey gerilimi aynı olduğu için kabarcık veya damla küresel bir şekil alır. Sıvı zarları esnek olduğu için uygun tutucular ve karkaslar kullanılarak damlaya sonsuz değişken şekiller verilebilir. İçinde, mesela oksijen gibi bir gaz bulunan bir kabarcığı bir elektro mıknatısın kutupları arasına koyarak kabarcığın alacağı şekilden gazın ne çeşitli bir manyetik ( para veya diyamanyetik ) olduğu anlaşılır. Kabarcıktaki renklenme olayı bir ince tabaka içine girişim olayıdır.

3.      Alfred KASTLER : 1902 yılında Guebwiller, Haut–Rhin’ de doğdu ve 1984’ te öldü. Fransız asıllı fizkçi 1921’ de Ecole Normale Superieure’ e girdi. Colmar lisesinde, daha sonra Bordeaux fen fakültesinde ( 1931 ) öğretmenlik yaptı. 1941’ de Ecole Normale’ in fizik laboratuarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen fakültesinde profesör, Optik enstitüsü konseyi başkanı, Bilimsel araştırmalar milli merkezi yönetim kurulu üyesi oldu. 1958’ den sonra atom saati laboratuarını yönetti. Kastler bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı. Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950’ de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; “ Optik Pompalama ” adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat’ ın Fizik Üstüne İnceleme adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti.

4.      Dennis GABOR : Macar asıllı İngiliz fizikçisi, 1900 yılında Budapeşte’ de doğdu, 1979 yılında öldü. Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yüksek öğrenimini tamamladı. Sonra Alman teknik araştırma laboratuarında özellikle Berlin Siemens ve Halske firmalarında çalıştı. 1933’ de İngiltere’ye gitti çeşitli firmalarda araştırmacı olarak çalıştı. 1949’ da Londra’ da ki İmperial College of Science adn Technology’ de uygulamalı elektronik fizik profesörü oldu. Ayrıca Stamford’ da ki araştırma laboratuarlarında çalıştı. 1948’ de bulduğu ve daha sonra geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel fizik ödülünü elde etti. Gabor’ un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları vardır. Ayrıca 1963 yılında “Geleceği Yaratalım ” adında bir kitap yazmıştır. 

Hologram İlkesi : 1947 yılında D. Gabor tarafından ortaya atıldı. Uygulamaya geçişi ancak 1963 yılında başlayabildi. Hologram bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağından meydana gelir. Bu iki dalganın girişim yapması, bunun için de aynı ışık noktasından çıkması ve kaynağın mümkün olduğu kadar tek renkli olması gereklidir. Bu sebeple tek renkli ve ışık şiddeti yüksek olan lazer, bu yeni teknikte hızlı ilerlemeler sağladı.  

            Bir hologram elde etmek için, bir lazer demeti yarı saydam bir ayna ile ikiye bölünür; aynadan yansıyan ışınlar merceklerden geçmeden, bir fotoğraf klişesini aydınlatır; aynanın içinden geçen ışınlar ise fotoğrafı çekilecek nesnenin üzerine düşer. Nesne bu ışıkların bir kısmını kırar ve kırılan ışınlar da aynı şekilde fotoğraf klişesini aydınlatır. Gelen bu iki demetin fazları aynı değildir ve klişe üzerinde, girişim saçaklarından, çok ince ve küçük bir ağ meydana gelir. Çıplak gözle incelendiğinde bu saçaklar görülmez. Buna karşılık mikroskopta girişim saçakları görülür. Bu saçakların dağılışı cismin şekline bağlıdır. Fotoğrafın alınması sırasında kullanılan karşılaştırma dalgası ile hologramı aydınlatarak cisim tekrar meydana getirilebilir. O zaman cismin fotoğraf anındaki konumunu tam olarak veren bir görüntü gözlemi yapılabilir. Bunun için hologram yarı saydam bir aynaya çarpan bir lazer demetinin yansıyan kısmıyla aydınlatılır. Hologramın içine bakılarak aynadan geçen ışınların girişimi sonucunda cismin kabartılı bir görüntüsü elde edilebilir. Burada gerçek bir kabartı söz konusudur; Çünkü gözlemi yapan kişi başını hafifçe oynatarak paralaks etkilerini meydana çıkarır; yani cisim, çıplak gözle görülmesinde olduğu gibi, bir fon üzerinde yer değiştiriyormuş gibidir.  

            Hologramların gerçekleştirdiği cisimler, düzlem cisimler, yani bir fotoğraf emülsiyonu üzerinde maddeleştirilmiş cisimler veya üç boyutlu cisimler olabilir. Hologramın sayısız uygulamaları arasında en önemlileri, bir yandan hologramların üst üste konulmasıyla hareket halindeki cisimlerin veya bazı cisimlerin küçük şekil değiştirmelerinin meydana çıkarılması, öte yandan hesap makineleri ile harflerin yeniden tanınmasıdır.  

5.     Ernst RUSKA : Alman fizikçi Enst Ruska 1906 yılında heidelberg’ de doğdu. 1949 yılında Batı Berlin üniversitesinde elektronik optik profesörü oldu. Elektronik optik ve elektronik mikroskoplar üzerine temel araştırmalar yaptı ve bu araştırmalar sonunda elektronik mikroskobu gerçekleştirdi. 

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yönetim - Örgüt Yaklaşımlarının Gelişimi Ve Toplam Kalite Yönetimi

YÖNETİM - ÖRGÜT YAKLAŞIMLARININ GELİŞİMİ VE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

Yönetim :

Yönetim kavramını anlayabilmek için ilk önce örgüt kavramının açıklanması yerinde olacaktır. Bu bağlamda,örgüt; insanların bir yada daha fazla gereksinmesini (örgütün amaç yada amaçları) gidermek için, insan,madde kaynakları düzeninin ve işleyişinin sürekli yenileştirildiği organik bir sistemdir.

Bununla birlikte taraftar bulan tanımlardan biri de Chester I. Barnard tarafından.;belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere iki veya daha fazla kişinin çabalarını bilinçli olarak birleştirmeleri yolu ile ortaya çıkan işbirliği sistemidir şeklinde yapılmıştır.

Konuya ilişkin Maurice Duverger tarafından ;topluluğun belirli bir kategoriyle ilgili rollerinin maddi bir dayanağa bağlı olarak (yönetmelikler,tesisler,teknikler,bürolar vb.gibi) düzenlenmesi olarak tarif edilmektedir.

Yapılan bu tanımlardan yola çıkıldığında yönetim;”örgüt ve insandan “ oluşan yapının harekete geçiricisi olarak nitelendirilebilir”Örgüt bir yapıdır. Yönetimin tümü ise,bu yapıyı işleten bir süreçtir.”

Başka bir tanımda;yönetim kısaca ,işbirliğine dayanan ussal bir etkinlik olarak belirtilmektedir.

Bu tanımlamaların anlaşılır olmasında büyük katkı sağlayacak örgüt yapılarını belirleyen unsurlar;

- Amaç:Örgütün kuruluş nedenidir. Dolayısıyla bu unsur örgütün gerçekleştirilecek iş ve faaliyetleriyle ilgilidir.

- İşbölümü ve uzmanlık derecesi: İşlerin çok küçük parçalara ayrılarak, her görevi bir kişinin sürekli olarak yapmasıdır.

- Biçimselleşme derecesi:Bir örgütte işler görülürken belirli ve özellikle ilke ve yöntemlerin izlenmesi konusuna verilen ağırlıktır.

- Kontrol Alanı:Örgütte bir üst’e kaç sayıda ast bağlanacağıdır.

Örgütteki kademe sayısı:Kontrol alanı ile yakından ilişkili olan bu faktör örgütün basık veya dikey olması ile sonuçlanmaktadır

-Merkezileşme derecesi:Örgütte karar verme yetkisinin kademeler arasında dağılımıdır.

-Çapraşıklık derecesi:Örgütün dikey, yatay ve coğrafi olarak yayılma derecesidir.

- Bölümleşme:Belirli görevler bir araya getirilerek işler,belirli işler bir araya getirilerek mevkiler ve belirli pozisyonlar bir araya getirilerek bölümlerin oluşturulmasıdır.

- Emir komuta ve danışma birimlerinin oluşturulması.

- Komite ve gruplar.

- İletişim kanalları.

YÖNETİM VE ÖRGÜT YAKLAŞIMLARININ GELİŞİMİ

A- Geleneksel Örgüt Yapısı

- Bilimsel yönetim yaklaşımı.

- Yönetim süreci yaklaşımı.

- Bürokrasi yaklaşımı.

- Davranışsal (neo klasik) yaklaşım.

B- Çağdaş Örgüt Kuramı

- Sistemler yaklaşımı.

- Durumsallık yaklaşımı.

GELENEKSEL ÖRGÜT YAPISI

Geleneksel örgüt yapısı, ana hatlarıyla içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında ortaya atılan ve o yıllarda genel bir kabul gören klasik örgüt ilkelerinin etkisinde oluşmuştur. Dikey ve yatay işbölümü, hiyerarşi, kumanda birliği, uzmanlık, işin parçalara bölünmesi denetim alanının sınırlılığı vb. Örgüt ve yönetim ilkelerinin etkisinde şekillenen geleneksel örgüt yapısı ,yukarıdan aşağıya uzanan hiyararşik, otoriter, merkeziyetçi ve yazılı kurallara dayanan bir ilişkiler sistemidir.

Geleneksel örgüt yapısı üç yaklaşımla açıklanmaktadır. Bu üç yaklaşım öncülüğünü Frederick Taylor’un yaptığı Bilimsel Yönetim Yaklaşımı,öncülüğünü Henri Fayol’un yaptığı Yönetim Süreci Yaklaşımı ve öncülüğünü Max Weber’in yaptığı BürokrasiYaklaşımı’dır. a- Geleneksel Yönetim Kuramının İnsana İlişkin Varsayımları:

-İnsanlar hemen her zaman rasyonel davranırlar.

-İnsanlar doğuştan tembel olup çalışmayı sevmezler. Bu nedenle verimliliklerinde bir artış ancak sıkı bir denetimle sağlanabilir.

-İşgörenler birinci planda maddi gereksinmelerini tatmin etmek için çaba gösterirler. Bunun doğal sonucu olarak, işgörenleri çalışmaya isteklendirmede kullanılabilecek en önemli araç paradır.

-Ortalama bir işgören başkaları tarafından yönetilmeye ihtiyaç duyar ve detaylı bir yön verme ve denetim süreci olmadan gücünü başkalarının gücü ile uyumlaştırmayı başaramaz.

-İşgören için iş güvenliği, karar verme ve iş başında özgürce davranabilmekten çok daha büyük önem taşır.

b- Geleneksel Yönetim Kuramının Örgüte İlişkin Varsayımları:

-Bir örgütün verimliliğinin yükseltilmesi tamamıyla teknik bir sorun olup kıt kaynakların en ekonomik şekilde kullanılmasına bağlıdır.

-Örgütte işlemler en ince noktasına kadar belirlendiği takdirde işçiler daha üretken biçimde çalışır buna bağlı olarak da örgütsel verimlilik artar.

-Yönetim, örgüt üyelerinin insana ilişkin sorunlarıyla değil fakat işe ilişkin sorunlarıyla ilgilenmelidir.

-Uzmanlaşma her işçinin belirli bir işte ustalık kazanmasını mümkün hale getireceğinden bireysel ve dolayısıyla örgütsel verimliliği yükseltmede gerekli ve yararlı bir olgudur.

-Yönetim fonksiyonları insan ve çevre unsurları dikkate alınmaksızın her yerde ve her zaman geçerli bilimsel prensiplere uygun olarak yerine getirilmelidir.

BİLİMSEL YÖNETİM YAKLAŞIMI

Birinci Dünya savaşından önceki yıllarda Amerikan ekonomisindeki hızlı gelişme ve büyümeye karşılık, kullanılan üretim tekniklerinin bilimsellikten uzak oluşu Taylor’u bu konuda araştırmaya yöneltmiştir. İşlerin dizaynı ve yapılma şeklinin mühendislik açısından ve bilimsel olarak incelenip yeniden düzenlenmesi ile hem verimliliğin artacağına, hem de işletme ve işçilerin bu yeni düzenden daha fazla pay elde edeceklerine inanan Taylor, mülkiyeti kendisine ait bir şirketin fabrikalarındaki deneyleri ile bu inancını uygulama alanına aktarma olanağı bulmuş ve bu deney sonuçlarına dayanarak 1911’de yayınladığı”Bilimsel Yönetim İlkeleri” başlıklı kitabında kafasındaki organizasyon ve yönetim anlayışının temel ilkelerini açıklamıştır.

Bilimsel Yönetim Yaklaşımının gelişmesinde Henry Gannt,Frank ve Lillian Gilbert, Harrington Emerson gibi araştırmacı ve yazarlarında büyük katkısı olmuştur.

Taylorizmin veya bilimsel yönetim yaklaşımının ana ilkeleri şunlardır:

-Gelişigüzel çalışma değil, bilim.

-Başıbozukluk değil, düzen ve eşgüdüm.

-Kişisellik değil, yardımlaşma.

-Düşük verim değil,yardımlaşma.

-Herkesin, olduğunca en yüksek verimlilik düzeyine çıkarılması için eğitim.

Bu ilkelerin iş’e dolayısıyla organizasyona aktarılmasının aşağıda birbirini izleyen ve birbirini bütünleyen çeşitli aşamalar yoluyla gerçekleşebileceği kabul edilmiştir.

-Her iş kendini oluşturan unsurlarına ayrılmalıdır:

İş görenlerin yapması gereken faaliyetler belirlenirken yalnızca sezgi ve tecrübe değil fakat bunun da ötesinde bilimsel yöntemlerde kullanılmalıdır. Tek tek her davranış ve hareket mümkün olduğu kadar etkin ve yeterli duruma getirilmelidir.

-Daha sonra standartlaşmış işleri yapabilecek fiziki ve zihni yeteneği yeterli olan kişiler seçilmeli, başka bir deyimle her işe uygun kişiler seçilip alınmalıdır.

-Nitelik itibariyle yeterli biçimde ve bilimsel olarak seçilen kişiler eğitime tabi tutulmak suretiyle işi öngörülen tarzda yapabilecek hale getirilmelidir.

-Belirli bir işin tek tek her parçasında uzmanlaşılmalıdır.

-Yönetim bu aşamalardan oluşan sistemin işleyişini sürekli olarak denetmeli, belirlenen aksaklıklar yine bilimsel bir yaklaşımla ele alınıp incelemeli ve giderilmeye çalışılmalıdır.

Bilimsel yönetim hareketi iş görenin üretim faaliyetinin düzenlenmesine ilişkin ölçülere önemli bir kesinlik kazandırmıştır. İnsanların kullanılmasına ilişkin bazı temel sorunları ortaya koymuş ve bunlara kısmen çözüm yolları getirmiştir. Basit fiziki işlemler üstünde etkilerini duyuran fizyolojik kısıtlamalar konusunda çok sayıda araştırma ve çalışmaya yol açmıştır.(wechsler1952).Rutin üretim işlerinde gerçekleştirilen faaliyetin kesinlikle belirlenmesinin olanaklı olduğunu göstermiştir. Bu açıdan, bilimsel yönetim alanındaki çalışmalar, örgütlerde insan davranışının dar anlamda psikolojik görünümlerinden ziyade mekanikleşme ve otomatikleşme sorunlarıyla ilintilidir.

Yönetim Süreci Yaklaşımı

Klasik kuramın ikinci yaklaşımı, öncülüğünü Henri Fayol’un yaptığı yönetim süreci yaklaşımıdır. Taylor ve izleyicilerinin daha çok iş düzenleme,geliştirme ve işlerin yapılma şekli ile

ilgilenmelerine karşılık ,Fayol örgütün tamamını ele alarak,iyi bir örgütsel yapı ve yönetimin ilkelerini araştırmıştır.

Bununla birlikte yönetim süreci yaklaşımı da tıpkı bilimsel yönetim gibi ekonomik etkinlik ve rasyonellik fikrini almıştır.

Fayol örgütteki faaliyetleri 6 grupta toplamıştır:

-Teknik faaliyetler.

-Ticari faaliyetler.

-Finansal faaliyetler

-Muhasebe faaliyetleri.

-Güvenlik faaliyetleri.

-Yönetim faaliyetleri.

1937 de bu akımın önde gelenlerinden L.Gulick aşağıdaki yönetim süreçlerini planlama,örgütleme,personel bulma,yerleştirme,emir komuta,eşgüdüm, raporlama ve bütçeleme şeklinde geliştirmiştir.

Fayol’un Örgüt ve Yönetime İlişkin İlkeleri:

-İşbölümü ve Uzmanlaşma.

-Yetki ve Sorumluluk; Fayol yetkiyi emir verme hakkı ve yaptırma gücü olarak tanımlanır

-Disiplin.

-Kumanda birliği

-Yürütme birliği.

-Örgüt çıkarlarının bireysel çıkarlar üzerinde tutulması.

-Personelin ödüllendirilmesi.

-Merkezileşme.

-Hiyerarşik düzen

-Düzen.

-Eşitlik.

-İş gören ve iş yaşamında istikrar ve dengenin sağlanması.

-Teşebbüs ruhu.

-Birlik duygusu

BÜROKRASİ YAKLAŞIMI

Klasik kuramın üçüncü yaklaşımı 1900’lerin başında ,Alman sosyologu,hukuk, siyasal, ekonomi alanlarında yazıları olan Max Weber’in ideal bürokrasi modelidir.Weber’in ideal bürokrasisinin amacı, verimli işlemek ve etkili hizmet etmektir.

Weber ‘in İdeal Bürokrasisine Ait Özellikler:

-Fonksiyonel uzmanlaşmaya dayanan iş bölümü.

-Açık ve seçik şekilde belirlenmiş hiyerarşik bir yapı.

-Soyut kurallar dizisinin varlığı.

-Şekil ve resmiyete bağlılık.

-Teknik yetenek temeline dayanan personel seçimi ve terfi .

-Yasal yetkinin uygulanması.

-Memur ile görevin birbirinden ayırt edilmesi.

-Kanunilik.

-Örgüte dış müdahalelerin önlenmesi.

-Memurlara maaş ve aylık verilmesi.

-Memurların iş güvenliklerinin sağlanması.

-Meşru yetkinin türleri.( yasal ,geleneksel ve karizmatik)

-Ömür boyu memuriyet.

-Siyasal tarafsızlık.

-Hizmet içi eğitim.

-Yetkinin kişiye değil pozisyona bağlı oluşu.

Weber özellikle , bireylerin ve diğer örgütlenme alternatiflerinin karar verme ve bilgi işleme süreçleri içinde karşılaştıkları sınırları, bürokratik örgütün nasıl aştığını göstermek istemektedir. Weber bürokrasiyi genellikle uzmanlaşmış yeteneklerin kullanımı için uygun bir araç gibi görmekte insan örgenliğinin niteliğine dikkat etmemektedir.

Bürokrasi konusunda Weber’den sonra yapılan çalışmalara bakıldığında bunlarda örgüt üyelerinin “beklenmeyen” tepkilerine giderek artan bir ilgi gösterildiği anlaşılır. (Merton.1936,Gouldner,1957) Merton’un (1940),Selznick’in (1949) ve Gouldner’in (1954) araştırma ve çözümlemeleri,

biçimsel hiyerarşinin amaçları açısından bürokrasinin en etkin örgütlenme biçimi olduğu yönündeki Weber ‘in temel önermesini inkar etmeksizin, bürokratik örgütlerde görülen önemli disfonksiyonel sonuçları ortaya çıkartmışlardır .Ayrıca şu varsayımı öne sürmüşlerdir: bireylere birer makineymiş gibi muamele etmenin hesapta olmayan sonuçları <> modelinin sürekli kullanımına yol açmaktadır. Bu üç yazarında kuramsal sistemlerinin genel yapısı büyük benzerlikler göstermektedir .Üçü de bağımsız değişken olarak belli bir örgütlenme biçimi ya da örgüt üyelerinin faaliyetlerini denetlemeye yönelik örgütsel usulleri kullanmaktadırlar. Bu usuller özellikle insan davranışının “makine “ modeli dediğimiz tasarımına dayanmaktadırlar. Buna karşılık bu sonuçlar bir denetim aracı kullanma eğilimini şiddetlendirmektedirler.

Bürokratik yapının önemli çıkmazlarından biri,her birimin sorunlara kendi işlevi açısından bakması nedeniyle örgütün bir bütün olarak algılanamaması ve bölümler arası çekişmelerin verililiği azaltmasıdır.

Diğer bir sorun aşırı uzmanlaşma; alt birimler arasında anlaşmazlıklara neden olmakta ve örgütün yararlar sağlarken, kuralların yetersizliği karşısında veya kuralların öngörmediği bir durumun ortaya çıkması halinde bürokratik yapının etkinliği azalmakta ya da kaybolmaktadır.

Bununla birlikte A. Robert Michals, çağdaş toplumlarda giderek artan bürokratik uygulamaların, bürokratik örgüt yapılarını kaçınılmaz bir surette elit bir grubun eline ve kontrolüne verdiğini ve bu yapıların oligarşik bir yapıya doğru yöneldiğini ileri sürmüştür. Bürokrasi bu anlamda elit bir tabakanın müttefiki olmaktadır. Robert Michels,1915 yılında yazdığı “Oligarşinin Tunç Kanunu” adlı eserinde, iki tespit yapmaktadır:

-Örgüt büyüklüklerinin önemli ölçülere ulaşması ile örgüt üyelerinin sayısal çokluklarının, örgütsel karmaşıklığın ve iletişimsizliğin artması.

-İleri düzeyde uzmanlaşmış olan örgüt üyeleri arasında fikir uyuşmazlıklarının oluşması

Michels, bütün büyük ve karmaşık bürokratik örgüt yapılarında oligarşik yaklaşımlar gösteren bir lider veya küçük bir yönetici azınlığın kendi iktidarlarını sürekli kılmak için çalışmalarda bulunulacağını ve bu çalışmaların yönetilenlerin çoğunluğu tarafından da denetlenmesinin olanaksız olduğu görüşündedir.

Klasik yönetimin, örgütsel sorunlara ağırlık vermesi, insanla yalnızca verim açısından ilgilenmesi, örgütsel insan, ekonomik insan nitelemelerine neden olmuştur. İnsansız örgüt eleştirilerine karşın,insanın güdülemesi, eğitilmesi,insanla samimi ilgilenme, adil muamele vb.

bugün kullanılan pek çok kavramın geliştirilmesinde ve daha sonra geliştirilmiş akımların doğmasına neden olmuştur.

DAVRANIŞSAL (NEO KLASİK) ÖRGÜT KURAMI

Bu kuram;bir yandan 1929 Dünya Ekonomik Krizi’nin etkisi ile ,bir yandan da işletmelerde çeşitli örgüt ve işleyiş, üretim ve verim sorunlarının artması sonucu, klasik yönetim anlayışının iyileştirilmesi için araştırmalar yapılırken “insan” etkeni ile ortaya çıkmıştır.

Örgütte daha fazla verim elde edilmesi amacıyla yapılan Hawthorne araştırmalarının sonuçlarının beklenenden farklı çıkması,yeni bir akımın başlamasına yol açmıştır.

Bu bağlamda davranışsal yaklaşımın ana fikri,bir örgüt yapısı içinde çalışan”insan” unsurunu anlamak,onun yeteneklerinden en yüksek ölçüde yararlanabilmek,yapı ile insan davranışları arasındaki ilişkileri incelemek,örgüt içinde ortaya çıkan sosyal grupları ve özelliklerini tanımak ve kısaca yöneticiye kullanabileceği yeni araç ve kavramlar vermektir. Bu yaklaşım klasik teorinin ekonomik rasyonellik anlayışını esas almakla beraber, buna yeni bir boyut, insanın işinden doyum alması boyutunu getirmiştir.

Davranışsal teorinin gelişmesine bayşta Elton Mayo, Fritz Roethlisberger, Douglas MC Gregor,Abraham,Maslow,Kurt Lewin, Rennis Likert, Chester Barnard, Chris Argyris olmak üzere pek çok yazar ve araştırmacının katkısı olmuştur.

İnsancıl ilişkiler akımı (Davranışçı akım) personel yönetimine şu yenilikleri getirmiştir:

-Personeli çalışmaya, performansını iyileştirmeye güdüleyici yöntemler üzerinde durulmuştur. Örneğin, örgütün her düzeyinde çalışma isteği nasıl yaratılabilir? Birlikte çalışma ruhu nasıl kazandırılır? Personelin işinden doyum sağlaması için neler yapılabilir? Personele. Çalıştığı kuruluşun amacı nasıl benimsetilir?

-“İnsan” öğesini ön planda tutan personel programları önerilmiş ve desteklenmiştir .Bunun en iyi örneği, hizmet içi eğitim programlarıdır. Amaç, personeli örgütün amacı ile bütünleştirmek,personelin örgüte uyumunu sağlamak,böylece personeli moral ve verim açılarından en yüksek düzeye ulaştırmaktır.

-İlk kademe yöneticilerinin önemi üzerinde durulmuştur. Yani, işi bizzat yapanlara en yakın ve onlarla doğrudan ilişkili olan gözetimcilerin insan ilişkileri alanında bilgi ve beceri sahibi olmaları için çaba gösterilmiş, eğitim programları düzenlenmiştir.

-Personel araştırmaları ön plana geçmiştir. İnsan davranışlarının nedenleri bilinmeden insan ilişkileri konusunda beceri kazanılamayacağı vurgulanmıştır. Bu araştırmaların sonuçlarından yöneticilerin yararlandırılmaları sağlanmıştır.

-Personel yönetimi ile uğraşan uygulamacıların ve uzmanların, insan davranışlarını çözümleyebilecek ve yorumlayabilecek nitelikleri kazanmaları için çaba gösterilmiştir.

Yönetimin yapı açısından incelenmesi yaklaşımına karşı, bir tez olarak yönetimde insan unsuruna ve onun yönetimsel davranışlarının temel olduğu yaklaşımını geliştiren davranışçı kuramlar,”insanın bilgili ve anlayışlı bir yönetim tarafından insan olarak yönetilmesi” anlayışını getirmiştir. İnsan ilişkileri yaklaşımı, bir işyerinde insan öğesi ve toplumsal öğeleri bir bütün olarak eşgüdümlemektedir.

ÇAĞDAŞ ÖRGÜT KURAMI

Örgütte biçimsel ve doğal yapılar yönetimi açıklamada yetersiz kalmış, örgütteki çeşitli ilişkilerin örgütün bütünü ile etkileşimlerini sistematik olarak inceleyen çok yönlü yaklaşımlara gidilmiştir. Sistem yaklaşımı olarak bilinen bu yeni yaklaşım, “kendinden önceki iki görüşün bir sentezini yapmakta ve örgütü bir bütün olarak incelemektedir.

Sistem kavramı fiziksel bilimlerden, özellikle fizik biliminden kaynaklanmaktadır. Toplum bilimciler, bu kavramı fiziksel bilimlerden almış ve toplumsal olaylara uygulamaya çalışmışlardır. Ancak, toplumsal olayların karmaşık, çok boyutlu , kesin tanım ve ölçümlerde güçlük arz etmesi gibi hususlar, sistem kavramının toplumsal olgulara uygulanmasında güçlükler yaratmıştır.

Bununla birlikte, böyle bir kavram toplumsal bilimlere, özellikle yönetim konularını ele alışta yeni bir yaklaşım getirmiş ve yönetim kuramında bütünleşmeye doğru gidişe yardımcı olmuştur.

Sistem yaklaşımının temelinde,”sistem “ olarak ele alınan bütünün amacını gerçekleştirmesi vardır. Bu görüşe göre, önemli olan bütündür ve parçalar bu bütüne katkıda bulunduğu ölçüde önemlidir. Bu kuramın özellikleri şöyledir:

-Her sistem kendini oluşturan alt sistemlerden oluşur.

-Her sistem belirli bir çevrede faaliyet gösterir.

-Sistemin sınırları mevcuttur.

-Sistemlerde olumlu ve olumsuz bir entropi görülür.

-Bütün sistemlerde, sistemin yapısını ve işleyişini etkileyen faktörler vardır. Bu faktörlerden sistem sınırları içinde olanlara değişken, dışında kalanlara ise parametre denir.

-Açık sistemlerin en önemli özelliği dengeli durumlarını korumalarıdır.

-Açık sistemlerde geri besleme mekanizması faaliyet halindedir.

-Kapalı ve mekanik sistemlerde başlangıçta kullanılan girdi ile elde edilecek çıktı arasında doğrudan bir sebep sonuç ilişkisi vardır.

Sistem Yaklaşımının Yönetim Düşünce ve Uygulamasına Katkıları:

-Bu yaklaşım, örgütleri çevreleri ile ilişkili birer açık sistem olarak ele almakta , dolayısıyla örgütler ,çevresel faktördeki değişmelere uyabilmek için yapılarında çeşitli değişiklikler yapmaktadırlar.

-İkinci yenilik, sistemin parçaları arasındaki karşılıklı bağlılık ve ilişkilerin vurgulanmış olmasıdır.

-üçüncü yenilik de, sistem yaklaşımının örgütü etkileyen bütün değişkenleri ve parametreleri bir arada görmeyi sağlamış olmasıdır. Böylece daha sağlıklı bir genelleştirme yapma olanağı doğmuş olmaktadır.

-Sistem yaklaşımı ile, geleneksel ve davranışsal yönetim yaklaşımlarının önerilerini, bulgularını ve özelliklerini daha iyi değerlemek; güçlü ve zayıf yönlerini daha iyi anlamak dolayısıyla bunları daha iyi kullanmak olanağı doğmuştur.

Durumsallık Yaklaşımı

Adından da anlaşılacağı gibi bu yaklaşım, işletme yönetiminde içinde bulunulan”durum” lara veya “koşul” lara ağırlık veren bir yaklaşımdır.

Bu model, her yerde ve her işletme için geçerli olabilecek bir yönetim uygulaması yerine her işletmenin içinde bulunduğu duruma göre ,o durumda en uygun sayılacak bir yönetim uygulaması bulmayı amaçlamaktadır. Durumlar değişince yönetim uygulaması da değişecektir.

Durumsallık yaklaşımı, geleneksel, davranışsal ve sistem yaklaşımlarının yerini alan yeni bir yaklaşım değil, ancak onlarla birlikte ele alınan ve o yaklaşımların hangi durumlarda daha faydalı ve etkili olabileceklerini araştıran bir yaklaşımdır.

Durumsallık Yaklaşımının Özellikleri:

- Bu yaklaşıma göre, işletmelerin kullandıkları teknoloji, onların örgüt yapılarını etkileyecektir. Örneğin, ustalık ve sanatkarlığı gerektiren bir ayakkabı yapımı ile ayakkabı yapımının mekanize olduğu yani makinelerle imal edildiği durumların örgüt açısından anlamı farklıdır.

-Teknoloji, ne tür işlerin yapılacağını, bunları yapanların sahip olması gerekli nitelikleri, üretim miktarı ve kalitesini, işlerin nasıl yapılacağını grup ve haberleşme tarzlarını etkileyecektir. Örneğin yığın üretim teknolojisini kullanan bir işletmede çıktı genellikle standarttır; süreç içindeki faaliyetler belirli ve tekrarlanan cinstendir ve pek az şey, o işi yapanın takdirine bağlıdır. Böyle bir

örgütte formalleşme derecesini artırmak mümkündür .Başka bir deyişle, bu tür örgütler daha resmi bir yapıya sahiptirler.

Durumsallık yaklaşımına göre, dış çevre ile ilgili unsurların sürekli değişme içinde olup olmamaları ve değişme hızları kullanılacak yönetim ve örgüt tekniklerini etkileyecektir. Buna göre, çevre koşullarının durgun ve dengeli değişim hızının çok az olduğu durumlarda en uygun örgüt yapısı formalleşme derecesi yüksek bir yapı olacaktır. Buna karşılık çevre koşullarının sürekli ve hızlı olarak değiştiği durumlarda ise, formalleşme derecesinin son derece düşük, büyük ölçüde kişi ve gruplara dayanan bir yapı uygun olacaktır. Aşağıdaki durumlar çevre koşullarının sürekli değişmekte olduğunun kanıtları şeklinde alınabilir.-İlgili endüstri dalında veya ekonomideki mal ve hizmetlerin miktar ve kalitesinde sürekli ve hızlı değişiklikler ve yenilikler görülmesi.

- Yeni teknolojilerin kullanılmaya başlanması.

- Müşteri ve rakiplerde sürekli değişmelerin gözlenmesi.

- Devlet politikalarında birtakım değişmelerin olması

Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere durumsallık yaklaşımında temel konu doğruluk veya yanlışlık değildir. Asıl olan kullanılan teknolojiye uygun bir örgütsel yapının oluşturulmasıdır.

TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

İkinci Dünya Savaşının üzerinden çok geçmeden dünyada bir çok sanayi dalına egemen olan Japonya da verimlilik ve üretim miktarı yıldan yıla hızla artarken ABD ve Batı Avrupa ülkelerinde üretim artışı çok yavaş olmaktadır. 1980’ li yıllardan itibaren yönetim alanında bir fırtına gibi esen “Toplam Kalite Yönetimi” Japonya’ dan bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere sıçramıştır.

Üstelik ABD fabrikaları sürekli yenilenmekte ve yeni teknolojilerle çalışmakta iken, Japonların makine ve aygıtları daha eski ortalama yaştan daha yüksektir.

Bu Japon işçisinin sosyo- kültürel çalışma adet ve alışkanlıkları ile çalışma ahlak ve kurallarına bağlı olduğu kadar, batı ülkelerindeki yönetim biçiminden çok farklı bir yönetim biçimi uygulamalarına da bağlıdır. Japonya’daki verimliliğin yedi temel üzerine kurulu olduğu ve bu temeller:

- Ömür Boyu İstihdam; Japon işletmelerinin en önemli özelliği ömür boyu istihdamdır. Bu hayat ile işin bütünleşmesine neden olmaktadır. Halbuki batı ülkelerinde sosyal sigorta ve emeklilik güvencesi olduğundan, işgörenler kolayca başka işletmelere geçmekte çok az sayıda kişi işe başladığı bir işletmede hayatını noktalayıp emekli olmaktadır.

- Yavaş Değerleme veTerfi; Japonya da bir kişi işe girdikten sonra ne kadar bilgigli, zeki ve yetenekli olursa olsun, belirli bir süre geçmedikçe terfi edememektedir.

- Uzmanlaşmamış Mesleki Gelişme;Japonya’ da yeni işe atanan bir kimse bir yıl boyunca işletmeyi bir bütün olarak tanıyabilmek için değişik görevleri ifa ederek tüm servisleri dolaşmakta ve bilgi edinmektedir.

- Müşterek Karar Verme;Japonya’da bir işletmede önemli bir karar alınacaksa eldeki en iyi veya en uygun görünen çözüm tarzı görüş alınmak üzere yazılı bir öneri haline getirilmektedir. Hazırlanan öneri belge halinde organizasyonun alt kademelerinden üst kademelerine doğru dolaştırılır. Her yönetici onayını ve kendine ait mührünü basarak diğer yöneticilere öneri belgesini iletir. Sonunda öneri birçok kişinin onayından geçmiş olur.

- Müşterek Sorumluluk;Japonya’ da hangi konudan kimin sorumlu olduğunu açıkça belirlemek zordur. Çünkü bir dizi görev bir çalışma ekibinin ortak sorumluluğundadır. Kimin neden sorumlu olduğu dışardan kolayca anlaşılamamaktadır. Ancak onlar ekipteki herkesin görev ve sorumluluk alanlarını bilirler. Karar sorumluluğunun bir ekibe verilmesiyle beceriksiz veya yeteneksiz bir elemanın işleri aksatmasının da önüne geçilmiş olur.

- Örtülü Kontrol Mekanizmaları;Japonya’da çalışanlar hep bir arada bulundukları, müşterek karar verme ve icra etme yöntemlerinde mutlaka ekip halinde çalıştıkları için birbirlerini doğal olarak denetleyen üstü örtülü kontrol mekanizması geliştirilmiştir.

- Bütünlük Kavramı ; Bu eğilim temeli sosyo- kültürel yapı ve geleneklerden kaynaklanmaktadır. Yıllar süren feodal politik sistemden sonra hızla gelişmeye başlayan sanayileşme, şirketlerin işçi bulabilmek için fabrikalarını köylere yakın yerlere kurmalarına neden olmuştur. Böylece şirketler büyük şehirlerde çocukları hayata hazırlamak için okullar, yurtlar, spor alanları yaptırmışlardır. Bundan dolayı çalışanlarla sadece işe dayalı bir ilişki yerine daha köklü sosyal ilişkiler geliştirilmiştir.

Bununla birlikte Toplam kalite yönetimini başarıya götüren bazı anahtarlardan da bahsedecek olursak:

-PUKÖ ;P (ne yapmak gerektiğini ve nasıl yapılacağını belirle), U (planı ve ölçüm araçlarını uygula), K (sonuçları değerlendirmek ve varsa sapma nedenlerini anlamak) Ö (İyileştirmeyi kararlı hale getirmek ve yeni çalışma kurallarını düzenlemek)

-Önemli noktaların kontrolü.

-Yerinde inceleme.

-Standartlaşma.

-İletişim.

-Verilerle Konuşma.

-İstatiksel yedi aracın kullanımı.

Grup odaklı çalışmaların sonuçları üst yönetim tarafından yılda en az bir kere sahalarda denetlenir. Bu faaliyetler:

-İyileştirme çemberleri.

-5 S Grupları.

-Toplam verimli bakım grupları.

-Çözüm grupları.

Toplam kalite yönetiminde iyileştirme süreklidir. Kalite çemberi faaliyetleri “İyileştirme Çemberi” adı altında 1990 yılında iki çemberle başlamıştır. Bu çemberler;aynı alanda çalışan, benzer işler yapan, düzenli aralıklarla toplanan, kendi işleri ile ilgili konularısaptayan, inceleyen, çözen, gönüllü katılımın esas olduğu küçük çalışanlar topluluğudur.

Grup odaklı faaliyetler içinde 5 S Toplam Verimli Bakım grupları da yer almaktadır. “ Benim saham” anlayışının geçerli olduğu 5 S Verimli Bakım Grup faaliyetlerinde gereksizler ortadan kaldırılmakta gerekliler sınıflandırılmakta temizlik ve standartlaşmayla faaliyetler iş disiplini haline dönüşmektedir. Başlangıç aşaması 5 S olan Toplam Verimli Bakım’ın hedefi; Sıfır iş kazası ,sıfır makine duruşu, sıfır üretim kaybıdır. Çalışanların aktif katılımıyla yürütülen bu faaliyetlerde makine arızalandığı zaman bakım grubu tamir eder anlayışı yerini “ Benim Makinam” anlayışına terketmekte ve operatör makinasını sahiplenmektedir.

Toplam Kalite Yönetiminde değişmeyen tek slogan “ Sürekli Değişim” dir

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

1. MERSİN’İN TARİHÇESİ

İlk, orta ve yeni çağlarda Küçük Asya’nın en eski meskun bölgelerinden birisi KİLİKYA (Cilicie)dır. Aşağı yukarı bugünkü ÇUKUROVA da diyebileceğimiz Kilikya, coğrafi ve fiziki bakımından iki farklı kısma ayrılır.

Birisi DAĞLIK KİLİKYA’dır. (CİLİCIA TRAHEİA) Hududu Alanya’dan Limonlu (LAMUS) Çayı’na kadar uzanır.

İkincisi, OVALIK KİLİKYA (CILICIA PEDIAS)’dır ve Limonlu Çayı’ndan doğuya kadar kısmen İçel ve Adana İli’nin tamamı kaplayan bölgedir. Kilikya adı üzerinde değişik iddialar bulunmaktadır. Ancak en isabetli izahın büyük tarihçi Heredot tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Heredot’a göre bölgenin iskanını yapan Finikeli AGENOL’un oğlu CILIX’dır ve ona izafeten bölgeye CILICA adı verilmiştir.

Bölgede yaşayan kavimlere geçmeden önce Kilikya’da yaşanan olaylardan ve burada yaşayan önemli kişilerden kısaca bahsedelim.

Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük etken olan SAINT PAUL Tarsus’ta doğmuştur. İNCİL’de büyük yer tutan Resullerin İşleri ve birçok mektup Paul’e aittir. Hıristiyanlıkta Azize mertebesine ulaşmış olan THEAKLA Meryemlik denilen yerde yaşamış ve orada ölmüştür.

Anadolu kıtasının genel valisi olan ANTONIUS, Tarsus’u merkez yapmış ve KLEOPATRA ile burada evlenmiştir. Tarsus’ta bir mabedde yapılan düğün törenlerine Asya hükümdarlarından birçoğu davet edilmiştir.

Arap hükümdarlarından Harun Reşit’in oğlu Me’mun Tarsus’ta ölmüştür. Haçlı seferleri ile Silifke’ye gelen Alman İmparatoru FRIEDRICH BARBAROSSA Antakya’ya giderken Göksu Irmağı’nda boğulmuştur. İsrailoğullarına gönderilen Hz.DANYAL bir süre Tarsus’ta yaşamış ve orada ölmüştür.

Hz.Peygamberin müezzini BİLALI HABEŞİ’nin makamı da Tarsus’tadır. Hz.Ömer zamanında fethedilen yerleri ziyaret eden Bilalı Habeşi, Tarsus’a da gelmiş ve şimdi makamının bulunduğu yerde ezan okumuş ve namaz kılmıştır.

Bütün dinlerde yer alan ESHAB-I KEHF olayı da Tarsus’ta cereyan etmiştir.

Bölgemizde yapılan araştırmalar, bu yörede yerleşimin Taş Devri’ne kadar gittiğini göstermektedir.

Bölge ilk çağlardan yeni çağlara kadar çok değişik devletlerin ve beyliklerin yönetiminde olmuştur. Bunların sadece isimlerini zikredeceğiz. M.Ö. 1650 yıllarında KIZVATNA Krallığı’nın hükümranlığını görüyoruz. Tarsus’ta Gözkule’de yapılan kazılarda bulunan mühür damgasından bunların Tarsus yöresinde hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır.

Mersin’de Yumuktepe’de yapılan kazılarda Hititlerin bu bölgedeki yaşamları açıklıkla belirlenmiştir.

M.Ö. 12’inci yılında Hitit Devleti’nin yok olduğu görülmektedir. Bölgede Kueliler, Asurlular, Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Kilikyalılar, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Selçuklular, Ermeniler, Karamanoğulları, Ramazanoğulları gibi devletler ve beylikler zaman zaman hükümran olmuşlardır.

2. MERSİN’İN ADI NEREDEN GELİYOR?

Aşiret Adı mı?

Evliya Çelebi 1670’li yıllarda bölgemizden geçmiştir. Seyahatnâmenin bu bölümünde aynen şöyle denmektedir: “Kırk evli Hacı Alaittinoğlu Köyü’nü geçerek Gerendür Nehri’nden sonra MERSİNOĞLU denilen 70 haneli bir Türkmen köyünde misafir olduk”

Sait Uğur da kitabında “Mersin’e Mersin denilmesinin sebebi şimdiki Mersin şehrinin yakınlarında eskiden MERSİNLİ adında bir aşiret varmış. Bu aşiret Türkistan’dan gelen bir aşiretmiş. Adı bu Türk Oymağı’ndan gelmiştir. Yoksa Mersin’deki Mersin ağacından dolayı bu ismi almış değildir” der. Sait Uğur bu düşüncesine, Mersin nebatının bulunmadığı yerlerde de Mersin adı taşıyan mahaller bulunduğunu destek yapmaktadır.

Mersin Bitkisinden mi?

Mersin adının Arapların HAMBELES dedikleri MYRTUS- MURT adı verilen MERSİN bitkisinden geldiği yolundaki iddialar daha yaygındır.

VİTAL CUINET, La Turquie D’Asi Nam eserinin 51’inci sahifesinde zamanında Mersin Zephırıum adını taşırdı “Bu günkü ismi, çevresinde bol miktarda bulunan Murt ağacından kaynaklanmaktadır” diyor ve ayrıca Mersin kelimesinin Yunanca’da da Murt anlamına geldiğini ilave ediyor.

VICTOR LANGLOİS de “Eski Kilikya” isimli eserinde, Yunanca olarak yazılan diğer bir eserde Mersin’in isminin “Mersin Ağaçlarından” aldığını yazmıştır.

Osmanlı Padişahı Abdülmecit’in annesi ve İkinci Mahmud’un kadınlarından Bezmi Alem Valide Sultan’ın da şehrin adının Mersin olmasının doğru olduğunu söylediğinden bahsedilir.

Mersin adı hakkında bir de efsane vardır:

Mersin adı Kıbrıs Kralı’nın kızı MYRNA’dan gelmiş. Tanrıça Afrodit’in lanetine uğrayan Myrna, babasına açık olmuş, onun yatağına girmiş. Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekerek onu öldürmek istemiş ancak tanrılar kıza acımışlar ve onu Mersin kıyısına çıkarmışlardır.

Mersin’in adı bu genç hanım nedeni ile MERSİN olmuştur.

3. COĞRAFİ DURUMU

Mersin; doğusunda Deliçay, batısında Mezitli Deresi, kuzeyinde Yalınayak, Arpaç ve Dorukkent, güneyinde Akdeniz’le çevrili 34-38 doğu ve 34-47,50 kuzey enlemleri arasında bir kettir. İlin kuzeyi boydan boya uzanan TOROS silsilesi ile kaplıdır. Akdeniz, büyükçe bir kavis çizerek MERSİN körfezini vücuda getirir.

Sahil şeridinde arazi, birinci sınıf tarım arazisidir. Kuzey ve kuzeybatıya doğru hafif hafif yükselen arazi, ikinci, üçüncü ve daha düşük kalitede tarım arazisidir. Daha kuzeyde toprak, değişik yaşlı kireç taşlarından oluşmuştur. Torosların Bolkar dağlarından Akdeniz’e doğru 1500 metreden başlayan mevcut platolar üzerinde halkın yaz sıcaklarından kaçarak aşağıda açıklayacağımız yaylalara göçmesi zorunluluktur.

Sahilden 25 ile 50 km arasında MANİT, TOL, TURNAZ, SUNTRAS ŞAMLAR, BOZ TEPE, KIZILBAĞ, COCAKBAŞI ve MERSİN DAĞI gibi yükseklikleri 1500-150 metre olan tepeler mevcuttur. Evliya Çelebi her ne kadar seyhatnâmeside, Silifke’den Tırmıl Tepesi’ne kadar 70 su geçtiğini yazıyorsa da, Mersin akarsu yönünden zengin değildir. Esasen mevcut olan akarsular genelde yazın susuzdur.

Akarsular:

Deliçay: Değirmendere civarının sularını toplayarak bir süre Değirmendere adını alır ve Mersin’in doğusunda DELİÇAY ismi ile Karaduvar, Kazanlı arasında denize dökülür. Tarihte SERİNCE, SELİNTİ ve ANHİYALEOS adları ile alınmıştır.

Efenk Deresi: Beypınar ve Sadiye bölgesinde Efenk adı ile doğar. Sonra Kızıldere adını alır ve MÜFTÜ DERESİ olarak denize dökülür.

Tece Deresi: Fındıkpınarı civarının suyunu toplayarak Fındık Deresi olarak güneye iner. Sonradan Tece Deresi adı ile denize dökülür.

4. İKLİMİ

Mersin’de Akdeniz iklimi hakimdir, bu nedenle de kışları ılık, yaz ayları da sıcak geçer. 1308 (1892) tarihli bir belge, Mersin’in mevkiîni, arz ve tul derecelerini belirttikden sonra iklimini söyle tanımlamaktadır: “Füsulu erbaadan (Dört Mevsim) bahar ve sonbahar mevsimleri gayet latif ve mevsimi şita (Kış Mevsiminde) yaz günlerindeki haziran, temmuz, ağustos aylarında hükmünü icra eder.

5. İDARİ YAPI

Mersin, 1830’lu yıllarda küçük bir köydür. Bağlı olduğu nahiye (Bucak) Göğcelidir.

Bucak Merkezi: Mersin köyü 1852 yılında Bucak (Nahiye) olmuştur.

Mersin Kaza Oluyor: 1864 yıllında Mersin Nahiyelikten kurtulmuş ve Tarsus’tan ayrılarak kaza olmuştur.

Mersin Liva (Mutasarrıflık) oluyor: 1888 tarihinde Mersin Mutasarrıflık olmuştur. Mutasarrıflık, Vilayetle Kaza arasında eskiden mevcut bir idari kademe idi.

Mersin Vilayeti: 1924 yıllında Mersin, Cumhuriyetle birlikte livalıktan kurtulmuş vilayet olmuştur. Adı Mersin Vilayeti’dir.

Mersin ismi 9 yıl sürebilmiş 2197 sayılı kanunla Silifke Vilayeti ile Mersin vilayeti birleştirilmiş ve vilayetimizin adı (İÇEL) vilayeti olmuştur.

6. SOSYAL KÜLTÜREL HAYAT

Mersin Devlet Opera ve Balesi:

Türkiye’nin dördüncü yerleşik Opera ve Balesi’dir. Bakanlar Kurulu’nun 27.10.1990 tarihli ve 1098 sayılı kararı ile kurulmuştur.

4.01.1997 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilen eski Halkevi binasında hizmet vermektedir.

İçel Sanat Kulübü

Mersin’de Camiî Şerif mahallesinde bir SANAT SOKAĞI vardır. Bu sokakta bulunan üç bina sanat severleri bir araya toplayarak kültür ve sanata ışık saçar. Bu üç bine Nevit Kodallı Salonu, Teoman Ünsan Sanat Galerisi ve Lokal Binası’dır.

Bu salonlarda sergiler, konserler, konferanslar, panelle, sempozyumlar anma törenleri tertiplenir.

Flormani Derneği

Mersin’de yurt çapında ulusal ve Evrensel Çok Sesli Sanat Müziği’ni yaymak gayesiyle faaliyet veren bir dernek vardır. Bu dernek “Mersin Flormani Derneği” dir.

Türk Musikî Derneği

Mersin’de aynı konuda faaliyet gösteren iki tane Türk Musiki Derneği de Sanat Müziği sevenleri bir araya toplanmıştır.

Kütüphaneler

İl Halk kütüphanesi ve merkez çocuk kütüphanesi olmak üzere iki tane kütüphane bulunmaktadır.

Mersin’de Basın

Mersin’de halen yayın hayatını sürdüren yerel gazete ve dergiler şunlardır:

Son Haber, Yüksel, Hakimiyet, Katılım, Mersin Olay, Bulvar, Havadis Mersin- Ekonomi Politika

Dergiler

İçel Sanat Kulübü Dergisi, Deniz Ticaret Odası Dergisi, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Dergisi, Yurdakul Dergisi.

Giriş kısmındaki bilgiler,

Şinasi Develi,

Akdeniz’de bir inci kent Mersin, 1998 adlı kitaptan alınmıştır.

1. BÖLÜM

1.1. ANLATMAYA DAYALI TÜRLER

1.1.1. Masal

Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaysın olanlarından biri de masaldır. Bu mahsullere ad olarak verdiğimiz kelime Habeşçe “mesl”, Ârâmice “mesla” ve İbrânice’deki “masâl”dan, Araplara “mesel, mâsal” şekli ile mukayese ve karşılaştırma mânasıyla geçtikten sonra Türkçe’ye mal olmuştur.

Bir çok yazarlar tarafından “hikaye, efsane, menkabe, kısa, fabl, atalar sözü, tekerleme vb” karşılığında kullanılmış, düşünülmüş ve tespit edilmiş olan masal bazı Türk boylarındaki lehçe ve ağızlarda ayrı ayrı isimler almaktadır. Çuvaş Türkleri’nin “hallap”, Kazakların, Kırgızların, Kazanlıların “ertek, ertepi” Teleutların “çorçek” ve Doğu Türkistan Türkleri’nin aynı kökten “çoçek” deyimini kullandıklarını biliyoruz.

Masalları hakim vasıflarına göre “Bilinmeyen bir yerde bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait hadiselerin macerası, hikayesi” olarak tarif edebiliriz. Sözlü edebiyat ananesinin mahsulü bu hikayelerin bilinmeyen zamanı “vaktiyle”ye karşılık bir “evvel” zamanıdır. Türk masalcılarının gramer kategorisinden “mişli geçmiş” veya “geniş zaman” ile hikaye, roman üslubu yarattığı bu zaman, varlığı ile yokluğu tereddüde düşüren “bir varmış bir yokmuş” tekerlemesinde kendini gösteren bir geçmiş zamandır. Bu zaman masal kahramanına geniş hareket imkanı verdiği için hür zamandır. İşte böyle bir zaman içinde vakit geçirmek, insanları eğlendirirken terbiye etmek düşüncesinden hareketle, hususi bir üslupla anlatılır ve yazılır. Umumiyetle kadınlar tarafından anlatılan ve sonradan bir kısmı meraklılarınca yazıya geçirilen bu mahsullerin kahramanlarının yazdıkları veya bulundukları ülkeleri tespit ve tayine imkan yoktur.

Masalların kahramanları: İnsanlar (padişah, tüccar, oduncu, keloğlan, Arap vb.); hayvanlar (aralan, tilki, at, güvercin, papağan vb.); bitkiler (ağaç, çiçek vb.); maddi unsurlar, alet ve eşya (dağ, taş, mağara, kuyu, su, sofra, seccade, değirmen, ayna, çalgı vb.); hayalî yaratıklar (dev, cin, peri vb.) yalın fikirler (akıl, zeka, iyilik, kötülük, güzellik vb.) gibi akla gelen her şeydir.

Masalcı bu kahramanları, zaman-zaman eski inanç din, kültür ve medeniyet unsurlarından gelen malzemenin kompozisyonu içinde dinleyicisi ile okuyucusuna “hikaye, dram, fıkra” biçimlerinde anlatır. Menkabe gibi “inanma” hususiyeti taşımayan masallar, bizde bir başlangıç, bir asıl masal ve bir de sonuç olmak üzere üç kısımda toplanabilir. Başlangıç bir tekerlemedir. Dinleyicinin dikkat ve alakasını masal üzerine çekmekte kullanılan “seci”li bir nedir veya manzum-mensur bir formüldür. Asıl masalın muhtevası dışında, müstakil bir hüviyet gösteren bu formüller, hadiseleri birbirlerine bağlamak ve dağılan alakayı tazelemek maksadı ile hikayenin ortasında da kullanılabilir. Sonuç, kahramanların kaderlerini tayin eden bölüm olarak tiyatrodaki perde kapısına benzer şekilde, hafızalarda kalacak kısa bir tekerleme ile nihayet bulur.

Masalcı, masalını ona dili ile tabii Türkçe ile anlatır, o, dilin zevk ve şuuruna yükselmiş bir sanatçıdır.

Umumiyetle okumanın ve yazının gelişmediği devirlerde ve muhitlerde nesillerden nesillere intikal eden ve hususiyle geceleri söylenen masalların ilk yaratıcılarını bilemiyoruz. Sonraları hafızadan hafızaya geçen bu mahsullerin “musannif” adı verilen ikinci ve üçüncü elden anlatıcıları karşımıza çıkıyor. Biz Türkçe’de bu sanatçıya “masalcı”adını veriyoruz.

İnsanlığın hayat içinde ve tabiat karşısındaki ortak duygu ve düşüncelerinin temelini işleyen masallar, söyledikleri dile göre milli karakter kazanırlar.

Hint ve Türk masalı deyişimiz bundandır. Zamana, muhite ve inançlara göre değişikliklere uğrayan; bazen eski motiflerini kaybedip yeni motiflerle beslenen bu mahsuller meraklılar ve dilcilere muhtelif usullerle tespit edilmekte, yazarlar tarafından sanat eseri haline getirilmektedir.*

1.1.1.1. Kedi Prens

Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde fakir bir kadın ile kızı varmış. Bu kız ile kadının evine her gün kara bir kedi gelirmiş. Bu kedi üstlerine yatarmış. Bunlar bu ağırlıktan usanmışlar. Günde böyle, günde böyle…

Kedi bir gün bir yere gider. Sırtını soyunur. Kedinin sırtını içinden insan çıkar. Cebinden de bir fındık çıkartır. Fındığın içinden de hanımı çıkar. Ondan sonra kedi tekrar sırtını giyerek eve gider ve kadın ile kızın üstüne yatar. Kız, bu olan biteni görür. Sabah olunca annesine:

“Bugün ben bir rüya gördüm. Böyle böyle. Bu kedimiz gidiyor, kedi sırtını soyuyor. Cebinde de bir fındık çıkartıyor. Bu fındık kabuğundan da karısı çıkıyor. Karısı da gidiyor bir altın dağına varıyor. Altın dağından bir parça kapıyor. Gümüş dağına varıyor. Gümüş dağından da bir parça kapıyor. Bakır dağına varıyor. Bakır dağından da bir parça kapıyor” der.

Kedi adamı uyutunca karısı gider bir çadıra varır. Bu çadırda bir zenci varmış. Bu zenci ile ilişki kurar. Tekrar eve gelir ve yatar. Kız sabah olunca kediye bunları anlatır. “Böyle böyle oluyor; Ama bunları rüyamda oluyor” der. Kedi sinirlenir, tüyleri diken diken olur. Ondan sonra sırtını soyar.

“Bunu aslı varsa benimsin, yoksa seni öldürürüm” der.

Kedi içkiyi içer ve yatar. Uyur numarası yapar. Karısı yine aynı şekilde kalkar yola koyulur. Kız ile kedi adam kadının peşine takılır. Altın dağına varırlar. Kız:

“İşte, altın dağını gördün mü?”

Bayağı bir yol aldıktan sonra bakır dağına da varırlar.

“İşte, bakır dağını da gördün mü?”

“Gördüm”

Bakır dağına ,gümüş dağına yani üç tane dağa varırlar. Çadıra gelirler. Zenci adam, kedinin karısına” neden geç kaldın?”diye bağırmaktadır. Kadın kedinin evinde de nazlar,cilveler yaparmış. Daha sonra kadın zenciyle ilişkiye girer. Geri döner ve eve gelir. Kedi gözleriyle olan biteni görür. Karısına:

“Kızgın katır mı istersin, kesin satır mı?”der.

Kadını katırın kuyruğuna bağlar. Katırı sürdürür. O kızla da evlenir ve ererler muratlarına.

EMİNE BULUT

1.1.1.2. Evi Ev Yapan Kadındır

Bir padişahın kızı, babasının yanında devamlı olarak evi ev yapan kadındır dermiş. Sürekli olarak bu kelimeyi kullanırmış. Babası yani padişah buna kızmaya başlamış.

“Kızım ben insan değil miyim? Evi ev yapan kadındır diyorsun erkek insan değil mi?”demiş

Padişah bir gün baş vezirine: “Git dolaş, benim ülkemdeki en tembel delikanlıyı bul getir” der. Baş vezir memleketi dolaşmaya başlar. Orada burada derken bir armut altında iki genç yatmıştır. Tam boş verir onlara yaklaşacağı sırada armut ağacından bir armut düşer. Yerde yatan gençlerden bir tanesi:

“Üşenmesem de şu düşeni alsam yesem” der.

Yatan öbür genç:

“Bu sözü üşenmeden nasıl söyledin?”der.

Baş vezir bu konuşmaları duyar. “Tamam bundan daha tembel olamaz. Konuşmaya bile tembellik yapıyor” der ve hemen adamı yakalar padişaha götürür.

“ Padişahım durum bundan ibaret”

Padişah:

“ Nasıl?”

Vezir:

“İki genç armut ağacının altında yatıyorlardı. Bir armut düştü. Gençlerden bir tanesi, üşenmesem de şu armudu alsam yesem dedi. Ama bu getirdiğim ona üşenmeden bu sözü nasıl söyledin? dedi. Ben de en tembel bu diye bunu alıp geldim.”

Padişah:

“Tam. Olsa olsa tembel bu kadar olur. Bundan tembel bulunmaz” der. Bu adamı giydirir kuşatır. Adama:

“Allah’ın emriyle kızımı sana verdim. Kızımla evleneceksin” der.

Adam tabii itiraz eder mi? Yiyeceği yok, giyeceği yok. Tarlası, takımı yok. Bir padişah kızıyla evlenmeyi derhal kabul eder. Padişah bu genç ile kızını tam kırk gün, kırk gece davullu zurnalı düğünle evlendirir. Birkaç gün bunları evde misafir ettikten sonra, bir kese altın vererek kızına:

“Kızım Evi ev yapan kadın mı, erkek mi? Sen bir kadınsın bir ev yap da göreyim. Ülkemi terk et” der.

Kız ile oğlan uzak bir ülkeye yerleşirler. Kız orada beyine ticaretle uğraşmaya başlar. Adam, birkaç sene içerisinde hayli zengin olur. Açları doyurur. Öksüzleri, yetimleri himayesi altına alır. Böylece kendisini herkese tanıtır ve sevdirir. Tembelliği kalmaz. Nihayet o ülkede bir krala ihtiyaç duyulur. Oranın halkı bu adamı kendilerine yönetici olarak seçerler. Ülkesini idare etmeye başlar.

Padişahın kızı, babasına bir mektup göndererek ülkesine davet eder. Fakat ordusuyla gelmesini söyler. Babası bu mektubu alınca “Komşu ülkenin padişahı beni davet ediyor” diyerek, memnuniyetle bu teklifi kabul eder. Uzun bir hazırlık yapar. Ordusunu da hazırlayarak komşu ülkeye sefere gitmeye karar verir. Tabii padişah, gelenin kayınpederi olduğunu bilmektedir. Hanımı da babası olduğunu bilir; Ama kendilerini belli etmezler. Babalarının kendilerini tanımamaları için kılık değiştirirler. Günlerce padişah ve ordusunu yedirir, içirir ve besler. Nihayet bir gün padişahın kızı babasına:

“Babacığım, sizin bir kızınız varmış. Sizin yanınızda her zaman, Evi ev yapan kadındır dermiş. Siz de ona kızarmışsınız. Kendi ülkemizden tembel bir gençle onu evlendirmişsiniz. Hududunuzun dışına çıkarmışsınız. Doğru mu?” der.

“Doğru olmaya doğru ama, siz bunu noksansız olarak kimden öğrendiniz? Nasıl biliyorsunuz böyle olduğunu?”

Bu arada padişahın kızı ve tembel damadı, tanımamak için giydikleri giysileri çıkarırlar. Kız:

“Baba benim. Ben senin kızınım. Evi ev yapan kadındır diyen kızın benim” der.

Padişah:

“Haklıymışsın kızım.”

Sarılır, öpüşürler ve mutlu olurlar. Onlar mutlu olur, bizim de masalımız burada son bulur.

ARİF ZEKİ DEMİRCİOĞLU

1.1.1.3. Çöpten Kız

Evvel bir kadıncağızın hiç çocuğu olmazmış. Evleneli altı yedi sene olmuş. Kocası da zenginmiş, ama çocukları olmuyormuş. Kadın Allah’a yalvarmış:

“Ey Allah’ım bir çöp ver” demiş.

Aradan zaman geçer. Kadın hamile kalır. Yeşil çöpten bir kız dünyaya getirir. Kadın kocasına: ”Git biraz pamuk al çocuğun üzerini örtmek için yorgan yapalım” der.

Kadın kocasına çocuğun yüzünü göstermezmiş. Adam “Nasıl yapabilirim, çocuğun yüzünü nasıl görebilirim?” diyerek ilerler. Pamuğu alır getirir. Hanımına:

“Hanım git bunu bakkaldan tarttır gel. Ben bunu tarttırmadım. Parasını vermemiz lazım” der.

Kadıncağız saf bir kadın olduğu için buna kanar. Bakkala pamuğu tarttırmaya gider. Adam hele şu çocuğun yüzünü bir görelim diyerek beleği çözer. Bakar ki, bir gök çöp. Bu çöpü döndürür, döndürür dışarıya fırlatır. O çöp bir meydanlığa düşer ve orada yarı yeri gümüş bir ağaç olur. Kadın eve gelir. Bakar ki, çöp yok. Ağlar, sızlar. Kocası karısına kızar:

“Sen serseri misin? Beni de kandırdın. Bundan çocuk olur mu? Bir de bana pamuk aldırdın” der.

O sırada bir padişahın oğlu evleniyormuş. Kendisine eş olarak da amcasının kızını alıyormuş.” Gerdeğe girmeden önce herkesin ziyaret ettiği yarı yeri altın, yarı yeri gümüş ağacı ziyaret edelim, gerdeğe öyle girelim” der.

Ağacın dibine gelip bir çadır kurdurur. Çadırın yanına da iki tane muhafız verir. Bunlar padişahın oğlunu bekleyeceklerdir. Akşam olur. Yemeklerini yer ve yatarlar. Akşamdan artan yemekleri de tabaklara koyarlar. Padişahın oğlu muhafızlara:

“Dikkat edin” der.

Onlar yattıktan sonra ağaç yarılır. Ağaçtan dünya güzeli bir kız çıkar. Tabaklara konulan artık yemekleri yer. Padişahın oğlunun ayağının ucuna altın, başının ucuna gümüş koyar. Yerine girer ve ağaç kapanır. Padişahın oğlu sabah kalkar bakar ki, ayağının ucunda altın, başının ucunda gümüş var. Tabaktaki yemek de yenmiş. Muhafızları çağırır.

“Gelin bakalım. Yahu siz beni beklemediniz mi?”

“Evet.”

“Bunları kim koydu?”

“Ne bilelim”

“Allah Allah!”

“Gene aynı yerde bekleyin bakalım” Beklerler. Ertesi akşam yine yatarlar. Ama adam hiç uymaz. Gene kız yemeği yer. Bu sefer baş ucuna altın, ayak ucuna gümüş koyar. Tam gideceği sırada padişahın oğlu kızı tutar. Karyolaya atar. Ortaya da kılıcını koyar ve yatarlar. Sabah olur. Kız daha uyanmamıştır. Her ikisi de baygın yatmış. Vakit bayağı ilerlemiş. Adam o gece gerdeğe girecek. Oğlan etrafındakilere

“Hadi bakalım gidelim. Ama çadırı yıkmayın” der. Atlara biner ve giderler. Kız da kalkar bakar ki, gün öğlen olmuş. Ağacın yanına gider; ama ağaç açılmaz.

Padişahın oğlu saraya gelir. Devamlı olarak kızı düşünür. Padişah:

“Oğlum ne düşünüyorsun?”

“Hiç”

Adam vezirlerine sorar, “Bu oğlan neden böyle düşünüyor?” diye.

“Böyle böyle oldu.”

Padişah kızı bulmak amacıyla ne kadar insan varsa evin önünden geçsin emrini verir. Onlar gece dursunlar. Öteden bir çoban gelmekte. Oğlan çobana:

“Üstündeki giysilerini bana ver. Ben de kendi giysilerimi sana vereyim. Davarlarını da bana ver. İstediğin kadar altın ve gümüş vereyim” der.

Çoban kabul eder. Giysileri değiştirirler. Oğlan bu insanların arasına katılır. Her geçen” O kız bendim” ya da “O kızı ben gördüm” demektedir. Oğlan yalan söylediklerini anlar. O esnada bir çoban gitmektedir. Onu da çağırırlar. Oğlan çobana

“Yollarda ne gördün”der.

Çoban:

Meydanlıkta bir kız:

“Yeşil çadır kurulu gördüm

Altın maden yanılı gördüm

Ne ettim,ne ettim

Ben yarimi ne ettim”

diyerek ağlıyor der. Oğlan bu sırada tıraş olmaktadır. O akşam gerdeğe girecektir. Tıraş oluncaya kadar çobanı söyletir. Oğlanı akşam gerdeğe katarlar. Gelin oğlanın karşısında süzülür. Kendisini istemediğinin farkındadır. Oğlan kızla yatamaz. Kızdan dışarı çıkmak, yani helaya gitmek için izin ister. Kız aslında dünya güzeli kızdır. Oğlan kızın yüzü örtülü olduğu için tanımaz. Kız:

“ Kaçacaksın.”

Oğlan:

“Yok ya!”

Oğlan ibriğe bir ip bağlar. Kıza “Çektiğinde ses geliyorsa ben buradayım. Eğer gelmiyorsa ben kaçmışımdır” der. Oğlan dışarı çıkar. Kız ipi çeker. Tangır tungur ses gelir. Oğlan odaya döner. Kız oğlanın niyetini anlar.

“Beni bırakıp gidersen kendimi öldürürüm” der.

Oğlan bakar ki, kendini öldürecek. Bu esnada sabah olur. Oğlan kızın yüzünü açar. Bir de bakar ki, dünya güzel i kız karşısında. Tabiî çok sevinir. Annesiyle babasını çağırır.

“İşte benim alacağım kız” der.

Amcasının kızını da çeyiziyle birlikte evine gönderir. Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Oğlan kızı alır.

MEHMET AKDAĞ

1.1.1.4. Sıçan Adası

Bir kadının bir oğlu varmış. Babası ölünce oğul annesine demiş ki: “Anne babam ne iş yapardı? Bana o işi söyle de babamın işlerini ben yürüteyim”.

Annesi söylememiş. Babasının bakkal dükkânı varmış. Annesi bakkal dükkânını batırır diyerek söylemek istemez. Daha sonra dayanamaz ve söyler. Çocuk dükkânı açar. Bakar ki, dükkânda pirinç eksik. Bunun üzerine annesine:

“Bana yüz lira ver de pirinç alayım, geleyim” der.

Annesi de verir. Yola koyulur. Baksa ki yolda çocuklar bir köpek tutmuş dövüyor.

“Niye dövüyorsunuz?”

“Bizim yüz liralık etimizi yedi.”

“Alın size yüz lire” der ve köpeği alır, gelir. İkinci defa annesinden pirinç için yüz lira ister. Annesi daha önce verdiği parayı harcadığı için çıkışır. Dayanamaz sonunda verir. Gelse ki aynı çocuklar bir kedi tutmuş dövüyorlar. Elindeki yüz lirayı da vererek bu kediyi de alır. Eve gelir. Annesinden yine pirinç için yüz lira ister. Annesi çıkışarak da olsa parayı verir. Yola koyulur. Aynı yere geldiğinde bir de bakar ki, çocuklar bir yılan tutmuşlar. Ateşi de yakmışlar. Bu yılanı yakmak istiyorlar.

“Aman yakmayın, niye yakıyorsunuz?” Eline bir taş alır. “Zaten Beni kandırdınız” diyerek çocukları kovalar. Yılanı ateşten kurtarır. Yılan:

“Benim arkama düş insanoğlu. Ben gideceğim, sen arkadan geleceksin.” Bir taşın kovuğuna varır. Der ki:

“Şimdi ne kadar yılan varsa sana hücum eder. Babam padişah şöyle bir daire çizer. O dairenin dışına çıkma ve hiç korkma. Şimdi vardık mı, Babam:

“Altın vereyim, para vereyim” der. Sen de deki:

“Parmağındaki yüzüğünü dilerim. Başka bir şey almam.”

“Olur.”

Deliğe giderler. Ne kadar yılan varsa hücum eder. Tabii babası bir daire çizer.

“Oğlum kızımı kurtarmışsın. Ne istersin? Bir terkep altın mı, öteberi mi istersin? Sana vereyim” der.

Yok bir şey istemem. Parmağındaki yüzüğü versen tamam.”

“Oğlum parmağımdaki yüzüğü ne yapacaksın? Sana bir terkep altın vereyim götür evinde kullan”

“Yok”

Mecbur olur, yüzüğü verir. Oğlan “Allahaısmarladık” der ve oradan ayrılır. Kız da arkasında yürür. Yılan:

“Nereye gidiyorsun kızım?”

“Baba yolu tarif edeyim. Yolu bilmez.”Dışarı çıkarlar. Yılan kız:

“Bu yüzüğü yaladığın zaman bir Arap gelir. Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret” der.

“Sen ne emredersen getirir. Korkma. Oğlan eve varır. Annesi:

“Hani pirinç?”

“Gelecek anne. Şimdi yüklettik arabaya gelecek”. Akşam olur. Karanlık çökünce yüzüğü yalar. Bir Arap gelir.

“Emret Ağa!”

“Hiçbir şey emretmeyeceğim. Şimdi bana acele bir araba pirinç getir” Beş dakika içerisinde pirinç gelir. Dükkan, kiler her yer pirinç ile dolar. Oğlan daha sonra annesine:

“Anne padişahın üç tane kızı var. Küçük kızına bana dünür ol” der.

“Oğlum padişah bize kız verir mi? Bir kel ahırımızdan başka hiçbir varlığımız yok”

“ Ya! Sen git bir dünür ol” Annesi saraya verir. Merdivenden yukarı çıkar. Büyük kız kadına bir tepik atar. Kadın tangır tungur aşağı yuvarlanır. Ağlayaraktan eve gelir.

“Yavrum böyle böyle. Demedim mi sana?”

“Ana bir daha git”. Kadın gene gider. Merdivenden çıkar. Bu kez ortanca kız bir tepik atar. Kadın yuvarlanır. Ağlayarak eve gelir. Oğlan:

“Ana bir daha git. Varınca altın sandalyeye otur. Öyle yere mere oturma” diyerek tembih eder. Kadın tekrar saraya varır. Tam, küçük kız niye geldin? diyecekken; padişah kadını görür ve kızını durdurun. Kadın varır, altın sandalyeye oturur. Padişah içinden bak bak, yere oturmuyor altın sandalyeye oturuyor diye geçirir.

“Ne o, teyze. Hayrola, niye geldin?”

“Allah’ın emriyle, küçük kızına dünürüm padişahım”

“Olur olur. Yalnız benim sorayım gibi bir saray isterim. Kırk gün içinde yapılacak. Önünde bahçesi, havuzu her şeyi olan bir saray. Kırk gün sonra davullar başlayacak. Oğlun isteklerimi yerine getirirse, kızımı veririm”

Kadın, “Biz bunu nasıl yaparız?” diye ağlayarak ve söylenerek eve gelir. Oğlan:

“Ne dedi?”

“Böyle böyle”

“Hiç korkma.” Oğlan keyiflenir. Günler geçer. Otuz dokuzuncu gün gelir. Kırkıncı gün, istekleri yerine getirmezse oğlan idam edilecektir. Otuz dokuzuncu günün gecesi oğlan kalkar. Yüzüğü yalar. Arap gelir.

“Şu meydanlık yer var ya. Buraya padişahın sarayından güzel bir saray yap. Her tarafı pırıl pırıl, önü bahçeli ve havuzlu olsun” der.

“Tamam”

Padişah:

“Hanım, hanım! Kalk hele kalk”

“Ne var?”

“Yahu, namazı geçirdik. Gün ağarmış.”

Kalkar bakarlar ki, saat daha namaz zamanı değil. Saat on iki. Karşılarında her yanı pırıl pırıl bir saray var. Evin ışığı etrafa yayılıyor. Kendi saraylarında güzel. Ertesi gün padişah oğlanı çağırtır.

“Tamam oğlum. Kızımı verdim gitti.”

Oğlan, kırk gün kırk gece düğün yapar ve kızı alır. Bunu bir Yahudi oğlanı sezeri. Nasıl bir günde ev yapılır, padişah kızını nasıl verir?” diye düşünür. Gerdek gecesinin sabahı bir sepet incir getirir. Sarayın önünde bağırır.

“İncir alan, incir alan” kış günü incir olur mu? Bunu bir yerden bulmuş satacak. Taze gelin pencereden atılır.

“Kardeş, inciri koca veriyorsun?”

“Ya, kolay abla.”

Oğlan bakkal dükkanındadır. Yahudi bakkal dükkanına gitmiş, oğlanın elinde yüzük olmadığını görmüştür. Yahudi yukarı çıkar.

“Kolay, senden belki para bile almam.”

“Olur.”

Tabii kadın bunun kötü biri olduğunu bilmez.

“Ne vereceğiz incire?”

“Şu masanın üstünde yüzük var ya.”

“Evet.”

“O yüzüğü ver. İnciri sepet ile sana veririm.”

“Yahu, ne yapacaksın yüzüğü? Para iste para vereyim.”

“Yok. O yüzüğü ver bana.”

Kadın yüzüğü verir. Adam da gider. Bu arada yüzüğü masada unuttuğu kocasının aklına gelir. Kimsel almaz diye düşünür. Nasılsa evde hanımdan başkası yok” der.

Eve gelse baksa ki, masanın üstünde yüzük yok. Tekrar dükkana gider. Bu orada akşam olur. Yahudi yüzüğü yalar. Arap gelir.

Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret.”

“Bak, sana bir şey diyeyim Arap. Dünkü evlenen aileyi sıçan Adası’na götüreceksin.”

Sıçan Adası da dünyanın bir ucuymuş.

“İçinde hanım ile beraber o evi öylece alacaksın, Sıçan Adası’na götüreceksin.”

Akşam adam eve gelir. Baksa ki, ne ev, ne bir şey var. Bunun üzerine annesinin yanına gider. Annesi:

“Oğlum sen daha dün evlendin. Niye geldin buraya?”

Oğlan hiç seslenmez. Annesi de önceden gidip bakmış, evin yerinde olmadığını görmüştür. Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünmeye başlarlar. Aradan beş, on gün geçer. Bu sırada köpek ile kedi kendi aralarında konuşur. Köpek der ki:

“Yahu, kedi kardeş. Bu adam yüz lira verdi. Bizi kurtardı. Bu adamı arayalım on gündür yok adamcağız.”

Bu arada padişah, kızıyla sarayın gittiğini anlar ve damadını hapse atar. Kedi:

“Her tarafı arayalım. Daha sonra bir yerde buluşalım.”

“Olur.”

Köpek, kasabın önüne varır. Kasabın önüne atılan kemikleri yemeğe başlar. Arama işlemine katılmaz. Ama kedi her tarafı arar. Bunlar sözleştikleri yerde buluşurlar.

Kedi:

“Nereyi aradın?”

“Filan yeri aradım.”

“Nere kaldı?”

“Bir hapishane kaldı.”

“Orayı da arayalım.”

Kedi hapishanenin kapısına gelir ve miyavlamaya başlar. Tabii yirmi beş, otuz gün geçmiştir. Adam gardiyancıya:

“Arkadaş, şu miyavlayan kedi var ya.”

“Heye.”

“Onu getir buraya bir göreyim. Kediye bir laf söyleyeceğim. Daha sonra kedi çıkıp gidecek.”

“Olur.”

Kedi gelir.

“Ne oldu ağa. Nedir senin vaziyetin?”

“Böyle böyle.”

“Olur. Ben onu bulurum.”

O arada bir sıçan gidiyormuş. Kedi bu sıçanı tutar. Sıçan:

“Dur ağa dur. Beni yeme. Sana aradığını bulurum.” Kedi kabul eder.

“Senin aradığın Sıçan Adası’nda”

Kedi köpeğin yanına verir. “Köpek kardeş böyle böyle” der.

Sıçanı da olarak, denizin kenarına varırlar. Kedi köpeğin üstüne, sıçan da kedinin üstüne biner. Denizde yüzerler. Sıçan adasına varırlar. Sıçan kediye:

“Bana üç gün izin ver. Sana dördüncü gün o yüzüğü getireceğim” der.

“Olur. Sen yüzüğü getir. Bir hafta gene veririm.”

Sıçan yola koyulur. İki günde Yahudi’nin kapısına gelir. Daha sonra da pencereye varır. Adamın ağzında yüzüğü görür. Adam, yüzüğü kaybetmemek için dilinin altına koyar, öyle yatarmış. Sıçan bunu görür. Daha sonra kedinin yanına gelir.

“Ağabey, bana bir gün daha izin vereceksin. Yüzüğü buldum; Ama almaya imkân yok.”

Bir gün daha izin verirler. Sıçan tekrar Yahudi’nin evine gelir. Kuyruğunu ıslar ve birer çanağına sürer. Adamın burnuna kuyruğunu çeker. Adam “Tuh!” deyince yüzük de düşer. Sıçan yüzüğü aldığı gibi kaçar. Kediye getirir.

“Al kardeş. Beni gayri bırak.”

“Tamam ağa.”

Köpek:

“Ağayı sen buldun. Yüzüğü sen buldun. Ben seni tövbe karşıya geçirmem.”

“Yahu, senin ağzın, büyük bir balık, malık tutar. Onu yiyeceğim derken yüzük düşer. Sen bunu etme. Ben götüreyim.”

“Olmaz. Denizi geçirmem.”

Kedi kabul eder. Denizin ortasına varınca, balık köpeğin ayağını tutar. Köpek ayağını kurtarayım derken yüzük düşer. Öteki tarafa geçerler.

Kedi:

Köpek kardeş. Yüzüğü ver de, ağaya yetiştireyim.”

“Balık ayağım tuttu. Kurtarayım derken yüzük düştü.”

Orada dövüşür ve ayrılırlar. Kedi “Şimdi yüzüm yok. O tarafa gidemem” der ve bir balık tutup yemeğe başlar. Köpek de kasapların yanına gider. Balıkçılar balık tutar ve balığın içinden yüzük çıkar. Kedi bunu görür ve yüzüğü alır. Kedi köpeği bulur.

“Köpek kardeş, köpek kardeş. Yahu, ben yüzüğü buldum.”

“Aman, aman. Kedi kardeş sen götür.”

Hapishanenin oraya varırlar. Kedi miyavlar. Ağası duyar. İçeri girer ve yüzüğü ağasının dizinin yanına koyar. Adam:

“Hadi gidin. Allah’ın izniyle, akşam varırım ben.”

Adam, hapishanede altı sene yatmış, gülmemiş. Kedi gelince güler. Arkadaşları sorarlar.

“Yahu, niye güldün?. Sen beş, altı senedir gülmemiştin. Niye güldün?”Gırgır geçerler.

“Hadi. Sen de ya!”

Akşam olur. Adam yüzüğü yalar. Arap gelir.

“Emret ağa! Yakalım mı, yıkalım mı?”

“Beni buradan çıkarı ver. Bütün arkadaşları da evlerine dağıt.” Arap denilenleri yapar.

“Hapishaneyi yık. Taşını, toprağını denize dök bakayım.” Onu da yapar.

“Sıçan Adası’nda evi de getir bakalım.”

Arap evi de getirir. Adam, baksa ki, Yahudi oğlanla hanımı yatıyor. Bu arada padişah bunu görür.

“Hapishaneden nasıl çıktın? Tutun şunu öldürün”

“Gel, gel. Şu kızının yaptığını görüyor musun?”

Padişah baksa ki, Yahudi oğlanla kızı yatıyor.

“Senin kızın bana bunu yaptı.”

Adam onları kaldırır. Ellerini bağları “kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı?”

“Kırk katır isteriz” derler. Katıra onları bağlar. Parça pinik olurlar. Oğlan padişaha ortanca kızını alacağım” der. Davullu zurnalı düğün yaparlar. Kızı alır. Gökten bir elma düştü. Onu da ortaya böldük. İşte böyle bitti.

MEHMET AKTAĞ

1.1.1.5. Çingene Kızı

Zamanın birinde bir padişahın oğlu, benim kısmetim kime çıkacak demiş ve oranın ileri gelen falcılarından birine kısmetini öğrenmek amacıyla fal baktırmış. Falcı buna demiş ki:

“Oğlum senin kısmetin, falan yerde bulunan çingene obasındaki yeni doğmuş bir kız çocuğu”

Padişahın oğlu buna çok içerler ve der ki:

“Nasıl bir çingene çocuğu benim kısmetim olur?”

Atına atlar. O yöredeki bütün çingene obalarını yoklar. En nihayet yeni doğmuş kız çocuğu bulunan çingene obasına misafir olur. O gece çingene obasının reisinin çadırında misafir kalır. Çocukla yalnız kalan padişahın oğlu kendinin kısmeti küçük yavruyu bıçak ile boğazından keser ve salıncağın içine bir kese altın bırakır. Oradan atına binerek süratlice ayrılır. Tabii yıllar yılları takip eder. Padişahın oğlu babasının yerine geçer. Bir gün sarayının yanında büyük bir saray yapıldığını görür. Saray bittikten sonra da balkonunda güzel bir kız görür ve kıza aşık olur. Etrafındakilere bu kızı kendisi için istemelerini söyler. “Olur” derler. Gidip isterler. Gerdek gecesi kızın yüzündeki tülü kaldırınca bir iz görür.

“Bu iz neden oldu?” der.

“Zamanın birinde bize bir misafir gelmiş. Ben o zaman küçükmüşüm. O kişi bıçak ile boğazımı kesmiş. Yalnız tam kesememiş. Beşiğime de bir kese altın atmış. Babam bu parayla beni iyi ettirmiş ve parayı değerlendirmiş. Şimdiki zengin hale gelmişiz.”

Padişahın oğlu demek ki, kısmetinden kaçamamış.

HAMZA UÇAR

1.1.1.6. Yüz Aklığı

Çoban, Ağanın koyunlarını sürekli otlatmaya götürürmüş. Bir gün şeytan aklına girmiş. Şehirde koyunları satıp, bir güzel harcamış. Köye döndüğü zaman ağa koyunlarını sormuş. Bunun üzerine çoban ağaya şu şekilde cevap vermiş.

“Yağmur yağdı gök çatladı

Yetmiş ikisinin ödü patladı

Onunu da koyma hesaba

Kurt kaptı birisini

Birinin aldım derisini”

Masada oturup yoğurt yiyen ağa çok sinirlenir. Çobanın yalan söylediğini anlar. Masadaki yoğurdu alıp çobanın yüzüne atar. Etrafındaki insanlara rezil olduğunu ve yalanının ortaya çıktığını anlayan çoban şu sözleri söyleyerek kendini aklamaya çalışır.

“Hesabı doğru verenin yüzü böyle ak çıkar” der.

YILMAZ GÖKSAL

1.1.1.7. Süleyman Padişahın Mührü

Bir padişahın üç tane kız evladı varmış. Oğlan evladı yokmuş. Velhasılı gün gelmiş, kızlar yetişmiş ve buluğ çağına ermiş. Kızlar büyüyünce oradan, buradan kızları istemişler. Padişah vermemiş. Padişahın küçük kızı aleminde deniz padişahıyla izdivaç kuruyormuş. Deniz padişahı küçük kıza rüya aleminde demiş ki:

“ Baban bir tarafa gittiği zaman sizin dileklerinizi yerine getirmek isteyebilir. Babandan Süleyman Padişahın mührünü isteyeceksin, Süleyman Padişahın mührünü getirirse getirsin, getirmezse denizin ortasında gemisi batsın diye hitap et.”

Kız kafasında bunu tutar. Zaman gelir, babası hazırlıklara başlar. Gemiye binerek İstanbul’a giderler. Az giderler, uz giderler en sonunda gemi bir limana uğrar. Padişah orada arkadaşına rastlar ve ona sorar.

“ Yahu Ahmet Ağa. Nasıl malın bu sene iyi mi?”

“Padişahım hiç sorma. Dört günden beri piyasa canlandı. Mal çok yüksek bir fiyata gidiyor.”

Padişah buna çok sevinir. Limandan ihtiyacını alır ve gemi tekrar İstanbul’a koyulur. Az gider uz gider sabah erkenden İstanbul’a varırlar. Malı pazara çeker ki, ne görsün mal değerini üç katı. Piyasa canlı, malı satmaya başlar. Bütün kasaplar ve tüccarlar gelir. “Padişahım bu malı bize ver.” Diye yalvarmaya başlarlar. Üç, dört tane alıcıya malları taksim eder. Para çantasının biri yetmez, ikinci çantayı da doldurur. Birinci ve ikinci çanta da parayla doları. Padişah, “Şurada bir kebap yiyeyim daha sonra kızların isteklerini alayım” der. Yemeğini yedikten sonra kızların isteklerini almak için para çıkarır. Büyük kızın isteğini alır. Büyük kız babasında ceviz bir kutu istemiştir. Ortanca kız da babasından şallı şullu bir entari istemiş. Padişah bu istekleri not eder. Ortanca kızın isteğini de alır. Küçük kızın isteğini almaz. Küçük kız da tutturmuş Süleyman Mührü diye.

“Babam Süleyman Mührü’nü aldıysa aldı. Almadıysa denizin ortasında vapuru batsın” demektedir.

Babası bunu duyunca hüzünlenir ve üzülür. Ama yine de Süleyman Mührü’nü bulamaz. Önüne gelene sorar.

“Yahu bu Süleyman Mührü nereden bulunur?”

“Padişahım, senin bu dediğin deniz padişahı. Süleyman Mührü de Süleyman Padişahın yanındadır burada olur mu? Bu mührü bulunmaz.”

“Bunu biz kazdırsak olmaz mı?”

“Olmaz.”

Padişah dönüş yapar. Denizin derin bir mıntıkasına gelindiğinde bir zelzeledir başlar. Fırtına kopar. Gemi, bir sağa, bir sola sapar. O sırada gemide kiler:

“Bugün fırtına yoktur. Madem fırtına vardır. Ne diye bizi gemiye aldın.” Diye gemiciye kızarlar.

Padişah ile kaptan der ki:

“Meteorolojide böyle bir fırtına yoktu. Bu nasıl oldu? Bizim aklımız fikrimiz ermiyor.” Böyle deyince gemidekilerden biri:

“Burada bir elemirci kadın var. Ona bir elemir attıralım. O kadın bu fırtınanın sebebini bize izah eder.”

“Bu fırtınanın sebebini bize açıklayacaksın. Bugün fırtına yok. Gemici bizi aldı getirdi. Burada da fırtına oluyor. Ya öldü, ya öleceğiz bunun sebebini bize anlat.”

Önüne bir tas su koyar ve elemire bakar. Der ki:

“İçinizde büyük bir zat var. Bu zatın da üç tane kızı var. Bu zat, kızlarının isteklerini yerine getirmek için not etmiş. Küçük kızı Süleyman Padişahın mührünü istemiş. Padişah diğer iki kızının isteğini almış. Üçüncüsünü bulamamış. Kız da beddua etmiş. Babam, isteğimi yerine getirirse getirir. Getirmezse gemisi denizin ortasında batsın diye beddua etmiş. Kızın bedduası tutmuş.”

Gemidekiler, “Onun narına biz de gideceğiz” derler. Bunun üzerine padişah ortaya çıkar.

“Hiçbiriniz ölmesin. Ben kendimi denize atayım. Ben öleyim. Bu fırtına işi bitsin” der.

“Durma.”

Padişahı palas pandıras yukarı güverteye çıkarırlar. Atacaklarmış. Padişah:

“Atmayın ben kendim atlarım.”

Onlar gere dönerler ve güverteden aşağıya inerler. Tabii can kıymetli ya. Padişah “oof oof !” der. Oof derken, deniz yarılır ve bir Arap çıkar piyasaya. Arap der ki:

“Söyle Şevketlim. Senin başında bir hal mi var? Beni sıkkın olan insanlar arar. Sen sıkkın durumdasın. Beni aradın, ben de geldim. Söyle derdini”.

“Yok, yok. Dilinin altında senin bir şeyler var.”

Padişah anlatır der ki:

“Sayın Arap benim isteğim senden şu; Benim üç tane kız evladım var. Oğlan evladım yok. Ben İstanbul’a mal satmaya giderken,kızların bir istekleri var mı? diye aileme söylemiştim. Ailemde çocukların isteklerini not almış. Bana verdiler. Küçük kızın notunda: Babam Süleyman Mührü alsın. Süleyman Mührü bulamazsa denizin ortasında gemisi batsın diye hitabede bulunmuş. Beddua etmiş. Onun bedduası tuttu. Millet ölmesin tek ben öleyim diye denize atlamak için güverteye çıktım. Tabii can kıymetli oof oof ! deyince sen çıktın piyasaya”

“Padişahım, seninle bir pazarlığa girelim. Kızını bir hafta içerisinde hazırlayacaksın. Deniz sahiline getireceksin. Oof oof! diye çağır. Ben kızını alır götürürüm. Sen kızını verdin verdin, vermedin deniz padişahıyla sizin kara askeri harbe girecek.”

Padişah, kara askeri harbe girecek deyince kabullenir. Arap`tan mührü alır. Mührü aldıktan sonra vedalaşırlar. Arap gider ve deniz sakinleşir. Seyir halinde giderler. Artık denizde ne fırtına ne de hırçınlık vardır. Padişah, güverteden aşağıya halkın olduğu mıntıkaya iner. Halk:

“Ne oldu padişahım? Sen buraya geldin. Kendini atmamışsın.”

“Ben Allah’a dilek diledim. Allah benim dileğimi kabul etti. Fırtına durdu.”

“Oh! İyi” derler. Neşe ile herkes yoluna koyulur. Gemi az gider, uz gider. Bir iki gün sonra padişahın limanına varır. Limana gelince padişah, çantasını takımını tarağını alır ve eve gider.? Eve varınca kendisini karşılarlar. Kızlar der ki:

“Baba, bizim siparişlerimizi aldın mı?”

“Kızım, hepinizinki tamam.”

Üçü de güler, oynar ve sevinirler. Kızların hediyelerini verir. Padişahla ailesi arasında kucaklaşma olur. Vakit akşam olur, yatarlar. Bir iki gün geçtikten sonra padişahın karısı padişaha der ki:

“Herif, bugün seninle yatmayacağım.”

“Ne yapacaksın?”

“Küçük kızla yatacağım. Başındaki hali anlayacağım. Ne var, ne yok. Kendi kurduğu izdivaçtan memnun mu, memnun değil mi?”

Akşam olur. Küçük kıza annesi der ki:

“Kızım, bugün benle beraber yatacaksın. Senle dertleşeceğim biraz.”

“Olur anne.”

Yatarlar. Diğer kızlar uyur. Bunlar kendi aralarında ufak ufak konuşurlar.

“Kızım başından geçenleri bir bir anlat.”

“Anne benim başımdaki hal şu: Ben oraya gittim gideli ne koca, ne bey gördüm. Arap beni yediriyor, içiriyor. Bana bir kahve veriyor. Kahveyi içtikten sonra ben kendimden geçiyorum ve uyuyorum. En sonunda sabah oluyor ayıkıyorum.”

Allah Allah . Kızım sana verdiği kahve ilaçlı. O seni bayıltıyor. Belki seni başka odaya götürüyordun. Sen rol yap. Getirdiği kahveyi içme, Arap dışarı çıktığı an o kahveyi yok et. Hemen bayılmış süsü ver ve uzan. Arap senin başına ne felaket verecek gözünle görürsün.”

Kız not alır. Yatarlar. Sabah olur. Padişahın kızı izinli gelmiştir. Kızı götürme zamanı gelir. Padişah karısına:

“Sen kızı hazırla. Ben götüreyim.”

Saat on ile on buçuk arasında kızı deniz sahiline götürür. Oof oof! diye bağırınca Arap çıkar. Padişah:

“Arap, al emanetini götür.”

Arap bunu alır. Padişahın yanına götürür. Bir kahve içirir ve kadın bayılır. Ondan sonra padişahın odasına götürür. Kız odaya girince bakar ki, padişah dediği adam güzel mi, güzel. Kar gibi bembeyaz, babayiğit, bıyıklı birisi. Kız buna aşık olur. Padişahın hem ayak ucunda hem de baş ucunda renkli bir mum yanıyormuş. Kız bu mumların yerini değiştirirsem ne olur acaba diye düşünür. Padişah da atletle yatıyormuş. Mumlardan birinin de başı közleme yapmış. Kız mumları değiştirirken közleme yapan yer padişahın göbeğinin ortasına düşer cass diye yakar. O anda deniz padişahı feryat eder.

“Arap! Bu kız bana yaramaz. Benim karnımı yaktı. Sen bunu şark tarafına götüreceksin. Üç dağın ötesine bu kızı bırak gel.”

Arap kızı üç dağın arkasına götürür ve bırakır. Kız ile Arap vedalaşırlar.

“Arap, senden bir ricam var. Belki bir gün canım padişahı görmek ister. Beni buradan al, yüzünü bir kere daha göreyim.”

“Sen canını sıkma. Buralarda idare et bakalım.”

Kadın ordayken adamın göbeğindeki yaralar gittik sıra azar ve çok fena olur. Bu sırada kız, gittiği memlekette kendine yatmak için bir ağaç bulur. Ağacın kovuğunda yatar kalkar. Oradaki ağaçların meyvelerinde, yeşilliklerinden yiyerek karnını doyurur.

O ülkenin padişahının oğlu, bir gün adamlarına “Atları hazırlayın ava gidelim” der. Silahlanırlar. Dört tane atlı ava giderler. Tam böyle dağları aşarlarken ormanlık bir alana gelirler. Orada padişahın oğlunun gözünün önünden bir karaltı gelir, geçer. Padişahın oğlu der ki:

“Bu can ise benim, mal ise sizin. Bunu alın gelin.”

Kimisi korkarak yaklaşır. Kimisi gitmek istemez. İçlerinden birisi nihayet kızı kolundan tutup getirir. Bu arada sırtları eskimiş, ezik büzük olmuş, teni görünüyordur. Padişahın oğlu sırtındaki mantoyu çıkarır ve kızın sırtına geçirir.

“Bugünkü avımız yeter çocuklar. Hadi binin atınıza.”

Atlara binerler. Oğlan kızı terkisine alır. Padişahın oğlu kız ile konuşmak ister. Velhasılı kız ahraz olur. Hiç kimseyle konuşmaz. Bunlar saraya varırlar. Padişahın oğlunun kızı bulduğu duyulur.

“Padişahın oğlu dağda bir yabani dağ kızı bulmuş. Anam aydan ay güzel, günden gün güzel. Yani o kadar güzel. Tura tura bir saçları var” derler.

Artık millet kızı görmek için saraya akın etmeye başlar. “Kız çok güzel; ama konuşmuyor. Kekeme herhalde” derler.

En nihayet padişahın ailesi bunu bir hamama sokar. Sırtını, başını, giysisini değiştirirler. Tertemiz olur. Padişahın kızına da iyi benzerliği vardır. Padişahın kızı da ahraz, bu da ahrazdır. “Bir ahraz kızımız var iken, iki ahraz kızımız oldu” derler. Padişah:

“Aman avrat buna iyi bak. Bu da evladımız bunu incitmeyin ha!”

Bir cin padişahı, padişahın kızını istemiş. Vermemişler. Vermeyince de o cin padişahı kızı lâl etmiş. Ama cin padişahı kızla beraber olur geri gidermiş. Yine kızla beraber olup, gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Merdivenden üç basamak aşağıya inilen bir yere gelirler. Üç tane kazan kurulu altında da ateş yanıyor. Birisi bir kitap okuyor. Öbürü de suyu karıştırıyor. Kız:

“Ne bu hal?”

“Böyle böyle.”

“Vallahi padişahın kızını istedik vermedi. Kızını lâl ettik. Kızı konuşamıyor.”

“Yok, o kızı verdi. Söz verdi birisine yarın nikâhı olacak.”

Öyle deyince bunların sırları bozulur. Ortadan kaybolurlar. Sır bozulunca kızın dili açılır. Kız konuşmaya başlayınca oradaki kırk tane kadın padişahın huzuruna çıkar. Biri der ki:

“Benim duam kabul oldu.”

Öbürü:

“Benim duam kabul oldu.”

Padişah:

“Ne olursa olsun, kızımın dilini açın. Size birer kap dolusu altın veririm diye söz verdim” der.

Altınları verir. Kadınlar çekilip giderler. O anda, sıra dağda bulunan ahraz kıza gelir. O da konuşmaya başlar. Padişahın huzuruna varır. Olanı biteni anlatır. Kendi dilinin de formalite icabı kapalı olduğunu söyler. Padişah:

“Çok sağol. Allah senden razı olsun. Sen dile, dileğini vereceğim. Ne dilersen dile.”

“Şevketlim, ben sağlığını dilerim. Benim sizden bir dileğim var.”

“Söyle kızım. Başım ile gözüm üzerine.”

“Benim deniz sahiline bırakın. Ama adamların beni bırakıp dönsünler. Olur mu?”

“Olur.”

Padişah adamlarını çağırır. Emir verir:

“Bunu deniz sahiline bırakın gelin” der.

Dört atlı az gider, uz gider; dere tepe düz giderler. En nihayet bakarlar ki, deniz görünüyor. Deniz seviyesinden aşağıya doğru inerler. Burası da ağaçlık, ormanlık bir yermiş. Kız:

“Benim evim burası. Siz gidin. Allah sizden razı olsun” der.

Ayrılırlar. Onlar gözden ırak olunca kız deniz sahiline varır. Oof oof! diye bağırır. Arap çıkar.

“Arap, Süleyman padişah nasıl? Durumunu bana izah et:”

“Vallahi abla, durumunu hiç sorma. Günden güne kötüye gidiyor. Bir ilaç bulamıyoruz. Verdiğimiz ilaçlar da tesir etmiyor. Bunun ilacı vardır; ama kim bilir nerede?”

“Soğuk yüzünü bir göreyim, geleyim. Ne olur?”

Arap kızı alır, götürür. Padişah can çekişmektedir. Bakar ki, ay parçası gibi adam; ama ızdırap çekiyor. Kız bu yüzden eziklik doğar. Bu sırada Süleyman padişah ayıkır. Ayıkınca kızı yanında görür.

“Arap, bu kadın yanıma gene mi geldi? Bu kızı bu sefer de garba süreceksin. Garp da yedi dağın arkasına götür.”

“Olur şevketlim.”

Arap kıza:

“Hiç korkma. Bunun bir sınırı olur” der.

Kız:

“İnşallah ben bunun ilacını bulurum.”

Az giderler, uz giderler. Yedi dağın arkasına gelirler. Arap kızı bırakır ve vedalaşırlar. Kız acıkır. Acıkınca da otları, çöpleri yemeye başlar. Günler geçer, kızın sırtı başı yırtılır. Pejmürde bir hale dönüşür. Garbın padişahının oğlu da atları hazırlatır. Altı, yedi atlı ava çıkarlar. Nihayet kızın bulunduğu mahale varırlar. O anda padişahın oğlunun gözünün önünden şöyle bir karaltı gelip, geçer. Adamlarına:

“Eyvah! Şuradan bir şey geçti. Can ise benim, mal ise sizin. Hadi tutun” der.

Kimse yanaşamaz. Kız da ağaç kovuğu ile taş arasında yatıp, kalkmaktadır. Bir keloğlan varmış. O “ben giderim” der. Kızın kolundan tutup padişahın oğluna getirir. Kızın vücudu görünüyordur. Kız da ay parçası gibi bir kızmış. Padişahın oğlu:

“Bu günkü avımız da bu oldu. Haydi gidelim” der.

Sırtındaki kaputunu çıkarır ve kıza giydirir. Kızı atın terkisine alır yola revan olurlar. Az giderler, uz giderler ve saraya varırlar. Padişahın ailesi:

“Ne oğlum bu?”

“Ana bu kızı dağda buldum. Ne ev var, ne bucak var. Fena halde burada yaşamış. Bak sırtı pejmürde halde. Ben de aldım getirdim. Bunu hemen hamama sokun”

Kızı hamama sokarlar. Sırtını başını değiştirirler. Akşam olur. Kızı büyük bir salona sokarlar. Burada da bir ahraz kız yatmaktadır. Bu kız, padişahın kızıdır. Dağda bulunan kız; “Şansa bak, nereye gitsem padişahın kızları hep ahraz” diye içinden geçirir. Padişahın ailesi dağda bulunan kızı konuşturmak isterler. Kız konuşmaz. Padişah:

“Neyse hayırlısı olsun. Bir ahraz kızımız vardı. İki ahraz kızımız oldu. Allah’ım nedir bizim başımıza gelen? Avrat buna sahip ol. Bu da bizim evladımız sayılır. Allah buna da bir hayırlı kapı açar inşallah.”

“Olur herif”

Yirmi otuz tane kadın her gün o padişahın kızının dilini açmak için dua ediyorlarmış. Ne kadar dua ettilerse de kızın dili açılmamış. Bir gün dağda bulunan ahraz kız bu kadınların arasına karışır. Kadınlardan bir kısmı “Yahu bu ne arıyor burada? Yerine gitsin yatsın.” derlerse de bir kısmı da karşı çıkar. “Yok o da burada yatsın. Belki ona da Allah bir keramet verir” derler. O da onların yanında yatmaya başlar. Az sonra kadınlar kitap okur ve uyurlar. Bu sırada kapının deliğinden içeriye bir ateş süzülür. O da bir peri padişahı imiş. Kızla beraber olur ve kapı açılmadan anahtar deliğinden süzülür gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Az giderler, uz giderler. Taşlı büyük bir dağa varırlar. Bu dağda bir mağara vardır. Mağaranın girişinde de kapı niyetine kullanılan büyük bir taş vardır. Bu taşı açıp içeri girerler. Peri padişahı kıza der ki:

“O padişah kızını bana vermezse. Ben de böyle gider kızının yanında yatar gelirim.”

Kız:

“Padişah kızını sana verecek” der. Peri padişahı sevinir. Peri padişahı kıza:

“Bizi dünyada yenecek bir devlet var. O da Deniz Padişahı’nın ülkesi. Hiçbir devlet bizi yenemez. Zorla da olsa, şerle de olsa ben kızı alacağım. O Deniz Padişahı bir kız ile evlendi. O kız mumların yerini değiştirirken padişahın karnında yara açtı. Padişah günden güne ölüyor. Son nefesini vermek üzere. Onun ilacı şu rafta. Bu rafta bulunan suyu dökecek ilaçlı pamukla yarayı silecek. Süleyman Padişahın yarasını iyileştirecek ilaç tek bu. Başka ilaç yok” der.

Onlar uyuyunca ahraz kız, elindeki kılıcı padişahın kafasına vurur. Gövde bir tarafa, baş bir tarafa gider. Hemen başı alır, entarisinin eteğine koyar. Padişahın huzuruna koşar. Bakar ki, onların sırrı da bozulmuş. Kız dile gelmiş, konuşmaya başlamış. İki kız kendi aralarında konuşmaya başlarlar. Sabah olur. Kadınlar padişahın huzuruna çıkarlar.

“Padişahım benim duam kabul oldu” derler ve tartışmaya başlarlar. Padişah:

“Hanginizin duasıyla oldu bilmiyorum ama Allah’a çok şükür benim kızım iyileşti. Size birer kese altın vereceğim” der.

Altınları kadınlara verir. Herkes güle oynaya evine gider. Bir tek dağda bulunan ahraz kız kalır ve padişahın huzuruna çıkar.

“Sayın padişahım geçmiş olsun. Kızınızın sırrını ben çözdüm.”

Padişah:

“Nasıl çözdün kızım?”

Kız entarisinin eteğinden peri padişahının kafasını çıkarır. Padişahın önüne koyar. Padişah o zaman ahraz kız sayesinde kızının iyi olduğunu anlar. Padişah:

“Kızım sen dile dileyeceğini. Sana ne istersen vereceğim. İster seni evlatlığa kabul edeyim. Burada kal seni evereyim, düğününü yapayım”der.

“Yok. Sayın şevketlim, hiç ısrar etme. Benim senden ufak bir dileğim var.”

“Ne olabilir kızım?”

“Beni deniz sahiline ulaştırın. Başka bir şey istemiyorum.”

“İsteğin buysa bir şey değil.”

Bu sırada sicim bir yağmur başlar. Padişah oğlunu çağırır.

“Oğlum, dört tane yamçı, dört tane at hazırlayın. Kızı da alın doğrudan doğruya dediği yere bırakın gelin” der.

Yağmurun altında atlara binerler. Kızın sırtında da keçeden bir yamçı vardır. Az giderler, uz giderler. Tam deniz sahiline inecekleri sırada ahraz kız padişahın oğluna:

“Sayın şevketlim, yeter artık bana yaptığınız iyilik” deyip onlarla vedalaşır. Onlar gözden kaybolduktan sonra kız denize döner, haykırır.

“Oof oof!”

Deniz yarılır ve Arap çıkar.

“Buyur abla. Ben de senden haber bekliyordum.”

“Durumu nasıl?”

“Vallahi abla durma gel. Seni götüreyim. Ölüm döşeğinde. Nefesini zor alıp veriyor.”

“Allah Allah”

Kız getirdiği ilacı da alır. Saraya varırlar. Kız ilacı masanın üstüne koyar. Kız bakar ki, padişah nefesini bir alıyor, bir veriyor. “Allah’ım gene kavuştum çok şükür” der.

İlacı kullanmaya başlar. Padişah, karnı açık yatmaktadır. Suyu döker ilaçlı pamukla yarayı siler. Bu işlemi tekrarlar. O yaranın olduğu yere yepyeni bir deri gelir. Yara tamamen kavuşur. Kız hemen karyolanın altına saklanır. Yara o zamana kadar iyi olur ve padişah ayıkır. “Arap” diye seslenir.

“Buyur şevketlim”

“Lan oğlum, ben iyi oldum. Allah’a çok şükür.”

“Tabiî efendim.”

“Beni kim iyi etti?”

“Seni bu duruma sokan iyi etti.”

“Nerede O?”

“Gelir şimdi.”

Kız karyolanın altından çıkar. Kız ile padişah sarmaş, dolaş olurlar. Tekrar bir düğün kurarlar ve bütün padişahları davet ederler. Kırk gün, kırk gece düğün yaparlar. Onlar muradına erer biz de erelim muradımıza.

ARİF CERİT

1.1.2. Efsane

İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, âdet, anane ve merâsimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır. Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: “Ustûre”; Farsça: “Fesâne, efsâne”; Yunanca: “Mitos, mit” kelimeleri ad olarak verilmiştir.

İlk devir insanları -bugün okumamış zümrelerde görüleceği üzere- tabiat hadiselerinin sebeplerini bilmiyorlardı. İnsanın nereden gelip nereye gittiği, hayatla ölümün mâhiyeti, yıldızların hareketi, denizin yükselmesi, yağmurun yağması; hayvan, bitki, toprak, orman, dağ, ateş, mâden vb. Gibi hadise ve maddelerin teşekkül ve icâdı onları hayret, korku, heyecan veya memnunluk içinde birtakım hayaller kurmaya yöneltti. Bu hayaller, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden ibaret olan düşünce tarzını doğurdu.

İşte canlı-cansız varlıklarla tabiat hâdiseleri karşısında kurulan hayal, tasavvur ve düşünceler henüz müspet (pozitif) zihniyete ulaşmamış toplulukların doğru, yalan şeklinde kabul ettikleri iptidâî bilgileri teşkil etmiştir. Kuvvetli bir anane bağı içinde yaşayan ilk devir, mitas devri, hatta ortaçağ insanları inandıkları bu bilgilerle kâinatta Tanrı, iyi ve fena ruh, kıyâmet, melek, şeytan, cin, peki, gök, dağ, su, ya da (yağmur) taşı, büyücü vb. gibi üstün saydıkları maddî-mânevi kudretlere umumiyetle teşhis ve intak yolu ile (canlandırarak) veya konuşturarak) birtakım masallar uydurmuşlardır. Bugün masal sayılan mahsullerden ayrı olarak düşündüğümüz cemiyetin ortak malı bu eserler, sonraları yeni din, kültür ve ekonomi şartlarının ve alış verişinin hazırladığı muhit içinde az-çok târihi gerçeklerle beslenerek yazılı kaynaklara geçen efsâne ve menkıbelere örnek (model) olmuşlardır. Türklerin hayatında şaman, alperen, peygamber, halife, pâdişah şeyh, şeyhülislâm, asker vb. gibi otoriteler etrafında ve şehirler, saraylar, câmiler, mezarlar, türbeler, adaklar… üzerine doğmuş masallar ve menkıbeler bu mahsuller arasında yer alırlar.

Eski cemiyetlerde ve bugün bâzı kapalı, muhâfazakâr zümrelerde, mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb. gibi yerlerde belli zamanlarda, çocuk kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsâneler 1. Teogoni (Tanrıların nereden geldikleri), 2. Kazmagoni (kâinâtın nasıl meydana geldiği) 3. Antrapogoni (insan teşekkülü), 4. Eskatoloji (insanla dünyanın geleceği) gibi dört ana kolda toplanmaktadır.

Bugün, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş efsânecileri araştıran disiplin veya ilme “esâtir-mitoloji” adı verilmektedir.*

1.1.2.1. Lokman Hekim

Lokman Hekim bir kitapta ölümün çaresini bulur. Ölümün çaresi dağda bir ottur. Gidip o otu toplayacak ve ölüme çare bulmuş olacaktır. Lokman Hekim, kitabı almış dağa giderken, Cenâb-ı Allah Cebrail’e buyurur:

“Lokman, ölüme çare buluyor; ama rızkını verebilecek mi?”

Cebrail Aleyhi selam ile Lokman Hekim köprü üzerinde karşılaşırlar. Cebrail Aleyhi selam, Lokman Hekime sorar:

“Ya Lokman! Nereye gidiyorsun?”

Lokman, Peygamber olduğu için yalan söyleyemez. Der ki:

“Dağda bir ot var. Ölüme çare, onu bulmaya gidiyorum.”

Cebrail:

“Pekâla, ölüme çare bulacaksın; ama rızkını nasıl vereceksin? Madem sen bu kadar bilgilisin, bak bakalım Cebrail şimdi nerede?”

Lokman Aleyhi selamın elinde ölüme çare olan kitap vardır. Cebrail Aleyhi selam kanadını çarpınca ölüme çare olan sayfalar suya düşer, gider bir arpa tarlasına gömülür. O yüzden de arpa yiyenin ömrü uzun olur derler.

SELÇUK KARAKAYA

1.1.2.2. Eshab-I Kehf

Tarsus’ta Dakyanus adında bir kral varmış. Bu kral tanrılık davası görüyormuş. Kur’an-ı Kerim’de Civan-ı Mert olarak geçen bu altı kişi, bakarlar ki, bu adam da kendileri gibi biri. Yiyor, içiyor zamanı geldiğinde her insan gibi ölecek. Öldüğü zaman bu alemi kim idare edecek. Bu kral sahtekâr derler. Dakyanus’un krallığını kabul etmezler. Zamanla bu Dakyanus’un kulağına gider.

Dakyanus’a derler ki:

“Burada birkaç tane genç var, seni tanrılığa kabul etmiyor.”

Dakyanus:

“Getirin bakalım onları” der.

Bu gençleri huzura getirirler ve Dakyanus sorar:

“Siz kimi tanrı bilirsiniz?”

Gençler derler ki:

“Biz Hûdaperestiz. Sen sahtekârsın. Bizim gibi yiyorsun, içiyorsun, hasta oluyorsun. Zaman gelip öldün müydü bu alemi kim idare edecek?”

Dakyanus bunları hapse atacak olur. Bu gençler Dakyanus’un vezirlerinin oğullarıymış. Vezirler Dakyanus’a derler ki:

“Sen hemen bunları zindana atma. Nasihat eyle, belki nasihatını tutarlar.”

“Öyleyse ben sınırı dolaşıp geleceğim. O vakte kadar eğer bu sözünüzden dönmezseniz sizi zindana atarım eğer sözünüzden dönerseniz o vakit yaşarsınız.”

Dakyanus sınırı dolaşmaya gider. Bu sırada gençler, kendi aralarında konuşup düşünürler. Derler ki:

“Bu geldiğinde biz bunu tanrılığa kabul etmeyiz.”

Dakyanus’un geldiğinde kendilerine kötülük yapacaklarını bildiklerinden bir gece şehirden kaçarlar. Dağ tarafına giderler. Sabah olunca koyun güden bir çobana rastlarlar. Ona sorarlar:

“Bura bir mağara yok mu?”

“Ne yapacaksınız?”

“Gizleneceğiz. Bu şehir halkı Dakyanus’u tanrı kabul ediyor. Biz kabul etmiyoruz. Bize kötülük etmemesi için kaçtık.”

“Eee, siz nesiniz?”

“Biz Hûdaperestiz” derler.

Böyle olunca çoban:

“Öyleyse ben de Hûdaperest olayım” der.

Çoban da katılır.

“Ben burada büyük bir mağara biliyorum. Kış olunca biz oraya sığınır, soğuktan ve yağmurdan korunuruz” der.

Kabul ederler. Çobanın köpeği de arkalarından gelir. Gençler, Çobana:

“Köpeği kov. Bizim yattığımız yerde bu olursa, mağaranın yakınından geçenlere burada olduğumuzu haber verir” derler.

Çoban köpeği ne kadar kovduysa gitmez. En sonunda iki ayağının üzerine dinelir ve der ki:

“Ben de sizin taptığınız Allah’a tapıyorum. Niye beni kovuyorsunuz? Ben sizi beklerim.”

Öyle olunca sıddıkları daha da artar. Gelsin derler. Mağaraya girer ve orada yatarlar. Köpek de mağaranın ağzına yatar. Cenab-ı Allah bunlara uyku verir. Üç yüz dokuz sene uyurlar. Bu arada Dakyanus seferden döner. Gelince bunları sorar. Gençlerin babaları derler ki:

“Bizim de paramızı alıp kaçtılar. Biz de nereye gittiklerini bilmiyoruz.”

“Hadi hazırlanın arayalım.”

Ata biner, dolanır ve gezerler. Gezerken Eshab-ı Kehf’lerin yattığı mağaranın yanına varırlar. Dakyanus:

“İnin bakalım burada ne var?” der.

Kimse inmeye cesaret edemez.

“Mağaranın kapısını örün. Nasılsa havasız kalır burada ölürler” der. Vezirin birini bu işle görevlendirir.

Dakyanus gidince vezir, mağaranın girişini yalancıktan kapatır. Çünkü kendi oğlu da içeridedir. Daha sonra bulundukları yerden ayrılırlar. Oradan geçen bir çoban bu taşları davar ağılı yapmak için alır. Böylelikle havasız kalıp boğulmaktan kurtulurlar. Aradan zaman geçer. Hz. İsa dini yani Hıristiyanlık yayılır. Tarsus halkı Hıristiyan olur.

Üç yüz dokuz seneden sonra bunlar uyanırlar. Eshab-ı Kehf’leri oluşturan gençlerin adeti çobanla birlikte yedi olur. İsimleri: Yemliha, Mislina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş, köpeğin adı da Kıtmir. Evvela Yemliha kalkar, ötekileri de uyandırır. Derler ki:

“Acıktık. Bir kişi gitsin de şehirden ekmek, yemek getirsin; Ama öyle bir şekilde gitsin getirsin ki, kimse bizim burada olduğumuzu anlamasın.”

Kimse çobanı tanımıyor diye çobanı gönderirler. Yahut ta içlerinden birisi tanınmamak amacıyla çobanın elbisesini giyer. Şehre gelir ve şaşırır. Şehrin kapısına bakar aynı ama adamlar değişmiş. Adamlar küçülmüş. Fırından ekmek alır, parayı uzatır. Fırıncı:

“Yahu sen bu parayı nereden aldın, yoksa define mi buldun?”

“Yok yahu. Biz buradan dün sabah gittik. Şimdi geldim, her şey değişmiş.”

“Bu para nereden geldi?”

“Bu para Dakyanus zamanından.”

“Oo Dakyanus geçeli çok oldu. Bizim beyimiz filanca. Tarsus Hz. İsa dinine girdi. Biz sizi bekliyoruz. Cenab-ı Allah, Eshab-ı Kehf’leri İncil’de bildirdi. Hangi mağaradan hangi dağdan çıkacaksınız? Sizi bekliyoruz.”

Fırıncı bunu beylerinin yanına götürür. İncil’i okuyanların hepsi Eshab-ı Kehf’leri görmek için toplanır.

“Haydi gidelim. Eshab-ı Kehf’leri görelim” derler.

Mağaranın yanına varınca Yemliha yahut çoban der ki:

“Siz bi

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Önsöz

ÖNSÖZ

Yapıların en önemli bölümünü oluşturan Temellerin statik hesabı inşaat mühendisliğinin en karmaşık konularından biridir. Son yıllarda zemin mekaniği alanında görülen hızlı gelişmeler, temel problemlerinin modern hesap metotları ile çözülmesini zorunlu kılmıştır. Temel problemlerinde modern zemin mekaniği bilgilerinin, yapı sisteminin statik çözümü ile birleştirilerek yürütülmesi işi oldukça yeni sayılır. Bununla birlikte modern zemin mekaniği ışığı altında geliştirilen yeni metotlar artık tamamen uygulama alanına girmiştir. Böylece temellerin projelenmesinde eski basit metotlar yerine zemin karakteristikleri ve yapı rijitliğini hesaba katan yeni metotlar kullanılır olmuştur.

GİRİŞ

Bilindiği gibi temellerin görevi, üst yapıdan gelen yükleri temel zeminine aktarmaktır. Temel zemini öteki yapı bölümlerine benzer biçimde, üst yapının etkisi altındaki bölgelerde gerilme ve şekil değiştirmeye uğrar. Yapı ile temel zemini arasında kuvvetlerin aktarılma biçimi, büyüklüğü, doğrultusu ve dağılımına veya yapı ile zemin arasındaki sınır yüzeye bağlı olmayıp, aynı zamanda zemin ve yapının çok farklılık gösteren fiziksel özelliklerine de bağlıdır.bir yapı projesinin planlanması sırasında, amaca en uygun düşen temel biçiminin seçimi üzerinde ne kadar durulsa azdır. Pek çok durumda beklenen oturmaların, yapının taşıyıcı sistemine etkisi önemlidir. Temel zeminin özelliklerinin yeteri kadar bilinmediği yerlerde sağlıklı bir zemin araştırması yapılarak tüm temel zemini sorunları gerçeğe uygun olarak aydınlanabilir. Araştırmaların tümü için yapılan harcamalar, sonunda bizi ucuz çözümlere götüreceğinden, gider fazlası olarak düşünülemez ve sonunda daima ekonomik sonuçlar elde edilir.

1.ZEMİN MEKANİĞİ VE TEMEL İNŞAATI BİLGİLERİ

1.1 GENEL BİLGİLER

Üzerindeki yapıdan gelen yükleri, kendi ağırlığı ile birlikte güvenlikle taşıyan ve bu yükleri yapıya zarar vermeyecek ölçüde oturmalarla temel zeminine aktaran yapı bölümlerinin tümü TEMELLER adı altında toplanır.

Öncelikle temel sistemleri, her bölümündeki oturmalar üniform olacak biçimde düzenlenmelidir. Çünkü ancak bu durumda yapıdaki ek zorlamalara ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan çatlaklara engel olunabilir. Temel zeminindeki oturma farklarına kolayca uyabilen yapılara fleksibl yapılar, oturma farklarına uyamayarak ek zorlamalar doğuran yapılara da rijit yapılar denir. Bu nedenle belli bir yapı sistemine karar vermeden önce, oturma yönünden fleksibl bir yapının, rijit davranışlı bir yapıya oranla daha az duyarlı olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu nedenle şüpheli zeminler; üzerine yapılacak yapıları fleksibl olarak tasarlanmaya veya çatlak ve mafsallar aracılığı ile bölümlere ayrılmaya, demek ki izostatik olarak yataklanmaya zorlarlar. Böylece fazla duyarlı yapıların temellerine özel bir özen gösterilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Bunun sonucu olarak şüpheli zeminler üzerine yapılacak yapı ve temellerinde ekonomik çözümler elde edilemez. Çeşitli zemin tabakalarına oturtulmuş geniş yapı kesimlerinde veya üzerindeki hareketli yükün çok değiştiği yapılarda, yapı oturmaları üniform olmayıp birbirinden farklı olabilir. Böyle durumlarda çatlakların ve ek zorlamaların oluşmasına engel olmak için oturma derzleri düzenlenmesi yoluna bile gidilir. Bu derzlerin düzenlenmesi; normal koşullar altında kolay olmasına karşın, yer altı su düzeyi altında bulunan temellerde, sızdırmazlık yönünden özel bir özen gösterilmesini gerektirir.

Temeller, uygulamada karşılaşılan çeşitli durumlara göre çeşitli biçimlerde yapılırlar. Temel zemininin yapısı ve özellikleri ile üst yapının karakteristikleri temel biçiminin seçiminde ana öğelerdir.

Taşıma yetenekli (sağlam) zemin yüzeye yakınsa, bu durumda yükleri zemine yüzeye yakın yerlerde aktaran yüzeysel temeller (tekil sömeller ve sürekli alan temelleri) uygulanır. Eğer taşıma yetenekli zemin derinde ise, yapı yüklerini zemine derinde aktaran derin temeller (kuyu temeller, kazık temeller ve basınçlı hava temelleri vb.) ‘in uygulanmasına geçilir.

Ayrıca temeller yükü zemine aktarma biçimlerine göre de; yükü zemine taban alanları ile aktaran alan temelleri (tekil ve sürekli alan temellerinde olduğu gibi hem yüzeysel, kuyu ve keson temellerde olduğu gibi hem de derin olarak yapılabilen), yükü zemine bir kazık veya kazık grubu ile aktaran kazık temeller olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir.

Yer altı suyunun yüksekliği temel derinliğinin seçimine, temel derinliği de temel çukuru tabanının derinliği ile temel çukuru yanlarının dik veya eğimli olmasına önemli ölçüde etki eder. Bu nedenle yer altı suyunun yüksek olmasından ötürü, oldukça yüzeysel temellerin bile bazen ekonomik olduğu görülmüştür.

1.2 ZEMİN MEKANİĞİ BİLGİLERİ

Bir yapının inşa edilmesi, en geniş anlamda zemindeki dengenin bozulması yönünde hareketsiz bir duruma müdahale anlamına gelir. Bu müdahale sonucunda temel zemininde varolan denge bozulur. Yeni durum karşısında yeniden denge kurulması için zeminde bazı değişiklikler ortaya çıkar. Temel zemini davranışının yeterince anlaşılabilmesi için, onun fiziksel özelliklerinin iyi bilinmesi gerekir. Ayrıca yapı sisteminden gelen yeni yükler zeminde stabilite güvenliğinin kontrolünü gerektirir. Böylece yapı sisteminin güvenlik altına alınması ve zararlardan kaçınılması sağlanabilir. Tüm bu sorunlarla Zemin mekaniği bilimi uğraşır. Zemin mekaniği iki ana bölüme ayrılabilir.

Zemin mekaniğinin arazide ve laboratuarda teori, deney tekniği, yapı pratiği ve bunlardaki en son gelişmeleri içine alan bölümünün fizik ve jeoloji dalları ile yakın ilişkisi vardır. Zemin mekaniğinin özellikle zemin malzemesine ilişkin dayanım ve stabilite konularını inceleyen bölümü toprak statiği olarak ta adlandırılabilir. Zemin mekaniğinin bu bölümü, klasik statik ve cisimlerin dayanımı bilim dalları ile ilişkilidir.

1.2.1 TEMEL ZEMİNİNİN TANIMI VE JEOLOJİK OLUŞUMU

Temel zemini; masif kaya ve kayaların parçalanarak gelişmesinden doğan ufak daneciklerin yığınından oluşmuştur. Yapı mühendisleri yer kabuğunu oluşturan malzemeleri bazen zemin ve kaya olarak iki grupta da toplarlar. Fakat bu ayırım, kayalar ile zeminler içindeki mineral daneciklerini birbirine bağlayan kohezyon kuvvetlerinin derecesinin kesin bir sınırı olmaması nedeni ile keyfidir. Bunun için genel bir ayırım vermek güçtür. Örnek olarak jeologlar, kaya terimi ile yer kabuğunu oluşturan tüm malzemeyi anlar ve onlarca mineral daneciklerinin birbirine az veya çok bağlı olmasının önemi yoktur. Buna karşılık, zemin terimi ile ancak yer kabuğunun bitki yetişmesine elverişli bir bölümü amaçlanır. Buna göre yapı mühendisleri; diğer konularda çalışan kimseler tarafından toplanmış bilgileri kullanırken, zemin ve kaya terimlerinin hangi anlamda kullanıldığını bilmek zorundadırlar.

Zeminlerin, kayaların ayrışarak parçalanmasından oluştuğunu söylemiştik. Bu ayrışma işlemi fiziksel ve kimyasal yollarla olmaktadır. Yer yüzünün yüzeysel bütün kayaları; don, yağmur ve ısı değişiminin yıkıcı etkileri ile rüzgar, buz, yerçekimi ve akarsuların sürükleme etkilerine uğrar. Zeminin çeşitli oluşum araçlarından en önemlisinin akarsular olduğu bilinir. Akarsular bir göl veya denize ulaştıklarında, taşınan zemin daneleri suyun hızı yeter ölçüde azaldığında; önce büyük, sonra küçük daneler olmak üzere derecelenerek çökelir. Böylece, jeolojik bakımdan daha genç akarsular ile akarsu yataklarının üst kesimlerinde çoğunlukla kaba kum ve çakıllar bulunur. Buna karşılık, eski akarsularda ve alt kesimlerde silt ve killer çoğunluktadır.

1.2.2 ZEMİN TÜRLERİNİN TANINMASI VE SINIFLANDIRILMASI

Genel olarak zeminlerin sınıflandırılması, değişik görüş noktalarına göre çeşitli şekillerde yapılabilir.

1.2.2.1 Zeminlerin, içindeki maddelerin orijinlerine göre sınıflandırılması:

Kayaların fiziksel ve kimyasal ayrışması sonucu oluşan zeminler; Bu zeminler ayrışma sonucu oldukları yerde kalmışlarsa yerli zeminler, herhangi bir nedenle başka yerlere taşınmışlarsa taşınmış zeminler olarak adlandırılırlar.

Organik zeminler; Bu zeminler ya turbalarda olduğu gibi bitkilerin çürümesi ile veya organizmaların inorganik kalıntılarının birikmesi ile oluşur. Böylece, organik orijinli bir zemin; hem organik, hem de inorganik olabilir. Organik zemin terimi; çoğunlukla içinde az veya çok ölçüde çürümüş bitki bulunan ve kayaların hava etkisi ile ayrışması sonucu oluşan taşınmış zemin anlamında kullanılır.

1.2.2.2. Zeminlerin, oluşumlarındaki danelerin büyüklüklerine göre sınıflandırılması:

Genellikle kullanılan bütün sınıflandırma sistemleri zeminlerin dane büyüklüğüne göre sıralanması ilkesine dayanır. Buna göre zeminler üç gruba ayrılır;

İri daneli, kohezyonsuz zeminler (kum, çakıl gibi)

İnce daneli, kohezyonlu zeminler (silt ve kil gibi)

Organik zeminler (turba gibi)

Doğal olarak zeminler, çeşitli çaptaki danelerin karışımından oluşmuştur. Bir zeminin özelliği, içindeki baskın gelen (hakim) dane çapına önemli ölçüde bağlıdır. Dane çapı dağılımı; normal olarak mekanik analizle, çok küçük daneler de ıslak analizle bulunabilir. Dane çapları dağılımının bulunmasındaki ana amaç, belirli çap sınırları arasında bulunan daneleri kapsayan çeşitli bölümler için, bir adlandırma sisteminin bulunmasıdır. Dane çapı sınıflandırılmasında, ana bölümlerin sınır çapları az çok birbirinden değişik sistemler ileri sürülmüştür. Bunlar içinde M.İ.T. sistemi olarak bilinen ve ana bölüm sınırlarının aşağı yukarı zemin özelliklerindeki önemli değişikliklere karşılık olan sınıflandırma sistemi, mühendislik konularına en uygun düşeni olarak bilinir.

Tablo1.Dane çapı sınıflandırması

Kum, silt ve kil karışımından oluşan zeminlerin adlandırılmasında kullanılan bir sistem olması bakımından Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı tarafından ortaya atılan üçgen diyagram sistemini belirtmeden geçemeyeceğiz. Burada eşkenar bir üçgenin kenarlarında kum, silt ve kil yüzde olarak işaretlenmiştir. Bu diyagram basitleştirilmiş şekliyle Şekil 1.1 de gösterilmiştir. Şekildeki S noktası içinde % 50 kil, % 30 silt ve % 20 kum olan bir zemini gösterir.

Şekil .1.1 Zemin adlandırma sistemi

Bununla birlikte, yalnızca dane boyutuna bağlı olarak verilen sınıflandırma sistemleri her zaman doğru sonuçlar vermez. Çünkü zeminlerin çok ince daneciklerinin fiziksel özellikleri, dane çapından başka birçok faktöre de bağlıdır. Bu nedenle, temel tekniği bakımından zeminlerin sınıflandırılmasında birkaç sınıflandırma sistemi birlikte düşünülmelidir.

1.2.2.3 Zeminlerin Temel Tekniği Görüş Noktasına Göre Sınıflandırılması (DIN 1054 – 1976 ‘ ya göre)

Temel zemini, yapı yükleri altındaki değişik davranışları nedeniyle genel olarak; gelişmiş zeminler, dolma zeminler ve kayalar olmak üzere üç grupta incelenebilir:

1.2.2.3.1 Gelişmiş (Doğal Gelişimli) Zeminler

Bir zemin, eğer sona ermiş jeolojik olaylar sonucunda oluşmuşsa, “Gelişmiş (doğal gelişimli) zemin” olarak adlandırılır. Gelişmiş zeminler dane büyüklüklerine göre, kil, silt, kum ve çakıl olarak sıralanır. Gelişmiş zeminleri, fiziksel özellikleri ve yapı yükleri altında farklı davranışları nedeni ile, danecikleri arasında bağlantı olmayan “Bağlantısız (kohezyonsuz = daneli) zeminler”, danecikler arasında bağlantı bulunan “Bağlantılı (kohezyonlu) zeminler” ve organik zeminler olmak üzere üç gruba ayırmak gerekir.

BAĞLANTISIZ (KOHEZYONSUZ VE DANELİ) ZEMİNLER:

Bağlantısız zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerin ağırlıkça tutarı % 15 den fazla olmayan kum, çakıl, taş ve bunların karışımları gibi zeminlerdir. Bu zeminlerin taşıma yeteneği kural olarak çok iyidir. Bağlantısız zeminlerin taşıma yeteneği özellikle tekil danelerin biçimi, büyüklüğü ve yerleşim sıklığına bağlı olarak belirlenir.

BAĞLANTILI (KOHEZYONLU) ZEMİNLER:

Bağlantılı (kohezyonlu)zeminler; 0,06 mm den küçük boyuttaki danelerden oluşan bağlantılı zemin bölümü ağırlıkça %15 den fazla olan kil, silt, killi silt ve bunların bağlantısız zeminlerle karışımları (ince kısmı fazla olan daneli zeminler; örneğin, kumlu kil, kumlu silt , lem ve marn) gibi zeminlerdir. Bağlantılı zeminlerin taşıma yeteneği onun jeolojik oluşumuna bağlı olup. Zeminin bir araya gelişine ve konsistansına göre daha geniş sınırlar içinde bulunur.

ORGANİK ZEMİNLER:

Organik zeminler; turba veya çürük çamur gibi organik zeminler ile bağlantısız ve bağlantılı zeminler hayvansal ve bitkisel orijinli organik karışımlarla oluşturdukları zeminlerdir. (örneğin, humuslu kum, çürük kum veya turbalı kum organik silt veya organik kil, balçık) bu zeminler, organik bölümlerinin sıkışabilirliği fazla olması nedeniyle kullanılmaya hiç elverişli değillerdir.

1.2.2.3.2. Kayalar

Genellikle kaya denilince masif kayalardan oluşan zeminler anlaşılır.kayanın temel tekniği özellikleri, kaya türleri arasında fark gözetilmeksizin, genellikle öteki temel zemini türlerinden daha elverişlidir. Bizzat dağılmış kaya, eğer serbest yarık ve delikte üniform özellik ve yeteli kalınlıkta bulunursa, çok iyi bir temel zemini oluşturur. Tabakalı veya faylı kayalarda, önemli ölçüde yatay yükler taşınıyorsa veya şev düzeltilmesinde heyelan tehlikesi varsa, kural olarak özel araştırmalar yapmak gereklidir.

1.2.2.3.3. Dolma Zeminler

Dolma zeminler sözüyle, sonradan dökülerek doldurulan zeminler ile akarsular tarafından oluşturulan dolma zeminler amaçlanmaktadır. İki sınıfa ayrılır:

a) Sıkıştırılmamış dolgular: herhangi bir biçimde bir araya getirilmiş olup, sıkıştırılmamış dolgu zeminlerdir. Sıkıştırılmamış dolmalar bağlantısız zemin türlerinden oluşuyorsa derin sarsma yöntemi ile sıkıştırılabilir.

b)Sıkıştırılmış dolgular: bağlantılı, bağlantısız veya organik dökülerden oluşan, yeterli ölçüde sıkıştırılmış dolma zeminlerdir.(örneğin, yapı döküntüsü, curuf, maden artıkları)

Sıkışma yeteneği olan dolgu zeminler, modern ve yüksek sarsma kapasiteli sıkıştırma tekniği yardımı ile olağan üstü derecede yüksek bir yerleşim sıkılığına getirilebilir. Böylece bu zeminlerin temel tekniği açısından özellikleri, en az doğal olarak yerleşmiş zeminlerinkine eşit duruma getirilebilir. Hatta kural olarak onların üzerine çıkabileceği söylenir.

1.2.3 ZEMİN TÜRLRİNİN ÖZELLİKLERİ

1.2.3.1. Genel Bilgiler

Olağanüstü şekilde birbirinden farklı zemin türlerine ait özelliklerin bulunmasında, bu özelliklerin sayısal değerlerini bulmayı amaçlayan zemin mekaniği araştırma metotları yardımıyla öncelikle aşağıdaki sorunların çözülmesi istenir:

Zemin türlerinin sınıflandırılması(klasifikasyonu)

Zemin durumunun tanımı

Teknik önlemler( örneğin, taban suyu düşüşü, sıkıştırma , sağlamlaştırma gibi) ve yapıların etki alanında bulunan temel zeminin davranışı (örneğin yapı sisteminden gelen yükler altındaki oturma davranışı) nedeniyle zemin durumundaki değişikliklerin önceden tayını

Yapıların stabilite güvenliği derecesinin sayısal olarak bulunması (örneğin, oturmaya zemin kırılmasına devrilmeye, kayma ve heyelana karşı güvenlik derecelerinin bulunması)

Gerçek değerlerin, başka bir deyişle temel ve toprak inşaatı uygulamalarından elde edilen deneyimlere dayanan sayısal değerlerin bulunması.

Bu zemin özelliklerinin bulunması işlemi ister istemez temel zeminin yerindeki hacmine göre ihmal edilebilecek oranda küçük ölçülerdeki zemin örneklerinin alınması, taşınması ve laboratuarda deneyin hazırlanması sırasında örnekte bir miktar bozulma (örselenme) olabileceğinden, laboratuarda bulunan zemin özellikleri gerçektekinden az çok farklı olmaktadır. Bu nedenle malzeme denemeleri deney sonuçlarındaki rapor değerlerinden zeminin fiziksel tanım değerleri elde edilemez. Bununla birlikte elde edilen tanım sayılarının büyüklük sıralamasının, doğru belirleme yapmaya elverişli olduğunu deneyimle göstermiştir. Zemin mekaniği hesapları için tanım sayılarından yararlanmada yalnız bir gerçek göz önüne alınmakla kalınmaz, aynı zamanda elde edilen değerlerin gerilme durumlarına bağlı olup olmadığının veya hangi ölçüde bağlı olduğunun kontrol edilmesi gerekir.

Zeminlerin deneyler aracılığı ile elde edilen en önemli fiziksel özellikleri Tablo 1.1 de topluca verilmiştir. Bir zeminin temel tekniği yönünden değerlendirilmesinde, zeminin tek başına bir fiziksel özelliğinin deneysel olarak bulunması hiçbir zaman yeterli değildir.

Burada genellikle zemin türüne göre en az aşağıdaki özelliklerin bilinmesi gereklidir:

Bağlantısız Zeminler: Dane dağılımı, yerleşim sıkılığı,(kesme dayanımı)

Bağlantılı Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı)

Organik Zeminler: Su kapsamı, konsistans sınırları (kıvam limitleri ), sıkıştırılabilirlik, (dane dağılımı), (kesme dayanımı), organik öğelerin miktarı

1.2.3.2. Zeminlerin Tanımlanması ve İndeks Özellikleri

Zemin, büyük bir çoğunluğunu kayaların kimyasal veya fiziksel bozuşması ile oluşmuş katı daneler ile daneler arasını dolduran sıvı (su) ve/veya gazın (hava) oluşturduğu bir malzeme olarak tanımlanabilir. Katı-sıvı-gaz fazının bir arada bulunması, katı daneciklerin çok farklı boyut, şekil, fiziksel ve kimyasal yapıda olabilmesi zemini diğer malzemelerden farklı ve zor kılar. Zeminlerin basit laboratuar deneyleri ile bulunan bazı fiziksel özellikleri, mühendislik özelliklerine ışık tutar ve zeminlerin tanımlanması ve sınıflandırılmalarında kullanılır. Bunlara “indeks özellikleri” denir.

1.2.3.3. Zeminlerin Dane Boyutları ve Dane Boyut Dağılımı

Zeminlerin en basit indeks özelliği dane boyutudur. Zeminlerde dane boyutu aralığı çok geniş olup zemin danesi olarak kabul edilebilecek en büyük dane çapı farklı mühendislik uygulamalarında farklı alınabilmektedir. Elle kazılan küçük kazılarda ve tabakalar halinde inşa edilen dolgularda en büyük zemin dane çapı 0.3 m, kepçe gücü ile yapılan kazılarda ise limit dane büyüklüğü 0.5-1.0 m3 mertebesinde tanımlanabilmektedir (Sowers, 1979). En küçük daneler ise ancak elektron mikroskopla görülebilmektedir. Dane boyutu esas alınarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir. Ancak yaygın kullanımı(Amerikan ve İngiliz Standartları) ve hatırlanabilme kolaylığı açısından M.I.T. (Massachusetts Institute of Technology) sınıflandırması Şekil 1’de verilmiştir. Çakıl, kum, silt ve kil belli dane boyut aralıklarını belirtmekle beraber aynı zamanda belli tür zeminleri de ifade ederler. Örneğin, kohezyon ve plastisite özelliği olan ama hem silt boyutunda hem de genellikle 2µ m (0,002 mm)’den küçük daneli olan kil minerallerini içeren zeminler de “kil” olarak adlandırılır. Boyutları 0,002 mm’den küçük olan bütün daneler de kil minerali olmayabilir. Bu nedenle “kil yüzdesi” ile “kil boyutu yüzdesi” terimleri bilinçli kullanılmalı ve sadece dane boyutu dikkate alınarak yapılan analizler için “kil boyutu yüzdesi” deyimi tercih edilmelidir. Tabii zeminler genellikle iki veya daha fazla boyut aralığına düşen dane dağılımı gösterirler. Ağırlıkça çakıl ve kum boyutundaki daneler çoğunlukta ise zemin, “kaba daneli (kohezyonsuz)” olarak tanımlanır. Silt ve kil boyutunda danelerin hakim olması halinde ise “ince daneli (kohezyonlu)” olarak isimlendirilir. Dane çapı (boyutu) dağılımı (granülometri) kabaca silt boyutundan büyük daneler için kuru veya ıslak elek analizi, daha küçük daneler için çökeltme (sedimentasyon) prensibine bağlı olarak hidrometre veya pipet metodu ile tayin edilir. Zemin mühendisliğinde pratik olarak kullanılan en küçük açıklıklı elekler ASTM (Amerikan) Standardına göre 200 no.lı elek olup açıklığı 0,075 mm, İngiliz Standardında ise 0,063 mm olup görüldüğü gibi yaklaşık olarak silt boyutu üst limitine tekabül etmektedir.

Dane çapı dağılımını gösteren “granülometri eğrileri yarı logaritmik bir çizimle elde edilir ve şekil 1’de gösterildiği gibi eksenler tane çapı (boyut) D, (veya elek açıklığı ) (logaritmik ölçek) ve D’den küçük tanelerin ağırlıkça yüzdesi (elekten geçen yüzde)’dir. Farklı gradasyon özellikleri olan dört zemin aynı şekil üzerinde gösterilmektedir. Bunlardan zemin A’nın yatık olan granülometri eğrisi, zeminin değişik boyutları havi taneleri yaklaşık aynı oranlarda içerdiğini göstermektedir. Böyle bir zemine “iyi derecelenmiş (iyi gradasyonlu)” denir. b eğrisi ise “uniform veya kötü derecelenmiş “ olarak tabir edilen ve tanelerin çoğunluğunun çok dar bir dane boyut aralığında kaldığı bir zemini göstermektedir.

1.2.3.3.1. İnce Daneli Zeminlerde Plastisite

İnce daneli zeminlerin mühendislik özellikleri gradasyona bağlı olmamakta ve içerdiği killi minerallerine bağlı olarak ortaya çıkan plastisite özellikleri önem kazanmaktadır. İnce daneli zeminler su muhtevalarına bağlı olarak katı, yarı katı, plastik ve sıvı kıvamda olabilir. İnce daneli zeminlerin çoğu tabii halde plastik kıvamda bulunur ve bu kıvam aralığını belirleyen en yüksek ve en düşük muhtevalarına ”likit limit (LL veya WL)” ve plastik limit (PL veya Wp)” denir. plastisite indisi (PI veya IP) ise şu şekilde tarif edilir:

Ip = WL – Wp

Zeminin tabii su muhtevası (Wn) ile likit ve plastik limit değerlerini kıyaslayan likidite indisi (LI veya IL)

Wn - Wp Wn - Wp

IL = —————- = ——————

WL - Wp Ip

İfadesi ile tanımlanır. IL‘nin değeri 1’den büyük ise zeminin likit kıvamda , 0 ile 1 arasında ise plastik kıvamda, 0 ‘dan küçükse katı veya yarı katı kıvamda olduğu anlaşılır.

Relatif Konsistans(Ic),

WL - Wn

Ic = —————-

Ip

Bağıntısı ile ifade edilir. Ic‘nin değeri 1’den büyükse zemin yarı katı veya katı , 0 ile 1 arasında plastik (1’e yaklaşınca daha sert olarak) , ve sıfırdan küçük ise likit durumdadır.

Zemini rötre veya büzülme limiti yarı-katı ve plastik kıvamı ayırır ve plastik kıvamda bir zeminin kururken eriştiği en küçük hacimde suya doygun halindeki su muhtevasıdır.

Kıvam limitleri tek başlarına büyük bir anlam taşımamakla birlikte ince tanelerin sınıflandırılmasında kullanılırlar ve mühendislik özelliklerine ışık tutarlar.

Zeminlerdeki kil boyutundaki tanelerin plastiklik derecesi “aktivite” (A)olarak tanımlanır ve aşağıda şekilde ifade edilir:

Ip

A = ————-

C - n

Burada Ip plastisite indisi ,C kil boyutundan (0.002mm)küçük danelerin yüzdesi ve n tabii zeminlerde 5 laboratuarda yoğrularak hazırlanan kil minerali numuneleri içi 10 olarak alınan sabit bir sayıdır. (Seed ve arkadaşları 1964). Ancak aktivitenin kabaca hesabında n sabiti ihmal edilmektedir. Killer, A>1.25 ise aktif kil.0,75

Şekil 1.2 Plastisite diyagramı

1.2.3.4. Zeminlerin Sınıflandırılması

Zeminler için farklı mühendislik uygulamalarına yönelik olarak çeşitli sınıflandırmalar önerilmiştir.bunların arasında birleşik zemin sınıflandırma sistemi inşaat mühendisliği uygulama alanlarında en yaygın kabul görenidir.tablo 1 de verilen sınıflandırmaya göre ağırlıkça %50 den fazlası 200 no.lı elek üzerinde kalan kaba taneli zeminler, %50 den fazlası 200 no.lı elekten geçen zeminler ince taneli zeminler ana gruplarını oluşturmaktadır. Sınıflandırmada granülometrik ve plastisite özellikleri kullanılmakta ve iki harfli grup sembollerinin ilki esas zemin tipini ikincisi gradasyon ve plastisite özelliklerini belirtmektedir.(tablo 2)örnek olarak GP kötü derecelenmiş çakıl, CL düşük plastisiteli kildir.

Tablo 2. birleşik zemin sınıflandırılmasında kullanılan semboller

İlk harf

İkinci harf

G: çakıl

W: iyi derecelenmiş

S: kum

P: kötü derecelenmiş

M: silt

M: plastik olmayan ince taneli

C: kil

C: plastik ince taneli

O: organik kil

L: düşük plastisiteli(WL<50)

Pt: turba

H yüksek plastisiteli (WL>50)

İnce taneli zeminlerin sınıflandırılmasında şekil 2verilen “plastisite diyagramı” kullanılır. Denklemi Ip = 0,73 (WL- 20) ile verilen “A” hattı organik inorganik killeri ayırır. “U” hattı çeşitli zeminler için bulunan Ip ve WL değerlerinin bir zarfını vermekte olup U hattı üzerinde bir değer bulunda tayin edilmiş kıvam limitlerinin doğruluğunun kontrolü tavsiye edilmektedir.(Bowles,1984)

1.2.3.5. Zeminlerde Ağırlık – Kütle – Hacim İlişkileri

Zemini üç fazını teşkil eden unsurların arasındaki ilişkiler blok diyagramı kullanılarak verilebilir.

Şekil 1.3 Zeminlerde daneler, su ve havanın hacim kütle ve ağırlık ilişkilerini gösteren blok diyagramı

1.2.3.5.1. Hacimle İlgili İlişkiler

Zeminin toplam hacmi (V), katı tanelerin hacmi (Vs), hava hacmi(Va), ve su hacmi (Vw)’nin toplamı olan boşluk hacminden (Vv)oluşur. Boşluk oranı “e” ve porozite “n” aşağıdaki gibi ifade edilebilir:

Vv Vv

e = ——– . n = ——– x 100 (%)

Vs V

n e

e = ———- n = ———–

1 - n 1 + e

Doygunluk derecesi S boşlukların ne kadarının suyla dolu olduğunu belirler ve

Vw

S = ——– x 100 (%)

Vv

olarak tarif edilir. S = %100, suya doygun zemini, S = %0 kuru bir zemini gösterir. Kısmen suya doygun zemin için %0 < S < %100’dür.

Hava muhtevası A, aşağıdaki ifadeden bulunur.:

Va

A = ——– x 100 (%)

1.2.3.5.2. Kütle ve Ağırlıkla Olan İlişkiler

Zeminlerin kütle yoğunluğu(veya kısaca yoğunluk) ?, birim hacim ağırlığı ? sembolleri ile gösterilirler ,ve aşağıdaki gibi tarif edilirler:

Kütle M

? = ———– = ——

Hacim V

Ağırlık (kuvvet) W M . g

? = ———————- = ——- = ——- (g = yer çekimi ivmesi)

Hacim V V

su muhtevası w ise,

Mw Ww

w = ——– x 100 = ——— x 100 (%)

Ms Ws

ifadesinden bulunur.

Zeminlerin dane özgül ağırlığı Gs ,katı dane katı dane yoğunluğu (veya birim ağırlık ?s = Ws / Vs )ile suyun yoğunluk (veya birim ağırlığı)arasındaki oran olarak ifade edilir:

?s ?s Ms Ws

Gs = —— = —— = ———– = ————-

?w ?w Vs ?w Vs ?w

Blok diyagramı, boşluk aranı e = Vv / Vs tarifi kullanılarak Şekil 3’deki gibi basitleştirilebilir. Bu diyagram kullanılarak zeminin yoğunluk ve birim hacim ağırlıkları için kuru(?k , ?k)ve suya doygun (?d , ?d) durumlara tekabül eden hacim/kütle/ağırlık ilişkileri aşağıdaki gibi bulunabilir:

Vw w . Gs

Suya doygunluk derecesi, S = ——- = ———–

Vv e

Se = w . Gs

Suya doygun halde S = %100 = 1 olacağından

e = w . Gs ‘ dir.

1.2.3.5.3. Yoğunluk İfadeleri

M Mw + Ms Gs (1 + w) Gs + Se

? = —– = ————- = ————— . ?w = ———— . ?w

V V 1 + e 1 + e

Gs + e

?d = ———- . ?w

1 + e

Ms ? Gs

?k = —— = ——— = ——– . ?w

V 1 + w 1 + e

1.2.3.5.4. Birim Hacim Ağırlık İfadeleri

Gs + Se Gs + e

? = ———– . ?w ?d = ———- .?w

1 + e 1 + e

Gs

?k = ———- . ?w

1 + e

Zeminin su altındaki efektif birim hacim ağırlığı suyun kaldırma kuvveti göz önüne alındığından,

Gs - 1

?’ = ?d – ?w = ——— . ?w

1 + e

olarak bulunur. Ancak bu su akımı olmadığı durumda değerli olup zemin içinde akım söz konusu ise akım yönü de göz önüne alınarak hesaplanması gerekir.

Kohezyonsuz zeminlerde davranımı belirleyen en önemli parametre “relatif sıkılık Dr” derecesidir aşağıdaki ifade ile verilir:

emaks – e ?k maks ?k – ?k min

Dr = —————- x 100 = ———- . ——————- x 100 (%)

emaks – emin ?k ?k maks – ?k min

burada emaks ve ?k min zeminin en gevşek durumuna; emin ve ?k maks en sıkı durumuna tekabül eden boşluk oranı kuru birim ağırlık değerleridir. e ve ?k ise zeminin tabii haldeki boşluk oranı ve kuru ağırlığı göstermektedir.

Sıkılık sınırları

0 ? Dr < %33 gevşek

%33 ? Dr < %66 ortasıkı

%66 ? Dr ? %100 sıkı

olarak tarif edilir (Kumbasar ve Kip, 1972)

1.2.3.6. Zeminlerin Sıkıştırılması

Zemin (toprak) bir inşaat malzemesi mesela bir dolgu malzemesi olarak kullanılacaksa önce laboratuarda sıkıştırma şartları incelenir. Tipik bir kompaksiyon eğrisi Şekil 4’te gösterildiği gibi sıkıştırma su muhtevalarına karşı kuru birim ağırlık (veya yoğunluk) çizilerek bulunur. Maksimum kuru birim ağırlık (?k maks ) optimum su muhtevasında (wopt ) elde edilir. Pratikte elde olunamayan ve boşluklarda hiç hava kalmayacak şekilde yapılan ideal sıkıştırma şartlarında bulunacak ?k – w ilişkisi de (S = 100% eğrisi) aynı şekilde verilmiştir. Aynı zeminin daha fazla enerji ile sıkıştırılınca bulunan kompaksiyon eğrisi , daha yüksek bir sıkışmanın daha düşük bir wopt değerinde elde edilebileceğini göstermektedir. Farklı zemin türlerine ait tipik kompaksiyon eğrileri Şekil 5’te verilmektedir. Görüldüğü gibi zeminin plastisitesi arttıkça sıkıştırma zorlaşır ve maksimum kuru birim hacim ağırlık azalır.

Çok sayıda deney sonuçları Atterberg limitleri ile kompaksiyon parametreleri , wopt ve ?,

?k ve kompaksiyon enerjisi arasında istatiksel ilişkilerin varlığını ortaya koymuştur (Ülker, 1985). Plastik limit ve optimum su muhtevası arasında

wopt = wp – 4 %

gibi bir bağıntının kabul edilebileceği önerilmiştir.

Arazide sıkıştırmanın yeterli olup olmadığı arazi kuru birim ağırlığın laboratuarda elde edilen maksimum kuru birim ağırlığın belli bir yüzdesi (genellikle %95) olması şartının istenmesi şeklindedir (Şekil 4).

Şekil 1.4 Labotatuvar sıkıştırma deneyi sonuçları

Şekil 1.5 Sıkıştırma deney klavuzu

1.2.3.7. Zeminlerin İndeks Özelliklerinin Mühendislik Özelliklerine Işık Tutması

Herhangi bir göçme, oturma veya şev kayması analizi yapmak için çok detaylı arazi, laboratuar ve bilgisayar çalışması gerekebilir. Ancak, bir zemin veya temel probleminde ne tip bir sorun çıkabileceğini hissedebilmek, görebilmek; bir mühendislik sezi ve duyarlılığına ulaşabilmek mühimdir. Bazen zeminin indeks özellikleri bile mühendise bazı uyarmalar yapabilir. Aşağıdaki kısımlarda indeks özelliklerine göre sınıflandırılan zeminlerin genel davranımlarına değinilecek, indeks özellikleri ve mühendislik özellikleri arasında bulunan korelasyonlardan bazı örnekler verilecektir. Ancak bunların sadece bir fikir vermek amacını taşıdığını sağlıklı çözümler için her zemin ve her problem için hakiki parametrelerin bulunması gerektiği açıktır.

Zeminlerin gradasyon ve plastisite özelliklerini içeren indeks özelliklerinin , benzer mühendislik özelliklerini taşıyan zemin türlerini gruplandırmak amacıyla sınıflandırmada kullanıldığına değinilmişti. Ana grup olarak belirlenen kaba ve ince daneli zeminlere örnek olarak kum ve kilin davranımını kabaca aşağıdaki gibi karşılaştırabiliriz (Capper ve Cassie, 1969):

KUM KİL

Boşluk oranı düşük Boşluk oranı yüksek

Kuru olunca kohezyonsuz Su muhtevasına bağlı olarak

yüksek kohezyonlu

İçsel sürtünme yüksek İçsel sürtünme düşük

Plastik değil Plastik

Sıkışabilirliği az Sıkışabilirliği fazla

Sıkışma yük tatbik edilir edilmez Sıkışma (konsolidasyon) uzun sürede

meydana gelir meydana gelir

Geçirimli Pratik olarak geçirimsiz

Kaba daneli zeminlerde gradasyon ve sıkılığın mühendislik özelliklerini belirleyen en mühim faktörler olduğu ve iyi derecelenmiş, sıkı zeminlerin yüksek dayanım, yüksek taşıma gücü, düşük sıkışabilirlik, düşük geçirgenlik gibi aranılan davranımları gösterdiği anlatılmıştı. Rutin zemin tanımlama deneyleri arasında dane şeklini (küresellik ve yüzey pürüzlülüğü) belirleyen yöntemler yer almamakla birlikte, kaba daneli zeminlerde dane şekli de önemlidir. Örneğin, danelerin köşeli veya yuvarlak olması kohezyonsuz zeminlerde içsel sürtünmeyi dolayısı ile kayma dayanımını etkileyen faktörlerden biridir.

Zemin içerisindeki plastik ince daneler zemin davranımını büyük ölçüde etkiler ve bazen kaba daneli bir zeminin % 10-20 kadar yüksek plastisiteli kil minerali içermesi zeminin ince daneli zemin gibi davranmasına sebep olabilir (Sowers, 1979).

Zeminin jeolojik geçmişi, yapısındaki fisür ve çatlaklar gibi süreksizlikler de davranımını etkiler. Jeolojik geçmişi açısından zeminler iki gruba ayrılırlar. Zemin oluşumu ile günümüze kadar geçen zaman içinde bugünkünden daha fazla (efektif) gerilmeler altında kalmamışsa “normal yüklenmiş veya normal konsolide” zeminler denir. önceden bugünkünden fazla bir yüklenmeye maruz kalma erozyon, kuruma ve yer altı su tablasının yükselmesi gibi nedenlerle ortaya çıkar ve bu tip zeminler “aşırı konsolide zeminler” olarak adlandırılabilir. Normal konsolide killer genelde yumuşak normal konsolide kumlar ise gevşek veya orta sıkıdır. Önceden yüklenmiş killer daha serttir. Bu bakımdan normal konsolide zeminler yükler altında çok daha fazla oturma gösterir ve kayma dayanımı ve taşıma gücü daha düşüktür. Türkiye’deki zeminlerin büyük bir kısmı önceden yüklenmiş durumdadır. Aşırı konsolide killerde tabii su muhtevası plastik limit civarında normal konsolide killerde likit limite yakındır. Görüldüğü gibi tabii su muhtevasının Atterberg Limitleri ile kıyaslanması zeminin jeolojik geçmişi ve buna bağlı olarak beklenilen davranımı hakkında fikir vermektedir.

Zeminin sıkışabilirliğini ifade eden parametrelerden sıkışma indisi Cc ile likit limit, tabii su muhtevası, tabii boşluk oranı, plastik limit ve kil yüzdesi arasında çok sayıda korelasyonlar önerilmiştir (Ansal ve Güneş, 1987, Yılmaz, 1987). Tablo 3’te bunlardan başlıcaları verilmektedir.

Tablo 3. Sıkıştırma İndisi Bağıntıları (Ansal ve Güneş, 1987)

Önerilen Bağıntılar Zemin Cinsleri Kaynak

Cc = 1,15 (eo – 0,35) Bütün killer Nishida (1956)

Cc = 0,30 (eo – 0,27) Siltli killer Hough (1957)

Cc = 0,75 (eo – 0,50) Düşük plastisiteli

zeminler Sowers (1970)

Cc = 0,40 (eo – 0,25) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,01 wn Chicago killeri Osterberg (1972)

Cc = 0,01 (wn – 5) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Cc = 0,07 (wL – 7) Yoğrulmuş killer Skempton (1944)

Cc = 0,009 (wL – 10) Normal konsolide Terzaghi ve

killer Peck (1967)

Cc = 0,006 (wL – 9) Bütün doğal Azzous, Krizek

zeminler ve Corotis (1974)

Sowers (1979) Cc = 0-0,19 için düşük sıkışabilirlik, Cc = 0,20-0,39 için orta sıkışabilirlik, ve Cc ? 0,40 için yüksek sıkışabilirlik tanımlarını kullanmıştır.

Killi suya doygun olmayan zeminlerin su emerek hacminin ***** veya hacminin artmasının engellenmesi durumunda aşırı basınç tatbik etmesi “şişme” özelliğidir. Bu tip zeminler kuruduklarında da büzülmeye maruz kalırlar. Şişme sorunu yol, havaalanı kanal kaplamalarına büyük çapta zarar verebilir. Bu zeminin şişme özelliği olup plastisitesi indisi, büzülme (rötre) limiti, aktivite boyutu yüzdesi gibi indeks özelliklerinden tahmin edilebilir (Wasti ve Ergun, 1985). Önerilen basit korelasyonlarda biri Tablo 3’te verilmektedir. Şişme potansiyeli olan bir zemin, başlangıçta kuru ve sıkı ise küçük yükler su alınca veya tabii buharlaşmanın önlenmesi neticesinde su muhtevası artarsa şişme gösterir.

Tablo 3. Şişme Potansiyeli ve Plastisite İndisi

Şişme Potansiyeli Plastisite İndisi

Düşük 0 – 15

Orta 10 – 35

Yüksek 20 – 55

Çok yüksek ? 55

Gevşek tabii zeminlerde, toprak ve kaya dolgularda zeminin ıslanması veya suya doygun hale gelmesi sıkışmaya yani “çökme” tabir edilen oturmalara sebep olabilir. Karakaya demiryolu köprüsü yapılırken, baraj gölünün dolması ile sular altında kalacak kuru alüvyon tabakalarına rastlayan köprü ayakları için böyle bir tahkik yapılması gereği ortaya çıkmıştır (Ordemir, 1985). Tabii zeminlerde, (suya doygun durumdaki su muhtevasının likit limite eşit veya büyük olması kriterinden hareket edilerek)

Gs . ?w

?k ? —————– (wL ondalık olarak)

1 + wL Gs olduğu takdirde çökmenin beklenebileceği önerilmiştir (Holtz ve Hilf 1961, Das, 1984’ten). Çökmeye mütemayil ve gevşek yapıda bir zemin başlangıçta kuru ise, suya maruz kalınca özellikle büyük yükler altında çökme gösterebilir.

Zeminlerin kuru iken dayanımları ile plastisite arasında da ilişki vardır. Bunu tespit için 40 no.lı elekten (0,4 mm) geçen daneler gerekirse su ilave edilerek yoğrulur ve bir küp yapılır. Havada veya güneşte kurutulduktan sonra parmaklarla kırılır. Tablo 4 bu basit denemenin değerlendirilmesi için kullanılabilir.

Tablo 4. Zeminlerde Plastisite ve Kuru Dayanım (Sowers, 1979)

Tanım

Plastisite indisi(%)

Kuru dayanım

Arazi deneyi

Plastik değil

0-3

Çok düşük

Kalayca dağılır

Düşük plastisiteli

3-15

Az

Parmaklarla kolayca kırılır

Orta plastisiteli

15-30

Orta

Zor kırılır

Yüksek plastisiteli

>31

Yüksek

Parmaklarla kırmak imkansız

1.3 ZEMINLERIN KOMPRESSIBILITE-KONSOLIDASYON

ve

KAYMA DAYANıMı ÖZELLIKLERI

1.3.1 EFEKTIF GERILME KAVRAMı

Efektif gerilme (?’)zemin kütlesi içinde daneden daneye aktarılan kuvvetlerin yarattığı , doğrudan doğruya ölçülemeyen gerilmeyi temsil eder. Zeminde hacim değişikleri ve kayma dayanımının doğması efektif gerilmelere bağlıdır. Suya doygun zeminlerde efektif gerilme Terzaghi tarafından

?’ = ? – u veya ? = ?’ + u

olarak verilmiştir. Burada, ? düzlemin birim alanına dik olarak etkiyen zeminin toplam ağırlığının doğurduğu kuvvettir, ve toplam normal gerilme olarak tanımlanır.

u ise boşluk suyu basıncıdır ve toplam gerilmenin boşluk suyu tarafından taşınan kısmını gösterir.zemin yüzeyinin ve yer altı statik su seviyesinin yüzeyden hw derinliğinde olduğu bir durumda , z > hw derinliğinde düşey efektif gerilme aşağıda gibi hesaplanır.

? = hw . ? + (z – hw) ?d

u = (z – hw) ?w

?’ = ? – u = hw . ? + (z – hw) . ?’

Burada ?, yer altı su seviyesinin üstündeki zemin için ortalama birim hacim ağırlıktır ve kuru , ıslak veya kapileriteden dolayı doygun duruma tekabül edebilir.

?w suyun birim hacim ağırlığı, ?’ = (?d – ?w) efektif birim ağırlık olup su seviyesi altında suyun hidrostatik kaldırma kuvvetinin etkisini gösterir. Boşluk suyu basıncı, u, yer altı su seviyesinde atmosferik basınca (sıfır) eşit olup su seviyesinin altında hidrostatik dağılım gösterir.

Suyun yüzeysel gerilim etkisi ile yer altı su seviyesinin üstüne çıktığı kapiler bölgede boşluk suyu basıncı negatiftir (u < 0) ve değeri kabaca ?w x hc ile bulunabilir. “hc”, negatif boşluk suyu basıncının bulunması istenen noktanın yer altı su seviyesinden yüksekliğidir. Su akımı mevcutsa boşluk suyu basıncı akım ağından elde olunur. Artezyen su basıncı durumunda , basınçlı su ihtiva eden akiferde ve üstündeki geçirimsiz tabakada statik yer altı suyu basıncının üstünde bir boşluk suyu basıncı mevcuttur.

Zemine etkiyen yüklerde artma zemin kütlesinde bir hacim değişikliği doğurmaya çalışır.suya doygun ve geçirgenliği düşük killi zeminlerde , su sıkışabilir bir malzeme olmadığından ve boşluklardaki su hızla dışarı çıkmayacağı için hacim değişikliği hemen meydana gelmez. Bu boşluk suyu basıncının geçici olarak , ?u kadar artmasına sebep olur ve efektif gerilmede hemen bir artış almaz. (örneğin toplam düşey gerilmede meydana gelen artış ??, tek yönlü sıkışma – konsolide şartlarında ?u = ?? kadar bir ilave (aşırı) boşluk suyu basıncı doğmasına neden olur.) zamanla boşluk suyunun bir kısmının geçici akımla drene olması ile basınçları söner, efektif gerilmede ve hacimde tedrici değişiklik(düşey gerilmelerin artması durumunda konsolidasyon ve oturmalar ) meydana gelir. Zemin üzerine etkiyen yükün azalmasına örnek olarak kazılar yarmalar ve toprak baraj rezervuar seviyesinde ani su seviyesi düşüşü gösterilebilir. Bu durumda ilave boşluk suyu basıncı negatiftir (?u <0) ve uzun vadede hacim artması meydana gelebilir.

Killi zeminlerde zemine etkiyen kuvvetlerin değiştirilmesinden hemen sonraki durum “drenajsız safha” ilave boşluk suyunun sönümünün uzun sürede tamamlanmasından sonra ulaşılan durum ise “drenajlı safha” olarak anılır. Şev stabilitesi analizi ve taşıma gücünün tayini gibi problemlerde drenajsız safha için kısa süreli “inşaat sonu hali) ve drenajlı safha için “uzun süreli stabilite” tabir edilen ve farklı kayma dayanımı parametrelerinin kullanıldığı iki ayrı tahkik söz konusu olabilir.

Kum gibi geçirgenliği yüksek olan zeminlerde ilave boşluk suyu basınçları çok kısa sürede kaybolduğundan sadece drenajlı safha durumu geçerlidir.

1.3.2 ZEMİNLERİN KOMPRESSİBİLİTE VE KONSOLİDASYONU

Kompressibilite (sıkışabilirlik) genel olarak malzemenin birim basınç artışına tekabül eden birim hacim değişimi olarak tarif edilebilir. Konsolidasyon ise zeminlerde toplam gerilmenin artması (yük tatbiki) veya boşluk suyu basıncının azalması (su tablasının veya artezyen basıncının düşürülmesi) neticesinde efektif gerilmelerin artmasıyla meydana gelen , boşluk suyunun aşırı boşluk suyu basıncı sönene kadar drenajı ile oluşan tedrici bir hacim azalmasıdır. Silt ve kilerde düşük permeabilite nedeniyle konsolidasyon çok düşük olduğu halde , kum ve çakıllarda suya doygun halde bile hacim değişikliği ve oturma ani olur. Kazı yapılarda efektif gerilme azalır ve kabarma (şişme) meydana gelir.

Ödometre deneyi

Pratik problemlerde genellikle yanal boy değişiminin sıfır olduğu tek yönlü sıkışma kabulü yapılır. Bu sebepten zeminin kompressibilitesi ve konsolidasyon hızı, tek yönlü sıkışma şartlarını sağlayan “ödometre aleti” kullanılarak bulunur. Şekil 1a ‘da görüldüğü üzere zemin numunesi rijit bir halka içine yerleştirilir, alt ve üst yüzeyleri boşluk suyunun drenajına imkan vermek üzere gözenekli taşlar konur. Tatbik edilen eksenel yük her defasında iki misline çıkarılır. Sıkışma okumaları uygun konsolidasyonun pratik olarak bittiği yani aşırı boşluk suyu basıncının sönerek toplam gerilme artışının tamamen efektif gerilmelere dönüştüğü kabul edilen 24 saat süresince alınır. Zeminin şişme özellikleri, belli bir yük kademesine çıkıldıktan sonra basınç düşürülüp numunenin su alıp şişmesine izin verilerek belirlenir.

Tek yönlü sıkışmada kesit alanı kaldığından hacim, numune kalınlığı ve boşluk oranı arasında aşağıdaki bağıntı vardır:

?V ?H ?e

—— = —— = ———

Vo Ho 1 + eo

Burada Vo, Ho ve eo sırası ile başlangıçtaki hacim, kalınlık ve boşluk oranı değerlerini, ?V, ?H ve ?e ise bu değerlerdeki değişimleri göstermektedir. Her yükleme seviyesindeki boşluk oranı e1, yukarıdaki ifade ve Şekil 1.b göz önüne alınarak iki şekilde hesaplanabilir:

deney sonundaki su muhtevası : w1

deney sonundaki boşluk oranı : e1 = w1 . Gs (S = %100 kabulü ile)

deney başlangıcındaki numune kalınlığı = Ho

deney sonundaki numune kalınlığı değişimi = ?H

deney başlangıcındaki boşluk oranı = eo = e1 + ?e

“Denklem (1)” deki bağıntı,

?e 1 + eo 1 + (e1 + ?e)

——- = ——— = —————–

?H Ho Ho

yazılarak ?e ve eo hesaplanır ve benzer şekilde her yük kademesi için boşluk oranı bulunabilir.

Numunenin deney sonunda ölçülen kuru ağırlığı = Ms

Herhangi bir yükleme sonundaki numune kalınlığı = H1

Numune alanı = A

Ms

Danelerin eşdeğer kalınlığı = Hs = ———-

AGs?w

H1 – Hs H1

Boşluk oranı = e1 = ———– = —— – 1

Hs Hs

Şekil 1.6 Ödometri aleti

Şekil 1.7 tek yönlü sıkıştırma için blok diyagram

1.3.2.1 Kompressibilite özellikleri

Ödometre deneyi hesaplarından basınç/boşluk oranı eğrileri çizilebilir.suya doygun bir kil numunesi için bulunan tipik eğriler Şekil 2 ‘de verilmektedir. Numune tabiattaki çökelmeler sırasında olduğu gibi cıvık vaziyette hazırlandığı taktirde e - log ?’ bağıntısı lineer olur. Eğer bir noktadan sonra basınç azaltılırsa kil şişer ve tekrar yüklendiğinde efb eğrisi boyunca tekrar sıkışır. ?c’ efektif gerilmesi aşıldığında numune tekrar lineer davranım gösterir. Eğer bozulmamış bir numune , alındığı derinlikteki efektif düşey gerilme ?o’ den itibaren abc gibi lineer bir e - log ?’ bağıntısı veriyorsa bu tip bir zemin “normal konsolide” veya “normal yüklenmiş” zemin olarak adlandırılır. Zemin jeolojik geçmişinde ?c’ > ?o’ basıncı altında konsolide olmuş ise e-log ?’ bağıntısı efb’c eğrisi tipinde bir davranım gösterir ve ?c’ basıncı ön konsolidasyon basıncı olarak adlandırılır. “Aşırı konsolide” veya “aşırı yüklenmiş” olarak adlandırılan bu zeminlerde tabiatıyla ön konsolidasyon basıncı aşılmadığı taktirde sıkışma ve oturmalar az olur.

Şekil 1.8 Boşluk oranı- efektif gerilme ilişkisi

Zeminin kompressibilite özellikleri aşağıdaki parametrelerle ifade edilebilir :

Hacimsel sıkışma katsayısı, mv

1 ?e 1 (eo – e1)

mv = ——— ——– = ———- —————-

1 + eo ??’ 1 + eo (?1’ – ?o’)

Sıkışma indisi Cc , e - log?’ diyagramının lineer kısmının (bakir konsolidasyon eğrisinin) eğimidir ve birimsizdir.

?e eo – e1

Cc = ———– = —————-

?log ?’ log ?1’ / ?o’

e – log ?’ diyagramının şişmeye tekabül eden kısmı takriben bir doğru olarak alınırsa eğimi, kabarma (şişme) indisi Cs olarak tarif edilir.

1.3.2.2 Konsolidasyon Oturmasının Bulunması

Nihai konsolidasyon oturması Sc’ esas olarak şu ifadeden bulunur :

?e

Sc = ?H = H ———

1 + eo

Burada, ?e, mv cinsinden ifade olunabilir. O taktirde,

Sc = H . mv . ??’

Normal konsolide killer için ise,

Cc ?1’

Sc = H ——— log —–

1 + eo ?o’

ifadesi kullanılabilir.

Bu ifadelerde ?o’ ve ?1’ , sıkışabilir tabakadaki ortalama değerleri bulmak için tabakanın ortasında hesaplanan başlangıçtaki efektif gerilme ve yüklemeden sonraki efektif gerilme değerleridir. hacimsel sıkışma katsayısı mv oturma hesaplarına konu olan gerilme değerleri mertebesi için tayin edilebilir. Birden fazla kil tabakası için veya mv ve ??’ ‘nin derinlikle değişimi hesaba katmak için kil tabakasının ara tabakalara bölünmesi durumunda aynı ifade tabakaların her biri için uygulanır.

Yukarıdaki ifadelerde tek yönlü konsolidasyon kabulü yapıldığı için yük tatbik edildiğinde drenajsız şartlar altında hacim değişikliği olmadan meydana gelen ani oturma sıfırdır ve toplam oturma konsolidasyon oturmasına eşittir. Skempt ve Bjerrum (1957) yanal deformasyonların ihmal edilmemesi gereken durumlarda oturmaların ödometre deneyi sonuçlarından hesaplanan değerleri kullanılarak aşağıda değerlerin bulunmasını önermişlerdir:

S = S1 + Scx Scx = µ Sc

Elastik veya ani oturma killer için elastik teori çözümleri kullanılarak hesaplanılır. Poisson oranı , killerde sıfır hacim değişikliğine tekabül eden drenajsız yükleme için 0,5 alınır. Elastisite modülü drenajsız üç eksenli basınç deneylerinden bulunur. Genellikle gerilme eksenel birim deformasyon eğrisi üzerinde orijin ve kırılmadaki eksenel gerilmenin 1/2ila1/3 üne eşit gerilme değerini birleştiren doğrunun eğimi elastisite modülü olarak alınır.

Kumlu zeminlerde , elastisite modülü derinlikle arttığı ve genellikle kum tabakaları homojen olduğu için toplam oturmaya eşi olan ani oturma elastik çözümler yerine plaka yükleme deneyi, standart penetrasyon deney sonuçları kullanılarak uygulanan ampirik metotlardan yararlanılır (Craig, 1983).

1.3.2.3. Müsaade Edilebilir ve Farklı Oturmalar

Bir temel sistemi tasarımında oturmaların yapıya ve fonksiyonuna zarar vermeyecek mertebede tutulması gerekir. Maksimum oturmadan ziyade yapının bir kısmı ile diğer kısmı arasındaki farklı hareketi ifade eden farklı oturma daha kritiktir ve ? = smaks – smin şeklinde tarif edilir. Farklı oturma, “açısal deformasyon”, ? / ? tarifi ile de karakterize edilir. Bu tanımda ? iki nokta arasındaki farklı oturma, ? ise bu iki nokta arasındaki yatay mesafedir. Diğer bir yapının oturması uniform ise bu, yapısal bir zarara yol açmaz ancak tesisat vs. etkilenebilir. Farklı oturma bahsine gelirse döşeme ve duvarlarda çatlaklar, yapının taşıyıcı elemanlarına ve kullanımına zarar hasıl olabilir.

Yapının tolere edebileceği maksimum oturma ve farklı oturmalar, yapının rijitliği, yapı sistemi, kolon aralıkları, yapı malzemesi ve binanın kullanımı gibi pek çok faktöre bağlıdır. Ancak yapıların çoğu yarı rijit olduklarından farklı oturma sorun olabilir. Kumlu zemin tabakaları gelişigüzel dağılmış gevşek cepler ihtiva ettiklerinden killi zeminlere nazaran çok düzensiz farklı oturmalar beklenebilir. Ayrıca, kilin aksine oturmalar ani olduğundan yapının kendini farklı oturmalara adapte etmesi imkanı olmaz. Farklı oturmaları azaltmak açısından kumlu zeminlerde münferit sömeller yerine radye jeneral temel sistemi uygun çözüm olabilir. Kum üzerindeki sömeller için müsaade edilebilir (maksimum) oturma 25 mm genellikle kabul edilen bir kriterdir. Bu durumda farklı oturmaların takriben 20 mm’den az olması beklenir. Radye jeneral içinse 20 mm kadar farklı oturma limitine karşılık 50 mm müsaade edilebilir oturma kabul edilir.

Açısal deformasyon için Bjerrum tarafından önerilen limitler genel bir fikir vermek için aşağıdaki tabloda aktarılmıştır.

Tablo 5. Açısal deformasyon (? / ?) limitleri

1 / 150 Genel binalarda yapısal hasar beklenir

1 / 250 Yüksek, rijit binaların kaykılması fark edilebilir.

1 / 300 Panel duvarlarda çatlak olabilir. Gezer vinç ve krenlerin hareketi zorlaşabilir.

1 / 500 Çatlaklara müsaade edilmeyen binalar için limit.

1 / 600 Diyagonal çekme çubuklu çerçevelerde aşırı gerilme.

1 / 750 Oturmaya hassas, makinelerde sorun.

1.3.2.4. Konsolidasyon Oturma Hızı

Tek yönlü konsolidasyon için Terzaghi’nin verdiği denklem aşağıdaki gibidir:

Cv = Konsolidasyon katsayısı

?u ?2u k

—– = Cv ——- Cv = ———–

?t ?z2 ?w mv

Bu denklemde “u”, kil tabakasının üst yüzeyinden “z” derinliğindeki bir noktadaki aşırı boşluk suyu basıncının, basınç artımını tatbikten “t” zaman sonraki değerini gösterir. Suyun birim hacim ağırlığı ve k permeabilite katsayıdır. Sıkışabilir tabakanın tamamı için konsolidasyonun hangi safhada olduğu veya t zamandaki oturma Sct miktarı, konsolidasyon yüzdesi U ile ifade edilir:

Sct = U x Sc U = f (Tv)

Cvt

Tv = ——-

d2

Burada, Tv birimsiz zaman faktörüdür. “d” ise boşluk suyunun serbest drenaj yüzüne erişmesi için takip edeceği maksimum yolun uzunluğudur. Kil tabakasının alt ve üstünde geçirimli tabakalar olduğunda ve ödometre deneyinde d = H / 2 , drenajın sadece alt veya üstte olması durumunda d = H’dir. U ve Tv arasındaki ilişki kil içinde başlangıçtaki aşırı boşluk suyu dağılımına ve drenajın tek veya çift yönlü olmasına bağlı olup abak veya tablolardan veya yaklaşık olarak aşağıdaki ifadelerden bulunur:

U < 60 % için Tv = ---- U2

U > 60 % için Tv = – 0,933 log (1 – U) – 0,085

Konsolidasyon katsayısı Cv ödometre deneylerinde her yük kademesindeki sıkışma - zaman okumalarından, sıkışma - ? t veya sıkışma-log t bağıntıları kullanılarak bulunur (Kumbasar ve Kip, 1972, Önalp, 1982).

1.3.2.5. Zeminlerin Suya Doyurulduklarında Şişme ve Çökme Davranışı

Kuru veya kısmen suya doygun tabii veya dolgu zeminlerin, üzerilerine etki eden basınç değişmeden suyla satüre olduklarında gösterdikleri hacim değişiklikleri de ödometre veya tek yönlü konsolidasyon şartlarını sağlayan benzer aletler kullanılarak incelenir. Zemin, kuru yoğunluk, su muhtevası, gradasyon, konsolidasyon basıncı ve hatta suya doyurulma hızına bağlı olarak miktarı değişen şişme veya çökme gösterebilir. Dolguda gerilme şartlarının tek yönlü gerilme şartlarından sapması, arazi ve laboratuardaki farklı sıkıştırma yöntemi ile farklı zemin yapılarının oluşması, laboratuar sonuçlarından arazi tahminleri yapılmasını güçleştirmektedir. Ancak genel olarak kuru yoğunluk, su muhtevası azaldıkça ve konsolidasyon basıncı arttıkça şişmeden ziyade çökme beklenir.

1.3.3 ZEMİNLERİN KAYMA DAYANIMI VE STABİLİTE ANALİZİ YÖNTEMLERİ

Bir zeminin kayma dayanımı, belirli şartlar (drenaj şartları, yükleme hızı gibi) altında taşıyabileceği maksimum kayma gerilmesi olarak tarif edilir. Zeminler için kırılma hipotezi Coulomb tarafından aşağıdaki şekilde verilmiştir:

?f = c + ?f tan Ø

Burada, ?f = kayma dayanımı

?f = kayma düzlemine etkiyen toplam normal gerilme

c = kohezyon } Toplam gerilmelere göre

Ø = kayma direnci açısı }

Efektif gerilmeler cinsinden bu ifade

?f = c’ + ?f’ tan ؒ = c’ + (?f – u) tan ؒ

şeklini alır. Bu denklemde “?f’” kırılma esnasında kayma düzlemindeki efekyif normal gerilme, “u” boşluk suyu basıncı, c’ ve ؒ efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleridir. Şekil 3’de görüldüğü gibi, kırılmaya tekabül eden Mohr gerilme dairesi kırılma zarfına teğettir ve teğet noktasının koordinatları (?f , ?f’ ) kırılma anında kayma düzlemine etkiyen normal ve kayma gerilmesi değerlerini verir. Kırılma anındaki asal (efektif) gerilmeler ?3’ , ?1’ ve kayma dayanımı parametreleri ve kayma düzlemine etki eden gerilmeler arasında aşağıdaki bağıntılar vardır (Şekil 3):

AB 1 / 2 (?1’ – ?3’)

tan ؒ = ——- = ———————————-

QB c’ cot ؒ + 1 / 2 (?1’ + ?3’)

düzenlenince :

(?1’ – ?3’) = 2c’ cos ؒ + (?1’ + ?3’) sin ؒ

şeklini alır ki bu ifade “Mohr-Coulomb Kırılma Hipotezi” olarak adlandırılır.

Kayma düzlemine etki eden normal ve kayma gerilme değerleri de aşağıdaki denklemlerden bulunabilir:

?f = 1 / 2 (?1’ – ?3’) sin 2?

?f’ = 1 / 2 (?1’ + ?3’) + 1 / 2 (?1’ – ?3’) cos 2?

Burada ?, kayma düzlemi ile büyük asal düzlem arasındaki açıdır:

? = 45 + ؒ / 2

Kırılma zarfı deneysel olarak, kayma düzlemi üzerinde kırılma anındaki normal ve kayma gerilmelerinin ölçülmesi ile (örneğin, kesme kutusu deneyi) veya kırılma anındaki asal gerilmelerin ölçülmesi ile (örneğin üç eksenli basınç deneyi) Mohr gerilme dairelerinin müşterek teğeti çizilerek elde edilir.

Şekil 1.9 Kırılma anındaki gerilme şartları

Şekil 1.10 Direkt kesme deney aleti

1.3.3.1. Kayma Dayanımı Deneyleri

Kayma dayanımı parametreleri tabii zeminlerde bozulmamış temsili numuneler, dolgularda aynı şartlarda sıkıştırılmış numuneler üzerinde laboratuar kesme deneyleri yapılarak bulunur.

Direkt kesme (kesme kutusu) deneyinde, numune kare veya daire kesitli, orta yüksekliğinden ikiye ayrılmış bir kutu içine yerleştirilir. Düşey yük tatbik edilir. Kutunun üst yarısının alt yarısı üzerinde hareketi ile yatay kayma düzlemine sabit tutulan düşey yük altında kesme kuvveti tatbik edilerek numune kırılır (Şekil 4).

Üç eksenli basınç deneyi, en yaygın olarak kullanılan ve bütün zemin tipleri için uygun bir deney yöntemidir. Deneyin avantajı drenaj şartlarının kontrol edilebilmesi ve boşluk suyu basınçlarının ölçülebilmesidir. Genellikle uzunluk/çap oranı 2 olan silindirik numuneler kullanılır. Üç eksenli deney aletinin bir şeması Şekil 5’de verilmektedir. Lastik kılıfla sarılan numune, saydam olan silindirik bir hücre içine yerleştirilir. Hücreye doldurulan sıvı vasıtası ile hücre basıncı veya çevre basıncı (?3) tatbik edilir. Deviatör gerilmeye (?1 – ?3) tekabül eden eksenel yük bir mil vasıtası ile numune üzerine etkir. Numune altındaki gözenekli alt başlık içinden bağlantı ile boşluk suyunun drenajı veya drenaja müsaade edilmediği zaman boşluk suyu basıncı ölçmeleri yapılır. Rutin deneylerde hücre basıncı (?3) sabit tutulur ve deviatör gerilme (?1 – ?3) arttırılarak numune kırılır.

Hücre basıncı ve deviatör gerilme tatbiki sırasındaki drenaj şartlarına bağlı olarak başlıca üç çeşit üç eksenli basınç deneyi vardır:

Konsolidasyonsuz-Drenajsız Deney : Hücre basıncı tatbiki sırasında drenaja (konsolidasyona) müsaade edilmez. Deviatör gerilme tatbiki (kesme) esnasında da drenaja müsaade edilmez.

Konsolidasyonlu-Drenajsız Deney : Numuneye hücre basıncı tatbik edilirken drenaja (konsolidasyona) izin verilir ve sonra deviatör gerilme drenaja izin verilmeden arttırılarak numune kırılır. Parametreler Ccu ve Øcu ile gösterilir. Efektif gerilmelere göre kayma direnci parametreleri c’ ve ؒ nin bulunması isteniyor ise, deneyin drenajsız kesme safhasında boşluk basınçları ölçülür.

Drenajlı Deney : Numune, hücre basıncı altında konsolidasyona bırakılır. Drenaj yolu açık tutulmaya devam edilerek, deviatör gerilme ilave boşluk suyu basıncı doğmayacak yavaşlıkta arttırılarak numune kırılır. Dolayısı ile bu deneyde toplam ve efektif gerilmeler birbirine eşittir. Bu yöntemle Cd ve Ød ile gösterilen efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri doğrudan doğruya ölçülmüş olur.

Şekil 1.11 Gerilme sistemi

Şekil 1.12 Deney aleti

Üç eksenli basınç deneyinin özel bir şekli olan ve sıfır yanal basınç (?3 = 0) şartını sağlayan serbest basınç deneyi drenajsız deneydir.

Drenajsız kayma dayanımı laboratuarda kanatlı kesici (veyn) aleti ile tayin edilebilir.

Kayma drenci parametrelerini belirlemek için bahsedilen farklı deneylerin yapılmasının sebebi kayma dayanımının kullanılacağı kompressibilite probleminde, zeminin arazide yükleme sırasında maruz kalacağı drenaj şartlarının deneyde sağlamaya çalışmasıdır.burada göz önüne alınan husus zemine gerilmelerin tatbik edilme hızının zeminin konsolidasyonuna olanak sağlayıp sağlamamasıdır.örneğin killi bir zeminde hızla yapılan bir bina için drenajsız deney söz konusu iken tabii bir şevin uzun süreli stabilite analijinde drenajlı deney uygulanır.

1.3.3.2. Suya Doygun Olmayan Zeminlerde Kayma Dayanımı

Dolgu zemini gibi suya doygun olmayan zeminlerde efektif gerilme prensibinin tatbiki efektif gerilme ifadesindeki ampirik bir ifadenin tayının güçlüğünden dolayı son derece zordur. Efektif gerilmelere göre kayma dayanımı parametrelerinin tayini için boşluk suyu basıncı ölçülmeli konsolidasyonlu- drenajsız deneyler yapıldığında boşluk suyu basıncı ve boşluk hava basıncının doğru ölçülmemesinden dolayı hatalar doğabilir. (Bishop ve henkel 1962) diğer bir yaklaşımda numuneyi boşluk suyuna ters basınç tatbik ederek suya doygun hale getirip drenajlı deneylerle c’ ve ؒ değerlerinin tayinidir.

Toplam gerilmelere göre kayma dayanımı parametreleri cu ve Øu değerlerinin tayini için tabii zeminlerde bozulmamış numuneler veya dolgu zeminlerinde arazideki su muhtevası ve sıkılıkta hazırlanmış numuneler üzerinde konsolidasyonsuz – drenajsız deneyler yapılabilir. (?1 – ?3)f, hücre basıncı arttığından yatay ve lineer olmayan kırılma zarfı elde edilebilir. (şekil 10). Cu ve Øu değerleri kırılma zarfı belli gerilme aralığı için lineer kabul edilerek verilebilir. Yüksek hücre basınçlarında boşluklardaki hava boşluk suyunda eridiğinden stürasyona ulaşılır ve Øu = 0 durumu meydana gelir. Serbest basınç deneyi sonuçlarının Øu = 0 kabulüne dayanarak yorumlanmasından dolayı doygum olmayan zeminler için kullanılması hatalıdır.

Boşluk basıncı katsayıları

Drenajsız şartlar altında toplam asal gerilmelerdeki değişikliklerin yarattığı boşluk suyu basıncı miktarları boşluk basıncı katsayıları ile ifade edilir. Bu katsayılar laboratuarda üç eksenli basınç deneyi vasıtasıyla ölçülür ve şev stabilitesi problemlerinde arazideki boşluk suyu basıncının tayininde kullanılır.

Şekil 1.13 Sıkı ve gevşek kumda kesme kutusu deney sonuçları

Bir zemin elemanı üzerindeki çevre basıncı drenajsız şartlar altında izotropik olarak kadar arttırılırsa boşluk suyu basıncındaki artış, ?u3, aşağıdaki ifade ile verilir :

?u3 = B . ??3

burada “B boşluk suyu basıncı katsayısı” suya doygun zeminler için 1’dir, ve kısmen suya doygun zeminlerde B<1’dir.

Büyük asal gerilme ??1 kadar arttırılırsa,

?u1 = AB ??1

olarak ifade edilir. Burada AB, A olarak da yazılabilir. Suya doygun zeminlerde B = 1 olduğundan,

?u1 = A ??1

ifadesi bulunur. Üç eksenli deneyde, drenajsız şartlar altında eksenel yük arttırıldığında boşluk suyu basıncı ölçülerek A değeri bulunur. Boşluk basıncı katsayısı A’nın değeri zeminin normal veya aşırı konsolide olması, gerilme mertebesi gibi faktörlere bağlıdır.

Normal konsolide killerde A değeri 0,5 ila 1,0, az aşırı konsolide killerde 0 ila 0,5 ve çok aşırı konsolide killerde –0,5 ila 0 arasındadır. Aşırı hassas killerde A değeri 1’den büyük olabilir.

Üç eksenli deneyde olduğu gibi izotropik ve eksenel gerilmelerin her ikisinin de arttırılması durumunda boşluk suyu basıncı artması ?u aşağıdaki ifade ile verilir :

?u = ?u3 + ?u1

= B [??3 + A (??1 - ??3 )]

bu denklem düzenlenirse,

?u ??3

—— = B [ 1 – (1 – A) (1 – ——)]

??1 ??1

veya

?u _

—— = B

??1

şeklinde yazılır.

Şev stabilitesi problemlerinde, muhtemel kayma yüzeyleri boyunca boşluk suyu basıncının değeri, o noktadaki “dolgu basıncı” na oranlanarak belirtilebilir. Bu birimsiz orana “boşluk basıncı oranı” “ru” denir.

ru = —–

?h

Burada ? , zeminin toplam birim hacim ağırlığı (gerektiğinde suya doygun haldeki birim hacim ağırlık), h ise o noktadaki düşey dolgu yüksekliğidir. Toprak barajların çeşitli safhalardaki (yapım sonu, rezervuar dolu olarak sızıntı hali vs) şev stabilitesi tahkiklerinde ru değerleri boşluk basıncı katsayıları cinsinden ifade edilebilir. Bu, tipik dolgu zeminlerde ve tipik toprak barajlarda mansap ve memba şevleri için kabaca ve şev için ortalama bir ru değerinin belirlenmesine imkan verdiğinden hesaplarda kolaylık sağlar.

2. SIĞ TEMELLER VE RADYELER

Genellikle temel taban kotuna temel yüzeyinden olan derinliğin temelin dar genişliğinin 1,5 katını aşmaması halinde bu tür temellere sığ temeller denir.

2.1 TİPLERİ

Münferit Temel : Bir kolonu tek başına taşıyan ayrı bir temeldir.

Birleşik Temel : Bu tür temel birkaç kolonu birden taşır.

Duvar Altı Temel : Sürekli duvar yükünü taşır.

Konsol Temel : Bir sürekli veya tek temeli mesnetlendiren temeldir.

2.2 SIĞ TEMELLERİN YAPIMVE PROJELENDİRİLMESİNDE GÖZ ÖNÜNE ALINACAK HUSUSLAR

Bu tür te

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Taşıt Yağları

TAŞIT YAĞLARI

TAŞITLARDA YAĞLAMA

Taşıtlarda kendinden beklenen bazı görevleri yerine getirmesi için yağlar kullanılır. Motorların yağ haznesine konurlar buradan bir pompa yardımı ile krank ve piston kolu yatakları,kam mili ve tertibatına,eğer varsa kompresör ve türbin mili yataklarına gönderilir. Pompalandıkları yerde yerlerde yağlama görevini tamamladıktan sonra kartere geri dönerler.

Otomotiv sektörünün taleplerini karşılamak için belli miktarda katıklar içerebilir.

II. YAĞLARIN GÖREVLERİ

Motorlu taşıtlarda kullanılan yağların görevlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz.

Sürtünme ve aşınmayı azaltırlar.

Soğutmaya yardımcı olurlar.

Sızdırmazlık sağlarlar.

Kirlenme ve birikinti oluşumunu kontrol altında tutarlar.

Aşınma

Aşınma olayı en belirgin olarak krank yatakları,silindirler,segmanlar,pistonlar,piston kolu yatakları,kam mili ve tertibatında görülür. Aşınmanın temel nedenleri “Abrasion” yani sert parçacıkların çizilmesi,”Friction” yani metalin metale teması,”Corrosion” yani asidik maddelerin tahribatıdır. Hava filtresinden sızan toz ve kir,aşınma ürünü metal parçacıklar ile yağda erimeyen oksidasyon ürünleri gibi ürünler sürtünen yüzeyler arasına girerek aşınmaya neden olacaklardır. Motor içinde devamlı devir daim eden yağ bu toz , pis ve kiri alarak yağ filtresine taşır ve yağ temizlenir.

Soğutma

Motor parçalarının yüksek sıcaklıklarda özelliklerini kaybedip deforme olmalarının önüne geçebilmek için soğutulmaları gerekmektedir. Motorlarda soğutma görevinin büyük bir kısmını soğutma sistemi yapmasına karşın yağlama sistemi soğutmaya oldukça yardımcı olmaktadır.

Sızdırmazlık

Motor yağı segman,piston ve silindir arasındaki boşlukları doldurarak yanma odasından kartere gaz kaçağına mani olur ve dolayısıyla motorun verimini artırır. İyi bir motor yağının segmanın rahat hareketini engelleyecek depozit ve tortuların oluşumuna neden olmaması gerekir.

Kirlenme ve Birikinti

Motorun çalışması sırasında yüksek sıcaklık, yanma ,aşınma ,toz ve rutubet gibi nedenlerle kirlenme ve birikinti oluşumu başlar. Motor yağının görevi bu kirlenmeyi ve birikinti oluşumunu kontrol altında tutarak motora zarar vermelerini önlemektir.

III. TAŞIT YAĞLARININ GENEL ÖZELLİKLERİ

Viskozite

Motor yağlarının viskozite özelliği aşınma ,sızdırmazlık,yağ sarfiyatı, sürtünmeden ileri

gelen güç kaybı gibi konulara yakından bağlantılıdır. Özellikle araç motorlarında ilk

çalışma kolaylığı ve yakıt ekonomisi gibi kavramlar viskozite ile yakından ilgilidir.

Viskozite İndeksi ( VI )

Bir yağın sıcaklık tesiri ile incelip kalınlaşma kabiliyeti “Viskozite İndeksi” diye tarif edilir. Buna göre yağlar

Alçak viskozite indeksli yağlar ( VI < 40 )

Orta viskozite indeksli yağlar ( 40 < VI < 80 )

Yüksek viskozite indeksli yağlar ( 80 < VI < 100 )

Multigrade viskozite indeksli yağlar ( VI > 100) olarak sınıflandırılırlar.

Yağların sıcaklıktan çabuk etkilenir olmaları arzu edilmediğinden dört mevsim boyunca değiştirilmeden kullanılabilen yüksek viskozite indeksli “Multigrade” yağları en çok tercih edilen yağlardır.

Akma Noktası

Özellikle soğukta çalışan yağlar için önemlidir. Yağın düşük sıcaklık tesiri ile akıcılığının kaybolmaması istenir. Yağ soğudukça şu iki olay gözlenir:

Viskozite yükselir yani kalınlaşır

İçindeki vaks(mum) kristalleşerek ayrılmaya başlar. Sıcaklık düştükçe bu kristaller birbirleriyle birleşerek yağ zerrelerini aralarına hapseder ve böylece yağ akıcılığını kaybeder.

Akma noktası,bir tüp içinde soğumaya bırakılmış yağın hareketliliğinin kalmadığı sıcaklık derecesidir.Mum oranı fazla olan parafinik yağların “Akma Noktası” mum oranı az olan naftenik yağlarınkine nazaran daha yüksek olduğu için soğutma makinelerinde daha çok naftenik yağlar kullanılır. Parafinik yağların akma noktasını düşürmek için içlerindeki mumun ayrıca temizlenmesi gerekir ki buda maliyeti yükseltir.

Nötralizasyon Sayısı

Yağların eldesi esnasında asit ile işleme tabii olurlar , katılan asitlerden bir miktar asit mutlaka kalmaktadır. Bu asit,yağın bünyesinde kalırsa metal yüzeylerin aşınmasına neden olacağından yağlar ayrıca kostik soda ile nötralize edilir .Bu nötürleştirme sonucu yine çok az miktarda asit kalabilir. Buda nötralizasyon deneyi ile tespit edilerek , 1 gr. Yağı nötralize etmek için kullanılan miligram potasyum hidroksit cinsinden (mgr. KOH / gr.) “Nötralizasyon sayısı” olarak ifade edilir.

Oksitlenme Direnci

Oksijenle temas eden yağ,özellikle yüksek sıcaklıklarda oksitlenerek bozulur,bu bir yanma olayıdır. Yanma sonucu bazı yağ asitleri meydana gelir ki,bunlar bilhassa kurşun bronzu yatakları aşındırır,yağın kalınlığını artırır,yağda çamurumsu bir tabaka hasıl eder ve eğer yağa su karışacak olursa emülsiyon olur. Bu durumda yağ, görevini yapamaz hale gelir. Yağın oksitlenmesini önlemek için yağa “Oksidasyon Önleyici Katık” katılır. Bu katıklar oksijene karşı hidrokarbonlara nazaran daha haris oldukları yağa karışan oksijenle kendileri birleşerek yağın oksitlenmesine engel olurlar.

Metallerin Yağ İçinde Çözünmesinden Dolayı Bozulmaya Dirençleri

Bazı metaller örneğin bakır, yağda çözünmek suretiyle yağın ömrünü kısaltır. Şöyle ki,yağ içinde milyonda 1 ölçüsünde bakır yağın ömrünü yarı yarıya azaltır Bu nedenle böyle bir durumda engel olucu katıklar da yağa önceden ilave edilmelidir.

Korozyon Önleme

Oksitlenme sonucunda oluşan yağ asitlerinin metal yüzeylere etki etmemesi için ya bu asitleri nötralize eden veya metal yüzeylerine yapışarak asitlerin etkisine engel olan bir katık kullanılır.

Dağıtma Özelliği

İçten yanmalı motorlarda daima meydana gelme olasılığı bulunan yanmamış karbon zerrelerinin etrafı yağ içine konan özel bir katıkla sarılarak birbirleri ile birleşmeleri önlenir ve böylece bu karbonlar büyük parçalar büyük parçalar meydana getiremeyerek yağ içinde ince zerreler olarak kalırlar. Dolayısıyla yağ kanallarının tıkanması silindir gömleği ve yatakların çizilmesi gibi istenmeyen olaylar engellenir.

Sıvanma Özelliği

Parçalar üzerine sıvanan yağın yapıştığı yeri terketmemesi yani poler özelliği koruması istendiğinde bu tip yağlara poler molekülleri fazla olan katıklar katılır.

Çok Yüksek Basınçlara Direnç

Aşırı yükler halinde bazen en etkili sıvanma özelliği olan yağlar bile film teşkil edemez ve parçalar arasındaki yüke dayanamayarak dışarı atılırlar. Böyle durumlar için daha etkili yağlar bulmak gerekir ki bunlara E.P (extreme pressure) tipi yağlar denir. Minereal yağ ilave edilen klor (Cl), kükürt (S) , fosfor (P), kurşun (Pb) gibi katıklar hareket eden yüzeyler üzerinde gayet sert ,elastik ve ince bir alaşım tabakası meydana getirerek yağa iyi bir sıvanma ve çok yüksek basınçlarda metale daha etki ederek sürtünme katsayısı düşük bir alaşım filmi meydana getirme özelliklerini kazandırır.

Köpürme Direnci

Yağ şiddetli bir şekilde çalkalanacak veya çırpılacak olursa (dişli kutularındaki gibi) hava ile karışır ve büyük hacimleri kaplayan bir köpük tabakası oluşur. Köpük halinde yağ yük taşıyamaz. Bu hal özellikle hidrolik sistem ve dişli kutularında mahzur teşkil edeceğinden böyle yerlerde kullanılacak yağa konan özel bir katık,köpük baloncukların birbiri ile birleşip büyüyerek patlamasını sağlar.

Bütün bunların haricinde bazı yağlarda parçalar arasına nüfuz ederek pas çözme ve pas önleme yeteneği, elektriği iletmeme gibi değişik özelliklerde aranabilir…

IV. TAŞIT YAĞLARININ SINIFLANDIRILMASI

Yağlar kullanıldıkları yerlere göre genel olarak iki ana grupta toplamak yaygın bir sınıflama şeklidir.

Taşıt Yağları

Endüstri Yağları

Taşıt Yağları

Otomobil, kamyon ,traktör ve benzeri taşıtların doğru bir şekilde yağlanmalarındaki

önem,taşıt aracı yapımcılarının devamlı ortaya koydukları yenilikler ve bu yeniliklere uygun düşecek yağlar üzerindeki titiz ısrarlar, taşıt yağları seçiminde kolaylık ve doğruluk sağlayacak bazı pratik sınıflamaların ortaya konulması zorunlu kılınmıştır.

Taşıt yağlarını ise iki grupta inceleyeceğiz.

Viskozite Sınıflandırması (SAE)

Motor Yağlama Servis Sınıflandırması (API)

Viskozite Sınıflandırması

SAE (Society of Automotive Engineers = Otomobil Mühendisleri Topluluğu) tarafından oluşturulmuş olan viskozite sınıflaması, yağların belli viskozite aralıklarını belli numaralar ile ifade etmek esasına dayanmaktadır. Bu sınıflamada motor yağları ile dişli kutusu yağları ayrı gruplandırılmış olup, motor yağlarına 0W-60W ve dişli kutusu yağlarına 70W-250 numaraları verilmiştir.

Viskozite sınıflaması tablosu aşağıda verilmiştir.

SAE viskozite Numarası

100 Co de viskozite

(cSt)

Minimum

Maksimum

0W

5W

10W

15W

20W

25W

20

30

40

50

60

3,8

3,8

4,1

5,6

5,6

9,3

5,6

9,3

12,5

16,3

21,9

9,3

12,5

16,3

21,9

26,1

Motor Yağları Servis Sınıflaması

Piyasalanan motor tiplerinin ve motor yağı cinslerinin çok çeşitli olması motor yağlarının seçiminde kolaylık ve doğruluk sağlayacak özel bir servis sınıflamasına ihtiyaç göstermektedir. Bu konuda eski API sınıflaması 1972 senesine kadar kullanılmış ancak bundan sonra API / ASTM / SAE müşterek bir sınıflandırma oluşturmuştur. Bu sınıflandırmaya göre motorlar benzinli ve dizel olarak ayrılıyor.

Benzin Motoru Yağları

Eski API sınıflamasında (ML,MM,MS) olarak üç sınıfa ayırmak yerine yeni sınıflaması benzin motoru yağların için “S” serisi olarak ve yeni gelişmelere daima açık bir sınıflama koymuştur. Bu serinin ilk sınıfı (SA) olup , diğer sınıflar için (S) harfi sabit tutularak ve ikinci harfler alfabetik sıra ile değiştirilerek yeni sınıflar oluşturulur.

Benzinli motorlar için tablo aşağıda verilmiştir.

Servis Sınıfı

Açıklama

SA

İçinde koruyucu katıklar bulunan yağları gerektirmeyen hafif şartlar altındaki motorlara mahsus tipik hizmetler içindir.

SB

Katıklar ile en az korunmanın arandığı hafif çalışma şartları altındaki motorlara mahsus tipik hizmetler içindir. Bu hizmet için uygulanan yağlar 1930 yılından beri kullanılmakta ,oksidasyona ,aşınmaya ve yatak korozyonuna direnç sağlar.

SC

1964 ile 1967 yılları arasındaki modellerin benzin motorları için kabul edilen tipik hizmetler içindir. Bu hizmet için yağ motorlarda yüksek ve alçak sıcaklıklardaki birikintiyi aşınmayı,paslanmayı ve korozyonu kontrol eder.

SD

1968 modeller ile başlayan taşıt araçlarındaki motorların tipik hizmetleri için tarif edilmiştir. Bu hizmet için yapılan yağ (SC) de olduğu gibi benzin motorlarında ,yüksek ve alçak sıcaklıklardaki birikintiyi,aşınmayı paslanmayı ve korozyonu kontrol etmekle beraber SC sınıfını karşılayan yağlara nazaran daha üstün performans göstermektedir.

SE

1972 senesinden itibaren imal edilmiş taşıtların talep ettiği kaliteyi gösteren servis sınıfıdır. SD’ den daha kaliteli formülasyonu ve daha iyi test neticeleri ortaya koyar.

SF

1980 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfıdır.

SG

1989 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfını belirtir.

SH

Halen tarif edilmiş en üstün servis sınıfıdır.1992 yılından itibaren üretilmiş olan otomotiv araçlarda kullanılacak motor yağlarının servis sınıfıdır.

b) Dizel Motoru Yağları

Dizel motor yağlarının yeni API / ASTM / SAE servis sınıflamasına göre ayrımında da sistem benzin motor yağlarında olduğu gibidir. Ancak burada “C” harfi dizel motor yağını sınıflamasının sembolü kabul edilmiştir.

Servis Sınıfı

Açıklaması

CA

Yüksek kaliteli yakıtlarla çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Tabii havalandırılmalı dizel motorları birikinti ve aşınmaya karşı fazla korunmayı gerektirmeyen yakıtlar kullandıkları zaman,bu yağlar yatak korozyonuna ve yüksek sıcaklıktan doğan birikintiye karşı korumayı temin edebilir.

CB

Düşük kaliteli yakıtlar kullanılan,hafif ve mutedil şartlarda çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Bu tip hizmetlerde çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler için olup , yüksek sıcaklıklardan doğan birikintiye karşı korumayı sağlar.

CC

Orta ve ağır şartlarda çalışan dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler için olup,piyasadaki bir çok taşıtların ihtiyacını karşılar. Bu yağlar hafif turbo ve yağ süper şarjlı dizellerde dahi yüksek sıcaklıktan doğan birikinti, pas ve korozyona karşı koruma sağlar.

CD

Ağır şartlarda çalışan normal emişli dizel motorları ile birikinti ve aşınmaya karşı çok etkili bir kontrolü gerektiren yüksek devirli turbo veya süperşarjlı dizel motorlarına mahsus tipik hizmetler içindir. Çeşitli kalite yakıtlar kullanılması halinde dahi yatak korozyonuna ve yüksek sıcaklıktan doğan birikintiye karşı korunma temin eder.

CD-II

Ağır şartlarda çalışan 2 zamanlı dizel motorları için tarif edilen yeni bir servis sınıfıdır. Bu tip motorlardaki aşınma ve birikinti olaylarına karşı çok etkili bir kontrol sağlar. CD-II şartlarını karşılayan yağlar normal olarak CD performansına da sahiptirler.

CE

Turbo veya süperşarjlı yüksek performanslı modern dizel motorlarının düşük ve yüksek hızlardaki ağır yüklü çalışma şartlarında yağların tüketim, kalınlaşma,birikinti ve aşınma yönünden karşılanması gereken geçerli şartları içerir.

CF-II

1991 yılında iki zamanlı dizel motorlarına tavsiye edilen yağ.

CF-IV

Dizel servis sınıflamasının en son tarif edilmiş olanıdır.1990 yılı sonunda tanıtılan bu yeni servis sınıfı dört zamanlı turbo veya süperşarjlı dizel motorların ağır yüklü çalışma koşullarında yağ sarfiyatı ve piston birikintileri yönünden CE sınıfına göre daha geliştirilmiş şartları sağlamaktadır.

V. TAŞIT YAĞLARININ DEĞİŞTİRİLME SÜRELERİ

Taşıtlarda yağ değiştirme süresi,genellikle yapılan kilometre ile belirlenir. Limit değerler taşıtların bakım kataloglarından öğrenilebilir. Ülkemizde genellikle 3000 km. de motor yağının değiştirilmesi adet haline getirilmiştir,fakat bu süre ekseri vasıtalar ve özellikle son zamanlarda gelişen motor yağları için çok kısadır. Normal şartlar altında çalıştırılan vasıtalar için ve bugün piyasada mevcut üstün kaliteli yağlarda çok daha uzun yağ değiştirme süreleri rahatça temin edilebilir.

Endüstride;yağ değiştirme süresi zaman olarak belirtilir fakat pratik bakımdan kesin bir limit belirtmek imkansızdır. Zira benzer makine parçaları dahi çok değişik koşullar altında çalışabilmekte ve bu nedenle farklı yağlarla yağlanmaktadır. Dolayısıyla endüstride kullanılan yağların değiştirilme süreleri için kesin rakamlar vermek doğru değildir. Her durumun ayrı ayrı incelenmesi ve her koşulun göz önünde tutulması gerekir.

VI TAŞIT YAĞLARININ BOZULMASI VE SEBEBLERİ

Mineral yağlar bozulmaz,ancak hariçten giren pislikler veya motor içinde yanmadan arta kalan maddeler nedeniyle kirlenir. Aşağıda görülen yağ bozucu unsurlardan üçü dış, diğerleri ise iç nedenlerdendir.

Hava filtresi tamamen kirlenmiş veya kurumuştur,böylece hava içindeki tozlar motor içine rahatça girebilir.

Nakil ve kullanma dikkatsizlikleri:

Varile su kaçması.

Her kapalı kapta olduğu gibi yağ varilleri de , gündüz (yani sıcakta ) içindeki havanın genişleyerek dışarı kaçması ve gece sıcaklık düşünce büzülerek dışarıdan hava çekmesi şeklinde hava almaktadır. Variller üzerinde yağmur vb. nedenlerden su biriktiği zaman varilin nefes alması sırasında içeri giren hava beraberinde bu su zerrelerini de sürükleyerek fıçı içinde yağa su kaçmasına sebep olacaktır.

Kartere yağ konulurken kullanılan kapların kirli olması.

Yağın motor karterine bir hortum vasıtası ile boşaltılması en iyi hal şeklidir. Teneke ve huni kullanılması yağa pislik karışmasına neden olabilir.

Karterde havalandırma süzgecinin yağsız kalması.

Bu takdirde içeri giren hava beraberindeki tozları da sürükleyerek karter yağının

kirlenmesine sebep olacaktır.

Silindir içinde yanmanın tam olmaması.

Her yanma olayından sonra bir miktar kurum karter yağına karışır. Bu durum hava ile yakıtın karışma süresinin çok kısa olduğu dizel motorları için daha yüksek bir tehlike arzeder.

Eş çalışan parçalardan kopan metal tozların yağa karışması.

Metal elemanların bazıları yağ ömrünü yarı yarıya veya daha fazla düşürmektedir.

Çalışma koşullarına bağlı olarak motor içinde asit meydana gelmesi sonucu,yağ

asitleri metal yüzeyleri aşındırıcı etkiye sebep olur. Hem de karterde tortu meydana

gelmesine neden olurlar.

Yanma sonucu ürünlerinden olan su buharının yoğunlaşması.

Yoğunlaşan bu su metal yüzeylerde korozyona ve karterde tortu meydana gelmesine sebep olur.

Metal parçaların paslanması ile kopan pas parçalarının yağa karışması.

Yağın değiştirilecek hale gelmesinde ; motorun fazla sıcakta,tozlu yerde,soğukta(dur-kalk şeklinde çalışma su buharının yoğunlaşmasına dolayısıyla asit oluşmasına ve sonuçta korozyona sebep olur) çalışması gibi değişik koşulların da önemli rolü vardır.

Endüstride kullanılan yağların değiştirilecek hale gelmesi çalışma koşulları ile dış etkilere bağlıdır. Bu faktörler normal olduğu takdirde uygulanış yerlerine göre geliştirilmiş olan her yağ için gereken değiştirilme süresi önceden belirtilmelidir.

Kirli yağların zararları

Kurum parçaları; kanalları tıkar,silindir ve yatakları çizer.

Asitler; metal parçaları aşındırır.

Su; diğer pisliklerle birlikte karterde tortu teşkil ederek karterin yağ hacmini azaltır,böylece içeriye daha az miktarda konulan yağın ömrü daha kısa olur ve daha çabuk kirlenir.

Yağın ince veya kalın oluşu; motor yağı dizel motorlarında olduğu gibi kurumlar sebebi ile kalınlaşabilir veya benzin motorlarında olduğu gibi benzin buharının yoğunlaşması sonucu incelebilir. Yağın motora uygun olmayacak derecede incelip kalınlaşması yağlama özelliğini bozacağından bu noktaya gereken önemin verilmesi gerekir.

VII TAŞITLARDA KULLANILAN DİĞER YAĞLAR

Otomotiv Dişli Yağları

Motorlu araçların şanzıman ve diferansiyellerinin güç aktarma dişli sistemlerinin

yağlanması için kullanılırlar otomotiv sektörünün standartlarını taleplerini karşılamak

için belli miktarda katkılar içerir.

Özellikleri

Devamlı bir film tabakası sağlayacak en uzun viskozite.

Sıcaklık değişimlerinden en az etkilenmeyi sağlayacak viskozite indeksi

Soğukta ilk çalışmada rahatlık sağlayacak düşük akma noktası.

Sürtünmeyi en aza indirecek aşınma önleme özelliği

Sıcaklık ve birikintilerin desteği ile başlayan oksidasyona dayanıklılık.

Köpük oluşumunu en düşük düzeyde tutma.

Darbeli ve titreşimli yük durumlarında yırtılan film tabakasının yerine geçecek tabakayı sağlayan aşırı basınç (EP) özelliği.

Pas ve korozyonu önleme.

SAE Otomotiv Dişli Yağları Viskozite Sınıflaması

Bu sınıflama otomotiv dişli yağlarını viskozitelerine göre standartlaştırmıştır. Bir kalite

sınıflaması değildir. Bu sınıflamaya göre dişli yağlar yaz kış olarak ayrılmıştır.

SAE

viskozite

sınıflaması

100 C de cSt olarak

Yaz

Kış

Minimum

Maksimum

75W

4.1

80W

85W

11

90

13.5

24

140

24

41

250

41

API Otomotiv Dişli Yağı Kalite Sınıflaması

API tarafından hazırlanan bu sınıflama dişli yağlarını , karşılaştıkları performans testlerine göre sınıflara ayırmıştır. GL harfleri ile başlayan bu sınıflamada dişli yağların belirli miktarda katık içermesi ve bir dizi performans testlerinden geçmesi gerekmektedir.

GL-1: Normal şartlarda çalışan spiral,konik,sonsuz dişli tipi diferansiyeller için özel katkılı yağ.

GL-2: Normal şartlarda çalışsan sonsuz dişli tipi diferansiyeller için özel katkılı yağ.

GL-3: Normal şartlarda çalışan spiral ve konik diferansiyeller ve düz şanzımanlar için özel katkılı yağ.

GL-4: Ağır şartlarda çalışan hipoid dişli tipi diferansiyeller için aşırı basınç ve diğer özel katıklar içeren, MIL-L-2105 şartnamesini karşılayan yağ.

GL-5: Ağır şartlarda çalışan hipoid dişli tipi diferansiyeller için aşırı basınç ve darbeli yükleri karşılayan katıklar içeren , MIL-L-2105 B şartnamesine uygun yağ.

Otomatik Şanzıman Yağları

Otomatik şanzıman yağlarında General Motors ve Ford firmalarının koyduğu spefisifikasyonlar ve yayınladığı şartnameler bütün dünyada geçerlidir. Özellikle GM ‘nin eski Dexron II D ,yeni II E ve III şartnameleri başlıca otomotiv firmaları tarafından kabul edilmiştir.

Özellikleri

İnce yapılıdır.

Yüksek viskozite indekslidir.

Düşük akma noktasına sahiptir.

Aşınma önleyici katıklar içerir.

Köpüğe mukavemeti yüksektir.

Şartnamelerde belirtilmiş üstün “sıvı sürtünme karakteristiğine” sahiptir.

Bu yağlar “Power Streering” hidrolik direksiyonlarda da üretici firma önerisi ile

kullanılabilir.

Motorlu Araçlarda Hidrolik Sistem Yağları

Özellikle tarım ve iş makinelerinde bulunan hidrolik sistemlerde özel şartnamelerle belirtilmiş hidrolik sistem yağları kullanılır. Bu yağlardan beklenen özellikler şunlardır.

Özellikleri

Uygun viskozite ve viskozite indeksi seçerek aşınmayı önleme,kolay çalışma,gücü rahat iletme ,sızdırmazlık sağlama,sistemi soğutma.

Düşük akma noktası ile soğulta rahat devreye girme.

Oksidasyon mukavemet.

Köpük önleme.

Sudan kolay ayrılma.

Pas ve korozyona dayanıklılık.

Fren Hidrolik Sıvıları

Fren hidrolik sıvısı madeni esaslı olmayıp sentetik yapılıdır.SAE J 1703, FMVSS 116 DOT 3 ve DOT 4 isimli şartnameler bütün dünyada geçerlidir. Çeşitli firmaların aynı şartnameye göre ürettikleri hidrolik fren sıvıları birbirleri ile karışabilirler. Esasen fren güvenliği açısından da böyle olması gerekir.

Özellikleri

Bütün hidrolik sistem ürünlerinden beklenen özelliklere ek olarak son kaynama noktasının yüksek olması istenir.

Antifriz

Soğutma sistemlerindeki suya konan ,kışın donmayı önleyen yazın suyun kaynama noktasını yükselten ,sistemi pastan korozyondan koruyan glikol yapılı bir sıvıdır.

Özelliği

Antifriz kullanıldığında , %30 antifriz % 70 su karışımı - 16 C ye kadar ,%50 atifriz % 50 su karışımı –37 C ye kadar donmayı önler.

Gresler

Otomotiv sanayinde tekerlek rulmanlarında yüksek kaliteli gresler kullanılır. Bu gresler Lityum ve kompleks sabunlu yada sabunsuz greslerdir. Küçük sanayide kauçuklu gres veya kırmızı gres diye söylenen gresler,kaliteli gresler sınıfına girmezler.

Özelliği

Kaliteli ve tereyağı kıvamına sahip olması.

Penetrasyonunun yani sertlik ve yumuşaklığının NLGI sınıflamasında belirtilmiş 2 ile 3 numaralarının limitleri içinde kalması.

Damlama noktasının 170 C’den yüksek olması.

Suyu bünyesine alması.

Yağın sabundan kontrollü ayrılması.

Yük taşıma kabiliyeti.

Aşınmayı önleme ve EP özelliğidir.

Yüksek kimyasal kararlılığı.

Rulmanlarda kullanılan gresler şasi yağlamasında da kullanılır ve en iyi sonucu verirler . Şasilerde NLGI numarası 1-2 olan ,EP özelliği zorunlu olmayan,su ile yıkanmaya karşı dayanıklı gresler tercih edilir.

VIII TAŞIT YAĞLARINA BAZI ÖRNEKLER

Örnek olarak Mobil şirketinin ürettiği bazı yağlardan örnekler verilecektir.

Mobil 1 0W-40

Tipik Özellikleri

SAE Sınıfı

0W-40

Özgül ağırlık, 15,6 C derecede

0,874

Alevlenme Noktası , C

230

Akma Noktası

-54

Viskozite cSt / 40 C

cSt / 100 C

71

13,5

Viskozite İndeksi

196

Toplam Baz Sayısı

Sülfatlanmış Kül, % Ağırlıkça

1,0

Kullanıldığı yerler

Benzin ve dizel motorlu bütün binek arabalar ile ağır yükler taşımayan kamyonet ve minibüslerde kullanılır. Özellikle çok valflı,turboşarjlı , yüksek performanslı motorlar için tavsiye edilir. İki zamanlı motorlarda ve deniz motorlarında kullanılmaz.

Özellikleri

Üretici firmanın ürettiği en kaliteli yağdır. Tam sentetiktir. Motoru uzun süreli korur. Yakıt tasarrufu sağlar. Katalitik konvertörün ömrünü uzatır. Kritik ilk çalıştırma periyodunda geliştirilmiş korumaya sahiptir. API nin SJ ve CF şartnamelerine uygundur.

Mobil Super S 20W-50

Tipik Özellikleri

SAE Sınıfı

20W-50

Özgül ağırlık, 15 C derecede

0,893

Alevlenme Noktası , C

210

Akma Noktası

-21

Viskozite cSt / 40 C

cSt / 100 C

150.2

16.3 / 21.4

Viskozite İndeksi

115

Toplam Baz Sayısı, mg.KOH/gr.

11

Sülfatlanmış Kül, % Ağırlıkça

1.6

Kullanıldığı Yerler

Ağır yol ve yük altında çalışan kamyok,çekici,otobüs gibi ticari kara yolu araçları ile iş ve ziraat makinelerinin dizel motorlarında kullanılır.

Özellikleri

Motorun ömrünü uzatır,bakım giderlerini düşürür,motoru temizler,segman birikintileri ve sıkışmaları önler,tortu oluşumunu önler,yanma asitlerini nötralize eder,düşük sıcaklıkta akıcılığını korur, ilk çalışmayı kolaylaştırır. API nin SJ ve CF standartlarını sağlamaktadır.

… Görüldüğü gibi günümüz şartlarında yağ firmaları tarafından çok kaliteli dayanıklı ve bir çok özelliği içinde bulunduran çeşitli motor yağları üretilmiştir. Artık motor yağları eskiye nazaran çok daha dayanıklı ,temiz , motoru korozyona ;yüksek basınca karsı koruyan özelliklere sahip olmuştur….

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1. Sosyal, Siyasal Ve Ekonomik Süreçler

1. SOSYAL, SİYASAL VE EKONOMİK SÜREÇLER

1.1. SÖMÜRGECİLİK

“15. yüzyılın sonlarından başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih ve ilhak ve iskan etmeleriyle ortaya çıkan siyasal ve ekonomik süreç yada olgudur.”

Ana Britanica sf.580

Avrupalıların hazır emek ve servetleri yağmalaması sonucunda sermaye birikiminde artış meydana gelmiştir.

Sömürgecilik belirli evreler geçirmiştir. Bu evreler 1763 Paris Antlaşması, diğer bir evre 1763 Paris Antlaşması’ndan 1875 kadar sürmüş, diğer bir evre ise 1875 – 1894 yılları arasında olmuştur. Bu evrelerde sömürgecilik değişen koşullara çeşitli ülkeler arasında liderlik yada fazla sömürme yarışı olmuştur. Bu yarışta çeşitli savaşları ortaya çıkarmıştır. Sömürge devletler ilk evrede Portekiz, İspanya, ikinci evrede Fransa ve Hollanda daha sonra ise İngiltere ortaya çıkmıştır.

Tarihe bakıldığında devamlı bir güç savaşı yaşanmıştır. Bu savaşlardan ilk zamanlarda gemicilikte ilerlemiş olan deniz aşırı ülkelere daha rahat hakim olma gücü bulunan devlet ele geçirdiği bölgeyi sömürmüş ve egemenliği altında tutmuştur.

Belirttiğimiz evrelerde ortaya çıkan yeni güçler, güçlerini ispatlarcasına devamlı bir sömürgeleştirme hareketine girmiştir.

Özellikle sanayi devriminin olmasından sonra sömürgecilik anlayışı değişime uğramıştır. Doğudan yapılan sömürme artık daha farklı şekillerde uygulanmaya başlanmıştır. Sanayi devrimi sonrası zamanın gelişmiş ülkeleri daha önce ellerinde bulundurdukları ülkelerin hammaddelerini işleyerek yada emeklerini daha ucuza satın alarak sömürme hareketine girmişlerdir. Bunlar çeşitli tanımlar adı altında örnek olarak emperyalizm, küreselleşme, globalleşme gibi sömürme hareketleri başlamıştır.

Bu aşamaya gelinmesinin en büyük nedenlerinden biri milliyetçilik kavramının ortaya çıkması olmuştur. Bunun yanı sıra sömürgeleştirme faaliyetlerinde yeni güçlerin ortaya çıkması özellikle Japonya, Amerika gibi ülkeleri verebiliriz. Meydana gelen pay alma mücadelesi sonucunda savaşlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yeni haritalar belirlenmiştir.

Özellikle 19. yüzyıl başlarında bu savaşlar ve yayılma, sömürme politikası hat safhaya ulaşmıştır. O kadar ki Afrika’nın tamamı Asya’nın büyük bir bölümü, Pasifik Adalarının büyük çoğunluğu paylaşılmış durumdaydı.

Bu durum II. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. Özellikle Almanya’nın bütün Avrupa’yı ele geçirme emellerinin sonuna kadar devam etmiştir.

Ama ortada da şöyle bir durum vardır. Ülkeler 19. yüzyılın başlarında yaptıkları savaşlar sonunda da yenilen tarafları yaptıkları anlaşmalarla yarı sömürge haline getirmeye çalışmışlardır. Bunu da beli ölçüde başarmışlardır. Özellikle I. Dünya savaşı sonunda.

Günümüze yaklaştıkça 19. Yüzyıl ortalarında yeni küçük bağımsız devletlerin ortaya çıkması ve milliyetçilik akımlarıyla yeni boyutlar kazanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi küreselleşme, globalleşme gibi yeni kavramlarla daha çağdaş ve modern yapıya getirilerek farklı boyutlarda uygulanmaya başlanmıştır.

Sömürge sistemleri kalmamıştır yada yapısı kalmamıştır. Bunun nedenlerinden biri de eski sömürge imparatorluklarının yıkılması veya küçülmesidir. Ortaya çıkan yeni akımlarla, kapitalizm, sosyalizm gibi kavramların ve bu akımların işlerlik kazanması etkili olmuştur.

Günümüzde bu durum az gelişmiş ülkelerin hammadde, doğal kaynakları ve emekleri daha ucuza mal edilerek bu az gelişmiş devletler yarı sömürge devletler haline getirilmiştir.

1.2. KOLONYALİZM

Ekonomik, sosyal, siyasal açıdan yükümlülüklerini sınırlanmış kaynaklara el konmuş askeri ve sosyal açıdan baskı kurularak yönetiminin ele geçirilmesi bununla birlikte de kaynaklarını sömürme yapılan zorlama sonucu karşı karşıya gelen iki ülkenin anlaştıkları bir noktada kabul ettikleri kaynaklarını kullandırma durumuna düşmesi diye de tanımlanabilir.

Sömürmenin bir değişik şekli olarak karşımıza çıkmıştır. Ülkeler silah gücü kullanarak, zorlama yoluyla güçlü olan ülkelerde geçmiş yüzyıllarda bunu uygulayarak büyük koloniler elde etmişlerdir. Hollanda, İngiltere gibi o zamanın en güçlü devletleri en büyük kolonilere sahip olan ülkelerdi. Güçlü olan ülke savaşla veya bir şekilde güç kullanarak ele geçirdiği bölgede kendilerine hizmet edecek, kendilerine bağlı yöneticiler bırakarak kolonlaştırdıkları zayıf ülkelerin kaynaklarını kullanıyorlardı. Ne zaman ki milliyetçilik ya da daha kaba bir tabirle millet kavramının yayılmasıyla birlikte çıkan büyük başkaldırılar sonucu ve güçlü ülkelerin birbirleriyle olan güç kavgası başladı, kolonileri kaybetmeye başladılar.

1.3. MODERNİZM

“Lyotard’a göre modernizm, aydınlanmanın büyük anlatısıdır; Bilimperver bir despotluktur.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.34

Kendi kendine yeterli olabilmek olarak da tanımlanabilir. Tabiki bu ortamı, kendi kendine yeterli olabilmek için ülkelerin, ekonomik, sosyal ve siyasal, teknolojik, yapılarını oluşturmuş olmaları gerekmektedir. En önemlisi bu yapıyı oluşturacak olan kurumların kurulması da gerekmektedir. Bütün bunların sonucu olarak da üretme kabiliyetine sahip olacak bir toplum modelidir.

Gelişmiş ülkeler açısından modernizmi ele aldığımızda yukarıda belirtmiş olduğumuz olguları tamamlamış toplum yapısıdır.

Gelişmekte olan ülkeler açısından ele aldığımızda ise modernleşme bir hedef durumundadır. Yani ülkenin kendi ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan kurumsallaşmaya gitme çabaları, bununla birlikte üretime geçebilecek bir duruma geçme çabalarıdır.

Türkiye açısından ise ele aldığımızda Türkiye G-20 içerisinde bulunan yani gelişmekte olan ülkeler içindedir. Türkiye belirttiğimiz üzere kurumsallaşma çabaları hakimdir. Bazı alanlarda üretime geçmiştir ama bu yeterli seviyede değildir. Bu yeterlilik değerlendirmesini, tabi geçmiş dönemlere göre değerlendirdiğimizde çok yol kat etmiştir.

1.4. POSTMODERNİZM

“Ancak postmodern bilgi demokratiktir, mucidin elindedir; postmodern bilginin ilkesi uzmanın homolojisi değil, mucidin paralojisidir.”

Modernizm, Postmodernzim ve Sol sf.46

Dünya devamlı değişen bir akımlarla ve bu akımların, uygulanmasıyla uğraşmaktadır. Kısa bir tanımla postmodernizm geçmişte yaşanmış silah gücüyle yapılan sömürmenin yeni dünyada sosyal olaylardan yararlanılarak yerini modern sömürmeye bırakmış halidir.

Geçmişten bu güne gelindiğinde ortaya çıkan akım ve kavramlar güçlü olan ülkeler tarafından çıkarılmıştır. Bu ülkeler değişen koşullarda ortaya çıkardıkları kavramlarla göze batmayan, insanları çok fazla rahatsız etmeyen şekilde az gelişmiş ülkelerden faydalanma yoluna gitmişlerdir. Postmodernizm de bunlardan birisidir öyle ki gelişmiş ülkeler sosyal alandaki faaliyetleri ve kendi örf ve adetlerini, hayat tarzlarını az gelişmiş ülkelerde yayma çabasına girmişlerdir. Böylece belli bir bilinç içinde olan ülkelerde rahat faaliyet göstermişlerdir. Giyimde, yaşayışta, kendi tarzlarına empoze ederek, alışkanlıklarını değiştirerek kendi üretimlerini buralarda pazarlarlar veya o ülke içinde McDanolds gibi isimler altında kendi ülkelerine lehine girdi sağlarlar.

1.5. KÜRESELLEŞME

“Küreselleşme milli ekonomilerin dünya ile bütünleşmesini, teknoloji, üretim, tüketim ve finansman piyasalarını kapsamaktadır.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.1

Her türlü değer birikiminin devlet sınırlarını aşarak dünya çapında yaygınlaştırılması olarak tanımlanabilir.

Bu kavram 1975’de ilk olarak ortaya çıkmıştır.

Amerika II.Dünya Savaşı sonrası dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olmasıyla beraber bütün dünya rezervlerinin çok büyük oranda eline geçirdi. Süper güç haline gelmiştir. Çok büyük bir pazar oluşturuyor. Daha sonra bir taktik sonunda 1975 yılında küreselleşme kavramını ortaya çıkarmıştır. Öyle ki ekonomik bakımdan piyasa pazarlara girmeyi amaçlamış, sinema ve iletişim araçlarıyla kendi propagandası yaymaya, az gelişmiş ülkelerde siyasi yönde yönetimleri istediği duruma getirmeye çalışmıştır. Günümüzde de bunu başarmıştır.

Gelişmiş ülkeler açısından yukarıda yapmış olduğumuz tanıma uyar gelişmiş ülkeler bütün değerlerini azgelişmiş ülkelere empoze etmeye çalışarak Pazar elde etmeye çalışırlar. Gelişmekte olan ülkeler açısından yeni pazarlar elde etme emelleri vardır. Ama bu emellerini elde etmeleri zor bir ihtimaldir.

Az gelişmiş ülkeler açısından ise daha da fakirleşmesi, daha da sömürülme anlamına gelmektedir. Az gelişmiş ülkelerin dış pazarlarda rekabet etme şansları yoktur. Tam aksine gelişmiş ülkelerin pazarı olmuştur.

Türkiye açısından ise küreselleşme kavramı ise eğer Türkiye bu kavramla daha da zenginleşecek ise iyi olmakla beraber pazar elde edebilecek durumda olursa. Eğer pazarlara giremeyecek ise bu taktirde Türkiye Pazar olma durumuna geçecektir. Şu da bir gerçek ki Türkiye’nin tekstil haricinde rekabet edebileceği bir malı yoktur. Diğer sanayi ürünlerinde rekabet edecek konuma gelememiştir. Türkiye şu an kurumsal gelişmesini tamamlayamamıştır. Teknoloji geriliği vardır. Ekonomisi rayına oturmamıştır.

Küreselleşme ya da global bütünleşme, global entegrasyon, ülkeler arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak birbirleriyle bağlantılı olguları içerir. Küreselleşme bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırları aşarak dünya çapında yayılması anlamına gelir. Bu değerler iktisadi nitelikli olabildiği gibi siyasi, sosyal, kültürel özellikte de olabilir. Ülkelerdeki çeşitli piyasaların işleyiş biçimleri ve bu piyasaların birbirleriyle olabilecek bağlantıları hakkındaki ortak düşünceler, benimsenecek siyasi sistem, demokrasi, insan hakları, din ve laiklik, çevre bilinci gibi düşüncelerin evrenselleşmesi fikri hep bu kapsam içersinde ele alınabilir. Bu değerlerin benimsenmesi bunlara yakınlık duyulması söz konusu olabildiği gibi, kültürler arasındaki farkların daha belirgin hale gelmesiyle, bu değerlere tepkilerin oluşması, bunlara tepkilerin artması da mümkündür. Küreselleşme bir süreç ise, karşı tepkilerin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Ancak küreselleşme beraberinde karşılıklı ya da tek taraflı bir bağımlılık doğurduğu ölçüde bu evrensel görünümdeki yapılaşmaya karşı tavır takınarak, bunu sürdürmek zorlaşır. Bu süreç bir yönüyle uluslararası, uluslarüstü ilişkilerin ölçeğindeki genişlemeye, diğer yönüyle de bu ilişkilerdeki yoğunlaşma ile daha da güç kazanmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, A.B.D. ekonomik sosyal ve siyasi bir uluslararası yapılanmayı hedef almıştır. A.B.D, öncülüğünde Birleşmiş Milletler sistemi kurulmuştur. IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası iktisadi kuruluşlar ve GATT, dünya ekonomisinde piyasa kurallarının işlemesini sağlayacak amaç ve hedeflerle donatılmışlardır. Bu kuruluşlar, anlaşmalar, ve bunların faaliyetleri çerçevesinde dünyada hem bir küreselleşme, hem de bir dayanışma ortamı sağlanmak istenmiştir.

Aynı dönemde İkinci Dünya Savaşından yıkık çıkan Batı Avrupa, Marshall Planı çerçevesindeki yardımlarla tekrar kalkınmaya başlamıştır. Uzak Doğu, Latin Amerika Okyanusya ülkeleri bağımsızlıklarını yeni yeni kazanan sömürgelerle beraber dünya pazarlarındaki yerlerini almışlardır. Bu arada bir taraftan tarım sektöründeki teknolojik devrim, diğer adıyla yeşil devrim, diğer taraftan çok uluslu, uluslar üstü şirketlerin sayılarının ve faaliyetlerinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artması, üretimin, sermayenin, ticaretin ve işgücünün uluslararası nitelikler taşımalarına neden olmuştur.

Günümüz dünyasında yaygınlık kazanan ekonomik bütünleşme hareketi, önce, 1950 ve 1960′lı yıllarda, uluslararası ticaret alanında etkisini göstermeye başlamıştır. GATT sistemi içerisinde kodifiye edilen kurallar, uluslararası mal ticaretini bir disiplin altına alınmaya çalışmışlardır. 1970 ve 1980′li yıllarda başlayan mali ve diğer hizmet piyasalarının, yatırımların entegrasyonu sureci ise, yine GATT içerisinde belirli kurallara bağlanmak aşamasındadır. Bu gelişmeler de küreselleşmeye yeni bir ivme kazandırmaktadır. 1990′lı ve sonrası yıllarda, bu sürecin temel belirleyicileri uluslararası sermaye akımları ve dolaysız yatırımlar olacaktır.

1980′lere gelindiğinde küreselleşmenin önündeki tek engel olarak Doğu ve Batı Blokları arasındaki ideolojik ayrılık görülüyordu. Ne var ki gelişmiş batı dünyası 1970′lerin başından İtibaren istikrarlı büyüme surecinden uzaklaşmış, düşük büyüme hızı, işsizlik, istikrarsız fiyatlar gibi olguların etkisinde olmuştur. Koruma politikalarına rağbet artmıştır. Neticede bazı alanlarda küreselleşme devam etmekle beraber diğer bazı temel alanlarda yeni bir cereyan, bölgeselleşme, bölgesel entegrasyon hareketleri hız kazanmaya başlamıştır.

Yirminci Yüzyılın son çeyreğinde dünya, geleneksel siyasi blokların ortadan kalktığı, her alanda liberal eğilimlerin güçlendiği, teknolojik gelişmenin sınır tanımaz bir şekilde önemli değişimlere yol açtığı bir dönemden geçmiştir. Bu süreç hala sürmektedir. Mal ve finans piyasaları ulusal sınırları sürekli olarak zorlamakta ve ülkelerin bireysel boyutlarını aşmaktadır. Haberleşme ve ulaştırma teknolojilerindeki süratli gelişme ise, hem bu sürecin bir ürünü, hem de motoru olmakta ve dünyayı ekonomik, siyasal ve kültürel bir küreselleşmeye doğru itmektedir. Bu hareket demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, insan hakları, liberalizm gibi değerler etrafında gelişme göstermektedir.

Öte yandan, iletişim teknolojisinde meydana gelen ve “karşılıklı etkileşimi sağlayan” gelişmeler, dünyanın her yerinde evrensel standartta bir tüketim özlemi yaratmıştır. Bu durum ise, milli gelirin ve toplumsal refahın hızla arttırılmasını ve üstelik bunun çevreye özen göstererek ve uluslararası standartta, mal ve hizmet üretilerek yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu özlemler karşısında ülkelerin bilgi ihtiyacı giderek artmaktadır. geleneksel endüstri çağından bilgi çağına geçiş, özellikle gelişmiş ülkelerde, büyük önem kazanmıştır.

Dünyadaki hızlı kalkınma çabaları, az gelişmiş bölgelerdeki hızlı nüfus artışı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki tüketim kalıpları, çevre bozulmasına, hava, su, toprak kirlenmesine ve neticede yaşam standardının düşmesine de neden olmaktadır.

Çok taraflı üretim, ticari ve finansal ilişkilerin gelişmesi küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi beraberinde benzer özelliklere sahip olup da aynı coğrafi bölge içerisinde olan ülkeleri, güçlerini birleştirici yoğun bölgesel ilişkiler içerisine itmektedir. Bölgesel birleşmeler üzerinde durulmaktadır. Kimi düşünürlere göre bu bölgesel entegrasyon hareketleri gelecekte en geniş anlamıyla oluşacak bir küreselleşmeye, geniş çaplı bir serbest ticari ve finansal bütünleşme ortamına geçişin bir safhasını oluşturmaktadır. Ne var ki gelişmiş ülkeler iktisadi ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapanmakta, koruma politikalarına ağırlık vermekte ve aralarında oluşturdukları grup içerisindeki ilişkileri düzenlemeye öncelik tanımaktadırlar. Bloklaşmalar arttıkça bloklar içi ilişkilerin önemi artmakta, bloklar arası ilişkiler ve blokların bloklar dışı kalan ülkelerle ilişkileri ikinci plana İtilmektedir.

2. DÜNYA EKONOMİSİNDE ETKİN OLAN KURULUŞLAR VE BİRLİKLER

2.1. BİRLEŞMİŞ MİLLETTER (BM)

“Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) dünya barışını ve güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliği oluşturmak amacıyla Birleşmiş Milletler Antlaşma’ sında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmeyi kabul eden devletler tarafından kurulan bir uluslararası örgüttür.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.49

Örgütün kuruluşunu hazırlayanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında Mihver devletleriyle savaşan büyük devletlerdir. 1941 - 1945 yılları arasında yürütülen çalışmalar 24 Ekim 1945 tarihinde sonuçlandı. Birleşmiş Milletler Antlaşması ile beraber Uluslararası Adalet Divanı Statüsü de bu tarihte imzalandı.

BM’nin “ulusların birliği” olarak adlandırılmasına karşın bir devletler, hükümetler birliğidir.

Asil üyeler 1945 yılında düzenlenen San Francisco Konferansı’na katılıp Antlaşma’yı imzalayan ve onaylayan devletlerdir. Bunlar arasında, o sırada İngiltere’nin denetimi altında bulunan Hindistan ile, SSCB’nin üye devletleri olmalarına karşın yalnızca bu amaçla egemen kılınan Beyaz Rusya ile Ukrayna’da vardı. Birleşmiş Milletlerin yükümlülüklerini kabul eden, bunları yerine getirebilecek durumda ve yeterlilikte oldukları BM’nce kabul edilen bütün diğer barışçı devletler örgüte kabul edilebilirler. Üyeliğe kabul kararı, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından alınır.

Diğer taraftan hakkında BM tarafından önleyici ya da zorlayıcı bir karar alınmış olan bir devletin üyelik sıfatından doğan hak ve ayrıcalıklarını kullanması, Genel Kurul tarafından durdurulabilir. Antlaşmada açıklanan ilkeleri sürekli olarak çiğneyen bir ülke hakkında üyelikten çıkarma kararı alınabilir.

Üye devletler egemenliklerinin özü olan bağımsızlık ve eşitliliklerini korurlar. Bununla birlikte, iyi niyetle yerine getirmek zorunda oldukları bazı yükümlülükler vardır. Uluslararası uyuşmazlıklarını barışçı yollardan çözmeleri beklenir. Herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı tehdide başvurmaktan, kuvvet kullanmak ya da herhangi bir baskı uygulamaktan kaçınırlar. Her türlü eyleminde BM’ine yardımcı olurlar, ve Örgüt’ün eylemiyle karşılaşan bir devlete yardım edemezler. Bununla birlikte, Güvenlik Konseyi gerekli önlemleri alıncaya kadar, üyeler her türlü silahlı saldırıya karşı meşru savunma hakkına sahiptirler.

Birleşmiş Milletleri’nin eylemlerinin bir hukuksal sınırı vardır. Devlet ‘in ulusal yetkisi içinde bulunan işlere Birleşmiş Milletler’in karışması mümkün değildir. (Antlaşmanın 2. maddesinin 7.ci paragrafı). Devletler, BM’inin yetkisine karşı bu maddeyi sık sık öne sürmüşlerse de örgütün organları birçok olayda kendilerini yetkili görmeye devam etmişlerdir.

Bir uyuşmazlığın ya da uluslar arasında anlaşmazlığa yol açabilecek bir durumun ortaya çıkması halinde Güvenlik Konseyi, kendi insiyatifiyle ya da BM üyesi olsun olmasın herhangi bir devletin ya da Genel Sekreterin başvurusu üzerine, harekete geçebilir. Soruşturma yapabilir. Tarafları, kendi seçecekleri barışçı yollardan anlaşmazlıklarını çözmeye çağırabilir; her türlü uygun düzeltme, usul ve yöntemi tavsiye edebilir. Genel Kurul, Güvenlik Konseyi talep etmedikçe, Konsey’in el koyduğu bir durum ya da uyuşmazlıkla ilgili tavsiyelerde bulunamaz.

Hukuksal olarak bu konuda esas yetki güvenlik Konsey’ine aittir. Konsey barışa karşı tehdit, barışın bozulması ya da bir saldırı durumunun varlığını saptar, uluslar arası barış ve güvenliğin korunması için tavsiyelerde bulunur, hatta zorlayıcı kararlar alır. Esas hakkında bir tavır belli etmemek kaydıyla geçici önlemler alabilir. Örneğin çatışmaya son verilmesini, askeri birliklerin çekilmesini isteyebilir. Silahlı güç kullanımını kapsamayan önlemler, örneğin iktisadi ilişkilerin, deniz, demir yolu, hava bağlantılarının kesilmesi gibi iktisadi nitelikli önlemlerle, diplomatik ilişkilerin kesilmesi gibi siyasi nitelikli önlemler alabilir. Hatta, barışın ve güvenliğin korunması amacıyla emrine silahlı güç vermeyi, yardım ve gerekli kolaylıkları sağlamayı taahhüt eden devletlerin hava, kara ve deniz kuvvetlerini kullanarak her türlü askeri eyleme (şaşırtma hareketlerine, abluka önlemlerine) girişebilir.

Barışın bozulması, barışa karşı bir tehdidin oluşması ya da bir saldırı anında, ve Konsey’de konuya ilişkin alınacak önlemler konusunda oy birliğinin sağlanamaması gibi istisnai durumlarda Genel Kurul araya girebilmektedir, 1950 senesinde Kurul’a tanınan bir yetki üzerine bu hallerde Genel Kurul düzeni ve güvenliği yeniden sağlamak için, silahlı güç kullanımı dahil olmak üzere her konuda tavsiyelerde bulunabilir. Genel Kurul, bu kuralı Kore (1950), Macaristan ve Süveyş (1956) olaylarında işletti. Önce Süveyş sonra Kongo (l960) olayları olayları sırasında “Mavi bereliler” diye anılan acil bir kuvvet kurdu. Bunlar, kırk iki senedir dünyanın sorunlu çeşitli yörelerinde görev görmektedirler.

BM uluslararası işbirliği yoluyla bütün hakların ekonomik ve toplumsal ilerlemesine yardımcı olmak amacındadır. Özellikle az gelişmiş ülkelere teknik yardım konusunda etkindir. Genel Kurul 1946′dan itibaren bir teknik yardım programı öngörmüştü. Ekonomik ve Sosyal Konsey 1949′da daha da genişletilmiş bir programın hedeflerini belirlemiştir. Bölgesel ekonomik komisyonlar, araştırma, inceleme ve anlaşma hazırlıkları gibi yollarla uluslararası işbirliği örgütlenmiştir.

Genel Kurul, 10 Aralık 1948′de insan hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul etti. Ekonomik ve Sosyal Konsey ile komisyonları, özellikle de insan Hakları Komisyonu, bu bildirgenin uygulanma koşullarını inceleyerek özel sözleşmeler hazırlar. Biri medeni ve siyasal haklara, diğeri ekonomik, toplumsal ve kültürel haklara ilişkin iki ana sözleşme kabul edilmiştir.

BM uluslararası hukukun oluşturulmasına ve kurallaştırılmasına katkıda bulunmak zorundadır. Seçkin hukukçulardan oluşan Uluslararası Hukuk Komisyonu yasalaştırma taşanlarını inceler ve hazırlar. BM’inin desteğiyle düzenlenen uluslararası konferanslarda bu tasarılar görüşülür ve kabul edilir.

2.2. ULUSLAR ARASI PARA FONU (IMF)

“1945 yılında, ülkeler arasında ekonomik işbirliğini sağlamak, serbest ticareti desteklemek, bu alandaki kısıtlamaları engellemek, döviz kurlarına kararlılık kazandırmak, ve kısa vadeli dış ödemelerdeki zorlukların çözümüne yardımcı olmak amacıyla kurulan Uluslararası Para Fonu’nun (1MF) toplam 173 üyesi vardır.

Son yıllarda Uluslararası imar ve Kalkınma Bankası’nın (IBRD) gündeminde önemli bir yer tutan gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması politikaları çerçevesinde diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte IMF de çaba sarf etmeye devam etmektedir. Bu çerçevede sürdürülen faaliyetler;

- Üye ülkelerde uygun makroekonomik ve yapısal politikalar uygulanmasına yardımcı olacak global ve sürekli bir büyümenin sağlanmasına katkıda bulunmak,

- Üye ülkelerde uygulanan politika reformlarının sonuçlarının yoksul kesimler üzerindeki muhtemel etkilerinin değerlendirilmesi konusunda yardımcı olmak,

Söz konusu programların yoksul kesim üzerinde olumsuz etkiler yapması durumunda reform programlarına sosyal güvenlik ağının dahil edilmesi konusunda yine üye ülkelere yardım etmek,

Ayrıca, Fon’un desteklediği programları uygulasın veya uygulamasın üye ülkelerde etkin bir sosyal güvenlik ağı kurulması konusunda teknik yardım sağlamaktır.

IMF ve Türkiye ilişkileri

Kuruluşundan iki yıl sonra çıkartılan yasa ile 11 Nisan 1947 tarihinde üyesi olduğumuz Uluslararası Para Fon’unda grubumuzda ülkemizin yanısıra, Belçika, Avusturya, Macaristan, Lüksemburg ile Çek ve Slovak Cumhuriyetleri yer almaktadır. Toplam 89.987,6 milyon SDR’ı bulan Fon kotaları içerisinde Türkiye’nin kotası Nisan 1983′deki 8. Genel Kota Artırımı ile 429,1 milyon SDR olmuştur. Ülkemizin oy sayısı 4541, oy gücü ise binde 4.7′dir.

IMF’nin kuruluşundan günümüze dek, Türkiye Fon kaynaklarından 2.674.1 milyon SDR’a tahsis edilmiştir. Bunun 2.575.5 milyon SDR’lik kısmı 1985 yılına kadar IMF ile yapılan on beş Stand-by anlaşması ile sağlanmıştır. Buradan da 2.041.9 milyon SDR tutarında kullanımı gerçekleşmiştir. Son olarak Nisan 1984 tarihinde yapılan toplam 225 milyon SDR’a ulaşan Stand-by anlaşması ile üç taksitte toplam 168.75 milyon SDR kullanılmıştır. Ardından Fon ile bu tür herhangi bir anlaşma yapılmamış, ayrıca IMF’nin diğer kolaylıklarının herhangi birinden de kullanım olmamıştır. Sağlanan kredilerin geri ödemelerinin Mayıs 1990 tarihinde tamamlanmasıyla Fon’a olan yükümlülüklerimiz sona ermiştir.

Türkiye’nin 8. Kota Artışı çerçevesinde IMF nezdindeki 429.1 milyon SDR tutarındaki kotasından programa bağlı olarak kullanabileceği yıllık limit, kotanın % 90-110 ‘u arasında olup kullanılan kolaylığın türüne göre değişmektedir.

Diğer taraftan Haziran 1970′de Fon’un SDR bölümüne de üye olan ülkemizin SDR hesabındaki net kümülatif tahsisatı 112,307 milyon SDR’dir. Hesaptaki SDR tutarı, çeşitli ödemeler nedeniyle yapılan kullanımlar sonucu 1988 yılında 1,348 milyon SDR’ye kadar düşmüş, 1989 yılında 3,792 milyon SDR’ye yükselmiştir. Kümülatif tahsisatımızdan hesapta bulunan miktarın çıkarılması sonucu ortaya çıkan tutar üzerinden Fon’a komisyon ödemesi yapılmaktadır. Komisyon oranları değişken bazda olup, uluslararası para piyasaları eğilimleri dikkate alınarak hazırlanmaktadır. 1994 yılına kadar olan yükümlülüklerimiz yaklaşık 30 milyon SDR’yı bulmakta olup, 1990 yılında alınan kararlar çerçevesinde, kotalarda yapılan % 50 oranındaki artış nedeniyle, yeni SDR tahsisi yapılmasına yönelik karar alınması halinde ülkemize tahsis olunan SDR miktarında da artış meydana gelecektir.

Türkiye’nin son bakaç yıldan beri taahhüt etmiş olduğu ekonomik önlemleri uygulamaya koyamamasından dolayı ülkemiz IMF nezdinde “sözüne güvenilmez” ülkeler arasına girmiştir. Fon yetkilileri, ilişkilerin eski düzeyine gelebilmesinin Türkiye’nin kapsamlı KİT ve vergi reformu kararları alıp, acilen uygulamaya konulmasına bağlı olduğunu belirterek, bu kapsamda ülkemizin IMF ile yeniden bir Stand-by anlaşması uygulamasına gitmesinin uygun olacağını vurgulamışlardır.

2.3. AVRUPA BİRLİĞİ (AB)

“Avrupa da birlik oluşturma düşüncesi ciddi olarak ancak II. Dünya savaşı içinde ortaya çıkmıştır. Çünkü Avrupa da milli devletler arasındaki çıkar çatışmaları Avrupa da yeni bir yerel savaşın çıkmasına yol açmıştır. 5 Eylül 1944 de Belçika, Hollanda ve Lüksenburg kendi aralarında bir ekonomik birlik kurulması gereğini kabul etmiştir.”

Avrupa Birliği ve Türkiye

Prof.Dr.S.Rıdvan Karluk sf.38

Avrupa da bir birlik kurmaya yönelik hareketlerin kökeni, çok eskilere dayanır. Avrupalılar barış içinde bir birlik oluşturmanın çabasına girmişlerdir. Birçok oluşturma düşüncesi kıtada milli devletlerin ortaya çıkması eş zamanlıdır. 17. yy da Kont, Avrupa birleşik devletler fikrini ortaya atmış ve bu fikri zamanla diğer düşünürler tarafından benimsenmiştir.

18 Temmuz 1932 tarihinde Hollanda ve Lüksenburg arasında imzalanan Oucky sözleşmesi ile oluşturulan Bnalüks Avrupa da gerçekleştirilen ilk ekonomik birleşmedir. Bu sözleşmenin amacı üç ülke arasında bir gümrük birliği oluşturmaktır. 18 Nisan 1951 tarihinde Paris’te Avrupa kömür ve çelik topluluğu kuran Paris anlaşması imzalanmıştır. AKÇT’ye üye olan 6 ülke, Avrupa Savunma Topluluğu ant. 17 Mayıs 1952 tarihinde imzalamışlardır. 90.08.1954 tarihinde savunma amaçlı Batı Avrupa Birliği (BAB) kurulmuştur. Venedik’te yapılan görüşmelerden sonra 25 Mart 1987 yılında imzalanan antlaşmalarla Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur.

Daha sonraki yıllarda birlik genişlemeye başlamıştır. İlk olarak 1973 yılında İngiltere, İrlanda, Danimarka, ikinci olarak 1981 yılında Yunanistan üçüncü olarak ta İspanya ve Portekiz birliğe alınarak genişleme yoluna gidilmiştir. 1993 yılında Avusturya İsveç ve Finlandiya katılmıştır.

Avrupa Birliğinin Kuruluş Amaçları:

üye ülkeler arasında malların giriş ve çıkışlarında gümrüklerin ve bütün eş etkili tedbirlerin kaldırılması.

Birlik dışındaki ülkelere karşı ortak politikalar belirlemek.

Ülkeler arasında serbest dolaşımı sağlamak.

Tarım sektöründe, ulaşım alanlarında ortak politikalar geliştirmek.

Haksız rekabeti birlik içerisinde önlemek.

Ekonomik politikalardaki meydana gelen aksaklıkları gidermeye yönelik politikalar geliştirmek.

Milli mevzuatları ortak kararlarla belirtmek.

Göründüğü gibi tamamen ekonomik, sosyal kültürel ve siyasal birlik amacı güdülmüştür.

2.4. DÜNYA BANKASI (DB)

“1944 yılındaki Bretton Woods Konferansının ardından 1945 yılında 44 üyenin katılımıyla kurulan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası 25 Haziran 1946 tarihinde çalışmalarına başlamıştır. Dünya Bankası Grubu, Uluslararası Kalkınma Örgütü, Uluslararası Finans Kurumu Grubu ve Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı’ndan oluşmaktadır.”

Dünyada Küreselleşme ve Bölgesel Bütünleşmeler sf.59

Birçok ülkenin yeniden yapılarına ve kalkınma gereksinimleri için yeterli dövize ve bu fonları ticari bankalardan borçlanarak karşılayabilecek kredibiliteye sahip olmadıkları düşüncesinden hareket edilmiştir. Bu boşluğun çok taraflı resmi bir kuruluş statüsündeki Dünya Bankası tarafından doldurulabileceği düşünülmüştür. Bankanın uluslararası sermaye piyasalarından borçlanarak üyelerine ticari bankalardan çok daha ucuza kredi sağlama görevi verilmiştir.

Bankanın amacı gelişme yolundaki ülkelerde yoksulluğun azaltılması ve ekonomik kalkınmanın hızlanmasıdır. Banka yılda 200′den fazla proje onaylamaktadır. Projeyi tanımlama, hazırlık safhası, fiyat tahmini, görüşmeler ve Kurula sunuş, uygulama ve denetleme, değerlendirme olmak üzere altı basamaktan oluşmaktadır. Kredilerin çoğu yatırım projelerinde kullanılmaktadır. Bu projeler, yol, enerji santrali, okul, su ve kanalizasyon yapımı yanında öğretmen yetiştirme, sağlıklı beslenme programları, tarımsal üretim hizmetleri, telekomünikasyon ağlarının yaygınlaştırılmasını ve sanayi modernizasyonunu kapsamaktadır. Bir kısım kredilerle ülke ekonomilerini daha istikrarlı, etkin hale getirecek ve piyasa ekonomisine geçişi sağlayacak yapısal değişiklikler finanse edilmektedir. Dünya Bankası aynı zamanda ülkelere belli sektörlerin etkinliğini artırmak üzere ve ulusal kalkınma hedeflerine uygun teknik yardım ve danışmanlık hizmeti sağlamaktadır.

Günümüzde Banka, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler ile Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Avrupa’daki gelişme yolundaki ülkelere kredi vermektedir. Banka’ya üye olabilmenin önkoşulu IMF üyeliğidir. Banka’nın ve IMF’in üye sayısı 173′dür. Kredilere uygulanan faiz oranı altı ayda bir değiştirilmektedir. Kredi faiz oranları Banka’nın kendi borçlanma maliyeti yüzde 0,5′lik ücreti içermektedir. Bu ücret 1992 mali yılında yüzde 0,25′e, 1993 mali yılında ise yüzde 0,15′e düşürülmüştür. Krediler genellikle beş yıllık ödemesiz dönem olmak üzere 15-20 yıl vadelidir. Dünya Bankası 1992 yılında (mali yıl) 43 ülkede 15,2 milyar ABD dolarına ulaşan 112 adet yeniden yapılanma proje ve programını onaylamıştır. Bankanın verdiği krediler için gerekli fonların büyük bir bölümü uluslararası piyasalara tahvil ihracı yoluyla sağlanmaktadır. Ayrıca üye ülkelerin katkıları da söz konusudur.

Krediler; - Tek bir yatırım projesini,

- Ekonominin tüm sektörlerini teşvik edecek yatırımları,

- Yeni sanayileşen veya gelişen bir ülkenin ekonomisindeki yeniden yapılanma tedbirlerini finanse etmek için verilmektedir.

Her üye bankanın sermayesinden pay alabilmektedir. Hisse karşılıkları, altın veya ABD doları ve üyelerin kendi para birimleri üzerinden ödenmektedir. Merkezi Washington D.C.’de (ABD) bulunan Dünya Bankası’nın dünya genelinde 60 bürosu bulunmaktadır.

Banka; Başkan, Başkanlar Kurulu, Yönetim Komitesinden oluşmaktadır. Başkan, Yönetim Komitesi tarafından seçilmektedir. Her üyenin bir başkan ve vekilince temsil edildiği Başkanlar Kurulu ‘nun temel görev ve yetkileri; üye alımına veya ihracına karar vermek, sermaye artırımına gitmek ve esas anlaşma üzerinde değişiklik yapmaktır. 22 kişiden oluşan Yönetim Komitesinin görevleri ise, bankanın genel faaliyetlerini yürütmek, Başkanlar Kurulu’nun talimatları çerçevesinde krediler, garantiler, hisse senedi yatırımları yapmak, bankaca alınacak kredilere ve yapılacak teknik yardımlara karar vermektir.

2.5. PETROL İHRAÇ EDEN ÜLKELER TEŞKİLATI (OPEC)

“1960 yılında üyelerin petrol politikalarını birleştirmek ve koordine etmek ve bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla kurulmuştur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./102 petrol.htm

14 eylül 1960 Venezuela’nın teklifi ile kurulmuştur. Genel amaç olarak dünya genel fiyatlarını yükseltmek özel petrol şirketlerinden daha fazla gelir toplamak olarak da ifade edilebilir.

Daha farklı enerji kaynaklarının bulunmasından sonra OPEC’e olan bağlılık azalmaya başlamıştır. Bu kaynaklar kömür ve nükleer enerjinin ortaya çıkmasıdır. Bu da OPEC’in etkisinin azalmasına neden olmuştur. OPEC üyeleri Cezayir, Gabon, Endonezya, İran, İslam Cumhuriyeti, Irak, Kuveyt, Libya, Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi, Nijerya, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Venezuela’dır.

Sunulan rapor ve önerilen yönetim kurulu tarafından sunulur ve kongre bu rapor ve öneriler üzerine karar verir. Yılda iki kez toplanır ve üye ülkelerin yöneticileri yani birlik içindeki yeri kongre tarafından belirlenir. Seçilen yönetici alınan kararları yerine getirmeye çalışır.

İtiyatlar düzeyindeki uluslar arası petrol piyasalarında istikrarı geliştirmek üzere teşkilata yardımcı olan sekreterya vardır. Bu bölüm içinde de ihtisaslaşmış olan Ekonomik Komisyon vardır.

2.6. DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (WTO)

“Dünya ticaret örgütü çok taraflı ticaret sisteminin yasal ve kurumsal organıdır. WTO, hükümetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemelerini nasıl yapacakları hususunda yasal bir çerçevede ortaya koymaktır ve bu toplu görüşmeler ve müzakereler yoluyla ülkeler arasında ticari ilişkilerin geliştirildiği bir platformdur.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./61 diyot.htm

GATT’nın devamında yapılan bir nevi GATT’ı tamamlayıcı bir örgüttür. WTO uygulandığı ticari faaliyet ve ticaret politikası açısından GATT’dan daha geniş bir rolü vardır.

WTO’nun üstlendiği esas amaç üye ülkeler arasında çıkacak olan anlaşmazlıkları özellikle ticari anlaşmazlıklar ve mülki politikaların örgüt yapısından farklı olup olmadığını denetleyen ve diğer birleşimler (uluslar arası) ortaklığa gitmektir.

WTO’nun 111 üyesi vardır. En yetkili birimi WTO’ya üye ülke temsilciliklerinden oluşan iki yılda en az bir kere toplanan ve çok taraflı ticaret görüşmeleri ile ilgili sorunlarda karar vermekte yetkili olan bakanlar konferansıdır. Günlük işleri yürütmek üzere birçok alt birim vardır. Bu birimlerden en önemlisi bakanlar kuruluna rapor vermekle sorumlu olan Genel Konsey’dir. Genel Konsey haklarını kendi içinde varolan 3 ana organa yüklemiştir. Mal Ticaret Konseyi, Hizmet Ticareti Konseyi, Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları Konseyi’dir.

WTO’nun karar alırken kullandığı yöntem oylama yöntemi değildir. WTO’nun karar alma yöntemi Fikir Birliği yöntemidir. Bu yöntemle bir sonuç alınamadığında daha sonra her üye ülke bir oy kullanır. Sonuç olarak da karar oy çokluğu ile alınmaktadır. Alınan kararlar taraf olan üye ülkelerin tamamını kapsar. Taahhütler de üyelerin tamamını bağlamaktadır.

WTO kalkınmakta olan ülkelerin üyeliklerini yardım eder. Adı geçen ülkelerin ihtiyaç ve problemlerine büyük önem vermektedir.

WTO ayrıca ticaret ve çevre konularını da birbirine bağlamaktadır. Çok taraflı çevre anlaşmaları, sürdürülebilir büyüme, çevre ve piyasalarına giriş, özellikle gelişmekte olan ülkelere yapılan ihracatın geliştirilmesi, yurt içinde ticareti yasaklanan malların ticareti, ambalaj, etiket ve diğer dönüşümlü malzemelerin ticaretle ilgili mevzuatlarda birbirine uyumlu olması da sağlanmaktadır.

3. DÜNYA ÜLKERİNİN SOSYAL VE EKONOMİK DURUMLARI

3.1. ABD

Ülke bugün dünyanın insan hayatına en elverişli, tarım ve yer altı kaynaklar bakımından en zengin bölgesinde yer almıştır. Bu nedenle, 20. yüzyılın “Süper Gücü” olmuştur. Gerçekten ülkenin gelir kaynaklarını saymakla bitmez.

Kuzey Amerika’nın orta bölümünde yer alan bir devlettir. Yüzölçümü 9.529.063 km2’dir. Nüfusu 1990’da 252 milyon iken, 1995’te 263,8 milyona ulaşır. Başkenti Washington, D.C (640.000)’ dur. Dünyanın büyük şehirlerinden New York (7.4 milyon), Los Angeles (3.5 milyon), Chicago (3 milyon), Houston (1.8 milyon), ABD’de yer alırlar.

Amerika Birleşik Devletleri, 50 eyaletin ve 1 federal bölgenin birleşmesinden oluşmuştur. Ülkenin tarihi pek eski değildir. 1776’da Atlantik kıyısındaki 13 eyaletin birleşmesiyle doğmuştur.

Ülkede; Göller yöresi, demir, Appalachlar kömür, Teksas petrol kuşağını oluştururlar.tarım bakımından Merkezi Ovalar Mısır, Güney kıyı ovaları pamuk, güneydoğu kıyıları tütün kuşaklarını meydana getirirler. 100 batı Boylamının batısında kalan Preriler bölgesi ise, Ranch hayvancılığı bölgesidir. Doğu ve Batı kıyılarındaki vadiler ise, birer sebze deposu gibidirler. Tüm bu zenginlikler, ülkenin hızlı kalkınmasında önemli rol oynamıştır. ABD tüm bu üstünlüklerine paralel olarak, dünya ticaretinin büyük bir bölümünü de elinde tutar. Ticari ilişkisi olmayan bir ülke yok gibidir.

3.2. JAPONYA

“Japonya’nın %75′i dağlıktır. Ekilebilen alanlar %15′i ancak bulur. Ancak tarım modern bir şekilde yapılır. Maden kaynakları ve tarım imkanları kısıtlı olmasına rağmen, Japonya dünyanın sanayileşmiş yedi ülkesinden birisidir. Sanayi için gerekli olan hammaddeyi ithalat yoluyla karşılar, örneğin taşkömürünü Avustralya’dan alır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.35

Ülkenin Yüzölçümü 377.835 km2 kadar olup, nüfusu (1995) 125 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu 2010′da 129,3 ü milyona, 2020′de 126,1 milyona ulaşacaktır. Japonya, Asya’nın doğusunda adalar ülkesidir. Honşu, Hokkaido, Kiyuşiyu ve Şikoku gibi dört büyük adanın yanında çok sayıda irili-ufaklı adalardan oluşmuştur. Nüfus yoğunluğu km2’ye 327 kişi düşer. Başkent Tokyo 8,2 milyon nüfuslu dev bir şehirdir.

Çağımıza adını veren elektronik ve bilgisayar konusunda öncülük yapan Japonya, örf ve adetlerinden ödün vermeden sanayileşen tek ülkedir. Bunda da, çalışkan ve tarihi değerlerine bağlı Japon halkının katkısı büyüktür.

3.3. ALMANYA

“Başkenti Berlin, yüzölçümü 357.050 km2’dir. Nüfusu 81.2 milyondur, konuşulan dil Almanca’dır. GSMH 2414,0 milyar dolar, kişi başına GSMH 29729 dolardır.”

Hhtp://www.Foreigntrade.gov./dunya/profil/almanya.htm

Genel ihracatı 512 milyar dolardır. Bunun içerisinde en büyük paya sahip olan mallar makineler, motorlu taşıtlar, kimyasallar, gıda ürünleri, tekstil ve giyimdir. Genel ithalatı 448 milyar dolardır. Kaleme ait bu ürünler, makineler, kimyasallar, motorlu taşıtlar, gıda ürünleri, tekstil ve giyim oluşturur. İhracatındaki başlıca ülkeler Fransa, İngiltere, ABD, İtalya, Hollanda’dır.

3.4. ÇİN HALK CUMHURİYETİ

“Çin halkının %70′i tarımla uğraşır. Ancak topraklarının %10′u üzerinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri, pirinç, soya fasulyesi, çay, darı ve ham ipektir. Bu ürünlerin üretiminde dünya birincisidir. Ayrıca buğday, pamuk üretimi de fazladır. Nüfusun çok fazla olmasından tahıl ürünleri üretimi yetersiz kalır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.34

Asya’nın doğusunda, Muson Asyası’nda yer alan ve dünyanın en kalabalık bir ülkesidir. Yüzölçümü 9.572.900 km2’dir. Nüfusu (1995); 1,2 milyarı bulmaktadır. Bu da, dünya nüfusunun 1/5′i demektir. Yani dünyada yaşayan her beş insandan biri Çinlidir. Nüfus yoğunluğu km2 ye 118 kişi düşer. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,3 milyara, 2020′de 1,4 milyara ulaşacaktır. Başkenti, Pekin (6,8 milyon)’dir. Çin’de nüfusu milyonu aşan şehir sayısı 20′yi aşar. En büyük şehri Şanghay 7,3 milyon nüfusludur. Toplam nüfusun %93′ünü Çinliler oluşturur.

Çin pamuklu ve ipekli dokumacılıkta çok ileridir. Sanayi alanında, dünyanın sayılı ülkeleri içine giren Çin, makine, taşıt, gemi ve uçak yapım alanlarında büyük ilerlemeler kat etmiştir. İthalatını; Hong Kong, Japonya, ABD, Almanya ve Kanada, ihracatını ise; Hong Kong, Japonya, ABD, Singapur ve Sovyet Rusya ile yapmaktadır.

3.5. RUSYA

“Sanayi kuruluşlarında birbirini destekleyen fabrikaların heri birinin ayrı Cumhuriyette kurulmuş olması, 1991 yılından sonra Rus sanayisini çökertme noktasına getirmiştir. Ancak bu zorluklar, yıl geçtikçe giderilmektedir. Kimya ve otomotiv sanayi , oldukça ileri düzeydedir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası Sf.33

Rusya’nın topraklarının yarısı Avrupa’da, yarısı Asya’dadır. Asya’daki topraklarına Sibirya adı verilir. Rusya Federasyonunun toplam yüzölçümü 17.075.400 km2’dir. Eski Sovyetler Birliğinin %76’sına tekabül eder. Rusya bu yüzölçümüyle, ABD’nin iki katı büyüklüğündedir. Aynı zamanda dünya karalarının yaklaşık %12’sini oluşturur.

Yüzölçümü itibariyle dünyanın en büyük ülkesi olan Rusya topraklarının %40′ı kutup bölgesinde yer almakta olup, donmuş toprakları teşkil eder. Rusya’nın güneybatısında ılıman kara, orta bölümünde sert kara ve kuzey bölümünde ise kutup iklimi görülür. Dolayısıyla ülke topraklarının büyük bir bölümünde, insan yaşamım güçleştiren iklim şartları hüküm sürmektedir.

Doğal şartların elverişsizliği, ülke nüfusunu olumsuz yönde etkilemiştir. Ülkenin nüfusu, 1995′de 149,9 milyondur. 2010′da 155,9 milyona, 2020′de 159,2 milyona ulaşacaktır. Buna göre, 1995′de, matematiksel nüfus yoğunluğu kilometre kareye 9 kişi ancak düşer. Nüfus itibariyle, Eski Sovyetlerin %51′üıi oluşturan Rusya’da , nüfusun %74′ü şehirlerde, %26’sı kırsal yerleşmelerde yaşar. Toplam nüfusun %82’sini Ruslar oluşturur. Geri kalan nüfus ise Tatarlar (%4), Ukraynalılar (%3), Beyaz Ruslar (%1), Almanlar, Yahudiler, Ermeniler, Kazaklar gibi uluslardan meydana gelir. Başkent Moskova, 9 milyon nüfuslu metropoliten bir şehirdir.

Resmi dili Rusça, dini Ortodoks Hıristiyan’dır. Rusya Federasyonu içinde; 10 Otonom Cumhuriyet, 5 Otonom Bölge ve 10 ulusal bölge vardır. Federasyon içinde yaşayan milletlerin sayışı 100′ü aşar.

Ülkede bugün, 12.000 devlet çiftliği, 12.200 kolektif çiftlik ve 10.000′den fazla tarımsal işletme vardır. Ülke tarımına katkıda bulunmak üzere 100′den fazla Tarım Araştırma Enstitüsü kurulmuştur. Tarım sektöründe çalışan insan sayısı, toplam nüfusun %10′ nunu (15 milyon) teşkil eder. Rusya’nın en önemli tarım ürünleri; Buğday, patates, şeker pancarı ve çeşitli sebzelerdir. Ülkenin yıllık 100-120 milyon ton hububat (Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf) üretimi vardır ki, bu da eski Sovyet üretiminin yaklaşık %52’si kadardır. Yine Eski Sovyet yün üretiminin %47’si, şeker pancarının %25′i, sebzelerin %43′ünü Rusya vermektedir.

Dünya ölçeğinde Rusya Ormancılık ve balıkçılık bakımından da önemli bir yeri vardır. Dünya kereste rezervinin % 25′ine Rusya sahiptir. En Önemli kereste kaynakları, Sibirya’daki Tayga ormanlarıdır. Dünya okyanuslarında, Rus balıkçılık filoları, Norveç, Japonya, ABD’den sonra artık kendini hissettirmektedir.

Dünya enerji kaynaklarının %66’sını elinde bulunduran Sibirya bölgesindeki, kömür, petrol, doğal gaz; dünya rezervlerinin %50’sinden fazlasını oluşturur. Bilinen altın yataklarının %20’si Rusya’dadır.

Rusya’nın ihraç ürünlerinin %98′i sanayi mallarıdır. Bunların basında petrol ve petro-kimya, makine yapımı ve metal sanayi ürünleri baş sırayı alır. İthalatında yine sanayi ürünleri %96’sını tutar. Makine ve metal işleri ile inşaat malzemeleri ithalatı önemlidir. Yıllık (1990) ihracatı 107 milyar, ithalatı 143 milyar rubleye yakın gerçekleşmiştir. İhracatının %30′unu, ithalatının ise %53′ünü dış dünya ülkeleriyle yapmıştır. Geri kalan ihracatın %70′i, ithalatın %47’si, Eski Sovyetleri teşkil eden bağımsız ülkeler ile yapmıştır. İşte bu nedenledir ki, Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri, özellikle Orta Asya ve Kafkas ülkeleri Rusya Federasyonu için hayati bir önem taşımaktadır.

3.6. HİNDİSTAN

Güney Asya’da Hint yarımadasını kapsar. Hindistan’ın yüzölçümü 3.166.414 km2′dir. Nüfusu (1995) 936 milyonu aşar. Gelecekteki nüfusu, 2010′da 1,1 milyara, 2020′de 1,3 milyara ulaşacaktır. Başkent, Yeni Delhi (4.8 milyon, banliyoları ile birlikte 8,1 mi!yon)’dir. 15 ayrı eyalet vardır. Nüfus yoğunluğu km2’ye 270 kişi düşer. Ancak Ganj vadisinde yoğunluk hayli artar.

3.7. GÜNEY DOĞU ASYA ÜLKELERİ BİRLİĞİ (ASEAN)

“Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliği 8 Ağustos 1967’de Bankok’da, 5 üyenin (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland) Bankok deklerasyonunu imzalamasıyla kurulmuştur. 8 Ocak 1984’te Brunci Darussallam altıncı üye olarak birliğe katılmıştır.”

http:www.Foreigntrade gov.tr./87 diyot.htm

Amaçları yedi tanedir.

Üye ülkelerin ekonomik büyümelerini hızlandırmak ve sosyal – kültürel gelişimini sağlamak,

Bölgesel barışı korumak,

Üye ülkeler arasında ekonomik, kültürel ve teknolojik yardımlaşma konusunda çalışma yapmak,

Teknik konulardaki araştırma olanaklarına yardımcı olmak,

Bölge ile ilgili çalışmaları desteklemek,

Üye ülkelerin iletişimini, standardını, ticaretini, uluslar arası mal ticareti arttırmak ve tarımda etkin kullanımda çalışmalar yapmak ,

Diğer birliklerle yakın ilişkiler kurmak ve bu ilişkilerden ASEAN için fayda sağlamak.

ASEAN ülkeler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları barışçı bir yoldan sürdürülmesine gayret etmektedir. Üye ülkeler kendi içlerinde bu amaçları geliştirmek için sıkı ilişkiler içindedir. Üye ülkeler kendileri ve bölgeleri için yeni ekonomik anlaşmalara kendi içlerinde hazırlanmaktadır.

ASEAN’ın en büyük karar verici organı ASEAN devlet başkanları toplantısıdır. Uyumu sağlayan ise ülkelerin dış işleri bakanlarının yaptığı ASEAN bakanlar toplantısı sağlamaktadır.

Bakan statüsünde olan genel sekreterlik aktiviteleri başlatmak ve koordine etmekle görevlidir.

Üst düzey politik görevliler yaptıkları değerlendirmeden sonra bunları bir rapor halinde bakanlar toplantısına verirler.

3.7.1. TAYLAND

“Tayland ekonomisi özel sektör ağırlıklı serbest piyasa sistemine dayanır. Dünyanın her köşesinden yatırıma açık olan bu ülkede hükümet ülke ekonomisine yarar sağlayacak projelere güçlü teşvikler sağlar.”

İstanbul Ticaret Odası Tayland Ülke Etüdü sf.1

Tayland’da üç farklı mevsimle belirlenen muson iklimi vardır. Tay dili resmi dilidir. Nüfusun %25’i 0-14 yaşında,%69’u 15 – 64 yaşında, %6’sı ise 65 ve üstü yaşlardadır. Okuma oranı Tayland halkının %93’ü okuma yazma bilmektedir. Yönetim şekli anayasal monarşidir. Ordunun yönetim üzerindeki etkisi büyük olmakla birlikte sınırlı bir demokrasi hakimdir.

Yönetim başında bulunan krallık adıyla yer almaktadır. Yönetimde etkinliği seçimle parlementoda yer alan hükümet oluşturur.

Tarım, sanayi, metalurji, ticaret ve turizm sektörlerinin bir mozayiğidir. Tekstil, çimento, demir – çelik ürünleri, cam, elektronik aletler, kontrplak ve kaplama, lastikler, bisikletler, mücevherat, ayrıca motorlu araçlar, makineden buzdolabı ve havalandırma aletlerinde bir çok fabrika kurulmuştur. Balıkçılık, hayvancılık yapılmaktadır. Bütün bu saydığımız faaliyetlerde ve üretimlerde Tayland gelişen bir trend yakalamıştır. Bu gelişim kendini ulaşımda da göstermiştir. Öyle ki Tayland’da bir çok hava alanı olup 5 tanesi de uluslararasıdır. Ticari limanları gayet iyi durumdadır. Hizmetlerin verilmesinde çok önemli yeri teşkil etmektedir.

Tayland ekonomisi ihracat artışı ile ekonomik büyüme de artış birlikte artmıştır. Yer aldığı en büyük pazarı ABD, Singapur’dur.

İthalatının büyük bir bölümünü de ABD ve Singapur oluşturmaktadır. İthal ettiği malların başında sanayi makineleri, elektrikli makine, ham petrol, demir – çelik, uçak gemileri ve donanımları oluşturmaktadır.

Yüzde olarak incelediğimizde ihracatı 43,8 milyar dolar, ithalatı da 48,1 milyar dolardır.

3.7.2. MALEZYA

“Malezya, Güney Doğu Asya’da yarımada ve adalar üzerinde kurulmuş bir devlettir. Toplam yüzölçümü 330442 km2’dir. Bunun 684 km2’sini iç sular kaplamaktadır. Ülkenin kara yüzölçümü ise 329758 km2’dir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf. 42

Malezya’nın ekonomik yapısı tarım, ormancılık ve madenler oluşturur. Ülke toplam ihracatının %9.5’ini kauçuk, %8.2’sini palmiye yağı, %7.2’sini orman ürünleri oluşturur. Dünya kauçuk üretiminin yaklaşık %60’ını karşılar. Ülke ihracatının %11’den fazlasının ham petrol satışı oluşturur. Japonya, ABD, Singapur, İngiltere, Tayvan, Avustralya ile ticaret yapar. Güney Doğu Asya Ülkeleri Birliğinin üyesidir.

3.7.3. FİLİPİNLER

“Başkenti Manila, yüzölçümü 300 km2, nüfusu 68,6 milyon, konuşulan dil İngilizce, İspanyolca, togalog, GSYİH 68,9 milyar dolar, kişi başına GSYİH (1995) 1,001 dolar, enflasyon oranı (1995) %8, para birimi Pezo.”

http://www.Foraigntrade.gov,tr.//dünya/profil/filipinler.htm

Filipinlerin genel dış ticaretinde ihracat toplamı 16,8 milyar dolardır. Genel olarak bu ihracatı elektrikli ve elektronik teçhizat, giyim eşyası, hindistan ceviz yağı, bakır ve balık oluşturmaktadır.

İthalatın genel toplamı ise 25,6 milyar dolardır. Bunu ithalatı da yarı üretilmiş mamuller, elektrikli teçhizat parçası, çeşitli makineler ve teller oluşturmaktadır.

İhracatında yer alan ülkeler, ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Hong Kay, Almanya, Singapur, G.Kore, S.Arabistan’la yapmaktadır.

Türkiye ile ihracat payı % 0,05, ithalatı % 0,1’dir.

3.7.4. ENDONEZYA

“Endonezya’nın nüfusu 1995′de 203.583.886 kişiye ulaşmıştır. Endonezya’nın doğal yapısı ülkenin dil ve etnik yapısına büyük etki etmiştir. Özellikle ülkenin çok sayıda adalardan oluşması, tarih boyunca birbirinden bağımsız kabilelerin yaşamasına yol açmıştır. Ülkede, 300 kadar etnik grup bulunmakta ve 365 kadar farklı lehçelerde dil konuşulmaktadır.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.41

Endonezya; Güneydoğu Asya’da adalar devletidir. Ülkenin resmi adı; Endonezya Cumhuriyeti (Republic indonesia). Sumatra, Java, Borneo, Selebes, Lumbok, Sumbawa, Sumba, Flores, Timor gibi adalar üzerinde çok geniş bir adalar kitlesini içine alır.

Yüzölçümü 1.948.732 km2′dir. Yüzölçümü büyüklüğüne göre, dünya ülkeleri arasında 16. sırayı alır. Nüfusu (1995), 203,5 milyonu aşar. Bu nüfusu ile, Endonezya; İslam Dünyası’nın en büyük ülkesidir. Dünya ülkeleri arasında da, Çin, Hindistan ve A.B.D’ den sonra 4. sırada yer almaktadır. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 250, 2020′de 276,4 milyona ulaşacaktır. Başkent Cakarta (7,8 milyon)’dır. Çok sayıda etnik grubun birleşmesinden oluşan bir İslam ülkesidir. Resmi dini; İslam, Resmi dili; Bahasa Endonezya, Para birimi; Endonezya Rupiahı.

Endonezya; Güneydoğu Asya’da dünyanın en büyük kırık hattı boyunca uzanan irili ufaklı 17.508 adet adadan oluşmaktadır. Bu adaların yaklaşık 6.000′inde insanlar yaşamakta. Geri kalan 11.500′ü aşkın ada, insan yerleşmesinden yoksun bulunmakta. Yerleşmelerin yoğun olduğu başlıca adalar; Java, Sumatra, Bali, Kalimantan, İrian Java’dır.

Endonezya, enlem olarak yaklaşık 7 derece kuzey ve 10 derece güney enlemleri arasında yer alıyor. Enlem itibariyle Ekvatoral bölgede yer alması ve konum itibariyle okyanus içinde yer alan adalar devleti olması sebebiyle, Endonezya; dünyanın en sıcak ve en nemli ülkesidir. Sıcaklık yıl boyunca 25 derece dolayında seyreder. Çoğu adalar, 2.000 mm.den fazla yağış alır. Yağışlar, hemen hemen yıl boyunca her gün öğleden sonra yağar. Fazla değişmeyen sıcaklıklar, her gün öğleden sonra yağan şiddetli yağmurlar, aşırı nem gibi iklim şartları; gür bir ekvatoral yağmur ormanlarının oluşmasına neden olmuş. Ancak tüm bu şartlar, insan bayatı için olumsuz şartlar taşıyor. Buna rağmen, gerek pirinç tarımının getirdiği avantajlar ve gerekse diğer ekonomik zenginlikler, bu adalar üzerinde çok fazla miktarda insanın yaşamasına imkan hazırlamıştır.

Dilde görülen çeşitlilik, dini yapıda pek fazla görülmez, 1993 yılı belirlemelerine göre, ülkede; toplam yaklaşık 164,1 milyon Müslüman vardı. Ayrıca 11,3 milyon Protestan, 6,7 milyon Katolik, 3,4 milyon Hindu ve 1,9 milyon kadar da Buda dinine mensup insanlar bulunmaktaydı. Ülke nüfusunun % 87′i Müslüman olmasına rağmen, Endonezya anayasasına göre resmi din beş tanedir (islam, Protestan, Katolik, Hinduizm ve Budizm). Hıristiyanlar yoğun olarak, doğuda Timor adasında yaşıyorlar. Başta Portekizliler olmak üzere, Avrupa Ülkeleri, Timor adasındaki Hıristiyanlari Endonezya’dan ayrılmağı için sürekli kışkırtıyorlar. Bu sebeple, zaman zaman Timor adasında ayaklanmalar ve çatışmalar yaşanıyor.

Endonezya’nın başkenti Cakarta’dır. Cakarta’nın 1994 yılında 11.017.000 kişi olarak tespit edilmiş ve bu nüfusu ile dünyanın en büyük şehirleri arasında 11.sıradadır.

Endonezya’nın gelir kaynakları tarım ve madenlerdir. Kauçuk üretiminde dünyada ikincidir. Şekerkamışı, çay, tütün, kınakına, Hindistan cevizi başlıca ihraç ürünleridir. Pirinç ve mısır ihtiyacı karşılar. Orman bakımından çok zengin olan Endonezya’da, hayvancılık az gelişmiştir. En çok beslenen hayvan mandadır. Manda aynı zamanda pirinç tarımında güç olarak kullanılır. Adalar ülkesi olduğundan balıkçılık çok önemlidir.

Petrol ve kalay bakımından çok zengindir. Ayrıca altın, gümüş, manganez, boksit ve kömür de vardır. Sanayi gelişmektedir. Özellikle petro-kimya, otomotiv, dokuma, çimento, kauçuk gibi sanayi kolları mevcuttur. Sanayi tesislerinin bir kısmı, yabancı sermaye ile kurulmuştur. Yıl geçtikçe turizm yatırımları ve gelirleri artmaktadır.

Endonezya’nın milli gelirinin hızla arttığı gözlenir, şüphesiz bunda ülkeye hızlı bir şekilde ve fazla oranda yabancı sermaye akışının rolü büyüktür. İthalatında Japonya (%22) , A.B.D(% 14), Almanya (% 8) , Hong Kong, Tayvan, Güney Kore, ihracatında ise Japonya (% 32), A.B.D (% 13), Singapur (%9), Hong Kong, Tayvan, Güney Kore gibi ülkeler söz sahibidir. Endonezya genelde makine, taşıt, kimyasal ürünler, ham maddeler ve mineral yağlar alırken, ham petrol, doğal gaz, giyim, kauçuk ve kereste ürünleri satar. Endonezya ile Türkiye arasındaki ticari ilişkiler oldukça zayıftır. Ancak 1990′lı yıllardan sonra nispeten gelişme görülmektedir.

3.7.5 GÜNEY KORE

“Ülke, daha ziyade sanayi sektöründe üretmiş olduğu mamul maddeleri satar ve karşılığında ham petrol, makine ve gıda ürünleri alır. Daha ziyade A.B.D, Japonya, Almanya, Avustralya, Kanada, Suudi Arabistan, Hong Kong gibi ülkeler ile ticaret yapar.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.47

Asya kıtasının doğusunda, Kore yarımadasının güneyinde yer alır. Kuzeyinde Kuzey Kore, doğusunda Japon denizi, güneyinde Sarı deniz, batısında Kore körfezi vardır. Toplam yüzölçümü 99.274 km2’dir ve eski Kore topraklarının % 45′ini teşkil eder.

Güney Kore toprakları, doğal coğrafya bakımından Kuzey Kore’ye benzer. Ancak sıcaklıklar biraz daha artar.

Ülkenin nüfusu 1995′de 45.5 milyonu aşar. Ülkenin gelecekteki nüfusu, 2010′da 51.6 milyona, 2020′de 54 milyona ulaşacaktır. Başkenti Seul’dur.

Sanayinin gelişmesiyle birlikte, tarım ve hayvancılık giderek önemini yitirmektedir. Yine de iç tüketime yönelik pirinç ekimi önemlidir. Domuz ve sığır besiciliği yapılmaktadır, ipek böcekçiliği ve balıkçılık, gelir getiren sektörlerdir. Madencilik bakımından, Kuzey Kore’ye nazaran fakir sayılır. Grafit, kaolin, talk ve tungsten rezervleri önemlidir. Sanayi çok gelişmiştir. Elektrikli aletler, metal, tekstil, gıda, plastik ve motorlu araçlar, kağıt, kimyevi maddeler ve gemi yapımı giderek gelişmektedir.

3.8. ORTA ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİ

3.8.1. AZERBAYCAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkede metal madenleri arasında, alünit, bakır, demir, kobalt, krom, çinko, kurşun madenleri önemli yer tutar. Özellikle Küçük Kafkaslar bölgesi, önemli metal madenleri yataklarına sahiptir. Sahip olduğu zengin madenlerden dolayı, Küçük Kafkaslar bölgesine, “Azerbaycan Uralı” adı verilir.”

Dünya ve Ülkeler Coğrafyası sf.236

Azerbaycan, Asya Kıtasının batısında, Kafkas Dağları’nın güneydoğu kesiminin güney yamaçları önünde yer alır. Kuzeyinde Dağıstan Özerk Cumhuriyeti, kuzeybatısında Gürcistan, batısında Ermenistan, güneyinde İran Azerbaycanı vardır. Doğu sınırını tamamıyla Hazar Denizi oluşturur. Azerbaycan’a bağlı Nahcıvan Özerk Bölgesi ise, batıda Türkiye ile sınırlıdır.

Azerbaycan toprakları içinde, Dağlık Karabağ Bölgesi vardır. 188.000 kadar kişinin yaşadığı bu bölgede, nüfusun etnik yapısı Ermeni ağırlıklıdır. Bu nedenle, bu bölgenin Ermenistan’a bağlanma talepleri vardır. Oysa Karabağ bölgesi, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde; bölgenin dağlık ve ayrı bir iklime sahip olmasından olsa gerek, “Küçük Azerbaycan” denilmektedir. Öte yandan yaklaşık 295.000 kişinin yaşadığı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti’nde ise tamamıyla Azeriler yaşar. Ancak bu cumhuriyetin Azerbaycan ile kara bağlantısı yoktur. İşte bu karmaşık yapı, Ermenistan-Azerbaycan çatışmasını doğurmuştur. Azerbaycan’ın yüzölçümü 86.600 km2 ’dir. Nahçıvan’ın 5.500 km2, Dağlık Karabağ’ın ise 4.400 km2. kadardır.

Ülkenin güney batısında yükselti azdır. Bu kısım Şah dağ, Murat dağı ve Zangezur dağları ile Karabağ platosundan oluşur, Güneyde, Taliş dağları (Kuyum Yurkvay tepesi, 2477m.) uzanır. Kuzeybatı-güneydoğu istikametinde 100 km. Uzanan bu dağlar üzerinde, sürekli akarsular yanında, çok sayıda kuru vadiler de yer almaktadır.

Dağlık sahalar arasında Kura ve Aras nehirlerinin suladığı, geniş ovalık alanlar vardır. Kura-Aras ovaları; dağeteği düzlükleri, ova düzlükleri ve kıyı ovaları olarak üç ayrı morfolojik üniteye ayrılır. Dağeteği düzlükleri içinde; Gence, Karabağ-Mil ve Cebrayil düzlükleri önemlidir. Ova düzlükleri arasında ise; Şirvan, Karabağ-Mil, Güney Mugan, Mil-Mugan-Şirvan ovaları, Akarsuların getirdiği alüvyal depolarla örtülmüştür. Söz konusu bu ovalar, Azerbaycan tarımında önemli rol oynarlar. Kura ırmağının Hazar denizine döküldüğü delta kesiminde, Salyan ve Güneydoğu Şirvan kıyı ovaları yer almaktadır.

Ülkede farklı iklimlerin görülmesi, bitki örtüsü özelliklerine de yansır. Dağlık alanlarda özellikle, 500-600 m, yükseltiye kadar kolşik flora görülür. Kafkas Dağlarında endemizm (sadece o bölgeye ait, yerel) kuvvetlidir. Ülkenin iç kesimlerinde Kura oluğunda step formasyonu hakimdir. Yağışın 200 mm. nin altına düştüğü kesimlerde step, kurakçıllaşır ve cılızlaşır. Nehir tabanlarında ve Hazar Denizi kıyılarında tuzcul ve bataklık bitkileri yetişir.

Ülkenin en önemli nehirleri; Kura ve Aras’dır. Kura nehri, Azerbaycan’ın olduğu gibi, tüm Kafkasya bölgesinin en büyük akarsuyudur. Nehrin toplam uzunluğu 1515 km., akaçlama alanı ise 188.042 km2’yi bulur. Kura nehrinin 200 km.si Türkiye, 900 km.si Azerbaycan toprakları içinde kalır. Kura nehrinin en büyük kolu olan Aras nehri ise, 1072 km. uzunluğa ve 102.000 km2. akaçlama alanına sahiptir. Kura Nehri üzerinde yapılan ve 1955 yılında tamamlanan Mingeçaur Barajı yer alır. Hem elektrik üretimi ve hem de sulama amacıyla inşa edilen baraj gölünün yüzölçümü, 620 km2yi bulur. Öte yandan, ülkede 250 kadar küçük göl vardır. Ancak bu göller, pek o kadar önemli değildir.

Azerbaycan’da, mineralli su kaynakları çok sayıdadır. Büyük Kafkas silsilesinin güneydoğu kesiminde, Küçük Kafkas silsilesinde, Lenkoran ve Apşeron bölgeleri ile Nahçıvan’da jeolojik özelliklerine bağlı olarak, çok çeşitli mineraller içeren kaynaklar vardır. Söz konusu bu kaynakların özellikleri, birbirinden farklıdırlar. Ülke genelinde, dünya ölçeğinde önemli sayılabilecek 200′ü aşkın madensuyu kaynağı bulunmaktadır.

Bugün ise (1997), Azerbaycan toprakları ikiye bölünmüş durumdadır. Kuzey Azerbaycan ve Güney Azerbaycan. Güney Azerbaycan, İran sınırları içersinde kalmakta ve iki il teşkilatını oluşturmaktadır. Başkentini Urmiye’nin oluşturduğu Batı Azerbaycan vilayetinin yüzölçümü 30.850 Km2, ve nüfusu ise 2 milyon dolayındadır. Başkentini Tebriz’in oluşturduğu Doğu Azerbaycan’ın yüzölçümü 67.102 Km2, ve nüfusu 4,2 milyon kadardır. Kuzey Azerbaycan ise, bugün Bağımsız Devletler Topluluğu içinde, bir cumhuriyettir, 86.600 km2 yüzölçümü ve 7.398.000 nüfusu vardır. Azeri Lehçesi ile konuşan Türkler’in ülkesi demek olan Azerbaycan sınırları gerçekte; 104.000 km2’si Güney Azerbaycan, 94.137 km2’si Kuzey Azerbaycan ya da Kafkasya Azerbaycan’ı olmak üzere, toplam 198.137 km2′lik bir alana sahiptir. Bu topraklar üzerinde, toplam 13,5 milyon insan yaşamaktadır.

Kuzey Azerbaycan yani Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin 1996 yılı itibariyle nüfusu 7.549.000 kişidir. Kuzey Azerbaycan nüfusunun % 82’sini Azeri Türkleri oluşturuyor. Rusların payı % 5, Ermenilerin ise % 7 kadardır. % 6’sı ise diğer milletlerdir. Halkın büyük bir kesimi Müslüman’dır.

Azerbaycan toplam nüfusunun % 48,6’sını erkek, % 51,4′ünü kadın nüfus oluşturur. Kadın nüfusun erkek nüfustan fazla olmasının nedeni, ülkenin Ermenistan ile yapmış olduğu savaşın sonucudur. Ülkede hane halkı büyüklüğü 4,4 kişi kadardır.

Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin başkentini Baku oluşturur. Baku, Farsça’da “üzerinde dağ rüzgarları esen” demek olan “Bad Kube” deyiminin değiştirilerek söylenmiş bir isimdir. Şehrin nüfusu 1,2 milyonu aşar.

Bugüne kadar ülkede 29 doğal gaz yatağı işletilmeye açılmıştır. Mevcut rezervlerin % 40′ı Hazar denizinde, % 33′ii Kur-Aras oluğunda, % 11 ‘i Apşeron yarımadasında, % 5′i Şeki-zakatala, % 4′ü ise Siyezan-Guba bölgelerinde bulunmaktadır. Doğal gaz üretimi ise, yıllık 14 milyon metreküp kadardır.

Azerbaycan’da sanayi faaliyetleri, giderek gelişmektedir, Tarıma dayalı hafif sanayinin yanında, son yıllarda ağır sanayiye de önem verilmiştir. Petrol ve doğal gaz endüstrisi gelişmiş ve makine yapımı da önem kazanmıştır.

Azerbaycan’ın ticareti, Sovyetler Birliği dağılmadan önce merkezden yönlendirilmekteydi. Bağımsızlıktan sonra da ticarî ilişkiler, Bağımsız Devletler Topluluğu ile devam etmiştir. B.D.T’nin ticaretteki payı, % 85′i bulur. Bu birlik içinde de en önemli payı, Türkmenistan, Rusya ve Ukrayna almaktadır. Azerbaycan, dışarıdan otomobil, kereste, çimento, çeşitli gıda maddeleri (tahıl, buğday unu, margarin, şeker, et vs.) ve yol makineleri salın alır. Pamuk elyafı, tütün, şarap, demir-çelik ürünleri, kablo ve rafine petrol ürünleri satar. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ticari ilişkiler, yıldan yıla canlanma görülmektedir.

Azerbaycan’ın dış politikada en önemli sorunu, Ermenistan’ın sürekli hak iddia ettiği Dağlık Karabağ bölgesinin aidiyet durumudur. Rusya destekli Ermenistan saldırışı karşısında, Azerbaycan büyük bir can , mal ve toprak kaybına uğramıştır, 1994 yılı başlarında, Azerbaycan topraklarının % 25′i Ermeni işgal kuvvetlerinin elindeydi. Ayrıca 1,5 milyondan fazla Azeri Türkü, evini ve toprağını terk etmiş durumdadır. Bugün için (1995), Ermenistan ile geçici bir ateşkes antlaşması imzalanmasına rağmen, sorun henüz çözümlenmiş değildir. Sanırız, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çözüm karşılıklı toprak mübadelesidir. Dağlık Karabağ bölgesine açılacak bir Emeni Koridoru’na karşılık, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında, Ermenistan üzerinden bir ‘’Azerbaycan Koridoru” açılması, en gerçekçi bir çözüm olacaktır. Böylece, her iki ulusun insanları, arasında oluşan yapay kopukluk giderilecektir. Öte yandan, Nahçıvan ile Azerbaycan arasında açılacak olan bu koridor, parçalanmış Türk Dünyası’nı karadan bağlayacak ve önemli bir “Türk Koridoru” haline gelecektir.

3.8.2. KAZAKİSTAN TÜRK CUMHURİYETİ

“Ülkenin toplam yüzölçümü 2.717.300 km2 kadardır. Bu yüzölçümü ile Kazakistan, Türk Dünyası’nın en büyük alanlı ülkesidir. Ne var ki, ülke topraklarının büyük bir bölümü, çöl ve verimsiz bozkırlardan oluşur.

Kazakistan akarsular bakımından zengindir. Ülkede büyüklü-küçüklü 8500′den fazla akarsu vardır. Bunların çoğu. Hazar Denizi, Aral, Balkaş ve Tengiz Göllerinin su toplama havzalarına boşalmaktadır. Ülkenin kuzeyinde yer alan İrtiş (1700 km.), İşim (1400 km.) ve Tobol gibi akarsular, kuzeye doğru akmakta ve Rusya Federasyonunda birleşerek Obi adını alıp, Obi körfezi aracılığı ile Kuzey Buz Denizi’ne dökülmektedirler. Kazakistan’ın tarımında önemli bir kaynak oluşturan, Siriderya nehri üzerinde, sulama amaçlı çok fazla sayıda baraj kurulmuş bulunmaktadır.

Ülkenin batısında yer alan Hazar Denizi, dünyanın en büyük iç denizidir. Kazakistan’ın bu denizde, 2.320 km.lik bir kıyısı vardır. Diğer büyük göller ise; Aral, Balkaş, Zaysan, Alakol, Tengiz ve Seletitengiz’dir. Ülkede bunların yanında irili - ufaklı, 48.200 kadar göl ve gölet bulunur. Ancak bu göllerin çoğunluğu yazın kururlar. Hatta, ülkenin en büyük gölü olan Aral, bölgede çok sayıda açılan sulama kanalları sonucunda kuruma aşamasına gelmiştir. Kuşkusuz bu değişim, çok ciddi ekolojik bozulmalara yol açacaktır.

1989′da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Kazakistan 25 Ekim 1991′de bağımsızlığını ilan etti. Türkiye Cumhuriyeti, Kazakistan’ı tanıyarak, 12 Ocak 1992′de Almatı’ya (ya da Ruslar’ın deyişiyle Almaata) Büyükelçi tayini yapıldı. 2 Mart 1992′de Kazakistan, BM’nin özgür bir üyesi oldu.

Kazakistan’ın nüfusu 1995′de 17.3 milyona ulaşmıştır. 2000 yılında ülkenin nüfusu ancak 18,5 milyon kadar olacağı tahmin edilmektedir. Ülkede, mevcut nüfus artış hızıyla ancak 58 yıl sonra, toplam nüfus ikiye katlanacaktır. Bugün ülkenin nüfus yoğunluğu km2 ‘ye 6 kişi düşmektedir.

Kazakistan nüfusunun en büyük özelliği, etnik yapısının çok farklı olmasıdır. 1950 - 60 arasında ülkeye önemli oranda Rus v

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dünya Ticaret Örgütü (dtö)

DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ (DTÖ)

1 Ocak 1995 tarihinde faaliyete geçen DTÖ,Uruguay Görüşmeleri’nde oluşturuldu ve dünya ticaretini serbestleştirme çabalarına sürdürmek üzere GATT anlaşmasını değiştirip geliştirerek kendi bünyesine aldı. Başka bir değişle, aşağıda belirteceğimiz gibi, DT֒nün yasala dayanağı geliştirilmiş biçimiyle yeni GATT sözleşmesidir.

GATT, geçici bir anlaşma olarak ortaya çıkmıştı; ana ilke olarak da sanayi malları üzerindeki dünya ticaretini serbestleştirmeye yönelik çalışmalar yapmıştır. Oysa DTÖ, yasal zemine oturtulan, yaptırım gücü arttırılmış, sanayi mallarıyla tarım, tekstil ve hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi yanında fikri mülkiyet haklarını da bünyesine alan bir kuruluş niteliğindedir.

Uruguay toplantılarında GATT sözleşmesinde değişiklik yapılmış ve yeni ortaya çıkan anlaşma metnine GATT99 adı verilmiştir. Bu yeni anlaşma metni ilk sözleşme olan GATT47’den çok daha geniş kapsamlıdır. Anlaşmada yapılan bu değişikliklerden sonra GATT94 yukarıda değinildiği gibi DT֒ ye bağlandı. Böylece dünya ticaretini serbestleştirme amacıyla GATT’ ın yerine kurulan DTÖ, Bretton woods ‘un 2 temel kuruluşları olan Dünya Bankası ile İMF’ nin yanında 3. bir örgüt biçiminde ortaya çıktı ve bir anlamda üçlü sayacağı tamamlanmış oldu.

DT֒ nün üye sayısı halen 130 dolaylarındadır. Bütün batılı sanayileşmiş ülkeler DTÖ üyesidirler. Doğu bloğunun yıkılmasından sonra Polonya, Macaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti ve Solvakya gibi ülkelerde GATT’a üye olmuşlardı. Bugünde DTÖ üyesidirler. Sovyetler birliğinin yıkılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan ülkelerin hemen hemen tamamı ile Çin de başvuru da bulunmuştur. 2001 yılında başvurusu kabul edilmiştir.

DT֒ nün geniş anlamda dünya ticaretine serbestleştirme amacına ulaşılabilmesi için üye ülkelerin ortak çıkar ve karşılıklı olma ilkeleri doğrultusunda hareket ederek, dış ticarette “her türlü engelin” ve “farklı işlemlerin” kaldırmaları öngörülür. Ticareti daraltan her türlü engelin kaldırılmasından, ithalat ve ihracata uygulanan tüm vergi dışı engeli önce tarifeye dönüştürmek sonra da bu tarifeleri kaldırmak anlaşılır.

Yukarıda genel olarak değindiğimiz DT֒nün faaliyetlerini daha somut biçimde şöylece sıralayabiliriz:

Örgütün kapsamına giren (GATT’tan devralınan)anlaşmaların uygulanması, yönetimin ve işleyişinin sağlanması.

Yapılacak çok yanlı ticaret yeni görüşmeleri için bir forum oluşturma, ticareti serbestleştirme çabalarına yeni alanlar katma: örgütün sanayi ürünlerinin yanında tarım, tekstil ve hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi, ticarete ilişkin sınai ve mülkiyet haklarının korunması gibi alanlarda çalışmalar yapması öngörülür.

Üyeler arasında çıkan anlaşmazlıkları çabuk ev etkili biçimde çözmek üzere bir arabuluculuk mekanizması kurma: anlaşmazlıkların GATT47 kapsamında da yer almakla birlikte, oldukça etkisiz kalmaktaydı. DT֒de çözüm konusunda etkili karar alınmasını sağlamak için örneğin bir “anlaşmazlıkların çözümü organı” kurulmuştur.

Üyelerin dış ticaret politikalarını gözden geçirme ve değerlendirme: söz konusu örgüt, üyelerin dış ticaret politikalarının denetlendiği(monitoring) bir forum rolü oynar. Bu amaçla anlaşmada “Ticaret politikalarını gözden geçirme mekanizması”(Trade policy review mechanism-TPRM) ve bu mekanizma çerçevesinde çalışacak olan “Ticaret politikalarını gözden geçirme organı”na yer verilmiştir. Sözü geçen organ üye ülkelerin dış ticaret politikalarını, iki veya dört yıl gibi belli aralıklarla incelemeye tabi tutar.

Sürekli bir kurumsal yapı olarak IMF, Dünya Bankası ve bunlara bağlı kuruluşlarla yakın işbirliği yapma: Örgütün böylece global ekonomik politikaların oluşturulmasında daha etkin bir rol oynaması amaçlanmıştır.

Uluslar arası ticaret sisteminin faydalarından yararlanmaları için gelişmekte olan ülkelere ve dönüşüm ekonomilere yardımcı olma.

Uluslar arası ticarette ayrımcılığın kaldırılması için GATT’an devralınan iki önemli kural vardır:En çok kayrılan ülke kuralı.

En çok kayrılan ülke kuralına göre, bir üye ülkenin diğerinin mallarının ithalatıyla ilgili olarak ona verilen bir ödün(tarife indirimi gibi) veya sağlanan bir kolaylık, ayırım yapmadan diğer bütün ülkelere de aynen geçerli kılınmalıdır.Serbest ticaret bölgeleri ve gümrük birlikleri bu kuralın dışındadır.

İkincisi ise, ulusal işlem kuralıdır ve yurt içinde uygulanan vergi ve öteki müdahalelerde yerli mallarla yabancı mallar arasındabir fark gözetilmeden hepsine aynı işlem yapılmasını ifade eder.

Sonuç olarak, ticaretteki bütün bu engellerin ve ayrımcılığın kaldırılması ile uluslararası ticarette serbestleşme sağlanacak ve bütün ülkelerin yararına olarak uluslar arası ticaret hacmi genişlemiş olacaktır.

DT֒nün dayandığı yönetim yapısı şöyledir:Üye ülkelerin ilgili bakanlarından oluşan bir Bakanlar Konferansı(Ministerial Conference) vardır, en az 2 yılda bir toplanır.Ayrıca daha sık toplanan ve tüm üye ülke temsilcilerinden oluşan bir Genel Konsey’e (General Council) sahiptir.Nihayet örgütü temsil eden ve ilgili Bakanların atadığı bir Genel Direktör’ü bulunur, merkezi Cenevre’dedir.

Böylece, bugün dünya ticaretini evrensel boyutlarda serbestleştirmekle görevli olan DTÖ, genel düzeyde tanıtıldıktan sonra şimdi, bu örgütün kurulmasına varan gelişmeleri gözden geçirelim.

GATT’tan DT֒ye Varan Gelişmeler

Dünya ticaretini serbestleştirme çabalarını ilk önce sanayileşmiş ülkeler başlatmış, giderek az gelişmiş ülkeler de bu akımın içine çekilmişlerdir.Bu gelişmeler, temelde 1930’larda dünya ekonomisinde görülen yoğun koruyuculuk ve iktisadi milliyetçilik hareketlerine bir tepki olarak düşünülebilir.

Gerçekten de Büyük Depresyon’u izleyen yıllarda dünya ticaretinde uluslar arası işbirliğinden tümüyle uzak bir dönem yaşanmıştı. Ülkeler, içinde bulundukları dış ödemeler açığı ve işsizlik sorunlarını çözümlemek için bireysel hareket etmekte, bu da rekabetçi devalüasyonlara ve karşılıklı tarife yükseltmelerine yol açmaktaydı.Böylece dış ticaret, ikili anlaşmalar kanalıyla yürütülmekte ve uluslar arası ticaret de en düşük düzeylere inmiş bulunmaktaydı.

İki dünya savaşı arasındaki bu dönemde ülkelerin gümrük tarifelerini aşırı ölçüde yükseltmelerinin yanı sıra, tarife uygulamalarında da önemli farklılıklar görünüyordu.Bazı ülkeler gümrük tarifelerini “ayırım gözetici” (discriminative) şekilde uyguluyorlardı; yani belli bir mala uygulanan tarife oranları ithal edilen ülkeye göre değişik oluyordu.Bu ise dünya kaynak dağılımında etkinliğin bozulması ve uluslar arası ticarette haksız rekabet koşullarının ortaya çıkmasına yol açıyordu.

İki savaş arasındaki dönem boyunca uluslar arası ticarette görülen bu kısıtlayıcı uygulamalardan özellikle Batılı sanayileşmiş ülkeler şikayetçiydiler. Çünkü sanayi üretiminin hızla geliştiği bu ülkelerde, ekonomik hayatın canlılığı, büyük ölçüde geniş dış piyasaların varlığına bağlı bulunuyordu. O nedenle, Batılı ülkeler daha İkinci Dünya Savaşı sona ermeden veya savaşın hemen sonrasında çok yanlı bir uluslararası ticaret ve ödeme sistemi gerçekleştirmek için harekete geçtiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslar arası ekonomik ve mali sistemin temeli 1944’te toplanan Bretton Woods Konferansları’nda atılmıştır. Konferansların sonucunda kurulmasına karar verilen iki örgütten birisi olan Dünya Bankası, Avrupa ekonomilerinin onarımına katkıda bulunmak (daha sonraları az gelişmiş ülkelere kalkınma yardımı sağlamak), ikincisi olan Uluslararası Para Fonu da uluslararası parasal ve mali sistemin düzenli biçimde sağlamakla görevliydi.

Uruguay Görüşmeleri ve DTÖ Sonrası

GATT toplantıları içinde gerek konu, gerek katılan ülke sayısı açısından en geniş kapsamlı Uruguay Görüşmeleri’dir (Uruguay Round). Görüşmeler 1986 Eylül’ünde Uruguay’ın başkenti Punta del Este’de başlamış ve 15 Nisan 1994’de Fas’ın Marakeş kentinde 125 ülkenin nihai anlaşmayı imzalaması ile sonuçlanmıştır. Başlangıçta görüşmelerin 4 yıl sürmesi planlanmıştı. Ancak, tarımsal sübvansiyonların kaldırılması konusunda ABD ile AB (özellikle Fransa) arasında çıkan görüş ayrılıkları nedeniyle görüşmeler 4 yıl daha uzadı.

Tarımsal sübvansiyonlardan başka bu görüşmelerde hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi konusu ilk kez tartışılmıştır. Ayrıca tarife ve tarife dışı engellerin kaldırılarak yeni korumacılığın yayılışının önlenmesi, fikri ve sınai mülkiyet haklarının korunması ve resmi ihalelerde yerli firmalar lehine konulan ayrıcalıkların giderilmesi, diğer önemli konular arasında yer alır.

Uruguay Görüşmeleri’nin bir diğer sonucu da DT֒nün kurulmasıdır. Görüşmelerde GATT 47 sözleşmesinde değişiklikler yapılmış ve bu şekilde oluşan GATT 94 DT֒nün kapsamına alınmıştır. Başka bir deyişle adı geçen kuruluş bir anlamda GATT’ın geliştirilmiş ve örgütsel yapıya kavuşturulmuş bir şeklidir. Uruguay Toplantıları’nda birçok yeni konuda anlaşmaya varıldığı ve bunlar da DT֒nün görev alanına alındığından, söz konusu anlaşmalar, içinde bulunduğumuz DTÖ sonrası dönemin de özelliklerini oluşturacaktır. O nedenle bu konulara biraz daha yakından bakmakta yarar vardır.

Görüşmelerde elde edilen sonuçları aşağıdaki biçimde özetleyebiliriz:

a.Sanayi Malları Üzerindeki Gümrük Tarifeleri: Gelişmiş ülkeler sanayi malları üzerindeki tarifeleri ortalama %34 dolayında indireceklerdir. Bu indirimler 1995 yılı başından başlayacak ve ilke olarak 4 yıl içinde ve 5 eşit taksitte yapılacaktır. Böylece gelişmiş ülkelerde sanayi ürünleri üzerindeki ağırlıklı tarife oranı Uruguay öncesi %4.7’den Uruguay sonrasında %3’e düşürülmüş olacaktır.

b.Gönüllü İhracat Kısıtlamaları: Genellikle “gri alan önlemleri” (gray area measures) de denen gönüllü ihracat kısıtlamaları veya iç piyasa düzenlemesi anlaşmaları gibi önlemler 4 yıllık bir süre içerisinde kaldırılacaktır.

c.Az Gelişmiş Ülkeler: Uruguay Görüşmeleri’nin bir özelliği de az gelişmiş ülkelere bağlayıcı tarife indirimleri öngörmüş olmasıdır. Böylece, az gelişmiş ülkeler de tarifelerini arttıramayacak ve mevcut tarifelerini zaman içinde azaltacaklardır.

d.Tarım: Uruguay Görüşmeleri’nde üzerinde uzlaşmaya varılan en önemli konulardan birisi de tarımın DT֒nün kapsamına alınması olmuştur.Tarımsal ürünler konusu, bu görüşmeler sırasında özellikle ABD ile AB arasındaki en önemlisigörüş ayrılığını oluşturmuştur.Sonunda, varılan anlaşmaya göre tarımla ilgili taahhütler 3 grupta toplanmıştır. Bunlar, pazara giriş, iç destekler ve ihracattaki sübvansiyonlardır.

e.Tekstil ve Giyim Sektörü: Tekstil ve giyim üzerindeki, Çok Elyaflılar Anlaşması’na dayanılarak konulan ihracat kotaları 10 yıllık bir sürede daha az kısıtlayıcı olan tarifelere dönüştürülecek ve bu süre içerisinde tarifeler de %25 oranında indirilecektir.

f.Hizmetler Ticareti: Dünya ticaretinin 1/5’ine yakın bölümü hizmet işlemlerinden oluşuyor. Hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi konusu ilk kez Uruguay Toplantıları’nda ele alınmıştır. Toplantıda hizmetler alanında liberalleşmeyi gerçekleştirmek üzere Hizmetler Ticareti Genel Anlaşması(GATS) kabul edilmiş ve hizmetler ticareti serbestleştirmeye yönelik çalışmaların Uruguay’dan sonra sürdürülmesi benimsenmiştir.

g.Sınai ve Fikri Mülkiyet Hakları: Sınai ve fikri mülkiyet haklarının kapsamı çok geniş olup örneğin, patentler, telif hakları, ses bandı yapımcılarının hakları, ticaret markaları, sınai tasarımlar, coğrafi alametler, ticaret sırları vs. bu kapsamda ele alınmaktadır.

h.Miktar Kısıtlamaları: Kural dışı olarak belirli durumlarda uygulanabilecek miktar kısıtlamalarının sanayileşmiş ülkelerde 2 yıl, gelişmekte olan ülkelerde 5 yıl içinde kaldırılması öngörülmüştür.

i.Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması: Önceki anlaşmalardan farklı olarak bu anlaşmada ilk kez Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizmasına ve bu çerçevede çalışacak bir organa (Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Organı) yer verilmiştir. j.Ticaretle İlişkili Yatırım Önlemleri: Anlaşma ile, imalat sanayindeki yabancı sermaye işletmelerinin (örneğin otomotiv alanında) uymak zorunda oldukları yerel malzeme kullanma veya ihracat yapma gibi zorunlulukları da aşamalı biçimde kaldırılmaktadır.

Uruguay anlaşmalarında yukarıda değindiğimizden ayrı olarak, ithalattan zarar gören yerli üreticiyi korumak üzere uygulanacak geçici ithalat kısıtlamaları daha sıkı bir disiplin altına alınmış, anti-damping ve telafi edici vergi anlaşmazlıklarını daha keskin ve hızlı biçimde çözümleyecek hükümlere yer verilmiştir.

Uruguay Görüşmeleri sonucunda tarifelerin ve tarife dışı engellerin önemli ölçüde azaltılması, dünya ticareti üzerinde çok yanlı disiplinin güçlendirilmesi ve iş çevrelerinde artan bir güven yaratılması ile uluslar arası ekonomik ve ticari ilişkilerde hızlı bir gelişme sağlanması amaçlanmıştır.

Yapılan uygulamalı çalışmalar, Uruguay kararlarını uygulamanın dünya ticaret hacmini yılda 270 milyar dolar artıracağını göstermiştir. Bunun emek, sermaye ve doğal kaynak etkinliğini yükselterek tüm ülkeleri yararlandırması bekleniyor.

Dünya ticaretinde sözü geçen serbestleşmeden gelişmiş ülkeler kadar az gelişmiş ülkelerin de yararlanacakları belirtilebilir. Bununla birlikte özellikle, gelişmenin başlangıç düzeyindeki bazı az gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki serbestleşmeden olumsuz yönde etkilenmeleri de göz ardı edilmemelidir.

ÇİN HALK CUMHURİYETİ’NİN DT֒NE KATILMANIN TEKSTİL VE KONFEKSİYON İHRACATIMIZA MUHTEMEL ETKİLERİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

Malumları olduğu üzere, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) 11 Aralık 2001 tarihi itibariyle DTÖ’ne üye olmuştur. ÇHC’nin DTÖ üyesi olmasıyla birlikte, dünya ticaretinde ürkütücü bir ihracat potansiyeline sahip olan Çin’e karşı, tek taraflı kısıtlamalar ve yasaklar gibi ayırımcı önlemler alınamayacak ve ÇHC’nin ihracatında önemli artışlar gerçekleşebilecektir.

İhracatın artacağı tahmin edilen sektörlerin başında da tekstil ve konfeksiyon sektörü gelmektedir. Çin’in DT֒ye üye olması, DT֒nün “Tekstil ve Konfeksiyon Anlaşması”na tabi olması, bunun sonucunda da Anlaşma uyarınca 2005 yılında kotaların kaldırılmasından ve DTÖ üyelerine uygulanan tarifelerden yararlanması, dünya tekstil ve konfeksiyon pazarlarında daha çetin bir rekabet yaşanacağı anlamına gelmektedir.

Öte yandan, Çin’in DTÖ’ye Katılım Protokolü uyarınca, 2008 yılı sonuna kadar olan dönemde, Çin’den tekstil ve konfeksiyon ithalatındaki artışın pazar bozucu bir etkisi olması durumunda, korunma önlemlerine başvurulabilecektir. Bu, Çin’e kota uygulamakta olan tüm ülkeler tarafından başvurulabilecek bir önlemdir. Bu korunma önlemi 2008 yılı sonuna kadar Çin’i A.B.D. ve AB pazarlarında bir ölçüde kontrol altına alabilecek bir mekanizma olarak görülmektedir.

Çin, tekstil ve hazır giyim konusunda dünyanın en büyük ihracatçısı konumundadır. Hazır giyimin emek yoğun bir üretimi gerektirmesi ve Çin’in bol ve düşük maliyetli iş gücü açısından sahip olduğu avantaj, bu sektörde büyüme potansiyelinin yüksek olmasını sağlamaktadır. Çin kaynaklı konfeksiyon ürünlerinin büyük çoğunluğu düşük ve orta kaliteli ürünler olmasına rağmen Çin hazır giyim sanayii, özellikle Hong Kong’daki üreticilerin girişim ve faaliyetleri ile yüksek katma değerli ve kaliteli üretime doğru yönelmektedir. Diğer taraftan elyaf, iplik ve kumaş gibi sermaye yoğun nitelikteki tekstil ürünlerinde de Çin, eski ve fazla kapasitenin elden çıkarılması ve üretimin modernleştirilmesi suretiyle tekstil sanayiini yeniden yapılandırma sürecine girmiştir.

Yapılan araştırmalar sektörün son yıllarda kaliteye ve yüksek değerli üretime yöneldiğini göstermektedir. Bazı kaynaklarda bu değişimde, çeşitli ülkeler tarafından Çin’e uygulanan miktar kısıtlamalarının payı olduğu ifade edilmektedir. Söz konusu değişimin bir diğer sebebi de, dünyanın yüksek değerli hazır giyim tedarikçisi konumundaki Hong Kong’un bu ülkedeki konfeksiyon üretimini yönlendirmeye başlamasıdır.

Saat başına işçilik ücreti 1996’daki 0,58 $ seviyesinden, 1998 yılında, 0,62 $’a çıkmasına rağmen Çin, bugün de dünyadaki en düşük işçilik maliyetinin söz konusu olduğu ülkelerden biridir. Fakat özellikle sektördeki firmaların çoğunun devlet mülkiyetinde olmasının bir sonucu olarak işgücü verimliliğinin düşük olması maliyet avantajını kısıtlamaktadır.

2.1 Çin Kapitalizminin Acelesi Var …

Çin, 21. yüzyıla ağır ekonomik, iç ve dış sorunlarla birlikte girdi. Hızlı ekonomik büyüme, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelme, dış ticaret fazlasının 50 milyar dolara ulaşması; ilk bakışta yanılsamaya yol açabiliyor. Özellikle, son 20 yıldaki devasa kapitalist gelişmenin, işçi sınıfının kanı ve canı üzerinden, yoğun sömürü sonucu sağlandığı ve işçilerin ürettikleri zenginlikten yararlanamadığı gerçeğini gizleyebiliyor.

Yanılsamaya bir diğer etken de, Çin’in, tekelci basınımızda -yer aldığı kadarıyla- sömürgeciliğin dolgu maddesi olarak ele alınmasıdır. Çoğunlukla, Çin’e yabancı sermaye girişi ve özelleştirme uygulamaları övülmekte, “komünistlerin bile akıllandığı” söylenmektedir.

Tersten okuyanlar

Prof. S. Neftçi gibi Friedmancı iktisat hocaları, “Çin’in tekstilde ucuz işgücü avantajını kullanarak dünya piyasasını ele geçirdiğini ve bir iki yıl içinde Türkiye piyasasını zorlayacağını, önlem alınması gerektiğini” yazıyor.

Aydınlık çevresi ise, katıksız sömürgeci bir içeriğe sahip ve Çin sahillerinin 14 noktasında kurulmuş olan “serbest ekonomik bölgeler”i; “yabancı sermayenin kontrol altına alındığı, piyasa sosyalizminin bir biçimi” olarak övmektedir. (bkz. Teori, s. 141)

Serdar Turgut gibi, geçimini her vesileyle sosyalizme ve onun önderlerine küfür etmek üzerinden kazananlar ise, Çin gibi sahte hedefler üzerinden aklınca sosyalizme vurmaktadır. “Çin’deki mide kanseri yoğunluğunun çevre kirliğinden ileri geldiğini, halkı kurtarmak üzere gelen komünist yöneticilerin halkını yavaş yavaş öldürdüğü” cevherini (!) yumurtluyor. Çünkü o böylece; dünya halklarının baş belası ABD’nin, en gelişmiş kapitalist ülke olarak çevreyi en çok kirlettiğini, atmosfere en çok sera gazları yollayan ülke olduğunu ve bu yüzden Kyoto Çevre Koruma Anlaşması’nı imzalamaktan bile kaçındığını gizlemektedir.

Hakkını yemeyelim!

Dünyanın tüm kapitalist ülkelerinde, gıdasızlıktan, ilaçsızlıktan, soğuktan, çevredeki zehirli atıklardan ölenler olduğu gibi, Çin de bundan bağışık değildir. Hiçbir zaman “köylü sosyalizmi”nden öteye geçmemiş ve devlet eliyle kapitalizmi besleyerek, bugün büyük tekelci-kapitalist bir güce dönüşen Çin’deki bu ölümler, kapitalizmin doğal sonucudur. Ama hakkını yemeyelim; henüz Çin’in sicilinde, emperyalist kervana geriden katılması nedeniyle, ABD’nin Hiroşima, Vietnam, Irak, Afganistan’da vb. yaptığı türden, bir insan kasaplığı ve çevre katliamı bulunmuyor.

Sermaye basınındaki Çin aldatmacalarının son örneğini, geçtiğimiz Pazar günü HaberTürk TV’de gördük. ODTܒdeki panelde, Kemal Derviş’e “Masal anlatıyorsun!” diyerek karşı çıkan öğrencilerin tutumu; “abileri, ablaları” tarafından sorgulanıyordu. ODTܒlüler, kendilerine yöneltilen, “Sosyalist Çin’e bir yılda 45 milyar dolar yabancı sermaye girdiği, oysa Türkiye Cumhuriyeti’ne tarihi boyunca girenin 8 milyar dolar olduğu ve neden yabancı sermayeye karşı oldukları?” sorusuna, kestirmeden “Hitler’in partisinin adının da nasyonal sosyalist olduğu” yanıtını vermekte haklıydılar. Ama bu yeterli görülmemelidir.

Deng’in açık kapı politikası

Sermaye basınındaki sömürgeci misyonerlerin ve Perinçek gibilerin örnek aldıkları, Çin kapitalizminin şatafatının ardındaki gerçek; sınıf ilişki ve çelişkileri bağlamında, emek cephesi açısından bakılarak görülebilir.

Çin, 1978’de Deng Siao Ping’in “açık kapı” politikası uyarınca yabancı sermayeye açıldı. Artık , Deng’in dediği gibi; “Kedinin siyah ya da beyaz olması değil, fare tutması önemli” idi. Bu dönemin başından günümüze, Çin’e giren yabancı sermaye miktarı arttıkça (toplamı, 220 milyar doları aşmıştır) kapitalizmin gelişmesi de hız kazandı. Ülkenin emekçilerin geleceği ipotek altına alındı, Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinden sonra ise, Çin’in, dünya mali sermayesinin oynak hareketlerinden daha çok etkileneceği tartışılmaz bir gerçektir.

Son yirmi yıllık süreçte, 300 bin devlet mülkiyetli işletmenin yanı sıra, özel sektör kapitalistleri de oldukça palazlandı ve sermaye biriktirip, tekelci holdingler haline geldiler. Geçen yılın Kasım ayında, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne asil üye olan Çin’e; DTÖ ve dünya emperyalist tekelleri tarafından, “DTÖ kuralları altındaki bir ticari rekabetin üstesinden gelebilmek için, devlet işletmelerini onarma, özelleştirme ve verimsiz olanları kapatma” önerilmekte, dahası dayatılmaktadır. Bu şekilde yabancı sermaye, ucuz işgücü cennetinde kendini yeniden üretecek, emperyalist ülkelerdeki ekonomik durgunluğu kısmen giderecek, yeni azami kârlar elde edecektir.

2.2 DTÖ Üyeliğinin Sonuçları

Çinli yöneticileri halihazırda meşgul eden önemli bir sorun da, artan işsizlik. Özellikle kırsal kesimin beşte birinin işsiz olması ve Çin’deki işşizliğin ilk kez, devrimden önceki (1949 öncesi) düzeye ulaşması; şehirlere doğru akmakta olan göçmen işçi trafiğini, DT֒ye giriş sonrası süreçte daha da yoğunlaştıracaktır.

Polisin, şehirlerde yerleşmek için iş zorunluluğu ve vize istemesi gibi önlemler de sorunu çözememektedir. Bu durum, kırsal alandan gelen göçmenlere göre, ücretleri görece yüksek ve bazı haklara sahip olan şehir emekçilerinde, kırdan gelenlere yönelik düşmanlığın oluşmasına, iş kapma rekabetinin işçi saflarını dağıtmasına yol açıyor. Çin devriminin itici ve kitlesel gücünü oluşturan yoksul köylülük, bugün neredeyse köleci dönemin en alt kastına, parya düzeyine düşürülmüştür.

2000 yılı içerisinde sadece Pekin bölgesinden 150 bin göçebe işçinin, 10 bin polis gücüyle geldikleri kırlara sürülmesi, durumun vahametini gösteriyor. DTÖ üyeliğiyle birlikte, Çin iç piyasasının dış rekabete açılmasının; birçok işletmeyi kapatması ve işsizliği, yüzmilyonlar ile telaffuz edilen rakamlara tırmandırması bekleniyor. Çin’in 700 milyonu aşkın yetişkin işgücünün (ki bunların yüzde 50’si tarımda, yüzde 24’ü sanayide, yüzde 26’sı ise hizmet kesiminde bulunuyor) birkaç yüz milyonunun işsiz kalması, ciddi çalkantıların başgöstermesi anlamına gelecektir.

Yeni bir devrime ihtiyaç var

ABD Başkanı Bush’un son Pekin ziyareti sonrasında yapılan ortak basın toplantısını, Jiang Zemin, eski bir Çin atasözüyle kapatmıştı: “Acele, ama düşük hızla”. Aslında Çin’in her konuda, emperyalist rekabette geri kalmamada, silahlanmada, uzaya çıkmakta, kısaca süper güç olmakta acelesi var.

Buraya kadar aktardıklarımızdan da anlaşılmalıdır ki, Çin hiç de “düşük hızla” gitmiyor. Zaten dümenini çoktan, ilerici olarak nitelediği “kapitalist üretici güçlere” teslim etmiş. Zemin ve partisinin iradesi, istese de dünya kapitalizminin yasalarını ne ölçüde engelleyebilir ki?

Bunu engelleyecek, sömürü ağının dışına çıkarak, kendisini ve diğer emekçileri kurtaracak olan işçilerin mücadelesi ve onların iktidarı olabilir. Burjuva reformlar, kapitalizmin geneldeki ve Çin’deki hızını artıracaktır. Çin işçisinin ise, reforma değil, yenibirdevrimeihtiyacıvar.

2.3 ÇİN’İN DIŞ TİCARET VE YATIRIM REJİMİNİN LİBERALLEŞTİRİLMESİNİNBİRBİRİNİN KARŞITI İKİ GÖRÜŞ TARAFINDAN YORUMLANMASI

 1989’dan beri Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan sosyal ve ekonomik değişimin daha da dramatiği Çin’de yaşanmaktadır. 20 yıl içinde, bu bir zamanların “uyuyan devi”, merkezi planlamalı, otarşık sosyalist ekonomiden, hızla büyüyen, serbest, açık piyasa odaklı ekonomiye geçmiştir. Söz konusu değişimin bu kadar dikkat çekici olmasının nedeni, Çin Komünist Partisi tarafından başlatılmış, yönlendirilmiş ve desteklenmiş olmasındandır.

Uyanmaya başlayan Çin’in, Asya ve dünyadaki stratejik konumu nedeniyle, 1978’de başlayan evrimi, global ekonomi için büyük etkiler yaratmaktadır. Çin ekonomisinin, dünya kaynaklarının dağılımı üzerindeki etkisi çok büyük olacağından, bundan, batılı kapitalist ülkelerin refah düzeyi de etkilenecektir.Bu Batılı ülkelerin ve özellikle ABD’nin, Çin’in DT֒ne (WTA) üyeliğini destekleyerek, dünya ticaret sistemine katma isteğinin nedenini açıklamaktadır.Burada umut edilen, bağımsız ve belki de olumsuz etkileri olabilecek Çin’in, Dünya Ticaret Örgütüne üyeliğinin, bu etkilerini azaltması ve hatta nötralize etmesi, ayrıca kapılarının global iş dünyasına açılmasıdır. Diğer taraftan Çinliler de kendi ekonomik büyümeleri ve gelişmeleri için ve aynı zamanda ticaret liberalizasyonunu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilmek için bu üyeliği bir fırsat olarak görmektedirler ve tabi ki bu üyeliğin, yurt içi ekonomilerinin maruz kalabileceği aşırı yabancı müdahaleleri engelleyebileceğini ummaktadırlar.

  2.3.1 ÇİN’İN DIŞ DIŞ TİCARET VE YATIRIM REJİMİNDEKİ DÖNÜŞÜM

 1978’den önceki Çin’in dış ticaret rejimi, sosyalist sanayileşmenin ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde tasarlanmıştı. İhracat gelirleri; modern teknolojilerin ve endüstriler için ihtiyaç duyulan hammaddelerin ithalini karşılamak için kullanılmaktaydı.Yıllık yatırım planlarını, ithalatın büyüklüğünü içeren, ticaret planları belirliyordu. Bu nedenle ithalatı, ihracat hacmi finanse etmekteydi. Planların uygulanmasını garanti altına almak için, Çin hükümeti, ithalatı, ihracatı, fiyatları ve döviz kuru oranlarını doğrudan kontrol altında tutan kurumları devreye soktu. Böylece, aynı zamanda, Çin’in uluslararası ödeme pozisyonları da kontrol altında tutulabiliyordu. Dış ticaret Kurumları (FTC), ticaret planını uygulamak, ithalat ve ihracatı tekel altına almaktan sorumluydular.Dış ticaret kurumları ihraç malarını yurt içi üreticilerden alır ve ithal edilmiş malları yurt içi kullanıcılara dağıtırlardı. Devlet, zararı sübvanse ederken, artakalan gelir Çin bankalarına teslim edilmekteydi.Bu Dış Ticaret Rejimi, 1978 rejimi başlayana kadar devam etti ve Çin Hükümeti’nin, ticaretteki üretim fazlasını ve uluslararası ödeme pozisyonlarının korunmasına imkan verdi.

Deng Hsiaoping’in önlenemez yükselişi ve onun koruması altındaki Çin Komünist Partisi, Çin’deki kapitalist yapılanmaya izin verdi. Bu politika, Ding’in varisi olan, partinin genel sekreteri Jiang Zemin ile de devam etti.Çin hükümetinin 1978’den beri resmi görüşü; Çin’in sosyalist demokrasi ile birleştirilmiş, Çin karakteristiğine sahip sosyalizmi inşa etmekte olduğu ve böylece sosyalizmin gelişme aşamasınageçildiğişeklindedir. Çin’in ticaret ve yatırım rejimi, aşağıdaki unsurlardan oluşur:

1. Karar Vermenin Merkezileştirilmeden Çıkarılması: 1980’lerin başında, kalkınma planı mevzuatının ve doğrudan merkezden kontrolün, ithalat ve ihracat üzerindeki etkileri oldukça azaldı.Bu şu anlama geliyordu:

Yol Gösterici planlamanın kullanımındaki artış,

Dış ticaret kurumları ve girişimcilere, karar vermede geniş serbestlik tanınması,

Merkezi planlama otoriteleri ve Dış Ticaret Kurumları arasında görüşmelere dayanılarak, bir kontrat sistemi başlatılması,

Dış Ticaret Kurumlarının sayısında dramatik artış,

Devletin Dış Ticaret Kurumlarına yaptığı yardımda (sübvansiyonda) büyük bir indirim.

Böylece, ticaret planı daha çok ihracat odaklı olmaya başlamakta ve ticaretin daha büyük bir kısmı ticaret planının faaliyet alanı dışında gerçekleştirilmektedir. 1990’ların ortalarında, Dış Ticaret Kurumlarından bir çoğu bağımsız olmuştu ve kar ve zararlarından sorumlu hale gelmişlerdi. Devlet girişimlerine, yabancı sermayeli firmalara, kollektif işletmeler ve özel girişimlere kendi ticaret hakları verilmişti.

2.Ticareti Düzenlemek Amacıyla, Gümrük Tarifeli Ticaret ve GümrükTarifesiz ticaret Sınırlamalarının Kullanılışı:

Kontrol mekanizmaları; daha çok ruhsat izinleri,kotalar,ihracat teşvik politikaları, gümrük muafiyetleri ve vergi matrahları, devlet kontrolündeki döviz kuru oranları, nakit para girişli pazarların giriş kontrolleri, ithalatın yolunu açma çalışmaları, bir kısım girişimcilere ithalat hakkı tanınması, yani özel hakka bağlı ticaret, çeşitli idari kontroller ve uluslar arası pazar bilişimlerinden ibaret olmasına rağmen, ticareti düzenlemek için halen yıllık plan kullanılmaktadır. Emredici ihracat planları yürürlükten kaldırılmıştır ve ithalat planları büyük oranda azaltılmıştır. Ticaret sınırlamalarının varlığının devam etmesi, Dünya TicaretÖrgütü’nün standartları ile çelişmektedir ve Çin’in bu organizasyona kabulü, bu sınırlamaların kaldırılmasına bağlanmıştır.

3. Renminbi’nin Kısmi Konvertibilitesi:

Yabancı döviz kuru sistemi, ilk olarak 1979 yılında, girişimcilere, parasal kazançlarını Çin Bankalarından geri alma hakkının tanınması ve ardından, yurt içi kurumların, planlanan ihracat kazançlarının %25’ine kadarını elde tutmalarına izin verilmesi ile serbest bırakılmıştır.

1981 yılında, çifte döviz kuru sistemi, ticaret muamelelerinde kullanılmak üzere, 2.8 Renminbi’ye 1 doları eşleyen, daha yüksek bir yurt içi döviz oranının belirlenmesi ile başlatılmıştır. 1986’da, bu belirlenen döviz oranı kaldırılmıştır ve yerine, piyasaca belirlenen değişim oranlarının, planlananın dışındaki ticari muamelelerde kullanılmasını sağlayan Döviz Kuru Düzenleme Merkezleri kurulmuştur. Piyasada belirlenen değişim oranlarının ve resmi döviz kurunun bir arada bulunduğu bu iki aşamalı sistem, 1994’e kadar kullanılmıştır. 1994’te bu iki oran birleştirilmiş ve Düzenleme Merkezleri’nin yerini, birtakım bankalara verilen yetkilerle, oluşturulan Ulusal Döviz Kuru Piyasası almıştır. Bütün girişimler, bütün döviz alım satımını bu ulusal piyasadan yapmak zorunda bırakılmışlardır. Bu piyasaya girişte hala katı kurallar uygulanılmaktadır ve Çin para birimi alıcılarına öncelikler sağlanmaktadır.2 Resmi oran, piyasa da belirlenmekte ve bu piyasa oranı da Çin Halk Bankası’nın müdahalelerinden etkilenmektedir. Döviz almak ve satmak isteyen herkesin bu piyasaya girmeleri zorunlu tutularak, Merkez Bankası’nın döviz kuru üzerindeki etkileri artırılmış ve bir anlamda ödemeler dengesi ve global piyasa durumlarına cevap vermede esneklik sağlanmıştır.

4. Yabancı Sermaye Yatırımının Teşvik Edilmesi:Çin’in global ekonomiye açılmasında ciddi bir öneme sahip olan etken; yabancı sermaye yatırımlarının teşvik edilmiş olunması ve bu yatırımın kıyı bölgelerine yönlendirilmiş olunmasıdır.

Yabancı sermaye yatırımını başlatan politikalar arasında 1979’da yapılan ve1986 ve 1990’da yeniden düzenlenen Ortak Girişim Yasası da vardır.

1979’da, özel ekonomik bölgeler kurulmuştur. Bunu, 1984’te 14 şehri kapsayan, ekonomik ve teknolojik geliştirme bölgeleri izlemiştir. Çin’in güneydoğu kıyılarına direkt sermaye akışı sonucunda Fujian ve Guangdong bölgelerini, Taiwan ve Hong Kong’u içine alan, daha büyük bir Çin’in yaratılması sağlanmıştır.

1990’lı yıllar boyunca, yabancı sermaye yatırımındaki artışa, artan ulusal sermaye akımı ve büyük döviz fonları eşlik etmiştir.

Özetle şu söylenebilir ki; Çin’in cari hesapları dövize çevrilebilir. Çin Renbinmi’si, ticareti finanse etmek ve karları yurt dışına yönlendirmek üzere, özgürce, yabancı paralarla takas edilebilir. Ancak, sermaye hesapları dövize çevrilemez.

Sınırlamalar hafifletilmiş olsa da, direkt yatırım hala kontrol altında tutulmaktadır. Portföy yatırımları, daha sıkı denetim altındadır. Çin’li bireylerin ve girişimcilerin, yabancı para değer birimindeki finansal aktifleri almaları ve yabancıların da Renminbi değer birimindeki Çin finansal aktiflerini almaları önlenmiştir. Shenzen ve Shanghai’deki iki hisse senedi piyasası, hisse senetlerini ikiye ayırmıştır: Renminbi değer birimindeki A tipi hisse senetleri ve yabancı para (döviz) değer birimindeki B tipi hisse senetleri. A ve B piyasalarını birbirinden ayrılmışlardır ve yabancılar A tipi hisse senetlerinden alamazlar. Bu yolla, B tipi hisse senedi piyasasındaki spekülatif, ani para düşüşleri, yurt içi A tipi hisse senedi piyasasına etki etmez ve böylece Renminbi korunmuş olur.3

2.3.2 ÇİN REFORMUNUN YORUMLANMASI

Çin reformunun toplu etkisi, nispeten açık, pazar odaklı, merkezden yönetilmeyen, devletin öncelik ettiği, kapitalist sistem yapısıdır ve Singapur Modeline benzemektedir. Yine de sermaye hesaplarının değiştirilemezliği, ticaret dengelerindeki ve döviz kurlarındaki dolaylı yönetim, Çin hükümetine, yabancı ekonomik ilişkiler üzerinde hatırı sayılır bir stratejik kontrol verir. Bu karışık yatırım ve ticaret rejimini tarif edebilmek için ‘dirijizm’ (dirigisme) terimini kullanmak uygun olur.” Bu, ‘Devletin İktisat Üzerindeki Yönetimi’ anlamına gelir.4 Dirijizm; piyasa sosyalizmi ile benzerlik taşımaktadır ama daha gerçekçidir ve tam olarak herhangi, belirli bir ideoloji ile ilgili değildir. Aksi iddialar olmasına rağmen artık Çin, sosyalizmi daha fazla istemektedir. Tabi ki bunun da zıttını savunan iddialar da vardır.

2.3.3 ÇİN DEVRİMLERİ İLE İLGİLİ SONUÇLAR

 Ortodoks Doktirini ve Washington Konsensusu’na göre; Çin’in liberalizasyondaki politikası, parasal ve sermaye akımlarını tamamen liberalize etmek şeklinde olmalıdır.Hemen olmasa bile zamanla bu yapılabilir.Ortodoks Ekonomik Prensiplerine göre, tam liberalizasyon gerçekleştirilmeden önce, yurt içi finansal kurumlarda büyük değişiklikler yapılmalıdır. Bunun için; bankalar sisteminde büyük değişiklikler yapılmalıdır ve ayrıca,Çin’in devlet hakimiyetindeki girişimlerini de özelleştirilmesi gerekir.

Önerilen Banka Reformları:

    Bankalar daha iyi yönetilmeli ve daha iyi denetlenmelidir,

   Saydam politikalara sahip olunmalıdır.

   Ödenmeyen krediler likitleştirilmelidir.

   Karlı olmak bir sorumluluk olmalıdır ve

  Dış bankalarla sınırsız rekabet ortamı olmalıdır.

Özelleştirme Reformları ile İlgili Öneriler:

Devlet girişimleri, sosyal hizmetler sağlamaktan kurtarılmalı ve devlet desteği ihtiyacı ortadan kaldırılmalıdır.Bu amaçla da sosyal refah sistemi kurulmalıdır

Çin Devlet Bankası’nın, devlet girişimlerine kredi verme fonksiyonu zorunlu olduğundan, devlet girişimlerinin özelleştirilmesi, bankalar reformuna da katkıda bulunacaktır.

Sağlıklı yurt içi finansal piyasaların varlığı, sermaye hesaplarının takas edilebilirliğini de sağlayacaktır

Post Keynesyen Görüşe Göre de; Çin’de gereken reformlar konusunda, çok farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Post Keynesyen görüşün Ortodoks Doktirini’ne getirdiği eleştiriler; özellikle, yabancı kurumların, yerli finansal düzenlemelere katılması ve sermaye hesaplarının tamamen değiştirilebilirliği ile ilgilidir.

Mao döneminde, merkezi planlama yapılmış ve bu da Çin ticaret ve yatırım rejimini daha düzenli işler (ergodic) hale getirmiştir. Serbest piyasaların bir özelliği olan belirsizlikler, ticaretin hacmi, yön ve yapısının devlet planlamacıları tarafından belirlenmesi ile engellenmiştir.Merkezi planlanan ekonomilerde, geçmiş için geçerli olan kurallar, gelecek için de geçerlidir. Ekonomik şoklar ve dengesizlikler politik faktörlere dayanır. Ancak, Çin’in merkezi planlamadan, serbest piyasa ekonomisine geçişi, ekonominin düzenli işleyişini azaltmış ve böylece dengesizliklere, finansal krizlere ve yabancı müdehalelerine daha hassas kılmıştır. Çin’in finansal piyasalarının düzenlemelerini bankalar sistemi sağlar. Bu, devlete ve Çin Halk Bankası’na verilen tasarruf-yatırım oranı üzerindeki endirekt kontrol sayesinde olur. Bu sistemin verimliliği, banka bilançolarının düzenlenmesi, etkin risk analizi ve kredi yönetimi, Merkez Bankası düzenlemelerinin geliştirilmesi, devlet bankalarına yapılan borçlanmaların azaltılması ile olur. Bu düzenlemelerle, devletin, tasarruf oranlarına olan etkisi artacak, yurt içi yatırım ve ekonomik büyüme daha fazla verimlilik kazanacaktır. Hatta, mevcut olan yurt içi döviz piyasasına girişteki sınırlamalar, ve sermaye hesapları üzerindeki kontrol düşünüldüğünde, Keynes’in öngördüğü gibi, Çin hükümeti yatırımlarını toplumsallaştırabilecektir. Bu nedenle, Post Keynesyen görüşü göre; dirijizm etkin olduğu gibi, gelecek için de çok uygundur.

2.4 SONUÇLAR

Son yirmi yılda Çin global ekonomik sistemin giderek daha çok içinde ve bu sisteme daha çok bağımlı hale gelmiştir. Dış ticaret ve yabancı yatırımlar Çin ekonomisi için oldukça önemli hale gelmiştir. Bu arada Çin’in orta ve uzun vadede portföy yatırımlarına bağlılığı artmış, kişisel borçlanmanın önemi artmış, resmi borçlanmanın önemi azalmıştır. Genel olarak, Çin’in ticaret ve ödemeler dengesi, özellikle geçiş ekonomileri(post sosyalist) ve gelişen ekonomilerle karşılaştırıldığında, sağlıklıdır.

Batılı bir yaklaşım açısından Çin, ya (1) yatırım rejimine doğru ilerlemeli ve ticaretini tamamen liberalize etmeye yönelmeli ya da (2) hükümetin ekonomi üzerindeki makro ekonomik kontrolünü geliştirecek verimli bir sistem geliştirilmelidir.

İlk seçeneği öneren görüş, serbest ticareti destekleyen, Liberal Ortodoks görüşüdür. Bu Anglo Amerikan Modeli şu politikaları önermektedir:

Liberalizasyon

Stabilizasyon

Özelleştirme

Burada tartışılacak tek konu, bu eylemlerin, hangi sırada ve hangi zamanlarda gerçekleştirilmesi gereğidir.

İkinci öneriyi ise Post Keynesyen görüş destekler; bu teorik görüşe göre, liberalizasyon risklidir ve devlet müdahalesi yani dirijizm yalnızca geçici bir politika değil, uzun vadeli politikaların bir parçası olarak yerindedir. Bu yaklaşım, Anglo Amerikan modelinin yararlarını red etmekte ve dirijizme dayanan bir Çin modelinin geçerliliğini savunmaktadır. Bu nedenle, batının gözünde, Çin ekonomisinin imajını değiştirecek kurumsal değişiklikler için geçerli sebep yoktur.Ortodoks görüşünün önerdiği politikalar, yalnızca Çin ekonomisinde yabancı kontrolünü artıracak ve Çin’i global spekülasyonlara ve dengesizliklere sürükleyecektir.

Dirijizm Sistemi’nin yararlılığı, Çin Devleti’nin yapısı ve sosyal halkla ilişkileri gibi daha geniş konularla da ilişkilidir.Dirijizm, politik otariteler ve bürokratçılarla düşünüldüğünde, pek çekici bir senaryo değildir. Serbest kapitalizm de bu faktörlerle düşünüldüğünde, aynı derecede iticidir. Ekonomik ve politik demokrasiyle beraber yürütülen bir dirijizm çok daha çekicidir. Bu ikilemde kalan Çin politikacılarını başka bir sorun beklemektedir.Geçmişin deneyimleri politik olarak bağımsız bir Çin’in önemini ortaya çıkarmakta ve Çin’in ulusal ve kültürel gücünün korunmasını ön plana çıkarmaktadır. Çin’in kendisini yabancı müdahalelerden koruma isteği, dirijizm modelinin çekiciliğini anlaşılır kılmaktadır.Post Keynesyen görüş tarafından önerilen dirijizm, Ortodoks ekonomistler tarafından, korumacı ve yanlış yönlendirilmiş bir model olarak adlandırılmaktadır.Diğer taraftan Çin, global bir süper güç olma isteğindedir. Ancak; global ekonomiye katılımı ve ekonomik süper güçler kulübüne kabulü, Çin’in, batıda yaygın kültürel,ekonomik kurallara uyum sağlaması, nakit ve yatırım hesaplarını liberalize etmesi ve böylece üzerindeki batı etkisini artırması anlamına gelir. Dirijizm, Anglo Amerikan modeliyle uyumsuzdur ve dolayısıyla yürürlükten kaldırılmıştır Çin’deki dirijizm modeli, tüm söylenenlere rağmen, geçerlidir ve Çin için başarılıdır. Çin’in bugünkü değerleri dirijistik yani devlet kontrollü ekonomi etkisi ile oluşmuştur. Yine bu sistem, Çin’i Asya’nın finansal krizlerinden korumuştur.Çin global kapitalist dünyada önemli bir yer sağlamak için, gelecekle ilgili planlarını ne derece feda etmelidir? Buna ancak Çinliler karar verecektir.Fakat, gelecekle ilgili niyetlerini gözler önüne seren bir politika da Çin için en iyisi olacaktır.

3. TÜRKİYE ÇİN İLİŞKİLERİNİN BOYUTLARI VE ENGELLERİ

Türkiye, 1971 yılına kadar Tayvan’da bulunan Milliyetçi Çin hükümetini tanıyordu. 1949′da kurulan Çin Halk hükümetini tanımıyordu. 1949′da kurulan Çin Cumhuriyeti ile bu tarihe kadar resmi bir ilişki yoktur. Bu dönemde, Mao’nun Atatürk hak kındaki eleştirileri (1) ile Çin’in Türkiye’deki ABD karşıtı faaliyete destek vermesi dikkat çekiyordu.(2)

Türkiye diğer bir çok ülke ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti ile 4 Ağustos 1971 tarihinde diplomatik ilişki tesis etti. o yıllarda, Çin’in dış politikası hem SSCB hem de “ABD emperyalizmine” karşı çıkmak ve Üçüncü Dünya ülkeleri ile işbirliği yapmak çizgisini izliyordu. Aynı zamanda Çin, güneyinde ABD, kuzey ve kuzeybatısında ise SSCB’nin tehdidi altındaydı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı ABD, güvenlik strateji dengesini kurmak için, Sovyet Rusya’ya karşı Çin kartını oynama kararını almıştı.Çin ise iki süper güçten birini tercih etmek zorundaydı. 1971′de Başkan Nıxon’m ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinin ilk adımını oluşturdu. Başkan Nixon’un 21-28 Şubat 1972′de yaptığı ziyaret ise iki ülkenin diplomatik ilişkileri olmadığı bir ortamda gerçekleşti. Türkiye ise, H.Kissinger’in Çin’e gidişinden hemen sonra Çin ile diplomatik ilişki tesis ederek Çin’in uluslar arası sahneye çıkışına destek olmuştur. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkiler80-90′lıyıllardanitibarengelişmegöstermiştir.

Son dört yıldır iki ülke askeri ma-kamları arasında üst düzeyindeki ziyaretlerin gittikçe yoğunlaştığı görülmektedir. Bakanlar düzeyindeki ziyaretler de son iki yıldan beri artmıştır. îki ülke arasında başlıca sorun Doğu Türkistan’dır.Çin yetkilerinin Doğu Türkistan’ın bağımsızlık hareketinin arkasında Türkiye’nin olduğuna inandıkları gözlemlenmektedir.

Dolayısıyla, karşılıklı ziyaretlerde Çin yetkilileri Doğu Türkistan meselesi müteaddit defalar dile getirmişlerdir.Çin kaynaklarına göre, Kongre Başkanı Li Peng’in Türkiye ziyaretinde Cumhurbaşkanı Demirel ile Başbakan Ecevit, kendisine bu konuda güvence vermiştir.(3)

Ayrıca Çin isteği doğrultusunda, İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın Çin ziyareti sırasında, Suçlarla Mücadelede îşbirliği anlaşması imzalanmıştır. Türkiye’nin Çin ile olan ilişkisinin geliştirme isteğini yansıtan bu gelişmelere rağmen Doğu Türkistan konusunun hassasiyetini koruduğu görülmektedir.Türk basınında çıkan haberlere göre, Jiang Zernin’e “Devlet Liyakat Madalyası” verilmesi Bakanlar Kurulunda görüşülürkenbazıitirazlarlakararonaylanmıştır(4)

Çin ile 1971′de diplomatik ilişki tesis edilmesine rağmen kültürel ilişkiler daha sonra başlayabilmiştir. Mart 1988′de Çin kültür bakanı Wang Meng Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Haziran 1988′de Türkiye Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz ve Eylül 1992′de Kültür Bakanı Fikri Sağlar Çin’e ziyarette bulunmuşlardır. Kasım 1993′de ise iki ülke kültür, spor, eğitim ve basın-yayın gibi konuları içeren bir kültürel işbirliği anlaşması imzalamıştır. (5)

3.1 Ekonomik ve Ticari İlişkiler:

Türk-Çin ekonomik ilişkilerinde başlıca sorun, iki ülke ticaretinin son yıllarda Türkiye aleyhine açık vermesidir. T. C. Devlet îstatistik Enstitüsü rakamlarına göre(6) bu açık 1995 yılında 472. 1996′da 491, 1997′de ise 743 milyon dolardır.

1998 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 701.8 milyon dolar, Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat 659.1 milyon dolar, Çin’e olan ihracat ise 42.3 milyon dolardır. 1999 yılında ilk yedi ayında iki ülke arasındaki ticaret hacmi, 358.9 milyon dolar, Türkiye’nin Çin’den yaptığı ithalat 336.6 milyon dolar, Çin’e olan ihracatı ise 22.3 milyon dolardır.(7)Türk yetkilileri iki ülke ticaretinin daha dengeli olmasını savunmaktadır.Çin Kongre Başkanı, Nisan 1999′daki Türkiye ziyaretinde Türk-Çin İş Konseyi üyelerine iki ülke arasındaki ticari dengesizliğin düzeltileceğini ifade etmiş(8), Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin ise Türkiye ziyaretinden önce ticaret dengesizliğinin düzenleyeceğini teyitetmiştir.(9)

Henüz dünya ekonomisi ile bütünleşme sürecini tamamlamamış olan Çin ekonomisi, yabancı tüccar ve yatırımcılar için halen girilmesi çok kolay olmayan bir Pazar yapısına sahiptir.Çin tarafınca uygulanan dış ticaret mevzuatının yeterince açık olmayışı ve standardizasyonun henüz tüm alanlarda gerçekleştirilmemesi önemli bir engel olmayı sürdürmektedir.Çin’in başta gelen dış ticaret ortaklarının incelenmesi, coğrafi uzaklık dezavantajına sahip olan Türk firmalarının daha yoğun çaba harcamaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Bunun gibi yapısal ekonomik sorunlar yanında idari sistemi farklılığı da iki ülkenin ticari ilişkilerine engel teşkil edebilir. (10)

3.2 Çin’in Stratejik Konumu

Türkıye’de Çin’e, 1990′lı yıllarda ekonoınisi gelişmeye, dünya ve böl-gesel meselelerde önemli rol üstlen-meye başladıktan sonra daha fazla önem verilmeye başlanmıştır.Çin ile ilgili yapılan araştırmalarda Çin’in dışa açılış politikası, ekonomik, siyasi ve askeri durum hakkında bilgiler verilmiş, aynı zamanda Çin’in gelecekteki uluslararası siyasette ve özellikle Asya-Pasifik bölgesinde önemli yeri olacağını ve etkili bir rol oynayabileceğini ortaya koymuştur.(11) Türkiye’nin, Batı veya AB’ inden dışlanması, durumunda, stratejik olarak Çin’e yönelebileceğini, siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri alanda ilişkilerini geliştirebileceğini ve bu şekilde iki ülke arasındaki stratejik ortaklık tesis edebileceğini ileri sürmüştür.(12) 1989-1993 yıllarında Türkiye’nin Pe- kin’de bulunan büyük elçiliğinde görevli Mehmet Öğütçü “Yeni Ekonomik Süper Güç Çin ve Türkiye” adlı raporunda, Türkiye’nin birçok alanda Çin ile işbirliği yapabileceğini belirtmiş ve bu tür ilişkileri geliştirerek stratejik ortaklık ilişkisine girmesini önermiştir.(13) Aynı yıl, Avrasya Dosyası Dergisi Çin özel sayısını çıkarmış ve bir çok uzmanın Çin’in siyasi, ekonomik, kültürel, askeri durumunu ve Doğu Türkistan sorununu inceleyen araştırmalara yer vermiştir. Batı kaynaklarına dayanarak yazılan bir diğer yazıda 1992-1995 yıllan arasındaki Çin’in 21. yüzyılın süper gücü olarak ortaya çıkacağı, uluslararası siyaset ve askeri alanda dünya sahnesinde önemli bir yer alacağını, özellikle Uzakdoğu ve Asya-Pasifık bölgelerinde göz ardı edilemeyecek bir rol üstleneceği vurgulanmış. Türkiye’nin askeri sanayi ve füze teknolojisi gibi değişik alanlarında Çin ile ilişkilerini geliştirmesi gerektiği ileri sürülmüştür.(14) Türkiye’de bazı araştırmacılar Çin’in 21. yüzyılın süper gücü olacağına inanırken,(5)bazı araştırmacılar ise aynı görüşte değildirler.(16) Diğer yandan, Çin’in askeri lobicilik faaliyeti(17) sonucunda iki ülke gizli fuze anlaşmasını ımzaladıkları dahi iddia edilmiştir.(18) Mehmet Öğütçü, 1999 ocağında yayınlanan “Geleceğimiz Asya’da mı? Yaralı Asya, Çin ve Türkiye” kitabında Çin’in önemini savunmaya devam etmiş ve son olarak Turkish Daily News’le 21. yüzyıla doğru Türkiye-Çin stratejik ortaklık ilişkisine geliştirilmesi gerektiğini önermiştir(19).Çin 1996′da ABD ve Rusya ile 21. yüzyılda yönelik yapıcı stratejik işbirliği ortaklık ilişkisi,Japonyailebarışvedostlukişbirliğiortaklık ilişkisi, İngiltere ve Fransa ile uzun vadeli ve çok yönlü dostluk işbirliği ortaklık ilişkisı, 1998′de AB ile 21. yüzyıla yönelik uzun vadeli ve çok dostluk işbirliği ortaklık ilişkisi 1998′de AB ile 21. yüzyıla yönelik uzun vadeli yapıcı ve sağlam ortaklık ilişkisini kurmak niyetindedir(20). Türkiye -Çin stratejik işbirliği  ortaklık ilişkisi hakkında hiçbir işaret görülmemektedir (21) Türkiye ile ilgili konuların çoğu PKK, deprem ya da ticaret gibi konulan incelemektedir.

Pekin hükümetinin üç aşamalı büyük strateji planında ilk aşamada, kısa vadede ekonomisini güçlendirmek, ikinci aşamada orta vadede özellikle enerji ve strateji bakımından önemli olan Güneydoğu Asya bölgesindeki çıkarları elde tutmak ve bu bölgede önemli bir stratejik konumu olan Tayvan’ı her ne pahasına olursa olsun ana kıtaya katmaktır. Üçüncü aşama ise, uzun vadede askeri ve ekonomik güce dayalı olarak 21. yüzyılın süper gücü olmaktır. Çin’in bu büyük strateji planına göre, ana hedef Çin’in doğusu ve güneyi, yanı Asya Pasifik bölgesi olacaktır. Ancak bu ana hedefe ulaşabilmek için Çin’in, batıya açılan tek doğal kapısı olan Doğu Türkistan’daki hakimiyetini sağlamlaştırarak, arka bahçesi olarak telakki ettiği Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve kuzeyden gelebilecek tehlike olarak gördüğü Rusya ile olan ilişkilerini emniyete almak zorunluluğu vardır. Çin’in Orta Asya ile ilgili stratejisi Çin’in 1989 yılında uygulamaya koyduğu Orta Asya politikası, Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini bağımsızlıklarına kavuşmasıyla daha da belirginleşmiştir.Çin, 21. yüzyılın yukarıda değinilen üç aşamalı büyük strateji planını (22) gerçekleştirmek için Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan bölgede kendi çıkarlarını güvenceye almayı hedeflemiştir.Çin, süper güç olma stratejisinde, Batıya doğru gelişmesinde tampon bölge konumunda olan ve idaresi altında bulunan Doğu Türkistan’da milliyetçi hareketlere izin vermemek, bu bölgeye komşu Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde nüfuz sahibi olmaya çalışmak, oradan da Kafkasya ve Türkiye yolu ile Avrupa ülkeleri ile karadan temas kurmak amacındadır.Çin’in Türkiye’ye uzanma ve buradan Avrupa’ya bağlanma stratejisi, daha 1973 yılında Mao tarafından ABD ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’e ifade edilmiştir.(23)

______________________________________

*ASAMUzakdoğuAraştırmalarıMasasıBaşkanı

(1)Jian nıign shih xian daı hu fen (Yakın Zamanı Dünya Tarihi). Renmin Chu ban she; Pekin1975:s.93-97

(2)Ahmct İnsel, “27 Mayıs Öncesi Türkiye’nin Çin’den görünüşü” Tarih ve Toplum, cılt31,sayı185.1999-20-21

(3)’ Peoples Daily-Liu Hua Xin. 6 Nisan 1999. Ankara. Zaman Gazetesi. 17 Nisan

(4)ZamanGazetesi,17Nisan

(5)ÇinDışişleriBakanlığı Web Sitesi, Türkiye Maddesi www.fmprıc.gov.cn./index.htm

(6) TC Devlet İstatistik Enstitüsü , Türkiye İstatistik Yıllığı, 1996, TC Dış Ticaret Müsteşarlığı, Başlıca Ekonomik Göstergeler, Ağustos-Eylül 1998. DTM. Anlaşmalar GenelMüdürlüğüAsya-PasifikDairesi.

(7)ÇinDışİşleriBakanlıgıwww.fmprıc.gov.cn./index.htm

(8)Çin’den yapılan ithalatın hesabı sorulmalı.Çin - Türkİş Konseyi Başkanı Yavuz Onay’layapılanröportaj.FinansalForum12Nisan1999.

(9) Hürriyet gazetesi, İlter Türkmen’in jiang zemin ile yaptığı röportaj, 10 Nisan 2000

(10)Çin’den yapılan ithalatın hesabı sorulmalı.Türk-Çinİş Konseyi Başkanı Yavuz Onay’la yapılan röportaj. Finansal Forum 12 Nisan 1999

(11) Erhan Yarar “Uyanan Ejderha:Çin”, Avrasya Dosyası, Cilt 1, Sayı 1, 1994-123-137.

(12) Duygu B. Sezer, “Çin’den Dost Olurmu”, Yeni Yüzyıl Gezetesi, 14 Ocak 1995

(13) Mehmet Öğütçü , Yeni Ekonomik Süper Güç Çin ve Türkiye, İstanbul; TÜSİAD, 1995.

(14) Hasret Çakmak “2000′li Yıllara Doğru Süper Güç Olması Beklenen Çin ile Türkiye İlişkileri” Silahlı Kuvvetler Dergisi , sayı 348, Nisan 1996, 95-98

(15) Necip F.Polat, “21.yy ‘ın Gündemini Çin Belirleyecek” uluslararası ilişkilerde olaylar ve yorumlar, AÜSFB , yıl 6 sayı 6, sayı 26 kış 1997, s.3-8

(16) Erol Mütercimler Tercüman, 21. yy ve Türkiye Yüksek Strateji , İstanbul ; Erciyesyayınları,1997,480-488

(17)ABD li istihbarat araştıormacısı Nicholas Eftimiades, Chinesee Intelegence Operation (Çince).Çin Askeri İsitihbarat Teşkilatının hem istihbarat hem de casusluk aynı zamanda da silah lobiciliğini yaptığını ileri sürmüş ve aralarında en önemli ve en aktif çalışan grubun ise Türkiye’nin üst yaptığı kaydedilmiştir. ( China Times, sayı 10, 198;374)  

(18)Milliyet Gazetesi, Evren Değer imzalı ” Çinle gizli füze anlaşması” başlıklı yazı. Milliyet20Aralık1996

(19)Mehmet Öğütçü , geleceğimiz Asya’da mı ? Yaralı Asya, Çin ve Türkiye, İstanbul ;Milliyetyayınları19992.baskı

(20)Xinhua Ajansı Yorumu :Çin’in ortaklık ilişkilerine göre Çin’in çok yönlü dış politikası , 28 Şubat 1999 Pekin; 5 Nisan 1999 Tarihte Çin kongre başkanı Lee Peng’in TBMM başkanı Hikmet Çetin ile görüşmesinde Çin Türkiye ” uzun vadeli dostluk işbirliği ilişkisini” dile getirmiştir. Xinhua Ajansı 5 Nisan 1999 Ankara

(21) Türkiye’de ki araştırmacıların Çin ile stratejik ortaklık ilişkilerini teklif etmelerine karşı , Çin’in çok taraflı dış politikasında Türkiye’nin yeri üçüncü derecede kalmaktadır.

(22)Çin felsefe-sosyal bilimler planlama ofisi , 96,bss 007 kodlu plan.

(23)Pen hanazang, Mao Zedong, Waijiao Siztang Yanjiu (Mao Zedong’un Dış Politikası Düşüncesi Hakkında Araştırmaları) Pekin: Zhtsı Chubanse ( Dünya Bilimler Neşriyatı 1994. 172-180)

ÇİN HALK CUMHURİYETİ

TABLO A - Genel Bilgiler (2000) ÇİN HALK CUMHURİYETİ ÜLKE PROFİLİ

Resmi Adı

: Çin Halk Cumhuriyeti

Yönetim Biçimi

: Tek Parti Sistemi

Resmi Dili

: Pekin lehçesi olan Mandarin ve diğer yerel diller

Başkenti

: Pekin

Yüzölçümü

: 9.561.000 km²

Nüfusu

: 1.255 Milyon

Para Birimi

: Yuan (Renminbi=Rmb)

Para Birimi Paritesi (Şubat 2000)

: 1 USD= 8,28 Yuan

İş Gücü (1998)

: 700 Milyon

İşsizlik Oranı (%, 1999)

: 10

Cari İşlemler Dengesi (Milyar USD, 1999)

: 18,3

Üyesi Olduğu Uluslararası Kuruluşlar

: AfDB, APEC, AsDB, BIS, CCC, CDB, ESCAP, FAO,G-77, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICFTU, ICRM, IDA,IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Inmarsat, Intelsat,Interpol, IOC, ISO, ITU, LAIA (gözlemci), MINURSO,NAM (gözlemci), OPCW, PCA, UN, UN Security Council,UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIKOM,UNITAR, UNOMSIL, UNTSO, UNU, UPU, WHO, WIPO,WMO, WToO, WTrO (başvuru sürecinde)

TABLO B – ÇHC’nin Temel Ekonomik Göstergeleri

Yıl

GSYİH (Milyar USD)

Kişi Başına Gelir (USD)

Büyüme Oranı (%)

Enflasyon Oranı (%)

İhracat (Milyar USD)

İthalat (Milyar USD)

1995

700.3

581.4

10.5

17.1

128,1

110,1

1996

816.5

670.9

9.6

8.3

151,1

131,5

1997

902.0

733.3

8.8

2.8

182,7

136,4

1998

945.1

760.9

7.8

-0.8

183,5

136,9

1999

971.5

774.7

7.1

-1.3

194,7

159,0

GRAFİK 1 – ÇHC’de GSYİH, Kişi Başına GSYİH, Büyeme oranları, Dış Ticaret, 2000 Yılı GSYİH’nın Sektörel Dağılımı, Enflasyon

GRAFİK 2 - Dış Ticaretindeki Başlıca Ülkeler (1999)

GRAFİK 3 - Dış Ticaretindeki Başlıca Maddeler (1999)

II. TÜRKİYE-ÇİN HALK CUMHURİYETİ TİCARİ VE EKONOMİK İLİŞKİLERİ

TABLO C – ÇHC Yasal Altyapısı

İmza Tarihi

İmza Yeri

RG Tarih ve No’su

Ticaret Anlaşması Ekonomi

16.07.1974

Pekin

08.01.1975-15112

Ekonomik,Sınai ve Teknik İşbirliği Anlaşması

19.12.1981

Pekin

16.02.1982-17607

Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması

13.11.1990

Pekin

01.05.1994-21921

Çifte Vergilendirmenin Önlenmesi Anlaşması

23.05.1995

Pekin

30.12.1995-22863

Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti 13. Dönem KEK Toplantısı Mutabakat Zaptı

19.04.2000

Ankara

TABLO D - İkili Ticaret Verileri (1.000 USD)

İhracat

Genel İhracatımız İçindeki Pay (%)

ÇHC’nin İthalatı İçindeki Pay (%)

İthalat

Genel İthalatımız İçindeki Pay (%)

ÇHC’nin İhracatı İçindeki Pay (%)

Hacim

Denge

1995

66.961

0,30

0,06

539.019

1,50

0,42

605.980

-472.058

1996

65.115

0,28

0,04

556.492

1,27

0,36

621.607

-491.377

1997

44.375

0,16

0,03

787.457

1,62

0,43

831.832

-743.082

1998

38.043

0,14

0,02

846.191

1,84

0,46

884.234

-808.148

1999

36.649

0,13

0,02

894.846

2,19

0,56

931.495

-858.197

2000

91.335

0,33

0,024

1.321.621

2,45

0,47

1.412.956

-1.230.286

2000/2

4.761

0,11

157.188

2,19

161.949

-152.427

2001/2

17.136

0,37

179.186

2,41

196.322

-162.050

GRAFİK – 4 İkili Dış Ticaret, Dış Ticaretimiz İçinde Çhc’nin Yeri, ÇHC’nin Dış Ticaretinde Ülkemizin Yeri

C) İkili Ticarette Başlıca Maddeler (1.000 USD)

TABLO E - İhracat (GTİP 6’lı kod)

GTİP No.

Madde Adı

1998

1999

2000

7207 11

Demir/alaşımsız çelik (karbon%85)

27.460

7207 20

Demir-alaşımsız çelikler

1.781

10.746

2603 00

Bakır cevherleri-konsantreleri

1.128

6.999

5.890

2515 11

Ham mermer

40

962

4.008

0207 41

Tavuk, horoz eti, parça halinde

2.035

2.605

2.770

3917 22

Tüpler, borular, hortumlar

112

626

2.163

2401 10

Tütün

838

1.992

2.096

1404 20

Linter pamuğu

337

2.020

3901 10

Polietilen

1.676

4407 92

6 mm’den kalın uzunlamasına biçilmiş kayın

230

2.049

1.472

8901 90

Yük gemileri

776

1.460

5505 10

Sentetik lif döküntüleri

157

1.399

3917 40

Plastikten tüp, boru ve hortum bağlantı elemanları

70

647

1.283

2917 35

Ftalatik anhidrit

396

42

1.238

3202 90

Debagette kullanılan inorganik maddeler

98

379

1.067

6802 91

Mermer, traverten, su mermerleri

421

886

1.040

8517 90

Telefon ve telgrafların aksam ve parçaları

8.344

3.315

DİĞERLERİ

23.555

13.872

23.547

TOPLAM

38.043

36.649

91.335

TABLO F - İthalat (GTİP 6’lı kod)

GTİP No.

Madde Adı

1998

1999

2000

8540 11

Televizyon alıcısının katod ışınlı renkli resim tüpleri

53.926

53.131

60.891

8471 60

Giriş ve çıkış birimleri, yazıcılar ve klavyeler

12.303

22.577

51.698

7208 36

Demir/çelikten yassı hadde ürünleri

18.801

16.525

41.189

8415 81

Klima cihazları

9.406

35.998

9503

Oyuncaklar

21.322

31.446

31.023

2704 00

Kok-sömikok:taşkömürü,linyit

41.820

14.613

28.685

9031 80

Diğer alet, cihaz ve makinalar

313

559

28.023

5516 11

Devamsız suni liflerden dokunmuş mensucat

24.381

29.619

25.067

8527 31

Radyo yayınlarının alıcı diğer kombine cihazlar

31.743

19.429

24.553

8521 90

Diğer kaydedici, okuyucu videolar

45

758

22.136

8473 30

Bilgi işlem makinalarının aksam ve parçaları

8.036

19.947

21.214

8518

Mikrofonlar, hoparlörler, kulaklıklar ve aksam-parçaları

12.157

11.463

20.930

5208 12

Bez ayağı (m²/100 gr. Pamuk)

12.532

14.024

19.815

5407 61

Diğer polyesterden flament-dokunmuş mensucat

11.303

8.716

19.564

8517

Telli telefon ve telgrafa mahsus elektrikli cihazlar ve aksamı

12.768

23.415

18.000

8470 50

Yazar kasalar

7.914

17.501

4202

Sandık, valiz, seyahat çantası vb.

10.887

12.459

15.792

5513 11

Devamsız polyester, pamuk karışımı düz dokuma

17.083

13.208

14.465

9033 00

90ncı fasıldaki cihazların diğer parçaları

13.520

6702

Yapma çiçekler vb.

6.584

9.529

13.207

8513 10

Kendi enerji kaynağı ile çalışan elektrik lambası

5.995

6.477

12.747

DİĞERLERİ

534.786

579.037

785.603

TOPLAM

846.191

894.846

1.321.621

GRAFİK 5 - Ticaretimizin Sektörel Dağılımı

  D) Ticari ve Ekonomik İlişkiler

Karşılıklı Ziyaretler

24-26 Mayıs 1995 tarihleri arasında dönemin Cumhurbaşkanı Sn. Süleyman Demirel, beraberinde kamu ve özel sektör temsilcileri ile birlikte ÇHC’yi ziyaret etmiştir.

Dönemin Dış Ticaret Müsteşarı Sn. Nejat Eren Başkanlığında demir-çelik sektörü temsilcilerinden oluşan bir heyet 25-30 Haziran 1996 tarihleri arasında ÇHC’yi ziyaret etmiş, Çin’de yerleşik ithalatçı firmalar ile yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin kısa vadede söz konusu ülkeye yönelik demir-çelik ihracatının artırılamayacağı izlenimi edinilmiştir.

Dönemin Devlet Bakanı Sn. Ayfer Yılmaz başkanlığında ve çok sayıda işadamının katılımı ile oluşan bir Ticaret Heyeti, 23-28 Eylül 1996 tarihlerinde Çin’i ziyaret etmiştir.

Dışişleri Bakanı Sn. İsmail Cem, 1998 yılı Şubat ayında, dönemin Başbakan Yardımcısı Sn. Bülent Ecevit de 29 Mayıs-6 Haziran 1998 tarihlerinde ÇHC’yi ziyaret etmiştir.

ÇHC Dış Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Bakan Yardımcısı Chen Xinhua ve beraberindeki bir heyet, 9-14 Mart 1999 tarihleri arasında ülkemizi ziyaret ederek, İstanbul ve Ankara’da çeşitli temaslarda bulunmuştur.

Enerji Bakanı Sn. Cumhur Ersümer ile Ulaştırma Bakanı Sn. Enis Öksüz, ÇHC Devlet Konseyi üyesi Wu Yi’nin davetlisi olarak 5-10 Nisan 2000 tarihlerinde ÇHC’yi ziyaret etmişlerdir.

ÇHC Devlet Başkanı Jiang Zemin, 18-21 Nisan 2000 tarihlerinde ülkemize resmi bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Söz konusu ziyaret sırasında “Ortak Bildiri” ile “Enerji Alanında İşbirliği Protokolü” imzalanmıştır.

ÇHC Demiryolları Bakan Yardımcısı Cai Qinghua, beraberinde bir heyetle, Ulaştırma Bakanı Sn. Enis Öksüz’ün davetlisi olarak 12-18 Haziran 2000 tarihlerinde ülkemize resmi bir ziyarette bulunmuştur.

Sincan-Uygur Özerk Bölgesi Halk Hükümeti Dışişleri Bürosu’nun daveti üzerine Müsteşarlığımızdan bir heyet, 31 Ağustos-3 Eylül 2000 tarihlerinde “2000 Urumçi Dış Ekonomik İlişkiler ve Ticaret Fuarı”na katılmak amacıyla Urumçi’yi ve 4-6 Eylül 2000 tarihlerinde ise “Türk-Çin Halk Cumhuriyeti Karma Ekonomik ve Ticaret Komitesi 13. Dönem Toplantısı Mutabakat Zaptı İzleme Görüşmeleri”nde bulunmak amacıyla Pekin’i ziyaret etmiştir.

ÇHC Dışişleri Bakanı Tang Jiaxuan, 6-9 Ocak 2001 tarihlerinde ülkemizi ziyaret etmiş ve söz konusu ziyaret sırasında, 2000 yılı Nisan ayında iki ülke Cumhurbaşkanları tarafından imzalanan Ortak Bildiri’nin uygulanmasına dair Eylem Planı imzalanmıştır.

Anti-Damping Önlemleri

İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesi hakkında mevzuat çerçevesinde ÇHC menşeli bazı mallar için damping soruşturması açılmış olup, kesin önlem olarak vergi uygulanmaya başlanmıştır.

TABLO G - Dampinge Karşı Vergi Şeklinde Önlem Uygulanan ÇHC Menşeli Mallar

GTİP No

Madde Adı

Kesin Önlem

Tarihi ve RG No

Dampinge Karşı<

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Evrim Kuram

EVRİM KURAMI

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla   kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim  Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy’larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye’mize neler kaybettirir?

Zümrütten Akisler :

Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri… A. M. C. Şen gör

27 Aralık 1831′de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere’nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan “geminin doğa bilimcisi” Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek “ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!” cevabını vermişti.

“Herkes” haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837′de İngiltere’ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu.

Geminin küpeştesinden yanından geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! İyi de niçin tüm kraterler “tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnızca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?” Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasını çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adı verilen ortadaki bir karaya doğrudan bağlı gelişenler? Hele set resiflerinin açıklanması için herkesin kabul ettiği kurama göre ortadaki karanın etrafında bir de krater bulunması gereği? Ya Avustralya’nın tüm kuzeydoğu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mı krateri var? Bazıları mercanların sualtı dağ zirvelerinde oluştuğunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol sıralarını görünce: O dağ sıralarının tepeleri hep aynı seviyede miydi? Nerede böyle bir dağ silsilesi görülmüş ki?

Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir.

Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritaları alıyor. Bir de bakıyor ki atollerin olduğu yani kendi kuramına göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördüğü, Güney Amerika Andları gibi yükselen yerlerde yanardağdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritası hazırlıyor ve yanardağların dağılımıyla birlikte bunların yer kabuğunun dinamizmine işaret ettiğini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarının köken ve gelişimleri hakkındaki kuramı 1960′lı yıllarda gelişen levha tektoniği kuramıyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandı. Birkaç gözlem ve bunların çok sıkı bir mantıksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e “bütün imkânsız şıkları temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksız gibi görünse de doğrudur” diye ifade edilebilecek olan “dışlama kuralı”nı ilham etmişti. Ama yıllar sonra kendisinin deniz taraçaları diye yorumladığı Glen Roy ‘un “paralel yolları” denen taraçalarının aslında buzul gölleri tarafından oluşturulduğunu Agassiz kanıtlayınca, Darwin bilimde “dışlama ilkesine” de güvenmenin doğru olmadığını anladı ve bunu açık kalplilikle itiraf etti: “İnsan doğada hiç kimsenin o ana kadar görmediği süreçlerin olabileceğini asla unutmamalı.”

İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000)

İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce

“ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras’ ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır.

Genel olarak hayvansal yaşamın çeşitli biçimleri doğal ayıklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başarıyla farklı ortamlara ve birbiri ardından gelen ortam değişikliklerine uydurarak farklılaşmışlardır. İklim koşulları yeryüzünün farklı yerlerinde farklı olmakla kalmayıp,her yerde, bir takım daha küçük ya da daha büyük değişikliklere de uğramıştır. Çevre değiştiği için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarına kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diğer türler artar ve çoğalırken,aynı nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir.

İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan  primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır.

(G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27)

Atalarımız

İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835′te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları’nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır:

Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.”

Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer  olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu.

Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşıp ilginç bir noktaya her ulaştığında bir kayık dolusu adamı keşif yapmaları için bıraktı. Bizi ilgilendiren grup James Adası’nda karaya bırakılan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarında bir çadır ve erzak,karaşa ayak bastı, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onları aylaşa söz verdi.

Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç.

Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138)

Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu.

Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı.

Buradaki başka garip yaratık da kara iguanalarıydı. Bunlar hemen hemen deniz iguanaları kadar-bunların 1.5 metre olanları hiç de az değildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sırtların kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapışmış gibi görünen portakal rengi ve tuğla kırmızısı ibikleri vardı. karınlarını,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tırmanarak,yaklaşık 9 metre boyundaki kaktüs ağaçları üzerinde doyuruyorlardı;çoğu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardı. Darwin bir gün onların bir öbeğin üzerine bir dal fırlattığında bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldırmışlardı. Yuvaları o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayağı sürekli birine giriyordu. Toprağı bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşırtıcı bir hızla kazabiliyorlardı.

Keskin dişleri ve tehdit kar bir havaları vardı;ama hiç de ısıracakmış gibi görünmüyorlardı. “aslında yumuşak ve uyuşuk canavarlardı” kuyruklarıyla karınlarını yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardı ve sık sık kısa bir tavşan uykusu için duruyorlardı. Bir keresinde Darwin onlardan birini toprağı kazıp tamamen altına girene kadar bekledi, sonra da kuyruğundan tutup çekti. kızmaktan çok şaşıran hayvan birden döndü ve “Kuyruğumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e baktı. Ama saldırmadı.

Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin.

Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu.

Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.”

Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnızca 50-60 mil uzaklıktaydı;ama türler adadan adaya bile farklılık gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alaycı-ardıçkuşlarını karşılaştırırken dikkatini çekti,daha sonra da takımadanın vali yardımcılığını yapan Bay lawson bir kaplumbağanın kabuğuna bakınca onun hangi adadan geldiğini bilebileceğini söyledi ..

Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı.

Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu.

Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı.

Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadığı gösterilmiş olacaktı. Bir şeyler kanıtlamak için yapılacak araştırmalar ile soruşturmalar yıllarca sürebilirdi;ama en azından kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardı yerli yerine konmuş görünüyordu.

Düşüncelerini geçici ve varsıyyımsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. İki adamın daha sonraki yazışmalarına bakarak aralarındaki tartışmayı yeniden canlandırmak,Galapagos’tan uzaklaşırken kah dar kamaralarında ,kah (s: 142) gecenin ayazında kıç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalışan genç insanlara özgü bir güçle savlarını ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanaklı.

Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi.

kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır.

Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.”

Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-”biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü.

Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.”

Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı.

Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır:

“Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144).

Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.”

Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi.

Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.”

“Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.”

Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.”

Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873′e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu.”

(Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146)

İnsan:Bir Geçiş Hayvanı

Bir geçiş “hayvanı” olmak! Değil bir hayvan, bir geçiş hayvanı olak bile anılmak incitici duygular uyandırıyor! Yeniden hayvan sınıfına sokulmak beni de rahatsız ediyor; ama inanın bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkımız hem var, hem yok.

Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu.

Bu gezgenler oluşurken ısı yaydılar.İç kısımlarındaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu.

İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15)

Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz.

Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar.

Ancak koşullar değişmeye başladı. Hidrojen çok hafif olduğu için uzaya kaçtı Yapıtşalarının oluşumu yavaşladı. Daha önce rahatça temin edilen gıda maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri değiştirebilen,basitten karmaşık moleküllere geçişi sağlayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu.

Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler.

İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor.

=Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür.

Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir.

İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17)

Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir.

Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yıl yaşayacağı tahmin ediliyor. İnsanın gelecekteki gelişimi kontrol altında biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasında yakın ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşın durağan kalamayacağımız açıktır.

Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor).

İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli.

İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir.

kuşku yoktur ki yüzbinlerce yıl önce avcı-toplayıcıyken taşıdığımız içgüdü mekanizmamız biraz değişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adımlarla gelişmiştir. İçgüdülerimiz bazı şeyleri kalıtım-dışı öğrenmeyle edindiğimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamızı söylüyor,sonuçta çatışma doğuyor.

Bir dönem sonra tüm insanlara karşı aynı özeleştirici duyguları besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eğer tüm insanları dünyanın 4.5 milyar yıllık tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden aynı tarihi paylaşan diğer organizmalara da aynı özeleştirici duyguları beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azını gözetiriz-köpekler,kediler,sığırlar gibi- çünkü bu canlılar bize faydalıdır ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, balıklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir.

Bence tümünün yaşadığı özeleştirici duygu yoksunluğunun nedeni kalıtımdır. Bir karınca sürüsü diğer bir karınca grubu ile öldüresiye savaşabilir. İnsanlık tarihi deri rengi farkı, inanç değişiklikleri,giyim ya sac modeli ayırcalıkları gibi ufak değişiklikler nedeniyle çıkmış savaşlar,baskınlar ve cinayetlerle doludur.

Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasında koruyabilmek için gerekli uyarlanmış değerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örneğidir ve tehlikelidir.(s:19)

Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu.

Yaşamın tüm örneklerine saygı Dünyadaki dinlerin birkaçında örneğin Hindu dininin bir kolunda (”Jain’ler) vardır. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşırlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanları öldürmekten niye daha iyidir?

İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz.

(Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986)

En Az İki Bin Yıllık Yanlış

Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu.

Peki canlı varlıkların yapısı neydi?

1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında.

Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

CANLILAR NASIL OLUŞTU VE GELİŞTİ?

Yakın geçmişteki atalarımız acaba nasıl bir canlıydı?Daha önce neydik? Oksijenli ortamdaki yaşam nasıl bir canlıyla başladı?

Bilim çevrelerinde, insanların ve hayvanların atasının, bir barsak paraziti (giardia)ne benzer bir canlıdan türediği görüşü ağırlıkta.

Dünya var olduğundan beri üzerinde milyarlarca canlı, yaşam sürdü. Bu gün de en az 30 milyon tür yaşamını sürdürüyor. Elbette tüm canlıları birer birer sayma ve sınıflandırma olanağı yok. 18. yüzyılda Linnaeus, 10 000 canlıyı sınıflayabilmişti. Daha sonraları canlıların nasıl sınıflandırılacağı konusu gündeme geldi. Bir yol, organizmaları gözle görülebilir özelliklerine göre sınıflamaktı( Taksonomi).

Darwin’ le birlikte bu bakış açısı değişti. Canlılar soy ağaçlarına göre sınıflandırılmaya başlandı. Bu sınıflandırma, evrimsel ortaya çıkışın izini sürer.

Güneş Sistemi’ nin yaşı yaklaşık 4.5 milyar yıl.

İlk canlıların oksijensiz ortamda, 4.5 milyar yıl önce türediklerini biliyoruz. O zamanlarda atmosfer, büyük oranda azot ve daha az oranlarda karbon dioksit, metan, amonyak gazlarıyla ve az miktarda su buharından oluşmuştu. Oksijen yoktu. Ozon da yoktu. Ozon tabakası olmayınca Güneş’ ten gelen morötesi ışınlar, yeryüzünü tüm şiddetiyle bombalıyordu. Bu morötesi ışınlar, yüksek enerjili ışınlardı.

Moleküllerin Yaşam Savaşı

Morötesi ışınlar, bol miktarda çakan şimşek ve yıldırımlar, milyonlarca yıl boyunca, mevcut basit molekülleri parçaladı. Parça birimler, birleşerek yeni moleküller oluşturdu. Bazı moleküller, başka moleküllerin oluşmasını kolaylaştırdı. Böylesi maddelere katalizör diyoruz. Bazı moleküller, kendinin aynısı olan moleküllerin oluşmasını da kolaylaştırır ( kendi kendinin katalizörü, otokatalizör). ” Bugün artık kopyalama (çoğalma) işleminde belli protein ve enzimler aracı oluyor. İkinci olarak, “kendinin tıpkısı” bir molekül yaratmak, özelliklerini “yeni kuşak” moleküle aktarmak demek oluyor ki, bu da “kalıtım” mekanizmasının müjdecisidir. Kopyalama işlemi sırasında arada bir hatalar oluyordu. Yeni yaratılan moleküllerin büyük bölümü, bu hatadan ötürü bulundukları ortama uyamıyor, hemen parçalanıyordu; ya da ortama uysa bile çoğalabilme özlelliğini kaybediyor ve çoğalamıyordu. Ancak, çok nadiren de olsa, bazı hatalı moleküller hem ortama uyabiliyor hem de çoğalma yeteneğini kaybetmiyordu. Ortalığı dolduran bu değişik moleküller yeni bir tür oluşturuyorlardı. Bu da canlıların çeşitliliğini sağlayan” mütayon” mkanizmasının başlangıcını oluşturdu.” Bu değişik moleküller, canlı çeşitliliğinin başlangıcıydı. Bazı moleküller sıcağa, yüksek enerjiye dayanıklıydı; onlar “hayatta” kalıyordu. Bunlar diğerlerinin dayanamayacağı ortamlarda çoğalabiliyordu. Kimileri sıcaktan parçalanıyor ve “ölüyor” du.(Prof. Dr. Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Sudan Doğan Yaşam

Moleküllerin yaşam savaşı suda, deniz ve göllerde kök salmıştı. Suyun dışındaki moleküller, morötesi ışınların bombardımanıyla paramparça oluyordu. Su ise bu ışınlarının bombardıman ateşini kesiyordu. Denizlere ve göllere sığınmış moleküller, uzaylıların saldırısına uğramış dünyalılar gibi adeta bir sığınaktaydılar. Su, sıcaklığı sabit bir ortamdı; ayrıca moleküllere hareket ve yaşama olanağı tanıyan iyi bir akışkandı.”Yaşayan” moleküller, giderek daha karmaşık yapılar geliştirdi. teel yapıları, ” çift sarmal” olarak bildiğimiz DNA idi. Bu moleküller, çevrelerine bir zarf yaparak kendilerini dış etkilerden bir ölçüde korumayı başardılar ve böylece ilk bakteriler oluştu. Bu noktaya gelme, yaklaşık yarım milyar yıl aldı.

Bakteriyi Küçümsemeyelim!

Bakteriler bir anlamda en ilkel canlılar. Ama bakterileri küçümsemeyelim. ” Biz, her zamanki insan merkezli bakışımızla “en başarılı yaratık insandır” der ve bunu hiç sorgumlamayız. Oysa ki, bizim türümüz olan homo sapiens sapiens’ in bilemediniz en fazla 100 bin yıllık bir geçmişi var, geleceği de pek parlak görünmüyor. Bakteriler 3.5 milyar yıldır var, heryere yayıldılar, değil insan, başka hiçbir canlının yaşayamayacağı koşullar altında dahi yaşamaya uyum sağladılar ve insanlar yok olduktan sonra da, hiçbir şey olmamışçasına varlıklarını sürdürecekleri kesin. Üstelik bakterilerin olmadığı bir dünyada başka hayatın olması da pek düşünülemez. şimdi siz söyleyin, gerçek başarı kiminki? Bir süre sonra bazı bakteriler, işbirliğine giderek yeteneklerinde özdeşleştiler, bu küçük bakteriler toplumu da ilk hücrelerei yarattı. Bu hücrelerin bazıları çoğalma sırasında bölünürken birbirinden ayrılmadılar ve zamanla çok hücreli organizmalar oluştu. Bu da yaklaşık olarak 3 milyar yıl önce oldu…..”

“Derken, yaklaşık 2 milyar yıl önce, doğa en büyük keşfini yaptı: Cinsiyet…. O zamana kadar, bakteriler ve hücreler tek başlarına bölünerek çoğalıyorlardı. Bölünme sırasında kendileri ile ilgili yapısal ve davranışsal her türlü bilgiyi (yani genetik kodu) taşıyan DNA’ lar kopyalanıyor ve iki yeni varlık arasında paylaşılıyordu. Bu temel işlem, hiç değişmemişti….. Derken, bazı hücreler çoğalırken kendi DNA’ larına bir başka hücrenin DNA’ larını katarak genetik kodları karıştırmayı keşfettiler. Sonuçta her iki hücreden farklı bir hücre meydana geliyordu. Birden bire, mütasyon çok büyük bir hız kazandı ve çeşitlilikte bir patlama oldu. Bunun önemi şöyle anlaşılabilir: İlk 2 milyar yılda evrim, ancak bazı basit organizmalar yaratabildi. Cinsiyetin keşfinden sonraki 2 milyar yılda ise bugün çeremizde gördüğümüz bu inanılmaz çeşitliliği yarattı.”

Kendini, Türünü Koru ve Çoğal

“Bu sıralarda orada bulunnsaydınız, deniz ve göllerin içindeki bakterileri, tek ve çok hücreli canlıları görebilseydiniz aklınıza gelecek cümlecik mutlaka şu olurdu: ” Bir faaliyet, bir faaliyet…!” Gerçekten de bu canlı-ların adeta oraya buraya koştuklarını, hızla çoğaldiklarını, bazılarının diğerlerini yediğini, bazılarının ise ortaklıklar kurup bir takım üstünlükler sağladıklarını görecektiniz. Bütün bunlar taa başından beri süregelen 1 numaralı genitik emrin uygulanmaları idi : “Kendini, türünü koru ve çoğal “. Bunu yerine getirmek için bütün türler kendilerine uygun taktik ve stratejiler geliştiriyor, bunlardan en başarılı olanların sahipleri ortama egemen oluyor, diğerleri yok oluyordu. Bu amansız mücadele hiç dinmeden bugüne kadar geldi.

Cinsiyetin keşfinden 500-600 milyon yıl sonra önemli bir adım daha atıldı. Bazı bakteriler atık olarak oksijen üretmeye başladılar. Başlangıçta, varolan canlılar için bir zehir olan bu yeni gazı kullanarak enerji üretmeyeyi öğrenen canılılar büyük üstünlük sağladılar, çünkü yeni enerji üretim mekanizması eskiye göre çok daha verimli idi.” ( Bilim ve Teknik,TÜBİTAK, 343. sayı s: 29 ; Prof. Dr. Orhan Kural)

“Atmosferdeki oksijen miktarının ancak % 1′ e ulaşması yaklaşık 2 milyar yıl önce gerçekleşmiştir.” Bugünkü yaşamın sürdüğü ortamın büyük bir kısmı oksijenli kara ortamı olduğu, ve insanoğlu da bu ortamın bir üyesi olduğu için, oksijensiz yaşamın önemi gözden kaçabilir. Oysa oksijensiz ortamın canlıları, yakından tanıdığımız gelişmiş, çok hücreli canlıları incelerken değerli açılımlar sunabilir. 3-4 milyar yıl öncesinin oksijensiz ortam canlılarının yaşadığı ortamda ancak iz miktarda oksijen vardı. Canlıların evriminde oksijenin rol oynamaya başlamasından çok önce, 500 milyon yıl boyunca, oksijensiz ortam canlılarının hükümranlığı sürmüştü. Bu sürecin ortalarında bir yerde, Güneş enerjisini kullanarak fotosentez yapan bir prokaryot türü; siyanobakteriler türemişti…. Büyük olasılıkla, bugün soluduğumuz oksijen moleküllerinin bir kısmı da, yaklaşık 2 milyar yıl önce, siyanobakterilerce üretilmiştir.”

Atmosferdeki oksijen miktarı arttıkça oksijene bağımlı bakteriler türedi. Bunlar, hücre zarı, hücre çekirdeği, bağımsız organeller gibi öğelerle donatılmış canlı türleriydi. Oksijen enerji metebolizmasında olağanüstü bir verimlilik artışı sağlamıştı. Öte yandan oksijenin zehir (toksik) özlelliğini gidermek için canlılar enzim (biyolojik katalizör) üretmeliydi Ayrıca oksijene dayanmayan fotosentez sistemlerinin, oksijen kullanan sistemlerden mekanik bakımdan çok daha basit oluşu, oksijenli fotosentezin evrim tarihinin ileri bir aşamasında ortaya çıktığını gösteriyor.” Zamanla atmosferde çoğalan oksijen, ozon tabakasını yarattı, bu da morötesi ışınları önemli ölçüde kestiği için artık canlıların sudan çıkmalarına engel kalmadı. Sonuçta karalar, hızla artan bir bitki ve hayvan çeşitliliği ile doldu. Bitkiler oksijeni üretiyor, hayvanlar tüketiyor, hayvanlar karbon dioksit üretiyor, bitkiler tüketiyordu. Bitkiler enerjilerini Güneş’ ten alıyor, hayvanların bazıları bitkilerin bu hazır enerjilerini, onları yiyerek alıyor, bazıları ise daha yoğun bir enerji almak için diğer hayvanları yiyorlardı.Daha sonra da ölen hayvanlar, yapı maddelerini, çürüyen vücutları ile toprağa geri veriyor, bu da bitkiler tarafından alınıyor, çıkar zinciri tamamlanıyordu. Herkes gül gibi geçiniyordu. Bu, o kadar iyi işleyen bir mekanizma idi ki günümze kadar değişmeden geldi. Bütün bu gelişmeler sırasında, her adımda genetik bilgilere sürekli yenileri ekleniyordu. Genellikle eski bilgiler kalıyor, yeni edinilenler ekleniyordu. Buna örnek olarak, virüslerin (yalnızca bir parazit olarak yaşayabilen en basit canlıdır) genetik kodunda yaklaşık 10 bin “bit” vardır (Buradaki “bit”, parazit değil, “bilgi taneciği” diye tanımlanabilecek olan bilgi ölçüsü). Bir bakterininkinde 1 milyon, bir amibinkinde 400 milyon ve bir insanınkinde yaklaşık 5 milyar bit vardı. Hemen gözünüze çarpmıştır, bir amip ile bir insan arasında genetik bilgi olarak yalnızca 10 kadar bir katsayı var, bu çok aşağılayıcı değil mi? Değil aslında, o fazla bitlerin bir kısmı çok önemli bir gelişme için kullanılmış: Bir yazılım üretme ve depolama organı, yani beyni geliştirmeye.” (Orhan Kural, Bilim ve Teknik 343. sayı)

Fotosentez, yalnız oksijenle olmaz. Örneğin, elektron vericisi olarak su yerine hidrojen sülfürü kullanan fotosentez sistemleri, atık olarak oksijen yerine kükürt salar. Oksijensiz ortamın canlıları bu yolla yakıt olarak yalnız Güneş enerjisini kullanabilir. Tek hücreli bu ilk hayvanlar, giderek oksijen kullanmaya başladı.

Organizmaların, oksijenli yaşama görece hızlı bir biçimde uyum sağladıkları düşünülüyor. Bu kurama göre, organizmalar oksijenle beslenen küçük organizmaları bünyelerine almıştı. Bu küçük organizmaların mitokondri organelinin atası olduğu düşünülüyor. Mitokondri, hem kendisi, hem de konakladığı hücre için oksijeni ATP enerjisine dönüştürüyordu. Buna karşılık büyük hücre de mitokondri için protein sentezliyordu. Günümüz hücrelerindeki mitokondri organeli, işte bu bakteri benzeri atadan türemiştir. mitokondriye bitki ve hayvan hücrelerinde, ayrıca bitkilerin kloroplastlarında rastlanır. Mitokondri, kendi DNA sına sahiptir ve hücre bölünürken bağımsız biçimde kendi kendini kopyalayabilir. Elde edilebilen en eski mitokondrili fosil 850 milyon yıl öncesine ait. ( Bilim ve Teknik 332. sayı, Özgür Kurtuluş)

İNSANIN EVRİMİ…

19. yy’ın ortalarıydı. 1859′ yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi.

1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı.

İşte Darvin’ in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika’ da ve Ekvator yakınında “doğduğu” artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25)

Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangıçta durum daha mı farklıydı? Varlıkların çeşitliğini nasıl açıklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canlı türlerin çeşitliliği zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açıklamalarla, bilimsel yaklaşım ilk kez cepheden karşıkaşıya kaldı. Yaratılış kuramı yani dini açıklama ve evrim kuramı. Biyologlar 1.5 milyondan fazla ‘flora ve fauna’ türü üzerinde çalıştılar. Bu çeşitliliğin zaman içinde evrimleşme ve doğal ayıklanma ile açıklanabileceğini açıkladılar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1)

Darvin, doğrulanıyordu yani.

Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya’ ya gönderdi!

Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlıların ve cansız maddelerin çeşitliliği gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanın kendi elleriyle ” yarattıkları” çeşitlilik de canlı türlerin çeşitililiği kadar şaşırtıcı.”Taş aletlerden mikroçiplere, su değirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yılında Karl Marx, İngiltere’ nin Birmingham kentinde beşyüz farklı tip çekiçin üretildiğini öğrendiğinde çok şaşırmıştı. Normal olarak buna şaşırması da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu” (Teknoloji nin Evrimi, s: 2)

Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki…

Darwin’ den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı…

Lamarck’ ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu?

Yoksa bu güç başka bir yerde miydi?

Darvin’ in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck’ ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldışı özellikler gösterenleri birbirlerine aşılaya aşılaya yeni türler elde ederler. İnsanların bile yapabildiği bu aşılamayı doğa daha kolaylıkla ve doğal olarak yapmaktadır.

Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir.

(Düşünce Tarihi, s: 15-16… )

İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel)

…”Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz… Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi?

Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü “Homo Sapiens” mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece ” bilim” in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi.

Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden “var” dı? Ve neden “yok” olacatı? Var olduğuna göre onu “var” eden, “yapan” biri, birileri, olmalıydı. Onu ” var” eden ya da edenler, on “yok” edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü “Doğa” da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş’ e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks… Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera’ yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet “Tek Tanrı dinleri” doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı’ ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı’ da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı’ lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı’ ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı’ nın konuşmasıdır. “Önce Söz Vardı” söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz’ e geresinim duysun ki? tanrı’ da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz.

Dinlerin başka bir ortak yanı doğa dinlerinden tek tanrı dinlerine kadar tüm dinlerde tanrı’ ya kulluk yapılırken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapılması, belirli yöne dönülmesidir. Kıbleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, İkonaya, Madonnaya, İsa’ nın heykeline dönülür, Güneş’ e dönüür. Diz çökülür, secdeye varılır, avuçlar birbirine yapıştırılır, gökyüzüne açılır. Görkemli tapınaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanın Yedi Harikası’ ndan biridir Diyana Tapınağı. Tekbi-i ilahi ile Naat-ı Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri’ nin besteleri dalgalanır görkemli kubbelerde. Ya da Haendel’ in Mesih’ i, Mozart’ ın Requiem’ i.

Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece ” Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır.” (F.Engels)

Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!..

Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı?

İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri”mi olmalıydı. Ve “para” yı icat etti insan. “Homo Sapiens”, “Homo Economicus” a dönüştü. “Para”, ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı?

“Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı.” (Adam Smith’ ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, “insan yiyen yaratık” oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks’ ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile ” homo Economicus” dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti….

Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın “Homo Sapiens” in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda “İnsan” sayılır. “

(Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996)

Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi?

“Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA’ sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA’ nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare’ in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş.”

Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural ‘la sürdürelim:

“Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştığınızda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, bırakın Shakespeare’ in bütün eserlerini, onun bir tek “sonnet ” ini çıkartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yıl gerektirir (daha doğrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptırsak, ortalama başarı süreleri bu olur ama bu teknik ayrıntılarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşı ise yaklaşık 10 milyar yıl olduğuna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz… mi acaba?

Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek.

Herşeyden önce, “Macbeth ” i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip “ağzı burnu yerinde herhangi bir ( yazılmış ya da yazılmamış) edebi eser ” e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya’ yı 4 milyar yıl önceki haline götürsek, bugüne geldiğimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacağını düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yıllık evrim deneyini her tekrarladığımızda başka bir “bugün” e geliriz.

İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de “ağzı burnu yerinde” epeyce eser ortaya çıkacaktır.”

Uzun Evrim Zincirinin Mirasları

“Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, “1 numaralı emir” dir. Yani, “kendini, türünü koru ve çoğal” emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan’ da bunu açıkcça görürüz; başımıza hızla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başımızı çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazı durumlar ise evrim açısından çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organıkmız beyin, işin çaresine bakar. Örneğin, bindiğiniz arabanın sürücüsü ıslak yolda hız yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli olduğunu bilirsiniz ve önlem almaya çalışırsınız. Bu 1 numaralı emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dağmez.

Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazı sonuçlarına bakalım. Hatırlarsınız, çoğalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri karıştırdıktan sonra yeni genlerle çoğalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çoğalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayı taşıyan, bildiğiniz gibi dişi canlı. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kısası, beğenseniz de beğenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazı inanışlarda kadının, “erkeğin kaburgasından” imal edildiği iddia edilirse de bu, büyük olasılıkla bir yanlış anlamadır. Herhalde gerçek, erkeğin, “kadının kaburgasından” imal edildiğidir.”( Bu satırları yazarken “erkek” liğimizin ayaklar altına alındığını ben de görüyorum! Hani şu Sıkıyönetim bildirilerini andıran ” 1 nolu emir” gereği: kendini, türünü koru ve çoğal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasıl “çoğalacağız”? İşte bu noktada ne yazık ki dişilere muhtaçız!)

Erkekler Dişilerin Peşinde

” İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın tür

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Modern Mimari

MODERN MİMARİ

-20.Yüzyılın Modern Mimarlık Akımları:

1897 yılında J.J. Thomson elektronu buldu. Artık atom Grek asıllı adından sanıldığı gibi bölünmez değildi ve böylelikle yeni bir çağ açılmış ve beraberinde modern fiziğin temelleri atılmış oluyordu. Sanat tarihçiler modern sanatla modern fiziğin aynı zamanda doğduğunu çünkü ikisinin de aynı düşünceden başladığını savunurlar. Mimari akımların her birinin de yaşandığı dönemde görülen sanat akımlarıyla bağlantıları vardır.

1-FÜTÜRİZM: (1909)

20.yüzyılın ilk on yılı içinde gelişen sanat ve mimarlık dünyasının en ilerici , en yenilikçi , özgün ve ileri hareketidir. 20 şubat 1909 ‘da yayınlanan 1.fütürist manifestosu (bildirgesi) onların estetik anlayışlarını şöyle ifade eder. “Biz tehlike , enerji ve yalınlığın şarkısını söyleyeceğiz ve açıklıyoruz ki dünya yeni bir güzellikle zenginleşmektedir. Hızın güzelliğiyle, yılankavi egzos borularından çıkan patlayıcı nefesiyle bir yarış otomobili kükreyerek giderken makinalı tüfek gibi sesler çıkaran bir otomobil antik güzelliğin simgesi olan Yunan heykellerinden kat kat güzeldir. “ Mimari alanda Antonio Santella ve Mario Chiattone fütürizmin anlayışına uygun eserler ortaya koymağa çalışırlar. Santella projelerini hazırladığı Citta Nuova ‘da göktırmalıyanlar, metrolar, asansörler, farklı boyuttaki trafik şeritleri gibi ilginç ve yeni fikirler kullanmıştır ve konuyla ilgili olarak “Modern kentlerimizi muazzam bir tershane gibi yaratıp yeniden inşa etmeliyiz. Her yer hareketli ve dinamik, modern binalar ise dev bir makine gibi olmalıdır.” Ancak onun bu radikal ve ilerici görüşleri 50 yıl sonra Paris’teki Pompidou iş merkeziyle bir ölçüde gerçekleşecektir. Ona göre mimarlık sadece fayda ve pratikliğin kuru bir birleşimi olmayıp bir sanattır. Buda sentez ve ifade demektir. Santella geçmişin klasik ve statik estetiğine karşı çıkmakta ve taraftarlarıyla beraber “ Mimari Dinamizm “ dediği değişim ve hızdan kaynaklanan canlı bir estetiğe ulaşmaya çalışmaktadır. Yine ona göre eğik ve eliptik çizgiler öz tabiatlarından dolayı dinamik olup dik ve yatay çizgilere göre bin kat fazla duygusal güce sahiptir ve dinamik bir mimari onlarsız düşünülemez.

2- NEO-PLASTİSİZM : ( De Stil ) (1917)

20. yüzyılın anti-natüralist soyut sanat anlayaşındaki topluluklardan biride Hollanda’da Piet Mondrian gibi ressamlar, Gerrit Rietveld gibi mimarlar, heykeltraş Vantangerlo, Hugo Ball, Jean Arp gibi şairlerin başını çektiği grup 1917 yılında çıkardıkları De Stil dergisinde görüşlerini ifade ederler. Topluluk elemanlarından Doesburg ve Mondrian yeni hareketin teorik ilkelerini ortaya koyma ve bu ilkeler doğrultusunda eserler vermekte grubun önde gelen kişileri olmuşlardır.

Mondrian’ın tüm resimlerinde aynı espri hakimdi. Beyaz bir fon üzerinde nötr biçimler olarak adlandırdığı kareler, dikdörtgenlerden oluşan kompozisyonlar yapıyor, daima dik açılı düzende çalışıyor ve bunları kırmızı, mavi, sarı renklerle boyuyordu. Ara çizgilerde siyah, beyaz veya griden oluşuyordu. Mondrian’ın bu ısrarlı tutumunu daha da uç noktalara götüren Kasimir bütün tual üzerine tek bir kare koyarak total rasyonalizme ulaşmıştır.

De Stil’ in etkileri mimarlık alanında önemli olmuş ve onun değerleri ön plana alınarak Bauhaus ekolüne kadar ulaşmıştır. 1920’lerde Le Corbusier tarafından savunulan Punizm, Mies Van der Rohe tarafından daha da ileri götürülmüş ve Mondrian-Kasimir etkileşiminde olduğu gibi Le Corbusier – Van der Rohe etkileşiminde I.T.T. mimarlık okulu binasında total bir mekana yani tüm binanın bir dikdörtgen prizma mekan şeklindeki ifadesine ulaşılmıştır. Yani saf, yalın, soyut, geometrik, dik açılı, biçimlerle kompozisyon yaratmak.

Doesburg mimarilerini karşıt-kübik olarak niteleyerek şöyle açıklar : Buda fonksiyonel mekan hücrelerini kapalı bir küp içinde dondurmaya çalışmaktan kaçınmak demektir. Bunun yerine taşan düzlemlerden balkonlarda olduğu gibi fonksiyonel mekan hücrelerini küp yada yapı merkezinden dışarı doğru merkezkaç kuvvetin etkisiyle fırlatır ve böylece yükseklik, genişlik, derinlik ve zaman yaklaşımlarıyla yeni plastik ifadeler elde edilir. Böylece mimaride aşağı –yukarı uçan bir görünüm kazanır ki buda doğanın yer çekim yasalarına karşı gelmektir, harekettir. Doesburg bu ifadesiyle bilinen geometrik formlara karşı çıkmaktadır.

Amerikalı Frank Lloyd Wright , Doesburgun teorisini geliştirmiş ve onu “kutunun parçalanması” diye adlandırmıştır. Ayrıca Wright ünlü Şelale Evini de bu teorinin ışığında tasarlamıştır. Teoriyle ilgili olarak Doesburg “önceden kararlaştırılmış tip” form anlayışına diğer deyişle tümdengelim yaklaşımına karşı çıkmakta ve “dıştan” kaynaklanan geleneksel estetik ağırlıklı mimari tasarım yöntemini reddetmektedir. ona Göre mimar yaratacağı binasının bitmiş formunu önceden tayin etmemelidir. Çünkü bu durum tümdengelim bir davranış olup bazı estetik formülleri peşinen kabul etmek demektir. Doesburg mimarın pratik yaşam isteklerinden yola çıkmasını ister. Böylece içten dışa gelişen mantıksal adımlarla problemi parçalara bölerek çözüm arama yöntemi gelişir ki bu işlevci ve tümevarımcı bir yaklaşımdır. Bu yöntem sonucunda mimari forma ulaşılır. Bu nedenle tümdengelim yönteminde form verme söz konusu iken, tümevarımda ise form bulma söz konusudur. Ancak mimarlık hem fonksiyona hem de estetiğe cevap vermek üzere çift amaçlıdır. Dolayısıyla mimari bir eserin başarılı sayılabilmesi için işlevsellik ve güzellik kriterlerini bir arada bulundurmalıdır. Ancak yinede De Stilcilerin yönteminde bile tasarım aşamasının sonunda inşaat aşamasına geçmeden form belirlenmiştir.

Fran Lloyd Wright’ın 1936’da Pennysylvania’ da gerçekleştirdiği Şelale Evinde Doesburg’un teorisinde belirttiği gibi fonksiyonel mekan birimleri küpün yada yapının merkezinden dışarı doğru fırlamış ve mimari eser uçan bir görünüm kazanmıştır.

Tarih boyunca geleneksel şekilde toprağa bağlanmış tüm kütlesiyle yere oturmuş binalar bu kütlelerde olduğu gibi topraktan kurtulma çabasında olup tıpkı bir ağaçta olduğu gibi toprağa minimum temas eden ve yukarı doğru genişleyen bir biçim kazanmaktadır. Betonarme, çelik gibi çağdaş malzeme ve teknolojilerle bu yeni fikirler hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Portoghesi ve Vittoria Gigliotti’nin StMarinella’daki apartmanı ve Mashe Safdie’nin Montreal’deki toplu konut yapılarında önceden belirlenen bir form anlayışı yoktur. Ana kitleden fırlayan fonksiyonel mekan birimleri bütüne yada mimari forma dinamizm kazandırmaktadır. Önceden belirlenmemiş bu tasarım yöntemiyle varolacak sonuçta bir defaya özgü orijinal bir form olacaktır.

Bazı mimarlarda bina cephelerini bir Mondrian ve Doesburg resmi gibi ele almışlardır. Gerrit rietveld’in Hollanda Utrecht’teki Schröder evi, De Stil grubunun mimari ölçekte iki boyutlu ifadesi vardır. Dikdörtgen ve karelerle yapılan dik açılıcephe kompozisyonunda, renklerde aynı espri çerçevesinde kullanılmıştır. Sarı, kırmızı, mavi. Bu tutumun aşırı bir örneği olarak bina cephesini adeta soyut bir Mondrian resmi gibi ifade eden Paul Rudolph’un tasarladığı evi gösterebiliriz. Binaya dıştan bir eklenti niteliğinde olan ve iç fonksiyondan kaynaklanmayan bu tür biçimci bir tutumun mimari başarı kriterleri arasında yer alması kuşkuludur.

3- FONKSİYONALİZM:

İşlevsellik çağdaş mimarinin dayandığı temel tasarım ilkelerinin en önemlilerinden olup Amerikalı mimar Louis Sullivan tarafından mimarlıkta kullanılan “biçim işlevi izler” sloganına dayanır. Gerçektende pratik işlevlere çözüm arayarak yola çıkan bir tasarımcı işlevsel yöntemle bir biçime ulaşır. Ve bu biçim yada form mimarlığın ana kriterlerinden ilki olan işlevselliği yerine getirir. Eğer bu biçim sağlam inşa edilmişse rüzgar, zelzele gibi güçlere dayanabiliyorsa işlevsel bir form yani bir bina yaratılmış demektir. Ancak bu yapının estetik değerlerinin büyüklüğü onun mimari değerlerinin de ölçütü olacaktır. Bu değer yüksek düzeydeyse mimarlıkta yüksek, orta ise mimarlıkta ortadır. Eğer bu değer olumsuz ise mimarlıkta olumsuzdur. Dolayısıyla ortada güzel olmayan mimarlıktan uzak bir yapı vardır.

4- PURİZM:

Bu akım Le Corbusier ve Amedeé Ozenfant tarafından yaratılan bir hareket olup ikili düşüncelerini 1918’de beraber yayınladıkları Aprés Le Cubism (kübizmin sonrası) adlı kitapta açıklamışlardır. Bu kitap Volter’in bir ifadesi ile başlar; ”Gerileyiş işin kolayına kaçmanın , iyi yapmaktaki tembelliğin, güzele olan ilgisizliğin ve acayip zevklerin bir ürünü olarak ortaya çıkar.” Kitabın son cümlesi ise puristlerin konuya yaklaşımını verir. Bir sanat eseri “Rastlantısal, seri dışı, izlenimci, tepkici ve pitoresk(sevimli) olmamalı ama bunlara karşın genelleşmiş , statik ve değişmezliğin bir ifadesi olmalıdır.” Açıkça belirtildiği üzere bu ikili sanatta evrenselliği, durağanlığı savunmakta, kişiselliğe ve dinamik davranışlara sırt çevirmektedir. Bu kitapta ilginç bir değerlendirme vardır. “Bana Amerika’dan getirdiği fotoğrafları gösterdi –buğday siloları- bunlar sanatçılar tarafından değil ama tanınmamış mühendisler tarafından tasarlanmıştı. Onların üstün güzelliği beni çarptı. Zaten az olan süslemelerini boya ile örtünce purist bir tasarım meydana geldi. Purizmin ideolojisi içinde güzellik; saf, yalın birincil formlarda bulunmuştu. Küpler, koniler, silindirler, piramitler en güzel formlardır.” Corbusierin güzellik anlayışının kökleri antikiteye kadar gider. Sümerlerden, eski Mısır, eski Yunan’dan gelen Rönesans’ta tekrar ortaya çıkan ve genelde klasik olarak adlandırılabilen bu anlayış 20 yüzyıl sanatında Corbusierin öncülüğünde Purizmadı altında devam etmektedir. “Yalınlık yoksunluk demek değildir; amacı saflıktır, arındırmaktır.”

Puristler için form birincil ve ikincil olmak üzere ikiye ayrılır. Örneğin bir küp herkes için aynı plastik anlamı taşır. Oysa spiral bir form bazıları için yılanı ve bazıları içinde bir girdabı anımsatabilir. Bu tür formlarda ikincil formlardır. Birincil formlar purist yapıların esası olarak kabul edilir. Corbusier 1911’de İstanbul’a geldiğinde camilerin bir analizini yapmıştır. “kütlelerinde geometrinin disiplini vardır:kare-küp-küre, planda ise tek eksene göre dikdörtgenvari bir kompleks. Dolayısıyla Corbusier’in Osmanlı Mimarisinde purizm ilkelerini bulduğunu söyleyebiliriz. Purizmin formları kişisel formlar olmayıp anonim, evrensel, genel-geçer, rasyonel formlardır ve bunlarla yapılan sanat eserleri ve kompozisyonlarda evrensel olacaktır. Böylece purizm rasyonalizme yol açıyor ve giderek “uluslar arası mimarlık akımı” doğuyordu.

LE CORBUSİER:Corbusier’in purist-rasyonalist karakterde verdiği eserler 1920-1950 arası onun klasik dönemini içerir. Bu eserler arasında Citrohan Evi(1920), Centro Soyuz(Moskova-1928) ve göreceğimiz eserler sayılabilir.

VİLLA SAVOYE: (1929-1931)-Poissy

Ev yerden yükseltilmiş bir kutudur ve çepeçevre şerit şeklinde olan sürekli pencereleri vardır. Le Corbusier yapıda U biçiminde olan 1.kat planını bir kareye tamamlamış böylece oluşan kübün pencereleme şeklini de yatay bantlar şeklinde ifade etmiştir. Diğer bir deyişle binaya dıştan baktığımızda üstü açık balkon bölümünü göremeyiz. Çünkü bu bölümün cepheleri de salon pencereleri gibi gösterilmiştir. Kübün 4 cephesinde kesintisiz dönen yatay pencere bantlarının arkasında farklı hacim ve işlevler yer almıştır. Küp formu yalnızca çatı katındaki güneşlenme yerini çevreleyen silindirik duvarlarla bozulmakta ve statik değişmez kütle bir ölçüde hareket(dinamizm) kazanmaktadır. Bina geometrik oranlarıyla geçmişe bağlanırken geleneksel yapılarda olduğunun tersine yere bağlanmamış yerden koparılıp ince kolonlar üzerine alınarak adeta uzayda-boşlukta durması sağlanmıştır. Renk olarak beyazın seçilmesi doğanın ve gökyüzünün değişen renkleriyle bir tezat oluşturması ve yapının uzaklardan fark edilmesini sağlamıştır.

Corbusier’in bu yapısı çağdaş mimari ve teknolojiyle , çağdaş konstrüksiyon arasında 5 noktada bağlantı kurmuştur:

1-Kolonlar bütün yükleri alarak taşırlar ve duvarları taşıyıcı olmaktan kurtarırlar.

2-Yapının taşıyıcı iskeleti ve duvarları fonksiyonel yönden birbirinden bağımsızdır.

3-Bağımsız plan:Betonarme iskelet sadece bir teknik özellik olarak değil aynı zamanda estetik bir öğe olarak kullanılmıştır. Bölme duvarları ise iç mekanı tanımlayıcı öğelerdir ve bu tarz yapıların çok katlı örneklerinde kat planlarının her katta değişik olarak düzenlenebilmesi mümkün olmaktadır.

4-Bağımsız cephe.

5-Çatı bahçesi:Bu yapıyla düz çatılar kullanılabilir hale gelmiştir. Ayrıca çatıda binanın zeminde kapladığı kadar bir alanda bahçe yapma imkanı doğmuştur.

Corbusier Paris’teki İsviçre talebe yurdu binasının da saf dikdörtgen prizmatik kütleyi güçlü kolonlar üzerinde yükselterek zemini boş bırakmıştır. Bu binada merdiven, asansör, tuvalet gibi ikincil işlev elemanları(servis mekanları) ikincil formlarla ayrı bir parça olarak ana kitleye bağlanmıştır. Böylece “saf prizma” etkisi ikincil formlarla zenginleştirilirken tasarım yöntemi de tümevarım yönünde ağırlık kazanmıştır.

Corbusierin Marsilya’da gerçekleştirdiği toplu konut binası da önceki yapılarla aynı ilkelere dayanır. Saf prizma, sağlam kolonlar üzerinde yükseltilerek zeminden koparılmıştır. Prizmanın dış örtüsü ise balkonlar ve güneş kırıcılar dolayısıyla üç boyutlu olup bu cephelere gölge ışık etkisinin hareketliliğini kazandırmıştır.

LUDWİG MİES VAN DER ROHE:

FARNSWORTH EVİ:

Bu yapı Corbusier’in yapılarında olduğu gibi geleneksel şekilde temel duvarlarıyla yere bağlı olmayıp çelik kolonlar üzerinde topraktan ayrılmış camdan, saf, yalın, dikdörtgen bir prizmadır. Sanatçı bütün eserlerini en ince noktasına kadar düşünmüş ve tasarladığı “cam kutular” usta bir kuyumcunun yonttuğu kristaller gibi değerlendirilmiştir.

Van der Rohe’un eserlerini iki şekilde inceleriz:

1-1937yılına kadar süren Avrupa’daki çalışmaları:

Berlin (1919-1921) : 2cam gökdelen projesi

Stuttgart (1927) : Weissenhof Sitesi

Krefeld (1928) : Lange evi

Barcelona (1929) : Almanya Pavyonu

Çekoslavakya (1930) : Tugerdhat Evi

“ (1931-1938) : Avlulu Ev Projeleri

2-1937 yılında politik baskılar sonucu Almanya’yı terk edip ABD’ye yerleşir ve çalışmalarını burada sürdürür.

İllinois Teknoloji Enstitüsü

Chicago Konutlar (1948-1951-1957)

Farnsworth Evi (1950)

Almanya (1953) : Mannheim Tiyatro Binası

Chicago (1954) : Kongre Salonu Projesi

Küba (1959) : Bacardi Bürosu

Newyork : Citrohan

Berlin (1968) : Milli Galeri

Rohe tüm bu eserlerde daima dikdörtgen prizmatik formları yalın ve saf biçimde kullanmış ve düşüncesini şöyle açıklamıştır “Biz formel problemlerle uğraşmayı kabul ediyoruz.” Böylece mimari formu en baştan kabul eden sanatçı için formel problemler gerçekten söz konusu değildir. Sanatçı yaptığı işi “ilginç olmak istemiyorum, iyi olmak istiyorum” sözleri ile özetler. Oysa dönemin ünlü bir eleştirmeni sanat eserini şöyle tanımlar:” sanat eseri dinamik olmalıdır seyircinin dikkatini çekmeli, heyecanlandırmalı, belli bir duyguyu hayata geçirmelidir.”

WALTER GROPİUS:

Fogus ayakkabı Fabrikası: (Alfeld) : Sanatçının ilk önemli eseridir. Adolf Mayerle birlikte tasarladıkları yapıya esas itibariyle cam ve metalden oluşan bir perde cephe giydirilerek yalın, saf, net bir çözüm elde edilmiştir. Simetri, statik denge gibi ilkeler kompozisyona hakimdir.

Bauhaus Binası : (1926) : Burada ise bu kez birden fazla yalın dikdörtgen prizmayı birbirine ekleyerek daha dinamik bir kompozisyon elde etmiş ve kendi deyişiyle simetrinin yapmacık anlamsızlığı yerini serbest asimetrik gruplaşmanın canlı ve ritmik dengesine terk etmiştir.

5- Ekspresyonizm: (1918) (Dışavurumculuk)

20. yüzyılın başlarında özellikle Almanya’da gelişen ve kubizm, putirzm, neoplastitizm gibi bir sanat akımı olarak karşımıza çıkar. Ekspresyonistlere göre sanat eserlerinin tümünde ifade vardır. Cümleyi ters çevirirsek ifade sanat eserinde olması gereken bir niteliktir ve ifadesiz bir sanat eseri olamaz. Bir sanat eserinin ortaya konmasında farklı aşamalardan geçilir. İlk aşamada doğadan alınan izlenimlerin etkisi görülür. İkinci aşamada orijinal tinsel bir sentez söz konusudur. Üçüncü aşamada bu özgün ifadeye bir haz duygusu katılır. Son aşamada sanatçı yarattığı bu alt yapıyı ses, taş, beton gibi fiziksel elemanları kullanarak somut hale sokarak sanat eserini yaratır. Bu aşamalardan geçen ,orijinal ifade gücü yüksek mimari eserlerde üstün estetik değerlere sahip olarak nitelenir. Bu türden bir yapının sahip olması gereken kriterleri Naun Gabo “mutlak form” olarak adlandırır. Ona göre kendi hayatı olan, kendi dilini konuşan, kendine özgü duygusal bir etkisi olan, duygusal gücü tek,ani, dayanılmaz ve evrensel olan sadece akıl ile anlaşılmayan formlar mutlak formlardır.

Ekspresyonist mimarlar modern mimarlığın gelişme aşamalarından geçmişler modern mimarlığın 1920-1930’larda klasikleşen kuralları çerçevesinde eserler verdikten sonra kendi kişiliklerini yansıtan özgün ifadeli eserlere girişmişlerdir.

Modern mimarlığın klasik devresinin olumsuz bir klişe haline gelerek uluslar arası uslup adı altında kişilikten yoksun monoton gelişmesi sonucu bölgesel ve kültürel farkları yok eden bu mimariyi Frank Lloyd Wright “telefonla nakledebilinecek mimari” diyerek hafife alıyordu. Ana çizgileri ile incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı geometriciliği şematizmi ile kesin bir çatışma halinde olup irrasyonel bir tutum içerir. Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası üsluba tezat oluştururken mimariye getirdiği özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek defalılık kentlerin monoton görünümünü değiştirdiği gibi onları röper noktası konumuna da getirecektir. Örneğin Sdney Opera Binası, Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin değil bulundukları ülkelerinde simgesi durumundadırlar.

ERICH MENDELSOHNN:

*Einstein Kulesi: Potsdam – Almanya (1920)

Mendelsohnn’un erken dönem yapıları ekspresyonizmin güçlü örneklerini içerir. İrrasyonel bir biçim gösteren yapı tek bir kütleden oyularak yaratılmış özgün bir heykeli andırır. Mimarı da yapı için Einstein’ın izafiyet teorisinin araştırması için inşaa edilmiş yapı aynı zamanda onun anısına dikilmiş bir anıttır. Dolayısıyla yalnızca bir mimari eser olmayıp bir heykeldir de.

FRANK LLOYD WRİGHT:

*Guggenheim Müzesi: (1943-1959)

Biçimsel analizi yapıldığında yatay bir platform üzerinde yükselen müzeyi oluşturan ters bir kesik koni ile idare kısmından oluşan bir yapı olduğu görülür. Müze mekanı zeminden helezonik şekilde yükselen bir rampa ile ortasındaki boşluktan ibarettir.bu iç mekan ve helezonik hareket dış yapıya da aynen yansımıştır. Yani iç mekan ve dış kütle özdeştir, birdir. Ters kesik koni geometrik bir formdur. Spiral ince pencere bandları içerlek olup formun bütününü bozmaz. Bu form antik ve geleneksel yığma inşaat teknolojisine yani zeminden düşey yükselen form anlayışına terstir. Aşağıda dar fakat yukarıya doğru genişleyen bir form. Çağdaş teknoloji ile geliştirilebilen bu form yeni özgün ve heyecan vericidir. Tüm yapı tek bir malzemeden beyazımsı bej betonite ile kaplanmış. Brüt betondan yapılma pürüzsüz yüzeylerden oluşturulmuştur. Tıpkı heykeltraşın külden yaptığı bir heykel gibi. Yapı eleştirmenler tarafından “Wright’ın kente vurduğu son tokat” olarak tanımlanır.

LE CORBUSİER:

*Ronchamp Tapınağı: (1950-1953)

Yeşil bir tepe üzerine inşaa edilen yapı duvarlarının beyaz rengi, çevresindeki yeşil örtü ve gökyüzünün değişen renkleriyle tezat yaratarak binayı belirgin hale getirmektedir. 1944’te yıkılan eskinin yerine yapılan bu kilise yalnızca 200 kişiliktir. Ancak önemli açık hava dini törenlerinde kullanılmak üzere doğu cephesinde bir apsis ve vaaz yeri bulunmaktadır. Yapı içinde kuleleri aracılığıyla tepeden aydınlatılan 3 küçük şapel vardır. Eserin en çarpıcı yanı dik açıyla alakası olmayan eğrisel yüzeylerle kavranan bir iç mekandan oluşan formudur. İrrasyonel form kişiyle doğada oluşmuş masif bir kaya etkisi uyandırır. Yapı duvarları topraktan fışkırmış masif görünümler içerir ve bu duvar üzerinde boşluk oranı %3’ü geçmeyen farklı boyutlarda çok sayıda pencere açılmıştır. Yapının duvarları kesin kanıtı olmasa da Akdeniz mimarisinden esinlenmiş görülür. Ancak masif duvar görüntüsüne karşı duvarların yığma olmadığı çelik bir iskelet üzerine taş örülerek yapıldığını bilmekteyiz ki bu durum mimarinin 1920’lerden beri özellikle Villa Savoy’da uyguladığı yapı iskeleti ve duvarların görevsel olarak birbirinden bağımsız olma ilkesi ile çelişir. Ayrıca Villa Savoy2un zeminden koparılmış görüntüsüne karşın burada doğa ile bütünleşmiş bir yapı ilkelerle çelişmektedir. Yapının çatı örtüsü mimarın anlatımıyla 1946’da Newyork yakınındaki Long Island’da bulduğu bir yengeç kabuğundan esinlenerek tasarlanmıştır. Kalın salt betondan yapılmış görünen bu çatı örtüsü aldatıcı bir görünüm içerir. Gerçekte çatı birbirinden 2.26. mesafede 6cm. kalınlığındaki betondan mamul yapılmış çift cidardan oluşmaktadır ve her iki tabaka arasındaki bağlantı kirişlerle sağlanmıştır. Corbusier 1920’lerde getirdiği purizmin ilkeleriyle nasıl rasyonel mimarlığın öncülerinden olmuşsa mimarlığı statikten dinamiğe yönelten Ronchamp Tapınağı ile ekspresyonizmin öncülerinden olmuştur. Le Corbusier’in bu yapısı bir heykel gibi nitelenebilir ve bu başarısının sırrını mimarlığının yanı sıra ressam ve heykeltraş olmasında aramak gerekir. Yapıda geleneksel klasik simetri ve statik denge anlayışı yerine dinamik bir denge görülür.

JOHN UTZON:

*Sdney Opera Binası: (1956-1973)

Sanatçı bu eseri ile mimarlık dünyasını sarsmıştır. Utzon seçimini baştan yaparak irrasyonel duygusal yönü seçmiştir. Yapı için düşünülen yer denize uzanan küçük bir çıkıntıdır. Bu alanda yapılacak bina için mimarının yaratı ve hayal gücü ona rüzgarda yelkenleri şişmiş bir gemi görünümü veren eskizleri çizdirmiştir. Yapının görünen imajının esas hareket noktası budur. Mimarına göre “yapıda çatının önemi büyüktür. Çünkü bu bina yukarıdan da görülecek bir yapıdır. Bu nedenle ben kare bir heykel tasarladım. Kabuk çatı örtülerinin beyaz yelken gibi biçimlerinin limanla olan ilişkileri yatların yelkenleri gibi doğaldır ve bu yarım adada daha güzel bir siluet düşünmek güçtür.”

HANS SCHARUN:

*Berlin Flarmoni Binası: (1963)

Projenin esas çıkış noktası geleneksel konser salonlarında görülen sahnenin yerinin değiştirilmesi sahnenin ortaya alınarak dinleyici sıralarının onu dairesel biçimde kuşatması esas alınmıştır. Mimar biçimi önceden kararlaştırılmış bu yapıda irrasyonel karşıt geometrik anlayışla içten dışa doğru gelişen bir tasarımla yapının kitlesini oluşturmuş. İki katlı yatay bir platform üzerinde yükselen amorf irrasyonel formuyla doğadan kendiliğinden oluşmuş masif bir kaya yada buzdağı görünümündeki yapının insanların alışageldiği geometrik formlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yapıda anti-simetrik ve dinamik denge anlayışı başta gelen özelliktir.

EERO SAARIEN:

*Twa Binası: Newyork (1956-1961)

Yapının hareket noktası mimarın 1956’da bir restoranda yemek yerken menü kartına çizmiş olduğu krokilerdir. İrrasyonel anlayışla yapılan çizimlerde yapının formu kanatlarını simetrik olarak açmış iki ayağı üzerinde henüz yere konmuş büyük bir kuş görünümündedir. Ancak yapı bir kuşa benzediği için değil Gabo kriterlerini yerine getirdiği için estetik değeri yüksek mimari bir eser sayılacaktır. Yapı tasarım safhasında “esin’in” önemini vurgulayan bir örnektir.

6- POST MODERNİZM:

Post modernizm (1972) özgün bir mimarlık akışı olmayıp modern klasik devrin uluslar arası üslubuna bireysel ölçekte tepki gösteren mimarların oluşturduğu bir harekettir. Ancak birbirinden habersiz bu mimarlar arasındaki tek ortak nokta uluslar arası üsluba karşı çıkmak tepki göstermektir. Dolayısıyla yaklaşımın özgün bir felsefesi teorisi olmayıp yalnızca tepkisel niteliktedir. Ancak haklı tepkilerine karşı tuttukları yol yanlıştır. Philip Johnson, Mies Van Der Rohe’un öğrencisidir ve ustası için “Mies bir dahidir ama artık yaşlandım ve sıkıldım benim yönüm bellidir. Eklektik gelenek tarih boyunca sevdiğim şeyleri seçmeye çalışıyorum tarihi bilmezlikten gelemeyiz” der. Son yapılardan olan A.T.T. Bina’sının ön cephesi çatıda Barok çizgilere sahipken büro pencereleri aşamasında purizmin kübik kütlesini zemin kattaki lobi girişinde ise rönesansın ünlü yapılarından Pazzy Şapelinin ( Brunaccellhi) cephesinden izler görülür. Bu eklektik anlayış kuşkusuz geriye dönük bir çabanın olumsuz ürünüdür. İnsanoğlu ileri dönük, yaratıcı, yenilikçi çabalarıyla mağaralarda yaşamaktan bugüne gelmiştir ve artık geriye dönemez. Philip Johnson ve Michel Graves ve beraberindeki mimarlar tüm çaba ve eskizlerinde eskinin cephe anlayışlarını taklit etmişlerdir.

7- KONSTRÜKTİVİZM:

Bu akım ikisi de heykeltraş olan Naum Gabo ve Antoine Pewsner tarafından geliştirilmiş olup ilkeleri 1920’de yayınlanan “realist manipeshto” adı altında açıklanmıştır. Gabo bir heykelin geleneksel şekilde bir kütleyi yontarak meydana getirebileceğimiz gibi çeşitli elemanların birbirine bağlanması yöntemiyle de konstrüktiv bir şekilde gerçekleştirilebileceğini söylüyordu. Konstrüktivizm estetik açıdan “mekanik bir estetik” ön plandadır ve bu akımın mimarlığı çağdaş teknolojiyle dayanır. ressam heykeltraş ve mimar Vilademir Tatlin, ressam Kasimir, ressam ve mimar Lissitzky bu akımın önde gelen sanatçılarıdır. Lissitzky ileri teknoloji olanaklarının potansiyelini geniş, cesur, konsol kirişlerle ifade eden binalar öneriyordu.

Gabo’nun konstrüktiv heykelleri heykel sanatında bir devrim yaratırken bu tür bir yaklaşım mimarlık için normal bir olgudur. Ancak burda yeni olan konstrüktif elemanların estetik ögeler olarak değerlendirilmesidir. Yoksa strüktür elemanlarının açıkça gösterildiği mimarileri biz daha önce gotik mimaride görmüştük.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy