‘doğa’ Arama Sonuçları

Nükleer Reaktörler

NÜKLEER REAKTÖRLER

NÜKLEER REAKTÖRLER

Dünyanın ilk reaktörünün yaratıcısı Enrico Fermi’dir.İlk nükleer reaktör Şikago’da çalıştırılmıştır.Bu reaktör sadece 28 dakika çalıştırılabilmiştir.200 Watt güce sahip olmasına rağmen 1 Watta dahi çıkarılamamıştır.Çünkü ne soğutmaası ne de radyasyon zırhı bulunmaktaydı.İlk reaktör şehrin içinde ve Şikago Üniversitesi’nin stadyumunun tribünlerinin altında yapılmıştır.İkinci reaktör şehrin güneyinde Argonne Ormanı içinde yapıldı.Bu olay onüç yıl saklanarak 1956 da açıklandı.

38 yıl sonra 1980 başlarında dünyada çalışmakta olan irili ufaklı,sivil –asker reaktörlerin sayısı 800 ü aşmıştı.

İnsanlar yıllarca bu reaktörleri kullandıktan sonra şans eseri yer altında yüzbin yıl çalıştıktan sonra kendi kendine durmuş olan doğal bir reaktör olan U-235’i keşfettiler.

3.1 Termal Reaktörlerin Yapısı,İşleyişi ve Tipleri:

En kısa tanımı ile nükleer reaktör, içinde nükleer reaksiyonların kontrollü biçimde sürdürüldüğü ortamdır.Aynı olayların kontrolsüz biçimde yaratıldığı ortama bomba diyoruz.

Enerji veren iki tür nükleer reaksiyon vardır.Bunlar atomların parçalanması(fisyon) ve birleşmesi(füzyon) olaylarıdır.Bombalar gibi reaktörler de içinde cereyan eden temel nükleer olaya göre iki gruba ayrılırlar:

Fisyon reaktörleri

Füzyon reaktörleri

Fisyon reaktörleri de nötronun kullanılış biçimine göre kendi içinde üç gruba ayrılırlar.

Termal (ılık) reaktörler

Epitermal (sıcak) reaktörler

Hızlı reaktörler

Buradaki ılık,sıcak ve hızlı sözcükleri nötronun fisyon yaptığı andaki hızını belirtirler.Yani sırasıyla tam yavaşlatılmış,yarı yavaşlatılmış veya hiç yavaşlatılmamış nötronlarla çalışırlar.

3.1.1 Temel Nükleer Olaylar:

Bir uranyum atomunun parçalanmasından 200 MeV(7.10-15 Kcal) enerji açığa çıkmaktadır.Bunun onda dokuzu yeni oluşan iki atom çekirdeğinin kinetik enerjisi olarak belirir.Doğan çekirdekler yüksek enerjilerine rağmen uranyum içinde mikron kadar dahi yol alamadan frenlenip kalırlar.Böylece bütün kinetik enerjileri ısıya dönüşürken uranyum kütlesi de kızışır.Nükleer reaktör herşeyden önce bir ısı kaynağıdır.

Uranyum atomunun bölünmesi istatistiksel bir olaydır ve 40 farklı şekilde olabilir.Yani fisyondan 80 çeşit radyoizotop doğabilir.

Uranyumun kendisi az radyoaktiftir.Reaktöre girmeden önce lastik eldivenle tutulabilir.Fakat reaktörde oluşan fisyon ürünleri kalabalığının üçte ikisi radyoaktiftir.Bunlar nedeniyle reaktörde çalışan uranyum yakıt aşırı radyoaktivite kazanır.Bu yüzden nükleer reaktör çalışmadığı zaman dahi içine girilmesi olanaksız bir yapıdır.

Nükleer dönüşüm reaksiyonları reaktör içinde nötronların etkisi ile oluşan bir diğer önemli olaylar ailesidir.Bu reaksyonlar sayesinde reaktör içine giren malzemeler yakın komşularına dönüşürler.böylece nükleer reaktöre,içinde içinde yapay malzemelerin üretildiği bir fırın gözüyle bakılabilir.Nükleer reaktör istenirse enerji ve malzeme üretimi işlevlerinin ikisini birlikte yapabilecek şekilde dizayn olunur.Veyaçoğunlukla yapıldığı gibi,iki temel işlev için ayrı tipte reaktörler dizayn olur.Uranyumdan plutonyum veya başka herhangi bir maddeden radyoizotop üretimi reaktörün bu işlevinin tipik örneklerindendir.

Işığın kaynağı oluşu,reaktörün burada değinmek istediğimiz sonucu temel özelliğidir.Fisyon olayı ve dolayısıyla nükleer reaktör pek zengin bir nötron vr gama kaynağıdır.Nükleer reaktörlerden bu yonüyle yararlanılır.Nötron radyografisi bu tür uygulamalara bir örnek olarak zikredilebilir.

3.1.2 Termal Reaktörün Yapısı ve İşleyişi

Nükleer reaktörü oluşturan elemenların en önemlisi şüphesiz uranyum yakıtıdır.Bütün reaktör onun etrafında ve onun gereklerine göre şekillenir.Uranyum,nükleer yakıt olarak kullanılmada önce her türlü yabancıdan arındırılır.Sadece bu işlemle yetinen yeni saf uranyumu doğal haliyle yakan reaktörler giderek çok azınlıkla kalmışlardır.Günümüz reaktörlerinin büyük bir çoğunluğu izotopik zenginleştirilmiş,daha açık deyimle U-235 oranı %3 dolayına yükselmiş uranyum yakarlar.Büyük bir reaktör anılan zenginlikle 85 ton uranyum yakıt içerir.

Büyük bir reaktör sözcüğü ile bu bölümde verilecek olan sayısal örnekler 1 000 MW e (=1Gwe) gücünde bir basınçlı su reaktörüne ait olacaktır.

Uranyum reaktöre,kazana kömür atar gibi doldurulmaz.Tersine önceden çok hassas şekilde işlenmiş küçük parçacıklar halinde ve bir plan dahilinde özenle dizilir.

Saf uranyum metal,elde olunması güç ve üstelik özellikleri yönünden zayıf bir malzeme olduğundan tercih olunmaz.Bu günün reaktör yakıtı UO2’dir.Uranyum dioksit toz halinde elde olunduktan sonra küçük silindirler şeklinde sıkıştırılır,sinterlenir ve sonra taşlanarak istenilen ölçülere getirilir.silindirin çapı, diyelim ki,1 cm ve böyütü 1,5 cm,yani parmağın 1 boğumu kadardır.Büyük bir reaktörde yakıt silindirciklerinin sayısı milyonun üzerindedir.

Yakıtın bu kadar küçük parcacıklar halinde kullanılmasının nedeni uranyumun kötü bir iletken olmasıdır;içinde oluşan fisyon ışının dışarıya rahatça çekilip alınması için başka çare yoktur.

Uranyum silindircikler kendileri ile aynı çapta yapılmış zar kadar ince cidarlı borular içine peşpeşe sürülürler.Boru boydan boya dolunca,iki ağzı kaynakla sızdırmaz şekilde kapatılır.Böylece ince uzun yakıt çubukları elde olunur.Büyük bir reaktörde yakıt çubuklarının boyu 4 m sayıları 50,000 dolayındadır.

Uranyumun bir zarf borusu içine konmasındaki amaç,oluşacak fevkalade radyoaktif fisyon ürünlerinin reaktörün içine rastgele dağılmasını önlemektir.Kullanılmış yakıt çekip alındığı zaman bütün çöpünün de birliktem çıkıp gitmesi içindir.Yakıt zarfı ısının geçişine engel olmayacak ölçüde ince yapılır. Nötronları az yutan bir malzemeden olması zorunludur.Zirkaloy ismiyle anılan zirkonyum-alüminyum alaşımı en çok kullanılan zarf malzemesidir. Bir başka seçenek de paslanlanmaz çeliktir.

Sayısı ellibinlere varan yakıt çubuklarının reaktör içine dizilişlerini veya gerektiğinde reaktörden çıkarışlarını düşününüz:Reaktörü dizayn edenler,onu işletecek olanların bunlarla tek-tek uğraşmaması için 300 kadar yakıt çubuğunu birbirine bağlayarak yakıt demetlerini veya yakıt elemanlarını oluştururlar. Her yakıt elemanı tek bir vinç hareketi ile reaktörden alınabilir ve gene tek bir hareketle yenisi yerine konabilir.Reaktör her yıl bir kez durdurulur ve yakıtın 3’te biri yenilenir.Böylece bir uranyum partisi reaktör içinde normal olarak 3 yıl çalışır.

Reaktörü oluşturan ikinci temel eleman nötron yavaşlatıcıdır.Nötron yavaşladıkça fisyon yapma yeteneği artar.Durum yuvarlanan bir bilyanın yerdeki çukura düşmesine benzetilebilir.Bilya çukura ölü hızla yaklaşırsa içeriye düşmesi daha olasıdır.Parçalanan uranyum atomundan nötronlar ortalama 2 MeV kinetik enerji ile doğarlar.Bu enerjide bir nötronun hızı 64 milyon km/saattir.Böylesine büyük hızlarla uranyum atomlarına çarpan nötronların yeni fisyonlaryapma olasılığı oldukça düşüktür. Tek tük kıvılcımlanan fisyonla zincir reaksiyonunu başlatabilmek için uranyumun ,bombada olduğu gibi, sadeceU235 izotopundan ibaret olması yani tam zengin olması gerekir.Nükleer reaktör halinde nötron iyice yavaşlatılarak fisyonyapma olasılığı 300 misli artırılr ve bu sayede U235 oranı çok daha düşük olan yakıtlar yakılabilir.

Hızlı nötronlar yavaşlatılabilir,fakat hiçbir zaman durdurulamazlar.Kinetik enerjileri nihayet ortamı oluşturan atomların o sıcaklıkta sahip oldukları titreşim enerjisi düzeyine indirilebilir. Bu enerjiye kadar yavaşlamış olan nötron çevresi ile termal dengeye gelmiş demektir. Termal dengeye inmiş nötronlara kısaca termal (ılık) nötronlar denir.Bu en düşük enerjide dahi nötronların hızı 200C sıcaklıkta, 8000 km/sa veya 2200 m/sn dir.Yavaşlama bitmiştir,fakat hareket durmamıştır.Nötronlar anılan hızlarla ortamın atomlarına çarparak zigzag çizgiler boyunca dolanır dururlar.

Nötronların yavaşlaması ortamdaki atomların çekirdeklerine çarpa çarpa olur.Burada çarpılan atomun kütlesi büyük rol oynar.Nötron yalnızca uranyum çekirdeklerine çarparak yavaşlayacaksa fisyondan doğan bir nötronun termal enrjiye inebilmesi için 2160 çarpışma yapması gerekir. Fakat nötron hidrojen atomunun çekirdeği ile alınalına yapacağı tek bir çarpışma ile de bütün enerjisini yitirebilir.Çünkü hidrojen atomunun çekirdeği tek bir protondan oluşur.Bu da nötronla pratik olarak aynı kütlaya sahiptir.Uranyum atomunun çekirdeği de nötrondan 238 kere daha ağır bir kütledir.Uranyum doğal elementlerin en ağırı olarak düşünülebilecek en kötü nötron yavaşlatıcıdır.Hidrojen ise en hafif element olarak en etkin nötron yavaşlatıcı olabilir,bütün çarpışmaların alın alına olmayacakları düşünülse bile ortalama olarak 18 nötron hidrojen çarpışması berikinin fisyon enerjisinden termal enerjiye inmesine yeter.Bu açıklamadan nükleer reaktöre ikinci temel yapı elemanı olarak hidrojenli bir maddenin katılması gerektiği anlaşılır. Bu madde bildiğimiz su olabilir. Yavaşlatıcı olarak hidrojen yerine suyun seçilmiş olması yavaşlama için ortalama çarpışma sayısını 20 ye çıkarır.

Reaktörde uranyum yakıt, bir su banyosu içine daldırılmış uzun çubuklar şeklinde durur.Fisyondan büyük enerjilerle doğan nötronlar incecik yakıt çubuklarından ve onun gene zar kadar ince zarından geçerek dışarıya, su banyosu içine çıkarlar.Yakıt çubuğunun ve zarfının ince yapılmasının bir nedeni ısı geçişini kolaylaştırmak ise ikinci nedeni de nötron geçişini kolaylaştırmaktır.Su tarafından yavaşlatılan nötronlar rastgele dolanmaları sırasında , tekrar uranyum yakıt içine dalabilirler.Üstelik artık çarptıkları uranyum atomlarını parçalama kabiliyetleri daha artmış olacaktır.Çünkü nötron –uranyum karşılaşmalarının termal enerjilerde dahi sadece küçük bir bölümü fisyonla sonuçlanır.

Buraya kadar anlatılanlar nükleer fisyon olayının başlaması ve onun zincir reaksiyonu şeklinde sürmesi için gerekli koşullardır. Fisyondan büyük ısı enerjisi oluştuğunu biliyoruz.Yakıtın kızışmasını önlemek için bir soğutucu akışakan tarafından oluşan ısının dışarıya taşınması lazımdır. Reaktörün içi zaten yavaşlatıcı olarak su ile dolu olduğuna göre yapılacak iş bir pompa ile bunu dışarı devrettirmektir.Şayet ısı başka bir amçla kullanılmayacaksa soğutma kulesinden havaya verilir.

Reaktörün yarattığı ısı elektrik üretiminde kullanılcaksa o zaman soğutma suyunun yüksek sıcaklıklara kadar ısıtılması veya buharlaştırılması gerekir. Reaktörün çalışma sıcaklığı bu amacı karşılayacak düzeye yükseltilir.Sıcak suyu dışarıda bir buharlaştırıcıdan dolaştırarak orada ikinci devre suyunun buharlaşmasını sağlamak veya suyu doğrudan reaktör içinde kaynatıp buharlaştırmak seçenekleri vardır. Seçeneğe göre reaktörün tipi değişir.

Reaktörü oluşturan dördüncü ve sonuncu temel organ kontrol çubuklarıdır. Her ısı üreticisinin kontrolu şarttır. Kontrol edilmezse yükselen ısıyla kendi kendini tahrip eder. Reaktörün kontrolü içerideki nötron kontrolüyle mümkündür. Şayet fisyondan doğan nötronların sayısı çeşitli nedenlerle kaybolan nötronların sayısına eşit ise reaktör aynı üçte çalışmaya devam eder. Ortamda nötronlar çoğalıyorsa güç yükselir, azalıyorsa güç düşer. Ortamda nötron kalmazsa güç durur. Reaktör içine nötrona karşı haris, örneğin kadmiyum, bor, hafniyum gibi malzemeler daldırılırsa ortamdaki nötronları yutarak reaktörü durdururlar.Kntrol çubukları dışarı çekilirse reaktör tekrar çalışmaya başlar. Çubuklar yarı çekik tutularak istenen güçte çalıştırılabilir.

Kontrol çubukları çekme kuvveti gayet iyi hesaplanmış elektrmıknatıslarla asılmıştır. Reaktöre zarar verebilecek her türlü müsibet halinde kendiliklerinden dökülerek reaktörü durdururlar. Böylece elektrik kesilmesi, yangın, zelzele, reaktör üzerine uçak düşmesi gibi durumlarda reaktöre ayrıcabir kumanda vermeye gerek kalmadam durması sağlanır.

Buraya kadar anlatılanlar bir reaktörün kalbini oluşturan temel birimlerdir. 1 GWe gücünde büyük birreaktörün kalbi, yaklaşık değerlerle 3,5 cm çapında, 4 m yüksekliğinde, 40 m3 hacminde bir silindirdir.

Reaktör tankı, kalbi bütünü ile içine alan, nükleer reaksiyonları içinde hapseden bir muhafazadır. 1 GWe gücünde bir reaktörün kalbini çevreleyen basınç kabı 25 cm kalınlıkta çelikten bir tanktır. İçerde normal işletme koşulları olan 350 0C sıcaklığa ve 160 atm basınca dayanabilecek sağlamlıkta yapılmıştır. Basınç kabı bütün sistemin güvenliği yönünden fevkalade önemli bir organdır. Zira bu kabın ani yarılıvermesi reaktörde düşünülebilecek kazaların en büyüğüdür.

1 GW elektriksel güç üretilecek sistemde termodinamik verim de göz önüne alınırsa 3 GW ısıl güç üretmek gerekir.Bu ısıyı dışarı atabilmek için reaktör kalbine saniyede 50 ton su basacak ana pompa da çok önemli ve büyük bir parçadır.

Nükleer reaktörü oluşturan bir başka önemli organ da içerideki radyasyondan çevresinde çalışanları koruyan biyolojik zırhtır. Bu genellikle çok kalın bir beton duvardır. Reaktörün montajı bitirilip bir kez çalışmaya başladıktan itibaren içeriye artık girilmez.Reaktör dursa da terkedilse de artık yasaktır.İşletme, bakım, tamirat, yenileme hep uzaktan kumanda ile dışarıdan yapılmak zorundadır.

Bütün elektronik devrelerin reaktörün dört bir yanından haber taşıdığı ve kumanda aldığı kontrol odası reaktörün beynidir. Burada tezgahları ve duvarları çepeçevre kaplayan sayısız otomatik cihazlar ve alarm sistemleri gelen haberleri değerlenidirir, gerekli hesapları bilgisayarlar çok seri şekilde yapar ve kararlarını reaktörün ilgili organlarına iltirler.Haberin alınması ve gerkli komutun gönderilmesi mili veya mikro saniye içinde tamamlanan işlemlerdir.

Reaktörü işleten uzmanların görevi işlerin yolunda gittiğini izlemek, arada sırada bazı ayarlar yapmaktır.

Dışarıdan bakınca görünen penceresiz bina reaktörün güvenlik kabuğudur. İçeride olabilecek her türlü kazadan dış çevrenin etkilenmesini önler. Reaktörden dışarıya,toprağa, havaya, suya gaz ve sıvı sızıntısı olmamalıdır. Gerek normal işletme halinde gerekse kaza halinde içerideki hava ve su dışarıya filtrelerden süzülerek ve radyoaktiviteden arınmış olarak çıkar. Dışarıdaki bir kaza, örneğin bina üzerine uçak düşmesi reaktörün güvenliğini tehlikeye sokmaz. Çünkü bina bütün olasılıklara dayanacak sağlamlıkta yapılmıştır.

3.1.3 Enerji Üretimi Ve Plutonyum Üretimi

Nükleer reaktörün en geniş kullanmöa alanı hiç şüphesiz enerji üretimidir.Buhar makinası, buhar santralı ve içten yanmalı motorlar şeklinde gelişen ısıl enerji evriminde nükleer reaktör son baklayı oluşturur.

İsveç’te 70 MWt Agesta reaktörünün (1974 yılında durdurulmuştur)buharı ile başkent Stockholm’ün bir bölümü ısıtılmıştır.Az sayıda bu tür örnekler bir tarafa bırakılırsa enerji üretim reaktörlerinin tamamına yakın bölümü bir buhar türbinini çevirir.Buhar türbini de ya bir geminin şaftını ya da bir elektir üreticisini döndürür.

Nükleer reaktör, enerji üretim araçlarının en son örneği olmakla birlikte termodinamik verimi en yüksek olanı sayılmaz. Nükleer santrallerde üretilen ısının en çok %33 kadarı elektriğe dönüştürülebilmektedir. Halbuki modren fosil yakıt (kömür veya petrol) santrallarında söz konusu oran %42 dolayına ulaşmışyır. % 9 verim düşüklüğü nükleer santraller aleyhine çok önemli bir olgudur. Bunun ebebi nükleer reaktörün en çok 3300C sıcaklıkta doymuş buhar üretmesidir.Halbukli klasik santrallerde üretilen doymuş buhar kızdırıcı adı verilen ayrı bir birimde, 6000C dolayına kadar çıkarılmaktadır. Yüksek kaynak sıcaklığı termodinamik verimi de yükseltmektedir. Nükleer reaktörlere fosil yakıtla çalışan bir kızdırıcı sisteminin eklenmesi girişimleri başarılı olmamıştır.

Konuya değişik açıdan bakılırsa, bütün termik santraller aslında doğayı ısıtan kocaman sobalardır.Ürettikleri ısının %60-70 bölümünü havaya, denize veya nehire atarlar. Otomobiller de yaktıkları benzinin %20 si ile yürürler, %80’i ile havayı ıstırlar.1712 yılında Thomas Newcomen tarfından yapılan ilk buhar makinasının verimi sadece %1 idi.1792 yılında James Watt verimi %4,5 a yükseltti. 1830’ların buhar makinasında verim % 15 e varmış bulunuyordu.

Büyük nehirlerin özellikle nehirlere boşalttıkları ısı, suyu, içindeki canlı hayata son vereck ölçüde ısıtabilmektedir.Buna ısıl (termal ) kirlenme adı verilir.Nükleer reaktör daha fazla ısıl kirlenme yapar. Çünkü 1 kWH elektrik üretmek için klasik santral 1,5 kWH, nükleer santral 2 kWH ısıyı doğaya atar. Buna karşın klasik santralin dumanı ve külü ile sebep olduğu çevre kirliliği nükleer santral halinde yoktur. Bir nehir boyuna peşpeşe sıralanan, klasik ve nükleer termik santrallerin arasındaki uzaklıklar, nehir suyu 30C den fazla ısınmayacak şekilde hesaplanır.Bu sorun Avrupa’da Ren gibi yoğun yerleşim ve sanayi bölgeleri içinden geçen nehirlerde ve Amerika Birleşik Devletlerinin iç bölgelerinde akan ağırlığını hissettirmektedir. Şayet yeni kurulacak bir santral nehrin kaldırabileceğinden fazla ısı atmak durumunda ise fazlası havaya salınır.

Plutonyum Üretimi:Çalışan her nükleer reaktörün yakıtı içinde Plutonyum denen yapay element kendiliğinden oluşur. Uranyumun nötron ışonlaması altında Plutonyuma dönüşen izotopu U-238’dir. Dönüşüm çok yavaş şekilde gelişir. Bu arada oluşan plutonyumun bir bölümü de yanar.Çünkü bu malzemenin kendisi de iyi bir fisyon yakıtıdır. Hatta reaktörde üretilen enerjinin üçte biri Plutonyumdan gelir. Reaktöre konan uranyum içinde U 238 izotopu kalabalığını tamamen yararsız düşünmek doğru değildir. Dolaylı yoldan yanmakta ve esas yakıt maddesi olan U-235 izotopuna hiç küçümsenmeyecek ölçüde katkıda bulunmaktadır. Aslında U-238 izotopu doğrudan da yanar.Hızlı nötronlarla çok düşük oranda fisyon yapar. Fakat reaktör enerjisinin %2 sini oluşturan bu katkı genellikle ihmal edilir.

Oluşan Plutonyum yanandan biraz daha fazladır. Dolayısıyla yakıt içinde zamanla Plutonyum birikir.Hangi ölçüde oluşacağı, hangi hızla yanacağı ve ne ölçüde birikeceği reaktörün tipi ve çalışma rejimi ile ilgilidir. 1 GWe gücünde büyük bir nükleer elektrik santrali yan ürün olarak yılda 270 kg plutonyum verir. Her yıl bu miktar plutonyum kullanılmış yakıt içinde dışarı alınır. Şimdiye kadar nükleer santrallerden çıkan kullanılmış yakıtlara genellikle el sürülmedi; büyük çoğunluğu ,içlerinde yanabilir uranyum kalıntısı ve biriken plutonyum ile beraber yıllardır soğutma havvuzlarında bekletilmektedir.

3.1.4 Termal Reaktör Tipleri :

Günümüze kadar ekonomik ölçekte kurulmuş bütün reaktörler termal reaktör sınıfına girer.

Bu sınıfın belli başlı tipleri şunlardır:

Hafif Su Reaktörleri: Amerika Birleşik Devletleri tarafından geliştirilmiştir. 1980 yılı başında gemi reaktörlerinin tamamını ve karada nükleer elektrik santralleri kurulu gücünün beşte dördünü oluşturmaktadırlar.Yakıt olarak hafifçe zenginleştirilmiş uranyum, yavaşlatıcı ve soğutucu olarak da hafif su kullanırlar.İki modeli vardır.

1.Basınçlı Su Reaktörü

2.Kaynar Su Reaktörü

Basınçlı Su Reaktörü:Başlıngıçta gemi, özellikle denizaltı reaktörü olarak geliştirilmiştir. Küçük hacimde büyük güç üretmek üzere hazırlanmıştır. Aynı özellik onu karada da çekici yapmıştır. Çünkü rakiplerinden boyutlar itibbariyle küçük olduğundan ucuza mal olmaktadır. Basınçlı su reaktörünün karada kullanılan tipinde kalbin güç yoğunluğu 100 MWt /m3 dolayındadır.Tablo 3-1 reaktörlerin bu yönden mukayesesidir.

Bugün dünyada reaktörlerin tamamı ve karada nükleer santral kurulu gücünün yarısı bu tip reaktörlerden oluşur. Halen kurulmakta olan ve planlanmış olan nükleer santrallar da tamamlanınca söz konusu oran % 64 e yükselecektir. Basınçlı su reaktörü günümüzün en önemli reaktör tipidir.

Tablo 1-1 Termal Reaktörlerin Özgül Güç Mertebeleri

Reaktör tipi

MWt /m3

Basınçlı su

Kaynar su

Doğal Uranyum-ağır su

Zengin Uranyum-gaz-grafit

Doğal Uranyum-gaz-grafit

100

50

10

Tabloda verilen sayılar 3’e bölünmek suretiyle kalbin birim hacminden

Üretilen elektriksel güç MWe birimiyle yaklaşık olarak bulunabilir.

Basınçlı su reaktöründe basınç çok yükseltilmek suretiyle(örneğin 160 atm) reaktör içinde suyun buharlaşmadan yüksek derecelere kadar ısınması sağlanır. Bu birinci devre sıcak suyu bir ısı değğiştirgecinden (eşanjörden) dolaştırılmak suretiyle, oradan daha düşük basınçla geçen ikinci devre suyunun buharlaşması sağlanır. Reaktör (ısı değiştirgeci) pompa ve ilgili boru donanımından oluşan birinci dolaşım devresi reaktör güvenlik kabuğu içinde yer alır. Bu devrenin herhangi bir yerinde belirecek ciddi bir arıza reaktörün güvenliği üzerinde büyük tehlike yaratır. Ayrıca birinci devre suyu doğrudan reaktör içine girmekte ve yakıt çubuklarını yalayarak geçmektedir. Alınan bütün önlemlere rağmen onbinlerce yakıt çubuğunun zarfındad işletme sırasında tek tük de olsa iğne yuvası kadar delikler veya pek ince çatlaklar herzaman belirebilir. Buralardan soğutma suyu içine radyoaktif fisyon ürünleri sızar. Dolayısıyla birinci devre suyunun bir ölçüde radyoaktivite ile bulaşması kaçınılmazdır. İşte bütün bu nedenlerle birinci dolaşım devresinin tümü reaktör güvenlik kabuğu denen penceresiz sağlam binanın içinde toplanmıştır.

İkinci devre ısı değişdirgesi-buhar türbini-yoğuşturucu (condenser)-pompa ve ilgili boru donanımından oluşur. Bu devre artık santrallarda da bulunan türdendir. İkinci devre suyuna radyoaktivite sızması olasılığı daha azdır. Ayrıca bu devredeki arızalar reaktör güvenliği üzerinde daha küçük tehlikeli oluşturur. onun için ikinci bir binada toplanmışlardır.

Üçüncü devre doğaya açılan devredir. Nehir veya deniz suyu bir pompa ile yoğuşturucuya basılır; orada türbinden iş görerek çıkan çürük buharın artık ısısını alarak onu yoğuşturur.Bu şekilde ısınan üçüncü devre suyu alındığı kaynağa geri gönderilir.Isıl kirlenme veya başka bir nedenle artık ısı nehir veya deniz suyuna verilemezse,soğutma kulesinden havaya atılır. Soğutma kulesiyle çalışıldığı zaman üçüncü devre de bir kapalı dolaşımdır. Kulede serinleyen su havuzda toplanır ve tekrar iş görmek üzere yoğuşturucuya basılır.

Kaynar Su Reaktörü : Hafif su reaktörlerinin ikinci modelidir. Halen nükleer santral kurulu gücünün dörtte birini bu reaktörler oluşturur. Yapılmakta olan ve planlanmış bulunan nükleer santraller da çalışmaya başlayınca bu oran beşte bire doğru gerileyecektir.

İsminden de anlaşılacağı gibi su bu reaktörün bizzat içinde kaynayıp buharlaşır. Dolayısıyla, buharlaşan ve türbine gidip iş yapan akışkan doğrudan doğruya reaktör soğutma suyunun kendisidir. Böylece basınçlı su reaktörüne nazaran bir devre eksilmiştir. Ayrı bir buharlaştırıcıya, ikinci devre pompasına ve boru donanımına gerek yoktur. Daha az parça, işletme sırasında daha az sorun demektirKaynar su reaktörünün, basınçlı su reaktörüne nazaran başka üstünlükleri de vardır.Aynı verim, yarı basınçla (70-75 atm) ve daha düşük sıcaklıkla (285 C) elde olunabilir.Böylece malzemeler daha az zorlanır, arıza ve kaza olasılık ları önemli ölçüde azalır.Nitekim uranyum yakıt, bu reaktörde bir yıl daha fazla çalışır.Basınçlı su reaktörlerinde uranyum 3 yıl , kaynar su reaktörlerinde ise 4 yıl içerde kalır. Buna paralel olarak yakıt zenginliği de ikincilerde % 4 dolayındadır. Daha uzun süre yansıması istenen yakıt içinde yanıcı izotop olan U-235 ‘İN fazla olması doğaldır.

Kaynar su reaktörü anılan çekici yönlerine rağmen ikinci planda kalmasının bir nedeni, aynı bir güç için reaktör kalbi 1,5 –2 misli büyük olmaktadır.Tablo-1.1’den bunu görmek kolaydır. Dolayısıyla ilk tesis maliyeti büyümekte reaktör pahalıya çıkmaktadır. İkinci nedenide çalışanların sağlığı ile ilgilidir ve bu reaktörün en büyük ayakbağını oluşturmaktadır:reaktörün soğutma suyuna normal çalışma sırasında bir miktar fisyon ürününün sızabileceğine ve dolayısıyla bu devrenin radyoaktivite ile buluşmasının gayet olağan olduğuna yukarda değinilmişti.Bu devrenin türbine kadar uzatılması oraları da radyoaktivite ile bulaştığından bakım ve tamirleri, klasik organlarda dahi, büyük bir sorun haline getirmektedir. Nihayet üçüncü sakınca, reaktör soğutma devresinin güvenlik kabuğu dışına, türbin dairesine uzaması, reaktör güvenlik kuralları ile zor bağdaşan bir durum yaratmaktadır. Ruhsat (lisans)otoriteleri bu durumu kabullenmede isteksiz davranmaktadır.

Ağır Su Reaktörü: Kanada tarafından geliştirilmiş. Onun için bu ülkenin verdiği isimle CANDU diye de anılır. 1980 yılında dünyada çalışan ve kurulmakta olan nükleer santral gücünün %5‘ini bu tür reaktörler oluşturuyordu.yakın gelecek için yapılmış planlara bakılırsa bu oran %4’e gerileyecektir. Mamafih bu reaktör tipinin yıldızının birdenbire parlaması da olasıdır.

Bu reaktör hafif su yerine, isminden de anlaşıldığı gibi, ağır su kullanır. Bu değişiklik reaktör yapısında temel ya pısında temel farklılıklara yol açar. Şekil-3 CANDU tipi bir reaktörle çalışan nükleer santralin şemasıdır. Ağır su, ağır hidrojen (döteryum) oluşan sudur. Normal suyun içinde, fakat sadece onbinde 1,5 oranında bulunur. Hidroliz yoluyla ve çok elektrik harcayarak ayrıştırıldığı için aşırı pahalı olur.

Bu reaktörün pahalı olmasına rağmen kullanılmasının birinci sebebi, ağır suyun hafif sudan sonra en etkin nötron yavaşlatıcı olmasıdır. Fisyondan doğan nötronların termal enerjiye kadar yavaşlamaları için ağır hidrojen çekirdekleriyle ortalama olarak 25 çarpışma yapması yeterlidir.Ağır su halinde bu,nihayet 35’e çıkar. Ağır suyu cazip kılan ikinci neden pratik olarak hiç nötron yutmayan bir malzeme oluşudur. Halbuki hafif su oldukça nötron yutucudur. Reaktörde nötronları bir taraftan ya- vaşlatırken,bir taraftan da ufak-ufak yutarak kaybeder. Onun için hafif su kullanıldığı zaman ancak zengin yakıt yakılabilir. Su ucuz fakat zenginleştirilmiş yakıt pahalıdır. Ağır su kullanıldığı zaman, içinde ancak %0.7 oranında U-235 ihtiva eden doğal uranyum da yakılabilir. Zenginleştirme işlemi görmemiş doğal uranyum çok daha ucuz olacağından, ağır suyun pahalılığını dengeler. Kısacası sulu reaktörler mutlaka bir izotopik ayırma gerektirir: ya uranyum veya su (hidrojen) izotop ayırma işleminden geçecektir. Hemen şuna işaret edelim ki, izotop ayırma uranyumda çok daha pahalıdır.

Doğal uranyum-ağır su reaktöründe (CANDU) kalbin güç yoğunluğu 10 MWt/metre küp dür. Halbuki basınçlı su reaktöründe bu değer tablo-1.1’den görüleceği gibi on kat büyüktür. Eşit güçte iki tip reaktörün biri diğerinden aynı oranda büyük olacak demektir. Bu da ağır su reaktöründen ilk tesis maliyetinin çok olacağını gösterir.

Doğal uranyum, reaktörde sadece 1,5 yıl kalır. Çünkü zaten girişte takıt değeri düşüktür. Yüklenen uranyum miktar itibariyle fazlave üstelik sık değiştirildiği için, işletme kayıplarını azaltmak bakımından, bu iş reaktör çalışırken yapılır. Reaktör ona göre dizayn olunmuştur. Halbuki hafif su reaktörlerinde yakıt değişimi ancak duruş halinde münkündür.

Ağır su reaktörünün bir ikinci modeli daha vardır. Zengin uranyumun yakıt, ağır su yavaşlatıcı ve hafif su soğutucu üçlüsünden oluşan bu model BUHAR ÜRETEN AĞIR SU REAKTÖRÜ ismiyle de anılır. Ancak tutunmadığı, model geliştirme aşamasından ticari uygulamaya geçemediği için üzerinde daha fazla durmayı gereksiz buluruz.

Grafit Reaktörü: Halen nükleer santral kurulu gücünün %7‘sini oluşturmakla beraber artık sivil sanayide terk edilmiş bir reaktör tipidir.ancak plutonyum üretim reaktörü olarak askeri açıdan önemini korumaktadır.

Grafit saf karbondur ve kömürden elde olnur.grafitin nötron yutması ağır sudan fazla, fakat hafif sudan azdır grafit-doğal uranyum ikilisi ile zincir reaksiyonu gerçekleştirilmektedir. Uranyumun doğal haliyle yakılabilmesi için, ağır sudan sonra ikinci ve son seçenek grafit yavaşlatıcı kullanmaktadır. Üstelik grafit, ağır suya oranla çok daha ucuz ve sanayinin yakından tanıdığı bir malzemedir. Öngörülebileceği gibi, bütün ülkeler (Kanada hariç) nükleer reaktör teknolojisine doğal uranyum–grafit ikilisiyle başlamışlardır.

Birinci sakıncası reaktörün aşırı büyüklüğüdür. Aynı gücü veren basınçlı su reaktörüne oranla bu reaktör tam 50 kat büyüktür böylesine büyük yapanın yatırım maliyetini de ona göre olacaktır. Daha sonra geliştirilmiş modeline reaktör ölçüleri, aynı güç için, yarı yarıya küçültülebilmiş ise de, diğer reaktörlerle rekabetten gene de çok uzakta kalmıştır.

Yakıtın doğal uranyum oluşu, haliyle, yüklenecek yakıt miktarını ve dolayısıyla reaktör kalbini büyüten bir diğer etkendir.

250 MW gücünde bu tip bir reaktörün kalbi 6,5 m yüksekliğinde ve 12,5 m çapında bir silindir olup, 370 ton uranyum ile 2000 ton grafit içerir. Sanırız bu örnek reaktörün fiziki ölçüleri hakkında bir fikir vermeye yeterlidir. Daha sonra gelişmiş modellerinde reaktör birim gücü 600 MW.’e çıkarılabilmiş ise de, basınçlı su reaktörünün birim gücünün, günümüzde, bunun tam iki katına ulaştığı biliniyor.

Grafit reaktörün ilk örneklerinde soğutucu olarak hava kullanılmıştır. Fakat grafit hava içinde 200 C sıcaklıkta tutuştuğundan hemen terkedilmiştir, yerine karbondioksit gazı kullanılmıştır.

Gaz-grafit reaktörlerinin işletmecilere kök söktüren bir sorunu da yakıt zarfının korozyonudur. Doğal uranyumla çalıştığı için ortam nötronca fakirdır. Bu durumda metal uranyum yakıta az nötron yutan bir kılıf bulmak büyük sorun olmuştur. Diğer reaktörlerde kullanılan zarf malzemeleri bu reaktörde kullanılmamıştır. Özel geliştirilen mağnezyum-aliminyum-kalsiyum alaşımı öngörülenden daha hızlı korozyona uğramıştır. Zarfın içindeki uranyumu ve özellikle fizyon ürünlerini uzun süre saklayamaması işletmede başa çıkılamayan bir dert olmuştur.

Doğal uranyum yerine %2.3 oranında zenginleştirilmiş uranyum kullanarak grafit reaktörün daha gelişmiş bir modeli yapılmıştır. Zengin yakıt kullanınca zarf malzemeleri artık paslanmaz çelik olabilirdi. Zengin uranyum kullanmakla yakıt hacmi de küçültülmüş oluyordu. Ayrıca karbondioksit içine çok az metan katarak grafitin tutuşma sıcaklığı 400 C’a ötelendi. Böylece termodinamik verim %42 gibi iddealı bir değere çıkarıldı. Gaz basıncı 20 kg/santimetre kare dolayından 40 kg/santimetre kare dolayına yükseltilerek soğutma etkinliği artırıldı. Bu iyileştirmelerle kalbin bir metreküpünden çekilen güç iki katana yani 4 MW/metre3 düzeyine çıkarıldı. Bütün bunların sonucu reaktör ölçüleri, aynı güç için, yarıya indirildi. Fakat maalesef bütün yapılanlar bu reaktör modelini kurtarmaya yetmedi. Diğer reaktörlere oranla hala aşırı büyüktü ve yakıt zarfının korozyon sorunu da tam çözümlenememişti.

3.1.5.Termal Reaktörlerin Plutanyum Üretimi Yönünden Değerlendirilmeleri:

Geçen altbölümde termal reaktörlerin çeşitli tipleri elektrik üretimindeki önemlerine dayanan bir ağırlıkla sunuldu. Buna ticari bakış açısı da diyebiliriz. Şimdi bu altbölümde ise,aynı reaktörler plutonyum üretimi açısından, yani askeri açıdan, yani askeri açıdan değerlendirileceklerdir. Görülecektir ki manzara tamamen tersine dönmektedir.

Enerji üretimi ve plutonyum üretimi çelişen iki beklentidir. Birini en iyi kılan şartlar öbürünü bozmaktadır. Durumu daha iyi kavramak bakımından her ikisinin dayandığı temel reaksiyonları bir kez daha anımsayalım.

Enerji üretimi U-238 izotopunun dönüşümüne dayanmaktadır. Platonyum üretimi U-238 izotopunun dönüşümüne dayanmaktadır. İki ayrı uranyum izotopunun nötronla yaptıkları iki farklı nükleer reaksiyon: Birincisi termal (tam yavaşlamış) nötron enerjilerinde, ikincisi epitermal (yarı yavaşlamış) nötron enerjilerinde hız kazanır. Öyleyse iki olayın birbirine nazaran bağıl ağırlığı reaktörün çalışma rejimine göre değişir.

Plutonyumun kendisi de iyi bir fisyon yakıtıdır. Yani yarı yavaşlamış nötronlar plutonyum üretirken, tam yavaşlamış olanlar onu yakıp tüketirler. Öyleyse üretim ile tüketim arasındaki fark, yani tek kelimeyle birikim, gene reaktör çalışma rejimine bağlı bir husustur.

Tablo-1.2 çeşitli reaktör tiplerinin plutonyum üretimi yönünden mukayeseleridir. Elektrik üretimine yönelik bir refim içerisinde 1 GW – yıl (8,7 milyar kWh) enerji üretimine karşın reaktör yakıtı içinde oluşan plutonyum miktarı her reaktör tipi için ayrı ayrı verilmiştir. Doğal uranyum-gaz-grafit reaktörü plutonyum üretiminde başta gelir. Onu sırasıyla ağır su ve basınçlı su reaktörleri izlerler.

Görülüyor ki elektrik üretimi yönünden geçen altbölümde sürekli yerdiğimiz gaz-grafit reaktörü, plutonyum üretiminde baş tacıdır.

Tablo 1-2 1 GW-yıl Elektrik Üretimine Karşılık Plutonyum Üretimi

Reaktör Tipi

Kg Plutonyum

Doğal uranyum-gaz-grafit reaktörü

Doğal uranyum-ağır su reaktörü

Basınçlı su reaktörü

617

493

270

Aslında bunun sebebini az yukarda söylemiş bulunuyoruz. U-238’in pluyonyuma dönüşmesi epitermal enerjilerde (10 eV civarında) en hızlıdır. Grafit çok etkili bir yavaşlatıcı olmadığından, nötron bütün hızını kaybedinceye kadar ara enerjilerde metrelerle yol kateder. Bu hızını kaybedinceye kadar ara enerjilere metrelerle yol kateder. Bu hızını kaybedinceye kadar ara enerjilerde metrelerle yol kateder. Bu sırada U-238 atomları ile karşılaşması ve onlarla dönüşüm reaksiyonları yapması fırsatları doğar. Uranyum yükünün bu reaktörlerde aşırı fazla olması söz konusu fırsatı artıran bir diğer etkendir. Plutonyum üretimi bu nedenlerle artarken, fisyona uğrayıp yanması gene aynı nedenlerle daha az olur. Fisyon reaksiyonu iyice yavaşlamış (0,025 eV enerjili) nötronlarla en hızlıdır. Grafit reaktörde genel nötron nüfusu içinde tam yavaşlamış olanların oranı nisbeten düşük olduğundan, platonyumun yanması da yavaş olur.

Hafif su reaktöründe durum farklıdır. Hafif su çok etkili bir yavaşlatıcısdır. Bötronun yavaşlama süreci kısa ve yakıt yükü azdır. Böyle olunda epitermal enerjilerdeki nötron ile U-238 çekirdeği karşılaşmaları, dolayısla plutonyum üretimi azdır. Buna karşın plutonyum yanma hızı yüksektir. Çünkü termal nötron nüfusu oransal olarak fazladır.

Ağır su, yavaşlatma etkinliği bakımından grafit ile hafif su arasında bir değere sahiptir. Dolayısla plutonyum üretimi de bir ara değerdedir.

Reaktör içinde oluşan plutonyumu bekleyen iki tehlike vardır. Birincisi yukarıda söylendiği gibi termal nötronlarla fisyona uğrayıp yanmasıdır. İkincisi epitermal nötronlarla fisyon yapmayan, dolayısıyla yakıt değeri olmayan plutonyum izotoplarına dönüşmesidir. Plutonyum reaktör içinde uzun süre kalınca yakıt değerlerinden kaybeder. 1-1,5 yılda mecburi yakıt değiştiren gaz-grafit ve ağır su reaktörlerinin ürettiği plutonyum kalitesi yüksektir. 3-4 yılda bir yakıt değiştiren hafif su reaktörlerinin ürettiği pluyonyumun kalitesi düşüktür. Plutonyum için özel yapılmış askeri reaktörlerde yakıt daha sık değiştirilmek suretiyle en yüksek kaliteye ulaşılabilir.

Nükleer teknolojiye bomba yapmakla başlayan ülkelerin (ABD, Sovyet Rusya, İngiltere ve Fransa) kolaylarına geldiği için işe doğal uranyum-grafit reaktörleriyle başladıklarını daha önceden biliyoruz. Fakat çeşitli seçenekler arasında bir seçim yapmak şansları olsaydı, plutonyum üretimi için gene aynı reaktörleri seçmeleri gerektiğini artık anlayabiliriz. Nitekim daha sonra hafif su reaktörleri gelişip nükleer elektrik santralları piyasasına hakim olurlarken, askeri plutonyum reaktörleri grafit türünde kalmıştır. Grafit reaktör ticari piyasadan çekildi. Fakat nükleer silahlara sahip ülkelerde şimdiye kadar kurulmuş olanlar çalışmalarını sürdürmektedirler.

Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği hava soğutmalı olarak yaptıkları ilk grafit reaktörlerden sonra hemen su soğutmaya geçerek reaktörün ürkütücü boyutlarını küçültmüşler, pek battal ölçülerdeki vantilatör-aspiratör sistemlerinden ve onların aşırı elektrik tüketiminden kurtulmuşlardır. Fakat su ile soğumanın bir önemli sakıncası vardır. Şayet reaktör kalbinde binlerle soğutma kanalından birkaçı sızıntı yapar ve grafit blokunu rutubetlendirirse reaktörün kendiliğinden durması ve bir daha da çalışmaması olasıdır. Buna karşın iki süper devlet doğal uranyum yerine hafifçe zenginleştirilmiş uranyum kullanmak suretiyle söz konusu tehlikenin üstesinden gelmişlerdir. Böylece zengin uranyum-grafit-hafif su üçlüsünden oluşan ve daha önce bahsini etmediğimiz bir tip doğmuştur. Uluslarası Atom Enerjisi Ajansı’nın kayıtlarına göre Sovyetler Birliği’nde 1981 Haziranında bu tipten 17 reaktör çalışmakta ve 7 reaktör de kurutlmakta idi. Ayrıca 7 ilave reaktör yatırım programına alınmış bulunuyordu.

Sovyetler Birliği söz konusu reaktör tipini hem pluyonyum ve hem enerji üretimi olmak üzere, çift amaçla kullanmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri teknoloji seçiminde, daha baştan askeri ve ticari uygulamaları kesin çizgiyele ayırmış, herbir amaç için en uygun düşen ayrı reaktör modelleri geliştirilmiştir. Enerji üretimi için hafif su modellerini piyasaya sürerken, grafit modellerini ne içte ve ne dışta, ticaret malı yapmamıştır. Şunu hemen belirtelim ki, reaktör ihracatcısı olan Sovyet Rusya’nın dış satım listesinde de grafit model hiç bir zaman yer almamıştır.

İngiltere ve Fransa gaz soğutmalı grafit modele çift maksatlı olarak uzun yıllar devam etmişlerdir. Kendilrinin yeterli zenginleştirme olanakları bulunmadığından, doğal uranyumla çalışabilmek uğruna pahalı bir çözüm olan gaz soğutmada takılıp kalmışlardır. Kurulanlar, askeri amaçlar için plutonyum üretimine bol bol yetecek sayıya ulaşınca, sırf enerji üretimine yönelik yeni yatırımlarda hafif su modeline dönmüşlerdir. Gaz-grafit reaktörü İngiliz ve Fransız dış satım listelerinde yıllarca hiç satım yapmadan beklemişti. Nihayet listelerden silinişine en çok sevinenler Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği olmuştur. Zira bu reaktör diğer ülkelerin atom silahlarına ulaşmasında açık bir kapı olarak görülüyorlardı.

Gene verimli bir plutonyum üreticisi olduğunu yukarıda gördüğümüz doğal uranyum-ağır su reaktörünün yaratıcısı olan Kanada’nın askeri tarakta bezi yoktur. Fakat ulusal reaktör stratejilerini bu tipin üzerine oturtmuş olan Hindistan, Pakistan ve Arjantin kendilerini bomba hummasına kaptırmışlardır. Bunlardan birincisinin 1974 yılında muradına erdiğini biliyoruz. Diğer ikisi de bütün baskılara ve engellemelere rağmen bu yolda ısrarlıdırlar.

3.2 Nükleer Santralların Gelişmesi ve Bugünkü Durumları

Santral Gücünün Büyümesi

20 Aralık 1951, nükleer enerjiden ilk elektriğin üretildiği gündür. E.B.R.-1 ismiyele anılan deneysel reaktöre ilave olunan küçük bir jeneratör, yanyana dizilmiş dört ampülü aydınlatmıştır. Söz konusu olay “Milli Reaktör Deneme İstasyonu – Idaho” da ve harpten sonra bu ülkede yapılan ilk reaktör üzerinde gerçekleştirilen bir göstergedir.

5 MW gücünde ilk nükleer gösteri santralı APS –1 Obninsk (Moskava) da 1954 Haziranı’nda elektrik üretmeye başlamıştır. Halen çalışmakta olan bu küçük reaktöre nükleer santralların atası gözüyle bakılmaktadır.

1950’lerin geri kalan dönemi hep küçük gösteri santralları ile geçti. Bunlar geleceğin daha büyük santralları için yaşanması gereken birer deneyim olmuşlardır. Aralarında, o sıralar pek kızışan silahlanma yarışına plutonyum yetiştirenler de vardı. Bu gibiler için elektrik üretimi adeta ikinci planda idi.

1980 Nisanında hizmete giren Dresden – 1 (ABD) yalnız elektrik üretimi için kurulmuş ilk ticari santraldır. 207 MW, ile nükleer santral birim gücünü bir hamlede iki katına çıkarıyordu. Sözü uzatmamak bakımından aradaki kademeleri atlayarak,1970’lerin ikinci yarısında ulaşılan tavanın 1300 MW, olduğunu söyleyelim. Günümüzde her nükleer reaktör tek başına bir “Keban”dır.

Santral birim gücü büyüdükçe üretilen elektriğin mahiyeti düşer. Örneğin, 1000 MW, reaktör elektriği, 600 MW, gücündeki reaktörün üçte iki fiyatına üretir.

3.2.2. Sayısal Gelişme:

1954 ortalarında göstermelik bir nükleer santralin ilk kez çalışmaya başladığını söylemiştik. 50’li yılların geri kalan bölümü ekonomik büyüklükte santralların hazırlığı içinde geçti.Nitekim ekonomik büyüklükte ilk ticari santral 1960 yılında devreye girmiştir.ondan sonra , yerden adeta mantar bitercesine ,nükleer santral yükseldiği görüyoruz.1960-70 döneminde ortalama her iki ayda bir ,1970-80 döneminde her üç haftada bir nükleer santral kordelası kesilmiştir.Yıl 1982 ye geldiğinde dünyada 272 nükleer santral kurulmuş bulunuyordu ve asıl şaşırtıcı olan neredeyse bir o kadarının da kurulmakta veya kuruluş hazırlıkları içinde oluşuydu.Dünyanın bir nükleer şantiye olduğunu söylemek abartma sayılmaz.

Tablodan da görüldüğü gibi nükleer santral sayısının ve kurulu gücünün beşer yıllık dilimler halinde gelişmesini incelersek bu telaşın niye olduğu sorusuyla karşı karşıya kalmaktayız.

Cevabı çok basit:uyanık uluslar petrolün tükeneceği günlere hazırlanıyor.Petrol tüketimi özellikle 2.Dünya Savaşından sonra tırmanarak gelişmiş, fakat bir taraftan da yeni rezervler keşfoluna gelmiştir.Klasik Orta Doğu ve Teksas rezervlerine sırasıyla Kuzey Afrika,Güney Amerika , Alaska ve Kuzey Denizi rezevleri katılmıştır.Fakat 1968 yılından beri petrol alanlarına önemli bir katkı olmamıştır.1973 yılından itibaren roket tırmanışıyla yükselen petrol fiyatları en zengin ülkelerin dahi dış ödemeler dengesini sarsmıştır.Nükleer elektrik daha ucuz ve güvenilir hale gelmiştir.

Bunca yatırıma rağmen 1982 yılı başında dünya elektriğinin ancak %9 oranı nükleer kaynaklı idi.

Tablo 1-3 Nükleer Elektrik Santrallarının Gelişmesi(Dünya)

Yıllar

Reaktör Sayısı

Kurulu Güç MWe

1955

1960

1965

1970

1975

1980

1982 başı

16

48

89

175

253

272

1106

5243

16648

72477

136809

152603

Kurulmakta Olanlar

236

217463

Nükleer Santralların Ülkelere Dağılımı

Buhar makinesi,lokomotif,otomobil,uçak ve daha niceleri ilk kez hangi ülkelerin hizmetine girmişlerse nükleer enerji de önce o ülkelerin konforuna katılmıştır.Her yenilik gibi nükleer elektrikte de zengin işidir..Dünyada nükleer kurulu gücünün yarısı Kuzey Amerika kıtasında ,dörtte biride Batı Avrupa’dadır.Bunlara yeni zengin Japonya’yı da katarsanız nükleer kurulun gücün %85’i eder.Sovyet Rusya ve beş müteffiki %11’i oluşturur.Dünyanın kalkınmakta olan yörelerinin bu yeni teknolojiden şimdiye kadar alabildikleri pay sadece %4’dür.

Dünyanın geri kalmış yöreleri ne bugün ve ne de gelecekte nükleer teknolojinin önemli bir alıcısı olmayacaktır.Halbuki enerjiye asıl o yörelerin ihtiyacı vardır.Ve daha da tuhafı dünya reaktörlerinin önemli bir bölümü o yörelerden gelen uranyumla çalışmaktadır.Takvim yaprakları 1980’lere dönerken Afrika ve Avustralya kıtalarında çalışan nükleer santral henüz yoktu.Güney Amerika kıtasında sadece 1,Asya’nın güney şeridinde 4 nükleer santral faaldi.Yapılmakta olanların sayısı ise adı geçen yörelerde toplam 16’yı buluyordu.

Dünya elektriğinin günümüzde %9’unun nükleer kaynaktan üretildiğini belirtmiştik.Zengin ülkelerin ortalaması %16’dır.İsviçre elektriğinin %25’ini ,Belçika %35’ini nükleer santrallardan sağlamaktadır.

Durumu elverdiği halde nükleer enerjiye el atmamış iki ülke Avusturalya ve Norveç’tir.Her ikisi de enerji zengini olduğu için nükleer katkıya gerek duymamıştır.Üstelik Avustralya zengin bir uranyum satıcısıdır.Fakat enerji bakanının 1980 mayısındaki beyanına göre en azından gelecek on yıldan önce nükleer santral kurmak niyetinde değildir.Kömür kendilerine yeterli olacaktır.Norveç Avrupa’nın en zengin hidrolik potansiyeline sahipken kıta sahanlığında gene Avrupa’nın en zengin doğal gaz yataklarını ve petrolünü bulmanın mutluluğuna erişti.Kullandığı enerjiden fazlasını satan bir ülkedir.Avrupa’nın tek enerjisi dışsatımcıdır.

Türkiye nükleer çağa henüz adım atmamıştır.Fakat nükleer elektrik kullanmadığımızı söyleyemeyiz.Bulgaristan’dan satın aldığımız elektriğin bir bölümü hiç şüpesiz bu ülkenin ilki1974 yılında işletmeye giren 3 nükleer santralinden gelmektedir ve dördüncü santral da kuruluş halindedir.

Doğu komşumuz İran Şahlık döneminde Almanya’ya beheri 1200 MWe gücünde iki ve Fransa’ya beheri 900MWe gücünde iki olmak üzere 4 büyük nükleer santral sipariş etmişti.Sözleşmelere göre 1980’den başlayarak her yıl santrallardan birisi işletmeye girecekti.Ancak 1979 şubatında yönetimi alan devrim hükümeti Şah’la yapılmış sözleşmeleri tanımadı.Onun için koca sipariş belirsiz geleceğe terk edildi.

Batı toplumu nükleer enerjiye ’dikeni’ni bahane edip reddetmiştir.Radyoaktivitenin abartılan tehlikelerinden ürkmüştür.Tepki giderek büyümüş işi engelleyecek boyutlara ulaşmıştır.Nükleer santral şantiyelerinin bir bölümü kapanmış diğer bölümünde de işler çok yavaşlamıştır.Hatta bittiği halde kapısına kilit vurulan (Avusturya’da) nükleer santral vardır.Demokrasi ülkelerinde kamuoyu gücünü nükleer tartışmada denemiş politikacılara ve teknokratlara karşı birinci raundu kazanmıştır.Nükleer büyümeyi frenlemeyi başarmıştır.Batı dünyasında 1973-80 arasında işletmeye alınması programlanan santralların ancak yarısı bitirilmiştir.

Petrol fiyatlarının ani oynaması elektrik şirketlerini topluca nükleer enerjiye yöneltirken halk giderek artan tepkiyle buna karşı koymuştur.Sonunda siparişleri sıfıra indirmeyi başarmıştır.1970’li yılların ikinci yarısında grafiği hala sıfır çizgisinin üzerinde biraz üzerinde olan ülkelerden alınan üç-beş sipariştir.

Epitermal Reaktör:Gemi Reaktörü Temel Bilgiler

Yarı yavaşlatılmış (epitermal) nötronlarla çalışan bir reaktör tipidir.Fisyondan doğan hızlı nötronları tam yavaşlattıktan sonra kullanan reaktör tipine de termal reaktör denir.Söz konusu iki reaktör termalde aynıdır.Dolayısıyla bir reaktörün yapısı ve işleyişi ikisi içinde geçerlidir.Termal ve Epitermal reaktörler arasındaki farklar sadece yapısal ayrıntılardır.

Epitermal reaktör küçük ve hafif reaktör yapmak ihtiyacından doğmuştur.Bu sayede nükleer reaktör denizaltı teknesinin dar hacmine sığdırılabilmiştir.

Küçük ve hafif reaktör yapabilmenin ilk koşulu U-238 safrasından arındırılmış saf U-235 yakıt kullanmaktır.Nitekim nükleer tahrikli denizaltılar %90’ın üzerinde zenginleştirilmiş (bomba kalitesinde) uranyum kullanırlar.Yakıt böylesine zengin olunca fisyon zincirinin sürmesi için nötronun yavaşlatılmış olması hiç önemli değildir.Bilindiği gibi atom bombasında bu zenginlikteki yakıt hızlı nötronlarla patlatılabilmektedir.Ancak geminin uskurunu döndürebilmek için nükleer yakıt içinde oluşan ısının dışarı alınıp buhar halinde türbine verilmesi gerekir.Bu nedenle reaktör kalbinin içinde su dolaştırılması zorunludur.Reaktör kalbini soğutma amacıyla dahi olsa su girince önemli ölçüde nötron yavaşlaması kendiliğinden sağlanır.Bilindiği gibi en etkin nötron yavaşlatıcısıdır.

Reaktör kalbini küçültecek ikinci temel önlem suyun içerde buharlaşmasına izin vermemektedir.Kaynama olayı ve yarattığı buhar habbeleri yakıttan-suya ısı geçişini azalttığı için soğutma yüzeylerini büyütmek zorunluluğunu doğurur.Ayrıca oluşan buhar için kalbin üst kısmında yeterli bir hacim bırakmak gerekir.İşte kabin içinde buharlaşmayı önlemekle reaktör ölçüleri yarı yarıya küçültülebilir.Buharlaşma basınç yükseltilmek suretiyle önlenebilir.Sonuç olarak gemi reaktörleri basınçlı su tipinden reaktörlerdir.

Aslında basınçlı su reaktörü önce donanama için geliştirilmiş ve uygulanmış daha sonra tadil edilerek kara tipi oluşturulmuştur.Kara tipine geçerken yapılan en önemli değişiklik yakıt zenginliğini %3 dolayına indirmektir.Böylece reaktör ölçüleri ve ağırlığı önemli ölçüde artarken karşılığında birtakım kolay vazgeçilmez yaralar sağlanmıştır.Bir yarar kalbin güç yoğunluğunu (birim hacimden çekilen gücü) düşürmek olmuştur.Ateştopunu andıran ufacık kızgın kütleden büyük bir gücü güvenli bir şekilde çekip çıkarmanın güçlüğünü düşünebiliriz.Hata kaldırmayacak bir konstrüksiyon imalat ve işletme gerekmektedir.Bu da her yönüyle daha büyük masraf demektir.Halbuki güç yoğunluğu düşürülerek yani kalbin ölçüleri büyütülerek sağlanan ferahlama ile dizayn malzeme ve işçilik kalitelerinde normal teknolojik düzeye ticari standartlara inilebilir.Yakıt zenginliği için nötronların tam yavaşlatılarak fisyon yeteneklerinin arttırılması gerekmiştir.Büyüyen gövde içinde artan su kütlesiyle bu koşul kendiliğindenm gerçekleşmektedir.Böylece reaktör epitermal çalışmadan termal çalışma rejimine geçmiştir.

Hızlı Üretken Reaktör

Temel Nükleer Olaylar

Hızlı – üretken reaktörün iki temel özelliği vardır ve bu nedenle iki sözcükten oluşan bileşik isimle anılır.İsimdeki iki sözcük tamamen ayrı iki özelliği simgeler.

Hızlı sözcüğü bu reaktörün hızlı nötronlarla çalıştığını belirtir.Reaktör içinde nötronlar yavaşlatılmaz.Bu reaktörde nötron yavaşlatıcı ortam kullanılmaz.Nötronlar fisyondan doğdukları enerjileri ile kullanılırlar.Bu enerjilerde nötronun fisyon veriminin düşük olduğunu biliyoruz.Fisyon zinci reaksiyonunun gene de sürebilmesi için termal reaktörlerde olduğundan çok daha zengin yakıt kullanılması gerekir.Nitekim hızlı üretken reaktör ancak yüksek zenginlikte tipik bir değer olarak %25 oranında U-235 izotopu (veya plutonyum) içeren uranyum yakılabilir.

Üretkenlik bu reaktöre isim olan ikinci temel özelliktir.Plutonyum üretir.Yaktığı U-235 2den fazla plutonyum üretir.Plutonyum da kaliteli bir fisyon malzemesi olduğuna göre hızlı-üretken reaktörde yakıt giderek zenginleşir.

Reaktör içinde plutonyum üretimi okuyucunun yabancısı olduğu bir konu değildir.Doğada bulunmayan bu yapay elementin ancak reaktör içinde üretilebilmektedir.Basınçlı su yaktığı

U-235 izotopunun ancak %60’ı kadar plutonyum üretir.Dolayısıyla bu reaktörde yakıt zamanla fakirleşir.Hızlı reaktörde fark üretimin kuramsal olarak %120 yükselebilmesi yani yanan U-235’den fazla plutonyumun üreyebilmesidir.Hızlı reaktörü verimli bir plutonyum üreticisi kılan temel etken onun içinde nötronların yavaşlatılmamış olmalarıdır.Yüksek nötron enerjilerinde plutonyum üretiminin fazla olduğu buna karşın yavaşlayan nötronların oluşan plutonyumu yakıp tükettiği belirlenmiştir.Hızlı reaktörde nötronu yavaşlatmamakta sağlanan kazanç oluşan plutonyumu yanmaktan büyük ölçüde alıkoymaktadır.

Yakarak yakıt üretmek sadece nükleer reaktöre özgü değildir.Örneğin odun yakarak odun kömürü elde etmek yüzyıllar boyu bilinen ve uygulanan bir üretim yöntemidir.Şu farkla ki ,odun kömürü üretimi sırasında açığa çıkan ısı kullanılmayarak atılırken , reaktörde plutonyum üretimi sırasında açığa çıkan ısı elektrik enerjisine dönüştürülmek suretiyle kazanılır.Yani hızlı-üretken reaktör hem elektrik ve hem plutonyum üretimini sinesinde birleştiren çift amaçlı bir reaktördür.

İkileme zamanı hızlı-üretken reaktörün yakıtını iki katına çıkardığı zamandır.Daha açık söyleyişle , başlangıçta reaktöre yüklenen U-235 (veya plutonyum) varlığının iki katı plutonyumun oluştuğu zaman sürecidir.İdeal koşullarda yakıt 5 yılda iki katına çıkabilir.Ancak bu koşullarda ulaşmak günümüz teknolojisi ile olası değildir.Hızlı nötronların sürekli bombardımanı her türlü malzemeyi yavaş nötronlardan daha çabuk yorar.Bu günün malzemesi ile ikileme zamanı ancak 30 yıl dolayında olan reaktör yapılabilmektedir.Şimdi kullanılan oksit yakıt yerine karbür veya nitrür yakıtlar geliştirilmedikçe ikileme zamanında önemli bir kısalma sağlanabileceğine ihtimal verilmemektedir.Görülüyor ki hızlı reaktör aslında pek yavaş bir yakıt üreticisidir.

30 yıl bir nükleer reaktörün ekonomik ömrüdür.Yukarıdaki hesaba göre bir hızlı-üretken reaktör emekli oluncaya kadar kendinden sonra kurulacak aynı büyüklükte bir reaktörün yakıtını hazırlayabilir.

Hızlı üretken reaktörde yakıt her yıl yarısı değiştirilmek suretiyle ancak 2 yıl içeride kalabilir.Yakıtın içerde kalma süresinin basınçlı su reaktöründe 3 yıl ve kaynar su reaktöründe 4 yıldır.Üretilen plutonyumun kalitesi yakıtın içeride daha az kalması halinde yükselir.Demek ki hızlı-üretken reaktör günümüz nükleer elektrik üretiminin bel kemiğini oluşturan hafif su reaktörlerine oranla hem daha fazla ve hem de yakıt kalitesi daha yüksek plutonyum üretmeye adaydır.

3.4.2. Hızlı-Üretken Reaktörün Yapısı ve işleyişi

Hızlı-üretken reaktörün yakıtı zengin uranyumdur.Uranyumun U-235 yönünden zenginleştirilmesi aşırı pahalı bir işlem olduğundan doğal uranyumu içine plutonyum katmak suretiyle zenginleştirmek ekonomik açıdan tercih olunur.%75 oranında uranyum oksit (UO2) ile %25 oranında plutonyum oksit (PuO2) tozları karıştırılır.Karışık oksit sıkıştırılır,sinterlenir ve 7 mm çapında ince , kısa silindircikler şeklinde taşlanır.Sonra bunlar,hemen aynı çapta ve yaklaşık 1 m boyda paslanmaz çelikten yapılmış ince cidarlı borular içine sürülür.Boru dolduktan sonra ağzı kaynakla sızdırmaz şekilde kapanır.Elde edilen bir yakıt çubuğudur.250 kadar yakıt çubuğu bir araya getirilerek bir yakıt elemanı oluşturulur.

1GWe(=1000MWe) gücünde hızlı –üretken reaktörün kalbi yaklaşık 30 ton yakıt içeren 300 kadar elemandan oluşur.Hızlı-üretken reaktöre kendisiyle aynı güçte olan basınçlı su reaktörünün sadece üçte biri kadar yakıt yüklenir.Reaktör kalbinin hacmi de aynı oranda küçülüyor demektir.Diğer bir deyimle hızlı-üretken reaktörün kalbinde güç yoğunluğu (birim hacimden çekilen güç) 300MWt/m3 dolayındadır.

Hızlı-üretken reaktörün kalbi iki nedenle küçüktür.Önce külü az yakıt kullanıldığından aynı güç için reaktöre yüklene uranyum azalmıştır.İkincisi nötron yavaşlatıcı malzeme kullanılmadığından onun işgal edeceği hacimden tasarruf edilmiştir.Ölçülerin küçülmesi yatırım maliyetini azaltırken küçük bir hacim de çok büyük ısı üretmek teknik sorun ları arttırır.

Nükleer yakıt içinde oluşan fisyon ısısını dışarı almak için soğutucu akışkan kullanmaya hızlı-üretken reaktörde de ihtiyaç vardır.Ancak termal reaktörlerde kullanılan soğutucu akışkanların (su,ağır su,gaz) hiçbirisi hızlı-üretken reaktörde kullanılmaz.Su ve ağır su aynı zamanda en etkin nötron yavaşlatıcıları oldukları için ergimiş sodyum metal hızlı üretgen reaktörde soğutucu akışkan olarak bulunabilmiş en uygun malzemedir. Sodyum fazla nötron yutmaz; 98 0C sıcaklıkta ergiyerek akışkan hale geçer; buharlaşma sıcaklığı ise 883 0C dir. Ergime ve buharlaşma sıcaklıkları arasındaki büyük fark, ona sıvı halde büyük miktarda ısı yüklenebileceğini gösterir. Sıvı halde kalması onunla basınçsız bir devre oluşturmaya olanak sağlar. Reaktör içinde basıncın olmaması sistemin güvenliğini artıran çok önemli bir faktördür. Sıvı metale 7 atm basınç altında 550 0C işletme sıcaklığına çıkılabilir. Halbuki basınçlı su reaktöründe 160 atm dolaylarına çıkıldığı halde işletme sıcaklığınıngene de bunun yarısı düzeyinde kaldığını geçmiş bölümlerden biliyoruz. İşletme sıcaklığı yükselince sistemin termodinamik verimi haliyle artar. Nitekim hızlı üretgen reaktörün ısı verimi %40 dolayındadır. Nükleer teknoloji, fosil yakıtla çalışan klasik santrallerin verim düzeyine hızlı üretgen reaktörle ulaşabilmiştir.

Sodyumun buharlaşma sıcaklığının, reaktörün yukarda alınan, normal işletme sıcaklığının 300 0C kadar üstünde olması bir kaza halinde reaktörün güvencesidir. Reaktör kalbinde sıcaklık herhangi bir nedenle kontrolsuz biçimde yükselirse bunu, soğutma devresinde önemli bir ba-sınç yükselmesi, ardından patlama ve soğutucu kaybı gibi tehlikeli olasılıklar izlemeyecek de-mektir.Hızlı-üretgen reaktör kalbini oluşturan üç temel malzeme(yakıt, soğutucu ve yapı malzemeleri) takriben eşit oranlarda yer işgal ederler. Yakıtın 235-239 arasında olan atom ağırlığı yanında, paslanmaz çelik kapı malzemesinin 55, sodyum soğutucunun 23 ve yakıta bağlı oksijenin 16 o-lan atom ağırlıkları gene de çok hafif kalırlar. Kalbin hacimce yaklaşık üçte-ikisini oluşturan orta ağırlıktaki bu kütlenin nötronlar üzerinde bir ölçüde yavaşlatıcı etki yapması kaçınılmazdır. Nötronlar termal enerji seviyesine inmezler ama fisyondan doğdukları enerjilerde de değillerdir.

Hızlı reaktör, aslında 0,1-1MeV enerjilerde orta hızlı nötronlarla çalışır. Tam hızlı nötronlarla zincir reaksiyonu atom bombasının saf u-235 veya platonyum metalden yapılmış katıksız orta-mında söz konusudur.

Battaniye hızlı-üretgen reaktörün kalbini çevreleyen uranyum örtüdür. Hızlı-üretgen reaktörde kalbin iyice küçülmesi dışarıya olan nötron kaçaklarını arttırır. Nötronların kaçması enerji üretiminden ve platonyum üretiminden kayıp demektir. Zira her iki reaksiyon da nötronlar saye

sinde olmaktadır. Kalbi çepeçevre saran battaniye nötronları tekrar içeri yansıtır. Hernekadar nötronları en etkili şekilde yansıtan malzemeler hafif elementler (örneğin berilyum)ise de, hızlı

üretgen reaktörde yansıtıcı olarak elementlerin en ağırı olan uranyum kullanılır. Böylece bir taraftan nötronlar geri çevrilirken, diğer taraftanda battaniye içinde kısmen platonyum üretilir. Uranyum etkin bir yansıtıcı olmadığından ondan yapılan battaniye 40cm dolayında kalınlığa sa

hiptir.Bu haliyle hızlı-üretgen reaktörü yumurtaya benzetmek mümkündür. Yumurtanın sarısı kalp, akı battaniyegibi düşünülebilir. Battaniye kalbin iki katı kadar uranyum içerir. Şu farkla ki, battaniye yakıt değeri olmayan fakir uranyumdan yapılır. Yakıt zenginleştirme tesislerinin artığı ve içinde en çok %0,2 oranında U-235 kalmış uranyum bu iş için ideldir. Yanıcı izotopun azlığı battaniye içinde fisyonu ve dolayısı ile ısı üretimini en az düzeye indirir. Battaniyenin birim hacminde ısı üretimi yerine göre değişir, fakat hiçbir zaman kalbin birim hacmindeki ısı üretiminin %9 unu geçmez. Alınan bu önolemler sayesinde hızlı-üretgen reaktörde, bir fisyondan doğan ortalama 2,5 adet nötrondan normal olarak birisi enerji üretiminde ve diğeri plutonyum üretiminde kullanılır. Kalan ortalama yarım nötron ya kaçarak veya reaktör bünyesine giren diğer elementler tarafından yutularak kaybolur. Battaniye içinde üretilen plutonyum miktar itibariyle azdır. Fakat düşük nötron akısı altında oluştuğu için kalitesi yüksektir; % 97 oranında Pu-239 izotopu içerir.

Halen uygulanmamakla beraber battaniye toryum elementinden de yapılabilir. Bu takdirde, fis-

yon malzemelerinin üçüncüsü olan U-233 üretilir.

Reaktör düşünülebilecek hiçbir arıza ile soğutucusuz kalmamalıdır. Sodyum soğutucunun kaybolması halinde, onun yukarda anlatılan kısmi yavaşlatıcı etkisi ortadan kalkacak ve nötronlar daha yüksek enerjilerde kalacaklardır. Reaktör hızlı nötronlarla çalışmak üzere dizayn edildiğinden, bu durum reaktöre gücünün yükselmesi yönünde etki eder. Halbuki termal reaktörlerde benzer durumda güç azalmaya doğru gider. Bu nedenle termal reaktörler daha güvenli yapılırlar.

Nükleer reaktörlere karşı olan çevreler bu durumu ileri sürerek, hızlı reaktörlere daha bir karşı çıkarlar.

Hızlı-üretgen reaktör, kalbi ve battaniyesi ile bir sıvı sodyum havuzunun dibine oturtulur. Bu birinci devre sodyum kütlesi reaktör kabının içinde kalır. Reaktör kabının dışarıya giriş-çıkışı yoktur. Bu kap ağzı kapaklı ve içi bir seviyeye doldurulmuş kazandan ibarettir. Gene sodyum içine daldırılmış bir pompa kazan içinde soğutucu akışkanı devrettirir. Bir takım perdeler sıvının hareketini yönlendirir. Hızlı reaktörlerin bir iki bin tonluksodyum devreleri şimdiye kadar gerçekleştirilmiş en büyük sodyum kütlelerini oluştururlar. Reaktörde ısınan sodyum gene aynı kazan içine daldırılmış bir ısı değiştirgecinden geçirilir. Burada ısısını ikinci devre sodyuma aktarır. Görüldüğü gibi reaktör bütün hayatı organları ile sıvı sodyum dolu bir kazanın içindedir. Ancak ikinci devre sodyumu kazanın üstünden çıkan boru ile dışardaki buharlaştırıcıya gider be orada üçüncü devre suyunu türbine göndermek üzere buharlaştırır. Türbinden iş görerek çıkan çürük buhar yoğuşturucuda dördüncü devre nehir veya deniz suyu tarafından soğutularak su haline getirilir. Hızlı reaktör %40 dolayında ısı verimle çalıştığından 1kWh elektrik üretimine karşı dördüncü devreden doğaya atılan ısı 1,5 kWh dolayındadır. Fosil yakıtlı en modern santralın kullanamayacak doğaya attığı ısı aynı orandadır.

Birinci devre sodyumun reaktör kazanından dışarı çıkarılmamasının başka iki nedeni daha vardır.

Birincisi sodyumun nötron ışınlaması altında radyoaktif hale gelmesidir. Dolayısıyle çelik reaktör kabını çevreleyen kalın betondan yapılmıştır biyolojik zırhın içinde kalması çalışanların sağlığı yönünden zorunludur. İkincisi, sodyumun su ile çok hızlı reaksiyona girmesidir. Kızgın sodyumun su ile karışması patlama şeklinde olur. Böyle bir olasılığı reaktör kalbinden uzak tutmak için araya ikinci bir sodyum devresinin konulması kaçınılmazdır.

Herhangi bir mekanik arıza (pompa bozulması, boru patlaması, sodyuma su buharı karışması) ile reaktör kalbinin soğutulamaz duruma düşmemesi için yukarda anılan bütün devreler birden fazla, örneğin Super Poenix de dört, paralel devre halinde yapılmışlardır. Devrelerden birisi bozulsa veya bir tehlike nedeniyle derhal durdurulmak zorunda kalınsa, kalan üç paralel devre reaktörün bir süre tehlikesizce çalışmasının ve güvenli bir şekilde durdurulmasını sağlarlar.

Amerika Birleşik Devletleri

İlk adımı atmış olmasına karşın bu ülkede hızlı-üretgen reaktörün tarihi yaver gitmemiştir. EBR1ismiyle anılan ilk deneysel reaktörün dört yıllık bir çalışmadan sonra, kalbinin bir kaza sonucu ergimesi çalışamaz duruma gelip kapandığından yukarıda yazılmıştır. Onun arkasından 1963 yılında kritik olan iki reaktörden EBR-2 nin iyi bir hizmet vermesine karşılık, Enrico Fermi-1 (Michigan) hasta doğmuştur. Bu sonuncusu çok düşük güçlerle üç yıl dura-kalka çalıştıktan son-ra, 1966 yılında nihayet güç yükseltilmesine geçilmiştir, fakat henüz yarı güce vardığında kalp kızışarak ergimek süretiyle elden çıkmıştır. 1969 yılında kritik olan 20 MWe gücünde Sefor (Arkansas) rektörü de birkaç yıl topalladıktan sonra kapatılmıştır. Küçük güçlü bu reaktörlerde karşılaşılan talihsizliklere rağmen gerekli dersler alınmış ve 1973 yılında 350 MWe gücünde Clinck River gösteri santralinin yapımına başlanmıştır. Fakat ülkede bu tür reaktörlere karşı beliren şiddetli tepki konuyu Başkanlık seçimlerinin politik malzemesi haline getirmiştir. Yeni Baş-kan Jimmy Carter seçim öncesi verdiği söze uyarak 1977 yılında özel sektörün bu yatırımını durmuştur. Mamafih söz konusu karar bu ülkede hızlı-üretgen reaktörün defterinin dürüldüğü anlamına gelmez . Başkan sadece işin ticarete dökülmesine karşıydı. Nitekim Atom Enerjisi Komisyonunun araştırma ve geliştirme amacıyla yaptırmakta olduğu FFTF (Hanford) isimli hızlı üretgen reaktöre engel olunmadı.

Sovyetler Birliği

SBR-1 bu ülkenin ilk hızlı reaktör denemesidir. Obninsk (Moskova) da 1955 başlarında kritik olmuş sıfır güçlü ve soğutmasız bir reaktördü. Plutonyum ve U-235 karışımı yakıttan ve fakir uranyum yansıtıcıdan yapılmıştı. SBR-2 aynı yerde bir yıl sonra kritik olan 0,2 MW gücünde Cıva soğutmalı küçük bir reaktördü. Bir yıl sonra bu reaktörde dağıtılmıştır. SBR-5 gene aynı

yerde 1958 yılında çalışmaya başlamıştır. 5 MW gücünde bu reaktör Plutonyum yakıt, fakir uranyum yansıtıcı ve sodyum metal soğutucu ile günümüz hızlı-üretgen reaktörünün özelliklerine sahip, bu ülkenin, ilk örneğidir. Sonradan gücü 10MW yükseltilerek SBR-10 ismini almış ve günümüze kadar çalışagelmiştir. Bunu 1969 yılında altı kat daha güçlü BOR-60 (Melekess) deneysel santralı izlemiştir.

Rusya orta güç düzeyinde ilk gösteri santralını kurmayı başaran ülkedir. Lakin, 1972 yılında kritik olan BN-350 (shevchenko) isimli bu santral buharlaştırıcının(eşanjörün) kaynak dikişlerinde birbiri peşisıra beliren iğne deliği sızıntılardan çok çekmiştir aynı sorun hemen

hemen aynı tarihlerde Dounrey gösteri santralında İngilizlere kök söktürmekte idi. Geçmiş bölümlerden bildiğimiz gibi kızgın sodyumla su veya su buharı çok hızlı reaksiyona girmeke,

dolayısıyla küçük kaçaklar dahi tehlikeli olmaktadır. Buharlaştırıcının pek sık bir demet oluşturan küçük çaplı binlerce borunun içinden kızgın sodyum akmakta ve boruların dışını dolduran suyu buharlaştırmaktadır. Borular öylesine sıktır ki, bunların arasına el değil parmak sokmak mümkün değildir. Onbinlerle kaynak dikişinden sadece on-onbeş tanesinden belirebilecek iğne gözü kadar küçük delikler sistemin güvenliğini tehlikeye sokmaya yetebilmektedir.

Üç yıl bocalamadan sonra söz konusu santral, nihayet 1975 de düşük güçle hizmete girebilmiş-

tir. Santral çift amaçlı olarak kurulmuştur. 150 MW elektrik üretimine ilaveten Hazar Denizinintuzlu suyundan günde 8000 ton tatlı su üretmesi planlanmıştır.1980 Nisanında Sovyetler 600 MW gücünde BN-600 (Sverdlovsk-Urallar) hızlı-üretgen gösteri santralını devreye aldılar. Böylece bu tür reaktörlerde iki misli güç sıçraması yaparak Batıya bir kez daha fark atmış oluyorlardı. Halen ellerinde çalışır durumda 4 hızlı-üretgen reaktörle sayısal yönden de önder durumdadırlar.

Batı Avrupa

1963 yılında İngilterede 60 MWt Dounray ve 1967 yılında Fransada 40 MWt Rapsodie (Cadarache) deneysel hızlı-üretgen santralları hizmete girdiler. Her iki reaktör de uzun hizmet vermişlerdir. 1972 yılında Dounray de, bu kez 230 MWe gücünde PFR gösteri santralı kritik oldu.<

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Wolfgang Ernst Pauli

Wolfgang Ernst Pauli

Doğum: 25 Nisan 1900 Viyana, Avusturya

Ölüm: 15 Aralık 1958 Zürih İsviçre

Wolfgang Pauli Wolfgang Joseph ve Berta Camilla Schütz’ün oğludur. Wolfgang Joseph tıbbi doktor olarak Prakta eğitim aldı. Eğitimden sonra, Viyanada doktor olarak uygulamalar yaptı ve çok çabuk ünlü oldu.1898’de adını Wolfgang Joseph Pauli olarak değiştirdi ve bunu takip eden yıllarda, Yahudilikten Roman Katolik dinine geçti. Berta Schütz ile Mayıs 1899’da evlendi, fakat bu zamanda tıbbi uygulamalarına kimya ve fizik araştırmaları yapıp üniversitede profesör olmak için bıraktı.

Wolfgang Joseph Fen çalışmaya Ernst Mach tarafından ilham alarak çalışmaya başladı ve ilk çocuğu doğduğunda adını Wolfgan Ernst Pauli adını verdi, orta adını Mach onuruna verdi. Sadece orta ismi Machdan gelmemekte aynı zamanda vaftiz babası ona 31 Mayıs 1900’de vaftiz olurken gümüş bir kupa vermiştir.

Wolfgan okula Viyana’da başladı burada matematik ve fizik üzerine Döblingen Gymnasium’da derin çalışmalara başladı. Gymnasiumda tabiki tipik bir kişi değildi Einstein’ın yazılarını okuduğu için. Okul çalışmaları dahi Pauili için sıkıcıydı ve Einstein’ın yazılarını okul sırasının altında saklar ve ders esnasında onlara çalışırdı. Derslere olan ilgisizliği Pauili’yi geri bırakmadı, Temmuz 19918 yılında Gymnasium’dan başarı ile mezun oldu.

Gymnasium’dan ayrıldıktan sonra Ludwig-Maximillan üniversitesine girdi. Okuldan ayrı kaldığı iki ay zarfında izafiyet teorisi üzerine ilk yazısını sundu. Münih’te eğitim aldığı sıralarda izafiyet teorisi üzerine iki tane daha makale yazdı.Münih’te Sommerfeld çok çabuk onun dehasını keşfederek eğitildi. Sommerfeld Pauli’ye Encylopadie der mathematichen Wissenchaften’dan inceleme yazısı yazmasını daha sadace üniversitedeki ikinci yılında istedi ve bundan yüksek bir not aldı. Saygı karşılıklıydı, Pauli Sommerfeld’e hem bir kişi hem bilim adamı olarak daha fazla saygı gösteriyordu.

Pauli Münihte öğrenciyken yaşamı hakkında yazdıklarında: ( Sayfa 16’da Pauli’s Nobel Ödülü yazısındaki özetlere bakın)

Her fizikçinin iş Bohr’un kuantum teorisinin ana doğruluğunu bilmeye gelince ilk olarak tecrübe ettikleri düşüncenin klasik yoluna alışkın olarak ortaya çıkan şoku ben de yaşadım.

Kuantum fiziği üzerine ilk yazısını Haziran 1920’de yazd. Bu maddenin magnetik özellikleri üzerine bir çalışmaydı.1920’de Heisenberg Münihe geldiğinde Sommerfeld’inöğrencisi olmuştu.[20]’de Paul’inin bu andaki yaşam biçimini Heisenberg’i [20]’de anlatımından alıntılar:

Wolfgang tipik bir gece kuşudur. Kasabayı tercih etti, akşamlarını kimi kafelerde geçirmekten hoşlandı ve daha sonraları müthiş bir yoğunlaşma ve başarıyla birlikte fizik üzerine çalıştı. Sommerfeld’in yıldırmasına karşın sonradan düzenli olarak sabah konferenslarını verirdi ve yaklaşık öğle vaktine kadar gelmezdi.

Pauli doktorasını Sommerfeld’in gözetiminde Haziran 1921’de iyonlaşmış moleküler hidrojen kuantum teorisi tezi üzerine yaptı. Sommerfeld’in tez üzerindeki raporundaki yazdıkları göstermektedir ki:

Onun bir çok basılan daha küçük araştırmaları ve daha büyük ansiklopedi yazılarındaki olduğu gibi, matematiksel fizik gereçlerinin bir bütün halinde yönetimi gibi.

Sommerfeld, tez üzerine mutlaka bir çok övgü yağdırabilirdi fakat bu Pauli için bir hayal kırıklığı olurdu; çünkü Pauli’nin kanıtladığı teorik sonuçlar deneysel kantıla örtüşmemekteydi. Şu an bu teze bakarak, daha sonradan formüle edildiği gibi quantum teorisinin kendi içersinde, deneysel kanıtla örtüşen atom yapısının mantıklı teorisinin yapılandırılmasında gerek olan yapıyı sağlayamayacağını kim olsa görebilir.

Doktora ödülünden 2 ay sonra, Pauli’nin rölativiti teorisinin araştırmasına başlamıştır. Bu andan itibaren 237 sayfa sürecek olan bir işe girişmiştir. Pauli’nin bağıntılık üzerine yazdığı monografiyi okuduktan sonra Einstein Puili’nin dahiliğini heme farktetmiş ve bir eleştiri yazısı yayınlamıştır. [20]

Bu olgun ve oldukça mantıklı eseri kim incelerse incelesin bu eserin yazarının 21 yaşında yaşlı bir adam olduğuna inanmayabilir. Eserde, en çok hayranlık uyandıran şeylerin neler olduğunu merak edenler olabilir: Fikirlerin geliştirilmesi için psikolojik anlayış matematiksel tümdengelimin güvenirliği, kolay anlaşılırlık kapasitesi, sistematik sunuş edebiyat bilgisi, problemin tam olarak tedavisi, ya da kritik değerlendirmenin güvenirliği..

Daha sonra Pauli Ekim 1921’den bu yana Born’un asistanı olarak Göttingen’e başvurdu. Niels Bohr ile ilk kez şahsen tanışması Göttingen’de oldu ve şunları söyledi.

Niels Bohr ile şahsen ilk kez tanıştığım zaman bilim hayatımda yeni bir evre başladı. Elementlerin periyodik sistemi üzerindeki teorik araştırmalarında raporverdiği zaman ve Göttingen’de bana bir dizi misafir konferanslar verdiği sıralarda tarih 1922’ydi. Bu toplantılar sırasında, Bohr, bana bir yıllığına Kopenhag’a gelip gelemeyeceğimi sordu.”

Pauli bu daveti büyük bir hevesle kabul etti ve 1922-1923 yıllarını Bohr’un enstitüsünde geçirdi. [16]

Bohr’un davetini takiben, 1922 sonbaharında Kopenhag’a gittim. Orada, normal üçlüden farklı olan manyatik landaki tayf sıralarını dağıtmanın bir çeşidi ola sözde “anormal Zeeman Etkisi” ni açıklamak için cidden çok uğraştım.”

1923’te Pauli, Hamburg’ta bir privatdozente başvurdu.

1923’te Hamburg üniversitesine geri dönüşümden heme sonra elementlerin periyodik sistemi üzerine privatdozents olarak açılıkş konferansımı verdim. Konferansın konuları bana hiç de tatmin edici görünmedi, çünkü elektronik kapakların kapanması problemi net bir şekilde açıklığa kavuşmamıştı.

1924’te Pauli elektronlar için bir quantum dönüş numarası önerdi. Bir atom içersindeki 2 elektronun 4 aynı kuantum sayısına sahip olamıyacağına dikkat çeken Pauli’nin dışlama prensibi 1925’te önerilmiş ve Pauli sunduğu bu prensiple meşhur olmuştur. Bundan en az 1 yıl sonra Heisenberg konuyla ilgili bütün yaklaşımı değiştiren kuantum mekanikleri üzerine yazdığı makaleyi sundu. Daha önceden, eldeki teoriyle daha iyi gelişmeler yapılamayacağını hissetmeye başlamış olan Pauli, Heisenberg’in yeni fikirlerini kullanarak hızlı bir ilerleme kaydetmişti ve 1925’in sonundan önce yeni teoriden hidrojen spektrumunu bulmuştu.

1927 yılı Pauli için, çok bağlı olduğu annesinin intiharıyla tam bir trajedi ve hüzün yılı oldu. Bu yılı izleyen yıllarda babası , Pauli’yi daha da mutsuzlaştıran ikinci bir evlilik yaptı. Babasının bu yeni eşi Pauli tarafından “şeytan üvey anne” olarak nefretle anılır. 6 Mayıs 1929’da Kathe Margarethe Deppner’la Berlin’de evlendiği zaman yeni bir mutsuzluk Pauli’yi takip etti. Bu evlilikten ilk aylarında bile kesinlikle bir verim alamadı. Pauli ve eşi 29 kasım 1930’da Viyana’da boşandı.

Kişisel problemlerine rağmen Pauli’nin kariyeri mükemmel bir ilerleyiş kaydetti. 1928’de Zürih’de Federal Teknoloji Enstitüsünde Teorik Fizik Profesörlüğü’ne başvurdu ve hemen ardından fekalade gelişmeler gösterdi. 1931’de “nötrön” ismiyle tanımladığı yeni bir zerreciğin varlığını gerektiren kanunların matematiksel olarak tahmin etti. İlk olarak, 4 Aralık 1930’da yazılı bir mektupla bu zerreciğin teorik kanıtından bahsetti ve 16 Haziran 1931’de Pasadena’da bir konferansta halk bildirisini sundu. 17 Haziran da NewYork Times gazetesi bu olayı şöyle yazıyordu.

İsviçre Zürih Teknoloji Enstitüsü’nde Dr W Pauli “nötronları” kristine eden zerreciklerin ve özlerin varlığını açıkladığında atomun kalbinin yeni bir ikametgahı bugün, fizik dünyasına tanıtılmış oldu.

Fakat Pauli’ye göre zerrenin varlığı ve özellikleri hala net değildi ve 1933’te tahmini yazıyla yayınlatana kadar da netleşmedi. Pauli ilk olarak o sıralarda zerrenin sıfır kütleye sahip olduğunu iddia etti. Şu an nötron olarak bildiğimiz zerre, 1932’de Chadwick tarafından keşfedildi. Pauli’nin zerresi 1934’de Fermi tarafından “neutrino” adıyla anıldı. O sıralarda Fermi, netçe bunun atom çekirdeği olmadığından bahsetti. Bu durum daha sonra deneysel olarak kanıtlandı.

Pauli’nin bilimsel keşif dönemi ile artan kişisel sorunlar dönemi beraber ilerledi. Belki de kötü evliliğinin sonucunda kendini içkiye verdi ve sonuçta Carl Gustuve Junga adlı bir psikoloğa başvurdu. Pauli, Jung tarafından tedavi edilmedi, ama daha çok Jun’ın asistanlarından birinin yardımını aldı. Fakat Pauli Jung’a gönderdiği 1000’in üzerinde detaylı bir şekilde anlattı ve Jung bazı rüyalar üzerine kurulu bir eser yayınladı. Pauli fiziğe inandığı kadar psikolojiye inanıyordu. İleriki yıllarda Pais’e yazdığı bir mektupta şundan bahsetti. (Örnek için [20] ‘ye bak)

Şu benim kişisel görüşümdür ki, geleceğin biliminde, gerçeklik ne fizik nede fiziksel olacak ama her nasılsa hem her ikisi de hem de hiçbir olacak.

Pauli’nin 4 Nisan 1934’te Francisko Bertram ile evliliğinin ardından her şey çok daha iyi gitti. İlk kötü evliliğinin tam tersine, bu yeni evliliği onun için büyük bir destek oldu. Pauli’nin ölümünden sonra karısı Francisko Pauli kocasının ardından şunları söyledi:

O çok kırılgan biriydi. Gerçekliği kabul etmeden yaşamaya çalıştı ve onun dünyasızlığı tam olarak, bunun mümkün olabileceği inancından kaynaklanıyordu.

1931’de Pauli, Michigan Ünv.’de ve daha sonra 1935-1936 yıllarında Princeton’da ileri Araştırma Enstitüsünde Profesörü ziyaret ediyordu. Zürih’e geri döndü ama 1939 da II. Dünya Savaşının çıkmasından sonra kendisini çok kötü konumda buldu. Çünkü 1938’de Avusturya topraklarını ilhak eden Almanya Pauli’yi bir Alman vatandaşı konumuna getirmişti. 1940’da Princeton’dan gelen teklifle bu konumdan kurtuldu. 1941’de Michigar üniversitesinde ve 1942’de Purdue Üniversitesinde Profesörü ziyaret ederek vaktini geçirirken burada Princeton’da fizik başkanlığına layık görüldü. Pauli, faşizmin Avrupa’da bilim hayatına son verebileceği konusunda endişeliydi. Bu yüzden birleşmiş Milletler’de ve ayrıca Sovyetler Birliği’nde bilimsel gelişmeleri aktif olarak ceseretlendirdi. Sovyetler birliğindeki konferanslarda görev almak için oldukça hevesli olan Pauli, 1939’da Odessa’da Bütün Birlikler Fizik konferansına ve 1937’de Moskova’da Bütün Birlikler Fizik konferansına katıldı. Pauli, ayrıca İtalya ve Almanya’da kalan bilim adamlarını da aynı şeyi yapmaları hususunda cesaretlendirdi. Çünkü o savaştan sonra bilim kültürünün kurtulabileceğinin kesin olduğuna inanıyordu. Pauli Birleşmiş Milletler’de kalmadı, ama II. Dünya savaşından sonra Zürih’e geri döndü. Bu onun için kolay bir karar değildi, fakat aslen kendisini hep Avrupalı hissetti ve asla Birleşmiş Milletlere uyduğunu tam olarak hissedemedi.

Pauli 1945’te Nobel ödülünü aldı. Şu başarılarından dolayı.

Pauli prensibi veya dışlama prensibi olarak anılan 1925’te doğanın yeni bir kanununun keşfi sayesinde tam bağışıyla.

Pauli, Einstein tarafından ödül için aday gösterilmişti.1945’te düzenlenen Stokholm’daki ödül törenine gitmedi ama 10 Aralıkta kendisi için Princeton’da özel bir tören yapıldı. Stokholm’da Prof. I Waller Pauli’nin katılamayışından dolayı giriş konuşması metnini yolladı. Dışlama Prensibinin öneminden bahsettiği metnin bir bölümü aşağıdadır.

Pauli araştırmasını, o zamandaki atom fiziğindeki teorik ve deneysel geniş bir analiz üzerine kurdu. Bir elektronun enerji halini açıklayabilmek için genel olarak 4 Kuantum numarasına ihtiyaç duyulduğunu buldu. Enerji hali tamamen tanımlandığı zaman her enerji hali içersinde birden fazla elektron bulunamaz şeklinde ifade edilebilen prensibini dah sonradan açıkladı. 3 kuantum sayıları sadece, çekirdek etrafında dönen elektronların evrimiyle ilişkilendirilebilir. 4 quantum sayısına olan ihtiyaç elektronunun ilginç özelliklerinin varlığını kanıtlar.

Diğer fizikçiler bu özelliklerin, elektronun spin olduğuna işaret ederek yorumlamaktadırlar. Örneğin elektron sanki çekim merkezine doğru olan bir eksen etrafında bir rotada hızlı bir şekilde dönüyormuş gibi davranıyordu.

Pauli dışlama prensibiyle elektronik konfigürasyonun tamamen zekice yapıldığını kendisi göstermiştir. Dışlama prensibi, farklı elementlerin fiziksel ya da kimyasal özelliklerinin karakteristik elusidasyonu için çok gereklidir. Pauli prensibini anlatmak için bu önemli fenemenler vazgeçilmez olmasından da öte, metallerin elektrik iletkenliği ve maddenin manyetik özelliklerinden de bahsettik.

1925 ve 1926’da kuantum teorisinde atom fiziğinin temeli olan bir başka çeşidi dah gelişimi tamamladı. Yeni ve evrimsel metodlar zerrelerin hareketinin tanımlanması için geliştirildi.

Pauli’nin 4. kuantum sayısına anlam veren spin teklifi ilk kez 1925’te Uhlenbeck taradında önerildi. Bir sonraki 13 Aralık’ta Stokholm’da Pauli Nobel konuşmasını yaptı.[19]’da Lavrikainen II. Dünya Savaşına uzanan yıllarda Pauli’nin eserinin kendisini götürdüğü diğer alanlardan bahseder.

Pauli, hayatının son 10-15 yılını tarih ve bilim felsefesi üzerine çalışarak geçirdi.Başlangıç noktası kuantum mekaniklerinin felsefesiydi, fakat bu onu psikoloji’ye fikirlerin tarine, din ve doğa bilimleri arasındaki ilişkiye kadar daha birçok alana götürdü.

Pauli eseri için, Nobel Ödülü’nün yanında onlarca onursal ödül aldı. 1953’te Lonra Kralyet Toplumu üyesi ve ayrıca İsveç ve Amerikan Fizik Toplumu, Amerikan Bilim ilerleme kuruluşunun üyesi olarak göre yaptı. Ekim 1931’de Amsterdam’da Lorentz madalyasıyla ödüllendirildi.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Güneydoğu Anadolu Projesi ( Gap )

GÜNEYDOĞU ANADOLU PROJESİ ( GAP )

544454455555545

Temel hedefi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan vatandaşlarımızın gelir düzeyi ve hayat standardını yükselterek, bu bölge ile diğer bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak, kırsal alandaki verimliliği ve istihdam imkanlarını artırarak, sosyal istikrar, ekonomik büyüme gibi milli kalkınma hedeflerine katkıda bulunmak olan GAP, çok sektörlü, entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı ile ele alınan bir bölgesel kalkınma projesidir. Proje alanı Fırat ve Dicle nehirlerinin oluşturduğu havzada olan ve tarihte Yukarı Mezopotamya olarak bilinen ovalarda yer alan 9 ili kapsamaktadır. (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak)

l970′lerde Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki sulama ve hidroelektrik amaçlı projeler olarak planlanan GAP, l980′lerde çok sektörlü, entegre bir bölgesel kalkınma projesine dönüştürülmüştür. Proje, sulama, hidroelektrik, enerji, tarım, kırsal ve kentsel altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri kapsamaktadır. Su kaynakları programı 22 baraj, l9 hidroelektrik santrali ve l.7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapımını öngörmektedir. Toplam maliyeti 32 milyar ABD doları olan Proje’nin, enerji santrallerinin toplam kurulu gücü 7476 MW olup yılda 27 milyar kilovat/saat enerji üretimi öngörülmektedir.

Bugün geldiği nokta itibariyle proje, gelecek kuşaklar için kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam yaratılmasını amaçlayan, sürdürülebilir insani kalkınma felsefesi üzerine kurulmuştur; kalkınmada adalet, eşitlik, katılımcılık, insan kaynaklarının geliştirilmesi çerçevesinde çevresel, mekansal, ekonomik, sosyal ve sulamada sürdürülebilirlik GAP’ın temel vizyonunu oluşturmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı bölgesel kalkınmaya yönelik en büyük ve kapsamlı proje olan Güneydoğu Anadolu Projesi için önemli aşamalara ulaşılan bir dönem geride bırakılmıştır. Proje finansal açıdan %40′ları aşan bir gerçekleşme oranına ulaşmıştır. GAP enerji sektöründe %73′e, tarım sektöründe ise %ll’e varan bir gerçekleşmeyi sağlamış bulunmaktadır. Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmada, su kaynaklarının değerlendirilmesi amacıyla başlatılan Güneydoğu Anadolu Projesi, süreç içinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni çağlar öncesindeki mamur ve müreffeh konumuna getirmeyi ve bu konumu yüzyıllarca muhafaza etmeyi amaçlayan, gerek teknik gerekse ekonomik ve sosyal donanımını bu kutsal amaca hasreden bir proje olma noktasına ulaşmıştır.

Proje’nin sosyal boyutuna verilen önemin her geçen gün artması, GAP’ı uluslararası platformlarda “Sürdürülebilir insani gelişme”ye örnek gösterilen bir noktaya taşımıştır.

GAP, günümüzde insan unsurunu ön planda tutan katılımcı ve sürdürülebilir ekonomik ve insani gelişme modelini benimsemiş uygulamaları ile ulusal ve uluslararası kamuoyu tarafından artık bu özellikleriyle de bilinen ve izlenen bir proje haline gelmiştir.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında kapladığı coğrafi alan, fiziksel büyüklükleri ve hedefleri açısından iddialı bir projedir.GAP ülkemizin yörece az gelişmiş bölgelerinden birisi olan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki 9 ilde (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak) uygulanmakta olan, çok sektörlü entegre bir bölgesel kalkınma projesidir. Entegre niteliğiyle Proje, sadece barajlar, hidroelektrik santralleri, sulama yapıları gibi fiziksel yatırımlarla sınırlı kalmayıp, bunların yanında ve birbiriyle eşgüdüm içinde tarımsal gelişme,sanayi, kentsel ve kırsal altyapı, haberleşme, eğitim, sağlık, kültür, turizm ve diğer sosyal hizmetler gibi sosyo-ekonomik sektörlerin geliştirilmesine yönelik yatırım ve etkinlikleri de içermektedir.

GAP giderek önem kazanan bölgeler arası eşitsizliklerin giderilmesini hedefleyen devletin genel politikası çerçevesinde kendi hedeflerini oluşturmuştur. GAP, az gelişmiş bölgelerdeki kalkınma potansiyelinin ortaya çıkarılmasının kendi başına ekonomik büyüme, toplumsal istikrar ve ihracatın teşviki gibi ulusal hedeflere katkıda bulunacağına ilişkin devlet politikası ile örtüşmektedir. Nitekim GAP kalkınma hedefleri incelendiğinde, bu gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır.

GENEL KALKINMA HEDEFLERİ

Ekonomik yapıyı geliştirerek GAP Bölgesi’ndeki gelir düzeyini yükseltmek ve böylece GAP Bölgesi ve diğer bölgeler arasındaki gelir farklılığını azaltmak,kırsal alandaki verimliliği ve istihdam olanaklarını artırmak, GAP Bölgesi’ndeki büyük kentlerin

nüfus emme kapasitesini arttırmak, bölge kaynaklarının etkili kullanımı yoluyla, kendi başına ekonomik büyüme, sosyal istikrarın ve ihracatın teşviki gibi ulusal amaçlara katkıda bulunmaktır.

TARIMSAL KALKINMA

Tarımsal verimliliğin artırılması ve çiftçilik faaliyetlerinin çeşitlendirilmesi yoluyla kırsal bölgelerdeki gelir düzeyini yükseltmek, tarımsal sanayilere yeterli girdi sağlamak, istihdam olanaklarını artırarak kırsal nüfusun dışa göç etme eğilimini en aza indirmek, ihraç edilebilir ürünlerin üretilmesine katkıda bulunmaktır.

SINAİ KALKINMA HEDEFLERİ

ir yandan GAP Bölgesi’nin ekonomik kalkınmasında itici bir güç rolü oynayarak, diğer yandan eğitim, öğretim ve teknolojik gelişme için talep yaratıcısı rolünü oynayarak GAP Bölgesi’nin imajını, toplumsal refahını ve halkın motivasyonunu geliştirmek,yüksek gelirli istihdam olanaklarını genişleterek, bölgelerarası eşitsizliklerin giderilmesine katkıda bulunmak,ihracatın teşviki ve döviz gelir ve tasarruflarının arttırılması konusundaki ulusal amaçlara katkıda bulunmaktır.

AP PLANLAMA YAKLAŞIMI

GAP Master Plan’ın ortaya koyduğu hedeflerden de anlaşılacağı gibi; Bölge ekonomisini geliştirmeyi, Bölgede yaşayan vatandaşlarımızın gelir düzeyini artırmayı hedefleyen GAP, ülke ekonomisine de önemli katkılarda bulunacak bir proje niteliğindedir.GAP iki yaklaşıma sahiptir. Bunlardan birincisi entegre planlama yaklaşımı, diğeri ise sürdürülebilir kalkınma felsefesidir.

Bu iki yaklaşım birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Entegre yaklaşım, farklı kesimlerin (tarım, sanayi, eğitim, sağlık vb. kesimler) bir arada ve eşgüdüm içinde ele alınmasını içermektedir. Sürdürülebilir kalkınma ve insani gelişme böyle bir yaklaşımın ayrılmaz bir parçası ve sonucu olarak ortaya koyulmakta, tüm kalkınma gayretlerinin merkezini “insan” oluşturmaktadır. Bu yönüyle, GAP salt ekonomik büyüme hedefine yönelmiş bir proje olmayıp, bir toplumsal dönüşüm projesi hüviyetini kazanmaktadır. Tarımsal gelişmeye paralel olarak bireylerin gelir düzeylerinin yükseltilmesi, üretim tüketim ilişkilerinin farklılaşması sosyal ilişkilere, yaşam biçimine yansıyacak, sosyal gelişme ve değişmeyi etkileyecektir. 0 nedenle GAP’ın sosyal boyutunun ayrı bir odakta ele alınıp sosyal politika hedeflerinin bu odakta geliştirilmesine gerek duyulmuştur. Çünkü söz konusu değişimi yönlendirmek, ortaya çıkacak boşlukları doldurmak, karşılanamayan ihtiyaçları karşılamak, yeni ekonomik ve sosyal düzene bireylerin uyumunu sağlamak, değişmeyi teşvik etmek ve hızlandırmak için mevcut durumun saptanmasına, değişme potansiyelinin ve eğilimlerin tanımlanmasına, ihtiyaç talep ve sorunların değerlendirilmesine gerek vardır.

Bu nedenle sosyal politika hedeflerini gerçekçi olarak saptamak için bazı sosyal araştırmalar yapılmıştır. Bunlar:

1. GAP Bölgesi Toplumsal Değişme Eğilimleri Araştırması

2. GAP Bölgesi Nüfus Hareketleri Araştırması

3. GAP Bölgesi’nde Kadın Statüsü ve Kalkınma Sürecine Entegrasyonu Araştırması

4. GAP Bölgesi Baraj Göl Aynası Altında Kalacak Yörelerde İstihdam ve Yeniden Yerleştirme Sorunları Araştırması

5. GAP Sulama Sistemlerinin İşletme-Bakım ve Yönetimi Projesidir.

Projelerin amacı, bir yandan bölgenin toplumsal ve kültürel yapısına, halkın ekonomik beklenti ve demografik eğilimlerine ilişkin bilgi toplamak, öte yandan toplum katılımını harekete geçirmek ve farklı toplum kesimlerini (kadınlar, göçerler, topraksızlar, kent yoksulları, vb.) kalkınma sürecine bütünleştirerek, bu değişik kesimler arasındaki sosyo-ekonomik düzey farklılıklarını azaltmanın yollarını belirlemek ve bu bilgiler ışığında somut eylem planları geliştirerek uygulayıcı kurum ve kuruluşların dikkatine sunmaktır.

Toplumsal alanda yapılan araştırmaların bulguları ışığında geliştirilen “GAP Sosyal Eylem Planı” toplumsal kalkınma politikaları, stratejiler ve uygulanacak program ve projeler konusunda, toplumsal kalkınmaya ilişkin bir ana çerçeve oluşturmuştur. Bu çerçevenin içeriğindeki kalkınma alanları; örgütlenme ve katılım, nüfus hareketleri ve yerleşme, eğitim, sağlık, tarımsal yayım, istihdam, mülkiyet ve arazi kullanımı olmak üzere yedi konu başlığı altında ele alınmaktadır.

GAP SOSYAL POLİTİKA HEDEFLERİ

Ortaya çıkan genel durumun iyileştirilmesi, kalkınma sürecinin hızlandırılması ve sorunlara çözüm getirmek amacıyla hazırlanan GAP Sosyal Eylem Planı’nın temel ilkeleri şunlardır:

· GAP çerçevesinde doğa ve insan kaynaklarının geliştirilmesi amacıyla yürütülen planlama, uygulama, izleme ve değerlendirmeler yöre insanının katkısı ile yapılacaktır.

· Temel kaynaklara ulaşılabilirliği sağlayacak ve kaynakların verimliliğini artıracak önlemler alınacaktır.

· Kamu, yerel ve gönüllü kuruluşlarla işbirliği yapılarak, kurumların insan gücü ve diğer potansiyelinden (finansman, araç-gereç, teknik bilgi vb.) yararlanılacaktır.

· Kadın ve genç nüfusa öncelik verilecektir.

GAP Sosyal Eylem Planı’nda öngörülen politika hedefleri farklı sektörler itibariyle aşağıdaki gibi oluşturulmuştur:

Hedef 1: Toplumsal Yapı

Geleneksel örgütlenmelerden kalkınmaya engel olanların ortadan kaldırılmasını hızlandırıcı çağdaş örgüt ve kurumların etkinliğini arttırmak.

Bölgede yerel alt kültürlerin ve ulusal kültürün olumlu bir sentezini sağlayacak kültür kurumlarının etkinliklerinin yoğunlaştırılacağı bir altyapı oluşturmak.

Kalkınma sürecindeki değişmeler göz önüne alınarak aile birliğini desteklemek, aile içi demokratik ilişkileri güçlendirmek.

Hedef 2: Tarım Sektörü

Tarımsal yayımın sahadaki uygulamalarında, faaliyetlerin çiftçi örgütleri, özel ve gönüllü kuruluşlara bırakılması suretiyle yayımda etkinliği artırmak. Kamunun yayımdaki görevini, bu kuruluşlarca yapılan uygulamaları destekleme ve kalite kontrolünü yapmaya kaydırmak. Kamunun eğitsel alandaki yatırımlarını tarımsal araştırma, temel eğitim, teknik ve mesleki eğitimde yoğunlaştırmak.

Tüm çiftçilerin kendi koşullarına uygun kaliteli bilgiye ulaşabilmelerini sağlamak.

Bölgede dinamik ve verimli tarımsal gelişmeyi engelleyici ürün desenleri, üretim ilişkileri, mülkiyet yapısı ve istihdamdaki aksaklıkları gidermek.

Bölgedeki tarım işletmelerinin verimli hale getirilmesi için optimum büyüklükler saptayarak işletmeleri bu büyüklükten uzaklaştıran eğilimleri ortadan kaldırıcı önlemler almak. Çayır ve mera gibi ortak kullanım alanlarının korunması yolunda önlemler almak.

Hedef 3: İstihdam

Bölgede ülke ortalamalarının üstünde olan kayıtlı işsizlik oranını azaltmak. Bölgeden daha önce göç etmiş olanlar başta olmak üzere sermaye sahibi ve nitelikli işgücünün Bölgeye dönmesini özendirmek.

Kadının istihdamını engelleyici uygulamaların kaldırılması ve istihdama katılımının özendirilmesi yolunda önlemler almak.

Bölgede toplam geliri artırıcı ve gelirin dengeli dağılımını sağlayıcı ekonomik ve sosyal önlemler almak.

Yerinde istihdam yaratacak tarıma dayalı ve tarım dışı sanayi ve örgütlenmeleri desteklemek. Bölgedeki doğal ve kültürel zenginlikleri, istihdam ve gelir artırıcı üretken yatırımlara yönlendirmek,teknoloji seçiminde verimlilik ve üretkenlik yanında, istihdam, sağlık ve çevre boyutlarını da göz önüne almak.

Hedef 4: Eğitim Sektörü

Bölgede eğitim düzeyini özellikle kız çocuğu ve kadınlar lehinde, yükseltici önlemler almak. Eğitim olanaklarının, nüfusun bütün kesimlerine yaygınlaştırılmasını sağlamak.

Bölgede okuma-yazma ve okullaşma oranlarını en azından Türkiye ortalamasına yükseltmek.

Yaygın ve örgün eğitimin işlevselliğini artırarak bu doğrultuda olanaklar geliştirmek.

Bölgede örgün ve yaygın eğitimin etkinliğinin artırılması için okul öncesi eğitim programları açılması ve yaygınlaştırılmasını sağlamak.

Nüfusun büyük bölümünü oluşturan genç nüfusu kısa ve orta vadede ekonomide etkin kılıcı, mesleki ve teknik eğitim programlarına önem vermek.

Bölgede, gelişme ve çağdaşlaşma süreçlerine katılmamış olan kadınların eğitim ve sağlık düzeylerinin ve sosyal statülerinin yükseltilmesine özel önem vermek.

Hedef 5: Sağlık Sektörü

Bebek ve çocuk ölüm oranları ile doğurganlık oranlarının en azından ülke ortalamalarına yaklaştırıcı önlemler almak.

Koruyucu sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak ve halkın bu hizmetlere ulaşabilirliğini artırmak.

Bölgede sulamanın yaygınlaşmasıyla ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarını önceden tespit ederek önlenmesine yönelik tedbirler almak.

Hedef 6: Nüfus

Kalkınma hızı ile nüfus artışı arasındaki dengeyi dikkate alan, sürdürülebilir kalkınma ilkesine uygun bir nüfus politikası izlemek.

Nüfus hareketlerini, bölgenin toplumsal ve ekonomik potansiyellerinin geliştirilmesi yönünde teşvik etmek.

Bölgesel kalkınmanın etkili bir biçimde gerçekleşebilmesi için nüfusun merkez köylerde ve orta büyüklükteki kentlerde yoğunlaşmasını sağlayacak özendirici önlemler almak.

Hedef 7: Yerleşim

Toplumsal ve ekonomik gelişmelerin bir sonucu olarak yaşam alanları daralan göçer ve yarı-göçer toplulukları yerleşik hayata geçirmek.

Baraj yapımından etkilenecek nüfusun yeniden yerleştirilmesinde, toplumsal, kültürel ve ekonomik kalkınma ilkelerini gözetmek.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Tıbbi Tekstiller

TIBBİ TEKSTİLLER

1.Tıbbi Tekstillerin Özellikleri

Tıp ve cerrahi ve ilgili uygulamalar, tekstil endüstrisinin sunduğu geniş imkanlardan faydalanan pek çok alan içinde en önemli ve hızlı gelişen bir bölümdür. Polimer teknolojisine bağlı olarak mevcut liflerin geliştirilmesi ve yeni liflerin üretilmesi ve tekstil yapılarının çeşitlenmesi sonucu, tıp ve cerrahinin pek çok alanında kullanılmaya uygun tıbbi tekstiller dediğimiz bu ürünler insanların ve hayvanların tıbbi bakımı ve hijyeni için kullanılırken ,personelin ve teçhizatın korunmasını da yardım ederler.Tıbbi tekstiller genelde tekstil dışında bir materyal ile birleşmiş halde, tıp ve cerrahinin hemen hemen her alanda kullanılmaya uygun tekstil materyalleridir.Mukavemeti ve esnekliği bünyesinde bir arada bulundurması yanında geniş ürün çeşidi sunması ,çok fonksiyonlu karaktere ,çevre ve doku ile biyolojik uyum gösterebilmesi ve çeşitli materyallerle birleşebilmesi tıbbi tekstillerin özellikleri arasındadır.

2.Tıbbi Tekstillerin Sınıflandırılması

Tekstil materyalleri tıp ve cerrahide çeşitli amaçlar için kullanılır.Tıp uygulamaları için tekstil materyallerini, dış uygulamalarda kullanılanlar ve iç uygulamalarda kullanılanlar olarak olarak iki temel grupta toplamak mümkündür.Dış uygulamalar alanındaki ilerlemeler sınırlı iken iç uygulamalar sahasında son 20 yıl boyunca önemli gelişmeler kaydedilmiştir.

Alt başlıkları ile iç ve dış uygulamalar aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir.

A)Dış Uygulamalar

1-İmplant edilemeyen yara bakımı amacı ile kullanılan ürünler

2-Vücut dışında kanı temizlemek amacı ile kullanılan cihazlar

3-Ameliyathanede hijyen amacı ile kullanılan ürünler

B)İç uygulamalar

1-Ameliyat İplikleri

2-Yumuşak doku implantları

3-Ortopedik implantlar

4-Kadovaskular implantlar

İmplant Edilmeyen Ürünler

Bu materyaller, vücudun dışındaki uygulamalarda kullanılır.Deri ile temas edebilir veya etmeyebilir.Tablo-1 de bu ürünlerde kullanılan lifler, tekstil yapıları ve fonksiyonları verilmektedir.Bu sınıfta önemli ve çok miktarda kullanılan tekstil materyalleri yara sargısı ve bandajdır.

A)Yara Sargısı

Bu materyalin fonksiyonu, belli çeşit bir ilacı yaraya veya deri üzerine uygulamak, enfeksiyona karşı yarayı korumak, kan ve salgıları absorbe etmek, iyileşmeyi kolaylaştırmak ve bazen yaraya ilaçla birlikte uygulamaktır.

Genelde kullanılan yara sargısı, yaraya temas eden bir tabaka ile esnek ana materyal arasına yerleştirilmiş absorbent bir tabakadan oluşan kompozit bir materyaldir.yara sargısı, yaraya temas eden bir tabaka ile esnek ana materyal arasına yerleştirilmiş absorbent bir tabakadan oluşan kompozit bir materyaldir.Yaraya temas eden tabak yaraya sargının yapışmasını önleyen ve yeni doku gelişimini bozmadan yerinden kolayca ayrılabilen pamuk muslin veya nonwoven kumaştır.Absorbent ped kan ve sıvıları absorbe eder ve yarayı korumak için bir yastık etkisi yapar.

Pamuk veya yün dolgusu içerir.Ana materyal, sargının yaraya uygulanmasını temin eder.Arka yüzeyi sargıyı yerinde tutmak için uzatılabilir bir akrilik yapıştırıcı ile kaplanır ve böylece bandaj ihtiyacı ortadan kalkar.

B)Bandaj

Bandajın en yaygın kullanımı, yara üzerindeki sargıyı yerinde tutmaktır.Böyle bir bandaj, sağlamlaştırılmış, ağılaştırılmış ve sterilize edilmiş, çeşitli uzunluk ve genişliklerde şeritler halinde kesilmiş pamuk veya viskon düz dokuma kumaştır.

Bir diğer bandaj tipi, burkulmuş bir bileği veya dokuyu desteklemek için kullanılan esnek bandajdır.Yüksek bükümlü pamuk veya krep iplikler ile dokunmasından dolayı elastik özelliklere sahiptir.Bandaj tersinir olarak uzayıp kısalabilir ve bir eklem etrafında uygulandığında iyileşme süresince gerilimini korur.

Aynı özellik biri normal diğeri yüksek gerilim altında iki tip çözgü ile dokunan bandajlarda da elde edilir.Bu fonksiyon yuvarlak örme makinelerinde tüp formunda örülmüş bir bandaj tarafından da yerine getirilebilir.Bu tip bandajlarda %25 elastik iplik kullanılır.

Basınç bandajları, bir diğer bandaj çeşididir.Derin damar thrombosisi, bacak ülseri ve varisli damarların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılır.Nonwoven ortopedik yastık bandajları ve plasterler altında kullanılır.Nonwoven ortopedik yastık bandajları, polyester ve polipropilen liflerinden üretilir.

İmplant edilmeyen materyallerden olan ve cerrahide önemli fonksiyonlara sahip diğer materyaller gaze,lint ve tampondur.Gaze seyrek bir dokumadır.Parafin vaks ile kaplandığında yanık ve haşlamaların tedavisinde ilaç sürmek veya ifrazatı temizlemek için kullanılır.Cerrahi uygulamalarda kanı silmek için pens ucuna tutturulmuş olarak kullanıldığında absorbend bir materyal olarak görev yapar.Lint, pamuklu bezayağı kumaştan oluşan, bir yüzü düz, diğer yüzü tüylü bir bezdir.Cerrahide sargı amacı ile kullanılır.Tampon ise, yüksek absorbend bir materyaldir.Lif kaybını veya yaraya yapışmasını önlemek için nonwoven kumaşla kaplıdır.

Tablo –1 İmplant Edilmeyen Yara Bakımı Amacı İle kullanılan Tekstil Materyalleri

Ürün Çeşidi

Lif tipi

Tekstil Yapısı

Fonksiyonları

Yara Sargısı

Yara Temas Tabakası

ipek,PA,Viskon,PE

Örme,Dokuma,Nonwoven

Absorbend Ped

Pamuk,Viskon

Nonwoven

Anan Materyal

Viskon,Plastik Film

Nonwoven,Dokuma

Belli bir ilacı yaraya ve deri üzerine uygulamak Enfeksiyonlara karşı yarayı korumak,kan ve sargıları absorbe etmek iyileşmeyi kolaylaştırmak

Bandaj

Pamuk,Viskon,PA,Elastomer iplik

Dokuma,Örme, Nonwoven

Yara üzerindeki sargıyı yerinde tutmak

Plaster

Viskon,Plastik Film,Pamuk,PP,PES,Cam Lifi

Örme,Dokuma,Nonwoven

Deriye ilaç uygulamak,hareketi önlemek yara kenarlarını birleştirmek,ağrıyı kesmek

Gaze

Pamuk ,viskon

Dokuma Nonwoven

Sıvı veya salgıları absorbe etmek

Tampon

Viskon,Pamuk lintleri,Odun Hamuru

Nonwoven

Herhangi bir boşluğa yerleştirilerek sıvıları absorbe etmek

Vücut Dışında Kullanılan Cihazlar

Bu cihazlar lifli materyallerden imal edilen,vücut dışında kanı temizlemek amacı ile kullanılan mekanik organlardır.Üç büyük organı içerir, Suni böbrek, suni akciğer ve suni karaciğer

Tablo-2 de Her birinin fonksiyonu, imalatında kullanılan lif tipi ve uygulanılan sistemler verilmektedirler.

CİHAZ

LİF TİPİ

UYGULANAN SİSTEM

FONKSİYONLARI

Suni Böbrek

İçi boş Viskon lifi,

İçi boş PES lifi,PAN,

Polimetilmetakrilat,Kitin

Hemodiyaliz,

Hemodifilitrasyon

Hastanın kanından atık ürünleri

Ve suyu uzaklaştırmak elektrolit konsantrasyonunu kontrol etmek

Suni Karaciğer

İçi Boş Viskon lifi,Karbon lifi,Polieterüretan

Plamapheresis

Hemoperfusion

Hastanın Plazmasını ayırmak ve yok etmek kana taze plazma salgılamak

Suni Akciğer

İçi boş PP lifi,İçi Boş silikon,Silikon Zar,Polisülfon

Hemoperfusion

Hastanın kanından karbondioksiti uzaklaştırmak ve taze oksijen sağlamak

A)Suni Böbrek

Çekilen ızdırap nedeni ile pek çok hasta suni böbreği kullanmaktadır.Suni böbreğin fonksiyonu hastanın kanının sirkilasyonunu sağlamak için kandaki atık ürünleri ve suyu uzaklaştırarak elektrolit konsantrasyonunu kontrol etmektir.Bunun için bir zar kullanılır.

Zar, değişen yoğunluklarda çok sayıda iğne ile delinmiş Nonwoven kumaş kullanılan lifler,viskon ve polyesterdir.İçi boş liflerin amacı kanın sirküle edilmesidir.Böbrek hastalıklarının kandaki 10000-30000 molekül ağırlıklı proteinler tarafından oluştuğuna inanılmaktadır.Bu nedenle lif üreticileri, içinden bu molekül ağırlığına sahip zararlı proteinleri geliştirmeyi amaçlamışlardır.

Ancak,diyaliz cihazı vücuda yabancı bir madde olduğu için uzun süreli kullanımı çeşitli komplikasyonlar oluşturulur.Kan, diyaliz cihazaı ile sirküle edildiğinde kandaki lökosit miktarı ilk 20 dakika boyunca düşer.

Bu yüzden suni böbrek üreticilerinin amacı, içi boş liflerin yüzeyin lokosit düşüşünü engelleyecek şekilde gerçekleşmektedir.

B)Suni Karaciğer

Başlangıçta kalp cerrahisi esnasında akciğer fonksiyonunun yerine geçen bir cihaz olarak geliştirilmiştir.Günümüzde bu amaç için Amerika da yılda 250 bin, Japonya da yılda 20 bin kişi tarafından kullanılmaktadır.

Suni akciğer kana oksijen temin etmek ve karbondioksiti uzaklaştırmak için kullanılan bir gaz değiştiriciden oluşur.Bu amaçla içinden gazın geçmesine izin verecek mekanik bir akciğerin yapılması için silikon veya PP içi boş lifler kullanılır.

C)Suni Akciğer

Fonksiyonu hastanın plazmasını ayırarak, hastanın kanına taze plazma sağlamaktır.Suni böbrek için kullanılanlara benzer zarlar veya selüloz içi boş liflerden yapılır.

AMELİYATHANEDE KULLANILAN TEKSTİL MATERYALLERİ

Ameliyathanede çeşitli amaçlarla kullanılan tekstil ürünlerinin temel fonksiyonları, hastayı ve personeli korumak ve hijyen sağlamak, yara enfeksiyonunu önlemek, operasyon yeri ve steril teçhizatın bakteri taşıyan partiküller ile doğrudan temasını kesmek ve hastadan cerraha ve cerrahtan hastaya enfeksiyon taşıma riskini azaltmaktır.AIDS,Hepatit B ve diğer tehlikeli hastalıklar göz önüne alındığında, özellikle hastadan cerraha hastalık taşıma riski önem kazanmıştır.

Ameliyathanelerde kullanılan tekstil materyalleri geniş bir ürün ranjına sahiptir.Genel olarak, cerrah, personel ve hasta giysilerini, hasta örtü ve perdesini, yatak takımını, idrar tutucu ürünleri, çeşitli bezleri, cerrahi çorap ve atletleri içerir.Tablo-3 bu ürünlerin üretiminde kullanılan lifleri,tekstil yapılarını ve fonksiyonlarını göstermektedir.

Ameliyathanede kullanılan belli kriterlere sahip olmak zorundadırlar.Bunlar aşağıdaki gibi sıralanır,

1-Toz ve tüy oluşturmamalı

2-Toz ve vücut partiküllerinin içinden geçmesine izin vermemeli

3-Antiseptik olmalı

4-Mekanik hasara dayanıklı olmalı

5-Islanmaya karşı dayanıklı olmalı

6-Sıvıları geçirmemeli

7-Absorbe edici özelliğe sahip olmalı

8-Defalarca sterilize edilebilmeli

9-Defalarca yıkanıp ütülenmeye dayanıklı olmalı

10-Uzun süreli kulanım boyunca özelliklerini koruyabilmeli

11-Giyilmek için hafif ve konforlu olmalı

Doğrudan temas yada ameliyathanede ki hava ile bulaşan hastalıklarla başa çıkmak için geliştirilen çözümlerden biri çok sıkı dokunmuş bir kumaş kullanmaktır.Amaç; deri pullarının geçmesine izin vermeyecek kadar küçük aralıkları olan bir kumaş elde etmektir.Bunun için özel bitim işlemleri uygulamak veya mikro incelikte sentetik liflerden kumaş oluşturmak gerekir.Böylece giysi, bakteri taşıyan partiküllerin serbest kalmasını önlemek için bir bariyer oluşturacaktır.Fakat geçirgenliği oldukça azaltılmış bu kumaştan yapılmış giysilerin giyilmesi konforsuz olacaktır.Konfor özelliği uzun süren operasyonlarda bulunan personel için ve fiziksel durumları nedeni ile normal hareketlerini yerine getiremeyen engelli ve yaşlılar için önemlidir.

Ameliyat hanedeki cerrahlar, hemşireler ve diğer personel için patiskadan yapılmış elbiseler uzun süreden beri kullanılmaktadır.Pamuk genelde statik elektrik yüklerinden doğabilecek tehlikeleri uzaklaştırmak için kullanılır.Sentetik lifler ise statik yükleri artırmaya ve elektrik kıvılcımlarının oluşmasına eğilimlidir.Ameliyathanede narkoz olarak kullanılan gaz karışımları oksijen içerir ve çabuk tutuşur veya patlar.Bu yüzden alevlerden ve kıvılcımlardan kaçınmak gerekir.Bununla birlikte pamuk yüksek seviyede toz oluşturan bir kirlilik kaynağı olarak görülmektedir.Son yıllarda bir kere kullanıldıktan sonra atılan polyester ve polipropilen Nonwoven giysilerin kullanımı hastaya bulaşılabilecek enfeksiyon kaynaklarını önlemek için yaygınlaşmıştır.Bu ürünlerin kullanıldıktan sonra yok edilmek zorunda olmaları onları pahalı ve çevreye zararlı yapmasına rağmen ABD de cerrahi giysilerin %70 i,Avrupa da %50 si bu kumaşlardan yapılır.

Tablo - 4 Hijyen Amaçlı Ameliyathanede Kullanılan Tekstil Materyalleri

ÜRÜN ÇEŞİDİ

LİF TİPİ

TEKSTİL YAPISI

FONKSİYONLARI

Cerrahi giysi

Elbise

Başlık

Maske

Pamuk. Polyester. PP. Karbon lifi

Viskon.

Viskon. Polyester Cam Lifi

Nonwoven, Dokuma

Nonwoven

Nonwoven

Personelden hastaya hastadan personele enfeksiyon geçişini önlemek, vücut partiküllerinin ortama yayılmasına engel olmak, tozlara karşı bariyer oluşturmak.

Cerrahi Örtüler

Perdeler

Örtüler

Polyester,PE

Polyester,PE

Nonwoven, Dokuma

Nonwoven, Dokuma

Ameliyathanede

hastayı ya da hasta çevresindeki alanı örtmek, sıvıların ve enfeksiyonun geçişini önlemek

Yatak Takımı Battaniye

Çarşaf

Minder

Pamuk,Polyester

Pamuk,Kapak

Yün,Pamuk

Dokuma,Örme

Nonwoven, Dokuma

Dokuma

Enfeksiyonun ve

sıvıların geçişini önlemek

Bezler

Viskon;

Nonwoven

Yarayı ve deriyi temizlemek, pişikler ve yanıkları tedavi etmek

Cerrahi Çorap

PA, Polyester

Pamuk elastomer

İplikler

Örme

Destek vermek, toplar damarlara ait rahatsızlıkları tedavi etmek, sıkıştırmak veya korumak

Cerrahi aletler

Cam Lifi

Vücudun içinden bir görüntü elde etmek için ışığın geçişime izin vermek

Ameliyathanede kullanılan çeşitli bezler, yara sarılmadan önce yaralan veya deriyi temizlemek için ya da pişiklere ve yanıkları tedavi etmek için kullanılır. Antiseptik apre ile ıslatılabilen selüloz nonwoven kumaşlardan veya kağıt dokuda yapılır.

Dereceli sıkıştırma özellikleri olan cerrahi çorap, organa hafif destek vermekten, toplar damarlara ait rahatsızlıkları tedavi etmeye uzanan pek çok amaç için kullanılır.

Yuvarlak örme esnasında şekillendirilebilen ve elastomer iplikler istenen diz ve dirsek başlıkları, fiziksel aktif sporlar esnasında destek ve sıkıştırma sağlamak için veya koruma için kullanılır.

Implanta Edilen Tekstil Materyalleri

Implant edilebilir tekstil materyalleri ya yara kapatma (ameliyat ipliği) ya da çıkarı!m;ş bir parça ya da organın görevini görmek üzere cerrahi yerleştirme (protez) amacı ile, vücudun onarılmasında kullanılır. Bu materyaller vücut içine yerleştirildikleri için vücut tarafından kabul edilmelerini sağ ayacak bazı özelliklere sahip olmalıdırlar. Bu özelliklerin içinde en önemlisi biyolojik uyum özelliğidir. Implantasyon süresine göre ımplantların boy stabilitesi, temas durumu ve biyolojik uyumu diğer tıbbi tekstillerden daha katı kurallarla belirlenmiştir. Tekstil implantların, vücudun implant edilen materyale göstereceği reaksiyonu etkileyen biyolojik, mekanik ve yapışa! özelliklere aşağıdaki gibi sıralanabilir.

a) Biyolojik özellikler

Alerjik, toksit olmamalı

Mutajenik, teratojenik, kanserojen reaksiyon oluşturmamalı

Alışılmamış yabancı madde reaksiyonuna sahip olmamalı

Hücre büyümesi üzerine istenmeyen bir etki oluşturmamalı

İstenmeyen biyolojik bozulmaya sahip olmamalı

Bakteri oluşumuna el verişsiz olmalı

Ateş yükseltici madde içermeli

8- Kan ile uyumlu olmalı, kanın bileşiminde ve özelliklerinde değişime sebep

olmamalı

b) Mekanik özellikler

Optimum gerilme mukavemetine sahip olmalı

Yeterli dikiş izi mukavemetine sahip olmalı

Uzun süreli yükleme altında yeterli stabiliteye sahip olmalı

Yerleştirildiği dokunun yük-uzama karakteristikleri ile uyum göstermeli.

Optimum esnekliğe sahip olmalı

Implantasyon süresince fiziksel stabilitesini korumalı

c) Yapısal Özellikler

1- Gözeneklilik: Materyalin gözenekliliği insan dokusunun gelişmesini ve implantın kapsüllenme hızını belirleye en önemli faktördür. Bağlanan doku yalnız 20mm’den büyük gözenekli yapılar üzerinde gelişebilir. Tekstil materyallerinin lifli yapıları yüzünden gözenek boyutunu tayin etmek mümkün değildir. Çünkü, dairesel enine kesitle ideal bir gözenek yerine, lifler tarafından iki taraflı maskeleme ile 3D gözenek aralıkları vardır. Bu nedenle, gözeneklilik için belirli bir tanımlama getirilmiştir. Bu, tanımlanmış şartlar altında gazlar veya sıvılar tarafından geçirgenliktir. Tablo-13′te tekstil yapılarının gözenekliliği verilmektedir.

Tablo - 5 Tekstil Implantların Gözenekliliği

YAPI

MATERYAL

GÖZENEKLİLİK

Çözgülü Örme

Multi filament polyester

>1500cm3 H2O / crn2 dk. (oldukça gözenekli)

Dokuma

Multi fliament polyester

<500cm3 H2O / cm2 dk. (düşük gözenekli)

Nonwoven

Poliüretan

<100cm3 H2O / cm dk. (mikro gözenekli)

2-Yüzey Pürüzlülüğü: Implant materyali hücrelerin tutunabilmesi için belli pürüzlülüğe sahip elmalıdır. Ancak sadece pürüzlü yüzeyler değil ok pürüzü yüzeylerde yaralı doku oluşumuna sebep olur.

3-Enine Kesit: Küçük dairesel lifler, düzgün olmayan enine kesitli daha geniş üflerden doku tarafından cana iyi kapsüllenir böylece materyalin dokuya kaynaşması hızlanmış olur.1.5 mm çapında ince filamentli iplikler hücre bağlantısı açısından bağlantısı açısından diğerlerinden daha iyi sonuç verir.

4- Tekstil materyalinin implantasyon suresince, yapısında, gözenekliliğinde ve geometrisinde istenmeyen önemli bir değişiklik olmamalıdır.

5-Uygun boyutlarda elde edilebilmelidir

6-Toksisite: Lif polimerleri tarafından toksit maddelerin salınması ve materyal üzerindeki yağlayıcı ve haşıl maddeleri gibi yüzey kirlilikleri doku üzerinde olumsuz etki yapacaktır. Bu yüzden materyal bunlardan arındırılmalıdır.

7-Biyolojik Bozunurluluk: Biyolojik bozunurluluğa göre polimerin özellikleri implantın başarısını etkiler. Impiantasyonda kullanılan malzemeler arasında poliamid, iki yıl sonra bozunarak bütün mekanik özelliklerini kaybeden en reaktif malzemedir. PTFE, en düşük reaktifliğe sahiptir. Polipropilen ve polyester bu ikisi arasında yer alır.

Ameliyat İplikleri

Ameliyat ipliği: Mekanik bir destek olmaksızın gerilime dayanacak yeterli mukavemet ile cerrahi sebepler yüzünden açılan veya tesadüfen kesilen vücut dokularını, yaranın iyileşmesi sağlanıncaya .kadar birbirine yapıştırmak ve kan damarlarını bağlamak için kullanılan doğal veya sentetik orjinli cerrahi dikiş malzemesidir ve yaklaşık 4000 yıldır yaraların kapatılmasında kullanılmaktadır.

Cerrahi sebepler yüzünden kesilen dokularda veya kendinden oluşan vücut yaralarında ameliyat ipliği kullanımının temel amacı normal gerilim güçlerine karşı koymaya yeterli bir iyileşme sağlanıncaya kadar yara kenarlarını karşılıklı tutturmaktır. Ameliyat ipliği malzemesinden beklenen en kısa zamanda en fazla iyileşme için yara dokusunu hassas bir şekilde yakınlaştırmasıdır.

Günümüzde doğal ve sentetik materyalliden imal edilen pek çok ameliyat ipliği vardır. Yüzyıllardır en ideal ameliyat ipliğini hazırlamak için çalışmalar yapılmaktadır. Fakat tüm cerrahi uygulamalarda kullanılan ve aranan bütün özellikleri taşıyabilecek bir malzeme mevcut değildir. Cerrahın seçeceği malzemenin uygulanacak cerrahi işlem sırasında ve sonrasında en uygun sonucu verebilecek özelliğe sahip olması tercih edilir.

İdeal bir cerrahi dikiş malzemesinde aranan özellikler aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1-İşlenmesi kolay ve üretimi ucuz olmalı.Düzgün bir yüzeye ve kolay düğüm atılabilmesini sağlayacak bir yapıya sahip olmalı,

2-Elastik olmalı,

3-Yeterli gerilim mukavemeti ve düğüm güvenilirliği olmalı,

4-İyileşme süresince mukavemetini korumalı,

5-Yara iyileşmeden absorbe edilmemeli,

6-İyileşme tamamlandıktan sonra en kısa sürede absorbe olmalı,

7-Kolayca sterilize edilebilmeli,

8-Dokuda minimum reaksiyon oluşturmalı,

9-Elektrolitik, alerjik ve kanserojen olmamalı

Ameliyat iplikleri, vücut içindeki biyolojik bozunurluluğa göre sınıflandırılır. Gerilme mukavemetlerini 60 günlük bir periyod içinde kaybeden ve vücut içinde bozunarak yok olan iplikleri sınıfına girer. Bu malzemeler vücut hücreleri içinde kompleks maddeler olan doku enzimleri tarafından sindirilir veya doku sıvılarınca hidrolize edilir. Absorbe olmayan ameliyat iplikleri ise mukavemetlerini 60 günden daha fazla koruyabilen dikiş malzemeleridir. Canlı dokudaki enzimler tarafından sindirilmeye etkili bir şekilde karşı koyarlar. Lif, sindirilmek yerine doku tarafından kapsül içine alınmış veya çevrilmiştir. Derinin kapatılması için kullanıldıkları ameliyattan sonra alınırlar. Absorbe olan ameliyat iplikleri genelde vücut içinde hızla iyileşen ve uzun süre iplik mukavemetine ihtiyaç duyulmayan yerlerde (ağız ve yutak yapıları, mide, ince bağırsak, karın zarı, deri altı tabakası, idrar ve safra yollarında) kullanılırlar.

Ameliyat iplikleri monofilament veya multifilament (Braided veya bükümlü) olarak kullanılırlar. Malzemenin cinsi yanında yapısı da ipliğin son kullanım özelliklerini etkiler. Multi filament ameliyat iplikleri genelde monofilamentlerden daha kolay tutulur ve düğüm atılır. Çünkü malzemenin Braided veya bükümlü yapısı yüksek bir sürtünme katsayısı sağlar ve düğümler açılmazlar.

Protez Implantlan

Bir protez takma dişlerden kalp nakline kadar vücudun pek çok parçası için bir vekil görevi görür. Vücut içine implant edilmiş suni protezin kullanımındaki zorluklardan biri, ters bir reaksiyona sebep olmayan ve çevre tarafından etkilenmeyen bir materyal bulmaktır

a) Yumuşak Doku Implantları

Tekstil materyallerinin mukavemet ve esnekliği bir arada taşıma özelliği, onları özellikle yumuşak doku implantları için uygun yayar. Pek çok cerrahi uygulama, tendonlarm, ligamentlerin ve kıkırdakların yerleşiminde bu özellikten yararlanır.

Suni tendon, tekstil materyallerini kullanan gelişmekte olan implantlardan birisidir. Silikon bir kılıf tarafından kuşatılmış polyester ve karbon liflerinden dokuma veya branded, gözenekli ağlar veya şeritler formundadır. Implantasyon esnasında doğal tendon, suni tendon vasıtası ile bağlanır ve zamanla kası kemiğe birleştirmek için kendi kendine kaynaşır.

Diz ligamentleri, zarar görmüş olanları değiştirmek için kullanılan, biyolojik uyum yanında kullanılacağı uygulama için gerekli olan fiziksel özelliklere de sahip olması gereken tekstil materyalleridir. Braided polyesterden yapılan suni ligamentler güçlüdür ve uzun süreli yüklenmeye (sürünmeye) karşı dayanıklılık gösterirler. Daha sonra yabancı madde kalıntı bırakmadan hidroliz yolu ile kimyasal olarak parçalanır. Polilaktik aside dayalı materyaller özellikle böyle implantlar için uygundur.

Vücut içinde her biri farklı görevi yerine getiren iki tip kıkırdak vardır. Bunlardan cam gibi şeffaf olan kıkırdak, serttir ve yoğundur. Rijitlik gereken yerlerde kullanılır. Elastik kıkırdak ise, daha esnektir ve koruyucu yastık işlemi görür. Yüz, burun, kulak ve boğaz kıkırdaklarını değiştirmek için düşük yoğunluklu polietilen kullanılır. Materyal özellikle bu amaç için uygundur. Çünkü pek çok yönden doğal kıkırdağa benzer.

Tekstil materyallerinden yararlanılarak üretilen bir diğer tıbbi malzeme, yumuşak dokuların konstrüksiyonu için kullanılan hernostatik ajanlardır. Bunlar kimyasal ve / veya fizikokimyasal etkileşimler sayesinde kan akışını durdurabilen veya kontrol eden ve pıhtılaşmaya yol açan ajanlardır. Bu ajanlar, okside selüloz lifleri, kollajen ince toz veya sünger ve sentetik absorbe olabilen polimerlerden lif keçesi formunda olabilir. (5)

Tablo - 14 Protezlerin Sınıflandırılması

URUN

LİF TIPI

TEKSTİL YAPISI

FONKSİYONU

Yumuşak Doku Implantları :

Suni Tendon Suni Ligament Suni Kıkırdak

Teflon, Polyester, PA. PE. İpek

Polyester Karbon Düşük Yoğunluğu PE

Dokuma, Braided Braided

Kası kemiğe veya diğer kasa kaynaştırmak için doğal tendonu bağlamak.

Zarar görmüş diz ligamentleri ile değiştirmek.

Suni Deri Kontak Lens / Suni

Kitin, Kollajen, Nylon / Silikon

Polimetilmetakriiat. Silikon Kollajen

Nonwoven

Yüz, burun, kulak ve boğaz kıkırdaklarını değiştirmek.

Doku yüzeyine yapışarak enfeksiyonu ve sıvı kaybını önlemek, ağrıyı gidermek.

Kornea

Yüzeye yapışmak, resorbe olmak ve ağrıyı gidermek.

Ortopedik implantlar :

Suni Eklem / Kemik

Silikon, Poliasetal, PE. Polimetilmetakriiat, Polisülfon, Karbon lifi

Lif Takviyeli Kompozit.

Görevini yerine getiremeyen eklemleri ve kemikleri değiştirmek.

Kardiovaskular İmplantlar:

Vaskular Graftlar Kalp Kapakçığı

Polyester, Teflon Polyester

Örme, Dokuma Örme, Dokuma

6mm, 8mm, 1cm çapında kalın atardamar veya toplardamarları değiştirmek, doku büyümesini desteklemek Metal desteklerle kapakçıkları kafesleyerek çevre dokuya kapakçığın kaynaşmasını sağlamak.

b) Ortopedik Implantlar:

Bunlar eklemleri ve kemikleri değiştirmek için kullanılan sert dokulu materyallerdir. Günümüzde lif takviyeli kompozit materyaller, suni eklem ve kemikler için gerekli mukavemet ve biyolojik uyum özelliklerine sahip olması nedeniyle metal implantlar yerine kullanılmaktadır. Bu metaryallerden beklenen en önemli kriter, yerleştirildiği bölgede yüke maruz kalması nedeni ile, implantasyon süresince mekanik özelliklerini korumasıdır. İmplant etrafında doku büyümesini hızlandırmak için Grafit ve Teflondan yapılan nonwoven bir keçe kullanılabilir. Bu lifi keçe, implant ile komşu sert ve yumuşak doku arasında bir ara yüzey olarak rol oynar. Bu sınıfa, kırılan kemikleri sağlamlaştırmak için kullanılan takviyelendirme materyalleri de dahildir. Fıtık onarımı ve göğüs kafesinin yeniden oluşturulması için, absorbe edilen ve / veya edilmeyen liflerden yapılan ağ yapılar kullanılır.

c) Kardiovaskular Implantlar:

Tekstil yapılarının kardiovaskular uygulamalarda kullanılan, polyesterler, polipropilen veya teflondan kalp kapakçıklarını, lif takviyeli esnek ağ veya filmlerden kalbe yardımcı cihazları ve tekstüre edilmiş veya edilmemiş sentetik ipliklerden dokuma veya örme suni kan damarlarını içerir.

Kardiovaskular implantlarda tekstil materyallerinin ilk uygulamalarından 1, suni kan damarlardır. 1950′lerde, gözenekli tekstil yapıları ile bağlanan dokunun gelişmeye müsait olduğu ve böyle yapıların endothelyum hücreler tarafından kaplandığı fark edilmiştir. Böylece, poliamid’ten ilk suni damar üretilmiştir. Fakat bu materyal yeterince stabil olamamış, su absorbsiyonu ile mukavemetini kaybederek küçülmüştür. Bunun üzerine uzun süre kullanıma uygun suni damar i:k. defa polyesterden üretilmiştir.

Suni kan damarları, 6mm, 8 mm veya 1 cm çapında kalın atardamarları değiştirmek için kullanırlar. Bu implantların üretiminde kullanılan lif materyallerrden;

Kanın pıhtılaşmasına izin vermemesi,

Kan hücrelerine ve enzimlere zarar vermemesi,

Kan elektrotlarının tüketimine sebep olmaması,

Plazma proteinlerinin değişimine izin vermemesi,

Çevre dokuya zararlı olmaması,

Kullanıldığı yere göre optimum mukavemete, optimum esnekliğe ve

optimum yorulma dayanımına sahip olması beklenir.

Suni kan damarları, dokuma veya örme tekniği kullanılarak polyester veya teflondan (PTFE) üretilirler. Örme tekniği ile, boru şeklinde yapılar yanında dallanmış yapıları da üretmek mümkündür. Üretilen bu tüpler fiziksel özellikleri açısından doğal kan damarlarına benzer. Yani yeterli mukavemet ve esnekliğe sahiptirler. Polyester suni kan damarları, biyolojik uyumlu olmasına ve böylece doku büyümesini desteklemesine rağmen, kan pıhtılaşmasını önleme aktivitesi zayıftır. Diğer taraftan, gözenekli teflon hem iyi uyum hemde kan pıhtılaşmasını önleme aktivitesi gösterir. Ancak, teflondan yapılan 3 mm’den daha ince kan damarları başka problemlere yol açar.

Polyesterden üretime tüp formundaki damarlar, termoplastik özelliğinden faydalanarak, kullanım karakteristiklerini, geliştirmek üzere kıvrımlı bir yapı halinde ısıl işleme tabi tutulurlar. Böylece cerrah, implantasyon esnasında tüpün dairesel kesintisini koruyarak ve karışmasına yol açmadan damarın uzunluğunu yaralayabilir. Böyle tüpler aort temel atardamarının değiştirilmesi için uygundur. Fakat .daha da dar kan damarları için kullanıldığında memnun edici olmazlar.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şişmanlık Tarihi

ŞİŞMANLIK TARİHİ

Önemli Bir Sağlık Sorunu: Şişmanlık. Şişmanlık son dönemlerde ortaya çıkmış bir sorun değildir. Örneğin, Avrupa’nın pek çok bölgesinde, günümüzden 25.000 yıl öncesi döneme rastlayan Paleolitik Dönem’e ait “şişman kadın” kalıntıları bulunmuştur. Buna ek olarak, Greko-Romen dönemlerine ait “şişmanlığın klinik boyutu” ile ilişkili belgelere rastlanmıştır. On dokuzuncu yüzyılda şişman kişilerde enerji alımı/harcanması ile ilgili küçük çaplı çalışmalar yapılmıştır. Yağın hücrelerde depolandığı bilgisi bu dönemde ortaya atılmıştır. Ayrıca, ulaşılabilen ilk “diyet kitabı” yine bu dönemlerde yazılmıştır. Şişmanlık sorunu küreselleşmenin etkisi ile, toplumların beslenme alışkanlıklarında oluşan değişimlere paralel olarak artış göstermektedir.Özellikle gelişmekte olan ülkelerde “beslenme alanında geçiş dönemi” olarak tanımlanan süreç, fazla kilolu ya da şişmanlık boyutunun artmasında rol oynamaktadır. Bu süreç, kentleşmede yaşanan olumsuz koşullar, demografik ve epidemiolojik değişim, enfeksiyon hastalıklarının sıklığında azalma, beklenen yaşam sürelerinde uzama, kronik hastalıkların görülme sıklığında artış gibi pek çok sosyal, kültürel, ekonomik ve sağlık koşullarından etkilenmektedir. 2000 yıl önce Hipokrat ilk kez obezitenin sağlığa olumsuz etkilerini ortaya koymuş olsa da gerçeğin anlaşılması ancak 20. Yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Bugün artık obezite, fizyolojik, psikolojik, hormonal, metabolik, organik, sistemik, estetik ve sosyal etkileriyle yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

“Kilo fazlalığı ile şişmanlık aynı şey değil. Şişmanlık, yağ dokusu artışına bağlı olarak gerçekleşiyor. Kilo fazlalığı ise, yağ dokusu artışı olmaksızın vücut ağırlığının ideal değerlerin üzerinde olması. Her ikisinin de çaresi var.”

ŞİŞMAMLIK NEDİR?

Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık nedir? Kilonun fazla olması mıdır, yoksa biraz topluca olmak yada göbekli olmak mıdır? Listeyi daha uzatmak mümkün, ancak hiç birimizin aklına kolay kolay gelmeyen, belki de gelmesini istemediğimiz tek bir cevabı var bu sorunun: Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır!

Erkek obasitesi karın bölgesinde yağ kitlesinin artması, bayan obasitesi ise guluteal bölgede (kalça etrafı) yağ kitlesinin artması şeklindedir. Obasite ve kilo fazlalığı genelde; genetik yapıyla, damak zevkine göre yemek yeme alışkanlığıyla,ve hareketsizliğe bağlı olarak gelişir.

“Fransa’da obeziteye bağlı sağlık sorunları nedeniyle harcamalar yılda 8.7 milyar frank olarak belirlenmiş. Bu toplam sağlık harcamalarının %2’si.”

ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR, KİMLERE ŞİŞMAN DENİR?

Ağırlığı, normal ağırlıktan yüzde on [% 10] dan fazla olan kimseye şişman denir. (Buda 27kg/m2 den büyük BKİ ne tekabül eder.) Aşırı obasite; İdaal kilonun 45 kg üzerinde olan kimseler (yaklaşık vücut ağırlığının %60 fazlası) aşırı obezdirler.Bu kimselerde hastanın kendine olan öz güveni azalmış olup, işgücü kaybı ve vücut aktiviteleri de engellenmektedir

Günlük besinlerle alınan kalori ile, hem bazal metabolizma, hem de yiyecek metabolizması ve enerji harcaması için gereken ihtiyaç karşılanmaktadır. Gereksinimin fazlası kalorilerin çoğu yağ, bir kısmı da glikojen olarak depolanır. Yağ enerji depolanmasının en etkin formudur

Son yıllarda insanların en büyük problemlerinden şişmanlık, gelişen teknoloji, insanları hızlı ve yağlı yemek yemeye ittiği için şişmanlık büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Şişmanlığı bir hastalık olarak kabul edip, zararlarını bilirsek, şişmanlığı önlemek ve tedavi etmek de o kadar kolay olur

“Araştırmalara göre dünya nüfusunun altıda biri şişman.”

DÜNYADA ŞİŞMANLIK

Şişmanlık, vücuttaki yağ miktarının artması ile tanımlanan, gerek oluşum nedenleri, gerekse oluşturduğu komplikasyonlar ve zemin hazırladığı hastalıklar nedeniyle önemli bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Şişmanlık orta yaşın bir sorunu olarak görülmekte ise de yaşamın her döneminde kişinin karşılaşacağı bir sorun olarak kabul edilmelidir.

Dünya genelinde yaklaşık 250 milyon kişinin şişman olduğu bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2025 yılında bu sayının 300 milyona ulaşacağını belirtmektedir. 38 ülkede 150.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada şişmanlık oranının Güney Asya ülkelerinde %0.1, Afrika’da %2.5, Latin Amerika’da %10, Orta Doğu’da %20 olduğu saptanmıştır. Şişmanlık, yalnızca gelişmiş ülkelerin bir sorunu olarak kabul edilmemekte; daha önce de söz edildiği gibi küreselleşmenin olumsuz etkisiyle gelişmekte olan ülkelerde de bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Halen ABD’nde yaşayanların %50′den fazlasının fazla kilolu; %20’sinin ise şişman olduğu vurgulanmaktadır. Amerika’da 97 milyon kişi fazla kilolarından şikayetçi. Şişmanlar örneğin New Orleans eyaletinde nüfusun %37.5′unu oluşturmaktadır. Avrupa’da şişmanlık prevalansı konusunda yapılmış en kapsamlı çalışma, 1989 yılında yayınlanan DSÖ-MONICA (WHO-Monitoring Trends Anddeterminants in Cardiovascular Diseases) çalışmasıdır. Bu çalışma kapsamında incelenen 48 ülke, Afrika, Amerika, Güney-Doğu Asya, Avrupa, Doğu Akdeniz, Batı Pasifik bölgeleri olmak üzere altı başlıkta incelenmiştir. Bu çalışmaya göre, erkeklerde 48 ülkeden yalnızca birinde; kadınlarda ise ülkelerin tümünde 35-64 yaş grubunun %50.0-75.’inin beden kitle indeksi (BKİ) 25 kg/m2 ve üzerindedir. Son tahminler Avrupa’da yetişkin nüfusun yüzde 15′inin şişman olduğunu gösteriyor. Avrupa’da bazı bölgelerde obezite oranı yüzde 40-50′ye çıkarken, ülke ortalamaları yüzde 5-22 arasında değişiyor.

“Yapılan araştırmalara göre ülkemizde her dört kişiden biri şişman.”

TÜRKİYEDE ŞİŞMANLIK

1965 ve 1971 yılları arasında yapılan istatistiğe göre Bursa, Bornova ve İstanbul’un çeşitli yerlerindeki 5000 kişi içinden şişmanlık oranını ortalaması yüzde 28’dir. Yani, kadın ve erkek toplamı yüzde 28. Bugünlerde ise taramalarda görülen %36-40, hatta Gaziantep ve Konya’da yüzde 61 oranında şişmanlık var. Günümüzde, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yetişkin nüfusu oluşturan kadınların yaklaşık %65′inde; erkeklerin ise %39′unda hafif ve orta derecede şişmanlık sorunu olduğu tahmin edilmektedir. 1998 yılında yapılmış olan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’na göre, kadınların %52.2’sinin BKİ’si 25.0′in üzerinde; %18.8′inin BKİ değeri ise 30 ve üzerinde bulunmuştur. Şişmanlık ile ilgili Türkiye’de yapılmış olan pek çok bölgesel çalışma bulunmaktadır. Örneğin, İzmir’de 18 yaş ve üzeri kadınlarda yapılan bir çalışmada şişmanlık prevalansı %51 olarak hesaplanmıştır. Elazığ ilinde yapılan bir başka çalışmaya göre, il düzeyinde obezite prevalansı %7.9 olarak bulunmuştur.Ankara Gülveren Sağlık Ocağı Bölgesi’nde yapılan kesitsel tipte epidemiolojik bir çalışmaya göre, şişmanlık prevalansı kadınlar için %84.8; erkekler için ise %54.1 olarak bulunmuştur. Yine, “Ankara’da Or-An 75. Yıl Sağlık Ocağı Bölgesi’nde Bulunan İlköğretim Okullarındaki Öğretmenlerde Bazı Kronik Hastalıklarla İlgili Risk Faktörlerinin Saptanması” araştırmasında öğretmenlerin %33.9′unun BKİ’si 25.0 kg/m2′nin üzerinde bulunmuştur. Trabzon’da 3000 kişi üzerinde yürütülen bir çalışmada, BKİ değerinin 25′in üzerinde olma boyutu %60.6; 30′un üzerinde olma sıklığı ise %19.2 olarak hesaplanmıştır. Yapılan araştırmalara göre, şişman kişilerin üçte ikisinin bir “şişman” ebeveyni olduğunu ortaya koymuştur. Eğer ebeveynlerin her ikisi de şişman ise, çocuklarının şişman olma olasılığı %90.0 olarak saptanmıştır.

Bunu nazari itibara alarak Dünya Sağlık Teşkilatı, şişmanlığı bir sağlık problemi ve sağlığı etkileyen en büyük problem olarak kabul edip, 1977’de obeziteden ve obezitenin tedavisi konusunda bir rapor yayınlandı. Bu raporda, 24 Avrupa ülkesi, ki içerisinde biz de varız, Milano Deklarasyonu’nu yayınladılar. Bu deklarasyonla bütün ülkelerde, bu Avrupa ülkelerindeki şahısların, şişmanların korunması, hakları, çocukların çocukluk çağından itibaren şişmanlıktan korunması için alınması gereken önlemler ile okul çağında, oyun çağında, iş çağındaki çocuklara ne gibi önlemler alınması, ne gibi eğitim verilmesi gerektiği görüşülmüştür.

“Şişmanlık, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre küresel ve kronik bir sağlık sorunudur.”

ŞİŞMANLIK NEDENLERİ NELERDİR?

Şişmanlık uzun süren bir enerji dengesizliği sonucudur. Bunun belli başlı nedenleri:

1. Fazla yeme,

2. Fiziksel hareketlerin azlığı,

3. Psikolojik bozukluklar,

4. Metabolik ve hormonal bozukluklardır. 5. Dengesiz ve yanlış beslenme

Şişmanlığın nedenleri araştırıldığı zaman bugün çeşitli faktörlerin şişmanlığı meydana getirdiği ortaya konmuş. Bu faktörlerden en önemlisi, fazla yemedir. Birçok kimse yedikleri ve harcadıkları hakkında gerçek bilgiye sahip değildir. Bazıları, fiziksel hareketler için harcanan enerji konusunda da bilgisizdir. Hareket ediyorum diye fazla yemek, bazen farkında olmadan şişmanlığa yol açabilir. Yapılan araştırmalar şişmanlığın kalıtımsal olduğunu belirtmektedir. Normal anne babanın çocukları arasında şişmanlık sıklığı % 8-9 iken, anne-babadan birinin şişman oluşunda çocuklardaki şişmanlık sıklığının % 40′a , her ikisinin de şişman oluşunda %80′e çıktığı belirtilmiştir. Yalnız, bu durumun kalıtımsal bir değişkenlikten çok, ailenin beslenme alışkanlığından ileri geldiği sanılmaktadır. Genellikle evde pişirilen yemeklerin enerji değerinin yüksek oluşu, ailenin bütün bireylerinin fazla enerji tüketmesine yol açmaktadır.

Genellikle hareketsiz kimseler, hareketli olanlar kadar yemektedirler. Bu durumda, hareketsiz olanların enerji dengesi artı bir durum almaktadır. Ağır işte çalışanlar arasında şişman kimselere çok az rastlanmasına karşılık, oturarak iş gören memurlar ve ev kadınlarında şişmanlığın sık görülmesi, fiziksel hareketlerin, vücut ağırlığı üzerine etkisini açık olarak göstermektedir.

Bazı kişiler, üzüntü, sıkıntı ve güvensizliklerini örtmek için fazla yerler. Bunun tersi de olabilir. Psikolojik bozukluklar, bazen fazla yemeye, bazen de az yemeye neden olarak görülebilir.

Şişmanlıkta bazı kimselerde zayıflama diyetlerine karşı görülen direnç, hormonal ve metabolik nedenlere dayanmaktadır. Bu tür şişmanlık toplumdaki şişmanlık oranlarının çok küçük bir bölümünü kapsar. Bazı hormonlar, bazal metabolizma hızını etkiler. Hormonal nedenle bazal metabolizmanın yavaş oluşu, enerji harcamasını azaltarak alınan besin öğelerinin bir kısmının depolanmasına yol açabilir. Bu kimseler hareketsiz olduklarında şişmanlık daha da artabilir.

Şişmanlığa neden olan etmenler arasında beslenme alışkanlığının hazır yiyecek türüne kayması ve ayak üstü yenilen tost, sandviç, hamburger, pizza, patates kızartması vb. (fast-food) yiyeceklerin fazla tüketilmesinin etkisi önemlidir. Alkol tüketimindeki artışta en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir.

“Şişmanlık beyin kanaması riskini artırıyor.”

ŞİŞMANLIĞIN ZARARLARI

Hollandalı bilim adamları, 40 yaşlarında fazla kilolu olmanın ömrü üç yıl kısalttığını belirterek, fazla kiloların vücuda verdiği zararın sigara içmeye eşdeğer olduğunu söylüyor.

Yaklaşık 3500 kişinin, 1948-1990 yılları arasındaki sağlık kayıtlarını inceleyen doktorlar, sigara içmeyen ancak fazla kilosu olanların yaşam süresinin, kilo fazlası olmayanlara göre üç yıl daha kısa olduğunu ifade ediyor.

Obez olarak nitelendirilen çok kilolu insanların ortalama yaşam süresi ise kadınlarda 7.1 yıl, erkeklerde ise 5.8 yıl kısalıyor.

Aynı araştırma, hem sigara içen hem de fazla kiloları olanların durumunun çok daha ciddi olduğunu gösteriyor. Obez ve sigara içen kadınlar, normal kilolu ve sigara içmeyen kadınlardan 13.3 yıl daha az yaşarken, sigara içen obez erkeklerde de yaşam süresi 13.7 yıl kısalıyor.

‘‘Araştırma sonuçları, fazla kiloların verdiği zararı gösteriyor’’ diyen doktorlar, fazla kilosu olanlara zayıflamak için bir an önce harekete geçmelerini öneriyor. 

“Obezite önlenebilir ölüm nedenleri arasında ikinci, tüm ölüm nedenleri arasında ise 7. sırada yer almakta.”

ŞİŞMANLIĞIN RUH SAĞLIĞINA ZARARLARI 

Şişmanların bir kısmı ne kadar neşeli gözükse de şişmanlığın açtığı psikolojik yaralar çok fazladır. Giyinme konusunda problemler yaşarlar, kendilerine uygun elbise bulmada güçlük çekerler, mayo giyme korkusu yüzünden denize veya havuza giremezler, veya tenha yerleri tercih ederler.

  Karşı cins tarafından beğenilmeme korkusu, kendilerine olan güveni yok eder. İstedikleri gibi doğal davranamazlar, buda ilişkileri bozar. 

  Kendilerine güvensizlik günlük hayatta ve iş hayatında da kendini gösterir, buda şişmanları başarısızlığa ve yalnızlığa iter.

  Yaşamdaki hedef kendine daha iyi olanaklar sağlamak ve mutlu olmaktır. Mutlu olmanın en büyük şartı RUH ve VÜCUT sağlığıdır.

—-O—- “ŞİŞMANLIK, SİGARA KADAR ZARARLI” —-O—-

ŞİŞMANLIĞIN SEBEP OLDUĞU HASTALIKLAR

Vücuttaki yağ miktarına ve dağılımına bağlı olarak pek çok hastalık kişinin sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Şişmanlık, damar sertliği, kan kolestrol düzeyinin artması, selüloit, ağırlık artışına bağlı eklemlerde harabiyet oluşmasına neden olur. Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri, kısırlık, iktidarsızlık, safra kesesi hastalıkları, taş oluşumu, meme, prostat, kolon, endometriyum gibi pek çok kanser türleri, tip II diyabet, osteoartrit, obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklardan birkaçıdır.

Obezite, insan vücudunda kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, sindirim sistemi gibi sistemleri etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır.

Doll ve Peto’nun 1981 yılında yapmış oldukları bir çalışmaya göre, ABD’de tespit edilmiş tüm kanserlerin %35′inin altında diyete bağlı etmenler yatmaktadır. Aynı şekilde Wynder ve Gori, erkeklerde görülen kanserlerin %40′ının nedenleri arasında diyete bağlı etmenlerin rol oynadığını; bu rakamın kadınlar için ise %60 dolayında olduğunu belirtmişlerdir. Willett, adolesan dönemde vücut ağırlığı ve enerji dengesinin pozitif yönde artışının meme ve kolon kanseri açısından bir risk etmeni olduğunu ortaya koymuştur. En önemli jinekolojik kanser tiplerinden birisi olan over kanserlerinin risk etmenlerini saptamak için yapılmış olan bir olgu kontrol çalışmasının sonuçlarına göre, vücut ağırlığı yüksek olan kadınlarda, over kanseri gelişme riski normal olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Goodman ve arkadaşlarının aynı konuda Hawaii’de yapmış oldukları toplum tabanlı bir çalışmaya göre, endometriyal kanser ile vücut yapısı ve ağırlığı arasında bir ilişki saptanmıştır. Fazla enerji alımı ve fiziksel etkinlik azlığında, 170 endometriyal kanser gelişme riskinde artış saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak, kadınların vücut ağırlıklarını istenilen düzeyde tutmaları, hayvansal yağlardan ve karbonhidratlı besinlerden uzak durmaları; bitkisel kaynaklı besin tüketimini artırmaları önerilmektedir.

OBASİTENİN MUHTEMEL KOMPLİKASYONLARI:

>Hipertansiyon

>Hipertrigliseritemi

>HDL kollesterolünün düşüklüğü

>Koroner arter hastalığı

>Tip 2 diabet

>Safrataşı oluşumu (kolelitiazis) zayıf kişilerde obeslere oranla 6 kat daha fazladır.

>İleri derecede obes kişilerde dejeneratif eklem hastalıkları(osteoartritis) daha sık oluşur.

>Eklemlerde yıpranma , ve aşınmaya sebebiyeti artırıp, disk hernisi (bel fıtığı) riskini arttırmaktadır.

>Kadınlarda endometrium kanser riskini arttırır.

>Aşırı obezlerde ani ölüm oranı 10 kat daha fazladır.

>Pickwikian sendromu( uyku esnasında kısa süreli solunumun durması, devamlı bir uyku hali, polistemi sağ kalp yetmezliği ile karakterize sendrom.)

>Tromboembolizm.

ANOREKSİA NEVROZA:

Bu tür yeme bozukluğu, psikolojik kökenli bir hastalık olup zayıflamayı takıntı (obsesyon) haline getiren genç kadınlarda daha fazla ortaya çıkar. Kilo alma korkusu var olup, diyetlerini aşırı derecede sınırladıkları için, ileri derecede zayıf olmaları halinde bile kendilerini şişman olarak görürler. Bazıları yemekten sonra kusmaya çalıştığından aynı zamanda bulimiktirler. Vücuttaki GnRH hormonunun düşük miktarda salınımı (Buna bağlı olarak LH ve FSH hormonu salınımı azalır) sonucu ortaya çıkan amenore (Adet görememe), hastalığın bir tanısal özelliği olacak kadar yaygındır.

Diğer yaygın bulgular:

>Troid hormon salınımında azalmaya bağlı soğuğa hassasiyet.

>Hipotermi (vücut sıcaklığında düşme)

>Bradikardi (kalp dakika atım sayısının normalin altında olması)

>Konstipasyon (kabızlık)

>Deri ve saç değişiklikleri

Anoreksia nevrozanın en önemli komplikasyonu; büyük olasılıkla ölüme yol açan hipokalemi (kan K+ miktarında azalma) sonucu kardiak aritmiye (kalp ritim düzensizliği) yatkınlığı arttırmasıdır.

BULİMİA NEVROZA:

Psikolojik kökenli bir hastalıktır. Anormal yeme alışkanlığı ile kendini belli eder. Aynı zaman dilimi içerisinde aynı şartlarda çoğu insanın yiyeceğinden daha fazla yeme alışkanlığı vardır. Bu dönemde hasta yeme kontrolünü kaybeder yeme olayını durduramaz, ve daha sonra kilo almayı önlemek için uygunsuz davranışlar gösterir. ( Hasta kusar, laksatif ve diüretik ilaçlar alıp, lavman yaparak yediği yiyecekleri çıkarır) Aç kalırlar, ya da aşırı egzersiz yaparlar. Yeme ya da uygunsuz davranışlar 3 ayda bir en az 2 kez tekrarlanır. Hastalar hemen hemen normal boy kilo oranını korurlar, bununla birlikte, adet düzensizlikleri sıktır.

Kusmaya bağlı olarak bazı komplikasyonlar meydana gelmektedir:

>Kalpte ritim düzensizliğine yol açan elektrolit düzensizliği.(hipokalemi)

>Mide içeriğinin akciğerlere aspirasyonu.(kaçması)

>Ösofagus (yemek borusu) ve mide yırtılması.

ŞİŞMANLIĞIN ÖNLENMESİ VE TEDAVİSİ

Genellikle şişmanlamak çok kolay bunun yanı sıra zayıflamak oldukça zordur. Bu nedenle şişmanlığın tedavisinden önce, önlenmesi daha doğrudur. Şişmanlığın önlenmesinde en önemli kural, küçük yaşlardan itibaren enerji dengesine uygun bir beslenme alışkanlığının kazandırılmasıdır. Çocukluktan itibaren fazla yağlı, şekerli ve sadece kalori veren; vitamini, proteini düşük besinlerin tüketilmemesine dikkat edilmelidir. Dört besin grubundan her öğünde dengeli bir şekilde beslenme sağlanmalıdır. Çocuklukta alınan kiloları ileride vermek çok zordur ve şişmanlığın zararlı etkileri bu yaşlardan itibaren başlamaktadır. Bu nedenle halk arasında bilindiği gibi “şişman çocuk, sağlıklı çocuk” demek değildir. Gereğinden fazla yağ dokusu, kalori deposudur. Yiyecek ve içeceklerle alınan kaloriyi sınırlayarak bu depoyu kullanmak mümkündür. Bu nedenle zayıflamak isteyen kişinin;

1. Harcadığından daha az kalori alması gerekir.

2. Kişinin yediği besinler protein, vitamin ve mineraller bakımından yeterli olmalıdır.

3. Doyurucu ve bireyin beslenme alışkanlığına uygun besinler seçilmelidir.

4. Diyetle birlikte beden hareketleri arttırılmalıdır.

Hızlı zayıflayan kişi verdiği kiloları çok kısa sürede geri alır. Bu nedenle haftada 0.5- 1 kg veya ayda 4 kg. zayıflamak en uygunudur. Şişman olan kişinin yiyeceği besinler seçilirken öncelikle, şeker, tatlı, pilav, makarna , börek gibi yiyeceklerle , yemeklere eklenen yağlar azaltılmalıdır. Böylece diyetin protein, vitamin ve minerallerini değiştirmeden kalorisi azaltılmış olur. Doygunluk vermesi için kalori değeri düşük sebzeler ve meyveler sık kullanılabilir. Özellikle yemeklerden önce bir parça sebze ve meyve açlığı biraz olsun gidererek fazla yemek yemeyi önler. Kepekli ekmek ve kuru baklagiller tokluk verdiklerinden şişman kişilere önerilmelidir. Etli yemeklere yağ konmamalı, yemekler yağda kızartılmamalıdır. Günde en az 2 litre su içilmelidir, fakat su yemek sırasında içilmemelidir. Kişilerin şişman olmalarını engellemek için temel önlemler çok önemlidir. Örneğin, kişilerin yeterli ve dengeli beslenme konusundaki bilgi ve bilinç düzeylerinin artırılması, beslenme alışkanlıklarının olumsuz etkilendiği durumlardan kaçınma becerilerinin geliştirilmesi, yemek yeme alışkanlıklarının düzenli ve dengeli hale getirilmesi, abur-cubur olarak nitelendirilen besinlerin tüketilmemesi gibi pek çok olumlu beslenme davranışı doğumdan itibaren planlı ve programlı bir şekilde kazandırılmaya çalışılmalıdır. Bu tür yaklaşımların toplumsal düzeyde, ülke politikalarına yansıtılmış olması programların başarılı olabilmesi için çok önemlidir. Sağlığın her alanında olduğu gibi beslenme konusunda da koruyucu önlemler tedavi hizmetlerine göre çok daha kolay uygulanabilir ve ucuzdur. Dünyanın pek çok bölgesinde konu ile ilgili konu ile ilgili sağlığı geliştirme ve eğitimi çalışmalarına hız verilmiştir. Ancak bu yaklaşımlar toplumlar arasında farklılık göstermektedir. Örneğin, ABD’de yapılan bir çalışmada şişmanlığın önlenmesine yönelik besinlerin yapılarının ve ücretlerinin değiştirilmesi çalışmalarının, sağlık eğitimi çalışmalarından daha öncelikli olacağı üzerinde durulmuştur. Bu etkinlikleri toplumsal düzeyde uygulamak ne yazık ki çok kolay değildir. Bu nedenle, şişmanlık oluştuktan sonra gereken pek çok girişim de özellikle şişmanlığın neden olduğu hastalıkların önlenebilmesi açısından önem kazanmaktadır. Şişmanlık ile mücadelede tedavi yöntemleri olarak diyet tedavisi, fiziksel etkinliğin artırılması, davranış değişikliği tedavisi, gerekli durumlarda ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Özellikle ilk üçünün birlikte uygulanması tedavinin başarısını artırmakadır. Şişmanlık için diyet tedavisinin başlıca amaçları vücut ağırlığını istenilen düzeye indirmek, besin öğesi gereksinimlerini yeterli ve dengeli olarak karşılamak, yanlış beslenme alışkanlıkları yerine doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve vücut ağırlığı istenilen düzeye geldiğinde tekrar kilo alımını engellemek ve sürekli kilo kontrolünü sağlamak olarak sıralanabilir.Davranış değişikliği, şişmanlık tedavisi yaklaşımları arasında uzmanlar tarafından çokfazla üzerinde durulan bir yöntemdir. Davranış değişikliğinin kişi tarafından benimsenmesi ve yaşam biçimi haline getirilebilmesi, verilen kiloların geri alınmasının önlenmesi açısından son derece önemlidir. İlaç tedavisi ve cerrahi tedavi özellikle diğer yaklaşımların yetersiz olduğu durumlarda konunun uzmanları tarafından uygulanması gereken yöntemlerdir. Bu iki yaklaşımda sağlık çalışanlarının etik açıdan dikkat etmeleri gereken noktalar vardır. Her iki yöntemin şişmanlığın önlenmesine yönelik diğer yöntemlerle desteklenmesi verilen kiloların geri alınmasını önlemek açısından çok önemlidir. Sonuç olarak bir sağlık sorunu olarak kabul edilen şişmanlık ile mücadele sistematik bir yaklaşım gerektirmektedir. Sorunun çözümü için sağlık çalışanlarının ekip hizmeti anlayışı ile yaklaşımları, şişman bireylerin konuyu önemsemeleri ve sağlığın korunması ve sürdürülmesi için zayıflamanın önemli bir koşul olduğunu kabul etmeleri onların bireysel mücadele gücünü artıracaktır.

DÜZGÜN BESLENME

Besinler 4 temel besin grubundan seçilmelidir. Süt grubu (Süt, peynir, yoğurt) Et grubu (et, tavuk, balık, kuru baklagiller) Sebze-meyve grubu, Tahıl grubu (Ekmek, makarna, pirinç)

Düzenli beslenme için bu besin gruplarından orantılı olarak alınmalı, bir gruptan az, diğerinden fazla besin alıp metabolizmanın çalışma düzeni bozulmamalıdır. Tek gruba yönelik beslenme; kabızlık, ishal, midede şişkinlik, kan şekeri ve tansiyon düşmesi, baş dönmesi, göz kararması gibi rahatsızlıklara sebep olacak ve devamında da doktor müdahalesini gerektirecek çok daha ciddi sorunlara yol açacaktır.

Kişiye özel hazırlanması gereken beslenme programları;

%60 karbonhidrat, %20 protein, %20 yağ içermelidir ve günde en az 2 lt su tüketilmelidir.

Günlük alınması gereken besinler 5 öğünde alınmalıdır. Öğün atlamak ve/veya bir öğünde gerekenden daha fazla kalori almak yağ depolanması riskini arttıracaktır.

Aşağıda çocuklar ve yetişkinler için birer ” dengeli beslenme programı (bir günlük)” örneği bulacaksınız. 

Çocuklar için

Yetişkinler için

750 gr süt

750 gr yoğurt

135 gr peynir

1 ad. yumurta

4 ad. orta boy köfte

1 ad. orta boy patates

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

10 ad. kiraz

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı pilav

250 gr süt veya yoğurt

45 gr peynir

4 ad. orta boy köfte

4 yemek kaşığı zeytinyağlı barbunya

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

6 ad. kayısı

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı makarna

Beslenmede kullanılan ölçüler

Çay kaşığı

5 - 6,5 gr

Tatlı kaşığı

10 - 13 gr

Çorba kaşığı

15 - 19,5 gr

Likör kadehi

30 - 39 gr

Kahve fincanı

50 - 68 gr

Çay bardağı

100 -150 gr

Su bardağı

200 - 250 gr

Enerji besinler vasıtası ile alınır ve bedensel faaliyetler ile de harcanır. Eğer aldığımız enerji miktarı harcadığımızdan fazla ise artık enerji vücutta yağ olarak depolanacaktır. Bu depolama işlemini durdurmanın yolu; ya alınan enerji miktarını harcanan miktara düşürmek (kalori kısıtlaması) ya da harcanan enerji miktarını alınan miktara yükseltmek (egzersiz ) olacaktır. 

Eğer alınan miktarı ihtiyaç duyulanın da altına düşürürsek vücutta depolanan yağları tekrar enerjiye çevirebiliriz.

İDEAL KİLONUN KORUNMASI

Zayıflamak nispeten kolay, fakat ulaşılan ağırlığı sürdürmek zordur. Çeşitli araştırmalara göre belirli bir programla zayıflayan bireylerin 5 yıl sonra sadece % 5′i bunu koruyabilmekte, % 95′i tekrar eski ağırlıklarına dönmektedir.

  Sıkı diyet yapıp sonra eski yeme sistemine dönen bireylerde ağırlık döngüsü oluşmaktadır. Bu da vücuttaki yağ oranını artırmakta, yaş ilerledikçe hiperlipidemi, hipertansiyon ve diyabet gibi sağlık problemlerini oluşturmaktadır.

  Uygulanan zayıflama diyeti sonunda, diyete başladığı anda aldığı enerjiden % 25 daha az enerji alması ve fiziksel aktivite ile enerji harcamasını artırması gerekir. Günde fazladan 1 saat yürüme ile bu hedefe ulaşılır.

“Şişmanların trafik kazalarında ölme ya da yaralanma risklerinin zayıflara göre daha fazla olduğu bildirildi.”

ŞİŞMANLIĞIN ÖLÇÜLMESİ

Bir bireyin şişman olup olmadığının tanımlanabilmesi için vücut ağırlığının, vücut bileşiminin ve vücuttaki yağ dağılımının değerlendirilmesi gerekmektedir. Vücut bileşimi; büyüme ve gelişme, yaşlılık, etnik özellikler, cinsiyet, beslenme durumu, özel diyetler, egzersiz, hastalık, genetik etmenlerden etkilenmekte ve değişkenlik göstermektedir. Vücut bileşenlerini saptamak için kullanılan pek çok yöntem bulunmaktadır; ancak, özellikle saha çalışmalarında en çok kullanılan yöntemler antropometrik ölçümlerdir. Antropometrik ölçümlerin sağlıklı yapılabilmesi için kullanılan araçların düzenli olarak doğruluğunun denetlenmesi, ölçüm yapan kişilerin sürekli eğitilmesi, referans değerlerin ve standartların doğru belirlenmesi çok önem taşımaktadır.

Antropometrik ölçümler- Beden Kitle İndeksi (BKİ): Vücut ağırlığının (kg) boyun karesine (m²)bölünmesiyle elde edilir. Saptanan değere göre bireyin zayıf, normal, fazla kilolu ya da şişman olup olmadığına karar verilir. Günümüzde şişmanlığın saptanmasında antropometrik ölçüm tekniği kullanılarak vücutta yağ miktarının belirlenmesine yönelik Beden Kitle İndeksi(BKİ) sıklıkla kullanılmaktadır. Erişkin yaş grubunda BKİ’ne göre “şişmanlık” değerlendirmesi;

BKI Değerlendirme

Protein-enerji malnurisyonu:

18.5 -19.9 Normal kabul edilir

20.0-24.9 Normal

25.0-29.9 Hafif şişman

30.0-34.9 I. derecede şişman

35.0-39.9 II. derecede şişman

40+ III. derecede şişman (morbid şişman)

BKİ ile vücut yağ miktarı ilişkisinin bireyin vücut yapısına ve oranlarına göre değişiklik gösterdiği bilinmektedir.Ayrıca, bel çevresi ölçümü, bel/kalça oranı gibi antropometrik ölçümler ve deri kıvrım kalınlıkları da şişmanlığın belirlenmesinde sık kullanılan yöntemlerdir. Bel çevresi erkeklerde 94 cm’in üzerinde; kadınlarda ise 80 cm’in üzerinde olduğu zaman kişilerin şişmanlığa bağlı metabolik risklerinde artış görülmektedir. Yetişkinlerde BKİ yaşla çok az bir artış göstermektedir. Ancak, çocuklarda ve adolesanlar BKİ, yaşa göre değişmektedir.Bebeklikte BKİ hızla yükselmekte, okul öncesi dönemde ise önce düşmekte sonra yeniden artmaktadır. Çocuklarda BKİ değerleri yaşa bağımlı referans değerler olup ülkelere göre kesim noktaları farklılık göstermektedir. En yeni yaşa göre BKİ değerleri İsveç, İngiliz ve İtalyan çocuklar için yayınlanmıştır. Beden kitle indeksinin iyi sonuç vermediği diğer bir grup ise yaşlılar olarak bilinmektedir. Hollanda’da 65-79 yaşlarında 539 kadın ve erkekte yapılan bir çalışmada, BKİ’nin şişmanlığın ölçütü olarak yeterli olmadığı ve şişmanlığın değerlendirilmesinde yağın vücutta dağılımını gösteren bel ve kalça çevresinin daha iyi sonuç verdiği bulunmuştur.

Şişmanlık bir sağlık sorunu olarak kabul edildiğine göre, azaltılması yada önlenmesi için sistematik yaklaşımlar gerekmektedir. Ancak, önleme çalışmaları en öncelikli basamağı oluşturmalıdır.

ZAYIFLIĞIN YARARLARI

  

Uykusuzluk ve huzursuz uyuma düzelir.

Tansiyon şikayetleri normale döner veya azalır.

Horlama, nefes darlığı, çarpıntı, yorgunluk hissi ortadan kalkar.

Mide şikayetleri tamamen ortadan kalkar veya hafifler.

Eklem ağrıları, bacaklarda uyuşma ve karıncalanma gibi şikayetler ortadan kalkar veya hafifler.

Kandaki yüksek kolesterol, lipit ve ürik asit seviyeleri normale veya normale yakın bir seviyeye iner.

Cinsel isteksizlik ortadan kalkar.

Bel , sırt ve diz ağrıları tamamen ortadan kalkar veya hafifler. 

ŞİŞMANLIKLA ORTAYA ÇIKAN PSİKOLOJİK SORUNLAR

Şişmanlık ortaya çıktıktan sonra da bir takım psikolojik sorunlar da gözlenir, bu durumu dikkate almayan bir şişmanlık tedavisinin başarılı olma şansı tartışılır. Şişmanlıkla mücadele aslında çok kısa erimde baktığımız zaman çok kolay bir şeye benzer. Önemli olan o formu o kiloyu uzun süre korumasını sağlamak. Dolayısıyla psikiyatrik destek olmaksızın, yani niye yiyorsunuz, neden şişmanız, bu sorunun cevabı açıkça anlaşılmaksızın, uzun erimde şişmanlıkla mücadele mümkün değil. Bu arada şişmanlığın yol açtığı psikolojik problemlere de değinmek gerekir. Kişi kendini toplum tarafından kabul edilmeyen, itilen, çirkin bulunan bir insan halinde algılamaya başlıyor. Ve buna bağlı olarak depresyonlar ortaya çıkabiliyor. Neden yemek yiyoruz sorusunu sormakla işe başlarsak çoğu kişinin vereceği cevap sıkıntıdan olur. Konuyu bir miktar açmaya başladığımız zaman herkesin kendine özel bir nedeni olduğunu anlamaktayız. O nedenle, sıkıntıdan yiyorum, o halde ne yapmayalım, sorusuna doğru bir yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Herkes sıkıntıdan yemek yediğini zannediyor ama gerçekte herkesin başka bir hikayesi var. Gelin kayınvalide ilişkisi mesela. Diyelim ki kayınvalide gelinden daha iyi olacak. Ama bir yandan da geline zarar vermek istemiyor, geline karşı bir öfkesi var, belli ölçülerde. Bu yarışmacılık hissinden dolayı ortaya çıkan. Gelinden daha zayıf olacak, daha güzel olacak. Tersi gelin için de geçerli olabilir. Ama bu yarışın sonunda bir mağlup olamamalı. Yarış olsun ama mağlup olmasın. Aynı satrançta siyah taşta oynamak gibi. Savunma da ama saldırı da… Kazanmak istiyor. En zararsız yöntemle. Sonunda ne oluyor, güçlü olmak için yemek yemeye başlıyor. Ama yemek yedikçe şişmanlıyor ve gücünü kaybediyor. Gücünü kaybettikçe tekrar güçlü olmak için yemek yiyor. Sonuç olarak yemek yemek temelde güçlü olmak için yapılan bir işlem. Yarışma var, yarışmada güçlü olacak. Bunlar bilinç dışı şeyler. Güçlü olmak yemek yiyor. Neden güçlü olacak? Yarışacak, yarışta kazanacak. Yiyor, gücünü yitirdikçe daha güçlü olmak adına tekrar yiyor. Bir kısırdöngü yaşanıyor.

ŞİŞMAN İNSAN NEŞELİ Mİ? Şişman ama neşeli, mutlu insan tarifi yapılır. Şişmanlık tıbbi bir hastalık. Sonuç olarak kronik sağlık sorunlarına yol açan tıbbi bir hastalık. Her şişman bu işten psikiyatrik nedenle yakınan insan değildir, bir psikolojik problemi olan insan değildir. Normal koşullarda toplumsal bir yargılama olmasa, belki de, şişmanların önemli bir bölümü içerisinde bulundukları bedeni halden dolayı mutsuz olmayacaklar. İyi ki şişmanım, istediğim yerde istediğim gibi yiyebilirim diye düşünen ve halinden de memnun olan bir çok insan var. Bir çok şişman liderlerimiz de yok mu? Bunlar da halinden pek memnun gözüküyorlar. Yine tanıdığımız bir çok şişman sanatçılar, bilim insanları var, medya mensupları var. Kısa sürede kilo vermek mümkün, önemli olanın verilen kilonun korunmasıdır. Belki de bazı insanlar şişmanlıktan kurtulmak adına, belli bir kiloya ulaşmak adına zayıflıyorlar. Ama daha sonra bunu korumakta güçlük geçiyorlar. Bu başarısızlık duygusu bazıları için, bir kez daha başarısızlığa yol açacak kaygısına neden olabilir. Bir başka neden de genellikle şişmanlarda belli bir yarışmacılık özelliğine tanık olduğundandır. Ve yarışmaktan kaçınabilir, çekinebilir, vs… Kişinin kendisi karar vermeli. Neden zayıflaması gerektiğine üzerinde durmak gerek. Hadi zayıfla, hadi zayıfla demek yerine, zayıflarsan, iyi olur, çünkü şu şu nedenlerle demek daha iyi olabilir. Psikiyatrik destekle, kilo vermek konusunda yaşanan güçlüklerin üstesinden gelme şansı daha yüksektir. Birçok kaynak aslında kilo verme olayında görev alması gereken ekibinin birçok branşta olması gerektiğini, bir takım oluşturulması gerekiyor. Bu takım içerisinde psikiyatristlere her zaman bir yer var ve onun varlığıyla birlikte uzun erimde kilo veriliyor, arkasından da onun korunması. Bunun başarılabilmesi için psikiyatrik desteğin çok önemli olduğu söyleniyor. Davranış terapisi teknikleri kullanılabiliyor. Birçok başka teknikler de var. Bir psikiyatrik destek alındığı takdirde sorunla başa çıkma şansının daha rahat olacaktır.

BEBEKLİKLE İLGİSİ Bebeklik dönemindeki bir takım durumların şişmanlıkta etkili olduğu iddia edilir. Bununla ilgili yapılmış çalışmalar var. Oral regresyon bunların başında gelir. Oral döneme tekrar geriye gidiş demektir. Bütün insanların yaşadığı dönemler var. Oral dönem var, anal dönem var vs… Oral dönem, ana memesiyle insanların tanıştığı dönem aslında, hayatın ilk dönemleri. O dönemle ilgili yaşananlar etkili. Ne zaman daha çok yemek yiyorsunuz sorusuna verilen cevap, televizyon izlerken oluyor. İnsanın aklına ne getiriyor bu? Çocuk emerken annesinin gözüne bakar. Ondan televizyonu, bir şeyi izlerken yemek yeme alışkanlığıyla oral dönem regresyon arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor bu. Bir şey izlerken yemek yiyor. Annesinin gözüne bakarak meme emiyor. Böyle bir ilişkinin varlığına dair somut bir ipucu. Bir çok insan televizyon izlerken yemek yemeyi bıraksa, zayıflayacak diyebiliyoruz.

PSİKOLOJİK TEDAVİ: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde oldukça oturmuş obezite polikliniği var. İç hastalıkları anabilim dalına bağlı. Prof. Üstün Korugan’ın başında olduğu bir ekip. İki soruya cevap aranıyor. Bir tanesi neden yiyoruz? Bir tanesi neden psikiyatristteyiz? İki soruya cevap bulana dek çalışılıyor. Diyelim ki bir cevap bulundu. Alternatif başka cevaplar üzerinde de çalışmaya devam ediliyor. Belli periyotlarla hastalar gelip gidiyorlar. Ve sonuçta kısa erimde, yani altı aylık dönemde başlangıç kilolarının yüzde 10 kadarını verebiliyorlar. Ondan sonra altı aylık erimde, bilimsel çalışmalar içerisine alınan kilo verme noktasına geliniyor.

“Kilonuza ve yaşınıza uygun bir YEME ALIŞKANLIĞI ve bol hareket ŞİŞMANLIKTAN KURTULMANIN TEK YOLUDUR.”

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

T.p.a.o. , Ankara

T.P.A.O. , Ankara

1954 yılında,M.T.A.´nın Türkiye´de bir petrol potansiyeli ortaya çıkarması sonucunda bu potansiyelin hızla değerlendirilip yurt ekonomisine katkısı amacıyla6326 sayılı Petrol Yasası çıkarılmıştır.Aynı tarihte T.P.A.O. kurulmuştur.

T.P.A.O. kurulması ile , Batman tecrübe rafinerisi ve M.T.A. ´nın diğer tesisleri T.P.A.O.´ya devredilmiş,Türkiye´deki petrol faaliyetlerini bu kuruluş yürütmeye başlamıştır.Başlangıçta Raman sahasında üretilen 58.008 tonluk petrol,1956 yılında 278.467 tona çıkmış ve Batman rafinerisi1959 yılında 330.000 ton/yıl kapasitesi ile işletilmeye açılmıştır.Bu tarihten sonra hızla gelişen Ortaklık,bünyesinde petrol endüstrisinin tüm faaliyet alalarını bulunduran Türkiye´nin en büyük kuruluşlarından biri haline gelmiştir.

Ortaklıklar-İştirakler

T.P.A.O

İştirakler

Yurtdışı Arama Şirketi Mühendislik

TPOC LİBYA-TÜRK

Yurtdışı Arama Şirketi Yurtdışı Ortak Arama

TPIC Şirketi

Yurtdışı Arama Şirketi KAZAKTÜRMUNAY LTD.

TEPCO

T.P.A.O.´nun kuruluş amacı yutiçinde ve yurtdışında arama,sondaj,üretim,taşıma,depolama ve rafinaj gibi tüm petrol ameliyelerini yapmaktır.Ham petrol,tabii gaz ve petrol ürünleri gibi tüm petrol ürünleri ithal ve ihraç etmek,petrol ürünlerinin dağıtılmasını sağlamak,yurt içinde yurtdışında mühendislik,labratuvar ve servis hizmetlerinin yürütmek,kurulmuş veya kurulacak ortaklıklara iştirak etmek veya ayrılmak,hertürlü ticari işlemlerde bulunmak,faaliyet konusu işlerden herhangi biri için lüzumlu fabrika,boru hattı,depolama,enerji ve su tesisleri,bina,kamp,site ve diğer tesis ve techizatı kurmak ve işletmektir.T.P.A.O. bu amaç ve faaliyetlerini doğrudan doğruya ve müessese,bağlı ortaklık,iştirak ve diğer birimleri eliyle doğabilecek sorun ve güçlüklere yerinde ve zamanında müdahale edebilmesi,kontrol kolaylığı sağlaması,kısaca işlerin aksamadan yürütülebilmesi amacı ile Batman,Adıyaman ve Trakya Bölge Müdürlükleri kurulmuştur.

2000 yılı sonu itibariyle T.P.A.O. personel mevcudu 3901 kişidir.Çlışan personelin % 12´si(484 kişi) ilköğrenimli,%63´ü(2641 kişi) ortaöğrenimli,%22´si(862 kişi)yüksek öğrenimlidir.Geri kalan %3´lük kısım ise ilkokul okur yazardır.

TOPOĞRAFYA VE JEODEZİ

JEODEZİ NEDİR?

İnsanların yaşalarındaki faaliyetlerini bilim ve uygarlık yöünden incelenmesi ancak onların bıraktığı izlerden yararlanarak mümkün olmaktadır.Eldeki bulguların en eskisi Mezopotamya bölgesindeki Arkeolojik araştırmalar sonucunda bulunan kil tabletler üzerindeki çivi yazılarıdır.Bu ve buna benzer araştırmalar sonucunda jeodezi(haritacılık) biliminde matematik,astronomi,coğrafya gibi dünyaın en eski bilim dallarından biri olduğu saptanmıştır.

Ünlü Alaman bilim adamı Helmert 1880´de “Jeodezi,yeryüzünün ölçümü ve projelsiyon bilimidir.” Demiştir.Bu tanıma Bruns,yerin gravite alanının ölçülmesini eklemiştir.Hertz 1991´de yazdığı kitabını, Jeodezi;yeryüzüne ilişkin gözlemlerden elde edilmesi ve bunların fiziksel modele dönüştürlmesidir,biçiminde geliştirmiştir.Diğer taraftan FIG tüzüğündenharitacıların meslek etkinlikleri olarak “Haritacı,yapılı ya da yapısız dökümleyen,sınırlarını belirleyen ölçen ve değerlendiren bu çalişmalara ilişkin tüzel ve özel iyeliğidökümlyen,sınırlarını beliryen,ölçen ve değerlendiren bu çalışmalrda toprak iyeliğinin yasal kayıtlanması önlemleri ile onunla bağlantılı hakları gözeten bir meslek bilgisidir.O,bunlardan başka ;kırsal ve kentsel toprakların kullanılmasını araştırır,planlar ve yönetir.Haritacı sözü edilen konuları ilgilendiren teknik,tüzel,ekonomik tarımsal ve sosyal bilgileri edinir.”diye tanımlamıştır.

Geometrik ölçülerin yanında yerin fiziksel alanınında saptanması amacı ile jeofizik dalında gravimetre ile yapılan yerçekimi ivmesi jeodezide vazgeçilemiyen bir olaydır.Haritalarda üçüncü boyut olarak yüksekliklerinde bilinmesi gerekir.

PROJEKSİYON

Eğri bir yüzey üzerindeki bilgilerin,matematik ve geometrik kurallardan yararlanarak harita düzlemine geçirilmesine “Harita Projeksiyon” denir.Harita projeksiyonda,yeryüzü bilgileri doğrudan doğruya düzleme geçirilmeyebilir.Onun yerine koni silindir gibi başka geometrik yüzeylerde kullanılabilinir.Orjinal yüzey üzerindeki bilgiler projeksiyon yüzeyine geçeken deformasyona uğrarlar.Yüzey,paralel veya merideyenler projeksiyon yüzeyine çizilebildiğ gibi,projeksiyon düzleminde seçilecek bir dik koordinat sistemindeki değerleri hesaplanarak bu yayalrın çizimi mümkündür.Orjinal yüzey uzunluk koruyan,alan koruyan ve şekil koruyan diye üç kısıma ayrılır.Harita projeksiyonları,projeksiyonda kullanılan yüzeylerin cinsine göre;Düzlem,Silindir ve Konik Projeksiyon diye adlandırılır.

ENLEM VE BOYLAM(COĞRAFİ KOORDİNAT SİSTEMİ)

?=Boylam(Longitude)Doğu (şekil.1)

?=Enlem(Latitude)Kuzey

Ekvator düzlemine paralel

olan düzlemlerin yerküre ile ara-

kesitleri Paralel Daireleri oluşturur.

90° güney,90° kuzey:180°

Ekvatoru dik olarak kesen

Kutuplardan ve yerin merkezinden (şekil.2)

geçen düzlemlerin yerküre ile ara –

kesit eğrilerine de Meridyen Yayları

denir.

180° doğu,180° batı :360°

Bir noktadan geçen paralel dai-

resinin ekvatora olan uzaklığına ve

ya bir noktanın ekvatora olan uzaklığını yer mekezinden gören acıya o noktanın ENLEMİ denir.Enlem o noktadan geçen merideyen düzlemi içinde ölçülür ve ? ile gösterilir.

Bir noktadan geçen meridyen

düzlemi ile başlangıç meridyen düzlemi

arasında kalan açıya da o noktanın BOYLAMI denir.Boylam bu iki düzlem üzerindeki en büyük ölçekli açıdır.1° aralıkla geçen meridyenler arası 4 dakikadır.

Büyük ölçekli haritaların yapılmasında geometrik özelliklerden yararlanarak çizim yapmak olanaksızdır.Bu nedenle harita düzleminde bir dik koordinat sistemi oluşturulur ve çizimi düşünülen bütün noktaların bu sistem içindeki dik koordinatları hesaplanır.

Dik koordinat sisteminin başlangıcı projeksiyon yüzeyinin ya küreye teğet olduğu nokta ya da teğet enlem dairesi üzerinde alınan noktadır.İkinci durumda başlangıç noktasının haritası yapılacak alanın ortasına gelmesi tercih edilmelidir.

Konik Projeksiyon;koninintepe açısı 0°olduğunda yüzey silindir,konin tepe açısı 180° olduğunda yüzey düzlem olur.

M0 = R x cot?0

e = 2?R’

R’ = R x cos?0

e =2?Rcos?0

Konik projeksiyonda koni ara doğrusu boyunca kesilerek düzlemem açılır,teğet enlem dairesi uzunluk koruyacak şekilde ve koninin S tepe noktasını merkez kabul eder.M0

Yarıçaplı bir çember parçası ile gösterilir.

(şekil.3)

Konik projeksiyonlarda coğrafi koordinatlar ları bilinen P noktasının projeksiyon düzlemindeki dik koordinatları,

Y : M x sin ?’

X : M0 – M x cos?’ (şekil.4)

Düzlem Projeksiyon; projeksiyon yüzeyi bir düzlemdir ,normal konumda kutup noktasında küreye teğet kabul edilir.Meridyen yayalrı projeksiyon düzleminde kesişen doğruların kesişme noktası düzlemin küreye teğet olduğu kutup noktası olup,projeksiyonda Q ile gösterilmiştir.Meridyenlerin boylam farkı küre üzerindeki büyüklükler kadardır.

?’= n x ? n=1 oldugunda ?’= ?

Projeksiyon düzlemindeki dik koordinat sisteminin X eksenni herhangi bir meridyendir. P’ nokatasının dik koordinatları;

Y = M x sin ?

X = M x cos ?

(şekil.5)

Düzlem projeksiyonlarda büyük ölçekli haritaların yapılmasında enlem ve meridyenyayalrı üzerlerinde alınacak noktaların dik koordinataları hesaplanarak,haritaya nokta nokta geçirilir.Küçük ölçekli haritaların yapılmasında ise aynı yöntem kullanılarak paralel ve meridyen yayalrı çizilebileceği gibi geometrik özelliklerden yararlanarak bu yayların çizimi yapılabilinir.

Paralel ve meridyenlerin geometrik özelliken yararlanılarak projeksiyon düzlemine çizilebilmesi için önce seçilen ? boylam farkına göre kutup noktasında kesişen meridyen doğrultuları çizilir.Meridyenler arasındaki açısı iletki yardımı ile alnabileceği gibi sabit bir r yarıçaplı dairede ? açısına karşılık gelen kriş uzunlukları önceden hesaplanır.Bu krişlerin yardımı ile meridyen doğrultularıkolayca çizilebilir.Meridyen doğrultuları çizildikte sonra projeksiyon nun özelliğine göre ,her paralel daire için hesaplanacak r yarıçaplı ile o paralel daire pergel aracılığı ile çizilir.Paralel dairelerin merkezi meridyenlerin kesim noktasıdır.

Silindirik Projeksiyon:Normal konumlu silindirik rojeksiyonlarda projeksiyon yüzeyi olan silindir küreye ekvator boyunca teğettir.Küre üzerindeki paralel ve meridyen yayalrı silindir üzerine aktarıldıktan sonra düzleme açınımı yapılarak harita düzlemi elde edilir.

(şekil.6)

Silindirik projeksiyonlarda ekvator kendi uzunluğunda projeksiyon yüzeyine aktarılır.Paralel dairelerde ekvator uzunluğnda ve ona paralel doğrularla temsil edilir.

Paralel dairelerin ekvatora olan X uzaklıkları ? enlemlerinin veya ? kutup uzaklıklarının fonksiyonu olur.Yani X: f(?) olur. Fonksiyonun ifadesi projeksiyonun özelliğine göre tanımlanır.

Büyük ölçekli haritaların yapımında dik koordinat sisteminin X ekseni,haritası yapılacak bölgenin ortasına rastlayan meridyenin projeksiyon düzlemindeki karşıtıdır.Sistemin Y ekseni ekvatordur.Buna göre coğrafi koordinatları bilinen bir P noktasının dik koordinatları,

Y=(? / ?) x R X=f(?)

? boylam farkı , X (seçilen) ekseni ile noktanın boyları (şekil.7) arasındaki açıdır. f(?) ise projeksiyonun özelliğine göre belirlenir.

Transversal Konumlu Silindirik Projeksiyon : Bu projeksiyonda silindir küreye bir meridyen boyunca teğettir.Teğet meridyen ana daire olup,projeksiyonda kendi uzunluğunda bir doğru parçası ile gösterilir.

Teğet meridyen aynı zamanda projeksiyon dik koordinat sisteminin X eksenidir.Koordinat eksenlerinin orijini teğet bir O noktasıdır.Koordinat başlangıç noktası ekvator üzerindede bulunabilir.

Herhangi bir P noktasının projeksiyona geçirilmesi iin bu noktanın ekvator üzerindeki H asal noktaya göre küresel,kutupsal

koordinatlarının (?,? ) (şekil.8)

bilinmesi gereklidir

X : (??/?)x R Y : f(?)

Bu projeksiyonda yatay daireler teğet meridyene paralel doğrularla,düşey dairelerde dik doğrularla gösterilir.(şekil.9)

Bu projueksiyonda yatay daireler teğet meridyene paralel daireler doğrularla,düşey dairelerde teğet meridyene d,k doğrularla gösterilirler.

Konform Transversal Silindirik Projeksiyon(GAUSS-KRÜGER):Transversal konumlu konform silindirik projeksiyon(G.K.) büyük ölçekli haritaların yapımında kullanılır.G.K. Projeksiyon sisteminde hesaplanan dik koordinatlara da G.K. dik koordinatlar denir.

(şekil. 10) (şekil.11)

Gözönünde bulundurulan P noktasının teğet meridyene olanYg uzaklığı projeksiyonun konform olma koşullarından yararlanarak elde edilir.Koform projeksiyonlarda a = b

Büyük deformasyonların ortaya çıkmasını önlemek için teğet meridyenden çok uzaklaşılmaması gerekir.Örneğin haritacılıkta teğet meridyenin en çok 3° uzağına kadar noktaların projeksiyonu yapılır.Haritası yapılacak alan büyükse daha çok sayıda silindirler kullanılarak bölgenin projeksiyonu yapılabilir.

Yq = Y + (Y3/6R2) Xg = X Formüllerde görülen Y,noktanın teğet merideyene olan uzaklığının küre üzerindeki değerini,X ise yine küre üzerinde olmak üzere Y ekseninin teğet merideyeni kestiği Q noktasının ekvatora uzaklığıdır.

Çok küçük ölçekli atlas haritaları için Dünya’nın şekli olarak küre kabul edilirse,topoğrafik haritalar gibi orta ve büyük ölçekli haritalar için,Dünya’nın şekline en yakın olan elipsoidi kullanmak gerekir.Ülke haritalarının yapımında Uluslararası HAYFORD elipsoidinin boyutları kullanılmaktadır.

(şekil.12)

a=6378388 m

b=6356912 m

(a – b )/a =1 / 297.0 (basıklık)

Eğer haritasını yapmak istediğimiz arazi küçük ise, yani yarıçapı 40 km.’den küçük bir daire içinde kalıyorsa,koordinatbaşlangıcını bu bu bölgenin ortasında alıp yerin şeklini göz önüne almaksızın koordinat hesaplarını düzlem üzerinde yapabiliriz.Yani ayrıca bir projeksiyona gerek kalmazçünkü koordinat başlangıcında yeryüzüne değen düzlem 40 km. uzaklıklarda hemen hemen yerküresi ile değme halindedir.

Başlançtan 40 km. uzaklıklarda en fazla büyüme 1/50 000 oranında yani 50 000 m.de 100 cm. civarındadır.Bu da ince işlerde yeterlidir.Buradan yola çıkarak bir ülkeyi bu büyüklükte parçalara ayırıp, büyük ölçkli haritalarını yapmak olasıdır,denilebilinir.

Her ne kadar teoride böyle düşünülürse de ayrı ayrı koordinat başlangıçlarına bağlı bulunan haritaların tamamını yanyana getirerek bir bütün hailnde kullanılmaması ve jeodezik hesapların başka bir sistemde yürütülmesindeki işlem karşısında bu yöntem tutunamamıştır.Projeksiyon kavramı bundan dolayı çıkmıştır.Gauss-Krüger projeksiyon sistemi ülke haritalarımızda 1931 yılından beri kullanılıyor.

Silindir, kuzey-güney doğrultusunda ve ekvatora teğet ise ismi merkatordur.Gauss-Krüger projeksiyonuna bundan dolayı Transversal-Merkator da denilir.

Gauss koordinatları ile açı deformasyonu yok denecek kadar azaltılmıştır.Silindirin temas ettiği meridyen,silindir ve elipsoidde ortak olduğu için uzunluğunda bir değişme yoktur.Fakat başlangıç meridyeninden doğu ve batı yönlerinde uzaklaşırsa deformasyon hızla artar.Yani bu sisteme göre harita alanlarını sonsuz bir şekilde genişletmeye olanak yoktur.

Harita alanlarındaki deformasyonları sınırlı bir şekilde tutabilmek için Gauss-Krüger koordinat sistemlerinin genişliğini orta meridyenden itibaren doğu-batı yönlerinde 1.5° olmak üzere 3° olarak belirlenmiştir.Bu durumda kenar büyümesi önemsenmeyecek kadar küçük olur.

UTM(UNIVERSAL TRANSVERSAL MERCATOR) PROJEKSİYONU

Bu projeksiyon Gauss- Krüger projeksiyonu esas alınarak geliştirlmiştir.buna göre uygulanacak projeksiyonda şu noktaların bulunması ileri sürülmüştür;

1.Doğrultu deformasyonlarının en az olması için konformluk,

2.Az sayıda projeksiyon yüzeylerinin kullanılması ve yüzeyler arası dönüşümlerin olası olması,

3.Ölçek deformasyonunun belirtelicek sınırlar içinde kalması,

4.Dik koordinat sisteminde beraberliğin sağlanması,

5.Merideyen yakınsamasının 5° den küçük olması.

Bu koşulların en uygun bir arada bulunabileceği durum 6° ‘lik dilim genişliğindeki dilim ekseninin sınır noktaya alan uzaklığı 340 km. kabul edilirse bu uzaklığın yarısı 170 km. olur.

Y=170 km. için M=1 olacağına göre dilim ekseni için M0;ölçek faktörü

M0 =M (1-(Y2/2R2)) den M0= 0,9996 bulunur.

Uzunlukların anormal büyümesinin engellenmesi için Xg ve Yg değerleri M0 ile küçültülür.Dilim eksenin solunda kalan değerlerin (-) değerlerden kurtulması için M0 ile küçültülür ve Yg değerlerine 500.000 eklenir.Kuzey yarım kürede Xg değerleri pozitiftir,fakat güney yarım kürede böyle olmadığı için bu değerlere 100.000 eklenir.Pozitif olan ordinatalar hangi dilimde olduğunu göstermek üzere o dilim numarası baş tarafa eklenir.Elde edilen koordinat değerlerine sağa ve yukarı değerleri adı verilmiş olur.Bu değerlere sadece çizim yapılır.

3° lik dilimlere göre hesaplanmış koordinatlar,1/10 000 ve daha büyük ölçekli haritaların yapımında dilimler arası 1/25 000 ve daha küçük ölçekli haritaların yapımında dilimler arası sıksık koordinat dönüşümünü engellemek için dilimler arası 6° alınır.

-Kuzey küre için;

Sağa= (D.N.) (500 000 Ygx M0 )

Yukarı= Xg x M0

-Güney küre için;

Sağa== (D.N.) (Ygx M0 500 000 )

Yukarı= 10 000 000 Xg x M0

Türkiye’de,3°’lik 7 dilim vardır.Bunlar orta meridyenleri 27,30,33,36,39,42,45 derece olarak kabul edilmiştir.

Geodezik sahalarda,örneğin kadastro problemlerindeki inceliği sağlayabilmek için dilim genişliği 3°’yi geçmemesi gerekir.

GEODETIC PARAMETERS (IN TURKEY)

Projections type : UTM (Transversal Mercator)

How is the degree : 6

Scale factor : 0.9996

False northing : 0

Folse easting : 500 000

Ellipsoid name : HAYFORD 1909-1910

Ellipsoid a : 6 378 388.0000

b : 6 356 911.9461

f : 1 / 297

1° Eksentrisite (e2) : 0.00676817

Vertical datum : Mean sea level

Horizontal datum : ED-50

Geodetic longitude of origin : Greenwich

Geodetic latitude of origin : Equator

Central meridians : 27,33,39,45

Zone numbers : 35,36,37,38

Units of measurement : meters

HARİTALAR

TÜRKİYE DE VE DÜNYADA PAFTA BÖLÜNMESİ

Harita;Dünya üzerinde bulunan yüzeysel şekillerle insanlar tarafından yapılan tesislerin bir düzlem üzerinde sismik gösterimidir.

1. Çok büyük ölçekli harita planlar: 1/250 ile 1/2500 ölçek (ayrıntılı çalışmalarda)

2. Büyük ölçekli haritalar : 1/5000 ile 1/25000 ölçek (arazinin topoğrafik ve genel yapısı )

3. Orta ölçekli haritalar : 1/50000 ile 1/100000 ölçek ( arazinin ayrıntılarını belirler ) 4. Küçük ölçekli haritalar : 1/200000 ile 1/500000 ölçek ( arazinin topoğrafik yapısını genel olarak gösterir )

5. Çok küçük ölçekli haritalar : 1/1000000 ile vs. Ölçek (büyük arazi parçaları ve dünyanın bütünü iin kullanılır )

COĞRAFİ KOORDİNATLARA GÖRE PAFTA BÖLÜNMESİ

Harita ölçeğine ve altlığınboyutlarına göre seçilecek uygun aralıklı paralel ve meridyenin sınırladığı alanlar bir paftaya girecek alanı belirtir.Paftalar kent ismiyle,yada bir numara il,ya bir harf ile yada ikisinin kullanımı ile tanımlanır.

Ulus ve uluslararası haritalar UTM ile yapılır.Türkiye’nin ki de aynıdır.

UTM’de yeryüzü başlangıcı meridyeninden başlayarak 6 derece boylam aralıklı dilimlere ayrılmıştır.Bunlara “grid” dilimi adı verilir.Grid dilimi başlangıç meridyeninde doğuya doğru 31,32,33…numaraları ile;batıya doğru ise 30,29,28…numaraları ile numaralandırılmıştır.Ekvatordan başlayarak 80° kuzey ve güney paralel dairesine kadar 8° enlem aralıklı kuşaklar meydana gelmiştir.Bu kuşaklarda kuzeye N,P,O…güneye M,L,K…ile isimlendirilmiş.6° aralıklı meridyen ve 8° aralıklı paralel dairelerin oluşturduğu bu küçük coğrafi alanlara grid bölgesi denir.

(şekil.13)

Bu bülge,bulunduğu griddiliminin numarası ve bulunduğu enlem kuşağının harfi ile isimlendirilir.33P gibi.

Bu bölgenin kuzey güney biçiminde ikiye bölünmesi ile ortaya çıkan 6° x 4° boyulu olan uluslararası 1/1000000 ölçekli haritanın kapsadığı alanı verir.Bu pafta en büyük kentin ismini alır.1/1000000 ölçekli paftanın 4 e bölünmesi ile elde edilen 2° x 3° boyutlu alan ise 1/50000 ölçekli haritanın pafta boyutlarını belirler.Bu paftalarda bulunduğu kentin ismini alır

1/1000000

Kuzey

grid dilimi

güney

1/250000

1/250000

1/250000

1/250000

1/500000

1/500000

1/500000

1/500000

(şekil.14)

1/250000 den küçük ölçeklerin pafta bölünmesi ulusal olup,her ülke kendie uyan bir bölümleme yaparak indekslerini oluşturmuşlardır.1/100000 ölçekli paftanın boyutları 30′ x 30′ dür. 1/250000 ölçekli paftanın 6 ya bölünmesi ile elde edilir.

1/100000

1/100000

1/100000

1/100000

1/100000

1/100000

1°,5′ 30′ = 44 km

a1

a2

b1

b2

a4

a3

b4

b3

d1

d2

c1

c2

d4

d3

c4

c3

İstanbul A4-a a1,a2,a3,a4

(şekil.15)

1/100.000 ölçekli pafta 4 e bölünerek 1/50.000,1/50.000 4 e bölünerek 1/25.000 lik pafta oluşturur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Açıklama

AÇIKLAMA

Bu çalışma “Hastanelerde Üretim ve Üretim Yönetimi” adını taşımaktadır.Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde, bir işletme olarak hastanelere genel bir bakış ve kavramlar verilemeye çalışılmıştır.İkinci bölümde, hastanelerde hizmet üretimi, müşteri odaklı yönetim konularına değinilmiştir.Üçüncü ve son bölümde ise, konu genel olarak özetlenmeye çalışılmıştır.

REŞARAN BALIKÇIOĞLU

KASIM-2002

I.BÖLÜM

Günümüzde bireylerin; sağlığa verdikleri önemin artması, sağlık hizmetlerinde kaliteli bakım isteğinin yaygınlaşması ve sağlık hizmeti gereksinimi duyduklarında ilgili kuruluşlar arasında daha seçici davranmaları, sağlık kuruluşları arasındaki rekabeti gündeme getirmiştir. Bu rekabete neden olan faktörlerden birisi de sağlık hizmeti sunan kuruluşların sayılarının giderek artması ve bu kuruluşların varlıklarını sürdürebilme gereksinimidir. Sağlık kuruluşları arası rekabette kaynak zenginliği önemli bir faktördür. Ancak hizmet sunumunda; fizik yapı, araç gereç, insan gücü ve para gibi kaynak özellikleri yanısıra, hizmetin sunuluş şekli ve hizmet alanların memnuniyeti kuruluşlar arası rekabette en belirleyici özellik olarak ortaya çıkmaktadır.

Hastaneler tedavi edici sağlık hizmetlerinin yürütüldüğü ekonomik, teknik ve hukuki özellikler taşıyan işletme türleridir. Ancak, hastaneler birer hizmet işletmesi olmalarına rağmen, genel işletmelerden bazı yönleri ile ayrılmaktadırlar. Hastaneler birer sosyal kurumdur, dolayısıyla kar işletmesi değildirler. Fakat bu gerçek, hastanelerin ekonomik işletmeler gibi işletmecilik kuralları ile yönetilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Diğer bir fark, hastanelere toplumun her kesiminden insanların başvurabilmesidir. Hastaneye başvuran insanların fiziksel ve psikolojik yapıları ile beklentileri diğer kurumlara başvuranlardan çok farklıdır. Hastaneye başvuran hastalar ve yakınları sıkıntı, endişe, gerginlik veya korku duygusu ile stres içinde olan kişilerdir.

Sağlık hizmetleri de bazı açılardan diğer hizmet alanlarından farklıdır. Hastaların hizmeti önceden deneme şansları yoktur. Ayrıca hastalar kendilerine verilen hizmetin kalitesini de bilinçli bir şekilde denetleyemezler, zira böyle bir denetim için gerekli bilgi donanımına sahip değildirler. Yani normal tüketim malları alımında geçerli olan satıcı ve alıcı ilişkileri söz konusu değildir. Sağlık hizmetinden yararlanmada tamamen sağlık personeline bağımlılık söz konusudur. Bu bakımdan hasta ve yakınlarının hastalıkları ve tedavileri konusunda bilgilendirilmeleri ve eğitimleri son derece önemlidir.

Öte yandan toplum, kültürel seviyesindeki gelişmeye paralel olarak sağlık hizmetlerini de sorgular ve zor tatmin olur hale gelmiştir. Geçmişte hekimin verdiği kararı olduğu gibi kabul eden hasta, yerini giderek sağlığı hakkında daha çok bilgi isteyen ve bu bilgiyi sorgulayan hatta başka bir hekime danışma ihtiyacı duyan hastaya bırakmıştır. Bu da hastaları memnun etme bakımından sağlık işletmelerinin işini gün geçtikçe daha da zorlaştırmaktadır.

Diğer işletmelerde olduğu gibi hastaneler için de, profesyonelleşme ve iyi bir yapı oluşturma zorunluluk haline gelmiştir. Çünkü bir işletmenin rekabet avantajı sağlaması, iyi mal/hizmet sunması yanında bilimsel yöntemlerle yönetilmesine bağlıdır.

Burada konuya ilişkin bazı kavramların verilmesi konunun daha net algılanması açısından önemlidir.Bunlar:

Sağlık : Dünya Sağlık Örgütünce; ölçümlenmesi oldukça karmaşık bir tanımlama biçimi ile “bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama ise insana özgü gereksinimlerden etkilenen ve yanıt verilmesi oldukça zor bir tanımlama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sistem : Genel anlamda birbiri ile etkileşimde bulunan; etkileyen ve etkilenen öğelerin toplamıdır. “Bir zincirin gücü eşittir en zayıf halkası” şeklinde özetlenebilir.

Sağlık Sistemi: Sağlık tanımı kapsamındaki gereksinimleri içeren oldukça karmaşık ve birbiri ile etkileşim halindeki öğeler bütünüdür. Bu sistem Şekil 1’ de özetlenmiştir.

Hastaneler: Sağlık tanımı kapsamındaki hizmetleri üreten günümüzün en karmaşık işletmeleridir.

Kalite: Klasik görüş sağlık hizmetlerinde kaliteyi, sağlık hizmetleri sisteminin çeşitli öğelerinin, standartlara uygunluk ya da mükemmellik derecesi olarak tanımlamaktadır.

II.BÖLÜM

Günümüzün en karmaşık işletmeleri konumundaki hastanelerin yönetimini spesifik kılan en önemli faktör oldukça karmaşık işgören karmasına sahip olmalarıdır. Hastaneler, amaçlarına etkin olarak ulaşabilmeleri için eğitim ve deneyimleri birbirinden oldukça farklı işgören gruplarının eş zamanlı faaliyetlerini örgütlemek ve yönetmek zorundadırlar.

Sağlık hizmetlerinin yaşamsal özelliği ve hizmet üretiminde işgörenlerin oynadığı rolün ciddiyeti ve sağlık işgörenlerinin özellikleri, insan kaynakları yönetiminin önemini artırmış ve insan kaynakları yönetiminin etik alanlarının gelişmesine yol açmıştır. Ancak hastanelerde işgören yönetimin önemli kılan temel özellikler aynı zamanda geniş ölçüde hastanelerin örgütsel özelliklerinden de etkilenmektedir.

Hastaneler ve Özellikleri:

Sağlık kurumları, büyük yatırımlar gerektiren teknik donanıma sahip olmalarına karşın emek yoğun endüstriler olarak nitelendirilmektedir. Bu bağlamda bir hizmet işletmesi olan hastaneler, aynı zamanda diğer tüm işletmelerden farklı olarak bireylerin doğumla edindikleri en önemli toplumsal hak olan yaşam hakkı ile ilgili hizmetleri en son bilimsel düşünce ve teknolojiyi kullanarak üretmek temel amacını hedefleyen örgütsel yapılardır. Bu amaca yönelik olarak hastaneler, çok farklı mesleki ve etik değerlere sahip işgören gruplarının aşırı işlevsel bağımlı olarak hizmet ürettikleri benzersiz örgütsel yapılardan birisi olarak tanımlanmaktadırlar. Yine bir hizmet işletmesi olarak hastanelerde işgören boyutunu önemli kılan bir diğer özellik ise; üretim sürecinin girdisi konumundaki hastaların kendilerine sunulan ve işgörenlerce oluşturulan hizmet sürecinin teknik kalitesi konusunda çoğunlukla yorumsuz kalmak durumu ile karşı karşıya kalmalarıdır.

İŞGÖREN YÖNETİMİ:

Günümüzün en karmaşık hizmet üretim sürecine sahip hastanelerde, işgören yönetimi oldukça yaygın bir bilgi ve beceri dağarcığını gerektiren bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, hastane işgörenlerini sanayi ve/veya diğer hizmet işletmelerinin işçisi – işgöreni gibi görerek, yalnıza hizmet kaynaklarının etkin kullanımı ilkesini temel öngörü olarak ele alıp, denetlemek; aynı zamanda yanlış ve yetersiz bir işgören yönetimi stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

GİRDİ

SÜREÇ

ÇIKTI

Doğuşta edindiği yaşam hakkı ile ilgili hizmetleri talep eden insan

İşgörenlerce (insanlarca) yönetilen süreçler

Talebi doyuma ve/veya doyumsuzluğa ulaşan müşteri

Geri Bildirim :

Yönetim Kademesi

Hastane Yönetimi : Kim Yönetmeli ?

Referans Yönetim Teorileri

Hastanelerde hasta bakım kalitesini, fiziksel aletler ve ekipmanla birlikte hastanenin her düzeyindeki personel belirlemektedir. Personel için yapılan harcamalar, tüm hastane giderlerinin üçte ikisini oluşturmaktadır.

Hasta bakım hizmet sunmak amacıyla kurulmuş olan hastaneler, amaçlarını gerçekleştirmek için personel, alet ve ekipman gibi mevcut kaynaklarını verimli bir şekilde kullanmak durumundadırlar. Personel, emek yoğun bir şekilde hizmetlerini yürüten bir hastanenin amaçlarını gerçekleştirmesinde önemli bir araçtır. Hastanenin etkililik ve verimlilik düzeyi, personelin ilgi, gayret, çalışkanlık ve yeterlilik gibi nitelikleriyle doğrudan doğruya ilişkilidir.

Yönetsel etkinlik ve diğer her tür başarı ölçüsü, temelde insan öğesinin çabalarına dayanır. Yine, Kuruluş dışında olumlu imaj oluşturabilmek, ancak çalışanlarla yaratılan olumlu imaj ile gerçekleştirilebilir.

Yukarıdaki açıklamalar bağlamında hastanelerin yönetiminde en önemli faktör insan kaynakları yönetiminin kalitesi haline gelmektedir. Dolayısıyla hastanelerde insan kaynakları yönetimi sistematik ve bilimsel, çağdaş öngörülerle bezendirilmiş bir yönetimi gerekli kılmaktadır.

Hastanelerde işgören yönetim sürecinin öğeleri ise aşağıdaki başlıklar altında ele alınabilir.

İşgören Yönetim Politikası

İşgören planlaması

İşgören seçimi

İşgören eğitim ve geliştirilme

İşgören değerleme ve ücretlendirme

Kariyer Planlaması

SİSTEMATİK VE BİLİMSEL BİR İŞGÖREN POLİTİKASI

Diğer işletmelerde olduğu gibi hastanelerde, işgören yönetim sürecinde aşağıdaki ekonomik, bilimsel ve etik temelleri bulunan ilişkileri de göz önüne almak durumu ile karşı karşıya kalacaktır. Bunlar,

Yeterlilik (Liyakat) ilkesi

Eşitlik ilkesi

Kariyer ilkesi

Güvence ilkesi

Yansızlık ilkesi

Halef yetiştirme ilkesi

Yönetim geliştirme ilkesi

Ancak, herhangi bir işletmede işgören yönetim sürecinin etkinliğini; yukarıda yer verdiğimiz ilkelerin optimal uygulanmasına yani söylemden öteye geçerek örgütsel kültürün bir parçası olarak örgütsel yaşama geçmesine bağlıdır.

Dış ve iç müşteri taleplerinin, giderek daha seçici olduğu ve rekabetin tırmandığı günümüzde, kurumsal gelişim daha da ön plana çıkmaktadır. Üretim ile tüketim eş zamanlı yaşandığı, hizmet sektöründe yapıların ve süreçlerin kalitesi belirleyici olmaktadır. Kurumsal gelişim, bireylerin ve birimlerin nitelik dokusunun sürekli iyileştirilmesi esasına dayanır. Bu “yolculuğun” ön koşullarından biri de, kurum kültürünün elverişli kılınmasıdır. Böylece, yönetim kalitesinin ve insan kaynakları performansının psiko-sosyal altyapısı kurulmuş olacaktır.

En karmaşık hizmet karma ve süreçlerine sahip işletmeler olarak hastaneler aynı zamanda ağırlıklı olarak teknik yönünün değerlendirmesi uzmanlık gerektiren süreçleri yöneten orta kademe (proje ve fonksiyonel) yöneticiler tarafından yönetilen işletmelerdir.

Hastanelerin bu örgütsel yapı özellikleri aynı zamanda bu işletmelerde üst kademe yönetiminde kim ve / veya kimler görev almalıdır? sorusunu oldukça önemli bir soru olarak gündeme getirmektedir. Özellikle hastanelerde sunulan direkt hasta bakım hizmetlerinin tüm süreçlerinde temel yönlendirici olarak yer alan hekimlerin hastane yönetimi ve kendi konumlarına yönelik yargılar bu soruyu gündeme getirmektedir. Ancak burada vurgulanması gereken en önemli konu oldukça karmaşık fonksiyonel yönetici karmasına sahip hastanelerin en üst yönetiminde yer alacak yöneticinin, kim olduğu ya da kim olacağı sorusundan ziyade; yönetim yaklaşımı ve bu yaklaşımı sergileyebileceği örgütsel yapının ne olması gerektiği önem kazanmaktadır. Bu soru aşağıda yanıtlanmaya çalışılmıştır.

Hastane Yöneticiliği: Ekip Yaklaşımı ve Ekip Liderliği

Hastanelerde sunulan hizmetlerin temel özelliği, hizmet süreçlerinin her müşterinin beklenti ve gereksinimleri paralelinde tasarlanarak; aşırı işlevsel bağımlılık gösteren ünite ve / veya üniteler ile bu ünitelerin çeşitli mesleklerdeki iş görenlerinin işbirliği ile sunulmasıdır. Dolayısıyla herhangi bir müşteriye sunulan hizmetin performans göstergelerinin yüksekliği ekip üyelerinin bir arada işgörme istek ve / veya hastaya odaklanma düzeylerine bağlıdır. Dolayısıyla ekip üyeleri arasındaki ikna edici iletişim sürecinin sağlanması önem kazanmaktadır. Bu sürecin tasarlanması ise proje yöneticileri ile fonksiyonel yöneticilerin çağdaş yönetim öngörüleri doğrultusunda yönetim yaklaşımları sunmalarına bağlıdır.

1970’ li yıllara kadar yönetim işi, denetim yönelimli bir çerçevede niteleniyordu. Yöneticiler, kendi çalışmalarının başlıca odak noktasını (planlama, organize etme ve koordinasyon sağlama aşamalarının tamamlanmasından sonra) çalışma sürecini denetlemek olarak saptayan bir anlayışa göre yetişmişlerdir. Dolayısıyla başvurdukları yöntemler de çalışanların faaliyetlerine denetlemeyi öngörüyordu. Bu yönetim tarzında, başarı, belirlenmiş olan bir kişinin denetim (feedback) süreçlerini geliştirmesi şeklinde somutlaşıyor ve sonuçlara korkudan dolayı ulaşılıyordu. Bu yönetim tarzı doğası gereği talimatçıydı.

1980’ li yıllarda denetim yönelimli yönetim düşüncesinin yerine liderlik modeli almıştı: 1980’ li yıllarda çıkan yöneticilere, etkin yönetimin teknik becerilerinin, yönetim becerilerinin ve liderlik becerilerinin bir bileşimden meydana geldiği öğretilmektedir. Bize de etkin yöneticilerin, çalışanların daha yüksek başarı ve performans düzeylerine çıkarabilecekleri öğretilmişti. Daha etkin hale gelmek isteyen bilinçli yöneticiler, kişiler arası becerileri geliştirme, iletişim becerileri ve müzakere yürütme yeteneği üzerinde duruyorlardı. Liderlik modelindeki başarılı yöneticiler, başkalarını ikna ederek, güven ve kararlılık aşılayarak ve bir problem çözücü işlevi görerek sonuçlara ulaşabilen yöneticilerdi. Mentörlük modeli ise pek çok kişi tarafından, özellikle de Senge tarafından destekleyici yönetim modeli şeklinde nitelenmektedir.

Sonuç:

Günümüzün en karmaşık ekonomik işletmeleri konumundaki hastanelerin en önemli ve öncelikli yönetim işlevi olarak işgören yönetimi haline gelmektedir. Bu bağlamda,

GİRDİ

SÜREÇ

ÇIKTI

İNSAN

İNSAN İŞLEYEN İNSANA YÖNELİK HİZMETLERİN TASARIMI

İNSAN

sürecinin etkinliğinin en önemli boyutu olarak hizmet üretenler (iç müşteri) ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir hastanenin örgütsel performans göstergelerinin yüksekliği ile işgören yönetiminin etkinliği arasında oldukça önemli doğrusal bir orantı sözkonusu olabilecektir.

İşgören yönetimin etkinliği yada işgören yönetim politikalarının tutarlılığında ise

İşgören devir hızı

İşgören eğitim bütçesi

İşletmeye işgören iş başvurularının yüksekliği

İşgören ödüllendirme sistemi

İşgörenlerin sektörel başarı düzeyleri gibi ilk akla gelebilecek ölçütler olarak ele alınabilir.

Hastaneden hizmet alan herkes müşteridir. Hasta da bu grubun bir parçasıdır. Bununla birlikte hasta için müşteri kelimesini kullanmak kulağımızı rahatsız etse bile bir standardizasyon sağlamak için müşteri kelimesinin kullanılması daha doğru bir uygulama olacaktır. Müşteri ile ilgili bir diğer olgu müşteri tatminidir.

Müşteri Tatmini: Müşteri şartlarının yerine getirildiğinin, müşteri tarafından hissedildiği tatmin derecesidir. Müşteri şikayetleri, düşük müşteri tatmininin yaygın bir göstergesidir. Ancak, şikayet olmaması yüksek müşteri tatminini göstermez. Hatta, müşteri ile mutabık kalınmış ve şartların yerine getirilmiş olması bile, zorunlu olarak yüksek bir müşteri tatminini ima etmez.

Müşteri tatmini tanımı ile vurgulananlar:

Müşteri tatmininin, müşteri bakış açısı ile tespit edilmesi gerekliliği,

Müşteri şartlarının karşılanmasının müşteri tatmininin yüksek olacağı anlamına gelmeyeceği,

Müşteri şikayetinin olmamasının yüksek müşteri tatmini anlamına gelmeyeceğidir.

Bu açılardan bakıldığında kuruluşların başarısının müşterilerinin ihtiyaç ve beklentilerinin belirlendiği ve bunları tümüyle karşılayacak şekilde planlandığı bir programda yattığı görülmektedir. Bu yaklaşım TS EN ISO 9000:2000 standardının da temelini oluşturmaktadır. Şekil 1’de TS EN ISO 9000:2000 standardında ön görülen proses tabanlı kalite yönetim modeli görülmektedir.

TS EN ISO 9000:2000 Standardı Proses Tabanlı Kalite Yönetim Sistemi Modeli

Proses tabanlı kalite yönetim sistemi modelinde girdiler; müşteri şartları, yasal şartlar ve kuruluşun kendisinin ortaya koyduğu şartlardır. Kuruluşun kalite politikası, sunulan hizmetin özelliklerini müşterisine bir taahhüt olarak belirttiği için, kalite politikasında belirtilen her özellik müşteri şartı olarak kabul edilir. Yönetim, ürün gerçekleştirme yani hastane hizmetlerini sunarken, hem müşteri şartlarını yerine getirmek hem de kalite politikası ile taahüt ettiği hizmet özelliklerini sağlamak zorundadır.

Gazi Hastanesi Kalite Politikası;

Gazi Hastanesinde çalışmaktan mutluluk duyan, güleryüzlü, yetenekli, konusunda bilgili ve deneyimli ekibimizle hizmet vermek,

Hastanemize başvuranların sağlıkla ilgili her tür sorununu güvenli bir şekilde ve kısa sürede çözümlemek,

Bilim ve teknolojideki yeniliklere uygun olarak hizmet kalitemizi sürekli geliştirmek ve en iyi olmak, hedefimizdir. Memnuniyetiniz Mutluluğumuzdur.

Kalite politikasının birinci paragrafı hastane çalışanlarının özellikleri ile ilgilidir. Ekibin bütün elemanlarının hasta ve yakınlarına karşı nasıl bir görünüm ve davranış içerisinde olacaklarını hatırlatarak, müşterisine de, bunun sağlanacağını taahhüt etmektedir. Çalışanların mesleki bilgi ve deneyimleri, hastaların her türlü sağlık sorunlarının güvenli bir şekilde ve kısa sürede çözüleceğinin güvencesi olarak belirtilmiştir. Bilim ve teknolojideki gelişmelere uygun olarak kalitemizi geliştireceğimiz ve kendimizi yenileyeceğimiz, başka kuruluşlar ile rekabette ne kadar kararlı olduğumuz vurgulanmıştır. Ayrıca hizmet kalitemizin düzeyi olarak hasta memnuniyet derecesi gösterilmiştir.

MÜŞTERİYE ODAKLANMA

Proses tabanlı kalite yönetim sistemi modelinde müşteri şartları bir dizi ana proses, proses ve alt prosesler sonucunda müşteriye sunulan ürün haline dönüşmektedir. Bu dönüşümde müşteri sesi (ihtiyaç ve beklentileri) proses ve ürün karakteristiklerine dönüştürülmektedir.

Müşteri odaklı bir kuruluş mevcut ve gelecekteki müşteri ihtiyaçlarını anlamalı, müşteri şartlarını yerine getirmeli ve beklentilerini de aşmak için çabalamalıdır. Bunun için:

Tüm müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin tamamı anlaşılmalı,

Müşteri ve fayda sağlayan tarafların ihtiyaç ve beklentileri arasında dengeli bir yaklaşım sağlanmalıdır. Bir kuruluşun asıl amacı kar olmamalıdır. Sadece kar amaçlamak müşteride tatminsizliklere yol açar. Kar, müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin tam olarak karşılanması sonucunda müşteri değeri yaratmanın doğal bir sonucudur.

Müşteri ihtiyaç ve beklentileri hizmet sunan kuruluşun çalışanlarına iletilmelidir.

Müşteri memnuniyeti ve sonuçlara göre müşteri davranışı ölçülmelidir.

Müşteri ilişkileri yönetilmelidir.

MÜŞTERİ İHTİYAÇ, BEKLENTİ VE ŞARTLARI

Bir kurumda verilen hizmetin amacı, müşteri ihtiyaç ve beklentilerini karşılamaktır. Bu iki terim birbirleri ile ilgili olmakla birlikte aynı anlamda değildirler. Öte yandan ihtiyaç ve beklentilerin karşılanması memnuniyet düzeyinin belirlenmesinde önemlidir.

İhtiyaç; gerekli olan, istenilen ya da faydalı olan bir özelliğin bulunmamasıdır. Müşteri ihtiyacı olan ürün ya da hizmet özelliği kurum için olmazsa olmaz bir şarttır.

Beklenti ise gelecekteki durumu sezinleme ve önceden fark edebilme, özellikle de bilinen bir ihtiyacın karşılanmasından sonra elde edilebilecek faydaların türetilebilmesidir. Beklenti subjektiftir, değişebilir, şüpheli, bulanık, ve hatta ifade edilmesi çoğu zaman güç olabilir.

Bu terimleri sağlık hizmetleri için düşünecek olursak ihtiyaç sağlıktır, hastaneye başvuran insanlar sağlıklarını kaybetmiştir. Hastaneden talep edilen bu sağlık ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Beklenti ise ileriye dönük olarak sağlıklı yaşamlarının devam etmesi ve hastalıklarının tekrar etmemesidir.

İhtiyaç ve beklentilerin bazıları açık olmakla birlikte bazılarının keşfedilmesi gerekir. Buna örnek olarak Amerikan tüketicisinin ekonomik ve emniyetli otomobil beklentisinin Amerikan Otomobil Sektörü tarafından iyi değerlendirilememesi sonucunda, bunu farkeden Japon Otomobil Sektörünün Amerikan piyasasında önemli bir pay almasını gösterebiliriz.

Şart terimi ise, ihtiyaçlar ile ihtiyaçların karşılanacağı durumdaki beklentinin resmi bir ifadesidir. Şart terimi ihtiyacı ve sadece bu ihtiyacın karşılanmasından sonra elde edilecek yararları içerir.

Bir şartın üç özelliği vardır:

Tam olmalı, karşılanabilecek tüm ihtiyaçları içermeli,

Açık ve kolay anlaşılabilir olmalı,

Karşılanabilir olmalıdır.

Bir kuruluşun varlığı, yukarıda açıklanan şartların tam ve doğru olarak algılanıp karşılanmasına dair proseslerin planlanması, uygulanması ve sürekli iyileştirilmesine bağlıdır.

ŞARTLARIN TAM OLARAK KARŞILANMASI İLE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ ARASINDAKİ İLİŞKİ

Şekil 3. Şartların tam olarak karşılanması ile müşteri memnuniyeti arasındaki değişim (Kano modeli)

Beklenen Kalite : Müşterinin üründe mutlaka olmasını belirlediği özelliklerdir. Müşteri bu tür özelliklerin bir üründe ya da hizmette olması gerektiğini düşündüğünden, bu özellikleri talep etmeyi gereksiz olarak görür. Örneğin bir bankamatikten para çekmeye giden bir müşteri için, para çekme işlemini gerçekleştirmesi zaten olması gereken bir özellik olduğundan bu durum müşterinin memnuniyetini arttırmaya neden olmaz. Ancak bankamatikte para olmaması ciddi anlamda memnuniyetsizliğe yol açan bir durumdur.

Sadece beklenen kaliteye odaklanan bir kurum müşteri memnuniyetini tam olarak sağlayamayacağı gibi kendisine ayrıca bir rekabet üstünlüğü ve pazarda kalıcı olmayı da sağlayamayacaktır.

Normal kalite: Müşterilerin bilinçli bir şekilde belirttikleri özelliklerdir. Bu özelliklerin bulunması müşteri memnuniyetini sağlarken, bulunmaması memnuniyetsizliğe yol açar. Poliklinik kapısında beklemeden muayene olmak, hastaneden hizmet talep eden herkesin beklediği ve talep ettiği bir kalite düzeyidir. Uzun süre poliklinik kapısında beklenmesi ya da sırasını bir başkasının alması, hastayı son derece memnuniyetsiz kılmaktadır. Normal kaliteyi sağlayan kuruluşlar müşteri memnuniyetini gerçekleştirse de, bu durum kuruma bir rekabet üstünlüğü sağlamamaktadır.

Cezbeden Kalite: Bir üründe ya da hizmette müşterilerin ihtiyaç duydukları ancak farkında olmadıkları ve talep etmedikleri özelliklerdir. Müşteriler bu özelliklerin farkında değillerdir, bu yüzden hizmette ya da üründe olmayışları herhangi bir etki yaratmaz. Öte yandan, bu özelliklerin bulunması ise müşteriyi bağımlı bir müşteri haline getireceğinden, kuruma da rekabet üstünlüğü ve pazarda kalıcı olmak gibi avantajlar sağlamaktadır. Bir hastanede banka ya da PTT olmaması farkında olunmayan bir özelliktir. Veya odalarda televizyon bulunmaması hastaların farkında olmadığı bir özelliktir. Öte yandan bu hizmetlerin varlığı hastaneden hizmet alanların ileri derecede memnun kalmalarını sağlayacaktır.

Lüks Sınıf Kalite: Müşterilerin ihtiyaç ve beklentilerinin ötesinde sunulan özelliklerdir. Lüks sınıf kaliteye odaklanan kuruluşlar, memnuniyet için avantajlı olmakla birlikte hitap ettikleri müşteri grupları kısıtlıdır. Beş yıldızlı otel kalitesindeki servisler, bu servislerden hizmet alanların memnuniyet derecesini ne kadar arttırsa da, toplumda bu servislerden yararlanabilecek kişi sayısının sınırlı olacağı akıldan çıkarılmamalıdır.

KURULUŞ ve KURULUŞUN MÜŞTERİLERİ

Müşterilerin ihtiyaç ve beklentilerinin tam olarak karşılanabilmesi için kuruluşun öncelikle:

Ürettiği ana ürünü ve bu ürünün özelliklerini,

Müşterilerini,

Müşterilerin kuruluşu nasıl gördüklerini,

belirlemesi gerekir.

1. Kuruluşun ana ürünü ve bu ürünün özelliklerinin belirlenmesi (Ürün profili):

Ürünün üretilmesi ve sunumundaki teknoloji ihtiyacı,

Üretim ve sunumdaki zaman ihtiyacı,

Üretim ve sunum yeri,

Üretim ve sunumda çalışanların ihtiyaç duydukları yeterlilik (eğitim, bilgi, tecrübe)

Müşteri ile temas kurulan aşamalar,

Esneklik (farklı ve kişisel müşteri ihtiyaçlarının karşılanması),

Tek bir ürünün hitap ettiği müşteri grubu/sayısı.

Kuruluşun müşterilerinin belirlenmesi için müşterilerin;

Değerleri, inançları,

Tutumları,

Sosyal alışkanlıkları ve kalıpları,

Tercihleri,

Beklentileri belirlenmelidir

Müşteri özellikleri, ihtiyaçları ve istekleri çeşitlilik gösteriyorsa sunulacak ürün özellikleri de farklı olmalı ve ürün çeşitleri arttırılmalıdır. Müşterilerin kuruluşa sağladıkları yararın farklılık içerdiği durumlarda, öncelikli müşteri grubu belirlenmeli ve hizmet özellikleri bunlar üzerinde odaklanmalıdır.

Müşterilerin kuruluşu nasıl gördüklerinin belirlenmesi,

Müşterilerin kuruluşu nasıl gördüklerinin belirlenmesi ve aşağıda belirtilen konularda müşteri algılarının tespit edilmesi gerekmektedir;

Müşteri açısından satın aldığı hizmetin amacı,

Sunulan hizmetin müşteri açısından gerekliliği,

Sunulan hizmetin müşteri açısından önemi,

Hizmet ve kuruluş hakkında müşterinin düşünceleri,

Hizmetin müşteriye maliyeti,

Müşteriye göre hizmeti satın alırken aldığı riskler v.b..

Hizmet (ürün) planlanırken dikkat edilecek hususlardan bir tanesi de “Müşteri Bilgisinin” doğru ve etkin olarak toplanıp kullanılmasıdır.

BİLGİ TOPLAMA DÜZEYİ

Kuruluş müşteri konusundaki bilgiyi nasıl elde edeceğini ve ne kadar bilgiye ihtiyacı olduğunu belirlemelidir. Elde edilecek bilgi sonucunda sağlanacak getiri, bu bilgiyi elde etmek için harcanacak kaynaktan fazla olmalıdır. Doğru ve etkili bilgi yönetimi için, elde edilecek bilgilerin müşteriyi memnun etme ve maliyeti azaltma oranlarına göre belirlenmesi gerekir.

DOĞRU MÜŞTERİ BİLGİSİ OLUŞTURMAK

Müşteri hakkında hangi bilgileri ne ölçüde bilmemiz gerektiğini belirledikten sonra müşterilerin kuruluştan ne istediklerini anlamak gerekir. Bunun için; müşterilerle yapılan karşılıklı görüşmelerde müşterilerin ne istedikleri belirlenmeye çalışılır. Ayrıca, müşterilerin kuruma karşı davranışları ve hizmet kullanımları gözlemlenerek de ne istedikleri belirlenmeye çalışılabilir. Daha önceden elde edilen sonuçlar analiz edilerek müşteri istekleri tahmin edilmeye de çalışılabilir.

Müşteri Bilgisi Akış Şeması

MÜŞTERİ BİLGİSİ

PLANLAMA

UYGULAMA

SONUÇLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

MÜŞTERİ BİLGİSİ ANALİZ YÖNTEMİ

DÜZENLEME YAPILMASI

ANALİZ SONUÇLARININ HANGİ ALANLARDA KULLANILACAĞI

KULLANIM ALANLARINA ve MÜŞTERİYE SAĞLANMASI İSTENENLER

KURULUŞUN GELİŞMESİ İLE MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ ARASINDAKİ BAĞLANTI

Müşteri ilişkilerini yönetebilmek için ilk adım müşteri ile iletişim kurabilmektir. Müşteri ile iletişim ihtiyacı aşağıdaki nedenlerden dolayı ortaya çıkar:

Kurumun gelecekteki durumu, karşılaşacağı sorunlar, gelişme ve iyileşme ihtiyaçlarının müşteri gözüyle ortaya konulabilmesi,

Sunulan hizmetin müşteri tarafından değerlendirilmesi,

Hizmetin piyasadaki gerçek değerini öngörebilmek,

Müşteri bağımlılığı yaratmakta gerekli verileri oluşturabilmek,

Müşteri beklentilerini rakiplerden önce belirlemek ve yerine getirmek,

Yapılacak yatırımlar ve kaynakların daha etkin kullanımını sağlamak için doğru bilgiye ulaşmak,

Daha az problem çıkaran ürün/hizmet üretmek.

MÜŞTERİ İLE İLETİŞİM KURMA YÖNTEMLERİ

Müşteri ile doğrudan (yüzyüze) interaktif iletişim kurma,

Medyatik iletişim.

Müşteri ile doğrudan (yüz yüze) interaktif iletişim kurmak; görüşmeler; ziyaretler, toplantılar, davetler v.b. şeklinde olabilir.

Müşteri ile doğrudan iletişim kurmanın faydaları;

İlişkilerin sürekli sıcak tutulması,

İşbirliği için bağlantı kurulması,

Kuruluşun imajının müşteri gözüyle değerlendirilmesi,

Müşterileri tanımak ve gerçek anlamda neye değer verdiklerini anlamak, müşteri önceliklerini anlamak,

İyileştirme ve geliştirme için yeni fırsatlar oluşturabilmek.

Müşteri ile medyatik iletişim;

Medyatik iletişimin amacı; mevcut teknolojiyi müşteri ile iletişimi sağlamak için kullanmak ve böylece kuruluş-müşteri ilişkisinin kalitesini arttırmaktır. Bu amaçla televizyon, internet, çağrı merkezleri, yazılı basın v.b. iletişim araçlarından yararlanılabilir. Sağlanabilecek yararları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

Daha geniş kitlelere ulaşılabileceğinden müşteri elde etme maliyeti düşer,

Müşterinin ürün araştırma zamanı kısaldığından ürünün veya isteklerinin karşılanma süresi ve maliyetleri azalır,

Kuruluş kendisini daha geniş bir tüketici grubuna tanıtma imkanı bulur,

Elektronik iletişimden faydalanılarak marka imajının müşteriye yerleşmesi sağlanabilir.

MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİ

Müşteri neden şikayet eder ?

Müşteri ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmaması durumunda (zaman, fiyat, kalite v.b.),

Beklentilerinin tam olarak karşılanmaması durumunda,

Aldığı üründe/hizmette herhangi bir kusur oluştuğunda,

Destek hizmetlerinden (hastane çalışanlarından) istediği/beklediği ilgi ve yardımı alamadığında v.b.,

müşteriler şikayet edebilirler.

Müşteri Şikayet Yöntemleri

Doğrudan hizmet aldıkları kuruma, aşağıdaki yöntemlerle,

Kuruluş yöneticilerine,

Birim sorumlularına,

c.Hizmeti aldıkları kişilere doğrudan,

Tanıdıklarına, kendilerine yakın gruplara,

İlgili resmi kurum veya kuruluşlara,

KURULUŞLARIN MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİNE YAKLAŞIMI

Kuruluşlar müşteri tarafından doğrudan iletilen ve/veya başka kanallardan gelen tüm şikayetleri analiz etmek, değerlendirmek ve çözüme kavuşturmak durumundadırlar. Kuruluş kendisine ulaşan tüm şikayetleri, kendisi ve müşterileri açısından fayda sağlayacak şekilde kullanmalıdır. Bunun için:

Şikayetler sürekli gelişmenin en önemli verilerinden biri olarak kabul edilmelidir.

Şikayet eden müşterinin hala müşteri olduğu bilinmeli ve memnuniyeti sağlanmalıdır.

İleride olabilecek uygunsuzluklar için veriler toplanmalıdır.

MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİNE YANIT VERME

Kuruluş şikayet eden müşteriye, konu ile ilgili bilgi sağladığı ve şikayetini kuruluşa bildirdiği için memnuniyetini bildirmeli,

Müşteriye sorunun çözüleceği bildirilerek gerekiyorsa özür dilemeli,

Şikayet ile ilgili bilgileri tam ve doğru olarak almalı,

Şikayetin aciliyetini ve konusunu öğrenmeli,

Konu kuruluş içinde ilgili ve gerekli yerlere zamanında iletilmeli,

Şikayet analiz edilmeli ve nedeni bulunmalı,

Kuruluş ve müşteri için uygun çözüm yolları bulunmalı,

Müşterinin sorunu giderildikten sonra memnuniyeti ölçülmelidir.

MÜŞTERİ ŞİKAYETİNE CEVAP VERECEK PERSONELİN YAPMASI GEREKENLER

Müşteriden gerekiyorsa özür dilenmeli,

Şikayet konusu müşteriden kaynaklanıyor olsa bile, müşteri dinlenmeli ve konuya gerekli önem verilerek izlenmeli,

Müşteriye şikayetle ilgili yürütülen faaliyetler hakkında uygun aşamalarda bilgi verilmeli,

Müşteriye karşı kibar davranılmalı,

Müşteri şikayeti ile ilgili olan yönetici, sorumlu veya departmanlarla zamanında ve doğru bağlantı kurulması sağlanmalı,

Kişisel sorumluluk ve yetkiler bilinmeli, müşteriyi memnun etmek için gerektiğinde kişisel sorumluluk ve yetkileri kullanmaktan kaçınılmamalı, ve müşteri doğru yönlendirilmelidir.

Müşteri şikayette bulunduğunda, hatanın veya kaybının giderilmesinin yanı sıra kuruluşun müşteriye verdiği önemi de herhangi bir şekilde görmek istemektedir. Bu kuruluşla müşterinin ilişkilerinin devam etmesi açısından çok önemlidir. Bu amaçla bir kurum müşteriye verdiği önemi göstermek için; şikayetle ilgili konuda duyduğu üzüntüyü bildirmeli, müşteri talebi karşılanmamış ise imkan dahilinde karşılanmalı ve hatanın tekrarlamayacağı konusunda müşteriye güvence verilmelidir.

Unutulmamalıdır ki memnuniyetsizlik içinde bulunan müşterilerin memnuniyetsizliklerini bildirdikleri kişi sayısı memnuniyetlerini bildirdikleri kişi sayısından çok daha fazladır.

MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ ANKETİ

Müşteri ilişkilerinde tatmin düzeyinin ölçülmesi, yönetimin özenle üzerinde durduğu bir konudur. Müşteri ilişkileri anketi böyle bir programın temel taşını oluşturur ve hem kalitatif hem de kantitatif ölçümleri bünyesinde taşır.

Müşteri tatmininin ölçümü programı geliştirilirken her kuruluşun kendi koşullarına göre hareket etmesi gereği unutulmamalıdır. Bu süreç dinamik bir süreçtir ve her aşamasında beklenmedik konular ortaya çıkabilir, yeni bilgilere, girdilere ihtiyaç doğabilir.

SONUÇ

Herhangi bir örgütsel yapıda, günümüz gerek bilimsel yönetim gerekse de kalite yaklaşımlarının temel vurgusu olan “yönetim” yaklaşımı önemlidir. Adı ne olursa herhangi bir yönetim yaklaşımının uygulanacağı örgütün yönetim yaklaşımı ile uygunluğu bağlamında etkin olacağı unutulmamalıdır. Dolayısıyla ISO 9000, TKY ya da herhangi bir kalite yönetiminin uygulandığı örgütün performans göstergelerine olumlu katkı sağlayabilmesi; örgütsel yapı ve yönetim anlayışının bilimsel öngörüler ile uyumuna bağlıdır. Yani, bilimsel öngörüler doğrultusunda örgütlenerek, yönetilmeyen bir işletmenin ISO 9000 veya TKY’ ni uyguladığı yönündeki söylemi tartışmaya açık olacaktır.

GAZİ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

HASTANE İŞLETMECİLİĞİ

HASTANELERDE ÜRETİM VE ÜRETİM YÖNETİMİ

HAZIRLAYAN:

REŞARAN BALIKÇIOĞLU

ÖĞRETİM ÜYESİ:

DİLAVER TENGİLİMOĞLU

ANKARA

KASIM-2002

İÇİNDEKİLER

AÇIKLAMA 1

I.BÖLÜM 2

II.BÖLÜM 4

Hastaneler ve Özellikleri: 4

İŞGÖREN YÖNETİMİ: 4

Hastane Yönetimi : Kim Yönetmeli ? 5

SİSTEMATİK VE BİLİMSEL BİR İŞGÖREN POLİTİKASI 6

Hastane Yöneticiliği: Ekip Yaklaşımı ve Ekip Liderliği 7

Sonuç: 8

MÜŞTERİYE ODAKLANMA 11

MÜŞTERİ İHTİYAÇ, BEKLENTİ VE ŞARTLARI 11

ŞARTLARIN TAM OLARAK KARŞILANMASI İLE MÜŞTERİ MEMNUNİYETİ ARASINDAKİ İLİŞKİ 12

KURULUŞ ve KURULUŞUN MÜŞTERİLERİ 14

BİLGİ TOPLAMA DÜZEYİ 15

DOĞRU MÜŞTERİ BİLGİSİ OLUŞTURMAK 15

KURULUŞUN GELİŞMESİ İLE MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ ARASINDAKİ BAĞLANTI 16

MÜŞTERİ İLE İLETİŞİM KURMA YÖNTEMLERİ 17

Müşteri ile medyatik iletişim; 17

MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİ 18

KURULUŞLARIN MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİNE YAKLAŞIMI 18

MÜŞTERİ ŞİKAYETLERİNE YANIT VERME 18

MÜŞTERİ ŞİKAYETİNE CEVAP VERECEK PERSONELİN YAPMASI GEREKENLER 19

MÜŞTERİ İLİŞKİLERİ ANKETİ 19

III.SONUÇ …..21

KAYNAKÇA………………………………………………………………………………………………………………..22

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dünyanın Oluşumu Ve Yapısı

DÜNYANIN OLUŞUMU VE YAPISI

Yer’in oluşumu sorunu,yüzyıllar boyunca insanı düşündüren ve düşündürmeye devam etmekte olan,önemli bir bilimsel sorundur.Gerçi Yer’in oluşumu konusunda,bugün geçmişe oranla ,daha çok şey bilmekteyiz.Ancak yine de,problemle ilgili görüşler,hipotez düzeyindedir.

Bunların delilleri güçlü olmakla birlikte,kesin birtakım sonuçlara ulaşıldığı ileri sürülemez.Yer’in yaşının 4,5 ile 5 milyar yıl dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunun 10 milyar yılı bulduğunu ileri süren kaynaklara da rastlanır.

Yer’in nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamayı amaçlayan teoriler ve bunların eksikliklerini daha iyi anlayabilmek için Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu sorusuna kısaca değinmek gerekir.Güneş sistemi bu sistemden çok daha büyük bir sistemdir.Fakat güneş sistemini de içine alan daha büyük bir dev sistem vardır.Bu sistemde pek çok sisteme ayıılmıştır.Bu sistemlerin herbirine Galaksi denir.Yer’in de içinde yer aldığı insalığın Galaksi’sine (Yun.süt demektir.),Türkçe bir terim ola Samanyolu denir.Batı kaynaklarda Samanyolu,Sütlü yol diye geçer.(Yani bu anlama gelir.)

Samanyolu’nda bazı kaynaklara göre 100 milyar,bazı kaynaklara görede 200 milyar gök cismi vardır.Kuşkusuz bunlardan biri de şimdiki bilgilerimize göre insan barındıran tek gök cismi olan Dünya’mızdır.Yer Samanyolu’nun merkezi kabul edilen Güneş’ten149,6 milyon km. uzaktır. Çapı hemen hemen 300 milyon km yi bulan yörünge adı verilen bir düzlem üzerinde dolanır.Bu düzleme,eliptik düzlem (tutunma düzlemi) denir.Bunun üzerindeki dolanımını,bir yılda 365 gün 6 saatte tamamlar.

Yer’in oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu,aynı esaslara ve büyük bir ihitimalle de aynı zaman dilimine rastlanmaktadır.Bu konudaki ilk teori ünlü Franız gök bilimci Laplace (Laplaş;1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.Teori’i ilme,Nebula kramı diye geçmiştir.

Laplace’ın varsayımına göre,Güneş ve gezegenler ile Samanyolun’dakidiğer gök cisimleri, oluşum tarihinin (4.7 ile 5 milyar yıl) ilk evresinde,kütle çekimi etkisi altında sıkışarak dönmeye başlayan,bir toz kümesinin birleşmesi sonunucu oluşmıştur.İleri sürülen bu teoriye Birleşme hipotezi adı verilir.Teorinin kabülüne göre,nebula sıkıştıkça,halkalar teşkil etmeye başlamıştır.Oluşan halkaların giderek yoğuşması sonucu,gezegenler oluşmaya başlamıştır.Dolayısıyla iç gezegenler(Yer ile Güneş arasındakiler) önce ,dış gezegenler ise ,daha sonra oluşmuştur.

Kısaca söylersek,Laplace’ın görüşüne göre Samanyolu ,milyarlarca yıl önce ,bir gaz ve toz kümesi idi.Ekseni çevresinde bir bulutsu,kütle çekimi etkisi altında çevresine gaz ve toz saçabilir.

Esas kütleden uzaklaşan ve yine etkisi altında kalarak dönmeye,yani dolanıma devam eden kümeler zamanla yoğuşabilir.Gezegenler,bu esasa göre oluşmuştur.

Bulutsu, ya da birleşme teorisi;uzun yıllar geçerliliğini korumuştur.Bundan sonra,gel-git kuramları diye ilme geçen,Laplace teorisini redetmeyen,fakat matamatiksel yanlışlıkların bulunduğunu doğrulayan bir dizi teori ortaya atılmıştır.

Gel-git teorilerinin en güveniliri,ünlü İngiliz fizikçi ve gök bilimcisi James Jeans tarafından 1901’de ilri sürülenidir.Gerçi,matamatiksel olarak ispatı yapılmamıştır.Ancak yine de akla en yakındır.O’na göre gezegenler ve Yer Güneş’in çekim bölgesine girerek geçen bir gök cisminin,yan, yıldızın,çekim gücü etkisi ile,Güneş ‘ten kopardoğı puro şekilli maddelerden oluşmuştur.

Gezegenler ve Güneş sistemi Galaksisi’ndeki diğer gök cisimlerinin Güneş’ten koptuğu yani koparıldığı görüşü aslında söz konusu gel-git varsayımlarına dayanır.Ancak hem bu görüş de kanıtlanmış değildir,hem de,buna karşı savunulan,bir patlama-dağılma teorisi vardır.

Güneş’in manyetik çekim gücü,diğer Gökada cisimlerine göre,çok yüksektir.İlk evrede oluşmuş dev bir Güneş’in nükleer enerji üretme evresinden sonra patlaması sonucu,farklı büyüklüklerdeki kütleler onun çekim alanına dağılıp,belli yörüngeler üzerinde dönmeye başlayabilirler.

Bütün modern teoriler,bütün gezegenlerin,gaz ve ince toz bulutundan oluştuğunu Güneş’in,ilk evrede bu tür bir madde topluluğu olduğunu kabul ederler.

Ancak şunu iyi biliyoruz ki,evrenin sırrı,henüz çok bilinmeyenli bir denklem olma özelliğni korumaktadır.Güneş ve gezegenlerin aslı kızgın gaz ve toz kümesi de olsa,bilim ve teknik esasta var olup da bilinmeyenleri keşfetme çabasındadır.Örneğin nebulaların maddeleri nasıl oluşmuştur;ya da uzay nerede başlar nerede biter;daha sonrs ne başlar ve o da nerede biter gibi sonsuz denilen soruların cevabı henüz verilmemiştir.Ama bu güçlükler,müspet ilmi reddetmeyi gerektirmez.Çünkü ilim,sabırla düşünme-araştırma ve maraktan doğar;gelişir ve olgunlaşır.Peşin yargılar ve mistik düşüncelerin,objektif ilim kuralları arasında yer yoktur.

Güneş sistemi elemanlarından biri olan Dünya,sahip olduğu başlıca üç doğal küreden oluşur.Bunlar ;katı yer kabuğu veya taşküre ,yaklaşık %71’lik payı sularla kaplı bulunan suküre,800-900 km hatta dah çok seyrelmiş şekilde,8000 km yüksekliğe kadar devam eden,havaküredir.Bu doğal kürelerin hayat veren şartlar sunması,bitkiler-hayvanlar ve insanların,türemesi ve yaşamasını sağlamıştır.Coğrafi yeryüzü terimi ile tanımladığımız bu üç doğal kürenin kesişmesi,madde ve enerji değişimi sürecinin oluşmasına ve bu doğal süreç de,hayat imkanlarının doğmasına yol açmıştır.

Yer ,dıştan içe-yüzeyden merkezine doğru,başlıca üç farklı bölümden oluşur.

1-)Kabuk Bölgesi

2-)Manto Bölgesi

a)Üst Manto

b)Alt Manto

3-)Çekirdek Bölgesi

a)Dış Çekirdek

b)İç Çekirdek

Bunlardan Kabuk bölgesi,yaklaşık 30 ile 40 km lik ortalama bir kalınlık gösterir.Bu değerler,yüksek sıra dağların derinliklerinde,70-75 km ye dek ulaşır. Okyanus kabuklarında ise,yaklaşık 5 ile 10 km ye iner.Yapısının,daha çok granit ve bazaltik olduğu kabul edilmektedir.

Sismik hareketlerin odak noktaları,genel olarak bu bölge içindedir.Metalik madenler daha çok masif bir yapı gösteren granitik ve bazaltik bölgelerede doğal gaz ile hampetrol ve kömürler ise,bu kabuk içindeki tortul bölgelerinde rezerve olmuştur.

Kabuk bölümün altında,deriniği 2900 km dolayında kabul edilen Manto yer alır.Yaklaşık 800-900 km lik dış bölüme dış manto,2000 kmye varan derinliğe kadarki bölüme ise,alt manto denilir.Radyometrik dalgalara uyarı vermesi nedeni ile bu bölümün de,katı yapıda olduğu kesindir.

Teorik olarak,mantodan sonra,Yer’in çekirdeği diye adlandırılan bölüm gelir.Artık bu bölge,akışkan-sıvımsı bir maddeden oluşur.Çünkü,elektrmanyetik dalgalara uyarı vermez.Bu bölge de,dış manto(kalınlığı 5000 km ye uzanır.)ve iç manto diye ikiye ayrılır.Böylece,üzerinde dolaştığımız katı bölgeden Dünya’nın merkezine dek,ortalama 6370 km lik bir derinlik bulunduğu kabul edilmektedir.

YeryüzüDSG KABUK ÜST MANTO

ALT MANTO ÇEKİRDEK

Şekil:Yer’in iç yapısının kesiti

Tablo:Yer’in iç yapı bölgeleri ve bileşimleri

İç yapı bölgeleri Derinlikleri Bileşimleri

KABUK 30-40(km) SİAL

MANTO 35-2900 SİMA-MAGMA

ÇEKİRDEK 2900-6370 NİFE

Yer’in iç yapı bölgelerini oluşturan maddelerin,oran yüksekliğine göre de adlandırılmıştır.

Nitekim kabuk bölgesinin hakim maddeleri,daha çok silisyum ve alüminyumdur.Bu madde adlarının ilk hecelerini kullanan kimi gök bilimci jeofizikçi ve coğrafyacılar,yerin kabuk bölgesini Sial diye adlandırmışlardır.

Yer’in manto bölgesinin bileşiminde,en yüksek paylar,silisyum ve magnezyum elementlerine aittir.Bu nedenle de,Sima diye adlandırılmıştır. Yanardağ püskürmeleri,bu bölümden kaynaklanır.Dolayısıyla magma diye adlandırılır.

Aynı şekilde, çok daha ağır madenlerden oluşan çekirdek bölgesinin hakim maddeleri,nikel ve demir madenleridir.Bundan dolayı,Nife şeklinde adlandırılmıştır.

Derinliklere inildikçe,belli basamaklarda sıcaklık değerleri çok belirgin bir şekilde artar.Bu sıcaklığa,jeotermi denir.Jeotermide,her 33 m derinliğe inildikçe,yaklaşık 1 C artış olur.Bu artış çizgilerine,jeotermi basamağı denir.

Jeotermi basamağı,genel olarak her 33 m de 1 C değişmekle birlikte,bu değişim,Yer’in bazı iç bölgelerinde 145 m bulur.

Bu veriler esas alındığında,örneğin 40 km derinlikte sıcaklık yaklaşık 1200 C ,60 km de 2000 C ve iç çekirdek’te,yaklaşık 200 000 C dolayında bulunmaktadır.Kuşkusuz,derinliklere doğru sıcaklığın artışı kesin olmakla birlikte,hesaplanan bu değerler,teorik sonuçlardır.Çünkü Yer’in iç yapısı konusunda,şimdilik kısmen iyi tanına bilen iç bölge,kabuk bölgesi’dir.Öte yandan Yer içi sıcaklığını ölçmek mümkün değildir.Bu nedenle de,şimdilik kaydıyla bu konuda en iyi bilinen husus,Yer’in derin noktalarında sıcaklık derecelerinin,çok yüksek oluşu gerçeğidir.

Zaten,yanardağ püskürmeleri,gayzer,su-buhar ve kaplıca gibi sıcak sularda,bu açıkça doğrulamaktadır.

Güneş sistemi ve bu arada Yer’in oluşumu milyarlarca yıllık bir zaman sürecinde gerçekleşmiştir.Bu sürece,kısaca Güneş Sistemi ve Yer’in yaşı denir.Ancak biz burada sorunu,Yer’in yaşı terimi ile ifade edeceğiz.

Yer yuvarlağının oluşumu ile uğraşan,bu sorunu aydınlatmaya çalışan ilimler,jeoloji yani yerbilimi alanları,jeofizik,jeodezi ve kısmen de coğrafya gibi ilimlerdir.Jeoloji,yer yuvarlağı üzerinde ve doğal olayları inceleyen bir bilimdir.Bu bilimin,özellikle Palecoğrafya ve Paleontoloji bilimleri yerin yapısını incelerler.

Bunlardan Paleocoğrafya:yani jeoloji zamanlar ve devrelerinin coğrafya ilmi,Yer tarihi boyunca her bir jeoloji devrinde oluşmuş kıtalar,okyanuslar,dağ sistemleri ve jeosenklinaller gibi coğrafi ünitelerin dağılımlarını inceleyen bir bilim dalıdır.Nitekim Paleocoğrafi araştırmaların sonuçlarına göre Arkeen veya Arkeozik devrelerde günümüze dek,Yer’in Paleocoğrafyası’nda çok büyük değişiklikler olmuştur.

Yer’in tarihi geçmişi ve gelişimini aydınlatan bir diğer bilim alanı da Paleontoloji’dir.

Bu dalın ana uğraşı konusu,fosil kalıntılarıdır.Yer kabuğunda doğal süreçlerle oluşmuş fiziksel-kimyasal değişikliklere uğradığı halde,katmanlar arasında korunarak günümüze ulaşmış zoolojik vefitolojik her türlü kalıntılara fosil denir.Terim,jeoloji ilmi terimi olduğu kadar:Paleobiyoloji,Paleobotanik, Jeomorfoloji,paleontoloji ve paleocoğrafya terimidir de.Yine terimle ilgili olarak,fiziksel-kimyasal değişmeler geçirip taşlaşan hayvansal ve bitkisel kalıntıların bu nihayi şekline,fosilleşme denir.

Fosiller,çok değişik özelliklerinin laboratuvar metodlarla incelenmesi sonucu,ait oldukları jeolojik zaman ve devirlerinin değişik coğrafi özellikleri hakkında,akıl yürütme metodu ile de olsa,bazı bilimsel sonuçlara varıla bilmektedir.

Yeryuvarlağının yapı,bileşim ve gelişimini inceleyen bilim demek olan jeofizik de,Yer’in yapısı ve yaşının belirlenmesine yardımcı olan bir ilimdir.

Örneğin,geliştirilen jeofizik metodlar ile,yeraltı yapı özelliklerinin incelenmesi giderek kolaylaşmoştır.Özellikle Sial bölümü hakkında,artık bu sayede geçmişe göre çok şey bilinmektedir.Bununla ilgili bir metod,radyoaktivite teorisi olarak ilme geçmiştir.

Hatırlanacağı üzere radyasyon,sıcaklık veya ışın yaymak demektir.Bu fiziksel olaya kısaca ışınımda denir.Radyoaktif ise,nükleer sıcaklık veya ışınım etkinliği demektir.Terim,kısaca radyoaktivite diye de ifade edilir.

Radyasyon’dan kaynaklanan yani nükleer ışınım yayma derecesinin ölçmeye yarayan jeofiziksel alete radyometre denir.A.B.D’li jeofizikçi J.Jolly,

Rodyoaktiviteli,kayaçların parçalanma ayrışma hareketlerinin,yeryuvarı içinde ısınmaya yol açtığı;bunun deriniklerindeki kayaçlarda daha yüksek ısınmalar ve ergimelerle sonuçlandığını,Magma veya Sima’nın esas oluşma nedenin bu jeofiziksel değişime dayandığını;yeryuvarı kabuğunun yani kabuk bölgesinin de,aslında bu olayların eseri olduğunu ileri sürmüştür.

Bu görüşlere,radyoaktivite teorisi denir.Teori kanıtlanmış olmazsada zamanla yapılan bir tür jeofizik ilmi çalışmaları ve radyometrenin kullanılması ile kayaçların yaşlarının belirlenmesi metodlarına,radyometrik metodlar denir.Bu tür metodlarla yapılan zaman belirlenmesi sonuçlarına göre Yer’in yaşı sorunu konusunda daha çok şey bilmekteyiz.

Çok teknik bir dizi problem teşkil etmesine rağmen kayaçların yaşının belirlenmesi temelde şu esasa dayanır:

En yüksek radyment,uranyum metalidir.Yer kabuğunun bileşiminde bütün kayaçlardai,onlardan oluşmuş topraklarla ve denizlerin sularında bulunur.Ekonomik olarak işletilmeyişini rezerv ve tenörler belirler.

Uranyum atomlarını oluşturan partiküller,binlerce-hatta milyonlarca yıllık bir zaman sürecinde çözünürler ve sekiz elementin oluşmasını sağlar:

Uranitit,peblend,carnotit,otunit…gibi.Buılardan en sonuncusu,kurşun bileşiğidir.Bu oluşum ve değişim çok,uzun bir zaman sürecinde gerçekleşir.Örneğin,1 g uranyum’un radyoaktivitesini yitirerek 1 g kurşun’a dönüşmesi için geçmesi gereken zaman sürecinin,7.6 milyar yıl olacağı hesaplanmaktadır.

Söz konusu ettiğimiz bu oluşum süresinden yararlana uranyum ve kurşun elementleri bulunan kayaçların yaşlarını gerçeğe yakın bir şekilde hesaplaya bilmektedirler.Gerçekten de bu yapıdaki kayaçların incelenmesi bileşimlerindeki uanyum’un,kaç yılda kurşun2a dönüştüğü ve dolayısıyla da,

Yaşlarının hesaplanmasını sağlamıştır.Bu yolda yaşları hesaplanmış kayaçların,3.5 ile 5 milyar yıl’ı bulduğu anlaşımıştır.

Bu metodla yapılan hesaplamalar,Yer’in kabuk bölgesi’nin ilk şekillenmeye başlamasının en az 4.5—5 milyar yıl eskiye dek uzandığını göstermiştir.Bunun 3.5-4.6 milyar yıl olabileceğini hesaplamış bilim adamlarınada rastlanır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yapay Zeka 1

Yapay Zeka 1

Bu ay Bilim-teknik dergisine de kapak olan son günlerin popüler konusu “yapay zeka” uzerinde duracağız.

Yapay zeka nedir? Yapay zeka ile insan gibi davranan, insandan ayirdedemeyeceğimiz derecede insansı makinalar üretmek mümkün mu? Konu ile ilgili öncelikle temel kavramları ortaya koyalım.

Turing makinası: 1950′lerde bilgisayar biliminin temellerini atan ingiliz bilim adamı Alan Turing tarafından önerilen yapay zeka tanımlamasına göre bir duvarın arkasında sizinle etkileşime geçen, (örneğin chat yapan) bir makinanın insan mı makina mı olduğunu anlayamıyorsanız, (yani o makina size bir makina olduğunu çaktırmayacak kadar iyi programlanmışsa) yapay zeka’dan sözedebiliyoruz.

Çin odası: Diyelim ki elimizde bir oda var, bu odanın içinde bir insan mevcut. Bu insan çince bilmiyor ve dışarda çince bilen insanlar var. Ve bu odadaki insan dışardakilerle birbirlerini görmeden kapının altından attıkları kağıtlarda yazılı çince semboller yardımıyla haberleşiyorlar. Yani dışardaki çinliler bu oda içindeki çince bilmeyen arkadaşımıza kağıda ‘bugün nasılsın’, ‘İsviçre’nin başkenti neresidir’ ya da ‘Bir elma ısırınca elmada bir kurt görmekten daha kötü ne vardır ?’ şeklinde sorular soruyorlar. Ancak oda öyle güzel düzenlenmiş ki içinde her türlü soruya verilecek tıpkı bir insanın vereceği türden cevaplar kütüphaneler dolusu manuellerde önceden hazırlanmış. Örneğin yukardaki son soruya ‘yarım kurt görmek’ gibi bizim algılayışımıza göre üretilmiş bir cevap bulunabiliyor bu manuellerde. Ancak önemli nokta şu ki bu cevapları manuellerden okuyan arkadaşımız tek kelime çince bilmiyor. Yani dışardaki çinlilere ne cevap verdiğini, onların ne sorduğunu kesinlikle bilmiyor. Sadece manueller yardımıyla hangi sembole hangi sembollerle karşılık vermesi gerektiğini biliyor. Ve bu şekilde yazdıklarının anlamını bilmeden dışardaki çinlilerle sohbet ediyor.

Çin odası problemini yukardaki gibi tanımladıktan sonra soruya geçebiliriz. Acaba içindeki çince bilmeyen insan ve komple manullerlerle beraber böylesi bir odaya ya da çalışma mantığı tıpkı bu oda gibi olan günümüz yapay zeka yazılımlarına ‘bilinçli’ diyebilir miyiz ? Ya da bu yazılımlarla üretilmiş insan gibi davranan bir makinayı Turing testini aştığı zaman (yani insan mı değil mi ayırd edemiyorsak) insan olarak nitelendirebilir miyiz ? ‘İnsan’ nedir ve eğer makina ile taklit edilemez ise bunun sebebi nedir? İnsanın ne gibi özellikleri onu makinadan üstün kılar ve taklit edilmesini imkansızlaştırır? Makinalarda eksik olan ne? Ya da insan makinalarla simüle edilebilir mi ?

İşte bu noktadan sonra felsefeciler çeşitli görüşler atıyor ortaya;

İnsanın simüle edilebileceği tezine dayanan görüşe göre bizi insan yapan herşey beynimizdeki nöronlara dayanan nöral ağlarda depolu bilgilerde mevcuttur(!) Eğer insan beynindeki nöronlara inebilir ve içindeki bilgiler aynen kopyalayabilirsek tıpkı insan gibi davranan, etiyle kemiğiyle olmasa da zeka ve davranışıyla bir insanı aynen kopyalayabilir ve tıpkı insan gibi davranan bir makina üretebiliriz. Sevgi, nefret, kin, öfke, hırs, aşk, acı, sıcak, soğuk gibi duygularsa ancak duyu organlarımızın ve beynimizin ürettiği sinyallerden ibarettir. Yaptığı hesaplar sonucu sinirlenmesi gerektiğini bulan ve bunun sonucu olarak da kaşlarını çatıp sesini yükselten veya aynı şekilde sevgi duyması gereken kişiye samimi tavırlar gösteren, ya da ağızına aldığı bir yiyeceğin acı ,ekşi ya da tatlı olduğunu ya da eline aldığı bir cismin sıcaklığını sensörleri yardımıyla algılayan insan benzeri bir robota insan denmemesi için prensip olarak hiç bir problem yoktur. Çünkü insanın çalışma mantığı da bundan farklı değildir. Makinaların insandan daha az zeki ya da bilinçli olması için hiç bir neden yoktur. Gelecekte gerçekleşecek bilgisayar teknolojisindeki olağanüstü gelişmelerle beraber insan bütünüyle simule edilebilecektir.

Ancak işin bir de şu yönü var, bilgisayar teknolojisi ne kadar gelisirse gelişşin, bizim onu programladığımız yani bizim ondan istediğimiz şeyleri yapar. Kendisi “isteyemez”. Yani programladığınız bir bilgisayarın hangi koşullar altında tam olarak ne yapacağını, nasıl davranacağını kestirebilirsiniz. Programlama ile ilgilenenler bilirler. Örneğin random komutunun çalışma mantığına gözattığınızda onun çalıştırdığınız andaki saate bakarak bir değer ürettiğini görürsünüz. Sonuçta bu fonksiyondan dönen rasgele değer aslında pek de “rastgele” değildir. Bu fonksiyonun çalışma mantığını biliyorsanız siz de o anda saate bakarak onun bulacağı değeri belirleyebilisiniz. Random komutunu isterseniz saate değil de başka değişken birşeye dayanarak çalışacak şekilde yeniden düzenleyin. Sonuçta yine de komutumuz önceden belirlenebilir olmaktan, başka bir değişle “deterministik” olmaktan kurtulamayacaktır. Ama insan, davranışları onceden kestirilemez bir varliktir. Neye gore “canı sıkkın”, neye göre “bugün kafam bozuk” diyip ne kadar “ters cevap”lar verecegi bilgisayarsı davranışların aksine aksine asla önceden bilinemez. En azından bunun aksini iddia edenler bugün insanın davranışlarını kesin olarak belirleyemiyorlar.

Bu konu biraz da insanı ele alışınıza bağlı. Eğer siz insanı ruhu ve “irade”si olan ‚yani kimsenin önceden belirleyemeyeceği ve dış değişkenlerin de ötesinde bir seçim yaparken bunu kendinden birşeyler katarak yapan bir varlık olarak görüyorsanız insanın ruhu ve iradesi olmayan bir makina tarafından da asla taklit edilemeyeceğini söylüyorsunuz demektir. Cünkü bu durumda insan dış etkenlerin yaninda kendi “özgur irade”sine sahip bir varlıkken Bilgisayarsa “irade” ya da “Tercih yapma kabiliyeti” dediğimiz özellikten yoksun durumda kalıyor. Yaptığı tercihler tümüyle bizim ondan “yapmasını istediğimiz” ya da bizim ondan “sınırlarını bizim belirlediğimiz” alan içerisinde yapmasına izin verdiğimiz tercihlerdir. Bilgisayarın buna kendinden birşey eklemesi, işleyişini istediği veya bizim önceden kestiremeyeceğimiz doğrultuda değiştirmesi mümkün değildir. Yani bir anlamda insan parçalarının toplamından “fazla”sı olan bir varlıktır. Ve bu “fazla”dan dolayı makina tarafından taklit edilemez.

Yapay Zeka 2

Başlıkla ilgili Not: Yapay zeka yazisina başlarken yazıyı ikiye bölmeyi düşünmüştüm ve geçen ayki başlığı “yapay zeka ½” şeklinde atmıştım ancak yazı tahmin ettiğimden daha uzun sürdüğü için sıkıcı boyutlara ulaşmaması için bu ay bitirmiyor ve bir kısmını gelecek aya bırakıyorum. Eh bu gidişle artık gelecek ay da “yapay zeka ¾” diye bir başlık görürseniz şaşırmazsınız herhalde.

Bir önceki yazıda bahsettiğimiz insanın makineler tarafından taklit edilemeyeceğine söyleyen görüş, manevi inançları olan ya da tanrı, ruh dahil hiç bir manevi inancı olmayan pek çok günümüz felsefecisinin de benimsediği bir görüşüdür. İnsanın taklit edilmesi önündeki güçlükleri gördüklerinde bunu ruh ve tanrıya inamadıkları için “Bir şekilde evrimde bir sıçrama olmuş ve insan doğadaki başka hiç bir maddi yapıyla taklit edilemez hale gelmiş” şeklinde açıklama yoluna gidebiliyor bu kategorideki felsefeciler. Peki “İnsanı makinadan ayıran ve bir anlamda onu üstün kılan yanı nedir?” sorusuna ise özdür irade’ye ithafen “insanda makinalarda olmayan belli “causial powers” (nedensel güçler) vardır ancak bunların ne olduğunu açıklayamıyoruz.” cevabını vermekle yetiniyorlar. Aynı görüşe göre makina bizim anladigimiz anlamda “düşünme” kabiliyetinden de yoksundur. Sadece sayısal hesaplar yapan ve bu hesaplar sonucu elde ettiği verilere bağlanmış otomatik davranışlarda bulunan bir varlığın “düşünme”sinden sozedilemez. Yani bu göruşe göre yapay zeka konusu A.I gibi ticari film sloganlarında da farkına varılmış “isteyememe” sorununu asla aşamayacak ve “yapay zeka” olarak kalmaya devam edecektir, hiç bir zaman “gerçek zeka” ya da “insan zekası” türünden bir basamağa geçemeyecektir.

Aslına bakarsanız bugünün bilimsel metodlarıyla her iki görüşü de ispatlamak mümkün değil. Evet bugün insan davranışı gösteren (davranışı önceden kestirilemeyen) makinalar yapılamıyor. Ama bunların yapılmasının mümkün olmadığı da ispatlanmış değil. Su an burda yaptığımız sadece bilimin ulaşamadığı bu noktada “tahmini” fikirler yürütmek. Ancak bu tahminleri de nereden elde ettiğimizi ve fikirsel kaynağını açıklayarak daha tutarlı yorumlar getirmek ilke olmalı tabi ki ve bizim de burada yapmaya çalıştığımız bundan ibaret.

Olayın bir de kişisel yönü var. İçimizdeki ölümsüzlük isteği kendini mumyalatan ve gösterişli piramit-mezarlar inşa etmek uğruna halkından binlerce insanın malını ve canını yıllarca kullanan mısır firavunlarından daha eskiye gidiyor. Sonuçta ölümlü bir dünyada yaşıyoruz ve ölümden sonra zaten ölümsüz bir hayat olduğuna inanmayanlarımız içlerindeki ölümsüzlük isteğini ister istemez başka yerlerde aramaya yöneliyorlar ve genetik ve bilgisayar bu isteklerini karşılayabilme umutlarını açıkça dile getirdikleri en öncelikli iki mühendislik dalı. Dolayısıyla da umutlarını bilgisayar dünyasında arayan insanlar bu dünyada ölümsüz bir A.I rüyasının imkansız olduğuna inanmak istemiyorlar elbette. Evet hep söylediğim birşey vardır; bilim adamları da insandır ve her insanda inanmak istediğine inanma eğilimi vardır. Çok büyük mevkiler sahibi bilim adamları Discovery Channel gibi bilimsel bir kanalda bir de bakıyorsunuz çocuk gibi size A.I ile birgün ölümsüzlüğü yakalama rüyasından bahsedebiliyor. Eh koskoca bilim adamı canım ne yani yalan söyleyecek değil ya. Bir önceki sayıda ilk olarak bahsettiğimiz insanı insan yapan herşeyin beynimizdeki nöronlarda sinyal olarak tutulduğu görüşüne inanan bir insanın hangi mevkide ya da bilimsel seviyede olursa olsun “Birgün bir de uyanmışsınız ki beyniniz ve içindeki size ait bilgileriniz aynı ama bedeniniz yerinde artık bir robot var, ve işte ölümsüzlük burada olsa gerek.” şeklinde söylemlerde bulunmasına pek de şaşırmamak gerek. Eh o günü bekleyelim bakalım belki hayatımızı robot bedende falan sürdürebiliriz bu sonlu dünyada sonsuza kadar kalabiliriz (!)

Üzerinde bulunduğumuz dünyanın zaten belli bir ömrü olduğunu bir yana bırakalım. Belki başka dünyalara taşınacağımız ve ölümsüz hayatımıza orada devam edeceğimiz şeklinde iddialarda bulunabilirisiniz ki konu başka bir yöne kayar. İşin sadece kendimizi bu bedenlerden robot bedenlere taşıma yönüne bakalım. Bu anlamda benim gibi davranan benim gibi konuşan bir robot yapılabilir. Hatta bu robot görünüş olarak benden ayırt edilemeyecek şekilde bana benzeyen bir şekilde de imal edilebilecek olabilir belki gelecekte. Ancak bu robotun “ben” olduğunu iddia etmek ve benim o robotun bedeninde hayat bulacağımı, hayatımı orda devam ettireceğimi söylemek gerçekten çok çocuksu ve komik bir iddia. Beynimdeki bilgilere de inilebilir, belki yine gelecekte sahip olduğumuz bilgileri direkt olarak robotlara aktarma imkanı da bulabileceğiz. Ancak bu şekilde ruhumuz robota mı geçmiş oluyor? Artık robot bedende mi yaşıyoruz? Bu sorunun cevabını aşağıda biraz daha irdelemeye çalışacağız. Bir de şu var ki şu an insan beyninin işleyişi hakkında bildiklerimiz bilmediklerimizin yanında çok küçük bir parça. Yani bu söz konusu transferi yapmak için önce insan beynini modellememiz gerekiyor. Siz elinizdeki makineyi neye benzetmek istediğinizi daha çözmeden o şeye benzetemezsiniz. Yani daha “insan”ı çözmeden “insansı” bir makine yapamazsınız. Yani yukardaki transferin milyonda bir gerçekleşme ihtimali olsa bile daha bunun için alınacak çok bilimsel yol var. Ama ilginçtir ki bu transferin bir gün gerçekleşeceğine yüzde yüz inanan insanlar var ve daha da ilginçtir ki bazıları mevkisi son derece yüksek akademik koltuklarda oturuyorlar. Ne diyelim kimileri bilgisayarlar bilimlerine çok vakit ayırmış ama kendini yani insanı tanımaya pek vakit bulamamış…

İsterseniz yukarda bahsedilenleri biraz daha açmaya çalışalım. İnsanın makineye transfer edilebilme söylemi insan beynindeki bilgilerin bilgisayar bitleri gibi bir ve sıfır değeri taşıyan başka birtakım nöronlar arası sinyallerden oluştuğu tezine dayanıyor. Peki biz bilgileri beynimize gerçekten salt bilgisayar “data”sı olarak mı aktarıyoruz? İşte bu noktada çeşitli itirazlar geliyor gündeme. En temel olarak insan için bilginin ancak tecrübe ile elde edilebileceği itirazı çıkıyor karşımıza. Yani siz örneğin piyano çalmak için edindiğiniz kabiliyete dayalı bilgiyi bir insan-adayı-makine’ye aynen aktarabilmeniz için gittiğiniz kurstaki öğretmen ya da öğrenci tüm insanlar ve tüm çevre faktörlerinin oluşturduğu ortamı birebir aynen tekrarlamanız ve insan-adayı-makinemize bunları tekrar yaşatmanız gerekir. Ve hiçbir ortamın birebir aynıyla tekrarlanması mümkün değildir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Enerji

ENERJİ

Enerjinin Önemi:

Bilindiği üzere yere düşen bir yumurta kırılıp parçalanır.Ama parçalanmış bir yumur-tanın kendiliğinden derlenip toparlanarak eski haline döndüğü görülemez.Bu ikinci olay ‘tersinirdir’ ve aslında fizik yasaları bu olaya engel değildir.Fakat gerçekleşme olasılığı o kadar düşüktür ki hiçbir insanın böyle bir olaya tanık alamamaktadır.Kırık bir yumurta atomlarına ya da moleküllerine varıncaya kadar parçalanmış dahi olsa,dış etkenler aracılığıyla eski haline getirilebilmesi için gerekli malzeme kırık döküklerde var olduğuna göre,söz konusu dış etkenler enerjiye indirgenebilir.Milyonlarca tavuk her gün bünyesinde barındırdığı atomlarla molekülleri,yumurtalığında bir araya getirip,besin maddelerinden sağladıkları enerjiyle yumurtalığında bir araya getirip sağlam birer yumurtaya dönüştürü-yor.

Çok sayıda parçadan oluşan sistemlerin düzensizliğine ‘entropi’ denir.Yumurtanın kırılması gibi tersinir olmayan olaylara maruz kalan sistemlerde entropi artarken, yumur-tanın oluşumu gibi tersinir olan olaylara maruz kalanlarda ise entropi ya azalır ya da aynı kalr ki buna da termodinamiğin ikinci yasası denir.Ancak ikinci türden olaylar için,yani sistemdeki düzensizliğin azalması için uygulamada daima dışarıdan enerji gerekir. Aslında bütün canlı süreçleri tavuğunkine benzemektedir,yani canlı organizmalar dışarıdan sağladıkları enerjiyi kullanarak,bünyelerindeki düzensizlikten düzen yaratırlar. Bir hava-alanın,köprünün,otoyolun,gökdelenin,vs. inşa süreci,bilgisayar, televizyon, uydu ve bunun gibi parçaların yapım süreci böyle,tersinir birer olaydır.Aslında düşünce ürünleri de dahil olmak üzere,refah ve uygarlığın sembolü olan tüm yapıtların oluşumu canlı süreçlere benzer:dışarıdan enerji kullanarak düzensizlikten düzen yaratılır.Bu açıdan bakıldığında, toplumsal yaşam ne kadar çok sayıda tersinir olay başarıyorsa,o denli canlıdır ve ne kadar canlıysa o kadar çok enerji tüketiyordur.Tabii,enerjiyi verimli kullanmak koşuluyla.Nitekim dünyadaki çeşitli coğrafyalara bakıldığında;enerjinin verimli ve fazla tüketildiği yerlerde düzenin,aklın egemenliğindeki bir yaşam tarzının var olduğu görülür.Bir toplum,refah yaratıp uygar bir çizgi yakalayabilmesi için gereksinim duyduğu kadar enerjiyi rahatlıkla temin edebilmesi gerekir.

Enerji,genelde hayat, özelde de insan hayatı için son derece önemli, stratejik bir girdidir.

Önümüzdeki Yirmi Yıl:

Dünyamızın mevcut enerji kaynakları kabaca:fosil,yenilenebilir ve yeni olarak sınıf-landırılır.Kömür,petrol ve doğal-gaz fosil kaynaklardır.Su,güneş,rüzgar,jeotermal ve biyokütle yenilenebilir kaynakları oluşturur.Nükleer enerji,yakıt hücreleri ve hidrojen enerjisi gibi,yakın zamanlarda gündeme gelmiş olan kaynaklarsa,yeni kaynaklar olarak sınıflandırılır.Bir diğer sınıflandırma biçimi de ‘birincil-ikincil’ ayrımına dayanır.Başka enerji kaynaklarından elde edilmemiş olan kaynaklara birincil,öyle olanlara da ikincil denir.Örneğin fosil kaynakları birincildir.Ama elektrik;su gücünden elde edilmişse birincil,fosil yakıtlarından elde edilmişse ikincil sayılır. Bu ayırım, enerji kaynaklarının muhasebesi için önemlidir ve birincil kaynaklar özet olarak;fosil yakıtlar,hidro ve nükleere ek olarak,diğer kaynaklardan(jeotermal,rüzgar,güneş ve biyokütle,yani odun ve atıklar) oluşur.

1999 yılı itibariyle dünya birincil enerji üretimi 8,58 milyar ton petrol eşdeğeri. Petrol,doğal gaz ve kömürün bu üretimdeki payları sırasıyla %39,4 ,%23,0 ,%22,4.yani petrol bu işin kralı ve açık farkla önde.Hidro,nükleer ve diğer kaynaklardan üretilen elektrik, birincil enerji üretimi içinde %7,1 ,%6,6 ,%0,7 ‘lik paylarla dördünü,beşinci ve altıncı sırada geliyor.Fosil yakıt olarak yılda halen yaklaşık olarak;5,1 milyar ton kömür, 3,1 milyar ton petrol, 2,4 trilyon metreküp doğal gaz tüketiliyor.Bu üç fosil yakıt halen dünya birincil enerji tüketiminin %85’ini,ticaretinin %90’ını sağlıyor.Ayrıca,dünya enerji talebinde 2020 yılına kadar yer alacak artışın %95’ini karşılamaya devam edecekleri tahmin ediliyor.Buna karşın 60’lı yıllarda hakim olan ‘kaynaklar tükeniyor’ endişesi azalmış durumda.Çünkü dünyamızın, ‘ekonomik rezerv’ olarak,şimdiki tüketim hızlarıyla 200 yıl yetecek kadar 1 trilyon ton kömürünün,80 yıl yetecek kadar 250-350 milyar ton(2-3 trilyon varil) petrolünün, 70-80 yıl yetecek kadar 150 trilyon metreküp doğal gazının olduğu düşünülmektedir.Bu rakamlar kesin değil;daha iyimser ya da kötümser olanları da var.Fakat geçmişte olduğu gibi gelecekte de,bir yandan yeni rezervlerin bulunması,diğer yandan yükselen enerji fiyatları karşısında yeni ‘çıkarma teknolojileri’ nin devreye sokulması sayesinde bilinen rezervlerin zamanla artacağı kesin.Dolayısıyla fosil yakıtlar açısından,hiç değilse bu yüzyıl için rezerv sorunu yok.Arz talep dengeleriyse çok parametreli dinamik süreçleri izliyor.

Kömüre olan talep,hızla doğal gaza yönelen Batılı ülkelerde azalırken, başta Çin ve Hindistan olmak üzere,gelişmekte olan ülkelerde artacak.2020 yılına kadar beklenen net talep artışı 1,5 milyar ton ,yüzdesi 39.Ancak kömürün arzı esnek.dolayısıyla,beklenen talep artışını,ciddi fiyat artışları yaşanmaksızın,rahatlıkla karşılayabilir.Petrol biraz sıkıntılı. Çünkü herhangi bir kaynağın üretimi,rezervlerin yarısı tükenene kadar artıyor,ondan sonra bir platoya erişip daha sonra da azalıyor.Petrol için plato 2020’lerde başlıyor ve arz esnekliğini kaybediyor.Öte yandan,talep katı.Çünkü petrol tüketiminin önemli bir kısmı ulaştırmayla petrokimya sektörlerinde ve bu sektörler fiyatlara fazla aldırmıyor.Dolayısıyla 2020’lerden sonra ciddi fiyat artışları beklenebilir.Öte yandan,ihracata konu olabilecek üretim fazlası esas olara hâlâ,OPEC’in Orta Doğu’lu üyelerinde olacak.Dolayısıyla bu bölge jeopolitik ilgi ve dengeler açısından hassasiyetini koruyacak.

İyi ki doğal gaz var ve petrolün üzerindeki baskıları hafifletiyor.Tüketimi düşük bir düzeyden başlamış olmakla beraber,biraz da bu yüzden hızla artıyor.Çünkü,hem daha iyi yandığından daha az kirletici üretiyor,hem de bu kaynağı kullanan kombine çevrim santral-lerinin verimi,kömür ya da petrole dayalı olanlardan daha yüksek.Talep tahminleri 2020’ye kadar her yıl %3,2 artarak 4,6 trilyon metreküpe ulaşıyor.Yoldaki kapsamlı üretim projeleri eğer zamanında gerçekleştirilebilirlerse,bu talebe yanıt verebilecekler.Bağlantılar 20-25 yıl gibi uzun vadelerle yapıldığından,fiyatlarda 2020’lere kadar istikrar bekleniyor.Ondan sonrası,hem de üretimin platosuna girilmiş olacağından,alternatif kaynakların fiyatlarına bağlı.Yakın rakibi petrole endeksli olduğu için,reel olarak hafif artışlar beklenebilir.

Hidro ve diğer yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrik üretimininse,2020’lere kadar her yıl %2 oranında artması,buna karşın bu kaynakların toplam enerji tüketimi içindeki payının şimdiki %9’dan %8’e inmesi bekleniyor.Hatta bazı tahminlere göre %4’e.Bu eğilim ancak,kamu müdahalesi ve sübvansiyonlar aracılığıyla değiştirilebilir nitelikte.O halde,2020 yılında payları %12’ye kadar çıkartılabilecek.Yenilenebilir kaynaklardan enerji üretimindeki artışın büyük kısmı,Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan Asya ülkelerindeki büyük hidroelektrik santralleri şeklinde.Diğer yenilenebilir kaynaklar, maliyet ve nitelikleri açısından,alternatifleriyle rekabette zorlanıyor.Bu kaynaklardan orta vadede gelişme potansiyeli taşıyanlar:rüzgar enerjisiyle,başta fotovoltaikler ve yakıt hücreleri olmak üzere çeşitli formlarıyla güneş enerjisi.Jeotermal enerji ve biyokütle ener-jisi,daha fazla ilgi görebilmek için daha zor şartları bekliyor.

Nükleer santrallerden elde edilen elektriğin şimdiki 2,4Tws’ten, 2015’e kadar 2,6Tws’e çıkacağı,bundan sonra 2020’ye kadar hafifçe azalacağı tahmin ediliyor. Başlan-gıçtaki artışın nedeni,gelişmekte olan ülkelerdeki kapasite genişlemesi.Sonraki azalmanın nedeniyse,gelişmiş ülkelerin,eskiyen nükleer santrallerini devre dışı bırakıp,yenilerini kurmamayı planlıyor olmaları.Japonya ve Fransa bu eğilimin dışında kalıyor,onlar yeni nükleer santraller konusunda kararlı.Gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki bu asimetrik durum,halen az enerji tüketmekte olan bu ikinci grubun enerji kaynaklarını çok yönlü olarak geliştirmek zorunda olmaları gerçeğiyle uyumlu.Gelişmiş Batılı ülkelerse daha rahat,dolayısıyla enerji politikalarında daha esnek davranabiliyorlar.Çünkü nüfusları fazla artmıyor.Öte yandan her 1000 kişi başına düşen otomobil ya da elektrikli ev aletleri sayıları olabildiğince yüksek.İleride artacağa benzemiyor.Ayrıca bu ekipman,yeni çıkan verimli modellerle değiştiriliyor.Satın alım gücü yüksek olan tüketici,araç ve alet stokunu 3-5 yılda bir yeniliyor.Konut ve işyerleri yeterince iyi ısıtılıyor,daha fazla ısıtılacak hali yok. Dolayısıyla,bu ülkeler in enerji piyasaları belli bir doyuma ulaşmış durumda.Hatta bazı sektörlerde gerileme var.

Bu yaklaşık resim,eğer mevcut eğilimler aynen devam edecek olursa geçerli.Ama bir sorun var: ‘Sıcak buzul çağı’.

Fosil yakıt kullanımı atmosfere önemli miktarlarda kükürtdioksit,karbondioksit,metan ve nitrik oksit gibi gazlar salıyor.Bunlardan kükürtdioksit asit yağmurlarına yol açıyor. ‘Sera gazları’ denilen diğerleriyse,yeryüzüne çarpıp yansıdıktan sonra frekans dağılımı değişen güneş ışınlarını soğurarak,uzay boşluğuna geri kaçmaları kısmen önleniyor.En fazla salınan sera gazı karbondioksittir.Karbonun atom ağırlığı 12,CO2 ‘in molekül ağırlığı ise 44 olduğundan,yakılan her gram karbon atmosfere 3,667 gram karbondioksit salınması anlamına geliyor.

Sonuç olarak, karbondioksit ve diğer sera gazları atmosferin ısınmasına yol açı-yorlar. Geçen yüzyılda salınan gazların iklimin ısınması yönünde sağlamış olduğu dürtü 7watt/m² ve bu,güneşin parlaklığında %1 artışa eşdeğerdir.Yıllık ortalama atmosfer sıcaklığının bu yüzden 0,75°C arttığı sanılıyor.Bu ilk elde fazla bir artış gibi görünmüyor. Ama öyle değil.Dünyamızın güneş çevresinde izlediği yörüngeyi oluşturan elipsteki ve dünya ekseninin yörünge düzlemiyle yaptığı açıdaki periyodik değişimler nedeniyle, iklimde de periyodik değişiklikler yar alıyor.Bu periyodik yapı karmakarışık ve henüz tam olarak anlaşılmış değil.Fakat dünya bazen,birkaç yüz bin yıl süren ‘büyük buzul çağlardan’ bazen de dinozorlar döneminde olduğu gibi,buzulların ortadan kalktığı ‘sıcak dönemlerden’ geçiyor.Şu sıralar bir büyük buzul çağın içerisindeyiz.Ancak büyük buzul çağların içinde, nispeten daha sıcak geçen ‘buzul içi ılıman dönemler’ ve bu dönemleri birbirinden ayıran ‘küçük buzul çağlar’ da vardır.Küçük buzul çağlarının periyodunun 12000 yıl olduğu ve şu sıralar iki küçük buzul çağ arası ılıman bir dönemin sonuna yaklaştığımız sanılıyor.Son küçük buzul ve şimdiki ılıman dönemler arasında,atmosferin ortalama sıcaklığı açısından 5°Cfark var.Yani dünyamız bir buz topuna dönmesi için ortalama 5°C soğuması yeterli.Bu kadar ısınması halinde de neye döneceği belli.Kısacası iklimin,ılıman bir dönemin sonuna doğru soğuma eğilimine girdiği,fakat sera gazı etkisinin bu eğilimi çeldiği düşünülüyor. İklim kimi zaman sertleşip ‘görülmemiş soğuklar’ yaşatıyor,kimi zaman da yumuşayıp bol yağışlı fırtınalar sergiliyor,ritminde aksamalar varmış gibi.Dolayısıyla 0,75°C’lik fark o kadar da küçük değil.Ayrıca geçen yüzyılın biriktirdiği ısınma etkisi,henüz tümüyle ortaya çıkmış değil.Çünkü okyanuslar geç ısınıyor ve iklim değişikliğine katkılarını 100 yıl kadar gecikmeyle veriyor.Hele mevcut eğilimler aynen devam edecek olursa dünyamızı 2050 yılına kadar 1,5°C , ondan sonra yüzyılın sonuna kadar da birkaç derecelik daha artış bekliyor.

Gerçi bu rakamlar ve iddialar tartışmalı.Konuyla ilgili çok yönlü araştırmalar devam ederken,bilim adamları farklı tezler savunuyor.Fakat başta insan olmak üzere canlı orga-nizmaların,içinde yaşadıkları iklimi değiştirebildikleri fikri giderek güç kazanıyor ve ülke yönetimleri bu sorunu ciddiye alıyor.Nitekim Aralık 1997’de Japonya’da Kyoto kentinde toplanan bir konferansta, karbondioksit emisyonlarının sınırlandırılmasına yönelik bir protokol hazırlandı.Varılan anlaşma,gelişmekte olan ülkelerin durumunu anlayışla karşılayıp,kendilerine hiçbir yükümlülük getirmiyor.Sanayileşmiş Kuzey ülkelerininse emi-syonlarını 2008-12 zaman aralığında,1990’daki düzeylerinin en az %5 altına çekmelerini öngörüyor.Gerçi protokol henüz kimseyi bağlamıyor;konferans katılımcıların yarıdan fazlasının kabul,imza ve onayından 90 gün sonra yürürlüğe girecek.Ancak bu gerçekleştiği ve Bonn’da olduğu gibi arkası geldiği takdirde,halen dünya enerji tüketiminin %68 kadarından sorumlu olan OECD ülkelerinin karbondioksit emisyonlarını 2010 yılına kadar, mevcut eğilimlerin devamı halinde erişecekleri düzeyin %30 kadar altına çekip 3,8 milyar ton azaltmaları gerekiyor.Çoğu demokrasilerle yönetilen bu ülkelerin,kamuoylarını refahtan fedakarlığa ikna edebilmeleri zor.

Geleceğe Doğru:

İnsanlık 20.yüzyılda,daha önceki tüm zamanlarda tükettiğinin 10 katı kadar enerji tüketmiş bulunuyor.Diyelim ki bu yüzyılın ikinci yarısına kadar;dünya nüfusu hiç artmasa,gelişmiş ülkeler kişi başına tüketimlerini yarıya indirirse,dünyanın geri kalan kısmı onları yüz yıl geriden takiple ve yıllık ortalama %4,7 büyüme hızıyla bu seviyeye ulaşsa, dünya enerji üretiminin şimdiki 378 milyon TJ’den 750 milyon TJ’ye çıkararak ikiye katlan-ması gerekir.Öte yandan dünyamız hâlâ,yüzyıl sonuna yetecek kadar fosil yakıtı var. Görünen o ki,yakın gelecekte esas olarak bu yakıtlara sırt vermek,bu arada karbondioksit emisyonlarını da sınırlamak istersek,nükleer enerjiye daha fazla yönelmek durumundayız. Bu bize yeni kaynaklar geliştirmek için iki,üç nesillik zaman kazandırıyor.

Yüzeysel kömür yataklarını işemek görece kolay.Geride yalnızca,tamir edilmesi gereken derin yaralar kalıyor.Fakat kömürü çıkarmak için çoğu kez,kilometrelerce yerin altına iniliyor ve buna değiyor.Çünkü enerji içeriği yüksek.Kömürde en büyük sorun yanma sırasında.Çünkü üç fosil yakıtın en kirlisi kömür.İçindeki safsızlıkları azaltmak,baca gazındaki kükürtdioksiti yakalamak mümkün.Fakat geriye kalan milyarlarca ton kül bir yana,bir de her yıl çıkan milyarlarca ton karbondioksit var.Bu bir sera gazı,ama çıkmak zorunda.Çünkü enerji onun oluşma sürecinde elde ediliyor.Bu sorun diğer fosil yakıtlarda da var ve karbondioksitin yakalanıp yer altı galerilerine ya da okyanus diplerine verilmesi düşünülüyor.Ancak bunu yapabilmek için yer altı formasyonlarının ve okyanus diplerinin davranış biçimlerini daha yakından tanımak gerekiyor.Çünkü depolanmış büyük miktarlar-daki karbondioksitin ansızın atmosfere kaçması halinde,böyle bir kazanın sonuçlarının ne olabileceği kestirilemiyor.

Mevcut petrol rezervlerinin daha büyük bir kısmını çıkartabilmek için yeni ve pahalı teknikler kullanıyor,yeni surfaktanlar (derindeki petrolü yüzeye çıkarmak için kuyuya pompalanan malzeme) geliştiriliyor.Bir şeyin taşınmaya ve hatta bulunup çıkartılmaya değer olması için ya yükçe hafif ya da hacimce küçük,ancak iki durumda da pahaca ağır olması gerekiyor.Öyle ki birimi çıkartır ve taşırken,o birimin içerdiği enerjinin büyük bir kısmını harcamak zorunda kalınmamalı.Kömür ve petrol birim hacim ya da birim ağırlığı başına o kadar çok enerji içeriyorlar ki;kara,deniz ya da tren yoluyla binlerce kilometre nakle değiyorlar.Petrolün sıvı olması nedeniyle daha kolay bir taşıma yolu olarak boru hatlarından pompalanabilirliği söz konusu.Gerçi kömür de öğütülüp sulandırılırsa ona da aynı şey yapılabilir,ama karalarımız petrol boru hatlarıyla örtülü.Doğal gaz yükçe hafif,pahaca ağır,ama hacimce büyüktür.Dolayısıyla içerdiği enerjinin birimi başına taşıma maliyeti daha yüksek.Boru hatlarından,biraz daha yoğunlaşabilmesi için yoğun basınç altında pompalanarak naklediliyor.Gerçi,örneğin sıvılaştırılmış doğal gaz(LNG) uygun soğutma sistemlerine sahip gemilerle taşınmakta ve bu son 30 yıl içerisinde soğutma alanında kaydedilmiş olan ilerlemeler sayesinde gerçekleşmiş bulunuyor.Ancak bir boru hattını kilometreler boyunca soğutmak ekonomik değil.Dolayısıyla doğal gaz ucuz bir maliyetle sıvılaştırılamadığına göre ,kaynağında başka sıvı yakıtlara dönüştürüp öyle taşımak mümkün ve bu alanda çalışmalar devam ediyor.

Petrolün kuyu başı,yani yalnızca çıkarma maliyetini içeren piyasa değeri,litresi başına çoğu kez 1 dolar’ı buluyor.Ancak taşıması,rafinasyonu,dağıtımından sonra benzini pompa başı fiyatı bunun altında.Çünkü petrol,doğrudan ya da dolaylı 500’den fazla farklı ürün üreten bir petrokimya sanayiinin ana girdisi.Benzin bunların en hafiflerinden biri ve asıl yüksek kar marjları diğerlerinde.Bu diğer ürünlerin hayatımızı o denli sarıp sarmalamış ki,evimizdeki petrol ürünü değmiş olan her şeyi kaldırıp atacak olursak,çırılçıplak betonla baş başa kalırdık.dolayısıyla petrol bir enerji kaynağı olmanın yanında,değerli bir ham-maddedir.

Elektrik Üretimi:

Bir termik santralde,kazanda bir yakıt yakılarak su ısıtılıp buhar üretecine gönderilir. Üreteçten çıkan yüksek basınçlı buhar türbinden geçerken basıncını kaybeder ve büyük oranda yoğunlaşır.Bu buhar ve su karışımı türbinden çıkışta,çevredeki bir nehir ya da gölden çekilen suyla,ya da soğutma kulelerinden alınan havayla soğutulup tekrar kazana pompalanır.döngü yeniden başlamış,bu arada türbinden bir miktar mekanik enerji alın-mıştır.Ancak bu çevrimlerin her aşamasında bazı kayıplar söz konusu.Örneğin türbin,aldığı mekanik enerjinin yaklaşık %80-85’ini jeneratöre aktarmakta,jeneratör aldığı mekanik enerjinin %90’ı kadar elektrik enerjisi üretebilmekte.Burada kuramsal olarak sürtünme dışındaki kayıplar kaçınılabilir,sürtünmeyse azaltılabilir kayıplardır.Fakat bu çevrimlerin verimi aslında çok yüksektir.Çünkü asıl kayıp,suyun termal enerjisini türbinin mekanik enerjisine çevirme aşamasında olup,çalışan suyun tabi olduğu döngünün verimi,ilk olarak Sadi Carnot tarafından ortaya konmuş olan termodinamik yasalarına göre %40’la sınırlı.Bu kuramsal sınırlama ,ne yaparsak yapalım aşamayacağımız,döngüyü kusursuz hale getirsek bile ancak başaracağımız bir sınırı tanımlar.Gerçi bazı doğal gaz santrallerinde, türbinden çıkan sıcak gaz dışarı atılmak yerine soğutulmaksızın,oksijen eklenmesiyle kazana geri verilir ve kombine çevrim denilen bu işlemle biraz daha yüksek verim elde edilir.Fakat sonuç olarak uygulamada bir termik santralin toplam verimi %30-35 düzeylerindedir ve yakıttan üretilen ısının üçte iki kadarı,eğer konjenerasyonla ısıtmada kullanılmıyorsa,termal kirlenme olarak çevreye atılır.Kaldı ki,yakıtın nasıl yakıldığı da ayrıca önemlidir.Örneğin kömür kullanımı sırasında,yanma olayı kömürün her tarafına ulaşamayabilir ve yanmamış kömür parçacıkları,baca gazlarıyla birlikte atmosfere karışır ya da bazı karbon atomları yeterince oksijen bulamadıklarından tam yanamazlar ve zehirli bir gaz olan karbonmonoksit olarak kaçarlar.

Bir kömür santrali eğer madenin üzerinde değilse,taşıma büyük sorun oluşturur. Çünkü 1000 Mw’lık bir santral yılda 3-4 milyon ton yakar ve bu,santrale günde her biri 100’er adet 10’ar tonluk vagondan oluşan 12 trenin yük boşaltması anlamına gelir.İki saatte bir,100 katarlık bir tren;yanaşıp yükünü boşaltacak,sonra da diğeri.Maden uzaksa tren sayısı daha çok,yolda karşılaşmamaları için ikili,üçlü hat;karmaşık yönetim sorunları… Yolda sürtünme kayıpları var ve kömürün fiyatı yeterince artacak olsa,rayların üzerinde yükselen manyetik trenlerle nakil bile gündeme gelebilir.Santral sahilde ise taşıma işi daha kolaydır:Her gün 10 bin ton yük kapasiteli tek bir gemini yanaşması bile yeterli olur.Üstelik sudaki sürtünme kayıpları daha az olduğundan taşıma maliyeti düşer.

Bir güç santrali için sahip olduğu kapasitede ne kadar uzun süre çalışabileceği önemlidir.Bir santralin yıl içindeki saatlerin yüzde kaçında çalışır halde olduğuna ‘kapasite kullanım faktörü’ denir.Nominal güçle bu faktörün çarpımına ‘etkin güç’ denir ve etkin güç, bir güç santrali açısından en önemli parametrelerden biridir.Örneğin kömür ve petrol gibi fosil yakıtlara dayalı santraller,yakıt temininde sorun olmadığı varsayımıyla,yılın,bakım-onarım süreleri dışındaki her saatinde çalışmaya hazırdırlar.

Enerji Kaynağı Olarak Kömür:

Dünya enerji talebinin,nüfus artışı ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak artması sonucu enerji kaynakları olan kömür,doğal gaz ve petrol gibi yakıtların kullanımı günümüzde de önemini koruyor.Özellikle kömür;petrol ve doğal gaz rezervlerinin dağılımının dünyada belirli yerlerde sınırlı olması ve bu yüzden de bazı krizlere yol açmasına bağlı olarak daha da önem kazanmış,dünyadaki birçok ülke,hem daha güvenilir bulduğu ve hem de kendi öz kaynakları kapsamında olduğu için ,çevreye duyarlı teknolojilere ağırlık vererek kömüre yönelmiş durumda.

Yaklaşık 1,4 trilyon tonluk dünya toplam kömür rezervinin %31,6’sı linyit, %50,2’si bitümlü ve %18,2’si ise alt bitümlü kömürlere aittir.Yine yaklaşık olarak toplam 330 milyar tonluk linyit rezervinin %70’i dört ülkede(Almanya %17,1 ,Rusya %30,4 ,ABD %9,7 ve Avustralya %12,8) toplanmış durumda.Türkiye’nin dünya linyit rezervi içerisindeki %2,23’lük payı dikkat çekicidir.

Türkiye,linyit rezervleri ve üretim miktarları açısından dünya ölçeğinde orta düzeyde taşkömürü açısındansa alt düzeyde bir ülke olarak değerlendirilebilir.Türkiye’de taşkömürü rezervi yalnızca Karadeniz kıyısındaki bölgesiyle sınırlı kalmaktadır.Antalya ve Diyarbakır yörelerindeki taşkömürü rezervleri,azlıkları dolayısıyla dikkate alınmıyor.Linyit rezervlerinin ise ,Türkiye genelinde geniş yayılım göstermesine karşın,bilinen rezervlerin büyük bir kısmının düşük kalorili olması,tüketim ve üretim miktarlarını sınırlıyor.Türkiye’nin toplam linyit rezervi 8 milyar ton,buna karşılık işletilebilir rezerv miktarı 3,9 milyar ton düzeyindedir.

Dünyada kömür tüketiminin sektörel dağılımına bakıldığında;termik santrallerin %62 ile başı çektiği,çelik endüstrisinin %16,metal endüstrisinin %10,diğer endüstrilerin %5 paylara sahip olduğu ve geriye kalan %5’lik payınsa farklı alanlarda kullanıldığı gözlemlenmektedir.

Kömür üretimi hem yer altı hem de açık ocak işletmecilik yöntemleriyle gerçekleş-tiriliyor.Ülkemizdeki toplam kömür üretiminin %90’ı halen devlet denetimindedir.Türkiye’de üretilen taşkömürünün %55 gibi büyük bir bölümü çelik endüstrisinde,%25’i enerji,%18’i diğer endüstri dallarında,%2’lik kısmıysa ısıtma amaçlı olarak kullanılır.Türkiye’de üretilen linyitin yaklaşık %80’inin termik santrallerde tüketildiği,ülkemiz elektrik enerjisi üretiminin %35-40’ının termik santrallerden karşılandığı göz önüne alındığında,linyit madenciliğin elektrik enerjisi sektöründeki payı ve vazgeçilmezliği açıkça görülmektedir.

Ülkemiz termik santral,sanayi ve ısınma amaçlı kömür potansiyeli bakımından kendi kendine yetecek bir kaynağa sahip ve eğer Neojen sahalarında kömür aramalarına kaynak ayrılıp bu çalışmalara başlanırsa,kömür rezervlerimiz kısa bir sürede iki,hatta üç kat artacağı tahmin edilmektedir.Türkiye’nin giderek artan enerji talebi dikkate alındığında enerji kaynaklarının optimum şekilde kullanılması gerektiği açıktır.Ayrıca birincil enerji kaynaklarının ithal edilmesinin ekonomik dengeleri değiştirecek ölçüde döviz sıkıntısı yaratacağı kesindir.Enerjinin ekonomik açıdan stratejik öneme sahip olması nedeniyle, başta kömür olmak üzere,olabildiğince yerli kaynaklara yönelme zorunluluğu bulunmak-tadır.

Petrol ve Doğalgaz:

Dünyanın en önemli enerji ve endüstri hammaddesi olan petrol,kimyasal açıdan oldukça karmaşık bir hidrokarbon karışımı olup;azot,oksijen ve kükürt bileşenlerini de safsızlık olarak içerir.Petroller gaz,sıvı ya da katı halde bulunabilirler.Rafine edilmiş petrol-den ayırt etmek için ham petrol olarak adlandırılan sıvı petrol,ticari açıdan en önemli olanıdır.İmal edilmiş gazlardan(LPG) farklı olan doğalgaz ise esas olarak metan ağırlıklı olmak üzere en hafif hidrokarbonlardan oluşur.Yarı katı ve katı durumdaki petrolse çok büyük molekül ağırlıları olan hidrokarbonları içerir.Bu türden petrolle,özellik ve kullanımlarına bağlı olarak asfalt,zift,katran ya da bitüm adı verilir.

Ham petrolün özellikleri çok geniş sınırlar arsında değişir.Hafif petroller(yüksek graviteli) çoğunlukla açık kahverengi,sarı ya da yeşil renkli,ağır petroller(düşük graviteli) ise koyu kahverengi ya da siyah renklidir.Yüksek graviteli petrollerin rafinerilerde işlenmesi ile ağırlıklı olarak benzin,gazyağı ve motorin gibi hafif ve beyaz ürünler elde edilirken,düşük graviteli petrolün işlenmesiyle daha çok fuel oil ve asfalt gibi ağır ve siyah ürünler elde edilir.

Petrolün oluşumu hakkında ileri sürülmüş bir çok kuram olmasına karşın bilim adamlarının çoğunluğu petrolün,milyonlarca yıl önce yaşamış bitki ve hayvanların kalıntı-larının denizlerde biriken çökel katmanlar altında ve oksijensiz bir ortamda çürüyerek yüksek basınç ve sıcaklık altında ayrışmasından oluştuğunu ileri süren organik kuramı savunmaktadır.Oluşan petrol,basınç altında sıkışan bu kayaçlardan küçük damlalar halinde sızarak daha gözenekli bir kayaç olan hazne kayaç ya da rezervuara göç eder. Hazne kayacın üzerinde petrolün yükselerek kaçmasını engelleyen geçirimsiz bir örtü kayaç bulunmaktadır.Hazne kayaç içerisinde hidrokarbonlar yoğunluklarına göre aşağıya doğru;gaz-ham petrol-su şeklinde yer alırlar.Doğal gaz rezervuarlarındaysa sadece su ve gaz bulunur.

Dolayısıyla petrol,çoğu kez sanıldığı gibi yeraltında göller halinde değil,uygun kayaç tabakalarının gözeneklerinde bulunur.Bu kayaç tıpkı,su emdirilmiş bir süngerin plastik bir poşetin içine konduktan sonra,poşetin ağzının iyice bağlanıp süngerin de olabildiğince sıkıldığı duruma benzer.Üsteki geçirimsiz kayaçta,(ortalama 500 m derinliğinde) bir kuyu açıldığında,gözeneklerdeki petrol yüksek basınç altında olduğu için,kuyudaki düşük basınca doğru sızmaya başlar.Petrol eğer akışkansa kuyunun verimi(varil/gün) yüksektir. Fakat,kuyudan petrol çıkartıldıkça gözenekli yapı rahatlar,basıncı düşer ve petrol zerrecikleri daha yavaş sızmaya başlar.Hele rezervden daha hızlı petrol çekebilmek için çevrede başak kuyular da açılıp çalıştırılmışsa,bu durum daha erken gerçekleşir.kuyu verimi düşmüştür ve sonunda terk edildiği zaman,gözenekli yapıdaki petrolün yarıdan fazlası hâlâ aşağıdadır.Çünkü olağan yöntemlerle,mevcut rezervlerin ancak %20-40 kadarı çıkartılabilir.Bu oranı yükseltmek için,sahadaki verimi düşmüş diğer kuyulardan bazılarının ya da yeni açılan bir kuyunun içine,petrol zerreciklerini daha hızlı harekete zorlamak amacıyla basınçlı su gönderilir.Su sıcak olursa daha etkili olur.karbondioksit enjeksiyonu daha da iyi sonuç verir.Fakat gazı pompalamak zor ve pahalıdır.Öte yandan,surfaktan denilenve petrol zerreciklerinin,yüzey gerilimini azaltıp akışkanlığını artıran kimyasallar ya da aynı işi gören bakteriler kullanılabilir.

Dünya enerji tüketiminde önemli paya sahip olan petrolün ve doğalgazın bölgeler bazında kanıtlanmış rezervleri(şu andaki ekonomik koşullarda %90 kesinlikle üretilebile-cek değerler) oransal olrak şöyle:Petrolde,Orta Doğu %64,Kuzey ve Güney Amerika %8’er,Avrupa ve Afrika %7’er,Asya %6;doğalgazda,eski SSCB dahil olmak üzere Asya %39,Orta Doğu %35,Güney Asya,Pasifik ve Afrika %7’şer,Kuzey ve Güney Amerika %5’er,Avrupa %3.

Ülkemiz,jeolojik yapısı nedeniyle,ham petrol ve doğal gaz açısından zengin değil. Ham petrol sahaları Güneydoğu Anadolu’da,doğalgaz ise Trakya bölgesinde yoğunlaşmış durumda.Halen bilinen en büyük petrol sahamız Batı Raman. 2000 yılında TPAO sahalarından 13,5 milyon varil(yaklaşık 2 milyon ton) ham petrol üretilmiş olup,bu rakam ülke toplam üretimin %72’sine karşılık gelmektedir.Üretilen bütün petroller ağır petrol tipindedir.Üretim ise yıllar bazında azalmakta ve halen ülke gereksinimin %12’sini karşılamaktadır.Dünya Enerji Konseyi verilerine göre Türkiye’nin enerji gereksinimi sürekli olarak arttığı için(yılda yaklaşık %4,3) ham petrol açısından devamlı açılan bir fark söz konusu.

Ülkemizde doğalgaz üretimi 612 milyon m³ olup,tüketimin yaklaşık %6,5’i kadardır. Duyulan gereksinimin önemli bir kısmı boru hatlarıyla Rusya’dan sağlanmaktadır.Değişik kaynaklardan alınan doğalgazın yeraltında depolanması için TPAO ve BOTAŞ tarafından 2005 yılını hedefleyen çalışmalar başlatılmış durumda.

Dünya ve ülkemiz için gelecekte önemli bir enerji kaynağı oluşturabilecek ‘doğalgaz hidratları’ da petrol ve doğalgaz kapsamında ele alınabilir.Gaz hidratları,suyun ve metanın bir karışımı olup kristal bir yapıya sahiptirler.Bütün dünyadaki hidrat rezervlerinin toplam miktarının,bilinen bütün hidrokarbon kaynaklarının iki katı olduğu ileri sürülmektedir.Ayrıca Karadeniz’de doğalgaz hidratları açısından bir potansiyel olduğuna inanılmaktadır.

Sonuç olarak,dünyanın sürekli artan enerji talebinde önemli bir yer tutan petrolün ve doğalgazın bilinen ve olası rezervlerinin önümüzdeki yüzyılda bu talebi karşılamada yetersiz kalacağı göz önüne alınarak,hem bu kaynakların verimli kullanılması hem de yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek gerekir.

Nükleer Enerji:

Nükleer enerji atomun çekirdeğiyle ilgili olup,iki şekilde elde edilebilir:Bunlardan birincisi iki küçük çekirdeğin birleştirilmesi,yani füzyon,ikincisiyse büyük bir çekirdeğin parçalanması,yani fisyondur.Aslında nükleer enerjinin,kendiliğinden oluşması nedeniyle insan müdahalesine olanak tanımayan bir üçüncü şekli daha var ve bu,yapısı kararsız olan radyoaktif çekirdeklerin daha kararlı yapılara dönüşmeleri sırasında açığa çıkan ‘bozunma ısı’.

Halen ticari olarak enerji üreten nükleer santrallerin işleyişi,çekirdek parçalanması, yani fisyona dayalı.Yakıtları uranyumdur.Doğada bulunan uranyum neredeyse bütün proton sayıları aynı (92),nötron sayılarıysa farklı olan U-235 ve U-238 izotoplarından oluşur.Hızlı ya da yavaş nötronların çarpmasıyla parçalanabilen çekirdeklerin ‘fisil’ olduğu söylenir ve U-235 de fisildir.Her gramı 2,5 ton kömür eşdeğeri enerji içerir.U-235 çekirdeği yavaş bir nötron yutup parçalandığında ortay; ‘fisyon ürünleri’ denile orta büyüklükteki iki çekirdek,ayrıca bazı radyasyon parçacıkları iki ya da üç de hızlı nötron çıkar.Eğer bu hızlı nötronlar yavaşlatılabilir ve bu arada yutulmazlarsa,diğer U-235 çekirdekleri tarafından yutulup yeni fisyonlara,buradan çıkan nötronlar yavaşlatılıp,yine yeni fisyonlara yol açabilir. Böylelikle bir zincirleme tepkime ortamı kurulmuş olur.

Füzyon,evrendeki tüm diğer enerji formlarının ana kaynağıdır.Yıldızların oluşum ve yaşam süreçlerinde,hidrojenden daha ağır çekirdeklerin sentezinde açığa çıkar ve zamanla diğer formlara dönüşür.Dünyamıza hayata veren güneş ışınlarının kaynağı füzyondur.Bu olayda dört adet hidrojen,bazı ara aşamalardan geçerek tek bir helyum çekirdeğine,bu arada açığa çıkan çekirdek enerjisi de ısıya dönüşmektedir. Füzyon tepkimesi,iki döteryum çekirdeği arasında da yer alabilir ve önemli miktarda enerji verir. Birleşme tepkimesinin gerçekleşmesi için,benzer yüklü olduklarından birbirlerini iten çekirdeklerin, bu itme kuvvetini yenerek birbirlerine yeterince yaklaşmaları gerekir.Gerekli yakınlaşma,ilgili malzemeyi ısıtıp atomlarına yüksek kinetik enerji aktarmak ya da malzemeyi yüksek basınç altında sıkıştırmak yoluyla başarmak mümkündür.Yeryüzündeki düşük basınçlarda gereken sıcaklık 100 milyon °C düzeyindedir.Bu yüzden füzyon tepkimeleri ‘termonükleer tepkimler’ olarak nitelendirilirler.Bu yüksek sıcaklıklarda her şey buharlaşmış ve atomlar iyonize halde olur.Yani pozitif yüklü çekirdekler ve negatif yüklü elektronlar,çeşitli yönlerde ve çok yüksek hızlarla koşuşturup duruyorlar.Böyle bir plazma oluşturabildiği takdirde,füzyon tepkimeleri başlayacak ve enerji üretme olanağı doğacak. Tepkimenin belli başlı hammaddesi olan döteryum,dünyada bolca bulunmaktadır(Okyanus sularında her 6,666 hidrojen çekirdeğine karşılık 1 tane döteryum izotopu bulunur.). Bu izotopun her gramı 7,5 ton kömüre eşdeğer füzyon enerjisi içerir.

Güneş Enerjisi:

Güneş enerjisi dünyamızdaki hayatın temelini oluşturuyor.Bol ve temiz bir kaynaktır. Atmosferin dışına,metrekareye 1,4 kw olmak üzere,yolda toplam 3×10²¹ J kadar güneş enerjisi ulaşır.Yarıdan fazlası yere inen bu miktarın 9×10²º J kadarı karalarda,kalanı da denizlerde emilir.Bunun çok küçük bir kısmı(0,15×10¹8 J) bitki örtüsünde fotosentezde kullanılır.Karadaki yoğunluğu güneşin dik olduğu saatlerde,yatay bir yüzey için metreka-reye 1 kw kadardır.Bu enerjiden yararlanmak için,binaların ve yerleşim birimlerin mimari-sini amaca yönelik olarak şekillendiren pasif yöntemlere ek olarak,halen uygulamada olan iki aktif yöntem vardır.Bunlardan birincisi,güneş ışınlarını emen bir maddeyle kaplı olan ısı toplayıcıları,içlerinden geçirilen suyu ısıtır ve bu su,konut ve işyerlerinin sıcak su gereksini-mine destek verir.Halen en yaygın olan güneş enerjisi uygulaması bu ve Türkiye de, dünyanın önde gelen toplayıcı üreticilerinden biridir.Birim enerji maliyeti,yıldaki güneşli gün sayısına bağlı olarak 2-13 cent/kws aralığında değişir.Bu yöntem buhar elde etmek istenildiğinde,gereken sıcaklıkları sağlayabilmek için ışınları yoğunlaştırmak gerekir.Bunu gerçekleştiren ve güneşin konumunu bilgisayar yardımıyla otomatik olarak izleye parabolik aynalar,topladıkları ışınları,içinden su geçirilen emici yüzeyli boruların üzerine düşürürler.Diğer yöntem güneş ışınlarının enerjisini doğrudan elektriğe çevirmektir.Bu işlem fotovoltaik hücrelerden oluşan paneller aracılığıyla olur.

Güneş enerjisine dayalı saat ve hesap makinelerinde yaygın olarak kullanılan foto-voltaik hücreler,yarı-iletken teknolojisine dayanır.Yarı-iletken madde,atomlarının dış orbitallerindeki elektronlarının,kolayca olmasa da iyonlaşıp çevrede serbest dolaşmasıyla oluşur.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları:

Bu kaynakların iki avantajı var.Birincisi yenilenebilir,dolayısıyla tükenmez olmaları. İkincisi,doğal süreçlerin parçası olmaları nedeniyle,çevreye zararlı yabancı unsurlar salma-maları.Buna karşılık dezavantajları da vardır.Coğrafi olarak her yerde bulunmuyorlar; ayrıca yoğun enerji formları olmamaları nedeniyle geniş alanlardan toplanmak zorundalar. Ancak daha hızlı gelişmelerinin önündeki en büyük engeller,hidro ve rüzgar dışındakileri-nin şimdilik pahalı olmaları yanında,mevcut enerji üretim ve tüketim sistemlerinin değişik-liklere yavaş yanıt veriyor olmaları.

Hidroelektrik: Hidroelektrik santrallerde türbin, yüksekten suyun kanatlara çarpması sonucu döndürülüyor ve türbine bağlı bir jeneratörden elektrik üretiliyor.Gelişmiş ülkeler,hidroelektrik potansiyellerini hemen hemen tamamını geliştirip devreye sokmuş durumda.Fakat gelişmekte olan bazı ülkelerin büyük çaplı projeleri,yol açacakları çevre değişiklikleri nedeniyle eleştiriler alıyorlar.Yinede hidroelektrik dünya birincil enerji üretiminde %7,1 ‘lik payla dördüncü geliyor ve ürettiği yaklaşık 2566 Tws ile, dünya elektrik enerji gereksiniminin %18,77’sini sağlıyor.

Rüzgar: Rüzgar aslında güneş enerjisinin başka bir formu.Atmosferdeki ısınma farklılıklarının yol açtığı hava hareketlerindeki kinetik enerjiyi,bir rüzgar türbini aracılığı ile elektrik enerjisine dönüştürmeyi hedefliyor.Türbin;rüzgarla birlikte dönen rotor,bir jeneratör ve dönme hızını kontrol eden bir sistemden oluşuyor.Yatay ve dikey olmak üzere iki tip türbin vardır.Yatay olanlarda kanat konfigürasyonu,rüzgar değirmelerinde olduğu gibi yere paralel,dikey olanlardaysa,bir yumurta çırpıcısında olduğu gibi,yere dik bir eksen çevresinde dönüyor.Rüzgar enerjisi halen,biraz da çok düşük bir düzeyden başladığı için,en hızlı gelişen elektrik üretim aracıdır.Çevre etkileri açısından sadece, kanatların gürültüsü,görüntü kirliliği ve kuşların takılıp ölmesi gibi sorunları vardır.ABD 2020 yılından başlayarak elektriğinin %5’ini bu kaynaktan sağlamayı hedefliyor. Ülkemizde kurulu güç 19Mw ve bu kapasitenin 1000 Mw’a çıkartılmasına çalışılıyor.

Jeotermal Enerji: Yerkabuğunun ince olduğu yerlerden çıkan sıcak sulara ve gayzerlere dayalı bir enerji türüdür.Kaynağını,1500-10000 m derinliklere yaklaşan magmanın derin yeraltı sularını ısıtmasından alır. Elektrik enerjisi üretimi için gerekli sıcaklıklara nadir yerlerde rastlanmakla beraber,ısıtma gereksinimine yönelik olarak kullanılabilir.Güvenli bir kaynak olup zamanın ortalama %97’sinde kullanıma hazırdır. Dünyada halen 6000Mwe kurulu kapasite vardır.Bunun 2500’ı ABD’de ve bu kapasite-nin 2010’da 12000,2030’da da 49000 Mw’a çıkartılabileceği söylenmektedir.Birim üretim maliyeti ise 4,5-7 cent/kws civarındadır.

Biyokütle: Enerjiye dönüştürülebilen organik maddeye biyokütle denir. Bu,odun, hayvan atıkları,bitki artıkları ya da enerji amaçlı yetiştirilmiş bitkilerden oluşabilir.Tarihin en eski çağlarından beri kullanımda olan bu enerji türü,karbondioksit emisyonlarını sınırlamada rol oynayabilecek bir alternatif olarak sunulmaktadır.Öneri:Enerji orman-larının yetiştirilip,doğrudan odun olarak yakılması ya da bu bitkilerden elde edilen metanol ve etanol gibi yakıtların enerji gereksinimini karşılamada kullanılmasıdır.Çünkü bir bitki ya da ağaç yakıldığında,büyüme süreci sırasında atmosferden karbondioksit olarak alıp bünyesinde sabitlemiş olduğu karbonu,karbondioksit olarak atmosfere geri veriyor.Ancak sera gazı emisyonlarına net bir katkısı bulunmamaktadır.

KAYNAKÇA:

Bilim ve Teknik Dergisi / Ocak 2002 Sayısı

Bilim ve Teknik Dergisi / Ocak 2002 Sayısının Eki(Enerji)

T.C. enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ‘Doğal Kaynaklar’ Sayfası: www.enerji.gov.tr

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy