‘doğa’ Arama Sonuçları

T.c.

T.C.

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

KOMİSYONUNCA DESTEKLENECEK ARAŞTIRMA

PROJELERİNE İLİŞKİN ESASLAR

NİSAN 2002

ESKİŞEHİR

İÇİNDEKİLER

SAYFA

A- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

YÖNERGESİ……………………………………………………………………………………………. 1

B- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

ÖNERİ FORMU………………………………………………………………………………………. 5

C- PROJE ÖNERİSİNİN HAZIRLANMASINDA UYULACAK

ESASLAR……………………………………………………………………………………………….. 7

D- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE

ÖNERİSİ DEĞERLENDİRME FORMU………………………………………………….. 9

E- BÜTÇE FORMLARININ DOLDURULMASI İLE İLGİLİ

AÇIKLAMALAR VE BÜTÇE FORMLARI…………………………………………….. 11

F- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SÖZLEŞMESİ…………………………………………………………………………………………. 15

G- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN DESTEKLENEN BİLİMSEL

ARAŞTIRMA PROJELERİ KAPSAMINDA YURT İÇİ VE YURT DIŞI

GÖREVLENDİRMELERDE KULLANILACAK DİLEKÇE ÖRNEĞİ……. 17

H- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE

GELİŞME RAPORU KAPAK SAYFASI ÖRNEĞİ VE AÇIKLAMASI…….. 18

I- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

GELİŞME RAPORU DEĞERLENDİRME FORMU…………………………………. 20

J- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU YAZIM İLKELERİ VE İÇ KAPAK SAYFASI

ÖRNEĞİ………………………………………………………………………………………………….. 21

K- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU DEĞERLENDİRME FORMU……………………………………. 23

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ YÖNERGESİ

Amaç ve Kapsam

Madde 1- Bu yönerge, ‘’Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma Projeleri Hakkında Yönetmelik’’ uyarınca, Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunca desteklenecek araştırma projelerinin önerilmesi, değerlendirilmesi, kabulü, yürütülmesi, izlenmesi, sonuçlandırılması ve sonuçların duyurulması ile ilgili esasları yürütecek komisyonun görev, yetki ve sorumluluklarını düzenler.

Tanımlar

Madde 2- Bu Yönergede; Senato, Anadolu Üniversitesi Senatosu; Rektör, Anadolu Üniversitesi Rektörünü; Komisyon, Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunu ifade eder.

Komisyon

Madde 3- Amaç ve Kapsam maddesinde belirtilen görevlerin yürütülmesi için Rektör veya görevlendireceği bir rektör yardımcısının başkanlığında fen, sağlık, sosyal ve eğitim bilimleri enstitüleri müdürlerinden ve Senatonun önerisiyle Rektör tarafından görevlendirilen, uluslararası atıf endekslerince taranan dergilerde yayını olan ve/veya yayınlarına bu endekslerce taranan dergilerde atıf yapılan dört öğretim üyesinden oluşan bir Komisyon kurulur. Komisyon üyeleri, yükseköğretim kurumunda var olan bilim dalları arasında denge gözetilmek suretiyle dört yıl için görevlendirilir. Süresi biten üye aynı usulle yeniden görevlendirilebilir. Asli görevleri nedeniyle Komisyonda bulunan üyelerin her ne şekilde olursa olsun esas görevlerinden ayrılmaları halinde Komisyondaki görevleri de kendiliğinden sona erer.

Proje Önerileri

Madde 4- Komisyon, Anadolu Üniversitesi öğretim elemanlarından en az doktora ya da sanatta yeterlik eğitimini tamamlamış araştırmacıların yöneticiliğini yaptığı, aşağıdaki türden proje önerilerini değerlendirir.

a) Lisansüstü Tez Projeleri:

Lisansüstü tez projeleri bir akademik dereceye yönelik çalışmalardır. Yüksek lisans, doktora ve sanatta yeterlik tez projelerinin yöneticisi tez danışmanlarıdır. Ancak, tez danışmanı başka bir üniversiteden ise Anadolu Üniversitesinden bir öğretim üyesi proje yöneticisi, tez danışmanı ise yardımcı yönetici olur. Tez projelerinin süreleri tez süreleri ile sınırlı olup, üç yılı geçemez.

b) Genel Amaçlı Projeler:

Genel amaçlı projeler, doğrudan bir akademik dereceye yönelik olmayan, teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel, sportif ve sanatsal gelişmeye katkıda bulunabilecek özgün çalışmalardır. Bu tür projeler en fazla üç yıl süreli olabilir.

Proje Önerilerinin Değerlendirilmesi

Madde 5- Proje önerileri, Komisyon başka bir tarih belirtmedikçe, Şubat, Haziran ve Eylül aylarının 15 inci gününe kadar, proje yöneticisinin dört kopya olarak hazırlamış olduğu Proje Öneri Formunu, bağlı olduğu birimin yöneticisine vermesiyle yapılır. Birim yöneticisi, proje önerisine ilişkin, kendi görüşünü ve ilgili bölüm, anabilim veya anasanat dalının görüşlerini ilgili ayın son gününe kadar Komisyon Başkanlığına gönderir.

Madde 6- Komisyonca, fen, sosyal ve sağlık alanlarında üçer üyeden oluşan uzman grupları oluşturulur. Her grup kendi üyeleri arasında bir başkan seçer. Komisyon Başkanlığı, proje önerilerini ilgili uzman grubuna gönderir. Proje önerisini inceleyen uzman grubu üyelerinin her biri; projenin orijinal olup olmadığını, kullanılan metodu, araştırıcının varsa konu ile ilgili yayınlarını, Beş Yıllık Kalkınma Planı hedeflerine, Üniversite bilim politikasına veya ülke bilim politikasına uygun konulara öncelik verilerek, projenin bütçesini ve gider şekillerini (yolluklar,hizmet alımları, tüketim malları ve malzeme alımları gibi giderleri) dikkate alarak değerlendirir; projenin desteklenmeye değer olup olmadığı hususunda Proje Önerisi Değerlendirme Formu kullanılarak hazırlanan raporu, en geç bir ay içinde Komisyon Başkanlığına sunar.

Uzman grubu üyeleri kendilerini önerilen konuyla ilgili alanın dışında görmesi halinde öncelikle Anadolu Üniversitesi içinden, mümkün olmazsa Anadolu Üniversitesi dışından uzman adayların Komisyon Başkanlığına bildirirler. Bu durumda Komisyon kararı ile özel bir uzmanlar gurubu oluşturulur.

Madde 7- Komisyon, proje önerisi ve ilgili raporları dikkate alarak, önerinin desteklenip desteklenmeyeceğine,desteklenecek ise ne ölçüde destekleneceğine karar verir. Desteklenmesi uygun bulunan projeler Rektörün onayı ile kesinleşir. Proje önerisi hakkında son karar proje yöneticisine ve ilgili birime bildirilir. Proje yöneticisi ile Komisyon Başkanlığı arasında bir sözleşme imzalanır. Sözleşme tarihi projenin başlangıç tarihidir.

Projenin Uygulanması

Madde 8- Projenin yöneticisi, geçmiş dönemdeki çalışmalarla ilgili bilgilerin yer aldığı Proje Gelişme Raporu ilkelerine uygun hazırlanmış ara raporu altı ayda bir ve dört kopya olarak Komisyon Başkanlığına sunar. Ara rapor ilgili uzmanlara incelettirilerek, Komisyonca, değerlendirilir. Gelişme raporu yeterli bulunmayan projenin sonraki dilimleri ile ilgili maddi desteğinin devamı Komisyonun olumlu görüşüne tabidir.

Madde 9- Projeler esas olarak önerilen süre içinde tamamlanır. Gerekli durumlarda ek süre, ilave kaynak ya da süre dondurma istekleri, proje yöneticisinin gerekçeli başvurusu üzerine Komisyon tarafından karara bağlanır. Verilecek ek süre bir yılı, ilave kaynak ise toplam proje maliyetinin %50 sini aşamaz.

Madde 10- Projelere ait harcamalar Komisyonca onaylanan ödeme planına göre yapılır. Komisyon oluru alınmadan projelerde personel değişiklikleri ve bütçe içi aktarmalar yapılamaz.

Madde 11- Gerekli görülen hallerde Komisyon proje ile ilgili çalışmaları yerinde denetleyebilir veya denetletebilir.

Projenin Tamamlanması

Madde 12- Projenin tamamlanmasından sonra en geç dört ay içerisinde tüm araştırma sonuçlarını içeren ve öngörülen kurallara göre yazılan sonuç raporu Komisyon Başkanlığına verilir. Komisyon Başkanlığı sonuç raporunu ilgili uzman gurubu başkanlığına göndererek, Proje Sonuç Raporu Yazım İlkeleri çerçevesinde değerlendirilmesini sağlar. Değerlendirme raporuna göre düzeltmeler var ise, Komisyon Başkanı, proje yöneticisinden gerekli düzeltmelerin yapılmasını ister.

Madde 13- Komisyonca kabul edilen sonuç raporu, proje yöneticisi tarafından beş kopya olarak standart kapak içerisinde, ofis yazılımları ve versiyon numarası belirtilerek kaydedilmiş bir adet disket veya CD ile birlikte Komisyon Başkanlığına teslim edilir.

Madde 14- Komisyonca uygun görülmeyen sonuç raporları bütünüyle reddedilir veya ek süre verilerek düzeltilmesi istenir.

Proje İptali

Madde 15- Aşağıdaki hallerde Komisyon kararı ile projeler iptal edilir:

a) Projenin mali desteğiyle sağlanan her türlü araç, gereç, yazılım,donanım, malzeme veya hizmetlerin amaç dışı kullanımı,

b) Gelişme raporunun bir aydan fazla gecikmesi,

c) Komisyon tarafından projede ilerleme kaydedilmediği kanaatinin oluşması,

d) Herhangi bir nedenle proje yürütücüsünün görevinden ayrılması,

e) Lisansüstü tez çalışmasında öğrencinin çalışmayı bırakması,

f) Sonuç raporunun yapılan uyarı ve verilen ek süreye rağmen verilmemesi veya reddedilmesi,

g) Proje öneri, gelişme veya sonuç raporlarında yanlış bilgi verilmesi.

Madde 16- İptal edilmiş projeler için satın alınmış her türlü araç,gereç, yazılım, donanım ve malzemeler geri alınır.

Genel amaçlı projelerde, projesi iptal edilen yönetici üç yıl süreyle yeni bir genel amaçlı proje başvurusunda bulunamaz.

Lisansüstü tez projelerinde 15.maddenin (a) veya (g) şıkları nedeniyle projesi iptal edilen yöneticisi, üç yıl süreyle yeni bir lisansüstü tez projesi başvurusunda bulunamaz.

Diğer Hükümler

Madde.17- Genel amaçlı proje yöneticileri, projenin bitim tarihinden itibaren iki yıl içinde hakemli dergilerde, proje konusu ile ilgili en az bir çalışmasını yayınlamamışsa veya yayına kabul edildiğini belgelememişse genel amaçlı yeni proje başvurusunda bulunamazlar. Proje yöneticileri aynı anda birden fazla genel amaçlı proje yürütemezler.

Madde.18- Proje kapsamında satın alınan her türlü araç, gereç, yazılım, donanım ve malzemeler ayniyat kaydına müteakip ilgili birimin ayniyat mutemedine zimmetlenir. Sonuçlanmış veya iptal edilmiş proje için satın alınan her türlü araç, gereç, yazılım, donanım ve malzemeler, başka projelerde kullanıma tahsis edilebilir.

Madde 19- Devam etmekte olan ya da tamamlanmış bulunan projelerle ilgili yapılacak her türlü yayında ‘’Bu Çalışma Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunca kabul edilen ……….nolu’’ proje kapsamında desteklenmiştir, dipnotu konulması, yayınların bir kopyasının Komisyon Başkanlığına gönderilmesi zorunludur.

Madde.20- Bu Yönergede yer almayan konular için “Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma Projeleri Hakkındaki Yönetmelik” hükümleri ile genel mevzuat hükümleri geçerlidir.

Madde 21- Bu Yönerge Senatonun onay tarihinden itibaren yürürlüğe girer.

Madde 22- Bu Yönerge Rektör tarafından yürütülür.

PROJE ÖNERİSİNİN HAZIRLANMASINDA UYGULANACAK ESASLAR

İki sayfadan oluşan proje öneri formu doldurulduktan sonra, önerilen geri kalan bölümü aşağıdaki başlıkları içerecek şekil ve sırada düzenlenmelidir.

Konu

Önerilen çalışmanın konusu ve ele alınan problemin tanımı kısa ve açık olarak yazılmalıdır.

Konuyla İlgili Önceden Yapılmış Çalışmalar

İlgili alanda ulusal ve uluslararası kaynaklar taranarak, kısa, fakat olabildiğince eksiksiz bir özet verilmelidir. Ayrıca, yayınlanmamış da olsa, öneri sahibi tarafından bilinen ilgili çalışmalar belirtilmelidir. Önerilen araştırma konusunun alanyazındaki (literatürdeki) ve uygulamadaki yeri gösterilmelidir.

Amaç ve Önem

Önerilen çalışmanın amacı açık olarak yazılmalı ve önemi vurgulanmalıdır. Projenin gerçekleştirilmesi sonucunda evrensel ve ulusal bilime, ülkenin teknolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına yapılabilecek katkılar ve sağlanabilecek yararlar belirtilmelidir.

Kapsam

Önerilen çalışmanın kapsamı açık olarak tanımlanmalı, amaç ile ilişkisi açıklanmalıdır.

Yöntem

Çalışmada kullanılacak materyal ve yöntem açık olarak tanımlanmalıdır.

Araştırma Olanakları

Hem var olan, hem de proje çerçevesinde elde edilmesi planlanan araştırma olanakları (teçhizat, bina, personel vb.) belirtilmelidir. Uygulanacak yöntem açısından bu olanakların yeterliliği ve gerekliliği tartışılmalıdır.

Proje Ekibi ve Yönetim Düzeni

Projede görev alacak kişilerin (yönetici, araştırmacı, danışman ve destek personeli, teknisyen, sekreter vb.) projedeki işlev ve sorumlulukları açıklanmalıdır. Yönetim düzeni ve çalışma ilişkileri de ayrıca belirtilmelidir. Destek personeli dışındaki personelin özgeçmişi ve yayın listeleri proje öneri ekinde sunulmalıdır.

Çalışma Takvimi

Projenin aşamaları ve bunların her biriyle ilgili çalışmaların başlangıç ve bitiş zamanları açık olarak belirtilmelidir.

Bütçe

Bütçe formları ekli açıklamaları ışığında doldurulmalıdır.

Bütçe Gerekçesi

Üniversiteden istenilen mali desteğin her bir kalemi için ayrıntılı gerekçe verilmelidir. Varsa, diğer kuruluşların katkıları anlatılmalı; Üniversiteden istenen destekle bu kuruluşların desteğinin birbirlerini nasıl tamamlayacağı açıklanmalıdır.

Diğer Projeleri

Proje yöneticisinin, Üniversitece desteklenmiş devam etmekte olan, tamamlanmış veya iptal edilmiş projeleri hakkında bilgi verilmelidir.

Kaynakça

Projenin önerildiği alanda yaygın olarak kullanılan bir sisteme göre kaynak gösterilmeli ve kaynaklar bu bölümde sıralanmalıdır.

Ekler

Özgeçmiş ve yayın listeleri, teknik şartname, proforma fatura, teklif mektubu vb. belgeler, destekleyen diğer kuruluş yetkililerinin yazıları ve öneri sahibinin eklenmesinde yarar gördüğü diğer belgeler bu bölüme konmalıdır.

BÜTÇE FORMLARININ DOLDURULMASI İLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR

CARİ HARCAMALAR

Yolluklar (200) :

Veri toplama, yerinde inceleme, arazi çalışması, bildiri sunmak üzere toplantılara katılım vb. amaçlarla yapılması planlanan yurtiçi ve yurtdışı yolculuklar ve projeyle ilgili ortak çalışmalarda bulunmak üzere davet edilmesi planlanan uzmanların otobüs, tren, uçak bileti ücretleri ve yevmiyeleri bu bölüme yazılır. Yolluklar, Harcırah Kanunununa göre her yıl Maliye Bakanlığınca belirlenen miktarlar üzerinden hesaplanır. Yurtdışı bilimsel toplantılara katılım ücreti bu bölüme, yurtiçi bilimsel toplantılara katılım ücreti ise Hizmet Alımları bölümüne yazılmalıdır.

Hizmet Alımları (300) :

Taşıma giderleri, tarifeye bağlı ödemeler, kiralar, makine-teçhizat/demirbaş bakım ve küçük onarımı ve diğer hizmet alımları (telif, anketör çalıştırma gibi geçici hizmet alımları, tercüme, derleme, patent hakları, kitap, basılı veya basılacak eser inceletme vb.) gibi belli bir ücret karşılığı yaptırılacak işler ve yurtiçi bilimsel toplantılara katılım ücretleri bu bölüme yazılır. Önemli alımlar için teklif mektubu eklenmelidir.

Tüketim Malları ve Malzeme Alımları (400) :

Kırtasiye, baskı ve yayın giderleri, yakacak alımları, akaryakıt ve yağ giderleri, elektrik, su ve havagazı giderleri, yiyecek ve yem alımları, özel malzeme (giyim kuşam alımları ve giderleri, hayvan alımları tanzimleri ve giderleri, diğer özel malzeme alımları: Hizmetin özelliği nedeniyle diğer harcama kalemlerinden alınamayan özel malzeme alımları kimyasal, laboratuvar cam malzemeleri ve aletleri vb.) gibi gereçler bu bölüme yazılır. Üniversiteden talep edilen her tüketim malı ve malzeme için teknik şartname ve proforma fatura ya da teklif mektubu eklenmelidir.

YATIRIM HARCAMALARI

Makine-Teçhizat Alımları (600) :

Makine, teçhizat ve bunların yedek parçalarının satın alımı, imal, montaj giderleri ile büyük onarımları ve bunlara ilişkin diğer giderler, uzun ömürlü ve üretimde kullanılan makine, alet, cihaz vb. bu bölüme yazılır ve demirbaşa kaydedilir. Üniversiteden talep edilen her makine-teçhizat için teknik şartname ve proforma fatura ya da teklif mektubu eklenmelidir.

11

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ SÖZLEŞMESİ

Sözleşmenin Tarafları

Madde 1 - Bu sözleşme bir tarafta Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu (Bu sözleşmede Komisyon olarak anılacaktır), diğer tarafta proje yöneticisi (bu sözleşmede yönetici olarak anılacaktır) arasında düzenlenmiştir.

Hukuki Dayanak

Madde 2 - Bu sözleşme, Anadolu Üniversitesi Senatosunun …………………………………… tarih ve ………….. sayılı kararı ile kabul edilen Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönergesi uyarınca düzenlenmiştir.

Sözleşme Konusu

Madde 3 - Sözleşmenin konusu, Komisyonun …..……………………..……… tarih ve ……………….. sayılı kararı ile kabul edilen, “………..……………………………………………………………..…………………” adlı, ……. ay sürede tamamlanması öngörülen ……………. no.lu, ………………………..…………….…………… tarafından yürütülecek olan projenin desteklenmesidir. Komisyon, projeyi bu sözleşme ve Yönerge hüküm-lerine bağlı kalınması şartıyla ………………………..……………. TL’sı ayırmak suretiyle destekleyecektir.

Yöneticinin Sorumluluğu

Madde 4 - Yönetici, projenin gerçekleştirilmesi sırasında, proje kapsamında alınan tüm araç ve gereçlerin, her türlü kullanımı, bakım-onarımı ve korunmasından, proje çalışmalarının,projenin ve kullanılan araç gereçlerin kişilere vereceği her türlü zarara karşı, yasa, sözleşme ve yönerge hükümlerinin öngördüğü önlemleri almakla sorumludur

Madde 5 - Proje çalışmaları sırasında ve proje gerçekleştirildikten sonra ortaya çıkabilecek her türlü etik sorunlardan yönetici sorumlu olacaktır.

Yürürlük Süresi

Madde 6 - Bu sözleşme, imzalandığı tarihten projenin tamamlanması gereken …………………. tarihine kadar yürürlükte olup, Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönergesinin 15 inci maddesi hükümleri ile bu sözleşmenin 4 ve 5 inci maddelerindeki sorumluluk hükümleri bu süreye tabi değildir. Komisyonu kararıyla proje süresi uzatıldığı takdirde sözleşmenin bitiş tarihi de yeni bir sözleşmeye gerek kalmaksızın projenin bitimine kadar uzatılmış olur.

15

Uyuşmazlıkların Çözümü

Madde 7 - Bu sözleşmeden doğabilecek uyuşmazlıklar öncelikle Anadolu Üniversitesi Yönetim Kurulunca belirlenecek üç kişilik Uzlaşma Komitesinde çözümlenecektir. Uzlaşma Komitesince çözülemeyen uyuşmazlıklarda, Eskişehir Mahkemeleri ve İcra Daireleri yetkilidir.

Madde 8 - Bu sözleşme sekiz maddeden ibaret olup, iki nüsha halinde düzenlenerek, ……………………… tarihinde taraflarca imzalanmıştır.

Rektör Adına Proje Yöneticisi

Anadolu Üniversitesi

Bilimsel Araştırma Projeleri

Komisyonu Başkanı

16

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN DESTEKLENEN BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ KAPSAMINDA YURT İÇİ VE YURT DIŞI GÖREVLENDİRMELERDE KULLANILACAK DİLEKÇE ÖRNEĞİ

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜNE

……………………………….. tarihinde imzalanarak yürürlüğe giren, ……………………….nolu

“……………………………………………………………………………….” adlı proje kapsamında, (yurt içi / yurt dışı / ülke / şehir ve bulunulacak tarih ve gidiş amacı belirtilerek, yolluklu, varsa katılım ücretli olduğu vurgulanarak) görevlendirilmem / projede görevli araştırmacı …………………………………………………………’nın görevlendirilmesi hususunda gereğinin yapılmasını arz ederim.

Tarih

Proje Yöneticisi

Ünvanı, Adı Soyadı

İmza

Uygun görüş ile arz olunur. Uygundur

Bölüm, ABD veya ASD Başkanı Dekan / Müdür

İmza İmza

OLUR

../../….

Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu Başkanı

17

GELİŞME RAPORU İLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR

Gelişme raporunun kapak sayfası doldurulduktan sonra, raporun geri kalan bölümü aşağıdaki başlıkları içerecek şekil ve sırada düzenlenmelidir.

Giriş

Projenin amacı ve kapsamı kısaca hatırlatılmalı, önceki gelişme raporu dönemlerinde yapılan çalışmalar özetlenerek projenin durumu hakkında öz bilgi verilmelidir. Ayrıca, gerekli görülürse, gelişme raporunun düzeni, kullanılan kısaltmalar, gösterimler vb. konular hakkında da bilgi verilebilir.

Gelişme Raporu Döneminde Yapılan Çalışmalar

Gelişme raporu döneminde yapılan çalışmalar ayrıntılı olarak anlatılmalı ve varılan sonuçlar açıklanmalıdır. Çalışmaların proje önerisindeki kapsam, yöntem ve çalışma takvimine uygunluğu tartışılmalı; farklılıklar varsa nedenleri belirtilmelidir.

Destekleyen Diğer Kuruluşlarla Sürdürülen İşbirliği

Destekleyen diğer kuruluşlar varsa, bunlarla sürdürülen işbirliği hakkında bilgi verilmelidir.

Bilimsel Etkinlikler

Gelişme raporu döneminde yapılan ve bir sonraki dönemde yapılması planlanan yayınlar, bilimsel toplantılara katılım vb. bilimsel etkinlikler hakkında bilgi verilmelidir.

Mali Etkinlikler

Gelişme raporu döneminde yapılan harcamalar anlatılmalı; proje önerisindeki harcama akışından farklılıklar varsa nedenleri belirtilmelidir. Proje desteğiyle satın alınan makine-teçhizat, malzeme ve hizmetlerin kullanımı hakkında bilgi verilmelidir.

Sonuç

Projenin genel durumu özetlenerek, çalışmaların önerilen şekilde yürütülüp yürütülemediği tartışılmalıdır. Çalışmalar önerildiği şekilde yürütülemiyorsa bunun nedenleri belirtilmeli ve alınacak önlemler açıklanmalıdır.

Ekler

Proje çalışmaları çerçevesinde yapılan yayınlar, çalışmalar ve elde edilen sonuçlarla ilgili belgeler ile gerekli görülen diğer belgeler rapora eklenmelidir.

19

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU YAZIM İLKELERİ

Proje sonuç raporu A4 boyutunda (290X297mm) kağıt üzerine 1.5 satır aralıklı olarak bilgisayarda yazılmalıdır. Sayfanın kenarlarından 3’er cm boşluk bırakılmalıdır. Bilgisayar çıktıları silik olmamalıdır.

Sonuç raporunun başlığı proje adı olmalıdır.

Proje sonuç raporunun genel olarak aşağıda belirtilen düzene göre sunulmasına özen gösterilmelidir.

a) İç kapak sayfası,

Özet sayfası (anahtar kelimeler eklenerek),

Yabancı dilde özet sayfa (yabancı dilde anahtar kelimeler eklenerek),

Teşekkür sayfası (varsa),

İçindekiler,

Şekiller dizini,

Çizelgeler dizini,

Kısaltmalar ve gösterimler,

Giriş,

Metin bölümü (yöntemler, teknikler, çalışılan malzeme, saha tanımlamaları, bulgular vb.),

Sonuçlar, öneriler ve tartışmalar,

Kaynakça,

Ekler.

İç kapak sayfası ekteki formata uygun şekilde düzenlenmelidir.

Özetler 200 kelimeyi geçmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Özet sayfalarının başına proje adı yazılmalıdır. Özet içinde yararlanılan kaynaklara, şekil, çizelge ve eşitlik numaralarına değinilmemelidir. Ayrıca, özetlerin altına, bir satır ara vererek anahtar kelimeler (en az 2, en çok 6) yazılmalıdır.

Projenin önerildiği alanda yaygın olarak kullanılan bir sisteme göre kaynak gösterilmelidir. Tüm alıntılar ve gönderimler kaynakçada gösterilmelidir. Gönderimde bulunulmayan kaynaklar kaynakçada yer almamalıdır.

Metin içersinde verilen eşitliklerin karşısına sırayla ve parantez içinde numara verilmelidir.

Çizelge başlıkları kısa ve öz seçilmeli, çizelgelerin üzerine ilk harfleri büyük olmak kaydıyla yazılmalıdır. Çizelgelerin altında gerekli durumlarda dipnotlara yer verilmelidir.

Sonuç raporunda şekil, fotoğraf ve çizimler metin içinde anıldıkları ilk paragraftan sonraki uygun bir yere, gerekiyorsa küçülterek, monte edilmeli ve bunlar metindeki sıralarına göre numaralandırılmalıdır. Şekil altı açıklamaları küçük harflerle yazılmalıdır.

Çizimler teknik çizim normlarına uymalı; harf, rakam ve simgeler kolaylıkla okunabilmelidir. Bilgisayar çıktısı olarak alınan çizimlerin de yeterli koyulukta olması gereklidir.

Kullanılan fotoğraflar aydınlık olmalı ve şekil olarak değerlendirilmelidir.

21

12 Temmuz 2007

Atatürk Ve Bilim

ATATÜRK VE BİLİM

Atatürk’ü bilim adamı olarak düşünmek ne denli yanlışsa, O yüce insanı bilim dışlılıkla suçlamak (Hitler, Musolini vs.) o denli korkunçtur. Atatürk’ün tüm yaptıkları, düşünce yapısı, bilme, toplumsal güce, akla dayanıyordu.

İsterseniz Onu kendi özdeyişiyle değerlendirmeye başlayalım:

“ Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” sözü bile Onunla – bilim arasındaki işteşliğin, fikirlerin ne denli bilimsel verilerle örtüştüğünün bir kanıtı olsa gerek.

Bilimin kısaca bir tanımı ile konuyu genişletmeye çalışalım: “ Bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte uygarlığın gelişebilmesi için; insanoğlunun kendi aklını kullanabilmesi, düşünme ve yorumlama yeteneğinin geliştirilmesi, Dogmaların tutuculuğundan kurtulmasıdır. Bilim doğal ve toplumsal olayları araştırır.

Atatürk’e göre bilim; öncelikle, özgün bir kültür yaratmanın etkin bir aracıdır. Bu nedenle O bilimi, toplumun gelişmesini engelleyen bozuklukların giderilmesi ve ulusal bir kimlik yaratılması için etken bir araç olarak görmüş ve kullanılmıştır.

Yaptıklarının hiçbiri, âfâkî – duygusallık taşımaz. O nedenle tarihsel yaşıtları, tarihin karanlıkları içerisinde yitip gitmiştir. Atatürk’se ilmin sonsuz ışıtıcılığı güvencesinde bugüne dek yaşamış ve yaşayacaktır da.

Bakınız, 156 ülkenin oy birliği ile aldığı karar da (ki 1981 yılı Onesco’nun Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle)

“ Uluslar arası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış Üstün Bir Kişi; olağanüstü bir Devrimci; sömürü ve emperyalizme karşı savaşan İlk Lider; insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü; insanlar arasında renk, dil, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz Devlet Adamı… nitelemeleri ile dünyaya takdim edilmesi sanırız ki, yüce ATA’nın ne denli bilimsel bir bakış akışı ile olayları gözlemleyip, çareler üretmesinin en yanılmaz bir kanıtı olsa gerek bu belge…

Aslında yüce Atatürk’ün neyi başardığını, bilimsel bir yöntemle nasıl bunların üstesinden geldiğini anlayabilmek için; Osmanlı’nın, Duraklama, Gerileme devirlerinin iyi analiz edilmesi gerekir, diye düşünüyorum. Avrupa’da Rönesans -reform ve Fransız İhtilâli gerçekleşirken, Osmanlı’da bilim çökmüş, yok gibidir.

İstanbul Rasathanesi 1580’de dinsel taassubun etkisi ile yıktırılıyor. 1774 Lavoisier, havanın oksijen- hidrojen- azottan olduğunu saptamış. Osmanlı hâlâ doğanın, su- toprak-ateşten olduğunu savunuyor. Matbaa akıl bilme aykırı yorumlarla 330 yıl sonra Osmanlı’ya ulaşabiliyor. Vezir-i Azam Damat Ali Paşa savaşlara gitme- gitmeme durum değerlendirmelerini müneccimleri ile yapıyor. Daha onlarca sıralayabileceğimiz nedenler Osmanlı’da bilimin tükenmişliğinin tarihi kanıtlarıdır.

Oysa, Kemalist devrimler; akıl ve bilime dayanmaktadır.

1- Eskimiş kurumları yıkmak, çağın gereklerine göre yeni kurumlar oluşturmak.

2- Değişim ve yeniliklere sürekli olarak açık kalmak- kalıplaşmamak. Onun için Atatürk devrimleri durağan değildir.

“ Çağdaş uygarlık seviyesinin üstünü” işaretlemesi, gençlere “ Beni takip edeceksiniz. Yorulsanız da beni takip edeceksiniz, ilerleyeceksiniz.” demesi Ata’nın gençliğe bilimsel ışık göstermesi devamlı aydınlık saçması, bilimsellikten başka ne olabilir ki…? Eğer hala kurduğu, lâik- Demokratik Cumhuriyet ayakta ise; Durmadan değişen dünya, toplumsal düzenin, sürekli olarak ileri bilimsel çözüm önerilerinin yaşama geçirilmiş olmasıdır diye düşünüyorum. Eserlerinin sonsuza dek yaşamasını sağlayacak, insan ve kurumları oluşturmak da ATA’nın bilimselliğinin canlı kanıtlarıdır.

Örneğin: Dil, Tarih Kurumu, Üniversiteler yasası ( o zaman için ), ekonomik alanda İzmir Ekonomik Kurultay’ını toplamak daha birçoklarını saymak olası elbet. Ata’nın bilime değer vermesinin en çarpıcı bir örneği de: Nazi zülmünden kaçan 142 bilim adamı ABD gibi zengin, olanaklı bir devletin onlara kucak açmışken; orayı değil, o zamanın Türkiye’sini yeğlemeleri, Atatürk’ün bilime değer vermesinin, Atatürk’ün yoksul Türkiye’sinin bilimsel bir tabana oturtulmuşluğunun tarihi bir kanıtı olsa gerek. Bir bilim adamı: “ Yaşam ve gereksinimler sonsuzdur. Oysa değişmez oldukları için dinsel kurallar bir noktada son bulur ve kendini yeniler” diyor. Yüce Atatürk bunun için gençlere şöyle sesleniyordu.: “ Çocuklar gözünüz ufuklara kadar görürü görüyoruz. Onun da ötesini görmeye çalışacağız.” Türk ulusundan da istekleri şunlardı: “ Gençler ve her yurttaş, akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.

… Zamanın gereklerine göre; bilim teknik ve her türlü uygarlık buluşlardan azami derecede yararlanmak zorundadır.

Ölümünden 63 yıl geçmesine karşın, 21. yy. da hâlâ Atatürk beyinlerde ve yüreklerde… Çünkü Kemal ATATÜRK: bilimi ve aklı yol gösterici olarak kabul ederek, ufkun ötelerini görmüş, göstermiştir…

Ne mutlu O’nun gösterdiği ışıklı yoldan yürüyen aydınlık kuşaklara…!

12 Temmuz 2007

Bilim: Bilim, Tarafsız Gözlem Ve Deneylerle Elde Edilen Düzenli Bilgi Birik

Bilim: Bilim, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgi birikimidir. Bilim adamının özellikleri: *Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir. *Bilim adamı kararlıdır. *Bilim adamı şüphecidir. *Bilim adamı, çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür. *Bilim adamı tarafsızdır. Bilimsel Çalışma Basamakları: *Problemin belirlenmesi *Çözüm yollarının araştırılması, hipotezin ortaya konması *Deneylerin kurulması ve kontrolü *Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması *Bulguların değerlendirilmesi ve sonuç çıkarma *Teori ve kanun . Bilimsel çalışma basamakları: Bir bilimsel problemin açık şekilde ortaya konulması ®Problemle ilgili gerçeklerin toplanması ®Gerçeklere dayalı hipotez kurulması ®Hipoteze dayalı tahminlerde bulunulması ®Kontrollü deney ve gözlemlerle tahminlerin doğruluğunun araştırılması ®Yapılan deney ve gözlemler hipotezi doğrularsa hipotez geçerlilik kazanır ®Hipotezin geniş geçerliliği varsa hipotez teori halini alır ®Teori evrensel gerçek ise kanun haline gelir. Gözlem: Herhangi bir doğa olayının duyu organlarına dayanılarak incelenmesine denir. 2 çeşit gözlem vardır. Nitel gözlem, bir aracın yardımı olmadan doğrudan duyu organlarıyla yapılan gözlemdir. Şekerin suda çözünmesi, fenol kırmızısının karbondioksitli ortamda sarı renk vermesi gibi. Nicel gözlem, bir ölçü aracının yardımıyla yapılan gözlemdir. Suyun 100 º c’de kaynaması gibi. Hipotez: Bilim adamı tarafından problemin çözümüne yönelik ortaya koyulan geçici çözüme denir. Kontrollü deney: Bir kontrol grubu bulundurularak yapılan deneylere denir. İyi bir hipotez, problemle ilgili bütün sorulara cevap verebilmeli ve problemi açıklamada yeterli olmalıdır. Hipotezin geçersizliği saptanırsa, yeni hipotez kurulur. Teori: Sürekli olarak kanıtlarla desteklenebilen hipoteze denir. Yapılan çalışmalar hipotezi destekliyorsa, hipotezin yeterliliği ve geçerliliği artar ve başka hipotezlerle de desteklenirse, hipotez teoriye dönüşür. Kanun: Teori, uzun bir sürecin ardından hiçbir itiraza ihtimal bırakmayacak şekilde evrenselleşir ve bir bilimsel gerçek şekline dönüşürse kanun halini alır. Biyoloji: Canlıların yapısını, vücutlarında geçen temel yaşam olaylarını, çeşitliliklerini, büyümelerini, gelişmelerini, davranışlarını, çevreleri ile ilişkilerini ve yeryüzüne dağılışlarını inceleyen bir bilimdir. Teknolojik gelişmelerden yararlanan bilimsel çalışmalar, daha kısa zamanda sonuçların alınmasında ve yeni araştırmalara geçişte kolaylık sağlar. Örneğin, elektron mikroskobunun bilim dünyasına girişi, hücrede yeni bölümlerin anlaşılmasını sağlamış ve yeni araştırmalara yol açmıştır.

Biyolojinin Tarihi Gelişimi: Yaklaşık 2300 yıl önce Yunan bilim adamı Polibus, “İnsanın Doğası Üzerine” adlı bir kitap yazmıştır. Aristo, çalışmalarını “Hayvanların Tarihi, Hayvan Nesli Üzerine” ve “Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine” adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ve hayvanların davranışlarını incelerken onların sınıflandırma yoluna da gitmiştir. Galen, canlıların organlarıyla bu organların görevini inceleyen fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır. Galileo, 1610’da ilk mikroskobun yapımını başarmıştır. Robert Hook, 1665’de bir mantar kesitinin mikroskopta nasıl göründüğünü açıklamış ve gördüğü yapılara “Cellula” (hücre) adını vermiştir. Leeuwenhoek, 1675’de mikroskop kullanarak tek hücrelileri göstermeyi başarmıştır. Carolus Linnaeus, 1707-1778 yıllarında ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Charles Darwin, 1859’da “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınlayarak evrimle ilgili görüşlerini ortaya koymuştur. Pasteur, mikroskobik canlıların fermantasyona neden olduğunu tespit etmiş, tavuk kolerasına neden olan mikrobu bulmuş ve kuduz aşısını bulmuştur. Gregor Mendel, bezelyelerle yaptığı deneyler sonucunda, kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Genetik bilimi 19. yüzyılın ortasında, biyolojide bir alt bilim dalı olan moleküler biyolojinin gelişimine olanak sağlamıştır. Beijrinck, 1899’da tütün bitkilerinin yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Wilhelm Röntgen, 1895’de tıpta teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan Röntgen ışınlarını bulmuştur. Otto Mayerhof, 1992’de kastaki enerji dönüşümlerinin solunumu ve ısı akışını incelemiş. Bu çalışma ile Nobel tıp ödülünü almıştır. Alexander Fleming, 1927’de penisilini, E.A.F Ruska’da 1931’de elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson ile Francis Crick 1953’te günümüzde kabul edilen DNA’nın yapısına ait bir model ortaya koymuşlardır. Steven Howell, 1986’da ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan maddenin yapımını kodlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış ve bu bitkilerin ışık saçtığını görmüştür. Bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Dr. Wilmut, yetişkin bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurta hücresine yerleştirerek genetik ikiz elde etmiştir.

Biyolojinin Alt Bilim Dalları: 1)Botanik: Bitkiler alemini inceleyen bilim dalıdır. 2)Zooloji: Hayvanlar alemini inceleyen bilim dalıdır. Biyolojinin bu bölümlerinden her biri, canlının değişik özelliklerini incelemeleri bakımından kendi içinde alt bölümlere ayrılır. Bu bölümlerin başlıcaları şunlardır; Morfoloji: Canlıların dış görünüşünü, şeklini inceleyen bilim dalıdır. Anatomi: Canlıyı oluşturan organları, bu organların birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Fizyoloji: Organizmadaki organ ve dokuların görevlerini, işleyişlerini inceleyen bilim dalıdır. Embriyoloji: Organizmanın gelişme devrelerini inceler. Özellikle döllenmiş yumurtadan (zigot) itibaren meydana gelen gelişme ve farklılaşmaları inceleyen bilim dalıdır. Sitoloji: Hücrenin yapısını ve çalışmasını inceleyen bilim dalıdır. Histoloji: Çok hücreli canlılardaki dokuların yapısını ve bu dokuların vücudun nerelerinde bulunduğunu, hangi organların yapısına katıldığını inceleyen bilim dalıdır. Genetik: Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl geçtiğini inceler. Ayrıca genin yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Moleküler biyoloji: Canlıların yapısını, moleküler düzeyde inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji: Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji, çevre biyolojisi ile eş anlamda kullanılabilmektedir. Taksonomi (sistematik): Canlıları benzerliklerine göre sınıflandıran bilim dalıdır. Doğadaki çeşitliliği ve çevremizdeki canlıları görmemizi sağlar. Mikrobiyoloji: Gözümüzle göremediğimiz mikroorganizmaların beslenme, üreme gibi yaşam şekillerini inceleyen bilim dalıdır. Uzay biyolojisi: Uzay şartlarında canlıların karşılaştıkları yeni durumları, bunların canlı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini, canlıların uzaya uyum şartlarını araştıran bilim dalıdır. Parazitoloji: Asalak olarak yaşayan canlıların yapı ve özelliklerini inceleyen bilim dalıdır. Biyokimya: Canlıların yapısındaki kimyasal maddeleri ve yaşamın temeli olan biyokimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalıdır. Ayrıca entomoloji böcekleri, mikoloji mantarları, bakteriyoloji bakterileri, viroloji virüsleri, ihtiyoloji balıkları, ornitoloji kuşları, mammaloji memeli hayvanları inceler.

Biyolojik Uygulama Alanları: Tıp, biyoteknoloji, tarım, veterinerlik, su ürünleri, biyomekanik, genetik mühendisliği, ekoloji, fizyoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, eczacılık, diş hekimliği biyolojinin bazı uygulama alanlarıdır. Kentleşme ve sanayileşme ise dolaylı olarak biyolojiden gelen verilere göre yönlendirilir.

Laboratuvar Teknikleri: Vital İnceleme: Canlının doğrudan doğruya sıvı bir ortam içerisinde mikroskopta incelenmesidir. Doku kültürü tekniği: Bu teknikle özellikle embriyonik dokulardan alınan küçük parçaların uygun ortamlarda saklanması ve bu ortamlarda büyüme yeteneği kazanmasını sağlamak esastır. Fiksasyon: Hücrenin yapısının kimyasal ve morfolojik yönden en az değişikliğe uğramasını sağlamak amacıyla, hücrenin birden bire öldürülmesidir. Dondurma-kurutma yöntemi: Bu yöntemle doku hızla dondurulur. Dondurma işlemi tamamlandıktan sonra da doku kurutulur. Dondurma-buzla yer değiştirme yöntemi: Bu yöntem, hızla dondurulmuş dokuların buz kristallerini eriten etanol, metanol ya da aseton gibi sıvılarda saklanmasıdır. Kesit alma: Dondurulmuş materyalden ya da başka bir madde içine gömülmüş materyalden kesit alınmasıdır. Kesit alabilmek için materyalin bıçak vuruşlarına dirençli olması gerekir. Boyama: Hücrenin ve bir mikroorganizmanın değişik kısımları, farklı kimyasal yapı gösterdiği için farklı boyanma yeteneğine sahiptir. Boyalar bazik ve asidik boyalar olmak üzere ikiye ayrılır. Bazik boyalar hücrede asit yapısındaki kısımları boyarken, asidik boyalar ise hücrede baz yapısındaki kısımları boyar.

Biyolojinin Önemi: Doğumdan ölüme kadar yaşamın her evresinde bilinçli ve sağlıklı yaşama, ekonomik gelişmeyi sürekli kılma, çevreyi bozulmadan tutma, üretimin kalitesini ve miktarını arttırmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Çevre kirlenmesi, erozyon, madde kaybı, yeşil alanların azalması, hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme, biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasında rol oynayan faktörlerdir. Biyoteknolojinin amacı, bir canlının belirli özelliklerini şifreleyen genetik bilginin bir başka canlıya nakledilmesidir. Böylece nakledilen bilginin gereği, ikinci canlı tarafından yerine getirilir.

Biyolojinin Geleceği: *İnsan topluluklarında kalıtsal hastalıklara neden olan genler, döllenme sırasında sağlamlarıyla değiştirilerek kanser, yüksek ve düşük tansiyon, şeker hastalığı, cücelik vb. hastalıklar önlenebilecektir. *Canlıların ömür uzunluluğunu kalıtsal olarak denetleyen genler kontrol altına alınarak ya da değiştirilerek, uzun bir yaşam sağlanabilecektir. *Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran gen ya da genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksiklikler bu yolla giderilebildiği gibi fazladan bazı özelliklerin kazanılması da sağlanacaktır. Örneğin C vitamini karaciğerde sentezlettirileceği için besinlerle alınması gerekmeyecektir. *Genlerdeki değişiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır. *Canlılardaki genlerin tümü kataloglanabilecek, bunlarla ilgili bankalar kurulacak, ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri geniş oranda kullanabileceği için birçok ilacın etkili ve ucuz yoldan üretilmesi sağlanacaktır. *Bitki ve hayvanların ıslahında olağanüstü atılımlar gerçekleşecek, verim arttırılacak, birçok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalara yaptırılabilecektir.

Biyolojideki Gelişmelerin İnsanlığa Katkıları: *Günümüzde birçok ülke seralarda tozlaşma görevini bombus adı verilen arılara yaptırıyor. Bombus özellikle sebzecilikte yüksek verim elde etmek amacıyla hormon kullan üreticilere bir çıkış, hatta kurtarıcı oldu. Arının taşıdığı çiçek tozları etrafa yayılarak, seradaki domates ve çileklerdeki verimi arttırdı. *Günümüzde birçok tıbbi bitki ve hayvanın üretimi, antibiyotik, aşı, interferon, çeşitli pestisitlerin üretimimleri, insandaki zararlı genlerin ayıklanması işi gibi alanlarda biyoteknolojiden yararlanılmaktadır. *Tıpta uygulanan aşılama yönteminde vücuda virüs verilerek, vücudun virüsü tanıması ve ona karşı antikor üretmesi sağlanır. Oysa gen teknolojisinin sağladığı olanaklarla, vücuda virüs verilmeden de antikor üretmek mümkün olmuştur. Böylece vücut virüsün yan etkilerinden korunabilmektedir. *Biyoteknolojinin katkıları arasında insülini de sayabiliriz. İnsülin, insanlarda şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormon olup, pankreas hücreleri tarafından üretilir, dolaşıma katılır. Eksikliğinde ise şeker hastalığı ortaya çıkar. Bugün bakteri DNA’sı yardımıyla insülin hormonu bol miktarda ve ucuza üretilebilmektedir.*Büyüme hormonu, eskiden sadece kadavraların hipofiz bezinden çok büyük zorluk ve masraflarla elde ediliyordu. Artık biyoteknolojik yöntemlerle çok miktarda ve ucuza elde edilmektedir. Tek hücre proteini: Alg, bakteri, maya ve küflerin büyük miktarda üretilmesinden ve bu canlı hücrelerin kurutulması sonucu oluşan biyolojik kütleye denir. Tek hücre proteini, insan besinlerinden; çorbalarda, hazır yemeklerde ve diyet yiyeceklerinde katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca aroma kaynağı, vitamin kaynağı ve emülgatör destekleyici olarak da kullanılır. *Dr. Wilmut, bir koyundan alınan bir vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirerek yeni bir koyuna yaşam vermiştir. Dolly adı verilen kuzu orijinal DNA sahibi koyunun kopyasıdır.

Kimyasal bağlar: Bir molekül içindeki atomları birbirine bağlayan bağlara denir. Element: Bir cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, alüminyum. Bileşik: İki ya da daha fazla cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, su, karbondioksit.

Su: Su, yeşil bitkilerde meydana gelen fotosentezde karbondioksit ile birleşerek şekeri oluşturur. Hücrelerde su, kimyasal tepkimelerde rol olan önemli bir çözücüdür. Besinlerin sindirimi su ile olur. Su, pek çok organizmanın vücudunda taşıyıcı ortam olarak görev yapar. Su, vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olur. Asit, baz ve tuzlar: Su içerisinde çözündüğünde hidrojen iyonu veren bütün bileşikler asit özelliğindedir. Asitler, turnusol kağıdının rengini maviden kırmızıya dönüştürür. Asitlerin tatları ekşidir. Laktik asit; organik asite, hidroklorik asit ise inorganik asite örnek verilir. Suda çözündüğü zaman hidroksil iyonu veren bileşikler bazik özellik gösterir. Bazlar, turnusol kağıdının rengini kırmızıdan maviye dönüştürür. Metilamin; organik baza, potasyum hidroksit ise inorganik baza örnek verilebilir. Asit-Baz Dengesi: Ortamın hidrojen iyon yoğunluğunun negatif logaritması asitliğin, hidroksil iyon yoğunluğunun negatif logaritması da bazikliğin derecesini verir. Hidrojen iyonu arttıkça ortam asidiktir ve pH 0 ile 7 arasında bir değer gösterir. Hidroksil iyonu arttıkça ortam baziktir ve pH 7 ile 14 arasında bir değer gösterir. Hidrojen ile hidroksil iyonları eşit miktarda ise ortam nötrdür ve pH 7’dir. İnsan için pH: pH değeri organizma için çok önemlidir. Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için pH’ın belirli bir düzeyde tutulması gerekir. pH’daki çok az bir değişiklik bile biyokimyasal tepkimeleri olumsuz etkiler. Bu nedenle pH değerinin sabit kalması gerekir. İnsan kanının pH’ı 7,4’te sabittir. Bu değer, 7’ye düşerse veya 7,8’in üzerine çıkarsa ölüm olayı gerçekleşir. Tuzlar: Asitlerle bazlar karıştırıldığında, asitin hidrojen iyonu ile bazın hidroksil iyonu birleşir. Bu birleşim sırasında bir molekül su açığa çıkar ve tuz meydana gelir.

Mineraller: Hücrede protein, karbonhidrat, yağ gibi organik maddelere bağlı olarak bulundukları gibi, hücrede tuz halinde de bulunabilirler. Mineraller, vitamin, hormon, enzim vb. moleküllerin yapısına katılır. Minerallerin İnsan İçin Önemi: *Mineraller, kanın osmotik basıncının ayarlanmasında, kas kasılmasında ve sinirlerde uyartının iletilmesinde önemli role sahiptir. *Mineraller, bazı enzimlerin yapılarına katılarak katalizör görevi yapar. *İdrar, ter ve dışkı ile dışarı atıldığından mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücuda alınması gereklidir. Vücutta, hücre arası sıvı ile hücre sıvısı arasında bir sodyum-potasyum oranı vardır. Vücutta en bol bulunan mineral kalsiyumdur. Kalsiyumun büyük bir kısmı fosforla birlikte kemiğin ve dişin yapısına katılır. **Vücuda alınan kalsiyumun bir kısmı emilir. Emilmeyen kısmı dışkı ile dışarı atılır. D vitamini kalsiyumun emilmesine etki eder. Vücuda fazla kalsiyum alınsa bile D vitamini yetersiz olursa kalsiyum bağırsaklarda emilemez. Küçük çocuklarda kalsiyum ve D vitamini yetersizliğine bağlı olarak raşitizm denilen hastalık görülür. Yetişkin insanlarda ise fazla kalsiyum kaybı ile osetomalazi denilen kemik yumuşaması hastalığı ortaya çıkar. **Vücudun yapısına katılan minerallerden biri de demirdir. Vücudumuzdaki demirin yarıdan fazlası kana kırmızı rengini veren hemoglobinin içinde bulunur. Demir aynı zamanda kas proteinleri, karaciğer, dalak ve kırmızı kemik iliğinde bulunur. Vücuda yeteri kadar demir alınamaması ya da vücuttan atılan demir miktarının alınandan fazla olması durumunda demir yetersizliği ortaya çıkar. Demir eksikliğinde, hemoglobin yapılamaz ve anemi görülür. **İyot, tiroid bezi hormonu olan tiroksinin yapısına katılır. Vücuda yeteri kadar iyot alınmazsa tiroid bezi iyi çalışamaz ve tiroksin hormonunu az salgılar. Tiroksinin az salgılanması tiroid bezinin büyümesine neden olur. Basit guatr hastalığı denilen bu durum, lahanayı çok tüketen insanlarda bulunan bir madde tiroid bezinde iyot bağlanma tepkimesini engellemektedir. Lahanayı çok tüketen insanlarda guatr hastalığının sık görülmesinin nedeni budur.

12 Temmuz 2007

İ Array Ç Array İ Array N Array D Array E Array K Array İ Array L Array E A

İ Ç İ N D E K İ L E R

BİLİM NEDİR ?

* TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

* İnsan doğaya egemen olmak ister!

* Bilim neyle uğraşır?

* Bilimin gücü

* Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilimin Değeri

* Bilim üç bakımdan değerlidir :

* Bilim Tarihi Nedir ?

* Bilimsel yöntem

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

B. Hindistan’da Bilim

C. Orta Asya’da Bilim

D. Mısır’da Bilim

E. Mezopotamya’da Bilim

F. Anadolu’da Bilim

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Hellenik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Aristoteles

* Milet Okulu

* Homeros

* Parmenides

* Platon

* Sokrates

* Thales

* Zenon

b. Matematik

c. Astronomi

d. Coğrafya

e. Tıp

f. Teknik

Hellenistik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

c. Astronomi

*Aristarkus

d. Fizik

e. Biyoloji

* Herophilos

g. Coğrafya

*Archimedes

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Doğa ve Bilgi Felsefesi

Matematik

Astronomi

*Batlamyus

Fizik

Coğrafya

Tıp

Teknik

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nda Bilim

1. Erken Ortaçağ

2. Yüksek Ortaçağ

*Üniversitelerin Kuruluşu

*Fransisken ve Dominiken Tarikatları

*On İkinci Yüzyıl Rönesans’ının Doğuşu ve Etkileri

3. Geç Ortaçağ

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Albertus Magnus

* Thomas Aquinas

* Johannes Kepler

b. Tıp

B. Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Fârâbî

* İbn Haldûn

* İbn Rüşd

* İbn Sînâ

* Yusuf Has Hâcib

b. Matematik

c. Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Coğrafya

h. Tıp

* Ali ibn Abbâs

l. Tarih

YENİÇAĞDA BİLİM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi’nde Bilim

(On Beşinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Francis Bacon

b.Matematik

c. Astronomi

*Kopernik

*Tycho Brahe

d.Fizik

e.Biyoloji

f. Tıp

Teknik

B. On Yedinci Yüzyıl’da Bilim

(Bilimsel Devrim)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Descartes

b. Matematik

c. Astronomi

* Sir Isaac Newton

*GALİLEO GALİLEİ (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Tıp

h. Teknik

YAKINÇAĞDA BİLİM

A. On Sekizinci Yüzyıl’da Bilim

(Aydınlanma Dönemi)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

* Leonardo da Vinci

c. Astronomi

d. Fizik

f. Biyoloji

g. Coğrafya

B. On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Evrim Kuramı Ve Darwin ( Ek2)

C. Yirminci Yüzyılda Bilim ( Çağdaş Bilim )

EİNSTEİN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğuşu ) ( Ek3)

KUANTUM TEORİSİ ve Atom Fiziğinin Doğuşu ( Ek4)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik c.Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Jeoloji

h. Tıp

i. Teknik

k. Uzayın Keşfi

l. Bilgisayar

BİLİM NEDİR ?

TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

Bilim: “Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi.”

“Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.”

“Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.”

Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, şimşek çakması, Ay’ın ya da Güneş’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakını çekmiş, bazen onu korkutmuştur. 

Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yaşama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir. 

Bilim neyle uğraşır?

Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.

Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu işi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır. 

Bilimin gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

Çeşitlilik:Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz. 

Süreklilik:Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır. 

Yenilik:Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir. 

Ayıklanma:Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.

Bilim mantıksaldır. Araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.

Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüşünden bağımsızdır.

Bilim eleştiricidir.

Bilimin Değeri

Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ya da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilim üç bakımdan değerlidir :

1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanın bilme isteğini, merakını tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.

3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüşü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.

Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek boş bir hayal değildir. İnsan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yaşayışını ve hem de toplumsal yaşayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yaşadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir ?

Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.

Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.

Bilimsel yöntem

Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adı verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklaşa olarak kullandıkları betimleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500′lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet şeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa’ya Çin’den götürülmüştür.

Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin’de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei’den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbı, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yin ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan’da Bilim

Hindistan’daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000′lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500′leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçılara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi’nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.

Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça’ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Yer ve Güneş’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer’in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbı, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine aynı dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya’da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000′lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, taş devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak taşından ve taştan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup Yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adı verilen bu kentin plânı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki işler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine “çağ” denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanın adı veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile başlardı. Dört mevsim vardı. Yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısır’da Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı” adlı bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya’da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebirin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi’ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi’ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

F. Anadolu’da Bilim

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000′lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduğu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Hititlerin Mezopotamya kökenli “şekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları bilinmektedir.

Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.

En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında önemli rolü olmuştur. Ayrıca, Kybele adı verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiştir. Bakır-kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmişler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuşlardır. Kilim için kullandıkları “tapetes” adı bugün Fransızcada “tapis” biçimini almıştır.

Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Yunan Dönemi iki kısma ayrılmaktadır. M.Ö. sekizinci yüzyıldan Büyük İskender’in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik Çağ ve Romalıların, Ptolemaios Krallığı’na son verdikleri M.Ö. 30 yılına kadar geçen dönem ise Hellenistik Çağ olarak adlandırılmaktadırlar.

Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiş ve Yunan bilginleri ve düşünürleri evren, dünya ve dünyanın üzerinde bulunan canlı ve cansız varlıklara ilişkin bilgi üretmeye başlamışlardır.

A. Hellenik Çağ’da Bilim

Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanların temellerini atmışlardır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde önce Varlık Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmiştir. Varlık Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düşünürler, bütün varlıkları oluşturan ve Arkhe adı verilen İlk Temel Öge’yi aramışlar, Bilgi Sorunu’yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düşünürler ise doğru bilginin yapısı ve yöntemi üzerinde çalışmışlardır.

Bu dönemi önceki dönemlerden ayıran en önemli özellik, doğal varlıkların ve olguların doğa-üstü nedenlerle değil, doğal nedenlerle açıklanmasıdır.

* Aristoteles

Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır.

Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.

Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.

Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

* Milet Okulu

Yunanlılardaki bilimsel çalışmalar, İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolunun batısında, bugünkü Balat koyunun yakınlarındaki Milet kentinde başlamıştır. Gezginler ve tacirler aracılığıyla Dünya’nın uygar ülkelerinden taşınan bilgiler ve beceriler burada yeniden işlenip değerlendirilmiş ve yeni bir kimliğe kavuşturulmuştur.

* Homeros

M.Ö. 8. yüzyılda İzmir yöresinde veya Sakız adasında yaşadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya savaşına ilişkin söylenceleri toplayan İlyada’da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançları ve Çanakkale yöresinin tarihî coğrafyası hakkında önemli bilgiler vardır. Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus’un on yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.

MÖ. 4. yüzyılda Atina’da yazıya aktarılan Homeros destanlarındaki dinî anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia Yunan eğitiminin temeline yerleştirilmiştir. Bunların Yunan toplumundaki işlevi, M.Ö. 4. yüzyılda Platon’un Devlet’inde eleştirilinceye değin hiç sorgulanmamıştır.

* Parmenides

Ksenofanes’in yetiştirmiş olduğu öğrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides’ti. Parmenides, görüneni değil, görünenin arkasındakini arıyordu; çünkü gerçek orada saklanmıştı. Ona göre, gerçeğe, gözlem ve deney ile değil, mantıksal düşünmeyle ulaşılabilirdi. Bir matematikçi gibi, “yokluk, boş bir mekandır; mutlak boşluktur; yokluk yoktur ama düşünülebilir” diyordu.

Parmenides, evrenin sınırlı olduğunu söylüyordu; evren, bütün uzayı doldurur ve küreseldir; değişmez ve ölmez. Değişme ve bunun nedeniymiş gibi görünen hareket gerçek değildir. Algılarımız bizi aldatmaktadır.

* Platon

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Platon’un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.

Platon’a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer’in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüş yapar; Güneş, Ay ve gezegenler bu hareketle taşınırlar ama onların da kendilerine özgü hareketleri vardır. İşte bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kuşağı üzerinde spiral dolanımlar yaparlar.

Gezegenlerin düzgün dolanımları bir Tanrı’nın var olduğunu ilham eder. Nasıl bir saatin mekanizması ve düzenli işleyişi, onun bir yapıcısı ve bir ustası olduğunu ama bu yaratıcının saatin içinde değil dışında bulunduğunu düşündürürse, gezegenlerin dolanımları da, tıpkı bunun gibi, gezegenlerin birer tanrı olmadıklarını, ancak bu düzenli dolanımlarının ardında akıllı ve becerikli bir ustanın, yani bir Tanrı’nın bulunduğunu sezdirir. Bu görüş, sonraları Hıristiyan ve Müslüman filozofları ve ilahiyatçıları tarafından Tanrı’nın varlığının en önemli kanıtlarından biri olarak kullanılacaktır.

Platon, ideal bir devlet tasarımından önce, bir toplumun nasıl doğduğunu incelemiştir; ona göre, toplumların oluşma nedeni, insanların kendi kendilerine yetmemeleridir; kısacası, insan ancak yardımlaşarak yaşayabilen bir varlıktır; bu durum fırıncı, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çeşitli mesleklerin doğmasına ve bu meslek erbabının yardımlaşmasına neden olur.

Fakat insanlar, kendilerinin ve yakınlarının geleceklerini güven altına almak için, daima gereksinimlerinden fazlasını isterler; daha çok altın, daha çok gümüş ve daha çok fildişi biriktirmeye çalışırlar. Yavaş yavaş üstünde yaşadıkları topraklar kendilerine yetmez olur ve komşularının topraklarına tecavüz ederler. Savaşlar çıkar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardır.

Giderek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıkları giderecek mahkemeler ve hastaları iyileştirecek hastaneler gibi daha karmaşık kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karşıdır. Bu konuda şöyle der :

“İnsanların doğruyla eğriyi kendi kendilerine ayıramayıp mahkeme ve yargıca başvurmaları, adaleti başkalarından beklemeleri çirkin bir şey değil midir?”

Platon hekimlerle ilgili olarak da bir şeyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarını en kısa sürede iyileştirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardımcı olmak değildir:

“İşte Asklepios, bu gerçeği biliyordu. Bu nedenle, hekimliği, yalnızca bedenleri sağlam olup da geçici bir hastalığa tutulmuş insanlar için kullandı.”

Sağlıksız bireylere ise, hayat hakkı tanımıyordu:

“Hekimler, yurttaşlar arasında bedenleri ve ruhları iyi olanlara bakmalı, böyle olmayanları ise ölüme terketmelidir.”

Platon, halkı bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanları, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanları yönetmek aslında bir sürüyü yönetmekten farklı değildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayışa rastlanmaktadır.

Bu kalıtsal oligarşiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karşı direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmaların başlıca nedeni, maddî ve cinsî iştahtır. Bu nedenle Cumhuriyet’in seçkinleri, yalnızca serveti değil, fakat aynı zamanda eşleri ve çocukları da toplumsallaştırmalıdır. Platon’a göre bu ahlaksızlık değildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardeş olacaktır; çocuklar, toplumun çocukları olduğu için devlet tarafından yetiştirilecek ve kısacası devlet ile aile özdeşleşecektir.

Platon’a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve işe yaramaz bir hale getirir; kısacası bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük düşmandır. Biri insanı sefahate ve atalete sürükler, diğeri ise bayağılaştırır ve aşağılaştırır.

Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmiş ve orada doğrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük bir ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin başına geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin öğretilmesi gerektiğini söyler :

* Sokrates

Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina’da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes’in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. “Kendini bil!” ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; “Biz kimiz?” bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

* Thales

Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.

İlk Yunan matematikçisi Thales’tir.

Thales’le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi.

Thales astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer’in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.

Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı’nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı’yı kullanıyorlardı.

Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales, bu görüşleri ve Homeros’un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.

Aristoteles’e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales’ti.

* Zenon

Bu okulun diğer bir temsilcisi de Zenon’dur. Parmenides’le birlikte Atina’yı ziyaret etmiştir; orada önemli matematikçilerle karşılaşmış olması muhtemeldir.

Zenon’a göre, Pythagorasçılara ait olan bir doğrunun noktalardan oluştuğu görüşü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirliği de getirmektedir; ama şu paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanaklı bir şey olmadığı hemen anlaşılır :

1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için, öncelikle bu iki nokta arasındaki mesafenin yarısını geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarısı geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayıdaki noktayı, sonlu bir sürede geçmek olanaksızdır.

2. Aşil Paradoksu : Yunanlıların ünlü koşucularından Aşil, bir kaplumbağaya bir miktar avans verdikten sonra koşmaya başlarsa, asla ona yetişemez. Aşil’in kaplumbağaya yetişebilmesi için, öncelikle avans olarak vermiş olduğu mesafeyi koşması gerekir, ama bu süre içinde kaplumbağa bir miktar daha yol almış olacaktır. Aşil bu mesafeyi de koştuğunda, kaplumbağa biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan oluştuğuna ve sonsuz sayıdaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyeceğine göre, Aşil hiçbir zaman kaplumbağaya yetişip yarışı kazanamayacaktır.

3. Ok Paradoksu : Yaydan fırlayan bir okun hedefe ulaşabilmesi için, yayla hedef arasındaki noktalarda tek tek duraklaması gerekir; bu noktalar sonsuz sayıda olduğuna göre, ok asla hedefi bulamayacaktır. Öyleyse hareketten ve harekete bağlı olarak meydana gelecek olan değişmelerden söz etmek olanaksızdır.

b. Matematik

Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras’tır. Dik üçgenlere ilişkin teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki ilişkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama eğiliminde olduğu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmıştır.

Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit olan bir karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

c. Astronomi

Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve devimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramları oluşturulmuş ve özellikle Eudoxos’un kurgulamış olduğu Ortak Merkezli Küreler Kuramı sonraki dönemlerde çok etkili olmuştur.

d. Coğrafya

Yunanlılar Akdeniz kıyılarında yeni koloniler kurmuşlar ve bu koloniler arasındaki ticarî ve askerî seferler sırasında Avrupa, Asya ve Afrika’nın Akdeniz kıyılarını yakından tanımışlardı.

Herodotos ve Surlu Marinos’un yapıtları fizikî coğrafyanın, beşerî coğrafyanın ve matematiksel coğrafyanın gelişmesinde etkili olmuştur.

e. Tıp

Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş, sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetişmiştir.

f. Teknik

Bu dönemde yeni yapı teknolojileri geliştirilmiş ve özellikle kent planlaması sorunuyla ilgilenilmiştir.

B. Hellenistik Çağ’da Bilim

Hellen birliğini sağlayan Makedonyalı Philip’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen Dünya’nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Büyük İskender’in askerî seferleri, siyasî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doğurmuştur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak Doğu’ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki Mısır, Mezopotamya, İran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaşarak, yeni bir uygarlığı, yani Hellenistik uygarlığı oluşturmuştur.

Büyük İskender, 323 yılının Haziran ayında Babil’de ölünce, kurmuş olduğu Dünya İmparatorluğu generalleri arasında paylaşılmıştır. Mısır valisi Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını ilan etmiş ve M.Ö. 30 yılına kadar Mısır’a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmiştir. Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktır. Ptolemaios krallığı yöre halkının din ve kültürüne saygı göstermiş, onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. Hellen kültürü ile Doğu kültürleri arasındaki etkileşim daha çok dinî ve edebî konularda gerçekleşmiş, bilimsel konular ise genellikle Yunanlıların hakimiyeti altında kalmıştır.

Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlaştıran yeni bir sistem geliştirmiştir. Sonradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam inanç önermeleriyle beslenen ve “Bir” olarak adlandırılan Mutlak Varlık’ın aşama aşama açılımı ile bütün varlıklar aleminin oluştuğunu savunan bu sistem düşünce tarihinde oldukça etkili olmuştur.

b. Matematik

Eukleides Elementler adlı yapıtında tanım, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemiş ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmıştır. Böylece geometriye gerçek anlamda kanıtlama düşüncesini getirmiştir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adlı yapıtında daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde Aristarkhos Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kuramı’nı geliştirmişlerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birleşmesi, Hellenistik Çağ astronomisinin en belirgin özelliğidir.

*Aritarkus

Aristarkus’un (M.Ö. 310-230) “Ay ve Güneş’in Büyüklükleri ve Uzaklıkları” adlı yapıtı astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalıştığı bir eserdir. Ay’ın tutulduğu ve yarım ay olduğu sıralarda yaptığı gözlemlerden Güneş’in çapının Dünya’nın 7 katı olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu rakam yanlış olmakla birlikte Güneş’in Dünya’dan daha büyük olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Aristarkus Güneşin sabit olduğu ve dünyanın güneş çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndüğü iddiasını da ortaya atar. Bu görüş zamanına göre oldukça ilerde bir görüştür.

d. Fizik

Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarında yapmış olduğu çalışmalar sonucunda matematiksel fiziğin temellerini atmıştır.

e. Biyoloji

Aristoteles’in öğrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise’nin başına geçen Teophrastos botaniğe ilişkin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adlı yapıtlarıyla bu bilimin temellerini atmıştır. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

f. Herophilos

İskenderiye Okulu’nun ilk biyologlarından olan Herophilos’un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karşılaştırmalı olarak incelediği söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmıştır. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos’a göre, zekâ da burada bulunmaktadır.

Onun kullanmış olduğu anatomi terimlerinden bazıları bugün bile kullanılmaktadır. Mesela beynin arka tarafında ana venlerin karşılaştığı yere torcular demiştir ki bu terim Herophilos torcuları biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alanında yapmış olduğu araştırmalar nedeniyle, anatominin babası olarak tanınmıştır.

g. Coğrafya

Yeryüzünün çevresini ölçülmesine ilişkin çalışmaların bu dönemde yoğunlaştığı ve Eratostenes ile Posidonios’un bu amaçla ölçüm yöntemleri geliştirdikleri görülmektedir.

* Archimedes

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes’in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Archimedes’in en parlak matematik başarılarından biri, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz’in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3′üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes’dir. Bu çalışmalarına dayanarak söylediği “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım.” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes’in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes’in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes’in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

M.Ö. 30 yılında Romalılar İskenderiye’yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya’yı hâkimiyetleri altına aldılar. Eski ve yeni kentleri, yollarla ve köprülerle birbirlerine bağladılar ve Roma hukuku aracılığıyla, idareleri altındaki geniş eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler.

Roma uygarlığı, çift dilliydi. Aydın bir Romalı, Latince’nin yanında Yunanca’yı da bilmek mecburiyetindeydi; çünkü bilim ve felsefe yapıtları bu dille yazılmıştı. Latince, Lucretius, Cicero, Virgilius ve Seneca gibi düşünürler vasıtasıyla büyük bir saygınlık kazanmış ve klasikleşmişti; hatta Vitruvius, Celsus, Frontinus ve Plinius gibi Romalı bilginler de bu dili kullanmışlardı; ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca’yı öğrenmeleri gerekiyordu. Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos, Yunanca konuşuyor ve Yunanca yazıyorlardı. 14. yüzyılda Osmanlı Türkleri de, bilim ve felsefe kaynaklarına ulaşabilmek için Arapça öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu nedenle Romalılar, Atina ve İskenderiye başta olmak üzere, İmparatorluğun Doğu Eyaletleri’ne giderek Yunan dilini öğrendiler; Roma’da okullar açtılar ve bunları Yunan bilginlerinin yönetimine bıraktılar.

Fakat Romalılar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen başarıyı gösteremediler. Bunun çeşitli nedenleri olabilir; ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalarıdır; dolayısıyla, bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinliğe ağırlık vermişlerdir.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde ahlak ve siyaset sorunları gündeme gelmiş ve insanın aile ve toplum içindeki yaşantısını erdemli bir biçimde sürdürebilmesinin koşulları araştırılmıştır.

b.Matematik

Bu dönemde daha önceki çalışmaların ışığı altında, Menelaus trigonometrinin, Diofantos ve Pappus ise cebirin gelişiminde önemli bir rol oynamışlardır.

c. Astronomi

Bu dönemin ve Yeniçağ’a kadar bütün dönemlerin en büyük bilgini Ptolemaios’tur ( Batlamyus). Ptolemaios Almagest’inde Yer Merkezli Evren Kuramı’nı, Optik’inde ise Göz Işın Kuramı’nı vermiştir.

*Batlamyus

İskenderiye okulunun son döneminde ortaya çıkan en önemli bilgindir. (M.S. 85-165). “ALMAGEST” diye bilinen en büyük yapıtına bir tür “astronomi ansiklopedisi” demek yanlış olmaz. Bu kitap, Kopernik ve Kepler’e kadar standart kaynak olma niteliğini korumuştur.Batlamyus’un sistemini matematik geometri üzerine kurmuş, bu arada özellikle trigonometrinin gelişmesine önem vermiştir.

d. Fizik

Bu dönemde Lucretius varlıklar dünyasını açıklamak için daha önce de savunulan Atom Kuramı’nı geliştirmiştir.

e. Coğrafya

Bu dönemde özellikle fizikî ve beşerî coğrafya alanlarındaki çalışmalar büyük ölçüde gelişmiştir. Plinius Doğa Tarihi adlı yapıtında daha önceki dönemlerde üretilen bütün bilgileri bir araya getiren bir ansiklopedi yazmıştır.

f. Tıp

Bu dönemde canlı varlığın yapısını açıklamaya yönelik girişimler sürmüş ve Galenos sonraki dönemlerde de yaygın biçimde kullanılacak olan Dört Salgı ve Dört Mizaç Kuramı’nı geliştirmiştir.

g. Teknik

Bu dönemde kent mimarisi üzerine yoğun araştırmalar yapılmış ve Vitrivius Mimarlık Üzerine adlı yapıtında mimarlıkla ilgili bilgileri derlemiştir.

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. ORTAÇAĞ HIRİSTİYAN DÜNYASI’NDA BİLİM

Eskiçağ ile Yeniçağ arasında kaldığı için Ortaçağ olarak adlandırılmış olan bu dönemin başlangıç ve bitiş tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyıllar olarak belirlenmiş ve arada kalan bin yıllık dönem birbirlerinden az çok farklı özellikler sergiledikleri için üç kısma bölünmüştür: 4. ve 10. yüzyıllar arası Erken Ortaçağ 11. ve 12. yüzyıllar arası Yüksek Ortaçağ ve nihayet 13. ve 14. yüzyıllar arası ise Geç Ortaçağ olarak adlandırılmaktadır.

Ortaçağ düşüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıdır; ancak düşüncede dinîleşme Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin ortaya çıkması veya güçlenmesi ile başlamamıştır; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk’a ve Stoacılık’a kadar geri götürülebilir.

Yunan düşüncesinde böyle bir eğilimin güçlendiği yıllarda Hıristiyanlık’ın doğması ve yayılması, öyle anlaşılmaktadır ki düşüncede dinîleşme sürecine büyük bir ivme kazandırmış ve Hıristiyanlık’ın Romalılar tarafından resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düşünce dinî olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirmiştir.

Hıristiyanlık’ın ortaya çıktığı yıllarda, iki farklı dünyanın, yani Sâmî Dünyası ile Yunan-Roma Dünyası’nın dinî ve felsefî birikimlerinin uzlaştırılması gerekmiştir; aslında bu, inançlılar açısından bakıldığında kaçınılmaz bir görevdir; çünkü Roma İmparatorluğu’nu oluşturan bu iki önemli geleneği, uygun bir biçimde kaynaştırmadan toplumsal düzeni sağlamak ve dolayısıyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek olanaklı değildir. Burada baskın olan veya süreç içerisinde baskınlaşan birikim, Sâmî Dünyası’nın birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, olduğu gibi benimsenmemiş, Hıristiyanlık’ın ilkeleri ile bağdaşabilen veya bağdaşmasa da bağdaşırmış gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kısmen alınmış, diğerleri ise atılmıştır.

Düşüncede dinîleşme sürecinin sonunda, Eskiçağ’ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan “doğru bilgi arayışı”, son dönemlerinde ve bütün Ortaçağ’da yerini “doğru davranış arayışı”na bırakınca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bağlı olarak bilim de değerini ve önemini yitirmiştir; çünkü şurası açıktır ki bilimsel etkinliğin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili değil, theoria ile ilgilidir ve dolayısıyla bir insanın nasıl davranması gerektiğine ilişkin herhangi bir yargı içermez.

Ortaçağ’da bilim, çeşitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarıda belirtmiş olduğumuz neden yüzünden Batı Dünyası’nda eski değerini yitirmiştir ama tamamen unutulmamıştır; bilimin unutulması veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen işlevsiz kalması olanaksız görünmektedir; çünkü hem insan aklının işleyiş biçimi ve hem de insan toplumlarını gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, şu veya bu biçimde, şu veya bu miktarda bilimsel etkinliği kaçınılmaz kılmaktadır.

Ortaçağ’da da böyle olmuş, Yunanlıların bilimsel bilgi birikimlerinin hiç değilse bir kısmı, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasında manastır ve kilise okullarında okutulmuş ve öğretilmiştir; ancak Batı Dünyası açısından bakıldığında, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkıda bulunulmadığı ve bilinenlerin büyük bir kısmının tamamen unutulduğu da doğrudur.

Ortaçağ’da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiştir ve Özellikle Aristoteles’e karşı büyük bir güven duyulmuş ve akıl ve inanç uzlaştırmasına yönelik çalışmalarda Platon’dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hıristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi’nin resmî felsefesini oluştururken bu filozofun izinden gitmişlerdir.

Ortaçağ’ın son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doğa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve değerlendirilmiş ve bilimsel araştırma, Aristoteles’in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiş olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios’un, insanbilimlerinde ise Galenos’un otoritesi tartışılmazdır.

Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nı anlatırken çok sık kullanılan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcüğünden gelmektedir ve “okulcu” anlamını taşımaktadır. Ortaçağ’daki bütün düşünsel etkinlikler, bu sıfatla nitelendirilmiştir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçağ’da ruhbanları yetiştiren manastır ve katedral okullarında yürütülmüş ve geliştirilmiştir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransız düşünürü olan Petrus Abaelardus’un Sic et Non (Evet ve Hayır) adlı yapıtında açık bir biçimde anlatılmıştır. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düşünceleri karşı karşıya getirilir; uzlaştıkları ve uzlaşmadıkları noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslında uzlaşmakta oldukları gösterilmeye çalışılır.

Bu uzlaştırma işlemi, gerçekte pek de kolay değildir; aynı konuyu açıklamaya çalışan uzlaşmaz görüşler karşısında, Ortaçağ düşünürleri çoğu kere çaresiz kalmışlardır; meselâ Evren’in yaşı sorununu ele alalım: Acaba Evren, Aristoteles’in belirttiği gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitapların bildirdiği gibi belirli bir anda Tanrı tarafından 7 gün içinde yaratılmış mıdır? Bu iki görüşü, birbirleriyle uzlaştırmak olanaksız gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya diğeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandırıcılığı ve otoritesi sarsılacaktır. İşte Ortaçağ düşünürleri, en büyük düşünsel sıkıntıları ve bunalımları, uzlaştırma ilkesini benimsemiş olmalarına rağmen, bu tür uzlaşmaz görüşlerle karşılaştıklarında yaşamışlardır.

Ortaçağ düşüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandırma girişimlerini, varlığın belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine değil, bütün varlığa yöneltmiştir; Tanrı ya bütün varlığın yaratıcısı ve yöneticisi (varoluş nedeni) ya da bütün varlığın bizzat kendisi olarak algılandığından, düşünsel araştırmaların konusunu, doğrudan doğruya Tanrı oluşturur.

1. Erken Ortaçağ

Romalıların dini çok tanrılı, ilkel bir dindi ve Romalılar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. En önemli tanrıları, bir savaş tanrısı olan Mars’tı; bir savaş kazandıklarında bu Tanrı için törenler düzenlenir ve bütün Roma halkı bu törenlere katılırdı.

Hıristiyanlık Ortadoğu’da ortaya çıktı ve kısa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike oluşturmaya başladı; çünkü Hıristiyanların başka bir dine girmeleri yasaktı ve bu yasak, Roma İmparatorluğu’nun birlik ve bütünlüğünü bozuyordu. İşte bu nedenle Hıristiyanlık’ı kabul edenler, önceleri tutuklandılar; büyük işkencelere uğradılar; ancak Hıristiyanlık, yüzlerce yıldan beri ihmal edilmiş olan yoksul kitleler arasında süratle benimsendiği için yayılmasını sürdürdü.

Diğer taraftan, Roma İmparatorluk’u, bir çöküş süreci içine girmiş ve Kuzey’den gelen kavimlerin saldırıları sonucunda siyasî gücünü yitirmeye başlamıştı. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hıristiyanlarla anlaşmak mecburiyetinde kaldılar ve İmparator Konstantin, 312 yılında Hıristiyanlık’ı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti. 326′da, İmparatorluk’un başkentini, Roma’dan Byzantion’a taşıdı ve sonradan Konstantinopolis (İstanbul) adıyla tanınan bu şehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini attı.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diğer Ortadoğu dinlerinin direnmesine rağmen, Kilise gittikçe genişledi ve güçlendi; ancak birtakım hizipler birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlarıyla ilgili olarak farklı görüşler ortaya çıktı.

İsa’nın doğasına ilişkin tartışmalar zaman içinde daha da gelişmiş ve sonuçta birbirlerine karşıt görüşler ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık bölünmeye başladı.

Büyük bir gelişme göstermiş olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karşısında, kendi inançlarını savunmanın güç olduğunu gören Hıristiyan din adamları, Yunan uygarlığının kalıntılarını silmeye çalıştılar. Hoşgörüden yoksun Kilise Babaları, kendi alanlarının dışına çıkarak, Hıristiyanlık adına bilim ve felsefeye saldırdılar ve din, bilim ve felsefe çatışmalarına yol açtılar. Doğaya yönelik araştırmalarında, akıl ve bilimin rehberliği yerine Kutsal Kitab’ın rehberliğine sığındılar; meselâ Yunan astronomlarının yüzyıllar boyunca oluşturdukları bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü’nün bir tepsi gibi düz olduğuna ve yarımküre veya çadır biçimindeki Evren ile çevrelendiğine inanmaya başladılar.

Tedavi amacıyla hastaneler açmışlar; ancak bilimsel tedavi unutulmuş ve bunun yerini dinî tedavi almıştır. Din adamları, kutsal bir güce sahip olduklarını ve dua yoluyla hastaları iyileştirebileceklerini savunmuşlardır.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kişilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adlı bir kadın matematikçiyi, İskenderiye Kilisesi’nde öldürdüler (415) ve İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktılar. Daha sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin son ışığı olan Akademi’yi kapattılar (529).

2. Yüksek Ortaçağ

Bu dönemin bilim tarihi açısından en önemli gelişmeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakından ilgilenen tarikatların kurulmuş olmasıdır.

*Üniversitelerin Kuruluşu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yüksek eğitim ve öğretim, katedral okullarında yapılıyor ve papazlar tarafından yürütülüyordu; Skolastik Düşünce bu okullarda üretilmiş; on ikinci yüzyıl sonlarında üniversiteler ortaya çıkıncaya kadar bu okullar Batı’daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuşlardır. Bilimsel konulara karşı entelektüel ilgi buralarda oluşmuş ve çeviri etkinliğine bağlı olarak gitgide gelişmiştir.

Eski bilgeliğe karşı duyulan saygı büyük bir şekilde artmıştır; ancak, zamanla bu dinî eğitim ve öğretim kurumları eski önemlerini yitirdiler ve bunların yerine başka bir kurum ortaya çıktı.

1000 yılında, İtalya’nın Bologna şehrinde, hukuk öğrenmek isteyen öğrenciler, kendilerine bir çeşit öğrenci loncası kurdular ve bu loncaya da Universitas adını verdiler; bir yüzyıl sonra, Bologna Üniversitesi’ne tıp ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dö

12 Temmuz 2007

Önemli: Biyoloji Lise1 Karabük Anadolu Ögretmen Lisesi Ders Notlarıdır.

ÖNEMLİ: BİYOLOJİ LİSE1 KARABÜK ANADOLU ÖGRETMEN LİSESİ DERS NOTLARIDIR.

BU BELGE SAYISIZ KİTAP VE BELGELERE DAYANDIRILARAK HAZIRLANDIĞI

İÇİN HİÇ BİR ŞEKİLDE İZİN ALINMAMIŞTIR. BU YÜZDEN BU BELGE HİÇ BİR TİCARİ AMAÇ İÇİN HAZIRLANMAMIŞTIR . HERTÜRLÜ AMAÇ İÇİN KULLANILABİLİR(TİCARİ AMAÇLAR HARİÇ) YANLIZCA YAZARIN HAKLARINA SAYGI DUYULMASI İSTENMEKTEDİR.

BİYOLOJİ 1 K.A.Ö.L

ÜNİTE 1

BİLİM NEDİR?

Bilim tarafsız deney ve gözlemlere dayanarak gerçeklere ulaşmak için yapılan çalışmalardan elde edilen düzenli bilgi birikimidir.

BİLİM ADAMININ ÖZELLİKLERİ

*Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir

*Bilim adamı kararlıdır

*Bilim adamı şüphecidir

*Bilim adamı tarafsızdır

BİLİMSEL METHOD BASAMAKLARI

problemin belirlenmesi

problemle ilgili bilgi ve verileri toplanması

hipotezi oluşturma (varsayım)

kontrollü deney

**** eğer kontrollü deney hipotezi çürütüyorsa hipotezden vazgeçilir

5)teori – kanun

ödev: sizde bilimsel metotları kullanarak örnek proje yapın !!

BİLİMSEL ÇALIŞMADA SÖZÜ EDİLEN KAVRAMLAR

Gözlem : herhangi bir olayın doğal olarak gerçekleşmesi sırasında izlenmesidir.

NİTEL GÖZLEM : Araç ve gereç kullanılmadan yapılan gözlemlerdir

Örn : buzun suyun içinde erimesi örn 2 : havanın tahmini sıcaklığı, soğuk ılık ,sıcak diyerek

NİCEL GÖZLEM : ölçme yapılan araç ve gereç kullanılarak yapılan gözlemlerdir

Örn: hava sıcaklığı 40 derece bir litre suda 50 gram buz ermiş gibi ..

Gerçek : çok kişi tarafından aynı sonuçlar tekrar elde edilebilen gözlem sonuçları

Kontrollü deney : her defasında koşullardan biri değiştirilerek yapılan deneydir.

Hipotez : problemle ile ilgili bilinen bütün gerçekleri açıklayıp birbirine bağlayan ve yeni tahminlere yol açan geçici çözümlerdir.

Gerçek bir hipotezin iki önemli görevi vardır.

problemle ile ilgili bilinen gerçekleri açıklamalı gerçekle problem arasında ilgi kurmalıdır

yeni tahminlere yol açmalıdır

not: * kontrollü deneyler sonunda eğer hipotezin yanlışlığı görülürse o zaman

hipotezden vazgeçilir ve yeni bir hipotez bulunmaya çalışılır.

Eğer hipotez kont. Deneylerle ispatlanırsa ozaman hipotez ,gerçek olur .

Eğer hipotez geçerliliği varsa yani evrensel bir gerçekse o zaman hipotez kanun olur.

BİYOLOJİNİN KONUSU

Biyo – logos kelimelerinden türetilmiş canlı bilimdir. Biyoloji canlıyı ve canlının bütün özelliklerini incelemeyi amaçlayan bilim dalıdır.

BİYOLOJİNİN TARİHİ GELİŞİMİ

Biyolojiye hizmeti geçmiş bilim adamlar ;

Aristo à MÖ 350 canlıları basit olarak sınıflandırmıştır

Galen àMS 150 organların bilimlerini açılamıştır fizyoloji biliminin kurucusudur.

Robet Hookeà 1665 mantar hücresinde aldığı kesit ilk hücreyi keşfetmiştir.

Celula = hücre = boşluk …

Leeuwen hooke à1675 bir hücreli canlıları buldu

Linnaeus à 1750 canlıları ilk olarak bilimsel ve sistematik olarak sınıflamıştır.

Darwin à1859 evrim teorisini ortaya atmıştır.

Pasteur à 1870 fermantasyon kolera mikrobu ve kuduz aşısını bulmuştur.

Mendel à 1870 kalıtsal özelliklerin dölden döle aktarıldığını bulmuştur genetik biliminin kurucusudur.

Bayerink à 1899 ilk virüsü keşfetmiştir

Wilhen röntgen à1895 röntgeni bulmuştur.

Fleming à 1927 antibiyotik –penisilini bulmuştur

Watsun Krik à1953 DNA modelini temel olarak açıkladılar

?????????????????????????????????????????

… … … … … … … … … … … … … … … … .. … … .. .

… … … … … … … … .. … … … .. … … … … … … … .. .

??????????????????????????????????????????

Ödev : sizde 1953 yılından sonra yapılan önemli buluşları yazınız ..

ÜNİTE 2 CANLILARIN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Canlılar hücrelerden hücreler ise atom ve molekülerden oluşmuştur.

1)su 2)asit 3)baz 4)tuz 5)mineral a) karbonhidratlar b)proteinler c)Nükleik

d)vitaminler e)enzimler f) hormonlar

NOT CO ve C2O hariç C ve H olan maddeler organiktir

SU : bir organizmanın kütlesi % 70 kadarı sudur bu %20 – % 90

SUYUN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ

1)Su iyi bir çözücüdür hücre içinde yağlar dışında birçok madde suda çözülür bu özelliği ile su yun taşıyıcı özelliği vardır

2)hücredeki metabolik olaylar hep sulu ortamlarda gerçekleşir

3) ayrıca su karada yaşayan canlıların ısı dengesini sağlar

ASİTLER

suda çözündüğünde H+ (hidrojen iyonu veren bileşiklerdir

İNORGANİK ASİTLER: HCL ,HNO3, HCN , H2SO4, H3PO4,

ORGANİK ASİTLER: sitrik asit , asetik asit malik asit laktik asit,

Bazlar suda çözündüğünde OH- iyonu veren bileşiklerdir

İNORGANİK: NaOH, KOH; Ca(OH)2, nh3

Organik asitler :adenin guanin timin sitozin

ASİT BAZ DENGESİ (PH)

Çözeltideki asit ve baz dengesi ph ölçüsüyle ifade edilir

< --

—>

0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14

——————————-*—————————–

ASİT NÖTR BAZİK

TUZ

Asilerle bazların birleşmesiyle tuz meydana gelir

NaOH + HCL à NaCl + H2O

MİNARELLER

VUCUDUMUZDA BULUNANA BAZI MİANARELLER

Sodyum klorür : vücudun su dengesi sağlar

Potasyum: hücrenin sodyum – potasyum dengesi vardır bu orana bağlı olarak madde giriş çıkışı sağlanır

Kalsiyum: kemik ve dişin yapısına katılır

Fosfor: kalsiyumla beraber diş ve kemiklerin yapısına katılır

Demir : al yuvar hücrelerinde O2 nin taşınmasında görevlidir.

İyot. Tiroksin hormonun yapısına katılır.

Magnezyum kemiklerin yapısına katılır

Bakır : bazı enzimlerin yapısına katılır

12 Temmuz 2007

Kitabın Adı

KİTABIN ADI

Fikirler ve Tercihler

KİTABIN YAZARI

Albert EINSTEIN

YAYINEVİ VE ADRESİ

BASIM TARİHİ

KASIM 1999

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Bilimsel çalışmalarıyla dünya tarihine geçmiş olan bilim adımı Albert EINSTEIN toplumsal duyarlılık ve sorunlara bakış açısını, fikirlerini ve bu fikirlerden yola çıkarak yaptığı pratik tercihler okuyucuya sunmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ :

I.BÖLÜM

FİKİRLER VE TERCİHLER

1. KAYIP CENNET

17. yüzyılda Avrupa’da alimler ve sanatçılar ortak bir ideale sahipti. Politik olaylardan etkilenmiyordu. Milliyetçilik akımları bu birliği yok etti. Kültürel birlik bozuldu. Bugün Avrupa’daki ilişkilere kayıp cennete bakar gibi bakıyorum.

2. AMERİKAYA AİT İLK İZLENİMLERİM

- Teknoloji ve organizasyon alanlarında üstünlüğü var.

- Amerikalılar hayata neşeli ve olumlu bakıyorlar, arkadaş canlısı, kendine güvenen, iyimser ve kıskanç değiller.

- “Ben” değil “biz”e daha çok önem veriliyor.

- Amaçları ve geleceği için Avrupalılardan daha çok çalışıyor.

- Örf ve adetlerine daha çok bağlı.

- İş birliği ve iş gücünün bölünmesi Avrupa’da olduğundan çok daha kolay ve pürüzsüz olmaktadır.

- Zenginlerin sosyal vicdanları daha çok gelişmiş durumda, zenginliğinin ve enerjisinin geniş bir bölümünü halkın kullanımına sunmaktadır.

- Zenginliğin, mutlu ve tatminkar bir hayat için gerekli olmadığının farkındalar.

- Görsel sanatlar ve müzik, bu milletin hayatında Avrupalılarınkinden çok daha az bir yer kaplıyor.

- Amerika’nın araştırmadaki başarısı, zenginliğinin yanında, kendini işe adama, sabır, yoldaşlık ruhu ve işbirliği yeteneklerinin çok büyük payı var.

- Halkı uluslararası sorunlara fazla ilgi göstermiyor.

3. AMERİKAN KADINLARINA CEVAP

Einstein’ın Amerika ziyaretini protesto eden bir kadın grubu için, Einstein hoşgörülü davranır ve kadınlar için güzel cins diye bahseder.

4. DÜNYAYI NASIL GÖRÜYORUM ?

- Basit ve gösterişsiz bir hayat, her nevi fiziksel ve ruhsal sağlığa yararlıdır.

- İnsanın özgürlüğüne inanmıyorum. İnsan sadece dış baskılar altında değil, aynı zamanda iç gerginliklerle de karşı karşıyadır. Tanrıya şükür gereklidir.

- Hayatı daha neşeli karşılamamda ülküm “iyilik”, “güzellik” ve “doğruluk” olmuştur.

- Benim politik ülküm demokrasidir. ABD bu yolda epey ilerlemiştir.

- Kişiler sürü hayatı yaşamamalıdır. Kişi sürüde iken, düşünce ve duyguda kalın kafalı olur.

- Yaşayabileceğimiz en güzel şey “gizem”dir. Dinlerin ortaya çıkmasının nedeni gizemin yaşanmasıdır.

5. HAYATIN ANLAMI

Kendi hayatını ve diğer canlıların hayatını anlamsız olarak niteleyen bir insan sadece mutsuz değil, aynı zamanda yaşamaya değer de değildir.

6. ZENGİNLİK ÜZERİNE

Dünyadaki herhangi bir zenginliğin insanlığı ileriye götüreceğine inanmıyorum. Para sadece bencilliğe hitap eder ve kötüye kullanılması kaçınılmazdır.

7. TOPLUM VE KİŞİLİK

Toplumun ileriye gitmesi, bireylerin bağımsızca düşünebilmesine ve özgürce hareket etmelerine bağlıdır. Toplumun sağlığı, içinde sosyal ilişkiler yaratan bireylerin bağımsızlığına son derece bağlıdır. Bireyler, enerjisinin çoğunu kişiliğinin gelişmesine yöneltmelidir.

8. BİR ELEŞTİRMENE TEBRİK

Kişinin olayları kendi gözü ile görmesi, günün modasına yenik düşmeden hissedip tatması ve şık bir cümle ile ifade etmesi ne kadar harika değil mi?

9. ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE

Sürekli ve bilinçli bir şekilde kişinin iç ve dış özgürlüğü desteklenirse, ruhsal gelişme ve mükemmellik elde edilir.

10. İNSAN HAKLARI

- Kabul edilen insan haklarından önce birey için şu isteklerin yerine getirilmesi lazımdır;

- Bireyin hakkına devlet veya başka bir birey tarafından tecavüz edilmemeli,

- Çalışma ve emeğinden yeterli para kazanmalı,

- Tartışma ve eğitim özgürlüğüne sahip olmalı,

- Kendisini yöneten hükümetin çalışmasına katkıda bulunabilmeli,

- Birey, yanlış ve zararlı bulduğu faaliyetlerden kaçınabilme hakkına sahip olabilmelidir.

11. DİN ÜZERİNE

İnsanoğlu başlangıçta Korku dinine sahipti. Daha sonra Ahlaksal dine yönelmiştir. Toplumsal hayatın ilerlemesiyle ahlaksal din baskın çıkmaya başlamıştır. Bu tür dinlerden sonra evrensel din duygusu ortaya çıkmıştır. Evrensel din duygusunun, bilimsel araştırma için en güçlü ve en acil dürtüyü oluşturduğuna inanıyorum. Kendilerini bilimsel araştırmaya adayan çoğu bilim adamında bu duygu mevcuttur. (Kepler, Newton gibi)

12. BİLİM VE DİN

Geçmişte, bilim adamları ile din adamları arasında çetin mücadeleler mevcuttu. Örnek olarak kilisenin Galileo ve Darwin’in düşüncelerine verdiği mücadeledir. Bilim ve dinin dünyaları kesin çizgilerle ayrılmış olmasına rağmen bu ikisi arasında güçlü ortak ilişkiler ve bağımlılıklar vardır. Din amacı belirliyor olabilir fakat bu amaca ulaşmanın yollarını bilimden öğrenebiliriz. Bilim, din olmadan eksiktir, din ise bilim olmadan kör.

13. DİN VE BİLİM : İKİ ZIT KUTUP MU?

Bilimsel çıkarımların, dini veya ahlaki ölçülerden tamamen bağımsız olması çok doğrudur ama bilim dünyasında çok büyük başarıları olan kişilerin hepsi, yaşadığımız dünyanın mükemmel olduğunu ve bilgiye mantıkla ulaşma eğilimini yansıtan gerçek dini inanışla donanmışlardı. Eğer dini doyum olmasaydı, bilim adamında kendini adama ve dur durak bilmeyen bir yöneliş olmazdı.

14. AHLAKİ KÜLTÜRE DUYULAN İHTİYAÇ

“Ahlaki Kültür” olmadan insanlık için hiç bir kurtuluş yoktur. Bu kültürden yoksun bilim, bizi kurtaramaz.

15. EĞİTİM VE DÜNYA BARIŞI

Gençliğe, barışçı eğitim mantık yolu ile verilmelidir. Gençliğe askeri ruh aşılama gereği duyulmamalıdır. Askeri savunma yolları uluslararası olmalıdır. Uluslararası birlik ruhu güçlendirilmeli, okullarda uygarlığın gelişimi anlatılmalı, emperyalist ve askeri başarılardan söz edilen fikirler verilmemelidir.

16. EĞİTİM ÜZERİNE

Okullarda eğitimin amacı, genç insana uzmanlıktan ziyade uyumlu bir kişilik kazandırmak olmalıdır. Özel bilgi değil, bağımsız düşünme ve yargı kabiliyetinin gelişmesine önem verilmelidir. Eğer bir kişi konusunun temellerini biliyorsa ve bağımsız olarak düşünüp çalışabiliyorsa, kendi yolunda ilerleyebilecektir.

17. KLASİK EDEBİYAT ÜZERİNE

Bir yüzyılda aydın kafalı, ileri görüşlerü ve zevk sahibi ancak birkaç insan çıkar. Ortaçağ insanlarının neredeyse beşyüz yıl hayatlarını karartan batıl inançlardan ve cehaletten yavaşça sıyrılmalarını yalnızca birkaç yazara borçluyuz.

18. İNSANOĞLUNUN GELECEĞİNİ GARANTİLEMEK

Zincirleme nükleer reaksiyonların keşfi, kibritin keşfinden fazla bir zarar getirmemelidir insana. Biz elimizden geldiğince onun suistimal edilmesini engellemeliyiz.

Sosyal açıdan değerli olan her eylem içsel bir tatmin verir ama maaşın bir parçası olarak kabul edilemez. Öğretmen kendi içsel tatminiyle çocukların karnını doyuramaz.

19. BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE İÇİN EĞİTİM

Bir insana uzmanlık eğitimi vermek yeterli değildir. Bu şekilde yararlı bir makine olabilir ama kişiliği uyum içinde gelişmiştir; insan olamaz. Öğrenci insanlarla ve toplumla iyi bir ilişki kurmak istiyorsa insanların dürtülerini, yanılsamalarını ve acılarını anlamayı öğrenmesi gerekir.

II.BÖLÜM

POLİTİKA, HÜKÜMET VE BARIŞÇILIK ÜZERİNE

1. ÜRETİM VE ALIM GÜCÜ

Üretim ve alım gücü arasında oluşan sorunların doğal çözümleri bana göre aşağıda sıralanmıştır.

a. Endüstrinin her dalı için çalışma saatlerinde resmi azaltma uygulaması, işsizlikten kurtulunması ve bazı ürünler için toplumun alım gücünün en düşük maaşa uyarlanması açısından gereklidir.

b. Fiyat seviyesini sabit tutmak ve finansal standartı kaldırmak için kredi miktarının ve piyasadaki paranın kontrol altında tutulması.

c. Kartellerin oluşmasına ve tekeller tarafından serbest piyasadan çekilen bazı malların fiyatlarına resmi sınırlar getirilmelidir.

2. SİLAHSIZLANMA

Gelişmiş insanlığın kaderi, ahlaki değerlere her zamankinden daha bağlıdır. İnsanlar silahlanmayı sınırlayarak ve savaş yöntemlerine kısıtlayıcı kurallar koyarak tehlikeyi azaltmaya çalışıyorlar. Fakat savaş, oyuncuların kurallara sıkı sıkıya bağlı kaldıkları bir salon oyunu değildir. Yaşam ve ölüm söz konusu olduğunda, kurallar ve mecburiyetler bir kenara itilir. Burada işe yarayacak tek şey bütün savaşların tamamıyla reddedilmesidir. Silahsızlanma üzerine anlaşmalar yapılmalıdır. Sadece anlaşma yapmak da hiçbir güvenlik getirmez. Zorunlu hakemlik, bir yargı organı tarafından desteklenmeli ve katılan ülkeler tarafından garanti verilmelidir. Sağlıksız milliyetçiliğin kaynağı olan zorunlu askerlik hizmetine karşı savaşılmalıdır ve en önemliside kendini bu konuya adamış muhalifler uluslararası düzeyde korunmalıdır.

Kısa sürede sistemli silahsızlanma, sadece hükümetlerden bağımsız bir hakemler birliğine dayalı olarak bütün milletlerin her bir milletin güvenliğini garanti ederek bir araya gelmesiyle mümkündür. Bütün ülkelerin hakemler kurulunun yalnız kararlarını kabul etmekle değil, onları yürütmeye koymakta da koşulsuz sorumluluğu gerekir.

3. BARIŞ PROBLEMİ

Silahsızlanmayı ve savaş ruhunun aleyhindeki mücadeleyi devlete bırakmamalıyız. Bu mücadele, ancak cesur ve güçlü inançlara sahip kişilerin vicdani redleri ile kazanılabilir. Bu, yasadışı fakat aynı zamanda vatandaşlarını suça iten bir devletin vatandaşların hakları için verilen bir mücadeledir.

4. KADINLAR VE SAVAŞ

Bence milliyetçi kadınlar bir sonraki savaşta erkeklerin yerine cepheye gönderilmelidir. Ayrıca bu narin cinsin kahramanca duyguları neden savunmasız siviller yerine daha çarpıcı hedeflere yönelmiyor?

5. ETKİN BARIŞÇILIK

Ordular var oldukça, herhangi bir ciddi bir anlaşmazlık savaşa sebeb olacaktır. Milletlerin silahlanmasına karşı etkin olarak savaşmayan barışçılık etkisizdir ve öyle kalacaktır.

Halkların vicdanı ve duyarlılığı uyandırılırsa, insanların geriye baktıklarında savaşı atalarının anlaşılmaz bir hatası olarak niteleyecekleri yeni bir hayat devresine erişebiliriz.

6. NÜKLEER SAVAŞ VE BARIŞ

Atom bombasının olduğu bir savaşta medeniyetin silineceğine inanıyorum. Atom bombasının sırrı; ABD, İngiltere ve Rusya tarafından kurulan bir “DÜNYA HÜKÜMETİ” ne verilmelidir. Birleşik Devletler ve İngiltere, atom bombasına sahip olduğu ve Sovyetler Birliği olmadığı için Sovyetler Birliğini Dünya Hükümeti’nin ilk tasarısını hazırlamalı ve sunmak için davet edilmelidir. Böyle bir organizasyon, Rusya’nın güvensizliğini gidermede yardımcı olacaktır.

Dünya Hükümeti’nin zulmünden korkuyor muyum? Tabii ki korkuyorum. Fakat savaşların olmasından daha fazla korkuyorum. Rusya böyle bir hükümete katılmazsa, katılması için her zaman açık kapı bırakılmalıdır.

7. ASKERİ ZİHNİYET

Günümüzde askeri zihniyet, daha önce olduğundan çok daha tehlikelidir, çünkü saldırma silahları savunma silahlarından daha güçlü bir hale gelmiştir.

8. RUS AKADEMİSİ ÜYELERİ İLE MEKTUPLAŞMA

AÇIK MEKTUP : DR. EİNSTEİN’İN YANLIŞ FİKİRLERİ

Dr. Einstein’in taraftar olduğu “ DÜNYA HÜKÜMETİ” fikri, modası geçmiş ve hatta “tepkisel bir fikir” olarak ortaya çıkmıştır. Dünya Hükümeti kurulsa bile, bu hükümet dünyanın kapitalist tekellerine hizmet edeceği açıktır. Kaderin cilvesiyle Einstein, uluslararası birleşmenin ve barışın en büyük düşmanlarının plan ve ihtirasların neredeyse bir savunucusu haline gelmiştir.

ALBERT EİNSTEİN’IN CEVABI

“Dünya Hükümeti” fikrini amaç edinen diğer insanların aklında ne olduğu beni ilgilendirmez. Savaşı önlemede başka bir kurtuluş yolu yoktur. Toplu yıkımı engelleme amacının diğer bütün amaçlara göre önceliği olmalıdır.

9. AYDINLARA MESAJ

Bugün birçok ülkenin aydını ve öğretim üyesi olarak, omuzlarımızda büyük ve tarihi bir sorumluluğu taşıyarak buluştuk. Amacımız, barışı ve güvenliği dünya çapında yaymak için bilge insanların etkilerini kullanmaktır. İnsanların sorunlarını çözmek için, ilkel içgüdülere ve ihtiraslara yönelmek yerine, mantığa ve sağduyuya başvurmak gerekir. İnsanoğlunu akla sığmayacak yıkım ve ahlaksızca yok edilme tehlikesinden ancak büyük bir askeri güce sahip uluslararası bir kurum kurtarabilir. Böyle bir kurumun kurulması için zamanımız çok az, eğer bir şeyler yapacaksak derhal şu an yapmalıyız.

10. SOSYALİZM

İnsanoğlu, toplumsal amaçlarla bezenmiş bir eğitim eşliğinde sosyalist ekonominin kurulması ile refaha kavuşacağımıza inanıyorum. Ancak planlanmış bir ekonominin bireyi tamamen köleleştirmesiyle yürümesi olasıdır. Birey böyle bir duruma düşürülmemelidir.

Sosyalizmin başarılması, çok güç sosyo-politik unsurların çözümünü gerektirir. Sosyalizmde politik ve ekonomik güç yaygın şekilde merkezileşir. Bu durumda da bireyin haklarının korunması ve bürokrasi gücüne karşı koymak zorlaşır. Demokrasinin dengeleyici gücünü sağlamak zordur.

III.BÖLÜM

YAHUDİ HALKI ÜZERİNE

1. DEVLET BAKANI PROFESÖR DR. HELİ PACH’A MEKTUP

Yahudi’ler sadece dinle değil, kan ve geleneksel bağlarla birbirlerine bağlıdır. Ben bir Yahudi olarak, Yahudi’lerin aşağılandığı, hor görüldüğü alay edildiğini bizzat gördüm.

Yahudi’lerin trajedisi, belirgin bir tarihsel geçmişleri olmasına rağmen, onları bir arada tutacak bir topluluk desteğine sahip değillerdir. Milli bir yuvaları yoktur. Çalışmalarımızı, Filistin’de Yahudi’ler için bir merkez oluşturma yönünde yoğunlaştırmalıyız.

2. YAHUDİ TOPLUMU

Yahudi toplumunun milli bir yuvaya kavuşması için, kadere boyun eğmek yerine, Yahudi’lerin refahına sadık kalmak için çok çalışmalıyız. Halkımızın varlığı ve kaderi dış faktörlerden çok bize dayanır. Yaşam yolunda birşeyleri feda etmek fazilettir.

3. FİLİSTİN’DE YENİDEN YAPILANMA ÜZERİNE

Yahudi halkının birleşen enerjisi, Filistin’de çok başarılı ve yapıcı bir iş çıkardı. Yahudi’ler ve Arap’lar arasında tatminkar ilişkiler kurmak İngilizlerin değil bizim işimizdir. Ortak amaç için yaptığımız her şey sadece Filistin’deki kardeşlerimiz için değil, aynı zamanda bütün Yahudi halkının iyiliği ve onuru içindir.

Tarih bize Filistin’i kurmak için etkin işbirliği şekli altında büyük ve asil bir görev verdi. Siyonist liderler ve ırkımızın seçkin üyeleri bu amacı gerçekleştirmek için bütün güçleriyle işe koyuldular.

4. ÇALIŞAN FİLİSTİN

Siyonist kurumlar arasında “Çalışan Filistin” orada yaşayan çok değerli bir grup insanın gerçek çıkarı için çalışmaktadır. Yani kendi elleriyle çölleri verimli yerleşim alanlarına dönüştürmektedirler. Bu işçiler bütün Yahudi halkı arasında gönüllü olarak güçlü, güvenilir ve bencil olmayan insanlar arasından seçilmişlerdir.

Filistin, bütün Yahudi’ler için bir kültür merkezi olacaktır. Zalimce ezilenlerin sığınacağı bir yer, aramızdaki iyiler için hareket alanı, birleştiren bir ülkü ve bütün dünyadaki Yahudi’lerin ruh sağlıklarını kazanmaları için bir araç olacaktır.

5. SİYONİZM’E BOZCUMUZ

Siyonist hareket, toplum duygusunu geri getirmiştir. İnsanların avunduğu beklentileri bir yana iterek verimli bir iş yapmıştır. Filistin’deki bu verimli iş, ihtiyaç içinde kardeşlerimizin büyük bölümünü kurtarmıştır.

6. YAHUDİ’LERDEN NEDEN NEFRET EDİYORLAR ?

Yahudi aleyhtarlığı şu falb örneği ile açıklanabilir.

Çoban ata şöyle seslenir: ”Dünya üzerindeki en asil yaratık sensin, o hain geyik olmasaydı sen mutlu bir hayat geçirirdin. Geyik senden daha hızlı olduğu için, o ve kabilesi bol bol su içerken, sen ve senin tayların susuzluğa terk edilmektedir. Ben bilge ve rehberliğim ile seni ve senin cinsini kurtaracağım.” At ise bu öneriyi geyiği kıskandığı için kabul eder. Burada at halkı, çoban halkı yöneten kişileri, geyikte yahudi halkını temsil eder.

Bu yüzden yahudi halkına nefret ve kıskançlık duyulmaktadır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

12 Temmuz 2007

Atatürk Ve Bilim

ATATÜRK VE BİLİM

Ord. Prof. Aydın SAYILI

Atatürk bilimin insan yaşamındaki önemli yerini Özgürlük Savaşımızın sona ermesi sıralarından başlayarak hemen her vesile ile tekrarlamış, vurgulamıştır. 22 Ekim 1922’de Bursa’da yaptığı bir konuşmada, Atatürk, Türkçe’si biraz sadeleştirilmiş şekliyle şöyle demiştir :

Yurdumuzun en bayındır, en gözalıcı, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nedir? Orduların sevk ve idaresinde bilim ve fen ilkelerinin kılavuz edinilmesindedir. Milletimizin siyasi ve içtimai hayatı ile ulusumuzun düşünümsel eğitiminde de yol göstericimiz bilim ve fen olacaktır. Türk milleti, Türk sanatı, Türk ekonomisi, Türk şiiri ile edebiyatı okul sayesinde ve okulun vereceği bilim ve fen sayesinde bütün olağanüstü incelikleri ve güzellikleriyle oluşup gelişecektir.

Aynı yılın 27 Ekim günü de, yine Bursa’da, Atatürk şunları söylüyor :

Hiçbir mantıki kanıta dayanmaksızın birtakım geleneklere ve inançlara bağlı kalmakta ısrar eden milletlerin gelişmesi çok güç olur ve belki de hiç gerçekleşmez. Gelişim yolunda bağları koparamayan ve engelleri aşamayan uluslar akla uygun düşen ve gereksemelere ayak uydurabilen bir zihniyetle hayata bakamazlar. Bunlar engin hayat felsefelerine sahip başka milletlerin egemenliği altına girip onların tutsağı olmaktan kurtulamazlar.

30 Ağustos 1924 günü Atatürk Dumlupınar’da yaptığı konuşmada da şöyle diyor :

Yaşamanın şartı uygarlık yolunda yürümek ve başarıya ulaşmaktır. Bu yol üzerinde ilerlemeyi değil de geriye bağlılığı benimseyenler, böyle bir bilgisizlik ve gaflette bulunanlar, evrensel uygarlığın coşup gelen seli altında bir gün boğulmaya mahkumdurlar.

Yine aynı konuşmasında Atatürk şunları söylüyor :

Uygarlığın yeni buluşlarının ve fennin harikalarının cihanı değişmeden değişmeye sürükleyip durduğu bir devirde yüzyılların eskittiği köhne zihniyetlerle, geçmişe kölecesine bağlılıkla varlığımızı sürdürmemiz mümkün değildir.

Atatürk’ün “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” kısaltılmış şekliyle yaygınca bilinen sözünün tam metni ise aynen şöyledir :

Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için, en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekamülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip eylemek şarttır.

Bilindiği üzere “ilim” sözcüğünün anlamı, mana kapsamı, gayet geniştir. Hatta aslı Arapça olan bu sözcüğün, Osmanlıca’daki kullanışıyla, günümüzde artık yaygınlaşmış olan bilim sözcüğünden daha geniş anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Fen, ise temel bilimler, yani matematik, astronomi, fizik, kimya, ve tabiî bilimler anlamına gelir. Liselerimize ilişkin olarak “fen kolu” ve üniversitelerimize ilişkin olarak “fen fakültesi” terimlerimiz bunu açıkça gösteriyor. Demek ki kılavuzluğunda yürünmesini Atatürk’ün öğütlediği bilim şümullü ve geniş kapsamlı bir bilimdir. Topluma ve insana ilişkin her türlü dizgeli bilgi ve bilimsel çalışmayı içermek durumundadır. Fakat, ayrıca, bilimler arasında temel bilimlere, matematiğe ve doğaya ilişkin bilimlere, burada özellikle işaret edilmektedir.

Bilimin insan yaşamındaki en gerçek yol gösterici olduğuna dikkatimizi çektiğine göre, demek ki Atatürk bilimden başka gerçek yol göstericilerimizin de bulunduğunu kabul etmiş olmaktadır. Oysa, bu cümlesinin hemen arkasından, bilim ile fennin dışında mürşit aramanın, bunları dışta bırakan kılavuzlar peşinde yürümenin, dünyadan habersizlik, bilgisizlik, ve sapıklık demek olacağını vurgulayarak ifade etmektedir.

Demek oluyor ki, Atatürk, burada bilim dışında kılavuzlarımız olsa da, bunların bilimle bağdaşabilen, bilim anlayışına ters düşmeyen, yol göstericiler olmaları gerektiğine kesin bir dille işaret etmek ihtiyacını duymuştur. Başka bir ifade ile, Atatürk, en başta kesinlikle bilim gelmek şartıyla, diğer birtakım gerçek kılavuzlarımızın da bulunduğunu, fakat bunların bilim yöntem ve kurallarından pay alabilen ve bilim kadar olmasa da, yine de az çok dizgilileşmiş, özgünleşmiş durumda bulunan bilgi ve gözlemlerimiz olduğuna, yahut da bunların, örneğin aklımız ve tecrübelerimiz gibi, bilimi oluşturan temel öğeler arasında yer almaları gerektiğine isabetle parmak basmış oluyor.

İcraât, eylem, daima bir karara ulaşmayı gerektirir. Toplumun çeşitli sorunlarına ilişkin olarak, yönetici ve işadamının, ister istemez, belli evrelerde ve zaman zaman, yeterli bilgiye sahip olmaksızın da kendine bir davranış yolu, eylem doğrultusu belirlemesi, yeğlemesi gerekir. Bu nedenle, bilimin ancak zayıf ışıklarından pay alabilen çeşitli alanlarda ve konularda aklımızdan, sağduyumuzdan ve kamu anlayışının bize göstereceği yollardan yararlanmak zorunluluğu vardır. Ancak, bunlar, bilimsel sınamalarla değerlendirilebilecek mahiyette veya nitelikte olmadıkları zaman bile, ayrıntı bilgisinden ve bilimsel düşence ve zihniyet örneklerinden esinlendikleri ya da bunların yardımına dayandıkları oranda, bize daha faydalı olabilirler. Demek ki aslında, başka gerçek kılavuzlarımızda bulunmasına rağmen, yine de bilim tek gerçek kılavuzumuz, en gerçek yol göstericimiz olmuş oluyor.

Büyük Atatürk Türk ulusu için gerek maddesel ve gerekse dinsel, yani manevi alanlarda bağımsızlık, seçkinlik ve üstünlük sağlamak ve Türk milletini yüceltmek yolunda çeşitli doğrultularda çaplı bir takım süreçleri harekete getirmiş, hepimizin iyi bildiğimiz kalburüstü devrimlerini gerçekleştirmek için azimli girişimlerde bulunmuştur. Atatürk bu devrim ve reformlarında hep aklın kılavuzluğu altında ve geçmişte ki uzun tecrübelere, tarihsel yaşantılarımıza dayanan sağlam bilgi ışığında yürünmesi temel ilkesini her zaman için etkin ölçüde başatlı tutmaya özen göstermiştir.

Bir yandan da, ulu önderimiz, temelsiz ve bâtıl düşünce ve inançlarla, muska, efsun ve üfürükçülük gibi ilkel ve çağdışı davranış ve uygulamalarla dizgeli ve yoğun bir mücadeleye girişmiş, ayrıca, üniversite inkılâbı ya da reformu ile yüksek öğretim kurumlarımızda bilimsel araştırmayı canlı bir süreç durumuna yükseltme tutumunun benimsenip edimselleşmesine doğru yakın tarihimizdeki en etkili adımın atılmasında önayak olmuş, böylece de yurdumuzda bilimin ve bilim zihniyetinin zafer yollarını açmıştır.

Yukarıda aktarılan sözlerinin, kendisinden yapılan alıntıların, hepsinde Atatürk’ün bilim ile uygarlık arasında yakın ilişki kurduğuna ve her ikisini de dinamik yönleriyle vurgulamaya özen gösterdiğine tanıklık ediliyor. Batılılaşma teşebbüsümüzde en büyük güçlüğü doğuran bir sorun, örnek alınmış olan Batının büyük devingenliği, kendi kendini geride bırakma vasfı idi. Atatürk uygarlığın temeline bilimi koymakta ve Batı uygarlığının dinamizmini, esas itibariyle bilimden ve bilimin sınırsız gelişme yeteneğinden aldığına inanmaktadır.

12 Temmuz 2007

Çekirdek Reaksiyonları Ve Kullanım Alanları

ÇEKİRDEK REAKSİYONLARI VE KULLANIM ALANLARI

Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçasına atom denilmektedir. Evrende bilinen bütün maddeler (kozmik madde, yüksek enerjili madde ve anti madde hariç), pozitif yüklü bir çekirdek ve etrafında dönen negatif yüklü elektronlardan oluşan yaklaşık 100 farklı atomdan meydana gelmektedirler. Atomun çekirdeği ise nükleon olarak adlandırılan ve yaklaşık elektronlara göre 2000 kat daha ağır olan, artı yüklü proton ve yüksüz nötronlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla bu üç parçacık, etrafımızdaki sonsuz çeşitlilikteki maddenin temel yapı taslarıdır. Su andaki bilgilerimize göre elektronlar, kendilerini oluşturan alt parçacıklar olmadığından temel parçacık olarak kabul edilirler, nükleonlar ise, elektronun “-1″ yüklü olduğu varsayıldığında, “+2/3″ veya “-1/3″ elektrik yükünde olan quark adi verilen üç alt parçacıktan oluşmuşlardır.

Molekül: Doğada atomlar genellikle yörüngelerinde bulunan elektronları paylaşarak daha kararlı enerji seviyelerinde bulunmak amacıyla başka atomlarla birlikte bulunurlar. Atomların bir araya gelmesi ile moleküller oluşur. Bir elementte ayni cins atomlar tek olarak veya moleküller halinde bir aradadır.

Kimyasal Tepkime: İki veya daha fazla sayıda madde bir araya geldiğinde, moleküllerdeki atomların aralarında yeniden düzenlenmesine kimyasal tepkime denir. Bu sırada elektronların paylaşılması da değişir. Kimyasal tepkimelerin bir özelliği, ilgili atomların çekirdeklerinde bulunan parçacık sayısının tepkime sırasında değişmemesidir.

Çekirdek Tepkimesi: Kimyasal reaksiyonların aksine atomların çekirdeklerinde bulunan parçacıların kendi aralarında oluşan veya dışardan gelen bir etki sonucunda değişimleri sonucunda çekirdek tepkimeleri oluşur. Çekirdek tepkimesi sonucunda eğer proton şayisi değişiyor ise farklı bir elemente ait bir atom oluşmuş olur.

Fisyon (Çekirdek Parçalanması): Bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarparak yutulması, bunun sonucunda bu atomun kararsız hale gelerek daha küçük iki ayrı çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Dolayısıyla Fisyon, bir çekirdek tepkimesidir. Parçalanma sonucunda ortaya çıkan atomlara fisyon ürünleri denir. Bunların bazıları radyoaktiftir. Bir nötron yutulması ile başlayan fisyon tepkimesi sonucunda, büyük miktarda enerji ile birlikte, birden fazla nötron ortaya çıkar. Çekirdek tepkimeleri sonucunda açığa çıkan enerjiler, kimyasal tepkimelere göre yaklaşık milyon kat düzeyinde daha fazladır.

Zincirleme Reaksiyon: Fisyon sonucunda ortaya çıkan nötronların, ortamda bulunan diğer fisyon yapabilen atomların çekirdekleri tarafından yutularak, onları da ayni reaksiyona sokması ve bunun ardışık olarak tekrarlanmasıdır. Kontrolsüz bir zincirleme reaksiyon, çok çok kısa bir süre içinde çok büyük bir enerjinin ortaya çıkmasına neden olur; atom bombasının patlaması bu şekildedir. Nükleer santrallerde ise zincirleme reaksiyon kontrollü bir şekilde yapilir. Bu kontrolün kaybedilerek nükleer yakıtın bir bomba haline dönüşmesi fiziksel olarak olanaksızdır

NÜKLEER FÜZYON

Bir atom veya molekül ,pozitif yüklü çekirdek ve onun çevresinde bulunan negatif yüklü bulutundan oluşur. Elektronların kütlesi atom çekirdeğine göre çak daha hafif olduğundan ,pratik olarak atomun veya molekülün tüm kütlesi çekirdeğinde toplanmıştır.En hafif olan hidrojen çekirdeği,elektronun kütlesine göre 1800 kez daha ağırdır.Atom çekirdeği saran elektron sayısına,atomik sayı Z denir.Elektronun yükünü -e ile gösterirsek Ze kadar pozitif yük atom çekirdeğinde bulunur.Dolayısıyla normal koşullarda atomun, elektrik yükü olarak toplam değeri sıfırdır yani nötraldir. Eğer iki atom bir molekül oluşturmak için yan yana gelirlerse,atom çekirdekleri arasındaki mesafe yaklaşık 10 üstü -10 m kadar olur; bu da,bir çekirdeğin kendi büyüklüğünün yüz bin katına yaklaşıktır. yani atom çekirdeklerinden birini 10cm çapında bir top olarak gözümüzde canlandırırsak,molekülü oluşturan diğer atom çekirdeği yaklaşıklıkla 10km uzakta bulunur.Eğer bu iki atom çekirdeğini yan yana getirebilirsek,yeni bir çekirdek oluşturmuş oluruz. Bu işleme nükleer füzyon adı verilir.Füzyonun önemi,işlem sonunda büyük miktarda enerjinin açığa çıkmasındandır.

Hidrojen bombası nükleer füzyona bir örnektir.Dünyamıza yakın nükleer füzyon enerji kaynağı ise güneştir.Güneş,evrende genç sayılacak bir yıldız olup ,henüz bünyesindeki hidrojen ve helyumun termonükleer füzyon reaksiyonları sonunda enerji açığa çıkmaktadır.Yıldızların her birine ayrı bir termonükleer reaktör diyebiliriz. Türkiye’nin enerji sorunun çözümünde yeni ve temiz bir kaynağı olarak hidrojen enerjisine yönelmesi gerekmektedir.

Nükleer santraller yüksek teknolojilere dayalı sanayi kuruluşlarıdır ve Türkiye, nasıl bir nükleer reaktör seçeceğine dikkat etmelidir. Hindistan’da 2000 yılında toryumla çalışan yeni nesil nükleer santral devreye girdi. Bilindiği gibi dünyada en zengin toryum yatakları Türkiye’dedir ve Türkiye’de zengin uranyum yatakları yoktur. O halde neden Türkiye’de toryumla çalışan bir nükleer santral yapımı düşünülmüyor? Kaldı ki, toryum, uranyuma göre daha tehlikesiz bir maddedir. Türkiye’deki tenoru düşük olan uranyumun zenginleştirilmesine ilişkin bir alt yapı mevcut değildir. Zenginleştirilmiş uranyumun başka ülkelerden getirilmesinin maliyeti yüksek olacaktır, hem de dışa bağımlılığı artıracaktır.

Dünyanın nükleer santral teknolojisini üreten ülkeler basta olmak üzere, bu teknolojiden vazgeçtiğini görüyoruz.

Aslında nükleer santraller gösterilmeye çalışıldığı kadar ucuz değil. Yapılan araştırmalar nükleer santrallerinin birim yatırım bedelinin, hidroelektrik santrallerinin 2.7 kati olduğunu ortaya koyuyor. Başka ülkelerde nükleer santral yapmak için ihalelere giren ABD 1978’den beri kendi ülkesinde nükleer santral kurmuyor. Almanya 1975 yılı öncesinde programladığı santrallerin hepsini iptal ederken; komşusu Avusturya 1978’de tamamlanan ülkenin tek nükleer santralini referandum sonucu kapatmak zorunda kaldı

ATOM VE YAPISI

      Hava,su,dağlar,hayvanlar,bitkiler,vücudumuz durduğumuz koltuk,kısacası en ağırından en hafifine kadar gördüğümüz ,dokunduğumuz ,hissettiğimiz herşey atomdan meydana gelmiştir.Elinizde tutuğunuz kitabın herbir sayfası milyarlarca atomdan oluşur.Atomlar öyle küçük parçalardır ki,en güçlü mikroskopla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir.Bir atomun çapı ancak milimetrenin milyonda biri kadardır.

Bu küçüklüğü bir insanın gözünde canlandırması pek mümkün değildir.O yüzden bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım:

Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmemiz mümkün değildir.Atomları mutlaka görmek istiyorum diyorsanız,elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirmemiz gerekecektir.Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse,işte o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve sizde onları görebilirsiniz.

Yine bu küçüklüğü kavraya bilmek ve herseyin nasıl atomlarla dolu olabildiğini görebilmek için bir örnek daha verelim:

Bir tuz tanesinin tüm atomlarını saymak istediğimizi düşünelim.Saniyede bir milyar (1.000.000.000) tane sayacak kadar eli çabuk olduğuzu da varsayalım.Bu dikkate değer beceriye karsın bu ufacık tuz tanesi içindeki atom sayısını tam olarak tespit edebilmek için bes yüz yıldan fazla zamana ihtiyacımız olacaktır.

Peki bu kadar küçük bir yapının içinde ne vardır?

Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde evrende gördüğümüz sistemle kıyaslayabileceğimiz derecede kusursuz bir sistem bulunmaktadır.

 Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşmuştur.Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi verilen başka parçacıklar vardır.

ÇEKIRDEK

      Çekirdek,atomun tam merkezinde bulunmaktadır ve atomun niteliğine göre belirli sayıda proton ve nötrondan oluşmuştur.Çekirdeğin yarı çapı,atomun yarıçapının on binde biri kadardır. Rakam olarak verilirse; atomun yarıçapı 10-8cm, çekirdeğin yarıçapı ise 10-12cm kadardır. Dolayısıyla çekirdeğin hacmi atomun hacminin 10 milyarda biri eder.

Bu küçüklüğü yine gözümüzde canlandıramayacağımıza göre, kiraz örneğimizden devam edebiliriz. Biraz önceki sayfada bahsettiğimiz gibi elinizdeki anahtarı dünya boyutuna getirdiğimizde ortaya çıkan kiraz büyüklüğündeki atomların içinde çekirdeği arayalım.Ama bu arayış boşunadır,çünkü böyle bir ölçekte de çok daha küçük olan çekirdeği gözlemleme olanağımız kesinlikle bulunamaz.Gerçekten bir şey görebilmek için yine ölçü değiştirmek gerekecektir.Atomumuzu temsil eden kiraz yeniden büyüyüp ikiyüz metre yüksekliğinde kocaman bir top olacaktır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun çekirdeği yine de çok küçük bir toz tanesinden daha iri duruma gelmeyecektir.

Öyle ki, çekirdeğin 10-13cm olan ile atomun 10-5cm olan çapını kıyasladığımızda şöyle bir sonuç ortaya çıkar:Atomu bir küre şeklinde kabul ederek bu küreyi tamamen çekirdekle doldurmak istediğimiz taktirde bu iş için 1015 atom çekirdeği gerekecektir.

 Ancak bundan daha şaşırtıcı bir durum vardır;Boyutları 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin %99.95′ni oluşturmaktadır.Peki bir şey nasıl olurda bir yandan kütlesinin yaklaşık tamamını oluştururken,diğer yandan da hemen hemen hiç yer kaplamasın?

Bunun sebebi şudur:Atomun kütlesini oluşturan yoğunluk tüm atoma eşit olarak dağılmamıştır, yani atomun bütün kütlesi atomun çekirdeğine birikmiştir. Diyelim ki ,sizin 10 milyon m2 bir evimiz var ve bu evin tüm eşyasını 1 m2 ‘lik bir odada toplamanız gerekiyor .Bunu yapabilir misiniz? Tabii ki hayır. Ancak atom çekirdeği dünyada eşi-benzeri ,olmayan çok büyük bir güçle bunu yapabilmektedir.

 1932 yılına dek ,çekirdeğin proton ve elektronlardan oluştuğu sanılıyordu. Ancak yapılan araştırmalarla elektronların değil nötronların atom çekirdeğini oluşturduğu anlaşıldı.Atom çekirdeğine sığabilen bir protonun büyüklüğü ise 10-15 metredir.

ELEKTRONLAR

Elektronlar, çekirdeğin etrafında belirli yörüngelerde durmaksızın dönen parçacıklardır ve çekirdeği elektrik yükünden oluşan bir zırh gibi kuşatırlar. Elektronları daha yakından inceleme ve onlara bakabilme imkanımız olsaydı, onların tıpkı dünyamız gibi hareket ettiklerini görürdük. Evet; elektronlar tıpkı dünyanın güneş çevresinde dönerken aynı zamanda kendi çevresinde dönmesi gibi dönerler.

Ancak kuşkusuz, elektronların büyüklüğü dünyanın büyüklüğünden çok farklıdır. Eğer bir kıyas yapmak gerekirse; bir atomu dünya kadar büyütsek, bir elektron sadece bir elma boyutuna gelecektir.

  En güçlü mikroskopların bile göremeyeceği kadar küçük bir alanda dönüp-duran onlarca elektron, atomun içinde çok karışık bir trafik yaratır. Ancak, elektronlar atomun içinde en ufak bir kazaya yol açmazlar. Üstelik atomun içinde yaşanacak en ufak bir kaza atom için felaket olabilir ama atom, kendi sonunu getirecek bu felaketi hiçbir zaman yaşamaz ve varlığını sürdürür.

Elektronlar, nötron ve protonların neredeyse iki binde biri kadar ufaklıkta parçacıklardır. Bir atomda, protonlarla eşit sayıda elektron bulunur ve her elektron her bir protonun taşıdığı artı (+) yüke eşit değerde eksi (-) yük taşır. Çekirdekteki toplam artı (+) yük ile elektronların toplam eksi (-) yükü birbirini dengeler ve atom nötr olur. Elektronların taşıdıkları elektrik yükü itibariyle bazı fizik kurallarına uymaları gerekir. Bu fizik kuralları ‘aynı elektrik yüklerinin birbirini itmesi ve zıt yüklerin birbirlerini çekmesi’dir. İlk olarak; normal koşullarda hepsi eksi yüklü olan elektronların bu kurala uyup birbirlerini itmeleri ve çekirdeğin etrafından dağılıp-gitmeleri gerekir. Ancak durum böyle olmaz. Eğer, elektronlar çekirdeğin etrafından dağılsalardı, tüm evren boşlukta dolaşan, proton, nötron ve elektronlardan ibaret olurdu.

Bu durum da tabii olarak evrenin sonunun gelmesine sebep olurdu. kinci olarak; artı yüke sahip olduğu için çekirdeğin, eksi yüklü elektronları kendine çekmesi ve elektronların da çekirdeğe yapışmaları gerekir. Böyle bir durumda da çekirdek bütün elektronları kendine çeker ve atom içine çöker. Ancak bu olumsuzlukların hiçbiri olmaz! Elektronların az önce belirttiğimiz (1.000 km/s) olağanüstü kaçış hızları, bunların birbirlerine uyguladıkları itici kuvvet ve çekirdeğin elektronlara uyguladığı çekim kuvveti o kadar hassas değerler üzerine kurulmuştur ki bu üç zıt etken birbirlerini mükemmel bir şekilde dengelerler. Sonuçta atomdaki bu muazzam sistem dağılıp parçalanmadan sürüp gider. Atoma etki eden bu kuvvetlerden birinin olması gerekenden çok az daha fazla veya az olması atom diye bir kavramın hiç varolmamasına neden olurdu.

KAYNAKLAR

*Bilim ve Teknik Dergisi

*Türkiye Atom Enerjisi Kurumu

12 Temmuz 2007

1) Fikir, A. Rızai

1) Fikir, A. Rızai

Küçük bir ameliyat ile FARE’nin beynine cip yerleştirilir. FARE gitmemesi gereken yollara yöneldiği zaman o cip aracılığıyla FARE’ye acı verilir, durduğu zaman çok hafif bir acı verilir, gidilmesi istenen yola saptığında ise hiç müdahale yapılmaz ve böylece FARE’yi çıkışa ulaştırabiliriz.

Savaş,karşı fikir olarak:

Çok masraflı bir yöntemdir, masraflı çünkü ameliyat, cip v.b. ekonomik ve zaman olarak uygun değil.

Halit:

Beyin işlevsiz hale gelir, diyerek. Giden FARE değil cip’tir dedi.

A. Rıza:

Gerekli teknolojik donanım sağlanırsa eğer, ben bu yöntemi uygulayabilirim ve teknolojinin bütün imkanlarını sonuna kadar kullanırım dedi.

Halit:

FARE’nin biyolojik yapısına teknoloji bu ölçüde uyarlanırsa FARE doğal özelliğini kaybeder.

Sefer:

İnsan teknolojik donanımlar üzerinde egemen olmalıdır. Bu hususta teknoloji insana değil insan teknolojiye hükmetmelidir.

Hüseyin:

Olayı yaptırım yönü önemli, bu ceza değil de ödül ile olsaydı daha geçerli olur.

Sonuç olarak grup:

Bu yöntem öznelliği ortadan kaldıracağından ve robotlaşmayı sağlayacağından ve yaptırımın tamamen ceza vererek sonuca ulaşılmak istemesinden bu yöntemi uygun görmedi.

2) Fikir, Hüseyin:

Labirentin sonuna ulaşacak 4 ana noktaya FAREnin ihtiyaç hiyerarşisine göre az önemliden çok önemliye doğru FAREnin ihtiyaçları yerleştirilir ve FARE çıkışa ulaştırılır.

A. Rıza:

Fikre katılarak, ihtiyaç hiyerarşisi uygun bir yöntem FARE önce arkadaş, 2. olarak cinsellik, 3. olarak besin, 4. olarak annelik bunu labirente yerleştirerek FARE’nin çıkışa varması sağlanır.

Halit:

İhtiyaçlar, her zaman aynı değildir, bazen açlık, bazen analık öne geçer.

A. Rıza:

Arkadaşa katılmıyorum çünkü biz bu FARE’yi 4 gün boyunca tüm bu ihtiyaçlarından mahrum bırakırsak ve her seferinde de aynı yönteme baş vurursak bu hiyerarşinin değişmeyeceğini ve yine sonuca ulaşılacağını inanıyorum.

Savaş:

Aradan geçen zaman içinde FARE eşinin, yavrusunu ve arkadaşlarını unutabilmek ve onların kaybolduğuna fikrine kapılabilir.

Hüseyin:

Ama biz burada 4 ana noktadan bahsediyoruz, zaten biz çıkışa ulaştıracak 4 ayrı yere koyduğumuzdan FARE her birini gördüğünde onları isteyecek ve tanıyacaktır ve böylece unutma söz konusu değildir.

Savaş:

Hiyerarşiler kişiye, zamana ve mekana göre değişeceği için bu ihtiyaçların yer değiştirebileceğine birinin diğerinin önüne geçebileceğini söyledi.

Sonuç olarak grup:

FARE’nin psikoloji ve o an yerdeki hedefe yönelme olasılığının olmayacağından bu yöntemin pek geçerli olmayacağının kararına vardı.

3) Fikir, Halit:

Önce FAREnin ısıya duyarlılığı araştırırız ve sonra labirent’te FARE’nin sapmaması gereken yerlerin ısısını düşürür ve FARE’nin doğru yolda gitmesini sağlarız.

Burada ısı, FARE’nin hedefe ulaştırmak için kullanıyor.

Savaş:

FARE’nin onu çıkışa götürecek bir kabul olmadığından FARE’nin çıkışa yönelmeyeceğini ve sadece ısısı uygun olan yerde duracağını söyledi.

Halit:

Hiçbir canlı varlık sadece ısı için olduğu yerde kalmaz, mutlaka o yerden çeşitli ihtiyaçları için ayrılır ve uygun yolda devam ederek çıkışı bulur.

Sefer:

Sıcaklığın zamana ve bulunduğu yere göre değişmediğini sordu.

Halit:

Sıcaklık her an her yerde aynı.

Sefer:

Sıcaklığın değişmesini savundu. FARE 3-5 dk aynı yerde kaldığında sıcaklığın şiddetinin arttırılmasını ve yine tamamen yanlış yere saptığında sıcaklığın arttırılmasını önerdi. B u yolla sonuca daha hızlı ulaşılır.

Hüseyin:

Isı verilmesi veya kesilmesi sadece var olan durumu koruyacak FARE’ye artı bir zevk hiçbir şey olmadığından bu yöntem başarıya ulaşamaz.

Ayrıca tamamen cezaya dayalı bir sistem değil.

Sonuç olarak grup:

FARE’yi güdüleyecek bir etken olmadığından veya FARE’yi olumlu davranışını ödüllendirmeye dayanan bir sistem olmadığından görüş pek fazla uygun görülmedi.

4) Fikir, Seçer:

Labirent düzeneğini öyle bir şekilde hazırlarız ki sadece tek bir yol yapar diğer yolları kapatırız ve bu şekilde FARE’nin çıkışı ulaşmasını sağlarız.

Savaş:

Burada bağımsız değildir, onu bu şekilde kendi isteğiyle değil kendi isteğimizle hareket ettirmiş oluruz.

Sefer:

Burada amaç FARE’yi çıkışa ulaştırmaksa eğer bunu tek bir yolla da olsa kendi isteğimizle de olsa bu şekilde yaparız.

Halit:

FARE bu yolla hiçbir çaba harcamaz sadece önü açık olan yerden gider ve çaba harcanmayan şeylerde kalıcı değildir.

A-Rıza:

FARE başlangıç noktasından hiç ayrılmaya bilir. Çünkü onu oradan gitmeye zorlayan ne bir ödül ne bir ceza var.

Hüseyin:

A-Rızayı, destekleyerek;FARE’nin oradan ayrıla bileceğini, beklide önündeki yolun en kötü yola götüreceği kanısına varır, çünkü önündeki yolu bilmiyor o yolda ne var, çünkü önündeki yolu bilmiyor o yolda ne var? Yemek mi, eş mi, yoksa ölümü mü bu nedenle yerinden ayrılmaya bilir.

Sefer:

Oradan ayrılmasında bir zaman sonra her türlü ihtiyaçları onu o yoldan gitmeye zorlayacaktır.

Savaş:

Biz o zaman FARE’ye önünde tek bir yol var gidersen git gitmezsen başka bir yol yok demiş oluruz, bu da tek düzeliği de gurur ve bağımlı yaşamayı öğretir.

Sonuç olarak grup:

Bu görüşü şimdiki eğitim sistemimize benzettiği için bu yöntemi kabul etmemiştir.

5) Fikir, Savaş :

FARE’nin yanına o labirenti çok iyi bilen ve çıkışı iyi bilen bir FARE konularak beraber çıkışı bulmaları sağlanır.

Yanına FARE katmamızın nedeni, ona o yolu bilen tecrübeli bir FAREyle çıkışa daha kısa zamanda ve daha sağlıklı bir şekilde ulaştırmak için

Sefer :

Yanına koyduğumuz FARE’ye uymama olasılığı vardır, neden o FARE’yi izleyip de gitsin ki.

Savaş :

Sonuçta orada kalamaz, onun başarıya ulaşmada tek yolu ve yol göstericisi o onda odur.

Halit :

Oraya bıraktığımız FARE o anda belki onu tam olarak yönlen diremeyebilir, yanılmalarla ters yola sapmalar olabilir.

Savaş :

Yanına bıraktığımız FARE o yolu bildiğinden yanılma ve yanlış yola sapmalar olmaz çünkü tecrübeli, hem labirentteki FARE onun tecrübesinde dolayı kendisini olumlu yönde yönlendirebileceğini bilir. A- Rıza : savaşa katılarak, bu yöntemle rehber FARE, deneğe “şu yola sapma,orada çıkış yok” gibi ifadelerle onu en uygun yoldan olumlu ve kısa zamanda çıkışa ulaştırabilir.

Sefer :

Belki FARE yalnız gitmek istiyor, bir kılavuz yanında istemiyor, her şeyi kendi yapmak istiyor, hem o kavuzla gidince eline ne geçecek ki, hiçbir güdüleyici olay ortada yok.

Hüseyin :

Tamam belki ilk de istemeye bilir ama başarıya ulaşmak için o kılavuza uyar ve o kılavuz onu çıkışta ne gibi güzel şeylerin beklediğini anlatarak onu güdüleyebilir.

Sonuç olarak grup :

Bu kılavuz yönteminin sakıncaları giderildiği takdirde ( olumsuz etki, ehil olmayan kişi, şahsi çıkarlar v.s.) iyi bir yöntem olduğu ve başarıya ulaştıracak bir yol olduğunun kararına vardı.

6) Fikir, Hüseyin :

FARE’nin gideceği yol aydınlık tutularak diğer yanlış olan yerler karanlık olacak şekilde düzeneği hazırlarız ve bu şekil de çıkışa ulaşmasını sağlarız.

Savaş :

FARE aydınlık ve karanlık ortamlara her iki sinede uyum sağladığı için başarıya götürecek bir yöntem değildir.

Hüseyin : Sonuçta önünde iki yol var ayırt etse de etmese de aydınlık olanı tercih eder

Halit :

Tamam aydınlık yolda onu ilerlemeye ne sevk eder ki, belki aydınlık ortamda sabit olarak kalır.

Sefer :

Aynı şekilde karanlık olan yer FARE’yi cezp edebilir ve ister istemez oraya gitmeye zorlaya bilir.

Hüseyin FARE karanlık olan yeri tam olarak bilemez, orada başına ne geleceği belli değil onun için görmediği yere girmeye çalışmaz, ve aydınlık yolda onu ilerlemeye sevk eden şeyde kendi zevk ve ihtiyaçları olur FARE şu şekilde düşünür” ben bu yolda ilerlersem başarıya, doyuma hazza ulaşırım” ve bu şekilde çıkışa ulaşır.

Savaş :

FARE renk körü olabilir, renkleri seçmekte zorluk çekebilir.

Rıza :

Renk körlüğü siyah ve beyaz için değildir.

Sonuç olarak grup:

Bu yöntemin bu haliyle eksik olacağına ve başarıya ulaşmayacağını burada FARE’nin aydınlık ve karanlığı ayırt etmediğinden her ikisine de uyum sağlayacağını ve yanlış yönlendirme olabileceğini ortaya çıkardı.

Ancak, aydınlık düzeneğin daha iyi hazırlanarak FARE’yi ilerletmeye dönük şekilde yani çeşitli aralıklarla ödüller ve küçük zararsız cezalarla onu çıkışa ulaştırabileceğimizi ortaya çıkardık.

7) Fikir, A- Rıza :

Erkek FAREye onun cinsel dürtülerini iki yada üç katına çıkaracak bir hormon verilir ve labirentin çıkışında dişi FARE

( Dişi FARE sesi i eşleme sırasında dişi FARE’den çıkan ses)

Sesi verilir ve bu şekilde FAREnin yüksek motivasyonla çıkışa gitmesi sağlanır.

Burada FAREye hormon verilme nedeni FAREyi çıkışa yönlendirme daha çok motive etmek için ve o sese daha çok yoğunlaşması içindir.

Sefer :

Sesin labirentin içinde dağılma ihtimali çok ve bu göz önüne alındığında pek geçerli yol değil.

A-Rıza :

Bu kadar yüksek bir motivasyon gücüyle büyük bir arayış içerisine girecek ve deneme- yanılma yoluyla da olsa çıkıştaki sese ulaşacaktır.

Hüseyin :

Bu uzun zaman gerektirir, deneme-yanılma yoluyla belki 1- belki 10 günde bulabilir, hatta belli bir zaman sonra aramayı bırakabilir.

Hailt :

Uzun zaman geçtiğin den FARE açıka bilir ve o dişi FARE sesleri onda hiçbir etki yapmaz ve yemek aramak için tamamen başka yola sapabilir.

Savaş :

Bu kadar yüksek motivasyon ve güdüyle FARE’nin ilgisini dağılmadan ve en kısa zamanda çıkışa ulaşacağını söyledi.

Çünkü o anda FARE sadece o sese odaklanıyor ve o an tek düşüncesi o ses ve oraya ulaşmak olacağından sezgileriyle de olsa çıkışa ulaşacaktır.

Sefer :

Sezginin her zaman , her yerde genel- geçer olacağını tartışılır.

Gerçekte sezgiyle değil mantıkla hareket etmenin daha doğru olacağını söyledi

Hüseyin :

Diyelim ki sezgi onu doğu yola götürür ama o orada yüksek güdüsü nedeniyle yanlış sezer ve yanlış yola sapar ve arayış uzadıkça FAREnin huzursuzluğu artacak ve bu güdüsünü artık başka yönde kullanacak, zararlı şeyler yapmaya kalkacak ve enerjisini boşaltmak için sağa sola bilinçsizce zıplamaya başlar bu da FAREye istenmedik zararlı davranışlar kazandırmak anlamına gelir.

Son olarak grup :

Sesin burada fazla bir etkisinin olmayacağının, ses olmasa da FARE’nin zaten deneme- yanılma yoluyla oradan çıkışa gideceğini sese ulaşamadığında FARE’nin artık aramayı bırakıp, güdülenmişliğini zarara yönelerek gidermeye çalışabileceği gibi nedenler den dolayı bu görüşü uygun bulmadı.

8) Fikir, A, Rıza Savaş

Diyelim ki FARE 250 gr peynirle doyabilir, bizde FARE’yi aç bırakırız, bizde doyacağından 50 gr aşağısı olan 200 gr peyniri labirentin çıkışına kadar küçük küçük parçalar halinde yerleştirir ve FARE’nin onları yiyerek çıkışa ulaşmasını sağlarız.

Burada peynir yerleştirmemiz FARE’ye ödül vermek içindir, onu ödüllendirecek çıkışa varmasını sağlamaktır, 50 gr az verme nedenimiz ise FARE’nin ancak çıkış noktasında doyuma ulaşmaya yakın bir hale gelmesi içindir.

Halit :

O onda FARE 150 gr Peynirle de doya bilir. Bunu biz tam olarak bilemeyiz.

A, Rıza :

Biz bunu söylemedik, sonuna kadar kaç gr’ la doyar zaten fazlasını olumsuz etki yapmasın diye vermiyoruz.

Hüseyin :

Bu olayı 3-4 kez denediğimizde FARE artık yemekle güdülenmeye bilir.

Sefer :

Yemeğin yanına daha değişik (arkadaş, eş, çocuk) güdüleyici somut varlıklar koyarsak bu yöntem daha başarılı olur.

Sonuç olarak grup :

Bu yöntemde güdüleyicinin 1 tane değil de daha çok olursa ve bunları sırasıyla uygularsak düzeneğin daha başarılı olacağı görüşüne vardı.

Gurubun ortak kararı : 1

Labirent düzeneğinin bir bölümünü peynir kokusuyla, bir bölümünü peynir suyuyla, daha sonra peynir kırıntılarıyla, çıkışa doğru 1-2 küçük peynir parçalarıyla donatır ve son çıkış noktasında büyük bir peynir parçası koyarak çıkışa varmasını sağlanır.

Burada amaç ; önce FARE’yi kokuyla güdülemek ve daha sonra FARE’ye somut şeyler vererek FARE’nin daha da güdülenmesini sağlamak, böylece FARE eline somut şeyler geçtikce ve bir sonraki her zaman bir öncekinden daha değerli olmaya başladıkça FARE tamamen güdülenip en kısa ve en istendik biçimde çıkışa gitmesini sağlamak.

FARE’ye bir anda somut ve çok olarak yemek vermeyiz, bunda ki amaç; FARE bir anda doyuma ulaşır ve gitme işlemini bırakır veya direk somut bir şey verdiğimizde FARE artık başka somut şeyler isteyecektir bu riski ortadan kaldırmak için soyuttan somuta olarak düzeneği hazırlarız.

Azdan çoğula gider-veya soyut’tan somuta olmasının diğer nedeni FARE az olanı aslınki haz duysun, güdülensin, ve bir sonrakini istesin ve onu da aldığında doyuma ulaşmadan diğerine gitme isteği duysun, bu şekilde FARE çıkışa kadar güdüsünden hazzından ve heyecanından hiçbir şey kaybetmeden çıkışa en kısa zamanda ulaşmak için çaba gösterir.

Gurubun ortak 2. Kararı

8. Fikrin grupça eksikleri giderilmiş halidir.

“Önceden FARE’yi üç gün aç bırakırız ve önüne ölçülmüş peynir koyarız. Birkaç denemeden sonra diyelim ki FARE 250 gr peynirle doyuyor. Bizde 100gr peyniri labirente istenilen yo9ldan istenilen çıkışa belli aralıklarla döşeriz labirentin çıkışına da diğer 150gr peyniri bir tabağa koyup yerleştiririz. Sonra da üç gün aç bırakılmış FARE’yi labirentin girişine bırakırız. FARE labirentle istenilen yoldaki peynir parçalarını tek tek yiyerek ilerler ve çıkışa gelir. Tam bu anda diğer peyniri de görüp onu yemek için istenilen çıkışa varır. Ve doymak için o peyniri de yer böylece FARE istenilen yoldan istenilen çıkışa doğru hareket ettirilmiş ve o çıkıştan da dışarı çıkarılmış olur.

Ölçme ve değerlendirme :

Bu işlem, FARE’nin üç gün aç bırakılarak, ve her yeni denemede labirent içine döşenecek peynirin oranı düşürülerek, ve peynir parçalarının arasındaki mesafe artırılarak defalarca denenir.

FARE’yi aç bırakmamızın nedeni = Onun motivasyonunu artırmak onun harekete geçmesini sağlamaktır.

Her denemede peynir barçaları arasındaki mesafeyi artırmamızın ve bu parçaların oranını düşürmemizin nedeni 0 FARE’nin her seferde daha iyi öğrenmesini sağlamaktır.

12 Temmuz 2007

İzafiyet Teorisi

İZAFİYET TEORİSİ

Bir atomdan yaklaşık 100.000 kez daha küçük olan ve atomun merkezinde bulunan zerreye atom çekirdeği denir. Çekirdek, kütlesiyle, hatta ondan daha önemlisi çekirdek yükü ile, meydana getirdiği atomun bütün özelliklerini belirler. Günlük yaşamımızı biçimlendiren atomlar birbirleriyle etkileşerek kimyasal maddeleri meydana getiriyor olsalar bile , çekirdeğin çok sağlam olması sebebiyle atomlar değiştirilemezmiş gibi görünürler. Bir çekirdek çok sağlam olmasına karşın yine de parçalanabilir. Atomlar yüksek hızlarla birbiriyle çarpıştıkları zaman, iki çekirdek birbirine çarpabilir, daha sonra ya parçalara ayrılabilir ya da birleşip yeni bir çekirdek meydana getirebilirler. Aynı zamanda çekirdek altı parçacıklar meydana çıkar. Yirminci yüzyılın birinci yarısının yeni fiziği bu parçacıkların sırlarıyla dolu

Bu parçacıkların birbirine uyguladığı ve atom çekirdeğini bir arada tutan kuvvetler öylesine güçlü ki, bu parçacıkların çekirdek içinde ve dışında hızları 300.000 km/sn olan ışık hızına yaklaşır. Bu hızlar hesaba katıldığında, on dokuzuncu yüzyıl fizik yasalarının ikinci kez değiştirilmesi yani Einstein’ın özel görelilik teorisini dikkate almamız gerekir.

Bu teori de Einstein’ın 1905’te yayımladığı bir teorinin sonucuydu. Einstein’ın başlangıç noktası şuydu : Dış uzayda laboratuarda yapılan bir deney, laboratuarın ne kadar hızlı ve hangi yöne hareket ettiğine bağlı olmayan bir sonuç verir. Bu laboratuarda ışık hızını ölçmeye çalışırsanız bu hızın laboratuarın hızına ve hareket yönüne bağlı olmadığını görürüsünüz. Acayip bir şey! Diyelim bir uzay gemisinin hızı 50.000 km/sn. Uzay gemisinde ışığın hızının bir yönde 350.000 km/sn’ye hıza çıkacağını, öbür yönde ise 250.000 km/ sn’ye düşmesini bekleyebilirsiniz. Dik yönlerde ise normal 3000.000km/sn’den biraz farklı olmasını tahmin edebilirsiniz.

Böyle bir deneyin yapılabilmesi için hassas saatlere ve çubuk metrelere ihtiyaç vardır.Bunun da ötesinde, değişik saatlerin birbirlerine göre ayarlanması gerekir. Saatler ve çubuk metrelerin laboratuarın hızından pekala etkileneceğini, Hollandalı Hendrik Antoon Lorentz ( 1853-1928 )ile ondan bağımsız olarak ve birkaç yıl daha önce ( 1889’da ) İrlandalı George Francis Fitzgerald tarafından öne sürülmüştü. Hollanda’dahi bir çok kimse Lorenz’i başka bir özelliğiyle tanır. Hollanda’da Zuyderzee’de, bir barj inşaatını değerlendirmek amacıyla kurulmuş olan bir komiteye başkanlık ediyordu.Kuzey Denizi’ni Zuyderzee’den ayırmak için 32 kilometrelik bir önleme barajının yapılması gerekiyordu. Gelgit hareketlerinden dolayı su akımlarını hesaplanması zorunluluğu ortay çıkmıştı. O zamanlar bilgisayarların olmadığı düşünülecek olursa, Lorentz’in hesaplamaların nedenli hassas olduğu anlaşılır.

Lorentz, hareketli saat ve çubuk metrelerin kendi hareketlerinden etkileneceklerini düşünmüştü. Bu etkilerin bir sonucu olarak hareket ve hareketsizliğin göreli kavramlar olduğunu tam olarak anlayan kişi Einstein oldu. Işık hızının ölçülebildiği öyle mutlak durgun yada mutlak gözlem çerçevesi diye bir şey yoktur.

Göreli olması gereken başka şeylerde çıktı. Bu teoride kütle ( m kütlesi Newton’un F=m.a yasasında tarif edildiği gibidir. Çağdaş fizik hocaları kütleyi hızdan ayrı düşünmeye yeğler.) enerji de hıza bağlıdır.Aynı şey elektrik alan ve manyetik alan şiddetleri içinde geçerlidir. Einstein bir maddenin kütlesinin onun içerdiği enerjiyle orantılı olduğunu keşfetti. Bir parçacığın “ durgun enerjisi” parçacığın durgun kütlesiyle orantılıdır.

E = m . c2

Burada E parçacığın enerjisi, m kütlesi ve c evrensel sabit olan ışık hızıdır.

Bu denklem ışığın hızının çok büyük olması sebebiyle her parçacığın çok fazla enerjisi olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden Görelilik ilkesi fizik açısından çok önemli oldu. Her şey ve herkes için görelilik ilkesi geçerliyse, o zaman teori kendi içinde uyumludur. Yüksek hızlarla giderken sadece saatler yavaşlamaz, aynı zamanda canlı veya cansız bütün süreçler ışık hızına yakalaştığında teorinin ön gördüğü şekilde davranır. İnsan kalbi biyolojik bir saattir, dolayısıyla ışık hızına yakın bir hızdan hareket eden bir uzay gemisinde Dünya’dakine göre daha yavaş çalışacaktır. Bu garip durum Einstein tarafından ortaya koyulan ve “ikizler paradoksu” olarak bilinen olaya yol açar. Bu paradoksa göre tek yumurta ikizlerinden Dünya’da kalanı ile ışık hızına yakın bir hızda seyahat edeni farklı hızda yaşlanır. İkizlerden uzay aracında olanı, yani aracın motorunun ivmesini hissedeni, diğerinden genç kalır. Diğerinin Dünya’nın çekim alanını hissetmesi olayı genel görelilik ilkesi kapsamında ele alınmalıdır. Bununla birlikte ikizlerden hiçbiri içinde bulunduğu laboratuarın mutlak hızını hesaplayamaz.

Einstein’ın özel görelilik teorisine göre uzay ve zamanı algılama biçimimiz, nerede bulunduğumuza ve nasıl hareket ettiğimize bağlıdır. Hızlı bir trende bulunan bir kişi saatlerini ayarlamış ve trenin uzunluğunu ölçmüş olabilir, ancak dışarıdaki bir gözlemci için, ağaçlar arsındaki uzaklıklar değişmediği halde, terenin uzunluğu biraz kısalmakta ve saatler aynı zamanı göstermemektedir.

Einstein bu yüzden kütle çekim yasalarının da görelilik ilkesine uydurulması gerektiğini çok hızlı bir şekilde algıladı. Kütle çekim kuvvetinin küçük cisimler üzerinde önemli bir etkisi yoktur. Atom altı parçacıklar söz konusu olduğunda kütle çekimi son derece zayıftır. Bu nedenle bizim konumuzda kütle çekiminin pek rolü olmayacaktır. Bununla birlikte, Einstein’ın karşılaştığı problem son derece küçük parçacıklar arsındaki diğer kuvvetleri anlamak bakımından da önem kazanacaktır. Bu yüzden onu 10 yıl uğraştıktan sonra bulduğu çözümü açıklayalım.

Görelilik ilkesini kütle çekim ilkesine uygulamak için ilkenin şu şekilde genişletilmesi gerekirdi. Laboratuarınızın mutlak hızının hesaplanmasının imkansız olmasının yanı sıra, küte çekim kuvvetlerinin etkisi sonucunda bu hızda meydana gelecek değişmeleri ayırt etmekte imkansız olmalıdır.

Einstein yer çekiminin uzay ve zamana yaptığı etkinin, bir miktar ıslaklığın düz bir kağıt parçasında üzerindeki aynı olacağı sonucuna vardı: Kütle çekimi uzay zamanı eğer. Ortaya çıkan eğriler ve kıvrımlar düzleştirilemez. Eğri uzayların matematiği günümüzde biliniyor. Ancak, Einstein zamanında böyle soyut ve hayali matematiksel kavramları fizik yaslarını formüle etmek için uygulamaya kalkmak tamamen yeni bir şeydi. O yüzden Einstein’ın bu konuları öğrenmesi yıllar aldı. Yetmiş beş yıl sonra, günümüzde matematikçiler ileri matematikle flört etmeye iyice alıştılar. Yalnız bu gün bile problem sadece soyut matematikle uğraşmak değil; çoğu zaman en zor olanı, doğru matematiksel denklemleri ve formülleri bulmaktır. Bir kere denklemleri bulursak onun karışık kısımlarını ayıklar ve bilgisayar kullanarak problemi çözebiliriz. Ama denklemler nerede?

Einstein’ın kütleçekimi teorisine genel görelilik teorisi denir.

 İZAFİYET TEORİSİ NEDİR?

Tam Türkçesi ”Görecelik Teorisi” olan izafiyet teorisi üç bölüme ayrılır.Bir bölümü çeşitli hızlardaki araölar veya maddelerde geçen zamanın, uzay-zaman içinde değişik konumlarda bulunan gözlemcilere göre ”göreceli” olduğunu varsayan bir teoridir.Ünlü fizikçi Einstein, sonlu ve eğrisel olduğunu düşündüğü evrenin dört  boyutlu olduğunu, dördüncü boyutun zaman olduğunu ileri sürmüştü.Mesela ışık hızına yakın bir süratle giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan birinin kullandığını varsayalım.10 yıllık bir seyahate çıkıp dünyaya geri döndüğünde, uzay gemisini kullanan ikiz, dünyada kendisini bekleyen ikizinden daha genç olarak dünyaya ayak basacaktır.Uzay gemisini kullanan ikiz ışık hızına yakın bir süratle hareket ettiği için, onun saatiyle on yıl , dünyadaki kardeşinin saatiyle 15-20 yıl olabilecektir.

ZAMAN MAKİNASI

Ahlak bilimciler bu durumu hilekarlık olarak nitelendiriyorlar.Onlara göre eğer mevcut doğa gerçekten zamanın geri gitmesine izin veriyorsa, bunu gerçekleştirmenin de bir yolu olmalıdır diyorlar. Son günlerde Princeton Üniversitesinden bir fizikçi, kuramsal olarak zamanda geri yolculuk yapmanın mümkün olduğunu ortaya çıkardı.

Fizikçi Richart Gott’un bu teorisi, son derece saygın bir fizik dergisi olan Physical Review Letters’da yer aldı.Bu teori, Einstein’ın İzafiyet Teorisi’nden yola çıkarak hayali bir zama makinası yaratıyor ve şunu öne sürüyor: ”Zaman ve uzay her ikiside çok geniş kütlelerle karşılaşınca  veya ışık hızı civarında bir süratle hareket edince kırılıyorlar.”

Bu öneriyi ortaya atan ilk kişi Gott değil.1988 yılında, California Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren teknoloji fizikçisi Kip Thorne ve iki çalışma arkadaşı da kendi teorik zaman makinalarını ortaya çıkarmışlardı ve bu çalışma da aynı derginin eski sayılarından birinde yayınlanmıştı.

Caltech adı verilen bu zaman makinası, fizikçiler tarfından karadeliklerin çekirdeğinde bulunduğu kabül edilen, kurtdelikleri içinde hareket etmeyi mümkün kılıyor. Karadeliğin çekirdeğindeki yoğunluk ve çekimin altında uzay, bir tünel meydana getirecek şekilde eğriliyor.Bu tünel dünyanın herhangi bir yerinde rastlanacak olan  atom parçacığından bile daha dar olarak teşekkül ediyor.Tünelin bir ucundan giren herhangi bir cisim, diğer uçtan derhal dışarı çıkıyor, hatta bazı özel durumlarda geçmişe de hareket ediyor.Bu zaman makinesinin kullanılmasının ne derece mümküm olduğunu görmek oldukça zor.Zaman makinesinin, içinde insan karadelikteki ezici basınçtan etkilenmemeli  ve tek bir atomdan bile daha dar olan ucundan dışarı çıkabilecek şekilde kendini küçültmeli. Daha da fazlası kurtdeliği, patlamaya meyilli olduğu durumlarda, hemen arkasından bir ikincisi meydana gelmeli vebir açıdan bu tüneli açık tutmayı sağlamalıdır.

Bu konuda Gott’un fikirleri de şöyle: ” Thorne’un bu makinesi  fazla akıllıca bir şekilde düşünülmemiş. Ancak bu fikir benim de  yola çıkarak başka türlü  bir zaman makinesi ortaya çıkarmamı sağladı.Gott’un zaman makinesi  Thorne’nunkinden daha basit. Karadelikler ve kurtdeliklerine yer vermiyor.Sadece ışık hızında hareket eden bir uzay gemisi ve uzaydaki kozmik hatlara yer veren bir teori.Aynen kurtdelikleri gibi kozmik hatların   evrende varolsa da olmasa da, sadece teorik düşünceler açısından varlıkları kabül ediliyor. 

SABİT SICAKLIK

Büyük patlamadan kısa süre sonra ortaya çıkan ve erken evren dönemindeki enerji sahalarını tarif eden teorilere göre, fizikçiler doğru koşullar altında çok uzun, çok ince hatlar halindeki saf enerji hatlarının soğuyacakları yerde ısılarını sabit tuttuklarına inanıyorlar.Bu enerji hatları son derece ince olmasına rağmen bir o kadar da yoğunlar.

Öylesine yoğunlar ki her santimetre karesinde binlerce trilyon ton kütle bulunuyor.Bu büyük kütle enerji hattının etrafındaki alanın bükülmesini sağlıyor.Böylece uzay bükülmüş bir mercek haline geliyor.Aynı ışı kaynağından, örneğin bir yıldızdan yola çıkan iki ışın, tamamen değişik iki yoldan hareket edebilirler.Enerji hattının iki ayrı yüzünden hareket eden ışınlar, hareketlerini aynı yerde noktalarlar.Bu teorinin odak noktası şuradan kaynaklanıyor, iki ışının izlediği yolların uzunluğu, ışık kaynağının pozisyonuna göre birbirinden farklı olabilir.Işığın her zaman aynı hızla hareket ettiği de ispatlanmış olduğundan, bu iki ışından bir tanesinin hedefine ulaşmasının daha uzun sürdüğü anlaşılır.

İşte Gott’un zaman makinesini ortaya çıkaran değişiklik de bu.Işık hızının yüzde 99,9999′u hızıyla giden ve iki yoldan kısasını seçen bir uzay gemisi hayal edin.Kuramsal olarak uzay gemisi ışın enerji hattının uzak noktasına, uzun yolu seçen  ışınla aynı zamanda varacaktır.Gerçekte, gemi ışıktan daha hızlı uçuyor.Böylece kabül edilen izafiyet kanunlarınca zamanda geriye doğru hareket ediyor demektir.Karışık sebeblere göre, uzay gemisi enerji kaynağının etrafında tam bir tur yapmalıdır; bunu tek bir hat değil, birbirini neredeyse ışık hızıyla geçen iki enerji hattı gerçekleştirilebilir.Her bir hatta gelişte yeniden enerji yüklenmektedir.İşte üzerinde çalışılması gereken esas konu da  budur.Gott çalışmaları konusunda şunu söylüyor: ”İzafiyet Teorisine diğer fizikçilerden ve astrofizikçilerden çok fazla ilgim var.”

Bunu sebebi fizikçilerin gerçekten zamanda geriye doğru yapılacak bir geziye inanmamaları değil.Bu seyahat gerçekleştiği taktirde  fiziğin esas kurallarından bazılarını tehdit edecektir.Bir etkinin bir sonuçtan önce gelmesi neyi ifade eder? Eğer bilim kurgu gibi düşünülürse, zamanda seyahat eden bir insan geçmiş zamanlara dönerek, kendi büyükannesini daha erken yaşta öldürebilir.Böyle bir mevhum şimdilik mana ifade etmiyor, ancak Gott ve Thorne’nin teorileri doğrulanırsa bunun bir manası olmalıdır.Gott bu konuda şöyle söylüyor: ”Bir noktada fizik mekanizma oluşturmalıdır.Bu sayede bazı şeylerin yasak olduğunu veya onlarla yaşamayı öğretmelidir.” Elimizdeki iki örnek, bu paradoksu daha fazla görmezlikten gelemeyeceğimizi ortaya koyuyor.   

KAYNAKLAR :

Maddenin Son Yapı Taşları; Gerard’t HOOFT, TUBİTAK popüler bilim kitapları

http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/Gecmiseyolculuk.htm

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy