‘doğa’ Arama Sonuçları

Miyop

Miyop

         Gözün belirli bir uzaklığın ötesindeki nesneleri odaklayamamasına miyopluk denir.

          Hipermetrop gözde, göz küresinin ön-arka çapı normalden kısa olduğu ve mercek eğriliğini (kırma gücünü) belirli bir sınırın ötesinde arttıramadığı için nesneleri odaklayamaz.

          Miyop gözde bunun tam tersi bir durum ortaya çıkar. Genellikle göz küresinin ön-arka çapı normalden uzundur ve mercek,belirli bir sınırın ötesinde eğriliğini azaltamaz.

          Miyopluk kalıtsal ancak çekinik bir göz bozukluğudur. Bu nedenle,miyop anne babaların çocuklarında her zaman ortaya çıkmayabilir. Ancak ana babanın her ikisi de miyopsa, doğal olarak çocukların da miyop olma olasılığı yüksektir. Miyopluk belirtileri genellikle altı yaşına doğru kendini gösterir. Çocuk küçük yazıları rahat okur ama tahtaya yazılanları okuyamaz. Uzağı görmenin gerekli olduğu oyunlardan kaçınır ve arkadaşlarından ayrı durmayı yeğler. Altı yaşına doğru başlayan miyopluk,büyüme dönemi boyunca ilerlemeyi sürdürür ve vücut gelişimiyle birlikte durur.

          Göz küresinin ön-arka çapı normalden daha uzundur. Bu miyopluk türü,gözlükle düzeltilebilir ve genellikle başka bir soruna yol açmaz. Bundan farklı olarak patolojik miyoplukta ise görme kusuru ilerler,ayrıca ağtabakada bazı bozukluklar ortaya çıkar. Miyopluğun türü ve uygun düzeltici camlar tek muayenede saptanamayabilir. Dikkatli ve düzenli muayenelerle hastalığın gidişi izlenerek kesin tanı konur ve uygun tedavi sağlanır.

Radial Keratotomi : Miyopi tedavisinde uzun yıllar kullanılan bu yöntemle kornea üzerinde kesiler yapılarak , korneaya kalın kenarlı mercek şekli verilir.

FotoRefraktif Keratotomi : Excimer laser ışınları yardımıyla, kornea merkezi doku ablasyonu yapılarak düzleştirilir. Kornea epitel katı mekanik yöntemlerle uzaklaştırılır ve fotokerotoktomi yapılır. 6 diyoptriye kadar miyopi tedavi edilebilir. Astigmatizma da miyopi ile birlikte veya tekbaşına , excimer laser ile tedavi edilebilir . Hastanın gözleri operasyondan sonra kapatılır. Epitel dokusu oluşuncaya kadar ( maksimum 48 saat ) hasta ağrı duyar.

Lasik : ( Laser in situ kerotomileusis ) 10 diyoptriye kadar olan yüksek miyoplarda ve 3- 4 diyoptriye kadar olan hipermetroplarda başarı ile uygulanabilmektedir. Kornea yüzey katları mikrokeratomi ile kaldırıldıktan sonra, stromaya excimer laser uygulanmakta, daha sonra da kaldırılmış kornea katı yerine konmaktadır.

LAZERLE MİYOP AMELİYATIna karar verirken göz önünde bulundurulması gereken hususlar nelerdir: 

1· Excimer lazer cerrahisi sonrası refraksiyon kusuru eksik veya fazla düzeltilebilir (yani tedaviye ragmen tekrar gözlük kullanmak gerekebilir). 

2· Gözde kamasma hissi, saydam tabakada bulanıklasma, uzun süreli göz damlası kullanma geregi ortaya cıkabilir. 

3· Uzun süreli steroidli göz damlalarının kullanılması neticesinde bu olgularda göz tansiyonunda yükselme (glokom) gelisebilir. 

4· LASIK uygulaması esnasında kaldırılan parcanın kopması sonrasında göz naklini gerektiren sonuçlar dogabilir. 

5· Görmesi tam olarak düzeltilen olgularda 45 yasından sonra yakın gözlügüne ihtiyac dogar. Bunlar tabi ki kesinlik kazanmış hususlar değil sadece olabileceği varsayılmıştır

12 Temmuz 2007

Endokrin (hormonal) Sistem

ENDOKRİN (HORMONAL) SİSTEM

Gelişmiş ve karmaşık yapılı hayvanlarda birçok vücut kısmının işleyişi iki büyük sistem tarafından düzenlenir. Birincisi sinir sistemi diğeri ise endokrin sistemdir. Sinir sistemi ve duyu organları, değişen çevreye birkaç milisaniye içerisinde tepki göstermek suretiyle canlının uyumunu sağlamasına karşın, endokrin bezler aracılığıyla gösterilen tepkiler çok daha yavaş oluşur. Bu süre, dakikalar, saatler ve hatta haftalar alabilir. Fakat hormonlarla oluşan tepkiler, sinirsel tepkilerden çok daha uzun süre etkili olur. Bazen bu iki sistemin sınırlarının belirli olmadığı durumlar vardır. Örneğin sinirle taşınan maddelerin olduğu ve bunların hormonlardan pek farklı olmadığı bilinmektedir ( sempatik sinirlerin noradrenalini, böbrek üstü bezinin adrenalini gibi ). Keza hipotalmus gibi hem sinirsel hem de hormonal etki yapan sistemler de vardır. Endokrin bez sistemlerin salgılarına “Hormon” denir. Hormonlar ya diffüzyonlar ya da kan ile belirli organlara veya dokulara taşınarak oradaki işlevleri düzenlerler. Tüm metabolik işlevler, çok tipik olarak büyüme, üreme ve edokrinal düzenlemenin etkisi altındadır. Glikozun, sodyumun, potasyumun, kalsiyumun, fosfatın ve suyun hem kanda hem hücre arası sıvıda belirli derişimler de tutulmasında bu hormonların çok büyük önemi vardır. Hormonal düzenleme ve denetim, böceklerde, kabuklularda, halkalı solucanlarda, yumuşakçalarda, diğer bazı omurgasızlarda ve omurgalılarda doğal olarak ta insanda saptanmıştır.

ENDOKRIN BEZLER

Endokrin bezler, suda ya da yağda eriyen salgılarını doğrudan doğruya kana ( lenfe ve serebrospinal sıvıya) verirler. Ayrıca bir salgı kanalları yoktur. Pankreas hem endokrin hem de eksokrin bezdir. Enzimlerini, pankreas kanalıyla bağırsağın onikiparmak bölgesine akıtır ve meydana getirdiği hormonları da kan yoluyla diğer vücut kısımlarına gönderiri. Ayrıca yumurtalık ve testis de hem endokrin hem eksokrin özellik gösterir.

Hormon terimi ilk defa 1905 yılında İngiliz fizyoloğu E.H. Starling denen araştırmacı tarafından, pankreasın onikiparmağa döktüğü salgının sekretin ile denetimi üzerinde çalıştığında, kullanılmıştır. Starling, hormonu vücudun belirli kısımlarındaki hücrelerden üretilen herhangi bir maddenin, kan yoluyla uzaklara taşınarak orada işlevlerin iyi yürümesini sağlayan maddeler olarak tanımlamıştır.

İzole edilen hormonların, protein ( dolayısıyla aminoasit ), yağ asidi ya da stereoyitlerden oluştuğu gösterilmiştir. Normal vücut işlevleri için tüm hormonların optimal miktarda bulunmaları gereklidir. Herhangi birinin az veya fazla salgılanmasında patolojik bazı anormallikler ortaya çıkar…

Binlerce yıl önce insanların ve hayvanların kısırlaştırılmasıyla endokrinoloji üzerinde ilk uygulamalı gözlemeler yapılmıştır. Nitekim 1849 yılında Berholda, bir kuştan diğer kuşa testis nakli yapmak suretiyle, bu bezlerin kanda taşınan bazı maddeler salgıladığını ve bu salgıların da ikincil eşey özelliklerini ortaya çıkardığını buldu. İngiliz fizikçisi ADDISON, 1855’de bugün kendi adıyla anılan hastalığın semptomlarını gözledi ve bu hastalığın böbrek üstü bezi adrenalinin kabuk kısmının bozulmasıyla ortaya çıktığını buldu. İlk endokrinolojik terapi 1889’da Fransız fizyologu BROWN-SEQUARD tarafından, testis özütünün kendine enjekte edilmesiyle yapıldı. Bu araştırıcı alının testis hormonlarıyla insanların tekrar gençliklerine veya en azından eski eşeysel etkinliklerine dönebileceğini savunuyordu. İlk defa izole edilmiş ve kimyasal yapısı aydınlatılmış hormon epinefrindir.Bu deney 1902 yılında yapılmıştır.

Hormonal etki gösterebilen kimyasal maddeler çok çeşitlidir. Bunlar amino asitler ya da onların türevleri, pürinler, protein ve steroitler olabilir.

Pek az hormon çeşidi vücuttaki tüm hücrelerin metabolizmasına etki eder. Her hücre bu hormonların varlığına tepki gösterdiği gibi, yokluğuna da birçok olumsuz metabolik değişiklik meydana getirmek suretiyle tepki gösterir. Bununla birlikte çoğu hormon, kanla, vücudun her tarafına karşın, ancak belirli hücrelere etki eder. Örneğin, kanda dolaşan sekretine yalnız pankreas tepki gösterir. Belirli bir hormona tepki gösteren hücrelerin tümüne o hormonun “ Tepkime Organları” denir. Tiroit bezi, ön hipofiz tarafından salgılanan tirotropin (TSH) hormonunun tepkime organı; ovaryum ve testis yine epifiz tarafından salgılanan gonodotropin (FSH) ve (LH)’nın tepkime organlarıdır. Bazı hormonlar, örneğin, estradiyol, önce birincil tepkime organlarında daha az olarak ses, kemik büyümesi ve vücuttaki kıl dağılımında, üçüncül olarak da diğer bazı organ ve dokularda kendini gösterir. Yalnız bu son doku ve organlarda hormon artık çok daha az etkindir. Bazı dokuların örneğin estradiyola tepkileri, içerdikleri bir proteinin bu hormonu tutarak bağ yapmasıyla oluştuğu şeklinde açıklanmaktadır. Uterus, vajina, epifiz ve hipotalamus bu proteini içeriklerinden dolayı kandan estradiyolu alarak biriktirirler ve böylece miktarı kandakinden defalarca fazla hale geçer. Hormonun, hücrenin dışından alınarak içeriyi taşınmasında bu proteinlerin rolü olduğu sanılmaktadır. Oviduktta progestron ve prostatta testestron için özel protein almaçlarının olduğuna dair birçok kanıt vardır.

Hücre zarında ( polipeptip hormonlar için), sitoplazmada ( steroyit hormonları için) ve çekirdekte (tiroyit hormonlar için) hormonları tanıyan özel bölgelerin olduğu birçok olayda bilinmektedir. Örneğin XY genotipindeki bazı kişilerin tamamen dişi özelliği gösterdiği gözlenmiştir. Bu tip insanlarda “ Revers Gen ” dediğimiz bir gen hücre zarı üzerinden erkeklik hormonlarının tanıyacak ya da alacak özel bölgelerin oluşmasını engeller ve dolayısıyla, erkeklerde bulunan az miktardaki dişilik hormonları, bu erkeklik genotipli bireyin dişi yönünde gelişmesini sağlar.

HORMONLAR, SALGILANDIKLARI BEZ ve FİZYOLOJİK ETKİLERİ

Hormon

Salgılandığı Bez

Fizyolojik Etkileri

Tiroksin

Tiroit Bezi

Bazal metabolizmayı artırır.

Triyodotironin

Tiroit Bezi

Bazal metabolizmayı artırır

Parathormon

Paratrioit Bezi

Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler.

Kalsitonin

Ulimonranşiyal bölge

Kalsiyum ve fosforu düzenler

İnsülin

Pankreasın beta hücreleri

Kasta ve diğer hücrelerde glikoz kullanımını artırır; kan şekerini azaltır; glikojen depolanmasını ve glikoz metabolizmasını artırır.

Glukagon

Pankreasın alfa hücrelerinden

Karaciğer glikojenini kan glikozuna çeviren metabolizmayı uyarır.

Sekretin

Onikiparmak mukozası

Pankreas sıvısının salgılanmasını uyarır

Kolesistokinin

Onikiparmak mukozası

Safra kesesinden safranın bırakılmasını uyarır.

Epiferin

Adrenal medulla

Sempatik sistemi destekler; karaciğer ve kas glikojeninin yıkımını uyarır.

Norepinefrin

Adrenal medulla

Kan damarlarını daraltır.

Kortizol

Adrenal korteks

Proteinlerin karbonhidratlara dönüşümünü uyarır.

Adosteron

Adrenal korteks

Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenler.

Dehidroepiandrosteron

Adrenal korteks

Androjen, erkek eşeysel özelliklerinin gelişimini uyarır.

Büyüme hormonu

Ön hipofiz

Kemik ve genel vücut büyümesini denetler; yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasına etki eder.

Tiotropin

Ön hipofiz

Tiroidin büyümesini ve tiroit hormonlarının salgılanmasını uyarır.

Follikül-uyarıcı hormon (FSH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktaki Graf folliküllerinin oluşumunu ve testislerde seminifer tüplerin büyümesini uyarır.

Luteinize edici hormon (LH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktan estrojen ve progesteronun; testislerden testestronun üretimini ve salgılanmasını denetler.

Prolaktin (LTH)

Ön Hipofiz

Yumurtalıktan estrojennin ve progestronun salgılanmasının sürdürülmesine; süt bezlerinin uyarılmasına ve analık içgüdüsünün doğmasına neden olur.

Oksitosin

Hipotalamus (arka hipofiz aracılığıyla)

Süt salgılanmasını ve rahim kaslarının kasılmasını sağlar.

Vazopressin

Hipotalamus (arka hipofiz aracılığıyla)

Düz kasların kasılmasını uyarır; böbrek tüpleri üzerinde antidiüretik etki gösterir.

Melanosit uyarıcı hormon

Hipofizin ön lobu

Kromatofor içindeki pigmetlerin dağılımını sağlar.

Estradiyol

Yumurtalığın follikülünü astarlayan hücreler.

Estrojen, dişi özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar.

Progesteron

Yumurtalığın korpus luteumu

Estraus ve menstraul siklusların düzenlenmesini (estradiyol ile beraber) sağlar.

Prostaglandinler

Seminal vezikül

Rahim kasılmasını uyarır.

Koriyonik gonadotropin

Plesanta

Diğer hormonlarla beraber gebeliğin sürdürülmesini ( korpus luteumun korunmasını ) sağlar.

Plasental laktojen

Plasenta

Büyüme ve prolaktin hormonu gibi etki eder.

Relaksin

Yumurtalık ve plasenta

Pelvik ligamentinin gevşemesini sağlar.

Melatonin

Epifiz

Yumurtalık işlevlerini durdurur.

OMURGALILARDA ENDOKRİN BEZLER

Omurgalılarda endokrin bezler, ilkel hayvanlara göre çok daha çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Bu bezleri inceleyen bilim dalına “Endokrinoloji” denir. Diğer vücut hücreleri gibi besin maddesi ve oksijen alan endokrin hücreleri, bu maddelerin bir kısmını hormon dediğimiz maddelere çevirir ve hücrenin metabolizma artık maddeleriyle birlikte kana verir. Omurgalılarda genellikle benzer işlevler gören bu endokrin bez gruplarını ana hatlarıyla inceleyelim.

Trioit Bezi:

Tüm omurgalılar, boyunlarında iki parçalı tiroit bezine sahiptirler. Genelde ağırlığı az olan bu bez insanda 25 gr. Kadardır. Memelilerde bu iki lob, gırtlağın her iki tarafında bulunur ve trakenin ventral tarafında enine uzanan bir dokuyla birbirine bağlanır. Tiroit, endokrin bezler içinde kan damalarınca donatılmış en zengin bezdir. Yutak tabanının ventral olarak büyümesiyle oluşur. Fakat gelişiminin erken evrelerinde yutak ile olan ilişkileri kopar (embiro 6 cm.’e ulaşınca bağlantı yitirilir). Kübik epitel hücrelerinden oluşmuş, için boş tek tabakalı küreler şeklinde gözükür. Bu kürelerin follikül denen iç boşlukları, onları çeviren epitel hücrelerinin jelatinimsi bir sıvısıyla dolmuştur.

Follikül hücreleri kandan büyük miktarlarda iyot alıp biriktirme yeteneğindedir. Bu iyot, kolloyit sıvının içine salgılanan glikoprotein “Tiroglobulin” denen proteinin yapısına katılır. Kolloyit içindeki proteolitik enzimler, içeren “Tiroksin”’dir. Tiroksin , kan sıvısına geçer ve kan plazmasının belirli proteinleriyle gevşekçe bağlanarak taşınır. Dokularda dört iyot atomu içeren tiroksin, iç iyot atomu içeren “Triiiyodironin”’e dönüşebilir. Bu sonuncu bileşik tiroksinden birkaç defa daha aktiftir. Fakat hücrede hormon aktivasyonunun tiroksin olarak mı, triiyodotironin olarak mı yoksa bunlara yakın herhangi diğer bir türev şeklinde mi gerçekleştiği bilinememektedir.

Tiroit işlevlerinin saptanması , 1874’de İngiliz fizikçisi William Gull tarafından, meydana getirdiği hastalıkların gözlenmesiyle başlar. Bu bezin işlevlerinin azalmasıyla kurumuş gevşek deri, kırılabilen kuru kıl gibi oluşumlar, zeka ve fiziksel yapıda gerileme görülür. İsveçli ir cerrah, bir grup hastasının tiroit bezini çıkardı ve Gull’un gözlediği tüm bulguları elde etti. 1895 yılında, Magnus-Levy, kalorimetre kullanarak hastalarda metabolizma oranını saptadı ve “Myxedema” = Gull Hastalığı denen hastalıkta metabolik işlevlerin düşük olduğunu gördü. Bu hastalar tiroit bezi ile beslendiklerinde normal metabolik işlevlerini tekrar kazanıyorlardı. Bu gözlemden, tiroit bezinin, vücuttaki tüm hücrelerin metabolik işlevlerini denetleyen bir hormon salgıladığı varsayımına gidilmiştir. Tüm omurgalılardaki tiroit hormonunun rolü, oksidatif yani enerji oluşturan işlevlerin hızını yükseltmektir. Normal koşullarda vücudun çıkardığı ısı miktarı ve daha sonra verilen tiroit özütünden dolaylı fazladan oluşan enerji ya da daha az çalışmasından dolayı ortaya çıkan düşün enerji miktarları kalorimetre ile ölçülür (bu ölçüm harcanan oksijenin hesaplanmasıyla yapılmaktadır ) ;buna göre tioit hormonları ile enerji verimi arasında ilişki saptanır. Mitokondrilerin bulunduğu bir süspansiyona tiroksin eklendiğinde mitokondriler şişer ve geçirgenlikleri değişir. Tioksinin hücre içinde de mitokondriler üzerinde aynı etkiyi gösterip göstermediği bilinmemektedir. Bir memeli hayvanın tiroit bezi tamamen çıkarıldığında, metabolik işlevler yarı yarıya azalık ve sıcaklık hafifçe düşer. Besinler tam anlamıyla değerlendirilmediği için , depo edilmeye ve sonuçta anormal şişmanlıkların ortaya çıkmasına neden olur. Hatta bu bezin kısmen çıkarılması ya da işlev görmesinden alıkonması, oksijen gereksinimini azaltacak; karbonhidrat, yağ ve protein yıkımını büyük ölçüde aksatacaktır. Metabolik işlevler üzerindeki etkisi bireyin büyümesinde ve organların farklılaşmasında önemli rol oynar. Genç yaşta tiroit bezi körelmiş ya da çıkarılmış bir hayvan, vücutça büyüyemez, zeka bakımından geri kalır, eşeysel organları pek az farklılaşır ve çok defa küçük kalır. Bütün bu arızalar genç yaşta, tiroksin verilmesiyle düzeltilebilir. Kurbağa ve semenderlerin metamorfozu yine tiroit bezinin hormonlarıyla gerçekleşir. Larvadaki tiroit bezinin çıkarılması onun metamorfoz yapmasını önler; fakat fazladan verilmesi de aynı zamanda cüce bir ergine dönüşmesini sağlar. Bu larvalar üzerindeki etkisi yalnızca metabolik işlevlerin düzenlenmesi ile ilgili değildir. Çünkü sadece larvaların metabolik işlevlerini hızlandıran dinitrofenol verildiğinde herhangi bir metamorfoz yine görülmez. Bu, tiroit bezi salgılarının larvalar üzerindeki metabolik işlevlerinin düzenlenmesinin ötesinde diğer bir takım etkileri de üzerine aldığını göstermektedir. Keza balıkların yaşadığı suya tiroksin ya da tiroit özütü karıştırılırsa, büyümelerinin daha hızlı olduğu gözlenir.

Troksinin üretimi ve salgılanması hipofiz bezinin ön lobundan çıkan “Tirotropin” = Tiroit uyarıcı hormon (TSH) denen hormonla düzenlenir. 1916’da P.E. SMITH, kurbağa larvasından hipofiz bezini çıkararak metamorfoz meydana gelmesini önledi.Hipofiz bezi tarafından salgılanan tirotropin salgısı, kısmen kanda bulunan tiroksin miktarı tarafından düzenlenir. Kandaki tiroksin miktarının düşmesi hipofize etki ederek tirotropin üretmesini sağlar. Bu hormon, kanla birlikte tiroit bezine gelerek tiroksin hormonunun yapımını başlatır ve hızlandırır. Kanda, tiroksin hormonunun miktarı normal düzeye ulaşınca, hipofizden tirotropin salgılanması durur. Bu şekilde bir denge mekanizması tiroksin miktarının kanda belli bir seviyede kalmasını sağlar ve tüm olayların belirli bir düzen içerisinde yürütülmesini sağlar. Tiroksin içinde etkin olan atom, iyot atomu olduğundan, bunun eksikliği tiroksin maddesinin üretilmesini azaltır ya da tamamen durdurur. İyot azalması tiroksinin azalmasına, tirotropin hormonunun fazla üretilmesine, bunun sonucunda tiroit bezi folliküllerinin genişlemesine ve sayıca artmasına neden olur. Bu genişleme “Guatr” hastalığını meydana getirir. Thiouraçil ve benzer maddeler “Guatrogonik” yapan maddelerdir. Bu maddeler tiroksin üzerine iyodu bağlayan ve oksitleyen tepkimeleri bloke eder; böylece tiroksin üretimi düşer ve yukarıdaki hastalık meydana gelir. Bu hastalık ile sayısı artan trioit folliküllerinden dolayı tiroit bezinin ağırlığı bazen birkaç kilograma kadar ulaşabilir. Tedavisi ise iyot vermektir…

Çocukluk yaşlarında tiroit bezinin bozuklukları cücelik ve “Cretenismus” = Avanaklık olarak bilinen bir çeşit zeka geriliği medyana getirir. Dağlık bölgelerde iyodun az olması ya da tiroit bezinin çalışmasını önleyici maddelerin fazla alınması ya da hipofiz ön lobunun yetersiz üretimi tiroit salgısının azalmasına neden olur. Ülkemizde Karadeniz sahilinde çok fazla karalahana yenmesi, Doğu Anadolu’nun yüksek olması nedeniyle tiroitli hastaların sayısı fazladır.

Erginlerde tiroit bozukluğu Myxedema Hastalığı’nın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalarda metabolik işlevler normalden yavaştır. Zihni işlevlerde bozukluklar meydana gelmeye başlar. Keza şişmanlık, nabız yavaşlaması, uyuşukluk gibi durumlar bu hastalığın tipik bulgularındandır.

Tiroit bezinin kalıtsal ya da çevre koşullarından dolayı aşırı çalışmasıyla Graves = Basedow Hastalığı olarak bilinen “Eksophtalmik Guatr” ortaya çıkar. Tiroit bezi normal ya da aşırı büyümüş olabilir. Normalden fazla tiroksin çıkardığı için metabolik işlevler artar; bununla ilişkin olarak ısı üretimi fazlalaşır; hasta kilo kaybetmeye başlar, kan basıncı yükselir, terleme artar, sürekli sıcaklıktan şikayet vardır, birey genellikle sinirlidir. “Exoptalmos” denen göz küresinin dışarı doğru fırlaması çok belirgindir. Hastalığı tedavisi için genelde bezin bir çalışmaz hale getirilir; yani ya bezin bir kısmı cerrahi müdahale ile çıkarılır, ya X ışınıyla bezin belirli bir kısmının çalışması önlenir ya da 131 I izotoplarının verilmesiyle tedavi edilebilir.

B) Paratiroit Bezler:

Karasal omurgalılarda (amfibilerden aşağı hayvanlarda yoktur) tiroit bezinin içine gömülmüş paratiroit bezler ismi verilen küçük doku yığınları vardır. Genellikle 3. ve 4. faranjiyal kese çiftlerinin dışarıya doğru büyümesiyle iki çift paratiroit bezi meydana gelir. İnsanda 0.1-0.5 gr. Ağırlığındadır. Her paratiroit bezi oldukça sert bir kısımdan ve tiroit bezindeki küremsi dizilişten farklı olarak bant şeklinde dizilmiş epitel hücrelerinden oluşmuştur. Salgıladığı “Parathormonu” vücut sıvısındaki ve kandaki kalsiyum ve fosfor miktarını düzenler. İşlevi D vitaminininkine çok benzer. Bu bez çıkarıldıktan birkaç gün sonra ölüm meydana gelir. Parathormon tek bir peptit zincirdir ve 84 aminoasitten meydana gelmiştir; moleküler ağırlığı 8.500’dür. Proteolitik enzimlerle inaktive olduğundan ağızdan verilmesi imkansızdır. Parathormon, kalsiyumun bağırsak lümenlerinden emilmesini hızlandırır; kalsiyumun kemiklerden kana geçmesini ve böbreklerden atılan kalsiyumun geriye emilmesini sağlar. Paratiroitektomi ( paratiroidin çıkarılması ), kan serumunda kalsiyumun azalmasını ve fosforun böbrekten salgılanmasını azaltarak kandaki miktarının çoğalmasını sağlar. Canlının kaslarına kramp girer ve sürekli tetanos gibi titremeler ve sallanmalar ortaya çıkar. Göz merceği donuklaşır, deri ve tırnak gibi yapıların bozulduğu, beyine noktalar şeklinde kan toplandığı görüşür. Bu semptomlar, vücut ve kan sıvısındaki kalsiyum miktarın düşmesiyle meydana gelir. Kalsiyum çözeltisinin enjeksiyonu ile tetanik titremeler hemen durur ve daha sonraki uygun tedavileri ile bu titremelerin tamamen önüne geçilebilir.

Paratiroitin aşırı çalışması genellikle ur oluşumlarıyla ortaya çıkar; kan içeriğinde yüksek oranlarda kalsiyum ve düşün oranlarda fosfor; aynı zamanda sidikte yüksek oranlarda kalsiyum ve fosforun bulunmasıyla tanınır. Kalsiyum, kemiklerden çekilmeye başlandığından, kemikler yumuşar ve kolay kırılabilir duruma geçer. Kaslarda zayıflık, kusma, idrarda artma, böbrek taşlarının yapımında hızlanma görülür.

C) Pankreasın Hücre Adacıkları:

Pankreas içine dağılmış hormon üreten endokrin hücre adacıkları vardır; bunlara “Langerhans Adacıkları” denir. Kesitlerde ve boyamalarda kendilerini çeviren dokulardan farklı özellikler gösterirler. Etrafındaki “Acinar” hücrelerinden daha fazla kan damarıyla donatılmıştır ve bağlı oldukları herhangi bir kanal yoktur. Bu adacıkların hücreleri sitoplazmalarındaki granüllerin boyanmasına göre iki ya da da fazla çeşide ayrılabilir (insülini salgılayan beta (ß), glukagonu salgılayan alfa (?) hücreleri). Pankreas, onikiparmaktan dışa doğru büyüyen iki çıkıntıdan, özellikle omurgalıların çoğunda bu çıkıntıların birleşmesinden meydana gelir. Adacık hücreleri pankreatik kanal bir kol olarak gelişir; fakat daha sonra bu kanal ile olan tüm ilişkilerini yitirir.

Şeker hastalığının farkına yüzyıllarca önce varılmasına karşın, neden ve tedavisi hemen hemen hiç bilinmiyordu. Fakat 1889 yılında Mering ve Minkowsi, pankreasın sindirim üzerindeki rolünü inceleyen araştırmalarında, pankreası ameliyatla dışarı almış ve aynen şeker hastalığının bulgularını görmeye başlamışlardır. Daha sonra bu hastalar, pankreas ve pankreastan yapılmış özütlerle beslenmiş_ fakat hiçbir iyileştirici sonuç alınamamıştır. Çünkü pankreas tarafından salgılanan proteolotik enzimler özütün yapımı sırasında hormonun proteinini tahrip etmektedir. 1922 yılında Banting ve Best, antidiyabetik etki gösteren hormonu, fetal pankreastan, ayrıca özütleme işlemi yapılmadan önce kanalları bağlamak suretiyle sindirim enzimlerini sentezleyen hücreleri öldüren pankreastan elde ettiler. Çünkü bu evrede pankreasın endokrin hücreleri eksokrin hücrelerinden önce çalışmaya başladığından proteolitik enzimler salgılanmaz ve bu şekilde endokrin salgılar yıkılmadan, özütlemeyle dışarı alınabilir. İlk saflaştırılmış insülin kristalleri 1927 yılında Abol tarafından yapılmıştır. Bugün ticari amaçla kullanılan insülin, sığır, koyun ve domuzun pankreasından alınan asit-alkol yöntemiyle, proteolitik enzimleri inaktive edilmek suretiyle ve son zamanlarda mikroorganizmalar aracılığıyla elde edilir.

İnsülinin ticari birçok preparatı diğer bir hormon daha içerir. “Glucagon” denen bu hormon insülinin aksine kandaki şeker derişimini artırır. Bu hormon ilk defa Sutherland tarafından insülinden izole edilerek ayrılmış, kristalleri yapılmış ve 29 aminoasitten oluşmuş tek bir protein zinciri olduğu saptanmıştır. Glukagon, langerhans adacıklarının alfa hücreleri tarafından salgılanmaktadır. İnsülin ve glukagon, hipofiz, adrenal medulla ve adrenal korteksin belirli salgılarıyla beraber karbonhidrat metabolizmasını düzenler. Glukagon, cAMP aracılığıya fosforilaz enzimini aktive eder ve bu enzim de karaciğerde glikojeni glikoza yıkarak , onun kana geçmesini sağlar; böylece kandaki glikoz miktarı artmış olur. İnsülin, kandaki glikozun, glikoz-fosfat halinde hücre içine girmesini sağlar, karaciğerde glikojen yıkımını azaltır ve bu şekilde kandaki glikoz miktarı azalmış olur. Buna karşın iskelet kaslarındaki glikojen deposu, karbonhidrat metabolizması ve bununla ilişkin olarak karbondioksit ile su üretimi artırılmış olur. İnsülinin azalması glokokortikoyitlerin aksine antikatabolik etki yapar. Ve karbonhidrat kullanımını azaltır; bunun sonucu olarak protein, yağ ve diğer maddelerin yıkımı ve yapımında birtakım değişiklikler ortaya çıkar. Aynı zamanda mevcut somatotrop hormon hücre zarı geçirgenliğini ve keza pinositozu arttırır. Pankreasın, ameliyatla alınması ya da özellikle yaşlılarda ortaya çıkan diabetes mellitus ( şeker hastalığı )’da yeterince insülin salgılanmaması sonucu glikoz kullanımında bir takım bozukluklar meydana gelir. Kandaki glikoz derişimi büyük ölçüde artar (Hiperglisemi), dolayısıyla böbrekteki eşik glikoz derişimini aşar ve idrar ile bol miktarda glikoz atılmaya başlanır. Bu fazla şekerin böbrekle dışarı atılması içinde bol miktarda suya gereksinme vardır; dolayısıyla hasta sürekli susuzluk duyar ve devamlı su içmek ister. Hücre içine yeterli miktarda glikoz girmediğinden dolayı protein molekülleri yıkılarak, aminoasidin karbon zincirleri glikoza çevrilmeye başlanır. Tıkılan proteinlerin çoğu üre şeklinde atıldığından, hastada sürekli olarak kilo kaybı görülür. Yağ depoları harekete geçirilerek yavaş yavaş yıkılmaya başlanır; fakat kandaki yağ derişimi kritik noktanın üzerine çıkacağından, kan sütlümsü bir görünüş alır. Yağ asitleri tamamen metabolize edilemez; asetoasetik ve aseton gibi kısmen oksitlenmiş ketonlu bileşiklere dönüşerek yağılma eğilimi vardır. Bu ketonlu bileşikler uçucu olduğu için şeker hastalarının nefesine tipik bir koku verir. Bu asidik maddeler kanın bazik deposunu tümüyle kullandıktan sonra kanda birikir ve üreyle beraber dışarıya atılır; buna “Asidozis” denir; sonuçta komaya girilir. Glokoneogenezisin yükselmesi ile idrarla atılan azot miktarı çoğalır ve vücuttaki protein azalır. Sonuçta gangliyon hücreleri dönüşsüz olarak zarar görür ve daha sonra ölüm meydana gelir. İnsülin enjeksiyonu ile tüm bu arazlar giderilebilir; glikoz metabolizması, dolayısıyla diğer tüm metabolik işlevler normal durumunu almaya başlar. Ancak insülin enjeksiyonu ile oraya çıkan iyileşme en fazla bir gün sürer; çünkü bu hormon dokularda yavaş yavaş parçalanır.

Büyük miktarlardaki insülin normal ve hasta insanlarda kan şekeri düzeynin düşmesine, kan basıncının yükselmesine, yağa karşı isteğin artmasına neden olur. Sinir hücrelerinin normal işlev görebilmesi için kandaki şeker miktarının normalden aşağı olmaması gerekir. Eğer kandaki şeker normalden aşağı düşerse sinirler aşarı duyarlı olur.

İnsülin üretimi kandaki glikoz derişimi ile denetlenir. Örneğin, yemekten sonra kandaki glikoz düzeyi yükselince, normal düzeyine indirebilmek için insülin salgılanmaya başlanır. Karbondihratlı besinler fazla alındığında ya da spor vs. gibi enerjiye gereksinme dösteren olaylarda ya da sinirlenmelerde kan şekeri hızla yükselir ve buna bağımlı olarakta idrardan şeker atılımı artabilir. Kan içerisindeki derişimi deneysel olarak yükseltilen glikozun bir iki dakika sonra farkına varılarak insülin salgılanması başlatılır. Glikoz, iskelet kaslarına ve adipoz dokulara nakledilince, kandaki glikoz miktarı azalır ve buna paralel olarak insülin salgılanması da durur.

D) Adrenal Bezler:

Memelilerin adrenal bezleri her iki böbreğin ön uç tarafında bulunur. Bu iki bezin her biri aşağı yukarı 12 mg. Ağırlığındadır. Fakat vücudun diğer organlarına göre çok daha zengin kan damarlarıyla donatılmıştır. Her adrenal bez iki bölgeden veya kısımdan oluşmuştur. Dıştaki açık renkli, sarımsı kısma “Adrenal Korteks”, içteki koyu, kırmızımsı kahverengi kısmına ise “Adrenal Medulla” denir. Kortikal doku, mezonefrik böbreklerin yanındaki sölomik mezodermden meydana gelmesine karşın; medullar doku ektodermildir ve sempatik gangliyonları oluşturacak sinirsel çıkıntılardan türemiştir.

Adrenal Medulla: Medulla hücreleri, kan damaları etrafında düzensiz kordonlar ve yığınlar halinde dizilmişt.r Adrenal medulla, birbirine yakın iki hormon salgılar; bunlardan biri “Epinephrin” diğer adıyla Adrenalin (% 10-30) öbürsü “Norepinephrin” diğer adıyla Noradrenalin (%70-90)’dir. Bunlar, tiozin denen aminoasitten, oksidasyonla ve dekarboksilasyonla türemiş basit kimyasal bileşiklerdir. Her iki hormonda kısa ömürlüdür; salgınlandıktan kısa bir süre sonra oksitlenirler. Kromaffin denen hücrelerde sentezlenir ve depolanırlar. Sempatik sinir hücrelerinin uyarılması ile bu hücrelerden serbest bırakılırlar. Norepinefrin aynı zamanda adrenerjik sinirlerin akson ucunda üretilerek impulsların komşu nörona geçmesini sağlar (nörotransmitter madde olarak). Epinefrin, kalbin atışını hızlandırı, kan basıncını yükseltir, karaciğer ve kaslardaki glikojen miktarını azaltır, kandaki glikoz miktarını çoğaltır ve kanın pıhtılaşma hızını yükseltir. Ayrıca göz bebeğinin büyümesine, yüylerin diken diken olmasına, kan damarlarının genişlemesine; fakat derideki kılcal damarların daralmasına neden olur. Korkudan rengimizin sararması derideki kan damalarının büzülmesiyle ortaya çıkar. Keza sindirimi de durdurur. Norepinefrin, kan şekeri ve kalp çarpması üzerinde çok zayıf; fakat kan damarlarının daralması üzerinde çok kuvvetli etkiye sahiptir.

Adrenal medullanın salgısı ani hareketlerde ve tehlikelerde sempatik sistemin işlevinin desteklenmesinde ve etkisinin devam etmesinde rol oynar. Epinefrin salgısı, sinirsel bozukluklarda, soğukta, acıda, sinirlenmelerde ve birçok ilaç çeşidi alındığında artar. Sempatik sinirin ve epinefrinin ortak işlevi ile birey avına saldırmak için, atılmaya, düşmanından korunmaya ve kaçmaya hazırlanır. Bu hazırlanış vücuttaki bazı değişliklere neden olur. Bunlar:

Kan basıncının yükselmesi, büyük damalarına genişlemesi ve kalp atışının artmasıyla etkin bir kan dolaşımının ortaya çıkması

Kan pıhtılaşma hızının yükselmesi ve derideki damalarına büzülmesiyle, meydana gelecek yaralanmalarda kan kaybının en düzeye indirilmeye çalışılması.

Solunum yollarının genişlenmesiyle ve nefes alma sayısının artmasıyla oksijen sağlanmasının güçlendirilmesi.

Karaciğer ve kaslardaki glikojen depolarının harekete geçirilmesiyle enerji elde edilmesinin kolaylaştırılması.

Hipofiz bezinden çıkan ACTH hormonunun meydana gelişinin hızlandırılması ve dolayısıyla adrenal korteksten çıkan, protein yıkımını ve karbonhidrat yapımını hızlandıran “Glikokortikoid” hormonların meydana gelişinin hızlandırılması.

Epinefrin, kliniklerde, solunum yollarını genişlettiğinden astım hastalığında, kan basıncının yükseltilmesinde ve duran kalbin tekrar aktive edilmesinde kullanılır.

Adrenal Korkteks: Adrenal korteks, medullandan hem anatomik ( üç tabakalı bir hücre dizilimi gösterir ) hem işlevsel olarak (etkileri farklı olan bir sürü hormon salgılar) çok daha karmaşıktır. Koteks üç tabakadan meydana gelmiştir; bu tabakalar dıştan içe doğru Glomerulosa ( Sert Tabaka ), ortada Fasciculata ( Taneli tabaka ) ve içte Reticularis (Ağsı tabakadır ). Hücreler, mitozla dış tabakadan üretilir, ağ tabakaya yani içe doğru itilir ve sonunda değişikliğe uğrayarak kaybolur. Taneli tabakanın hormon üretimi bakımından en aktif olduğu tabaka olduğuna inanılmaktadır. İnsanın ve diğer primatların emriyonik evrelerinde korteks ile medulla arasında büyük bir hücre yığını, “Fetal Zon”, olduğu için bu evrede adrenal bezler böbrek kadar büyüktür. Daha sonra, doğumu izleyen günlerde, fetal zon yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Adrenal korteks bol miktarda C vitamin içerir.

Adrenal korteks steroyit yapılı şu hormonları salgılar.

Glikokortikoyit hormonlar: Poretinlerin karbondhidratlara dönüşmesini sağlarlar.

Mineralokortikoyit hormonlar: Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenlerler.

Androjen hormonlar: Erkek eşeysel hormonlardır.

Glikokortikoyitler (Şeker Metabolizmasını Etkileyen Hormonlar): Bu hormonlar kan şekerini artırır, aşırı insülin dozlarından sonra hipoglisemik krampları azaltır, yağdan ve proteinden karbonhidrat yapımını ve karaciğerde glikojen depolanmasını hızlandırır. Glikozun oksidasyonunu önler. Proteinler ve aminoasitler üzerindeki yıkıcı etkisinden dolayı idrarda azot miktarı artar. Mezenşimin tepkime yeteneği durdurulur, lenfatik dokular ve özellikler timüs körelir, eozinofil akyuvarların oluşumu önlenir.

Mineralokortikoyiler: En önemlileri “Aldosteron ve II-Deoksikortikosteron” ‘dur. Bu hormonlar, Na ve Cl iyonlarının böbrek tüplerinden ve keza diğer bez ve dokulardan geri emilmesini, keza potasyum salgılanmasını sağlar. Kandaki, doku sıvısındaki ve hücrelerdeki iyon derişimi mineralokortikoyitler tarafından düzenlenir. Yokluğu ölüme neden olur. Azlığı kan basıncının düşmesine, dokulardaki sıvının azalmasına, NaCL salgılanmasının artmasına, potasyum iyonlarının çoğalmasına ve sonuç olarak Na ve K iyon değişimi bozulduğu için kasların yorulmasına neden olur. Derideki pigmentleşme artar (Addison Hastalığı). Her iki hormonun da ACTH’nin salgılanmasında büyük bir etkisi yoktur.

Androjen Hormonlar: Hem erkeğin, hem dişinin adrenal korteksinden salgılanan “Dehidroepiandrosteron, Adrenosteron ve Steroitler” zayıf da olsa erkek eşey hormonu görevini görürler. Çok etkin olan erkek eşey hormonu “Testostron” her ne kadar büyük miktarlarda testislerden salgılanıyorsa da pek az miktarlarda adrenal korteksten de salgılanır. Erkek çocuklarında adrenal korteksin aşırı çalışması, androjen hormonların üretimini çoğaltır ve bireyin normalden önce erginliğe ulaşmasını sağlar. Bu çocuklar kas yapısı, kıllanma ve ses tonu bakımından ergin erkeklere benzerler. Dişilerdeki adrenal korteksin fazla çalışması, erkekleşmeye neden olur; sakal çıkar, ses kalınlaşır; yumurtalıklar, vajina ve rahim körelir; klitoris bir penis gibi gelişir.

Streoitler yalnızca adrenal kortekste değil, keza testislerde, yumurtalıklarda ve plasentada da yine kolestrolden sentez edilir.

Steroit Hormonlar

Adrenal korteks

Ovaryum

Testis

Plasenta

Kortizol

Deoksikorikosteron

Aldosteron

Dehidroepiandrosteron

Estradiyol

Estradiyol

Progesteron

Adrojen

Testostron

Androstenediyon

Estradiyol

Kortikoyit

Progesteron

Estradiyol

Adrenal korteksin tamamen çıkarılması ya da işlev görmemesi ( firengi ve tüberkülozdan ) halinde “Addison Hastalığı” ortaya çıkar. İlk defa 1855 yılında İngiliz Thomas Addison tarafından tanımlanmıştır. Bu hastalıkta idrar içindeki sodyum ve bununla ilişkili olarak keza klorit, bikarbonat ve su miktarında artmalar görülür. Yapay ya da doğal kortizollerin ağızdan ya da damardan verilmesiyle tedavi edilebilir.

Adrenal korteksin gelişmesi ve işlevlerini hipofiz bezinin ön lobundan salgılanan ACTH tarafından düzenlenir. ACTH, RNA ve protein sentezini aktive ederek adrenal korteksin hacminin büyümesine neden olur. Kolesterolün kortizola dönüşmesini sağlayan enzimlerden bir ya da birkaçının aktfiğliğinin yükselmesi ile kortikoyitlerin üretimi uyarılır. ACTH’nin adrenal korteksi uyarımı, kortizol üretiminin yükselmesine ve dolayısıyla kan içerisindeki derişimini artmasına neden olur. Bu ise negatif başa tepki (feed back) ile hipofizde ACTH üretimini azaltır. Kortizol bu engellemeyi ya doğrudan doğruya hipfiz içerisinde ACTH üretimini engellemeyle ya da dolaylı yoldan ACTH üretimini denetleyen, hipotalamus tarafından salgılanan CRF’yi, yani kortikotropin faktörünün üretimini azaltmayla yapar.

Kortizolün sentezinden sorumlu birkaç enzimden herhangi birinin kalıtsal olarak dejenerasyonu, adrenal korteksin büyümesine neden olur. En çok rastlanan bozukluk, streoidin 21. karbonuna bir hidroksil bağlayan enzimin yokluğudur. Bu şekildeki bir bozukluk biyosentetik yolda bazı ara maddelerin birikimine neden olur. Bu ara maddelerin bir kızmı artık kortizole dönüşmez ve andrtostenediyon gibi adnrojenleri meydana getirebilir. Bu sonuncu madde de ya adrenale ya da başka bir yerde testestrona dönüşebilir. Adrenal korteksin yetersiz kortizol salgılanması, ACTH miktarının normalin üstüne çıkmasına neden olur. Çünkü onun salgılanmasını durduracak faktör ortadan kalkmıştır. Bu durumda adrenal bezler daha da büyür ve dolayısıyla daha fazla adrojen salgılanmaya başlar. Androjenin fazlalığı bireyin erkekleşmesini ya da daha fazla erkekleşmesini sağlar.

E) Hipofiz Bezi:

Hipofiz, kafatasının altındaki küçük çöküntü içinde, hipotalamusun hemen atlında ve ona küçük bir köprü ile bağlı olarak bulunan, 0.5 gr. Ağırlığında tek bir endokrin bezdir. Şimdilik bilinen işlevleri yalnızca hormonaldir. Hipofiz, iki farklı emriyolojik yapının kaynaşmasıyla oluşur: Birincisi ağız tavanının yukarıya doğru büyümesiyle (Rathke Kesesi), ikincisi ise hipotalamusun aşağı doğru uzamasıyla (İnfudibulum). Her iki parça da ektoderm kökenlidir. Rathke kesesi, ağız ile olan ilişkini hemen hemen yitirmesine karşın, hipofiz beyin ile olan bağlanıtısını (yani infudibular sap) sürekli kalmıştır. Hipofiz üç lobludur; ön ve orta loblar Rathke kesesinden , arka lob infudibulumdan türemiştir. Hipfiz, adrenal gibi farklı işlevler gören bir bezdir.

Ön lobta sinir lifleri yoktur; kan damalarıyla kendine ulaşan bazı hormonlar aracılığıyla uyarılır. Ön lob arteriyal ve portal diye çift kan dolaşım sistemine sahiptir. İç karotit arterin bazı kolları doğrudan doğruya hipofize gelir; diğerleri infundubular bağlantının ve hipotalamusun orta çıkıntısı etrafında kılcal bir yatak meydana getirir. Hipotalamusun etrafındaki kılcalları toplayan portal damalar, infundibulumdan geçerek, hipofizin ön lobunun etrafındaki kılcal damalara bağlanır. Böylece hipotalamus tarafından çıkarılan ve hipofizdeki salgıları serbest hale geçiren faktörler; bu yollar, doğrudan doğruya hipofize ulaştırılır. Bu şekilde hipofizin salgısı denetlenmiş olur.

Ön lob, şekline, büyüklüğüne, boyanma özelliğine ve sitoplazmasındaki granüllerin durumuna ve çeşidine göre en azından beş çeşit hücre içerir. Her tip hücretinin farklı hormon salgıladığı zannedilmektedir. Büyüme hormonu salgılayan hücreler yuvarlaktır. Bu hücreler sitoplazmasında sık ve şekil olarak yuvarlar asidofil granülleri taşır. Prolaktin salgılayan hücreler, karmen ile kuvvetlice boyanır, granülleri, büyüme hormonu salgılayan hücrelerindekinden daha büyük ve daha ovaldir.

İlk tanımlanan büyüme hormonu hipofiz hormonudur (Somatotropin). 1860 yılında hipofiz bezinin büyümesiyle “Gigatizim (Devleşme)” arasında bir ilişki bulunmuştur. 1921 yılına gelindiğinde Evans ve Long, sığır hipofizinden büyüme hormonunu özütlediler; 1944 yılında da saf olarak izole edildi. Büyüme hormonu, 188 aminoasitten oluştur tek bir peptit zinciridir. Eoznifol hücreler tarafından salgılanır. Kemiklerin epifiz kısmının ve vücudun büyümesini, hücre protein miktarının artmasını sağlar. Hipofiz bezinin büyüme çağında aşırı çalışması veya az çalışması durumunda vücuttaki büyüme bununla doğru orantılı olur fakat organlar arasındaki büyüme oranı aynıdır. Ancak hipofiz büyüme çağından sonra aşırı çalışmaya devam ederse organlar ve kemikler kendilerine has bir şekilde büyümeye devam eder. Yalnız bazı kemikler bu hormona karşı duyarlılıklarını büyüme çağından sonra yitirdiği için, bu kendine has büyüme sadece belli organlarda olur. Buda vücudun orantısız olmasına neden olur.

Değişik türlerde, büyüme hormonunun, aminoasit bileşimini ve etkinliği bakımından belirli farklılıklar gösterdiği bulunmuştur. Örneğin, sığır büyüme hormonu, farelerin büyümesini sağlar; fakat insana ve maymuna herhangi bir etkisi olmaz. İnsanın ve maymunun hipofizinden hazırlanan büyüme hormonu, insanın ve maymunun büyümesini aktive eder. Bu hormon, büyümenin ötesinde, protein, yağ ve karbonhidrat metabolizmasına da etki eder.

Adrenokortikotropik hormon (ACTH) 39 aminoasit içeren tek zincirli bir proteindir. Çok hızlı sentezlerinir ve pek az hipofizde depolanır. Hemen plazmadan uzaklaştırılır. Biyolojik yarı ömrü 20 dakikadır. Hipofizin bazofil hücrelerinde sentezlenir. ACTH, eklem romatizması (arterit) ve alerjilerde tedavi amacıyla kullanılması nedeniyle tanınmıştır. Fakat bu hormonun en önemli görevi, adrenal korteksin büyümesini ve kortikal streoitlerin oluşmasını sağlamasıdır. Hipofizin vücuttan çıkarılmasıyla, adrenal korteks hemen körelmeye başlar. Tekrar ACTH hormonu enjeksiyonu ile korteksin körelmesi durdurulabilir.

Hipofizin tamamen ortadan kaldırılması tiroit bezinin de körelmesine neden olur. Bez hücrelerinin çapı büyür ve follikül hücreleri yassılaşır. Hipfiz bezinin vücuda tekrar implantasyonu veya tirotropin ( TSH = tiroit uyarıcı hormon ) içeren bir özütün vücut içersine enjeksiyonu ile tiroit bezi tekrar eski haline döner. Tirotropin, tiroit bezinde tiroglobulinin yapılmasını ve salınmasını uyarır. Dolayısıyla exophtalmus (gözün dışarıya fırlaması) ve ödem oluşumuna etki eder. Tirotropin salgılanması önlendiğinde, kan plazmasındaki tiroksin miktarı belirli bir düzeye ulaşır. Adrenalin salgısı artar. Tirotropin, moleküler ağırlığı 25.000 olan bir glikoproteindir. Bu bileşiğin karbonhidrat kısmı mannos, fukoz ve N-asetil galaktozaminden oluşmuştur. Büyük bir olasılıkla bazofil hücrelerden salgılanır.

Hipofizin ön lobu tarafından çıkarılan gonadotropinler, yani follikül yaran hormonlar (FSH) ve luteinizing hormon (LH)’un her ikiside glikoproteindir. FSH, moleküler ağırlığı 31.000 olan, %8 karbonhidrat içeren ve “Sialik Asit” taşıyan bir bileşiktir. Eğer neuraminidaz enzimi ile sialik asit parçalanırsa veya amilaz enzimi ile muamelede diğer karbonhidrat grupları koparılırsa, FSH hormonunun etkisi kaybolur. LH, moleküler ağırlığı 26.000 olan daha küçük bir proteindir; farklı türlerde değişik oranlarda karbonhidrat içerir.Bu oran insan için % 4.5 ‘tir.

Üçüncü gonadotropin, laktogenik hormondur; moleküler ağırlığı 25.000 olan 205 aminoasitten meydana gelmiş tek bir peptit zinciri ile oluşmuş bir proteindir. Hipofizin ön lobundaki bazofil hücrelerinde sentezlenir.

Glikoproteinli bu üç hipofiz hormonu (TSH, FSH ve LH) alfa ve beta denen iki alt birimden oluşmuştur. Her üçünde de alfa alt birimi birbirine çok benzer; buna karşılık beta alt birimi biyolojik özellikleri bakımından birbirinden açıkça farklıdır. Hormonlar kendilerini oluşturan alt birimlere ayrılabilir. Bu alt birimler yalnız başlarına ya pek az ya da hiç biyolojik aktiflik göstermez. Eğer bu iki bileşik yan yana getirilirse, tekrar biyolojik aktiflik kazanırlar. TSH’nin alfası ile FSH’nin betası birleşebilir; fakat betayı FSH’den aldığından onun aktifliğini gösterir.

Prolaktin ya da laktogenik hormon, estrojenin ve progestronun salgılanmasını ve süt bezlerinin harekete geçmesini sağlar. Göğüslerin gelişmesinde laktogenik horonların etkisi yoktur. Bu gelişmeyi estrojen ve progesteron sağlar. Progesteron, laktogenik hormonun etkisini inhibe eder ve bu inhibisyon doğuma kadar kaldırılmaz. Doğumdan sonra progesteronun azalması ile prolaktin aktif hale geçer ve süt salgılanır. Prolaktin, özellikle memelilerde, yavruya bakma içgüdüsünü harekete geçirir. Büyük bir olasılıkla hipofizin ön lobundaki bazofil hücreler tarafından salgılanırlar.

Testislerin gelişmesi ve işlevi, FSH ile LH hormonlarının denetimi altındadır. FSH, seminifer ( ya da sperma ) tüplerinin hacmini büyültür (testislerin büyümesi). Normal sprematogenezis için hem FSH’ya hem LH’ya gereksinme vardır. Fakat yalnız LH, testisin intersititial hücrelerini uyararak erkeklerin hormonunun üretimini sağlar.

Orta lob, ön lobun hücrelerinden daha küçüktür ve bazofil hücreleri içerir. Bu hücrelerin bazıları granüllü, bazıları granülsüzdür. Arka lob miyalinsiz sinir liflerinden ve kahverengimsi sitoplazmik granülleri içeren dalı hücrelerinden oluşmuştur.

Hipofizin orta lobu “Intermedin = Melanofor Hormonu = Melanosit Uyarıcı Hormon” denen bir hormon salgılar. Bu hormon canlıların deri renklerini ayalar. Hipofizektomide ( hipofiz çıkarılmasında ) deri sürekli açık renk alır; intermedin enjeksiyonu ile koyulaşma tekrar sağlanır. Kromatoforlar içindeki pigmentlerin toplanması doğrudan doğruya intermedin maddesinin miktarı ile ilgilidir; herhangi bir şekilde sinirsel işlev söz konusu değildir.

Arka lob iki hormon içerir; “Oxytocin ve Vasopressin”. Sonuncu hormon “Antidiuretik Hormon” veya ADH olarak da bilinir. 1955 yılında Vincent Du Vigneadu, bu iki hormonun moleküler yapısını aydınlatarak sentezledi ve bu başarısından dolayı da Nobel Ödülü aldı. Her ikisi de dokuz aminoasitten oluşmuş bir peptit zincidir. Aminoasitlerin çoğu her iki hormonda da aynıdır. Yalnız iki aminoasitleri değişik olmasına karşın, fizyolojik özellikleri bakımından birbirinden tamamen farklıdır. Oksitosin rahim kaslarının uyarılmasında işlev görür. Bu nedenle bazen doğum sırasında enjekte edilir.

Vazopressin, düz kasların kasılmasını ve bununla ilişkin olarak arteriyollerin (atardamar özelliği gösteren kılcaldamarlar) etrafındaki kasların büzülmesini sağlayarak kan basıncının yükselmesine neden olur. Keza bu hormon, suyun böbrekteki Henle loblarından ve kıvrık tüplerin uç kısımlarındaki hücrelerden geri emilmesini düzenler.

Bu iki hormon, gerçekten arka lobtan değil, beynin paraventriküler çekirdekçiğinden ve supraoptik yapıda bulunan nörosekseresyon hücrelerinden salgılanır. Daha sonra hipotalamik-hipofiziyal akson boyuncu taşınarak arka lobta birikir. Beyin çekirdekciklerinden birinin veya hipofize bağlayan sinirsel bağların ya da arka lobun yaralanması, ADH hormonunun salgılanmamasına ve “Diabetes İnsipidus” denen hastalığın ortaya çıkmasına neden olurmuş. Bu hastalıkta, böbrek, suyu geriye emme yeteneğini kaybeder; günlük idrar miktarı 1-2 lt.’den 10-25 lt.’ye yükselir. Hasta korkunç bir susuzluk duyar ve sürekli su içer. ADH enjekte etmekle tüm bu arazlar ortadan kalkar; fakat enjeksiyonun birkaç günde bir tekrarlanması gerekmektedir.

Hipofiz bezinin işlevleri, belirli zamanlarda, oraganizmanın gereksinmelerine göre, belirli miktarlarda değişik hormon çıkarması bakımından oldukça karışıktır. Tropik hormonların her birinin bu bezden serbest bırakılması, tepki organlarından gelen hormonların denetimi altındadır; örneğin ACTH, kortizol tarafından organlarından edilir. Bu durdurma ve başlatma mekanizması, hipofiz bezinin ve tepkime organlarının belirli bir denge içerisinde çalışmasını sağlar.

Hipotalmus da hipofiz bezinin çalışmasında önemli bir denetim merkezidir. Hipotalamusun belirli merkezlerinden çıkan aksonlar, orta tepe denen kısımlarda sonların. Bu aksonların ucundan çıkan bazı faktörler, portal damarlarla hipofize taşınır ve orada özel hipofiz hormonlarının serbest hale geçmesini sağlar. Örneğin, ACTH hormonu, orta tepenin elektriksel olarak uyarılması sonucu oluşur; fakat hipofiz bezinin arka lobuna akson gönderen supraoptik çekirdekçikler uyarıldığında bu salgı meydana gelmez. Hipofiz ile hipotalamus arasındaki kan damarları kesilirse, elektiriksel uyarımda sonuç vermez. Eğer orta tepeye giden sinirler tahrip edilirse, streslere cevap verildiğinde ACTH hormonu uzun zaman çıkarılamaz.

F) Testis:

Testislerin seminifer tüpleri arasında bulunan Leydig interstitial hücreleri, testosteron gibi androjenik hormonları salgılar. 1849’da Berthold, testislerin, ikincil erkeklik özelliklerinin gelişmesi için kanla taşınan bir maddeyi salgıladığını tahmin etti. Fakat androjen hormonlardan en önemlisi olan “Testosteron” ancak 1935’de bulunabildi. Testosteron genel olarak metabolizma üzerinde ve hücre proteinlerinin oluşumunu uyarma ile de (anabolik tepkimelerde) büyüme üzerinde etkindir. Androjen hormonun vücuduna enjekte edilmesi, özellikle kaslardaki protein sentezinin uyarılmasına ve dolayısıyla vücut ağırlığının artmasına, keza bunun yanında karaciğer ve böbreklerin hacimce küçülmesine neden olur. Kemiklerin irileşmesini ve kalsiyum birikmesini sağlar.

Testosteron ve diğer androjenler, büyümeyi uyarır ve ikincil erkeklik özelliklerinin oluşumunu sağlarlar. Bunlar dış eşey organlarının büyümesi, seminal vezikül ve prostat gibi yardımcı bezlerin büyümesi , sakalın ve göğüs kıllarının çıkması, sesi kalınlaşması, psikolojik olarak erkeksi davranma, vs. gibi değişikliklerdir. Erkek eşey hormonları, her iki eşeyde de kısmen Libido (çiftleşme için arzu)’nun ve kavuşma davranışlarının artmasına neden olur.

Olgunlaşmamış bireylerde testislerin çıkarılması ikincil eşey özelliklerinin gelişimini önler. Kısırlaştırılmış insanlarda, yani hadımlarda, ses perdesi incelir, sakal çıkmaz, eşeysel organlar ve eşeysel bezler küçük kalır. Keza kemiklerin sertleşmesi azalır ve kemik epifizinin belirli yaşlarda uzaması durdurulamadığı için, tipik bir boy uzaması görülür. Metabolizma ve uyarılabilme yeteneği düşer; dövüşme ve saldırganlık eğilimleri azalır. Kaslar ince lifli ve yumuşaktır, yağ birikimi alışılagelmiş yerlere değil de, genellikle dağınık bir şekilde depolanır. Bu nedenle buruk edilmiş hayvanların kas lifleri arasına dağılmış durumda yağ toplanır; bu da, yumuşaklığı sağladığı için, etin değerini yükseltir. Erkeklerde, özellikle kalçalara yağ toplanmasına neden olur. Bazen bu yağ toplanması aşırı şişmanlıklara neden olur. Androjenik hormonların eksilmesiyle yaşlılık belirtisi olan “yaşlılık osteoporose”’u ortaya çıkar Kastrasyon, haremde çalışacaklara ve koroda şarkı söyleyecek erkeklere uygulanmıştır. Birçok evcil hayvan, sakinleştirilmek için kısırlaştırılır ancak bu hayvana testosteron enjekte edildiğinde tüm eşeysel özellikleri oluşur.

Testislerin vücut boşluğundan testis torbasına (skrotum) inememesi “Cryptorchidism) denen bir bozukluğun ortaya çıkmasına neden olur. Bu bireyler kısır olur; fakat normal olarak testosteron üretirler. Torbaya inmeyen testislerin sperma meydana getirecek tüpleri mikroskop altında incelendiğinde içindeki hücrelerin köreldiği; fakat hormonları meydana getiren interstitiyal hücrelerin normal olduğu görülür. Sperma tüpleri sıcaklığa karşı çok duyarlıdır; vücut boşluğunun sıcaklığı testis torbasının sıcaklığından 3-4 derece daha yüksektir. Bu sıcaklık farkı ise tüplerin tahrip olmasına yeterlidir. Belirli bir süre yüksek sıcaklığa ya da ateşli bir hastalığa tutulan erkekler geçici olarak kısırlaşabilirler.

Hipofiz bezinin çıkarılması hem interstitiyal hücrelerin hem sperma tüplerinin körelmesine neden olur. Androjen salgılar azalır ve ikincil eşeysel özellikleri körelmeye başlar. Sperma tüplerinin gelişimi ve spermatagonezisin oluşumu FSH, LH ve testosteronun ortak işlevi sonucu ortaya çıkar. Aşırı testosteron veya estrojen verilmesi, hipofizin FSH ve LH çıkarmasını önlendiği için testislerin körelmesine neden olur. Günlük sıcaklık ve ışık değişimi, beyini ve özellikle hipotalamusu uyararak hipofiz bezinden gonadotropin salgılatacak etkinin doğmasına ve böylece testislerin büyümesine, ikincil eşey özelliklerinin meydana gelmesine ve bireyin kavuşma davranışlarının ortaya çıkmasına neden olur.

G) Ovaryumlar (Yumurtalıklar):

Ovaryumlar yumurta meydana getirmenin yanında, endokrin bez ödevini de görür. Estradiol, Estron ve Progesteron denen steroyit hormonları üretirler.

Hem yumurtalıklar hem de testisler mezonefrozun alt kenarındaki genital kenardan, mezoderden, türemişlerdir. Yumurtalıkların her biri germinal epitel mezoteliyumun çevirdiği bir hücre yığınından oluşmuştur. Embriyonik gelişim sürecinde, besin kesesinin epitelinden köken almış primordiyal eşey hücreleri, eşeysel bezlerin içine göç ederler.

Oositler gelişirken etrafını germinal epitelden meydana gelmiş hücreler sararak bir follikül yaparlar. Bu hücreler çoğalarak yumurtanın etrafında Stratum Granulosum denen kalın bir tabaka oluşturur. Follikülün içi sıvıyla doludur. Yumurtalığın bağ dokusu, follikül etrafında “Theca” denen kalın bir tabaka meydana getirir. Follikül genişledikçe, içi follikül sıvısıyla dolar ve yavaş yavaş yumurtalığın dış yüzüne doğru itilmeye başlar. Sonuçta follikül patlayarak, yumurta, peritonal boşluk (karın boşluğu) içerisine düşer ve oradan fallopian hunisinin tüpleriyle ovidukt kanalına alınır. Bu evre, ovulasyon ( yumurtlama ) olarak bilinir. Eğer yumurta oviduktta döllenirse ulaştığı uterusun (rahim) içini astarlayan endometriyum doku içerisine gömülür ve gelişmeye başlar.

Follikül parçalanmasından sonra, geriye kalan follikül hücreleri çoğalarak ve çapları büyüyerek içerideki tüm follikül boşluğunu doldurur. Granuloza ve teka hücreleri beraberce “Corpus Leteum”’u olşutururlar. Bu sarımsı cisim yumurtalığın uüzünden katı yapılar halinde dışarıya doğru uzanır. Eğer yumurta döllenirse, korpus luteum aylarca kalır ve salgı çıkarmaya devam eder; döllenmese iki hafta içinde beyaz renkli, küçük bir yapıya “Corpus Albican”a dönüşür.

Histokimyasal bulgular, teka hücrelerinin estrojenin; korpus luteumun granuloza hücrelerinin de progesteronun kaynağı olduğunu göstermektedir. İlk bulunun estrojen, 17-ß-estradiyol, estron ve estriyol gibi metabolik estrojenlerdir. Estradiyol eşeysel olgunluktaki değişiklikleri meydana getirir; rahimin, vajinanın, memelerin büyümesini, iskelet kaslarındaki değişiklikleri, bununla ilişkin pelvisin genişlemesini, sesin kalitesinin değişmesini, eşey organlarında dişiye özgü kıllanmaları, dişiye özgü yağlanmayı ve aybaşlarının görünmesini vs.’yi sağlar. Döllenmiş yumurtanın rahim içerisindeki endometriyal dokuya gömülmesi için, bu dokunun tam olarak gelişmesi gereklidir. Endometriyal dokunun gelişmesi için de hem progesterona hem de estradiyole gereksinme vardır. Embriyonun rahim içerisindeki gelişiminin sürdürülmesi için progesterona ve keza gebelik sırasında memelerin gelişimi için bu hormon ile estradiyola gerek vardır. Estradiyola ve estronun ikisine birden estrojen denir. Estron idrarda bulunur ve estradiyol gibi etki yapar. Yalnız potansiyel olarak estradiyolün ancak %20’sine sahiptir. Hamile dişilerin idrarının, hamile olmayan dişilere enjekte edilmesiyle, onlarda hamilelik belirtilerinin ortaya çıkması, bur hormonla birlikte, idrarda progesteronun ve gonadotropinlerin artmasından dolayıdır.

Birincil eşey hormonu estradiyol ( 18 karbonlu ), öncelikle erkek eşey hormonlarından ( 19 karbonlu ) ve keza ikincil dişi eşey hormonu progesterondan ( 21 karbonlu ) sentez edilir.

H) Diğer Endokrin Bezler:

a) Timüs ( Thymus ):

Kalbin ve göğüs kafesinin hemen üzerinde bulunur. Solungaç keselerinin boğumlanması ile meydana gelen bir epitel cisimciği şeklinde oluşur. Genç evrelerde bu kez büyüktür; fakat eşeysel erginliğe ulaştıktan sonra yağlanmaya ve körelmeye başlar. Bu bezin büyümede ve eşeysel olgunluğa ulaşmada etkisi olduğu varsayılmaktadır. Ancak insanda bezin dışarıya çıkarılmasıyla bir anormallik görülmemiş ya da özütünün vücuda verilmesiyle herhangi başarılı bir endokrin işlevinin olduğu saptanamamıştır.

b) Epifiz:

Talamusun üst yüzeyinde, yuvarlak yapılı bir bezdir. Beyin yarım kürelerinin arasında bulunur ve ebriyolojik olarak beyinin dışarıya doğru büyümüş uzantısıdır.

Bu bez, triptofandan sentezlenen methoksi indol ( Melotonin )’ü salgılar ve bu, 5- hidroksi triptamine ( Serotonin ) çevrilir. Serotonin, amin azotunda asetillenmiştir ve hidroksi indol –O- metil transferaz enzimi ile 5- hidroksi grubuna bir metil eklenmiştir. Bu son enzim yalnız epifizde bulunur.

I) Endokrin Bezler Arası İlişki:

Bir bezin işlevlerinin diğer bezlerin işlevlerine değişik ölçülerde etki ettiği ve tümünün aralarında bir bağlantı sistemi oluşturarak vücudun aktivasyonlarını düzenledikleri bilinmektedir. Hipofiz bezinin, tiroit, adrenal ve eşeysel bezlerin aktivasyonunu düzenlediği bulunduğu zaman; bu bezin “usta” bez olduğu ve diğerlerini denetim altında tuttuğu izlenimi bıraktı. Fakat daha sonraki araştırmalarda bu bezin de karşılıklı etkiler göstermek koşuluyla hipotalamus tarafından denetim altında tutulduğu anlaşıldı. Bu durumda hipofizin ikinci dereceden denetleyici bez olduğu ortaya çıktı.

Estradiyolün, progesteronun, FSH’nin ve LH’nin menstrual çemberin düzenlenmesinde; estrojennin, progesteronun ve prolaktinin memelerin gelişmesinde ve işlev görmesinde rol oynadığı bugün tam olarak açıklanmıştır. Karbonhidratların, yağların ve proteinlerin metabolizma hızı, tiroksin, insülin, epinefrin, glukagon, büyüme hormonu, kortizol, estradiyol ve testosteronun etkisi altındadır. Keza normal büyüme, büyüme hormonu ve tiroksinin haricinde insülin, androjen ve diğer birçok hormonu da gerektirir.

12 Temmuz 2007

1.giriş

1.GİRİŞ

Bilgi çağının gelişmiş ülkeleri 21. yüzyıla teknolojinin doruğuna ulaşmış olarak girme çabaları içindeyken, teknolojinin insanlığa sağladığı yararlar yanında, canlılar ve çevre üzerindeki olumsuz etkileri her geçen gün artmaktadır.

20. yüzyıl başlarında tüm dünyada hızlı kentleşmenin, artan nüfusun ve hızla gelişen teknolojinin yarattığı önemli bir çevre sorunu haline gelen gürültü kirliliği üzerinde durulması gereken önemli bir konu haline gelmiştir.Kısaca teknolojik gelişmenin doğal sonucu olarak gürültüye maruz kalan insan sayısı da hızla artmıştır.Ülkemizde son yıllarda gürültünün insan sağlığı ve çevresi üzerindeki olumsuz etkileri arttıkça bu konuda yapılan araştırmaların sayısında önemli bir artış görülmüştür.

Gürültü; insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz etkileyen, fizyolojik, psikolojik dengelerini bozabilen, iş performansını azaltan önemli bir çevre kirliliği türüdür.Akustik kirlilik ya da gürültü; gelişmiş ülkelerde diğer kirlilik türlerine göre daha yaygın bir tür olarak; kişisel ve toplumsal yaşam kalitesinde düşüşe neden olmaktadır.Bir çevre sorunu olarak ele alındığında, öncelikle gürültünün insan ve toplum sağlığı açısından kabul edilecek en yüksek düzeylerin(gürültü ölçüt ve limitlerinin)ortaya konması, daha sonra, incelenen çevredeki mevcut gürültü koşullarının ölçüm ve tahmin yöntemleri ile belirlenmesi ve bunlara bağlı olarak da gürültünün bir sistem içinde kontrol altına alınması çalışmalarının yapılması gerekmektedir.

Gürültü ölçümü, sonometre cihazı ile yapılır.Sonometre, sesin şiddetini desibel (dB) cinsinden verir.dB ise, insan kulağının en çok hassas olduğu ve yüksek frekansların özellikle vurgulandığı bir ses değerlendirme birimidir.Gürültü azaltılması ya da kontrolünde çok kullanılan dB birimi, ses yüksekliğinin subjektif değerlendirilmesi ile de ilişkilidir.Gürültü belirli limitleri aştığı zaman insanlarda gerek ruhsal, gerekse bedensel birçok rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır.Dünya Sağlık Örgütü`nün(WHO) ve Uluslararası Çalışma Örgütü`nün yapmış olduğu araştırmalara göre, 0 dB insan kulağının eşiği olup 0-30 dB arasındaki seslere karşı rahatsızlık duymamaktadır.30-60 dB arasındaki seslerde kişisel hassasiyete bağlı olarak psikolojik belirtiler gözlenmektedir.65-85 dB arasındaki seslerde psikolojik, fizyolojik, otolojik bozukluklar oluşmaktadır.

Gürültünün önlenmesi, gürültü kontrol mühendisliği adı altında toplanan çeşitli dallardan uzmanların katılımı ile gerçekleştirilmektedir.Diğer taraftan, konunun çeşitli yönlerini ele alan ve her yıl gözden geçirilen uluslararası Teknik Standartlar yanında çeşitli ülkelerde gürültü ile ilgili ciddi denetimler gerçekleştirilmiştir.Ancak bu çabalara karşın, gürültü kaynaklarının gelişmiş ülkeler de dahil yayıldığı, gürültü düzeylerinin ve etkilenmenin giderek arttığı bir gerçektir.Ülkemizde2872 sayılı çevre kanununun 14. hükmüne dayanılarak hazırlanan ve 1986 yılında yürürlüğe girmiş olan gürültü kontrol yönetmeliğinin amacı,kişilerin huzur ve sükununu, beden ve ruh sağlığını gürültü ile bozmayacak bir çevrenin geliştirilmesini sağlamaktır.

Bu derlemenin amacı, çağımızda önemli bir çevre sorunu haline gelmiş olan gürültünün insan ve toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortaya koymaktır.

2.SESİN OLUŞUMU VE ÖZELLİKLERİ

Fiziksel olarak ses, esnek bir ortam içinde peryodik titreşimler yapan bir kaynağın ortamın denge basıncında değişimler meydana getirmesi ve bu basınç dalgalarının sabit bir hız ve belirli bir faz farkı ile ortamın uzak noktalarına kadar iletilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.Fizyolojik yönden ise sesi, sözü edilen basınç akımı tarafından uyarılan işitsel bir duyudur.Gürültü ise gelişigüzel yapılı ve birbiri ile uyumlu olmayan frekans bileşenlerine sahip olan sestir.

Sesin iki temel öğesi frekans ve şiddettir.Frekans, ses dalgalarının birim zamandaki titreşim sayısıdır.Sesin yüksekliğini tanımlar.Belirli bir yoğunlukta düşük frekansların işitme kayıplarına yol açma olasılığı yüksektir.Frekans saniyedeki titreşim sayısı ve ya Hertz olarak ölçülmektedir.İnsanlar genellikle 500-20000 Hz arası sesleri duyar.Bu sınır dışındaki sesler duyulmaz.Ancak zararlı etkileri vardır.Bu seslerin düşük olanlarına infrases, yüksek olanlarına ultrases denmektedir.Kişide bulantı, huzursuzluk ve baş ağrısı yapabilmektedir.İnfrases genellikle teknolojiye bağlı olarak ortaya çıkar.En yaygın motorlu araçlarda görülür.Ayrıca sesin yumuşak ve ya sert olduğunu gösteren, sesin ton kalitesi ve ya rengi olarak adlandırabileceğimiz “timbre” terimi de kullanılmıştır.

Şiddet ise sesin yapmış olduğu basınca denir.Sesin şiddeti ise atmosfer basıncının milyonda biri olan mikrobar olarak ifade edilir.Sesin şiddetini belirleyen diğer bir ölçü de bell`dir.(Telefonu bulan bilim adamı Grahham Bell adına)Pratikte ise bel`in onda biri olan decibel kullanılır.

3.ÇEVRESEL GÜRÜLTÜ KAYNAKLARI

Gürültü kaynakları çeşitli şekillerde gruplandırılabilir.Seslerin doğuş biçimlerine göre havada ve ya katı ortamlardadoğan gürültüler, akustik yönden noktasal, çizgisel ve ya düzlemsel kaynaklardan yayılabilirler.Akustik kirlilik yaratan çevre gürültüleri konumlarına ve yayılma yollarına bağlı olarak iki grupta incelenebilir.

3.1.Yapı İçi Gürültüler

Yapıların içinde yer alan her türlü mekanik ve elektronik sistemler ile yaşam etkinliklerinden doğan gürültülerdir ki, doğrudan ve ya dolaylı olarak gürültüye duyarlı diğer mekanlara iletilmektedir. Konuşma sesleri, ev araçlarının gürültüleri, yüksek müzik sesi, darbeler, büro gürültüleri ve çeşitli makine ve donatımların(asansör, sıhhı tesisat, soğutma sistemleri, havalandırma ve iklimlendirme tesisatı, çöp bacaları ve hidrofor vb.)gürültülerini örnek verebiliriz.

3.2.Yapı Dışı Çevre Gürültüleri

Yapıların dışında yer alan kaynaklarda üretilen ve gerek yapı içindeki gerekse yapı dışındaki kişileri etkileyen gürültülerdir.Bu da şu şekilde gruplandırılabilir.

a)Ulaşım gürültüleri(Karayolu, demiryolu, havaalanı gürültüleri)

b)Endüstri gürültüleri(Endüstriye ait araç, gereç ve makinalar ile iş yerlerindeki çeşitli faaliyetlerden doğan gürültüler)

c)Yapım (Şantiye) gürültüleri(yol ve bina yapım işlerinin ve makinaların sesleri)

d)İnsan faaliyetlerinin gürültüleri(çocuk bahçeleri, spor alanları, atış alanları ve kişisel gürültüler, yüksek sesli konuşmalar)

e)Ticari amaçlı gürültüler(Açık hava sinemaları, eğlence yerleri, yükseltilmiş reklam ve müzik yayınları, sesli satıcılar)

Değişik gürültü kaynakları ve bu kaynaklardan çıkan gürültü seviyeleri tabloda verilmiştir.Gürültü kontrol yönetmeliği ile getirilen sınırlamalar ve yasaklara uyulmaz ve ya ihlal edilirse; bu durumda 2872 sayılı çevre kanunu ve bu kanunun bazı maddelerini değiştiren 3301sayılı kanunun ilgili hükümleri uygulanabileceği gibi fabrika, işyeri, eğlence yeri sahipleri de bölgenin en büyük mülki amirlerince verilecek bir aylık süre içerisinde durumunu düzeltmedikleri takdirde müesseseleri kapatılır.Ayrıca, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun ilgili hükmü uygulanır.

Tablo 1-Değişik Etkinliklerin Gürültü Düzeyi(Resmi Gazete, 1986)

Gürültü Kaynakları

Gürültü Seviyesi (dB)

Kamyon-7,5 m

85

Otobüs-7,5 m

85

Motosiklet-7,5 m

80

Lokomotif-30 m

90

Dizel motorlu buldozer

120

Dizel motorlu paletli kepçeler

110

Havalı beton kırıcı-36 kg

110

Silindir

110

Beton karıştırıcı

115

Beton pompası

115

Greyder

120

Kaya delgi tabancası

125

Kompresör(sabit)

115

Traktör

120

Torna

85

Ark kaynağı

85

Havalı matkap

95

Tahta planye makinası

95

Freze tezgahı

95

Perçin açma tezgahı

95

Diş açma tezgahı

95

Çelik levha kesici

105

Elektrikli düz kaynak

90

Dövme çekici

105

Tel çemberleme makinası

105

Havalı pres

105

Havalı perçinleme tabancası

100

Perçinleme çekici

105

Dairesel testere

110

Dökümler için havalı çapak alıcı

115

İçten yanmalı motor

115

Çivileme makinası

110

Mekikli dokuma tezgahı

95

4.GÜRÜLTÜ ÇEŞİTLERİ

Gürültünün tipi, sahip olduğu frekans spektrumuna, ses düzeylerinin zamanla değişmesine ve ses alanının yapısına bağlı olmak üzere üç grupta incelenmektedir.

4.1.Frekans Spektrumuna(bandına)Göre:

4.1.1.Sürekli Geniş Bant Gürültüsü:(Beyaz gürültü)Birçok gürültü sürekli bir spektruma sahiptir.Yani, gürüültü meydana getiren sesin frekansı, tüm frekans bandı boyunca yayılmış, hiçbir frekans bandında toplanmamıştır.Doğadaki mevcut renklerin karışımı ile oluşan beyaz ışık gibi, bütün frekans aralıklarına sahip sürekli spektrumlu sesler de beyaz gürültü adını alan sesleri meydana getirirler.Buna en iyi örnek olarak genel makine gürültüsü verilmektedir.

4.1.2.Sürekli Dar Bant Gürültüsü:Geniş bant gürültüsünün tersine, bu tür gürültünün frekans dağılımı, belli bir frekans bandında yoğun olarak yer alır.Diğer bir değişle gürültüyü oluşturan arı seslerden frekansı belli bir aralıkta olanlar baskındır.Döner testerenin çıkardığı ses özellikle yüksek frekansları içermesi ile bu grupta yer alır.

4.2.Zamana Bağımlılık:

4.2.1.Kararlı Gürültü:Gözlem süresince gürültü düzeyinde önemli bir değişiklik olmayan gürültülerdir.Sabit bir hızla ve güçte çalışan herhangi bir motorun yaratacağı bu tür gürültüdendir.

Şekil 1.Kararlı bir gürültü

4.2.2.Kararsız Gürültü:Gürültü düzeyinde zamanla önemli değişikliklerin gözlendiği gürültü türüdür ve kendi içinde üçe ayrılır.

4.2.2.1.Dalgalı Gürültü:Gözlem süresince düzeyinde sürekli ve önemli ölçüde değişikliklerin meydana geldiği gürültüdür.

4.2.2.2.Kesikli Gürültü:Gözlem süresince, gürültü düzeyi aniden artan gürültü düzeyine düşen ve ortam gürültü düzeyi üstündeki değeri bir saniye ve ya daha fazla sürede sabit olarak devam eden gürültüdür.Trafik gürültüsü, durup yeniden çalışan vantilatörün gürültüsü örnek verilebilir.

4.2.2.3.Vurma Gürültüsü:(Anlık Gürültü)Her biri 1 saniyeden daha az süren ve ya daha fazla vuruşun çıkardığı gürültüdür.En iyi örnek olarak, çekicin çıkardığı gürültü verilebilir.

5.GÜRÜLTÜNÜN ÖLÇÜLMESİ

5.1.Gürültü Seviyesi Ölçüm Araçları:

Bunlar sonucu desibel olarak veren araçlardır.Bu tip araçlarda gürültünün oluşumunda belirli frekansları belirleme ve izole edebilme özelliği vardır.Bu tip özellikler karmaşık gürültü ortamlarının denetiminde önem taşımaktadır.

6.GÜRÜLTÜNÜN İNSAN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

İnsan sağlığı için çeşitli yönlerden önemli riskler oluşturan çevre sorunlarından biri de gürültü kirliliğidir.Çeşitli nitelikteki istenmeyen sesler, yaşanılan çevrenin doğal güzelliğini bozmakta, çevreyi kirletmektedir.İnsanın sağlığına olan olumsuz etkileri, hava kirliliği, su kirliliği kadar önem taşır.

Gürültünün insanlar üzerindeki olumsuz etkileri genel olarak fizyolojik ve psikolojik olmak üzere iki grupta toplanabilir.En önemli etkisi ise yüksek şiddetteki gürültünün işitme duyusunu tahrip etmesidir.İç kulak ve içerisindeki oluşumların tolere edebileceği ses şiddeti sınırlıdır.Bu sınırı aşan şiddetteki sesler işitme duyusunu tahrip eder.İç kulağı koruyan yapılar ise bu tahribatı tam olarak önleyememektedir.

Devamlı yüksek şiddetteki gürültünün sadece işitme ile ilgili bozukluklara neden olmakla kalmayıp, dinleme ve anlama güçlüğü, dikkat dağınıklığı, iş verimi ve konsanstrasyon azalması, uyku düzensizliği, sinirlilik, baş dönmesi gibi birçok olumsuz etkiye neden olduğu da bilimsel olarak açıklanmıştır.Bu etkileri aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

Endokrin ve metabolik fonksyonlar

Bağışıklık sistemine karşı rezistans

Üreme üzerine etkiler

Nörolojik etkiler

6.1.İşitme Üzerine Etkisi

Gürültü organizmanın bütünü için zararlı ise de en büyük zararını kulak ve işitme üzerine yapar.Sesin vücuda yaptığı zararların gözle görülebilir olanı şiddetli ses dalgalarına bağlı olarak kulakta meydana gelen zarardır ki yavaş yavaş sinir tipi ve ya iç kulak tipi sağırlık diye adlandırılan sağırlığa neden olur.Gürültünün işitme üzerine olan etkilerini iki grupta inceleyebiliriz.

6.1.1.Geçici İşitme Kaydı(Temporary Threshold Shift)

Bir kişinin gürültüye maruz kaldıktan sonra işitmesinde ortaya çıkan azalma durumudur.Yani yüksek şiddetteki gürültünün iç kulakta meydana getirdiği histokimyasal(hücrelerin kimyasal dengesi)değişiklikler sonucu işitmenin geçici olarak bozulmasıdır.Aşırı uyarılmaya bağlı olarak oksijen kullanımının artması, RNA işleyişindeki azalma ile açıklanabilir.Gürültü etkimesi ortadan kalktıktan sonra işitme de normale döner.

Bir örnek vermek gerekirse, fabrika işçilerinin sabah ve akşam yapılan işitme testleri arasında ortaya çıkan işitme kaybı durumudur.Aynı tarzda pazartesi sabahı işçilerin işitmeleri normal durumda iken, cuma akşamları yapılan testlerde işitmede belirli bir düşme (azalma) görülmektedir.

Geçici işitme kaybı, maruz kalınan gürültü tipine, şiddetine, süreye ve kişiye bağlı olarak değişir.Eğer maruz kalınan gürültü 2000-6000 Hz arasında ise oluşan işitme duyulabilir frekans aralığına göre daha fazla olur.En büyük değeri ise 4000 Hz `de ulaşır.Orta kulaktaki kaslar bir ölçüye kadar kulağı koruyabilirler.Bu koruma gürültü tipi sürekli olduğunda daha az, kesik olduğunda ise daha fazladır.

İşitme kaybının tamamen yok olması 1 saat, bir gün ve ya yaklaşık bir hafta kadar olabilir.Şekil 4`te çeşitli gürültü düzeylerine 7 gün maruz kaldıktan sonra işitmenin normale dönüş süreleri gösterilmektedir.

Şekil 4. Çeşitli gürültü düzeylerine 7 gün maruz kaldıktan sonra oluşan geçici işitme kayıplarının geriye dönüş süreleri

12 Temmuz 2007

Müzik Ve Bilgisayar

Müzik ve Bilgisayar

Müzik, bir yaşam şekli. Elektronik ise, bilgiyi somutlaştırmanın yolu. Bilgisayar, somutlasmış bilgi, bilgi geliştirme aracı. Matematik, gerçekten de “Doğanın, yazılmamış kitabının dili”. Müzik de doğanın bir parçası. İlkel kabilelerinin çoksesli ezgileri ve mükemmel ritimleri bunun en iyi ispatı.

Son yüzyılda elektronik, müzik perspektifini değiştirmede en etkili araç olmustur. Elektroniğin müzik konusundaki uygulamalarının çesitliliği, müzik çalısmalarının çok geniş bir kitleye en iyi şekilde taşınmasının yanı sıra, müzik yeteneğinin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesini de sağlamaktadır.

Matematik ve fiziğin bir uygulaması olan bilgisayar sistemlerinin ucuzlayarak evlerimize kadar girmesinin, içimizdeki bestekar’ın ortaya çıkarılmasına katkısı şüphesiz çok büyük. Müzik enstrümanları arasına elektronik olanları da dahil etme çalışmaları 1876′da Amerikan “The Musical Telegraph” şirketi tarafından baslatılmış olsa da, şu anda popüler müzik enstrümanları üreten firmalar arasinda yeralmamaktadır. 1917 yılında “Leo Termen” tarafından kurulan “The Theremin” şirketi tarafından geliştirilen ve Theremin adı verilen müzikal enstrüman, hem enstrüman anlayışında büyük değişiklik yaratmış hem de 1920′lerden sonra elektronik müzik konusunda ki yoğun çalışmalara öncülük etmiştir.

Theremin’i, ellerinizi bir orkestra şefi gibi kullanarak kontrol ediyorsunuz.üzerinizdeki elektrik alandan etkilenen Theremin ile herhangi bir bedensel temas kurmadan, Theremin üzerindeki elektrodlara ellerinizi yaklaştırıp uzaklaştırarak Theremin’in ses vermesini sağlıyorsunuz.

Profesyonel elektronik enstrümanlar üreten Roland firması, kuruluşlarinin 25. yil dönümünde Teremin’in bu mükemmel enstrümanını tekrar gündeme getirip üretmeye başladı.

1980′lerle birlikte çok sayıda firmanın müzik endüstrisine katılmasıyla birlikte elektronik müzik sistemleri ucuzlamaya başladı. Bu durumun yarattiğı talep artışı, yazılım ve donanım şirketlerini daha iyi ürünler üretmeye yöneltmektedir.

Bu ürünlerin aralarında haberleşebilmesi için bir protokol bile oluşturdular : MIDI. Musical Instrument Digital Interface. ilk başlarda sadece müzik enstrümanlarının konuşturulması için geliştirilen bu protokol, daha sonra kapsamın çok gelişmesi nedeniyle yetersiz kalmaktadir. 8 bit (ve bir “Stop Bit”) olarak seçilen band genişliğinin yetmemesi nedeniyle ek sistemlerle, MIDI genişletilmeye Çalışılmaktadır.

Süregelen “Doğal Müzik, doğal enstrümanlar ile yapılır!” tartışması bir yana, doğal olmayan enstrümanlarla(Bazıları silisyum, germanyum gibi yarı-iletkenleri, metalleri, polimer türevlerini vb. doğal saymıyor) müzik yapmak insan beyninin her iki tarafını da kullanmasını saglamaktadir. Çünkü, salt müzik yetenegi yetmemektedir, elektronik müzik yapmak için… Aynı zamanda iyi bir teknisyen de olmak gerekiyor. En iyiyi siz bulabilirsiniz çünkü…

Bu işi kolaylaştırmayı amaçlayan müzik programlarının en popüler olanı, Alman Steinberg firmasının geliştirdiği “CUBASE”. Sequencer adı verilen bu tip programlar, hem elektronik müzik enstrümanınızı çalarken ürettiğiniz “event” denilen ve 128 grupta toplanan MIDI sinyallerini hem de doğrudan mikrofon ve/veya gitarınızın ürettiği analog sinyalleri , gerçek-zamanlı olarak kaydedebiliyor.

Başlıca event’lar; hangi enstrümanı çaldığınız ile ilgili bilgi, notaya basma anı, basma şiddeti , notayı basılı tuttuğunuz süre, bastıktan sonra enstrümanı çalarken uyguladığınız basınç miktarı, notayı birakma anı, notayı frekans olarak hangi yönde, hangi seviyede kaydırdığınız gibi bilgileri içermekte. Üstelik, eserinizi, CD kaydediciniz varsa yazilabilir bir CD’ye kaydedebileceğiniz bir modülü var. Tabi, müzik programları sequencer’larla sınırlı değil. Akord cihazından (Tuner) tutun da, Spectrum analyser’a kadar bir çok program mevcut.

Müzik dinlemeyi hepimiz seviyoruz, ama kendi müzikal fikirlerimizi somutlaştırabilme düşüncesi herkesi heyecanlandıracaktır. Bilgisayarların ve müzik programlarının kullanılırlığı ve gücü fiyatların düşmesiyle gittikçe arttı. Müzik üretmek artık eskisinden çok daha kolay. Dijital audio ses işleme ise su götürmez bir kaliteye sahip.

Kelime işlemci programlar yazı yazmayı nasıl kolaylaştırdıysa, müzik içinde aynı şey geçerli. Bilgisayar ve müzik programları olmasaydı birçok başarılı yapıt bugün olmazdı, çoktan alıştığımız müzik stillerinde de önemli bir eksilme olacaktı.

Bunu müziğin sadece spesifik tarzlarının bilgisayar desteği alabileceğini düşünenler yanılıyor. Bilgisayar çok geniş bir müzik yelpazesinin destekçisi ve üretilmesindeki baş element, oysa çoğunun aklına en son moda türler olan electronica, techno veya trance geliyor. Olay şu ki bilgisayar müzik üreten bir alet sadece, onunla ne tür müzik yaptığını sadece size kalmış; Pop, jazz, yormayan yumuşak tarz müzikler, ya da klasik ezgiler… Bilgisayar için hepsi sadece bitler ve baytlar.

Bugün kimse üretilen müzik en üst kalite stüdyolarda ve son model teknolojiyle mi, yoksa sadece evinizdeki kişisel bilgisayarınızla mı üretilmiş ilgilenmiyor. Harika fikirler, yaratıcılık, etkileyicilik ve farklı olmak bir parçayı vezir ya da rezil edebilen şeyler, parçanın nasıl yaratıldığı değil.

12 Temmuz 2007

Bilim Ve Bilimsel Yöntem

BİLİM VE BİLİMSEL YÖNTEM

Bilim: Tarafsız gözlem ve deneyler sonucu elde edilen düzenli bilgiler topluluğudur.

Bilimsel Problemin çözümü sırasında aşağıda verilen çalışmalar yapılır.

1-)Problem tespit edilir.Sonra açık ve anlaşılır şekilde ifade edilir.

2-)Gözlemler yapılır.

Nitel Gözlem: Duyu organlarıyla yapılan gözlemdir.

ör: Hava çok sıcak , sert tahta vb.

Nicel Gözlem: Ölçü aleti kullanarak yapılan gözlemlerdir.Mutlaka bir değer ve bir birimle ifade edilir.

ör: Havanın sıcaklığı 30 C’dir. Ali’nin boyu 1.80 cm gibi.

3-)Veriler toplanır.

Veri: O probleme ait bilinen gerçeklerdir.

4-)Hipotez kurulur.

Hipotez: O probleme ait geçici olarak önerilmiş çözümdür. Hipotezlerin bilimsel geçerliliği yoktur. İleride çürütülebilir.

İyi bir hipotezin özellikleri :

Probleme çözüm önerilmelidir.

Verilerin tamamını kapsamalı

Verilere ters düşmemeli

Veriler arasında bağlantı kurulmalı

Deney ve gözlemlere açık olmalı

Denenebilir , değişebilir olmalı

Gerekli durumlarda otoriteyi reddedebilmeli

5-)Tahminler yapılır.

Tahmin: Hipoteze dayalı ileri sürülen fikirlerdir. Bir cümlede “Eğer…..” “ise…….” “dir” kelimeleri varsa o tahmin cümlesidir.

6-)Kontrollü deneyler yapılır.

Kontrollü deney: Her defasında bir faktörü değiştirip diğer faktörlerin sabit tutulmasıyla yapılan deneylerdir.

Yapılan deneyler hipotezi doğrulamazsa hipotez reddedilir.

Yapılan deneyler hipotezi doğrularsa hipotez geçerlilik kazanır.

7-)Teori kurulur.

Teori : Uzun zaman içinde yeni gerçeklerle desteklenip , kökleşmiş olan hipoteze denir. Teorilerin de tam bir geçerliliği yoktur.

8-)Kanun

Kanun: Teori evrensel bir gerçek haline dönüşürse kanun haline dönüşür.

BESLENME ve YAŞAM ŞEKİLLERİ

OTOTROF BESLENME: 1)Fotoototrof Beslenme

2)Kemoototrof Beslenme

B-HETEROTROF BESLENME : 1)Holozoik Beslenme:

a) Otçul Beslenme b) Etçil Beslenme c)Hem etçil Hem otçul Beslenme

2)Safrofit Beslenme

3)Birlikte Yaşam (Simbiyoz)

a)Yararlı Birliktelik: -Kommensalizm –Mutualizm –Protokooperasyon

b)Zararlı Birliktelik

C-HEM OTOTROF HEM HETEROTROF BESLENME

Beslenme: Canlıların yapıların oluşturma ve enerji elde etmek için organik besin üretmelerine veya dışarıdan hazır olarak almalarına denir.

A-Ototrof Beslenen Canlılar (Üreticiler)

İnorganik moleküllerden organik molekül sentezleyebilen canlılardır.

Fotoototrof Canlılar (Fotosentetikler): İnorganik maddeleri ışık enerjisi sayesinde organik maddelere dönüştürürler.

6CO2 + 6H2O C6H12O6 + 6O2

Yeşil bitkilerin tümü, kamçılı hayvan (öglena) ,bazı bakteriler ve mavi-yeşil algler.

Bu canlılar mutlaka klorofil bulundururlar.

Kemoototrof Canlılar (Kemosentetikler): Klorofilleri yoktur.Besinlerini üretmek için gerekli olan enerjiyi inorganik maddelerin oksidasyonuyla sağlarlar.

Ör: Nitrit ,Nitrat ,Demir ve Kükürt bakterileri.

B-Heterotrof Beslenen Canlılar (Tüketiciler)

Kendi besinini kendisi üretemeyip dış ortamdan hazır olarak alan canlılar.

Holozoik Canlılar: Besinlerini büyük ve katı parçalar halinde alırlar. Sindirim sistemleri gelişmiştir.Bütün omurgalılar.

1-)Karnivorlar (Etçiller) ———- Aslan , kartal , köpekbalığı , çıyan

2-)Herbivorlar (otçullar) ———- İnek , Geyik , fil , tırtıl

3-)Omnivorlar (Hem etçil, hem otçullar) ———- İnsan , fare , ayı ,maymun

Simbiyoz (ortak yaşam) : Farklı tür canlıların birlikte yaşamasıdır.

Mutualizm (++) : Her iki tarafında karşılıklı fayda sağlamasıdır.Ayrıldıkları zaman yaşamlarını sürdüremezler.

Protokooperasyon (zorunlu olmayan mutualizm) : Beraber yaşadıklarında karşılıklı yarar sağlayan ve ayrıldıklarında da yaşamlarını sürdürebilen canlılardır.

Kommensalizm (+, 0) : Taraflardan biri yarar görürken diğeri ne yarar ne zarar görür.

Parazitlik (Asalaklık) (+,-) : Parazit olan canlı yarar görürken konak canlı zarar görür.

Saprofitlik (Çürükçül Yaşam) : Organik molekülleri inorganik moleküllere parçalarlar. Doğadaki tüm madde döngülerinde görev alırlar. Toprağın zenginleşmesini sağlarlar.

C-Hem Ototrof Hem Heterotrof Beslenen Canlılar

Böcekcil bitkiler ve öglena gibi canlıları örnek gösterebiliriz.

EKOLOJİ VE POPULASYONLAR

Ekoloji

Canlıların birbiriyle ve çevreleriyle olan ilişkileri inceleyen bilim dalıdır.

Populasyon

Belirli bir bölgede yaşayan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluktur.

Kommünite

Belirli bir bölgede yaşayan çeşitli populasyonların oluşturduğu topluluktur.

Ekosistem

Belirli bir bölgede yaşayan canlılar ve cansız çevredir.Kommünite + Cansız Çevre

Biyosfer

Canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşulların bulunduğu ortamların tamamına denir.

Habitat

Türün yaşamını sürdürdüğü bölgeye (adresine) denir.

Ekolojik Niş

Türlerin gerçekleştirmiş oldukları faaliyetlerine (mesleğine , işine ) denir.

Baskın Tür

Ekosistemde sayı ve faaliyet bakımından fazla olan türe denir.

Süksesyon

Bir ekosistemde baskın türün yerini başka bir türün almasına denir.

Ekoton

Farklı ekosistemlerin kesişim bölgesidir. Tür çeşitliliği bakımından zengindir.

POPULASYONLAR

Populasyonu oluşturan bireylerde ;

- Kromozom sayısı – Dış görünüşleri

- Üreme şekli – Vücut büyüklükleri

- Sistemlerin yapısı – Protein yapıları

- Beslenme şekilleri – Gen yapıları , benzerlik

- Azotlu boşaltım ürünleri, aynıdır. farklık gösterir.

Populasyonda bulunan birey sayısına göre populasyonun büyüklüğü değişir.

= +

A B

A=B ———Sabit Populasyon

A B ——– Artan Populasyon

A B ——– Azalan Populasyon

Populasyondaki Değişmeyi Etkileyen Diğer Faktörler :

Besin Miktarı

Yaşama alanı

İklim şartları

Avcı hayvan sayısı

Yangın,Deprem,Sel gibi doğal felaketler

Hastalıklar

Populasyonun Taşıma Kapasitesi: Bir populasyonda bulunabilecek en fazla birey sayısına denir.

Populasyonun Yoğunluğu: Belirli bir zamanda populasyonda bulunan birey sayısı veya birim alana düşen birey miktarıdır.

Populasyondaki Yaş Dağılımı

Populasyonun büyümesinde üreme dönemindeki bireyler etkilidir.

Artan Populasyon Sabit Populasyon Azalan Populasyon

Besin Zinciri ve Besin Piramidi

Besin Zinciri: Canlılar arasındaki beslenme ilişkileri tek yönlü gösteren grafiktir.

Besin zincirinde ilk üretici canlılar gösterilir.Okun yönü avcıyı gösterir.Basamak sayısı arttıkça kaybolan enerji miktarı artar.

Buğday Çekirge Fare Yılan Leylek Timsah

Besin Piramidi

Besin Piramidinde aşağıdan yukarıya doğru gidildikçe;

Birey sayısı azalır.

Vücut büyüklüğü artar.

Enerji kaybı artar.

Zehirli maddelerden etkilenme oranı artar.

Üreme kapasitesi azalır.

MADDE DÖNGÜLERİ

Karbon Devri

Azot Devri

Nitrifikasyon : Toprakta bulunan azotun (amonyağın) bakteriler yardımıyla yine azotlu bir bileşik olan nitrata dönüşmesidir.

Denitrifikasyon: Toprakta bulunan azotun denitrifikasyon bakterileri yardımı ile atmosferdeki serbest azot gazına dönüştürülmesidir.

HÜCRE ZARINDA MADDE ALIŞVERİŞİ

A.PASİF TAŞIMA

1.Difüzyon: Çok yoğun ortamdan az yoğun ortama madde de geçişidir. İki ortam arasında denge sağlanıncaya kadar devam eder. Bu olay hücre zarından geçebilecek maddeler için geçerlidir.

Enerji harcanmaz.

Difüzyon Hızına Etki Eden Faktörler;

Sıcaklık arttıkça difüzyon hızı artar.

Moleküller ne kadar küçükse difüzyon hızı o kadar fazla olur.

Ortamların yoğunluk farkı ne kadar fazla ise difüzyon hızı o kadar fazla olur.

Difüzyon yüzeyinin geniş olması difüzyon hızını arttırır.

Basınç arttıkça difüzyon hızı artar.

Şekerin suda çözünerek yayılması , odamızın bir köşesine kolanya damlatmak.

2.Osmoz

Suyun hücre zarından difüzyona osmoz adı verilir.Su molekülleri suyun çok olduğu bölgeden, suyun az olduğu bölgeye geçer.

İzotonik Çözelti (Ortam): Hücre ile aynı yoğunlukta madde içeren çözelti veya ortama denir.

Hipotonik Çözelti (Ortam): Hücreye göre madde yoğunluğu az olan çözelti veya ortama denir.

Hipertonik Çözelti (Ortam): Hücreye göre madde yoğunluğu fazla olan çözelti veya ortama denir.

Hücre kendisinden farklı yoğunlukta su içeren ortamlara konulduğu zaman şu durumlar gözlenir;

Plazmoliz: Bir hücre hipertonik bir ortama bırakıldığında hücre su kaybeder ve büzülür. Bu olaya Plazmoliz denir.

Bir hücre uzun süre susuz kaldığı zaman canlılık faaliyeti sona erer.

Örn: Balda ve reçelde bakteri yaşayamaz çünkü ortam yoğundur su kaybeder ve ölür.

Deplazmoliz: Plazmolize uğramış bir hücre hipotonik bir ortama bırakıldığında su alarak eski haline dönmesi olayına denir.

Hemoliz: Hücrenin fazla miktarda su alması soncu patlamasına denir.

Bitki hücrelerinde gerçekleşmez.

Turgor Basıncı: Bitki hücresinde su miktarı arttığı zaman bir iç basınç oluşturur.Bunun soncu hücre zarı çepere hücre çeperide zara basınş yapar. Bu olaya Turgor Basıncı denir.

Turgor Basıncının bitkiye sağladığı yararlar;

Hücreye bir şekil sağlar.

Bitkiye dayanıklılık sağlar.

Otsu bitkilerin dik durmasını sağlar.

Stomaların açılıp , kapanmasını sağlar.

Hücrenin büyümesinin sağlar.

Osmotik Basınç

Hücrede sitoplazma ya da kofullarda bulunan çözünmüş haldeki organik madde ve inorganik maddelerin , su tutma kapasitesi , su alma isteğidir.

Osmotik basınç hangi ortamda fazla ise su molekülleri o bölgeye geçer.

Emme basıncı , osmotik değerin oluşturduğu bir kuvvettir.

Emme basıncı = Osmotik basınç – Turgor basıncı

(Turgor basıncı ise osmotik basınç ters orantılıdır.)

su miktarı

Osmotik Basınç

Turgor Basıncı

Zaman

Kolaylaştırılmış Difüzyon: Bu tip difüzyonda zarda özel bir protein vardır. Bu proteine maddeler bağlanarak hücre içine alınır veya hücre dışına verilir.

Aminoasit ve monosakkaritlerin zardan geçişi bu şekildedir.

Hücreler arası boşluk Hücre zarı Sitoplazma

G=Taşınan Madde

GS S=Taşıyıcı Protein

G GS GS G

B.AKTİF TAŞIMA

Az yoğun ortamdan çok yoğun ortama madde geçişidir. Bu sırada enerji harcanır ve bu enerji ATP’den sağlanır.

Örn: NA+ ve K+ iyonlarının hücre içine ve dışına taşınması bu yolladır.

Hücreler arası boşluk Hücre zarı Sitoplazma

GS GS G

G A B ATP

S S ADP + P

G = Taşınan madde

S= Taşıyıcı

A ve B = Enzim

BESİNLER

(İnorganik ve Organik maddeler , Enzim ve ATP)

İNORGANİK MOLEKÜLLER

Canlılar ihtiyacı olan inorganik maddeleri dışarıdan hazır olarak alırlar. Yani canlılar inorganik molekülleri sentezleyemezler.

İnorganik maddeler enerji verici değildirlerdir.

Yapıya katılma ve düzenleyici görevleri vardır.

Su, Mineraller ve Tuz inorganik maddelerdir.

ORGANİK MOLEKÜLLER

Organik moleküllerin hepsinin yapısında C,H,O bulunur.

Organik moleküller genellikle canlılar tarafından sentezlenebilir.

Enerji verici , yapıcı onarıcı ve düzenleyici olarak görev yaparlar.

Enerji verici besinler : Karbonhidratlar , Yağ , Protein

Yapıcı-Onarıcı besinler : Protein , Karbonhidrat , Yağlar

Düzenleyici besinler : Vitamin , Protein , Yağlar

Tüketim sırası: Karbonhidrat Yağ Protein

Enerji Potansiyeli : Yağ Protein Karbonhidrat

Sindirim Kolaylığı: Karbonhidrat Protein Yağ

A.KARBONHİDRATLAR

1.MONOSAKKARİTLER (Tek Şekerler)

Tek şekerlidir.Sindirilemezler.Hücre zarından geçebilir.

3 C’lu monosakkaritler = Trioz

5 C’lu monosakkaritler = Pentoz (Deoksiriboz ve Riboz)

6 C’lu monosakkaritler = Glikoz , Fruktoz , Galaktoz

Glikoz (C6H12O6): Üzüm şekeri olarak adlandırılır. Tüm canlı hücrelerde bulunur ve enerji üretiminde kullanılır.

Beyin hücreleri enerji ihtiyacını sadece glikozdan karşılarlar.

Galaktoz = Süt şekeri

Fruktoz = Meyve Şekeri

2.DİSAKKARİTLER (Çift Şekerler)

İki monosakkaritin aralarında Glikozit Bağı kurularak birleşmeleri sonucu meydana gelirler.

Not: Küçük moleküllerin ararlarında bğa yapıp su açığa çıkararak büyük molekü oluşturmalarına Dehidrasyon denir.

Büyük moleküllerin su ile parçalanmaları olayına Hidroliz denir.

Dehidrasyonda enzimler görev alır ve enerji harcanır. Hidrolizde enzimler görev alır , enerji harcanmaz.

Glikoz + Glikoz ——————– Maltoz (Bitkiseldir) +H2O (Maltşekeri)

Glikoz + Galaktoz —————– Laktoz (Hayvansaldır) + H2O (Süt şekeri)

Glikoz + Fruktoz —————— Sükroz (Bitkiseldir) + H2O (Çay şekeri)

3.POLİSAKKARİTLER (Çok Şekerler)

- Çok sayıda glikozun birleşmesiyle oluşurlar.

n . Glikoz Polisakkarit + ( n – 1 ) H2O

Nişasta , Glikojen , Selüloz , Kitin.

B.LİPİTLER (YAĞLAR)

Hücre zarı ve hormonların yapısına katılırlar.

İhtiyaç fazlası protein , karbonhidrat ve yağlar yağ şeklinde depo edilir.

Yapı taşları yağ asidi ve gliseroldür.

Emilimi lenf yoluyla olur.

Sindirimi ince bağırsakta başlar ve orada tamamlanır.

Enerji amacıyla kullanılır.

Basit (Nötral) Yağlar :

3 Yağ Asidi + Gliserol Yağ + 3 H2O

Yağ asidi ile gliserol arasında Ester Bağı kurulur.

Yağların çeşitli olmalarını yağ asitleri sağlar.

Yağ asitlerinde bulunan 2’ C arasında çift bağ varsa bu yağlara Doymamış Yağ denir.

Yağ asitlerindeki 2C arasında tek bağ varsa Doymuş yağ denir.

Bileşik Yağlar: Glikolipit , Lipoprotein , Fosfolipit ………..

Steroidler ,hormanların yapısına katılır.

Kolesterol , damarların yapısına dayanıklılık kazandırır.

C.PROTEİNLER

Yapılarında C, H, O ve N bulunur

Yapıtaşları aminoasittlerdir.

Aminoasitin yapısı:

R R:Değişken Grup

NH2: Aminoasit grubu

NH2 C COOH COOH: Karboksil grubu

Aminoasitlerin çeşitli olmasını değişken grup sağlar.

Canlılarda 20 çeşit aminoasit bulunur.

Aminoasitler birbirlerine Peptit Bağı ile bağlanır.

Bitkiler ihtiyacı olan aminoasitlerin tamamını üretebilir.

Hayvanlar aminoasitlerin 12 tanesini kendisi sentezleyebilir.

18 tanesini dışarıdan alırlar.Dışarıdan alınana bu aminoasitlere Temel aminoasit (esansiyel aminoasit) ‘ler denir.

n . Aminoasit Protein + (n-1) H20

Proteinlerin çeşitliğinde ; aminoasit sırası , aminoasit sayısı , aminoasit çeşidi etkilidir.

Denaturasyon: Yüksek sıcaklık , radyasyon ,asit ve baz gibi etkenlerin proteinlerin doğal yapılarını bozmasıdır.

D.VİTAMİNLER

Enerji vermezler.

Sindirilmeden doğrudan kana geçer.

Hayvansal organizmalar tarafından üretilemezler.

Düzenleyicidir.

Enzimlerin yapısına katılırlar.

Hastalıklara karşı direnç sağlarlar.

Suda Eriyenler: B vitaminleri ve C vitamini suda çözünür. Vücutta kalma süreleri 24 saattir. Bu vitaminler depolanmazlar.İhtiyaç fazlası idrar ile dışarı atılır.

Yağda Eriyenler: A,D,E,K vitaminleri yağda çözünür. Karaciğer ve vücut yağlarında bu vitaminler depolanır. İhtiyaç halinde kullanılır.

Vitaminin Adı

Bulunduğu Besinler

Eksikliğinde ortaya çıkan anormallikler

A Vitamini

Balıkyağı,yumurta,süt,peynir,

Karaciğer,yeşil sebzeler

Gece körlüğü ve gözde iltihaplanmalar

D Vitamini

Derideki öncü maddeler ultra viole ışınların etkisiyle D

Vitaminine dönüşür.

Kemiklerde ve dişlerde

Yumuşama görülür. Raşitizm hastalığı

E Vitamini

Yeşil Sebze,karaciğer,et ve

Bitkisel yağlarda bulunur.

Yavru düşürme ve kısırlık

K Vitamini

Yeşil sebzeler,karaciğer ve

Kalınbağırsaktaki bakteriler

Tarafından sentezlenir.

Kanın pıhtılaşması gecikir.Hemolifi hastalığına neden olur.

B Vitamini

B1B2 B6 B12

Tahılların kabuklarında et ,

Süt , karaciğer ve yeşil sebzelerde bulunur.

Pellegra ve beriberi hastalığı .Kansızlık görülür.

C Vitamini

Yeşil sebze ve meyvelerde bulunur.(Turunçgiller)

Diş etlerinde kanama skorbit hastalığı.

E. ENZİMLER

Canlı hücreler tarafından sentezlenen biyokimyasal reaksiyonları katalize eden protein bileşimindeki organik maddelere Enzim denir.

Substrat: Enzimlerin etki ettiği maddelere denir.

Aktivasyon Enerjisi: Bir kimyasal reaksiyonun başlayabilmesi için gerekli olan min. Enerji miktarıdır.

= Holoenzim

Apoenzim ————————–

Kofaktör (Metaliyonları)

Koenzim

— NAD —-FAD —- Vitaminler

Enzimlerin Özellikleri:

Aktivasyon enerjisini düşürürler ve reaksiyonun hızını arttırır.

Enzimler tekrar tekrar kullanılır.

Reaksiyona girdikleri gibi çıkarlar.

Reaksiyona girdikleri gibi çıkarlar.

Sposifiktirler.Bir enzim sadece bir maddeye etki eder.

Genellikle iki yönlü reaksiyonları yürütürler.

Canlı ve Cansız ortamda etkindirler.

Hücre içinde de dışında da etkili olurlar.

YÖNETİCİ MOLEKÜLLER (NÜKLEİK ASİTLER)

Hücrede hayvansal olayları kontrol ettikleri için nükleik asitlere yönetici moleküller denir.

Yapılarında C, H , O , N , ve P elementleri bulunur.

Canlıların hepsinde bulunurlar.

Canlıların hepsinde bulunmalarına rağmen taşıdıkları bilgiler her türde farklılık gösterir.

Nükleik asitlerin yapı birimleri nükleotidlerdir. Çok sayıda nükleotid bir araya gelerek nükleik asitleri oluştururlar.

Bir nükleotid 3 bölümden oluşur.

Azotlu Organik baz

5 C’lu Şeker (Pentoz)

Fosforikasit

1.Azotlu Organik Baz: Pürin ve Pirimidin olmak üzere 2 grup azotlu organik baz bulunur.

Pürinler çift halkalı olup Adenin ve Guanin bu gruptandır.

Pirimidinler ise tek halkalıdır.Sitozin , timin ve urasil pirimidin bazlarıdır.

2.5’lu Şeker (Pentoz) : Riboz ve Deoksiriboz olmak üzere 2 çeşittir.

Riboz , RNA’nın yapısına katılacak nükleotidlerde , Deoksiribaz da DNA’nın yapısına katılacak nükleotidlerde bulunur.

3.Fosforikasit: Her nükleotidin yapısında bulunan fosforik asit aynıdır.(H3PO4)

Genel bir nükleotid şekli şöyledir.

Nükleotid

İki çeşit nükleik asit bulunur.

A.Deosiribonükleik asit (DNA)

Prokaryot canlıların sitoplazmasında bulunur.

Ökaryot canlıların çekirdek , mitokondri , kloroplast ve sentrozomlarında bulunur.

Yapısına katılan nükleotidlerde deoksiriboz şekeri bulunur.

Yapısında A,G,S ve T olmak üzere 4 çeşit nükleotid bulunur.

Çift sarmaldir. (2 iplikten oluşur)

İki iplik birbirine zayıf H bağları ile bağlanırlar.

DNA sarmalında Adenin karşısında T, G’nin karşısında ise S bulunur.

Bu nedenle;

A sayısı = T sayısı A/T = 1

G sayısı = S sayısı G/S =1

A+G/S+T =1 A+G=S+T

A ile T arasında 2 H bağı , Guanin ile S arasında 3 H bağı bulunur.

DNA kendini eşleyebilir.

DNA’nın Görevleri:

Kalıtsal bilgileri taşır.

Hücre bölünmesini kontrol eder.

Protein , enzim ve RNA sentezini kontrol eder.

B.Ribonükleik Asit (RNA)

Prokaryot canlıların sitoplazmasında ve ribozomlarında bulunur.

Ökaryot canlıların , sitoplazma, çekirdek , mitokondri , kloroplast ve ribozomlarında bulunur.

Yapısına katılan nükleotidlerde riboz şekeri bulunur.

Yapısında A,G,S ve U nükleotidleri bulunur.

Tek sarmallıdır. (Bir iplikten oluşur.)

Kendini eşleyemez .Bu nedenle DNA’nın kontrolünde sentezlenir.

RNA’lar protein sentezinde görev alırlar.

Hücrelerde 3 çeşit RNA bulunur.

M_RNA

T_RNA

R_RNA

Mesajcı RNA (mRNA)

Ökaryot canlılarda çekirdekte , prokaryot canlılarda sitoplazmada DNA’nın kontrolünde sentezlenir.

DNA’dan şifreleri alarak protein sentezine kalıplık yapar.

M.RNA ‘daki her 3 nükleotidlik gruba kodon denir.

Her kodon ribozama bir aminoasit ‘in gelmesine sebep olur.

Protein yapısına katılacak olan aminoasit sayısı , sırası ve çeşidini belirler.

Taşıyıcı RNA (tRNA)

DNA’nın kontrolünde sentezlenir.

Uygun aminoasitleri bağlayarak ribozoma getirirler.

tRNA’nın taşıdığı üç nükleotidlik gruba antikodon denir.

3.Ribozomal RNA (rRNA)

- DNA’nın kontrolünde sentezlenir.

- Ribozom organelinin yapısına katılır.

- Proteinlerle beraber ribozomu oluştururlar.

- Yapısal RNA olarak görev alırlar.

PROTEİN SENTEZİ

Hücrelerde Protein sentezi DNA’nın kontrolünde gerçekleşir.Sentezlenecek olan proteinin yapısındaki aminoasit sayısını , sırasını ve çeşidini hücrelerdeki DNA belirler.Her türde genetik yapı farklı olduğu için protein yapılarıda farklı olur.

Protein sentezi sırasında DNA’daki bilgiler m_RNA ya aktarılır.m_RNA, DNA adına protein sentezini yürütür.

Protein sentezi santral doğma adı verilen olaya göre gerçekleşir.

SANTRAL DOĞMA

Hücrede DNA kendini eşler ve hücredeki miktarını 2 katına çıkarır.(Replilasyon)

DNA’daki bilgiler mRNA ‘ya aktarılır.Yani DNA ‘dan mRNA sentezi olur. Buna Transkripsiyon (Yazılma) denir.

mRNA’daki şifrelere uygun aminoasitler ribozoma gelir ve protein sentezlenir.Buna Translasyon (okunma) denir.

Ökaryot canlılarda Replikasyon ve Transkripsiyon çekirdek, Translasyon ise sitoplazmada gerçekleşir.

Replikasyon sırasında bir mutasyon olursa kalıtsal olur. Transkripsiyon ve Translasyon sırasında bir mutasyon olursa kalıtsal olmaz. O anda sentezlenen protein hatalı olur.

Protein sentezi sırasında DNA, ipliklerinden biri kalıp olarak görev alır. Bu ipliğe anlamlı iplik denir.Anlamlı iplikten şifre verilirken 3 nükleotid bir araya gelerek bir şifreyi (kodu) oluşturur.

mRNA ‘da 3 nükleotid bir kodonu oluşturur. tRNA’da 3 nükleotid bir antikodonu oluşturur. Her aminoasit ise 3 nükleotid tarafından şifrelenir.

Protein sentezi sırasında gerçekleşen olayları şöyle özetleyebiliriz.

DNA kendini eşler. (Rep)

DNA’daki bilgiler mRNA ‘ya aktarılır.Yani mRNA sentezlenir.

mRNA çekirdekten ayrılarak sitoplazmaya geçer.

Sitoplazmada geçen mRNA ribozomun küçük alt birimine tutunur.

Sitoplazmada bulunan uygun aminoasit’ler tRNA’lara bağlanır.

tRNA’lar sayesinde bağlanan aminoasitler ribozama getirilir.

Ribozomun büyük alt biriminde tRNA ‘ların bağlanacağı bölgelere bağlanırlar.

Ribozoma bağlanan tRNA’ların antikodonları ile mRNA’nın kodonlarındaki baz çifleri geçici olarak birleşirler.

Aminoasitler arasında peptid bağları kurulur.Her bağ kurulması sırasında ise bir molekül su açığa çıkar.

Ribozom üzerinde mRNA’nın kaymasıyla yeni kodonlarla antikodonlar karşılıklı gelirler.Böylece protein sentezi devam eder.

Amino asitler arasında peptid bağları kurulunca tRNA’ların görevi biter ve ribozomdan ayrılarak sitoplazmaya geçerler.

mRNA ‘da durdurma kodonlarından herhangi biri (UAA,UAG),UGA) gelince protein sentezi tamamlanır.

Sentezlenen protein ribozomdan ayrılır.

mRNA serbest kalarak sitoplazmaya geçer ve hidroliz olur.

Ribozomun küçük ve büyük alt birimleri birbirinden ayrılır.

DNA ‘NIN EŞLENMESİ (REPLİKASYON)

Gerekli olan nükleotidler ( A,G,S,T) sentezlenir.

DNA zincirleri arasında bulunan zayıf H bağları koparak 2 zincir fermuar gibi açılır.

Açıkta bulunan nükleotidlerin karşısına yeni nükleotidler gelerek yeni zincirler oluşur.

Oluşan yeni zincirler diğer zincirlerin tamamlayıcısıdır.

Böylelikle 2 DNA oluşur.

HÜCRE

Canlıların en küçük yapı birimine Hücre denir. Ökaryot hüce 3 kısımdan incelenir.

Hücre zarı

Sitoplazma

Çekirdek

1.HÜCRE ZARI : Hücrenin etrafını çevreleyen esnek , seçici geçirgen özellikteki canlı yapıdır.

Yapısında protein , yağ ve karbonhidrat bulunur.

Akıcı mozaik zar modeli

Bu maddelere göre hücre zarı , iki sıra lipit (yağ) molekülü ve yağların arasına serpiştirilmiş proteinlerden oluşur.

Glikoprotein : Hücrelerin birbirini tanımasını sağlarlar. Hücre içine alınacak maddelerin seçilmesini ve bazı hormonlara yanıt verilmesini sağlarlar.

özellikleri :

Seçici geçirgendir ve esnektir.

Girintili çıkıntılıdır , genellikle düz değildir.

Yırtılırsa kendini yenileyebilir.

Hücre zarları birbirine yapışık değildir.

Görevleri :

Hücreyi bir arada tutar.

Madde alış verişini düzenler.

Hücrelere mekanik güç sağlar.

Hücrelerin birbirini tanımasını sağlar.

Osmotik dengeyi sağlar.

Uyartı iletimini sağlar.

Hücre Çeperi : Bitkilerde , alglerde , mantarlarda bulunur.Selülozdan oluşmuş bir yapıdır.

Hücreye desteklik sağlar.

Hücreye şekil verir.

Cansızdır.

Hücre zarına göre daha geçirgendir.

Genç hücrelerde ince , yaşlı hücrelerde kalındır.

2.SİTOPLAZMA

1.Ribozom

Virüsler hariç tüm canlı hücrelerde bulunur.

Zarla çevrili değildir.

Büyük ve küçük alt birimlerden oluşmuştur.

Yapısında %40 protein ve %60 oranında RNA bulunur.

Protein sentezi burada gerçekleşir.

Robozomun faaliyetleri artınca , hücre ;ATP ve aminoasit miktarı azalır. Protein miktarı ve su miktarı artar.

2.Endoplazmik Retikulum (ER)

Hücre içinde bulunan kanalcık ve borucuklardır.

Madde iletimini ve depolanmasını sağlarlar.

Lizozom , golgi , koful , çekirdek zarı , hücre zarı gibi yapıların oluşumunda görev alır.

İki çeşittir.

Granüllü ER : Üzerinde ribozom bulunur. Protein depolama ve iletme görevi yapar.

Granülsüz ER : Üzerinde ribozom bulundurmaz. Yağ depolama ve iletme görevi yapar.

3.Golgi Aygıtı

1. ER’den oluşmuş üst üste gelmiş keseceikler sistemidir.

2. Salgı yapan hücrelerde daha fazladır.

3. Madde , salgılama ,paketleme ve depolama görevi yapar.

4. Bitkilerde selüloz sentezler.

4.Lizozom

1. Golgi aygıtı tarafından üretilen kesecikler halindeki organellerdir.

2. İçinde sindirim enzimleri bulunur. Hücre içi sindirimde görev alır.

3. Lizozom organeli parçalanırsa hücre kendi kendini sindirir.Bu olaya Otoliz adıverilir.

4. Bitkilerde Lizozom yoktur.

5.Sentrozom

1. Hücre bölünmesi sırasında iğ ipliklerinin oluşumunu sağlar.

2. Her hücrede 1 tane bulunur.

3. Sadece hayvansal hücrelerde ve bazı ilkel bitkilerde bulunur.

4. Yapısında protein ve DNA olduğu varsayılır.

5. Birbirine dik iki tüpten oluşur. Her birine Sentröl denir.

6.Koful

1. Hücre zarından , çekirdek zarından , golgi organelinden veya ER’dan oluşabilir.

2. Hayvan hücrelerinde küçük ve çok sayıda , bitki hücrelerinde büyük ve az sayıda bulunur.

3. İçinde koful öz suyu bulunur.

4. Osmotik Basıncın ayarlanmasında görev alır.

5. Bitkilerde stomaların açılıp kapanmasında görev alırlar.

6. Besinlerin depolanmasında ve sindirilmesinde görev alırlar.

7. Boşaltım ürünlerinin depolanmasında ve atılmasında görev alır.

7.Mitokondri

Enerji ihtiyacı fazla olan çizgili kas , karaciğer , böbrek hücrelerinde fazladır.

Çift kat zarla çevrilidir. Dış zar düzgün iç zar girintili ve çıkıntılıdır. İç zardaki katlanmalara krista denir.

İç zarın içini dolduran bölgede (matriks) DNA, RNA ve ribozom bulunur.

Protein sentezi yapabilir.

Bölünüp çoğalabilirler.

Oksijenli solunum olayı burada gerçekleşir.

C6H1206 + 02 Enzim CO2 + H2O + ATP

Mitokondride üretilen ATP her türlü hayatsal olayda kullanılır.

Mitokondri faaliyetlerinde artma olduğunda hücrede glikoz ve O2 miktarı azalır.

8.Plastidler

Sadece bitki hücrelerinde bulunur. 3 grup altında toplanır.

a.Kromoplast : Bitkiye yeşil dışında renkleri verir.Lökoplastların farklılaşmasıyla oluşur.

b.Lökoplast

1. Renksizdirler.

2. Nişasta , protein ve yap depo ederler.

3. Işıklı ortamda kloroplasta dönüşürler.

4. Kök ve gövde bol miktarda bulunurlar.

5. Diğer plastidlerin kökenidir.

c.Kloroplast

Bitkilerde ve öglena da bulunur.

Granumlarda klorofil ve ETS enzimleri bulunur.

Protein sentezi yapabilir.

Bölünüp çoğalabilir.

Fotosentez burada gerçekleşir.

CO2 + H2O Işık C6H12O6 + O2

enzim klorofil

Kloroplast faaliyetlerinde artma olduğu zaman hücrede CO2 ve H2O azalır , glikoz ve O2 artar.

12 Temmuz 2007

İçindekiler

İÇİNDEKİLER

1-) Giriş

2-) Enzimler

2.1-) Enzim nedir?

2.2-) Enzimlerin bileşimi ve özellikleri

2.3-) Enzimlerin adlandırılması ve sınıflandırılması

2.3.1-)Hidrolazlar

2.3.1.1-)Proteazlar

2.3.1.2-)Esterazlar

2.3.1.3-)Karbohidrazlar

2.3.2-)Oksidoredüktazlar

2.3.2.1-)Dehidrogenazlar

2.3.2.1.1-)Nikotinamid Koenzimleri

2.3.2.1.2-)Flavin Koenzimleri

2.3.2.2-)Oksidozlar

2.3.2.3-)peroksidozlar

2.3.3-)Transferazlar

2.3.3.1-)Transfosforilazlar

2.3.3.2-)Transaminazlar

2.3.3.3-)Transmetilazlar

2.3.3.4-)Transaçilazlar (Koenzim A ve lipoik asid)

2.3.4-)Liaz ve Lipaz(Sentetoz)lar

2.3.5-)İzomerazlar

2.4-)Yem Enzimleri yardımı ile Kanatlı Rasyonlarında Buğday ve Arpa Kullanımı

2.5-)Kanatlı yemlerinde enzim kullanımı ve bu alandaki gelişmeler

2.6-)Kanatlı Mezbahası yan ürünlerinde Enzim Karmalarının kullanılması

3)SONUÇ

4)KAYNAKÇA

1-GİRİŞ

Hayvan yetiştiriciliğinde yem önemli bir yer işgal eder.Çünkü işletme masraflarının çoğunluğunu yem bedeli teşkil eder.Bu bakımdan,hayvan yetiştiricisinin yemler hakkında tam bir bilgiya sahip olması gereklidir.

Yem şöyle tarif edilmektedir; Pratikte elde edilmiş olan tecrübelerin gösterdiği sınırlar içerisinde kalan miktar ve koşullar altında hayvanlara yedirildiği taktirde sağlıklarına herhangi bir zararlı etkisi olmayan ve hayvanların faydalanabilecekleri durumlarda organik veya anorganik besin maddeleri içeren materyale yem denir.

(1981 AKYILDIZ)

Hayvancılığın en önemli sorunlarından biriside beslenmedir.Beslenmenin ana kaynağını ise yem oluşturmaktadır. Hayvansal üretimde bulunan işletmelerin kullandıkları girdilerin % 60-70 lik kısmının yemden oluşması,yemin hayvan beslemesinde olduğu gibi işletme ekonomisi açısındanda ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Yemler,genelde kaba ve yoğun(Karma)yemler olarak 2 grupta toplanmaktadır.Hayvan beslemesinde her iki grup yeme de gereksinim duyulmaktadır.(ANİMAL (2000)

Ülkemiz yaklaşık 60 milyon çiftçilik hayvanı 280 milyon kümes hayvanı ve geniş su ürünleri kaynakları ile büyük bir hayvancılık potansiyeline sahiptir.Kırsal kesimde yaşayan insanlarımızın çoğunluğu hayvansal üretim ile ilişkilidir.Özellikle kalkınmada geri kalmış yörelerimizde ilk akla gelen Potansiyel istihdam alanı hayvancılıktır.

Türkiye’de hububat ve sanayi bitkileri üretimi için uygulanan subvansiyonlar,dolaylı şekilde karma yem fiyatlarını olumsuz şekilde etkilemiştir.Hayvansal ürün maliyeti artmıştır. Bunu dengelemek için karma yemleri de

subvanse etmek düşünülebilirse de,geçmişte yaşanan tecrübeler bunun ülke koşullarına uygun düşmediğini ve hem de kaba yem/kesif yem dengesini suni olarak bozduğunu ortaya koymuştur.Hayvansal ürünlere belli bir miktar destek verilmek suretiyle denge sağlanması daha uygundur.

Kanatlı karma yemlerinde kullanılan ve enerji kaynağı olarak kolayca sindirilebilen Mısır ve Buğday gibi besin kaynaklarının insan beslemesinde de kullanılıyor olması, karma yem sektöründe hammadde sıkıntısına neden olmaktadır. Bu durumda ssözkonusu enerji kaynaklarında dış alımlara yönelme olmakta,bunun sonucunda da hammadde fiyatı artmakta ve bu artış karma yeme,dolayısıyla hayvansal ürüne yansımaktadır, bu da tavuk eti üretimini ve tüketimini olumsuz yönde etkilemektedir.

Bu durumu önlemek için kendi kaynaklarımızı mümkün olduğunca kullanmak,dışa bağımlılığımızı ortadan kaldırmak gerekmektedir.Ülkemizde enerji kaynağı olarak üretimi en fazla yapılan tahıl buğdaydır.1995 verilerine

göre 4-17.5 milyon ton Buğday üretilmiştir.(Anonim 1995)Bu yüzden kanatlı rasyonlarında mısır yerine buğday ikame olanaklarının araştırılması gerekmektedir.

Bilindiği gibi,tek mideli olan kanatlı hayvanlar selüloz arabinoksilanlar,beta-glukanlar ve pektinler gibi nişasta olmayan polisakkaritleri enzimatik olarak sindiremezler ve bu maddelerce zengin yemlerden yeterli düzeyde yararlanamazlar(Bedford 1991)

Etlik piliç rasyonlarına enzim katkısı ile ilgili yapılan çalışmalarda buğdaya dayalı hazırlanan rasyonlara uygulanacak enzim katkısıyla rasyonun sindirilebilirliğinin artacağı ve bunun da daha iyi canlı ağırlık kazancı ve yem değerlendirme sağlayacağı ortaya koyulmuştur(Kern kamp 1991;Graham 1991)

Tavuklarda sindirim kanalının kısa olması nedeniyle yemlerine ilave olunacak enzimlerin mide ve bağırsakta etkilerini göstermesi lazımdır.Civciv rasyonlarına katılan Proteaz ve Amilaz’ın yemi değerlendirme ve hayvanların canlı ağırlık artışları üzerine olumlu etkide bulunduğu saptanmıştır.Fakat katılan bu enzimlerin olumlu etkilerinin meydana gelebilmesi için civciv rasyonlarının kapsamında yüksek düzeyde arpa bulundurması zorunluluğu vardır.(IŞIK 1975)

Yem enzimlerinin etkisi viskositenin düşürülmesi ise de bunun yanında, ,beta-glukan ve arabinoksilanları yıkarken,hücre duvar yapısında bozulması sonucu ,hücre içi protein ve nişasta gibi besin maddeleri açığa çıkarak,yemden yararlanma artmaktadır.

2-ENZİMLER

Canlı hücrelerdeki biyolojik katalizatörler enzim(ferment)olarak tanımlanmıştır.Kmyasal açıdan bakıldığında enzimler protein kısımı(apoenzim)yanında bir miktarda örneğin vitamin ve iz elementlerden oluşturulmuş bir koenzim içermeleri ile kendilerine özgün bir proteindirler.Enzimler organizmadaki tüm biyokimyasal çevrimler için mutlaka şarttır.Gerçekten de hem sindirim kanalında yem yapı taşlarının parçalanması ve hem de ara madde değişimindeki vücut maddelerinin yapımı ve parçalanmasında enzimlere mutlak gereksinme duyulur. Bu yüzden hayvanların verim yeteneklerinin enzimlerin besleyici etkinliği yardımıyla,düzeltilmesi hakkında da denemeler yapılmıştır.

Bu çabalarla beslemedeki etkinlikleri nedeniyle enzimlerin görev üstlenme yetenekleri arttırılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmalarda öncelikle çeşitli esensiyel yem yapı taşlarının (İz elementler,B vitaminleri)enzimlerin oluşturulması ve etkinleştirilmesi üzerine olan görevleri üzerinde durulmuştur.(1985 KIRCHGESSNER)

Enzimleri hücreler yapar.Bunların bazıları etkilerini yapıldıkları yere, yani hücre içerisinde gösterdiklerinden orada kalırlar. Bazıları ise ekinliklerini gösterecekleri yere, yani hücre dışına gönderilirler.Örneğin sindirim enzimleri gibi. Ayrıca vücuda karışmış olan yabancı maddeleri hidroliz ederek zararsız hale getiren enzimlerde vardır.

Bir enzim iki kısımdan oluşur. Bunlardan biri CO-enzim olup enzim sisteminin aktif grubudur.Diğeri ise APO-enzimdir. Bu daha çok protein karakterindedir ve enzimin hangi maddeye etki edeceğini belirtir. Bu iki kısmın birleşmesiyle meydana gelen tam enzime de HOLO enzim denir.

Enzimlerin etkisi büyük ölçüde çevrenin PH derecesine bağlıdır. Enzimlerin etki koşulları arasında ısı da önemlidir.Enzimler genellikle belli bir ısı derecesinden sonra etkilerini göstermeye başlarlar. Buna karşılık 50-60 derecede etkilerini kaybederler.(1998 ALARSLAN)

Canlı organizmadaki tüm kimyasal olaylar enzimlerin etkileri ile meydana gelirler. Fermentler adıyla da bilinen enzimler,tepkimeye girmeden veya parçalanmadan kendi varlıkları ile canlı organizmadaki kimyasal tepkimelerin hem gücünü ve hem de hızını düzenleyen bileşiklerdir. Bunlar, diğer organik bileşiklerde değişiklik meydana getiren tepkimeleri katalize ederler.Ancak kendileri tepkime sonunda değişmeden olduğu gibi kalırlar.Şimdiye değin izole edilmiş ve incelenmiş tüm enzimlerin protein oldukları anlaşılmıştır.

Enzimler, canlı hücreler tarafından salgılanan katalizörlerdir;bundan dolayı genellikle biyokatolizörler olarak ta adlandırılırlar. Tüm katalizörler gibi enzimler de, kendileri tepkimede kullanılmadan kimyasal ve fiziksel tepkimelerin hızını artırılar. Ancak kendilerine özgü değişik birçok özellikler taşırlar.

Sindirim enzimleri,enzimler içinde önemli bir yer tutarlar. İnsanların ve bazı hayvanların tükrüklerinde bulunan pityalin enziminin sindirimdeki fonksiyonu, bunların etkilerine bir örnek olarak gösterilebilir. Bu enzim,erimez durumda olan nişastayı eriyebilir Maltoz’a(Malt şekeri)parçalar.

Sindirim enzimlerinden herbiri yalnız belirli bir besin maddeleri üzerinde etkili olur. Bazı enzimler en iyi etkiyi nötr eriyiklerde gösterirler. Buna karşılık bir bölümü hafif asit, diğer bir bölümü ise hafif alkali eriyiklerde en etkili güçte olurlar.(1994 YELDAN)

2.2)ENZİMLERİN BİLEŞİMİ VE ÖZELLİKLERİ

Şimdiye kadar birçok enzim kristal biçimde elde edilmiş olup bazı durumlarda bu kristaller saf bileşik özelliğini gösterirler.Bu kristalsi enzimlerin protein tabiatında oldukları görüldüğünden,tüm enzimlerin birer protein veya protein türevi oldukları kabul edilmektedir.Birçok durumlarda da Demir, Mangan veya Çinko gibi metallerde de proteinle birleşmiş olarak enzimin temel kısmını oluştururlar.Diğer bazı durumlarda da amino asid olmayan organik kısımlar protein molekülüne bağlanmışlardır.Bu amino asit olmayan grubun proteine bağlanış sağlamlığı çok değişir.Bazı vitamin türevi enzimlerinde ise bağlantı daha az sağlamdır,serbest ve bileşik vitamin türevleri arasında ölçülebilen bir denge vardır.Enzimdeki protein ile protein olmayan grup arasındaki bağın sağlam veya daha az sağlam oluşuna göre protein olmayan grubuna prostetik grup veya koenzim denir.Enzimin bir koenzimi bulunduğu zaman toplam veya kompleks enzime holoenzim (tam enzim ) protein kısmına apoenzim (taşıyıcı ) denir.Apoenzim ve prostetik grup kendi başlarına katalitik etki göstermezler.

Enzimin etkilediği madde veya maddeler karışımına enzimin substrat’ı denir.Enzimin etkisi önce substratabağlanıp bir kompleks oluşturması ile başlar.

Enzim+Substrat—–Kompleks—-Ürün+Enzim

Enzimler proteinli maddeler olduklarından proteinlerin tüm özelliklerini gösterirler.Onlar gibi büyük moleküllü olmaları dolayısıyla sellofan veya koladyum zarlarından geçmezler,ısı ile kolaylıkla denatüre olurlar ve ortamın asit veya alkali oluşuna karşı çok duyarlıdırlar.Ortamın pH’sine göre değişik yükte olurlar ve izoelektrik noktada en az yüklüdürler.Ortamın pH değişmesi enzim etkisini tersinir ve tersinir olmayan şekilde iki yönde değiştirilebilir.

Değişik asitlik veya alkalilik derecelerine göre enzimlerin duyarlılığı çok değişir.Örneğin,maya sakkarozu pH 3′ün

altında tersinir olmayan şekilde çabucak etkisini kaybederken,pepsin 1,5-2,5 arasında en çok etki gösterir.

Genellikle pek az enzim pH’nin 1′e kadar düşmesine veya 11′e kadar yükselmesine dayanabilir.

Enzimli reaksiyonlar üzerinde sıcaklığında,tersinir ve tersinir olmayan,iki şekilde etki görülmektedir.Belirli sınırlarda,0 santigrat derece ile yaklaşık 40 veya 50 santigrat derece arasında sıcaklık yükselmesi enzim etki hızını arttırrr ve soğutmakla yeniden eski hız düzeyine dönülebilir.Sıcaklığın bu tersinir etkisi,katalizlenmiş olsun veya olmasın genellikle kimyasal reaksiyonlarda görülür.

Sıcaklığın enzimler üzerindeki tersinir olmayan etkiside onları parçalamasıdır. Genellikle, ıstmakla çözelti halindeki enzimlerin etkisiz bırakılmaları proteinlerin denatüre oldukları (50-70 C) sıcaklık derecesinde olur.

Enzim katalizörlü reaksiyonların hızı enzimin derişimi ile genellikle lineer olarak artar. Bu hız substrat derişimi ile ise daha başka değişiklikler gösterir.

2.3) ENZİMLERİN ADLANDIRILMASI VE SINIFLANDIRILMASI

Şimdiye kadar bilinen enzimlerin sayısı 700 ün üstündedir. Bunların adlandırılmasında kabul edilmiş bir genel sistem yoktur. Bazı enzimler substrat adına göre veya onun biraz değişimine -az ,-son eki eklemek suretiyle,örneğin ligidlerin hidrolizini katalizyenler proteinaz , polipeptidlerin amino asidlere, bölümünmesini katalizyenler peptinaz biçiminde adlandırıldıkları gibi, heminli enzimler, flavinli enzimler gibi prostatik gruplarına göre adlandırılma ve öteden beri kullanılan pepsin, tripsin, ptiyalin ve rennin gibi günümüz sınıflama sistemi kabul edilmeden önceki adlar korunmaktadır. Genel olarak proteinler üzerine etkisini gösteren enzimlere proteditik enzimler veya proteazlar denir.

Bir proenzim veya zimojen, kendisinden asıl enzimin meydana geldiği ana proteindir. Örneğin pepsinojen midede meydana gelir ve var olan hidroklorik asid etkisiyle pepsine dönüşür çünkü tripsin bağırsakta tripsinojenden meydana gelir.

Tüm enzimler genel olarak bileşimlerine göre üç gruba ayrılabilirler:

1-Yalnız proteinden oluşmuş enzimler. Amilsaz, proteinazlar ve birçok diğerleri bu gruptadır.

2-Proteinden başka koenzim veya prostetik grup denien protein olmayan bir parçası bulunan enzimler.Böyle enzimlerde prostetik grup kimyasal etkinlik merkezidir,halbuki protein kısmı özgüllükten sorumludur. Böylece bir çok durumlarda aynı bir prostetikgrup farklı proteinlerle bileşik olarak değişik enzimleri meydana getirir.Örneğin bir çok dehidropenazlar aynı bir prostetik grup flavin mononükleotid (FMN) taşırlar.Fakat farklı proteinler içerir. Bu grup enzimlerde genellikle enzimi yıkmaksızın dializ ve prostetik grubu proteinden ayırmak olabilir ve protein ve prostetik grubu yeniden birleştirerek enzime etkinlik kazandırabilir.

3-Üçüncü grup enzimler gene protein ve koenzim olarak iki bölümden oluşurlar,ancak bunlarda enzimatik po-tansiyeli yıkmaksızın bu iki bölüm ayrılamaz.Örneğin,Fe,Cu,Co v.d. içeren metaloprotein enzimler koenzim genellikle ısıya dayanıklı iken protein bileşeni (Apoenzim) doğal olarak ısıya duyarlıdır.

Enzimler katalizledikleri reaksiyon tipine göre beş baş sınıfa ayrılırlar:

I-Hidrolazlar

II-Oksidoredüktazlar

III-Transferazlar

IV-Liaz ve Lipazlar

V-İzomerazlar

ve bu sınıflar da gruplara ayrılırlar.

2.3.1) HİDROLAZLAR

Hidrolazlar substratın su katılmasıyla bölünmesini sağlarlar.Bu sınıfın başlıca iki grubu a) C-N ve b) C-O bağlarının çözülmesini katalizleyen enzimlerdir.Birinci grupta başlıca proteazlar ( proteolitik enzimler ) ve ikinci grupta esterazlar ve karbohidrazlar bulunur.

2.3.1.1)PROTEAZLAR (proteolitik enzimler ) :

Bunlar peptit bağlarının su etkisiyle bölünmesini ve sentezini katalizlerler.

-CO-NH+H2O->-COOH+H2N-

Genelikle bunlar proteinaz,peptidaz ve amidaz olarak ayrılırlar.Proteinazlar proteinlerin iç peptid bağlarına etki ederek onları proteoz,pepton ve polipeptidlere bölerler.Bu grupta mide salgısının pepsin’i genç danaların dördüncü midesinden özütleme ile elde edilen rennet’in etkili enzimi rennin vardır.

Peptidazlar,proteinlerin proteinazlara bölünme ürünleri olan polipeptitlerin,serbest amino veya karboksil gruplarına bitişik peptit bağlarına etki ederler,serbest amino asitlere ayırırlar.Tüm bitkisel ve hayvansal dokularda ve kanda bulunurlar,dipeptidaz,aminopeptidaz,karboksipeptidaz v.d.alt gruplarına ayrılırlar.

Amidazlar,peptid bağlarından başka C-N bağlarına ayıran üreaz ve erginaz gibi enzimlerdir.Üreaz üreyi karbondioksit ve amonyağa hidrolizler.

2.3.1.2)ESTERAZLAR

Bu enzimler doğal esterler üzerine etki ederler estereazlardan lipaz’lar yağların gliserin ve yağ asidine bölünmesini,fosfataz’lar fosforik asitler esterlerinin ve süfataz’lar sülfürik asit esterlerinin bölünmesini katalizler.

2.3.1.3)KARBOHİDRAZLAR

Bu enzimler basit glikozidlerin,oligosakkaritlerin ve polisakkaritlerin glikozid bağlarına etki ederler,glikozidaz ve poliaz veya polisakkaridaz olarak ayrılırlar.Birinci grupta glikozidaz ve invertaz ve ikinci gurpta amilazlar bulunur.

2.3.2) OKSİDOREDÜKTAZLAR

Oksidoredüktazlar hidrojen veya elektronları bir substrattan diğerine taşırlar metabolizmada çok önemli rol oynarlar.Dehidrogenaz,oksidaz ve peroksidaz gruplarına ayrılırlar.

2.3.2.1)DEHİDROGENAZLAR

Organik bileşiklerin yükseltgenmesi genellikle bir dehidrogenlenme olayıdır,bunu katalizleyen bir çok dehidrogenazlar vardır.Organik verici (XH2)’den iki atom hidrojenin organik alıcı,(Y)’ya aktarılmasını katalizler.

XH2+Y—->X+YH2

Dokularda besinlerin oksijensiz olarak normal yükseltgenmesi bu şekilde olur dehidrogenazlardan piridinli ve flavinli enzimlerin prostetik grupları koenzimlerdir nikodinamit koenzimleri flavinkoenzimleri adını alır.

2.3.2.1.1) NİKOTİNAMİD KOENZİMLERİ

Nikotinamid,B vitaminlerinden nikotinik asidin amididir bu bileşik nikotinamit-adenin-dinüklotid (NAD) ve nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat (NADP) olmak üzere iki koenzim bileşiminde bulunmaktadır.

Buradaki nükleotidlerden biri 5′-adenilik asit (adenazin 5 fosfat ),diğeri nikotinik asit amidinin D-riboz ve fosforik asit ile oluşturduğu nükleotiddir.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid (NAD )

Nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat NADP ,NAD ‘den bir molekül fosforik asit fazla içermesiyle farklanır. Moleküldeki bu üçüncü fosforik asit 5′-adenilik asidin riboz kalıntısının,iki yerinde bağlıdır.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid fosfat (NADP )

Her iki koenzimde tersinir olarak hidrojen aktarılmasını katalizler.Koenzimlerin yükseltgenmiş şeklinde nikotin-amiddeki azot kuaternerdir ve pozitif yük taşır.Onun için NAD’nin bu şekli NAD ve NADP’nin yükseltgemiş şekli NADP+ ile kısaltılmış olarak gösterilir.Hidrojen aktarılamsında nikotinamid halkasındaki azot yükünü, halkada aromatik niteliğini kaybeder,halkada yalnız iki çifte bağ kalır.

Nikotinamid-adenin-dinükleotid indirgenmiş şekli (NADH)

2.3.2.1.2)FLAVİN KOENZİMLERİ

Bunlar riboflavin(B2 Vitamini)taşırlar.Flavin mononükleotid (FMN)veya riboflavin -5′-fosfat ve flavin adenin-dinükleotid(FAD)flavinko enzimlerinden ikisidir.Bu sonucu da riboflavin-5′-fosfat ,5 adenilik asid ile bağlanmıştır.

Riboflavin-5′-fosfat(flavin mononeotid)(FMN)

Flavin -adenin dinükleotid(FAD)

Nikotinamid koenzimlerde olduğu gibi FMN ve FAD hidrojen aktarılmasında rol oynarlar.Redoks olayında riboflavinin izoalloksazin halkasındaki 1 ve 10 numaralı iki azot’a bağlı konjuge çifte bağlara 2H bağlanır.

Flavinli enzimler sarı renklidirler, indirgenince bu renk kaybolur,yani enzimin dihidro türevi renksizdir.Sarı enzimin kendisi yalnız başına dehidrojenleme reaksiyonu yapmaz, NADPH dan hidrojeni, serbest oksijen veya başka bir hidrojen alıcısına,örneğin sitokrom C ve metilen mavisine aktarabilir. Eğer alıcı oksijen ise H2O2 meydana gelir.

2.3.2.2)OKSİDAZLAR

Elektron ve hidrojen aktaran enzimlerdir.Bu grubun tüm enzimleri ağır metal taşıyan metaloproteidlerdir.

Bunlardan önce sayılmaya değer olanlar fenoloksidazlar’dır,fenol türevlerinin kinonlara yükseltgenmesini katalizlerler,bakırlı enzimlerdendirler.Bunlar bitkilerde çok dağılmışlardır, Patates ve mantar bunlarca zengin-

dirler.Katalitik etkileri bakırın değerlik değişmesinden ileri gelir.Bitki ve hayvanlarda geniş oranda dağılmış bulunan fenoloksidaz tirasinaz,tirosin amino asiclinin önce hidroksillenerek 3,4 -dehidroksifenilalanin “Dopa” üzerinden ortakinon bileşiğine yükseltgenmesini katalizler, daha sonra da bunun polimerleşmesiyle kahverengi esmer ve siyah pigment melanin meydana gelir.

2.3.2.3)PEROSİDAZLAR

Hidrojen paroksidin ayrışmasını katalizleyen enzimlerin en önemlileri peroksidozlar ve katalazlardır.

Katalazlar hemen tüm hayvansal organlarda, hücre ve doku sıvılarında ve bitki dokularında bulunurlar,hücre zehiri hidrojen perosidin su ve oksijen ayrışmasını katalizlerler;

2 H2O2 ->2H2O+O2

Hayvansal organlarda ve bitkilerin çoğunda bulunan perosidazlar benzer tepkime ile atomik oksijen verirler; H2O2 ->2H2O+O ki bu, fenol ve aminler gibi substratlar derhal yükseltger

2.3.3)TRANSFERAZLAR

Transferazlar bazı grupların ikinci bir sustrata aktarılmasını katalizlerler,ve aktarıldıklar gruba göre adlandırılırlar.Transfosforilaz,transaminaz,transmelitaz,transcilaz gibi besin kimyası ve teknolojisinde,mayalanma,tat ve koku meydana gelmesinde,meyvanın olgunlaşmasında,et gevrekleşmesinde ve birçok biyolojik sentezlerde önemli rol oynarlar.

2.3.3.1)TRANSFOSFORİLAZLAR

Transfosforilazlar enzimlerin önemli bi grubunu oluştururlar,fosfat veya pimfosfat kökünün bir molekülden başka bir moleküle akarılmasını katalizlerler.Fosfat grubu genellikle serbest olarak bulunduğu gibi bazı enzimlerin koenzimlerinde de bulunur.Bunu taşıyan enzimlere kinazlar denir,örneğin alkollü mayalanmada söz konusudur.

Adenozin trifosfat(ATP)

2.3.3.2)TRANSAMİNAZLAR

Balıca şiruvik asid olmak üzere keto asidlerle glutamik asid arasında, amonyağı serbest kılmaksızın,aminsizleşme ve aminlaşmeyi yaparlar.Bu şekilde amino asidden keto asid,keto asidden amino asid meydana gelir.Transaminazların koenzimleri pridoksal fosfattır.

Pridoksal fosfat

Transaminleşme yağ ve karbohidrat metabolizmasına bağlanmasında önemli rol oynar.Hayvansal organizmada keto asidlerden amino asidlerin sentezinde L-Plutamik asid,bitkilerde ise L-aspartik asid azot verici görevini görür.

2.3.3.3)TRANSMETİLAZLAR

Metil grubunu aktarırlar.Örneğin organizmada metiyonin metil gruplarını etanolamin’e vererek kalin meydana gelir.

2.3.3.4)TRANSAÇİLAZLAR(Koenzim A ve lipoik asid)

Transaçilazlar bir verici molekülden alıcı moleküle bir açil grubu aktarırlar. Örneğin,koenzim A (KoA-SH Olarak kısaltılır)asetil grubunun aktarılmasını katalizler.

Asetil- X+KoA-SH->Asetil-S-KoA+SH

Asetil- S-KoA+YH->Asetil-Y-+KoA+SH

Koenzim A’nın yapı taşları adenin,D-riboz,pantotenik asid,tiyo ekanolamin(sisteomin)ve 3 mol fosforik asiddir.

2.3.4)LİAZ ve LİPAZ (Sentetaz)lar

Liaz ve lipazlar (sentetazlar) iki molekülün,ATP’nin bölünmesiylebirlikte bağlanmasını veya tersi reaksiyonu katalizler:

ATP+A+B–>C+ADP+H3PO4

Ligazlar sağa doğru olan reaksiyonu,liazlar da sola doğru olan reaksiyonu katalizler.Bu enzimler kopardıkları veya meydana getirdikleri bağlara göre gruplandırılırlar.Bunlardan bir C-C bağını koparan veya sentez edenler karboliaz ve karbosentetazlar (bu grupta dekarboksilazlar),su katılması veya ayrılmasını katalizleyenler,hidrolitik enzimler:Hidrota ve dehidratazlardır.Bunlardan fumaraz malik ve fumarik asidlerin birbirine dönüşmesini katalizler.

HOOC-CH2-CHOH-COOH<--->H2O+HOOC-CH=CH-COOH

Malik asid Fumorik asid

Hidrolitik enzimler çokluk tersinir reaksiyonları katalizler,onun için aynı zamanda sentetazlardır.

Birinci cins en önemli enzimlerden birisi,hayvansal dokularda ve alkollü mayalanmada önemli rol oynayan piruvat karboksilaz bir karbosentetazdır:

Piruvat + H2O +CO2 +ATP —-> Oksaloasetat +ADP +H3PO4

Maya,pirüvik asidi, tersinir olmayan şekilde,hayvansal dokularda bulunmayan pirüvat dekarboksilaz ( bir liaz ) etkisiyle, asetaldehide dekarboksilleştirir.

CH3-CO-COOH–>CH3CHO + CO2

Bunu yapan enzimin koenzimi kokarboksilaz tiamin pirofosfattır,mayadan kristalsi biçimde elde edilmiştir.

Tiamin pirofosfat ( TPP ),(Kokarboksilaz)

2.3.5 ) İZOMERAZLAR

İzomerazlar molekül içi değişimleri katalizlerler.

2.4)YEM ENZİMLERİ YARDIMI İLE KANATLI RASYONLARINDA BUĞDAY VE ARPA KULLANIMI

Son on yılda kanatlı beslenmesi alanında elde edilen gelişmelerin en önemlilerinden birisi yemlere enzim katılarak arpa ve buğday gibi yem ham maddelerinin büyük oranda kullanma olanağının sağlanmış olmasıdır. Türkiye’nin degişik yörelerinin arpa ve buğday tarımına e1veriş1i o1rnası bu ürünlerin geleneksel olarak üretimine neden olmuştur.Tarımsal üretim içinde buğday ve arpa halen daha birinci sırada yer almaktadır. Bu ürünler her ne kadar insan tüketimine yönelik olarak üretiyor ise de. bunların bir bölümü kalite düşüklüğü veya stok fazlası nedenleri ile, hayvan yemlerinde kullanılmaktadır. Buğday ve arpa büyük veküçükbaş hayvan yemlerinde istenilen oranlarda kullanılabilirken, aynı durum kanatlılar için geçerli olmamaktadır. Örneğin, kanatlı yemlerine %10 arpa veya %35-40 üzerinde buğday katılması sindirim bozukluklarına yol açarak. bunlardan yeterince yararlanmaya olanak vermemekte ve dışkının sulanmasına neden olmaktadır. Buğday, arpa, çavdar ve yulaf gibi tahılların yapısında yer alan kimi polisakkaritler kanatlılar tarafından sindirilemediğinden bu yem maddelerinin metabolik enerji değerlerinin düşük olmasına yol açmaktadır. Yukarıda sözü edilen polisakkaritlerden başlıcaları beta-glukanlar,arabino-ksilanlar ve selülozdur. Kanatlılar tarafından bu maddeleri parçalayacak enzim salgılanması yoktur. Bu nedenle, adı geçen maddelerin enerjisinden yararlanılamadığı gibi, bağırsak içeriğinin viskositesini de artırdıklarından, beraberlerindeki diğer besin maddelerinin de sindirimini olumsuz yönde etki1emiş olurlar.

Beta-glukanlar ve arabino-ksilanlar su tutma özelliğine sahip bilşikler olup sindirim sırasında tuttukları su nede-niyle içeriğin viskositesini artırırlar. Böyle bir içeriğin her yanına sindirim enzimlerinin işlemesi mümkün olmadığından ve de emilme yüzeyleri yeterli ölçüde işlevini yapamayacağından yemden yararlanma azalmış olacaktır. Bu düzeltebilmek çabası ile hayvan fazladan su içecek ve sonuçta dışkı kalitesi bozularakyapışkan ve sulu bir durum alacaktır. Oysa, mısır ağırlıklı bir rasyon ile beslenen kanatlıların bağırsak içeriği çok akışkan ve adeta su gibi bir durum göstermektedir.

Arabino-klisanlar çoklukla buğday ve çavdar yapısında ve rabino-ksilanaz enzimi yıkılarak kendisini oluşturan basit şekerlere ayrışıp su çekme ve viskositeyi artırıcı özelliğini kaybetmektedir. Benzer biçimde,arpada yer alan beta-glukanları da beta-glukanaz enzimi ile yıkıp olumsuz etkilerini kaldırmak mümkün olmaktadır.adı geçen bu enzimlerden oluşan ürünleri yemlere katarak, arpa ve buğdayı büyük oranlarda kullanmak,değişik ülkelerde yaygınlık kazanmaktadır.

Buğday ve arpanın içerdiği polisakkaritlerin farklı oluşu, bunlara ilişkin yem emzinlerinin de değişikliğine yol açmaktadır.Örneğin, beta-glukanaz enzimi içeren bir ürünün buğdaya önemli bir etkisi söz konusu olmayacaktır.

Böyle bir enzim katkısının ancak arpa ağırlıklı bir rasyonda kullanımı öngörülebilir. Buğday ağırlıklı bir rasyonda a

rabino-ksilanaz enziminin ağırlıkta olduğu bir enzim karması istenilen olumlu sonucu verebilecektir.Yem enzimleri genellikle enzim karmaları biçiminde hazırlanmaktadır. Ancsk, bu karmaların belirli bir enzim yönünden ağırlıklı olması etkinlik açısından önem kazanmaktadır.Çünkü,her çeşit enzimden eşit oranlarda sonuç almaya çalışmak hem bazı enzimlerim gereksiz yere harcanarak maliyetin artmasına hem de ürünün daha fazla hacimlerde hazırlanmasına yol açacaktır. Örneğin, arpanın fazla kullanılacağı bir rasyona beta-glukanaz enziminin çoklukla olduğu ve diğer enzim çeşitlerinden de seluloz enziminin ikinci sırayı aldığı bir karma en ekonomik sonucu verecektir. Bir başka değişle,buğdayın bolca ele alınacağı rasyon hazırlandığında arabino-ksilanaz ağırlıklı bir enzim karması seçilerek,bunun içinde bulunan bir miktar beta glukanaz ve selülaz enzimleri yardımıyla da yemle belirli ölçüde arpanın yer alması sağlanabilir.

Enzim karmalarının içinde belirli ölçüde olmak üzere, amilazlar (nişastayı parçalayan),proteinazlar(değişik proteinleri parçalayan)gibi enzimlerede yer verilip, civciv lerde ilk 10-15 gündeki enzim salgılarındaki yetersizliğe yardımcı olması amaçlanmaktadır. Yem enzimlerinin buğday,arpa,çavdar ve yulaf gibi tahılların sindirilmesini artırması bunların metabolik enerji(ME)değerlerinin de artması anlamına gelmektedir. Değişik araştırma sonuçlarına göre buğdayın ME değeri enzim katıldığında % 6-8 oranında artış gösterirken ,arpanın ME değeri %10-12 oranında yükselmektedir.(finnfeeds International,Avizyme TX ve SX çalışmaları). Bu durumda normalde 3100 kkal/kg. ME kapsadığıvarsayılan buğdayın ME değeri enzim katıldığında 3286 ile 3348 kkal/kg ME arasındaki bir değere yükselecek demektir. Ayrıca, normal koşullarda kanatlı rasyonlarına 400 kg’dan fazla buğday katılma olanağı yok iken , enzim katıldığında 700 kg’a kadar buğday katabilme olanağı doğmaktadır. Bunun yanında,buğdayın kapsadığı protein oranının mısırdan % 50 dolayında daha fazla oluşu, pahalı protenin kaynaklarının daha az kullanılma avantajını da sağlamış olacaktır. Benzer biçimde, arpaya özel enzim ürünü kullanarak, normal koşullarda 2650 kkal/kg dolayına ME kapsayan arpanın bu değeri, 2915 ile 2968 kkal/kg dolaylarına çıkmaktadır. Eğer daha dolgun taneli arpa söz konusu ise, 2700 kkal/kg ME kapsamı 3000 kkal/kg düzeyini aşmaktadır. Ancak, normalde yeme fazla katılma şansı olmayan arpa, enzim ile kullanılırsa 600 kg/ton düzeyine kadar varan bir kullanım oranına ulaşabilmektedir. Buğday ve arpaya dayalı kanatlı rasyonları ile karşılaşılan ticari açıdan bir sorun gibi ortaya çıkan,en önemli yan ürünlerdeki rengin açılmasıdır. Mısırın ağırlıkta olduğu rasyonlarda sarı renk yeterli ölçüde ürünlere geçmekte ve bir miktar kırmızı kullanımı ile istenilen turuncu renk elde edilebilmektedir. Buğday ve arpanın ağırlıkta olduğu rasyonlarda ise hem sarı, hem de kırmızı renklendiricilerin bulundurulması istenebilecek ve bunun getireceği maliyet artışını da hesaba katmak gerekecektir.

Yeme enzim katılmasının ekonomik analizine bakıldığında; enzim tutarının kullanılacak buğday ve arpa tutarına eklendiğinde elde edilecek harcama, aynı amaçla kullanılacak, mısır tutarına eşit veya altında oluşuyor ise enzim kullanımı daha ekonomik demektir. Çünkü buğday ve arpa kullanımının getireceği protein fazlasının değeri, mısırın getireceği renk farkından daha fazla olacaktır. Eğer buğday maliyeti mısıra eşdeğer veya fazla ise,bu durumda enzimin getireceği maliyet artışı ekonomik olma özelliğini ortadan kaldırabilecektir.Genellikle, büyük baş yemlerinde kullanılmak amacıyla üretilen arpanın kanatlı yemlerinde enzim eşliğinde kullanımıyla göze batar ölçüde maliyet indirimi sağlanabilmektedir. Örneğin, arp ve enzim tutarı, mısır fiyatının %90′ından daha aşağıda ise arpa kullanmak daha karlı demektir. Çünkü enzim katılan yemlerde arpanın ME değeri 3000 kkal/kg dolayına çıkmaktadır, ki bu mısırın kapsadığı 3300 kkla/kg ME miktarının %90′ı dolayındadır.

Buğdayın ağırlıklı olduğu civciv rasyonunda peletleme ve ufalama işlemlerinin uygulanması genellikle gerekli olmaktadır. Çünkü, un haline gelen buğday, civcivlerin gagalarında içtikleri su ile karışarak hamurlaşmakta ve gaga kilitlenmelerine yol açarak açlıktan ölümlere neden olabilmektedir. Bu durumun önlenmesi peletleme ve arkasından da ufalama (crumble) yaparak sağlanabilir. Peletleme işlemleri genellikle 70 -75 C arasında yapılırsa da kimi zaman sıcaklık 85 – 90 C ‘lere kadar çıkabilmektedir. Yemde kullanılmak istenen enzimin yukardaki sıcaklıklara dayanabilecek bir teknoloji ile üretilmesi gerekmektedir. Enzimler protein yapısında maddeler olduğu için 60 C’yi geçen sıcaklıklarda bozulup etkinliklerini kaybedebilirler. İşte böyle bir tehlikeyi önlemek için, enzimin özel işlemlerden geçirilip, 90 -95 C’lere kadar dayanmasını sağlamak gerekmektedir.Sözü edilen sıcaklıkların üzerindeki uygulamalar genellikle yem endüstrisinde yer almamaktadır, eğer aşırı ve uzun süreli sıcaklık uygulamaları sözkonusu ise böyla durumlarda peletleme işleminden sonraki soğutma bitiminde sıvı enzim ürünleri ile püskürtme yapılabilmektedir. Granül olarak hazırlanan enzimler sıcaklığa dayanıklı olduğu gibi, aynı zamanda 9 ay gibi bir süre boyunca saklama ömrüne de sahiptirler.Sıvı enzimlerin saklama ömrü ise 2-3 ay kadardır.

Kanatlı rasyonlarına enzim katarak, buğday ve arpa gibi Türkiye’nin geleneksel iki tahılının istenilen miktarda kullanılabilir duruma getirilmesi dış alımlara bağımlılığı azaltması yönünden de ayrıca önem taşımaktadır. Özellikle mısıra bağımlılığı ortadan kaldırması ve buğday kullanımı sonucu olarak soyadan tasarrufa yol açan enzim uygulaması,mısır ve soyanın iyi saklanamaması sonucu oluşan, mikotoksin sorununu da önemli ölçüde ortadan kaldırmış olmaktadır. Mısırın hasadı sırasında fazla nemli olması küf mantarları için iyi bir üreme ortamı oluşturmaktadır. Bu nedenle mısırın kurutulması gerekmekte ve saklanması için de dikkatli olunması en önemli koşulu oluşturmaktadır. Bu tür önlemler ise maliyeti artırmaktadır. Buğday ve arpa ise daha hasat zamanında küflenmeye fırsat vermeyen kuruluğa ulaşmış olmaktadır. Bu tahılların uzun süreli saklanmaları da mısıra oranla daha kolaydır.yukarıda belirtilen yararlar göz önüne alınarak kimi batı ülkelerinde buğday kullanımı mısıra tercih edilmektedir.Örneğin ,İngiltere’de kanatlı rasyonlarına giren tahılların başında gelmektedir.Un yapımı için elverişli olmayan ve daha düşük kalitedeki buğdayın enzim katılarak kanatlı yemlerinde kullanılması,daha da ekonomik bir durum yaratmaktadır.Arpa kullanımında da benzer durum ortaya çıkabilmekte ve biracılık için uygun olmayan arpa çeşitlerinin enzim yardımıyla kanatlı yemlerinde değerlendirilebilmesi mümkün olmaktadır.sonuç olarak denilebilir ki,buğday ve arpanın,kendilerine özel enzim katkıları sayesinde,kanatlı yemlerinde kullanılması hem ekonomik yem yapma açısından,hem de dışa bağımlılığı azaltması bakımından önem taşımaktadır.

2.5)KANATLI YEMLERİNDE ENZİM KULLANIMI VE BU ALANDAKİ GELİŞMELER

Son on yıl içinde,kanatlı beslenmesinde görülen en önemli gelişme,etlik piliç üretiminde arpa ve buğdayın büyük miktarlarda kullanılabilir duruma getirilmiş olmasıdır.Finlandiya’nın arpa dışında tahıl üretiminde uygun olmayışı ve etlik piliç üretimi için mısır yönünden dışa bağımlı durumda olma durumu,Finli araştırmacıları arpa kullanabilme olanaklarını araştırma yönüne itmiştir. Sonuçta, arpanın etlik civciv ve piliç yemlerindeki olumsuz etkileri beta-glukanaz enziminin geliştirilmesi ile ortadan kaldırılmış ve 1985 yılında yem enzimleri piyasay sürülmeye başlamıştır. Daha sonraki girişimlerle buğday,çavdar,yulaf gibi kanatlılarda fazla kullanılmayan yem maddelerinin kullanımını sağlayabilen enzimler geliştirilmiştir.

Kanatlı yemlerine fazla miktarda arpa veya buğday gibi tahılların katılması, ince bağırsaklarda akışkanlığı azaltarak(vikositenin artışı),sindirim aksamasına ve yapışkan dışkı oluşumuna yol açarak ıslak altlık sorunu yaratmaktadır.

İnce bağırsakta viskositenin artışı,hayvanın kendi salgıladığı enzimlerin yeterli etkinlikte sindirimi sağlayamamalarına yol açarak,hayvanın canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanma oranını olumsuz yönde etkilemiş olmaktadır.Viskosite artışının böyle bir etkisi Şekil-1′de gösterilen bir çalışma ile açıklanmıştır.(Bedford ,1992).

Şekil-1.İnce bağırsakta viskosite artışının canlı ağırlık artışı ve yemden yararlanma etkisi(Bedford 1992).

İnce bağırsak viskositesi(cps=centipoise)

İnca bağrsakta viskosite artışına neden olan maddelere bakıldığında, bunların ham selüloz kapsamına giren ve hemiselülozu oluşturan bileşikler olduğu anlaşılmaktadır.Bu bileşiklere grup adı olarak pektinler, nişasta yapısında olmayan polisakkaritler (NSP) veya yüksek molekül ağırlığına sahip karbon hidratlar da denilmektedir.

Viskosite artışına yol açan bu gruptaki bileşiklere ayrı ayrı bakıldığında, bunların beta-glukanlar(arpa ve yulafta)veya arabinoksilanlardan(buğday ve çavdarda)meydana geldiği görülmektedir.

Kanatlı yemlerinde yaygın olarak kullanılabilen kimi tahıllarda bu tür bileşiklerin bulunma oranları tablo-1′de gösterilmiştir.

Tablo-1.Mısır,buğday ve arpada yaygın olarak raslanılan analiz değerli (Kuru maddede)

Yapısal Madde Mısır Buğday Arpa

Ham yağ(%) 5 2 3

Ham protein(%) 9.5 13.0 12.5

Serbest şekerler(%) 1 3 2

Nişasta(%) 71 68 62

Hücre duvarını oluşturanlar(%) 9 11 1.9

-Karışık beta-glukanlar(%) - 0.8 3.4

-Arabinoksilanlar(%) 4.9 6.0 7.0

-Selüloz(%) 2.6 2.5 5.3

-Lignin(%) 0.6 0.8 2.2

Ham enerji(kkal/kg) 4500 4425 4425

Metabolik enerji(kkal/kg) 3850 3500 3100

Tablo-1′ den de izlenebileceği gibi,mısırın yapısında yer alan düşük düzeydeki hüsre duvarı elemenleri mısırlı yemlerin viskositesine önemli bir etkide bulunamadığından ince bağırsaktaki akışkanlık çok rahat olmakta ve hayvanın yemden yaralanmasıda ona göre artmaktadır.Buğdayın mısırdan daha yüksek düzeyde arabinoksilan kapsaması,daha az sindirilip daha düşük metabolik enerjidüzeyine sahip olmasına neden olmaktadır.Arpa kullanılması durumunda yemlerin sindirimi,yüksek beta-glukan kapsamı nedeniyle,daha da düşmekte ve kanatlı yemlerinde kullanımı son derece azalmaktadır.Buğday veya arpa kullanımına bağlı olarak artan viskosite,hayvanın daha çok su içmesine yol açmakta ve bunun sonucu olarak da dışkı daha sulu ve yapışkan bir duruma gelmektedir. Bozulan dışkı, altlık ıslanmasını artırarak koksidiyoz sorununu güçleştirmektedir.Ayrıca altlık kalitesinin bozulması kümes içi rutubet ve amonyak düzeyini artırarak solunum yolu hastalıklarına ortam yaratmaktadır.

İnca bağırsaklardaki viskosite artışına etkin olan ve nişasta yapısında olmayan polisakkaritlerden(NSP) özellikle suda eriyenler büyük önem taşımaktadırlar. Annison(1991) Avustralya’daki kimi buğday çeşitlerinin neden düşük ME kapsadığını incelediğinde, buğdayın içerdiği suda çözünebilirli NSP oranı ile kapsadığı ME Arasında şekil-2′de görülen yakın ilişkiyi saptamıştır.Buna göre buğdayın yapısındaki suda çözünen NSP oranı arttıkça ,buğdayın kapsadığı ME miktarı azalmaktadır.Böyle bir etkiyi farklı bir yaklaşımla ele alan Chort(1992),buğdaydan elde edilen arbinoksilan ekstraktını farklı miktarlarda,viskositesi düşük,bir etlik yeme katarak yapacağı etkileri incelemiş ve tablo-2′de görülen sonuçları elde edilmiştir.

Şekil-2.Etlik piliçlerde düşük ME’li buğdayın içerdiği suda çözünen nişasta yapısında olmayan polisakkaritler(NSP)ile

ME değeri arasındaki ilişkiler.

NSP=Nişasta yapısında olmayan polisakkaritler

Bu araştırmaya göre, artan oranlardaarabinoksilan katılması yemin yararlanılmasına ilişkin değerleri düşürme yönünde etkimiştir.

Tablo-2.Sorgum ve kazeine dayalı etlik piliç yemine farklı oranlarda katılan buğday arabinoksilanlarının etkisi(Choct,1992).

Buğday arabinoksilanı katkısı(g/Kg)

Kontrol 10 25 40

Arabinoksilanlar(g/kg KM) 25.9 34.9 48.0 65.7 ME(kkal/kg KM) 3600 3500 3200 3000

Ağırlık artışı(6 günlük/g) 349 352 268 216

Yemden yararlanma oranı 1.91 1.95 2.49 2.70

İnce bağırsakta sindirilme oranı (%)

Nişasta 96 95 92 82

protein 75 73 69 61

Yağlar 93 92 76 69

a,b,c=aynı harfi taşımayan değerler istatistiksel önemde farklıdır(P<0.05).

Civciv ve piliçlerde yapılan viskosite çalışmalarının sonuçlarına göre canlı ağırlık kazancı ve yemden yararlanma üzerine viskosite artışının olumsuz etkisi %70-80 oranında hesaplanmaktadır(Graham,1994)

Arpa, buğday, çavdar ve yulaf gibi, kanatlıların sindirim sisteminde viskosite artışına neden olan,tahıllardaki etkin maddeler beta glukanlar ve arabinoksilanlar olduğuna göre bunların yıkılması ve eriyebilir yapı taşlarına ayrılması sorunu çözüp, bu tahıllardan yararlanma oranını artıracaktır.İşte bu amaçla beta-glukanaz ve ksilanaz enzimleri kullanıma geçilerek kanatlı yemlerinde arpa ve buğdayın büyük oranlarda yer alması sağlanabilmiştir.

İlk uygulaması 1984 yılında Finlandiya’da başlayan,arpa enzimi beta glukanaz ile yapılmış bir çok denemenin verdiği sonuçlara göre,arpanın besleyici değeri buğdayınkine eşdeğer duruma gelebilmektedir.(Graham veStobard,1993). Bu konuda yapılmış 29 denemenin özet sonucu tablo-3′te gösterilmektedir.

Tablo-3.Arpaya dayalı enzim katılarak 400.000 etlik pilicin yer aldığı 29 denemenin ortak sonucu ile buğdaylı rasyonun karıştırılması(besleme süresi 44 gün)

Yem Çeşidi Canlı ağırlık(g) Yemden Yaralanma oranı

Buğdaya dayalı kontrol 1851 2.01

%46 Arpa+Enzim* 1881 1.98

*Avizyme sx,Finnfeeds International Ltd.

Buğdayda viskositeye neden olan arabinoksilanların yıkılması amacıyla geliştirilen ksilanaz enziminin kullanımı,broyler performansını olumlu yönde etkileyerek,buğdayın ME ve potein miktarının yükseltilmesi sonucu ortaya koymuştur.Bu konuyu araştırmak amacıyla,buğdaya dayalı bir kontrol rasyonu hazırlanarak belirli bir broyler grubuna yedirilmiş ve aynı rasyona enzim katılıp ikinci grubu oluşturan broylerlere verilmiştir.Üçüncü grup olarak bir başka sürüye ise, kontrol rasyonundan %6 daha az ME içeren bir formül yapılıp buna da enzim

katılmıştır.Böyle bir denemenin sonuçları tablo-4′te gösterilmiştir.(Graham ve Stobard 1993)

Tablo-4.Buğdaya dayalı yemlere enzim katılarak 42.güne kadar beslenen etlik piliçlerden elde edilen sonuçlar.

Buğdaya dayalı kontrol+ Kontroldan %6

kontrol rasyonu enzim*düşük ME + enzim*

Başlangıç ağırlığı(g) 48 51 48

Kesim ağırlığı(g) 2154 2222 2236

Yemden yararlanma oranı 1.73 1.62 1.68

*Avizyme TX,Finnfeeds International Ltd. ,UK

Yem enzimlerinin en önemli etkisi viskositenin düşürülmesi ise de, bunun yanında , beta-glukan ve arabinoksilanları yıkarken, hücre duvar yapısınında bozulması sonucu, hücre içi protein ve nişasta gibi besin maddeleri açığa çıkarak,yemden yararlanma artmaktadır.

Proteinlerden yararlanmayı artırmak amcıyla, proteaz enzimleri de mikrobiyal yollarla üretilip enzim karmalarında,diğer enzim çeşitleriyle birlikte, yer almaktadır. Böylece hazırlanan enzim karması arpa ve buğday gibi tahılların hem ME,Hem de protein değerlerini yükseltebilmektedir.

Buğday ve arpaya ilişkin enzim etkisi viskositenin azalması biçiminde ortaya çıktığına göre, yemin içindeki diğer hammaddelerden gelen yağ ve protein gibi besin maddelerinin viskositeden ileri gelecek değer artışları buğday ve arpa gibi tahılların besleyici değerine eklenecektir. Çünkü buğday ve arpa gibi viskosite artıran bir tahıl olma-saydı yemin tüm bileşenleri normal değerlerindesindirilmiş olacaklardı.

Yem enzimlerinin kullanımı henüz yeni olmakla beraber bu alanda daha etkin ürünler elde edilmesi ve etkinin değişik yanlarının açıklanabilmesi hususlarında yeni çalışmalar yapılmakatadır. Bu çalışmaların çoğu buğday ve çavdara daha fazla etkinlik yaratacak, ksilanaz enziminin elde edilmesinde kullanılan mikroorga-nizmalardan Trichoderma longibrachiatumun verdiği ksilanaz Humicola ve Aspergillus’tan elde edilenlere

oranla daha etkin bulunmuştur. Ayrıca, farklı Trichoderma çeşitleriyle elde edilen ksilanaz aktiviteleri arasındada farklılık saptanmıtır.(şekil-3)

Aynı araştırıcılar Bacillus suptilis organizması kullanarak iki çeşit preteaz elde etmişler ve bunları Trichoderma-1 olarak adlandırdıkları ksilanaz ile birlikte kullandıklarında, farklı buğday çeşitlerine göre farklı etkinlikler elde etmişlerdir.(şekil-4)

Bu çalışmaların sonuc olarak, firmaların satmakta oldukları ticari enzim preperatlarını değiştirip Avizyme 1000 serisini geliştirmişlerdir(Tablo-5)

Tablo-5 Avizyme 1000 serisi yeni enzim ürünlerini içerdiği enzim çeşitleri ve etkime alanı

Avizyme çeşidi Etkilediği tahıl Ksilanaz Beta-glukanaz Proteaz

1100 Arpa + + +

1200 Buğday+Arpa + + +

1300 Buğday + + +

Yeni geliştirilen avizyme 1300 ile hazırlanan buğday ağırlıklı rasyonlar yardımıyla, buğdayın ME değerini nekadar artırabileceğini ölçmüştür.(Şekil-5)

Bu denemelerde 3080 Kcal/Kg ME içeren buğday örneğinden % 58 oranında kullanarak etlik civciv yemi formüle edilip temel rasyon olarak elde edilmiştir. Bu temel rasyona göre buğdayın enerji değeri % 3,6 ve 9 oranlarında artırılmış kabul edilerek, daha az yağ ve daha çok buğday içeren bilgisayar formülasyonları yapılarak hayvanlara yedirmişlerdir (Bedford,1995).Burada Buğdayın içerdiği ME düzeyi sırasıyla 3172,3265 veya 3357 kkal/kg olarak farzedilmiştir. Şekil-5′te görüleceği gibi, buğdayın ME değerini % 6 artırmakla yemden yemden yararlanma oranında kontrol gruplarına göre daha olumlu sonuç alınmıştır. Bu sonuçlara göre araştırıcı,Avizyme 1300 kullanarak, buğdayın ME değerinin güvenle %6 oranında artırılabileceğini ve 3250 kkal/kg değerinin üst sınır kabul edilmesini belirtmiştir.Bu çalışmalar sırasında ince bağırsakların sonuna doğru yapılan ölçümlerde enerji ve protein sindirimindeki artışlar saptanmıştır.(Tablo-6)

Tablo-6 Avizyme 1300 Katılmış buğday ağırlıklı etlik civciv yeminin ince barsaktaki sindirim oranına etkisi(% olarak)

Besin maddesi Kontrol Kontrol + Aviyme 1300

Enerji 67.4 73.1

Protein 72.1 77.3

Metiyonin 76.8 84.3

Sistin 48.2 65.6

Lizin 80.8 87.1

Treonin 65.8 74.4

Bu artışlar göz önüne alındığında etliik civciv veya piliç rasyonuna katılacak % 6 veya üzeriindeki buğday miktarı hayvanın protein, esensiyol amino asitler ve ME yönünden gereksiniminin önemli bir bölümünü karşılamış olacaktır.Buna ilişkin hesaplama sonuçları şekil-6 da verilmektedir.Avizyme 1300 kullanarak buğdayın ham protein vve amino assit oranlarında % 10 artış yapabileceği önerilmektedir.

Arpaya dayalı rasyonlarda ise Avizyme 1100 kullanarak arpanın ME değerinde % 10, ham protein ve amino asit değerlerinde % 15 artış yapabileceği güvenli kabul edilmektedir.

Buğdayla birlikte 300 kg/ton düzeyine kadar arpa kullanımına olanak veren Avizyme 1200 ile yapılan formülasyonlarda hem buğday, hem de arpanın ME değerinin %6 ve ham protein ile amino asit değerlerinin %10, artırılması öngörülmektedir.

Yukarıda belirtilen besleyici değer artışları yapılarak bilgisayar programına girilecek enzimli buğday ve arpanın yem maliyetinde yapacağı ucuzlatma enzim masrafının birkaç katı düzeyinde oluşabilmektedir.Doğaldır ki böyle bir fark buğday fiyatının mısırdan veya arpa fiyatının buğdaydan ne kadar aşağıda oluşuna bağlıdır. Yem enzimlerinin elde edildiği mikroorganizma türlerine göre gösterdiği ayrıcalıklar kanatlı sindiirim sisteminin koşullara göre uymlu olmalıdır. Örneğin kimi ksilanaz türleri en yüksek aktivitesini 50-55 C arasında gösterirken bir başkası 40-45 C arasında göstermektedir.Kanatlıda vücut sıcaklığı 41 C dolayında olduğuna göre ikinci tip ksilanaz seçilmelidir.Benzer durum asidite yönünden de söz konusudur.Kimi enzim çeşitleri 3 ile 5 pH sınırları arasında yüksek aktivite gösterirken kimileri 5.0 le 6.5 pH arasında en yüksek aktiviteye ulaşmaktadır (Bedford,1993).İnce bağırsaklarda pH 5.5 – 6.5 arasında seyredebileceğine göre ikinci tip enzimin seçilmesi doğaldır.Şimdiki durumda arpa,buğday,çavdar,yulaf gibi tahılların daha iyi değerlendirilebilmesi için alanında uygulanmakta olan enzimler yakın bir gelecekte diğer yem maddelerini de etkileyecek biçimde geliştirilme yolundadır.

2.6)KANATLI MEZBAHASI YAN ÜRÜNLERİNDE ENZİM KARMALARININ KULLANILMASI

Kanatlı yan urünIcri yemin degerliliğini artırmak üzere yapılan enzimle ön-sindirim işlcminde tek yönlü enzim uygulamasının yanı sıra, karmaları da kullanılarak hayvan beslemesi için gerekli olan önemIi besin unsurlarının hepsine yönelik başanIı bir uygulama yapılmış olur. Bu konuyla ilgili yapılan çaIışmaIardan S.D. Harvey’in 1992 yılında yayın1adığı bir makalede hidrolize tüy unu Uzerinde enzim kokteyli kullanarak tüy ununun hayvan besleme açısından arttırılmasından bahsctmiştir.

Tüy Unu uygun ısı işllemlerinden geçiriIdikten sonra çeşitli hayvan türrIeri için protein suplamenti olarak kullanılan değerli bir yem katkısı olarak kabul görmüştür. n Kan unuyla sinerjik olarak sütten yeni kcsiImiş danalarda ve özellikle kanatli beslenmesinde besin yoğunIuğunu arttırıcı olarak kullanılır. Fakat klasik yöntemlerin kullanıldığı tüy unu teknolojisinde yüksek buhar basıncı altında ısı uygulaması tüyün içindeki değerli proteinleri tahrip etmekte (özellikle sistin), tüyün besleyiciIiğini azaltmaktadır. Tüy’ün in vivo olarak sindirilebiliriğinin düşük olması, tüydeki polipeptit zincirJerinin arasındaki di-sülfit bağlarının hidrolize edilememesinden ileri gelmektedir.Bunların sindirilebilirliğini artırmak üzere kullanılan klasik buhar basıncı altında pişirme işlemi, diğer gerekli olan proteinlerin denature olmasına sebep olmaktadır. Ayrica bu tip pişirme işlemi sorucunda duğal görüntüsünden uzak, kahverengi, istenrneyen bir görünüm ortaya çıkmaktadır.

Geliştirilmiş enzim hdroliziyle işleme yönteminde proteaz, amilaz ve lipazdan oluşan enzim karması kullanılmaktadır. Bu karma inatçı di-sülfit bağlarının hidrolize edilmesini sağlar. Sodyum-suülfat katılarak da iyonik ortam oluşturulur. Son ürünü oluşturana kadar uygulanacak işlernlerden enzim katımı, sadece proteinin kullanılabilirliğinin arttırılmasına yöneliktir. Bunun dışındaki diğer aşamaları da belli standartlar çerçevesinde uygulamak gerekir Bunlar:

· Sterileyi sağlamak;

· Nemini gidemek;

· Dayanıklı, depolanır son ürün oluşturmak;

Enzirn karışımıyla işleme aşamaları kısaca aşağıdaki gibidir:

· Islak tüyler, yüzey suyunun giderilmesi için preslenir; rutubet

oranı % 50 nin altına indirilir. (Mekanik yöntemler ısı yöntemlerinden daha ekonomiktir).

·İşlenecek olan tüyler bir karıştırıcıya alınır.İçine enzim karışımı ve sodyum-sülfat eklenir(Sodyum-sülfat enzimlerin daha çok etkili oldukları iyonik ortam için eklenir)ve 25 dakika karıştırılır.

·Spesifik bir formülasyon hazırlamak için, içine yağlı tohum küspesi ilave ederek tekrar karıştırılır. Bu rutubeti %30 un altına indirici ve enzimatik reaksiyonları engelleyici bir etki yapar.

·Bu karışım; ekstruderlere doldurulur ve son pişirme işlemi uygulanır. Bundaki amaç enzim etkisini tamamen durdurmak ve ürünü sterilize etmektir. Ekstrüzyon, nemi %18′in altına düşürür.

·Son olarak soğutucu ve kurutucu işleme geçilir.Daha sonra orta granüler boyutta kıyıldıktan sonra son ürün oluşturulmuş olur.Son ürünün nem oranı %10′un altındadır.Tablo 3′te oluşturulan son ürürnün besin değerleri gösterilmiştir.

Kuru madde >%88.00 Protein >%45.00

Yağ <%1.50 Kül <%20.00

M.E. 3050 Cal/kg Kalsiyum %0.13

Fosfor %0.54 sodyum %0.13

Potasyum %0.58 Magnezyum %0.18

Lizin %1.35 Metiyonin %0.39

Sistin %2.70 Arjinin %3.10

Histidin %0.55 Treonin %3.10

Triptofan %0.38 Lentiyonin Eseri

Bu şekilde ekstrude edilmiş ürün her çeşit kanatlı, domuz, somon balığı ve petler için yem olarak kullanılmak-tadır. Aynca ticari sütçü sığır sürüleri için iyi bir protein suplamenti olarak kullanlmaktadr. Bu yem sayesinde süt miktarının ve içindeki yağ oranının yiikseldiği saptanmıştır. Enzim hidrolizinin en büyük avantajı ısı işlemini sınır-landırmasıdır Bununla beraber yüksek sıcaklığın meydana getireceği besin kayıplarının önüne geçilmiş olunur. 1993′te Woodgate’in yaptığı bir çalışmada buhar basıncı ile hazırlanmış tüy unuyla, enzim bio-teknolojisiyle hazır-lanmış tüy unu arasindaki protein değerleri farkı Tablo 4′de verilmiştir.

Tablo 4 Buhar hidrolizi Tüy unu Bio – işlemli tüy unu

2 Aşamalı işlem koşulları 33 dk. 105 C+ 45 dk.60 C

(Enz)+

30 dk. 165 C 15 dk. 120 C

TME,MJ/Kg 13,80 15,90

Protein % 84,50 84,20

Lizin % 1,38 1,56

Metiyonin% 0.52 0.61

Sistin 3.56 4.98

Treonin 2.70 3.25

Triptofan 0.62 0.69

Enzim karması kullanılarak yapılan ekstrüzyon yöntemini ekonomik açıdan değerlendirecek olursak daha uyumlu sonuçlar elde ederiz. Örneği ekstrusyon yöntemi için gerekli olmayan kaynatıcı, ekonomik bir fayda olarak kabul edilebilir. Ayrıca ekstrusyon için harcanan toplam maliyet, yüksek basınçla hidrolizasyon için harcanandan daha azdır. Buna ek olarak daha az enerjiye ihtiyaç vardır.

İki sistem neticesinde ede edilen proteinlerin mali değerlerini kıyaslayacak olursak enzimin katımıyla iki misli kar sağlanmış olduğunu görürüz.

Enzim hidrolizi çalışmaları genellikle tüy üzerinde yapılmakla birlikte diğer atık ürünler üzerinde de uygulanabilir. Bu ürünlerin de gastrointestinal sistemde; benzer oranda sindirilebilirliği mevcuttur. (Tüyün kokteyl ile hidrolizi konusunda kimyasal ve biyolojik detaylar üzerinde henüz geniş bir bilgi yoktur).

Enzimin etkinliği için kullanılacak enzim karışımının uygun kombine edilmesi gerekmektedir.Ayrıca ortamın iyonik durumu da çok önemlidir. Genç piliçlerin tüyleriyle;olgun pliçlerin tüylerinin hiralizasyonlarında farklılıklar söz konusudur.

3-SONUÇ

Son birkaç yılda dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırıcılar ve ticari firmalar yem enzimlerine büyük ilgi göstermeye başlamışlardır.Bu ilgi,müşteri isteğine uygun belirli yemler için,türlere özel,çoklu enzim kavmalarının geliştirilmesi sonucunu yaratmıştır.Bu ürünler yem yapım işlemlerinden etkilenmekte ve uygun türdeki hayvanın sindirim siteminde aktivitesini koruyabilmektedir.

Enzim katkısının,ticari yemlerde verimlilik düzeyini yükselttiği ve perfonmansı düşürmeden daha değişik yem maddelerinin yeme katılabileceği mümkün kıldığı ispat edilmiştir.Ayrıca,enzim katkısı yemin maliyetini düşürebilmekte ve yem yapımcısına daha esnek davranış imkanı vermektedir.

Yemlere enzim katılmasının,gelecekte yem endüstrisi için çok değerli bir vasıta olacağı büyük bir olasılıktır.Bunun yanında yem yapımcılarının dikkat etmesi gereken diğer bir hususda,hayvan yemlerine katılması uygun olmayan enzim ürünlerinin halen daha piyasalarda yer alabilmesidir.Etkin yem enzimlerinden tam olarak yararlanabilek uygun yem formülasyonlarının hazırlanabilmesine bağlıdır.

Yem katkı maddesi olarak enzim kullanımının sağlamış olduğu fayda ilk olarak 35 yıl önce Washington State üniversitesi’ndeki arastırmacılar tarafndan gündeme getirilmiştir. Enzirn ilavesi yemin kalitesini arttırmak yönünde sağladığı faydanın yanı sira ekonomik açıdan da tercih edilmektedir. Bu nedenle çok uzun yıllar boyunca yem araştırmacılar enzim sistemleri üzerinde çalışmışlardır. Son yıllarda özellikle atık materyallerin geri dönüştürülmesinde kullanılan bio-teknik yöntemler bu ürünlerin maksimum seviyede kullanılabilirliğini sağlamaktadır.

Enzimin yararlılığını etkileyen bir çok faktörün yanı sıra, yeme, yemin işlenmesinden önce veya sonra katılması da çok önemli bir faktördür. Enzimerin önce katılmasıyla ön sindirime tabi tutulan rasyonların özellikle broyler bes-lenmesinde önemli bir yeri vardır. Enzim katma işlemi peletleme öncesi yapılabildiği gibi; işlem süresi boyunca ya da peletleme sonrası da yapılrnaktadır. Enzim işleme süresi boyunca katılıyorsa özellikle çok dikkat edilmesi gerekmektedir.

Teves ve arkadaşlarının bildirdiğine göre en olumlu etki eksojen enzimlerin, işleme önce katılmasıyla alın-mıştır. Böylece yemin besleyici değerini azalt ısı düzeyi düşürülmekte ve ısısnın uygulandığı zaman aralığı daral-tılmaktadır.Böylece yemin katalitif olarak değeri arttırılırken dolaylı yoldan mali kar elde edilmektedir.Birim za-manda buhar hidrolizi için gerekli olan ısı,enzimle hidroliz için gerekli olan ısıdan daha fazladır.

4-KAYNAKÇA

1-BAHADIR O. Broyler rasyonlarına enerji kaynağı olarak mısır yerine buğdayın çeşitli enzimlerde kullanım olanaklarının karşılaştırılması üzerine bir araştırma 1997

2-Kartal Kimya Kaynak derlemeleri 1991-1997

3-Prof. Dr. KESKİN H. Besin Kimyası 1987

4-Prof. Dr. YELDAN M. Yemler ve hayvan besleme ANKARA 1994

5-Doç. Dr. IŞIK N. Hayvan beslemede iz elementler, etkicil maddeler ve antibiyotikler ANKARA 1975

6-Doç. Dr. KILIÇ A. Yemler ve hayvan besleme İZMİR 1988

12 Temmuz 2007

Genetik (=kalıtsal) Hastalıklar)

GENETİK (=KALITSAL) HASTALIKLAR)

Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını inceleyen bilim dalına genetik denir.Ayrıca “gen”in yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri de inceler.

İlk genetik çalışmalarını Gregor Johann MENDEL yapmıştır. Bu yüzden genetik biliminin kurucusu ve babası sayılır. Yetiştirdiği bezelyelerdeki karakterleri inceleyen Mendel kalıtım ve de tabi ki biyoloji bilimine çok büyük katkıda bulunmuştur.

Genetikle ilgili bazı kavram ve terimler:

Gen: Kromozomlar üzerinde bulunan yaklaşık 1500 nukleotitten meydana gelen ve canlının her türlü özelliğinin oluşmasını sağlayan yapı birimi.

Dominant (baskın, basat) gen: Fenotipte (kısaca dış görünüş denilebilir)özelliğini gösterebilen gen.

Resesif (çekinik) gen: Fenotipte özelliğini gösteremeyen gen.

Kromozom: Üzerlerinde genleri taşıyan DNA ve nukleoproteinden oluşan yapı.

Kalıtsal hastalık: Yavrulara kalıtım yoluyla geçen hastalıklar. Genelde kromozom yapısının yada genlerin yapısının değişmesiyle ortaya çıkar, öldürücü etkisi yoksa dölden döle aktarılır.

Mutasyon: Kromozomların yapısında, sayısında meydana gelen değişiklikler olabileceği gibi genlerin yapısının değişmesiyle de ortaya çıkabilir.( Mutasyon çok sık rastlanılan bir olay olmamakla birlikte radyasyon, ısı, pH ve kimyasal maddeler mutasyona sebep olabilir.

BAZI KALITSAL HASTALIKLAR VE BELİRTİLERİ

KROMOZOMLARA BAĞLI HASTALIKLAR

Süper dişi (XXX kromozomlu): Kadınlarda normalde cinsiyeti belirleyen kromozomlar olarak iki XX kromozomu bulunur. Fakat bazı durumlarda ayrılmamadan dolayı iki tane X kromozomu taşıyan yumurta hücresi X kromozomu taşıyan sperm hücresi ile döllenebilir. Bu durumda üç tane X taşıyan 47 kromozomlu bireyler oluşur. Bunlar normal görünümlüdür ve genelde doğurgan değillerdir. Zeka geriliği XX taşıyan bireylere göre iki defa daha fazladır. Bir çok kadın fazladan X taşıdığının farkında olmadan yaşar. Canlı doğan her 1200 kız çocuğunda bu özelliğe rastlanır.

Turner: X taşımayan bir yumurta hücresinin X taşıyan sperm hücresi ile döllenmesinden X0 (45 kromozomlu) zigot oluşur. Geliştiklerinde bu dişilerin boyunlarının iki yanında kalın deri kıvrımları vardır, fakat normal bir dişi gibi görünürler. Normal dişilerden biraz daha kısa boylu, parmakları kısa ve küttür. Eşeysel olgunluğa erişemezler, kısırdırlar.

X kromozomsuz düşük: X kromozomu taşımaya bir yumurta hücresinin Y kromozomu taşıyan bir spermle döllenmesi sonucu oluşacak bireylerin yaşama şansları yoktur. Çünkü hiçbir embriyo X kromozomu olmadan gelişemez. Bunun nedeni X kromozomunun bazı yaşamsal öneme sahip genleri üzerinde taşımasıdır.

Kleinfelter: Spermlerin oluşması sırasında XY kromozomlarının aynı gamette bulunması ve X taşıyan bir yumurta hücresi ile döllenmesinden oluşur. Bu tip erkekler uzun boylu, uzun kollara ve bacaklara sahiptirler. Eşeysel organları normal görünümde fakat testisleri küçüktür. Üreme yetenekleri yoktur.

Mongolizm: Vücut özelliklerini belirleyen genleri taşıyan otozomoal kromozomlardan 21. çiftin ayrılmayarak aynı gamette bulunması ve bu gametin döllenmesiyle olşur. Erkeklerde ve dişilerde ortaya çıkabilir. Kısa boylu, çekik gözlü, basık burunlu ve ileri derecede geri zekalı bireylerdir. Üreme yetenekleri yoktur.

GENLERE BAĞLI HASTALIKLAR

Renk körlüğü: X kromozomu üzerinde taşınan çekinik bir gen tarafından meydana getirilir. Dişilerde eğer bir çekinik birde baskın karakterde renk körlüğü geni var ise; bunlar hastalık yönünden taşıyıcı olurlar. Hasta olabilmeleri için her iki X kromozomlarında da çekinik renk körlüğü genini taşımaları gerekir. Erkeklerin X genlerinde çekinik gen var ise hasta olurlar. Çünkü bu X kromozomunun homoloğu olan Y kromozomunda çekinik geni bastıracak gen bulunmaz. Böyle insanlar kırmızı ve yeşil renkleri birbirine karıştırırlar.

Hemofili (kanın pıhtılaşmaması) hastalığı: Bu hastalık geni de tıpkı renk körlüğü geni gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Hastalığın meydana gelme mekanizması aynıdır. Bu hastalığı taşıyan insanların kanları pıhtılaşmaz, dolayısıyla kanamalar bunlar için büyük problem oluşturur. Dışarıdan eksik olan moleküller verilerk normal yaşamlarını sürdürmeleri sağlanabilir.

Kas erimesi: Yukarıdaki hastalıklar gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Bu geni bulunduran hasta erkekler eşysel üreme olgunluğuna erişemeden öldükleri için kadınlar hiç bir zaman hasta olmaz, en fazla taşıyıcıdırlar. Normal bir doğumla meydana gelen erkek bebekler 4-5 yaş civarında hastalığın etkisini hissetmeye başlarlar. Kasların aşırı şekilde erimesi büyük kilo kaybına ve nihayetinde 13-15 yaş civarında ölümlerine neden olur.

Balık pulluluk: Y kromozomunda taşınan bir gen tarafından meydana getirilir. Bu yüzden sadece erkeklerde görülür. Hasta olan babanın bütün erkek çocukları bu geni taşıyacaklarından hepsi hasta olur. Bu hastalıkta erkeklerin özellikle kol ve bacakları olmak üzere vücutları tıpkı bir balık gibi pullarla kaplıdır.

12 Temmuz 2007

Hepatit B

Hepatit B

Hepatit B nedir?

Hepatit B , hepatit B virüsünün (HBV) meydana getirdiği bir enfeksiyon hastalığıdır. Dünyada en çok görülen enfeksiyon hastalıklarından biri olan hepatit B, bütün dünyadaki önde gelen dokuzuncu ölüm nedenidir.

Hepatit B, hafif ve belirti vermeyen bir enfeksiyondan, çok daha ağır karaciğer hastalıklarına ve bu arada sirozla primer hepatosellüler karsinomaya (karaciğer kanserine) kadar değişebilen çeşitli tablolara neden olabilir. Karaciğer kanseri, dünya da en yaygın kanserlerden biridir.

İltihap : Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin ve sitokinlerin toplanmasıdır.

Antijen : Vücuda giren ve bağışıklık sisteminin tanımadığı her türlü yabancı madde.

Antikor : Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve yabancı bir antijene bağlanıp onu nötürleşme amacı güden bir protein kompleksi.

Ne kadar insanda kronik hepatit B virüsü enfeksiyonu vardır?

En az 350 milyon insan bu hastalığın kronik taşıyıcısıdır. Coğrafi dağılım, dünyanın her tarafından çok değişik rakamlarla ifade edilmektedir.

Dünyada 2 milyardan fazla insanın hepatit B virüsü ile enfekte olduğu bilinmektedir, ama bunların hepsi kronik taşıyıcı değildir.

Hepatit B’nin coğrafi dağılımı Çin, Güneydoğu Asya ve Afrika gibi yerlerde çok yüksek; Güney Amerika , Batı Avrupa ve Avustralya gibi yerlerde düşüktür. Avrupa’da her yıl 900.000 – 1 milyon insan hepatit B virüsü ile enfekte olmaktadır. ABD’de her yıl 140.000-320.000 akut hepatit B enfeksiyonunun gerçekleştiği hesaplanmıştır. Bu enfeksiyonların çok büyük bir bölümü, kronik hastalığa neden olmadan kendiliğinden iyileşmektedir.

Asya ve Afrika’daki birçok ülkeye ait rakamlar bilinmemektedir ama söz konusu bölgelerdeki kronik taşıyıcı yaygınlığının yüksek olması, enfeksiyon oranının da yüksek olması gerektiğini göstermektedir.

Uzun Süreli Taşıyıcı Dağılımı

Dünyada 350 milyon uzun süreli taşıyıcı var.1

%25′i, hepatit B ya da ilişkili komplikasyonlarına bağlı olarak ölecek.2

Her yıl HBV infeksiyonundan 1 milyon dolayında insan ölmekte.3

HBV, dünyada 9. ölüm nedenidir.4

Uzun süreli taşıyıcıların %75′i Asya/Pasifik’te yaşamaktadır.5

1 WHO 1998; 2 Mast 1993; 3 Lee 1997; 4Boag 1991; 5 Gust 1996

Asya/Pasifik Uzun Süreli Taşıyıcılar

Ülke Milyon Kişi

Çin 120.0

Hindistan 48.0

Endonezya 11.6

Filipinler 7.6

Tayvan 3.0

Kore 2.5

Japonya 1.3

Hong Kong 0.7

Avustralya 0.2

Singapur 0.03

Hepatit B Nasıl Bulaşır?

Hepatit B, değişik yollardan bulaşabilir. İleri derecede yaygın olan bölgelerdeki bulaşma en çok, anneden çocuğa ve çocuktan çocuğa gerçekleşmektedir. Kan ve meni gibi vücut sıvılarının da, virüsü bulaştırabildiği bilinmektedir. (Kan alma veya cinsel yoldan bulaşma)

Asya Pasifik bölgesinde, hastaların çoğu virüsü doğum zamanı ya da doğum zamanına yakın bir zamanda edinir1 – hepatit B ile infekte olan 10 kişiden 9′u yetişkinliğe geçtiklerinde hala hepatit B ile infekte olacaklar.2

Dünyanın geri kalanında, hepatit B virüsünün, cinsel temas ya da kontamine kana maruz kalım yoluyla, adolesan ya da yetişkin dönemde edinilme olasılığı daha yüksektir.1

1 Margolis et al. 1991; 2 Thomas 1996

Karaciğerin Biyolojik Fonksiyonları Nelerdir?

Karaciğer yağların ve yağda emilen vitaminlerin emilimi; albumin ve pıhtılaşma faktörleri gibi proteinlerin yapılması açısından önemli bir organdır. Atık maddelerin detoksifikasyonundan da, yine karaciğer sorumludur. Karaciğer barsaklardan emilerek kana karışan besleyici maddelerin; proteinler ve diğer hücre elemanlarının sentezinden önce işlem gördüğü yerdir. Ayrıca karaciğer daha sonra kullanılmak üzere kan şekeri ve vitamin depolar, vücuttan atılması gereken zararlı maddeleri zararsız hale getirir (detoksifikasyon).

Hepatit B Virüsünün Karaciğerdeki Akıbeti Nedir?

Hepatit B virüsü, karaciğer hücrelerine bağlanıp bunları enfekte ettikten sonra, kronik enfeksiyonun gelişmesiyle sonuçlanan, benzersiz bir mekanizma ile çoğalır. Dolaşıma, büyük miktarda virüs ve virüs proteinleri karışır.

Hepatit B Virüsü Nasıl Hastalık Yapar?

Hepatit B virüsü karaciğer hücresi içerisine kendi genetik materyalini yerleştirerek, bu hücrelerin rutin çoğalma mekanizması ile üremelerini sağlar. İnsan vücut bağışıklık sistemi, virüsün genetik materyalini içeren kendi karaciğer hücrelerine saldırmak üzere harekete geçer. Yani virüs dolaylı yoldan karaciğere zarar verir. Bağışıklık sisteminin aralıksız saldırıları, karaciğer hücrelerinin hasar görmesiyle ve ölmesiyle sonuçlanır.

Hepatit B ‘nin Doğal Seyri Nasıldır?

Hepatit B enfeksiyonu, çeşitli şekillerde seyredebilir. Akut hepatit, genellikle kendiliğinden iyileşen, iyi huylu bir enfeksiyondur ama hastaların bir bölümünde kronik hepatit B yönünde ilerler. Kronik hepatit B, aralarında siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserinin de olduğu daha ciddi durumlara neden olabilir.

Diğer Bilgiler

Bazı bireylerde virüs, akut hepatit enfeksiyonu sırasında tamamen ortadan kaybolabilir.

Kronik enfeksiyonu olan hastaların %25-40 kadarı sonunda, hepatit B virüsü ile bağlantılı bir hastalık nedeni ile ölmektedir.

Organ/doku nakledilenler veya HIV (AIDS virüsü) ile enfekte bireyler gibi bağışıklık sorunları olan insanlarda kronik enfeksiyon riski büyük ölçüde artar.

Karaciğer kanseri gelişen insanlarda bu genellikle, akut enfeksiyondan 30 -50 yıl sonra görülür.

Karaciğer kanseri vakalarının %75-90′ı, kronik hepatit B sonucudur.

Bir enfeksiyon hastalığı olan hepatit B, dünyadaki ölüm nedenleri listesinde dokuzuncu sırada bulunmaktadır. Dünyanın her yanında 2 milyardan fazla insan HBV (hepatit B virüsü) ile enfekte olmuştur ve bunların 350 milyon kadarı, hastalığın kronik taşıyıcısı konumundadır.

Hepatit B virüsü karaciğer hücrelerini, bağışıklık sisteminin enfekte (mikrop bulaşmış) karaciğer hücrelerine saldırmasını uyararak dolaylı yoldan tahrip eder. Ancak bağışıklık sistemi her zaman hepatit B virüs enfeksiyonunu tamamen ortadan kaldıramaz.

Başlangıçta hepatit B enfeksiyonunu izleyen belirtiler hafif ya da özel olmayabilir. Belirtiler görülürse ;öncelikle sarılık, iştahsızlık ve karın ağrısı şeklinde olabilir. Hepatit B virüs enfeksiyonu, değişik şekillerde ilerleyebilir. Akut hepatit B 4 hafta ile 6 ay arasında değişen bir süre devam ederken, kronik hepatit B’nin aktif şekline geçişi, 15-30 yıl gibi uzun bir süre olabilir.

Kandaki virüsün (vireminin) ortaya konulması ve sayılabilmesi açısından en güvenilir yöntem, hepatit B virüs DNA’sının izlenmesidir.

Hepatit B virüs enfeksiyonunun teşhisinde kullanılan bazı antijen ve antikor testleri vardır. Bunlar;

Kronik hepatit B virüs enfeksiyonunu işaret eden; Hepatit B yüzey antijeni testi (HBsAg )

Virüsün çoğalmakta olduğunu gösteren; Hepatit B e antijeni (HBeAg) veya HBV DNA testidir.

Kronik Hepatit B’nin Tanısı

Medikal öykü ve fizik muayene

Testler gereklidir; çünkü hastaların büyük çoğunluğunda semptom görülmüyor

Kan Testleri-Viral replikasyon (HBV DNA ve HBeAg düzeyleri)

Karaciğer hasarı (karaciğer enzimleri – ALT/AST)

Karaciğer dokusu örneği (histoloji) – karaciğer hasarının boyutunu tespit etmeyi sağlar

HBV İnfeksiyonunun Bulgu ve Semptomları Kronik Hepatit B Hastalarının Büyük Çoğunluğunda Görülmemektedir

Semptomlar

Kısa Süreli İnfeksiyon

(Akut) Uzun Süreli İnfeksiyon

(Kronik)

Yorgunluk ya da “grip benzeri” semptomlar Akut ile aynı semptomlar

Bulantı ya da karın ağrısı Kas ve eklem ağrısı

Diyare Zayıflık

Deri döküntüsü Siroz bulgu ve semptomları

Deri ve gözlerde sarılık (sarılık) Karaciğer kanseri bulgu ve semptomları

Açık renkli dışkı

Koyu sarı idrar

Karaciğer Hastalığının Evreleri

İnflamasyon

Fibroz : Karaciğerde skar dokusunun birikimi ve kalınlaşması

Siroz : İlişkili skar oluşumu ile karaciğer hücrelerinin yaygın yıkımı

Karaciğer Kanseri

Hepatit B : Risk Altındakiler Kimler?

İntravenöz ilaç kullanıcıları

Çoğul partner ile cinsel olarak aktif olan kişiler

Çoğul olarak maruz kalınan hemofiliyaklar ve ilişkili gruplar

Hemodiyaliz hastaları

Transplantasyon yapılanlar

Kapalı kurumlardaki kişiler

HBsAg+ annelerin doğurduğu infantlar

Kronik Hepatit B’nin Tedavisi

Akut devrede virüse karşı spesifik bir tedavi yoktur. Hastaların şikayetlerine göre yardımcı tedaviler uygulanmaktadır. Ancak kronikleşen ve kronil aktif bir seyir gösteren hastalarda ağız yolu ile alınan tabletler kullanılmaktadır.

Antiviral Tedavi

Semptomların varlığı veya yokluğu, kronik viral hepatitin normal geçmişi ile ilgili değildir. Bundan dolayı, asemptomatik hastalar, tedavi için aday sayılmış olduklarından, devam etmelidirler.

Tedavi, aktif karaciğer hastalığı (yüksek ALT değerleri) ve viral replikasyonu (HBeAg pozitif ve/veya HBV-DNA pozitif) olan kronik HBV taşıyıcılarını içermelidir.

Tedavinin amacı, virüsü inaktive etme gerekliliğidir (HBeAg’yi pozitiften negatife veya HBV-DNA’yı pozitiften negatife dönüştürmek).

Kime Başvurmalı?

Yukarıdaki bulguların bazen hiçbiri görülmez ve bu kimseler hastalığı kaptıklarının farkına varamazlar ve grip olduklarını zannederek hastalığı ayakta atlatmaya çalışırlar. Her ihtimale karşı kişiler HBsAg testlerini yaptırmalıdırlar.

Yukarıdaki belirtiler ortaya çıktığı veya test sonucu pozitif bulunduğu zaman infeksiyon hastalıkları uzmanı, dahiliye uzmanı ya da gasteroenterohepataloglara danışılmalıdır.

Aşılar Yazıcı Versiyonu »

Çocuklar İçin Önerilen Aşılama Şeması ABD, Ocak-Aralık 2001

Aşılar rutin olarak önerilen yaş gruplarının altında yer almaktadır. Dikdörtgen kutular bağışıklama için önerilen yaş aralığını göstermektedir. Önerilen yaşlarda verilmeyen herhangi bir doz, endikasyon varsa ve uygulama yerinde olacaksa daha sonraki herhangi bir zamanda uygulanmalıdır. Oval kutular, daha önce önerilen dozlar atlandıysa ya da önerilen en düşük yaştan önce uygulandıysa verilecek aşıları göstermektedir.

HBsAg negatif annelerden doğan bebeklere, 2. aya kadar hepatit B (Hep B) aşısının ilk dozu yapılmalıdır. İkinci doz, birinci dozdan en az bir ay sonra yapılmalıdır. Üçüncü doz ise, birinci dozdan en az 4 ay ve ikinci dozdan en az 2 ay sonra yapılmalı, ancak bebek 6 aylık olmadan önce uygulanmamalıdır.

Şemayı büyütmek için tıklayınız»

Bu şema, 1/11/00 tarihi itibariyle ruhsatlandırılmış olan aşıların 18 yaşına kadar çocuklarda rutin uygulaması için önerilen yaş gruplarını göstermektedir. Yıl boyunca başka aşılar da ruhsatlandırılabilir ve önerilebilir. Kombine aşılar, bileşenlerinden herhangi biri için endikasyon olduğunda ve diğer bileşenler için bir kontrendikasyon yoksa kullanılabilir. Ayrıntılı bilgi için ürün prospektüslerine başvurulmalıdır.

HBsAg pozitif annelerden doğan bebeklere, doğumdan sonra 12 saat içinde ayrı ayrı yerleden hepatit B aşısı ve 0.5 ml hepatit B immunoglobülini (HBIG) yapılmalıdır. İkinci dozun bebek 1-2 aylıkken, üçüncü dozun da 6 aylıkken yapılması önerilmektedir.

HBsAg durumu bilinmeyen annelerden doğan bebeklere, doğumdan sonraki 12 saat içinde hepatit B aşısı yapılmalıdır. Annenin HBsAg durumunu belirlemek için doğum sırasında kan alınmalıdır; test sonucu pozitif çıkarsa, bebeğe mümkün olduğu kadar kısa süre içinde (bebeğin yaşı bir haftayı geçmeden) HBIG uygulanmalıdır.

Hepatit B’ye karşı bağışıklanmamış tüm çocuklar ve ergenlerin aşılanmasına herhangi bir zamanda başlanabilir. Kendileri ya da anne-babaları hepatit B enfeksiyonun orta ya da yüksek derecede endemik olduğu bölgelerde doğan çocukların bağışıklanmasına özen gösterilmelidir.

DTaP (difteri ve tetanoz toksoidleri ve aselüler boğmaca aşısı) aşısının 4. dozu, üçüncü dozdan sonra 6 ay geçmiş olması durumunda ve çocuğun 15-18 aylıkken geri gelmesi olasılığı düşükse 12. aydan itibaren yapılabilir. Td (tetanoz ve difteri toksoidleri), DTP, DTaP ya da DT aşılarının son dozları üzerinde en az beş yıl geçmişse, 11-12 yaşlarında önerilmektedir. İzleyen her 10 yılda bir rutin Td rapelleri önerilmektedir.

Çocuklarda kullanılmak üzere ruhsatlandırılan üç Haemophilus influenzae tip b (Hib) aşısı bulunmaktadır. İki-dört aylıkken PRP-OMP uygulandığı takdirde, 6. ayda bir doz gerekli değildir. Bebeklerde yapılan klinik çalışmalar, bazı kombine ürünlerin Hib aşısına karşı daha düşük bir bağışıklık yanıtına yol açtığını gösterdiğinden, 2, 4 ya da 6 aylık bebeklerde primer bağışıklama için, bu yaşlar için ruhsatlandırılmış olmadığı takdirde DTa/Hib kombine ürünleri kullanılmamalıdır.

ABD’de çocukluk çağında rutin polyo aşılaması için IPV önerilmektedir. Tüm çocuklara 2 aylık, 4 aylık, 6-18 aylık ve 4-6 yaşındayken dört IPV dozu uygulanmalıdır. Bazı durumlarda oral polyo aşısı (OPV) kullanılabilir.

Heptavalan konjügat pnömokok aşısı (PCV) 2-23 aylık tüm çocuklara önerilmektedir. Ayrıca, belirli durumlarda 24-59 aylık çocuklara da önerilmektedir.

Kızamık, kabakulak, kızamıkçık (KKK) açısının ikinci dozu 4-6 yaşlarında rutin olarak önerilmektedir. Bununla birlikte, birinci, dozdan sonra en az 4 yıl geçmiş olması ve her iki dozun da 12 aylıktan itibaren uygulanmış olması koşuluyla, herhangi bir zamanda yapılabilir. Daha önce ikinci dozu almamış olanlara, 11-12 yaşlarında ikinci doz yapılarak aşılama tamamlanmalıdır.

Suçiçeği (Var) aşısı, hastalığı geçirdiğine ilişkin güvenilir bir bilgi bulunmayan ya da bağışıklanmamış olan tüm çocuklara birinci doğum gününden sonra önerilmektedir. On üç yaşında ya da daha büyük olan duyarlı bireylere en az dört hafta arayla 2 doz uygulanmalıdır.

Hepatit A aşısı, belirli bölgelerde ve belirli yüksek risk grupları için önerilmektedir.

Hepatit B Aşıları

HBV infeksiyonu, HBV aşısı ile aşılama yoluyla infekte olmayan bireylerde önlenebilir. Ancak, milyonlarca infekte kişi yarar görmeyecektir.

0., 1. ve 6. ayda 3 injeksiyon serisi şeklinde gerçekleşecektir.

Aşılama, aşılama yapılanların %90′ından fazlasında etkilidir.

1998 itibariyle, 80 ülke aşılama programına başlamıştır.

Hepatit B ile ilişkili kronik karaciğer hastalığı ve hepatoselüler karsinom, en iyi global çocukluk çağı bağışıklanması ile önlenir.

Günümüzdeki aşılar yeterli ve güvenilirdir.

Hastalık ve HBV varyantlarını izlemek için gözetim gereklidir.

Uygulama kolaylığı, daha iyi immünojenisite ve maruz kalım sonrası immünoterapi için ilerlemiş aşılar geliştirilmektedir.

Abbott GenoticsTM Testi

HBV DNA ölçümünde kullanılan bir hibridizasyon testi. Duyarlık sınırı yaklaşık 1 ml kanda 106 genom eşdeğeri kadardır.

Akut

Bireyin önceden mevcut fiziksel veya tıbbi durumunda birdenbire ve hızla ortaya çıkan, genellikle olumsuz yöndeki bir değişiklik.

Akut Hepatit

Başlangıçtaki HBV enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen hastalık.

Alanin Transaminaz (ALT)

Zarar gören karaciğer hücrelerinden serbest kalan bir enzim;karaciğer hücre hasarını gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Albümin

Karaciğerde sentez edilen bir kan proteini; genellikle karaciğer fonksiyonunu gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Alkali Fosfataz

Karaciğerden ve diğer dokulardan kana karışan bir enzim;safra yollarındaki veya hepatositlerdeki hasarı gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Anti-HBc

Hepatit B virüsünün HbcAg antijenine karşı yapılan antikor.

Anti-Hbe

Hepatit B virüsünün HbeAg antijenine karşı yapılan antikor.

Anti-HBs

Hepatit B virüsünün HbsAg antijenine karşı yapılan antikor.

Antijen

Antikor yapımını uyaran enfeksiyöz organizma kökenli bir protein ya da bir toksin.

Antikor

Bağışıklık sistemi tarafından yapılan ve genellikle yabancı bir antijene bağlanıp onu nötrleştirme amacını güden bir protein kompleksi.

Asit

Periton boşluğunda, çoğu zaman portal hipertansiyon nedeniyle aşırı sıvı birikmesi.

Aspartat Transaminaz (AST)

Zarar gören karaciğer ve kas hücrelerinden serbset kalan enzim; karac.ğer veya kas hücre hasarını gösteren bir gösterge olarak kullanılır.

Bilirübin

Hemoglobinin normalde karaciğer tarafından temizlenen yıkım ürünü; karaciğerde birikererk sarılığa neden olabilir.

Biyopsi

Laboratuvarda analiz amacıyla küçük bir doku parçasının alınması

Child-Pugh Score

Sirozda karaciğer foksiyonunu asit, bilirübin, protrombin zamanı ve ensefalopati gibi parametrelere göre derecelendirme sistemi (A,B,C)

Chiron bDNA Testi

HBV DNA ölçümünde kullanılan hibridizasyon testi; duyarlılık sınırları 1 ml kanda 105-106 genom eşdeğeri arasındadır.

Dallanmış-zincirli DNA

Chiron HBV DNA testinde sinyal güçlendirilmesinde kullanılan birçok dalı olan DNA molekülü.

Dekompansasyon

Karaciğerin normal foksiyon görme yeteneğini kaybetmesi; şiddetli akut hastalığı veya ilerlemiş kronik hastalığı işaret eder.

Deoksiribonükleik Asit (DNA)

Bazı virüslerin ve daha yüksek evrim düzeyindeki organizmaların genetik materyalini (genom) oluşturan bir deoksiribonükleotid polimeri.

Direnç

Daha önce duyarlı bir mikroorganizmanın, mutasyon sonucunda anti-enfektif ajanlara duyarlılığını yitirmesi.

Enantiomer

Birbirinin aynı, ancak aynadaki görüntüsü şeklinde olan bir molekül çifti(lamivudin, saf bir enantiomerdir)

Endemik

Bir popülasyonda sürekli olarak mevcut bulunan, ancak yüksek düzeyde morbidite veya mortaliteye yol açmayan hastalığı anlatan bir sıfat.

Evre (karaciğer hastalığının)

Karaciğer hastalığının seyri içinde, geriye dönüşsüz karaciğer hasarının boyutlarını gösterir; HAI skorunun 4. komponenti (fibroz) ile belirtilir.

Fibroz (karaciğerde)

Karaciğerde, genellikle hepatosellüler nekroz görülen (karaciğer hücrelerinin zarar gördüğü veya tahrip olduğu) alanlarda gelişen fibroz doku çoğalması.

Fulminant

Hızla başlayan, çok ağır seyreden (bir hastalık)

Fulminant hepatit B

Karaciğer fonksiyonunun, genellikle akut HBV enfeksiyonuna eşlik edecek şekilde birdenbire ve çabucak bozulması, yüksek bir morbidite ve mortaliteye sahiptir.

Genom

Bir organizmanın genetik bilgilerini taşıyan nükleik asit (genellikle DNA)

Genom Eşdeğeri

Bir virüs genomundakine eşdeğer hepatit B virüsü DNA’sı (örneğin 1ml’de 106 genom eşdeğeri, mililitrede 106 virion demektir)

Genotipik Direnç (lamivudin)

Hastalarda, in vitro lamivudin direncine sahip olduğu bilinen HBV mutantlarının mevcut olması (klinik dirençli eşanlamlı değildir.)

Hepatik

Karaciğer ile ilgili

Hepatit B virüsü (HBV) DNA

Virüsün genomik DNA’sı her viriyonda kısmen çift sarmallı bir molekül bulunur.

HBV Polimeraz

HBV genomunun (genetik materyalinin) çoğalmasında rol oynayan virüs proteini.

HBV DNA Polimeraz

HBV genomunun (genetik materyalinin) çoğalmasında rol oynayan virüs proteini.

Hepadnavirüs

HBV’yi ve çeşitli hayvanlarda enfeksiyon yapan benzerlerini içeren virüs ailesi.

Hepatit

Karaciğer iltihaplanması

Hepatit B kor-antijeni (HbcAg)

Virüs partikülünün yapısal çerçevesini oluşturan virüs proteini.

Hepatit B e-antijeni (HbeAg)

Kanda ve karaciğerde bulunan, vironlarda bulunmayan bir virüs proteini; virüsün çoğalmakta olduğunu gösteren serolojik bir işarettir yapısal olarak HbcAg ile bağlantılıdır.

Hepatit Virüsü

Hepatit yaptığı bilinen ve A,B,C,D,E ve G harfleriyle tanımlanan 6 virüsten biri.

Hepatit B virüsü

Hepatit B etkeni

Hepatit B virüsü DNA’sı (HBV DNA)

Viral genomik DNA’dır; her vironda yalnızca kısmen çift şeritli DNA molekülü vardır.

Hepatit B yüzey antijeni (HbsAg)

Vironlarda ve dolaşımdaki kanda bulunan bir virüs proteini;devam etmekte olan HBV enfeksiyonunun serolojik işareti olarak kullanılır.

Hepatoselüler Nekroz

Karaciğer hücrelerinin patolojik ölümü

Hepatosit

Karaciğer hücresi;HBV enfeksiyonundaki primer konak.

Histolojik Aktivite İndeksi

Karaciğer hastalığının miktarını veya histolojik muayene sonuçlarını belirlemek için Knodell sisteminden yararlanılarak kullanılan puanlama yöntemi.

Histopatoloji

Biyopside veya ölümden sonra alınarak özel boyalarla boyanan doku örneklerinin incelenmesi yoluyla yapılan değerlendirme.

HIV

İnsan bağışıklık eksikliği virüsü.

İkterik

Sarılıklı

İltihap

Enfeksiyon etkenlerine veya tahriş edici maddelere tepki olarak bir dokuda iltihap hücrelerinin ve sitokinlerin toplanmasıdır.

İnterferon

Doğal immünomodülatör protein ailelerinden biri; bağışıklık sistemini uyarmak için tedavi amacıyla çeşitl, interferon tipleri kullanılmaktadır.

İntralobüler Nekroz

Karaciğer lobüllerinden birinin içerisindeki hücrelerin ölmesi.

Karaciğer Ensefalopatisi

İlerlemiş karaciğer hastalığının, reversibi nöropsikiyatrik komplikasyonu; karaciğerdeki metabolizmanın veya temizlik fonksiyonunun bozulması sonucu kanda atık madde(amonyak) birikmesine bağlıdır.

Karaciğer Fonksiyon Testleri

Karaciğer fonksiyonunu değerlendirmek amacıyla yapılan kan testleri.

Klinik Direnç (Zeffix’e karşı)

Tedavi sırasında lamivudine dirençli HBV suşlarının ortaya çıkması sonucu, bir süre baskı altında kalan HBV DNA konsantrasyonunun birdenbire yükselmesi.

Knodell Skoru

Histopatolojik örneklerin incelenmesi sırasında karaciğer hastalığının derecesini belirlemek için kullanılan bir sistem.

Kovalent Olarak Kapalı

HBV DNA genomunun, hepatosit çekirdeğinde bulunduğu Sirküler DNA (cccDNA) sıradaki moleküler şekil; tüm HBV transkripsiyonu ve replikasyonunda kalıp olarak kullanılır.

Kronik HBV Taşıyıcısı

Kronik HBV enfeksiyonuna ait serolojik işaretlerin mevcut olduğu kişi.

Kronik Hepatit B

Uzun süre devam eden HBV enfeksiyonu. Serumda en az 6 ay arayla yapılan iki HbsAg testinin pozitif sonuçlanmasıyla teşhis edilir.

Lamivudin

Sentetik bir deoksisitozin analoğunun saf (-)- enantiomeri; güçlü ve selektif HIV ve HBV inhibitörü

Lokus

Moleküler biyolojide bir organizmanın genomu içinde özel bir bölge

Nekro-Enflamatuar Puan

Histopatolojik aktivite indeks puanı; Knodell sisteminin iltihap parametrelerinin miktar olarak belirlenmesi (fibroz hariç) Karaciğer biyopsisi örneklerindeki hücre hasarı veya ölümü (nekroz) ve lökosit infiltrasyonu (iltihap) puanı.

Nekroz

Hücre (doku) dökümü

Normalin Üst Sınırı

Bir hastalık işareti, biyokimya ya da hemataloji testine ait normal referans aralığının üst sınırı.

Nükleozid Analoğu

Nükleik asitlerin doğal yapı taşlarından birine benzeyen, sentetik bileşik.

Nükleotid

DNA’nın doğal yapı taşı; fosforillenmiş nükleozid.

Ortotopik Karaciğer Nakli

Hastalıklı bir karaciğerin çıkarılarak yerine, normal bağlantılarıyla birlikte sağlıklı bir karaciğer yerleştirilmesi.

Ördek Hepatit B Virüsü (DHBV)

İnsan hepatit B virüsünün hayvandaki benzeri; deneysel çalışmalar sırasında hepadnavirüs ailesinin biyolojisinin incelenmesinde kullanılır.

Periportal Nekroz

Portal damarları çevreleyen bölgedeki karaciğer hücrelerinin hasar görmesi.

Polimeraz Zincir Reaksiyonu

Bir nükleik asitin kolayca tanımlanabilmesi için çok fazla miktarda yapılmasını sağlayan, son derece duyarlı bir teknik.

Portal Hipertansiyon

Karaciğer portal damar sistemindeki kan basıncının aşırı yüksek olması; çoğu zaman fibroz veya siroza eşlik eden karaciğer-içi obstrüksiyonlara bağlıdır.

Portal İltihap

İltihap hücrelerinin karaciğer portal damarları çevresindeki bölgelere yerleşmesi.

Portal Venler

Dalaktan, safra kesesinden, pankreastan ve sindirim kanalının aşağı bölümlerinden gelen kanı karaciğere taşıyan damar sistemi.

Pre-Genomik RNA

cccDNA’nın transkripsiyon meydana gelen HBV RNA.HBV DNA sentezi için kalıp ödevini görür. Lamivudin, pregenomik RNA’dan HBV DNA’sının meydana gelmesini engeller.

Protrombin Zamanı

Pıhtılaşma ölçüsü; HBV hastalığla birlikte bu zamanın uzaması, karaciğer hücre fonksiyonunun azaldığını, yani ilerlemiş karaciğer hastalığını işaret eder.

Retrovirüs

Çoğalma siklüsünde, RNA genomunun revers transkripsiyon yoluyla (DNA varlığında DNA sentezi) meydana geldiği virüs; HIV, bir retrovirüstür.

Ribonükleik Asit (RNA)

Protein sentezinin eşlik ettiği birçok fonksiyona sahip ribonükleotid polimeri; aynı zamanda HIV ve grip (influenza) virüsü gibi bazı virüslerin genetik materyalini (genom) oluşturur.

Sarılık (İkter)

Dokularda bilirübin birikmesi sonucu derinin, gözlerin veya mukozaların sarı renk alması.

Serokonversiyon

Kandaki bir proteinin (antijenin) kaybolması birlikte buna karşı meydan gelmiş antikorların ortaya çıkması; örneğin HbeAg serokonversiyonu.

Siroz

Karaciğerde yaygın fibroz ve nodül oluşumu; normal karaciğer mimarisinin ortadan kalkması. Kronik hepatit B komplikasyonu.

Viral Hepatit

Virüs enfeksiyonu sonucu gelişen hepatit.

Viremi

Kanda virüs bulunması.

Virolojik İşaret

Enfekte eden virüsün moleküler işareti, hastalıktan farklı olarak hastanın klinik durumunu gösterir.

Virion

Enfeksiyöz virüs partikülü; virüs ve konak proteinleriyle viral genomu (RNA veya DNA) içerir.

Virüs

Bir nükleik asit genomuyla bir veya daha fazla sayıda virüse özgü protein içeren, ışık mikroskopuyla görülemeyen enfeksiyon etkeni.

YMDD

HBV polimeraz molekülünde bulunan ve mutasyon geçirdiğinde lamivudine dirençli HBV suşlarını meydana getiren amino asit sırası (tirozin-metionin-aspartat-aspartat)

Hepatit B Konusunda Türkiye’de Gerçekleştirilen En Kapsamlı Sosyal Sorumluluk Projesi Başladı

16 Ekim 2001

“Hepatit B’ye karşı yarın değil, bugün…”

T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü ile Viral Hepatitle Savaşım Derneği işbirliğinde, T.C. Sağlık Bakanlığı onayı ve GlaxoSmithKline’ın katkılarıyla gerçekleştirilen “Halkın Hepatit B Konusunda Bilinçlendirilmesi Kampanyası” 15-22 Ekim 2001 tarihleri arasında Hepatit B Bilgilendirme Haftası kapsamında başladı.

Dünyada 400 milyon, Türkiye’de ise 5 milyon taşıyıcısı bulunan Hepatit B konusunda toplumun bilinçlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen proje kapsamında, başta Güneydoğu Anadolu illeri olmak üzere, Türkiye çapında çeşitli illerde “Bilgilendirme Seminerleri” düzenlenecek.

Kampanya, 16 Ekim 2001, Salı günü İstanbul Hyatt Regency Oteli’nde yapılan bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürü Sayın Esat Sağcan, T.C. Sağlık Bakanlığı Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanı Sayın Dr. Cevdet Yalnız, Viral Hepatitle Savaşım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Necla Tülek ve Gönüllü Proje Destekçisi Hülya Avşar’ın konuşmacı olarak katıldığı toplantıda kampanya hakkında bilgi veren GlaxoSmithKline Yönetim Kurulu Üyesi M. Levent Selamoğlu, “GlaxoSmithKline olarak sürekli devam eden araştırma geliştirme çalışmaları ve kullanılan yeni teknolojileri sosyal sorumluluk bilincimizle birleştirerek salgın hastalıklarla savaşmada öncülük etmeyi misyon edindik” diye konuştu.

Toplum içerisinde en tehlikeli hastalıklardan biri olan Hepatit B’yi önleme ve tedavi etme konusunda çalışmalar yaptıklarını belirten Selamoğlu, halkı Hepatit B konusunda bilinçlendirme çalışmalarına da hız verdiklerini ifade etti.

Kampanya kapsamında, İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Şanlıurfa, Gaziantep ve Adana illerinde Halk Eğitimi Merkezleri öğretmen ve kursiyerlerine Hepatit B hastalığı hakkında ayrıntılı bilgi verilerek, 3 bin 600 kişiye doğrudan ulaşılacak. Ayrıca halka Hepatit B Bilgilendirme Kitapçıkları ücretsiz olarak dağıtılırken, hazırlanan billboard afişleri Türkiye’nin çeşitli illerinde yer alacak.

Türkiye’de Hepatit B konusunda hayata geçirilen en büyük toplumsal sorumluluk çalışması olarak nitelendirilen kampanyaya, ünlü sanatçı Hülya Avşar Gönüllü Proje Destekçisi olarak katkıda bulunuyor.

Kampanya kapsamında GlaxoSmithKline’ın desteğiyle televizyon ve sinemalarda gösterilmek üzere “Hepatit B”ye karşı yarın değil, bugün…” sloganıyla hazırlanan tanıtım filminin başrolünde Hülya Avşar rol alıyor. T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Çıraklık ve Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü ve Viral Hepatitle Savaşım Derneği işbirliğinde, T.C. Sağlık Bakanlığı onayı ve GlaxoSmithKline’ın desteğiyle çekilen film Hepatit B hakkında çarpıcı bilgiler içeriyor.

Kronik Hepatit B Hastalığına Yakalanan Çocuklar Artık Hayatlarını Kaybetmeyecek

25 Nisan 2001

Son araştırmalara göre kronik hepatit B hastalığı kontrol altına alınıyor

Avrupa Karaciğer Araştırmaları Birliği Kongre’sinde ( EASL ) sunulan bir araştırmanın sonuçlarına göre erken çocukluk döneminde hepatit B virüsü ile enfekte olan milyonlarca çocuk için yeni bir umut ışığı belirdi. Lamuvudin adlı yeni bir ilaç sayesinde bu çocuklar artık ileri yaşlarda karaciğer kanseri veya sirozdan ölüme mahkum olmayacaklar.

Dünyada hepatit B virüsünün yol açtığı siroz hastalığı veya karaciğer kanseri sonucu her yıl yaklaşık 1 milyon prematüre bebek hayatını kaybediyor. Ayrıca her 10 çocuktan 9′unda Hepatit B hastalığı kronik hal alıyor.1

Geçtiğimiz hafta Prag’ta gerçekleştirilen Kongre’de, 1 yıl boyunca Zeffix tedavisi gören hasta çocukların yaklaşık %23′ünde, virüsün kontrol altına alınarak bastırıldığı ve tedavinin sona erdirildiği belirtildi. Bu araştırma sonucunun 1 yıl boyunca Zeffix tedavisi uygulanan kronik hepatit B hastası yetişkinlerin sürecine benzerlik gösterdiği de ifade edildi.

Zeffix tedavisi uygulanan hastalardan tedaviye cevap verenlerin her yıl daha da arttığı ve tedavinin 4. yılında aktif karaciğer hastalığı çekenlerin 3/4′ünün tedavisinin sona erdirildiği yapılan araştırmalarla ortaya çıkarıldı.2 Bu yeni bulgularla yetişkinlerdeki gelişme sürecinin çocuklarda da görülebileceği ispatlanmış oldu.

Brüksel’de bulunan “Université Catholique de Louvain” de görev yapan ve uluslararası çalışmayı yöneten Araştırmacı Profesör Doktor Etienne Sokal, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada “Tüm dünyada sürdürülen aşılama çalışmalarına rağmen hepatit B virüsü çocuklarımız için halen büyük tehlike teşkil etmektedir. Bu durum özellikle Asya Pasifik bölgesinde yaşayan veya buradan başka ülkelere gitmiş olanlar için geçerlidir. Bu ülkelerde yaşayan milyonlarca çocuk kronik hepatit B taşıyıcısıdır ve birkaç milyona yakın yeni doğmuş bebeğin de bu virüsle enfekte olduğu sanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçları Zeffix’in virüsü etkisiz hale getirdiğinin en önemli kanıtıdır” dedi.

Profesör Etienne Sokal ayrıca, “Tedavinin uygulandığı hastaların 1/4′ü ve hastalığı daha aktif geçiren hastaların neredeyse 1/3′ünde tedavinin bitişinden 1 yıl sonra hepatit hastalığının bir daha tekrarlanmadığı görülmüştür. Zeffix hastalar tarafından çok iyi tolere edilebilen ve çocuklarda uygulanması son derece güvenli bir oral tedavi yöntemidir”, yorumunu da yaptı.

Birçok merkezde yürütülen bu uluslararası çalışma, yaşları 2 ile 17 arasında değişen 286 kronik Hepatit Bhastası çocuk üzerinde yapıldı.

Hepatit B Virüsü Nasıldır?

Hepatit B virüsü üç benzersiz protein tarafından kaplanan katı bir kapsül içinde yer alan virüs DNA’sı ve enzimlerden oluşur. Bu proteinlere bazen hepatit B yüzey antijenleri adı da verilir. Son derece hassas algılama aygıtlarını kullanan araştırmacılar kan örneklerinde virüs varlığını tespit etmek için bu proteinleri kullanır.

Kapsülün içindeki virüs DNA’sı ve enzimler virüsün yaşam çekirdeğini oluşturur; virüsler bu çekirdek sayesinde yeni bedenlere bulaşabilir ve çoğalabilir.

Aşağıdaki resimde HBV partikülünün temel yapısı görülüyor. Üç Hepatit B yüzey antijeni (HBsAg) içeren dış yüzey katı nükleokapsülü çevreliyor. Nükleokapsülün içinde HBV genomik DNA ve virüs DNA polimerazı bulunur.

Sonuç olarak hepatit B virüsü, kendisini çoğaltmakta oldukça başarılıdır.

Virüs İnsanlara Nasıl Bulaşır?

Virüs, beden sıvılarının diğer insanlara temas etmesi yoluyla bulaşır. Örneğin, hepatit B virüsü genital sistem mukozalarından ve cilt yüzeyinde oluşan yaralardan geçebilir. Hepatit B virüsüne sık rastlanan bölgelerde, virüs taşıyan annelerin doğum sırasında bebeklerine virüs bulaştırdıkları gözlemlenmiştir. HBV-pozitif özelliğine sahip kadınlar ve yeni bebekler açısından bu çok önemli bir konudur. Kronik hepatit B hastalığının sık görüldüğü bölgelerde hastalığın çocuklar arasında hızla yayıldığı rapor edilmiştir.

Test edilmemiş kan örneklerinin kullanılması da enfeksiyona yol açabilmektedir.

Hepatit B virüsünün az görüldüğü bölgelerde, tanımlı risk grupları içindeki yetişkinlerde hastalığa daha fazla rastlanmaktadır. Uyuşturucu bağımlılarının kullandığı iğne ve şırıngalar ve güvenli olmayan cinsel ilişki ana bulaşma yoludur. Sağlık çalışanları da genel nüfusa oranla daha fazla risk taşır.

Ana Bulaşma Şekilleri

Kan Nakli (Kan, Kan Ürünleri)

Sıvılar (Kan, Sperm)

Organ ve Doku Nakli

Anneden Bebeğe

Virüslü İğneler ve Şırıngalar

Çocuktan Çocuğa

Hepatit B Virüsü Diğer Virüslere Benzer mi?

Altı farklı virüsün (hepatit A, B, C, D, E ve G) sarılığa yol açtığı belirlenmiştir. Başka virüsler de sarılığa neden olabilir ama karaciğeri hedef almaz.

Virüs Ne Gibi Zararlara Yol Açar?

Hepatit B virüsü insanların karaciğerini kullanarak hızla ürer!

Oluşan yeni virüsler karaciğer hücrelerinde yayılarak daha çok sayıda hepatit B virüsünün karaciğere zarar vermesine neden olur. Vücudun kendi bağışıklık sistemi ile verdiği reaksiyonun karaciğerde zarara yol açtığı düşünülmektedir.

Kan dolaşım sistemine giren virüs karaciğere ulaşıncaya kadar vücudun içinde dolaşır. Daha sonra kendisini karaciğer hücresine yapıştırır ve hücrenin içine girerek kendisine yer açmaya çalışır. Hücrenin içine girmeyi başardıktan sonra hücreyi adeta bir hepatit B virüsü üretim fabrikasına dönüştürerek binlerce yeni hepatit B virüsünün gelişmesine neden olur.

Vücudun bağışıklık sistemi derhal tepki vererek virüs üreten karaciğer hücrelerine saldırmaya başlar. Bu duruma hepatit veya karaciğer iltihabı adı verilir.

Karaciğer kendisini onarmaya çalışsa da, zaman içinde karaciğerdeki hücre bozulması nedeniyle zarar gören hücreler yeni ve sağlıklı hücreler yerine anormal lifli dokuya sahip hücrelerle değiştirilir. Bu süreç (fibrosis veya lif dejenerasyonu) zaman içinde siroza dönüşerek karaciğerin işlevini yerine getirememesine ve yaşamı tehdit etmesine neden olur.

İnsanların karaciğer hücrelerini hepatit B virüsü değil, anormal karaciğer hücreleri olarak algıladığı hücreleri yenilemeye çalışan vücudun bağışıklık sistemi öldürür.

Bazı durumlarda vücut bu mücadeleyi kazanabilir. Veya en azından böyle görünebilir! Bu durumda, bağışıklık sistemi karaciğerde çok fazla hasara yol açmadan önemli miktarda virüsü yok edebilir. Oysa bu kişilerde virüs tamamen yok edilmiş durumda değildir, sadece kontrol altına alınmış ve az sayıda tutulmuştur.

Karaciğerin İşlevi Nedir?

Karaciğer diğer pek çok şeyin yanı sıra vücudun vitamin ve besinleri işlemesini ve saklamasını sağlar. Aynı zamanda vücudu zararlı atık maddelerden arıtır.

Kronik Hepatit B Hastalarının Sayısı Nedir?

Dünya çapında 2 milyar (2,000,000,000) üzerinde insanın hepatit B virüsü taşıdığı sanılmaktadır, ama bu kişilerin hepsi hastalığa kronik olarak yakalanmamıştır. En az 350 milyon kişinin kronik hastalık taşıyıcısı olduğu tahmin edilmektedir. Hastalık dünyada oldukça yaygındır.

Virüsün En Sık Rastlandığı Bölgeler Nerelerdir?

Hepatit B virüsü en yaygın olarak Çin’de, Güneydoğu Asya’da ve Afrika’da görülmektedir. Virüse Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Avustralya’da da rastlanmıştır.

Avrupa’da her yıl yaklaşık 900,000 – 1 milyon kişiye hepatit B virüsü bulaşıyor, ABD’de rastlanan yıllık akut hepatit B enfeksiyonu sayısının ise 140,000 – 320,000 arasında olduğu tahmin ediliyor. Az oranda (yaklaşık % 10) kronik hepatit B gözlemleniyor.

Virüsün Bulaşması Nasıl Önlenebilir?

İnsanlar Hepatit B virüsünün bulaşma yolları konusunda bilinçlendirilebilirse bu hastalığa yakalanma riski önemli ölçüde azalır. Bu yaklaşım aşağıdaki gruplarda yer alan kişiler açısından çok önemlidir:

Hepatit B taşıyan anne adayları

Çok eşli cinsel yaşamı olan ve geçmişte cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanan kişiler

Kan ve vücut sıvılarına maruz kalan sağlık çalışanları

Virüsün Yayılması Nasıl Önlenebilir?

Virüs bulaşmayan kişilere hepatit B aşısının yapılması hepatit B enfeksiyonunu önleyebilir.

Üç farklı aşıdan oluşan aşılama süreci hastaların yaklaşık %90 – 95′inde etkili olmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü 2001 yılına kadar çocuklar arasında yeni taşıyıcıların sayısını yüzde seksen oranında azaltmayı hedefliyor.

Bazı durumlarda virüs bulaştıktan hemen sonra aşı yapılarak enfeksiyon oluşması önlenebilir. Aşıdan yararlanabilecek kişiler arasında hepatit B taşıyan annelerden dünyaya gelen çocuklar, iğne batması nedeniyle hepatit B bulaşan sağlık çalışanları ve hepatit B enfeksiyonu taşıyan kişilerin cinsel partnerleri yer alıyor.

Hepatit B’ye Sebep Olan Nedir?

Bu karaciğerinizdir. Hepatit B, Hepatit B virüsü olarak bilinen bir virüs nedeniyle meydana gelir. Bu virüs karaciğeri etkileyerek işlevini bozar.

Hepatit B Virüsüne Maruz Kalmış Olabilirim. Ne Yapmalıyım?

Hepatit B virüsü alıp almadığınızı söyleyebilecek tek kişi olan doktorunuzu görmelisiniz. Kendinizi iyi hissetseniz bile hastalığı taşıyor olabilirsiniz ve tedavi görmeniz gerekebilir. Ya da hastalanmamak için aşı olmanız gerekir. Böylece, ailenize ve diğer kişilere virüsün bulaşma ihtimalini ortadan kaldırabilirsiniz.

Doktorum Hepatit B Olup Olmadığımı Nasıl Söyleyebilir?

Tanı koymak için doktor, Hepatit B virüsünü araştırmak üzere kan örneği alacaktır. Bazı durumlarda karaciğer biyopsisi de yapılabilir. Bu, doktorunuzun bir iğneyle karaciğerinizden çok küçük bir örnek alarak gerçekleştireceği bir testtir. Bu test daha çok hasta olduğunuz durumlarda gerçekleşecek bir yoldur ve bu yolla virüsün karaciğerinizde bir hasara sebep olup olmadığı anlaşılacaktır.

Doktorum Bende Hepatit B Olduğunu Söyledi. Ailemde ve Yakınlarımda Olup Olmadığını Nasıl Bilebilirim?

Bunu öğrenmenin tek yolu yine doktorunuza başvurmaktır. Bunu belirtilere bakarak anlayamazsınız, çünkü enfekte bebeklerin ve çocukların çoğu son derece iyi görünebilirler.

Hepatit B Her Zaman Kendinizi Hasta Hissetmenize Yol Açar mı?

Enfekte olan bazı kişiler kendilerini hasta hissederken, bazıları iyi hissedebilir. Bu durum, virüsü ne kadar uzun süredir taşıdığınıza ve kaç yaşında olduğunuza göre değişiklik gösterir.

Virüse ilk maruz kalan kişiler bir kaç ay içerisinde akut Hepatit B olarak bilinen hastalığa maruz kalırlar. Akut hepatit B’si olan bazı kişilerde, özellikle bebekler ve çocuklarda çoğunlukla herhangi bir enfeksiyon belirtisi görülmez. Ancak yaş ilerledikçe birkaç hafta boyunca bir dizi semptom görülebilir.

Akut Hepatit B’nin Belirtileri Nelerdir?

Kuluçka Dönemi Belirtileri:

Grip benzeri belirtiler

Yorgunluk hali

Mide ağrısı

İshal

Deride döküntü olabilir

Tipik Belirtiler

Gözlerin ve derinin sararması ile bilinen sarılık durumu

Açık renk dışkı

Koyu renk idrar gelişebilir

Akut Hepatitli hastaların bir kısmı daha sonra kendini iyi hissederek iyileşirken bir kısmında kronik taşıyıcılık ve diğer ciddi durumlar gelişebilir.

Kronik Hepatit B Nedir?

Bazı kişilerde Hepatit B virüsüne karşı doğal bağışıklığın gelişmemesi ve enfeksiyon halinin aylarca ya da yıllarca devam etmesi durumudur. Bu kişiler kronik taşıyıcılar olarak bilinirler. Bu kişiler uzun süre herhangi bir rahatsızlık hissetmezler. Bir kaç yıl sonra kendilerini hasta hissederler ve tedavide geç kalınmışsa ölebilirler. Eğer kronik Hepatit B hastasıysanız ne durumda olduğunuzu görmek ve zamanında tedavi olabilmek için zamam zaman doktorunuza kontrole gitmelisiniz.

Kronik Hepatit B’nin Belirtileri Nelerdir?

Başlangıçta akut Hepatit B’yle aynı belirtileri verebilir; yorgunluk hissi ya da mide ağrısı gibi. Ayrıca, kas ve eklem ağrıları olabilir ve kendinizi halsiz hissedebilirsiniz. Bu belirtiler birkaç hafta ya da ay sürebilir. Kronik ya da akut Hepatit B olduğunuzu ancak doktorunuz söyleyebilir. Kronik Hepatit B’si olan kişilerde siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir. Her ikisi de öldürücü olabilir.

Kimler Aşılanmalıdır?

Hastalığın % 31 bilinmeyen bulaşma yolu dikkate alındığında;

Tüm bebekler

Çocuklar

Genç erişkinler

Sağlık personeli

Hemodiyaliz hastaları

Damardan ilaç kullananlar

Hemofili hastaları

Kendinin tehlike altında olduğunu hisseden herkes

Hangi Koşullarda Aşılanma Ertelenmelidir?

Yüksek ateşi olan ya da şiddetli soğuk algınlığı geçirenlerin, aşılama gününü sağlıkları düzelene kadar ertelemeleri önerilmektedir.

Kimlerin Aşı Olması Gereksizdir?

Hepatit B hastalığına yakalanmış olanlar, daha önce 3 doz Hepatit B aşısı yaptırmış ve uygun antikor yanıtı vermiş olanlar.

Hepatit B Hastalığına Yakalanmışsanız Ne Yapmalısınız?

Kendinizi ve çevrenizi korumak için yara ve kesiklerinizi kapatın. Kan vermeyin.

Diş fırçası, tıraş bıçağı, tırnak makası gibi eşyalarınızı başkaları ile paylaşmayın.

Ellerinizi sık sık yıkayın.

Cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanın.

Kan bulaşmış elbiseleri soğuk suda veya bulaşık makinesinde yıkayın.

Yere kanınız damlamışsa kağıt havluyla silip çamaşır suyu ile temizleyin.

Ailenizin ve yakın çevrenizin vakit geçirmeksizin test olmalarını sağlayarak eğer hastalık bulaşmamışsa hemen aşı olmalarını sağlayın.

Aşı onları Hepatit B ve D’den şimdi ve gelecekte koruyacaktır.

12 Temmuz 2007

Biyoloji Soruları Cevapları

BİYOLOJİ SORULARI CEVAPLARI

1)Hücre zarının oluşmasında etkili olan organeller GOLGİ AYGITI ,ENDOPLASMİK REDİKULUM ve RİBOZOM ‘dur.

3)küçük moleküller büyük moleküllere ,yagda eriyen vitaminler notr iyonlara ,(-)iyonlar (+) iyonlara göre hücre zarından daha kolay gecerler .Buna hucre zarının seçici geçirgen olması denir.

5)Moleküllerin difüzyonunda ortam yoğunluğu (çoktan aza),molekül büyüklüğü,porların capı etkilidir.

6)pasif tasımada yagda ve yagı cözen maddeler hücre zarında bulunan glikoprotein ve glikolipitler nedeniyle kolay tasınır.

7)ORTAK YÖNLERİ=SU VE SUDA CÖZÜNMÜS MADDELER GECER.difüzyon olayıdır .bu nedenle enrji harcanmaz.

FARKLI YÖNLERİ=Diyalizde zar seçici geçirgen olmak zorundadır.

8)Aktif tasıma durdugu zaman pasif tasıma devam eder.böyle bir hücrede ortam yogunlugu esitleninceye hücre difüzyon yapar.

9)aktif tasımayı etkileyen faktörler=a)ortam yogunlugu(azdan –coga)b)molekül büyüklüğü c)enerji varlığı d)hücrenin canlı olması

10) PASİF TAŞIMA AKTİF TAŞIMA

Enerji harcanmaz -Enerji harcanır.

Çok yogun –az yogun Az yogun cok yogun

Tüm hücrelerde canlı hücrelerde

taşıyıcı proteinler ve enzimler görev yapar

11)E.B her zaman O.B ve T.B arasındaki farktır.Eşitlik durumunda hücrede osmotik denge 12) İç ve dış yogunlugu eşit olan bir hücrede amimoasitler proteinlere dönüşüyor.

n aminoasit Protein+(n-1)H2O Hücrenin OB si azalır,TB artar.

13)Endositozda , hücre zarı fogositoz ve pinositozla şekil degiştirerek madde alır.

14)Enerji harcandığı için mitokondri organeli daha fazla bulunur.

15)Yalancı ayak ,hücre cebi,villüsler,kamçı ,sil gibi yapıları oluştururlar.

17)ROTASYON=Hücre zarına paralel ve tek yönlüdür.

SİRKÜLASYON=Çeşitli yönlerde sitoplazma hareketlidir.

18)Çünkü mitokondriler hücrenin kontrolünde kendini eşliyebilirler.

19)Prokaryot hücrelerde yoktur.

21)Tüm hücreler protein kökenlidir ,bu nedenle kendi proteinlerini sentezleyebilmek için ribozom taşırlar.

23)%60 rRNA dan %40 proteinden meydana gelir.

24)Özellikle protein sentezi yapan hücrelerde üzerinde ribozom taşıyana granüllü ,ribozom taşımayanlara granülsüz E.R denir

25)Ribozomlarda sentezlenen proteini E.R golgi aygıtına taşıyarak,enzim,hormon,antikor,v.b sentezlemesinde görev alırlar.

26)Golgi aygıtı ,lipoprotein ,glikoprotein,selüloz gibi maddeleri ürettiği için hücre zarı ve çeperi üzerinde doğrudan etkilidir.

27)KOFUL,LİZOZOM , RİBOZOM…

28)Madde alışverişi ,boşaltım ve su basıncının ayrlanması için bitki hücrelerinde koful daha büyüktür.

29)Kofullar artık maddelerin ve fazla suyun dısarı atılamsını sağlar.

30) 3 çeşit plastit bulunur.

KLOROPLAST:Fotosentezle besin ve O2 üretir.

KROMOPLAST:Bitkilerde renk oluşumunu sağlar.

LÖKOPLAST:Nişasta ,yağ ve protein depo ederler.

31) KROLOPLAST MİTAKONDRİ

Stroma ve granum olmak üzere Matriks ve krista olmak üzere iki kısımdan olusur.

iki kısımdan olusur. H2O ve CO2 üretir.

Besin ve O2üretir. ATP enerjisi üretir.

Işık enerjisini kullanır.

33)Bitki hücrelerinde iğ iplikler ,sitoplazmadaki serbest proteinlerden oluşur.

34)Prokaryot hücrenin okaryot hücreden farkı ,çekirdek zarı ve zarlı organeli olmamasıdır.

35)Örn AMİTOZ:Hücrenin çekirdek bölünmesi yapıp ,sitoplazma bölünmesi yapmadıgı için çok çekirdekli olur.

36)Çekirdeği çıkarılan bir hücrenin bölünmesi durur ve daha sonra da ölür.

37)Çekirdek zarının hücre zarından farkı,çok sayıda por denilen açıklıkları taşıması ve bölünme esnasında kaybolması ve sonra tekrar oluşmasıdır.

38)Çekirdeğin görevini çekirdekteki kromatin ağı üstlenmiştir.

39)Çekirdek,hücrede geçen bütün yaşamsal olayları yönetir ve kontrol eder.

42)Bitkilerde sitoplazma bölünmesi orta lamel oluşerak meydana gelir.

43)İnsan gametinde 23 çeşit kromozom bulunur.Bunların 22 si otozom ,1 i gonozomdur.

44)Amipler şekilsiz ,insabn hücresi ise enine bölünür.

45)n=7 ise 2n=14 kromozomlu 28 kroma.

46)Canlılar mayoz bölünme ile kromozom sayısının nesiller boyu sabit tutulmasını saglar.Ayrıca kalıtsal çeşitliliği sağlar.

47)2n=10 otozom yapar ,2 gonozom ,kromozom sayısı 12 dir.Toplam 24 kromatid oluşur.Bir kutba 12 kromatid gider.

48)

Taşıma

Solunum

Boşaltım

Vucut ör.

BALIKLAR

KAPALI

SOLUNGAÇ

AMONYAK

PUL

KURBAĞALAR

KAPALI

SOLUNGAÇ

AKCİĞER

ÜRE

ÇIPALK DE.

SÜRÜNGENLER

KAPALI

AKCİĞER

ÜRİK ASİT

KİTİN TA.

KUŞLAR

KAPALI

AKCİĞER

ÜRİK ASİT

TÜY

MEMELİLER

KAPALI

AKCİĞER

ÜRE

KILLAR

49)POPULASYON=Belirli bir alanda yaşayan bir türe ait topluluğa denir.

HABİTAT=Bir organizmanın doğal olarak yaşadığı ve üreyebildiği yere denir.

EKOLOJİK NİŞ=Canlının işi.

POPULASYON YOĞUNLUĞU=Belirli bir zamanda birim alanda bulunan birey sayısıdır.

50)KOMÜNİTE=Bir alandaki birden fazla türe denir.

51)EKOSİSTEM=CANLI +CANSIZ ÇEVRE.

52)BİYOSFER=Tüm ekosistemler denir.

BASKIN TÜR=Komünite içindeki sayı ve faaliyet bakımından fazla olan tür.

53)MİKROLİMA=Bir alandaki farklı bitki örtüsü ve hayvan türlerine denir.

EKOTON=Birden fazla türün ortak yaşayabildiği yerdir.

SÜKSESYON=Çevre şartlarının etkisiyle baskın olan organizmanın yerini zamanla baksa bir organizmanın almasına denir.

54)Bir ekosistemde baslıca ototrof,hetetrof ve saprofit olamak üzere 3 organizma grubu bulunur.

55)Üreticiler:yeşil bitkiler

Tüketiciler:Hayvan türleri

Ayrıştırıcılar:Bakteri ve mantarlar

60)Ekoloji, organizmaların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilimdir.Tüm bilimlerle ilişkilidir.

61) BİYOTİK ABİYOTİK

Üreticiler,Tüketiciler Su,toprak ve mine -

Ayrıştırıcılar raller

65)Besin zincirinde ayrıştırıcılar olmasaydı ölü organik bileşikler ayrışmayacağı için doğa çöplüğe dönerdi.

67)Karbon ,su,azot gibi hayati kaynakların topraga tekrar kazandırılması olayına madde döngüsü denir.

68)Bir populasyon büyüklüğünü etkileyen faktörler ;bireylerin üremesi(doğum),ölümü ve göçler belirler.

70) SÜKSESYON=Çevre şartlarının etkisiyle baskın olan organizmanın yerini zamanla baksa bir organizmanın almasına denir.

71)Örn;orman ekosistemi, van gölü ekosistemi

73)Tetrat:Homolog kromozom çiftine denir.

Krossingover:Kromozomların karşılıklı gen parçalarını değiştirmelerine denir.

Kromatid:Kromozomların her bir parçasına denir.

Kromozom:Kromatin ipliğinin kısalıp kalınlaşması ile oluşan genetik yapıdır.

Kromatin İplik:DNA;RNA ve proteinde oluşan genetik yapıya denir.

Haploit Hücre: n kromozomlu hücre

Diploit Hücre:2n kromozomlu hücre

Somatik Hücre:Vucut hücreleri

İnterfaz:Hazırlık evresi

Sinapsis:Krossinover esnasında bağlanma noktasına denir.

74)E.R=Tasıma

Rıbozom=Protein sentezi

Mitokondri=Enerji üretimi

Golgi aygıtı=enzim,hormon,yağ sentezi

Koful=Boşaltım

Kloroplast=Besin üretimi

Kromoplast=Bitkiye renk verme

Lökoplast=Besin depolama

Lizozom=Sindirim

Sentrozom=İğ ipliği oluşumu

75)Stroma:Kloroplastın içindeki sıvı

Granum:Kloroplasttaki klorofilleri tasıyan halkalar

Kromoplast:Bir plastid çeşidi

Kloroplast: Bir plastid çeşidi

Lokoplast: Bir plastid çeşidi

Matriks:Mitokondrinin içindeki sıvı

Krista:Mitokondrinin iç zarındaki çıkıntılar

Otoliz:Lizozomun kendi kendini sindirmesi

76)Sınıflandırma ,canlıların çeşitli özelliklerine göre gruplandırılmasına denir.ilk sınıflandırmayı ARİSTO yapmıstır.

77)İlk biyolojik sınıflandırma yapılırken canlıların dış görünüşlerine göre haraket edilmiştir.

Bu yöntem günümüzde kullanılmamaktadır.

78)Canlıların benzerlik ve akrabalıklarına göre yapılan sınıflandırmaya filogenetik (doğal) sınıflandırma denir.

79)HOMOLOG organ:Kökenleri aynı görevleri farklı olan organlardır.

ANALOG organ: Kökenleri farklı görevleri aynı olan organlardır.

80)Tür –Cins-Familya-Takım-Sınıf-Şube-Alem

81)İkili isimlendirme veya bilimsel adlandırma metodu tür ismini adlandırmadır.

Cins ismi+tanımlayıcı isim olarak yapılır.

82)Herhangi bir canlının sistematik yeri ve adı onun hangi canlılarla akraba olduğunu ,çevresi ile ilişkisini ve diğer canlılarla ortak ve farklı özelliklerini ifade eder.

84)Monera alemi: Bakteri, mavi- yeşil algler

Protista alemi,Mantarlar Alemi

Virüslerin yeri canlılar ile cansızlar arasında geçiş formudur.Sadece canlı hücre içinde çoğalabilir.Dış ortamda kristalleşir.Hiç bir organeli,sitoplazması ve hücre zarı yoktur.Protein kılıfı DNA veye RNA ,kuyruk enziminden oluşur.

85)Tek hücrelidir,çekirdek zarı ve gelişmiş zar organelleri yoktur .Sadece ribozom organelini taşırlar.

86)Tek veya çok hücrelidirler.Çekirdek zarı ve tüm organelleri vardır.Gelişmiş canlıları oluştururlar.

87)Protozoalar;kamçılılar, sililer,kökayaklılar,sporlular olmak üzere 4 gruba ayrılır.Çekirdekli bir hücreli hayvanlara protozoa denir.

88)Öglenalar hareketli oldukları için hayvan hücresine ,krolofil taşıdığı için bitki hücresine benzetilirler.

89)Funguslar ;krolofil içermeyen besinlerini dışardan alan ökaryot canlılardır.Kök,gövde ve yaprakları yoktur.Hücre çeperi taşırlar,sporla çogalırlar,çok çekirdeklidirler.Besin ve ilaç yapımında kullanılan türleri vardır.

90)Krolofil taşırlar ,ışık enerjisini kullanırlar,besin üretirler.

91)Kara yosunu ,ciğer otu ,turba,porella klorofil içermelerine rağmen gerçek kök gövde taşımayan bitkilerdir.Metagenezle çoğalırlar,iletim demetleri yoktur,nemli ve gölgelik yerlerde yaşarlar.

92)Tohumsuz bitkilerdir ,iletim demetleri yoktur(eğrelti otu hariç)nemli yerlerde yaşarlar.

93)Çam ,kök nar ,ladin ,ardıç,açık tohumlu bitkilerdir.

94)Kozalaklıdırlar,iğne yapraklıdırlar,çiçek ve tohum taslakları yoktur .Tohum meyve içinde değil kozalak içindedir.İletim demetleri vardır.

95)İletim demetleri vardırÇiçek ve tohum taslakalrı gelişmiştir.Çift ve tek çenekli türleri vardır.Örn tüm meyve ağaçları,çiçekler…

96)Omurgasızlar ;sölenter=deniz anası,hidra ,mercan

Solucanlar=tenya ,toprak solucanı,Yumuşakçalar= Salyangoz,midye Eklem bacaklılar=böceler, örümcekler Derisi dikenliler=deniz kestanesi,deniz yıldızı olmak üzere 5 gruba ayrılır.

97)Toprak solucanı ,ahtapot ve omurgalılarda kapalı dolaşım görülür.

98)Eklem bacaklılar;vücutları baş,göğüs,karın kısımlarından oluşur.Açık dolaşım görülür.Çogu karada yasar.Trake solunumu yaparlar.

99)Eklem bacaklılar;kabuklular,böcekler,örümcekler,cok ayaklılar olmak üzere 4 gruba ayrılır.

100)İlkel kordalılar notokord denilen basit iskeletlere sahiptir.Kapalı dolaşım yaparlar.

101)Omuargaya sahiptirler.Çoğunlukla iskeletleri keskinleşmiştir.Kapalı dolaşım görülür.

Tüm sistemleri gelişmiştir.

103)Kurbağalar=Semender

Sürüngenler=Yılan

Kuşlar=Penguen

Memeliler=Yarasa

104)Sürüngenler ve kuşlrdır.Hayvanlar aleminin Omurgalılar şubesinde bulunurlar.

105)Kuşlar=serçe,Memeliler=balina sıcak kanlı hayvanlara örnekdirler.

106)Memeliler sıcakkanlıdırlar,iskeletleri kemikleşmiştir.İç döllenme ,içgelişme gösterilen kapalı dolaşım görülür.Yavrularını sütle beslerler.

107)Kendi besinlerini kendileri üretir.Fotosentez veya kemosentez yaparlar

108)Öglena,böcekçil bitkiler

110)Kommensalizm=Birlikte yaşayan iki biri yarar görür diğeri etkilenmez.

Mutuğalizm; İki canlıda karşılıklı yarar sağlar.

Parazitlik; Biri yarar,diğeri zarar görür.

Saprofitlik;Ölü organik bileşenleri ayrıştırarak inorganik bileşikleri dönüştüren canlılardır.

111)Dış parazitler; Vücut dışında yaşayan ve çoğunlukla kan ermek beslenen parazitlerdir.

İç parazit; Vücut içinde yaşayan,sindirim enzimleri olmayan parazitlerdir.

112)Mayalar,fermentasyonla besin üretiminde görv alırlar.Küfer ise ilaç ve antibiyotik yapımında kullanılırlar

113)Bakterileri şekilleri,beslenmeleri,solunumları,üremeleri ve gram boyanmalarına göre sınıflandırırız.

114)Öglena = Protista alemi Hidra= Sölenter (Hayvanlar alemi)Omurgasız

Toprak solucanı= “ “

Eklem bacaklılar= “ “

Sürüngenler= “ Omurgalı

Monosakkoritler= Kapalı tohumlu bitkiler alemi

Eğreltiotu= Bitkiler alemi

Yosun= “

Maya= Mantarlar alemi

115)İnorganik ve organik bileşiklerdir.

116)Canlıların inorganik bileşenleri;su ,asit,baz,tuz ve minerallerdir.Su çok iyi bir çözücüve enzimlerin çalışması için gereklidir.Diğerleri ise canlıların temel yapısına katılırlar.

118)Karbonhidratlar ,enerji kaynağıdır.Hücre zarının ve nükleik asitlerin yapısına katılır.

119Yaglar,deri altında birikerek vucut ısısının ayarlanmasında gorev alır.En cok kalori veren enerji kaynagıdır.

121)Yeterli protein alamayan bir canlıda büyüme ve gelişme yavaşlar.Vucudun yapım ve onarım işleri gecikir.Mesala yaraların kapanması gecikir.

123)Karbonlar arasındaki bütün baglar tekli ise doymus ,çift bag varsa doymamış yağ asitleri adı alır.

124)Denatürasyon:Organik bileşiklerin parçalanması ,bozulmasıdır.

Renatürasyon: Organik bileşiklerin yeniden oluşturulması veya eski haline dönüşmesidir.

127)Vitaminler;düzenleyicidirler ve enzimlerin yapısına koenzim olarak katılırlar.

128)Suda eriyen:B,C vitaminleri Yağda eriyen:A,D,E,K vitaminleri

130)Pürin bazlar:İki halkalı olup hem DNA hem RNA da bulunurlar.Örn:adenin ,guanin

Pirimidin bazlar:Tek halkalı olup ,sitozin hem DNA hem RNA da ,timin DNA da,urasil RNA da bulunur .

131)DNA hücre içinde yönetim kalıtım üreme ve bölünme ile görevlidir.

132)m RNA :DNA dan aldığı genetik şifreyi ribozomlara taşır.

t RNA:Sitoplazmadaki aminoasitleri üzerine bağlıyarak ribozomlara taşır .

r RNA:Ribozom organelinin yaklaşık %60 nı oluşturur.

133)ATP:Canlıların tüm hayatsal faaliyetlerini gerçekleştirebilmeleri için gerekli olan enerjidir.

136)Vucudumuzdaki enzimlerin calışmasını inhibitör,durdurucu etki yapar,bu durumun sonucun da ölüm olabilir.

137)Apoenzim=Protein kısmı

Koenzim=vitamin kısmı

Kofaktör=metal iyonu

Apoenzim +koenzim=holoenzim

Apoenzim +kofaktör= holoenzim

138)Sıcaklık ,pH ,su miktarı ,enzim miktarı.substrat yoğunluğu , substrat yüzeyi enzimlerin calısmasına etki eden faktorlerdir.

139)nAminoasit protein+(n-1)H2O

140)Fosforikasit=Nükleotit sayısı ise 4000 nükleotit vardır.

600+600=1200 4000-1200=2800 G+S=2800 ise

G=2800/2=1400 guanin sayısı

12 Temmuz 2007

Antimikrobik İlaçlar

ANTİMİKROBİK İLAÇLAR

Antienfektik tedavinin temel amacı,enfeksiyon hastalıklarının ilaçla tedavisidir.Kemoterapi,ehrlich 19.yy’da ortaya atmış olduğu bir terim olup mikrorganizma ve parazitleri konakçıya zarar vermeden öldürebilen ilaçlarla yapılan tedavidir.Antimikrobik ilaçlar terimi hem antibakteriyel ilaçlar hemde antibiyotikler için ortak kullanılır.Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından oluşturulan maddelerdir.ÖR:penicillin penicillium natatum adı verilen bir küf mantarı tarafından üretilir.Antibakteriyel ajanlar araştırma labratuvarlarında geliştirilen bileşiklerdir.ÖR:sülfanamidler..

Antimikrobik ilaçlar bugün 5 temel mekanizma ile etkili olduğu bilinmektedir.

1.Bakteri hücre duvarının sentezinin inhibe edilmesi.

2.sitoplazmik membranın permeabilitesinin artması.

3.bakteri ribozomlarındaki protein biyosentezinin engellenmesi.

4.nükleik asit sentezinin bozulması.

5.intermedier(hücre içi olaylar)biyokimyasal metabolizmanın bozulması.

Antibiyotikler,kimyasal maddelerdir ve bunlar belirli bazı mikroorganizmalar tarafından üretilen ve diğer mikroorganizmaları öldüren veya inhibe eden etkiye sahiptirler.Antibiyotikler kemoterapatik ajanların özel bir sınıfını oluştururlar ve bunlar doğal ürünler olmaları(mikrobiyal aktivite ürünleri)bakımından sentetik kimyasallardan(insan aktivitesi ürünlerinden)ayrılırlar.Antibiyotikler büyük ölçekli mikrobiyal prosesler yoluyla üretilmiş maddelerin en önemli sınıfını teşkil ederlerler.Pekçok antibiyotiğin keşfedilmesine rağmen tıpta pratik değeri olan belkide %1’den daha azdır. Bu yüzden enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde ciddi bir öneme sahip olması bakımından kullanışlıdır.Bundan başka bazı antibiyotikler kimyasal modifikasyonlarla daha fazla etkin kullanılabilirler.Bunlara semisentetik antibiyotikler denir.Mikroorganizmaların antibiyotiklere ve diğer kemoterapatik ajanlara hassasiyeti değişiklik göstermektedir.Gram(+) bakteriler antibiyotiklere Gram(-) bakterilerden genellikle daha hassastırlar.Bir antibiyotik hem Gram(-) hemde Gram(+) bakterileri etkileyebilmektedir. Böyle antibiyotiklere geniş spektrumlu antibiyotikler denir.(broad spectrum) Genelde geniş spektrumlu antibiyotikler dar spektrumlu antibiyotiklerden daha yaygın medikal kullanım alanı bulurlar.Çünkü dar spektrumlu alanlar sadece tek bir grup mikroorganizmaya etkilidirler.Belkide dar spektrumlu bir antibiyotik mikroorganizmaların kontrolü için oldukça değerli olabilir.Antibiyotikler ve diğer kemoterapatik ajanlar kimyasal yapıları veya etki şekillerine göre gruplandırılabilmişlerdir.Daha önce belirttiğimiz gibi bakterilerde antibiyotik etkisinin en önemli hedefi hücre duvarı,sitoplazmik membran,protein ve nükleik asitlerin biyosentez prosesleridir.Bazı kemoterapatik ajanlar hücre metabolizmasında ihtiyaç duyulan önemli üreme faktörlerini taklit ederek çalıştıkları için üreme faktör analoglarıdır.Mikroorganizmalar tarafından üretilen antibiyotikler kimyasal bakımdan statik veya sidal bileşenler şeklinde ayrılmışlardır.Hastalık etkeni olan mikroorganizmalar çok çeşitli olabilirler.Bu mikroorganizmaların yapısına göre gelişen hastalıklar,bakteriyel enfeksiyon hastalıkları,mantarların oluşturduğu hastalıklar,protozoonların neden olduğu hastalıklar,viral hastalıklar,vermiformlar(plathyhelminthes grubu)olarak sınıflandırılabilirler.

Antimikrobik spekturum

Bir antibiyotik ilacın spektrumu,o ilacın enfeksiyon yerindeki etkin konsantrasyonundan etkilenen mikroorganizma türlerini gösterir.Fazla sayıda bakteri ve mikroorganizma türlerini karşı etkili olan ilaçlar geniş spekrumlu kemoterapatikler olarak nitelendirilirler.

Etkinin tipi

Kemoterapatikler mikroorganizmalar üzerindeki etki derecelerine göre 2 grupta incelenirler

1.Bakteriostatik etki:Bakteri hücrelerinin gelişmesi ve üremesi önlenmiştir.Bakteriyi doğrudan öldürmezler,gelişmesi ve üremesi duran bakteri vücudun normal savunma mekanizmaları tarafından kolayca yok edilir.ÖR:Tetrasiklinler”chloromphenical”,”sülfonomidler”,”makrolidler”ve”linkozamidler”dir.(grup adları dır.antibiyotik isimleri değil)

2.Bakterisid etki:Bakteri hücresini doğrudan yok ederler.ÖR:penicilinler,sefolosporinler,aminoglukozidler,kinolonlar,rifamicin,vancomycin,nitroimidazoller..gibi.

Enfeksiyonların tedavisinde ilaç seçiminde eğilim daha çok bakterisid etki gösteren ilaçlaradır.Çünkü bu ilaçlar enfeksiyonu daha hızlı bir şekilde ortadan kaldırırlar ve patojenlerin bu ilaçlara direnç geliştirebilme süreleri kısadır.

(septisemi,mikroorganizmanın kana geçmesi)

Etkinin potensi

Antimikrobik ilaçların,bakteriostatik etki gücünün kantitatif göstergesi minimum inhibitör konsantrasyonudur.(MIC) Bakterisid etki gücünün göstergesi ise minimum bakterisital konsantrasyonudur.(MBC) Bu değer sıvı kültür ortamında standart koşullarda bakterilerin % 99.9 dan fazlasını öldüren minimum ilaç konsantrasyonudur.

Direnç(rezistanslık)

Antibiyotiklerin hepsi tüm mikroorganizmalra karşı etkili degildir.Bazı mikroorganizmalar bazı antibiyotiklere karşı doğal dirençlidirler.Antibiyotik direnci mikroorganizmanın kalıtsal bir karakteri olabilir veya kazanılmış olabilir.Mikroorganizmaların antibiyotiklere kaşı doğal dirençli olmasının pek çok sebebi vardır.

1.organizma,antibiyotiğin inhibe edeceği strüktürden yoksun olabilir.ÖR:bazı bakteriler “mikoplazma”,tipik bir bakteri duvarına sahip olmadığından penicillinler karşı dirençlidirler.

2.Mikroorganizma antibiyotiğe karşı impermeabl(hücre içine girmesi engellenmez)olabilir.ÖR:Gram(-) bakteriler penicillin G’ye karşı impermeabl dır.

3.mikroorganizma antibiyotiği inaktif bir forma çevirme kabiliyetinde olabilir.ÖR:Pekçok staphylococ b-lactamaz içermektedirki bu enzim penicillinlerin çoğunda b-lactam halkasını koparır.

4.Organizma,antibiyotiğin hedefini modifiye edebilir.

5.Genetik degişiklikler ile metabolik yollarda alterasyon gerçekleşebilir.Böylece antimikrobial ajan bloklanır ve organizma direnci bir biyokimyasal yol geliştirir.

6.Organizma hücre içerisine giren antibiyotiği dışarıya atma yeteneğindedir.Buna efflux denir.Antibiyotik direçliliği genetik olarak ya kromozomlar tarafından veya plazmidler tarafından kontrol edilir.Plazmidler tarafından kontrol edildiği durumlarda plazmidlere rezistans plazmid denir.(R-faktör) ve bu durumdaki plazmidler R-faktörü olarak isimlendirilir.Antibiyotik dirençliliğin varlığını ortaya koymak için klinik materyallerden izole edilen mikroorganizmaların antibiyotik hassasiyet testlerine tabii tutulması gerekir.

Penicilinler

Penicilinler b-lactam grubu antibiyotikler içerisinde yer alır. İlk kez 1928’de Fleming tarafından bir mantar olan penicillium notatum’un salgıladıgı antibakteriyal bir maddenin staphyllococ kültürlerinde lizise neden oldugu fark edilmiş ve bu antibakteriyel maddeye penicilin demiştir.Daha sonra 1940’lı yıllarda Florey ve arkadaşları tarafından yeterli düzeyde saflaştırılmış ve klinik kullanımıyla ilgili çalışmalar başlatılmıştır. O tarihten bu günekadar bir çok penicilin türevi geliştirilerek bakteriyal patojenlerin neden oldugu durumlarda sıklıkla sıklıkla kullanılabilir duruma gelinmiştir.Bütün penicilinler temel yapıyı 6-Aminopenisillonikasit yani “APA” çekirdeği oluşturur. 6-APA bir b-lactam halkası ile buna bağlı bir tiazolidin halkasından ibarettir. 6-APAçekirdeğine değişik yan zincirlerin eklenmesiyle önemli farmokolojik ve antibakteriyal farklılık gösteren bir çok penicillin türevi elde edilmiştir

Penicilinlerin sınıflandırılması

Penicllinlerin etki spektrumlarına göre pratik anlamda 4 gruba ayrılırlar

1.temel penicillinler(benzil penicillinler)

2.penicillinoza dirençli penicillinler

3.geniş spektrumlu nonantipseudomonal penicillinler

4.antipseudomonal penicilinler

Gram(-) bacillere karşı değişik derecelerde etkili olan geniş spektrumlu penicillinler:

1.İkinci kuşak penicilinler (omoksisilin,ampisilin,siklosin,bakampisilin)

2.3.kuşak penicilinler (karbenisilin,tikarsilin )

3.4.kuşak penicilinler (ozlosin,mezdolosin,piperasilin,amidosilin)

şeklindede sınıflandırılır.

Antibakteriyal etki mekanizmaları ve direnç gelişimi

Penicilinler,bakteriyal hücre duvarının sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterirler.Bakterilerin hücre duvarının sentezinde,peptidoglikonlar transpeptidasyon yolu ile birbirine bağlanırlar.Diğer b-lactam antibiyotiklerde olduğu gibi penicilinlerde bakteri hücre duvarının iç yüzeyinde bulunan ve transpeptidasyon basamağında enzim olarak rol oynayan penicilin bağlayıcı proteinlere(transpeptidaz,karboksilipeptidaz ve endopeptidaz) bağlanarak hücre duvarının yapımının bozulmasının ve bakterinin ölmesine neden olurlar.Penicilinler aynı zamanda hücre duvarının yapısal bütünlüğünü bozan bakteriyal otolizinleride aktive ederler.Değişik bakteri türlerindeki penicilin bağlayıcı proteinlerin (PBP:Penicilin binding protein) işlevi ve penicilinlerin bunlara karşı affinitesi farklı olduğundan penicillin bağlayıcı proteine görede penicilinlerin antibakterial etki spektrumları farklılık gösterir.

Bakterilerin penicilinlere karşı direnç gelişmesi başlıca 3 mekanizmayla olur.

1.penicilin bağlayan proteinlerde değişiklik(PBP):Bu proteinlerde mutasyonlarla ortaya çıkan değişiklikler penicilinlerin bağlanmasını etkileyerek peniciline karşı direnç gelişmesine neden olur.

2.penicilinlerin hücre içine denetrasyonun bozulması:Penicilinler hücre duvarında bulunan porlardan geçerek hücre içine denetre olurlar.Bu porlarda mutasyonla ortaya çıkan değişiklikler penicilinin hücre içine geçişini engelleyerek direnç gelişimine neden olur.

3.b-lactamazlarla penicilinlerin inaktive olması:Penicilinler ve diğer b-lactam antibiyotiklerde,antibiyotiğe karşı direnç gelişmesinde en önemli mekanizmayı b-lactamaz enzimlerle antibiyotiğin inaktive edilmesi oluşturur.Klinik uygulamalarda en önemli direnç mekanizması budur.Gram(+) ve Gram(-) bakterilerin salgıladıgı b-lactamaz enzimi penicilinin yapısında bulunan b-lactam halkasındaki amid bağını parçalayarak antimikrobil etkinin ortada kalkmasına neden olur.

b-lactamazlar bakterilerde sentezini kontrol eden genlerin yerleşimine göre

a.plazmidler aracılığıyla

b.kromozomlar üzerindeki genler aracılığıyla oluşturulanlar olmak üzere 2 gruba ayrılırlar.

Staphylococ ve diğer Gram(+) bakterilerde b-lactamazlar plazmide bağımlı olarak sentezlenirler ve bakteri dışına salgılanırlar.Bu şekilde salgılanan b-lactamazlar antibiyotiğe hücre duvarına ulaşmadan parçalarlar.Gram(-) lerde b-lactamaz oluşumu plazmid veya kromozomlara bağlıdır ve periplazmik aralıkta bulunur.

Penicilinlerin farmokolojik özellikleri

Mide asidine karşı penicilinlerin stabilitesi değişiktir.Penicilin G düşük PH’’da stabil olmadığı için oral yolla alındığında yeterli serum düzeyi sağlanamaz.Penicilin V asit ortamda daha stabil olduğundan gastrointestinal kanaldan daha iyi absorbe edilir.Fakat bazı patojenlere özellikle neisseria gonaerhoroea karşı Penicilin G’dendaha az etkilidir.Penicilin G intramüsküler yolla verildiğinde 15-30 dakika içinde plazma konsantrasyonu maksimum düzeye ulaşır.Yarılanma ömrü 30 dakikadır.Bu nedenle intramüsküler veya intravenöz olarak 4-6 saat aralıklarla tekrarlanması gerekir.

Penicilin G

Penicilin G ,streptococ,meningococ,gonococ lara (b-lactamaz üreten suşlar hariç) anaerobların çoğuna Gram(+) bacillere ve diğer bir grup organizmalara karşı oldukça etkilidir.Penicilin V (penoksi metil penicilin) benzil penicilinin (penicilin G)oral yolla iyi absorbe edilen şeklidir.Minör(basit) oral enfeksiyonlar farenjit duyarlı organizmalar ile oluşan minör yumuşak doku enfeksiyonlarımn ve bazı enfeksiyonlarda etkilidir.Penicilin V’nin etki spektrumu Penicilin G ‘ye benzer ancak N.gonorhorea’ya daha az etkilidir.

Sefalosporinler(cephalosporins)

Sefalosporinler “C” adıyla bilinen ilk sefalosporin 1945 yılında DR.Bruzo tarafından cephalosporium acremonium bir manatrdan fermantasyon yoluyla izole edilmiştir.Cehpalosporinlerin ana çekirdeği 7 amino sefolosporanik asittir.Bu çekirdeğe yan zincirlerin eklenmesiyle semisentetik bileşiklerin üretilmesi mümkün olur.

Sefalosporinlerin etki mekanizmaları

Sefalosporinler,tıpkı penicilinler gibi bakteri hücre duvarı oluşumundaki basamaklara katalize eder ve penicilin bağlayan proteinler olarak bilinen enzimleri inhibe ederek bakterisid etki gösterirler.Bu enzimler türden türe değişiktir.Genellikle eski sefalosporinler staphylococcus aerousun penicilin bağlayan proteinlerine yüksek affinite gösterirler.Buna karşılık sefotaksim,seftrizoksim,seftriakson,sefoperazon,sefttazidin…gibi yeni sefalosporinlerin Gram(-) bakterilerin hedf proteinlerine affinitesi çok daha belirgindir.

Sefalosporinlerin direnç mekanizmaları

Bakteriler sefalosporinlere 3 yolla direnç kazanırlar.

1.Gram(-) bakterilerin dış membranında bulunan porin kanallarında değişim sonucu antibiyotiğin bakteri hücresine girişinin engellenmesi

2.Penicilin bağlayan proteinlerde(PBP) değişim sonucu antibiyotiğin hedef proteinlere bağlanamaması.

3.Antibiyotiği inaktive eden b-lactamazın üretilmesi

Porin kanallarında değişim sonucu dış membran geçirgenliğinin azalmasına bağlı olan direnç gelişimi oldukça nadirdirBuna karşılık bazı bakterilerde ÖR:Enterococ larda bulunan penicilin bağlayan proteinle tüm sefalosporinlere direnç gösterirler.Staphylococların PBP’leri 3.kuşak sefalosporinlere eski kuşaklara nazaran daha az bağlanır.Metisiline dirençli S.aerous suşlarındaki metisilin direnci b-lactamlara dayanıklı yeni bir PBP sentezine bağlı olduğu için bu suşlar tüm sefalosporinlere dirençlidir

b-lactam antibiyotiklere karşı direnç gelişiminde en sık gözlenen mekanizma b-lactamaz üretimiyle antibiyotiğin inaktivasyonudur.

Gram(+) bakteriler arasında b-lactamaz üreten en önemli patojen Staphyllococus aereus tur.S.aereus b-lactamazları sefalosporinlerin çoğuna etkisizdir.Gram(-) bakteriler kromozomal ve plazmid kontrollü b-lactamaz üretebilirler.

Monobaktamlar

Toprakta yaşayan Gram(-) eubacteria dan elde edilen bir grup b-lactam antibiyotikleridir.Bu grup içinde en iyi bilinen ve klinikte kulanılan Aztreonam dır.Bakteriler tarafından sentezlenen doğal maonobactamların antimikrobiyal aktivitesinin çok düşük olmasına karşılık aztreonam kimyasal yapısındaki özelliklere bağlı olarak b-lactamaz stabilitesi ve güçlü antigram(-) etki gösterir.Moleküler yapısının çekirdeğini 3 amino monobactamik asit (AMA) oluşturur.

Monobactamların etki mekanizması

Farklı kimyasal yapıya sahip olmasına karşın aztreonam diğer b-lactam antibiyotiklere benzer şekilde bakteri hücre duvarı sentezini bozarak etki gösterir.Selektif olarak Gram(-) bakterilerdeki PBP 3’e yüksek affinite gösterip bağlanır.Gram(-) bakterilere karşı güçlü bakterisidal etki göstermesini bu özelliğine borçludur.Buna karşılık Gram(+) ve anaerob bakterilerin PBP’lerin affinitesi son derece düşük olup bu sebepten dolayı aztreonam bu bakterilerer karşı etkisiz kalmaktadır.Aztreonam yeni kuşak b-lactam antibiyotikler içinde sadece Gram(-)’lere etkili olması buna karşılık Gram(+) ve anaeroblara karşı aktivite göstermemesiden dolayı özel bir yere sahiptir.

Monobactamlarda direnç gelişme mekanizmaları

Diğer b-lactam antibiyotiklerinde olduğu gibi aztreonam içinde klinikte Gram(-) bakterilerde direnç gelişmesinden sorumlu belli başlı 3 mekanizma vardır.

1.Aztreonam bağlanacağı PBP 3’de modifikasyon olup tek başına bu mekanizmanın önemi gösterilmemiştir.

2.Dış membran geçirgenliğinde azalama sonucu gelişen direnç özellikle Pseudomonas aeruginosa suşlarında önemlidir.Bu yolla gelişen direnç sadece aztreonama özgül olmayıp geniş spektrumlu tüm b-lactam antibiyotikleride kapsar.

3.b-lactamaz enzimleri aracılığıyla gelişen dirençtir ve en önemli direnç mekanizmasıdır.

Monobactamların farmokolojik özellikleri

Aztreonam oral yoldan verildiğinde hemen hemen hiç emilmez. Buna karşılık intramüsküler yolla verildiğinde absorbsiyon hızlı ve çok iyidir.Aztreonam tüm vücut sıvı ve dokularına dağılır.Bu sayede kemik,karaçiğer,safar,akciğer,yağ,böbrek,kalp,bağırsak,prostat dokularında terapatik düzeylere ulaşır.Ayrıca tükrük,balgam,safra,bronşlar sekresyonlarda,perikard,plevra ve periton sıvılarındada saptanır.

Karbopenemler

İmipenem,b-lactam antibiyotiklerin yeni grubu karbopenem sınıfı antibiyotiklerin ilkidir.Karbopenemler ilk kez 1970’de toprak mikroorganizmalarından izole edilmiştir.İmipenem ise 1978 yılında Streptomyces cattleya’dan izole edilen Thienamycin antibiyotiğinden sentetik olarak elde edilmiştir.Bu grupta ikinci antibiyotik Merogenem dir.

Karopenemlerin kimyasal yapısı

İmipenem bütün b-lactam antibiyotikler gibi b-lactam halkası içerirler.

İmipenemin b-lactam antibiyotiklerinden farkları şöyledir.Onlardan farklı olarak 1.pozisyondaki “C” atomu sülfür ile değişmiştir ve 5.pozisyondada 1 çift bağ vardır.Yine b-lactam antibiyotiklerinden farklı olarak penicilinler ve sefalosporinlerdeki açil amino yan zincir yerine hidroksietil yan zincir içerir ve bu yan zincir cis pozisyon yerine trans pozisyonnundadır.İmipenem b-lactamaz enzimlere dayanıklılığı yan zincirlerin bu trans pozisyonu nedeniyle olmaktadır. Renal tübüli hücrelerinden salgılanan dehidropeptidaz enzimi karbopenemi hidrolitik olarak parçalamakta ve ilacın inaktivasyonuna neden olmaktadır.Bu yıkımı engellemek amacıyla imipenem klinik kullanımda sözü edilen parçalayıcı enzimin spesifik inhibitörü olan “Cilostatin” ile kombine kullanılmaktadır.

Karbopenemlerin etki mekanizması

İmipenem diğer bütün b-lactam antibiyotikler gibi hücre duvar oluşumundaki peptidoglikon sentezini inhibe eder .Bu etkisini yine PBP’ye bağlanarak meydana getirir.Ençok PBP 2’ye bağlanır.Bu nedenle etkili olduğu mikroorganizmalar imipenemle karşılaştıklarında sfer oluşumu sonra lizis meydana gelir ve bu özelliği ile önce flamen oluşumu sonra lizise neden olan penicilin ve sefalosporinlerden ayrılır.

İmipenem antibakteriyal spektrumu diğer b-lactam antibiyotiklere göre daha geniştir.Gerek aerob,grek anaerob pek çok Gram(+) veGram(-) bakteriye etkilidir ve bakterisidal antibiyotiktir.

İmipenem bakteriyel b-lactamazların çoğuna dirençlidir ve bu nedenle penicilinler ve sefalosporinler ile imipenemler arasında çapraz direnç son derece az görülür.

Karbopenemlerde direnç mekanizması

İmipenem gerek Gram(+) gerek Gram(-) bakteriler tarafından sentezlenen b-lactamazlara dayanıklıdır ancak xanthomonas maltophilia bakterilerinin sentezlediği “Zn” içeren b-lactamaz enzimi imipenemi kolaylıkla parçalamaktadır.İmipenem b-lactamazlar ile hidrolize dayanıklı olmasının yanısıra b-lactamazlara karşı iyi bir inhibitördür.

İmipenem Eitrobacter freundii, pseudomonas aureuginosa,Enterobacter,serratia proteus providencia ve morganella türleri gibi bazı bakterilerde b-lactamaz yapımını uyarabilir tek başına kullanıldığı sürece kendisinin bu enzimler için iyi bir substrat olmaması sebebiyle önemli bir sorun yaratmayabilir.Bu enzimler tarafından parçalanabilen diğer b-lactam antibiyotiklerle kombine edilir ise bu antibiyotiklerin b-lactamaz enzimler tarafından inaktivasyonu artabilir.

Merogenem

Kimyasal yapısı imipenemlere benzer ve b-lactamazlara dayanıklıdır.Metisilin dirençli Staphyllococlar ve Enterococlar hariçtüm Staphylococlar , Streptococlar ve Listeria ‘ya etkilidirler.Ancak bu etki imipenemin etkiine göre daha azdır.Merogenem Enterobacteriacea,Haemophilus influenza,Gonococ ve Pseudomonas aureuginosa gibi Gram(-)bakterilere karşı imipenemden daha etkilidir.ÖR:Haemophlius influenza‘ya karşı merogenem imipenemden 8-32 kat daha aktiftir.Anaerobik bakterilere karşı aktivitesi imipenem gibidir Merogenem dehidropeptidaz 1 enzimine karşı imipenemden daha dayanıklıdır.Ön çalışmalar klinikte dehidropeptidaz enzim inhibitörleri ile kombine edilmeden kullanılabileceğini göstermiştir.

(b-lactam-)b-lactamaz inhibitörü kombinasyonu antibiyotikler

Kimyasal yapı:

b-lactamaz inhibitörleri yapısında b-lactam halkası taşıyan ancak tek başlarına kullanıldıklarında hiç antibakteriyal etkinlikleri olmayan veya zayıf antibiyotik etkisi gösteren kimyasal maddelerdir.

Klinikte yaygın olarak kullanılan 2 b-lactamaz inhibitöründen biri olan “Sulbactam” bazik penicilin çekirdeğinden türetilmiş olup kimyasal olarak penicillanic asit sülphone olarak bilinir.”Na” tuzu halinde Sulbactam suda büyük oranda erir.Değişik Ph değerlerindeki sıvılar içinde kimyasal yapısı yüksek oranda dayanıklılık gösterir.Bir diğer inhibitör olan “Clavulanic asit” kimyasal olarak Sulbactama benzer bu inhibitör Streptomyces clavuligeris bakterisinin bir metabolik olarak elde edilmiştir.Sulbactamın aksine sıvılar içinde kimyasal yapısı stabil özellik göstermez.

b-lactamaz inhibitörlerinin etki mekanizmaları

b-lactam antibiyotikler bakteri hücre duvarı sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterir.Bu etkinin ortaya çıkması için b-lactam antibiyotiğininbakterinin sitoplazmik membranın üzerinde bulunan penicilin bağlayan proteinlere bağlanarak bunları inaktive etmesi gerekir.Ancak PBP’ye ulaşabilmek için b-lactam antibiyotiğin Gram(-)’nin dış membranını geçebilmesi ve dış membran ile sitoplazmik membran arasında kalan priplazmik boşluktaki b-lactamaz enzimleri tarafından parçalanmamalıdır.

b-lactamaz inhibitörlerinin direnç mekanizması

İnhibitörün enzim affinitesinin zayıf olması veya bakterinin dış membran permeabilitesinin azlığı nedeniyle doğal dirençli bakterilerin yanısıra son yıllarda plazmide bağlı b-lactamazları fazla miktarda sentezleyen Eurobacterilerde Clavulanic asit veSulbactamlara karşı direncin giderek arttığı bilinmektedir.

Aminoglikozidler

Streptomyces vemikromonosporo cinsi funguslardan elde edilen doğal veya semisentetik antibiyotiklerdir.Elde edilmiş klinik kullanıma sunuş tarih sırasına göre :

-streptomycin

-neomycin

-kanamycin

-gentamycin

-tobramycin

-sisomycin

-amicacin

-netilmycin bu grup antibiyotikleri oluşturur.

Aminoglikozidler daha yeni ve daha az toksik antibakteriyel ajanların rekabetine karşın bugün hala önemli bir çok enfeksiyonun tedavisinde yaygın olaerak kullanılan ilaçlardır.

Aminoglikozidlerin kimyasal yapıları

Aminoglikozidlerin kimyasal yapıları genelde santral yerleşen hekzos nükleusuna yani aminocyclitol halkasına 2 veya daha fazla amino şekerinin glikozit bağlarıyla bağlanmasından oluşmuştur.Aminocyclitol halka Stretomycin’de olduğu gibiStretidine veya diğerlerinde olduğu gibi 2-deoksistretidine olabilir.Yaygın kullanımda aminoglikozit densede bu grupantibiyotikler aynı zamanda aminocyclitol halkasında içerdiklerinden dolayı aslında aminocyclitolik aminoglikozitlerdir.

Aminocyclitol içeren ancak aminoşeker içermeyen Spectinomycin bir aminocyclitol oldugu halde amino glikozit değildir.Aminoglikozitler arasındaki bireysel farklılıklar aminocyclitol halkaya bağlı aminoşekerlerin yapı ve sayısından kaynaklanmaktadır.Aminoglikozitlerin kimyasal yapıları ile antibakteriyal etkinlikleri arasında bulunan ilişki çok iyi anlaşılmamıştır.

Ancak değişik halkara bağlı bazı amino ve hidroksil gruplarının önemli olduklarına dair veriler vardır.Adı geçen bu grupların kimyasal maddelerle ve bazı bakterilerle emilmeleriyle modifiye edilmesi antibakteriyel etkinin kaybına yol açmaktadır.

Streptomycin,neomycin,kanamycin,tobramycin’denherbiri ayrı bir streptomyces türünden elde edildiği halde gentamycin ve sisomycin mikromonosporo türlerinden elde edilmiştir.

Aminoglikozidlerin antibakteriyel etki mekanizmaları

Aminoglikozitler duyarlı bakteri hücresine hızlı bir bakterisidal etkilidirler.Bu etkide bakteri ribozomlarında protein sentezini inhibe etme ve mRNA’daki genetik bilginin doğru oluşunu azaltma bozma fonksiyonlarının önemi büyüktür.Bu etkileri yapabilmek için streptomycin ribozomun 30S’lik alt birimini bağlanırken diğer aminoglikozitler hem 30S hemde 50S alt birimlerine bağlanırlar.Buna ek olarak streptomycinin protein sentezini inhibisyonu daha belirgin iken diğerlerinin genetik şifreyi yanlış okutma özellikleri daha ön plandadır.Bütün bu bilgilere karşın aminoglikozitlerin etki mekanizması bütünüyle netleştirilememiştir.Diğer protein sentezini inhibe eden antibiyotikler(ÖR:tetrasiklinler ve chloromphenicol) bakterisidal etkili değil bakteriostatiktir.Aminoglikozitlerin bakteriyi öldürücü etkisi stoplazmik membrandan transport olayıyla ilişkili gibi görünmektedir Aminoglikozitler Gram(-) bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarından periplazmik aralığa difüzyonla girerler.Ancak sitoplazmik membranı aşarak hücre içerisine taşınmaları membran potansiyeli için gerekli elektron transportuna bağlıdır.Başka bir ifadeyle , aminoglikozitlerin bakteri sitoplazmik membranını geçebilmeleri enerji ve oksijene bağımlı aktif transport prosesi ile olmaktadır.Bu transport kademesi enerjiye bağımlı”faz 1” olarak adlandırılır.(EBF)”EBF1”Ca veMg gibi divalent katyonlarla,hiperosmolite ile,düşük Ph’da,anaerob ortamda inhibe olabilir,durabilir.dolaysıyla çeşitli durumlarda(ÖR: abselerin anaerob ortamında idrarın hiperozmolar asidik olması durumunda)aminoglikozitlerin etkisi azalır.

(EBF çalışması için Ph önemlidir)

Aminoglikozitler sitoplazmik membranı geçtikten sonra polinomlara bağlanarak protein sentezini inhibe ederler.Bu olay daha sonraki antibiyotik transportunu hızlandırır.Bu kademeye”EBF 2”denir.Ancak EBF 2’nin herhangi bir şekilde sitoplazmik membranın yapısının bozulmasıyla ilişkisi oldugu düşünülmektedir.

Bu düşüncenin dayandığı gözlem aminoglikozitlere bağlı bakteri ölümünden önce ilk etapta küçük iyonların bunu izleyerek daha büyük moleküllerin en sonundada proteinlerin bakteri hücresinden sızmasıdır.Hücre membranın bu şekilde bozulması aminoglikozitlerin letal etkisini açıklamaktadır.

Aminoglikozitlerde direnç gelişme mekanizmaları

Aminoglikozitlere karşı bakteriyal direnç:

1.ribozomal direnç

2.membran geçirgenliğinde azalma

3.aminoglikozitlerin modifiye edici enzimlerle bağlı olarak gelişen direnç olmak üzere 3 mekanizma önem taşır.Fakat en yaygın ve en önemli olanı 3. mekanizmadır.

1.ribozomal direnç:Aminoglikozitlerin bağlandığı ribozomal proteinlerin kodlayan genlerdeki tek basamaklı mutasyona bağlı olarak bu proteinlerde değişiklik sonucu aminoglikozitlerin bağlanmasının engellenmesiyle oluşur.Bu tip direnç daha çok streptomycine karşı gösterilmiştir.Diğer aminoglikozitlerde nadiren görülür.Ribozomal direnç,genellikle tek bir aminoglikozite özgüdür ve yaygın değildir son zamanlarda endokardit etkeni Enterococlarda bu tip streptomycin direncinin önem kazandığı bildirilmiştir.

2.Bakteri membran geçirgenliğinde azalma:Bakteri membran geçirgenliğindeki azalma sonucu oluşan aminoglikozit direncine permeabilite direnci denir.Aminoglikozitlerin bakteri sitoplazmik membranını geçmesinde oksijene bağımlı aktif transportun rol oynadığı bilinmektedir.İşte transportu yapamayan anaerob bakterilerdeki doğal aminoglikozit direnci bu mekanizmaya örnektir.Diğer yandan duyarlı bakterilerde sponten kromozomal mutasyon sonucu membran geçirgenliğinde azalma olabileceği gösterilmiştir.Bu mutant suşlarının bir membran proteini veya bir transport sisteminin özelliklerini etkileyen mutasyonlar sonucu oluştugu düşünülmektedir.Bu tip direnç gelişen bakterilerde aminoglikozitlerin hücre içine geçişi ğüçleşmektedir.Tek birisi için değil tüm aminoglikozitler için bu güçlük geçerlidir.Bu nedenle endişe verici bir dirençlilik mekanizması olmakla birlikte doğada yaygın olmaması bir şanstır.

3.Klinik uygulamalarda kazanılmış aminoglikozit direncinin en sık ve en önemli mekanizması bu antibiyotiklerin bazı bakteriyel enzimlerle modifiye edilmesidir.Aminoglikozitin OH ve NH gruplarına özgül olarak bağlanan bu enzimlerin aminoglikozitlerin yapısını asetilasyon,adenilazyon veya fosforilasyon mekanizmalarıyla inaktive ederler.Modifiye ettiği yere göre bu enzimler

1.asetiltransferazlar

2.adeniltransferazlar

3.fosfotransferazlar olmak üzere 3 ‘ e ayrılır.Bu enzimler bakterilerde plazmidlerdeki genetik bilgiyle üretilirler.Plazmidler aracılığıyla diğer bakterilere aktarılırlar.Bu nedenle oldukça yaygın ve endişe vericidir.

Kinolonlar

Bu grup antibakteriyal ajanların ilk üyesi Nalidiksik asit tir1960’lı yıllarda antimolaryal bir ilaç olan klorokinin saflaştırılması sırasında elde edilen bir ara üründen üretilmiştir.Bunu takip eden yıllar içerisinde kimyasal yapıdaki modifikasyonlarla bu gruptan yeni türevler sentezlenmiştir.Ancak bu ilk ve 2. kuşak kinolonların klinik uygulamaları genellikle idrar yolu enfeksiyonları ile sınırlı kalmıştır.Daha sonra 1980’lı yıllarda florlanmış kinononlar ,4-kinononlar,kinolonkarboksilik asitlerde denilen yeni kinolon türevleri klinik kullanıma girmiş ve çeşitli enfeksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.Nalidiksik asit ile yapısal ilişkisi bulunan yeni kinolon türevleri nalidiksik asite benzer şekilde bakterisidal ,oral alındığında iyi absorbe olan kullanımı kolay ilaçlardır.Nalidiksik asitten farklı olarak invitro daha etkin daha geniş antibakteriyal etki spektrumu,daha üstün formomakokinetik özelliklere sahip olan dirençli bakteri gelişiminede daha az neden olan antibiyotik gruplarıdır.Yeni kinolonların 1000’lerce türevi elde edilmiş ve halen üretilmekteyken sadece bazıları insan enfeksiyonlarında kullanılabilmektedir.En çok kullanıların başında Enoksasin,Ofloksasin,Amifloksasin,pefloksasin…vb

Kinolonların kimyasal yapısı

Kinolonlar tümüyle sentetik olarak elde edilen antibakteriyel ajanlardır.Temel yapıları 1.pozisyonda Nitrojen ve 4.C’a çift bağla bağlı oksijen içeren kinolon halkasından oluşur.Bu halkanın 3.C’nuna karboksilik asit bağlıdır.6.pozisyonda Flor vardır.7.C perozinil halkası bağlıdır.1.N’a değişik türevlerde değişik gruplar bağlıdır.K.inolonlar arasındaki antibakteriyel entinlik ve formokinetik farklılıklar kimyasal yapılardaki farklılıklardan kaynaklanır.

Kinolonların etki mekanizmaları

Kinolonlar duyarlı bakteri hücrelerine etki mekanizmaları bu grubun ilk üyesi olan Nalidiksik asit ile ve bazı yeni kinolon türevleriyle yapılan çalışmalarla araştırılmıştır.Bu grup antibakteriyaller duyarlı bakteri hücresinde DNA sentezini inhibe ederek bakterisidal etki gösterirler.Yüksek konsantrasyonlarda RNA ve protein sentezini inhibe ettikleri ve bakterio statik oldukları saptanmıştır.Kinolonların bakterilerdeki asıl hedefi primer hedefi DNA gyraz enzimidir.Bu enzim ilk kez 1976’da gellert ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır.DNA gyraz enzimi 2 alt birimden oluşur ve bunlarda A ve B olarak isimlendirilirler.A alt birimleri gyr-A geni tarafından B alt birimleri gyr-B geni tarafından kodlanır.DNA-gyraz(topoizomeraz 2) enziminin bakteri hücresinde oldukça önemli işlevleri vardır.Şöyleki bakteri hücresi 2’ye bölünerek çoğalma sırasında bakterinin kromozomal DNA’sında replike olur.Bir bakteri hücresinin DNA’sı ÖR:E.coli’de yaklaşık 1gm boyunda bir moleküldür.Bakterinin boyu ise yaklaşık 3gm’dir.Bakteri hücresi kendi boyundan yaklaşık 300 kez büyük molekülü içerisine sığdırmak zorundadır.İşte bu olayı gerçekleştiren enzim (ATP yardımıyla) DNA-gyraz enzimidir.DNA-gyraz kromonemal çift sarmallı bakteri DNA’sında reversbl kesme ve tekrar bağlama fonksiyonları ile DNA’da negatif kıvrılmalara neden olur ve DNA molekülünün boyunu küçültür.DNA’yı hücre içerisine sığdırır bu olaya süper kıvrılma veya süper colling denir.Diğer yandan DNA-gyraz enzimi DNA replikasyonunda tamirinde , bazı operonların transkipsiyonunda ve rekombinasyonda rol oynayan bir enzimdir.DNA-gyrazın tüm bu fonksiyonları kinolonlar tarafından interfere edilir.Kinolonlar bu enzimin A alt birimi ile etkileşirler.Bazı araştırmalarda kinolonların replikasyon sırasına tek iplikçikli DNA’ya bağlandığı ve ilaç-DNA-DNA_gyraz kompleksinin bakteri hücresine zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir.Hangi etki mekanizmasının daha önemli olduğu henüz kesinlik kazanmamıştır.

Kinolonlarda direnç gelişme mekanizmaları

Kinolonlara karşı duyarlı bakterilerde direnç gelişimi tek basamaklı sponton mutasyonla olmaktadır.Dirençe neden olan mutasyon 2 şekilde görülür.

1.Gyraz-A geninde olan mutasyondur vebunun sonucunda DNA-gyraz enziminin A alt biriminde değişiklik olmakta ve kinolonun bağlanması zayıflamaktadır.Aynı şekilde Gyraz-B geninde mutasyon olabilir ancak bu çok az görülür ve fenotipte yansıması her zaman dirençlilik şeklinde olmayabilir.

2.bu tip mutasyonda bakteri membran geçirgenliği azalmakta ve bu tip dirençli suşlarda sadecekinolonlara değil yapısal olarak ilgisiz antibiyotiklerede direnç gelişmektedir.

Bu tip mutant suşlarda kinolonların bakteri hücresine bağlanmasında ve dış membran porin proteinlerinde azalma gözlenmiştir. Son çalışmalarda dış membran geçirgenliğinde azalmayla birlikte iç membranda aktif efflux mekanizmasınında bu suşlarda etkili olduğunu gösteren veriler elde edilmiştir.

Bugüne kadar kinolonların inaktivite edilmesi veya modifikasyonu ile direnç gelişimi gözlenmemiştir.Diğer yandan yeni kinolon türevleri için plazmide bağımlı yaygın değildir.Nalidiksik asit için bütün dirençle ilgili çok az yayın vardır.

Kinolonlar plazmide bağımlı direncin az olması kinolon direnç mutasyonunda rol oynayan genlerin resesif olması kinolonları,konjugatif plazmid transferini azaltması,kinolonların bakterilerdeki bazı plazmidleri elimine etmesiyle açıklanmaktadır.

Makrolidler

Makrolidler genellikle streptomyces türlerince üretilen benzer yapıdaki antibiyotiklerin oluşturduğu homojen bir gruptur.Makrolidlerin yapısında aglikon adı verilen 14-15 yada 16 üyeli makrosiklik bir lakton halkası ve buna glikozit bağlarıyla bağlanmış şekerler vardır.14 üyeli makrolidlerin prototipi olarak kabul edilen eritromisin 1952’de, 16 üyeli ilk önemli makrolid spiramisin 1953’de bulunmuştur.Daha sonra keşfedilenler oleandomisn ve jasamisin’dir.Son yıllarda Roksitromisin,kloritromisin,Azitromisin gibi üyelerde keşfedilmiş ve kullanıma girmiştir.Azitromisin Azalidler’de denilen antibiyotikler grubunun ilk temsilcisidir.

Makrolidlerin etki mekanizması

Makrolidler bakteri ribozomunun 50S alt biriminde bulunan proteinlerin L-15 ve 16 bölgesine bağlanır.En geçerli hipoteze göre makrolidin varlığı t-RNA peptidilin ribozomdan ayrılmasını stimüle etmektedir.Bakteriyal protein sentezinin inhibisyonunu bozmaktadır.Mikroorganizmanın üreme dönemine ve yoğunluğuna göre bakteriostastik ve bakterisidal etkili olabilir.

Makrolidlerde direnç gelişme mekanizması

Dünya çapındaki yaygın kullanıma karşın duyarlı patojenlerde eritromisin direnci şimdiye kadar önemli bir sorun olmamıştır.Ancak son zamanlarda Fransada A grubu b-hemolitik streptococ’larda İspanyada Pneumococlarda eritromisine direnç insidonsinin artmakta oluşu dikkat çekmektedir.

Makrolid direnci:

1.Hücre duvarı permeabilitesinin az oluşu.

2.antibiyotiğin hedefinin değişikliğe uğraması

3.Antibiyotiğin inaktivasyonudur. Olmak üzere bilinen 3 ayrı mekanizması vardır.

En önemli olan 2 mekanizmada ribozomun 50S alt biriminin 23S RNA’sındaki adenin bir enzim aracılığı ile dimetilasyona uğrar.Ribozomal fonksiyonu bozmayan bu değişiklik makrolidin hedefine bağlanamamasına yol açar. Mikroorganizmaların makrolidlerde aynı anda linkozamidlere ve streptograminlere’de dirençli olmalarından dolayı bu tip direnç MLS tipi direnç olarak adlandırılır(Çapraz direnç).MLS direnci genotipik düzeyde yönlendirilmiş farklı kimyasal reaksiyonların fenotipik bir sonucudur.Makrolid direncinden sorumlu genler bir metilaza kodlanmaktadır.Bazı mikroorganizmalarda metilazla ile ilgili mRNA ortamda eritromisin yoksa inaktif kalır ve ribozomal RNA değişikliğe uğramaz.Aktif metilaz sentezi ancak tedavi için verilen eritromisinin indüklenmesinden sonra başlar.Bu tip MLS direncine indüklenebilen direnç denir. 14 ve 15 üyeli makrolid halkası olan tüm makrolidler eritromisin ile çapraz direnç gösterirler.Oysa 16 üyeli makrolidler iyi bir direnç indükleyicisi değildirler ve indüklenebilen tipte MLS direnci gösterebilen bakteriler 16 üyeli makterilere duyarlıdır.Bununla birlikte indüklenebilen tipte MLS direnci olan mikroorganizmlar eritromisin varlığında bir kez indüklenirlerse 16 üyeli makrolidlere de direnç kazanırlar.

Linkozamidler

Bu gruba giren ilaçlar Linkomicin ve klindamicin dır.Lincomicin 1962’de A.B.D’de nebraska eyaletinde lincoln yakınlarınlarında topraktan izole edilen streptomyces lincolnensis adı verilen bir organizmadan izole edilmiştir.Klindamicin 1966’da keşfedilmiştir.Biyoloji özellikleri eritromisine benzer olmakla birlikte kimyasal yapıları farklıdır.Kimyasal yapı ve özellikleri birbirine çok benzeyen lincomicin ve klindamicin piyasada çok rahat bulunan antibiyotiklerdir.Klindamicin absorbsiyonu dha iyi antibakteriyal etkinliği daha güçlüdür.Bu nedenle linkozamidlerle ilgili olan bu grupta klindamisin daha büyük önem taşır.

Linkozamidlerin etki mekanizması

Linkozamidler bakteri ribozomunun 50S alt birimine bağlanarak protein sentezini inhibe eder. Etki tRNA’nın ribozoma bağlanmasının inhibasyonu veya translokasyonu reaksiyonun inhibasyonu şekilinde ortaya çıkar.mRNA ‘nın erken ayrılmasınada neden oldukları için transpeptidasyon yolu ilede protein zincirine uzanması engellenir.50S ribozommal alt birime bağlandıkları bölge makrolidlerin ve chloromphenicol’ün bağlanma yerlerine çok yakındır.Bu nedenle bu antibiyotiklerle birlikte kullanıldıklarında ontogonostik etki gösterirler.

Klindamicin oldukça geniş spektrumlu bir antibiyotiktir.Esas olarak anaerobik bakteriler olmak üzere aerobik Gram(+) bakterilerde’de etkilidir.

Linkozamidlerin direnç mekanizmaları

Gram(-) bakterilerin klindamicine dirençli olmaları hücre duvarlarının ilaca az geçirgen olmasındandır.Duyarlı olan Gram(+) bakterilerde gelişen direnç ise 50S ribozomal alt birimin 23S ribozomal RNA’sının metilasyonu ile gerçekleşir.Bu genellikle plazmid aracılığıyla aktarılabilen bir direnç mekanizmasıdır.Bazı bakterioides flagilis suşlarında bu tip dirence rastlanmaktadır.Genellikle linkozamidlere dirençli bakteriler eritromicinede dirençlidir.Bunun terside geçerlidir.Bir diğer direnç mekanizmasıda bazı staphyllococ larda görülen moktive edici enzim salınması mekanizmasıdır.Bu enzim aracılığıyla linkozamidlerin adenilasyonu dirence neden olur.Lincomicin’de bu yolla yüksek dirençlilik ve bundan sorumlu gen gösterilebilmiştir.

Tetrasiklinler

1940’lı yılların sonunda bazı doğal antibiyotikler keşfedilmiştir.Bunlar arasınada yer alan chlotetracyline ve oxytetracyline tetrasiklin grubu antibiyotiklerin ilk üyeleridir.Daha sonra hem doğal hemde semi-sentetik tetrasiklin keşfedilmiştir.Günümüzde 1000’den fazla tetracycline bilinmektedir buna karşın sadece 7’si klinikte kullanılmaktadır.

Tetrasiklinlerin kimyasal yapıları

Tetrasiklinlerde 4 halkalı bir karboksilik yapı olan hidronaftasen çekirdeği bulunur.Tetrasiklin anologları bu yapının 5.,6.veya 7. pozisyonlarındaki gruplara farklılık gösterir.

Tetrasiklinlerin etki mekanizmaları

Tetrasiklinler telopatik konsantrasyonlarda bakteriostatikdir.Protein sentezini inhibe ederek bakterinin çoğalmasının engeller.Protein sentezinin inhibasyonu tRNA ile mRNA arasındaki kodon-antikodon etkileşiminin bozulması sonucu aminoasil tRNA’nın ribozomal akseptör bölgeye tutunmasının engellenmesine bağlıdır.Ribozomların 30S alt birimine bağlanan tetrasiklinler amino-asil tRNA’nın ribozomal akseptör bölgeye tutunmasını önler.Böylece peptid zincirine yeni aminoasit’ler eklenemez.Ribozoma ulaşmak için bu antibiyotiklerin bakteriyal sitoplazmik membranın hidrofobik lipid tabakasından geçmesi gerekir.Fizyolojik Ph’da(7-7.4) tetrasiklinler 2 serbest baz formunun karışımı şeklinde bulunur.Düşük enerjili lipofilik non-iyonize yapı yüksek enerjili hidrofilik yapı şeklindedir.2 yapınında tetrasiklinlerin antibakteriyal aktivitesi için gerekli olduğuna inanılmaktadır.Düşük enerjili lipofilik form sitoplazmik membrandan geçişi sağlarken yüksek enerjili hidrofilik form ribozoma bağlanır.Tetrasiklinlerin protein sentezinin selektif olarak bakterilerde inhibe etmesi memeli hücrelerindeki 30S ribozomların bu grup antibiyotiklere nispeten duyarsız olmasına ve bunun yanısıra tetrasiklinlerin bakteri hücrelerinde aktif olarak birikmesine bağlıdır.

Ribozomal düzeyde etkili tetrasiklinlerin hücre içine trasportu yakın zamanlarda detaylı şekilde araştırılmıştır.Gram(-) bakterilerde dış membrandan geçiş porinlerden ve pasif difüzyon yolu ile olmaktadır.Sitoplazmik membranda ise en bağımlı ve en bağımsız sistemler rol oynamaktadır.

Tetrasiklinler geniş spektrum teriminin kullanıldığı ilk önemli grup antibiyotiklerdir.Bütün tetrasiklinlerin antimikrobiyal spektrumları aynı olmakla birlikte etki derecesi farlılık gösterir.Gram(+) ve Gram(-).aerop ve anaerop bakterilere,mycoplasma,rickettsia,chlamydia’lara etkilidir.Konak hücreye penetre olam özelliğindedir.Bu nedenle hücre içi paraziti olan bakterilerle gelişen infeksiyonların(ÖR:Bruselloz) tedavisinde kullanılırlar.Diğer taraftan bir çok Gram(-) çomak cinsinin ,stafilococ,pnömokok ve gonokokların direnç kazanması nedeni ile bugün kullanım alanı oldukça sınırlanmıştır.

Tetrasiklinlere direnç mekanizması

Tetrasiklinlere karşı bakteriyel direnç esas olarak kazanılmış ve çapraz direnç niteliği taşır.Bu nedenle geliştirilen genler plazmid veya transpozonlarda yerleşmiştir. Bu nedenle direnç farklı bakteri türleri arasında hızla yayılır.Nitekim hayvan genlerine tetrasiklin eklenmesi bir çok bakteri türünde direnç gelişmesine ve direnç türleri ortaya çıkmasına neden olmuştur.Tetrasiklin direncinde rol oynayan 3 farklı biyokimyasal mekanizma bildirilmştir.

1.Antibiyotiğin en bağımlı olarak hücre dışına çıkmasına(efflux) bu mekanizma Enterobacteriacea’de temel direnç mekanizmasıdır.

2.tetrasiklinlerin ribozomlarca bağlanamaması ki buna “ribozomal korunma” denir.Neisseria türlerinde direnç bu yolla gelişir.

3.tetrasiklin molekülünün kimyasal değişikliğe uğraması

Metronidazol ve diğer 5-nitroimidazoller

5-Nitroimidazollerin ilk örneği ve üzerinde en çok çalışılan metronidazol 1959’da üretilmiştir.Bunu takiben yapı ve aktivite yönünden metronidazole benzeyen diğer türevler elde edilmiş ve klinikte oldukça yaygın kullanılmaya başlanmıştır.Başlangıçta sadece bazı protozoon enfeksiyonlarında kullanılan metronidazolun antianaerob(linfostasyon:parazitlerin neden olduğu enfeksiyon) etkinliği Trichomonas vaginalis enfeksiyonu nedeni ile metronidazol kullanılan bir hastalık enfeksiyonunda iyileşmesi üzerine fark edilmiştir.Bu grupta bulunan ornidazol ve tridazolün bazı kantitatif farklılıklar dışında farmokinetiklere ve klinik kullanım indikasyonları metronidazolle hemen hemen aynıdır.5-Nitroimidazoller içinde invitro ve klinik kullanım açısından en çok inceleneni metronidazol olduğu için en iyi bilinen türüde budur.

Metronidazolün kimyasal yapısı

Metronidazolün kimyasal yapısı şekildeki gibidir ve diğer 5-nitroimidazollerin yapısı metronidozole benzer.

Metronidazolün etki mekanizması

5-Nitroimidazoller trikomonosidal,amibisidal(Enteoeba histoylica:amipli dizanteri) ve anaerob bakterilere bakterisidal etkilidir.Ayrıca diğer hiposik ve anosik hücrelere de selektif toksik etkileri vardır Metronidazol ve diğerleri hücre içi düzeyi azalttığı için hücre içine gidiş hızlıdır.Hücre içinde aktif ürünler yoğunlaşı .İ lacın hücre içindeki aktivasyonu redüksiyon işleviyle olur.Düşük redox poansiyeli olan e transport proteinleri(ÖR: Clostridium da ferrodexin gibi) yardımı ile anaerob hücrelerde nitro grupları indirgenir.Nitro nitrossfree radikaller nitrosu ve lidro gibi ürünler gibi toksik ara ürünler oluşur.Daha sonra molekül inaktif son ürünlere parçalanır.Sitotoksik etkinin tüm mekanizması bilinmemekle birlikte toksik ara ürünlerin hücre DNA’sına bağlanarak onu tahrip ettiği düşünülmektedir

Metronidazollerin Antimikrobiyal aktiviteleri

Protozoonlara etkinliği:

5-Nitroimidazoller trichomonas vaginalis ,Entemoeba histolyica ,Giardia lamblia gibi protozoonlara etkilidir.

Bakteri etkinliği:

Metronidazol,ornidazol,thinidazol anaerob bakterilerin çoğuna etkilidir.Başta Bacteroids fragilis olmak üzere Bacteroides türlerine,fusobacterium türlerine,Pentococ ve Pentostroptococ gibi anaerob coclara,Clostridium perfingers ve diğer clostridium türlerine ,Gram(-) anaerob coc’lara son derece etkilidirler.

Zaman içinde duyarlı bakterilerde Metronidazole karşı direnç gelişmesinin olmadığı bilinmektedir.Pek çok ülkeden elde edilen çalışma sonuçlarına göre Bakteriides fragilis türlerinde direnç rastlanmadığı görülmüştür.Oysa aynı bakterilerde diğer anaerob ilaçlara karşı değişen oranlarda direnç saptanmıştır.

Sistemik etkili antifungan ilaçlar

Sistemik etkili antifungan ilaçlar bir çok yönden sistemik antibakteriyel kemoterapatiye benzemekle birlikte bazı önemli farklılıklar taşımaktadır.Bu farklılıkların başında Eukaryotlarda birçok kimyasal reaksiyonların ortak olması etki mekanizmaları kısıtlı sayıda antifungan ilaç bulunması gelmektedir.Ayrıca antibakteriyal ilaçlara göre tedavi yanıtı da düşük ve antifungal duyarlılık testi henüz standardize edilememiştir.İnvitro sonuçlar tedavi yanıtı ile her zaman korelasyon göstermemektedir.Genel ve bütün bakterilere etkili bir antibakteriyal ilaç olmadığı gibi ,genel ve bütün mantarlara etkili bir antifungal ialç da yokturFungal enfeksiyonların tedavisinde doğru tanı konakçı faktörlere ilaç farmokolojisi ve ilaç etkileşimleri sonucu belirleyen başlıca etkenlerdir

1.Polienler:

a.Amphotericin-B:Sistemik mantar enfeksiyonlarının tedavisi 1953’de amphotericin’in keşfi ile mümkün olmuştur.Fungal enfeksiyonların sistemik tedavisinde uygulanan tek polien olan Amphotericin-B aynı zamanda klinik kullanımdaki en toksik antimikrobial ajanlardan biri olmasına ve tedavi alanına Azollerin de girmesine karşın özellikle immün sistemi zayıflamış konakçıda sistemik fungal enfeksiyonlarda standart tedavi olma özelliğini korumaktadır.

Amphotericin-B streptomyces nodosus’un fermantasyonu ile elde edilmiş bir yan ürünüdür.Amphotericin-B polien makrolid sınıfı bir antibiyotiktir.Bugrupta Nistatin ve Natamycin’de bulunmaktadır.

Amphotericin-B’nin etki mekanizması

Amphotericin-B Eukaryotikhücre mekanizmasındaki sterollere bağlanarak katyonların ve nükleoproteinler gibi makromoleküllerin hücreden dışarıya sızmasına ve sonuçta hücre ölümüne neden olur.Amphotericin-B’nin mantar membran yapısında bulunan ergosterole affinitesi memeli membranındaki kolestrolden daha fazladır.Ergosterole bağlanma antifungal aktiviteyi kolestrole bağlanma ise toksisiteyi meydana getirir.Antifungal aktiviteye ek olarak Amphotericin-B’nin hücre proliferasyonunu(bölünme)uyardığı ve deneysel çalışmalarda hücresel immunostümülan etki gösterdiği saptanmıştır.

Amphotericin-B ye direnç mekanizması

Amphotericin-B ye direnç gelişimi 2gg/ml konsantrasyonda inhibisyon olmaması şeklinde tanımlanır.Mantarların hücre membranındaki ergesterol sentezini azaltarak Amphotericin-B’ye dirençli hale geldiği düşünülmektedir.Laboratuvar’da Candida albicans ve Candida immifis’dedirenç gelişebildiği gösterilmekle birlikte klinik uygulamada fazla karşılaşılan bir direnç problemi yoktur.

b.Liposomal Amphotericin-B:Amphotericin-B’nin liposomlara inkorperasyonu yada Amphotericin-B ve kolestrol komplexleri oluşturmasıyla elde edilen preparatlar tedavi alanında yeni bir seçenek oluşturmaktadır.Klinik araştırmalarda deoxykolat tuzuna göre oldukça yüksek dozlarda (2-50gg/kg.gün) liposomal Amphotericin-B ile serum düzeylerinin yüksekliği buna karşılık toksisitenin önemli ölçüde azaldığı gösterilmiştir.Liposomal Amphotericin-B esas olarak retiküloendotelyal sistemde dağınık olmakta diğer dokulara daha az geçmektedir.

2.Fluctosyne:

Fluctosyne (5-floro-sitoyne) sitozinin florlu bir analogudur.İlk kez 1950’lerde antineoplastik ilaç olarak geliştirilmiş ancak tümör tedavisinde etkili olmadığı görülmüş 60’lı yıllarda antifungal aktivitesi saptanmıştır.

Fluctosyne’in etki mekanizması

Fluctosyne sitozin permeaz enzimi ile hücre içine alınır ve sitozin-D aminaz ile 5-flor urasil’e dönüşür.5-flor urasil pirimidin kromozomdaki urasilin yerine geçerek DNA sentezini ve sonuçta protein sentezini inhibe eder.Daha sonra birkaç aşamadan geçen bu bileşik timidilat sentetaz enzimi yardımıyla inhibe edilen 5-flor deoxy uridin monofosfat metabolitine dönüşür.Mantar hücreleri 5-flor urasili doğrudan doğruya hücre içine alamaz.

Antiviral tedavi

Viral enfeksiyon tedavisinde gelişmeler tanısal tekniklerin artmasıyla birlikte hızlanmış ve hastalıklarda tedavi hastalıktan daha tehlikelidir şeklinde düşünce giderek değişmeye başlamıştır.Klinik virolojideki gelişmelere paralel olarak artık hem her klinisyon viral bir çok hastalığın tanısının laboratuvar testleri ile destekleyebilmekte ve antiviral tedavi gün geçtikçe ilerlemektedir.Bu gelişim 2 yönde olmaktadır

kemoterapi ve immünoterapi:Kemoterapi yaklaşımı viral replikasyonu spesifik adımlarda bloke etmeyi amaçlamaktadır.İmmunolojik yaklaşım ise konağın viral enfeksiyonlara karşı immunolojik direncini arttırmak üzerinde yogunlaşmıştır.İmmunoterapide kulanılan maddeler viral enfeksiyon vereplikasyondan çok immunolojik cevabı etkilediğinden biyolojik cevap değiştiriciler olarak adlandırılırlar.Vorisella’ya karşı etkili olan ilaçlar ÖR:tiosemi karbazonlar,insanda bir viral hastalığı önlemede ilk kez başarıyla kullanılan ilk kemoteratik ajanlar ı oluştururlar.İlk kez 1950’de bir grup araştırmacı 2-triosemi karbazonun tavuk ve fore embriyolarında vaksinya’ya karşı invitro aktivitesini göstermişlerdir.Daha sonraları trisemi karbanozun insanada vorisella enfeksiyonunu önlediği gösterilmiştir.2.antiviral ilaç grubu olan karboksiklikler 1960’lı yıllarda geliştirilmiş 1961 yıllında ise Amantadinin infloenza-A’yı önlediğini bilim adamları ortaya koymuşlardır.Ancak aradan 30 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Amantadin dar spektrum etkisi ,etki spektrumunun kısıtlılığı ve hastalığın ilk birkaç gününde verilmediği zaman etkisinin çok az olması nedeni ile etkili bir antiviral ilaç olarak yaygın kullanıma girmemiştir.1975’li yılların başlarında İnterferonlar viral enfeksiyonların tedavisinde ümit veren biyolojik cevap vericileri olarak ortaya çıkmıştır.En önemli özellikleri antiviral spektrumlarının geniş olmasıdır.Günümüzde interferonların a,b,c, olarak 3 farklı tipi bulunmaktadır.Bu proteinlerin virüslerin üzerine doğrudan etkisi yoktur.Salgılandıktan sonra hormon gibi fonksiyon görürler.Plazma hücre membranında spesifik ve non-spesifik reseptörlere bağlanıp internalize olurlar ve hücrenin enzimatik aktivitelerini değiştirerek viral proteinlerin üretimini azaltırlar.Ancak klinik çalışmalarda beklenen etkinlik elde edilememiştir.

Üreme faktör analogları

Pek çok kimyasalın deri üzerine antiseptik olarak kullanılmasına rağmen insen vücudunda kullanıldığında çok toksik olduğu bilinmektedir.Enfeksiyon hastalıklarının kontrol edilebilmesi için ajanların internal olarak kullanılabilmesi esastır.Daha önceden bildiğimiz gibi böyle ajanlara kemoterapatik ajanlar denir ve bunlar modern tıpta rol oynamaktadır.Başarılı kemoterapatik ajanların anahtarı selektif toksisitedir.Bu durum organizmanın(hayvan ,insan) etkilenmeksizin bakteri ve diğer mikroorganizmaların inhibe edilmesini kapsar.

Sülfa ilaçlar

Organizmalar bu kimyasal maddeleri sentezleyemezler.Butip maddeler üreme faktörleri ile benzerdir fakat üreme faktörlerinin kullanımı bloke eder ve bu sebepten üreme faktör analogu olarak bilinirler.Üreme faktör analogları genellikle üreme faktörlerine yapısal olarak benzerdir.Fakat farklılık gösterir.Bunların ilk keşfedileni sulfa ilaçlardır ve ilk modern kemoterapatik ajanlar olup spesifik olarak bakteri üremesini inhibe eder.Bu ajanlar bilinen pek çok hastalığın tedavisinde yüksek başarı sağlamışlardır.En basit sülfa ilaç sülfanilamid lerdir.Sülfanilamide para amino benzoik asid(PABA) analoğu gibi davranır.PABA mikroorganizmaların çogunun üremesi için gerekli bir üreme faktörüdür ve folik asitin yapısına girer.Folik asit üreme için lüzumlu enzim sisteminde bir koenzim gibi rol oynar.Timidin,purin gibi nükleotidlerin ve metionin,serin gibi amino asitlerin biyosentezi bu şekilde olmaktadır.Sülfoniamid PABA enzimini inhibe ederek PABA’nın kullanıp folik asit yapısına girmesine engel olur.PABA ve Sülfonilamidin yapıları benzediğinden enzimin aktif yüzeyine 2.sinden 1.si bağlanır.İnhibisyon gerçekleşebilmesi için sülfonamidin PABA’dan daha fazla miktarda bulunması ve enzimle ilişkiye girmesi gerekir.Besiyerine ekilen muayene maddesinde bulunan sülfonilamidlerin inhibisyon etkisi PABA ilavesi ile ortadan kaldırılırBazı araştırmacılar sülfonilamidlerin dehidrogenaz ve karboksilaz gibi bakteri enzimlerini inhibe ederek bakterinin üremesine engel oldugunu bildirmektedir.Sülfonamidler folik asit sentezini sadece bakterilerde inhibisyona uğratırlar.Yüksek organizasyonlu canlılarda(hayvalsal hücreler) etkisizdir.Çünkü bakteriler kendi folik asitlerini kendileri sentezlerler.Buna karşılık yüksek organizasyonlu canlılar folik asiti dışardan hazır olarak alılar.

Diğer üreme faktör analogları

Analoglar çeşitlidirler ..aminoasitler,porinler,pirimidinler ve diğer bileşenlerden oluşmaktadırlar.

Üreme faktör analogları strüktürel olarak birbirlerine benzerlik gösterirler.Bu örneklerde analog fluorine veya bromine atomun moleküler eklenmesiyle oluşmuştur.Florine nispeten küçük bir atomdur ve molekülün şeklini bütünüyle değiştirmez.Fakat molekülün kimyasal özelliğini değiştirerek bileşiğin hücre metabolizmasındaki yürüttüğü normal aktivitesini etkiler.Fluorouracil nükleik asit bazlarından urasile bromurasil’de timine benzer.Bromurosil gibi bazlara benzeyen kimyasalllar aynı zamanda mutajaen olarak kullanılabilirler.Üreme faktör analogları aynı zamanda viral ve fungal enfeksiyonların tedavisinde kullanışlı ve bunlar güçlü metabolik inhibitörlerdir. Hücre içine alınabilen bu bileşiklerin genel bir sınıfı bakteriostatik etki gösterir ve selektif toksisiteye sahiptir.

Bacitracin:

Sporlu bir bakteri olan Bacillus licheniformis bu polipeptid antibiyotigini üretmektedir.Bacitracinler Gram(+) bakterilere karşı bakterisidal etkilidirler . (ÖR:Troponema,Neissena) Fakat bacitracin Gram(-) veya anaeroblara karşı etkisizdirler.Direnç nadiren görülür.Yüksek düzeyde renal toksisiteye sahip olmalarından dolayı derideki yüzey lezyonlarını,yaraları veya mukoz membranlarda bulunan karışık bakteri florasının suprese etmek amacıyla topikal olarak kullanılmaktadır.

Rifamicin:

Bakterisid etkili bakterilerde mRNA sentezini RNA polimeraz enzimini inhibe ederek gösterir.Gram(+) coc’lar(streptococ,staphyllococ,Pneumococ,streptomycin aureus..)gibi aside dayanıklı bakterilere etkilidir

Rifampisin:

Yaygın olarak tüberküloz tedavisinde kullanılır.Rifampisin kullanımında görülen en yaygın durumlardan biri direnç gelişme problemidir.Rifampisin ağız yolu ile alınır.Mide ,bağırsak kanalından iyi absorbsiyonu olur.Maximum ilaç kapasitesine ulaşma süresi 1-2 saattir.

Vancomycine:

Bu antibiyotik özellikle stapyllococ olmak üzere Gram(+) bakterilerin çoğuna bakterisidal etkilidir.Vancomycine metisilin dirençli S.aureus’a etkili tek ilaçtır ve Chlamidya ve Mycoplasma gibi Gram(-) organizmlara karşı hiçbir etkisi yoktur.Çünkü hücre duvarı biosentezine etkili bir antibiyotiktir.Vancomycine diğer ilaçlara karşı dirençli Gram(+) bakterilerle ortaya çıkan pek çok ciddi enfeksiyonun tedavisinde veya 3-lactam grubu antibiyotiklerle hiper hassas olan hastaların tedavisinde kullanışlıdır.Vancomycine Enterococlar vediğer Gram(+) bakterilere karşı aminoglikozitlere sinerjitik etkili olarak kullanılabilmektedir.Vancomycine için temel gösterge diğer ilaçlara dirençli staphyllococ’ların olduğu sepsis ve o kardi gibi enfeksiyonlardır.Ayrıca vancomycine Enterococ ların neden olduğu endokardit tedavisinde aminoglikozidlerle veya Gram(+)lerin etken olduğu menengitis tedavisinde kullanılırlar.Vancomycine’in diğer bir kullanımı penicillin dirençli streptococcus pneumonsa enfeksiyonlarda tedavisidir.

Vancomycine ‘e direnç staphyllococcus baemolyticus ve Enterococ’larda görülmektedir.Direnç mekanizmasında peptidoglukan benzeri kimyasal bileşenler üretilir ve doğal olarak Vancomycine bunu tanıyamaz.

Dezenfektan,antiseptik ve sıhhileştirilmiş madde

Dezenfektan madde mikroorganizmaların ve vejetatif şekillleri ile öldürür.Bazı bakterilerin spor formlarına etki etmez.Dezenfektan maddeler hastalık yapan mikroorganizmaları sayıca azaltsada herzaman tam bir sterilizasyon sağlanamaz.Bazı sporosit kimyasal maddelerde vardır.Germisid kelimesi dezenfektanlara eş olarak olarak kullanılır.Bakteriosid madde bakterilerin vejetatif şekillerini.Virüsleri inaktive eden maddelere virüsid denir.Mantarlara etki eden dezenfektanlara fungusid olarak adlandırılırlar.Dezenfektan maddeler dokulara zarar verdiği için cansız eşyaların kısmen sterilizasyonunda kullanılır.Bazı dezenfektanlar fazla sulandırıldıklarında veya kısa süre tesir ettirildiğinde mikroorganizmanın üremesini durdurucu etki gösterirler.Bunlar dokularada fazla zararlı olmadığından antiseptik madde yerine kullanılabilirler.

Antiseptik mikroorganizmaların üremesini durduran yüksek konsantrasyonda olduğunda ve uzun süre temas ettirildiğinde mikroorganizmaları öldüren maddelerdir.Ciddi zararı olmadığından antiseptikler canlı dokulara uygulanır.Bakteriyostatik madde vejetatif bakterilere etki etmeden üremesini durdurur.

Sihhileştirilmiş maddeler:Cansız eşyadaki mikroorganizma sayısının hijyen şartlarına uygun olan zararsız bir seviyeye indirir.Bu terim özellikle besin maddelerinin hazırlanmasında ve korunması konularında kullanılır.

Dezenfektan maddesinin etkisi bir çok faktör ile değişir.Bazıları organikmadde bulunmadığında çok etkilidir,Protein mevcutiyetinde etkisiazalır(böyle maddelerin pratikte değeri az olur) Dezenfektan maddelerin denenmesinde dezenfektanın kullanıldığı şartlara göre denemeyi yapmak önemlidir.Aynı zamanda germisid etkisini bir standartla mukayese etmek uygun olur.Bunun için mevcut metodlar vardır ve kullanılmaktadır.Genellikle denenecek maddenin etkisi fenolun Sarmonella typhi üzerine olan dezenfektan etkisi ile kıyaslanır.Deney sporlu bakteri ve organikmadde bulunmayan şartlarda gerçekleştirilir.Bu koşullarda başarılı sonuç vermeyen dezenfektan değerli sayılamaz.Bu koşullarda başarılı olsa bile dış şartlardaki etkisinin ne olacağı düşünülmelidir.Bu nedenle dezenfektan madde belirli bir süre organik maddelerin varlığında denenerek test edilir.Bu test esnasında dışkı , maya…gibi örnekler kullanılır.Genellikle test bakterileri olarak sarmonella typhi denenir

Kimyasal maddelerin mikroorganizmalara etki şekilleri

Kimyasal maddeler mikroorganizmalara farklı şekillerde etki ederler.

1.Protein’ lerin pıhtılaşması(denatüre):Mikroorganizmalardaki proteinler genellikle enzimatik yapıdadır ve yaygın bir kollordal yapı gösterir.Kullanılan kimyasal madddenin etkisiyle bu proteinler pıhtılaşır ve çöker ise iş göremezler ve hücre ölür.

2.Hücre zarının harap olması:Hücre zarı bazı çökeltileri geçirir bazılarını geçirmez.Bu zarda biriken maddeler fizyolojik ve kimyasal özellikleri bozarlar.Buda hücrenin ölümüyle sonuçlanır.

3.Serbest sülfidril(SH)gruplarının kaybolması:Hücredeki enzimlerin çoğu sistein ihtiva eder ve SH grupla biten zincirler vardır.Bu enzimler SH grupları serbest ve indirgenmiş olmazsa çalışamazlar.Oksidan bir madde ile temas halinde olan hücrelerde SH gruplar etkileneceğinden enzim sistemleri bozulmuş hücreler ölür.

4.Kimyasal antagonizm:Enzimler kendi doğal sustratlarına ilgi duyar onlara bağlanırlar ve aktivitelerinin gösterirler.Kimyasal yapısı enzimin substratına banzeyen başka bir maddeyede enzim ilgi duyabilir fakat bu maddeye bağlandığı zaman enzim iş göremez.Hücrede enzimin asıl substratının yerinin buna benzeyen başka bir madde alır ise enzim çalışamaz ve hücrenin üremesi inhibe olur.

İnorganik bileşikler

1.asitler ve alkaliler:Yüksek bir ayrışım gösteren kuvvetli asit ve kuvvetli alkalilerin bakterisid etkileri çok fazladır.Düşük konsantrasyondaki asit ve alkali maddeler diğer dezenfektan maddelerin etkisini artırırlar.H2SO4,HCl,HNO3 gibi kuvvetli asit ve karbohidroksik,Na hidroksik gibi kuvvetli alkaliler proteinleri hidrolize ederek veya koagule ederek mikroorganizmaları öldürürler.Asit ve alkaliler eşyalarıda tahrip ettiğinden pratikte çok kullanılmazlar.H2SO4’ün %0.2’lik çözeltisi su brularının,HCl’nin % 0.2 ‘lik çözeltisi şarbon şüpeli hayvanların kıl ve derilerinin dezenfektasyonunda kullanılmaktadır.

Bazik asitin % 1-3 orannındaki çözeltisi göz antiseptiği olarak kullanılır.Bu asit toz halinde yaralara serpilerek özellikle Pseudomonas aureginosa’ya karşı kullanılabilir.

2.Tuzlar:Tuzların çoğu az miktarda üremeyi artırıcı yüksek miktarlarda bakterisid etkilidirler.Tuz çözeltileri distile suda hazırlandığında protein ihtiva eden çözeltilerden daha toksiktir.Fizyolojik tuzlu su bakterisid etkili olabilir.Bakır,Ag,Hg..gibi ağır metallerin tuzları yüksek konsantrasyonlarda olduğunda proteinleri pıhtılaştırırlar.Yüksek kaonsantrasyonları insan dokuları için zaralıdır.Cu kaplarında bakırsülfat bulunabilir.Bunun için insan sağlığı açısından zararlı olabilir.AgNO3 göz,burun ve boğaz mukozalarında antiseptik olarak kullanılabilir.Mg klorür kuvvetli bir dezenfektandır.

3.Oksidan maddeler:Bu maddeler serbest sülfidil gruplarını okside ederek hücreleri inaktive ederler.Etki bakteriyostatik veya bakterisid olabilir.Dezenfektan olarak kullanılan oksidan maddelerden H2O2,Kpermanganat,O3,Cl ve I bileşikleri Ag ve Hg gibi ağır metallerin tuzları vardır.

H2O2’nin % 3’lük çözeltisi antiseptik olarak kullanılır.İnsan dokuları ve bir çok bakterinin üretmiş olduğu bir enzimle çabucak bozulur.(katalaz) Bilhassa organik maddeler bulunduğunda fazla etkili değildir.KMnO4 ‘ün % 0.1’lik çözeltisi antiseptik etkilidir.O3’ün sudaki çözeleltisi antiseptik olarak kullanılır.Suların dezenfektasyonu için tercih edilir.Cl içme ve yüzme havuzlarının dezenfektasyonunda bromda tercih edilir.I alkoldeki ve sudaki çözeltileri kuvvetli dezenfektan bir maddedir.

Cerrahide deri antiseptiği olarak su ile sulandırılmış tentirdiyot kullanmak gerekir.Yaraların temizlenmesinde en çok tercih edilen antiseptiktir.

I ihtiva eden ve suda eriyen bileşiklere iyodoforlar denir.Suda eritildiklerinde serbest I açığa çıkar.Cl bileşiklerinde olduğu gibi iyodoforlar temiz yüzeylerde daha düşük konsantrasyonlarda kullanıldıkları halde kirli eşyanın temizlenmesinde yüksek tercih edilir.

Kireçli maddeler ki bunlar sönmemiş sönmüş kireç,kireç sütü,kireç koymağı dezenfektan etkili olarak çevre sağlığını tehdit edecek ortam ve materyallerin dezenfektasyonunda çok kullanılırlar.

Organik bileşikler

1.Organik metal bileşikler:Bunlar bilhassa Hg ve Ag bileşikleridir.Daha çok bakteriostatik etkilidirler.Bu nedenle pratikte çok tercih edilmezler.Ag’li bileşikler göz,burun ve boğaz mukozolarında antiseptik olarak kullanılabilirler.Fakat bakteriler üzerine etkili oldukları gibi dokularada zarar verebilirler.O nedenle uzun süreli kullanılmazlar.

2.fenoller:Asit pembe kristaller halindedir.Zayıf bir asit olduğu halde % 3-5’lik çözeltileri kuvvetli bakterisittir.Bu konsantrasyonlarda proteinleri pıhtılaştırır.Bakterilerin vejetatif şekillerini hızlı sporlarını yavaş etki ederek öldürürler.

3.Deterjanlar:Yüzeysel aktif olan bu maddeler protein ve lipidlerle birleşip hücre zarının tahrip ederek veya kimyasal antagonistik etki göstererek mikroorganizmalara etki ederler.3.grupta toplanırlar.

a.Anyonik bileşikler: Sabunlar yüksek yağ asitlerinin Na ve K tuzları ve Nalorin sülfat tuzlarıdır.Anyonik deterjanlar Gram(+) bakterilere etkili oldukları halde Gram(-)’lere etkili leri yoktur.Bunlar genellikle temizlik için kullanılırlar.Sıcak su temizlik etkisini artırır.

b.Non-iyonik gruplar:Polieterler ve poligliserol esterleri olan bileşiklerdir

c.Katyonik maddeler:Bunlar 4 değerli bileşiklerdir.4 değerli amonyum bileşikleri besin ve sütlü maddeler endüstrisinde deterjan olarak kullanılmaktadırlar.Bunlar yağ,protein ve anyonik maddelerle inaktive olabildiklerinden kullanışları sınırlıdır.Benzen klorit(zefron) çok yaygın kullanılan bir katyonik dezenfektandır.

G

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy