‘doğa’ Arama Sonuçları

Bölüm 1:bir Bilim Olarak Biyoloji

Bölüm 1:Bir Bilim Olarak Biyoloji

1-)Bilim neye denir?

Tarafsız, düzenli, gözlem ve deneylerle elde edilmiş gerçek bilgi birikimine bilim denir.

2-)Bilim neyi amaçlar?

Bilim, doğayı, canlıları ve doğa içinde yer alan olayları inceler ve sorulara cevap bulmayı amaçlar.

3-)Bilim adamının özellikleri nelerdir?

Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir.

Bilim adamı kararlıdır.

Bilim adamı şüphecidir.

Bilim adamı tarafsızdır.

Bilim adamı çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür.

Bilim adamı elindeki materyalden en iyi şekilde yararlanabilir.

4-)Bilimsel yöntemin basamakları nelerdir?

Problemin belirlenmesi

Çözüm yollarının ortaya çıkarılması ve hipotezin ortaya konulması

Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması

Bulguları değerlendirip, sonuç çıkarma

Teori ve kanun

5-)Çıkardığımız problem karmaşıksa, sonuca ulaşmak için ne yaparız?

Problemi parçalar, bölümler halinde inceleriz.

6-)Gölem neye denir?Kaça ayrılır.Açıklayınız.

Herhangi bir doğa olayının duyu organlarına dayandırılarak incelenmesine gözlem denir.Gözlem nitel ve nicel olmak üzerine ikiye ayrılır.

Nitel Gözlem:Bir aracın yardımı olmadan doğrudan duyu organlarıyla yapılır.Örneğin; şekerin suda çözünmesi.

Nicel Gözlem:Bir ölçü aracının yardımıyla yapılan gözlemdir.Örneğin; suyun 100C’te kaynaması.

7-)Hipofez neye denir?

Bilim adamı tarafından problemin çözümüne yönelik ortaya konulan geçici çözüm yoluna hipotez denir.

8-)Teori ve kanun neye denir?

Sürekli olarak kanıtlarla desteklenebilen hipofeze teori denir.

Teori, uzun bir sürecin ardından hiçbir itiraza ihtimal bırakmayacak şekilde evrenselleşir ve bir bilimsel gerçek haline dönüşürse kanun olur.

9-) Deney neye denir?

Laboratuar artamında yapılan kontrollü gözlemlere deney denir.

10-)Kontrollü deney neye denir?

Bir kontrol grubu bulundurularak yapılan deneye kontrollü deney denir.

11-)Bilimsel bir problemi çözerken izlenecek yollar nelerdir?

Bir bilimsel problem açık bir şekilde ortaya konur.

Problemle ilgili gerçekler toplanır.

Gerçekler dayalı hipotez kurulur.

Hipoteze dayalı tahminlerde bulunur.

Kontrollü deney ve gözlemlerle, tahminlerin doğruluğu araştırılır.

Yapılan deney ve gözlemler hipotezi desteklerse hipotez geçerlilik kazanır.

Hipotezin geniş geçerliliği varsa, teori halini alır.

Teori evrensel bir gerçek ise kanun olur.

12-)Yapılan deney ve gözlemler, hipotezi desteklemezse ne olur?

Hipotez terk edilir ve yeni bir hipotez hazırlanır.

13-)Biyoloji nedir?

Canlıyı, çevreyi, canlı-çevre ilişkilerini inceleyen bilim dalına bilim denir

14-)İlk mikroskobu kim ne zaman yapmıştır?

Gaineo, 1610 yılında ilk mikroskobu yapmıştır.

15-)'’Türlerin Kökeni'’ adlı kitabıyla ve evrim görüşleriyle ünlü bilim adamı kimdir?

Charles Darwin’dir.

16-)Fermantosyunun sebebini ve kuduz aşısını bulan bilim adamı kimdir?

Pasteur’dür.

17-)Bezelyelerle yaptığı çalışmalar sonucunda, kalıtsal özelliklerin dölden döle geçtiğini bulan bilim adamı kimdir?

George Mendel’dir.

18-)Biyolojide hangi aletin bulunması yeni bir devir açmıştır, neden?

Elektron mikroskobunun bulunması yeni bir devir açmıştır.Çünkü hücrede yeni ve daha küçük bölümlerin olduğu saptanmıştır.

19-)Hangi olay gen naklinin başlangıcıdır?

Steven Howell, 1931 yılında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak bunu tütün bitkisine ayırmış ve bu bitkilerin de ışık saçtığını görmüştür.Bu olay gen naklinin başlangıcıdır.

20-)Biyoloji kaç ana dala ayrılır?

2 ana ayrılır. Botanik ve zooloji.

21-)Embriyoloji neyi inceler?

Organizmanın gelişme davrelerini ve zigottan itiraben meydana gelen gelişme ve farklılıkları inceler.

22-)Genetik neyi inceler?

Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ve genin yapısı ile görevlerini inceler.

23-)Canlıyı oluşturan organları ve organ ilişkisini inceleyen bilim dalı nedir?

Anatomi dir.

24-)Laboratuar ortamında kullanılan araçlara 5 örnek veriniz.

Dereceli silindir, erlenmayer, büyüteç, mikroskop, bünzen beki.

25-)Canlıların dokularını ve hücrelerini laboratuarda incelemek için hangi tekniklerden yararlanılır?

Vital inceleme, doku kültürü, fiksasyon, dondurma-kurutma, dondurma-buzla yer değiştirme-kesit alma-boyama tekniklerinden yararlanılır.

26-)Boyama yöntemini açıklayınız.

Hücrenin, değişik kısımlerı, yapıları farklı olduğu için farklı boyanır.Boyalar bezik ve asidiktir.Baz boyalar hücrenin asit yapısındaki kısımarı, asidik boyalar ise hücredeki baz yapısındaki kısımşarı boyar.

27-)Mikroskop kullanırken objeyi ne kadar büyülttüğümüzü hesaplamak için ne yaparız?

Oküler üzerindeki sayıyla, objektif üzerindeki sayıyı çarparız.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Bilim Nedir?

BİLİM NEDİR?

       Bilim,insanların tarafsız gözlem ve deneylerle elde ettikleri düzenli bir bilgi birikimidir.Zaman içinde eskiyen görüşlerin yerinde,devamlı yenileri koyularak olgunlaştırılır.Bilimsel çalışmalarla ortaya çıkan sonuçlar kanun olmadıkları sürece,daima değişmeye açıktırlar.

     Biyoloji, fizik ve kimya canlıların, doğa olaylarının ve maddenin özündeki gerçekleri keşfetmek için uğraşır.

        1. Bilim evrenin düzenini kuran gerçeklere ulaşmaktır. Bu gerçeklerin insanlık yararına kullanılması da bilimin görevidir.

       2.Bilimsel problemlerle ilgili hipotezler,teoriler ve kanunlar dizisidir.

       3.Hipotezleri ,teorileri geliştirmek için yapılan tarafsız gözlem,deney,araştırma ve incelemelerin tümüne bilim diyoruz.

     Herhangi doğa olayının nasıl ve neden olduğunu mevcut bilgilerimizle açıklayamıyorsak; bu olay bizim için bir problemdir. Bilimsel problemler gözlemler sonucunda karşılaşılan sorularla ortaya çıkarlar.

    Doğa problemleri bilimsel yöntemlerle çözülür. Bir planla gözlem ve deneye dayanılarak yapılan çalışmalara bilimsel yöntem denir. Bilim adamları deney ve gözlemler yaparak problemlerle ilgili gerçekleri toplarlar. Bundan sonra topladığı gerçekler arasında olması mümkün bağıntıları belirten bir hipotez kurarlar.

Biyolojinin Önemi 

    Doğumdan ölüme kadar yaşamın her evresinde bilinçli ve sağlıklı yaşama , ekonomik gelişmeyi sürekli kılma , çevreyi bozulmadan tutma , üretimin kalitesini ve miktarını artırmada biyoloji bilimi önemli yer tutar.

    Temel bilim olan biyoloji , canlı ve doğa ile ilgili her konuyu içine almaktadır , bu bakımdan araştıran düşünen insana sınırsız sayıda çalışma olanağı sağlar . Burada başarılı olmanın en önemli sırrı, düşünerek doğayı izlemektir . Doğanın bilinçsiz kullanılması , insan ve diğer canlıların yaşamı için tehlikeli sonuçlar ortaya çıkarır . Çevre kirlenmesi , erozyon , madde kaybı , yeşil alanların azalması , hızlı nüfûs artışı , plânsız kentleşme , biyolojik zenginliklerin ortadan kalkması bu sorunların başında gelir. Örneğin orta Anadolu’nun çölleşme tehlikesi ile karşı karşıya kalması , nehirlerin kirlenmesi , kıyı güzelliklerimizin bozulması , doğal kaynaklarımızın iyi kullanılmaması sonucunda ortaya çıkan sorunlardır .

    Biyoteknoloji  alanındaki çalışmalarla , atık maddelerin temel yapılarına kadar parçalayabilen mikroorganizmalar kullanılarak daha temiz bir çevrenin yaratılması sağlanacaktır .

    Biyoteknolojinin amacı , bir canlının belirli özelliklerini şifreleyen genetik bilginin bir başka canlıya nakledilmesidir . Böylece nakledilen bilginin gereği , ikinci canlı tarafından yerine getirilir . DNA molekülünün yapısı üzerinde yapılan bu değişiklikle amaca yönelik üretim yapılır .

    Biyoloji ; uygulama alanların olan tıp , tarım , hayvancılık , ormancılık , endüstri ve diğer alanlardaki çalışmalar sayesinde , insanların geleceğe daha umutla bakmalarını sağlayan geniş bir bilim dalı olmuştur .

    Biyoloji ile ilgili bilgilerin eksikliği , ne yazık ki başta çevrenin bozulması , önlenmesi mümkün olmayan sağlık sorunlarının ortaya çıkması , doğal kaynakların sürekli ve verimli olarak kullanılmaması , biyolojik zenginliklerden yeterince yararlanılamama gibi sorunlar doğmuştur .

    Biyoloji ile bireyin kendisini ve çevresini tanıması , çevresini koruma bilincini kazanması hedeflenmiştir . Biyoloji bilgisine sahip olmanın bireyin yaşamına getireceği yararlar çevresini tanıma , sağlığını koruma biyolojik zenginlikleri tanıma ve onlardan yararlanma , canlıların temel yapısını öğrenme olabilir . Çevrenin bozulması ve kirlenmesine ilişkin bilgi ve bilinci geliştirme , araştırma duygusunu ve kişiliğini geliştirme , son gelişmeleri tanıma ve 21. yüzyıla hazırlanma biyolojinin sağlayacağı diğer yararlarındandır .

    Biyoloji bilimine yeterli önemin verilmemesi sonucunda ortaya çıkan sorunlar şunlardır :

    Çevrenin bozulması ile ilgili sorunlar :

   Erozyon , sulak alanların kurutulması , denizlerin ve göllerin kirlenmesi , ormanların ve meraların tahrip edilmesi ,

    Birçok canlı türünün ortadan kalkmasıyla biyolojik çeşitliliğin azalması ve doğa dengesinin bozulması ,

    Canlıların aşırı ve yanlış tüketiminden dolayı , doğal kaynakların tahrip edilmesi , gibi sorunlar çevrenin bozulmasına sebep olurlar .

    Sağlıkla ilgili sorunlar :

   Yanlış beslenmeye bağlı birçok hastalık ,

    Akraba evliliğine bağlı anomalilerin artması ,

    Kalıtsal bozuklukların zamanında tanımlanamamasına bağlı olarak sağlıksız soyların ortaya çıkması ve bunlar gibi birçok sorunlar .

Ekonomiyle ilgili sorunlar

    Dünyanın en önemli kültür bitkilerini ve hayvanlarını barındıran ülkemizde , ıslah çalışmalarının yapılmaması ve üretimin gereken şekilde artırılmaması , ekonomik sorunlardandır .

Sosyal yapıyla ilgili sorunlar :

   Çevre bozulmasına yada yaşlanabilir bir çevre oluşturulmamasına bağlı olarak göçe sürüklenme ,

    Sağlıklı ve güzel ortamlarda çocukların yetiştirilmemesine bağlı olarak , bedensel ve ruhsal yetersizlikler , sosyal yapıyla ilgili sorunlardır .

Biyolojinin Geleceği

   Dünyamızın kaynakları , sürekli çoğalan ve tüketimi gittikçe artan ,nsan topluluklarına yeterli olmayacak duruma gelmiştir . Denizler , iç sular ve atmosfer kirlenmiş , toprak yapısı yer yer yenilenemeyecek kadar bozulmuştur . Tüm dünya yaşam tehlikesine doğru sürüklenmektedir . Çözüm yolu , bazı yöntemlerle birlikte biyoloji bilimine dayanmaktadır. Önümüzdeki yüzyılın başında şu gelişmelerin olması beklenmektedir .

İnsan topluluklarında kalıtsal hastalıklara neden olan genler , döllenme sırasında sağlamlarıyla değiştirilecek kanser , düşük ve yüksek tansiyon, şeker hastalığı , cücelik v.b. hastalıklar önlenebilecekler .

Canlıların ömür uzunluğunu kalıtsal olarak denetleyen genler kontrol altına alınarak yada değiştirilerek , uzun bir yaşam sağlanabilecektir . 1996 yılından bu yana ana karnındaki bir fetusun ne kadar yaşayacağı artık tahmin edilebilmektedir .

Bir canlıda özelliği bir özelliği ortaya çıkaran gen yada genler , diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksikler bu yolla giderilebildiği gibi fazladan bazı özelliklerinde kazanılmasıda sağlanacaktır . Örneğin ; C vitamini karaciğerde sentezlettirileceği için vitamin olmaktan çıkacaktır .

Bitki ve hayvanların ıslahında olağanüstü atılımlar gerçekleşecek , verim artırılacak bir çok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalarda yaptırılabilecektir .

Genlerdeki değişiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır .

Yenilenme mekanizması aydınlatılacağından kısmi doku ve organ yitirilmeleri yerine konulabilecektir . Bugüne kadar doku ve organ nakli tekniğinde , doku uyuşmazlığı nedeniyle başarısızlıklar olmuştur , ancak bu sorun doku ve organ nakli tekniğindeki gelişmelerle aşılmaktadır . Bunun için şimdiden organ bankalarında çeşitli organlar gerektiğinde kullanılmak üzere korunmaktadır . Şu anda genellikle sperm , kemik , deri ve bazı özel dokular saklanabilmektedir . Yakın gelecekte ise çeşitli doku ve organlar , bir bütün olarak yapıları bozulmadan saklanabilceklerdir .

Canlılardaki genlerin bütünü kataloglanabilecek , bunlarla ilgili bankalar kurulacak . İlaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri geniş oranda kullanılacağı için birçok ilacın etkili ve ucuza üretilmesi sağlanacaktır .

    Bütün bunların yanında tehlikeli olabilecek mikroorganizmaları üretmek , doğal yaşam görüntüsünü kısmen de olsa bozma gibi biyolojik gelişmelerin doğurabileceği sakıncalarıda vardır .

BİYOLOJİDEKİ GELİŞMELERİN İNSANLIĞA KATKILARI

   Bireylerin ve gelecek kuşaklarının sağlıklı yaşaması biyoloji konusundaki bilinçlenme ile sağlanacaktır .

    Araştırmacılar bitki ve hayvanları islah etmiş , daha iyi meyve  , daha fazla yumurta  , daha çok et ve süt , elde etmek için onların soylarını , kültürel yöntemler kullanarak iyileştirmeye çalışmışlardır . Bu çalışmalarda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardır .

    Günümüzde birçok ülke seralarda tozlaşma görevini bombus adı verilen arılarla yapıyorlar . Bombus özellikle sebzelicilikte yüksek verim elde etmek amacıyla hormon kullanan üreticilere bir çıkış , hatta kurtarıcı oldu . Arının taşıdığı çiçek tozları etrafa yayılarak , seradaki domates ve çileklerdeki verimi artırdı .

    Günümüzde birçok tıbbi bitki ve hayvanın üretimi , antibiyotik , arşı , inferferon , çeşitli pestisitlerin üretimleri , insandaki zararlı genlerin ayıklanması işi gibi alanlarda biyoteknolojiden yararlanılmaktadır .

    Tıpta uygulanan aşılama yönteminde vücuda virüs verilerek vücudun virüsü tanıması ve ona karşı antikor üretmesi sağlanır oysa gen teknolojisinin sağladığı olanaklarla vücuda virüs verilmeden de antikor üretmek mümkün olmuştur . Böylece vücut virüsün yan etkilerinden korunabilmektedir . Tıpta ; pıhtılaşma bozuklukları , lösemi gibi hastalıkların teşhis ve tedavisinde enzimlerden yararlanılmaktadır . Bu enzimlerin elde edilmesi biyoteknolojinin sayesinde olmuştur .

    Biyoteknolojinin katkıları arasında insülin’ni de sayabiliriz . İnsülin insanlarda şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormon olup , pankreas hücreleri tarafından üretilir , dolaşıma katılır . Eksikliğinde ise şeker diabet hastalığı ortaya çıkar . Bugün bakteri DNA’sı yardımıyla insülin hormonu bol miktarda ve ucuza üretilebilmektedir . Yine cücelik tedavisinde kullanılan insan büyüme hormonuda bu yolla üretilmektedir .

    Büyüme hormonu , eskiden sadece kadavraların hipofiz bezinden çok büyük zorluk ve masraflarla elde ediliyordu . Atık biyoteknolojik yöntemlerle çok miktarda ve ucuza elde edilebilmektedir .

    Biyoteknolojik buluşlar ve onlara dayalı uygulamalar , insanoğluna biyolojik savaşta yararlanabileceği organizmaları elde etme olanağı sağlamıştır gittikçe önem kazanan “biyolojik savaş” konusunda yapılan çalışmalar ülkemizde yeterli düzeyde değildir . Oysa biyolojik savaşta kullanılabilecek birçok organizma yurdumuzda bulunmaktadır . Ancak biyolojik savaşta yokedilmeye çalışılan zararlı canlılarla , bunları yok etmek için kullanılan canlıların biyolojik yapılarının iyi bilinmemesi ülkemizdeki bazı çalışmalarında başarısızlığına neden olmaktadır . Oysa , tarımda biyolojik savaş daha ucuz ve kolay olacak , çevre kirliliğinde önemli ölçüde azalacaktır . Bu amaçla bazı bakteri türleri kullanılarak böceklere karşı dirençli domates , tütün , pamuk gibi bitkiler elde edilmektedir .

    Alg , bakteri , maya ve küflerin büyük miktarda üretilmesinden ve bu canlı hücrelerin kurutulması sonucu oluşan biyolojik kütleye tek hücre proteini denilmektedir .

    Ayrıca aroma kaynağı , vitamin kaynağı ve emülatör destekleyicisi olarak da kullanılır . Tek hücre proteininin uygulama alanı gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır . Belkide tek hücre proteini gelecekte besin kaynağımızın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır . Dünyada nüfus artışının bugünkü hızıyla devam etmesi durumunda besin kıtlığının yaşanabileceği bilimadamlarınca kâbul edilmektedir . Buna çözüm olarak bilim adamları tarımda biyoteknolojik uygulamaları önermektedir . Avustralya’lı araştırmacılar , yonca bitkisini amino asit sentezine yardımcı olan bir gen aktararak bitkinin protein değerini yükseltme değerini yükseltmektedir. Böylece yem bitkisi olan yonca proteince zenginleştirilmiştir .

    1997 Şubat ayında biyoloji alanında yeni bir gelişme kaydedilmiştir Bir araştırmacı memeli bir hayvanın (koyun ) kopyası yapmayı başarmıştır . Bir koyundan alınan bir vücut hücresinin çekirdeği başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirilerek yeni bir koyuna yaşam verilmiştir . Dolly adı verilen kuzu orjinal DNA sahibi koyunun kopyasıdır . Bu iki koyun aynı fiziksel özellikleri taşımalarına rağmen aynı biyolojik özellikleri taşıyıp taşımadıkları belirli değildir . Kalıtsal hastalıkların kökenini anlamamız ve tedavi edebilmemiz ancak insan genomunu tam olarak çözebilmemizle mümkün olacaktır .

    Genetik mühendisliği bu konuda ilk adımı atmıştır 1990 yılında ABD ve Avrupa ülkelerininde katıldığı “insan genomu projesi” adı altında büyük bir çalışma başlatılmıştır bu proje insandaki yaklaşık 100.000 genin diziliminin saptanmasını hedefliyor . Örneğin bilim adamları genetik bozulma nedeniyle kontrolsüzce çoğaldıklarını anladıkları hücrelerle “hücre dilinde konuşarak ” , “çoğalma !” yada “öl!” konutları verebilecek , böylece şimdiye kadar etkin tedavi yöntemi geliştirilemeyen   kanser gibi hastalıklar projenin sağladığı  bilgiler ışığında tarihe karışabilecektir . Ayrıca kalıtsal hastalıkların ve daha bilemediğimiz birçok özelliğin yada kusurun nedenlerini çözümlerini bulmamıza ışık tutacaktır.

BİYOLOJİYE GİRİŞ

Bilim, Bilimsel Çalışma Yöntemi

   ” Uzun yaşamımda öğrendiğim bir şey var: Gerçeklikle ölçüştürüldüğünde tüm bilimimiz ilkel ve çocukça kalmaktadır- ama gene de sahip olduğumuz en değerli şeydir, bilim!”

Albert Einstein

  Bilim , tarafsız yapılan gözlem ve deneyler sonucu elde edilen bilgidir.

  Bilim , gercekleri bulma yolunda yapılan gözlem, dusunme ve arastirma yöntemidir.

  Bilim ,özünde bir arayıştır; gerçeği bulmaya , olgusal dünyayı açıklamaya yönelik bilişsel bir arayış!

   Bilimsel gelişme karmaşık bir süreçtir : ne salt bireysel atılımlara ya da kendi iç dinamizmine , ne de salt sosyal ya da ekonomik koşulların etkisine indirgenebilir.Bilimsel gelişmeyi tek boyutlu açıklayamayız. Tüm kültürel etkinlikler gibi bilim de üstün yetenekli kişilerin gerçeğe yönelik arayışlarına elveren bir ortamın ürünüdür

     Bilim ile uğraşan kişilere bilim adamı denir.Bilim adamında olması gereken başlıca   özellikler şunlardır :

* Amacı insanlığa faydalı olmaktır.

* Akılcı , gerçekçi ve yeniliğe açık olmalıdır.

*  Objektif olmalıdır.

*  Meraklı,  Sabırlı, Azimli ve Hırslı olmalıdır.

*  Şüpheci olmalıdır.

*  Diğer bilim adamları ve diğer bilim dalları ile ilişki içinde olmalıdır.

*  Bilgilerini paylaşmalıdır.

    Bilim adamı çalışmalarını belli bir yönteme bağlı kalarak yapmaktadır, bu yönteme bilimsel çalışma yöntemi denir.

          Bilimsel Çalışma Yönteminin Basamakları:

1- Problemin Belirlenmesi

     Öncelikle problemin iyi anlaşılması gerekiyor. “Problemi anlamak, problemi yarı-yarıya çözmek demektir.”

2- Gözlem

     Nitel ve Nicel olmak üzere iki çeşit gözlem vardır.

Nitel Gözlem : Beş duyumuzu kullanarak yaptığımız gözlemlerdir.Örneğin “çaydanlıktaki su sıcaktır”.Buradaki gözlem  nitel bir gözlemdir.Bunu, suya dokunarak veya sudan çıkan buharı gözlemleyerek karar veririz.

Nicel Gözlem : Ölçü aletleri kullanılarak yapılan gözlemlerdir. Örneğin “çaydanlıktaki su  80ºC dir”.Buradaki gözlem nicel bir gözlemdir.Burada termometre aleti kullanılarak bir gözlem yapılmıştır.

     Yukarıdaki örneklerden de  anlaşıldığı gibi nitel gözlemler kişiler arasında farklılık gösterebilirken , nicel gözlemler daha objektifdir. Bu yüzden bilimsel bir çalışma sırasında nicel gözlemlere daha fazla ağırlık verilir.

3- Verilerin Toplanması

    Veriler problem ile ilgili gerçekleri içerir. Gözlemler sonucu elde edilen veriler toplanıp, düzenlenir.

4- Hipotezin Kurulması

     Hipotez , probleme geçici bir çözümdür.Bu çözüm yapılan gözlemler ve toplanan veriler ışığında kurulmuştur.İyi bir hipotez;

- probleme iyi bir çözüm önermeli,

- deney ve gözlemlere açık olmalı,

- toplanan tüm verilere uygun olmalıdır.

5- Tahminlerde Bulunma

     Kurulan hipotezler doğrultusunda mantıklı sonuçların  çıkartılmasıdır ve bu sonuçlar ile hipotezler test edilir.Tahminler, “Eğer……………….. ise …………….. dır” şeklindeki cümlelerle ifade edilir.Tahminler genellikle “Tümdengelim” ve “Tümevarım” yöntemleri ile gerçekleştirilir.

Tümdengelim yönteminde bir ön bilgi kullanılarak genelleme yapılır. Örnek : Eğer bütün canlılar hücrelerden meydana gelmiş ise ,insanda hücrelerden meydana gelmiştir.

Tümevarım yönteminde ise özel gözlemler yapılarak bir sonuca varılır.Örnek : Eğer insanlar, hayvanlar, bitkiler hücrelerden meydana gelmiş ise bütün canlıların yapı birimi hücredir.

6- Kontrollü Deney

     Yapılan tahminlerin geçerli olup olmadığı kontrollü deneyler sonucu tespit edilir.Kontrollü deneylerde iki deney grubu vardır: Birine kontrol grubu , diğerine ise deney grubu denir.Her iki grupta da aynı deney aynı şartlar altında yapılır iken sadece araştırılan faktör gruplar arasında farklı tutulur.

     Deney sonuçları tahminleri doğrular ise hipotez geçerlilik kazanır.Aksi durumda ise eldeki verilerle yeni hipotezler kurularak bilimsel çalışmaya devam edilir.

7- Gerçek

     Deneyler ile kanıtlanmış bilimsel doğrulardır.

8- Teori

     Tekrarlanan deneylerle doğruluğu tam olarak değil, ama  büyük ölçüde kabul edilmiş hipotezlerdir.Teorilerin çürütülme ihtimalleri vardır.

9- Kanun

     Bir teori veya hipotez , doğruluğu bütün bilimlerce kabul edilmiş ise kanun halini alır.Örnek : Yerçekimi kanunu, Mendel Kanunları

ÖRNEK BİR BİLİMSEL ÇALIŞMA YÖNTEMİ

 Problem : Orta Anadolu Bölgesinde yetişen bitkilerdeki çinko eksikliğinin nedeni nedir?

 Gözlem ve Verilerin toplanması : 

     - Bu bölgedeki topraklarda toplam çinko miktarının zengin olduğu gözlemlenmiştir

     - Bu bölgedeki toprakların kireç içeriği fazla ve pH değeri yüksek.

     - Bu bölgedeki topraklar kil minerali bakımından zengin.

     - Bu bölgedeki topraklar organik maddeler bakımından fakir.

     - Bu bölgedeki toprakların nem oranı az.

     - Bu bölgedeki topraklara her yıl yüksek dozlarda fosfor ve fosfor içerikli gübreler verilmektedir.

     - Bu bölgedeki topraklarda yetişen bitkiler kısa boylu kalmaktadır.

Hipotez : 

     1- Bitkideki çinko eksikliğinin sebebi, topraktaki fazla kireç ve yüksek pH dır.

     2- Bitkideki çinko eksikliğinin sebebi, topraktaki kil miktarının fazla olmasıdır.

     3- Bitkideki çinko eksikliğinin sebebi, topraktaki organik maddenin az olmasıdır.

     4- Bitkideki çinko eksikliğinin sebebi, yağışların az olmasıdır.

     5- Bitkideki çinko eksikliğinin sebebi, topraktaki fazla fosfordur.

Tahmin : 

     1- Eğer 1. hipotezim doğru ise , fazla kireç ve yüksek pH ‘lı topraklarda yetişen bitkilerde çinko eksikliği görülmelidir.

     2- Eğer 2. hipotezim doğru ise , kil miktarının fazla olduğu topraklarda yetişen bitkilerde çinko eksikliği görülmelidir.

     3- Eğer 3. hipotezim doğru ise , organik maddenin az olduğu topraklarda yetişen bitkilerde çinko eksikliği görülmelidir.

     4- Eğer 4. hipotezim doğru ise , kurak bölgelerde yaşayan bitkilerde çinko eksikliği görülmelidir.

     5- Eğer 5. hipotezim doğru ise , fosfor içerikli gübrelerin verildiği topraklarda yetişen bitkilerde çinko eksikliği görülmelidir.

Kontrollü Deney : 

Aynı tür buğday bitkileri ile çalışmalar yapılır.Her tahmin için bir deney grubu bir de kontrol grubu oluşturulur.

    1- Yapılan çalışmalarda toprak pH’sının 6′dan 7′ye yükseltilmesiyle bitkilerin topraktan çinko alımının 100-150 kez bir azalma gösterdiği bulunmuştur.

     2- Kilin , toprağın çinkoyu kuvvetlice bağlayarak tutmasını sağladığı bulunmuştur.

    3- Organik maddelerin , toprakta çinkonun kolaylıkla hareket etmesine ve çözünür formda kalmasını sağladığı ortaya çıkmıştır.

    4- Toprak neminin , çinkonun bitki köklerine taşınmasında ve dolayısı ile köklerce alımında belirleyici bir rol oynadığı saptanmıştır.

    5- Yüksek dozlarda uygulanan fosfor , bitkilerin köklenme etkinliğini azaltarak bitkinin toprakla yeterince bağlantı kurmasını ve dolayısı ile bitkinin toprağın çinkosundan yararlanmasının sınırlandığı ortaya çıkmıştır.Ayrıca, yüksek dozdaki fosfor , bitki köklerinde ortak yaşayan ve bitkilerin topraktan çinko alımında büyük rol oynayan mikoriza mantarının etkinliğinin azalmasına neden olduğu saptanmıştır.

Gerçek :

      Bitkilerdeki çinko eksikliğinin , topraktaki çinko miktarıyla direkt bağlantılı olmadığı, toprağın sahip olduğu birtakım fiziksel ve kimyasal özelliklerden kaynaklandığı bulunmuştur.Bu özelliklerden başlıcaları : Toprağın pH’sı, topraktaki kil, organik madde ve fosfor miktarı ve toprağın nemi.

Biyolojinin Konusu ve Bölümleri

  Biyoloji; kelime anlamı canlı bilimidir (bio= canlı, loji= bilim), yani kısaca canlıları inceleyen bir bilim dalıdır.Canlıların yapılarını, özelliklerini, davranışlarını, birbirleri ile olan ilişkilerini, çevreleri ile olan ilişkilerini, çeşitliliğini ve yapılarında gerçekleşen temel yaşamsal olayları inceler.Canlıları anlamak şüphesiz ki yaşamı kolaylaştırır ve zevkli hale getirir.

    Canlıların çeşitliliği ve sahip oldukları birçok özelliği düşünülürse , canlıları tek biyoloji başlığı altında incelemek bir hayli zor, hatta imkansızdır.Bu yüzden biyoloji bilimi kendi içersinde bir çok alt bilim dallarına ayrılmıştır. Bunlardan ” Zooloji ve Botanik” Biyolojinin ana dallarını oluşturur:

Zooloji : Hayvanları inceleyen bilim dalıdır.

Botanik : Bitkileri inceleyen bilim dalıdır.

Sitoloji : Hücre bilimidir.Hücrelerin yapısını ve metabolizmasını inceler.

Histoloji : Doku bilmidir.Dokuların  yapısını , görevlerini inceler.

Fizyoloji : Doku , organ ve sistemlerin çalışmasını ve görevlerini inceler.Histoloji ile Anatomi bilimlerinin bir bileşkesi denilebilir. 

Anatomi : İç organların yapsını, görevlerini ve birbirleri ile olan ilişkilerini inceler.

Morfoloji : Canlıların dış yapılarını inceler.

Embriyoloji : Canlıları zigottan yeni bir fert oluncaya kadar geçirdiği evreleri inceler.

Genetik : Canlıların kalıtsal özelliklerini ata canlıdan oğul döllere nasıl aktarıldığını inceler.Ayrıca genlerin çalışma mekanizmasını inceler.

Taksonomi : Canlıların sınıflandırılmalarını inceler.

Biyokimya : Canlıların kimyasal yapısını inceler.

Moleküler Biyoloji : Canlıların yapısını moleküler seviyede inceler.Ör: protein sentezi.

Mikrobiyoloji : Mikroorganizmaları inceler.

Mikoloji : Mantarları inceler.

Patoloji : Hastalıklı doku ve organları inceler.

Ekoloji : Canlıların birbirleri ile ve çevreleri ile olan ilişkilerini inceler.

Palentoloji : Fosil bilmi.

Entomoloji : Böcek bilmi.

İhtiyoloji : Balık bilmi.

Ornitoloji : Kuş bilmi.

Bakteriyoloji : Bakteri bilmi.,

Viroloji : Virüs bilmi.

Parazitoloji : Parazit bilmi.

Biyoteknoloji : Biyolojik sistemlere ve organizmalara uygulanan , kendilerinden yararlanılması  ve istenilen biçimlere ve ürünlere dönüştürülebilmeleri amacıyla kullanılan bilimsel teknikler ve endüstriyel yöntemlerdir.

Biyoloji Laboratuvarında Kullanılan Araç-Gereçler

     Biyoloji laboratuvarında kullanılan başlıca araç-gereçler şunlardır:

                  

     Biyoloji laboratuvarındaki en temel araç ise “mikroskoptur”.Herhangi bir mikroskopu kullanmadaki temel amaç , incelenecek cismi büyütmek ve netleştirmektir.

     İlk mikroskop 1595 yılında Zacharias ve Hans Jansesea tarafından yapılmıştır.Zacharias o zamanlarda çocuk yaştaydı ve babası Hans’ın yardımıyla uçlarında mercek bulunana üç tüpü iç içe geçirerek çok basit bir mikroskop yapmıştır.Bu mikroskop incelenecek örneği 3-10 kat büyüytebiliyordu.

     Mikroskopta ilk biyolojik gözlem ise bir biyolog tarafından değil , ünlü astronom Galileo Galilei tarafından yapılmıştır.17. yüzyılın başlarında Galileo bir silindir ve iki mercekten oluşan , kendi yaptığı mikroskopta bir böcek incelemiştir.

          Antony van Leeuwenhoek ise ilk gelişmiş mikroskobu yapmıştır.Mikroskop üzerine yapmış olduğu çalışmaları onu mikroskop alanında uluslararası bir otoriteye oturtmuştur ve 1680 yılında Royal Society tarafından burs verilmiştir.Yapmış olduğu mikroskop ~ 5cm uzunluğunda ve 2.5cm eninde idi: İki yassı ve metal levhayı birbirine perçinleyip, levhalar arasına dışbükey merceği yerleştirerek oluşturmuştur.Bu mikroskop incelenecek örneği 70-250 kat büyütebiliyordu.

     Günümüzde farklı alanlarda kullanılan çeşitli  mikroskoplar vardır. Bunlardan başlıcaları; Işık Mikroskobu ,Karanlık alan mikroskobu (ultramikroskop),faz kontrast mikroskobu, polarizasyon mikroskobu, ultraviyole mikroskobu, interferens mikroskobu, elektron mikroskobu (scanning electron mikroskobu ve transmission elektron mikroskobu….) gibi…Okuldaki Biyoloji laboratuvarlarında kullanılan en yaygın mikroskop ise “bileşik ışık mikroskobudur”.Işık mikroskobunda ışığın kırılıp odaklanması için mercekler kullanılırken , elektron mikroskoplarında ise ışık ışınları yerine elektron dalgaları ve mercekler yerine , elektromıknatıslar kullanılır. Elektron mikroskobu ile 500bin - 2milyon kez büyütme sağlanabilir.

     Aşağıdaki  her bir görüntü Scenedesmus adlı bir yeşil algin 10mm’lik bir kesitinin farklı mikroskoplar tarafından aynı derecede büyütülmesidir.

                .

 a.Faz-kontrast ışık mikroskobu              b. Işık mikroskobu

                    

   c. Transmission elektron mikroskobu        d.Tarayıcı(scanning) elektron mikroskob  

                                                                              

     Yukarıda da görüldüğü gibi hücrenin iç yapısının en iyi görüntülendiği mikroskop transmission elektron mikroskobudur.Trarayıcı elektron mikroskobu ise üç boyutlu bir görüntü sağlıyor.

Işık Mikroskobu :     

Mikroskop dört farklı kısımdan oluşur: 

I. Optik kısımlar : Mercek ve aynadan oluşur.Işık mikroskobunda üç  set mercek bulunur;

     - Oküler : Mikroskobun üst tarafında gözle objeye bakılan kısımdır.Oküler bir veya iki tane olabilir.Okülerin üzerinde büyütme gücünü gösteren 5X, 10X, 15X gibi numaralar bulunur.Bu numaraların anlamı okülerin objeyi kaç kez büyüttüğüdür. Mikroskop oküleri genellikle 10X’dir.Yani objeyi 10 kez büyüttüğünü gösterir. Oküler çıkartılabilir niteliktedir.

     -Objektifler : Döner levha ( revolving nosepiece) üzerinde bulunan merceklerdir.İki veya daha fazla bulunur.Objektiflerin üzerinde de büyütme gücünü gösteren numaralar vardır; 4X, 10X, 40X, 100X gibi.

     Mikroskopta incelenen bir objenin ne kadar büyütülerek incelendiği oküler ile objektifin büyütme değerleri çarpılarak bulunur:

     Oküler               Objektif            Büyütme değeri

                   10X                     4X                        40X

                   10X                     10X                      100X

                   10X                     40X                     400X 

                   10X                    100X                    1000X

     Kondansör : Tabla ortasındaki açıklığın altında yer alan tek bir mercek veya mercekler sisteminden oluşur.Görevi, geniş bir ışık konisini incelenecek örneğe yansıtmaktır.

     Işık kaynağı : Tablanın altında objeyi aydınlatan bir lamba veya aynadır.Işık kaynağından objeye odaklanan ışığın miktarı tablanın altında yer alan diyafram ile sağlanır.

II.Mekanik Kısımlar: Ayar düğmeleri ve destek elemanlarından oluşur.

     Ayar düğmeleri : 

      a) Kaba ayar düğmesi : Tablayı yukarı -aşağı indirerek odak noktasını ayarlar.Net olmayan, yaklaşık  bir görüntü elde edilir.

      b) İnce ayar düğmesi : Kaba ayar düğmesi ile bulunana görüntü, ince ayar düğmesi ile netlik kazanır.

      Destak elemanları: Ayak ; mikroskobun masa üzerine oturtulduğutaban kısmıdır.Gövde ; mikroskobu tutup taşımaya yarayan kol ve incelenecek örneğin hazırlandığı preperatın konulduğu tabladan oluşur .

Laboratuvar Teknikleri, Ayıraçlar ve Ölçü Birimleri

     Laboratuvar da canlıların doku ve hücrelerini incelemek için aşağıdaki tekniklerden yararlanılır:

Vital (canlı) inceleme : Bir canlının doğrudan doğruya sıvı bir ortam içinde incelenmesidir.

Doku kültürü : Özellikle embriyonik dokulardan alınan küçük parçaların uygun ortamlada saklanıp, geliştirilmesidir.

Kesit alma : Katı veya dondurulmuş ya da mürver özü gibi maddeler içine gömülmüş yapılardan bistüri veya jilet gibi keskin aletlerle kesit alınmasıdır.

Fiksasyon : Hücrenin yapısının kimyasal ve morfalajik yönden en az değişikliğe uğramasını sağlamak amacıyla, hücrenin birden bire öldürülmesidir.

Boyama : Hücrenin ve bir mikroorganizmanın değişik kısımları, farklı kimyasal yapı gösterdiği için farklı boyanma yeteneğine sahiptir.Boyalar bazik veya asidik yapıdadır.Asidik boylar hücrede bazik yapı gösteren kısımları boyarken , bazik boyalar hücrede asidik yapı gösteren kısımları boyar.

Dondurma-kurutma yöntemi : Doku hızla dondurulup, daha sonra kurutulmaya bırakılır.

Dondurma-buzla yer değiştirme yöntemi : Hızla dondurulan dokunun etanol,metanol ya da aseton gibi buz kristallerini eriten sıvılarda saklanmasıdır.

      Biyoloji laboratuvarında en sık kullanılan ayıraçlar :

Maddeler

Ayıraçları

Tepkime

Glikoz

Benedict veya Fehling Çöz

Kiremit kırmızısı renk verir

              Nişasta

İyot (lugol) Çöz.

Mavi-siyah renk verir

              Selüloz

İyotlu çinko klorür

Açık mavi-yeşil renk verir

              Glikojen

İyot Çöz.

Kahverengi-kırmızı renk ver

              Protein

Biüret ayıracı

Mor renk verir

              Protein

Nitrik asit

Sarı renk verir

               Yağ

Eter + Kağıt

Saydam leke oluşur

               Yağ

Sudan III

Kırmızı renk verir

               Asit

Turnusol kağıdı

Kırmızı renk verir

               Asit

Kongo kırmızısı

Mavi renk verir

               Asit

Fenol kırmızısı

Sarı renk verir

               Baz

Turnusol kağıdı

Mavi renk verir

               Baz

Kongo kırmızısı

Kırmızı renk verir

       Soda(CO2′li su)   

Fenol kırmızısı

Sarı renk verir

        Soluk üfleme

Fenol kırmızısı

Sarı renk verir

        Kireç suyu

Asit

Değişme olmaz

        Kireç suyu

Soda

Bulanma, beyaz çökelek oluşur

* Ba(OH)2 , NaOH  ve KOH  karbondioksit (CO2) tutucudur.

* Oksijen yakıcı bir gazdır.

     Biyolojide kullanılan ölçü birimleri :

10 Angström (Å) = 1 nanometre (nm)

1000 nanometre  = 1 mikrometre (mm)

1000 mikrometre = 1 milimetre (mm)

      10 milimetre  = 1 santimetre (cm)

    100 santimetre = 1 metre (m)

1000 pisogram(pg) = 1 nanogram (ng)

    1000 nanogram  = 1 mikrogram (mg)

    1000 mikrogram = 1 miligram (mg)

      1000 miligram   = 1 gram (g)

          1000 gram    = 1 kilogram (kg)

   10³*10³*10³ mm³ = 1milimetre³ (mm³)

           1000 mm³  = 1 santimetre³ (cm³ veya cc)

                1mm³   = 1 mikrolitre (ml)

              1000 ml  = 1 mililitre (ml)

               1000 ml = 1 litre 

       SU  

SU     =    HAYAT

     Canlıların yapısında bulunan temel moleküllerden biri olan su, canlıların yapısının büyük çoğunluğunu oluşturur.Canlılarda bulunan su miktarı % 65 - 95 arasında değişmektedir. İnsanın ~ % 65′i sudur ve bu miktar % 20′nin altına düşerse ölüm meydana gelir.

      Bazı canlılardaki su miktarı : Su bitkilerinin ~ %98′i su, Filin ~ % 70′i su, Domatesin ~ % 95′i su, Patatesin ~ % 80′i sudur.

     Su molekülü 2H ve 1O atomundan oluşmuştur.İki hidrojen atomu arasında 104.5° ‘lik bir açı vardır.

     Bir su molekülünde Hidrojen atomu ile Oksijen atomu arasındaki bağ kovalent bağdır .İki su molekülü ise birbirine hidrojen bağı ile tutunur.

     Su molekülü polardır. Polar poları çözer prensibine uygun olarak da su, polar molekülleri çözer.Bu yüzden polar moleküllere hidrofilik (suyu seven)  denir.Apolar moleküllere ise suda çözülmediğinden hidrofobik (suyu sevmeyen) denir.Örneğin yağ bileşiği suda çözülmez ve hidrofobiktir. Bazı moleküllerde ise bir ucunda polar veya iyonlaşmış bir bölge , diğer ucunda ise apolar bir bölge bulunur. Yani hem polar hem de apolar özellik gösterirler, böyle moleküllere “ampifatik” moleküller denir.Örneğin bu özelliği hücre zarının yapısında görürüz: Hücre zarındaki fosfolipidlerin baş kısmı hidrofilik iken kuyruk kısmı hidrofobiktir.

                                Hidrofilik Moleküller

           

                                             Hidrofobik Molekül

Suyun  diğer özellikleri :

Polar ve iyonlar için iyi bir çözücüdür.Çoğu biyokimyasal reaksiyonlar suyun varlığında gerçekleşir.Ayrıca büyük moleküller ve tuzlar suda kolaylıkla iyonlaşırlar.

Kanda besinlerin taşınmasında önemli rol oynar.

Metabolik aktiviteyi hızlandırır.

Vücut ısısının ayarlanmasında yardımcıdır.

Zararlı ve fazla maddelerin vücuttan atılımını kolaylaştırır.

Su 0ºC ‘de donar ve 100ºC ‘de kaynar.Su donarken özgül ağılığı küçülür, hacmi büyür. Bu sayede sularda hayat sürmektedir. +4ºC’de en yüksek özgül ağırlığa sahiptir.

Yoğunluğu 1g/cm³

Renksiz ve kokusuzdur.

      Hücrenin yapısal ve fonksiyonel bütünlüğünde suyun şu üç özelliğinin önemli  bir rolü vardır :

a) Buharlaşma ısısının yüksek olması  

     Kaynama sıcaklığı çoğu sıvıdan daha yüksektir. Çünkü su ısıtıldığı zaman önce hidrojen molekülleri arasındaki bağlar kopar. Bu sayısız hidrojen bağlarının kopması ve bu halin korunması yani tekrar hidrojen bağlarının birleşmemesi için epeyce ısıya ihtiyaç duyulur.

     Buharlaşma ısısının yüksek olması, sıcak günlerde serinlememizi sağlar. Deride bulunan yaklaşık 1-2 milyon ter bezlerinden suyun buharlaşmasıyla bir serinlik elde ederiz.

b) Kohezyon özelliği 

      Gerilme durumunda, su molekülleri arasında kopmaya karşı bir direnç vardır.Kohezyon, bir gerilim durumunda moleküller arasındaki bağların kopmaması için gösterilen dirençtir.

      Suyun yapısındaki hidrojen bağları birbirlerini çekerek bir arada  bulunmasında ve böylece suyun bitkinin odun ( ksilem) borularında kopmaz sütun şeklinde yükselmesini sağlar.

c) Çözücü özelliği

ASİT, BAZ ve TUZLAR

ASİTLER

     Su içersinde çözündüğünde Hidrojen iyonu (H+) veren bütün bileşikler asit özelliktedir.

     Dil ile dokunulduğunda ekşi tat verir.

     Turnusol kağıdını maviden kırmızıya döndürür.

     Bünyesinde karbon içeren asitlerin çoğu organik asittir.Örnek : malik asit, sitrik asit , laktik asit(CH3CHOHCOOH), asetik asit (CH3COOH). İnorganik asitlere ise şu örnekleri verebiliriz : hidroklorikasit (HCl) , sülfürikasit (H2SO4) , nitrikasit (HNO3).

BAZLAR

     Su içersinde çözüldüğünde hidroksil iyonu (OH¯)veren bileşikler baz özelliktedir.

     Turnusol kağıdını kırmızıdan maviye çevirir.

     Organik bazlar bünyesinde genellikle karbon ve azot bulundururlar.Örnek : metilamin (CH3NH2) , amonyumhidroksil (NH4OH).İnorganik bazlara ise şu örnekleri verebiliriz : sodyumhidroksil (NaOH) , kalsiyumhidroksil (Ca(OH)2) , potasyumhidroksil (KOH), mağnezyumhidroksil (Mg(OH)2)

pH

     Bir çözeltinin pH değeri , o çözeltinin asidik yada bazik olduğu hakkında bize bilgi verir.pH , hidrojen derişiminin eksi logaritması alınarak hesaplanır : pH = - log[H+]. Bu değer 0 - 14 arasında değişir.

     pH değeri 7 olan  solüsyonlar “nötrdür”.Nötr çözeltilerde H+ ve OH¯ konsantrasyonları aynıdır.Örneğin saf su nötrdür yani pH = 7

     Asidik solüsyonların pH değeri 7′nin altındadır. Yani böyle çözeltilerde H+ konsantrasyonu OH¯  konsantrasyonundan fazladır.Örneğin; mide asidinin pH ‘ı 1-3 arasındadır

     Bazik solüsyonların pH değeri 7′nin üstündedir.Böyle çözeltilerde H+ konsantrasyonu OH¯  konsantrasyonundan azdır.Örnek ; kanın pH değeri 7.3- 7.5 , yumurta akının ise pH değeri 8′dir.

TUZLAR

     Asit ve bazın birleşmesi sonucu meydana gelen iyonik bileşiğe tuz denir.Tuzun oluşması sırasında H+ ile OH¯  birleşerek bir molekül su açığa çıkar.

HCl  +  NaOH  ——- >  NaCl  +  H2O         

     Hücre ve hücre arasında çeşitli mineral tuzlar bulunur.Bu tuzların yapısındaki  iyonlardan en önemli katyonlar ; sodyum, potasyum, kalsiyum, ve mağnezyumdur , en önemli anyonlar ise ; klor, bikarbonat, fosfat ve sülfattır.

     Sofra tuzu olan NaCl ‘ün   en önemli görevi vücut sıvısının osmotik basıncını düzenlemektir. Azlığında ilk olarak hücre arası sıvının , özellikle kanın suyu çekilir, kan koyulaşır (Hiperproteinami)  ve sonuçta , kramplarla birlikte dolaşım sistemi durarak canlıyı ölüme sürükler.Potasyumca zengin bitkisel besinler Na+ : K+ dengesini bozacağı için , yüksek oranda tuz gereksinmesi yaratır.Bunun için yabani memeli hayvanlar buldukça kaya tuzu yalarlar.Otçul evcil hayvanlara da bu dengenin sağlanması için zaman zaman  tuz verilir.

     Sofra tuzu iştah açar ve mide salgısını artırır.Azlığı azot dengesinin bozulmasına , protein yıkımına, kan şekerinin yükselmesine , ürenin tutulmasına , yorgunluğa ve baş dönmesine ; fazla miktarda alınması böbrek rahatsızlıklarına , aşırı uyarılmaya , tükrük salgısını akmasına, göz bebeğinin büyümesine ve bağırsak iltihaplanmalarına neden olur.Ter ile bol miktarda tuz atıldığından , çok sıcak havalarda tuz yetmezliği ortaya çıkabilir.

                                                          Yaşamın Temel Kuralları

                                                              Ali Demir Aksoy

                                     ATP

     Mononükleotitler aynı zamanda nükleozit monofosfat olarak da isimlendirilirler.Bunlara bir veya iki fosfatın eklenmesiyle “nükleozit difosfat veya trifosfat molekülleri oluşur.Nükleozit trifosfatlar içersinde hücre enerjisi için en önemlileri “Adenozin trifosfat (ATP) ve Guanozin trifosfat (GTP) “dir.Çünkü çok miktarda bir enerji bu moleküllerin son fosfat gruplarında bulunmaktadır.

 ATP = Adenin + Riboz + 3 (PO4)

ATP sentezinin başlıca gerçekleştiği reaksiyonlar:

     * glikoliz (sitoplazmada)

     * hücre solunumu (mitokondri)

     * fotosentez (kloroplast)

   AMP + PO4 + enerji (E) ——-> ADP + H2O

   ADP + PO4 + E(7.3 kcal) ——->ATP+ H2O

ATP molekülünün başlıca kullanıldığı reaksiyonlar:   

      * Çoğu anabolik reaksiyonlarda.Ör:protein,DNA,

         RNA, polisakkarit ve yağların sentezinde.    

       * Moleküllerin ve iyonların aktif taşınmasında

       * Sinir hücrelerindeki uyartıların iletiminde

       * Kasların kasılmasında

   ATP + H2O ——-> ADP +PO4 + E

   ADP + H2O ——-> AMP + PO4 + E

      Her hücrede ~ bir milyar ATP molekülü vardır.Bu miktar hücrenin sadece birkaç dakikalık  ihtiyacı için yeterlidir. Bu nedenle bu molekül hızlı bir şekilde yenilenmek (recycle) zorundadır. İnsanda yüz trilyon hücrenin olduğu düşünülürse ~ 10²³ ATP molekülü bulunmaktadır. Her ATP molekülünde dakikada üç defa son fosfat molekülü eklenip, kopartılıyor. (Kornberg, 1989, p-65)      İnsan vücudunun tamamındaki ATP sadece 50g gelmektedir ve bu miktar mutlaka hergün yenilenmelidir. ATP ‘nin kaynağı ise besinlerdir.     24 saatini sadece dinlenerek yatakta  geçiren kişinin hücreleri ~ 40kg ATP molekülü kullanır.

                    NUKLEIK ASITLER

     Nükleik Asitler ,vücudumuzun sadece %2 ’sini oluşturmalarına rağmen çok önemli organik bileşiklerdendir.Çünkü genetik bilginin depolanmasından, ortaya çıkmasından (expression) ve iletiminden sorumludurlar.Genetik bilginin ortaya çıkmasını şu örneklerle daha iyi anlayabiliriz : Bir organizmanın insan mı yoksa fare mi olduğu veya bir hücrenin kas hücresi mi yoksa sinir hücresi mi olduğunun gösterimidir.

     Nükleik asitlerin yapısında C, H, O, N, P elementleri vardır.Nükleik asitlerin temel yapı birimi (monomeri) “nükleotitler”dir.Bazen mononükleotitler de denir. Nükleotitler ise üç bileşikten meydana gelmiştir :

 1- Azotlu Baz    

 2- 5C’lu Şeker (pentoz)  

 3-Fosfat grubu (H3PO4)

Nükleotit = Baz + Şeker + Fosfat grubu

                           

İki çeşit azotlu baz vardır: 

a) Pürinler (çift halkalı) : İki çeşit pürin baz vardır ; Adenin (A) ve Guanin (G)

b) Primidinler (tek halkalı) : Üç çeşit primidin baz vardır ; Sitozin (C), Timin (T), Urasil (U)

          

     Nükleik asitlere ismini yapısındaki 5C’ lu şeker verir.Ribonükleikasitin (RNA) yapısında “riboz” şekeri, deoksiribonükleikasitin (DNA) yapısında ise “deoksiriboz” şekeri bulunur.Aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi iki şekerin yapısal olarak aralarındaki tek fark deoksiribozun ikinci karbonunda hidroksil (OH)¯ grubunun olmamasıdır.

             

     Yapısında sadece pürin veya primidin bazları ile riboz veya deoksiriboz şekeri bulunan  moleküllere  “nükleozit” denir. Nükleozite bir fosfat grubunun bağlanması ile oluşan moleküle ” nükleotit” denir.Nükleozit ve nükleotitler yapısındaki azotlu bazlara göre isimlendirilirler.

     

Ribonükleozitler

Ribonükleotitler 

Deoksiribonükleozitler

Deoksiribonükleotitler

 Adenozin  

 Adenilikasit       

Deoksiadenozin

 Deoksiadenilik asit

 Sistidin

 Sistidilik asit

 Deoksisistidin

 Deoksisistidilik asit

 Guanozin

 Guanilik asit

 Deoksiguanozin

 Deoksiguanilik asit

 Uridin

 Uridilik asit

 Deoksiuridin

 Deoksiuridilik asit

     Bir nükleotitin yapısındaki moleküller arasındaki bağlar oldukça özeldir : Şekerin karbon-1′i (C-1) ile azotlu baz bağlanır. Eğer baz purin ise azot-9 (N-9) atomu ile şeker “kovalent bağ ” yapar.Eğer baz pirimidin ise  N-1 atomu ile şeker ” kovalent bağ”   yapar.Bir nükleotitdeki fosfat grubu ise şekerin C-2′ , C-3′ veya C-5′ atomlarına bağlanabilir.Biyolojik sistemlerde en sık rastlananı ise fosfatın C-5′ e bağlanmasıdır.Bunu yukardaki nükleotit şeklinde görebilirsiniz.    

PROTEİN  SENTEZİ

                                 SANTRAL DOGMA

     DNA, RNA ve proteinler arasında bir döngü vardır.DNA ,RNA sentezinde kullanılır, daha sonra RNA protein sentezinde görev alır.Bu proteinlerin hücrede yapısal ve işlevsel rolleri vardır.Aynı zamanda genetik bilgiyi bir hücreden diğerine aktarmakla da görevlidirler.Bunların içersindeki tüm enzimler ve diğer proteinler DNA replikasyonunda, RNA sentezinde ve protein sentezinde görev alırlar.Hücredeki bu bilgi akışı moleküler biyolojinin “santral dogması”dır.

     Genlerden proteinlere giden yolda iki basamak vardır; “transkripsiyon (yazılım)” ve “translasyon (okuma)”.

TRANSKRİPSİYON (DNA nın RNAyısentezlemesi):

     Transkripsiyon DNA replikasyonuna  benzer : RNA zincirinin büyümesi 5′—->3′ yönünde nükleotitlerin eklenmesiyle gerçekleşir.

      Transkripsiyon DNA replikasyonundan üç yönden farklıdır:

Birincisi ; DNA sarmalındaki bir zincirin, replikasyondaki gibi hepsi değil, sadece bir bölümü kalıp olarak kullanılır.

İkincisi ; Kullanılan enzimler farklıdır : Üç çeşit RNA polimeraz enzimi( rRNA, mRNA, tRNA için) kullanılır.

Üçüncüsü ; DNA replikasyonundan farklı olarak çift zincirli değil tek zincirli molekül oluşur.

     DNA        DNA                     DNA       RNA

       C  ——> G                           C  ——> G

        G  ——> C                           G  ——> C

       T  ——> A                           T  ——> A

       A  ——> T                           A  ——> U

Replikasyondaki bazların                Transkripsiyondaki bazların      eşlenmesi                                                eşlenmesi

     Transkripsiyon DNA’nın bir zinciri üzerindeki “pramatör” (promoter) denilen özel baz sıralamasından başlar.RNA polimeraz enzimi promatörün yerini kendi başına bulamaz.DNA’da promatörden birkaç nükleotit (~40 nükleotit) öncesinde bir veya birkaç küçük proteine bağlanır. Daha sonra RNA polimeraz enzimi promatör ile birleşip, DNA çift sarmalı açılır. RNA polimeraz enzimi DNA zinciri üzerinde ilerledikçe çift sarmal açılır ve RNA sentezi devam eder. Bitiş sinyalinin alındığı baz dizilimine gelince RNA sentezi durur ve meydana gelen RNA zinciri DNA’dan ayrılır.

               

mRNA Transkripsiyonu:

RNA çeşitleri içersinde sadece mRNA çekirdekten sitoplazmya, sentezlenecek protein ile ilgili bilgileri taşır.Fakat yeni kopyalanan mRNA önce bazı düzenlemelerden geçirilir, sonra  çekirdekten ayrılır:

Önce sentezlenen mRNA’nın ilk ucu (5′ ucu) hemen kapatılır. Kapatma işlemi bir nükeotitin bir metil grubu ve fosfat grubuna  kovalent bağ yapması ile gerçekleşir.Bu nükleotit “kep (cap)” olarak ifade edilir.Bu cap translasyon sırasında başlangıç işareti olarak tanınır.mRNA’nın diğer ucunda ise poly-A kuyruğu denilen 100-200 Adenin molekülü içeren bölüm vardır.Bu kısım mRNA’nın sitoplazmada küçülmesini önlemeye yardım etmektedir.

Diğer bir düzenleme ise; yeni sentezlenen mRNA bir dizi amino asit için fazla şifre içerir.Asıl şifrelerin olduğu kısımlara “exon” denir. Amino asit dizilimi ile ilgili bilgi içermeyen kısımlara ise “intron” denir.mRNA çekirdekten ayrılmadan önce , intronlar kesilip atılır ve exonlar birleşirler.

        

Ribozomların Yapısı :

     Zarla çevrili olmayan, hücrenin en küçük organelleridir.Endoplazmik retikulumun üzerinde, çekirdekte, mitokondride, kloroplastta ve sitoplazmada bulunur.

     Görevi: Protein sentezlemek

     Bakteri hücrelerinde ~ 10,000 kadar ribozom bulunurken, ökaryotik hücrelerde bu sayıdan çok daha fazla ribozom bulunur.

     Ribozomların çapı ~ 250Å dur.Büyük ve küçük olmak üzere iki alt birimden oluşmuştur.Ökaryotik ve prokaryotik ribozomlar arasında bazı farklılıklar dışında bütün ribozomların sahip olduğu ortak özelliklerin bazıları şunlardır:

Her iki alt birimde bir veya birden fazla rRNA ve bir dizi proteinden oluşmuştur : Ökaryotik ribozomun; Protein kısmı sitoplazmada, ribozomlarda, rRNA kısmı ise çekirdekçikte  yapılır.Büyük ve küçük alt birimin birleşmesi ise çekirdekçikte olur.

Hücrelerde iki  farklı büyüklükte ribozom bulunur: 70S ve 80S (S=Swedberg birimi). Prokaryotlarda ve ökaryotların mitokondri ve kloroplastlarında 70S , ökaryot hücrelerde ise 80S ribozomları bulunur.

     Prokaryotlardaki ribozomun ; büyük alt biriminde, bir tane 23S rRNA , bir tane 5S rRNA molekülü ve 31 tane protein molekülü bulunur.Küçük alt biriminde , bir tane 16S rRNA ve 21 protein molekülü vardır.

     Ökaryotlardaki ribozomun ; büyük alt biriminde , bir tane 28S rRNA ve ona eşlik edn bir tane 5.8S ve 5S rRNA molekülü ve 34 protein molekülü bulunur.Küçük alt biriminde, bir tane 18S rRNA ve 21 den fazla protein molekülü bulunur.

     İnsanda rRNA yı kodlayan 200 gen 5 kromozoma dağılmıştır : 13., 14., 15., 21., 22. kromozomlardır. 

     İnterfaz safhasında çekirdekte rRNA genlerinin bulunduğu bu 5 bölge birleşerek bir çekirdekçiği oluşturur.

Küçük alt birime mRNA ve başlangıç faktörü  bağlanır.

     Büyük alt birim  de ise,  polipeptid zincirin büyümesini sağlayan “peptidiltransferaz” enzimi ve oluşan yeni polipeptid zincirinin , ribozomdan ayrılma noktası bulunur.                     

                         E.R un üzerinde bir ribozom; büyük (yeşil) ve küçük(mavi)altbirim    ile birlikte

TRANSLASYON :

     mRNA nın DNA dan aldığı şifreleri okuyup,  bu şifrelere göre protein sentezlenmesi olayıdır.

     Translasyon;  Başlangıç (initiation), Büyüme (chain elongation) ve Bitiş (chain termination) olmak üzere üç aşamada gerçekleşir.

1-Başlangıç (initiation) : E.coli üzerinde yapılan incelemelerde translasyonun başlangıç aşaması için şunlar gereklidir : bir mRNA molekülü, sentezi başlatan özel bir tRNA , GTP, Mg++ ve en az üç protein (initiation factors = IF).

     Önce başlatan tRNA ribozomun küçük alt birimine bağlanır, sonra başlangıç kodonu (AUG) tRNA’nın önüne gelecek şekilde, mRNA’nın kep kısmı küçük alt birime bağlanır. Bu olay sırasında enerji harcanır (GTP molekülü GDP’ye dönüşür).

2-Büyüme (chain elongation) : Aşağıdaki resimde de görüldüğü gibi ribozomun  altbiriminde tRNA ‘nın bağlanacağı iki bağlanma bölgesi vardır : P( Peptidil) ve A (Aminoksil) bölgeleri.

     Başlatan tRNA P bölgesine bağlanarak AUG kodonuna karşılık gelir. mRNA’daki ikinci üçlü baz dizilimi hangi tRNA ‘nın A bölgesine bağlanacağını tayin eder.tRNA ‘nın A bölgesine bağlanması ile “peptidil transferaz enzimi” amino asitler arasında peptid bağının oluşarak ,birbirlerine bağlanmasını katalizler.(Bu enzim ribozomun büyük alt biriminin bir bölümüdür)

     Aynı zamanda P bölgesindeki tRNA ile ona bağlı amino asit (kovalent bağı) arasındaki bağ hidrolize uğrar veya kopar. Bu reaksiyonun sonucunda A bölgesindeki tRNA’ya bağlı olarak, bir dipeptid oluşur.Bu şekilde polipeptid zincirinin oluşma aşaması ikinci aşamayı oluşturur.

     Bu olayda gözlenen hata oranı ise 10¯4 dür.

3-Bitiş (chain termination) : Protein sentezinin bitiş sinyalini aşağıdaki stop kodonlarından biri verir:

     UAG , UAA, UGA

     Bu kodonlara karşılık gelen herhangi bir amino asit yoktur.Bitiş kodonu GTP-RF(salgılatıcı faktörleri) aktif hale getirir. GTP-RF’lerde polipeptid zincirini tRNA ‘dan koparır. Daha sonra tRNA ribozomdan ayrılır ve ribozomda büyük ve küçük alt birimine ayrılır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Botanik Park

BOTANİK PARK

Botanik:Bitkibilim olarak da bilinir,biyolojinin bitkilerle ilgilenen ve bütün bitkisel yaşam biçimlerinin yapısını,özelliklerini ve biyokimyasal süreçlerini inceleyen daldır.

Botanik genellikle dört ana bölüme ayrılır:Morfoloji,fizyoloji,ekoloji ve sistematik botanik.Bitkilerin yapısal özellikleri ve biçimleriyle ilgilenen morfolojinin altbölümleri,hücreyi inceleyen sitoloji ya da hücrebilim,dokuları inceleyen histoloji ya da dokubilim,dokuları organ düzeyinde ele alan bitki anatomisi,yaşam çevrimini inceleyen üreme morfolojisi ve bitkilerin gelişmesini inceleyen morfogenez ya da deneysel morfolojidir.Fizyoloji bitkilerin işlevsel birimleriyle ilgilenir.Ekoloji,bitkilerin yaşadıkları çevreyle karşılıklı ilişki ve etkileşimini konu alır.Sistematik botanik ise bitkilerin tanımlanması,sınıflandırılması ve adlandırılmasıyla ilgilidir.Botaniğin bu temel bölümlerine ek olarak,bakterileri inceleyen bakteriyoloji,mantarları inceleyen mikoloji,algleri inceleyen algoloji ya da fikoloji,karayosunlarını inceleyen briyoloji,eğrelti ve benzeri bitkileri inceleyen pteridoloji,fosil bitkileri inceleyen paleobotani,canlı ya da fosil sporları ve çiçektozlarını inceleyen palinoloji,bitki hastalıklarıyla ilgilenen bitki patolojisi,insana yararlı bitkilerle ilgilenen ekonomik botanik ile geçmişteki ve bugünkü gelişmemiş toplumların çeşitli amaçlarla kullandıkları bitkileri araştıran etnobotanik gibi uzmanlık dalları gelişmiştir.Öte yandan botaniğin tarım,bahçecilik,ormancılık,eczacılık gibi bilim dallarıyla da yakın ilişkisi vardır.

Aristoteles’in öğrencisi olan ve botaniğin kurucusu olarak kabul edilen Theophrastos’un bitki morfolojisi,sınıflandırması ve bitkilerin doğa tarihiyle ilgili kavramları yüzyıllarca tartışmasız olarak benimsenmiştir.Bu büyük bilginin tahminen 200 kadar botanik incelemesinden yalnızca ikisi,De causis plantarum(Bitkilerin Nedenleri Üstüne) ve De historia plantarum(Bitkiler Tarihi Üstüne) Latince çevirileriyle günümüze ulaşabilmiştir.iS 1. yüzyılda yaşamış Yunanlı botanikçi Pedanios Dioskorides ise Peri hyles iatrikes(Latince De materia medica;Bitkiler Kitabi) adlı yapıtında, 600 kadar bitkinin yetişme yerlerini, biçimsel özelliklerini ve tıbbi kullanımlarını tanımlamıştır. Bitkileri ağaçlar, çalılar ve otlar biçiminde sınıflandıran Theophrastos’a karşılık,Dioskorides aromatik bitkiler, yenen bitkiler ve şifalı bitkiler olarak üç ana gruba ayırır. Dioskorides’in çağdaşı olan Romalı doğa bilgini Plinius, öncüllerinden daha özgün çalışmalar yapmadı ama,Historia naturalis(Doğa Tarihi)adi altında derlediği 37 ciltlik büyük doğa ansiklopedisinin 16 cildini bitkilere ayırdı.

15 ve 16. yy’larda tıbbi bitkileri tanımlayan pek çok kitap yayımlandı.16. yüzyılda merceklerin bulunması ve birleşik mikroskobun geliştirilmesi,bitkilerle ilgili zengin buluşlar çağını açtı.17. yüzyıl botanikçileri yalnızca tıbbi bitkileri incelemekten vazgeçip,dünyanın her yerinde yetişen bütün bitkileri araştırmaya başladılar.Bu çağın en önemli botanikçilerinden biri olan Gaspard Bauhin,bitkileri iki sözcükle adlandırma sistemini Linnaeus’tan önce kullanan ilk botanikçidir.1665’te Robert Hooke,bitki dokuları üzerinde mikroskopla yaptığı gözlemlerin sonuçlarını Micrographia(Mikro çizimler) adıyla yayımladı.İzleyen 10 yıl içinde Nehemiah Grew ve Marcello Malphighi bitki anatomisi üzerinde önemli çalışmalar yaptılar.

Stephen Hales,başarılı çalışmalarıyla deneysel bitki fizyolojisinin temellerini attı ve Vegetable Statick’te (1727;Bitki Statiği) suyun bitkilerdeki hareketini açıkladı.1753’te Linnaeus, dünyanın çeşitli yerlerinde yetişen 6 bin bitki türünü tanımladığı Species plantorum’u (Bitki Türleri) yayımladı.Bugün bile bitki sınıflandırmasının temel başvuru kitabi sayılan bu yapıtında, bitkileri cins ve tür adıyla veren ikili adlandırma sistemini geliştirdi; ayrıca bitkileri eşey organlarına göre tanımlayıp sınıflandırmayı önerdi.

Günümüzde, bitki coğrafyası, bitki ekolojisi, bitki kimyası, topluluk genetiği gibi ilgili dalların ve bitki hücresinin incelenmesinde başvurulan yeni tekniklerin (hücre genetiği, hücre taksonomisi) katkısıyla, sistematik botanik büyük bir gelişmeye konu olmuştur.

Botanik park:Yalnızca çevreyi güzelleştirmek amacıyla düzenlenmediği için öbür bahçe ve parklardan oldukça farklıdır.Bu parklar,bir yörenin yerli bitkileriyle o iklimde yetişmeyen bitki örneklerini bir araya derleyip özel bakım altında iklime uyum sağlamalarını amaçlayan zengin bir bitki koleksiyonudur.Parkın görünümünü güzelleştirmek için bazen aralarına ağaç ve çalılar dikilse de, bitkilerin yerleşme düzeninde mutlaka bilimsel sınıflandırma gözetilir;yani aynı familya,cins ve türden bitkilerin bir arada bulunmasına özen gösterilir.Böylece hem aranan bitki kolayca bulunabilir,hem de türler arasındaki yapısal benzerlikler ön plana çıkar.Her bitki örneğinin yanına ya da üstüne de anayurdu,halk arasında bilinen adı ve Latince adı yazılır.

Özellikle bitki grupları arasındaki akrabalık ilişkilerini yansıtmak amacıyla düzenlenmiş canlı bitki koleksiyonudur.Bugün botanik parkları daha çok süs bitkilerini sergilerken akrabalıklarını yansıtmaya da özen göstererek, hem göz beğenisini okşamak, hem de taksonomi bilgisi vermek gibi ikili bir görev üstlenir.Bir zamanlar halk hekimliğinde kullanılan ve ilk botanik parklarının en değerli örnekleri olan tıbbi bitkiler bugün ancak tarihsel değer taşır ve çağdaş bitki koleksiyonunda özel bir yer tutmaz.Odunsu bitkilerin (ağaç ve çalılar) yetiştirildiği botanik parklarına arboretum denir.Arboretum, kendi başına ayrı bir koleksiyon oluşturabileceği gibi, botanik parkları içinde ayrı bir bölüm olarak da düzenlenebilir.Böyle bir koleksiyondaki bitki sayısı bahçeye ayrılan alanın büyüklüğüne, kuruluşun bilimsel ve mali kaynaklarına bağlı olarak da değişir.

Kentleşmenin artmasıyla botanik parkları da sanayileşmiş ülkenin kültür kaynakları arasına girmiştir.Bu parklar, doğadan uzak yaşayan kent insanlarına doğanın bir parçasını sunarak, istedikleri zaman toplumdan ve gürültüden uzaklaşma olanağı sağlar.

Botanik parklarının en eski örneklerine Çin’de ve Akdeniz kıyısındaki ülkelerde rastlanır.Bunlar gerçekte, meyve ağaçlarını, sebzeleri ve ilaç yapımında kullanılan şifalı bitkileri yetiştirmek için kullanılmıştır.

Matbaanın bulunmasından sonra, bitki konusunda yüzyıllardır yazılmış kitaplar geniş kitlelere yayıldı; ayrıca şifalı bitkiler konusundaki yayınlar arttı.Bu gelişmeler botanik parklarının kurulması düşüncesini akla getirdi. Avrupa’da 16. yüzyılın sonunda bu tür beş park varken, 20. yüzyıl ortalarına değin sayıları yüzleri buldu.Bu parklardan ilk ikisi İtalya’da Padova ve Piza’da kurulmuştu(1545). Başlangıçta botanik parkları üniversitelerin tıp okullarında kuruluyordu; o zamanın botanikçileri de tıp profesörleriydi. Parklarda ilaç yapımında kullanılan bitkilerin yetiştirilmesiyle ilgili eğitim yapılıyordu. Bu botanikçiler ayrıca başka hizmetler de verirlerdi.Örneğin 16. yüzyıl botanikçilerinden Carolus Clusius, Leiden’deki botanik parkında büyük bir soğanlı bitki koleksiyonu oluşturmuştu.Bu koleksiyon Felemenk’te soğanlı bitki endüstrisinin başlamasını sağladı.

İsviçreli bir hekim ve botanikçi olan Jean Gesner 1800’lerin başlarındaki bir yazısında 18. yüzyılın sonunda Avrupa’da 1600 botanik parkının bulunduğunu yazmıştı. 18 ve 19. yüzyıllarda botanik bilimi hızla gelişti; bu dönemde önemli botanikçilerin bir çoğu botanik parklarının yöneticileriydi.O zamandan bu yana, eğitim ve tıbbi bitki parkı biçimindeki klasik botanik parkları azaldı, onların yerini temelde bitki kültürünün ve süs bitkileri ile özel bitkilerin sergilenmesinin amaçlandığı parklar aldı.

Büyük canlı bitki koleksiyonları, hem araştırmacılar için önemli kaynaklar oluşturur hem de halkın bitkiler ve yetiştirilmeleri konusunda bilgi edinmesine olanak sağlar.Bazı botanik parklarında her yıl yetişkinler ve çocuklar için bitki yetiştirme kursları düzenlenir.

Botanik parkları, değerli genetik özellikler taşıyan türleri içerdiği için, yeni bitki çeşitlerinin üretilmesinde çok önemli birer kaynaktır.Örneğin Pennsylvania’daki Longwood Parkları, ABD Tarım Bakanlığı’nın iş birliği ile süs bitkileri ve yeni çeşitler üretebilecek türler toplamak üzere çeşitli geziler düzenlemektedir.İngiltere’deki Kew Kraliyet Botanik Parkı da bitki toplama gezileri düzenlemekte ve ekonomik değeri olan bitkileri, dünya üstünde yetişebildikleri en uygun ortamın bulunduğu yerleri dağıtmaktadır.Burası ayrıca kauçuk ağacı(Hevea brasiliensis), ananas, muz, çay, kahve, kakao, çeşitli kereste ağaçları ve kınakına gibi bitkilerle, ilaç ham maddesi elde edilen başka bazı bitkileri dünyaya tanıtmış ve yaymıştır.

Bir botanik parkı düzenlenirken benzer bitkilerin bir araya konması geleneksel bir uygulamadır.Gene de güzel görüntüler yaratmak göz ardı edilmez, ağaç ve çalılar, kendi taksonomik gruplarından otsu bitkilerin arasına serpiştirilir.

Botanik parklarında, genellikle bitkilerin çoğaltılmasında ya da mevsim değişikliklerinden etkilenen bitkilerin yetiştirilmesinde seralar kullanılır.Kışlar soğuk olan yerlerde tropik orkideler, tropik eğreltiler, tropik ve astropik bölgelerin ekonomik bitkileri, kaktüsler, Afrika menekşeleri ve begonyalar gibi bitkiler bu seralarda yetiştirilir.

Büyük bitki koleksiyonları oluşturulmak isteniyorsa, türler için belirli mevsimlerde uygun sıcaklık koşulları sağlayan depolama alanları kurulur. Aşırı soğuğa dayanamayan, ama soğuk bir döneme de gereksinim duyan genç bitkilerin kışı geçirmesi için de özel soğuk seralar da kullanılabilir. Gene sıcak yaz güneşine dayanamayan bitkilerin yetiştirilebileceği ve bazı bitkilerin de geçici olarak depolanabileceği, çıtalardan yapılmış gölgeliklerden yararlanabilir.

Birçok botanik parkında bir de herbaryum (kurutulmuş bitki koleksiyonu) vardır. Herbaryumdaki bitki türleri bilimsel adlarının yanısıra nereden toplandıkları, nasıl büyüdükleri gibi bilgileri içerecek biçimde etiketlenir. Türler familya ve cinslerine göre dosyalanır ve hazır örnek olarak elde bulundurulur.

Birçok botanik parkı üniversitelerde işbirliği içinde çalışır.Böyle bahçeler bitki taksonomistleri için gerekli hizmetleri de sunar. Büyük botanik parklarının çoğunda teknik dergiler ve halk için broşürler yayınlanır, ayrıca resimli kitaplar ve filmler hazırlanır.

Bitki koleksiyonlarının korunmasında ilk koşul, kuskusuz bitki kültürünün iyi yapılmasıdır.Kentlerdeki botanik parkları için çimenliklerin bakimi özellikle önemlidir;halkın gözünde bir bahçenin değeri bitki koleksiyonlarının yetkinliğinden çok, genel görünüşü ile ölçülür.Ağaç ve çalı koleksiyonları sistemli budama ister ve hiçbir önemli ağaç bakımsızlığa iki yıldan fazla dayanmaz.Yaslı ağaçların budanması özel ilgi gerektirir; yaraların çürümemesine dikkat edilmelidir.Parazit ve hastalıkların denetimi için sık sık ilaçlama yapılmalıdır.

Eskiden botanik parklarında yeni bitki çeşitleri, toplayıcıların çoğunlukla uzak yerleri araştırma gezilerine gönderilmesiyle elde edilirdi.Bu toplayıcılar, doğada yetişen yeni türleri araştırıp, istenen bitki örneklerini parka getirirlerdi.Günümüzde, fidecilik sanayisi çok gelişmiş ve birçok küçük kuruluş belirli bitki gruplarında uzmanlaşmıştır.Sayısız bitki türü ve kültür çeşidi dikilmeye hazır olarak, doğrudan böyle kuruluşlardan satın alınabilmektedir.Botanik parkları arasında da sık sık tohum ve nadir bitki değiş tokuşu yapılır.Bazı parklar, yıllık tohum değiş tokuş listeleri yayımlar.

Bitki koleksiyonlarının bakimi için gerekli donanım uygulamanın büyüklüğüne bağlıdır.Park personeli, alet ve benzeri için binalardan başka eğitim programı yürüten botanik parkları için sınıflar da gereklidir. Öğrencilerin uygulamaya yönelik çalışmaları için bir uygulama serası da düzenlenebilir.

Soğanlı Botanik Parkı:Günümüzde hızlı nüfus artışları ve kentlere olan göçler nedeniyle çevresel değişiklikleri de beraberinde getirmektedir. Bu durum kentlerdeki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir. Bursa da bu olumsuz gelişmelerden payını fazlasıyla alan şehirlerin başında gelmektedir.Soğanlı Botanik Parkı kente bol oksijen sağlamak, ova ile şehri doğal yaşam kültürünün zengin örnekleri ile birleştirmek ve yeşil Bursa’ya yeni bir dinlenme ve sağlıklı spor alanları kazandırmak amacıyla inşa edilmiştir.

Çevre ile uyumlu, sürdürülebilir kalkınma modellerinin geliştirilmesi ve yaşanabilir bir çevre için Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Erdem SAKER kent genelinde bir dizi Parklar Projelendirilmesi direktifi vermiştir.

Başkanın talimatları doğrultusunda Çağdaş bir kent tanımına uygun yeşil alanlar zincirinin ilk halkasını Soğanlı Kent Parkı oluşturmuştur.

Soğanlı Kent Parkı çağdaş kentlerde örnekleri görülen kent parkının Bursa halkına sunmayı hedeflediği aktiviteleri ve üniteleri ile şehrin yeni cazibe merkezi olmuştur.

1995 yılında yapımına başlanan Soğanlı Kent Parkı iki kısımdan oluşmaktadır.Toplam alanı 580.000 m²’dir. Birinci kısım 380.000 m² olup ikinci kısım ise 200.000 m² alanda Hayvanat Bahçesi olarak Projelendirilmiştir.500 araç kapasiteli 3 oto parkı, 3 giriş kapısı bulunan parkın birinci kısmında 1800 m.lik bisiklet yolu, 2000 m koşu yolu, 11.730 m yürüyüş yolu, 13.850 m² suni göl, idare binası, bir kafeterya, üç büfe, beş wc bulunmaktadır.Otantik Bursa Evlerinin mimarisinin yaratılacağı 5 adet restoran ve kebapçı gibi ün yapmış müessese sahipleri bu bölgede hizmet verecekleri binaların yapımını 10 yıllık kira karşılığı inşaatı üstlenmiş, işletmecilere verilmiştir.

Parkın içme suyu, aydınlatma ve otomatik sulama sistemleri tamamlanmıştır. Soğanlı Kent Parkında değişik türde 2500 ithal olmak üzere 7500 adet ağaç dikilmiştir. Ayrıca Park alanı içinde yer alan bir sahada 38 ayrı Hayvan figürlerinden oluşan ağaç dikilmiştir. 200.000 m².lik alan çimlendirilmiş, 40 bin adet çalı dikilmiştir.

Spor aktivitesi olarak koşu parkı, masa tenisi ve dünya standartlarında model otomobil yarış pisti halkın hizmetine sunulmuştur.

Park sahasında İngiliz bahçesi, Fransız bahçesi ve Japon bahçesinden oluşan ülke bahçeleri, gül bahçeleri, Rhdodendron-Azeleg bahçesi, renk (Kırmızı, Beyaz, Sari) bahçeleri, kokulu bitkiler bahçesi ve kuğu bahçesi bulunmaktadır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Deve Kuşları

DEVE KUŞLARI

Tepeli deve kuşları Avusturalya’da yaşarlar. Erkekler sayıları 1 ile 3 arasında değişen dişinin yumurtaları için kuluçkaya yatarlar. Kuluçkadan çıkan ve sayıları 18-20 olan yavrulara da yine erkek deve kuşları 18 ay boyunca bakarlar.

Giovanni G. Bellani, “Quand L’oiseau Fait Son Nid”, s.142

KOŞUCU DEVE KUŞLARI

Deve kuşu hayvanlar alemindeki en hızlı koşan iki bacaklı hayvandır ve 1 saatte yaklaşık olarak 70 kilometrelik bir hıza ulaşabilmektedir. Deve kuşunun her bir ayağında yalnızca iki parmak vardır ve bu parmakların biri diğerinden çok daha büyüktür. Bu da ona daha rahat hareket etme imkanı sağlar. Devekuşlarının başka bir özellikleri de ayaklarındaki parmaklardan yalnızca büyük olanının üzerinde koşmalarıdır.

Tonny Seddon, Animal Movement, s.38

GENEL ÖZELLİKLERİ

Devekuşları çoğunlukla doğada ” zebra ” gibi memeli hayvanlarla birlikte dolaşır. Bu tavır çoğu kez savunma için gerekli olan bir dayanışma biçimidir. Gözleri çok iyi gören devekuşu uzun boynuyla bir periskop gibi çevreyi tarayarak yaklaşmakta olan düşmanını görebilir ancak zebra, devekuşu kadar iyi görmemekle birlikte tehlikeyi kokusundan anlar. Böylece açık arazide devekuşu; ağaçlık bölgelerde ise zebra tehlikeyi sezer ve böylece birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşamlarını sürdürürler. Devekuşlarının taşıtlara alışık olmadığı yerlerde yanlarına yaklaşmak oldukça zordur. Ancak açıklık bölgelerde güçlü tüfeklerin ve otomobillerin yardımıyla yakalanırlar. Bu hayvanların gagaları ortalama 13 cm. uzunluğunda olup ağızlarında dişleri yoktur. Hem et hem ot ( meyve, bitki tohumları, sulu bitkiler, çalı yaprakları v.s. ) ve bir kısım omurgasız hayvanlarla çıyan gibi bazı küçük omurgalıları da yerler. Ayrıca katı yiyeceklerin sindirimini kolaylaştırmak için günde yaklaşık olarak 1,5 kg. taş yutarlar. Özellikle kapalı yetiştiricilikte, önüne gelen her nesneyi ( metal, cam, naylon v.s. gibi akla gelebilen her şey ) olduğu gibi yuttukları için çok dikkat edilmelidir. Su gereksinimlerini zaman zaman sulu bitkilerden, meyvelerden ve hayvanlardan sağlarlar. Bu derece az suyla yaşayabilen devekuşları çöl koşullarında uzun süre yaşayabilirler. Doğal koşullarda genellikle küçük topluluklar halinde bulunurlar. Erkeğin haremindeki dişiler ve yavrularıyla birlikte 5 - 15′ i bir arada bulunan devekuşlarının sayıları bazen 50 ve daha yukarı çıkabilir. Bunun yanı sıra tek başına yaşayan devekuşları da vardır. Devekuşlarının üremeleri yumurtayla olur. Doğal koşullarda dişiler, kumlu toprağın içine kazdıkları çukurun içine yumurtalarını bırakırlar. Her dişi bir gün ara ile yumurtlamak üzere 6-8 arasında yumurta bırakır ve böylece her kuluçka döneminin başına kadar her çukurda 60-80 arasında yumurta toplanır. Normal bir yumurtanın boyu 15 cm,genişliği 13 cm. ve ağırlığı da kuluçkaya yatan dişinin canlı ağırlığının %1.4′ ü kadardır. Yani bir devekuşu yumurtasının ağırlığı 1500-2000gr. arasında değişir. Yumurtalarının kabukları porselen tabak kalınlığında olup 250 kg.lık bir basınca dayanabilir ve yumurtaların üzerinde bir insan rahatlıkla zıplayabilir. Bunun yanı sıra bir devekuşu yumurtası, normal büyüklükte 24 tane tavuk yumurtasına eşdeğer olup, bir yumurtasından yaklaşık 18 kişilik omlet yapılabilmektedir. Bunlardan başka devekuşu yumurtalarının, insanların temizlik amacıyla da olsa ulaşamayacağı büyük camilerin, tarihi eserlerin bazılarının tavanlarında asılı oldukları görülmektedir. Nedeni; “Örümceklerin Yuva Yapmasını Önlemek…” Atalarımızın deneyimleri bunu göstermiştir.

Kuluçka devresi 40 ile 44 gün arasında değişir. Gündüzleri bir veya birkaç devekuşu sırayla kuluçkaya yatar ve geceleri bunu yalnızca erkek devekuşu üstlenir. Kuluçka devresi sona erdiğinde çatlayan yumurtaların hepsinden yavru çıkmayabilir fakat çıkan yavrular son derece çabuk gelişir. Başlangıçta yavruların vücutları at kestanesinin dikenlerine benzeyen tüylerle kaplıdır ancak ikinci ayda bu tüyler düşerek yerine koyu-gri renkli tüyler çıkar ve bunlar da döküldükten sonra 2,5 - 3 yaşlarında gerçek tüyleri tamamlanır. Devekuşları bir aylık oldukları zaman erginler kadar hızlı koşabilir. Halk arasında yaygın olarak kullanıldığının tersine devekuşu tehlikeyi gördüğünde başını kuma gömmez, Ancak başını bacaklarının arasına yada göğsünün altına sokarak dizlerini kırıp oturur. Bu görünümüyle bir kaya parçasını andırarak büyük olasılıkla düşmanlarından saklanabilmek için çevreye uyum sağlamaya çalışır. Devekuşu iki tırnağı olan tek kuştur. tırnaklardan büyük olanı hemen hemen vücudunun tüm ağırlığını üstlenir. Bundan dolayı yerde çok az bir alana basıp çok hızlı koşabilir. Yetişkin bir devekuşu 60 km/h hıza 10- 20 dakikada ulaşabilir ancak korku halinde hızını 90 km ye kadar çıkabilir.Devekuşunun koşarken attığı adım uzunluğu normal olarak 6- 8 m. Arasında değişir. Bu hareketini rahatlıkla ek bir enerji harcamadan yapar. Ağırlığı 150 kg iken başının yerden yüksekliği 2,5-3 m. arasında değişir. Devekuşu iyi bir görme açısına sahiptir. Uzun boynunu tehlike anında dik olarak kaldırır ve çevreyi taramaya başlar, en küçük bir tehlikeyi bile anında görür. Bir filin bile gözlerinden daha büyük bir göze sahip, çapı 5 cm’ yi bulan iri ve keskin gözleriyle 1500-1600 m uzaklıktaki bir kesme şeker tanesini rahatlıkla net olarak görebilir. Gözleri, 360 derecelik görüş açısına sahiptir ve üç adet göz kapağı ile korunmaktadır. Gözlerinin kornea tabakası insanlara nakledilebilmektedir. Boyunlarının esnek olması ve gözlerinin her yöne dönebilme özelliğinden dolayı yanlarına yaklaşırken ve yanındayken çok dikkatli olunmalıdır, çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar görürler. Devekuşları çok meraklı oldukları için başlarını girebildikleri küçük deliklere bile sokarlar. Böyle durumlarda ( kapılarda, çiftlerde, yem yerken, su içerken, gezerken, v.s. ), hemen o anda kendisinin ne yaptığını unutabilir ve boynunu uzatır başını kaldırır, boynunun arkasında herhangi bir şey hissettiğinde de aniden kaçmaya başlar. İşte bu kaçış onlar için çok tehlikeli olur. Çünkü bu hayvanlar kaçarken o anda her şeyi unutur, gelebilecek hiçbir tehlikeyi düşünmeden hareket ederler. Onun için etraflarını çeviren çiftlerin ve ekipmanın devekuşu yetiştiriciliğinde önemi büyüktür. Devekuşları çok zeki hayvanlar değildir ancak dikkatli, titiz ve hassastırlar. Ömürleri 30 - 70 yıl kadardır. Bakım ve besleme koşullarına ve türlerine göre 25-40 yıl arası verimli olurlar. Güney Afrika’da 82 yaşına kadar yaşayanlarına rastlanmıştır. Devekuşlarının gelişmesi çok hızlıdır. 5 kg yem yiyerek 1 kg canlı ağırlık kazanabilen tek hayvandır. Üreticiler devekuşunun ne bulursa yuttuğunu bildikleri için onun midesine özel bir ayrıcalık tanırlar. Çünkü çoğu zaman midelerinden değerli taşlar ve kıymetli eşyalar çıkar. Bugün dünya devekuşu ticaretinin %65’si hayvanın derisi ve eti, diğer %50’si ise tüyleri ve gaga, bağırsak vs. için yapılmaktadır. Kuyruk ve kanatlarında seyrek olarak bulunan açık renkli tüyler, gövde tüylerinin iki misli fiyatına satılmaktadır. Yılda yaklaşık iki kez yolunarak tüy üretimi de yapılan devekuşları, kanat ve kuyruğundan 250g., gövdesinden ise 1 kg. civarında tüy verir. İlk tüy üretimine ise, hayvanlar 9 aylık olduktan sonra başlanmalıdır. Tüyleri yağsız ve yumuşak olduğu için toz alımında, her türlü elektronik cihazların ve özellikle mikroçiplerin temizliğinde ve ayrıca süs eşyası olarak da kullanılmaktadır. Devekuşunun bağırsakları yaklaşık 14m.dir. Kurutulup süs eşyası olarak işlenmektedir. Derisinden ayakkabı, çanta, kemer ve ceket yapılmaktadır. Gagası ve tırnakları ise ilaç hammaddesi olarak değerlendirilmektedir.

Deve Kuşlarının İlginç Kuluçka Sistemleri

Deve kuşlarının ilginç bir kuluçka sistemleri vardır. Sürü halinde yaşayan deve kuşlarından yarım düzine kadarı, yumurtalarını ortak bir yuvaya bırakır. Hiçbir özelliği olmayan sadece sığ bir çukur olan bu yuvada her biri 1.5 kg. gelen 40 kadar yumurta bulunur. Yumurtaların tümünü koruma görevi tek bir dişi deve kuşuna aittir. Kuluçkaya yatan dişiye bir erkek kuş yardım eder. Ancak dişi kuş sadece 20 kadar yumurtanın üzerinde yatabilir. Bu nedenle fazla yumurtaları yuvanın dışına iter. Yapılan incelemeler sonucunda deve kuşlarının bu itme işlemini rastgele yapmadıkları bulunmuştur. Deve kuşu kendi yumurtalarını kuluçkaya yatacağı yumurtaların arasına alırken, başka dişilere ait olan yumurtaları ise dışarıya atmaktadır. Bu ayrımı deve kuşunun nasıl yaptığını bulabilmek için bilim adamları yumurtalara numaralar vermişlerdir. Yumurtaların yerini değiştirerek, eski ve yeni yumurtalar karıştırılarak yapılan tüm deneylerde sonucun değişmediği görülmüştür. Bilim adamlarının vardıkları sonuç deve kuşlarının yumurtalarını, yüzeylerindeki deliklerin dağılımı sayesinde tanıdıkları olmuştur. Bütün yumurtaların kabuklarında, civcivin nefes almasına imkan veren minik “hava delikleri” vardır. Bu deliklerin kabuk üzerindeki yerleri her yumurtada biraz farklıdır. İşte bu delikler sayesinde deve kuşlarının yumurtalar arasında ayrım yapabildiği düşünülmektedir.

Deve kuşu sürülerindeki bütün yumurtaların bakımını tek bir dişi üstlenir. Ancak yuva belli sayıda yavruyu barındırabildiği için bu dişi önceliği kendi yumurtalarına verecektir. Deve kuşları kendi yumurtalarını kabukların üzerindeki hava delikleri sayesinde ayırt edebilmektedirler.

Marian Stamp Dawkins, Through Our Eyes Only?/The Search For Animal Consciousness, s. 38-39 RESİMALTI

Deve Kuşları ve Üretim Çiftlikleri ile Ticari Degerleri Üzerine…

YER:Kırşehir,Kaman ilçesi,Çağırkan Belediyesi

Yerleşim yerinin biraz ilerisinde, dağın eteğinde kurulmuş. Belli bir alan tellerle çevrilmiş. Çevrede fazla ağaç yok. Erkek deve kuşları siyah-beyaz renkte ve ağzı kırmızı;dişiler ise gri,kül rengindedir. Baş,boyun ve bacaklarda tüyler kıl şeklindedir. Kanat altlarında tüy yoktur. Bacakları diz kapağından öne doğru kıvrılır, bu koşma için bir avantaj sağlar. Çok hızlı koşarlar. Saatte ortalama 50km koşarlar, bu 70km’ye kadar çıkabilir. Ayakları iki parmaklıdır. Birinci ve ikinci parmaklar körelmiştir. Topuk kısmı yoktur. Gagaları yassı ve geniştir. Dilleri gaganın gerisindedir. Solunum sayıları dakikada 6′dır.(Bu sebeple kuşlarda solunum sisteminin araştırılmasında ilk deneyler deve kuşları üzerinde yapılmıştır) Bir erkek iki dişiden oluşan aileye trio denir. Bir trionun açık alanda 500m2,kapalı alanda ise 16 m2 yaşam alanı vardır. Nemli yerlerde yaşayamazlar; %30 nem uygundur.-40 ile +40 C arasında yaşayabilirler. Görme ve işitme duyuları gelişmiştir. Kafalarını kuma gömmezler,yere paralel uzatıp ses dinlerler. Mart-Eylül ayları çiftleşme dönemidir. Kuluçka süresi 42-45 gündür. Bir yılda bir deve kuşu 60-80 yumurta verir. Yavrunun sindirim sistemi 2 ayda gelişir. Bu sırada yavru dışarı çıkartılmaz,özel yemle beslenir.0-2 yaş arasında günde 1kg yem yer. Yavru 3 yaşında deneme yumurtalarına başlar. Bu yumurtalarda embriyo yoktur. Yumurta 1400gr’dan fazla olmalıdır. Erginlerin yumurtası 1600gr civarındadır. Yumurta kabuğu 2mm kalınlığında, 25-30 tavuk yumurtası büyüklüğündedir. Yetişkinlere açık alana çıktıkları zaman günde 0,5kg ;kapalı alanda kaldıklarında ise 2kg yem verilir. Öğütülmüş yem solunum problemleri oluşturur,bunun için palet(preslenmiş)yemlerle beslenir. Fazla ot yemesi yumurta verimini düşürür. Erginler günde 8-9lt su içerler. Deve kuşları doğada su ihtiyaçlarını karşılamak için bitkisel besinleri tercih ederler. Yalnız omurgasızları ve bazı küçük omurgalıları da yerler. Her şeyi yutarlar, özellikle parlak cisimlerle ilgilenirler. Deve kuşları 12-14 ayda 100kg’a ulaşır,en iyi kesim zamanıdır.45-50kg et;1,5m2 deri elde edilir. Et üretimi yapılmak istendiğinde alan daraltılır. Üretime 1995 yılında 20 deve kuşu ile başlanmış. Şimdi(21.05.1999) çiftlikte 100 deve kuşu var. En büyükleri 5 yaşında. Çiftlik yavru üretimi üzerinde çalışıyor. Bugüne kadar 96 deve kuşu çiftliğine toplam 1500 yavru verilmiş. Deve kuşu sığırın yediğinin 1/8′i kadar yem yer. Et,deri,tüy,gaga ve yumurtasından yararlanılır. Fazla pisliği yoktur. Damızlık ve et için Güney Afrika deve kuşu idealdir. Deve kuşu etinin kolestrolü tavuk ve balık etinden daha düşüktür. 6 Eylül’de yumurtası 20 milyon,yavru 500$’dı. Çiftlikte Ankara veterinerlikten bir bayan tez hazırlıyor.

Alim Vural

http://www.flashcizgiler.cjb.net

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Dna

DNA

1-) DNA NEDİR VE NEREDE BULUNUR ?

DNA “Deoksi Ribo Nükleik Asit” isimli bir tür molekül grubunun kısaltılmış isimidir. DNA’nın çift zincirli ip merdivene benzer. Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir.Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir. Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir.DNA her hücrede bulunur.Örneğin böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

2-) DNA’NIN KEŞFİ:

MİESCHER : 1869 yıllarında ilk olarak Miescher tarafından hücre çekirdeğinde özel bir madde bulundu ve buna Miescher “ Nüklein” adını verdi . Daha sonra ise nükleit asitlerin iki tipte olduğu anlaşıldı . Birincisi timüsten elde edilen timonükleik asit, ikincisi bira mayalarından elde edilen zimonükleik asit . Timonükleik asit hayvanlar alemine , zimonükleik asit ise bitkiler alemine özgü sayıldı.

FEULGEN – ROSSENBECK : 1924 yıllarında ise Feulgen ve Rossenbeck timonükleik asidin çok duyarlı bir tepkimesini tanımladılar ; böylece her iki nükleik asidin her iki canlılar aleminde bulunduğu ispat edilebildi. ondan sonra timonükleik asit çekirdeğe , zimonükleik asit ise sitoplazmaya ait özgü yapı maddeleri sayıldı.

LEVENE – MORİ : 1929 yılında Levene ve Mori tarafından timonükleik asidin DNA , zimonükleik asidin ise RNA Olduğu anlaşıldı.

WATSON – CRİCK : 1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virüsü) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına NOBEL ÖDÜLÜ verildi.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).

3-) DNA’NIN ŞEKLİ VE YAPISI :

DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin).

NÜKLEOZİT

AZOTLU ORGANİK BAZ + DEOKSİRİBOZ ŞEKERİ + FOSFORİK ASİT

NÜKLEOTİT

Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir.

Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını arar.

Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.

DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir.

DNA bir organizmanın oluşuma ilişkin bilgileri taşır.DNA molekülleri, hücre çekirdeğinde bulunurlar ve vücudumuzda bulunan tüm proteinleri oluşumu sırasındaki kodlamış bilgileri içerir.DNA’nın protein yapma işlemi ,inanılmayacak derecede kusursuzdur.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Şişmanlık Tarihi

ŞİŞMANLIK TARİHİ

Önemli Bir Sağlık Sorunu: Şişmanlık. Şişmanlık son dönemlerde ortaya çıkmış bir sorun değildir. Örneğin, Avrupa’nın pek çok bölgesinde, günümüzden 25.000 yıl öncesi döneme rastlayan Paleolitik Dönem’e ait “şişman kadın” kalıntıları bulunmuştur. Buna ek olarak, Greko-Romen dönemlerine ait “şişmanlığın klinik boyutu” ile ilişkili belgelere rastlanmıştır. On dokuzuncu yüzyılda şişman kişilerde enerji alımı/harcanması ile ilgili küçük çaplı çalışmalar yapılmıştır. Yağın hücrelerde depolandığı bilgisi bu dönemde ortaya atılmıştır. Ayrıca, ulaşılabilen ilk “diyet kitabı” yine bu dönemlerde yazılmıştır. Şişmanlık sorunu küreselleşmenin etkisi ile, toplumların beslenme alışkanlıklarında oluşan değişimlere paralel olarak artış göstermektedir.Özellikle gelişmekte olan ülkelerde “beslenme alanında geçiş dönemi” olarak tanımlanan süreç, fazla kilolu ya da şişmanlık boyutunun artmasında rol oynamaktadır. Bu süreç, kentleşmede yaşanan olumsuz koşullar, demografik ve epidemiolojik değişim, enfeksiyon hastalıklarının sıklığında azalma, beklenen yaşam sürelerinde uzama, kronik hastalıkların görülme sıklığında artış gibi pek çok sosyal, kültürel, ekonomik ve sağlık koşullarından etkilenmektedir. 2000 yıl önce Hipokrat ilk kez obezitenin sağlığa olumsuz etkilerini ortaya koymuş olsa da gerçeğin anlaşılması ancak 20. Yüzyılın sonlarında gerçekleşti. Bugün artık obezite, fizyolojik, psikolojik, hormonal, metabolik, organik, sistemik, estetik ve sosyal etkileriyle yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

“Kilo fazlalığı ile şişmanlık aynı şey değil. Şişmanlık, yağ dokusu artışına bağlı olarak gerçekleşiyor. Kilo fazlalığı ise, yağ dokusu artışı olmaksızın vücut ağırlığının ideal değerlerin üzerinde olması. Her ikisinin de çaresi var.”

ŞİŞMAMLIK NEDİR?

Obezite ya da halk arasında bilinen adıyla şişmanlık nedir? Kilonun fazla olması mıdır, yoksa biraz topluca olmak yada göbekli olmak mıdır? Listeyi daha uzatmak mümkün, ancak hiç birimizin aklına kolay kolay gelmeyen, belki de gelmesini istemediğimiz tek bir cevabı var bu sorunun: Obezite, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ortaya çıkan ve mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır!

Erkek obasitesi karın bölgesinde yağ kitlesinin artması, bayan obasitesi ise guluteal bölgede (kalça etrafı) yağ kitlesinin artması şeklindedir. Obasite ve kilo fazlalığı genelde; genetik yapıyla, damak zevkine göre yemek yeme alışkanlığıyla,ve hareketsizliğe bağlı olarak gelişir.

“Fransa’da obeziteye bağlı sağlık sorunları nedeniyle harcamalar yılda 8.7 milyar frank olarak belirlenmiş. Bu toplam sağlık harcamalarının %2’si.”

ŞİŞMANLIK NASIL OLUŞUR, KİMLERE ŞİŞMAN DENİR?

Ağırlığı, normal ağırlıktan yüzde on [% 10] dan fazla olan kimseye şişman denir. (Buda 27kg/m2 den büyük BKİ ne tekabül eder.) Aşırı obasite; İdaal kilonun 45 kg üzerinde olan kimseler (yaklaşık vücut ağırlığının %60 fazlası) aşırı obezdirler.Bu kimselerde hastanın kendine olan öz güveni azalmış olup, işgücü kaybı ve vücut aktiviteleri de engellenmektedir

Günlük besinlerle alınan kalori ile, hem bazal metabolizma, hem de yiyecek metabolizması ve enerji harcaması için gereken ihtiyaç karşılanmaktadır. Gereksinimin fazlası kalorilerin çoğu yağ, bir kısmı da glikojen olarak depolanır. Yağ enerji depolanmasının en etkin formudur

Son yıllarda insanların en büyük problemlerinden şişmanlık, gelişen teknoloji, insanları hızlı ve yağlı yemek yemeye ittiği için şişmanlık büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaya başladı. Şişmanlığı bir hastalık olarak kabul edip, zararlarını bilirsek, şişmanlığı önlemek ve tedavi etmek de o kadar kolay olur

“Araştırmalara göre dünya nüfusunun altıda biri şişman.”

DÜNYADA ŞİŞMANLIK

Şişmanlık, vücuttaki yağ miktarının artması ile tanımlanan, gerek oluşum nedenleri, gerekse oluşturduğu komplikasyonlar ve zemin hazırladığı hastalıklar nedeniyle önemli bir sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Şişmanlık orta yaşın bir sorunu olarak görülmekte ise de yaşamın her döneminde kişinin karşılaşacağı bir sorun olarak kabul edilmelidir.

Dünya genelinde yaklaşık 250 milyon kişinin şişman olduğu bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2025 yılında bu sayının 300 milyona ulaşacağını belirtmektedir. 38 ülkede 150.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada şişmanlık oranının Güney Asya ülkelerinde %0.1, Afrika’da %2.5, Latin Amerika’da %10, Orta Doğu’da %20 olduğu saptanmıştır. Şişmanlık, yalnızca gelişmiş ülkelerin bir sorunu olarak kabul edilmemekte; daha önce de söz edildiği gibi küreselleşmenin olumsuz etkisiyle gelişmekte olan ülkelerde de bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Halen ABD’nde yaşayanların %50′den fazlasının fazla kilolu; %20’sinin ise şişman olduğu vurgulanmaktadır. Amerika’da 97 milyon kişi fazla kilolarından şikayetçi. Şişmanlar örneğin New Orleans eyaletinde nüfusun %37.5′unu oluşturmaktadır. Avrupa’da şişmanlık prevalansı konusunda yapılmış en kapsamlı çalışma, 1989 yılında yayınlanan DSÖ-MONICA (WHO-Monitoring Trends Anddeterminants in Cardiovascular Diseases) çalışmasıdır. Bu çalışma kapsamında incelenen 48 ülke, Afrika, Amerika, Güney-Doğu Asya, Avrupa, Doğu Akdeniz, Batı Pasifik bölgeleri olmak üzere altı başlıkta incelenmiştir. Bu çalışmaya göre, erkeklerde 48 ülkeden yalnızca birinde; kadınlarda ise ülkelerin tümünde 35-64 yaş grubunun %50.0-75.’inin beden kitle indeksi (BKİ) 25 kg/m2 ve üzerindedir. Son tahminler Avrupa’da yetişkin nüfusun yüzde 15′inin şişman olduğunu gösteriyor. Avrupa’da bazı bölgelerde obezite oranı yüzde 40-50′ye çıkarken, ülke ortalamaları yüzde 5-22 arasında değişiyor.

“Yapılan araştırmalara göre ülkemizde her dört kişiden biri şişman.”

TÜRKİYEDE ŞİŞMANLIK

1965 ve 1971 yılları arasında yapılan istatistiğe göre Bursa, Bornova ve İstanbul’un çeşitli yerlerindeki 5000 kişi içinden şişmanlık oranını ortalaması yüzde 28’dir. Yani, kadın ve erkek toplamı yüzde 28. Bugünlerde ise taramalarda görülen %36-40, hatta Gaziantep ve Konya’da yüzde 61 oranında şişmanlık var. Günümüzde, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de yetişkin nüfusu oluşturan kadınların yaklaşık %65′inde; erkeklerin ise %39′unda hafif ve orta derecede şişmanlık sorunu olduğu tahmin edilmektedir. 1998 yılında yapılmış olan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’na göre, kadınların %52.2’sinin BKİ’si 25.0′in üzerinde; %18.8′inin BKİ değeri ise 30 ve üzerinde bulunmuştur. Şişmanlık ile ilgili Türkiye’de yapılmış olan pek çok bölgesel çalışma bulunmaktadır. Örneğin, İzmir’de 18 yaş ve üzeri kadınlarda yapılan bir çalışmada şişmanlık prevalansı %51 olarak hesaplanmıştır. Elazığ ilinde yapılan bir başka çalışmaya göre, il düzeyinde obezite prevalansı %7.9 olarak bulunmuştur.Ankara Gülveren Sağlık Ocağı Bölgesi’nde yapılan kesitsel tipte epidemiolojik bir çalışmaya göre, şişmanlık prevalansı kadınlar için %84.8; erkekler için ise %54.1 olarak bulunmuştur. Yine, “Ankara’da Or-An 75. Yıl Sağlık Ocağı Bölgesi’nde Bulunan İlköğretim Okullarındaki Öğretmenlerde Bazı Kronik Hastalıklarla İlgili Risk Faktörlerinin Saptanması” araştırmasında öğretmenlerin %33.9′unun BKİ’si 25.0 kg/m2′nin üzerinde bulunmuştur. Trabzon’da 3000 kişi üzerinde yürütülen bir çalışmada, BKİ değerinin 25′in üzerinde olma boyutu %60.6; 30′un üzerinde olma sıklığı ise %19.2 olarak hesaplanmıştır. Yapılan araştırmalara göre, şişman kişilerin üçte ikisinin bir “şişman” ebeveyni olduğunu ortaya koymuştur. Eğer ebeveynlerin her ikisi de şişman ise, çocuklarının şişman olma olasılığı %90.0 olarak saptanmıştır.

Bunu nazari itibara alarak Dünya Sağlık Teşkilatı, şişmanlığı bir sağlık problemi ve sağlığı etkileyen en büyük problem olarak kabul edip, 1977’de obeziteden ve obezitenin tedavisi konusunda bir rapor yayınlandı. Bu raporda, 24 Avrupa ülkesi, ki içerisinde biz de varız, Milano Deklarasyonu’nu yayınladılar. Bu deklarasyonla bütün ülkelerde, bu Avrupa ülkelerindeki şahısların, şişmanların korunması, hakları, çocukların çocukluk çağından itibaren şişmanlıktan korunması için alınması gereken önlemler ile okul çağında, oyun çağında, iş çağındaki çocuklara ne gibi önlemler alınması, ne gibi eğitim verilmesi gerektiği görüşülmüştür.

“Şişmanlık, Dünya Sağlık Örgütü’ne göre küresel ve kronik bir sağlık sorunudur.”

ŞİŞMANLIK NEDENLERİ NELERDİR?

Şişmanlık uzun süren bir enerji dengesizliği sonucudur. Bunun belli başlı nedenleri:

1. Fazla yeme,

2. Fiziksel hareketlerin azlığı,

3. Psikolojik bozukluklar,

4. Metabolik ve hormonal bozukluklardır. 5. Dengesiz ve yanlış beslenme

Şişmanlığın nedenleri araştırıldığı zaman bugün çeşitli faktörlerin şişmanlığı meydana getirdiği ortaya konmuş. Bu faktörlerden en önemlisi, fazla yemedir. Birçok kimse yedikleri ve harcadıkları hakkında gerçek bilgiye sahip değildir. Bazıları, fiziksel hareketler için harcanan enerji konusunda da bilgisizdir. Hareket ediyorum diye fazla yemek, bazen farkında olmadan şişmanlığa yol açabilir. Yapılan araştırmalar şişmanlığın kalıtımsal olduğunu belirtmektedir. Normal anne babanın çocukları arasında şişmanlık sıklığı % 8-9 iken, anne-babadan birinin şişman oluşunda çocuklardaki şişmanlık sıklığının % 40′a , her ikisinin de şişman oluşunda %80′e çıktığı belirtilmiştir. Yalnız, bu durumun kalıtımsal bir değişkenlikten çok, ailenin beslenme alışkanlığından ileri geldiği sanılmaktadır. Genellikle evde pişirilen yemeklerin enerji değerinin yüksek oluşu, ailenin bütün bireylerinin fazla enerji tüketmesine yol açmaktadır.

Genellikle hareketsiz kimseler, hareketli olanlar kadar yemektedirler. Bu durumda, hareketsiz olanların enerji dengesi artı bir durum almaktadır. Ağır işte çalışanlar arasında şişman kimselere çok az rastlanmasına karşılık, oturarak iş gören memurlar ve ev kadınlarında şişmanlığın sık görülmesi, fiziksel hareketlerin, vücut ağırlığı üzerine etkisini açık olarak göstermektedir.

Bazı kişiler, üzüntü, sıkıntı ve güvensizliklerini örtmek için fazla yerler. Bunun tersi de olabilir. Psikolojik bozukluklar, bazen fazla yemeye, bazen de az yemeye neden olarak görülebilir.

Şişmanlıkta bazı kimselerde zayıflama diyetlerine karşı görülen direnç, hormonal ve metabolik nedenlere dayanmaktadır. Bu tür şişmanlık toplumdaki şişmanlık oranlarının çok küçük bir bölümünü kapsar. Bazı hormonlar, bazal metabolizma hızını etkiler. Hormonal nedenle bazal metabolizmanın yavaş oluşu, enerji harcamasını azaltarak alınan besin öğelerinin bir kısmının depolanmasına yol açabilir. Bu kimseler hareketsiz olduklarında şişmanlık daha da artabilir.

Şişmanlığa neden olan etmenler arasında beslenme alışkanlığının hazır yiyecek türüne kayması ve ayak üstü yenilen tost, sandviç, hamburger, pizza, patates kızartması vb. (fast-food) yiyeceklerin fazla tüketilmesinin etkisi önemlidir. Alkol tüketimindeki artışta en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir.

“Şişmanlık beyin kanaması riskini artırıyor.”

ŞİŞMANLIĞIN ZARARLARI

Hollandalı bilim adamları, 40 yaşlarında fazla kilolu olmanın ömrü üç yıl kısalttığını belirterek, fazla kiloların vücuda verdiği zararın sigara içmeye eşdeğer olduğunu söylüyor.

Yaklaşık 3500 kişinin, 1948-1990 yılları arasındaki sağlık kayıtlarını inceleyen doktorlar, sigara içmeyen ancak fazla kilosu olanların yaşam süresinin, kilo fazlası olmayanlara göre üç yıl daha kısa olduğunu ifade ediyor.

Obez olarak nitelendirilen çok kilolu insanların ortalama yaşam süresi ise kadınlarda 7.1 yıl, erkeklerde ise 5.8 yıl kısalıyor.

Aynı araştırma, hem sigara içen hem de fazla kiloları olanların durumunun çok daha ciddi olduğunu gösteriyor. Obez ve sigara içen kadınlar, normal kilolu ve sigara içmeyen kadınlardan 13.3 yıl daha az yaşarken, sigara içen obez erkeklerde de yaşam süresi 13.7 yıl kısalıyor.

‘‘Araştırma sonuçları, fazla kiloların verdiği zararı gösteriyor’’ diyen doktorlar, fazla kilosu olanlara zayıflamak için bir an önce harekete geçmelerini öneriyor. 

“Obezite önlenebilir ölüm nedenleri arasında ikinci, tüm ölüm nedenleri arasında ise 7. sırada yer almakta.”

ŞİŞMANLIĞIN RUH SAĞLIĞINA ZARARLARI 

Şişmanların bir kısmı ne kadar neşeli gözükse de şişmanlığın açtığı psikolojik yaralar çok fazladır. Giyinme konusunda problemler yaşarlar, kendilerine uygun elbise bulmada güçlük çekerler, mayo giyme korkusu yüzünden denize veya havuza giremezler, veya tenha yerleri tercih ederler.

  Karşı cins tarafından beğenilmeme korkusu, kendilerine olan güveni yok eder. İstedikleri gibi doğal davranamazlar, buda ilişkileri bozar. 

  Kendilerine güvensizlik günlük hayatta ve iş hayatında da kendini gösterir, buda şişmanları başarısızlığa ve yalnızlığa iter.

  Yaşamdaki hedef kendine daha iyi olanaklar sağlamak ve mutlu olmaktır. Mutlu olmanın en büyük şartı RUH ve VÜCUT sağlığıdır.

—-O—- “ŞİŞMANLIK, SİGARA KADAR ZARARLI” —-O—-

ŞİŞMANLIĞIN SEBEP OLDUĞU HASTALIKLAR

Vücuttaki yağ miktarına ve dağılımına bağlı olarak pek çok hastalık kişinin sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Şişmanlık, damar sertliği, kan kolestrol düzeyinin artması, selüloit, ağırlık artışına bağlı eklemlerde harabiyet oluşmasına neden olur. Kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, yüksek kolesterol, solunum rahatsızlıkları, eklem hastalıkları, adet düzensizlikleri, kısırlık, iktidarsızlık, safra kesesi hastalıkları, taş oluşumu, meme, prostat, kolon, endometriyum gibi pek çok kanser türleri, tip II diyabet, osteoartrit, obezite ile doğrudan ilişkili hastalıklardan birkaçıdır.

Obezite, insan vücudunda kalp ve damar sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem, sindirim sistemi gibi sistemleri etkileyen ve birçok önemli rahatsızlığa zemin hazırlayan bir hastalıktır.

Doll ve Peto’nun 1981 yılında yapmış oldukları bir çalışmaya göre, ABD’de tespit edilmiş tüm kanserlerin %35′inin altında diyete bağlı etmenler yatmaktadır. Aynı şekilde Wynder ve Gori, erkeklerde görülen kanserlerin %40′ının nedenleri arasında diyete bağlı etmenlerin rol oynadığını; bu rakamın kadınlar için ise %60 dolayında olduğunu belirtmişlerdir. Willett, adolesan dönemde vücut ağırlığı ve enerji dengesinin pozitif yönde artışının meme ve kolon kanseri açısından bir risk etmeni olduğunu ortaya koymuştur. En önemli jinekolojik kanser tiplerinden birisi olan over kanserlerinin risk etmenlerini saptamak için yapılmış olan bir olgu kontrol çalışmasının sonuçlarına göre, vücut ağırlığı yüksek olan kadınlarda, over kanseri gelişme riski normal olanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Goodman ve arkadaşlarının aynı konuda Hawaii’de yapmış oldukları toplum tabanlı bir çalışmaya göre, endometriyal kanser ile vücut yapısı ve ağırlığı arasında bir ilişki saptanmıştır. Fazla enerji alımı ve fiziksel etkinlik azlığında, 170 endometriyal kanser gelişme riskinde artış saptanmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak, kadınların vücut ağırlıklarını istenilen düzeyde tutmaları, hayvansal yağlardan ve karbonhidratlı besinlerden uzak durmaları; bitkisel kaynaklı besin tüketimini artırmaları önerilmektedir.

OBASİTENİN MUHTEMEL KOMPLİKASYONLARI:

>Hipertansiyon

>Hipertrigliseritemi

>HDL kollesterolünün düşüklüğü

>Koroner arter hastalığı

>Tip 2 diabet

>Safrataşı oluşumu (kolelitiazis) zayıf kişilerde obeslere oranla 6 kat daha fazladır.

>İleri derecede obes kişilerde dejeneratif eklem hastalıkları(osteoartritis) daha sık oluşur.

>Eklemlerde yıpranma , ve aşınmaya sebebiyeti artırıp, disk hernisi (bel fıtığı) riskini arttırmaktadır.

>Kadınlarda endometrium kanser riskini arttırır.

>Aşırı obezlerde ani ölüm oranı 10 kat daha fazladır.

>Pickwikian sendromu( uyku esnasında kısa süreli solunumun durması, devamlı bir uyku hali, polistemi sağ kalp yetmezliği ile karakterize sendrom.)

>Tromboembolizm.

ANOREKSİA NEVROZA:

Bu tür yeme bozukluğu, psikolojik kökenli bir hastalık olup zayıflamayı takıntı (obsesyon) haline getiren genç kadınlarda daha fazla ortaya çıkar. Kilo alma korkusu var olup, diyetlerini aşırı derecede sınırladıkları için, ileri derecede zayıf olmaları halinde bile kendilerini şişman olarak görürler. Bazıları yemekten sonra kusmaya çalıştığından aynı zamanda bulimiktirler. Vücuttaki GnRH hormonunun düşük miktarda salınımı (Buna bağlı olarak LH ve FSH hormonu salınımı azalır) sonucu ortaya çıkan amenore (Adet görememe), hastalığın bir tanısal özelliği olacak kadar yaygındır.

Diğer yaygın bulgular:

>Troid hormon salınımında azalmaya bağlı soğuğa hassasiyet.

>Hipotermi (vücut sıcaklığında düşme)

>Bradikardi (kalp dakika atım sayısının normalin altında olması)

>Konstipasyon (kabızlık)

>Deri ve saç değişiklikleri

Anoreksia nevrozanın en önemli komplikasyonu; büyük olasılıkla ölüme yol açan hipokalemi (kan K+ miktarında azalma) sonucu kardiak aritmiye (kalp ritim düzensizliği) yatkınlığı arttırmasıdır.

BULİMİA NEVROZA:

Psikolojik kökenli bir hastalıktır. Anormal yeme alışkanlığı ile kendini belli eder. Aynı zaman dilimi içerisinde aynı şartlarda çoğu insanın yiyeceğinden daha fazla yeme alışkanlığı vardır. Bu dönemde hasta yeme kontrolünü kaybeder yeme olayını durduramaz, ve daha sonra kilo almayı önlemek için uygunsuz davranışlar gösterir. ( Hasta kusar, laksatif ve diüretik ilaçlar alıp, lavman yaparak yediği yiyecekleri çıkarır) Aç kalırlar, ya da aşırı egzersiz yaparlar. Yeme ya da uygunsuz davranışlar 3 ayda bir en az 2 kez tekrarlanır. Hastalar hemen hemen normal boy kilo oranını korurlar, bununla birlikte, adet düzensizlikleri sıktır.

Kusmaya bağlı olarak bazı komplikasyonlar meydana gelmektedir:

>Kalpte ritim düzensizliğine yol açan elektrolit düzensizliği.(hipokalemi)

>Mide içeriğinin akciğerlere aspirasyonu.(kaçması)

>Ösofagus (yemek borusu) ve mide yırtılması.

ŞİŞMANLIĞIN ÖNLENMESİ VE TEDAVİSİ

Genellikle şişmanlamak çok kolay bunun yanı sıra zayıflamak oldukça zordur. Bu nedenle şişmanlığın tedavisinden önce, önlenmesi daha doğrudur. Şişmanlığın önlenmesinde en önemli kural, küçük yaşlardan itibaren enerji dengesine uygun bir beslenme alışkanlığının kazandırılmasıdır. Çocukluktan itibaren fazla yağlı, şekerli ve sadece kalori veren; vitamini, proteini düşük besinlerin tüketilmemesine dikkat edilmelidir. Dört besin grubundan her öğünde dengeli bir şekilde beslenme sağlanmalıdır. Çocuklukta alınan kiloları ileride vermek çok zordur ve şişmanlığın zararlı etkileri bu yaşlardan itibaren başlamaktadır. Bu nedenle halk arasında bilindiği gibi “şişman çocuk, sağlıklı çocuk” demek değildir. Gereğinden fazla yağ dokusu, kalori deposudur. Yiyecek ve içeceklerle alınan kaloriyi sınırlayarak bu depoyu kullanmak mümkündür. Bu nedenle zayıflamak isteyen kişinin;

1. Harcadığından daha az kalori alması gerekir.

2. Kişinin yediği besinler protein, vitamin ve mineraller bakımından yeterli olmalıdır.

3. Doyurucu ve bireyin beslenme alışkanlığına uygun besinler seçilmelidir.

4. Diyetle birlikte beden hareketleri arttırılmalıdır.

Hızlı zayıflayan kişi verdiği kiloları çok kısa sürede geri alır. Bu nedenle haftada 0.5- 1 kg veya ayda 4 kg. zayıflamak en uygunudur. Şişman olan kişinin yiyeceği besinler seçilirken öncelikle, şeker, tatlı, pilav, makarna , börek gibi yiyeceklerle , yemeklere eklenen yağlar azaltılmalıdır. Böylece diyetin protein, vitamin ve minerallerini değiştirmeden kalorisi azaltılmış olur. Doygunluk vermesi için kalori değeri düşük sebzeler ve meyveler sık kullanılabilir. Özellikle yemeklerden önce bir parça sebze ve meyve açlığı biraz olsun gidererek fazla yemek yemeyi önler. Kepekli ekmek ve kuru baklagiller tokluk verdiklerinden şişman kişilere önerilmelidir. Etli yemeklere yağ konmamalı, yemekler yağda kızartılmamalıdır. Günde en az 2 litre su içilmelidir, fakat su yemek sırasında içilmemelidir. Kişilerin şişman olmalarını engellemek için temel önlemler çok önemlidir. Örneğin, kişilerin yeterli ve dengeli beslenme konusundaki bilgi ve bilinç düzeylerinin artırılması, beslenme alışkanlıklarının olumsuz etkilendiği durumlardan kaçınma becerilerinin geliştirilmesi, yemek yeme alışkanlıklarının düzenli ve dengeli hale getirilmesi, abur-cubur olarak nitelendirilen besinlerin tüketilmemesi gibi pek çok olumlu beslenme davranışı doğumdan itibaren planlı ve programlı bir şekilde kazandırılmaya çalışılmalıdır. Bu tür yaklaşımların toplumsal düzeyde, ülke politikalarına yansıtılmış olması programların başarılı olabilmesi için çok önemlidir. Sağlığın her alanında olduğu gibi beslenme konusunda da koruyucu önlemler tedavi hizmetlerine göre çok daha kolay uygulanabilir ve ucuzdur. Dünyanın pek çok bölgesinde konu ile ilgili konu ile ilgili sağlığı geliştirme ve eğitimi çalışmalarına hız verilmiştir. Ancak bu yaklaşımlar toplumlar arasında farklılık göstermektedir. Örneğin, ABD’de yapılan bir çalışmada şişmanlığın önlenmesine yönelik besinlerin yapılarının ve ücretlerinin değiştirilmesi çalışmalarının, sağlık eğitimi çalışmalarından daha öncelikli olacağı üzerinde durulmuştur. Bu etkinlikleri toplumsal düzeyde uygulamak ne yazık ki çok kolay değildir. Bu nedenle, şişmanlık oluştuktan sonra gereken pek çok girişim de özellikle şişmanlığın neden olduğu hastalıkların önlenebilmesi açısından önem kazanmaktadır. Şişmanlık ile mücadelede tedavi yöntemleri olarak diyet tedavisi, fiziksel etkinliğin artırılması, davranış değişikliği tedavisi, gerekli durumlarda ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Özellikle ilk üçünün birlikte uygulanması tedavinin başarısını artırmakadır. Şişmanlık için diyet tedavisinin başlıca amaçları vücut ağırlığını istenilen düzeye indirmek, besin öğesi gereksinimlerini yeterli ve dengeli olarak karşılamak, yanlış beslenme alışkanlıkları yerine doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve vücut ağırlığı istenilen düzeye geldiğinde tekrar kilo alımını engellemek ve sürekli kilo kontrolünü sağlamak olarak sıralanabilir.Davranış değişikliği, şişmanlık tedavisi yaklaşımları arasında uzmanlar tarafından çokfazla üzerinde durulan bir yöntemdir. Davranış değişikliğinin kişi tarafından benimsenmesi ve yaşam biçimi haline getirilebilmesi, verilen kiloların geri alınmasının önlenmesi açısından son derece önemlidir. İlaç tedavisi ve cerrahi tedavi özellikle diğer yaklaşımların yetersiz olduğu durumlarda konunun uzmanları tarafından uygulanması gereken yöntemlerdir. Bu iki yaklaşımda sağlık çalışanlarının etik açıdan dikkat etmeleri gereken noktalar vardır. Her iki yöntemin şişmanlığın önlenmesine yönelik diğer yöntemlerle desteklenmesi verilen kiloların geri alınmasını önlemek açısından çok önemlidir. Sonuç olarak bir sağlık sorunu olarak kabul edilen şişmanlık ile mücadele sistematik bir yaklaşım gerektirmektedir. Sorunun çözümü için sağlık çalışanlarının ekip hizmeti anlayışı ile yaklaşımları, şişman bireylerin konuyu önemsemeleri ve sağlığın korunması ve sürdürülmesi için zayıflamanın önemli bir koşul olduğunu kabul etmeleri onların bireysel mücadele gücünü artıracaktır.

DÜZGÜN BESLENME

Besinler 4 temel besin grubundan seçilmelidir. Süt grubu (Süt, peynir, yoğurt) Et grubu (et, tavuk, balık, kuru baklagiller) Sebze-meyve grubu, Tahıl grubu (Ekmek, makarna, pirinç)

Düzenli beslenme için bu besin gruplarından orantılı olarak alınmalı, bir gruptan az, diğerinden fazla besin alıp metabolizmanın çalışma düzeni bozulmamalıdır. Tek gruba yönelik beslenme; kabızlık, ishal, midede şişkinlik, kan şekeri ve tansiyon düşmesi, baş dönmesi, göz kararması gibi rahatsızlıklara sebep olacak ve devamında da doktor müdahalesini gerektirecek çok daha ciddi sorunlara yol açacaktır.

Kişiye özel hazırlanması gereken beslenme programları;

%60 karbonhidrat, %20 protein, %20 yağ içermelidir ve günde en az 2 lt su tüketilmelidir.

Günlük alınması gereken besinler 5 öğünde alınmalıdır. Öğün atlamak ve/veya bir öğünde gerekenden daha fazla kalori almak yağ depolanması riskini arttıracaktır.

Aşağıda çocuklar ve yetişkinler için birer ” dengeli beslenme programı (bir günlük)” örneği bulacaksınız. 

Çocuklar için

Yetişkinler için

750 gr süt

750 gr yoğurt

135 gr peynir

1 ad. yumurta

4 ad. orta boy köfte

1 ad. orta boy patates

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

10 ad. kiraz

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı pilav

250 gr süt veya yoğurt

45 gr peynir

4 ad. orta boy köfte

4 yemek kaşığı zeytinyağlı barbunya

1 ad. salatalık

1 ad. domates

1 ad. elma,armut vb.

6 ad. kayısı

3 dilim ekmek

4 yemek kaşığı makarna

Beslenmede kullanılan ölçüler

Çay kaşığı

5 - 6,5 gr

Tatlı kaşığı

10 - 13 gr

Çorba kaşığı

15 - 19,5 gr

Likör kadehi

30 - 39 gr

Kahve fincanı

50 - 68 gr

Çay bardağı

100 -150 gr

Su bardağı

200 - 250 gr

Enerji besinler vasıtası ile alınır ve bedensel faaliyetler ile de harcanır. Eğer aldığımız enerji miktarı harcadığımızdan fazla ise artık enerji vücutta yağ olarak depolanacaktır. Bu depolama işlemini durdurmanın yolu; ya alınan enerji miktarını harcanan miktara düşürmek (kalori kısıtlaması) ya da harcanan enerji miktarını alınan miktara yükseltmek (egzersiz ) olacaktır. 

Eğer alınan miktarı ihtiyaç duyulanın da altına düşürürsek vücutta depolanan yağları tekrar enerjiye çevirebiliriz.

İDEAL KİLONUN KORUNMASI

Zayıflamak nispeten kolay, fakat ulaşılan ağırlığı sürdürmek zordur. Çeşitli araştırmalara göre belirli bir programla zayıflayan bireylerin 5 yıl sonra sadece % 5′i bunu koruyabilmekte, % 95′i tekrar eski ağırlıklarına dönmektedir.

  Sıkı diyet yapıp sonra eski yeme sistemine dönen bireylerde ağırlık döngüsü oluşmaktadır. Bu da vücuttaki yağ oranını artırmakta, yaş ilerledikçe hiperlipidemi, hipertansiyon ve diyabet gibi sağlık problemlerini oluşturmaktadır.

  Uygulanan zayıflama diyeti sonunda, diyete başladığı anda aldığı enerjiden % 25 daha az enerji alması ve fiziksel aktivite ile enerji harcamasını artırması gerekir. Günde fazladan 1 saat yürüme ile bu hedefe ulaşılır.

“Şişmanların trafik kazalarında ölme ya da yaralanma risklerinin zayıflara göre daha fazla olduğu bildirildi.”

ŞİŞMANLIĞIN ÖLÇÜLMESİ

Bir bireyin şişman olup olmadığının tanımlanabilmesi için vücut ağırlığının, vücut bileşiminin ve vücuttaki yağ dağılımının değerlendirilmesi gerekmektedir. Vücut bileşimi; büyüme ve gelişme, yaşlılık, etnik özellikler, cinsiyet, beslenme durumu, özel diyetler, egzersiz, hastalık, genetik etmenlerden etkilenmekte ve değişkenlik göstermektedir. Vücut bileşenlerini saptamak için kullanılan pek çok yöntem bulunmaktadır; ancak, özellikle saha çalışmalarında en çok kullanılan yöntemler antropometrik ölçümlerdir. Antropometrik ölçümlerin sağlıklı yapılabilmesi için kullanılan araçların düzenli olarak doğruluğunun denetlenmesi, ölçüm yapan kişilerin sürekli eğitilmesi, referans değerlerin ve standartların doğru belirlenmesi çok önem taşımaktadır.

Antropometrik ölçümler- Beden Kitle İndeksi (BKİ): Vücut ağırlığının (kg) boyun karesine (m²)bölünmesiyle elde edilir. Saptanan değere göre bireyin zayıf, normal, fazla kilolu ya da şişman olup olmadığına karar verilir. Günümüzde şişmanlığın saptanmasında antropometrik ölçüm tekniği kullanılarak vücutta yağ miktarının belirlenmesine yönelik Beden Kitle İndeksi(BKİ) sıklıkla kullanılmaktadır. Erişkin yaş grubunda BKİ’ne göre “şişmanlık” değerlendirmesi;

BKI Değerlendirme

Protein-enerji malnurisyonu:

18.5 -19.9 Normal kabul edilir

20.0-24.9 Normal

25.0-29.9 Hafif şişman

30.0-34.9 I. derecede şişman

35.0-39.9 II. derecede şişman

40+ III. derecede şişman (morbid şişman)

BKİ ile vücut yağ miktarı ilişkisinin bireyin vücut yapısına ve oranlarına göre değişiklik gösterdiği bilinmektedir.Ayrıca, bel çevresi ölçümü, bel/kalça oranı gibi antropometrik ölçümler ve deri kıvrım kalınlıkları da şişmanlığın belirlenmesinde sık kullanılan yöntemlerdir. Bel çevresi erkeklerde 94 cm’in üzerinde; kadınlarda ise 80 cm’in üzerinde olduğu zaman kişilerin şişmanlığa bağlı metabolik risklerinde artış görülmektedir. Yetişkinlerde BKİ yaşla çok az bir artış göstermektedir. Ancak, çocuklarda ve adolesanlar BKİ, yaşa göre değişmektedir.Bebeklikte BKİ hızla yükselmekte, okul öncesi dönemde ise önce düşmekte sonra yeniden artmaktadır. Çocuklarda BKİ değerleri yaşa bağımlı referans değerler olup ülkelere göre kesim noktaları farklılık göstermektedir. En yeni yaşa göre BKİ değerleri İsveç, İngiliz ve İtalyan çocuklar için yayınlanmıştır. Beden kitle indeksinin iyi sonuç vermediği diğer bir grup ise yaşlılar olarak bilinmektedir. Hollanda’da 65-79 yaşlarında 539 kadın ve erkekte yapılan bir çalışmada, BKİ’nin şişmanlığın ölçütü olarak yeterli olmadığı ve şişmanlığın değerlendirilmesinde yağın vücutta dağılımını gösteren bel ve kalça çevresinin daha iyi sonuç verdiği bulunmuştur.

Şişmanlık bir sağlık sorunu olarak kabul edildiğine göre, azaltılması yada önlenmesi için sistematik yaklaşımlar gerekmektedir. Ancak, önleme çalışmaları en öncelikli basamağı oluşturmalıdır.

ZAYIFLIĞIN YARARLARI

  

Uykusuzluk ve huzursuz uyuma düzelir.

Tansiyon şikayetleri normale döner veya azalır.

Horlama, nefes darlığı, çarpıntı, yorgunluk hissi ortadan kalkar.

Mide şikayetleri tamamen ortadan kalkar veya hafifler.

Eklem ağrıları, bacaklarda uyuşma ve karıncalanma gibi şikayetler ortadan kalkar veya hafifler.

Kandaki yüksek kolesterol, lipit ve ürik asit seviyeleri normale veya normale yakın bir seviyeye iner.

Cinsel isteksizlik ortadan kalkar.

Bel , sırt ve diz ağrıları tamamen ortadan kalkar veya hafifler. 

ŞİŞMANLIKLA ORTAYA ÇIKAN PSİKOLOJİK SORUNLAR

Şişmanlık ortaya çıktıktan sonra da bir takım psikolojik sorunlar da gözlenir, bu durumu dikkate almayan bir şişmanlık tedavisinin başarılı olma şansı tartışılır. Şişmanlıkla mücadele aslında çok kısa erimde baktığımız zaman çok kolay bir şeye benzer. Önemli olan o formu o kiloyu uzun süre korumasını sağlamak. Dolayısıyla psikiyatrik destek olmaksızın, yani niye yiyorsunuz, neden şişmanız, bu sorunun cevabı açıkça anlaşılmaksızın, uzun erimde şişmanlıkla mücadele mümkün değil. Bu arada şişmanlığın yol açtığı psikolojik problemlere de değinmek gerekir. Kişi kendini toplum tarafından kabul edilmeyen, itilen, çirkin bulunan bir insan halinde algılamaya başlıyor. Ve buna bağlı olarak depresyonlar ortaya çıkabiliyor. Neden yemek yiyoruz sorusunu sormakla işe başlarsak çoğu kişinin vereceği cevap sıkıntıdan olur. Konuyu bir miktar açmaya başladığımız zaman herkesin kendine özel bir nedeni olduğunu anlamaktayız. O nedenle, sıkıntıdan yiyorum, o halde ne yapmayalım, sorusuna doğru bir yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Herkes sıkıntıdan yemek yediğini zannediyor ama gerçekte herkesin başka bir hikayesi var. Gelin kayınvalide ilişkisi mesela. Diyelim ki kayınvalide gelinden daha iyi olacak. Ama bir yandan da geline zarar vermek istemiyor, geline karşı bir öfkesi var, belli ölçülerde. Bu yarışmacılık hissinden dolayı ortaya çıkan. Gelinden daha zayıf olacak, daha güzel olacak. Tersi gelin için de geçerli olabilir. Ama bu yarışın sonunda bir mağlup olamamalı. Yarış olsun ama mağlup olmasın. Aynı satrançta siyah taşta oynamak gibi. Savunma da ama saldırı da… Kazanmak istiyor. En zararsız yöntemle. Sonunda ne oluyor, güçlü olmak için yemek yemeye başlıyor. Ama yemek yedikçe şişmanlıyor ve gücünü kaybediyor. Gücünü kaybettikçe tekrar güçlü olmak için yemek yiyor. Sonuç olarak yemek yemek temelde güçlü olmak için yapılan bir işlem. Yarışma var, yarışmada güçlü olacak. Bunlar bilinç dışı şeyler. Güçlü olmak yemek yiyor. Neden güçlü olacak? Yarışacak, yarışta kazanacak. Yiyor, gücünü yitirdikçe daha güçlü olmak adına tekrar yiyor. Bir kısırdöngü yaşanıyor.

ŞİŞMAN İNSAN NEŞELİ Mİ? Şişman ama neşeli, mutlu insan tarifi yapılır. Şişmanlık tıbbi bir hastalık. Sonuç olarak kronik sağlık sorunlarına yol açan tıbbi bir hastalık. Her şişman bu işten psikiyatrik nedenle yakınan insan değildir, bir psikolojik problemi olan insan değildir. Normal koşullarda toplumsal bir yargılama olmasa, belki de, şişmanların önemli bir bölümü içerisinde bulundukları bedeni halden dolayı mutsuz olmayacaklar. İyi ki şişmanım, istediğim yerde istediğim gibi yiyebilirim diye düşünen ve halinden de memnun olan bir çok insan var. Bir çok şişman liderlerimiz de yok mu? Bunlar da halinden pek memnun gözüküyorlar. Yine tanıdığımız bir çok şişman sanatçılar, bilim insanları var, medya mensupları var. Kısa sürede kilo vermek mümkün, önemli olanın verilen kilonun korunmasıdır. Belki de bazı insanlar şişmanlıktan kurtulmak adına, belli bir kiloya ulaşmak adına zayıflıyorlar. Ama daha sonra bunu korumakta güçlük geçiyorlar. Bu başarısızlık duygusu bazıları için, bir kez daha başarısızlığa yol açacak kaygısına neden olabilir. Bir başka neden de genellikle şişmanlarda belli bir yarışmacılık özelliğine tanık olduğundandır. Ve yarışmaktan kaçınabilir, çekinebilir, vs… Kişinin kendisi karar vermeli. Neden zayıflaması gerektiğine üzerinde durmak gerek. Hadi zayıfla, hadi zayıfla demek yerine, zayıflarsan, iyi olur, çünkü şu şu nedenlerle demek daha iyi olabilir. Psikiyatrik destekle, kilo vermek konusunda yaşanan güçlüklerin üstesinden gelme şansı daha yüksektir. Birçok kaynak aslında kilo verme olayında görev alması gereken ekibinin birçok branşta olması gerektiğini, bir takım oluşturulması gerekiyor. Bu takım içerisinde psikiyatristlere her zaman bir yer var ve onun varlığıyla birlikte uzun erimde kilo veriliyor, arkasından da onun korunması. Bunun başarılabilmesi için psikiyatrik desteğin çok önemli olduğu söyleniyor. Davranış terapisi teknikleri kullanılabiliyor. Birçok başka teknikler de var. Bir psikiyatrik destek alındığı takdirde sorunla başa çıkma şansının daha rahat olacaktır.

BEBEKLİKLE İLGİSİ Bebeklik dönemindeki bir takım durumların şişmanlıkta etkili olduğu iddia edilir. Bununla ilgili yapılmış çalışmalar var. Oral regresyon bunların başında gelir. Oral döneme tekrar geriye gidiş demektir. Bütün insanların yaşadığı dönemler var. Oral dönem var, anal dönem var vs… Oral dönem, ana memesiyle insanların tanıştığı dönem aslında, hayatın ilk dönemleri. O dönemle ilgili yaşananlar etkili. Ne zaman daha çok yemek yiyorsunuz sorusuna verilen cevap, televizyon izlerken oluyor. İnsanın aklına ne getiriyor bu? Çocuk emerken annesinin gözüne bakar. Ondan televizyonu, bir şeyi izlerken yemek yeme alışkanlığıyla oral dönem regresyon arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor bu. Bir şey izlerken yemek yiyor. Annesinin gözüne bakarak meme emiyor. Böyle bir ilişkinin varlığına dair somut bir ipucu. Bir çok insan televizyon izlerken yemek yemeyi bıraksa, zayıflayacak diyebiliyoruz.

PSİKOLOJİK TEDAVİ: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde oldukça oturmuş obezite polikliniği var. İç hastalıkları anabilim dalına bağlı. Prof. Üstün Korugan’ın başında olduğu bir ekip. İki soruya cevap aranıyor. Bir tanesi neden yiyoruz? Bir tanesi neden psikiyatristteyiz? İki soruya cevap bulana dek çalışılıyor. Diyelim ki bir cevap bulundu. Alternatif başka cevaplar üzerinde de çalışmaya devam ediliyor. Belli periyotlarla hastalar gelip gidiyorlar. Ve sonuçta kısa erimde, yani altı aylık dönemde başlangıç kilolarının yüzde 10 kadarını verebiliyorlar. Ondan sonra altı aylık erimde, bilimsel çalışmalar içerisine alınan kilo verme noktasına geliniyor.

“Kilonuza ve yaşınıza uygun bir YEME ALIŞKANLIĞI ve bol hareket ŞİŞMANLIKTAN KURTULMANIN TEK YOLUDUR.”

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Ünite I

ÜNİTE I

CANLININ İÇ YAPISINA YOLCULUK

Ünitenin Amacı ;

Hücrenin yapısını ve görevlerini,

Bitki ve hayvan hücreleri arasındaki benzerlikler ve farklılıkları,

Hücrede yönetici molekülleri ve görevlerini,

Çok hücreli canlılarda görülen hücre grupları olan dokular,

Bitkilerin kök, gövde, yaprak, çiçek, tohum, meyveden oluşan yapılarını,

Bitkilerin doğaya kazandırdıklarını ve önemi,

gözlemlerle, uygulamalarla, deneylerle ve farklı etkinliklerle kavramaları amaçlanmaktadır.

EN KÜÇÜK OLANINDAN EN BÜYÜK OLANINA KADAR TÜM CANLILARIN YAPISINI OLUŞTURAN BİRİM

HÜCRE

Cansız varlıklar doğrudan atom ve moleküllerden oluşmuştur. Canlı varlıklar ise çok sayıda atom ve molekülün oluşturduğu hücre denilen yapılardan meydana gelmiştir. Canlılığın gizemi de hücrelerde saklıdır. Canlı ve cansız varlıkları ayıran en önemli fark budur. Hücre; Canlıların tüm özeliklerini taşıyan en küçük temel yapı birimidir.

Atom ® Element ® Molekül ® Bileşik ( Organik - İnorganik) ® Organeller ® Hücre ® Doku ® Organlar ® Sistemler ® CANLI ORGANİZMA

Canlılar bir veya birden çok hücrenin bir araya gelmesi ile oluşmuştur.

Bir hücreli canlılar ; Amip, terliksi hayvan, bakteri , çan hayvanı, öglena ( kamçılı hayvan ) ve bira mayası paramesyum ( terliksi hayvan )

Çok hücreli canlılar ; İnsanlar, hayvanlar, ve bitkiler.

Hücre ilk kez İngiliz Bilim adamı Robert Hooke 1665 yılında yapmış olduğu basit bir mikroskopla şişe mantarında ince bir kesit alarak incelemiş ve birbirine benzeyen boş odacıklar gözlemlemiştir. Bu odacıkların her birine Hücre anlamına gelen Cellula ( Sellula) adını vermiştir.

Hücreler bulunduğu canlının türüne ve yer aldığı dokuya göre büyüklük ve şekil bakımında farklılık gösterir. Bu hücrelere alyuvar, sinir, kemik, yumurta ve sperm hücreleri örnek verilebilir. Kan hücreleri olan alyuvarlar yuvarlak, sinir hücreleri dallı, kas hücreleri silindirik yada iğ kemik hücreleri ise yıldız şeklinde, yumurta hücreleri yuvarlak ve hareketsiz, sperm hücresi ise oval kamçılı ve hareketlidir.

Bilinen en küçük hücre bakteridir. En büyük hücre deve kuşu yumurtasının sarısı, en uzun hücre ise yaklaşık 1m uzunluğunda sinir hücrelerini örnek verebiliriz.

Elektronmikroskopta Bitki ve Hayvan Hücresi görünümleri;

Bitki Hücresi Hayvan Hücresi

Genel olarak hayvan ve bitkiler aynı yapıda hücrelerde oluşur. Ancak bunların farklı yönleri de vardır. Bir hücre Işık Mikroskopunda incelendiğinde dıştan içe doğru üç bölümde oluşur.

1. Hücre Zarı ( Sitoplazmik Zar) 2. Sitoplazma 3. Hücre Çekirdeği ( Nukleus )

Hücre Zarı

Hücreyi dış ortamda ayırır ve bütünlüğünü korur. Hücreyi çepeçevre sararak hücreye şekil ve dayanıklılık verir. Hücre zarı hücre ile çevresi arasındaki ilişkiyi düzenler. Hücre için gerekli maddelerin alınması ve atık maddelerin hücre dışına çıkması gibi alış verişi sağlayan canlı bir yapıdır. Hücre zarı seçici ve geçirgen bir özeliğe sahiptir.

· Hücre zarı ; Yağ (lipit ) ve protein moleküllerinde oluşmuştur. Ayrıca karbonhidrat molekülleri bulunur. Zardaki yağ ve protein moleküllerinin dizilişi ile ilgili ortaya atılan model akıcı mozaik zar modelidir. Bu modelde bir çift yağ tabakası bulunur. Çift yağ tabakası içinde proteinlerin yüzdüğü hareketli ve akışkan bir tabakadır.

Su, glikoz, aminoasit, yağ asidi ve yağda eriyen A D E K vitaminleri hücre zarında geçebilir

Nişasta ,protein ve yağ molekülleri gibi büyük moleküller hücre zarında geçemez.

? Hücre Duvarı ( Hücre Çeperi) : Hayvan hücrelerinde bulunmayan bitki hücrelerinin dış kısmında bulunur.Dıştan gelebilecek etkilere karşı hücreyi korur. Cansız olan hücre çeperi selülozdan oluşmuş olup yarı geçirgen bir yapıya sahiptir. Dayanıklı ve sert yapıdadır.

Sitoplazma ve Organeller

Hücre zarı ile hücre çekirdeği arasını dolduran canlılık olaylarının gerçekleştiği yumurta akı kıvamında canlı bir sistemdir. Sitoplazmanın % 75 - 90 sudur. Organik maddeler; proteinler, nükleotidler, enzimler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar ve vitaminler İnorganik maddeler ise su madensel tuzlar vardır.

Sitoplazmada yaşamsal olayları (solunum, sindirim, boşaltım, fotosentez ve protein sentezi gibi ) gerçekleştiren organeller bulunur. Hücreler canlılıklarını bu organellerin faaliyeti ile devam ettirir.

Hücrede bulunan organeller ; Lizozom, Endoplazmik Retikulum, Golgi aygıtı, Ribozom, Mitokondri, Sentrozom, Plastidler ve Koful’dur.

Lizozom ; Sitoplazma içine dağılmış etrafı zarla çevrili ,içleri sindirim enzimleri ile dolu keseciklerdir. Hücre içi sindirim merkezidir. ( Büyük moleküllü besinlerin parçalayıp küçük moleküller haline getirir. ) Lizozom üzerindeki zar her hangi bir nedenle parçalanırsa hücre sitoplazmasındaki organelleri sindirir ve hücreyi parçalar. Hücre kendi kendini yok eder. Bu olaya otoliz denir.

Endoplazmik Retikulum ( E R ) ; Hücre içinde madde iletimini sağlar. Sitoplazma içinde yer alan kanallar sistemidir.Ayrıca bazı maddeleri depo eder.

Golgi Aygıtı ( Golgi Cisimciği –Golgi Cihazı ); Hücre içinde oluşan maddelerin paketlenmesinde ve salgı üretiminde görevlidir. Tükürük,süt ve ter bezi gibi salgı maddelerinin üretildiği organlarda golgi aygıtı sayıca fazla olur.

HÜCRE

Ribozom ; Tüm canlı organellerde bulunan en küçük organeldir. Hücre içinde protein sentezi yapar. Protein sentezi hücrenin büyüyüp gelişmesi için gereklidir. Endoplazmik retikulum üzerinde ve sitoplazmada bulunur. Karaciğer gibi protein sentezinin çokça yapıldığı hücrelerde ribozom sayısı normalden daha fazla olur.

Mitokondri ; Hücrenin enerji üretim merkezidir. Yaşam için gerekli enerji besinlerin oksijenle yanmasıyla mitokondri de elede edilir. Çok enerji üreten hücrelerde mitokondri sayısı da fazladır. Örneğin kas, karaciğer ve sinir hücrelerinde fazla miktarda enerji kullanıldığından çok sayıda mitokondri içerir.

Besin + Oksijen › Karbondioksit + Su + ENERJİ

Sentrozom ; Hayvan hücresinde çekirdeğe yakın bir yerde bulunur. Bitki hücrelerinde bulunmaz. Hücre bölünmesinde görev yapar.

Plastidler ; Hayvansal hücrelerde olmayıp sadece bitkisel hücrelerde bulunan organeldir. Bulundurdukları pigment ( renk maddesi ) ve görevlerine göre birbirine dönüşebilen üç çeşit plastit vardır :

Kloroplastlar : Yeşil renkli plastitlerdir. Bitkilerin yapraklarında ham meyve ve sebzelerde genç dallarda bol miktarda bulunur.Yapılarında bol miktarda protein,yağ ve karbonhidrat da vardır. Fotosentez olayını gerçekleştiren organeldir.

Klorofil

Karbondioksit + Su + Işık Enerjisi ?› Besin + Oksijen

Kloroplast fotosentezle ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür. Işıksız ortamda kloroplast oluşturulmaz.

Kromoplast : Sarı,turuncu ve kırmızı renkli pigmentleri taşıyan plastitlerdir. Genellikle bitkilerin olgun meyve ve sebzelerinde bol miktarda bulunur. Vitamin üretip depolarlar,kloroplastların değişmesi sonucu oluşurlar.

Lökoplastlar : Renksiz plastitleredir.Bitkilerin ışık almayan kök toprakaltı gövdesi gibi kısımlarında bulunur. Fotosentez sonucu üretilen ürünleri depolar.Işık alınca kloroplastlara dönüşür.Bu yüzden ışıktan uzun süre duran patateslerin kabukları yeşillenmeye başlar.

Koful ; İçi sıvı dolu baloncuklara benzer. Sindirim ve boşaltımda görev alır. Hayvan hücrelerinde küçüktür. Bitki hücrelerinde ise büyük ve sayıca azdır. Bitki hücresi yaşlandıkça kofulların büyüklüğü artar, sayısı azalır.

Bitki hücrelerindeki kofulların su ile dolu olması bitkilerin dal ve yapraklarının diri ve gergin kalmasını sağlar.Suyun zamanla kaybolması ise bitkinin solmasına neden olur.

Çekirdek ( Nukleus )

Genellikle hücrenin orta kısmına yakın bir yerde bulunur. Hücrenin büyüme, gelişme, bölünme, onarım, yönetim ve denetim merkezidir. Çekirdek aynı zamanda hücrenin kalıtım ( genetik ) bilgileri taşıyan bir kısımdır.Kalıtsal bilgiler hücre bölünmesi ile yeni hücrelere ( döllere ) aktarılır. Karaciğer ve kırmızı kas hücrelerinde birden fazla çekirdek bulunur.

Çekirdek ; çekirdek zarı, çekirdek plazması, çekirdekçik ve kromatin ipliği olmak üzere dört kısımda incelenir.

Çekirdek zarı : Çekirdeği sitoplazmada ayıran çift katlı hücre zarına benzer bir yapıdadır. Çekirdek zarında sitoplazma ile çekirdek arasında madde alışverişini sağlayan por adı verilen gözenekler bulunur.

Çekirdek plâzması ( Çekirdek Özsuyu ) : Çekirdeğin içini dolduran sıvıdır. Plâzma yapısında proteinler, enzimler, mineraller ve nükleik asitler (DNA ve RNA ) bulunur, yapı olarak sitoplazmaya benzer.

Çekirdekçik : Çekirdek plâzması içinde bulunur. Çekirdek öz suyunun yoğunlaşmasından oluşur. Sayıları bir veya birden fazla olabilir. Yapısında ribozom ve RNA ( Ribonükleik asit ) bulunur.

Kromatin İplik : Çekirdek öz suyu içine dağılmış ince uzun ipliklerin oluşturduğu yumak şeklinde ki yapılara kromatin iplik denir. Kromatin bir nükleik asit olan DNA ( Deoksiribonükleik asit ) ve proteinden oluşmuştur. DNA + Protein = Kromatin İpliği

DNA : Çok sayıda ve çeşitte atomun bir araya gelerek oluşturduğu çok atomlu büyük ( dev ) organik moleküldür. DNA kendini eşleyebilme ( kopyalama – benzerini yapabilme ) özeliğine sahiptir. Hücrede yönetici molekül olarak görev yapar. Kalıtsal özeliklerin dölden döle geçmesini sağlayan gen adı verilen kimyasal maddeler DNA yapısında yer alır.

Kromozom : Kromatin ipliklerinin hücrenin bölünmesi sırasında kısalıp kalınlaşarak dönüştükleri yapıya denir. Kalıtsal bilgilerin döllere aktarımını sağlayan kromozomlardır. Bir kromozom yapısında uzun iki

DNA Molekül parça vardır. Bu parçaların her birine kromatit denir. Aynı kromozomlardaki kromatitlere kardeş

Yapısı kromatit denir.

Kromatitleri gövdesinde bir arada tutan yapılara ise sentromer denir.Kromozomların şekli büyüklüğü ve

sayısı her canlı türü için sabittir. Örneğin ; İnsanda 23 çift ( 46 adet ) kromozom bulunur. Şekil ve yapı bakımında aynı olan iki kromozoma homolog kromozom denir. Homolog kromozomların biri anneden, diğeri babadan gelir

Bitki ve Hayvan Hücrelerinin Karşılaştırılması ve Aralarındaki Farklar

Bitki ve Hayvan hücreleri gelişmiş hücrelerdir. Bu iki hücre arasında benzerlikler olduğu gibi farklılıklarda vardır.

Bitki Hücresi

Hayvan Hücresi

Bitki ve Hayvan Hücrelerindeki Ortak

Yapılar

Hücre duvarı (çeperi ) bulunur

Hücre duvarı bulunmaz

Hücre Zarı

Kofullar büyüktür.

Kofullar küçüktür.

Ribozomlar

Sentrozom bulunmaz

Sentrozom bulunur

Mitokondriler

Plâstidler bulunur.

Plâstidler bulunmaz

Golgi aygıtı

Nişasta ve selüloz bulunur.

Glikojen bulunur

Endoplazmik Retikulum

Şekil olarak dikdörtgene benzer

Şekil olarak oval veya yuvarlaktır

Koful

Lizozomlar çoğunda yoktur

Lizozomlar vardır.

Çekirdek ve kısımları

Elektronmikroskopta Bitki ve Hayvan Hücresi görünümleri;

Bitki Hücresi Hayvan Hücresi

ÇOK HÜCRELİ CANLILARDA GÖRÜLEN GÖREVLERİ İLE UYUMLU YAPIDAKİ FARKLI HÜCRE GRUPLARI

DOKULAR

Bitki, insan ve hayvanların vücutları farklı görevler yapmak üzere özelleşmiş hücrelerden oluşmuştur. Bilindiği gibi ;

Atom ® Element ® Molekül ® Bileşik ( Organik - İnorganik) ® Organeller ® Hücre ® Doku ® Organlar ® Sistemler ® CANLI ORGANİZMA’yı oluşturur.

Çok hücreli canlılarda vücudun bazı hücreleri besin maddelerini sindirme, bazıları iletim, bazıları solunum, bazıları da üreme işlemlerini yapmak üzere farklılaşmıştır. Bitki ve hayvanların vücutlarında farklı hücre grupları vardır.

Doku : Çok hücreli canlılarda görevleri ile uyumlu yapıdaki farklı hücre gruplarına doku denir. Dokuları inceleyen bilim dalına Histoloji denir. Dokular mikroskopla kolayca incelenip tanınabilir. Bazen doku tahribi o canlının ölümüne neden olabilir. Dokular iki ana grupta incelenir. Bitkisel Dokular ve Hayvansal Dokular Bitkisel ve hayvansal dokuların görevleri farklıdır. Örneğin ; Bitkilerde hareket sınırlıdır, hayvanlar ise serbestçe hareket ederler. Hayvanlarda hareketi sağlayan kas doku ve kemik doku bulunur. Bitkilerde bu dokulara gereksinim yoktur.

BITKI YAPıSıNDA FARKLı GÖREVLER YÜKLENMIŞ HÜCRE GRUPLARı

BİTKİSEL DOKULAR

Bitkilerde kök, gövde, yaprak, çiçek ve meyve gibi organlar dokulardan meydana gelir. Bitkisel dokuları şöyle sınıflandırabiliriz;

BİTKİSEL DOKULAR

Bölünür Doku - Sürgen Doku Bölünmez Dokular - Değişmez Dokular

( Meristem Doku )

Temel Doku Destek Doku Koruyucu Doku Salgı Doku İletim Doku

( Parankima Doku )

Bölünür Doku ( Sürgen –Meristem Doku) :

Bölünür doku, sürekli bölünme yeteneğine sahip hücrelerde oluşur. Bitkilerin uzama ve kalınlaşmasını sağlayan dokulardır. Bölünür doku hücreleri bitkinin kök, gövde ve yan sürgün uçlarında bulunur.

Bölünür doku hücreleri küçüktür ve sürekli bölünerek çoğalırlar. Hücrelerindeki çekirdekleri büyük, sitoplazmaları fazla ve kofulları küçüktür. Hücre duvarları ince ve hücre içi faaliyetleri hızlıdır.

Bitkinin boyca uzamasını sağlayan kök ve gövde ucundaki bölünür doku bölgesine büyüme noktası ( büyüme konisi )

Büyüme noktaları sayesinde bitkideki büyüme sınırsızdır. Büyüme noktaları, bitki organlarındaki diğer dokuların kökenini de oluşturur.

Kök ve gövdede bulunan, bitkinin enine büyümesini sağlayan dokuya kambiyum dokusu denir. Kambiyum dokusu sayesinde, çok

Bitkide Uç Büyüme Noktası yıllık bitkilerin yaşları da hesaplanabilir.

Özelikle ılıman bölgelerdeki odunsu bitkilerde, kambiyum dokusunda, sonbahar ve ilkbahar mevsimlerine göre farklı büyüklükte hücreler oluşur.Ard arda bir sonbahar ve bir ilkbahar mevsiminde oluşan hücrelerden meydana gelen halkalara yaş halkaları denir.

Bölünmez Dokular ( Değişmez Dokular ) :

Bölünmez dokular, bölünür doku hücrelerinin bölünme yeteneklerini kaybetmeleri sonucunda oluşur. Bölünmez doku hücrelerinin kofulları büyük hücre içi faaliyetleri yavaştır. Bölünmez dokular yapı ve görevlerine göre beş bölümde incelenir.

Bölünmez Dokular

Temel Doku Destek Doku Koruyucu Doku Salgı Doku İletim Doku

( Parankima Doku )

Temel Doku ( Parankima Dokusu ) :

Temel doku ; kök, gövde ve yapraktaki diğer dokuların etrafını doldurur ve dokuları birbirine bağlar. Bu dokunun hücreleri canlı, ince zarlı ve bol sitoplazmalıdır.

Temel doku hücreleri ;

Fotosentez yapımı,

Solunum,

Dokular arası madde iletimi,

Su hava besin depolama,

Gaz alış verişi gibi görevleri yerine getirir.

Destek Doku :

Bitkilere şekil ve dayanıklılık veren dokulara destek doku denir. Destek dokuyu oluşturan hücrelerin çeperlerinde selüloz ve odun özü birikmesi bitkilere destek olur,direnç kazandırır. Genç bitki gövdelerinde, yapraklarda , çiçeklerde ve meyve saplarında bulunur.

Bu doku hücrelerinin çeperlerinde kalınlaşma görülür. Keten, kenevir, sarımsak gibi bitkilerdeki lifler destek doku hücrelerinde oluşur. Badem, ceviz ve fındık kabuğun da destek dokuya örnek olarak verebiliriz.

Koruyucu Doku :

Bitkilerin kök, gövde, yaprak ve meyvelerin üzerini örten dokuya koruyucu doku denir. Bu doku hücreleri kalın çeperli ve klorofilsizdir.

Koruyucu doku, bitkinin iç bölgelerindeki ince çeperli hücrelerden oluşan dokuları dış etkilerden korur. Bu doku kara bitkilerinin su kaybını önler.

Koruyucu doku iki grupta incelenir. Epidermis doku ve mantar doku

Epitel Doku (Epidermis Doku ) : Otsu ve odunsu bitkilerin kök, genç dal, meyve yaprakların üzerindeki koruyucu yapıya epidermis doku denir. Bu doku canlı hücrelerde oluşur.

Mantar Doku (Periderm Doku ) : Çok yıllık bitkilerin kök ve gövdeleri üzerinde bulunan yapıya mantar doku denir. Mantar doku hücreleri ölüdür, canlı değildir. Mantar doku bitkiyi sıcak, soğuk gibi dış etkilerden korur. Ağaç gövdeleri kalınlaştıkça mantar doku çatlayıp pullar haline gelir.

Salgı Doku :

Bir çok bitki türü, tozlaşmaya yardımcı olmak, çürümeyi önlemek, bitkiyi dış etkilerden korumak gibi nedenlerle salgı maddesi üretir. Salgı maddesi üreten hücreler canlı ve bol sitoplazmalıdır. Çekirdekleri büyük ve kofulları küçüktür.

Salgı dokunun oluşturduğu salgıların görevleri şunlardır ;

Bal özü böcekleri çekerek tozlaşmayı sağlar.

Reçine çürümeye karşı korur.

Böcekçil bitkilerin salgıladıkları sindirim enzimleri, yakalanan böcekleri sindirir.

Sütleğen gibi bitkilerdeki zehirli salgı bitkinin hayvanlar tarafında yenmesini engeller.

İletim Doku :

Karada yaşayan bitkilerin kök, gövde ve yapraklar arasında su, mineral ve organik madde iletimi sağlayan dokulara iletim dokusu denir.

İletim doku, odun ve soymuk borular olmak üzere iki grupta incelenir.

Odun Boruları :

Kökten gelen su ve suda çözünmüş maddeleri dal, meyve ve yapraklara taşıyan borulardır.

Odun boruları üst üste dizilmiş hücrelerin arasındaki zarların zamanla erimesiyle oluşur.

Taşıma kökten yukarı doğru tek yönlüdür.

Soymuk Borular :

Yaprakta üretilen fotosentez ürünlerinin bitkinin kök ve diğer organlarına taşıyan borulardır. Soymuk boruları aynı zamanda bitkinin köklerinde üretilen yada depo edilen maddeleri yukarılara taşır. Bu yüzden soymuk borularında taşıma çift yönlüdür.

Soymuk borular, tek sıra halinde üst üste dizilmiş bitki hücrelerinin arsındaki zarların kısmen erimesiyle oluşmuş borulardır.

Soymuk burularının oluşturduğu hücreler canlıdır. Bu nedenle madde taşıma hızı odun borularına göre yavaştır.

BİTKİLERİN HÜCRE, DOKU VE ORGANLARINDAN OLUŞAN DÜZENLİ YAPISI

Kendi besinini kendisi üretebilen çok hücreli canlılara bitki denir. Bitkilerin fotosentez sonucu ürettiği besinler pek çok canlının besin kaynağını oluşturur. Bitkilerin yapmış oldukları fotosentez olayın şöyle ifade edebiliriz ;

Klorofil

Karbondioksit + Su Besin( Glikoz ) + Oksijen

G.Işığı

Aynı zamanda fotosentezle üretilen oksijen, canlıların solunum yapıp enerji üretmeleri için gereklidir. Solunum olayını ise şöyle ifade edebiliriz;

Besin ( Glikoz ) + Oksijen Karbondioksit + Su + Enerji

Bitkilerin karada ve suda yaşayan pek çok türleri vardır. Bitkilerin genel olarak özelikleri şunlardır ;

Bitkiler çok hücreli yüksek yapılı ototrof ( Kendi besinini kendisi yapan ) canlılardır.

Hücrelerinde fotosentezde kullandığı pigment ( renk maddesi ) olarak klorofil ve yardımcı pigmentler bulunur.

Güneş’in ışık enerjisinde yararlanarak inorganik maddelerden organik bileşik sentezlerler ( fotosentez olayı )

Bitki hücrelerinde hayvan hücrelerinden farklı olarak zarın dışında selülozdan yapılmış hücre duvarı bulunurken, hayvan hücrelerinde bulunan sentrozom yoktur.

Çoğunlukla toprağa bağlı hareketsiz organizmalardır.

Sinir sistemleri yoktur.

Tohumsuz bitkilerde tohum, çiçek ve meyve görülmez ( karayosun ve eğrelti otu )

Tohumlu bitkilerde kök, gövde ve yapraklar gelişmiş olarak bulunur.

Bitki grubuna göre eşeyli ve eşeysiz üreme görülür .

Bitkilerin büyüme ve gelişmeleri sınırsızdır.

Tüm canlıların solunum için gerekli oksijenin kaynağıdır.

Bitkilerin sınıflandırılmasını şöyle yapabiliriz ;

BITKILER ÂLEMI

Damarsız Bitkiler( Çiçeksiz Bitkiler) Damarlı Bitkiler

Karayosun

Ciğer otları

Kibrit otları Sporlu Bitkiler Tohumlu Bitkiler( Çiçekli Bitkiler )

At kuyrukları ( Eğrelti otu )

Açık Tohumlular Kapalı Tohumlular

(Çam, servi v.b.)

Tek Çenekliler Çift Çenekliler

( Buğday, mısır ) ( Fasulye ve nohut )

Üzerinde çiçek taşıyan bitkilere çiçekli bitkiler denir. Çiçek bitkilerin üreme organıdır. Çiçekten meyve ve tohum oluşur. Bitkiler âleminin en gelişmiş grubunu oluşturur.

Çiçekli bitkilerde görevleri birbirinden farklı dört temel kısımdan oluşmuştur.

Çiçekli Bitkiler

Kök Gövde Yaprak Çiçek

Bitkinin Toprakla İlişkisini Kuran

KÖK

Kök ; bitkiyi toprağa bağlayan bitkinin toprak altındaki kısmıdır. Görevi ; Topraktan su ve mineralleri emer ve gövdeye iletir. Bunlar daha sonra gövde içinden yapraklara taşınır. Kök aynı zamanda bitkinin dik olarak büyümesini sağlar.

Kökün yapısını incelersek ayrı bölümlerde oluştuğunu görürüz. Kök, ana kök, yan kök ve emici tüyler olmak üzere üç kısımda oluşur.

Ana Kök : Toprağın derinliklerine doğru uzanarak bitkinin toprağa tutunmasını sağlayan kısımdır. Her bitkide bir tane olan ve tohumda ilk çıkan köktür. Üzerinde yan kökler çıkmaktadır.

Yan Kök : Ana kökten çıkıp yanlara doğru uzanan köklerdir. Bir bitkide çok sayıda yan kök bulunur. Toprağın nemli kısmındaki yan kökler çok gelişir. Toprağın kuru kısmındaki yan kökler ise kısa kalır. Yan kök uçlarında emici tüyler çıkar.

Emici Tüyler : Yan kökler üzerinde bulunan kıl gibi ince uzantılardır. Topraktan su ve suda çözünmüş olan madensel tuzları emer ve gövdeye iletir.Kökü kesilen bir bitki topraktan su alamaz ve bu nedenle kurur.

Bitkilerde kazık kök, saçak kök, ve depo kök olmak üzere üç türlü kök yapısı görülür.

Kazık Kök : Ana kökü iyi gelişmiş olup kazık şeklinde toprağın içine uzanır. Yan kökler ana kökten ince olup ana kökün üzerinde çıkar. Ağaçlar gibi çok yıllık bitkilerle, lahana, fasulye, biber, bamya, sardunya, ve domates gibi bitkilerin kökü kazık köktür.

Saçak Kök : Ana kök oldukça kısadır.Yan köklerde ana kökler kadar gelişmiştir.Aynı özelikte çok sayıda yan kök saçak şeklinde ana köke bağlıdır. Pırasa soğan, arpa, buğday, mısır, ay çiçeği gibi bitkilerde saçak kök vardır.

Depo Kök : Ana kök besin depo edecek şekilde gelişip şişkinleşmesiyle oluşur. Etrafında yan kökler çıkar. Havuç, turp, şalgam, şeker pancarı ve kereviz bu tip gövdelere sahiptir.

Bazı bitkilerde değişik kök çeşitleri bulunur. Örneğin ; sarmaşığın bulunduğu ortama tutunmasını sağlayan gövde çıkan tutunucu kökler bunlardan biridir. Yine bataklık bitkilerinde hava almaya yarayan Solunum (hava kökleri )ve ökse otu cin saçı gibi bitkiler ise başka bitkiler üzerinde yaşarlar kökleriyle üzerinde yaşadığı bitkinin besinini emerler, böyle köklere sömürme( sömürücü ) kökler denir.

Bitkilerde Farklı Gövde Yapıları

GÖVDE

Gövde bitkinin genellikle toprak üstünde bulunan dal, yaprak ve çiçek gibi yapılarını taşıyan kısmıdır. Başlıca görevleri şunlardır ;

Bitkinin dik durmasını sağlar.

Bitkide dal, yaprak, çiçek ve meyveyi taşır.

İçindeki odun ve soymuk borular sayesinde toprakta kök ile alınan su ve madensel tuzları yapraklara iletir.

Yapraklarda fotosentez sonucu oluşan besin maddelerini gerektiğinde köke iletir.

Bir takım bitkilerde besin biriktirir.

Yaprakların güneşten en iyi biçimde yararlanmasını sağlar.

Bütün bitkilerin gövdeleri aynı değildir. Gövde, bitkilerin özeliğine ve yaşadığı ortam koşullarına göre değişik biçimlerde gelişir. Bitki gövdeleri yapı, şekil ve görevlerine göre farklılık gösterir.

Yapılarına göre gövde çeşitleri şunlardır :

Otsu Gövdeler : Genellikle bir veya iki yıllık otsu bitkilerin gövdeleridir. Otsu gövdeler ince, zayıf ve yeşil renklidir. Kırlarda yetişen otlar, arpa, yulaf, buğday otsu gövdelere örnektir.

Odunsu Gövdeler : Ağaçlar gibi çok yıllık bitkilerin gövdeleri sert ve sağlam yapılıdır.Bu tip gövdelere odunsu gövde denir. Fotosentez yapamazlar. Odunsu gövde enine kesildiğinde ortadan çevreye doğru yaş halkalarının genişlediği görülür. Bu halkalarla ağacın kaç yıllık olduğu ve hangi yılın kurak hangi yılın yağışlı geçtiği belli olur. Gül, elma, çınar, çam ağaçları, dut, ceviz, kavak ve söğüt gibi bitkileri örnek olara verebiliriz.

Bir takım bitkilerin gövdeleri ortamın koşullarına veya bitkini özeliğine göre değişik biçimlerde olabilir.

Görev ve şekillerine göre gövde çeşitleri şunlardır ;

Yumru Gövde : Bitkilerin yer altında gelişip besin depo eden gövdelere yumru gövde denir. Patates, yer elması bitkilerin gövdeleri hem toprak altında hem de toprak üstünde bulunur.

Yassı Gövde ( Soğan tipi gövde ) : Soğan sarımsak, pırasa , lâle gibi bitkilerde gövde kısa ve yassılasmıştır. Bu tip gövdelere yassı gövde denir.

Depo Gövde : Kaktüs gibi sıcak ve kurak iklimlere yaşayan ve su depo eden gövdeye su depolayıcı gövde – etli gövdede denir.

Sarılıcı Gövde :Bazı bitkilerin gövdeleri diğer bitkilerin gövdelerine, dallarına yada duvar gibi yerlere sarılarak yükselir. Böyle gövdelere sarılıcı gövde denir. Örneğin; fasulye, asma, gündüz sefası, yabani çilek ve sarmaşık

Sürünücü Gövde : Kavun, karpuz, kabak, salatalık, çilek gibi bitkilerin gövdeleri toprak üzerinde sürünerek gelişir. Bu tip gövde çeşidine sürünücü gövde denir.

Yer altı gövdeleri : Bu tip gövdeler toprak altında bulunur. Bunlara rizom adı verilir. Patates ve yer elması gibi

Bir bitki gövdesinde iki farklı iletim borusu bulunur. Bunlar odun ve soymuk borulardır. Topraktan köklerle alınan su ve sudan çözünmüş madensel tuzların yaprağa kadar ileten borulara odun borular denir. Yaprakta fotosentez sonucu sentezlenen besin bitkinin her tarafına taşıyan borulara da soymuk borular denir.

Doğanın Enerji Dönüşümü ve Besin Kaynağı Harikası

YAPRAK

Yapraklar, bitkilerin yassılaşmış yeşil organlarıdır. Yapraklar bitkinin gövdesi ve dalları üzerinde bulunur. Bitkiler fotosentez ( özümleme ) olayını yapraklarıyla yapar. Yapraklar güneş enerjisinden daha fazla yararlanmak için yassılaşarak bitkinin yüzeyini genişletir. Gövde üzerinde birbirinin güneşlenmesini engellemeyecek biçimde dizilir.

Yaprağın yapısında çok miktarda klorofil ve gözenek ( stoma ) bulunur. Gözenekler kara bitkilerinde yaprağın alt yüzeyinde, su bitkilerinde ise yaprağın üst yüzeyinde bulunur.

Bitkilerde gaz alış ( oksijen ve karbondioksit ) verişi stoma denilen gözeneklerle yapılır. Gözenekler hem solunum hemde fotosentez için gereklidir.

Yaprağın dış görünüşü incelendiğinde ayrı görevleri olan değişik bölümler bulunur. Bunlar ;

Yaprak Sapı : Yaprak ayasını gövdeye bağlayan bölümdür. Sapın içinde su ve besin taşıyan borular bulunur. Yaprak sapı, bitkinin türüne göre değişik boyda olabilir.

Yaprak Kını : Yaprağın gövdeye bağlandığı şişkinleşmiş bölümüdür.

Tomurcuk : Yaprak kını ile gövde arasındaki bölümüdür.

Yaprak Ayası : Yaprağın genişleşmiş yassı bölümüdür. Yaprak ayasında iletimi sağlayan damarlar vardır.

Yaprak Çeşitleri

Yapraklar ; yaprak ayasına, damarlarına ve kenarlarına göre sınıflandırılır.

Gözlem :Yaprak çeşitleri üzerinde inceleme ve gözlem yapmak.

Ayasına Göre : Yaprak ayasına göre yapraklar iki kısımda incelenir.

Basit Yaprak : Bir sap üzerinde tek olan, yani yaprak sapı dallanmamış olan yapraklara basit yaprak denir. Örnek ;Erik, elma , armut, buğday, mısır, söğüt, kavak yaprakları basit yapraktır.

Bileşik Yaprak : Yaprak sapının parçalanıp dallara ayrılması ile oluşan yapraklara da bileşik yaprak denir. Örnek : Akasya, yonca, gül, at kestanesi, kuşburnu v.b. yapraklar bileşik yapraktır.

Damarlarına Göre : Yapraklar damarlarına göre üç kısımda incelenir.

Tüysü damarlı yapraklar : Erik ve kiraz gibi bitkilerin yaprakları damarlı yapraklardır.

El Ayası şeklinde damarlı yapraklar : Asma ve çınar yaprakları el ayası şeklinde yapraklardır.

Paralel damarlı yapraklar : Mısır ve buğday yaprakları paralel damarlı yapraklardır.

Kenarlarına Göre : Yapraklar kenarlarına göre beş kısımda incelenir.

Düz kenarlı yapraklar : Ayva ve portakal yaprakları gibi yapraklar düz kenarlı yapraklardır.

Parçalı Yapraklar : Asma ve çınar gibi bitkilerin yaprakları parçalıdır.

Dişli kenarlı yapraklar : Isırgan otu yaprakları dişli kenarlı yapraklardır.

Bölmeli yapraklar : Meşe ağacı yaprakları kenarları bölmeli yapraklardır.

İğneli yapraklar : Çam ağacının yaprakları iğneli yapraklardır.

Yaprağın Görevleri

Yaprağın dört temel görevi vardır. Bunlar solunum, terleme fotosentez, ve boşaltım yapmaktır.

Deney 1 : Yaprak hücrelerinin incelenmesi Deney 2 : Yaprağın görevi ( terleme ve fotosentez )

Solunum :

Yaprak bitkinin solunum organıdır. Bitkiler fotosentezi gündüz gerçekleştirir ve havanın karbondioksitni alarak havaya oksijen verir. Solunum olayı gece gündüz sürekli devam eder. Bitkiler karanlıkta solunum için gerekli oksijeni atmosferden alır.

Terleme :

Bitkiler , çevrelerindeki sıcaklık artışlarına karşı kendilerini korur. Örneğin ; topraktan aldıkları suyun fazlasını yapraklarındaki gözenekler yoluyla buhar halinde dışarıya ( havaya ) verirler. Bu olaya terleme adı verilir.

Terlemeye bağlı olarak; 1. Topraktan emici tüyler vasıtasıyla besin alma işlemi devam eder.2. Bitkinin sıcaklığı ayarlanır. 3. Bir kısım atık maddeler dışarı atılır.

Fotosentez :

Canlıların büyüyüp gelişmesi için çeşitli besin maddelerine ihtiyaç duyarlar. İnsanlar ve hayvanlar kendi besinlerini yapamazlar, hazır besinle beslenirler. Hazır besinle beslenen canlılara tüketici ( heterotrof ) denir. Yeşil bitkiler kendi besinlerini kendileri yapar. Kendi besini yapan canlılara üretici (ototrof ) denir.

Yeşil bitkiler kökleri ile topraktan su ve sudan çözünmüş madensel maddeler , yaprakları ile de havadan karbon dioksiti alır. Aldıkları bu maddeleri yeşil yapraklarındaki klorofil yardımı ile güneş ışığı altında besin maddelerine dönüştürür. Bu olaya fotosentez ( karbon özümlemesi ) denir. Foto = Işık enerjisi Sentez = Birleştirme anlamını içerir.

Fotosentez olayını şöyle yazabiliriz ;

Klorofil

6 CO2 + 6 H2 O + C6 H12 O6 + 6 O2

Karbondioksit + Su + G.Işığı Besin ( Glikoz ) + Oksijen

Fotosentez en yoğun olarak bitkilerin yapraklarında oluşur. Bitkilerin yeşil renkli kısımlarındaki hücrelerde kloroplast denilen organel bulunur. Kloroplastların içinde klorofil denilen tanecikler vardır.

Fotosentez olayı yaşamın devamı için önemlidir. Fotosentez olayı olmasaydı yaşam da olmazdı.

Boşaltım :

Yapraklar boşaltım organı olarak da görev yaparlar. Bitkide artık maddeler kristaller biçiminde yaprakta birikir. Bitki yaprağını döktüğünde artık maddeler bitkiden atılmış olur.Terleme yoluyla da atık maddelerin bir kısmı dışarıya atılır.

Doğaya Güzellik Katan

ÇİÇEK

Bitkilerin üremesini sağlayan organa çiçek denir.Bitkininde diğer organlarında olduğu gibi çiçek de farklı görevleri olan değişik bölümlerde oluşur. Çiçeğin yapısında dıştan içe doğru çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek organlar ve dişi organ adı verilen bölümlerde oluşur.Tam çiçekte çiçek sapı ve çiçek tablası, çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek organlar ve dişi organ adı verilen bölümler bulunur.

Çanak Yaprak :Yeşildir,tomurcuk durumunda çiçeğin diğer kısımlarını korur.

Taç yaprak :Yeşilden başka her renkte olur. Canlıların ilgisini çeker.Tozlaşmaya yardımcı olur.Koku ve bal özü salgılar.

Dişi Organ :Yaprağın değişikliğe uğramasıyla oluşur, çiçeğin tam ortasında olup tektir.Dişi organ tepecik, dişicik borusu ve yumurtalıktan oluşur. Dişi üreme hücreleri yumurtalıkta gelişir. Yumurtalıkta yumurta hücrelerinin geliştiği bir ya da daha fazla tohum taslağı bulunur.

Erkek Organ : Dişi organın çevresine yerleşmiştir, çok sayıda dır. Erkek organ, sapçık ve bunun ucundaki başçıktan oluşur.Başçıktan dört tane kese vardır. Bu keselerin içinde polen ( çiçek tozu ) bulunur.

Çiçeklerde erkek çiçek ve dişi çiçek aynı bitki üzerinde ise bir evcikli bitki denir ( kestane ve fındık gibi bitkiler ) erkek çiçek ve dişi çiçek ayrı bitkiler üzerinde ise iki evcikli bitkiler denir. ( söğüt ve kavak iki evciklidir.)

Bitkilerde Tozlaşma Ve Döllenme

Çiçek tozlarının ( polen ) çeşitli yollarla erkek organın başçığından dişi organın tepesine taşınması olayına tozlaşma denir.Tozlaşma şu yollarla olur ;

Canlılar ( böcek ve hayvanlar ) yoluyla,

Rüzgar yoluyla

Su yoluyla

Yapay yolla ( İnsan eliyle yapılan tozlaşma)

Tozlaşma ile dişicik tepesine yapışan polen gelişerek çekirdek ( sperm ) oluşturur.Sperm ( erkek üreme hücresi ) yumurtalıkta yumurta ( dişi üreme hücresi ) ile birleşir. Bu olaya döllenme denir. Döllenmiş yumurtaya zigot denir.

Tozlaşma aynı çiçeğin dişi ve erkek organları arasında gerçekleşe bileceği gibi farklı çiçeklerin dişi ve erkek organları arasında da gerçekleşir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Genetik

GENETİK

Yer yüzünde binlerce farklı tür canlı yaşamaktadır. Bu organizmalar bazı özellikleri bakımından birbirlerine benzerlik gösterirken bir çok özellikleri yönünden birbirlerinden farklıdırlar. Aynı türe ait çeşitli bireyler arasında ve aynı ana babanın yavruları arasında bile görülen bu farklılıklara varyasyon adı verilmektedir. Örneğin; kendi aile bireylerimiz arasında gözlenen boy, zeka düzeyi, göz rengi ve saç şekli gibi özellikler bu tür varyasyonlardır. Bu çeşit belirli varyasyonların yanı sıra kulak memesinin bitişik yada ayrı olması, dilin boyuna kıvrılıp kıvrılmaması, bazı kimyasal maddelerin tadını değişik şekillerde algılayabilme, kırmızı yeşil renk körlüğü, el ve ayak parmaklarının normalden fazla olması gibi pek çok fazlaca dikkat çekmeyen varyasyonlarda bulunmamaktadır. Genetik biliminin amaçlarından birini bazısı morfolojik, bazıları da fizyolojik olan bu tür varyasyonların nedenini araştırmaktır. Öte yandan canlılar arasında bazı benzerliklerde bulunmaktadır. Örneğin; bir mısır tohumundan her zaman mısır, döllenmiş tavuk yumurtasından civciv meydana gelir ve meydana gelen bu yavru bireyler bazı özellikleri ile kendi ebeveynlerine benzerler. Ana baba özelliklerinden yavrularına aktarılması olayına kalıtım denir. Genetik bilimin ikinci amacıda kalıtım olaylarının mekanizmasını açıklamaktır. Bu kısa girişten sonra biyolojik bilimlerinden biri olan genetik bilimini; canlının iç ve dış özelliklerini nasıl kazandığını, ebeveynlerine ve diğer akrabalarına niçin benzediğini doğadaki bitki ve hayvanların gösterdiği sonsuz varyasyonun neden ileri geldiğini açıklamaya çalışan bilimdir diye tanımlıyoruz.

Mendel’den önceki dönemde kalıtım olayı ile ilgilenen araştırıcılar bu çalışmalarında pek başarılı olamamıştır. Onların başarısızlıklarının en önemli nedeni yaptıkları denemeler sırasında organizmanın bütün özelliklerini göz önünde bulundurmaları ve gözlemlerinin kayıtlarını güvenilir bir şekilde tutamamış olmalarıdır. Mendel’in başarısı ise;

Her çaprazlama sırasında yalnızca bir yada birkaç özellik üzerinde durmasından.

Kontrollü çaprazlamalar yaparak gözlediği sonuçların kayıtlarını dikkatle tutmasından.

Çeşitli genetik farklılıkları kontrol eden faktör adını verdiği partiküllerin varlığını kabul etmesinden kaynaklanmaktadır.

Her hangi bir özelliğin kalıtım mekanizmasını öğrenmek için bu özelliğin birbirine zıt iki varyasyonunu ayrı ayrı taşıyan iki ebeveyni çaprazlayıp meydana gelen yavrulardaki varyasyonu yalnızca bu özellik açısından değerlendirmek gerekir.

Yukarıda değinildiği gibi yalnızca bir özellik dikkate alınarak yapılan çaprazlamalara monohibrit çaprazlama, bu olayın kalıtımına da monohibrit kalıtım denir. Mendel bezelyelerle yaptığı çaprazlama deneylerinde bu bitkinin yedi farklı özelliğinin kalıtımını incelemiştir. Bezelye bitkisi nesiller boyu kendi kendisini dölleyerek üretilir. Yani aynı bitki hem anne hem baba olarak kullanılabilir. Bu durumda düz tohum şekline sahip olan bitkiler düz tohumlu bitkileri, buruşuk tohum şekline sahip olan bitkilerde buruşuk tohumlu bitkileri verirler. Bu tür bitkilere saf ırk yada homazigot denir. Mendel’in denemeleri günümüze kadar homozigot iki bireyin çaprazlanmasıyla meydana gelen yavrularda kendisini açık bir şekilde belli eden özelliklere dominant (baskın). Buna karşılık kendini belli edemeyip gizli kalan özelliklere resesif (çekinik) özellikler denilmektedir.

Bir özelliğin organizmanın belirli bir gelişim sürecinde belli koşulla altında ortaya çıkmasını sağlayan ve bu süreci belirleyen bir faktör olmalıdır. Bu belirleyici faktörlere bugün gen adı verilmektedir. Ebeveynlerle yavrular arasında tek bağ eşey hücreleri yani gametler olduğuna göre genler bir nesilden diğerine bu gametlerle taşınmaktadır. Burada akla şu soru gelebilir! Acaba genler gametlerin hangi kısımlarında bulunur? Bu soruya en gerçekçi yaklaşım genlerin çekirdekte bulunduğu tahmin edilir.

Acaba yeni oluşan bireyde erkek ve dişi ebeveynin katkısı eşit midir? Bunu açıklayabilmek için bezelye denemelerinde acaba daha önce erkek olarak alınan bireyin dişi, dişi olarak alınan bireyin erkek olarak alınmış ve çok sayıda deneme çaprazlaması yapılmıştır. Bu çaprazlamalara resiprokal çaprazlama denir. Sonuçların sürekli benzer çıkması ebeveynlerin eşit katkıda bulunduğunu gösterir.

Dominant düz tohum şeklini temsil eden geni D ile, resesif yani buruşuk tohum şeklini temsil eden geni de d ile göstererek ebeveynlerin katkılarını D ve d şeklinde gösterebiliriz. Burada D ve d genleri aynı özelliğin farklı yönlerini temsil eden genler olup bu genlere allel genler denir. Bir yavru annesinden ve babasından aynı allelleri almışsa DD ve dd şeklinde olduğu gibi bu özellik için o bireye homozigot, farklı alleleri alıyorsa Dd bu özellik için bireye heterezigot denir. Heterezigot bireylerde D geni d geninin etkisini tamamen örtmektedir ki bu duruma tam dominantlık denir.

Göz önünde bulundurulan ve incelenmekte olan özellik yada özellikler açısından organizmanın genel görünümüne fenotip bu özellikleri ortaya çıkarttıran gen yapısına ise genotip denir.

D: Düz Tohum

D: Buruşuk Tohum

+ DD x dd >

Genotip: D x d

F1: Dd %100 Düzgün , %100 Heterezigot

Ddx Dd

Genotip: ½ D ½ D

½ d ½ d

F2: ¼ DD , ¼ Dd , ¼ Dd , ¼ dd

Fenotip: ¾ D , ¾ d

3 : 1

Genotip: ¼ DD , ½ Dd , ¼ dd

1 : 2 : 1

Örnek:

Annesi mavi gözlü, babası kahverengi gözlü olan kahverengi gözlü bir erkek kendi genotipinde bir bayan ile evleniyor. Bu evlilikten olmuş olan mavi gözlü kız çocuğu babasının genotipindeki birey ile evlenirse başlangıç noktasındaki anne ve babasının mavi gözlü bir kız toruna sahip olma şansı nedir?

Çözüm:

+Anne >Baba

kk KK (Anne babanın genotipleri)

Genotip

Kk (Doğan çocuğun genotipi)

Kk x Kk (Doğan çocuğun kendi genotipte biriyle evlenmesi)

¼ KK , ½ Kk , ¼ kk (Yapılan çaprazlama sonucu oluşan genotip oranları)

kk x Kk (Mavi gözlü kızın babasının genotipinde biriyle evlenmesi)

½ Kk , ½ kk (Yapılan çaprazlama sonucu oluşan genotip oranları)

Cinsiyet belirlemek için yapılan çaprazlama

XX x XY

½ XX (kız) , ½ XY (erkek)

½ Mavi Göz x ½ Kız = ¼ Mavi Göz , Kız

Geri Çaprazlama (Kontrol Çaprazlaması)

Bu çaprazlamalar genotipi bilinmeyen baskın özellikteki bireyin genotipini belirlemek için yapılır. Baskın özellikteki birey homozigot resesif özellikteki biriyle birkaç kez çaprazlanır. Bu olay az sayıda döl veren canlılar ve sosyal bir varlık olan insanlarda denenmez. Ancak kendi seyrinde olayların sonucuna bakılarak yorum yapılır.

D_ x dd çaprazlaması yapılır. Burada _ yerine yazılacak genin tespiti yapışır yani yapılan tüm çaprazlamalar sonucu baskın karakter gösteriyorsa _ olan yere D, eğer ki yapılan tüm çaprazlamalarda aynı özelliğin resesif genin kontrol ettiği bir karakter ortaya çıkarsa o zaman _ olan yere d yazılır bu şekilde genotipi bilinmeyen baskın karakterde olan birinin genotipi bulunabilir.

Dihibrit Kalıtım:

Bu kalıtım olayında bir birey iki farklı özellik açsından incelenmektedir. Öncelikli olarak bilmemiz gereken şey matematikte kullanılan ve genetikle de doğrudan doğruya faydalınan şu iki prensip bilinmelidir.

Bağımsız olayların sonuçları bağımsızdır. Bir bağımsız olayın bir kez gerçekleşmiş olması daha sonraki şansını etkilemez.

Birden fazla bağımsız olayın aynı anda birlikte olma şansı ayrı ayrı olma şanslarının çarpımına eşittir.

Örnek:

Bezelyelerde düzgünlük buruşukluk üzerine, sarı renk yeşil renk üzerine baskındır. Homozigot sarı düzgün bezelye ile yeşil buruşuk bezelyenin çaprazlanmasıyla oluşan fertler kendileştirilir ise meydana gelecek olan bireylerin fenotip ayrışım oranlarını bulunuz.

Çözüm:

Sarı: S

Yeşil: s

Düzgün: D

Buruşuk:d

SSDD x ssdd

Genotip: SD x sd

Fenotip: SsDd

SsDd xSsDd

SD

Sd

sD

sd

SD

SDSD

SDSd

SDsD

SDsd

Sd

SdSD

SdSd

SdsD

Sdsd

sD

SDSD

sDSd

SDsD

sDsd

sd

sdSD

sdSd

sdsD

sdsd

Sarı Düzgün Sarı Düzgün : 9

Yeşil Buruşuk Sarı Buruşuk : 3

Yeşil Düzgün :3

Yeşil Buruşuk : 1

Heterezigot çaprazlama :

-Fenotip Çeşidi: 2?

-Genotip Çeşidi: 3?

-Kombinasyon Sayısı: 4?

n: Melez özellik sayısı

SSDD: 1

SSDd: 2

SSdd: 1

SsDD: 2

SsDd: 4

Ssdd: 2

ssDD: 1

ssDd: 2

ssdd: 1

Kısa Yol:

SsDd x SsDd

Ss x Ss Dd x Dd

¼ SS , ½ Ss , ¼ ss ¼ DD , ½ Dd , ¼ dd

Sarı - düzgün : 9/16

Sarı - Buruşuk : 3/16

Yeşil - Düzgün : 3/16 Fenotip

Yeşil – Buruşuk : 1/16

1/16 SSDD 2/16 SsDD 1/16 ssDD

2/16 SSDd 4/16 SsDd 2/16 ssDd

1/16 SSdd 2/16Ssdd 1/16 ssdd

Genotip

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Giriş

GİRİŞ

Beslenme denilince canlı bitki ve hayvanların gereksinim duydukları enerjiyi ve dokuların onarımında , sağlığını sürdürmelerinde kullanacakları kimyasal maddeleri sağlamak üzere dışarıdan bazı maddeleri almaları, onları fiziksel ve kimyasal olaylardan geçirerek çözümlemeleri anlaşılır.Sağlıklı nesillerin yetişmesinde birinci şart, yeterli ve dengeli beslenmektir.Eğer vücudun enerji ihtiyacı tam olarak karşılanamıyorsa ‘Yetersiz Beslenme’ ; protein,vitamin,mineral madde ihtiyacı tam olarak karşılanamıyor ya da ihtiyacın üzerinde alınarak vücut şişmanlıyorsa ‘Dengesiz Beslenme’ olarak ifade edilmektedir.Süt insan bünyesi için gerekli tüm besin öğelerini diğer bir ifade ile protein , yağ, karbonhidrat, bütün vitaminler ve mineral maddeleri bileşiminde yeterli ve dengeli bir şekilde bulundurması nedeniyle ‘Temel bir gıda maddesi’ dir.Yeni doğan yavrunun belirli bir dönemde yaşaması ve gelişmesi için gereksinim duyduğu tüm besin elementleri içermesi nedeniyle ‘Besleyici bir gıda maddesi’ dir. Özellikle bünyesinde bulunan protein , mineral madde ve vitaminlerden dolayı da ‘ Koruyucu bir gıda’ olarak kabul edilir.

SÜTÜN BİLEŞİMİ VE BESLEYİCİ ÖZELLİĞİ

Sütün içerisindeki besin maddelerini 5 grupta inceleyebiliriz ;

Proteinler

İnek sütünün ortalama protein içeriği % 3.4-3.5 dir.Süt inekleri yedikleri yemdeki protein ve enerjiyi , insan tüketimi için besin öğelerine en iyi çeviren hayvanlardır. 1.000 kg süt proteini üretebilmek için 4 hektar çayır meraya ihtiyaç vardır. Buna karşılık aynı miktar proteini domuz eti olarak elde etmek için 14 hektar buğday tarlasına ihtiyaç vardır.günlük alınması gereken protein miktarı 0.9 g’ dır.Endüstrileşmiş ülkelerde günde birey başına alınan protein miktarı ortalama ortalama 90-110 g. dır.Bunun 37-70 gramı hayvansal proteinlerdir.Bununda yarısı süt proteinleridir.Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde günde birey başına protein alımı 50 g. olup 5-9 gramı hayvansal proteinlerdir.Süt proteini, protein alımına önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. 0.5 litre süt içilmesi halinde , tavsiye edilen günlük protein miktarının % 20-25’ini ,hayvansal proteininde % 40-45 ‘i karşılan- maktadır.Bir proteinden tam olarak yararlanılabilmesi için yeterli kalori alınması gerekmektedir.Yeterli kalori alınmazsa , protein enerji temini için kullanılmaktadır.Hayvansal proteinler içinde süt proteini olarak en ucuz kaynaktır.Süt proteinleri vücudun gelişmesi ve yaşamın sağlıklı sürdürülmesi için dışardan alınması gereken tüm esansiyel amino asitleri içermektedir.Süt proteinlerinin kolay sindirilebilmesi ve yüksek biyolojik değeri ( vücut tarafından kullanılma oranı ) önemini daha da artırmaktadır. Bu açıdan süt proteinleri diğer gıdalar içinde yumyurta proteininden sonra ikinci sırada yer almaktadır.Sığır eti ,patates ,soya ,pirinç ,buğday ve fasulye proteinleri süt proteinlerinden daha düşük biyolojik değerliliğe sahiptir . (Çizelge 1).Süt proteinlerinin özellikle serum proteininin yüksek biyolojik değerliliğin yanı sıra hazmının da kolay olması nedeniyle hastanelerde , karaciğer, safra kesesi ve diyabet hastalarının diyetlerinde yararlanılmakta- dır.Süt proteinleri tamponlama gücüne sahiptir.Bu nedenle mide ülseri olan hastaların diyetlerinde yer almaktadır.Çocukları ve gençlerin protein gerek- sinimi Çizelge 2 ‘ de gösterilmiştir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Yumuşakçalar

YUMUŞAKÇALAR

Ev Akvaryumundaki küçük bir salyangozdan 15 metre boyundaki dev mürekkep balığına; tüm yaşamı boyunca aynı kayaya ya da kabuğa sıkıca yapışan istiridyeden serbestçe yüzen tarağa ve etobur sümüklüböcekten etobur ahtapota kadar olan canlılar, boyutları, görünüşleri ve yaşam alanları bakımından çok farklı hayvanlardır. Ancak yinede tümü Mollusca filumuna, yumuşakçalara girer. Bu filum, hayvanlar dünyasının en büyük topluluklarından biridir. Şimdiye dek 70.000’den fazla tür saptanmıştır. Yumuşakçaların çoğu denizlerde, bir bölümü tatlı su göllerinde, havuzlarda ve ırmaklarda, bazıları ise karada yaşarlar.

Yumuşakça adı Latince’de yumuşak anlamına gelen molluscus sözcüğünden gelir. Bu ad, yumuşakçaların gövdeleri yumuşak olduğu için verilmiştir. Çoğu türde gövde, önemli ölçüde kalsiyum karbonattan oluşan bir kabuk ile korunur. Bu kabuk, manto adı verilen gövde örtüsünün salgılarından oluşur.

Çoğu yumuşakçadan ayrıca “ayak” adı verilen olağandışı bir yapı bulunur. Bu ayak, çeşitli türlerde farklı biçimlerdedir. Sözgelimi, taraklarda bu ayak, gövdenin kassal bir uzantısıdır ve çamurda, kumda yol açıp ilerlemek için kullanılır. Salyangozlarda ise yassıdır ve sürünmek için kullanılır. Mürekkepbalıkları ve ahtapotlarda kurbanları yakalama işlevi gören çok sayıda kollar biçimindedir. Bazı istiridyelerde ayak yoktur.

Yumuşakçalar filumu, beş sınıfa ayrılır. Kafadan-ayaklılar (Cephalopoda) sınıfında mürekkepbalığı,ahtapot, supya ve notilus yer alır. Balta-ayaklılar (Pelecypoda) yada diğer adıyla çift kabuklular (Bivalvia) sınıfında istiridye, tarak, deniz yelpazesi, midye, teredo (bir tür deniz kurdu) bulunur. Karından-ayaklılar (Gastropoda) sınıfı salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, denizkulağı, sarmal sedef kabuklu gibi hayvanları kapsar. Scaphopoda sınıfında diş kabukluları bulunur. Amphineura sınıfında ise en ilkel yumuşakça türü olan kitonlar vardır. Çoğu yumuşakçanın eti besin maddesi olarak, kabukları da ekonomik açıdan önem taşır.

KAFADAN-AYAKLILAR

Mürekkepbalığı ve ahtapot en çok bilinen yumuşakçalardır. Bunlar kafadan-ayaklılar sınıfına girer. Terimin bilimsel adı olan Cephalopoda, Yunanca’da kafa-bacak anlamını taşır. Hayvanlara bu adın verilmesinin nedeni, çok sayıda “kola” ayrılan bacaklarının baş çevresinde bulunmasından kaynaklanır.

Kafadan-ayaklılar, öenmli bir noktada öteki yumuşakçaların çoğundan ayrılırlar. Genelde kabukları yoktur. Bunun yerine, manto, çıplak gövdelerinin dış bölümünü oluşturur. Bazı türlerde ise bir iç iskelet bulunur.

Tüm kafadan-ayaklılar denizde yaşar. Emme yada yakalama yada her iki iş için kullandıkları, çoğunlukla dokunaç adı verilen kolları vardır. Hemen hemen tümü, özel bir kesede saklanılan mürekkep benzeri bir sıvı salgılar. Düşmandan korunmak için mürekkep salgılayarak suyu bulandırırlar. Bazı kafadan-ayaklılar, bukalemun gibi renk değiştirme özelliğine sahiptir. Derilerinde kromatofor (renk-taşıyıcıları) adı verilen ve farklı renk maddeleri içeren hücreler bulunur. Bu hücreler büyüdükçe yada küçüldükçe, derinin rengi de hızla değişir. Renk değiştirme özelliklerinden dolayı bu hayvanlar bulundukları çevreye kolaylıkla uyum sağlarlar.

Mürekkepbalığı

Mürekkepbalığı, kafadan-ayaklıların en usta yüzücüsüdür. Düzgün hatlı, mekik benzeri bir yapısı vardır. Suyun içindeki hareketinden dolayı bu hayvana kimi zaman “deniz oku” adı da verilir. Ayağı on kola ayrılmıştır. Bu kollardan iki tanesi ötekilerden daha uzundur; bunlarda emiciler bulunur ve avı yakalamakta kullanılır. Gözkapakları yoktur, ancak gözleri şaşılacak ölçüde insan gözüne benzer.

Mürekkepbalığı, gövdesindeki merkezi bir oyuktan (manto oyuğu) suyu içeri çeker ve mantonun bozulmasıyla esnek bir borudan (sifon) hızla dışarı atar. Sifon, kolların hemen arkasında yer alır. Bunun içinden püskürtülen su, hayvanı hızla geriye doğru iter. Mürekkep de bu sifon kollarına boşaltılır.

Mantonun uzantıları olan iki yüzgeç, temelde yönlendirme için kullanılır. Ayrıca mürekkep balığının yavaşça arkaya yada öne gitmesini de sağlar. En çok bilinen türlerinden biri, adi mürekkepbalığı (loligo pealei)’dır. Akdeniz, Doğu Asya denizleri ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar. Bazı balıkçılar bunları yem olarak kullanır. Özellikle Akdeniz ve Uzakdoğu ülkelerinde besin maddesi olarak da tüketilir.

Uçan mürekkepbalığı (ommastrephes bartrami) olarak bilinen tür, uçan balıkla karşılaştırılabilir. Sık sık sudan dışarı fırlar ve kimi zaman gemilerin güvertelerine düşer.

Mürekkepbalığının en korkuncu, dev mürekkepbalığı (Architeuthis princeps)’dır. Omurgasızların en iri türüdür. Kolları ile birlikte toplam uzunluğu 15m’yi aşabilir. Açık denizin derin sularında yaşar. Denizde, canlı dev mürekkepbalığı ile çok seyrek karşılaşılır. Ancak bazen sahile çıktıkları görülmektedir; kimi zaman özellikle Newfoundland kıyılarında görülür.

Ahtapot

Bu canlılara Yunanca’da Sekiz ayak anlamına gelen Ostopus adının verilmesinin nedeni ayaklarının sekiz kola ayrılmasıdır. Bu hayvan papağanınkine benzeyen ağzını, avını parçalamak için kullanır. Ahtapotların kol ve gövde uzunluğu 5cm ile 9m arasında değişir. Bazı yerlerde şeytan balığı denilen türlerinin ağırlığı 35kg’a çıkabilir. Ahtapot, deniz dibinde kolları üzerinde sürünür. Kimi zamanda suyu gövdesinin içine çekip dışarı püskürterek yüzer. Ahtapot, genellikle ürkek bir hayvandır gündüzleri yarıklara saklanır; geceleri avlanmak için bulunduğu yerden çıkar.

Ahtapot eti, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kıyı bölgelerinde sevilen bir yiyecektir. Uzak Doğu ile Güney Pasifik adalarının bazı bölgelerinde de aranılan bir besin maddesidir.

Supya ve Notilus

Mürekkepbalığı ve ahtapotların iyi bilinen bir akrabası supyaya da öteki adıyla kalamar (Sepiaofficinalis)’dir. 15cm ile 25cm uzunluğunda olan bu canlı salgılama yoluyla kalkerli bir iç kabuk oluşturur. Bu madde, kanaryaların ve öteki kafes kuşlarının kireç gereksinimini karşılamak için yem olarak kullanılır ayrıca cila işlerinde de yararlanılır. Supya adı verilen boya maddesi hayvanın kaçışını izlemek için salgıladığı koyu kahverengi sıvıdan elde edilir.

Bölmeli bir kabuğa sahip olan notilus (Nautilus pompilius) milyonlarca yıl önce ortaya çıkmış grubun üyesidir. Büyük okyanusun güney batısı ile Hint okyanusundan yaşar. Günümüzde yalnızca birkaç türü kalmıştır.

Kabuğu sarmal biçimli olup bölmelere ayrılmıştır. Her bölme,hayvanın belirli büyüme evrelerinde yaşadığı yeri gösterir. Doğal olarak hayvan en dıştaki bölmede bulunur. Ağzının çevresinde yaklaşık 90 dokunaç yer alır. Bu dokunaçlarda emiciler yoksa da katı nesnelere sıkıca sarılabilirler. Başını kabuğunun içine çekebilir. Başının arkasındaki bir kapak ile deliği bir ölçüde kapatabilir.

Kağıt notilusunun (Argonauta argo) dişisi bir madde salgılayarak sarmal biçimli ve simetrik beyaz bir kabuk oluşturur. Bu kabuk bir yumurta kutusu işlevi görür; hayvan bunu istediği zaman bırakabilir. Dişilerin boyu 20cm’ye erişebilir. Erkekleri daha küçük olup 2cm ile 3cm uzunluktadır. Kabuk oluşturamazlar.

BALTA-AYAKLILAR

Tarak, istiridye, midye ve terodo gibi yumuşakçalar, balta-ayaklılar (Pelecypoda) sınıfına girer. Ancak kabukları iki bölüme ayrıldığı için daha çok çift kabuklular (Lamellibranchia ya da Bivalvia) adıyla anılırlar. Kabuğun iç yüzeyi, sedef maddesi olarak bilinen bir katman ile kaplıdır. Bu katman ince taneciklidir. Beyaz renkli olabildiği gibi gökkuşağının tüm renklerini de içerebilir.

Bir iki güçlü kasla birbirine tutturulan iki kabuk sıkıca birbirlerine kapanabilir. Bir midye yada tarak açıldığı zaman kopan şey, bu kaslardır. Tarak gibi bazı çift kabuklularda hayvanın bir yerden ötekine gitmesi için kabuğun dışına çıkan, iyi gelişmiş bir ayak vardır. Ancak gerçek midyeler hareket edemezler. Deniz dibinde katı nesnelere sıkıca yapışırlar, çift kabuklularda ayrıca kafa yoktur.

Bazı çift kabuklular, sifon adı verilen iki boruya sahiptir ve bunlarla suyu içeri çekip dışarı atarlar. İçe çektikleri suda bulunan bir hücrelileri, yumurtaları, larvaları, yosun sporlarını ve küçük bitkileri yerler. Ağızlarından giren bu besin maddeleri sindirim kanallarına gider. Oksijende iki solungaç aracılığı ile kana karışır. Artıklar ise sifondan atılan su ile çıkartılır.

İstiridye

Yenilebilen istiridyeler (Ostrea cinsi) su altındaki bir nesneye tutunarak yaşarlar. Kabukları oldukça asimetriktir. Deniz dibindeki bir nesneye yapışan bölümü büyük ve oldukça kalındır. Öteki kabuk ise daha küçük ve incedir. Kabuğun iki bölümü genelde “yürek” adı verilen ve bir kabuktan ötekine uzanan bir kas ile birbirine tutturulur. Gerçek istiridyeler dünyanın pek çok yerinde, özellikle de Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya kıyılarında yaşarlar.

Kuzey Amerika anakarasına ayak basan ilk beyazlar, kıyılarda yaşayan kızıl derili kabilelerinin büyük oranda istiridye ile beslendiklerini gördüler. Öncüler ve izleyicileri, sığ körfezlerdeki istiridyeleri yağmaladılar. Uzun bir süre istiridye kaynaklarının hiç tükenmeyeceği sanıldı.

Ancak, talebin gittikçe artması XIX. Yüzyıl sonlarında istiridyelerin aşırı bir biçimde tüketilmesine yol açtı. Bu yüzden deniz tabanın boş kısımlarında koylarda istiridye yatakları oluşturuldu. Günümüzde Kuzey Amerika’daki istiridye kaynağının önemli bir bölümü özel yataklardan sağlanmaktadır. Japonya, Fransa, Hollanda ve öteki Avrupa ülkelerinde istiridye yetiştirilmektedir.

İstiridye yetiştiriciliğinde başarılı olmak için bu canlıların yaşam devresini iyi bilmek gerekir. Sözgelimi Ostrea Virginica türünün dişisi, Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında yaşar ve yılda milyonlarca yumurta yumurtlar. Dişinin suya bıraktığı bu yumurtalar erkek istiridyelerin bıraktığı sperm hücreleri ile döllenir. Döllenen yumurtadan küçük bir larva çıkararak hemen yüzmeye ve birkaç gün sonra da kabuğunu geliştirmeye başlar. Bir hafta içinde kabuğu tümü ile oluşur. Suyun dibine inerek bir kayaya da kabuk gibi katı bir nesneye yapışır. Yavru istiridye burada büyüyerek olgun bir istiridye olur.

Dişi istiridyeler milyonlarca yumurta ürettiği halde istiridye sayısı sürekli artmamaktadır. Bunun nedenlerinden biri, bütün yumurtaların döllenmemesidir. İkincisi ise küçük larvaların yüzdükleri evrede balıklarca yenmesidir. Deniz dibine inip bir yere yapıştıklarında bile tam güvencede sayılmazlar. Kum yada çamur altında kalabilirler yada deniz yıldızı gibi doğal

düşmanlardan kurtulamazlar. Tüm bunları atlatıp olgunlaşsalar bile bu kez, insanlar tarafından tüketilirler.

Üreme döneminde, istiridye yetiştiricileri, deniz yüzeyinin istiridye larvaları ile kaplı olduğu yerleri saptayarak. Deniz dibine kırık tuğlalar, kiremitler, boş kabuklar vb. yerleştirirler. Larvalar kabuk geliştirip dibe indiklerinde bu nesnelere yapışırlar. Bu nesneler daha sonra denizden çıkartılır ve istiridye yatakları olarak seçilen yerlere götürülür.

İstiridyeler genellikle dip zeminin sert çamurdan olduğu orta sığlıktaki sularda yetiştirilir. Böyle yerlerde istiridyelerin beslendiği mikroorganizmalar için gıda maddesi sağlayan deniz bitkileri olması gerekir. İstiridye yetiştiricileri kaygan çamur yada kum olan yerlerden, deniz yıldızı istiridyelerin öteki doğal düşmanlarının yaşadığı yerlerden ve kanalizasyon dökülen sulardan kaçınırlar.

Piyasaya sunulacak istiridyeler, sığ sulardan özel maşalarla toplanır. Derin sularda ise tarama aleti ile toplanır.

Fransa’da yavru istiridyeler kısmen kapalı büyüme havuzlarına götürülürler. Bu havuzlarda dalgaların girmesini sağlayan savak kapakları bulunur. Tümü ile büyüdüklerinde “Claries” adı verilen küçük havuzlarda semirilir.

Japonya’daki istiridye çiftlikleri genellikle sığ, az tuzlu sularda kurulur. Her çiftlik, bir bambu çiti ile birbirinden ayrılır. Yavru istiridyeler toplanarak bambu kamışlarına tutturulur ve yataklara atılır. Tam olarak büyüdüklerinde tutundukları bambu kamışları çıkartılır ve istiridyeler toplanır.

Tarak

Bu Çift Kabukluların da pek çoğu yenilmektedir. En çok aranılan türlerden biri olan Mya arenaria, çok ince ve kırılgan kabuğundan dolayı yumuşak kabuklu tarak diye bilinmektedir. Avrupa’da ve Kuzey Amerika’nın Atlas ve büyük okyanus kıyılarında yaşar. Yumuşak kabuklu tarağa uzun boyunlu tarak adı da verilir. Boynu, birbiri ile birleşmiş ve üzerleri kalın bir deri ile örtülmüş boru şeklinde iki sifondan oluşur.

Bu tarak, dil biçimindeki ayağı ile çamurun yada kumun içine 7-10 cm derinlikte yuvarlar açar. Deniz yükseldiğinde hayvan beslenirken “boynu” kumdan dışarı çıkar. Deniz alçaldığında ise çamur yada kum üzerindeki çukurlar, tarağın kendisini gömdüğü yeri gösterir.

Sert kabuklu tarak (Venus mercenaria), pek çok yönden yumuşak kabuklu taraktan farklıdır. Kalın, katı kabuğu kirli beyaz renktedir ve üzerinde ortak merkezli daireler bulunur. Kabuğunun iç tarafı beyaz olup dış kenarlara doğru mor bir renk alır. Her iki Amerika anakarasında, kıyılarda yaşayan Kızılderililer, bu mor bölümü “wampum“ adı verilen para birimi olarak kullanırlardı. Sert kabuklu tarağa ayrıca küçük boyunlu tarak adı da verilir, çünkü yumuşak kabuklu taraklara göre sifonları oldukça kısadır.

Sert kabuklu tarak, Kuzey Amerika’nın Atlas okyanusu kıyısında çok miktarda bulunur. Kumda ya da çamurda açtığı 15 m derinliğe kadar yayılabilen yuvalarda yaşar. Kum ya da çamurun içinde büyük ayağı ile ilerler. Tarak avcıları çoğunlukla sandalla denize açılır ve tırmık ya da tarama aygıtı kullanarak sert kabuklu tarakları toplarlar. Yarım kabukları içinde çiğ olarak ya da kızartma ve sebzeli tarak çorbası halinde yenir.

Tarak grubunun belki de en gösterişli üyesi, Büyük Okyanus’taki mercan adalarında bulunan dev tarak (Tridacna gigas)’tır. Çift kabuklu hayvanların en büyüğüdür. Kabuğunun uzunluğu 1 m’ye, ağırlığı ise 200 kg’a ulaşabilir. Yenilebilir bölümü 9 kg’ı aşabilir. Dev tarak kabuklarının kiliselerde vaftis kurnası evlerde bebek banyo küveti olarak kullanıldığı görülmüştür.

Deniz Yelpazesi

Deniz yelpazesi adı verilen çift kabuklular, sığ sulardan açık denizlere kadar hemen her yerde yaşarlar. Kabukları yelpaze biçiminde olup kenarları kavisli ve yuvarlaktır. Kabuklarının birleştiği yerin her iki ucunda iki tane kanat benzeri çıkıntı vardır. Birleşme yerinden yaklaşık 20 tane çizgi çıkar ve dışarı doğru uzadıkça çizgi araları genişler.

Deniz yelpazesi özellikle yavru iken iyi yüzücüdür. Kabuklarını açıp kapattıkça püskürttüğü su, gövdeyi iter ve sıçrayarak ilerlemesini sağlar. Birçok deniz yelpazesi türünün gıda maddesi olarak değeri yüksektir. Gövdesinin ancak küçük bir bölümü olan, iki kabuğu bir arada tutan büyük kas yenir.

Midye

Midyenin kama biçiminde siyah yada mavimsi bir kabuğu vardır. Byssus adı verilen bir iplik demeti, ayağın hemen arkasında bulunan bir bezin salgıları ile üretilir. Bu iplikler deniz suyu ile temas ettiklerinde sertleşir ve hayvanın kaya gibi sert bir nesneye sıkıca tutunmasını sağlar. İplik demeti hayvan tarafından koparılabilir. Bu durumda yerine yenisi çıkar. Böylece olumsuz koşullar doğduğunda yerini değiştirebilir.

Yenilebilir midyeler (Mytilus edulis), Avrupa2nın çeşitli bölgelerine dağılmıştır. Atlas Okyanusu kıyılarında ve Akdeniz’de bol miktarda bulunur.

Teredo

Teredo (gemi kurdu), zararlı bir çift kabukludur. Deniz dibinde bulunan tahta parçaları içine yuva yapar. Kabuklarındaki ince çizgiler törpünün dişlerine benzer. Yumurtadan çıkar çıkmaz bir iskelenin, dalgakıranın ya da bir geminin karinasının tahtalarını bu çiftli törpüleri ile kazmaya başlar. Açtığı yuva derinleştikçe bunu inci benzeri bir sedefle kaplar. Kurt büyüdükçe uzun solucan benzeri bir hayvan halini alır. İncelen gövdesi, yuvanın en iç tarafındaki küçük kabukların büyümesini önler. Yuvanın dışına uzanan sifonları ile içeriye su ve besin maddeleri alır ve artıkları dışarı atar. Sifonlarını içeri çektiğinde gövdesinin arka ucunda bulunan iki plakayı kullanarak yuvanın ağzını kapatır.

Dışarıdan bakıldığında teredoların saldırısına uğramış bir tahta parçasında yalnızca birkaç küçük delik görülür. İçten bakıldığında ise bal peteğine benzer o kadar çok delik görülür ki, kimi zaman bunlar arasında kağıt inceliğinde bir tahta kaldığı saptanmıştır. Zamanla en sert tahtalar bile dağılır. Tahtaları teredolardan korumak için metal ya da beton kaplamalar kullanılır. Katran ruhu ile doyurulmuş tahtaların da teredoları uzak tuttuğu kanıtlanmıştır.

KARINDAN-AYAKLILAR

Salyangoz, sümüklüböcek, deniz salyangozu, ve sarmal sedef kabuklu, yumuşakçaların karından ayaklılar sınıfında yer alır. Bu hayvanlarda da öteki yumuşakçalarda olduğu gibi bir ayak ve bir manto boşluğu bulunur. Baş gölgeleri çoğunlukla iyi gelişmiştir ve tek parçadan oluşan sarmal biçimli bir kabukları vardır.

Salyangoz

Salyangozlar dünyanın her yerinde bulunur. Bazıları okyanuslarda, bazıları ise ırmak, göl ve benzeri tatlı sularda yaşarlar. Karada yaşayan sayısız salyangoz türü tropikal ormanlardan ılıman iklim kuşağının nemli bölgelerine dek uzanan geniş bir alanda bulunur.

Salyangozun başında bir ağız ve bir ya da iki çift dokunaç bulunur. Gözleri bu dokunaçların üstünde yada altında yer alır. Yassı gövdesi üzerinde sürünerek ilerler. Ayağında bulunan bazı salgı hücreleri, salyangoz süründükçe yeri yağlayarak ilerlemesini kolaylaştıran bir sümüksü madde de salgılar. Düzgünce bir zeminde ilerleyen salyangozun arkasından parlak bir iz bırakmasının nedeni budur. Hem ayağını hem de başını kabuğunun içine çekebilir.

Tatlı su salyangozlarının ve kara salyangozlarının tarih öncesi zamanlarda da insanlarca yenildiği sanılmaktadır. Günümüzde pek çok ülkede lezzetli bir yemek olarak kabul edilir. Piyasada çoğunlukla üretim çiftliklerinde yetiştirilen salyangozlar bulunur. En büyük üretim çiftlikleri Fransa, İtalya ve İspanya’dadır. 8 ile 9 m²’lik bir bölmede yaklaşık 10.000 salyangoz yetiştirilebilir. Salyangozlar et, sebze ve kepek ile beslenir.

Hayvanbilimde Buccinum undatum ve Littorina adı verilen deniz salyangozu türleri, Avrupa’da besin maddesi olarak tüketilir. Buccinum undatum çağunlukla Atlas okyanusunun kuzey kıyılarında bulunur. Besin maddesi ve morina avcılığında yem olarak kullanılır. Ilıman bölgelerde ve soğuk denizlerde de yaşar. Kayaların ve yosunların üzerine tutunur ve yosunla beslenir. Dişli dil adı da verilen uzun dili önemli bir özelliğidir. Bu dilde bir dizi keskin kavisli diş bulunur.

İstiridye matkabı adıyla bilinen salyangozun dişli dili çok gelişmiştir. Uzunluğu 2,5 cm’den az olan bu küçük canlı, istiridyenin kabuğunun birleştiği yere bir delik açar ve buradan avının yumuşak gövdesini emer. İstiridye yetiştiriciliğinin başlıca düşmanlarından biri, bu istiridye matkabı adı verilen salyangozdur.

Sümüklüböcek

Sümüklüböcekler, salyangozların akrabalarından, 2-10 cm uzunluğunda, dış kabuksuz canlılardır. Kara sümüklüböcekleri nemli yerlerde yaşar. Taş altlarında, toprakta, deliklerde sıklıkla bulunur. Kimi zaman sebze bahçelerini sararlar. Deniz sümüklüböcekleri Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya’da kıyı boyunca sığ sularda, kayalıklarda, yosunlar arasında yaşayan otçul hayvanlardır.

Koni Kabuklu Salyangoz

Koni kabuklu salyangoz adı verilen karından-ayaklılar, sönmüş yanardağı andıran koni biçimli bir kabuğa sahiptir. Sığ sulardaki kayalara emici aykları ile öylesine sıkı sıkıya yapışırlar ki, dalgaların etkisi ile bile yerlerinden ayrılmazlar. Deniz yükseldiğinde, başlıca

besin maddeleri olan yosunların peşine düşerler. Beslenmeleri bittikten sonra tekrar kayalara yapışırlar. Dünyanın pek çok yerinde bulunurlar.

Denizkulağı

Kabuğu, insan kulağına çok benzediğinden bu adı almıştır. Bunların büyük kabukları, özellikle pürüzlü dış yüzeylerinin cilalanmasından sonra süs eşyası olarak kullanılır. Uzakdoğu’da ve Amerika’nın Atlas Okyanusu ve Büyük Okyanus kıyılarında bulunur. Kıyıya yakın kayalar üzerinde yaşar ve yosunlar ile beslenirler. Rahatsız edildiklerinde şaşırtıcı bir kuvvetle kayaya yapışırlar. Etleri çoğunlukla güveç ve balıklı sebze çorbalarında kullanılır. Kimi zaman biftek şeklinde de pişirilirler. Uzakdoğu’da çoğunlukla kurutularak ya da tütsülenerek tüketilir.

Sarmal Sedef Kabuklular

Sarmal sedef kabuklu salyangozlar, özellikle ABD’nin güney kıyılarında ve Batı Hint Adaları’nda çok bulunan bir karından-bacaklılar türüdür. Kabuklarının uzunluğu kimi zaman 25 cm’e ve ağırlıkları da 2,5 kg’a varabilir. Ayaklarında pençe benzeri uzantılar bulunur. Sıçrayarak hareket eder ve yakalanmamak için kimi zaman hızla dönebilirler. Kabukları nefesli saz, kabartma ve düğme yapımında kullanılır. Bahama Adaları’nda ve Florida açıklarındaki mercan adalarında besin maddesi olarak tüketilir.

DİŞ KABUKLARI VE KİTONLAR

Scraphopoda adı verilen yumuşakçalar sınıfı, küçük bir grup olup yaklaşık 200 türü içerir. Bu türlerin çoğunda uzun, kavisli, gittikçe incelen fildişi rengindeki kabuk yabani domuz dişine benzer. Fildişi kabuklar adı verilen bir başka türün kabukları kavisli değildir. Dişli kabuklar genellikle çeşitli bölgelerde, oldukça derin sularda yaşarlar.

Kitonlar ve akrabaları Amphineura sınıfını oluştururlar. Kuzey ve Güney kutup bölgeleri dışında dünyanın hemen her yerinde bulunurlar. Kitonlar üst üste binmiş plakalardan oluşan bir kabuğa sahiptir. Büyük kitonlar yenilebilir;etlerine çoğu zaman deniz bifteği adı verilir. Bu sınıfın bazı üyeleri kabuksuz olup kurtçuğa benzer.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy