‘doğa’ Arama Sonuçları

Süleyman Demirel Array Üniversitesi

SÜLEYMAN DEMİREL ÜNİVERSİTESİ

FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ

BİYOLOJİ BÖLÜMÜ

TÜRKİYE’DE BULUNAN

ZEHİRLİ YILANLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ

(BİTİRME ÖDEVİ)

HAZIRLAYAN

BURCU İÇEN

9711303008

DANIŞMAN

PROF. DR. YUSUF AYVAZ

TEŞEKKÜR

Araştırma konusunun seçiminde yardımcı olup, çalışma süresince her türlü destek ve ilgisini gördüğüm sayın hocam Prof. DR. Yusuf AYVAZ’a teşekkür ederim.

Ayrıca bu çalışmanın doküman haline getirilmesinde yardımlarını esirgemeyen Prof. Dr. İbrahim BARAN’a, ev arkadaşlarıma ve her zaman yanımda olup beni yalnız bırakmayan nişanlıma teşekkür ederim.

ÖZET

Ülkemizde yaşayan yılan türü sayısı 36 olup, bunlardan yalnızca 11 tanesi zehirlidir. Bu zehirli yılanlardan 9 tanesi; V. ammodytes, V. kaznakovi, V. lebetina, V. pontica, V. xanthina, V. ursinii, V. barani, V. wagneri, V. raddei türleri Viperidac familyasına mensup olup zehirleri insanlar için tehlikelidir. Bu türlerden Vipera lebetina ülkemizde yaşayan en zehirli yılan türü olmasına karşılık; V. kaznokovi’de ısırdığı hayvanı veya insanı birkaç saniyede öldürebilmektedir. V. barani ise yalnızca ülkemizde bulunan endemik bir tür olarak bilinmektedir.

Az zehirli olarak bilinen diğer 2 tür ise Colubridae familyasına mensup Malpolon monspessulanus ile Telescopus fallax türleridir. Bu 2 türün üst çene kemiğinin arkasında yer alan zehir dişleri ısırma sırasında kullanılmaz. Bu yüzden de insanı ısırsalar bile zehirleyemezler.

Bu türlerin ülkemizde yayılış alanları Şekil 12. ‘de harita üzerinde gösterilmiştir.

İÇİNDEKİLER

TEŞEKKÜR i

ÖZET ii

İÇİNDEKİLER iii

ŞEKİLLER LİSTESİ iv

1. GİRİŞ 1

2. TÜRKİYE’DE BULUNAN ZEHİRLİ YILANLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ 2

3. VİPERİDAE (Engerekli Yılanlar) 4

3.1. Vipera ammodytes (Boynuzlu Engerek) 5

3.2. Vipera kaznakovi (Siyah Engerek) 6

3.3. Vipera lebetina (Koca Engerek) 7

3.4. Vipera barani (Baran Engereği) 8

3.5. Vipera pontica (Çoruh Engereği) 9

3.6. Vipera raddei (Ağrı Engereği) 10

3.7. Vipera wagneri (Vagner Engereği) 11

3.8. Vipera ursinii (Küçük Engerek) 12

3.9. Vipera xanthina (Şeritli Engerek) 13

4. COLUBRİDAE 14

4.1. Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan) 14

4.2. Telescopus fallax (Kedi Gözlü Yılan) 16

5. YILAN ZEHİRİ 18

5.1. Fiziksel Özellikleri 18

5.2. Yılan Zehirinin Kimyasal Bileşimi 18

5.3. Zehirin Vücut İçinde Yayılması 19

5.4. Zehirin Etkinlik Derecesi 19

5.5. Antivenin 20

6. YILAN ZEHİRLERİNİN İNSANLAR ÜZERİNE ETKİLERİ 21

6.1. Zehirli Yılan Isırmasında Klinik Bulgu ve Belirtiler 21

6.2. Engerek Zehirlenmesinde Klinik Bulgular 21

6.3. Zehirli Yılan Isırmasında İlk Yardım 22

6.4. Zehirli Yılan Isırmasında Genel Tedavi 22

7. SONUÇ 23

8. KAYNAKLAR 24

ŞEKİLLER LİSTESİ

Şekil 1. Vipera ammodytes (Boynuzlu Engerek) 5

Şekil 2. Vipera kaznakovi (Siyah Engerek) 6

Şekil 3. Vipera lebetina (Koca Engerek) 7

Şekil 4. Vipera barani (Baran Engereği). 8

Şekil 5. Vipera pontica. (Çoruh Engereği) 9

Şekil 6. Vipera raddei (Ağrı Engereği) 10

Şekil 7. Vipera wagneri. (Vagner Engereği) 11

Şekil 8. Vipera ursinii (Küçük Engerek) 12

Şekil 9. Vipera xanthina (Şeritli Engerek) 13

Şekil 10. Malpolon monspessulanus (Çuburbaşlı Yılan) 15

Şekil 11. Telescopus fallax (Kedi Gözlü Yılan) 16

Şekil 12. Türkiye’de Yaşayan Zehirli Yılan Türlerinin Coğrafik Dağılımı 1

1. GİRİŞ

Dünyada yaşayan tür sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber 2.500 kadar yılan türü olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bunlardan 1/3’ü insanlar için tehlikeli sayılabilecek kadar zehirlidir. Tehlikeli olan bu türler ise yılan türlerinin %8’ni oluşturmaktadır. Bu oran Türkiye’de yaşayan yılan türleri için de geçerlidir. Çünkü Türkiye’de toplam 36 yılan türünün sadece 11 tanesi zehirlidir.

Korkulan birçok zehirli yılanın, fazla tehlikeli olmadığı yapılan çalışmalarla ortaya çıkmış bulunmaktadır. Buna rağmen, ülkemizde yılanlara pek yaşama şansı tanınmamaktadır. Buna, halkın yeterince aydınlatılmaması, bu hayvanlar hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları neden olmaktadır.

Ülkemizde yaşayan zehirli yılan türlerinden olan engereklerle insanların karşılaşma ihtimalleri oldukça azdır. Çünkü zehirli engerek türleri gündüzleri normal olarak açıkta dolaşmazlar. Ayrıca insanlar, zehirli yılan türlerinin avlarını teşkil etmediğinden, bunların insanları isteyerek zehirlemeleri düşünülemez. Bir zehirli yılan, ancak kendini korumak zorunda kaldığında ısırarak zehirleme yoluna başvurur. Eğer engerek türlerine bilerek veya bilmeyerek zarar verilmedikçe, herhangi bir tehlikenin gelmesi söz konusu değildir.

Bu çalışmada yurdumuzda yaşayan yılanların; gerçekten korkulan canlılar olmadıklarını ve tabiattaki dengenin sağlanmasında büyük önem taşıdıklarını belirterek, yılanların daha iyi tanıtılması amaçlanmıştır.

2. TÜRKİYE’DE BULUNAN ZEHİRLİ YILANLARIN GENEL ÖZELLİKLERİ

Bir tahmine göre bugün dünyada 2.500 kadar yılan türü yaşamaktadır. Bunlardan ancak 1/3’i insanlar için az veya çok derecede zehirlidir. Çok tehlikeli olanlar ise bütün yılan türlerinin %8’ini geçmez (Baran, 1998).

Zehirli yılanların üyeleri ve omuz kemerleri yoktur. Yalnız bazı ilkel yılanlarda anüs açıklığının arka tarafında her iki yanda mahmuz şeklinde üye kalıntıları bulunur. Dış kulak ve orta kulak yoktur.

Zehirli yılanlarda, zehirli bir kertenkele olan Heloderma’da olduğu gibi içinde kanallar bulunan bir çift zehir dişleri vardır. Bu şekildeki diş tipine “opisthoglyphs” denir. Bazı yılanlarda zehir dişleri arkaya doğru yatık halde bulunur. Ancak ağız açıldığı zaman kullanılabilir hale gelir. Bu şekildeki opisthoglyphs dişlere “solenoglyphs” dişler denir. Bu şekildeki dişler yalnız çıngıraklı yılanlarda görülür. Bazılarında ise dişler geriye doğru yatırılamaz ve her zaman dik halde bulunur. Bu tip opisthoglyphs dişlere de “proteroglyphs” dişler adı verilir (Kuru, 1999).

Zehirli yılanlarda, başın yan taraflarında ve umumiyetle gözün alt ve yan tarafında büyük birer zehir bezi mevcuttur. Bezin ön kısmı zehir kanalı şeklinde uzamıştır. Kanalın ucu, bir kılıf (yumuşak doku) ile sarılmış olan zehir dişinin kaide kısmına açılır. Dişin iç tarafında bir kanal bulunur. Bu kanal dişin kaide ve uç tarafına yakın iyi yerde dışarıya açılır. Yılan ısırınca, zehir bezini saran kaslar kasılarak bez içinde bulunan zehirli sıvı, zehir kanalı ile zehir dişine geçer ve dişin battığı dokuya dökülür. Zehir dişinin kendisi zehirli olmayıp, zehir bezinden gelen salgıyı akıtır (Baran, 1998).

Zehirli yılanlarda, bir çift asıl zehir dişinin yanında bir çiftte yedek zehir dişleri vardır. Bu yedek zehir dişleri asıl zehir dişleri kırılınca veya görev yapamaz hale gelince hemen gelişerek asıl zehir dişlerinin yerini alır (Kuru, 1999).

Zehirli yılanlar ile zehirsiz yılanları birbirinden ayırmak her ne kadar güç ise de, Türkiye’de bulunan bir zehirli yılan ile zehirsiz bir yılanı birbirlerinden ayırmaya yarayan bazı özellikler şunlardır:

Zehirli yılanların başlarının dorsalinde küçük ve çok sayıda, zehirsiz yılanlarda ise büyük ve en fazla 9 tane pul vardır.

Zehirli yılanlarda göz ile alt çene kenarı arasındaki pullar çok sıralı, zehirsiz yılanlarda ise bir sıralıdır.

Zehirli yılanlarda kuyruk ucu küt, zehirsiz yılanlarda uca doğru gittikçe incelir.

Zehirli yılanlarda vücut iri lekeli ve güzel renkli, zehirsiz yılanlarda ise lekesizdir.

Zehirli yılanlarda göz bebekleri elips, zehirsiz yılanlarda ise yuvarlak şekildedir.

Zehirli yılanlarda baş üçgen şeklinde köşeli ve boyun belirli, zehirsiz yılanlarda ise baş elips şeklinde ve boyun belirsizdir.

Zehirli yılanlarda üst çenenin ön ucunda 2 tane zehir dişi vardır, zehirsiz yılanlarda bu dişler yoktur.

Zehirli yılanlardan bazıları ovovivipar, zehirsiz yılanların hepsi ovipar’dır (Kuru, 1999).

Göz kapakları birbiri ile kaynaşarak saydam bir şekil almıştır. Dilleri çatallı ve oldukça uzundur. Ağız kapalıyken bile dudaklarının ön tarafındaki çukurluktan dillerini dışarıya uzatabilirler. Vücudu örten pullar keratin madde içeriği bakımından fazla sert değildir. Bu nedenle vücut kolaylıkla sağa sola kıvrılabilir. Gelişmek için derilerini bir bütün halinde değiştirirler. Bu olaya “gömlek değiştirme” denir (Kuru, 1999).

Türkiye’de yaşayan zehirli yılan türlerinin ekseriyeti Viperidae familyasındandır. Türkiye’de Viperidae (Engerekli yılanlar) familyasına mensup 9 cins bulunmaktadır. Ayrıca Colubridae familyasına ait 2 cins daha mevcuttur (Baran, 1998).

3. VİPERİDAE (Engerekli Yılanlar)

Maksil kemiği çok kısa olup üzerinde bir çift veya daha fazla sayıda zehir dişi bulunur. Isıracakları zaman üst çene dikey duruma gelir. Çene kapanınca dişler geriye bükülür ve uç kısımları mukus salgılayan bir kısmın içerisine girer. Zehirleri çok şiddetlidir ve hemotoksik etki yapar. Bir insan ısırılınca ateşi yükselir, rengi beyazlaşır, kan basıncı aniden düşer, dokular dejenere olur, iç kanama meydana gelir, kalp durur ve ölüm meydana gelir. Bazılarında zehir aynı zamanda nörotoksik etki de gösterir. Bir kısmının zehiri ilaç yapımında kullanılır. Arka üyelerin kalıntıları yoktur. Göz bebekleri dikey ve elips şeklindedir (Kuru, 1999).

Baş, boyun kısmından bariz olarak daha geniştir. Umumiyetle kalın yapılı ve kısa kuyrukludurlar. İnce vücutlu olan türleri azdır. Çoğunda başın üst tarafı pullar ile örtülüdür. Vücudu örten pullar karinalıdır (Baran, 1998).

Çoğunlukla kemirici ve kertenkelelerle beslenirler. Ayrıca kurbağa ve kuşları da yediği saptanmıştır. Küçük boyda olanlar çekirgelerle de beslenmektedirler. Çok hareketli değillerdir, genellikle bir yerde yatıp avlarını beklerler. Bu sırada dilleriyle avlarının yerini saptarlar. Avlarını önce ısırıp felç edip veya öldürdükten sonra yutarlar. Kemiricilerle beslendiklerinden bu hayvanların kontrolü açısından yararlıdırlar. Bazı ilkel olanları ovipar, çoğunluğu ise vivipar’dırlar. Çiftleşme zamanı erkekler birbirleriyle dövüşürler. Fakat bu sırada birbirlerini ısırmazlar (Kuru, 1999).

Engerekli yılanlarda karmaşık bir zehir aygıtı görülür; zehir dişleri çok gelişmiştir ve tutturulmuş olukları kemiğin bir ölçüde hareketli olması nedeniyle, havaya kalkabilir. Bu diş mekanizması hayvan için zorunludur; çünkü dişler dokulara etkili biçimde saptanacak doğrultuda, kusursuz bir gelişme geçirmişlerdir. Dişlerin hem saldırıda hem savunmada yararlı bu özel uyarlanması nedeniyle, bedenin çok çevik hareketler yapabilmesine gerek kalmamıştır.

Ülkemizde Viperidae familyasına mensup vipera cinsi ve bunun 9 türü yaşamaktadır.

Viperidae Familyasına Ait Örnek Türler şunlardır:

3.1. Vipera ammodytes (Boynuzlu Engerek)

Vücut boyu 55 cm. kadar, başın ucu sivri, arka tarafı geniş ve boynu incedir. Başın üst tarafı önde ve ortada küçük karinasız pullarla diğer kısımları plaklarla örtülüdür. Gözbebekleri dikeydir (Atatür ve Baran, 1998).

Şekil 1. Vipera ammodytes (www.kingsnake.com).

Sırt tarafı kül rengi, sarımsı veya beyazımsı sarı yahut gri kahverengidir. Bu zemin üzerinde esmer kahverengi zikzak bant bulunur; bu bandın kenarları iç bölgelerden daha koyudur. Kuyruğun uç kısmı pembemsi sarı renktedir. Başın üzerindeki esmer lekeler az belirgindir. Alt taraf sarımsı beyazdır. Bu zemin üzerinde ince siyah nokta veya küçük siyah lekeler mevcuttur (Baran, 1998).

Erkekler, dişilerden daha uzundur. Kumluk ve küçük ağaçlarla kaplı taşlık bölgelerde yaşar, 2.000 m. yüksekliklere kadar yayılış gösterir. Ağaçlara tırmanırlar, esas besinlerini küçük kemiriciler oluşturmaktadır. Bunun yanında kuş, kertenkele ve yılanlarla da beslenmektedir. Zehiri insan için çok tehlikelidir. Yalnız 1/10.000’lik sulu zehir, acı giderici merhem, kan yapıcı, şiddetli sinir ağrıları, romatizma ve siyatik için gerekli ilaçların yapımında kullanılır. Soğuk olan bölgelerde 6 ay kadar kış uykusuna yatar, vivipardırlar. Alıştığı yere çok bağlıdırlar. Yanlarına yaklaşıldığında kendilerine öz “tıslama” şeklinde bir ses çıkarırlar. Ülkemizde Trakya’nın kuzeyinde, Batı, Güney Anadolu, ayrıca Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde yayılmıştır (Kuru, 1999).

3.2. Vipera kaznakovi (Siyah Engerek)

Başı üçgen şeklinde, ince boyunlu ve vücut boyu 50-60 cm, bazen 70 cm. kadar olabilir. Başın üst tarafı karinasız pullarla ve plaklarla örtülüdür. Göz bebeği dikeydir (Atatür ve Baran, 1998). Sırt tarafın zemin rengi, sarımsı griden tuğla kırmızısına kadar değişir. Bu zemin renk üzerinde, başın üstünden başlayan zikzak yahut dalgalı uzunlamasına bir bant bulunur. Geniş sırt bantı bazen enine parçalara ayrılmış olabilir. Gövde yanları siyah bantlı yahut sık nokta veya küçük lekelidir. Alt taraf siyah olup üzerinde dağınık sarımsı beyaz lekeler bulunur. Bu türde tamamen siyah renkli ve desenli olmayan melanistik numunelere de rastlanır (Baran, 1998).

Şekil 2. Vipera kaznakovi (www.kingsnake.com).

Sık ormanlık bölgelerdeki taşlık kısımlarda yaşarlar. Sık bitkilerle kaplı kısımlarda görülen bu yılan çeşidi, yurdumuzdaki karasal yılan türleri içinde en rutubetli biotop’larda yaşayan zehirli yılan türüdür. Vertikal dağılışları deniz seviyesinden 2.000 m.’ye kadardır. Besinlerini küçük kemirici hayvanlar ve kertenkeleler teşkil eder. Başlarının arka tarafı çok şişkin olduğundan, zehir bezleri büyüktür ve dolayısıyla çok tehlikelidir. Kafkaslarda bu türün sokmasıyla evcil hayvanların ve insanların öldüğü bilinmektedir. Yurdumuzda Doğu Karadeniz Bölgesi bu türün yayılış alanını teşkil eder. Yalnız Hopa civarında bulunmaktadır (Baran, 1998).

3.3. Vipera lebetina (Koca Engerek)

Boyları 2 metre, ağırlıkları 3 kg. kadar olabilmektedir. Türkiye’de yaşayan yılanların en zehirli, en uzun ve kalın olanıdır. Isırdığı fareyi birkaç saniyede öldürür. Hatta ısırdığı at ve deve gibi hayvanları bile öldürebilmektedir (Kuru, 1999).

Şekil 3. Vipera lebetina (www.kingsnake.com).

Başın ucu küt ve boyun bariz bir şekilde incelmiştir. Başın üst tarafı tamamen karinalı küçük pullarla örtülüdür. Üst taraf gri veya esmer kahverengi olup, üzerinde ekseriyetle bariz bazen de belirsiz iri siyahımsı lekeler bulunur. Orta kısımları tuğla kırmızısı renkte, kenarları ise esmer bir şeritle çevrili olan sırt lekeleri kuyruk üstünde de küçülerek devam ederler. Başın üst tarafında leke mevcut değildir. Alt taraf hafif pembemsi, sarı yahut beyaz renklidir. Bu zemin üzerinde siyah noktalar vardır. Kuyruğun son kısmı sarımsıdır (Baran, 1998).

Ormansız düz ova ve taşlık kısımlarda yaşar. Ayrıca harabelerde, tarla ve bahçe aralarında da görülürler. Besinlerini küçük kemiriciler, kuşlar, kertenkele ve yılanlar teşkil eder. Avlarını önce zehirleyip öldürür sonra yutar. Bir dişi 5-7 yavru doğurur. Hareketleri çok ağırdır (Atatür ve Baran, 1998).

Bu tür Türkiye’de adana civarı ile Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde yayılmıştır (Kuru, 1999).

3.4. Vipera barani (Baran Engereği)

Vücut boyu 55 cm. kadar, başın ucu sivri, arka tarafı geniş ve boynu incedir. Başın ön tarafı önde ve ortada küçük karinasız pullarla diğer kısımları plaklarla örtülüdür. Göz bebekleri dikeydir (Baran, 1998).

Şekil 4. Vipera barani (Atatür ve Baran, 1998).

Türün incelenen örneklerinden biri hariç tümü siyah renklidir. Melonistik formlarda supralabial plaklar üzerinde ve rostrumun uç yan kenarlarında beyaz lekeler vardır. Lekelerin bir kısmı birleşerek zikzak bant teşkil ederler, bazıları da ayrıdır. Kuyruk ucu sarı renklidir.

Alçak tepeli fundalık kısımların taşlı bölgelerinde yaşarlar ve küçük memeli hayvanlar ile beslenirler.

Bu tür şimdiki bilgilere göre yalnız Türkiye’de yayılmış endemik bir türdür. İlk olarak Sakarya ilinde bulunmuş olan bu engerek türünün daha sonra 1992 yılında üçü melanistik toplam 4 ayrı örneği Silifke civarındaki Toros’lardan bulunmuştur (Atatür ve Baran, 1998).

3.5. Vipera pontica (Çoruh Engereği)

Nispeten ince boyunlu, vücut boyu 40-50 cm. kadar olan bir engerek türüdür. Başın üstü karinasız pul ve plaklarla örtülü, göz bebeği dikey ve göz etrafındaki pul sayısı 9-13 arasında değişir.

Şekil 5. Vipera pontica (Atatür ve Baran, 1998).

Sırt tarafın zemin rengi gri kahverengi olup üzerinde bariz v eyer yer birleşerek zikzak bant teşkil eden enine siyahımsı lekeler bulunur. Temporal şerit mevcut, gövde yanlarında seyrek ve az bariz küçük koyu lekeler vardır. Baş ve boyun altı sarımsı beyaz olup siyah lekeli, karın tarafı siyah renkli olup beyazımsı lekelidir. Kuyruk ucu yeşilimsi sarıdır.

Sık ormanlık bölgelerde taşlık kısımlarda yaşar. bu türden yalnız 2 yavru,bir ergin numune tanınmaktadır. Bu engerek türü yabancılar tarafından toplatılarak yurt dışına götürülmektedir.

Vipera pontica, şimdilik yalnız Artvin ilinde Çoruh Vadisi ile Çamlıhemşin civarında bilinmektedir. Vertikal dağılışı 1.000 m.’ye çıkabilir (Atatür ve Baran, 1998).

3.6. Vipera raddei (Ağrı Engereği)

Vücut boyu 100 cm. kadar, baş belirgin üçgen şeklinde ve ince boyunludur. Başın üstü küçük karinalı pullarla örtülüdür. Göz bebekleri dikeydir. Sırt taraf gri kahverengi olup üzerinde zikzak bant veya köşeli lekeler bulunur. Bu lekelerin kenarları koyu, iç kısımları daha açık renkte, bazen de tamamen siyahımsıdır. Kuyruk üstündeki lekeler uca doğru ince bant şeklini alır. Alt taraf sarımsı beyaz ve siyah nokta veya küçük lekelidir.

Şekil 6. Vipera raddei (www.kingsnake.com)

Dağlık bölgelerde ormansız ve az bitkili taşlık kısımlarda yaşarlar ve bazen orman içindeki taşlık yerlerde de görülürler. Besinlerini küçük kemiriciler, kertenkele, kuş ve yılanlar teşkil eder. Geceleri avlanan bu zehirli engerek türü, gündüzleri taş altlarında gözlenir. Hareketleri ağırdır ve mecbur kalmadıkça sokmazlar. Zehirleri insanlar için tehlikeli olabilir. Ancak bu türün ısırmasıyla ölüm olayının olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bir dişi 3-9 kadar yavru doğurur.

Bu tür Türkiye’de Kars, Ağrı ve Iğdır illerinde, ayrıca Van ile Hakkari illerinin İran ve Irak sınırlarına yakın kısımlarında yayılmıştır (Atatür ve Baran, 1998).

3.7. Vipera wagneri (Vagner Engereği)

Çok güzel desenli ve vücut boyu 50-90 cm. olan bir engerek türüdür. Boyun bariz şekilde ince, başın üstü karinalı küçük pullarla örtülü, yalnız supraocular plaklar belirgindir. Göz bebeği dikey ve gözün etrafında 12-15 pul bulunur.

Şekil 7. Vipera wagneri (Atatür ve Baran, 1998).

Sırt gri veya kahverengi bej olup bariz lekelidir. Lekelerin kenarları koyu, iç kısımları kırmızımsı veya sarımsı kahverengidir. Lekeler ayrı veya bitişik, kuyrukta dalgalı bant teşkil eder. Temporal şerit bariz, gövde yanlarında da leke sıraları vardır. Alt taraf açık gri ve dağınık koyu lekelidir.

Seyrek bitkili, taşlı dağ yamaçlarında yaşarlar. Daha çok buralardaki akarsulara yakın yerlerde görülürler. Günün erken saatleri ile akşamın geç saatlerinde avlanmaya çıkarlar. Rahatsız edildiğinde tıslama sesi çıkarır. Besinlerini kemirici, kertenkele ve kuşlar teşkil eder. Zehirli olan bu türün zehirinin insanlar için tehlikeli olacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu yılanın sokması ile ölüm olayı bilinmemektedir.

Bu türün vertikal dağılışı 1.200-2.000 m. arasında değişir. Türkiye’de Kars ile sınırları içinde yayılmıştır (Atatür ve Baran, 1998).

8. Vipera ursinii (Küçük Engerek)

Boyları 50 cm. kadar veya biraz daha uzun olabilen küçük bir yılandır. Başın üstü karinasız pul ve plaklarla örtülüdür. Göz bebeği dikeydir (Atatür ve Baran, 1998).

Sırt tarafın zemin rengi soluk kahverengi, sarımsı veya zeytin yeşilidir. Bu renk üzerinde kuyruk ucuna kadar devam eden kesintisiz zikzak veya dalgalı esmer kahverengi uzunlamasına bir bant bulunur. Bandın yer yer dış kenarları iç tarafından daha koyu renklidir. Gövde ve kuyruk yanlarında da küçük leke sırası mevcut olup, bunlar vertial plaklara kadar uzanırlar yahut 2 parçalı olabilirler. Lekelerin dışında kalan sırt pulları siyah noktalıdır. Alt taraf sarımsı beyazdır. Bu zemin üzerinde siyah nokta yahut siyah lekeler bulunur (Baran, 1998).

Şekil 8. Vipera ursinii (www.kingsnake.com)

Açık arazide, otlu ve taşlı kısımlarda yaşar. bazen ormanlık ve çalılıklarda da görülür. Esas besinlerini böcekler, nadiren kertenkele ve yılanlar teşkil eder. Bir dişi 4-10 yavru doğurur. Besinlerini önce zehirleyerek öldürür. Türkiye’deki en küçük zehirli yılan türüdür. Bu yılan 3.000 m. kadar yüksekliklerde de bulunabilir. Yavru doğurma zamanı Temmuz ve Ağustos aylarıdır. Kış uykusunu kemirici hayvanların yuvalarında, kaya aralıklarında vb. gizli yerlerde geçirirler. Sokmasıyla ölüm olduğu kesin olarak bilinmemektedir.Türkiye’de Kuzeydoğu ve Güneybatı Anadolu Bölgeleri’nde (yalnız Antalya ili Elmalı ilçesi civarında) yayılmıştır. (Atatür ve Baran, 1998).

3.9. Vipera xanthina (Şeritli Engerek)

Başı bariz şekilde üçgen ve ince boyunlu, kalın yapılı bir yılandır. Vücut boyu 70-80 cm. nadiren 1 m. kadar olabilir. Başın üstü küçük ve karinalı pulludur. Göz bebeği dikey, gözün etrafında pul sayısı 11-14’tür (Atatür ve baran, 1998).

Sırt tarafın zemini gri kahverengidir. Bu zemin üzerinde iri siyahımsı lekeler bulunur; lekeler bazen baklava dilimi şeklinde veya yuvarlağımsı, bazen de birleşerek devamlı veya kesikli zikzak veya dalgalı bir bant meydana getirirler. Sırt lekelerinin kenarları orta kısımlarına nazaran daha koyudur. Kuyruk üzerindeki lekeler uca doğru ince bant şeklini alır. Başın üst tarafında küçük siyah lekelerle birlikte orta kısımda bir çift küçük leke bulunur. Başın arkasında 2 iri siyah leke mevcuttur ve siyah temporal şerit vardır. Alt tarafın zemin rengi sarımsı beyazdır. Bu zeminde siyah nokta veya küçük siyah lekeler bulunur (Baran, 1998).

Şekil 9. Vipera xanthina (www.kingsnake.com)

Vipera xanthira, dağların ormansız ve taşlık kısımlarında, nadiren orman içi ve harebelerde yaşar.Besinlerini kemiriciler, kertenkele, kuş ve yılanlar teşkil eder. Geceleri avlanır, avlarını zehirleyip öldürdükten sonra yutar. Bir dişi 2-15 kadar yavru doğurur. Hareketleri ağırdır, sıkıştırılmadıkça insanı sokmazlar. Zehirli bir yılandır. Zehirleri insanlar ve büyükbaş hayvanlar için tehlikeli olan bir türü de yabancılar yurt dışına götürülmektedir. Endemik olan bu türün, vertikal dağılışı 2.000 m.’ye ulaşır. Ege, Akdeniz ve Orta Anadolu Bölgeleri’nde ve Kars yöresinde yaşar (Kuru, 1999).

4. COLUBRİDAE

Kafatasları üzerindeki maxilla, palatin ve pterygoid kemikleri oynaktır. Hemen hemen tümünde bu kemikler üzerinde dişler bulunur. Kalça kemeri ve arka üye kalıntıları yoktur. Yalnız sağ akciğerleri gelişmiştir. Zehir dişleri çoğunlukla yoktur. Bazılarında üst çene kemiğinin arkasında yer alan zehir dişleri ısırma sırasında kullanılmadığından insanı ısırsalar bile zehirleyemezler. Ancak yutma sırasında zehir verebilen bu dişler böylece avın midede kıpırdamasını önler. Bazen yutulan kurbağanın canlı olarak mideden ağız yoluyla dışarı çıktığı saptanmıştır. Bu tip kurbağalar hemen su ile yıkanırsa uzun süre yaşatılabilir. Aksi halde midede iken kurbağa üzerine salgılanan sindirim enzimlerinin etkisiyle kurbağa kısa sürede yaşamını kaybeder (Kuru, 1999).

Bu familyaya mensup yılanların boyları 1-2 m. arasında değişir, bununla beraber 1 m.’den daha küçük olanları bulunduğu gibi, 2 m.’yi biraz aşanları da vardır.

Yaklaşık olarak bütün yılan türlerinin 3/4’ü bu familyaya mensuptur. Tahmini olarak 250’den fazla cins ve 1.000’den fazla tür ihtiva eder. Dolayısıyla gerek vücut şekilleri, gerek yaşadıkları ortamlar çok çeşitlidir. Bazı türleri karasal, bazı türleri sucul veya yarı suculdur, bir kısmı ağaçlarda yaşar, bir kısmı da kazıcıdır. Dünyanın hem sıcak hem ılıman bölgelerine yayılmışlardır. Çoğunlukla ovipardırlar. Fakat ovovivipar olanları da mevcuttur.

Ülkemizde bu familyaya mensup zehirli olarak kabul edilen 2 cinsi mevcuttur: Malpolon ve Telescopus.

Colubridae Familyasına ait örnek türler şunlardır:

4.1. Malpolon monspessulanus (Çukurbaşlı Yılan)

Vücut uzunluğu 2 m. kadar olabilen oldukça uzun boylu yılanlardır. Baş üstünde ve gözler araksında boyuna bir çukurluk vardır. Vücutları silindirik ve baş kısmı boyundan daha geniş değildir (Atatür ve Baran, 1998).

Şekil 10. Malpolon monspessulanus (www.kingsnake.com)

Renk ve desen özellikleri genç ve yaşlılarda biraz farklıdır. Gençlerde başın üstü sarımsı kahverengi ve esmer kahverengi lekeli; bu lekelerin kenarları genellikle sarımsı beyaz çizgilerle sınırlanır. Gövdenin üst tarafı gri, zeytunî veya koyu kahverengi, bu zemin renk üzerinde siyahımsı küçük lekeler yer alır; lekelerin kenarlarında ince beyaz çizgiler bulunabilir. Koyu temporal şerit mevcuttur. Alt taraf beyazımsı ince siyah noktalıdır. Yaş ilerledikçe baş ve gövde lekeleri kaybolur. Üst taraf yeşilimsi gri kahverengi ve lekesiz; ancak başı ergin fertlerde seyrek ve küçük lekeler bulunabilir. Ergin yılanlarda karın taraf sarımsı beyaz ve gri noktalıdır (Baran, 1998).

Bitkisi az olan taşlık bölgelerde yaşar. Bahçe ve su kanalları civarında da bulunmaktadır. Küçük memeli, kuş, kertenkele ve diğer yılanlarla beslenirler. Çiftleşme Nisan ayında başlar ve bir dişi Temmuz ayında 4-12 yumurta bırakır. Büyük fertlerin yumurta sayısı 20 kadar olabilir. Zehir dişleri olmasına karşın, bu dişlerin üst çenenin arkasında yer alması nedeniyle insanı ısırsa bile zehirini akıtamaz, ancak ısırdığı yerin şişmesine ve ağrı vermesine sebep olur. Zehiri ancak beslendiği küçük hayvanları yutarken etkili olur (Kuru, 1999).

Bu türün vertikal dağılışı 1.500 m. kadardır. Anadolu’nun Karadeniz sahil bölgesi hariç bütün Türkiye’ye yayılmışlardır (Atatür ve Baran, 1998).

4.2. Telescopus fallax (Kedi Gözlü yılan)

İnce boyunlu, göz bebekleri dikey ve vücut uzunluğu genellikle 1 m. kadar olabilen bir yılan türüdür (Atatür ve Baran, 1998).

Üst tarafı gri veya gri kahverengi olup, bu zemin renk üzerinde ve sırtta siyah lekeler bulunur. Sırt lekeleri gövdenin geri kısımlarında ve kuyruk üstünde daha soluk renkli, bazen de ancak fark edilecek kadar siliktir. Üst taraftaki lekeler genellikle ayrı, bazen bitişik veya parçalanmış durumdadır. Sırt pulları siyah noktalıdır. Koyu renkli temporal şerit mevcut ve ön tarafta nasal plağa ulaşır. Başın üst tarafı esmer bulutludur. Gövde yanlarında da bir sıra leke bulunur ve bunlar üst taraftakilerden daha dar olup, bazen sırt lekeleri ile bitişik de olabilir. Alt taraf sarımsı beyaz ve noktaların gruplaşmasından meydana gelen lekelerle kaplı mermer görünüşündedir (Baran, 1998).

Şekil 11. Telescopus fallax (Atatür ve Baran, 1998).

Güneşli taşlık yamaçlar, yol kenarları, eski duvar ve binalarda yaşarlar. genellikle kertenkelelerle beslenir, küçük memelileri de yerler. Zehir dişleri ağzın arka tarafında bulunduğundan insan için tehlikeli olamazlar. Yalnız avlarını zehirleyip bayıltırlar ve ondan sonra yutarlar. Ovipardırlar. Bir dişi Temmuz ayında bir seferde ekseriyetle 7-8 kadar yumurta bıkarı (Kuru, 1999).

Bu türün vertikal dağılışı 1.600 m. kadardır. Ülkemizde bu tür Türkiye’nin Batı, Güney kısımları ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bulunur (Atatür ve Baran, 1998).

5. YILAN ZEHİRİ

Zehirli yılan ağzında, avın ıslatılmasına ve kaygan hale gelmesine yarayan adi tükürük bezlerinden başka, esas fonksiyonu zehirli sıvı salmak olan bezler de mevcuttur. Bu organlarda aslında tükürük bezlerinin değişik şekli olup, memelilerin paratroid bezleri ile homolog sayılır. Bu bezlerin tükürük bezlerinden farkı, salgıladıkları sıvıda toksik (zehirleyici) unsurların bulunmamasıdır (Baran, 1998).

Son yıllarda tıp ve bağlantılı bilimlerdeki aşamalar ve sayısız çalışmalar yılan zehirinin kimyasal ve fiziksel özelliklerinin incelenmesini sağlamıştır (Latifi, 1991).

5.1. Fiziksel Özellikleri

Genel olarak yılan zehiri sarımsı veya beyazımsı (yahut renksiz) bir sıvı olup içinde az çok katı cisimler de bulunur. Az çok yapışkan olan bu sıvı, sudan biraz daha ağırdır. Açık havada bırakılırsa kısa zamanda bozulur. Kurutulursa, karanlık ve serin yerde tutulmak şartıyla uzun yıllar etkinliği kaybolmaz. Kuru zehir, saf suda veya tuzlu suda tekrar eritilebilir (Baran, 1998).

Yılandan alınan zehir, kurutma aygıtlarında, özel koşullarda kurutulur veya P2O5 veya klorakalsiyum (chlorocalcium) varlığı ile vakumla veya havayla kurutulur. Kuru zehir sonra tartılır ve farklı şişelerde depolanır. Kullanılacağı zaman ise saf su ile veya tuzlu suyla tekrar eritilerek kullanılabilir duruma gelir (Latifi, 1991).

5.2. Yılan Zehirinin Kimyasal Bileşimi

Yılan zehirinde, %70 su ve %30 protein yapısında değişik maddeler vardır. Ayrıca zehirde, fostolipaz, asetilkolinesteraz, hyalurinidaz, kollejenaz, RNA ve DNA az, lökotrienler, antibakterisidin, nörotoksinler, prokoagülant, antikoagülant, kardiotoksin, hemotoksin ve bazı elektrolitler bulunur. Ayrıca sokma bölgesinden sitolitik enzimler yoluyla kinin, histamin ve serotonin liberasyonuna yol açar (Kurtoğlu, 1992).

Bunların yanında ayrıca yılan zehirinde, proteolitik ve hemolitik faktörler, aminoasit oksidonlar ve diğer enzimler de bulunmaktadır (Latifi, 1991).

5.3. Zehirin Vücut İçinde Yayılması

Yılan ısırınca, zehir dişlerinden akan sıvı vücut içine 2 yoldan yayılır. Bunlardan biri kan dolaşımı sistemidir. Fakat zehir dişinin doğrudan doğruya bir damar içine batması nadir olarak görülür. Böyle olduğu takdirde zehir çabuk yayılır ve zehir kuvvetli ise birkaç dakika içinde ölümle sonuçlanabilir. İkinci yol lenf dolaşım sistemidir. Zehir vücut içine daha çok bu yol ile yayılır. Lenf yolu ile yayılma yavaş cereyan eder. Fakat zehirin bazı toksik unsurları, temas ettikleri dokuları ve ince damarları tahrip ederek kan ve lenfin dokular arasına sızmasına sebep olur (Baran, 1998).

Engerek zehiri, lenf yolu ile lenfatik kanalların yüzeylerinde dolaşarak şiddetli acılar verir (Latifi, 1991).

5.4. Zehirin Etkinlik Derecesi

Yılan zehirinin toksik etkisi, zehrin şiddeti, miktarı, ısırılan hayvanın zehire karşı duyarlılığı, yılanın yaşı, fizyolojik ve patalojik durumu vb. şartlara göre değişir. Bunlardan en önemlisi zehirin şiddeti yani toksisitesidir. Bu faktör yılan türüne göre değişir. Örneğin çok zehirli bir Engerek olan ve Hindistan’da yaşayan Echis carinata’nın bir insan için öldürücü dozu 5 mg. kuru zehirdir (Baran, 1998).

Bazen zehirin kalite ve miktarı sağ ve sol zehir bezlerinin ifrazına göre de farklıdır. Bu farklılık aynı türün erkek ve dişisinde bile gözlenmiştir. Erkek Kobralardaki zehir miktarı dişi Kobralardan daha çoktur ama bu durum engerek yılanlar için geçerli değildir (Latifi, 1991)

Yılan zehirine karşı dayanıklılıkta başka bir faktör, avın veya ısırılan hayvanın boyudur. Aynı şiddet ve miktardaki zehirin küçük bir hayvanla, büyük bir hayvan üzerinde etkisinin aynı olmayacağı aşikârdır. Zira büyük hayvanda zehir, daha geniş sahaya dağılacağından, etkisi de daha az olacaktır.

Yılan ısırdığı zaman, psikolojik durumu da önemlidir. Çok kızmış veya korkmuş ise bütün bez muhteviyatını boşaltabilir; bazen yalnız zehir dişlerini batırır, fakat zehiri akıtmaz. Zehir bezlerini boşaltıp boşaltmamak veya ne miktarda zehir akıtacağı yılanın kendi kontrolü dahilindedir (Baran, 1998).

5.5. Antivenin

Zehirin etkilerini nötralize eden bir serumdur. Atniveninler yani serumlar, heterologous bileşiklerdir. Serumlar, atların yılan zehirlerine karşı bağışıklık kazanmalarından yola çıkılarak hazırlanmışlardır. Antiveninler, pepsin ve aminosülfat (NH4)2SO4 ile önemsiz ölçülerde konsantre edilmesiyle hazırlanır, ayrıca çok az miktarda fenol ihtiva ederler.

Her bir antivenin tedavi değeri 1,0 ml. serum olarak zehiri tedavi etme gücüne bağlıdır. Antivenin etkinliği, son kullanma tarihini geçmiş olsa da zayıflamaz. Uygun bir yerde (2-10 0C) saklanıp, şeffaflığını koruduğu sürece son kullanım tarihini bir yıl aşmış olsa bile kullanılabilir. Ama görünümü puslu veya süt gibi olduysa etkinliğini yitirmiştir.

Hastaya verilecek antiveninin miktarı, zehirin nötralizasyon gücüne, enjekte edilen zehirin nötralizasyon gücüne, enjekte edilen zehrin tipine, miktarına ve kurbanın klinik bulgularına bağlıdır. Genel olarak minimal zehirlenme vakalarında 1 veya 2 ünite, ciddi vakalarda ise 2-6 ünite antivenin gereklidir. Hatta bazı ciddi vakalarda ise 10 veya 45 ünite (=450 ml) serum hastaya verilmiştir (Latifi, 1991).

6. YILAN ZEHİRLERİNİN İNSANLAR ÜZERİNE ETKİLERİ

Yılan zehirlenmesi septromlarını 2 grup altında toplamak mümkündür. Birinci grubu nörotoksin (neurotoxin)’ler teşkil eder. Bunlar sinir sisteminde ve iskelet kaslarına giden sinir uçlarında bozukluklar meydana getirirler. Bu bozukluklar bilhassa beyindeki solunum merkezi ile soluk alıp vermede rol oynayan kaslarda (bilhassa diyaframda) bariz olarak görülür. Nörotoksinlerin etkisi fazla olduğu takdirde solunum tamamen durabilir.

İkinci grup ise hemolytik (kan parçalayıcı) toksinlerdir. Ayrıca bu gruba hemapatogen (kan hastalığı meydana getiren) ‘lerde denir. Bunlar dolaşım sisteminde bozukluklar meydana getirir (Baran 1998).

Klinik olarak engerek zehiri, kan zehiridir ve kan dolaşım sisteminde etkisini gösterir. Kobra zehiri ise sinir zehiridir ve sinir sistemini etkiler (Latifi, 1991).

6.1. Zehirli Yılan Isırmasında Klinik Bulgu ve Belirtiler

Klinik belirtiler yılanın ısırması sonucu meydana gelir. Klinik belirtiler yılanın büyüklüğüne, türüne, zehir miktarına ve etkinliğine, kurbanın yaşı, vücut yapısı ve hastalıklarına ayrıca ısırılan yerine göre değişir.

Yılan ısırması genellikle cilt ve cilt altına olmaktadır. Tesadüfen yılan dişi damara rastlarsa 15 dakika içinde ölüm görülür. Baş ve gövde ısırmaları extremitelerden 2-3 kat daha risklidir. Yine üst extremite ısırması alt extremiteden daha tehlikelidir (Kurtoğlu, 1992).

6.2. Engerek Zehirinden Klinik Bulgular

Lokal ağrı, şişme, ödem, deri renginin bozulması ve ekimoz meydana gelir. Russel tipi engerek yılanlarının ısırmasında yaranın ve diş etlerinin kanaması sıkça görülür. Kan pıhtılaşmayabilir. Ciddi zehirlenmelerde dirsek ve dizleri geçen şişmeler veya kanamalar 2 saat içerisinde tezahür eder (Benli, 1974).

6.3. Zehirli Yılan Isırmasında İlk Yardım

Bir insan zehirli bir yılan tarafından ısırıldığında alınacak önlemler şu şekilde sıralanabilir:

Isırılan yerin 5 – 10 cm. uzağında ve kalbe doğru olan kısmı ip veya benzeri cisimle sıkmak gerekir. Düğüm çok sıkı olmamalıdır. Sıkmadan amaç deri altındaki lenf dolaşımını durdurmaktır.

Isırılan yer alkol veya oksijenli su gibi mikrop öldürücü maddelerle yıkandıktan sonra, bu kısımda 0,5 – 1 cm. derinliğinde “x” şeklinde bir yara açılır.

Bir lastik pompa veya başka bir araçla bu açılan yara emilerek lenf ile birlikte zehir dışarıya atılır. Eğer emecek insanın ağzında yara yoksa kan ağızla da emilip dışarıya atılabilir.

Eğer emecek insanın ağzında yara varsa zehir bu şekilde emilmez. Daha sonra zehir için gerekli serum verilir (Kuru, 1999).

6.4. Zehirli Yılan Isırmasında Genel Tedavi

Genel tedavinin temel taşı antivenin verilmesidir. Isırılan yılan cinsi biliniyorsa özel antivenin kullanılır. Eğer bu mümkün eğilse polivalan yılan antiveini kullanılır. Orta vakalarda 20-40 cc., ağır vakalarda 50-90 cc., çok ağır vakalarda 100-150 cc. Antivenin verilir.

Hasta, yılan ısırmasından sonra ilk 20 dakika içinde gelmişse 0,2 cc. Serum verilir. Daha geç gelmişse yüksek doza geçilir. Antiserum tedavisi genellikle ısırmadan itibaren ilk 4 saatte yararlıdır. Geç kalınan vakalarda da antiserum kullanılabilir ancak pek etkili olunmaz.

Genel tedavinin planlanmasında klinik bulguların düzeltilmesi ve izlenmesi önem taşır. Hastalarda solunum depresyonu, solunum yolları tıkanması ve hipotansiyon yakından izlenir. Hastada kanamalar varsa kan verilir. Renal yetmezlik yakından izlenir. Şiddetli ağrılar varsa, ağrılara uygun ağrı kesiciler verilir, ancak bu ilaçlar solunum etkileyen ilaçlar olmamasına dikkat edilir (Kurtoğlu, 1992).

7. SONUÇ

Yılanlar, sevilmeyen ve hatta korkulan yaratıklardır. Bunun da başlıca nedeni bu hayvanların hepsinin zehirli ve tehlikeli zannedilmesidir. Oysa bu düşünce, gerçeği tam bilmemekten ileri gelir. Her ne kadar yılanların bir kısmı zehirli ise de, büyük çoğunluğu zehirsizdir.

Çevremizde görülen herhangi bir yılan ister tehlikeli isterse de tehlikesiz bir tür olsun, hemen öldürmek istenir. Bu da suçlunun yanında, suçsuzu cezalandırmak gibi haksız bir davranıştır. Kaldı ki tüm olarak yılanlar doğadaki dengeli düzenin korunmasında önemli rol oynarlar.

Yılanlar yok edilecek olursa, onların besinini teşkil eden ve tarıma zararlı olan tarla farelerinin ve benzeri hayvanların kontrolü güçleşecektir.

Bunun yanı sıra, zehirli yılanlara karşı korunmamız da gerekmektedir. Yalnız şunu da unutmamak gerekir ki, bu hayvanlar umumiyetle ancak kendilerine zarar verilecekleri zaman insana saldırabilirler.

8. KAYNAKLAR

BARAN, İ.; BAŞOĞLU, M., (1998). Türkiye Sürüngenleri, Kısım II, Yılanlar, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, s.9-25.

BARAN, İ.; ATATÜR, M.K., (1998). Türkiye Herpetefaunası (Kurbağa ve Sürüngenler), Çevre Bakanlığı, Ankara, s. 181-203.

BENLİ, K., (1974). Zehirlenme El Kitabı (Tercüme), Güven Kitapevi, İzmir, s.432-442.

KURTOĞLU, K. (1992). Zehirlenmeler, Teşhis ve Tedavi, Erciyes Üniversitesi, Pediatri Anabilim Dalı, Kayseri, s. 533-539.

KURU, M., (1999). Omurgalı Hayvanlar, 5. Baskı, Palme Yayıncılık, Ankara, s.368-370.

LATİFİ, M., (1991). The Snakes Of İran, s.39-50.

İnternet adresi : www.kingsnake.com.

12 Temmuz 2007

I-zeytin Çiçek Sap Sokanı

I-ZEYTİN ÇİÇEK SAP SOKANI

(Calocoris trivialis Costa.} (Het.: Miridae ))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Erginler 7-8 mm boyundadır. Genel görünüş; itibarı ile uzunca bir vücut yapışma sahiptir. Renk yeşilimsi olup erkekleri dişilere nazaran daha koyu renklidir. Baş küçük bir üçgen şeklindedir. Antenlerde genellikle sarımsı yeşil renk hakim olmakla beraber segmentleri arasında renk farklılıkları mevcuttur. Kanatlar şeffaf, damarlar gayet barizdir. Karın kısmı ve bacaklar sarımsı yeşil renklidir. Abdomenin uç kısmı erkek ve dişide farklı yapılışta olup, erkeklerde bu sivri bir kısımla son bulduğu halde, dişilerde bir yarık şeklinde görülür. Dişiler erkeklere nazaran daha uzunca bir vücut yapısına sahiptir. Şekil itibariyle bir muzu andıran yumurta açık krem rengindedir. Üzeri düz ve pürüzsüzdür.

Yumurtadan ilk çıkan nimfler yeşil renklidir. İlk dönemlerde hareketlen nisbeten yavaştır. Zaman geçtikçe hareketleri artar ve özellikle son donemde yani 5′nci dönemde kanat izleri belirgin hale gelir.

Kışı sürgünlerde açılan yarıklar içinde yumurta halinde geçirir. Havaların ısınmaya başladığı mart sonu-nisan başlarında yumurtalar açılmaya başlar. Çiçek salkımlarının belirgin bir hal aldığı bu dönemde tek tuk bu zararlının nimflerine rastlanır. Çiçek salkımlarının gelişme periyodu içinde zararlı çıkışında da süratli bir artış görülür. Nimf ve ergin dönemleri tamamen zeylinde geçer. Gerek nimf ve gerekse erginler hortumlarını çiçek tomurcuklarına sokarak beslenirler. Nimfler oburca beslenmeleri sonucu gelişmelerini genellikle nisan ayı sonuna kadar bitirirler ve ergin dönemine geçerler. Cinsel olgunluğa ulaşan dişiler çiftleşmeyi müteakip yumurta koyma boruları vasıtasıyla genç sürgünlerin kabuk kısmı üstünde açtıkları yarıklar içine bırakırlar. Bir ergin dişi elliye yakın yumurta bırakabilir. Bu zararlı yılda bir döl verir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI

C. trivialis doğrudan doğruya bir çiçek zararlısıdır. Çiçek tomurcuklarının belirmesi ve kabarması ile başlayan zarar çiçeklerin meyve bağlamasına kadar devam eder. Zarar nimf devresinde başlamakla beraber ergin döneminde böcek oburca beslendiği için daha da artar.

Her iki dönemde de böcek, hortumu vasıtasıyla önce tomurcuğun çanak yaprağını ve daha sonra çiçek iç organlarını emmek suremle beslenir. Çanak yaprağının emilmesi sırasında dairevi bir leke meydana gelir. Zaman ilerledikçe emgi yeri koyulaşır, çiçek açılamaz, renk kahverengiye dönüşür ve neticede zarar gören tomurcuk kuruyup dökülür. Açılmış çiçeklerde de üreme organlarının tahrip edilmesi sııretiyle de zararı devam eder. Normal yıllarda bir çiçek salkımındaki 30-40 tomurcuktan 4-X tanesi bu zararlıya hedef olmakta ve meyve bağlıyamamaktadır.

Bundan başka bu böcek için tesbit edilen diğer hır zarar sekli daha vardır ki bu da ergin dişi tarafından yumurta koymak için genç sürgünler üzerinde ovipozitor vasıtasıyla açılmış olan yaralardır. Böylece sürgünler sanki dolu vurmuş gibi bir görünüm alırlar. Bu gibi sürgünlerde gelişme yavaş olur Bu zararlı Adana, Aydın, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, İzmir, Manisa ve Muğla ili zeytinliklerinde yaygındır.

3. KONUKÇULARI:

Ana konukçusu zeytindir. Tesadüfen zeytin altlarında bulunan otumsu bitkilerde ve civarda bulunan meyve ağaçlarında da görülebilir.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Bu konuda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kimyasal Mücadele

5.1.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Çiçek açım zamanında nimf ve erginlerin zararlı olmaya başladığı Nisan sonu Mayıs başlarında ağaç başına 25 civarında zararlı tesbit edildiğinde ilaçlamaya geçilir. Bu zararlı ile mücadele zeytin güvesi çiçek nesil mücadelesi ile aynı zamana rastlandığında özellikle bu zararlıya kimyasal bir mücadeleye gerek yoktur. Ancak salgın yıllarında ayrı bir mücadele düşünülür.

5.1.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Bu zararlı ile yapılacak mücadelede toz ilaçlar için motorlu veya motorsuz tozlayıcılar ile emülsiyon preparatlar için yüksek tazyikli motorlu pülverizatörler kullanılır.

5. l .3. İlaçlama Tekniği

Kullanılacak toz ve emülsiyon preparatlarda kaplama şeklinde bir ilaçlama yapılmalıdır.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

İlaçlamadan 2-3 gün sonra ilaçlı sahadan bir ağaç tesadüfen seçilir, altına beyaz bir çarşaf serilir, daha önce de belirtildiği gibi ani etkili bir ilaçla ilaçlanır. 20 dakika bekledikten sonra çarşaf üzerine bu zararlıdan kaç tane düştüğü bulunur ve ilaçlama öncesi bulunan rakamla mukayese edilerek başarı oranı hesaplanır.

II-ZEYTİN GÜVESİ

(Prays oleae Bern.) (Lepidoptera: Hyponpmeutidae))

l. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Ergin kelebeğin boyu 7-8 mm, kanat açıklığı 13-16 mm kadardır. Genel görünüşü gümüşi renklidir. Üst kanatların üzerinde siyah renkli lekeler ve kenar uçlarında da gümüşi renkli saçaklar bulunur. Antenler 3-4 mm uzunluğunda ve kıl gibidir. Dişilerin vücudu erkeklerden daha tombul yapılıdır.

Yumurta 0.25 mm çapında ve basık kubbe biçiminde olup üzerinde arı peteğini andıran desenler bulunur. Genç yumurta önce şeffaf, açılmaya yakın kirli beyaz ve sarımsı renk alır. Tırtılları, genellikle kirli beyaz ve sarımtrak renkte olup, olgun tırtılın boyu 8-10 mm kadardır. Vücudun iki yanında boydan boya koyu renkli birer bant bulunur. Tırtıllar genellikle bol kıllıdır, bazen kılsız olanlarına da rastlanabilir. Pupa dıştan görülebilen seyrek dokulu beyaz bir kolon içinde bulunur.

Zeytin Güvesi yılda üç döl verir ve her döl zeytin ağacının ayrı fenolojik dönemlerinde zararlı olur. Her döl zarar yaptığı döneme göre isimlendirilir.

YAPRAK DÖLÜ (Phyllophagus): eylül aralık aylarında çıkan erginler yine bu aylarda yaprakların genellikle üst yüzlerine yumurta bırakırlar. Sıcaklığa bağlı olarak 8-16 günde yumurtalar açılır ve çıkan genç tırtıllar hemen yumurta kabuğu altından yaprak epidemisine girer.

Burada iki epidermis arasındaki etli kısımda biraz beslenerek 2-3 mm boyunda bir oyuk açar ve kışı bu oyuk içinde geçirir.

Tırtıllar Adana ve Bornova Enstitüsü Bölgelerinde şubat sonu mart başında, Erenköy ve Karadeniz Enstitüsü Bölgelerinde ise mart sonu nisan başlarında kışlaklardan çıkarak taze sürgün uçları ve yapraklarla beslenir. Olgunlaşan larvalar ya iki yaprağı birbirine yapıştırarak, ya bir yaprağı bükerek yada uç yapraklarda bir kokon örerler. Nisan ayından itibaren de ergin çıkışları başlar. Meyvelerde beslenen tırtıllardan oluşan erginler eylül – aralık aylarında çıkarak yaprakların üst yüzlerine yumurta bırakır.

ÇİÇEK DÖLÜ (Anthophagus): Yaprak dölünden oluşan erginler yumurtalarını Adana ve Bornova Enstitüsü Bölgelerinde nisan ayında ve Erenköy Enstitüsü Bölgesinde mayıs ayında henüz oluşmuş çiçek tomurcuklarına ve tomurcuk saplarına bırakırlar. 8-10 günde açılan yumurtalardan çıkan tırtıllar çiçek tomurcuklarının içine girerek beslenirler. Bir tırtıl 10-15 gün süren gelişmesi sırasında 30-40 tomurcuğu tahrip eder. Gelişmesini tamamlayan tırtıllar salgıladıkları iplikçiklerle tomurcukları birbirine bir ağ gibi bağlayarak içinde pupa olurlar. Bunlardan?-10 gün içinde kelebekler çıkar.

MEYVE DÖLÜ (Carpophagus): Zeytin tanelerinin iri kara biber, büyüklüğünü aldığı mayıs sonu ile haziran ayı içerisinde, çiçek dölünde meydana gelen erginler meyvelerin çanak yaprakları üzerine yumurta bırakırlar. Bir haftada açılan bu yumurtalardan çıkan tırtıllar yumurta kabuğu altından meyve sapı dibinden meyvenin içine girerler ve çekirdeğe doğru yol alırlar. Tırtıllar meyveye girerken sapla meyvenin bağlantısını bazen bozarlar bu tür meyveler buruşup kararır ve dökülür. Bunlara karabiber dökümü denir. Meyve içine giren tırtıllar önceleri çekirdek evinin iç yüzünde daha sonra çekirdek içinde tohum (Badem) teşekkül etmeye başlayınca da buraya gelerek gelişmelerini ve beslenmelerini sürdürürler. Bölge ve iklim koşullarına göre 2,5-3,5 ayda tırtıllar olgunlaşarak gelişmelerini tamamlar ve pupa olmak için meyvelerin içinden ve yine sapa yakın bir yerden (sap dibinden) dışarı çıkarlar. Bu çıkış esnasında sap dibinde gözle görülebilecek büyüklükte bir delik (tahminen 0,5 mm çapında) açarlar. Bu çıkış deliği genellikle meyve sapını ayırdığından bu meyveler bir kaç gün içinde dökülür. Bazen ağaç üzerinde dökülmemiş ve tırtıl çıkışlı meyvelere de rastlamak mümkündür. Meyvelerden çıkan tırtıllar ağaçların kabuk altlarında ve çeşitli yerlerinde pupa olurlar. Pupa süresi, Bornova ve Adana Enstitüsü Bölgelerinde 10 gün kadar, Erenköy Enstitüsü Bölgesinde ise 10-19 gün kadardır. Çıkan erginler eylül ve aralık aylarında yapraklara yumurtlar ve yaprak dölünü oluştururlar. Zeytin güvesi bu şekilde yılda 3 döl verir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Zeytin güvesi yalnız tırtıl döneminde zararlı olmaktadır. Zeytin güvesi tırtıllarının zeytin ağaçlarının 3 fenolojik döneminde meydana getirdiği zararları ayrı ayrı incelemek mümkündür.

Yaprak dölü zararı: Tırtıllar, yaprağın iki epidermisi arasında, açtıkları galerilerle ve yaprak ve sürgün uçlarında beslenmeleri ile zararlı olurlar.

Çiçek dölü zararı: Tırtıllar çiçek salkımları arasında beslenerek salkımlardaki tomurcuk ve çiçekleri tahrip ederek meyve tutumunu önlerler.

Meyve Dölü Zararı: Yumurtadan yeni çıkan tırtıllar meyvenin içine meyve sapı dibinden girerek meyve ile meyve sapının birleştiği kısmı bazı meyvelerde tahrip eder ve bu meyvelerin dökülmelerine neden olur. Haziran ayında meydana gelen bu döküme karabiber dökümü adı verilir. Meyve içine giren tırtıllar meyve çekirdeğinde 2,5-3,5 ay kadar beslenerek pupa olmak için yine meyve sapı dibinden dışarı çıkar. Bu çıkış sırasında meyve sapı ile meyve etinin bağıntısını tahrip eder ve bu güve çıkış delikli meyveler dökülür. Bu meyveler henüz yağlanmadan döküldükleri için değerlendirilmeleri de mümkün değildir.

Zeytin güvesinin meyvelerdeki zarar oranı yıllara ve bölgelere göre değişir. Bazı yıllarda bu zarar % 30′a kadar ulaşan ürün kaybına neden olabilmektedir.

Zeytin Güvesi zeytin yetiştirilen çeşitli Akdeniz ülkelerinde ve ülkemizde bulunur.

3. KONUKÇULARI:

Zeytin güvesinin konukçusu zeytindir. Ancak zeytingillerden Phyllyrea (Akça kesme) üzerinde de zararı görülmüştür.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Zeytin güvesinin hakim bir parazitoid ve predatörü yoktur. Yapılan çalışmalarda Ege Bölgesinde, parazit olarak Chalcididae (Hymenoptera) familylasından Aganiaspis fuscicollis praysincola Silvestri bulunmuştur. Hakim durumda değildir. Ayrıca predatör olarak Chrysopidae (Neuroptera) familyasından Chrysopa sp. bulunmaktadır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kimyasal Mücadele

5.1.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Yaprak dölüne karşı ilaçlama kışlayan yaprak dölü tırtıllarının yapraklardaki odacıkları % 80 oranında terk ettiği bir zamanda yapılmalıdır. Zeytin yetiştirilen bölgelerin iklim farklılıklarına göre en uygun ilaçlama zamanı şubat ayı başından mart ayının ilk haftası arasındaki süredir. Yoğunluğun düşük olduğu yıl ve yerlerde bu nesile karşı ilaçlama faydalıları korumak amacıyla yapılmamalıdır.

Çiçek dölüne karşı İlaçlama : Genel sayım prensiplerine uyularak yapılacak sürvey sonucunda üzerinde güve tırtılı tahribatı bulunan somak ( çiçek salkımı) oranı % 10′a yaklaştığı zamanda ilaçlama yapılır. İlaçlama zamanı, nisan sonundan mayıs sonuna kadar olan sürede meyve salkımlarının kontrolü ile saptanır. Özellikle var yıllarında çiçek dölü ilaçlamaları yapılmamalıdır. Meyve dölüne karşı ilaçlama : Genel sayım prensiplerine göre yapılan sürvey sonucunda, meyvelerde yumurta sayısı % 10 veya daha yukarı bulunduğunda ilaçlamaya başlanır. Mayıs ayı sonunda başlanarak yapılacak kontrollerle uygun ilaçlama zamanı saptanır.

5.1.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Kullanılacak ilacın formülasyonu gözönüne alınarak toz ilaçlan uygulamak için yerden tozlayıcı aletler kullanılır. Sulu ilaç formülasyonlarını uygulamak için ise yüksek tazyikli motorlu pülverizatörler kullanılır.

5. l .3. İlaçlama Tekniği

Kaplama ilaçlama yapılır. Ağaçların bütün yaprak çiçek ve meyvelerinin ilaçla temasını sağlayacak şekilde ilaçlama yapmak gerekir.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6.1. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması

Yaprak dölü için; ilaçlamadan 10-15 gün sonra tırtılların kışlama yuvaları kontrol edilir. Ölü ve canlı tırtıl sayıları toplamı 25 (Erenköy 50) oluncaya kadar sayıma devam edilir. Canlı yüzdesi üzerinden değerlendirilir.

Çiçek dölü için, ilaçlamadan bir gün önce etiketlenmiş sürgünlerde ön sayım yapılır. İlaçlamadan 4 gün sonra da değerlendirme sayımı yapılır.

Bu sayım, her ağaçta işaretli sürgünlerde ve en az 200 somak üzerinde uygulanır. Bu somaklardaki tomurcuklardan bir tanesi dahi tahribatlı ise bulaşık olarak kabul edilir. Değerlendirmeler ilaçlama öncesi ve sonrası somaklardaki zarar oranları arasındaki fark sayımı ile mukayese edilerek bulunur. Meyve dölü için, ilaçlamadan 2-3 gün sonra, güve tırtıllarının giriş izleri belli olan zeytin meyveleri toplanır. Meyve sapının çekirdek evine doğru uzantısı ile, bu zamanda henüz pelte durumunda bulunan çekirdek kabuğunun iç yüzeyi binoküler altında dikkatle kontrol edilir. Bulunan güve tırtıllarının canlı ve ölü sayıları toplamı 25 oluncaya kadar sayıma devam edilir. Canlı yüzdesi üzerinden değerlendirme yapılarak etkiler saptanır.

III-ZEYTİN KABUKLU BİTİ

(Parlatoria oleae (Colv.) (Hom.: Diasçididae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Ergin dişinin kabuğu ovalimsi yuvarlak şekilde ve kubbelidir. Rengi, beyazımsı krem renginden koyu kül rengine kadar değişir. Koyu yeşil veya siyahımsı olan exuvia, dişi kabuğunun kenar kısmında veya dışına taşmış durumdadır. Kabuk boyu 2-2.5 mm dir. Ergin dişinin vücudu, oval şekilde olup kenarları iri lobludur. Genç dişi açık pembe eflatun renkte, olgun dişi ise koyu eflatun veya mor renktedir. Erkek, pembemsi eflatun renkte, l mm uzunluğunda narin yapılı ve bir çift kanatlıdır.

Yumurta, koyu eflatun veya mor renkte olup düzgün oval biçimdedir. Dişi kabuğu altında, birbirleri üzerine yığılmış bir şekilde dururlar. Yumurtadan çıkan ve hareketli olan larva, basık oval görünümlü ve eflatun renklidir. Bu dönemin sonlarına doğru genç larva üzerinde mum salgılarından oluşan kabuk örtüsü meydana gelerek hareketsiz dönem başlar.

Kışı olgun dişi döneminde geçirir. Yumurtalarını o yılın iklim koşullarına göre nisan ayının ilk yarısı veya mayıs ayı ilk haftasında bırakmaya başlar. Yumurtlama 2 aya yakın süre devam eder.

Mayıs ayı ortaları veya sonlarına doğru görülen hareketli larvalar dallara, yaprak ve meyvelere giderek, kendilerini uygun bir yere tesbit eder ve beslenmeye başlarlar. İkinci döle ait yumurtalar temmuz ortaları veya sonlarında görülür. İkinci dölün erginleri genellikle kışlamaya çekilir. P.oleae yılda 2 döl verir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI

P. oleae ekonomik yönden önemli bir zararlıdır. Zararını, meyve ağaçlarının gövde, dal, sürgün, meyve yapraklarında meydana getirir. Populasyonu fazla olduğunda, ağaçların kurumalarına neden olur. Zararlının beslenirken salgıladığı toksik madde sonucu, yerleştikleri yerlerde 3-4 mm çapında kırmızı veya mor lekeler meydana gelir. Bir Amasya elmasında en çok 96 adet leke sayılmıştır. Bu leke adetleri meyve çeşitlerine göre değişmektedir. Böyle lekeli meyveler pazar değerlerini kaybetmekte, depolamada büyük kayıplara uğramakta ve konserveleri yapılmamaktadır.

Marmara Bölgesinde; Kocaeli, Bilecik, Bolu, Bursa, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Sakarya ve Tekirdağ il ve ilçelerinde özellikle elma ve armut bahçelerinde saptanmıştır. Ege Bölgesinde İzmir ilinin hemen her tarafında; Bayındır, Bornova, Kemalpaşa, Menemen, Ödemiş, Selçuk, Tire, Torbalı, Çeşme, Dikili, Foça, Karaburun, Karşıyaka ve Urla, Orta Anadolu Bölgesinde Ankara, Eskişehir (Sarıcakaya) ve Burdur (Bucak)’da zararlı saptanmıştır, Karadeniz bölgesinde de yaygın bir zararlıdır. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde de Diyarbakır’da elma ağaçlarında saptanmıştır. Zararlı Akdeniz Bölgesinde de mevcuttur.

3. KONUKÇULARI

Polifag bir zararlıdır. Yurdumuzda elma, şeftali, kiraz, vişne, erik, kayısı, yeni dünya, muşmula, ahlat, zeytin, üvez, ceviz, bağ, kestane ve süs bitkileri konukçuları olarak saptanmıştır.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ

Marmara Bölgesinde saptanan doğal düşmanları; önem sırasına göre şöyledir:

Asalaklar:

Aphytis maculicornis (Masi) (Hymenoptera)

Aphytis proclia (Walker) (Hymenoptera-Aphelinidae)

Aphytis mytilaspidis (Le Baron) (Hymenoptera – Aphelinidae)

Aspidiotiphagus citrinus (Hymenoptera-Aphelinidae)

Avcı Böcekler:

Chilocorus bipustulatus (L.) (Coleoptera-Coccinellidae)

Exochomus quadripustulatus (L.) (Coleoptera – Coccinellidae)

Cybocephalus fodori (E.Y.) Coleoptera – Cybosephalidae)

Allothrombium sp. (Acarina-Trombidiidae)

Lestodiplogis sp. (Diptera-Cecidomyiidae)

Pullus sp. (Coleoptera-Coccinellidae)

Scymnus apetzi (Muls.) (Coleoptera-Coccinellidae)

Typhlodromus (Ambyliseius) sp. (Acarina-Phytoseiidae)

Akdeniz Bölgesinde Aphytis sp. asalağı ile C.fodoii, C.bipustulatus, E.quadripustulatus avcı böcekleri saptanmıştır.

Orta Anadolu Bölgesinde A. maculicornis asalağı ile Tyhphlodromus spp. ve Mediolata mali avcı akarları saptanmıştır.

5. MÜCADELESİ

5.1. Kültürel Önlemler

Bulaşık bahçelerde toprak işlemesi, sulama, gübreleme ve budama işleri usulüne uygun olarak yapılmalıdır. Budamadan kalan artıklar mutlaka yakılarak yok edilmelidir. Bulaşık ağaçlardan alınan dayak ve sırıklar temiz ağaçlara kullanılmamalıdır. Bahçe kenarındaki çit bitkileri kontrol edilmeli zararlıya rastlanırsa, bitkiler de ilaçlanmalı veya kesilip yakılmalıdır.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Bulaşık meyve bahçeleri devamlı kontrol altında bulundurulmalıdır. Gözler patlamadan önce bahçeyi temsil edecek 5 ağacın çeşitli yönlerdeki dallan kontrol edilir. Canlı bireylerin varlığı ve oranı incelenir. Mayıs ayının ilk haftasından başlayarak da hareketli larva çıkışı gözlenmelidir.

Zararlı kışı genellikle olgun dişi döneminde geçirmektedir. Bu dönemde dişi kabuklan çok sert ve kalındır, bu yüzden kışlık ilaçların etkisi pek yüksek olmamaktadır. Marmara bölgesinde, ancak yoğunluğun fazla olduğu bahçelerde bir kaç ilaçlaması ile yoğunluğun azaltılabileceği öğütlenmektedir.

Yaz ilaçlaması; inficardaki ergin oranının % 70 – 80′i bulduğu ve 2.ci dönem larvaların görüldüğü zaman ilaçlamaya başlanır. Zararlı populasonunun yüksek olduğu yerlerde 2. ci ilaçlama ağustos ortalarında yapılmalıdır. Ancak parazitlenme oranı yüksek ise 1. ci döle karşı ilaçlama yapılmamalıdır.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Yüksek basınçlı motorlu pülverizatörler kullanılmalıdır.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

Ağaçların tepeden itibaren tüm yüzeyleri iyice ilaçlanmalı, kaplama şeklinde ilaçlama yapılmalıdır.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Meyvelerde kırmızı lekeler görülmezse ilaçlamalarda başarı sağlanmıştır.

IV-ZEYTİN KARA KOŞNİLİ

(Saissetia oleae Olivier (Homoptera: Coccidae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Zeytin karakoşnili 7 ayrı biyolojik dönem göstermektedir.

Yumurta, uzunca oval, ilk anda parlak krem renkli, embriyonun olgunlaşmasıyla turuncu renkte ve yumurtalı dişinin kabuğu altındadır.

Aktif larva, turuncuya yakın sarı renkte ve hareketlidir. Başının iki yanında nokta halinde siyah bir çift göz ve bunların önünde 6 segmentli antenler mevcuttur.

Birinci dönem larva, yassı ve hareketsizdir. Renk önce sarı, sonradan koyulaşmakta, sırtta boydan boya omirilik gibi bir çıkıntı belirlenmektedir. Anten ve ayaklar vücuda yapışarak hareketliliğini kaybetmiştir.

İkinci dönem larva; Sarımsı bej renkte, sırtta (H) harfi belirmekte ve çevresinde koyu kahverengi leke oluşmaktadır. Birinci dönem larvaya oranla vücut yüksekliği artmıştır.

Üçüncü dönem larva; Kremsi bej renktedir. Enine ve boyuna daha çok gelişmiş, yükseklik artmış ve (H) harfi iyice belirlenmiştir.

Yumurtasız ergin (Yumurtasız dişi) başlangıçta mat gri, olgunlaştıkça kirli gri renk almaktadır. Yükseklik yarım küre şeklinde (H) harfi çevresi iyice çukurlaşmış, mum tabakası iyice belirmiştir. Yumurtalı ergin (Yumurtalı dişi), mat siyahımsı koyu kahve renktedir. Akıntı ile bulaştığı zaman parlak görünüşlüdür, yüksekliği tam yarım küre şeklini almış, (H) harfi görüntüsü daha az belirli ve mum tabakası sertleşmiştir.

Kışı genellikle yapraklarda 2. ve 3. dönem larva halinde geçirmektedir. Bu arada diğer dönemlere de rastlanmaktadır. Kışı geçiren larvalar havaların ısınması ile sürgünlere göç etmekte buralarda yumurtasız dişi dönemine girmektedirler. Yumurtalı dişi dönemine geçiş, Akdeniz bölgesinde nisan sonlarında, Ege Bölgesinde mayıs sonlarında, Marmara ve Karadeniz bölgesinde de temmuzdadır. İlk inficar, Akdeniz Bölgesinde mayısta, diğer bölgelerde haziranda görülmeye başlanır ve inficar peryodu 1-3 ay kadar sürer yumurtalar ana kabuğu altında açılır ve aktif larvalar ana kabuğu altından çıkarak yaprak, sürgün gibi yeşil aksama dağılırlar. Yaz boyunca çıkan aktif larvalar 1-7 gün yaprak ve sürgünlerde dolaşarak kendilerine elverişli yer bulduktan sonra buralara yerleşerek 1. dönem larva haline geçerler. Yaz sonlarına doğru 2. ve 3. dönem larva olurlar ve kışa bu durumda girerler. Ancak bazı bireyler ilk inficardan sonra yaz boyunca gelişmelerini hızla tamamlayarak sonbaharda tekrar aktif larva vermekte, böylece kısmen 2. bir döl görülmektedir.

Zeytin karakoşnilinin üreme gücü yüksektir. Bir ana kabuğu altında 500-3000 civarında yumurta sayılabilir. Ancak kışın sıcaklık 5-6 gün O C altına düştüğü takdirde, yaz aylarında da kuru sıcakların etkisiyle önemli ölçüde doğal ölüm görülmektedir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Zeytin karakoşnili larva ve ergin dönemlerinde ağacın özsuyunu emerek beslenir ve aynı zamanda salgıladığı tatlı madde bütün ağacı sarar. Saprofit mantarlar bu tatlı jaddede çabuk ürediğinden karaballık hastalığı (fumajin) meydana gelir. Bir yandan özjyun emilmesi, diğer yandan karaballığın fotosenteze engel olması ağaçlan zayıflatır, üründe azalmalar olur.

Koşnilin yoğunluğu arttıkça yaprak ve meyve dökümleri ile Ularda kurumalar başlar. Böyle zamanlardaki ürün kaybı % 60-70 kadardır. Daha sonraki yıllarda ağaçlar hiç meyve vermez olurlar ve çalılaşmalar görülür.

3. KONUKÇULARI:

Zararlının ana konukçusu zeytindir. Ege bölgesinde narenciye, çınar, ayva, nar, fcfne gibi bitkilerde de bulunmakta ve zarar yapmaktadır.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Zeytin karakoşnilinin doğal düşmanlarına bütün bölgelerde rastlanmaktadır. Ancak bunlar bazı bahçelerde zararlı populasyonu baskı altında tutmakta iseler de genel olarak kimyasal mücadeleyi gerektirmeyecek kadar etkili olamamaktadırlar. Yurdumuzda en çok rastlanan avcı böcekler; Scutellista cyanea Motsch. Chilocorus bipustulatus L, Exochomus quadrimaculatus L., E. nicrinıaculatus Muls., E. flovipens (Thumber), Scymnus apetzi Muls ve Chrysoperla carnea (Steph)’dir.

Zeytin karakoşnili zeytin alanlarının pek çoğunda yıllara göre farklı yoğunlukta gözlenmektedir.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Koşnil kuvvetli ağaçlarda daha az yaşama şansı bulabildiğinden çeşitli sebeplerle zayıf düşmüş ağaçlan kuvvetlendirmek gerekir.

Bu amaçla kuruyan dallar kesilmeli, ağaçların hava alması için budama ve aralama yapılmalı, gübrelemeye önem verilmelidir.

5.2. Biyolojik Mücadele

Doğada bulunan çeşitli faydalılar koşnili % 50′nin üzerinde kontrol altına alabiliyorsa böyle bahçelerde kimyasal mücadele uygulanmamalıdır.

5.3. Kimyasal Mücadele

5.3.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Zeytin karakoşniline karşı kış ve yaz ilaçlamalarından biri uygulanmalıdır.

Kış mücadelesi, ergin oranının % 10′dan az olduğu bahçelerde hasattan sonra Aralık – Şubat aylarında don olasılığı olmayan günlerde tek uygulama şeklindedir. İlaçlama sırasında ağacın uyanmamış olması, hava sıcaklığının 4-14 C arasında olması gereklidir.

Yaz mücadelesi; iki uygulamalı olup, aktif larva çıkışına göre saptanır. Bu amaçla ilaçlama yapılacak bahçelerde aktif larva çıkışlarının yoğunlaşması ile her bahçeyi temsil edecek sayıda ağacın 4 yönündeki 20-25 cm. uzunluğundaki sürgünler üzerinde bulunan o yıla ait yumurta dişiler kontrol edilmelidir.

Yumurtalı dişilerin % 50′sinin boş olduğu devrede birinci % 90′inin boş olduğu devrede de ikinci ilaçlama yapılmalıdır. Mevsim başında % 70 – 80 oranında parazitlenme saptanan bahçelerde ilaçlama yapılmamalıdır.

5.3.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Yüksek basınçlı motorlu pülverizatörler kullanılmalıdır.

5.3.3. İlaçlama Tekniği

İlaçlamalar tam bir lavaj şeklinde yapılmalıdır.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6. l. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması

Yaz ilaçlamalarının etki oranını tesbit için 2. ilaçlamadan 20 gün sonra ilaçlı ve kontrol zeytinliklerdeki ağaçlardan ve ağaçların değişik yönlerinden 20-25 cm uzunluğunda en az 10′ar adet yeni yeni yıl sürgünü alınır. Bu sürgünlerde, ayrıca her sürgündeki 5 yaprakta bulunan canlı ve cansız koşniller sayılır. Canlı ve cansız koşnil sayısının toplamı ile yüzde canlı oranı hesaplanır ve etki oranı ilaçlama öncesi sayımıyla mukayese edilerek bulunur.

Kış ilaçlama sonuçlarını tesbit için; larvaların ergin dönemine geçtiği ve infıcarın henüz başladığı dönemde .ilaçlı ve ilaçsız parsellerden alınan 10′ar sürgün üzerindeki canlı ergin dişiler sayılır.

Kontroldeki koşnil sayısı en az 100 olmalıdır. Aksi halde ilaçlı ve kontrol parsellerdeki sayılacak sürgün sayısı arttırılır. Etki oranı ilaçlama öncesi sayımların mukayesesi ile bulunur.

V-ZEYTİN KIRLANGIÇ BÖCEĞİ

(Agalmatium flavescens Oliv. (Hom.: Issidae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Genel görünüş itibariyle Ağustos Böceğinin küçültülmüş bir modeli gibidir. Erinler 4-5 mm boyunda, genellikle kirli san renkte olup bazı farklı beslenme ortam l anın etkisiyle bal, fındık rengi gibi değişik renklerde de görülebilirler. Başı dikdörtgen (eklindedir ve aşağıya doğru sivrilerek bir üçgen meydana getirir. Antenler kıl şeklinde n koyu renktedir. Kanatlar vücut renginde olmakla beraber yinede şeffaftır ve uç kısma doğru hafif lekeler ihtiva ederler. Üçüncü çift bacaklar iyi gelişmiştir. Böceğe sıçramada yardımcı olurlar. Yumurtalar elips şeklinde, kırmızımsı kahverengindedir. Sathı düz, üzerinde herhangi bir desen bulunmayan l mm boyundaki yumurtalarını 5-14′lük grup ve 2 sıralı olarak çamurdan yapılmış paketler halinde zeytin ağaçlarının dal ve gövdeleri üzerine bırakılır.

Yumurtadan yeni çıkmış nimfin rengi önce kavun içidir. Geliştikçe renk griye ve ergin olmaya yakın ananın rengine dönüşür.

Kışı yumurta halinde geçirir, mart-nisan aylarında havaların ısınmasıyla yumurtalar açılmaya başlar. Çıkan nimfler önceleri zeytinler altında ve civardaki otumsu bitkilerle 2-3 ay kadar beslenirler. Bu süre içinde 3 gömlek değiştirerek ergin hale geçerler. Erginler önceleri nimflerin beslendiği otumsu bitkilerde gezinirler, daha sonra çevrede bulunan çeşitli meyve ve zeytin ağaçlarına geçerler. Bu zamanda zeytinler çiçektedir. Zeytinin çiçek tomurcuklarını ve sürgün uçlarını hortumlarıyla emerler. Cinsel olgunluğa erişen erginler haziran-temmuz aylarında yumurtalarını yukarıda anlatıldığı şekilde ağaçlara bırakırlar. Yılda bir döl verirler.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Bu böcek konukçusu olduğu bitkilerin çiçek, taze sürgün ve meyve saplarına hortumunu sokarak beslenir. Bu beslenme sırasında yara alan dokunun zamanla rengi değişir, kurur ve zamanla döküme kadar gider. Zeytinliklerde çokça görülmesine karşılık ekonomik bir zararlı değildir. Bu zararlı Aydın, Adana, Balıkesir, Bursa, Çanakkale, İzmir, Manisa ve Muğla ili zeytinliklerinde yaygındır.

3. KONUKÇULARI:

Polifag bir zararlıdır. Zeytin ve zeytin altlarındaki otumsu bitkiler, elma, armut, incir ve antep fıstığı ağaçları konukçulan olarak sayılabilir.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Gerek zeytin bulunan bölgelerde yapılan çalışmalarda ve gerekse literatür incelemelerinde bu böceğin doğal düşmanlarına rastlamak mümkün olmamıştır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Ağaçların gövde ve kalın dallarına temmuz ayından itibaren bırakılan yumurta paketleri fırsat bulundukça sert fırça veya çuval parçalarıyla kazınır ve ezilir.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Yumurta paketleri mart sonu veya nisan ayında kontrol edilir, yumurtalardan % 50 – 60 açılma görüldüğünde ilaçlamaya geçilir. Bu böceğin hem ekonomik bir zararlı olmadığı için ve hem de çıkışı zeytin güvesi çıkış zamanına rastladığı için bu zararlıya herhangi bir kimyasal mücadeleye gerek yoktur. Fakat buna rağmen yine de kimyasal mücadele yapılmak istendiğinde 5.2.2.’de adı geçen ilaçlar tavsiye edilebilir.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Bu zararlı ile yapılacak mücadelede toz ilaçlar için motorlu veya motorsuz tozlayıcılar ile emülsiyon preparatlar için yüksek tazyikli motorlu pülverizatörler kullanılır.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

Kullanılacak toz ve emülsiyon preparatlarla kaplama şeklinde bir ilaçlama yapılmalıdır.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6. l. Uygulamanın etki oranının saptanması

İlaçlamadan 2 gün sonra tesadüfen yine bir ağaç ani etkili bir ilaçla ilaçlanır. Ağaç altına serilen beyaz çarşaf üzerine bu zararlıdan kaç tane düştüğü bulunur ve ilaçlama öncesi bulunan rakamla mukayese edilerek başarı oranı hesaplanır.

VI-ZEYTİN KURDU

(Coenorrhinus cribripennis Desb.) (Col.: Attelabidae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Genel görünüş itibariyle baştan arkaya doğru hafif konik ve yuvarlak şekillidir.

Ergin genellikle kızıl kahve renkli ve üzeri sarımsı renkte sık tüylerle örtülüdür. Baş thorax’tan uca doğru hafifçe daralan bir dökdertgen görünümünde, öne doğru biraz meyilli olup üzeri oldukça noktalı ve sıkça tüylüdür. Kızıl kahve renkli antenler hortumun hemen hemen yarısına yakın bir yerden çıkarlar. Vücut renginde ve tahminen 2 mm kadar uzunlukta olan hortum yanal çukur çizgilere maliktir. Bacaklar vücut renginde, tırnaklar ve karın kısmı ise siyah renktedir. Vücut uzunluğu ortalama 5.7 mm kadardır.

Yumurta limon sarısı renginde olup, eliptik bir şekle sahiptir. Dış kısmı parlak ve pürüzsüzdür. Üzerinde hiç bir desen yoktur. Uzunluğu ortalama 0.56 mm, genişliği 0.46 mm’dir. Larva bacaksız, kıvrık, kirli krem renginde olup 5 mm boyundadır. Baş ve başı takip eden vücut kısımları iricedir, vücut geriye doğru gittikçe incelir. Pupa 1.5-1.6 mm çapında toprakta bir kokon olarak görülür.

Ergin böcekler biyolojileri itibariyle bölgemizde Mart sonu nisan başı ile ağustos ayları arasında zeytinliklerde görmek mümkündür. Kışı toprakta pupa döneminde diapause halinde geçiren böcekler yıllara göre havaların erken ısınmasıyla ilgili olarak mart sonu ve genellikle nisan ayından itibaren çıkmaya başlarlar. Meyveler nohut büyüklüğünü alıncaya kadar ki zamanda bitkinin taze sürgün, yaprak, çiçek ve meyveleri yemek suretiyle beslenirler ve cinsel olgunluğa erişirler. Dişiler nohut büyüklüğünü almış meyvelerin kabuk altlarına yumurtalarını bırakırlar. İklim koşullarına bağlı olarak yumurtanın açılmasını (9-14 gün) müteakip çıkan larva zeytinin etli kısmı ile beslenerek gelişmesini sürdürür. Olgun larva olunca toprağa inerek toprakta pupa olur. Yılda bir nesil verir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

C. cribripennis önemli bir zeytin zararlısıdır. Değişik zamanlarda ve muhtelif bitki aksamında yaptığı zarar şekli ve derecesi ile dikkati çeker. Bu itibarla böceğin zeytin ağacındaki zararını 3′e ayırarak incelemek daha doğru olur.

Taze Sürgün ve Yapraklardaki Zararı:

Mart sonu nisan başında kışlaktan çıkan erginler beslenmek amacıyla henüz çiçek ve meyve teşekkülünün olmadığı bu devrede genç sürgün ve taze yapraklara saldırırlar. Yenme ve ısırılma suretiyle zarar gören genç sürgünler normal fizyolojik gelişimlerini sürdüremezler, renkleri değişir ve neticede kururlar. Zarar gören yapraklar ise saldırı sonunda delik deşik bir görünüm alırlar. Beslenme anında, zararlı, yaprak altı veya yaprak üstü diye herhangi bir ayrımda bulunmaz.

Çiçeklerdeki Zararı:

Erginler beslenmelerini ve dolayısıyla zararlarını diğer bir fenolojik dönem olan çiçekte de devam ettirirler. Çiçek tomurcuğundaki zararı ilk bakışta Calocoris trivialis Costa zararına benzer. Ancak zarar gören çiçek tomurcuğu dikkatle incelenecek olursa zarara uğrayan yerin bir emgi lekesinden çok delik şeklinde ve kenarlarının yırtık olduğu çiçek iç organlarının yendiği görülür. Böyle bir çiçek tomurcuğunun zamanla rengi değişir, dolayısıyla açılamaz ve meyve bağlıyamadan kuruyup dökülür.

Meyvelerdeki Zararı:

Erginlerin 3. ve en önemli zararı meyvelerde görülür. Leblebi kadar büyüdükten 1-1.5 cm boy alıncaya kadarki zamanda böceğin beslenmesi sonucu meyvelerde birçok yaralar belirir. Zarar görmüş meyveler gün geçtikçe gelişemezler, neticede buruşup kurumaya ve dökülmeye yüz tutarlar. Kuruma esnasında yara yerlerinin kenarları kabanı ve ortası çökük karakteristik bir durum alır. Erginlerin meyvelerde yapmış olduğu bu zarar çok önemlidir ve gerçek ürün kaybına sebep olmaktadır. Bu zararlı yurdumuzun Çanakkale, Antalya, Maraş, Malatya, Muğla, Bursa, İzmir, Manisa, Balıkesir, Aydın illerinde bulunmaktadır.

3. KONUKÇULARI: Ana konukçusu zeytindir.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Gerek bölgede yapılan çalışmalarda ve gerekse literatür taramalarında bu böceğin doğal düşmanlarına rastlamak mümkün olamamıştır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Zeytin kurdu çok hassastır. En ufak bir sarsıntıda kendisini yere atar veya uçar. Güneşli havalarda çok hareketli ve çeviktir. Güneşsiz havalarda ise uyuşukturlar. Bu sebeple belirtilen tarihten itibaren henüz güneş doğmadan ağaçların altına çarşaf sererek ağaçlan silkelemek suretiyle düşen böcekleri toplayıp yok etmelidir. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında da dibe dökülen zeytinleri toplayıp imha etmelidir.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Sürdürülecek sürveyler sonucunda bir ergin dahi görülse hemen ilaçlamaya geçmek gerekir.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Bu böcekle kimyasal mücadele esnasında atılacak sıvı ilaçlar için yüksek tazyikli motorlu pülverizatörler kullanılır.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

ilaçlama kaplama şeklinde ve ağacın tümü iyice ıslatılacak şekilde yapılmalıdır. Fenolojik dönemler arasında uzun bir süre varsa ilaçlama tekrarlanmalıdır.

VII-ZEYTİN PAMUKLU BİTİ

(Euphyllura olivina Costa.) (Homoptera: Psyllidae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Ergin pamuklu bitin boyu 2-3 mm kadardır. Vücudu küçük bir ağustos böceğini andırır. Erginlerde, baş büyükçedir. Gözleri kırmızı hortumu gelişmiştir. Kanatlar kirli sarı karın ise yeşil renklidir. Nimfleri olgunlaştığında 2 mm kadar olur. Renkleri hafif yeşilimsidir. Genç nimfler genel olarak sarı veya açık yeşildir. Nimfler vücutlarından, çok ince iplikçilerden meydana gelmiş balımsı bir madde çıkarırlar. Bu iplikçiler bir pamuk yığını gibi toplanarak kümelenirler.

Zeytin pamuklu biti kışı ergin olarak, ağaçların kabuk altlarında yarık ve çatlaklarında hatta sürgün koltuklarında geçirir.

Erginler mart ayı başlarından itibaren faal duruma geçerek önceleri sürgün uçlarına ve uç yapraklarına yumurta bırakırlar. Daha sonra çiçek tomurcuklarının oluşması ile yumurtalarını tomurcuk saplarına bırakırlar. Yumurtalar 4-6 günde açılır. Çıkan nimfler yassı bir görünümde olup çıkardıkları tatlımsı bir madde ile (pamuk gibi) vücutlarını örterler. Tomurcuklara girerek beslenirler. Yılda 3-4 nesil verirler.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Zeytin kabuklu bitinin nimfleri, zeytin somaklarında tomurcuk sapları ve sürgün uçlarında bitkinin öz suyunu emerek, ağaçların ve sürgünlerin zayıflamasına, çiçek ve çiçek tomurcuklarının dökülmesine neden olarak zararlı olurlar. Zararlının yoğunluğu arttıkça zarar oranı yükselir. Ancak düşük yoğunluklarda zarar pek hissedilmez. Ülkemizde zeytin yetiştirilen bütün bölgelerde yaygındır. Ayrıca zeytin yetiştirilen bütün Akdeniz ülkelerinde de yaygın olduğu bilinmektedir.

3. KONUKÇULARI: Konukçusu yalnız Zeytin ağacıdır.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Bölgemizde parazit olarak Aphitis türleri bulunmakta, predatör olarak da Chilocorus bipustulatus vardır. Akdeniz Bölgesinde Cybocephalus fodori (E.-Y.) ve Phroscymnus pharoides Marsh, bulunmaktadır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Bütün koşnillerde olduğu gibi bunun da zararını, önlemek amacıyla ağaçlar daima sıhhatli tutulmalı, bol güneş ve havalanmasına dikkat edilmelidir. Ağaçlar tozlu bulundurulmamalıdır.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Zeytin pamuklu bitinin en uygun mücadele zamanı, sürgün uçlarında ilk pamuklanmalar görüldükten 10 gün sonrasından başlamak üzere çiçeklenme zamanına kadar olan süredir.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

İlaçlamalarda tozlayıcı aletler ve yüksek tazyikli motorlu pülverizatörler kullanılır.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

İlaçlama kaplama olarak yapılır. İlacın pamukların bulunduğu bölge ve sürgünlere iyice temas etmesi sağlanmalıdır.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6.1. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması

Bunun için ilaçlamadan 15 gün sonra ilaçlı ve ilaçsız ağaçların 4 yönünden yeteri kadar tesadüfi yaprak numunesi alınarak, bu yapraklar üzerindeki zararlının 1-2 dönem larva ve ergin dişilerinin her birinden 300′er fert ölü-canlı olarak ayrı ayrı sayılacak, etki oranı, ilaçlama öncesi sayımıyla mukayese edilerek bulunacak.

VIII-ZEYTİN PAMUKLU KOŞNİLİ

(Philippia oleae Costa. (Hom.: Aphalaridae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Erginler ilk bakıldığında beyaz pamuksu bir görünüm arzetmektedirler. Esas ergin bu pamuksu tabaka altında bulunmaktadır. Oval ve yassı şekilde olup 5-8 mm boyunda ve kiremit kırmızısı renktedir.

Yumurtalar elips şeklinde, açık renkte ve 0.5 mm kadar boydadır. Yeni çıkan larva 0.5-0.8 mm boyunda, yassı ve basık olup balmumu renktedir. Gelişme ile birlikte rengi kırmızılaşmaktadır.

Zararlı hemen hemen bütün ülke zeytin alanlarında kışı genç ergin dişi olarak yaprak altlan ve sürgünlerde geçirmektedir. İlkbahara girerken hızlı bir gelişme göstererek Şubat-Mart aylarında (Akdeniz bölgesinde Nisan ayı) yumurtlamaya başlamaktadır. Kuluçka süresi bu dönemde 20-30 sun kadardır. Ege, Marmara ve Karadeniz Bölgesinde Mart-Nisan ve Akdeniz’de Mayıs ayından itibaren yumurta açılımı ve aktif larvalar görülmektedir. Bir kaç gün hareketli olan larva kendini yapraklar arkasına tesbit ederek burada beslenmektedir. Larva 2 ay süren beslenmesi sırasında 1-2 kez yer değiştirmektedir. Bu süre sonunda vücudun kenarlarından başlamak üzere vücut kenarlarında pamuklanma görülmektedir. Pamuklanma 10-15 gün sürmekte ve bu süre sonunda genç dişi durumuna geçmektedir.

Bu dönemde tatlı madde salgılaması azami düzeyde bulunmaktadır. Mayıs ayı sonları ve Haziran aylarında dişiler tekrar yumurtlamaya başlamakta ve IS-20 gün sonra çıkan larvalar yaprak ve sürgünlerde beslenerek kışa genç dişi olarak girmektedirler.

Zararlının Karadeniz, Ege ve Marmara Bölgesinde yılda iki ve Akdeniz bölgesinde ise bir döl verdiği bilinmektedir.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Bitki özsuyunu emmek suretiyle ve salgıladıkları tatlı maddelerde fumajin oluşması ile zararlı olmaktadır. Yoğunluğunun fazla olduğu hallerde ağaçlarda genel bir zayıflama ve ince dal kurumaları görülmektedir.

Yurdumuzun zeytin yetişen bütün bölgelerinde yayılmıştır.

3. KONUKÇULARI:

Ülkede tüm zeytin alanlarında yer yer görülmekte olup yegane konukçusu zeytindir.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Karadeniz, Ege ve Marmara bölgesinde Chilocoris bipustulatus L. ve Exocho>.”us guadripustulatus L. bilinen ve etkili olan doğal düşmanlarıdır. Ayrıca Akdeniz bölgesinde Psyllaophagus eu.phyllu.rae Silv. (Hym.: Encyritidae) paraziti ve Deraeocoris delogrongei (Put.) (Het.: Miridae) predatörü bulunmaktadır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Zararlı genellikle yol kenarlarındaki zeytinliklerin etek dallan ve dip fışkınlarında bulunmakta ve zarar yapmaktadır. Bunun için de tozlanmayı önleyen önlemler alınmalı, dip fışkınlar kesilmeli ve yoğunluğun az olduğu hallerde pamuklanma görülen dallarda budama yapılmalıdır.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Zararlı ile bulaşık bahçelerde 10 ağaçtan 15-20 cm uzunluğunda toplam 40 sürgün alınmalıdır. Her ağaç için ise asgari 100 canlı ve yumurta bırakmış dişi kontrol edilmelidir. Ayrıca yapraklar da kontrol edilerek larva çıkışı saptanmaya çalışılmalıdır.

Kontrol edilen yumurtalı erginlerde % 50 – 60 çıkış olduğu zaman veya larva çıkışından 15-20 gün sonra ilk ilaçlama yapılmalıdır. İkinci ilaç ise yumurta açılımı tamamlandıktan sonra atılmalıdır.

Karadeniz, Ege ve Marmara Bölgelerinde ilk ilaçlama Nisan ve Akdeniz bölgesinde haziran ayında uygulanmalıdır. Ancak, Karadeniz, Ege ve Marmara bölgesinde birinci döl ilaçlaması yapılmışsa ikinci döl ilaçlama zamanı belirtilen yöntemle saptanmalıdır. Bu dönem ise haziran – temmuz ayına rastlamaktadır.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Ağaçların büyüklüğü ve iş yoğunluğu gözönünde bulundurulmak kaydıyla motorlu pülverizatörler en uygun aletlerdir.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

Zararlı hemen hemen sabit olduğundan iyi bir kaplama sağlayacak şekilde ağaçların içten ve dıştan eteklere doğru ilaçlanması gereklidir.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6.1. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması

Son uygulamadan 15-20 gün sonra ölü ve canlıların kolayca ayrılabildiği zaman, bahçede 10 ağaçtan 15-20 cm uzunluğunda 40 sürgün alınmalı ve her sürgünde azami 25 birey canlı ve ölü olarak sayılmalıdır. Şahit ve ilaçlılarda yapılan sayımlara ait rakamlar mukayese edilerek etki oranı bulunmalıdır.

IX-ZEYTİN SİNEĞİ

(Bactrocera oleae (Gmel.) (Dip.: Tephritidae))

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI:

Ergin; 4-6 mm. boyunda, parlak kahve ve bal renklidir. Baş ve antenler sarı, göğüs üzerinde 3 adet açık kahve renginde bantlar vardır. Dişilerde karın daha geniş yapılı olup sonunda yumurta koyma iğnesi bulunur.

Yumurta 0.7-0.9 mm. boyunda, mat beyaz renkli ve mekik şeklindedir.

Larva; ayaksız ve şeffaf beyaz renklidir. Baş ince, vücudu geriye doğru kalınlaşır, konik silindirik görünüştedir. Olgun halde 6-8,5 mm boyunda, 1.3-1.9 mm enindedir.

Pupa; boyu 3.8-5 mm. eni 1.7-2 mm. kahve renkli ve fıçı şeklindedir.

Zeytin sineği çoğunlukla kışı toprağın 2-5 cm derinliğinde pupa halinde geçirir. Erginler hazirandan itibaren topraktan çıkmağa başlar ve yumurta koyma olgunluğuna gelmek için bir süre civardaki tatlı maddelerle beslenirler. Meyvelerin yumurta konulmaya elverişli hale gelmeye başladığı 20 hazirandan sonra meyvelerde ilk yumurtalar görülür. Yumurta meyvenin 0.5-1 mm derinliğine bırakılır. Bir dişi 200-250 yumurta koyabilir. Yazın kuluçka süresi 18 C’de 2 gündür. Bu süre sonbaharda 6-10 güne kadar uzar. Yumurtadan çıkan larva meyve etinde galeriler açarak beslenir. 1,2,3, larva dönemlerini tamamlıyarak olgun larva haline gelir. Larva gelişme süresi 15-16 gündür. Olgun larva meyvenin yüzeyine gelir, meyve zarını kemirerek inceltir ve 2-3 mm geri çekilerek pupa olur. Pupa mevsim başında meyve içinde, zarar periyodu sonunda toprakta veya ağaç üzerinde oluşur. Pupa süresi iklimle ilgili olarak 4-12 günden bir kaç aya kadar devam edebilir. Eğede 4-5; Marmara’da 3-4, Güney Anadolu’da 2-5, Karadeniz Bölgesinde 3-4 nesil vermektedir. Bir neslin gelişme süresi 30-40 gün kadardır.

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI:

Zeytin sineği larva döneminde ve meyve etinde zararlı olarak bulunur. Larva gelişme süresinde çekirdek etrafında galeriler açarak beslenir. Böylece.meyvelerin çürüyerek dökülmesine, zeytin yağı miktarının azalmasına kısmende yağda asit çoğalmasına neden olur. Bilhassa sofralık zeytinlerde zararı daha önem taşımaktadır.

Anonymous (1977)’e göre yurdumuzda bulunan 73467000 zeytin ağacından 178 bin ton yemeklik, 919 bin ton yağ zeytini olmak üzere 1097000 ton zeytin yağı elde edilmektedir.

Zarar oranı normal yıllarda% 15-30, salgın yıllarda % 60′a kadar ulaşmaktadır. Yılda % 30 kadar ürün kaybına sebep olduğu tahmin edilmektedir.

Akdeniz ülkelerinden Arjantin’e kadar yayılmış durumdadır. Ülkemizde Ege Marmara, Güney Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgesi zeytinliklerinde de yaygındır.

3. KONUKÇULARI:

Başta gelen konukçusu kültür zeytini adı verilen Oleae europaea L.’dir. Yabani zeytin (Oleae oleaster L.) ve Akça kesme (Phyllyrea sp.) dede zararlı olmaktadır.

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ:

Ülkemizde zeytin sineğinin çeşitli doğal düşmanları saptanmıştır. Ancak bunlar zararlıyı kontrol altına alacak yoğunlukta olmadığından herhangi bir uygulama yapılmamaktadır.

5. MÜCADELESİ:

5.1. Kültürel Önlemler

Pupaların imhası bakımından kış aylarında toprağın derince sürülmesi zarar periyodu boyunca 3-4 günde bir kurtlu zeytinlerin toplanarak zeytinlikten uzaklaştırılması öğütlenmektedir.

5.2. Kimyasal Mücadele

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti

Ergin çıkış zamanları iklim, toprak karakteri, çeşit v.b. etkenlere bağlı olarak değişmeler göstermektedir. Bölge farklılıkları dikkate alınarak sürvey yönetiminde belirtildiği şekilde ve meyvelerin yumurta koyma olgunluğuna geldiği dönemde vuruk sayımları yapılarak yeterli vuruk saptandığında ilaçlamaya geçilir. Ergin artışlarının tesbitinde içinde % 2 oranında diamonyum fosfat mahlülü bulunan Mc.Phail tuzakları kullanılır. Ancak eylül ayı ortalarından itibaren Mc.Phail tuzaklarının yanısıra sarı yapışkan vertikal tuzakların da devreye sokulması gereklidir.

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar

Kaplama metodunda yüksek basınçlı motorlu pülverizatörler en uygun ilaçlama aleti olup, sıfır No. meme kullanılır.

Zehirli yem kısmi ilaçlamada düşük basınçlı ve içinde karıştırıcısı bulunan sırt pülverizatörleri kullanılmalı, 2-3 No. meme ile mahsulün iri damlalar halinde yaprak ve meyvelerde tutunması sağlanmalıdır.

ULV Bait – spray tekniğine göre havadan yapılacak ilaçlamalar da TC.ZHO tescili işaretli, 500 it. depo kapasiteli paper – pawne 235 TC – ZUY tescil işaretli 1500 it. depo kapasiteli Thrushocmmander 600 gibi ULV tekniğine göre ilaçlama yapılabilecek şeklide özel olarak hazırlanmış uçaklar kullanılır.

5.2.3. İlaçlama Tekniği

kaplama metodunun amacı meyve içindeki genç larvaların öldürülmesini hedef almaktadır. Bunun için ağaçlar içten dışa, dıştan içe olmak üzere tam bir kaplama sağlanmalı, bilhassa meyvelerin ıslanmasına dikkat edilmelidir.

Zehirli yem kısmi ilaçlama metodunda ise amaç erginleri belirli bir doğu yönlerinde l m2 lik alana 150 – 200 cc. gelecek şekilde atılır. Bu yöntemin etkili olması için, dış bulaşmaların olmayacağı bir zeytinlik seçilmeli ve ilaçlamalar her 10 günde bir tekrarlanarak hasada 20 gün kalıncaya kadar devanı edilmelidir, kurak ve yağışsız denemelerde ilaçlama aralığı ergin ve vuruk segmelerine dayanılarak uzatılabilir.

ULV Bait – Spray metodunda da erginlerin öldürülmesi esastır. Bu amaçla uçakla kaplama ilaçlama uygulanır. Yağ temin başarı oranını artırmada üzerinde hassasiyetle durulması gereken hususlar aşağıda verilmiştir.

Tuzaklara giren ergin sayımlarını muntazam aralıklarla (3-4 gün) yaparak ilaçlama zamanını iyi tesbit etmek.

Uçak firması ile gerekli anlaşmayı önceden yapmak ve ilaçlamaya karar verilince hemen başlamak.

İlaç ve cezbedici 4 ilaçlamaya yetecek miktarda önceden elde hazır bulundurmak.

Kalibrasyonun ilaçlamaya yakın günlerde ve tatbikata yapılacak ilaç cezbedici karışım ile yapılmasını sağlamak.

Uçağın hız gösterge saati ile ilaçlama süratini yerden kontorl etmek.

Mayi ilaç püskürtme sistemini yerde ve havada kontrol etmek.

Uçağın pülverizasyon basıncı kontrol edilerek değişik basınçlarda (P.S.İ.) meme vedi ortalamaları alınarak uygun meme verdisini veren basıncı saptamak.

Kullanılmayan meme yerlerini damlatma yapmayacak şekilde köretmek.

İlaçlama şiddeti, zerre dağıtımı ve birim yüzeye düşen damla adedini solventlere hassa kromemote kağıtları kullanılarak saptamak.

İlaçlama mahsulününün süzülerek uçak deposuna konulmasını sağlamak.

Kalibrasyonda saptanan değerlerin ilaçlama anında değişmemesi, verilerdeki küçük değişikliklerin ilaçlama normunda büyük farklılıklar doğuracağını pilota bildirmek.

İlaçlama sırasında meydan pilot ve firmacı tarafından iyi bir anlaşma sağlayarak ilaçlanmamış saha bırakılmamasını sağlamak gibi hususlara dikkat edilmelidir.

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

6. l. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması

Değerlendirmeler öncerilen kaplama, zehirli yem kısmi ilaçlama ve ULV Baitspray metodları ile ayrı ayrı yapılır.

Kaplama metodunda uygulamanın değerlendirilmesi amacı ile ilaçlamadan 20 gün sonra ilaçlı ve kontrol zeytinliklerden ve değişik ağaçlardan 100- 120 adet yeni vuruklu meyve toplanır. Bunlar binoküler altında açılarak 1.2. dönem larvaların ölü, canlı toplamları 25 adet oluncaya kadar sayıma tabi tutulur. Aynı sayım kontrolde de uygulanır. Elde edilen yüzde canlı larva oranlarına göre değerlendirme yapılır.

Zehirli yem kısmi ilaçlama metodunu yerden uygulamanın değerlendirilmesi için programa alınan zeytinlik değişik karakter gösteren 4-5 üniteye ayrılır. Her ünitenin merkezinde o üniteyi temsil edebilecek 5-10 ağaç sayım için işaretlenir. Bu ağaçların her birinin dört yönünden 50′şer, toplam 200 meyve temiz ve vuruklu (tahribatlı) olarak sayılır ve vuruk adedi saptanır. Bu şekilde hareket edilerek birinci ilaçlamadan bir gün önce sayım, son ilaçlamadan 10 gün sonra ilaçlama sonrası sayım olmak üzere 2 sayım

yapılır. Aynı sayım kontrol zeytinliğinde de yapılır. Elde edilen vuruk adetleri arasındaki farka Abbott formülü uygulanarak etki oranı bulunur.

ULV Bait-Spray tekniğinde uygulamanın etki oranını saptamada yerden yapılan zehirli yem kısmi ilaçlama metodunda olduğu gibi hareket edilir. Burada birinci ilaçlamadan bir gün önce ilaçlama öncesi sayım ve son ilaçlamadan 10 gün sonra ilaçlama sonrası sayımları yapılarak vuruk önleme etkisi bulunur.

ZEYTİN SİNEĞİ (Bactrocera oleae (Gmel.)’NE

KARŞI HAVADAN ULV Bait – Spray UYGULAMA – ZİRAİ MÜCADELE EKNİK TALİMATI

Zeytin bütün Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi yurdumuzda da gerek yetiştiği alan ve gerekse milli ekonomimize sağladığı gelir bakımından çok önemli bir tarım ürünüdür. Zeytin Ege, Marmara ve Akdeniz bölgeleri halkının en büyük uğraşılarından birisi olduğu kadar, geçim kaynağını da teşkil etmektedir. Ayrıca yeşil ve siyah salamura zeytin sofralarımızın en yaygın ve en çok kullanılan bir besin maddesidir. Türkiye’de 86 milyon zeytin ağacı mevcut olup, bu mevcudun en az 2/3′ü Ege Bölgesinde bulunmaktadır.

Bu zeytin zararlılarından en önemlisi olan zeytin sineği, zeytinin tanesinde ve yağında nicelik ve nitelik bakımından en çok zarar yapan bir zararlıdır. Bu zararlı yurdumuzun bütün zeytin alanlarında geniş çapta yayılmış olması ve her yıl salgın yapabilmesi bakımından daha da önem kazınmaktadır. Mahsûlün az olduğu yıllarda bir tek vu-ruksuz dane elde etmek imkansızdır. Hatta nisbi nemi yüksek sahil zeytinliklerinde bir dane üzerinde 7 adet vuruk görülebilmektedir. Mücadelesi yapılmadığı yer ve yıllarda % l OO’e varan bir tahribat çok büyük zararlara sebep olmakta ve bu yerlerde, 30 aside kadar zeytinyağı elde edilmektedir. Böyle yüksek asitli yağlar yemeklik özelliğini kaybederek düşük fiaüa satılmaktadır ve ancak sabun imalinde kullanılmaktadır.

Zeytin doğal olarak engebeli arazilerde yetişen bir bitkidir. Ayrıca yayılış alam bakımından çok geniş alanları kaplamaktadır. Bugün milyonlarca zeytin ağacının kısa bir zamanda yer aletleri ile zararlının yılda 4-5 nesil vermesi nedeniyle en az iki defa ilaçlanması yurdumuz koşularında bugün için olanaksızıdır.

Günümüzde uygulama zorluğu, su problemi, işçi sorunu ve mevcut Zirai Mücadele Aletlerinin miktar itibariyle istenilen düzeyde olmayışı gibi nedenlerle yer aletleri ile yapılan mücadeleleri oldukça sınırlı olmakta, mevcut ağaçların ise ancak çok az bir kısmı ilaçlanabilmektedir. Bütün bu zorlukları en düşük düzeye indiren, kısa zamanda geniş zeytinliklerin ilaçlanması olanağını veren ve diğer ilaçlamalara göre daha ekonomik olan havadan ULV Bait – Spray tekniği ile mücadele yöntemi yurdumuzda ilk defa zeytin sineğine karşı 1976 yılında Bornova Bölge Zirai Mücadele Araştırma Enstitüsü tarafından proje çalışmalarına bağlanmış ve 2 yıllık deneme çalışmalarının olumlu sonuçlarına göre uygulamaya verilmiştir.

İklimi uygun geçen Ege bölgesinde kışı pupa ve ergin halinde zeytinlik ve fundalıklarda, kabuklu bitlerin ve yaprak bitlerinin şekerli ve tatlı salgıları ve pislikleri ile meyve özü, bal gibi şekerli maddelerle karaağaç, çınar ve zeytin ağaçlan gibi çeşitli ağaçların akıntıları ve çiçek nektarları ile beslenerek geçirirler.

Zeytin sineği dişileri genellikle bölgemizde temmuz başlarında çiftleşir. Çiftleşmeden 2-3 gün sonra yumurtlama başlar. Öncelikle iri ve parlak zeytin meyvelerinin 1,5-2 mm, derinliğine iğ şeklindeki yumurtasını yumurta koyma borusu ile açtığı V şeklindeki yarığa bırakır. Bir dişi bir zeytin meyvesine ancak tek bir yumurta bırakabilir. Yoğunluğun yüksek olduğu yerlerde bir zeytin meyvesine farklı dişilerce 7-9 adet yumurta bırakabilir. Yumurta konan yer bir gün sonra koyu kahverengine dönüşür, buna vuruk denir, zeytin meyvesine konulan yumurta iki gün içinde açılır. Üç larva dönemini 20-25 günde tamamlayan larva zeytin etini iyice yer. Kendine bir oda hazırlar ve pupa olur. Pupa olmadan önce kendine bir çıkış deliği açar. Pupa devresi 4-5 gündür. Pupadan çıkan erginler yeniden döl vermeye devam ederler. Son nesil erginleri toprakta pupa olurlar.

Zeytin sineğine karşı havadan ULV Bait – Spray tekniği ile yapılacak ilaçlamalarda zararlının populasyon dağılımı ve yoğunluğu çok önemli bir rol oynar. ULV ilaçlamalarının hedefi ergin sineği mücadelesidir. Burada esas, sineğin vuruk yapmadan yani (ianeye yumurta bırakmadan öldürülmesidir. Bunu sağlamak için ilacın yanı sıra birde cezbedici kullanılma zorunluluğu vardır. Sinek ilaçla karıştırılan cezbedici tarafından ağaçlara çekilmekte, burada cezbedicinin proteininden beslenmek için yalandığı zaman, vücuduna öldürücü dozda ilacı da almaktadır. ULV Bait – Spray ilaçlamaları geniş alanlarda yapıldığı zaman daha etkili olmaktadır.

ULV ilaçlamalarının 2 ayrı çalışması vardır:

I- İlacın verilen dozda belli alana istenilen miktarda uçakla atılması, yani kalibrasyon çalışması,

II- İlaçlama alanının seçimi, tuzakların asılması, ilaçlama zamanının saptanması, ilaçlamasının başarı oranı ve maliyet hesaplaması çalışmaları.

I- Kalibrasyon çalışmaları ilaçlamadan 1-2 gün önce bu konuda uzman teknik elemanlar tarafından yapılmaktadır.

II- a) İlaçlama alanının seçimi : İlaçlama alanı olarak teknik yönden uçağın normal şartlarda uçabileceği çok engebeli olmayan ve yerleşim yerlerinin az bulunduğu yerler seçilmelidir. İlaçlama yapılacak alanlar toplu halde bulunmalı, birbirlerine bitişik olmalı, aralarında değişik kültür bitkisi yetiştirilmiş ekili arazi bulunmamalıdır.

b) Tuzakların asılması : ULV ilaçlamalarında en önemli hususlardan birisi tuzak aşılmasıdır. Bilindiği gibi, ilaçlama sineğin populasyon durumuna bağlıdır. Bunu saptamak için camdan yapılmış Mcphail sulu tuzaklar kullanılmaktadır. Bu tuzakların içine 250 – 300 cc. % 2′lik di amonyum fosfat eriyiği konulmaktadır. Tuzakların suyu sıcaklık ve neme göre haftada 1-2 kez değiştirilmelidir. Ayrıca, eylül başından itibaren san yapışkan vertikal tuzaklar da kullanılmalıdır.

Tuzaklar ilaçlama alanının büyüklüğüne göre o bölgeyi karakterize edebilecek yerlere aşılmalıdır. Tuzak asılan ağaçlar fazla kuraklık çekmeyen, tepeler veya çukurlarda olmamalıdır. 5 veya 10′luk gruplardaki her ağaca bir tuzak aşılmalıdır.

c) Tuzakların kontrolü : Tuzaklar başlangıçta haftada bir kere mevsim ilerledikçe haftada iki defa kontrol edilmelidir. Bu kontrollerde tuzağın içine düşen zeytin sineği erginleri elek yardımıyla toplanıp sayılmalıdır. Sayımlarda erkek, dişi ve toplam sinek adedi ayrı ayrı kaydedilmelidir.

d) Vuruk sayımı : ULV ilaçlamalarına karar vermede ikinci önemli konu zeytin sineğinin zeytin danesinde yapmış olduğu vuruk ( % ) ve bu vuruğun başlama tarihidir. Bu konunun saptanması için deneme alanında yine tuzakların asıldığı parsellerde tuzak ağaçlarının dışında her parselde en az 10 ağaç sayım ağacı olarak saptanmalıdır. Sayımlar her ağacın dört yönünden 200′er meyve kontrol edilerek bir parsel için 8.000 meyve gözden geçirilmelidir. Vuruk sayımları ilaçlamadan l gün önce ve ilaçlamadan sonra ilaçlama alanlarındaki tuzaklarda ergin artışının görüldüğü zamanda yapılmalıdır.

e) İlaçlama zamanının tesbiü : ULV ilaçlamalarının en zor olan bölümü budur. Çok geniş alanları kaplayan böyle bir ilaçlamaya kara vermek oldukça zor bir iştir. Öncelikle populasyon ve vuruk sayımlarının sağlıklı bir şekilde yapılması ve sayım bölgelerinin çok iyi seçilmesi en önemli rolü oynar. Bölgemiz koşullarında zeytin sineğinin zarar periyodu en az 4-5 ay devam etmektedir. Bu süre içinde böcek, yılın iklim koşullarına göre 4-5 döl verebilmektedir, bu kadar geniş populasyona sahip olan bu zararlıyı kontrol altında tutmak için 2-4 arasında ilaçlama gerekmektedir.

İlk ilaçlamaya karar vermek diğer ilaçlamalara göre oldukça kolaydır. İlk ilaçlamada amaç kışı ergin halde geçiren erginlerle topraktan çıkan ilk erginlerin populasyonlarının artmasına imkan vermeden ve daneye yumurta bırakmadan yok edilmesidir. İkinci ve sonraki ilaçlamalara ilaçlı parsellerdeki tuzaklarda önemli ergin artışları yanında yeni vurukların görünmesi dikkate alınarak karar verilmelidir.

f) Değerlendirme : Yapılan mücadelenin ne oranda etkili olduğu vuruklu meyvelere göre yapılır. Abbott formülü ile yapılan bu değerlendirmede 1.ci ilaçlamadan önceki vuruk sayımları ile son ilaçlamadan 7-10 gün sonra yapılan vuruk ( % ) sayımları arasındaki fark alınmalıdır.

g) İlacın yaprak, sürgün ve meyvelerde yapabileceği fitotoksite durumunu tesbit etmek için vuruk sayımlarının yapıldığı tarihlerde ilaç + cezbedici karışımlarına gözlemler yapılmalıdır. Ayrıca soruşturma ve gözlemlerle ilaçlama anında ve ilaçlamaları takip eden günlerde ilaçlamaların hayvanlara, kuşlara ve balıklara olan yan etkileri de araştırılmalıdır.

h) Maliyet hesaplaması: ULV tekniği ile yapılan ilaçlamalar yer aletleri ile yapılacak bir ilaçlamaya oranla ilaç, alet, işçi, zaman ve bunlara bağlı olarakda parasal yönden çok avantaj sağlamaktadır. Maliyet hesaplamalarında her ilaçlamanın maliyeti ayrı ayrı yapılmayıp, ilaçlamaların toplam maliyeti bulunmalı ve ağaç başına düşen ilaçlama masrafı ortaya çıkarılmalıdır.

EKLER

RESİMLER (ASETATA ÇEKİLMİŞ)

KİMYASAL MÜCADELEDE KULLANILACAK İLAÇ DOZLARI

İÇİNDEKİLER

I-ZEYTİN ÇİÇEK SAP SOKANI 1

(Calocoris trivialis Costa.} (Het.: Miridae )) 1

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 1

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI 1

3. KONUKÇULARI: 2

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 2

5. MÜCADELESİ: 2

5.1. Kimyasal Mücadele 2

5.1.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 2

5.1.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 2

5. l .3. İlaçlama Tekniği 3

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 3

II-ZEYTİN GÜVESİ 3

(Prays oleae Bern.) (Lepidoptera: Hyponpmeutidae)) 3

l. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 3

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 5

3. KONUKÇULARI: 5

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 5

5. MÜCADELESİ: 6

5.1. Kimyasal Mücadele 6

5.1.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 6

5.1.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 6

5. l .3. İlaçlama Tekniği 6

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 6

6.1. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması 6

III-ZEYTİN KABUKLU BİTİ 7

(Parlatoria oleae (Colv.) (Hom.: Diasçididae)) 7

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 7

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI 8

3. KONUKÇULARI 8

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ 8

5. MÜCADELESİ 9

5.1. Kültürel Önlemler 9

5.2. Kimyasal Mücadele 9

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 9

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 10

5.2.3. İlaçlama Tekniği 10

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ 10

IV-ZEYTİN KARA KOŞNİLİ 10

(Saissetia oleae Olivier (Homoptera: Coccidae)) 10

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 10

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 11

3. KONUKÇULARI: 12

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 12

5. MÜCADELESİ: 12

5.1. Kültürel Önlemler 12

5.2. Biyolojik Mücadele 12

5.3. Kimyasal Mücadele 12

5.3.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 12

5.3.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 13

5.3.3. İlaçlama Tekniği 13

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 13

6. l. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması 13

V-ZEYTİN KIRLANGIÇ BÖCEĞİ 14

(Agalmatium flavescens Oliv. (Hom.: Issidae)) 14

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 14

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 14

3. KONUKÇULARI: 15

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 15

5. MÜCADELESİ: 15

5.1. Kültürel Önlemler 15

5.2. Kimyasal Mücadele 15

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 15

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 15

5.2.3. İlaçlama Tekniği 15

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 15

6. l. Uygulamanın etki oranının saptanması 15

VI-ZEYTİN KURDU 16

(Coenorrhinus cribripennis Desb.) (Col.: Attelabidae)) 16

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 16

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 16

3. KONUKÇULARI: Ana konukçusu zeytindir. 17

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 17

5. MÜCADELESİ: 17

5.1. Kültürel Önlemler 17

5.2. Kimyasal Mücadele 18

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 18

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 18

5.2.3. İlaçlama Tekniği 18

VII-ZEYTİN PAMUKLU BİTİ 18

(Euphyllura olivina Costa.) (Homoptera: Psyllidae)) 18

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 18

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 19

3. KONUKÇULARI: Konukçusu yalnız Zeytin ağacıdır. 19

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 19

5. MÜCADELESİ: 19

5.1. Kültürel Önlemler 19

5.2. Kimyasal Mücadele 19

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 19

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 19

5.2.3. İlaçlama Tekniği 19

6. UYGULAMANIN DEĞERLENDİRİLMESİ: 20

6.1. Uygulamanın Etki Oranının Saptanması 20

VIII-ZEYTİN PAMUKLU KOŞNİLİ 20

(Philippia oleae Costa. (Hom.: Aphalaridae)) 20

1. TANIMI VE YAŞAYIŞI: 20

2. ZARAR ŞEKLİ, EKONOMİK ÖNEMİ VE YAYILIŞI: 21

3. KONUKÇULARI: 21

4. DOĞAL DÜŞMANLARI VE ETKİNLİKLERİ: 21

5. MÜCADELESİ: 21

5.1. Kültürel Önlemler 21

5.2. Kimyasal Mücadele 21

5.2.1. İlaçlama Zamanının Tesbiti 21

5.2.2. Kullanılacak Alet ve Makinalar 22

5.2.3. İlaçlama Tekniği 22

6. UYGULAMANI

12 Temmuz 2007

Zeytincilikte Yetiştiricilik Aşamasında Karşılaşılan Sorunlar

Zeytincilikte yetiştiricilik aşamasında karşılaşılan sorunlar

Yetiştiricilikten önce, zeytin ağacının genetik yapısından da kaynaklanan ve ürünün bir yıl çok, bir yıl az veya yok denecek kadar az olması demek olan, periyodisitenin yarattığı sorunları ve nedenlerini açıklamakta fayda vardır. Periyodisite nedeniyle zeytin ve buna bağlı olarak zeytin ürünlerinin üretim miktarları yıllar arasında büyük farklılık göstermektedir. Yarı yarıya veya dörtte bir oranında azalan ürün, pazarlama imkanlarını da etkilemektedir. Bir yıl 200 bin ton, bir yıl 50 veya 100 bin ton olan zeytinyağı üretiminde, ihracat imkanı olsa bile pazarlama çok zor ve düzensiz olacaktır. Oysa depolama masrafı da eklenerek pazarı koruma yoluna gidilmelidir. Ancak depolama koşulları uygun değilse olmazsa bu durum zeytinyağında azalmasına neden olacaktır. Sonuçta hem maliyeti yüksek hem de kalitesi düşük ürün elde edilecektir. Bu nedenle depolama koşullarının uygun olması önemlidir. Üretimdeki dalgalanmanın bir diğer dezavantajı üreticinin iki yılda bir para kazanmasıdır. Üretici her yıl bakım işlemleri uyguladığı takdirde elde edeceği gelir ile giderlerini bile karşılaması oldukça güçtür. Periyodisite, çeşitlere bağlı olarak çok farklı şiddette olmasına rağmen, dışarıdan yapılacak uygulamalarla bu azalabilir veya artabilir. Ağacın güçsüz kalması ve generatif ve vegetatif dengenin bozulması periyodisiteyi artırıcı faktörlerdir. Yanlış budama, yetersiz beslenme ve sulama, zirai mücadele eksikliği ve en önemlisi gelecek yılın ürününü verecek olan gözlere zarar veren hasat yöntemlerinin uygulanması periyodisiteyi artırıcı faktörlerdir. Ayrıca hasadın geciktirilmesi de periyodisiteyi etkileyen önemli bir nedendir.

Zeytincilikte yetiştiricilik aşamasında karşılaşılan sorunlar ise genellikle ülkenin meyveciliğinde karşılaşılan sorunlarla aynıdır. Bunlar genel olarak kültürel işlemlerin eksikliğinden dolayı meydana gelen verim ve kalite düşüklüğüdür.

500-1000 yıl yaşayabilme özelliğine sahip olduğu halde, 3 veya 4 yaşında verime başlayan zeytin ağacı, 12-20 yaşlarında tam verime ulaşmakta ve ekonomik olarak 80-100 yaşına kadar yaşayabilmektedir. Ancak bu değerler yetiştirme ve bakım koşullarına göre artma veya azalma gösterir. İyi bakım koşullarındaki ağaçlarda verim ve ekonomik ömür daha da artabilmektedir.

Yaklaşık 90 milyon zeytin ağacının olduğu ülkemizde, mevcut ağaç varlığının yaklaşık % 75’i sulama imkanının olmadığı, çorak ve engebeli kır arazilerde yer almaktadır. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Doğu Karadeniz Bölgesi’ne kadar olan kıyı boyu, yaklaşık 870 bin ha alanda, yetişen zeytin ağaçlarının % 9’u 10 yaşın altında, % 59’u 10-80 yaşında ve % 32’si 80 yaşın üzerindedir.

Mevcut ağaçların % 75’inin eğimli alanlarda bulunması nedeniyle yalnızca % 20-25’lik bir alanda toprak işlemesi yapılabilmektedir. En yoğun toprak işlemesi genellikle taban arazide zeytincilik yapılan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde uygulanabilmektedir. Zeytinliklerin % 31’i her yıl, % 19’u ise yalnızca var yılında gübrelenmektedir. Gübreleme daha çok Marmara ve kısmen de Ege bölgesinde uygulanmaktadır. Ancak zeytinliklerde genellikle azot ağırlıklı gübrelerin veya kompoze gübrelerin kullanımı yetersizdir. Bahçelerde azot yanında potasyum eksikliği de sıklıkla görülmektedir. Oysa azot ve özellikle de potasyum, verim ve kalitenin sağlanmasında en önemli faktörlerden biridir. Diğer yandan bor, demir gibi diğer bazı besin maddelerinin eksikliğine de dikkat edilmelidir. Zeytin üreticilerinin toprak ve yaprak analizlerini mutlaka yaptırmaları ve buna göre gübre uygulamaları gerekmektedir.

Zeytinde verim ve kalite artırıcı unsurlardan biri olan sulama uygulaması da ülkemizde ancak sofralık zeytin üretimi yapılan bahçelerde gerçekleştirilmekte ve bu da toplam alanın % 20’sini oluşturmaktadır. Ancak özellikle eğimli arazilerde teraslama veya sekileme yapılarak ağaçların mevcut yağışlardan daha fazla yararlanabilmesi sağlanmalıdır.

Zeytin ağacının vegetatif ve generatif gelişmesinde fizyolojik bir dengeyi kurabilmek ve ekonomik ömrünü uzatabilmek amacıyla, var veya yok yılları da dikkate alınarak farklı şiddetlerde budamaya ihtiyacı vardır. Mevcut ağaçlarımızın büyük çoğunluğunun yaşlı olduğu da göz önünde bulundurulursa bu ağaçların her iki yılda bir, ancak geri kalanın yaklaşık % 50’sinin ise hemen hemen her yıl budama ihtiyacı vardır. Oysa budanan zeytin ağacı oranı ancak % 15-20 düzeyindedir.

Hem ağacın sağlığı hem de meyvesinin verim ve kalitesi açısından, başta zeytin sineği olmak üzere hastalık ve zararlılara karşı bireysel veya toplu mücadeleye ihtiyaç olduğu halde ancak % 25’inde zirai mücadele uygulanmaktadır.

Ülkemizdeki zeytin ağaçlarının büyük bir kısmının yaşlı olması nedeniyle çoğunlukla geleneksel yetiştiricilik yapılmaktadır. Kültürel işlemlerdeki eksiklikler genellikle geleneksel yetiştiriciliğin yapıldığı bahçelerde veya tamamen rant amacıyla değerlendirilen bahçelerde görülmektedir. Ancak bölgeler bazında bazı farklılıklar söz konusu olabilmektedir. Örneğin kültürel işlemlerinin büyük bir kısmı sofralık yetiştiriciliğin yoğun olduğu Marmara bölgesinde uygulanmaktadır. Güneydoğu Anadolu bölgesinde ise tamamen susuz koşullarda yetiştiricilik yapıldığı halde, toprak işleme ve budama uygulaması mutlaka vardır.

            Bu işlemlerin üretim maliyetindeki paylarını ise şöyle sıralayabiliriz; Toprak işleme, % 27-28, Gübreleme % 10-11, Budama % 18-19 (Şekil 3).

Şekil 3. Bazı kültürel işlemlerin üretim maliyetindeki payları

Kültürel işlemler yanında zeytin için önemli olan bir diğer nokta ise hasattır (Şekil 3). Zeytin hasadı hem üretim maliyetinin % 20-35’ini oluşturmakta hem de verim ve kalite yanında ağacın özellikle çiçeklenme fizyolojisini etkilemektedir. Çoğunlukla geleneksel hasat yöntemlerinin kullanılması sonucunda oldukça büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır. Özelliklede sırıkla yapılan hasat sonucunda hem meyveler, hem de bir sonraki yılın ürününü verecek olan gözleri taşıyan yıllık sürgünler zarar görmektedir. Bu durum hem meyvenin kalitesini düşürmekte hem de periyodisitenin şiddetini daha da artırmaktadır. Ancak, özellikle İtalya ve İspanya gibi modern yetiştiriciliğin yapıldığı ülkelerde kullanılan hasat makinelerinin kullanımı oldukça güçtür. Çünkü bahçelerin ve ağaçların durumu bu makinelerin kullanımı için uygun değildir.

Ülkemizde kültürel işlemlerdeki eksiklikler ve hatalı hasat ile başlayan verim ve kalitedeki azalma zeytinyağı veya sofralığa işlemler sırasında da devam etmektedir.

Sofralık zeytin işleme teknolojisi ve sorunları 

Sofralık zeytin üretimi ile pazarlamasının zeytinyağından farklı olan yanları vardır. Özellikle siyah sofralık zeytin üretiminde en büyük üretici ve en büyük tüketici ülke konumunda olduğumuz halde, işleme ve pazarlama konularında bir çok sorunlarımız vardır. Ancak bu sorunların büyük kısmı Marmara Birlik sayesinde azalmıştır.

Sofralık zeytin yetiştiriciliğinde de, üreticiden kaynaklanan sorunlar vardır. Ancak bu sorunlar yağlık zeytin üreticisinin sorunları kadar vahim değildir. Çünkü üreticinin kaliteli ürüne karşı eline geçen para yüksek olduğu için, kültürel uygulamalara daha fazla dikkat göstermektedir. Ancak üreticinin yeterince bilinçli olmaması nedeniyle bu işlemler yeterince uygulanamamaktadır. Özellikle sofralık zeytinde çok önemli olan hasadın, mutlaka ve mutlaka elle yapılmak zorunda olunması hasadın toplam üretim maliyeti içindeki payını yağlığa göre oldukça artırmaktadır.

Hasattaki farklılık dışında yetiştiricilikle ilgili sorunlar yağlık zeytin üreticisinin sorunlarına benzediği için fazla değinilmeyecektir.

Sofralık zeytinin işlenmesi ve pazarlaması konusundaki en büyük sorun, geleneksel işleme teknolojisinin halen kullanılıyor olmasıdır. İşlenen zeytinlerdeki tuzun yüksek olması ise ihracatı etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Ancak bu son zamanlarda, dış pazarın isteği doğrultusunda üretim yapılarak kırılabilmiştir.

Ülkemizde yeşil salamuralık tüketimi fazla olmadığı için üretimin büyük bir kısmı ihracata yönelik olmaktadır. Büyük oranda Ege bölgesinde üretimi yapılan yeşil salamuralık zeytinin yetiştiriciliği siyah sofralıktan daha fazla itina ve dikkat ister. Meyvenin rengi açık olduğu için leke veya berelenmeler doğrudan tüketicinin gözüne çarpacağından en önemli kalite kriteridir. Diğer yandan her zeytin çeşidi yeşil salamuralığa uygun değildir. Yeşil salamuralık zeytinde de siyah sofralıkta olduğu gibi, küçük çekirdek, iri meyve, ince meyve kabuğu ve salamura süresince kolayca parçalanıp ezilmeyen meyve eti istenir. Ancak daha fazlası olarak salamura sırasında renk değiştirmemeli ve dolgu zeytin için çekirdeğin meyve etini parçalamadan kolayca çıkabilmesi gerekir. En uygun yeşil sofralık çeşit; Domat, Memecik ve Manzanilla’dır.

Siyah sofralık üretiminin büyük çoğunluğu iç pazarda tüketilmektedir. İç pazar için tuz engelleyici bir faktör değildir çünkü ülkemizde tuzlu, buruşuk zeytin tercih edilmektedir. Oysa Kalamata tip salamuracılıkta zeytinler, turşu gibi salamura içindedir. Bu, bizim için yabancı bir tat olmasına rağmen ihracat için dikkate alınması gereken bir noktadır. Mevcut ihracatımızın büyük bir kısmı bizimle aynı damak tadını arayan, yurtdışında yaşayan Türk’lerin bulunduğu ülkelerdir.

Sofralık zeytin işlenmesinde artık hijyenik koşulların kontrol altında tutulamadığı beton havuzlar yerine özel tankların (polyester fiberglas) kullanılması gerekir. Bahçeden kasalar içinde getirilen zeytinler işleme öncesi yıkanıp, yaralı ve bereli olanların iyice ayıklanması ve iriliklerine göre sınıflandırılması gerekir. Ancak zeytinler işleme öncesi fazla bekletilmemelidir.

Zeytinde diğer önemli nokta ise ambalajdır. Laklı tenekeler yanında, vakumlu plastik kaplar kullanılmaktadır. Ancak her iki ambalajda da kaliteye önem verilmelidir. Çünkü iyi laklanmamış tenekelerde ürünün raf ömrü azalır. Aynı şekilde kalitesiz malzemeden üretilmiş olan plastik, ambalaj süresince zeytinin tadının değişmesine neden olur.

Zeytin meyvesi bünyesinde bulunan acılık maddesi (oleuropein) nedeniyle ağaçtan koparılmış diğer meyveler gibi hemen yenemez. Ancak, Karaburun civarında yetişen zeytinler çevre koşullarına bağlı olarak hurmalaşabilme özelliği ile dalından koparıldığı gibi de yenilebilir.

Zeytinin tadına, kokusuna, rengine ve dokusuna, zeytinin olgunluk durumu, çeşidin özelliği, uygulanan işleme metodu gibi faktörler etki eder.

Sofralarımıza gelen zeytinler şu isimleri alırlar:

Salamura siyah zeytin, Sele zeytini, Çizme veya kırma zeytin, Kostikli yeşil zeytin (kokteyl), Kostikli siyah zeytin (konfit).

Zeytin, sofralarımıza gelmeden önce bazı işlemlerden geçirilir ve bu işlemler ile bünyesindeki acılık maddesi atılmış olur. Zeytinin yenebilir duruma gelmesi için;

-Tuz

-Tuzlu su (salamura)

- Kostik (sodyum hidroksit) kullanılır.

Sadece tuz ile sele zeytini,

Tuzlu su ile salamura siyah, yeşil ve çizme zeytin,

Sodyum hidroksit (kostik) kullanılarak ta kokteyl yeşil zeytin ve konfit siyah zeytin (Kostik ile tatlandırılmış ve gıda boyası ile siyah renk verilmiş zeytin) yapılmaktadır.

Sele zeytini ile salamura siyah,salamura yeşil ve çizme,kırma zeytinlere natürel zeytin adı verilir. Natürel zeytinler, kostik ile tatlandırılmış olanlara göre besin değerinin yüksekliği nedeniyle tüketiciler tarafından daha fazla tercih edilebilir.

Zeytin farklı renk tonlarında sofralarımıza sunulur. Tüketime sunulan zeytinlerin farklı renklerde olması (örneğin salamura siyah zeytinde rengin, kahve rengi, koyu kahve rengi, siyah ve siyaha yakın tonların ve çizme zeytinde yeşil, sarı ve pembe renk tonlarının birlikte bulunması) zeytinin kalitesiz olduğunu göstermez. Aksine bu durum, zeytinin natürel olarak yapılmış olduğunun önemli bir işaretidir.

Tamamen siyah renge sahip zeytinler de tüketime sunulabilir. Bu durum çeşit özelliği yanında, zeytinin aşırı olgunluk döneminde toplanarak hazırlanmasından kaynaklanmaktadır. Böyle zeytinlerde, siyah renk; kabuktan çekirdeğe kadar da uzanabilir.

Açıkta satılan tamamen siyah veya koyu mavimsi siyah renkte ve az tuzlu zeytin alırken bu tip zeytinlerin kostik ile tatlandırıldığı ve gıda boyaları (ferro glukonat veya ferro laktat) ile renklendirilmiş olduğu düşünülmelidir. Bu tip zeytinler cam veya tenekede, ısıl (pastörizasyon ve sterilizasyon) işlemden geçirilerek konserve edilmiş olarak sofralarımıza sunulması gerekmektedir.

Tüketiciler açıkta satılan az tuzlu siyah zeytinleri alırken, bunların kısa sürede bozulabileceği ve sağlığa zarar verebileceğini göz önünde bulundurmalıdır.

Zeytin alırken üzerinde önemle durulması ve dikkate alınması gereken diğer hususlar:

Öncelikle ürünün ambalajlı ve markalı olması, etiket üzerinde üretim ve son kullanma tarihleri ile besin değerlerinin yazılı olması aranmalıdır.

Salamuralı ambalajlanmış siyah zeytinlerin, ambalajları açıldığı zaman: zeytinin siyah renginin koyu ve açık kahverengi renk tonlarına dönüştüğü görülebilir. Bu doğal bir durumdur. Ancak zeytin, hava ile temas ettikten kısa süre sonra tekrar eski koyu rengine dönmektedir.

Bombaj (ambalajı şişmiş) yapmış ambalajlı ürünler alınmamalıdır. Çünkü bu durum, zeytini bozan mikroorganizmaların geliştiğini göstermesi yanında, zeytinin gerekli tatlanma süresini tamamlamamış olduğunu ve hijyen için gerekli olan ısıl işlemden yoksun ya da ısıl işlemin yetersiz olduğunu gösterir.

Isıl işlemden geçirilerek konserve edilmiş teneke veya cam kavanozların etiketlerinde pastörize veya sterilize edildiği belirtilmelidir.

Paslanmış ve yırtık ambalajlarda satışa sunulan zeytinlerin, hijyenik olmayan uygunsuz ortamlarda ambalajlanmış ve depolanmış olabileceği düşünülerek bu tip kısa sürede bozulabilecek zeytinler alınmamalıdır.

İçi görünür cam veya plastik ambalajlı ürünleri alırken zeytin büyüklüklerinin homojen ve salamura sularının berrak olmasına dikkat edilmelidir.

Açıkta satılan zeytinlerin etiketinde zeytin çeşidi ve firma isminin bulunması tüketici açısından bir kalite güvencesi olarak gereklidir. Bu nedenle açıkta satılan ürünün yanında ambalajlı bir örneğinin de bulunması tüketicilerce aranması gereken bir husus olmalıdır.

12 Temmuz 2007

Klonun Sözlük Anlamı; Tek Bir Hücreden Mitoz Bölünmeyle Oluşan Bir Dizi Hüc

Klonun sözlük anlamı; tek bir hücreden mitoz bölünmeyle oluşan bir dizi hücre, tek bir atadan aseksüel üremeyle oluşan birey veya popülasyondur. Klonlama üç değişik başlık altında incelenebilir: Moleküler klonlama, hücre klonlaması ve (benim bu makalede üzerinde duracağım) tam bir organizmanın klonlanması.

Leipzig Üniversitesinden, Hans Adolph Eduard Dreisch deniz kirpileriyle yaptığı deneylerde erken dönemdeki bir deniz kirpisi embriyosunun blastomerlerini birbirinden ayırarak blastomere seperation (şekil 1) yöntemini buldu.

1902′de Hans Speman aynı yöntemi kullanarak semender blastomerlerini ayırdı ve her blastomerden yeni bir semender oluştu. Bu yöntemin keşfiyle klonlamanın temeli atılmış oldu. “Speman 1938′de yayımladığı kitabı Embriyonic Development And Induction’da kendisinin fantastik bir deney olarak nitelendirdiği yöntemi açıkladı. Bu yöntem farklılaşmış bir hücrenin-bu hücre semenderin şeklini alabilecek kadar gelişmiş bir embriyo hücresi veya daha fantastik olarak bir yetişkinden alınmış olabilir – çekirdeğinin çıkartılıp, nucleusu çıkartılmış bir yumurta hücresine aktarılmasını içeriyordu.Speman böyle farklılaşmış bir hücre nucleusunun yeni bir canlının gelişimini kontrol edip edemeyeceğini merak ediyordu”.(1)

Speman’ın fantastik olarak nitelendirdiği deney ölümünden yıllar sonra gerçekleşti. 1952′de Philadelphia’da bulunan Lankenau Hospital Research Institute’de çalışan Robert Briggs ve bir Ph.D ögrencisi olan Thomas J. King kurbağalarla yaptıkları deneylerde blastula hücrelerinin çekirdeklerini çıkartıp, kurbağa yumurtalarına eklediler ve kurbağa larvalarını elde etmeyi başardılar. Bu yönteme Nulear Transfer ismini verdiler. (şekil 2)

Aynı yöntem kullanılarak farelerle yapılan deneyler hep olumsuz sonuç veriyordu. Bilim adamları Nuclear Transplantation yöntemiyle memelilerin hiçbir şekilde klonlanamayacağını düşünüyorlardı ki 1986 yılının mart ayında Steen Willadsen 8 hücreli embriyolardan bu yöntemi kullanarak bir koyun klonladığını açıkladı.

“Cornell University’de bitkilerle çalışan bir hücre biyoloğu olan Prof.F.E.Steward 1960′lı yıllarda bir havuç kökünün hücrelerini ayırdı ve bu hücrelerin bölünüp yeni bir havuç bitkisine farklılaşabileceğini gösterdi. Tamamen farklılaşmış bir hücrenin böyle birşey yapabileceği beklenmiyordu”(2). Bitki hücreleriyle başarılmasına rağmen, tamamen farklılaşmış bir hayvan hücresinden bir klon elde edilemiyordu. Birçok bilim adamı yetişkin hayvan hücrelerinin DNAlarında geçirdikleri bir dönem sonucu bazı genlerin protein kodlamasının baskılanmış olduğunu veya bazı genlerin yitirildiğini sonuçta olgun bir hücrden bir klon oluşturulamayacağını düşünüyorlardı.

27 Şubat 1997′de Nature dergisinde çıkan haberle sadece bilim çevreleri değil adeta bütün dünya sarsıldı. İskoçya’da Rosalin İnstitute’de çalışan embriyolog Ian Wilmut ve yardımcısı hücre biyoloğu Keith Campbell yıllardır düşünülenlerin tersine olgunlaşmış bir hücreden bir klon oluşturulabilineceğini gösterdiler. “Gelişmenin zor olduğu koşullarda hücrelerin uyguladıkları doğal bir koruma mekanizması vardır. Bu koşullarda hücreler faaliyetlerini geçici olarak durdururlar. Bu faza G0 fazı denir. G0 fazında DNA’nın bazı gen bölgeleri bir takım proteinlerle kaplanır ve böylelikle DNA programlanır. Campbell, yumurtayla sperm birleştiğinde embriyonun belki böyle bir dinlenme fazı geçirerek DNA’sını programladığını düşündü. Eğer böyle bir ihtimal varsa hücrelerin G0 fazındayken klonlanması uygun olacaktı. Wilmut ve Campbell kopyalanacak meme hücrelerine minimum besin vererek G0 fazına sokmayı başardılar”.(3) Sonra Poll dorset koyununun yumurta hücresinin çekirdeğini çıkarttılar, Fin Dorset koyununun memesindeki salgı bezlerinden aldıkları hücreyi G0 fazına soktuktan sonra çekirdeği çıkartılmış yumurtanın içine aktardılar. Bu yumurtaya birkaç mikrosaniyelik bir elektirik akımı uyguladılar. Bu akım yumurtanın ve meme hücresinin zarlarında delikler açtı böylece meme hücresinin kromozomları dahil tüm içeriği yumurta hücresine geçti. Uygulanan elektrik akımı zarda deliklerin açılmasının yanısıra yumurta hücresinin yeni döllenmiş gibi davranmasını sağladı. Daha sonra bu yumurtayı Scottish Blackface koyununun rahmine yerleştirdiler. Deney başarılı oldu ve 5 Temmuz 1996′da Doly dünyaya geldi. Wilmut ve Campbell’in uyguladıkları yönteme Nuclear Somatic Transfer (NST) deniliyor. (şekil 3)

Wilmut’un klonlama yapmaktaki amacı embriyo gelişiminin veya somatik hücrelerdeki farklılaşmanın sırlarını açığa çıkarmak değildi. “Wilmutun sponsoru PPL Therapeutics klonlanmış bir koyunla, ilaç fabrikalarının kullandığı metodlara göre daha ucuz ilaç elde edebileceklerini anladılar. Bir koyunu ilaç üreten bir fabrikaya dönüşecek şekilde programlamak için kullanılacak metod oldukca açıktır: Bilim adamları koyun hücrelerini alıp petri kaplarında yetiştirebiliyorlar. Laboratuvarlarda bu hücrelere yeni genler eklemek mümkündür. Eklenen genlerle hücreler ilaç niteliği taşıyacak proteinler üretilebilir. Genetik olarak düzenlenmiş bu hücrelerden bir koyun klonlandığında ilacı elde etmek için yapılacak tek iş koyunun sağılmasından sonra ilacın sütten ayrılması”(4)dır. Eğer bilimadamları genetik olarak düzenlenmiş dişi ve erkek koyular klonlarlarsa bu koyunlar çifteleştirilerek, klonlama yönteminden çok daha ucuz bir şekilde yüzlerce yaşayan ilaç fabrikasına sahip olunabilir.

Klonlama insanlığın önüne sayısız yollar açıyor. Mesela yukarıdaki yöntemin aynısı kullanılarak genetik hastalıkları taşıyan koyunlar üretilebilir daha sonra bu koyunlar o hastalığın tedavisinde model olarak kullanılabilir. “Doly’nin doğumunun duyurulmasından kısa bir süre sonra Wilmut ve PPL Therapeutics’in araştırma ekibi, biyolojik kodunda önceden belirlenen bir insan geni taşıyan Polly adında klonlanmış ikinci bir koyun doğduğunu bildirdiler. Araştırmacılar laboratuvar kabında büyütülen koyun ceniniyle ilgini hücrelere bir insan geni eklediler, sonra büyüyen hücrelerden bir koyun klonladılar”(5).

Klonlama soyu tükenmekte olan hayvanların kitlesel olarak çoğaltılıp , biyoçeşitliliğin korunmasında da kullanılabilir.

Deli dana hastalığına benzeyen ve koyunlarda görülen scarpie hastalığının tedavisinde klonlama yönteminden yararlanılmak isteniyor. Wilmut koyunların scarpie hastalığına yakalanmasını mümkün kılan genetik hasarı taşıyan bir koyun klonlamak istiyor. Bunun dışında Wilmut’un Nature dergisinde yaptığı açıklamalarda da belirttiği gibi klonlama imprinting ve telemore kısalması gibi bazı değişimlerin anlaşılmasında da kullanılabilir.

“Bath üniversitesi araştırmacılarından Prof. Jonathan Slack, başı olmayan kurbağa embriyosunu geliştirdi. Genetik müdahaleyle yeniden programlanan embriyonun başı, gövdesi ve kuyruğu oluşmadı. Yalnız kalbi, dolaşım sistemi ve istenilen organlar gelişti”.(6) Bu yöntem insanlar üzerinde kullanılarak lösemi hastaları için immün sistem tarafından reddedilemeyecek kemik iliği veya yine immün sistemi tarafından reddedilmeyecek organlar üretilebilir. Fakat bir annenin, organlara gebe kalmasının etik açıdan kabul edilemeyeceği gerçektir. İşte bu yüzden yapay bir rahme ihtiyaç duyuluyor. “1995′te Scientific American’da yazan Zanger ve Vaccanti doğmamış çocuğu insan rahmi dışında canlı tutmayı tökezleten başlıca engel hava solumayı olanaksız kılan gelişmemiş akciğerlerdir diyor ve şöyle bir model öneriyor: ‘Bebekler, yüksek konsantrasyonda oksijen ve karbondioksit taşıyan pergluokarbon denen sıvılarda soluyabilirler. Bir pompa gaz değiş tokuşuna olanak sağlayarak, akışkanın sürekli dolanımını sürdürebilir. Rahim, akışkandan toksinlerin atılması için filtre edici aygıtlarla donatılmış olabilir. Beslenme şimdi olduğu gibi damarlardan sağlanabilir”.(7) İnsanlar için yedek organ depolarının oluşturulması önündeki tek engel, yapay rahimlerin henüz teori aşamasından ileriye gidememiş olması değil, birçok ülkede insan klonlanması kanuni olarak yasaklanmış durumda olmasıdır.

İnsanlara yedek organ üretimi konusunda domuzlarla da çalışılıyor. Domuz organlarının insanların immün sistemi tarafından kabul edilmemesinin başlıca sebebi bu organların yüzeyinde özel bir şeker tabakası olmasıdır. Domuzun uygun bir hücresi alınıp bu hücre sözkonusu şekeri üretmeyecek bunun yerine insan organlarını kaplayan proteinler üretecek şekilde programlanırsa ve bu hücreden bir klon oluşturulursa, bu organların insanlara transplantasyonları düşünülebilir.

Wilmut 277 deneme sonucunda sadece bir koyun elde edebidi. Bu başarı oranı biraz düşük gibi görülebilir fakat başarı oranını şüphesiz zamanla artacaktır. Bu başarı oranının artmasıyla mesela erkeğin tetstislerinde sperm üretilmemesi nedeniyle bir çift çocuk sahibi olamıyorsa NST yöntemi ile cocuk sahibi olmak isteyebilirler. İnsanların bu şekilde aseksüel olarak üremesi bazı yönlerden seksüel üremeye göre daha güvenli bile sayılabilir. Söyle ki; testislerde ve ovaryumlarda bazen hatayla bir eksik veya bir fazla kromozom taşıyan sperm ve yumurta hücreleri üretilebilir sonuçta seksüel üremede bu gibi hücrelerin birleşmesiyle down sendromu gibi durumlar meydana gelebilir. Aseksüel üremeyele böyle kromozam hatalarının oluşması söz konusu değildir.

Bunu dışında eğer çiftlerden biri, renkkörlüğü gibi, genetik hasar oluşturacak bir gen taşıyorsa bu çift seksüel üremeyle çocuğu riske etmektense, eşlerden sağlıklı olanından NST yöntemiyle bir çocuk sahibi olmayı tercih edeceklerdir. Böylelikle gelecek nesiller genetik olarak daha sağlıklı olacaklardır.

Klonlamanın insanlar üzerinde uyandırdığı endişeleri tartışmadan önce iki terimin açıklıkla kavranması gerektiğine inanıyorum. Bu terimler doğa ve doğal. Doğal: 1.Doğada bulunan 2.Doğanın düzenine ve gereklerine uygun, tabii. Doğa: Sanat ve kültür gibi insan kafası ürünlerinin karşıdı olup kendiliğinden var olan şeylerin bütünü. Birçok din adamı klonlama yönteminin doğal olmadığını, daha da ötesi doğaya aykırı olduğunu öne sürdüler. Embriyo twining yöntemiyle, anne karnında oluşan tek yumurta ikizliğiyle aynı yöntem izlendiğinden bu yöntemin doğaya aykırı olduğunu kimse iddia edemez. Yine aynı din adamları, Wilmut’un geliştirdiği NST yönteminin insanlara uygulanmasıyla kadınların bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabileceklerini ve evliliklere gerek kalmayacağını dile getirdiler. Bu onlara göre büyük bir sosyolojik problemdi. Yukarıdaki tanıma dikkat edilecek olunursa evlilik dahil insanlar tarafından kurulan tüm müesseselerin doğal olmadağı anlaşılacaktır. Buradan çıkan sonuç çok açıktır; doğal bir yöntem olmadığını savundukları klonlamanın tehlike yaratabileceğini düşünen bazı din adamları, aynı zamanda bu yöntemin doğal bir müessese olmayan evliliği tehdit etmesinden kaygı duyuyorlar. Eğer bir canlının yapısı onun klonlanmasına izin veriyorsa bu işlemi yapmak hiç de öyle düşünüldüğü gibi doğaya aykırı değildir.

İkinci Dünya Savaşının çıkmasına sebep olan Hitler gibi bir diktatörün kendinden yüzlerce klon yapması da bir başka endişedir. Fakat bu endişe birkaç nedenden dolayı yersizdir. Çünkü klonlamada model olarak kullanılacak canlının genotipi ve dolayısıyla fenotipi klondan farklı olacaktır. Şöyle ki; NST sonucunda meydana gelecek klonun genetik bilgisi sadece klonlanacak hücredeki genlerden ibaret değildir bunun yanında yumurta hücresinin içinde mitokondriyal DNAlar da bulunmaktadır. Buna ilaveten embriyonik dönemde meydana gelen genetic imprinting denilen olayda otozomal kromozomların herzaman aynı kısımları aktive olmuyor. İşte bu sebeplerden dolayı iki klonun arasında gentik olarak farklılıklar doğuyor. Bir örnek vermek gerekirse gerekirse; “Genetikçiler, aynı embriyodan, blastomere seperation yöntemiyle, klonlanmış iki ineğin sütlerinin kalite ve tat baz alındığında sadece % 70 oranında benzediğini saptadılar”.(8) Bu örnekten de anlaşılacağı gibi klonlama yöntemiyle bir insanın genetik olarak eşini yaratması olanaksız. Bunun yanında çevre koşulları da insanların kişiliklerinin oluşmasında etkilidir. Anıların ve tecrübelerin klonlanması pek de mümkün değil.

NTS, çok pahalı bir yöntem olması nedeniyle gelecekte geniş kitleler tarafın tercih edilemeyecektir. Örnegin; bir milyon kişi seksüel üremeyele çocuk sahibi olurken buna karşılık aseksüel üremeyle bir çocuk dünyaya gelebilir. Bu yüzden klonlamanın genetik çeşitliliği azaltacağını düşünmek pek de mantıklı değil. Klonlama tekniği inanılmaz derece de ucuzladı ve yaygınlaştı diyelim, sizce bu şekilde gen havuzundan yararlı genlerin elenmesi mümkün mü?

Meme hücreleri çok çabuk bölünüp yeni bir doku oluşturabilir, bu yüzden oldukça yüksek embriyonik potensiyelleri vardır. Bunu aksine saç veya kan hücrelerinin böyle bir potansiyeli yoktur. Yani sizden alınan bir saç teli veya bir kan damlasıyla çılgın bir bilimadamı sizin klonlarınızı oluşturamaz. Bilim kurgu filmlerinde çoğunlukla çılgın bir bilim adamı kasıtlı olarak veya da hatayla insanlığı tehdit edecek kadar korkunç şeyler yapar. Yıllardır süregelen bu tarz filmler toplumun bilimadamlarına ve bilime karşı güvenini büyük ölçüde sarstı. Bazı etikçiler ve din adamları bu korkuları alevlendirmeyi büyük bir ustalıkla başarmaktadırlar. Tamam bilim kötü amaçlar için kullanılmaya açık olabilir, ama arının iğnesi var diye bal yemekten de vazgeçemeyiz!

12 Temmuz 2007

Örme İşleminin Temel Organı Olan Göz Vücudun Dışında Olup Biten Olayları Ka

örme işleminin temel organı olan göz vücudun dışında olup biten olayları kavramakla görevlidir. Ana hatlarıyla bir fotoğraf makinesine benzetilebilir. Her ikisinde de, ön kısımda mercek bulunur. Görüntüyü arka kısımdaki hassas bölgeye yansıtmakla görevlidir. Fotoğraf makinesinde burada ışığa duyarlı fotoğraf filmi yer alırken, gözde retina adlı tabaka bulunmaktadır. Retinaya düşen görüntüler buradaki milyonlarca sinir ucu tarafından alınarak beyindeki görmeyle ilgili merkeze iletilmekte ve görüntü algılanmaktadır.

Fotoğraf makinesinde, görüntüsü alınan cismin uzaklığına bağlı olarak yapılması gereken odaklama ayarı, merceğin ileri geri oynatılmasıyla yapılırken, göz bu işlemi merceğin kırma derecesini değiştirerek sağlamaktadır. Işık yoğunluğu karşısındaki düzenlemeler fotoğraf makinesinde diyaframın açıklığının değiştirilmesiyle sağlanırken, göz bunu, iris adı verilen renkli kısımla sağlamaktadır.

GÖZÜN YAPISI

Göz bu kadar karmaşık işlemi çok küçük bir yer işgal ederek gerçekleştirir. Yaklaşık 2.5 cm. çapında küresel bir yapı taşıyan göz, kafanın ön kısmında kaş kemeri, elmacık kemikleri ve burun kemeri arasında oluşan göz çukurunun içinde yer alır.

Gözün ön kısmı hariç tüm çevresini sklera adı verilen beyaz ve sert renkli bir tabaka oluşturur. Ön kısmı, kornea adı verilen saydam bir tabakayla kaplanmıştır. Göz bebeği denilen açıklık ve bunu çevreleyen renkli tabaka (iris) korneanın arkasında yer alır. İrisi kontrol eden kaslar, korneadan giren ışığın şiddetine göre, ortada açıklığın (göz bebeği) genişliğini ayarlar. Buradan giren ışık irisin arkasında yer alan göz merceğinden geçerek gözün arka kısmındaki retina tabakasının üzerine düşer. Göz merceği görmenin net olabilmesi için odaklama görevini kendi şişkinliğini azaltıp arttırarak gerçekleştirir. Kalınlığı arttığı zaman kırma derecesi (diyoptri) artar, diyoptriyi azaltmak istediği zaman da kalınlığını azaltır.

Kornea ile göz merceği arasındaki odacıkta (ön kamara) saydam bir sıvı bulunur. Sürekli olarak üretilen bu saydam sıvı, kornea ile irisin birleştiği köşedeki açıklıktan Schlemm kanalı ile kana karışır. Bu sıvının basıncı vücudumuz tarafından ayarlanmaktadır.

Göz küresinin içi, jelatin kıvamında saydam bir madde (corpus vitreum) ile doludur.

Gözün arka iç kısmını retina denilen 10 kattan oluşmuş bir tabaka kaplar. Retine tabakasını sklera ile retina arasında yer alan damar tabaka (choroid) besler. Fotoğraf filmine benzetilen bu tabakadaki rod hücreleri ışığı kon hücreleri ise rengi algılar. Rod hücreleri kon hücrelerinin yaklaşık 20 katı kadardır. Arkada göz merceğinin karşısına gelen kısım (fovea) biraz çukur yapıdadır. Kon hücrelerinden yoğun olan bu kısımda, sarı leke (makula lutea) denilen ve merkezsel görmeyi sağlayan bölge de yer alır.

Kon ve rod hücreleri üzerlerine gelen ışığı elektrik uyarıları haline çevirir. Buradaki sinir uçları birleşerek optik sinir adını alır ve elektriksel uyarıları beyindeki görme merkezine ulaşır ve böylece görünen madde algılanmış olur.

Görmenin daha güçlü olması için görüntünün olabildiğince sarı leke zerine düşmesi tercih edilir. Bunun için de gözün, görülmesi istenilen cisme yönlenmesi gerekir. Göz bu hareketini sklera tabakasına yapışan 6 adet kasla sağlar.

Gözün ön kısmındaki saydam tabakanın ve dışarıyla temas eden kısımların korunması için konjonktiva adlı ince bir zarla kaplanmıştır. Gerek bu tabakanın ve gerekse korneanın korunması ve kurumasının önlenmesi için gözyaşı adı verilen bir salgı üretilir. Göz çukuru içinde yer alan gözyaşı bezi sürekli olarak bu salgısını üretir ve fazlası, göz çukurunun buruna yakın kısmında yer alan bir kanalla (lakrimal kanal) burna akıtılır.

Gözün ön kısmında yer alan göz kapakları belirli aralıklarla kapanarak gözü nemlendirme görevini yaparken tehlike karşısında refleksle kapanarak gözü tehlikelerden korur.

Gözün birbirinden belirli açıklıkta iki tane olması üç boyutlu görmeyi (stereoskopi) sağlar. Böylece cisimlerin uzaklığını belirlemek de mümkün olabilmektedir.

GÖZ BOZUKLUKLARI

Görmenin net olabilmesi için görüntünün tam retina üzerine düşmesi gerekir. Eğer kornea veya göz merceğinin kırma katsayılarında bozukluklar varsa görüntü retina üzerinde odaklanmayacağı için net olmayacaktır.

H i p e r m e t r o p

Eğer odaklanma bozukluğu nedeniyle kişiler uzağı net göremiyorsa miyopluk, yakını net göremiyorsa hipermetropluk söz konusu olmaktadır.

A s t i g m a t l ı k

Korneanın yapısının simetrik olmaması söz konusuysa göz farklı açılarda farklı kırma dereceleri göstereceği için görme net olamayacaktır. Bu, astigmatlık olarak adlandırılır.

Bunun dışında da yaşlanma sonucu göz merceğinin elastikliğini kaybedip odaklama sorunu ortaya çıkarsa, bu genellikle yakını zor görme şeklinde belirir ki, buna da tıp dilinde, presbiyopi adı verilir.

Gözün kırma bozukluklarında , bu kusuru düzeltici mercekler, gözlük ya da kontakt lens halinde kullanılır.

M i y o p

Miyopluk ve astigmatlık hallerinde bir dönem gözün ışınsal açılarsa ince kesilerle kırma derecesinin değiştirilmesi (radiyer keratotomi) ameliyatları yapılmışsa da bu işlemin laserli cihazlarla yapılması başlayınca bu yöntem uygulamadan kalkmıştır.

Ş a ş ı l ı k

Şaşılık, gözlerin paralelliğinin bozulduğu ve farklı yönlere baktığı bir görsel kusurdur. Bir göz düz bakarken diğeri içe, dışa, yukarı veya aşağı kayabilir.

Kayma daimi olabilir ya da ara ara ortaya çıkar. Bazen kayan göz düz bakıp diğeri kayma yapabilir.

Şaşılık, çocuklar arasında sık görülen bir durumdur. Hayatın ileri dönemlerinde de meydana gelebilir.

Kadın ve erkekler arasındaki dağılımı eşittir. Aynı ailede geçiş özelliği gösterebilir. Buna rağmen pekçok şaşılıklı kişide, şaşılığı olan akraba tespit edilemeyebilir.

G ö z t e m b e l l i ğ i

Çocukluk esnasında heriki göz paralel ise iyi bir görme gelişmesi olur. Beyin, iyi gören gözün görüntüsünü algılar, tembel gözün görüntüsünü ise ihmal eder. Bu durum, şaşılıklı çocukların hemen hemen yarısında görülür.Göz tembelliği tedavisi: Göz tembelliğinin tedavisi 8-10 yaşına kadar yapılmalıdır. Daha sonra tedavisi mümkün olmaz. Birkaç tedavi yöntemi vardır. Bunlardan ilki iyi olan göz kapatılıp tembel gözdeki görme güçlendirilerek yapılan tedavidir. Bir başka tedavi yöntemi özel kliniklerde CAM ismi verilen aletlerle seanslar halinde yapılan tedavidir. Bu tedavi şeklinde çocuk bir aletin başına oturtularak dönen çizgiler üzerinden boyamalar yapması, şekil çizmesi ya da bulmaca çözmesi istenir. En az 20 seanstan oluşur. Üçüncü bir tedavi yöntemi ilaçlardır. Sağlam göze atropin grubu ilaç damlatılarak diğer gözün çalıştırılması esasına dayanır.

Tedavi geciktirilirse göz tembelliği kalıcı hale gelir. Kural olarak, göz tembelliği ne kadar erken tedavi edilirse sonuç o kadar iyi olur. Bunun için çocuklar, bebekliklerinde ve daha sonra senede en az bir defa olmak üzere göz muayenesinden geçirilmelidirler.

Şaşılığın tam sebebi bilinmemektedir. Her bir gözün dış kısmına yapışarak hareketlerini kontrol eden altı kas mevcuttur. Herbir gözde iki kas, gözü sağa veya sola çeker. Diğer dört kas ise belli açılarda gözü yukarı veya aşağı hareket ettirirler.Gözlerin paralel kalıp belli bir hedefe odaklanabilmeleri için tüm kasların birlikte ve belli bir denge içinde çalışmaları gerekir. Gözlerin birlikte hareket etmesi için de her iki gözdeki kasların uyumlu çalışması gerekir.

Göz kaslarını beyin kontrol eder.

· Serebral palsi (doğum esnasında oksijensiz kalıp bayılan çocuklar);

· Down sendromu;

· Hidrosefali;

· Beyin tümörleri gibi problemleri olan çocuklarda şaşılık daha sık görülür.

Katarakt veya göz yaralanmaları da görmeyi bozup şaşılığa neden olabilir.

P r e s b i y o p i

Genellikle 40 yaşından sonra başlayan ve göz merceğinin doğal şartlarda elastikiyetini yitirmesiyle ortaya çıkan yakını net görememe sorunudur. Miyop, hipermetrop ve astigmatın aksine lazer ile tedavisi mümkün değildir…

K a t a r a k t

Baktığımız cisimlerden yansıyan ışınlar önce gözün önündeki saydam tabaka (kornea) ve içindeki mercek (lens ) tarafından kırılarak gözün en arkasında yer alan ve sinir liflerinden oluşan ‘retina’ tabakası üzerine odaklanır. Retinada oluşan cismin görüntüsü optik sinir vasıtasıyla beyindeki görme merkezine taşınır ve görme oluşur.

Katarakt göz merceğinin (lens) saydamlığını kaybetmesi ve kesifleşmesi sonucu oluşur. Göz merceği renkli tabakanın arkasında yer alır ve gelen ışığın gözün sinir tabakası üzerindeki alıcı hücreler üzerinde odaklanmasını sağlar. Lensin keşifleşmesi ve ışık geçirgenliğinin azalması sonucunda yani katarakt geliştiğinde alıcı hücrelere ışık ve görüntü yeteri kadar ulaşmayacak ve böylece görme azalacaktır.

Yaşlanma, genetik rahatsızlık, göz içi reaksiyonlar, göze gelen darbeler, göz içi mikrobik rahatsızlıklar vb. katarakta neden olabilir, ancak en sık görülen yaşlanmayla ortaya çıkan katarakttır. Bu durumda ilerleyen yaşla beraber lenste hücre artışı olur ve metabolizma bozulur, görme zamanla azalır…

Kataraktın tek tedavi yöntemi ameliyattır. Cerrahi dışında herhangi bir tedavi şekli yoktur.

G l o k o m (göz tansiyonu)

Glokom, göz içi basıncının yükselmesiyle görme sinirinde oluşan tahribattır. Hiçbir belirti vermeyen sinsi bir hastalıktır ve ancak düzenli göz muayenesi esnasında yapılan ölçümler ile tespit edilebilir. Zamanında teşhis edilip kontrol altına alınmadığı durumlarda körlüğe kadar varabilen görme kayıplarına yol açar.

· Kimlerde Görülür?

· Genellikle 45 yaş sonrasında,

· Ailesinde glokom hastalığı olanlarda,

· Şeker hastalarında,

· Yüksek miyopisi olan hastalarda,

· Düzenli tedavi edilmeyen hipertansiyonlu hastalarda,

· Uzun süre kortizon tedavisi altında olanlarda görülme riski daha yüksektir.

· Teşhis Yöntemleri

En etkili teşhis yöntemi normal yıllık göz muayeneleri sırasında göz içi basıncının ölçülmesidir. Diğer teşhis yöntemleri; göz dibi muayenesi, bilgisayarlı görme alanı, NFA ve TopSS’dir.

· Tedavi Yöntemleri

Hastalık hangi aşamada teşhis edilirse, hastalığın teşhis edildiği andaki göziçi basıncı değeri (göz tansiyonu) ve görme sinirindeki hasar derecesine göre tedavi şekli düzenlenir. Tedavinin esas amacı göziçi basıncını normal değerlerde tutarken, görme siniri ve dolayısıyla görme derecesini korumaktır. Glokomun bulunduğu devreye göre düzenlenecek tedavi sırasıyla; göz damlaları ve tablet, laser tedavisi ve cerrahi tedavidir

OLGA ATES

12 Temmuz 2007

Hücre Ve Hücrenin Yapısı

HÜCRE VE HÜCRENİN YAPISI

Bütün canlıların yaşayan en küçük biriminin hücre olduğunu biliyoruz. Onu ilk defa 1665 yılında ingiliz bilim adamı Robert Hook, mantar dokusunda gözleyerek, boşluk anlamına gelen “hücre” sözcüğünü kullanmıştır. Görülen, esasında hücrenin yalnız ölü çeperiydi. Bohemyalı fizyolog Purkinje, hücrenin iç kapsamına protoplazma adını vermiştir. Hücre bilimine ilişkin ilk yayınlar, bitkilerde Schleiden (1838) ve hayvanlarda Schawann (1838) île başlar. Bu iki araştırıcı “Hücre Kuramı” nın kurucuları olarak kabul edilirler.

Hücreler ya tek başına (birhücreliler ya da protistler olarak bilinen bakteriler, protozoa, birhücreli mantarlar ve algler; keza yüksek bitki ve hayvanların sperma ve yumurtaları) ya da çok hücrelilerde olduğu gibi belirli bir görevi yapmak için farklılaşmış hücre grupları (= dokular) halinde bulunur. Tek bir hücre halinde yaşamım sürdüren canlılara l. düzendeki canlılar, belirli görevleri yüklenmek için farklılaşmış hücrelere sahip canlılara da II. düzendeki canlılar denir, ikinci düzendeki canlıların hücreleri organizma dışında ancak doku kültüründe yaşamını sürdürebilir ve çoğalabilir. ilk doku kültürünü Amerikalı Rass Harrison (1907) semender hücreleriyle yapmayı başarmıştır. Çok hücrelilerin hücreleri birbirine hücre arası madde ile bağlanmıştır (kemik ve kıkırdakta olduğu gibi) ya da bu madde aracılığıyla ilişkidedir (kan ve lenfte olduğu gibi).

Bazı organizmalar hücre arası maddeye ve hücre sınırına sahip değildirler. Bununla beraber bir canlı birimi olarak tanımlanırlar, örneğin amiplerden Pelomyxa palustris, güneşsilerden (Heliozoa) Actinosphaerium eichorni, birçok ışınlı (Radiolaria), delikli (Foraminifera), Opalinidae, bazı silliler (Ciliata), Myxosporidae ve bitkilerden Siphonales, keza mantarların hifleri bu durumdadır. Bu organizmalar “Ç o k Çekirdekliler” yada “H ü c r e s i z l e r” olarak adlandırılır.

Hücrenin Evrimsel Gelişimi:

Bundan yaklaşık 2-3 milyar yıl önce, bir gen-bir enzim şeklinde kendini eşleyebilen ilk molekül meydana gelmiş ve bir zaman sonra bu molekül lipit ve protenoid moleküllerinden oluşmuş bir koaservat keseciğinin içine girerek ilkin hücreyi yapmıştır. Başlangıçta oksijensiz ortamda yaşayan bu hücre, çevredeki birikmiş besin maddelerini kullanıyordu (heterotrof canlılar). Bir süre sonra besin maddesi azaldı ve bu arada anorganik yoldan sentezlenmiş porfirini bünyesine alarak (klorofil oluşumu) kademe kademe Su + CO+ güneş ışığından organik maddeleri sentezleyebilen canlılar (ototrof canlılar) ortaya çıktı. Bu sentezlemenin yan ürünü olan serbest oksijeni, metabolizmalarının etkili bir maddesi olarak kullanan hücrelerden bir kısmı, diğer hücrelerin içine girerek onlarla ortak yaşamaya başladı. Bu arada hücre içine giren simbiyont hücre, birçok hücresel yapısını yitirerek mitokondriye dönüştü. Yalnız, kendi başına (otonom) bölünme yeteneğini ve özel DNA’sını bugüne kadar saklayabildi. Keza bu arada ilkin denizde burgu gibi dönerek hareket eden bazı bakteriler (Spirochaeta benzeri) bu hücrelerin üzerine yapışarak onlara hareket olanağı vermiş ve bu arada onların yakaladığı besin maddelerine de ortak olmuştur. Bir zaman sonra aralarındaki ilişki ortak yaşama (simbiyozise) dönüşerek, yapışan hücreler kamçı ve silleri oluşturmuştur. Nitekim bu bakterilerin (bugün yaşayanlarının) yapısı, kamçıların ve sillerin yapısına benzemektedir. Lizozom, ribozom ve çekirdek zarının da simbiyotik ilişkilerle dışarıdan girdiğine ilişkin kanıtlar. Sonuç olarak modern hücre, birçok ilkin hücrenin ya da hücre benzeri varlığın simbiyotik ilişkiler içinde bir araya gelmiş karmaşık bir kombinasyonudur. Hücre inceleme yöntemleri

Canlılarda gözlem

Hayvanı ya da onun bir kısmım, doğal ortamda bulunduğu şekilde mikroskop altında incelemektir. Kimyasal maddeler kullanılmadığından, hücre yapısında ve şeklinde herhangi bir değişme olmamaktadır. Doku kültüründe de hücreleri in vitro olarak incelemek mümkündür, in Vitro Latince tüpte ya da cansız ortamda demektir.

Vital boyama

İncelenecek kısım, zehiri az olan bir boyanın çok fazla sulandırılmış çözeltisi içine konur. Vital boyamada kullanılan boyalar, asidik ve bazik olmak üzere ikiye ayrılır. Çeşitli organeller çeşitli boyaları emerek görünür duruma geçerler. En çok kullanılanlar nötr kırmızı, metilen mavisi, yanus yeşili vs. (1/10.000 veya 1/30.000 defa seyreltilmiş)’dir. Hücre, bu yöntemle canlı olarak daha ayrıntılı incelenebilmektedir. Bu yolla 5-10 mikron, en fazla 30-60 mikron kalınlığında kesilmiş doku preparatları cansız olarak incelenebilir.

Elektron mikroskobu ile inceleme

En iyi ışık mikroskobunda obje 2.000 defa büyültülebilir. Bu durumda 0.2 mikrondan büyük olan cisimler mikroskop altında görülebilir. Çünkü görünür ışığın dalga boyu en kısa olanı, mor ışındır (0.4 mikron kadar). En uzun dalga boyu da 0.8 mikronla kırmızı ışındır. Kullanılmakta olan ışının dalga boyunun ancak yansı kadar büyük olan cisimleri görmek mümkündür. Bu da mor ışının en fazla yarısı kadar olabilir.

Elektron mikroskobunda ışık dalgaları yerine hızlı elektronlardan yararlanılmış, mercek yerine de manyetik alanlar kullanılmıştır. Bu suretle 200.000′den daha fazla büyültme elde etmek mümkün olmuştur (yani 0.001 mikron = 10 A°’lük ayrıntıyı saptayabilecek güçte). Ancak insan gözü elektronları göremediğinden, elektronların floresan bir ekrana yansıtılması ya da fotoğrafının çekilmesi gerekir. Bu yolla hücrenin ayrıntılı yapışı ve virüsler incelenebilmektedir. Elektron mikroskobunda ultramikrotomlarla hazırlanmış 0.2 mikron kalınlığındaki preparatlar incelenebilir. Bu preparatlara kontras (gölge) vermek için altın gibi ağır atomlar kullanılır. Elektron mikroskobunda yüksek vakum ve sıcaklıktan dolayı, bugüne kadar canlı herhangi birşey incelenememiştir.

Diğer Yöntemler

Hücre, su kıvamında olduğundan, genellikle kontraslar görülmez. Bunun için hücre bir tespit edici (fiksatif) içerisinde süratle öldürülür ve çeşitli boyalar kullanılarak organeller arasındaki kontraslar çok belirgin olarak ortaya çıkarılır. Bu yöntemle incelemede birçok kolaylıklar varsa da hücre öldüğünden yapısının değiştiği açıktır. Son zamanlarda bulunan “Faz Kontrast” mikroskobu ile bu sorun bir derece çözülmüştür. Çünkü hücrenin farklı kısımlarının, ışığı farklı kırmaları, bir renk ayırımına dönüştürülür; yani kontrastı sağlanır. Enterfrens mikroskobu da hücrenin farklı yoğunlukta olan kısımlarım (bir prizma gibi ışığı farklı kırdığından) renkli görüntü olarak verir. Bu yolla inceleme aynı zamanda hücrenin farklı kısımlarının kimyasal analizlerinin yapılmasına da olanak sağlamaktadır.

Hücrenin şekli ve büyüklüğü

Serbest kalan bir hücre kendini korumak amacıyla genellikle, yüzey geriliminin etkisi altında, küre şeklini alır. Çünkü hacmi en büyük; fakat yüzeyi en küçük olan geometrik şekil küredir. Hücreler, türden türe, dokudan dokuya ve yaptıkları işe göre şekil bakımından büyük değişiklikler gösterirler.

En küçük boylu hücreler gametler, bakteriler ve parazit bir hücrelilerdir. Bu hücreler 0.2-0.5 mikron (1 mikron = 0.001 mm.) çapındadır. Bazı silliler ve delikliler gözle görülebilir {Gregarin’w 1.5 cm. kadar olabilir). En büyük hücre, kuş yumurtasıdır. Bugün yaşayanlardan devekuşunun yumurtası ile 100 sene önce Madagaskar’da yaşayan Aepyornis kuşunun 8 litrelik yumurtası bilinen en büyük hücrelerdir. Bilinen en uzun hücreler ise aksonlarıyla beraber 1 m. kadar uzunluktaki bazı sinir hücreleridir.

Çeşitleri

Hücreler yapılarına göre,prokaryot ve ökaryot hücre olmak üzere ikiye ayrılırlar. Prokaryotik hücre, tek hücreli canlılarda görülen ve organize bir çekirdeği olmayan (çekirdek zarı olmayan)hücre tipidir. Prokaryotik hücrelerde kalıtım materyali sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır.Ökaryotik hücrelerde organize olmuş (çekirdek zarıyla çevrilmiş) halde kendi kalıtım materyallerini taşıyan çekirdekleri vardır. Kalıtım materyali (DNA) olmayan hücre yaşamını belli bir süre devam ettirse bile, bölünüp yeni bir hücre oluşturamaz.

Ökaryotik bir hücre;dıştan içe doğru;

_hücre zarı,

_sitoplazma ve

_çekirdekten oluşur.

HÜCRE ZARI

Bütün hücrelerin dış taraftan bir zar ile çevrili olduğu, elektron mikroskobu kullanılmadan önce de bilinmekteydi.Ancak bu zar çok ince olduğundan ışık mikroskobunda görülemiyor ve yapısı hakkında fazla bilgi edinilemiyordu. Elektron mikroskobunun keşfinden sonra, hücre zarı hakkındaki bilgiler artmış ve kimyasal yapısı açıklığa kavuşmuştur.u olayla birlikte hücre zarının kalınlığının 75-200 angström arsında olduğu bulunmuştur. (1 Angström=1/10.000 milimetre)

Hücre Zarının Yapısı

Hücre çeşidine göre morfolojik yapılarında bir kısım farklılıklar gözlenen hücre zarları yarı geçirgen özelliğe sahip olup,bir bariyer

Oluşturarak hücrenin dış ve iç yüzeylerini sınırlarlar.Böylece belirli besin maddelerinin,suda çözünmüş halde bulunan elementlerin hücreye alınmasına,hücrede üretilen salgı granüllerinin ve hücresel metabolizma sonucu üretilen artık maddelerin hücre dışına atılmasını sağlarlar.Ayrıca hücrelerdeki reaksiyonlar için gerekli iyonların hücreden ayrılmalarını önlerler.Bu yolla hücre sitoplazmasında belirli bir iyon kompozisyonun,pH değerinin ve hücre içi osmotik basıncın korunmasına yardımcı olurlar.Hücre zarında bulunan taşıyıcı proteinler,bazı küçük moleküllerin geçişine izin vermelerine rağmen,diğer bir kısım molekülün geçişine izin vermezler.Genel özelliklerinden özetle bahsedilen hücre zarının yapısının anlaşılmasını sağlayan deneysel çalışmaları kısaca inceleyelim.Hücre zarının yapısı ile ilgili ilk çalışmalar 1890’larda yapılmış olup,hücrelerin hipotonik çözeltilere bırakıldığı zaman şiştiği,hipertonik çözeltilerde ise büzüldüğü deneysel olarak gösterilmiştir.Bu deneylerin yapıldığı dönemlerde hücrelerin bir zarla çevrili olabileceği ve hücre zarının seçici geçirgen bir özelliğe sahip olabileceği tahmin edilmekteydi.Overton lipidlerde çözünebilen maddelerin hücre zarından daha hızlı geçtiklerini yaptığı deneylerle gösterdi ve 1900’lü yıllarda Langmuir lipitlerin özelliklerini araştırarak hücre zarlarında bulunan fosfolipidlerin amphipatrik özelliğe sahip olduklarını saptadı. 1925’te

Gorter ve Grandel lipidleri insan eritrositlerinden izole ederek ılık su yüzeyinde yüzdürdü ve fosfolipidlerin su yüzeyinde unipolar bir tabakalar oluşturabildiğini, hidrofilik baş kısımlarının suyun yüzey kısmında, hidrofobik kuyruk kısımlarının ise havaya doğru yöneldiğini gösterdiler.Bu araştırmacılar, izole edilen zarın eritrositlerin çevresini iki defa sarabilecek uzunluğa sahip olduğunu,bu nedenle hücre zarlarının iki tabakalı lipid içerdiklerini öne sürdüler. Sonraki dönemlerde yapılan X-ışını kırınımı deneyleri yardımıyla hücre zarında bulunan maddelerin yoğunluğu saptandı. Buna göre,hücre zarının orta kısmının saf hidrokarbonlardan (2 nm kalınlığında lipid tabakası),dış kısımlarının ise demiryolu raylarının görüntüsüne benzer protein tabakalarından meydana geldiği sonucuna varıldı. Hücre zarının ortalama kalınlığı en fazla 12 nm civarındadır. Eğer hücre zarları OsO4 ile boyanırsa elektron mikroskobu incelemelerinde hücre zarlarının trenyolu raylarının görünümüne benzer bir görünüm aldığı görülür.

Hücre zarlarının parçalara ayrıştırma tekniği yardımıyla incelenmesi sonucu,hücre zarlarının yapılarında bulunan proteinlerin ve lipidlerin özellikleri ortaya çıkartılmıştır. Buna göre,protein ve lipidlerden meydana gelen hücre zarlarında bulunan protein-lipid oranı çeşitlerine göre büyük oranda değişim gösterir.örneğin mitokondri zarında protein oranının %76 sinir hücrelerinde ise bu oranın %18 olduğu saptanmıştır.Hücre zarlarında bulunan lipid miktarlarında da farklılıklar olduğu,tüm hücrelerin ortak özellikleri olarak zarlarında fazla miktarda fosfolipid bulunduğu gösterilmiştir.Bitkilerin hücre zarlarında hayvansal hücrelerden farklı olarak %30-50’lik bir oranda steroidlerin bulunduğu,kloroplastlardaki tilekoid zarlarında ise lipidlerin %70’e yakın bir kısmının galaktolipid olduğu gözlenmiştir.Kardiyolipin ismi verilen bir fosfolipid ise sadece mitokondri membranlarında yoğun olarak bulunur.Yapılan çalışmalar hücre zarlarının fonksiyonuna bağlı olarak yapısında bulunan yağların ve proteinlerin oranlarında büyük farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır.Hücre zarlarında bulunan tüm fosfolipidler amfipatrik özelliğe sahip olup,yağ asidi zincirleri (glikolipid ve fosfolipid) iki tabakalı fosfolipidik tabakaların oluşmasını sağlarlar.Fosfolipidlerin polar baş kısımları suya doğru,fatty açil zincirlerinden meydana gelen kalın hidrofobik kısımları ise yapının iç kısmına doğru yönelerek yaprakçıklar meydana getirirler.Polar baş kısımlara sahip fosfolipidler nötral pH değerlerinde herhangi bir elektrik yüküne sahip olmayıp,fosfolipid tabakasına dönüşebilirler.Hücre zarları bir internal,bir de eksternal yüzeye sahip olup,bu yüzeyler sitoplazmik ve ektoplazmik yüzey olarak da bilinirler.Hücre zarlarının yapısı sabit olmayıp dinamik bir yapı gösterirler.Saf fosfolipid tabakalarında fosfolipidler göç edemezler veya bir yaprakçıktan diğerine flip-flop yapamazlar.Aynı tabaka içerisinde yer değiştirirler.Hücre zarlarında bulunan lipidlerin büyük çoğunluğu hücre zarında lateral hareket ederler.

Tüm hücre zarı lipidlerinin 0.5 mikronluk mesafeler içerisinde serbestçe hareket ederek yüzebildikleri,ancak lipidlerin çoğunluğunun uzak mesafelere gidemedikleri bilinmektedir.Ayrıca lipidler dikey olarak hücre zarı boyunca hareket yeteneğine sahiptirler.Hücre zarlarının akışkanlığı zarlarının lipid kompozisyonuna,kolesterol içeriğine ve ortamın ısısına bağlı olarak değişim gösterir.Kolesterol memelilerin hücre zarlarında yaygın olmasına rağmen, prokaryotların hücre zarlarında rastlanmaz.Bakteriler ve hayvansal hücreler yapılarında bulunan doymuş/doymamış yağ oranlarını değiştirmek suretiyle ısıyı ayarlarlar.Kolesterol hücresel zarların geçirgenliğini düzenleyen ana faktör olup,hidrofobik bir yapıya sahiptirler.Fosfolipid tabakaları arasında dağılmış halde bulunan kolesterol fosfolipidlerin polar baş kısımları ile bağlantılı halde bulunurlar ve kolesterolün zar geçirgenliğine etkisi lipid kompozisyonuna bağlı olarak değişim gösterir.

Hücre Zarı Proteinleri

Hücre zarlarında proteinler zar yüzeyinde veya zara gömülmüş halde bulunurlar.Hücre zarının sadece bir yüzeyinde yoğun olarak bulunan ve zarın bir yüzeyinden diğerine doğru uzanan proteinlere ise periferal proteinler ismi verilir.Hücre zarlarında bulunan bir diğer protein çeşidi intrinsik proteinler olup yapılarında bulunan hidrofobik yan zincirler nedeniyle hidrofobik özellik gösterirler.Bu proteinler fosfolipidlerin kovalent bağlarla birbirlerine bağlanmalarını sağlarlar.Periferal proteinler çoğunlukla çoğunlukla fosfolipidlerin polar baş kısımları ile etkileşim halindedirler.Dış yüzeyde bulunan periferal proteinler glikokaliks yapısında olup bu proteinlerin çoğunluğu su ortamında çözünebilir.Tüm membran proteinlerinin lipid tabakalarına asimetrik bir şekilde bağlanırlar ve flip-flop ile proteinlerinin hücrenin bir yüzeyinden diğerine geçemedikleri gözlenirler. Karbonhidrat türevi oligosakkaridlerin yan zincirlerinin (glikolipid) tümü ise hücre zarının ekzoplazmik yüzeyinde bulunurlar.Yapılan çalışmalar tüm hücre proteinlerinin %30-90’ının serbestçe hücre zarı içerisinde hareket edebildiklerini ortaya koymaktadır.Lateral pozisyonda protein difüzyonunun hücre zarında olmayıp çoğunlukla ER,mitokondri gibi organellerin zarlarında görüldüğü bilinmektedir.Hücrenin sitozol kısmında sitoiskelette meydana gelen değişimler proteinlerin hücre zarlarındaki organizasyonlarını etkiler.Ancak hücre zarlarında bulunan tüm integral proteinler hareketli olmayıp,diğer hücre zarı proteinleri ile bağlantı halinde bulunabilirler.Hücre zarlarının iç kısımlarına yakın bölgelerde bulunan aktin filamentleri ise zarlarla bir çok noktada bağlantı halindedirler.Ayrıca sitoplazmik ortamda bulunan mikrotübüller ve ara filamentler yapıya katılırlar.Glikokaliksler,proteinler ve oligosakkaridlerden meydana gelirler vehücrenin dış yüzeyinde bulunurlar.Glikokaliksin bir parçası olan periferik proteinlerinintegral proteinlere bağlanabilmeleri nedeniyle glikokaliks negatif yüklüdür.Karbonhidratlar,hücre zarlarının diğer önemli yapı moleküllerinden olup proteinler ve lipidlerle glikoproteinler ve glikolipidleri yaparlar. Karbonhidratların özellikle hücrelerin yüzey kısımlarında reseptör olarak görev yapmaları nedeniyle hücrelerin dış yüzeylerinde yoğun olarak bulunmalarına rağmen,mitokondri ve kloroplast gibi hücre içi organellerde daha az miktarda bulunurlar.Karbonhidratların hücre zarının yapısına girmeleri lipid ve proteinlerin hidrofobik özellik kazanmalarına ve hücre zarlarının kararlı yapılar haline dönüşmelerine neden olur.Hücre zarlarının dış yüzeylerinde bulunan glikoproteinlerin serbest yüzeyleri anten gibi iş görerek,hücreye alınacak ve hücreden atılacak maddelerin tanınmasını sağlarlar.Ayrıca hücrelerin birbirlerini tanıyarak,dokular meydana getirmelerine yardımcı olurlar.1970’li yıllarda yapılan deneysel çalışmalar hücre proteinlerinin lipid tabakaları içerisinde serbest şekilde yüzerek hareket ettiklerini ortaya koymuştur.Bu nedenle iki boyutlu membran yapısında fosfolipidler ve proteinler birbirlerine karışmış (Akıcı-mozaik) halde bulunurlar.Zarın iç kısmında bulunan (integral)proteinlerin bir kısmı diğer proteinlerle bağlar yaparak kararsız yapılar meydana getirirler.Hücre zarının yapısında bulunan proteinlerin bir kısmının sadece hücrenin bir yüzeyine doğru çıkıntı yapmalarına rağmen,bir kısım proteinler hücrenin her iki yüzeyine de çıkıntı yapabilirler.Hücre zarında bulunan proteinlerin hidrofobik kısımları daima ortamda bulunan lipidlere yönelik konumda bulunurlar. Amphipatrik özelliğe sahip proteinlerin hidrofilik kısımları ise ortamın sulu kısmına veya hücrenin iç yüzeyine yönelik konumda bulunurlar. Hücre zarında bulunan proteinlerin tümü yapısal özellikte olmayıp bir kısmı hücresel faaliyetlere katılırlar.Örneğin taşıyıcı proteinler bu özellikte olup, hayvansal hücrelerde dış ortamdan madde alınımı hücre zarı vasıtasıyla (endositoziz), hücrede sentezlenen salgı granülleri ve artık ürünlerin dışarıya atılması ise ekzositozizle olur. Hücre zarları dış yüzeylerinde bulunan reseptörler yardımıyla hormonlar gibi spesifik hücreler tarafından salgılanan kimyasal maddeleri tanıyabilirler. Hücre yüzeyinde bulunan reseptörler spesifik hormonu tanıyarak, hormonların hücrelere alınabilmesi için hücre zarında bir kısım modifikasyonlar meydana getirirler.Hücre zarları yüzeylerinde meydana gelen modifikasyonlarla farklı görevleri yerine getirebilirler.

Hücre çeperi

Bitki hücrelerine has olan hücre çeperi, plazma zarının etrafında bulunan ve onu koruyan cansız sert bir örtüdür. Bitki dokularının mekanik direncini sağlayan bu yapının temel maddesi “selüloz” oluşturur. Komşu hücrelerin çeperi birbirine pektin maddeleri ile bağlanmıştır.Hücreler arasında pektinden oluşmuş bu maddeye “orta lamel”denir.Hücre çeperinin oluşması sırasında çekirdek bölünmesinden hemen sonra iki çekirdek arasında oluşan selülozik yapıya “fragmoplast” denir.daha sonra fragmoplasta pektin gibi maddelerin eklenmesi ile çeper teşekkül eder. Çeperde madde geçişini sağlayan delikler vardır.Bu delikler tam geçirgendir.

Glikokaliks

Hayvan hücrelerinde zarın dış kısmında glikozdan oluşmuş glikokaliks adı verilen bir tabaka bulunur.Bu tabakadaki glikozlar gerçekte protein ve lipidlere bağlı durumdadırlar.Dolayısıyla glikoprotein ve glikolipidleri meydana getirirler.glikokaliks tabakası hücrelerin tutunmasında çok etkilidir.Ayrıca glikokaliks hücreye özgül bir yapı meydana getirerek aynı yapıdaki hücrelerin birbirini tanımasını ve işbirliği yapmasını sağlar. Ortamdaki yabancı herhangi bir yapıdan hücreyi haberdar ederler.

Kapsüller

Bazı bakteriler kapsül adı verilen polisakkaritlerden yapılmış bir kılıfla çevrilidir.Kapsüllerin bakteriyi olumsuz çevre şartlarına karşı koruma,virüslerin bağlanmasını önleme ,bakterinin fagositoz yapmasını engelleme ve bakterilerin yüzeye tutunma kapasitelerini artırma gibi görevleri vardır.

HÜCRE ZARINDAN MADDE GEÇİŞİ

Hücre zarı,seçici geçirgen bir yapıya sahiptir.Molekülün büyüklüğüne,yağda veya suda çözünmesine,polaritesine, ortamdaki yoğunluğuna veya türüne göre zar üzerinden madde taşınmasını dört farklı şekilde gerçekleştirir.

Hücre zarından madde geçişi

Pasif Taşıma

Difüzyon

Kolaylaştırılmış Difüzyon

Osmoz

Plazmoliz

Deplazmoliz

Diyaliz

Aktif taşıma

Endositoz

Fagositoz

Pinositoz

Ekzositoz

Pasif taşıma

Maddelerin enerji harcanmadan,yoğunluk farkından dolayı hücre zarındaki porlardan veya fosfolipid tabakadan doğrudan geçmesidir.Hücrelerde pasif taşıma üç şekilde görülür.

Difüzyon

Difüzyon,bir maddenin konsantrasyonunun yüksek olduğu yerden düşük olduğu yere doğru hareketine denir.Örnek olarak bir kokunun bütün odaya yayılması veya bir damla mürekkebin bir bardak suya atılınca bütün bardağı boyaması gibi.Aynı kural hücre için de geçerlidir.Örneğin sitoplazmada glikoz sürekli olarak tüketilmekte ve artık maddelerin yoğunluğu artmaktadır.Dış ortamda glikoz arttığında,iç ve dış ortam arasındaki yoğunluk farkı glikozun enerji harcamaksızın çok olduğu yerden az olduğu yere doğru hareketine sebep olur.Bu hareket her iki taraftaki glikoz yoğunluğu dengeleninceye kadar devam eder.Bir tarafta artı veya eksi yöndekibir değişiklik difüzyonu yeniden başlatır.

Por içinden difüzyonla taşınacak maddenin porlardan geçecek kadar küçük olması ve suda çözünebilir olması gerekir.Büyük moleküller pordan geçemezler.Örneğin glikoz difüzyonla taşınırken,nişasta taşınamaz.Por sayısının fazla olması difüzyon hızını artırır.Yağda çözülen maddelerin difüzyonla taşınması için büyüklük sınırı veya por kullanma gereği yoktur.Hücre zarı lipid (yağ) yapısında olduğundan,bu maddeler zarın herhangi bir yerinden geçebilirler.

Kolaylaştırılmış Difüzyon

Su ve yağda erimeyen maddelerin (klor iyonları) ve glikoz,galaktoz,fruktoz gibi şekerlerin zardan geçişi,kolaylaştırılmış difüzyon denilen bir yolla olur.

Taşınacak madde zarda bulunan taşıyıcı proteinle birleşir.Madde,birleştiği taşıyıcı proteinle “substrat-enzim” gibi yüzey uygunluğu gösterir (taşıyıcı protein taşınacak maddelerin yapısına göre şeklini değiştirir).Madde geçişi gerçekleştikten sonra taşıyıcı protein tekrar önceki orijinal şeklini alır.Geçişme yüksek konsantrasyonlu ortamdan düşük konsantrasyonlu ortama doğru olur.Por sayısındaki artış kolaylaştırılmış difüzyonu hızlandırır.

Kolaylaşırılmış difüzyon,taşıyıcı sistemden ötürü aktif taşımaya benzerse de ikisi arasındaki en büyük fark;difüzyonda enerji kullanılmaması ve yüksek konsantrasyondan düşük konsantrasyona doğru olmasıdır.

Osmoz

Osmozu tanımlamadan önce yoğunluk kavramını iyi bilmek gerekir. Bir maddenin yoğunluğu, birim hacimde bulunan çözücü içindeki madde miktarıdır. Çözünenin çok olması durumunda ortam çok yoğun, az olması durumunda ise az yoğun olur. Ortamın yoğunluğu çözücünün miktarı ile ters orantılıdır. Yani çok yoğun ortamdaki çözücünün oranı,az yoğun ortamdaki çözücü oranından daha düşüktür. Örneğin, yarı geçirgen bir zarla ayrılmış iki ortamdaki nişasta çözeltilerini ele alalım. A kolunda, nişasta çok yoğun ise, birim hacimdeki su miktarı daha azdır. B kolunda, birim hacimdeki nişasta daha az, su ise daha fazladır. Doğal olarak bu konsantrasyon farkının dengelenmesi gerekir.

Nişasta porlardan geçemeyecek kadar büyük olduğundan, su molekülleri nişastanın çok, suyun az olduğu ortama doğru geçer. A kolundaki toplam hacim koluna göre daha fazladır. Buna göre suyun, yarı geçirgen bir zar üzerinde çok olduğu ortamdan, az olduğu ortama doğru geçişine osmoz denir. Bu olayı canlılarda görmek de mümkündür.canlılarda,kapalı ortam,hücre zarıyla sınırlandırılmış olan sitoplazmadır.Sitoplazma içerisinde organik asitler, şekerler,organik ve inorganik tuzlar gibi maddeler bulunur(bu maddelerin potansiyel değerine osmotik değer denmektedir).Sitoplazma ve dış ortamın yoğunluğuna göre her iki ortam arasında su geçişi olur.

Osmoz sonucu iki değişik olay gözlenir:

Plazmoliz:Hücre kendisinden yoğun (hipertonik) bir ortama konduğunda, yoğun ortama su vererek zarın her iki tarafındaki yoğunluğu dengelemek ister.Dolayısıyla su kaybederek büzülür.hücrenin daha yoğun bir ortama konulduğunda büzülmesine plazmoliz denir.bitki hücreleri hücre çeperleri bulunduğu için hayvan hücrelerine göre daha yavaş su kaybederler.deniz suyu içildiğinde dokular su kaybederek ölür.bunun nedeni deniz suyunun tuz oranının dokulardakine oranla çok daha fazla olmasıdır.

Deplazmoliz:Hücre kendisinden daha az yoğun (hipotonik) bir ortama konulursa ortamdan hücreye su girişi olur.dolayısıyla su alarak şişer.hücrenin ortamdan su alarak şişmesine deplazmoliz denir.

Osmotik kuvvetler:plazmoliz ve deplazmoliz esnasında osmotik basınç ve turgor basıncı ortaya çıkar:

Osmotik Basınç:hücre içindeki maddelerin yoğunluğundan dolayı sıvıların hücreye girerken zara dıştan yaptıkları basınç şeklinde tanımlanır.Osmotik basıncı oluşturan maddeler çeşitli şekerler, organik asitler, organik ve inorganik tuzlardır.Dolayısıyla hücre içinde bu maddelerin yoğunluğuyla hücrenin osmotik basıncı doğru orantılıdır.

Örneğin bitkinin köklerindeki emici tüylerde osmotik basınç yüksek olduğundan su topraktan kök hücrelerine geçer. Osmotik basınç atmosfer birimi ile ifade edilir.Osmotik basınç, plazmoliz halindeki hücrelerde yüksek deplazmoliz halindeki hücrelerde düşüktür.Hücrenin kendisi ile aynı yoğunlukta (izotonik) ortama konulduğunda osmotik basınç, iç basınçla denge halinde olur.

Turgor basıncı:Deplazmoliz esnasında sitoplazma sıvısının zara yaptığı basınçtır (iç basınç) . Hayvan hücreleri bu yüksek basınca dayanamaz, parçalanır. Mesela alyuvarlar kendilerinde daha az yoğun bir ortama konulursa, ortamdan alyuvar hücrelerine su girişi olur:daha sonra zarları parçalanır, hücre ölür (hemoliz).

Bitki hücrelerinde selüloz çeper olduğundan turgor basıncından hayvan hücrelerine göre daha az etkilenirler.Ayrıca turgor basıncının bitkilere sağladığı bazı avantajlar da vardır.Bu avantajları;

Otsu bitkilerde destekliği,

Stomaların açılıp kapanması,

Küstüm otu gibi bitkilerde hareketi sağlaması şeklinde sıralayabiliriz.

Emme Basıncı, Turgor Basıncı ve Osmotik Basınç Arasındaki İlişki

Emme basıncı hücrenin osmotik basıncının oluşturduğu bir çekici kuvvettir.Diğer bir deyişle emme basıncı osmotik basıncın iç basınca üstün olduğu sürece hücreye su girişini sağlayan bir kuvvettir.Osmotik değer, osmotik basıncı meydana getiren eriyiğin çekim gücüne denir.Böyle bir değer her hücrenin kofulunda gizli olarak bulunur.

Genel olarak emme basıncı (EB) bir hücre için, hücrenin osmotik değeri (OD) ile iç (turgor) basıncın (TB)arasıdaki farka eşittir.

EB=OD-TB

Diyaliz

Diyaliz, çözünmüş maddelerin seçici geçirgen zardan difüzyonudur. Örneğin içi glikoz molekülleri ile dolu bir bağırsak saf su içerisine konursa glikoz molekülleri, zardan su içerisine iki tarafta da yoğunluk eşit oluncaya kadar geçer.

Bu prensip, suni böbrek aletinde (diyaliz kullanılır.Hastanın her seferinde 500ml kadar kanı bir diyaliz tüpünden geçirilir.Diyaliz tüpünün dışında, kanda bulunan ve difüzyon olabilen aynı yoğunlukta maddeleri taşıyan bir sıvı bulunur. Bu sıvı sadece uzaklaştırılacak maddeyi taşımamaktadır. Böylece kana gerekli olan maddeler dıştaki sıvıya geçmez.Uzaklaştırılması istenen madde (üre gibi) dış sıvıda bulunmadığı için,bu madde kandan dış sıvıya difüzyonla geçer ve kan bu maddeden temizlenmiş olur.

Moleküllerin Pasif Olarak Taşınmasını Etkileyen Faktörler:

Canlı hücrelerde hücre zarının her iki yönünde devamlı bir molekül hareketi gözlenir.Bu moleküller hücre zarından doğrudan veya porlar yardımıyla geçerler.Geçiş türü veya hızı aşağıdaki faktörlere göre değişmektedir.

Moleküllerin Büyüklüğü:Oksijen, su, iyot, karbondioksit gibi küçük moleküller hücre zarından rahatlıkla geçebilir.Mesela 6 karbonlu glikoz;oksijen, su ve karbondioksitten daha zor geçer.

Moleküllerin elektrik yükü:Hücre zarının iyonik yapısından dolayı, nötr moleküller iyonlardan daha kolay geçer.

Yağda çözünen maddeler:Hücre zarının yapısında yağ olduğu için yağda çözünen maddeler hücre zarından rahatlıkla geçebilir.

Yağı eriten maddeler:Yağı eriten maddeler de hücre zarından rahatlıkla geçebilir.

Zardaki por sayısı:hücre zarında por sayısı ne kadar fazla olursa madde girişi o kadar hızlı olur.

Konsantrasyon farkı:Yüksek konsantrasyonlu ortamdaki moleküllerin birbirine çarpma hızı, düşük konsantrasyonlu ortamlara göre daha hızlıdır.Bu ortamdaki potansiyel enerji, yüksek konsantrasyonlu ortamdan düşük konsantrasyonlu ortama madde geçişini hızlandırır.

Sıcaklık:Moleküller sıcak ortamda daha hızlı hareket ederler. Dolayısıyla yüksek sıcaklıkta difüzyon hızlıdır.

Hücre zarının deformasyonu:Hücre zarı alkol, eter, çeşitli zehirler ve kloroform gibi maddelere karşı aşırı duyarlıdır.Bu maddeler hücre zarına girerken veya çıkarken hücre zarını tahrip ederler.

AKTİF TAŞIMA

Bir maddenin konsantrasyonun düşük olduğu yerden yüksek olduğu yere doğru, enerji (ATP) harcanarak taşınmasına aktif taşıma denir.Bir başka ifade ile;aktif taşıma maddelerin yokuş yukarı hareketidir. Aktif taşıma, canlı zarlar üzerinde enzim ve taşıyıcı proteinlerle gerçekleştirilir.

Aktif taşımada mutlaka enerji harcanır.Enerji yetersizliğinde aktif taşıma durur, pasif taşıma devam eder.Bu durumda bazı maddelerin hücre içi ve hücre dışı yoğunluk farkları ortadan kalkar ve bunun sonucu hücrede hayatsal faaliyetler durur,yani hücre ölür.Örneğin; büyüme ve protein sentezi için mutlaka gerekli olan potasyum hücre içinde hücre dışına göre 40 misli daha fazla bulunmak zorundadır.Eğer bu miktar azalacak olursa, hücre yeterli şekilde fonksiyonlarını gerçekleştiremez.

Aktif taşımaya en güzel örnek,çeşitli hücrelerde görülen”Sodyum-Potasyum

Pompası”dır. Normal şartlarda sodyum hücre dışında,potasyum da hücre içinde yoğundur.Sodyum-potasyum pompası ile yoğunluk farkından dolayı hücre dışına çıkan potasyum hücre içine, hücre içine sızan sodyum da hücre dışına ATP enerjisi kullanılarak pompalanır.

ENDOSİTOZ

Pasif taşıma ve aktif taşıma ile taşınan moleküller doğrudan hücre zarından veya porlardan geçerken, büyük moleküllerden olan yağ,, nişasta, glikojen, protein vs geçemezler.Bu moleküller zarın değişikliğe uğraması ile enerji harcanarak hücre içine alınırlar.Bu olaya “endositoz” denir. Endositozla hücre içme alınan besinler, sitoplazmada besin kofulu şeklinde bulunurlar.

Hücrelerde endositozla besin alınımı fagositoz ve pinositozla sağlanır.

Fagositoz

Endositozla katı yapıların hücre içine besin kofulu şeklinde alınmasıdır. Katı madde yalancı ayak yardımıyla oluşturulan cep içerisine alınır. Daha sonra içeri çekilen besin kofulu lizozomla birleşerek sindirilir. Akyuvarların mikropları yemesi, amiplerin beslenmesi buna örnektir.

Pinositoz

Sıvı maddelerin besin kofulu şeklinde hücreye alınmasına denir. Pinositoz olayında, sıvı maddelerin hücre zarına değmeleri sonucunda, sitoplazma içine doğru cep ya da kanal şeklinde yapılar oluşur.bu yapılardan pinositoz keseleri meydana gelir.Bu şekilde hücre içine alınan sıvı maddeler lizozomla birleşerek sindirilir.

Fagositoz ve pinositoz genellikle hayvan hücrelerinde görülür.

EKZOSİTOZ

Daha önce de açıklandığı gibi hücrelere endositozla alınan maddeler lizozom enzimleri ile küçük moleküllere parçalanır (hücre içi sindirim). Kesecik içerisinde sindirim sonucu oluşan artık maddeler ve dışarı salgılanması gereken bazı metabolik ürünler hücreden dışarıya atılır.Bu olaya “ekzositoz” denir. Ekzositozda kesecik hücre zarına tutunur ve tutunan kısımları içeriğini dışarı boşaltır. Endositozda olduğu gibi ekzositozda da enerji harcanır.

HÜCRE YÜZEYİNDE FARKLILAŞMALAR

Hücrenin Serbest Yüzeyindeki Farklılaşmalar:Bu tür farklılaşmalara örnek olarak mikrovillus, oyuklar, silleri örnek verebiliriz.

Mikrovillus

Özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, örneğin bağırsak epitelinde, hücre dış yüzeyini artırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile beraber dışarıya doğru meydana getirdiği, parmak şeklinde 0.6-0.8 mikron uzunluğunda 0.08-0.1 mikron kalınlığındaki çıkıntılardır, ince bağırsakta her bir hücrede aşağı yukarı 3000-4000 mikrovillus bulunmaktadır. Bu mikrovilluslar (çoğulu mikrovilli) makromolekülleri parçalayan ve hücre içine taşıyan enzimleri taşır.

Sıvı geçirimine (alışverişine) kuvvetlice özelleşmiş (ozmoregülasyon yapan) hücrelerin taban kısımları (böbrek Malpiki tüplerinin epitel hücreleri) kaide labirenti denen birçok kıvrım ve girinti taşır. Epitel hücrelerinin alt kısmındaki “Kaide Zarı” hücre dışı bir yapı ve salgıdır; epitel hücrelerini alttaki bağ dokudan ayırmaya yarar.

Oyuklar

Oyuklar,mikrovilluslar arasında hücre zarının, hücre içine doğru torba şeklinde mağaramsı girintiler yapmasıyla oluşur.Bu oyuklar, hücre yüzeyini artırarak hücre içerisine büyük miktarda sıvı girişini sağlar (pinositoz); daha büyük oyuklara fagositik hücreler (makrofajlar) ve bazı salgı yapan hücrelerde rastlanabilir.

Siller

Bazı hücrelerin yüzeyinde sil (kirpik) ve kamçı olarak isimlendirilen yapılar vardır. Hareketli olanlara “Kinetosilia”, hareketsiz olanlara “Stereosilia” denir. Stereosiller, kinetositlerden uzundur ve kinetozom (dip taneciği) taşımazlar. Sillerin uzunluğu 5-10, kalınlıkları 0.2-0.25 mikrondur. Bulundukları hücrede sayıları çok fazladır. Flagellumlar (kamçılar) bulundukları hücrede ya bir ya da birkaç tanedir; uzunluğu 150 mikrona ulaşır, insandaki spermanın kuyruğu kamçı yapısındadır; uzunluğu 40-50 mikrondur. Çok sayılı kamçıya ependym (omurgalı hayvanların merkezi sinir sistemini örten epitel) hücrelerinde rastlanır.

Bütün titrek siller ve kamçılar hemen hemen aynı yapıya sahiptir. Enine kesitte 11 adet boyuna uzanan mikrotubulustan meydana geldiği görülmüştür. Bunlardan iki tanesi ortada yer alır (Diplomikrotobulus Sentralis), diğer 9 tanesi 2′li mikrotubuluslar halinde çevreye sıralanmıştır (Diplomikrotubulus Periferiki). Ayrıca bir üçüncü mikrotubulusa ait olduğu sanılan ve belirli yönde yer almış çıkıntılar vardır. Kamçı ve Şiilerin enine kesitinde, ortadaki filamentum aksiyaleyi oluşturan kısım bu fibrillerdir. Bunun etrafında bir matriks kısmı ve en dışta da plazmalemma bulunur. Gerek siller gerekse kamçılar hücre dışında (Pars Ekstrasellularis) ve hücre içinde (Pars interselularis = Korpuskulum Bazale) kalan iki kısıma ayrılmıştır. Hepsi bir taban taneciğinden çıkmıştır (Bazal Granula). Bu taneciğe sinilerde Kinetozoma, kamçılılarda Blefaroplast ve çok hücrelilerin spermasında (kuyruk taneciğinde) Proksimal Sentriyol denir. Sillerin ve kamçıların bu taban taneciği ile bağlantıları kesilirse, hareket yeteneklerinin yitirildiği görülür. Siller arasındaki eşgüdüm ilginçtir. Bir sildeki impuls diğer bütün Sillere, hatta komşu hücrelerdekine kadar geçerek, hepsinin belirli bir düzen içerisinde hareket etmesini sağlar. Kendi başlarına (otonom) hareket etme yetenekleri vardır, örneğin, ölen bir insanın, burun mukozasındaki ve böbrek kanallarındaki siller öldükten 2-3 gün sonra dahi hareketlidir. Kurbağaların, memelilerin ve yumuşakçaların ışığa karşı duyarlı hücreleri (çomakçılar ve koniler), sölenterlerdeki knidositler değişikliğe uğramış bir sildir.

Hücreler Arası Bağlantılar (Juncturae Cellularum)

İki hücrenin birbirine bağlanmasını ve haberleşmesini sağlayan özel bölgeler olarak tanımlanır. Bu bağlanma çeşitli dokularda çeşitli şekillerde bulunur. Sinir, duyu ve bazı kas hücrelerinde sinapsis adım alır. Hücreler arasındaki bağlanmayı şu gruplara ayırabiliriz

Sıkı Bağlantı: Dış etkilerden vücudu koruyan hücrelerde bulunur. Epitel hücreleri arasındaki kuvvetli bağlantı bu tiptir. Hücreler arasında aralık yok gibidir. Yalıtma özelliği genellikle fazladır.

Desmozomlar: Aynı işlevi yürüten hücrelerin ortak hareket etmelerini ve birbirine yapışmalarını sağlayan sitoplazmik uzantılardır. Çoğunluk simetriktirler. Bu uzantılar küçük bölgeler halinde olabilir (düğme desmozom) ya da hücrenin etrafını çepeçevre sarar (kemer desmozom). Mekanik etki altında kalan hücrelerde düğme desmozom daha fazladır. Esasında hücre bağlantıları, hücrelerin serbest yüzünden derinlere doğru farklı bölgeler gösterir.

Geçit Bölgeleri: Bir zigotun (çok hücrelide) gelişerek, aralarında düzenleme ve işbölümü oluşmuş, yapısal olarak farklılaşmış hücreleri meydana getirmesi, hücreler arasındaki bilgi iletimi ile mümkün olmaktadır. Bu iletişim madde ve elektrik iletimi şeklinde olabilir. Nitekim 1000 dalton büyüklüğündeki moleküllerin, hücreler arasında bulunan 10-20 A° çapındaki geçit bölgelerinden iletildikleri saptanmıştır. Bu geçitler iki hücrenin birbirine yaklaştıkları bölgelerde oluşan borucuklardır. Boruculardan, iyonların, şekerlerin, amino asitlerin, nükleotitlerin, vitaminlerin, steroyit hormonların ve siklik adenozin mono fosfatın geçtiği saptanmıştır. Keza elektriksel uyarımlar da diğer hücrelere bu geçit bölgelerinden iletilir, iyonların geçiş sırasında dış ortama sızmaması için geçiş borucuklarının geçirgenliği normal hücre zarına göre 1000-10.000 defa azaltılmıştır, iki canlı hücre yapay bir ortamda yan yana getirilirse, çok kısa bir sürede (saniyeler içinde) hücreler arası ulaşım bölgelerini oluştururlar. Hücre zarının üzerindeki özel almaçlar, aynı kökenden gelen diğer hücrelerin tanınmasını sağlarlar, örneğin embriyonik evrede karmakarışık edilen hücreler, geldikleri doku çeşidine göre birbirlerini tanıyarak bir araya gelebilirler.

Hücreler arası ulaşım bölgelerinin oluşumunun ve geçirgenliğinin miktarı Ca + + iyonlarının hücre içindeki azlığına (normal olarak hücre içindeki derişimi düşüktür) ve hücre yüzeyindeki glikoproteinlerin fazlalığına bağlıdır. Hücreler arası bölgede Ca + + ve Mg + + derişiminin fazla olması, geçit tüpcüklerinin yalıtılmasına, bu da hücreler arası geçirgenliğin artmasına neden olur. Ca + + iyonları hücre zarına tutunarak belirli iyonların taşınımını önler, iki hücre arasında bağ meydana gelince, borucuğun açıldığı yerdeki Ca + + iyonları (borucuk içinde kalan ) hücre zarından aynlarak sitoplazma içine girer ve çoğunlukla da aktif pompalanma ile dışarıya atılır (ATP kullanılarak). ATP sentezi önlendiğinde, hücreler arasındaki bağ yerlerine tutunmuş Ca4′ + iyonları atılmadığı için hücreler arasındaki geçirgenlik (bağ yapma gücü) azalacak ve hücreler birbirinden ayrılacaktır.

Hücre arası geçitlerin en önemli görevi, embriyonik gelişim sırasında, bazı maddelerin hücreden hücreye bu yolla geçerek, doku ve hücre farklılaşmasını sağlamasıdır. Hücre çoğalmasının da bu yolla sınırlandığına ilişkin gözlemler vardır. Kanser hücresinde bu bilgi iletimi olmadığı için (büyük bir olasılıkla hücreler arası bağlantılar yok edildiği ya da oluşmadığı için), komşu hücrelerin durdurucu etkisini alamamakta ve sınırsız çoğalma sürecine girerek kötü huylu tümörleri yapmaktadır. Nitekim kanser hücreleri birbirine ya da normal hücrelere temas etse dahi bölünmesine devam eder; buna karşın normal hücreler komşu hücrelere ya da kanserli hücrelere temas ederse, bölünmesini durdurur ya da sınırlar.

Hücrelerin Taban Yüzeylerindeki Farklılaşmalar

Bazı hücrelerin tabanında plazma zarı birçok katlanmalar meydana getirerek yüzey genişletirler.Bu oluşumlar, kan damarı olmayan çok katlı hücre tabakalarının beslenmesini sağlar.

SİTOPLAZMA

Sitoplazma; hücre zarı ile çekirdek zarı arasıda bulunan, hücre iskeleti, organeller ve sitozol adı verilen sıvıdan oluşan kısımdır.Sitoplazmadaki

canlı yapıyı organeller, cansız yapıyı ise organik ve inorganik bileşikler oluşturur.Cansız yapı;katı sıvı arası yarı akışkan bir özellik gösterir.

Sitoplazma,Ektoplazma ve endoplazmadan oluşur.Hücre zarının hemen altındaki yoğun kısma ektoplazma, ektoplazmayla çekirdek arasındaki daha az yoğun kısma endoplazma denir.Hücre organellerinin çoğu endoplazmada yer alır.

HÜCRE İSKELETİ

Bütün yüksek yapılı organizmalarda olduğu gibi hücrenin de bir iskeleti vardır.Bu iskelet hücrenin belirli bir şekle sahip olmasını ve hücre organellerinin gerekli olduğu bölümlerde bulunmasını sağlar.Aynı zamanda hücrenin değişik şekillerdeki hareketini, iğ iplikçiklerinin oluşturulmasını ve sitoplazma hareketini hücre iskeleti sağlar.

Hücre sitoplazması , mikrotübül ve mikrofilamentlerden meydana gelmiş ağsı bir yapıyla doludur.Bu ağsı yapı hücrenin iskeletini meydana getirir. Aktin, miyozin ve tropomiyzinden meydana gelen mikrofilamentler, kasılıp gevşeyerek hücre hareketini sağlarlar.

Hücre iskeletinin arası sitoplazma sıvısı (sitozol) ile doludur.Bu kısım özellikle glikoz enzimlerini taşır ve protein sentezinin basamakları bu kısımda gerçekleşir.

Sitoplazma Hareketleri

Sitoplazma durgun bir yapı göstermeyip canlı hücrelerde hareket halide bulunur.Bu hareketleri iki şekilde ortaya çıkar:

Rotasyon Hareketi:Rotasyon hareketi genellikle su bitkilerinde görülür.Örnek, elodea, nitella bitkilerindeki sitoplazma hareketleri.Bu harekette sitoplazma, hücre çeperine paralel olarak hareket eder.Sitoplazma ile birlikte çekirdek ve kloroplastlar da hareket edebilir.

Sirkülasyon Hareketi:Genellikle kara bitkilerinde, özellikle tüy hücrelerinde kolaylıkla görülebilir.Sitoplazma hareketi çeşitli yönlerde olur. Hücre çeperine paralel olduğu gibi,düzensiz olarak çeşitli yönlere doğru da olabilir.

Bu hareketler sitoplazmadaki yüzey gerilimi veya yoğunluğundaki değişiklikler sonucu ortaya çıkar sitoplazma hareketlerinde mikrotübül ve mikrofilamentlerin de rol oynadığı belirtilmiştir.sitoplazma hareketleri sonucu hücrenin belli bölgelerinde meydana gelen metabolik ürün ve artıklar hücrenin her tarafına dağılır.Böylece hücrenin belli bir bölgesinde oluşan artık maddelerden zarar görmesi engellenir.

SİTOZOL (SİTOPLAZMA SIVISI)

Sitzolun büyük kısmını (%90) su oluşturur.Bu oran bazı canlılarda %98’e kadar yükselebileceği gibi, sporlarda ve tohumlarda %5-15’e kadar düşebilir.Sitozolda organik ve inorganik (kuru madde) maddelerin oranı %10-40 arasında değişir.Kuru maddelerin %90’ını organik,%10’unu da inorganik maddeler oluşturur.Sitozolda en çok bulunan kuru madde protein molekülleridir.Bitki hücrelerinde ise karbonhidratlar daha çok bulunur.Ayrıca sitozolda; yağ, vitamin, hormon, organik ve inorganik asitler bulunur.

Sitozolda bulunan önemli inorganik maddeler Na, Ca, K, P, Mg Fe’dir.Bu elementlerin hücredeki fonksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz:

Bazı moleküllerin yapısına girerler.Örneğin Mg klorofilin, Fe hemoglobinin yapısına katılır.

Osmotik basıncın oluşmasını yani hücrede belli bir yoğunluk oluşturarak, suyun hücreye girmesini sağlar.

Düzenleyici olarak görev yaparlar.

Sitoplazma yukarıda söylendiği gibi yarı akışkan,yoğun bir maddedir. Hücre sudan yoğun olup suyun içine atıldığında dibe çöker.

ORGANELLER

MİTOKONDRİLER

Mitokondri ;Yunanca, mitos = iplik; chondros = tane, buğday anlamına gelmektedir.

Oksijenli solunum yapan tüm hücrelerde bulunur. Boyları 0.2 – 5 mikron arasında; şekli, ovalden çubuğa kadar değişir Sayıları hücre başına birkaç taneden 2500′e (karaciğer hücresinde) kadar çıkar. Genellikle 5 – 6 tanesi ucuca gelerek bir iplik şekli meydana getirir. Canlı hücrelerde incelendiğinde, şeklinin ve büyüklüğünün değiştiği, diğer mitokondrilerle birleştiği ve hareket ettiği görülür. Bakteri, yeşil alg (çekirdeksiz hücrelerde) ve memelilerin alyuvarında bulunmaz. Kalınlıkları 70 A°olan zarla çevrilmiştir içteki zar iç yüzeyin artırılması için yaklaşık 200 A^luk aralıklarla birçok kıvrım meydana getirmiştir; bu kıvrımların tarak şeklinde olanlanna “Krista ( Cristae)” (Latince, cristae tarak demektir), tüp şeklinde olanlarına da “Tubulus” (Latince, borucuk demektir) denir (Şekil 3.10). Buna göre de mitokondri tipi tanımlanır. Kristaların iki zar birimi arasındaki aralık 60 A”dur. Dıştaki ve içteki her iki zar da, daha önce açıkladığımız, ortada fosfolipit, dışta (kısmen) bir maddesi olarak kullanan bazı bakteriler, bir rastlantı sonucu, oksijensiz soluyan ilkin hücrelerin içine girerek, onlarla ortak (simbiyoz) yaşamaya başlamıştır. Bu ortaklıktan her ikisi de yarar sağladığı için, gelişerek üstünlük kurmuşlardır. Nitekim ilkin hücreler, organik maddeleri ancak oksijensiz solunumla belirli evrelere kadar parçalayabilmektedirler (karbonhidratları sitoplazmada pirüvik aside kadar). Halbuki oksijenli solunuma geçen mitokondriler (bir zamanların bakterisi) sitoplazmadan bu son ürünü alıp, Krebs çemberine sokarak çok daha fazla enerji elde etmekte ve enerjinin fazlasını ATP halinde, kendini taşıyan ve koruyan ilkin kökenli hücreye vermektedir. Mitokondrilerin bakteriler gibi kendine özgü çember DNA (katena form) taşıması bu varsayımı kuvvetlendirmektedir.

RİBOZOMLAR

Virüsler hariç tüm canlılarda bulunur. Yaklaşık 15 – 20 nm. (150 – 200 A°) çapında, hepsi birbirinin benzeri, küremsi ya da oval partiküllerdir. Hücrelerin en küçük organelidir. özünde taban kısımlarıyla birbirine mRNA (messenger RNA) aracılığıyla yapışmış biri büyük (moleküler ağırlığı yaklaşık 1.300.000 dalton) diğeri küçük (moleküler ağırlığı yaklaşık 600.000 dalton) iki alt birimden meydana gelmiştir.

Bu birimler ancak mRNA’nın varlığında birbirlerine yapışırlar, sentezleme işlemi bittiğinde, ayrılır ve tekrar diğer bir mRNA’nın varlığında başka bir alt birimle bir araya gelirler. Sayıları, genç ve özellikle sentez yapan hücrelerde fazladır; örneğin Escherichia coli bakteri hücresinde 6000, tavşanların retikülosit hücrelerinde ise 100.000 kadardır. Hücrelerde ya tek tek (monomer ribozomlar) ya da mRNA aracılığıyla iki alt birimi birleştirilmiş birçok ribozom taşıyan bir tespih şeklindedir (Şekil 8.18 ve 34). Bu sonunculara poliribozomlar ya da sadece potizomlar denir, Polizomdaki ribozom sayışı mRNA’nın uzunluğuna bağlıdır. Örneğin, bu, hemoglobin sentezi yapan polizomlarda 5′dir. Protein, büyük ölçüde poliribozomlarda sentezlenir. Hücreler gençken sitoplazmada daha çok serbest halde bulunmalarına karşın, yaşlandıkça ER kanalcıklarına (her zaman dış yüzüne) bağlanma oranları yükselir (tanecikli ER).

Bir görüşe göre ER’a bağlı ribozomlar hücre dışına salınan proteinleri yapar (pankreasın sindirim enzimlerinde olduğu gibi). Serbest ribozomlar da hücrenin kendi içinde kullanılan proteinlerini sentezler.

Ribozomlar, rRNA ve proteinlerden yapılmıştır. Proteinler, sitoplazmadan gelmedir. Buna karşın, rRNA kromozomun belirli yerlerinin kodlanmasıyla oluşur, çekirdekçik içerisinde depolanır ve daha sonra sitoplazmaya geçer..

Aynı türdeki hücrelerde ribozomların protein ve amino asit bileşimi aynıdır. Değişik türlerde ve canlı gruplarında ise ribozomların yapılışı birbirine çok benzer. Hatta evrensel bir yapıya sahiptirler.

ENDOPLAZMİK RETİKULUM

Hücre zarını çekirdek zarına bağlayan kanallardan meydana gelir. E.retikulum; yumurta, embriyonik hücreler ve eritrositler hariç bütün ökaryotik hücrelerde bulunur.Her hücrenin endoplamik retikulumu kendine has bir yapıya sahiptir.

Endoplazmik retikulum kanalcıkları sabit bir yapıya sahip olmayıp, hücrenin işlevine göre değişebilir.Kanalcıklar hücre bölünürken kaybolur,daha sonra yeniden oluşur.endoplazmik retikulumun başlıca özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Zarları üzerinde bulunan ribozomların sentezlediği protein moleküllerini golgi aygıtına taşır.

Granülsüz endoplazmik retikulum yağ sentezi yapar. İç salgı bezlerinden yağ tabiatında steroid hormonları salgılar.

Sitoplazmik matriksle birlikte hücreye destek sağlar.

Hücre içi dolaşımı sağlar. İyon ve küçük molekülleri gerekli bölgelere taşır.

Hücrede asidik ve bazik tepkimelerin birbirlerini etkilemeden meydana geldikleri ortamı oluşturur.

Çizgili kaslarda, kasın gevşemesi ve kasılmasında rol oynar.

E.retikulumun yapı ve fonksiyon yönüyle çekirdekle yakın ilişkisi vardır.

Granüllü Endoplazmik Retikulum

Zarları üzerinde ribozom bulunduğu için granüllü bir görüntüye sahiptir.Ribozomlar endoplazmik retikulum üzerine düzenli aralıklarla dizilirler. Bu tip endoplazmik retikulum özellikle protein sentezinin hızlı olduğu hücrelerde daha iyi gelişir.Ribozomlarda sentezlenen protein, endoplazmik retikulum kanallarına geçer. Sentezlenen proteinler ya doğrudan metabolik faaliyetlerde kullanılır ya da golgi aygıtı vasıtasıyla hücre dışına salgılanırlar.

Granülsüz Endoplazmik Retikulum

Üzerinde ribozom bulunmaz, düz bir yapıya sahiptir.Genellikle, karaciğer, testis, ovaryum, böbrek üstü bezi, bağırsak mukozası gibi işlevleri birbirinden farklı hücrelerde bulunur.

DiKTiYOZOM (Dictyosoma) ve GOLGi AYGITI

Golgi aygıtı birçok alt birimlerden meydana gelmiştir. Bu birimlerin her birine diktiyozom denir (Yunanca diktiyon = ağ, soma = vücut demektir). Diktiyozomların tümü Golgi aygıtını oluşturur.

Ergin sperma ve kan hücreleri hariç tüm hayvan ve keza bitki hücrelerinde bir ya da birkaç tane bulunur. Sentezleme, özellikle salgı yapan hücrelerde iyi görülür (ipekböceğinin ipek salgı bezlerindeki hücrelerde çok gelişmiştir). Genellikle sentri-yolun civarında ve çekirdeğin üzerine yakın olarak bulunur. Düz ER’dan çok farklı değildir. Düz ER’a göre tüpcük ve lamelcikleri daha yoğun olarak içerir . Birbirinin üzerine katlanmış 5-30 kadar kanalcık (Cistern = Sisterna = Latince yağmur suyu toplayan çukur demektir) taşır. ER’dan osmium ve gümüş içeren boyalarla boyanmasıyla ayrılır, ilk defa 1898 yılında italyan bilim adamı camıüo golgi, gümüşlü boya ile sinir hücrelerinde üstüste dizilmiş plakaları tanımladığından, bu yapıya, bilim adamının ismine adanarak “Golgi Aygıtı” dendi, önemi elektron mikroskobuyla ortaya çıktı.

Kanalcıklar GA’nın orta ve tabana yakın kısmında bulunur. Uç kısmına gittikçe bu plakçıkların ve kanalcıkların, hücre zarına doğru göç eden veziküllerle (keseciklerle) kullanılıp bitirildiği gözlenir. Özünde burada akıcı ve sürekli bir denge vardır. Bir taraftan (proksimalden) senteztenmeye başlayan maddeler uca (distale) doğru itilerek uzaklaştırılır. GA’nın zarları zar birimine benzer; fakat daha incedir (6-10 nm.). Bu ise GA’nın, ER ile hücre zan arasında bir geçit ödevi gördüğünü kanıtlar, öyle ki ER’un üzerinde sentezlenen protein, bazı maddelerin de eklenmesiyle (GA’nda) zar birimleri ya da pulcukları halinde hücre zanna iletilir ve onun yapışma katılır. GA’nda basit şekerlerden kendine özgü polisakkaritlerin sentezlendiği saptanmıştır. Böylece hücre zarının yapışma katılarak onun özgüllüğünü saptayan karbonhidratlar, GA’nda sentezlenmektedir. Salgının attimasından başka, hücredeki fazla suyun (birhücrelilerde) vurgan koful aracılığıyla atılması da GA’nın görevleri arasındadır. Çünkü vurgan (kontraktil) koful GA’ndan meydana gelir. Bununla beraber GA’nın hücreden hücreye değişiklikler gösterdiğim unutmamak gerekir. GA’nın sentezlenmesini ve madde yapımına katılımım biraz daha ayrıntısıyla inceleyelim:

Sindirim kanalının içinde, özellikle bağırsaklarda, kimyasal ve fiziksel etkilerden hücreleri koruyan mukus denen bir sıvı salgılanır. Bu sıvı bağırsaklarda Goblet hücrelerinden çıkarılır. Adı geçen salgı hücreleri incelendiğinde, mukus damlacıklarının, hücrede, GA’nın civarında daha sık bulunduğu görülür. GA, hücrenin taban kısmında yassılaşmış kanalcıkları içeren bir çanak gibi olduğu halde, hücrenin uç kısmına (distaline) gittikçe bu kanalcıkların içi mukusla dolmuş kesecikler haline dönüştüğü ve bir zaman sonra da hücre zarına ulaşarak dışarıya doğru aktığı bilinmektedir, işaretlenmiş azotla yapılan denemelerde, proteinlerin ER’da sentezlendiği, daha sonra paketlenmek üzere GA’na geldiği ve burada belki yapısımn kısmen değiştirildiği (l) bilinmektedir. Fakat her durumda, burada, her salgı hücresi için kendine özgü yapılışta karbonhidratların protein molekülüne eklenerek, onun hücre zanndan çıkabilmeşini (!) ve meydana gelen kompleksin salgı niteliğini kazanmasını sağladığı kısmen bilinmektedir. Çünkü salgı proteinlerinin tümü glikoprotein halindedir.

İşaretlenmiş glikoz ve sülfatlarla yapılan gözlemlerde, proteinlere şeker ve sülfat eklenmesinin GA’nda gerçekleştiği kanıtlanmıştır. Mukopolisakkaritlerin de GA’nda sentezlendiği bilinmektedir. Bu madde bir iç salgı olup kıkırdak hücrelerinin yapışma katılır. Ayrıca tüm dış salgı hücrelerinin salgı yapımının yanısıra, iç salgı hücrelerinin (paratiroitteki glikoprotein salgısı gibi) birçok maddesinin, keza bitkilerdeki selülozun, karaciğer hücrelerinde lipoproteinferin sentezlenmesine katıldığı açık bir gerçektir. Bazı hücrelerde de lizozom granüllerini yaparak sitoplazmaya vermektedir.

Uzun zaman, pek önemli bir organel olmadığı gerekçesiyle, dikkate alınmayan GA, son zamanlarda hücre zannın özgüllüğünü saptamada önemli görev almaşı nedeniyle, dikkatleri üzerine çekti. Çünkü hücre zannın özgüllüğü karbonhidratlarla saptanmaktadır ve karbonhidratlar da GA’nda sentezlenmektedir. Bazı karbonhidratların, proteinler gibi kalıtsal denetim altında sentezlendiğine ilişkin kanıtlar vardır. Kan grupları ve immunokimyasal incelemeler bunu göstermektedir.

LİZOZOMLAR

Mitokondrilerin büyüklüğünde (0.5 mikron çapında); sayıca onlardan az ve daha düşük yoğunlukta; lipoprotein yapısında tek tabakalı bir zarla çevrilmiş, içlerinde litik enzimler (hidrolazlar, proteazlar, lipaztar ve fosfatazlar; toplam kırktan fazla enzim saptanmıştır) içeren, çoğunluk küremsi keseciklerdir (Şekil 3.1 ve 5). ilk defa 1955 yılında sıçan karaciğerinde saptanmış, daha sonra alyuvarlar hariç, tüm hayvansal hücrelerde, özellikle vücudun savunmasından sorumlu olan akyuvarlarda ve makrofajlarda, bol miktarda bulunduğu görülmüştür. Bitki hücrelerinde, mantarlarda ve mayalarda lizozom benzeri yapıların olduğuna ilişkin bazı kanıtlar vardır. Bakterilerde ise lizozom yoktur; fakat litik enzimler bulunmuştur.

Hücrelerdeki bileşikleri, özellikle protein, polisakkarit ve çekirdek asitlerin!, hidroliz ederek parçalayabilen bu litik enzimler, bir zarla çevresinden ayrılmakta ve büyük bir olasılıkla da, lizozom İçerisinde etkisiz (inaktif) durmaktadır. Tahrip edilen bir fizozomdan dışarıya akan enzimler, kısa bir sürede tüm hücre içeriğim’ liziz ederek (parçalayarak), onu ölüme sürükler. Bu olaya “Otoliz” denir, ölümden kısa bir süre sonra kokuşmanın ortaya çıkması, bu lizozomların bozulması nedeniyledir. Lizozom enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya ER aracılığıyla doğrudan doğruya ya da GA aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplazmaya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir.

Yumurtanın döllenmesi sırasında, spermanın akrozomundan çıkarılan (yumurtayı delmek için) enzimler lizozom içeriğidir. Lizozomların iyi işlev görmemesi hücrelerin ve dokuların yaşlanmasına neden olur. Metamorfoz (başkalaşım) geçiren canlıların hücrelerinin bir çeşit eriyerek yeniden şekillendirilmesinde, erime işlemim gerçekleştiren lizozomlardır. Keza dokulardaki programlanmış (zamanı gelmiş) hücre ölümleri de yine bunlar tarafından yapılır.

Karbonhidrat taşıyan proteinler ve diğer maddeler özellikle hücre yüzeyinde bulunurlar ve hücrelerin birbirlerini tanımasın) (kendi doku türünden olanlar), diğer hücrelerle ilişki kurmasını, morfogenetik hareketlerin (embriyolojik hücre hareketleri) oluşmasını sağlarlar. Birhücrelilerin konjugasyon yaparken birbirini tanıması ve birbirine yapışması hücre yüzeyindeki özel karbonhidratlarla olur. Embriyonik gelişim sırasında farklılaşmış hücrelerin bir araya toplanması için de bu karbonhidratlar önemlidir.

Hücre yüzeyindeki bazı glikoproteinlerin bozulmasıyla kanserleşmenin ortaya çıktığı bulununca, araştırmalar bu konu üzerinde yoğunlaştı. Virüslerin konukçu hücreleri tanıması (hücreye özgü virüsler) da bu karbonhidratlarla ya da karbonhidratlı proteinler aracılığıyla olmaktadır. Hücre içerisine endositosisle alınacak maddelerin lizozomlarda parçalanıp parçalanmayacağı ya da hangi asamaya kadar parçalanacağı bu endositoz zarın özgüllüğü ile saptanır. Bu zar da hücre zarından oluşur ve dolayısıyla GA’nın dolaylı denetimi altındadır.

Sonuç olarak hücreye girecek ve çıkacak tüm maddeler, hücrenin bölünmesi, gelişmesi, farklılaşması, işlevleri ve diğer hücrelerle olan ilişkileri, hücre zan tarafın-dan saptanır. Zarın özelliği de proteinlerle birlikte, karbonhidratlar tarafından sağlanır ve karbonhidratlar (glikozamin ve mannoz hariç; bunlar protein molekülüne ribozomlarda eklenir), özellikle terminal şekerler (galaktoz, fukoz ve sialik asit) protein zincirlerine GA’nda eklenir. Golgi aygıtının sistemleri ER’dan meydana gelmiştir.

Hücre içerisine giren küçük moleküller doğrudan doğruya enerji elde eden sistemler (glikoliz ve trikarboksilik asit çemberi) aracılığıyla parçalanabilir ya da sentezlenme tepkimelerine herhangi bir değişikliğe uğramadan katılabilir. Halbuki endositozisle, fagositozla ve besin kofullarıyla (birhücrelilerde) hücreye alınan büyük moleküller, maddeler, hatta bakteriler, lizozomlar aracılığıyla küçük moleküllere parçalanır. Bir miktar hücre zarıyla çevrilmiş olarak, hücre içine giren bu besin kofulu (fagozom), lizozomlarla sarılarak, temas ettikleri yerde, zarları erimek suretiyle bir tek koful halinde birleşirler. Litik enzimler bu koful içinde besin maddelerim, koful zarından difüzyonla geçebilecek kadar küçük moleküllere parçalarlar ve sindirileme-yen kısım koful içinde kalır. Birhücreli canlılarda, artık maddeleri taşıyan bu koful, hücre zarıyla birleşerek dışarıya açılır ve sindirilemeyen maddeler bu yolla atılır. Yüksek organizasyonlu canlılarda bu artıklar ya yavaş yavaş (çoğunluk difüzyonla) hücre dışına atılır (karaciğer hücrelerinde olduğu gibi) ya da sindirim kofulu tekrar tekrar kullanılarak, bir zaman sonra artık maddelerle dolmasına ve hücrenin yaşlanmasına neden olur. Yaşlandıkça insanın vücudunda, özellikle ellerinin üzerinde, omuzlarında ya da yüzünde, kahverengi lekelerin oluşması, lipofuksin denen pigmentlerin (yaşlılık pigmenti) birikmesindendir,

Kandaki akyuvarlar, vücudu, özellikle bakterilere karşı savunmak için sorumlu olduklarından, taşıdıkları taneciklerde bol miktarda lizozom enzimi içerirler. Böylece, bir zaman sonra akyuvar içerisindeki taneciklerin hepsi bakteri lizisinde kullanılır ve tüm hücre bir ya da birkaç kofulla tamamen dolar. Bu artık maddeler dışarıya atılamadığından bir zaman sonra akyuvar ölür.

Kemiklerin yıkılıp yeniden yapılması sırasında, lizozomlar, yıkıcı osteoklast hücrelerinden dışarıya litik enzimler salgılarlar ve yıkılan artıkları da hücre içerisinde sindirirler. Keza yumurtanın döllenmesi sırasında da spermanın akrozumundan (basının uçundan) litik enzimler (pankreas tripsinine benzer bir enzim) salgılanarak, yumurta zarının delinmesi sağlanır. Döllenmeden hemen sonra, bu sefer, yumurtanın kabuğunda bulunan taneciklerdeki litik enzimler serbest hale geçerek kabuğu parçalar ve diğer spermaların girmesin! önleyecek yeni bir kabuğun meydana gelmesini sağlar.

Lizozomlar keza kendi hücresi içerisindeki bazı maddeleri ya da organelleri (çoğunluk işlevlerim bitirmiş ya da bozulmuş) de sindirir. Bunun nasıl işlediği tam olarak bilinmemektedir. Sindirim kofullarının içinde ribozom ve mitokondrilere rastlanır. Fazla A vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiği; fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptanmıştır.

Lizozom enzimleri daha çok hafif asidik ortamlarda etkendir. Hücrede birçok işlevinin yanısıra, bozukluklarında bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olurlar. örneğin, soluduğumuz havadan alınan karbon parçacıkları, akciğerimizdeki fagositlerde yıllarca kalmasına karşın, silisyum dioksit, fagositlerin lizozomuna girer ve orada bulunan enzimlerin etkisiyle, kristallerinin üzerinde silisik asit oluşur. Silisik asidin hidroksil grupları, hücre zarının yapısında bulunan fosfolipit ve proteinlerin bazı gruplarıyla çok sıkı hidrojen bağları kurar. Böylece hücre ve lizozom zarları zedelenir. Ayrıca silisyum dioksit taşıyan fagositler hücre dışına bir madde salgılarlar. Bu madde, özellikle akciğerdeki bağ dokunun bir çeşit fibröz dokuya dönüşerek esnekliğin} yitirmesine neden olur. Keza aspest kristalleri de aynı rahatsızlıklar), özellikle mezotelyum (vücut boşluğunu astarlayan zar) kanserlerini meydana getirir. Kanda ürik asidin fazla olması (proteini fazla alanlarda daha yaygındır), mono-sodyum ürat kristallerinin eklem yerlerinde toplanmasına (gut hastalığı) ve buradan da fagositlerin içi-ne girerek, lizozomlarındaki enzimleri serbest bırakmasına neden olduğu bilinmektedir. Bu da sonuçta kininlerin (ağrı yapıcı maddeler) meydana gelmesini sağlar. Bundan başka lizozom enzimlerinin, histamin, serotonin ve bradikinin oluşumunu sağladığı, bunların da yangıya (apse) neden olduğu varsayılmaktadır. Sıtmaya karşı kullanılan kinin, bağırsak parazitlerine karşı kullanılan karbon tetraklorit, parazitlerin lizo-zomlanna yoğunlaşarak onların etkinliğini bozar. Keza deriyi ışığa karşı duyarlı kılan porfirin, antrasen ve nötral kırmızısı yine lizozomlarda toplanır.

Mitozda lizozomların sayışı azalır ve olanlar da kenara itilir (normal durumda çekirdek civarında fazladırlar). Keza lizozom zannın geçirgenliğim artıran maddeler (örneğin karsinojen etki gösteren forbol A) verildiğinde, mitoz bölünme hızı artırılır, stabilize edici maddeler (kortizon gibi) verildiğinde bu hız azaltılır. Bu da mitoz bölünmenin belirli ölçüde lizozomlarla hızlandırıldığını kanıtlar. En azından meydana getirdiği proteaz enzimler aracılığıyla, ribozomlardaki protein sentezini inhibe eden bazı proteinleri parçalamak suretiyle, hücre aktivitesini artırdığı saptanmıştır. Nitekim yumurtanın döllenmesi sırasında verilen litik enzimler (keza yumurta hücresine proteolitik enzimler verildiğinde de aynı şey olur) bu inhibitörü ortadan kaldırdığından, protein sentezi büyük ölçüde artar.

Lizozomlardan elde edilen lizozom deoksiribonükleazın (DNaz) DNA’yı parçaladığı bilinmektedir. Lizozom DNaz’ın iki aktif bölgesi vardır. Bunlar DNA sarmalının her iki ipliğin! birden parçalarlar. Yalnız bir ipliğin parçalanması, karşı taraftaki komplementeri tarafından onarılabilir (daha geniş bilgi için kalıtımla ilgili bölümdeki DNA rejenarasyonuna bkz!). iki taraflı yıkımın onarımı olanaksızdır. Lizozom DNaz’ı, DNA’yı tam yıkmasına karşın, pankreas DNaz’ı kısmen yıkabilmektedir.

Kanser meydana getiren birçok faktörün (fiziksel mor ötesi ışınlar ve îyonize ışınlar; kimyasal polibenzoitler, hidrokarbonlar, azotlu bazı bileşikler, dişi eşey hormonu, silis, aspest vs. ve virüsler) doğrudan ya da dolaylı olarak kromozom yapışım ya da DNA’nın dizilimim bozduğu bilinmektedir, özellikle silisyum dioksitte anlattığımız gibi bazı maddelerin lizozom zarım bozarak, enzimlerin, bu arada DNaz’ın serbest kalmasına; bunun da DNA’yı bozarak hücrenin kanserleşmesine yol açtığı varsayılmaktadır.

Keza kalıtsal olarak, birçok enzim sentezlenemeyebilir ve buna bağlı olarak lizozomlar işlevlerim yapamazlar. Bu şekilde, çoğunluk autozomlardaki çekinik genlerin neden olduğu (bir tanesi eşey kromozomundadır) on kadar hastalık tanımlanmıştır (örneğin Tay-Sachs, Niemann-pick, vs.), özel yöntemlerle (enzimlerin üzerim antikorla kaplamak suretiyle), dışarıdan, lizozom içine sokulan eksik enzimler, hastaların iyileşmesine neden olur.

KOFUL

Hücre zarının sitoplazmaya doğru yaptığı bir kıvrımlardan, endoplazmik retikulumdan, veya golgi aygıtından meydana gelirler.Kese şeklinde içi sıvı dolu bir organeldir.Kofullar madde alış verişinde ve bazı maddelerin depolanmasında ve hücre içi sindiriminde rol oynarlar.

Kofullar daha çok tek hücreli organizmalarda ve bitki hücrelerinde bulunurlar.Hayvan hücrelerinde çok küçük olan koful, bitki büyük ve fazla gelişmiştir. Kofullar genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise hücreyi doldurabilecek kadar büyük olabilirler.Tek hücreli canlılardaki boşaltım kofullarına kontraktil kofulu denir.

PLASTİDLER

Sadece bitki hücrelerinde bulunan hayvan hücrelerinde bulunmayan organeldir.Plastidler renklerine göre üçe ayrılırlar.

Kloroplastlar:Yeşil pigment (renk maddesi) taşıyan plastidlerdir.Bitkilerin yaprak ve genç gövdelerindeki hücrelerde bulunurlar.Mitokondrilerde olduğu gibi çift zarla çevrilmişlerdir.Kendilerine özgü DNA ve RNA’ları vardır.Kloroplastların içi stroma denilen renksiz sıvı ile doludur.Stroma içinde ise lameller şeklinde granumlar yer alır. Klorofil pigmentleri lameller üzerinde yer alır.

Kromoplast:Genellikle genç hücrelerin plastidlerinden meydana g

12 Temmuz 2007

İşçilerin Tulumları Beyazdı; Ellerinde Soğuk, Kadavra Rengi Kauçuk Eldivenl

İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. “Bu da” dedi Müdür kapıyı açarak, “döllenme odası işte…” Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken “Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu” dedi, “altı maaşlık ikramiyesi de caba… Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal… Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer.” Müdür “yirmişer” diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; “yirmisi birden!..” Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. “İlahi yavrucuğum!” Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. “Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?” Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. “Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması…”

YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden “koyun kopyalama” deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali “Bokanovski Süreci”, çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı.

Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, “Dünyanın sonu”, “Frankenstein” gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu “patlatmayı” bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir “dedikodunun” bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar “ambargolu” olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti.

Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu.

Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. “Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!” diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş.

Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen “tüp bebek” yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar “soğukkanlıca” seçilmiş: 6LL3… PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor.

PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun “ilaç fabrikası” olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem “yatırımınız” kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm “fabrikayı” yok etmesinin önünü alacaksınız demektir.

Biraz Ayrıntı

İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında “kolayca” gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin “frekanslarını” çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan “somatik hücreler.” Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı “mayoz bölünme”yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi “zigot” oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, “mayoz” değil, “mitoz” yoluyla ilerliyor.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu “interfaz” ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor.

Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.

Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu “korsan” genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, “G0 evresinde” kıstırmaya karar verdi.

Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.

Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor.

Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: “Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir.” Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz “ayrıcalıklı” bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren… Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor.

Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

Klonlamalı mı?

Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, “tüp bebek” diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine “çocuk sahibi olma isteği ve hakkı” karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi.

Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu “oluşturulmuş” durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı.

Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Bu bağlamda, basında da yankı bulan “koyunlar zaten birbirlerine benzerler” esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.

Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için… İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu “hal çarelerine” rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, “beklenmedik bir ikize sahip olma” fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri “kitaba uydurma” çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş.

Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: “İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu…”

İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

12 Temmuz 2007

Canlıların Ortak Özellikleri

CANLILARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

Canlıları cansızlardan ayıran özelliklerdir.

1 – Şekil

Her canlının kalıtım ve çevre etkisiyle oluşan belli bir şekli var-

dır. Amip ve cıvık mantarların şekli değişkendir.

Canlıda (kalıtım x çevre) etkisiyle oluşan özelliklere modifi-

kasyon denir. Bazı özellikler (kan grubu, cinsiyet, hastalık et-

kenlerine karşı oluşturulan antikor tepkimeleri vb) sadece gen-

lerle belirlenir.

Modifikasyon : Çevre etkisiyle genlerin işleyişinde meydana

gelen kalıtsal olmayan değişmelerdir. Modifikasyonlar genel-

likle iki yönlüdür. Kalıtsal değildir.

ÖRNEKLER :

— Çuha çiçeği yüksekte kırmızı, alçakta beyaz çiçek açar

— Döllenmiş yumurtadan çıkan arı ve karıncalar farklı beslen-

me şekillerine göre kraliçe yada işçi bireyleri oluşturur.

— Kaslarını fazla kullanan insanın kasları gelişir.

— Himalaya tipi tavşanda, beyaz kürk yolunarak yerine buz

sarılırsa siyah kürk çıkar.

— Deniz kenarındaki ağaçlar rüzgâr alma yönünün tersine –

büyür.

— Kıvrık kanatlı sirke sinekleri 16 ºC de yetiştirilirse düz,

25 ºC de yetiştirilirse kıvrık kanatlı olur.

— Çekirgeler 16 ºC de yetiştirilirse beneksiz, 25 ºC de yetişti-

rilirse benekli olur.

— Dere yatağındaki istiridyeler suyun akış şekline göre farklı

kabuk şekillerinde olurlar.

— Eşeysiz üreyen canlılarda aynı hücreden gelişen yavruların

aralarındaki tüm farklılıklar modifikasyondur.

— Tek yumurta (gerçek) ikizlerin aralarında gözlenebilen tüm

farklılıklar modifikasyondur.

Mutasyon : Genlerin kimyasal yapısında meydana gelen de-

değişmelerdir. Mutasyonlar üreme hücrelerinde olursa kalıtsal-

dır. Vücut hücrelerindeki mutasyonlar kalıtsal olmayıp sadece

modifikasyona neden olurlar.

ÖRNEK :

Kıvrık kanatlı sirke sineği, 16 º de yetiştirilince düz kanatlı,

25 ºC de yetiştirilince kıvrık kanatlı olur. Bu modifikasyondur.

— Kıvrık kanatlı bir sirke sineği 35 ºC de yetiştirilince kıvrık

kanatlı yavruları oluyor. Bu kıvrık kanatlı yavrular 16 ºC de

yetiştirilince yine kıvrık kanatlı, 25 ºC de yetiştirilince yine

kıvrık kanatlı oluyor.

Bu verilen örnek mutasyondur. Çünkü 35 ºC de genlerin

yapısı değişmiştir. Artık hangi ortam olursa olsun hep aynı

özellik görülmektedir.

Varyasyon : Aynı türün bireylerinde görülen kalıtsal farklılık-

lardır. Varyasyonun nedeni mutasyonlar ve eşeyli üremedir.

Varyasyonlar doğal seleksiyonlara neden olduğu için evrimsel

açıdan önemlidir.

ÖRNEK :

— Aynı anne babadan doğan çocukların birbirlerine ve anne

babalarına tam olarak benzememesi varyasyondur.

Adaptasyon : Bir canlının bulunduğu ortamda yaşama ve ü-

reme şansını artıran özelliklerinin bütününe adaptasyon denir.

Adaptasyonların nedeni doğal seleksiyonlardır.

ÖRNEK :

— Bukalemunun girdiği ortama uygun olarak renk değiştirmesi

— Dış döllenme yapan canlıların gamet sayısının fazla olması

— Çiçekli bitkilerin embriyoyu besleyecek tohum oluşturması

— Rüzgârla tozlaşan çiçekli bitkilerde polen sayısının fazla ol-

ması

— Kutuplarda yaşayan ayıların, sıcak bölgede yaşayan hem-

cinslerine göre daha iri vücutlu olması

— Kurak bölgede yaşayan bitkilerin yaprak ayasının dar, göv-

de ve yaprakların tüylü, stomaların küçük ve derinde olması

— Ağaç dallarında yaşayan çekirgelerin görünüşlerinin ağaç

dallarına benzemesi

2 – HÜCRE

Canlının yapısını oluşturan, en küçük canlı yapı ve görev bi-

rimlerine hücre denir.

Hücre

Hücresel Yapı Prokaryot hücre Ökaryot hücre

Çekirdek zarı Yok Var Çekirdekçik Yok Var

Zarla çevrili organel Yok Var (kloroplast, lizozom,

sentrozom, golgi, mito- kondri, ER vb.)

Ribozom VAR VAR

Klorofil Sitoplazmada Kloroplastın içinde

Bakteriler ve Mavi – Yeşil algler(siyanobakteriler) prokaryot

hücreye sahiptir.

3 – BESLENME

Canlılar enerji elde etmek, yıpranan parçalarını onarmak – bü-

yümek ve hayatsal olayları düzenlemek amacıyla beslenirler.

BESİNLER

Enerji verici Onarıcı – yapıcı Düzenleyici

Karbonhidratlar Yağlar Proteinler Mineraller Su Vitaminler

Nişastalı gıda- Bitkisel Bitkisel Yeşil sebze

lar ve tatlılar – Yağlı to- – Baklagiller İnorganik ve meyveler

– Hamur işleri humlu Hayvansal Yağda eriyen

– Pilav bitkiler – Et A, D, E, K

– Patates Hayvansal – Yumurta Suda eriyen

– Tatlılar – İç yağı B, C

– Tereyağ

Organik Organik

Dengeli beslenme : Bir insan bir öğünde, yaşına, işine, cinsi-

siyetine ve sağlık durumuna uygun olarak, yukarıdaki besin maddelerinin her birinden yeteri kadar almak zorundadır. Bu-

na dengeli beslenme denir.

Ototrof beslenme : İnorganik maddelerden organik maddele-

ri sentezleyerek beslenmedir.

ÖRNEK :

– Fotosentez

– Kemosentez

Heterortof beslenme : Canlının dışardan hazır besin alarak

beslenmesidir.

4 – BÜYÜME

Bir hücrelilerde sitoplazma hacminin artmasına büyüme denir.

Çok hücrelilerde hücre sayısının artmasına büyüme denir.

Çok hücrelilerde büyüme mitoz bölünme ile sağlanır.

Bitkilerde büyümeyi meristem (bölünür) doku sağlar. Boyca

büyümeyi primer meristem (I. cil bölünür doku) sağlar. Tüm

bitkilerde bulunur.

Enine büyümeyi sekonder meristem (II. cil bölünür doku) sağ-

lar. Sekonder meristemin kambiyum ve mantar fellojeni olmak

üzere iki çeşidi vardır. Kambiyum ağaçlarda bulunur ve enine

büyümeyi sağlar. Böylece yıllık yaş halkaları oluşur.

Bitkilerde meristem doku bulunduğundan büyüme devamlıdır.

Hayvanlarda büyüme sınırlıdır. Belli bir büyüklüğe kadar de-

vam eder.

Bir hücreliler neden belli bir büyüklüğe ulaşınca bölünür?

Görüldüğü gibi hacim büyüdükçe oransal olarak yüzey küçülür

Hücre zarından alınan maddeler hücreye yetmez hale gelir.

Çekirdek bölün emri verir. Hücre bölününce hacim küçülür ve

oransal olarak yüzey büyütülmüş olur.

DÜŞÜN !

Kutupta yaşayan ayıların iri vücutlu olması, ısı kaybını neden

önler?

5 – BOŞALTIM

Bütün canlılar hücrelerinde metabolizma sonucu oluşan, atık,

zehirli, zararlı ya da gereğinden fazla bulunan(organik besin-

maddeleri hariç) maddeleri organizmalarından uzaklaştırırlar.

Bu olaya boşaltım denir.

Bir hücrelilerde : Doğrudan doğruya hücre zarından difüzyon

la, boşaltım kofullarıyla yada kontraktil(vurgan) kofullarla olur.

Kontraktil kofullar tatlı sularda yaşayan bir hücrelilerde bulunur

ve suyu difüzyonun tersi yönde boşaltır.

Sünger ve sölenterelerde : Boşaltım organı yoktur. Boşaltım

tüm vücut yüzeyinden difüzyonla yapılır.

Yassı solucanlarda : Alev hücreleri(pronefridyum) ile boşal-

tım yapılır.

Toprak solucanında : Nefridyum (metanefridyum) ile boşal-

tım yapılır.

Böcekler : Malpighi boruları ile boşaltım yapılır.

Omurgalılar : Böbreklerle boşaltım yapılır. Hayvanlarda so-

lunum organları solunum gazlarının boşaltımını sağlar. Ayrıca

ter bezleri de boşaltıma yardımcıdır.

Hayvanlarda boşaltım ürünleri; Amonyak, üre, ürik asit, kera-

tin, tuz iyonları, karbondioksit, su gibi maddelerdir.

Bitkilerde boşaltım ürünleri ; Tuzlar, su, oksijen, karbondioksit

gibi maddelerdir.

DİKKAT !!

Bitkilerde amonyak, üre, ürik asit, keratin boşaltım ürünü

olamaz !!!!

6 – ÜREME

Bütün canlılar soylarını devam ettirebilmek için çoğalırlar.

ÇOĞALMA

Eşeysiz üreme Metagenez Eşeyli Üreme

1– Bölünme (Döl almaşı) 1– İzogami

2– Tomurcuklanma 2– Anizogami

3– Sporlanma 3– Oogami

4– Vejetatif üreme 4– Konjugasyon

5– Rejenerasyon 5– Partenogenez

Eşeysiz üreme : Canlının eşey yeteneği olmadan kendi vücu-

dundan, kendisiyle aynı genetik yapıda yeni bireyler oluştur-

masıdır.

Amip, öglena, terliksi hayvan, bakteri bölünerek, biramayası

mantarları, ciğerotları, süngerler, hidralar tomurcuklanarak,

şapkalı mantarlar, karayosunları, eğreltiotları, plazmodyum

sporlanarak çoğalır.

Eşeyli üreme : Erkek ve dişi özelliği taşıyan iki ayrı hücrenin

(gamet) çekirdeklerinin kaynaşmasıyla meydana gelen üreme-dir. Eşeyli üreme çeşitliliğe(varyasyon) neden olduğu için ev-

rimsel açıdan önemlidir.

7 – HAREKET

Bütün canlılar iç veya dış çevreden gelen uyartılardan haber-

dar olurlar ve buna karşı bir tepki gösterirler. Buna “irkilme”

denir. Canlılar irkilme sonucunda hareket ederler.

Bitkilerde durum değiştirme, hayvanlarda yer değiştirme hare-

keti görülür.

8 – SOLUNUM

Virüsler dışında kalan “bütün canlılar !” solunum yaparlar.

Canlıların doğrudan kullandığı enerji molekülü ATP(Adenozin

Tri Phosfat) dir. Dünyada solunum dışında canlıya ATP ka-

zandıran başka bir olay yoktur. Bu nedenle canlılar ara ver-

meden yaşamları boyunca sürekli solunum yaparlar.

Solunumda enerji verici besinlerde bulunan kimyasal bağ

enerjisi ATP enerjisine dönüştürülür.

SOLUNUM

Oksijensiz (aneorobik) Oksijenli (aerobik)

Fermantasyon(mayalanma) C6H12O6+ 6O2 ª6CO2 + 6H2O + 38 ATP

Alkolik Fermantasyon Laktik asit Fermantasyonu

Bitkilerde (maya mantarları) Hayvanlarda O2 yokluğunda çizgili

C6H12O6 ª2CO2 + 2C2H5OH + 2ATP kaslarda. Yoğurt bakterilerinde

(Etil alkol) C6H12O6 ª 2 Laktik asit + 2ATP

Aynı glikozdan fermantasyon sonunda 2 ATP, oksijenli solu-

numla 38 ATP kazanılır. Çünkü oksijenli solunumda glikoz

kendini oluşturan en küçük birimlere (CO2, H2O) kadar parça-

lanır. Fermantasyonda açığa su çıkmaz, oksijenli solunumda

su çıkar.

9 – REJENERASYON (Yenileme)

Bütün canlılar yıpranan, eksilen veya yaşlanan yapılarını onar-

ma yenileme(rejenerasyon) özelliğine sahiptir.

Basit yapılı canlılar komple bir organını veya vücudunun bir kısmını yenileyebilirken(rejenerasyon), gelişmiş canlılarda an-cak doku veya hücre düzeyinde yenileme(reperasyon) görülür.

Yer solucanı, planarya, deniz yıldızı gibi calılarda yenileme

yeteneği fazladır. İnsanda doku ve hücre düzeyinde yenileme

vardır. Sinir hücreleri (nöron) yenileme yeteneğini tamamen

kaybetmiştir.

10 – HEMEOSTASİ

Canlılarda, madde derişimlerinin uygun değerde değişmez tu-

tulduğu, kararlı, dengeli iç çevre oluşturulmasına hemeostasi

denir. Üreme sistemi dışındaki tüm sistemler hemeostatik

dengenin devamına yönelik çalışırlar.

Yüksek yapılı canlılarda hemeostatik denge doku sıvısı ile

hücreler arasındaki madde alışverişi ile sağlanır. İç çevre doku

sıvısı veya kan plazmasıdır.

Bir hücrelilerde çevre ile ilişki doğrudan olduğu için heme-

ostatik denge daha kolay sağlanır.

11 – METABOLİZMA

Canlılarda özümleme ve yadımlama ortak özelliktir. Bütün

canlılar yapılarındaki kompleks organik molekülleri yapı birim-

lerine parçalayabilir. Yada yapılarındaki monomerlerden komp-

leks moleküller sentezleyebilir.

Canlılardaki yapım ve yıkım olaylarının toplamına metaboliz-

ma denir.

Metabolizma = Anabolizma + Katabolizma

(Yapım) (Yıkım)

(Özümleme) (Yadımlama)

(Asimilasyon) (Disimilasyon)

ÖRNEK ÖRNEK

Protein sentezi Solunum

DNA sentezi Sindirim

Katabolizma : Canlıların yapılarındaki besin maddelerini solu-

num veya sindirim gibi olaylarla parçalaması katabolizmadır.

Anabolizma : Canlılar yapılarındaki sindirilmiş besin mono-

merlerini (glikoz, aminoasit, yağ asidi, gliserin vb) ATP harca-

yarak yeniden organize ederek kendi yapısına uygun büyük

moleküllü yeni bileşikler sentezler. Buna anabolizma denir.

Anabolizma ile katabolizmanın toplamına metabolizma denir.

Yaşlı veya zayıflamakta olan kişilerde katabolizma, anaboliz-

madan daha hızlıdır.

Büyüme çağındaki çocuklarda anabolizma, katabolizmadan

hızlıdır.

Yetişkin insanlarda anabolizma hızı katabolizma hızına eşittir.

Anabolizma > Katabolizma : Büyümekte olan çocuk

Anabolizma < Katabolizma : Yaşlı insan

Anabolizma = Katabolizma : Yetişkin insan

DÜŞÜN !!

Bir çocuğun kolu kırıldığında mı daha çabuk iyileşir, 60 yaşın-

daki bir insanın mı? Neden?

DİKKAT !! T ü m C a n l ı l a r d a; (Virüsler hariç)

— Organik besinlerden enerji üretme

— Yapılarındaki kompleks bileşikleri monomerlerine parçala-

ma

— Yapılarındaki basit monomerlerden kompleks moleküller

sentezleyebilme ORTAKTIR.

ANCAK !!

— İnorganik maddelerden organik madde sentezleyebilme,

başka bir deyişle glikoz sentezleyebilme ortak değildir.

Bu olayı sadece ototroflar (fotosentez – kemosentez) yapa-

bilirler. Heterotroflar yapamazlar.

BAZAL METABOLİZMA

Bir canlının sadece canlılığını sürdürebilmesi için gereken mi-

nimum enerji miktarıdır. Metabolizma hızının en düşük olduğu

durumdur. Örneğin kış uykusuna yatan sürüngen ve kurbağa-

larda, bakteri endosporlarında, bitki tohumlarında, uykudaki in-

sanda metabolizma bazal metabolizma durumundadır.

Bazal metabolizmayı rölantide çalışan bir otomobilin tüketti-

ği benzin miktarına benzetebiliriz.

Bir insanın bazal metabolizması ölçülürken :

1 — Kişi en az ölçme işleminden 12 saat önce besin almış ol-

malıdır.

2— Kişi tam dinlenme halinde olmalıdır.

3— Kişinin vücut yüzeyi hesaplanmalıdır.

4— Ortam sıcaklığı ölçülmelidir.

5— Kişinin birim zamanda kullandığı oksijen miktarı ölçüle-

rek ölçme işlemi tamamlanmalıdır.

Minimum Yasası : Bir canlının vücudunda eser (ez az) mik-

tarda bulunan maddelerin eksilmesi veya yok olması halinde

canlı uzun süre yaşayamaz.

Eser maddeler : İz elementler, bazı mineraller, vitaminler dir.

ÖRNEK:

İnsan vücudundaki toplam demir miktarı bir toplu iğne kadardır

İnsan vücudundaki bu demir eksilirse kansızlık ortaya çıkar.

Tolerans kanunu : Shelford’ a ait bu kanuna göre;

Farklı organizmalar, farklı çevre dirençlerine karşı değişik to-

lerans sınırlarına sahiptir.

ÖRNEK:

Yüksek bir dağın eteğinden tepesine doğru gidildikçe, tür çe-

şidi ve sayısı değişir. Dağın eteğinde yaşayan bir tür, aynı da-

ğın tepesinde yaşayamayabilir.

1. Aşağıdakilerden hangisi bir insanın sağlıklı yaşaması

için alması gereken temel besin maddelerinin en ço-

ğunu kapsar? (1983 – ÖSS)

A) Tavuk, yumurta, ıspanak, portakal, su

B) Köfte, yeşil salata, kadayıf, su

C) Etli kuru fasülye, pilav, baklava, su

D) Zeytinyağlı biber dolması, makarna, elma, su

E) Etli patates, peynirli börek, sütlaç, su

2. Eşeyli üreme evrimsel açıdan aşağıdakilerden hangi-

sini sağlamada yardımcı olmuştur? (1982 – ÖYS)

A) DNA’ nın kendini eşlemesi

B) Tür sayısının sabit kalması

C) Mutasyonların azalması

D) Kalıtsal yönden benzer bireylerin oluşması

E) Çeşitliliğin meydana gelmesi

3. Aşağıdaki olayların hangisinde bir hücre kalıtım ma-

teryalinin niceliği bakımından kendisinden farklı hüc-

reler oluşturabilir? (1982 – ÖSS)

A) Bezelye tohumlarının çimlenmesi

B) Kertenkelenin kopan kuyruğunu onarması

C) Kurbağanın erbezlerinde sperm oluşması

D) Bira mayasının tomurcuklanması

E) Dikilen fidanın filiz vermesi

4. Bir petri kabındaki katı besi yerinin bir yarısına oksijen

kullanan, diğer yarısına da oksijen kullanmayan iki farklı

bakteri türü ekilmiştir. Petri kabı, içine hava girmeyecek

şekilde kapatılmış, bakteriler üremeye bırakılmıştır.

Bu deneyde aşağıdakilerden hangisi gerçekleşmez?

(1993 – ÖSS)

A) Kısa bir süre sonra petri kabında su miktarının artma-

sı.

B) İlk evrede oksijen kullanan bakterilerin artması.

C) Her iki türe ait bakterilerin sürekli olarak üremeye de-

vam etmesi.

D) Bir süre sonra oksijensiz ortamın oluşması.

E) Oksijen kullanan bakterilerin kullanmayanlardan önce

ölmesi.

5. İnsanda gerçekleşen;

I. Terleme

II. Dışkılama

III. Soluk verme

olaylarından hangileri, hemeostasisin sağlanmasında

doğrudan etkilidir? (1991 – ÖYS)

A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III

D) I ve III E) II ve III

6. “Boşaltım, solunum ve sindirim sistemlerinin çalışmaları,

kararlı bir iç çevre sağlamak amacına yöneliktir.”

Bu ifade aşağıda verilenlerden hangisinin karşılığı-

dır? (1974)

A) Starling hipotezi B) Hemeostasi prensibi

C) Gelişme prensibi D) Hardy – Weinberg prensibi

E) Doğal seleksiyon teorisi

7. “Boşaltım, hemeostatik dengeyi sağlayan önemli bir canlı-

lık olayıdır.”

Bu anlatımda “hemeostatik denge” ifadesinin yerine

aşağıdakilerden hangisi kullanılabilir? (1994 – ÖYS)

A) Madde derişimlerinin uygun değerde değişmez tutul-

duğu kararlı bir iç çevre ortamı.

B) İç ortamdaki madde derişimlerinin daha yüksek olma-

sını.

C) Madde derişimlerinin daha yüksek olmasını

D) Dışardan alınan bileşiklerin fazlasının vücut dışına atıl-

masını

E) Kullanılmayan sindirim artıklarının vücut dışına atılma-

sını

8. Bir insanın bazal metabolizması ölçülürken aşağıda-

kilerden hangisine gerek yoktur? (1988 – ÖSS)

A)Vücut yüzeyinin hesaplanmasına

B) En son alınan besinin, ölçme işleminden 12 saat önce

alınmasına

C) Ölçme sırasında kişinin tam dinlenme halinde tutulma-

sına

D) En son alınan besinlerin kalori değerinin hesaplanma-

sına

E) Ölçme sırasındaki ortam sıcaklığının saptanmasına

9. Bir insanın belirli bir süre içinde, sadece canlılığını

sürdürmek için kullandığı enerji miktarını belirleme-

de, aşağıdakilerden hangisi en uygun yoldur?

(1986 – ÖSS)

A) Alınan besinlerin toplam kalori değerinin hesaplanması

B) Hareket halinde iken vücut sıcaklığının ölçülmesi

C) Dinlenme anında kullanılan oksijen miktarının ölçülme-

si

D) Uyuma sırasında kalp atış sayısının ölçülmesi

E) Bir hareketin yapılması için gereken kalori miktarının

hesaplanması

10. Büyük bir akvaryumdaki

suyun sıcaklığı, bir uçtan

öbür uca gittikçe, 0 ºC den

30 ºC ye artmaktadır. Bir

süre sonra, akvaryumun

değişik sıcaklıktaki bölge

lerinde bulunan balıklar

sayılıyor ve bu sayılardan

yandaki grafik elde ediliyor.

Bu bilgilere göre, deneyde kullanılan balık türü için

en uygun sıcaklık aralığı nedir? (1985 – ÖSS)

A) 5 ºC – 10 ºC B) 10 ºC – 15 ºC C) 15 ºC – 20 ºC

D) 20 ºC – 25 ºC E) 25 ºC – 30 ºC

11. Minimum kuralına bağlı olarak gelişmesi yavaşlayan

bir bitkinin, normal gelişmesine dönebilmesi için aşa-

ğıdakilerden hangisi uygulanmalıdır? (1988 – ÖYS)

A) Ortam sıcaklığının optimum değerde tutulması

B) Işık alma süresinin uzatılması

C) Ortamdaki oksijen miktarının optimum değerde tutul-

ması

D) Gerekli madensel maddenin toprağa verilmesi

E) Gereken miktarda su verilmesi

12. I. İnorganik elementlerden organik molekül sentezleye-

bilme

II. Kendine özgü molekülleri sentezleyebilme

III. Yapılarındaki karmaşık organik molekülleri temel ya-

pıtaşlarına ayırabilme

Yukarıdakilerden hangileri ototrof ve heterotrof canlı-

ların ortak özelliklerindendir?(

A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III

D) I ve II E) II ve III

13. Bitki hücresinde,

I. Glikozdan karbondioksitin meydana gelmesi

II. Büyüme

III. Sudan gelen hidrojenin karbondioksitle reaksiyona

girmesi

IV. Proteinlerden aminoasitlerin meydana gelmesi

V. Glikozdan nişastanın meydana gelmesi

olaylarından hangileri özümleme olarak değerlendiri-

lir? (1994 – ÖYS)

A) I, II ve III B) I, III ve IV C) II, III ve IV

D) II, III ve V E) III, IV ve V

14 Aşağıdakilerin hangisinde verilen ikili, bitki hücrele-

rindeki özümleme(asimilasyon) ve yadımlama (disi-

milasyon) sonucu oluşmaz?(1997 – ÖYS)

Özümleme Yadımlama

(Asimilasyon) (Disimilasyon)

A) Selüloz Glikoz

B) Nükleotit Yağ asidi

C) Protein Nükleotit

D) Keratin Ürik asit

E) Lignin Gliserol

15. Hücrelerinde,

I. Polimerleri sindirebilme

II. Temel aminoasitleri sentezleyebilme

III. Kromatitleri sentromerle bağlı tutabilme

IV. Polisakkarit sentezleyebilme

özelliklerinden hangileri, çokhücreli bitki ve hayvan-

ların ortak özellikleridir? (1998 – ÖYS)

A) Yalnız I B) Yalnız II C) II ve III

D) I, II ve III E) I, III ve IV

16. Rejenerasyon örnekleri olan,

I. Kertenkelenin kopan kuyruğunun yerine yeni bir kuyru-

ğun gelişmesi

II. Denizyıldızının kopan kolundan yeni bir denizyıldızının

gelişmesi

III. Planaryanın vücudunun arka kısmından kopan bir par-

çadan yeni bir planaryanın gelişmesi

IV. Ayrımamış kemik kırıklarında kemik bütünlüğünün ye-

niden oluşması

olaylarından hangileri aynı tipte gelişmeye örnektir?

(1998 – ÖYS)

A) I ve II B) I ve III C) II ve III

D) II ve IV E) III ve IV

ÖĞRENCİ NOTLARI

12 Temmuz 2007

Tabiattaki Tüm Varlıklar Canlı Form Ve Cansız Form Olarak İki Gruba Ayrılmı

Tabiattaki tüm varlıklar canlı form ve cansız form olarak iki gruba ayrılmışlardır.Cansız forma dahil olan varlıklar, üreyemeyen, solunum yapmayan beslenmeye ihtiyacı olamayan tüm varlıklardır. Örneğin denizler, göller, kayalar, bulutlar, dağlar vs. ekosistem içerisinde sürekli bir dönüşüm içerisinde olmasına rağmen canlı sayılmazlar.

 Bir varlığın canlı sayılabilmesi için, az öncede belirttiğimiz gibi üreyebilmesi, beslenebilmesi, solunum yapabilmesi ve diğer canlılarla sürekli bir ilişki içerisinde olması gerekirki ancak böyle bir varlığa canlı denebilir.  Bugün bilim adamları, canlıları sistematik olarak sınıflandırırken virüsün hangi kategoriye konacağı konusunda hala bir ittifak kuramamıştır.

 Çünki virüsler bazı hallerde canlı gibi davranırken diğer bazı hallerde tam bir ” inorganik ” madde gibi davranır.Dolayısıyla ortaya büyük bir tezat çıkmaktadır.Virüslerin nasıl olupta hem canlı gibi davrandıklarını hemde cansız gibi göründüklerini, düşündürücü yaşam döngülerini inceleyerek anlamaya çalışalım.

Hücre zarına kenetlenmiş virüsler. Virüsler hücre zarını eritip hücrenin içine DNA veya RNA’larını (bir bakıma bizzat kendilerini aşılarlar.)

Virüsün anatomisi:

 Virüs, doğadaki en basit canlı türlerinden bile daha basit bir yapıya sahiptir.Bildiğiniz gibi bakterilerin vücudu yanlızca tek bir hücreden oluşan yalın bir anatomiye sahiptir.Fakat virüslerin vücudu bir hücreden bile oluşmaz.Yanlızca hücreyi oluşturan temel yapıtaşlarının çok az bir miktarının yine kompleks bir yapı oluşturmalarından meydana gelmiştir.

 Bir hücre proteinlerden, nükleik asitlerden, hücre zarından, kompleks organellerden (mitekondri, endoplazmik retikulum, golgi aygıtı, ribozomlar vs.), nukleus (çekirdek) den ve daha birçok enzim ve sayamadığımız kimyasal moleküllerden oluşan oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir.

 Virüsler ise yukarıda saydığımız hücre yapıtaşlarından yanlızca üç tanesinin kompleks oluşturmasıyla meydana gelir.Bu yapıtaşları protein, enzim ve nükleik asitlerdir.Bazı virüslerde ise yağ moleküllerinede rastlanılır.Virüs, yanlızca bu üç yapıtaşından oluşan basit bir yapıya sahip olmasına karşın ne amaç uğuruna kendini çoğaltmaya çalıştığını ve canlı – cansız formları arasında nasıl gidip geldiği çözülememiş mühim bir problemdir.

 Virüsler ancak ” Elektron mikroskobu ” ile görülebilirler.Işık mikroskopları ile görülmeleri imkansızdır.Öyleki bir virüs bakteriyle kıyaslandığında, bakterinin yanında çok küçük kalan bir boyuta sahiptir ve boyu ancak ” nm ” (nanometre, yani metrenin milyarda biri) uzunluk birimi ile ölçülebilir.

 Şimdi bir virüsün anatomisin şekil üzerinde inceleyelim.

 Yukarıdaki şekilde bir virüsün yalın bir şekilde şematize edilmiş resmi gerçeğiyle karşılaştırmalı olarak görülmektedir.

 Head yani baş bölgesi, karmaşık yapılı proteinlerden oluşmaktadır.Bu protein kılıfın içerisinde ise virüse ait RNA (bazen DNA olabilir) molekül zinciri bulunmakadır. İngilizce ” Neck ” adı verilen bölge ise boyun kısımıdır.Sırasıyla Collar=bilezik, Sheath=gövde, Tail Fiber=Kuyruk iplikçikleri ve son olarak Base Plate yani taban plakası görülmektedir.

 Görüldüğü gibi virüslerin anatomisi yanlızca bu moleküler yapılardan ibarettir.Fakat buradaki en büyük soru işareti ise bu moleküllerin neden kendilerini çoğaltmak istedikleridir.

 Moleküller atomlardan oluşan maddelerdir.Maddenin ise şuuru ve aklı yoktur.Fakat gördüğünüz gibi yanlızca bir molekül yığını olan virüsler doğada kendilerini çoğaltmak için sürekli bir canlı hücre arayışı içerisine girmişlerdir.Bu esrarengiz yapılar üreseler bile ne beslenebilirler nede soluk alıp verebilirler.  Bir bakteri bile dışarıdan aldığı molekülleri işleyerek hayatını sürdürür, solunum yapar ve vücudunda oluşan artık maddeleri dışarı atabilir, fakat virüslerin buna benzer fonksiyonlarıda yoktur.

 Bakteriler besin ve diğer hayati moleküllerin yokluğunda hayatlarını kaybederken virüslerin ölmesi diye birşey söz konusu değildir.

 Virüslerin hem cansız hemde canlı özellik gösterdiklerinden bahsetmiştik.Virüsü canlı yapan özellik üreyebilmesidir.Fakat cansız olarak görünmesinin sebebi ise, içine yerleşip onu üreme amacıyla kullanacağı bir hücre bulamadığı zaman ” Kristal ” bir yapıya dönüşmeleridir.Bu şekilde virüs tıpkı havada süzülen bir toz zerreciği gibi bir partikül halinde doğada serbest olarak dolanır.Ta ki canlı bir hücreye rastgelip onu üreme amacıyla kullanıncaya kadar.

 Şimdi bu esrarengiz yaratıkların doğada kristal halinde cansız olarak dolanırken bir hücreye rastgelip, nasıl bir canlı gibi üremeye başladığını şekillerle inceleyelim.

Şekilde görüldüğü gibi virüs kristal halinde doğada serbest olarak dolaşırken bir bakteri yada başa bir canlı hücresine rast geldiğinde (Burada bakteri hücresi örnek gösterilmiştir) kuyruk kısımı bakterinin duvarına temas edecek şekilde konumlanır.

 Şekilde virüsün sahip olduğu genetik şifresi yani RNA sı kırmızı olarak gösterilmiştir.Virüs RNA sını bakterinin sitoplazmasına zerk edebilmek için kuyruk kısımından bakteri duvarına bir tür enzim enjekte eder.Bu enzim bakterinin duvarını tıpkı bir asit gibi delmeye başlar.Bakterinin duvarı delindikten sonra virüs RNA sını bakterinin vücudunun içerisine gönderir.

 Bakterinin içerisinde dolanan RNA molekülü bakteriye ait DNA molekülünün belli bir bölgesine yerleşir.Bu yerleşme belirli genler arasında konumlanarak gerçekleşir.Örneğin bakteride A geni ile B geni yanyana ise virüs RNA sı bu iki genin arasına yerleşir.Yani A geninin içerisinde yada B geninin içerisinde herhangi bir yere yerşleşmez.Bakterinin virüs RNA sını içeren şekline ise ” Lizogen bakteri ” adı verilir.

  Bakteri, üremek için DNA sını replike ederken farkında olmadan virüsün RNA sınıda replike eder.Bakteri çoğalmaya devam ederken bir yandan da virüsün RNA sının bir kopyasını üretir.Bu kopyalanan RNA nın içerisinde ise virüsün tüm genetik bilgileri saklıdır.Mesela virüsün üzerini örten kılıf proteinin aminoasit şifreleri bu RNA da bulunur.Bakteri replikasyonla ürettiği virüs RNA sından aynı zamanda virüsün örtüsü için gerekli proteinleride translasyon yoluyla yani protien üretim mekanizmaları yoluyla üretir.

  Virüs bakteriyi tıpkı bir köle gibi çalıştırarak kendisini çoğaltmaya başlar.Bakteri öyle bir duruma gelirki ürettiği virüsleri taşıyamaz olur ve parçalanır.Bu olaya ise ” Liziz ” denir.Aşağıdaki şekilde bu olayın meydana gelişi şematize edilmiştir.

Şekildede görüldüğü gibi bakteri içerisinde üretilen onlarca virüs, bakteri duvarını patlatarak serbest hale geçer.Serbest kalan bu virüslerde kendilerine yeni av bulmak için kendi başlarına dolanmaya başlarlar.

  İnsanın karşılaştığı mühim problem ise, yanlızca bir RNA ve proteinden oluşan virüslerin ne amaçla üredikleri ve bu zekice tasarlanmış üreme planını nasıl uygulamaya koyduklarıdır.Bir molekül grubundan oluşan virüslerin bu planı düşünüp uygulamaya koyması mümkün değildir, ancak üstün gücün emri doğrultusunda hareket edebilirler.

  Virüslerin yanlızca yukarıdaki gibi sabit bir şekli yoktur.Bunun yanında yuvarlak ve çokgen küre şeklinde olanlarıda vardır.Aşağıda değişik şekillerde virüs örnekleri görülmektedir.

Virüslerin ortak yönü, bir canlı grubuna rastlamasıyla kendini çoğaltmaya başlamasıdır.Bir virüsün canlı bir hücre olmaksızın kendini çoğaltması ise mümkün değildir.Yani virüs ancak ve ancak canlı bir hücre vasıtasıyla kendini çoğaltabilir.Çünki virüsün sahip olduğu RNA sını kopyalayıp deşifre edecek bir mekanizması yoktur.

  Sitemizin ” Genlerin dünyası ” bölümünde hücrenin kendini üretmek için kullandığı mekanizmalar üzerinde durmuştuk.Bu mekanizmaların parçaları ise DNA kopyalayıcı enzimler, tamir edici enzimler, protein üretiminden sorumlu olan ribozomlar, transfer RNA (tRNA) lar, aminoasitler vs. dir.Fakat bir virüste RNA ve bazı eritici enzimler dışında bu mekanizmaların parçalarından hiçbirisi yoktur.

  Dolayısıyla virüs kendini çoğaltamaz fakat bu mekanizmalara sahip bir hücreyi kullanma gibi bir kurnazlık gösterir.

  Virüsün kullandığı hücreler yanlızca bakteri hücreleri değildir.Bunun yanında insan ve diğer birçok canlının hücrelerine girerek bu hücreleri kendi doğrultusunda çalıştırmaya başlar.Bazı virüsler vardırki yanlızca belirli hüceler içerisinde çoğalabilir.

  Buna en iyi örnek ” Kuduz ” virüsüdür.Kuduz virüsü bir köpek veya bir kedinin vücudunun içerisine girdiği zaman hemen ilk rastladığı hücreye girmez.Kuduz virüsünün çoğalabileceği hücre ” Beyin ” hücresidir.Bu yüzden bu virüsün beyine kadar ulaşması gerekmektedir.Dolayısıyla virüs bulaştığı hayvanı derhal öldürmez.Beyine ulaşan virüs beynin belirli bir bölgesindeki hücrelerin içine yerleşerek derhal kendini üretmeye başlar.

Bu üreme zamanına kuluçka zamanı denir.Ve zamanı geldiğinde köpek veya kedinin beyninde ağır bir tahribat meydana gelirki buda hayvanın ölümüne sebep olur.

Bunun yanında doğada binlerce tip virüs vardır ve herbiri kendine has özelliklerde olup değişik tiplerde hastalıklara neden olurlar.Yazımızın ilerleyen bölümlerinde AIDS virüsünede deyineceğiz.

Bazı virüs türleri ise insan ve hayvanlara zarar verebildiği gibi bitkilerede zarar verebilmektedir.Aşağıdaki şekilde virüslerin üzerinde hastalık yaptığı bir bitki yaprağı görülmektedir.

  Virüsler bunun yanında insanlar için yararlı birçok bitki türlerinede zarar verirler.

  Örneğin salatalık ve marul gibi bir çok ihtiyaci sebze ve meyva türleri virüsler tarafından belirli bölgelerinden tahribatlara uğratılırlar.Tabii bu virüslerin hastalık yapıcı etkilerini ortadan kaldıran kimyasalların üretimide yapılmaktadır.

  Bir virüsün bulaştığı insan ve hayvanlarda hastalık meyadana gelmemesi için kullanılan biyokimyasal ilaçlar temelde virüslerin çoğalmasını engelleyecek şekilde tasarlanırlar.

  Örneğin Kuduz virüsü bir insan veya hayvanın vücuduna girdiği zaman derhal beyine ulaşır.Fakat alınan ilaçlar vasıtasıyla beyine ulaşan kimyasallar, ya virüsün protein kılıfını parçalayarak virüsü yok eder, yada virüsün çoğalmasını engelleyecek mekanizmaları durdurur.

Virüs saldırısına uğramış bir kan hücresi. Virüsler hücreyi parçalayarak dışarı çıktıktan sonra yeni kurbanlarına yöneliyorlar.

ÜLKEMİZDE GÖRÜLEN YAYGIN VİRAL HASTALIKLAR, BULAŞMA VE KORUNMA YOLLARI

KIZAMIK

Bulaşıcı bir hastalık olan kızamığın etkeni kızamık virüsüdür. Kuluçka süresi yaklaşık olarak 7-14 gün kadar olup genellikle ilkbahar ve sonbaharda sık görülen bir hastalıktır. Kızamığın genel belirtileri;

— Ateş,

— Nezle,

— Öksürük,

— Kızamığa özgü olan döküntüler görülmesidir

Kızamık hastalığı, birkaç yılda bir salgınlar [epidemiler] meydanaz getirir.

Kızamık hastalığı kuluçka döneminden sonra farklı bir seyir izler. Önce nezle dönemi (prodromal dönem] daha sonra döküntü ve nekahet (toparlama] dönemleri meydana gelir. Nezle dönemi yaklaşık olarak 4-5 gün sürer. Bu dönemin ilk belirtisi ateştir. Ateşle birlikte artan bir öksürük görülür. Bu belirtilerden yaklaşık 12 saat sonra gözlerde kızarma ve kanlanma meydana gelir. Aynı zamanda boğazda kırmızı lekeler oluşur. Boğazda kırmızı lekelerin oluşmasından yaklaşık 12 saat sonra gözlerde sulanma ve burun nezlesi meydana gelir. Ateşten sonra yanağın iç kısımlarında grimsi beyaz lekeler oluşur.

Bu lekelere koplik lekeleri denir. Koplik lekelerin oluşması kızamık teşhisi Kızamıklı bir çocuk için kesin belirtidir. Koplik lekeler döküntüden sonraki ıkı gün içinde kaybolur.

Döküntü dönemi ateş oluştuktan 3-5 gün sonra başlar. Ateş oluştuktan 3-5 gün sonra başlayan döküntüler önce kulak arkasından dökülmeye başlar. Buradan yüze ve bütün vücuda yayılır. Döküntüler kabarık kırmızı lekeler şeklinde olup hafif kaşıntı yapar. Döküntü, başlamasından itibaren yaklaşık 3 – 4 gün kadar sürer.

Nekahet [toparlanma) döneminde ateş düşer. Döküntü ilk başladığı yerden itibaren sona ermeye başlar. Bu sırada ince bir kepeklenme meydana gelir.

Kızamıktan korunma: Hastalıktan korunmak için önceden kızamık aşısı yaptırılmalıdır: Kızamık aşısı 12-15 aylık çocuklara bir defa uygulanır. Çocuğa yapılan bu aşı ömür boyu bağışıklığın oluşmasını sağlar. Bulaşıcı bir hastalık olan kızamıktan korunmanın bir diğer yolu ise hasta kişilerle temas etmemektir. Kızamık bulaşıcı bir hastalık olduğundan en yakın sağlık kuruluşuna haber verilmelidir. Böylece hastalığın salgın yapması önlenir. Kızamık hastası çocukların okula gönderilmemesi gerekir.

KIZAMIKÇIK

Virütik bir hastalıktır. Kuluçka süresi 2 – 3 hafta kadardır. Hastalık virüslerinin bulaşması kızamıkçık virüsünü taşıyan havanın solunumla alınmasıyla olur.

Kızamıkçığın tipik belirtileri kırmızı lekeler ve hafif ateştir. Aynı zamanda lenf bezlerinde büyüme de görülür. Kızamıkçığın tipik belirtisi olan kırmızı lekeler görüldüğü yerde yaklaşık bir gün kalır daha sonra kaybolur. Bütün vücutta görülmesi süresi ise yaklaşık 2-3 gün kadardır.

Kızamık hastalığında olduğu gibi kızamıkçığın da bir defa meydana gelmesi ömür boyu bağışıklığın oluşmasını sağlar. Kızamıkçıktan korumak için karma aşı yapılır. Karma aşı ile kızamıkçık, kabakulak ve kızamık aşısı birlikte yapılmış olur.

SU ÇİÇEĞİ

Kızamık ve kızamıkçık gibi su çiçeği de virütik bir hastalıktır. Su çiçeğinin tipik belirtileri kaşıntılı kırmızı lekeler ve ateştir. Ayrıca ateşle birlikte hâlsizlik de görülür. Su çiçeği lekeleri kırmızı kabarcık şeklindedir. Bu lekeler vücutta en çok yüz, baş, göğüs ve sırt bölgelerinde görülür. Kırmızı kabarcıklar, yaklaşık olarak iki gün sonra sıvı ile dolar. Sıvı dolan bu lekeler daha sonra patlar ve kabuk bağlar. Lekelerin kabuk bağlamasından yaklaşık olarak 1-2 hafta sonra kabuklar dökülmeye başlar.

Su çiçeğinin bulaşması, sıvı toplayan lekelerin patlaması sırasındaki temas ve hastalık virüsünü taşıyan zerreciklerin solunumuyla olur. Su çiçeğinden korunmak için hastadan lekeler kabuk bağlayıncaya kadar uzak durmak gerekir. Hastalığın yayılmasını önlemek için hastanın diğer insanlarla temasının kesilmesi en doğru yoldur.

ÇOCUK FELCİ (POLİO)

Çocuk felci bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık etkeni polio virüsüdür. Hastalık anî olarak başlar çok kısa sürede omurilik ve beyin köküne yerleşerek felçlere neden olur. Çocuk felci genellikle yaz aylarında görülür. Bulaşma, besinlerle ve eşyalarla olur. Kuluçka dönemi 5-35 gün kadardır. Ortalama olarak ise iki haftadır.

Çocuk felcinin belirtileri;

— Ateş,

— Baş ve boğaz ağrısı,

— Bulantı ve kusma,

— Kas spazmları,

— Titremeler,

— Huzursuzluk,

— Kol ve bacak gibi organlarda felçlerin görülmesidir.

Hastalığın iskeletteki şekil bozukluklarına göre, tedavi için uygun pozisyonda yatak istirahat! yapılmalıdır. Hastalıktan korunmak için çocuk felci aşısı yaptırılmalıdır. Çocuk felci aşısı iki ayını dolduran bebeklere ağızdan aralıklı olarak uygulanmasıyla tam bir korunma sağlanır.

ZATÜRREE

Pnömoni olarak da bilinen zatürree hastalığını, kısaca akciğerlerin iltihaplanması olarak tanımlayabiliriz. Bebek ve yaşlı ölümlerinde zatürree önemli bir yer tutar. Bir başka ifadeyle zatürree öldürücü bir hastalıktır. Beş yaşın altındaki çocuk ölümleri, ülkemizdeki tüm ölümlerin yansını oluşturur. Bu çocuk ölümlerinin en önemli nedeni ise zatürredir. Zatürree genellikle her yaştaki insanlarda görülür. Ancak çocuk ve yaşlılarda zatürree hastalığının seyri daha ağırdır.

Zatürreyi hazırlayıcı nedenlerin başında soğuk (üşütme) gelir. Ayrıca soğukla birlikte beslenme bozuklukları da zatürrenin oluşmasında hazırlayıcı nedenlerdendir.

Zatürrenin oluşmasına neden olan etkenler çeşitlilik gösterir. Zatürrenin etkenleri arasında virüsler, bakteriler, bağırsak parazitleri, akciğerlere kaçan yağlı maddeler vb. sayılabilir. Hastalığın oluşması için zatürreye neden olan etkenlerin akciğerlere ulaşması gerekmektedir. Hastalık etkenlerinin akciğere ulaşması farklı yollarla olur. Hastalık etkenlerinin akciğerlere bulaşma yolları;

• Damlacıklarla: Hasta kişilerin öksürük, aksırık ve konuşması sırasında, havaya karışan mikroplar damlacıklar şeklinde sağlam kişinin solunumu sırasında bulaşır.

• Hava yoluyla: Hasta kişiyle aynı ortamda yapılan solunum sırasında, havadaki hastalık mikrobunun akciğerlere ulaşmasıyla bulaşır.

• Zatürreye neden olan hastalık etkenlerinin havlu, mendil, bardak vb. eşyalara bulaşması ve bunu da sağlam kişilerin kullanmasıyla bulaşır.

• Parazitlerin neden olduğu zatürrede ise bulaşma kirli yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi sırasında olur.

• Hastalık etkeninin vücudun herhangi bir bölgesinden dolaşım yoluyla akciğerlere taşınmasıyla da hastalık oluşur.

Yukarıda sıraladığımız bulaşma yollarından herhangi biri zatürre oluşmasına neden olabilir. Zatürree oluştuğunu gösteren genel belirtiler; ateş, öksürük, solunum güçlüğü, burun kanatlarının solunuma katılması, kaburga arası kaslarda çekilme, iştahsızlık, bebeklerde emme güçlüğü ve huzursuzluk ile sürekli ağlamadır.

Diğer bütün hastalıklarda olduğu gibi zatürreden korunmak için de yeterli ve dengeli beslenmenin sağlanması gerekir. Özellikle bebeklerin beslenmesinde anne sütü hastalıktan korunmada büyük önem taşır. Zatürreden korunmak için yeterli ve dengeli beslenmenin yanında;

• Kişinin temizlik kurallarına uyması gerekir.

• Özellikle kış aylarında kapalı ve karanlık ortamlarda bulunmamalıdır.

• Okul, kışla, pansiyon vb. kalabalık yerlerde hastalık mikrobu taşıyanların en kısa sürede tedavileri yapılmalıdır. Aksi takdirde hastalık hızla yayılır.

• Kızamık sonunda zatürrenin oluşma ihtimali oldukça yüksektir. Dolayısıyla kızamık tedavisi, zamanında ve etkili bir şekilde yapılmalıdır.

• Boğmaca ve tüberküloz aşılan çocuklarda zamanında yaptırılmalıdır. Böylece çocuğun vücut direnci artacağından zatürree riski azalır.

Daha önce de açıkladığımız gibi zatürree çocuk ve yaşlılarda daha çok görülür. Zatürreye yakalanma riski;

• Beslenme bozukluğu, kansızlık vb. durumları olanlarda,

• Düşük hayat standardı nedeniyle sağlıksız evlerde hayatını sürdüren kalabalık ailelerde,

• Üst solunum yolları hastalıklarında,

• Kızamık geçirenlerde daha yüksektir.

Zatürree tedavisinde hekim önerilerinin yanında;

• Hastaya bol sıvı verilmeli,

• Anne sütüyle beslenmeye devam edilmeli,

• Hasta odasının temiz, nemli ve havadar olmasına özen gösterilmelidir. Hastanın odasında kesinlikle sigara içilmemelidir.

HEPATİT

Sanlık olarak da bilinen hepatit, virüslerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit virüsü karaciğerde enfeksiyona neden olan tehlikeli bir hastalıktır. Karaciğerde enfeksiyona neden olan hepatitin farklı türleri vardır. Yaygın olarak görülen hepatit tipleri, hepatit A ve hepatit B dir. Bu iki hepatiti daha iyi anlamak için aşağıdaki gibi açıklayabiliriz.

Hepatit A: Hepatit hastalığı içinde en fazla bulaşıcı olanı bu türdür. Hastalık virüsü pis sebze, meyve ve içme sularının tüketilmesi sırasında bulaşır. Yaklaşık olarak kuluçka süresi 15-40 gün olan hastalık virüsü, ağız yoluyla sindirim sistemine ulaşır. Sindirim sisteminde çoğalan sanlık virüsü buradan karaciğere geçer. Karaciğere geçen virüs karaciğerin enfeksiyonuna yol açar.

Hepatit A genellikle çocuklarda sık görülür. Özellikle sonbahar ve ilkbaharda salgınlara neden olur. Hastalığın belirtilerinden bazıları aşağıdaki gibidir.

— Bazen ateş görülmesi,

— iştahsızlık,

— Yorgunluk,

— Hâlsizlik ve bitkin düşme,

— Karın ağrısıyla birlikte bulantı ve kusma,

— Gözün akında ve ciltte sarılığın görülmesi,

— idrarın renginin değişerek çay rengini almasıdır.

Hepatit sırasında hastalığın özelliğinden dolayı beslenme büyük önem taşır. Hastalığın başlangıç döneminde yağlı besinler tüketilmemelidir. Hastanın beslenmesinde yağsız et, meyveler, sebzeler ve şekerli gıdalar kullanılmalıdır.

Hepatit A’nın ilâç tedavisi yoktur. Hastaların çoğu 1-3 haftalık sürede iyileşir.

Hepatit A’dan korunmak için hasta ile temasta olanlara “gamma globulin” uygulanmaktadır. Ancak hastalığın oluşması durumunda genellikle etkisiz kalmaktadır. Hastalıktan korunmak için;

— Su ve diğer besinlere hepatit A virüsünün bulaşması önlenmelidir.

— Kireç kaymağı ile tuvaletler ilâçlanmalıdır.

— Salgınların görülmesi durumunda içme suları kesinlikle kaynatılmalı ve daha sonra içilmelidir.

— Sebze ve meyveler iyice yıkandıktan sonra tüketilmelidir.

Hepatit B: Sanlığın bu tipine hepatit B virüsü neden olur. Bir çok özelliği bakımından hepatit A’dan farklılık gösterir. Bu farklılıkları aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.

— Hepatit A’nın kuluçka süresi 15-40 gün kadarken, hepatit B’nin kuluçka süresi yaklaşık 21 -135 gündür.

— Hepatit A genellikle çocuklarda görülürken, hepatit B her yaştaki insanlarda görülür.

— Hepatit A genelde ilkbahar ve sonbaharda görülerek salgınlar yapmasına karşılık hepatit B her mevsimde görülebilir.

• Hepatit B’de karaciğerin zarar görme riskinin yüksek olması nedeniyle hepatit A’ya göre çok daha tehlikelidir.

• Hepatit B’nin bulaşma yolları da hepatit A’ya göre farklılık gösterir. Hepatit A kirli besinlerle ağız yoluyla bulaşmasına karşılık hepatit B’nin bulaşması;

— Kan nakli sırasında,

— Hepatit B bulaşmış şırınga, diş aletleri ve cerrahi araçların kullanılmasıyla,

— Uyuşturucu kullananlarda aynı şırıngaları birden fazla kişilerin kullanmasıyla,

— Hastalık virüsü taşıyanlarla cinsel temasta bulunulmasıyla olur.

Hastalığa yakalanma riskinin fazla olduğu bir grup da sağlık alanında çalışanlardır. Sterilizasyona özen gösterilmemesi durumunda hastahane personelinin hepaptit B’ye yakalanma riskleri fazladır.

Hepatit B’nin belirtileri hepatit A ile hemen hemen aynıdır. Hepatit B’de; hafif ateş derinin sararması, bulantı, kusma, kil rengindeki dışkı, yorgunluk ve hâlsizlik gibi belirtiler görülür. Beslenme kuralları bakımından hepatit A’daki beslenme kurallarına uyulmalıdır. Hastalığın tedavisinde istirahat büyük önem taşımaktadır. Tehlikeli bir hastalık olan hepatit B’de tam iyileşme gerçekleşebileceği gibi anî ölümler de meydana gelebilir. Bazen kroniklesin. Hepatit B bazen yıllar sonra siroza ya da karaciğer kanserine neden olabilir. Hastalık klinik olarak iyileşmesine karşılık hepatit B virüsü kanda varlığını sürdürür. Btı kişiler hepatit B taşıyıcısıdır. Taşıyıcı olan bu insanlardan kan nakli yapılmaz. Çünkü bu insanlar sağlam görünüşlü olmalarına rağmen hastalık taşıyıcısıdırlar.

Hepatit B’den korumak için;

— Kan nakillerinde test edilmemiş kan kullanılmamalıdır.

— Bir defa kullanılan enjektörler atılmalıdır.

— Cerrahî müdahalelerde kullanılan araçlar çok iyi sterilize edilmelidir.

— Düzenli bir aile hayatı (tek eşlilik) yaşanmalıdır.

KUDUZ

Bulaşıcı bir hastalık olan kuduzun etkeni virüstür. Kuduz virüsü kedi, köpek, kurt, çakal, yarasa vb. yaban hayvanları tarafından insanlara bulaştırılır. Kuduz aslında bir hayvan hastalığıdır. Hastalığı taşıyan hayvanların insanları ısırmasıyla salyalarındaki kuduz virüsünü insanlara bulaştırırlar. Kuduz sinir sistemini tutan ve ölümle sonuçlanan bir hastalıktır.

Kuduz virüsünün kuluçka süresi 4-8 hafta kadar olup bu süre sonunda hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Kuduzda;

• ilk ısırıldığında ışınlan yerde uyuşukluk ve duyu hissinde kaybolma,

• Ateş,

• Baş ağrısı,

• Sinirlilik ve huzursuzluk,

• Terleme,

• Su içme sırasında boğaz kaslarında kasılma,

• Sudan korkma,

• Tükrüklerin yutulamaması nedeniyle salyanın akması gibi belirtiler görülür.

Hastalığın ilerleyen evrelerinde korku başlar. Felçler meydana gelir. Havale görülür. Sonunda ise hasta komaya girer ve ölür.

Herhangi bir hayvan ısırığında kuduzdan şüphe edildiğinde ışınlan bölge bol sabunlu suyla yıkanmalıdır. Işınlan bölgenin sabunlu suyla yıkanmasından sonra vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna gidilerek tedaviye başlanılmalıdır. Kişiyi ısıran hayvan yakalanarak kuduz olup olmadığını anlamak için 7-10 gün kadar gözetim altında tutularak izlenir. Bu sırada sağlık bakanlığının “Kuduz Aşısı Talimatına” göre hayvan tarafından ışınlan kişi tedaviye alınır.

Kuduz hastalığının ölümcül bir hastalık olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu nedenle kuduzdan korunma yolları büyük önem taşımaktadır. Kuduzdan korunma için;

• Sokaktaki sahipsiz kedi, köpek vb. hayvanlar zararsız duruma getirilmelidir.

• Evlerde beslenilen kedi ve köpek gibi evcil hayvanlar düzenli olarak veterinere kontrol ettirilerek aşıları zamanında yaptırılmalıdır.

AIDS

AIDS edinilmiş bağışıklık yetmezliği sendromudur. Vücudun bağışıklık sistemini çalışamaz duruma getiren AİDS tüm dünyayı ilgilendiren yeni ve yaygın bir sağlık sorunudur. Hâlen tedavisi yoktur. Vücudun bağışıklık sistemini yok etmesi nedeniyle ölümcül bir hastalıktır. Bağışıklık sisteminin yok olması nedeniyle vücut en küçük bir enfeksiyona bile direnç gösteremez ve hastalık ölümle sonuçlanır.

Bulaşıcı bir hastalık olan AİDS hastalığının etkeni HIV (Human Immune deficiency Virus)’dir. Normal durumda lökositler ve lenfositler vücuda giren mikroplan etkisiz duruma getirerek vücudu hastalıklara karşı korur. AİDS hastalığında HIV, lenfositlerin içerisine girerek burada ürer. Daha sonrada lenfositleri öldürür. AlDS’li hastalarda lenfositlerin etkisiz duruma gelmesiyle bağışıklık sistemi zayıf düşer. Böylece değişik enfeksiyonlar ve tümörlerin ortaya çıkışı kolaylaşır.

Oldukça tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalık olan AiDS’in belirtilerinden önemli olanları aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. AİDS hastalarında;

• Nedeni belli olmayan uzun süreli yorgunluk,

• Lenf düğümlerinde açıklanamayan şişlik,

• Uzun süren ateş (on günden az olmayan),

• Nedeni açıklanamayan hızlı kilo kaybı,

• Gece terlemeleri

• Derideki renk bozuklukları,

• lyileştirilemeyen mukaza iltihaplan,

• Açıklanamayan öksürük ve boğaz ağrısı,

• Nefes darlığı,

• Sürekli ishal,

• Ağız içinde mantar enfeksiyonu,

• Kolay yaralanma ve açıklanamayan kanama,

• Nefes darlığı,

• Zihinde karışıklık görülür. Bu aşamadan sonra ise hasta komaya girerek ölür.

Hastalık belirtilerinin görülmesinden sonra teşhis için ELIZA ve VVestern Blot testi yapılır. AIDS’in bulaşması birçok yolla olmaktadır. AIDS’in bulaşması cinsel temasla, kan yoluyla ve anneden bebeğe eş (plasenta) yoluyla olur. AIDS bulaşma riskinin en fazla olduğu gruplar;

• Güvenli cinsel ilişkisi olmayanlar,

• Birden fazla kişiyle cinsel ilişkisi olanlar,

• Eş cinsel ilişkisi olanlar,

• Uyuşturucu bağımlıları,

• Kan ürünleri kullanması gerekenler,

• Sağlık personelidir.

AlDS’den korunmak için bulaşma yolları kesilmelidir. Bu amaçla öncelikle hastalığın cinsel temasla bulaşmasının önlenmesi gerekir. Hastalığın cinsel temasla bulaşmasını önlemek için;

• Birden fazla kişiyle cinsel ilişkide bulunulmamalı,

• Eş cinsel ilişkilerden kaçınılmalı,

• Şüpheli durumlarda mutlaka prezervatif (kondom, kaput, kılıf) kullanılmalıdır.

AIDS’in bulaşması cinsel temasla olduğu gibi kan yoluyla da olur. Kan yoluyla hastalığın bulaşmasını önlemek için tek kullanımlık enjektör ve iğne kullanılmalıdır. Aynı enjektörün tekrar tekrar kullanımı uyuşturucu bağımlılarında daha fazladır. Bu nedenle uyuşturucu bağımlılarında hastalığın bulaşması daha yaygındır. AİDS hastalığının bulaşmasını engellemede;

• Cerrahî aletlerin sterilizasyonuna (mikroptan arındırılma),

• Diş fırçası temizliğine,

• Manikür aletleri kullanan ve kullandıran kişilerin alet temizliğine önem vermeleri gerekir. AIDS hastalığına yakalandığı tespit edilmiş kadınların gebe kalmamaları gerekir.

Hâlen tedavisi ve aşısı bulunmayan tehlikeli bir hastalık olan AIDS konusunda toplumun her kesimi bilgilendirilmelidir. Bu konuda bilgisi olanlar yakınlarını uyarmaları gerekir.

12 Temmuz 2007

Yunus Emre Array Anadolu Lisesi

YUNUS EMRE ANADOLU LİSESİ

BİYOLOJİ DÖNEM ÖDEVİ

ÇEVRE KİRLENMESİ

ENİS ARKIŞ

2001/2002

İZMİR

ÖNSÖZ

Teknoloji geçtiğimiz 70 – 80 yıl içinde akıl almaz ölçüde ilerlemiş, artık uzay çağı başlamıştır. Kuşkusuz hızla gelişen teknoloji, günümüz insanına sayısız kolaylıklar sağlamıştır. Buna karşın ileri teknolojinin bir takım çevre sorunları getirdiği bir gerçektir. Hava, su, toprak kirliliği, kentlerin gürültü sorunu, günlük yaşamında her türlü olanağa sahip olan günümüz insanını, aşırı ölçüde rahatsız eden, mutluluk ve sağlığını etkileyen olumsuz öğelerdir.

Ben de bu tür olumsuz öğelerden rahatsız olduğum için bu dönem ödevi konusunu seçerek çevreyi kirletenlere karşı hatalarını göstermek istedim.

Bu dönem ödevini seçmemde bana yardımcı olan Biyoloji öğretmenim Yasemin Erakın’a teşekkür ederim.

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ

a) İnsana ve Çevreye Etkisi

b) Sonuçları (Asit Yağmurları)

Asit Yağmurlarının Toprağa Etkisi

Asit Yağmurlarının Sulara Etkisi

Asit Yağmurlarının Yapılara Etkisi

Asit Yağmurlarının Bitkilere Etkisi

Asit Yağmurlarının İnsan Sağlığına Etkisi

c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi

İnsan Sağlığına

Hayvan ve Bitkilere

İklime

Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri

Fiziksel İşlevler

Fizyolojik İşlevler

e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri

II – SU KİRLENMESİ

Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar

1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduğu Kirlilik

2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik

2.1.) Kimyasal Kirlilik

2.2.) Fiziksel Kirlilik

2.3.) Fizyolojik Kirlilik

2.4.) Biyolojik Kirlilik

2.5.) Radyoaktif Kirlilik

3 – Yerleşim Alanlarındaki Atıkların Neden Olduğu Kirlilik

III – TOPRAK KİRLENMESİ

1 – Kentlerin Neden Olduğu Kirlilik

2 – Endüstrinin Neden Olduğu Kirlilik

3 – Toprak Uğraşlarının Neden Olduğu Kirlilik

4 – Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri

IV – DİĞER ETMENLER

Gürültü Kirliliği

Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri

Radyasyon

ÇEVRE KİRLENMESİ

Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses…) doğal birikiminin çok üstündeki miktarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir.

Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, doğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısından ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar.

Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleşiminde olmaması gereken şey “kir” dir. Yaşamın söz konusu olduğu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacaktır. Fakat bu madde, oluştuğu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doğal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde yaşamın getirdiği bir kirlenme hep olacaktır. Ama doğal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileşen yaşam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doğal yapı içinde çözümlenecektir.

HAVA KİRLİLİĞİ

Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımından başta gelmektedir.

Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika dayanamaz.

Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kükürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulunabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi olarak ifade edilebilir.

Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliği için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, sağlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır.

Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlardan birkaçını tanıyalım:

Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yükseltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monoksit kaynağı içten yanmalı motorlardır.

Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilenlerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur.

Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluşan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluşur. Kentsel bölgelerde yoğunlaşmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kükürt oksitlerinin oluşumuna yol açan önemli kaynaklardır.

Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoğunlukta zehirli değillerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliğin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık maddelerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaşmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaşma yoluyla ve içten yanmalı motorların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yaklaşık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduğu kentsel alanlarda yoğunlaşmıştır.

Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yanma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk soğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir.

Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklanarak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sıcaklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalmasıdır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanının asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur.

İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ

Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Havadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur.

Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum sisteminde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahatsızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden olduğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur.

Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine karşın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırmalar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üretimini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değildir.

Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve akaryakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandırır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürünlerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar.

Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir başka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Yeryüzüne ulaşan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kişinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar

bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir.

HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI)

Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder.

ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ

Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulunarak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır.

Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonlarının yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal kompleksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır.

ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ

Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç balık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır.

Halen birçok gölde aşırı asitliği gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduğu bilinmektedir.

ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ

Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapılar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler.

Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır.

ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ

Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diğer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşerek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibrelerde oluşturduğu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuğu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiği, dolayısıyla özümlemeyi engellediği, bunların sonuçta ölüme neden olduğu bilinmektedir.

ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ

Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülserine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır.

Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvanlarda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır.

ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ

İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır.

Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doymamış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırmalar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir neden olduğunu göstermektedir.

Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karışır.

Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmakta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek olduğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür.

Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akciğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır.

Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal maddelerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır.

Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özellikle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla yayılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hastalıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solunum güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalıklara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır.

Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazanacak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuklarda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme görülmektedir.

Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kanser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunların büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, asfalt, parafin gibi maddeler.

HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ

İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar.

Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır.

Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitkilerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır.

Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir.

Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.

İKLİME ETKİLERİ

Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel olarak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrıca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştüğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşmasını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır.

Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır.

ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ

Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetlenebilir:

FİZİKSEL İŞLEVLER:

Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir.

Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar.

Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler.

Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.

FİZYOLOJİK İŞLEVLER:

Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler.

Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır.

Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen buharlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır.

Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ışınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından orman içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı fazla olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile karasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur.

ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ

Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur.

Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden akan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. Erozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kalkar.

SU KİRLİLİĞİ

Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deterjanlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların yaşamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere dirençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kurumasına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafından kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine neden olur.

Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizasyon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bakteriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik madde miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir.

Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtılamaz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli metaller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki maddeleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur.

KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR

Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenmesine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesini aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemektedir.

Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi değişik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. Sanayileşmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıklarını birkaç kat aşmıştır. Su kirliliğinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaşamı için büyük tehlike oluşturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiğinden ve besin zinciri içinde yoğunlaştığından, başlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kullanılmaya başlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaşmış olur.

Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oynamakla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerleşim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışında su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitlerin çevredeki akarsulara karışmasıdır.

Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma amacıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı

10

yaklaşık 7 C artmış olarak kaynağa geri boşaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soğutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen miktarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaşamasına olanak vermeyecek düzeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin gelişmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoğaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır.

Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:

Tarımsal çalışmaların neden olduğu kirlilik

Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altındaki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir.

Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir.

Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etkileri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla miktarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır.

Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan yağışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.

Endüstrinin neden olduğu kirlilik

Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir.

Kimyasal Kirlilik

Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşılaşılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında oldukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır.

Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını önler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler.

Fiziksel Kirlilik

Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir.

Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme duyulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökelmesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır.

Fizyolojik Kirlilik

Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içerenleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler.

Biyolojik Kirlilik

Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle meydana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli dizanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır.

Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işlemine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer rahatsızlıkları ve tifoya neden olur.

Radyoaktif Kirlilik

Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirliliktir.

Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karışmakta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır.

Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atıklardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kirleticisi olarak sayılmaktadır.

Yerleşim Alanlarındaki Artıkların Neden Olduğu Kirlilik

Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizasyon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların boşaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır.

Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlevler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özetleyebiliriz:

Denizlerin havadan kirlenmesi:

Hava taşıt araçlarının meydana getirdiği kirlenme

Endüstri ve yerleşim bölgelerinde oluşan hava kirliliğinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yağmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleşmesi

Denizlerin denizlerden kirlenmesi

Deniz trafiğinin meydana getirdiği kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiğinin yoğunlaşmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenmelere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uğraması sonucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniş çapta ve uzun süreli zararlar meydana getirmektedir. Şu yada bu şekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları başlıca üç grup altında toplanabilir:

# Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir.

# Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde yağışların azalmasına neden olmaktadır.

# Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleyerek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır.

Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıkayan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış incelemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.

Limanlarda meydana gelen kirlilik.

Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve kaçaklar.

Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.

Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaş.

Denizlerin karalardan kirletilmesi:

Yerleşim yerlerinden denize dökülen kirlilik.

Çöpler.

Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.

Endüstri kuruluşlarından denize atılan kirlilik.

Tarımdan gelen kirlilik.

Turizmin (örneğin yat turizminin) doğurduğu kirlilik.

TOPRAK KİRLENMESİ

Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü oluşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yerleşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış olmayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır.

Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin maddeleri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır.

Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aşamada giderek artan oranda yoğunlaşır ve giderek zincirin son halkasını oluşturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık organizmalarca yendikçe yoğunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaştığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle şahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuşlarda ve pelikan, karabatak gibi balıklarla beslenen kuşlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiştir. Hücrelerinde biriken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileşikler bu canlıların üreme yeteneğini sınırlamaktadır. Örneğin dişilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuşak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türlerin sayısında önemli azalmalar olmuştur.

Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin zararlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehirli ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kullanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol açmıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir.

Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar.

Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özellikle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etkilediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır.

Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:

Kentlerin neden olduğu toprak kirliliği

Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmaktadır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlikleri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oynamaktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta biriktirilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı sularını da kirletmektedir.

Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir.

Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek kentin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğunlaşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.

Endüstrinin meydana getirdiği toprak kirliliği

Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla toprağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, bakır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir.

Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrikanın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.

Tarım uğraşlarının meydana getirdiği toprak kirliliği

Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahribat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır.

Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması yanında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır.

Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer canlıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebilir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler.

Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenmesine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır.

Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri

Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulunmaktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.

Erozyonun etkileri

Yaşlık ve çoraklığın etkileri

Taşlılık ve kayalığın etkileri

Gübre ve gübrelemenin etkileri

Tarım arazisi bozulmalarının etkileri

Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, verimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir.

Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan gübrelemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi toprağa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaşmasına, toprak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaşamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır.

Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkanmalara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kullanılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır.

DİĞER ETMENLER

GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoşa gitmeyen, rahatsız edici duygular uyandıran bir akustik olgu veya beğenilmeyen, istenmeyen sesler topluluğu olarak tanımlanır.

Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir.

Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile değerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaştığında gürültü olarak değerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok şiddetli gürültüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışında değerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eğer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar.

Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri

Gürültünün de insan sağlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediği saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda değişikliklere yol açabildiği gibi, geçici ya da kalıcı işitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan işitme bozukluğu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduğu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iş ritminin artması, iş veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir.

İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir.

Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır.

RADYASYON

Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluşturur. Yüksek dozda radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalıklara yol açtığı ortaya konmuştur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemelerin uluslar arası antlaşmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doğal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını sağlamıştır.

Doğal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan başlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sistemlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

SONUÇ

Hava kirliliği bitkilere, hayvanlara ve insanlara zarar verir. İnsanlara verdiği zararlar;

Vücudun savunma mekanizmasını zayıflatır. Bu durum, kanser, kronik bronşit ve akciğer rahatsızlıklarına neden olur. Bu hastalıkları yaşlılar, çocuklar, hamile bayanlar, kalp hastaları, solunum organı rahatsızlığı olan insanlar daha ciddi hissederler.

Kirli havadaki kanserojen maddeler akciğerlere yapışarak, akciğer kanserine sebeptir.

Kapalı yerlerdeki hava kirliliği baş dönmesi, baş ağrısı, öksürük, hapşırma ve göz yanmasına neden olur.

Hava kirliliğinin önlenmesi için, atık miktarının azaltılmasına çalışılmalı, atık maddelerin tekrar kullanım yolları araştırılmalıdır. Kalitesiz kömür yerine elektrik ve doğal gaz kullanımı sağlanmalıdır. Havadaki kükürt, azot ve karbondioksit gazlarını azaltmak için önlemler alınmalıdır. Kapalı yerlerde hava sirkülasyonu sağlanmalıdır. Kapalı yerlerde sigara içilmemelidir. Temiz hava standartları kapalı ve açık alanlar için ayrı ayrı belirlenmeli ve buna göre ölçüm yapılmalıdır. Hızlı nüfus artışı önlenmelidir.

Suları temizlemek için arıtma tesisleri yapılmalıdır. Dünyadaki hızlı nüfus artışı önlenmelidir. Su kirliliği konusunda insanlar bilinçlendirilmeli, suların kirletilmesi önlenmelidir.

Toprak tahribatının ise nedenleri erozyon, tuzluluk, kumul hareketleri ve şehirleşmedir. Toprakları korunması için tarım topraklarının haritaları çıkartılmalı, yasal önlemler alınmalı, toprak bilim ve tekniğe uygun kullanılmalı, çiftçiler arazinin en iyi kullanımı konusunda bilinçlendirilmelidir.

KAYNAKÇA

Ana Britanica 5. Cilt sf. 78 – 80

Çevre Kirlenmesi Yılmaz Öztan

Fen Liseleri Hazırlık Kitabı Feride Kula – Terviye Erel

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy