‘doğa’ Arama Sonuçları

Dünyanın En Büyük Sağlık Sorunu

DÜNYANIN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU

SİGARA

YENİ HAYATINIZA HOŞGELDİNİZ!

En sevdiğiniz koltuğa oturun, rahatlayın, bir çay yada kahve için. Bir sigara yakın. Arkanıza yaslanın ve rahatlayın. Dumanı içinize çekin, dışarı verin. Keyfini çıkarın. Üzülmeyin nasıl olsa, sigarayı yarın bırakacaksınız, yada öbür gün, yada öbür hafta, belki öbür ay … Bu tamamen size bağlı, bunu sizin için bir başkası yapamaz. Kendi kendinize yapmak zorundasınız. Herkes kendi kararını kendisi vermek zorunda, herkesin bağımlılık durumu farklı. Ancak, her sigara tiryakisinin akciğerleri aynı karanlık görünüşe sahip ve vücutları acı içinde.

Sigara içen herkes onun zararlarını biliyor. Tüm tavsiyeleri, uyarıları duyuyor, hatta her pakete baktığında onun sağlık için zararlı olduğunu okuyor. Sigaranın zararları ile ilgili kampanyaları istemese de fark ediyor. Ancak bunların hiç biri yeterli olmuyor. Üstelik, halka açık yerlerde, kapalı mekanlarda, devlet dairelerinde ve pek çok iş yerindeki sigara yasakları da tiryakilerin günlük sigara tüketimini azaltmıyor. Çünkü, onlar her zaman bir yolunu bulup istedikleri kadar sigara içiyorlar.

Kısacası, eğer bir kişi sigarayı bırakmaya hazır yada kesin kararlı değilse, sigara içmek için geçerli bir sebep ve uygun bir mekân mutlaka yaratıyor. Sigarayı bırakamamış tüm tiryakiler bilir bunu. Bazen de sigarayı bırakmak isteyen bir tiryaki, bir gün hiç içmedikten sonra, “bütün gün dayandım, artık bir sigara içebilirim” der ve her şey yeniden başlar. Sigaraya yeniden başlamak için “çok gerildim, çok stres altındayım, bir sigaraya ihtiyacım var” gibi bahaneler de ileri sürülür. “Birkaç sigaradan ne olur” düşüncesi de bu konuda çok etkilidir.

Sigarayı bırakmak için, ilk önce karar vermelisiniz. GERÇEKTEN.Bu kararı kesin olarak verdiyseniz, sigarayı hayatınızdan sonsuza dek çıkarabilirsiniz.

Alışkanlığınız yada ondan nasıl kurtulacağınız konusunda ne yazık ki bir genelleme yapmak pek mümkün değil. Sizin sigara içme sebepleriniz yada sigara tüketiminiz bir başkasınınkiyle aynı değildir. Örneğin, bir tiryaki hep aynı markayı hiç değiştirmeden içebilir, bir başkası ise sürekli değişik markaları kullanabilir. Ne zaman içtiğiniz, nasıl içtiğiniz, nerede içtiğiniz ve ne kadar içtiğiniz tamamen size özeldir.

Sigara içilmemesi gereken bir durumda, bir tiryaki uzun süre çok da fazla çaba göstermeden dayanabilir, bir başkası bu duruma hiç tahammül edemeyerek, kendisine hemen sigara içecek bir ortam yaratabilir. Bunun genel bir kuralı yoktur.

Herkesin kendi kişiliği, metabolizması ve tercihleri vardır. Bir başkası bir diğerine müdahale edemez yada kimse kimseye benzemez. Dolayısıyla, sigarayı bırakma kararı da tamamen kişiseldir.

Ancak şunu unutmamalısınız ki; bu kararı verdiğinizde kârlı çıkacak olan sizsiniz, böylece sağlıklı ve daha rahat bir hayata ulaşacağınızı bilin. Biz bu web sitesinde size, sigaranın tüm yüzlerini, devasa paralar dönen ve sizin sağlınız pahasına zengin olan bir endüstriyi, ayrıca bu kötü alışkanlıktan kurtulabilmeniz için başarıya ulaşmış bazı metotları sunacağız. Hangisini uygulayacağınıza gene siz karar vereceksiniz. Ayrıca iradenizi güçlendirmek için ve hayat tarzınızı olduğu gibi değiştirecek olan bu kararı verirken yardımcı olacak önerilerde bulunacağız. Yeni hayatınıza HOŞ GELDİNİZ!(1)

SİGARANIN TARİHÇESİ

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

19. Yüzyıl

1800: ABD’nin köle nüfusunun yarısından fazlası Virginia ve Maryland’deydi. Bu iki eyaletteki toplam zenci köle sayısı 395.000′di.

1800′lerin başı: Puro tüketimi, enfiye tüketimiyle rekabet etmeye başladı. Tütün çiğneme ve pipo kullanımı ortaya çıktı.

1854: 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı başladı. İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa’ya götürdüler.

1878: Kanada’nın Ontorio bölgesinin rahibi Albert Sims “The Sin of Tobacco Smoking and Chewing Together With an Effective Cure for These Habbits” (Tütün İçme ve Çiğneme Günahı ve Bu Alışkanlıkları Bırakmak İçin Etkili Tedavi) isimli kitabını yayınladı.

1881: ABD’de, John Bonsack ilk sigara yapan makinenin patentini aldı. Böylece ABD, günde 120.000 sigara üretmeye başladı. Bir makine 48 kişinin yaptığı işi yapıyordu. Üretim maliyeti düştü ve güvenli kibritin de icadıyla, sigara tüketimi bir anda patladı.

1889: Saint John Hastanesi sigaranın zararlarını ve gırtlak kanserine neden olduğunu anlatan bir kitap yayınladı.

1891: Kanada’nın British Colombia eyaletinde, 15 yaşından küçüklerin tütün içmesi yasaklandı.

1895: Sadece Kanada’da 66 milyon adet sigara satıldı.

20. Yüzyıl

1903: Kanada, İngiltere ve Amerika’da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada’da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi.

1914: Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla, sigarayı yasaklama hareketi sekteye uğradı hatta tüm dünyada, cephedeki askerlere tütün yollama kampanyaları başladı.

1920′ler: Tüm dünyada sigara kullanımı hat safhaya ulaştı, bir yılda tüketilen sigara sayısı milyarları buldu.

1930: Almanya’nın Köln Üniversite’si bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi istatistiksel olarak ortaya çıkardı.

1934: İlk mentollü sigara üretildi.

1938: John Hopkins Üniversitesi doktorlarından Raymond Pearl sigara içenlerin, sigara içmeyenlere oranla daha genç yaşta öldüklerini belirtti.

1939: Almanya Polonya’yı işgal etti ve İkinci Dünya Savaşı başladı. Cephedeki askerlere sigara taşınmaya başlandı.

Bu sırada Alman bilim adamları sigara ve kanser arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine inceleyen yeni bir istatistiksel rapor yayınladı.

1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60-%80′nin sigara içiyordu.

1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı.

1947: Kanadalı doktor Norman Delarue akciğer kanseri hastalarının %90′ının sigara tiryakisi olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı. (1)

SİGARA DÜNYASI

Nüfusun neredeyse altı milyara ulaştığı geniş dünyamız üzerinde yaşıyoruz. Pek çok zenginliği olan dünyamızda tütün çok önemli bir endüstri olmaya devam ediyor. Yıllık sigara üretiminden her birimize yaklaşık bin paket düşüyor. Bu da toplam altı trilyon paket sigara yapıyor! Bu rakam, sektörün para hacminin ne kadar büyük olduğuna dair bir fikir veriyor. Kısacası, sigara satışı, sektöre yaklaşık 200 milyar dolarlık (yaklaşık 1 Katrilyon 500 Trilyon Türk Lirası) bir gelir sağlıyor ve tabii parayı paylaşan dev sigara şirketleri, her yıl biraz daha devleşiyor.

Dünyanın en büyük sigara şirketleri ve bunların pazar payı şöyle:

Şirket Adı

Ülke

Pazar Payı (%)

Çin Milli Tütün Fabrikası

Çin

31

Philip Morris

ABD

17

BAT

İngiltere-ABD

13

RJR Reynolds

ABD

Rothmas International

ABD

 Ancak, bu ekonomik faaliyet dünyanın zenginleşmesine hiç de katkı sağlamıyor. 1993 yılında, Dünya Bankası sigaradan kaynaklanan hastalıkların maddi bedellerini, bu hastalıklar yüzünden oluşan iş kaybını, sigara tiryakilerinin kaybettiği iş gücünü, yangın kayıplarını ve sigaraya harcanın parayı hesaplayarak, tüm bunların dünya ekonomisine yılda net 200 milyar dolar kaybettirdiğini ortaya çıkardı. Ne yazık ki, bu kaybın yarısı gelişmekte olan ülkeleri kapsıyor.

Dünyada en çok sigara tüketen ülke, erkek nüfusunun %60’ının, kadınların ise %8’inin sigara içtiği Çin’dir. Bu ülkede toplam 385 milyon sigara tiryakisi yaşamaktadır. Buna bağlı olarak her yıl 750.000 kişi sigaranın yol açtığı hastalıklardan hayatını kaybetmektedir. DİKKAT EDİN BU SADECE ÇİN’DE SİGARA YÜZÜNDEN ÖLEN KİŞİLERİN SAYISIDIR!

Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybetmektedir. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona ulaşacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.

Türkiye’de ise her yıl 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz; eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000’e çıkacaktır.

Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor

Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor

SİGARA PAZARI

Son Durak

Eğitim

Sigara ve Para

Kadın Tiryakiler

Dünya Savaşıyor

Sonraki Durak: Gelişmekte olan Ülkeler

Dünyanın gelişmiş ülkeleri başta Kanada ve ABD olmak üzere sigaraya karşı ciddi bir mücadele başlattılar. Avrupa ülkelerinde de başlayan anti-sigara kampanyalarıyla, çok uluslu sigara şirketleri ciddi bir pazar kaybıyla karşılaştı ve buna bağlı olarak satışlarını gelişmekte olan ülkelere yönlendirdiler.

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) verdiği rakamlara göre dünyada her on üç saniyede bir kişi sigara yüzünden hayatını kaybediyor ve bu rakama ölmeden önce yıllarca acı çeken insanlar dahil değil.

Dört katrilyon Türk Lirasından fazla bir hacme sahip olan tütün endüstrisi dünyanın en büyük endüstrilerinden biri olmayı sürdürüyor. ABD, Kanada ya da Avrupa Birliği gibi yerlerde devlet, bu dev endüstriyi kırmış durumda ve her geçen gün sigarayı bırakanların sayısı artmakta. Bu ülkelerde, sigara reklamları yasaklanmış durumda ve aleyhlerine açılan yüksek tazminatlı davalar, sigara üreticilerini yıldırmaya devam ediyor.

Tüm bu sebepler, tütün şirketlerini gelişmekte olan ülkelere yöneltiyor. Çünkü bu ülkelerde ki kanunlar yetersiz ve olan kanunlar da gelişmiş ülkelerde uygulandığı gibi uygulanmıyor. Ne yazık ki, bu ülkelerde sigara reklamlarına karşı hiçbir kanun yok varsa bile yeteri kadar zorlayıcı değil ve sigara firmalar yeni tiryaki bulmakta hiç zorlanmıyor. Asya kıtasının nüfusu tüm dünya nüfusunun %60’ını oluşturuyor ve tütün endüstrisini yeni tüketici arayışında kendine çekiyor.

Batılı sigara markaları uyguladıkları kampanyalarla pek çok yeni Asyalı tiryaki yaratıyorlar. Özendirmeye dayalı bu reklamlarla tüm potansiyel tiryakilere ulaşmayı planlıyorlar. Yüksek fiyattan satılan Amerikan sigaralarını fakir insanlar alamasa bile, onlardan içmeyi hedefliyorlar. Az gelişmiş ülkelerde Amerikan sigarası içmek sanki bir ayrıcalıkmış gibi reklam kampanyaları yürütülüyor. İnsanlar bu sigaraları istemeye başlıyor.

Asya’da pek çok kafe, bar ya da benzeri yerler sigara firmaları tarafından dekore ediliyor, özendirici posterler asılıyor, gençler “Marlboro Man” olmaya heveslendiriliyor. İnsanları sigaraya alıştırmak için bedava sigara bile dağıtılıyor.

Philip Morris firması, Asya’da özellikle de Vietnam’da izlediği bu tanıtım kampanyasını reddediyor, kesinlikle gençleri ve çocukları hedef almadığını iddia ediyor. Ancak, Vietnam’da düzenlediği etkinlikler durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Örneğin, 1998 yılında yaptığı yılbaşı eğlencesinde, Philip Morris küçücük çocukları Marlboro renklerinde yapılmış kovboy elbiseleri giydirerek, Marlboro atlarına bindirerek, genç çocuklara bedava birer sigara dağıttı.

İnsanları Eğitmek için Çok Çaba Harcanmalı

Ne yazık ki, insanları sigara konusunda uyarmak ya da onlara sigaranın zararlarını anlatarak, sigara tüketimini engellemek için çalışan devletler ya da sivil örgütler çok çetin bir mücadeleyle karşı karşıya kalıyorlar. Bu konuda cehalet ve gaflet, yazılı uyarıları yetersiz kılıyor. Çoğu az gelişmiş ülkede insanlar fakirlik sınırının bile altında yaşıyor. Bu insanların çoğunun televizyonu yok, hatta radyosu bile yok. Örneğin, Uzakdoğu ülkelerinde yaşayan pek çok etnik grup var ve bunlar birbirlerinden farklı diller konuşuyor.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki doktorların da büyük bir kısmının sigara içiyor olması, sigara karşıtı çalışmaların inandırıcılığını azaltıyor. Politikacılar, sanatçılar ya da doktorlar gibi topluma örnek olan kişilerin sigara içmesi ne yazık ki, insanlara çok kötü örnek oluyor. Üstelik bu ülkelerde, pahalı sigara içmek, bir statü ya da güç sembolü haline geliyor ve politikacılar özellikle sigara içiyor.

Sigara ve Para

Sigara konusunda en önemli rolü tabii ki para oynuyor. Tütün çok uluslu firmaların yanı sıra, devletler için de önemli bir vergi kaynağı. Az gelişmiş ülkelerde sigaradan alınan vergi, gelişmiş ülkelerinden daha fazla. Bu ülkelerdeki insanlar için sigara tüketiminin sonuçları da bir o kadar kötü. İngiliz Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre;

1974-1994 arasında Birinci Dünya Ülkelerinde sigara tüketimi %10 azalırken,

Az gelişmiş ülkelerde sigara tüketimi %67 artış gösterdi,

2030 yılı itibarıyla sigara kullanımına bağlı ölümler %600 kat artacak, yani bu sayı şu an 1 milyondan, yedi milyona çıkacak.

Bir Başka Pazar, Kadın Tiryakiler:

Tütün endüstrisi için bir diğer cezp edici pazarı kadınlar oluşturuyor. Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) raporuna göre günümüzde az gelişmiş ülkelerde yaşayan kadınların sadece %7’si sigara içiyor. Örneğin, Çin’de erkek nüfusun 1/3’ü sigara içerken, kadın nüfusunun yalnızca %1’i sigara kullanmaktadır. Ancak, endüstri kadınları ele geçirmek için, özellikle kadınlara yönelik sigara markaları üretmektedir. Çin’deki Yurin (Güzel Kadın) isimli sigara bunlara bir örnektir. Bunun yanı sıra, Philip Morris firması Hong Kong’da kadınlar arasında Virginia Slims markasını yaygınlaştırmak için kampanyalar yapmaktadır.

Tütün firmaları için, gelişmekte olan dünya fazlasıyla kârlı görünmektedir. Ancak, sürekli önlem alan ve sigara karşıtı kanunlar çıkaran Birinci Dünya ülkelerinde giderek kârları azalmaktadır.

Dünya Savaşıyor

1999 yılı, Mayıs ayında Cenevre’de, 50 ülke tarafından imzalanan “Tütün Kontrolü Taslak Anlaşması”, Dünya Sağlık Örgütünün tütün kullanımını engelleme girişimlerine destek veren ilk uluslar arası anlaşma olmuştur.

Bu taslak anlaşma, tütün reklamlarının, promosyonlarının yanı sıra tütün üretimi, kaçakçılığı, vergisi ve yan ürünleri gibi konularla ilgili maddelerden oluşmaktadır. Bu taslağın, uluslar arası bir anlaşmaya dönüşmesi ve böylece tütün kullanımına bağlı ölümlerin ve sağlık problemlerinin azaltılması umut edilmektedir. WHO’nun yanı sıra bu anlaşmanın yapılması için çalışan diğer organizasyonlar şunlardır: Kanser Birliği, Uluslararası Gelişim Araştırma Merkezi, Uluslararası Tütün ve Sağlık Ajansı, Uluslararası Verem ve Akciğer Hastalıkları Birliği ve Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler de sigarayla mücadele etmeyi öğreniyorlar. Latin Amerika ülkeleri buna güzel bir örnek. Venezüella, Nikaragua, Guatemala, Brezilya, Peru ve Ekvator bu konuda birlik yaparak, önlem almaya başladılar.

SİGARA BAĞIMLILIĞI

Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?

Sigara Tiryakileri

Neden Başlıyorlar?

Neden İçmeye Devam Ediyorlar?

Neden Bırakmak İstiyorlar?

“Ama Ben Sigarayı Seviyorum”

“Eğer Sigarayı Bırakırsam Ölürüm”

Tütün Ne Kadar Bağımlılık Yapar?

Bu soruya verilebilecek en kısa cevap “eroinden daha fazla”dır. Sigaradaki nikotin, ciddi bağımlılık yapan bir maddedir, insanları genellikle yetişme çağında kendisine esir etmektedir.

İnsanlar sigaraya genç yaşlarda başlar ancak yaşlandıkça onu bırakmak zorlaşır. Ergenlik döneminde sigaraya başlayan çocuklar, hayatları boyunca sigara bağımlısı olma riski taşırlar.

Gençlerin 1/3′ü sigarayı denemektir ve bunların yarısı sigara bağımlısı olma riski taşımaktadırlar. Ne yazık ki, hayatındaki ilk iki sigarasını tamamen bitiren gençlerin %85′i sigara bağımlısı olmaktadır. Kısacası bir kere başlayınca bir daha zor bırakılan bu korkunç alışkanlık, her yıl giderek artan rakamlarda can almaktadır.

 Neden Başlıyorlar?

Sigara bağımlılığının çok az fiziksel yönünün yanı sıra, asıl beynimizde oluşan alışkanlık yönü vardır. Sık sık tekrar edilen her eylem zamanla, beynimizde alışkanlık yapar. Genelde alışkanlıklar hayatımızı sürdürmemiz için çok önemlidir. Yürümek, okumak, yazmak, yüzmek, araba kullanmak; tekrar yapa yapa kazandığımız faydalı alışkanlıklardır. Bir de sigara gibi kötü alışkanlıklar vardır ki; bunlar da tekrar edilerek alışkanlık kazanılır. Bu alışkanlığınızı hatırlatacak bütün nesneler ve eylemler ile otomatik olarak alışkanlığın gereğini yerine getirmeniz için, beyin emir verir. Bu otomatik şartlanmalarda, bu şartlanmanın sebebini bilirsek daha rahat karşı koyabiliriz. O nedenle size bu alışkanlığımızı körükleyecek bu şartlandıran nesne ve eylemlere “ÇIN” lamalar adını vereceğiz. Asla unutmamalısınız; “siz sigara içmek istemiyorsunuz” seçiminiz budur. Fakat uzun yıllar sürdürdüğünüz sigara içme alışkanlığınız, bulunduğunuz çevre ile bağlantılar yapmış durumdadır. Bazı eşyalar (çakmak, küllük, çay, kahve gibi) yada durumlar (yemek sonrası, televizyon seyrederken, arkadaş sohbetleri, araba kullanırken vs.) size çağrı yapacaktır.

Sigarayı bıraktıktan sonra bu “ÇIN” lamalar olacaktır. Canınız asla sigara içmeyi istemediği halde bu “ÇIN” lamalar neticesi, sizde daha önceki alışkanlığınıza dönük, otomatik tepki verme hali oluşmaktadır. Bu “ÇIN” lamaları tanımlayıp, sigara içmeme yönündeki seçiminizi ve kararlılığınızı devam ettirin. Buna karşılık gittikçe azalacak şekilde sigara içme yönünde “ÇIN” lamalar olacaktır. Bu çınların olması normal bir gelişmedir. Artık anlamını biliyorsunuz. Herhangi bir şekilde vücudunuzun tütüne/nikotine ve sigaranın içerdiği diğer zehirlere ihtiyacı yok. Bu “ÇIN” lamalar bir alışkanlığın terk edilmesi ile ortaya çıkan arayışlardan başka bir şey değildir. Çınlamaların zamanla çok azaldığını seyrekleştiğini göreceksiniz.

Neden İçmeye Devam Ediyorlar?

SİGARA TİRYAKİLERİNİN SİGARA İÇERKEN,

ÇOĞU KEZ SAVUNDUKLARI YANLIŞ İNANIŞLAR :

Sinirlerimi Yatıştırıyor : Baskı altında olduğunuz yada uymanız gereken tarihler veya yerine getirmeniz gereken sorumluluklarınız mevcut olduğu zaman bir sigara içmenin, sizi sakinleştirdiğini hissedebilirsiniz. Yani bütün bunlar, bir sigara yakmazsanız, zorlukla göğüs gerebileceğiniz olumsuzluklardır. Zorlu bir çalışma gününden sonra televizyonun karşısına geçerek ayaklarınızı uzatıp dinlenir yada yemekten sonra, bir tane de sigara yakmanın, günün yorgunluğunu daha kolay atmanıza yardımcı olduğunu, sizi daha çok rahatlattığını düşünebilirsiniz. Eğer sigara içmiyor olsa idiniz bütün bu zorluklara iç doğal dengeleriniz ile daha kolay karşı duracaktınız. Alacağınız, derin bir nefes bile sorunuzun size baskı yapmasına engel olacaktı. Ne yazık ki şimdi tam anlamı ile soluk bile alacak temiz akciğerlere sahip değilsiniz.

Beni Canlandırıyor : Güne canlı bir şekilde başlamak için de sigara içiyor olabilirsiniz. Bir sigara yakıncaya kadar kendinizi tembel, canı hiç bir şey yapmak istemeyen yada huzursuz biri olarak hissedebilirsiniz. Sigara içmek ayrıca sizin uyanık kalmanızı da sağlayabilir. Eğer sigara içmiyor olsa idiniz çok daha canlı ve enerjik olacaktınız. Tam anlamı ile soluk bile alacak durumda değilsiniz. Sigara ilerde refleksleriniz de azaltacaktır.

Sıkıntılarımı Gideriyor : Eğer sıkıntılı bir gün geçirmişseniz sigaranın bu sıkıntıyı giderdiğini hissedebilir yada zaman geçirmeniz gerektiğinde, örneğin tren veya otobüs yada bir arkadaşınızla buluşmak üzere beklerken sizi meşgul edebilir. Yine sigara, bir işi tamamladığınızda ödül yada bir işe başlarken teşvik olarak ta içiyor olabilirsiniz. Bu tarif tam anlamıyla bir esarettir. Hayatta vakit geçirecek o kadar güzel şeyler var ki. Bir dergi gazete okumak.Bir meyve yemek vücudun gerçek enerjisini ortaya çıkarır, ağza tat veren asıl güzel ödül odur.

Düşünmeme Yardım Ediyor : Bir sorunu çözümlemeye yada bir işi tamamlamaya çalıştığınız sırada zor anlar geçirebilirsiniz ve sigara size bu zorluğu atlatmanızda yardımcı oluyormuş gibi gözükebilir. Sigara içmenin, elinizdeki işin üzerinde konsantre olmanıza veya baskı altında bulunduğunuz sıralarda daha çabuk düşünmenize yardım edeceğini düşünebilirsiniz. Eğer tiryaki olmasaydınız işinize daha çok konsantre olabilirdiniz Unutmayın her nefes sigara yaklaşık 100.000 beyin hücrenizi öldürüyor. İlerdeki yıllarda reflekslerinizi bile kaybedebilirsiniz.

Kendime Olan Güvenimi Artırıyor : Bir topluluk içerisinde bulunduğunuz ve kendinizi biraz sıkıntınızda hissettiğinizde, özellikle yeni insanlarla tanıştığınız ya da elinize yeni bir iş aldığınız zamanlarda sigara içmek, sizi rahatlatabilir. Olasılıkla kendinize pek güvenmediğiniz zamanlarda sigara içmek, güveninizi artırabilir ya da zihninizi sorunlarınızdan uzaklaştırmanızda size yardım edebilir. Ne yazık ki tiryakiler buna kendilerini inandırmışlardır. Eğer sigaradan tamamen kurtulsalar, kendi başlarına bunların üstesinden daha kolay bir şekilde geleceklerini göreceklerdir.

Kilo Almama Yardım Ediyor : Sigaradaki nikotin, yemek yemenize engel olabilir. Bazı insanlar sabahları kahvaltı etmek yerine bir sigara yakmayı tercih ederler; diğerleri ise kilo almamak için, ara öğünlerin yerine sigara içerler. Sigara, kalp atışlarını dakikada 15 sayı daha artırır, jiklede bir motor gibi daha çok kalori harcarsınız. Sigarayı bıraktığınız zaman kilonuzda meydana gelen artışı düşünmeniz sizi, bu alışkanlığınızı sırf bu nedenle devam ettirmenize yetecek kadar etkileyebilir. Sigarayı bıraktığınızda aşırı yemeye kaçmadığınız süre, önceleri birkaç kilo almanız çok doğaldır. Daha sonra kazanacağınız enerji ile bu kiloyu çok rahat verebilirsiniz. Unutmayın; alacağınız bir kaç kilo belki sağlığınız için gerekli olabilir, fakat sigara sizi süratle ölüme götürür.

Sigaradan zevk alıyorum ya da sigarayı seviyorum: Tiryaki olarak bu sözleri kullanıyor olabilirsiniz. Size bir arkadaş dost gibi gözükebilir. Bir sevdiğinize söylediğinizden fazla onu sevdiğinizi söyleyebilirsiniz. Tiryakilerin en çok düştükleri tuzak; belki de bu kelimelerde yatmaktadır. “Sevgi” “zevk” “dost” bilinç altımız bu kullandığınız sözleri kaydeder ve sigarayı bırakmak istediğiniz zaman anlamını bulamadığınız kadar zorlanırsınız.

Unutmayın: Sigara zevk alınacak sevilecek bir şey asla değil. Bir insanın kuru üstelik zehirli bir otu sevmesi çok anlamsı bir davranıştır. Sigara zevk değil olsa olsa acı verir. İnsana dost değil düşmandır.

Bütün bu yanılgıları bir tarafa bırakıp gerçeklerle yüz yüze gelin: Sigara sizin dostunuz değil, sinsi bir düşman. Size zevk değil aslında acı veriyor. Bir insanın kendini çevresindekileri, hatta çocuklarını zehirlemesinden zevk alması düşünülemez. Sevgi ancak canlılara duyulabilir, sigara gibi son 55 yılda 80 milyon insanı yok eden bir halk düşmanına değil. Olsa olsa ondan nefret edilir tiksinti duyulur. Öncelikle bunca yıldır sizi kandırdığı ve aldattığı için, sonra da dünyada her yıl bu maddeden kurtulamayıp ölüme giden 3 milyon zavallı kurban için bu pislikten nefret edin. Her fırsatta ona olan nefretinizi artırın. Sigaranın içinde tütün denilen insandan başka hiçbir canlının yemediği kurutulmuş ot vardır. Siz daha ilersini hayal edip, bu maddeyi en çok tiksindiğiniz, iğrenç bulduğunuz nesnelerle özleştirin. Örneğin tütünle birlikte hamam böceklerinin de kuruyup karıştığını, yada kurumuş at gübresinin bunun içine karıştığını düşünün. Bu şekilde tiksintiniz daha da artacaktır.

Neden Bırakmak İstiyorlar?

1) Sağlığıma önem verdiğim için

2) Kendimde olumlu değişimler yapmak için

3) Damarlarımdaki daralmaya engel olmak için

4) Soluk soluğa kalmamak için

5) Kanser olmamak için

6) Kalp krizi geçirmemek için

7) Nefesimin kötü kokmaması için

8) Üstümün başımın kötü kokmaması için

9) Çevremdekilerin sağlığını korumak için

10) Çevremi rahatsız etmemek için

11) Kendime olan saygımı artırmak için

12) İlkel bir davranıştan kurtulmak için

13) Öz güvenimi kazanabilmek için

14) Çocuklarıma iyi örnek olmak için

15) Torunlarıma iyi örnek olmak için

16) Öğrencilerime iyi örnek olmak için

17) Çocuğumun hatırını kırmamak için

18) Paramı israf etmemek için

19) Eşime daha fazla işkence çektirmemek için

20) Rahat yürümek için

21) Rahat uyumak için

22) Rahat merdiven çıkmak için

23) Sigara sağlığımı ciddi şekilde tehdit ettiği için

24) Doktoruma giderken utanmamak için

25) İnsanlarla rahatça öpüşebilmek için

26) Hızlı yaşlanmamı durdurmak için

27) Özgür olmak için

28) Daha kolay nefes almak için

29) Yemeklerden daha fazla tat almak için

30) Daha iyi koku almak için

31) Daha fazla zehir solumamak için

32) Kendimle gurur duymak için

33) Kendime olan güvenimin artması için

34) Kendimin daha değerli olduğunu görmek

35) Kamuya açık yerlerde, sigara içmeyenlerin arasında utanıp sıkılmamak için

36) Temiz bir boğaz ve burun ile nefes almak için

37) Kendime yakıştıramıyorum

38) Sigara içmeyi hiç akıllıca bulmadığım için

39) Sigaradan tiksindiğin için

40) Sigara denen bu zararlıya yenilmemek için

41) Sigara tarafından daha fazla kandırılmamak için

42) Kendimi kurbanlık koyun gibi görmemek için

43) Doğacak bebeğim için

44) Baba olmanın sorumluğu için

45) Sigaraya daha fazla köle olmamak için

46) Sigaradan nefret ettiğim için

47) Modern bir insana hiç yakıştıramadığım için

48) Çevremin şikayetlerinden kurtulmak için

49) Enerji kapasitemi kaybetmemek için

50) Kendi kendimin efendisi olmak için

51) Kaliteli yaşamayı tercih ettiğim için

52) ………………………………………………………… ve sizin daha özel sebepleriniz

“AMA BEN SİGARA İÇMEYİ SEVİYORUM”

Bu cümle sigara tiryakileri tarafından sıklıkla söylenir. Sigara içmeyenler ise bu kadar zararlı bir şeye olan bu düşkünlüğe inanamazlar. Aslında tiryakiler yalan söylerler, yalan söylediklerini kendileri de fark etmezler. Onlar sadece sigara içmeyi sevdiklerine inanırlar. Eğer beyinleri devreye girmeden sadece vücutları konuşsaydı mutlaka bambaşka şeyler söylerdi.

Sigara içenler kendilerini sigarasız düşünemezler, bu onlar için vazgeçilmezdir, içmediklerinde elleri boş kalır. Pek çoğu bu korkunç maddeyi “en iyi arkadaşım” diye adlandırır, üstelik bu en iyi arkadaşın kendilerini yavaş yavaş öldürdüğünü bile bile. Ama gene de en geçerli sigara içme sebebi ona karşı olan “sevgidir”.

Aslında, onları sigaraya bağımlı yapan şey tam olarak fiziksel değildir. Eğer öyle olsaydı, sigarayı ilk içtiğimizde hoşumuza giderdi. Kaç insan hayatında içtiği ilk sigaradan zevk almıştır? Yada ilk sigarayı içer içmez günde iki paket sigara içen bir tiryaki haline gelmiştir? Eğer insana öyle mükemmel bir keyif verseydi herhalde bunlar gerçekleşirdi. Ama hiç kimse, ilk sigarasını içtiğinde zevkten dört köşe olduğunu söyleyemez.

Aksine ilk sigara içimi, çok keyifsiz, acıklı, çoğunlukla mide bulantısıyla sonuçlanan kötü bir tecrübedir. Herkes ilk deneyimini şöyle anlatır: Boğazım yandı ve öksürmeye başladım. Midem bulanmaya başladı ve saatlerce başım döndü. Dişimi fırçalasam da ağzımdaki o iğrenç tat geçmedi”. “Bir daha hiç sigara içmemeye karar verdim. Ama arkadaşlarım içiyordu ve ben de içmeliydim…”

Peki bu kötü ilk tecrübeden sonra, sigara içmeye devam edilmesinin sebebi nedir? Bunun genel olarak üç sebebi vardır, birinci ve en yaygın olanı, bizi yaşımızdan daha büyük ve daha olgun gösterdiğine inanmamızdır. Eğer bir yetişkin gibi sigara içersek, bir yetişkin gibi görüneceğimizi düşünürüz. Aslında bu doğrudur ama sadece yaşıtlarımız ve bizden daha küçük çocuklar arasında. Gerçek yetişkinler, sigara içen ergenlik çağında bir çocuk görünce, onun sigaraya ne kadar erken başladığını düşünüp, üzülürler.

İkinci sebep, sigara içenlerin daha cazibeli göründüğümüz yanılgısıdır. Büyüme çağındaki çocuklar genellikle ünlü artistlerden etkilenir ve kendi imajlarını onlara bakarak çizerler. Liz Taylor, James Dean, John Wayne, Humphrey Bogart, Suzan Avcı, Neriman Köksal, Ayhan Işık, Fikret Hakan gibi sigara içmeye çalışır pek çok genç, bilinçli olarak ya da bilinçsizce. Her gencin kendine seçtiği bir model vardır. Bahsettiğimiz bu oyuncular, filmlerin en önemli sahnelerinde hep sigara içerlerdi. Üstelik John Wayne bir Amerikan sigarasının reklamında bile oynamıştı. Ayrıca hep en seksi diye tanımlanan aktrisler sigarayla poz vermişlerdir.

Üçüncü yaygın sebep ise arkadaşlardır. Eğer arkadaş grubunuzdaki herkes sigara içiyorsa ve siz içmiyorsanız, onlar tarafından büyük ihtimalle tuhaf karşılanırsınız. İlk gençlik döneminde, asi genç imajı çizmek her zaman eğlencelidir. Sigara asi gençlerin sembolüdür.

Ancak, oyun gibi başlayan bu korkunç alışkanlık, ilerleyen yıllarda, içen kişiyi nikotin bağımlısı ve etrafına dayanılmaz kötü kokular yayarak dolaşan birisi haline getirecektir.

Bugün sigaranın zararları bilindiği halde, sigaraya başlayan veya onu bırakamayan insan sayısı da ne yazık ki hiç de az değil. Ateşin sönmesini engellemek için kimyasal bir uygulamadan geçirilmiş bir kağıda sarılı zehirli bitki, tohum ve maddelerden çıkan zehirli bir dumanı içimize çekerek hem kendimizin hem de çevremizdekilerin sağlını bozmamızın sebebi ancak, bu iğrenç maddenin arkasındaki maddi kazanç odakları olabilir. Hâlâ bu odaklar, insanları kendilerini öldürmeleri için motive edebilmekte ve biz de hâlâ bunların bizim hayatımız üzerinden para kazanmalarına izin vermekteyiz.

Yaptığımız şeyin farkında mıyız? Ne yazık ki değiliz. Neden sigara içtiğimizi bile sorgulamıyoruz. Bütün söyleyebildiğimiz, nikotin bağımlısı olduğumuz ve onu bırakmamızın zor olduğu…

Bu sizce yeterli mi? Yıllarca nikotin almadan yaşadığımızı unutuyor muyuz? Tüm gelişimimizi, sağlıklı, güzel kokarak geçirdiğimiz günlerimizi nikotin olmadan yaşıyoruz oysa… Kendimiz o kadar kandırıyoruz ki, sigara içmeden geçirdiğimiz yılları silip atıyoruz sanki.

Bazen sigarayı yıllarca bırakan kişiler, o kadar yıldan sonra, birdenbire bıraktıkları günkü kadar sigara tüketimine başlayabiliyorlar. Bunun sebebi sadece nikotin bağımlılığı olabilir mi?

Sigaraya bağımlığı yapan şey nedir? Başta bahsedilen üç sebepten başka bir şey değildir. Çünkü, sigara içerken hâlâ olgun, cazibeli ve farklı göründüğümüzü düşünüyoruz. Ötesini de düşünmüyoruz. Rol yapıyoruz.

Peki ne yapacaksınız? Sizi sigara içmeye iten sebepleri tekrar düşüneceksiniz. Hem de bir yada iki kez değil defalarca, binlerce kere. Çünkü yıllardır, bu sebepler sizi binlerce sigara içmeniz için şartladı. Her sigara vücudunuzun acı çekmesine sebep oldu. Sigara içmek acı verir, siz bunu hissedemeyecek kadar körelmiş olsanız da.

Bazen bir kişinin fikir değiştirmesi bir anda olur. Bazen daha uzun sürer. Kimileri sigarayı birdenbire bırakır, kimileri yavaş yavaş. Bu beyninizdeki şartlanmanın dozuna bağlıdır. Şartlanmayı yok ederseniz, sigara içmeniz için bir sebep kalmaz.

Unutmayın, sigarayı bırakmakla, sigara içme sebepleriniz yok etmek aynı şeyler değildir. Sigarayı bırakabilirsiniz ama eğer konuyu beyninizden silmezseniz yukarıdaki örnekteki gibi yıllar sonra hiç bırakmamış gibi başlayabilirsiniz.

Ne kadar sigarayı sevdiğinizi söyleseniz de, kendinizi kandırmayın. Belki geçmişi değiştiremeyip” EĞER SİGARAYI BIRAKIRSAM ÖLÜRÜM”

Sigara tiryakilerinin çok sık söylediği çok acıklı bir cümledir bu…

Bu yaklaşımdan kurtulmak için yapmanız gereken şey, kendinize şu soruyu sormaktır “sigara içtiğiniz için kendinizle gurur duyuyor musunuz?” Çoğunlukla, kişiler sigara içmekten dolayı gurur duymazlar ama sigaraya başlama nedenleri olan kendi kararlarını verme ve bağımsız olma isteklerini tatmin ederler. Bu yaptığınızın doğru olduğunuz, siz de dahil olmak üzere kimse söyleyemez. İşte bu yüzden, sigara bırakma isteğinin sizin içinizden gelmesi gerekir, başka kimse buna müdahale edemez.

Aslında, gerçekleri göze alarak, söylemeniz gereken “sigarayı bırakırsam ölürüm”, değil, “sigarayı bırakmazsam ölürüm” olmalıdır. Bu yanlış söylemin altında yatan aslında “kendimi yanımda arkadaşım sigara olmadan düşünemiyorum. Onsuz rahatlayamam. Onsuz hiçbir şeyi başaramam. Yaşamak için ona ihtiyacım var” düşünceleridir. Aslında bu düşünceler size değil, bağımlılığınıza aittir. Sigara bağımlılarının çoğu, sigarayı bırakmayı denemiştir ve kendilerini bedenen ve ruhen çok kötü hissetmişlerdir. Evet, bazen zor olabilir, bazen kendinizi ölü gibi hissedebilirsiniz. Sigarayı bıraktığınız için asla ölmez aksine hayata yeniden başlarsınız. İlk birkaç gün içinde tüm kötü hisleriniz yok olacak, canınız bir daha sigara istemeyecek ve hayatınızın sonuna kadar, sigara içmeden, sağlıklı bir ömür süreceksiniz. Unutmayın.

SİGARADA KAÇ ZEHİR VAR?

Sigarada bulunan zehirlerden birkaçı:

Polonyum - 210 (kanserojen),

Radon (radyasyon),

Metanol (füze yakıtı),

Toluen (tiner),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüpgaz),

DDT (böcek öldürücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri ),

Aseton (oje sökücü),

Naftalin (güve kovucu),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksik madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

SİGARANIN ZARARLARI

Sigaranın İçinde Neler Var?

Sigaranın Vücuda Verdiği Zararlar

Sigaranın Psikolojik Etkileri

SİGARANIN İÇİNDE NELER VAR?

Sigaranın içinde ortalama 44 adet zehirli madde vardır. Bunlar kanserojen maddelerdir ve en tehlikelileri arsenik, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluene, amonyak ve propilen glikoldur. Örneğin; siyanid kesinlikle öldürücü bir zehirdir.

SİGARA İÇMENİN VÜCUDA ETKİLERİ

Artık herkes sigaranın ne kadar ne kadar zararlı olduğunu biliyor. Tütünün kanserojen olduğunu duymayan, bilmeyen kalmadı. Ancak, sigaranın zararları bununla bitmiyor, her türlü kalp ve akciğer hastalığına yol açıyor, damar tıkanıklığı felce kadar götürebiliyor.

İlk nefes … ve sonrası

Sigara içtiğiniz anda, vücudunuz etkilenmeye başlar. Nabzınız yükselir, daha hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Kan dolaşımınız yavaşlar. Sigara içinde yaklaşık 3.700 zehirli madde barındıran bir karışımdır. Bunların büyük bir bölümü kanserojendir. En zararları da karbon monoksit, hidrojen siyanid ve amonyaktır ve bu zehirli kimyasal maddeler, bir nefes sigarayla kan dolaşımınıza karışır. Bunun sonucunda, astım, ciğer yangısı, göğüs ağrıları başlar. Daha sık nezle, grip ve soğuk algınlığı geçirmeye başlarsınız.

Her on üç saniyede bir kişi, sigaraya bağlı bir hastalıktan hayatını kaybetmektedir. Her yıl dünyada 2.500.000 milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin başlıca sebebi akciğer kanseridir, ikinci önemli sebep kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir.

İnsan vücudunda, hiçbir bölüm yoktur ki; sigarada bulunan kimyasal maddelerden etkilenmesin. Bu bölümde, vücudunuzda kısa bir tur yapacağız ve vücudunuzun ne halde olduğunu size göstereceğiz:

Baş ve Yüz

Bir sigara bağımlısı olarak, ağız kanserine yakalanma riskiniz çok yüksek. Ayrıca tütün duman diş eti hastalıklarına yol açar, diş çürümesine ve nefesinizin kötü kokmasına sebep olur. Bunların yanı sıra sigara bağımlılarında kronik baş ağrılarında rastlanır. Beyne giden oksijende azalma olur bu da beyin damarlarının daralmasında neden olur. Bu durum kişiyi felce kadar götürür.

Akciğer ve Bronşlar

Soluk borunuzdan ve bronşlarınızdan geçen duman göğsünüze iner. Sigara dumanındaki hidrojen siyanid, bronşlarınızın çeperini yakar ve kronik öksürük ortaya çıkar. Bronşlar zayıfladıkça, bu bölgede pek çok hastalık oluşur. Akciğer salgılarında azalma olur ve bu da kronik öksürüklere yol açar. Sigara içenler, içmeyenlere on kat daha fazla akciğer kanseri olma riski taşırlar.

Kalp

Sigaranın kalbe verdiği zararlar tek kelimeyle yıkıcıdır. Nikotin kan basıncını yükseltir ve kanın daha çabuk pıhtılaşmasına sebep olur. Sigarada bulunan karbon monoksitin kandaki oksijeni yok etmesiyle damarlarda kolesterol depolanır ve bu da kalp krizi riskini arttırır. Bunun yanı sıra, kan dolaşımı bozukluklarına bağlı olarak, felç, parmaklarda kangren ve iktidarsızlık, sigara içenlerde çok sıklıkla görülen hastalıklardır.

Organlar

Sigaranın sindirim sistemine pek çok kötü etkisi bulunmaktadır. Sigara tüketimine bağlı olarak, midede asit salgılanması artar, mide yanmaları ve ülser başlar. Sigara bağımlılarında pankreas kanseri çok sıklıkla ortaya çıkar, büyük ölçüde ölümle sonuçlanır. Sigaranın ihtiva ettiği kanserojen maddeler, idrarla dışarı atılır ancak bu maddelerin vücuttaki varlığı mesane kanserine yol açar. Sigara yüzünden oluşan yüksek kan basıncı ise böbreklere büyük zarar verir.

Sonuçlar

Sigaranın sağlık üzerindeki kötü etkileri araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu araştırmalar göre, sigara tiryakisi erkeklerin %40′ı henüz emeklilik yaşına gelmeden hayatını kaybetmektedir. Bu oran sigara kullanmayanlarda %18′dir. Sigara kullanan kadınlarda ise rahim kanseri riski çoğalmaktadır, hamile kadınların sigara içmesi ise sakat ve ölü doğumlarla sonuçlanmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, sigarayı bıraktığınız anda vücut kendi kendini tamir etmeye başlar. On yıl içinde vücut hiç sigara içmemiş gibi olur. Ancak, sigarayı bırakmak için kanser ya da kalp hastası olmayı beklerseniz, vücudunuzun kendini tamir etmesi için pek fazla vakti olamayacaktır. Ne yazık ki, bu hastalıklar çoğunlukla öldürücüdür. Sigarayı bırakmanız için daha iyi bir sebep olamaz. Ne Dersiniz? (1)

Sigaraya Bağlı Hastalıklar / Sigara İçmeme Nedenleri!

a. Kanserler

Akciğer, dudak, dil, yutak, gırtlak, karaciğer, yemek borusu, mide, anüs, pankreas, mesane, rahim, meme, yumurtalık, böbrek, mesane, penis ve kan kanserleri

b. Solunum sistemi hastalıkları

Kronik bronşit, amfizem, astma, Goodpastures, eozinofilik granülom, bronşiolitis, uyku-apne s, pnömotoraks, tüberküloz, pnömokok infeksiyonu

c. Kalp damar hastalıkları

Aterosklerotik kalp-damar hastalıkları (renal, koroner, karotid, mezenterik, iliyak arterler ve abdominal aorta), enfarktüs, aritmiler, inme, periferik arter hastalığı, venöz tromboemboli

d. Sindirim sistemi hastalıkları

Peptik ülser, kanama, delinme, GÖR, kronik pankreatit, Crohn hast. kolon adenomları

e. Kadın hastalıkları ve doğum

Erken menapoz, kemik erimesi, Erken doğum, erken membran rüptürü, düşük, düşük doğum ağırlığı, ani çocuk ölümleri, büyüme gelişme geriliği, zeka geriliği, febril konvülsiyon, davranış bozukluğu, atopik hastalıklar, akciğer gelişme bozukluğu, artmış solunumsal infeksiyonlar

f. Erkek üreme sistemi hastalıkları

Sperm kalitesinde azalma, prostat hipertrofisi

g. Cilt hastalıkları 

Cilt buruşukluğu, psöriyazis

h. Romatizmal hastalıklar

Osteoporoz, Romatoid artrit

i. Psikiyatrik hastalıklar 

Depresyon, şizofreni

j. Endokrin hastalıklar

Hormon bozuklukları, Grave’s hastalığı, guatr

k. Böbrek hastalıkları

Glomerülonefrit

l. Ağız hastalıkları

Tat azalması, diş eti hastalıkları

m. Koku duyusu azalması

n. Katarakt 

Katranı azaltılmış, mentollü, filtreli sigaralar zararsız anlamına gelmez. Henüz zararsız bir sigara üretilmiş değildir.(2)

SİGARANIN PSİKOLOJİK ETKİLERİ

Sigara tiryakileri sigara içme isteklerini genellikle şöyle açıklar:

- Gergin olduğum zaman içiyorum.

- Dikkatimi toplamak için içiyorum.

- Canım sıkkın olduğu zaman içiyorum.

- Üzgün olduğum zaman içiyorum.

- Sinirli olduğum zaman yatışmak için içiyorum.

Yalnızca bir sigara bu kadar çok şey verebilir mi? Bu sorunun cevabı sigaranın barındırdığı kimyasal maddelerin psikolojik etkilerinde yatıyor.

Nikotin - Güçlü Bir Uyarıcı

Sigara bağımlılarını kendisine bağlayan nikotin; kokain yada amfitemin kadar güçlü ve onlara benzer bir uyarıcıdır. Tiryakiye sürekli sigara içme isteği veren şey de odur. Nikotin sigara içen kişiyi uyarır, kalp çarpıntısına, yüksek tansiyona, kişinin nefes alıp verişinin hızlanmasına sebep olur. Ne yazık ki, bu etkiler yirmi dakika içinde kaybolur ve tiryaki bir sigara daha yakar.

Karbon Monoksit ve diğer Sakinleştiriciler

Hem sigara dumanında hem de alkolde bazı sakinleştirici maddeler bulunmaktadır. Sigarada bulunan karbon monoksit, kişiyi sersemleştirir. Bu kimyasal maddeler, kısa bir süre için gerilimi, kızgınlığı ve diğer güçlü hisleri bastırır.

Diğer Psikolojik Etkiler

Pek çok sigara bağımlısı için, sigara içmek törensel bir şeydir, kişi işini bırakır, paketten bir sigara alır, onu yakar, dumanı içine çeker ve dışarı verir, kendisini rahatlattığını düşünür. Ayrıca sigaranın yanında bağımlılar genellikle, kahve, çay yada alkol alırlar. Bu öyle bir zevk haline dönüşür ki, kişi için sigarayı bırakmak imkansızlaşır.

Bağımlılığın Gücü

Eninde sonunda, sigara kullanan herkes, nikotin ihtiyacı duymaya başlar. Nikotin güçlü bir uyuşturucudur ve mutlaka bağımlılık yapacaktır. Nikotine bağlanan bir vücut, beyne sürekli nikotin istiyorum mesajı yollayacaktır ve bağımlı kişi sigara üstüne sigara yakacaktır.

Bilmek Güçlenmektir

Sigara yakmanızı sağlayan şeyleri ve sigara içtikten sonra hissettiklerini gözden geçirin. Bu hisleri tanımlamanız sigarayı bırakmaya karar verirken size yardımcı olacaktır.

PASİF İÇİCİLİK

PASİF İÇİCİLİK, AKTİF ZARAR GÖRME

Sigara dumanının zararları saymakla bitmez ve sadece sigara içenler için değil içmeyenler için de çok zararlıdır. Sigara, puro ya da pipo içen bir kişinin yanında duran kişi hem yanan tütününün hem de sigara içen kişinin dışarı verdiği dumanı solur ve oldukça büyük bir zarar görür.

Her yıl binlerce pasif içici, sigara dumanın verdiği zararlardan dolayı hastalanarak, hayatını kaybetmektedir.

Zehirli Duman

Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır.

Sigara dumanına ne kadar çok maruz kalırsanız, kalp krizi geçirme ve akciğer kanseri olma riskiniz o oranda artar.

Risk Altındaki Bebekler ve Çocuklar

Ne yazık ki, çocuklar için risk çok daha ciddidir. Çünkü, akciğerleri henüz gelişmektedir ve onlar yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp veririler. Sigara dumanına maruz bırakılarak, pasif içici durumuna düşürülen çocuklarda, kulak ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürree sıklıkla görülen hastalıklardır.

HAMİLELİK ve SİGARA

HAMİLELİKTE SİGARA KULLANIMI

Sigarayı bırakmak için sebepler saymakla bitmez. Eğer bir bebek istiyorsanız yada hamileyseniz, sigarayı bırakmak için daha önemli bir sebep olamaz. Doğacak bebeğin sağlığı sizin için her şeyden önemli olmalıdır. Şu gerçekleri asla unutmayın:

Sigara ve Bebeğin Kilosu

Hamileyseniz ve sigara içiyorsanız, henüz doğmamış bebeğinize de sigara içiriyorsunuz demektir! Sigara içen annelerin bebekleri, içmeyen annelerin bebeklerine göre daha zayıf doğmaktadır. Eğer, hamilelik sırasında çok sigara içerseniz (bir paketten fazla), bebeğinizin kilosu daha da düşük olacaktır. Daha da kötüsü, nikotin bebeğinizin gelişimi için çok gerekli olan oksijeni yok edecektir. Bebeğin gelişimi tehlikeye girecektir. Sigara içen bir annenin zayıf ama önemli bir sağlık problemi olmayan bir bebek dünyaya getirdiğini düşünelim. Doğumdan sonra, bebek kilo alacaktır ama yedi yaşına geldiğinde, yaşıtlarından çok daha zayıf, daha kısa boylu olacaktır. Zekasının düşük olma ihtimali de çok yüksektir. Okula başladığı zaman, sigara içmeyen annelerin çocukları daha çabuk okuma-yazma söküp daha başarılı olurken, bu zavallı çocuk annesinin sigara içmesi yüzünden her konuda yaşıtlarından daha geri kalacaktır.

Sigara ve Bebek Ölümleri

İstatistiklere göre, sigara içen annelerin düşük yapma ve ölü doğum yapma oranı içmeyenler göre %50 daha fazladır. Ayrıca, sigara içenlerin bebekleri 21/2 oranında aniden ölüm riski taşır. Eğer hamile olmadan önce sigarayı bırakırsanız, tüm bu riskler dört ay içinde yok olacaktır.

Sigara ve Sağlınız

Anne olmak çok zor bir iştir. Çok sorumluluk gerektirir. Her anlamda sağlığınız iyi olması gereklidir. Sigara içen insanlar, içmeyenlerden daha çok hastalanır, hemen hemen hepsinde ciddi sağlık sorunları çıkar ortaya. Dünyada, her yıl akciğer kanserinden ölen sigara tiryakisi kadın sayısı 30.000′dir. Sigarayı hemen bırakırsanız, çocuklarınızla geçireceğiniz yılları arttırmış olacaksınız unutmayın.

Sigara ve Aile Sağlığı

Sigara dumanı, pasif içiciler için de en az aktif içiciler kadar zararlıdır. Bu durum, çocuklar için daha da endişe vericidir. Onların bünyesi daha zayıftır ve henüz gelişme çağında oldukları için, oksijene, temiz havaya olan ihtiyaçları yetişkinlerinden daha fazladır. Lütfen, çocuklarınızın yanında sigara içmeyin. Onları kendi ellerinizle zehirlemeyin.

Sigarayı Bırakarak Kazanacaklarınız

Siz sigarayı bırakınca, bebeğinizin kazanacakları sizin için yeterli değil mi? Onun sağlıklı doğması, sağlıklı büyümesi anne-baba için büyük bir hazinedir. Evinizde sigara tüketimi sona erdikten sonra, çok kısa bir süre içinde hem siz hem de tüm aileniz daha temiz ve sağlıklı bir ortamda yaşamaya başlayacaksınız. Kısa sürede, hiç sigara içmeyenler gibi sağlığınıza kavuşacaksınız.

Sigara bırakmak çok kolay bir değildir, ama asla imkansız değildir. Kendinize bırakmak için bir tarih ve bir yol belirleyin. Aileniz için yapabileceğiniz daha iyi bir şey olamaz.(1)

SİGARA ve GENÇLİK

SİGARANIN GENÇLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Sigaranın gençler üzerinde kısa vadede yaptığı etkiler, genellikle solunum yollarında yoğunlaşmaktadır. Ergenlik çağındaki sigara bağımlılarında ortaya çıkan nefes darlığı önemli bir problemdir.

Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı içki de içmeye başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme yada dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

Sigara içen kişilerin akciğerleri görevlerini tam olarak yapamazlar. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, akciğerler o kadar çabuk fonksiyon kaybına uğrayacaktır, akciğer kanseri riski de aynı oranda artacaktır. Kişi sigara içmeye ne kadar devam ederse, kansere yakalanma riski o kadar artar.

Yetişkinlerde sigara kullanımı, kalp hastalıklarına ve felce yol açmaktadır ama bu durum gençlerde zaman zaman görülmektedir.

Sigara enerjisinin ve sağlığının zirvesinde olan bir genç insanın fiziksel kondisyonunu giderek düşürecektir. Spor yapan bir genç, nefes nefese kalıp, giderek hareketsizleşecektir.(1)

SİGARA ALIŞKANLIĞI VE ANNE BABA TUTUMU

İnsan yaşamında, doğumdan önce başlayan ve hayatın sonuna kadar etkisini sürdüren bir kurum olarak aile, fizyolojik olduğu kadar ekonomik, kültürel ve toplumsal yönleriyle de kişinin ruhsal gelişimini, davranışlarını biçimlendirip yönlendirir (3). Aile, çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli ortam ve toplumsal kurumdur (4). Aynı zamanda, aile ciddi duygusal rahatsızlıkların, gerilim ve çatışmaların da kaynağı olabilir. Aile içi çatışmalar ve şiddet , kötü muamele gören çocuklar, yatma ve yeme ile sınırlandırılmış ilişkiler, engellenme ve başarısızlıklar, duygusal yada diğer doyumsuzluklar da aile yaşamında karşılaşılabilen sorunlardır. Aile, tüm yönleriyle incelenmesi son derece güç bir yaşama ortamıdır (5). Gencin kendini tanıması, kişiliğini kazanması ve uyum sağlamasında anne-baba tutumlarının yeri çok önemlidir. Gencin ruh sağlığı ve sağlıksızlığını belirleyici en temel etkenlerden biri, kötü alışkanlıklar edinip edinmemesidir.

Çocuk gelişiminde anne baba tutumunun etkisi

Bebek, çocukluğa doğru geliştikçe yeni beceriler kazanmaya, davranışlarını kendi denetimi altına almaya başlar. Bu dönemde ailenin rehberliği çocuğun gelişimi üzerinde çok etkili olur.Hatalı anne baba tutumu ve bozuk aile yapısı, sağlıksız bir gelişimin ve uyumsuzlukların başlıca kaynağı olabilir. Anne-baba, bazen çocuğa çok şey vererek onun kendi gelişimine yön vermesini engeller.Bazen de çok az şey vererek ona gerekli desteği sağlayamaz ve uygunsuz davranış örüntülerinin gelişimine neden olur (6).

Anne ve babaların kendi değer ve inançlarına göre değişik tutumları vardır. Anne baba tutumları, sevgi, hoşgörü ve kabul etmeyi içine alan “demokratik tutum” ve sevginin gösterilmediği hoşgörünün olmadığı, reddetmeyi içine alan otoriter tutum olmak üzere iki genel başlıkta toplanabilir. Demokratik anne-baba, çocuğun arzu ve ihtiyaçlarına karşı ilgilidir. Çocuğun davranışlarını ilgi ve anlayışla izler. Onun iradesine ve sağlıklı uyumuna değer verir. Çocukları yaşına göre kendisi ile ilgili bazı kararlar almaya teşvik eder. Önemli konularda alınan kararların nedenlerini çocukla tartışır. Onun görüşlerine değer verir. Dil alışverişine olanak sağlar. Hemen her konuda çocuğa iyi bir rehber olmaya çalışır (7).

Otoriter anne-baba ise, çocuğa olan sevgisini bile çocuğu istenilen şekilde davrandıkça (şartlı) gösterir. Sevgiyi bir pekiştireç olarak kullanır. İstenen davranışlar da çoğunlukla gelenek ve daha üst otoritelerce saptanmış kurallara uygun davranışlardır. Anne baba, kendisini toplumsal otoritenin temsilcisi olarak görür. Mutlak itaat bekler. Kendisi otoriter kişiliğin temel nitelikleri olan dogmatik düşünce tarzına yatkın olduğundan, çocukla dil alışverişinde bulunmaz. İstek ve emirlerin tartışmasız yerine getirilmesini ister. Aksi halde, cezaya başvurur (8). Baskı altında büyüyen çocuk, çekingen, başkalarının etkisinde kolayca kalabilen, aşırı hassas bir kişilik yapısına sahip olabilir. Anne babanın aşırı koruması, çocuğa gerekenden fazla kontrol ve özen göstermesi sonucu çocuk, genellikle diğer kimselere bağımlı, özgüveni olmayan bir birey olarak yetişir (9).

Aşırı hoşgörü ve dürüstlük, çocuğun bencil olmasına ve zayıf sosyal çevre uyumuna neden olur (3). Çocuğuna boyun eğici davranış gösteren anne-babaların çocuk üzerinde gerektiğinde otorite sağlamaları mümkün olmaz. Çocuk, doğumundan itibaren var olan ben merkezcil tavrını, bu aşırı boyun eğici tavır nedeniyle, zamanla sosyal normlara uygun şekilde değiştiremez, uyumsuzlaşır, Anne-babasına saygısı azalır.Onları yönetmeyi ister (9).

Sık görülen olumsuz anne baba davranışlarından biri de çocuğun aynı davranışına karşı farklı zamanlarda farklı tutumların sergilenmesidir. Böyle bir tutum, çocuğun davranışlarına rehberlik edecek dengeli değer yargılarının oluşumunu engeller.Bu çocukların, daha tutarlı bir disiplinle yetiştirilmiş çocuklara oranla, cezaya daha çok direnç gösterdikleri ve saldırgan davranışlarının kolayca ortadan kaldırılamadığı gözlemlenmiştir(7).Saldırgan davranış gösterme ile sigara kullanımı arası ilişki de gösterilmiştir(10).

Öztürk (11), anne-babasını otoriter olarak algılayan çocukların, kendini suçlama ve saldırganlık düzeylerini, demokratik olarak algılayanlardan daha yüksek buldu. Akbaba (12), ilgisiz ve otoriter anne baba tutumunun birbirleri ile yakından ilişkili olduğunu, buna karşılık demokratik anne-baba tutumunun bu iki tutumdan farklı olduğunu öne sürmüştür. Aynı araştırmacı, demokratik tutumla yüksek benlik saygısı arasında, ilgisiz ve otoriter tutumla düşük benlik saygısı arasında paralel ilişki bildirmiştir.

Demokratik, hoşgörülü ve kabul edici tavrın benimsendiği evlerde, çocuklar aktif, bağımsız kararlar alabilen, yaratıcı, toplumsal bireyler olarak yetişirler. Yaşıtları arasında yüksek düzeyde kabul görürler. Bu tarzda yetiştirilen çocuklar, kolay egemenlik kurulamayan, başarılı, yapıcı, özel merakları olan bireyler olur, öte yandan otoriter tutumun benimsendiği evlerdeki çocuklarda, kavgacılık, işbirliğine yanaşmama, engel olunamayan ve tekrar eden saygısız davranışlar tespit edilmiştir (7).

Özetlemek gerekirse, çocuğa karşı aşırı korumacı ve hoşgörülü, düşkünce tutumlar; reddedici, baskıcı ya da boyun eğici veya ayırımcı; cezayı gerektiğinde de uygulamayan ya da aşırı uygulayan anne baba tutumları, çocuk için sosyal uyumu önleyen, bencil, çekingen, şiddete yöneltici, özgüven oluşumunu, dahası sosyalleşmeyi engelleyen, aile içi ilişkileri bozan tavırlardır (3,4,5).

Hoşgörülü, gerekli bazı kısıtlamalar dışında çocuğun kendi başına karar almasını destekleyen, kendini ailenin diğerleri kadar önemli bir elemanı olarak algılamasını sağlayan, işbirliğine açık, ödüllendirme ve gerekirse beklediği armağanın verilmeyişi, gezi programının ertelenmesi gibi cezalandırmalarla (ancak dövmeyi içermeyen) sağlanan ilişkinin, çocukta yüksek benlik saygısına, ve hemen bütün ruhsal fonksiyonlarda ileri derecede uyuma yol açtığı belirtilmektedir (9).

Anne-baba tutumu ile kötü alışkanlıklar arasındaki ilişki

Birey, gelişim süreci içinde ortalama 15 yaş civarında bağımlılıktan kurtulup, bağımsız birey olma;(12) Çocukluktan çıkıp yetişkin döneme geçme eğilimi gösterir. Bu dönemde, bireylerde toplumsal kimliğini kazanma, yetişkin insan gibi olma ve toplumda rol alma arzusu çok fazladır(7). Ailelerinin kendilerini çocuk olarak görme eğiliminden rahatsız olurlar. Ailenin, gencin bağımsızlaşma eğilimlerine karşı tutumunda değişiklik olmazsa, bireyde büyüdüğünü ispatlama veya çocuk gibi davranılmasına tepki olarak sigara kullanma davranışı görülebilir. Bu yolun seçilmesinin sebeplerinden biri, sigaranın yetişkin davranışı olarak sunulmasıdır.Gençlerin sigaraya başlamalarının bir başka nedeni de, sigara kullanımını otoriteye başkaldırı sembolü olarak algılamalarıdır (7). Anne babalarını otoriter olarak algılayan gençlerin, demokrat olarak algılayanlara göre daha çok sigara kullandığı bildirilmektedir(8) Yüksek benlik saygısının da kişileri kötü alışkanlıklardan koruyucu özelliği bulunmaktadır (9). Sigara kullanma davranışında ailenin rolü iyi bilinmektedir. Anne baba veya kardeşleri sigara içen bireylerin anne baba veya kardeşleri sigara içmeyen bireylere oranla daha çok sigara kullandıkları bildirilmektedir (10). Bir çalışmada bu oranın dört misline kadar çıktığı bulunmuştur (11). Kişilik gelişiminin erken yaşta başlaması, bu dönemde kazanılan bir takım davranış kalıpları, bireyin ilerdeki alışkanlıklarını doğrudan etkiler. Bu durum, sigara kullanma davranışında ailenin önemini daha da artırmaktadır (12). Gençlerde, sigara içen ebeveyn ya da kardeşe karşı duyulan hayranlık hissi sonucunda gelişen özdeşleştirme (identifikasyonla) sigara kullanma davranışı görülebilir (7). Başlangıçta ister merak, ister benzeşme, ister başkaldırı sembolü olarak görülüp başlanılan sigara(4), birkaç yıl içinde kullananların %50’sinde bağımlılık yapar(12).

Hansen ve ark(4), ile Sieber ve angst(9). gençler arasında sigara, içki ve marihuana kullanımında aile ve akran etkileri üzerine yaptıkları çalışmada, sigara,alkol ve marihuana kullanımının tek bir olgu gibi alınması gerektiğini ve ard arda gelen davranışlar olduğu bulmuştur. Çocuğun erken gençlikte alkol, sigara, madde kullanıp kullanmaması ile annenin (tam gün-yarım gün) çalışması ilişki bulunmamıştır (4). Anne-babanın her ikisinin ya da herhangi birinin eksik olmasının ise, kötü alışkanlıklara meyil oluşturduğu gösterilmiştir (9).

Hops ve ark(4), anne ve babanın alkol ve sigara kullanmasının çocukların alkol ve sigara kullanması üzerinde etkili olduğunu gösterdiler. Green ve ark(9), bu sonucu destekleyen sonuçlara ulaştılar. Boşanmış ailelerden anne yanında kalan batı İskoçyalı 967 genç ve anneleri ile yapılan çalışmada, gençlerin anneleriyle birlikte kalmalarının sigara alışkanlığına meyil oluşturmadığı bulunmuştur (9). Reimers ve ark(4), İngiltere’de yaptıkları bir çalışmada ise anne-baba tutumunun sigarayı denemede değil de sürdürmede etkili olduğunu buldular.

Britanya’da yapılan bir çalışmada ise, ortaokuldaki sigara kullananların erkeklerin, akran baskısından ve anne babanın sigara konusundaki kontrolünden etkilendikleri gösterildi(4) Bir diğer çalışmada, bozuk akran ilişkisinin, kullanımı artırıcı etki yaptığı ve çocuğun sigara kullanımında asıl belirleyicinin babanın tavrı olduğu bulunmuştur (12).

Cohen ve ark(4), sigara içme ve ebeveyn davranışları arasındaki ilişkiyi araştırmış, sigara ve alkol kullanan çocukların anne-babalarının, çocuklarına daha fazla vakit ayırıp, iletişimlerini artırmaları sonucunda, bu çocukların son bir ay içinde içki ve sigara kullanma düzeylerinin düştüğünü bulmuşlardır. Aynı araştırmacılar, yakın aile ilişkilerinin çocuğun madde kullanan arkadaşlardan kaçınmasında etkili olduğunu; yıkıcı tutumların ise, gençlerde son ayda alkol kullanımını yaklaşık 2 katına, sigara kullanımını ise yaklaşık 4 katına çıkardığını buldular (9). Zayıf ebeveyn gözetimi, bozuk akran ilişkisi ve kolay elde edilebilir olma özelliğinin sigara alkol ve uyuşturucu kullanımı için risk oluşturduğu bildirilmektedir (8).

Sonuç olarak, anne-baba tutumu, kötü alışkanlıklara başlamada, sürdürmede ve sonlandırmada özellikle ergenlik döneminde belirleyici rol oynamaktadır.Önleme programlarında birey ailesi ile beraber değerlendirilip ailenin tamamı hedef alınmalı (5),özellikle yatılı okullarda ebeveyn yerini tutan öğretmen ve okul personeli eğitim programlarına dahil edilmeli, görsel ve yazılı medyada sigara kullanmada model olabilecek özendirmelere yer verilmemeli, örnek alınan toplum önderlerinin, özendirici tarzda toplum önünde sigara kullanmaları önlenmelidir. Anne-babalar, otoriter-ilgisiz, sevgilerini şarta bağlayıcı, çocuklarına boyun eğici tutumları ile yatkınlaştırıcı olabilecekleri gibi davranışlarında tutarlı, sevecen, kabul edici,çocukların düşüncelerine değer veren tutumları ile sigara kullanımının başlamasında ve bırakılmasında çok önemli bir yere sahiptirler.

EVDE İÇİLEN SİGARA’NIN ÇOCUK SAĞLIĞINA ETKİSİ

Nedir?

Kullanılmış sigara dumanı, yanan bir sigaradan çıkan ve sigara içenin dışarı verdiği dumanın bir karışımıdır. Çevresel Sigara Dumanı (ÇSD) olarak da bilinir ve kendisine has kokusuyla kolaylıkla tanınır. ÇSD havayı kirletir ve elbiseler, perdeler ve mobilya üzerine siner. Çoğu kişi ÇSD yi nahoş, rahatsız edici ve gözlerle burnu tahriş edici bulur. Daha önemlisi tehlikeli bir sağlık tehdididir. ÇSD içinde 4000 in üzerinde farklı kimyasal madde tespit edilmiştir ve bunların en az 43 tanesi kansere sebep olur.

Çevresel Sigara Dumanına Maruz Kalma Sık mıdır?

Amerika Birleşik Devletlerinde yetişkinlerin yaklaşık %26 ‘sı sigara içicisidir ve beş yaş altındaki çocukların %50 si ila %67 si en az bir yetişkin sigara içicisinin oturduğu evlerde yaşamaktadırlar. Bu rakam ülkemizde daha fazladır.

Kim Risk Altında?

ÇSD herkes için tehlikeli olmasına rağmen, fetuslar, bebekler ve çocuklar üzerinde daha büyük bir etkisi vardır. Bu olay ÇSD’nin; akciğer, beyin gibi gelişmekte olan organlara zarar vermesiyle gerçekleşir.

Etkileri

Cenin ve yeni doğanda

Anne, cenin ve plasentada kan akımı, hamile her sigara içtiğinde değişir. Ne var ki uzun dönemde bu değişikliklerin sağlık üzerine olan etkileri bilinmemektir. Bazı çalışmalar hamilelik sırasında sigara içiminin yarık damak-dudak gibi doğumsal bozukluklara sebep olduğunu göstermiştir.

Sigara içen anneler daha az süt üretir ve bebeklerin doğum ağırlığı daha düşüktür. Annelerin sigara içmesi 1 ay- 1 yaş arasındaki ölümlerin ana sebebi olan ani bebek ölümü sendromuyla ilişkilidir.

Çocuk akciğer ve solunum yolları

ÇSD ye maruz kalma tüm yaşlarda çocuk akciğer verimi ve fonksiyonunu bozar. Çocukluk astımının hem sıklığını hem de şiddetini arttırır. Kullanılmış sigara dumanı sinüzit, rinit (nezle), kistik fibroz, öksürük ve geniz akıntısı problemlerini alevlendirir. Çocuklarda soğuk algınlığı ve boğaz ağrısı sıklığını da arttırır.

İki yaş altındaki çocuklarda ÇSD bronşit ve zatürre olasılığını arttırır. Gerçekten, ABD’de Çevre Koruma Ajansının 1992 deki bir çalışması, ÇSD’nin 18 ay altındaki çocuk ve bebeklerde her yıl 150. 000 ila 300. 000 alt solunum yolu enfeksiyonuna sebep olduğunu söylemektedir. Bu hastalıklar 15. 000 hastane yatışı ile sonuçlanıyor. Yarım paket ve daha fazla sigara içen ebeveynlerin çocuklarının solunum yolu hastalığı nedeniyle hastaneye yatma riski neredeyse iki katına çıkar.

Kulaklar

ÇSD ye maruz kalma çocuklarda hem kulak enfeksiyonu sayısını hem de hastalık süresini arttırır. Solunan duman burun arkasını orta kulağa bağlıyan östaki borusunu tahriş eder. Bu orta kulaktaki basıncın eşitlenmesini bozan şişme ve tıkanıklığa ve sonuçta ağrı, sıvı birikimi ve enfeksiyona yol açar. Kulak enfeksiyonları çocuk işitm

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Böbrek Tümörleri

BÖBREK TÜMÖRLERİ

RENAL CELL CARCİNOMA

Renal hücreli karsinoma (renal adenokarsinoma, eski adıyla hypernephroma )’ nın tüm primer renal neoplazmların % 85’ini meydana getirdiği biliniyor. USA’da yaklaşık olarak her yıl 25.000 yeni vaka teşhis ediliyor, yine 10.000 bu nedenle ölüm vakası tespit ediliyor. En sık 55-60 yaşları arasında görülüyor. Erkek/kadın oranı 2/1 dir. Çevresel risk faktörleri sigara dumanı ve cadmiun’a maruziyetide kapsar. Herediter form renal hücreli karsinomalar genel olarak bilateral ve multifokal’dir, bunlar von Hippel-Lindau hastalıklı (retinal ve central nervöz sistem hemanjiomaları, otosomal dominant geçiş ) hastalarda yüksek oranda görülürler. Genetik defekt tarif edilen hastalıkla ilişkilidir. Familial renal kanserli birkaç akrabada kromozomal translokasyon markırlarının 3-8 ve 3-11 kromozom arasında olduğu bulundu. Diğer sitogenetik abnormaliteler kromozom 1,11, ve 17 dedir. Kronik dializdeki end-stage renal hastalıklı hastalarda renal kistik hastalık gelişebilir ve bunlar renal karsinomalar ile bağlantılı olabilir. Renal hücreli karsinomalar proksimal kıvrımlı tübüler epitelden çıkarlar. Hipernefroma teriminin kullanılmaması daha doğru olur.

Clinical features:

Renal hücreli karsinoma iç hastalıkları uzmanının (internist’s ) tümörü olarak adlandırıldı çünkü lezyon ürolojik manifestasyonlardan ziyade onun sistemik etkileriyle sıklıkla metastazlar yok iken teşhis edildi. Gross hematüri, yan ağrısı, ve bir palpabl abdominal kitle nin triad olarak klinik teşhis için klasik bulgu olduğu düşünülmesine rağmen bunlarla vakaların % 10’undan azında karşılaşıldı, buna rağmen çoğu vaka bunlardan en azından birine sahip idi. En yaygın görülen abnormalite % 60 ile hematüridir. Mikroskopik hematüri üriner sedimentin devamlı bir bulgusu olmasına rağmen gross kanama genellikle yoktur ve bu tümörün yan ağrısı gibi klinik manifestasyonlarından önce geniş hacme kadar büyümesine müsaade eder, ve dolgunluk görünür. Renal kapsüle, perirenal yağ dokusuna, lenf nodlarına, renal vene, inferior vena lavaya, ve ipsilateral adrenal glandlara komşuluk yoluyla yayılım yaygındır. Uzak metastazın en sık görüldüğü yerler akciğerler, mediastinum, kemikler, central nervous systemtiroid ve karaciğerdir.

Yorgunluk, kilo kaybı ve kaşeksi gibi sistemik semptomlar vakaların % 50’sinde ortaya çıkar. İnfeksiyon ile bağlantılı olmıyan intermittan ateş arasıra ortaya çıkar ve tek bulgu olabilir. Vakaların % 50’sinde başlangıçta anemi mevcuttur. Eritrositozis vakaların % 5’inde görülmektedir ve eritropoetinin salınmasına (elaboration) bağlanılmıştır. Eosinofili, lökomoid reaksiyonlar, trombositozis, ve artmış eritrosit edimentasyon hızı de ortaya çıkmaktadır. Renal hücreli karsinomalar hormonlar ve hormon benzeri maddeler, paratiroid hormon, prostoglandinler ( hiperkalsemiyesebep olabilir ), prolaktin (galaktore ), renin (hipertansiyon ), gonadotropinler (feminizasyon ve maskülinizasyon) ve glukokortikoidler (cushing sendromu) üretebilir. Vasküler tümörlerde intrarenal arteriovenöz fistüller yüksek atımlı (high-output ) konjestif kalp yetersizliğine sebep olabilir. Renal ven ve inferior vena cava’nın tümör ile invazyonu ani olarak sırasıyla semptomatik sol varikosel ve alt ekstremite ödemi gelişmesine sebep olabilir. Vena cava obstrüksiyonu ile veya bu olmaksızın tümör ile hepatik ven oklüzyonu hepatosplenomegali ve asite yol açabilir. Karaciğer fonksiyonlarında bozukluklar (ALP yüksekliği, hipoalbüminemi, ve uzamış protrombin zamanı ) gösterilebilen metastaz olmaksızın zaman zaman hastalarda bulunabilmektedirve sıklıkla primer tümörün uzaklaştırılması ile düzelmektedir.

Diagnosis:

Gerçi abdominal filmlerdeki (scout film ) intrarenal kalsifikasyonlar ve /veya renal konturdeki değişiklikler renal hücreli karsinomanın varlığını önermesine rağmen nefrotomografi ile birlikte IVP temel muayene yöntemidir bunlarla çoğu renal kitleler teşhis edilir. En büyük zorluk kistik lezyonları renal neoplazmalardan ayırt etmektir. Yayılma (splaying), şekil bozuklukları (distortion ), veya toplayıcı sistemin gösterilememesi ve renal dış hatların bozulması kanseri önerir. Nefrotomografi renal kenarların açık sınırının görülmesini sağlıyor ve kistik formu solid lezyondan ayırt etmeye yardım ediyor. USG kistik formları renal neoplazmlardan ayırt etme kabiliyetini artırdı. Nefrotomografi ile kombine edildiği zaman bir benign kisti teşhiste USG’nin doğruluğu % 97’ye ulaşıyor. Hematürisi olmıyan asemptomatik bir hastada IVP deki bir kistik lezyon eğer USG de de bir selim görünümlü sonolucent kistik lezyon olarak görülüyor ise kistin ponksiyonu olasılıkla gereksizdir. Bu durumda IVP veya USG periodik olarak tekrar edilmeli bu başlangıçta her yıl ve sonra bu period esnasında bir değişiklik görülmedi ise daha az sıklıkla yapılmalıdır.

Eğer % 97 nin ötesinde teşhiste doğruluğa ihtiyaç duyuluyorsa veya eğer tekrarlayan IVP veya USG de değişiklik var ise aspire edilen sıvının sitolojik olarak değerlendirilmesi için iğne aspirasyonu yapılmalıdır. Açık sarı sıvının bulunması veya negatif sitoloji bir basit kistin teşhisini destekler. Bulanık veya kanlı sıvının aspirasyonu sitoloji kanser için negatif bile gelse genellikle cerrahi teşhise ihtiyaç gösterir. Aspirasyonu takiben bir renal sistogram zaman zaman değerli ek bilgi sağlayabilir. Gerçi bir basit kistin içinde renal hücreli karsinoma coexist (birlikte) olabilir ise de bu nadirdir.

Eğer IVP veya USG muayenesi bir lezyonu gösterirse ve bu lezyon bir benign, basit kist için kriterleri yeterince göstermiyorsa CT sonraki yöntemdir. Renal hücreli karsinomada CT selektif renal arteriografiye teşhis ve evrelemede kıyaslanabilir ve olasılıklada üstündür. İlaveten CT, selektif renal arteriografiye renal ven tutulumuna karar vermede eşittir ve arteriografiye bölgesel lenf nodlarının (tümör veya hiperplazi) genişlemiş olup olmadığına ve/veya karaciğer in tutulmuş olup olmadığına karar vermede ise üstündür. CT renal hücreli karsinoma için teşhis ve evrelemede tercih edilir.Böylece selektif renal arteriografi preoperatif olarak gerekli değildir. Eğer CT deki bulgular şüpheli ise veya vasküler anatominin ilave tarifine ihtiyaç duyuluyor ise renal arteriografi CT’yi tamamlamalıdır. MRI dahi renal kitleleri değerlendirmede kullanıldı, CT’ye kıyaslanınca bunun rolü; MRI preoperatif tm. evrelemesi için bilgi sağlıyabilir, buna nodal anatomi, perirenal yağ tutulumu, komşu organ tutulumu ve trombozis ile renal ven tutulumu dahildir.

DİĞER ÇALIŞMALAR: Üriner sitolojinin değerlendirilmesi renal adenokarsinomaların teşhisinde faydalı değildir.Retrograd piyelografi toplayıcı sistemi görünür hale getirmek için bir faydalı yöntem olabilir ki bu standard IVP ile doldurulmamıştır ve renal pelvisin transitional cell karsinomasının teşhisi için yardımcı olabilir. Hematüri ve renal mass’lı hastalarda sistoskopi bir şüphelenilmeyen urothelial tümörün mesela mesane kanserini aramak için bir önemli metottur (coexistence olarak). Eğer renal hücreli karsinomanın teşhisi olası ise hasta abdominal CT’ye ilaveten rutin göğüs grafisine, kemik scan’ine, karaciğer fonksiyon çalışmalarına diğer olası yayılmaları değerlendirmek için gönderilmelidir.

Evreleme, primer tedavi ve prognoz.

Eğer preoperatif değerlendirme ile metastaza ait bir bulgu yok ise renal cell karsinoma için tedavi seçimi radikal nefroktomidir. Böbreğin etrafını çeviren Gerota fasiası ile birlikte uzaklaştırılmasına ilaveten çoğu ürolojik cerrah prognoza karar vermek için regional lenfadenektomiyi tavsiye etmektedir. Geniş lezyonlar için preoperatif ana renal arterin çeşitli ajanlarla arterial embolizasyonu operatif yaklaşımı basitleştirebilir. Pre veya postoperatif radyoterapinin rolü yoktur. Bilateral renal karsinoma ve bir soliter böbrekte renal kanserin tedavisinde özel dikkat gereklidir. Renal parankimin korunmasıyla tümörün selektif uzaklaştırılması kanserin kontrolunu salayabilir ve hastalar dialize ihtiyaç göstermeyebilir.

Cerrahi ve patolojik değerlendirmeyi takiben renal hücreli kanserler şöyle evrelendirilir:

Stage I:Tümör böbrek kapsülü içinde sınırlanmıştır.

Stage II:Renal kapsüle invazyon vardır fakat Gerota’nın fasıası içine sınırlanmıştır.

Stage III:Regional lenf nodlarının, ipsilateral renal venin veya vana cava’nın tutulması.

Stage IV:Uzak metastazlar.

5 yıllık sürvi Stage I için % 60-75, Stage II için % 47-65, regional lenf nodu tutulumu olmaksızın Stage III için % 25-50, regional lenf nodu tutulumu varsa % 5-15, Stage IV için ise % 5’den daha azdır.

Metastatik hastalık için sistemik tedavi:

Metastatik renal kanser içinstandard kemoterapötik, hormonal,veya immunolojik program yoktur. Progestasyonal veya androjenik ajanların kullanımı ile küçük miktarda faydalı etkinin hormonal tedavi ile görüldüğü erken raporlarda bildiriliyor. Yaygın olarak kullanılan kemoterapi programları vinblasin sülfatın nitrosürea ile veya onsuz kullanımı şeklindedir. İnterferonlar sınırlı başarı ile kullanıldı. İnterleukin 2’nin metastatik renal karsinomalı seçilmiş hastalarda kullanımı uygun bulundu. 255 hastada % 15 oranında ciddi advers reaksiyonlar ve birkaç tedavi bağlantılı ölümün de olduğu aşırı cevap reaksiyonları kaydedildi. İnterleukin 2 ile tedavi öncesi ciddi hasta seçim kriterlerine ihtiyaç duyuluyor. İleri hastalıklı hastalar için diğer tedavi seçenekleri araştırılmalıdır.

Metastatik hastalıklı hastaların seçilmiş (kabul edilen) tedavisi:

Stage IV renal cell karsinomalı fakat diğer yönden asemptomatik olan bir hastanın nefroktomi sonrası spontan olarak metastazlarının regresyonu zayıf bir ihtimaldir. Eğer ana lezyon ağrı, kanama veya diğer paraneoplastik fenomenlerle bağlantılı ise metastatik hastalığın varlığına rağmen ana tümörün uzaklaştırılması veya lokal terapi için angioinfarksiyonu düşünmek bazen faydalıdır. Önceden renal cell kansere sahip olan hastada sonradan izole pulmoner veya santral sinir sistemi metastazı gelişti ise bu metastazın rezeke edilmesi genellikle faydalıdır. Genellikle cerrahi nodulektomi için seçilen hastalar işlem sonrası en azından 1 yıl için hastalıktan (orijinal hastalıktan metastatik gelişmeye ) uzak oldular ve slow doubling time’lı tümöre sahip oldular. Zaman zaman radyasyon terapisi ağrılı kemik lezyonları için pallation (sınırlama küçültme hafifleme) sunabilir ve bir obstrukte bronchus veya ureter için iyileşme yağlayabilir.

BÖBREĞİN ÇEŞİTLİ TÜMÖRLERİ

Çocuklarda Wims tümörü (nephroblastoma ) böbreğin en yaygın kanseridir. Bu tümörler cerrahi, radiation ve genellikle dactinomycin ve vincristine ile yapılan kombine kemoterapi dahil çeşitli tedavimodalitelerine iyi cevap verirler. Akciğer , göğüs kanseri ve melanomalı hastalarda böbreğe metastatik lezyonlar sıklıkla ortaya çıkar. Böbreğin malign lenfoma ile tutulumu da yaygındır fakat parankimal tutulumdan kaynaklanan fonksiyonel anormallikler nadirdir.

Benign renal tümörler otopside ufak önemsiz görülen lezyonlarla genellikle farkına varılır. CT özellikle tuberous sclerosis’li hastalarda bir angiolipoma’yı gösterebilir. Radyolojik çalışmalar şüpheli olduğu zaman cerrahi daima düşünülmeli. İlaveten arasıra benign lezyonlar persistent hematüri ye sebep olabilir ve renal oncocytoma gibi malign degeneration gelişebilir. Bu lezyonlar genellikle klinik olarak farkına varıldıkları zaman nefroktomiye gider. Yenidoğanlarda ve infantlarda mesoblastik nefroma (fetal hamartoma) en yaygın benign tümördür ve basit nefroktomi ile başarılı olarak tedavi edilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Genetik Olayların Hücrede Moleküler Düzeydeki Temeli Genetik Materyal Görev

Genetik olayların hücrede moleküler düzeydeki temeli genetik materyal görevini üstlenen nükleik asitlerin yapı ve özelliklerine dayanır. Nükleik asitlerin iki türü olan deoksiribonükleik asit DNA ve ribonükleik asit RNA temelde aynı yapısal özelliklere sahiptir.

Genler, DNA‘daki bazı kimyasal dizilimler olan nükleotidlerden meydana gelmiştir. Çoğunluk kromozomların içersinde bulunurlar. Ayrıca DNA molekülü prokaryotlarda (Bakteriler) kromozom dışı genetik sistem, olan plazmidlerde, Ökaryotik hücrelerde genetik materyalin kromozomlar (Nukleus) dışında temel olarak (hayvan ve bitkilerde) mitokondri ve (sadece bitkilerde ve alglerde) kloroplastlarda bulunduğu bilinmektedir.

1953 yılında Watson ve Crick DNA molekülünün kendine has özelliklere sahip bir çift sarmal yapı halinde bulunduğunu ileri sürdüler. Bu araştırıcıların önerdikleri DNA yapısı o tarihlerde başka araştırıcılar tarafından ortaya konulan DNA ya ilişkin önemli bulgulara dayanmaktadır. Bunlardan biri, Wilkins ve Franklin tarafından, izole edilmiş DNA fibrillerinin X-ray ışınlarını kırma özelliklerinin açıklanmasıdır. Elde edilen X ışını fotoğrafları, DNA nın zincirlerindeki bazların diziliş sırasına bağlı olmaksızın, çok düzenli biçimde dönümler yapan bir molekül olduğunu göstermektedir. Ayrıca TMV (tütün Mozaik Virusu) üzerinde yapılan çalışmalar da DNA ile ilgili çalışmalarda ışık tutmuştur.

Bir başka önemli bulguda Chargaff tarafından saptanmıştır. Herhangi bir türe ait DNA nın nükleotidlerine parçalandığında serbest kalan nukleotidlerde adenin miktarının timine, guanin miktarının da sitozine daima eşit olduğunun saptanmasıdır.. Yani Chargaff kuralı‘na göre doğal DNA moleküllerinde adeninin timine veya guaninin sitozine oranı daima 1’e eşittir. (A/T=1 ve G/C=1).

İşte Watson ve Crick bu bulguları değerlendirerek böyle özelliklere sahip DNA makro molekülünün sekonder yapısına ait bir model geliştirdiler. Bu modele göre, bir çok sorunun açıklanması yapılabildiğinden dolayı 1962 yılında bu iki bilim adamına Nobel Ödülü verildi.

Bu modele göre;

DNA molekülü, heliks (=sarmal) şeklinde kıvrılmış, iki kollu merdiven şeklindedir. Kollarını, yani merdivenin kenarlarını, şeker (deoksiriboz) ve fosfat molekülleri meydana getirir. Deoksiriboz ile fosfat grupları ester bağlarıyla birbirlerine bağlanmıştır. İki kolun arasındaki merdiven basamaklarında gelişigüzel bir sıralanma yoktur; her zaman Guanin (G), Sitozin’in (C ya da S); Adenin (A), Timin’in (T) karşısına gelir. Hem pürin (yani adenin ve guanin) ile pirimidin (yani sitozin ile timin) arasındaki hidrojen bağları, hemde diğer bağlar, meydana gelen heliksin düzgün olmasını sağlar. Pürin ve pirimidin bazları, yandaki şekerlere (Riboz), glikozidik bağlarla bağlanmıştır. Baz, şeker ve fosfat kombinasyonu, çekirdek asitlerinin temel birimleri olan nükleotidleri meydana getirmiştir. Dört çeşit nükleotid vardır. Bunlar taşıdıkları bazlara göre isimlendirilirler (Adenin, Guanin, Sitozin,Timin).

DNA molekülü kendini oluşturan nukleotidlerin sayısına bağlı olarak, büyüklüğü türden türe değişen, uzun zincir şeklinde bir yapı gösterir. İnsanda bu zincirin uzunluğu açıldığında 2 metreye kadar varabilir. Bütün halinde eldesi zincirin hassas ve kırılgan yapısından ötürü çok güçtür.

İki polinükleotid zincirin şeker fosfat omurgaları, ortak bir eksen çevresinde eşit çaplı ve sağ yöne doğru dönümler meydana getirir. Nükleotidlerin bazları molekülün omurgasının iç kısmında bulunur. Bazların konumları sarmalın eksenine 90 derece açı yapacak şekilde konumlanmıştır. Birbirine komşu baz çiftlerinin dönümleri arasındaki uzaklık 3,4A dür. Ayrıca her baz çifti komşusuna 36 derecelik açı yapacak şekilde yerleşmiştir. Buna göre, yaklaşık 10 baz çifti 360 derecelik tam bir dönümü tamamlayacağından, her dönümün boyu 34A dür.

İki polinükleotid zincirdeki nukleotidler karşılıklı olarak birbirlerine hidrojen bagları ile bağlanmıştır. Bu bağ fosfor bağları kadar kuvvetli olmadığı için pH değişikliği, sıcaklık basınç gibi faktörlerde kolaylıkla birbirlerinden ayrılabilmektedir. DNA nın kendi kopyasını yapması ve gen anlatımı, nukleotidler arasındaki hidrojen bağlarının ayrılması ile gerçekleşmektedir.

Nükleotidler birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak, şeker ve fosfat kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurgaya sahip uzun ve dallanmış polinükleotid zincirlerini meydana getirmiştir. Kovalent ester bağları veya fosfodiester bağları olarak da bilinen bu bağlar son derece kuvvetlidir. Fosfodiester bağlarının varlığı DNA molekülünün tek zincirli yapı halinde iken bile dayanıklı ve stabil yapıda olmasını sağlar. Genetik mühendisliğinin hedeflerinden biri olan klonlama çalışmaları, doğal yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan kovalent bağ kırılmalarını gerçekleştirerek yeni türler oluşturma çabalarını içerir.

Nukleotidlerin yapısı bazik olmasına karşın oımurgadaki PO4(fosforik asit) grubunun varlığı polinükleotid zincirlerin asit özellikte olmalarına yol açar ve nükleik asit terimi de bu özellikten kaynaklanır.

Hidrojen bağları daima bir pürin(A,G) ile bir pirimidin (T,C) bazı arasından meydana gelir. A-T baz çiftinde 2 hidrojen bağı, G-C baz çiftleri arasında ise 3 hidrojen bağı bulunmaktadır. Hidrojen bağlarının özelleşmesi; anahtar kilit modelinini andıran, uygun nukleotid moleküllerinin karşılıklı gelerek birbirlerine yine uygun sayıda hidrojen bağları ile bağlanmasını sağlar. Böylece zincirin bir kolunda bulunan nukleotidlerin dizilişi,karşı kolda bulunan nukleotidlerin dizilişini bir çeşit dikte ve kontrol eder. Tesadüfe bırakmayan bir titizlikle molekül yapısı oluşturulur ve kontrol edilir.

DNA molekülünün en önemli özellik iki polinükleotid zincirin birbirinin tamamlayıcısı olmasıdır. Pozitif (+) ve negatif (–) iki polinukleotid zincirlerinin tamamlayıcılık özelliği,genetik materyalin işlevlerini doğru biçimde nasıl yapabildiğinin açıklanması açısından DNA’nın en önemli temel özelliklerinin başında gelir.

DNA çift sarmalının dikkate değer ve önemli bir özelliği, molekülü oluşturan zincirlerin birbirlerinden kolaylıkla ayrılabilmesi ve yeniden birleşebilmesidir. Protein sentezi ve Dna replikasyonu (kendi kopyasını oluşturması) bu özellik sayesinde meydana gelebilir. DNA’nın iki zinciri, birbirine sadece H bağları ve hidrofobik etkileşimlerle bağlı olmaları nedeni ile, nükleotidleri arasındaki kovalent bağlardaki herhangi bir kopma olmaksızın çözülebilir (denatürasyon). Aynı şekilde çözülmüş molekülün zincirleri tamamlayıcı bazları arasında H bağlarının oluşumu ile birleşip sarmal yapıyı yeniden oluşturabilir (renatürasyon).

Nükleotidler arasındaki fosfor bağlarının kopması nedeniyle nükleotidlerin yerine başka nukleotid veya nukleotid dizisinin geçmesi mutasyonlara yol açar.Bu mutasyonların tek zincirli RNA molekülünde oluşma olasılığı çift zincirli DNA molekülüne göre daha fazladır.Mutasyonların neticeleri ölümcül olabilir. Evrimsel gelişim içinde mutasyonların menfi yada müspet etkileri gözardı edilemeyecek noktadadır. Günümüzde viral hastalıkların başında gelen AIDS’in önüne geçilememesinin en geçerli nedeni genomu tek zincirli RNA olan virusun sürekli mutasyonlar geçirerek kendini sürekli yenilemesi gösterilebilir.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Preterm Eylemin Tahmininde Yaklaşımlar

PRETERM EYLEMİN TAHMİNİNDE YAKLAŞIMLAR

İ Ç İ N D E K İ L E R

GİRİŞ VE AMAÇ

GENEL BİLGİLER

YÜKSEK RİSKLİ HASTALARIN TANIMLANMASI

PRETERM EYLEMİN TAHMİNİNDE YAKLAŞIMLAR

           Risk faktörlerinin skorlanması

           Servikal maturasyonun klinik değerlendirilmesi

           Uterin aktivitenin değerlendirilmesi

           Biyokimyasal belirteçler

PRETERM EYLEMIN ÖNLENMESİ

MATERYAL VE METOD

SONUÇLAR

TARTIŞMA

ÖZET

SUMMARY

GİRİŞ VE AMAÇ

          Preterm eylem, düzenli doğum eylemi kontraksiyonları ile birlikte ilerleyici servikal dilatasyon ve silinmenin 37’inci gebelik haftasından önce başlamasıdır.

            Prematürite perinatal mortalite ve morbitelerin yaklaşık % 75-80’inden sorumludur.(1) Perinatal bakım konusundaki önemli ilerlemelere rağmen preterm doğum, tüm doğumların % 7-10’unu oluşturmaktadır.(2) Günümüzde Amerika Birleşik Devletlerinde yılda 250 bin erken doğum meydana gelmekte, bunların büyük kısmı preterm eylem sonucu olmaktadır.

            Tüm yeni doğanların % 9’u 37’inci gebelik haftasından önce % 6’sı ise 36’ıncı haftadan önce doğmaktadır. Termden önce doğan bebekler, termde doğanlara oranla, enfeksiyonlara, respiratuar sorunlara, gastrointestinal ve nörolojik hasarlara daha açıktırlar.(3) Ayrıca preterm doğanlarda ölüm oranı 40 kez daha fazladır. 

            Prematüriteyi iki grupta incelemek yararlı olur: birincisi spontan preterm eylem ya da preterm prematür membran rüptüründen sonra olan, ikincisi ise endikasyonlu kaçınılmaz preterm doğuma yol açan ya da gerektiren tıbbi ve obstetrik komplikasyonlar sonrası olanlar ki, bunlar total prematüritenin % 30-70’inden sorumludur.

            Spontan preterm doğumun önlenmesi, var olan tokoliz yöntemleri ile başarılması güç bir amaçtır.

            Endikasyonlu preterm doğumun önlenmesi ise preeklampsi, diabet ve diğer hastalıkların önlenmesi ve/ veya tedavisini gerektirir.

            Geniş bir çerçevede kategorize edildiğinde dört temel obstetrik tanı preterm doğumla sonuçlanmaktadır: bunlar preterm eylem, membranların preterm prematür rüptürü (P.PROM), medikal ve obstetrik komplikasyonlar ve fetal distrestir. 

            Serviksin olgunlaşma mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Serviks, bağ dokusunun biyokimyasal ve morfolojik olarak yeniden organizasyonunu içerir. Prostaglandinler belki de bu olayda esas rolü oynamaktadır.Prostaglandinler fetal membran ve deciduadan köken alırlar. Her iki doku gliserol fosfolipidlerden zengin olup, fosfolipaz A2 etkisi ile araşidonik asite dönüşürler ve sonuçta prostaglandinler sentezlenir.Bunların doğumu başlatmadaki rolleri üzerine iki teori öne sürülmüştür, birincisi prostaglandinlerin direkt etki ile myometriumda kontraksiyon meydana getirmeleridir. İkincisi ise oksitosin salgılatarak veya myometriumdaki oksitosin reseptörlerini arttırarak kontraksiyon meydana getirmeleridir. Preterm eylemde bazı nedenlere bağlı olarak bu olay erken dönemde meydana gelmektedir.

            Preterm eylemde ağrılı kontraksiyonların yanında servikal dilatasyon ve silinme, vaginal akıntı, kanama ve pelviste bası hissi mevcuttur.

            Kontraksiyonlar her 10 dakika da bir, en az 30 saniye süren 2-3 kontraksiyon şeklindedir. Dilatasyon ve silinmenin artması ile membranların rüptür insidansı da artmaktadır.

            Servikal dilatasyon 3 cm’den fazla, silinme % 50’den fazla olduğu vakalarda tokolitik tedavi etkinliği % 50 oranında azalmaktadır.(4)

            Yayınlanmış birçok çalışmada preterm eylem tanısı alan gebelerin ancak % 10-30’u tokoliz için uygundur.(5) Bu da preterm eylemde tokolitik tedavinin başarısının az olduğunu göstermekte olup, başarıyı sağlamada en önemli faktör erken teşhistir.(6)

            Birbirinden bağımsız olarak yapılan çalışmalarda servikal dilatasyon ve silinmenin, erken doğumla olan ilişkisi doğrulanmıştır. (7, 8) Bu durum servikal dilatasyon ve silinmenin gebelik ilerledikçe ortaya çıkan bir durum olduğunu savunan eski çalışmalarla çelişmektedir. (9, 10,11, 12)

            Preterm eylemin erken teşhisi için birçok yönteme başvurulmuştur. Son zamanlarda biyokimyasal belirteçlerin preterm eylemin erken tanısındaki etkinliği tartışılmaktadır. Preterm eylem için en yüksek riski taşıyan hastaları tanımlayabilme potansiyeli olan bu testlerle, hastalara daha yakın gözlem ve daha iyi müdahale yapılması olasıdır. Aksine bu testlerle riski düşük bulunan hastalarda agresif tokoliz, hastanede kalış süresinin uzaması ve ayaktan takip gereksinimi de en aza indirilebilir. 

            Biyokimyasal belirteçlerle aynı zamanda preterm eylem riski olan asemptomatik hastalar da belirlenerek doğumun önlenmesi ve fetal maturasyonun hızlandırılması için  girişimde bulunulabilir.

            Bu çalışmada desidual kaynaklı bir protein olan prolaktin incelendi. Servikovaginal salgılarda prolaktin varlığının, preterm eylemi tahmin etmede etkin bir biyokimyasal belirteç olabileceği hipotezi test edildi.

GENEL BİLGİLER

            Preterm eylem ve doğumla ilişkisi olan pek çok risk faktörü uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bunlar:

            1. Demografik riskler:

            a. Yaş

            b. Irk

            c. Sosyoekonomik durum

            2. Davranışsal ve çevreye ait riskler:

            a. Sigara içimi

            b. Diğer kötü alışkanlıklar

            c. Yetersiz beslenme

            d. Aşırı fiziksel aktivite

            e. Seksüel aktivite

             f.  Psikolojik faktörler

            3. Prenatal bakım eksikliği.

            4. Gebelik öncesi medikal riskler

            a. Kötü obstetrik öykü 

            b. Uterusa ait konjenital ya da akkiz malformasyonlar

            - DES’e maruziyet ( Diethylstil besterol’e maruz kalmak)

            - Myom

            c. Servikal yetmezlik 

            5. Gebelikte olan komplikasyonlar

            a. Çoğul gebelik

            b. Amniotik sıvı volüm anomalileri

            c. Vaginal kanamalar

            d. Fetal anomaliler

            e. Ağır enfeksiyonlar ve sistemik hastalıklar

            f.  Abdominal cerrahi

            1. Demografik riskler: Düşük doğum ağırlığı insidansı ile ilişkili olan çeşitli sosyoekonomik karakteristiklerin iyi gösterilememiş olmasına karşın erken doğumla ilişkisi vardır. 

            Yaş ve ırk: Bu risk faktörleri 20 yaş ve altı, 35 yaş ve üstü, yetersiz eğitim almak, beyaz ırk dışından olmaktır. Siyah kadınlarda erken doğum oranı beyazlardakinin iki katıdır. (13) ( % 18.9 siyaha karşılık %8.8 beyaz) 

            Yaş, parite, eğitim, anne statüsü, beslenme, prenatal bakım, sigara içimi ve madde bağımlılığı geleneksel risk faktörleridir. Düşük doğum ağırlığı, genç yaştaki gebelerde daha fazla görünmektedir, bu doğumların % 24.6’sı genç annelere aittir. Aynı yaştaki siyah anneler, beyaz annelerle karşılaştırıldığında siyahların daha fazla erken doğum ve abortus yaptıkları görülmüştür.

            Sosyoekonomik durum: Geri kalmış ülkelerden göç eden kadınlar (göç etmeyenlere göre) daha az perinatal ölüm oranına sahiptirler. Sosyoekonomik durum ile ilgili yapılan bir çok araştırmada, düşük doğum ağarlıklı bebeklerin düşük sosyoekonomik durumdaki kadınlar tarafından meydana getirildiği gösterilmiştir. 

            Düşük doğum ağırlığı hem intrauterin gelişme geriliği hem de gerçek preterm doğumlardan kaynaklanmaktadır. Yapılan bir çok çalışmada kadınlar beş ayrı sosyoekonomik sınıfa ayrılmış, birinci sınıftaki (en üst sınıf) kadınlarla beşinci sınıftaki (en alt sınıf) kadınlar arası preterm doğum hızları arasında önemli fark bulunmuştur. Beşinci sınıfta 5.5 kat fazla preterm doğum riski tespit edilmiştir.(14)  Bir başka araştırmadada preterm eylem alt toplumsal sınıftaki kadınlarda % 50 fazla bulunmuştur.(15)

            2. Davranış ve çevreye ait riskler 

           a. Sigara içimi: Sigara içimi düşük doğum ağırlığı ile ilişkilidir. Bu büyük ölçüde rölatif intrauterin büyüme geriliğine bağlı ise de, sigara içimi ters olarak gestasyonel yaşıda etkilemektedir. Kadınların % 30’unun sigara içtiği Birleşik Devletler’de tüm preterm doğumların % 13-20’si maternal sigara içimine bağlanmıştır.

            Sigara içimi, preterm prematür membran rüptürü, ablatio plasenta, plasenta previa ve fetal ölüm gibi preterm doğuma yol açan spesifik olumsuz sonuçların sıklığınıda arttırır.(16)  Bu risk içilen sigara sayısı ile orantılıdır. (17) Sigara içmeyenlerde erken doğum hızı % 12.5 iken günde 20 veya daha fazla sigara içenlerde ise % 29.7’ye çıkmaktadır. Erken membran rüptürü insidansı da annenin sigara içmesi ile artmaktadır. Günde 20’den fazla sigara içen kadınlarda 33. haftadan önceki doğumlarda % 60, 37. haftadan önceki doğumlarda ise  % 20 oranında artış tespit edilmiştir. 

            b. Diğer kötü alışkanlıklar: Gebelikte kokain kullanımının gestasyonel yaşı olumsuz olarak etkilediği ortaya çıkmıştır.(18) Kokain kullanan gebe kadınlarda (aynı parite, yaş, sosyoekonomik düzeye sahip tütün kullanan kadınlara oranla) daha fazla preterm eylem ve doğuma rastlanmıştır. 

            Bağımlılığı olan kadınlarda obstetrik problemler kadar gebeliği komplike eden pek çok tıbbi problemin de insidansı artmaktadır. Tüm toplumdaki % 9.4’lük prematürite oranına karşılık bağımlılarda bu oran % 22.9’dur. 

            c. Yetersiz beslenme: Aşırı beslenme bozukluğu ve açlık düşük doğum ağırlığına sebep olmaktadır. Henüz tam olarak anlaşılamayan tüm sosyoekonomik düzeylerdeki besinsel ek maddeler ve gebelik seyri arasındaki ilişkidir.(19)

            Ek protein eklenmesi artmış neonatal mortalite ve doğum ağırlığında anlaşılamayan bir düşüşle ortaya çıkmıştır. 

            Gebelik başlangıcındaki anne ağırlığı, prerem eylem insidansını etkiler. Gebelik başlangıcında 50 kg’dan az ağırlığa sahip anne ( 57 kg veya fazla ağırlığı olan anneden) 3 kez daha fazla preterm eylem riski taşımaktadır. Bunun yanında gebelikte yetersiz kilo alımı, preterm eylem riskini % 50-60 oranında arttırır.(20)

            d. Aşırı fiziksel aktivite: Düşük doğum ağırlığı riskini (intrauterin büyüme geriliği ve preterm doğuma neden olarak) arttırabilmektedir.

           Gebeliği esnasında çalışan kadınların bebeklerinin çalışmayan kadınların bebeklerine oranla daha yüksek mortalite gösterdikleri rapor edilmiştir.(21)

            Diğer bir grup araştırmacı ise böyle bir fark göstermemekle birlikte gebelikte çalışanların (çalışmayanlara oranla) daha az preterm doğum oranına sahip olduklarını bildirmişlerdir.(22, 23, 24) Gebelikte çalışan ve çalışmayan kadınların bulundukları ortamlar birbirinden çok farklıdır ve tüm bu faktörleri birlikte değerlendiren çok az çalışma yapılmıştır. 

            Preterm doğumlar, daha uzun çalışma süresinde, bazı meslek gruplarında ayakta durmayı gerektiren işlerde çalışan kadınlarda, yoğun fiziksel yorgunluğa sebep olan mesleklerde çalışanlarda daha fazla görülmektedir.(22) Ayakta durarak çalışanlarda düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma oranı çalışmayanlara göre daha fazladır.(23) Geç gebelikte ayakta durarak çalışan kadınlarda büyük plasental infarktların progresif olarak arttığı gösterilmiştir. Uteroplasental kan akımının azalması fetal büyüme geriliği ve büyük plasental infarktların oluşmasını da açıklar. 

            e. Seksüel aktivite: Literatürde yapılan bir çok çalışmada preterm eylem, prematür membran rüptürü ile cinsel aktivite arasında ilişki olduğu bildirilmiştir. 

            Membranların prematür rüptürü ile doğumdan önceki ayda koitus sayısı arasında bir ilişki bulunmamasına rağmen doğumdan önceki ayda koitus sayısı ile amniotik sıvı enfeksiyonu varlığı ve prenatal mortalite hızı arasında pozitif bir ilişki olduğu bilidirilmiştir. Koitusla birlikte korioamnionit varlığında, bu ikisinin olmadığı duruma göre prematür membran rüptür nedenli preterm doğumların 11 kat daha fazla olduğu görülmüştür. Eğer bu faktörlerden sadece birisi varsa prematür membran rüptür insidansı 3 kat daha fazla bulunmuştur.(25)

            Koitusun preterm doğum insidansı üzerine etkisi tartışmalıdır. Ancak koitusla seminal prostoglandinin uterin aktiviteyi uyarabileceği konusunda şüphe yoktur.(26)

            f. Psikolojik faktörler: Stres ve anksiyetenin doğumun birinci evresini uzatabileceği gösterilmiştir. Uterus kontraktilitesi, doğumun birinci evresini uzaması, anne anksiyetesi ve katekolamin düzeyleri arasında bir korelasyon vardır.(27) Katekolaminlerin etkisi hangi adrenerjik reseptörleri stimüle edebileceğine bağlı olarak ortaya çıkar.astimülasyon kas tonusunu arttırırken uterus damarlarınıda içine alan tüm damarların vazokonstrüksiyonuna neden olur. bstimülasyon  uterus damarları dışındaki damarlarda vazokonstrüksiyon ve düz kaslarda relaksasyona neden olur. 

            Uterus genel hormonal duruma göre katekolaminlerin sekresyonuna değişik oranlarda cevap verir.(27) Terme yaklaştıkça stres daha az oranda uterus kontraktilitesine neden olur. Bundan dolayı strese maruz kalma doğum başlamasında veya uzamasında etkili olabilmektedir.

            3.Prenatal bakım eksikliği: Birçok davranışsal risk faktörleri gibi prenatal bakım yokluğu ya da uygunsuzluğu olan kadınlar, preterm eylem ve düşük doğum ağırlığı açısından en riskli grubu oluştururlar. Günümüzde prenatal bakım önemli bir yer tutmaktadır. Prenatal bakımın temeli koruyucu hekimliktir. Gebelik fizyolojik bir olay olmasına rağmen % 5-20 olguda komplikasyonlar nedeniyle anne ve fetusun sağlığı tehlikeye girmektedir. 

            Gebeyi izleyen hekim gebelik sırasında oluşabilecek fizyolojik değişikilikleri iyi bilmelidir. Böylece patolojik değişiklikleri daha iyi şekilde fark edebilir ve oluşabilecek kötü sonuçları en aza indirebilir.

            Prenatal bakımda amaç mümkün olduğunca komplikasyonsuz bir gebelik sağlamak ve bu süreci canlı bir bebeğin doğması ile sonuçlandırmaktır. 

            Prekonsepsiyonel dönemde anamnez,fizik muayene ve laboratuar verilerine dayanarak hekim hastanın gebeliğe hazır olup olmadığına karar verebilir. Bu dönem ayrıca sigara içimi, alkol, ilaç kullanımı ve teratojenlere maruz kalmanın zaraları konusunda uyarıda bulunmak için ideal bir zamandır.

            4. Gebelik öncesi medikal riskler: 

            a. Kötü obstetrik öykü: Preterm doğum insidansı daha önceki obstetrik sonuçlarla sıkı korelasyon göstermektedir. Önceki preterm doğum öyküsü % 17-47 oranında rekürrens riski taşımaktadır. Bu risk önceki preterm doğumlarla artmakta (28) , term doğumlarla azalmaktadır. Bir veya daha fazla ikinci trimester abortus öyküsü olan kadınlar daha sonraki gebeliklerinde belirgin olarak artmış preterm eylem riski taşımaktadırlar. Birinci trimester abortusları olan kadınlar da yüksek preterm doğum riskine sahiptirler. Bazı araştırmacılar bununla uyumlu sonuçlar bildirmekle beraber, bazıları böyle bir ilişki olmadığını vurgulamaktadırlar. (29)

            b. Uterusa ait konjenital ya da akkiz malformasyonlar: Uterin malformasyonu olan kadınlar yüksek oranda preterm doğum riski gösterir. (% 3-16) Bu risk anomalilere bağlı olarak değişmektedir. Unicornuat veya bicornuat uterus, komplet uterin septuma sahip kadınlar daha kötü gebelik sonuçlarına sahiptirler. (30)   Uterin septum varlığında % 4-17 diğer anomalilerde ise % 20-80 preterm eylem riski vardır. Bazı hastalarda metroplasti ile gebelik sonuçları düzeltilebilmektedir. 

            DES’e (Diethylstil besterol) maruz kalma: 1940-1971 yılları arasında bir ile birbuçuk milyon kadın, fetus olarak diethylstilbesterol’e maruz kalmıştır. Bu kadınların % 15-28’i  preterm doğum riskine, % 20-40’ı spontan abortus riskine sahiptirler. (31, 32)

             Aynı zamanda genital malformasyonlu olup ( T şekilli veya diğer uterin anomaliler) servikal yetmezlik, vaginal veya sevikal striktürel anomalileri olan ve DES’e maruz kalan kadınlar preterm doğuma, spontan abortusa, striktürel anomalileri olmayıp DES’e maruz kalan kadınlardan daha yatkındırlar.

            Uterin leiomyomlar: Gebeliklerin % 0.3-7.2’sinde leiomyom mevcuttur. (33) Leiomyomların büyümesi ve ardından yıkımı östrojen tarafından uyarıldıkça uterin irritabilitede artar. Bu nedenle leiomyomlarla komplike olmuş gebeliklerde gebelik kaybı ve preterm doğumların insidansı artış göstermektedir. Uterin leiomyomlar artmış antepartum kanama ve membranların erken rüptürü ile birlikte görülmektedir.(34) Leiomyomların lokalizasyonu oldukça önemlidir. Submukozal ve subplasental lokalizasyon büyük riski oluşturmaktadır. 

             c. Servikal yetmezlik: Serviksin bir intrauterin gebeliği terme kadar tutamamasıdır. (35) Gerek daha önceki obstetrik ve jinekolojik uygulamaya veya travmaya sekonder olarak, intrauterin DES’e maruz kalmanın bir sonucu veya bilinmeyen etyolojik bir faktör, klasik olarak ağrısız ikinci trimester servikal dilatasyon ve abortusun nedeni olabilir.

             Tanısal kriterlere göre, servikal yetmezlik preterm doğumların 1/1000 -20/1000’in den sorumlu tutulmuştur. (36)

             Crombleholme ve arkadaşları servikal yetmezliği olan kadınları üç gruba ayırmaktadır.

             1. İkinci trimesterde serviksin pasif dilatasyonu ile karakterize olup, minimal veya hiç preterm eylem göstermeden gebeliği kaybeden grup. 

             2. İkinnci trimesterin geç dönemi veya üçüncü trimesterin erken döneminde preterm eylem ve doğumla sonuçlanan servikal yetmezliğin bir elemanını anamnezlerinde düşündüren grup.

             3. Anamnezinde gebelik kaybının tek nedeni olarak preterm eylem izlenimi veren fakat bunun yanında anormal derecede kısa veya erken silinmiş serviksi olanlar. (37)

             Servikal yetmezliği tanımlamak için objektif kriterler: Gebe olmayanlarda serviksten 8 nolu hegar bujisinin krampsız geçişi, histerosalpingografide 8 mm olan servikal açıklık, lateral cul de sac’a uzanan  servikal laserasyon, DES’e maruziyet öyküsüdür.

             Gebe kadınlarda ise servikse bir parmak girişine izin veren açıklık, ultrasonografide uterin isthmusun hunileşmesi, 1 cm’den kısa serviks ve internal os dilatasyonudur. (38)

             İlk gebelik uterin kasılmalar olmaksızın erken doğumla sonuçlanırsa büyük ihtimalle uterusta konjenital anomaliler var demektir.Preterm eylemin diğer belirteçleri ise ikinci trimesterde servikal dilatasyon ve silinmenin değerlendirilmesi, uterin aktivitenin değerlendirilmesi ve vaginozisin değerlendirilmesini kapsamaktadır. (39, 40) Papiernik’e göre ikinci trimesterde 1 cm’den fazla dilate olmuş bir internal os, % 20-25 preterm eylem riski taşır. 

             Tablo 1’de Papiernik ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışmada servikal dilatasyon ile preterm eylem ilişkisi gösterilmektedir. (41)

Tablo 1. Servikal dilatasyon ve doğum yüzdesi

Gebelik Haftası

Serviks >1cm(%)

Serviks<1cm(%)

Relatif risk

<18

22

3.8

19-24

17

2.9

25-28

23

4.2

29-31

22

3.7

32-34

17

4.3

35-36

11

4.6 

             24 ile 32 gebelik haftaları arasında saatte altıdan fazla kontraksiyon olarak tanımlanan uterin irritabilite, izleyen gebelikte %26 oranında preterm doğum riski taşır. Preterm doğumun nedeni servikal yetmezlik olmakla beraber, serviksin silinme ve dilatasyonu da preterm doğumda rol oynamaktadır.(42)

             Servikovaginal enfeksiyonlar: Preterm doğum ve preterm prematür membran rüptürünün kimi zaman subklinik ya da klinik enfeksiyonlar nedeni ile değişik genital patojenler tarafından olabileceği öne sürülmüştür. 

             Alt genital organlar bakterilerle kolonize olduğunda preterm doğuma neden olabilirler. (40) Klinik belirti vermeyen intrauterin enfeksiyonlar % 15-25 oranında preterm eylemden sorumlu tutulurlar.(43)

             Maternal dolaşımdan intrauterin kaviteye transplasental yolla geçen mikroorganizmalar preterm eyleme yol açarlar. Bunlar: 

            Mycobacteria, Trepanoma pallidum, Listeria monocytogenezis 

            Viruslar ( Herpes, Rubella, Hepatitis, Sitomegalovirus, Smallpox, Chickenpox)

            Protozoalar (Toxoplazma gondii ve Plasmodium falciparum)

            Fosfolipaz A2 aktivitesi gebelikte alt genital yol enfeksiyonlarında özellikle Trichomonas vaginalis ve Chlamidya trachomatis’in neden olduğu vaginozis vakalarında artmaktadır.(44)

            Kadın ürogenital yollarında kolonize olan bakteriler, preterm eylem ve erken membran rüptürünün bilinen en belirgin etyolojilerinden biridir. Bunlar: Streptococcus viridans, Bacteroides fragilis, Peptostreptococcus ve Fusobacteriumdur. Bu mikroorgnizmalar fosfolipaz A2 üretirler. Bu da uterus kasılmalarını uyarmaya yetebilecek seviyede prostoglandin üretebilecek olan araşidonik asit metabolizmasını başlatabilir. Bakterial vaginoziste preterm eylemin relatif riski % 3.8’dir. 

            Endoservikste kolonize bakteriler yukarıya doğru ilerleyerek fetal membranları doğrudan  zedeleyip erken membran rüptürü riskini arttırabilirler ve sonuçta preterm eyleme yol açarlar. Erken membran rüptürü olan hastalarda anaeroblar iki kat daha fazla oranda kültürlerde izole edilmiştir.(45)

            Multipar bir serviks daha fazla sayıda bakteri barındırıp fetal membranlara yayılmalarına yol açmak sureti ile daha az etkili bir koruyucu olabilir, bu da preterm eylem ve erken membran rüptürü ile sonuçlanır. Bu durum multiparlarda erken membran rüptürü insidansının daha yüksek olmasından sorumlu olabilir.

            Gebeliklerinde b grubu streptokokla kolonize kadınlarda preterm eylem ve erken membran rüptürüne bağlı preterm doğum riski artmaktadır.(46)bgrubu streptokok içeren servikal kültür preterm doğumların % 38’i ile ilişkili bulunmuştur. Bir başka araştırmada servikal kültürlerinde bgrubu streptokok olan ve olmayanlar arasında benzer preterm doğum hızları bulunmuştur.(47)

            Carey ve arkadaşları 23-26. Gebelik haftalarında vagenin Ureaplasma urealyticum kolonizasyonunun prematür eylem ve doğum ile ilişkili olmadığını bildirmelerine rağmen, (48)  daha yakın zamanda yapılan bir başka çalışmada Kundsin ve arkadaşları koryonun Ureaplasma  ürealyticum enfeksiyonunun preterm eylemle ilişkili olduğunu belirtmişlerdir.(49)

            Kaba bir servikal muayenenin preterm eylem ve prematür eylem riskini arttırabileceği, dikkatli ve nazik bir muayenenin ise yüksek riskli kadınlara önerilecek kadar yararlı olduğu gösterilmiştir. 

            5. Gebelikte olan komplikasyonlar

            a. Çoğul gebelik: Çoğul gebelikler, preterm doğum için önemli bir risk faktörüdür. Yapılan çalışmalarda beyaz çoğul gebeliklerin % 38.3’ü siyah çoğul gebeliklerin % 46.9’u, 37. gebelik haftasından önce sonlanmıştır. Çoğul gebelikler, bütün preterm doğumların % 8.7’sini oluşturmaktadır ve tüm çoğul gebeliklerin % 30-50’si 37. Haftadan önce sona ermektedir.(50)

            b. Amniyotik sıvı volüm anomalileri: Polihidramniosla birlikte anensefali veya oligohidramniosla birlikte olan renal ageneziste preterm eylem riski artmaktadır. 

            c. Vaginal kanama: Birinci trimesterde kanama öyküsü olan gebeliklerde preterm eylem riski iki katına çıkmaktadır.(51)

            d. Fetal anomaliler: Anensefali, renal agenezis ve diğer fetal anomalilerde preterm eylem riski artmaktadır.

            e. Ağır enfeksiyonlar ve sistemik hastalıklar: Sistemik hastalığı bulunan kadınlar daha yüksek oranda preterm doğum riskine sahiptirler. Sistemik hastalıklara: diabetik nefropati, kollagen vasküler hastalıklar, lupus antikoagülanı, hipertroidizm, kalp hastalıkları, gebelik kolestazı, hepatit ve anemi örnektir. Bu hastalıklarda preterm doğum riski artmıştır. Bunun sebebi maternal hipertansiyon, gittikçe kötüleşen böbrek fonksiyonları, maternal kardiyak problemler, fetal büyüme geriliği ve fetal distres olabilir.

            f. Abdominal cerrahi: Son iki trimesterde uygulanan abdominal cerrahi uterin aktivite artışı ile preterm eyleme neden olur. (52)

            Preterm doğuma neden olan klinik bulgular ve erken doğuma sevk eden demografik ve medikal faktörler eskiden beri bilinmektedir. Buna rağmen preterm doğuma sebep olan patofizyolojik yollar henüz tam olarak anlaşılamamıştır. 

            YÜKSEK RİSKLİ HASTALARIN TANIMLANMASI

            Her gebe kadının ilk değerlendirilmesi ayrıntılı hikaye ve fizik muayeneyi içerir. Hikaye temel öneme sahiptir.Tıbbi hikaye geçmişteki ve şimdiki tüm hastalıkları ve gebelikle ilişkisini ortaya koyma çabasında olmalıdır. 

            Jinekolojik ve obstetrik bozukluklar olumsuz etkide bulunabilirler. Bu nedenle yüksek risk değerlendirilmesinde tahmin değerleri vardır. Sosyal hikaye sıklıkla ihmal edilmekte veya gelişigüzel ele alınmaktadır.Hekim hastanın çevresinide değerlendirip ona etki eden stresi, iş türünü ve fizik aktivite seviyesini değerlendirmelidir. Gebenin genel sağlığı ve beslenme durumu üzerinde genel bir değerlendirme yapılır. Risk durumunun değerlendirilmesi ilk ziyaretle başlatılmalıdır. Prematürite yönünden yüksek risk altındaki hastalar gebelikleri boyunca artan sayıda takibe alınırlar. Her vizitte hastaya vaginal akıntıda, pelvik basınçta ve düzenli uterus kasılmalarında değişiklik olup olmadığı sorulmalıdır. 

            Bazı obstetrisyenler, vaginal muayenenin patojen mikroorganizmaların implantasyonuna yol açacağından ve prematür membran rüptür riskinin artmasından korktukları için muayeneden kaçınırlar.(53)

            Bir araştırmada ise sık antepartum pelvik muayene yapılan kadınlarda gebelik sonucu yönünden olumsuz etkiler görülmemiştir. (54)

            Gebelere ağrısız uterus kasılmalarını tespit etmek için kendi uteruslarını palpe etmeleri önerilmelidir.Eğer bu kasılmalar bir saat süre ile devam ederse hekime haber verilmeli ve hasta preterm eylem açısından gözden geçirilmeli, gerekirse uterin monitörizasyon uygulanmalıdır. Düşük amplitüd ve düzensiz frekanstaki Braxton-Hicks kontraksiyonları fizyolojiktir.Fakat yüksek amplitüdlü ve 20 dakikada 3 veya daha fazla sayıda kontraksiyon varlığı patolojiktir.

            Halbrook ve arkadaşları tarafından yayınlanan ve her toplumda prediktif değeri yüksek olan bazı risk faktörleri vardır. (52)

Tablo 2: Preterm eylemdeki risk faktörlerinin oranı.

Risk faktörleri

Hasta sayısı

Preterm eylem 

oranı (%)

Relatif risk

Çoğul gebelik

76

51

6.4

32.Haftada dilate serviks

28

43

5.2

Gebelikte karın cerrahisi

27

41

4.9

Önceden preterm doğum

333

31

4.1

32.Haftada silinmiş serviks

54

33

4.0

Uterus anomalisi

48

33

4.0

DES’e maruziyet

39

33

4.0

İrritable uterus

212

29

3.7

Hidramnios

23

26

3.1

Önceden preterm eylem 

59

25

3.1

Konizasyon öyküsü

46

22

2.6

12.Haftadan sonra kanama

221

21

2.6

³ 2 ikinci trimester abortusu

65

20

2.4

Ateşli hastalık

109

17

2.0

Bir 2. Trimester abortusu

478

14

1.8

³3 birinci trimester abortusu

438

12

1.5

Pyelonefrit

338

12

1.5

Dipnotlar

1. Copper RL, Goldenberg RL, Creasy RK, et al: A multicenter study of preterm birth weight and gestational age-specific neonatal mortality. Am J Obstet Gynecol 168, 78, 1993.

2. Christopher A. Sullivan and John C. Morrison: Emergent management of the patient in preterm labor. Obstetrics and Gynecology Clinics of North America 22 (2), 197, 1995.

3. Gonik Brecht, Creasy RK: Preterm Labor: its diagnosis and management, Am J Obstet Gynecol 3: 154: 1986

4. Morrison, J.C., Martin J.N., Martin, R.W. et al: Prevention of preterm birth by ambulatory assessment of uterine activity. Am J Obstet Gynecol 156, 536, 1987.

5. Graber EA: Prematurity  1992 Obstet Gynecol Surv 47: 521, 1992.

6. Richter R: Evaliation of success in treatment of threatening premature Labor by betamimetic drugs. Am J Obstet Gynecol 127, 482, 1977.

7. Stubbs T.M. Van Dorsten P. Miller Mc. The preterm cervix and preterm labor relative risks, predictive value and change over time. Am J Obstet Gynecol 155-829, 1986.

8. Papiernik E, Kaminski M. Multifactorial study of the risk of prematurity at 32 weeks gestation. J. Perinatal Med. 2, 30, 1978.

9. Floyd W. S. Cervical dilatation in the mid-trimester of pregnancy Obstet Gynecol 18-380, 1961.

10. Schaffner and Schanzer S. N. Cervical dilatation in the early third trimester. Obstet Gynecol 27, 130, 1966.

11. Gary M. Joffe, Gerardo o Del valle, luis A. Izquierdo George J. Gilson et al. Diagnosis of the cervical change in pregnancy by means transvaginal ultrasonography. Am J Obstet Gynecol 168, 896, 1992.

12. Parikh MN, Mehta Ac, Internal cervical os during the second half of pregnancy. J. Obstet Gynecol 68, 818, 1992.

13. Creasy R.K. Preterm  labor and delivery in: Creasy RK, Resnik R. Maternal-fetal medicine; principles and practice, 520, 494, 1994.

14. Berkowitz GS: An epidemiologic study of term labor. Am J epidemiol 113, 81, 1981.

15. Fedrick J. Anderson ABM. Factors associated with spontaneus preterm birth. Brj Obstet Gynecol 83, 342, 1976.

16. Shiono PH, Klebanoff MA, Rhoads GG. Smoking and drinking during pregnancy. J Am Med Assoc 255, 82, 1986.

17. Cnattingius S, Forman MR, Berendes HW, et al. Effect of age, parity and smoking on pregnancy outcome. Am J Obstet Gynecol 168, 16, 1983.

18. MacGregor SN, Keith LG, Chasnoff. IJ et al. Cocaine use during pregnancy: Adverse perinatal outcome, Am J Obstet Gynecol 1257, 686, 1987.

19. Graham GG: Poverty, hunger, malnutrition, prematurity and infant mortality in the United States. Pediatrics 75: 117, 1985.

20. Abrams Brecht, Newman V, Key T et al: Maternal weight gain and preterm delivery. Obstet Gynecol 74, 577, 1989.

21. Schwartz RW: Pregnancy in physicians: Characteristics and complications. Obstet Gynecol 66, 672, 1985.

22. Mamelle N, Munoz F: Occupational working conditions and preterm birth: A reliable scoring system. Am J Epidemiol 126, 150, 1987.

23. Naeye RL, Peters E.coli. Working during pregnanacl: Effects on the fetus. Pediatrics 69, 724, 1982.

24. Zuckerman B.S. Frank D.A. Hingson R et al: The impact of maternal work on neonatal outcome. Pediatrics 77, 459, 1986.

25. Naeye RL. Factors thet predispose to premature rupture of the fetal membranes. Obstet Gynecol 60, 93, 1982.

26. Naeye RL. Coitus and associated amniotic fluid infections N. Eng.J.Med 301: 1198, 1979.

27. Lederman E, Work B. Et al: The relationship of maternal anxiety plasma catacholamines and plasma cortisol to progress in Labor. Am J Obstet Gynecol 132, 495, 1978.

28. Roberts WE, Morrison JC, Hamer C, et al: The insidence of preterm Labor and spesific risk factors: Obstet Gynecol 76, 855, 1990.

29. Linn S, Schoenbaum S, Monson R, et al: The relationship between induced abortion and outcome of subsequent pregnancies. Am J Obstet Gynecol 146, 136, 1983.

30. Heinonen P. Saarikoski S, pystynen P: Reproductive performance of woman with uterine anomalies: Acta Obstet Gynecol Scand 61, 157, 1982.

31. Stillman RJ. In utero exposure to diethylstilbesterol: Adverse effects on the reproductive tract and reproductive performance in male and female offspring. Am J Obstet Gynecol 142, 905, 1982.

32. Kaufman RH, Nollerk, Adam E et al: upper genital tract abnormalities and pregnancy outcome in diethylstilbesterol exposed pregnancy. N. Eng. J. Med. 313, 1322, 1985.

33. Merrill J.A. Benign lesion of the cervix, corpus, tubes and ovaries. Danforth DN Obstet Gynecol, 907, 1971.

34. Muran D, Gillieson M, Walteres J, Myomas of the uterus in pregnancy: Ultrasonographic follow-up. Am J Obstet Gynecol 138, 16, 1980.

35. Ritter H.A. Surgical closure of the incomponent cervix Int. J. Gynecol Obstet 16, 194, 1978.

36. Lash AF, Lash SR. Habitual abortion; The incompetent internal os of the cervix. Am J Obstet Gynecol 59, 68, 1950.

37. Crombleholme WR, Minkoff HL, Delke I, Schwartz RH. Cervical cerclage: an aggressive approach to treatened or recurrent pregnanacy wastage. Am J Obstet Gynecol 146, 168, 1983.

38. Preston Gqzaway C. Lynn Mullinsi. Prevention of preterm labor and premature rupture of the membranes. Clin Obstet Gynecol 29, 835, 1986.

39. Gravett MG, Hummel D, Eschenbach DA preterm labor associated with subclinical amniotic fluid infetion and witw bacterial vaginosis. Obstet Gynecol 67, 229, 1986.

40. Minkoff H, Grunebaum AN, Schwarz RH, et al. Risk factors for prematurity and premature rupture of membranes: A prospective study of the vaginal flora in pregnancy Am J Obstet Gynecol 159, 965, 1984.

41. Papiernik E. Bouyer J. Collin D, et al. Precocious cervical ripeninig and preterm labor. Obstet Gynecol 67, 238, 1986.

42. Leveno K.J. Cox K. And Roark ML: Cervical dilatation and prematurity revisited. Obstet Gynecol 68,434, 1986.

43. Newton E.R. Dinsmor M.J. Gibbs Rs: A ramdomized, blinded placebo-controlled trial of antibiotics in idiopathic preterm labor. Obstet Gynecol 74, 562, 1989.

44. Mc Gregor J.A. French J.I. Jones W et al : Association of cervicovaginal infections with increased vaginal fluid phospholipase A2 activity. Am J Obstet Gynecol 167, 1588, 1992.

45. Creatsas G, Pavlatos M, Lewis D, Aravantions D: Bacterial contamination of the cervix and premature rupture of membranes. Am J Obstet Gynecol 139, 522, 1981.

46. Regan JA, Chaos, James LS. Premature rupture of membranes, preterm delivery and group B. Streptococcal colonization of mothers. Am J Obstet Gynecol 141, 184, 1981.

47. Swett R.L. landerson D.V. Walker C, et al: Chlamydia trachomatis infection and pregnancy outcome. Am J Obstet Gynecol 156, 824, 1987.

48. Carey JC, Blackwelder WC, Nugent RP, et al. Antepartum cultures for ureaplasma urealyticum are not useful in predicting pregnanacy outcome. Am J Obstet Gynecol 164, 728, 1991.

49. Ruth B. Kundsin, Alan Leviton, Elizabeth N. Allred and Sharon A. Poulin. Ureaplasma urealyticum infection of the placenta in pregnanacies that ended prematurely. Obstet  Gynecol 87, 122, 1996.

50. Neilson JP. Verkuly DAA, Crowther CA et al:preterm labor in twin pregnancies: prediction by cervical assessment. Obstet Gynecol 72, 719,1988.

51. Williams MA, Mittendorf R. Lieberman E. Et al: adverse infants outcomes associated with first trimester vaginal bleeding. Obstet Gynecol 78, 14, 1991.

52. Holbrook RH, Jr Falcon J, Herron M, et al: Evaluation of a risk scoring system for prediction of preterm labor. AM J perinatol 6; 62, 1989.

Preterm eylemin tahmininde yaklaşımlar:

            1. Risk faktörlerinin skorlanması

            2. Servikal maturasyonun klinik değerlendirilmesi

            3. Uterin aktivite değerlendirilmesi

            4. Biyokimyasal belirteçler

            1.Risk faktörlerinin skorlanması: Preterm doğum açısından herhangi bir risk faktörü yoksa preterm doğumla birlikte olan epidemiyolojik faktörlere ve özgeçmişteki faktörlere dikkat edilmelidir. (55, 56)

            Bu faktörlerin bazıları Creasy ve arkadaşları tarafından hazırlanan risk faktörleri şemasında gösterilmektedir. (55)

            Bu risk faktörlerine puan verilip toplamı değerlendirilmektedir.Toplam 10 veya fazla puan alan hasta preterm eylem için yüksek risk grubuna girmektedir. 

            Skorlama için en yaygın kullanılan skorlama sistemi Creasy tarafından hazırlanmıştır.(55) Yaş, ırk, sosyoekonomik durum gibi bir çok faktör preterm eyleme direkt olarak sebep olmamaktadır. Bunun yanında preterm eyleme neden olan faktörler henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Skorlama sisteminde prediktif değeri yüksek olan uterin anomali, DES’e maruz kalma gibi çok nadir görülen faktörler bulunmaktadır. Bu nedenle popülasyondaki riski açıklamada çok değerli değildir. 

 Tablo 3: Creasy ve arkadaşları tarafından yayınlanan risk faktörleri şeması. 

Puan

Sosyoekonomik 

Faktörler

Önceki medikal

öykü

Günlük

alışkanlık

Gebeliğin durumu

Evde iki çocuk

Düşük sosyoekonomik

statü

Abortus x 1

Ev dışında 

çalışma

Yorgunluk

Anne yaşı <20 veya

> 40

Abortus x 2

Sigara

> 10/ gün

Kilo alımı 32. Haftada

5kg

Çok düşük sosyoekonomik durum

Boy < 150 cm 

Ağırlık < 45 kg

Abortus x 3

Ağır stresli 

çalışma

- Makat gelişi> 32. Hafta

- Kilo kaybı> 2 kg  

- 32. Haftada baş 

angajmanı

- Ateşli hastalıklar

Anne yaşı < 18

Pyelonefrit

- 12. Haftadan sonra

kanama,silinme,açılma

- Uterin instabilite

- Uterin

anomali

- 2.trimester

abortusu

- DES’e maruz

kalma

- Konizasyon

- Plasenta previa

- Hidramnios

10

- Daha önce 

preterm 

doğum

- Tekrarlayan 

2. Trimester

abortusları

- Çoğul gebelik

- Abdominal cerrahi 

prosedür

            Demografik riskler, kötü obstetrik öykü gibi riskler sağlık personeli tarafından değiştirilemeyen değerlerdir. Artmış preterm eylem frekansı ile birlikte bazı faktörler direkt olarak sebep olmamakta ancak daima artmış riskin bağımsız göstergesi olmaktadır. Preterm eylemde risk faktörlerini skorlamada kullanılan sistemler Keirse tarafından yayınlanmıştır. (56)

            Preterm doğum için risk faktörlerinin skorlanması iyi bir skorlama sistemi değildir. ( % 50’den az sensitivite) Termden önce doğumların  % 50’si doğum öncesi teşhis edilememektedir. Bu nedenle koruyucu bir sistem değildir. Buna ek olarak yüksek riskte gösterilmelerine rağmen çok büyük bir hasta grubu termde ve normal doğum yapmaktadır. (55) Sonuçlardaki bu dengesizliğin sebebinin kadınların terme kadar ulaşmasının tokoliz ve servikal sirkülaj ile sağlanmasıyla ilgili olduğu sonucuna varılmıştır.

            Preterm eylem için en önemli risk faktörlerinden birisi olan önceki preterm doğum hikayesi diğer risk faktörleri olmaksızın gebeyi yüksek risk grubuna sokmaktadır. Gerçektende Creasy sisteminde bu tek faktöre 10 puan verilmektedir. (55)

            2.Servikal maturasyonun klinik değerlendirilmesi: 

            Anatomik olarak serviksin esas yapısı fibröz dokudur. İsthmus ise kas dokusu içerir. Ortalama kas dokusu serviksin alt 1/3’ünde % 6.5, ortada %18 ve üst 1/3’ünde % 29 olmak üzere değişir. Gebeliğin üçüncü ayından itibaren isthmus uzar, genişler ve beşinci aydan itibaren uterin kavitenin en alt kısmını oluşturur. (57)  Böylece midtrimesterin fizyolojik fenomeni olan uterus kasılması servikal yetmezlik olarak yanlış teşhis alabilir. Gebelik boyunca serviks uzunluğu 3.5 cm’dir. ( 3.06-3.97cm arasındadır) Bir çok araştırmada preterm eylem ve doğum erken servikal dilatasyon ve silinme ile birlikte bulunmuştur. (7.50)  Bu durum servikal silinme ve dilatasyonun gebelik ilerledikçe ortaya çıkan bir durum olduğunu savunan eski çalışmalarla çelişmektedir.(9,10, 11, 12)

            Servikal olgunlaşma bulguları, Braxton-Hicks kasılmalarındaki artış ve alt uterin segmentin incelmesi ile birliktedir. Bunlar gebeliğin son 5-6 haftasında oluşur. (58)  Olgunlaşma bulgularından internal os genişlemesi dışındakiler parite ile ilgilidir. İnternal os genişlemesi multigravidlerde, primigravidlere oranla daha erken gelişir. Yine internal os genişlemesi preterm eylem riskinde 4 kat artışla birliktedir. Serviksin olgunlaşma mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır.ağ dokusunun biyokimyasal ve morfolojik olarak yeniden organizasyonunu içerir. Beklenen doğum tarihinden önce yüksek pelvik skorun belirlenmesi hem obstetrisyeni hem de hastayı erken doğum ihtimali yönünden uyarabilir. 

            32. Gebelik haftasından önce sıfır (0) seviyesinden aşağıda olan fetus başı, incelmiş alt uterin segment, 2 cm’den kısa serviks boyu ve açık internal os varlığı preterm eylem için tehlike işaretleri olarak bildirilmiştir. (59)

            Digital muayene uzun süreden beri altın standart olarak kabul edilmiştir. 3. Trimesterde yapılan tek bir vaginal muayenenin preterm eylemi tahmin etmedeki rolü incelenmiş, hastaların % 80’inde 2 cm veya fazla servikal dilatasyon görülmüştür.Bu grupta preterm doğum insidansı % 27 olarak bulunmuşken, dilatasyonu 1 cm’in altında olanlarda ise insidans % 2 olarak bulunmuş olup fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Ancak bu konuda yapılan çalışmalar farklı sonuçlar vermiştir. 34. haftadan önce servikal dilatasyon 1 cm’in üzerinde ve silinme % 30’un üzerinde olan gebelerde preterm eylem insidansı yüksek bulunmuştur. (7) Buna karşılık preterm eylemin göstergesi olarak düzenli yapılan vaginal muayenelerin ek bir fayda getirmediğini bildiren çalışmalar da yayınlanmıştır. (60)

            Serviksin ultrasonografik değerlendirilmesi

            Gebelik boyunca ultrasonografik olarak servikal uzunluğun ölçülmesi preterm eylem ve doğumla ilgili anatomik kısalmanın değerlendirilmesi için objektif ve noninvaziv bir yöntemdir. Abdominal ultrasonografi ile yapılan ölçümler transvaginal ultrasonografi ile yapılan ölçümlere oranla daha uzun bir serviks boyu rapor etmektedir. (61)

            Her ne kadar erken doğum riski servikal kısalma ile ilişkili ise de internal osun 5 mm’den daha geniş olması preterm doğum ile daha fazla ilişkilidir. (62) 34. Haftaya kadar ortalama servikal uzunluk 52 mm iken daha sonra servikal silinme artışı ile birlikte serviksin boyu kısalmaktadır. (63) DES’e maruz kalanların % 97’sinde Müllerien anomalisi olanların % 80’inde, normal uterin kavitesi olanların ise sadece % 60’ında 40 mm altında servikal uzunluk tespit edilmiştir. Servikal kısalma ve genişlemenin belgelenmesi servikal yetmezlik ve preterm eylem teşhisinde önemlidir. (64)Servikal genişliğin 1. trimesterde > 15 mm, 2. trimesterde > 20 mm olması servikal yetmezlik için diagnostiktir. (65)

            Ultrasonografik olarak serviks boyu 2 cm’den uzun ise gebelik komplikasyonsuz olarak uzatılabilir, buna karşılık fetal kısımların veya amniotik sıvının dilate endoservikal kanalda görülmesi halinde ise prognozun kötü olduğu ve gebeliğin erken sonlanabileceği bildirilmiştir. (66)

            Transvaginal ultrasonografi ile yapılan bir çalışmada gebeliğin 20-25. haftasına kadar servikal uzunluğun progresif bir biçimde arttığı daha sonraki haftalarda ise azaldığı gösterilmiştir. (67)  Ayrıca servikal uzunluğun gravite ve pariteden etkilenmediği gösterilmiştir. (63, 68)

            3.Uterin aktivitenin değerlendirilmesi

            Doğumdan 2-3 hafta önce uterusun gittikçe artan ritmik ve ritmik olmayan kasılmalarının olduğu eskiden beri bilinmektedir. Bu aktivite karına yerleştirilen tokodinamometre ile kaydedilebilir. Bu traseler intrauterin basınç ölçen bir kateter ile bakılınca tespit edilen traselerle uyum içindedir. (69)

            Bu tekniği kullanarak preterm doğumdan birkaç hafta önce artmış uterin aktivite tespit edilebilir. (70)   Preterm uterin aktivite, Braxton-Hicks kasılmalarından ayırt edilmeyebilir. Böylece normal bir gebelikle preterm eylem arasındaki ayrım zorlaşır. (69)  Bu kısıtlamalara rağmen uterin aktivitelerin izlenmesi erken doğum riski açısından anlamlı olabilir. 

            Yapılan bir çalışmada 28-32 haftalar arasında en azından 3 farklı zamanda 1 saat boyunca uterin monitörizasyon uygulanmış kasılma frekansı ile preterm eylem riski arasında önemli bir korelasyon olduğu gösterilmiştir. (71)  1 saat içinde 6 kontraksiyon eşik değer (cut off) olarak kullanılırsa pozitif test sonucu preterm eylemi % 75 sensitivite, % 79 spesivite, % 39 pozitif prediktif değer ve % 96 negatif prediktif değer ile tahmin edilebilmektedir. 

            Ronald J. Wapner ve arkadaşları tarafından yapılan bir çalışmada ise 24-36 haftalardaki preterm eylem için yüksek risk taşıyan gebelerde, günde iki kez evde uterin moniterizasyon uygulanması ile preterm eylemin ( kontrol grubuna göre daha az servikal dilatasyon ve daha az silinme mevcut iken ) daha erken tanınabileceği ve böylece neonatal prognozun iyileştirilebileceği gösterilmiştir. (72)

            Artmış preterm eylem aktivitesi, stimülasyon testi ile daha iyi değerlendirilebilir. Bu meme stimülasyon testinin temelini oluşturmaktadır ki endojen oksitosin oranını arttırabilmek için meme ucu stimülasyonu yapılmaktadır ve uterin aktivite 10-20 dakikada izlenmektedir, eğer uterin kasılmalar olursa bu artmış preterm doğum riskinin göstergesi olarak kabul edilir. 

            Benzer bir test oksitosin infüzyonu ile tanımlanmıştır. Bununla birlikte meme stimülasyon testinin spontan uterin aktivitenin ölçülmesinde daha etkili olmadığı düşünülmektedir. Böylece uterin aktivite izlenmesi preterm eylemin taranmasında birincil bir metod olmamaktadır. 

            4. Biyokimyasal belirteçler

            a. Progesteron ve östradiol: Doğum eyleminin başlamasında progesteron çekilmesinin myometrial aktiviteyi başlattığı gösterilmiştir. O zamandan beri doğum eyleminde östrojen ve progesteronun etkisi araştırılmaktadır. Bazı araştırmacıların doğum öncesi, doğum ve abortus öncesi progesteron seviyelerinde düşme olduğunu belirtmelerine rağmen sonraki çalışmalarla desteklenmemiştir. (73)

            Plazma serbest progesteron ve östradiol düzeyi veya progesteron / östradiol oranı arasında elle tutulur bir ilişki gözlenmemiştir. (74)

            Küçük bir çalışmada tükrük östrojen progesteron konsantrasyonu ile preterm eylem arasındaki ilişki incelenmiş ve tükrük östriol (E3) / progesteron oranı ile bir ilişki gösterilmiştir, ancak östradiol (E2) / progesteron oranı ile böyle bir ilişki gösterilmemiştir. (73, 75) Bu test doğumdan 1-4 saat önce bakıldığında bir anlam ifade etmekte daha erken fazda ise anlamlı olmamaktadır. 

            Bugün için progesteron çekilme hipotezi, insandaki doğum olayını açıklayamamaktadır ve erken doğum tahmininde etkili olmamaktadır. 

            b. İnflamasyon mediatörleri: İntrauterin enfeksiyonlarla birlikte olan preterm doğumlarda amniotik sıvıda Interlökin-1 ve Interlökin-6 gibi sitokinler, Fosfolipaz A2 gibi prostaglandinler, sentez  mediatörleri ve glikolipid ceramide lactoside gibi fagositoz ürünlerinin amniotik sıvı ve plazmada yükselmeleri preterm eylemin tanınmasında yardımcı olabilir. (76, 77, 78)

            c. Plasental peptidler: Preterm veya term doğumlar öncesi anne plazmasında bazı plasental peptidler ve hormonlar artış gösterir. Kortikotropin releasing hormon (CRH) plasenta tarafından ikinci ve üçüncü trimesterde sentezlenir ve doğum eyleminin potansiyel düzenleyicisi olarak kabul edilir. Preterm eylemde bunların yüksek olduğu tespit edilmiştir. (79, 80)  Yapılan küçük longitüdinal çalışmalarda kortikotropin releasing hormonun preterm doğum eyleminden haftalar önce arttığı bulunmuştur. Bu da CRH’nin yararlı bir prediktif test olduğunu göstermektedir. (81)

            Metarnal plazma CRH düzeyindeki yükselme, preterm doğumlarla birlikte- intrauterin enfeksiyonlar, prematür membran rüptürü, idiopatik preterm eylem gibi-pek çok olayda da yükselme gösterir.

            Preterm doğum ve çeşitli doğum komplikasyonlarının araştırılmasında kortikotropin releasing hormonun prediktif değeri incelenmiştir. 24. gebelik haftasından itibaren doğuma kadar 2-4 haftalık aralıklarla bakılan CRH düzeylerinde bir artış gösterilmiştir ve bu artışın eğrisi her hasta için çıkarılmış, 37. gebelik haftasından önce doğum yapanlarda bu artış ( 37. gebelik haftasından sonra doğum yapanlara göre) daha keskin bulunmuştur.(64)

            CRH ile ilgili klinik etkinliğin saptanması için daha geniş prospektif çalışmalara gerek vardır. 

            d. Fibronektin: Fibronektin 440.000 molekül ağırlığı olan bir glikoproteindir. İki major formu vardır: soluble fibronektin, kan plazmasında ve amniyotik sıvı gibi diğer vücut sıvılarında bulunur. Doku fibronektini, bazal membranlarla endotelyal hücreler arasındaki konnektif dokuda bulunur. Soluble fibronektin pıhtılaşma ve yara iyileşmesinde major rol oynar. Spesifik antikorların kullanımı ile çeşitli fibronektin izotiplerinin minör yapısal farklılıklarının tanımlanması mümkündür. Böylece FDC-6 monoklonal antikor ile yetişkin dokudan ve  fetal dokudan köken alan fibronektin subgrupları birbirinden ayrılabilir. 

            Fetal fibronektinin “oncofetal” bölüm olarak adlandırılan spesifik bir epitopu vardır. Bu bölüm treonin rezidüsüne bağlanan  a-n asetil galaktozaminden oluşur. Fetal fibronektin amniyotik sıvıda nispeten fazla miktarda bulunur ayrıca amniyon, plasental doku ve desidua parietalis ile koryon arasındaki aralıktada bulunur. .(82) Membranların mekanik ya da inflamasyonuna bağlı hasarı preterm eylemden önce bu proteinin serviks ya da vajinaya sızmasına neden olabilir.

            İlk olarak Lockwood ve arkadaşları fetal fibronektin pozitif olan hastaların % 81.7 sensitivite ve % 82.5 spesifite ile sonuçta preterm doğurduklarını göstermişlerdir. .(83) Bu çalışmada preterm kontraksiyonları olan hastalardan servikovaginal fibronektini pozitif olanlar negatif olanlara göre daha çok sayıda 37. Gebelik haftasından önce doğum yaptılar. Servikovaginal fetal fibronektin, servikal dilatasyon ve tokolitik tedavinin preterm eylem için prediktif değeri olduğu ancak vaginal kanama ve gestasyonel yaşın preterm eylem için prediktif değeri olmadığı gösterilmiştir. Servikovaginal fetal fibronektin pozitif olup preterm eylemi olan hastalarda servikal dilatasyon, antepartum kanama, peripartum enfeksiyonlar bebeklerde respiratuar distres sendromu ve perinatal ölüm daha fazla görülmüştür. Fibronektin negatif olup erken doğuran hastaların hiçbirinde peripartum enfeksiyon ve yenidoğan morbiditesi görülmemiştir. 

            Membranları intakt görülen preterm eylemli hastalarda servikovaginal sekresyonlarda fibronektin bulunması şaşırtıcıdır. Servikovaginal fetal fibronektinin potansiyel bir kaynağı, hasara uğramış membranlardan gizli amniyotik sıvı sızıntısı olabilir. Bu mekanizma molekül ağırlığı 450.000 ve / veya üstünde olan fibronektinin büyük miktarda sıvı veya daha küçük moleküler ağırlıklı proteinlerin transferi olmaksızın servikovaginal sıvıya geçişi olağan görülmediğinden şüphelidir. Üstelik preterm kontraksiyonları olan hastalardan hiçbirinde PROM (prematür rüptüre of membran) bulgularından birden fazlası izlenememiştir. Preterm eylemi olan hastalarda servikovaginal fibronektinin ortalama konsantrasyonları PROM’lu hastalardan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Termden önce doğuran membranları intakt hastalarda, bu yüzden membran rüptürü servikovaginal fibronektin için alışılmış bir kaynak değildir. 

            Membranları intakt olan erken doğum eylemli hastalarda servikovaginal fibronektinin olası kaynağı şöyle açıklanabilir: artan uterus kontraksiyonları koryonun uterusun desidual tabakasından ayrılmasına yol açtığı ve sonuçta fibronektinin servikovaginal sekresyonlara geçmesine sebep olduğu düşünülmektedir. 

            Lockwood ve arkadaşlarının yaptığı bir başka çalışmada 24-36. haftalarda  tek bir servikal fetal fibronektin ölçümü ile 60 ng/ml üstündeki değerlerde, preterm eylem % 73 sensitivite, % 72 spesivite, % 25 pozitif prediktif değer ve % 95 negatif prediktif değer ile tahmin edilebilir. 50 ng/ml üstündeki fibronektinin preterm eylem tahminindeki sensitivitesi % 68 spesivitesi % 80 pozitif prediktif değeri % 30 ve negatif prediktif değeri % 95 bulunmuştur. .(84)

            Servikovaginal sekresyonlarda fetal fibronektin varlığının, term eylem ve doğumu tahmin etmede bir belirteç olarak kullanılıp kullunılamayacağı araştırılmıştır. Beklenen doğum tarihlerine ulaşan gebelerde servikovaginal fibronektinin pozitif prediktif değeri % 86, negatif prediktif değeri % 88 bulunmuştur ve yararlı bir belirteç olabileceği bildirilmiştir. (82)

            Fetal fibronektin preterm eylem tanısının doğruluğunu arttırır. Erken preterm doğum tanısı koymak zordur yanlış pozitiflik oranı da yüksektir. (85)

            Onkofetal fibronektin bir ekstrasellüler matriks proteini olup normalde fetal zarlar ve desiduada bulunur. Gebeliğin ilk yarısında gestasyonel sac uterus içine implante olup tutunduğunda fibronektin normal olarak servikovaginal sıvıda bulunur. 20. Haftadan sonra serviks ve vaginada fibronektin bulunması patolojik olup membranların desiduadan ayrıldığını gösterebilir. 

            Klinikte yalancı eylemi olan hastaların % 50 kadarı sonuçta preterm doğurmaktadır. Yalancı eylemin gerçek eylemden ayrılması zordur. Çünkü gerçek eylemi ayırt etmeye yarıyan tek kesin faktör, dönüşümsüz ilerleyen servikal değişiklik ile ve sonuçta doğumla sonlanan uterin kontraksiyonlardır. 

            Yalancı eylemi olanlarda pozitif fetal fibronektin preterm eylem ve doğum için önemli bir riski göstermektedir. (86) Bir prospektif çalışmada düzenli persiste uterin kontraksiyonları (> 10/ saat) ve intakt membranları olan 24-34 gebelik haftalarındaki hastalar fetal fibronektin açısından incelendi. Servikal açıklığı 1 cm ve altında olan tüm hastalara yalancı eylem tanısı kondu. Sonuçta yalancı eylem tanısı alıp fibronektini pozitif olan tüm hastalarda preterm eylem saptandı. Preterm doğum için spesivite % 72, pozitif prediktif değer % 64 bulundu. Fetal fibronektini negatif olan hastalarda preterm doğum için sensitivite % 90, negatif prediktif değer % 93 bulundu. 

            Preterm eylem için yüksek riskli olan asemptomatik kadınlarda yapılan longitüdinal çalışmalarda pozitif testin preterm doğum için % 46 pozitif prediktif değer, % 93 sensitivite, % 52 spesivite ve % 94 negatif prediktifi değeri olduğu saptanmıştır. (87)

            Pozitif fetal fibronektinin preterm eylem için relatif riski 7.6 bulunmuştur. 

            Sonuçta desidua ile koryon arasındaki ekstrasellüler matriksin bir komponenti olan fetal fibronektin, alt genital sistemde ölçülebilir miktarda bulunduğunda kontraksiyonu olan hastada doğum riskini saptamak için uygun bir belirteçtir. 

            e. Prolaktin: Memeli türlerinin çoğunda prolaktin yapısal olarak büyüme hormonu ve plasental laktojenine benzer şekilde 197-199 amino asitten oluşur. Küçük prolaktin, büyük prolaktin, glikozillenmiş prolaktin ve büyük büyük prolaktin olmak üzere 4 tür prolaktin tanımlanmıştır.

            Desidua hücreleri progesteron etkisi ile endometrial stroma hücrelerinden gelişir. Erken gebelikte çoğalarak tüm uterusu kaplar. Desidua hücreleri glikojen ve yağ damlacıkları birikimi ile prolaktin, relaksin, renin, insülin benzeri büyüme faktörleri ve insülin benzeri büyüme faktörleri bağlayıcı globulinleri üretirler.

            Desiduadan salgılanan prolaktinin amino asit dizisi, kimyasal ve biyolojik özellikleri hipofizer prolaktin ile aynıdır. Desidual prolaktin sentez ve salınımı plasenta, fetal membranlar ve desidual faktörler tarafından kontrol edilir. Hipofizer prolaktinin aksine dopamin, bromokriptin ve TRH’nın desidual prolaktin sentez ve salınımına etkisi yoktur. Desidual prolaktin salınım faktörü adı verilen bir protein plasentadan elde edilmiştir ve yine bu salınım faktörünün uyarıcı etkisini bloke eden bir inhibitör protein desidua hücrelerinden elde edilmiştir. IGF-1, relaksin ve insülinin her biri kendi reseptörleri üzerinden desiduadan prolaktin salınımını aktive ederler. 

            Prostoglandin sistemi desiduadan prolaktin salınımını üzerine etkili değildir ve kortikosteroidler desiduadan prolaktin salınımını etkilemezler.

            Amniotik sıvıdaki prolaktinin desiduadan salındığını gösteren sağlam kanıtlar vardır. İnvitro olarak yapılan deneylerde prolaktinin fetal membranlar arasındaki geçişinin amniotik sıvıya doğru olduğunu göstermiştir. Amniotik sıvıdaki prolaktin miktarı, maternal dolaşımdaki konsantrasyonla değil, desidual içerikle benzerlik gösterir. Amniotik sıvı prolaktin düzeyi gebeliğin ilk yarısında en yüksek seviyeye ulaşırken (4000 ng/ml, 180 Omol/L civarında) bu dönemde maternal serum prolaktin düzeyi 50 ng/ml (2220 pikomol/L) ve fetus seviyesi 10 ng/ml (440 pmol/L) düzeyindedir. Maternal dolaşımdaki prolaktin düzeyi doğuma yakın en yüksek düzeyine ulaşır.Amniotik prolaktin düzeyi bromokriptin tedavisinden etkilenmez.

            Desidual prolaktinin amniotik sıvı hacmi ve elektrolit konsantrasyonlarını düzenlediğine inanılmaktadır. Prolaktinin su ve iyon transportunu düzenlediği ve fetal amniotik membrana bağlandığı ilkel hayvanlarda gösterilebilir. İnsanlarda gebelik sırasında anormal amniotik sıvı volümü ile birlikte gelen hastalıklar da bu mekanizma ile açıklanabilir.  Özellikle idiopatik polihidramniosta bu mekanizma çok daha geçerlidir. İdiopatik polihidramniosta membranlardaki prolaktin reseptörlerinin sayısında azalma vardır. Prolaktin fetusta sürfaktan sentezinin düzenlenmesine de katılır  (88) ve ayrıca uterus kasının kasılmasını inhibe eder. Prolaktin ayrıca immün sistemi baskılar ve konseptusun immünolojik rejeksiyona uğramasının engellenmesine yardımcı olur. 

            Normal menstüriel siklus boyuncada endometriumda prolaktin sentezi olur. Ancak bu sentez adetin yaklaşık 23. gününde histolojik desidualizasyon olduktan sonra başlar. . (89) Gebelik sırasında prolaktin fetal hipofiz maternal hipofiz ve uterustan salınır. Trofoblast veya fetal zarlar prolaktin üretebilir. Endometriumda prolaktin üretimini başlatmak için progesteron varlığı gereklidir. Oysa myometriumda progesteron prolaktin sentezini baskılar. Amniotik sıvıda bulunan prolaktinin kaynağı desiduadır. (90) Fetal dolaşımdaki prolaktin ise fetal hipofizden kaynaklanır. 

            Amniotik sıvı prolaktin konsantrasyonları 10. haftaya kadar maternal serum konsantraslarına paraleldir. 20. haftaya kadar artar ve daha sonra azalir. Gebelik sırasında bromokriptin  supresyonu yapılırsa hipofizden prolaktin salgılanması azalır.Maternal-fetal kan düzeyleri en aza iner ancak fetal büyüme ve gelişme ile amniotik sıvı düzeyleri etkilenmez. Desidual prolaktin sekresyonu da  dopamin agonistleri ile tedaviden etkilenmez. . (91) Desidual prolaktin ancak amnion, korion ve zarlar arasında sağlıklı bir yapı olduğu zaman zarlardan geçebilir. Anormal gebeliklerde maternal ve fetal kan prolaktin düzeylerinin klinik bir önemi yoktur. Hipertansif gebelerde ve polihidramnioslu hastalarda desidual ve amniotik sıvı prolaktin düzeyleri düşüktür. Korion levede prolaktin reseptörleri vardır ve polihidramnioslu hastalarda konsantrasyonu  düşüktür. . (92) Prolaktin insanda amnionun fetustan anneye yönelimini azaltır. Bu reseptörlere bağlı etki fetal yüzeyi örten epitelde yer alır. Fetal hıpofiz kaynaklı  prolaktinin fetal sıvı ve elektrolit dengesinin düzenlenmesinde andidiüretik hormon gibi etki gösterdiği saptanmıştır. 

            Preterm eylemde biyokimyasal belirteçlerin yararları son zamanlarda Creasy tarafından tartışılmaktadır. Servikovaginal fibronektinin preterm eylemde önemli bir belirteç olarak kullanılmasından sonra desidual orjinli prolaktin üzerinde çalışmalar yoğunlaşmıştır. Preterm eylemi olan hastalarda vagen ve ektoservikste prolaktin bulunmasının mantığı muhtemelen fetal fibronektin için önerilen mekanizmaya benzemektedir. Yani desidua-membran aralığının ayrılması fetal membranlardan transport edilenden daha fazla miktarda prolaktinin servikse sekrete edilmesine yol açmaktadır ancak amniyotik sıvıda prolaktinin bulunması ve zedelenen membranın bu polipeptidin transportuna geçirgenliğini değiştirmesi amniyotik sıvınında potansiyel bir kaynak olabileceğini göstermektedir. 

            John M. O’Brien ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada servikovaginal prolaktinin preterm eylem için pozitif prediktif değerini % 85, negatif prediktif değerini % 45, sensitivitesini % 61, spesifitesini % 75 bulmuşlardır. Yine servikovaginal prolaktinin pozitifliğini düşük doğum ağırlığı ve kısa latent periyod ile birlikte bulmuşlardır. (93)

            Preterm  eylemin  önlenmesi

            1.Yatak istirahati: Bir çok obstetrik problem yatak istirahati ile tedavi edilebilir. Teorik olarak yatak istirahati, uterus kan akımının artması ve serviks üzerindeki basıncın azalmasını sağlar. Bu nedenle bir çok çalışmada dikkatler yatak istirahatinin erken doğumda yüksek risk taşıyan gebelikler üzerindeki etkisine çevrilmiştir. (94)

            İkiz gebeliği olanlarda yatak istirahati uygulananlarda perinatal ölüm hızında azalma ve daha uzun bir gebelik süresi ortaya çıkmıştır. (95) Ayrıca yatak istirahati uygulana kadınlardan doğan bebeklerin ağırlığı aktif çalışan kadınlardan doğanlara oranla daha fazla bulunmuştur. (96)

            Yatak istirahati ve yakın takip birlikte uygulandığında bu yöntemle preterm doğum hızı % 50’den fazla oranda azalmaktadır. Şüphesiz yatak istirahatinin ikiz gebeliklerde faydalı etkileri bulunmaktadır. Ancak preterm eylem için yüksek riskli tekil gebeliklerde faydalı etkinin belirlenmesi için yeterli çalışma yapılmamıştır. 

            Preterm eylem riski olan kadınlarda fiziksel ve seksüel aktivite kısıtlanması yaygındır. İkiz gebeliklerde yatak istirahatini destekleyen yazılar olmasına karşın  (94) yatağa bağlanmış grupta preterm eylem ve doğum hızının arttığını gösteren yayınlarda vardır. (97)  Preterm doğum riski olan kadınlarda dereceli aktivite kısıtlamasını destekleyen bir çok araştırma yayınlanmıştır. (22, 23, 24)

            Gebeliğin erken ve orta dönemlerinde egzersiz yapmanın faydalı olduğu ancak son trimesterde egzersiz yapmanın artan vücut ağırlığı ve terme yaklaşan gebenin değişen dengesi nedeni ile zor olduğu aşikardır. 

            3. trimesterde  annenin kardiyovasküler ve metabolik cevapları ile ilgili yapılan bir araştırmada, bazı hastalarda uterus kasılmaları ve erken doğum eylemini uyarabilecek norepinefrin konsantrasyonlarının artışının egzersiz tarafından başlatıldığı gösterilmiştir. (98)

            Orta derecedeki egzersizlerin ise erken doğum riskini azaltmakta faydalı olduğu hatta daha önceden aktif olmayanlarda bile erken doğum riskini azalttığı bildirilmiştir. 

Tablo 4: Preterm doğum açısından riskli gebeliklerde aktivite kısıtlanması

Endikasyon

Aktivite seviyesi

Normal gebelik 

Kısıtlama yok

- Normal servikal muayene ve uterin

aktiviteye karşın önceki preterm doğum

öyküsü 

- Servikal yetmezlik

Minimal kısıtlama 

- Günde 2-4 defa 1 saatlik dinlenme 

- 20. Haftadan sonra aşırı aktivite ve koitusta 

sınırlama

- Birden fazla preterm doğum öyküsü 

- Prematür servikal dilatasyon

- Aşırı uterin aktivite 

Evde aktivite kısıtlanması

- Modifiye yatak istirahati

- 20. Haftadan sonra koitusta sınırlama veya 

yasaklama

- Çoğul gebelik

- Evde kısıtlamaya uyum göstermeyenler,

- 3-4 cm’den fazla servikal dilatasyonu,

- % 80’den fazla silinmesi olanlar. 

Hastanede yatak istirahati

- Üstteki bulgulara ek olarak kabaran amnios 

kesesi

Hastanede sıkı takip 

- Trendelenbur

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sigaranın, Avrupalı Kâşiflerin Kuzey Amerika’ya Gidip, Oranın Yerli Halkıyl

Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var. Sizlere burada tütünün kronolojik tarihçesini sunuyoruz:

19. Yüzyıldan Önce Tütün Kullanımı

1492′den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.

1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı.

1535: Montreal Adasına ulaşan Jacques Cartier oradaki yerli halkın kendisine tütün sunmasından sonra günlüğüne “vücutlarını, ağızları ve burunları sanki birer bacaymışlar gibi tütene kadar, dumanla dolduruyorlar”, “biz de onları taklit ettik, ancak duman biber gibi acıydı ve ağzımızı yaktı” diye yazmıştı.

1556: Fransa ilk defa tütünle tanıştı ve Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler). 1565 yılına gelindiğinde, tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.

1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.

1612: Amerika’da Virginia’da ilk defa ticari tütün ekimi yapıldı ve başarıya ulaştı. Amerikalı tütün ekicisi John Rolfe daha sonra ünlü Kızılderili kızı Pocahontas’la evlendi. On yıl içinde, tütün Virginia eyaletinin en önemli ihraç maddesi haline geldi. Tütün ekimi için köle iş gücü kullanılmaya başlandı.

1618: Virginia 20.000 libre tütün üretti.

1622: Virginia, bir Kızılderili saldırısında kolonisinin üçte birini kaybetmesine rağmen 60.000 libre tütün üretti.

1627: Virginia, 500.000 libre tütün üretti.

1629: Virginia tütün üretimini üç katına çıkararak 1.500.000 libre tütün üretti.

1634: Maryland kuruldu. Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.

1660: Tütün üreticisi olan Virginia ve Marland kolonilerinde kölelik başladı. Sayıları azalan beyaz uşaklar yerini kölelere bıraktı. Köle fiyatları tütün fiyatlarına göre belirlenmeye başlandı.

1676: New France Kolonisinde sokakta tütün içmek ve tütün taşımak yasaklandı. Bir süre için, perakende satışta yasaklandı ancak halkın kendileri için tütün yetiştirmeye başlamasıyla, Kanada’nın tütün endüstrisi düşüş gösterdi.

1732: Virginia’nın en zengin tütün üreticisi Robert King öldü. Öldüğünde 300.000 dönüm arazisi ve 700 kölesi vardı.

1739: Fransa, Kanada’dan tütün ithal etmeye başladı.

1761: İngiliz doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.

1775: Virginia ve Maryland’in tütün üretimi 100 milyon libreye ulaştı.

Sigaranın Zararları

Sigaranın sağlığa zararlı olduğu, paketi her elinize aldığınızda gözünüze çarpar. Peki ya güzelliğe zararı? Bunu hiç düşündünüz mü? Cevabınız hayır ise sizi, güzelliğinizin baş düşmanını tanımaya davet ediyoruz. Sigara, cildinize, gözlerinize, dudaklarınıza zarar veriyor, kırışıklıklara, selülite neden oluyor ve çabuk yaşlandırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin bir çoğunda en çok rastlanan ve en çok ölume yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda % 250 oranıinda artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının % 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Sigarada 4000 i aşkın birbirinden farklı zararlı madde bulunmaktadır. Ayrıca sigaranın ana maddesi olarak bilinen tütünde de bir çok zararlı madde bulunmaktadır. Tütün yetiştirilirken haşere ve böcekten korunması için böcek zehiri kullanılır. Sigarayla birlikte, bir çok zehirli maddenin dışında, böcek zehirini bile içimize çekmiş oluyoruz.

Sigaranın Neden Olduğu Hastalıklar

Bağımlılık - Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.

Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.

İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.

Kısırlık - Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.

Menopoz - Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.

Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.

İyileşme Zorluğu - Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır. Diş Kaybı - Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.

Prostat Kanseri - Sigara içmek prostat kanserinin %40′ından sorumludur.

Göğüs Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.

Rahim Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.

Boğaz Kanseri - Boğaz kanseri vakalarının %80′ine sigara yol açar.

Mide Kanseri - Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.

Karaciğer Kanseri - Karaciğer kanseri vakalarının % 80′i sigara yüzünden olur.

Gırtlak Kanseri - Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.

Amfizrem - Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85′i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)

Ağız Kanseri - Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.

Yemek Borusu Kanseri - Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.

Çocukluk Solunum Problemleri - Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)

Kulak Enfeksiyonları -Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.

Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması - Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.

Şeker Hastalığı - Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.

Kalp Hastalıkları - Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.

Gangren - Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.

Sigara İle İlgili Yapılan Bilimsel Araştırmalar

Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve en çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış gösteren akciğer kanserine sadece ABD’de her yıl 160 bin kişi yakalanıyor. Türkiye’de ise her yıl 30-40 bin kişide akciğer kanseri görülüyor.

Bir başka araştırmaya göre akciğer kanserinin yüzde 85′i, kronik bronşit’in yüzde 75′i, kalp hastalıklarının yüzde 25′i sigaradan kaynaklanıyor. Uzmanlar, 100 bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin kansere yakalanma oranının yüzde 3-4, günde bir paket içenlerde yüzde 61, 1-2 paket içenlerde 143, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 217 olduğuna dikkat çekiyor.

Tütünde sağlığa zararlı hangi maddeler bulunuyor?

En iyi bilinen ve en tehlikelileri karbonmonoksit, nikotin ve katrandır. Bu maddeler nasıl öldürücü etki yapar?

Karbonmonoksit: Arabaların egzoz gazının aynısıdır. Kanın oksijen taşıma yeteneğini azaltır.

Nikotin: Kokain ve morfin kadar bağımlılık yapar. Kan basıncını (tansiyon) ve kalp hızını artırır. Karbonmonoksit ile birlikte koroner arter hastalığı ve beyin damar hastalığına yol açar.

Katran: Kanserojen (kanser yapıcı) olup akciğer kanseri, amfizem ve kronik bronşit yapar.

Düşük katran ve nikotin içeren sigaralar az mı zararlıdır?

Hayır. Kanda azalan miktarları telafi etmek için alışkanlığı olanlar daha fazla içer ve daha çok içine çeker.

-Filtreli sigaralar zararsız mıdır?

Hayır. Filtre karbonmonoksit ve diğer zehirli gazları temizlemez. Filtreli sigara içicisi yine de kalp hastalıkları ve inmeye (felç) yakalanabilir.

Sigara neden kadınlara daha zararlıdır?

Menapoz 1-3 yıl daha erken olur. Doğum kontrol hapı kullanan kadınlar arasında sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizi geçirme şansı 10 kat fazladır.

-Dünyada sigara tüketimi ne kadardır?

Gelişmiş ülkelerde 15 yaşın üzerinde sigara içenlerin günde ortalama 7-10 sigara içtiği saptanmıştır.

Bunları Biliyor muydunuz?

Sigara içen ve yaşamları boyunca da içmeye devam eden gençlerin yarısı tütün nedeni ile öleceklerdir.

Sigara içen annelerin doğacak çocukları da zarar görür. Düşük, düşük doğum ağırlığı, hamilelik komplikasyonları, bebeklik ve çocukluk dönemleri sağlık sorunları riski vardır.

Sigara tüm kanser türlerinin %30′nun, akciğer kanserlerinin ise %80-90 nedenidir. Erkeklerde en sık ölüm nedeni olan kanser türü akciğer kanseridir. Kadınlarda en sık neden meme kanseri iken son yıllarda kadınlarda da akciğer kanseri en sık ölüm nedeni haline gelmiştir.

Sigara içenlerin, içmeyenlere göre kalp krizinden ölme olasılığı iki kat, ani kalp durması riski üç kat daha fazladır.

Pipo ve sigara içenlerde, içmeyenlere göre ağız ve yemek borusu kanserleri beş kat daha fazladır.

Sigara, ses kaybına ve ölümünüze yol açan gırtlak kanserinin başlıca nedenidir.

Sigara içenler içmeyenlere göre; zatürre, soğuk algınlığı, bronşit, sinüzit gibi hastalıklara daha kolay yakalanır ve daha zor iyileşirler. Hatta sigara içenlerle çalışan veya yaşayan ama kendisi sigara içmeyen kişilerde bile bu göze çarpar. Çocuklarda bu durum daha belirgindir.

Sigara İle İlgili İstatistikler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.

Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.

Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?

Hergün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

Heryıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

Hergün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Sigarayı Daha Başka Nasıl Tanıyabiliriz. Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

Sigara Ülkemizin Sorunu Değildir

Dünyada Sigaradan Ölümler

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada en büyük sağlık sorunun sigara olduğunu ilan etmiştir.

Dünyada her yıl 4 milyon insan sigaradan hayatını kaybediyor. Eğer, gerekli önlemler alınmazsa bu sayı, önümüzdeki 20 yılda 10 milyona çıkacak.

:: Türkiye’de Sigara Tüketimi

1990-1995 YILLARI

İki yabancı markalı sigara fabrikası faaliyete geçti. Açılışında bütün devlet erkanı oradaydı. Bütün “billboard”lar, gazeteler, dergiler, satış noktaları neredeyse her yer sigara reklamı ile donatıldı. Bine varan araç, on bini aşan personelle dağıtım ağı kuruldu. Tüketimi körüklemek için bedava sigaralar dağıtıldı.Başta bayiler olmak üzere her yere promosyonlar yağdırıldı. Tıp fakültesi mezuniyet balosunu Marlboro düzenledi. Üniversitelerin özel günlerinin değişmez sponsoru sigara idi. “Camel Trophy” - “Marlboro Adventure” gibi organizasyonlar sürekli gündemde tutuldu. Bir çok gazeteci- televizyoncu tanıtım için başta Amerika olmak üzere seyahatlere götürüldü. Çıkarılmak istenen kanun veto edildi, sonra gündeme bile alınmayıp, bir dönem görüşülemeden kabul oldu.

Patlama Yapan Sigara Tüketimi

1993 yılında yıllık tüketim 4.7 milyar paket / 22 Trilyon TL

1994 yılında yıllık tüketim 5.4 milyar paket / 61 Trilyon TL

1995 yılında yıllık tüketim 5.7 milyar paket / 95 Trilyon TL

Sosyal Sonuçlar

5 yılda (11-19 yaş arası) 5 milyon genç sigaraya başladı.

Sigara içme yaşı 11′lere indi.

Sigara, son derece prestij kazandı, bilinç altlarına yerleşti.

Sigara içmek doğal bir davranış oldu. Hiçbir kapalı yerde, sigara içen hiçbir kimseyi uyaramazdınız.

Savaşılması imkansız görünen sosyal ve ekonomik bir dev imajı oluşturuldu.

Türkiye’de Sigaradan Ölümler

Peki sigaradan daha öncelikli sorun var mı? Bir toplumsal sorunu neye göre sıralamalıyız. Şüphesiz ölçümüz insan hayatı ve sağlığına verdiği zarar ölçü olarak alındığında: Hiçbir şey, sigara kadar ülkemizde insanlarımıza zarar vermemektedir. Ölçümüz insan hayatıdır.Her yıl ülkemizde 100.000 insanımızı erken yaşlarda sigaraya kurban vermekteyiz eğer önlem alınmazsa önümüzdeki 20 yılda bu sayı 250.000′e çıkacak.Her yıl ülkemizde 100 bin kişinin ölmesi karşısında kılı kıpırdamayanlar var. Her yıl 100 bin kişi ne anlama geliyor?Her gün 1 uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.

:: Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor

:: Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor kimse sağ kalmıyor.

Ülkemizde en çok ölüme sebep veren diğer toplumsal sorunlarla karşılaştıracak olursak, sigarayı daha iyi tanıyabiliriz. Ülkemizde sonucu ölüm olan toplumsal belli başlı diğer sorunlarla karşılaştırılacak olunursa :

:: Bilinen terör yılda 2-3 bin insanımızın

:: Trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın

:: Sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır.

Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb. tüm ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

SİGARADA KAÇ ZEHİR VAR?

Sigarada bulunan zehirlerden birkaçı:

Polonyum - 210 (kanserojen),

Radon (radyosyon),

Metanol (füzeyakıtı),

Toluen (tiner),

Kadmiyum (akü metali),

Bütan (tüpgaz),

DDT (böcek öldürücü),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Aseton (oje sökücü),

Naftalin (güve kovucu),

Hidrojen Siyanür (gaz odaları zehiri),

Arsenik (fare zehiri),

Amonyak (tuvalet temizleyicisi) ,

Karbon (eksoz Monoksit gazı),

Nikotin

ve 3.885 toksik madde.

Sonuç olarak ciğerlerimizde oluşan Katran (asfalt).

İşte sigarayı bırakmanın faydaları:

- 72 saat sonra akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar

- 2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme ve merdiven çıkma)

- 1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları (zatürre gibi) riski azaltır. Öksürük, nefes darlığı düzelir

- 5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski yüzde 50 azalır

- Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır

- Sindirim sistemi ülseri riski azalır

- Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum kilolu bebek doğurma riski, içmeyenlerdeki düzeye iner

- Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner

- Aynı evde yaşayan küçük çocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır

Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten sebepler ise şöyle sıralanıyor:

- Sigaraya bağlı bir hastalığın ortaya çıkması

- Sigaranın fiyatının pahalı gelmesi

- Sigaranın zararları hakkında çıkan yayınlar

- Çevresi tarafından bırakmaya yönelik teşvik, kınama

- Kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması

- Gelişmiş ülkelerde sigaranın zararları hakkındaki yazılar, sigaranın fiyatı, kınama ve yasaklamalar etkili olurken, Türkiye’de bir hastalığın ortaya çıkması daha çok etkili oluyor

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

1)aşağıdakilerden Hangisinde Verilen İki Olayın Birlikte Gerçekleşmesi Norm

1)Aşağıdakilerden hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A) Diyafram kasının kasılması / Karın iç boşluğunun azalması

B) Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arsı kasların kasılması / Göğüs boşluğunun hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi / Göğüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kaslrın gevşemesi / Karın iç basıncının azalması

CEVAP: B

2)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

3)Aşağıdakilerden hangisi, insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B)Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C)Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D)Akciğer gaz değişim yüzeyinin cok genilş olması

E)Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değişebilmesi

CEVAP : C

4)Açık taşıma sisteminde sahip olan canlıların çoğu serbest ve aktif haraket etme yeteneğine sahip değildir. Buna rağmen trake solunumu yaparak aktif haraket etme yeteneği kazanmış canlı hangisidir?

AKöpek balığı

B)Kurbağa

C)Midye

D)Karasinek

E)Salyangoz

CEVAP : D

5)Canlılarda oksijen tutan pigmentler;

1-Hemoglobin

2-Hemosiyanin

3-Miyoglobin

4-Klorokruorin

5-Hemoeritrin’ dir

Hangileri kapalı taşıma sistemi bulunduran canlılarda oksijen ve karbondioksit taşınmasın da görev yapmaz?

A)Yalnız 3

B)2 ve 3

C)1 ve 4

D)3 ve 4

E)1,2 ve 3

CEVAP : A

6)Aşağıdaki canlıların hangisinin karşısındaki solunum organı yanlış verilmiştir?

A) Çekirge =>Trake

B) Timsah => Solungaç

C) Semender => Dış solungaç

D) Paramesyum => Hücre zarı

E) Akrep => Kitapsı Akciğer

CEVAP : B

7)Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A)Solunum organının kılcaldaamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine dogru genişlemesi

C)Solunum gazlarının pigmentlerle taşınması

D)Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E)Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

(Bu soruyu sona at) 8) Aşağıdakilerden hangisi kuşların uçmasına doğrudan katkısı olan bir uyum değildir?

A)Vücut sıcaklıklarının sabit olması

B)Akciğerlerinin hava keseleriyle bağlantılı olması

C)Vücutta fazla su tutlmasını önleyici yapıların bulunması

D)Gövde omurlarının birbirine kaynamış olması

E)Kemiklerinin içinin boş olması

CEVAP : A

9) 1.Karbominohemoglobin şeklinde

2Plazmada çözünmüş halde

3.Plazmada bikarbonat iyonları halinde

İnsanda karbondioksit taşınması yukarıdakilerden hangileriyle gerçekleşir?

A)Yalnız 1

B)1 ve 2

C)Yalnız 3

D)2 ve 3

E)1,2 ve3

CEVAP :E

10)İnsanda oksijenin kan ile taşınması ile ilgili aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A)Oksijen alyuvarlar yapısındaki “Karbonikanhidraz”enzimi yardımıyla hemoglobinle birleşir

B)Alyuvarlarda hemoglobin ve oksijen birleşerek oksihemoglobin birliği kurulur

C)Oksihemoglobin oluşumu ortamdaki oksijen konsantrasyonna bağlıdır

D)Oksijenin%98′i alyuvarla, %2’si de kan plazması ile taşınır

E)Serbest kalan oksijen diffüzyonla dokulara geçer.

CEVAP : A

11)Soluk alıp-verme mekanizmasının açıklanmasında aşağıdakilerden hangisi etkili değildir?

AOmurilik soğanı

B)Göğüs boşluğu

C)Diyafram

D)Kaburga kasları

E)Beyincik

CEVAP : E

12)Aşağıdakilerden hangisi hayvanlarda solunumu gerçekleştiren yapıların ortak özelliklkerinden birisi değildir

A)Çeperleri nemli, ince ve yarı geçirgendir

B)Yüzeyleri genişlemiştir

C)Gaz alışverişi diffüzyonla gerçekleştirilir.

D)Oksijen alıp , karbondioksit verirler

E)Hücrelerde oksijen taşınmasında hemoglobin kullanırlar

CEVAP : E

13)Çeşitli solunum sistemleriyle ilgili olarak verilen aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A)Solungaç solunumu yapan canlılar suda çözünmüş oksijenden yararlanırlar

B)Balıklarda solungaçlardan alınan oksijen gazı kalbe gelir ve vücuda pompalanır

C)Omurgalılarda oksijen ve karbondipksit,kandaki taşıma pigmentleri ile taşınır

D)Böcek trakeleri oksijeni ve karbondioksiti gaz olarak taşır

E)Kuş akciğeri esnek değildir ve alveolü yoktur

CEVAP : B

14)Canlılardaki solunum sistemlerinin temel aracı aşağıdakilerden hangisidir?

A) ATP üretmek

B) Homeostasiyi sağlamak

C) Canlı ile ortam arasındaki gaz alışverişini sağlamak

D) Doku hücrelerine besin taşınmasını sağlamak

E) Metabolizma sonucu oluşan artık maddeleri dokudan uzaklaştırmak

CEVAP : C

15) 1. Akciğer

2. Deri

3.Solungaç

Yukarıdaki yapılardan hnagileri kurbağalarda gaz alışverişini sağlayan yapılardandır?

A) 1 ve 2

B) Yalnız 2

C) 2 ve 3

D) 1,2 ve 3

E) Yalnız 3

CEVAP : A

16)Aşağıda verilen canlılardan hangisinde solunum için diyafram, akciğer ve göğüs kasları en iyi şekilde gelişmiştir?

A) Kurbağa

B) Memeli

C) Kuş

D) Kertenkele

E) Semender

CEVAP : B

17)Aşağıdakilerden hangisi solunum sistemimizin yapı ve işlevleri ile ilgili doğru bir açıklama değildir?

A) Soluk alırken diyafram gevşeyerek kubbeleşir

B) Soluk borusu ve bronşlar titrek tüylü epitel ile kaplıdır

C) Soluk alma derinliği arttıkça ,göğüs boşluğu içindeki basınç düşer

D) Solunum merkezi omurilik soğanındadır

E) Solunumu denetleyen temel madde karbondioksittir

CEVAP : A

18) Aşağıdaki damarların hangisinde karbominohemoglobin konsantrasyonu en azdır?

A) Alt ana toplardamar

B) Üst ana toplardamar

C) Karaciğer üst toplardamarı

D) Akciğer toplardamarı

E) Böbrek atardamarı

CEVAP : D

19) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Vücut dışına stigmalarla açılır

B) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

C) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

D) Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

20)Bitkilerde gaz alışverişi ile ilgili olarak verilen aşağıdaki özelliklerden hangisi doğru değildir?

A) Yapraktaki stomalardan diffüzyon ile gerçekleştirilir

B) Gövdede lentiseller gaz alışverişinde görev alır

C) Kökte gaz alışverişi difüzyon ile olur

D) Bitkiler gündüz yalnız fotosentez , gece ise solunum yaparlar

E) Stomalar açılıp kapanabilir fakat lentiseller devamlı açıktır

CEVAP : D

21)Çok sıcak yaz aylarında , deniz kenarlarında soluk alıp vermede güçlük çekilir.

1. Hava sıcaklığını yüksek olması

2. Nem oranının fazla olması

3. Deniz seviyesinde oksijen miktarının düşük olması

4. Havadaki karbondioksit miktarının düşük olması

Bu olay yukarıdakilerden hangileri ile açıklanabilir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) Yalnız 3

E)1 ve 4

CEVAP : C

22) Pigment Kana verdiği renk

1.Hemoeritrin Yeşil

2.Hemosiyanin Mavi

3.Hemoglobin Kırmızı

4Klorokruorin Yeşil

Yukarıda solunum pigmentleri ve kana verdikleri renkler eşleştirilmiştir.Hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 3

C) 1 ve3

D) 2 ve 3

E) 2,3 ve 4

CEVAP: E

23)Kanın oksijen oranının en yüksek değerde olduğu damar aşağıdakilerden hangisidir?

A) Üst ana toplardamar

B) Göbek bağı atardamarı

C) Akciğer atardamarı

D)Doku kılcallları

E) Alveol kılcalları

CEVAP : E

24)Aşağıdakilerden hangisinin kandaki artışı, hemoglobinin oksienden ayrılmasını olumsuz yönde ekiler?

1. Hidrojen

2. Oksijen

3. Karbondioksit

4. Sıcaklık

5. pH

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 3 ve 4

E) 2 ve 4

CEVAP: E

25) Karada yaşayan hayvanların solunum sistemlerinin en önemli genel özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dar bir yüzeye sahip olmaları

B) Vücudun iç kısmına çekilmiş olmaları

C) Alveollere sahip olmaları

D) Oksijeni dokulara kadar taşımaları

E) Hemoglobini oksijen taşımasında kullanmaları

CEVAP: B

26) 1. Çeperleri daha nemlidir

2.Çeperleri ince ve yarı geçirgendir

3.Yoğun kılcaldamar ağına sahiptirler

Yukarıda verilenlerden hangileri solungaç akciğer ve trakelerin ortak özelliğidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) 1,2 ve 3

CEVAP : C

27) Solunum gazlarından oksijenin taşınmasıyla ilgili olarak aşağıda verilenlerden hangileri yanlıştır?

A) Hemoglobin oksijen ile tersinir reaksiyon verir

B) Hemoglobin oksijen birleşme yüzdesi , ortamdaki oksijen yoğunluğuna bağlıdır

C) Toplardamar kanının koyu kırmızı hatta mavimtrak renge dönüşmesi, hemoglobinin oksijen vermesi sonucudur

D) Kan plazmasında normal olarak oksijenin %2 ‘ si taşınır

E) Doku kılcallarında hemoglobinin oksijenle birleşme kapasitesi daha yüksektir

CEVAP : E

28)Çeşitli canlı grupları ve solunum organları eşleştirilmiştir.Yanlış olan hangisidir?

A)Bitkiler => Gözenek ve kovucuk

B) Bir hücreliler => Hücre zarı

C) Balina => Solungaç

D)Bocekler => Trake

E)Timsah => Akciğer

CEVAP : C

29)Böceklerde trake solunum sisteminin varlığı aşağıdaki olaylardan hangisine izin vermez?

A)Oksijenin dokulara ve hücrelere kadar ulaşmasına

B)Vücuttan aşırı su kaybınai

C)Solunum gazlarının borucuklarla taşınmasına

D)Gaz değişiminin vücut içinde gerçekleşmesine

E)Gaz değişiminin trakeol ucundaki sıvı ortamlarda gerçekleşmesine

CEVAP : B

30) 1. Solungaç iplikçiklerinin sadece ince bir hücre tabakasından oluşması

2. İplikçiklerin Kılcal kan damarlarınca zengin olması

3.İplikçiklerin dış yüzeyinin geniş bir alan teşkil etmesi

Solungaçtaki gaz değişiminin verimli olması yukarıdaki özelliklerden hangisinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1,2 ve 3

CEVAP : E

31)Yetişkin bir insanın akciğerlerinin iç yüzeyi alveolleştirilerek toplam akciğer dış yüzeyinin doksan katı artmıştır . Bu adaptasyonun yararı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Akciğerlerde daha cok solunum havası depolamak

B) Solunum enzimlerine daha cok tutunma yüzeyi oluşturmak

C) Hücre solunumunda oluşan suyu dışarı atılmasını hızlandırarak homeostatik dengeyi sağlamak

D) Hücresel solunumda tepkime hızını arttırmak

E) Solunum gazlarının değişiminde difüzyon yüzeyini genişletmek

CEVAP : E

32) Hangi canlı grubunda oksijen hücrelere taşıma sistemi ile taşınır

A) Bir Hücreliler

B) Kara Bitkileri

C) Böcekleri

D) Omurgalılar

E) Su Yosunları

CEVAP : D

33) Hayvanlar aleminde akciğer yapısının önemli elemanı olan alveollerin görevini , bitkisel yapılarda yerine getiren eleman aşağıdakilerden hangisidir ?

A) Stomaların açıldığı boşluklar

B) Üst derideki mum tabakası

C) Kutikula

D) Özümleme dokusu

E) Üst deri hücreleri

CEVAP : A

34)Canlılarda solunum organlarının ortak özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Oksijen depolamaya yönelik geniş yüzeylere sahiptirler

B) Vücudun dış yüzeyine daha yakın konumdadırlar

C) Kılcal damar ağı bakımından zengindirler

D) Alveol denilen hava keseleri içerirler

E) Yüzeyleri difüzyona elverişli hale gelecek şekilde incelenmiştir

CEVAP : E

35) Böceklerde ve örümceklerde kan akışı yeterli değildir. Bu yetersizliği bahsedilen canlılar ne şekilde telafi etmişlerdir?

A) Trake sistemini geliştirmekle

B) Vücutlarını büyütmekle

C) Az enerjiye ihtiyaç duymakla

D) Oksijen tüketimini en aza indirmekle

E) Akciğer solunumunu geliştirmekle

CEVAP : A

37) Aşağıdakilerden hangisi akciğerler ve etkinlikleriyle ilgili olan yanlış bir açıklamadır

A) Alveol çeperlerinin nemli ve ince olması

B) Alveollerinin zengin kılcal damar ağına sahip oması

C) Gaz değişiminin, alveoller aracılığı ile kılcal damarlarla dış çevre arasında olması

D) Alveollerin varlığı ile gaz alışverişi için daha geniş yüzeylerin kazanılması

E) Havdaki oksijenin tamamen kana geçişine fırsat vermeleri

CEVAP : E

38) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A)Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

B) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

C) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

D) Vücut dışına stigmalarla açılır

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

39)Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A)Solunum organının kılcaldaamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine dogru genişlemesi

C)Solunum gazlarının pigmentlerle taşınması

D)Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E)Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

40)Soluk alıp-verme mekanizmasının açıklanmasında aşağıdakilerden hangisi etkili değildir?

AOmurilik soğanı

B)Göğüs boşluğu

C)Diyafram

D)Kaburga kasları

E)Beyincik

CEVAP : E

41)Kan, asitlik derecesi artmış halde akciğerlere geldiği zaman meydana gelebilecek aşağıdaki olaylar hangi sırada gerçekleşir?

1.Kandaki karbondioksit oranı artar

2.Bikarbonat iyonları Hidrojen iyonları ile birleşir

3.Karbonik asit oluşur

4.Soluk alışverişi hızlanır

5.Karbonik asitin su ve karbondioksite dönüşümü hızlanır

A) 1,2,3,4,5

B) 1,4,3,2,5

C) 2,3,5,1,4

D) 5,1,3,2,4

E) 4,1,3,2,5

CEVAP : C

42) Aşağıdakilerden hangisi solunum pigmentlerinin özelliklerinden birisi olamaz?

A)Kanın oksijen taşıma kapasitesini artırmaları

B)Oksijen basıncının azlığı karşısında oksijenden kolayca ayrılabilmeleri

C)Solunum gazlarıyla süreklibağlar oluşturmaları

DYapılarında bakır, demir gibi elementler bulundurabilmeleri

E) Farklı canlılarda kana kırmızı ,mavi, yeşil, gibi renkler katmaları

CEVAP : C

43) 1. Deri solunumu

2.Akciğer solnumu

3.Trake solunumu

4.Solungaç solunumu

Yukarıdaki solunumla ilgili yapılardan hangileri organizma ile çevresi arsında gaz alışverişine fırsat verirken bir yandan da oksijenin dokulara ve hücrelere kadar taşınmasını sağlar?

A) Yalnız 1

B) Yalnız2

C) Yalnız3

D)Yalnız 4

E) 1ve 2

CEVAP : C

44)insanda dolaşım sırasında kanın yüksek konsantrasyonda karbodioksit ile yüklendiği ilk anda aşağıdaki yerlerin hangisindan geçtiği söylenebilir

A)Akciğer alveollerine girerken

B)Akciğer alveollerinden çıkarken

C)Sağ karıncığa girerken

D)Böbrek atardamarları ile böbreklere girerken

E)Doku kılcallarından geçerken

CEVAP :E

45) 1. Kana renk vermeleri

2.Kanın oksijen taşıma kapasitelerini artırmaları

3. Kan plazmasında bulunabilmeleri

Yukarıdakilerden hangileri solunum pigmentlerinin ortak özelliklerindendir?

A)Yalnız 1

B) 1 ve 2

C)Yalnız 3

D) 2 ve3

E)1, 2 ve 3

CEVAP : B

46) 1.Hava oksijeninden yararlanma kapasiteleri çok yüksektir

2.Gaz değişimi kılcal damarlarda olur

3.Akciğer yapısı memelilerinkiler kadar esnek değildir

4.Hava keseleri karın boşluğu ile kemik içlerine doğru uzanır .

Kuşların solunum sistemleri ile ilgili olarak yukarıdakilerden hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B)2 ve 3

C)2 , 3 ve 4

D)1 ve 3

E)1, 2, 3 , 4

CEVAP : E

47) 1. Alyuvarlarda bulunmaları

2. Oksijen taşıma kapasitelerinin düşük olması

3. Kan plazmasında bulunabilmeleri

4.Oksijen taşıma kapasitelerinin çok yüksek olması

Yukarıdaki özelliklerden hangilerine sahip olabilecek olan hemoglobin pigmenti , vücutça iri ve hızlı haraket edebilen hayvanların evrimine olanak vermiştir

A)Yalnız 1

B)1 ve 4

C)2 ve 3

D) Yalnız 3

E) 1 , 3 ve 4

CEVAP : B

48) 1.Deri 2.Solungaç

3.Trake 4.Akciğer

Hayvanlarda bulunan solunum sistemlerinin hangilerinde kılcal damarlara rastlanmaz

A) 2 ve 3

B) 1 ve 2

C)Yalnız 3

D)3 ve 4

E)1 , 2 ve 3

CEVAP : C

49)Aşağıdakilerden hangisi hemoglobinin oksijenden ayrılma sebeblerinden biri değildir

A)Kanın pH ‘ sinin artması

B)Oksijen miktarının azalması

C)Karbondioksit miktarının artması

D)Kandaki karbonik asit miktarının azalması

E)Sinir ve kas gibi aktif dokulardaki ısının artması

CEVAP : A

50) 1. Deri solunumu

2. Trake solunumu

3. Akciğer solunumu

4. Solungaç solunumu

Yukarıdakilerden hangileri gelişmiş omurgalı canlılarda görülebilir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 2 ve 3

E) 1 , 3 ve 4

CEVAP : E

51) 1.Diyafram kasları kasılır

2. Akciğer içi basınç azalır

3.Dış basınç azalır

4. Göğüs boşluğu daralır

Yukarıdakilerden hangileri soluk alma sırasında gerçekleşir?

A) 1 ve 2

B) 1 , 2 ve 3

C) 2 , 3 ve 4

D) 3 , 4 ve 5

E) 1 , 4 , 5

CEVAP : A

51)Aşağıdaki cnlıların hangisinde gaz değişimi (oksijen alıp karbondioksit verme) solunum organı ile hücreler arasında doğrudan doku sıvısı aracılığı ile gerçekleşir?

A) İnsan

B) Kuş

C) Sinek

D) Sürüngen

E) Balık

CEVAP : C

52) Amip , balık ve memeli solunumunun ortak özelliği aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A)Gaz alışveriş hızlarının aynı olması

B)Yüzeylerin eşitliği

C)Oksijen taşıyıcı pigmentlere sahip olmaları

D)Gerekli olan oksijenin vücuda alınmasına olanak sağlamaları

E)Yalnız sudaki erilmiş oksijeni alabilmeleri

CEVAP : D

53) Bir solunum pigmentinin görevini yapabilmesi için sahip olması gereken en önemli özellik aşağıdakilerden hangisidir ?

A)Oksijene tersinir reaksiyon vermeleri

B)Kan plazmasında bulunmaları

C)Alyuvar hücrelerinde bulunması

D)Yapısında Mg bulunması

E)Soplunum gazlarıyla kararlı bileşik oluşturması

CEVAP : A

54)Aşağıdakilerden hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A) Diyafram kasının kasılması / Karın iç boşluğunun azalması

B) Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arsı kasların kasılması / Göğüs boşluğunun hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi / Göğüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kaslrın gevşemesi / Karın iç basıncının azalması

CEVAP: B

55)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

56)Aşağıdakilerden hangisi, insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B)Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C)Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D)Akciğer gaz değişim yüzeyinin cok genilş olması

E)Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değişebilmesi

CEVAP : C

57)Açık taşıma sisteminde sahip olan canlıların çoğu serbest ve aktif haraket etme yeteneğine sahip değildir. Buna rağmen trake solunumu yaparak aktif haraket etme yeteneği kazanmış canlı hangisidir?

AKöpek balığı

B)Kurbağa

C)Midye

D)Karasinek

E)Salyangoz

CEVAP : D

58)Canlılarda oksijen tutan pigmentler;

1-Hemoglobin

2-Hemosiyanin

3-Miyoglobin

4-Klorokruorin

5-Hemoeritrin’ dir

Hangileri kapalı taşıma sistemi bulunduran canlılarda oksijen ve karbondioksit taşınmasın da görev yapmaz?

A)Yalnız 3

B)2 ve 3

C)1 ve 4

D)3 ve 4

E)1,2 ve 3

CEVAP : A

59)Aşağıdaki canlıların hangisinin karşısındaki solunum organı yanlış verilmiştir?

A) Çekirge =>Trake

B) Timsah => Solungaç

C) Semender => Dış solungaç

D) Paramesyum => Hücre zarı

E) Akrep => Kitapsı Akciğer

CEVAP : B

60) 1.Solungaçlar

2Akciğer alveolleri

3.Nemli deri (kurbağalarda)

4.Trakeler

Yukarıdaki yapıların hangilerinde solunum gazlarının doku hücrelerine taşınmasında solunum pigmentleri etkin değildir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D)Yalnız 4

E) 1 ve 2

CEVAP : D

61) “Yarı geçirgen nemli zarlarda oksijen ve karbondioksit difüzyon hızı kuru olanlardan fazladır.” Buna göre kara hayvanlarının solunum organlarında görülen hangi nitelik bu genellemeyi destekler?

A)Trake solunum sisteminde vücut sıvılarının solunum gazlarını taşıması

B) Tüm solunum sistemlerinde gaz değişiminin nemli yüzeylerde gerçekleşmesi

C) Kuşların akciğerlerinde çok büyük hava keselerinin görülmesi

D)Tüm akciğerlerin yapısında alveollerin bulunması

E) Kitapsı akciğerlerdeki dar borucukların gaz yayılma hızını arttırması

CEVAP : B

62) Solunum ve solunum sistemleriyle ilgili olarak aşağıdaki açıklamalardan hangisi yanlıştır?

A) Solunum pigmentlerinin ortak özelliği kanın oksijen taşıma kapasitesini arttırmaktadır

B) Genellikle Bütün omurgalılarda oksijen taşımada etkili olan hemoglobin kan plazmasında bulunur

C) Böceklerde açık taşımanın yeterli olmasının nedeni trake solunumuna sahip olmalarıdır

D) Bütün solunum sistemlerinin ortak özelliği gaz alışverişi yüzeylerini arttırmaya yönelik yüzeylere sahip omalarıdır

E) Akciğerle soluk alıp vermede diyaframın kaburga kaslarının rolü vardır

CEVAP : B

63) Tüm hayvanlardaki solunum sistemlerinin aşağıdaki özelliklerinden hangisi doğru bir açıklamadır?

A) Geniş bir yüzeye sahiptirler

B) Vücudun iç kısmında bulunurlar

C) Oksijen alıp karbondioksit verme doku sıvısıyla kan arasında olur

D) Gaz değişimi aktif taşıma ile olur

E) Oksijenin dokulara taşınması kan ile olur

CEVAP : A

64) İnsan hücreleri için gerekli olan oksijen sadece kan plazmasında taşınmış olsaydı aşağıdakilerden hangisinin görülmesi gerekirdi?

A) Kapalı dolaşım sistemine ihtiyaç duyulmazdı

B) Birim zamandaki hücrelere taşınan oksijen miktarı azalırdı

C) Birim zamandaki hücrelere taşınan oksijen miktarı değişmezdi

D) Kanın akış hızı yavaşlardı

E) Kanın miktarı azalırdı

CEVAP : B

65)Sağlıklı bir insanda solunum sistemiyle ilgili aşağıdaki açıklamalardan hangisi doğru değildir ?

A) Oksihemoglobin akciğer atardamarı ile kalbe getirilir

B) Karbondioksit kalpten akciğer atardamarı ile akciğerlere taşınır

C) Karbonmonoksit bağlayan hemoglobin oksiyen bağlayamaz

D) Kan alveol kılcallarından geçerken karbondioksit yoğunluğu azalır

E) Kan doku kılcallarından geçerken oksihemoglobin miktarı yavaş yavaş azalır

CEVAP : A

66)Karbonmanoksit zehirlenmelerinde:

1.Hücrelerin oksijensiz kalması

2.Hücrelerde karbondioksit organının artması

3.Zehirli gazın (CO) hemoglobin ile kararlı bileşik oluşturması gibi olaylar meydana gelebilir

Bunlardan hangileri zehirlenmeye neden olan temel olaylardır ?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : E

67) Kanda hemoglobinin oksijenden ayrılması ;

1.Dokulardaki oksijenin basıncı düşmesine

2. Dokulardaki karbondioksitin basıncı artmasına

3. pH ‘ ın düşmesine

4. H(+) iyonlarının azalması

yukardakilerden hangilerine bağlı değildir ?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ,2 ve 3

D) Yalnız 4

E)1 , 2, 3, ve 4

CEVAP : C

68) Deniz seviyesinde ve yüksek dağlarda yaşayan insanlarda yaşama ortamının koşullarına bağlı olarak;

1. Yükseklere çıkıldıkça oksijen miktarı artar

2. Deniz seviyesinde yaşayan insanlarda alyuvar sayısı daha azdır

3. Yükseklerde yaşayan insanlarda akyuvar sayısı artar

Yukarıdakilerden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

69) “Balıkların solunum sistemleri sudaki çözünmüş oksijenden tam olarak yararlanmayı sağlar .”

Aşağıdakilerden hangileri bunun nedenidir?

1.Solungaç epitelinden geçen suyun yönü ile kılcallardan geçen kanın akış yönünün ters olması

2.Havaya oranla suda oksijenin daha çok olması

3.Solungaç kılcallarında kan basıncının yüksek olması

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

70) 1. Akciğer

2. Deri

3. Solungaç

4. Kitapsı akciğer

5. Trake

Canlılarda bulunan solunum organlarının evrimsel sırası aşağıdakilerden hangisidir ?

A) 1,2,3,4,5

B) 3,2,4,5,1

C) 2,3,5,4,1

D) 2,5,3,4,1

E) 5,3,2,1,4

CEVAP : C

71) 1. Kandaki oksijen oranı artar

2. Karbonik asit oluşur

3. Soluk alışverişi hızlanır

4. Karbonik asit iyolarına ayrışır

Kanın asitlik derecesi artarsa (pH düşerse) insan vücudunda yukarıdaki olaylardan hangileri meydana gelir ?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2,3, ve 4

E) 1,2,3 ve 4

CEVAP : D

72) 1. Kapalı kan dolaşımı

2. Trake solunumu

3. Akciğer solunumu

Yukarıdaki özelliklerinden hangileri yalnız karasal hayvanların özelliğidir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : B

73) Bütün hayvanlarda;

1.Oksijenli solunum

2.Oksijeni kan ile taşıma

3.Hemoglobin bulunması

özelliklerinden hangileri ortaktır?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : A

74) 1.Alyuvarlardaki hempglobin miktarı

2.Alyuvarın çekirdeksiz olması

3.Alyuvar sayısı

Yukarıdakilerden hangisi kan ile taşınan oksijen miktarını arttıran adaptasyonlardandır?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D)1 ve 2

E) 1 , 2 ve 3

CEVAP : C

75)hemoglobin molekülünün en önemli özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Kana kırmızı rengini vermek

B)Oksijenle kolay birleşip ayrılmak

C) Alyuvar içinde bulunmak

D) Protein yapıda olmak

E) Demir iyonunu içermek

CEVAP : B

76) 1. Solungaç

2.Trake

3.Akciğer

4. Deri

Yukarıdaki solunumlardan hangilerinde oksijen, taşıyıcı pigment ile taşınmaz?

A) Yalnız 2

B) 1 ve 2

C) 1 ve 4

D) 2 ve 3

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : A

77)Solunum organları,

1. Kara canlılarınında vücut içinde olma

2.İnce çeperli olma

3.Keratinle örtülü olma

özelliklerinden hangisine sahip olamaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : C

78)Akciğer kılcaldamarlarındaki hemoglobinin oksijenle birleşip oksihemoglobini

oluşturması ve doku kılcallarında oksihemoglobinden oksijenin serbest kalması;

1. Oksijenin kısmi basıncındaki değişme

2. Kanın pH’ ındaki değişme

3. Hemoglobin miktarındaki değişme

durumlarından hangilerinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : D

79)İnsanda soluk almak için ,

1.Diyaframın kubbeleşmesi

2.Kaburgal arası kasların kasılması

3.Geri yaylanma basıncının oluşması

olaylarından hangileri gereklidir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : B

80)Karbondioksit insan kanında,

1.Hemoglobinle birlikte karboksihemoglobin şeklinde

2. Plazmada HCO3 olarak

3Plazmada erimiş olarak

taşınır , ifdelerinden hangileri doğrudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 , 2 ve 3

CEVAP : E

81) Yoğun metabolik faaliyet sonucu aşağıdakilerde hangisi gerçekleşmez?

A) Kandaki karbondioksit artar

B) Kanın pH’ ı düşer

C) Soluk alıp-verme hızı artar

D)Hücrelere iletilen oksijen miktarı artar

E) Kanın yoğunluğu azalır

CEVAP : E

82)Soluk alıp verme sırasında;

1. Diyafram kasları kasılır

2.Göğüs içi hacmi azalır

3.Karın içi basıncı azalır

olaylarından hangileri gerçekleşir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 2 ve 3

CEVAP : E

83) 1. Karbonik ahidraz

2. Plazma

3. Hemoglobin

Oksijen ve karbondioksitin taşınmasında yukarıdakilerden hangileri ortak olarak kullanılmaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

84)Aşağıdaki dokulardan hangisinde çıkan kanda karbondiosit miktrı en azdır?

A) Yağ

B) Sinir

C) KAs

D) Kemik

E) Bez epiteli

CEVAP : A

85)Aşağıdaklerden hangisi hayvanlarıda bulunan bütün hemoglobin molekülleri için doğru değildir?

A)Oksijenle kolay birleşip ayrılabime

B) Renklidir

C) Alyuvarda bulunur

D)Demir içerir

E)Protein yapılıdır

CEVAP : C

86) Karasal eklembacaklılarda

1.Kan

2.Taşıyıcı pigment

3.Solunum organı

yapılarından hangileri bulunur?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 3

C) 1 ve 1

D) 1 ve 3

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : C

87)İnsanda akciğerlerin görevi aşağıdakilerden hangisidir?

A)Oksijenin dokulara taşınması

B)Karbondioksitin vücuttan uzaklaştırılması

C)Hemoglobin üretmek

D)Vücudun dengesinin korunması

E)Kan ph’ ının asitleşmesi

CEVAP : B

88)İnsanda hemoglobin üretiminin artması için ;

1.Havadaki oksijenin azalması

2.Yeterli demir elementinin besinlerle alınması

3.Kanda yabancı mikroorganizmanın bulunması

durumlarından hangileri gereklidir?

A)Yalnız 1

B)Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

89) İnsanda nefes alma sırasında;

1. Diyaframın sinir ler ile uyarılaması

2. Kaburgalar arası kasların gevşemesi

3. Karın hacminin azalması

olaylarından hangileri gerçekleşir?

A) Yalnız 1

B)Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : E

90) 1. Böcekler

2.Sürüngenler

3.Balıklar

4.Memeliler

Yukarıdaki canlılardan hangilerinde oksijen kan ile taşınmaz?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

91) Bütün omurgalılarda bulunan taşıyıcı pigment,

1. Hemoglobindir

2.Çekirdeksiz alyuvarlarda bulunur

3.Oksijenle akciğer kılcallarında birleşir

4.Dokulara oksihemoglobin olarak taşınır

ifadelerinden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 4

C) 2 ve 3

D) 1, 2 ve 3

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : B

92) Akciğer atardamarı ile akciğer toplardamarlarında bulunan kanda

1. Glikoz

2. Karbondioksit

3. Oksijen

4. Alyuvar

miktarlarından hangileri farklı değildir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 4

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1 ve 4

CEVAP : B

93) Kandaki oksşjen miktarı ;

1.Böbrek atardamarı

2.Akciğer atardamarı

3.Akciğer kılcaldamarı

4.Akciğer toplardamarı

5.Böbrek kılcaldamrı

gibi damarlardan hangilerinde değişir?

A)1 ve 2

B) 2 ve 3

C) 1 , 4 ve 5

D) 3 ve 4

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : D

94) Karasal odunsu bitkilerde, yaprak ve gövdede gaz alışverişinde görevli olanm yapılar nelerdir?

Yaprak Gövde

A) Stoma Hidatot

B) Stoma Lentisel

C) Kutikula Kanbiyum

D) Stoma Mantar doku

E) Epidermis Mezofil

CEVAP : B

95)Oksijen insan kanında ;

1. Kan plazmasında 2.Alyuvar

3.Akyuvar 4.Trombosit

yapılarından hangilerinde taşınır?

A)Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) Hepsi

CEVAP : B

96) Karasal eklembacaklıların solunum sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A)Oksijenli solunum yaparlar

B)Trake solunumu yaparlar

C)Trakeollerin ucu sıvı ile doludur

D) Trakeollerden alınan oksijen kan ile taşınıır

E)Trake boruları stigma ile dışarı açılır

CEVAP : D

97) Hayvanlarda bulunan solunum organlarında

1.Geniş yüzeyli olma

2.Nemli yüzeye sahip oma

2. Gaz alışverişinin difüzyonla olması

özelliklerinden hangileri ortaktır?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) Hepsi

CEVAP : D

98)İnsan akciğrinde,

1. Alveollerin bulunması

2. Alveollerin tek sıralı hücreden oluşması

3. Bronşların kıkırdak halkalardan oluşması

özelliklerinden hangileri birim zamanda kana geçen oksijen miktarını arttırmaya yöneliktir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : D

99) 1. Diyafram kasının bulunması

2. Akciğerin alveollü yapıda olması

3.Akciğerin bulunması

Omurgalı bir hayvanda bulunan yukarıdaki özelliklerden hangileri , bu hayvanın memeli olduğunu kanıtlar?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : A

100) Memeli hayvanlarda bulunan solunum sisteminin temel görevi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Havadaki oksijenin kana geçmesini sağlamak

B) Vücut sıcaklığını kontrol etmek

C) Hücrelerdeki zararlı maddeleri uzaklaştırmak

D) Hücrelere oksijen iletmek

E) Havadaki azotu azaltmak

CEVAP : A

101) 1. Vücut sıcaklığının artması

2. Kandaki karbondioksidin artması

3. Metabolizmanın hızlanması

Yukarıdaki durumların hangilerinde soluk alıp verme hızı artar?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

103)Doku kılcallarında oksijnin kandan doku sıvısına geçmesinde;

1.Kan basıncının fazla olması

2. Kılcal damarların tek sıralı epitelden oluşması

3. Hemoglobinin oksijeni serbest bırakması

olaylarından hangileri etkilidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 3

C) 1 ve 2

D) 1 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

104) Hemoglobin için aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A)Globin ve inorganik hem moleküllerinden oluşur

B) Memelilerde sadece alyuvar içinde bulunur

C) Eksikliğinde kansızlık hastalığı gelişir

D) Oksijenle kolay birleşip ayrılır

E) Akciğer kılcalında en fazla miktarda bulunur

CEVAP : E

105) 1.Oksijenin taşıyıcı pigment ile taşınması

2. Solunum organının nemli olması

3 Taşıyıcı pigmentin alyuvarda olaması

Yukarıdaki özelliklerden hangileri bütün omurgalı hayvanlarda ortaktır?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 2 ve 3

E) Hepsi

CEVAP : E

106) Kurbağa su altında kaldığında akciğerlerini kullanamaz. Kalbinde karıncığın ortasındaki bölmenin olmaması bir avantaj olarak kullanılır. Bu durum hangi uyumun yapılmasını sağlar ?

A) Solungaç solunumu

B) Küçük dolaşım

C) Deri solunumu

D) Büyük dolaşım

E) Lenf dolaşımı

CEVAP : C

107) Aşağıdaki hangi canlı grubunda, akciğerler gaz alışverişi için en mükemmel organ durumunu almış , göğüs kasları ve diyafram iyice gelişmiştir ?

A) Semender

B) Kurbağa

C) Sürüngen

D) Kuş

E) Memeli

CEVAP : E

108) Karaya geçen hayvanlarda kısmi deri solunumunun yanısıra tüm solunum organları vücudun içerisine çekilmiş durumdadır. Buna neden nedir?

A) Oksijen difüzyonu için solunum zarının nemli kalması gerekir

B) Suda solunum zarının kuruma tehlikesi yoktur

C) Vücudun içerisinde mutlaka hava bulunması gerekir

D) Solungaçlar ve akciğerler sadece oksijeni rezorbe edilebilirler

E) Trakeler oksijeni hücrelere kadar ulaştırır

CEVAP : A

109) Hemoglobin , klorofil ve sitokromlar aşağıdakilerden hangisini içermeleri bakımından benzerdirler?

A) Kana kırmızı renk vermeleri

B) Pürin taşımaları

C) Oksijen taşımaları

D) Profirin halkası içermesi

E) Primidin taşımaları

CEVAP : D

110) 1.İplik, tüy ve yaprak şeklinde olması

2. Sudaki serbest oksijeni alması

3. Zengin kan damarlarıyla donatılmış olması

4. İnce bir hücre tabakasının bulunması

5. Kılcal damarlar içerisindeki kan akımının su akış doğrultusunda olması

Yukarıdaki hangi özelliklerinden dolayı solungaçlar verimli bir gaz değişimini başarabilirler?

A) 1, 2 ve 3

B) 2 , 3 ve 4

C)3 , 4 ve 5

D) 1,3 ve4

E) 2 , 4 ve 5

CEVAP : D

111) Deniz seviyesinden 5000 - 6000 m yükseğe çıkan bir insanda aşağıdakilerden hangisi gözlenmez?

A) Kan basıncı ve kalp atışları artar

B) Kandaki HbO2 miktarı azalır

C) Hava basıncı azaldıkça gazların kanda erime oranı azalır

D) Kandaki oksijen miktarı artar

E) Soluk alışverişi hızlanır

CEVAP : D

112) Aşağıdakilerden hangisi , karbonik anhidraz enzimi ilgili değildir?

A) Karbonik asitin sentezini sağlar

B) Gen tarafından meydana getirilen özel bir proteindir

C) Karbonikasitin yıkımını sağlar

D) Akyuvarlarda bulunur

E ) Oksijen taşınmasında rol oynamaz

CEVAP : D

113) Kapalı bir odada solunum meydana gelen karbondioksit sürekli dışarıya alınırsa aşağıdakilerden hangisi gözlenir?

A ) Solunum yavaşlar

B) Oksijen kullanımı artar

C) Akciğerler genişler

D) Solunum hızlanır

E) Kaburga arası kaslar kasılı kalır

CEVAP : A

114)Kan akciğerden geçerken havadan oksijen alır. Oksijenin kana geçmesinin sebebi aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dokularda fazla karbondioksitin birikmesi

B) Dokuların oksijene olan ihtiyacının artması

C) Kanda oksijen basıncının artması

D) Havadaki oksijen basıncının kandakinden yüksek olması

E) Kandaki protein osmotik basıncının yüksek olması

CEVAP : D

115 ) Yumuşakçaların hemoglobini insanın ihtiyacı olan oksijeni sağlayamaz. Bunun nedeni nedir?

A) Çok oksijen taşıması

B) Az oksijen taşıması

C) Oksijenli solunumn yapması

D) Çok karbondioksit taşıması

E) Fazla oksijenin ETS’ nin çalışmasını engellemesi

CEVAP : B

116) Dalgıçlar hızla su üzerine çıktığında ya da uçaklarda kabin basıncı düştüğünde vücut sıvısındaki erimiş gazlar hava kabarcıkarı halinde genişlemeye başlar, kılcalları tıkar. Felç ve ölüm meydana gelebilir. Buna neden aşağıdakilerden hangisidir?

A) Oksijenin dokular tarafından alınması

B) Karbondioksitin hemoglobinle bağ yapması

C) Azotun gaz haline geçmesi

D) Karbondioksitin Dokular tarafından alınması

E) Oksijenin hemoglobinle bağ yapması

CEVAP : C

117) Aşağıdakilerden hangisi faaliyeti nedeniyle kanın pH seviyesi CO2 tarafından düşürülemez?

A) Alşyuvarlardaki KHbO2

B) lenf ve plazmada H2CO3

C)Plazmada NaHCO3

D) Plazmada karbonik anhidraz enzimi

E) H2CO3′ ün çözülmesine neden olan kılcal damar enzimleri

CEVAP : A

118) 1.Diyafram kası ile kaburgalar gevşer

2.Akciğerlerin içinde basınç azalır, hacim artar.

3. Göğüs boşluğu daralır.

Soluk alma sırasında yukarıdaki olaylardan hangileri gerçekleşir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 3

E ) 2 ve 3

CEVAP : B

119) Oksijenin hemoglobinle birleşmesi ve HbO2′ den ayrılması aşağıdakilerden hangisi ile denetlenir?

A) Akciğerler ile

B) Kalp ve damarlarda , HbO2 ‘in pekaz oksijen kaybetmesiyle

C) Ortamdaki oksijenin ve belirli bir oranda CO2 ‘ in yoğunluğuyla

D) Alyuvar sayısıyla

E) Dokular ile

CEVAP : C

120) Aşağıdaki hangi canlı karşısındaki solunumu gerçekleştiremez?

A) Amip — Zar solunumu

B) Toprak solucanı — Solungaç solunumu

C) Akrep — Kitapsı akciğer Solunumu

D) Salyangoz — Solungaç Solunumu

E) Kirpi — Akciğer solunumu

CEVAP : B

121) Saf oksijenle ( % 100) Normal atmosfer basıncı altında 8 - 12 saat süreyle toksik etki yapmadan solunabilir. Daha uzun sürelerde akciğerlerde bazı bozukluklar olur. O zaman oksijenin oranı % 60 düşürülerek uzun kullamnılabilir.

Saf oksijenin toksik etkisi aşağıdakilerden hangisinden ileri gelebilir?

A) Enzimleri aktiv etmesinden

B) Yüksek enerji fosfat bağlarını oluşturmasından

C) Krebs çemberini döndürmesinden

D) Enzimleri inaktive etmesinden

E) Hidrojen transferini durdurmasından

CEVAP :

122) Aşağıdaki hangi canlının solunum organı yanlış verilmiştir ?

A) Kurbağa larvası - Solungaç

B) Ergin semender - Kitapsı akciğer

C) Ergin kurbağa - Akciğer

D) Semender larvası - Solungaç

E) Ergin kurbağa - Deri solunumu

CEVAP : B

123) Bikarbonat iyonlarının meydana gelmesi H+ iyonlarının meydana gelmesi demektir.H+ iyonlarının artması ise kanın asitliğini arttırır. Bu durum aşağıdakilerden hangisine yol açar?

A) Soluk alıverişin yavaşlamasına

B) Azotun yanma ve solunum olayında rol oynamasına

C) Omurilik soğanının uyarılmasına

D) oksidatif fosforilasyonun yavaşlamasına

E) Kanın pH’ ının düşmesine

CEVAP : C

124) 1.Enzim, mRNA gibi tekrar tekrar kullanılabilir

2.Kanın oksijen taşıma kapasitesini büyük ölçüde arttırır

3.Az miktarda okasijenle birleşebilir

4.Oksijen basıncının azlığı karşısında oksijenden kolayca ayrılabilir

Kandaki taşıyıcı pigmentlerin özelliği yukarıdaki verilerden hangisi olabilir?

A) 1 ve 2

B 2 ve 3

C) 3 ve 4

D) 1, 2 ve 3

E) 1 , 2 ve 4

CEVAP : E

125) Aşağıdaki hangi canlının solunum organı yanlış olarak verilmiştir?

A) Civciv embriyosu - Karyon ve allantois

B) Kartal - Akciğer

C) Memeli embriyosu - Plesanta

D) Örümcek - Trake

E) Toprak solucanı - Vücut yüzeyi

CEVAP : D

126) Dokulardan enerjinin serbest hale gelmesi aşağıdaki hangi şartlarda sağlanmaz?

A) Dokularda serbest oksijen miktarının düşük olması

B) Oksijenin hemoglobinden ayrılarak serbest hale geçmesi

C) Serbest oksijen moleküllerinin difüzyonla hücre içine girmesi

D) Solunum reaksiyonlarında elektron taşıma sisteminin son elektron alıcısı olarak kullanılması

E) Oksijenin hücre tarafından kazanılmasınıu sağlayan stokrom oksidazın işlev görmemesi

CEVAP : E

127) Solunum yüzeyi aşağı organizmalarda tüm vücut yüzeyi olabildiği halde, omurgalılarda belirli bir bölgeye bağlı kalmıştır ve bu bölge çeşitli şekillerde korunmuştur.

Bu özellik kara hayvanlarına nasıl bir uyumu sağlamıştır?

A) Su yitirilmesini en aza indirmeyi

B) Oksijenin difüzyonunu arttırmayı

C) Hemoglobinin oksijenle bağlantı kurmasını

D) CO2′ nin difüzyonunu arttırmayı

E) Hemoglobinin CO2′ den ayrılmasını

CEVAP : A

128) CO2′ nin akciğerlerden uzaklaşmasını önleyen herhangibir etki aşağıdaki hangi molekülün yoğunluğunun artmasına neden olur ve bu durum “solunu asidozu” olarak adlandırılır?

A) CO2

B) H2O

C) HbO2

D) CO

E) H2CO3 ve HCO3

CEVAP : E

129) Dinlenme halinde bulunan vücutta yaklaşık 200 ml/dakika Co2 üretilir. Bu miktar sadece kan plazmasında erimiş olsaydı ( litrede ancak 4ml erimiş CO2 taşınabilir) aşağıdakilerden hangisi meydana gelebilecek bir durum olamazdı?

A) Kanın en az 10 defa hızlı akması gerekecekti

B) Kanın pH’ı 4.5 düşecekti

C) 7.2- 7.6 pH’lı ortamlarda yaşamaya uyum yapmış vücut hücrelerinin ölmesine neden olacaktı

D) Alyuvarlarda karbonikanhidraz enzimi ile gerçekleşen reaksiyonlara gerek kalmayacaktı

E) CO2 Kan plazmasında akciğer alveollerine geçemeyecekti

CEVAP : E

130) CO ile bağlanmış bir hemoglobin için aşağıdakilerden hangisi geçerlidir?

A) Bol oksijen bağlayabilir?

B) Oksijenin hemoglobin ile ilgisini arttırır

C) Oksijen taşımı % 20 - %30 artar

D) Oksijen t aşıyamaz

E) Oksijen taşınımı % 20 - % 30 azalır

CEVAP : D

131) Embriyoda oksijenlenmiş ve oksijenlenmemiş kan karışıktır.İskelet kasları aktif durumda olmadıklarından, oksijenle ancak %67 doymuş olan bu karışık kan dokuların ihtiyacına yeterlidir. Ancak doğumdan birkaç gün sonra bebeğin kan dolaşımı yetişkindeki şeklini alır.

Aşağıdakilerden hangisi bu etkinliği sağlayan faktörlerden biri olamaz?

A) Plesanta solunumunun kesilmesi

B) Damarlarda direncin yükselmesi

C) Oksijen yetersizliğinin solunum merkezini uyarması

D) Akciğer direncinin kalkarak solunum açılması

E) Göğüs kafesi ve akciğerlerin daralması

CEVAP : E

132) Böcekler çok aktif olmalrına rağmen bunların kan dolaşım sistemleri açık bir sistemdir.Bu durum hayvanın aktivitesini engellemez, zira böceklerde dokulara o2 oluşturan kan değildir.

Bu sistem hangisidir?

A) Plazma

B) Trake

C) Alveol

D) Solungaç

E) Deri - Kas kılıfı

CEVAP : B

133) Kanda CO2 Birikimi ya da metabolik bozukluk sonucu kanda asit bileşiklerinin artması pH’ ını düşürür. Bu durum aşağıdakilerden hangisi ile düzeltilemez?

A) Solunum arttırılarak fazla CO2 uzaklaştırılır

B) Metabolik asitlerin ürünü H+ kanın depo alkalisi HCO3 iyonu tarafından tutulur ve solunumla ortadan kaldırılır

C) Böbreklerden daha çok H+ uzaklaştırılır

D) Böbreklerden daha çok HCO3 iyonu emilerek kanın alkali deposu kana kazandırılır

E) Aşırı ishal sonucu sindirim yolundan HCO3 uzaklaştırılır?

CEVAP : E

134)CO ile zehirlenmelerde ya da oksijenin az olduğu yerlerde neden hemen bunalıma düşülür?

A) Kan pigmentleri oksijen depoladığı için

B) Metabolizma düzeyleri düşük olduğu için

C) CO ihtiyacı çok olduğu için

D) Aktivasyon Yetenekleri az olduğu için

E) Vücutta yedek oksijen olmadığı için

CEVAP : E

135) Kum kurdu 0,00003 lt (30 milimetreküp) O2/gr/sa , insan 200 milimetreküp O2/gr/sa oksijen tüketir . Bu durum organizasyon düzeyi düşük olan kumkurduna nasıl bir avantaj sağlar?

A) H atomu elektronu ETS ‘ de hızla ilerler

B) İÇ solunum hızlanır

C) ETS’ de ATP sentezi hızlanır

D) Dış solunum hızlanır

E) Hemen oksijen bunalımına düşmezler

CEVAP : E

136) Komplex yapılı hayvanlarda solunum ve dolaşım sistemlerinin bağıntısı aşağıdakilerden hangisini sağlar?

A) Oksijen depo edilmesini

B) Protein sentezini

C) Gelişmiş kılcallığı

D) Hızlı bir gaz iletimini

E) Oksijen bunalımını

CEVAP : D

137)Yeni doğan çocukların akciğerlerine solunum haraketini başlatmak ve güçlendirmek için ne yapılr?

A) Saf oksijen pompalanır

B)Omurilik soğanı uyarılır

C) % 10 CO2 pompalanır

D) Derin ve sık nefes aldırılır

E) Kanındaki oksijen miktarı azalır

CEVAP : C

138) 1.Hemoglobin

2.Hemosiyanin

3.Klorokruorin

4.Hemoeritrin

Yukarıdaki solunum pigmebtlerinden hangisi demir elementini içermez ve bu pigment halkalı solucanlarda bulunmaz?

A) Yalnız1

B) Yalnız2

C) Yalnız 3

D) 2 ve 3

E) 3 ve 4

CEVAP : B

139)Aşağıdaki hangi canlı karşısındaki yapıyı içermez?

A)Kurbağa — Plöra zarı

B) Yunus —– Alveol

C)Güvercin — Bronş

D)Çekirge — Trakeol

E) İnsan —— Bronşçuk

CEVAP : A

140)Havanın Akciğerlere girip çıkmasını sağlayan mekanizma aşağıdakilerden hangisidir?

A)Ses tellerinin uzayıp kısalması

B) Akciğerlerin aktif kasılması ve gevşemesi

C) Soluk borusunun genişleyip daralması

D) Göğüs kasları ve diyaframın kasılması ve gevşemesi

E) Yüz kaslarının çalışması

CEVAP : D

141) Kan, asitlik derecesi artmış halde akciğerlere geldiği zaman meydana gelebilecek aşağıdaki olaylar hangi sırada gerçekleşir?

1.Kandaki karbondioksit oranı artar

2.Bikarbonat iyonları Hidrojen iyonları ile birleşir

3.Karbonik asit oluşur

4.Soluk alışverişi hızlanır

5.Karbonik asitin su ve karbondioksite dönüşümü hızlanır

A) 1,2,3,4,5

B) 1,4,3,2,5

C) 2,3,5,1,4

D) 5,1,3,2,4

E) 4,1,3,2,5

CEVAP : C

142) Tüm hayvanlardaki solunum sistemlerinin aşağıdaki özelliklerinden hangisi doğru bir açıklamadır?

A) Geniş bir yüzeye sahiptirler

B) Vücudun iç kısmında bulunurlar

C) Oksijen alıp karbondioksit verme doku sıvısıyla kan arasında olur

D) Gaz değişimi aktif taşıma ile olur

E) Oksijenin dokulara taşınması kan ile olur

143) 1. Akciğer

2. Deri

3. Solungaç

4. Kitapsı akciğer

5. Trake

Canlılarda bulunan solunum organlarının evrimsel sırası aşağıdakilerden hangisidir ?

A) 1,2,3,4,5

B) 3,2,4,5,1

C) 2,3,5,4,1

D) 2,5,3,4,1

E) 5,3,2,1,4

CEVAP : C

144) 1. Böcekler

2.Sürüngenler

3.Balıklar

4.Memeliler

Yukarıdaki canlılardan hangilerinde oksijen kan ile taşınmaz?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 2

C) 1 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1, 2 ve 3

CEVAP : B

145) Bütün omurgalılarda bulunan taşıyıcı pigment,

1. Hemoglobindir

2.Çekirdeksiz alyuvarlarda bulunur

3.Oksijenle akciğer kılcallarında birleşir

4.Dokulara oksihemoglobin olarak taşınır

ifadelerinden hangileri doğrudur?

A) Yalnız 1

B) 1 ve 4

C) 2 ve 3

D) 1, 2 ve 3

E) 2 , 3 ve 4

CEVAP : B

146) Akciğer atardamarı ile akciğer toplardamarlarında bulunan kanda

1. Glikoz

2. Karbondioksit

3. Oksijen

4. Alyuvar

miktarlarından hangileri farklı değildir?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 4

C) 2 ve 3

D) 2 ve 4

E) 1 ve 4

CEVAP : B

147)Solunum organları,

1. Kara canlılarınında vücut içinde olma

2.İnce çeperli olma

3.Keratinle örtülü olma

özelliklerinden hangisine sahip olamaz?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ve 3

CEVAP : C

148)Akciğer kılcaldamarlarındaki hemoglobinin oksijenle birleşip oksihemoglobini

oluşturması ve doku kılcallarında oksihemoglobinden oksijenin serbest kalması;

1. Oksijenin kısmi basıncındaki değişme

2. Kanın pH’ ındaki değişme

3. Hemoglobin miktarındaki değişme

durumlarından hangilerinin sonucudur?

A)Yalnız 1

B) Yalnız 2

C)Yalnız 3

D) 1 ve 2

E) 1 ,2 ve 3

CEVAP : D

149) Trake sistemi ile ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) Vücut dışına stigmalarla açılır

B) Stigmalardan başlayaraktrake adı verilen borular dallanmalar yaparak trakeolleri oluşturur

C) Trakeler kitin yapılıdır ve içleri tek sıra epitel ile örtülüdür

D) Trake sistemine sahip canlıların kanları oksijen ve hemoglobin taşımaz

E)Gaz alışverişi kılcaldamarlar ile trakeoller arasında olur

CEVAP : E

150)Aşağıdakilerden hangisi sadece memelilere özgü bir özelliktir?

A) Karın ve göğüs boşluğunun kaslı bir diyaframla birbirinden ayrılması

B) Kalbin dört gözlü olması

C)Kapalı dolaşım sisteminin bulunması

D) Akciğerlerle solunum yapılması

E) İskeletlerinde kıkırdak dokunun bulunmaması

CEVAP : A

151) Aşağıdaki hangi canlıda hemoglobin kan plazmasında bulunur?

A)Kurbağa

B) Hamsi

C) Tavuk

D)Kertenkele

E) Yer Solucanı

CEVAP : E

152) Akciğerli balık

2. Semender

3.Timsah

4.Atmaca

5) Kedi

6. Kurbağa

Yukarıdaki canlılar, akciğerlerin evrimi bkımından basitten karmaşığa doğru nasıl sıralanır)

A) 1,6,2,3,5,4

B) 2,3,4,5,6,1

C)1,2,6,3,4,5

D) 2,1,4,3,5,6

E) 1,2,3,4,5,6

CEVAP : C

153)Kana giren CO2′nin 1/1000′i

H2CO3 => HCO3 + H(+) yapar

H(+) bir tampon tarafından tutulursa reaksiyon devam eder. Aksi halde dokudan kana CO2 alınamaz.

Alyuvarlarda H(+) tutan en önemli tampon aşağıdakilerden hangisidir?

A) H2CO3

B) Hemoglobin

C) NaHCO3

D) Plazma protein anyonları

E) Karbonik anhidraz

CEVAP : B

154) Kana giren CO2′ nin %30′ u alyuvarlarda, %70′i plazmada bulunur.

Her ikisinde de CO2′in en çoğu hangi halde taşınır?

A) Oksihemoglobin

B) Karbomino-hemoglobin

C) HCO3(-)

D) Erimiş halde

E) CO3(2 - )

CEVAP : C

155) 1. Hemoglobin

2. Oksijen

3. Karbondioksit

4. Ürik asit

5. Aminoasit

Böceklerin kanında yukarıda verilenlerden hangileri bulunur?

A) 1 ve 2

B) 4 ve 5

C) 3 ve 4

D) 2, 3 ve 5

E) 1, 2, 3 ve 4

CEVAP : B

156) Aşağıdaki canlıların hangisinde kan , oksijeni dokulara kadar taşımaz?

A) Çekirge

B) Balık

C) Solucan

D)Sülük

E) Kuş

CEVAP : A

157) Bir solunum pigmentinin görevini yapabilmesi için sahip olması gereken en önemli özellik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Demir atomunun taşınması

B) Kan plazmasında çözünmesi

C) Oksijenle tersinir reaksiyon vermesi

D) Alyuvar içinde organize olması

E) Oksijenle kararlı bileşik oluşturması

CEVAP : C

158)Omurgalı hayvan sınıflarının genel solunum kapasiteleri birbirinden farklıdır.

Bunun temel nedeni omurgalı hayvan sınıflarının aşağıdaki özelliklerinden hangisinin farklı olmasıdır?

A) Solunumn organının gaz değişim yüzeyi genişliğinin

B) Metabolizmalarının enerji gereksinimleri

D) Solunum pigmenti çeşidinin

D) Oksijenin hücreye taşınma hızının

E) Solunum pigmentlerinin kanda taşınma biçimlerinin

CEVAP : B

159) Aşağıdakilerden hangisi insanda vücudun oksijen gereksiniminin karşılanmasında rol oynayan bir adaptasyon değildir?

A) Hemoglobinin alyuvarlarda bulunması

B) Alveollerin bir katlı yassı epitelden oluşması

C) Akyuvar sayısının gereksinime göre değişebilmesi

D) Akciğer gaz değişim yüzeyinin çok geniş olması

E) Soluk alıp verme sıklığının kandaki karbondioksit miktarına göre değiştirilebilmesi

CEVAP : C

160) Aşağıdakilerin hangisinde verilen iki olayın birlikte gerçekleşmesi normal bir insanın soluk almasını sağlar?

A)Diyafram kasının kasılması / Karın içi basıncın azalması

B)Diyafram kasının kasılması / Göğüs boşluğu hacminin artması

C) Kaburgalar arası kasların kasılması :/Göğüs boşluğu hacminin azalması

D) Diyafram kasının gevşemesi /Gögüs boşluğu hacminin azalması

E) Kaburgalar arası kasların gevşemesi / Karın içi basıncın azalması

CEVAP : B

161) İnsanda gerçekleşen

1. Terleme 2. Dışkılama 3. Soluk verme ;

olaylarından hangileri, homeostasinin sağlanmasında doğrudan etkilidir?

A) Yalnız 1

B) Yalnız 2

C) Yalnız3

D) 1 ve 3

E) 2 ve 3

CEVAP : D

162) İnsanda alyuvarlara dönüşecek olan genç hücrelerde , hemoglobinin yapısında bulunan globin molekülü bu hücrelerin aşağıdaki organellerin hangisinde sentezlenir?

A)Çekirdek zarı

B) Ribozom

C) Lizozom

D) Çekirdekçik

E) Mitokondri

CEVAP : B

163) Akciğer solunumu yapan karasal canlılar, solungaç solunumu yapanlardan farklı olarak aşağıdaki özelliklerden hangisini kesinlikle taşır?

A) Solununm organının kılcaldamarlarla sarılmış olması

B)Gaz değişim yüzeyinin vücut içine doğru genişlemiş olması

C) Solunum gazlarının pigmentlere taşınması

D) Gaz değişim yüzeyinin bir sıra hücre tabakasından oluşması

E) Gaz alışverişinin difüzyonla gerçekleşmesi

CEVAP : B

164) İnsanda , Hemoglobin oksijenle bağlanması aşağıdaki kısımların hangisinde gerçekleşir?

A) Akyuvar hücrelerinde

B) Kan plazmasında

C) Dokuların atardamar

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Radyasyon Ve Kaynaklar

RADYASYON ve KAYNAKLAR

1- Partiküler Radyasyon

Yüklü Partiküler

- Protonlar

- Alfa Parçacıkları

Beta parçacıkları

Pozitronlar

Yüksüz Partiküler

Nötronlar

2- Elektromagnetik Radyasyon

X-ışınları

Gamma ışınları

İyonlaştırıcı Radyasyonlar

Maddesel ortamdan geçerken onunla etkileşerek iyon çiftleri oluşturabilen X-ışını, gama ışını gibi elektromanyetik ışınlarla, kinetik enerjileri olan yüklü parçacıklar, ağır iyonlar ve serbest nötronlar gibi tanecik karakterli ışınımlardır.

Ses dalgalarıyla, elektromanyetik spektrumun morötesi (ultra violet) ve daha büyük dalga boylu bölgesi, bu tanımın kapsamı dışındadır.

Radyasyonun Etki Mekanizması

1- Fiziksel Etki

Radyoaktif Bozunma

Sabit olmayan çekirdekler radyoaktif bozunma ile sabit hale gelirler,

u sırada ortaya çıkan partiküller ve dönüşüme uğramıs olan çekirdeğin hangi tip

bozunma oldugunu gösterir.

X-Işını

Röntgen Tüpü

Lineer Hızlandırıcı

Gamma Işını

Radyoaktif Maddeler

Elektromagnetik Radyasyon

Dalga şeklinde hareket eden x- ? ışınları Plank ve Quantum fiziğine göre partikül olarak tanımlanır.

Fotonların ( X-Işını ve g ) Madde ile Etkileşmesi

Fotodisintegrasyon:

Enerjisi 20 Mev’in üzerinde olan bir fotonun atomun çekirdeği ile etkileşimi sonucu yeni çekirdeklerin yanısıra p,n ve g gibi radyasyonları ortaya çıkarmasıdır.

Koharent Saçılma:

Bir fotonun atomun bir orbital elektronu ile etkileşimi sonucu elektronun titreşimini sağlayarak aynı enerji ile farklı bir açı ile saçılmasıdır.

Fotoelektrik Olay:

Bir fotonun atomun bir orbital elektronu ile etkileşimi sonucu,bu elektronu atomun dışına fırlatmasıdır.Fotonu enerjisi elektronun bağ enerjisinden daha büyük olmalıdır. (hn>EB)

Karakteristik X-Işını:

Fotoelektrik olay gibi orbitallerde boş kalan elektron yeri dış yörüngeden bir elektron tarafından doldurulması sırasında bir foton yayılmasına neden olan spesifik enerjiye sahip(>100ev) bu fotona KARAKTERİSTİK X-IŞINI adı verilir.

Auger Elektronları:

İç yörüngelerdeki elektron yerine dış yörüngeden bir elektron ile doldurulursa bir foton yayar, fakat bu foton aynı yörüngede ki başka bir elektron ile etkileşme yaparsa onu serbest hale getirir.Bu elektrona AUGER ELEKTRONU denir.

Compton Olayı:

Bir fotonun Bağ enerjisi zayıf olan atomun bir elektronu ile etkileşime girmesi sonucu elektronun serbest kalması ve enerjisi daha az bir fotonun yayılması olayıdır.

Çift Oluşumu:

Fotonun enerjisi 1.02 MeV üstündeyse bu oluşumda fotonun atom çekirdeğinin elektromagnetik alanından etkilenmesi sonucu bir elektron ve bir pozitronun oluşumudur.

Yok Olma Olayı:

Çift oluşum sırasında oluşan pozitron bir serbest elekton(dış orbitaldeki elektron) ile birleşerek iki foton yayılması ile sonuçlanır.Fotonların enerjisi 0.51 MeV’liktir ve ters yönlerde yayılırlar.

Partiküllerin Madde ile Etkileşmesi

Alfa a direkt etkileşim

Beta b direkt etkileşim

Nötron n indirekt etkileşim

Alfa ( a ) Etkileşim:

Helyum atomunun çekirdeğidir. Ağır bir partükül ve pozitif yüklü olması nedeniyle atomun orbital elektronu ile direk etkileşim yaparak elektronu serbest bırakıp diğer bir açı ve daha az bir kinetik enerji ile saçılır.

Beta ( b) Etkileşim:

uyarılma

e -

iyonlaşma

İnelastik Çarpışma

çekirdek

Bremsstrahlung Saçılması

e -

Elastik Çarpışma

Çekirdek

Bremsstrahlung Saçılması:

Elektronun atom çekirdeğinin coulomb alnının etkisinde kalmasıyla bir foton yayılır ve etkileşime giren elektron yolundan saparak daha az bir enerji ile yoluna devam eder.

2- Biyolojik Etki

I. Mekanizmalar

A. Hücre İçi ve Doku Hasarının İndüklenmesi:

Klinik olarak kullanılan değişik enerjilerdeki radyasyon, iyonizasyon ve atomlarla moleküllerin saçılımı gibi fiziksel reaksiyonlar sonucu abzorbe edilir. Yaklaşık 10-12 sn.de meydana gelen bu reaksiyon iyonizan radyasyonun tüm tiplerinin benzeridir. Eşit fiziksel dozlar sonucu gözlenen etki değişiklikleri spatial veya temporal dağılıma bağlıdır.

1. Radyasyon; elektromagnetik (x ve gamma ışını) veya parçacık (elektron, proton, ağır iyonlar, nötron ve alfa partikülleri) şeklinde olabilir. Kaynağına bakılmaksızın (Örneğin Lineer akseleratörden X-ışını, Co-60 yada Cs-137 den gamma ışını, siklotrondan nötronlar) temel biyofiziksel mekanizmalar tüm iyonizan radyasyon tipleri için benzerdir.

2. Hücre ölümü. Hemen hemen radyasyonla indüklenen tüm hücre ölümleri replikasyon işleminin engellenmesinden kaynaklanır (reprodüktif ölüm). Replikasyon işleminden bağımsız direk hücre ölümü ise (interfaz ölüm) nadirdir ve klinik dozlarında sadece lenfosit ve oosit gibi çok duyarlı hücrelerde meydana gelir. Işınlamayı takip eden apoptozis (programlı hücre ölümü) de önemlidir.

3. Subletal veya potansiyel letal hasar, hücre içi tamir mekanizmaları nedeniyle, birkaç saat içinde onarılır ancak asla tam olamaz. Memeli hücrelerinin radyosensitivite aralığı dardır (D0 = 110-240 cGy). Normal hücrelerin onarım ve iyileşme işlemi, 4-6 saat civarında tamamlanabilmektedir. Ancak tümör hücrelerine göre daha kısa olan bu süreç, değişik metodların klinik kullanımını mümkün kılar.

B. Radyosensitivite ve radyokürabilite:

1. Radyosensitivite, hücrelerde iyonizan (ve saçılan) radyasyon sonucu oluşan hasara hassasiyetin bir ölçüsüdür. Konvansiyonel doz, replikasyon gösteren hücrelerin populasyonunu, hücre sağkalım eğrisinin ekponansiyel bölümünde, başlangıçtaki miktarının %37’sine düşürmek için gereken dozdur. Fotonlarla hücresel radyosensitivite, geç G2 ve erken M fazlarında maksimal cevap olmak üzere replikasyon siklusunda değişiklikler gösterir. Birim mesafade yüksek yoğunlukta iyonizasyona neden olan (yüksek lineer enerji transferi) nötronlar, pionlar ve ağır iyonlar gibi diğer radyasyon çeşitlerinde ise, hücre siklusundaki her fazda aynı radyosensitivite gözlenir.

2. Radyorezistans, radyosensitivitenin tersidir ve bu nedenle kesin değil rölatiftir. Radyosensitivite ve radyorezistans terimleri tümördeki gross redüksiyon hızının tedavinin etkinliği şeklinde yorumlanması nedeniyle yanlış anlamlarda

kullanılmaktadır. Oysa gross tümör cevabı, ölü hücrelerin temizlenme hızı, tümör hücrelerinin proliferasyonu ve intrasellüler materyalin oranı gibi diğer faktörlerle bağlantılıdır.

3. Moleküler oksijen maksimum hücre ölümü için irradyasyon sırasında ortamda bulunmalıdır. Mekanizması serbest radikallerin fiksasyonudur. Hipoksi bu nedenle hücresel radyosensiiviteyi azaltır. Bu durum, hastaların irradyasyon sırasında 3 atmosfer oksijenlik hiperbarik bir çemberde bulunması, nitroimidazol gibi hipoksik hücre duyarlaştırıcılarının uygulanması ve yüksek LET’li radyasyonların kullanımı gibi tümör hücrelerindeki hipoksinin ters etkilerini azaltan araştırma metodlarının temelini oluşturur.

4. Hücrelerin iyonizan radyasyona cevabı; doz hızının değiştirilmesi, hasar onarım işlemlerinin manüplasyonu, replikasyon siklusunda hücrelerin senkronizasyonu ve hücreleri değişik zamanlarda 42.5-45 oC arasında ısıtarak değiştirilebilir.

5. Radyokürabilite, radyosensitiviteden daha çok tümörün boyutuna, lokalizasyonuna, biyolojik davranışına ve birazda hastayla ilgili faktörlere bağlıdır. Bu nedenle seminoma ve disgerminoma gibi birkaç tümör dışında en radyokürabl kanserler, hızla yok olanlar değildir.

C. Birimler:

Dekatlar boyunca radyasyon dozu havada ölçülen dozlardan hesaplanmıştır (örneğin röntgen). Oysa klinikte esas önemli olan, ışınlanan dokuda abzorbe edilen dozdur. Dozlar artık Gray birimi olarak ölçülmektedir (Gy). Bir Gy (bir kilogram doku tarafından abzorbe edilen bir joule) eski terminolojide 100 Rad’a eşittir; alternatif olarak bir cGy bir Rad’a eşittir. Total fiziksel dozun biyolojik etkinliği doz hızıyla, total doz fraksiyonlar halinde verildiğinde birime düşen yoğunlukla sürekli veya temporal uygulanımla, ışınlanan anatomik bölümün veya dokunun hacmiyle ve bazende radyosensitiviteyi etkileyen hasta faktörleriyle değiştirilebilir.

II. KLİNİK KULLANIM

Cerrahi ve kemoterapi gibi radyoterapininde klinik uygulanımı için kesin endikasyonlar ve kontrendikasyonlar vardır. Radyoterapi, tek başına, tedavinin majör komponenti veya adjuvan bir tedavi olarak diğer metodlarla kombinasyon şeklinde kullanılabilir. Günümüzde kanser hastalarının %50-60’ına tedavileri sırasında radyoterapi uygulmaktadır. Uygun kullanılırsa hastaların %50’sinde tedavinin sonucunda kür sağlanabilir. Geriye kalan diğer yarısı ise, herhangi bir metodla inkürabl olup, spesifik semptom ve bulguların palyasyonu ile yaşam kalitelerini yükseltir.

A. Tedavi planı

1. Tedavi öncesinde tanının biyopsi ile doğrulanması, tümör boyutu, lokalizasyonu ve hastanın değerlendirilmesi gibi incelemeler gereklidir.

2. Tedavinin küratif mi yoksa palyatif mi olacağını değerlendirdikten sonra tedavi planı; primer tümör ve yayılım riski taşıyan alanları içeren hedef volumun belirlenmesini, tedavi biriminin seçimini, veriliş şeklinin dizaynını ve doz ile veriliş süresinin hesaplanmasını içerir.

3. Küratif amaçla verilen tedavi sıklıkla komplikasyon yaratıyor olup hastanın evinden uzak kalmasına neden olan profesyonel bir bakımı gerektirir. Kullanılan doz sıklıkla palyasyon için gerekli olandan daha yüksek olup riskleri yüksektir. Bu çeşit tedavi daha uzun süreli ve pahalıdır.

4. Tersine palyatif ışınlamanın spesifik bir objektifliği olup daha az rahatsızlık, risk ve maliyete neden olup en kısa sürede tamamlanabilir.

B. Küratif amaçlı tedavi

1. Bu durumda radyoterapi retinanın, optik sinirin, beynin (kraniofaringeoma, medullablastoma, epandimoma), spinal kordun (low grade glioma), derinin, oral kavitenin, farinksin, larinksin, özefagusun, serviksin vajinanın ve retikuloendotelial sistemin (hodgkin hastalığı evre I, II, IIIA) anatomik olarak sınırlı tümörlerinde küratif amaçlı tek ajan olarak kullanılabilir.

2. Cerrahi ile kombine radyoterapi, baş ve boynun daha yaygın kanserleri, akciğer kanseri, uterus, meme, over, mesane, testis (seminoma), rektum kanserleri ve yumuşak doku sarkomları ile primer kemik tümörleri için kullanılır.

3. Radyoterapi lenfomalı, akciğer kanserli hastalar ve çocuk kanserleri için (rabdomiyosarkom, wilms’ tümörü, nöroblastoma) kemoterapiye adjuvandır.

C. Palyatif amaçlı tedavi

Palyatif ışınlamanın amaçları genellikle kemik metastazları için olmak üzere ağrının giderilmesini, intrakraniyal metastazlardan kaynaklanan nörolojik disfonksiyon ve baş ağrısının giderilmesini, üreter, özefagus, bronş, lenfatik ve kan damarlarından kaynaklanan tümörlerde obstrüksiyonun giderilmesini, kemik metastazlarının kontrolü ile ağırlık taşıyan iskeletin korunmasını ve orbita veya göze invazyon veya metastazın kontrolü ile görmenin korunmasını içerir.

III. TEKNİK MODALİTELER

A. Uygulama metodları

İyonizan radyasyon klinik olarak üç şekilde uygulanabilir.

1. Teleterapi Genelde vucuttan 80-100 cm. uzaklıktaki kaynaklarla uygulanan eksternal ışınlama yöntemi. Bu tip; Co-60 teleterapi ünitelerini ve lineer akseleratörleri içerir.

2. Brakiterapi Hedef dokuyla direk ilişkili veya hedef dokunun yakınında interstisyel, intrakaviter veya yüzeyel yerleştirilmiş kapalı konteynırlar içindeki Co-60, Cs-137, Ir-192 I-125 gibi radyoaktif izotopların ve kısa mesafeli konlar arracılığı ile uygulanan direk x ışınının kullanıldığı lokal irradyasyon.

3. Sistemik selektif tadavi Enteral, intrakaviter veya intravenöz olarak uygulanan 131I, 32P, 89St gibi radyoaktif kaynaklardan elde edilen internal veya sistemik irradyasyon.

B.Işın, enerji ve penetrasyon

Birçok klinik radyoterapi tedavisi lineer akseleratör veya Co-60 teleterapi ünitelerinden elde edilen yüksek enerjili foton ışınları ile yapılır.

1. Radyasyonun vücutta ekponansiyal olarak abzorbe edilmesi tek bir ışın demeti için artan derinlikle birlikte yoğunluğun devamlı azalması anlamına gelir. Radyasyonun vucuda penetrasyonu, enerjisiyle orantılıdır. Penetrasyon karakteristikleri, bazı spesifik materyallerin (aliminyum, bakır, kurşun gibi) kalınlığıyla ölçülür ve “yarı değer tabakası” olarak ifade edilir (radyasyon demetinin yoğunluğunu % 50 azaltan madde kalınlığı).

2. Klinik olarak kullanılan enerji aralığı vucut yüzeyindeki tümörler için kullanılan 85 kiloVolt ile vucut içindeki tümörler için kullanılan 35 MilyonVolt arasında değişir. Düşük enerji fotonlarıyla kıyaslanınca, yüksek enerji fotonları kemikte daha az abzorbe edilir ve vucutta daha az saçılarak keskin ışın sınırlarına neden olurlar. Elektronların penetrasyonu sınırlı olduğundan vucut yüzeyindeki veya yüzey yakınındaki tümörlerde kullanılır.

3. Pi mezonlar veya ağır iyonlar gibi radyasyonlar artık deneysel olarak kullanılmakta olup, taşodıkları enerjinin büyük kısmını asıl ilgilenilen nokta olan tümöral dokuda boşaltırlar. Yüksek enerjili hızlı nötron demetleri birim mesafede (yüksek enerjili fotonların yaptığından) daha fazla iyonizasyon oluştururlar. Bu çeşit hızlı nötron demetleri, konvansiyonel foton demetlerine zayıf cevap veren birçok tümörde başarılı olarak test edilmiştir. Yüksek enerjili protonların bazı dozimetrik avantajları olmakla beraber klinik olarak yüksek enerjili foton ve elektronlara göre saptanmış radyobiyolojik hiçbir avantajı yoktur.

C. Brakiterapi

Radyasyon kaynaklarının hedef volumün içinde veya yakınında) tümörüde içeren kısıtlı bir dokuya çok yüksek bir doz verilir. Radyasyon yoğunluğu kaynaktan uzaklaştıkça azaldığı için komşu hastalıksız dokular korunmuş olur. En çok oral

kavitede, orofarenkste, uterine servikste ve prostatta kulanılır. Radyoaktif kaynakların yerleştirilmesi bazen anesteziyi gerektirdiğinden eksternal ışın tedavisinde olmayan bir risk ortaya çıkar.

IV. Radyoterapinin yan etkileri

Tüm etkili tedavi istenmeyen ve bazen tehlikeli olabilecek yan etkilere neden olur. Radyoterapinin yan etkileri kullanılan metoda, doktorun bilgi ve tecrübesiyle verdiği tedavi sıklığı ve şiddetine, kullanılan alet, malzeme ve kolaylıkların yeterliliğine, hastaya ve onun ailesine bağlıdır.

A. Radyasyona bağlı erken semptomlar

Tedavi sırasında veya hemen sonrasında ortaya çıkar ve birkaç hafta sürebilir. Bu sekeller: anoreksi, bulantı, yorgunluk gibi sistemik etkiler, özefajit, diyare, deri reaksiyonlar (eritem, deskuamasyon), mukozal reaksiyonlar, epilasyon ve hematopoietik supresyon gibi tedavi alanına bağlı lokal yan etkiler olarak ortaya çıkabilir. Temel mekanizma prolifere olan hücrelerin hasarlanmasıdır. Tedavi tamamıyla semptomatiktir ve bu geçici reaksiyonların yoğunluğu daha düşük günlük radyasyon dozları ve daha küçük tedavi volümleriyle azaltılabildiği gibi önlenebilirde.

B. Radyasyona bağlı geç reaksiyonlar

Radyasyon tedavisinin klinik olarak önemli, bazende ciddi sekelleri tedaviden aylar ve hatta yıllar sonra ortaya çıkar. Erken akut reaksiyonlarla ilişkili değildirler. Miyelopati, kemiğin nekrozu, barsak tıkanıklığı, akciğer fibrozisi, deri devaskülarizasyonu, daha seyrek olarak ülserasyon, renal hasar, perikardiyal ve miyokardiyal hasar gibi lokal sekellerdir. Bu istenmeyen sekeller iyi bir tedavi sayesinde çok seyrek ortaya çıkar ve minimaldir. Sekellere neden olan mekanizma küçük damar endarteriti ve bağ dokusu proliferasyonudur. Temel mekanizma ise yavaş prolifere olan hücrelerin hasarlanmasıdır. Geç sekellerin sıklıkla progresiv olması ve tedavisinin etkisiz olması nedeniyle, mümkün olduğunca önceden engellenmesi ve en aza indirilmesi gerekmektedir.

C. Diğer tedavi modalitelerinin etkisi

Radyasyon tedavisi diğer tedavi metodlarının yan etki oluşturmasını arttırdığı gibi bunlarda radyasyon tedavisinin yan etkilerini etkiler. Örneğin, akut deri ve mukozal radyasyon reaksiyonları daktinomisin, halogenize edilmiş pirimidinler, veya doksorubusinin (adriyamisin) eşzamanlı ve ardışık kullanımlarında artar. Radyasyona

bağlı erken ve geç barsak hasarı, abdominal cerrahiye bağlı oluşan adhezyonlar nedeniyle tedavi alanına daha fazla barsak segmentinin girmesi ile artar. Geç radyasyona bağlı küçük damar endarterit ve yumuşak doku fibrozisi nedeniyle cerrahi müdahale güçleşebilir.

D. Hematosupresyon

İyonize radyasyon ve bir çok kemoterapi ajanları tarafından oluşturulan major toksisite, k emik iliği fonksiyonunun supresyonudur. Kemoterapi sonrası iyileşme olağanken, radyasyon tedavisi sonrası iyileşme doza ve tedavi volümüne bağlıdır, bazende hiçbir zaman tamamlanamaz. Uygulanan 3000 cGy’i aşan dozlarda kemik iliği yağlı ve fibröz dokuya dönüşebilir. Fakat bu etkinin yalnızca tedavi alanına giren kemik iliğinde olacağına dikkat çekmek gerekir. Buna rağmen radyasyon tedavisi ve kemoterapi dikkatle uygulanmalı ve hematopoetik supresyon planlanan tedaviyi kesmemelidir.

BAŞ ve BOYUN KANSERİNDE RADYOTERAPİ

Radioterapide iki temel değişken fraksiyon vardır. Bunlar hiperfraksiyone ve akselere fraksiyonlardır.

Hiperfraksiyone fraksiyon; normal dokuların geç dönemde radyasyondan etkilenmesini azaltmak, tümör kontrolünde daha etkili olabilmek, yüksek total doz radyasyon sağlayabilmek amacı ile radyasyon fraksiyonunun büyüklüğünün azaltılmasıdır.

Akselere fraksiyon; çabuk çoğalan tümörlerin tedavisinde aynı radyasyon fraksiyonunun hızlandırılmasını sağlamaktır. Devamlı hiperfraksiyone fraksiyon baş ve boyun kanserlerinde yan etkilerin daha az olması ve tedavi sonuçları açısından daha çok tercih edilebilir.

Baş Ve Boyun Kanserlerinde Radyoterapi Uygulanması

Radyasyon tedavileri, günlük 180-200 radlık bölümlerle haftada beş gün verilir.(Pazartesi-Cuma) Küratif radyasyon total dozu 6500-7500 raddır. Metastatik hastalık varlığında daha yüksek bir günlük doz kullanılır. Normal dokuya radyasyon hasarı ve tümör kontrolü, total tümör dozu, total tedavi zamanı, günlük fraksiyonların sayısıs ve fraksiyon baş

Giriş:

Tüm kanserler içerisinde lokalizasyon ve cinsiyete göre baş ve boyun kanserlerinin görülme insidansı erkeklerde %7, bayanlarda %5 civarındadır. Alkol ve sigara tüketiminin artışına bağlı olarakda bu oran her geçen gün artmaktadır. Baş ve boyun bölgesinde görülen tümörlerin %90′ı epidermoid karsinomlar olup, geri kalan kısmını adenokarsinomlar, lenfomalar ve nonepitelyal tümörler alır. Radyoterapi baş ve boyun kanserlerinde küratif ya da palyatif amaçla preoperatif ya da postoperatif olarak kullanılır.

Baş ve Boyun Kanserlerinin Sınıflandırılması

1- Paranazal sinus kanserleri

2- Nazofarenks kanserleri

3- Major ve minör tükrük bezi kanserleri

4- Oral kavite kanserleri

5- Orofarenks kanserleri

6- Hipofarenks kanserleri

7- Larenks kanserleri

8- Tiroid kanserleri

9- Bat ve boyunun non epitelyal kanserleri

10- Metastatik bat ve boyun kanserleri

Radyoterapinin Baş ve Boyun Kanserlerinde Kullanılması

1956 yılında radyasyon sonrası hücresel çoğalmayı ölçen invitro doku kültürü tekniklerinin gelişmesi ile birlikte, radyasyon biyolojisi hakkında bilgilerde artmıştır. Önceleri tümör hücrelerinin normal dokulara nazaran radyasyona daha hassas olduğuna inanılırdı. Bazı tümörlere komşu sağlam dokularda radyasyonun hasar vermediğine inanılırdı. Hücrelerin hücre siklusunun hassas bir döneminde ışınlanması durumunda, tümör hücreleri de dahil çoğu hücreler radyasyondan etkilenir. Radyasyon hücrelerin DNA’larını direkt etkileyebilir veya serbest radikaller oluşturarak hücreler ile reaksiyona girebilir.

Barsak, kemik iliği, over ve oral mukoza gibi hızlı değişim sürecinin olduğu hücreler, beyin ve karaciğere göre daha çok radyasyona duyarlıdır. Hızlı büyüyen tümörlerde de radyasyona duyarlılık fazladır. Radyoterapi, normal hücrelerin tekrar yenilenebilmesi için uzun bir zaman diliminde, fraksiyone veya küçük dozlarla uygulanır. Böylece normal dokuların hasar görmesi nisbeten engellenir. Tümör hücreleri de fraksiyone radyasyon uygulaması esnasında yenilenirler ve böylece tümör büyüyebilir. Radyoterapistler kazandıkları deneyimlerle; total 6000 ile 7000 cGy’in günlük 200 cGy şeklinde verildiği fraksiyone radyasyon kürü ile tümörün kontrol altına alınarak, normal dokuların korunduğunu ifade etmektedirler. Hipoksik şartlarda hücreleri öldürmek için gerekli radyasyon dozu, iyi oksijenlenme şartlarında gereken dozdan çok daha fazladır. Oksijen ışınlama sırasında mevcut olmalıdır.

Radyoterapi temel olarak üç farklı amaç için kullanılır.

1- Radyoterapinin tek başına uygulandığı durumlar

2- Cerrahi ve radyoterapinin birlikte kullanıldığı durumlar

3- Kemoterapi ve radyoterapinin birlikte kullanıldığı durumlar

Radyoterapi yalnız olarak veya kemoterapi yada cerrahi ile birlikte kullanılır. Radyoterapi 5 florourasil gibi bazı kemoterapötiklerin etkisini artırır. Radyoterapi bazende kemoterapötiklerle kullanıldığında ciddi yan etkilere yol açar. Doxorubisin veya methotrexat gibi…Radyoterapi ameliyattan önce tümörün yayılmasını engellemek ve ameliyat sonrasında ise tedavinin etkisini artırmak için kullanılabilinir.

Kobalt 60 teleterapi cihazları, lineer akselatörler ve betatronlar gibi MEGAVOLTAJ ünitelerinden elde edilen 1.25 ile 25 MeV arasındaki X ışınları, kilovoltaj X ışınlarından aşağıda belirtilen üç nedenden dolayı daha üstündür.

1- Cilt koruması

2- Yüksek nüfuz etme

3- Kemik absorbsiyonunun daha az olması

Baş Boyun Kanserlerinde Kullanılan Radyasyon Kaynakları

En sık kullanılan radyasyon formu fotonlardır. Bunlar x ışınlarıdır. İkinci sıklıkla elektron ışınları kullanılır.

Kilovoltaj tedavi cihazları: Bunlardan düşük enerjili radyasyon üretilir. Cilt ve dudak kanseri gibi yüzeyel doku tümörlerinde kullanılır. İntraoral kon formları oral kavite kanserlerinde brakiterapi uygulamalarında kullanılır. Orbita, konjunktiva ve deriyi yüksek doz ışından korur.

Kobalt 60: Ülkemizde kullanılan en yaygın yüksek enerjili radyasyon kaynağıdır. Cilt ve kemik ayrımını yapar. Baş ve boyun kanserlerinde kullanılan en yaygın radyasyon kaynağıdır.

Lineer Akselatörler: Megavoltaj radyasyon üreten cihazlardır. Elektronlar daha yüksek velositelere hızlandırılır. Toraks ve pelviste yerleşmiş derin tümörlerde kullanılır.

Elektron Işın Radyasyonu: Hızlı doz oluşturabilen belirli bir derinliğin ötesinde tesirli dozu azaltabilen ışınlardır. Dozda etkin düşüşün olduğu tümörün ötesindeki yerleri korumak için kullanılır. Boyun metastatik nodlarının tedavisinde kullanılabilirler.

X-Işınlarının Özellikleri

X ışınları elektromanyetik radyasyondur. X ışınları atomlarla reaksiyona giren yüksek enerjili elektronlarla oluşturulur. Çekirdekteki pozitif yük, elektronu yolundan saptırabilir veya tamamen durdurabilir, böylece fotonlar halindeki kinetik enerji kaybedilir. Oluşturulan elektromanyetik radyasyon bremsstrahlung adını alır. Gama ışınlarıda fotondur ama, radyoaktif prosesin azalması sonucu atom çekirdeğinden kaynaklanır. X ve gama ışınları dokularla temasa girince, oluşan enerji dokular tarafından emilir. Dokularca emilen enerji miktarı absorbe edilen doz adını alır. Absorbe olan doz birimi cGy’dir.

Yüksek enerjili x ışınlarının penetrasyonun daha fazla olması, özellikle nazofarenks gibi orta hat tümörlerinin tedavisinde merkezde olup diğer komşu yapıların (parotis,

mandibula ve temporomandibuler eklem) korunmasını sağlar. Megavoltaj radyasyon oral kavite ve orofarenks tümörlerinin tedavisinde, ışının mandibula tarafından absorbe edimemesi nedeni ile oldukça değerlidir. Merkezi sinir sistemine yakın olan nazofarenks ve farengeal alan tümörlerinde, megavoltaj ışınları fazla saçılmadığından dolayı kullanılır. Elektron akımı odaklama özelliği olan gamma ışını ve X-ray ışını parotis ve temporal kemik tümörlerinde tercih edilir.

Baş ve boyun kanserlerinde kullanılan radyasyon dozları, tümörün büyüklüğüne ve çapına göre değişmektedir. Örneğin primer bir tümör için 7000 cGy doz gerekebilirken , subklinik seyreden ve ancak mikroskobik seyreden aynı tümör için sadece 5000-55000 cGy doz radyasyon yeterli olabilir.

Brakiterapi; çevredeki normal dokuların tümör dokulardan sınırlarının ayrımının yapılması ile radyasyon dozunun sadece tümör dokularına kullanılması amacı ile radyoaktif implantlar aracılığı ile tümör ve yakınına yüksek doz radyasyon verilmesidir. Dil ve ağız tabanı kanserlerinde, nazofarenks kanserlerinde önemlidir. Brakiterapi ayrıca, primer tümörün external radioterapiden sonra volümünün küçültülmesi amacı ile kullanılır.

Ulaşılması zor ve zarar görmemesi gereken önemli yapılarla komşu tümörlerde, hedef tümör hacmine uygun radyasyon dozu içinde üç boyutlu konformal radyoterapi planlaması kullanılır. Paranazal sinus kanserlerinde optik sinir ve optik kiazmayı korumak amacı ile bu teknik kullanılır. Primer tümör için 70 Gy radyasyon gerekirken bu teknikle total dozun % 28′i yeterli olabilir.

Baş ve boyun kanseri için küratif radyoterapide kullanılan tedavi portalleri, lateral boyun sahaları na zıt olarak paraleldir. Bu sahalar, bilateral boyun nod metastazlı orofarinks, larinks, hipofarinks orta hat lezyonlarının ve nazofarenks primer lezyonlarını tedavi etmek için kullanılır. Boynun alt kısmı tek bir anterior supra klaviküler alanla tedavi edilir. Zıt boyun sahaları kullanıldığında,orofarinks ve larinks düzeyleri arasında genellikle önemli bir doku kalınlığı vardır. Bu tedavi hacminde nonhomojen bir doz dağılımına sebeb olacaktır. Bu problem, kaçırılan dokuyu kompanse eden metal wedge’lerle ve kompansatörlerle halledilir. Alanları küçülterek elektron ışınları, intraoral koni, interstisyel radyasyon ile tedavi uygulanır.

Wedge pair tekniği, tükrük bezi, maxiller sinus, tonsiller fossa ve bukkal mukozadaki gibi ekzantrik yerleşimli lezyonlarda ve kontrlateral boyun noduna metastaz insidansının çok küçük olduğu lezyonlarda kullanılır. Karşı tarafta normal yapıları korumak için radyasyon ışınları aynı yüzeye yönlendirilir, veya 60 ve 90 derecelerde komşu yüzeylere yönlendirilir.

Radyoterapinin İstenmeyen Etkileri

Yüksek doz radyasyon ile yaygın veya bölgesel yan etkiler ortaya çıkabilir. Akut yan etkiler olan şişme ve kızarıklık tedavi boyunca sürer. Fibrozis ve nedbe oluşumu gibi kronik yan etkiler tedavi sonrası aylar veya yıllar içinde ortaya çıkabilir.

1- Cilt Reaksiyonları

Eritem, kaşıntılı deri döküntüleri ve maserasyon,hiperpigmentasyon gibi akut etkiler oluşabilir. Daha çok mastektomi sonrası göğüste ve vulvada ortaya çıkar. Tedavisi, bölgenin hidrojen peroksit veya salin solusyonu ile temizlenmesi, A ve D vittamin içeren yağların uygulanmasıdır. Yüzeysel kortikosteroid ciddi durumlarda tatbik edilir. Kronik gecikmiş reaksiyonlar ise fibrosis, cilt atrofileri ve yara iyileşmesinde gecikmedir.

2- Mukoza İltihaplanması

Ağız ve farenks bölgesinde ağrı, ağız kuruluğu ve diş çürükleri baş ve boyun radyoterapilerinden sonra olabilir.

Oral mukozit, periodontal hastalık, kserostomi, mandibulanın osteoradionekrozu baş-boyun radyoterapilerinden sonra ortaya çıkabilir. Tüm hastalar radyoterapi sonrası diş hekimine muayene ettirilmeli çürük dişler var ise tedavi edilmelidir. Diş çürüklerini önlemede koruyucu amaçlı florid jeller kullanılabilinir.

3- Gastrointestinal Yan Etkiler

Gastrointestinal yan etkiler 4000-5000 Gy’i aşan dozlarda ortaya çıkar. Özofajit ortaya çıkabilir ve on gün içerisinde gerileyebilir. Kandida infeksiyonlarına zemin hazırlanır. Antiasitler, hafif bir diyet, ve yüzeysel anestezikler önerilebilinir.

Radyasyon gastriti veya enteriti oluşabilir.Bulantı, kusma, diyare, karın ağrısı, iştahsızlık vardır. Antiemetikler ve antidiyareikler önerilir. Yumuşak diyet verilir.

Rektal inflamasyon oluşabilir. Kortizonlu lavmanlar, gaita yumuşatıcıları, az posa bırakan bir diyet önerilir.

4- Radyasyon Pnönomisi

Akciğerlere yönelik uygulanan radyoterapiden 2-3 ay kadar sonra ortaya çıkabilir. Öksürük, dispne ve göğüs ağrısı vardır. Tedavi olarak günde dört defa 15mg prednizon uygulanır.

5- Sinir Sistemi Yan Etkileri

Akut semptomlar intrakranyal radyoterapi sonrası görülebilinir. Baş ağrısı, bulantı, kusma, kafa içi basınç artışı gözlemlenebilinir. Günde 4mg Dexametazone hızlı bir rahatlama sağlar.

Gecikmiş semptomlar arasında kısa süreli bilinç kaybı, görmeye ilişkin bellek bozuklukları ile kalsifikasyon ve ventriküler dilatasyon gibi beyaz cevher anormallikleri görülebilinir. Aşırı uyku hali ile karakterize uyku sendromu intrakranyal radyoterapiden aylar sonra gözlemlenebilinir

Medulla spinalis etkilenebilinir. Nazofarengeal kanserlerde, posterior paranazal sinus kanserlerinde, posterior boyun nodlarının radyoterapisinde 5 hafta boyunca 5000 raddan fazla doz uygulanırsa servikal myelit, transvers myelit gelişebilir.

6- Hematolojik Yan Etkiler

Hodkin lenfoma veya pelvis maligniteleri gibi, genit alanlara uygulanan radyoterapi sonrası kemik iliği supresyonu gözlemlenebilinir. Lökopeni ve trombositopeni oluşunca tedaviye ara vermek gerekir.

7- Spesifik Organ Reaksiyonları

Venookluziv karaciğer hastalığı, 90 günlük radyoterapiden sonra oluşabilir. Akut sialoadenit, testis ve overlerde spermatogenez ve oogenezin duraklaması, kemik iliği aplazisi ve hipoplazisisi, vaskülitler, stromal dokularda(Deri, alt üriner sistem, trakea aşağı seviyesi, akciğer ve böbrek gibi parankimatöz organlar) fibrozis gelişebilir.

Larynx kanserlilerde radyoterapi sonrası larengeal ödem major komplikasyonlardır. Ödem sıklıkla rekürren hastalıkla birliktedir. Rekürren kanserin ekarte edilmesi gerekmektedir. Radyoterapi sonrası seröz otitis media sıklıkla olur.

Radyasyon retinopatisi olabilir. Katarakt ortaya çıkabilir. Gözün posterior kısmı yüksek doz radyasyon alanında ise göz içi komplikasyonlar ortaya çıkabilir.

8- İskelet Sistemi Üzerine Yan Etkileri

Baş ve boyun radyoterapilerinden sonra görülebilen major komplikasyonlardandır. Mandibula osteoradyonekrozu olabilir. Protez dişe sahip olanlarda, mandibulaya invaze tümörlerde daha sıktır. Tedavisi iyi oral hijyenin sağlanması, antibiyotikler ve uygun beslenmedir.

Larynx Kanserleri

Baş ve boyun kanserleri içerisinde en sık karşılaşılaşılan guruptur. Larynx kanserleri yüksek oranda tedaviye yanıt verirken, lezyonun hızlı seyri ve geç tanısının ortaya konulması gibi nedenlerle önemlidir.

İnsidans

Larynx ve laryngofarengeal kanserler ensık karşılaşılan baş ve boyun maligniteleridir. Diğer organ karsinomları ile karşılaştırıldığında larynx kanserlerine daha az rastlanır. Larengeal kanserler tüm kanserlerin %2-5′ini kapsar. Erkekteki tüm malignitelerin %2.3′nü, kadınlardaki tüm malignitelerin %0.4′ünü kapsar. Genellikle 6. ve 7. dekadlarda görülür.

Histopataloji

Larynx kanserlerinin %95′i epidermoid karsinomlardır. Vokal kordlardan köken alanlar iyi diferansiye olup, hipofarenks, piriform sinus ve aryepiglotik plika tümörleri kötü diferansiyedir. Hiperkeratoz sıklıkla insitu karsinom ve invazif karsinomlar ile birliktedirİzole hiperkeratozun invazif karsinoma dönüşme riski %3′dür.

Prognostik Faktörler

Larynx kanserlerinde sağ kalımı etkileyen faktörler aşağıdaki gibidir.

1) Primer lezyonun yeri

2) Lezyonun büyüklüğü

3) Servikal metastazların varlığı

4) Hücresel diferansiyasyon

Larynx vokal kord düzeyi(Glottik), vokal kordların üzeri(Supraglottik), vokal kordların aşağısı(Subglottik) olmak

üzere üç bölgeye ayrılır. Larynx kanserleri %59 glottik bölgede, %40 supraglottik bölgede, %1′de subglottik bölgede görülür. Bu üç bölgede çıkan kanserlerin lenfatik yayılımları ve tedavi planları farklıdır.

Supraglottik larynx kanserleri; lenfatik bakımdan zengindir. Boynun iki tarafınada lenfatik yayılım söz konusu olabilir. Erken evrede boyun metastazı yaparlar. Başlangıçta vokal kordlar etkilenmediğinden dolayı ses kısıklığı yoktur. Mukozal ülserasyonlara bağlı ağrı mevcuttur.

Glottik larynx kanserleri; vokal kord düzeyindedirler. Ses kısıklığı başlangıçta mevcuttur. Vokal kordlar lenfatikler bakımından fakir olduklarından dolayı boyun metastazları nadirdir.

Subglottik laryx kanserlerinde; ilk olarak krikotiroid membran önündeki DELPHİAN lenf düğümüne, buradan alt juguler, paratrakeal ve retrosternal lenf bezlerine olmaktadır. Boyun iki tarafına metastaz olabilir.

Larynx kanserli hastaların %7-12’sinde başvurdukları zaman uzak metastaz mevcuttur. Tüm uzak metastazların %50-80′ini akciğerlerdedir. Tanı konulduğu zaman yaşam ! yıla kadar düşer. Endolarengeal metastazlar mediasten ve plevraya doğrudur. %60-80 hastada mediasten, paraaortik lenf nodları, akciğer hilusu ve kemik metastazları mevcuttur. Palyatif radyoterapi uzak metastazlı hastalarda cerrahiye oranla daha iyi sonuç verir.

Evreleme

TNM sınıflandırma sistemi kanserin anatomik yayılımına göre yapılan bir sınıflama sistemidir. Kanserin klinik biyolojisi ile ilgili açıklayıcı bilgi vermez.

To:Primer tümör yok Tis: İnsitu karsinom

Supraglottik Tümörler : Glottik Tümörler : Subglottik Tümörler:

T1:Bir bölgede sınırlı T1:Kord vokalde sınırlı T1:Subglottik bölgede sınırlı

T2:Komşu supraglottisde veya glotttisde 1a:Tek kord vokalde T2:Kord vokale yayılmış, mobilizasyon

T3:Fiksasyon var. Postkrikoid, preepiglot 1b.Her iki kord vokalde var veya yok

Sinus priform medial duvarında T2:Supraglottik veya subglottik yayılım T3:Laryxde sınırlı kord vokal fixe

T4:Kartilaj invazyonu veya larynx dışı T3:Larynx içinde sınırlı,kord fixe T4:Kartilaj invazyonu veya larynx dışı

T4:Kartilaj invazyonu veya larynx dışında

Nodal Sınıflama

N0:Klinik olarak lenf nodu yok

N1:Tek 3cm’den küçük ipsilateral lenf nodu

N2:6 cm’den küçük lenf nodu N2a:Tek ipsilateral 3-6 cm arasında

N2b:Birden fazla ipsilateral 6 cm’den küçük

N2c:Bilateral ve kontrlateral 6 cm’den küçük

N3:6 cm’den büyük

Metastaz

M0:Uzak metastaz yok

M1:Uzak metastaz var

EVRE-1: T1, N0, M0

EVRE-2: T2, N0, M0

EVRE-3: T3, N0, M0 veya T1,2,3 N1 M0

EVRE-4: T4, N0, M0 veya T1,2,3,4 N2,3 M0

Tedavi seçeneklerinin uygulanması ile larynx kanserlerinde beş yıllık surviv evre-1′de %88, evre 2′de %80, evre 3′de% 63, evre 4′de %28′dir.

Larynx Kanserlerinde Tedavi Seçenekleri

Supraglottik larynx kanserlilerde horizontal larenjektomi ile beraber tümör lokalizasyonuna göre ipsilateral veya bilateral boyun disseksiyonu yapılır. Gerekirse postoperatif radyoterapi verilebilinir. Preoperatif radyoterapi postoperatif yara iyletmesini olumsuz etkiler.

İlerlemiş ancak vokal kord hareketlerini kısıtlamamışglottik kanserlerde vertikal hemilarenjektomiler, vokal kord fiksasyonu mevcut ise total larenjektomi ile birlikte boyun disseksiyonu yapılabilinir. Tümör cerrahi sınırları ve servikal metastatik adenopatilere göre postoperatif radyoterapi düşünülebilinir.

Subglottik kanserlerdeise total larenjektomi ile birlikte paratrakeal ve retrosternal disseksiyonları içeren boyun disseksiyonları yapılır. Metastaz mevcut ise gerekirse üst mediasten radyoterapisi yapılır.

Larynx Kanserlerinde Radyoterapi

Larynx kanserlerinde radyoterapi aşağıdaki durumlarda ilk seçenektir.

1) Ön komissur, vokal çıkıntı, subglottik bölgeye yayılmayan ve kord vokali fixe etmeyen bir veya iki vokal kordu tutan tümörlerde

2) Epiglotun serbest kenarında 1 cm’den küçük tümörlerde

3) Cerrahi için çok fazla riskli olan hastalarda

Larynx kanserinde postoperatif radyoterapi endikasyonları ise

1) T2 ve T3 supraglottik kanserler

2) T2 ve T3 glottik kanserler

3) 1 cm’den fazla yayılımı olan bütün karsinomlar

4) T2 ve T3 marjinal ariepiglottikplika karsinomları

5) Bütün priform sinus karsinomları

6) Larynx sınırlarının dışına taşmış karsinomlar

Boyun disseksiyonu yaplmadığı zaman, aynı tarafdaki nodal metastaz riski %25′lerde olduğundan aynı taraf boyunda

ışınlanmalıdır. Supraglottik, aryepiglottik kıvrım, priform fossa ve subglottik karsinomlarda aynı taraf boyunda palpabl lenf nodu ele gelmese dahi mutlaka radyoterapi gereklidir. Boyunda palpabl lenf nodu bulunan hastalara radyoterapi ve cerrahi birlikte uygulanmalıdır.

Sınırlı bir glottik kanser için radyasyon tedavisi, sadece primer alanı kapsayan küçük bir alanı içerir.Tümör glottisin ötesine yayıldığı zaman tedavi alanları primer alanla birlikte yakın drene olan lenf nodlarını içerir. Wedge ve parsiyel kompensatörler kullanılır.

Paranazal Sinüs Kanseri

Kronik sinuzit kliniğini taklit ettiklerinden dolayı genellikle geç farkedilirler. Tedaviye yanıt vermeyen sinonazal şikayetleri olanlarda akla gelmelidir.

İnsidans

Tüm habis tümörlerin %1′inden azını oluştururlar. Erkeklerde kadınlara nazaran daha fazla görülür. Afrika ve Japonya’da daha sık rastlanır. Tütün, alkol, tütsü, nikel, deri sanayi, radyum ortaya çıkarma riskini artırır.

Histopataloji

Paranazal sinus kanserlerinin % 80′i epidermoid karsinomlardır. Kaynaklandığı yer sıklıkla (%50-70) maxiller sinuslardadır. Nazal kavitede (%15-30) ve etmoid sinuslerde (%10-20) oranında görülür. Frontal ve sfenoid sinuslerde %5′den

daha az görülür.

Evrelame ve Prognoz

Evreleme OHNGREN hattına göre yapılır. Bu hat gözün medial kantusu ile mandibula köşesi arasındadır. Bu hattın altındaki(infrastriktür) tümörler, bu hattın üzerindeki tümörler oranla (suprastrüktür) tümörler nazaran daha iyi prognozludurlar.

Skuamöz hücreli karsinomların lenf metastazlarıda sıktır. En sık uzak metastaz akciğerlere doğrudur. Rertofarengeal, submandibuler ve juguler lenf bezlerine doğru lenf nodu metastazı görülür.

Tx : Değerlendirilemeyen tümör Nx : Bölgesel nodlar değerlendirilemiyor

T0 : Primer tümör varlığı kanıtlanamıyor. No : Bölgesel nod metastazı yok

Tis : İnsitu karsinom N1 : Tek bir ipsilateral nodda 3cm’den küçük

T1 : Tümör antrum mukozasında sınırlı metastaz var.

T2 : Kemik yapıda erozyon yapmış N2a: Tek bir ipsilateral nodda 3cm’den büyük

T3 : Üst taraf deri ve kemikte yayılım var. 6 cm’den küçük metastaz

Antrum arka duvarı,(Orbita taban ve N2b: Birden çok ipsilateral nodda 6cm’den büyük

mediali, ön etmoidler) olmayan metastaz

T4 : Orbita içeriği, kribriform plak, arka N2c: Bilateral veya kontrlateral 6cm’den küçük

etmoidler, sfenoid, nazofarenks, yumutak metastaz

damak, temporal fossa yada kafa tabanına N3 : 6 cm’den büyük bir nod metastazı

pterygomaxiller fossaya yayılmış tümör

EVRE-1: T1, N0

EVRE-2: T1 veya T2 ile N0

EVRE-3: N1 ile T1veyaT2veyaT3

EVRE-4: N2 veya N3 ile T1 veyaT2veyaT3 veyaT4

Tedavi Seçenekleri

Cerrahi paranazal sinus kanserlerinin tedavisinde önemlidir. Basit endoskopik eksizyondan, orbital eksantrasyon veya radikal maksillektomiye kadar çetitli teknikler mevcuttur. Maksillektomi, maxiller sinus kanserlerinde standard bir cerrahi yöntemdir. Elektif boyun disseksiyonu, okkült lenf nodu metastazının düşük oranda görülmesi ve retrofarengeal bölgenin tamamen temizlenememesi nedeni ile önerilmez.

Parnazal Sinüs Kanserinde Radyoterapinin Yeri

Primer radyoterapi ender görülen erken lezyonlarda veya lenforetiküler lezyonlarda uygulanabilinir. Fakat genelde bu mümkün değildir. Radyoterapi ve cerrahiyi içeren kombine tedaviler en iyi surviyi teşkil eder. Bir tekniğe göre 55-65Gy RT verip, daha sonra sinus explorasyonu (sıklıkla sert damak çıkartılır) yapılarak, herhangi bir reziduel tümör kalıp kalmadığı belirlenebilinir.

Bir diğer yaklaşım, maksillektomi yapıldıktan sonra postoperatif genellikle 50-60 Gy radyoterapi uygulamaktır. Tümör kontrolüne üstünlüğü açısından preoperatif ve postoperatif radyoterapi arasındaki farklılık henüz belirlenmemiştir. Kombine tedavide T3/T4 evresindeki tümörlerde ortalama olarak lokal kontrol %70, beş yıllık yaşam %42 olarak tespit edilmiştir.

Nazofarenks Kanserleri

Nazofarenks kanseri etiyolojisinde üç faktör rol oynar. EBV, genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerdir. Tuzlanmış balık tüketimi, dimetilnitrozamin, muhtemel vitamin eksiklikler, sigara endüstriyel tozlar, formaldehit etkili çevresel ajanlardır. Nazofarenxin primer lezyonlarında EBV’nün tümörü infiltre etmiş lenfositlerden epitelyal hücrelere geçtiği düşünülmektedir.

İnsidans

Batı Avrupa ve Japonyada tüm malign hastalıkların %1′inden azını, kuzey Amerikada %3′ünü, Çin’in belirli bölgelerinde %18-30′unu oluşturur. Türkiye’dede nadir değildir. Tüm malign hastalıkların %2’sini oluşturur. Bölgesel farklılık genetik özelliklerden kaynaklanmaktadır. HLA-A2,B-17,BW-16 nazofarenx karsinomlu hastaların kanlarında sık rastlanır.

Histopatoloji

Nazofarenks çok katlı yassı epitel, silyalı pseudoatrofiye kolumnar epitel ve transizyonel epitel ile döşelidir. Kanser bu üç epitelin herhangi birinden gelişebilir. WHO’nun yeni sınıflamasına göre nazofarenks kanserleri;

1- Keratinize yassı hücreli kanser

2- Non keratinize yassı hücreli kanser 2-a: Diferansiye

2-b: İndiferansiye;anaplastik karsinom ve lenfoepitelyoma

Non keratinize karsinomlar EBV’u ile yakından ilişkilidir ve az diferansiye kanserler bu tümörler arasında büyük bir grubu oluştururlar. Adenokarsinomlar ve lenfomalarda nazofarenks’de görülebilinir.

Prognostik Faktörler

Nazofarenks karsinomunda prognoz histolojik tipe bağlıdır. Genel olarak, non keratinize ve indiferansiye tümörlerin prognozu daha iyidir. Çünkü bu tümörler radyosensitif ve kemosensitifdirler. Keratinize yassı hücreli karsinomlarda ise radyoterapi sonrası rekürrens daha sıktır. İndiferansiye lenfoepitelyoma grubunda ilk iki yıl içinde %80 metastaz gelişir.

Nazofarenks kanserlerinde unilateral veya bilateral lenf bezi tutulumu prognozu etkilemez. Prognoz lenf bezi boyutu ve sayısı ile ilitkilidir. Alt boyun veya supraklaviküler LAP kötü prognozdur.

Evreleme

Tis: İnsitu karsinom N0: Bölgesel LAP yok M0:Uzak metastaz yok

T1: Tümör nazofarenxin tek bir bölgesinde N1: İpsilateral 3cm’den küçük M1:Akciğer,karaciğer,beyin

veya görünür tm yok (biopsi+) Tek LAP lenf nodu,kemik iliği, göz,

T2: Posterior ve superior duvarlar tutulmut N2: 3-6cm LAP deri gibi uzak metastaz mevcut

T3: Nazal kavite ve orofarenxe uzanmış 2a:Tek 3-6cm’lik LAP

T4: Kafatası veya kranyal sinir tutulumu 2b:Multiple ipsilateral LAP

veya her ikisi birden 2c:Bilateral veya kontrlateral LAP

N3: 6 cm’den büyük LAP

Nazofarenks kanserlerinde unilateral veya bilateral lenf bezi tutulumu prognozu etkilemez. Prognoz lenf bezi boyutu ve sayısı ile ilişkilidir. Nazofernks karsinomunda ilk lenfatik drenaj kafa tabanında, stiloid proçes medialinde ve karotis kanalı yakınındaki retrofarengeal ROUVİERE lenf noduna doğrudur. Bu alan %90 bilateral tutulur.

Nazofarenks kanserlerinde sistemik yaılımı düşündüren en önemli faktör servikal metastazların varlığıdır. Ensık akciğerler daha sonra kemikler tutlur. Prevertebral fasya venöz pleksusuna direkt vasküler invazyon ve sonrasındada uzak metastazlar gelişir.

EVRE-1: T1,N0,M0

EVRE-2: T2,N0,M0

EVRE-3: T3,M0,N0 veya T1 veya T2 veya T3,N1,M0

EVRE-4: T1,N0 veya N1,M0 veya herhangi bir T veya N3,M0 veya herhangi bir T herhangi bir N

Nazofarenks Karsinomlarında Tedavi

Nazofarenks kanserlerinde retrofarengeal lenfatiklere yayılım söz konusu olduğundan lenfatik sistemi temizlemek mümkün değildir. Primer tedavisi radyoterapidir. Radyoterapi primer tümöre ve boyuna uygulanır. Küçük tümörlerde günlük 175-200cGy olmak üzere toplam 6500 cGy ışın verilir. Büyük tümörlerde ise 7000 cGy veya daha fazla ışın gerekebilir. Radyoterapi sınırları nazofarenksi, parafarengeal dokuları, servikal lenfatik zincirleri(juguler, aksesuar spinal, supraklavikuler), posterior etmoid hücreleri, maxilla antrumunun posterior 1/3 ‘nü ve nazal kaviteyi içermelidir.

Nazofarenks radyoterapisinde N0 boynun elektif radyoterapisi ve persistan veya rekürren hastalığın tedavisi mevcuttur.. N0 boyunlarada elektif radyoterapi önerilmektedir. Elektif radyoterapinin surviv üzerine etkisi tam belli değildir. Proflaktik radyasyon, klinik yayılımın en az bir seviye ötesini içerecek şekilde verilmelidir.N0 boyunlar için proflaktik ışın tedavisi yanlızca boynun üst bölümünün ışınlanmasından ibarettir.

Primer tümörün radyoterapiye cevap vermemesinde veya yetersiz dozdan dolayı persistan veya rekürren nazofarenks kanserleri ortaya çıkar. Bunlar megavoltaj, brakiterapi veya radyoterapi ile tedavi edilebilinir. Üç boyutlu tedavi(konformal radyoterapi) normal dokuların ve gereksiz yerlerin ışınlanmasını engeller.

Rekürren primer tümörlerin tedavisinde yüksek doz external ışın tedavisi, brakiterapi ile birlikte intra kaviter altın-192, iyot-125 kullanılabilinir. Brakiterapi kullanılarak ikinci radyasyon dozunun nöroendokrin dokulara ve diğer yumuşak dokulara daha az zarar verilir. Brakiterapi ayrıca external radyoterapi ve cerrahiye yardımcıda olabilir. Normal dokulara minimal zarar vererek tümöre yüksek doz ışın uygulanmasını sağlar. Brakiterapi tam doz radyasyon almış hastaların tekrar radyasyon ile tedavisine imkan kılar.

Cerrahinin nazofarenks kanserindeki yeri sınırlıdır. Radyoterapinin primer tümörü temizlediği ancak yetersiz kaldığı durumlarda radikal boyun dissekiyonu yapılabilinir. Son yıllarda nazofarenkse agresif cerrahi teknikler uygulanmaktadır.Bunlar arasında Fisch’in uyguladığı infratemporal fossa yaklaşımı ile Panje veMc Cabe’nin benzer yaklaşımları vardır. Stereoataktik radyocerrahi (gama bıçağı) alternatif bir tedavi seçeneğidir. Kürabl olmayıp semptomlara palyasyon sağlar.

Radyoterapi ile on yıllık yaşam T1-T3,N0 yada N1 evreli tümörlerde %55-60, T4 No veya N1′li kişilerde %35 olarak bulunmuştur. Bu oran T4,N2 yada N3 evreli tümörlerde %20′ye düşmüştür. Evre 1 ve2 tümörlerde beş yıllık yaşam %95, evre 3 ve 4′de ise %40′dır.

Oral Kavite Kanserleri

Oral kavite dudaklar, yanak mukozası, alt ve üst alveolar çıkıntı, retromolar trigon, orofarenks, ağız tabanı, sert damak, dil 2/3 ön kısmından oluşur.

İnsidans

ABD’de her yıl yaklaşık yeni 19500 oral kanser ve 8000 farengeal kanser vakası görülmektedir. Tanı anında çoğu büyük boyutta, semptomatik, evre 3-4 ve %50’sinde metastatik LAPlar mevcuttur. Günlük beş puro, pipo veya bir paket sigara içenlerde kanser dramatik bir şekilde artmaktadır. Oral kavite kanserlilerin 3/4′ünde sigara ve alkol kullanımı birlikteliği vardır.

Patoloji

Oral kavite kanserlerinin %95′den fazlasını epidermoid karsinomlar oluşturur. Epidermoid karsinom morfolojik yapıya göre; ekzofitik, endofitik, ülsreatif veya verrüköz tiplere ayrılırlar.

Prognostik Faktörler

En önemli prognostik faktör servikal lenf nodu metastazı olup olmamasıdır. Servikal metastazların varlığı, hastalığın sistemik boyutlarda olduğunu ve ilerde uzak organ metastazlarının olabileceğini gösterir. Tümörün boyutu, histolojik diferansiyasyonu ve yerleştiği bölgede prognoz açısından önemlidir.

Evreleme

Tis: İnsitu karsinom N0: Bölgesel LAP yok M0:Uzak metastaz yok

T1: Tümör çapı 2cm veya daha az N1: İpsilateral 3cm’den küçük M1:Akciğer,karaciğer,bey T2: 2-4 cm arasında tümör N2: 3-6cm LAP deri gibi uzak metastaz mevcut

T3: 4 cm’den büyük tümör 2a:Tek 3-6cm’lik LAP

T4: 4 cm’den büyük tümör ve antrum 2b:Multiple ipsilateral LAP

pterygoid kaslar,dil köü ve deri 2c:Bilateral veya kontrlateral LAP

tutulumu mevcutveya her ikisi birden N3: 6 cm’den büyük LAP

EVRE-1: T1,N0,M0

EVRE-2: T2,N0,M0

EVRE-3: T3,M0,N0 veya T1 veya T2 veya T3,N1,M0

EVRE-4: T1,N0 veya N1,M0 veya herhangi bir T veya N3,M0 veya herhangi bir T herhangi bir N

Tedavi Seçimi

Evre 1 ve evre 2 tümörlerde cerrahi ve radyoterapinin eşit kürabilitesi mevcuttur. Anlamlı sağ kalım %65-75 civarındadır. Servikal lenf nodu metastazı ile birlikte olan büyük boyutlu tümörlerin(T3-T4) tedavisi ve kontrolu daha zordur. Cerrahi ve radyoterapi birlikte kullanılmalıdır. Sağ kalım %20-30 civarındadır. Cerrahi yumuşak doku kemik invazyonu olan büyük tümörler için kullanılmalıdır.

Oral Kavite Kanserlerinde Terapötik Radyoterapi

Erken dönemde sınırlı kanserlerde, hastanın fiziksel ve emosyonel olarak cerrahiyi kaldıramayacak durumlarda, hasta cerrahiyi kabul etmiyor ise, ileri evrede palyatif amaçla, cerrahi için uygun şartların olmaması durumunda radyoterapi tercih edilir.

Ekzofitik, iyi oksijenlenen tümörler erosive, infiltre ve hipoksik tümörlere göre radyasyona daha duyarlıdırlar. Ufak ve yüzeysel lezyonlardada RT etkilidir. Derin planda olan, yumuşak doku ve kemik invazyonu olan tümörlerde ise radyoterapi etkisizdir. Toplam 60-70Gy olamk üzere günde 2 Gy verilerek 6.5 ile 7 haftada tedavi tamamlanmaktadır.

Genel olarak radyoterapinin iki uygulanım yolu mevcuttur.

1-Eksternal radyoterapi(Teleterapi): Özel cihazlarla vücuda ve kanserli bölgeye belirli uzaklıktan X-ışınları, elektronlar ve gama fotonlar verilmektedir.

2-İnternal radyoterapi(Brakiterapi): Tümöral dokuya yerleştirilen radyoaktif çubuk veya maddeler ile yapılan radyoterapidir. Brakiterapi ile hipoksik tümör merkezine yüksek dozda radyasyon verme olanağı mevcuttur. Dil ve ağız tabanı kanserlerinde eksternal radyoterapiden sonra, tümör kitlesi içine iridyum veya radyum telleri implante edilerek internal radyoterpi uygulanır. İntraoperatif iodine-125 ile yüklü sütürler kullanılarakda brakiterapi yapılabilinir.

Lezyon süperfisyel, kemikten uzak, 2 cm çapından küçük ve boyun nodu yoksa brakiterapi kesin tedavi için kullanılır.

Lezyon T2N0 ise external radyasyon primer sahayı, komşu submandibuler ve anterior servikal lenf nodlarını içerecek şekilde verilir. Primer sahaya 5000 rad ışın verimesini takiben, bu bölgeye iridyum implantı veya bir internal koni kullanılarak 7000-7500 radla ışınlanır. Uvula, yumuşak damak ve anterior tonsiller plikalar external radyasyona iyi cevap verir. Ağız tabanı, dilin T2,T3 lezyonları sıklıkla kasların derinine ve komşu mandibulaya invaze olurlar ve boyun metastazı ile ilşkilidirler. Bu tümörler en iyi kombine radyoterapi ve cerrahi ile teavi olurlar.

Radyoterapi uygulanacak ise hastanın diş ve ağız sağlığı kontrol edilmelidir. Diş çekimi yapılacak ise en az 10 gün sonra radyoterapiye başlanılmalıdır.

Dudak Kanserinde Radyoterapi

Radyoterapi komissurlerdeki lezyonlarda, yüzeysel T2 ve T3 lezyonların başlangıç tedavisi olarak tercih edilebilinir. Eksternal ,internal veya kombine olarak tercih edilebilinir. 30 gGy’lik eksternal ışınlamayı takiben eşit dozda internal radyoterapi uygulanır.

Gingiva ve Alveolar Karsinom

En iyi tedavi yöntemi cerrahi ve adjuvant radyoterapidir.

Bukkal Mukoza Kanseri

T1 ve T2 lezyonlarında en iyi sonucu eksternal radyoterapi sonrası interstisyel implant sağlamıştır. Tek başına radyoterapi ile 3 yıllık survive %50 civarındadır.

Damak ve Ağız Tabanı Kanseri

Cerrahi ve adjuvant radyoterapi tercih edlilir

Dil Kanseri

Dilin 2/3 ön bölümündeki kanserlerin tedavisinde yumuşak dokular için cerrahi ilk tercih edilir. Primer tümörün çapının artması nüks oranını artırır. Geniş lokal eksizyon, ehmiglossektomi, subtotal ve total glossektomi, kompozit rezeksiyon tümörün boyutlarına göre yapılır.

Dilin 1/3 arka bölümündeki kanserler oldukça nadir ve genellikle asemtomatiktirler. Ulaşılmasıda zor bölgelerdir. Transservikal yaklaşımlar ile cerrahi uygulanır.Stage 3-4 tümörlerde radyoterapide tedaviye eklenir. Total glossektomiye alternatif olarak eksternal radyoterapi ile interstisyel implant kombinasyonu ve simultan kemoradyoterapi önerilmektedir.

Dil kanserlerinde ortalama beş yıllık survive %40′dır.

Orafarenks Kanserleri

Radyosensitif olduklarından ve yumuşak damaktaki defektlerin velofarengeal yetmezlik gelişmeden kapatılması güç olduğundan, geniş bir alanı tutan tonsil ve yumuşak damaklı lezyonları küratif amaçlı radyoterapi ile tedavi etmek gerkir. T3,T4 evreli tümörlerde;tek taraflı olarak tonsiller fossayı, plikaları ve yumuşak damağı tutan dil köküne, ağız tabanının arka bölgesine uzanım gösteren, belirgin olarak kemik erozyonu olmasa bile mandibuladan tam olarak ayrılmayan lezyonlarda kompozit cerrahi rezeksiyon tercih edilir. Genel olarak orofarenks kanserlerinde küratif radyoterapinin yeri yoktur. Sıklıkla boyun metastazı yaparlar ve geç evrelerde semptomları ortaya çıkar.

Posterior farenks duvarı kanserlerinde radyoterapi başlangıç lezyonlarında tercih edilir. İleri evredeki vakalarda klasik laringo-farenjektomi yapılır. Beş yıllık sağkalım süresi %20-30′dur. Yüz güldürücü tümörler değildirler.

Hipofarenks Kanserleri

Hipofarenks, larinksle olan yakın ilişkisinden dolayı laringofarinks olarak adlandırılır. Hyoid kemik ile krikoid kartilaj arasında uzanır. Hipofarinks klasik olarak üç gruba ayrılır.

Sinus priformis: aryepiglottik plikanın lateralinde kalan bu boşluğun lateral duvarını tiroid lamina ve tyrohyoid membran oluşturur. Medial duvarınıda aryepiglottik plikanın lateral yüzü yapar. Arka duvarı açıktır.

Postkrikoid bölge: Arytenoid kartilaj ve krikoid kartilaj arka yüzünü olutturur. Faringoözofagial biletke olarak isimlendirilir.

Posterior faringeal duvar: Valleküla tabanı seviyesinden krikoarytenoid mebrana kadar uzanır.

Hipofarinks kanserlerinde tek başına radyoterapi endikasyonu şunlardır.

1-Sinus priformisin apekse uzanmayan küçk tümörleri

2-Posterior faringeal duvarın primer küçük tümörleri

3-Cerrahi tedaviyi reddeden hastalar

Radyoterapi larynx, farinks ve boyuna uygulanır. Işınlanan alan posterior ve anterior servikal lenf nodları, mastoid tepe ve kafatasından supraklaviküler lenf nodlarına kadardır. Priform sinus kanserlerinde orofarinks üst seviyesine kadar uzanır. Beş yıllık sağkalım aryepiglottik fold tümörlerinde %66, priform sinus tümörlerinde %55, posterior faringeal duvar tümörlerinde %49′dur.

Tükrük Bezi Kanserleri

Baş ve boyun kanserleri arasında en karışık ve kompleks olan tümörlerdir. Ensık parotis bezinde görülür.

İnsidans ve Histopataloji

Parotis bezi tümörlerinin %80′i, submandibuler bez tümörlerinin %50’si, minör tükrük bezi tümörlerinin %30-40′ı, sublingual gland tümörlerinin %20’si beningdir. En sık görülen malign tümör mukoepidermoid karsinomdur. Submandibuler glandda en sık görülen tümör adenoid kistik karsinomdur.

Evreleme

Tis: İnsitu karsinom N0: Bölgesel LAP yok M0:Uzak metastaz yok

T1: Tümör çapı 2cm veya daha az N1: İpsilateral 3cm’den küçük M1:Akciğer,karaciğer,bey T2: 2-4 cm arasında tümör N2: 3-6cm LAP deri gibi uzak metastaz mevcut

T3: 4 cm’den büyük tümör 2a:Tek 3-6cm’lik LAP

T4: 4 cm’den büyük tümör 2b:Multiple ipsilateral LAP

2c:Bilateral veya kontrlateral LAP

N3: 6 cm’den büyük LAP

EVRE-1: T1,N0,M0

EVRE-2: T2,N0,M0

EVRE-3: T3,M0,N0 veya T1 veya T2 veya T3,N1,M0

EVRE-4: T1,N0 veya N1,M0 veya herhangi bir T veya N3,M0 veya herhangi bir T herhangi bir N

Beş yıllık survive T1 tümörlerinde %85, T2 tümörlerinde %67, T3 tümörlerinde %14 olarak bulunmuştur.

Prognozu Etkileyene Faktörler

Histopatoloji, lenf nodu metastazı, ağrı, fasial sinir paralizi, deri tutulumu, evre, yerletim yeri, rekürrens, radyosensivite ve kemoterapi sensivitesidir.

Tedavide Radyoterapi

Yıllarca parotis tümörlerinin radyoterapiye dirençli olduğu bilindiği halde son yıllarda radyoterapinin rekürrensi azaltıp survivi uzattığı belirlenmiştir. Radyoterapi unrezektabl tümörlerde, cerrahi sonrası nüks gösteren tümörlerde ve yüksek grade tümörlerde cerrahi sonrası , cerrahi sınır temizde olsa uygulanır. Primer tedavi ipsilateral subdigastrik nodlarıda içermelidir. Major sinirde perinöral invazyon olduğu zaman superior zygomatik arka kadar ışın verilir.

Tükrük bezi tümörlerinde radyoterapi endikasyonları şunlardır.

1-Cerrahi sonrası kalan reziduel kanserler

2-Kapsül invazyonu, lenfatiklerin ve proksimal perinöral lenfatiklerin tutulumu

3-Lenf nodlarında metastatik hastalık

4-Yüksek grade parotis derin tutulumu

5-Postoperatif amaçlı

KAYNAKLAR:

1-Principle and practice of Radiation Oncology A.Perez and L.W.Brandy (Third edition)

2-Head&Neck Cancer L.Mayers’ 1998

3-Complication of radiation therapy Bhadrasain Vikram, MD

4-Essential otolaryngology head&neck surgery K.J.LEE

5-Otolaryngology head&neck surgery Cummings Volum 1&2&3

6-Otorinolaringoloji ve baş-boyun cerrahisi J.J.Ballenger (Doç.Dr.Doğan Şenocak-2000)

7-Otorinolaringoloji ve baş-boyun cerrahisi Opr.Dr.Nihat Çakır

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Zihinsel Çalışma Ve Zihinsel İş Yükü

ZİHİNSEL ÇALIŞMA ve ZİHİNSEL İŞ YÜKÜ

Belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmiş elemanlar bütünü olarak tanımlanan bir sistem genel olarak; sistem sınırları, sistem elemanları, sistem elemanlarının birbirleri ve sistem çevresiyle olan etkileşiminden meydana gelmektedir. Bir İnsan-makina (İ-M) Sistemi ise insan, çalışma yeri, üretim aracı, iş akışı, iş çevresi ve iş parçasının öngörülen görevi yerine getirmek üzere karşılıklı etkileşim halinde bulundukları bir sistemden meydana gelmektedir. İ-M Sistemi işlevsel açıdan incelendiğinde üç alt sistemden oluştuğu ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle bir İ-M Sisteminde, görevin yapılması sırasında insan ve makinanın yerine getirdikleri işlevler üç grupta toplanmaktadır:

*Etkileme (Enerji verme) işlevi.

*Yöneltme (Kumanda) işlevi.

*Kontrol (Gözleme) işlevi.

Günümüzde bilgisayar desteğinden her ortamda yararlanılıyor olması, İ-M Sistemi içerisinde insana ve makinaya düşen kısmi görevlerde farklılaşmaya neden olmakta ve çalışanlar açısından iş özelliklerini fiziksel boyuttan zihinsel boyuta ve görevi bizzat yapmaktan denetim ve kontrole doğru değiştirmektedir. Bu değişim nedeniyle günümüze kadar kullanılan ve daha çok da fiziksel (kassal) ağırlıklı işlerin analizinde ve bu tür işlerde çalışan insanların performanslarını değerlendirmede yararlanılan yöntemler ve teknikler yetersiz kalmaktadır. Denetim ve kontrole doğru yönlenen görev özelliklerinin ve bu özelliklere cevap verecek insanın fiziksel özelliklerinin yanında, algılama hızı ve doğruluğu, dikkat, hafıza, zeka gibi psikolojik ve bilişsel özelliklerinin de dikkate alınması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Zihinsel ağırlıklı işler için kapsamlı analiz ve değerlendirme yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Zihinsel ağırlıklı çalışmalarda, görünüşte çalışanlar daha az iş yapmaktadırlar, ancak fiziksel çabanın azalması her zaman genel iş yükünün azalması anlamına gelmemektedir. Zihinsel ağırlıklı çalışmalarda iş yükünü belirlemek, fiziksel ağırlıklı çalışmalara göre daha karmaşık ve zor olmaktadır. Çünkü iş yükü ölçümü için kabul görmüş bir metrik bulunmamaktadır. Bunun yanında zihinsel ağırlıklı çalışmaların performansını belirlemek, çalışanlara görev atamaları sırasında bir temel teşkil etmek ve İ-M Sisteminin çıktı kalitesi açısından zihinsel iş yükünün belirlenmesi ve dengelenmesi oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Amaç zihinsel iş yükünü mümkün minimum seviyeye indirmek değil, optimize etmektir. Aşırı yüklenmeden (overload) kaçınmak öncelikli, çok az yüklenmeden (underload) kaçınmak da diğer önemli bir konudur. Gerçekten istenen şey; zihinsel iş yükündeki çok veya az olma durumlarından herhangi bir çeşidinden kaçınmak ve bozucu etkilerden uzak ve kişisel gelişmeye imkan sağlayan optimal zihinsel iş yükünü sağlamaktır.

Birçok teori iş yükünü sadece operatörün işleme kapasitesi olarak nitelemektedir. Bazı teoriler de duyusal ve fiziksel konuları dikkate almaktadır. Zihinsel yük kavramı çevresel talepler ve bunları karşılayacak kaynaklar arasındaki ilişkiyi nitelemektedir. Zihinsel yük teorilerinde kaynaklar özel bir görevi icra etmek için mevcut işleme kapasitesini, talepler ise görevi icra etmek için ihtiyaç duyulan işlemeyi nitelemektedir. Zihinsel yük teorileri, bilişsel ve enerjik işlemler arasındaki etkileşimi tanımlayan insan performansı araştırmalarından doğan modellere bağlıdır. Bilişsel işlemler, mantıksal operasyonları kullanarak algısal enformasyonu motor davranışlara dönüştürmektedir. Zihinsel yük, kişinin sahip olduğu mevcut kaynak miktarı ve görevin gerektirdiği kaynak miktarı arasındaki fark ile ilgili kir kavramdır. Bu zihinsel yüklenmenin hem kişideki mevcut kaynak miktarı hem de görevin kişi üzerindeki gereklerinin değiştirilmesi ile değişebileceği anlamını taşımaktadır. Bir açıdan zihinsel iş yükü kavramı, fiziksel iş yükü kavramına benzerlik göstermektedir.

Zihinsel yük büyüdükçe görevin daha da zorlaştığı varsayılmaktadır. Ayrıca operatörler arasında işleme kapasitesi açısından farklılıklar ve bir operatörün kapasitesinde yorgunluk, uykusuzluk. endişe ve psikosomatik rahatsızlıklar (örneğin baş ağrısı) nedeniyle dalgalanmalar olmaktadır Bu ise bir çalışma çevresinin, istenen kapasitesinin operatörün kapasitesinin altında kalacak şekilde tasarlanması gerektiğini ortaya çıkarmaktadır Önemli bir nokta ise operatörün bu görevi uzun süre icra edebilmesini sağlamaktır (günde sekiz saat ve yıllar boyu).

Bilinmesi bu derece önemli olan zihinsel iş yükünün ölçülmesi ile ilgili yaklaşımlar dört ana grupta toplanabilmektedir ve bu yaklaşımlar tek başına veya birkaçı destekli olarak kullanılmaktadır.

• Temel (primary) veya Davranışsal görev ölçümleri: Bir görevdeki iş yükünü sayısallaştırma konusundaki teşebbüslerden biri iş yükünü basit olarak, görevleri icra etmek için gerekli zamanın, görevleri icra etmek için mevcut zamana bölünmesi olarak tanımlamaktadır. Bir görev boyunca dakika dakika bu hesaplamayı yapmak amacıyla bilgisayar destekli birkaç modelleme programı geliştirilmiştir.

• İkinci görev ölçümleri : İkincil görev ölçümlerinin kullanımındaki temel mantık, temel görevin yapılmasına yönlendirilmemiş ayrı bir kapasitenin ikincil bir görev tarafından kullanılabileceğidir. İkincil görev ölçüm metodu, operatörün temel görevine ikinci bir görevin ilave olması durumunu incelemektedir.

• Psikofizyolojik ölçümler: Bu ölçümdeki mantık, merkezi sinir sistemi aktivitesini içeren enformasyon işlemenin veya onun göstergelerinin olmasıdır.

• Subjektif ölçümler: İş yükünün ve operatör performansının belirlenmesi amacıyla kullanımı kolay ve kullananlar arasında da kabul görmekte olan tek boyutlu ve çok boyutlu tahmin skalaları kullanılmaktadır.

İNSAN MI, MAKİNA MI?

İşletmeler, birtakım girdileri kullanarak gerek hizmet gerekse mal üreten kuruluşlar olarak tanımlanabilir. İster hizmet üret-sin isterse mal, işletmenin temel amacı ayakta kalabilmesidir. Bir işletmedeki girdiler genel olarak hammadde, enerji, kapital, makinalar ve insan gücü olarak tanımlanabilir. Hepsinin de bir işletme için ne kadar önemli olduğunu bilmekteyiz. Fakat bunlardan bir tanesi artık daha önemli. Bahsedilen faktörlerin önem sıraları zaman içerisinde değişiklikler göstermiştir. 1870 ile 1950 yılları arasında insan gücünü ilk ya da ikinci sırada göremiyoruz. 1870’lerde Frederick Taylor, işletme tanımını ortaya attığında çalışmalar genel olarak makinalar üzerineydi. Fakat 1950’lerden sonra işletmelerde insanın değeri ve önemi artmaya başladı. Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki işletmelerde üretim için hammadde, makina, enerji gibi girdiler kullanılmasına rağmen in-san gücü bir insan/makina sisteminde en ö-nemli sırayı almıştır.

Sistem kelimesi bugünlerde en çok duyduğumuz kelimelerden birisi olsa gerek. Üretim sistemleri, kalite kontrol sistemleri, yönetim bilişim sistemleri bunlara sadece birkaç örnektir. Bugüne kadar sistem için çok değişik tanımlar yapılmıştır. “Sistem insan, makina ve diğer bileşenlerden oluşmuş, belirli bir amacı olan ve bileşenlerin tek başına bir üretim yapamayacağı ve anlam ifade etmeyeceği bir topluluktur.” (Meister, 1964, p.14). Malzeme, bilgi, enerji gibi girdilerle yine aynı türden çıktılara sahiptir. Bu girdiler yine ben-zer çıktıları elde etmek için insan/makina sis-temlerince belirli proseslerden geçirilir. İnsan-makina sistemleri de bir sistem olarak bir ya da birden fazla insan ve makinanın bileşimi olarak tanımlanabilir. İnsan makina sistemlerini makina kullanım derecelerine göre sınıflandırabiliriz. Bu sistemlerden bazıları manuel sistemler, mekanik sistemler ve otomatik sis-temlerdir. Manuel sistemlerde ihtiyaç duyulan güç, insan tarafından verilir. Kontrol işlemi ise yine insan tarafından yapılır. Mekanik sistemlerde kas gücünün yerini daha çok ve seri bir şekilde enerji üretebilen makinalar alır, fakat kontrol işlemi yine insanlar tarafından yapılır. Otomatik sistemlerde ise her iki işlem de makinalar tarafından yerine getirilebilir.

Sistem içerisinde insanın ve makine-nın önemli rolleri vardır. Bir sistemde insanın en basit rolü gerekli makinayı aktif hale getirmek olabilir. Genel olarak karmaşık işler makinalar tarafından yapılabilir. Bilgisayar kontrollü bir torna tezgahında, tezgah ölçme, kesme, bitirme işlemlerinin hepsini gerçekleştirebilir. Fakat her sistem otomatik değildir. Bu durumda insanın rolü daha da önem kazanıyor. İnsan ve makina arasındaki tipik ilişki şöyledir. Makina gerekli bilgiyi toplar ve ilgili yerlere iletir. İnsan ise bu bilgiyi değerlendirip gerekli kararları verir. Bazı otomatik sistemlerde hiç insan gücünün kullanılmadığı doğru olabilir, fakat şu da unutulmamalıdır ki, bu sistemleri programlayacak, kuracak, tekrar programlayacak ve gerektiğinde tamir edecek insandır.

İnsanı makinadan farklı kılan bazı kabiliyetleri vardır ve operatörün kabiliyetlerinin bilinmesi onun daha iyi kullanılması açısından faydalıdır. İnsan bir sistemde bir bilgisayar, veri transfercisi yada kontrol mekanizması olarak kullanılabilir. İnsan ve makinanın bazı özelliklerini karşılaştırdığı-mızda karşımıza şunlar çıkıyor. İnsan yavaş hesaplama yapar fakat yaptığı yanlışları düzeltme konusunda üstün bir kabiliyeti vardır. İnsan aynı zamanda bir çok kanalda duyu kabiliyetine sahiptir. Örneğin göz cisimlerin şeklinin, renginin yanı sıra hareketlerini de inceleyebilir. Makinalar kısa süreli bir hafıza-ya sahipken insanda uzun süreli bir hafıza mevcuttur. Makinalar beklenmeyen olaylar karşısında duyarsız kalırken insan bu tür problemlere çözüm yolları getirebiliyor. Makinalar zaman içerisinde kırılıp bozulabilirken insanların daha fazla esnekliği ve kendini yenileme özelliği mevcuttur.

Biz mühendisler insanları hiçbir zaman makina olarak nitelendiremeyiz. Endüstri devriminden sonra insan emeği sömürülmeye başlamıştır. İnsan içinde bulunduğu en kötü şartlara bile uyum sağlayabilen bir varlıktır. Genç bir makina mühendisi olan Frederick Taylor, ilk defa “uzmanlaşma” terimini ortaya atmıştır. Taylor, eskiden tek bir işçi tarafından yapılan işi küçük parçalara ayırıp birden fazla işçiye yaptırmış, böylelikle işçiler yaptıkları işlerde uzmanlaşmış, işi daha kısa sürede ve daha iyi yapmaya başlamış. Zaman içerisinde verimin artmasıyla işler daha da küçük parçalara bölünmeye başlanmış. Öyle ki işçinin tek görevi önüne gelen vidayı sıkmak olmuştur. Bu işçinin işe motive olamamasına sebep olmuş dolayısıyla verim zamanla düş-meye başlamıştır. Tüm bu gelişmeler bize insanın bir makina olmadığını göstermiştir. Bizler makinaları ancak insanların birer yardımcısı ve sistemin ve insanın performansının artması için bir araç olarak nitelendirebiliriz.

Sonuç olarak yukarıda sistemin genel bir tanımını yaptık. İnsan/makina sisteminin insanlardan ve makinalardan oluştuğunu söyledik. İnsan, sistem içerisinde değişik rollere sahip ve sistem verimliliğini direkt olarak etkileyen bir varlıktır. Öyle ki bazen sistemin çalışması sadece insana bağlı hale geliyor. Makinaların insanlardan daha üstün olduğu bazı özellikleri olsa da, insanı makinadan ayıran birtakım kabiliyetleri vardır. Bazı makinalardan oluşan sistemleri programlayacak, kuracak, tamir edecek olanların insanlar olduğunu unutmamalıyız. Makinalar insanların birer yardımcısı olarak nitelendirilebilir. Tüm bunlardan sonra bir işletmede kullanılan girdiler arasında insanın en önemlisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Erkan, N. (1997). Ergonomi. (4th ed.). Ankara: Milli Prodüktivite Merkezi Yayınları.

Hicks, P. E. (1994). Industrial Engineering and Management. (2nd ed.).

Miner, J. B. (1969). Personnel and Industrial Relations.

Oborne, D. (1993). Person-Centred Ergonomics.

Sheridon, T. B., & Ferrel, R. W. (1974). Man-Machine Systems

PERFORMANS YÖNETİM SİSTEMİ

Canlılar gibi işletmelerin de bir yaşam periyodu vardır. Onlar da doğar, gelişir ve ölürler. Yaşamak içinse hayatımızın her alanında değişime ihtiyacımız vardır. Değişim ise çevremiz sürekli değiştiğinden gelişmenin doğal sonucu olarak, çevreye uyum sağlaya-bilmek için sürekliliği esas alan bir olgu olarak karşımıza çıkar.

İşte bu değişim süreci sonucunda son yıllarda işletmelerde Toplam Kalite Yönetimi Felsefesi adlı bir düşünce tarzı ve oluşumu ön plana çıkmıştır. Toplam Kalite Yönetimi, tüm insan kaynaklarını içine alan ve işlenmemiş ürünün tüketiciye ulaşana kadar geçen her bir aşamasında kalite-yi baz alarak hare-ket eden işletme felsefesidir.

Bu aşamada değişen dünya koşullarında Toplam Kalite felsefesinin içine aldığı konulardan birisi de Performans Yönetim Sistemleridir. Dünyamızda teknolojik gelişme ve robot-makine sistemlerinin kurulması aşamalarıyla birlikte son dönemde insanın önemi de açığa çıkmıştır. İşletmeler de çeşitli kriterleri (motivasyon, hedef, güven, uyum v.s.) göz önüne alarak çalışmalarının verimliliğini ve uyumunu arttıracak faaliyetlere önem vermeye başladılar. Performans Yöne-tim Sistemi de bu ihtiyacın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Performans, görevin gereği olarak önceden belirlenen ölçütleri karşılayacak biçimde görevin yerine getirilmesi ve amacın gerçekleşmesi oranıdır.

Performans yönetimi; bireyleri, kendi potansiyellerinin farkına varmalarını sağlayacak şekilde motive ederek organizasyonlardan, takımlardan ve bireylerden daha etkin sonuçlar almak için üzerinde anlaşmaya varılmış amaçlar, performans standartları, hedefler, ölçüm, geri bildirim, ödüllendirme / onurlandırma aşamalarından oluşan sistematik bir yönetim aracıdır.

İyi bir performans yönetiminin var olması çalışanların;

amaçlarının ve önceliklerinin neler olduğunu,

şu anda ne yapmaları gerektiğini,

yaptıkları işin takımlarına ve firmanın performansına katkısının ne olduğunu biliyor olması demektir.

Çalışanlar kendilerinden ne beklendiğini bilip anladıkları ve daha da önemlisi kendi hedeflerinin oluşturulmasında rol aldıklarında işlerini sahiplenecek ve hedeflerine ulaşmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Performans Yönetim Sistemi-nin temel prensibi de budur.

- P.Y.S.’nin Özellikleri -

Sürekli gelişme ve öğrenen organizasyon felsefesine dikkat çeker.

Yılda bir kez yapılan sübjektif değerlendirme yerine yıl boyunca objektif değerlendirme ve geliştirme sağlar.

İstenen şirket kültürünün yerleştirilmesinde önemli bir araçtır. Hedeflerin yaygınlaştırılması aşamasında kişilerin kendilerini şirketin bir parçası olarak görmesini sağlar.

Organizasyonel ve kişisel hedeflerin entegrasyonunu sağlar.

Yeterlilik kavramının ve yeterlilik analiz tekniklerinin gelişimini sağlar. Bu analizlerin davranışsal konulardaki performans değerlendirmeye temel oluşturmasını öngörür.

Performans Yönetiminin sadece yöneticilerin değil herkesin işi olduğunu vurgular.

İşleyişi hedeflerin belirlenmesi süreci ile başlayıp yönlendirme/geribildirim ve değerlendirme ile devam eder ve gelişim planlaması ile son bulur.

- P.Y.S.’nin Amaçları-

En genel amacı çalışanların, hem bireysel olarak hem de takım halinde, firma süreçlerinin ve kendi bilgi-becerilerinin sürekli gelişimini sağlayabilecekleri bir kültür oluşturmaktır.

Organizasyonun performansında kalıcı gelişmeler elde etmek.

Kişisel yetenekleri geliştirerek, ilerlemeye açık, kaliteli personelle daha verimli bir çalışma ortamı yaratmak.

Çalışanlar ile yönetenler arasında açıklık ilkesine dayalı diyalog kurulmasını sağlamak.

Hedefler ve performans kriterleri konusunda yöneticilerle çalışanlar arasında ortak bir anlayış oluşturarak, herkesin görevinin bilincinde olmasını sağlamak.

Çalışanların performanslarını izleyerek objektif bir ölçme değerlendirme yapmak.

Çalışan performansını yönlendirecek, işinde gelişmesini ve geleceğe hazırlanmasını sağlayacak geri bildirim mekanizmasını oluşturmak.

Dürüst bir yönetim anlayışını yayarak güven yaratmak ve çalışanın moralini yükseltmek.

- P.Y.S.’nin Getireceği Yararlar -

Çalışana Yararları:

Çalışan, kendisinden tam olarak ne beklenildiğini bilir.

Çalışan, verilen hedeflere ulaşmak için neler yapması gerektiğini bilir.

Çalışan, yöneticisiyle şimdiki durumunu, gelecekteki gelişimini ve eğitim ihtiyaçlarının ne olduğunu tartışır.

Çalışan kendi gelişim düzeyini belirler

Yöneticiye Yararları:

Çalışandan ne beklenildiğini açıkça ifade edebilir.

Çalışanın performansı ile ilgili daha yapıcı geri bildirim verebilir.

Çalışanın yeteneklerini en iyi şekilde kullanması yönünde rehberlik yapar.

Kişisel gelişim ve eğitim ihtiyaçlarını planlar.

Karşılıklı güven ve saygıya dayalı yakın iş ilişkileri kurar.

Organizasyona Yararları:

Şirket ve takım hedeflerinin kişisel hedeflere entegrasyonunu sağlar.

Bireysel katkıların ayırt edilmesini sağlar.

Kariyer planlamasına olanak verir.

- P.Y.S.’nin Aşamaları -

1. Hedef Belirleme: Şirket hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik kişisel iş sonuçları yeterliliklerle ilgili hedeflerin belirlenmesi.

2. Yönlendirme / Geri bildirim: Hedeflere

yönelik ilerlemelerin kaydedilmesi ve gelişmesi gereken yönlerin belirlenmesi.

Değerlendirme: Kişisel iş sonuçlarının ve yeterliliklerin değerlendirilmesi.

4. Gelişim Planlama: Gelişmesi gereken yönlerin ve eğitim ihtiyaçlarının belirlenerek gelişim planlarının hazırlanması.

Hedef Belirleme

Hedef belirleme, Performans Yönetiminin en önemli ve ilk adımıdır. Hedef, belirli bir zaman dilimi içerisinde kişi veya organizasyonlardan gerçekleştirmeleri beklenilen sonuçlardır.

Hedeflerin belirlenmesindeki amaç; işgören ve işverenin firmanın amaçları doğrultusunda neler yapmaları gerektiğini tartışmaları, hangi sonuçlara ulaşacaklarına karar vermeleri ve bunlar için çalışmalarıdır.

Hedeflerin doğru belirlenmesi;

Başarının ölçülebilmesini,

Önceliklerin tanımlanmasını,

Hedefi gerçekleştirmek için adımların ve zaman çizelgesinin planlanmasını,

Hedeflerin çalışanlara sistemli olarak delege edilmesini,

Performansın objektif olarak, başarıya göre değerlendirilmesini sağlar.

Şekil1 Performans Yönetimi’nin Yararları

Hedeflerin oluşturulmasında göz önünde bulundurulması gereken faktörler;

1. Şirket stratejik hedefleri

Şirket veya departman kısa dönem hedefleri

Pozisyonun temel sorumlulukları

Yöneticinin hedefleri

Mevcut standartlar

Çözülmesi gereken problemler

Değerlendirilmesi gereken fırsatlar

Yönetici, hedeflerin oluşturulması sürecine çalışanın da katılımını sağlamalıdır. Gerçek katılım, çalışanın ulaşması gereken sonuçları doğru, adil, açık ve ulaşılabilir gördüğü zaman gerçekleşecektir.

Çalışanın katılımını sağlamak için, tecrübesine ve kapasitesine göre hedef belirleme sürecinde ona da bazı sorumluluklar verilmelidir. Örneğin; tecrübeli ve yüksek düzeyde performans gösteren bir çalışan kendi başına hedeflerine yönelik bir taslak oluşturabilir. Tecrübeli ancak orta düzeyde performans gösteren bir çalışan ise , form üzerine aktarılmadan önce yönetici ile birlikte hedeflerini belirleyebilir.

Hedeflerin Özellikleri: “SMART” Hedefler

 Specific – Özgün ve Uzlaşılmış: Yanlış anlamaya sebep olmayacak şekilde çalışanın ve yöneticinin üzerinde anlaşarak belirlediği hedefler kişinin hedeflerini sahiplenmesi açısından önemlidir.

 Measurable – Ölçülebilir: Hedeflerin ölçülebilir olması iletişimi kolaylaştırır ve hedeflerin doğru algılanmasını sağlar. Hedefler ve performans göstergeleri, ilgili oldukları her yerde aynı şekilde ifade edilmeli ve herkes tarafından aynı şekilde anlaşılmalıdır.

  Achievable – Ulaşılabilir ve Zorlayıcı: Kişilerin kabul edilebilir bir çaba ile elde edebilecekleri, aynı zamanda sahip oldukları tüm potansiyeli kullanmaya zorlayacak türden hedefler konulması önemlidir.

 Related – İlişkin: Firma planları, yöneticinin beklentileri ve çalışanın gelişimine ilişkin hedefler belirlenmelidir. Yönetici, belirlenen her bir hedefin neden önemli olduğunu açıklamalıdır.

  Time-Bound – Zaman Sınırlı: Her hedefin bir zaman hedefi olması gerekir.

Şekil 2Hedefler ulaşılabilir ve zorlayıcı olmalıdır

Hedef Belirleme Aşamaları

I. Temel Sorumluluklar:

Temel sorumluluklar, bir şirketten, bir iş biriminden veya bir pozisyondan beklenen nihai sonuçları elde etmek için yapılan işlerin tamamıdır.

Şirkette çok büyük yapısal değişiklikler olmadığı sürece zamanla değişim göstermezler. Sorumlulukların önemi ve öncelikleri, şirket ihtiyaçları doğrultusunda uzun periyotlar dahilinde değişim gösterebilir. Sorumluluklar tanımlanırken başarının nasıl ölçüleceği hakkında fikir vermelidirler. Sorumluluklar önemlerine göre Birincil (kritik) ve İkincil (destekleyici) olarak ayrılırlar.

Birincil (Kritik) Sorumluluklar: Bir sorumluluğun kritik olup olmadığını anlamak için, “bu sorumluluk yerine getirilmediği taktirde, kabul edilebilir performans hala mümkün müdür ?” sorusu sorulmalıdır. Şirket seviyesinde kritik sorumluluklara örnek olarak kar elde etmeyi, bir ürün veya hizmet sunmayı verebiliriz.

İkincil (Destekleyici) Sorumluluklar: Kritik sorumlulukların gerçekleşmesi için gerekli ortamı yaratan sorumluluklardır. Bir satış elemanını örnek verirsek, satış yapmak kritik sorumluluk iken, satış raporlarını düzenli ve zamanında hazırlamak destekleyici sorumluluktur.

Temel sorumlulukları belirlerken şu faktörler göz önüne alınmalıdır:

Sorumluluk neticesinde beklenen sonuç nedir?

Sonuca ulaşmak için gerekli olan rol veya fonksiyon nedir?

Başarı nasıl ölçülecektir?

Sonucun gerçekleştirilmesi için gereken aktiviteler nelerdir?

Sonuca ulaşmada limitler ve kısıtlar nelerdir?

II. Başarı Göstergesi:

Hedef tespitinde ikinci aşama, temel sorumlulukların başarı göstergelerinin belirlenmesidir.

Performans yönetiminin önemli bir unsuru da çalışandan neyin beklendiği ve başarının nasıl ölçüleceği konusunda ortak bir dil oluşturmaktır.

Başarı göstergeleri:

Ana sonuçla ilgili: İyi belirlenmiş başarı göstergeleri sonucu etkileyen aktivitelere değil direkt sonuca bağlı olmalıdır. Örneğin bir satış elemanı için performans göstergesi ziyaret ettiği müşteri sayısı değil satış yaptığı müşteri sayısıdır.

Spesifik: Kişinin veya birimin direkt olarak etkileyebileceği başarı göstergeleri seçilmelidir. Örneğin bir satış yöneticisi için satış hacmi bir gösterge olabilir fakat kar iyi bir gösterge değildir. Çünkü kar satış hacminden etkilenmekle beraber satış yöneticisinin direkt kontrolünde değildir.

Pratik: Başarı göstergeleri çalışan tarafından rahatlıkla kavranabilir ve kolayca ölçülebilir olmalıdır.

III. Standartlar:

Başarının nasıl ölçülmesi gerektiği tespit edildikten sonra geçmiş yıllardaki benzer işlere ait performans göz önünde bulundurularak yapılacak işin performans standardı belirlenmelidir.

Kişilerin hedeflerinin bu standartlara baz edilerek gerçekçi olması sağlanmalıdır.

Hedef Belirleme Aşamasında Çalışanın Yapması Gerekenler

İşe ait temel sorumlulukları çok iyi kavramış ve yöneticisiyle görüşmeye hazır olması gerekir.

Hedeflerinin önem sırası hakkında fikir sahibi olması gerekir.

Önerecekleri hedef gerçekleştirme planını hazırlamış olmaları gerekir.

Hedeflerin başarı göstergeleri ve standartlarını yöneticisiyle tartışmak üzere hazırlaması gereklidir.

Hedef Belirleme Aşamasında Yöneticinin Yapması Gerekenler

Çalışanın, şirket misyonunu ve stratejisini anlamasını sağlar.

Her çalışan için temel sorumluluklar sıralar.

Performansın ölçülmesinde kullanılacak başarı göstergesini çalışanla beraber saptar.

Mevcut standartlar belirler.

Çalışanların kendi hedeflerini şirket hedefleri ile entegrasyon içinde belirlemelerini sağlar.

Öncelikli hedefleri belirler.

Zaman planı çıkarır.

Hedef Belirleme Örnekleri

Başarı Göstergeleri Örnekleri:

PAZARLAMA: Müşteri sayısı, Yeni ürün sayısı, Tahminlerin gerçekleşme oranı, Pazar payı, Satış hacmi vs.

ÜRETİM: Birim üretimin maliyeti, Gerçekleşen-standart maliyet mukayesesi, Kullanım oranı, Devamsızlık, İşçilik maliyeti, Hurda oranı vs.

KALİTE: Şikayetler, Denetim sonuçları, Fiili-standart hata oranı, Defo oranı, Garanti masrafları, Standart sapma vs.

KARLILIK: İş programları fiili mukayesesi, Net gelir, Özsermaye karlılığı, Brüt işletme karı, Satış gelirleri, Sermaye gelirleri, Hisse başına kazanç, Karın gidere oranı vs.

MALİYET KONTROLÜ: Gerçekleşen- standart maliyet mukayesesi, İşgücü maliyeti, İşten çıkarma maliyeti, Kayıp iş saatleri, Direkt/indirekt işçilik yüzdesi vs.

Standartlar Baz Alınarak Hedef Koymaya Yönelik Örnekler:

Temel sorumlulukları çalıştıkları bankanın mevduatında büyüme sağlamak olan bir çalışma grubunu ele alalım. Bu grubun başarı göstergesi ise vadeli ve vadesiz mevduat hesaplarda (%) olarak ne kadar artış sağlayabilecekleri olsun. Diğer şubelerin bir önceki seneye göre mevduat artış yüzdeleri de ortalama %10 olsun . Bu değeri standart değer (performans seviyesi) olarak kabul ederiz. Bu aşamada bankanın da bir önceki yıl mevduat artış yüzdesi %7 olarak saptanmıştır. Bütün bu verilere dayanarak yapılan çalışmalar sonucu bu yılın sonunda bankanın vadeli ve vadesiz mevduat hesaplarında %12’lik bir artış hedeflenmiştir.

Diğer bir örnek olarak da pazar payını kendisine başarı göstergesi olarak seçen bir gıda şirketi bir önceki yıl ortalama %9’luk pazar payı yakalayan rakiplerine oranla %10’luk Pazar payına ulaşmıştır. Şirket bu yılın sonu itibariyle de aynı pazar payını korumayı kendisine hedef olarak belirlemiştir.

Temel Sorumluluk Alanlarına Yönelik Örnekler:

SİSTEM ANALİSTİ:

Görev ve Sorumluluklar:

Mevcut sistemleri araştırmak ve analiz etmek;

Sistemdeki mevcut problemleri analiz etmek;

Kullanıcılarla problemleri ve çözümlerini belirlemek için toplantılar yapmak;

Teknik donanım konusunda tavsiyelerde bulunmak;

Yeni sistemler dizayn etmek ve geliştirmek;

Sistemleri şirket bünyesine uyarlamak;

Programcı ve analistlerin koordinasyonunu sağlamak;

Proje lideri olarak görev yapmak;

Kullanıcıların sistemin teknik yapısı hakkında eğitimi ve geliştirilmesi;

PAZAR ARAŞTIRMA UZMANI:

Görev ve Sorumluluklar:

Müşteri beklentileri anketi yapmak;

Ürün memnuniyet anketi yapmak;

Fiyat analizi yapmak;

Rakip ürün analizi yapmak;

Sektördeki trend hakkında veri toplamak;

Ekonomik koşullar hakkında bilgi toplamak;

Elde edilen verileri bilgisayar ortamında analiz etmek;

Anketler ve analizler sonucunda rapor hazırlamak(müşteri tatmin raporu, Pazar araştırma raporu vs);

Raporların üst yönetime sunumu;

SEKRETER

Görev ve Sorumluluklar;

Not almak;

Günlük yazışmaları yapmak;

Rapor ve mektupları daktilo etmek;

Telefonlara cevap vermek;

Randevuları düzenlemek;

Ziyaretçilerle ilgilenmek;

Gelen yazılı evrakları düzenlemek;

Periyodik yazışmaları takip etmek;

Temel Sorumluluk Alanları:

Yönlendirme / Geri Bildirim

Herkesin ortak bir amaca ulaşmak için çalışması gereklidir. Bu ise; herkesin söz konusu amacın ne olduğunu bilmesini ve onunla özdeşleşmesini gerektirir. Eğer birey kendi işini bütünün bir parçası olarak yorumlarsa amaca ulaşmak için kendi yaptığı işin gerekli olduğu duygusu daha güçlü olur. Yöneticisinden gelen olumlu tepkiler de onun kişisel katkısının ortak çalışma içinde önemli bir unsur olduğunu anlamasını sağlar.

Bir yöneticinin çalışanlarının performansı hakkında ne düşündüğünü bildirmesi onlara çalışmaları ile geri bildirimde bulunmasıdır.

Geri bildirimde bulunmak ilgi göstermek anlamına gelir. Eğer bir yönetici elemanlarına dikkat gösterirse, onların gözün-de kendi değerini arttırmış olur. Çalışanın “Bana karşı kayıtsız değil, ben gerekliyim…” düşüncesi içinde olması başlı başına motive edici bir faktördür.

Geri bildirimin çalışanın motivasyonu üzerindeki etkisini çarpıcı bir örnekle açıklayalım;

Avrupa’nın ileri teknoloji üreten Siemens, Philips, Olivetti gibi firmaları hayatta kalma çabası içindedirler. Japon malları her zaman daha ileri ve daha ucuzdur. Bu, otomobil sana-yii için daha da fazla geçerlidir. Toyota, özel-likle Mercedes, BMW, Volkswagen, Fiat, Peugeot, General Motors, Ford ve Chrysler için başağrısı yaratmaktadır. Toyota’nın başarısının sırlarından biri, ekip çalışması ve açık iletişimdir. Yönetici ile personel birbirleri ile konuşurlar. İşçiler yenilik önerileri yapma-ya özendirilirler ve gerekli olduğu zaman tüm montaj zincirini durdurma yetki ve gücüne sahiptirler. Sonuç olarak da işlerine karşı so-rumluluk duyarlar ve kendilerini yüksek kaliteye adarlar. Bu maliyetleri de azaltır.

Avrupalı ve Japon firmalar arasındaki temel farklılık, insanların birbirine davranış biçimlerinden kaynaklanır. Japon yöneticiler işgörenleri dinlerler ve onları en önemli bilgi kaynağı olarak kabul ederler. Her biriyle kalitenin ve üretim yöntemlerinin nasıl daha iyi bir hale getirilebileceğini tartışırlar. Ekip çalışmasını ve karşılıklı anlayışı teşvik etmek için, her genç yöneticinin satış bölümünde ve montaj zincirinde iki ay çalışması gerekir. Kaliteli işin takdir edildiği de, Toyota işgörenlerinin, çeşitli alanlarda 380 saatlik bir eğitimden geçtikten sonra orta derecedeki yöneticiler kadar maaş almalarından görülebilmektedir. Amerikalı ve İngiliz işgörenlerinin, vatandaşları yerine Japon firmaları için çalışmak istemelerinde hayret edilecek bir durum yoktur…

Değerlendirme

Çalışan ve yöneticisinin birlikte katıldıkları yıl sonu değerlendirme görüşme-sinde, çalışan yıl sonunda hedeflerine karşılık ulaştığı sonuçlara göre değerlendirilir ve bu değerlendirme sonucu çalışanın gelişimi, kari-yer planlaması, ücret yönetimi gibi çeşitli insan kaynakları metotlarına bir girdi olarak alınır.

Çalışan, içinde yer aldığı takımın performansı ile birlikte kendi iş sonuçları ve yeterlilikleri gözönünde bulundurularak değerlendirilir. Ayrıca çalışanın yer aldığı farklı proje çalışmaları da değerlendirme kapsamına alınmalıdır.

Değerlendirme sürecinde iç ve dış müşterilerden de geri bildirim alınmalıdır. Dış müşterilerden alınacak geri bildirim işletmenin başarısını değerlendirmek; misyonu, stratejisi ve bir sonraki dönem için hedeflerinin belirlenmesi açısından önemlidir. İç müşterilerden alınan geri bildirimler de her çalışanın değerlendirilmesinde ve bir sonraki dönem için işletme hedeflerinden kendilerine indirgenen hedeflerin yanı sıra iç müşterilerinin beklentilerinin karşılanmasına yönelik hedeflerinin oluşturulmasında kullanılır.

Aynı bakış açısı ile organizasyon için-de değişik departmanlar birbirleri ile müşteri/tedarikçi bağlantısı içindedirler. Bu aynı zamanda departman içi ve departmanlar arası eş düzeyde çalışan kişilere de uygulanır. Değerlendirmeler, organizasyon içinde etkileşim içinde olan tüm birimlerde uygulanmalıdır.

Eş düzeyde çalışanların birbirini değerlendirmesi ile süreç geliştirmesinde ö-nemli adımlar atılabilir. Örneğin, satın alma departmanı, üretimde çalışanların talep ettiği malzemeleri istenen miktar ve zamanda tedarik ediyor mu? Bunu cevaplayabilmenin en kolay yolu sormaktır.

Kalitenin var olduğu ortamlarda geliştirme öncelikleri ve hedefler daima uzun dönemlidir. Bu durumda yapılması gereken; uzun dönemli projelerin hedeflerinin basamaklara bölünmesi ve her değerlendirme periyodu sonunda bu basamaklarda ulaşılan sonuçlar değerlendirilmelidir. Örneğin; planlama aşa-masının ilk yıl sonuna kadar bitmesi tahmin ediliyor ise, o yıl için yöneticinin hedefleri arasına planlama ile ilgili olanlar ilave edilmelidir. Bir sonraki yıl diğer aşama değerlendirilir… Bu değerlendirme tarzı ile organizasyon uzun dönemli düşünmeye ve sürekli gelişmeyi, öğrenmeyi bir ilke olarak kabullenmeye yönlendirilir.

Gelişim Planlaması

Çalışanların gelişimlerinin planlanması Performans Yönetim Sisteminin sürekliliği için kritik bir noktadır ve çalışanların memnuniyeti ve motivasyonu açısından büyük önem taşır.

Eğer bir organizasyon çalışanların gelişimi ve yetkilendirilmesi gibi değerleri öncelikli olarak ele alıyor ise, bunu sağlayacak gerekli kaynakları yaratmak ve kısa dönemde hedeflerde düşüşler yaşanabileceğini kabullenmek zorundadır.

İyi bir organizasyon, çalışanların gelişimini esas alan bir kültüre sahiptir. Aynı zamanda;

Çalışanları, organizasyon içinde farklı noktalarda çalıştırarak geliştirir.

Yöneticilerin sorumlulukları arasına çalışanlarını geliştirme, yükseltme ve organizasyon içinde hareket ettirmeyi katar.

Yöneticilerin her yıl çalışanları ile görüşerek onların gelecekteki kariyer yolları için hazır olup olmadıklarını incelemelerini sağlar.

Adayların potansiyelini tecrübesinden önce değerlendirir.

Çalışanların ilerleme imkanlarını açıklıkla görebilecekleri güncel bir kariyer kılavuzuna sahiptir.

Becerilerin geliştirilmesine önem verir.

Gelişim Planlaması aşamasında; yıl içinde çalışan ve yöneticinin birlikte yaptıkları görüşmeler sonucunda, çalışanın gelişmesi gereken yönleri ve kariyer rotası göz önünde

bulundurularak bir plan hazırlanır. Gelişim planları, değerlendirmelerin bittiği ve yeni hedeflerin belirlendiği dönemde son halini alır, bütçe çalışmalarına eklenir ve bir sonraki yıl için gelişim planları tamamlanmış olur.

Gelişim Planlarının Hazırlanmasında Sorumluluklar

Yöneticiye Düşen Sorumluluklar:

İşin gerektirdiği teknik bilgi ve davranışsal yeterliliklerin neler olduğunu gözden geçirir. İşin değişen gereksinimlerini belirler.

Kişinin performans değerlendirme sonuçlarına göre bir gelişim programı hazırlar. Geliştirilmesi gereken güçlü yönler veya iyileştirilmesi gereken zayıf yönler ile şu andaki işi yürütebilmek için gerekli teknik bilgi ve beceri, davranışsal yeterlilik ve kişinin olası kariyeri için gerekli olacak uzun vadeli gelişim noktalarını içerir.

Verilen hedeflere uygun olarak hazırlanan eğitim planlarının zamanlaması ve içeriği üzerinde çalışan ile anlaşmaya varır.

Çalışanın kariyer gelişimi için ona danışmanlık yapar.

Çalışana Düşen Sorumluluklar:

Kuvvetli ve gelişmeye açık yönlerini, ilgi duyduğu alanları, ihtiyaçlarını belirler.

Organizasyonu ve kendisinden beklenen sorumlulukları gözden geçirir.

Şimdiki yerinden ulaşmak istediği nokta-ya kendisini götürecek kaynakları belirler.

Kendisi için düşündüğü kısa ve uzun vadeli gelişim taleplerini tasarlar.

SONUÇ: Bütün bu aşama, görüş ve örnekler doğrultusunda Performans Yönetim Sistemi yöneticinin çalışanından ne kadar verim aldığı, çalışanın eksik ve olumlu yönleri, beklentileri, sorunları konusunda bilgi sahibi olduğu, çalışanın da içindeki güven duygusunu pekiştiren, onu motive eden, şirketin bir parçası olduğu hissini veren, başarısının ödülünü alacağı güvencesini kazandıran bir sistemdir. Sonuç olarak organizasyonun başarısı yöneticinin ve tüm çalışanların ortak performansına bağlıdır.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Hemofili

HEMOFİLİ

Hemofili Nedir?

Hemofili hastalığı kanın yeterince pıhtılaşmaması ile karakterli doğumsal bir hastalıktır. Ömür boyu hastayı, ailesini ve toplumu etkileyen hastalık durdurulamayan kanamalarla kendini gösterir. Hemofili hastalarında, kanda bulunması gereken faktör 8 adlı protein eksiktir. Kanamaların önlenmesi veya durdurulması için insan kanından elde edilen faktör 8 ilacının hastaya damar yoluyla verilmesi zorunludur. Söz konusu hayati ilaç, yurt dışından ithal edilmekte olup çok pahalıdır (500 Ünite’lik bir kutu faktör 8 = $500). Sosyal güvencesi olmayan hastaların hayatı bu nedenle tehlikededir. Tedavi edilemeyen hastalar kanamalarla ölebilir veya sık eklem kanamalarıyla sakat kalırlar.

KALITIMLA GEÇİŞİ

Hemofilinin aynı ailenin birbirini izleyen kuşaklarında çok daha sık olarak görülmesi, kalıtsal özelliğinin fark edilmesini sağladı. Hastalığın erkeklerde görülmekle birlikte sonraki kuşaklara kadınlar tarafından taşındığını belgeleyen tarihsel bir örnek olarak İngiltere kraliçesi Victoria verilebilir. Bu kraliçenin soyağacı incelendiğinde, hastalığı birçok Avrupa kraliyet ailesine taşıdığı görülür.

Hemofili yalnızca erkekleri etkiler. Hastalığın taşıyıcısı olan kadınlarda ise hiçbir belirti görülmez. Çünkü hemofili hastalığı X eşey (cinsiyet) kromozomunda bulunan bozuk bir genden kaynaklanır. Bu durumu açıklamak için bireyin erkek ve dişi olmasını belirleyen kromozom yapısına bakmak gerekir. Eşeysel özellikleri belirleyen iki eşey kromozomu vardır. Bunlara X ve Y kromozomları denir. Dişilerde iki X, erkeklerde bir X ve bir Y kromozomu bulunur. Dişide eşey kromozomlarından birinde bozuk bir gen bulunsa bile ikinci kromozomunun sağlıklı geni sayesinde hastalık belirtileri ortaya çıkmaz. Bu durumda dişi yalnızca hastalığı taşır ve daha sonraki kuşağa aktarır. Erkekte ise hemofili özelliği taşıyan X kromozomu tek olduğundan öbür kromozomla dengelenemez. Bu nedenle hastalık kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar. Dişilerde her iki X kromozomunda da hemofiliye yol açan bozuk genin bulunması durumunda ise hasta ya ölür ya da doğduktan çok kısa süre sonra ölür.

Hemofili, X eşey kromozomu üzerinde çekinik (resesif) bir bozuk genin (kırmızı daire) varlığına bağlıdır ve bununla sonraki kuşaklara aktarılır. Bozuk genin her iki X kromozomunda da bulunması, hastalığın dişilerde de ortaya çıkmasına yol açar. Ama bu durumda hasta ya ölü doğar ya da doğumdan kısa bir süre sonra ölür. Dişiler hiçbir hemofili belirtisi göstermeden yalnızca taşıyıcı olarak yaşamlarım sürdürürler. Erkekte hastalık hemofiliden sorumlu bozuk geni taşıyan X kromozomunun bulunmasıyla ortaya çıkar. Taşıyıcı anne ve sağlıklı babadan doğacak erkek çocukların hasta, kız çocukların taşıyıcı olma olasılığı yüzde 50′dir (A ve B). Hemofilili baba ve sağlıklı anneden doğacak erkek çocukların hepsi sağlıklı, kızların hepsi taşıyıcıdır (C ve D).

Kalıtsal bir hastalık olan hemofili kanamayla ortaya çıkan hastalıkların belki de bilinen en eski örneğidir.

HEMOFİLİNİN NEDENLERİ

Hemofili önemsiz bir darbenin yarattığı sıyrıktan vücut dışına ya da bir yara oluşmasa bile yumuşak dokuya ve özellikle eklem içine aşırı ölçüde kanamayla kendini belli eder.

X kromozomunda kanın pıhtılaşma sürecinin normal biçimde gelişmesi için zorunlu bir gen bulunduğu sanılmaktadır. Erkeğin X kromozomunda pıhtılaşmadan sorumlu sağlam bir gen yerine, bozuk bir gen varsa hemofiliye özgü pıhtılaşma bozuklukları ortaya çıkar.

Sağlıklı bir kişide çeşitli damar zedelenmeleri sonucu başlayan kanama üç mekanizmanın kendiliğinden devreye girmesiyle durur: Damar kaslarının kasılması, zedelenmiş bölgede trombositlerin toplanması ve yaralı bölgeyi kapatan bir pıhtının oluşması.

Pıhtının oluşması karmaşık bir süreçten geçerek gerçekleşir. Bu süreç sayesinde plazmada bulunan fibrinojen adlı bir protein, başta tromboplastin olmak üzere çeşitli etkenlerin devreye girmesiyle yapı değiştirerek fibrine, yani pıhtıyı oluşturan protcine dönüşür.

Pıhtılaşma sürecinde yer alan plazma proteinlerine pıhtılaşma faktörleri denir. Bu faktörleri belirtmek için kullanılan sayılar Romen rakamlarıyla yazılır.

Kanda düşük oranlarda bulunan birçok madde tromboplastinin oluşumuna katkıda bulunur. Bunlardan biri olan faktör VIII hemofili hastaların kanında bulunmaz. Bu protein antihemofilik globülin (AHG) ve antihemofilik A faktörü adlarıyla da tanınır.

Aslında hemofili terimi, nedenleri farklı olmasına karşın, aynı belirtilerle seyreden iki hastalığı kapsar. Bunlardan daha sık görülen hemofili A’da faktör VIII bulunmazken, daha az rastlanan hemofili B’de antihemofilik B faktörü olarak da bilinen faktör IX eksiktir.

HEMOFİLİNİN BELİRTİLERİ

Hemofilide en belirgin özellik kolayca ortaya çıkar. Kanamalar doğumdan birkaç gün sonra bile ortaya çıkabilir ve yeni doğan için ölümcül bir tehlike oluşturabilir. Bazen bebek yürümeye başlayana değin her şey normal görünür. Ama bu dönemden sonra çok hafif darbeler ya da küçük kazalarda bile kan oturmaları (hematom) ya da büyük morluk ve çürükler (ekimoz) ortaya çıkar.

Bu yaşta kanamalar genellikle ağız ya da burun yaralanmalarına bağlıdır. Daha büyük çocuklarda diş çekiminden ya da bademcik ameliyatından sonra büyük ölçüde kan kaybı görülür. Bunlar hemofilinin ilk belirtisi olabilir.

Kanama dalak, karaciğer, bağırsak, böbrek ve beyin gibi iç organlarda sık sık görüldüğü gibi eklem içindede (hemartroz) olabilir. Diz ekleminde kan birikintisine oyun çağındaki çocuklarda oldukça sık rastlanır. Yinelenmesi durumunda eklem yüzeylerinde önemli bozukluklara neden olarak bu eklemlerin hareketlerini büyük ölçüde kısıtladığı ve daha ileri evrede eklem hareketini bütünüyle ortadan kaldıran kaynaşmaya (ankiloz) yol açtığı için çok tehlikeli bir gelişmedir.

Belirtilerin ağırlığı, hastanın genetik yapısınca belirlenen plazmadaki faktör VIII eksikliğinin derecesine bağlıdır. Ağır hemofili olguları, ilk çocukluk çağında beyin kanamaları ya da açılan yaralardan aşırı kan kaybı nedeniyle ölümle sonuçlanabilir. Boyun bölgesine rastlayan küçük darbelerin başlattığı doku içine aşırı kanamalar, üst solunum yollarına baskı yapacak ölçüde kan toplanmasına ve sonuçta boğularak ölüme yol açabilir.

Çocuk büyüdükçe hastalığının bilincine varır ve kazaları olabildiğince azaltmak için hareketlerini denetlemeyi öğrenir. Genellikle çocukluk döneminin ilk yıllarını aşan hastalar uzun bir yaşam sürebilir. Ama hastalığın zaman içinde nasıl bir gelişme göstereceği önceden kestirilemez. Örneğin enfeksiyonlar kanama eğilimini artırabilir. Belirtilerde zaman zaman döngüsel bir değişim görülebilir. Yani tehlikeli sayılacak darbelerden sonra az ya da belirsiz kan kaybının görüldüğü dönemi, neredeyse kendiliğinden başlayan şiddetli kanamaların görüldüğü dönem izler.

TEDAVİ

Hemofilili küçük bir hastanın ailesinden hastalığın ağırlığını gizlemek kuşkusuz doğru değildir. Ama çocuklarının ölüme mahkum olmadığını, onun normal sayılabilecek bir yaşam sürdürebileceğini de belirtmek gerekir.

Kanamaları denetim altına almak için plazma, taze kan ya da bulunmayan pıhtılaşma faktörünü yoğunlaştırılmış halde vererek eksikliği giderme tedavisi yapılır. Eksik olan faktör kanamanın başlamasıyla birlikte, olabildiğince çabuk bir biçimde hastaya verilmelidir. ABD ve İskandinavya gibi bazı ülkelerdeki hemofili hastalarına kanama durumunda yapacakları öğretilmiştir. Bu hastalar kanamanın ilk belirtisi ortaya çıkınca, en yakın sağlık merkezine gitmeden önce kendi damarlarına yoğunlaştırılmış plazmayı verirler.

Son yıllarda, faktör VIIl’i yeterli miktarda elde etmenin zorluğu göz önüne alınarak, genetik mühendisliği teknikleri yardımıyla bu maddenin yapay olarak üretilmesine çalışılmaktadır.

Başka bir yol da, desmopressin gibi bazı ilaçlar kullanarak hemofilili hastada faktör VIII üretimini uyarmaktır. Günümüzde uygulanan tedaviler, gerek diş çekimi gibi küçük cerrahi girişimlerin, gerek büyük ameliyatların kanama riski olmadan yapılmasına olanak sağlamaktadır.

Ayrıca kemik ve eklem lezyonlarını önlemek ya da düzeltmek için ortopedik tedavi gerekir. Hemofilili hastanın ruhsal ve bedensel açıdan sağlıklı olarak gelişmiş olması toplumdan soyutlanmaması bakımından büyük önem taşır. 

Eklem içine kanamaların sürekli yinelenmesine bağlı olarak gelişen kronik eklem hastalığı hemofilinin en tehlikeli komplikasyonlarından biridir. Çünkü dizlerin biri ya da her ikisi hastanın hareketlerini önemli ölçüde sınırlayacak duruma gelebilir.

Sağlık hizmetlerinin yeterli düzeye ulaşması, yoğunlaştırılmış plazmanın hastalara zamanında ve düzenli olarak verilmesi hemofilinin yol açtığı bu tür komplikasyonları önleyecek ya da en aza indirecektir. Ama günümüzde, dizinde kronik eklem hastalığı olan hemofili hastalarının sayısı oldukça kabarıktır. Bu durumun ortaya çıktığı hastaların bir bölümünde sinovyektomi belirgin bir iyileşme sağlar. Sinovyektomi eklem yüzeyini örten eklem sıvısı (sinovya) zarının cerrahi girişimle alınmasıdır. Eklem sıvısını salgılayan ve yırtılma ya da örselenme sonucun da hemofilili hastada gelişen eklem. hastalığının başlıca sorumlusu olan bu zarın alınması sayesinde bazı hastalar hareket yeteneklerini yeniden kazanarak normal yaşamların sürdürebilmektedirler.

Çocukluk çağın da akıllıca seçilen oyuncaklar, oyunların ve hareketlerin özenle yönlendirilmesi, kazalara ve darbelere karşı etkin birer koruyucu önlem olabilir.

Okul çağında küçük hemofili hastaları normal sınıflara devam etmeli, olağan hiçbir etkinlikten uzak tutulmamalıdırlar. Bu çocukların, arkadaşları karşısında eziklik duymaları her durumda önlenmelidir. Çocuklar zamanla hastalıklarının getirdiği kısıtlamalara alışacak ve bu durumu göz önüne alarak yaşama biçimi ve etkinliklerini düzenleyeceklerdir.

Hemofili hastalarının zeka düzeyi genellikle ortalamanın üstündedir.

HEMOFİLİ VE DİŞ HEKİMİ

Hemofilili hastaların dişleri genellikle çürüktür. Bu durum aşağıda sıralanan nedenlerden kaynaklanır:

Hemofilili hasta diş hekiminden çekinir. Ağrıdan ve dişine uygulanacak girişimlerden sonra ortaya çıkabilecek kanamalardan korkar.

Diş hekimi de kendi adına hemofilili hastadan korkar. Karşısında tedavisi gecikmiş ve oluşabilecek kanamalar nedeniyle sorunlu bir hasta vardır. Oysa hekime erken başvurulması durumunda sorunlar daha kolay çözülecektir.

Diş hekimine olabildiğince geç gitme eğilimi dişin çekilmesinden başka çıkar yol bırakmaz. 

Durumu iyice kötüleşen dişin çekilmesi iki sonuca yol açabilir:

Her diş çekimi için hemofilili hastaya kanamaları önleyici tedavi uygulanması ve hastanın genellikle hastaneye yatırılması.

Erken yaşlarda çok sayıda dişin çekilmesi diş bütünlüğünün bozulmasına neden olur. Bu da ağız görünümünün bozulması, etkin çiğneme hareketlerinin yapılamaması. sesin istendiği biçimde çıkarılamaması gibi psikolojik ve işlevsel sorunlara yol açar.

Diş ve dişeti hastalıklarının önlenmesi, hemofilili hastalarda ayrı bir önem kazanır. Diş sağlığı için temel önlemler aşağıda belirtilmiştir:

Genellikle tablet biçiminde flüorür kullanılması. Bu flüor bileşikleri anneye hamileliği sırasında, çocuğa ise l4 yaşına değin verilmelidir. 

Giderek gelişen diş minesini sağlamlaştırma özelliği taşıyan flüor bu özelliği sayesinde çürüklerin oluşmasını önler.

Küçük yaşlardan. başlayarak doğru beslenme, mineral, vitamin ve proteinler bakımından zengin olan et, süt, yumurta, peynir, balık gibi besinlerin dengeli ve düzenli biçimde alınmasıdır. Bu besinler kalsiyumca da zengindir.

Flüorürlü diş macunları kullanarak dişlerin fırçalanması. Bu yolla bakteri plaklarının gelişmesi önlenir ve flüorinin mine tarafından doğrudan alınması sağlanır.

Diş ve dişetlerini zedelememesi için uçları yuvarlak, ama sert kıllı bir dış fırçası, flüorür içeren bir diş macunu ve diş ipi kullanılmalıdır.

Her altı ayda bir düzenli olarak diş hekimine gidilmesi. Bu alışkanlık gerekli tedavinin zamanında yapılması bakımından çok yararlıdır.

*Görülme Sıklığı: Hastalık 10.000 erkek doğumunda 1 bebekte görülmektedir. Ülkemizde yaklaşık 6.000 hemofili hastası olduğu düşünülmektedir.

SAĞLIKSIZ BEBEK RİSKİ ORTADAN KALKIYOR

Ailesinde ‘kalıtsal hastalık’ olan çiftlerin özürlü çocuk dünyaya getirmelerini önlemek için PGD testi (Preimplantasyon Genetik Tam) uygulanıyor. Yani ana rahmine aktarılmadan önce, ciddi genetik bozuklukları olan embriyolar ayıklanıyor. Bunun getirisi ise ’sağlıklı bebek’ garantisi.

Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan çiftlerin en önemli sorunu, özürlü bir çocuk dünyaya getirmektir. Ancak son yıllardaki gelişmeler, kalıtsal hastalıkların moleküler düzeyde tanımlanmasına olanak sağladı. Toplam 6 aşamalı olarak yapılan PGD testi sayesinde, sağlıklı hücreler tüp bebek yöntemiyle anne rahmine aktarılıyor. Böylece özürlü çocuk doğurma riski ortadan kaldırılmış oluyor.

‘Preimplantasyon Genetik Tanı’ (Preimplantation genetic Diagnosis) adı verilen yöntemin, kalıtsal risk taşıyan gebeliklerde önemli bilgiler sağladığını belirtiliyor. Çünkü bu test sayesinde hücre düzeyinde yapılan araştırmada taşıyıcılık ve hastalık riski erken dönemde teşhis ediliyor. Bu testin geliştirilmesinden önce tanı amacıyla ‘amniyosentez’ ve ‘biyopsi’ uygulanıyordu. Hala da uygulanıyor. Amniyosentezde, l6 haftalıkken bebeğin anne rahminde yüzdüğü sıvıdan az miktarda sıvı örneği alınarak kromozonal tanı yapılıyor.

Biyopsi uygulamasında ise, bebek 10-12 hafta civarındayken bebeğin plasentasından parça alınarak inceleniyor. Her iki yöntemin de ciddi bir komplikasyonu olmadığını ifade edilirken, amniyosentez yönteminde binde 5 oranında düşük riski ile karşı karşıya kalındığını belirtiliyor. Ancak bunun genetik hastalık riskiyle kıyaslandığında önemsiz bir oran olduğuna dikkati çekiyor. Testlerin sonuçları olumsuz çıktığında gebeliğin sonlandırılıp sonlandırılmayacağı tartışma konusu oluyor. Bazı ailelerin bebeklerinde ‘Down Sendromu’ olsa da gebeliğin sonlandırılmasına karşı çıkarak bebeklerinin dünyaya gelmesini istediklerini belirtiyor ve şunları söyleniyor:

‘Testin sonucu için 18 veya 19-haftayı beklemek gerekiyor. Bu döneme gelince de gebeliğin sonlanması konusunda görüşler ortaya çıkıyor. Aileye de stres yaratıyor. Bunun alternatifi PGD testidir. Bu testle henüz embriyo aşamasında bebeğin taşıyacağı hastalıkları göz önüne alabilmek mümkün olur. Anne ve babanın taşıyacağı hastalıklar, ailesel riskler var-dır. Bunlar değerlendirilir. Çünkü bazı kalıtsal hastalıklardaki genlerin kodu bilinmektedir. Bu kodlar bulunarak hastalığın teşhisi konur, aileye bilgi verilir. Bazı kalıtsal hastalıklarda bebeğin cinsiyeti, taşıyıcı ve hasta olup olmamasını belirler. Örneğin annede hemofili hastalığı varsa, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde bebek sağlıklı olur. Eğer erkek olursa hastalık riski taşıyacaktır.”

İlk başarılı PGD testi Kistik fibroz ve Tay Sachs hastalıları için yapılmıştır. 1995′den sonra ise bağlantıları tanımlanmış pek çok hastalık için PGD yapılmıştır.

Yöntemin uygulanmasında IVF tekniği (yardımla üreme tekniği) uygulanması gerekiyor. Bu yöntemde babadan alınan sperm hücresi, laboratuvar koşullarında annenin yumurta hücresi ile dölleniyor. Daha sonra embriyolar üzerinde genetik test uygulaması gerçekleştiriliyor. IVF yaparak hastanın şansını artırılıyor ve daha sağlıklı bir şekilde embriyo elde ediliyor.

Pgd testi nasıl yapılıyor?

1. Üreme sağlığı uzmanı, genetik danışman ve ilgili hastalığın doktoru tarafından hastanın PGD için uygun olup olmadığı değerlendiriliyor. Hasta veya taşıyıcı bireylerden alınan kanda genetik bozukluğu teyid ediliyor.

2. Kişi tüp bebek işlemine hazırlanıyor

3. Anneden alınan yumurta babadan alınan sperm ile laboratuvar şartlarında dölleniyor

4. Embriyologlar tarafından biyopsi yapılarak, döllenen yumurtadan 1-2 adet blastomer hücresi çıkarılıyor.

5. Biyopsi ile alınan hücrelerin, moleküler genetik tanı laboratuvarında genetik kodlan çözülüyor. Ve aranılan hastalık açısından tanılar konuluyor.

6. Aranılan hastalığı taşımayan embriyolar ana rahmine aktarılıyor.

HEMOFILI A’NIN MOLEKÜLER BİYOLOJİSİ VE TAŞIYICILARIN BELİRLENMESİ

Hemofili A en yaygın koagülasyon defektlerinden biri olup tüm toplumlarda yaklaşık 5000 erkek çocuktan birinde görülmektedir. Faktör  VIII geni X kromozomu üzerinde bulunmaktadır; bir başka deyişle hemofili A, X kromozomuna bağlı geçiş gösteren bir hastalıktır. Hastalık hemen tümüyle erkeklerde görülür. İki X kromozomundan birindeki faktör VIII’in bozuk olduğu kadınlar asemptomatik taşıyıcılardır. Hastaların % 30 kadarının aile öyküsü yoktur. Bu gibi olgularda fenotipik analizle de birleştirilse polimorfizmlere dayalı tanı yöntemleri sonuç vermez.

Faktör VIII geni X kromozomunun uzun kolunun ucuna yakın olan Xq2.8 bölgesinde yer almaktadır.

Faktör VIII geni oldukça büyük bir gen olup 186 kilobaz (kb) uzunluğundadır. İnsan genomundaki en büyük genlerden biridir. Bu büyük genin mRNA’ si da büyük olup 9 kb uzunluğundadır ve 7052 nükleotidden oluşan bir kodlayıcı dizi vardır.

Hemofili B ise yaklaşık 30 000 erkekten birinde görülür. Faktör IX geni X kromozomunun Xq 2.71 bölgesindedir. Gen 34 kb uzunluğunda olup 8 eksondan oluşmaktadır.

Hemofilinin moleküler düzeyde incelenmesi taşıyıcıların belirlenerek onlara doğum öncesi tanı olanağı verilebilmesi açısından önemlidir.

Taşıyıcıların belirlenmesi üç aşamada gerçekleştirilir:

A) Öncelikle ayrıntılı bir aile ağacı çizilerek ailedeki hemofilili bireyler ile olası ve kesin ya da zorunlu taşıyıcılar belirlenir. Bundan sonraki incelemelerin hangi bireylerde yoğunlaşması gerektiği böylece saptanmış olur .

Aile ağacına göre  zorunlu ve olası taşıyıcılar şunlardır:

Zorunlu Taşıyıcılar:

1. Bir hemofilili babanın tüm kızları

2. ayrı doğumlarda birden fazla hemofilili çocuk doğuran kadınlar

3. Bir hemofilili oğlu olup anne tarafında iyi kanıtlanmış hemofilili bir başka birey olan kadınlar

4. Bir hemofililinin anneannesi olup, anne tarafında hemofili öyküsü olanlar.

Olası taşıyıcılar:

1. Taşıyıcı olan bir kadının yukarıdaki ölçütlere uymayan kadın akrabası

2. Anne tarafında  hemofili öyküsü olan ancak bir hemofilili oğlu olmayan kadınlar

3. Aile öyküsü olmadan bir hemofilili oğlu olanlar:

   a) Hemofilik gen kadına annesinden geçmiştir; ancak  ya yakın erkek akrabalarının (erkek kardeş, dayı gibi) olmaması ya da olan erkek akrabaların tesadüfen hemofilik olmaması nedeniyle bu gen belirlenmemiştir.

   b) Kadında yeni bir mutasyon olmuştur

     (i) Mutant gen kadının tüm hücrelerindeki X kromozomlarından birindedir; bunlar gerçek taşıyıcılardır.

     (ii) Yalnızca tek bir germ hücresinde (ovumda) mutant gen vardır, somatik hücrelerde mutasyon yoktur; bunlar taşıyıcı değillerdir.

B ) Fenotipik inceleme: Taşıyıcı olduğundan kuşkulanılan bireylerde Faktör VIII:C/Faktör VIII:Ag ya da Faktör VIII:C/von Willebrand faktör:Ag oranına bakılır.Bu oran 0.6′nin altında ise bireyin taşıyıcı olma olasılığı güçlüdür. Ancak Lyonizasyon nedeniyle bu oranın aşağı ya da yukarı değişebileceği unutulmamalıdır.

C ) DNA inceleme yöntemleri:

     DNA polimorfizmleri (RFLP:Restriction fragment length polymophisms), VNTR, PCR, SSCP, DGGE, v.b.

Hemofili A’ya yol açan mutasyonlar çok çeşitli olup şu gruplar altında toplanabilir:

1. Nokta mutasyonları

      a. Yanlış anlamlı (Missense)

      b. Çerçeve kayması

      c. Stop kodon

      d. “Splice” mutasyonlar

2. Delesyonlar

3. Insersiyonlar

4. Inversiyonlar

Tablo:Türk Hastalarında Saptanan Hemofili A Mutasyonlaının Tiplere Göre Dağılımı

MUTASYON ÇEŞİTİ

MUTASYON SAYISI

I. Nokta Mutasyonlari    

17

Yanlış anlamlı     

13

      Transisyon   

A.  Stop kodon   

Transisyon

Transversiyon

B.Kırpılma noktası

II. İnversiyon

38

A. Distal

30

B. Proksimal

HEMOFİLİ VE SPOR

Fiziksel aktivite, sağlıklı bir yaşam için çok önemlidir. Sportif aktiviteler, oyunlar ve egzersizlere katılım fiziksel, mental ve emosyonel olarak kaliteli bir yaşamın doğal araçlarıdır. Bu gerçekler, hemofilililer için de gözardı edilmemelidir.

Hemofilik hastaların düzenli egzersiz yapmaları çok önemlidir. Egzersizler genel sağlık, eklemlerin korunması ve kasların güçlendirilmesi için çok önemlidir Ancak, özellikle küçük yaştaki çocuklarda kolaylıkla sıkıldıkları ve tekrardan kaçındıkları için, bunu sürdürmek kolay olmamaktadır. Bu nedenle çocukların hoşlanacakları, oyun ve spor aktiviteleri tarzında egzersiz programlarının düzenlenmesi gereklidir. Çocukların, egzersizleri görev olarak değil, oyun olarak görmeleri sağlanmalıdır.

Orta derecede hemofilili bireylerin günlük yaşam stilleri bu hastalıktan pek fazla etkilenmez. Yaşam süreleri genellikle normaldir. Bu hastalar bazı spor aktiviteleri için yönlendirilmelidir.

Travma riski nedeniyle birçok hemofilik birey ve ailesi sportif aktivitelerden kaçınabilmekte ya da hekimler tarafından bu aktiviteler ileri derecede kısıtlanabilmektedir. Bu yöndeki görüşler, son yıllarda önemli derecede değişikliğe uğramıştır. Hemofilili bireyin kemik ve kaslarının güçlenmesi, günlük yaşam aktiviteleri sırasında eklemler ve kaslar için koruyucu olacaktır. Zayıf kaslarla desteklenmiş, kemik yapısı zayıf bir eklemin/kasın basit travmalarla bile kolayca zedelenebileceği unutulmamalıdır. Spesifik izokinetik kas güçlendirme egzersizlerinin kanama sayısını arttırmaksızın kas gücünde anlamlı derecede artış sağladığı gösterilmiştir. Egzersizlerin Faktör VIII düzeyinde artış sağlayabileceği de belirtilmektedir.

Yanısıra, fiziksel aktivitenin mental ve emosyonel durum üzerine olumlu etkilerinin olduğu da unutulmamalıdır.

Hemofilik bireylerde yapılacak sportif aktivitelerin yararları ve riskleri iyi bilinmeli ve hasta uygun sporlara yönlendirilmelidir. Hemofilililere önerilen sporlar yüzme, yürüyüş, masa tenisi, golf ve okçuluktur. Yüzme, güvenle önerilen bir dayanıklılık egzersizidir. Kanama riski taşımadığı gibi, genel kondüsyonun arttırılmasında da çok yararlıdır. Kurbağalama ve kelebek yüzme, özellikle dirsekler ve dizlere fazla yük bindireceğinden önerilmemektedir. Yararlı olmakla beraber, belirli oranda riskli sporlar ise, basketbol, bisiklet, bowling, jogging, tenis, voleyboldur. Kesinlikle önerilmeyen sporlar ise, boks, kayak, futbol, motorsiklet binme, güreş ve atçılıktır. Bir tablo olarak:

Önerilen sporlar

Risk taşıyan sporlar

Tehlikeli sporlar

Yüzme

Basketbol

Boks

Yürüyüş

Bisiklet

Kayak

Masa tenisi

Bowling

Futbol

Golf

Jogging

Motorsiklet

Okçuluk

Tenis

Güreş

Voleybol

Atçılık

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Besınlerımız Sınıflandırılması

BESINLERIMIZ SINIFLANDIRILMASI

Beslenme, insanın büyüyüp gelişmesi, sağlıklı yaşaması ve enerji üretebilmesi için gerekli maddeleri alıp vücudunda kullanmasıdır. Beslenme sırasında aldığımız yiyecek ve içeceklere besin denir.

A) Yapılarına Göre Besinlerimiz

- ORGANİK BESİNLER                        - İNORGANİK BESİNLER

Karbonhidratlar                                   Madensel Tuzlar

Yağlar                                                  Su

Proteinler

Vitaminler

B) Görevlerine Göre Besinlerimiz

ENERJI VERENLER         DUZENLEYICI           YAPICI-ONARICI

Karbonhidratlar                   Vitamin                      Protein

Yağlar                                    Su                           Madensel Tuzlar

Proteinler                            Madensel Tuzlar            Su

KARBONHİDRATLAR

Karbonhidratlar organizmada öncelikli olarak enerji elde etmede kullanılırlar. 1 gr karbonhidrattan 4.1 kalorilik enerji elde edilir. Karbonhidratlar enerji elde etmenin yanında hücre zarının, nükleik asitlerin, organik  moleküllerin de yapısına katılırlar.

Yapılarında karbon, hidrojen ve oksijen atomu bulun-dururlar. Yeşil bitkiler atmosferdeki karbondioksiti köklerinden aldıkları suyla birleştirerek glikozu oluştururlar.

CO2+H2O————–GLIKOZ +O2

Karbonhidratlar şeker ve şekerli yiyecekler ile ekmek, Makarna, patates ve tahıllarda bulunur.

Karbonhidratların en küçük yapıtaşı glikozdur. Çok sayıda glikoz molekülü farklı şekillerde biraraya gelerek nişasta, selüloz veya glikojeni oluştururlar.

KARBONHİDRAT ÇESİTLERI

Glikoz: En basit şeker olarak bilinen glikoz bitkide fotosentez olayı sonucunda oluşur. Glikozun fazlası bitkilerde nişasta, hayvanlarda glikojene dönüştürülerek depolanır.

Nişasta: Yalnızca bitkide depo besin maddesi olarak görülür. Çok sayıda glikoz molekülünün bir araya gelerek oluşturduğu bir yapıdır. Arpa, buğday, patates gibi besinlerde görülür. Suda erimezler. Hücre zarındaki porlardan geçemeyecek kadar büyük moleküllerdir. Hayvanlar nişastayı sindirim olayı ile glikoza dönüştürerek kullanırlar. Nişastanın ayıracı iyot çözeltisidir. Nişasta iyot çözeltisi ile mavi-mor renge dönüşür.

Selüloz: Bitkı, mantar ve bakteri hücrelerinde hücre zarının dışında bulunan hücre çeperi selülozdan olu-şur. Selüloz hayvan hücrelerinde bulunmaz. Aynı zamanda hayvanlarda selülozun sindirimi yapılamaz. Sadece geviş getiren memelilerin bağırsaklarında bulunan bakteriler selülozu sindirebilirler.

Glikojen: Hayvan hücrelerinde ve mantar hücrelerin-de fazla glikozun depo şekli glikojendir. Bitkilerde glikojen bulunmaz. Hayvanlarda glikozun fazlası kas ve karaciğerde glikojen şeklinde depolanır. Kandaki glikoz seviyesi düştüğünde ise glikojen glikoza dönüşe-rek kana geçer.

YAĞLAR

Yapılarında hidrojen, oksijen ve karbon atomu vardır. En küçük yapıtaşı yağ asidi ve gliseroldur. Yağlar beyaz kağıt üzerinde saydam leke bırakmaları ile tanınırlar. Canlılar yağları enerji elde etmede kullanırlar.

Görevleri:

1. Vücudun ısı yalıtımını sağlarlar.

2. Vücudu darbelere karşı korurlar.

3. Hücre zarının yapısına katılırlar.

4. Hormonların yapısına katılırlar.

5. Depo besin maddesi olarak görev yaparlar.

6. İç organların etrafını sararak onları korurlar.

Yağlar oda sıcaklığında katı ya da sıvı olmalarına göre ikiye ayrılırlar.

— Sıvı Yağlar: Oda sıcaklığında sıvıdırlar. Bitkisel yağlardır. Mısır özü, zeytin yağı, susam yaği gibi-

— Katı Yağlar: Oda sıcaklığında katıdırlar. Hayvansal yağlardır. Tereyağı, kuyruk yağı gibi. 

PROTİNLER

Yapılarında karbon, hidrojen, oksijen ve azot bulunur. En küçük yapıtaşı aminoasitlerdir. Büyüme, gelişme, yaralanan dokuların onarılması için gerekli olan bir yapı maddesidir. Hayvansal besinlerde daha fazla bulunur. (Et, balık, tavuk, yumurta, süt ve peynirde bol miktarda bulunur.) Aynca tahıllar ve baklagiller de proteince zengin besinlerdir.

Canlılar proteini yapı maddesi olarak kullanırlar. Ancak çok zor durumda kalınırsa proteinler enerji verici olarak da kullanılır. Enzimleri de proteinler oluşturur.

Örnek-1

Protein, yağ ve karbonhidratları enerji verme kabiliyetlerine göre en çok enerji verenden en az enerji verene doğru sıralayınız.

Çözüm:

En çok enerji verenden en az enerji verene doğru be-sinler;

Yağlar >     Proteinler >   Karbonhidratlar

(9,1 kalori) (4,3 kalori) (4,1 kalori)

Örnek - 2

Protein, yağ ve karbonhidratları sindirim kolaylığına göre sıralayınız.

Çözüm:

En kolay sindirilenden en zor sindirilene doğru besinler;

Karbonhidratlar - Proteinler - Yağlar

Örnek - 3

Besinlerin organizmadaki kullanım sırası nasıldır?

Çözüm:

Karbonhidratlar - Yağlar - Proteinler

Örnek - 4

Yağlar proteinlerden daha zor parçalandığı halde neden proteinlerden önce  enerji verici olarak kullanırlar?

Çözüm:

Proteinler canlının temel yapıtaşıdır. Canlı protein sindiriyorsa bir anlamda kendini sindiriyor demektir. Bu olay uzun süren açlık durumunda görülür.

ENZİMLER

Bu moleküller vücut ve hücre içerisinde hiç durmaksızın harıl harıl çalışırlar.Örnek verecek olursak hücre içerisindeki enzimlerden bir tanesi, bir saniyede 40 ayrı reaksiyona girebilmektedir.Bu bir kimyasal enzim için çok yüksek bir hızdır.Fakat hücrelerinizde bu enzimlerden binlercesi vardır ve her bir enzim birbirlerinden bağımsız olarak hiç durmadan reaksiyona girerler.

 Enzimlerin 3 boyutlu yapıları oldukça karmaşık bir düzene sahiptir.X ışını difraksiyonları ile belirlenen bu şekiller arap saçı gibi görünsede aslında enzimler çok hassas bir hesapla üretilmiş moleküllerdir.

Bu karmaşık yapılı enzim aslında düz bir aminoasit zincirinden meydana gelmiştir.Fakat bu kadar karmaşık olmasının nedeni zincirdeki bazı aminoasitlerin diğer bazı aminoasitlerle bağ yapmasından dolayıdır.

Enzimlerin görevlerine gelince ;

  Enimler bir kimyasal tepkimeyi hızlandırmak için tepkimeye katılan fakat hiçbir değişikliğe uğramadan tepkimeyi terk eden mükemmel moleküllerdir.Her enzimin çok özel bir fonksiyonu vardır.Her biri protein yapıda olmasına karşın hiçbirinin görevi aynı değildir.Bunun nedeni ise az önce bahsettiğimiz 3 boyutlu yapısından dolayıdır.

  Enzimlerin diğer önemli özelliği ise sabit bir sıcaklıkta ve sabit bir pH da maksimum hızla çalışmalarıdır.

  Örneğin ağızınızdan salgılanan tükürük sıvısı içerisindeki enzimler, yanlızca pH ı yüksek olan ortamlarda, yani bazik ortamlarda çalışabilirler.Fakat buna karşın midenizdeki enzimler ise pH ı yanlızca 2-3 arasında olan ortamlarda çalışabilmektedir.İşte bu yüzdendir ki midenizdeki enzimlerin çalışabilmesi için mide sürekli olarak asit salgılar.Bu sayede pH 1-2 seviyesine kadar düşürülür.

  Hücre içerisinde ise insan aklının kavrayamayacağı derecede karmaşık kimyasal tepkimeler meydana gelir.Bir hücre içerisinde meydana gelen kimyasal reaksiyonlar o kadar karmaşıktır ki bu işlemleri meydana getirecek bir fabrika kurmaya kalksanız, bu fabrikayı İstanbul şehri kadar büyük bir bir arazi üzerine kurmanız gerekecekti.

  İnsan vucüdunda 1 değil 60-70 trilyon tane hücre olduğunu düşünürseniz karmaşıklığın boyutunun ne kadar büyük olduğunu hayal etmeye başlarsınız.

Enzimlerin çalışma şekli:

 Enzimler başardıkları işler yanında çalışma şekilleride hayli ilginçtir.Bir enzim sahip olduğu 3 boyutlu yapısıyla yanlızca bir kimyasal tepkimeyi katalizleyebilir.Bir kimyasal tepkimeye giren enzim başka hiçbir kimyasal reaksiyona girmez.

  Reaksiyona giren enzimi bir “U” şekli olarak düşünürsek bu enzimin içine yerleşecek madde (substrat) ancak çubuk şeklinde olmak zorundadır.Eğer kimyasal maddeler daire, kare veya başka tip şekillerde olursa enzim tarafından katalizlenemez.

Hücrede bulunan binlerce enzimden bir kaç tanesinin eksikliği kimyasal reaksiyon faaliyetlerini arap saçına döndürmektedir.Bu enzimler hücre için “olmazsa olmaz” niteliktedir.

Hepimizin çok iyi bildiği bir hastalık olan “Albinizm” hücredeki enzimlerden yanlızca bir tanesinin eksikliği neticesinde meydana gelen bir hastalıktır.

Bu hastalığa neden olan problem ise şu şekilde meydana gelir.

Tirozin         Tirozinaz       Melanin

Bilindiği gibi deriye renk veren pigmentin adı “Melanin” dir.Bu pigment gerekli miktarlarda üretilerek deriye belli bir renk tonu kazandırılır.Fakat “Albinizm” hastalığı mevcut olan kişilerde yukarıdaki denklemde görülen “Tirozinaz” enzimini sentezleyen DNA hasar görmüştür.Dolayısıyla DNA hatalı olduğu için Tirozinaz enzimini üreteceği yere şekli değişik başka bir enzim üretmektedir.Bu enzim ise Tirozin maddesini tanıyamamakta, ve Tirozin maddesini Melanin pigmentine çevirememektedir.

Hücredeki bu reaksiyon Tirozin aşamasında duraklayınca, hasta kişide albino deri ve albino saç meydana gelmektedir.Yani bembeyaz bir ten.

Bu örnekten anlaşılacağı gibi organizma içerisinde tek bir enzim eksikliği bile çok büyük tahribatlara neden olabilmektedir.

Bunun tam tersine güneşe çıkan insanların ise deri rengi bir süre sonra kararmaya başlar.Bunun nedeni hücredeki bazı enzimlerin eksikliğinden değil, yanlızca güneş ışığının Tirozinaz enzimini aktive etmesinden dolayıdır.Tirozinaz enzimi güneş ışığına maruz kaldığı zaman çok aktif bir hale geçer.Tabii enzim canlanırken aynı zamanda DNA ile senkronize çalışmaya başlar.DNA durmadan Tirozin üretir, Tirozinaz enzimi ise aktif konumda sürekli olarak Tirozine saldırır.

Tabii sizin derinizde sürekli Melanin pigmenti birikir ve kararmaya başlarsınız.

Bazı ilginç enzimler

Vücudun vazgeçilmez askerleri olan enzimlerden bazıları gerçekten oldukça ilginç görevler üstlenmişlerdir.İlginç görevleri olan enzimlerden DNA ile birlikte çalışanlar bunların başında gelir.

DNA, kendinin kopyasını çıkarabilen bir moleküldür.Tabii bu işi kendi başına yapamaz.Bunun için birçok enzim görev alır.Özellikle DNA replikasyonundan (kopyalama) sonra bazı enzimler DNA ya tıpkı bir annenin yavrusuna baktığı gibi bakarlar.

Mesela DNA kendini kopyalar kopyalamaz bazı enzimler DNA üzerine hücum ederek derhal tarama yapmaya başlarlar.Yaptıkları bu taramalarla DNA üzerinde yanlış kopyalanmış bir baz’a rastlarlarsa derhal bu baz’ı yerinden sökerler.Daha sonra sökülen bu yanlış baz’ın yerine doğrusunu ekleyerek hatayı giderirler.

Diğer bir enzim bu enzimin ardından yenilenen bölgeye müdahele ederek yerleştiren doğru baz’ın yerine sıkıca bağlanmasını sağlar.

Diğer bir ilginç enzim ise DNA dan RNA sentezi sırasında görev alır.Bu enzim sentezlenen RNA da yanlış ve gereksiz kopyalanmış bazları tek tek yerinden sökmek yerine, yanlış bazların sıralandığı bölgeleri tespit ederek baz dizilerini bu bölgelerden makas gibi keser.Fakat bu kesme işlemi tek bir bölgede değil de birden fazla bölgede meydana gelince DNA parça parça ayrılmaya başlar.

Ama hücre bununda önlemini alarak olay yerine ikinci bir enzimi gönderir.Bu enzim ise parça parça ayrılmış enzimleri kollarından tutarak yanyana getirir ve birbirine bağlar.

Enzim adını verdiğimiz kompleks molkeüller, aslında hücre içerisinde üstlendikleri görevleri bakımından birer mucizedirler.Aminoasitlerden oluşan şuursuz birer molekül yığını olmasına karşın oldukça iyi düşünülmüş fonksiyonarı yerine getirirler.

Vücuttaki olağanüstü karmaşa

Vücutta vuku bulan karmaşalara değinmeden önce “Hormon” adı verilen maddelerin ne olduğunu öğrenmemizde fayda var.

Hormonlar, vücudun bazı özel bölgelerinde üretilip kana verilen ve kan yoluyla vücudun başka bölgelerine iletilen proteinlerdir.Bu proteinler tıpkı enzimler gibi çalışarak, kan yoluyla ulaştıkları organı ya aktive eder yada inaktive ederler.Hormonlar bundan başka terleme, suyun geri emilimi, üreme, hücre çoğalması vs. daha birçok metabolik faaliyetlerde görev alır.

Hormonlar enzimlere çok benzerler.Tek farkları enzimler gibi sürekli olarak kimyasal reaksiyonlara girip çıkmazlar.Ayrıca kan yoluyla ulaştıkları organlar üzerinde yaptıkları etkiler uzun sürelidir.

Şu an bilgisayar başında susamış olabilirsiniz.Eğer susadıysanız veya acıktıysanız, duyduğunuz bu hisler tamamen hormonal kaynaklıdır.Mesela acıktığınız vakit vucüdun belirli bölgelerinden salgılanan hormonlar beyine ulaşarak beyinde bir açlık hissi oluşturmaya başlarlar.Dolayısıyla sizde bir yemek yeme isteği doğar.

Yorum ekle 12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki



Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy