‘doğa’ Arama Sonuçları

İçinde Yaşadığımız Doğa

İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ DOĞA

CANSIZ DOĞADA NELER VAR ?

İçinde yaşadığımız doğa canlı ve cansız varlıklardan oluşur. Bu varlıkların sayısı oldukça çoktur. Doğan , gelişen , büyüyen , kendisine benzer yavrular oluşturan ve ölen varlıklar canlı varlıklardır. İnsanlar hayvanlar ve bitkiler canlı varlıklardır. Doğmayan , büyümeyen , çoğalamayan , bir etki olmadan hareket edemeyen varlıklar ise cansız varlıklardır. Taş , toprak , kağıt , masa , hava , su cansız varlıklara örnektir.

Canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlılara ihtiyaç duyarlar. Hiçbir canlı çevresinden ve diğer canlılardan uzak ve bağımsız yaşayamaz.

HAVASIZ YAŞANMAZ.

Canlıların yaşayabilmesi için hava , su ve besin gereklidir. Besin ve su olmadan bir süre yaşanabilir. Hava olmadan bitki , hayvan ve insanların yaşaması imkansızdır. Ay ve diğer gezegenlerde yaşam olmamasının sebebi havanın bulunmamasıdır. Yaşadığımız her yer hava ile kaplıdır. Dünyamızı çevresini saran bu hava tabakasına

“ atmosfer ” adı verilir . Havanın canlılar için ne kadar önemli olduğunu basit bir deneyle anlayabiliriz. Ağzımızı ve burnumuzu kapatarak , soluk almadan durmaya çalışalım . Bir süre sonra zorlanmaya başlarız. Çünkü havasız yaşanmaz. Akarsu , göl ve denizlerde yaşayan canlılar suyun içinde bulunan havayı solurlar ve yaşantılarına devam ederler. Bu da suyun içinde de hava olduğunu gösterir.

Hava yaşamamız için gerekli olan en önemli maddedir. Hava , bitkiler ve hayvanlar içinde aynı derecede önemlidir. Havada oksijen ve azot gazları bulunur. Bu gazların dışında başka gazlar da vardır . Solunum olayı için oksijen ve azot gazları önemlidir. Havada bulunan oksijen gazının solunum için ayrı bir önemi vardır . Canlıların soluduğu havanın temiz olması gerekir. Havanın temizliği içinde bulunan oksijen gazının fazlalığı ile ilgilidir. Temiz hava demek bol oksijen demektir.

Ayrıca günlük yaşantımızda havanın itme ve çekme gücünden yararlanırız. Deniz ve hava taşıtları , yel değirmenleri havanın itme gücüyle çalışır.

HAVA OLAYLARI ( RÜZGAR , FIRTINA , KASIRGA , TAYFUN , HORTUM )

Hava sıcaklığı sürekli olarak değişir. Ilık , sıcak ve soğuk olabilir. Bunun türlü nedenleri vardır . Dünya Güneş’in çevresinde dönerken , güneş ışınları Dünya’mıza bazen dik bazen de eğik olarak gelir. Dik olarak gelen ışınlar yeryüzünü daha fazla ısıtır. Eğik olarak gelen ışınlar ise daha az ısıtır. Yeryüzünün Güneş’ten gelen bu farklı ölçülerde ısı almasından mevsimler oluşur. Hava sıcaklığı gün içinde de değişir. Sabah ve akşam saatlerinde güneş ışınları eğik geldiği için yeryüzü çok ısınmaz. Öğle saatlerinde güneş ışınları dik geldiği için sıcaklık artar.

Hava sıcaklıklarındaki bu değişmeler hava olaylarını oluşturur. Rüzgar , tayfun , fırtına , kasırga ve hortum yaşantımızda karşılaştığımız hava olaylarındandır. Şimdi bu hava olaylarının nasıl oluştuğunu öğrenelim.

RÜZGÂR : Dünyamızı saran hava tabakası ağırlığı nedeniyle yeryüzüne bir kuvvet uygular . Buna kuvvete hava basıncı denir. Isınan hava yükselir. Bu nedenle yeryüzüne yaptığı basınç azalır. Fakat yeryüzünün her yerinde sıcaklık farkı aynı değildir. Hava sıcaklığının düşmesi durumunda ise havanın yeryüzüne yaptığı basınç artar. Bu durumda ısınan hava ile soğuk hava sürekli yer değiştirir. Yani ısınan bölgeler ile soğuk bölgeler arasında sürekli bir hava akımı vardır . Bu hava akımına rüzgâr adı verilir . Hafif esen rüzgara yel denir. Şiddeti fazla değildir. İnsanlar rüzgârlara değişik adlar vermişlerdir. Örneğin ülkemizde değişik yönlerden esen rüzgârlar vardır. Bunlar yıldız , lodos , poyraz , karayel gibi .

FIRTINA : Kimi rüzgârlar çok şiddetli olur. Saatteki hızı 100 – 110 km yi bulan rüzgârlara fırtına adı verilir. Fırtına farklı sıcaklıktaki hava kütlesinin çarpışmasıyla oluşur. Fırtınalar büyük zararlara neden olabilir. Yerleşim alanları ve insanlar zarar görür. Fırtınalar farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Bazı fırtınalar şiddetli yağmur , kar ve dolu getirebilir. Bu durumda fırtınanın zararları daha da artar.

KASIRGA : Kasırga fırtınanın çok şiddetli halidir. Saatteki hızı 300 km yi bulan yağmurlu fırtınalara kasırga adı verilir . Kasırgalar genel olarak büyük can ve mal kaybına neden olur . Kasırgalar geniş alanları etkileyebilir. Amerika kıtasının güney ve orta bölümlerinde görülür. Kasırgalar deniz suyu sıcaklığının 27 dereceden fazla olduğu sıcak denizlerde görülür.

TAYFUN : Büyük Okyanus’un batısında ve Çin Denizinde görülür. Şiddetli kasırga anlamına gelir. Tayfunlar yerleşim bölgelerinde yapıların bir bölümünün yıkılmasına yol açar.

HORTUM : Sıcak ve nemli hava ile soğuk havanın şiddetle yer değiştirmesi sırasında dönen rüzgarlar oluşur . Bu rüzgârlara hortum adı verilir. Hortum genel olarak şiddetli fırtınalar sırasında meydana gelir. Hortumlar ağır cisimleri bile yerden kaldıracak kadar güçlü olabilir. Genellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Teksas ve Illionis eyaletlerinde görülür.

HAVA OLAYLARININ CANLILARA ETKİSİ

Rüzgar , fırtına , kasırga , tayfun ve hortum gibi hava olayları canlılara üzerinde olumsuz etkiler yapar. Normal şiddette esen rüzgarın olumsuz bir etkisi olmaz . Şiddetli rüzgârlar ise verimli toprakları sürükleyerek erozyona sebep olur. Kayaları aşındırarak , parçalar.

Fırtına , tayfun , kasırga ve hortum gibi hava olayları ise büyük zararlara yol açabilir. Bu hava olayları sonucunda su baskınları , sel felaketi olur. Ekili araziler zarar görür. Binalarda hasarlar meydana gelir. Hava , deniz ve kara ulaşımı durur. Ölümler ve yaralanmalar görülür. Şehrin telefon , elektrik ve su şebekeleri zarar görür.

İnsanlar sıcaklık değişiminden etkilenmemek için mevsimlere göre giyinirler. Hayvanların bazı mevsimlerde derilerinin renginin ve kalınlığının değişmesi , tüy dökmeleri , göç etmeleri ve kış uykusuna yatmalarının sebebi ise bu sıcaklık değişikliklerinden zarar görmemeleri içindir.

HAVA DURUMUNUN GÖZLENMESİ

Hava durumunu inceleyen bilim dalına meteoroloji adı verilir. Hava tahminleri günlük yaşantımız için çok önemlidir. İnsanlar , gelecekteki hava koşullarına göre kendilerini hazırlar. Hava , deniz ve kara ulaşımında hava durumuna göre önlemler alınır. Tarımla uğraşan çiftçiler ürünlerini ekerken , biçerken , ilaçlama yaparken yada ürününü toplarken hava durumu ile ilgili tahminleri göz önüne almak zorundadır.

Meteoroloji uzmanları hava olaylarını gözleyerek , gelecekteki hava olayları hakkında tahminler yaparlar . Günümüzde bu uzmanlar hava tahminleri yapmada çok gelişmiş araçlardan yararlanmaktadır. Bu uzmanlar havanın sıcaklığını , rüzgarın hızını , gökyüzünde hareket halinde olan bulutları gözlemleyerek hava tahmini yaparlar. İnsanlar da bu tahminleri radyo ve televizyon aracılığı ile öğrenerek , günlük yaşantılarını gelecekteki hava durumuna göre ayarlar.

SU YAŞAMDIR

SUYUN CANLILAR İÇİN ÖNEMİ

Yeryüzündeki bütün canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için suya ihtiyaçları vardır. İnsan vücudunun büyük bir bölümünü su oluşturur. Kanımızın yüzde doksanı sudur. Yediğimiz besinler suda eridikten sonra sindirilir. Bitkiler de kendileri için gerekli besinleri kökleri vasıtayla suda erimiş olarak alır. Canlıların kullandıkları sular yer altı ve yer üstü su kaynaklarından elde edilir. Bu sular baraj yada göllerde biriktirilerek içme suyu olarak kullanılır. Günümüzde kirli atıklar sularımızı kirletmektedir. Bu da canlıları olumsuz yönde etkiler . Birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur.

SUYUN DOĞADAKİ ÇEVRİMİ

Doğada su ; katı , sıvı ve gaz olmak üzere üç halde bulunur. Yeryüzündeki sular güneş ışınlarının etkisiyle ısınarak buharlaşır ( gaz haline döner ) . Buharlaşan su yükselerek bulutları oluşturur. Bulutlar gaz halinde bulunan sudan başka bir şey değildir. Bulutlar rüzgârın etkisiyle hareket ederken , soğuk bir hava tabakasına rastladıklarında tekrar sıvı hale döner ( yoğunlaşma ) ve yağmur olarak yeryüzüne yağar . Buna suyun yer ile gök arasında dolanımı denir .

SUYUN DOĞADA BULUNUŞ BİÇİMLERİ

Dünyamızı saran hava tabakasındaki su buharının soğuyarak hal değiştirmesi sonucu yağmur , kar , çiğ , kırağı denilen yağış biçimleri ortaya çıkar. Şimdi bunları teker teker inceleyelim.

YAĞMUR : Bulutları oluşturan su buharının soğuyarak gaz halinden , sıvı hale geçmesi sonucu yağmur damlacıkları oluşur .

KAR : Havanın soğuk olduğu günlerde su damlacıklarının katı duruma geçerek erimeden yere düşmesi olayına kar yağışı adı verilir.

DOLU : Yağmur damlalarının kuvvetli esen rüzgârla , daha soğuk hava tabakalarına itilerek donması olayına dolu adı verilir. Dolu taneleri kar tanelerine göre daha büyük ve daha serttir. Bunun sebebi yağmur taneciklerinin hızlı bir şekilde katı hale dönüşmesidir.

ÇİĞ : Havadaki su buharının gecenin serinliği ile bitkiler üzerinde sıvı hale geçmesi olayına ( yoğunlaşmasına ) çiğ adı verilir.

KIRAĞI : Çiğ taneciklerinin soğuk gecelerde donarak , yeryüzünde ince bir kar tabakası oluşturmasına kırağı denir.

SUYUN DOĞADA BULUNDUĞU ORTAMLAR

Dünyadaki sular yeryüzü ve yer altı suları olmak üzere ikiye ayrılır. Denizler , göller , nehirler , dereler ve benzerleri yeryüzü sularını meydana getirirler. Kaynaklar , artezyenler kaplıcalar ise yer altı sularını oluştururlar . Şimdi bunlar hakkında bilgiler edinelim

YERALTI SULARI :

Yer kabuğunu oluşturan toprak ve kayaların yapısı birbirinden farklıdır. Yerkabuğunun bazı bölümleri suyu geçiren bazı bölümleri ise geçirmeyen yapıdadır. Yağmur suları suyu geçiren tabakalardan geçerek yerin derinliklere kadar iner. Bu su , suyu geçirmeyen bir tabaka ile karşılaşırsa orada birikmeye başlar. Böylece yer altı su yatakları oluşur. Bu su yataklarının bulunduğu bölgelere kuyular açılarak , yer altında bulunan sular yer yüzüne çıkarılır ve çeşitli amaçlarla kullanılır.

KAYNAK SULARI :

Eğimli arazilerden veya dağ eteklerinden kendiliğinden yer yüzüne çıkan suları kaynak suları adı verilir.

ARTEZYENLER :

Yüksek bölgelere ( dağ ve tepeler ) yağan yağmur ve kar suları , suyu geçirmeyen iki tabaka arasına sıkıştığı zaman orada birikir ve sıkıştıkları bölgeye basınç ( kuvvet ) uygularlar. Bu tip yerlerde açılacak kuyular sayesinde yer altında bulunan sular kendiliğinden yer yüzüne doğru fışkırır. Açılan bu kuyulara artezyen kuyuları adı verilir.

Kullandığımız suların çoğunu yer altı sularından sağlamaktayız. Bu yüzden yer altı su kaynaklarını çok dikkatli kullanmak zorundayız. Bu kaynaklar kirletilmezse uzun yıllar sağlıklı içme suları elde edebiliriz. Yer altı sularının yetersiz olduğu bölgelerde özellikle büyük şehirlerde barajlardan ve göllerden içme suyu elde edilir. Dağlardan ve ormanlardan çıkan kaynak suları da oldukça temizdir. Bu kaynakların uzun yıllar kullanılması için önlemler alınmalı , yer altı ve yer üstü su kaynaklarının bulunduğu bölgeler yerleşime kapatılarak korunması sağlanmalıdır.

DOĞA ve TOPRAK

Toprak ; üzerinde ve içinde bitkilerin , hayvanların yaşadığı , beslendiği , barındığı doğanın cansız bir parçasıdır. Canlıların ihtiyaç duyduğu besin maddeleri toprakta bulunur. Bitkiler toprakta bulunan maddeleri kullanarak kendi besinlerini yaparlar .

Toprak kayaların ufalanarak , parçalanmasıyla oluşur. İçine bitkisel ve hayvansal atıkların karışmasıyla verimli hale ( tarım yapılabilecek hale ) gelir. Yeryüzünün çeşitli bölgelerinden alınacak topraklar incelenirse bunların birbirinden farklı olduğu görülür. Toprağın içinde kum , kil , kireç ve humus denilen maddeler bulunur. Toprak içinde bulundurduğu bu maddelere göre adlandırılır. Örneğin yapısında bol miktarda kil bulunan toprağa killi toprak , kireç bulunan toprağa da kireçli toprak adı verilir.

Karada yaşayan canlılar için toprağın önemi çok büyüktür. Köyler , şehirler , dağlar , nehirler toprak üzerindedir. Toprakların bir bölümü yerleşim alanı , bir bölümü tarım alanı bir bölümü ise orman ve otlaklarla kaplıdır. İnsanlar kendileri için gerekli besinleri toprakta yetiştirirler. Toprak aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar içinde besin kaynağıdır.

Sonuç olarak toprak canlılar için bir yaşam kaynağıdır. Yeryüzünde 5 cm kalınlığında bir toprağın oluşabilmesi için yaklaşık 4.000 – 5.000 yıl geçmesi gerekir. Bu da toprağın ne kadar değerli bir varlık olduğunu gösteriyor. Bu kadar uzun zaman içinde oluşan toprağı korumazsak kısa sürede kirlenir ya da yok olur.

HAVA , SU , KARA ORTAMLARI ve BARINDIRDIKLARI CANLILAR

Çevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için gereklidir.

Bitki ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri yapamazdı.

Canlılar içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye dönüşür.

Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün değildir.

Yeryüzünde canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara örnektir.

DOĞADA YAŞAYAN CANLILAR

CANLI VARLIKLARI , CANSIZ VARLIKLARDAN AYIRAN ÖZELLİKLER

Canlı varlıkları cansız varlıklardan ayıran bir takım özellikler vardır. Bunlar :

Canlı varlıklar doğar , beslenir , büyür , çoğalır ve ölürler . Cansız varlıklarda böyle bir özellik yoktur.

Canlı varlıklar hareket ederler. Hayvanlar yer değiştirerek hareket eder , bitkiler ise ışığa , suya doğru yönelirler cansız varlıklar hareket edemezler.

Canlı varlıkların belli bir şekli ve büyüklüğü vardır. Bu şekil ve büyüklük canlı türüne göre çeşitlilik gösterir. Cansızların belli bir şekil ve büyüklüğü yoktur.

Bütün canlılar soylarının devamı için ürerler. Cansızlarda böyle bir özellik yoktur .

HAVA , SU , KARA ORTAMLARI ve BARINDIRDIKLARI CANLILAR

Çevremizdeki canlı varlıklar değişik ortamlarda yaşamaktadır. Her canlı belli koşullar taşıyan ortamlarda yaşamını sürdürmektedir. Hava , su ve güneş bütün canlılar için gereklidir.

Bitki ve hayvanların yaşayabilmesi de çevre koşullarına bağlıdır. Deniz , göl ve akarsular olmasaydı balıklar yaşayamazdı. Ormanlar olmasaydı yabani hayvanlar barınamazdı. Güneş olmasaydı yeşil bitkiler kendileri için gerekli besinleri yapamazdı.

Canlılar içinde yaşadıkları ortamın koşullarına uyum gösterirler. Örneğin suda yaşayan hayvanların solungaçları vardır. Bu solungaçlar yardımı ile solunum yaparlar. Karada yaşayan hayvanlar da bulundukları ortama göre uyum sağlarlar. Örneğin ; su kenarlarında yaşayan kurbağalar yeşil renklidir. Hayvanların renkleri ve görünümleri mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Örneğin tavşanların tüylerinin rengi kış mevsiminde beyaz , sonbaharda ise kahverengiye dönüşür.

Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için uygun ortamlar gereklidir. Canlıların yaşama ortamlarında önce temiz hava , su ve toprak olmalıdır. Bunların bulunmadığı ortamlarda canlıların yaşaması ve çoğalması mümkün değildir.

Yeryüzünde canlılar hava , su ve kara ortamlarında yaşarlar. Gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar , bakteriler havada yaşayabilirler . Bazı bitki ve hayvanlarda suda yaşar . Balık , balina , yunus , midye , yengeç , istakoz suda yaşayan hayvanlardandır . Nilüfer , su kamışı , su yosunu , pirinç suda yaşayan bitkilerdir. Aslan , kaplan , koyun , keçi gibi canlılar karada yaşayan hayvanlara örnektir. Meşe , kayın , kavak gibi bitkiler de karada yaşar. Bazı canlılarda hem karada hem de suda yaşarlar. Ördek , fok , penguen , kurbağa bu tür canlılara örnektir.

TANIDIĞIMIZ CANLILARDA HANGİ ORTAK ÖZELLİKLER VAR ?

Canlı varlıkların tümünde görülen canlılık özelliklerine canlıların ortak özellikleri denir. Beslenme , büyüme , hareket etme , solunum , boşaltım , çoğalma ve hücrelerden oluşma bütün canlılarda bulunan ortak özelliklerdendir. Şimdi bunları sırasıyla inceleyelim.

CANLILARDA BESLENME :

Besinler , canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gereklidir. Bütün canlılar büyüyüp , gelişmek , hareket etmek ve çoğalmak için beslenirler. Bütün bunlar için gereken enerji yenen besinlerden sağlanır.

Bitkiler besinlerini kendileri yaparlar. Suda erimiş olarak bulunan besin maddelerini kökleri ile toplarlar , güneş ışınlarının yardımıyla bunları yapraklarında besine dönüştürürler. Hayvanlar ise hazır besinlerle beslenirler . Hayvanların bir kısmı otla , bir kısmı etle , bir kısmı ise hem ot hem de etle beslenirler . Ot yiyerek beslenen hayvanlara otobur , etle beslenen hayvanlara ise etobur adı verilir.

Sığır , koyun , keçi , tavşan , at , eşek , geyik , fil , zürafa gibi hayvanlar otla beslenir. Kartal , aslan , çakal , kurt , balıkçıl kuşlar gibi hayvanlar ise etle beslenir. Böceklerin bir bölümü , yılan , kaplumbağa , kertenkele , maymun , ayı gibi hayvanlar ise hem ot hem de etle beslenir.

Tavuk , ördek , hindi , güvercin , gibi hayvanlar otla ( bitkilerle ) bazı durumlarda ise böcek ve solucan gibi hayvanları yiyerek ( etle ) beslenebilirler.

CANLILARDA BÜYÜME ve GELİŞME

Bütün canlılar doğar , büyür ve gelişir. Büyüme canlıyı oluşturan hücrelerin sayısının artması olarak tanımlanır. Bu olay beslenme sayesinde olur.

Bitkilerin büyümesi tohumun toprakta çimlenmesi ile başlar. Çimlenen tohumlar bir süre sonra fide haline gelir. Filelerde zaman içinde yetişkin bir bitkiye dönüşür. Hayvanlar doğdukları andan itibaren gelişmeye başlar . Zaman içinde hücre sayıları artar . Hayvanlar gerekli besin maddelerini bulurlarsa daha çabuk büyürler.

Canlılar gelişerek büyüdüklerinde bir süre sonra çoğalma özelliği kazanırlar.

CANLILARDA İRKİLME

İrkilme canlı varlıkların uyarıcılara karşı gösterdiği tepkidir. Örneğin elimize bir toplu iğne batacak olsa elimizi hızla çekeriz. Bu olay bir irkilmedir. Aynı şekilde hayvanlar , ses duyduklarında bir tehlikeye uğramamak için kaçar veya saklanırlar.

CANLILARDA HAREKET

Her canlı besin bulabilmek , düşmanlarından korunmak ve rahat bir yaşam sürmek için hareket eder. Canlı varlıkların yer ve yön değiştirmelerine hareket denir. Bitkiler kökleriyle toprağa bağlı oldukları için yapraklarını , çiçeklerini ve gövdelerini hareket ettirebilir. Bitkilerin yaprakları ve dalları Güneş’e doğru , kökleri ise toprak altında suya doğru yönelir. Hayvanlar yürüyerek , koşarak , sürünerek veya uçarak hareket ederler.

CANLILARDA SOLUNUM

Canlıların hareket edebilmeleri için enerjiye ihtiyaçları vardır. Bu enerji besin maddelerinin vücutta yakılmasıyla oluşur. Canlılar solunum sırasında havadan aldıkları oksijenle hücrelerindeki besinleri yakarak , enerjiye çevirirler. Solunum olayıyla üretilen enerji hareket etmek , çoğalmak ve yaşamak için kullanılır. İnsanlarda solunum organı akciğerlerdir. Balıklar ise solungaçları ile solunum yaparlar. Bitkilerin solunum organı yapraklardır. Bazı hayvanlar ise derileri yardımıyla solunum yaparlar.

CANLILARDA BOŞALTIM

Boşaltım , vücutta oluşan zararlı maddelerin dışarı atılması olayıdır. İnsanların boşaltım organı böbreklerdir. Kanımızda zamanla oluşan vücudumuza zararlı maddeler böbrekler tarafından süzülerek dışarı atılır. Ayrıca derimizde zararlı maddelerin dışarı atılmasında terleme yoluyla yardımcı olur. Kandaki zararlı maddeler dışkı yoluyla vücut dışına atılır. Bitkiler yaprakları sayesinde zararlı maddeleri atarlar.

CANLILARDA ÇOĞALMA

Büyüyüp gelişen canlılar belirli bir olgunluğa erişince , kendilerine benzeyen yavrular meydana getirirler. Bu olaya üreme denir. Canlılar üreme yoluyla soylarını devam ettirirler. Hayvanlar yumurtlayarak veya doğurarak çoğalır. Bazı bitkiler ise tohumla çoğalırlar.

TÜM CANLILIK ÖZELLİKLERİNİN GERÇEKLEŞTİĞİ YAPI BİRİMİ HÜCREYİ TANIYALIM

Bütün canlı varlıkların temel yapı birimi hücredir. Tüm canlılar hücrelerden yapılmıştır. Canlılardaki hücre sayısı birbirinden farklıdır. Bazı canlılar bir hücreli bazı canlılar ise çok hücrelidir. Canlılardaki bütün hayati olaylar hücrede meydana gelir. Hücreler çok küçük yapılar olduğu için gözle görülmezler . Ancak mikroskop adı verilen araçlarla gözlenebilir. Canlılarda bitki ve hayvan hücresi olmak üzere başlıca iki çeşit hücre türü vardır. Bitki ve hayvan hücresi arasında bazı farklılıklar bulunur.

Bir hücrede başlıca üç bölüm vardır . Bunlar :

Hücre zarı , sitoplazma ve çekirdektir.

ÇEKİRDEK : Hücrenin yönetim merkezidir. Hücrenin çoğalması ve çekirdek tarafından yönetilir.

HÜCRE ZARI : Hücreyi çevreleyerek korur , madde alışverişini sağlar. Madde alış verişi sağladığı için geçirgen bir yapıya sahiptir.

SİTOPLÂZMA : Hücre zarı ile çekirdek arasını dolduran sıvıdır. Bu sıvı içinde hücrede çeşitli görevler üstlenen yapılar bulunur.

BİTKİ ve HAYVAN HÜCRESİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Hücre zarı , sitoplazma , koful , çekirdek bitki ve hayvan hücrelerinin her ikisinde bulunun bölümlerdir .

Bunun dışında bitki ve hayvan hücresi arasında bazı farklılıklar bulunur.

Bitki ve hayvan hücresini karşılaştırırsak şu farklılıklar görülür.

HAYVAN HÜCRESİ BİTKİ HÜCRESİ

* Yuvarlak yapıdadır. * Köşeli yapıya sahiptir.

* Tek zarlıdır. * Çift zarlıdır.

* Klorofil yoktur. * Hücreye renk veren klorofil maddesi bulunur.

* Sentrozom vardır. * Sentrozom yoktur.

* Kofulları küçüktür. * Kofulları büyüktür.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE YER ALAN TEMEL FİKİRLERİ KAPSAYAN BAZI KONULAR

AKILCILIK ve BİLİME VERİLEN ÖNEM

Akılcılık , insan aklı ile gerçekleri anlama yeteneğine inanmak demektir. Akılcılık , insanların doğru kararları vermesi , yaptıkları işlerde başarılı olmaları için sağlam fikirlere sahip olmalarını ister.

Atatürkçü düşüncenin temelinde akılcılık vardır. Atatürk , “ Akıl ve mantığın çözümleyemeyeceği mesele yoktur. ” sözüyle bunu vurgulamıştır.

Atatürkçülükte akılcılığın esası , bilim ve teknolojidir. Bilim ve teknolojinin insan hayatında önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün , “ Dünyada her şey için , medeniyet için , hayat için , başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir , fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir , cahilliktir , doğru yolda sapmaktır.” sözleri de bunu ifade eder

Bilim ve teknolojiden gereği gibi yararlanan kişi ve toplumlar mutlaka başarıya ulaşır. Çağımızda bilim ve teknolojide ileri olan toplumlar , her alanda başarılı olmuşlardır. Toplumların kalkınması ve ilerlemesi için bilim ve tekniğin toplum hayatında egemen olması gerekir. Bilimsel çalışmalar sayesinde bilgisizlik ortadan kalkar. Atatürk ,

“ İlim mutlaka cahilliği yener , o halde halkı aydınlatmak lazımdır. ” sözüyle bu düşünceyi dile getirmiştir. Burada söz konusu olan cahillik okumamış olmak değil gerçekleri bilmemektir. Nitekim Atatürk , “ Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim gerçeği bilmektir. ” sözüyle bunu açıklamıştır.

Bilgisizlik insanların ve toplumların mutlu olmasını engeller. Akıl ve mantıktan uzak zararlı inanç ve geleneklerle dolu bir sosyal hayat insanı mutsuz eder. Mutlu yaşamak için bilgisizliği yok etmek gerekir. Bunun için de bilim ve teknikteki gelişmelerle çok yakından izlenmelidir. Atatürk yaptığı her işte akılcılığı ve bilimi esas almıştır. Kurtuluş Savaşı , orduların sevk ve idaresinde bilim ve teknik esaslarına uyulması sayesinde kazanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında da temel prensip olarak akılcılık bilim ve teknik esas alınmıştır.

HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT ( YOL GÖSTERİCİ ) İLİMDİR .

Atatürkçü düşüncede yer alan “ Hayatta en hakiki mürşit ( yol gösterici ) ilimdir. ” prensibi yurdumuzun kalkınması , uygar uluslar düzeyine çıkabilmesi için bilimin rehber ( yol gösterici ) alınmasını ister. İnsanlar ve toplumlar her alanda kendilerine çağdaş bilim ve tekniği yol gösterici alırlarsa mutlaka başarıya ulaşırlar. Çünkü en gerçek yol gösterici bilimdir. Çalışmaların plânlanmasında , sorunların belirlenmesinde , çözülmesinde daima bilim esas alınmalıdır.

12 Temmuz 2007

Doğal Ve Yapay Aydınlatma

Doğal ve Yapay Aydınlatma

Yeni bir binanın projesini çizdiğinde mimarın ilk vereceği karar kullanılacak ışık kaynağının cinsi ve dolayısıyla uygun aydınlatma üzerine olacaktır. Bu karar projesinin kalbidir, zira bu kararın neticeleri, bina yönlenmesi, inşaat malzemeleri (renk, doku, parlaklık açısından) , mekanik teçhizat, pencereler, katların .-’ yüksekliği,mekanların derinliği ile ilgili sonradan verilecek tercihleri etkileyecektir. Bütün bunların doğru olarak gerçekleşebilmesi için geniş bir aydınlatma bilgisine sahip olunması gerekir.

Gün ışığı ile aydınlatmanın ve suni aydınlatmanın sahip olduğu farklılıkları sayesinde -mimariye önemli bir şekilde pay vermek için her kaynağın sahip olduğu niteliklerin bilinmesi gerekir.

Mimarların mekanları daha derin projelendirmeleri ve. dolayısıyla , camların, büro, okul ve fabrika gibi mekanları tek başlarına aydınlatamamaları sonucu gittikçe daha .fazla sayıda, bilinçli olarak iklimlendirme veya mimari kaygılardan .dolayı az pencereli ve hatta tamamen penceresi mekanlar yapılmaktadır. Roedler, yapılan işin nedenini açıklamaya bile gerek “duymaksızın tamamen gün ışığından yoksun, penceresiz sınıflar inşaa edildiğini söyler.

Acaba böyle tasarımlarda aydınlatmanın sorumluluğunu taşıyanlar gün ışığı ile yapay ışık arasındaki (spektral yapı, sabit aydınlık, seviyesi, monotonluk) gibi farklılıkların bu günkü teknolojik seviye ile çözümlendiğini söyleseler bile, acaba insanın binlerce yıl sonucu adapte olduğu gün ışığının yerini yapay ışık kaynakları alabilir mi?

Her iki ışık kaynağının fiziksel farklılıkları olmasına rağmen, her ikisini de Helmholtz tarafından kurulan fizyolojik optik esaslarına göre algılıyoruz ve her iki ışık türü de birbirinden farklı, birbirinin yerini alamayacak psikolojik duyulanma meydana getirebilmektedirler. Fakat acaba aşağıda bazı çalışmalardan alarak özetleyeceğim gün ışığındaki özellikler, suni aydınlatmada var mıdır?

1986 yazında Kaliforniya, Long Beach’te yapılan 2. Uluslararası gün ışığı aydınlatması ve tasarım konferansında en çok katılım olan oturum “Gür ışığı aydınlatmasındaki psikolojik unsurlar” olarak ifade edilmiştir. Pencerelerin sağladığı görünüm çalışmalarında insanların ilk başta, ot ve ağaç gibi doğal elementler içeren manzaraları, ikinci olarak ta insan içeren .”manzaraları tercih ettiğini göstermektedir. Çalışmalardan hangi şekildeki pencerelerin daha fazla doyum sağladığı konusunda ortak bir görüş çıkmamaktadır.

Bu konferansta Judigh K.Heerwagen, hastanelerde ki pencereli yoğun bakım ünitelerindeki hastaların, penceresiz yoğun bakım ünitelerindekinden daha çabuk iyileştiğini gösteren çalışmalar sunmuştur.

Michigan Üniversitesinde 1965 te yayınlanan “Environmental Case Study” adlı bir yayında benzer bir karşılaştırma yapılmıştır: Penceresiz bir sınıfta okuyan çocuklarla, normal pencereli bir sınıfta okuyan çocuklarla ilgili üç yıllık eğitim programının karşılaştırılması sonucu; ortalamanın üstünde öğrenim seviyesine sahip olmalarına rağmen, penceresiz sınıfa ait çocuklarda verim, pencereli sınıfta okuyan daha vasat çocuklara nazaran düşmektedir.

Yoğun bakım ünitelerinde çalışma yapan Heerwagen, bir binanın içinden doğaya bakmak, yaşamanın doyum (psikolojik)sorunundan da Öte bir şey olduğunu öne sürmüştür. Bu da kanımca ışığın biyolojik boyutu üzerine çalışmalar yapan Hollwic’in çalışmalarıyla açıklanabilir.

Helmholz’dan beri, psikolojinin ve göz tedavi bilimlerinin bütün ders kitaplarında, gözün yalnız tek fonksiyonunun çevrenin, biçim ve rengin gayet hassas bir şekilde aks ettiren, bir kamera gibi kabul edildiği okutulmaktadır diyen F. Hollwich, uzun zaman gözün ikinci fonksiyonun qözardı edildiğini söyler. Bu ikin ci fonksiyon da organizma ve vegetatif sinir sisteminin çevre ile günlük ve de mevsimsel aydınlık oynamalarıyla bağlantılı olmasıdır, Hollwich tarafından görme şeridinin “Enerjetik kısmı” olarak tanımlanan gözün bu ikinci fonksiyonu çevrenin ışık etkilerini organizmaya taşımakta ve böylece insanların doğal gün ışığının günlük açık-koyu değişimi ve güneş ışınımının mevsimsel değişimleri ile bağlantısını kurmaktadır.

Peş peşe araştırmalarla, göz aracılığı ve görme yörüngesinin ener-jetik kısmı ile ilgili ışığın bu etkisi, hayvansal organizmalarda belirlenmiştir. Dışarıdan göz aracılığı ile alçılanan ışık impulsları, görme yörüngesinin enerjetik kısmı üzerinden; su, şeker ve hormon dengesi, kandaki eosinophil hücreler, karaciğeri fonksiyon değişimleri ve böbrek üstü bezlerinin çalışması üzerine etkili olmaktadır.

Konu bu kadar geniş boyutlara ulaştığında, renk biliminin didaktik bölümünde insanı “hiçbir uyarıcıdan ışık kadar etkilenmeyen optik bir yaratık” olarak tanımlayan Goethe’nin sözlerini hatırlamamak imkansız gibidir.

Burada ortaya şu önemli soru çıkmaktadır: Maddelerin kana karışması prosesini veya münferit organ sistemlerinin fonksiyonlarında herhangi bir arıza olması kuşkusu olmadan bir mekanda yapay aydınlatma, gün ışığının yerini alabilir mi? Bugünkü teknolojik seviye göz önüne alındığında şimdilik hayır, ama ileride belki.

Çalışma Yerlerinin Aydınlatılması

Uygun bir aydınlatma, sadece çalışan insan üzerinde olumlu psikolojik etkinin yaratılması için değil, aynı zamanda, randımanın artması ve iş kazalarının önlenmesi bakımından da gereklidir. Işığın yetersiz olduğu kış günlerinde ve iyi aydınlatılmayan iş yerlerinde kaza frekansları yükselmektedir.

Aydınlatma yetersizliğinde, özellikle koyu renkli maddelerle çalışılan işlerde, görme fonksiyonu üzerine ileri derecede yüklenilmesi nedeniyle, kısa bir süre sonra, yorgunluk belirtileri, görme bozuklukları ve baş ağrıları meydana gelir. Özellikle yaşlıların çalıştığı yerlerde, aydınlanma derecesinin optimal düzeyde bulunması gerekir. 60 yaşındaki bir işçinin 20 yaşındaki bir gence nazaran yaklaşık 2-5 katı daha kuvvetli bir aydınlığa ihtiyacı vardır .

Fortuin’e göre, iyi basılmış bir kitabı okumada, 40 yaşındaki bir kişinin aydınlanma ihtiyacı l olarak kabul edilirse, değişik yaşlarda, aynı kitabı okumak için gerekli aydınlanma ihtiyaçları aşağıdaki tabloda verilmiştir:

Aşağıdaki Tabloda Yaş Sınırlarına Göre Aydınlanma İhtiyaçları

Yaş Sınırları

10-20

20-30

30-40

40-50

50-60

Aydınlanma İhtiyacı

0.3-0.5

0.5-0.7

0.7-1.0

1.0-2.0

2.0-5.0

Doğal Aydınlatma (Gün Işığı İle Aydınlatma )

En uygun aydınlatma şeklidir. Endüstride, çeşitli iş şekilleri ve imalat işlemlerinde, pencerelerden ya da çatıdan aydınlatma tekniği ile yeterli aydınlatma sağlayabilir. Böyle bir aydınlatma tercih edildiği zaman, ışığın yönü ve yeğinliği dikkate alınarak, iş istasyonları, makine ve tezgahların yeri iyi seçilmelidir. Gün ışığı ile aydınlatmada, çalışma yüzeylerinde parlamalar olmaması, çalışanların gözlerine doğrudan ve yeğin ışık gelmemesi ve aydınlatma gereksinime göre makine ve işlemlerin yerinin iyi seçilmiş olması gibi temel yaklaşımlar, özenle, ele alınmalıdır.

Endüstride gün ışığı kullanırken temel yaklaşım, bu ışığın tüm işlem alanlarına, olabildiği ölçülerde eşit bir şekilde dağılımını planlamaktır. Bunun için, en uygun aydınlatma yaklaşımının çatıdan aydınlatma olduğu bilinmektedir. Öte yandan pencerelerden gelen ışığın da, zaman zaman dışarı bakan çalışanların gözlerini dinlendirdiği ve dış dünya ile ilişkilerini devam ettirerek, bir açıdan yararlı etkisinin olduğu anımsanmalıdır. Çatıdan aydınlatmalarda, testere tipi çatılarda olduğu gibi, gün ışığının tek bir yönden geldiği düzenlemelerden kaçınılmalıdır.

Gün ışığı ile aydınlatmanın en önemli sorunu, ışık şiddetinin gün boyu değişik düzeylerde olabilmesi ve mevsim değişikliklerinde, önemli yeğinlik farklarının söz konusu olmasıdır. Bu tip aydınlatma projelerinde, normal koşullarda sağlanan aydınlatmanın belli ölçülerde düşüşü normal kabul edilir. İş istasyonlarının ve tezgahların, ışığın yayılma doğrultusuna paralel yerleştirildiği işyerlerinde, aydınlatma düzeyinin yarısına kadar düşmesi pek önemli bir aydınlatma kaybı olarak kabul edilmez. Ancak, temelde, gün ışığı aydınlatması, normal düzeyin % 70′ine indiğinde, daha aşağı bir aydınlatma koşulunun oluşmaması için önlemler alınmalıdır .

Gün ışığı ile aydınlatılan bir işyerinde, daha fazla ışık gereksinimi olan tezgahlar ya da iş istasyonları varsa, bunların yapay ışık kaynakları ile desteklenmesi gerekir. Gün ışığının desteklenmesinde, yapay aydınlatma, sadece gün ışığı yetmezliklerinde kullanılacak bir aydınlatma düzeni olarak düşünülmemelidir. Temel yaklaşım, gün ışığı aydınlatmasının yetersizliklerini dikkate alarak, aydınlatma düzeyinin dengelenmesidir. Bu şekilde bir düzenleme yapılırken, yapay aydınlatmanın ışık etkisinin gün ışığına yakın olmasına ve gün ışığı kadar aydınlatma etkinliği sağlamasına dikkat edilmelidir. Gün ışığının yeterli yapay ışık ile takviyesi, fabrikada kullanılabilir hacim ve alanları arttırır, gölgelenmeleri ve karanlık köşeleri ortadan kaldırır ve yerleşim yönü nedeniyle yeterli gün ışığı sağlanamayan fabrikalarda, aydınlatma düzeyinin optimizasyonuna katkıda bulunur. Kapalı odalarda yapay ışık kullanımı, pencerelerden gelen gün ışığı yetersizliklerini giderdiği gibi, gereksiz parlama ve gölgelenmeleri de ortadan kaldırır.

Bunun dışında doğal gün ışığı aydınlatmadan başka fonksiyonlarada sahiptir. Doğal gün ışığı, çevreye bakış sağlar, günün zamanını belirler ve hava koşullarının anlaşılmasını sağlar.

Gün ışığı ölçülmeye başlandığında hareket noktası yaygın (diffus) gün ışığıdır. Bu ışık gökyüzü bulutlu ve ışık gölgeli alanda ölçüldüğünde elde edilir.

Bir oda aydınlatması dikkate alındığında önemli bir ölçüsü gün ışığı bölümüdür. Bu değer oda içindeki aydınlık şiddetinin oda dışındaki aydınlık şiddetine oranıdır ve aşağıdaki eşitlikle bulunur.

DQ=(Ep/Ea)x 100

Burada:

DQ: gün ışığı sayısı,

Ep: Ölçü noktasındaki Aydınlık şiddeti,

Ea: Üniform olarak kapatıldığında gökyüzüyle aydınlatılan yatay alanın aydınlık şiddetidir.

5 000 lx ile kapı dışındaki aydınlık şiddeti (Ea) için bir minimum değer aşağıdaki çizelgede verilen farklı gün ışığı sayılarındaki aydınlatma ile elde edilir.

Farklı Gün Işığı Sayıları İçin Değerler:

İşyerinde DQ

İşyerinde

Aydınlatma lx

Aydınlatma ihtiyaçları

%3

150

düşük

%6

300

düşük-orta

%10

500

orta

%20

1000

yüksek

Gün ışığı sayısı bir oda içindeki ışık dağılımını belirtmek için kullanılabilir ve pencere boyutlarının hesaplanması ve diğer gün ışığı teminine etkili direkt gün ışığından korunmak için kullanılabilir.

Yüksek gün ışığı sayısı ve ışık dağılımı ile fizyolojik olarak istenen bir özelliktir. Daha yüksek gün ışığı sayısı daha yapay ışık gerektirir. Bu koşul özellikle kışın doğrudur, hele uzun Aralık ayında % 10′ lük bir DQ ile ışık yoğunluğu saat 10:00-14:00 arasında ancak 500 lx lük bir aydınlatmaya ulaşır.

Bu konudaki öneriler aşağıda özetlenmiştir.

Oda içinde DQ değerleri ve dağılımı özellikle pencerelerin konum ve tipine bağlıdır. Aynı zamanda bina çevresi ile duvarların ve diğer oda yüzeylerinin yansıtma özellikleri önemlidir. Pencereler için aşağıdaki önlemler sıralanabilir;

1. Yüksek pencereler ışık girişi için alçak olanlardan daha etkilidir. Pencere başlıkları 30 cm’ den daha derin olmamalıdır.

2. Pencere eşikleri en az masa yüksekliği seviyesinde olmalıdır. Daha düşük eşikler, kışın odaların çabuk soğumasına ve parlamadan dolayı bazı problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

3. Pencereden iş yerine mesafe pencere yüksekliğinin 2 katından uzakta olmamalıdır.

4. Toplam pencere alanı döşeme alanının 1/5 kadar olmalıdır. Ancak bu ilke son derece genel bir kuraldır. Koşullara göre değiştirilebilir.

5. Pencere camı vasıtasıyla, ışığın, etkin olarak iletilmesi sağlanmalıdır. Bu durum, gün ışığı aydınlatması için gereklidir. Şeffaf ( saydam ) cam, % 90′dan daha fazla bir şeffaflığa sahiptir. Buzlu cam, cam tuğlaları veya güneş ışığından yayılan sıcaklığı süzmek için kullanılmış cam levhalar, % 30- 70′Iik şeffaflık değerlerine sahiptirler.

6. Direk gün ışığına karşın gün ışığı parlamasına karşın ve ısı radyasyonuna karşın etkili korunma iyi bir görüş ve termik çalışma ortamı için önemlidir. En etkili yöntem pencereyi dışarıdan gölgelemedir. Özellikle uygun yöntem Venetian kör perde ve uzun perdedir. Venetian yöntemi pencere içinde ısı radyasyonuna karşı bir koruma yoktur. Pencere panelleri ayarlı değildir ve kışın ışık geçişini azaltırlar, yazın ise odadan ısı geçişini korurlar. Balkonlar, diğer parçalar problem yaratırlar.

7. Her pencere, güneş ışığını direkt olarak içeriye taşımalıdır ve bütün pencereler, çalışma yerinden gökyüzünü rahatça görebilecek bir konumda olmalıdır

8. Binalar arası mesafe bina yüksekliklerinin iki katı olmalıdır.

9. Mat renkler çalışma odalarında kullanılmalıdır bu şekilde ışık yansıması artar ve gün ışığı sayısı yükselir. Daha yüksek bir gün ışığı sayısı elde etmek için, avlular ve çalışma odaları açık renkte olmalıdır.

Sera Tipi ve Penceresiz Fabrikalar

Modern mimari pencere oranını arttırmaya yönelmiştir. Bazen bir binanın dış yüzeyi tamamen cam ile kaplanmaktadır. Fizyolojik açıdan bina dış yüzeyinin cam ile tamamen kapatılması kışın ısıtma güçlüğü yazın yüksek ısı radyasyonu için güçlük yaratır. Her iki etki oda için ekonomik olumsuzluk ve güç klimatik problemler yaratır. Kış aylarında pencereye yakın çalışma yerinde ısı kaybının etkisi altında yaz aylarında ısı radyasyonundan dolayı aşırı sıcaklık etkisi altında çalışma durumu oluşur. Ancak dış dünyaya daha iyi bir görüş getirir ve daha yoğun gün ışığı alma avantajı yaratır, oda sıcaklığının kontrolü zorlaşır ve daha pahalı olur.

Üstten Aydınlatma .

Büyük binalarda yeterli gün ışığı olmayan bina bölümlerinde tepe ve fan ışıkları bir avantaj olarak kullanılabilir. İlke olarak üsten göz kamaştırma parlamaya karşı aşağıdaki önlemler alınabilir.

1. Çatıdan aydınlatma

Tepe ışıkları camın uzun ekseninin genişliği çalışma yerinin yüksekliğinden az ise geniş düzgün yayılan gün ışığı sayısına DQ’ ya ulaşılır. Bu tip üstten aydınlatmalı atölyelerde yüksek düzeydeki yerleşim için uygundur. Bu şekilde makineler iki taraftan iyi bir aydınlatma olanağına sahip olurlar.

2. Çatı sırtı tepe ışıkları

Bu tip aydınlatma üretim hollerinde çatının merkez hattına cam konstrüksiyon yerleştirilerek yapılır. Bu tip aydınlatma yöntemi yüksek hollerde ve merkezden aydınlatma gerektiren yerler için uygundur.

3. Balık sırtı çatı tipi aydınlatma (Hollanda tipi çatı)

Bu tip yerlerde aydınlatma tepe lambalarının pencere üzerine eğimli yerleşimi ile sağlanır. Bu tip bir düzenleme dış duvarlarda oldukça fazla gün ışığı sağlar, fakat parlama tehlikesi yaratır ve merkezi odaya çok az gün ışığı sağlar.

4. Hangar çatı tipi aydınlatma

Bu tip ortamlarda çatı tamamen saydamdır ve tüm alanı kapatır. Çatı kural olarak; kuzey tarafı 60° güney 30° eğimlidir. Bu tip düzenlemelerde çok uygun gün ışığı DQ sağlanır. Bu tip yapılar, özellikle geniş fabrikalar için önerilir.

Yapay Aydınlatma

Gün ışığından yeter derecede faydalanılamayan yerlerde, çalışma koşullarına uygun yapay aydınlatmaya başvurulur. Son yıllarda, bazı işletmeler, pencereleri ortadan kaldırmış, klimalı ve sadece yapay aydınlatma sistemi ile ışıklandırılmış kapalı bir çalışma sistemini benimsemişlerdir. Böyle bir tercihin başlıca nedeni, bu sistemin ileri derecede homojen çalışma koşulları sağlamasıdır. Fakat, doğal ışığın küçümsenmeyecek derecede olumlu psikolojik etkileri olduğu unutulmamalıdır. İnsanda doğal aydınlığa karşı gerçek bir ihtiyaç mevcuttur. Doğal ışığın bu önemi, gece ve gündüzleri, aylarca devam eden kutup bölgelerinde açık olarak görülür. Bu bölgelere giden araştırma gruplarının raporlarında, daima, doğal ışık eksikliğine ve meydana getirdiği zararlı etkilere değinilmiştir. Kutup bölgelerinin, yerleşim bölgeleri olarak kullanılmamasının başlıca nedeni, soğuktan çok, sürekli bir karanlığın aylarca devam etmesidir.

Yapay aydınlatma ile büro ve atölyelerin ışıklandırılması, yapılan işin türüne ve odalarına büyüklüğüne göre üç şekilde yapılabilir:

1. Genel Aydınlatma.

2. Genel aydınlatma ile desteklenen kısmi aydınlatma.

3. Kısmi aydınlatma.

1. Genel Aydınlatma : Genel aydınlatma, bürolar ve çalışma yerlerinin sabit olmadığı atölyeler için elverişlidir. Bu tür aydınlatma düzeninde, çalışma yeri farkı gözetilmeden, tüm oda (ya da atölye) aynı düzeyde ve aynı biçimde aydınlatılır.

Genel aydınlatmada lambalar, olanaklar elverdiği ölçülerde yükseğe yerleştirilir. Böylece, göz kamaşmasının önüne geçildiği gibi, ışınların odanın her tarafına yayılması da sağlanmış olur. Lambaların yükseğe yerleştirilmesinin, çalışma yüzeyindeki aydınlık yeğinliğini azaltacağı zannedilir. Oysa, komşu lambalardan gelen ışınlar bu kaybı fazlasıyla karşılar.

Genel aydınlatmada, iki lamba arasındaki uzaklık, lambaların çalışma yüzeyine olan yüksekliğiyle orantılı olmalıdır. Özellikle, tekdüze bir aydınlatmanın gerekli olduğu çalışma yerlerinde, bu orana önem verilmelidir, iki lamba arasındaki uzaklık, lambanın çalışma yüzeyinden yüksekliğinin 1.5 katını aşmamalıdır

Aydınlatmada tekdüzelik, lambalar arasındaki uzaklık küçüldükçe iyileşir. Bu nedenle tekdüzeliğin arandığı işyerlerinde, çok sayıda, küçük, güçlü lamba kullanmak gerekir. Tekdüzeliğin önemli olmadığı işyerlerinde ise, az sayıda, büyük, güçlü lamba kullanmak, bakım masraflarını azaltacağından, daha ekonomik olacaktır.

2. Genel Aydınlatma ile Desteklenen Kısmi Aydınlatma: Bu tür aydınlatma düzeninde, çalışma yerleri, özel olarak aydınlatılır. Ayrıca, işyerinin tümünü kapsayan genel aydınlatma vardır

Bu tür aydınlatma düzeni, yüksek bir aydınlatma düzeyinin atölyenin tümü için gerekli olmadığı, ancak bazı çalışma yerlerinde güçlü aydınlatmaya gereksinme duyulduğu işyerleri için elverişlidir. Örneğin, büyük boyutlu, kaba işlerin yapıldığı bir atölyede, bazı çalışma yerlerinde, küçük boyutlu, duyarlı işler yapılıyorsa, yalnızca bu çalışma yerleri yüksek düzeyde aydınlatılır. Kural olarak, atölyenin tümündeki aydınlık düzeyi, yöresel olarak aydınlatılan çalışma yerlerinin aydınlığının kare kökünden düşük olmamalıdır.

3. Kısmi Aydınlatma : Bu tür aydınlatma düzeni güçlü bir aydınlatmaya gereksinme duyulan çalışma yerleri için elverişlidir. Bir atölyenin tümünü, yüksek düzeyde aydınlatmak çok fazla masraflı olacağından, yalnızca çalışma yerlerinin, kısmi olarak aydınlatılması yeğlenir.

a. Atölyelerin Aydınlatılması : Bir atölye kısmi olarak aydınlatılmak istendiğinde, lamba yüksekliğiyle lambalar arası uzaklık arasındaki orana özen göstermek gerekli değildir. Çalışma yerleri değişik aralıklarla yerleştirildiği için, ışıklık yerleri de ona göre ayarlanmalıdır

i.Tezgahların Aydınlatılması :Tezgahlar değişik biçimlerde aydınlatılırlar Çalışılan iş, tezgah üzerine yatay olarak yerleştirilmiş ve ışıklar alçağa asılmışsa, en uygun ışıktık sıralanışı, (a) şeklindeki gibidir. Ancak, bu düzenlemede ışıklığın alt ucunun, çalışanın bakış çizgisinin altında olmasına özen gösterilmelidir

ii.Düşey Panoların Aydınlatılması : Düşey olarak yerleştirilmiş parlak panoların, camlı göstergelerin üzerinde, görmeyi zorlaştıran parazit yansımaların oluşmaması için, ışıklıkların yeterli yüksekliğe yerleştirilmeleri yararlı olur.

b. Büroların Aydınlatılması : Büro çalışmasının yapıldığı odalar tekdüze aydınlatılır. Bu nedenle lambalar arası uzaklığın, lambanın masadan yüksekliğinin 1.5 katını aşmaması gerekir. Ayrıca ışıklık yerleri, çalışma masalarının konumuna göre saptanır. Buna, istenmeyen yansımaları gidermek için özen göstermelidir. Özellikle kurşun kalemle yapılan çalışmalarda, parazit yansımalar, kurşun kalem iziyle beyaz kağıt arasındaki kontrastı azaltarak, bazen tamamen ortadan kaldırarak, görmeyi önemli ölçüde aksatır. Önden gelen ışınlar, bu tür istenmeyen yansımalara neden olur. Eğer masa yüzeyi de parlaksa bu yansımalar görmeyi oldukça güçleştirir. Bu nedenle ışıklıkların, çalışma masalarının yan kenarlarına paralel olarak yerleştirilmesi öğütlenir. Birçok masanın yerleştirildiği büyük boyutlu bürolarda masaların, yan yana sıralanmış ışıklıkların tam arasına gelecek şekilde yerleştirilmeleri doğru olur.

Dikey çizim masalarında en uygun aydınlatma, pencere kenarına dikey, çizim masasının üst kenarına paralel olarak yerleştirilen ışıklıklarla gerçekleştirilir. Böylece istenmeyen yansımaların, çizimcinin görüş alanının dışına çıkması sağlanmış olur.

12 Temmuz 2007

İnsan Özgür Doğar Ve Her Yerde Zincirler İçindedir. Oysa Özgürlüğünden Vazg

İnsan özgür doğar ve her yerde zincirler içindedir. Oysa özgürlüğünden vazgeçmek insan haklarından hatta ödevlerinden vaz geçmek demektir. Böylesi bi vazgeçiş insanın doğasıyla uzlaşamaz.

İnsan doğduğunda tamamen özgürdür fakat büyüdükçe doğal düzene uyum sağlar ve sorumluluklar edinir.

Her yerde zincirler içindedir ama bu da insanların yarattığı düzenin bir sonucudur. Bu düzen barış ve dostluğu korumak için kurulmuştur.

Bu haklarından vazgeçmek olsa da insan yaşamak için bişiylere bağlanmak onun kurallarına uymak zorundadır.

Sorun insanların bu bağlanma ve uyum içinde kişisel özelliklerini, hak ve ödevlerini unutmasıdır.

Bu konuda birey olarak herkesin bir görevi vardır. Bireyler şunu unutmamalıdırlar ki özgürlük onların bi parçasıdır ve başkasının özgürlüğünü kısıtlamadıkça sonuna kadar kullanılmalıdır. Bu yapıldığı taktirde insan kendi değerlerine, hak ve ödevlerinin değerini daha iyi anlar ve sahip çıkar.

Ama birey şunu da unutmamalıdır ki büyürken ortaya çıkan o zincirler onun bir parçası haline gelmeli ama asla kontrolü dışına çıkmamalıdır.

12 Temmuz 2007

Öss 1995-80 Array 13)doğal Ortamdaki Bir Bitkinin Stomalarında:

ÖSS 1995-80 13)Doğal ortamdaki bir bitkinin stomalarında:

I . Gece boyunca

II . Güneş ışınlarının şiddetinin fotosentez için en uygun olduğu süre içinde

III . Solunum ürünü ve fotosentede kullanılan madde miktarlarının birbirine denk olduğu zaman aralığında,

IV . Bitkinin çok miktarda terleme yaptığı süre içinde

pH ölçümleri yapılmıştır.

Bu durumların hangilerinde ölçülen pH asit özelliğinde olur?

a) yalnız 1 b) yalnız 2 c) 1 ve 3 d) 2 ve 4 e)3 ve 4

cevap:A

Ölçülen pH’in asit özelliğinde olması için ortamda CO2’nin artması gerekir.Bunun içinde solunumun, fotosentezden hızlı olması lazımdır.Gece boyunca solunum yapan bitki bol miktarda CO2 üreteceği için asitlik artar ve pH düşer.Diğer durumların hiçbirinde ortamda CO2 birikimi olmaz.

ÖSS 1996-80 14)Hücrede DNA’nın kendini eşleyebilmesi için,C,H,O,N,P elementlerinin de kullanıldığı,

“ I . Deoksiribozların sentezlenmesi

II. Organik bazların sentezlenmesi

III. nükleotitlerin sentezlenmesi

IV. Fosfatların nükleotitleri bağlaması

V . Nükleotitlerin hidrojen köprüsüyle üç boyutlu yapıyı kazanması” gibi bazı olaylar gerçekleşir.

Bunlardan azotun kullanıldığı ilk metabolik olay ve DNA’nın işlerlik kazandığı olay aşağıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir?

a ) 1 ve 4 b) 2 ve 3 c) 2 ve 5 d) 3 ve 4 e) 3 ve 5

cevap:C

DNA replikasyonunda N (azot) nükleotitlerdeki bazların yapısında bulunduğu için kullanılmış olur.Buna göre azotun ilk kullanıldığı yer azotlu organik bazların sentezidir.DNA’nın işlerlik kazanabilmesi için sarmal yapıda olması gerekir.Dolayısıyla replikasyonda en son olay nükleotitlerin hidrojen köprüsüyle birbirine bağlanarak DNA’nın üç boyutlu yapısının oluşturulmasıdır.

ÖSS 1996-83 15) İnsanlarda,alınan besinlerdeki glikozdan,ağızda bulunan bakterilerin enzim etkinlikleriyle,diş taşları oluşabilmektedir.

Bakteri – Enzim Miktarı Glikoz Miktarı

I . durum

az + + + ,

II. durum

az + + + + ,

III. durum

çok + + ,

IV. durum

orta + + + + + ,

V. durum

orta + ,

Yukarıdaki tabloda belirtilen durumların hangisinde en çok miktarda diş taşı oluşması beklenir?

a ) 1 b ) 2 c ) 3 d ) 4 e ) 5

cevap:D

Diş taşının çok olması ortamdaki glikozun,bakterinin ve enzim miktarının diğerlerinden çok olmasına bağlıdır.Her üç etkenin de diğerlerine oranla fazla olduğu ortam 4.durumdur.

12 Temmuz 2007

Doğu Karadeniz Teknik Gezisi Doğal Ve Kültürel Değerler

DOĞU KARADENİZ TEKNİK GEZİSİ DOĞAL VE KÜLTÜREL DEĞERLER

Tokat – Erbağ Türkiye’nin en verimli ovadan biridir. Yolun sağ ve kenarlarından bir dizi kavaklar yer alır. Söğütler tek tek ve gruplar halinde bulunur. Tuğla fabrikaları doğa görüntüsünün güzelliğini bozmuş. Kuru dereler var. Kızılçam türü az da olsa yer alır. Buradaki bir mezarlık kenarında sedirler var. Tepelerde çok yaygın kermes meşeleri (quergus coccigera) bulunuyor. Asmalar (üzüm bağları) sıra sıra güzel görünümler katıyor. Yeşil ırmak yeşil yeşil akıyordu. Küçük kümeler halinde gelincikler toprağa kırmızı renkleriyle sevimli görüntüler katmış. Rhus coriaria’lar var. Yeşilin güzel tonları burada mevcut. Buğday tarlaları toprağı kaplamış. Şeker pancarı ve soğan tarlaları da bu yörede oldukça fazlaydı. Arazi verimli bir arazı ve toprak kestane kahverengindedir. Yol kenarında iğde ağaçları, ak söğüt ve büyük gruplar halinde kavaklar var. Kavakların dip kısımlarında iğdeler güzel bir kontras oluşturmuş. Mor çiçekli haşhaş tarlaları, akasyalar, küçük çatılı evler bir uyum içerisindedir. Evlerin yakınlarında patates ve mısır, lahana bahçeleri var. Yol ilerledikçe iki kenarda kızılçam “Alle” oluşturmuş sanki. Sıra bitkileri dediğimiz fasulye bahçeleri var. Ceviz ağaçları geniş tepeli yapısıyla yer kaplıyor. Niksar’ın tepeden görünüşü çok güzel. Patlangaç çalısı sarı çiçekleriyle dağlı kısımlarda yer alıyor. 500 m yükseltide Erica çalısı, kestane, çınar, az sayıda Fraxinus ornus (çiçekli dişbudak) türleri mevcut. Burada insanlara güzel bir mekan ve dinlenme – beslenme hizmeti için “Kavlağan Alabalık Tesisleri” kurulmuş. “Kavlağan” burada çınar ağacının mahalli adıymış. Bu kısımlarda Rosa caniha, mahlep, sumak türleri var. 1200m yükseltideyiz, burada (Akkuş’a varmadan önce) piknik yeri yanı orman içi dinlenme yeri bulunuyor. “Ketendere orman içi piknik yeri” adıyla anılır. Burada iki katlı renkli evler çok güzel görüntü oluşturmuş, fakat ahşap olmasını daha çok isterdik. Sarıçam ormanları var. Çam içinde yayla. Birçok yayla evi var. Ahşap kaplama evlerinde olduğunu görmek güzel. Akkuş’a gelmeden önceki bulunduğumuz yer sarıçamın bozuk ve düşük rakımındaki yayılış alanına girmektedir. Akkuş civarında Fagus sylvatica (kayın) ilk defa karşımıza yoğun halde çıkıyor. Kayın ormanları bir harika. Akkuş’ta kayın ormanları gördük. Burada orman içi dinlenme yeri daha da güzelleştirmelidir. Çok güzel olan kayın ormanlarına bu şekilde pek iyi organize edilmemiş dinlenme yeri hoş olmamış.

Ünye orman işletme şefliğinin deniz kenarındaki tesisinde güzel türler mevcut; Pinus pinaster (sahil çamı), Cryptorneria japonika, Alnus glutinosa, Robiaia pseudoacacia (yalancı akasya), güller çok güzel yerleştirilmiş tesis içerisine. Karadeniz bölesi genelde yolun bir tarafında deniz, bir tarafında ağaçların ve evlerin yer aldığı dağlık görüntüden oluşuyor. Ihlamur (Tilia ssp.), kırmızı güller, kavaklar, yalancı akasya, salkım söğüt (Salix bobylonica), at kestanesi, Nerium deonder (Zakkum), Pinus pinaster (sahil çamı), Corylus avellana (fındık), Ficus benjamin, Yucca, Viburnum opulus (kartopu), Ligustrum, çınar (Platonus orientalis), renkli çiçekler Ünye parkında görülen türlerdir. Ünye parkında çiçek parterlerini ve tarlalarını gördük. Aslanağzı sarı renkli güzel bir gruptaydı. Rosa canina v.b. güller insanı mutlu eden bir görüntü oluşturuyorlardı. Ordu’ya doğru yola çıktık. Yol boyunca bir tarafta mavi renkte deniz, bir tarafta yemyeşil bir doğa tek tek aralıklı evler ilk defa gördüğümüz bir görüntüydü. Yol boyunca böğürtlenler toprağı örtmüş. Sığır kuyruğu da yerüstü olarak bulunuyor. Kavak (Populus) söğüt devamlı karşımıza çıkan türler olmuşlardır. Evlerin çok küçük, dar bahçelerinde güller palmiyeler bazen de Viburnum (kartopu türleri) şirin bir görünümdeydiler.

Fatsa’da farklı renkte bir çok villa var. Yemiş ağaçlarını da görüyoruz burada. İskeleye benzer, taşlardan denize doğru çıkıntılar yapılmış, bunlara “Mendirek” adı veriliyormuş. Denizin kenarında villalar inşaat halinde, dolayı bozucu kötü ve bilinçsiz yapılmış hoş olmayan görüntüler.

Menderesönü’nde şakayıkları, sarı çiçekli kara lahanaları evlerin önünde görüyoruz. Denizde bir tepe gördük, üzerinde o kadar çok kuş vardı ki! hayranlıkla izledik.

Ek: Sümela’nın sonra geriye dönerken “Meranda” adı verilen su içersindeki ahşap yapılan ve yanlarında Ladinler sıra halinde güzel görünüm oluşturmuştur.

Yol devamında kenarlarda “Kabalak” diye adlandırılan beyaz kar gibi çiçekli bitkiler mevcut. Yol boyunca kesilmeyen aralıklı ve seyrek evler dağlara yerleşmiş. Süs erikleri ve orman sarmaşığı, beyaz çiçekli yalancı yasemin farklı görünen türlerdi. Yalancı Akasyanın çok yoğun bir şekilde yolun her iki yanında yer almasıyla bize çok güzel bir manzara sunuyordu. Kuşburnu türlerini de gördük.Perşembe’ye yaklaşırken balık üretme yerleri var. Perşembe’ye girdik. Orta refüjde Ladin’ler var. Yol kenarında güvey kandili var.Perşembe tepelerinde 5’er katlı binalar çok kötü görüntüler oluşturmuştu. Buna zıt bir şekilde küçük eski evlerin bahçelerinde güller, lahanalar doğaya renk katıyordu. Pembe minik bir ev ve pembe, kırmızı güllerden oluşan bahçe çok güzeldi. Deniz kenarında küçük kayıklar değişik bir hava oluşturmuşlar. Uzun Pyramidal serviler, karaçam ve yapraklı ağaçlardan oluşmuş karışım hoştu.

Yol boyunca orta refüjde nerium oleander, Alt kestanesi, Sarı salkım (Cistus laburnum), Lauris nobilis (dejane), Berberis vulgaris, Palmiye, Nar ağaçları vardır. Orta yol dönemeçlerinde hercai menekşeler (mor,sarı, beyaz) yucca, Rosacca türleri çok güzeldi. Sarı renkte aslanağızları, beyaz, turuncu renkleri de vardı. Ordu Paşaoğlu konağında Comacyparis lawsoniona, Crytomeris japonica türleri kullanılmış.

Boztepe’deyiz. Çok kavisli, dar, yukarıya doğru çıkan bir yoldayız. Laurecerasus officinalis, Kara yemiş bulunuyor. Yolun her iki yanı fındıktı. Aralarında Yalancı Akasya (beyaz çiçekleriyle). Çok az sahil çamı mevcut. Eğreltiler dikkat çekiyor. Mezarlığın görüntüsü bile çok güzel. Lavanta, Sarbus acoparia, ceviz var. Ordu’yu tepeden görüyoruz.

“Boztepe Turistik Tesislerindeyiz” Çocuk parkı var. Cedrus atlantica burada epeyce bulunuyor. Giresun’a girdik. Giresun küçük bir şehir. Karadeniz’e özgü ağaçları görüyoruz. Yol ortasında Laburnum, Nerium oleonde, yol kenarında viburnum, Palmiye, Pittosporum tobira gibi türler yol boyunca izlediğimiz türlerdi. Giresun’da küçük bir parkta Şebboy, Aslanağızı, Hercai menekşesi, Hurma altında çimlerden oluşmuş güzel bir görüntü sergiliyorlar. Eski koncuklar vardı. Eski Rum evleriymiş. Ligustrum vulgore büyük katlı binaların kaldırımlarında. Acer negunda sık dikilmiş. Cercis siliguastrum bina kenarlarında. Hanumeli ve çok büyük At kestanesi de var. Kayaların üzerindeki katlı evler çok ilginç. Trabzon’a giderken Eynesil denen yer daha düz bir yerde ve sahili daha güzel. Trabzon yolunda denizde dalga kıranlar (T şeklinde) çok güzel görünüyor. Zeytin ağaçları oldukça fazlaydı. Sümela Manastırı’na doğru gidiyoruz. Değirmendere güzel ama çok bulanıktı. Maçka’da dere kenarında Alnus glutinasa, Ladin ve Kayın karışımı ve sergeledikleri görüntüler yeşilin tonlarıyla harakaydı. Yolun bir kenarında dere coşkun akıyor, bir tarafta kuşkonmazlar, eğretiler, Ladin ve Kayın ormanı, orman gülleri birer doğa harikasıydı.

Sümena Manastırı çok yüksek ve dik bir dağda bulunuyor. Birçok küçük-büyük taşlardan örülmüş, yüksek merdivenlerle çıkılıyor. Aşağıdan bakıldığında dağın tepesine oturtulmuş büyük bir binayı andırıyor. İçersinde çok geniş olmayan meydan var. Mağarayı andıran yine taştan yapılmış pencereli ve kapılı odalar mevcut. Dini bir töreni andıran resimler yapılmış. Manastır’dan çevreye bakıldığında yeşilin tüm tonlarını görmekteyiz. Ladin ve Kayının ağırlıklı olduğu birçok tür mevcuttur.

Karadeniz ormanları kendine has doğal güzelliğiyle, yemyeşil ve yoğun tabiatıyla güzel, muhteşem görünüyordu. Ladin, Kayın, Göknar, Kestane karışımları, Sarıçam türleri yeşil rengin farklı tonlarıyla, farklı formlarda birliktelik içerisindeler. Orman gülleri sarı, lila, pembe, mor tonlarında neredeyse 4 renkte çeşitlenmişler. Kızılağaç, Yemiş türleride katılıyordu doğanın güzelliğine. Alpin zon’un etkisiyle yüksek yerlerdeki ağaçsızlığı, bodur veseyrek ağaçlar, çayırlar ve karlar kaplıyordu.

Zigana Geçidinde Sarıçam ve Ladin ormanlarıyla karşılaştık. Uzungöl görülmeye değer, hayran kalınacak bir tabiat parkıydı. 2 katlı ahşap otel evlerinde kaldık. Burada evler aşağıda ve düze yakın yerlerde grup halindeydi. Kayın, Ladin karışımı mükemmeldi. Aralarında Kestane gibi değişik türlerde vardı. Toprak diri örtüden görünmüyordu. Göl, köy ve ağaçlar çok güzel bir uyum içerisindeydi.Her iki tarafta dağlar ve barındırdığı ağaçlar ortasında akan su, ahşap yapıda otel ve köy çok güzel görünüyordu. Yol dardı.

Rize’de çayları eşyükselti eğrilerine paralel basamaklar halinde gördük. Orman gülleri, Kestane, Ladin, Kayın, Kızılağaç türleri, Eğreltiler bizi yolda bırakmadılar.

Sarp sınır kapısından sonra Artvin’e gidiyoruz. Sürekli yükselen, dar bir yol, her tarafımız orman. Bu muhteşem güzellikler unutulmaz.

Çorum nehri muhteşem çoşkulu akıyor, ürkütücü güzellikte, tek sorun çok bulanıktı. Bu yörede güney batıda güneşin etkisi ve su eksikliği sebebiyle tür gelişmemiş. Yalancı akasya ile ağaçlandırma yapılmış. Öncü türlerden titreyen yapraklarıyla titrek kavağı (Populus tremula’yı) gördük. Ladin, meşe ve kayın’a aralıklı rastladık. Buraya dünyanın 2. yükseklikteki Borçka Barajı yapılıyordu. Aşağısı kum ocağı gibiydi.

Kafkasör Artvin’de boğa güreşlerinin yapıldığı yer etrafı yemyeşil. Ladin, Kayın, Orman gülleri, diri örtü ile doğa güzelliği içerisinde.

Doğu Ladin’i traşlama kesim ile kesmişler, buraları kayın meşceresi halini almış. Üst tarafta Ladin, alt kısımlarda kayın meşcereleri yoğundu.

Hatila Vadisi dar yolu, akan suyu ve etrafında 500’ü aşkın bitki türüyle hatıralardan silinmeyecek bir tabiat parkı (720 bitki türü olduğu söylendi). Farklı yaş ve boyda göknar ve Ladinler tüm bitkilerden daha güzeldi. Kayınların arasından küçük Ladinler fışkırmıştı. Zeytin, Fıstık çamı, Sandal bile vardı.

ATATÜRK KÖŞKÜ

Trabzon’un soğuksu tepesinde, merkezden 8 km. uzaklıkta, çamağaçlarıyla çevrili bir bahçe içersinde yer alır. ART NOUVEU tarafındaki tarihi konak, kentin ileri gelenlerinden KOSTANTİN KAPOGIANNIDIS için yapılmıştır. Yapının inşaatı 1903 yılında tamamlanmıştır. Sahibi ailesiyle birlikte mücadele zamanı Yunanistan’a gitmiştir.

Atatürk ilk kez 15 – 17 Eylül 1924 tarihinde Trabzon’u ziyeretinde belediye ve genel müfettişliğe uğradıktan sonra Soğuksu çevresinde otomobille kısa bir gezintide bulunmuş ve bu gezinti sırasında kçşkü görüp, orada bir süre dinlenmiştir. Atatürk’ün Trabzon’a ikinci kez gelişinde de Atatürk bu köşkte ağırlanmıştır. Atatürk’ün bu köşkü sevmesi nedeniyle Trabzon ili özel idaresi hazineden 2 Mayıs 1931’de köşkü satın almış ve il daimi encümeni kararıyla 18.05.1931 tarih ve 361 sayılı kararla Atatürk’e hediye edilmiştir. Bugün ise Atatürk Köşkü Belediye Halk Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Köşk Doğu ve Kuzeye cephelenmiştir. Cephe özellikleri ve mekan düzenlenmesi modern Avrupa mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.

Köşkün önünde küçük bir havuz, havuza ulaşmadan önce ise şimşirlerle çevrilmiş bir küçük dikdörtgen bulunmaktadır. Bu dikdötrgen bahçesinin içi ise güllerle (Rosa Trifolium, Rosa ssp.) bezenmiştir. Yine bahçede insanları havuza yönlendiren yolun her iki kenarı da küçük dikdörtgen bahçe ile dizayn edilmiştir. Bu küçük dikdörtgen bahçe de şimşirlerle sınırlandırılmış olup, bir sıra şimşir bir sıra gül olmak üzere düzenlenmiş ve bu görüntü ise peyjaz açısından bahçeye kaligrafik bir estetik güzellik katmıştır.

Köşkün arka bahçesinde ise küçük bir daire ile merkezileştirilmiştir bir Ihlamur (tilia robur) ağacı bulunmaktadır.

Köşkü dışardan çevreleyen bahçede ise Picea orientalis, Cryptomiria japonica, Tilia argentea, tilia cordata, Cedrus libani ve Pinus syluestis ve Sequoiadendren.

Atatürk Köşkü bodrum katıyla birlikte 4 katlı taş bir binadır. İç bölmelerde tuğla malzeme kullanılmıştır. Ahşap doğramalarında iyi bir işçilik gözlenir. Merdivenler ahşap ve korkulukludur. İç tesisatında o zamana göre yeni sayılabilecek kalorifer, lavabo ve banyo gibi tesisat kullanılmıştır. Döşemeler karo mozaik olup, tavanlar lambir tarzda alçı süslemelerdir.

ALTINDERE MİLLİ PARKI

Altındere milli parkı sahip olduğu doğal güzeliklerin yanında sınırları içersinde tarihi, mistik bir önem taşıyan Sumela Manastırı ‘nı da bulundurmasıyla doğal ve kültürel değere sahip bir milli parktır.

Altındere milli parkının topoğrafyasını, tipik Karadeniz topoğrafyası gibi yüksek eğimli, dik yamaçlara sahip dağlar ve engebeli kayalıklar oluşturmaktadır. Vadi boyunca akan Çoşandere berraklığı ve sesi ile ortama canlılık hareketlilik, neşe ve huzur katmakta ve yol boyunca her iki yamaçta ağaçlar (Alnus glutinosa, sarı çiçekli orman gülleri (Rhododendron………………) eğretiler (Pteridium ssp.), böğürtlenler (Rubus…………..) yer almaktadır. Ayrıca yamaçların üst kısımlarına çıkıldıkça doğu ladini (Picea orientalis) ve kayın (Fagus orientalis) karışımı orman göz doldurmakta insanı kendisine hayran bırakmaktadır.

Jeomorfolojik özellikleri ve doğal bitki örtüsü dışında bir diğer değer kaynağı ise Sümela Manastırı’dır. Sümela Manastırı Maçho’nun 17 km. güneyinde altındere Köyünde, Meryemana Deresinin batı yanında, Mela dağının deniz seviyesinden 1150 m. yükseklikteki kayaların oyularak ve doğal mağaralardan faydalanılarak yapılmış kartal yuvasına benzeyen bir yapı halini almıştır. “Sümela” Rumca karanlık, siyah anlamına gelen “Melas” kelimesinden gelmektedir.

Sümela Manastırı’nın yapımına ne zaman başlanıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber 4. Yy’da Kapadokya stili inşa edildiği sanılmaktadır. Kilisenin kuruluşundan itibaren yaklaşık 1000 yıllık tarihi karanlıktır. Trabzon İmparatoru 3. Alexios’un (1349 – 1390) bu manastırın esas kurucusu olduğu frenkslerde ön plana çıkartılmasından anlaşılmaktadır.

Sümela Manastırına orman içinden normal bir yürüyüşle yarım saatte ulaşılmaktadır. Seksensekiz basamaklı bir merdiveni geçerek girilen manastırın girişinde sağ tarafta “Sümela kitaplığı” yazılı kütüphanesi bulunmaktadır.

Ayazma ise; girişin sol tarafında kutsal ve içilebilecek temizlikte su olup, 100m. yükseklikteki kayalıktan damlamaktadır. Asıl kilise frekslerle kaplanmıştır. Ulaşılabilir noktalardaki freksler üzerinde çoğunlukla Rumca ve Türkçe yazılar bulunmaktadır. Bu yazılar freksleri yıpratmış, ferkslerdeki asıl resimleri görünmez hale getirmiştir.

UZUNGÖL TABİAT PARKI

Uzungöl Trabzon’un görülmeye değer yerlerinden biridir. Adını orada bulunan gölden alınmıştır. Yüksek dağların arasında cennetten bir köşe gibi güzel insanı büyüleyen bu yerde çoğunlukla Doğu Ladin’in bulunduğu, kayın ve Doğu Karadeniz Göknarı karışımı ormanlar dağları süslemekteydi.

Mevsimin ilkbahar olması nedeniyle Ladinler üzreinde kırmızı renkte kozalaklar ormana ayrı bir güzellik katmaktaydı. Ayrıca ağaçların üzerinden yükseklere doğru rüzgarla hareket eden polen bulutu da tozlaşmayı sergileyen geçici bir peyjaz oluşturmaktaydı.

Dağların yüksek kısımlarında yer yer açıklık alanlar ve bu açık alnlarda yaylacılık için konaklanacak evler bulunmaktaydı.

Tutistik tesis olarak konakladığımız küçük çatılı kulube evler doğaya uygun olarak inşa edilmiş, ahşap malzemelerden yapılmış.

Yöre halkının yerleşimi ise geneldetaban arazinin düzlüklerinde yoğun idi. Uzun gölü simgeleyen gölün kenarındaki Cami ve gölü besleyen derenin üzerindeki taştan köprü ise Uzun Gölün mimarisini teşkil etmekteydi.

K.T.Ü. Orman Fakültesi Bahçesinden Bir Görüntü (Trabzon)

Atatürk Köşkü’nün Bahçesi (Trabzon)

K.T.Ü. Orman Fakültesi Bahçesi, Mavi Ladin (Trabzon)

Kafkasör’den Bir Görüntü (Artvin).

Artvin – Erzurum Karayolundan Bir Manzara.

Artvin – Erzurum Karayolundan Bir Manzara.

12 Temmuz 2007

Doğa Felsefesi

DOĞA FELSEFESİ

1-DOĞA FELSEFESİNİN DOĞUŞU

Ontoloji “varolan”ı bir bütün olarak inceler; fakat “varolan” şeylerin çeşitli varlık alanlarına ayrıldığı da bir fenomendir. İşte bu varlık alanlarından birisi, doğal varlık alanıdır. Doğal varlık alanı terimi, dilimize “doğa” olarak yerleşmiştir. Doğa terimi de genellikle canlı doğa ve cansız doğa varlık alanlarını içine alır. Doğayı fizik, kimya, jeoloji, mineraloji vb. gibi bilimlerle biyoloji adı altında toplanan çeşitli blim dalları incelemektedir.

Fakat doğanın bir varlık alanı olarak nasıl bir yapıya sahip olduğunu, canlı ve cansız varlık alnları arsında, nasıl bir bağ bulunduğunu, doğada geçerlikte olan determinasyon tipleri ve ilkelerinin ne olduğunu hiçbir bilim araştırmamaktadır. Bütün bu ve bunkara benzer problemler yine özel bir felsefe disiplininin inceleme alanıdır. İşte biz bu felsefe disiplinine “doğa felsefesi” yada “doğa ontolojisi” adını veriyoruz.

Yeni ontoloji gbi, doğa felsefesi de bugünkü aslamıyla zamanımızda ortaya çıkam bir felsefe disiplinidir. Daha önceleri bu problem alanı da ya kurgusal metafizik bir problem olarak ele alınıyordu; yada ondokuzuncu yüzyılla yüzyılımızın başlarında olduğu gibi, doğa bilimlerinin bir yöntem bilimi, başka bir deyişle doğa bilimlerinin bir felsefesi olarak inceleniyordu. Böylece doğa denilen varlık alanının felsefesi yerine, bu varlık alanı ile uğraşan bilimlerin felsefesi geçiyordu. Halbuki bir bilimin yada bir bilim grubunun felsefesi değil, ancak bu bilimin daha bilimlerin incelediği varlık alanının bir felsefesi, “doğa felsefesi” adını almaya hak kazanır; yoksa bu felsefe bir yöntem bilim olmaktan ileri gidemez.

Gerçi doğa felsefesine, daha doğrusu doğa hakında ortaya atılan felsefe görüşlerine, her filozofun felsefesinde rastlanır. Fakat doğa felsefesi adı altında yazılan ilk felsefe kitabı, filozof Schelling tarafından yazılmıştır. Fakat bu yapıt yalnız adı bakımından bir doğa felsefesidir, içi bakımından kurgusal bir doğa metafiziğidir. Schelling’in doğa felsefesindeki temel görüş şudur: Doğayla Geist arasında bir öz birliği vardır; çünkü doğada ve bizde aynı Geist egemendir; yani bizdeki Geist’la doğadaki Geist arasında bir öz birliği vardır. Schelling’in bir başka deyişi de şudur: Doğa oluş halinde bulunan bir “ben”dir. Fakat bu düşüncede de aynı şekilde doğanın Geist’ın bir ürünü olması gibi bir görüş gizlidir.

Ondokuzuncu yüzyılda doğa bilimlerinin büyük ilerlemeler göstermesine karşılık, “üniversite felsefesi” yerinde saydı; ve bunun sonucu olarak da felsefe ile bilim arasındaki bağ koptu. Bu da felsefe ile bilim arasında bir uçurumun açılmasına neden oldu. Felsefe ile bilim arasında bağ yanlış yerlerde, yani onun bulunmadığı yerlerde arandı. Bu nedenle bu çağın felsefesinin bütün çabaları ya

12 Temmuz 2007

Geleceğin Mesleği, Doğal Kaynak Yönetimi

Geleceğin mesleği, doğal kaynak yönetimi

Rezzan HASANBEŞEOĞLU

‘Fonların, insanların, kurumların yönetimi oluyor da havanın, suyun, ormanın, toprağın, kıyıların yönetimi neden olmasın? Aslında hızla tükettiğimiz doğadan tasarruf çok önemli. Kaynaklarımızın ve atıklarımızın akıllı kullanımını şimdiden dikkate almalıyız. 21′nci yüzyılda fon yöneticisi kadar, doğal kaynaklar yöneticisine de gereksinim olacak. Turizm için yeni alanlar gerektiğinde hangi kıyılardan özveride bulunulacak, buna kim karar verecek?”

Bu sözler Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO) Genel Sekreteri Erol Metin’e ait. Geçen ay Cenevre’deki 4. Dünya Geri Kazanım Kongresi’ni izleyen Metin’e göre ekonomik, sosyal, ekolojik çıkarlar doğal kaynak yönetiminin önemsenmesini zorunlu kılıyor. Gıda, kıyafet, otomobil kadar gerekli toprak, su, maden, enerji… Gün geçmiyor ki Ortadoğu’daki su kıtlığı konusunda bir haber olmasın. Geçenlerde Amerikan The New York Times Gazetesi’nin ilk sayfasında bölgesel su sıkıntısının istikrar ve barış açısından ne denli önemli olduğu vurgulanıyordu. Şimdilik pek önemsenmeyen, doğal kaynakların sonsuz olduğu varsayılan konuda Metin uyarısını şöyle detaylandırıyor:

”Bu bir zincir. Doğal kaynak, tüketim ve atık. Bu alanda müthiş bir savurganlık yaşanıyor. Suyu alıyoruz, kullanıyoruz ve kirli suları umursamıyoruz. Geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor; ya sonrası? Atıkları, tabiatın sunduğu kadar has bir kaynağa dönüştürmek hiç kolay değil. Atıkla uğraşmak, atıktan yararlanmak çok daha zor ve karmaşık. Öyleyse kaynakların zamanında, toplumun gereksinimlerine göre doğru ve akıllıca yönlendirilmesi hayati değer taşıyor.”

Peki bu konuda neler yapılabilir? Kaynak yönetimi ve kaynak tüketiminde global gelişmeler göz ardı edilmeden ulusal rotalar çizilebilir. İşin temeli tabii ki bilimsel araştırmalar. Kaynak imkanları araştırılıp sorgulanacak. Tabiatın fonları nelerdir, bir, bir saptanacak. Örneğin camın öz maddesi kum. Kum stoklarımız, tüketim oranlarımız, bunların geri dönüşümü gibi son veriler çok yararlı. Kaynakların ya da fonların nasıl kullanıldığı daha kapsamlı, daha derin bir konu. Bir başka örnek vermek gerekirse petrolden söz edelim. Petrol tüketimindeki vurdumduymazlık tüm dengeleri alt üst edebiliyor.

ÇOK YÖNLÜ BİRİKİM GEREKLİ

Sizleri 21′nci yüzyıla ışınlasak ve böyle bir meslek için ne tür donanımlar gerektiğini sorsak ne dersiniz? Bir düşünün, yanıta Metin de eklemeler yapmak istiyor. O der ki doğal kaynakları yönlendirmek gibi muazzam bir sorumluluğu üstlenecek kişi birden fazla konuda bilgi, deneyim özetle birikim sahibi olmalı. Bir dalda uzmanlık kesinlikle yeterli olmaz, daha doğrusu sınırlı bir altyapıyla böyle bir işin üstesinden gelinemez. Ekonomi, mühendislik, çevre koruma, sosyoloji, psikoloji ve finansman yönetimini bilmek gerekli. Çok yönlü bir çarkı döndürebilmek için çok bilgili, çok yetenekli olmalı.

Atık yönetiminin koşulları var mı? Tüketimin hızla arttığı, çöp dağlarının oluştuğu bir ülkede cam, plastik, metal, kağıttan geri dönüşüm sağlanabilir mi? Metin’e göre, böyle bir işin ekonomisi, potansiyeli mevcut. Emek-yoğun bir işgücü var. Toplumsal bilinç ve duyarlılık konusundaki tepkiler ümit verici. Doğru, inandırıcı, açık ifadelerle halkın yönlendirilmesi halinde sonuç alınıyor. Akademik çevrelerin işbirliğiyle plan ve proje geliştirilmesi, ulusal gerçeklerin doğru, akılcı bir yöntemle netleştirilmesi, sanayiyi, yerel yönetimleri, toplumun farklı kesimlerini ortak çıkara yöneltecek motifler, promosyonlar, yasalar, yaptırımlarla ve önyargılardan uzakta hedefler vurulabilir.

ÇEVKO’nun bu alanda katettiği yol ya da kısaca başarısı nedir? Peter L. Hirsch’ün ”Tutkuyla Yaşamak” kitabının kapağındaki, ”Başarıyı tayin eden yaşamımızın koşulları değil, bizim bunlara verdiğimiz yanıttır” sözünü anımsatan Erol Metin, sonuca giden yolu tıpkı kitaptaki gibi iddia, inanç, amaç ve değerler, tutum, odaklanma, hedefler şeklinde sıralıyor. Genel Sekreter, ÇEVKO’nun ambalaj ve geri kazanım-kaynak yönetimi gibi engin bir alanda minik bir halka olsa da kurulduğu 1991′den bu yana bir bilinç, bir hareket, bir ışık olduğunu savunuyor.

Metin uçaktaki sohbetimizi şöyle noktalıyor: ”Ne bir insan, ne sanayi, ne hükümetler tek başına bir şey yapabilir. Herkesin belirli sorumluluklar içinde ortak hareketini sağlamak gerekli. Bu yönde oluşmuş birçok proje var. Bu da bir başarıdır. ”

12 Temmuz 2007

1- Array Array R. Tayyip Erdoğan

1- R. Tayyip ERDOĞAN

2- Ali Yılmaz ÖRNEK

3- Altan Raşit CİVAN

4- Şenol DEMİRÖZ

5- Sinan BÖLEK

6- Nusret BAYRAKTAR

7- Ahmet GENÇ

8- Yusuf TÜLÜN

9- Sadettin ÖKTEN

10- Cahit BALTACI

11- Nezih ELDEM

12- Mehmet ÇUBUK

13- İlhan TEKELİ

14- İsmet KILIÇASLAN

15- Ahmet AKGÜNDÜZ

16- Stefanos YERASİMOS

17- Uğur DERMAN

18- Zekiye YENEN

19- Turgut CANSEVER

20- Mustafa ÖZTÜRK

21- Hayriye GÜLDEREN

22- Mustafa ILICALI

23- Yiğit GÜLÖKSÜZ

24- Hilmi ŞENALP

25- Ahmet ASLANOĞLU

26- Şebnem ÖNAL

27- Şeyda ARGUNER

28- Aras NEFTÇİ

29- Tarihi Çevre

Prof. Dr. AHMET AKGÜNDÜZ

KONU : Osmanlı Döneminde Şehir Yönetimi Ve Vakıflar

Sayın divan başkanı, sayın belediye başkanım, kıymetli misafirler,

Benim konuşma metnim, Osmanlı tarihi üzerine bazı açıklamalar şeklinde verilmiş. Ben mimar da, şehir plancısı da değilim. Hukuk tarihçisi olmam nedeniyle Süleymaniye ile yakından ilgilenerek, edindiğim bazı tesbitlerimi sizlere özetlemeye çalışacağım.

Önce şunu ifade etmek istiyorum, ister yabancı seyyahlar, ister Osmanlı Devleti zamanında İstanbul’da ikamet eden, büyükelçi ve benzeri temsilciler, o dönemin yerli, yabancı araştırmacıları, yazdıkları eserlerinde; Süleymaniye başta olmak üzere İstanbul’un manzarasını, temizliğini, şehirdeki planlamayı, su ve benzeri bütün tesisatları, fevkalade mükemmel olarak vasıflandırıyorlar. Ben bir hukuk tarihçisi olarak, 17. yy.’ın sonuna kadar bunun böyle geldiğini görüyorum. Merak edenlere de 1843’te, yine yakın Osmanlı arşivi kütüphanesindeki padişahın talimatıyla, bizatihi, renkli olarak hazırlanan fotoğraf koleksiyonunun Süleymaniye ile ilgili olanlarını da, sadece referans olarak veriyorum.

Osmanlı devleti, acaba İstanbul’un güzelliğini ve temizliğini korumak için ne gibi tedbirler almıştır sualine; ben dört önemli noktada cevap vermek istiyorum.

Birincisi; 18.yy.’ın başına kadar maalesef, İstanbul’da Osmanlı Devleti’ndeki çözülmede, nüfusu kontrol edebilmek için her türlü tedbiri almayı, şehir planlamacılığının temel esası olarak görmüşlerdir. Nüfusu kontrol, İstanbul’a giren vatandaşları vizeye bağlama manasında değildir. Elimizde Fatih’in tapu tahrir kanunnamesi var. İstanbul’daki vakıf eserlerini, yerleşim bölgelerini, sokakları, suları, çeşmeleri vs. tek tek tesbit eden tapu tahrir defterlerinde; İstanbul’daki nüfusun da teker teker tahlili yapılmakta ve Osmanlı arşivindeki uzman arkadaşlar, yüzyılda en az bir, normalde otuz yılda bir kere bu defterleri tekrar etmekteydiler. Bu nüfusun kontrolünde önemli bir noktadır. Yoksa bugün olduğu gibi Kars’tan kalkıp, İstanbul’a gelen ve istediği yerde kanuna aykırı olup, olmadığına bakmadan yerleşen kişiden, devletin ancak otuz yıl sonra haberi olur. İstanbul’un bu perişan halini, Osmanlı Devleti tapu tahrir defterleriyle ciddi manada çözümlemiştir. Bunu vize koymak şeklinde yorumlamak, hukuk tarihçisi olarak ifade ediyorum, doğru değildir. Ayrıntıları merak edenler, İstanbul ile ilgili tapu tahrir ve evkaf defterlerine bakabilirler.

İkinci nokta ; İstanbul’un mali kontrolüne de önem vererek ; Unkapanı, gümrük vs. otuza yakın nizamnamelerle, “Osmanlı kanunnameleri” adlı çalışmayı neşrettik. İstanbul ve şehir hayatı ile ilgili hukuki düzenlemeler var. Bunların ayrıntısına girecek değilim.

Üçüncüsü; yerli, yabancı araştırmacıların ve büyükelçilerin üzerinde durduğu, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen, Avusturya Sefiri’nin kaleme aldığı hatıratında; “İstanbul’un sokaklarını ancak, Viyana’daki sarayın temizliği ile kıyaslayabilirsiniz”demiş. Evet, bu cümle benim değil. İstanbul’un sokaklarını, fertlerdeki temizlik ruhu, çevreyi, milleti koruma duygusunu kendine göre izah ediyor. Burada maddi, manevi temizlik üzerinde durmak istiyorum. İstanbul, Edirne, Bursa, Üsküp vb. gibi şehirlerde tatbik edilmek üzere, özellikle İstanbul’un mahalleleri ve sokakları, kanun metni içinde Süleymaniye’de geçtiği için bahsediyorum. Çarşıların temiz kalması için bundan tam 482 sene önce hazırlanan nizamnamenin bazı hükümlerinde, at ve öküz arabası yerine, otomobil ve kamyonet tabirlerini koyarsanız, bugünün hukuki bir düzenlemesi gibi gelir. Şehircilik ve hukuk tarihi açısından da önemli bir noktadır.

Osmanlı Devleti’nde özellikle şehirlerin, maddi temizliğini, sokakların nizamını sağlamak ve manzarayı bozan bütün ahvali ortadan kaldırmak için, Yavuz zamanında oluşturulan idari bilimin adı Çöplük Subaşısı yani günümüzdeki anlamıyla, Çevre Temizliği ve Koruması Bölge Müdürlüğü’dür. İstanbul gibi, büyükşehirlerin tamamında çöplük subaşısının bulunduğu ve mimari meselelerdeki problemlerin halli, maddi temizlik, vatandaşı rahatsız eden bazı eğlence yerlerinin hukuka aykırı durumlarının önlenmesi gibi, görevlerinin olduğu biliniyor. İstanbul sokaklarını ve çarşılarını temiz tutmak için çöplük subaşısının icra yetkisine giren nizamnameden, hukuk tarihi açısından bir iki hüküm okumak istiyorum; “ve yasak edile, dördüncü, sekizinci madde, arabacılar, sığırların nalvet dükkanında arefleyip, evvelden kanlı areflerden ise, geri anda aref edeler, eğer zaruret olursa, nalvet dükanlarında arefleme olursa, onlara park ettireler. Zira Medine-i İstanbul’un temüzlüğü, aynı tabir, bütün fertlerin bizatihi temizlik vazifesini idrak etmelerine merbuttur. ”

Ben üzülerek ifade edeyim, geçenlerde mülki belediye erkanının da bulunduğu bir yemekte, isim vermeyeceğim, ama çok yetkili bir makam sahibinin içtiği isigarayı, bindiğimiz vapura atması üzerine, dedim ki “ bari, kanunları uygulayan makamın yardımcısı olarak siz bu işi yapmasaydınız”, o da özür diledi tabi. Bazı planlamalar devlet veya delege tarafından yapılabilir ama kollektif şuurun bizatihi geliştirilmesi lazım. “Ve mezbeleden ve sırları ötesinde ne olursa, hariçten ve hali yerlere ilettiler. “ Bir cümle daha duyuyorum, “ve hep o’nat vechile yasak ediş” bu da çok enteresan, o’nat demek tehditle pekiştirmeli olarak, “evlerde çamaşır yıkadıkları sabunlu suyu, yol üstüne saçmayalar, dökmeyeler, ve bu hususu da ne edüp, ettürmeyesün, edenin, hakkından gelesin ”.

Burada yine Avusturya Sefiri’nin bir cümlesini aktaracağım, “ ben o zaman İstanbul Belediye Başkanı olan muhtesile sordum. Acaba bu İstanbul sokaklarının temizlenmesi için kaç tane görevliniz var? ” Cevaben “ Belediye teşkilatı olarak sırf temizlikle görevli bir tek elemanımız yok ama, bu işi gönüllü veya bu hususta kurulmuş vakıfların elemanları olarak yürütenler var.” Ve şununla bağladı diyor “ benim İstanbul’un sakini olan vatandaşlarımın hiçbirisi tükürüğünü yere atmamak üzere, dininin en yüksek makamında olan peygamberinden tavsiye almıştır.” Ben burada arşivci ve Yard. Doç. arkadaşım Sait Öztürk’ün tespit ettiği bir belgede; İstanbul’un değişik yerlerinde tuvalet kurmak ve buraların temizliğinin devam ettirilmesi için bir takım insanlar çalıştırılmak üzere çok sayıda vakıflar kurulduğunun örneklerinin arşivlerinde yeraldığını, sadece günümüz mimarlarına, ilgilenen yetkililerine arzetmek istiyorum.

Doktoram o konuda olduğu için özellikle iki hususu yetkililere arzetmek istiyorum. Birinci husus; bilirsiniz Vakıf malları iki türlüdür. Birincisi “Müessese-i Hayriye”dir ki Süleymaniye’de ciddi manada ve çok sayıda bu çeşit eserler vardır. Camiler, mescitler, mektepler, medreseler, sübyan mektepleri, sebiller, çeşmeler ve kervansaraylar, yani kanunun yararına tahsis edilmiş müesseselerdir. Hem Osmanlı hukukuna, hem de günümüz Türk hukukuna göre Müessese-i Hayriye her ne suretle olursa olsun, satılamaz, tecavüz edilemez, şayet hukuki işleme maruz kalırsa müktesep hak tanınmış olsa dahi, istimlak yani kamulaştırma yolu ile kurtarılır. Maalesef Süleymaniye Camii külliyesinin parçası olan yerlerin bir kısmının tamirhane, imalathane, bilmem ne hane olduğunu yetkililer benden daha iyi biliyor. Bu meselenin mutlaka halledilmesi lazım.

Müesese-i Hayriye ne günümüz hukuku, ne de eski hukukumuz açısından insanların mülkiyet hakları çiğnenmesin diye rastgele terkedilecek müesseseler değildir. Burada ecdadımızın da bize yüklediği sorumluluğu ifade etmek istiyorum. İkinci sınıf mallar ise; kamu yararına tesis edilen vakıf müesseselerini çalıştırıp imar etmek üzere, finans kaynağı teşkil eden evler dükkanlar, tarlalar, işyerleridir. Bu grubun maksadı devletin tasarrufu ile değiştirilebilir. Şu anda Süleymaniye’de işlemez ve perişan durumda çok sayıda I. Grub tarihi eser var. Bu eserlerin Osmanlı arşivindeki Evkaf defterleri, tapu tahrir defterleri ile teker teker tespit edilerek eski orjinalitesi, mimari ve şehir planlama açısından korunarak, mükemmel hale getirilmesi bu neslin görevleri arasındadır.

Biz müslüman Türkler, hiçbir medeniyetin eserine karşı çıkmadık. Ama maalesef, Bizans medeniyetine ait bir esere sahip çıkarken, Osmanlı eserine de sahip çıkmamız gerekiyor. Osmanlı’ya ait eserlerin ihmal edildiğini görüyorum. Süleymaniye Camii altında, Fetva Yokuşunda Katip Şemsettin Camii var. Oraları kendi köyümün sokaklarından daha iyi tanıyorum. Çünkü bir tarafta babam kadar tanıdığım Ebussuud Efendi’nin, diğer tarafta Molla Fenari’nin torununun evi var ve bütün özellikleri arşivdeki belgelerde kısmen mevcut. Orada Fatih’in yaptırdığı Sübyan Mektebi’nin iki sene önce bir vatandaşımıza Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından “ yıkın da yerine bir büfe yapın ” talimatı üzerine maalesef iki duvarından birisi yıkıldı. İkinci duvarda biz müdahale ederek, oranın halkına “ burası Fatih’in ilk kurduğu okulun duvarıdır ” diyerek yıkılmasını önledik. Yetkili ve etkililerden ayrım yapılmadan her medeniyetin eserine sahip çıkılmasını rica ettik.

Ben, 1982 haziran İstanbul Hukuk Fakültesi mezunuyum. İlkokulda, Türk Hukuk Tarihi konusunda uzman olmak hayalimdi. Osmanlı arşivinde senelerce uzman müşavir ve danışma kurulu üyesi olarak görev yaptım. Şu anda 9. cildine gelmiş olan Osmanlı Kanunnamelerini yayınladım. Osmanlı Araştırma Vakfını kurdum. Vakıflar genel Müdürlüğü’nün tertiplediği Vakıf haftası münasebetiyle, yaklaşık her sene ortalama bir tebliğ sunuyorum. Hatta bir tebliğim, “ Osmanlı Tarihini Bilen İnsanların Vakıf Eserlerine İhaneti ” adını taşıyor. Mahmutpaşa Camii gibi, Osmanlı medeniyetinin bir şahaseri olan bir caminin bahçesine modern mimarinin özelliklerine de uymayan bir kısım meşrutalara belge ve tespitlerle karşı çıkan bir ilim adamıyım. Süleymaniye kütüphanesinin yanında bir evi imar ederken, onbir metre aşağıda Bizanslılara ait bir taşı arkadaşlar dikkat etmeyip, kırmışlar, halen mahkememiz sürüyor. Bütün medeniyetlere ait eserler asıllarına uygun olarak, muhafaza edilmelidir.

İstanbul, bu kadar güzel eserlere sahipken, neden bir Paris, Londra’daki tarihi sokaklar gibi muhafaza edilmesin. Konunun uzmanı olmayan bir insan olarak sabırla dinlediğiniz ve bu hususta fikirlerimi aktarma imkanı verdiğiniz için teşekkürlerimi arz ediyorum.

Mimar, AHMET ASLANOĞLU,

KONU : Süleymaniye Külliyesi’nin Tarihi Yarımada Biçimlenişindeki Egemenlik Vasfına Katkısı

Başlık olarak ifade etmeye çalıştığımız konuyu işlemek için, öncelikle fetih tarihinden itibaren İstanbul Tarihi yarımadasında bu egemenlik esprisi etrafında gerçekleşmiş, kabul edilecek aktüalitedeki hatıralardan bir izlenim sunmakta fayda var.

İstanbul, asırlarca surları ile meşhur bir şehir ve kuşatmalarla, fethinin 1453’e kadar engellenmiş olmasının nedeni, o zaman şehrin etrafını sarışı ve cesametiyle egemen eleman olan surlardır. Birşeye karşılık verilebilmesi için, o günün anlayışı ile onun her boyutunun karşısına o yönden geçerli olan bir başka şey konulmalıdır. Bu olay bugün için de geçerlidir. Şehrin etrafında ilk olarak, bu manada Rumeli Hisarı ve daha önce de Anadolu Hisarı yapılmıştır. Rumeli Hisarı espirisi itibariyle bağlantı duvarları surlardan biraz daha hafif, ama yapısı pratikte askeri açıdan aynı özelliği sağlayacak mahiyette bir yapıdır. Simgesel açıdan zemine işaretleniş planı, Muhammed lafzının grafiğini içerir gibi bazı hatıraları düşündürür.

Şehrin içinde ise, günün anlamıyla eser manada en egemen yapı olan Ayasofya silüeti; boğazın girişinde Haliç’e varmadan evvel, bugün bildiğimiz ve Süleymaniye’den oldukça uzak bir köşedir. Diğer tarafta ise Galata’da farklı bir Ceneviz yapısı var, oradaki egemen eleman Galata kulesidir. Fetih sonrası yapılara bakmamız gerekirse, (yarımada ölçeğinde egemenliğe etkili olmayan yapılar, her devirde olduğu için onları gözönüne almıyacağız) ilk akla gelen Fatih Külliyesidir. Yapılan tarihi ve belgesel araştırmaların tanımladığı kadarıyla Fatih Camii’nin bugünkü mevcut yapısından önceki ilk yapısında, külliyenin medrese, kütüphane vs.elemanlarına büyük çapta bir imar müdahalesi veya biçimsel müdahale olmamıştır.

Aslında egemenlik, bir kültürel vasıf olduğu için, biçimsel özelliklerin haricindedir. Süleymaniye’nin yanında yapılan Serasker kapısı (Beyazıt meydanındaki kapı) ve arkasındaki binaya, belki bir devirde şehzadenin kapısına koyduğu, Belediye sarayının o devirdeki bir özdeşi demek mümkün olabilir. İstanbul yarımadasının kültürel bütünlüğü için, ne gibi bir önyargıyla davranabiliriz denirse, her kültür kendi değerleri vasfında bir değerlendirme paralelindeki faaliyet ve davranışlarla ancak korunabilir. Farklı kültürlerin mozayiği içinde, bu faaliyetin ağırlık merkezini ve yönelişini tayin hususu, felsefe planından uygulama planına kadar ihtisasların yetkinliği ve çalışmaların isabetiyle gerçekleştirilebilir. Tabii ki çok kısa belirlemeler ve formüle tariflerle bu olay sağlanamaz.

Fakat, Fatih Külliyesi’nin bulunduğu tepe ve etrafındaki topoğrafyayla ilişkisi, demin bahsettiğimiz Ayasofya ile tamamen uzak, farklı yeri ve yönüyle bir karşı karşıya gelme özelliği aramadan, bir başka manzume oluşturduğunu hatırımıza getiriyor. Kulenin farklı boyutu, camiler ve külliyelerle birlikte minarenin de farklı bir boyuta girmesiyle daha hareketli bir silüet meydana getirmiştir. Nitekim, Ayasofya üzerindeki Fatih minaresi, (ilk yapılan tuğla minare) bulunduğu yer ve silüet ilişkisine oranla, Beyazıt Külliyesi çift minaresiyle nispeten daha edilgen kalmıştır. Beyazıt etrafındaki ve Süleymaniye’den önceki Şehzade Camii minareleriyle getirilen izlenim ve Beyazıt Camii Külliyesi, Fatih Külliyesi’ndeki gibi bir bütünlük arayışı ve disiplinli bir plan yerleşimi ön görmeden, fonksiyonel yorumun haricinde biçimsel bir külliyelik izlenimi vermeye fazla gayret gösterilmemiştir. Ancak Fatih ve Beyazıt camiiyle, silüete gelen iki minare birlikte olduğunda meydana gelen düşey bir düzlem ile boşlukta çevrenin kapanmasıyla mekanlaşmaya giden anlayış, bilinçlenmeye başlamış görülüyor. Bu daha sonra 4 ve 6 minareyle uzay haline gelip, egemenlik vasfında kayda değer bir rol oynamaya başlayacaktır.

Bu arada Şehzade Külliyesi’nin seçiliş yeri enterasan bir espiri olarak hatırlanabilir. Fatih Külliyesinin daha düşük bir kotunda bulunan Bozdoğan Kemeri, şehrin dokusundaki notralizasyon içinde buna egemen olarak, Şehzade Camii’nin bahsedilen kotta ve ışınsal bir yaklaşım olarak kabul edilen yerleşimi ile bir organizasyon içinde oluşturulmuş görülüyor. Fakat daha sonraki Belediye Sarayı ve Hilton gibi binalarımız buna benzer izlenimleri önemsemeyerek, İstanbul’da yapılan imar faaliyetlerinin korumacı yönüne de başından beri bakılmadığını bize hatırlatmaktadır. Aynı yılların Edirnekapı Mihrimah ve Süleymaniye Camii surlar silüeti üzerinde ilginç bir mekan belirleyici olarak kendilerine has minareleriyle yer alıyorlar.

Süleymaniye Külliyesi, tarihi yarımadaya egemen şehirci ve mimari öğe vasfını kazanarak biçimlendirilmiş ve yerleştirilmiştir. Öyle ki Fatih Camii, Sultan Selim ve Şehzade Camileri eserleri kalıplarından bir ölçüde şaşmıştır. Diğer yandan, eski egemen eleman olan Ayasofya’nın da bugün boğaz başlangıcında silüeti yakalayan, bir özel nokta seçilmiştir. Ayrıca Fatih Külliyesinde gördüğümüz disiplini, çeşitli yönlere doğru topoğrafyanın yönlendirdiği açısal hareketleri içeren, çok boyutlu, plastik veya statik hareket üzerinde hızın nasıl değerlendirilebileceği konusunda Sn. Bülent Özer’in “yorumlar” kitabı yararlı olabilir.

Süleymaniye Külliyesi’nin uzaysal bir perspektif gayretinde olduğu, bugünkü tarihi görüntüsüyle de şehrin tacı ve merkezi olarak egemen mekan belirleyicisidir. Biraz önce bahsettiğimiz, dört çizgiyle oluşturulan çevrenin kapanmasıyla sınırlanmış, uzay mekan dediğimiz egemen eleman özelliği, ilk defa İstanbul’a cami mekanlarıyla girmiştir. Daha sonra Ayasofya minareleri, yine Sinan tarafından iki ilaveyle dörde çıkarılmış ve Sultanahmet camii ve Edirne’de Selimiye camii vs. inşa edilmiştir.

Süleymaniye Külliyesi’ne kadarki eserler biçimsel manada birer veri değilse de, kültür ve sanat yönünden; insan, fonksiyon ve eşyayla ortak bir paydada değerlendirilmesi şarttır. Süleymaniye Camii ana yapısı statik, teknolojik yönden ve Ayasofya etkisinde kalmış Beyazıt Camii’nin bir kısmı, Sinan tarafından hatalarını idealize edecek şekilde tamir edilmiştir. Süleymaniye için külliye içi iletişim boyutu dışında bir organizasyon boyutu söz konusu, şöyleki ana bina ve son cemaat yerindeki şadırvan değil, su terazisi olan yapı aslı, tabhaneye doğru bir teşrifat avlusu mahiyeti arzederek, görünmeden, külliye ile beraber hünkar girişinden bağımsız teşrifat iletişimi fonksiyone eder. Diğer yönde de, tiryaki çarşısının yanında, kıble yönündeki kapı bir diğer hünkara mahsus teşrifat girişini oluşturur.

Fatih Külliyesinde kıble yönüne doğru farklı bir yer almış bulunan Darül-kurra; türbenin önüne yerleşirken, uhrevi boyuta giden bir yol gibidir. Bugün otopark olarak kullanılan ateş medreseden cami kapısına kadar olan bölümün, külliyede bir ikinci avlu mahiyetinde iki yapının da mevcut olmadığını tahkik etme şansımız yok. Onun için buradaki değerlendirmemiz belki tam ideale varamıyor olabilir. Mekan ve fonksiyon sırasında Süleymaniye’deki ekstra iç mekana varılma özelliği şu ana kadar pek çok defa irdelenmiştir. Özellikle medreselerde, harici ortamla bağlantılı yönlerde ara duvarlarla yalıtım avluları oluşturulup, fonksiyonu ses ve ısı gibi harici olaylardan izole ederek, farklı bir klas meydana getirilmiştir.

Salis-Rabi medreselerinin özelliği ise ; üçüncü boyutta hareketli bir zeminin ilk defa uygulanmasıdır. Tamamı sivil mimari elemanlarıyla çevrili Hadis medresesinin başında oluşturulan Sübyan mektebi, sivil mimarinin köşk mekan izlenimine bir örnektir. Cami içinde kandillik ve üst yapıya çıkış olarak kullanılan mekanlara hizmet, yalnız ana kubbedeki dışarıdan çıkış hariç, içeriden gerçekleştirilir. Külliyelerde, kapı ve son cemaat yeri ayakkabısı üzerinde, mehemmetçi (kapıcı) gibi yapının kontrol ve tamiriyle görevli kimselerin çalışma ve barınma amaçlarına yönelik özel mekanlar oluşturulmuştur.

Sinan’ın kendi türbesine verdiği yer, biçim ve nispet şahsi tevazuu ile sanat gücünün ideal bir bileşimidir. İmaretlerde servis ve hazırlık mekanlarının daha önce raslanılmamış ebatlarda bol ve geniş mekanlar içinde gerçekleştirildiğini görüyoruz. Cami ana mekan altında yer alabilen bir merkez ve son cemaat avlusundaki su terazisi ile hafif mayi şekilde veya daha yüksek meyillerle düzenlenen tesisatın, organik biçimlendirilmesiyle yerleştirilmiştir. Daha önce Fatih’in gerçekleştirdiği Fatih, Ayasofya ve Beyazıt vakfiyelerine paralel olarak, Süleymaniye’nin de en egemen özelliklerinden bir tanesi; manevi görünmekle beraber, aslında maddi varlığının müeyyidesi olan, Süleymaniye vakıf ve vakfiyesidir.

Süleymaniye Külliyesi’nin zaman içindeki dış etkilerle korunup, korunmadığını takip ederken; anıtsal külliyelerden biri olan Sultanahmet’in, tamamen ayrı yer ve kulvarda olduğu için objektif bir etkisi olmadığını söyleyebiliriz. Nuruosmaniye Külliyesi ise, süliet ve yaklaşım itibariyle en yakın özelliği göstererek, Süleymaniye’nin etkisini kuvvetlendirir diyebiliriz. Özetle, korumayla ilgili sözde ve yazıda, egemenlik kültürel bir vasıf olduğu için, biçimsel özellikler dışında herşeyi söyledik.

Konuşmamı iki görüntüyle noktalayacağım. Rumeli Hisarı’ndan bir görüntüde; Fatih Külliyesi perspektifini de verdiği izlenimiyle, aslında bu caddenin yerinde bir sıra Tetinme medresesi olması söz konusudur. Buranın da kotu çok düşük şu anda, diğer medreselerle, sivil yapılara, yani bir sıra tetinme medresesi ile ana mekanında bugünkü yapısından bir miktar farklı, geometrik oluşumlu bir disiplin manzumesi halinde, sivil yapılara yaklaşır.

Süleymaniye’den bir görüntüde ; teşrifat avlusu olarak değerlendirilen (şadırvan konmayarak, abdest alma fonksiyonu yanlarda bırakılmış) son cemaat girişi, diğer külliyelerin çoğundan farklı değerlendirilmiş, benzeri olmayan bir çalışmadır.

Süleymaniye’ye Yeni camii minaresinden bakıldığında, aslında etek mahiyetinde olması gereken Salis ve Rabi medreseleri, önde görülen kubbelerin etrafındaki alt sıraların, silüetten istilaya uğramış oldukları açıkça görülüyor. Eğer Şehzade Camii minaresi’nden bakacak olursak ; Süleymaniye’nin kendine asıl kulvar olarak seçtiği yerin isabetini gösteren bir yakın sülietini algılarız.

Sabırlarınıza çok teşekkür ederim.

AHMET GENÇ

Eyüp Sultan Belediye Başkanı

Sayın Başkan ve kıymetli Hocam, 6. bölge milletvekilimiz, değerli Beyoğlu Belediye Başkanımız ve kıymetli misafirler…..Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. S.A.V. Efendimizin mihmandarı olan, Eba- Eyyül El Ensari’nin beldesinde hizmetkar olmaktan, Şerefyab olduğum o güzel beldeden size selam getirdim.

İstanbul, sahip olduğu doğal, tarihi ve kültürel zenginlikleriyle, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en etkileyici kentlerinden biridir. Gerçekten de İstanbul, coğrafi açıdan kuzeyi ve güneyinde denizi ve doğası ile, batısında karayollarının kesiştiği iki kıtayı kavuşturan üç kara parçasından, Osmanlı tabiriyle Bilad-i Selase’den oluşan çok güzel bir kenttir. Bu bakımdan İstanbul’lu olmanın da mutluluğunu yaşıyorum. Doğu ile batının kültürel zenginliklerini birleştiren, yaklaşık 15 asırlık bir kültür merkezi olan İstanbul dünya merkezi özelliğinin yanısıra, kültür başkenti olarak da kendini göstermiştir. İstanbul’un içerisinde, Süleymaniye, Eminönü, Fatih, Eyüp ve Haliç’imiz de emsali olmayan beldelerdir.

Ancak, burada müsaade ederseniz, bir iç deniz olan Haliç’in kıyısında yer alan Eyüp Sultan’dan birkaç söz söylemek isterim. Her köşesi, her tepesi muhteşem olan İstanbul’un en mutena semtlerinden birisi olan Eyüp Sultan’ımızda bulunan 7 tane Sahabe, buraya uhrevi bir hava verir. Eyüp Sultan’da; 1.5 yıldır Belediye Başkanı olarak yapmış olduğum araştırma ve tespit ettiğim rakamlarla söylüyorum, (muhtemelen hepsi bulunmayabilir) 58 cami ve mescit, 49 tekke, 11 medrese, 30 mektep, 10 kütüphanesiyle, 50’ye yakın ilim merkezi, 13 namazgah, 2 imaret, 4 karakol, 30 sahilsaray, 10 hamam, 11 sebil, 114 türbe, 127 çeşme, 368 adet sivil mimari eser dediğimiz ahşap ev bulunuyormuş.

Bizans döneminde Cozmidium denilen Eyüp sultan, 457’de I. Leon döneminde, dinsel bir kent olarak yıllarca hüküm sürmüştür. Sarayların, manastırların, çeşmelerin ve sahil sarayların bir bütünlük içinde olduğu (Ayvansaray) Eyüp Sultan Bizanslılar açısından çok mühim kentlerden biriymiş. 669 yılında 33 Sahabe-i Kiramla birlikte bir Müslüman ordusu İstanbul’u fethetmeye geliyor.Bu ordudan 8 sahabe Eyüp sultan’ın içinde ve 12 sahabe Bizans surları dibinde yatmaktadır ve bunlara Bizanslılar sahip çıkmıştır. Dikkatimi çok çeken bir tarihi kıssayı da anlatmadan geçemeyeceğim. Bizanslılar döneminde çok kurak bir ülke olan İstanbul’da yağmur sularını sarnıçlarla toplayarak, ihtiyaçlarını karşılarlarmış.Eyüp Sultan’ın Bizans surlarına gelmesinden sonra, kuraklığın hakim olduğu dönemlerde, Bizanslılar hafta sonları manastıra giderken, Eyüp Sultan’ın kabri başına gelerek “ Allah’ım, şurada yatan yüzü suyu hürmetine bize su gönder.” dediklerinde günlerce yağmur yağarmış. 1206 yılına kadar da Eyüp Sultan’ın kabrini, sadece suyun bereketinden dolayı muhafaza etmişlerdir.

1206- 1236 yıllarında Venedikliler ve Bulgarlar, şu andaki sırp vahşetine benzer şekilde istila ettikleri Eyüp Sultan ve İstanbul’un tarihi eserlerinin tümünü, tahrip ve yok etmişlerdir. Oysa, Osmanlılar fetihten sonra, kültürel değerleri ihya ederek korumuşlardır.1700 Lale devri yıllarında, Kağıthane’de yine batılılaşma ve tanzimat adına, Patrona Halil isyanıyla Haliç’in Eyüp Sultan kenarında bulunan sahil sarayları ve Lale devrinden kalan Kağıthane’deki kültürel miras tarumar edilmiştir.

1800 yıllarında, kalan tarihi ve kültürel değerlerin, yeniden ihyası için çalışılarak 1924-1927 yıllarına kadar geliniyor. Camiler, tekkeler, zaviyeler neden olduğu anlaşılmadan temellerinden yıkılarak yok edilirken, kalanlarını ihya edelim diye de düşünülmüyor.

1936 yıllarına gelinince, o dönemin yöneticilerin, adeta şehri yok etmek için, Avrupa’dan getirdiği Fransız Şehir Plancısı Prof.Dr. Henry Prost, 1960 yıllarına kadar Haliç çevresine 696 adet ağır sanayi, 2020 adet küçük sanayi teşekkülü oluşturuyor. Sarayburnu kıyılarına dericilik, Beyoğlu kıyılarına tersane yerleştiriliyor. 1960’larda Eminönü’den Eyüp Sultan’ı görmek için, her taraftan otoban asfaltlar açılarak tam bir kıyım gerçekleştiriliyor. O canım Haliç kıyılarında tek tük kalan sahil sarayları da, o dönem de yıkılıp, yok edilmiştir.

1983-1985’ de Dalan planlarıyla Haliç kıyılarındaki sanayi yıkılarak, kamulaştırma alanları oluşturulup, buraları yeşillendirilip, “tarih kurtarılacak” denilirken; Unkapanından Eyüp’e, Kağıthane’ye kadar, kalmış olan saraylar ve İstanbul’un fethine katılan mübareklerin mezar taşları da dozerlerle yıktırılıyor. Eğer yolunuz Eyüp Sultan’a düşerse, imaretin karşısındaki mezarlığın içerisinde Balkanlardaki Sırp katliamını aratmayan vahşeti ve yıkımdan nasibini alan kalıntıları görebilirsiniz. Ben oraya ilk gittiğimde ağlamıştım. Tanzimat, batı ve sanat adına yıkıla yıkıla, geriye feshaneden başka birşey kalmamıştır.

Eyüp sultan İstanbul’un tapusudur, çünkü fetihten evvel Eyüp Sultan ve sahabenin de aralarında bulunduğu 400- 500 yıllık mezar taşları mevcuttur. Ama maalesef bugün o mezar taşları da, batıcılık adına sonradan görmüş bir takım züppelerin bahçelerinde çeşme ve musluk aynaları olarak kullanılmaktadır. İstanbul da tanıdığımız pek çok zenginin bahçesindeki çeşmelere baktığımızda, ecdadımızın dantel gibi işlediği mermer taşların üzerine musluk deliği açılarak, çeşme olarak kullanıldığını görüyoruz. Eyüp Sultan bir açık hava müzesi, işittiğim kadarıyla bu taşlar çalınıp, İngiltere’de 850 paunda satılıyormuş. Göreve geldiğim zaman; “ bunlara sahip çıkalım, adam gönderin gece gündüz bekletelim ” dedim, 1.5 yıldır hala Kültür Bakanlığı ile yazışmalar sürüyor.

İstanbulun fethinde kullanılan iki büyük topun birisi, şu anda İngiltere müzesinde bulunmaktadır. İkincisi, Topkapı -Trakya otogarları arasında, yolun ortasında, sura doğru çevrilmiş, 52 ton pirinç bir toptu, hatırlayınız. Büyükşehir Belediyemiz ve Kültür Bakanlığımızdaki herkese soruyorum, şimdi o top nerede ? Hiç kimsenin haberi yok. Göreve geldim, Ayvansarayda Haliç’in kıyısındaki çamurun içine gömülmüş, Fatih’in fetih için Macar Urban’a döktürdüğü, 52 ton’luk pirinç topun sadece tümsek kısmı görünüyordu. Şaşırdık, etrafını kazdırdık, top ortaya çıktı, 2 tır yardımı ile taşındı ve Eyüp Sultan’da yapılan kaide üzerine konuldu. 52 tonluk top kaybolunca kimse duymuyor da, mezar taşları neden kaybolmasın.

Değerli dostlarım, göreve geldiğimiz 1.5 yıllık kısa dönemde, az önce değerli Belediye Başkanımızın da söylediği gibi, gönüllü kuruluşların ve gönül dostlarının desteği ile bugün Eyup Sultan’daki 127 adet çeşmenin 24 ‘ünden, şu anda ozonlu arıtımdan da geçirerek pırıl pırıl su akıtıyoruz.İçmek isteyeni davet ederim. İnşallah bizim dönemimizde 127’sinden de su akacaktır. Çünkü Osmanlı gibi düşünen, Osmanlı çocukları yönetiminde, farklı bir dönem başladı. Sivil mimari örneği olan 2 adet ahşap misafirhanemizin tamiratını da bitirdik. Ve şimdi Eyüp Sultan’ın mezarlıklarının etrafını 1830 yıllarına ait, cülus merasimlerinin yapıldığı o koridorun, ( Osmanlı 400-600 küsur sene evvel tahta çıkarken, yabancı delegasyon Edirnekapı da Mihrimah Camii’nin olduğu yerde kalır, Osmanlı Eyüp sultan’a gelir, cülus merasimini, duasını yapar, Edirnekapı’ya dönüp, tebrikleri kabul ederlermiş. Çünkü Eyüp’e abdestsiz olanlar sokulmazmış.) ihata duvarlarının inşasına başlanmış oldu. Bu kısacık süre içerisinde Piyerloti ve kabristanların etrafının duvarları 80 milyara ihale edildi. Bu kadar parayı nereden bulduğumuzu soruyorlar, onu da başka bir zaman söyleriz, İNŞAALLAH.

Eyüp Sultan’ı yayalaştırma projesini de 40 milyara ihale ederek, başlatmış olduk. Böylece Eyüp sultan’ın etrafındaki yaklaşık 26 bin m2.’lik alanın asfaltları kaldırılıp, granit taşıyla Osmanlı mimarisine uygun olarak yapılacak. Eyüp sultan’ın projesini biz gelmeden önce tamamlayan Nezih Eldem hocama da huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Dolayısıyla bize düşen, Bismillah deyip, başlamaktır.

Büyükşehir Belediyemizin çok güzel faaliyetleri neticesinde İstanbul, Süleymaniye, Eminönü, Beyoğlu ve Eyüp yeniden ele alınıyor. Müsaade ederseniz, küçük bir sitem edeceğim; Süleymaniye’de bugün hakikaten istimlak ve kamulaştırmasıyla çok büyük paralar harcayacaksınız, Beyoğlu’nda da keza öyle.Ama Eyüp sultan da kamulaştırılacak alan da yok. Zira Edirnekapıdan sit alanının sonuna kadar hep kabristan, yani alttakiler de üsttekiler de yerinden memnun, sadece ihyasına gidilirse kamulaştırma bedeli karşılığında ihyası tamamlanmış olacaktır.

Eyüp Sultan’ımız, tarihi kültürel dokusuyla, içindeki 49 tekkesiyle ve türbeleriyle de meşhurdur. Kültür Bakanlığımız geliniz, ne olur parklardaki heykellerle uğraşmayalım, Eyüpteki tarihi dokuya sahip çıkarak, tekkelerimizi yeniden ihya edelim. Biz buna hazırız, size her konuda destek verelim. Efendim paramız yok, hükümet olarak destek vermiyoruz, diyorsanız; Vakıf mülkleri olan bu tekkelerin para getirmeyen kısımlarını bize devredin.Para ve rant getiren Vakıf mülklerinin hepsi sizin olsun. Ama ne olur, Sokullu vakfını, Baba hayrat tekkesini, Vezir tekkeyi bize devredin, biz 49 tekkeyi de, işleyen demir anlayışı içinde yeniden işlevine sokalım. Sizden bir kuruş para da talep etmiyoruz. Ben her birinin maliyeti 100-150 milyon tutan çeşmeler için bir kuruş para harcamadım, bu konuda gönül dostları var, kasayı onlar açıyorlar, biz de ihya ediyoruz.

Ben, bütün tekkeleri, medreseleri, türbeleri, kütüphaneleri, mektepleri, çeşmeleri,imaretleri, para getirmeyen, külfet olarak telakki ettiğiniz tüm vakıf eserlerini talep ediyorum, onarımlarını yapalım, tekrar işlevlerini kazandıralım. Eyüpteki 10 adet Osmanlı kütüphanesinden 2 tanesi kalmıştı. Kültür Bakanlığı geçtiğimiz hafta son kütüphaneyi de kapatarak, kitaplarını topladı. Tamirat masrafları varmış, ben yapayım, bize bırakın. Ama maalesef orayı da kapattılar. Sivil mimaride 368 tane ahşap evimiz var. Belediyemiz bu evlerin dış cephelerinin giydirilmesiyle ilgili projeleri yaptı. Anıtlar kurumunun desteği de alındı. Şu anda herhangi bir ahşap evin sahibi, Belediyemize gelip; “ ben bu evin sahibiyim, projemi verir misiniz” dediği anda, kendisine tasdikli projesini bedava veriyoruz. Karşılığında Belediye’ye hiçbirşey istemiyoruz. Projelerinize hemen başlayın, dış cephesini yapın. Ama bu noktada parasal problem başlıyor, ev sahiplerinin hemen hepsi semtin yerlisi, fakir, bunu yapacak kudreti yok. Ahşap evlerin resterasyon maliyeti de oldukça yüksektir.

Dedik ki, Toplu Konut İdaresinde Yiğit Gülöksüz beyle bir görüşme yaptık, Ankara’da toplu konutlara milyarlar akıtıyorsunuz, İstanbul’da iki elin parmakları kadar ahşap evler var.Trilyonlar bir yerlere gidiyor, ne olur geliniz de şu ahşap evlere kredi veriniz ve hatta yardım ediniz, tümüyle bağış yapınız. Şu insanlar da evlerini yapsınlar, Eyüp’te pansiyonculuk turizmini geliştirelim. Heyhat, 1.5 yıl geçti, ses seda yok. Turizm Bakanlığı’ndan da aynı şeyleri talep ettik, Eyüp sırtlarındaki Piyerlotimiz o kadar nefis bir yer ki… fosseptik çukuru haline gelen Haliç’in çirkinliğini akşamları grup vakti Beyoğlu’nda Galata kulesinin ışıl ışıl yanmasıyla, Süleymaniyesiyle, Topkapı sarayıyla, İstanbul’u adeta avucunun içine alarak örtüyor. Piyerloti projesi hazır, gelin, buraya bir yatırım yapalım dediğimiz zaman, Antalya’daki turizm firmalarına verilen 3.6 trilyonluk krediyi, 8 senedir sıfır faizle uzatırsınız da, buraya bir tek kuruş para ayırmazsınız.

İnşallah ümit ederiz ki önümüzdeki günler, merkezi yönetim de bu noktada destek verir de, (Büyükşehir Belediyesi’nin zaten bu konuda desteği var.) İstanbulu yeniden Osmanlı döneminin şanlı yükselişindeki o ince zerafetine ulaştırırız. Belediyedeki beş Başkan yardımcımıza da söyledim, eski eserlerle, mezarlıklar, türbelerle ben uğraşacağım. Sizler diğerleri ile uğraşın. İnanıyorum ki, Haliç’in çevresini Kağıthane, Beyoğlu, Eyüp Sultan olarak İNŞAALLAH, yeniden ihya edeceğiz.

Sözlerime son verirken, bu çalışmaları başlatan IRCICA, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve organizasyon içerisinde bulunan değerli hocalarıma ve tekrar ediyorum sadece bir bardak çay karşılığı bizim danışmanlığımızı yapan, Eyüp müellifi değerli hocam Nezih Eldem’e de teşekkürlerimi huzurlarınızda arz ediyorum.

Saygılarımı sunarım.

SÜLEYMANİYE ÇALIŞMALARI SONUCUNDA

BAŞKANLIK VE İDARE ADINA YAPILAN

AÇIKLAMALAR

(01-27 Temmuz 1995 tarihleri arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi idaresinde ve sponsorluğunda IRCICA (İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi ) ile birlikte organize edilen, Yıldız Sarayı’nda yerli ve yabancı uzmanların ve üniversite yetkililerinin katıldığı Süleymaniye ve İstanbul konulu uluslararası workshop programının ilk bölümü olan seri konferansların nihayetinde; Süleymaniye’de İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hazırladığı stüdyoda; uzmanlarca geliştirilen proje, metodoloji alternatiflerinin workshop’un son bölümünde uluslararası uzmanlar heyetince değerlendirilmesini müteakip, çalışmaların sonuç bildirisinin ait tamamlandığını belirtmek ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adına görüş ve düşüncelerini ve belediyenin proje kapsamında yapacaklarını açıklamak üzere Başkanlık İmar Danışmanı Y. Mimar ALİ YILMAZ ÖRNEK Bey’in yaptığı kapanış konuşmasının bant çözümüdür).

Efendim, tekrar saygılarımı sunarım.

Dünkü ilk oturumda Süleymaniye’yi geçmişten geleceğe taşıyabilmek için Büyükşehir Belediyesi olarak önümüzdeki sorunları ve cevap bulmamız gereken sualleri sizlere arz etmiştim. Suallerin önemli bir kısmına burada cevaplar aldım. Onun için sizlere minnettarım, teşekkür ederim.

Sanıyorum, şu kısa ziyaretiniz sırasında da müşahade etmişsinizdir, bizim düşündüğümüz anlamda kapsamlı ve süratli bir dinamik koruma olayının gerçekleştirilebilmesine engel olan en büyük faktör, bu konuda yaşanan yetki ve görev kargaşasıdır. Bütün bu belirsizlik ve çok başlılığa rağmen, sorumluluk konusunda “biz yoksak, hiçkimse yoktur, biz varsak da herkes bizimle birlikte olabilir” diye düşünüyor ve kendimizi bu işe adıyoruz.

Efendim, Büyükşehir Belediyesi zaten Tarihi Yarımadayı, doğal çevreyi ve kültürel mirası korumak hususunda son derece kararlıdır. Bu kararlılığımızı Nazım Plan’ın her safhasında gösterdik. Şöyle ki, geçmiş hizmet dönemlerinde, son birkaç ay içine sıkıştırılmaya gayret edilen Nazım Planı, hizmet döneminin başına aldık ve kısa süre içinde büyük gayretlerle hazırladığımız Nazım Plan’ın en büyük hususiyetini de Koruma Amaçlı bir plan olarak tesbit ve ilan ettik.

Çünkü biz, 2600 yıllık bir geçmişin üzerinde plan yapmakta olduğumuzu müdrikiz. Yedi tepesi üzerinde üç ayrı imparatorluk kurulmuş ve gerçekten medeniyetler harmanı olan bir dünya cenneti İstanbul. Tabii böyle bir şehri planlarken problemlerimiz var, bir taraftan tarihi çevreyi ve kültürel mirası korumak, bir taraftan koruduğumuz şeyleri; şu anda yaşayan, hayatın sosyal dinamikleri arasına alabilmek önemli bir mesele… Koruma pasif ve yasaklayıcı bir şekilde ele alındığı zaman, gördüğünüz gibi olumsuz sonuçlar çıkıyor. İşte Süleymaniye bundan belki onsekiz yıl önce koruma kararı alınmış bir bölge olmasına rağmen, tamamen yasaklayıcı bir zihniyetle bu kararlar alındığı ve arkası da getirilemediği için maalesef bugün oraları çöküntü bölgesi haline gelmiş yerlerdir. Biz kıymetli misafirlerimizden bir hocamızın da söylediği gibi, girişimci bir anlayışla Süleymaniye’yi şu anda yaşayan sosyal dinamiklere katarak , koruma fikrindeyiz ve tabii bunun için ulaşıma getirdiği menfii etkilerin de nazarı itibare alınması lazım. Yani şehrin bünyesi içinde ulaşım ağının pek fazla girmediği veya çok fazla tahrip etmediği bir bölge oluşturmak istiyorsunuz. Burada koruma-kullanma dengesini yakalamaya azami dikkati sarfetmek gerekiyor. Şu anda Teknik Üniversite’nin çok kıymetli hocaları tarafından hazırlanan Ulaşım Master Planımız’da da bu husus nazarı itibare alınmıştır.

Efendim, Nazım Planda bunun dışında, şehrin hakim karekterinin bundan sonra bilim, kültür ve sanat şehri olması var. Biz burada zannediyoruz ki, doğru bir kimlik tespiti yapabildik. İstanbul’un tarih boyunca en büyük özelliklerinden biri de bu şehrin her devir ve her çağda bilim, kültür ve sanat merkezi olması idi. İstanbul’un sanayi merkezi haline getirilmeye çalışılması, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarının talihsizliklerinden olmuştur. Bunu düzeltme niyetindeyiz. Geçte olsa başlamak bitirmenin yarısıdır diye düşünüyoruz.

Efendim, şehrin yukarıda saydığımız özelliklerine ilaveten, uluslararası düzeyde bir düşünce, karar ve örgütlenme merkezi olmasını da istiyoruz. Bunun için gerekli alt yapıları hazırlamak mecburiyetinde olduğumuzu da biliyoruz. Nazım Planda Tarihi Yarımadayı koruma ile ilgili alınmış kararlar şu şekilde anlatılabilir. Tarihi Yarımadada şu anda hektar başına 800 kişi yoğunluk düşüyor. Bu yoğunluğun mutlak suretle 500kişi/ha. çekilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ve bu yapılırken gece-gündüz nüfusu arasındaki büyük dengesizliklerin Turgut Cansever hocamın da izah ettiği gibi, azaltılması gerekiyor. Tam manasıyla belki birbirini karşılamaz ama, mutlak surette bu fark azalmalı. Tarihi Yarımada, şehirlerarası ve şehiriçi transit yolların geçişi üzerinde, hele otoyolların geçiş ağı ve şebekesi üzerinde kalmamalı. Tarihi Yarımadada işi olmayan insanlar şehrin başka yerlerine ulaşabilmek için Tarihi Yarımadayı mutlak suretle çiğnemek zorunda kalmamalılar. Bir taraftan yoğunluğu artırmak, bir taraftan da koruma ile ilgili kararlar almak son derece tutarsız olur. Tarihi Yarımadanın yüzyıllar boyunca M.İ.A. yani Merkezi İş Alanları olarak kabul edilmiş olması, bu bölgede yoğunlukları sürekli artırmış ve giderek tarihi çevrenin tahribi sonucunu da getirmiştir. Biz bu Nazım Planla M.İ.A.’yı Tarihi Yarımadanın önemli bir ölçüde dışına kaydırdık. Dolayısıyla uygulama sonucunda yarımadanın yoğunluğu mutlaka düşecektir. Diğer yandan buranın çöküntü bölgesi olmasını da istemiyoruz.

Efendim, Nazım Plandan yine kendi konumuza gelelim. Süleymaniye ile ilgili yaklaşık sekiz aydır çeşitli kurum ve kuruluşlarla çok geniş kapsamlı toplantılar yapıyoruz. Gördük ki her kademe de insanların arasında, misafirlerimizin bir tanesinin de zikrettiği gibi, kesin bir mutabakat var. Herkes, gerçekten Tarihi Yarımadanın kurtarılmasını istiyor. Bunun için önemli bir taban da IRCICA ile işbirliği halinde düzenlediğimiz bu uluslararası toplantı olmuştur. Sizlerin şeref verdiği bu toplantı, bizim niyetimizin de bir göstergesidir.

Şimdi sonuç olarak biz buradan çıktıktan sonra ne yapacağız? Buradaki bütün konuşmalarımız kayda alındı. Yazılı bir müşterek metin de hazırlanıyor. Bütün bunların ötesinde: Biz şu karara vardık ki, 2600 yıllık geçmişi olan bir şehrin Tarihi Çevreyi Koruma Müdürlüğü adı altında belediyesine bağlı bir müdürlüğe sahip olmaması çok önemli bir noksanlıktır. Aynı hatanın devam etmemesi için, bu işle görevli olan ve kaynak kullanma imkanına da sahip bir müdürlük tesisi birinci görevimiz olarak görülüyor. İkinci olarak Tarihi Çevreyi Koruma Müdürlüğü çalışma stüdyosunun eğer mümkün olursa Süleymaniye külliyesinde RABİ Medreselerinin bulunduğu yerde kurulmasını arzu ediyoruz. Ve tabii burada şunu da zikretmek isterim ki, stüdyo kurulduktan sonra halkın Süleymaniye’yi koruma amaçlı yapılacak bütün çalışmalara azami ölçüde katılımının sağlanması da son derece önemli. Eğer yaptığımız işin doğruluğuna insanları inandırabilirsek, zannediyorum ki, bu işlevi yapmak çok daha kolay olacak. Cumhuriyet döneminin bizdeki talihsizliği bazı iyi şeylerin ve bazı yanlışların halka rağmen yapılmak istenmesindedir. Eğer biz meselelerimizi halkla tartışarak halka indirebilmiş olsak bazen yanlışlardan korunmuş oluruz ve bazen de ortaya attığımız güzel fikirleri halkın sahiplenmesini, meselelerin sahibi olmasını temin ederiz. Zannediyorum bu meseleyi bu şekilde yürütmek isabetli olacaktır.

Efendim, bu bölgenin hayatiyetini sağlamak lazım. Bu planla koruma bilincinin halka aşılanması lazım. Tabii halk kendi yaptığı projeyi mutlak suretle koruyacaktır. Kendi kullanabildiği mekanları koruduğu gibi. Mesela bizde rekreasyon alanları olarak; Emirgan Parkı, Yıldız Parkı gibi mekanları vatandaş son derece titizlikle koruyor. Çünkü kendileri istifade ediyorlar. Eğer bu mekanlarda da kendi istifade edecekleri kendi hayatlarına katılacak birşeyler bulurlar ise, mutlak surette daha şuurlu olarak koruyacaklardır.

Efendim, Süleymaniye ile ilgili yapılmış çok kıymetli çalışmalar var. Bir kısmı üniversitelerde, bir kısmı çeşitli kuruluşlarda, fakat bunlar tek yerde toplanmamış. Bütün bu çalışmaların, bu fevkalade kıymetli çalışmaların ve tespitlerin, kuracağımız stüdyoda toplanmasını ve bilgi işlem ortamında değerlendirilmesini de arzu ediyoruz. Tabii bu bilgiler herkese açık olacak ve bunları yaparken de ,başta Yıldız Üniversitesi olmak üzere bütün üniversitelerle mutlak surette işbirliği yapmak istiyoruz. Dikkat ederseniz şimdiye kadar kentsel tasarım demedik. Bundan önce birşey daha var. Kentsel tasarıma gitmeden önce sosyal verilerin toplanması ve sosyal doku analizlerinin tamamlanması gerekiyor. Yani siz burada kimleri yaşatacaksınız.? Çok kıymetli hocam söyledi, zannediyorum. Sandra hanımefendi de söylediler: “Kimlik son derece önemli”. Yani restore edeceğimiz modern teknoloji ile donatılmış geleneksel mekanlarda kimleri yaşatmayı düşünüyorsanız, o insanlarla biraraya gelerek mutabakat sağlamanız lazım, onları kavramanız lazım, onların da bu mekanı kabulleri gerekiyor. Belki bazı yeni ilaveler gerekebilir, içeride bugünkü çağdaş ihtiyaçları karşılayacak birtakım yeni değişiklikler gerekebilir. Onları da anlayışla karşılamak lazım. Tabii bu sosyal analiz son derece önemli, buranın kimliğini koyacak olan da bir yerde bu. Süleymaniye’nin gelecek kimliği de zaten bu şekilde kararlaştırılmış olacak. Tabii ki buradaki kamuya ait mekanlar da var. Yani, sanki buradaki mekanların çoğu konutlarmış gibi düşünüyoruz ama Süleymaniye’de kamuya ait birçok sosyal yapı da var. Bu yapıların da mümkün mertebe orjinal fonksiyonlarına uygun bir şekilde canlandırılması ve hayata kazandırılması lazım. En azından Süleymaniye bazında geçmiş kültürümüzün bir örneğini korumak ve yaşatmak zorundayız. Süleymaniye’de gördüğünüz herşey; bir taşın işlenmesi bir mermerin yontulması, bir ağacın sanatkarca şekillendirilmesi, bizden önce geçmiş olan dedelerimizin halet-i ruhiyelerinin, kıymet hükümlerinin, hayata bakış açılarının, sanat ve felsefeyi yorumlamalarının ve bir yerde ruhlarındaki bütün inceliklerinin yansımasıdır. Tarihi çevreyi oluşturan eşyayı koruyabilirsek, birgün o eşyanın dilinden daha iyi anlayacak, o eşyayı yapan insanların halet-i ruhiyelerini kavrayabilecek, daha sağlıklı, daha uyanık bakan, daha iyi gören nesiller gelebilir diye ümit ediyoruz. Onun için de en azından bu pek nadide tarihi mimari mirasımızı bizler de en güzel bir şekilde korumak ve muhafaza etmek zorundayız.

Efendim, bundan sonraki safha kentsel tasarım ve ulaşım senaryolarının hazırlanmasına geliyor. Bütün bu verilerden sonra alternatiflerin plan haline getirilmesi, planların yasal süreç içinde tasdiki, gerekli koruma kurullarından geçirilmek suretiyle kesinleşmesi safhaları var. Bu kentsel uygulama çalışmalarında gördük ki Kamu Ortaklığı idaresinin başında, meselelere yaklaşımı ve tespitleri bize çok benzer olan ve yardıma hazır, meseleyi kavramış fevkalade kıymetli bir kardeşimiz var. Bu konuyu sanıyorum Kamu Ortaklığı İdaresi ile işbirliği yaparak altyapı ile ilgili birtakım giderlerin karşılanmasını temin etmemiz mümkün olacaktır. Tabii bu arada ben çok detaya inmiyorum, çok güzel teklifler var. Mesela Süleymaniye’nin ısıtılması için, müşterek ısıtma sisteminin yapılması gibi, çok güzel fikirler var, onlara da katılıyorum, ama detay olacak.

Efendim, bundan sonraki safhada fiziki verilerin çok iyi tahlil edilmesi ve ondan sonra uygulama projelerinin, restorasyon, restitüsyon projelerinin uzmanlar desteği veya uzmanlar eliyle hazırlanması da çok önemli. Yani mevcut eski eserleri çok iyi tahkik edebilmek lazım. Turgut Bey hocam, az evvel zikrettiler, eski eserden anlayan üç-beş kişi var. Tabii bu halkayı kendi lütuflarıyla genişletmek zorundayız, eski eserleri orjinallerine uygun, bir kültür ve sanat eserinin nasıl korunması gerekiyorsa o şekilde koruyarak gelecek kuşaklara kazandırmak zorundayız.

Efendim, bundan sonra geliyor, mülkiyetin yeniden tanımlanması safhası. Burada kullanıcılarla ve mal sahipleriyle birlikte alınacak kararlar çok önemli, kalmak isteyenler var, kalmak isteyip parası yetmeyip kredi bekleyenler var, buradan gitmek, satmak isteyenler var, hiçbir şey düşünmeyenler var. Yapılar arasında da sizin mutlaka arındırmanız gereken, yani sonradan yapılmış, muhdes, buraya yakışmayan, burası ile bütünleşmeyen son devre ait birtakım çirkin yapılar var. İşte bunların temizlenebilmesi ve bundan sonra gelecekle ilgili buradaki kararların alınabilmesi için, burayı kullananlarla ve sahipleriyle bir mutabakat lazım. Bunun akabinde kamulaştırma gereken yerlerde kamulaştırmaya gidilecek, satın alınması gereken yerler ise, satın alınacak ve kredi verilmesi gereken yerlerde de kredi mekanizması çalıştırılacak.

Efendim, bu hususda, belki bundan daha evvelki safhalarda ilgili tüm kuruluşlarla karşılıklı iletişimin sağlanması mutlaka gereklidir. Yani davanın halka anlatıldığı kadar, bu işle ilgili olan bütün kuruluşlara da anlatılması ve benimsetilmesi mutlaka gerekli diye düşünüyorum.

Efendim, ondan sonra ki safha, uygulama ile ilgili meslek içi eğitim safhası. Şimdi bir kültürü ve medeniyeti yüzyıla yakın bir zaman keserseniz ve ondan sonra yeniden başlamak isterseniz, önemli zorluklarınız var demektir. Bugün birkaç yüzyıl önce yapılmış bir camide bulunan bir kapıyı veya bir minberi yapabilecek dülger ustası Türkiye’de sayılıdır. Yani oradaki mekanları, mekanlardaki detayları taklit edebilecek sanatkarların yetişmesi, proje safhasında, kontrollük safhasında, her türlü uygulama safhasında, orada hizmet verebilecek, bütün elemanların birlikte yetişmesi gerekiyor. Zaten Sinan’ın eserleri de böyle değilmiydi. Hepsi toplumun kollektif ürünüydü. Sinan bir ustaydı, bir şefti, fakat onun arkasında müthiş bir orkestra vardı. Aynı orkestrayı yeniden tesis edemezsek, münferit hareketler başarısız kalır.

Burada şahsi bir tespitimi söylemek istiyorum. Bugün bazı sanatkarlar var, biz onlara bazı detayları teklif ettiğimiz zaman, yarısını dahi netice olarak alamıyoruz. Ama öyle bazı sanatkar da var ki, biz ona bir detayı verdiğimiz zaman çok daha iyilerini de yapabiliyorlar. İşte onlar hazır. Şimdi böyle bir hazır grubu da bu işin içinde mutlaka oluşturmak ve yetiştirmek, yani bir mektep olmak zorundayız. Tabii kıymetli hocalarımızın, bu işi en iyi bilenlerin ve Üniversitelerimizin önderliğinde.

Efendim, bundan sonra, uygulamalar ne suretle yapılacak karar vermek gerekiyor. İhale suretiyle mi, emanet suretiyle mi, sözleşmeli anlaşmalarla mı yapılabilir? Bu işin mahiyetine, büyüklüğüne ve önemine göre değişkenlik arz edecektir. İşin icabı ne ise o yapılır. İş yapılırken bir takım insanları burada kar da temin etmeleri en doğal hadisedir. Önemli olan neticelerin en sağlıklı biçimde, en kısa zamanda ortaya çıkmış olmasıdır. Tabii bütün bunları hazırladınız, uygulamalar da başlıyor, o takdirde yapıların nihai sahiplerinin haberdar edilmesi için, gerekli imajın oluşturulması sözkonusu. Yani siz bir suretle neticeyi halka intikal ettireceksiniz. Eğer bunları kamulaştırdıysanız veya satın alarak yapıyor iseniz, (zaten sahiplerine yardımcı olmak suretiyle yapılıyorsa hiçbir mesele yok) mutlaka bu nihai alıcıyı bulmanız lazım. O takdirde burada bir imaj oluşturulması gerekiyor. Zaten bu faaliyet sırasında, bu imaj da kendiliğinden oluşacak. Ayrıca çevreyi olabildiği kadar saf hale getirmek ve sonradan yapılmış olan uygunsuz yapıları da ayıklamak istiyoruz. Bu da zannediyorum, bu imajı güçlendirecektir.

Biliyoruz ki biz bu işleri yaparken, maalesef gelişmekte olan ülkelerdeki bürokratik engeller önümüze çıkacak. Ama çeşitli kurumların, üniversitelerin yardımı ile bunları da aştıktan sonra bizden sonra bu işi yapmak isteyenlere de aynı engellerin çıkmaması için merkezi yönetimle işbirliği yaparak yasalarda da gerekli değişiklikleri temin edeceğiz. Ortaya koyacağimiz işin ciddiyeti bunu sağlamaya yeterli olur sanırım.

Efendim, bizim arzu ve temennilerimizden oluşan izahatımız bu kadar. İnşallah bir dahaki sefer geldiğinizde Süleymaniye ve İstanbul’u bundan daha iyi görmek şansınız olur. “Mimari Mirasın Korunması” yerine “Tarihi ve Kültürel Sermayenin Çalıştırılması” desek nasıl olur diye düşünüyorum. Yani hep koruma koruma dedik, mirası korumak en zor şey, tarihte şahsi olarak bile mirasını koruyabilmiş çok az insan var.

Efendim, çok uzak yerlerden, çok kıymetli zamanlarınızı ayırarak ve lütfederek buralara geldiniz, bizlere yardımcı oldunuz, tavsiyelerinizi aldık, sıkıntılarımızı dinlediniz. Bütün gayretlerinizden dolayı sizlere son derece minnettarız. İstanbulda her zaman sizleri ağırlamaya hazırız. Sizlere teşekkür ediyor, iyi günler diliyor ve bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar temenni ediyorum. Sağolun, varolun.

En derin saygılarımla.

Ali Yılmaz ÖRNEK

İstanbul Büyükşehir Belediyesi

Başkanlık İmar Danışmanı

I R C I C A D O S Y A S I

ÖZET BİLGİ:

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait 27.02.1995 tarihli IRCICA Genel Direktörlüğü’ne hitaben gönderilmiş işbirliği yazısı çerçevesinde (Ek-1), Tanzim olunan protokol gereği gerek Büyükşehir Belediyesi ve gerekse IRCICA teşkilatı karşılıklı yükümlülükler üstlenmişlerdir.

Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın “İstanbul ve Süleymaniye” konulu Workshopla ilgili yazısında Büyükşehir Belediyesi Başkanlık İmar Danışmanı Yük. Mimar Ali Yılmaz Örnek gerekli çalışmayı yapmakla yetkilendirilmiştir.

Başkanlık İmar Danışmanlığı’nca görevlendirilen Yük. Mimar İsmet Şahin ile IRCICA Genel Müdürlüğü’nce görevlendirilen Dr. Amir Pasiç’in hazırladıkları GÜNÜMÜZDE MİMARİ MİRAS PROGRAMI ÇERÇEVESİNDE “İSTANBUL VE SÜLEYMANİYE ATÖLYE ÇALIŞMASI” organizasyon protokolu; Büyükşehir Belediyesi adına Başkanlık İmar Danışmanı Yük. Mimar Ali Yılmaz Örnek ve IRCICA Genel Müdürü Prof. Dr. Ekmelettin İhsanoğlu tarafından 2 Mayıs 1995’de imzalanmıştır. (Ek-2)

GÜNÜMÜZDE MİMARİ MİRAS PROGRAMI ÇERÇEVESİNDE,İSTANBUL VE SÜLEYMANİYE ATÖLYE ÇALIŞMASI ORGANİZASYONU AÇIKLAMASI

İŞİN ADI : İstanbul ve Süleymaniye Atölye Çalışması

GERÇEKLEŞTİRİLEN

PROGRAM :

- Büyükşehir Belediyesi yetkilileri ve Tarihi Çevre gurubu ile yerli yabancı akademisyenler ve konuyla ilgili uzmanların katılımı sağlanarak tebliğler sunulması Büyükşehir Belediyesi denetiminde, stüdyo çalışması gerçekleştirilmesi, elde edilen önerilerin jüri önünde, değerlendirilmesi ve sonuçların yayınlanmak üzere sonuç bülteni haline getirilme çalışmalarının Büyükşehir ve IRCICA ile birlikte gerçekleştirilmesi. (Ek.3)

Bu çalışmaya katılanların listesi (Ek.4.)’dedir.

IRCICA TARAFINDAN GÖNDERİLEN

FATURA SURETLERİ İNCELENDİĞİNDE;

Yapılan masrafların sadece Süleymaniye Programıyla sınırlı olup olmadığının belli olmaması,

Uçak biletlerinin görevlendirilmiş ya da proğram dahilinde davet edilmiş kişilerle ilişkilerinin tam belirlenmemiş olması,

Kırtasiye ve fotokopi giderlerinin Süleymaniye Programını çok aşacak şekilde görülmesi,

Şöförler yada gezi proğramlarına dair giderlerin ilgili protokolle ödenebilirliğinin bağdaştırılamaması,

Yemek giderleri ile katılımcıların bağlantısı ve ne kadarının Süleymaniye Proğramına ait olduğunun belirsiz olması,

Keza otel giderlerinin yine aynı nedenlerle değerlendirilememesi,

Benzer nedenlerden dolayı proğram ayrıntılarından hareketle yapılacak değerlendirmenin; Prokoldeki geneldeki total değerlendirme yaklaşımı arasında kurulacak bağlantının mevzuata uyarlamasının nasıl halledileceğinin belli olmaması,

gibi hususlardan dolayı yapılacak incelemede hangi uygulamanın tatbik edileceği tam bilinememektedir.

Talep edilen masraflara ait döküm listesi;

FATURALAR

Kırtasiye Giderleri

16.06.1995

Kırtasiye

7.043.400-,TL

15.08.1995

Mermer Afyon

4.600.000-,TL

16.08.1995

Sertifika Kağıdı

4.600.000-,TL

07.08.1995

Kırtasiye

2.415.000-,TL

18.08.1995

Fotokopi

3.800.000-,TL

18.08.1995

Kırtasiye

4.795.000-,TL

16.08.1995

Kırtasiye

575.000-,TL

18.08.1995

Ciltleme

1.242.000-,TL

18.08.1995

Fotokopi

1.817.000-,TL

28.07.1995

Renkli Fotokopi

4.460.000-,TL

15.08.1995

Fotokopi

2.788.750-,TL

15.08.1995

Fotokopi

1.259.280-,TL

14.08.1995

Fotokopi

382.950-,TL

19.07.1995

Afiş-Dergi

64.840.000-,TL

27.07.1995

Fotokopi

7.720.000-,TL

Yemek Giderleri

03.08.1995

Yemek

7.640.000-,TL

01.07.1995

Yemek

27.983.000-,TL

Yemek

77.340.000-,TL

Tercüman Giderleri

26.07.1995

Simultane Tercüman

6.969.248-,TL

27.07.1995

Simultane Tercüman

8.972.000-,TL

Otel Giderleri

21.08.1995

Otel

43.851.500-,TL

23.08.1995

Otel

290.610.500-,TL

05.08.1995

Otel

308.763.000-,TL

07.08.1995

Otel

101.692.500-,TL

31.07.1995

Otel

21.950.000-,TL

31.07.1995

Otel

70.560.000-,TL

24.07.1995

Otel

173.550.000-,TL

17.07.1995

Otel

42.697.200-,TL

13.07.1995

Otel

28.974.000-,TL

12.07.1995

Otel

65.762.200-,TL

18.08.1995

Otel

20.200.000-,TL

Gezi Giderleri

05.07.1995

Şöför

21.600.000-,TL

27.07.1995

Şöför

25.200.000-,TL

07.08.1995

Safranbolu

35.000.000-,TL

31.07.1995

Edirne

17.000.000-,TL

17.07.1995

Konya

40.000.000-,TL

Uçak Biletleri Giderleri

1400 $ – 385 $ – 521 $ – 450 $ – 924 $ – 200 $ – 900 $ – 200 $ – 200 $ – 900 $ – 900 $ – 373 $ – 450 $ – 200 $ – 450 $ – 370 $ – 400 $ – 580 $ – 450 $ – 500 $ – 399 $ – 450 $ – 660 $ – 910 $ – 350 $

Çeşitli Faturalar

7.000.000-,TL – 4.600.000-,TL – 4.600.000-,TL – 18.865.500-,TL – 120.807.140-,TL – 271.145.200-,TL – 30.971.505-,TL – 30.783.110-,TL – 18.664.055-,TL -

Proje Mimarlarına Verilen Ücret

9680 $

SONUÇ DURUM TESBİTİ VE ÇÖZÜM ENERİSİ

IRCICA İLE YAPILAN PROTOKOL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ BAŞKANLIK HUKUK MÜŞAVARLİĞİNCE YETERLİ BULUNMAMIŞTIR.

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ENCÜMENİ’NCE İSTENEN İHALE EVRAKLARI IRCICA TARAFINDAN YERİNE GETİRİLEMEMEKTEDİR.

HİZMET SÖZLEŞMESİ İLE SÖZ KONUSU ÇALIŞMANIN YAPILMASINA DAİR İŞLEM; IRCICA’NIN KAMU KURUMU NİTELİĞİNDE OLMAMASI VE İLGİLİ MEVZUATA GÖRE EVRAK SUNAMAMASINDAN DOLAYI GERÇEKLEŞTİRİLEMEMEKTEDİR.

BENZER İŞLERİN ÜCRET KARŞILIĞI YAPABİLMESİNE DAİR IRCICA GEREKLİ EVRAK VE FORMALİTEYİ YERİNE GETİREMEMEKTEDİR.

ÖNERİLEN ÇÖZÜM

IRCICA TARAFINDAN ÜRETİLEN ÇALIŞMA VE SONUÇLAR BÜYÜKŞEHİR TARAFINDAN SATIN ALINABİLİR.

IRCICA TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLEN BİLİMSEL SONUÇLAR YARARLANILMAK ÜZERE BELEDİYE ŞİRKETLERİ TARAFINDAN SATIN ALINABİLİR.

IRCICA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDAN VE MALİYE BAKANLIĞI’NDAN DOĞRUDAN HİZMET SÖZLEŞMESİ YAPMAK YADA İHALEYE GİRMEK ÜZERE YETKİ İSTEYEBİLİR.

İHALE MEVZUATI DIŞINDA BAŞKA BİR YOL ARANABİLİR.

DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDA KONU İLE İLGİLİ

YAPILAN KONUŞMALAR

IRCICA’dan yetkili Hidayet NUHOĞLU’nun isteği üzerine Dışişleri Bakanlığı’ndan bazı yetkililerle görüşmeler yapıldı.

Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu ve Yakındoğu ile ilgili uzmanlardan Berrin TULUN ile yapılan görüşmede Türkiye’nin ilgili kuruma parasal katkısı olduğunu bu çerçevede konunun halledilmesi gerektiğini belitti. IRCICA’nın Milletlerarası kuruluş olduğunu açıklayarak bunun dışında görüş belirtmekten ve ek görüş açıklamaktan kaçındı. Yine Dışişleri Bakanlığı Kültür Dairesi’nden Bora KERİMOĞLU benzer şekilde açıklama yaptı. Ayrıca Daire Başkanı Seçkin ÇETİNEL’li benzer endişeden bahsetti.

Konuyla ilgili net yetkilendirme için ilgili kurumun Dışişleri Bakanlığı nezdinde ve Maliye Bakanlığı nezdinde bu konu ile ilgili yetki ve izin almasının doğru olacağı anlaşılmıştır.

IRCICA TARAFINDAN AÇIKLANAN

VE PARA TALEBİNE MESNET OLARAK LİSTELENEN DAHA ÖNCEDEN ÖNGÖRÜLMÜŞ MASRAFLAR İLE GERÇEKLEŞEN ÖDEMELERİ GÖSTERİR LİSTE EKTE SUNULMUŞTUR

İ Ç İ N D E K İ L E R

1- ÖZET BİLGİ

a) Başkanlık Yazısı,

b) Protokol Metni,

2- SONUÇ DURUM TESBİTİ VE ÇÖZÜM ÖERİSİ

3- GÜNÜMÜZDE MİMARİ MİRAS PROGRAMI ÇERÇEVESİNDE İSTANBUL VE SÜLEYMANİYE.

4- IRCICA TARAFINDAN GÖNDERİLEN FATURA SURETLERİ İNCELEMESI

5- IRCICA TARAFINDAN AÇIKLANAN VE PARA TALEBİNE MESNET LİSTE

6- DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NDA KONU İLE İLGİLİ YAPILAN KONUŞMALAR

7- HİZMET KARARI FOTOKOPİSİ (İŞLEM GÖRMEDİ)

8- YAPIM İHALESİ ONAY BELGESİ (İŞLEM GÖRMEDİ)

9- BUROŞÜR

10- PROĞRAM SONUNDA ÜRETİLEN PROJELER, VERİLEN TEBLİĞLER VE SONUCUN AÇIKLANDIĞI AYRINTILI KATALOĞUN BASIM HAZIRLIKLARI SÜRDÜRÜLDÜĞÜNDEN DOSYAYA EKLENEMEMİŞTİR.

İSTANBUL VE SÜLEYMANİYE KONULU WORKSHOP

T.C.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

Planlama ve İmar Daire Başkanlığı

ŞEHİR PLANLAMA MÜDÜRLÜĞÜ

İSTANBUL VE SÜLEYMANİYE KONULU WORKSHOP

Dosyası tetkik edilmek üzere tarafımızdan tanzim edilmiştir.

Sinan BÖLEK

ŞEHİR PLANLAMA MÜDÜRÜ

ALTAN RAŞİT CİVAN : AÇILIŞ KONUŞMASI

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı

Genel Sekreter Yardımcısı

Sayın başkan, muhterem hocalarım, değerli konuklar ;

İstanbul’un yaşanılabilir bir kent olabilmesini sağlayacak böyle bir çalışmanın başlaması için, öncelikle bu çalışmayı düşünen ve çalışmanın gayreti içinde olan bütün arkadaşlara bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyor, hepsine şükranlarımı arzederek, konuşmama başlıyorum.

Değerli konuklar, Süleymaniye İstanbul’un yaşanılabilir bir kent olabilmesi için öncelikle ele alınması gereken bölgelerden birisi. Günümüz İstanbul’unu planlama açısından çok kısa ele alarak konuşmama devam etmek isterim. İstanbul’umuz şu anda 1990 sayımlarına göre 7.5 milyon, günümüzde 12 milyon nüfusa ulaşmış megapol bir kent görünümünde ve maalesef böylesine metropolleşmiş, megapol bazına gelmiş bir kentin Nazım Planı, uygulanabilir, uygulanması mümkün olan bir Nazım Planı, yok.

Göreve geldiğimiz 1994 Nisan ayı itibariyle, ilk olarak yapmamız gereken iş, “en kötü plan, plansızlıktan iyidir” teziyle bir planın hazırlanmasıydı ki, 1995 Nisan ayında, 1/50.000 Nazım Planımızı yaptık ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisine sunduk. Tabii plan uygulamaya geçme aşamasına geldi, ama planımızın konumuzu, özellikle sizleri ilgilendiren Süleymaniye bölgesini ele alırken İstanbul’un diğer bölgelerini de ele almamız gerektiği, üzerinde basarak durmamız gereken bir noktadır. 1993 yılında megapol olarak düşünülen bizden önceki dönemde yapılmış olan, fakat uygulanabilirliği olmayan Nazım Planın 2005 yılı için hedef, (burası çok önemli) 18 milyon nüfus tespit edilmiş ve kabul edilebilir durumda plana geçirilmiştir. Bizim planımızda ise, 2010 yılı için 12 milyon nüfus planlanmıştır. Değerli konuklar, yanlış duymadınız, 12 milyon. Tarihi yarımadadaki gündüz 800 kişi/hek., gece 300 kişi/hek. olan nüfusu gündüz-gece 300 kişi/ hek.’a nasıl çekebiliriz? İşte 12 milyon planladığımız nüfusun içinde bu vardır. Değerli konuklar; tarihi yarımadanın gece-gündüz nüfusunun 300.000 olması, zaten sözümün başında belirttiğim gibi 12 milyon nüfusa ulaşmış bir İstanbul’da 2010 yılında 12 milyonda tutulacak bir nüfus üzerinde düşünülecek bu konu, siz değerli bilim adamları ve katılımcıların gayretleriyle gerçekleşecek.

Bizim en büyük sorunumuz plansızlık. Bir plan hedeflenerek, içerisinde yeterli çalışma ve yerleşim bölgesi oluşturulmamıştır. Bir önceki nüfusun % 65’i Avrupa yakasında, geri kalan % 35’i Asya yakasında yaşıyor. Ama işyerlerimizin % 75’i Avrupa, % 25’i Asya yakasında, dolayısıyla % 35- % 25 oranından doğan % 10’luk fark Boğaz’da 1. ve 2. Boğaz köprüsü’nü ve ifade etmek istemediğim 3. Boğaz köprüsü ( zira köprü yerine tüp geçit hep gündemimizde kalmıştır ve bundan sonra da İnşaallah böyle devam edecektir) veya tüp geçit ve Boğaz’daki bundan sonra olacak her geçişin bağlantı yollarının çevresinde oluşacak plansız yapılaşma, maalesef çarpık yapılaşmayı da artıracaktır. Örneğin; 3. köprünün kuzeyde yer almasıyla bu bölgedeki yapılaşma, İstanbul’un akciğerleri olan yeşilin ortadan kalkmasına neden olacaktır.

Değerli konuklar; ben bu çarpık yapılaşmanın ve nüfusu 2005 veya 2010 yılında 12 milyonda nasıl tutmamız gerektiğinin bir örneğini vermek için konuyu biraz dağıttım, toparlıyorum. Şimdi konumuz gerek Süleymaniye’de, gerek Eyüp Sultan’da ve gerekse Zeyrek’te tarihi eserlerimizin korunmasında. Sadece yapının korunması değil, bölgenin de koruma altına alınmasına bağlı olarak (bölgeye ait biraz önce söylediğim rakam çok önemlidir) gece-gündüz nüfusunun dengesinin sağlanması ile birlikte tüm şehir için sağlayacağımız bizim planımız, projemiz doğrultusunda İstanbul artık bir sanayi kenti olmaktan çıkarılarak, kültür-sanat ve turizm merkezi olmak durumundadır. Bu düşünceden hareketle, korunması gerekli bölgelerimizdeki sanayinin dışarıya, yani İstanbul ili bazında düşündüğümüz Nazım Plan içerisinde sanayi ve işyerlerinin, İstanbul 3030 veya metropol sınırları dışına çıkarılması halinde, bu nüfusun dengesi sağlanabilecektir. Bu “İstanbul’un kurtarılması” demektir.

Burada bir düşüncemizi tekrar ifade etmek istiyorum. İstanbul’da ve Türkiye’de yaşayan ve İstanbul ile bağlantısı olan herkesin “kurtarın İstanbul’u ” demeye hakkı yoktur. Bu kişilerin hepsinin “kurtaralım İstanbul’u” demek yükümlülüğü vardır. Buradan hareketle İstanbul’u artık sanayi kenti dışına alarak, bir sanat-turizm ve kültür merkezi haline gelmesinde ve bu düşüncemizin oluşmasında her türlü teklife, desteğe açık olduğumuzu bir kez daha ifade ederek, hepinizi saygı ile selamlıyorum.

PROF. DR. CAHİT BALTACI

KONU: İslam Şehir Geleneği İçinde İstanbul’un Kültürel Yapısı

Burada bu toplantıyı düzenleyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve IRCICA’ya şükranlarımı arzediyorum. İstanbul gibi, 1500 yıllık bir zamanda, birçok tarihi içinde barındıran ve 49 farklı ismi olan bir şehri tanımak kolay değildir.

Konstantiniye adı ile, 1934’ten bu yana dünyanın muhtelif yerlerinde bir dizi kongre yapılmıştır. Geçtiğimiz yıl bu kongrelerden sonuncusu Amerika’da idi. Bizde ise, İstanbul konferanslarına henüz başlanmamıştır.

İslam şehri d

12 Temmuz 2007

Geleceğin Mesleği, Doğal Kaynak Yönetimi

Geleceğin mesleği, doğal kaynak yönetimi

Rezzan HASANBEŞEOĞLU

‘Fonların, insanların, kurumların yönetimi oluyor da havanın, suyun, ormanın, toprağın, kıyıların yönetimi neden olmasın? Aslında hızla tükettiğimiz doğadan tasarruf çok önemli. Kaynaklarımızın ve atıklarımızın akıllı kullanımını şimdiden dikkate almalıyız. 21′nci yüzyılda fon yöneticisi kadar, doğal kaynaklar yöneticisine de gereksinim olacak. Turizm için yeni alanlar gerektiğinde hangi kıyılardan özveride bulunulacak, buna kim karar verecek?”

Bu sözler Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı (ÇEVKO) Genel Sekreteri Erol Metin’e ait. Geçen ay Cenevre’deki 4. Dünya Geri Kazanım Kongresi’ni izleyen Metin’e göre ekonomik, sosyal, ekolojik çıkarlar doğal kaynak yönetiminin önemsenmesini zorunlu kılıyor. Gıda, kıyafet, otomobil kadar gerekli toprak, su, maden, enerji… Gün geçmiyor ki Ortadoğu’daki su kıtlığı konusunda bir haber olmasın. Geçenlerde Amerikan The New York Times Gazetesi’nin ilk sayfasında bölgesel su sıkıntısının istikrar ve barış açısından ne denli önemli olduğu vurgulanıyordu. Şimdilik pek önemsenmeyen, doğal kaynakların sonsuz olduğu varsayılan konuda Metin uyarısını şöyle detaylandırıyor:

”Bu bir zincir. Doğal kaynak, tüketim ve atık. Bu alanda müthiş bir savurganlık yaşanıyor. Suyu alıyoruz, kullanıyoruz ve kirli suları umursamıyoruz. Geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor; ya sonrası? Atıkları, tabiatın sunduğu kadar has bir kaynağa dönüştürmek hiç kolay değil. Atıkla uğraşmak, atıktan yararlanmak çok daha zor ve karmaşık. Öyleyse kaynakların zamanında, toplumun gereksinimlerine göre doğru ve akıllıca yönlendirilmesi hayati değer taşıyor.”

Peki bu konuda neler yapılabilir? Kaynak yönetimi ve kaynak tüketiminde global gelişmeler göz ardı edilmeden ulusal rotalar çizilebilir. İşin temeli tabii ki bilimsel araştırmalar. Kaynak imkanları araştırılıp sorgulanacak. Tabiatın fonları nelerdir, bir, bir saptanacak. Örneğin camın öz maddesi kum. Kum stoklarımız, tüketim oranlarımız, bunların geri dönüşümü gibi son veriler çok yararlı. Kaynakların ya da fonların nasıl kullanıldığı daha kapsamlı, daha derin bir konu. Bir başka örnek vermek gerekirse petrolden söz edelim. Petrol tüketimindeki vurdumduymazlık tüm dengeleri alt üst edebiliyor.

ÇOK YÖNLÜ BİRİKİM GEREKLİ

Sizleri 21′nci yüzyıla ışınlasak ve böyle bir meslek için ne tür donanımlar gerektiğini sorsak ne dersiniz? Bir düşünün, yanıta Metin de eklemeler yapmak istiyor. O der ki doğal kaynakları yönlendirmek gibi muazzam bir sorumluluğu üstlenecek kişi birden fazla konuda bilgi, deneyim özetle birikim sahibi olmalı. Bir dalda uzmanlık kesinlikle yeterli olmaz, daha doğrusu sınırlı bir altyapıyla böyle bir işin üstesinden gelinemez. Ekonomi, mühendislik, çevre koruma, sosyoloji, psikoloji ve finansman yönetimini bilmek gerekli. Çok yönlü bir çarkı döndürebilmek için çok bilgili, çok yetenekli olmalı.

Atık yönetiminin koşulları var mı? Tüketimin hızla arttığı, çöp dağlarının oluştuğu bir ülkede cam, plastik, metal, kağıttan geri dönüşüm sağlanabilir mi? Metin’e göre, böyle bir işin ekonomisi, potansiyeli mevcut. Emek-yoğun bir işgücü var. Toplumsal bilinç ve duyarlılık konusundaki tepkiler ümit verici. Doğru, inandırıcı, açık ifadelerle halkın yönlendirilmesi halinde sonuç alınıyor. Akademik çevrelerin işbirliğiyle plan ve proje geliştirilmesi, ulusal gerçeklerin doğru, akılcı bir yöntemle netleştirilmesi, sanayiyi, yerel yönetimleri, toplumun farklı kesimlerini ortak çıkara yöneltecek motifler, promosyonlar, yasalar, yaptırımlarla ve önyargılardan uzakta hedefler vurulabilir.

ÇEVKO’nun bu alanda katettiği yol ya da kısaca başarısı nedir? Peter L. Hirsch’ün ”Tutkuyla Yaşamak” kitabının kapağındaki, ”Başarıyı tayin eden yaşamımızın koşulları değil, bizim bunlara verdiğimiz yanıttır” sözünü anımsatan Erol Metin, sonuca giden yolu tıpkı kitaptaki gibi iddia, inanç, amaç ve değerler, tutum, odaklanma, hedefler şeklinde sıralıyor. Genel Sekreter, ÇEVKO’nun ambalaj ve geri kazanım-kaynak yönetimi gibi engin bir alanda minik bir halka olsa da kurulduğu 1991′den bu yana bir bilinç, bir hareket, bir ışık olduğunu savunuyor.

Metin uçaktaki sohbetimizi şöyle noktalıyor: ”Ne bir insan, ne sanayi, ne hükümetler tek başına bir şey yapabilir. Herkesin belirli sorumluluklar içinde ortak hareketini sağlamak gerekli. Bu yönde oluşmuş birçok proje var. Bu da bir başarıdır. ”

12 Temmuz 2007

Adil doğançay

Adil Doğançay

1900 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Tüccar Ali Bey’dir. Eyüp Rüştiyesi’nde okurken Şerif Renkgörür’den, Harita Mühendislik Mektebi’nde okurken Diyarbakırlı Tahsin Bey’den ders alan Doğançay, 1920 yılında bu mektebi bitirmiş ve İstiklal Savaşı’na katılmıştır. Meslek hayatı boyunca asla sanattan kopmayan sanatçı, çoğu zaman tabiattan çalışmıştır. Önceleri detaya inerek realist çalışan Adil Doğançay, bu ilk eserleriyle dikkat çekmiştir. Daha sonraları empresyonist bir anlayışa yönelen ressam 1990 yılında vefat etmiştir.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy