‘do a’ Arama Sonuçları

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Hayatı

AİLESİ ve ÇOCUKLUĞU

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

   1881 yılında bir gün. Bugün Yunanistan’ın içerisinde bulunan Selanik’te Ahmet Subaşı mahallesinde pembe evde bir erkek çocuğu dünyaya gelir.

   

   Baba Ali Rıza, yavrusunun kulağına adını fısıldar. MUSTAFA

   

   Zübeyde hanımın ve Ali Rıza beyin Mustafa’dan daha önce Fatma, Ömer ve Ahmet isminde üç çocukları olmuştur. Ancak Mustafa doğduğunda bu kardeşlerden hiç biri hayatta değildir.     

   Anne Zübeyde hanım, güzel yüzlü, dini inançlara sıkı sıkıya bağlı bir Türkmen kadınıydı. Zübeyde hanımın atalarının, Rumeli’nin Osmanlılar tarafından fethedilmesi sırasında, Anadolu’dan Rumeli’ye göç eden ve batı Makedonya’daki Vodina ilçesinin batı tarafındaki Sarıgöl bucağına yerleşen, Türk boylarından olduğu bilinmektedir. Bu boyların Anadolu’da Konya ve Aydın taraflarından geldikleri sanılmaktadır.(1)     

   

   Zübeyde hanımın babası, Selanik’in Langaza kazasında toprak ve ticaretle uğraşan, Sofuzade Feyzullah ağadır.

   

    Baba Ali Rıza ise Selanikli olup babası Ahmet efendidir. Amcası mahalle mektebinde hocalık yapan Hafız Mehmet efendiydi. Sakalının kızıl renkli olmasından dolayı, kendisine ‘kırmızı Hafız Efendi’ denirdi.

Zübeyde hanım, Mustafa’yı dünyaya getirdiği zaman 20 yaşında idi. Baba Ali Rıza efendi o sıralarda gümrük memurluğu yapmakta iken daha sonra bu görevinden ayrılacak, keresteci Cafer efendi ile bir ortaklık kurarak kereste tüccarlığı yapacaktır. Kısa süre için tuz tüccarlığı da yapan Ali Rıza Bey 47 yaşında iken genç yaşta öldü. Eşi Zübeyda hanıma Ali Rıza beyden, iki mecidiye(40 kuruş) aylık ve 7 yaşında Mustafa ile kardeşi Makbule kalmıştır.

OKUL YILLARI

 Mustafa okula babası hayatta iken başladı. Ancak Ali Rıza bey oğlunun çağdaş bir eğitim görmesi için, yeni açılan Şemsi Efendi okuluna gitmesini, annesi Zübeyde hanım ise oğlunun ilahilerle, dualarla mahallenin, eski ve dini eğitim veren okuluna verilmesini ,istiyordu. Bu durum aile içinde tartışmalara neden ve sonunda ortak çözüm bulundu. 1887 yılında Mustafa önce yeni elbiselerini giyip, boyuna içinde eski elif-ba ve Kur’an bulunan sırmalı çantasını takarak annesinin arzu etmiş olduğu gibi ilahilerle ve dualarla eski mahalle mektebine başladı. Bir kaç gün sonra da oradan ayrılarak, ilahisiz, törensiz Şemsi Efendi okuluna geçti.

    

    İşte böylece hem güzel yüzlü, dinine sıkı sıkıya bağlı anne Zübeyde hanımın istediği, hem de iyi ve temiz düşünceleri ile oğlunun önünü açmış olan baba Ali Rıza beyin dileği gerçekleşmiş oldu. Mustafa babasına bu sebeple çok şey borçluydu. Ne yazık ki, ilerde ‘ANADOLUNUN ÜZERİNE BİR GÜNEŞ GİBİ DOĞACAK OLAN MUSTAFA’ nın başarılarını, baba Ali Rıza Bey göremeyecektir.

    

    Ali Rıza bey Kasım 1893 tarihinde ölümü, geride kalan ailesinin Selanik’ deki yaşamını, maddi güçlüklerden dolayı olanaksız kıldı.

     Bu nedenle Zübeyde hanım yanına çocuklarını da alarak , annesi Ayşe hanımın üvey erkek kardeşi olan Hüseyin Ağa’nın kahya olarak çalıştığı, Selanik yakınında Langaza’daki Rapla çiftliğine gider. Hüseyin ağa üvey bir dayı olmasına rağmen, iyi ve temiz kalpli bir insandır. Zübeyde hanım ve çocuklarına yakın ilgi gösterir. Ancak MUSTAFA bu çiftlik evinde uzun süre kalmak istemez. Okumak ve büyük insan olmak amacındadır.

   Neticede tekrar, Selanik’e dönülmeye karar verilir. Mustafa, Selanik’te Mülkiye Rüştiye’sine (orta okul) başlar. Fakat burada öğrenci iken Mustafa’nın başından tatsız bir olay geçer. Bir sınıf arkadaşı ile kavga etmesi sonucu, sarıklı hocası ‘Kaymak Hafız’dan eli yüzü kanayana kadar dayak yer. Daha önceden de çiçek bozuğu ‘Çopur Hafız Nuri Efendi’ ile de anlaşmazlığı olmuştu. Fakat bu ikinci olay O’nu çileden çıkarır ve okuldan ayrılır. Bu ayrılış Mustafa’nın hayatındaki dönüm noktalarından biridir. Çünkü esas mesleğini seçmeye karar vermiştir: Askerlik

ASKERLiK HAYATI

    15 şubat 1915 Çanakkale savaşlarının başlangıcıdır. Mustafa Kemal ilk günden beri elindeki kuvvetler ile savaşın başında ve içindedir. Var güçleriyle Çanakkale boğazına saldıran düşman kuvvetleri 18 Mart 1915′de denizdeki savaşta yenilir. Fakat, İstanbul’a ulaşmak isteyen İtilaf Devletleri bu kez de karadan şanslarını denemeye kalkarlar.

   Bu arada 25 Nisan 1915 sabahı acı bir olay olur. Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayı Gelibolu ve Ege denizi tarafında gelecek bir kara savaşını düşünmemektedir. Bu konuda hazırlıklı da değildir. Ancak Mustafa Kemal, düşmanın, ölü bir konumu olan Arıburnun’dan çıkartma yapacağını anladığı için, emri altındaki 57. Alayı Kocaçimen mevkine getirir. Mustafa Kemal Conkbayırına vardığı sırada 9. Tümene bağlı 27. Alayın askerlerinin Conkbayırına doğru kaçtıklarını görerek önlerini keser ve sorar,

-Nereye gidiyorsunuz?

-Düşman geldi.

-Nerede?

   Kaçan askerler 261 rakımlı tepeyi işaret ederler. Gerçekten de, düşman önünde hiçbir engel olmayan tepeye doğru yaklaşmaktadır. Mustafa Kemal’in yanında ise bir, iki subay ve kaçan erlerden başka kimse yoktur. Kendi Alayı hala Kocaçimen’dedir. Hemen kumandayı ele alarak emir verir.

-Düşmandan Kaçılmaz.

-Cephanemiz yok.

-Cephanenizden daha güçlü süngünüz var.

-Süngü tak hücum

    Hemen arkasından ALLAH ALLAH sesleri bütün ovaya yayılır. Kahraman Türk askeri şimdi süngüsüyle, boğaz boğaza çarpışmaktadır. Bu mücadele neticesinde biraz zaman kazanılmış ve 57. alay savaş alanına yetişmiştir. Sabah saat 10′da şanlı 57. alay, Mustafa Kemal’in şu emri tekrar hücuma geçer.

    “SİZE BEN TAARUZ EMRETMİYORUM. ÖLMEYİ EMREDİYORUM. BİZLER ÖLÜNCEYE KADAR GEÇECEK ZAMAN İÇERİSİNDE, YERİMİZİ BAŞKA KUVVETLER VE BAŞKA KUMANDANLAR ALABİLİR. İLERİ.”

   Bu savaşı Türk ordusu kazandı. Ancak 57. Alay tümüyle şehit düştü. 1 Haziran 1915′de Mustafa Kemal Albaylığa yükseldi.

   Bu yenilgiye rağmen İtilaf Devletleri 6/7 Ağustos gecesi Anafartalar’a asker çıkarıldı. şiddetli çarpışmalar başladı. Bu sırada kurulan Anafartalar Grup Komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal 10 Ağustos’daki çarpışmalarda düşmana büyük kayıplar verdirdi. Düşmanın Conkbayırı’na yerleşmesini engelledi.

   Bu savaşlar için, İngiliz Kuvvetleri Kumandanı Hamilton, yazdığı “Gelibolu Savaşları” adlı kitabında şöyle der;

“TÜRKLER BİRBİR ARDINCA ALLAH, ALLAH HAYKIRIŞLARIYLA HAKİKATEN PEK YİĞİTÇE SAVAŞTILAR. BU SAVAŞI YAZI İLE ANLATMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR”.

   İngilizler, bütün çırpınmalarına rağmen,kahraman Mehmetçiğin ve eşsiz Mustafa Kemal’in savunma hatlarını aşıp, Çanakkale boğazını geçemezler ve 20 Aralık 1915 günü Çanakkale’de çekilmeye başlarlar.

   Bu geri çekilişi İngiliz yazar Alan Moorehead ‘Gelibolu’ adlı kitabında şöyle anlatır.

    ‘O genç ve dahi Türk şefinin, o esnada orada olması müttefikler bakımından talihin en acı darbelerinden biridir.’

   Çanakkale’de 251309 Mehmetçiğimiz şehit olurken; İngilizler ve Anzaklar 205000, Fransızlar ise 47000 kayıp veriyorlardı.* Çanakkale savaşlarından sonra İstanbul’a dönen, Mustafa Kemal Edirne’de bulunan XVI. Kolordu Komutanlığına atandı. (11 Mart 1916). Kısa sürede bu görevde kalan Mustafa Kemal Rusların Erzurum’a kadar inmesi üzerine II. Kolordu adıyla yeni kurulan orduya tayin edildi. Mustafa Kemal 16 Mart 1916 günü Diyarbakır’da, 26 Mart 1916 XVI.Kolordu’nun komutasını üzerine aldı.

   Mustafa Kemal 1 Nisan 1916 tarihinde Generalliğe yükselir.

   Bu terfi ile ilgili bir olaya burada kısaca değinelim.

   Mustafa Kemal’in Çanakkale zaferinden sonra paşalığa terfi etmesine kesin gözü ile bakılıyordu. Ancak haftalar geçmesine rağmen İstanbul’dan haber gelmiyordu. Nihayet İstanbul’da Talat Paşa’nın başkanlığında İttihat ve Terakki’ nin genel merkezinde, Mustafa Kemal’in terfii görüşülürken, içeri Enver Paşa girer. Konuyu anladıktan sonra, cebinden bir katlı kağıt çıkarır ve toplantıda bulunanlara:

   “Siz Mustafa Kemal’i tanımazsanız. O hiç bir rütbe ile memnun olmaz. General olur, korgeneral olmak ister. Korgeneral olur Orgeneral olmak ister. Orgeneral olur Mareşal olmak ister.” der.    

   Daha sonraları bu konuşma Mustafa Kemal’e aktarıldığı zaman Mustafa Kemal şöyle demiştir:

   “Ben Enver’in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim.”

   1 Nisan 1916 tarihinde Generalliğe yükseltilen Mustafa Kemal, bu rütbe ile Ruslara karşı II. Ordu’ya bağlı XVI. Kolordu Kumandanı olarak, Muş ve Bitlis’te iki büyük zafer kazandı. II. Ordu Komutan vekilliğine atandı. Kurmay okulundan ve Selanik’ten tanıdığı Albay İsmet (İnönü) bey ile yakından tanışmak ve çalışmak imkanını buldu.(23 Mayıs 1916)

   1916 Yılının ortalarına doğru Mustafa Kemal ülkenin ve ordunun içinde bulunduğu durumu anlatan bir rapor hazırlar ve bu raporu başkomutan vekiline ve hükümete sunar. Rapordaki görüşler Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından benimsenmez. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa görevinden istifa eder ve İstanbul’a döner.

   İstanbul’da bulunduğu sırada Alman imparatorunun İstanbul’a yaptığı ziyareti iade etmek üzere Veliaht Vahdettin’ in Almanya’ya gönderilmesi için hazırlıklar yapılıyordu. Bu arada Mustafa Kemal’in de Vahdettin’e eşlik etmesi kararlaştırılır.

   Mustafa Kemal, Almanya dönüşünde böbreklerinden rahatsızlandı. 1918 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Viyana’da Karsbad’ da tedavi görür. Bu arada V. Mehmet ölür ve şehzade Vahdettin padişah olur.

   İstanbul’a dönen Mustafa Kemal, Almanya seyahatinde yakından tanıdığı Vahdettin’ i ziyaret ederek, (5 Ağustos 1918) kendisine ülkenin içinde bulunduğu durumu bütün açıklığı ile anlatıp, alınması gereken önlemleri belirtir ve sözlerini şöyle tamamlar: “Başkumandanlığı derhal üzerine alınız. Kendinize vekil değil bir Genelkurmay reisi tayin ediniz. Her şeyden önce orduya sahip ve hakim olmanız gereklidir.”

    

Padişah Vahdettin sorar:

-Orduda sizin gibi düşünen başka kumandanlar da var mıdır ?

-Evet vardır.

Bunun üzerine Vahdettin gözlerini sağa sola çevirir.

-Düşünelim der

Bundan sonra Mustafa Kemal Padişah Vahdettin ile iki kez daha görüşür. İkisinden de bir netice alamaz. Üçüncü görüşmesinin sonunda hatıra defterine şu notu yazar:

“Hacı zannettiğimiz adamın koltuğunun altından putu çıkmıştır. Artık başka bir şey aramak, ama vakitsiz kimseyi ürkütmemek lazımdır.”

   Bu olaydan sonra Mustafa Kemal padişahın emri ile 7 Ağustos 1918 tarihinde Suriye’ye VII. Ordu Komutanlığına tayin edilir. Bu tayinin gayesinin Mustafa Kemal’i ödüllendirmek mi, yoksa İstanbul’dan uzaklaştırmak mıdır ? Bunu gelecek günler gösterecektir.    Gene burada Mustafa Kemal’in yaşadığı bir olaya değinelim.

   Tayin emrini alan Mustafa Kemal odadan çıkar. Koridorda bazı Alman subayları ile Balkan savaşlarının bazı emekli subaylar toplanmış sohbet etmektedirler. Konuşulanlar Mustafa Kemal’in kulağına kadar gelir.

-Efendim, bu Türk erlerinden hayır yoktur. Bunlar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Allah insanı böyle hissiz bir sürüye kumandan etmesin….

Mustafa Kemal yanlarına yaklaşır. O alev alev yanan gözlerini bu çok yıldızlı paşaların üzerlerinde hışımla gezdirdikten sonra şöyle der:

“-Sizlerin biraz evvel hayvan sürüsüne benzettiğiniz o KAHRAMAN TÜRK ASKERİ’nin sayesinde hala bu sarayda eliniz kolunuz serbest dolaşabiliyorsunuz. Yazık ki, o kahraman Türk askerleridir ki, sizler için Arıburnu’nda, Gelibolu’da, Çanakkale’de canını verdi. Oysa bugün burada İngiliz, Fransız subaylarının karşısında selam duracaktınız. Türk askeri en kısa zamanda kendisinin de, sizlerin de ne olduğunuzu gösterecektir.”

   Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’yı tanımayan çok yıldızlı paşalardan biri sessizce yanındaki paşaya sorar:

-Kimdir bu?

-MUSTAFA KEMAL PAŞA

Mustafa Kemal kısa bir süre sonra İstanbul’dan ayrılır çok güç bir yolculuktan sonra Suriye cephesine gelir. İsmet(İnönü) bey ile Ali Fuat (Cebesoy) da buradadırlar. Bu üç büyük kumandan Suriye cephesinde, şeria Vadisinde, Şam’da, Halep’de, Riyad cephesinde kahraman Türk askerleriyle birlikte zafere ulaşmak için insan üstü gayret sarf ederler. Fakat bu sefer karşılarındaki düşman yalnız Fransız ve İngilizler değildir. Bunlara kimi Müslüman Arap şeyhlikleri ve emirlikleri de katılmıştır. Hele Hicaz Emir’i adeta Türk kanına susamış gibidir. Türk ordusu her taraftan sarılarak, geri çekilmek zorunda bırakılmıştı. IV. Ordu esir düşmüş ve tamamen dağılmıştır. Fakat gene de 25/26 Ekim 1918 tarihlerinde Mustafa Kemal’in emrindeki ordu fazla kayıp vermeksizin bu günkü Suriye sınırına değin çekilir. Artık savaş bitmek üzeredir. Osmanlı İmparatorluğu

   30 Ekim 1918 tarihinde koşulları çok ağır olan anlaşmalardan biri olan Montros Ateşkes Antlaşması’nı imzalar. Aynı günde Mustafa Kemal Adana’da Mareşal Liman von Sanders’den Yıldırım Orduları Grup Komutanlığını devir alır. 30 Ekim 1918 günü Rauf (Orbay) bey tarafından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu için bir yüz karası, bir utanç belgesidir.

   Bu anlaşma asırlar boyu Türk’ün Anayurdu olan Anadolu’yu, Fransızlara, İngilizler’ e, İtalyanlar’ a Yunanlılar’ a sunmanın gerekçelerini hazırlamıştır.

   Ama gene bu anlaşma, Mustafa Kemal’in ülkesini ve ulusunu kurtarmak için Samsun’dan BYR GÜNEŞ GİBİ DOĞMASINA da sebep olmuştur.

   Koşullara uyan değil, koşullara şekil veren Mustafa Kemal, koşulları belirsiz ifadelerle dolu olan bu anlaşmayı hiçbir zaman kabul etmeyecektir.Bu anlaşma M. Kemal ‘in gözünde yırtılıp atılacak bir kağıt parçasından başka bir şey değildir.

   Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesi ve Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra İmparatorluk içinde bulunan çeşitli azınlık grupları Türklere karşı baş kaldırırlar. Yüz yıllardan beri barış içinde kardeşçe yaşayan Müslüman – Hıristiyan halk adeta birbirlerine düşman olur. Karedeniz Bölgesinde yaşayan Pontus Rumları Fatih Sultan Mehmet tarafından ortadan kaldırılmış olan devletlerini yeniden kurabilmek için eyleme geçerler. Çeteler oluşturup köyleri basarak, Türk halkının canını, malını tehdit ederler. Gerçek böyle iken İngiltere’nin, İstanbul’da bulunan Yüksek Askeri Heyeti Karadeniz Bölgesindeki Hıristiyanların can güvenliğinin tehlikede olduğunu, gerekli önlemlerin alınmasını, aksi takdirde bölgeyi işgal edeceklerini söyler. İngilizlerin bu iddialarının doğruluğunu araştırmak ve gerekli önlemleri almak üzere bölgeye bir kişinin gönderilmesi kararlaştırılır. İşte bu görev için siyasal geçmişi “Temiz” olan, ittihatçılığa bulaşmamış IX. Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa SAMSUN’ a gönderilir.

   13 Kasım 1918′de İstanbul’a geldiği zaman Haydarpaşa’dan karşıya geçerken İtilaf Devletlerinin donanması arasından geçmek zorunda kalan Mustafa Kemal yaveri Cevat Abbas’ a “GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER” demiş ve İstanbul’da kaldığı süre içinde bu düşünceyi gerçekleştirmek için çaba göstermiştir. Fakat zaman ilerledikçe ülkeyi İstanbul’dan kurtarmanın olanaklı olmadığını görmüştür. Anadolu’ya geçmenin yollarını arar. IX. Ordu Müfettişliği görevi teklif edilince kabul etmekte hiç duraksamaz.

   19 Mayıs 1919 günü Samsun’a sabahın alaca karanlığında ayak bastığı gün kafasında ülkesinin ve ulusunun nasıl kurtulacağının planlarını’ da hazırlamıştır.

   16 Mayıs 1919 günü akşamı bir avuç vatansever arkadaşı ile, köhne Bandırma vapuru Boğaz sularında ilerlerken, Mustafa Kemal topları Dolmabahçe Sarayına çevrilmiş düşman gemilerine hüzünle bakarak şöyle der :

   “-İŞTE YALNIZ DEMİRE, ÇELİĞE, SİLAH KUVVETİNE DAYANIRLAR. BİLDİKLERİ ŞEY YALNIZ MADDE. BUNLAR HÜRRİYET UĞRUNA ÖLMEYE KARAR VERENLERİN KUVVETİNİ ANLAYAMAZLAR. BİZ ANADOLU’YA NE SİLAH, NE DE CEPHANE GÖTÜRÜYORUZ. BİZ İDEALİ VE İMANI GÖTÜRÜYORUZ.”

SAMSUN’A ÇIKIŞ

   19 Mayıs 1919 gününün sabahında, saat 7.00′de Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal Paşa, o gün ile ilgili görüşlerini ‘Nutuk’ da şöyle anlatır.

   ’1919 yılı Mayısının 19.günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ‘Ateşkes Antlaşması’ imzalamış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulus ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.

   Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

  İtilaf devletleri, Ateşkes Antlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep’e İngilizler girmişler, Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la, Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919′da İtilaf devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor. Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hıristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar”

   Mustafa Kemal Nutkunda devamla şöyle diyordu;

“Düşman devletler Osmanlı devletine ve ülkesine maddesel ve ruhsal bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, kendi yaşam ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümet de öyle. Farkında olmadan başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar… Ordu, adı var, kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta.

   Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hıyanetinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan gelen alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve Padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun.

   Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline. Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur.

   Bir başka önemli noktayı dile getirmek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti’nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olmazdı.

   Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; seçkin denilen insanlar da böyle düşünüyordu. Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; sonra da, Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.

   Şimdi baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım; Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?………….

   Neyin ve kimin dokunulmazlığı için, kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?……

   Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?

   “BAYLAR, BU DURUM KARŞISINDA BİR TEK KARAR VARDIR. O DA ULUS EGEMENLİĞİNE DAYANAN, TAM BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK.”

   İşte, daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.

  Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi :

TEMEL İLKE , TÜRK ULUSUNUN ONURLU VE SAYGIN BİR ULUS OLARAK YAŞAMASIDIR. BU, ANCAK TAM BAĞIMSIZ OLMAKLA SAĞLANABİLİR. NE DENLİ ZENGİN VE GÖNENMİŞ OLURSA OLSUN, BAĞIMSIZLIKTAN YOKSUN BİR ULUS, UYGAR TOPLUMALAR KARŞISINDA UŞAK DURUMUNDA KALMAKTAN ÖTEYE GİDEMEZ.

   Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir buyurman getirmeleri hiç düşünülemez.

   OYSA TÜRK’ÜN ONURU, KENDİNE GÜVENİ VE YETENEKLERİ ÇOK YÜKSEK VE BÜYÜKTÜR.BÖYLE BİR ULUS, TUTSAK YAŞAMAKTANSA YOK OLSUN, DAHA İYİDİR.

   ÖYLEYSE, YA BAĞIMSIZLIK, YA ÖLÜM.

   İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.

   Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşüneli. Ne olacaktı? Tutsaklık

   Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?

Mustafa Kemal, Nutkunda şöyle devam ediyordu:

   “Şu ayrımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefini gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve kuşkusuz, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka Sonra, Osmanlı soyunu ve egemenliğini sürdürmeye çalışmak, kuşkusuz Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenli sayılamazdı. Artık yurtla,ulusla hiçbir gönül ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifeliğe gelince, bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan öte bir yanı kalmış mıydı?”

   Netice olarak Mustafa Kemal şunu söylüyordu :

   “Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamunun diline düşmesinde büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.”

   19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa 25 Mayıs 1919 günü Havza’ya gelir ve 12 Haziran tarihine kadar çalışmalarını sürdürerek, aynı gün Amasya’ya geçer ve 21 Haziran 1919 günü “AMASYA TAMİMİ” imzalanır. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın vatan ve ulus’ u için yaptığı çalışmalar İstanbul’da duyulur. Tabii bu çalışmalar hükümetin ve İngilizlerin hoşuna gitmez.

   27 Haziran 1919′da Sivas’a gelen Mustafa Kemal Paşa coşku ve sevgiyle karşılanır. Bu arada Sivas’a gelen Malatya Valisi Ali Galip de, İstanbul’dan gelen emre göre, Mustafa Kemal’in tevkif edilmesini ister. Ancak Paşa’yı karşılayanların çoğu, Arıburnunda, Anafartalar’ da, Çanakkale’ de O’nun kumandası altında çarpışmış, yaralı ve terhis edilmiş Mehmetçiklerdi. Bu vatanperverlerin arasında Mustafa Kemal Paşa’yı tevkif etmek mümkün müdür?

İŞTE İLK DEFA İSTANBUL, SİVAS’ a O GÜN YENİLMİŞTİR.    28 Haziran 1919′da Mustafa Kemal Erzurum’da yapılacak kongre’ ye katılmak üzere Sivas’tan ayrılıp, Erzurum’a gelirken 2 Temmuz 1919′da, Paşa yolda bir ihtiyara rastlar.

   Paşa ihtiyara sorar :

   “Nereye gidiyorsun böyle, yoksa kendi yörende geçinemedin mi?”

   İhtiyar cevap verir:

   “Hayır, Geçimimiz iyidir. Hatta Çoluk çocuk da iyidir. Ama son günlerde duydum ki, İstanbul’daki ırzı kırıklar bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki görem. Bu namertler kimin malını kime veriyorlar.”

   Bu konuşmadan sonra Mustafa Kemal’in yola çıktığından beri içini saran Hüzün dağılır.

   Sessizce “BU MİLLETE NELER YAPILMAZ” der.

   23 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal’in başkanlığında “ERZURUM KONGRESİ” açılır. Kongre kendine bir temsil heyeti seçerek 7 Ağustos 1919 günü kapanır. Kongrenin kapanışında Mustafa Kemal kısa bir konuşma yaparak şöyle der :

   “Milletimizin kurtuluş ümidi ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakar muhterem heyetiniz her türlü eziyetlere katlanarak burada. Erzurum’da toplandı. Hassas ve necip bir ruh ve pek sağlam bir iman ile vatan ve milletimizin kurtuluşuna ait esaslı kararlar alındı. Bilhassa bütün dünyaya karşı milletimizin varlığını ve birliğini gösterdi. Tarih bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.”

   Erzurum kongresinde alınan kararlar, 4 Eylül 1919 günü Sivas’ da toplanan ve 11 Eylül 1919 tarihine kadar süren ‘SİVAS KONGRESİ’nde de onaylanır.

   Burada Erzurum ve Sivas Kongrelerinden önce gerçekleşen iki önemli olaya değinelim.

   9 Temmuz 1919 günü İngiliz Albay’ ı Rawlinson, Mustafa Kemal’i Erzurum’da karargahında ziyaret eder.

   Söze ,İngiliz Albay Rawlinson başlar.

   -İşittiğime göre, burada yarın bir kongre açacakmışsınız.

   Mustafa Kemal cevap verir.

   -Evet . Milletçe açılmasına karar verilmiştir.

   -Açılmaması daha uygun olacaktır.

   -Kongre muhakkak toplanacak ve gününde açılacaktır. BUNA MİLLET KARAR VERMİŞTİR. Açılmamasını tavsiye eden düşüncenize hakim olan sebepleri bile sormayı lüzumlu görmüyorum. -Kongreden vazgeçmezseniz zor kullanarak toplantının dağıtılmasına mecburiyet hasıl olacak.

   Mustafa Kemal son sözünü söyle.

   O halde biz de, mecburi ve zaruri olarak kuvvete kuvvetle karşı koyar ve her halde milletin kararını yerine getiririz. Ne pahasına olursa olsun kongreyi açacağız.Görüşmemiz bitmiştir sayın Albay.

   Bu karar ve inanç karşısında hangi düşman, hangi güç ve hangi silah karşı koyabilirdi.?

   İkinci önemli olay ise 9 Temmuz 1919 günü yaşanıyordu.

   Askerlik görevinden ayrılmış olan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) bey ile birlikte, Erzurum’daki kagir binanın zemin katında oturmaktadırlar. Bir gün evvel Kurmay başkanı Kazım (Dirik) bey hiç ümit etmediği bir şekilde, Mustafa Kemal’e görevde kalmak istediğini bildirmiş ve görevinden ayrılmıştır. Bunun verdiği sıkıntı ile bir yandan hiç elinden düşürmediği sigarasını içerken, diğer yandan da heyecanlı bir bekleyiş içindedir.

   Nihayet Yaveri Cevat Abbas’ın koşarak odaya girmesiyle, Mustafa Kemal kendine gelir.

   -Paşam kumandan paşa geliyor, arkalarında da bir bölük asker var , der

   Mustafa Kemal oturduğu koltuktan kalkar, heyecanlı ve sinirlidir. Odada bulunan Rauf(Orbay) bey ‘e hüzünle, hüzünlü ‘şu an hayatımın en önemli dönüm noktası” der gibi bakar. Kapı açılır, Üniforması ile kapıdan içeri giren Kazım ( Karabekir) paşa samimi ses tonu ile selam verdikten sonra ,    -Emrinizdeyim Paşam. Ben ve benim emrimde olan her şeyle emrinizdeyiz, der

   BİRKAC SANİYE EVVEL HÜZÜNLE VE ACI ILE BAKAN GÖK MAVİSİ GÖZLER BİR ON KASIM SABAHI KAPANANA KADAR BİR DAHA HİCBİR ZAMAN BÖYLESİNE HÜZÜNLE BÖYLESİNE ACIYLA BAKMAYACAKTIR.

   İlerleyen yıllarda , Mustafa Kemal’in düşünce sınırına erişemeyen arkadaşları ile yolları ayrılır. Erzurum’daki arkadaşları ayrılır. Erzurum’daki bu kagir binanın giriş katında sade döşeli odada heyecan ve sevinçle birbirlerine sarılan arkadaşlar, gün gelir emrine girdikleri Mustafa Kemal’in sınır tanımayan bağımsızlık düşüncesinin yüksekliğine erişemezler.    “Kursağımda padişah ve halife hazretlerinin lokması var diyen zihniyete, Mustafa Kemal bir ulusun istiklalinin ve egemenliğinin ne demek olduğunu, tüm çabalarına rağmen anlatamaz.”

   Arkadaşları ile ilerdeki yıllarda yollarının ayrılmış olmasına Mustafa Kemal üzülmez mi? Üzülür. Hem de çok üzülür. Bu üzüntüyü içinde her zaman taşımıştır. Ne var ki, ulusunun bağımsızlığı ve bu bağımsızlığın kayıtsız şartsız ulusunun elinde bulunması , O’nun ilkesidir. Ne pahasına olursa olsun bu ilke gerçekleşecektir. Tüm engeller ortadan kaldırılacaktır. Bu engeller arasında çocukluk çağlarına kadar taşan arkadaşlıklar olsa bile.    Bununla beraber, Mustafa Kemal’le yolları bir noktada ayrılan bu insanlarda birer vatan severdi. Olarda vatanları için canlarını vermeye hazırdılar. Vatanın bugünkü sınırlarının çizilmesinde şüphesiz onlarında büyük katkıları vardı.

   İngiliz Albay Rawlinson’dan çok kısa bir zaman sonra 20 Eylül 1919 günü bu defa Amerikalı general Harbord, Mustafa Kemal’i Sivas’ta ziyarete gelir.

   General Mustafa Kemal’e sorar:

   -Ulus düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra başarı elde edemezse ne yapacaksınız?

   Mustafa Kemal bu suale şu cevabı verir.

   “BİR ULUS VARLIĞINI VE BAĞIMSIZLIĞINI KORUMAK İÇİN DÜŞÜNÜLEBİLEN GİRİŞİM VE ÖZVERİYİ YAPTIKTAN SONRA BAŞARIR. YA BAŞARAMAZSA DEMEK O ULUSU ÖLMÜŞ SAYMAK DEMEKTİR. ÖYLE İSE ULUS YAŞADIKÇA VE ÖZVERİLİ GİRİŞİMLERİNİ SÜRDÜRDÜKÇE BAŞARISIZLIK SÖZ KONUSU OLAMAZ.”

   Amasya kararını alıp, Erzurum ve Sivas kongrelerini toplayan Mustafa Kemal 18 Aralık 1919 karlı ve soğuk bir kış günü Sivas’tan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Ellerindeki 2 lira ancak yol için, yumurta ve peynir almaya yetecek kadardır.

   Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının yola çıkarken ceplerinde paraları yoktur. Ama yüreklerinde yanan bağımsızlık ve hürriyetin ateşi vardır. Bu ateş ki onları salimen Ankara’ya getirir.

   Mustafa Kemal ve yanındakiler 27 Aralık 1919 günü Ankara’da görülmemiş bir coşku ile karşılandılar. Günlerden cumartesidir. Hemen her taraf kar altındadır. M. Kemal Ankara’nın Dikmen sırtlarında görüldüğü zaman arkadaşları Hüseyin Rauf (Orbay), Mazhar Müfit (Kansu), Süreyya (Yiğit), Cevat Abbas, Hüsrev (Gerede), Refik (Saydam), Hakkı (Behiç) beyler olduğu halde, Dikmen sırtarında Yıldırım ve Timurun kozlarını paylaştıkları Ankara ovasına, o çilekeş ve yorgun otomobili ile iniyordu.    Mustafa Kemal gelişinden birkaç gün sonra öğretmen okulunda Ankaralı’lara bir söylev verir. Özetle Amasya kararlarını, Erzurum ve Sivas kongrelerini anlatır.

   Burada TBMM’nin açılışından önce kısaca Meclis-i Mebusanın açılışına ve Misak- Milli’ye değinelim.

   II.Meşrutiyetin Mebusan Meclisi 14 Aralık 1908 tarihinde İstanbul’da adliye sarayında toplanmıştı. Ne var ki bir süre sonra 1909′da 31 Mart isyanının çıkması, padişah Abdülhamit’in tahttan indirilerek yerine Mehmet Reşat’ın getirilmesi ile sonuçlandı.

   2. Meşrutiyetin Mebusan Meclis’i basına serbesti tanımış, fikir hürriyeti sağlamıştı. Padişah kalıyordu fakat selahiyetleri sınırlanıyordu, kanunları Meclis-i Mebusan yapıyordu. Ancak devlet giderek ittihatçıların etkisinde kaldı. 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı’na girildi. Ama Almanların yanında Osmanlı İmparatorluğunun da mağlup sayılması Meclis-i Mebusanın verimli çalışmasına imkan vermedi.

   Ali Rıza Paşa Kabinesi, Sivas Kongresi sonunda Mustafa Kemal’in ve Anadolu’nun ısrarı ile yapılan seçimler neticesi 12 Ocak 1920 günü Mustafa Kemal’in Ankara’da açılamasını istediği Osmanlı Meclisi-i Mebusanını İstanbul’da topladı. Ve bu Meclis Misak-i Milli’yi 28 Ocak 1920 günü kabul etti. Ancak 16 Mart 1920 tarihinde son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı fesh edildi. Bir kısım mebuslar Malta’ya sürüldü. Kaçabilenler de Anadolu’ya geçtiler.

   İşte hemen sonra da Ankara’da 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldı.    TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

   Mustafa Kemal, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş ve açılışını Nutuk’ta şu şekilde özetliyordu:

    ‘……..Nisanın 23.Cuma günü TBMM açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusların başvuracağı en yüce kat, adı geçen meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.’

   23 Nisan 1920 güneşli ve bahar kadar güzel bir Cuma günüdür. Meclis öğleden sonra dualar ve tebriklerle açılır. Mebusların oturacağı sıralar çevredeki okullardan alınan mektep sıralarıdır. Meclisi aydınlatan iki asma lamba ise mahalle kahvelerinden birinden alınmıştır.

   ANCAK BU İLK MECLİSİ OLUŞTURAN 115 VATANPERVER MEBUSUN İÇİNDEKİ IŞIK YALNIZ O GÜN TOPLANDIKLARI BİNASI DEĞİL, BÜTÜN BİR VATANI AYDINLATACAKTIR.

   Sinop mebusu Şerif beyin açış konuşmasından sonra, ertesi gün toplanmak ve meclis başkanını seçmek üzere toplantı bitti.

   24 Nisan 1920 günü meclisin ikinci toplantısında Mustafa Kemal PAŞA büyük bir coşku ve heyecan içinde T.B.M.M Başkanlığına seçilir. Artık Türklerin bir meclisi ve bu yüce meclisin M. Kemal Paşa isminde bir başkanı vardır.

   M. Kemal Paşa “Şiddetli alkışlar” ve “yaşa, var ol” sesleri arasında yavaş yavaş kürsüye gelir ve T.B.M.M.’deki ilk söylevini verir.

KURTULUŞ SAVAŞI

   Muntazam orduların kurulmasından önce, ülkenin içine düştüğü acıklı durumu gören ülkenin birlik ve bütünlüğünü sağlamak için silaha sarılan pek çok vatansever insan vardı.

   Enver Benhan Şapolyo “Kuva-yı Milliye” adlı kitabın 80. Sayfasında    ‘Kuva-yı Milliye’ciyi” şöyle tarif ediyor: “Kuva-yı Milliyeci, yalnız milli vicdanından emir alan, mücadelesinde yılmadan hayatını istihkar eden, ferdi menfaatlerden tamamıyla uzak, milli bir aşk ile içi yanan, emperyalistlere ateş püsküren, cesur, yiğit, milliyetçi ve halkçı bir kuvveti temsil ediyordu. Kuva-yı Milliyeciler, hürriyet ve istiklal için Milli Mücadele’ye giriştiler.”    Aynı yazar “Türk İnkılabı Tarihi Notları” adlı kitabında Kuva-yı Milliye’nin kuruluşu içinde şunları yazar: “Yunanlılar 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’i işgal ederek yaptıkları taşkınlık ve zulüm yüzünden, Türk milleti hürriyet ve istiklalini kazanmak üzere milli kongreler kurduğu gibi, vatanın müdafaası için KUVA-YI MİLLİYE teşkilatını meydana getirdi.    Kuva-yı Milliye, Osmanlı imparatorluğunun çöküşü sıralarında meydana gelen “HALK MÜDAFAA TEŞKİLATI”nın adıdır.

   Hükümet merkezi işgal edilmiş, ordusu dağıtılarak bütün cephesi elinden alınmış ve devleti yıkılmış olan Türk millletinin istiklal davası için teşkilatlanmasına KUVA-YI MİLLİYE adı verildi…. Elbette Kuva-yı Milliye’yi doğuran sebepler vardır. Bunların başlıcaları nelerdir? E.B Şapolya onları da şöyle sıralıyor:

   “… Birinci sebep, I. Dünya savaşında yenilmiş olan Türkiye’yi itilaf devletlerinin taksime başlamaları ve Türk ordularını dağıtmaları. İkinci sebep, Yunanlıların Anadolu’yu istilaları, zulümleri ve şımarıklıkları. Üçüncü sebep, Osmanlı padişahının devleti idare edemeyip, Türk milletini müdafaa edemeyişidir.”

   Burada kısaca Doğu Cephesi’ne de değinelim. şöyle ki Mondros Silah Bırakışması “30 Ekim 1918″ hükümleri gereği dağıtılmasına karar verilen Osmanlı ordusu ve kolluk güçlerinden, etkileyemedikleri tek birlik Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’nın komutasındaki XV. Kolordu bu görevi büyük bir özveri ile yerine getirmiştir.

   Mesela :

   9 Haziran 1920 tarihinde Doğu cephesi Komutanlığına atanan Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenilere karşı doğuda kazandığı askeri zaferin sonunda Gümrü’ de imzalanan “Gümrü Barış Antlaşması” TBMM hükümetinin uluslar arası alanda sağladığı ilk başarıdır.

   TBMM’nin muntazam ordusunun Yunanlı’ lara karşı kazandığı ilk zafer I. İnönü savaşları ile temeli oluşturulan Kurtuluş Savaşı, Sakarya, Dumlupınar, BAŞKUMANDAN MEYDAN MUHARREBESİ ile noktalanır. M. Kemal tüm bu savaşların içinde ve başındadır.10 Ocak 1921 akşamı kazanılan I. İnönü savaşı, 1 Nisan 1921′de kazanılan II. İnönü Savaşı takip eder.

   II. İnönü zaferi üzerine İsmet (İnönü) Paşa’ nın , M. Kemal Paşa’ ya Metristepe’ den çektiği ve zaferi müjdeleyen telgrafı şöyledir.

   Metristepe’ den 1.4. 1921

   Saat 6.30 sonrada Metristepe’ den gördüğüm durum : Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri direnen ve artçı olduğu sanılan düşman birliği sağ kanat grubunun saldırısı üzerine, dağınık olarak çekiliyor. Yakından kovalanıyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve çatışma yok. Bozüyük yanıyor. Düşman binlerce ölüleriyle doldurduğu savaş alanını silahlarımıza bırakmıştır.

                   Batı Cephesi Komutanı İsmet

Mustafa Kemal Paşa bu telgrafa şu görkemli cevabı verir.

   İnönü Savaş Meydanında Metristepe’ de, Ankara 1. 4. 1921

   Batı Cephesi Komutanı ve Genelkurmay Ba?kanı İsmet Paşa’ya Bütün Dünya tarihinde, sizin İnönü Meydan Savaşlarında yüklendiğiniz görev ölçüsünde ağır bir görev yüklenmiş komutan pek azdır. Ulusumuzun bağımsızlığı ve varlığı, çok üstün yönetimimiz altında şeref’le görevini yapan komuta ve silah arkadaşlarınızın duyarlılığına ve yurtseverliğine büyük güvenle dayanıyordu.

   SİZ ORADA YALNIZ DÜŞMANI DEĞİL, ULUSUN KARA YAZGISINI DA YENDİNİZ. Düşman çizmesi altındaki kara yazılı topraklarımızla birlikte bütün yurt bugün, en kıyıda ve en köşede kalmış yerlerine dek utkunuzu kutluyor. Düşmanın yurdumuzu ele geçirme tutkusu, dayancınızın ve yurtseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.

   Adımızın tarihin övünç yazıtları arasına geçiren ve bütün ulusta size karşı sonsuz bir saygı ve bağlılık duygusu uyandıran büyük savaşınızı ve utkunuzu kutlarken, üstünde durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref alanı gösterdiği kadar, ulusumuz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir geleceğin çevreni de gözler önüne serdiğini söylemek isterim.

               Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

İsmet Paşa, Mustafa Kemal’e şu telgrafla cevap verir.

   Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Kıyım ve zorbalık dünyasının en kıyasıya saldırılarına karşı yalnız ve şaşkın kalan ulusumuzun maddesel ve ruhsal bütün yetenek ve güçlerini ruhundaki ateşle toplayan ve eyleme geçiren Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa. Yiğit erlerimiz ve subaylarımız adına, erlerimizle avcı hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına övgü ve kutlamalarınıza büyük bir övünçle teşekkür ederim.

                  Batı Cephesi Komutanı, İsmet

   Yukarıya aldığımız ve her biri birer edebiyat şaheseri olan bu üç tel yazısında, o günleri hissederek gözleri yaşarmadan okuyabilmek mümkün mü?

   I. ve II. İnönü zaferlerine rağmen düşman asıl hedefinden vazgeçmemişti. 10 Temmuz 1621 günü öğleden sonra Yunanlılar büyük bir saldırıya geçerek Eskişehir’e girdiler. Gerek asker, gerek malzeme miktarı olarak Türk Ordusunun iki katı idiler. Eskişehir’den sonra Yunanlılar Kütahya’ya da girdiler. Bir anda savaşın seyri değişmiştir.

   İnönü zaferlerinin kumandanı İsmet Paşa çaresizlik içindedir. İsmet Paşa’ nın 600 km.lik bir cepheyi tutması lazımdır. Ama hangi ordu ile. Şehirlerden ve düşman istilasından kaçan göçmenlerle askerler birbirlerine karışmıştır. Toz ve dumandan göz gözü görmemektedir. Bu durumdan ancak bir mucize sayesinde kurtulunabilirdi.

   Evet hangi mucize. Nereden gelecekti bu mucize ?

   Savaşın en hareketli bir anında bir mucize gerçekleşir. “Mucize” Ankara’dan gelmektedir ve adı da MUSTAFA KEMAL PAŞA’ dır. Evet, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ nın savaş alanındaki karargahından içeri girer, İsmet Paşa gözlerine inanamaz. Karargahın kapısından içeri sanki Bir milyonluk bir ordu giriyordu.

   Yeri gelmişken burada bir anıya değinelim.

    Yıl 1936 İngiltere Kralı VIII. Edward, Atatürk!ü ziyarete gelir. 4 Eylül 1936 günü Atatürk misafirinin şerefine bir yemek verir. Dolmabahçe Sarayının salonunda yenen yemek sırasında İngiltere Kralı Atatürk’e sorar:    

    -Türkiye bir savaş anında ne kadar asker çıkarabilir Ekselans?

Mustafa Kemal’in cevabı şudur:

   -Bu düşmana ve savaşa göre değişir. İcabında kadınlı erkekli bütün Türk’ler askerdir. Fakat talim görmüş bir milyon Kral biraz düşündü:    -Demek bir savaş çıktığında derhal iki milyonluk bir kuvvete sahiptirler. Atatürk düzeltir.

  -Hayır … Umumiyetle yetişmiş asker, nüfusun yüzde yedi sekizi hesaplanır. Kral hayranlıkla Mustafa Kemal’e bakar, gülümseyerek başını sallar.

   -Ben doğru hesap yaptım Ekselans. Bir milyon ordunuz, BİR MİLYON DA ŞAHSEN SİZ … Toplamı benim dediğimdir.

  Ve, kadehini kaldırır.

  İşte İsmet Paşa’nın emrindeki birkaç tümene de Mustafa Kemal’in gelişi ile bir milyonluk bir kuvvet katılmış ve mucize gerçekleşmiştir. Şimdi bu ordunun, bu Mehmetçiğin, bu kumandanların önünde hangi düşman ordusu durabilirdi?

D U R A M A D I DA.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

40 yaşında Meclis Başkanı iken, Meclisin savaşla ilgili yetkilerine sahip Başkumandan seçilen Mustafa Kemal Paşa o gün kürsüden ZEKİ VE ÇALIŞKAN TÜRK ULUSU’na şu sözlerle sesleniyordu: “-Boynu bükük ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları yüzde yüz yeneceğimize olan inanç ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim.”

   5 Ağustos 9121 günü Başkumandanlık görevini üstlenen Mustafa Kemal, 15 Ağustos 1921′de Fevzi (Çakmak) Paşa ile birlikte Polatlı’da Başkumandanlık karargahına gitti. 23 Ağustos 1921 günü , yenilmekten bıkmayan Yunanlılar tekrar tüm cephelerde saldırıya geçtiler. SAKARYA MEYDAN SAVAŞI, geceli gündüzlü tam 22 gün sürdü. Mustafa Kemal Paşa emrindeki kahraman MEHMETÇİK tarihin altın sayfaları arasına yeni bir destan ekledi. Destan Mustafa Kemal’in şu sözleri ile başlıyordu: “SAVUNMA HATTI YOKTUR, SAVUNMA YÜZEYİ VARDIR.O YÜZEY BÜTÜN VATANDIR.VATANIN HER KARIŞ TOPRAĞI, VATANDAŞIN KANIYLA ISLANMADIKÇA TERK OLUNAMAZ”

   26 Ağustos 1921 Destanın son sayfası da 1922′de DUMLUPINAR MEYDAN MUHAREBESİ’nin kazanılmasından sonra 1 Eylül 1922′de gene Başkumandanın şu sözleriyle kapanıyordu:

“ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZDİR İ L E R İ . . . . “

   Destanı Mustafa Kemal Paşa yazıyor, Kahraman Mehmetçik de bu destanı satır satır okuyordu.

   Dünyada hiçbir ordu, hiçbir asker vatanını düşmandan kurtarmak için böylesine yüce bir görev almamıştır. Şehit olmayı böylesine arzulamamıştır. Bugün bile Sakarya Savaşının geçtiği yerlerde dolaşanlar, vatanları için severek canlarını veren bu kahraman şehitlerin göğe doğru yükselen o güzel hayallerini gördüklerini söylerler. Çünkü o toprak parçasının altında bir karşı toprak yoktur ki, ASİL ve KAHRAMAN MEHMETÇİĞİN temiz ve asil kanıyla sulanmamış olsun. O gün, o kahraman Mehmetçikler o toprakları kanları ile sulamamış olsalardı, bu günkü Mehmetçikler olabilir miydi?

   Sakarya Meydan Muharebesinin neticesini, 12 Eylül 1921 gününün kararan fecrinde, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa, Basirettepe’den Ankara’ya şu tel yazısı ile bildiriyordu: “-Anadolu’nun Yunan Ordusu için mezar olacağı hakkındaki kanaatimizin gerçekleşmekte olduğunu arz ederim.”

   Yunanlılar nihai bir savaşın kazanılacağı bir güne kadar , hiç saldırmadılar. Sakarya Meydan Muharebesinden sonra 19 Eylül 1921 tarihinde T.B.M.M. tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya GAZİ unvanı ve MAREŞAL(Müşir) rütbesi verildi. Mustafa Kemal’in kendisine “Gazi”lik ünvanı ve “Mareşal”lik rütbesi verilmesi dolayısıyla aynı gün mecliste yaptığı konuşma ne denli tevazu sahibi olduğunun en güzel misallerinden biridir. “-…….. Kazanılan bu başarı, yüksek heyetinizin iradesiyle kuvvet bulan ordumuzun iradesi sayesinde, düşman ordusunun iradesinin kırılması suretiyle belirtilmiştir. Bu sebeple ödüllendirişinizin gerçek muhatabı yine ordudur.”

BÜYÜK TAARRUZ

DUMLUPINAR – BAŞKUMANDAN MEYDAN MUHAREBESİ    Büyük Taarruz öncesi ordunun genel durumu şöyleydi : Ardarda gelen savaşlardan halk da bıkmıştı. Sıkıntı ve yokluk içindeydi. Kısacası Ülke bir uçtan bir uca perişandı. Anadolu “AÇ”tı. Anadolu’dan , Ankara’ya ulaşan karayolları bile bir arabanın geçebileceği genişlikte. Yol yok . Elektrik zaten yok. Demir yolu Ankara’da bitiyor. Onun da bir kısmı düşman elindeydi. Sosyal tesislerin hiç biri yok. Telefonla görüşmek hemen hemen imkansız. Telgrafla haberleşmek ise bazen saatler alıyor. Kısacası fakirli?e ve yoksulluğa sınır çizmek mümkün değildi.

AMA SINIRI ÇİZİLECEK OLAN BİR ŞEY VARDI. V A T A N .. Sakarya savaşından sonra, Mustafa Kemal Paşa Mecliste ve özellikle de yakın arkadaşları tarafından taarruzun geciktirilmesi dolayısıyla şiddetle eleştiriliyordu. Bütün bu siyasi gelişmeler Başkomutanın işine yarıyordu. Zira”Taarruza hazır değiliz” izlenimi verirken, hızla tüm hazırlıklarını tamamlıyordu. Dış güçler ki, bunların başında İngiliz ve Yunanlılar geliyordu, Ankara hükümetine ve Mustafa Kemal Paşa’ ya karşı, her türlü iftira ve kötülüğü yapıyordu.

şimdi 25 Ağustos 1922 gününe dönelim.

Mustafa Kemal, İsmet (İnönü),Fevzi (Çakmak) Paşalar büyük meydan savaşının başlayacağı Kocatepe’ de küçük bir masanın başında oturmuş, yapılması mümkün olan her şeyi yapmış insanların rahatlığı ama bir milletin varlığı veya yokluğunu kısacası kaderini de yazacak sorumluluk içinde birbirleriyle adeta gözleri ile konuşuyorlardı. Hava kararmıştı. Etrafta kuş uçmuyordu. Gökyüzünde hilal yavaş yavaş yükselmiş adeta aşağıda üç paşaya selam duruyordu. Bu sessizlik içinde, sanki uzaktan, çok çok uzaklardan bir mehmetçiğin türküsünün nağmeleri geliyordu. Saat 22.00′ye doğru Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı, selam duran iki paşa’ya gözleri ile başarı diledikten sonra sessizce çadırdan çıktı.

  26 Ağustos 1922 Sabahı saat 4.30

Topçularımızın kulakları çınlatan atışları ile büyük taarruz başladı.

  26 Ağustos sabahı başlayan saldırı, 29 Ağustos gününe kadar çok kanlı geçti. Nihayet Yunan ordusu aynı gün kaçmaya başladı. Ama Dumlupınar’ da kıstırıldı.

  30 Ağustos 1922 akşamı sabah başlayan kaderi belli olmuştu. Yunan ordusunun ana bölümü yok edilmişti. Esirler arasında Yunan ordularının komutanı general, Trikopis de vardı.

   O akşam sadece düşman ordusu mağlup edilmiş olmuyor, aynı zamanda 600 zamanda 600 senelik bir imparatorluğun da defteri kapatılıyordu.

  Dumlupınar savaşı yeni bir devletin tarih sahnesine çıkışının belgesidir. O belgenin her satırı asil ve kahraman Türk askerinin kanı ile yazılmıştır. Gazi Mustafa Kemal, 31 Ağustos 1922 akşamı Muharebe meydanında gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor :

   “-Yeniden bu savaş meydanını dolaştığım zaman ordumuzun kazandığı zaferin büyüklüğü, buna karşılık düşman ordusunun uğratıldığı felaketin korkunçluğu beni çok duygulandırdı. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün korunmuş ve kapanmış yerler, bırakılmış toplarla , otomobillerle ve sayısız araç ve gereçlerle ve bütün bu bırakılanların aralarında yığınlar meydana getiren ölülerle, toplanıp karargahlarımızla gönderilmekte olan sürü sürü esir kafileler, geçekten bir mahşeri andırıyordu……….”

   “Ağustos otuzbirinci günü, öğleye yakındı ki, gene bu Çal köyünde yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek, bundan sonraki durumu gözden geçirdik. Kazandığımız meydan savaşının bütün seferi sona erdirebilecek bir yücelikte ve önemde olduğunda birleştik. Şimdi Bursa yönünde çekilen düşman kuvvetlerini yok etmekle birlikte, ordunun asıl kuvvetleriyle durup dinlenmeden İzmir’e yürüyecektik……”

   Gazi Mustafa Kemal, savaşın neticesini Yüce Türk Ulusuna şu sözleriyle ilan ediyordu:

   BÜYÜK VE ASIL TÜRK MİLLETİ, Garp cephesinde 22 Ağustos 1922′den beri başlayan taarruz hareketimiz, Afyonkarahisar ‘ı , Altıntaş, Dumlupınar arasında büyük bir meydan muharebesi halinde, beş gün beş gece devam etti.

   Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, yiğitliği şiddet ve sürati, Allah’ın yardım etmesine sebep oldu. Acımasız ve gururlu düşman ordusunun esas öğeleri, akıllara dehşet verecek katiyetle yok edildi. Teşkilat ve donanım gibi gelecek ve zaferleri ve ismi, yalnız milletimizin aklından, ezeli ve edebi imanından meydana gelen ordularımızı, fedakarlıklara layık olarak size takdim ediyorum.

   En büyük kumandanından, en genç neferine kadar ordularımıza hakim olan fikir, milletin gösterdiği vazife uğruna şehit olmaktır.    Milletimizin yapısındaki kudret ve ülküyü, üçbuçuk sene evvel, çalışma arkadaşlarımla ifade etmeye başlayarak, dayanılmaz müşkülat içinde devam eden mücadelelerimizin neticeleri artık meydandadır.

   Milletimizin rey ve idaresine dayanan her işin neticesi, millet için hayır ve selamet olduğu sabit, geleceğe emindir. Ve söz verilen zaferi ordularımızın elde etmesi muhakkaktır.

         Büyük Millet Meclisi Reisi Başkumandan Mustafa Kemal

10 Eylül 1922 İzmir’in, İzmirli’ nin unutamayacağı bir gündür. Beklenen Gazi Mustafa Kemal Paşa gelecektir. Ve beklenen tarihte yanında silah arkadaşları olduğu halde, Paşa İzmirli’ lerin çiçeklerle süsleyip hediye ettikleri üstü açık araba ile İzmir’e girer.

   “Sen çok yaşa Gazi Paşa” sesleri tüm Ege’yi inletir.

   İzmirli’ ler, günlerdir bekledikleri Gazi Paşa’ larını bir anda bağırlarına bastılar. Gazi’ yi getiren araba, İzmirli’ lerin sevinç gösterileri arasında süzülerek Hükümet Konağının önüne gelir. Gazi Arabasından inip konağın merdivenlerinin önüne gelince, kaşlar çatılır, yüzü donuklaşır. Karşılayıcılardan birine merdivenlerin üzerine serpilmiş olan Yunan bayrağını göstererek sorar,

   -Nedir bu?

   -Yunan bayrağı. Paşam . Kral Kostantin buraya girerken merdivenlerin üzerine Türk bayrağı serdirmiş ve üzerine basarak girmişti.

   -O hata etmiş. Kaldırın bu bayrağı yerden. Bayrak bir milletin şerefidir. Ne olursa olsun, yerlere serilemez ve çiğnenemez. 

  Bayrak hemen kaldırılıp bir kenara konur. Gazi beyaz mermer merdivenlerden adeta süzülerek konaktan içeri girer.

   Büyük Zaferi önce Mudanya Konferansı (3 Ekim 1922) sonra da Lozan Konferansı (20 Ocak 1922) takip eder.

   11 Ekim 1922 tarihinde “Mudanya Ateşkes Antlaşması” İsmet Paşa’ nın başkanlığındaki Türk heyeti ile, İngiltere (General Harrington), Fransa (General Chappy) ve İtalya (General Mobelli) delegeleri arasında imzalanır. Anlaşmanın imzalanmasından hemen sonra 16 Ekim 1922 tarihli Newyork Times gazetesi şöyle yazıyordu.

   “Küçük ve sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen toprak yolun nihayetindeki Mudanya kasabasına, barış antlaşmasını, Türk delegesi İsmet Paşa’ ya dikte ettirmeye gelen müttefik kuvvetlerinin temsilcileri, İsmet Paşa tarafından kendilerine dikte ettirilen anlaşmayı imzaladıktan sonra, rıhtımda kendilerini bekleyen gemilerine, Türk Ordusunun çaldığı hareketli bir marş eşliğinde biniyorlardı.”

    Ülkenin bağımsızlığını sağlayan , yüce Türk ulusunu “KUL” olmaktan çıkarıp insan gibi yaşama hakkını veren, ülkenin Misak-i Milli sınırlarını çizen bu sınırlar içinde yaşayan çeşitli etnik grupların eşit haklarla aynı bayrak altında, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını sağlamak için elde edilen büyük zafer “LOZAN ANTLAŞMASI” ile noktalanıyordu. Lozan Antlaşması ile, ülkemizin bütün dünyaca bağımsızlığının ve sınırlarının kabul edilmesinden sonra, sıra Ekonomik, Siyasi, Mali ve benzeri zaferlerin kazanılmasına gelmişti. Henüz Lozan Antlaşması görüşmeleri başlamadan 17 Kasım 1922 günü Padişah Vahdettin, İngiliz General Harrington’a bir yazı ile başvurarak İngiltere’nin koruyuculuğunu ve en kısa zamanda İstanbul’u terk etmek istediğini bildirir. Ve aynı gün gizlice bir İngiliz gemisi ile İstanbul’dan kaçar.

LOZAN KONFERANSI

   Konferansın ilk genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapıldı. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı İsmet(İnönü) Paşa temsil ediyordu.

   Görüşmeler tartışmalı, hırçın ve çok ateşli geçiyordu. İsmet Paşa sadece genç Türkiye’nin temellerini atacak olan anlaşmanın uğraşını değil, geçmişinde savaşını vermek, geçmişin de sorumluluğunu yüklenmek durumunda bırakılıyordu.

   Gazi Mustafa Kemal’in deyimi ile “Yüzyıllık hesaplar görülüyordu “.    Kapitülasyonlar, Azınlıklara verilen haklar, kendi ülkesinde insanca yaşama hakkının elinden alınmış olması, geçmişteki tüm mali sorumluluklar ve daha benzeri pek çok husus “Yüzyıllık Hesaplar”dı.

   Lozan Konferansında İsmet Paşa’nın üstesinden gelmek zorunda olduğu pek çok husus vardı.

   Sevr’in getirdiği şartların tümünü ortadan kaldırmak ve yerine Türk ulusunun, bağımsızlığını kendi eline alarak insanca yaşayacağı bir anlaşmayı imzalamak ve Konferansa katılan delegelere imzalatmak.

   Elbette bu kolay bir iş değildi.

    İsmet Paşa bir yandan geçmişin hesabını vermek durumunda bırakılırken diğer taraftan bağımsızlığın mücadelesini veriyordu. “Hasta Adam” diye adlandırılan, yıkılmış bir imparatorluğun kalıntıları üzerine yeni bir devletin kuruluşuna temel olacak antlaşmayı onaylatmak kolay değildi.

   Bununla beraber Lozan Konferansında yüzde yüz olumlu sonuç alınacağından emin olduğunu belirten Gazi Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu:

   “Çünkü, gerçekte bu temel haklar, güçle, kuvvetle ve liyakatle alınmıştır. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların yöntemine göre yazılıp, onanmasından başka bir şey değildir.”

   Çetin mücadelelerle geçen Lozan Konferansı 4 Şubat 1923 günü kesilir İsmet Paşa yurda döner. 18 Şubat 1923 günü Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa Eskişehir istasyonunda buluşarak Ankara’ya gelirler. Ancak Gazi’ye dolayısıyla da İsmet Paşa’ya karşı olanlar, Lozan görüşmelerinin kesilmesini ismet Paşa’nın tutumuna bağlayıp, mecliste günlerce ateşli ve hırçın konuşmalar yaparlar.

   Neticede Gazi Mustafa Kemal’in yapıcı ve yatıştırıcı konuşmaları sonucu tartışmalar bir anlamda sona erer. Ve zaten 23 Nisan 1923′te de Lozan Konferansı’nın ikinci aşaması başlar.

   Nihayet 15 Temmuz 1923 günü bir telgrafla anlaşmanın imzalanması için İsmet Paşa yetki ister. Ancak aradan geçen zaman içersinde cevap alamayınca, 18 Temmuz 1923 günü Mustafa Kemal’e bir telgraf çeker. Telgraf şu cümlelerle noktalanır:

   “Eğer hükümet, kabul ettiğimiz şeylerden dönmemizde kesin olarak direniyorsa, bunu biz yapamayız. Düşüne düşüne benim bulduğum yol, imza yetkisinin bizden alındığını İstanbul’daki komiserlere (itilaf devletleri komiserleri) bildirmektir.

   Bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir utanç olursa da yurdun yüksek çıkarları kişisel düşüncelerin üstünde olduğundan Ulusal Hükümet, işi kendi görüşüne göre yürütür. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. YAPTIĞIMIZ İŞLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ULUSA VE TARİHE BIRAKILMIŞTIR.”

12 Temmuz 2007

Atatürk İlkeleri

ATATÜRK İLKELERİ

CUMHURİYETÇİLİK

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir (1924).

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir(1933).

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir(1925).

Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

MİLLİYETÇİLİK

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir(1930).

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır (1923).

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur(1923).

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyarız. Onların milliyetlerinin bütün gereklerini tanırız. Bizim milliyetperverliğimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik değildir(1920).

HALKÇILIK

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir.(1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir.(1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil, fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir.(1923)

LAİKLİK

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.(1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.(1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.(1926)

DEVLETÇİLİK

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir.(1937)

İNKILAPÇILIK

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır.(1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük,(1925)

12 Temmuz 2007

Atatürk Ve Demokrasi

ATATÜRK VE DEMOKRASİ

Atatürkçü düşünce sistemi, temel araç olarak, Türkiye’de milli,laik,güçlü ve çağdaş bir devlet kurmaya yönelmiştir.Demokrasi ilkesi, Atatürkçü düşünce sisteminin, Cumhuriyetçilik,milli egemenlik ve halkçılık gibi diğer temel ilkeleriyle de çok yakından ilişki içindedir.Gerçekten, halkçılık ilkesi çoğu zaman siyasal demokrasi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır.Bununla birlikte Atatürkçü siyasal rejimin gelişme süreci içinde halkçılığın egemen anlamı, siyasal demokrasi olmuştur.

Atatürk, Medeni Bilgiler kitabına esas olan notlarında da halkçılıkla “demokrasi prensibi”ni aynı anlamda kullanmıştır. Bu prensibe göre: “İrade ve hakimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır.Demokrasi prensibi, milli hakimiyet şekline dönüşmüştür.. Demokrasi esasına dayanan hükümetlerde hakimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir.Demokrasi prensibi,hakimiyetin millette olduğunu , başka yerde olmayacağını gerektirir.Bu suretle demokrasi prensibi, siyasi kuvvetin, hakimiyetin kaynağına ve meşrutiyetine temas etmektedir.”

Halkçılık (veya demokrasi) ilkesi ile milli egemenlik arasında çok yakın ilişki olduğuna şüphe yoktur.Daha doğrusu, halkçılık, milli egemenlik ilkesinin tabii ve zorunlu bir sonucudur.Egemenliğin millette olduğu bir devlette hükümet sisteminin de elbette halkın kendi kendini yönetmesi, yani demokrasi olması gerekir.Atatürkçülük, sadece hükümdarın kişisel egemenliğini yıkmayı değil, onun yerine halk yönetimini yani demokrasiyi geçirmeyi amaçlamıştır.Atatürkçü düşünce sisteminde milli egemenliğin halkçılık ilkesiyle tamamlanması, ona demokratik içeriğini kazandırmıştır.

Atatürk, “demokrasi” deyimini, asıl anlamından saptırarak veya ona değişik içerikler yükleyerek değil, tam tersine, gerçek ve geleneksel anlamında, yani hürriyetçi siyasi demokrasiyi ifade etmek üzere kullanmıştır.Atatürk, bu konuda şöyle demektedir: “Demokrasi esas itibariyle siyasi mahiyettedir.Demokrasi bir sosyal yardım veya bir iktisadi teşkilat sistemi değildir.Demokrasi maddi refah meselesi de değildir…Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasidir; onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasi hürriyeti temin etmektir.”

Atatürk’ün halkçılıktan kastettiği şeyin, geleneksel anlamda “ hürriyetçi siyasi demokrasi” olduğu, kendisinin hürriyetin önemine ilişkin şu görüşlerinden de açıkça anlaşılmaktadır. Atatürk’e göre “ferdin birinci hakkı, tabii yeteneklerini serbestçe geliştirebilmesidir.Bu gelişmeyi temin için ise, en iyi vasıta, ferde, başkalarının benzer haklarına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir.Kişi ve toplum hayatında büyük önem taşıyan hürriyet, mutlak anlamıyla anlaşılmaz.Söz konusu olan hürriyet insan hürriyetidir.Bu sebeple, ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin ve nihayet bütün milletin ortak menfaatinin ve devlet varlığının göz önünde bulundurulması gerekir.Anlaşılıyor ki ferdi hürriyet mutlak olamaz.Başkalarının hak ve hürriyeti ve milletin ortak menfaati ferdi hürriyeti sınırlar.

Atatürkçü düşünce sistemi içinde demokrasi ile eş anlamlı olarak kullanılan halkçılık, milli mücadele yıllarının ve özellikle T.B.M.M. nin demokratik atmosferi içinde gelişmiştir.Birinci T.B.M.M (1920-23) tarihi görevini tamamlayıp, seçimlerin yenilenmesiyle İkinci Dönem T.B.M.M oluştuktan sonra da, yeni Türk Devleti’nin siyasi rejiminin demokratik bir rejim olması kararı devam etmiştir.Atatürk, bu dönemdeki çeşitli beyanlarında demokratik rejime olan inancını tekrarlamıştır. Nitekim bu ortam içinde, 1924 Kasımında Halk Fırkası’ndan ayrılan bir gurup milletvekili, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adı altında bir muhalefet partisi kurmuşlardır.Ne yazık ki bu çok partili hayat denemesi fazla uzun sürmemiş, 1925 Şubatında doğu illerinde çıkan Şeyh Sait isyanının çok ciddi boyutlara ulaşması üzerine olağanüstü tedbirler alma gereği duyulmuş; 4 Mart 1925 tarihli “Takrir-i Sükun Kanunu” hükümete geniş yetkiler vermiş; Kurtuluş Savaşı sırasında çalıştırılmış, fakat daha sonra kaldırılmış olan olağanüstü İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulmuştur.Bu tedbirler arasında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da 3 Haziran 1925 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır.

Atatürk, 1930 yılında çok-partili hayata geçmeyi tekrar denemiş, bu amaçla eski Başbakanlardan Paris Büyükelçisi ve kendi yakın arkadaşı Fethi(Okyar) Bey’e bir muhalefet partisi kurmayı telkin etmiştir.Serbest Cumhuriyet Fırkası adı altında 12 Ağustos 1930 tarihinde, Atatürk’ten teşvik ve yardım görmüştür.Partinin kuruluşu üzerine Fethi Bey’e yazdığı şu mektup onun demokrasi hakkındaki görüşlerini belirtmesi bakımından önemlidir: “Büyük Millet Meclisi’nde ve millet önünde, millet işlerinin serbest münakaşası ve iyi niyet sahibi zatların ve fırkaların düşüncelerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları, benim gençliğimden beri aşık ve taraftar olduğum bir sistemdir… Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laiklik esasında beraberiz.Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur…Cumhurbaşkanı bulunduğum müddetçe, Cumhurbaşkanlığının bana verdiği yüksek ve kanuni vazifeleri, hükümette olan ve olmayan fırkalara karşı adilane ve tarafsız ifa edeceğime ve laik cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her nevi siyasi faaliyet ve cereyanlarının bir engele uğramayacağına emniyet edebilirsiniz efendim.”

Ancak bu derece iyi niyetlerle girişilen Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de sadece üç ay sürebilmiştir. Serbest Fırka liderlerinin Atatürk’e ve inkılaplarına tartışmasız bağlılıklarına rağmen, inkılapların toplumca benimsenip yerleşmesi için gerekli zamanın henüz geçmemiş olması sebebiyle, inkılaplara karşı olan bazı unsurların Serbest Fırka’ya sızmaya çalıştıkları görülmüştür.Bunun doğurduğu siyasi sertleşme ortamı içinde Serbest Cumhuriyet Fırkası, şartların kendilerini Atatürk ile karşı karşıya getirme ihtimali taşıdığını görerek, kendisini feshetmeye karar vermiştir.

Gerçekten, üç aylık Serbest Fırka denemesi bir yana bırakılırsa Türkiye 1925 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından,1945 sonlarında çok-partili rejime geçene kadar, bir tek-parti rejimi ile yönetilmiştir.Ancak bu rejim, totaliter ve dogmatik ideolojilere dayanan Faşist ve Komünist tek-parti sistemlerinden temelde farklıdır.Türkiye’de bir tek-parti olgusu mevcut olmuş,fakat tek-parti ideolojisi veya doktrini mevcut olmamıştır.Diğer bir deyimle Türkiye’de tek-parti, sürekli ve arzulanır bir model olarak meşrulaştırılmamış; aksine, zorunluluklar sebebiyle başvurulan ve zamanı geldiğinde yerini çoğulcu demokrasiye bırakacak olan bir geçici bir rejim olarak görülmüştür. Çok-partili siyasi demokrasi, bu alanda yapılan denemelerin de gösterdiği gibi, erişilmesi gerekli bir ideal olarak muhafaza edilmiştir.

Atatürk’ün tek-parti sistemini Türkiye için sürekli bir ideal olarak değil, Türkiye’nin belli bir aşamasında, zorunlulukların ortaya çıkardığı geçici bir dönem olarak gördüğü ,Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş hazırlıklarının yapıldığı günlerde söylediği şu sözlerden çok iyi anlaşılmaktadır: Cumhuriyet Halk Fırkası’nın “esas prensibi, memleket ve milletin gerçek selamet ve saadetini temine çalışmaktır ve amaca götüren yol bence budur ve bellidir. Oda Cumhuriyet’i güçlendirme ve sağlamlaştırma ile beraber fikri ve sosyal inkılapta ve medeniyet ve yenileşme yolunda milletin azimle ve başarıyla yürümesini sağlamaya yol göstermektir. Bu belli olan ve fakat şüphesiz yorucu ve uzun olan yolun yolcuları başlangıçtan sona kadar bir hizada ve aynı zamanda aynı yorgunluk derecesinde yürümeyebilir ve bu takdirde düşünce ve tedbirleri arasında fark olabilir. Fakat yoldan sapmamaları, genel hedeften gözlerini ayırmamaları, esas amacı ihlal etmemeleri lazım gelir.Bugün belli olan yolun başında bulunuyoruz.Henüz düşünceleri etkileyecek kadar yol alınmış değildir.Görüşler gerekli ölçüde açıklık kazanmalıdır.Ondan evvel tefrika fikri alelade fırkacılıktır ki, memleket ve milletin huzur ve güven şartları henüz böyle bir tefrikaya yol açmaya elverişli değildir, efendiler…” Yine Atatürk Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini feshetmesini takip eden aylarda, aynı yönde olarak, şunları söylemiştir: “Milletin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete sevk etmek lazım gelir. Yakın senelerde milletimiz böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin mühim neticelerini idrak etmiştir.Memleketin ve inkılabın içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı masuniyeti için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lazımdır… Aynı cinsten olan kuvvetler müşterek gaye yolunda birleşmelidir.”

Serbest Fırka denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da demokrasi yolunda bazı girişimlerde bulunulmuştur.Mesela 1931 ve 1935 milletvekili seçimlerinde, bazı milletvekilleri için Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından aday gösterilmeyerek, bu sandalyeler bağımsız adaylara bırakılmıştır.Cumhuriyet Halk Fırkası’nın gerek 1927 Kongresi’nde kabul edilen program beyannamesinde, gerek 1931 Kongresi’nde kabul edilen programında, tek dereceli seçime geçilmesi bir hedef olarak belirtilmiştir.1931 programı bu konuda aynen şöyle demektedir: “Bir dereceli intihabı tatbik etmek yüksek emellerimizdendir.Ancak vatandaşı, seçeceğini tayıyabilek vasıflar, şartlar ve vasıtalarla donatmak gerekir.Bunun sağlanması hususundaki çalışmaların istenen sonucu vereceği güne kadar vatandaşı, yakından tanıdığı ve güvendiği insanları seçmekte serbest bırakmayı demokrasinin hakiki icaplarına daha uygun buluruz.”

Türkiye, bir tek-parti sisteminin, savaş, işgal, ihtilal, darbe vs. gibi zora dayanan bir kesinti olmaksızın, kendi evrim kanunları uyarınca bir çoğulcu demokrasiye dönüştüğü pek az örnekten biridir. Bunun temel sebebi de, Atatürkçü dünya görüşünün demokratik karakteridir.

ATATÜRK VE DEMOKRASİ

Hazırlayan ve Sunan

Babaeski Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi Tarih Öğretmeni

YELİZ AZAR

12 Temmuz 2007

Atatürk

ATATÜRK

ATATÜRK’ÜN ÜSTÜN KİŞİLİĞİ

Türk milletini yokluk,çaresizlik içindeki ölüm halinden ve vatanı düşmanlardan kurtara- rak uygar bir yaşam düzeyine kavuşturan eşsiz dahi ATATÜRK,kuşkusuz tam olarak anlatıla- maz ve de nitelikleri sınırlanamaz . Bizden sonra gelen kuşaklar onda bizim göremedikle

rimizi görecekler, daha da iyi anlayacaklar ve çağlarının sorunlarına,ondan aldıkları ışıkla çözüm bulacaklardır.O,yüce milletimiz için sönmeyen bir ışık ve tükenmeyen bir güç kaynağı olarak kalacaktır.

O’nun zihniyeti,görüşleri,yaptıkları ve yapmak istedikleri, olaylar karşısındaki tavrı, tutum ve davranışları, içtenlikli vatan ve millet sevgisi, kararlılığı, ciddiyeti, dürüstlülüğü, sabrı, ahlakı, insancıllığı, kültürü, ileri görüşlülüğü ve karakter yüceliği bugün de sorunlarımızın çözümünde bize ışık olmakta ve yol göstermektedir.Bölücülük,irtica,her türlü kötülük ve yolsuzluk karşısında milletçe onunla gönül, ruh ve bilincimizde buluşuyor ve bütünleşiyoruz.O’nun sağlam temeller üzerinde Türk Milletinin ruh ve vicdanına uygun biçimde kültüre dayalı kurduğu demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetle ilke ve inkılapları başımızı yüceltmiş olup,kutsal bir emanet olarak sonsuza dek yaşatılacaktır.

Bütün söz ve teşebbüslerinde asla isabetsizliğe uğramamış olan ileri görüşlü Mustafa Kemal ATATÜRK:

“Asla şüphem yoktur ki,Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”demiştir.

(S.D.,II. C.,s. 319).

O,Türk milletinin, ruh ve vicdanındaki büyük medeni cevheri,ihtiyaçları ve istekleri sapmaz bir doğruluk içinde görmüştü. Demokratik, laik Cumhuriyetle,ilke ve inkılaplarının en doğru yol olduğuna içtenlikle inanıyordu.Bu iki doğru tespit,yukarıya alınan hikmetli sözünün somut teminatı olarak görülmektedir.Bütün vatandaşlarımız da yaşam çalışma hayatlarında bu sözün sorumluluk ve heyecanını duymalıdırlar.

Onun pırıl pırıl ışığında yücelen Türk Milleti ;yaşamın ,geleceğin, saadet ve uygarlığın temeli, milletin hayat ve namusu olarak görmüştür.bunun bütün milletçe çok kıskanç bir biçimde korunacağından emindir.

Ancak,Cumhuriyetin bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak korunabilmesi için milletçe çok uyanık ve dikkatli olunması ,şüpheli tedbirlerden kaçınılması ve bir an evvel büyük,mükemmel ve nurlu bir irfan ordusuna sahip olunması üzerinde durmuştur (S.D., II.,s. 85,102,168,174,176,193), (N., II.C., s. 573-574).

Atatürk vatanı kurtarmak için yaratılmış, büyük ve kuvvetli kişiliği olan seçkin bir insandı.Gururdan uzak ve asil yürekli oluşu ,sabrı, çevresine kudret,güven,coşku,yapıcı ve üstün temel fikirler ve değerler yayması,güçlükleri aşmasını kolaylaştırmıştır.O,zeki, sağ-

duyulu ,çalışkan,dürüst,cesur,üstün karakterli,güvenilir,çok okuyan,ülkesini ve üstün gördüğü ulusunu çok seven ve onun gücüne güvenen, kurtarmak ve yüceltmek için gece gündüz düşünen ve çaba gösteren ülke ve ulusunun yararını herşeyin üstünde tutan ve bu yolda canını ortaya koyan;özverili,insancıl,ülke sorunlarıyla uluslar arası sorunları çok yakından izleyerek değerlendiren ,geçmişi değerlendirmede ve geleceği görmede basiret gösteren ,kin ve duygusallıktan uzak,aklını ve vicdanını tam bir sorumluluk içinde kullanan ;işleri uygun zamanlarda yapan ,vatan kurtarmış kahraman kumandan ve çağdaş bir devlet kurmuş devlet adamı;Türk ulusunun ve insanlığın gönlünde silinmez iz bırakmış eşsiz bir dahidir.Bütün işlerinde vicdanın sesini dinlemiş,Türk ulusunun ruh ve vicdanının kabulünü gözetmiştir.O, geçmişte olduğu gibi,bugün ve gelecekte büyük Türk Ulusu’na ve bütün insanlığa ışık olacaktır.O’ nun örnek yaşam ve eylemleriyle ortaya koyduğu yolu anlamak için üstün görüş ve dehasını göz önünde bulundurmak gerekir.Mucizeler yaratan bu yolun ilâhi ışık ve hikmetle aydınlandığı kuşkusuzdur.Bu yol kurtuluşun;kötülükleri ve yolsuzlukları aşmanın, demokratik,çağdaş,mutlu uygar yaşamanın ,demokrasinin yoludur.

Mustafa Kemal ATATÜRK güç zamanların insanıdır.O’ nu Türk ulusuna ve insanlığa TANRI’ nın bir armağanı olarak görmek gerekir.İşgal edilmiş bir vatanı,yok olmanın uçurumundaki bir ulusu kurtarmayı üstlenen

12 Temmuz 2007

Atatürk’e Dair Hatıralar

ATATÜRK’E DAİR HATIRALAR

Atatürk, çoğu zaman sıkıcı protokol kaidelerinden şikayet eder, bir nebze olsun, kurtulmak için çareler arardı. Günün birinde, Dolmabahçe Sarayımdan kaçıp peşinde muhafızları, yaverleri olmadan şehirde dolaşmış ve bu arada Topkapı Müzesini de gezmiş.

Fakat, Ata’nın Saraydan kimseye görünmeden çıkması bazı hadiselere, denizin dibini dalgıçlarla aranmasına, Karaköy’den Taksime kadar olan mıntıkada bütün nakil vasıtalarının durdurulup tetkik edilmesine sebep olmuş…Sonradan çok hoş bir şekilde neticelenen bu hadisenin canlı şahitlerinden biri halen Cumhurbaşkanlığında vazife görmektedir.

Hüseyin Arı, 36 yıldır, gelip geçen Cumhurbaşkanlarına hizmet etmiş, genç bir delikanlı iken girdiği Cumhurbaşkanlığı dairesinde bugüne kadar nice hadiselere tanıklık etmiş. Bir hayli ve çok enteresan olaylar geçmiş başından.

Hüseyin Arı Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayından sabahın erken saatinde kaçarak şehirde dolaşmasını ve bu yüzden kendisisinin kısa bir müddet için tevkif edilişini şöyle anlatıyor:

-O sabah çok erken saatlerde zil çaldı. Kapıya getirilen gazeteleri aldım. Muayede salonundan geçip Mustafa Kemal’in yatak odasına girdim. Ata, her zaman burada yatağında gazeteleri okurdu. Birkaç saniye sonra Atatürk, sırtında deve tüyü renginde ropdöşambrı olduğu halde geldi. Gazeteleri ortadaki masanın üzerine bıraktım. (Bana kahvaltı getirsinler! )dedi peşinden ilave etti: (kabul salonuna getirsinler! ) Emri alınca, derhal Sofracıbaşı İbrahim’e koştum. Yatağından kaldırdım. Söyledim ve oradan ayrılıp yatağıma girdim.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, nöbetçi yaverin çağırdığını söylediler, koştum. Sofracı İbrahim ayakta duruyor, elindeki tepsinin içi de dolu. Hepsi telaşla beni bekliyorlarmış… Derhal bana, Ata’yı nerede gördüğümü sordular. Onlar aramış, bulamamışlar. Kendilerine gereken izahatı verdim. Beraberce yeniden aradık.

Bulamayınca, rastladığımız yaver olsun, diğer personelden olsun, herkes bana aynı suali soruyordu:

-Paşa nerede?

Bulamayınca, Başyaverin emri ile beni yaverlik dairesinin yanındaki küçük bir odaya hapsettiler, başıma da bir nöbetçi koydular. Suçum, Atatürk’ün kalktığını görüp vaktinde haber vermemekti…

Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Çünkü üzüntümden deli olacaktım. Atatürk kayıptı. Bu arada, polise haber verilmiş, herhangi bir ihtimale karşı dalgıç getirilecek denizin araştırılmasına başlanmıştı.

Ata’nın dışarıya çıkıp gitmesine kimse ihtimal vermiyordu. Çünkü Sarayın bütün kapılarında polisler,askerler, amirler nöbet beklemekte idi. Ne içeriye ve ne de dışarıya habersiz kimsenin çıkması mümkündü.

Ben üzüntüden kıvranırken, birden Atatürk’ün geldiğini söylediler. Kapım açıldı. Atatürk karşımda belirdi. Ve (Senin kabahatin ne? ) diye sordu. Ben, soruyu cevaplandırmadan, Başyaver Celal Bey; erken saatlerde arkadaşlarımla yaptığım bir güreş esnasında arkadaşımı yaraladığımı, suçumun budan ibaret olduğunu söyledi. Ata’nın arkasından bir taraftan da bana doğru söylemem için elleriyle işaret ediyordu. Bu cevap üzerine Ata, başını sallayıp geri döndü yaverlik odasında bir kahve içtikten sonra çalışma odasına çekildi.

Sonradan Atatürk, Saraydan hiç görünmeden çıkışını yemekte davetlilere şöyle nakletmişti:

-Kalın kaputumu giydim. Hiç kimseye sezdirmeden büyük kapıdan serbestçe çıktım. Beni görenler selam verdiler. Hepsi o kadar … Oradan bir tramvaya bindim. Doğruca Sultanahmet’de, oradan da Topkapı Müzesine gittim. Kapıcı karşıladı. Müzenin açılmadığını söyledi. Atatürk olduğumu, müzeyi gezmek istediğimi bildirdim. (Kim olursa olsun. Müze açılmadan içeri giremez!… ) dedi. Saat dokuza kadar bekledim. Müdür geldi. Derhal beni içeri aldı. Müzeyi, elimi kolumu sallayarak gezdim. Oradan bir taksi çağırdım. Yine aynı rahatlıkla, Şişli Çocuk Hastahanesine, Sabiha Gökçen’i ziyaret ettim. İşte beni orada buldular.

Hüseyin Arı bundan sonrasını şöyle nakletti:

Ben hapiste iken, Topkapı Müzesi Müdürü Saraya telefon ederek Ata’nın müzede olduğunu söylemiş, fakat o saraya telefon ederken Atatürk müzeyi terk ettiğinden nereye gittiğini anlayamamış. Bu suretle haberdar edilen Saray erkanı otomobillerle Atatürk’ü aramaya çıkmışlar, bir kısmı Topkapı Müzesine giderken bir kısmı da Şişli Çocuk Hastahanesinde Sabiha Gökçen’in yanına gitmişler. Bu arada, celbedilen bir dalgıç ekibi, her ihtimale karşı denizi aramış.

Şişli Çocuk Hastahanesine gidenler kapıda bir araba görüp içindeki şoföre kimi getirdiğini sormuşlar. O da, ismini bilmediği birini getirdiğini ancak beklemesini istediğini söylemiş. Bir de Gökçen’in odasına çıkmışlar ki, ne görsünler Ata. Gökçen’in başucunda ayakta duruyor…

Atatürk yaverleri karşısında görünce, kendilerine şöyle çıkışmış:

-demek ki, beni Allah koruyor, isteseydim Ankara’ya bile gidebilirim!

YEŞİLE HASRET

<<1937 yılının bahar mevsimi idi. Gazi orman çiftliğinin, Akköprü tarafındaki yoldan gidiyorduk. Çiftliğin o parçası meyve bahçesi haline konulmuş, çok güzel olan bu yol boyu, o zamanlar henüz küçük, çelimsiz ağaçları sıralandığı, yaz mevsiminde dahi, pek gölgesi olmayan bir yerdi.

Atatürk,bu eski çıplak topraklar üzerindeki, meyve bahçesi haline gelmiş olan bu yerlere neşe ile bakıyordu. Şimdi uzun kavak ağaçlarını bulunduğu yol kenarında ameleler çalışıyor ve fidanlar dikiyorlardı. Atatürk, birden şoföre: <> diye bağırdı. Yere indiği vakit, orada olanlara:

<<-Burada bir iğde ağacı vardı. O nerede?>> diye sordu. Kimse iğde ağacını bilmiyordu. Çünkü, orada çalışanlar, yenilerini dikmekle meşgul idiler.

Atatürk’ün biraz önceki neşesi kalmamıştı.

Çünkü, çiftliğin ilk çorak günlerinin bir yeşillik hatırası yerinden çıkarılmış ve yok olmuştu. Yol boyunca yürüyerek iğde ağacını aradık.

<<-iğde, eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat, yaşayan ve baharda hoş kokularını etrafa saçan, güzel bir ağaçtı.>> diyordu.

Çiftlik merkezine gelmiştik. Büyük hamamın yapısı bitmişti. Onu gezerken iğde ağacını yerinden kimin çıkarmış olduğunu da tahkik etmek için, ilgili durumda onlara sualler sordu. Kimse bu küçücük ağacın akıbeti hakkında bir haber veremedi.

Atatürk, bu ehemmiyetsiz gibi görünen işten hüzün duymuştu. ihtarlarda bulundu. Emirler verdi. Eski ağaçlar da korunacak ve bakılacaktı…

Çünkü o, yeşilliğin hasretini, istiklal harbi boyunca çok çekmişti. Çankaya‘yı oturmak için seçmesini amil , birkaç büyük kara kavak ağacının bulunması idi. Onların rüzgarlı günlerdeki hışırtısından daima zevk duyardı.

O gün, çiftlik dönüşü, uzun boylu ağaçlardan bahsetti. Tabiatın bu varlığı insanlara büyük bir kazançtır. Onlardır ki, toprağı verimli kılarlar. İnsan topluluklarının yer seçmelerine rehberlik ederler.

Bunun üzerine münakaşa, konumuz şu yola dökülmüştü:<<-coğrafi muhit mi insanlar üzerinde tesir yapar, yoksa insanlar mı muhite hakim olurlar?>>

Otomobil gezintilerinde ekseriya bu gibi konuşmalar ve münakaşalar olurdu. Ben, tarihi misallere dayanarak diyordum ki, << tabiat büsbütün kısır olursa, insan kuvveti ona tesir yapamaz.>>

Atatürk ise, insan zekasını her şeye muktedir olduğunu, tabiata da azami derecede hakim olabileceği kanaatinde idi.

Nihayet, şu neticeyi kabul ediyorduk:

<>

1919 yılında, Atatürk

12 Temmuz 2007

Atatürk’ün Hayatı

Atatürk’ün Hayatı

           Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı (Selanik 1881-İstanbul 1938). Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım’ın oğlu olan Mustafa Kemal Kemal Atatürk, ilköğrenimine Selanik’te başlayıp, babasının ölümü (1893) üstüne annesi ve kızkardeşiyle bir süre dayısının kâhyalık yaptığı Çalı çiftliğinde (Langaza, Selanik yakını) yaşadı. Öğrenimini sürdürebilmek için yeniden Selanik’e anneannesi ve teyzesinin yanına gönderilip, askerî rüştiyeyi (1895), Manastır Askerî İdadisi’ni (1898) bitirdi. İstanbul’a gelerek Harbiye’ye girdi (1899). Bu arada Harbiye’den tanıdığı Ali Fuat Cebesoy ve iki subay arkadaşıyla birlikte  padişahı eleştirdikleri ve yasak kitapları okudukları gerekçesiyle tutuklanıp, Yıldız Sarayı’nda bir süre sorguya çekildiyse de, bağışlandı. Harbiye’yi kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirip (1905), Şam’daki 5. Ordu’ya atandı (1905 Şubatı). Şam’da tanıştığı Mustafa Cantekin ve Müfit Özdeş adlı arkadaşlarıyla birlikte, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurup (1906), cemiyetin Yafa, Kudüs ve Beyrut şubelerinin örgütlenmesinde rol oynadı. Cemiyetin şubesini kurmak için Selanik’e gidip, yeniden Şam’a dönerek, Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin İttihat ve Terakki ile birleşmesi (1907) ardından, Manastır’daki 3. Ordu’ya atandı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdiyse de, cemiyetin kurucularıyla pek anlaşamadı. Bu arada İttihat ve Terakki, 1786 Anayasası’nın geri getirilmesini isteyen bir bildiri yayınladı ve İstanbul hükümetinin Rumeli’ye yolladığı birliklerin İttihatçılarla birleşmesi üstüne, İkinciMeşrutiyet ilan edildi (1908). Meşrutiyetin ilanını köklü reformların izlemesi ve ordunun siyaset dışı kalması gerektiğini öne sürdüğü için İttihat ve Terakki’yle arası açılan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay), Kâzım Karabekir, Fethi (Okyar), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) beyler gibi subaylarla muhalif bir grup oluşturdu. Bu arada Bingazi ve Trablusgarp’ta patlak veren ayaklanmaları bastırmakla görevlendirilip, görevini kan dökmeden tamamlayarak, Selanik’e döndü. 31 Mart Olayı patlak verince İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun (bu adı kendisi vermiştir) Yeşilköy’e kadar kurmay başkanlığını yapıp, Selanik’e dönerek, İttihat ve Terakki Büyük Kongresi’ne Trablus delegesi olarak katıldı (22 Eylül 1909). Ordunun siyaset dışı kalması gerektiği görüşünü tekrarladığı için, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından tehlikeli kişi sayılmaya başlanarak, iki kez öldürülmek istenmesi üstüne bir süre siyasal etkinliklerine ara verdi.

       1911′de İstanbul’da Erkânı Harbiyei Umumiye Nezareti’nde görevlendirilip, aynı yıl başlayan Trablusgarp Savaşı’ na gönüllü olarak katılarak, Tobruk ve Derne’de başarıyla savaştı; Binbaşılığa yükseltilip, ertesi yıl (1912) Balkan Savaşı başlayınca, Bolayır’daki kolorduya atandı ve Edirne’nin geri alınması harekâtına katıldı. Sofya Askerî ateşeliğine getirilip (1913), bir yıl sonra yarbaylığa yükseldi.

         Birinci Dünya Savaşı başlayınca, İttihat ve Terakki hükümetinin, yazılı uyarılarına karşın Almanya’nın yanında savaşa görmesinden sonra, Tekirdağ’daki 19. Tümen komutanlığına getirildi. Gelibolu yarımadasına çıkmaya başlayan İtilâf Devletleri birliklerine karşı Anafartalar, Conkbayırı ve öteki cephelerde önemli muharebeler verdi. Hastalandığı için İstanbul’a dönüp, rütbesi albaylığa yükseltildi (1915).

         1916′da Edirne’de 16. Kolordu komutanlığına, hemen ardındanda livalığa yükseltilerek Doğu’da bir başka kolorduya atandı; Diyarbakır’da Kâzım Karabekir Paşa’yla birlikte, yeni kurulmakta olan 2. Ordu’yla Muş ve Bitlis’i düşman işgalinden kurtarıp (6-7 Ağustos 1916), ertesi yıl 2. Ordu’nun komutanlığına getirildi (18 Mart 1917), Falkenhayn komutasında kurulan Yıldırım Orduları grubu içindeki 7. Ordu komutanlığına atandıysa da, askerî stratejiyle ilişkin görüş ayrılıkları nedeniyle istifa ederek İstanbul’a döndü (1917 Ekimi) ve genel karargâh emrine alındı. Alman imparatorunun davet ettiği Veliaht Vahdettin efendiyle birlikte Almanya’ya gidip, yolculuk boyunca veliahta savaşın kaçınılmaz sonuçlarını anlattı. Vahdettin tahta çıkınca 7. Ordu komutanlığına ve padişahın fahri yaverliğine getirilip (1918), cephenin İngiliz saldırısı karşısında çökmesi ve Almanya’nın ateşkes istemesi üstüne, padişaha bir telgraf çekerek, Talat Paşa hükümetinin yerine

kurulan yeni hükümetin, hemen Osmanlı devletinin müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması imzalamasını, elde kalan kuvvetlerin Anadolu’ya çekilerek ulusal direnişe geçilmesini istedi. Ahmet İzzet Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi ve Rauf Bey ile Fethi Bey’in de görev aldığı yeni hükümetin Mondros ateşkesini imzalamasından (30 Ekim 1918) sonra, Liman Von Sanders’in ayrılmasıyla Yıldırım Orduları grubu komutanlığına getirildi.

         İngilizlerin müdahalesiyle Yıldırım Orduları grubu dağıtılınca, İtilâf Devletleri birliklerinin İstanbul’u işgal ettikleri (13 Kasım 1918) günlerde İstanbul’a dönüp, Anadolu’ya geçme olanaklarını araştırmaya başladı. İngilizlerin Samsun dolaylaındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemeleri üstüne, çok geniş yetkilerle 9. Ordu müfettişliğine atanmasıyla beklediği fırsatı bulup (o sırada Yunanlılar İzmir’e asker çıkardılar), 19 Mayıs 1919′da Samsun’a ayak bastı. İlk iş olarak askerî alanda, Anadolu ve Trakya’da ayakta kalmış birliklerle, siyasa l alandaysa Müdafaayı Hukuk ve Reddi İlhak gruplarıyla ilişki kurdu; İstanbul’un kendisine verdiği görev bu grupları dağıtmak olduğu halde, aralarındaki bağları pekiştirmek ve Kuvayı Milliye adı altında kurulmakta olan silahlı halk kuvvetleriyle ilişkiye geçmek için çaba gösterdi. Havza’ya, ardından da Amasya’ya geçerek çalışmalarını sürdürdü. 3 Temmuz’da Vilayatı Şarkiye Müdafaayı Hukuki Milliye Cemiyeti’nin kongresine katılmak için Erzurum’a gidip, İstanbul hükümetinin durumdan kuşkulanarak geri dönmesini bir telgrafla bildirmesi (7 Temmuz 1919) üstüne, görevinden ve askerlikten istifa ettiğini bildirdi. 23 Temmuz-7 Ağustos arasındaki Erzurum Kongresi’nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirildi ve alınan kararları bir bildiriyle açıkladı. Sivas Kongresi’nde (4 Eylül 1919) Erzurum Kongresi’nin kararlarının onaylanmasından sonra, istifa etmek zorunda kalan Damat Ferit hükümetinin yerine kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinin temsilciler kuruluyla (Heyeti Temsiliye) görüşmeler yapmak için gönderdiği Salih Paşa’yla Amasya’da görüşerek (20-22 Ekim 1919), Amasya Protokollerini imzaladı. Erzurum milletvekilliğine seçildiği (7 Kasım 1919) halde, 12 Ocak’ta İstanbul’da toplanan Mebusan Meclisi’ne katılmadı (Mustafa Kemal’in katılmadığı bu son Osmanlı meclisi misakı milli ilkelerini kabul etti.17 Şubat 1920). Bu arada Damat Ferit Paşa yeniden sadrazamlığa getirilip, Anadolu’daki ulusal hareketi “isyan”, bu hareketi yönetenleri de “eşkıya” diye niteleyerek, “hilafet ordusu” adı altında toplanan birlikleri Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı kuvvetlerle savaşmak için Anadolu’ya gönderdi. Bu durum karşısında Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920′de Ankara’da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne toplayıp, meclisin seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına getirildi (24 Nisan 1920).

          Birinci Büyük Millet Meclisi döneminde Mustafa Kemal en çok, savaşın yönetimine ilişkin sorunlarla ilgilendi. Bir yandan düşmana karşı çarpışılırken, öte yandan Çerkez Ethem gibi çetecilerin disiplin dışı davranışlarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Doğu cephesindeki savaşlar Kâzım Karabekir Paşa tarafından yürütülürken, Batı Anadolu’da verilen savaşların yönetimini Mustafa Kemal Paşa üzerine aldı. Bir yıldır İzmir ve çevresini ellerinde bulunduran Yunanlılar 22 Haziran 1920′de, Osmanlı hükümetine Müttefikler tarafından önerilen barış antlaşmasını kabul ettirmek amacıyla ileri harekâta geçmeleri üstüne, bu ilerleyişten ürken İstanbul hükümeti, 10 Ağustos 1920′de Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Ankara hükümetinin bu antlaşmayı     tanımadığını açıklamasının ardından, Garp Cephesi komutanlığına getirilen             

          Albay İsmet (İnönü) Bey, Birinci İnönü Savaşı’nda (10 Ocak 1921), Yunanlıları geri çekilmek zorunda bıraktı. Savaş yeniden başladıysa da, İkinci İnönü Savaşı (1 Nisan 1921) da Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı. 10 Temmuz’da Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Garp Cephesi karargâhına giderek, İsmet Paşa’ya, orduyu Sakarya’nın doğusuna geçirme buyruğunu verdi ve komutayı üstüne aldı. Ardından, olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi orduları başkomutanlığına getirildi. Yunan ordusunun 23 Ağustos’ta yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin savaşta (Sakarya Meydan Savaşı) cepheyi bizzat yönetip, Sakarya’nın doğusundaki bütün Yunan birliklerinin yokedilmesini sağladı. 19 Eylül’de Büyük Millet Meclisi tarafından müşirliğe (mareşal) yükseltildi ve “gazi” unvanı verildi.

          Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon’un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922 sabahı “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” komutuyla Büyük Taarruz’u başlattı ve ilk Türk birliklerinin 9 Eylül’de İzmir’e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu toprağı düşmandan kurtulmuş oldu.

          Bu arada Uşakizade Latife Hanım’la tanışarak evlenen (29 Ocak 1923; bu evlilik 6 Ağustos 1925′te anlaşmazlık nedeniyle boşanmayla sonuçlandı) Mustafa Kemal, Mudanya Mütarekesi’nin (11 Ekim 1922) imzalanması, Vahdettin’in Türkiye’den kaçması (17 Kasım 1922), Lozan Antlaşması’nın (24 Temmuz 1923) imzalanması, İtilâf Devletleri’nin İstanbul’u boşaltmaları (2 Ekim 1923), Ankara’nın başkent olması ve Halk Fırkası’nın kurulmasının ardından, 29 Ekim 1923′te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cumhuriyeti ilan etmesiyle, cumhurbaşkanı seçildi.

          Sonra toplumsal devrimlere girişip, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştırmayı gerçekleştirdi. 26 Kasım 1934′te TBMM, çıkardığı özel bir yasayla, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını verdi.

          Dış siyasette “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini benimseyen Atatürk, Türkiye’nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü, dostluk antlaşmaları, bölgesel paktlarla güvence altına aldı (Balkan Paktı, 1934; Sadabat Paktı, 1937), Montreux Antlaşması’yla (20 Temmuz 1936) Boğazların yeniden Türk savunma sistemi içine alınmasını, Fransızlara bırakılan Hatay’ın ankara Antlaşması’yla anavatana katılmasını (7 Temmuz 1939) sağlayıp, yakalandığı siroz hastalığının hızla ilerlemesiyle 10 Kasım 1938′de İstanbul’da Dolmabahçe sarayında öldü. Naaşı İstanbul’dan Ankara’ya taşınarak önce Etnografya müzesindeki geçici kabine konuldu (21 Kasım 1938); ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir’e aktarıldı (10 Kasım 1953).

12 Temmuz 2007

Atatürk’ten Özlü Sözler

ATATÜRK’TEN ÖZLÜ SÖZLER

AHLÂK, ERDEM, AKIL VE MANTIK

Ulusal ahlakımız,ulusal ilkelerle ve özgür düşüncelerle beslenmeli ve güçlenmelidir.

Özellikle dikkatinizi çekerim,korkutma temeline dayanan ahlak,bir erdem olmadıktan başka,güvene de layık değildir.

Memleket işlerinde,ulus işlerinde,gerçek işlerde hatıra ve dostluğa bakılmaz.

Manevi kuvvet,bilhassa bilim ve inançla yüksek bir biçimde gelişir.

İçtenliğin dili yoktur.İçtenlik açıklanamaz.O,gözlerden ve alınlardan anlaşılabilir.

İnsaf ve merhamet dilemekle ulus işleri, devlet işleri görülmez.İnsaf ve merhamet dilemek gibi bir prensip yoktur. Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdır.

Her ne biçimde olursa olsun ,hizmet edenler ulustan,büyük ödüller beklerse doğru bir davranışta bulunmuş olmazlar.Ulustan, çok şey istemeliyiz.Ona hizmet edenler,

görevlerinden başka bir şey yapmamışlardır.

Bir takım kuş beyinli kimselere kendinizi beğendirmek isteğine kapılmayınız.Bunun hiç bir değeri ve önemi yoktur.

Saygısızlığın,saldırganlığın büyüğü,küçüğü yoktur.

BAŞARI

İnsan başlangıçta iken sonuca vardığını ileri sürerse dünyanın en derin açmazlıkları içinde kendisini bocalar görür.

Başarıyı kolaylaştırmak için bütün çarelerin başında ulusun aydınlatılması ve uyarılması gerekir.

Gücünü herhangi bir yere veren ,onu kullanamayan bir kimse,felçli bir organdır.

Bir ulusun başarısı ,mutlaka bütün ulusal güçlerin bir yöne yönelmesiyle mümkündür.

Bugüne kadar elde ettiğimiz başarılar ,bize ancak ilerleme ve uygulaşmaya doğru bir yol açmıştır.Bize ve torunlarımıza düşen ödev, bu yol üzerinde bocalamadan ilerlemektir.

Zafer “zafer benimdir” diyebilenin;başarı”başarıya ulaşacağım” diyebilenindir.

Bir ulus ,bir toplum,yalnız bir kişinin çabası ile bir adım bile batmaz.

CUMHURİYET

Cumhuriyet;fikirce,bilimce,bedence güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister.

Ey yükselen yeni nesil!…Gelecek sizsiniz.Cumhuriyeti biz kurduk,onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Benim için bir taraflık vardır.Bir tarafım:O da cumhuriyet taraftarlığı,düşünsel ve toplumsal devrim taraftarlığı.

Cumhuriyet,ahlâk üstünlüğüne dayanan bir ülküdür.Cumhuriyet erdemdir.

Cumhuriyet,sizden”fikri hür,vicdanı hür,irfanı hür”nesiller ister.

Türk ulusunun yaratılışı ve alışkanlıklarına en uygun yönetim cumhuriyet yönetimidir.

Cumhuriyeti,onun gereklerini yüksek sesle anlatınız.Bunu yüreklere yerleştirmek için elverişli olan hiçbir durumu kaçırmayınız.

Cumhuriyet düşünce özgürlüğünden yanadır.İçten geldikçe ve doğru yolda bulundukça her düşünceye saygı

duyarız.Bütün inançlar bizce saygı değer .Yalnız,başımızdakilerin de insaflı olması gerekmektedir.

Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır.Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.

BİLİM VE ÇALIŞMA

Büyük işler,önemli girişimler ancak ortak çalışma ile sağlanabilir.

Eğer vatan denilen şey,kupkuru dağlardan,taşlardan,ekilmemiş alanlardan,çıplak ovalardan,kentler ve köylerden oluşmuş olsaydı,onun zindandan hiç bir ayrılığı olmazdı.

Yaşamak demek, çalışmak demektir.

Ülkemizin en bakımlı,en şirin,en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı yenen zaferin sırrı nerdedir,bilir misin?Orduların yönetiminde bilim ve teknik ilkelerini önder edinmektedir.

Yaşamak için savaşmak şarttır.

Gereğine inandığımız bir işi çabucak yapmalıyız.

Maddi ve özellikle manevi çöküntü,korku ile güçsüzlükle başlar.

DEMOKRASİ

Bizim ulusumuz kökten demokrattır.Kültürünün,geleneklerinin en derin geçmişe özgü evreleri bunu pekiştirir.

Bizim esin kaynağımız,doğrudan doğruya büyük Türk ulusunun vicdanı olmuş ve

hep böyle olacaktır.

Girdiğimiz büyük işlerde ulusumuzun yüksek yeteneği ve yüce sağduyusu başlıca uyarıcımız ve başarı kaynağımız olmuştur.

Hükümet ulustur ve ulus hükümettir.

Memleket yönetiminde sakınmadan ileri sürdükleri karmaşık düşüncelerle ne yapmak istediklerini bilmeyenlere,halkın sağduyusuna başvurmayı tavsiye etmelidir.

DEVRİM

Bizim evren gözünde en büyük güç ve ereğimiz,yeni biçim ve niteliğimizdir.

Şunu da belirteyim ki,Türk ulusunun son yıllarda gösterdiği olağanüstü işlerin,yaptığı siyasal ve toplumsal devrelerin gerçek sahibi kendisidir.Sizsiniz.Ulusumuzda bu yetenek ve gelişme gücü var olmasaydı onu yaratmaya hiçbir güç yetmezdi.

Devrimimiz,Türkiye’nin yüzyıllar boyunca mutluluğunu sağlayacaktır.Bize düşen,onu anlamak ve değerini bilerek çalışmaktır.

Gerçek devrimler onlardır ki,yenileşmeye götürmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilimi solumasını bilirler.

DİL

Dilin ulusal ve zengin olması,ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir.Türk dili, dillerin en zenginlerindendir.Yeter ki bu dil bilinçle işlensin.

Kesin olarak bilinmelidir ki Türk ulusunun,ulusal dili ve ulusal benliği bütün hayatında egemen ve temel olacaktır.

Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu kentte ve köyde,yaşı ilerlemiş Türk evlatları ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.

Türk demek ,dil demektir.

”Türk ulusundanım”,diyen insanlar her şeyden önce ve hep Türkçe konuşmalıdırlar.

Ülkesini,yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu,dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Dil devriminin amacı,Türk dilinin kısırlaştırılması değil,yenileştirilmesidir.

Bizim uyumlu,zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir.

EGEMENLİK VE ÖZGÜRLÜK

Yurtta barış, dünyada barış.

Egemenlik ,verilmez alınır.

Özgürlüğün de ,eşitliğin de ,adaletin de dayanak noktası ulusal egemenliktir.

Özgürlüğü elinden alınan bir ulus ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun,uygar insanlık gözünde bir uşaktan daha iyi davranışa lâyık değildir.

Sonsuz bir özgürlük düşünülemez.Hakların en büyüğü olan yaşamak hakkı bile salt değildir.

Basın özgürlüğünden doğan sakıncaları giderecek araç,yine doğrudan doğruya basın özgürlüğüdür.

Biz Türkler bütün tarihimiz boyunca özgürlüğe ve bağımsızlığa örnek olmuş bir ulusuz.

Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki ,onun karşısında zincirler erir,taht ve taçlar yanar,hükümdarlar mahvolur.Ulusların tutsaklığı üzerinde kurulmuş kurumlar her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar.

EĞİTİM VE ÖĞRETİM

Bir ulus, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin ,o zaferlerin yaşayacak sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır.

Bizim izleyeceğimiz ulusal egemenlik politikasının temeli önce ,cahilliği ortadan kaldırmaktır.Bütün köylüye okumayı ,yazmayı öğretmek ,ulusunu,vatanını, dinini,dünyasını tanıyacak kadar coğrafya ,tarih ve ahlâk bilgileri vermek ve hesap öğretmek ulusal eğitim programımızın ilk amacıdır.

Hayatın her çalışma alanında olduğu gibi özellikle öğretim hayatında da disiplin, başarının temelidir.

Öğretmenler,yeni kuşağı,cumhuriyetin öğretmen ve eğiticileri,sizler yetiştireceksiniz.Eserin değeri ,sizin ustalığınız ve özveriniz derecesiyle orantılı bulunacaktır.

Ulusları kurtaranlar,yalnız ve ancak öğretmenlerdir.Öğretmenden eğiticiden yoksun bir ulus henüz ulus adını alma gücünü kazanmamıştır.Ona rast gele bir topluluk denir,ulus denmez.

Okul sayesinde ,okulun vereceği bilim ve fen sayesindedir ki,Türk ulusu,Türk sanatı,Türk ekonomisi,Türk şiiri ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişecektir.

Okul , genç dimağlara , insanlığa saygıyı , ulus ve memleket sevgisini , özgürlük onurunu öğretir.

Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem , bilgiyi ; insan için fazla bir süs , bir üstünlük aracı yahut uygar bir zevkten çok , maddi hayatta başarı sağlayan pratik ve kullanılabilir bir araç durumuna getirmektir.

Ordularımızın kazandığı zafer , öğretmen ordusunun zaferi için yalnız ortam hazırladı . Gerçek zaferi siz kazanacak ve sürdüreceksiniz . Ve ne olursa olsun başaracaksınız.

Eğitimdir ki bir ulusu özgür , bağımsız , şanlı , yüksek bir toplum olarak yaşatır veya bir ulusu tutsaklığa ve düşkünlüğe sürükler.

Dünyanın her yanında öğretmenler , toplumun en özverili ve saygı değer öğeleridir.

Biz cahil dediğimiz vakit , okulda okumamış olanları kastetmiyoruz . Kastettiğimiz bilim , gerçeği bilmektir . Yoksa , okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi hiç okuma bilmeyenlerden de gerçeği gören gerçek bilginler çıkar .

Hükümetin en verimli ve en önemli görevi milli eğitim işleridir .

EKONOMİ

Askeri zaferlerimize böbürlenmeyelim . Yeni bilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım .

Tutumlu olmak ulusal bilincimiz olmalıdır .

Bence halk çağı , ekonomi çağı kavramı ile anlatılabilir .

Bağımsızlığın bütünlüğü ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür .

Ekonomi demek her şey demektir . Yaşamak için mutlu olmak için , insanlık varlığı için ne gerekirse hepsi demektir.

Hiçbir uygar devlet yoktur ki , ordu ve donanmasından önce ekonomisin düşünmüş olmasın

Köylünün çalışma meyvelerini ve sonuçlarını kendi yararı için en yüksek noktaya çıkarmak ekonomik politikamızın ruhudur .

Siyasal , askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar ekonomik zaferlerle güçlendirilemezlerse kazanılan zaferler ömürlü olmaz .

GENÇLİK

Sağlam bir gençlik Türkiye’nin mayasıdır .

Türkiye’nin genç çocukları , yorulsanız da beni izleyeceksiniz . Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler hiç bir zaman yorulmazlar .

Genç düşünceli demek , gerçek düşünceli demektir .

Her türlü spor çalışmalarını Türk gençliğinin ulusal eğitiminin ana öğelerinden saymak gerekir .

Biz kendi benliğimiz içinde ve kendi karakter ve yaradılışımızla gelişiyoruz , gelişeceğiz .

Bu ulus utanmak için yaratılmış bir ulus değildir . Övünmek için yaratılmış tarihini övünçlerle doldurulmuş bir ulustur .

Dünyada sevgisi benim için tek cömert olan şey , Mehmet’in , Türk köylüsünün soyluluğundan gelen şeydir . Onun sevgisine inanmış ve kanmış olanlar en mutlu kimselerdir .

İki Mustafa Kemal vardır : Biri ; ben ölümlü Mustafa Kemal . Diğeri ; ulusun daima içinde yaşattığı Mustafa Kemaller . Ben ikincisini temsil ediyorum .

Halk , köylüler bana her yerde iş programını şu iki sözcük ile dile getirdiler : Yol ve okul .

Büyük şeyleri yalnız büyük uluslar yapar .

Türkiye’nin sahibi ve efendisi gerçek üretici olan köylüdür .

Ulusal efendilik yoktur , hizmet etmek vardır . Bu ulusa hizmet eden onun efendisi olur .

Bizim halkımız çok temiz kalpli,çok iyi ruhlu ,ilerlemeye çok yetenekli bir halktır.Bu halk,bir kez karşısındakilerin içtenlikle kendisine hizmet edeceklerine inanırsa her türlü hareketi çabucak benimsemeye hazırdır.Bunun için gençlerin her şeyden önce ulusa güven vermesi gerekir.

Benim için dünyada en büyük ödül, ulusumun en ufak bir değerbilirliği ve güler yüzlülüğüdür.

Halka yanaşmak ve halkla kaynaşmak,daha çok aydınlara düşen bir ödevdir.Gençlerimiz ,aydınlarımız ne düşündüklerini ve ne yapacaklarını iyice kestirmeli ve onları halk tarafından iyice sindirilip benimsenebilir bir duruma getirmeli ve ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.

* * *

KADIN VE AİLE

Kadınlarımız eğer ulusun gerçek anası olmak istiyorlarsa erkeklerimizden çok aydın ve erdemli olmaya çalışmalıdırlar.

Ey kahraman Türk kadını ! Sen yerde sürünmeye değil ,omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.

Erkeklerimizin meydana getirdiği ordunun hayat kaynaklarını kadınlarımız işlemiştir.Memleketin varlık nedenlerini hazırlayan kadınlarımız olmuştur.Kimse inkâr edemez ki bu savaşta ve ondan önceki savaşlarda ulusun yaşama yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır.

Toplum hayatının kaynağı,çağdaş aile hayatıdır.

Büyük başarılar,değerli anaların yetiştirdikleri seçkin evlatlar sayesinde olmuştur.

Dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir.

Bir toplum bir ulus erkek ve kadın denen iki türlü insandan kuruludur.Olabilir mi ki,bir topluluğun bir bölümünü geliştirelim ,ötekine aldırış etmeyelim de topluluğun bütünü birden gelişme gösterebilsin?

TOPLUM VE KÜLTÜR

Asıl uğraşmaya zorunlu olduğumuz şey ,yüksek kültürde ve yüksek erdemde dünya birinciliğini tutmaktır.

Bir ulusun kültür düzeyi:üç alanda;devlet,düşün ve ekonomi alanlarındaki çalışma ve başarı sonuçlarının özü ile ölçülür.

Düşünceler baskı ve zorlamalarla,top ve tüfekle asla öldürülemez.

kültür dediğimiz zaman bir toplumun devlet hayatında,düşünce hayatında ,ekonomi hayatında yapabilecekleri şeylerin toplamını söylemek istiyoruz ki uygarlıkta bundan başka bir şey değildir.

Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü,müzikte değişikliği alabilmesi,kavrayabilmesidir.

Sanatçı,toplumda uzun çaba ve uğraşlardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır.

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Bir ulus sanattan ve sanatçıdan yoksunsa tam bir hayata sahip olamaz.

Sanatın en ufağı en şereflisidir.

Efendiler hepiniz milletvekili hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz ama sanatkâr olamazsınız.

MUTLULUK VE UYGARLIK

Bizim gücümüz ulusun güvenidir.

Gerçekten ulusun bağrında bağımsız bir kişi olmak kadar dünyada mutluluk yoktur.

Kılıç ve sapan :Bu iki fatihten birincisi,ikincisine yenilmiştir.

Ulusal savaşlara kişisel tutku değil ,ulusal onur neden olmuştur.

Bilelim ki ,ulusal benliklerini bilmeyen uluslar,başka uluslara av olurlar.

Ulus sevgisi kadar büyük ödül yoktur.

Biz uygarlık,bilim ve fenden güç alıyoruz.Dağları delen ,göklere uçan ,gözle görülmeyen yıldızlara kadar her şeyi gören ,aydınlatan ,inceleyen uygarlığın gücü ve yüce ışığı karşısında ortaçağlık anlayışlarla ve ilkel inanışlarla yürümeye çalışan uluslar yok olmaya veya hiç olmazsa tutsaklığa ve alçalmaya sürüklenirler.

”Uygarım” diyen Türkiye halkı,aile kılığı ile ,yaşayış biçimi ile uygar olduğunu göstermek zorundadır.

Uygarlık yolunda başarı ,yenileşmeye bağlıdır.

Uygarlığın buyurduğunu,istediğini yapmak ,insan olmak için yeterlidir.

Uygar olmayan insanlar ,uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar.

Uygarlık öyle güçlü bir ışıktır ki,ona aldırmayanları yakar yok eder .

Türk ulusunun yetenekli ve kesin kararı ,uygarlık yolunda durmadan ,yıkılmadan ilerlemektir.

Ülkeler değişiktir fakat uygarlık tektir ve bir ulusun gelişmesi için bu biricik uygarlığa katılması gereklidir.

Uygar eser meydana getirmek yeteneğinden yoksun olan uluslar özgürlük ve bağımsızlıklarından uzaklaşmaya mahkûmdurlar.

Dünyada her şey için ,maddî şeyler için,manevî şeyler için ,hayat için ,başarı için en gerçek en uyarıcı yol gösterici bilimdir,fendir.

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.

En hakiki tarikat ,medeniyet tarikatıdır.

Medeniyet yolu, insanlık yoludur.

İnkılâbımızın ana prensibi ,medeniyetin nimetlerine kavuşmaktır.

Ben bu vatana,bu ulusa borçlu olduğum ödevi yerine getirdim.Öbür vatandaşlarımdan fazla bir şey yapmış değilim.

Milletin tutsaklığı üzerine kurulmuş müesseseler yıkılmaya mahkûmdur.

Bu ulus evlatlarının özverileri ,kahramanlıkları için ölçü bulunamaz.

Medeniyetin karşısına ortaçağ kafası ile çıkılmaz.

Sonraki Sayfa>>>>>>

Ana Sayfa

12 Temmuz 2007

Atilla çetin

Atilla Çetin

1942 yılında İstanbul Beykoz’da doğdu.Bursa Erkek Lisesi, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdi (1966).Bir süre Kars Alparslan Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapan Çetin, vatani hizmetinden sonra, Başbakanlık Arşiv genel Müdürlüğü’nde Eski Metinler Telhiscisi, arşivist, şef,uzman, şube müdürlüğü, genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu (1970-1981).Fransa’da arşivcilik ihtisası yaptı (1972-1973).Dünya ve Tercüman gazetelerinde çalıştı.1987 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde ‘tarih Doktor’ ünvanını alan Atilla Çetin, 1988′de Yakınçağ Tarihi Doçenti, 1996 yılında profesör oldu.

ESERLERİ:Arşiv Notları Ankara 1976, Sultan II.Abdülhamid Devlet ve memeleket Görüşlerim İstanbul 1976, Arşiv Belgelerinin Restorasyonu Ankara 1977 Kültür Bakanlığı Y., Başbakanlık Arşivi Kılavuzu İstanbul 1979 Enderun Kitabevi Y., II.Meşrutiyet Döneminde Arşivlerimize Ait Belgeler İstanbul 1985, Guida Degli Archivi Dell’Impero Ottomano Conservati Nell’Archivio Della Presidanza Del Consiglio Dei Ministri Della Turohia Roma 1985, Tunuslu Hayreddin Paşa Ankara 1980 Kültür Bakanlığı Y., Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Mısır Valiliği İstanbul 1988.

KAYNAK: Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Mısır Valiliği (İstanbul 1988) kitap arkası.

12 Temmuz 2007

Aytunç altındal

Aytunç Altındal

1945 doğumlu. 12 Eylül öncesinde Süreç dergisini çıkardı, Havas Yayınlarını yönetti.Bu dönemde özgün bir marksist çizgi izledi.Şiirlerini Partizan, Dinmeyen, Anılan kitaplarında topladı.Diğer kitapları Uyuşturucu Maddeler Sorunu, Türkiye’de Kadın, Haşhaş ve Emperyalizm, Siyasal Kültür ve Yöntem. Çeviriler yaptı. Birkaçı şöyle Savaş ve İşçiler (Lenin), Ermiş (Halil Cibran).12 Eylül’den sonra uzun süre yurt dışında kaldı.Üç İsa adlı eseriyle batıda adını duyurdu.Yurda dönerek hrıstiyanlık (özellikle ortodoksluk) ve yahudilik hakkında çalışmalarda bulundu.

12 Temmuz 2007

Bahaeddin yediyıldız

Bahaeddin Yediyıldız

Prof. Dr. Bahaeddin YEDİYILDIZ

1945 Ordu Kabataş doğumlu olan Yediyıldız, ilk ve ortaokulu Gölköy ‘de (1952-1959) tamamladıktan sonra, Elbey köyünde (Kabataş) bir yıl öğretmen vekilliği yaptı. Tekrar öğrenime başlayan Yediyıldız, 1963 yılında Ordu Lisesi’nden mezun oldu ve lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi’nde tamamladı (1963-1967). Üniversite öğrenciliği sırasında M.E.B. Türk Ansiklopedisi Şubesi’nde çalıştı.

1968 yılında Fransa’ya giden ve Paris’te Ecoles Pratiques des Hautes Etudes en Sciences Sociales ve Université de Paris IV (Sorbonne)’da tarih öğrenimine ve araştırmalarına devam eden Yediyıldız, 1975 yılında sosyal tarih alanında doktorasını tamamlayarak yurda döndü.

Askerlik görevini ifa ettikten sonra (1975 Temmuz-Ekim) bir yılı aşkın bir süre (3 Aralık 1975-26 Ocak 1977) M.E.B. Talim ve Terbiye Dâiresi’nde görev yapan Yediyıldız, 26 Ocak 1977′de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdârî Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tayin edildi. 14 Ekim 1982′de yardımcı doçent, 14 Nisan 1983′te doçent, 1988′de ise profesör oldu.

1982-1983 öğretim yılında Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalışan Yediyıldız, Hacettepe ve Selçuk Üniversitelerinden başka, Gazi Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Kara Harp Okulu, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü ile Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde lisans, bilim uzmanlığı ve doktora seviyesinde dersler okuttu ve tez yöneticiliği görevlerinde bulundu.

1983 yılında Türk Tarih Kurumu aslî üyeliğine seçilen Yediyıldız, 2547 sayılı Kanun’un 38. maddesi uyarınca bu Kurum’da 1983′ten itibaren üç yıl “Bilimsel Yardımcı” olarak çalıştı. 6 Mart 1987′de aynı Kurum’un Yürütme Kurulu üyeliğine seçildi. Üç yılda bir yenilenen bu üyeliğe, Yediyıldız, sonraki üç dönemde tekrar seçilmiştir ve bu görevi hâlen devam etmektedir.

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün, 1984′te muhabir, 1986′da da aslî üyeliğine seçilen Yediyıldız, bu Kurumun 1987-1989 yıllarında Yönetim Kurulu üyeliği görevinde de bulundu.

1986-1989 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayın Danışma Kurulu Üyeliği görevinde bulunan Yediyıldız, 3 Ocak 1985′ten beri Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayın Danışma Kurulu Üyeliği görevini de yürütmektedir. Yediyıldız ayrıca 1990 yılında M.E.B. Talim ve Terbiye Dâiresi’nde kurulan Lise Tarih Kitapları Müfredat Programı Hazırlama Komisyonu’nda görev aldı ve Tarih I ve Tarih II programlarının gerçekleşmesine katkıda bulundu.

Yediyıldız, Eylül 1991 tarihinden itibaren üç yıl H. Ü. Edebiyat Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve aynı dönemde sözkonusu Fakülte’nin Dekan Yardımcılığı görevlerini ifâ etti ve 27 Kasım 1995′te ise bu Fakülte’nin Tarih Bölümü Başkanlığı’na atandı.

Yediyıldız, 1 Mart 1988′de H. Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçildi, bu görevi devam ederken, 10 Ocak 1996′da bu Enstitü’nün Müdürlüğüne tayin edildi. Yediyıldız’ın bu görevi, 10 Ocak 1999′da ikinci üç yıllık dönem için yenilendi.

Yediyıldız, 30 Aralık 1995-30Aralık 1997 tarihleri arasında Türkiye İlim ve Edebiyat Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu. 1996 yılında ise merkezi Paris’te bulunan Comité International des Sciences Historiques (Tarih Bilimleri Uluslarasarı Komitesi) adlı uluslararası kuruluşun Türk Millî Komitesi başkanlığına seçildi.

Sosyal Tarih alanındaki çalışmalarından dolayı Yediyıldız’a, 1987 yılında, Türk Ocağı “Ziya Gökalp Bilim Teşvik Armağanı” verildi (28 Mart 1987).

Türkiye’de ve yurt dışında millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda tebliğler sunan Yediyıldız, Selçuklulardan günümüze Türk vakıfları adlı beş bölümlük belgesel TV programı ile Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda bir çok dilde yayımlanan Doğu’dan Batı’ya adlı elli iki bölümlük radyo programının metin yazarlığını yaptı, muhtelif radyo ve TV programlarına bizzat katıldı.

1998′deVakıf ve Kültür Dergisi Yazı Kurulu Üyeliğine, ayrıca Vakıflar Genel Müdürlüğü Vakıf Araştırmaları Merkezi Danışma Kurulu Üyeliğine seçildi.

Kitaplar :

1.Millî Kültürler ve Medeniyet (M.A.Lahbabî’den çeviri), Tur Yayınları, İstanbul, 1980, 200 s.

2.Institution du vaqf au XVIIIè siècle en Turquie -étude socio-historique , Ankara , 1985, 409 s. (Paris’te bulunan Centre National de la Recherche Scientifique adlı kuruluşun desteğiyle basılmıştır).

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy