‘do a’ Arama Sonuçları

Konu Array Array Array Array Array Array Array : Array Array Array Array Ar

KONU : YAPAY ZEKA

Hazırlayan : Hakan SERVET

GİRİŞ:

Günümüzde salt bilgisayar destekli öğretim yerini zeki öğretim sistemlerine bırakmaktadır. Bugüne değin bu alanda pek çok çalışma yapılmış olmasına karşın, günün değişen gereksinimleri yeni çalışmaların ve bu çalışmaların günlük hayata aktarılmasını zorunlu kılmaktadır. Temel ZÖS mimarileri de söz konusu değişimlerden payını almakla beraber genel esasları itibariyle şu an için belirgindir. Uzman sistemlerin yaygınlaşması ZÖS’nin gelişiminde yararlı olacaktır.

Bilgisayarlar, 20 yılı aşkın bir süredir dersliklerin bir parçası olmuştur. 1976 da mikrobilgisayarların hayatımıza girmesiyle etkili olmaya başlamışlardır. Bilgisayar, bireylerle hızla etkileşime girmeyi, çeşitli biçimlerdeki çok sayıda bilgiyi saklayıp işlemeyi ve geniş bir dizi görsel-işitsel girdiyi göstermek için diğer medya araçlarıyla birlikte kullanmayı sağlayabilmektedir. Bilgisayar bu özellikleriyle öğretimde potansiyelini de ortaya koymaktadır. Çeşitli öğretim etkinliklerinde bilgisayarın kullanılması giderek yaygınlaşmaktadır[1]. Bilgisayarlar bir eğitim unsuru olarak hayatımızdaki yerini almaktadırlar çünkü:

Çocuklar tarafından kontrol edilebilen grafiksel sunular sağlayarak onları motive edebilirler,

Hızlı bir şekilde doküman sunabilirler,

Bireysel eğitim sağlayabilirler,

Anında hata tespiti ve geri besleme imkanı sunabilirler,

Öğretmene, öğrenciyle fert bazında veya küçük gruplar halinde çalışma serbestisi verirler,

Öğretmeni, hazırlayacağı raporlar için öğrenciler hakkında bilgi edinmek, sınav sonuçlarını değerlendirmek ve her öğrencinin gelişimini takip etmek gibi idari ve eğitsel faaliyetlerden kurtarabilirler.

Amaç:

Bilgisayarın eğitimdeki başlıca kullanım alanı pratik yapılması yoluyla destek vermektir ve genellikle Bilgisayar Destekli Öğretim (BDÖ) olarak tanımlanır. Bu tür yazılımların hazırlanması öğrenci-bilgisayar diyalogu içeren konu anlatımı veya simülasyon yazılımlarından daha kolaydır. Bu yazılımlar matematik ve yabancı dil kelime ve dilbilgisi konularında etkili olmuşsa da aynı metot daha karmaşık konuların sunulmasında başarısız olmuştur. Öğrenciler sunuların sıkıcı olmaları nedeniyle tatmin olmamışlardır. “Alıştırma ve Uygulama” terimleri tekrar ve esnek olmamakla aynı anlama gelmeye başlamıştır. Üstelik alıştırma ve uygulama olarak sınıflandırıldığı zaman, eğitim materyallerinin şüpheyle karşılandığı bir gerçektir.

Oyun ve simulasyonlara dışarıdan bakıldığında eğitimi yapılacak olan konunun yarışmanın bir parçası haline geldiği görülür. Esnekliği olmayan yordamlar öğrencilerin görecekleri konuya ilişkin yapabilecekleri seçimlere dönüşür. “Tekrar” geniş bir veri tabanından elde edilen muhteviyat sayesinde gizlenmiş olur (Tekrar edilmesine rağmen farklı seçenekler öğrenciye tekrar değilmiş gibi gelir). Tekrar edilecek olmasına rağmen ana konular, onları daha çekici yapan yeni ve farklı bölümlerde yer alacaklardır.

Gelişmekte olan ülkelerde, eğitsel yazılım daha fazla yaygın olduğuna göre sözlü geleneklerden, yazılı kayıtların zorunlu olduğu çağdaş kültürlere bir değişim önerdiğinden alıştırma ve uygulamalara canlandırılmış bir ilgi olacaktır. Sonuçta okuma yazma oranı artan gelişmiş ülkelerde bu metodolojiyi incelemede canlandırılmış bir ilgi vardır. Bireyselleşmiş eğitimi sağlamak için bilgisayarın kullanımı okuma yazma bilmeyen yetişkinleri motive edebilir.

Bununla birlikte eğitimde bilgisayarın kullanımını yaygınlaştırmak için daha yenilikçi ve “zeki” yazılımlara ihtiyacımız vardır. “Zeki” demekle şu tip yazılımı kastediyoruz (diğer olanakları dahil):

Alan bilgisini, kontrol (pedagojik) bilgisinden ayıran böylece sistemin tasarımcı tarafından ön-kodlanmasına değil özel akışlar sunmasına izin veren,

Öğrencilere, programın kendilerine gösterdiği materyaller üzerinde daha fazla kontrol sağlayan,

Öğrencilere, yaptıkları hatalara göre acil geribesleme sağlayan (isteğe bağlı),

Öğrencilere içinden çıkamayacakları durumlarda, öğretmenlik ya da çalıştırıcılık sağlayan,

Öğrencilere, aksiliklerle karşılaşıyorlarsa kendilerine yardım etmesi için seçebilecekleri, isteğe bağlı seçeneklere sahip, öğretmene başvurmak üzere tavsiyeler de içeren bir “Yardım” menüsü içeren bir yazılım

Bu açıları eğitsel yazılım içerisine katmak için çalışan araştırmalar ile sık sık hatırlanan terim Zeki Bilgisayar Destekli Öğretim (ZBDÖ) ya da sonraları daha başarılı şekilde ortaya konulan Zeki Öğretim Sistemleri (ZÖS) terimidir [2].

Eğitim ve eğitim psikolojisi, pedagojik uzmanlığın parçalarını tamamlama, deneyime dayalı kullanışlı teknikler edinme ve kullanışlı eğitsel araçlar üretme gayretleri dolayısıyla, birbiriyle sıkı sıkıya ilişkili araştırma alanlarıdır. Bilgi iletişim sistemleri için hazırlanan, dolaysız pedagojik uzmanlık bilgisayar modeller, muhtemelen, eğitim araştırmalarına hem teorik ve hem de pratik katkıları olacaktır. Gerçekte, eğitim toplumu ile ZÖS araştırmacıları arasındaki bağ her şeye rağmen zayıf olmuştur. Bu durum hızla değişmektedir [3].

ZÖS Mimarileri

Zeki Öğretim Sistemleri’nin kısa ve açık bir tanımı “neyi öğreteceğini, kime öğreteceğini ve nasıl öğreteceğini bilen, yapay zeka ortak oluşumunda yer alan tekniklerden yararlanarak tasarlanmış bilgisayar programları” şeklinde yapılabilir [4].

ZÖS pek çok yapıda olabilmektedirler; ancak esasen bir öğretim sisteminin temel bileşenlerini, öğrenim ortamında gerek öğrenci ve gerekse sistemin esnekliğine izin veren ve böylelikle gerçekte öğrenci ve öğretmenin birebir oturup öğrenme ve öğretme girişimini taklit eden bir yöntemle ayrılmaktadırlar.

Varolan ZÖS’nde kullanılan mimarilerin sayısı ve farklılıkları bu alanda yapılan çalışmaların doğasının deneysel olmasına bağlı olarak şaşırtıcı derecede fazladır. Halen, literatürde ZÖS, üzerinde bir anlaşmaya varılmış olan dört temel modül içermektedirler [4]:

Uzman Bilgi Modülü

Öğrenci Modeli Modülü

Öğretim Modülü

Kullanıcı Arabirimi Modülü

ZÖS’nin genel yapısı Şekil 1’de verilmiştir. Bu şekil genel bir gösterimdir ve özel herhangi bir sistemi tanımlamamaktadır. Uygulamada hafif varyasyonlar göstermekle beraber genel yapıya tam olarak oturan veya tamamen farklı olan sistemler de bulunmaktadır.

Buradaki modüllerin işlevlerine göz atmak istediğimizde karşımıza şu özellikler çıkmaktadır:

UZMANLIK MODÜLÜ: Sistemin öğretmeye çalıştığı alan bilgisi bu modül içerisinde saklanır. Dahası, öğrenciye kazandırılması arzulanan yetenek ve içeriklerin gerçek modeli, özgün alana ilişkin uzmanlığın dinamik bir formu ile donatılan bu modül içerisinde oluşturulmaktadır. Bu bileşen tarafından gerçekleştirilen iki ana işlev vardır [5]:

Soru, cevap ve açıklamaların geliştirilmesi ve böylelikle bir kaynak gibi davranım,

Kavrama düzeyini saptamak için standartları belirlemek açısından kullanıcı performansının değerlendirilmesi.

Şekil 1

Genel Olarak ZÖS Mimarisinde Yer Alan Modüller [3]

Bu modül öğrencinin performansının değerlendirilmesi ve öğretim içeriğinin oluşturulması görevlendirildiğinden, kolay kullanım adına modülün alan bilgisinin bir bilgisayar programı çatısı altında organize edilmesi gereksinimi vardır. Bu organizasyon çoğunlukla zaman alıcı, karmaşıktır ve buna bağlı olarak organizasyon için metotların araştırılması ve bilginin sunulması bir uzman modülünün geliştirilmesinde önemli bir noktadır [4].

ÖĞRENCİ MODELİ MODÜLÜ: Öğrencinin bilgi düzeyini ölçmek için ve ayrıca onun kavrayışını tahmin etmeye çalışmak için bir öğrenci modeli ve öğrencinin o anki bilgi düzeyine erişmek için uslamlama (muhakeme) metotları kullanılmaktadır. Bu, aynı işlem üzerinde bilgisayar tabanlı uzmanın davranışıyla öğrencinin performansının kıyaslanmasıyla yapılmaktadır. Öğrencinin bilgisinin modellenmesi ve öğrenme davranışı temelde iki yordam kullanmaktadır [5]:

Öğrencinin uzmanlaştığı ya da öğrenmeye kalkıştığı alanlar olan bilgi yapısı ağı içerisinde planlandırmak. Diğer bir deyişle, öğrencinin bilgi düzeyi, uzman ve sonuçta oluşan bir altkümeninkiyle kıyaslanması ustalık derecesinin ölçülmesi için kullanılmaktadır. Bu yordama katmanlama denmektedir. Öğrencinin davranışı, sistemin basit olarak bilgi tabanı içerisinde var olan doğru ya da yanlış bilgi kalıpları ile tanımlanmaktadır.

Öğrencinin yeteneği anlama ve muhakeme işlemi hakkında sonuç çıkartmak için öğrencinin tepki geçmişine kalıpsal tanımlama uygulanması tepkilerin elde edilmesi için kullanılırdı. Bu aşama aynı zamanda tanımlama olarak da adlandırılır ve istatistiksel analiz gibi metotlarda kullanabilmektedir.

İdeal koşullarda öğrenci modeli öğrencinin performans ve öğrenimini etkileyebilecek tüm davranış ve bilgilerini kapsamalıdır, ancak gerçekte, böyle bir model oluşturmak insan davranışının tüm duyuların, görüşün, sesin ve hatta yüz hareketlerinin bir bileşeni olan karmaşık bir konu olmasından dolayı neredeyse imkansızdır. Bu yüzden, bir ZÖS’inde klavye tek iletişim aracı olduğundan, insan öğretimcilerin düşünüleni tanımlama yeteneklerinin çoğundan eksik kalmaktadır.

Genellikle bir öğrenci modelinin kullanım işlevleri şu şekildedir [4]:

Düzeltici: Öğrencinin bilgisindeki hataların giderilmesi için bir rehber olarak,

Detaylı: Öğrencinin bilgisini tamamlamada bir rehber olarak,

Stratejik: (1) ve (2)inci maddelerde sözü edilenlerden farklı olarak öğretim stratejisindeki ana sapmaların düzenlenmesinde yardımcı olarak,

Teşhis: Öğrencinin bilgisinde yer alan hataların belirlenmesinde yardımcı olmak amacıyla,

Tahmin: Öğrencinin öğretim eylemine karşı olası tepkilerinin belirlenmesine yardımcı olmak amacıyla,

Değerlendirme: Öğrencinin ya da ZÖS’nin değerlendirilmesinde yardımcı olmak amacıyla.

ÖĞRETİM MODÜLÜ:

Öğretim modülü, metot, sunu zamanlaması ve sistemin içerisinde barındırması gereken öğretim materyallerinin bir kümesinden oluşmaktadır. Genellikle halen varolan ZÖS’nde iki sunu metodu bulunmaktadır: Sokratsal ve çalıştırıcı metotlar. Birinci metot, kendi yanlış anlamalarını giderme işlemi için öğrenciye yöneltilen bir soru setini devreye sokmaktadır. Diğeri ise, öte yandan, öğrenci için bilgisayar oyunları gibi eğlenceli bir ortam yaratmaktadır ve böylelikle ilişkili yetenekleri ve genel problem-çözümü alışkanlıklarını öğrenebilmektedirler.

Uygulama Örnekleri

SCHOLAR: Carbonell’in 1970 yılındaki bir çalışması olan zeki öğretim alanında ilk öncü sayılabilecek programdır [5] [6]. SCHOLAR’a dahil edilen bazı önemli özellikler şunlardır:

Olguların, içeriklerin ve yordamların oluşturduğu bir ağ yapısı içerisinde karmaşık ancak iyi tanımlanmış bir veritabanı yapısı,

Bilgi-tanımlama kelimeleri içeren bir ağ ve çok-dallı ağaç yapısında olaylar,

Sokratsal öğretim diyalogu,

Cevaplar için sonuç çıkarım stratejileri anlamsal ağın içeriğinden bağımsızdır.

SCHOLAR, öğrencilere Güney Amerika coğrafyası’nı öğretmeyi amaçlayan kimi zaman öğrencinin programa kimi zaman ise programın öğrenciye sorular sorduğu bir zeki öğretim sistemiydi. SCHOLAR’ın uzman bilgisi modülü anlamsal bir ağ formunda Güney Amerika coğrafyasını barındırmaktaydı. Bu yapı sistemi bellek problemlerinden, sorulara izin vermeyi cevapların saklanmasına gerek duyulmadan sağlayan yapısından dolayı kurtarmaktaydı. Bu devrimsel gelişimlerin yanı sıra, basit olarak ZÖS alanında ilk sistemlerden biri olduğu için SCHOLAR’ın belirli bir takım dezanavantajları ya da güçsüz yönleri de vardı. Bu dezavantajlar kendini öğretim stratejisinin ve dil işleme yeteneğinin kısıtlı olmasında göstermekteydi. SCHOLAR’ın eksikleri olsa da ZÖS dizaynı ve uygulamaları için yaşamsal pek çok içeriği getirmişti.

BUGGY: ‘Hata’ yapan öğrenci uyarlaması yaparak ‘öğretmen’ öğrencilerin söz konusu hatayı bulmalarını sağlayan bir matematik oyunu programıydı [7]. Sistemli hatalar yapan program çerçevesinde, öğretmen öğrencilerin çoğu özel ve önemli bir hatayı bulduklarını düşünmekteydiler.

TARİHÇE

Binlerce yıl önce insanlığın zor anlaşılır bir düşüncesi vardı ; insan vücudu dışında bir zeka yaratmak ! Bu konuda eski Yunan mitolojisinde de örnekler bulunur. Rüzgarın yaratıcısı Daedelus’un bir yapay insan yaratmaya teşebbüs etmesi gibi…

1884 yılında , Charles Babbage adlı bilim adamı , zeki davranışlar göstermesini istediği bir takım makinalar üzerinde deneyler yapmaktaydı.

1950 yılında , Shannon adlı bilim adamı , bilgisayarların satranç oynayabileceğini önesürdü.

Dartmouth Koleji tarafından düzenlenen konferansta Yapay Zeka adı ilk kez önerildi. Ve bu konferansın katılımcıları Yapay Zeka’nın öncüleri kabul edildi. Bu kişiler arasında , Marvin Minsky (MIT’te YZ laboratuvarının kurucusu) , Claude Shannon , Nathaniel Rochester (IBM) , Allen Newell (Amerikan YZ derneği ilk başkanı) ve Nobel ödüllü Herbert Simon sayılabilir.

1965/1970 yıllarında çok az gelişim olduğundan , karanlık dönemdir.

1970/1975 yılları , önüne geçilemeyecek gelişmelerin başlangıcıdır. Rönesans dönemidir. YZ uzmanları özellikle hastalık teşhisi gibi sistemleri geliştirdiler. 

1975/1980 yılları ortaklık dönemidir. YZ araştırmacıları , dil ve psikoloji gibi diğer bilimlerden faydalanabileceklerini gördüler.

YZ için geliştirilen temel program , John McCarthy tarafından 1957′de geliştirilen LISP programıdır. Bu program Basic , Fortran , Cobol ve Pascal gibi programların aksine , cümle , kural , isim gibi diğer ayrıntılı konularla da ilgilidir. LISP kullanıcıları için esas teçhizat LISP makinası veya sembolik işlemci diye adlandırılan düzenektir. Bu sembolik işlemci , bir çeşit bilgisayar sistemi ve YZ programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasını etkili ve verimli şekilde desteklemek için dizayn edilmiş mantıksal bir sistemdir.

 YZ , robotik sistemlerin entegre bir parçası olmaktadır.

YAPAY ZEKA NEDİR?

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak sık sık duymaya başladığımız “Yapay Zeka” nedir ?

Yapay Zeka , insan tarafından yapıldığında zeka olarak adlandırılan davranışların (akıllı davranışların) makina tarafından da yapılmasıdır. Yapay Zeka’nın insan aklının nasıl çalıştığını gösteren bir kuram olduğu da söylenebilir.

Yapay Zeka’nın amacı ;

Makinaları daha akıllı hale getirmek ,

Zekanın ne olduğunu anlamak ,

Makinaları daha faydalı hâle getirmektir.

Zekanın işaretleri şu davranışlardır :

Tecrübelerden öğrenme ve anlama

Karışık ve zıt mesajlardan anlam çıkarma

Yeni bir duruma başarılı ve çabuk bir şekilde cevap verebilme

Problemlerin çözümünde muhakeme yeteneğini kullanma

Bilgiyi anlama ve kullanma

Alışık olunmayan , şaşırtıcı durumlarla başedebilme

Düşünme ve muhakeme etme

ZÖS Mimarileri

—————————————————————————————-

- Oyunlar (dama, satranç, vs.)

- Teorem ispatlama

          o Prolog programlama

           o Cebirsel Prolog programlama

           o Paralel Prolog derleyicileri

- Doğal dil anlama ve işleme

           o Çeviri sistemleri

           o Ses tanıma ve işleme

- Bilgi Tabanlı Sistemler

           o Uzman Sistemler

           o Bilgi tabanlı simülasyon

           o Genel Bilgi Sistemleri

- Makina Öğrenmesi

           o Bilgi düzeyi öğrenme (çeşitli indüktif, dedüktif, analojik öğrenme metotları)

           o Sembol düzeyi öğrenme (GA’lar, sınıflandırıcılar)

           o Aygıt düzeyi öğrenme (YSA’lar)

- Makina Buluşları

           o Bilimsel Buluşlar

           o Bilgi madenciliği

- Robotik

           o Robot görmesi ve öğrenmesi

           o Robot timleri ve görev planlaması

- Yapay Yaşam (AL)

- Örüntü ve ses tanıma

—————————————————————————————-

Şekil 1. Yapay zeka araştırma ve uygulama alanlarından bazıları

Zeki sistemler bu gün zeki etmenler (intelligent agents) olarak yeniden tanımlanmaktadır (Russel & Norvig, 1995). Buna göre zeki etmenlerin şu temel bileşenlere sahip olması gerekmektedir:

o Algılama

o Düşünme

o Eylem

Ayrıca, bu her bir bileşenin de “zeki” diye vasıflandırılabilecek niteliklere sahip olması gerekiyor. Zeki bir etmen, algılamasını gerçek-zamanda, seçimli, öncelikli, ve bağımsız olarak yapabilmelidir. Aynı şekilde, düşünme bileşeni de benzer özelliklere sahip olmalı, olayların gelişimine göre algılama bileşeninden gelen verilerden ve kendi içinde oluşturduğu modellerden gerçek zamanda durum tesbiti ve degerlendirmesi yapabilmeli, hafıza, anlama, problem çözme, öğrenme (ve hatta buluş yapabilme), planlama ve kontrol gibi özelliklere sahip olmalıdır. Eylem bileşeni de aynı şekilde zeki özelliklere sahip olmalı, ve düşünme bileşeninden gelen kararları gerçek zamanda uygulayabilmelidir. Ayrıca, bu üç bileşen (algılama, düşünme, eylem) özellikle hızlı hareketi gerektiren durumlarda birbirleriyle tam bir uyum içinde olmalıdır.

Yapay zeka bugün, birçok alanda araştırmaların yapıldığı bir bilim ve teknoloji dalı olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu alanlardan bazıları Şekil 1′de gösterilmektedir.

2. Yapay Zekanın Askeri Uygulamaları

Yapay zekanın 1970′li yılların sonuna doğru özellikle ABD’de endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, kısa zamanda askeri çevrelerin yoğun olarak dikkatini üzerinde toplamıştır. Gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıkları ile kara, deniz ve hava kuvvetleri bu yeni teknolojiden faydalanmanın yollarını araştırmaya başlamışlardır. Askeri uzmanların bu konuya ilgisi şunlardan kaynaklanmaktadır:

1) Yapay zeka teknolojilerinin akademik ve endüstriyel çevrelerdeki gerçek başarısı. 2) Günümüz askeri harekatlarının gittikçe genişleyen karmaşık yapısı ve muhtemel çatışmaların gelişme hızı. 3) Askeri uzmanların yapay zeka tekniklerinin, askeri problemlerin çözüm potansiyeli konusunda bilgilerinin artması.

Bu gün, birçok askeri alanda yapay zeka uygulamaları başlatılmıştır. Bu alanlardan bazıları şunlardır: Askeri araştırmalar, askeri imalat, bakım-onarım, harekat planlaması, lojistik, eğitim, istihbarat toplama ve işleme, istihbarat analizi ve durum tesbiti, sensör kaynaklarının dağıtımı, kuvvet dağıtımı, kuvvet komuta ve kontrolu, güzergah planlaması, muharebe taktikleri, otonom / yarı-otonom araçlar, aviyonik, elektronik harp, ve komuta kontrol istihbarat karşı-koyma, haberleşme, ağ kontrolu, ve enformasyon yönetimi ve ulaşımı.

Marmara Araştırma Merkezi’nde yapay zeka çalışmaları, 1991 yılında kurduğumuz Yapay Zeka Bölümü’nde başlamıştır. Bu bölüm ülkemizin yapay zeka adıyla kurulan ilk bölümüydü. Burada yapılan ilk çalışmalar Osmanlıca-Kiril Optik Karakter Tanıma ve Bilimsel Buluşların Modellendirilmesi alanında olmuştur.

Bölüm, daha sonra Marmara Araştırma Merkezi adına görev aldığı, ve MSB-ARGE Dairesi tarafından desteklenen uluslararası EUCLID RTP 11.3 projesinde (1993-97 yılları arasında) bir yapay zeka sistemini (AISim), gerçekleştirmiştir (Kocabaş, Öztemel, Uludağ ve Koç, 1995; 1996; Kocabaş ve Öztemel, 1998) AISim, yukarıda bahsedilen türden bir zeki etmen tasarımı içeren bir sistemdi. Bu program, dağıtık bir simülasyon ortamında 100′den fazla senaryo elemanının yer aldığı, İngiltere ve Almanya’dan kokpit simülatörlerinden pilotların da katıldığı, ve komuta kontrol istasyonunu da iceren kompleks bir hava harekatı (hava bombardımanı) senaryosu içinde, kırmızı kuvvet bombardıman ucaklarına eşlik eden (Escort) ve uzak (BVR) ve yakın (WVR) hava muharebesi özelliklerine sahip bir F16 uçağını harekat süresince başarılı bir şekilde kontrol etmiştir. Sistem ayrıca 1-1 testlerde Ingiliz pilotlara karşı hava önleme (CAP) görevini de başarı ile uygulamıştır. Geliştirdiğimiz bu yapay zeka sisteminin en önemli, ve dünyada bu alanda ilk defa uygulanan özellikleri ise, gerçek zamanda durum tesbiti, ve gene gerçek zamanda davranış açıklamaları yapabilmesiydi.

Bölüm 1996 yılında başlatılan ve gene MSB ARGE tarafından desteklenen 10 aylık EUCLID RTP 11.7 “Uçuşta Simülasyon” (WaSiF) projesini de başarıyla tamamlamıştır. Bu projenin nihai amacı, bir savaş uçağı (F16) üzerine monte edilebilir bir simülasyon sistemi ile muharebe pilotlarının, yapay zeka tehditlerinden oluşan sanal hedeflere karşı günlük muharebe eğitimlerini sağlamaktır. 10 aylık bu fizibilite çalışmasında böyle bir sistemin, ayrıntılı olarak nasıl geliştirilebileceği gösterilmektedir.

Bu alandaki çalışmalarımızı, gerekli imkanlar sağlandığı takdirde aşağıdaki konularda devam ettirmeyi düşünmekteyiz:

o Takım veya filo harekatlarında eşgüdümlü ve birliktelik davranışı gösterebilen zeki etmenler geliştirmek,

o Etmen takım ve filo davranışlarının gerçek zamanlı olarak modellendirilmesi.

o Rakip etmenlerin bireysel ve takım veya filo davranışlarının modellendirilmesi.

3. Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Harp oyunlarında bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin (CGF) eğitim ve analiz amaçlı olarak kullanılması ABD’de 1980′lerin sonlarında ciddi bir şekilde ele alınmaya başlamıştır. Bundan sonraki önemli gelişme, bilgisayarlı harp oyunlarına, gene ABD’de CFOR programıyla komuta-kontrol yeteneğinin eklenmesi olmuştur (Pratt, 1996).

Bilgisayarların gelişmesiyle, önceleri bazı strateji oyunlarına dayanan savaş oyunları sonunda yerini, simülatör sistemleri ve rakip kuvvetlerin (OPFOR) eklenmesiyle gelişmiş Yarı Otomatik Sistemlere (SAFOR) bıraktı. Halen en gelişmiş sistemler bu yarı otomatik sistemlerdir. Ancak, gelecek nesil bilgisayar kuvvetleri (Otonom Kuvvetler) üzerine çalışmalar da başlatılmış bulunmaktadır.

Mevcut bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin gelişmesi dört safhada incelenebilir (Pratt, 1996). Bu safhaları şu şekilde sıralayabiliriz:

Nesil Bilişim Süreci

———————————————————————

1 Yok

2 Hedef tesbiti ve önleme

3 Görevin kesilmesi ve başlatılması

4 Çok katmanlı Komuta Kontrol

5 Amaç seçimi ve Öğrenme

———————————————————————

Birinci nesil CGF’lerin en bariz özelliği bunlarda bilişim sürecinin bulunmamasıdır. Bu nedenle, kendileri için oluşturulmuş olan senaryodan dışarı çıkamazlar. İkinci nesil sistemler ise, planlanmış faaliyetlerle çatışmayacak şekilde senaryo elemanlarına, hedef tesbiti, nişan alma, ve rakip kuvvetlerle çatışmaya girme gibi basit etkileşimli davranışlar yaptırabilme özelliğine sahiptir. Güzergahlar ve yollar kullanıcı tarafından önceden veya senaryo sırasında belirlenir ve etkileşimler de ancak bunlar üzerinde olabilir.

Üçüncü nesil sistemler genellikle Yarı Otomatik Kuvvetler (SAF) olarak isimlendirilir. Bu sistemler genellikle, önceden planlanmış, kural veya durum tabanlı modüllerden oluşan görevleri uygularlar. Bunlarda davranışlar görev çerçevelerine yerleştirilir ve bu çerçeveler de öteki görev çerçevelerine oturtulur. Ana amaçlar böylece bir görev hiyerarşisinden meydana gelir. Bu organizasyon, karmaşık görev ve davranışların oluşturulmasını kolaylaştırmaktadır.

Dördüncü nesil sistemler ise bu gelişmiş üçüncü nesil sistemler üzerinde komuta kontrol (C2) süreçlerine sahip sistemlerdir. Görünüşte basit sanılan bu görev, savaş alanının en zor görevlerinden biridir. Ancak bu sistemlerin çoğunda sadece komutanın görevi temsil edilmektedir. Dördüncü nesil CGF’lere örnek DARPA’nın Komuta Kuvvetleri (CFOR) programıdır. CFOR, C2 süreçlerini, komuta kademesinin bir dizi davranış ve etkileşimi şeklinde temsil eder. Dağıtık Etkileşimli Benzetim (DIS) ortamları dördüncü nesil sistemleri bireyler ve birlikler düzeyinde temsil edebilmektedir, fakat mevcut durumda bunlar taburdan daha yukarı kuvvetlerin temsilinde yetersiz kalmaktadır. Ordular düzeyinde durum bunun tam tersidir. Üst düzey birimler başarılı bir şekilde temsil edilebilmekte, ancak aynı sistem içinde daha alt birimlere ve senaryo elemanlarına doğru gidildiğinde sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bir CGF sisteminin gerçek değeri, bunun temsil ettiği davranışların tümü ile ölçülmektedir. Davranışların modellendirilmesi ise en zor işlerden biridir. Bunu kolaylaştırmak için davranış süreçlerinin ve modellerinin kodlanmasını standartlaştırmak gerekmektedir. Ortak ve uyumlu bir dil geliştirme, gelecek nesil CGF sistemlerinde davranış modellendirilmesi konusunda karşılaşılacak sorunların bir kısmına çözüm getirebilecektir.

3.1 Gelecek Nesil CGF Sistemleri

Gelecek nesil CGF’lerin şu özellikleri sağlaması gerekli görülmektedir:

o Savaşan birey ve birimlerle doğrudan etkileşim sağlayabilme,

o Komuta, Kontrol, Haberleşme, Bilgisayar ve İstihbarat (C4I) sistemleri tarafından kontrol edilebilme,

o Doğrudan haberleşmeyi sağlamak için doğal dil anlama ve işleme özelliğine sahip olma,

o Brifing bilgilerini ve taslak çalışmalarını anlayabilme,

o Güçlü bir bilgisayar ağına ve bunu kullanacak bilgisayar teknolojisine sahip olma,

o Katmanlı bir yapıya sahip olmak ve böylece istenilen düzeyde kuvvetleri yeterli ve gerekli ayrıntıda temsil edebilme,

o Amaç ve görev seçimi ve görev planlaması yapabilme (mesela dışarıdan “Şu tepeyi ele geçir,” durumu verildiğinde, bunu yapmaya girişmeden önce daha geniş çerçevede o tepeyi ele geçirmenin kazanç ve kayıplarını hesaplayabilmek. Savaş alanındaki bir komutanın da eğitimi gereği yaptığı iş, harekatın genel amacı çerçevesinde birliğinin hedeflerini tesbit etmektir.)

o Amaç tesbit edildiğinde bunu gerçekleştirmek için görevin planlanması. (Burada da dost, düşman ve tarafsız kuvvetlerin muhtemel kayıpları, ele geçirilecek alanlar, gereken ve elde bulunan teçhizat, ileri harekat ihtimalleri, v.s. hepsi göz önünde bulundurulmalıdır. Gelecek nesil CGF sistemleri bu tür tesbitleri yapabilmelidir. )

o Değişen duruma göre, amacın yeniden planlanabilmesi. (Mevcut üçüncü nesil sistemlerde bu özellik bulunmamaktadır.)

o Öğrenme özelliğine sahip olma. (Mevcut sistemlerde eğitim sadece insana yönelik olmaktadır. Halbuki, CGF sisteminin kendisinin de tatbikatlardan öğrenebilmesi ve defalarca çalıştırılan senaryolarda aynı yanlışlıkları tekrar etmemesi gerekli görülmektedir.)

Yapay zeka, halen birçok endüstriyel alanda olduğu gibi, birçok askeri alanda uygulanmış ve hemen hemen bütün askeri alanlarda uygulama potansiyeli olan bir bilim dalıdır. Yapay zekanın endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, 1980′lerde gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıklarının ve kara, deniz ve hava kuvvetlerinin büyük ilgisini çekmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda birçok askeri alanda yapay zeka uygulama çalışmaları başlatıldı. Bu bildirimizde biz, ağırlıklı olarak bir bilim ve teknoloji alanı olarak yapay zeka, askeri uygulamaları ve kompleks hava muharebesi ve harp oyunlarında kullanımını inceleyeceğiz.

1. Yapay Zeka

Askeri alanda yapay zeka uygulamalarına geçmeden önce, yapay zeka konusunda bazı özet bilgiler vermemiz yerinde olacaktır. Yapay zeka, zeki sistemlerin 1) algılama, hafıza, üşünme, öğrenme, buluş yapma, karar verme, ve eylem gibi özelliklerini inceleyen, 2) bunları formel hale getiren, ve 3) yapay sistemlere bu özellikleri kazandırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır.

Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak sık sık duymaya başladığımız “Yapay Zeka” nedir ?

Yapay Zeka , insan tarafından yapıldığında zeka olarak adlandırılan davranışların (akıllı davranışların) makina tarafından da yapılmasıdır. Yapay Zeka’nın insan aklının nasıl çalıştığını gösteren bir kuram olduğu da söylenebilir.

Yapay Zeka’nın amacı ;

Makinaları daha akıllı hale getirmek ,

Zekanın ne olduğunu anlamak ,

Makinaları daha faydalı hâle getirmektir.

Zekanın işaretleri şu davranışlardır :

Tecrübelerden öğrenme ve anlama

Karışık ve zıt mesajlardan anlam çıkarma

Yeni bir duruma başarılı ve çabuk bir şekilde cevap verebilme

Problemlerin çözümünde muhakeme yeteneğini kullanma

Bilgiyi anlama ve kullanma

Alışık olunmayan , şaşırtıcı durumlarla başedebilme

Düşünme ve muhakeme etme

Programcılığa yeni başlayanlar tarafından yazılan Pascal programlarındaki yazımsal olmayan hataları bulmak üzere tasarlanan, bilgi tabanlı bir sistemdir[8]. Her çeşit hatayı bulur. Buna ek olarak, hataların nasıl ortadan kaldırılacağını belirler. PROUST, sentezle-analiz yaklaşımını kullanarak programları analiz eder; daha önce belirlenmiş olan program gereksinimlerini, söz konusu gereksinimleri yerine getirebilecek metotları bulmak için inceler. Daha sonra sistem, mümkün olan her metodu programcının metoduyla karşılaştırır ve böylece de programcılık bilgisine gereksinim gösterir.

PROUST, bir ZÖS olarak, bir hayli başarılıydı ve tecrübesiz programcılarca yazılmış olan kod içerisindeki pek çok hatayı bulmayı becermiştir. PROUST üzerine kurulabilecek diğer bir mantıklı adım da, sadece öğrencinin hatalarını düzelten değil de, aynı zamanda gereksinim duyulduğunda öğrenciye pratik kazandırmak için gerekli örnekleri sağlayabilecek bir otomatikleştirilmiş programlama kursu olmasıdır.

WEST: Öğrencilere “How the West was won?” (“Batı nasıl kazanıldı?”) adı verilen, bir oyun oynatılarak öğretimin gerçekleştirilmesini amaçlayan bir çalıştırıcı programın ilk örneklerinden biridir [4] [6]. Oyun, her bir oyuncu tarafından üç anahtar sayı üzerinde dört işlemden yararlanılarak değişiklik yapılmasına dayanmaktaydı. WEST, ZÖS’nin farklı modüllerinin çok farklı sistemlerde kullanılabileceğini mükemmel bir şekilde vurgulayan bir programdı. Bu yüzden, WEST ortaya koyduğu resmi olmayan öğretim atmosferine bağlı olarak bir öğreticiden çok bir “çalıştırıcı” olarak adlandırılmaktadır.

Tartışma

Klasik bilgisayar destekli öğretim, öğretim araç gereçleri içerisine bilgisayarı dahil etmeyi öngörürken, ZÖS’nden yararlanılarak hazırlanan eğitim programlarıyla öğreticinin yanında bilgisayar bir destek elemanı olarak bulunabilmekte, hatta öğreticinin bulunmadığı ortamlarda öğreticinin kısmen yerini alabilmektedir. Bu görüşün en iyi uygulaması ancak uzman sistemlerin yeterince geliştirilmesiyle ortaya çıkmaktadır.

ZÖS’nin eğitimde uygulama alanları şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:

Bireye özgün öğretim ortamı sağlanabilmesiyle,

Genel alıştırma, uygulamalarla,

Öğrenci kontrolü istenildiğinde,

İstatistiksel veriler talep edildiğinde,

Simülasyonlarla ekonomi sağlanması arzulandığında,

Öğretim programına ilgi çekilmesinin sağlanması için oyunlarla,

Hayal gücünün ve yaratıcılığın geliştirilmesi beklendiğinde,

Problem çözümünün sembolizasyonu istendiğinde.

Bu örnekler gereksinimlere bağlı olarak kolaylıkla arttırılabilir.

Buradan da kolayca görüleceği üzere ZÖS’nin hayatımıza girmesiyle eğitim alanında yeni ufuklar açılabilecektir. Klasik öğretim sistemleriyle elde edilebilecek en yüksek başarı oranlarının ZÖS devreye sokulduğunda ne şekilde artacağı daha ileri çalışmaları gerektirmektedir.

ASKARİ UYGULAMA ALANLARI

Yapay zeka, halen birçok endüstriyel alanda olduğu gibi, birçok askeri alanda uygulanmış ve hemen hemen bütün askeri alanlarda uygulama potansiyeli olan bir bilim dalıdır. Yapay zekanın endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, 1980′lerde gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıklarının ve kara, deniz ve hava kuvvetlerinin büyük ilgisini çekmeye başlamıştır. Sonraki yıllarda birçok askeri alanda yapay zeka uygulama çalışmaları başlatıldı. Bu bildirimizde biz, ağırlıklı olarak bir bilim ve teknoloji alanı olarak yapay zeka, askeri uygulamaları ve kompleks hava muharebesi ve harp oyunlarında kullanımını inceleyeceğiz.

Askeri alanda yapay zeka uygulamalarına geçmeden önce, yapay zeka konusunda bazı özet bilgiler vermemiz yerinde olacaktır. Yapay zeka, zeki sistemlerin 1) algılama, hafıza, üşünme, öğrenme, buluş yapma, karar verme, ve eylem gibi özelliklerini inceleyen, 2) bunları formel hale getiren, ve 3) yapay sistemlere bu özellikleri kazandırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır.

- Oyunlar (dama, satranç, vs.)

- Teorem ispatlama

          o Prolog programlama

           o Cebirsel Prolog programlama

           o Paralel Prolog derleyicileri

- Doğal dil anlama ve işleme

           o Çeviri sistemleri

           o Ses tanıma ve işleme

- Bilgi Tabanlı Sistemler

           o Uzman Sistemler

           o Bilgi tabanlı simülasyon

           o Genel Bilgi Sistemleri

- Makina Öğrenmesi

           o Bilgi düzeyi öğrenme (çeşitli indüktif, dedüktif, analojik öğrenme metotları)

           o Sembol düzeyi öğrenme (GA’lar, sınıflandırıcılar)

           o Aygıt düzeyi öğrenme (YSA’lar)

- Makina Buluşları

           o Bilimsel Buluşlar

           o Bilgi madenciliği

- Robotik

           o Robot görmesi ve öğrenmesi

           o Robot timleri ve görev planlaması

- Yapay Yaşam (AL)

- Örüntü ve ses tanıma

Zeki sistemler bu gün zeki etmenler (intelligent agents) olarak yeniden tanımlanmaktadır (Russel & Norvig, 1995). Buna göre zeki etmenlerin şu temel bileşenlere sahip olması gerekmektedir:

o Algılama

o Düşünme

o Eylem

Ayrıca, bu her bir bileşenin de “zeki” diye vasıflandırılabilecek niteliklere sahip olması gerekiyor. Zeki bir etmen, algılamasını gerçek-zamanda, seçimli, öncelikli, ve bağımsız olarak yapabilmelidir. Aynı şekilde, düşünme bileşeni de benzer özelliklere sahip olmalı, olayların gelişimine göre algılama bileşeninden gelen verilerden ve kendi içinde oluşturduğu modellerden gerçek zamanda durum tesbiti ve degerlendirmesi yapabilmeli, hafıza, anlama, problem çözme, öğrenme (ve hatta buluş yapabilme), planlama ve kontrol gibi özelliklere sahip olmalıdır. Eylem bileşeni de aynı şekilde zeki özelliklere sahip olmalı, ve düşünme bileşeninden gelen kararları gerçek zamanda uygulayabilmelidir. Ayrıca, bu üç bileşen (algılama, düşünme, eylem) özellikle hızlı hareketi gerektiren durumlarda birbirleriyle tam bir uyum içinde olmalıdır.

Yapay zeka bugün, birçok alanda araştırmaların yapıldığı bir bilim ve teknoloji dalı olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu alanlardan bazıları Şekil 1′de gösterilmektedir.

2. Yapay Zekanın Askeri Uygulamaları

Yapay zekanın 1970′li yılların sonuna doğru özellikle ABD’de endüstriyel alandaki başarılı uygulamaları, kısa zamanda askeri çevrelerin yoğun olarak dikkatini üzerinde toplamıştır. Gelişmiş ülkelerin savunma bakanlıkları ile kara, deniz ve hava kuvvetleri bu yeni teknolojiden faydalanmanın yollarını araştırmaya başlamışlardır. Askeri uzmanların bu konuya ilgisi şunlardan kaynaklanmaktadır:

1) Yapay zeka teknolojilerinin akademik ve endüstriyel çevrelerdeki gerçek başarısı. 2) Günümüz askeri harekatlarının gittikçe genişleyen karmaşık yapısı ve muhtemel çatışmaların gelişme hızı. 3) Askeri uzmanların yapay zeka tekniklerinin, askeri problemlerin çözüm potansiyeli konusunda bilgilerinin artması.

Bu gün, birçok askeri alanda yapay zeka uygulamaları başlatılmıştır. Bu alanlardan bazıları şunlardır: Askeri araştırmalar, askeri imalat, bakım-onarım, harekat planlaması, lojistik, eğitim, istihbarat toplama ve işleme, istihbarat analizi ve durum tesbiti, sensör kaynaklarının dağıtımı, kuvvet dağıtımı, kuvvet komuta ve kontrolu, güzergah planlaması, muharebe taktikleri, otonom / yarı-otonom araçlar, aviyonik, elektronik harp, ve komuta kontrol istihbarat karşı-koyma, haberleşme, ağ kontrolu, ve enformasyon yönetimi ve ulaşımı.

Marmara Araştırma Merkezi’nde yapay zeka çalışmaları, 1991 yılında kurduğumuz Yapay Zeka Bölümü’nde başlamıştır. Bu bölüm ülkemizin yapay zeka adıyla kurulan ilk bölümüydü. Burada yapılan ilk çalışmalar Osmanlıca-Kiril Optik Karakter Tanıma ve Bilimsel Buluşların Modellendirilmesi alanında olmuştur.

Bölüm, daha sonra Marmara Araştırma Merkezi adına görev aldığı, ve MSB-ARGE Dairesi tarafından desteklenen uluslararası EUCLID RTP 11.3 projesinde (1993-97 yılları arasında) bir yapay zeka sistemini (AISim), gerçekleştirmiştir (Kocabaş, Öztemel, Uludağ ve Koç, 1995; 1996; Kocabaş ve Öztemel, 1998) AISim, yukarıda bahsedilen türden bir zeki etmen tasarımı içeren bir sistemdi. Bu program, dağıtık bir simülasyon ortamında 100′den fazla senaryo elemanının yer aldığı, İngiltere ve Almanya’dan kokpit simülatörlerinden pilotların da katıldığı, ve komuta kontrol istasyonunu da iceren kompleks bir hava harekatı (hava bombardımanı) senaryosu içinde, kırmızı kuvvet bombardıman ucaklarına eşlik eden (Escort) ve uzak (BVR) ve yakın (WVR) hava muharebesi özelliklerine sahip bir F16 uçağını harekat süresince başarılı bir şekilde kontrol etmiştir. Sistem ayrıca 1-1 testlerde Ingiliz pilotlara karşı hava önleme (CAP) görevini de başarı ile uygulamıştır. Geliştirdiğimiz bu yapay zeka sisteminin en önemli, ve dünyada bu alanda ilk defa uygulanan özellikleri ise, gerçek zamanda durum tesbiti, ve gene gerçek zamanda davranış açıklamaları yapabilmesiydi.

Bölüm 1996 yılında başlatılan ve gene MSB ARGE tarafından desteklenen 10 aylık EUCLID RTP 11.7 “Uçuşta Simülasyon” (WaSiF) projesini de başarıyla tamamlamıştır. Bu projenin nihai amacı, bir savaş uçağı (F16) üzerine monte edilebilir bir simülasyon sistemi ile muharebe pilotlarının, yapay zeka tehditlerinden oluşan sanal hedeflere karşı günlük muharebe eğitimlerini sağlamaktır. 10 aylık bu fizibilite çalışmasında böyle bir sistemin, ayrıntılı olarak nasıl geliştirilebileceği gösterilmektedir.

Bu alandaki çalışmalarımızı, gerekli imkanlar sağlandığı takdirde aşağıdaki konularda devam ettirmeyi düşünmekteyiz:

o Takım veya filo harekatlarında eşgüdümlü ve birliktelik davranışı gösterebilen zeki etmenler geliştirmek,

o Etmen takım ve filo davranışlarının gerçek zamanlı olarak modellendirilmesi.

o Rakip etmenlerin bireysel ve takım veya filo davranışlarının modellendirilmesi.

3. Harp Oyunlarında Yapay Zeka Uygulamaları

Harp oyunlarında bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin (CGF) eğitim ve analiz amaçlı olarak kullanılması ABD’de 1980′lerin sonlarında ciddi bir şekilde ele alınmaya başlamıştır. Bundan sonraki önemli gelişme, bilgisayarlı harp oyunlarına, gene ABD’de CFOR programıyla komuta-kontrol yeteneğinin eklenmesi olmuştur (Pratt, 1996).

Bilgisayarların gelişmesiyle, önceleri bazı strateji oyunlarına dayanan savaş oyunları sonunda yerini, simülatör sistemleri ve rakip kuvvetlerin (OPFOR) eklenmesiyle gelişmiş Yarı Otomatik Sistemlere (SAFOR) bıraktı. Halen en gelişmiş sistemler bu yarı otomatik sistemlerdir. Ancak, gelecek nesil bilgisayar kuvvetleri (Otonom Kuvvetler) üzerine çalışmalar da başlatılmış bulunmaktadır.

Mevcut bilgisayarca oluşturulan kuvvetlerin gelişmesi dört safhada incelenebilir (Pratt, 1996). Bu safhaları şu şekilde sıralayabiliriz:

Nesil Bilişim Süreci

———————————————————————

1 Yok

2 Hedef tesbiti ve önleme

3 Görevin kesilmesi ve başlatılması

4 Çok katmanlı Komuta Kontrol

5 Amaç seçimi ve Öğrenme

———————————————————————

Birinci nesil CGF’lerin en bariz özelliği bunlarda bilişim sürecinin bulunmamasıdır. Bu nedenle, kendileri için oluşturulmuş olan senaryodan dışarı çıkamazlar. İkinci nesil sistemler ise, planlanmış faaliyetlerle çatışmayacak şekilde senaryo elemanlarına, hedef tesbiti, nişan alma, ve rakip kuvvetlerle çatışmaya girme gibi basit etkileşimli davranışlar yaptırabilme özelliğine sahiptir. Güzergahlar ve yollar kullanıcı tarafından önceden veya senaryo sırasında belirlenir ve etkileşimler de ancak bunlar üzerinde olabilir.

Üçüncü nesil sistemler genellikle Yarı Otomatik Kuvvetler (SAF) olarak isimlendirilir. Bu sistemler genellikle, önceden planlanmış, kural veya durum tabanlı modüllerden oluşan görevleri uygularlar. Bunlarda davranışlar görev çerçevelerine yerleştirilir ve bu çerçeveler de öteki görev çerçevelerine oturtulur. Ana amaçlar böylece bir görev hiyerarşisinden meydana gelir. Bu organizasyon, karmaşık görev ve davranışların oluşturulmasını kolaylaştırmaktadır.

Dördüncü nesil sistemler ise bu gelişmiş üçüncü nesil sistemler üzerinde komuta kontrol (C2) süreçlerine sahip sistemlerdir. Görünüşte basit sanılan bu görev, savaş alanının en zor görevlerinden biridir. Ancak bu sistemlerin çoğunda sadece komutanın görevi temsil edilmektedir. Dördüncü nesil CGF’lere örnek DARPA’nın Komuta Kuvvetleri (CFOR) programıdır. CFOR, C2 süreçlerini, komuta kademesinin bir dizi davranış ve etkileşimi şeklinde temsil eder. Dağıtık Etkileşimli Benzetim (DIS) ortamları dördüncü nesil sistemleri bireyler ve birlikler düzeyinde temsil edebilmektedir, fakat mevcut durumda bunlar taburdan daha yukarı kuvvetlerin temsilinde yetersiz kalmaktadır. Ordular düzeyinde durum bunun tam tersidir. Üst düzey birimler başarılı bir şekilde temsil edilebilmekte, ancak aynı sistem içinde daha alt birimlere ve senaryo elemanlarına doğru gidildiğinde sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bir CGF sisteminin gerçek değeri, bunun temsil ettiği davranışların tümü ile ölçülmektedir. Davranışların modellendirilmesi ise en zor işlerden biridir. Bunu kolaylaştırmak için davranış süreçlerinin ve modellerinin kodlanmasını standartlaştırmak gerekmektedir. Ortak ve uyumlu bir dil geliştirme, gelecek nesil CGF sistemlerinde davranış modellendirilmesi konusunda karşılaşılacak sorunların bir kısmına çözüm getirebilecektir.

3.1 Gelecek Nesil CGF Sistemleri

Gelecek nesil CGF’lerin şu özellikleri sağlaması gerekli görülmektedir:

o Savaşan birey ve birimlerle doğrudan etkileşim sağlayabilme,

o Komuta, Kontrol, Haberleşme, Bilgisayar ve İstihbarat (C4I) sistemleri tarafından kontrol edilebilme,

o Doğrudan haberleşmeyi sağlamak için doğal dil anlama ve işleme özelliğine sahip olma,

o Brifing bilgilerini ve taslak çalışmalarını anlayabilme,

o Güçlü bir bilgisayar ağına ve bunu kullanacak bilgisayar teknolojisine sahip olma,

o Katmanlı bir yapıya sahip olmak ve böylece istenilen düzeyde kuvvetleri yeterli ve gerekli ayrıntıda temsil edebilme,

o Amaç ve görev seçimi ve görev planlaması yapabilme (mesela dışarıdan “Şu tepeyi ele geçir,” durumu verildiğinde, bunu yapmaya girişmeden önce daha geniş çerçevede o tepeyi ele geçirmenin kazanç ve kayıplarını hesaplayabilmek. Savaş alanındaki bir komutanın da eğitimi gereği yaptığı iş, harekatın genel amacı çerçevesinde birliğinin hedeflerini tesbit etmektir.)

o Amaç tesbit edildiğinde bunu gerçekleştirmek için görevin planlanması. (Burada da dost, düşman ve tarafsız kuvvetlerin muhtemel kayıpları, ele geçirilecek alanlar, gereken ve elde bulunan teçhizat, ileri harekat ihtimalleri, v.s. hepsi göz önünde bulundurulmalıdır. Gelecek nesil CGF sistemleri bu tür tesbitleri yapabilmelidir. )

o Değişen duruma göre, amacın yeniden planlanabilmesi. (Mevcut üçüncü nesil sistemlerde bu özellik bulunmamaktadır.)

o Öğrenme özelliğine sahip olma. (Mevcut sistemlerde eğitim sadece insana yönelik olmaktadır. Halbuki, CGF sisteminin kendisinin de tatbikatlardan öğrenebilmesi ve defalarca çalıştırılan senaryolarda aynı yanlışlıkları tekrar etmemesi gerekli görülmektedir.)

YAPAY ZEKA NEDİR?

Teknolojinin gelişmesine paralel olarak sık sık duymaya başladığımız “Yapay Zeka” nedir ?

Yapay Zeka , insan tarafından yapıldığında zeka olarak adlandırılan davranışların (akıllı davranışların) makina tarafından da yapılmasıdır. Yapay Zeka’nın insan aklının nasıl çalıştığını gösteren bir kuram olduğu da söylenebilir.

Yapay Zeka’nın amacı ;

Makinaları daha akıllı hale getirmek ,

Zekanın ne olduğunu anlamak ,

Makinaları daha faydalı hâle getirmektir.

Zekanın işaretleri şu davranışlardır :

Tecrübelerden öğrenme ve anlama

Karışık ve zıt mesajlardan anlam çıkarma

Yeni bir duruma başarılı ve çabuk bir şekilde cevap verebilme

Problemlerin çözümünde muhakeme yeteneğini kullanma

Bilgiyi anlama ve kullanma

Alışık olunmayan , şaşırtıcı durumlarla başedebilme

Düşünme ve muhakeme etme

TARİHÇE

Binlerce yıl önce insanlığın zor anlaşılır bir düşüncesi vardı ; insan vücudu dışında bir zeka yaratmak ! Bu konuda eski Yunan mitolojisinde de örnekler bulunur. Rüzgarın yaratıcısı Daedelus’un bir yapay insan yaratmaya teşebbüs etmesi gibi…

1884 yılında , Charles Babbage adlı bilim adamı , zeki davranışlar göstermesini istediği bir takım makinalar üzerinde deneyler yapmaktaydı.

1950 yılında , Shannon adlı bilim adamı , bilgisayarların satranç oynayabileceğini önesürdü.

Dartmouth Koleji tarafından düzenlenen konferansta Yapay Zeka adı ilk kez önerildi. Ve bu konferansın katılımcıları Yapay Zeka’nın öncüleri kabul edildi. Bu kişiler arasında , Marvin Minsky (MIT’te YZ laboratuvarının kurucusu) , Claude Shannon , Nathaniel Rochester (IBM) , Allen Newell (Amerikan YZ derneği ilk başkanı) ve Nobel ödüllü Herbert Simon sayılabilir.

1965/1970 yıllarında çok az gelişim olduğundan , karanlık dönemdir.

1970/1975 yılları , önüne geçilemeyecek gelişmelerin başlangıcıdır. Rönesans dönemidir. YZ uzmanları özellikle hastalık teşhisi gibi sistemleri geliştirdiler. 

1975/1980 yılları ortaklık dönemidir. YZ araştırmacıları , dil ve psikoloji gibi diğer bilimlerden faydalanabileceklerini gördüler.

YZ için geliştirilen temel program , John McCarthy tarafından 1957′de geliştirilen LISP programıdır. Bu program Basic , Fortran , Cobol ve Pascal gibi programların aksine , cümle , kural , isim gibi diğer ayrıntılı konularla da ilgilidir. LISP kullanıcıları için esas teçhizat LISP makinası veya sembolik işlemci diye adlandırılan düzenektir. Bu sembolik işlemci , bir çeşit bilgisayar sistemi ve YZ programlarının geliştirilmesi ve uygulanmasını etkili ve verimli şekilde desteklemek için dizayn edilmiş mantıksal bir sistemdir.

 YZ , robotik sistemlerin entegre bir parçası olmaktadır.

Gelişim Süreci

Yapay zeka konusundaki ilk çalışma McCulloch ve Pitts tarafından yapılmıştır. Bu araştırmacıların önerdiği, yapay sinir hücrelerini kullanan hesaplama modeli, önermeler mantığı, fizyoloji ve Turing’in hesaplama kuramına dayanıyordu. Her hangi bir hesaplanabilir fonksiyonun sinir hücrelerinden oluşan ağlarla hesaplanabileceğini ve mantıksal “ve” ve “veya” işlemlerinin gerçekleştirilebileceğini gösterdiler. Bu ağ yapılarının uygun şekilde tanımlanmaları halinde öğrenme becerisi kazanabileceğini de ileri sürdüler. Hebb, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların şiddetlerini değiştirmek için basit bir kural önerince, öğrenebilen yapay sinir ağlarını gerçekleştirmek de olası hale gelmiştir.

1950’lerde Shannon ve Turing bilgisayarlar için satranç programları yazıyorlardı. İlk yapay sinir ağı temelli bilgisayar SNARC, MIT’de Minsky ve Edmonds tarafından 1951’de yapıldı. Çalışmalarını Princeton Üniversitesi’nde sürdüren Mc Carthy, Minsky, Shannon ve Rochester’le birlikte 1956 yılında Dartmouth’da iki aylık bir workshop düzenledi. Bu toplantıda bir çok çalışmanın temelleri atılmakla birlikte, toplantının en önemli özelliği Mc Carthy tarafından önerilen Yapay zeka adının konmasıdır. İlk kuram ispatlayan programlardan Logic Theorist (Mantık kuramcısı) burada Newell ve Simon tarafından tanıtılmıştır.

Daha sonra Newell ve Simon, “insan gibi düşünme” yaklaşımına göre üretilmiş ilk program olan General Problem Solver (Genel sorun çözücü) ‘ı geliştirmişlerdir. Simon, daha sonra fiziksel simge varsayımını ortaya atmış ve bu kuram, insandan bağımsız zeki sistemler yapma çalışmalarıyla uğraşanların hareket noktasını oluşturmuştur.

Bundan sonraki yıllarda mantık temelli çalışmalar egemen olmuş ve programların başarımlarını göstermek için bir takım yapay sorunlar ve dünyalar kullanılmıştır. Daha sonraları bu sorunlar gerçek yaşamı hiçbir şekilde temsil etmeyen oyuncak dünyalar olmakla suçlanmış ve yapay zekanın yalnızca bu alanlarda başarılı olabileceği ve gerçek yaşamdaki sorunların çözümüne ölçeklenemeyeceği ileri sürülmüştür.

Geliştirilen programların gerçek sorunlarla karşılaşıldığında çok kötü bir başarım göstermesinin ardındaki temel neden, bu programların yalnızca sentaktik bir şekilde çalışıp konu ile ilgili bilgileri kullanmamasıydı. Bu dönemin en ünlü programlarından Weizenbaum tarafından geliştirilen Eliza, karşısındaki ile sohbet edebiliyor gibi görünmesine karşın, yalnızca karşısındaki insanın cümleleri üzerinde bazı işlemler yapıyordu. İlk makine çevirisi çalışmaları sırasında benzeri yaklaşımlar kullanılıp çok gülünç çevirilerle karşılaşılınca bu çalışmaların desteklenmesi durdurulmuştur.

Zeki davranışı üretmek için bu çalışmalarda kullanılan temel yapılardaki bazı önemli yetersizliklerin de ortaya konmasıyla bir çok araştırmacılar çalışmalarını durdurdular. Buna en temel örnek, sinir ağları konusundaki çalışmaların Minsky ve Papert’in 1969’da yayınlanan Perceptrons adlı kitaplarında tek katmanlı algaçların bazı basit problemleri çözemeyeceğini gösterip aynı kısırlığın çok katmanlı algaçlarda da beklenilmesi gerektiğini söylemeleri ile bıçakla kesilmiş gibi durmasıdır.

Her sorunu çözecek genel amaçlı program yerine belirli bir uzmanlık alanındaki bilgiyle donatılmış programlar kullanma fikri yapay zeka alanında yeniden bir canlanmaya yol açtı. Kısa sürede uzman sistemler adı verilen bir metodoloji gelişti. Fakat burada çok sık rastlanan tipik bir durum, bir otomobilin tamiri için önerilerde bulunan uzman sistem programının otomobilin ne işe yaradığından haberi olmamasıydı.

İnsanların iletişimde kullandıkları Türkçe, İngilizce gibi doğal dilleri anlayan bilgisayarlar konusundaki çalışmalar bu sıralarda hızlanmaya başladı. Doğal dil anlayan programların dünya hakkında genel bilgiye sahip olması ve bu bilgiyi kullanabilmek için genel bir metodolojisi olması gerektiği belirtilmekteydi.

Uzman dizgelerin başarıları beraberinde ilk ticari uygulamaları da getirdi. Yapay zeka yavaş yavaş bir endüstri haline geliyordu. DEC tarafından kullanılan ve müşteri siparişlerine göre donanım seçimi yapan R1 adlı uzman sistem şirkete bir yılda 40 milyon dolarlık tasarruf sağlamıştı. Birden diğer ülkelerde yapay zekayı yeniden keşfettiler ve araştırmalara büyük kaynaklar ayrılmaya başlandı. 1988’de yapay zeka endüstrisinin cirosu 2 milyar dolara ulaşmıştı.

Bütün bu çalışmaların sonunda yapay zeka araştırmacıları iki guruba ayrıldılar. Bir gurup insan gibi düşünen sistemler yapmak için çalışırken, diğer gurup ise rasyonel karar verebilen sistemler üretmeyi amaçlamaktaydı.

Aşağıda bu yaklaşımları kısaca inceleyeceğiz.

İnsan gibi düşünen sistemler

İnsan gibi düşünen bir program üretmek için insanların nasıl düşündüğünü saptamak gerekir. Bu da psikolojik deneylerle yapılabilir. Yeterli sayıda deney yapıldıktan sonra elde edilen bilgilerle bir kuram oluşturulabilir. Daha sonra bu kurama dayanarak bilgisayar programı üretilebilir. Eğer programın giriş/çıkış ve zamanlama davranışı insanlarınkine eşse programın düzeneklerinden bazılarının insan beyninde de mevcut olabileceği söylenebilir.

İnsan gibi düşünen sistemler üretmek bilişsel bilimin araştırma alanına girmektedir. Bu çalışmalarda asıl amaç genellikle insanın düşünme süreçlerini çözümlemede bilgisayar modellerini bir araç olarak kullanmaktır.

İnsan gibi davranan sistemler

Yapay zeka araştırmacılarının baştan beri ulaşmak istediği ideal, insan gibi davranan sistemler üretmektir. Turing zeki davranışı, bir sorgulayıcıyı kandıracak kadar bütün bilişsel görevlerde insan düzeyinde başarım göstermek olarak tanımlamıştır. Bunu ölçmek için de Turing testi olarak bilinen bir test önermiştir. Turing testinde denek, sorgulayıcıyla bir terminal aracılığıyla haberleşir. Eğer sorgulayıcı, deneğin insan mı yoksa bir bilgisayar mı olduğunu anlayamazsa denek Turing testini geçmiş sayılır.

Turing, testini tanımlarken zeka için bir insanın fiziksel benzetiminin gereksiz olduğunu düşündüğü için sorgulayıcıyla bilgisayar arasında doğrudan fiziksel temastan söz etmekten kaçınmıştır. Burada vurgulanması gereken nokta, bilgisayarda zeki davranışı üreten sürecin insan beynindeki süreçlerin modellenmesiyle elde edilebileceği gibi tamamen başka prensiplerden de hareket edilerek üretilmesinin olası olmasıdır.

Rasyonel düşünen sistemler

Bu sistemlerin temelinde mantık yer alır. Burada amaç çözülmesi istenen sorunu mantıksal bir gösterimle betimledikten sonra çıkarım kurallarını kullanarak çözümünü bulmaktır. Yapay zeka’da çok önemli bir yer tutan mantıkçı gelenek zeki sistemler üretmek için bu çeşit programlar üretmeyi amaçlamaktadır.

Bu yaklaşımı kullanarak gerçek sorunları çözmeye çalışınca iki önemli engel karşımıza çıkmaktadır. Mantık, formel bir dil kullanır. Gündelik yaşamdan kaynaklanan, çoğu kez de belirsizlik içeren bilgileri mantığın işleyebileceği bu dille göstermek hiç de kolay değildir. Bir başka güçlük de en ufak sorunların dışındaki sorunları çözerken kullanılması gerekecek bilgisayar kaynaklarının üstel olarak artmasıdır.

Rasyonel davranan sistemler

Amaçlara ulaşmak için inançlarına uygun davranan sistemlere rasyonel denir. Bir ajan algılayan ve harekette bulunan bir şeydir. Bu yaklaşımda yapay zeka, rasyonel ajanların incelenmesi ve oluşturulması olarak tanımlanmaktadır. Rasyonel bir ajan olmak için gerekli koşullardan biri de doğru çıkarımlar yapabilmek ve bu çıkarımların sonuçlarına göre harekete geçmektir. Ancak, yalnızca doğru çıkarım yapabilmek yeterli değildir. Çünkü bazı durumlarda doğruluğu ispatlanmış bir çözüm olmadığı halde gene de bir şey yapmak gerekebilir. Bunun yanında çıkarımdan kaynaklanmayan bazı rasyonel davranışlar da vardır. Örneğin, sıcak bir şeye değince insanın elini çekmesi bir refleks harekettir ve uzun düşünce süreçlerine girmeden yapılır.

Bu yüzden yapay zekayı rasyonel ajan tasarımı olarak gören araştırmacılar, iki avantaj öne sürerler. Birincisi “düşünce yasaları” yaklaşımından daha genel olması, ikincisi ise bilimsel geliştirme yöntemlerinin uygulanmasına daha uygun olmasıdır.

Şimdi ise farklı disiplinler açısından yapay zeka yaklaşımları anlatılacaktır.

Yapay Zekaya Farklı Yaklaşımlar

Matematiksel Yaklaşım

Kaos teorisinin beynin üst düzey fonksiyonlarının modellenmesinde önemli bir rol oynayacağı düşünülmektedir. İnsan beyni gibi bir fonksiyon üstlenmesine çalışılan bir sistemin tasarlanmasındaki çabalar için, kuşkusuz kaos teorisi çok önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü tasarılar ortaya konulacak modelleri temel almaktadır.

Kaos teorisi, sayısal bilgisayarların ve onların çıktılarını çok kolay görülebilir hale getiren ekranların ortaya çıkmasıyla gelişti ve son on yıl içinde popülerlik kazandı. Ancak kaotik davranış gösteren sistemlerde kestirim yapmanın imkansızlığı bu popüler görüntüyle birleşince, bilim adamları konuya oldukça kuşkucu bir gözle bakmaya başladılar. Fakat son yıllarda kaos teorisinin ve onun bir uzantısı olan fraktal geometrinin, borsadan meteorolojiye, iletişimden tıbba, kimyadan mekaniğe kadar uzanan çok farklı dallarda önemli kullanım alanları bulması ile bu kuşkular giderek yok olmaktadır.

Teoriye temel oluşturan matematiksel ve temel bilimsel bulgular, 18.yüzyıla, hatta bazı gözlemler antik çağlara kadar geri gidiyor. Yunan ve Çin mitolojilerinde yaradılış efsanelerinde başlangıçta bir kaosun olması rastlantı değil. Özellikle Çin mitolojisindeki kaosun, bugün bilimsel dilde tanımladığımız olgularla hayret verici bir benzerliği olduğunu görüyoruz. Batı’da da daha sonraki dönemlerde bilim adamları tarafından karmaşık olgulara dair gözlemler yapılmıştır. Poincare, Weierstraas, von Koch, Cantor, Peano, Hausdorff, Besikoviç gibi çok üst düzey matematikçiler tarafından bu teorinin temel kavramları oluşturulmuştur.

Karmaşık sistem teorisinin ardında yatan yaklaşımı felsefe, özellikle de bilim felsefesi açısından inceleyecek olursak, ortaya ilginç bir olgu çıkıyor. Aslında bugün pozitif bilim olarak nitelendirdiğimiz şey, batı uygarlığının ve düşünüş biçiminin bir ürünüdür. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, analitik oluşu yani parçadan tüme yönelmesi (tümevarım).

Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince, önce problem parçalanıyor ve ortaya çıkan daha basit alt problemler inceleniyor. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturuluyor. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok oluyor ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabiliyor.

Tümevarım yaklaşımının tam tersi ise tümevarım, yani bütüne bakarak daha alt olgular hakkında çıkarsamalar yapmak. Genel anlamda tümevarımı Batı düşüncesinin, tümdengelimi Doğu düşüncesinin ürünü olarak nitelendirmek mümkündür. Kaos yada karmaşıklık teorisi ise, bu anlamda bir doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Çok yakın zamana kadar pozitif bilimlerin ilgilendiği alanlar doğrusallığın geçerli olduğu, daha doğrusu çok büyük hatalara yol açmadan varsayılabildiği alanlardır. Doğrusal bir sistemin girdisini x, çıktısını da y kabul edersek, x ile y arasında doğrusal sistemlere özgü şu ilişkiler olacaktır:

Eğer x1’e karşılık y1, x2’ye karşılık y2 elde ediyorsak, girdi olarak x1+x2 verdiğimizde, çıktı olarak y1+y2 elde ederiz.

Bu özellikleri sağlayan sistemlere verilen karmaşık bir girdiyi parçalara ayırıp her birine karşılık gelen çıktıyı bulabilir, sonra bu çıktıların hepsini toplayarak karmaşık girdinin yanıtını elde edebiliriz. Ayrıca, doğrusal bir sistemin girdisini ölçerken yapacağımız ufak bir hata, çıktının hesabında da başlangıçtaki ölçüm hatasına orantılı bir hata verecektir. Halbuki doğrusal olmayan bir sistemde y’yi kestirmeye çalıştığımızda ortaya çıkacak hata, x’in ölçümündeki ufak hata ile orantılı olmayacak, çok daha ciddi sapma ve yanılmalara yol açacaktır. İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar.

Kaos görüşünün getirdiği en önemli değişikliklerden biri ise, kestirilemez determinizmdir. Sistemin yapısını ne kadar iyi modellersek modelleyelim, bir hata bile (Heisenberg belirsizlik kuralına göre çok ufak da olsa, mutlaka bir hata olacaktır), yapacağımız kestirmede tamamen yanlış sonuçlara yol açacaktır. Buna başlangıç koşullarına duyarlılık adı verilir ve bu özellikten dolayı sistem tamamen nedensel olarak çalıştığı halde uzun vadeli doğru bir kestirim mümkün olmaz. Bugünkü değerleri ne kadar iyi ölçersek ölçelim, 30 gün sonra saat 12’de hava sıcaklığının ne olacağını kestiremeyiz.

Kaos konusunda bu uzun girişten sonra konunun beyinle ilişkisine gelelim. Beynin fizik yapısı ve görünüşü fraktaldır. Bu yapı, beynin gerek evrimsel, gerekse canlının yaşamı sürecindeki gelişimin ürünüdür ki, bu gelişimin deterministik (genlerle belirli), ancak çevre ve başlangıç koşullarına son derece duyarlı, yani kaotik olduğu açıktır. Beynin yalnızca oluşumu değil, çalışma biçimi de kaotiktir. Beyni oluşturan inanılmaz boyuttaki nöron ağının içinde bilgi akışı kaotik bir şekilde gerçekleşir. Kaotik davranışın tarama özelliği ve bunun getirdiği uyarlanırlık (adaptivite) sayesinde, beyin çok farklı durumlara uyum sağlar, çok farklı problemlere çözüm getirebilir, çok farklı fonksiyonları gerçekleştirir.

EEG sinyalleri üzerine yapılan araştırmalar göstermiştir ki, sağlıklı bir insanın sinyalleri kaotik bir davranış gösterirken, epilepsi krizine girmiş bir hastanın sinyalleri çok daha düzenli, periyodik bir davranış sergilemektedir. Yani epilepsi krizindeki hastanın beyni, kendini tekrarlayan bir davranışa takılmış ve kaotik (yani sağlıklı) durumda sahip olduğu adaptivite özelliğini yitirmiştir. Bunun sonucu hasta, kriz sırasında en basit fonksiyonlarını bile yerine getiremez olur.

Kaos bilimini ortaya çıkaran, karmaşık olguları basit parçalara ayırmak yerine onları bir bütün olarak görme eğilimi, beyni inceleyen bilim adamlarının da yaklaşımını belirlemiştir. Eskiden beyin farklı fonksiyonlardan sorumlu merkezler şeklinde modellenirken, artık holistik (bütünsel) beyin modeli geçerlilik kazanmıştır. Bu modele göre herhangi bir işlev gerçekleştirilirken, beynin tümü bu olguya katılmaktadır.

Önümüzdeki yıllarda beynin yalnız alt düzey fizyolojik işleyişinin değil, öğrenme, hatırlama, fikir yürütme gibi üst düzey işlevlerinin de modellenmesinde kaosun çok önemli bir rol oynayacağı görülmektedir.

Fiziksel Yaklaşım

Tüm vücut fonksiyonları en temelde fiziğe dayanır. Fakat burada fiziğin oynadığı rol nedir? Bu, “taşı bıraktım yere düştü” tarzında bir fizik değildir. Böyle olsaydı beyin bugüne kadar çok kolay çözülürdü, hatta Descartes bile belki çözmüş olurdu. Söz konusu olan, son yetmiş yıl içinde fizikçilerin kullanmakta olduğu ve doğayı matematiksel bir yapı çerçevesinde anlayıp anlatabilme yöntemi olan kuantum mekaniğinin özellikleri ile durumu bağdaştırabilmektir. Bir masa üzerinde duran nesneyi yerçekimi çeker ama masa buna karşı gelir. Dolayısıyla nesne üzerine uygulanan toplam kuvvet sıfırdır. Üzerindeki koşullar böyle devam ettiği sürece, istediği gibi hareket edebilir. Yani biraz dokunulsa ve sürtünme olmasa nesne teorik olarak sonsuza kadar hareket edecek. Oysa kuantum mekaniğine göre serbest parçacık olarak algıladığımız bir nesne, yani üzerinde hiçbir dış etki olmayan nesne, her yerde olabilir. Ama doğanın bunun üzerinde etkili olan sayısal özellikleri, ancak; atomlar ve atomaltı nesneler düzeyinde kendini gösterebiliyor. Cisimlerin boyutları büyüdükçe bu etkiler bazı karmaşıklıkların arasında yok oluyor, o zaman bu nesnelerde koyduğumuz yerde duruyorlar. Fakat bir elektronu siz şuraya koydum diyemiyorsunuz; üzerinde hiçbir kuvvet olmayan bir elektron, evrende herhangi bir yerde bulunabiliyor. Bunu gördüm, buldum dediğiniz anda, o herhangi yerlerden bir tanesi gerçekleşmiş oluyor. Tüm diğer yerlerin serbest bir elektronun yeri olarak ortaya çıkma olasılığı aynı, eşit. Bir elektronun bir atom içinde sahip olabileceği fiziksel durumlar enerji, momentum, açısal momentum gibi fiziksel parametrelerle belirleniyor. Kuantum mekaniği bu değerlerin belli nitelikler taşımasını gerektiriyor. Sistemin bu değerlerle belirlenen fiziksel durumların hangisinde bulunduğunu, ölçme yapmadan bilemiyoruz. Elektronun nerede olduğunu ya da ölçtüğümüzde, ölçmeden önce –diyelim ki milyardabir saniye önce- orada olduğundan bile emin değiliz. Kuantum mekaniğinin hesaplayabilirliği bu kadar.

Evet, kuantum mekaniğinde bir hesaplanamazlık var. Zihin fonksiyonlarında da bir hesaplanamazlık var. Beyin demiyoruz, çünkü bunun fonksiyonlarının bir kısmı, organları denetleyen istemsiz kısmı belki daha kolay anlaşılıyor. Ama burada söz konusu olan, kollara ve bacaklara emir verme, karar verme mekanizması. Bu nasıl fizikle açıklanabilecek? İşte zorluk burada ve kuantum mekaniği burada devreye giriyor. Zihin bir çok şeyi algılıyor, bunları bir şekilde biriktirip, belleğe yerleştiriyor. Fakat önemli olan karar verme aşamasında birikmiş verilerin tümünden daha fazla bir toplam olup olmadığı sorusudur.

Zihin konuşmamıza komutları nasıl veriyor? Herkesin beyninde her an kafasından geçen düşüncelerle bir çok belki milyonlarca karar veriliyor, bu nasıl oluyor? İşte tüm bu verilerin, beyne girmiş olan bilgi kırıntılarının oluşturduğu fiziksel durumlar ve bunların sayıyla ifade etmekte zorlanacağımız kombinezonlarından her biri bir kuantum mekaniksel durumun bir bileşeni gibi görülebilir. Kuantum mekaniksel durum bileşenleri demekle, serbest bir elektronun uzayın herhangi bir noktasında bulunmasını kastediyoruz. Bu bulunuş bir fiziksel durumdur. Hepsi varit bu elektron için, fakat biz elektronu yakaladığımız yani ölçtüğümüz anda diyoruz ki elektron burada; bu durumlardan bir tanesi ortaya çıktı. Bunu dışarıdan müdahale ederek yapıyoruz. Beyin ise zihin fonksiyon

12 Temmuz 2007

Titreşim Problemlerinde Kullanılacak Kuvvet Ölçerli Çekiç Dizaynı

Titreşim Problemlerinde Kullanılacak Kuvvet Ölçerli Çekiç Dizaynı

Konu ve Amaç :

Her malzeme kendini oluşturan atomik yapısı nedeniyle sürekli bir titreşim içerisindedir. Bu titreşime malzemenin doğal frekansı denir. Doğal frekans yapı tasarımı ve konstrüksiyon açısından çok büyük önem taşımaktadır. Eğer bir malzemeye doğal frekansı ölçütlerinde bir kuvvet uygulanır ise malzeme yıkıma uğrar ve parçalanır.

Bu nedenle malzemenin doğal frekansının belirlenmesi oldukça önemlidir. Bunun için malzemeye bir ani darbe kuvveti uygulanır ve malzeme üzerinde oluşan tepki kuvvetinin sönümlenmesi gözlenir. Bu sönümün incelenmesi ile de malzemenin doğal frekansı elde edilir.

Bu işlem esnasında en önemli etken ani darbenin büyüklüğüdür. Ancak bu büyüklük bilinir ise sönümlenme doğru olarak incelenebilir. Darbe büyüklüğü ise ; Darbe Çekici ile tespit edilmektedir.

Bu projede amaç tamamen kendi düşünce ve imkanlarımızla bir darbe çekici imal ederek çalıştırmaktır.

Genel Tanım :

Darbe Çekici; malzeme üzerinde bir noktaya kuvvet uyguladığımızda üzerinde bulunan alıcılar sayesinde uygulanan kuvvetin büyüklüğünü tespit eden bir echizedir. Genelde serbest salınım kuralına uygun olarak bir sarkaç mantığı ile çalışır ki bunun nedeni sadece ağırlığı değiştirilerek çekicin uygulayacağı kuvvetin değişmesini sağlamaktır. Aksi taktirde her deneme için aynı değerde kuvvet uygulamak mümkün olmamaktadır ki bu da sonucun doğruluk oranına etki etmektedir.

Yapım Aşamaları :

İlk olarak bir darbe çekicinin nasıl bir şey olduğunu ve çalışma mantığını anlamak için internet üzerinde ve kütüphanelerde araştırmalar yapıldı ve bu konuyla daha önce uğraşmış olan kişilerle görüşüldü.

Bu inceleme ve araştırmalarım sonucunda bir ankastre kiriş üzerine orta noktadan uygulanan kuvvet problemine uygun olarak bir ölçüm seti yapımına karar verildi.

Yapılacak setin mantığı gayet basit idi. Bir çubuk” cisme çarpma noktasında yumuşak bir malzeme olmak üzere –ki bunun sebebi darbe anında diğer malzemede deformasyonu engellemek idi- diğer ucu tamaman ankastre olan bir kirişin orta noktasına temas edecek ve bir çarpma anında kuvveti bu kirişe aktaracak, böylece üzerinde kurulmuş bulunan bir tam streyngeyç köprüsü vasıtasıyla belli bir değer okunacaktır.

Şekil -1-

Şekil –2-

Yukarıdaki şekillerde darbe çekicinin salınım yaparak çarpma hareketi (Şekil 1) ve içindeki kirişin nasıl çalıştığı (Şekil 2) görülmektedir.

Bu plan üzerine kirişin oturacağı platform olan kafayı dizayn etmak üzere akademik kişiler ile görüşürken kiriş problemi yerine sadece bir yay kullanarak ölçüm yapma fikri verildi. Fakat yayın kuvvti sönümlendireceği ve belli bir kullanımdan sonra deforme olma olasılığı nedeniyle bu fikir çok ciddi bir incelemeye tabi olmadı.

Kiriş probleminin en önemli unsuru olan kirişin boyutlarının ve malzemesinin tespiti için gerekli hesaplar ANSYS programı ile yapıldı. Kullanaılacak malzeme olarak ise çelik veya alüminyum üzerinde karar verildi. Bununla beraber piyasada istenilen özelliklerde çelik malzeme bulunamadığından alüminyum malzemede karar kılındı. Kirişin üzerine etki eden kuvvetin kirişi plastik deformasyon bölgesi dışına çıkarmaması ve ölçüm hassasiyeti bu hesaplar sırasında göz önüne alındı.

Kirişin boyutlandırılmasında ise diğer en önemli etken ise kirişin oturacağı kafa kısmının ağırlığı idi. Çünki ağırlıkla orantılı olarak kafa kısmı boyutlanacak ve bu kiriş uzunluğuna etki edecekti.

Bütün bu hesaplardan sonra kafa kısmının ağırlık değişiminin nasıl olacağı, kirişin nasıl mesnetleneceği gibi sorunlar nedeniyle kafa kısmının dizaynı birkaç kere değişti ve sonouda son şeklini aldı. İşlenmesi için tezgah başına gelindiğinde ise bu sefer tezgah özelliklerinin elde var olan malzemenin planlara uygunluğu sorun çıkardı ve tekrar yeni bir dizayn yapıldı. Bu dizayna kiriş ve darbe uygulanacak materyal arasında çalışacak olan çubuk ile kafa arasında bir sürtünme olacağı da son anda hesaba katılarak bir yatak kondu.

Yükü aktaracak olan çubuk da tekrar tekrar dizayn edildi. Bunun sebebi ise çubuğun çekicin uç kısmında tamamen bağlantısız olarak düşmeden durmasının sağlanması idi. Ayrıca ucunda yumuşak kısım ise tamaen el ile biçimlendirilmiş beyaz silgidir.

Kafa kısmının ve kirişin dizaynından ve imalinden sonra ise ağırlık değişiminin nasıl sağlanacağı konusunda bir sorun yaşandı. Bu sorun da çocukların oynadığı legolardan esinlenerek çözüldü.

Mekanik kısmın tamamen bitmesinden sonra sıra data aktarımının nasıl yapılacağına geldi. Bu konuyu da bir telefon jakı üzerinde birkaç oynama ile halledildi.

Sonuçta darbe çekicimiz hazırdı.

Kalibrasyon ve Test Aşaması :

Çekiç tamamen hazır olduktan sonra sistemin kalibrasyonunun yapılması gereklidir. Bunun nedeni ise streyngeyçlerin belli kuvvetler altında belli bir direnç göstermesine karşın hangi kuvvete ne kadar direnç göstereceğinin bilinmemesidir.

Bu nedenle çekicin uc kısmına belli bir ağırlıktan itibaren ağrılığı arttırarak çeşitli ağırlıklar konur ve bu ağırlıklara karşılık çekicin bağlı olduğu göstergeden değerler okunur, daha sonra bu değerler kullanılarak bir grafik oluşturulur. Bu grafiğin lineer çıkması bizim ölçümlerimizin kendi içinde doğru olduğunu göstermektedir.

Grafikten yararlanarak göstergeden okuduğumuz değerin karşılık geldiği kuvveti bulabilir ve böylece çekicimizin çarpma anında ne kadarlık bir kuvvet uyguladığını bulabiliriz.

Aşağıda sistemin kalibrasyon sonuç grafiği verilmiştir.

DARBE ÇEKİCİMİZİN ANA PARÇALARI ve TEKNİK RESİMLERİ

Çekicin Kafa kısmını oluşturan iki ana parça

Kafa Ön kısım

Bu parça çekicin ön kısmını oluşturmakta ve kuvvet ileten çubuğa yatak görevi görmektedir. Ayrıca kirişin oturduğu yuva da bu kısımdadır.parçanın arka tarafında açılmış olan dişler kafa kısmının arka parçasının montesi amaçlıdır. Parça tamamen torna tezgahında üretilmiş olup çubuk malzemesi ile aynı malzemeden bir yatak parçaya çakılmak sureti ile sıkı geçirilmiştir. Bunun amacı çubuk ile olan sürtünme ve aşınmayı minimize etmektir. Parçanın tamamı sarı malzemeden imal olup yatak kısmı white-metal dir.

Kafa Arka Kısım:

Bu parça ön tarafına açılmış olan dişler vasıtası ile çekicin kafa kısmının ön parçasına monte edilmektedir. Monte edildiği zaman kirişi iki ucundan sıkıştırmakta ve ön kısım ile birlikte ankastre mesnet olarak davranmaktadır. Veri iletimini sağlayan bağlantı jakı da yine bu parçanın içindeki boşlukta yer almaktadır. Ayrıca arka tarafına sıkı geçme olarak takılan ağırlıklar monte edilebilmektedir.

Kiriş :

Kafa ön kısım parçası ile arka kısım parçası araısnda bulunan ve üzerine yerleştirilen strain-gage’ler vasıtası ile bize uygulanan kuvvet hakkında fikir veren parçadır. Hesaplar sonucunda 0.28mm kalınlığında ST-32 çelik kullanılması gerekli iken malzeme tedarik imkanları nedeniyle aşağıdaki ölçülerde alüminyum malzeme kullanılmıştır.

Aşağıda genel boyutlandırması ve üzerindeki strain-gage’lerin yerleşimi görülmektedir.

Bu çalışmanın en önemli aşaması strain-gage’lerin monte aşamasıdır. Bu aşamadaki en ufak bir hata tüm çalışmanın boşa gitmesi demektir. Bu sebeple yapıştırma işlemini açıklamakta fayda görülmüştür:

İlk önce stain-gage’lerin boyutlarına uygun kalınlıkta kiriş üzerinde kanallar açılarak zımparalanır. Bu kanalların dışında kalan kısımlara bant yapıştırılarak strain-gage’lerin tellerinin kiriş üstüne hata ile yapışması engellenir. Tüm yüzey özel temizleyici madde ile silinerek hiçbir maddenin (yağ,kir,toz v.b.) kalmaması sağlanır.

Daha sonra çok güçlü yapıştırıcılar kullanılarak strain-gage’ler daha önce belirlenen yerlerine bir defada konarak yapıştırılır. Yapıştırıcılar çok güçlü olduğundan düzeltme şansı yoktur. Yapıştırma esnasında bir küçük el mengenesi ile sıkıştırma işlemi uygulanır ve strain-gage’in üzerine teflon bant konur ki yapıştırıcı maddenin mengene veya başka bir şeye yapışması önlenir. Uygulanan kuvvetin eş olarak dağılması için ise bir elastik malzeme teflon bant ile mengenenin ağzı arasına konur. Eş basınç uygulanarak ve arada hava bırakılmaksızın strain-gage’in yapıştırılması ölçüm doğruluğunun yüzdesini arttırır.

Daha önceden belirlenen yerlere aynı yolla contacter’lar da yapıştırıldıktan sonra strain-gage’lerin kablolarının sadece bu contacter’lara temas edecek şekilde montesi ile bir tam köprü oluşturulur. Aynı contacterların üzerinden çıkış kabloarı alınarak data aktarım jakına bağlantılanır.

Kullanılan tüm data aktarım kablolarının uçları monte edilmeden önce lehim ile güzel bir şekilde kaplanmalıdır. Bunun amacı kaynak noktalarında elektrik geçişinin düzgün ve doğru olmasıdır.

Ağırlıklar :

Serbest salınım yolu ile çarpma gerçekleşeceğinden çarpmanın şiddetini değiştirmek için darbe çekicinin ağırlığının değiştirilmesi gerekmektedir. Bunun için ise kafa arka kısmına monte edilecek ağırlıklar dizayn edilmiştir. Bu ağırlıkların tamamının çap ölçütleri ve kafaya monte edilen kısmının ölçütleri sabit değerdedir. Ağırlıklar kafa arka parçasına sıkı geçme olarak monte edilmektedir. Data aktarımını sağlayan jakın uç kısmı, ağırlığın orta kısmındaki boşluğa sıkı geçmektedir. Ağırlık parçalarının ağırlıklarının değişik olması ise kafa arka parçasına giren kısmın arkasındaki bölümün kalınlığının değişmesi ile sağlanmaktadır. (Bu kısım yukarıda görülen teknik resimde 5 mm olarak görülmektedir, ki bu kalınlık değiştiğinde ağırlık da değişmektedir.)

Kuvvet Aktarıcı Çubuk :

Darbe çekicinin cisme çarpan ve çarpma anında oluşan kuvvetin kirişe iletilmesini sağlayan parçadır. White-metal kullanılarak torna tezgahında imal edilmiştir.kafa kısmının ön parçasında bulunana yatak içerisinde hareket etmektedir. Çarpma noktası olan uç kısımı elastik malzemeden imal edilmiş olup çarpma esnasında çarptığı malzemenin hasar görmesini engellemektedir. ( Bu kısım el ile kalitei bir silgiden imal edilmiştir)

Çubuğun yatak içinden dışa kayarak düşmesini engellemek için kafa kısmının iç tarafında kalan kısmı çapı geniş olacak şekilde bir vida kafası gibi imal edilmiştir. Kuvvet aktaracak nokta ise mümkün olduğunca küçük bir yüzey olarak kirişe temas edecek şekilde ve kafa ön parçasında yer alan kiriş yatakları ile eş yükseklikte imal edilerek kirişe tam temas fakat bir yük uygulamayacak biçimde imal edilmiştir.

TÜM DARBE ÇEKİCİNİN ORTA HAT KESİDİ

Yukarıdaki Şekilde tüm dabe çekicinin parçalarının bir araya gelmiş halinin orta hat kesidi görülmektedir.

SONUÇ :

Teorik olarak çalışan darbe çekicimiz gerçek hayata geçtiğinde başarılı olamamıştır. Karşılaşılan sorunlar şunlardır:

Ortaya çıkan sorun

Olası nedeni

1.Kalibrasyon esnasında sistem değer göstermemiştir.

1.Kuvvet iletim çubuğunun ucundaki elstik kısım kuvveti aşırı absorbe etmiş olabilir.

2.Kalibrasyon esnasında kiriş kafa arka parçası sökülerek basit mesnetli hale getirilmiştir ve değer kunmuştur.

2.Kirişe kuvvet iletim çubuğu tarafından imalat hatası nedeni ile aşırı baskı yapılmış olabilir ve kiriş serbest kalınca bu baskı kalkmış olabilir.

3.Kiriş basit mesnet durumunda iken alınan değerler lineer bir eğri çizmemektedir.

3.Ağırlık uygulamaları her defasında sabit koşullarda yapılamamış yada data aktarım kablosu çekiç çıkışı ile gösterge bağlantı noktası arasında oynamış olabilir.

4.Çekiç salınım yapatığı esnada data iletim kablosu sallanarak okunan değerleri etkilemektedir.

4.Bir kılavuz tel üzerine data iletim kablosunun sabitlenmemesi.

Sonuç olarak sistemimizin genelde başarılı olmasına karşın kiriş malzemesinin uygulamada doğru kullanılmamasından dolayı ölçüm hataları ve hassasiyet kaybı ortaya çıkmıştır.

Kiriş malzemesinin değiştirilmesi

Data iletim kablosunun kılavuz bir hat üzerine montesi

Kuvvet iletim çubuğunun ucundaki malzemenin daha sert bir malzeme (Örneğin plastik veya pvc) kullanılması

ile sistemin doğru sonuçlar verebileceği düşünülmektedir.

12 Temmuz 2007

Gen Üzerıne Kısa Bılgı:

GEN ÜZERıNE KıSA BıLGı:

DNA’nın canlıların genetik şifresi olduğunu sıklıkla duyarız. Belgesellerde, dergilerde gazetelerde vs. Fakat genlerle ilgili olarak her zaman kafamızda soru işaretleri kalır. DNA ne demek?, genler insanın neresinde bulunur veya genlerle nasıl oynarlar gibi sorulardır bunlar. Aslında pek de bahsedildiği kadar karmaşık bir konu değildir. En azından burada anlatılanlardan DNA ve genler hakkında kaba ama öz bilgiler edinebilirsiniz.

İlk olarak “DNA” ve “Gen” kavramı üzerinde durarak ne olduklarını izah etmeye çalıştık. Sade tanımların ardından ilginç konulara değindik. Zevkle okuyabilirsiniz.

DNA NEDıR, NEREDE BULUNUR?:

DNA “Deoksi Ribo Nükleik Asit” isimli bir tür molekül grubunun kısaltılmış isimidir. DNA’nın çift zincirli ip merdivene benzediğini biliyor olmalısınız. Çift zincirli yapıdaki DNA zinciri oldukça uzun bir zincirdir. Bu zincir hücre içindeki özel enzimler ve proteinler aracılığı ile paketlenir.

Nasıl ki uzun bir ipi makaraya düzenli bir şekilde sarıyorsanız, hücrede buna benzer bir mekanizma ile DNA yı paketleyerek çekirdeğinin (Nukleus) içine yerleştirir. DNA her hücrede bulunur. Örneğin şu an ekrana bakan gözlerinizdeki her hücrenin içinde DNA zinciri paketlenmiş bir vaziyette yerleşik olarak bulunur. Veyahut klavyeyi kullanan ellerinizdeki her bir hücrenin içerisinde ayrı ayrı DNA molekülü bulunur. Böbreklerinizin hücrelerinde, karaciğerinizin hücrelerinde, kemik hücrelerinizde kısacası vücudunuzdaki her hücrede DNA molekülü mevcuttur.

DNA uzun bir zincir olmasına karşılık üzerindeki baz sıraları bir düzen içerisinde taksim edilmiştir. Taksim edilen bu baz gruplarına ise” GEN “denir. Mesela bir canlının DNA zincirinde 15.000.000 adet baz(Nukleotid) dizisi olsun ve bu baz dizileri 1000 ‘ er adet olmak üzere 15 gruba ayrılmış olsun. İşte bu 15 tane grubun her biri birer “gen” dir. İnsan hücresinde ise yaklaşık olarak 3 milyar adet gen bulunur. Tabii her genin içinde binlerce nukleotid dizisi vardır.

Bir canlının bütün karakterleri ise DNA’daki genlerde saklıdır. Bu genlerin nasıl olup ta bir canlıyı meydana getirdiğine ilerleyen bölümlerde deyineceğiz.

Yukarıdaki DNA zincirine bakacak olursanız a,t,g ve c olmak üzere 4 farklı bazın birbirleriyle karşı karşıya gelerek bağlandığını görürsünüz. Bu bağlanmalar belirli bir düzene göre yapılır. “a=adenin”,”t=timin”,”g=guanin” ve “c=sitozin” bazları arasında adenin bazı yanlızca timin ile guanin bazı ise yanlızca sitozin(c) ile bağ yapar. Bunun nedeni ise oldukça ilginçtir.

Adenin ve Guanin bazları yapısal olarak büyük boylu moleküllerdir. Timin ve Sitozin ise küçük boylu moleküllerdir. Adenin ve timin bazlarını bir futbol topu, guanin ve sitozin bazlarını ise tenis topu olarak düşünebilirsiniz.

Eğer adenin bazının karşısına timin değil de guanin gelseydi heliks yapısının düzgün ilerlemesi mümkün olmayacaktı. Fakat DNA da küçük bazlara karşı büyük bazların gelmesiyle aradaki mesafenin her noktada sabit olması sağlanmıştır. DNA’nın yapısı bazların bu şekilde ardı ardına sıralanmasıyla uzayıp gider. Aşağıdaki şekilde ise bazların sıralanışı biraz daha anlaşılır bir şekilde görülmektedir.

Eminiz ki bazların DNA üzerinde bu şekilde sıralanmasının, canlılığın “şifresi” ile ne ilgisi olduğunu merak ediyorsunuzdur. Az öncede belirttiğimiz gibi bu şifrelerin bir canlı organizmayı nasıl meydana getirdiğini şimdi açıklayacağız. DNA’daki şifrelerden canlı bir organizmanın meydana gelmesi, aslında hücre içinde oldukça karmaşık bir dizi işlem neticesinde meydana gelir. Fakat yazımızda bu işlemleri en kaba haliyle ele aldık. DNA’daki şifrelerin deşifre olup organizmayı meydana getirmesi aşama aşama meydana gelmektedir.

Bu aşamalar ise sırasıyla ;

1-) DNA dan RNA sentezi (Transkripsiyon)

2-) RNA dan protein sentezi (Translasyon)

3-) Proteini üretilen hücrenin farklılaşması (Morfogenez)

Şimdi bu aşamaları teker teker ele alarak yanlızca bir DNA molekülünden devasal bir canlının nasıl mükemmel bir şekilde meydana geldiğini öğrenelim.

1-) DNA DAN RNA SENTEZI (TRANSKRIPSIYON) :

Erkek bir canlıdan gelen spermin taşıdığı bir miktar DNA ile dişi bir canlıdan gelen yumurtanın taşıdığı DNA birleşerek tam bir DNA’yı verir. Bu DNA meydana gelecek yavrunun tüm özelliklerini içinde barındırır. Mesela bu canlının DNA’sında 1 milyar gen var ise bu genlerin 500 milyon tanesi anneden 500 milyon tanesi de babadan gelir. Yumurta ile spermin birleşmesinin ardından DNA’daki o eşsiz şifreler çözülerek, küçücük bir yumurta (zigot) dan kocaman bir canlıyı meydana getirmeye başlar.

İlk aşama RNA sentezidir. Bu işlem DNA’nın açılmasıyla başlar. Biliyoruz ki DNA’daki bazlar karşı karşıya gelip el ele tutuşarak her iki omurgayı birleştirmişlerdi. Fakat bu bazlar ellerini bırakarak yani aralarındaki bağları kopararak DNA’nın çift zincirli yapısını tıpkı bir “fermuar” gibi açmaya başlar. DNA çözülmeye başladıkça “RNA polimeraz” adı verilen özel bir protein DNA’nın üzerinde gezerek onu okumaya ve RNA’yı sentezlemeye başlar. Bu işlemi daha iyi anlamak için aşağıdaki şekle bakalım.

Şekilde DNA çözülmüş bir vaziyette görülmektedir. Büyük mavi bölge RNA polimerazı temsil etmektedir. Yeşil şerit ise sentezlenen RNA dır. Anlaşılacağı gibi DNA zinciri açılmış ve RNA polimeraz enzimi vasıtasıyla DNA’daki bazlara karşılık gelen diğer bazlar birbirlerine eklenerek RNA üretilmektedir.

Üretilen RNA’nın DNA dan tek farkı Adenin bazının karşısına Timin yerin ” U ” harfiyle gösterilen ” Urasil ” bazının gelmiş olmasıdır. Üretimi tamamlanan RNA daha sonra DNA üzerinden ayrılarak bir dizi işleme tabii tutulur.

Bu işlemler sırasında RNA kaba olarak DNA dan üretildikten sonra üzerinde düzeltmeler yapılır. Nasıl ki bir marangoz kestiği tahtaları düzeltmek için yontuyorsa, hücrede aynı şekilde üretilen kaba RNA’yı düzeltmek için bir dizi enzimi görevlendirir.

NOT: Üretilen bu RNA, mRNA (mesajcı RNA) dır.

2-) RNA DAN PROTEIN SENTEZI (TRANSLASYON):

Düzeltme işlemleri tamamlanmış olan mRNA daha sonra çekirdek (nukleus) den çıkarak “Ribozom” adı verilen bir organele doğru yol almaya başlar.Ribozoma ulaşan mRNA ribozoma bağlanır. mRNA nın bir özelliği ise DNA daki gibi sıralanan bazların 3 lü gruplar halinde ayrılmış olmasıdır.Bir örnek verelim ;

DNA üzerindeki kodonlar ” AATGCCGATGTA ” şeklinde ise, sentezlenen mRNA nın görünümü ” UUA-CGG-CUA-CAU ” şeklinde olacaktır.Dikkat ederseniz baz sıralamasında bir değişme yoktur, yanlızca bazlar 3 lü gruplar halinde taksim edilmişlerdir.Taksim edilen bu 3 lü gruplara ise “Kodon” adı verilir.Tabii RNA da adenin bazına karşılık urasil bazının, guanin bazına karşilik ise sitozin bazının geldiğini unutmamak gerekir.

Bu şekilde üretilen mRNA ribozoma bağlandıktan sonra 3 lü grupların okunmasına başlanır.tRNA adı verilen bir başka RNA çeşidi ise bildiğimiz mRNA veya DNA kadar uzun değildir.tRNA (Taşıyıcı RNA) üzerinde yanlızca 15-20 baz sırası bulundurur.tRNA nın diğer bir özelliği ise birbiri ardına sıralanan bazların bir daire oluşturacak şekilde bağlanmasıdır.Bunu halay çeken bir grup insana benzetebilirsiniz.

tRNA halkasının üzerinde iki önemli bölge vardır.Bu bölgelerden ilki, taşıyacağı aminoasidin tanınmasını sağlayan bölgedir.Diğer bölge ise tRNA nın mRNA ya bağlanacağı, 3 adet baz sırasından oluşan bölgedir.Bu bölgeye ise ” Anti-kodon ” adı verilir. mRNA üzerinde bazların 3 lü gruplar halinde dizildiğinden bahsetmiştik.İşte tRNA üzerinde bulunan, ” anti-kodon ” adı verilen ve yanlızca 3 adet baz sırasından oluşan bu bölge, ribozoma tutunmuş mRNA üzerindeki ” kodon ” adı verilen 3 lü gruplara bağlanır.Tabii tRNA ların anti – kodonları, mRNA üzerindeki kodonlara sırasıyla bağlanırken beraberlerinde taşıdıkları aminoasitleride getirmişlerdir.Bu yüzden tRNA ya bu isim verilmiştir.” Aminoasiti taşıyan RNA “

tRNA lar aminoasitleri taşıyıp sırasıyla kodonlara bağlandıkça, tRNA ların sırtlarındaki aminoasitlerde birbirleriyle bağlanmaya başlarlar.

Yandaki şekilde mRNA (messenger RNA) daki kodonlardan birisine bağlanmakta olan bir tRNA görülüyor.Görüldüğü gibi mRNA daki kodonun baz dizilimi GCC, bu kodona bağlanan tRNA nın ise anti – kodonu CGG şeklindedir.

tRNA üzerinde bulunan pembe halka ise ” aminoasit ” i temsil etmektedir.

Yüzlerce binlerce tRNA yanyana dizildiklerinde, üzerlerindeki aminoasitlerde yanyana gelmiş olur.İşte yanyana gelmiş olan bu aminoasitler birbirleriyle bağ yaparak proteini sentez etmeye başlar.Hatırlarsanız protein molekülünün aminoasit zincirlerinden meydana geldiğini soylemiştik.

Yukarıda anlatmak istediğimiz olayları yandaki şekil gayet iyi açıklıyor.Sağ tarafta yaklaşmakta olan mavi renkli tRNA lar görülüyor.tRNA ların üzerlerinde ise yeşil ve sarı renklerle gösterilmiş ” aminoasit ” ler görülüyor.Yeşil renkli şerit mRNA yı, boynuzlu gri yapı ise ribozomu temsil etmektedir.

tRNA lar sırasıyla mRNA üzerine yerleştikten sonra, sırtlarındaki amino asitler bağ yapar.Tam bu sırada işi biten tRNA yükünü boşaltmış olarak mRNA dan bağını kopararır ve ribozomdan ayrılır.Fakat taşıdığı amino asit, kendinden önceki tRNA nın getirdiği aminoasitle bağ yapmış olarak protein zinciri oluşumuna katılır.

Bu gerçektende insanı hayranlık içerisinde bırakan bir sistemdir.Bugün dünya üzerinde yapay olarak üretilen proteinler bile canlı bir hücre tarafından üretilen proteinin adi bir taklidi olmaktadır.

3-) PROTEINI ÜRETILEN HÜCRENIN FARKLıLAŞMASı

Buraya kadar olan aşamalar hücrede protein sentezi için gerekli işlemleri kapsıyordu.Bundan sonra ise üretilen proteinin çeşidine göre hücrenin kazandığı fonksiyondur.

Bir yumurta ile bir spermin birleşmesiyle meydana gelen yapı zigot adını alır ve tek bir hücreden ibarettir.Zigot içerisinde DNA kendisinin bir kopyasını çıkarır.Dolayısıyla hücrede DNA miktarı iki katına çıkmış olur.Fakat hücre derhal bölünmeye başlar bu DNA lardan birisi bir hücreye giderken diğer DNA ise ikinci yavru hücreye aktarılır.Böylelikle hücre ikiye bölünmüş olur.Bölünmeler ta ki anne karnında bir bebeğin meydana gelmesine dek sürer.

Yani tek bir hücre, o kadar çok bölünme geçirirki sayıları trilyonları bulur ve bir canlı embriyoyu (anne karnındaki bebek) meydana getirir.DNA şifrelemesi ise bu noktada devreye girer.

Bir önceki basamağımız protein sentezi ile ilgiliydi.Fakat proteinler çesitli hücreler için farklı tiplerde üretilir.Bir yavru anne karnında gelişirken, yavrunun gözlerini oluşturacak hücrelerdeki DNA lar yanlızca göz organı ile ilgili proteinleri üretirler.Aynı şekilde yavrunun beynini oluşturacak hücrelerin DNA ları ise yanlızca beyin organı ile ilgili proteinleri üretirler.

Burada önemli olan nokta şudur.İnsanın kemik hücresi olsun, karaciğer hücresi olsun, böbrek hucresi olsun kısacası vücudunun her bolgesindeki hücrelerin içindeki DNA larda insanın bütün organlarını oluşturacak bilgiler saklıdır.Fakat saklanan bu bilgilerden yanlızca ilgili organ için üretilecek protinlerin meydana getirilmesi sağlanır.Yani her hücrede insan vücudunun her organının protein bilgileri saklanır fakat bu proteinlerin hepsi üretilmez.Yanlızca meydana getirilecek organla ilgili proteinler üretilir.Bir organda, organla ilgili proteinler dışında DNA da saklanan diğer proteinlerin üretilmemesi için DNA nın üzeri ” Histon ” adı verilen özel bir proteinle örtülür.

Hücrelerin programlanmış bir şekilde farklı farklı proteinler üretip farklı organlara dönüşmesi olayına Tıp dilinde farklılaşma (morfogenez) denir.Bugün bilim adamlarının kafasını kurcalayan en büyük problem ise hücrelerdeki ” Histon ” ların hangi genlerin üzerini örtüp hangilerinin üzerini açık bırakacağını nereden bildiğidir.Çünkü proteinlerde birer moleküldür ve moleküllerde atomlardan oluşur.Şuursuz ve aklı olmayan atomlar, bu derece muazzam bir tasarım harikasını meydana getiremeyeceğine göre, bu sistem bize açık bir şekilde yaratıldığını göstermektedir.

KLONLAMA (KOPYALAMA)

Kopyalama konusunu açıklamadan önce bazı terimlerin en anlama geldiğini belirtelim.

Kromozom : Kromozomlar, genetik materyalin (DNA) ‘ nın yardımcı proteinlerle birlikte dönümler yapıp katlanmasıyla ve kısalmasıyla oluşan yoğunlaşmış yapılardır.

Somatik hücre : İnsanın veya başka bir canlının eşey hücreleri (üreme) dışındaki tüm hücrelere somatik hücre denir.Örneğin deri hücresi, karaciğer hücresi, kas hücresi gibi.Bu hücrelerin taşıdıkları kromozom sayısı 2n ile gösterilir.

Eşey hücresi : Eşey hücreleri, bir canlının dişi ve erkek bireyleri tarafından üretilen ve ” n ” sayıda kromozom taşıyan üreme hücreleridir.Erkek canlı tarafından üretilen eşey hücresi ” Sperm “, dişi canlının tarafından üretilen eşey hücresine ise ” Yumurta ” adı verilir.

Örnek olarak insanın somatik hücrelerinde daima 46 tane kromozom bulunur.Ve bu 46 kromozom 2n harfiyle gösterilir.Tabii kromozom sayıları canlıdan canlıya değişmektedir.Mesela sığır somatik hücrelerindeki kromozom sayısı 60, farede 40, kurbağada 26 dır.Sayısı ne olursa olsun eğer kromozomlar somatik bir hücreye ait ise 2n harfiyle gösterilir.

Canlının eşey hücrelerinde ise kromozom sayısı somatik hücrelerindekinin yarısı kadardır ve n harfiyle gösterilir.İnsanın somatik hücrelerinde 46 kromozom, eşey hücrelerinde ise yarısı sayıda yani 23 tane kromozom bulunur.Dişi ve erkek eşey hücreleri birleştiği zaman (buna döllenme denir) meydana gelecek yavrunun kromozom sayıları yine 46 olacaktır.

Bir yavru anne ve babasına genetik materyal düzeyinde hiçbir zaman benzemez.Çünki anne birey, eşey hücrelerini (yumurta) meydana getirirken bu eşey hücrelerine kendi DNA sının yarısını nakleder.Aynı şekilde erkek bireyde eşey hücrelerini meydana getirirken (sperm) somatik hücrelerindeki DNA nın yarı miktarını eşey hücrelerine nakleder.Dolayısıyla dünyaya gelecek yavrunun DNA sı ne annenin nede babanın DNA sının aynısıdır.Yavrunun DNA sı anne ve babasının DNA larının karışımı olduğu için bazı karakterleri annesine bazı karakterleride babasına benzer. Alttaki şekilde, n sayıda kromozom taşıyan dişi ve erkek eşey hücreleri rakam ve harflerle gösterilmiştir.

Dişi ve erkek eşey hücrelerinden her hangi ikisi birbiriyle birleştiği takdirde meydana gelecek yavru anneye de babaya da benzemez.

Dişinin somatik hücrelerinde ” 1 – 2 ” genlerini taşıdığını varsayarsak, dişinin ” 1 ” genetik yapılı eşey hücresiyle erkeğin herhangi bir eşey hücresinin birleşmesi halinde meydana gelecek yavrunun DNA sı ya ” 1 – A ” olacak yada ” 1 – B ” olacaktır.

Aynı şekilde dişinin ” 2 ” genetik yapılı diğer eşey hücresinin erkeğin herhangi bir eşey hücresi ile birleşmesi halinde, meydana gelecek yavru erkeğe de dişiye de benzemeyecektir.

Doğadaki çeşitliliğin diğer bir nedeni ise ” Krossing – over ” olayıdır.Krossin – over ‘ da, kromozomlar arasında parça değiş tokuşu yapılarak genetik materyalin çok daha değişik bir yapıya sahip olması sağlanır.Eşey hücreleri, mayoz bölünme ile meydana getirilirken kromozomlar eşey hücrelerine dağıtılmadan önce krossing – over meydana gelir.Krossing – over ‘ da parça değiş tokuşu ise, birbirinin eşi olan iki kormozomun kromatidleri arasında meydana gelir (Bkz.Hücre sayfası – Bölüm : Hücre bölünmesi).

Klonlama yöntemiyle, eşey hücrelerinden meydana gelecek olan canlının anne veya babasının aynısı olması sağlanabilmektedir.Klonlama yönteminde temel olarak izlenen yol ise dişinin yumurta hücresine, yine dişinin somatik hücrelerinden alınan 2n sayıdaki kromozomun yerleştirilmesidir.Bu şekilde yumurtaya, DNA sı üzerinde hiçbir değişiklik yapılmamış somatik hücre kromozomları enjekte edilerek yapay bir döllenme sağlanmaktadır.

Klonlamayı şekil üzerinde görelim. Şeklin sol tarafında, doğal döllenme görülmektedir.Doğal döllenmede dişi ve erkek eşey hücreleri birleşerek genetik düzeyde kendilerinden farklı bir yavru meydana getirirler.

Sağ tarafta ise klonlama yöntemi görülmektedir.

Klonlama yönteminde ilk olarak dişi bireyin somatik hücrelerinde bulunan 2n sayıdaki kromozom, özel yöntemlerle hücre dışarısına çıkarılır ve izole edilir.Daha sonra yine dişi bir bireyin yumurta hücresinin n kromzom sayıdaki genetik materyali çıkarılır.

Yumurtadan çıkarılan n sayıdaki kromozomların yerine, dişinin somatik hücrelerden izole edilen 2n sayıdaki orijinal kromozomları yerleştirilir.Bu kromozomlar annenin tüm genetik bilgilerini taşımaktadır.Somatik hücre kromozomları yumurta hücresine yerleştirildikten sonra, yumurta hücresine elektrik sinyalleri gönderilir.Bünyesinde 2n kromozom bulunan yumurta hücresi bu elektrik sinyallerini aldığında sperm tarafından döllendiğini zanneder.Çünki sperm hücresi n sayıdaki kromozomunu yumurtaya aktarırken yumurta zarı üzerinde bir elektrik gradiyent meydana getirir.

Yapay olarak elektrik sinyalleriyle aktif hale geçirilen yumurta hücresi, sahip olduğu enzimlerle içerisine yerleştirilen DNA yı replike edip çoğalmaya başlar.Hücrenin bölünerek çoğalmasıyla nihayetinde embriyo (anne karınında gelişmekte olan yavru) oluşmaya başlar.

Klonlanmış embriyo ile doğal yolla meydana gelen embriyo arasındaki fark DNA sında yatmaktadır.Doğal yolla meydana gelen embriyonun genetik özellikleri, anne ve babasının genlerinin karışımı olduğu için her iki bireydende farklı bir genoma sahiptir.Fakat klonlanmış embriyonun DNA sı annesinin DNA sının aynısıdır.Yani aralarında en ufak bir baz sırasında bile fark yoktur.Dolayısıyla dünyaya gelecek olan yavru, annenin genetik ve morfolojik tüm özelliklerini taşır.

Mesela annesinin DNA sından bir insan embriyosu kopyalandığını var sayalım.Dünyaya gelecek yavrunun göz rengi, saç rengi, yüz şekli, deri rengi, kafa yapısı, genlerinde taşıdığı hastalıkları, vücudunun üzerindeki benleri, kaşlarının uzunluğu kısacası vücudunun tamamı annesinin aynısı olacaktır.Tıpkı tek yumurta ikizlerinde olduğu gibi.

Klonlama işlemi burada anlatıldığı kadar basit olmayıp oldukça karmaşık işlemler vasıtasıyla gerçekleştirilir.Öyle ki yumurtanın yapay olarak döllenmesi için ortam şartlarının olabildiğince ana rahmine benzetilmesi gerekmektedir.Mesela ortamın pH ‘ ı, iyon konsantrasyonu, sıcaklığı vb. gibi.Klonlamanın zor olması nedeniyle yanlızca tek bir yumurta hücresi üzerinde değil yüzlerce hatta binlerce yumurtası üzerinde deneyler yapılmakta, bu klonlama deneylerinden yanlızca bir kaç tanesinden netice alınabilmektedir.

MUTASYONLAR

Mutasyonlar, bir canlının DNA sı üzerinde yani genetik bilgileri üzerinde meydana gelen değişikliklerdir.Doğada mutasyonlara çok nadiren rastlanılmasına karşın meydana geldiği canlı üzerinde ağır tahribatlara neden olmaktadır.

Mutasyonlar “nokta” mutasyonu ve “kromozom” mutasyonu olmak üzere iki ana sınıfa ayrılır.Bu iki ana mutasyon haricinde de mutasyonlar meydana gelmektedir fakat yazımızda diğer çeşitlerine yer vermedik.”Nokta” mutasyonları, DNA nın yanlızca çok kısıtlı bir bölümünde meydana gelen mutasyonlardır.Bir veya birkac baz sırasının kopması veya yerlerinin değişmesi nokta mutasyonlarına örnek verilebilir.”Kromozom” mutasyonlarına aşağidaki şekillerden sonra deyineceğiz.

Soldaki resimde DNA nın paketlenmeden önceki hali görülmektedir.İplik gibi görünen bu yapı upuzun bir baz sırasından oluşur.DNA daki nokta mutasyonları, bu uzun baz sırasındaki bir veya birkaç bazın kopması veya yer değiştirmesi şeklinde meydana gelir.

Sagdaki resimde ise DNA ipliğinin dönümler yaparak paketlenmiş hali görülmektedir (birisi solda birisi sağda iki karmaşık yapı).İşte DNA nın bu şekilde paketlenmiş haline ” Kromozom ” adı verilir. Kromozom mutasyonlarında ise, kromozomun bir parçasında kopma veya crossing-over sırasında yanlış bir kromozomla parça değiş tokuşu meydana gelmektedir.Dolayısıyla kromozom mutasyonları, nokta mutasyonlarından daha ağır hasarlara neden olur.

Sağdaki küçük resimde ise nokta mutasyonunu temsil eden bir çizim görülüyor.

Mutasyonların gunumuzdeki en iyi örneklerine Down sendromu, Palindromi(altı parmaklılık), Albinizm (Beyaz saç ve beyaz tenlilik) ve Kan kanserini verebiliriz. Bunların herbiri birbirinden korkunç hastalıklar olup çoğu mutasyonlar canlının ölümüne bile neden olabilmektedir.

Doğada hiçbir yararlı mutasyon yoktur.Meydana gelen mutasyonlar çeşitlerine göre ya canlıda ağır bir hasara neden olur, yada canlı üzerinde etkisiz kalır. Aşağıdaki iki ayrı karede görülen resimler “Kan kanseri”ne yakalanmış bir insandaki kan hücrelerini göstermektedir. Soldaki resimde görülen hucreler disk seklindeki normal alyuvar (eritrosit) hücreleridir.Fakat kanserli bir insanın kan hücreleri “orak” sekline dönüşmüştür.

Bunun nedeni, kan hucrelerinin üretiminden sorumlu DNA molekülünün üzerinde bulunan şifrelerden birisinin dejenere olmasından dolayıdır.Bu hata kan hücresinin üretildiği proteinin 6.aminoasitinin yerine başka bir aminoasidin bağlanmasına neden olur.

DNA üzerindeki bu küçücük hata bile canlı bir organizma üzerinde korkunç sonuçlar doğurabilmektedir.

Belki zaman zaman televizyonlarda görmuşsünüzdür , 6 ayaklı koyun, iki başlı sığır veya yapışık ikizler.Bu canlıların hepsi mutasyonlar sonucunda sakat kalmışlardır.Özellikle “Çernobil” faciasindan sonraki kuşaklarda korkunç derecede sakatlıklar görülmüştür.

Bunun temelinde ise “mutasyona yol acan etmenler” yatar.Bu etmenlerin başında ise kimyasal maddeler, fiziksel etkiler ve radyoaktif ışıma gelmektedir.Radyoaktif ışınlar çok yüksek enerjili olup gen dizilerinde kopmalara neden olurlar.Çernobil ve Hiroşima şehirlerinde meydana gelen her iki nükleer facianın üzerinden yıllar geçmesine rağmen halen birçok çocuk ya sakat yada kanserli olarak dünyaya gelmektedir.

Aşağıdaki resimlerde mutasyona uğramış bir domuz ve başından anten yerine bir çift bacak çıkmış meyva sineği görülüyor.

Doğada nadiren de olsa kendiliğinden mutasyonlar meydana gelebilmektedir.Fakat canlı hücrelerindeki kusursuz kontrol sistemleri sayesinde DNA üzerinde herhangi bir hataya yer vermemek için bir çok enzim görevlendirilmiştir.Bu enzimler DNA üzerinde sürekli dolaşarak kompa, kayma veya yer değiştirme gibi hataları düzelterek mutasyonun meydana gelmesini engellerler.

Olağanüstü kusursuz bir sistemin yürüyüp gittiği canlılar ve onların hücrelerinde, mutasyon gibi ağır hasarların meydana gelmesi, canlıların iç yapılarının ne kadar kompleks olduğunu ve canlı hücrelerinde kesinlikle hata ve tesadüfe yer verilmediğini gözler önüne sermektedir.

12 Temmuz 2007

İ Array Ç Array İ Array N Array D Array E Array K Array İ Array L Array E A

İ Ç İ N D E K İ L E R

BİLİM NEDİR ?

* TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

* İnsan doğaya egemen olmak ister!

* Bilim neyle uğraşır?

* Bilimin gücü

* Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilimin Değeri

* Bilim üç bakımdan değerlidir :

* Bilim Tarihi Nedir ?

* Bilimsel yöntem

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

B. Hindistan’da Bilim

C. Orta Asya’da Bilim

D. Mısır’da Bilim

E. Mezopotamya’da Bilim

F. Anadolu’da Bilim

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Hellenik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Aristoteles

* Milet Okulu

* Homeros

* Parmenides

* Platon

* Sokrates

* Thales

* Zenon

b. Matematik

c. Astronomi

d. Coğrafya

e. Tıp

f. Teknik

Hellenistik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

c. Astronomi

*Aristarkus

d. Fizik

e. Biyoloji

* Herophilos

g. Coğrafya

*Archimedes

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Doğa ve Bilgi Felsefesi

Matematik

Astronomi

*Batlamyus

Fizik

Coğrafya

Tıp

Teknik

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nda Bilim

1. Erken Ortaçağ

2. Yüksek Ortaçağ

*Üniversitelerin Kuruluşu

*Fransisken ve Dominiken Tarikatları

*On İkinci Yüzyıl Rönesans’ının Doğuşu ve Etkileri

3. Geç Ortaçağ

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Albertus Magnus

* Thomas Aquinas

* Johannes Kepler

b. Tıp

B. Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Fârâbî

* İbn Haldûn

* İbn Rüşd

* İbn Sînâ

* Yusuf Has Hâcib

b. Matematik

c. Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Coğrafya

h. Tıp

* Ali ibn Abbâs

l. Tarih

YENİÇAĞDA BİLİM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi’nde Bilim

(On Beşinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Francis Bacon

b.Matematik

c. Astronomi

*Kopernik

*Tycho Brahe

d.Fizik

e.Biyoloji

f. Tıp

Teknik

B. On Yedinci Yüzyıl’da Bilim

(Bilimsel Devrim)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Descartes

b. Matematik

c. Astronomi

* Sir Isaac Newton

*GALİLEO GALİLEİ (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Tıp

h. Teknik

YAKINÇAĞDA BİLİM

A. On Sekizinci Yüzyıl’da Bilim

(Aydınlanma Dönemi)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

* Leonardo da Vinci

c. Astronomi

d. Fizik

f. Biyoloji

g. Coğrafya

B. On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Evrim Kuramı Ve Darwin ( Ek2)

C. Yirminci Yüzyılda Bilim ( Çağdaş Bilim )

EİNSTEİN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğuşu ) ( Ek3)

KUANTUM TEORİSİ ve Atom Fiziğinin Doğuşu ( Ek4)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik c.Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Jeoloji

h. Tıp

i. Teknik

k. Uzayın Keşfi

l. Bilgisayar

BİLİM NEDİR ?

TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

Bilim: “Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi.”

“Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.”

“Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.”

Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, şimşek çakması, Ay’ın ya da Güneş’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakını çekmiş, bazen onu korkutmuştur. 

Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yaşama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir. 

Bilim neyle uğraşır?

Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.

Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu işi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır. 

Bilimin gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

Çeşitlilik:Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz. 

Süreklilik:Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır. 

Yenilik:Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir. 

Ayıklanma:Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.

Bilim mantıksaldır. Araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.

Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüşünden bağımsızdır.

Bilim eleştiricidir.

Bilimin Değeri

Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ya da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilim üç bakımdan değerlidir :

1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanın bilme isteğini, merakını tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.

3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüşü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.

Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek boş bir hayal değildir. İnsan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yaşayışını ve hem de toplumsal yaşayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yaşadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir ?

Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.

Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.

Bilimsel yöntem

Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adı verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklaşa olarak kullandıkları betimleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500′lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet şeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa’ya Çin’den götürülmüştür.

Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin’de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei’den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbı, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yin ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan’da Bilim

Hindistan’daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000′lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500′leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçılara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi’nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.

Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça’ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Yer ve Güneş’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer’in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbı, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine aynı dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya’da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000′lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, taş devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak taşından ve taştan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup Yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adı verilen bu kentin plânı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki işler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine “çağ” denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanın adı veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile başlardı. Dört mevsim vardı. Yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısır’da Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı” adlı bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya’da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebirin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi’ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi’ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

F. Anadolu’da Bilim

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000′lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduğu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Hititlerin Mezopotamya kökenli “şekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları bilinmektedir.

Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.

En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında önemli rolü olmuştur. Ayrıca, Kybele adı verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiştir. Bakır-kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmişler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuşlardır. Kilim için kullandıkları “tapetes” adı bugün Fransızcada “tapis” biçimini almıştır.

Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Yunan Dönemi iki kısma ayrılmaktadır. M.Ö. sekizinci yüzyıldan Büyük İskender’in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik Çağ ve Romalıların, Ptolemaios Krallığı’na son verdikleri M.Ö. 30 yılına kadar geçen dönem ise Hellenistik Çağ olarak adlandırılmaktadırlar.

Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiş ve Yunan bilginleri ve düşünürleri evren, dünya ve dünyanın üzerinde bulunan canlı ve cansız varlıklara ilişkin bilgi üretmeye başlamışlardır.

A. Hellenik Çağ’da Bilim

Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanların temellerini atmışlardır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde önce Varlık Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmiştir. Varlık Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düşünürler, bütün varlıkları oluşturan ve Arkhe adı verilen İlk Temel Öge’yi aramışlar, Bilgi Sorunu’yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düşünürler ise doğru bilginin yapısı ve yöntemi üzerinde çalışmışlardır.

Bu dönemi önceki dönemlerden ayıran en önemli özellik, doğal varlıkların ve olguların doğa-üstü nedenlerle değil, doğal nedenlerle açıklanmasıdır.

* Aristoteles

Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır.

Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.

Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.

Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

* Milet Okulu

Yunanlılardaki bilimsel çalışmalar, İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolunun batısında, bugünkü Balat koyunun yakınlarındaki Milet kentinde başlamıştır. Gezginler ve tacirler aracılığıyla Dünya’nın uygar ülkelerinden taşınan bilgiler ve beceriler burada yeniden işlenip değerlendirilmiş ve yeni bir kimliğe kavuşturulmuştur.

* Homeros

M.Ö. 8. yüzyılda İzmir yöresinde veya Sakız adasında yaşadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya savaşına ilişkin söylenceleri toplayan İlyada’da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançları ve Çanakkale yöresinin tarihî coğrafyası hakkında önemli bilgiler vardır. Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus’un on yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.

MÖ. 4. yüzyılda Atina’da yazıya aktarılan Homeros destanlarındaki dinî anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia Yunan eğitiminin temeline yerleştirilmiştir. Bunların Yunan toplumundaki işlevi, M.Ö. 4. yüzyılda Platon’un Devlet’inde eleştirilinceye değin hiç sorgulanmamıştır.

* Parmenides

Ksenofanes’in yetiştirmiş olduğu öğrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides’ti. Parmenides, görüneni değil, görünenin arkasındakini arıyordu; çünkü gerçek orada saklanmıştı. Ona göre, gerçeğe, gözlem ve deney ile değil, mantıksal düşünmeyle ulaşılabilirdi. Bir matematikçi gibi, “yokluk, boş bir mekandır; mutlak boşluktur; yokluk yoktur ama düşünülebilir” diyordu.

Parmenides, evrenin sınırlı olduğunu söylüyordu; evren, bütün uzayı doldurur ve küreseldir; değişmez ve ölmez. Değişme ve bunun nedeniymiş gibi görünen hareket gerçek değildir. Algılarımız bizi aldatmaktadır.

* Platon

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Platon’un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.

Platon’a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer’in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüş yapar; Güneş, Ay ve gezegenler bu hareketle taşınırlar ama onların da kendilerine özgü hareketleri vardır. İşte bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kuşağı üzerinde spiral dolanımlar yaparlar.

Gezegenlerin düzgün dolanımları bir Tanrı’nın var olduğunu ilham eder. Nasıl bir saatin mekanizması ve düzenli işleyişi, onun bir yapıcısı ve bir ustası olduğunu ama bu yaratıcının saatin içinde değil dışında bulunduğunu düşündürürse, gezegenlerin dolanımları da, tıpkı bunun gibi, gezegenlerin birer tanrı olmadıklarını, ancak bu düzenli dolanımlarının ardında akıllı ve becerikli bir ustanın, yani bir Tanrı’nın bulunduğunu sezdirir. Bu görüş, sonraları Hıristiyan ve Müslüman filozofları ve ilahiyatçıları tarafından Tanrı’nın varlığının en önemli kanıtlarından biri olarak kullanılacaktır.

Platon, ideal bir devlet tasarımından önce, bir toplumun nasıl doğduğunu incelemiştir; ona göre, toplumların oluşma nedeni, insanların kendi kendilerine yetmemeleridir; kısacası, insan ancak yardımlaşarak yaşayabilen bir varlıktır; bu durum fırıncı, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çeşitli mesleklerin doğmasına ve bu meslek erbabının yardımlaşmasına neden olur.

Fakat insanlar, kendilerinin ve yakınlarının geleceklerini güven altına almak için, daima gereksinimlerinden fazlasını isterler; daha çok altın, daha çok gümüş ve daha çok fildişi biriktirmeye çalışırlar. Yavaş yavaş üstünde yaşadıkları topraklar kendilerine yetmez olur ve komşularının topraklarına tecavüz ederler. Savaşlar çıkar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardır.

Giderek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıkları giderecek mahkemeler ve hastaları iyileştirecek hastaneler gibi daha karmaşık kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karşıdır. Bu konuda şöyle der :

“İnsanların doğruyla eğriyi kendi kendilerine ayıramayıp mahkeme ve yargıca başvurmaları, adaleti başkalarından beklemeleri çirkin bir şey değil midir?”

Platon hekimlerle ilgili olarak da bir şeyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarını en kısa sürede iyileştirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardımcı olmak değildir:

“İşte Asklepios, bu gerçeği biliyordu. Bu nedenle, hekimliği, yalnızca bedenleri sağlam olup da geçici bir hastalığa tutulmuş insanlar için kullandı.”

Sağlıksız bireylere ise, hayat hakkı tanımıyordu:

“Hekimler, yurttaşlar arasında bedenleri ve ruhları iyi olanlara bakmalı, böyle olmayanları ise ölüme terketmelidir.”

Platon, halkı bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanları, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanları yönetmek aslında bir sürüyü yönetmekten farklı değildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayışa rastlanmaktadır.

Bu kalıtsal oligarşiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karşı direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmaların başlıca nedeni, maddî ve cinsî iştahtır. Bu nedenle Cumhuriyet’in seçkinleri, yalnızca serveti değil, fakat aynı zamanda eşleri ve çocukları da toplumsallaştırmalıdır. Platon’a göre bu ahlaksızlık değildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardeş olacaktır; çocuklar, toplumun çocukları olduğu için devlet tarafından yetiştirilecek ve kısacası devlet ile aile özdeşleşecektir.

Platon’a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve işe yaramaz bir hale getirir; kısacası bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük düşmandır. Biri insanı sefahate ve atalete sürükler, diğeri ise bayağılaştırır ve aşağılaştırır.

Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmiş ve orada doğrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük bir ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin başına geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin öğretilmesi gerektiğini söyler :

* Sokrates

Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina’da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes’in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. “Kendini bil!” ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; “Biz kimiz?” bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

* Thales

Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.

İlk Yunan matematikçisi Thales’tir.

Thales’le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi.

Thales astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer’in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.

Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı’nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı’yı kullanıyorlardı.

Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales, bu görüşleri ve Homeros’un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.

Aristoteles’e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales’ti.

* Zenon

Bu okulun diğer bir temsilcisi de Zenon’dur. Parmenides’le birlikte Atina’yı ziyaret etmiştir; orada önemli matematikçilerle karşılaşmış olması muhtemeldir.

Zenon’a göre, Pythagorasçılara ait olan bir doğrunun noktalardan oluştuğu görüşü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirliği de getirmektedir; ama şu paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanaklı bir şey olmadığı hemen anlaşılır :

1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için, öncelikle bu iki nokta arasındaki mesafenin yarısını geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarısı geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayıdaki noktayı, sonlu bir sürede geçmek olanaksızdır.

2. Aşil Paradoksu : Yunanlıların ünlü koşucularından Aşil, bir kaplumbağaya bir miktar avans verdikten sonra koşmaya başlarsa, asla ona yetişemez. Aşil’in kaplumbağaya yetişebilmesi için, öncelikle avans olarak vermiş olduğu mesafeyi koşması gerekir, ama bu süre içinde kaplumbağa bir miktar daha yol almış olacaktır. Aşil bu mesafeyi de koştuğunda, kaplumbağa biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan oluştuğuna ve sonsuz sayıdaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyeceğine göre, Aşil hiçbir zaman kaplumbağaya yetişip yarışı kazanamayacaktır.

3. Ok Paradoksu : Yaydan fırlayan bir okun hedefe ulaşabilmesi için, yayla hedef arasındaki noktalarda tek tek duraklaması gerekir; bu noktalar sonsuz sayıda olduğuna göre, ok asla hedefi bulamayacaktır. Öyleyse hareketten ve harekete bağlı olarak meydana gelecek olan değişmelerden söz etmek olanaksızdır.

b. Matematik

Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras’tır. Dik üçgenlere ilişkin teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki ilişkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama eğiliminde olduğu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmıştır.

Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit olan bir karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

c. Astronomi

Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve devimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramları oluşturulmuş ve özellikle Eudoxos’un kurgulamış olduğu Ortak Merkezli Küreler Kuramı sonraki dönemlerde çok etkili olmuştur.

d. Coğrafya

Yunanlılar Akdeniz kıyılarında yeni koloniler kurmuşlar ve bu koloniler arasındaki ticarî ve askerî seferler sırasında Avrupa, Asya ve Afrika’nın Akdeniz kıyılarını yakından tanımışlardı.

Herodotos ve Surlu Marinos’un yapıtları fizikî coğrafyanın, beşerî coğrafyanın ve matematiksel coğrafyanın gelişmesinde etkili olmuştur.

e. Tıp

Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş, sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetişmiştir.

f. Teknik

Bu dönemde yeni yapı teknolojileri geliştirilmiş ve özellikle kent planlaması sorunuyla ilgilenilmiştir.

B. Hellenistik Çağ’da Bilim

Hellen birliğini sağlayan Makedonyalı Philip’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen Dünya’nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Büyük İskender’in askerî seferleri, siyasî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doğurmuştur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak Doğu’ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki Mısır, Mezopotamya, İran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaşarak, yeni bir uygarlığı, yani Hellenistik uygarlığı oluşturmuştur.

Büyük İskender, 323 yılının Haziran ayında Babil’de ölünce, kurmuş olduğu Dünya İmparatorluğu generalleri arasında paylaşılmıştır. Mısır valisi Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını ilan etmiş ve M.Ö. 30 yılına kadar Mısır’a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmiştir. Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktır. Ptolemaios krallığı yöre halkının din ve kültürüne saygı göstermiş, onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. Hellen kültürü ile Doğu kültürleri arasındaki etkileşim daha çok dinî ve edebî konularda gerçekleşmiş, bilimsel konular ise genellikle Yunanlıların hakimiyeti altında kalmıştır.

Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlaştıran yeni bir sistem geliştirmiştir. Sonradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam inanç önermeleriyle beslenen ve “Bir” olarak adlandırılan Mutlak Varlık’ın aşama aşama açılımı ile bütün varlıklar aleminin oluştuğunu savunan bu sistem düşünce tarihinde oldukça etkili olmuştur.

b. Matematik

Eukleides Elementler adlı yapıtında tanım, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemiş ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmıştır. Böylece geometriye gerçek anlamda kanıtlama düşüncesini getirmiştir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adlı yapıtında daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde Aristarkhos Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kuramı’nı geliştirmişlerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birleşmesi, Hellenistik Çağ astronomisinin en belirgin özelliğidir.

*Aritarkus

Aristarkus’un (M.Ö. 310-230) “Ay ve Güneş’in Büyüklükleri ve Uzaklıkları” adlı yapıtı astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalıştığı bir eserdir. Ay’ın tutulduğu ve yarım ay olduğu sıralarda yaptığı gözlemlerden Güneş’in çapının Dünya’nın 7 katı olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu rakam yanlış olmakla birlikte Güneş’in Dünya’dan daha büyük olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Aristarkus Güneşin sabit olduğu ve dünyanın güneş çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndüğü iddiasını da ortaya atar. Bu görüş zamanına göre oldukça ilerde bir görüştür.

d. Fizik

Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarında yapmış olduğu çalışmalar sonucunda matematiksel fiziğin temellerini atmıştır.

e. Biyoloji

Aristoteles’in öğrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise’nin başına geçen Teophrastos botaniğe ilişkin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adlı yapıtlarıyla bu bilimin temellerini atmıştır. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

f. Herophilos

İskenderiye Okulu’nun ilk biyologlarından olan Herophilos’un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karşılaştırmalı olarak incelediği söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmıştır. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos’a göre, zekâ da burada bulunmaktadır.

Onun kullanmış olduğu anatomi terimlerinden bazıları bugün bile kullanılmaktadır. Mesela beynin arka tarafında ana venlerin karşılaştığı yere torcular demiştir ki bu terim Herophilos torcuları biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alanında yapmış olduğu araştırmalar nedeniyle, anatominin babası olarak tanınmıştır.

g. Coğrafya

Yeryüzünün çevresini ölçülmesine ilişkin çalışmaların bu dönemde yoğunlaştığı ve Eratostenes ile Posidonios’un bu amaçla ölçüm yöntemleri geliştirdikleri görülmektedir.

* Archimedes

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes’in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Archimedes’in en parlak matematik başarılarından biri, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz’in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3′üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes’dir. Bu çalışmalarına dayanarak söylediği “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım.” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes’in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes’in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes’in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

M.Ö. 30 yılında Romalılar İskenderiye’yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya’yı hâkimiyetleri altına aldılar. Eski ve yeni kentleri, yollarla ve köprülerle birbirlerine bağladılar ve Roma hukuku aracılığıyla, idareleri altındaki geniş eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler.

Roma uygarlığı, çift dilliydi. Aydın bir Romalı, Latince’nin yanında Yunanca’yı da bilmek mecburiyetindeydi; çünkü bilim ve felsefe yapıtları bu dille yazılmıştı. Latince, Lucretius, Cicero, Virgilius ve Seneca gibi düşünürler vasıtasıyla büyük bir saygınlık kazanmış ve klasikleşmişti; hatta Vitruvius, Celsus, Frontinus ve Plinius gibi Romalı bilginler de bu dili kullanmışlardı; ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca’yı öğrenmeleri gerekiyordu. Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos, Yunanca konuşuyor ve Yunanca yazıyorlardı. 14. yüzyılda Osmanlı Türkleri de, bilim ve felsefe kaynaklarına ulaşabilmek için Arapça öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu nedenle Romalılar, Atina ve İskenderiye başta olmak üzere, İmparatorluğun Doğu Eyaletleri’ne giderek Yunan dilini öğrendiler; Roma’da okullar açtılar ve bunları Yunan bilginlerinin yönetimine bıraktılar.

Fakat Romalılar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen başarıyı gösteremediler. Bunun çeşitli nedenleri olabilir; ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalarıdır; dolayısıyla, bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinliğe ağırlık vermişlerdir.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde ahlak ve siyaset sorunları gündeme gelmiş ve insanın aile ve toplum içindeki yaşantısını erdemli bir biçimde sürdürebilmesinin koşulları araştırılmıştır.

b.Matematik

Bu dönemde daha önceki çalışmaların ışığı altında, Menelaus trigonometrinin, Diofantos ve Pappus ise cebirin gelişiminde önemli bir rol oynamışlardır.

c. Astronomi

Bu dönemin ve Yeniçağ’a kadar bütün dönemlerin en büyük bilgini Ptolemaios’tur ( Batlamyus). Ptolemaios Almagest’inde Yer Merkezli Evren Kuramı’nı, Optik’inde ise Göz Işın Kuramı’nı vermiştir.

*Batlamyus

İskenderiye okulunun son döneminde ortaya çıkan en önemli bilgindir. (M.S. 85-165). “ALMAGEST” diye bilinen en büyük yapıtına bir tür “astronomi ansiklopedisi” demek yanlış olmaz. Bu kitap, Kopernik ve Kepler’e kadar standart kaynak olma niteliğini korumuştur.Batlamyus’un sistemini matematik geometri üzerine kurmuş, bu arada özellikle trigonometrinin gelişmesine önem vermiştir.

d. Fizik

Bu dönemde Lucretius varlıklar dünyasını açıklamak için daha önce de savunulan Atom Kuramı’nı geliştirmiştir.

e. Coğrafya

Bu dönemde özellikle fizikî ve beşerî coğrafya alanlarındaki çalışmalar büyük ölçüde gelişmiştir. Plinius Doğa Tarihi adlı yapıtında daha önceki dönemlerde üretilen bütün bilgileri bir araya getiren bir ansiklopedi yazmıştır.

f. Tıp

Bu dönemde canlı varlığın yapısını açıklamaya yönelik girişimler sürmüş ve Galenos sonraki dönemlerde de yaygın biçimde kullanılacak olan Dört Salgı ve Dört Mizaç Kuramı’nı geliştirmiştir.

g. Teknik

Bu dönemde kent mimarisi üzerine yoğun araştırmalar yapılmış ve Vitrivius Mimarlık Üzerine adlı yapıtında mimarlıkla ilgili bilgileri derlemiştir.

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. ORTAÇAĞ HIRİSTİYAN DÜNYASI’NDA BİLİM

Eskiçağ ile Yeniçağ arasında kaldığı için Ortaçağ olarak adlandırılmış olan bu dönemin başlangıç ve bitiş tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyıllar olarak belirlenmiş ve arada kalan bin yıllık dönem birbirlerinden az çok farklı özellikler sergiledikleri için üç kısma bölünmüştür: 4. ve 10. yüzyıllar arası Erken Ortaçağ 11. ve 12. yüzyıllar arası Yüksek Ortaçağ ve nihayet 13. ve 14. yüzyıllar arası ise Geç Ortaçağ olarak adlandırılmaktadır.

Ortaçağ düşüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıdır; ancak düşüncede dinîleşme Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin ortaya çıkması veya güçlenmesi ile başlamamıştır; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk’a ve Stoacılık’a kadar geri götürülebilir.

Yunan düşüncesinde böyle bir eğilimin güçlendiği yıllarda Hıristiyanlık’ın doğması ve yayılması, öyle anlaşılmaktadır ki düşüncede dinîleşme sürecine büyük bir ivme kazandırmış ve Hıristiyanlık’ın Romalılar tarafından resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düşünce dinî olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirmiştir.

Hıristiyanlık’ın ortaya çıktığı yıllarda, iki farklı dünyanın, yani Sâmî Dünyası ile Yunan-Roma Dünyası’nın dinî ve felsefî birikimlerinin uzlaştırılması gerekmiştir; aslında bu, inançlılar açısından bakıldığında kaçınılmaz bir görevdir; çünkü Roma İmparatorluğu’nu oluşturan bu iki önemli geleneği, uygun bir biçimde kaynaştırmadan toplumsal düzeni sağlamak ve dolayısıyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek olanaklı değildir. Burada baskın olan veya süreç içerisinde baskınlaşan birikim, Sâmî Dünyası’nın birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, olduğu gibi benimsenmemiş, Hıristiyanlık’ın ilkeleri ile bağdaşabilen veya bağdaşmasa da bağdaşırmış gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kısmen alınmış, diğerleri ise atılmıştır.

Düşüncede dinîleşme sürecinin sonunda, Eskiçağ’ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan “doğru bilgi arayışı”, son dönemlerinde ve bütün Ortaçağ’da yerini “doğru davranış arayışı”na bırakınca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bağlı olarak bilim de değerini ve önemini yitirmiştir; çünkü şurası açıktır ki bilimsel etkinliğin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili değil, theoria ile ilgilidir ve dolayısıyla bir insanın nasıl davranması gerektiğine ilişkin herhangi bir yargı içermez.

Ortaçağ’da bilim, çeşitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarıda belirtmiş olduğumuz neden yüzünden Batı Dünyası’nda eski değerini yitirmiştir ama tamamen unutulmamıştır; bilimin unutulması veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen işlevsiz kalması olanaksız görünmektedir; çünkü hem insan aklının işleyiş biçimi ve hem de insan toplumlarını gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, şu veya bu biçimde, şu veya bu miktarda bilimsel etkinliği kaçınılmaz kılmaktadır.

Ortaçağ’da da böyle olmuş, Yunanlıların bilimsel bilgi birikimlerinin hiç değilse bir kısmı, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasında manastır ve kilise okullarında okutulmuş ve öğretilmiştir; ancak Batı Dünyası açısından bakıldığında, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkıda bulunulmadığı ve bilinenlerin büyük bir kısmının tamamen unutulduğu da doğrudur.

Ortaçağ’da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiştir ve Özellikle Aristoteles’e karşı büyük bir güven duyulmuş ve akıl ve inanç uzlaştırmasına yönelik çalışmalarda Platon’dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hıristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi’nin resmî felsefesini oluştururken bu filozofun izinden gitmişlerdir.

Ortaçağ’ın son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doğa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve değerlendirilmiş ve bilimsel araştırma, Aristoteles’in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiş olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios’un, insanbilimlerinde ise Galenos’un otoritesi tartışılmazdır.

Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nı anlatırken çok sık kullanılan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcüğünden gelmektedir ve “okulcu” anlamını taşımaktadır. Ortaçağ’daki bütün düşünsel etkinlikler, bu sıfatla nitelendirilmiştir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçağ’da ruhbanları yetiştiren manastır ve katedral okullarında yürütülmüş ve geliştirilmiştir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransız düşünürü olan Petrus Abaelardus’un Sic et Non (Evet ve Hayır) adlı yapıtında açık bir biçimde anlatılmıştır. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düşünceleri karşı karşıya getirilir; uzlaştıkları ve uzlaşmadıkları noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslında uzlaşmakta oldukları gösterilmeye çalışılır.

Bu uzlaştırma işlemi, gerçekte pek de kolay değildir; aynı konuyu açıklamaya çalışan uzlaşmaz görüşler karşısında, Ortaçağ düşünürleri çoğu kere çaresiz kalmışlardır; meselâ Evren’in yaşı sorununu ele alalım: Acaba Evren, Aristoteles’in belirttiği gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitapların bildirdiği gibi belirli bir anda Tanrı tarafından 7 gün içinde yaratılmış mıdır? Bu iki görüşü, birbirleriyle uzlaştırmak olanaksız gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya diğeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandırıcılığı ve otoritesi sarsılacaktır. İşte Ortaçağ düşünürleri, en büyük düşünsel sıkıntıları ve bunalımları, uzlaştırma ilkesini benimsemiş olmalarına rağmen, bu tür uzlaşmaz görüşlerle karşılaştıklarında yaşamışlardır.

Ortaçağ düşüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandırma girişimlerini, varlığın belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine değil, bütün varlığa yöneltmiştir; Tanrı ya bütün varlığın yaratıcısı ve yöneticisi (varoluş nedeni) ya da bütün varlığın bizzat kendisi olarak algılandığından, düşünsel araştırmaların konusunu, doğrudan doğruya Tanrı oluşturur.

1. Erken Ortaçağ

Romalıların dini çok tanrılı, ilkel bir dindi ve Romalılar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. En önemli tanrıları, bir savaş tanrısı olan Mars’tı; bir savaş kazandıklarında bu Tanrı için törenler düzenlenir ve bütün Roma halkı bu törenlere katılırdı.

Hıristiyanlık Ortadoğu’da ortaya çıktı ve kısa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike oluşturmaya başladı; çünkü Hıristiyanların başka bir dine girmeleri yasaktı ve bu yasak, Roma İmparatorluğu’nun birlik ve bütünlüğünü bozuyordu. İşte bu nedenle Hıristiyanlık’ı kabul edenler, önceleri tutuklandılar; büyük işkencelere uğradılar; ancak Hıristiyanlık, yüzlerce yıldan beri ihmal edilmiş olan yoksul kitleler arasında süratle benimsendiği için yayılmasını sürdürdü.

Diğer taraftan, Roma İmparatorluk’u, bir çöküş süreci içine girmiş ve Kuzey’den gelen kavimlerin saldırıları sonucunda siyasî gücünü yitirmeye başlamıştı. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hıristiyanlarla anlaşmak mecburiyetinde kaldılar ve İmparator Konstantin, 312 yılında Hıristiyanlık’ı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti. 326′da, İmparatorluk’un başkentini, Roma’dan Byzantion’a taşıdı ve sonradan Konstantinopolis (İstanbul) adıyla tanınan bu şehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini attı.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diğer Ortadoğu dinlerinin direnmesine rağmen, Kilise gittikçe genişledi ve güçlendi; ancak birtakım hizipler birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlarıyla ilgili olarak farklı görüşler ortaya çıktı.

İsa’nın doğasına ilişkin tartışmalar zaman içinde daha da gelişmiş ve sonuçta birbirlerine karşıt görüşler ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık bölünmeye başladı.

Büyük bir gelişme göstermiş olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karşısında, kendi inançlarını savunmanın güç olduğunu gören Hıristiyan din adamları, Yunan uygarlığının kalıntılarını silmeye çalıştılar. Hoşgörüden yoksun Kilise Babaları, kendi alanlarının dışına çıkarak, Hıristiyanlık adına bilim ve felsefeye saldırdılar ve din, bilim ve felsefe çatışmalarına yol açtılar. Doğaya yönelik araştırmalarında, akıl ve bilimin rehberliği yerine Kutsal Kitab’ın rehberliğine sığındılar; meselâ Yunan astronomlarının yüzyıllar boyunca oluşturdukları bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü’nün bir tepsi gibi düz olduğuna ve yarımküre veya çadır biçimindeki Evren ile çevrelendiğine inanmaya başladılar.

Tedavi amacıyla hastaneler açmışlar; ancak bilimsel tedavi unutulmuş ve bunun yerini dinî tedavi almıştır. Din adamları, kutsal bir güce sahip olduklarını ve dua yoluyla hastaları iyileştirebileceklerini savunmuşlardır.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kişilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adlı bir kadın matematikçiyi, İskenderiye Kilisesi’nde öldürdüler (415) ve İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktılar. Daha sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin son ışığı olan Akademi’yi kapattılar (529).

2. Yüksek Ortaçağ

Bu dönemin bilim tarihi açısından en önemli gelişmeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakından ilgilenen tarikatların kurulmuş olmasıdır.

*Üniversitelerin Kuruluşu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yüksek eğitim ve öğretim, katedral okullarında yapılıyor ve papazlar tarafından yürütülüyordu; Skolastik Düşünce bu okullarda üretilmiş; on ikinci yüzyıl sonlarında üniversiteler ortaya çıkıncaya kadar bu okullar Batı’daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuşlardır. Bilimsel konulara karşı entelektüel ilgi buralarda oluşmuş ve çeviri etkinliğine bağlı olarak gitgide gelişmiştir.

Eski bilgeliğe karşı duyulan saygı büyük bir şekilde artmıştır; ancak, zamanla bu dinî eğitim ve öğretim kurumları eski önemlerini yitirdiler ve bunların yerine başka bir kurum ortaya çıktı.

1000 yılında, İtalya’nın Bologna şehrinde, hukuk öğrenmek isteyen öğrenciler, kendilerine bir çeşit öğrenci loncası kurdular ve bu loncaya da Universitas adını verdiler; bir yüzyıl sonra, Bologna Üniversitesi’ne tıp ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dö

12 Temmuz 2007

Sıvıların Array Kaldırma Array Kuvveti

SIVILARIN KALDIRMA KUVVETİ

Sıvı içerisine batırılan bir cismin hafiflemesinin nedeni sıvının cisme uyguladığı kaldırma kuvvetidir.

Arşimet PrensibiS. AKÇAY : Herhangi bir sıvı içine batırılan katı bir cisim sıvı tarafından yukarıya doğru kaldırılır. Kaldırma kuvvetinin büyüklüğü cismin sıvıya batan kısmının hacmi kadar hacimdeki sıvının ağırlığına eşittir.

Kaldırma Kuvveti = Batan Hacim . Sıvının Öz Kütlesi . Yer Çekim İvmesi

Fk = VBatan . dsıvı . g ( g =10 m / s2 veya g = 1000 cm / s2 ) 1 Newton = 105 dyn

Fk = Kaldırma kuvveti Vbatan = Cismin batan kısmının hacmi dsıvı = Sıvının öz kütlesi

g= Yer çekim ivmesi

Cisimlerin Sıvı İçindeki Ağırlıkları

Cismin sıvı içindeki ağırlığı cismin havadaki ağırlığından kaldırma kuvveti çıkarılarak bulunur.

Gsıvı = Ghava – Fk

Cisimlerin Sıvı İçindeki Hareketleri

1-) Cismin havadaki ağırlığı kaldırma kuvvetinden büyük ise ( G > Fk ) cisim sıvı içinde dibe iner. ( Cismin öz kütlesi sıvının öz kütlesinden büyük ise cisim dibe iner )

2-) Cismin havadaki ağırlığı kaldırma kuvvetinden küçük ise ( G < Fk ) cisim sıvı içinde yüzeye doğru çıkar. ( cismin öz kütlesi sıvının öz kütlesinden küçük ise cisim yüzeye çıkar)

3-) Cismin havadaki ağırlığı kaldırma kuvvetine eşit ise ( G = Fk ) cisim sıvı içerisinde bırakıldığı yerde durur. Buna yüzme şartı denir. ( Cismin öz kütlesi sıvının öz kütlesine eşit ise cisim sıvı içinde bırakıldığı yerde yüzer.)

Hacmi Vc , öz kütlesi dc olan bir cisim , öz kütlesi ds olan bir sıvıda Vb kadar batarsa şu eşitlik yazılabilir.

Vc . dc =Vb . ds

Özgül Ağırlık : Bir cismin birim hacminin ağırlığına denir.

Özgül Ağırlık = Ağırlık / Hacim ? = G / V dir.

Örnek : Katı bir cismin havadaki ağırlığı 8000 dyn , tamamen suya batırıldığında sudaki ağırlığı 6000 dyn olmaktadır. (dsu = 1 g/cm3 g = 1000 cm / s2 )

a-) Kaldırma kuvvetini bulun.

b-) Cismin hacminin bulun.

c-) Cismin kütlesini bulun.

d-) Cismin öz kütlesini bulun.

e-) Bu cismin 1,5 g/cm3 öz kütleli bir sıvı içindeki ağırlığı ne kadardır.

Çözüm :

a-) Gsıvı = Ghava – Fk

Fk = Ghava – Gsu = 8000 – 6000 = 2000 dyn

b-) Fk = Vbatan . dsıvı . g

2000 = Vcisim . 1. 1000 Vcisim = 2000 / 1000 = 2 cm3

c-) G=m.g Ghava = mcisim . g 8000 = mcisim . 1000 mcisim = 8 gram

d-) dcisim = mcisim = 8 / 2 = 4 g /cm3

Vcisim

e-) Fk2 = Vbatan . dsıvı . g = 2. 1,5 . 1000 = 3000 dyn

Gsıvı2 = Ghava – Fk2 = 8000 – 3000 = 5000 dyn

Örnek :

5 eşit bölmeli bir prizma öz kütlesi d1 = 2 g / cm3 olan sıvıda hacminin 3/5 ‘i batıyor , öz kütlesi bilinmeyen başka bir sıvıda ise hacminin 4 / 5 ‘i batıyor. İkinci sıvının öz kütlesini bulun.

Çözüm :

Şekil-1 den Vc. dc = Vb . d1

V. dc = 3/5 . V. 2 dc = 6/5 = 1,2 gr/cm3

Şekil-2 den Vc . dc = Vb . d2

V. 1,2 = 4/5 . V.d2 d2 = 6/4 d2 = 1,5 gr/cm3

Örnek :

X,Y,Z katı cisimler bir sıvı içinde Şekil-1 deki gibi dengededir. Kap ısıtılınca Şekil-2 deki gibi olduklarına göre bu cisimlerin ve sıvının genleşme kat sayıları arasındaki ilişki nedir.

Çözüm : ( Genleşme kat sayısı büyük olanın sıcaklıkla hacmi büyük olur öz kütlesi ise küçülür. )

X cismi yine aynı yerde kaldığı için genleşme kat sayısı sıvınınkine eşittir.

Y cismi yüzeye çıktığı için genleşme kat sayısı sıvınınkinden büyüktür.

Z cismi dibe indiği için genleşme kat sayısı sıvınınkinden küçüktür.

Dolayısıyla ( ?Y > ?Sıvı = ?X > ?Z ) olur.

12 Temmuz 2007

T.c.

T.C.

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

KOMİSYONUNCA DESTEKLENECEK ARAŞTIRMA

PROJELERİNE İLİŞKİN ESASLAR

NİSAN 2002

ESKİŞEHİR

İÇİNDEKİLER

SAYFA

A- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

YÖNERGESİ……………………………………………………………………………………………. 1

B- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

ÖNERİ FORMU………………………………………………………………………………………. 5

C- PROJE ÖNERİSİNİN HAZIRLANMASINDA UYULACAK

ESASLAR……………………………………………………………………………………………….. 7

D- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE

ÖNERİSİ DEĞERLENDİRME FORMU………………………………………………….. 9

E- BÜTÇE FORMLARININ DOLDURULMASI İLE İLGİLİ

AÇIKLAMALAR VE BÜTÇE FORMLARI…………………………………………….. 11

F- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SÖZLEŞMESİ…………………………………………………………………………………………. 15

G- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN DESTEKLENEN BİLİMSEL

ARAŞTIRMA PROJELERİ KAPSAMINDA YURT İÇİ VE YURT DIŞI

GÖREVLENDİRMELERDE KULLANILACAK DİLEKÇE ÖRNEĞİ……. 17

H- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJE

GELİŞME RAPORU KAPAK SAYFASI ÖRNEĞİ VE AÇIKLAMASI…….. 18

I- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

GELİŞME RAPORU DEĞERLENDİRME FORMU…………………………………. 20

J- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU YAZIM İLKELERİ VE İÇ KAPAK SAYFASI

ÖRNEĞİ………………………………………………………………………………………………….. 21

K- ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU DEĞERLENDİRME FORMU……………………………………. 23

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ YÖNERGESİ

Amaç ve Kapsam

Madde 1- Bu yönerge, ‘’Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma Projeleri Hakkında Yönetmelik’’ uyarınca, Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunca desteklenecek araştırma projelerinin önerilmesi, değerlendirilmesi, kabulü, yürütülmesi, izlenmesi, sonuçlandırılması ve sonuçların duyurulması ile ilgili esasları yürütecek komisyonun görev, yetki ve sorumluluklarını düzenler.

Tanımlar

Madde 2- Bu Yönergede; Senato, Anadolu Üniversitesi Senatosu; Rektör, Anadolu Üniversitesi Rektörünü; Komisyon, Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunu ifade eder.

Komisyon

Madde 3- Amaç ve Kapsam maddesinde belirtilen görevlerin yürütülmesi için Rektör veya görevlendireceği bir rektör yardımcısının başkanlığında fen, sağlık, sosyal ve eğitim bilimleri enstitüleri müdürlerinden ve Senatonun önerisiyle Rektör tarafından görevlendirilen, uluslararası atıf endekslerince taranan dergilerde yayını olan ve/veya yayınlarına bu endekslerce taranan dergilerde atıf yapılan dört öğretim üyesinden oluşan bir Komisyon kurulur. Komisyon üyeleri, yükseköğretim kurumunda var olan bilim dalları arasında denge gözetilmek suretiyle dört yıl için görevlendirilir. Süresi biten üye aynı usulle yeniden görevlendirilebilir. Asli görevleri nedeniyle Komisyonda bulunan üyelerin her ne şekilde olursa olsun esas görevlerinden ayrılmaları halinde Komisyondaki görevleri de kendiliğinden sona erer.

Proje Önerileri

Madde 4- Komisyon, Anadolu Üniversitesi öğretim elemanlarından en az doktora ya da sanatta yeterlik eğitimini tamamlamış araştırmacıların yöneticiliğini yaptığı, aşağıdaki türden proje önerilerini değerlendirir.

a) Lisansüstü Tez Projeleri:

Lisansüstü tez projeleri bir akademik dereceye yönelik çalışmalardır. Yüksek lisans, doktora ve sanatta yeterlik tez projelerinin yöneticisi tez danışmanlarıdır. Ancak, tez danışmanı başka bir üniversiteden ise Anadolu Üniversitesinden bir öğretim üyesi proje yöneticisi, tez danışmanı ise yardımcı yönetici olur. Tez projelerinin süreleri tez süreleri ile sınırlı olup, üç yılı geçemez.

b) Genel Amaçlı Projeler:

Genel amaçlı projeler, doğrudan bir akademik dereceye yönelik olmayan, teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel, sportif ve sanatsal gelişmeye katkıda bulunabilecek özgün çalışmalardır. Bu tür projeler en fazla üç yıl süreli olabilir.

Proje Önerilerinin Değerlendirilmesi

Madde 5- Proje önerileri, Komisyon başka bir tarih belirtmedikçe, Şubat, Haziran ve Eylül aylarının 15 inci gününe kadar, proje yöneticisinin dört kopya olarak hazırlamış olduğu Proje Öneri Formunu, bağlı olduğu birimin yöneticisine vermesiyle yapılır. Birim yöneticisi, proje önerisine ilişkin, kendi görüşünü ve ilgili bölüm, anabilim veya anasanat dalının görüşlerini ilgili ayın son gününe kadar Komisyon Başkanlığına gönderir.

Madde 6- Komisyonca, fen, sosyal ve sağlık alanlarında üçer üyeden oluşan uzman grupları oluşturulur. Her grup kendi üyeleri arasında bir başkan seçer. Komisyon Başkanlığı, proje önerilerini ilgili uzman grubuna gönderir. Proje önerisini inceleyen uzman grubu üyelerinin her biri; projenin orijinal olup olmadığını, kullanılan metodu, araştırıcının varsa konu ile ilgili yayınlarını, Beş Yıllık Kalkınma Planı hedeflerine, Üniversite bilim politikasına veya ülke bilim politikasına uygun konulara öncelik verilerek, projenin bütçesini ve gider şekillerini (yolluklar,hizmet alımları, tüketim malları ve malzeme alımları gibi giderleri) dikkate alarak değerlendirir; projenin desteklenmeye değer olup olmadığı hususunda Proje Önerisi Değerlendirme Formu kullanılarak hazırlanan raporu, en geç bir ay içinde Komisyon Başkanlığına sunar.

Uzman grubu üyeleri kendilerini önerilen konuyla ilgili alanın dışında görmesi halinde öncelikle Anadolu Üniversitesi içinden, mümkün olmazsa Anadolu Üniversitesi dışından uzman adayların Komisyon Başkanlığına bildirirler. Bu durumda Komisyon kararı ile özel bir uzmanlar gurubu oluşturulur.

Madde 7- Komisyon, proje önerisi ve ilgili raporları dikkate alarak, önerinin desteklenip desteklenmeyeceğine,desteklenecek ise ne ölçüde destekleneceğine karar verir. Desteklenmesi uygun bulunan projeler Rektörün onayı ile kesinleşir. Proje önerisi hakkında son karar proje yöneticisine ve ilgili birime bildirilir. Proje yöneticisi ile Komisyon Başkanlığı arasında bir sözleşme imzalanır. Sözleşme tarihi projenin başlangıç tarihidir.

Projenin Uygulanması

Madde 8- Projenin yöneticisi, geçmiş dönemdeki çalışmalarla ilgili bilgilerin yer aldığı Proje Gelişme Raporu ilkelerine uygun hazırlanmış ara raporu altı ayda bir ve dört kopya olarak Komisyon Başkanlığına sunar. Ara rapor ilgili uzmanlara incelettirilerek, Komisyonca, değerlendirilir. Gelişme raporu yeterli bulunmayan projenin sonraki dilimleri ile ilgili maddi desteğinin devamı Komisyonun olumlu görüşüne tabidir.

Madde 9- Projeler esas olarak önerilen süre içinde tamamlanır. Gerekli durumlarda ek süre, ilave kaynak ya da süre dondurma istekleri, proje yöneticisinin gerekçeli başvurusu üzerine Komisyon tarafından karara bağlanır. Verilecek ek süre bir yılı, ilave kaynak ise toplam proje maliyetinin %50 sini aşamaz.

Madde 10- Projelere ait harcamalar Komisyonca onaylanan ödeme planına göre yapılır. Komisyon oluru alınmadan projelerde personel değişiklikleri ve bütçe içi aktarmalar yapılamaz.

Madde 11- Gerekli görülen hallerde Komisyon proje ile ilgili çalışmaları yerinde denetleyebilir veya denetletebilir.

Projenin Tamamlanması

Madde 12- Projenin tamamlanmasından sonra en geç dört ay içerisinde tüm araştırma sonuçlarını içeren ve öngörülen kurallara göre yazılan sonuç raporu Komisyon Başkanlığına verilir. Komisyon Başkanlığı sonuç raporunu ilgili uzman gurubu başkanlığına göndererek, Proje Sonuç Raporu Yazım İlkeleri çerçevesinde değerlendirilmesini sağlar. Değerlendirme raporuna göre düzeltmeler var ise, Komisyon Başkanı, proje yöneticisinden gerekli düzeltmelerin yapılmasını ister.

Madde 13- Komisyonca kabul edilen sonuç raporu, proje yöneticisi tarafından beş kopya olarak standart kapak içerisinde, ofis yazılımları ve versiyon numarası belirtilerek kaydedilmiş bir adet disket veya CD ile birlikte Komisyon Başkanlığına teslim edilir.

Madde 14- Komisyonca uygun görülmeyen sonuç raporları bütünüyle reddedilir veya ek süre verilerek düzeltilmesi istenir.

Proje İptali

Madde 15- Aşağıdaki hallerde Komisyon kararı ile projeler iptal edilir:

a) Projenin mali desteğiyle sağlanan her türlü araç, gereç, yazılım,donanım, malzeme veya hizmetlerin amaç dışı kullanımı,

b) Gelişme raporunun bir aydan fazla gecikmesi,

c) Komisyon tarafından projede ilerleme kaydedilmediği kanaatinin oluşması,

d) Herhangi bir nedenle proje yürütücüsünün görevinden ayrılması,

e) Lisansüstü tez çalışmasında öğrencinin çalışmayı bırakması,

f) Sonuç raporunun yapılan uyarı ve verilen ek süreye rağmen verilmemesi veya reddedilmesi,

g) Proje öneri, gelişme veya sonuç raporlarında yanlış bilgi verilmesi.

Madde 16- İptal edilmiş projeler için satın alınmış her türlü araç,gereç, yazılım, donanım ve malzemeler geri alınır.

Genel amaçlı projelerde, projesi iptal edilen yönetici üç yıl süreyle yeni bir genel amaçlı proje başvurusunda bulunamaz.

Lisansüstü tez projelerinde 15.maddenin (a) veya (g) şıkları nedeniyle projesi iptal edilen yöneticisi, üç yıl süreyle yeni bir lisansüstü tez projesi başvurusunda bulunamaz.

Diğer Hükümler

Madde.17- Genel amaçlı proje yöneticileri, projenin bitim tarihinden itibaren iki yıl içinde hakemli dergilerde, proje konusu ile ilgili en az bir çalışmasını yayınlamamışsa veya yayına kabul edildiğini belgelememişse genel amaçlı yeni proje başvurusunda bulunamazlar. Proje yöneticileri aynı anda birden fazla genel amaçlı proje yürütemezler.

Madde.18- Proje kapsamında satın alınan her türlü araç, gereç, yazılım, donanım ve malzemeler ayniyat kaydına müteakip ilgili birimin ayniyat mutemedine zimmetlenir. Sonuçlanmış veya iptal edilmiş proje için satın alınan her türlü araç, gereç, yazılım, donanım ve malzemeler, başka projelerde kullanıma tahsis edilebilir.

Madde 19- Devam etmekte olan ya da tamamlanmış bulunan projelerle ilgili yapılacak her türlü yayında ‘’Bu Çalışma Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonunca kabul edilen ……….nolu’’ proje kapsamında desteklenmiştir, dipnotu konulması, yayınların bir kopyasının Komisyon Başkanlığına gönderilmesi zorunludur.

Madde.20- Bu Yönergede yer almayan konular için “Yükseköğretim Kurumları Bilimsel Araştırma Projeleri Hakkındaki Yönetmelik” hükümleri ile genel mevzuat hükümleri geçerlidir.

Madde 21- Bu Yönerge Senatonun onay tarihinden itibaren yürürlüğe girer.

Madde 22- Bu Yönerge Rektör tarafından yürütülür.

PROJE ÖNERİSİNİN HAZIRLANMASINDA UYGULANACAK ESASLAR

İki sayfadan oluşan proje öneri formu doldurulduktan sonra, önerilen geri kalan bölümü aşağıdaki başlıkları içerecek şekil ve sırada düzenlenmelidir.

Konu

Önerilen çalışmanın konusu ve ele alınan problemin tanımı kısa ve açık olarak yazılmalıdır.

Konuyla İlgili Önceden Yapılmış Çalışmalar

İlgili alanda ulusal ve uluslararası kaynaklar taranarak, kısa, fakat olabildiğince eksiksiz bir özet verilmelidir. Ayrıca, yayınlanmamış da olsa, öneri sahibi tarafından bilinen ilgili çalışmalar belirtilmelidir. Önerilen araştırma konusunun alanyazındaki (literatürdeki) ve uygulamadaki yeri gösterilmelidir.

Amaç ve Önem

Önerilen çalışmanın amacı açık olarak yazılmalı ve önemi vurgulanmalıdır. Projenin gerçekleştirilmesi sonucunda evrensel ve ulusal bilime, ülkenin teknolojik, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına yapılabilecek katkılar ve sağlanabilecek yararlar belirtilmelidir.

Kapsam

Önerilen çalışmanın kapsamı açık olarak tanımlanmalı, amaç ile ilişkisi açıklanmalıdır.

Yöntem

Çalışmada kullanılacak materyal ve yöntem açık olarak tanımlanmalıdır.

Araştırma Olanakları

Hem var olan, hem de proje çerçevesinde elde edilmesi planlanan araştırma olanakları (teçhizat, bina, personel vb.) belirtilmelidir. Uygulanacak yöntem açısından bu olanakların yeterliliği ve gerekliliği tartışılmalıdır.

Proje Ekibi ve Yönetim Düzeni

Projede görev alacak kişilerin (yönetici, araştırmacı, danışman ve destek personeli, teknisyen, sekreter vb.) projedeki işlev ve sorumlulukları açıklanmalıdır. Yönetim düzeni ve çalışma ilişkileri de ayrıca belirtilmelidir. Destek personeli dışındaki personelin özgeçmişi ve yayın listeleri proje öneri ekinde sunulmalıdır.

Çalışma Takvimi

Projenin aşamaları ve bunların her biriyle ilgili çalışmaların başlangıç ve bitiş zamanları açık olarak belirtilmelidir.

Bütçe

Bütçe formları ekli açıklamaları ışığında doldurulmalıdır.

Bütçe Gerekçesi

Üniversiteden istenilen mali desteğin her bir kalemi için ayrıntılı gerekçe verilmelidir. Varsa, diğer kuruluşların katkıları anlatılmalı; Üniversiteden istenen destekle bu kuruluşların desteğinin birbirlerini nasıl tamamlayacağı açıklanmalıdır.

Diğer Projeleri

Proje yöneticisinin, Üniversitece desteklenmiş devam etmekte olan, tamamlanmış veya iptal edilmiş projeleri hakkında bilgi verilmelidir.

Kaynakça

Projenin önerildiği alanda yaygın olarak kullanılan bir sisteme göre kaynak gösterilmeli ve kaynaklar bu bölümde sıralanmalıdır.

Ekler

Özgeçmiş ve yayın listeleri, teknik şartname, proforma fatura, teklif mektubu vb. belgeler, destekleyen diğer kuruluş yetkililerinin yazıları ve öneri sahibinin eklenmesinde yarar gördüğü diğer belgeler bu bölüme konmalıdır.

BÜTÇE FORMLARININ DOLDURULMASI İLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR

CARİ HARCAMALAR

Yolluklar (200) :

Veri toplama, yerinde inceleme, arazi çalışması, bildiri sunmak üzere toplantılara katılım vb. amaçlarla yapılması planlanan yurtiçi ve yurtdışı yolculuklar ve projeyle ilgili ortak çalışmalarda bulunmak üzere davet edilmesi planlanan uzmanların otobüs, tren, uçak bileti ücretleri ve yevmiyeleri bu bölüme yazılır. Yolluklar, Harcırah Kanunununa göre her yıl Maliye Bakanlığınca belirlenen miktarlar üzerinden hesaplanır. Yurtdışı bilimsel toplantılara katılım ücreti bu bölüme, yurtiçi bilimsel toplantılara katılım ücreti ise Hizmet Alımları bölümüne yazılmalıdır.

Hizmet Alımları (300) :

Taşıma giderleri, tarifeye bağlı ödemeler, kiralar, makine-teçhizat/demirbaş bakım ve küçük onarımı ve diğer hizmet alımları (telif, anketör çalıştırma gibi geçici hizmet alımları, tercüme, derleme, patent hakları, kitap, basılı veya basılacak eser inceletme vb.) gibi belli bir ücret karşılığı yaptırılacak işler ve yurtiçi bilimsel toplantılara katılım ücretleri bu bölüme yazılır. Önemli alımlar için teklif mektubu eklenmelidir.

Tüketim Malları ve Malzeme Alımları (400) :

Kırtasiye, baskı ve yayın giderleri, yakacak alımları, akaryakıt ve yağ giderleri, elektrik, su ve havagazı giderleri, yiyecek ve yem alımları, özel malzeme (giyim kuşam alımları ve giderleri, hayvan alımları tanzimleri ve giderleri, diğer özel malzeme alımları: Hizmetin özelliği nedeniyle diğer harcama kalemlerinden alınamayan özel malzeme alımları kimyasal, laboratuvar cam malzemeleri ve aletleri vb.) gibi gereçler bu bölüme yazılır. Üniversiteden talep edilen her tüketim malı ve malzeme için teknik şartname ve proforma fatura ya da teklif mektubu eklenmelidir.

YATIRIM HARCAMALARI

Makine-Teçhizat Alımları (600) :

Makine, teçhizat ve bunların yedek parçalarının satın alımı, imal, montaj giderleri ile büyük onarımları ve bunlara ilişkin diğer giderler, uzun ömürlü ve üretimde kullanılan makine, alet, cihaz vb. bu bölüme yazılır ve demirbaşa kaydedilir. Üniversiteden talep edilen her makine-teçhizat için teknik şartname ve proforma fatura ya da teklif mektubu eklenmelidir.

11

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ

BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ SÖZLEŞMESİ

Sözleşmenin Tarafları

Madde 1 - Bu sözleşme bir tarafta Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu (Bu sözleşmede Komisyon olarak anılacaktır), diğer tarafta proje yöneticisi (bu sözleşmede yönetici olarak anılacaktır) arasında düzenlenmiştir.

Hukuki Dayanak

Madde 2 - Bu sözleşme, Anadolu Üniversitesi Senatosunun …………………………………… tarih ve ………….. sayılı kararı ile kabul edilen Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönergesi uyarınca düzenlenmiştir.

Sözleşme Konusu

Madde 3 - Sözleşmenin konusu, Komisyonun …..……………………..……… tarih ve ……………….. sayılı kararı ile kabul edilen, “………..……………………………………………………………..…………………” adlı, ……. ay sürede tamamlanması öngörülen ……………. no.lu, ………………………..…………….…………… tarafından yürütülecek olan projenin desteklenmesidir. Komisyon, projeyi bu sözleşme ve Yönerge hüküm-lerine bağlı kalınması şartıyla ………………………..……………. TL’sı ayırmak suretiyle destekleyecektir.

Yöneticinin Sorumluluğu

Madde 4 - Yönetici, projenin gerçekleştirilmesi sırasında, proje kapsamında alınan tüm araç ve gereçlerin, her türlü kullanımı, bakım-onarımı ve korunmasından, proje çalışmalarının,projenin ve kullanılan araç gereçlerin kişilere vereceği her türlü zarara karşı, yasa, sözleşme ve yönerge hükümlerinin öngördüğü önlemleri almakla sorumludur

Madde 5 - Proje çalışmaları sırasında ve proje gerçekleştirildikten sonra ortaya çıkabilecek her türlü etik sorunlardan yönetici sorumlu olacaktır.

Yürürlük Süresi

Madde 6 - Bu sözleşme, imzalandığı tarihten projenin tamamlanması gereken …………………. tarihine kadar yürürlükte olup, Anadolu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Yönergesinin 15 inci maddesi hükümleri ile bu sözleşmenin 4 ve 5 inci maddelerindeki sorumluluk hükümleri bu süreye tabi değildir. Komisyonu kararıyla proje süresi uzatıldığı takdirde sözleşmenin bitiş tarihi de yeni bir sözleşmeye gerek kalmaksızın projenin bitimine kadar uzatılmış olur.

15

Uyuşmazlıkların Çözümü

Madde 7 - Bu sözleşmeden doğabilecek uyuşmazlıklar öncelikle Anadolu Üniversitesi Yönetim Kurulunca belirlenecek üç kişilik Uzlaşma Komitesinde çözümlenecektir. Uzlaşma Komitesince çözülemeyen uyuşmazlıklarda, Eskişehir Mahkemeleri ve İcra Daireleri yetkilidir.

Madde 8 - Bu sözleşme sekiz maddeden ibaret olup, iki nüsha halinde düzenlenerek, ……………………… tarihinde taraflarca imzalanmıştır.

Rektör Adına Proje Yöneticisi

Anadolu Üniversitesi

Bilimsel Araştırma Projeleri

Komisyonu Başkanı

16

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN DESTEKLENEN BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ KAPSAMINDA YURT İÇİ VE YURT DIŞI GÖREVLENDİRMELERDE KULLANILACAK DİLEKÇE ÖRNEĞİ

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ REKTÖRLÜĞÜNE

……………………………….. tarihinde imzalanarak yürürlüğe giren, ……………………….nolu

“……………………………………………………………………………….” adlı proje kapsamında, (yurt içi / yurt dışı / ülke / şehir ve bulunulacak tarih ve gidiş amacı belirtilerek, yolluklu, varsa katılım ücretli olduğu vurgulanarak) görevlendirilmem / projede görevli araştırmacı …………………………………………………………’nın görevlendirilmesi hususunda gereğinin yapılmasını arz ederim.

Tarih

Proje Yöneticisi

Ünvanı, Adı Soyadı

İmza

Uygun görüş ile arz olunur. Uygundur

Bölüm, ABD veya ASD Başkanı Dekan / Müdür

İmza İmza

OLUR

../../….

Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu Başkanı

17

GELİŞME RAPORU İLE İLGİLİ AÇIKLAMALAR

Gelişme raporunun kapak sayfası doldurulduktan sonra, raporun geri kalan bölümü aşağıdaki başlıkları içerecek şekil ve sırada düzenlenmelidir.

Giriş

Projenin amacı ve kapsamı kısaca hatırlatılmalı, önceki gelişme raporu dönemlerinde yapılan çalışmalar özetlenerek projenin durumu hakkında öz bilgi verilmelidir. Ayrıca, gerekli görülürse, gelişme raporunun düzeni, kullanılan kısaltmalar, gösterimler vb. konular hakkında da bilgi verilebilir.

Gelişme Raporu Döneminde Yapılan Çalışmalar

Gelişme raporu döneminde yapılan çalışmalar ayrıntılı olarak anlatılmalı ve varılan sonuçlar açıklanmalıdır. Çalışmaların proje önerisindeki kapsam, yöntem ve çalışma takvimine uygunluğu tartışılmalı; farklılıklar varsa nedenleri belirtilmelidir.

Destekleyen Diğer Kuruluşlarla Sürdürülen İşbirliği

Destekleyen diğer kuruluşlar varsa, bunlarla sürdürülen işbirliği hakkında bilgi verilmelidir.

Bilimsel Etkinlikler

Gelişme raporu döneminde yapılan ve bir sonraki dönemde yapılması planlanan yayınlar, bilimsel toplantılara katılım vb. bilimsel etkinlikler hakkında bilgi verilmelidir.

Mali Etkinlikler

Gelişme raporu döneminde yapılan harcamalar anlatılmalı; proje önerisindeki harcama akışından farklılıklar varsa nedenleri belirtilmelidir. Proje desteğiyle satın alınan makine-teçhizat, malzeme ve hizmetlerin kullanımı hakkında bilgi verilmelidir.

Sonuç

Projenin genel durumu özetlenerek, çalışmaların önerilen şekilde yürütülüp yürütülemediği tartışılmalıdır. Çalışmalar önerildiği şekilde yürütülemiyorsa bunun nedenleri belirtilmeli ve alınacak önlemler açıklanmalıdır.

Ekler

Proje çalışmaları çerçevesinde yapılan yayınlar, çalışmalar ve elde edilen sonuçlarla ilgili belgeler ile gerekli görülen diğer belgeler rapora eklenmelidir.

19

ANADOLU ÜNİVERSİTESİ BİLİMSEL ARAŞTIRMA PROJELERİ

SONUÇ RAPORU YAZIM İLKELERİ

Proje sonuç raporu A4 boyutunda (290X297mm) kağıt üzerine 1.5 satır aralıklı olarak bilgisayarda yazılmalıdır. Sayfanın kenarlarından 3’er cm boşluk bırakılmalıdır. Bilgisayar çıktıları silik olmamalıdır.

Sonuç raporunun başlığı proje adı olmalıdır.

Proje sonuç raporunun genel olarak aşağıda belirtilen düzene göre sunulmasına özen gösterilmelidir.

a) İç kapak sayfası,

Özet sayfası (anahtar kelimeler eklenerek),

Yabancı dilde özet sayfa (yabancı dilde anahtar kelimeler eklenerek),

Teşekkür sayfası (varsa),

İçindekiler,

Şekiller dizini,

Çizelgeler dizini,

Kısaltmalar ve gösterimler,

Giriş,

Metin bölümü (yöntemler, teknikler, çalışılan malzeme, saha tanımlamaları, bulgular vb.),

Sonuçlar, öneriler ve tartışmalar,

Kaynakça,

Ekler.

İç kapak sayfası ekteki formata uygun şekilde düzenlenmelidir.

Özetler 200 kelimeyi geçmeyecek şekilde düzenlenmelidir. Özet sayfalarının başına proje adı yazılmalıdır. Özet içinde yararlanılan kaynaklara, şekil, çizelge ve eşitlik numaralarına değinilmemelidir. Ayrıca, özetlerin altına, bir satır ara vererek anahtar kelimeler (en az 2, en çok 6) yazılmalıdır.

Projenin önerildiği alanda yaygın olarak kullanılan bir sisteme göre kaynak gösterilmelidir. Tüm alıntılar ve gönderimler kaynakçada gösterilmelidir. Gönderimde bulunulmayan kaynaklar kaynakçada yer almamalıdır.

Metin içersinde verilen eşitliklerin karşısına sırayla ve parantez içinde numara verilmelidir.

Çizelge başlıkları kısa ve öz seçilmeli, çizelgelerin üzerine ilk harfleri büyük olmak kaydıyla yazılmalıdır. Çizelgelerin altında gerekli durumlarda dipnotlara yer verilmelidir.

Sonuç raporunda şekil, fotoğraf ve çizimler metin içinde anıldıkları ilk paragraftan sonraki uygun bir yere, gerekiyorsa küçülterek, monte edilmeli ve bunlar metindeki sıralarına göre numaralandırılmalıdır. Şekil altı açıklamaları küçük harflerle yazılmalıdır.

Çizimler teknik çizim normlarına uymalı; harf, rakam ve simgeler kolaylıkla okunabilmelidir. Bilgisayar çıktısı olarak alınan çizimlerin de yeterli koyulukta olması gereklidir.

Kullanılan fotoğraflar aydınlık olmalı ve şekil olarak değerlendirilmelidir.

21

12 Temmuz 2007

Atatürk Ve Bilim

ATATÜRK VE BİLİM

Atatürk’ü bilim adamı olarak düşünmek ne denli yanlışsa, O yüce insanı bilim dışlılıkla suçlamak (Hitler, Musolini vs.) o denli korkunçtur. Atatürk’ün tüm yaptıkları, düşünce yapısı, bilme, toplumsal güce, akla dayanıyordu.

İsterseniz Onu kendi özdeyişiyle değerlendirmeye başlayalım:

“ Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” sözü bile Onunla – bilim arasındaki işteşliğin, fikirlerin ne denli bilimsel verilerle örtüştüğünün bir kanıtı olsa gerek.

Bilimin kısaca bir tanımı ile konuyu genişletmeye çalışalım: “ Bilim ve teknolojinin ilerlemesi ile birlikte uygarlığın gelişebilmesi için; insanoğlunun kendi aklını kullanabilmesi, düşünme ve yorumlama yeteneğinin geliştirilmesi, Dogmaların tutuculuğundan kurtulmasıdır. Bilim doğal ve toplumsal olayları araştırır.

Atatürk’e göre bilim; öncelikle, özgün bir kültür yaratmanın etkin bir aracıdır. Bu nedenle O bilimi, toplumun gelişmesini engelleyen bozuklukların giderilmesi ve ulusal bir kimlik yaratılması için etken bir araç olarak görmüş ve kullanılmıştır.

Yaptıklarının hiçbiri, âfâkî – duygusallık taşımaz. O nedenle tarihsel yaşıtları, tarihin karanlıkları içerisinde yitip gitmiştir. Atatürk’se ilmin sonsuz ışıtıcılığı güvencesinde bugüne dek yaşamış ve yaşayacaktır da.

Bakınız, 156 ülkenin oy birliği ile aldığı karar da (ki 1981 yılı Onesco’nun Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle)

“ Uluslar arası anlayış ve barış yolunda çaba harcamış Üstün Bir Kişi; olağanüstü bir Devrimci; sömürü ve emperyalizme karşı savaşan İlk Lider; insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü; insanlar arasında renk, dil, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz Devlet Adamı… nitelemeleri ile dünyaya takdim edilmesi sanırız ki, yüce ATA’nın ne denli bilimsel bir bakış akışı ile olayları gözlemleyip, çareler üretmesinin en yanılmaz bir kanıtı olsa gerek bu belge…

Aslında yüce Atatürk’ün neyi başardığını, bilimsel bir yöntemle nasıl bunların üstesinden geldiğini anlayabilmek için; Osmanlı’nın, Duraklama, Gerileme devirlerinin iyi analiz edilmesi gerekir, diye düşünüyorum. Avrupa’da Rönesans -reform ve Fransız İhtilâli gerçekleşirken, Osmanlı’da bilim çökmüş, yok gibidir.

İstanbul Rasathanesi 1580’de dinsel taassubun etkisi ile yıktırılıyor. 1774 Lavoisier, havanın oksijen- hidrojen- azottan olduğunu saptamış. Osmanlı hâlâ doğanın, su- toprak-ateşten olduğunu savunuyor. Matbaa akıl bilme aykırı yorumlarla 330 yıl sonra Osmanlı’ya ulaşabiliyor. Vezir-i Azam Damat Ali Paşa savaşlara gitme- gitmeme durum değerlendirmelerini müneccimleri ile yapıyor. Daha onlarca sıralayabileceğimiz nedenler Osmanlı’da bilimin tükenmişliğinin tarihi kanıtlarıdır.

Oysa, Kemalist devrimler; akıl ve bilime dayanmaktadır.

1- Eskimiş kurumları yıkmak, çağın gereklerine göre yeni kurumlar oluşturmak.

2- Değişim ve yeniliklere sürekli olarak açık kalmak- kalıplaşmamak. Onun için Atatürk devrimleri durağan değildir.

“ Çağdaş uygarlık seviyesinin üstünü” işaretlemesi, gençlere “ Beni takip edeceksiniz. Yorulsanız da beni takip edeceksiniz, ilerleyeceksiniz.” demesi Ata’nın gençliğe bilimsel ışık göstermesi devamlı aydınlık saçması, bilimsellikten başka ne olabilir ki…? Eğer hala kurduğu, lâik- Demokratik Cumhuriyet ayakta ise; Durmadan değişen dünya, toplumsal düzenin, sürekli olarak ileri bilimsel çözüm önerilerinin yaşama geçirilmiş olmasıdır diye düşünüyorum. Eserlerinin sonsuza dek yaşamasını sağlayacak, insan ve kurumları oluşturmak da ATA’nın bilimselliğinin canlı kanıtlarıdır.

Örneğin: Dil, Tarih Kurumu, Üniversiteler yasası ( o zaman için ), ekonomik alanda İzmir Ekonomik Kurultay’ını toplamak daha birçoklarını saymak olası elbet. Ata’nın bilime değer vermesinin en çarpıcı bir örneği de: Nazi zülmünden kaçan 142 bilim adamı ABD gibi zengin, olanaklı bir devletin onlara kucak açmışken; orayı değil, o zamanın Türkiye’sini yeğlemeleri, Atatürk’ün bilime değer vermesinin, Atatürk’ün yoksul Türkiye’sinin bilimsel bir tabana oturtulmuşluğunun tarihi bir kanıtı olsa gerek. Bir bilim adamı: “ Yaşam ve gereksinimler sonsuzdur. Oysa değişmez oldukları için dinsel kurallar bir noktada son bulur ve kendini yeniler” diyor. Yüce Atatürk bunun için gençlere şöyle sesleniyordu.: “ Çocuklar gözünüz ufuklara kadar görürü görüyoruz. Onun da ötesini görmeye çalışacağız.” Türk ulusundan da istekleri şunlardı: “ Gençler ve her yurttaş, akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.

… Zamanın gereklerine göre; bilim teknik ve her türlü uygarlık buluşlardan azami derecede yararlanmak zorundadır.

Ölümünden 63 yıl geçmesine karşın, 21. yy. da hâlâ Atatürk beyinlerde ve yüreklerde… Çünkü Kemal ATATÜRK: bilimi ve aklı yol gösterici olarak kabul ederek, ufkun ötelerini görmüş, göstermiştir…

Ne mutlu O’nun gösterdiği ışıklı yoldan yürüyen aydınlık kuşaklara…!

12 Temmuz 2007

Bilim: Bilim, Tarafsız Gözlem Ve Deneylerle Elde Edilen Düzenli Bilgi Birik

Bilim: Bilim, tarafsız gözlem ve deneylerle elde edilen düzenli bilgi birikimidir. Bilim adamının özellikleri: *Bilim adamı meraklıdır ve iyi bir gözlemcidir. *Bilim adamı kararlıdır. *Bilim adamı şüphecidir. *Bilim adamı, çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür. *Bilim adamı tarafsızdır. Bilimsel Çalışma Basamakları: *Problemin belirlenmesi *Çözüm yollarının araştırılması, hipotezin ortaya konması *Deneylerin kurulması ve kontrolü *Gözlemlerin elde edilmesi ve ölçümlerin alınması *Bulguların değerlendirilmesi ve sonuç çıkarma *Teori ve kanun . Bilimsel çalışma basamakları: Bir bilimsel problemin açık şekilde ortaya konulması ®Problemle ilgili gerçeklerin toplanması ®Gerçeklere dayalı hipotez kurulması ®Hipoteze dayalı tahminlerde bulunulması ®Kontrollü deney ve gözlemlerle tahminlerin doğruluğunun araştırılması ®Yapılan deney ve gözlemler hipotezi doğrularsa hipotez geçerlilik kazanır ®Hipotezin geniş geçerliliği varsa hipotez teori halini alır ®Teori evrensel gerçek ise kanun haline gelir. Gözlem: Herhangi bir doğa olayının duyu organlarına dayanılarak incelenmesine denir. 2 çeşit gözlem vardır. Nitel gözlem, bir aracın yardımı olmadan doğrudan duyu organlarıyla yapılan gözlemdir. Şekerin suda çözünmesi, fenol kırmızısının karbondioksitli ortamda sarı renk vermesi gibi. Nicel gözlem, bir ölçü aracının yardımıyla yapılan gözlemdir. Suyun 100 º c’de kaynaması gibi. Hipotez: Bilim adamı tarafından problemin çözümüne yönelik ortaya koyulan geçici çözüme denir. Kontrollü deney: Bir kontrol grubu bulundurularak yapılan deneylere denir. İyi bir hipotez, problemle ilgili bütün sorulara cevap verebilmeli ve problemi açıklamada yeterli olmalıdır. Hipotezin geçersizliği saptanırsa, yeni hipotez kurulur. Teori: Sürekli olarak kanıtlarla desteklenebilen hipoteze denir. Yapılan çalışmalar hipotezi destekliyorsa, hipotezin yeterliliği ve geçerliliği artar ve başka hipotezlerle de desteklenirse, hipotez teoriye dönüşür. Kanun: Teori, uzun bir sürecin ardından hiçbir itiraza ihtimal bırakmayacak şekilde evrenselleşir ve bir bilimsel gerçek şekline dönüşürse kanun halini alır. Biyoloji: Canlıların yapısını, vücutlarında geçen temel yaşam olaylarını, çeşitliliklerini, büyümelerini, gelişmelerini, davranışlarını, çevreleri ile ilişkilerini ve yeryüzüne dağılışlarını inceleyen bir bilimdir. Teknolojik gelişmelerden yararlanan bilimsel çalışmalar, daha kısa zamanda sonuçların alınmasında ve yeni araştırmalara geçişte kolaylık sağlar. Örneğin, elektron mikroskobunun bilim dünyasına girişi, hücrede yeni bölümlerin anlaşılmasını sağlamış ve yeni araştırmalara yol açmıştır.

Biyolojinin Tarihi Gelişimi: Yaklaşık 2300 yıl önce Yunan bilim adamı Polibus, “İnsanın Doğası Üzerine” adlı bir kitap yazmıştır. Aristo, çalışmalarını “Hayvanların Tarihi, Hayvan Nesli Üzerine” ve “Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine” adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ve hayvanların davranışlarını incelerken onların sınıflandırma yoluna da gitmiştir. Galen, canlıların organlarıyla bu organların görevini inceleyen fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır. Galileo, 1610’da ilk mikroskobun yapımını başarmıştır. Robert Hook, 1665’de bir mantar kesitinin mikroskopta nasıl göründüğünü açıklamış ve gördüğü yapılara “Cellula” (hücre) adını vermiştir. Leeuwenhoek, 1675’de mikroskop kullanarak tek hücrelileri göstermeyi başarmıştır. Carolus Linnaeus, 1707-1778 yıllarında ilk bilimsel sınıflandırmayı yapmıştır. Charles Darwin, 1859’da “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınlayarak evrimle ilgili görüşlerini ortaya koymuştur. Pasteur, mikroskobik canlıların fermantasyona neden olduğunu tespit etmiş, tavuk kolerasına neden olan mikrobu bulmuş ve kuduz aşısını bulmuştur. Gregor Mendel, bezelyelerle yaptığı deneyler sonucunda, kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Genetik bilimi 19. yüzyılın ortasında, biyolojide bir alt bilim dalı olan moleküler biyolojinin gelişimine olanak sağlamıştır. Beijrinck, 1899’da tütün bitkilerinin yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Wilhelm Röntgen, 1895’de tıpta teşhis ve tedavi amacıyla kullanılan Röntgen ışınlarını bulmuştur. Otto Mayerhof, 1992’de kastaki enerji dönüşümlerinin solunumu ve ısı akışını incelemiş. Bu çalışma ile Nobel tıp ödülünü almıştır. Alexander Fleming, 1927’de penisilini, E.A.F Ruska’da 1931’de elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson ile Francis Crick 1953’te günümüzde kabul edilen DNA’nın yapısına ait bir model ortaya koymuşlardır. Steven Howell, 1986’da ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan maddenin yapımını kodlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış ve bu bitkilerin ışık saçtığını görmüştür. Bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Dr. Wilmut, yetişkin bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurta hücresine yerleştirerek genetik ikiz elde etmiştir.

Biyolojinin Alt Bilim Dalları: 1)Botanik: Bitkiler alemini inceleyen bilim dalıdır. 2)Zooloji: Hayvanlar alemini inceleyen bilim dalıdır. Biyolojinin bu bölümlerinden her biri, canlının değişik özelliklerini incelemeleri bakımından kendi içinde alt bölümlere ayrılır. Bu bölümlerin başlıcaları şunlardır; Morfoloji: Canlıların dış görünüşünü, şeklini inceleyen bilim dalıdır. Anatomi: Canlıyı oluşturan organları, bu organların birbirleri ile ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Fizyoloji: Organizmadaki organ ve dokuların görevlerini, işleyişlerini inceleyen bilim dalıdır. Embriyoloji: Organizmanın gelişme devrelerini inceler. Özellikle döllenmiş yumurtadan (zigot) itibaren meydana gelen gelişme ve farklılaşmaları inceleyen bilim dalıdır. Sitoloji: Hücrenin yapısını ve çalışmasını inceleyen bilim dalıdır. Histoloji: Çok hücreli canlılardaki dokuların yapısını ve bu dokuların vücudun nerelerinde bulunduğunu, hangi organların yapısına katıldığını inceleyen bilim dalıdır. Genetik: Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl geçtiğini inceler. Ayrıca genin yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Moleküler biyoloji: Canlıların yapısını, moleküler düzeyde inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji: Canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekoloji, çevre biyolojisi ile eş anlamda kullanılabilmektedir. Taksonomi (sistematik): Canlıları benzerliklerine göre sınıflandıran bilim dalıdır. Doğadaki çeşitliliği ve çevremizdeki canlıları görmemizi sağlar. Mikrobiyoloji: Gözümüzle göremediğimiz mikroorganizmaların beslenme, üreme gibi yaşam şekillerini inceleyen bilim dalıdır. Uzay biyolojisi: Uzay şartlarında canlıların karşılaştıkları yeni durumları, bunların canlı üzerindeki olumlu ve olumsuz etkilerini, canlıların uzaya uyum şartlarını araştıran bilim dalıdır. Parazitoloji: Asalak olarak yaşayan canlıların yapı ve özelliklerini inceleyen bilim dalıdır. Biyokimya: Canlıların yapısındaki kimyasal maddeleri ve yaşamın temeli olan biyokimyasal tepkimeleri inceleyen bilim dalıdır. Ayrıca entomoloji böcekleri, mikoloji mantarları, bakteriyoloji bakterileri, viroloji virüsleri, ihtiyoloji balıkları, ornitoloji kuşları, mammaloji memeli hayvanları inceler.

Biyolojik Uygulama Alanları: Tıp, biyoteknoloji, tarım, veterinerlik, su ürünleri, biyomekanik, genetik mühendisliği, ekoloji, fizyoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, eczacılık, diş hekimliği biyolojinin bazı uygulama alanlarıdır. Kentleşme ve sanayileşme ise dolaylı olarak biyolojiden gelen verilere göre yönlendirilir.

Laboratuvar Teknikleri: Vital İnceleme: Canlının doğrudan doğruya sıvı bir ortam içerisinde mikroskopta incelenmesidir. Doku kültürü tekniği: Bu teknikle özellikle embriyonik dokulardan alınan küçük parçaların uygun ortamlarda saklanması ve bu ortamlarda büyüme yeteneği kazanmasını sağlamak esastır. Fiksasyon: Hücrenin yapısının kimyasal ve morfolojik yönden en az değişikliğe uğramasını sağlamak amacıyla, hücrenin birden bire öldürülmesidir. Dondurma-kurutma yöntemi: Bu yöntemle doku hızla dondurulur. Dondurma işlemi tamamlandıktan sonra da doku kurutulur. Dondurma-buzla yer değiştirme yöntemi: Bu yöntem, hızla dondurulmuş dokuların buz kristallerini eriten etanol, metanol ya da aseton gibi sıvılarda saklanmasıdır. Kesit alma: Dondurulmuş materyalden ya da başka bir madde içine gömülmüş materyalden kesit alınmasıdır. Kesit alabilmek için materyalin bıçak vuruşlarına dirençli olması gerekir. Boyama: Hücrenin ve bir mikroorganizmanın değişik kısımları, farklı kimyasal yapı gösterdiği için farklı boyanma yeteneğine sahiptir. Boyalar bazik ve asidik boyalar olmak üzere ikiye ayrılır. Bazik boyalar hücrede asit yapısındaki kısımları boyarken, asidik boyalar ise hücrede baz yapısındaki kısımları boyar.

Biyolojinin Önemi: Doğumdan ölüme kadar yaşamın her evresinde bilinçli ve sağlıklı yaşama, ekonomik gelişmeyi sürekli kılma, çevreyi bozulmadan tutma, üretimin kalitesini ve miktarını arttırmada biyoloji bilimi önemli yer tutar. Çevre kirlenmesi, erozyon, madde kaybı, yeşil alanların azalması, hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme, biyolojik zenginliklerin ortadan kalkmasında rol oynayan faktörlerdir. Biyoteknolojinin amacı, bir canlının belirli özelliklerini şifreleyen genetik bilginin bir başka canlıya nakledilmesidir. Böylece nakledilen bilginin gereği, ikinci canlı tarafından yerine getirilir.

Biyolojinin Geleceği: *İnsan topluluklarında kalıtsal hastalıklara neden olan genler, döllenme sırasında sağlamlarıyla değiştirilerek kanser, yüksek ve düşük tansiyon, şeker hastalığı, cücelik vb. hastalıklar önlenebilecektir. *Canlıların ömür uzunluluğunu kalıtsal olarak denetleyen genler kontrol altına alınarak ya da değiştirilerek, uzun bir yaşam sağlanabilecektir. *Bir canlıda önemli bir özelliği ortaya çıkaran gen ya da genler, diğer canlıların kalıtsal yapısına eklenerek bazı eksiklikler bu yolla giderilebildiği gibi fazladan bazı özelliklerin kazanılması da sağlanacaktır. Örneğin C vitamini karaciğerde sentezlettirileceği için besinlerle alınması gerekmeyecektir. *Genlerdeki değişiklikler sonucu yeni hayvan ve bitki türlerinin ortaya çıkması sağlanacaktır. *Canlılardaki genlerin tümü kataloglanabilecek, bunlarla ilgili bankalar kurulacak, ilaç sanayii biyoteknolojik yöntemleri geniş oranda kullanabileceği için birçok ilacın etkili ve ucuz yoldan üretilmesi sağlanacaktır. *Bitki ve hayvanların ıslahında olağanüstü atılımlar gerçekleşecek, verim arttırılacak, birçok maddenin sentezi özellikle büyük miktarda mikroorganizmalara yaptırılabilecektir.

Biyolojideki Gelişmelerin İnsanlığa Katkıları: *Günümüzde birçok ülke seralarda tozlaşma görevini bombus adı verilen arılara yaptırıyor. Bombus özellikle sebzecilikte yüksek verim elde etmek amacıyla hormon kullan üreticilere bir çıkış, hatta kurtarıcı oldu. Arının taşıdığı çiçek tozları etrafa yayılarak, seradaki domates ve çileklerdeki verimi arttırdı. *Günümüzde birçok tıbbi bitki ve hayvanın üretimi, antibiyotik, aşı, interferon, çeşitli pestisitlerin üretimimleri, insandaki zararlı genlerin ayıklanması işi gibi alanlarda biyoteknolojiden yararlanılmaktadır. *Tıpta uygulanan aşılama yönteminde vücuda virüs verilerek, vücudun virüsü tanıması ve ona karşı antikor üretmesi sağlanır. Oysa gen teknolojisinin sağladığı olanaklarla, vücuda virüs verilmeden de antikor üretmek mümkün olmuştur. Böylece vücut virüsün yan etkilerinden korunabilmektedir. *Biyoteknolojinin katkıları arasında insülini de sayabiliriz. İnsülin, insanlarda şeker metabolizmasını düzenleyen bir hormon olup, pankreas hücreleri tarafından üretilir, dolaşıma katılır. Eksikliğinde ise şeker hastalığı ortaya çıkar. Bugün bakteri DNA’sı yardımıyla insülin hormonu bol miktarda ve ucuza üretilebilmektedir.*Büyüme hormonu, eskiden sadece kadavraların hipofiz bezinden çok büyük zorluk ve masraflarla elde ediliyordu. Artık biyoteknolojik yöntemlerle çok miktarda ve ucuza elde edilmektedir. Tek hücre proteini: Alg, bakteri, maya ve küflerin büyük miktarda üretilmesinden ve bu canlı hücrelerin kurutulması sonucu oluşan biyolojik kütleye denir. Tek hücre proteini, insan besinlerinden; çorbalarda, hazır yemeklerde ve diyet yiyeceklerinde katkı maddesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca aroma kaynağı, vitamin kaynağı ve emülgatör destekleyici olarak da kullanılır. *Dr. Wilmut, bir koyundan alınan bir vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirerek yeni bir koyuna yaşam vermiştir. Dolly adı verilen kuzu orijinal DNA sahibi koyunun kopyasıdır.

Kimyasal bağlar: Bir molekül içindeki atomları birbirine bağlayan bağlara denir. Element: Bir cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, alüminyum. Bileşik: İki ya da daha fazla cins atomdan oluşan saf maddelere denir. Örnek, su, karbondioksit.

Su: Su, yeşil bitkilerde meydana gelen fotosentezde karbondioksit ile birleşerek şekeri oluşturur. Hücrelerde su, kimyasal tepkimelerde rol olan önemli bir çözücüdür. Besinlerin sindirimi su ile olur. Su, pek çok organizmanın vücudunda taşıyıcı ortam olarak görev yapar. Su, vücut ısısının düzenlenmesine yardımcı olur. Asit, baz ve tuzlar: Su içerisinde çözündüğünde hidrojen iyonu veren bütün bileşikler asit özelliğindedir. Asitler, turnusol kağıdının rengini maviden kırmızıya dönüştürür. Asitlerin tatları ekşidir. Laktik asit; organik asite, hidroklorik asit ise inorganik asite örnek verilir. Suda çözündüğü zaman hidroksil iyonu veren bileşikler bazik özellik gösterir. Bazlar, turnusol kağıdının rengini kırmızıdan maviye dönüştürür. Metilamin; organik baza, potasyum hidroksit ise inorganik baza örnek verilebilir. Asit-Baz Dengesi: Ortamın hidrojen iyon yoğunluğunun negatif logaritması asitliğin, hidroksil iyon yoğunluğunun negatif logaritması da bazikliğin derecesini verir. Hidrojen iyonu arttıkça ortam asidiktir ve pH 0 ile 7 arasında bir değer gösterir. Hidroksil iyonu arttıkça ortam baziktir ve pH 7 ile 14 arasında bir değer gösterir. Hidrojen ile hidroksil iyonları eşit miktarda ise ortam nötrdür ve pH 7’dir. İnsan için pH: pH değeri organizma için çok önemlidir. Biyokimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesi için pH’ın belirli bir düzeyde tutulması gerekir. pH’daki çok az bir değişiklik bile biyokimyasal tepkimeleri olumsuz etkiler. Bu nedenle pH değerinin sabit kalması gerekir. İnsan kanının pH’ı 7,4’te sabittir. Bu değer, 7’ye düşerse veya 7,8’in üzerine çıkarsa ölüm olayı gerçekleşir. Tuzlar: Asitlerle bazlar karıştırıldığında, asitin hidrojen iyonu ile bazın hidroksil iyonu birleşir. Bu birleşim sırasında bir molekül su açığa çıkar ve tuz meydana gelir.

Mineraller: Hücrede protein, karbonhidrat, yağ gibi organik maddelere bağlı olarak bulundukları gibi, hücrede tuz halinde de bulunabilirler. Mineraller, vitamin, hormon, enzim vb. moleküllerin yapısına katılır. Minerallerin İnsan İçin Önemi: *Mineraller, kanın osmotik basıncının ayarlanmasında, kas kasılmasında ve sinirlerde uyartının iletilmesinde önemli role sahiptir. *Mineraller, bazı enzimlerin yapılarına katılarak katalizör görevi yapar. *İdrar, ter ve dışkı ile dışarı atıldığından mineral içeren besinlerin düzenli olarak vücuda alınması gereklidir. Vücutta, hücre arası sıvı ile hücre sıvısı arasında bir sodyum-potasyum oranı vardır. Vücutta en bol bulunan mineral kalsiyumdur. Kalsiyumun büyük bir kısmı fosforla birlikte kemiğin ve dişin yapısına katılır. **Vücuda alınan kalsiyumun bir kısmı emilir. Emilmeyen kısmı dışkı ile dışarı atılır. D vitamini kalsiyumun emilmesine etki eder. Vücuda fazla kalsiyum alınsa bile D vitamini yetersiz olursa kalsiyum bağırsaklarda emilemez. Küçük çocuklarda kalsiyum ve D vitamini yetersizliğine bağlı olarak raşitizm denilen hastalık görülür. Yetişkin insanlarda ise fazla kalsiyum kaybı ile osetomalazi denilen kemik yumuşaması hastalığı ortaya çıkar. **Vücudun yapısına katılan minerallerden biri de demirdir. Vücudumuzdaki demirin yarıdan fazlası kana kırmızı rengini veren hemoglobinin içinde bulunur. Demir aynı zamanda kas proteinleri, karaciğer, dalak ve kırmızı kemik iliğinde bulunur. Vücuda yeteri kadar demir alınamaması ya da vücuttan atılan demir miktarının alınandan fazla olması durumunda demir yetersizliği ortaya çıkar. Demir eksikliğinde, hemoglobin yapılamaz ve anemi görülür. **İyot, tiroid bezi hormonu olan tiroksinin yapısına katılır. Vücuda yeteri kadar iyot alınmazsa tiroid bezi iyi çalışamaz ve tiroksin hormonunu az salgılar. Tiroksinin az salgılanması tiroid bezinin büyümesine neden olur. Basit guatr hastalığı denilen bu durum, lahanayı çok tüketen insanlarda bulunan bir madde tiroid bezinde iyot bağlanma tepkimesini engellemektedir. Lahanayı çok tüketen insanlarda guatr hastalığının sık görülmesinin nedeni budur.

12 Temmuz 2007

Bilimsel Kütüphaneler: Belirli İhtisas Dallarına Göre Sıralanan Öğrenim Ve

BİLİMSEL KÜTÜPHANELER: Belirli ihtisas dallarına göre sıralanan öğrenim ve araştırmalara ait literatürler çoğunlukla umuma açıklar ve kitaplar herkes tarafından kullanılabilir.

Umuma açık kütüphaneler: Geniş kapsamlı literatür ve diğer bilgi yayınları temin edilebilir. Bu tip kütüphaneler , her bir halk tabakasının ve yaş gruplarının literatür ihtiyacını karşılar. Bilimsel ve umuma açık kütüphanelerin işlevleri büyük şehirlerde genelde çeşitlidir. Eyalet kütüphaneleri: Bölgesel ve ulusal kütüphaneler : Örn: Bir eyaletin veya bir yörenin ürettiği literatürleri bulundurur. Özel kütüphaneler ; Belirli literatür ve yayınlar , sınırlı mesleki sahalara ait özel literatürler bulunur.

Bilimsel kütüphaneler: Öğretim ve araştırmalara ait literatür ve diğer değişik yayınları sunan bu kütüphaneler , okuma salonları , kapalı kitaplıklardan kitap teslimi , okuma salonlarında bulunan kitaplıklar ve ayrı olarak konulan ders kitapları bölümlerinden oluşur. Kitap ve dergilerin haricinde her çeşit yayın , içerik olarak belirlenmiş ve kullanıma hazırlanmıştır. Okuma salonları her bir değişik dalda öğrenim gören öğrencilerin sayısına göre muhtelif çeşitlerdedir. Mevcut kitaplar için sistematik , yani bölmelere göre envanter tutulur. Başka kütüphanelerden kitap edinmeler için servisler, kopya servisi , mikrofilmlerin büyütülmesi , ve bunların yanı sıra =online literatür kaynakları , cd odalarında kayıt edilen veri bankaları mevcuttur.

Her bir kütüphanede 3 bölüm vardır:Kullanıcı ve okuma bölümü , depo ve daire . Bölümlerin yüzey gereksimi her bir kütüphanede farklıdır.

Kullanıcı ve okuma kısmı:İyi bir oryantasyon olanağı okuma salonu bölümü okuma ve çalışma yerlerinde – kitap nakli için az bir düzeye bölünmelidir; bur da çapraz katlar önemlidir. Geçitler mümkün oldukça merdivenden yapılmaktadır. Kullanın ve okuma salonuna ait tüm yüzeyler asansörle ulaşıla bilir olmalıdır . Kullanım ve okuma salonlarındaki tavan taşıma kapasitesi >5,0 kN/m oranında olmalıdır. Kitap raflarını bölünmesi kitap boyları 1 ve 2 daha doğrusu bunlardan çıkan raf derinliklerine bağlıdır. Kitapların , çoğunluğu 16 sayfalık formalardan meydana gelen boyutlara veya DIN A5 =% 65, polio =%12 sahiptir. Böylece her kitabın derinliği farklı olduğunda çok boşluk bıraka bilirler . Bunlar oktav’dan 16,5—21 cm Falıoya 30—34 cm kadar değişir. Çift taraflı normal bir rafın derinliği 72 cm dır. Ray boyları , normal 100 cm , 1 m raf için 15—30 cilt kitap , 1m2 raf yüzeyi için 7 ortalama 200 cilt kitap , 1 m2 alan için 200—250 kitap hesaplanır. Rafların yüksekliği insanın ulaşa bileceği yüksekliklere göre 7 ayarlanır , bu 8 oktav sırası için yeterlidir. Eldeki çok yüksek mekanları altı tekerlikli merdivenlerle veya galeriler yaparak 9 kullanmalıdır. Yeni yapılar için mekan yüksekliği , 2,,25 m döşeme kalınlığı 8—10 cm .Raflar arasındaki geçit genişlikleri , kullananlar çok olduğu zaman 85 cm normal 72—77 cm 12 raf sıraları arasındaki kitap taşıması , çoğunlukla elle yapılır, uzun geçitlerde kitap arabası ile 10 diğer katlara asansörle bantla zincirli taşıma tesisleri ile yapılır. Pencere tertibinde 13 ışık ne kadar derine giderse kitap deposu da o kadar derin, yapanın yapım ve kullanımı da o nispette ucuz olur . Güneş ışığı arzu edilmez .Her 25 m de bir merdiven katlar büyük ise kapalı yangın merdiveni istenir. Halk kütüphaneleri , genel kültür , müzik eğitimi , inşaat eğitimi ve mesleki eğitim konularında uygun seçilmiş kitaplarıyla her tip insana hitap ederler. Kullanım alanı kitap sayısına bağlıdır .2.bilimsel kütüphanelerdeki kitap koleksiyonlarının tam olmasının aksine , halk kütüphanelerinde , yer ve maliyet yönünden kitaplar arasında seçim yapmak gereklidir, kitap taşıması ile iletim bantlarından faydalanılır.

30 derece eğime kadar olan bantlar 1. Yeterli genişlikteki kitap depolarında birbirine dik açılı toplayıcı bantlar faydalıdır.1. küçük kütüphaneler 1500 cilt yetişkin kitabından , 500 ,700 cilt çocuk kitabından meydana gelir. İdeal aydınlatma şiddeti 1000lux s.118 – 126 .Tam klimalı tesisi yararlıdır. Kişi başına saatte 50 – 60 m2.Taze hava. Ulaşım yolları 1,20 m genişliğin de , okuyucularla raflar arasındaki iç mesafe en fazla 1,30 – 1,40 m olmalıdır. Giriş ve okuma salonu kontrol savağı ile bölünmüştür. Giriş ve çıkış yerleri aynı kapıdan tasarlanmalıdır. Kontrol savağı kitap ödünç alma yeri ile information yeri arasında planlanmalıdır. Kontrol kısmının haricinde olan yerler , gardrop veya dosya muhafaza dolapları ,tuvalet, kafeterya , gazete okuma köşesi ,sergi açılış saatleri dışında da kullanıla bilinir . İnformatıon kart ve mikro fiş katalogu , onlıne katalogu terminali , kitap iadesi , ısmarlanan kitapların teslim yelerinden oluşur .

Kontrol kısmının dahilinde o lan yerler , okuma salonları ,bilgi yeri , bibliyograflar , onlıne kataloglu terminali sadece okuma salonunda kullanıla bilen kitapların teslim ve kabul alma yeri , ders kitapları katalogu , kopyalama cihazı ,serbest ulaşılabilir kitap envanteri ve kullanıcıların çalışma yerinden oluşur. Yüksek okul kütüphanelerindeki kullanıcıların çalışma yeri , öğrenci sayısına ve bilim dallarına dağıtıma göre tasarlanır. Bedensel engelliler için çalışma yeri ve özel alanlar için özel odalar tasarlanmalıdır. Okuma yerleri tasarlanırken gün ışığı kısmında bulunmasına dikkat edilmelidir. Her bir basit çalışma/okuma yeri için yüzey gereksimi >4,0 m2 olmalıdır. Ulaşım yolu >1,20 m genişliğin de , öğrenciler ve raflar arasındaki mesafe en fazla 1,30 –1,40 m olarak planlanmıştır.

Kullanım kısmındaki ışıklandırma: Genel olarak 250 – 300 lüks , okuma ve çalışma yeri , kartotek , enformasyon , kitap ödünç verme yerlerinde 500 lüks oranında ışıklandırma sağlanmalıdır.

Kullanım kısmında klima tesisleri : 20 0 (+,-) 2 0C, 50 (+,- ) %5 oranında izafi , hava nemi , hava dolaşımı 20 m3/ h kişi olmalıdır ; bu değerler hava şartlarına bağlı olarak artırılıp indirilebilir. UV ve ısı ışınları , kağıtları ve kitap ciltlerini hasara uğrata bileceğinden , doğrudan gelen güneş ışınları önlenmelidir. Yüksek enerji ihtiyacı dolayısıyla fazla masrafa yol açtığı için klima tesisleri sınırlı olarak kullanılmalıdır. Az bir bina derinliğinde pencere ile havalandırma olanağı oluşturulmalıdır.

Kullanım kısmında emniyet: Yangına karşı tedbirler , yerel yapı denetim kurulu tarafından hazırlanılan nizam nanemler ve talimatlarca belirlenmiştir. Hırsızlığa karşı önlemler , titreşim sinyalleri ve kırılmaz cam kaplamalarla sağlanır. Gözetim altında bulundurulmayan imdat çıkış kapıları alarm anında elektronik olarak kapanan kapılarla optimal emniyet sağlanır. İmdat çıkış kapılarının mekanik emniyeti akustik ve /veya optik sinyallerle az bir etkinlik sağlar. Bodrum katında bulunan kitap depoları eşit alanda klimalandırılmalıdır. “Kitap yığılmaları” klima , nakil ve personel için yüzeyin sınırlandırılmasından dolayı elverişsizdir. Bundan dolayı mümkün olduğunca birbiriyle alakalı alanlar oluşturulmalıdır.

Kontrüksüyon: Tahkimatın esnekliği bakımından çelik beton kafes ölçüsü >7,20 * 7,20 m ve oda yüksekliği > 3.00 m veya çelik iskeletli kontrüksiyonlar ile korunmalıdır.

Ulaşım yolları: Kullanıcı personel ve kitap yollarının birbirleriyle kesişmesi önlenmelidir Nakliyat: Kitap taşıyan arabalarla sağlanan yatay kitap nakliyatı ve taşıma bantları , dikey asansörler taşıma kutu ulaşım tesisleri , otomatik sevkiyat donanımlarından oluşur.

Bilgi kayıt ve kitap teslim yerlerindeki tezgahlar her tip cihazlar bunları yanı sıra bunlar için gerekli kablo hatları , kablo ağları ve telle iletişim için özel sistem mobilyalardan oluşur .

Kitaplar dergiler yayınlar için sistem rafları: Genelde açık cifte raflar kullanılmalıdır ve özel derinliklerin uygulanması gerekir. Raf tavanlarının yüksekliği en az her 15 mm yüksekliğinde olmalıdır. Açık çift rafların yükseklikleri derinliği max . 5 mislisi miktarında olmalıdır. Raf kapasitesi her bir rafın tabanın sayısına bağlıdır . Tekerlekli raflar ise sadece kapalı depolar içindir ve buralarda %100 oranında kapasite oluştur . Tavan taşıma kapasitesi 12.5 kN/m2 oranında olmalıdır.

Umumu açık kütüphaneler genel kültür içerikli literatürleri ve diğer yayınları doğrudan temin etme olanağı sunmaktadır. Diğer yayınların sistematik koleksiyonu birkaç umuma açık kütüphanelerle sınırlıdır. Umuma açık kütüphaneler bilimsel eserlerin toplanması veya arşiv işlevi görmezler, bunların , genelde depoları yoktur. Bu tip kütüphanelerin kullanıcıları çocuklar gençler ve yetişkinlerden oluşur. Bu kütüphaneler hizmetlerini oyucuların ihtiyacına göre düzenler.

Kütüphaneler halk için iletişim yeri olarak kitapların yanı sıra halk danışmanlığı enformasyon kafeterya , müzik dinleme yeri , oturma yeri ve toplantı yeri oluşturulur.

Envanter olarak kitaplar ve gazetelerle birlikte kütüphanelerden kiralanan ve kütüphanede kullanılan kitaplar okuyucular ve kullanıcılar için sunulur. Kütüphanelerin odaları kullanıcılar için can sıkıcı olmayıp hoş vakit geçirmelerini sağlar. Yüzey gereksinimi ise envanter büyüklüğüne göre oluşur.

Yetişkinler kısmındaki raflar ise 5—6 raf tabanlı çocukların kısmında ise 4 raf tabanı olmalıdır.

Bir raf tabanı 30 ciltlik mesleki literatürü , 33 ciltlik edebiyat eserleri veya 35 ciltlik çocuk literatürü içerir. Rafların arasındaki geçitler 3m’ den uzun olmamalıdır. Hücre ve küçük kabinlerde düzenlene bilir kitap nakli kitap arabalarıyla yapılır. Teslimatın yapıldığı girişte yük asansörleri ve büyük kütüphanelerde kitap ulaşım tesisleri planlanmalıdır.

Umuma açık kütüphanelerde tavan yüksekliği kaldırması : 5,0 kN/m2 , serbest ulaşılabilir kısımlarda yoğun raf sırası 7,5 kN/m3 , kompakt depolarda 12,5 veya 15,0 k N/m2 oranında olmalıdır.

12 Temmuz 2007

İ Array Ç Array İ Array N Array D Array E Array K Array İ Array L Array E A

İ Ç İ N D E K İ L E R

BİLİM NEDİR ?

* TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

* İnsan doğaya egemen olmak ister!

* Bilim neyle uğraşır?

* Bilimin gücü

* Bilimsel Bilginin Özellikleri

* Bilimin Değeri

* Bilim üç bakımdan değerlidir :

* Bilim Tarihi Nedir ?

* Bilimsel yöntem

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

B. Hindistan’da Bilim

C. Orta Asya’da Bilim

D. Mısır’da Bilim

E. Mezopotamya’da Bilim

F. Anadolu’da Bilim

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Hellenik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Aristoteles

* Milet Okulu

* Homeros

* Parmenides

* Platon

* Sokrates

* Thales

* Zenon

b. Matematik

c. Astronomi

d. Coğrafya

e. Tıp

f. Teknik

Hellenistik Çağ’da Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

c. Astronomi

*Aristarkus

d. Fizik

e. Biyoloji

* Herophilos

g. Coğrafya

*Archimedes

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Doğa ve Bilgi Felsefesi

Matematik

Astronomi

*Batlamyus

Fizik

Coğrafya

Tıp

Teknik

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nda Bilim

1. Erken Ortaçağ

2. Yüksek Ortaçağ

*Üniversitelerin Kuruluşu

*Fransisken ve Dominiken Tarikatları

*On İkinci Yüzyıl Rönesans’ının Doğuşu ve Etkileri

3. Geç Ortaçağ

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Albertus Magnus

* Thomas Aquinas

* Johannes Kepler

b. Tıp

B. Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Bilim

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Fârâbî

* İbn Haldûn

* İbn Rüşd

* İbn Sînâ

* Yusuf Has Hâcib

b. Matematik

c. Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Coğrafya

h. Tıp

* Ali ibn Abbâs

l. Tarih

YENİÇAĞDA BİLİM

A. Yeniden Doğuş (Rönesans) Dönemi’nde Bilim

(On Beşinci Yüzyıl ve On Altıncı Yüzyıl)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

*Francis Bacon

b.Matematik

c. Astronomi

*Kopernik

*Tycho Brahe

d.Fizik

e.Biyoloji

f. Tıp

Teknik

B. On Yedinci Yüzyıl’da Bilim

(Bilimsel Devrim)

a.Doğa ve Bilgi Felsefesi

* Descartes

b. Matematik

c. Astronomi

* Sir Isaac Newton

*GALİLEO GALİLEİ (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Tıp

h. Teknik

YAKINÇAĞDA BİLİM

A. On Sekizinci Yüzyıl’da Bilim

(Aydınlanma Dönemi)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik

* Leonardo da Vinci

c. Astronomi

d. Fizik

f. Biyoloji

g. Coğrafya

B. On Dokuzuncu Yüzyılda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Evrim Kuramı Ve Darwin ( Ek2)

C. Yirminci Yüzyılda Bilim ( Çağdaş Bilim )

EİNSTEİN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Doğuşu ) ( Ek3)

KUANTUM TEORİSİ ve Atom Fiziğinin Doğuşu ( Ek4)

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

b. Matematik c.Astronomi

d. Fizik

e. Kimya

f. Biyoloji

g. Jeoloji

h. Tıp

i. Teknik

k. Uzayın Keşfi

l. Bilgisayar

BİLİM NEDİR ?

TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor:

Bilim: “Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi.”

“Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.”

“Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci.”

Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, şimşek çakması, Ay’ın ya da Güneş’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doğa olayları bazen onun merakını çekmiş, bazen onu korkutmuştur. 

Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yaşama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir. 

Bilim neyle uğraşır?

Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır.

Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu işi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır. 

Bilimin gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

Çeşitlilik:Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz. 

Süreklilik:Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Krallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır. 

Yenilik:Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir. 

Ayıklanma:Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

Bilimsel Bilginin Özellikleri

Bilim olgusaldır. Olgusal olmak demek bilimin gözlenebilir olgulara dayanması demektir.

Bilim mantıksaldır. Araştırma sonuçlarının kendi içerisinde tutarlı olması gerekir.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleriyle uğraşır.

Bilim nesneldir (Objektif). Bilimsel bilgi, bireyin kişisel görüşünden bağımsızdır.

Bilim eleştiricidir.

Bilimin Değeri

Bilim, doğal ve sosyal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar. Toplumun itici gücünü, üretim biçimini ve gelişmesini belirler. Bir toplumun bilim düzeyi, onun geri, az gelişmiş ya da gelişmiş olduğunun ölçütüdür.

Bilim üç bakımdan değerlidir :

1. Bilimin her şeyden pratik bir değeri vardır. Başka bir deyişle bilim bize hem bireysel ve hem de toplumsal yaşantımızda, teknoloji yoluyla büyük yararlar sağlar. Bilim sayesinde teknoloji üreten insan, dünyadaki yaşantısının süresini uzatabilir, temel problemlerini çözebilir, yaşamını niteliksel olarak ve manevi bakımdan geliştirilebilir. Bilim bundan dolayı, bir toplumun itici gücüdür. Toplumun üretim tarzını ve itici gücünü belirler.

2. Entelektüel değeri vardır. Yani bilim insanın bilme isteğini, merakını tatmin eder. İnsana evreni anlama olanağı sağlar. İnsan bilim sayesinde doğal ve toplumsal gerçekliği anlayabilir.

3. Ahlaki değeri vardır. Buna göre bilim insana belirli bir dünya görüşü oluşturma, belli ilkelere göre düşünme, dünyaya bilimin sağladığı verilere göre bakma olanağı verir. Yani bilim insanlara bilimsel bir zihniyet kazandırır. Bilimsel zihniyet ise, insanlara dürüst ve tarafsız olmayı, karşılaşılan problemleri sabırlı, ayrıntılı ve uzak görüşlü bir biçimde ele almayı öğretir ki bunlar ahlak ve erdemin en önemli özellikleri arasındadır.

Bilimsel zihniyetin, insanların daha erdemli ve yüksek ahlaklı olmalarını sağlayacağını düşünmek boş bir hayal değildir. İnsan sahip olabileceği bilimsel zihniyet yoluyla hem kişisel yaşayışını ve hem de toplumsal yaşayışını düzenleyebilir; insan bu sayede, içinde yaşadığı toplum için çalışmayı öğrenebilir.

Bilim Tarihi Nedir ?

Bilim tarihi kısaca bilimin doğuş ve gelişme öyküsüdür. Amacı nesnel bilginin ortaya çıkma, yayılma ve kullanılma koşullarını incelemektir.

Bilim çoğu kez sanıldığı gibi ilk defa ne Rönesans’tan sonra, ne de Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Bilim; insanlığın kafa ürünüdür. Kökleri ilkel toplumların yaşamına kadar uzanır.

Bilimsel yöntem

Amacı evreni anlamak ve açıklamak olan bilimin, bu amaca ulaşmak için izlediği yola bilimsel yöntem adı verilir. Bilimsel yöntem, bilim adamlarının ortaklaşa olarak kullandıkları betimleme ve açıklama yollarını kapsayan bir süreçtir.

ESKİÇAĞ’DA BİLİM

A. Çin’de Bilim

Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500′lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet şeklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa’ya Çin’den götürülmüştür.

Çin’de kullanılan sayı sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin’de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliptik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei’den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbı, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıca dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yin ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan’da Bilim

Hindistan’daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000′lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500′leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan’da kullanılan sayı sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. Sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçılara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi’nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.

Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça’ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Yer ve Güneş’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. beşinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer’in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbı, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yanı sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine aynı dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de aynı esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya’da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000′lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, taş devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak taşından ve taştan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakır ve kurşundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup Yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliptik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adı verilen bu kentin plânı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki işler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanın adı verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavşan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra aynı adları taşıyan ikinci bir devre başlar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine “çağ” denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanın adı veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile başlardı. Dört mevsim vardı. Yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısır’da Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tıp konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabı” adlı bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya’da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavşak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlılar ve Babilliler ortaya koymuştur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yaşamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye geçmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebirin kurucusudurlar. Gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi’ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi’ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır.

F. Anadolu’da Bilim

Coğrafi konumu çeşitli bölgelerle bir köprü niteliğinde olan Anadolu yarımadasından ilk uygarlıkların tarihi M.Ö. 8000′lere kadar götürülmekte olup, bu uygarlığın bugünkü Aksaray ili civarında olduğu belirlenmektedir. Daha geç tarihli olanlar arasında ise Hitit, Urartu, Firig ve Lidya uygarlıkları sayılabilir.

Hititlerin Mezopotamya kökenli “şekel” ve “mina” adlı ağırlık birimlerini kullandıkları, en çok bakır ve tunçtan eşyalar yaptıkları, çivi yazısı ve hiyeroglif yazı olmak üzere iki çeşit yazıları oldukları bilinmektedir.

Van gölü civarında gelişen Urartu uygarlığında ise çivi yazısı ve resim yazısı kullanılmış, yapmış oldukları kapların üzerine, onların hacimlerini yazmışlardır.

En önemli merkezleri Gordion ve Midas olan Firigya uygarlığının Fenike alfabesinin Batı’ya yayılmasında önemli rolü olmuştur. Ayrıca, Kybele adı verilen ana tanrıça kültü de bu uygarlıktan Yunanlılara geçmiştir. Bakır-kalay alaşımı olan tunçtan eşyalar yapmışlar, bazı müzik aletlerini icat etmişler (simbal, flüt gibi), kilim dokumuşlardır. Kilim için kullandıkları “tapetes” adı bugün Fransızcada “tapis” biçimini almıştır.

Batı Anadolu’daki Lidya uygarlığının en büyük başarısı ise parayı icat etmiş olmasıdır. Böylece o dönemin ekonomik hayatında büyük gelişme sağlanmış, modern ekonominin temelleri atılmıştır.

YUNANLILAR DÖNEMİNDE BİLİM

Yunan Dönemi iki kısma ayrılmaktadır. M.Ö. sekizinci yüzyıldan Büyük İskender’in ölümüne (M.Ö. 323) kadar geçen dönem Hellenik Çağ ve Romalıların, Ptolemaios Krallığı’na son verdikleri M.Ö. 30 yılına kadar geçen dönem ise Hellenistik Çağ olarak adlandırılmaktadırlar.

Bu dönemde bilim ve felsefe alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiş ve Yunan bilginleri ve düşünürleri evren, dünya ve dünyanın üzerinde bulunan canlı ve cansız varlıklara ilişkin bilgi üretmeye başlamışlardır.

A. Hellenik Çağ’da Bilim

Bu dönemde doğa bilimleri büyük bir gelişme göstermiş ve özellikle Aristoteles ve onun yolundan giden Aristotelesçiler bitkilere ve hayvanlara ilişkin bilimsel ve yarı-bilimsel bilgileri derleyerek botanik ve zooloji alanların temellerini atmışlardır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde önce Varlık Sorunu, daha sonra Bilgi Sorunu gündeme gelmiştir. Varlık Sorunuyla ilgilenen Thales, Anaximandros, Anaximenes ve Herakleitos gibi düşünürler, bütün varlıkları oluşturan ve Arkhe adı verilen İlk Temel Öge’yi aramışlar, Bilgi Sorunu’yla ilgilenen Platon ve Aristoteles gibi düşünürler ise doğru bilginin yapısı ve yöntemi üzerinde çalışmışlardır.

Bu dönemi önceki dönemlerden ayıran en önemli özellik, doğal varlıkların ve olguların doğa-üstü nedenlerle değil, doğal nedenlerle açıklanmasıdır.

* Aristoteles

Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır.

Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.

Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.

Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

* Milet Okulu

Yunanlılardaki bilimsel çalışmalar, İzmir’in güneyinde, Söke-Milas yolunun batısında, bugünkü Balat koyunun yakınlarındaki Milet kentinde başlamıştır. Gezginler ve tacirler aracılığıyla Dünya’nın uygar ülkelerinden taşınan bilgiler ve beceriler burada yeniden işlenip değerlendirilmiş ve yeni bir kimliğe kavuşturulmuştur.

* Homeros

M.Ö. 8. yüzyılda İzmir yöresinde veya Sakız adasında yaşadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir. Troya savaşına ilişkin söylenceleri toplayan İlyada’da eski Yunanlıların gelenek ve görenekleri, dinî ve felsefî inançları ve Çanakkale yöresinin tarihî coğrafyası hakkında önemli bilgiler vardır. Konusu, kuruluşu ve anlatım yöntemleri bakımından İlyada’dan farklı olan Odysseia’da ise Troya’nın yıkılışından sonra, yurdu İthake’ye dönmek üzere yola çıkan Akha önderlerinden Odysseus’un on yıl süren yolculuğu sırasında başından geçen olaylar anlatılır. Bu destanda da aynı türden bilgilere rastlamak mümkündür.

MÖ. 4. yüzyılda Atina’da yazıya aktarılan Homeros destanlarındaki dinî anlayış Atinalılar tarafından aynen benimsenmiş ve İlyada ve Odysseia Yunan eğitiminin temeline yerleştirilmiştir. Bunların Yunan toplumundaki işlevi, M.Ö. 4. yüzyılda Platon’un Devlet’inde eleştirilinceye değin hiç sorgulanmamıştır.

* Parmenides

Ksenofanes’in yetiştirmiş olduğu öğrencilerin en önemlilerinden birisi Parmenides’ti. Parmenides, görüneni değil, görünenin arkasındakini arıyordu; çünkü gerçek orada saklanmıştı. Ona göre, gerçeğe, gözlem ve deney ile değil, mantıksal düşünmeyle ulaşılabilirdi. Bir matematikçi gibi, “yokluk, boş bir mekandır; mutlak boşluktur; yokluk yoktur ama düşünülebilir” diyordu.

Parmenides, evrenin sınırlı olduğunu söylüyordu; evren, bütün uzayı doldurur ve küreseldir; değişmez ve ölmez. Değişme ve bunun nedeniymiş gibi görünen hareket gerçek değildir. Algılarımız bizi aldatmaktadır.

* Platon

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Platon’un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.

Platon’a göre evren küreseldir ve merkezinde Yer bulunur; Yer, küresel ve hareketsiz bir gökcismidir ve evren, Yer’in de merkezinden geçen eksen çevresinde 24 saatte bir dönüş yapar; Güneş, Ay ve gezegenler bu hareketle taşınırlar ama onların da kendilerine özgü hareketleri vardır. İşte bu hareketleri yüzünden, gezegenler, ekliptik kuşağı üzerinde spiral dolanımlar yaparlar.

Gezegenlerin düzgün dolanımları bir Tanrı’nın var olduğunu ilham eder. Nasıl bir saatin mekanizması ve düzenli işleyişi, onun bir yapıcısı ve bir ustası olduğunu ama bu yaratıcının saatin içinde değil dışında bulunduğunu düşündürürse, gezegenlerin dolanımları da, tıpkı bunun gibi, gezegenlerin birer tanrı olmadıklarını, ancak bu düzenli dolanımlarının ardında akıllı ve becerikli bir ustanın, yani bir Tanrı’nın bulunduğunu sezdirir. Bu görüş, sonraları Hıristiyan ve Müslüman filozofları ve ilahiyatçıları tarafından Tanrı’nın varlığının en önemli kanıtlarından biri olarak kullanılacaktır.

Platon, ideal bir devlet tasarımından önce, bir toplumun nasıl doğduğunu incelemiştir; ona göre, toplumların oluşma nedeni, insanların kendi kendilerine yetmemeleridir; kısacası, insan ancak yardımlaşarak yaşayabilen bir varlıktır; bu durum fırıncı, tacir, çoban, çiftçi ve mimar gibi çeşitli mesleklerin doğmasına ve bu meslek erbabının yardımlaşmasına neden olur.

Fakat insanlar, kendilerinin ve yakınlarının geleceklerini güven altına almak için, daima gereksinimlerinden fazlasını isterler; daha çok altın, daha çok gümüş ve daha çok fildişi biriktirmeye çalışırlar. Yavaş yavaş üstünde yaşadıkları topraklar kendilerine yetmez olur ve komşularının topraklarına tecavüz ederler. Savaşlar çıkar; öyleyse bir de koruyuculara ve bekçilere gereksinim vardır.

Giderek, yurttaşlar arasındaki anlaşmazlıkları giderecek mahkemeler ve hastaları iyileştirecek hastaneler gibi daha karmaşık kurumlar belirir; ancak Platon, adaleti mahkemelerde aramaya karşıdır. Bu konuda şöyle der :

“İnsanların doğruyla eğriyi kendi kendilerine ayıramayıp mahkeme ve yargıca başvurmaları, adaleti başkalarından beklemeleri çirkin bir şey değil midir?”

Platon hekimlerle ilgili olarak da bir şeyler söyler; bir hekimin görevi, hastalarını en kısa sürede iyileştirmektir, yoksa hasta bedenlerini sürüklemelerine yardımcı olmak değildir:

“İşte Asklepios, bu gerçeği biliyordu. Bu nedenle, hekimliği, yalnızca bedenleri sağlam olup da geçici bir hastalığa tutulmuş insanlar için kullandı.”

Sağlıksız bireylere ise, hayat hakkı tanımıyordu:

“Hekimler, yurttaşlar arasında bedenleri ve ruhları iyi olanlara bakmalı, böyle olmayanları ise ölüme terketmelidir.”

Platon, halkı bir koyun sürüsüne benzetir; yöneticiler bu sürünün çobanları, koruyucular, yani askerler ise çoban köpekleridir. Öyleyse, insanları yönetmek aslında bir sürüyü yönetmekten farklı değildir; Sâmî dinlerinde de bu anlayışa rastlanmaktadır.

Bu kalıtsal oligarşiyi koruyabilmek için çözülmelere ve bozulmalara karşı direnmek gerekir. Çözülmelerin ve bozulmaların başlıca nedeni, maddî ve cinsî iştahtır. Bu nedenle Cumhuriyet’in seçkinleri, yalnızca serveti değil, fakat aynı zamanda eşleri ve çocukları da toplumsallaştırmalıdır. Platon’a göre bu ahlaksızlık değildir; çünkü bu yolla herkes birbirine sevgili ve herkes birbirine kardeş olacaktır; çocuklar, toplumun çocukları olduğu için devlet tarafından yetiştirilecek ve kısacası devlet ile aile özdeşleşecektir.

Platon’a göre, zenginlik ve fakirlik, iyi insanları bozar ve işe yaramaz bir hale getirir; kısacası bunlar devlete sokulmaması gereken iki büyük düşmandır. Biri insanı sefahate ve atalete sürükler, diğeri ise bayağılaştırır ve aşağılaştırır.

Yönetici olacak bir kişinin, öncelikle filozof olması gerekir; çünkü filozoflar, idealar alemine yükselmiş ve orada doğrunun ve iyinin gerçek örneklerini görmüşlerdir. Böylece devletin başında olanlar, gölgeler için çarpışmayacaklar, başa geçmek büyük bir ayrıcalıkmış gibi kim başa geçecek diye birbirlerini yemeyeceklerdir. Platon devletin başına geçeceklere öncelikle matematik ve astronomi bilimlerinin öğretilmesi gerektiğini söyler :

* Sokrates

Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina’da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes’in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. “Kendini bil!” ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; “Biz kimiz?” bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

* Thales

Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi.

İlk Yunan matematikçisi Thales’tir.

Thales’le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi.

Thales astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer’in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.

Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı’nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı’yı kullanıyorlardı.

Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales, bu görüşleri ve Homeros’un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.

Aristoteles’e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales’ti.

* Zenon

Bu okulun diğer bir temsilcisi de Zenon’dur. Parmenides’le birlikte Atina’yı ziyaret etmiştir; orada önemli matematikçilerle karşılaşmış olması muhtemeldir.

Zenon’a göre, Pythagorasçılara ait olan bir doğrunun noktalardan oluştuğu görüşü, beraberinde zorunlu olarak sonsuz bölünebilirliği de getirmektedir; ama şu paradokslar göz önünde bulundurulacak olursa bunun olanaklı bir şey olmadığı hemen anlaşılır :

1. Stadyum Paradoksu: Bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için, öncelikle bu iki nokta arasındaki mesafenin yarısını geçmek gerekir; ancak bu yeni mesafeyi geçmek için de, önce onun yarısı geçilmelidir ve bu böylece sonsuza kadar sürdürülebilir. Öyleyse, sonsuz sayıdaki noktayı, sonlu bir sürede geçmek olanaksızdır.

2. Aşil Paradoksu : Yunanlıların ünlü koşucularından Aşil, bir kaplumbağaya bir miktar avans verdikten sonra koşmaya başlarsa, asla ona yetişemez. Aşil’in kaplumbağaya yetişebilmesi için, öncelikle avans olarak vermiş olduğu mesafeyi koşması gerekir, ama bu süre içinde kaplumbağa bir miktar daha yol almış olacaktır. Aşil bu mesafeyi de koştuğunda, kaplumbağa biraz daha ilerde bulunacak ve mesafe sonsuz noktalardan oluştuğuna ve sonsuz sayıdaki noktalar sonlu bir sürede geçilemeyeceğine göre, Aşil hiçbir zaman kaplumbağaya yetişip yarışı kazanamayacaktır.

3. Ok Paradoksu : Yaydan fırlayan bir okun hedefe ulaşabilmesi için, yayla hedef arasındaki noktalarda tek tek duraklaması gerekir; bu noktalar sonsuz sayıda olduğuna göre, ok asla hedefi bulamayacaktır. Öyleyse hareketten ve harekete bağlı olarak meydana gelecek olan değişmelerden söz etmek olanaksızdır.

b. Matematik

Bu dönemin en önemli matematikçisi Pythagoras’tır. Dik üçgenlere ilişkin teoremiyle tanınan Pythagoras, varlıkları ve varlıklar arasındaki ilişkileri sayılarla ve sayılara karşılık gelen çizgilerle açıklama eğiliminde olduğu için, aritmetik ve geometri bilimleri büyük bir önem kazanmıştır.

Ayrıca bir açının üç eşit parçaya bölünmesi, bir küpün iki katı hacmindeki bir küpün bir kenarının uzunluğunun bulunması ve bir dairenin alanına eşit olan bir karenin bir kenarının uzunluğunun bulunması gibi üç geometrik problem üzerindeki çalışmalar da geometrinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.

c. Astronomi

Bu dönemde gezegenlerin ve yıldızların gökyüzündeki konumlarını ve devimlerini anlamlandırmaya yönelik göksel kuramları oluşturulmuş ve özellikle Eudoxos’un kurgulamış olduğu Ortak Merkezli Küreler Kuramı sonraki dönemlerde çok etkili olmuştur.

d. Coğrafya

Yunanlılar Akdeniz kıyılarında yeni koloniler kurmuşlar ve bu koloniler arasındaki ticarî ve askerî seferler sırasında Avrupa, Asya ve Afrika’nın Akdeniz kıyılarını yakından tanımışlardı.

Herodotos ve Surlu Marinos’un yapıtları fizikî coğrafyanın, beşerî coğrafyanın ve matematiksel coğrafyanın gelişmesinde etkili olmuştur.

e. Tıp

Bu dönemde insan bedeninin yapısı da Yunan düşünürlerinin ilgisini çekmiş, sağlık ve hastalık durumlarının açıklanabilmesi için yarı-bilimsel kuramlar geliştirilmiştir. Sonraki çağları en çok ekleyen Koslu Hipokrates bu dönemde yetişmiştir.

f. Teknik

Bu dönemde yeni yapı teknolojileri geliştirilmiş ve özellikle kent planlaması sorunuyla ilgilenilmiştir.

B. Hellenistik Çağ’da Bilim

Hellen birliğini sağlayan Makedonyalı Philip’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Büyük İskender, MÖ.334-323 yılları arasında bilinen Dünya’nın büyük bir kısmını fethederek Avrupa’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuştu. Büyük İskender’in askerî seferleri, siyasî yönden olduğu kadar kültürel yönden de çok önemli sonuçlar doğurmuştur; çünkü bu seferler sonucunda, Yunan uygarlığı, Uzak Doğu’ya kadar yayılmış ve bu bölgedeki Mısır, Mezopotamya, İran ve Hint uygarlıklarıyla karışarak ve kaynaşarak, yeni bir uygarlığı, yani Hellenistik uygarlığı oluşturmuştur.

Büyük İskender, 323 yılının Haziran ayında Babil’de ölünce, kurmuş olduğu Dünya İmparatorluğu generalleri arasında paylaşılmıştır. Mısır valisi Makedonyalı Ptolemaios burada krallığını ilan etmiş ve M.Ö. 30 yılına kadar Mısır’a hakim olacak Ptolemaios sülalesini yönetime getirmiştir. Hellenistik dönem uygarlığını yaratanlar Ptolemaios ailesi olacaktır. Ptolemaios krallığı yöre halkının din ve kültürüne saygı göstermiş, onlarla sıkı ilişkiler kurmuştu. Hellen kültürü ile Doğu kültürleri arasındaki etkileşim daha çok dinî ve edebî konularda gerçekleşmiş, bilimsel konular ise genellikle Yunanlıların hakimiyeti altında kalmıştır.

Bu dönemde matematik, astronomi, fizik, biyoloji ve coğrafya gibi alanların bağımsız bir disiplin olarak temelleri atılmıştır.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde Plotinos, Platon ve Aristoteles sistemlerini uzlaştıran yeni bir sistem geliştirmiştir. Sonradan Yahudi, Hıristiyan ve İslam inanç önermeleriyle beslenen ve “Bir” olarak adlandırılan Mutlak Varlık’ın aşama aşama açılımı ile bütün varlıklar aleminin oluştuğunu savunan bu sistem düşünce tarihinde oldukça etkili olmuştur.

b. Matematik

Eukleides Elementler adlı yapıtında tanım, aksiyom ve postüla çerçevesinde kendisinden önceki geometri bilgisini derlemiş ve Tümdengelimsel Yöntemi kullanmıştır. Böylece geometriye gerçek anlamda kanıtlama düşüncesini getirmiştir. Pergeli Apollonius ise Koni Kesitleri adlı yapıtında daire, elips, koni, parabol ve hiperbolü geometrik olarak tanımlamıştır.

c. Astronomi

Bu dönemde Aristarkhos Güneş Merkezli Evren Kuramı’nı, Hipparkos ise Yer Merkezli Evren Kuramı’nı geliştirmişlerdir. Gözlem ve matematiksel yöntemin birleşmesi, Hellenistik Çağ astronomisinin en belirgin özelliğidir.

*Aritarkus

Aristarkus’un (M.Ö. 310-230) “Ay ve Güneş’in Büyüklükleri ve Uzaklıkları” adlı yapıtı astronomi problemlerini üstün geometri bilgisiyle çözmeye çalıştığı bir eserdir. Ay’ın tutulduğu ve yarım ay olduğu sıralarda yaptığı gözlemlerden Güneş’in çapının Dünya’nın 7 katı olduğu sonucunu çıkarmıştı. Bu rakam yanlış olmakla birlikte Güneş’in Dünya’dan daha büyük olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Aristarkus Güneşin sabit olduğu ve dünyanın güneş çevresinde çembersel bir yörünge izleyerek döndüğü iddiasını da ortaya atar. Bu görüş zamanına göre oldukça ilerde bir görüştür.

d. Fizik

Bu dönemde Archimedes statik ve hidrostatik alanlarında yapmış olduğu çalışmalar sonucunda matematiksel fiziğin temellerini atmıştır.

e. Biyoloji

Aristoteles’in öğrencisi olan ve onun ölümünden sonra Lise’nin başına geçen Teophrastos botaniğe ilişkin Bitkilerin Tarihi Üzerine ve Bitkilerin Nedenleri Üzerine adlı yapıtlarıyla bu bilimin temellerini atmıştır. Herophilos ise insan ve hayvan bedenlerini karşılaştırmalı olarak incelemiştir.

f. Herophilos

İskenderiye Okulu’nun ilk biyologlarından olan Herophilos’un (M.Ö.280) hayvan ve insan vücudunu karşılaştırmalı olarak incelediği söylenmektedir. Bu amaçla insan vücudunda disseksiyon yapmıştır. Beyni sinir sisteminin merkezi olarak gören Herophilos’a göre, zekâ da burada bulunmaktadır.

Onun kullanmış olduğu anatomi terimlerinden bazıları bugün bile kullanılmaktadır. Mesela beynin arka tarafında ana venlerin karşılaştığı yere torcular demiştir ki bu terim Herophilos torcuları biçiminde bugün de geçmektedir. Herophilos, anatomi alanında yapmış olduğu araştırmalar nedeniyle, anatominin babası olarak tanınmıştır.

g. Coğrafya

Yeryüzünün çevresini ölçülmesine ilişkin çalışmaların bu dönemde yoğunlaştığı ve Eratostenes ile Posidonios’un bu amaçla ölçüm yöntemleri geliştirdikleri görülmektedir.

* Archimedes

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Archimedes’in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Archimedes’in en parlak matematik başarılarından biri, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz’in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3′üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes’dir. Bu çalışmalarına dayanarak söylediği “Bana bir dayanak noktası verin Dünya’yı yerinden oynatayım.” sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes’e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve “Buldum, buldum” diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes’in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi.

Archimedes’in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes’in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.

ROMALILAR DÖNEMİNDE BİLİM

M.Ö. 30 yılında Romalılar İskenderiye’yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya’yı hâkimiyetleri altına aldılar. Eski ve yeni kentleri, yollarla ve köprülerle birbirlerine bağladılar ve Roma hukuku aracılığıyla, idareleri altındaki geniş eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler.

Roma uygarlığı, çift dilliydi. Aydın bir Romalı, Latince’nin yanında Yunanca’yı da bilmek mecburiyetindeydi; çünkü bilim ve felsefe yapıtları bu dille yazılmıştı. Latince, Lucretius, Cicero, Virgilius ve Seneca gibi düşünürler vasıtasıyla büyük bir saygınlık kazanmış ve klasikleşmişti; hatta Vitruvius, Celsus, Frontinus ve Plinius gibi Romalı bilginler de bu dili kullanmışlardı; ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca’yı öğrenmeleri gerekiyordu. Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos, Yunanca konuşuyor ve Yunanca yazıyorlardı. 14. yüzyılda Osmanlı Türkleri de, bilim ve felsefe kaynaklarına ulaşabilmek için Arapça öğrenmek mecburiyetinde kalmışlardı. Bu nedenle Romalılar, Atina ve İskenderiye başta olmak üzere, İmparatorluğun Doğu Eyaletleri’ne giderek Yunan dilini öğrendiler; Roma’da okullar açtılar ve bunları Yunan bilginlerinin yönetimine bıraktılar.

Fakat Romalılar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen başarıyı gösteremediler. Bunun çeşitli nedenleri olabilir; ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalarıdır; dolayısıyla, bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinliğe ağırlık vermişlerdir.

a. Doğa ve Bilgi Felsefesi

Bu dönemde ahlak ve siyaset sorunları gündeme gelmiş ve insanın aile ve toplum içindeki yaşantısını erdemli bir biçimde sürdürebilmesinin koşulları araştırılmıştır.

b.Matematik

Bu dönemde daha önceki çalışmaların ışığı altında, Menelaus trigonometrinin, Diofantos ve Pappus ise cebirin gelişiminde önemli bir rol oynamışlardır.

c. Astronomi

Bu dönemin ve Yeniçağ’a kadar bütün dönemlerin en büyük bilgini Ptolemaios’tur ( Batlamyus). Ptolemaios Almagest’inde Yer Merkezli Evren Kuramı’nı, Optik’inde ise Göz Işın Kuramı’nı vermiştir.

*Batlamyus

İskenderiye okulunun son döneminde ortaya çıkan en önemli bilgindir. (M.S. 85-165). “ALMAGEST” diye bilinen en büyük yapıtına bir tür “astronomi ansiklopedisi” demek yanlış olmaz. Bu kitap, Kopernik ve Kepler’e kadar standart kaynak olma niteliğini korumuştur.Batlamyus’un sistemini matematik geometri üzerine kurmuş, bu arada özellikle trigonometrinin gelişmesine önem vermiştir.

d. Fizik

Bu dönemde Lucretius varlıklar dünyasını açıklamak için daha önce de savunulan Atom Kuramı’nı geliştirmiştir.

e. Coğrafya

Bu dönemde özellikle fizikî ve beşerî coğrafya alanlarındaki çalışmalar büyük ölçüde gelişmiştir. Plinius Doğa Tarihi adlı yapıtında daha önceki dönemlerde üretilen bütün bilgileri bir araya getiren bir ansiklopedi yazmıştır.

f. Tıp

Bu dönemde canlı varlığın yapısını açıklamaya yönelik girişimler sürmüş ve Galenos sonraki dönemlerde de yaygın biçimde kullanılacak olan Dört Salgı ve Dört Mizaç Kuramı’nı geliştirmiştir.

g. Teknik

Bu dönemde kent mimarisi üzerine yoğun araştırmalar yapılmış ve Vitrivius Mimarlık Üzerine adlı yapıtında mimarlıkla ilgili bilgileri derlemiştir.

ORTAÇAĞDA BİLİM

A. ORTAÇAĞ HIRİSTİYAN DÜNYASI’NDA BİLİM

Eskiçağ ile Yeniçağ arasında kaldığı için Ortaçağ olarak adlandırılmış olan bu dönemin başlangıç ve bitiş tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyıllar olarak belirlenmiş ve arada kalan bin yıllık dönem birbirlerinden az çok farklı özellikler sergiledikleri için üç kısma bölünmüştür: 4. ve 10. yüzyıllar arası Erken Ortaçağ 11. ve 12. yüzyıllar arası Yüksek Ortaçağ ve nihayet 13. ve 14. yüzyıllar arası ise Geç Ortaçağ olarak adlandırılmaktadır.

Ortaçağ düşüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıdır; ancak düşüncede dinîleşme Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin ortaya çıkması veya güçlenmesi ile başlamamıştır; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk’a ve Stoacılık’a kadar geri götürülebilir.

Yunan düşüncesinde böyle bir eğilimin güçlendiği yıllarda Hıristiyanlık’ın doğması ve yayılması, öyle anlaşılmaktadır ki düşüncede dinîleşme sürecine büyük bir ivme kazandırmış ve Hıristiyanlık’ın Romalılar tarafından resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düşünce dinî olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirmiştir.

Hıristiyanlık’ın ortaya çıktığı yıllarda, iki farklı dünyanın, yani Sâmî Dünyası ile Yunan-Roma Dünyası’nın dinî ve felsefî birikimlerinin uzlaştırılması gerekmiştir; aslında bu, inançlılar açısından bakıldığında kaçınılmaz bir görevdir; çünkü Roma İmparatorluğu’nu oluşturan bu iki önemli geleneği, uygun bir biçimde kaynaştırmadan toplumsal düzeni sağlamak ve dolayısıyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek olanaklı değildir. Burada baskın olan veya süreç içerisinde baskınlaşan birikim, Sâmî Dünyası’nın birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, olduğu gibi benimsenmemiş, Hıristiyanlık’ın ilkeleri ile bağdaşabilen veya bağdaşmasa da bağdaşırmış gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kısmen alınmış, diğerleri ise atılmıştır.

Düşüncede dinîleşme sürecinin sonunda, Eskiçağ’ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan “doğru bilgi arayışı”, son dönemlerinde ve bütün Ortaçağ’da yerini “doğru davranış arayışı”na bırakınca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bağlı olarak bilim de değerini ve önemini yitirmiştir; çünkü şurası açıktır ki bilimsel etkinliğin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili değil, theoria ile ilgilidir ve dolayısıyla bir insanın nasıl davranması gerektiğine ilişkin herhangi bir yargı içermez.

Ortaçağ’da bilim, çeşitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarıda belirtmiş olduğumuz neden yüzünden Batı Dünyası’nda eski değerini yitirmiştir ama tamamen unutulmamıştır; bilimin unutulması veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen işlevsiz kalması olanaksız görünmektedir; çünkü hem insan aklının işleyiş biçimi ve hem de insan toplumlarını gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, şu veya bu biçimde, şu veya bu miktarda bilimsel etkinliği kaçınılmaz kılmaktadır.

Ortaçağ’da da böyle olmuş, Yunanlıların bilimsel bilgi birikimlerinin hiç değilse bir kısmı, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasında manastır ve kilise okullarında okutulmuş ve öğretilmiştir; ancak Batı Dünyası açısından bakıldığında, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkıda bulunulmadığı ve bilinenlerin büyük bir kısmının tamamen unutulduğu da doğrudur.

Ortaçağ’da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiştir ve Özellikle Aristoteles’e karşı büyük bir güven duyulmuş ve akıl ve inanç uzlaştırmasına yönelik çalışmalarda Platon’dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hıristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi’nin resmî felsefesini oluştururken bu filozofun izinden gitmişlerdir.

Ortaçağ’ın son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doğa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve değerlendirilmiş ve bilimsel araştırma, Aristoteles’in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiş olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios’un, insanbilimlerinde ise Galenos’un otoritesi tartışılmazdır.

Ortaçağ Hıristiyan Dünyası’nı anlatırken çok sık kullanılan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcüğünden gelmektedir ve “okulcu” anlamını taşımaktadır. Ortaçağ’daki bütün düşünsel etkinlikler, bu sıfatla nitelendirilmiştir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçağ’da ruhbanları yetiştiren manastır ve katedral okullarında yürütülmüş ve geliştirilmiştir.

Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransız düşünürü olan Petrus Abaelardus’un Sic et Non (Evet ve Hayır) adlı yapıtında açık bir biçimde anlatılmıştır. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düşünceleri karşı karşıya getirilir; uzlaştıkları ve uzlaşmadıkları noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslında uzlaşmakta oldukları gösterilmeye çalışılır.

Bu uzlaştırma işlemi, gerçekte pek de kolay değildir; aynı konuyu açıklamaya çalışan uzlaşmaz görüşler karşısında, Ortaçağ düşünürleri çoğu kere çaresiz kalmışlardır; meselâ Evren’in yaşı sorununu ele alalım: Acaba Evren, Aristoteles’in belirttiği gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitapların bildirdiği gibi belirli bir anda Tanrı tarafından 7 gün içinde yaratılmış mıdır? Bu iki görüşü, birbirleriyle uzlaştırmak olanaksız gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya diğeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandırıcılığı ve otoritesi sarsılacaktır. İşte Ortaçağ düşünürleri, en büyük düşünsel sıkıntıları ve bunalımları, uzlaştırma ilkesini benimsemiş olmalarına rağmen, bu tür uzlaşmaz görüşlerle karşılaştıklarında yaşamışlardır.

Ortaçağ düşüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandırma girişimlerini, varlığın belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine değil, bütün varlığa yöneltmiştir; Tanrı ya bütün varlığın yaratıcısı ve yöneticisi (varoluş nedeni) ya da bütün varlığın bizzat kendisi olarak algılandığından, düşünsel araştırmaların konusunu, doğrudan doğruya Tanrı oluşturur.

1. Erken Ortaçağ

Romalıların dini çok tanrılı, ilkel bir dindi ve Romalılar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. En önemli tanrıları, bir savaş tanrısı olan Mars’tı; bir savaş kazandıklarında bu Tanrı için törenler düzenlenir ve bütün Roma halkı bu törenlere katılırdı.

Hıristiyanlık Ortadoğu’da ortaya çıktı ve kısa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike oluşturmaya başladı; çünkü Hıristiyanların başka bir dine girmeleri yasaktı ve bu yasak, Roma İmparatorluğu’nun birlik ve bütünlüğünü bozuyordu. İşte bu nedenle Hıristiyanlık’ı kabul edenler, önceleri tutuklandılar; büyük işkencelere uğradılar; ancak Hıristiyanlık, yüzlerce yıldan beri ihmal edilmiş olan yoksul kitleler arasında süratle benimsendiği için yayılmasını sürdürdü.

Diğer taraftan, Roma İmparatorluk’u, bir çöküş süreci içine girmiş ve Kuzey’den gelen kavimlerin saldırıları sonucunda siyasî gücünü yitirmeye başlamıştı. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hıristiyanlarla anlaşmak mecburiyetinde kaldılar ve İmparator Konstantin, 312 yılında Hıristiyanlık’ı Roma’nın resmi dini olarak kabul etti. 326′da, İmparatorluk’un başkentini, Roma’dan Byzantion’a taşıdı ve sonradan Konstantinopolis (İstanbul) adıyla tanınan bu şehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini attı.

Bu tarihten sonra, Yunan ve diğer Ortadoğu dinlerinin direnmesine rağmen, Kilise gittikçe genişledi ve güçlendi; ancak birtakım hizipler birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlarıyla ilgili olarak farklı görüşler ortaya çıktı.

İsa’nın doğasına ilişkin tartışmalar zaman içinde daha da gelişmiş ve sonuçta birbirlerine karşıt görüşler ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık bölünmeye başladı.

Büyük bir gelişme göstermiş olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karşısında, kendi inançlarını savunmanın güç olduğunu gören Hıristiyan din adamları, Yunan uygarlığının kalıntılarını silmeye çalıştılar. Hoşgörüden yoksun Kilise Babaları, kendi alanlarının dışına çıkarak, Hıristiyanlık adına bilim ve felsefeye saldırdılar ve din, bilim ve felsefe çatışmalarına yol açtılar. Doğaya yönelik araştırmalarında, akıl ve bilimin rehberliği yerine Kutsal Kitab’ın rehberliğine sığındılar; meselâ Yunan astronomlarının yüzyıllar boyunca oluşturdukları bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü’nün bir tepsi gibi düz olduğuna ve yarımküre veya çadır biçimindeki Evren ile çevrelendiğine inanmaya başladılar.

Tedavi amacıyla hastaneler açmışlar; ancak bilimsel tedavi unutulmuş ve bunun yerini dinî tedavi almıştır. Din adamları, kutsal bir güce sahip olduklarını ve dua yoluyla hastaları iyileştirebileceklerini savunmuşlardır.

Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kişilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adlı bir kadın matematikçiyi, İskenderiye Kilisesi’nde öldürdüler (415) ve İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktılar. Daha sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin son ışığı olan Akademi’yi kapattılar (529).

2. Yüksek Ortaçağ

Bu dönemin bilim tarihi açısından en önemli gelişmeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakından ilgilenen tarikatların kurulmuş olmasıdır.

*Üniversitelerin Kuruluşu

Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yüksek eğitim ve öğretim, katedral okullarında yapılıyor ve papazlar tarafından yürütülüyordu; Skolastik Düşünce bu okullarda üretilmiş; on ikinci yüzyıl sonlarında üniversiteler ortaya çıkıncaya kadar bu okullar Batı’daki en önemli kültür merkezleri konumunda olmuşlardır. Bilimsel konulara karşı entelektüel ilgi buralarda oluşmuş ve çeviri etkinliğine bağlı olarak gitgide gelişmiştir.

Eski bilgeliğe karşı duyulan saygı büyük bir şekilde artmıştır; ancak, zamanla bu dinî eğitim ve öğretim kurumları eski önemlerini yitirdiler ve bunların yerine başka bir kurum ortaya çıktı.

1000 yılında, İtalya’nın Bologna şehrinde, hukuk öğrenmek isteyen öğrenciler, kendilerine bir çeşit öğrenci loncası kurdular ve bu loncaya da Universitas adını verdiler; bir yüzyıl sonra, Bologna Üniversitesi’ne tıp ve felsefe fakülteleri de eklendi.

Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, ve Paris Üniversiteleri izledi. Her üniversite, ilâhiyât, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dö

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy