‘do a’ Arama Sonuçları

Bilim, Yani Sorunlara Akılcı Görüşle Yaklaşım, Atatürkçülüğün Diğer Bir İlk

Bilim, yani sorunlara akılcı görüşle yaklaşım, Atatürkçülüğün diğer bir ilkesidir. Atatürkçülüğün bütün ilkeleri temelde bilim ve gerçekçililikten kaynaklanmaktadır; diğer bir ifade ile Atatürk atığı her adımda bilimden yardım almıştır ve bilim doğrultusunda hareket etmiştir.

Atatürk, Türk milletini geri bırakan nedenleri araştıran, bulan ortadan kaldırmaya çalışan bir önderdir. Atatürk’e göre , son asırlarda Türk milletini geride bırakan kurumlar vardı. Bu kurumlar sanata bilime yer ve önem verilmesini de engelliyorlardı. Oysa sanatın hakimiyetine ve bilimin rehberliğine uymadan ilerlemek, gelişmek ve çağdaş uygarlığa ulaşmak mümkün değildi.

Atatürk’ün tüm eylemlerinde sanatın hakimiyeti ve bilimin yol göstericiliği vardır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın akıl ve bilim esaslarına uyularak kazanıldığını söyler. Atatürk’ün devlet ve toplum hayatında yaptığı yeniliklerin temelin de, sanat ve bilim yerleştirilmiştir.

Atatürk, batı medeniyetinin sanat ve bilimle ulaşılan, evrensel bir medeniyet olduğuna inanıyordu. Atatürk, Türk milletinin iyi, güzel ve doğruya olan özlemini hissediyordu. Bu yüzden de, batı medeniyetini almak, ulusal bünyeye uydurmak zor olmamıştı.

Sanat ve bilicilik; boş inançları, hurafeleri, ön yargıları reddeder. Sanat ve Bilimcilik ilkesi, aklın hakimiyetini, yani olayları akılla değerlendirmeyi ve bilimin rehberliğini benimser. Bilime inanmayı bilimsel düşünmeyi amaçlar.

Çağdaş batı ülkeleri modern araçlarla ulaşım sağlarken ; biz ilkel araçlarla ulaşımda direnemeyiz. Onlar. Modern makinelerle tarım yaparken ; biz kara saban, orak, tırpan, döven , tırmık , dirgen … gibi basit araçlarla tarım yapmaya devam edemeyiz. Onlar , en yeni ilaçlarla tedavi olurken ; bizler muska ile üfürükçülerle tedavi olmayı sürdüremeyiz. Öyleyse, sanata ve bilimciliğe gereken yeri ve önemi vermek zorundayız. Yoksa, sanata ve bilime önem verip, çağdaş uygarlığa ulaşan milletlerin oyuncağı olmaktan kurtulmalıyız.

Atatürk’ün bilim ve sanata verdiği önemi “hayatta en hakiki mürşit ilimdir ,fendir “ sözünden anlıyoruz. Atatürk hayatı boyunca Türkiye’nin ve Türklerin çağı yakalaması için uğraşmıştır. Buda acak bilim ve senetla olur.

12 Temmuz 2007

1]platon’un Yaşamı

1]PLATON’UN YAŞAMI

Platon mö.428 yılında Atina’da doğdu.Solon ve Pisistratus ile çok zengin politik ilişkileri vardı.Platonun ailesi ise 4 kişiden oluşuyordu: anne Perictone,baba Ariston,ağabey Glaucon ve kızkardeş Potone.Ailesinin mirasına sahip çıkarak bunu politik yaşamı için tahsis etti.Plato’nun doğumundan birkaç yıl önce başlayan PELOPONEZ savaşları,Platon 20 yaşındayken ATİNA İMPARATORLUĞU’nun gücünün azalmasına yol açmıştı.Savaştan sonra öfkeli tutucuların dini duyguları Platonun akıl hocası Socrates’in idamına neden oldu.Bu olaylar Platonun hayatında hep bir iz olarak kaldı.

Platon gençliğinde,filozof olmadan önce sadece şiir sanatı ile meşgul oluyordu.Socrates ile tanıştıktan sonra soruşturmalarını “erdemin sorusu” etrafında yönlendirdi.Soylu karakterlerin formu herşeyin önündeydi.Bu Platonun zekasının işaretiydi çünkü o metafizik ve epistomolojide ahlakı ve politik tahminleri buldu.Platon için düşündüğümüz ve algıladığımız şeyler, nasıl hareket ettiğimizi yönlendiren etkenlerdir.Platon filozofik hayatta bişey olmaya ,temelde mutlu olmaya öncülük ettiğine inanıyordu.

Çok sevdiği Socrates’in ölüm ile cezalandırılmasından sonra politika ile uğraşmaktan vazgeçti ve Atina’yı terketti.MÖ.386 yılında Atina’ya tekrar döndüğünde felsefe dersleri vermek üzere bir okul açtı.Okulun adı “AKADEMİA”’dıydı ve yetenekli gençlere parasız felsefe dersleri veriyordu.Tekrar Atinadan ayrıldı ve mö.360 yılında Akademia’ya geri döndü. Burdaki derslerine devam etti ve 1.SYRAKUZA serüveninden sonra yazdığı “Devlet” adlı yapıtının gerçekleşmeyeceğini anlayarak “YASALAR”adlı eserini yazdı.Platon,mö.347 yılında öldü.

2]PLATON’UN DEVLETİNİN TANITIMI

Platon’un devleti,onun en uzun,aynı zamanda hukuk için istisna ve kesinlikle en iyi çalışmalarından biriydi.Modern metafiziğe neredeyse yaklaşıyordu.Devlet adamları ve politiları çok idealdi ve devletin kuruluşunu kurallarla çok açık belirtiyordu.Fakat diğer Platon diyaloğları aynı geniş bakış açısında ve aynı kusursuz stilde değildi.Diğerleri eşit dünya görüşü göstermiyor yada bu düşüncelerin birçoğu-ki yeni oldukları kadar eskilerdi- bir dönem insanlarını değil herkesi kapsıyordu.Diğer yazılarında olmayan hayat ve şüphe hakkında bir soruşturmaya yada psikoloji ile politikaya bağlamaya çalışıyordu.

Devlet diğer grup diyologların merkezini oluşturuyor ve psikoloji ile ilgilenen tüm düşünürlerin ulaşabilecekleri en yüksek noktaya ulaşıyordu.Platon Yunanlılara aitti;aynı Bacon’un modernlere ait olduğu gibi.İkisi de bilgi metodunu düşünülebilir ve tartışılabilir kılmıştı hemde daha farkedilmemiş bilim olan felsefenin özüne inerek.

Platon dünyanın gördüğü en büyük metafizik dehasıydı ve onda diğer filozoflarda olmayan gelecek bilgisini görme yeteneği vardı.Felsefe bilimi birçok düşünce malzemesini Platon ve Sokrates’ten aldı.Tanımlamanın prensipleri,yalanlamanın yasaları,bir düşüncenin veya bir ırkın,olaylar ve öz nitelik karşısında ayrılması,bunların hepsi Platonda keşfedildi.

Devlet,3 bölüm içinde geniş dizaynlara –ki bunlar ideal Atina tarihini içerir-ve politik _psikolojik felsefelere sahipti.Platon –tekrar belirtelim ki- bir kaptan ve lider olarak onu izleyenlerin önderi olmuştu.Devlet’in içinde orijinal CİCERON’UN DEVLETİ,AUGUSTİN’İN TANRININ DEVLETİ, THOMAS MORE’UN UTOPYASI ve birçok düşünce devletinin modeli olmuştur.

3]PLATON’UN DEVLETİNİN ARGÜMENTLERİ

Devletin argümentlerini ilk başta adalet sonrası araştırma,doğa hakkında araştırma-ki ilk önce Cephalus’ta gizlenmişti-,daha sonra herkesçe bilinen temel ahlak kurallarının Socrates ve Thrasymachus tarafından tartışılması,soyut kavramların Glaucon ve Adeimantus tarafından indirilmesi ve bireysel ve görünmeyen tekrar çıkarımların Socrates tarafından yapılması olarak sıralanabilir.

İlk önemli kural eğitimdir.Bunun altı eski Helen modelinde çizilmişti.Eski helen için eğitimin oluşturulması,din ve ahlak içinde geliştirilmesi önemlidir.Bunu meydana getirmede ise müzik ve jimlastik’e başvurulur.Müzikte önemli olan büyük ve düzenli bir harmoni,jimlastikte ise çocukluktan başlayan beden eğitimi ve yaşa göre düzenlenmiş alıştırmalardır.Bu yüksek düzeyde devleti yaratır ve devletin ilk önemli kuralı ortaya çıkar:”KİMSE DEVLETTEKİ HİÇBİRŞEYİ KENDİNİN DİYE ADLANDIRAMAZ”.Daha sonra ise “ÇOCUKLAR FİLOZOFTUR” ve “FİLOZOFLAR KRALDIR” gibi yüksek eğitim,entelektüel bir bakış açısı-ki bu ahlaki ve dinsel değerlerle desteklenir- içeren kurallar gelir.Bu tür bir devlet dünyada kolayca farkedilir ve hızlıca soysuzlaşır.bunun diğer önemli nedeni ise evliliğe ve aile hayatına verilen önemdir.Evlilik ve bu kurum insanları-daha doğrusu koruyucu sınıf ve filozofları-aile bağlarına ve özel mülkiyete alıştıracağından yok derecede azaltılmış, başka bir değişle daha sonra değinileceği gibi önemi azaltılmıştır.

Kitabın bölümleri-hepsi kısa ve küçük bölümler- Platon’un yaşamının bir özeti gibi duruyor.Doğal bölümler 5 tanedir:

1)BİRİNCİ BÖLÜM:

Kitap1 VE kitap2’nin yarısı şu parağrafla başlar:”BEN GLAUCON’A VE ADEİMANTUS’A HER ZAMAN SAYGI DUYDUM”. İlk kitap popüler ve adalet ırklarını yalanlama-bazı önceki diyoloğlarında olduğu gibi-ve kesin bir sonuca bağlamadan sonuşlandırma hakkında.Genel kanıya göre adaletin doğası,sorular ve cevapları yeralıyor.Adalet nedir? Görünür ve uygulanabilir mi?Bu sorular tartışılır.

2)İKİNCİ BÖLÜM:

2.kitabın diğer yarısı,3.ve4. kitapların tamamını kapsar.Bu bölüm hemen hemen ilk devletin oluşumu ve ilk eğitim ile ilgilidir.

3)ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

5-6-7.kitapları kapsar.Burda ise filozof adaleti getiren,adaleti sağlayan olarak,2.devletin kominizm kuralları ile filozoflar tarafından kurulması yer alır.İyi ideası ve sosyal-politik olaylarda oynadığı rol anlatılır.

4)DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

Bu bölümdede bireysel devletlerin versiyonları,bu devletleri kimlerin başarıya ulaştırdıdığı ve zevkin doğası ile bireysel adamların yani zorba rejimlerin kuralları ve analizleri anlatılır.

5)BEŞİNCİ BÖLÜM:

10.kitaptan oluşur.10.kitap tüm bölümlerin tekrarı gibidir.Filozofluğun sanatı ile ilgili olan herşey başarıya ulaşır.Halk halinden memnun olarak gösterilir ve bölümlerin tümünde sorulan soruların ve cevaplarının doğru olduğuna işaret edilir.

4]DEVLETİN KARAKTERLERİ

Devletin temel karakterleri Cephalus,Polemarchus,Thrasymachus,Socrates,

Glaucon ve Adeimantus.

Cephalus sadece girişte görünüyor.Polemarchus 1. kitabın sonunda ortaya çıkıyor.Thrasymachus 1. kitabın sonunda sessizliği azaltıyor.Ana tartışma ise Socrates,Glaucon ve adeimantus arasında geçiyor.

Bir gruba ait olan Lysias(hatip)ve Euthydemus,Cephalus’un oğlu ve Polemarchus’un ağabeyi ve bir bilinmeyen Charmantides.Bunlar sessiz konuşmacılar ve ayrıca Cleitopon-o Thrasymachus’un bir arkadaşı-‘da bu grubun elemanlarıdır.

Cephalus evin patriği,fedakarık yapmak ile meşğul olmuş,kendi ile barışık bir hayat sürmüş.Yaşlı adam modeli olmuş,örnek gösterilmiştir.O dünyanın şeklini(hemen hemen)çizmeye çalışmış ve kendini geçmişten kurtaramamış.Socrates’in onu ziyaret etmesini çok istemiş,yeni jenerasyonun şiir sanatını merak etmiş,hayatını iyi geçirdiğini düşünüp bununla mutlu olan bir insan.O,devlette hiçbirşey söylememiş çünkü bütün aklı para ile absorve edilmişkarakterlerden sadece birtanesidir.

Onun oğlu Polemarchus açıksözlü ve gençliğin coşkunluğundan uzak bir insandı.Socrates’i güç ile alıkoymak için,çocuklar ve kadınlar hakkındaki konularda çok soru sormuş.Cephalus gibi o da görüşlerine limit koymuş ve prensiplerinden çok hayatın kuralları olan,herkesçe bilinen ahlak aşamalarını temsil etmiştir.Bundan sonra ise bişey söylememiş(söyleyecek bişeyi olmamış)cevapları ise Socrates’in diyoloğlarından kendisi çıkarmıştır.O henüz etkili sofistlikte Glaucon ve Adeimantus kadar tecrübe sahibi olamamış ve onları yalanlamak zorunluluğu hissetmiş,bunda da çok dikkatli davranmıştır.Çünkü o henüz Socratesliğe ve dielektiliğe hazırlık aşamasındaydı.Cephalus ve ailesi Syracusan kökenliydi ve Thurii’den Atinaya göçetmişlerdi.

Thrasymachus-biz onu Phaedrustan önceden hatırlıyoruz-sofistliği cisimleştiren biriydi.Sofistler hakkındaki Platon’un görüşlerine göre o bazı kötü karakterlerden biriydi.Kendini beğenmiş ve agrasif bir kişiliği vardı.Nutulkarı redederdi-kendi ödemediği sürece-ve kaçınılmaz Socrates’ten kaçmaya çalışırdı.Ama bu saf çocuk uzağı göremediği için bir sonraki hareketi (Platonik etkiyi kullanma)bilemiyor ve hep susmak zorunda kalıyordu.

Ne zaman Thrasymachus susturuldu o zaman ortaya Glaucon ve Adeimantus sahneden belirdi.İlk önce yunan tradejilerinde olduğu gibi bu karakterler tanıtılıyor.Glaucon,coşkun bir genç, zevklerin adamı,o halkın bilinen gerçekleri ve hayvanların ırklarını düzeltmekle ilgilenen genç bir yaşam sahibi.Müzik ve sanatı seven ve bunların hepsinde tecrübe sahibi biri olarak karşımıza çıkıyor.O çok hızlı ve etkili ve henüz kader ve gerçekler hakkındaki görüşlerini yitirmemiş.

Adeimantus’un karakteri derin ve ciddi özellikler taşıyor.Bulduğu objeler ağzının içinde saklı.Glaucon ise daha açık oyununu oynuyor.Adeimantus,dünya hakkında olgun hükümler vermiş.2.kitapta Glaucon,adalet ve adaletsizlik sonuçlarına bakılmaksızın incelenmeli dediğinde de Adeimantus onlara sonuçları hatırı ile bakılması gerektiğini işaret etmişti.Bunun nedeni olarakta 4.kitabın başlangıcında Socrates’in sivillerin mutluluğunun 1.değil 2.planda önemli olduğunu direkt önemli olan şeyin iyi bir devletin sonuçları,akibeti olduğunu söylediği örneği göstermiştir.Kitabın sonunda din ve mitoloji hakkındaki tartışmada Adeimantus savunan fakat Glaucon önemsiz jestlerle bunu kıran ve konuşmayı hafif tonda musik-jimlastiğe yönelten taraf olmuştur.

Platon’un birbirini izleyen karakterlerinde ahlak aşamalarına,eski zaman Atina centilmenlerinden başlayarak,sofist jenerasyonuna ordan da gençliğe uzandığına ve bunların derinliğine indiğine şahit oluruz.Cephalus,polemarchus,thrasymachus gibi diğerleri de seçkinlerdi.Burdan çıkan sonuca görede devlette ve diğer Platon diyoloğlarında asla basit karakterler bulunmamıştır.

5]PLATON’UN DEVLETİNE GİRİŞ

A)GENEL BAKIŞ

Platon genelde ilişkili kısa parçalar yazar:Euthyphro,Meno gibi.Yazılarının tümü içinden uzun çalışma olarak sadece 2 kitabı var:DEVLET ve KANUNLAR.Kanunlar Platon’un 80 yaşında yazdığı son yapıtı.Bu kitap haşin ve totaliter eğilimlerin korkutucu bir şekilde doruk noktasına ulaştığı bir yapıtıdır.Ayrıca bu eğilimlerin hepsi onun genç yaşındaki politika ile ilgili düşüncelerinden ortaya çıkmıştır.Devlet ise Platon’un olgun yaşında ortaya çıkmış en süper eseri olarak değer görür.Düşünce ve stil olarak çok beğenilmiş ve Platon’un evrensel filozofluğunu ortaya çıkarmıştır.

Devletin orjinal adı olan”republic”latin kökenli bir kelimedir.”Res publica”yani devlet meseleleri anşamına geliyor. Yunancada başlığı “politeia”’ydıve anayasa anlamına geliyordu.Ama devlet politika ile başlamıyor.Kitap tipik adalet hakkındaki Socrates diyologları ile başlıyor aynı Euthyphro’da-dindarlık hakkında- ve Meno’da-erdem hakkında-olduğu gibi.

B)DEVLETİN SINIFLARI

Devletin sınıfları 3’e ayrılır:

İ)BESLEYİCİLER SINIFI

İİ)KORUYUCULAR SINIFI

İİİ)YÖNETİCİ KADRO

İ)BESLEYİCİLER SINIFI

Platon’a göre insanlar tek başlarına gereksinimlerini karşılayamazlar.Yani birey olarak yaşamdan onları toplum olarak yaşamaya,herbirinin zorunlu gereksinimleri ve ihtiyaçları itmiştir.İnsanlar biraraya geldiklerinde ise İŞBÖLÜMÜ ortaya çıkarki buda zaten modern devletin doğuşu demektir.

Fakat insanlar doğuştan farklı ve tek bir iş için yaratıldığından tüm insanların dünyaya gelme amacı ve yapacağı iş farklıdır.İşte tam burda Platon’un toplumu 3’e ayırdığına ve ilk olarak sadece bedenleri ile iş gören ama kafaları çalışmayan bir sınıftan bahsettiğine tanık oluruz.Bu sınıf doğuştan hangi işte yetenekli ise o işi yapmalı,kendi işi dışındaki hiçbir işte çalışmamalı,ilgilenmemelidir.

Platon bu sınıf insanlarını devlet işlerine müdehale edemesinler diye “metaller mitosu”adı altında onun “beyaz yalanlar”diye adlandırdığı bir mitostan bahseder.Bu mitosa göre tanrı insanların mayalarına altın,gümüş,demir ve tunç metallerinden katmıştır.İşte buna göre sınıf belirlenmektedir.Tanrı önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır.Onlar bunun için baş tacı olurlar.Koruyucu olarak yarattıklarının mayasına gümüş,çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına ise demir ve tunç katmıştır.Bu insanların çocuklarının mayaları da ebeveynlerinki gibi olacaktır.Arada farlı doğan olabilir bu çocuklar mayalarındaki metale göre bulunması gereken sınıfa yerleştirilirler.Platon mayasında demir ve tunç olanlar bir gün önderlik ederlerse şehrin yokolacağını,bunun bir tanrı buyruğu olduğunu söyler.

Burdanda anlaşılacağı gibi sınıfların görevlerini yapmamalarını ve başka işlerle meşgül olmalarını hatta devlet işlerine karışmalarını önlemek için mitosa yani insan üstü güçlere başvurur.Bu şekilde herkes kendi işini yapacak,hangi işte usta ise onunla uğraşacak ve en güzel şekilde yapması sağlanacaktır.

İİ)KORUYUCU SINIF

Toplumun varlığını korumak bir yandan da yeni topraklar elde etmek için savaşacak yürekli,güçlü ve çevik bir sınıftan bahseder.Bu mayalarında gümüş metali bulunan sınıftır.Gördükleri iş önemli olduğu için onlara da besleyici sınıf gibi yalnız büyük bir özen ve sanat isteyen kendi işleri ile uğraşmalarını öğütler.Bu gruptaki insanları koca bir grubu oluşturan besleyici sınıfından yaradılış bakımından filozof,olgun,çevik ve güçlü olmasına göre ayırtediyor.

Bu sınıfın eğitimi çocukken başlıyor.Eğitim aracı olarak müzik ve jimlastiği öneriyor.Sözlü sanat olarak masalı ama uydurma olmayan,genç beyinleri karıştırmayan tanrıyı ve iyileri övenleri seçiyor.Diğer türleri devlete zararlı buluyor ve kabul etmiyor.müzikte ise kişiyi yumuşatan onu pasifliğe sürükleyen klasik makamları özelliklede “lidya” makamını yasaklıyor.Platon sıkı bir beden eğitimi ve edebiyat eğitimi ister.Koruyucu sınıfın eğitimi,devlette en kesin şekilde açıklanmış olan eğitimdir.Koruyucu sınıf “ateşli şehir”ile ortaya çıkıyor.Bu ateşli şehir tanımı Glaucon’un eseridir.”sen bu adamlara ziyafetlerini lezzetsiz olarak veriyorsun”(devlet372c).Bu Glaucon’un ideal devletin gelişmesi için filozof sorunlarına yaklaşma biçiminin bir çeşit fantezi olduğunu gösterir.Bunun ışığında Socrates’in oluşumu meraklıca zevk ve lüksleri fantastik devletinde arzuedilir bir şekilde bırakıyor.

Koruyucu sınıf mal mülk edinmeden otoritede yoksulluk içinde yaşamak zorundadır.Bu politik tarihte ilk ciddi neredeyse KOMİNİZM’e benzeyen öneridir.Bu sadece koruyucu sınıf için başvurulacak yoldur.Bu bugun için de politikacılar tarafından başvurulan bir yoldur ve kötü görünmemektedir.

Koruyucu sınıf ailesini otorite içinde sahip olur.Çocuklar otorite içinde büyürler ve gerçek ailelerinin kim olduğunu bilmezler.Bu çocuklar rastgele seçilmezler.Bunlar en iyi üretilmiş döllerden üretilirler.Plato bu soğuk kanlılığın bu sınıfa çok fazla geldiğini farkeder ve bu ürünlerin birçoğundan onlardan saklanmasını önerir.Her yıl üretim komitesinden sonra seçimler gizlice yapılır,bu bir verimlilik festivaline dönüştürülür.Herkes isimler içinden seçim yapar,bunu yazar ve bu iyiler içinden yapılan seçimdir.Plato bunu “asil yalan “olarak nitelendirir ve bu üretim komitesinin piyangosudur.Bu nazi almanyası gibi bir ırk yaratma işlemidir ve Platon’un bunu saklı tutması sürpriz değildir.

Bu 2 rahatsız edici öneriden sonra,Platon çok ilginç bir şey dada önerir.5.kitabın başında Adeimantus Socrates’in ilgisini bir şeye çekti:çocukların otorite tarafından koruyucu olarak yetiştirilmesi ve bu grup içinde kadınların da koruyucu olabilecek gibi görünmesi.Platon bundan çıkmakta tereddüt eder ve kadınların da koruyucu olabileceğini söyler.Kadınlar da aynı ruh parçasına,aynı ilgi alanlarına,erdeme ve kişisel özelliklere sahiptir.Çocukların otorite içinde büyümesi,kadınların bu konuda görevli olması anlamına gelmemektedir.Kendi mesleklerinde yerlerini almakta serbesttirler.(erkekler gibi)Eğer savaşta kadınlar erkekler kadar güçlü değillerse,savaşın ön safhasında bulunmazlar ama savaşta bulunurlar.Çıplak atlerler konusunda kadınlar da aynı şekilde eğitim yaparlar ki bu erkekler için bile o zaman şok edici bir öneridir.

Son olarak Plato üretim programında doğan çocukların hepsinin zeki olamayacağını farkeder.Bu çocuklar seçkin filozof statüsüne ulaşamazlar ama bu sınıf içinde bu kısım azınlıktadır.

iii)YÖNETİCİ KADRO

Bu sınıf koruyucu sınıf içinden seçilen zeki kişilerin yıllarca süren zorlu eğitim sonucunda seçilmiş kişilerden oluşur.bu kişiler sadece insan değil artık birer tanrısal varlıktır.Platon bu tanrısal kişilerin asil soylular(aristokrat) sınıfından çıkacaklarını söyler.Burdan da Platon’un eşitsiz adalet anlayışı ortaya çıkmaktadır.

Platon’un devletinde 4 erdem vardır:1)bilgelik 2)yiğitlik 3)ölçülülük 4)adalet.Bilgelik yöneticilerin erdemidir.Yiğitlik koruyucuların, ölçülülük hem koruyucuların hem de yöneticilerin erdemidir.Besleyiciler sınıfının ise kendine özgü bir erdemi yoktur.

C)DEVLETTEKİ YÖNETİM ÇEŞİTLERİ

Platon devletin sonlarına doğru olması gereken ideal devletten olanlara doğru bir inceleme yapar.Yasaya inançla bağlı olan tek kişinin yönetimi olan monarşi 6 yönetim içinde en iyi olanıdır.Ama bu tekin yönetimi yasasız ise yani tiranlıksa,en kötüsüdür.Az sayıda kimsenin yasaya bağlı (toplum çıkarlarını gözetmek şartıyla)

2. en iyi yönetimdir.Az sayıda kimsenin yasasız yönetimi olan oligarşi,kötülükte tiranlıktan sonra 2. gelir.Çokluğun yönetimi olan demokrasi en az etkili yönetimdir.Sınıf çıkarlarını değil de toplumun çıkarını kollayan yazılı demokrasi yasaya bağlı yönetimlerin en az iyi olanıdır.Yasasız demokrasi ise kötüler arasında en az etkili olanıdır.

6]PLATON’UN DEVLETİ İLE MORE’UN ÜTOPYASININ KARŞILAŞTIRMASI

Thomas More’un Utopia’sıyla Platon’un Devlet’inin bir çok farklı yönleri vardır. Bunlardan bazıları:

- More’un Utopia’sında ailenin kutsal bir yeri vardır ve aile toplumun temelidir.Herkes eşini seçip evlenmekte özgürdür ve bu yüzden aile bağları çok kuvvetlidir.Bu kuvvetli bağa yöneticiler de önem verir.Yöneticilerin aldatan eşe verdiği ceza köleliktir.Platon ‘da ise; aile bağları yok denecek kadar azdır.Kadınlar koruyucuların ortak malıdır ve yöneticiler kimin kiminle çiftleşeceğini önceden saptarlar.Bunun amacı mükemmel ırk yaratmak arzusudur.Bu özelliğe yakın tarihteki Nazi Almanyasında da rastlayabiliriz.

Thomas More mutluluğun gerçekleşebileceğine inanır.Bütün erdemlerin ve davranışların amacı keyiftir. Platonda da mutluluk esastır ama tüm toplumun mutluluğu bireylerin mutluluğundan daha önemlidir.

More demokrasiye inanır.Platon ise demokrasiyi devlet sınıflarının içinde en etkisiz olarak gösterir.Demokrasi hem en iyi hem de en kötü sınıf sıralamalarının sonunda gelir.

More için değer bakımından her insan eşittir.Onda Platon’da olduğu gibi”metaller mitosu” yoktur.Devlette ise bu mitos kullanılarak insanlar arasında değer farklılığı yaratılır.

More’un Utopia’sında sınıf ayrımı yoktur. Ortak mülkiyet esastır.Platon ‘da ise sınıf ayrımı çok belirgindir.Her sınıf kendine verilmiş işi yapmak zorundadır ve bu iş dışında başka işle ilgilenmesi yasaktır.Sınıfların bu ayrıma karşı çıkmamaları içinde “beyaz yalan” diye nitelendirilen “metaller mitosu” kullanılır.

Utopia’lılar savaşı hayvanca görürler ve savaşın sonunda kazanılan zaferi şerefsizlik sayarlar.Bu yüzden Utopia’lılar savaşa kendilerini karıştırmaz kiralık asker tutarlar.Platon’da ise sırf iyi savaşçı ırk yaratmak için kura’da hile yapılır ve iyi döllerin çiftleşmeleri sağlanır.

Utopia’da mezhep farklılığı olmasına rağmen bütün mezhepler birbirlerine saygı gösterirler ve bütün herkes ortak bir yaratıcının varlığına inanırlar.Bu tanrı onların dilinde “MİTHRA” dır. Platon’da ise tek tanrı yerine tanrılar vardır

PLATON’UN ESERLERİ

-APOLOGY

-CHARMİDES,YADA TEMPERENCE

-CRATHYLUS

-CRITIAS

-CRITO

-EUTHYDEMUS

-EUTHYPHRO

-GORGIAS

-ION

-LACHES

-LAWS

-LYSIS,YADA FRIENDSHIP

-MENO

-PARMENIDES

-PHAEDO

-PHAEDRUS

-PHILEBUS

-POLITICUS,YADA STATESMAN

-PROTAGORAS

-THE REPUBLIC

-THE SEVENTH LETTER

-SOPHIST

-SYMPOSIUM

-THEAETETUS

-TIMAEUS

PLATON’UN ESERLERİ

-APOLOGY

-CHARMİDES,YADA TEMPERENCE

-CRATHYLUS

-CRITIAS

-CRITO

-EUTHYDEMUS

-EUTHYPHRO

-GORGIAS

-ION

-LACHES

-LAWS

-LYSIS,YADA FRIENDSHIP

-MENO

-PARMENIDES

-PHAEDO

-PHAEDRUS

-PHILEBUS

-POLITICUS,YADA STATESMAN

-PROTAGORAS

-THE REPUBLIC

-THE SEVENTH LETTER

-SOPHIST

-SYMPOSIUM

-THEAETETUS

-TIMAEUS

12 Temmuz 2007

-bilim-

-Bilim-

Bilime “ doğayı, özellikle doğaya ilişkin kuram yada beklentilerimizi, sürekli sorgulama etkinliği” yada klasik bir tanım olan “doğayı anlama ve ona hakim olma çabası” diyebiliriz. İnsan için, yaşam çevresi, giderek tüm evreni anlamak köklü bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç bilim öncesi dönemlerde günlük gözlemlerle, basit tahmninlerle yada kişinin kültürel ortamından edindiği hazır bilgi ve önyargılarla karşılanmıştır. Günümüzde bile insanların büyük çoğunluğu benzer davranış içindedir. Bilgi birikimimizin önemli bir bölümü sağduyu düzeyinde kalan bu yaklaşıma borçluyuz. (Bilimin Öncüleri,Cemal Yıldırım – sf:15) Einstein’in söylediği gibi “Tüm bilim, günlük yaşantının bir uzantısıdır”.

Tüm canlılar gibi insanın yaşamını sürdürebilmesi doğal çevresiyle arasındaki uyuma bağlıdır. Ama insanlar sadece uyum kurmakla kalmamış aynı zamanda düşünme, iletişim kurma ve araç yapma gücüyle, doğaya egemen olma sürecine girmiştir. Günümüzdeki üstün teknolojik ve bilimsel başarılara, tarihin derinliğinde, eski taş devrinden itibaren insanın bu yetilerini kullanması ve geliştirmesiyle ulaşılabilmiştir.

-Modern Bilim-

“ Modern bilimin doğuşu insanlık tarihinin belkide en önemli olayıdır. Bir kez bilim, bir araştıma yöntemi olarak insan düşüncesine güçlü bir nitelik kazandırmıştır. Sonra, ortaya koyduğu sonuçlar, ilk uygarlıklara yol açan icat ve buluşlar ölçüsünde önemlidir.” (Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım – Sf: 7). Ayrıca; modern bilimin doğuşu, bugünkü ulaştığımız göz kamaştıran bilimsel ve teknolojik başarıların temelini sağlamlaştırmıştır.

Yukarıda önemini belirttiğimiz, bilim tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen Modern Bilim’in ortaya çıkışını hazırlayan sosyo-ekonomik süreçlere bu bölümde genel olarak yer verilmiştir.

A) (14 – 16.yy ) ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARINI HAZIRLAYAN TOPLUMSAL, POLİTİK VE İKTİSADİ SÜREÇLER:

Modern bilimin doğuşunu ve gelişimini daha analaşılabilir kılmak bakımından, döneme özelliğini veren toplumsaL, politik, ve iktisadi süreçleri incelemek gereklidir. Modern bilimin ortaya çıkışını hazırlayan süreçler -tüm yaşamı tanrısal bir ışık altında gören- ortaçağda oluşmaya başlamıştır.

Ortaçağ

Ortaçağ, MÖ 5.yy’da Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışı ile Türklerin İstanbul’u fethi arasındaki sürece verilen addır. Bu dönemde, üretici güçlerin gelişmesi ile devlet iktidarının parçalanmış olması, kavimler göçü nedeniyle ticaret yollarının kapanmış olması, ticaretin ve para kaynaklarının azalmasıyla, kentler önemini yitirdi. Böylece kentlerden tarım alanlarına göç başladı. Bütün bunlar “Avrupa’da ve Asya’nın bazı yörelerinde soylu toprak sahiplerinin egemenliğine dayanan feodalizmi doğurdu.

Feodalizmle birlikte köleler ve köylüler serflere, büyük toprak sahipleri ise feodal beylere dönüştü. Ve ortaçağ boyunca toplumsal yapının temlini oluşturan feodalizm gelişti. “Feodalizm’de toplum bir piramitgibi örgütlenmiştir. Piramitin en tepesinde yörenin en büyük toprak sahibi yada kralı vardı, altında vergi ödeme koşulları ile toprağı üstlenen soylular ve piramitin en altında ise toprakla alınıp satılabilin serfler yer alıyordu.(Temel Britanica,Cilt :6 – Sf: 272).Kısacası feodal düzene, özel mülkiyetin yeniden şekillenmesi gözüyle bakılabilir.

“ Ortaçağ’da hristiyanlık Avrupa’da tek bir görüş haline geldi ve ortaçağ diyince birleştirici bir güç olarak hristiyanlık akla gelir oldu ” (Sofi’nin dünyası – Sf: 193).Çünkü ortaçağ uygarlığı hristiyan bir uygarlıktı ve bunu temsil eden kilise önemli bir role sahipti. Kilise, hiyerarşik yapılanma ile “Katolik Kilisesi” adını aldı ve ruhani otoritesini benimsetmeye başladı. “ Bu dönemde kilise, tanrı-devlet deyimi ilke özleştirildi” (Sofi’nin dünyası – Sf: 201).Bununla beraber kilise sadece inanışla değil bütün alanlara müdahil olmaya başladı ve bundan bilim nasibini aldı.

“ Ortaçağ’da bilim kilisenin tekelinde, teolojinin buyruğu altına girdi. Bu ortamda daha sonra ortaya çıkan skolastik felsefe’de her ne kadar Aristotales mantığı çevresinde ussal bir dizge idiyse de, temelde, teolojik içerikli bir metafizik olmaktan başka bir şey değildi. Nitekim bu düşüncenin zamanla özgür arayışlara kapalı, olgusal dünyayı anlamaya değil, dinsel dogmaları ispatlamaya yönelik kısır bir geleneğe dönüştü. 16. Ve 17.yy’larda bilimsel atılımlar ölüm cezasıyla sindirmeye yönelen –engizyon- bu geleneğin bir aracıydı”(Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım – Sf: 12)

Din ve büyünün düşünce üzerinde baskısı çok ağırdı. Manastırlar, bir tür üniversite işlevi görüyordu. “Ayrıca üniversiteler de kilise ile fazla içli dışlı olduğu için 16.yy’da ölmeye yüz tutmuş kurumlar haline geldi”(Sosyal Bilimleri Açın, Gulbenkian Komisyonu, Sf: 15). Din dışı bilimsel çalışmalar “pagan”(çoktanrılı, dinsiz) sayılır oldu.

“Yine hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilimler ve bu arada bilim, kilise öğretisini pekiştirdiği oranda himaye gördü. Ortaçağ, bilimsel gelişme bakımından avrupa üzerine serilmiş karanlık bir dönem olarak nitelendirilmiştir. Ancak okul sisteminin bu dönemde gelişmeye ve biçimlenmeye başlamış olduğu için kimilerine göre bu dönem bin yıllık gelişme dönemidir.”Sofi’nin Dünyası, Sf:152)

Ortaçağ Bu Karanlık Dönemi Yaşarken İslam Dünyasındaki Durum

Ortaçağ bu karanlık dönemi yaşarken doğuda yeşeren İslam Uygarlığında ise bilimsel alanda dikkat çekici bir hareketlenme görülür. Arapların, insanlığın bilimsel ürünlerini toplama ve koruma yolundaki çabaları bilim ve düşünce tarihinde önemli bir yer tutar. Bu dönemde Simya (bayağı maddeleri altına ve gümüşe çevirme) alanına yoğunlaşmışlardır. Matematik, fizik ve astronomi alanlarında ise Öklit’in geometrisi ve Batlamyus’un eserleri çevrilmiştir.Sayı sisteminin tamamlanması ile roma rakamalrının yerini almıştır. İbn-i yunus güneş ve ay tutulmaları ile ilgili çalışmalar yapmıştır. İbn-i Sinan özellikle hekimlik alanında önemli bir gelişme halini alan Kanun adlı eserini yazmnıştır. Gazali, astronomi ve cebir alanındaki üstün çalışmaları ile; Ömer Hayyam ise büyük bir şair olduğu kadar, astronomi ve cebir ile ilgili çalışmaları ile tanınırlar.(İslam felsefesi tarihi, Henry Carbin Sf: 131-154)

Yeniçağ

Başlangıçta üretimin düşük olması, az üretilen ürünün ancak üretildiği yuerin ihtiyacını karşılaması ve teknolojik üstülüğün yerini teknolojik durgunluğa bıraktığı bu dönemde tarımsal üretim ile köyler kentlerden üstün hale gelmişti. Ama kentlerde zanaatte hareketlenmelerin ve gelişmelerin başlaması ile, kentlerin önemini arttırmaya başlar. Kentlerdeki zanaatçilerin ürünleri ile köylülerin tarımsal ürünlerini sattıları pazarlar, panayır halini alarak önem kazanır. Bunlarla birlikte para ticareti, sanayi ve bankacılık baş göstermeye başlar.

“Ticari amaçla yapılan üretimin yüksek olması ile bazı kişilerin, tacirlerin (özellikle burjuvaların) elinde büyük servetler oluşmaya başladı. Bu da sermayenin ortaya çıkış koşullarından biri oldu.”(İlkel köleci Feodal Toplum, Sol Yayınları, Sf: 194).Ayrıca haçlı seferlerinin ticaret burjuvazisinin gelişmesini körüklemesi, altın elde etmek için yapıulan buluşlar servetlerin artmasına sebep oldu. Bununla birlikte burjuvalr hak satın almaya ve böylece ayrıcalıklı konum elde etmeye başlarlar.

Sermayenin birikmesi ve ticaretin gelişmesiyle zanattaki üretim yetersiz kalır. Böylece zanaaetten ticarete ve ticarettende manifaktüre geçiliyor. Manikaftür:” uzun süre anlamı belirsiz kalan bu kelime, bir ürünün yapımının parça parça işler halinde ayrı işailere verilmesi ve işçilerin usta başlarının gözetimi altında aynı bşnada yoğunlaşmalarını ifade etmektedir. (uygarlık grameri syf : 418). Üretimi ve sermayeyi artırmak yolu, araç halindeki ticareti amaç haline getirdi.

Ulus Devletlerin Ortaya Çıkışı

Bu anlattığımız kapitalist ilişkilerde ilerleme (özellikle ticaret alanındaki) ve toplumsal – siyasi ilişkilerde gelişme, var olan halklardan başlayarak, ulusların billurlaşması olayını doğurdu. Bu, iktisadi birliğin ve devletlerin siyasal merkezleşmelerinin sonucuydu. Ülkelerin ayrı ayrı bölgeleri arasında iktisadi bağların güçlenmesi, dillerin ve ulusal kimliklerin oluşmasına elverişli koşullar yaratıyordu. Ulus – Devletler, bu bağlamda kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi ile oluştular. Oluşan ulus- devletlerde nüfusun bütün sınıf ve tabakaları, ulustan sayılıyordu. Ama iktisadi ve siyasal bakımdan burjuvazi bu nüfus üzerinde bir egemenlik taşıyordu. (ilkel Köleci Feodal Toplum syf:193)

Coğrafi Keşifler

15. ve 16. yy.larda avrupalılar tarafaından yeni ticaret yollarının, okyanusların ve kıtaların bulunmasına “coğrafi keşifler” denmiştir. Önceleri dini ve ilmi amaçlar taşıyan bu dünyaya yayılma hareketi 15.yy ikinci yarısında açık bir şekilde ekonomik amaçlara yönelmiştir. Yeni çağ avrupasında ticaretin gelişmesi ile paraya ve madenlere olan ihtiyacı artmıştır. Avrupalıların gerek değerli madenlere ulaşmak, gerek ticareti geliştirmek, gerekse kazançlar elde etmek için asya ve avrupa’ ya seferler düzenlemişlerdir. İşte bu çoğrafi keşifler avrupalının dünyasında ve giderek insanlık düşüncesine büyük boyutlar kazandırdı. Okyanus, kıta, uygarlıklar, bitki gibiyepyeni kavramların farkına varıldı. Sosyal düşüncede, bilimde devrimin kapıları çalındı.

Teknik Gelişmeler

Bu dönemdeki önemli teknik gelişmeler pusulanın, barutun, teleskobun ve özellikle matbaanın keşfidir. Çünkü bu keşifler döneme özelliğini veren ve döneme damgasını vuran olaylar olmuştur.

* Pusulanın keşfi ile gemiyle yolculuk yapmak kolaylaşmış ve biraz önce dediğimiz coğrafi keşifler için bir temel oluşturmuştur.

*Barut’un ve top’un keşfi, feodalitenin yıkılışını hızlandırması bakımından dönem için önemli keşiflerdendir.

*Teleskop’un bulunması ile astronomide önemli atılımlar gerçekleşmiştir.

*Matbaanın keşfi ise gerek doğu’nun biligisinin avrupa’ya taşınmasına, gerek rönesans hümanistlerinin fikirlerinin yaymasına ve en önemlisi kilise’nin bilgi üzerindeki tekelinin ortadan kalkmasına katkıda bulunması ile bilimin önünü açaması açısından büyük önem taşır.(Sofi’nin dünyası, Sf:224-225)

Rönesans

Feodalizm’den kapitalizm’e geçiş ile iktisadi ve siyasal mücadelelerin değişmesi, coğrafi ve teknikl gelişmelerin yarattığı sosyo-ekonomik sürecin aktörü burjuvazimin yeni konumu ile; ortaçağın geri-tutucu geleneği arasındaki farklılığın bilim, edebiyat, ve sanatı etkilemesi kaçınılmazdı. Yeniden doğuş anlamına gelen rönesansla kilise’nin gücü giderek azalmaya başladı. Bununla birlikte teolojinin ve skolastik düşünce yerini gerçek bilime, özgür araştırmaya ve öğrenmeye bırakmıştır.

“Rönesans, herşeyden önce rönesans hümanixzmi ile yeni bir insan görüşü yarattu. Rönesans hümanizm görüşü, insanın günaha yatkın yanının tek taraflı biçimde vurgulandığı –tanrıdan yola çıkan- ortaçağ insan görüşüyle taban tabana zıt bir görüştü. Bu görüş insanı sonsuz ve değerli bir varlık olarak gören insan ve dünya ile ilgili bir felsefe anlayışıydı.(Sofi’nin dünyası, Sf: 226)

Reform

Reform 16.yy boyunca tüm avrupayı etkileyen dinsel bir harekettir. Bu hareket katolik kilisesinin aşırı zenginleşmesi ve yozlaşmasına karşı gelişmiştir. Amaç olarak dini ve kiliseyi ortadan kaldırmayı değil, bunları iyileştimeyi, yani katoliği yeni bir dinle değiştirmeyi öne sürüyordu. Böylece hristiyanlık’ın en büyük üç mehzebinden biri olan Protestanlık’ın kurulmasına yol açmıştır. En önemli önderleri Martin Luther ve Jean Calin’dir.(İlkel Köleci Feodal Toplum, Sol yayınları, Sf:202)

“Reform, ortaçağın öğretisel birliği umudunu bırakmayı gerekli bulmuş ve bu, insana kendi düşünme, dahası kendi temel sorunlarını düşünme özgürlüğü vermiştir. Değişik ülkelerdeki değişik inançlar, eziyet çekilen nülkenin dışına çıkarak kurtulma olanağı sağlamıştır. Teolojik savaştan dolayı öğrenme, yetenekli kişilerin dikkatini din dışı bilgilere özellikle matematik ve bilime çevirmiştir.(Batı Felsefesi Tarihi 2.cilt, Ortaçağ, Sf:263-272)

B) (17-18.YY) BİLİM DALLARININ UZMANLAŞMA SÜREÇLERİNİ BELİRLEYİCİ DÜŞÜNCE VE TEORİLER

B.1) DOĞA BİLİMLERİ

“17. ve 18.yy’lardaki biçimiyle doğa bilimleri öncelikle gökyüzü mekaniğinin incelenmesinden yola çıkılarak kuruldu. Başlangıçta, doğa yasalarını saptamanın meşruluğu ve önceliğini kabul ettirmek isteyenler, bilimle felsefe arasında bir ayrım yapmıyorlardı. İki alanı ayırdıkları durumda da, bu iki dalın dünyevi gerçeği aramakta elele verdiklerini düşünüyorlardı. Ancak deneysel, amprik çalışmalar bilimin vizyonunda merkezi bir yer edindikçe, felsefe doğa bilimlerine giderek, gerçek hakkında a priori,deneye tabi tutulmaya n önermeler geliştimekle suçlanan teolojinin yerini alan bir dal olarak görünmeye başladı.” (Sosyal Bilimleri Açın, G. Komisyonu, Sf:14)-

Bilim akımlarının ayrılması

“17. yy’ bilimsel devrimine iki önemli görüş egemen oldu. Bunlar, doğaya geometrici bir anlayış ile bakan, evrenin matematiksel düzen ilkelerine göre yapılandığını kabul eden Platoncu ve Pythagorasçı gelenek ile doğayı muazzam bir makina olarak kabul eden görüngülerin arkasındaki gizli mekanizmaları açıklamaya çalışan mekanikçi felsefe ‘ydi.

Pythagorasçı gelenek, görüngülere bir düzenlilik anlayışı içinde yaklaşıyordu. Bu geleneği benimsiyenler için, evrenin nihayi yapısının ifadesi demek olan, kesin, matematiksel bir betimleme keşfetmek yetiyordu. Buna karşılık mekanikçi felsefe tek tek görüngülerin nedenselliğiyle ilgileniyordu” (B.Ö giriş bölümü)

Bu iki görüşün beraberliği sanıldığının tersine her zaman uyum içinde olmadı. 17.yy’ ın başından sonra bu iki görüşün karşı karşıya geldiği görüldü. Bununla birlikte pythagorasçı geleneğin akımı pozitifizim; ister gözle görünmeyen gerçeklerin varlığını yadsınsın, ister bilimin bunlara ulaşamayacağı açıklansın, yalnızca algılanabilir gerçeklerle ilgileniyordu. Daha 17. yy’ ın ilk yarısında rahip mersenne ‘ in öne sürdüğü olguculuk, fiziği anlamsız kurgulardan kurtarıp, eşyanın doğasına yöneltme onuru kazandırmıştır. Ancak olguculuk 19. yy’ da bir çok bakımdan fiziğin gelişimini, özellikle, moleküller ve atomlar konusunda gerçeklerin öğrenilmesini geciktirdi. Ayrıca termo dinamik ve enerji bilime üstünlük tanıyarak istatistiksel mekaniğin gelişmesine engel olanda bu olgucu tutum olmuştur. (20. yy. Düşünce tarihi syf: 306, Necat Bozkurt)

“Öte yandan 17. yy. Başında fizik, büyük gelişme gösteren matematiksel aracı kullanmaya başlamıştır. Ardından matematiksel fizik ya da kuramsal fizik hızla gelişti ve yaygınlaştı. Nitekim newton mekaniği daha iyi açıklandı. Ve özellikle hidrodinamik kuramlarına, ıs yayılmasına, esnekliğe ve elektromanyetikliğe uygulandı. Bu genel tutumların yanı sıra fizik yöntemi daha güzel ve ayırt edici niteliklerde gösterir. Bunların bir kısmı 17. yy. Başlarında çağdaş bilimin doğuşuyla ortaya çıkmıştır. Öbürleri ise uzun süre içinde işlenerek gitmiştir”. (20. yy. Düşünce akımları, Necat Bozkurt syf : 307)

17. ve 18. yy’ larda bilim dallarının uzmanlaşma süreçlerinde bilim adamlarının belirleyici düşünceleri ve teorileri:

Kepler (1571 – 1634)

Kepler astronomiye modern niteliği kazandran kişidir. Keplerin bilimsel gelişmeye katkısı iki yüzlüdür. Güneş sistemiyle bulguları ile daha kapsamlı Newton teorisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar ayrıca hipotez veya teorilerin gözlemsel oldulara uygun düşmesi üzerindeki uğraşıya bilimsel araştırma ve yöntem anlayışına yeni bir boyut getirir.

Gençlik coskusuyla işe koyulduğunda amacı mistik inancı doğrultusunda ‘ göksel alemin müzikhal uyumu’ geometrik olarak belirmekti. Çalışması noktalandığında astronomi matematiksel düzlemenin ötesinde fiziksel bir gerçeklik kazanmıştı.

Kepler, henüz öğrenci iken Copernicus sistemini benimser ve ispatına koyulur. Gözlemci-astronomi bilgini Tycu Brunenin Copernicus sistemini çürütmek üzere topladığı veriler Brahenin ölümü ile asistanı keplerin eline geçti. Keplerde bu verileri kendi sistemini oluşturmak için kullanmıştır. Böylece gençlik yıllarından beri yaptığı çalışmaları başarılı kılan temel, gezegenler ile ulaştığı yasalardır.

1.yasa( gezegenlerin yörüngeleriyle ilgili ): Bir gezegen, odaklarından birinde güneş olan elips çizer.

2.yasa( gezegen hareketleriyle ilgili ) : Bir gezegeni güneşe birleştiren doğru parçası eşit sürelerde eşit alanlar alır. ( Hız, güneşe yakın iken artar, uzak iken azalır. )

3.yasa : Bir gezegenin yörüngesini tamamlamak için geçildiği sürenin karesi onun güneşe olan uzaklığının kübü ile orantılıdır.

İlk iki yasa platoncu geneleksel düşünce ters düşmeleri bakımından 3. Yasa ise göksel nesnelerin matematiksel olarak ifade edilebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. (B.Ö sf: 92-97)

Horwey William (1572-1657)

Astronomide Kopernikin , fizikte Galileonun başattığı devrimci atılımı da tıpta horwey gerçekleştirir. Kanın dolaşımı üzerindeki çalışmasıyla bilim tarihine geçen Horwey, yalnız bu çalışmasıyla değil, tıptaki yerleşik önyargıları kırmakta gösterdiği dirençle de öncü kişiliğini kanıtlamıştır.

Akciğerde ve vücutta kanın dolaşımını düzenleyen kalbin çalışma şeklinin açıklanması Horwey ile olmuştur.

Ve şu yargıyı elde etmiştir: ‘ Kalp, içi boş pompa gibi çalışan bir kastır. Harekete geçtiğinde boşluk daralır, kan dışa pompalanır. Gevşediğinde, kan tam tersine, iç boşluğa yönelmektedir. ‘ Ayrıca Harwey kalbe taşınan kanın miktarını da saptamıştır.

Gerçeği ön yargılarla değil, nesnel gözlem verilerinde arıyan, kutsal da sayılsa doğmalara boyun eğmeyen Ho rwey, bilimdeki başarılarının yanı sıra özgür araştırma geleneğinin kurulmasın da ödün vermez kişiliği ile de bilim tarihin de saygın yerini almıştır. (B.Önciler 98-103)

Galileo Galilei (1564-1642)

Modern bilimin oluşumun da ilk atılımlar astronomi de kendini gösterdi; ama daha kapsamlı devrim, galileo’ nun aristotales fiziğinden modern fizik bilimine geçişi sağlamasıyla temeli atılan ve Newton da tamamlanan mekanikle yetkinliğe ulaştı. Fiziğin “babası” diye anılan Galileo aynı zaman da, güneş merkezli sistem için sürdürdüğü mücadele ile düşünce özgürlüğüne öncülük etmiştir. Onun düşüncemize büyük bir katkısı da, deney sonuçları ile matematiği birleştirmesi, öylece bilimsel yöntemin bugün kü anlamda işlemiş olmasıdır.

Galileo nun en özgün çalışması fizikte dinamik diye bilinen nesnelerin devinimlerine ilişkin etkinliğidir. Aritotales, hareket halindeki bir cisim itilmesse ergeç durur demişti. Bu görünüşte doğru varsayım uzun süre geçerliliğini korudu. Fakat bu varsayım, temel de sakat tı. Çünkü hareket halindeki bir cismin durmasının sebebi itilmemesi değil, hareketi engelleyen takim dinamiklerin varlığından ileri geliyordu. Bu engeller yok olduğun da, cismin hareket etmesi beklenir. Tüm engellerin giderildiği ideal bir ortam oluştuğunda cisimlerin sonsuza kadar hareket etmesi beklenir.

Bu ilke eskiden kopusu da belirtiyordu:

1-hareketsizlik gibi harekette doğal bir özelliktir.

2-doğrusal hareketin nazara alınması zorunludur.

Galileo, cisimlerin düşme (ivme) olayını da aynı yaklaşım ile ele aldı.Günümüzde, atmosferde serbest bırakılan iki cismin ağır olanı daha önce yere ulaşır. İdeal bir durumda (tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsuntüm cisimler aynı düşme mesafesini aynı sürede tamamlar. Gözlemler, düşmenin sabit bir hızla değil saniyede (10 metre) artan bir hızla meydana geldiğini göstermiştir. Burada hareketin doğrusal değil, nesnel olduğunu gösterir. Demekki boşlukta dahi bir etki vardır ki bu yer çekimidir.

Galileo’nun ayın yüzünün sanıldığının tersine pürüzlü olduğu gözlemi onu Engizisyon mahkemesinin karşısına çıkarır. Çünkü bu gözlemler. “ tanrısal düzen” diye bakılan gökyüzünün hiç te kusursuz, yetkin bişey olmadığı demekti. Otuz yıl önce Bruno’ yu yakarak cezalandıran engizizyon, Galileo daha yumuşak davranır, onu ev hapsine mahkum etmekle yetinir.

Engizisyon Galileo’ yu mahkum eder; ama o mahkumiyet Galileo nun değil, dinsel bağnazlığın kendi ölüm fermanı olur. Kilise işlediği ayıbın ezikliğinden bugün bile tam kurtulmuş değildir. (B.Ö syf : 84 – 91)

Sır Izaok NEWTON (1642-1727)

Bilim öncüleri tarihinin iki parlak yıldızı vardır: Newton ve Einstein yaklaşık iki yüzyıl arayla ikiside fiziğin entemel sorunlarını ele aldılar. İkisinin de getirdiği çözümlerin madde ve enerji dünyasına bakışımızı kökten değiştirdiği söylenebilir. Nweton, Galileo ile Kepler’ in: Einstein, Newton ile Max well’ in omuzlarına yükselmiştir.

Newton çok canlı bir araştırmacıydı: matematik, mekanik, gravitasyon ve optik alanlarının her birindeki başarısı tek başına bir bilim adamını ölümsüz yapmaya yeter de. Yüzyılımıza girinceye dek her alanda bilime model oluşturan fiziksel dünyanın mekanik açıklamasını büyük ölçüde ona borçluyuz.

Newton ulaştığı sonuçları, bilim dünyasının en büyük yapıtı sayılan “Princida” da topladı. Bu eserin:

İlk bölümde devinimden bahsedilir. Galileonun eylemsizlik ves erbest düşme yasasını

Newton kapsamlı bir teoriyle incelemekteydi. Galileo nun eylemsizlik ilkesine Newton “kütle” yasasıyla daha net bir bakış kazandırır. Değişik kütleye sahir iki nesne , sıkışık bir yayıp karşıt uçlarına bastırılıp bırakıldığında kütlesi büyük olanın ivmesi daha azdır.

Bu mekanikçi kuramın bir yasası da “kuvvet”tir. Kuvvet, hız veya yön değiştirmenin nedeni olarak tanımlanmakta ve bunun kütle ile ivmenin çarpımından oluştuğu belirtilmektedir.

Mekaniğin gücü yasası ise: çoğumuzun günlük deneyimlerinden bildiği bir ilişkiyi içermektedir. Her etkiye karşı, eşit bir “tepki” vardır. Kütle ve kuvvetin sonra mekaniğin son yasası budur.

Galileo ile Newton mekaniğinde yalnızca aynı doğrultuda tek-düze devinim doğuldar. Denenmenin yön ve hız değiştirmesi ancak bir dış kuvvetin etkisiyle olanaklıdır.

Newton “gravitasyon” kuramını yasaya dönüştürmüştür. Buna göre evrende var olan herhangi iki nesne birbirini kütlelerinin çarpımıyla doğru, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak çeker. İşte bir elmanın yere düşmesiyle, Dünya güneş etrafında dolaşması gibi birbirinden uzak olguları bir tek kategoride açıklama olanağı bu ilke ile mümkün kılınmıştır.(Evrensel Çekim Yasası)

Newton’un ulaştığı sonuçlar sonuçlar onun modern bilimin gelişmesinde ne kadar büyük bir önemi olduğunu kanıtlıyor. (Bilimin Öncüleri sy:115-122)

Francis Bacon (1561-1626)

Bilimsel yöntem anlayışı, bilimin uygar yaşam için önemini uygulamaya yönelik bilgin

in güç ve değerini işleyen yapıtları; “kısır diye nitelediği skolastik düşünce geleneğine karşı yüreklice ortaya koyduğu tepkisiyle bilim tarihine yön çizen bir öncü vardır. Francis Bacon.

İçinde doğduğu dünya çelişkilerle dolu bir dönemden geçmekteydi: bir yandan da insanoğlunun yeni keşiflerle bilinmeyene açıldığı: öbür taraftan büyü, fal türünden aldatıcı uygulamaların yaygınlık kazandığı, kilise buyruğuna ters düşenlerin yakıldığı ve afaroz edildiği bir dönemin nesnelliği içinde yaşadığından, bu çabası daha anlaşılır oluyor. Yani Bacon bir değişim-dönüşüm sürecinde yaşıoyordu ve yaptığıda bunu anlama yorumlama ve yönlendirme çabasıydı.

Bacon’a göre her türlü deney ve gözlem sonuçlarını topluma; kaydetme, sınıflama doğanın sırlarını bize verir. Yani bilimsel yöntem, gözlem-deney yolundan veri toplama ve sınıflama şeklindedir(Tümevarım). Bacon karşı çıktığı geri skolastik anlayışın insanların üzerinde yarattığı bilgisizliğe doğru bu yöntemle karşı çıkılabileceğini söyler.

Ancak Bacon’un bu yöntem anlayışı, olguları açıklamakla değil, betimlemekle kalınacağını, bununda bilimin önemli bir işlevini eksik bıraktığını, doğadaki olup biten bütün olguların gözleme olanak vermediği, ve bilimsel yöntem anlayışındaki bazı yetersizlikler gerekçeleriyle yoğun bir eleştiriye tutulmuştur.

Değindiğimiz tüm bu yetersizliklere karşın, Bacon’un bilimsel gelişme için gerekli ortamın hazırlanmasında oynadığı büyük rolün önemi tartışılamaz. Unutmamak gerekirki, Bacon bir bilim adamı olmaktan çok, bilimi bağnazlığın tekelinden kurtarma savaşı veren bir düşünürdü. (Bilimin Öncüler, Tübitak Y., Sf: 78-83)

Antoine Laurent Lavosier (1743-1794)

Lavosier’in Kimya Bilimine Giriş adlı kitabı, kimyanın gerçek anlamda nitelik kazanmasını sağlamıştır.

Lavosier, bilim dünyasında ilk önce yanma olayına ilişkin geliştirdiği kuramıyla ün kazanır. Lavosier, araştırmalarına başladığında kimyada Antik Yunan’ım maddeye ait dört element olan su, hava, toprak, ateş öğretisinin yanısıra, ateş ile yanmaya ilişkin flogistan kuramı geçerliydi (yani yanma maddenin yanarken “ateş maddesi” flogistan çıkarması demektir). O zamana kadar yanma olayını açıklamadaki güçlüğün sebebi gazlara ilişkin bilgi eksikliğindendi.

Lavosier, kapalı kapta fosfor yakınca gazın ağırlığının değişmediğini, oysa havanın içeri girmesiyle birlikte, gazın ağırlığının arttığını saptamıştı. Bu gözlemini, Prestley’in deneylerini tekrarlayarak, yanmamnın maddenin flogistan çıkarması ile değil, oksijenle birleşmesiyle meydana geldiğini ispatlamasıyla kuramına kavramsal ve doyurucu bir nitelik kazandırmıştır.

Ne ki, kimya devrimini oluşturmada başka önemli çalışmalarda vardır. Ayrıca, deneylerinde özellikle ölçme işleminde gösterdiği olağanüstü duyarlılık kendisini izleyen yeni kuramsal araştırmacılar için özenilen bir örnek olmuştur.

Kimya dil, mantıksal düzen ve kuramsal açıklam yönlerinden bilimsel kimliğini Lavosier’e borçludur.

Bu bağlamda Lavosier’in bir şey keşfettiğinden bahsedilemez. Daha çok başkalarının bulduğu nesne ve olguları açıklayan, kimyasal bileşime açıklık getiren bir kuram oluşturmak, nesneleri adlandırmada yeni bir sistem kurmasından bahsedilebilir. (Bilimin Öncüleri, Tübitak Y. Sf:123-128)

AYDINLANMA ÇAĞINA GENEL BAKIŞ

Avrupada düşünce alanında köklü bir değişimin yaşandığı 18.yy’a aydınlanma çağı denir. 17.yy sonlarında başlayan ve 18.yy da gelişen aydınlanma çağının kökeni, orta çağ feodalizmine kadar dayanır. Felsefe, siyaset ve edebiyat alanında etkili olan bu akım kısaca aydınlanma diye adlandırıldı. (Temel Britanica, cilt2, sf:228)

Rönesans çağında, Avrupa insanı, kendini geleneklerden ve kalıplaşmış yargılardan kurtarmaya başlamıştır. Bilim alanındaki yeni buluışlar ve araştırmalar, kilisenin evren hakkında söylediklerini doğru olmadığını ispatlamaya, en önemlisi Avrupa’yı kilisenin monarşisinden kurtarma mücadelesi vermiştir.

18.yy aydınlanma çağı, rönesans ve modern bilim başlığı altında incelemeye çalıştığımız feodalizmin içinde gelişen kapitalizmin, alt yapıda ve üst yapıda feodal üretim ilişkilerine ve kiliseye karşı verilen mücadelenin başarıya ulaştığını belirtir. 18.yy da ise bu mücadele yerini siyasal savaşıma bırakır.

Aydınlanma döneminin, bilimdeki gerçek aydınlanma dönemi olarak kabul edilebilecek 16.ve 17.yy’ların birikimine dayandığını söylemek yerinde olacaktır. Çünkü düşün alanındaki devrim bu dönemdeki bilim adamlarının (özellikle Newton, Gallileo ve Bacon’ın) yarattığı birikim ve cesaretle meydana gelmiştir. Zaten mekanikçi bilimin düşün alanındaki etkisi kesin bir gerçektir. (Adım Dergisi-1Kasım 1998 tarihli 1. Sayısı, Yaşar Aydın)

B.2)BAĞIMSIZ BİR SOSYAL BİLİMİN KURULUŞU

“18.yy dan önce, bilimsel tutum, felsefi tutuma oranla daha önem kazanmaya başlamıştır. 18yy da ise bilimle felsefenin birbirinden ayrılmasını öngören düşünceler yaygınlaşmıştır. Yine bu yy da sosyal olgunun düzenli bir karakteri olduğu, bu nedenle fiziksel evreni yönetenlere benzeyen doğal yasalara bağlı olduğu düşüncesine varılmıştır. Toplumsal yasalar anlayışına ulaşılması, bilimin amacı denemelerle sınanabilecek yasalara varabilmek olduğu için önemli bir ilerlemenin belirtisi olmuştur.

Bu bakımdan 18.yy’ın katkısı büyük önem kazanmıştır. Fakat felsefi yaklaşım bu yy da önemini korumuştur. Sosyal yasa düşüncesi, bağımsız bir sosyal bilim anlayışı genel bir kabul görmemiştir. Aynı şekilde 18.yy yazarlarının sosyal bilimin sınırlarını ve amacını tanımlayabildikleri söylenemez” (20.yy Düşünce Akımları, Nejat Bozkurt, sy:13)

Auguste Comte’un yaptığı katkı işte bu noktada önem taşımaktadır. Çünkü A.Comte, sosyolojinin kurucusu sayılır ve bir kurucu olarakta sosyoloji terimi ilk defa onunla ortaya çıkmıştır. Ayrına Comte’un temel katkısı sosyal bilimlerin amacını tam olarak tanımlamak olmuştur. (Bununla birlikte Comtu sosyal bilimlerin gelişmesine yaptığı katkı sanıldığı kadar önemli olmamıştır. (20yy Düşünce Akımları, sy:15-16)

“Karl Marx’ın katkılarıysa sosyal olgunun amacını ve göreceli karakterde oluşunu aydınlığa çıkardığı için aynı şekilde önem taşımaktadır. Bir bilim olarak sosyolojinin kuruluş ve oluşumunda Marx’ın getirdiği katkılar temel teşkil etmiştir” (20.yy Düşünce Akımları sy:13)

18.yy’da Uzmanlaşmaya Başlayan Sosyal Bilimler

Ayrı ayrı sosyal bilimlerin ortaya çıkışı 20.yy a özgü bir oluşum değildir. Bu oluşum sosyal bilimlerin felsefeden ayrılmalarına bile öngelmiştir.

Sosyal bilimlerde ilk uzmanlaşma 18.yyda gerçekleşmiştir. Sosyal bilimlerin metafizik, ahlaki ölçüleri metafizik ahlaki ölçülerin ve değerlerin etkisinde kalmaya devam ettiği dönemdede deneysel yöntemlere dayanan bazı uzmanlaşmış disiplinler kurulmuştur. Buna verilebilecek ilk örnekler ekonomi politik, demografi ve tarih sosyolojisidir.Tarih sosyolojisi, ekonomi politik ve demografi kadar gelişmesede ayrı bir disiplin olmaya başlamış bulunuyordu.(20.yy Düşünce Akımı, Nejat Bozkurt sy:20)

Not: Araştırma ödevinin son bölümünde (c) uzmanlaşmayı izleyen dönemde, uzmanlaşmaya gelen tepkiler ve bununla ilgili konulara yer verilmiştir.

C) (20.YY SON ÇEYREĞİNDEN BU GÜNE) GÜNÜMÜZ MODERN BİLİMİNİN ÇIKMAZLARI, OLANAKLARI VE GELİŞİM OLASILIKLARI

Teknolojik gelişmelerin giderek ivme kazandığı 20.yyda gelişme bu yyın son çeğreğinde baş döndürücü bir hıza ulaşmıştır. Teknoloji, bilimselüretimin yaşama geçirilmesidir. Öte yandan, bilimsel araştırmalardan elde edilensomut ve yararlı sonuçler, verimleri ve bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütününü ifade eden bir anlaşma sahiptir teknoloji. Ama teknolojinin her zaman somut ve yararlı sonçlera ulaştığı özellikle 1945de Hiroşima’ya atılan atom bombası ile oluşan facia, kafalarda bu tanım için soru işaretleri oluşmasına neden olmuştur.

20yy’ın son çeğreğini etkileyen en önemli olay transistörün bulunması sayılabilir. Çünkü transistör, elektroniğin her alanını büyük ölçüde etkiledi; ama bu etki en çok bilgisayarlarda gözlendi. Sonraki yıllarda integral devrenin geliştirilmesi, micro işlemcileri, sanayinin; bilimsel araştırmaların giderek günlük yaşamın ayrılmaz parçası durumuna getirdi. Otomasyon, robotlar ve yapay zeka bu alandaki en önemli gelişmeler oldu.

“1957’de Sputnik ile başlayan uzay serüveninde 2003 yılının ikinci yarısında Amerika ve Rusya’dan sonra kendi gücüyle insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirmeyi düşünen Çin’in de bu serüvene katılmasını önayağı olması sebebiyle büyük önem taşır. (Turkish Daily News, Ocak3,Associated Express)

230.yydaki en önemli ve tartışmalı gelişmelerden biride genetik mühendisligi olmuştur. Ve tartışmalar, genetik mühendisliğinin gelişim ile devam edeceğe benziyor.

Teknolojinin çeşitli uygarlıklarda tarih boyunca gösterdiği gelişmeler, toplumla ilişkiler açısından, başlıca üç özellik dikkati çekmektedir: bu özellikleri toplumsal gereksinim, toplumun kaynakları, ve toplumsal ortam ile ilgili başlıkları altında toplayabiliriz. Teknolojik gelişme günümüzde pek çok sorunu beraberinde getirmiş olmakla birlikte; onun egemenliği altına girmeden, teknoloji ile uyum içinde yaşamanın yollarını aramak gerekmektedir. Zaten günümüz toplumları bu gelişmeler karşısında önemli karalar almak zorundadırlar. Teknolojik gelişmeyi toplumsal amaçlarla uyumlu olacak şekilde denetleyip düzenlemenin gerekliliği ve yaşamın her alanında onsuz olunamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yanda teknolojinin günümüzde çok büyük birhızla ilerlediği dikkate alındığında, birey ve toplumları büyük bir sorumluluk yüklenmektedir. Teknolojik gelişmenin ortaya çıkardığı temel sorunları dört ana başlık altında özetleyebiliriz: Nükleer teknolojinin yol açtığı sorunlar, nüfus patlaması, doğal kaynakların hızla tükenmesi, çevre sorunları ve öbür toplumsal sorunlar (açlık, salgın hastalıklar, savaş ve terörizm.) Nükleer teknolojinin denetim sorunu, temel olarak siyasal bir sorun biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun temelinde, dünyanın, her biri bir devlet biçminde örgütlenmiş olan çeşitli uluslara ayrılmış yapısı yatmaktadır. Soğul savaş döneminde nükleer silahlar ulusların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanmışlar ve uzun yıllar toplumlara korkular yaşatmışlardır. Atom bombasının gezegenimizi yok edecek sayıda olması bilim adamının topluma karşı sorumluluğu konusu ciddi bir biçimde gündeme getirmiştir. Teknolojinin sadece bir araç olduğu, yapıcı amaçlar için de, yıkıcı amaçlar için de kullanılabileceği genel olarak kabul gören bir görüştür. Buradaki temel sorun bu kullanım biçmini toplumların hangi süreçlerle belirleyeceği sorundur.Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra hiç değilde şimdilik böyle bir tehlike gündemde çıkmış gibi görünmektedir. Ama yinede atom bombası hammadesi kaçakçılığı, nükleer silahların teröristlerin eline geçme tehlikesi gündemdedir.

Bunlarla birlikte Amerikanın önümüzdeki günlerde Irak ile girişeceği savaşta yine nükleer silahlar gündemde. Bu silahların kullanılıp kullanılmayacağı, yeniden bir hiroşima olayının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kafalarda oluşan soru işareti olmaya devam ediyor. Nükleer tehlike sorununun nereye gideceği başka bi soru işaretidir.

İnsanlık eğer nükleer yıkım tehlikesini atabilirse, çok yakın bir gelcekte büyük bir nüfus patlaması sorunu ile karşı karşıya kaacaktır.Bu sorunun çözümünde, modern teknolojinin de yardımıyla, tutulabilecekk iki yol var gibi görünmektedir. Bunlardan birincisi doğum kontrolü yöntemlerinin geliştirilmesi ve uygulamsıdır. Ne varki teknolojinin bu konuda sunduğu olanaklarla, kimi ahlaksal değerlere ve dinsel tabulara dayanılarak karşı çıkmaktadır.

Öte yandan en iyimser tahminler bile uygulanacak doğum kontrol programlarıyla nüfus artış hızında 20.yy sonunda ancak küçük bir azalma sağlanabileceğine öngörmektedir. Bu durumda dünya gıda üretiminin arttırılması için çok yoğun çabaların harcanması gerekmektedir. Modern teknolojinin bu çabada çok büyük katkısının olacağı kuşkusuzdur. Çağdaş toplumların, modern teknolojininde etkisiyle, karşılasştıkları en önemli sorunlardan bir başkası çevre sorunu olarak karşımıza çıkmakta. İnsan oğlu yylardan beri çevreye zarar veren etkinlikler içinde bulundu. Ama günümüzde, bir yandan nüfüsün aşırı biçimde artmış olması öteki yandan sanayileşmenin ulaştığı, çevre sorununu dünya çapında bir bunalıma dönüştürmüştür. Bunalıma yol açan temel nedenin teknolojinin kendisi değil, insan tarafından kullanılış ve uygulanış biçimi olduğunu vurgulamakta yarar var. Tarihin varılan bu noktasında insanlık yok olma yada sağlıklı gelişmeye giden yollardan biri aslında bir seçim yapma durumundadır. Bu seçimde ona felsefi düşünmenin problem çözen ve yok gösterici etkinliğinin yararlı olacağı kuşku götürmez.

20.yyda bu yaşananlar sanki uyumlu uyumsuzluklar’dan oluşan bir süreci andırmaktadır.

C.2)SOSYOLOJİDE UZMANLAŞMA

19.yy’da Sosyoloji’nin Kurucularının Uzmanlaşmaya Tepkileri

19.yy boyunca sosyolojinin kurucuları sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp parçalanmasına ısrarla karşı çıkmıştır.Auguste Comte “Sosyal olguların esas itibarıyla birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu” ve sadece belirli bir kategorideki olguların verimsiz ve kısır olacağını öne sürmüştür.

Sosyal bilimin bir bütün olduğu görüşünü Marx daha şiddetle savunmuştur. Marxist sosyolojinin temelinde tüm sosyal olgunun (kendi içindeki öğeleri arasında) tam bir karşılıklı bağıntı olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Marxizme göre, sosyal olgulardan hiç biri tek başına alınıp incelenemez.

UZMANLAŞMIŞ DİSİPLİNLERİN ÇAĞDAŞ ARTIŞI

Sosyolojinin kurucularının direnişleri başarılı olamamıştır. Uzmanlaşmış sosyal bilimi günümüzde git gide daha çok sayıda uzmanlaşmış dallara ayrılmıştır: etnoğrafya, antrapolaji, sosyal psikoloji, hukuk, ekonomi, demografi, ekoloji, siyasal bilim vb..

1-Uzmanlaşma ihtiyacı: Sosyal olguların karmaşıklığı ve bu olguların gözlenmesi için kullanılar tekniklerin farklılıkları uzmanlaşmayı kaçınılmaz kılmıştır. Günümüzde hiçbir sosyolog, sosyal gerçeklerin tümünü, uzmanlaşmış araştırmalarınelde ettikleri sonuçlara dayanarak ikinci elden bir çalışma yapmaksızın, inceleyebilecek durumda değildir. Bu ihtiyaç açısından sosyal bilimin çeşitli dallarının ayrı ayrı ele alınması gerekir.

2-Genel bir sosyal bililer teorisinin bulunamayışı:

3-Üniversitelerdeki Bölümleşme: Üniversitelerdeki bölümler ve sosyal bilimlerdekiuzmanların yetişmesinde farklılık bölümüne eğiliminin daha da güçlenmesine yolaçmıştır. Sosyal bilimlere gelenler istatistik, felsefe, etnografya, psikoloji, psikiyatri,tıp vb., değişik alanlarda uzmanlaşmış kimseler olarak gelmektedir.

4-Sosyal bilimlerdeki parçalanmaya karşı en son tepkiler: Sosyal olgunun parçalanmazlığı ve sosyal bilimlerin köklü birliği hiç bir zaman ciddi bir kuşku konusu olmamış , bu nedenle de daima uzmanlaşmış disiplinlerin ufalanıp parçalanmasına karşı bir çare bulunmak istenmiştir. Bunlardan biri Auguste Comte’un önerdiği genel konularda uzmanlaşmış kimseler yetiştirmektir. Genel sosyoloji sosyal bilimlerin sonuçlarını sentez ederek bu yönde çalışmaktadır.

12 Temmuz 2007

Satürn, Jüpiterden Sonra Gezegenlerin En Büyüğüdür. Yine Jüpiter Gibi Hidro

Satürn, Jüpiterden sonra gezegenlerin en büyüğüdür. Yine jüpiter gibi hidrojen ve helyumdan oluşmuş bir gaz gezegenidir. Satürn, yoğunluğu sudan az olan tek gezegendir.

Satürnün en önemli özelliği ender rastlanan halka sistemidir. Bu halka sistemi, ince buz zerreciklerinden oluşmuştur. Farklı kimyasal yapıdaki halkalar birbirinden farklı renk ve yoğunluk özelliği taşır. 250.000 km’den daha fazla yarı çapı olan bu halkanın kalınlığı sadece 1.5 km kadardır.

Satürnde gün yalnızca 10 saattir.

Satürn bir gaz devidir. %75 hidrojen ve %25 helyumdan; ve çok az su, amonyak ve metandan oluşur. Satürnün en önemli özelliği yoğunluğudur. 0.7 yoğunluk, ki bu suyun yoğunluğundan bile azdır, evrende az rastlanan bir durumdur. Atmosferinde dev boyutlu atmosferik hareketler görülür.

Sert kayaçlardan oluşan merkezdeki çekirdeğin kalınlığı 15.000 km dir. Sıvı hidrojenden oluşan dış kabuğun kalınlığı 25.000 km; sıvı metalik hidrojenden oluşan iç kabuğun kalınlığı ise 15.000 km dir. Satrünün 15.000 derecelik iç sıcaklığı öyle yüksek bir enerji oluşturur ki Satürn güneşten aldığı ısıdan daha fazlasını uzaya geri yansıtır!…

Satürnün uyduları güneş sistemindeki gezegenlerin en kalabalığıdır ve tam 20 tanedir. Satürnün adı olan 18 uydusunun adları gezegene en yakından en uzak haliyle; Pan, Atlas, Prometheus, Pandora, Epimetheus, Janus, Mimas, Enceladus, Tethys, Telesto, Calypso, Dione, Helene, Rhea, Titan, Hyperion, Iapetus ve Phobe’ dir. Uydularının en büyüğü olan Titan Merkür’den bile büyüktür.

Satürn ilk kez 1979 yılında Pioneer 11 tarafından ziyaret edildi. Onu Voyager 1 ve 2 izledi. Şu anda Satürn e doğu yol almakta olan Cassini uydusu, gezegene 2004 yılında ulaşacak.

Satürnün halkası ilk kez 1659 yılında Huygens tarafından belirlendi ve yaklaşık 300 yıl boyunca itibar gördü. 1979 yılında Pioneer 11 tafından keşfedilen yeni halka bölümleri ile gerçek halka görüntüsü tamamlandı..

12 Temmuz 2007

Atom Bombasının Zararları Ve Korunma Yolları

ATOM BOMBASININ ZARARLARI ve KORUNMA YOLLARI

İlk atom bombaları 2.Dünya Savaşı sırasında A.B.D’ ye 2 farklı tür olarak üretildi . (Plütonyum ve Uranyum) Uranyumlu atom bombası 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya , Plütonyumlu atom bombası da 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atıldı . Atom bombasının yakıcı etkileri patlama etkisiyle sınırlı kalmaz . Öteki etkileri ortama yayılan ışının yakıcı etkisiyle binlerce yıl çevrede kalabilecek öldürücü ışındır . Patlama sonucunda atmosfere itilen radyoaktif tozlar rüzgarlarla uzun mesafelere taşınarak uzun süreli bir radyoaktif tehlike oluştururlar .

Atom bombası 3 tür etkiye sahiptir .

A – Üfleme ve şok dalgaları etkisi

B – Ciddi yanıklara sebep olabilen kalıcı ve geçici körlüğe yol açabilen ısı ve ışık dalgası

C – Radyoaktif ısınmadan kaynaklanan etkiler

Üçüncü etki tüm radyoaktif etkileri kapsar . Bu tozların çoğu rüzgarla sürüklenir veya genellikle patlamayı izleyen yağmurlarla toprağa karışır .

İlk iki atom bombasının atılmasından sonra mekanik ve ısıl etkiler birçok insanın ölmesine , patlamadan uzun bir süre sonra da radyasyon etkilerinden kaynaklanan birçok hastalığın ( Lösemi , sakat doğum , kanser ) ortaya çımasına sebep oldu .Bu iki patlama sonunda 120.000 ölü , 165.000 yaralı ortaya çıktı .

Dilara PEKER

7 /A & 296

12 Temmuz 2007

Gps

GPS

Global Positioning System veya kısa adıyla GPS, 1970′li yıllarda A.B.D. Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen bir sistemdir. Dilimize çevirecek olursak Dünyadaki Konumu Algılama Sistemi’ne benzer bir anlam ortaya çıkar. Kısacası dünyanın neresinde olursanız olun, bu sistem sayesinde hangi enlem, boylam ve yükseklikte olduğunuzu kolayca bulabilirsiniz.

GPS sistemi dünyadan 17,600 kilometre yukarıda yörüngeye oturtulan 24 uydudan oluşur. Bu uyduların yörüngesi öyle ayarlanmıştır ki, dünyanın üzerindeki herhangi bir nokta herhangi bir zamanda en az üç uyduyu görebilir. Dünya üzerindeki herhangi bir noktanın kesin yerinin belirlenmesi ancak üç uydudan gelen sinyallerin birleştirilmesiyle mümkündür.Bu işleme üçgenleme (triangulation) denir. 4. uydu ile yükseklik bilgisi alınır. 5.uydu ile de diğer uyduların nerelerde olduğu,dolayısıyla ölçüm yapılan uydulardan biri coğrafi yapının zorluğundan veya yörüngesinden dolayı sınırları dışına çıktığında kullanılacak olan uydunun pozisyon bilgisini üretir.GPS uydularının üzerinde 4 adet atomik saat mevcuttur.Ayrıca her bir uyduda diğer bütün uyduların anlık ve muhtemel bulundukları yerlerin pozisyon bilgilerinin bulunduğu veri kütüğü(database) bulunur ve bu veri kütüğünde sık sık yeryüzü istasyonlarından gelen bilgiler güncellenir.

GPS, herhangi bir zamanda, her türlü hava koşulunda, gece ve gündüz bulunduğumuz noktayı kesin olarak belirleyebilir. Ayrıca denizcilik ve havacılıkta navigasyon (yol alma) ve pozisyon belirlemede oldukça kolaylık sağlamaktadır.

GPS sisteminden faydalanabilmek için kullanıcı herhangi bir ücret ödememektedir. Ancak, bir GPS aletine sahip olmak gerekmektedir.

GPS`NİN ÇALIŞMA PRENSİBİ

GPS’in çalışma prensibi oldukça basittir. Bunu anlatırken, genellikle, benzetmek amacı ile bir detektif hikayesi anlatılır. Olay Londra’da geçmektedir. Zengin bir ailenin kızı fidye için kaçırılır. Kızın gözleri bağlanır ve kaçıranlar tarafından saklayacakları binaya götürülür. Kaçırılan kız binaya girdikten sonra çıktığı katları sayar. Ayrıca, eski bina olduğunu basamakların gıcırdamasından anlar. 10. katta bir odaya götürülür. Canı sıkılmasın diye de yanına bir radyo konur. Londra’da, ünlü Big Ben saat kulesi, her saat başı o anki saate göre çan çalmaktadır. Her vuruş arası 4 saniyedir. Ayrıca, saat 12 vuruşları da radyodan verilir ki uzak olanlar da çan seslerini duysunlar. Radyodan da çan seslerini duymaya başladığında kaçırılan kız saatin kaç olduğunu bilmek için vuruşları saymaya başlar. Ancak, vuruş sayısını 13 olarak sayar. Bunun olması mümkün değildir. Yani, Big Ben şimdiye değin hiç hata yapmamıştır. Bu sırada fidyeciler, kızın ailesine gönderilmek üzere ses kaydı için kızın yanına gelirler. Kıza, söylemesi gerekenleri söylerler. Kız, fidyecilerin istediklerini ve eski 10 katli bir binada 13 Big Ben vuruşu duyduğunu söyler. Rakamın uğursuz olabileceğini, onun için de hemen fidyecilerin isteklerinin yerine getirilmesini söyler. Bu bilgi üzerine, ünlü bir İngiliz dedektif, binayı ve kızı bulur, kurtarır. Hemen akla gelen soru, kimdir bu dedektif?

Gerçekten bu bina nasıl bulunmuştur? Teknik olarak açıklaması: Big Ben’in vuruşlarının ses olarak kıza gelmesi ile radyodan gelmesi arasında ki zaman farkı tam bir vuruş aralığı kadar olmalı ki son vurusun gelmesi ile 13. vuruş gibi yorumlansın. Bu da, Big Ben’den 4 saniyelik sesin alacağı yol mesafesinde, 10 katli eski bir bina demektir. Bu da, 320 m/sn x 4 sn. = 1280 m demektir.

Aslında, bu mantığı çoğaltmak mümkün, 24 tane vuruş gibi. Veya iki tane Big Ben olsaydı ne olurdu? En güzeli ise üç tane olduğu durumdur. Zira bu, GPS’in çalışma mantığını en basit şekilde açıklar.

3 Big Ben olsaydı durumu da şu şekilde açıklanabilir: İki boyutlu konu üç boyutlu gerçek ortamda düşünülürse, üç uydudan gelen bilgiler sonucunda, iki noktadan birisi aranılan nokta olmalıdır. Uydudan olan uzaklıklar da, radyo dalgasının hızı ile geçen sürenin çarpılmasından elde edilecektir. Ancak, radyo dalgalarının sürati göz önüne alındığında, bu sürenin 0.06 saniye civarında olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle de, geçen sürenin çok hassas olarak elde edilmesi gerekmektedir. Yine Big Ben hikayesinden benzetimle, çan, ayni anda hem uyduda ve hem de bulunulan noktada çalınabilse, sesler arasındaki fark, geçen zamanı hesaplamakta kullanılabilecektir.

GPS ölçü aleti tarafından ayni zamanda kodun yayınlandığı kabul edilirse, GPS ölçü aleti, bu karmaşık kodun kayan kısmından, gecikmeden, geçen süreyi bulabilmektedir. Her uydunun kodu farklı olduğu için bir karışma söz konusu değildir. Ayrıca, karışık kod yeterince detaylı olduğundan, başkasıyla karışması söz konusu olmamaktadır. Bu arada, gelen sinyalin zayıflığı da bir problem oluşturmamakta ve böylelikle, uydudan gelen sinyaller için çanak anten gerekmemektedir. Bir başka nedeni de iletilecek çok da bilgi olmamasıdır.

Zamanlamanın çok iyi olması, ölçümlere hassasiyet getirecektir. Binde bir saniyelik hata 300 km. demektir. Bu nedenle, uydularda atomik saat bulunmaktadır. Fakat, benzer yaklaşım GPS ölçü aletleri için söz konusu değildir, olamaz da. Zira, bu durumda maliyetler son derece yüksek olurdu. Biraz matematik ve geometri bilgisi ile zamandaki hata oranı azaltılabilmektedir. Yine iki boyutlu düşünülürse, ilk iki uydudan alınan bilgiler ışığında, bulunulması gereken nokta sayısı iki olabilir . Ancak, üçüncü uydudan alınacak bilgi ile bu nokta sayısı bire inmek durumdadır . Bu durumda, GPS ölçü aleti, kendi saatini biraz ileri ve geri alarak tek noktada kesişecek şekilde olana kadar bu işleme devam eder ve uydu saatleri ile senkronizasyona girer. Böylelikle, GPS ölçü aletleri, aslında birer atomik saat hassasiyetinde zaman göstermektedirler. GPS ölçü aleti kapatılsa bile pil ile saati çalışmaya devam eder. Bu senkronizasyon işlemini, GPS ölçü aleti açıldığı zaman ve pil ile ilişkisi kesilmek durumunda kaldığında tekrarlar. Sağlıklı ölçüm için gereken hassas zaman bilgisi, uyduda atomik saat tarafından sağlanmaktadır. GPS ölçü aleti ise üç ölçü ile zaman hassasiyetini elde edebilmekte ve hatta yapacağı fazladan ölçüler (4. uydu ve fazlası) ile de kontrol sağlayabilmektedir.

GPS ELEMANLARI

GPS sistemi üç elemandan oluşur. Bunlar:

o       Uzay bölümü

o       Kullanıcı bölümü

o       Kontrol bölümü

Uzay bölümü: 20000 km yükseklikte bulunan 24 adet uydudan oluşur.Bu uydular senkron zaman (yıl, ay, gün, saat, dakika, saniye) sinyallerini, kendi pozisyon parametrelerini ve diğer uydularla ilgili bilgileri içeren iki ayrı frekansta yayın yaparlar.

Kullanıcı bölümü: GPS alıcılarından oluşur. Bu alıcılar uydulardan gelen sinyalleri anteni vasıtasıyla alır ve kendi türüne göre çeşitli amaçlı (seyrüsefer, araç takip…) gerçek zaman koordinat bilgisini veya biraz daha uzun süreli ölçüm sonucu jeodezi uygulamaları için statik fakat oldukça hassas (yatay düzlemde min. 1 mm) koordinat bilgisi üretir.

Kontrol bölümü: Uyduların doğru çalışıp çalışmadığını sürekli kontrol eden yer istasyonlarından oluşur. 5 adet takip istasyonu, 1 adet ana kumanda istasyonu ve 3 adet uydulara veri transmisyonu yapan istasyon vardır. Takip istasyonlarından alınan bilgiler ana kumanda merkezine gönderilir, burada uyduların yörüngeleri ve saat düzeltme bilgileri hesaplanır ve ilgili uydulara mesaj olarak gönderilir.

GPS DİLİNİ KONUŞMAK

GPS cihazını kullanırken kullanmamız gereken birkaç terim şunlardır:

Position fix GPS cihazı tarafından o anda bulunduğumuz noktanın belirlenmesidir. Bu nokta ya enlem/boylam ya da Universal Transverse Mercator sistemiyle iki koordinat olarak cihazda görülür. Bulunduğumuz noktanın koordinatlarını belirledikten sonra ona bir isim verebiliriz. Buna da GPS dilinde waypoint (yol noktası) deniliyor. Bu, kat ettiğimiz yol üzerindeki bir noktadır. Bazı GPS cihazlarında bu noktaları semboller ile belirlemek mümkündür.

Yol noktaları tekneyle seyahat sırasında çok önem taşımaktadır. Seyahate başlamadan önce bulunduğunuz limanın koordinatlarını belirleyip “liman” ismiyle kayıt edebiliriz. Böylece seyahatimizin başlangıç noktasını kaydetmiş oluruz. Seyahat esnasında başka noktaları da kaydedebiliriz. Bu da bulunduğumuz noktaya geri dönerken bize kolaylık sağlar. Zira GPS hareket halindeyken hem gittiğimiz yönü hem de süratimizi vermektedir. Görüş mesafesinin kısıtlı olduğu gece veya sis şartlarında GPS’in yardımı göz ardı edilemez.

GPS alıcısı dünya üzerindeki yerini belirleyebilmek için uydularla bağlantı kurmak zorundadır. Buna uyduya kilitlenme (satellite lock, fix veya acquisiton) denir. Kilitlenmenin gerçekleşebilmesi için alıcının gökyüzünü rahatça görebilmesi gerekir. Eğer tekneniz yüksek bir dağın yanında demirlemişse, uyduya kilitlenmede problem yaşayabiliriz. Kilitlenmeyle birlikte alıcı uydudan bilgileri almaya başlar. Bu bilgiler sayesinde alıcı konumunu hesaplayabilir. Uydunun gönderdiği her sinyalde zaman da gönderilir. Böylece alıcı uydudan ne kadar uzakta olduğunu sürekli öğrenmektedir. Alıcı ikinci bir uyduya kilitlendiğinde, ondan olan uzaklığını da hesaplar ve böylece konumunu iki dairenin çakıştığı noktalara indirger. Üçüncü uyduya kilitlendiğinde (iyi bir konum tahmini yapabilmek için alıcının en az üç uyduyu görebilmesi gerekir) alıcı konumunu oldukça duyarlı bir biçimde bulabilir.

GPS cihazını ilk açtığımızda uydulara kilitlenmeye çalışarak konumunuzu belirleyecektir. Cihazın bunu gerçekleştirebilmesi için yaklaşık 10-15 dakikalık süreye ihtiyacı olur. Bu işleme initialization (başlama) denir. Başlama süresini kısaltmak için GPS cihazına yardım edebiliriz. Eğer cihaza bulunduğumuz yerin koordinatlarını verebilirsek başlama süresi oldukça kısalacaktır.

GPS bir pusula değildir. Hangi yöne döndüğümüzü göstermez. Eğer hareket halindeysek hangi yöne doğru gittiğimizi gösterir. Yelkenli tekneyle seyahat esnasında GPS’den alacağımız en faydalı bilgiler bulunduğumuz yerin konumu, yön noktaları ile önceden seyahat güzergahını belirleme, seyahat esnasında ortalama süratin ölçümü, bir sonraki yön noktasına ulaşma zamanı, bir sonraki yön noktası için alınması gereken istikamet, yön alınan istikametin bilinmesi, ve en önemlisi dönüş sırasında görüş şartları kötü bile olsa yola çıkılan noktaya geri dönülebilmesidir.

GPS sistemi, World Geodetic System 1984 (WGS 84) sistemini kullanır ve yer yüzünde bulunduğunuz noktayı 300 feet’e (90 M) yüksekliğe kadar kesin bir şekilde bulabilir. Bu yükseklikten sonra sistem hatayı düzeltmek için hesap yapar, hata en aza indirilerek yeryüzündeki hassasiyet yakalanabilir.Yer yüzünde bulunduğunuz noktayı 300 feet’e (90 M) yüksekliğe kadar kesin bir şekilde bulabilir. Bu yükseklikten sonra sistem hatayı düzeltmek için hesaplar yapar ve hata en aza indirilerek yer yüzündeki hassasiyet yakalanabilir.

Yapılan ölçümlerin hassas olması için uydular çok komplike ve hassas saatler kullanırlar. Bu saatler nanosaniye hassasiyetindedir. Tam olarak 0.000000003 saniyeyi gösterebilirler (Saniyenin milyarda üçü). Sistemin bu kadar hassas olmasının nedeni ise alıcının tam olarak verinin uydudan ne kadar sürede geldiğini hesaplaması gerektiğidir. GPS alıcısı bu süreyi pozisyonunu bulmak için kullanır.

GPS’in en büyük özelliği, uydularla görüşün olduğu her durumda , 24 saat 365 gün, yer yuvarlağı üzerindeki her nokta üzerinde, saniye hatta saniyeden çok daha kısa zamanda, noktaya ait 3 boyutlu mutlak konum bilgisi üretebilmesidir. Bununla beraber konumdan beklenen hassasiyete göre , GPS iki farklı biçimde kullanılabilmektedir.

o       Mutlak Konum Belirleme

o       Rölatif Konum Belirleme

GPS kullanım amacına uygun olarak tek bir alıcı kullanılması durumunda her zaman mutlak konum belirler. Bu durumda bir nokta için elde edilen doğruluk 10 metreler mertebesinde olup, bulunan konumun global anlamdaki doğruluğu ± 100 m’lik bir alanın içindedir. Rölatif konumda ise minimum iki alıcı kullanılmak koşuluyla, bu iki alıcının birbirine göre olan konumlarından hareketle konum belirlenir. Bu yolla metre mertebesinden milimetreye kadar konum belirlemek olasıdır. Hatta mutlak konumu bilinen noktalardan hareket ederek, rölatif konum belirleme yöntemlerinden herhangi birinin uygulanmasıyla da mutlak konum belirlemek olasıdır.

Rölatif konum belirlemede değişik yöntemler kullanılır,

Statik

Hızlı Statik

Kinematik

Farklarla GPS (Differential Gps-Dgps)

Statik yöntemde, en az iki alıcıyla gözlem yapılır. Gözlem süresi uzundur. Gözlem süresi beklenen doğruluğa ve iki alıcı arası uzaklığa bağlı olarak değişir. Genelde bu süreler ½ saat ve üstü olarak belirlenir. Bu yöntemle nirengi ağlarını oluşturan noktaların konumları, deformasyon ölçmeleri ve yüksek doğruluk gerektiren benzer çalışmalar yapılabilir.

Hızlı Statik yöntem, statik yöntemle aynıdır fakat en önemli fark gözlem süresinin, dolayısıyla alıcılar arasındaki uzaklığın kısa tutulmasıdır(5-20 dakika ve 20 km’den kısadır). Bu yöntemle sıklaştırma ağına ait noktalar, poligon noktaları ve güvenilirlik beklenen detay noktalarının konumları belirlenebilir.

Kinematik Yöntem, daha çok gerçek zamanda konum belirlemek (Real time kinematic) amacıyla geliştirilmiştir. Bu yöntem, referans noktasında bulunan bir alıcıyla bir gezici alıcıdan oluşan bir donanımla gerçekleştirilir. Referans noktası merkezli 10-15 Km çapı olan bir alanda cm doğrulukla konum belirlemek olasıdır. Aplikasyonda, detay alımında ve hareketli nesnelerin yerlerini belirlemede kullanılabilir.

DGPS’nin kullandığı veriler ve değerlendirilmesi farklıdır. Referans alıcısıyla gezici alıcısı arasında 100 Km hatta 300 Km’ye kadar bir uzaklık olabilir. Yöntem 0.5 m ile 3 m arası bir hassasiyete sahiptir. Genelde navigasyon amaçlı kullanılır.

GPS, kullanıcı hızının üç boyutlu olarak belirlenebilmesini de olanaklı kılmaktadır. Bu amaçla birkaç yöntem kullanılmaktadır. Bazı almaçlarda hız, kullanıcı konumunun yaklaşık bir türevi alınarak saptanmaktadır.

du/dt~[u(t2) - u(t1)]/(t2 -t1 )

Bu yaklaşım kullanıcı hızının seçilen bir zaman aralığında sabit ve u(t2) ve u(t1) konumlarındaki hataların u(t2) – u(t1) farkı ile kıyaslandığında göreli olarak küçük olabildiği koşullarda geçerli ve gerçekçidir.

GPS kontrol noktaları ise uyduları sürekli gözetleyip takip eden yer noktalarından oluşur. Yer kontrol sistemi; Pasifik okyanusunda bulunan Hawai ve Kwajalein istasyonları, Hint okyanusunda bulunan Diego Garcia istasyonu, Atlantik okyanusunda, Ascension Adası istasyonu, Colorado’da bulunan Colorado Springs istasyonu ve Ana Merkez olan Colorado Schriever Hava Üssü’nden oluşmaktadır. Bu istasyonlara ek olarak dört büyük yer anteni de uyduları sürekli takip etmektedir. Uydular tüm bu yer istasyonlarına ve antenlere kesintisiz sinyaller göndererek bulundukları pozisyonları yer istasyonlarına bildirirler.

Koordinat bulmak için kullanılan alıcılar ise çok çeşitlidir. GPS alıcıları elde taşınabilmekte veya uçak, gemi, tank, denizaltı, araba gibi nesnelere takılabilmektedir.

Günümüzde kullanımda olan 100’den fazla çeşitte GPS alıcısı bulunmaktadır. Alıcılar farklı olmasına rağmen yaptıkları iş aynıdır. Hepsi GPS uydularından gelen sinyalleri tespit eder, sinyali çözer ve işler. Teknoloji geliştikçe alıcıların boyutları da küçülmektedir. Şu anda GPS alıcılarının boyu yaklaşık bir cep telefonu büyüklüğündedir, ama daha küçük boyutlu olanları da üretilmektedir. Bunlar daha çok askeri amaçlı kullanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse; körfez savaşı sırasında Amerikan ordusunun askerlere dağıttığı GPS alıcısı yalnızca 400 gram ağırlığındaydı. Günümüzde ise çok daha hafif olanları bulunmaktadır.

GPS`İN BAZI KULLANIM ALANLARI

GPS sisteminin kullanıldığı bir çok alan vardır. Özellikle askeri alanda kullanımı büyüktür. GPS sayesinde askerler, savaş uçakları ve savaş gemileri çok daha etkili olmuşlardır. Askeri alandaki GPS kullanımın en güzel örneğini Körfez Savaşında görebiliriz. GPS donanımlı askerler, her yanı birbirine benzeyen kilometrelerce uzunluktaki çölde rahatlıkla yönlerini bulabilmişlerdir. Ayrıca hava ve kara taşıtlarına monte edilen alıcılarla hedeflere çok kolay bir şekilde ulaşılabilmiştir. Bu savaşta 9,000 ‘den fazla GPS alıcısı kullanılmıştır. Körfez savaşında kullanılan bu sistem bizim ordumuzda da başarıyla kullanılmaktadır. Sistem sayesinde bölüklerimiz manevralarını senkronize edebilirler.

GPS teknolojisi ASELSAN’daki çeşitli projelerde kullanım alanı bulmuştur. Bunlardan “Trunk Telsiz Araç Konum İzleme Sistemi” içinde GPS’in de yer aldığı bir uygulamadır. Bu sistemin olası bir uygulaması acil durumda olan ticari taksinin yerinin merkezde bulunan sayısal harita üzerinde görülerek en yakındaki emniyet birimince müdahale olanağının sağlanmasıdır. Ayrıca GPS ara uyumu birçok Aselsan cihaz ve sisteminde yer almaktadır.

GPS sistemi savunma amaçlı dizayn edilmesine rağmen, günlük yaşamda bir çok alanda başarıyla uygulanmaktadır.

GPS`nin sivil kullanım yerlerinden biri Paris şehir içi otobüs ulaşımında hangi otobüsün durağa ne zaman geleceğini durak panolarında gösteren bir sistemdir. Burada ayrıca otobüslerin şehir içindeki işleyişleri de merkezden izlenebilmektedir.

Harita firmaları daha hızlı ve daha hassas veriler toplayabilmek amacıyla GPS kullanmaktadırlar. GPS sisteminin hassasiyeti harita yapımında kullanılabilecek derecede hassastır. Bu sistem sayesinde arazide geçen uzun zaman ve eleman sayısı azalmıştır. Böylece ölçümler daha kısa sürede hazırlanıp, daha ucuza mal edilebilmektedir.

Bir başka kullanım şekli ise arabalara GPS alıcısı takılmaya başlanarak araç kullanımı kolaylaştırılmıştır. Bu durumda sürücü bilmediği yerlerde asla kaybolmayacaktır. Araba kiralayan firmalar araçlarını takip edebilmek için GPS kullanırlar.Dağıtım şirketleri de dağıtım yaptıkları araçlara GPS alıcıları yerleştirmişlerdir. Böylece dağıtım araçlarını anında dijital haritalar üzerinde görebilmektedirler. Bu uygulamalar ülkemizde de mevcuttur. Aynı şekilde polis, ambulans ve itfaiye araçlarına takılan alıcılar sayesinde, acil durumda olay yerine en yakın araçlar belirlenebilir. Bu şekilde GPS hayati önem taşımaktadır.

Meteorolojide, bilim adamları hava durumunu öğrenmek veya ozon tabakasını incelemek için gök yüzüne gönderdikleri balonlara GPS bağlayarak, balonun verileri nereden gönderdiğini öğrenebiliyorlar.

Ayrıca,gelecekte, çok küçük elektronik devreler olarak bilinen çiplerin insanlara yerleştirilmesiyle yakından izlenme imkânına kavuşulacak.

İlk planda belirli hastalıkları olan insanlara takılacak çipler sayesinde, hasta olan yakınlarımızı sürekli olarak uydu aracılığıyla izleme imkânına sahip olacağız. Tabiî böyle bir uygulama son derece faydalı olabilir. Çiplere yerleştirilecek alıcılar sadece uydu aracılığıyla yer tespitini değil, ayni zamanda kan sekeri, kalp atisi, hatta elektrokardiyografi, beyin dalgaları (EEG) gibi ayrıntılı biyolojik bilgileri de sürekli takip edebilecektir. Kişi acil bir durumla karsılaştığında hem bulunulan yeri, hem de bu

hayatî bilgileri istenilen bir merkeze yine uydu aracılığıyla gönderebilecektir.

Hayvanlarda bir süredir kullanılan benzeri sistemler sayesinde bu cihazlar test aşamasını geçmiş durumdadır. GPS (Global Positioning Systems) teknolojisi sayesinde de GPS cihazlarını yanınızda taşıdığınızda dünyanın neresinde olursanız olun bulunduğunuz yerin tam olarak saptanması imkânı da mevcuttur. Seker hastalığı veya belirli bir kalp hastalığı olan bir yakınınız olduğunu düşünün. Bahis konumuz olan bir çip sayesinde hastanız örneğin seker komasına girdiğinde çevresinde kimse yokken bile, bayıldığı ve seker komasına girdiği, ayrıca tam olarak bulunduğu yer anında size veya bir acil sağlık merkezine bildirilecektir. Bu sayede kritik olan dakikalar değerlendirilip hastanızın kurtarılması imkânı doğacaktır.

Bu teknik sayesinde, güvenlik noktalarından geçen insanların kimliği anında ve doğru olarak tespit edilebilecek. İlk planda bu polislerin ve askerlerin kimliklerinin tespitinde faydalı bir uygulama olabilir. Bu tür çiplerin ulusal bir kimlik belgesi gibi kullanılması da tartışılan bir konu. Böyle bir gelişme gerçekleşirse kimlik kullanmak tarihe karışacak. Bazı bilim adamları bu tür çiplerin doğumda herkese yerleştirilmesinin bile yakın gelecekte gündeme gelebileceğini belirtiyorlar.

Teknoloji uzmanları ve bilim adamları GPS’in dünyanın hareketlerini tespit edecek çok önemli bir alet olarak kullanırlar.

Bir araştırmacı, sabit bir yerden bir GPS alıcısıyla arka arkaya ölçüm yaparsa, yanardağdan lavların akması veya buzdağının bir Antartik katmanından ayrılarak yer değiştirmesi gibi hareketleri takip edebilir.

Alıcıların arttırılıp (ek alıcılar doğruluk oranını yükseltir) ölçümler yeri tam olarak bilinen sabit bir GPS baz istasyonuna gönderilirse bir 2.54 cm’in 10’da 1’i kadar küçük, ani yer hareketleri net olarak izlenir. Bilim adamları, bu yeni teknolojik yetenek sayesinde en büyük dinamik yöntemlerden birini araştırıyorlar. GPS, ülkemizde de en çok yerbilimciler ve jeofizikçiler tarafından kullanılıyor. Örneğin Marmara Fayındaki veya diğer deprem bölgelerindeki hareketleri izlemek için yere yerleştirilen cihazlarla uzaydan alınan sinyaller sayesinde fay kuşaklarında yer değiştirmeler izleniyor.

Bu sayede örneğin ‘Fayın Marmara bölgesindeki hareketi yılda 2 cm, Ege bölgesinde 3 cm’ olarak açıklanıyor. Yerdeki bu yer değiştirmeler veya kaymalar, faydaki yıllar içinde enerji birikimi konusunda hesaplamalara yardımcı oluyor. Böylece, fayın kırılma zamanı hakkında da genel bilgiler elde edilebiliyor

GPS yöntemi sayesinde örneğin Hong Kong’taki çok önemli bir köprünün yıkılabileceği görüldü ve buna göre takviyesi gündeme geldi.

Dünyanın en büyük asma köprüsü olan ve hem kara hem de tren yolu taşımacılığının yapıldığı Hong Kong’daki Tsing Ma köprüsü eğilecek ve sallanacak şekilde tasarlandı. 4518 feet uzunluğundaki köprü, kendisini ve trenleri bir kaç feet sağa ve sola sallayacak ve köprünün boyunu 2 feet kadar dibe gömecek kasırgalara dayanıklı olarak inşa edildi. Ancak 15 feetlik bir hareketle köprünün çelik kirişlerinin ve kablolarının plastik saplar gibi kolayca bükülmesine neden olabileceği görüldü.

Böyle bir felakete karşı Tsing Ma’nın geleceğini düşünen mühendisler, köprünün tam konumunu üç boyutlu olarak belirleyen bir dizi GPS alıcısı yerleştirdiler. Kilometrelerce uzunlukta fiber-optik kablolarla birbirine bağlı 14 GPS alıcısı, köprünün kablolarına, gövdesine ve kulelerine takıldı. Alıcılar, her on saniyede bir konumlarını görüntüleme merkezindeki bilgisayara aktarıyorlar. Olası hataların düzeltilmesi için sabit diğer 2 GPS alıcısından alınan veriler de bilgisayara gönderiliyor. Tsing Ma’nın konumu, yatay olarak bir inçin 10’da 4’ü ve dikey olarak da 10’da 8’i doğruluk payıyla belirleniyor.

Bilgisayar ayrıca rüzgarın yönü ve hızını da hesaplayarak köprünün bileşenleri üzerinde oluşabilecek basınç ve yükü tahmin ediyor ve mühendislerin tamir ve bakım çalışmalarını hazırlamalarına yardımcı oluyor. Başka hiçbir yöntemle uzun bir köprünün hareketleri böyle ölçülemezdi. Açık denizlerde, 100 mile varan genişlikteki girdaplar okyanus sularını çalkalayarak diplerdeki gıda ve besleyici maddeleri su yüzeyine çıkarır ve derinlerdeki enkazları da karanlık sulara gömer. Okyanus bilimciler, karadan denize karbon devrinde anaforların önemli bir rolü olduğuna inanıyorlar. Ancak anaforların bugüne kadar iyi incelenememesi nedeniyle konu hakkında çok az şey biliniyor. GPS sistemi ile tam olarak okyanus hedef alınmakta ve su yüksekliğindeki değişimlerle ilgili kesin bilgiler elde edilmekte.

GPS okyanus anaforlarının gizli hayatlarından daha başka konuları da açıklığa kavuşturabilir. Mesela deniz seviyesinde küresel ısınmaya bağlı gerçekleşen değişimlerin görüntülenmesinde… Bilim adamları şimdilik sadece sahillere yakın yerlerdeki değişimleri inceleyen gel-git ölçümleri yapıyorlar. Dağların tepelerine, binalara ucuz bir şekilde GPS alıcıları yerleştirildiğinde 20 kilometre uzaklıktan deniz seviyesindeki değişimler bile ölçülecek ve çok daha farklı bilgilere ulaşılmış olacak.

Sismologlar, olası depremler hakkında erken bilgi almak, hafif sarsıntıları saptamak için geleneksel sismometre, tiltmetre ve stranometre kullanırlar. Ancak bu aletler, ileriki haftalarda veya aylarda olabilecek depremin sinyallerini veren yavaş oynamaları değil, sadece hızla gerçekleşen ve çok önemli olmayan hareketleri kaydederler.

Japonya’daki Coğrafi Araştırma Enstitüsü, bölgeyi kaplayan binden fazla GPS alıcısından oluşan Geonet adlı şebeke sayesinde, uzun dönemli verileri toplayabiliyor.

Birbirinden 15 mil uzaklıkta bulunan alıcılar sismik olarak tehlikeli bölgelerde yakın yerleştirildiler. 15 foot yüksekliğinde paslanmaz çelikten sütunlar içine yerleştirilen her bir GPS alıcısı, takılan bir anten yardımıyla 30 saniyede bir uydu sinyallerinitopluyor.

Geonet sistemi, tektonik bir çukur üzerinde bulunan Japonya’nın en kalabalık dördüncü kenti olan Nagoya’da, olağan dışı hareketlerin işaretlerini tespit etti. Discover dergisinde yayımlanan (Mart 2002) yazıya göre, Nagoya’nın zemini her sene bir santim batıya doğru hareket ediyor. Ocak 2001’deyse zemin aynı oranda ters doğrultuda hareket etmeye başladı. Böyle bir hareket aniden gerçekleşirse çok büyük bir deprem bölgeyi sallayabilir.Bir sonraki hareketin ne olacağı bilinemiyor ancak eğer GPS alıcısı olmasaydı neler olduğu da bilinemeyecekti.

DİĞER YÖN BULMA SİSTEMLERİ

GPS’in yalnızca ABD’nin denetiminde bir sistem olması diğer devletlerin de kendi benzer sistemlerini geliştirip kullanmasına neden olmuştur. Büyük bir imkan olmasına rağmen, bu teknolojiye sahip olamayan ülkelerce kritik askeri uygulamalarda tek başına kullanımı risk taşımaktadır.

Hemen hemen GPS’le eşzamanlı olarak o zamanki adıyla SSCB’nin geliştirdiği benzer amaçlı diğer bir sistem de GLONASS’tır. Mali imkansızlıklar yüzünden GPS kadar sağlıklı işletilemese de halen kullanılan bir sistemdir. Aktif olarak çalışması amaçlanan 24 adet uydudan ancak aşağıda 9 adedi hizmet verebilmektedir.

Henüz tamamlanmayan, ancak karar verilirse 2008 yılında bitmesi amaçlanan ve 3 milyar €’ya mal olacağı tahmin edilen Avrupa’nın küresel yer bulum sistemi de Galileo’dur. Bu değerdeki bir yatırımın yaratacağı pazarın oluşturması umulan vergi gelirinin bundan kat kat fazla olacağına kesin gözüyle bakılmaktadır. EGNOS, GNSS-1, GNSS-2 olmak üzere 3 evrede tamamlanması planlanmaktadır. Ayrıca EGNOS’un da kendi içinde,ilk aşaması tamamlanan, 3 aşamada ve 3 konuda hizmet vermesi planlanmaktadır. İlk aşaması yerbulum amaçlı olarak, GPS benzeri sinyaller gönderecek, Inmarsat’tan kiralanan 2 uydu ile kullanıcılara iki ek uydu imkanı vererek, hava araçlarının yöngüdümü gibi kritik uygulamalar için en az 6 adet uydu görülebilirliğini garanti etmektir. (GPS’te bu sayı 4′tür). Bütünlük (integrity) sağlama amaçlı ikinci aşamasında GPS, GLONASS ve EGNOS uydularının yerdeki gözlem istasyonlarından hata tahminlerinin yapılarak, bir uyduda sorun yaşandığında, kullanıcılara 10sn içinde bilgilendirilecektir. Bu servis olmasaydı bu süre en az 15 dk olurdu), üçüncü ve son aşamada da, GPS’in standart sağladığı hizmette elde edilebilir yerbulum hatasını 5-10 metre kadar iyileştireceği belirtilen, geniş alan sinyal düzeltme hizmeti amaçlanmaktadır. Avrupa kıtasında yere göre durgun erim (geostationary ranging), bütünlük izlenmesi (integrity monitoring) ve geniş alan farksal iyileştirme (wide area differential augmentation) sağlanacaktır. Bu evrenin 2002 tarihinde bitirilmesi amaçlanmaktadır. GNSS-1′de küresel olarak EGNOS, WAAS ve MSAS’nin birleştirilerek hizmet sağlanması ve son evre olacak olan GNSS-2′de de 2.nesil uydu tabanlı bir yöngüdüm sisteminin tamamlanması amaçlanmaktadır.

Aslında 2000 sonunda Avrupa’nın bu sistemi tamamlamak için gerekli teknik ve mali kaynaklar ile gerekli politik isteğin var olup olmadığının ortaya çıkması beklenmekteydi. Bazı kaynaklara göre böyle bir sistemin tanımlanma aşamasında alt yüklenicilik yapacak, bu konularda deneyimli, 350-400 mühendislik bir insan gücüne gerek duyulacağı ve bu sayının da Avrupa’da bu konuda şu anda mevcut insan kaynağının sınırlarında olduğu tahmin edilmektedir. Avrupa Komisyonu (EC) ve Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından Avrupa’nın gereksinimlerini karşılayacak Galileo’nun tanımlanma evresi için iki seçeneğe odaklanıldığı bildirilmektedir: Bunlardan birincisi 21 MEO uydusu ile geniş alan iyileştirme sistemleriyle (WAAS, EGNOS ve MSAS gibi) birlikte çalışabilecek üç GEO uydusundan oluşmasıdır. Diğeri ise 36 MEO ve 9 GEO uydusundan oluşacak tamamen bağımsız bir sistemdir. Burada Galileo’nun avantajı daha önceki sistemlerde elde edilen bilgilerin kullanılarak “tekerleğin yeniden icat edilmemesi” kolaylığıdır. Örneğin böylece yeni uydu yörüngeleri de GPS’inkine çok benzer olarak seçilmiştir.

Galileo’nun geliştirilmek istenmesinin gerekçeleri şöyle açıklanmaktadır

GPS’in tek başına mevcut hassasiyeti, sağlanması gereken sivil havayolu standartlarını karşılamamaktadır.

GPS uydularında oluşabilecek arızaların saptanması ve bu bilginin kullanıcılara bildirilmesi

GPS gibi bir sisteme tek bir devletçe sahip olunması nedeniyle, bu tek başlılığın yaratacağı düşünülen “çeşitli sorunlar”.

En son olarak da tasarım kararı verilirse Galileo’nun sonradan gelme avantajını iyi değerlendirerek mevcutlardan daha düşük bir maliyetle ve daha yüksek bir güvenilirlikle GPS’e ciddi bir rakip olabileceği söylenebilir. Galileo’nun gerçekleşme sürecinde çeşitli aşamalar geçildikçe oluşan imkanlar hizmete sunularak peyderpey kullanım güvenliği ve kalitesi artırılmaktadır.

TÜRKİYE`DE GPS

Ülkemizde GPS’in uygulanabilmesi için bazı temel problemlerin çözülmesi gerekmektedir.

Bunların basında sayısal harita gelmektedir. Yurtdışında oldukça kolay elde edilebilen sayısal harita, ülkemizde belirli büyüklükten sonra gizli sınıfına girdiği için genel kullanım söz konusu olamamaktadır. Özellikle, kamu kuruluşlarının başka amaçlar için elde ettikleri sayısal haritaları, bu amaç için de kullanmaları mümkündür. Bazı şirketlerin bu konuda çalışmaları bulunmaktadır. Bir diğer problem de, GPS’in, elde ettiği koordinat bilgisini merkez durumundaki yere göndermesidir. Bu amaçla, uydu haberleşme, cep telefonu kısa mesaj servisi veya sayısal telsiz ağını kullanmak gerekecektir. Uydu haberleşme, cep telefonu (GSM) ve sayısal telsiz ağının olmadığı yerlerde söz konusu olmalıdır. Zira, oldukça pahalı bir çözüm olmaktadır. kısa mesaj servisi de, şehirler arası kullanım için uygun bir çözümdür. Şehir içi için ise en ideali, sayısal telsiz ağıdır. Genellikle, sadece şehirleri hedefleyen bu ağ, maliyet açısından da en ucuzudur.

-Yer belirleme,

-Bir yerden bir yere gitme,

-Hareketli kişi veya nesnelerin izlenmesi,

- Haritaların elde edilmesi,

- Hassas zamana dayalı is

amaçlarıyla kullanılmaktadır.

GPS SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER

1-Alıcı Tipi

Multiplex alıcılar bir veya iki uyduyla bağlantı kurarak ve kendilerine gereken bilgileri gerektikçe diğer uydulara yönelerek üçgenleme yer tayini yaparlar. Paralel-kanal alıcılarından daha az pahalıdırlar ama uydu sinyallerini engelleyebilecek arazi şartlarında (dağlar, binalar, kanyon duvarları gibi) çalışmazlar. Multiplex alıcılar denizde yön bulma için mükemmeldirler.

Paralel-kanal alıcılar bir seferde 12 uydunun sinyalini yakalayabilirler, böylece son derece karmaşık bir arazide daha hızlı ve güvenilir veri akışını sağlayabilirler.

2-Kanal Sayısı

Bir Paralel-kanal alıcısının kanal sayısı arttıkça takip edebileceği uydu sayısı da artacaktır. Böylece uydu sinyallerine kilitlenmesi ve yer belirleme hesaplamalarını yapması da o kadar hızlı ve güvenilir olacaktır. Günümüzde standart kanal sayısı 12 dir ama geçmişte üretilmiş 8 kanallı GPS modelleri de, bir çok koşulda yeterli performansı gösterecektir.

3-Hafıza Kapasitesi

Bir GPS’in en kullanışlı özelliği belirli yerlerin bilgilerini kaydetmesi ve bunları depolama yeteneğidir. Bu depolama özelliği yeri geldikçe gidilen noktaları kaydetmeye olanak tanır. Böylece GPS alıcısı aynı noktaya tekrar gitmek istendiğinde bize rehberlik eder. Bu aynı zamanda “ara nokta” ların (waypoints= başlangıç noktasıyla istikametiniz arasındaki rota) kayıt edebileceği anlamına gelir, bu yüzden rotadan ayrılmadan ilerlemeyi kolaylaştırır. Genelde GPS’in hafızası ne kadar geniş olursa o kadar çok ara noktayı hafızasına kayıt edebilir ki bu da her zaman bir avantajdır.

4-Rota çıkarma

Bazı GPS alıcıları ara noktaları sıralı şekilde kaydetmeye olanak tanır. Bunun anlamı başlangıç noktasından son noktaya kadar olan bütün rota verilerinin girişlerini yapabilir sonra faaliyet süresince bir noktadan bir noktaya GPS’e bakarak ilerlenebilir.

Bazı alıcılar, herhangi bir yöndeki kayıtlı noktaları takip etme olanağı verir. Bunun anlamı:

Faaliyet süresince bu noktalar hafızaya kaydedilir. GPS bizi aynı rotadan geri götürebilir.

Evden çıkılmadan önce bu ara nokta verileri yüklenirse (koordinatları haritadan alarak) GPS doğru rotada kalmaya yardımcı olacaktır.

5-Elektronik haritalar

Bazı yeni GPS’lerde navigasyonu daha da kolaylaştıran elektronik harita yapıları kurulmuştur. GPS ekranından bulunulan bölgenin haritasına bakarak kendimizi çevremizde bulunanlara göre yönlendirebiliriz. Kimi GPS cihazları belli bazı bölgelerin daha detaylı haritalarını ek kartuşlar sayesinde görüntüleyebilmektedir. Bir faaliyette bulunmadan ve bize rehberlik etmesine izin vermeden önce elimizdeki haritanın detay seviyesini kontrol etmemiz gerekir, çünkü bazı haritalar doğada yön bulmak için yeterli detayı içermemektedir.

GPS alıcıları teknolojik olarak gelişmiş cihazlardır. Fakat bu hepsinin kolay kullanılabileceğini anlamına gelmez. Bazı GPS modelleri simulasyon modlarına sahiptirler ve bunlar uydu sinyallerine ihtiyaç duymadan çalışırlar.

6-Kullanım kolaylığı

Cihaz bizi A noktasından B noktasına yönlendirirken, izlediği aşamalar anlaşılabilir ve uygulanabilir olmalı, aşamaları kolaylaştırmak için şekiller ve semboller kullanılmalı, kullanım kılavuzunu yitirmemiz halinde temel fonksiyonlarını kendimizin çıkarabilmesi mümkün olmalı, rotaya sadık kalmak kolay olmalıdır.

7-Bilgi içeriği

Enlem ve boylam koordinat bilgilerini vermeli, ayrıca UTM (Universal Tranverse Mercator) ve UPS (Universal Polar Stereogragraphic) bilgilerini vermelidir. Değişik haritalar değişik koordinat sistemleri kullanırlar. GPS almadan önce haritaya aynı dili konuşup konuşmadığına dikkat edilmesi gerekir.

8-Ekran

Görüntü ekranı kolay seçilebilmeli, değişken ışık altında rahat okunabilmeli,düşük ışıkta ve hava karadığı zaman ışığı yeterli gelmeli, görüntü net ve temiz olmalıdır.

9-Giriş tuşları

Giriş tuşları anlaşılır ve kullanışlı olmalıdır.

10-Anten kurulumu

İç kısma yerleştirilmiş antenler en az zarar görebilecek olanlardır. Dışta yer alanlar ise daha az korunaklıdırlar, fakat bazı durumlarda yönü değiştirilerek alıcının uydulara kilitlenmesi kolaylaştırılabilir. GPS arabada veya teknede kullanılmak isteniyorsa bunun için opsiyonel dış anten takılabilir olması uygun olacaktır. Bunlar uydu sinyallerinin geçemediği metal tavanlı bir yerde olunması durumunda bile sinyalleri yakalayacaklardır.

11-Veri hızı

GPS birimleri sabit olarak lokasyon bilgilerini araştırır ve işler. Fakat bazıları verileri, daha hızlı işleme ve güncelleme olanağı sunarlar. Genelde bir GPS’in sahip olduğu kanal sayısı arttıkça, daha hızlı hesap yapabilir ve ekrandaki bilgiyi daha çabuk yeniler.

12-Hassasiyet

GPS cihazlarında SA hata uygulamasının 1 Mayıs 2000′ de sona erdirilmesiyle birlikte GPS ler eskisine göre çok daha yüksek bir hassasiyete kavuştular. Günümüzde modern GPS lerin yeterli sayıda uyduya kilitlendiklerinde 4-5 metreye kadar hassasiyet yakalaması mümkündür.

13-Download kapasitesi

Modern bazı GPS’ler PC’de ara nokta (way point) verilerini saklamaya yardımcı olacak bazı yazılımları da beraberinde getirir. Bu özellik size GPS’nin kaldırabileceğinden daha fazla veriyi toplamaya yardımcı olur ve kolayca PC’den her gezi için gereken bu verileri indirilebilir.

14-Güçkaynağı

Cihaz birkaç çeşit pille çalışabilmelidir.

15-Pil ömrü

Cihaz yeni pillerle uzun süreli kullanılmalı, kullanılmadığı zamanlarda enerjiden tasarruf etmek için “askıya alma” fonksiyonu olmalı, kapatıldığında hala bilgileri saklayabilmeli, tekrar cihaz açıldığında uydu sinyallerini yeniden algılaması kısa sürmelidir.

16-Destek pil

Bir çok yeni GPS alıcısı üzerindeki destek piller sayesinde ana pil bittiğinde dahi kaydedilen veriler güvencede olur. Ne kadar uzun destek ömrü varsa verileri kaybetme riski o kadar düşük olacaktır.

Genel olarak hafif ve küçük GPS cihazları kullanımı daha kolay olanlardır. Fakat ağırlık ve hacim tasarrufunun belli bir maliyeti vardır; ya daha pahalıdır ya da daha az özelliğe sahiptir.

Neredeyse tüm modern GPS’ler su sıçramasına, anlık su temasına, ani yağmur baskınlarına dayanıklıdırlar.

12 Temmuz 2007

Nobel Bilim Ödülleri

Nobel Bilim Ödülleri

27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 yılında Stockholm’ de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan Nobel ödülleri, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşır. Nobel’ in servetinin yıllık geliri beş eşit parçaya ayrılmıştır. Bu parçaların birincisi fizik, ikincisi kimya, üçüncüsü fizyoloji veya tıp alanında en önemli icadı yapan kişiye; dördüncüsü edebiyat alanında en soylu ve en içten ideali örnek alarak meydana getirdiği eserin yazarına, beşincisi de halklar arasında kardeşliğin gerçekleştirilmesi, sürekli orduların ortadan kaldırılması veya sayısının azaltılması, barış kongrelerinin yapılması ve yaygınlaştırılması için en çok çalışan kişilere verilir. Başta beş dalda verilen ödüllere 1968 yılında İsveç Bankası Alfred Nobel anısına bir de “İktisat ödülü” ekledi. Bu ödüllerin dağıtılmaya başlaması 1901 tarihine denk gelmektedir ve günümüze kadar sürmüştür.

Fizik ve Kimya ödülleri İsveç Akademisi, Tıp ve Fizyoloji ödülleri Stockholm Karolin Enstitüsü, Edebiyat ödülü Stockholm akademisi, Barış ödülü de Norveç Storting’i tarafından seçilen beş kişilik bir komisyon tarafından dağıtılır.

Alfred Nobel : Stockholm’ de 1833 yılında doğmuş İsveç’ li kimyacı. Nitrogliserin’ i patlayıcı madde olarak kullanma yollarını araştırdı. 1863 yılında Stockholm’ de az miktarda nitrogliserin yapmaya başladı. Birkaç ay süren araştırmalar sonunda meydana gelen bir patlama sonucu laboratuar yıkıldı. Yine de çalışmalarına devam eden Alfred Nobel 1865’de yeni bir fabrika kurdu ve bir süre sonra ikinci fabrikasını da açtı. 1864 yılında araştırmalarının sonucunu aldı ve “Dinamit barutu” nu buldu. Araştırmalarına devam eden A. Nobel 1877’ de “Balistit” adını verdiği yeni bir çeşit barut tasarladı. 1881’ de Paris’ e yerleşen Nobel burada yeni bir fabrika açtı ve araştırmalarına devam etti. Hemen hemen bütün servetini Nobel ödüllerini dağıtması için bir kuruma başladı.

1901 yılında dağıtımına başlanan Nobel Bilim Ödülleri’ nden Fizik dalında günümüze kadar 154 bilim adamına verilmiştir. Bunlardan bazıları:

Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Almanya, Münih Üniversitesi, (1845–1923) Röntgen, sonradan kendi adıyla anılmaya başlanacak olan önemli ışın tipini buluşuyla sağladığı üstün hizmetler için 1901 yılında fizik dalındaki ilk Nobel ödülüne layık görüldü.

Antonie Henri BECQUEREL : Fransa, Ecole Polytechnique, Paris ( 1852 – 1908 ). Becquerel kendiliğinden radyoaktiflik olgusunu keşfiyle fiziğe sağladığı üstün hizmetleri için 1903 yılında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

Albert EINSTEIN : Almanya ve İsviçre, Kaiser – Wilhelm Institut für Phsyik, Berlin, ( 1879 – 1955 ). Einstein kuramsal fiziğe verdiği önemli hizmetler ve özellikle fotoelektriği buluşu için 1921 yılında fizik dalında Nobel Bilim Ödülüne layık görüldü.

Sir James CHADWICK : İngiltere, Liverpool Üniversitesi, Liverpool, ( 1891 – 1974 ). Nötronun belirleyici özelliklerini, nötronu buluşu için Sir James Chadwick’ e 1935 yılında Nobel Ödülü verilmiştir.

Wolfgang PAULI : Avusturya, Princeton Üniversitesi, Amerika Birleşik Devletleri, ( 1900 – 1958 ). W. Pauli, Pauli ilkesi olarak da anılan Dışarlama ilkesini bulduğundan 1945 yılında Nobel Bilim Ödülüne sahip olmuştur.

Percy Williams BRIDGMAN : Amerika Birleşik Devletleri, Harvard Üniversitesi, Cambridge,( 1882 – 1961 ). Bridgman, olağanüstü yüksek basınç düzeylerine ulaşmasına olanak tanıyan düzeneğini buluşu ve bu yolla yüksek basınç fiziği alanında yaptığı keşifler için 1946 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştür.

Donald Arthur GLASER : Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, Kaliforniya, ( 1926 – ). Glaser 1960 yılında kabarcık odasını bulduğu için nobel ödülüne layık görüldü.

Alfred KASTLER : Fransa, Ecole Normale Superieure, Universite de Paris, (1902 – 1984 ). Kastler atomlarda Hertz rezonanslarının çalışılmasına olanak sağlayan optik yöntemleri keşfedip geliştirdiği nedeniyle 1966 yılında fizik dalında Nobel ödülü almıştır.

Dennis GABOR : İngiltere, Imperial College of Science and Technology, Londra, ( 1900 – 1979 ). Gabor bulup geliştirdiği holografik yöntem sayesinde 1971 yılında Nobel ödülü almıştır.

Ernst RUSKA : Federal Almanya Cumhuriyeti, Fritz – Haber – Institut, Berlin ( 1906 – 1988 ). Elektron optiği alanında temel nitelikte çalışması ve ilk elektron mikroskobunu tasarlayışı için Ernst Ruska’ya 1986 yılında Nobel Ödülü layık görülmüştür.

Nobel ödülleri dağıtımı sırasında yapılan araştırmalar. Bu ödüller, ödülün verildiği yılda bulunan en iyi icat veya gerçekleştirilen en iyi, en kapsamlı araştırmaya verilmiştir. Aynı yıllara denk gelen daha küçük buluşlara veya daha az kapsamlı araştırmalara bir sonraki yılda yer verilmiş veya hiç değinilmemiştir. Ödüller verilmeden önce, verilen kararlar arasında araştırmasını tamamlayamadan ölen kişilerin varislerine de bu ödüllerden verilmesi düşünülmüş fakat sonra bu karardan vazgeçilmiştir. Yukarıda adı geçen bilim adamlarının hayatlarından bahsetmek gerekirse :

Wilhelm Conrad RÖNTGEN : Alman asıllı fizikçi olan Wilhelm Conrad Röntgen 1845 yılında Rheinland’ da doğdu ve 1923 yılında Münih’ de öldü. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’ da ve İsviçre’ de geçti. Zürih’ te üniversite eğitimi gördü. 1876’ da Strassburg’ da, 1879’ da Giessen ve 1888’ de Würzburg üniversitelerinde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’ de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün Yöneticiliğine getirildi. 1885 yılında kutuplanmış bir yalıtkan hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. Fakat asıl ününü 1895 yılında X ışınlarını keşfine borçludur. Bu ışınları inceleyen Röntgen, X ışınlarının bir doğru boyunca yatıldığını, yansıma ve kırılmaya uğramadığını, elektrik veya manyetik alanların etkisiyle yön değiştirmediğini ispatladı. X ışınlarının cisimlerin içinden geçme kabiliyetlerini inceledi ve bu ışınların havayı iyonlaştırdığını ortaya çıkardı. 1901 yılında tamamladığı bu araştırmaları sonucu aynı yılın fizik dalında Nobel Bilim ödüllüne layık görüldü. Araştırmaları sonucu aşağıdaki kuralları ortaya çıkardı.

Röntgen : Adını Alman fizikçi Röntgen’ den almıştır. X veya g ışımalarının miktar ölçümü birimidir. Röntgenin sembolü “R” dir. Günümüzde röntgen ışınları tıp alanında kullanılır. Bu kullanım, X ışınlarının organik dokular tarafından eşit olmayan derecelerde emilmesine dayanır. Eşit olmayan bu geçiş radyolojik gölgeler meydana getirir. Bunlar, ya flüoresan bir ekranda ( Radyoskopi ) yada gümüş tuzlarının fotoğraf filmi üzerine indirgenmesiyle ( radyo-grafi ) değerlendirilir. İncelenecek doku ile çevresindeki doku arasında X ışınlarını geçirme miktarında bir fark yoksa, saydam olmayan kontrast maddeler kullanılır.

X Işınları : X ışınları ışık ışınlarıyla aynı özelliktedir. Fakat frekansları daha büyüktür. X ışını içinden geçtiği gazı iyonlaştırma özelliği taşır. X ışınlarının tespiti ve şiddetinin ölçülebilmesi için bu ışınlar iyonlaşma odasından yani altın yapraklı elektroskopa bağlı iki tablası bulunan gaz dolu bir kaptan geçirilir. Elektroskop yapraklarının düşüş hızı iyonlaşma derecesini ve dolayısıyla bununla orantılı olan ışıma şiddetini ölçer. Şiddet Röntgen cinsiden değerlendirilir. Bir X ışını demeti saydam olmayan bir cisimden geçerken yavaş yavaş enerjisini bırakır. Kaybedilen enerji kalınlığa göre artar veya azalır. Ayrıca dalga boyu kısa ışınlar maddeye daha fazla etki eder ve ağır elementler daha fazla enerji yutar. Bu özelliklerden dolayı bir maddeye X ışını verilerek maddenin atom yapısı kesinlikle tespit edilebilir.

Antonie Henri BECQUEREL : Fransız fizikçisi Henri Becquerel 1852 yılında Paris’ te doğdu ve 1908 yılında öldü. 1877 yılında mühendis, 1892’ de Museum d’historie naturelle’e, 1895’ te Politeknik okuluna fizik profesörü oldu. 1889’ da Institut üyesi oldu. X ışınlarının bulunmasından sonra bu ışınlaral fosforışı olayının arasında bir ilişki bulunup bulunmadığını araştırdı. Böylece 1896’ da uranyum tuzlarında radyoaktivite olayını buldu. Bir elektromıknatısça sağlanan manyetik alanda uranyumun saçtığı ışınları tahlil etti ve bu ışınların uranyum atomuna has bir olgu olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca bu ışınların uranyumun bütün bileşikleri için geçerli olduğunu saptadı. Bunların sonunda uranyuma tutulan gazların iyonlaştığını da o fark etti. Ayrıca manyetik dönerle porlama, fosforışı, kızılötesi tayf üzerindeki çalışmalarını da saymak gerekir.

Radyoaktiflik : Bir atom çekirdeğinin, tanecikler veya elektromanyetik ışımalar yayarak kendiliğinden parçalanması. Bu olayı ilk kez 1896 yılında Henri Becquerel uranyum üzerinde ortaya çıkardı. Doğada kendiliğinden radyoaktif olan bazı elementler vardır, Bunlar dört grupta toplanır.

Radyum Grubu : Bu grup uranyum 238 ile başlar ve art arda parçalanmalarla kararlı kurşun 206’ ya dönüşür.

Aktinyum Serisi : Bu seri uranyum 235 ile başlar ve kurşun 207’ ye dönüşerek biter.

Toryum Serisi : Adını aldığı toryum 232 ile başlar ve kuşun 208 ile son bulur.

Neptünyum Serisi : Neptünyum 237 ile başlayıp, bizmut 209 ile biter.

Bu serilerde radyoaktifliğin çeşitli tipleri ile karşılaşılır :

Alfa ( a ) Radyoaktiflik : İki Nötron ve iki protondan meydana gelen bir heltum çekirdeği yaymaktır. Bu radyoaktiflikte çekirdeğin yükü, iki birim oranında eksilir.

Beta ( b ) Radyoaktiflik: Bir pozitif ve negatif elektron yayımıdır. Bu radyo-aktiflikte, elektron eksi yüklü ise çekirdek yükü bir birim artar, artı yüklü ise bir birim azalır.

Gamma ( g ) Radyoaktiflik : Bir çekirdeği uyarılmış bir halden, daha az uyarılmış veya kararlı hale getiren elektromanyetik bir ışınım kuvantumunun yayımıdır. Radyoaktif dönüşünler az veya çok hızlı olurlar. Göz önüne alınan element çekirdeğin yarısının parçalanması için gerekli süreye “ Periyot ” denir. Dış etkenlerin hiç birine bağlı değilmiş gibi görünen bu periyot çekirdekten çekirdeğe çok değişir. Bir saniyenin milyarda birinin binde biri ( 10-12 ) kadar süren periyotlar olduğu gibi 1017 yıla ulaşan periyotlar olduğu bilinmektedir. Nükleer tepkimelerde, tabiatta bulunmayan radyoaktif çekirdekler elde edilebilir. Bu olaya suni radyoaktiflik denir.

Radyoaktiflik hemen hemen bütün bilimsel ve teknik alanlarda geniş bir uygulama alanı bulur. Radyoaktif izotopların nükleer tepkimelerinden tekniğin birçok dalında kontrol aracı olarak faydalanılır. Bu kontrolde özellikle radyoaktif bir elementin radyoaktif olmayan bütün izotoplarıyla aynı özellikleri göstermesinden yararlanılır. Radyoaktif uygulamalardan bazı bilim dallarında şu şekilde yararlanılmıştır:

Kimyada Uygulamalar : “Işınım Kimyası” adında yeni bir kimya dalı gelişmiştir. Bu dalın konusu ışıma altında gelişen yeni kimyasal tepkimelerin incelenmesidir. Bu işlemlerde kobalt 60 gibi radyoaktiflik derecesi çok yüksek kaynaklar kullanılır.

Biyoloji ve Tarımdaki Uygulamalar : Radyoaktifliğin en geniş uygulaması bu alanda bulunur. Bitkinin bünyesine düşük miktarda karbon 14 verildiğinde, bünyede karbon izlenebilir. Radyoaktif ışınımlar canlı hücreler üzerinde büyük etki yapar; bu hücreleri önce değişikliğe uğratır, sonra öldürür. İnsan için çok zararlı olan bu etkiler tarımda çok yararlıdır. Böylece çok çabuk olgunlaşan yeni bir domates türü geliştirilmiştir.

Tıbbi Uygulamalar : Işınımla hücrelerin yok edilmesi kanser ve tümör tedavisinde metot haline gelmiştir; bu amaçla X ışınları uzun süredir kullanılıyor.

Metalürjideki Uygulamalar : Radyoaktiviteden çeliğin katılaşmasını, metalürjik tepkimelerin kinetiğini vb. incelemekte yararlanılır. Bu yolla metallerin yayılması kolayca izlenir.

Tarih ve Jeolojide Uygulamalar : Ahşap eşyanın veya kumaşların yapıldığı tarih, karbon 14 metoduyla kesin olarak bulunur. Bu usul eski medeniyetlerin incelenmesinde çok yararlıdır.

Albert EINSTEIN : Alman asıllı fizikçi 1879 yılında Ulm’ da doğdu, 1955 yılında Princeton’ da öldü. Çocukluğunda Münih’ de yaşadı ve ilk öğrenimini burada yaptı. Lise öğrenimini 1894’ de İsviçre’ de tamamladı ve 1896’ da Zürich Politeknik enstitüsüne girdi. Sonradan İsviçre vatandaşı oldu ve sırp asıllı bir kız öğrenci ile evlendi. Sonra Berlin’ de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde düşünmek fırsatını buldu. Önce atomun yapısı ile Planck’ ın kuvanta teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini buldu. Kuvanta teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya foton’ lar hipotezini kurmasını sağladı. Bu yoldan fotoelektrik olayını açıklayabildi ve bunun kanunlarını buldu. Bu çalışmalarını açıklayan ve 1905 yılında Annalen der Physik’ te ( Fizik Yıllığı ) yayımlanan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda bağlılık teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909’ da Zürich Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. Prag’ da bir yıl kaldıktan sonra, Zürich Politeknik okuluna profesör oldu. 1913’ de Berlin Kaiser – Wilhelm enstitüsünde verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi. İsviçre yurttaşı olarak Birinci Dünya Savaşında tarafsız kaldı. İkinci defa evlendi; bu yirmi yıl içinde birçok özlü inceleme yazısı yayımladı ve bunlarda yavaş yavaş teorilerini geliştirdi. 1921’ de Nobel Fizik Ödülünü kazandı.

Yabancı ülkelere bir çok gezi yapmakla birlikte 1933’ e kadar Berlin’ de yaşadı. O sıralarda Almanya’ da ki nasyonal sosyalist rejimin tutumu dolayısıyla Almanya’ dan ayrılmak zorunda kaldı. Paris’ te College de France’ ta ders verdi; burdan Belçika’ ya oradan da İngiltere’ ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri’ ne giderek Princeton üniversitesinde profesör oldu. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. Einstein hiç şüphesiz çağımızın en büyük bilginidir. Matematik, fizik alanında çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık ( izafiyet ) teorisiyle tanındı. Bu teori üç bölüme ayrılır: Newton mekaniğinin kanunlarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren sınırlı bağlılık ( 1905 ); eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren genel bağlılık ( 1916 ); elektro – manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesi. Bu teorilerin gerçekliği, özellikle büyük kütleler veya hızlar söz konusu olduğu zaman atom fiziği ve astronomi alanında yapılan parlak deneylerle ispatlanmıştır.

Ayrıca Einstein insancıl hareketleriyle de tanındı, barışseverdi, haksızlığa karşıydı. Atom bombasının insanlık için büyük bir tehlike olduğunu biliyordu. Bütün gücüyle atom enerjisinin uluslar arası bir kontrole bağlanmasına çalıştı.

Sir James CHADWICK : 1891 Manchester doğumlu Sir James Chadwick, ingiliz asıllı fizikçidir. Öğrenimini Rutherford’ un öğrencisi olarak Manchester üniversitesinde Almanya’ da yaptı; Birinci Dünya Savaşı’ nda orada göz altına alındı. 1919’ dan 1935’ e kadar Cambridge’ de çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla, suni parçalanmasını inceledi. 1923’ te, Cavendish laboratuarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927’ de Royal Society üyesi oldu. 1935’ de Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti ve İkinci Dünya Savaşı’ nda, Los Alamos’ ta ki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge’de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. 1932’ de nötronun yapısını keşfetti ve 1935’ de Nobel Bilim Ödülünü kazandı.

Wolfgang PAULI : 1900 yılında Viyana’ da doğan Pauli 1958’ de Zürich’ te öldü. Avusturya asıllı fakat İsviçreli idi. Münih’ te okuduktan sonra 1921 yılında Göttingen’ de ve Kopenhag’ da asistanlık yaptı. 1928’ de Zürich Federal Politeknik okulunda teorik fizik profesörlüğüne tayin edildi. 1940’ tan itibaren Princeton’ da ders verdi ve 1946 yılında Zürich’ e döndü. Heisenberg ile birlikte manyetik alanların kuvanta teorisini kurdu ve Kopenhag okulunun en ileri, en ünlü temsilcilerinden biri oldu. Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı. Sonradan bu ilke, birleşme değerinin yorumuna ve iki cismin aynı anda aynı uzay parçası içinde bulunamayacağı kavramına yol açtı. 1931 yılında Fermi ile nötrino’ ların varlığını teorik olarak ispatladı. Bu hipotez çok daha sonraları deneysel yoldan ispatlanabildi. W. Pauli 1945 yılında Nobel fizik ödülüne layık görüldü.

Pauli İlkesi : 1924’ te ortaya atılan, aynı uzay hücresinde ( mesela atom ) bulunan spinli taneciklerin gösterdiği bağdaşmazlıklarla ilgili ilkedir. Bu ilkeye göre n herhangi bir tamsayı olmak üzere, spinleri n + ½ olan özdeş tanecikler aynı enerji seviyesinde bulunamaz. Elektronlar, protonlar, nötronlar Pauli ilkesine uyar. Bu ilkeden elektronların bir atomun değişik enerji seviyelerindeki dağılışları, enerji seviyeleri arasında mümkün olan geçişler ve taneciklerin uyduğu istatistik hakkında temel sonuçlar çıkarılır. Buna ihraç ilkesi de denir.

Percy Williams BRIDGMAN : Amerikalı fizikçi Bridgman 1882 yılında Cambridge, Massachusetts’ de doğdu, 1961 yılında Randolph, New Hampshire’ de öldü. Mezun olduğu Harvard üniversitesinde 1926’ da matematik ve fizik profesörlüğüne getirildi. Yüz binlerce atmosfere ulaşabilen yüksek basınçlar elde etmeğe çalıştı ve bunların etkisi altındaki maddenin özelliklerini inceledi. Böylece, 1914 yılında sudan daha yoğun sayısız buz çeşitleri ve 12000 atmosferde değişmeyen siyah fosforu buldu. Aynı zamanda metallerin ısı ve elektrik iletkenlerini inceledi ve basınca göre değişkenliklerini gösterdi; bundan başka billûrların niteliklerini de inceledi. Bağlılık ve kuvanta teorilerinin fizik teorileri üzerindeki etkilerini araştırdı ve 1946 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandı.

Donald Arthur GLASER : 1926 yılında Cleveland’ da doğan Rus asıllı Amerikan fizikçisi Donald Arthur Glaser, Cleveland teknoloji enstitüsünde okudu. Burada öğrenim gördükten sonra 1949 yılında Michigan üniversitesine girdi. Bundan sonra da 1959 yılında Kaliforniya üniversitesine profesör olarak girdi. Sıvı hidrojenli veya helyumlu kabarcıklar odasını icat etti. Bu alet yüksek enerjili partiküllerin varlığını tespite ve incelemeye yarayan Wilson odasının gelişmiş bir şeklidir. Bununla 1960 Nobel fizik ödülünü kazandı.

Bir kabarcığın veya başka bir sıvı içinde yüzen bir sıvı damlasının yüzeyinin bütün noktalarda yüzey gerilimi aynı olduğu için kabarcık veya damla küresel bir şekil alır. Sıvı zarları esnek olduğu için uygun tutucular ve karkaslar kullanılarak damlaya sonsuz değişken şekiller verilebilir. İçinde, mesela oksijen gibi bir gaz bulunan bir kabarcığı bir elektro mıknatısın kutupları arasına koyarak kabarcığın alacağı şekilden gazın ne çeşitli bir manyetik ( para veya diyamanyetik ) olduğu anlaşılır. Kabarcıktaki renklenme olayı bir ince tabaka içine girişim olayıdır.

Alfred KASTLER : 1902 yılında Guebwiller, Haut–Rhin’ de doğdu ve 1984’ te öldü. Fransız asıllı fizkçi 1921’ de Ecole Normale Superieure’ e girdi. Colmar lisesinde, daha sonra Bordeaux fen fakültesinde ( 1931 ) öğretmenlik yaptı. 1941’ de Ecole Normale’ in fizik laboratuarına döndü. Orada genç araştırmacıları topladı ve yetiştirdi. Paris Fen fakültesinde profesör, Optik enstitüsü konseyi başkanı, Bilimsel araştırmalar milli merkezi yönetim kurulu üyesi oldu. 1958’ den sonra atom saati laboratuarını yönetti. Kastler bilimsel çalışmalarını, ışık tayf çekimi usulleriyle Hertz dalgalarla tayf çekimi usullerini birleştirerek yeni gelişmeler getirdiği fiziksel optik olayların incelenmesine ayırdı. Kastler ayrıca kuvanta elektroniğinin ustalarındandır. Özellikle 1950’ de yardımcısı Jean Brossel ile ortaya koyduğu bir atom içindeki elektron topluluğunun evirtimini gerçekleştiren bir usulle tanınır; “ Optik Pompalama ” adıyla bilinen bu usul, cisimlerin fiziksel özelliklerinin incelenmesi için düşünülmüş, sonradan maser amplifikatörleri ve lazer ışını yayıcılarında çok önemli bir uygulama alanı bulmuştur. Ayrıca hassas magnetometrelerde ve atom saatlerinde de faydalanılır. Kastler ayrıca G. Bruhat’ ın Fizik Üstüne İnceleme adlı kitabındaki optiğe ayrılmış kısmı yeniden gözden geçirdi ve hataları düzeltti.

Dennis GABOR : Macar asıllı İngiliz fizikçisi, 1900 yılında Budapeşte’ de doğdu, 1979 yılında öldü. Budapeşte ve Berlin Politeknik okullarında yüksek öğrenimini tamamladı. Sonra Alman teknik araştırma laboratuarında özellikle Berlin Siemens ve Halske firmalarında çalıştı. 1933’ de İngiltere’ye gitti çeşitli firmalarda araştırmacı olarak çalıştı. 1949’ da Londra’ da ki İmperial College of Science adn Technology’ de uygulamalı elektronik fizik profesörü oldu. Ayrıca Stamford’ da ki araştırma laboratuarlarında çalıştı. 1948’ de bulduğu ve daha sonra geliştirdiği holografi yöntemiyle 1971 Nobel fizik ödülünü elde etti. Gabor’ un katot osilografisi, manyetik mercekler, gazlarda boşalma ve bilgi kuramı ile ilgili çalışmaları vardır. Ayrıca 1963 yılında “Geleceği Yaratalım ” adında bir kitap yazmıştır.

Hologram İlkesi : 1947 yılında D. Gabor tarafından ortaya atıldı. Uygulamaya geçişi ancak 1963 yılında başlayabildi. Hologram bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağından meydana gelir. Bu iki dalganın girişim yapması, bunun için de aynı ışık noktasından çıkması ve kaynağın mümkün olduğu kadar tek renkli olması gereklidir. Bu sebeple tek renkli ve ışık şiddeti yüksek olan lazer, bu yeni teknikte hızlı ilerlemeler sağladı.

Bir hologram elde etmek için, bir lazer demeti yarı saydam bir ayna ile ikiye bölünür; aynadan yansıyan ışınlar merceklerden geçmeden, bir fotoğraf klişesini aydınlatır; aynanın içinden geçen ışınlar ise fotoğrafı çekilecek nesnenin üzerine düşer. Nesne bu ışıkların bir kısmını kırar ve kırılan ışınlar da aynı şekilde fotoğraf klişesini aydınlatır. Gelen bu iki demetin fazları aynı değildir ve klişe üzerinde, girişim saçaklarından, çok ince ve küçük bir ağ meydana gelir. Çıplak gözle incelendiğinde bu saçaklar görülmez. Buna karşılık mikroskopta girişim saçakları görülür. Bu saçakların dağılışı cismin şekline bağlıdır. Fotoğrafın alınması sırasında kullanılan karşılaştırma dalgası ile hologramı aydınlatarak cisim tekrar meydana getirilebilir. O zaman cismin fotoğraf anındaki konumunu tam olarak veren bir görüntü gözlemi yapılabilir. Bunun için hologram yarı saydam bir aynaya çarpan bir lazer demetinin yansıyan kısmıyla aydınlatılır. Hologramın içine bakılarak aynadan geçen ışınların girişimi sonucunda cismin kabartılı bir görüntüsü elde edilebilir. Burada gerçek bir kabartı söz konusudur; Çünkü gözlemi yapan kişi başını hafifçe oynatarak paralaks etkilerini meydana çıkarır; yani cisim, çıplak gözle görülmesinde olduğu gibi, bir fon üzerinde yer değiştiriyormuş gibidir.

Hologramların gerçekleştirdiği cisimler, düzlem cisimler, yani bir fotoğraf emülsiyonu üzerinde maddeleştirilmiş cisimler veya üç boyutlu cisimler olabilir. Hologramın sayısız uygulamaları arasında en önemlileri, bir yandan hologramların üst üste konulmasıyla hareket halindeki cisimlerin veya bazı cisimlerin küçük şekil değiştirmelerinin meydana çıkarılması, öte yandan hesap makineleri ile harflerin yeniden tanınmasıdır.

Ernst RUSKA : Alman fizikçi Enst Ruska 1906 yılında heidelberg’ de doğdu. 1949 yılında Batı Berlin üniversitesinde elektronik optik profesörü oldu. Elektronik optik ve elektronik mikroskoplar üzerine temel araştırmalar yaptı ve bu araştırmalar sonunda elektronik mikroskobu gerçekleştirdi.

Kaynakça :

“ Meydan Larousse ”

Meydan yayınevi, 1986

“ Büyük Larousse ”

Interpress Basın ve Yayıncılık, 1992

“ Bilim ve Teknik ”

dergisinin çeşitli sayıları.

“ Grolier Ansiklopedisi ”

Hürriyet yayınevi, 1990

“Ana Britanica ”

Milliyet yayınları, 1992

12 Temmuz 2007

Bilim Nedir?

BİLİM NEDİR?

Yer yuzundeki canlı ve cansız varlıklar,içinde bulunduğumuz varlıklar doğayı oluşturur.Bilim isebu duğa ve doğadaki olayları araştırır.Bilimin başka bir torumuda “bilim tarafsız gozlem ve deneylerle elde edilen bilgi birikimidir.

1979 yılında bir bilim adamı J. Robinson warren şaşkınlık uyandıran bir gozlem yapmıstır.Ülsere yol açan bakteriyi bulmustur.Bakteriler paskalya tatili nedeniyle iki yerine 5 gun kulturlu ortamda kalmıstır.Bu bakterinin adı “Hlicobakter pylori” konulmuştur.

BİLİM ADAMININ ÖZELLİKLERİ

Bilim adamı meraklı ve iyi bir gözlemcidir

Newtonun ağaçtan düşen elmayı gözlerken elmanın neden düştüğünü merak etmesi yer çekimini fark etmesine neden olmuştur.

2.Bilim adamı şüphecidir

Bilim adamı gozlemlediği obje ve olaylara merak ve şüphe ile bakma becerisine sahiptir.

Bilim adamı çalışmalarını sonuca ulaşıncaya kadar sürdürür.

Warren ve marshall daha once başarısız olmalarına rağmen tekrar denemiş ve başarılı olmuşlardır.

Bilim adamı tarafsızdır

Bilim adamı bilimsel dayanağı olmayan bilgilerin duygu ve düşüncelerin gözlem ve deneylerini etkilemesine izin vermediği gibi gerektiğinde kendi düşüncelerini bile elştirebilme becerisine sahiptir.

BİLİMSEL YÖNTEM “DÜŞÜNME ve ARAŞTIRMATI ÖĞRENME

Problemin belirlenmesi

Çözüm yollarının araştırılması

Deneylerin kurulması ve kontrolu

Gozlemlerin elde edilmesi

Bulguların değerlendirilmesi

Teori ve kanun

BİYOLOJİNİN KONUSU

Biyolojinin kelime anlamı canlı (yaşam) bilimidir.Canlı ortam ile ilgili herşeyi ele alan biyoloji teknolojiden en yuksek oranda yararlanan bir bilimdir.Bilimsel çalışmalar ile teknolojik gelişmeler arasındaki bir ilişki vardır.Teknolojik gelişmelerden yararlanan bilimsel çalışmalar daha kısa zamanda sonuçların alınmasına ve yeni araşya geçişte kolaylık sağlar.

BİYOLOJİNİN TARİHİ GEÇMİŞİ

Mağara devrinden sonra günümüzde yaklaşık olarak 2300 yıl önce yunanlı bilim adamı polibus “insanın doğası üzerine”adlı bir kitap yazılmıştır.

Carolus linnaeus

Charles darwin

Pasteur

Gregor mendel

Wilhwlm röntgen

Francis crick

BİYOLOJİNİN ALT BİLİM DALLARI

Botanik

Zooloji

Morfoloji

Anatomi

Fizyoloji

Embriyoloji

Sitoloji

Hizyoloji

Genetik

Moleküler biyoloji

Ekoloji

Taksonomi

Mikrobiyoloji

Uzay biyolojisi

Parazitoloji

Biokimya

BİYOLOJİK UYGULAMA ALANLARI

Tarım

Bioteknik

Diş hekimliği

Veterinerlik

Fizyoloji

Tıp

Genetik mühendisliği

Ekoloji

Eczacılık

Su ürünleri

Biyomekanik

Mikrobiyoloji

Moleküler Biyoloji

BİYOLOJİNİN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ

Biyoloji,biokimya,biyofizik ve biyomatematik aracılığıyla temel fen b,ilimlerinden olan kimya,fizik ve matematikle ilişkilidir.Paleontoloji aracılığıyla jeoloji ve astronomi ile dolaylı olarak,psikoloji,sosyoloji ve antropoloji ile ilişkilidir.

12 Temmuz 2007

1 .paslanmaz Çelikler İle İlgili Genel Bilgi

1 .PASLANMAZ ÇELİKLER İLE İLGİLİ GENEL BİLGİ

Paslanmaz çelikler bazı korozyon faktörlerine karşı temiz kalmak, parlaklarını korumak ve yüzeylerinde pitler oluşturmaması gibi üstün özellikler gösterirler. Fakat diğer bazı faktörlere karşı da gösterdikleri mukavemet bakımından da adi çeliklerden farksız olup , hatta daha az dayanıklıdır.korozyona karşı en az mukavemeti %12 Cr içeren paslanmaz çelik gösterir. Krom elemanı metal yüzeyinde gayet ince , gümüşi ve sıkıca yapışan bir krom oksit filmi oluşturmak suretiyle çeliğin paslanmazlığını sağlar. Yani , bu ince krom oksit tabakası oksidasyon ve korozyonun daha içerilere işlemsini önleyen bir engel teşkil eder.

Diğer bazı alaşım elemanlarına rağmen paslanmaz çelik bir demir ve krom alaşımıdır ve kullanma alanı gün geçtikçe gelişmekte , her geçen gün biraz daha fazla önem kazanmaktadır. Bugün uzay endüstrisinden tıp dalına kadar geniş bir kullanım alnı vardır.

Paslanmaz çelikte , korozyona ve oksidasyona karşı mukavemeti artıran alaşım elemanı kromdur. Kromun çeliğe diğer bir etkisi de , çeliklerin ısı altındaki dayanıklılıklarını büyük çapta artırmasıdır. Krom çeliğin yüksek sıcaklıktaki oksidasyona karşı dayanıklılığını artırır. Alaşım elemanlarından nikel de , çeliğin korozyona mukavemetini artırırken ısı geçirgrnliğini azaltır. Bunun yanı sıra , darbe dayanıklılığını artırır , haddelenebilirliğisağlar ve kaynak yapılmasını kolaylaştırır. Molibden yüksek sıcaklıklarda yük altındaki deformasyonlara mukavemeti artırır ve kaynak yapılmasını kolaylaştırır. Colombium ve titanyum ise alaşımlardaki karbonla birleşerek krom karpit formasyonuna engel olur ve karbon miktarının altında tutarlar.

Paslanmaz çelikler üç ana grupta toplanır.

Martenzitik Çelikler

Ferritik Çelikler

Ostenitik Çelikler

2. PASLANMAZ ÇELİKLERİN KAYNAĞI

Paslanmaz çeliklerin kaynağını olumsuz yönde etkileyen bazı durumlar mevcuttur. Bunları iyi bilip gerekli tedbirler alınırsa paslanmaz çeliklerin kaynağı daha kolay yapılır ve neticesi daha emniyetli olur. Bu sorunlar ve tedbirleri konunun sonunda ayrıca incelenmiştir.

2.a) KROMLU MARTENZİTİK ÇELİKLERİN KAYNAĞI

Martenzit sert ve gevrek olduğu için kaynak esnasında çatlar. Bu çeliklerde anormal derecedeki yavaş kritik soğuma hızından ötürü havada soğuma dahi en kalın kesitlerde bile bölgede ani soğuma tesirlerini yok etmek zor olduğundan kaynak kabiliyetleri zayıftır. Bununla beraber az karbon ihtiva edenler kaynak edilebilirler. Çünkü bu çeliklerde martenzitin sertlik derecesi ihtiva ettiği karbon miktarına bağlıdır. Az karbonlu çeliklerde martenzit nisbeten daha az sert ve gevrektir .Daha önce de belirtildiği gibi , martenzit bu sertliğinden ve gevrekliğinden dolayı kaynaktan sonra soğurken sert çatlaklara sebep olduğundan bu çeliklerin fazla karbon ihtiva edenleri mümkün mertebe kaynak edilmemelidirler.

Kaynaktan önce 200 ila 300 derece de bir ön tavlama yapılmalıdır. Bu tavlama sertliği azaltmaz ama gerilmeleri azaltır. Kaynağa müteakip de 800-820 derecede 2 ila 4 saat kadar tavlanmalıdır. Bu tavlama işlemi , parçaya ön tavlama sıcaklığına kadar soğumadan yapılmalıdır. Bu tavlama ile kaynak bölgesinde daha sünek bir yapı elde edilir ve gerilmeler azaltılmış olur. Yalnız bu tavlamadan sonra parça asla açık havada soğutulmaya bırakılmamalıdır.

Bu çeliklerin kaynağında ostenitik elektrot kullanılır . bu elektrotun kullanılması sünek bir kaynak sağlar ve kaynağın akma mukavemeti biraz düşük olur. Düşük akma mukavemetine sahip kaynakta kandini çekme gerilmeleri azdır. Bu da ısının tesiri altında kalan bölgedeki çatlama tehlikesini azaltır. Ostenitik elektrot kullanılması dahi ısının tesiri altında kalan bölgede martenzit oluşumuna engel olmaz.

2.b) KROMLU FERRİTİK ÇELİKLERİN KAYNAĞI

Büyük miktarda krom ve az miktarda karbon ihtiva ettiklerinden martenzit oluşmaz. Bundan dolayı kaynak esnasında ısını tesiri altında kalan bölgede birçok zorluklar ortadan kalkmış olur. Yapıları normal olarak ferrit ve karbürlerden oluşmaktadır. Faz dönüşmesi yoktur. Bu yüzden çabuk soğuma ile sertleştirilemezler.

Bu çeliklerin kaynağında en büyük engel malzemenin 1150 derecenin üstünde tane büyümesine olan eğilimidir. Diğer bir engel de sigma fazının teşekkülüdür. 400 ila 550 derecede tutulduğu haller hariç kromlu ferritik çeliklerde sigma fazının oluşması normal halde ortaya ciddi bir problem çıkartmaz.

Tavlamanın bir levhadaki yapı , tanelerin içerisine ve arasına karbür serpilmiş ferritten ibarettir. Kromlu ferritik çelik daima bir miktar karbon ihtiva eder. Karbonun ferritteki erime kabiliyeti çok büyük olduğundan , incecik dağılmış karbür parçacıklarıiçerisinde bulunur. Kaynak esnasında malzeme yüksek sıcaklığa eriştiğinden karbürler etrafını çevirdiği ferritin bir kısmı ile reaksiyona girerek küçük ostenit bölgeleri meydana getirir. Sıcaklığın 1150 dereceyi geçtiği kaynağa yakın bölgelerde malzeme şiddetli bir tane büyümesine maruz kalır. Bu olay esnasında daha önceden meydana gelen ostenit , tane sınırları boyunca martenzitik bir ağı bulunan iri taneli ferritten oluşmuş bir bölge meydana gelir. Martenzit , miktarı bakımından malzemenin sertliğine tesir edebilecek durumda olmamasına rağmen malzemeyi gevrek bir hale sokar.

Yüksek miktarda krom ve karbon ihtiva eden ferritik çeliklerin kaynağında 200 derecelik bir tavlama kullanılabilir. Diğer hallerde ön tavlamaya gerek yoktur. Kaynak edilmiş parçaların zorlanması tercihen 300-400 derecelik bir tavlamadan sonra yapılmalıdır. Zira bu sıcaklıkta malzemenin sünekliliği hissedilir derecede iyileşmektedir.

2.c) KROM-NİKELLİ OSTENİTİK ÇELİKLERİN KAYNAĞI

Bu çeliklerin ısıl genleşme ısıl genleşme katsayılarının fazla , ısı iletme katsayılarının düşük olması , sigma fazı oluşumu ve karbür çökelmesi sebebiyle kaynak edilmeleri zordur. Ancak bu durumlar için gerekli tedbirler alınırsa emniyetli kaynak edilebilirler. Örtülü elektrotlarla ark kaynağında , elektrot örtüsünde selüloz bulunması halinde , karbon örtüden kaynak banyosuna geçebilir. Oksi asetilen kaynağında asetilen fazlalığı da karbürasyona sebep olduğundan arzu edilmez. Diğer taraftan , kaynak ağızlarındaki pislik ve yağlı maddeler de karbürasyona sebep olabileceğinden bunların daha önceden dikkatlice temizlenmesi gerekir.

Paslanmaz çeliklerin kaynağında aşağıdaki hususlara dikkat etmek gerekir.

Kaynak yapılacak yerin herşeyden önce boya , vernik v.s. gibi maddelerden arınmış olması gerekir.

Rutubet , kükürt ve diğer kimyevi maddelerde kaynak kalitesini ters yönde etkiler.

Kaliteli bir kaynak için , en iyi kalite paslanmaz çelik malzeme ve elektrot kullanılmalıdır.

Kaynak ağzı iyi ve uygun açılmalıdır.

Kaynak çapak ve cüruflarının temizlenmesinde taş veya paslanmaz çelik tel fırça kullanılmalıdır.

Elektrotların rutubetten iyi muhafaza edilmesi gerekir. Kullanılmayan elektrotlar özel raf veya kurutma fırınlarında saklanmalıdır.

Kaynak ağzının rutubetten arındırılması için şalama veya kuru hava ile kurutulması gerekir.

300 serisi paslanmaz çeliklerde ön tavlama ve kaynak sonrası tavlama işlemi gerekmez.

Isı miktarını düşük tutmak için küçük çaplı elektrot kullanılmalıdır.

Ana alaşıma uygun veya aynı grubun bir üst derecesindeki elektrotlardan kullanılmalıdır.

300 serisi çeliklerin kaynağında soğuma esnasında soğuma esnasında gerekli tedbirler alınmazsa kaynak çatlayabilir.

Yatay ve düz kaynaklarda elektrot , kaynak yönünde ve 150 derecelik bir açı yapacak şekilde , kaynak arkı kısa tutulmak şartı ile yapılmalıdır.

Dik kaynak için elektrot levhaya dik tutulmalı , birinci sıranın üzerinde ufak salınımlarla yürütülmelidir.

Tavan kaynağı, kısa ark ile eli oynatmadan yapılmalıdır.

En iyi korozyon mukavemeti mümkün olan en düşük amper ve dalgasız düz bir kaynakla mümkündür.

Çok düşük amper , dengesiz ark oluşmasına , elektrot yapışmasına , cüruf formasyonuna , zor temizlenmeye dolayısıyla korozyon mukavemetinden kayıplara yol açar.

Çok yüksek amper veya uzun bir ark ise kaynak sıralarını bozar , çatlamaya sebep olur.

Cüruf zor temizleniyorsa , kaynak ağzı pis veya dardır , sıralar düzenli değildir, elektrot rutubetlenmiştir veya kaynak tam anlamı ile soğumamıştır.

Paslanmaz çelik kaynaklarında çatlama , sıralar üzerinde kraterlerin kalmış olması , başlangıç ve bitişlerde uzun ark , parçanın fazla ısıtılması , hızlı pas , yanıl kaynak ağzı ve yanlış elektrot tipi kullanılması yüzünden meydana gelebilir.

Paslanmaz çelik düz ve temiz olduğundan kaynağın fazla derine nüfuz ettirilmesi gerekmez. Son sıralarda hiç açıklık bırakılmaması yeterlidir.

Montaj standartlarının çoğu paslanmaz çeliklerde %100 röntgen çekilmesini öngörür. Bu filmler teker teker incelenerek hatalar bulunur ve tamir edilir. Röntgende hata çıkmaması için kaynağın gereklerine uymak , kaynak sıralarının cüruflarını iyi temizlemek ve düzgün kaynak yapmak gerekir. İyi netice için cüruf kırma ameliyesi her kaynak sırası arasında taş veya paslanmaz tel fırça ile tekrarlanmalıdır.

Paslanmaz çelik kaynaklarında , alaşım çeliklerinde de olduğu gibi ilk sırada TIG ve MIG kaynağı kullanmak mümkün , hatta tercih edilir.

3. PASLANMAZ ÇELİKLERE UYGULANAN KAYNAK USULLERİ

Paslanmaz çeliklerin kaynağında muhtelif kaynak usulleri uygulanır.Pratikte en çok tatbik edilenler :

Örtülü elektrotlarla yapılan normal elektik kaynağı

MIG kaynağı

TIG kaynağı

Tozaltı kaynağı

Plazma kaynağı

Oksi-asetilen kaynağı

Bu kaynak şekillerini sıra ile inceleyelim ;

3.a) Örtülü Elektrotlarla Yapılan Normal Elektrik Kaynağı:

Paslanmaz çeliklerin kaynağında en çok kullanılan kaynak şeklidir.Bundan dolayı paslanmaz çeliklere uygulanan bu kayna şekli daha detaylı olarak incelenecek , diğer kaynak usullerinden ise daha kısa ve öz olarak anlatılacak.

Ostenitik çeliklerden az ferrit ihtiva edenlerinin elektrik ark kaynağı ile birleştirilmelerinde pek problem yoktur ve az karbon ihtiva eden paslanmaz çelikler daha kolay ve daha emniyetli kaynak edilirle. Fakat ferritik fazla olan ostenitik çeliklerin kaynağında sıcak çatlama hassasiyeti mevcuttur. Onun için kaynak yapılırken dikkatli davranmalıdır. Çatlama hassasiyeti bu gruba giren bütün çelik cinslerinde aynı değildir. Eğer çatlama hassasiyetine göre bir sınıflama icap ederse aşağıdaki tabloyu vermek gerekir.

Çeliğin İçeriği %

Sıcak Çatlama Hassasiyeti

Cr

Ni

Cu

Mo

0,05

20

24

5 * C

Çok hassas

0,10

23

14

Hassas

0,16

25

20

Hassas

0,40

17

36

Hassas

0,05

17,5

14

2,7

Az hassas

0,03

17

14

2,7

Az hassas

0,16

23

14

Az hassas

Bu çeliklerin sıcak çatlama hassasiyeti dolayısıyla mümkün mertebe soğuk olarak kaynak yapılması ve ayrıca aşağıdaki esaslara uyulması gerekir.

İnce çaplı elektrot kullanılmalı

Kaynak imkan nispetinde asgari akım şiddetinde yapılmalı

Pasolar ince olmalı ve mümkün mertebe elektrota hareket verilmeden düz olarak çekilmeli

Çok pasolu kaynakta , her paso çekildikten sonra parça oda sıcaklığına kadar soğumalı ve sonra müteakip paso çekilmelidir. Soğumanın bilhassa sakin havada olmasına dikkat edilmelidir.

Kaynağın bitimindeki krater kapatılmalı ve eğer bir krater çatlağı mevcut ise yeniden kaynak yapılmadan evvel çatlak kısım taşlanarak bertaraf edilmelidir.

3.a.1 – Kaynak Ağzının Hazırlanması

Paslanmaz çeliklerin alın birleştirmelerinde kullanılan kaynak ağızları aşağıdaki şekildeki gibidir.

3.a.1.a – Küt alın (I) birleştirmesi : 1-4 mm arasındaki kalınlıklar için kullanılır. 1mm’lik saclarda iki parça arasında aralık bırakılmaz. 1,5 mm den kalın saclarda ise Rulit elektrotlarda b=0,5*sac kalınlığı(s) , ve bazik elektrotlarda b=0,3*s kadar olmalıdır.

3.a.1.b – ( V ) Birleştirmesi : 5-15 mm arasındaki kalınlıklar için kullanılmalıdır. Ağız açısı ve iki parça arasındaki aralık , iyi nüfuziyet temin edecek şekilde seçilmelidir. Bunun için de aşağıdaki değerler tavsiye edilir ;

Sac kalınlığı ( s = mm)

Ağız açısı ( a )

Aralık ( b = mm )

5-8

800

2-2,5

8-12

700

2-2,5

12

600

2-2,5

3.a.1.c – ( U ) Birleştirmesi : 16 mm den kalın sacların birleştirilmesinde kullanılır. Bu birleştirmeye ait ağız karakteristikleri aşağıda verilmiştir.

Sac kalınlığı ( s = mm )

b açısı

R = mm

16-25

14

25-35

12

35

10

3.a.1.d – ( X ) Birleştirmesi : Eğer konstrüksiyonun her iki tarafından kaynak yapılması imkanı varsa kullanılır. 8-35 mm arasındaki saclara uygulanır. Daha kalın parçalarda çift ( U ) kullanılabilir. X birleştirmesine ait ağız açıları sac kalınlığına bağlı olarak aşağıda verilmiştir.

Sac kalınlığı ( s = mm )

Ağız açısı ( a )

8-13

800

14-24

700

25-35

600

Kaynak tekniği bakımından X birleştirmesi V ve U birleştirmelerinden daha iyidir. X birleştirmesinde meydana gelen çarpılma ve kendini çekmeler daha azdır.

İç köşe , dış köşe ve bindirme gibi diğer birleştirme şekillerinde normal karbonlu çeliklerinkinden bir farkı yoktur.

3.a.2) Bağlama (Puntalama )

Seri halinde yapılan kaynaklarda mekanik bağlama tertibatının kullanılması en iyi yoldur. Kaynak ile yapılan bağlamada iki parça arasındaki mesafenin aynı kalmasına dikkat edilmelidir. Onun için de bağlamanın uygun bir sıra dahilinde yapılması gerekir.

Genel olarak paslanmaz çeliklerde iki bağlama noktası arasındaki mesafe karbonlu çeliklerinkinden daha azdır.

3.a.3) Elektrot Seçimi

Elektrot seçiminde genel kaide , kaynak yerinin esas metal ila aynı kimyevi bileşime sahip olmasıdır. Bazı hallerde bu kaidenin dışına çıkıldığı da görülür. Mesela , yüksek alaşımlı bir elektrotun , daha düşük alaşımlı bir esas metal için kullanılması gibi. Birçok atölyelerde 18/8 çeliği( molibdensiz ) molibden alaşımlı elektrot ile kaynak yapılmaktadır.

Bugün , paslanmaz çeliklerin elektrik ark kaynağında kullanılan elektrotların örtüsü ya bazik yada rutil karakterlidir. Her iki tip elektrot da kendine mahsus avantajlara sahiptir. İkisi arasında tercih bakımından keskin kesin bir sınır vermek oldukça zordur. Bazı kaynak işlerinde her iki tipten birini seçmek bir anlam ifade etmez.

Rutil elektrotlar rahat bir çalışma imkanı verdiği , cürufu kolay kalktığı ve güzel dikiş görünüşü verdiği için birçok kaynakçılar tarafından tercih edilmektedir. Diğer taraftan bir iç köşe dikişi için bazik elektrot düşünülebilir.

5 mm den ince paslanmaz çeliklerde birleştirmenin her tarafından bir paso çekilerek kaynak yapılması bahis konusu ise , bu taktirde rutil elektrotlar daha ekonomiktir. İki parça arasındaki mesafe uygun şekilde seçilirse , fazla her dikiş yüksekliği meydana gelmeden düzgün birleştirme elde edilir. Bu husus bilhassa dikişin sonradan taşlanması bahis konusu ise büyük anlam ifade eder.

Bir atölye dahilinde yapılan paslanmaz çelik kaynaklarında , uygun bağlama ve kaldırma tertibatları kullanarak , dikiş daima yata pozisyonda yapılırsa , kaynak ameliyesi kolaylaştığı gibi rutil elektrot da kolaylıkla kullanılır. Dikey veya zor pozisyonda yapılacak montaj kaynaklarında bazik elektrot rutil elektrota nazaran daha uygundur.

Bazik elektrotlar özellikle aşağıdaki hallerde tavsiye edilirler;

Dikey ve tavan kaynaklarında ince bir dikiş kalınlığı elde etmek ve kaynağı müteakip taşlama işlemini azaltmak için yukarıdan aşağıya doğru kaynak edilir.

Yüksek kaliteli bir kaynak birleştirmesi istendiği zaman

Kaynak ağzının dar ve gayri muntazam olması halinde

V , U veya X ağzı açılmış kalın parçaların kaynağında bazik elektrot tercih edilir.

Elektrotun Tutuşturulması : Rutil elektrotların gayet kolay tutuşturulmasıyla beraber bazik elektrotların tutuşturulması biraz daha zordur. Elektrot daima kaynak yapılan ağzın içinde tutuşturulmalıdır , çünkü yanma yarası oluşturur. Elektrot söndürüldüğü zaman genellikle ucunda bir cüruf tabakası oluşur. Bu cüruf tabakasının tutuşturulmadan önce bertaraf edilmesi gerekir. Bu da zımpara kağıdı ile veya kaynağa başlamadan önce tutuşturmanın kaynak maşası üzerinde yapılması ile sağlanır.

3.a.4) Elektrotun Söndürülmesi

Elektrot söndürüleceği zaman önce kaynak banyosu üzerinde birkaç dairesel hareket yapıp sonra kaynağın aksi istikametine doğru 1-15 mm kadar giderek cürufun üzerinden elektrot kaldırılmalıdır. Eğer elektrot hızlı çekilirse erimiş banyo içerisinde krater meydana gelir.

3.a.5) Kaynak Ağzının Doldurulması

İlk paso çekilirken kaynağa mümkün mertebe bağlama noktasından başlanmamalı ve bu noktaların iyi erimesi için ilk paso punta noktasının biraz ilerisinden başlanarak çekilmelidir. Kaba pasolar çekilmekten kaçınılmalıdır. Bunun için elektrot doğrusal istikamette yüksek bir hızla çekilir. Rutil elektrot ile bu husus kolayca sağlanır. Bazik elektrot ile yapılan kaynakta elektrota çok hafif bir sağ sol hareketi vermek suretiyle daha düzgün bir dikiş elde etme mümkündür.

3.a.6) Kaynaktan Sonraki İşlemler

kaynaktan sonra dikişin her iki tarafında kahverengi veya siyah renkte bir bölge oluşur. Kaynak yaparken meydana gelen bu renklenmenin kaynak işlemi bittikten sonra bertafar edilmesi gerekir. bunun için 3 usul vardır. Bunlar ; kimyevi usul, taşlama usulü, kum püskürtme usulü dür.

3.b) MIG Kaynağı

MIG kaynağında kaynak yerine ilave metal otomatik olarak gelir ve kaynak işleminde Ar veya He gibi asal bir gaz atmosferi altında yapılır. İlave metalin işlem sırasında bir kimyasal reaksiyon meydana getirmemesi i kaynak yerinin bileşim bakımından emniyetini garanti eder. 18/8 , 18/8/2(Mo) ve 25/20 gibi kullanılan bütün tip paslanmaz çelikler kolaylıkla kaynak yapılır.

Paslanmaz çeliklerin MIG kaynağında , sıçrama ark kaynağına nazaran çok daha azdır. MIG kaynağında yüksek bir kaynak hızı ve erime gücü ile çalışmak mümkündür. Distorisyonlar en azdır. 5mm sac kalınlığına kadar parçalara ağız açmaya gerek yoktur. 5mm üzerindeki saclarda V alın dikişi uygulanır.

3.c) TIG Kaynağı

TIG kaynağı da Ar veya He gibi asal gaz atmosferi altında yapılır. Yalnız bu usulde ark , tungten elektrot ile iş parçası arasında meydana gelir ve ayrıca oksi-asetilen kaynağında olduğu gibi sol ile kaynak yerine ilave metal verilir. Genel olarak esas malzeme ile aynı cins ilave metak tavsiye edilir. Birkaç alaşım dışında %18 Cr ve Ni içeren kaynak telleri kullanılır.

3.d) Tozaltı Kaynağı

Normal yapı çeliklerinin tozaltı kaynağı ile paslanmaz çeliklerin tozaltı kaynağı arasında prensip ve esasları bakımından görünür bir fark yoktur. Aynı kaynak donanımı aynı şartlar altında paslanmaz çeliklerin kaynağı içinde kullanılır. Gayet düzgün ve sürekli kaynak dikişleri elde edilir. Yalnız paslanmaz çeliklerin kaynağında parçaya daha fazla ısı verilir ve daha büyük bir kaynak banyosu elde edilir. Soğuma yavaş olur ve soğuma hızı da düşer. Paslanmaz çeliklerin tozaltı kaynağında erimiş ve aplomere tozlar kullanılır.

3.e) Plazma Kaynağı

Son senelerde paslanmaz plazma kaynağı da kullanılmaya başlamıştır.

3.f) Oksi- Asetilen Kaynağı

Paslanmaz çeliklerin kaynağında oksi asetilen kaynağı pek tercih edilmez ve fazla kullanılmaz.

4. PASLANMAZ ÇELİKLERİN KAYNAK KABİLİYETİNİ ZAYIFLATAN HUSUSLAR VE BUNLARI ÖNLEMEK İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER

4.a) Isı İletkenliği

Paslanmaz çelikler ısıyı iletme bakımından karbonlu çeliklerden farklıdır. Örneğin , kromlu çeliklerin ısıyı iletme kabiliyetleri karbonlu çeliklerin yarısı kadardır. Ostenitik çeliklerin ise daha kötü olup karbonlu çeliklerin üçte biri kadardır. Bu da kaynak yapılan bölgede sıcaklığın daha uzun kalacağını gösterir , dolayısıyla da bazı sorunlar ortaya çıkar , özellikle ostenitik çeliklerde kendini çekme fazla olur.

Bu sorunu mümkün olduğu kadar ortadan kaldırmak gerekir. bunun için de ısı miktarını düşük tutmalı ( küçük çaplı elektrot kullanarak ) ve soğuma esnasında gerekli tedbirler alınmalıdır (kaynağın izole ile sarılması ve benzeri gibi )

4.b) Uzama Kabiliyeti

Krom alaşımlı paslanmaz çelikler genellikle karbonlu çelikler ile aynı genleşme katsayısına sahiptir. Halbuki ostenitik çeliklerde ise diğer karbonlu çeliklerde % 50 kadar daha fazladır. Bu da ostenitik çeliklerde kaynak dikişinin soğuması sırasında büyük büzülmelerin meydana gelmesine sebep olur. Bu büzülmeler kaynak bölgesinde gerilmeleri arttırarak çatlama tehlikesini arttırır. Özellikle çift taraflı iç köşe dikişlerinde sıcak çatlakların meydana gelme ihtimali kuvvetlidir.

Bunu önlemek için ısı iletkenliğinden doğan problemi önlemek için alınan tedbirler aynen uygulanabilir.

4.c) Elektrik İletme Direnci

Paslanmaz çelikler alaşımsız karbonlu çeliklere nazaran 4 ila 7 misli daha yüksek elektrik iletme direncine sahiptir. Bundan dolayı paslanmaz çelik elektrotlar normal elektrotlardan daha kolay kızarır.

Bunun için paslanmaz çelik elektrotlar normal demir elektrotlara nazaran daha kısa imla edilmeli ve % 25 kadar daha az akım şiddeti ile yüklenmelidir.

4.d) Tane Büyümesi

Kromlu ferritik çeliklerin kaynağında 1150 derecenin üstünde tane büyümesi olur. Kayna yaparken ısının tesiri altında kalan bölgenin bir kısmı ve kaynağın kendisi 1150 dereceye erişir ve buralarda tane büyümesi tehlikesi başlar. Bu çeliklerde tane büyümesi hızla cereyan eder ve çok büyük taneler meydana gelir. Bu çelikler normal olarak ince taneli sünek bir yapıya sahiptirler. İri taneli hale geçince sıcaklığı oda sıcaklığının çok üzerine çıkar ve dolayısıyla çentik darbe mukavemeti , çalışma sıcaklığında çok düşer. Malzeme bir kere iri taneli duruma geçince bunu ısıl işlemlerle tekrar ince taneli yapıya döndürmek imkansızdır. Çünkü ısıtma ve soğutma esnasında hiçbir faz dönüşmesi meydana gelmez.

Bu tip çeliklerin kaynağında ( öyle bir kullanılmalıdır ki ) malzeme mümkün olduğu kadar (esas metal) kısa bir süre için 1150 dereceyi geçmeli ve böylece aşırı tane büyümesi önlenmelidir. Bu ise parçaya bir ısı miktarı vererek müteakiben hızlı soğumayı sağlayacak bir kaynakla gerçekleşebilir.

4.e) Krom-Oksit Oluşumu

Oksijen ve krom arasındaki büyük ilgiden dolayı kaynak esnasında kaynak banyosunda kalın bir oksit tabakası meydana gelir. Oksidasyon olayı çok çabuk gerçekleşir ve meydana gelen oksidin ergime derecesi de çok yüksektir. Kolaylıkla oluşan krom-oksit , kaynağın kalitesini düşürür. Bu olay yüzünden özel bir kaynak usulü ve teknik kullanarak kaynak banyosunu ve arkı hava ile temastan menetmek gerekir.

4.f) Karbür Çökelmesi

Krom karbona karşı daha büyük bir affiniteye sahiptir. Bu sebepten ötürü yüksek karbon alaşımla çeliklerde eğer karbon erimiş haldeki metal ile temasa geçerse veya ortak karbonlayıcı bir ortam mevcut ise , kaynak esnasında büyük karbürasyon eğilimi ortaya çıkar.

Özellikle 18/8 tipi gibi bazı ostenitik çelikler 450 derece ile 850 derece arasında ısıtıldıkları veya bu sıcaklıklar arsından geçerken veya bekletildiği taktirde krom karbürü oluşur. Bu şartlar altında paslanmaz çeliğe korozyona mukavemet sertliğini veren kromu tesirsiz hale gelmiş olur.

Sıcaklığın 450 derecenin üzerine çıkması halinde kromun difüzyon kabiliyeti karbonu tane sınırlarından dışarıya doğru difüze ettirecek kadar artacağından ve karbonun kroma karşı aşırı ilgisinden dolayı kromla birleşerek krom karbür (Cr4C) meydana getirecektir. Böyle bir karbür çökelmesi neticesinde tane sınırları boyunca genellikle sürekli bir krom ağı meydana gelir. Krom karbürün ağırlık bakımından % 90 ının krom olmasından ötürü tane sınırlarında bulunan çok az karbon bile ostenit tanesinin çevresindeki krom miktarını aşırı derece azaltır.

Bunun neticesi olarak krom nikelli ostenitik çelikler 450-850 dereceler arasında ısıtıldıkları zaman artık korozyona dayanıklı değillerdir. Malzeme korozif bir atmosferle temasa geçince krom miktarının düşük olduğu tane sınırları boyunca korozyona uğrar. Bu tip taneler arası etki bütün malzemeyi çok kısa bir zamanda tahrip edebilir.

Karbür çökelmesini önlemek için ;

Karbür çökelmesinin meydana gelmesi için gerekli karbonun az olması karbür oluşumunun az olmasına sebep olur. Karbon miktarının %0,06 dan az olması halinde tane sınırlarındaki karbür miktarı taneler arası korozyon tehlikesini yeter derecede azaltacak ve çelik kaynağa daha müsait bir hale gelecektir.

Karbonun kroma olan ilgisinden daha büyük bir ilgiye sahip diğer bir elemanın ilavesi ile de karbür çökelmesi önlenir. Bu elemanlar genellikle titanyum , niobiyum ve tantal dır.

Eğer yine kaynak esnasında tane sınırlarında karbür çökelmesi meydana gelirse , ısıl işlemle bu dönüştürülebilir. Bunun için gerekli ısıl işlem , bütün parçanın 1100 dereceye kadar ısıtılıp sonra suya sokulmasından ibarettir. Böylece meydana gelen karom karbür ostenit içerisinde erir ve suya sokulmakla da bu karbür teşekkülü önlenmiş olur. Fakat kaynaktan sonra böyle bir ısıl işlemin tatbiki pratik değildir.

4.g) Sigma Fazı

Sigma fazı çok sert , antimagnetik ve gevrek bir metaller arası bileşiktir. Sigma fazı çeliğin makro sertliğini artırır , bu da çatlamalara sebep olur. Ayrıca çelikte oluşturduğu gevrekleşmeden dolayı çentik darbe dayanımını düşürür. Bu sebeplerden ötürü çelikte sigma fazı istenmez.

5. PASLANMAZ ÇELİKLERİN KAYNAĞINDA KULLANILAN ELEKTROTLAR

Paslanmaz çeliklerin kaynağında kullanılan elektrotlar sıra ile incelenecek ve AWS (American Welding Society) standartları ile belirlenecek.

5.a) AWS E308L

%C

% Si

%Mn

%Cr

%Ni

0,03

0,80

0,70

19

10

Düşük karbonlu 18/8 paslanmaz çelik tipinde kaynak metali veren rutif örtülü elektrottur. Kristal yapıdaki ferrit oranı %6 dır , bu sebeple çatlama ve kırılma dayanımı yüksektir.tutuşması ve tekrar tutuşması kolaydır. Kaynak esnasında elektrot yapışması olmaz. Cüruf temizlenmesi kolaydır. A.I.S.I 301 , 302 ,304 , 304L , 308 stenitik paslanmaz çeliklerle, %13 Cr içeren kromlu çeliklerin ve niobiyum veya titanyum ile stabilize edilmiş ostenitik paslanmaz çeliklerin kaynağında kullanılır.

5.b) AWS E347

% C

% Si

% Mn

% Cr

% Ni

% Nb

0,07

1,5

1,5

19,5

9,5

0,2

Nb ve Ti ile stabilize edilmiş bileşimi % 19,5 Cr , % 1 C olan ostenitik paslanmaz çelik tipinde kaynak metali veren rulit örtülü bir elektrottur. Kaynak metalinin iç yapısında %6 oranında ferrit bulunması nedeni ile çatlama , kırılma ve darbe dayanımı oldukça iyidir. Yüksek sıcaklık stabilitesi ve korozyon direnci fevkalade yüksektir. Elektrot düzgün ve kararlı yanar , hiç sıçrama yapmadığı için kaynak sonu temizliği oldukça kolaydır. Bütün pozisyonlarda kullanılabilir. Elektrotların kuru muhafaza edilmesi gerekir. doğru ve dalgalı akımda kullanılabilir. 18/8 tipindeki stabilize edilmiş paslanmaz çeliklerin özellikle yüksek sıcaklıkta çalışacakların kaynağında kullanılır.

5.c) AWS E316L

% C

% Si

% Mn

% Cr

% Ni

% Mo

0,03

0,8

0,7

18,5

12,5

3,0

Bileşimi %18,5 Cr , %12,5 Ni , %3 Mo ve %0,03 C olan paslanmaz çelik tipinde kaynak metali veren rulit örtülü bir elektrottur. Tutuşturması ve tekrar tutuşturması gayet kolaydır ve kaynak esnasında kısa devre olmaz. 3,25 mm ve daha ince elektrotlar her pozisyonda , 4 ve 5 mm lik elektrotlar yatay ve benzeri pozisyonlarda kullanılabilirler. Cüruf ayrılması kolaydır ve dolgu görünüşü gayet kolaydır. Kaynak metali kristal yapısında %6 oranında ferrit oluşu sebebiyle çatlama , kırılma ve darbe dayanımı gayet iyidir. Ostenitik paslanmaz çeliklerde A.I.S.I. 316 ve 316L kullanılır.

5.d) AWS E316

% C

% Si

% Mn

% Cr

% Ni

% Mo

0,05

0,8

0,06

19,5

11

2,8

Çekirdeği düşük karbonlu , rutil örtülü bir elektrottur. Alaşım elemanları kaynak metaline elektrot örtüsünden geçer. Yüksek kaynak sürati ve yüksek randımanı sebebiyle oldukça ekonomiktir. Korozyona mukavim , set yüzeyli aşınmaya mukavim kaynak metali örtüsü istenen yüzeylere tercih edilir. Kullanılışı ve cüruf ayrılması kolaydır. Kaynak dikişinin görüntüsü düzgün ve muntazamdır. 18Cr/8Ni(Mo) alaşımlı paslanmaz çeliklerin kaynağında kullanılır.

5.e) AWS 318

% C

% Si

% Mn

% Cr

% Ni

% Mo

% Nb

0,03

1,0

1,5

18,5

12,5

3,

0,6

Ti veya Nb ile stabilize edilmiş rutil örtülü bir elektrottur. Kaynak metali kristal yapısında %6 ferrit içerir , bu sebeple kırılma, çatlama ve darbe dayanımı gayet iyidir. Ayrıca kaynak metalinin yüksek sıcaklık stabilitesi ve korozyon rezistansı mükemmeldir. Elektrot bütün pozisyonlarda kullanılabilir. Fakat en iyi netice düz ve yatay pozisyonlarda alınır. Bu elektrotlarla kalın paslanmaz çelik ( Nb ve Ti ile stabilize edilmiş 18-8-9 tipi A.I.S.I. 318) levhaların , özellikle yüksek karbonluların çok sıra kaynakları problemsiz olarak yapılır.

5.f) AWS 310

% C

% Si

% Mn

% cR

% Ni

0,1

0,3

1,7

26

20

%26 Cr , %20 Ni bileşiminde yüksek sıcaklılarda dayanıklı kaynak metali veren , bazik örtülü bir elektrottur. Kaynak metali yapısı tamamen ostenitlidir , yapıda ferrit yoktur , bundan dolayı çatlama ve kırılmaya karşı daha hassastır. Her pozisyonda kullanılır. Elektrot yanışı sakin ve kararlıdır , hemen hemen hiç sıçrama yoktur. Ostenitik , yüksek sıcaklıklara dayanılmaz paslanmaz çeliklerin A.I.S.I. 309 , 310 ve benzeri çeliklerin kaynağında kullanılır.

5.g) AWS E312

% C

% Mn

% Si

% Cr

% Ni

0,10

1,5

0,8

29,5

9,5

Kaynak metali bileşimi %29 Cr , %9 Ni ve %1,6 Mo olan , aşınmaya dayanıklı paslanmaz çelik karakterinde rutil örtülü elektrottur. Kaynak metalinin çatlama direnci yüksek ve aşınmaya dayanıklıdır. Ostenitik paslanmaz çeliklerin kaynağında kullanılır.

12 Temmuz 2007

Karbon 14 Metodu Ve Soru İşaretleri

KARBON 14 METODU ve SORU İŞARETLERİ

Dr. Ö. Said Gönüllü

İkinci Dünya Savaşı’nı tâkip eden yıllarda (1949) Amerikalı kimyacı Willard Libby kendisine Nobel ödülü kazandıran bir buluş yaptı. Bu, tarih öncesi zamanla ilgili çalışmalarda dönüm noktası teşkil eden, fakat esas olarak Dünya’nın yaşı konusundaki bilgileri alt–üst eden bir gelişmeydi. Libby’nin keşfi, bugün “Karbon 14” (veya radyokarbon) tekniği olarak ünlenmiş olan, organik kalıntıların yaşını belirleme metoduydu. Arkeologlar 1950’lerde bu yeni metodu kullanarak ilk tarih öncesi yerleşimlere mutlak yaşlar verdiler. Rusya ve Afrika’daki Neolitik yerlerin yaşı 50 bin yıl civarında belirlenirken, Filistin’deki Eriha şehrinin 11 bin yıl önce kurulmuş ilk insan yerleşimi olduğu ortaya kondu. Hâlen arkeologlar, paleontologlar ve paleoantrepologlar 50 bin yıldan daha genç olan organik malzemelerin (kemik, diş, odun kömürü vs) yaşını belirlemek için karbon 14 tekniğine başvuruyorlar. Peki ama karbon 14 ile yapılan yaş tayinleri ne kadar güvenilirdir? Bu ve diğer yaş tayin metodları bize geçmişle ilgili ne ölçüde sıhhatli bilgi vermektedir?

Karbon 14 metodu

Prensip basittir. Uzaydan gelen kozmik tanecikler yukarı atmosferde bulunan karbondioksit (CO2) gazı moleküllerinden bazılarıyla karşılaşırlar ve bunlardaki yaygın, olağan ve kararlı (radyoaktif olmayan) karbon 12 atomlarını sürekli olarak bombardıman ederler. Karbon 12 atomu yapısına iki nötron alarak radyoaktif özellikteki karbon 14 hâline gelir. Bu sonuncusu hemen bozulmaya (desintegration) başlar ve belli bir süre sonra azot 14 gazına dönüşür. Bu arada karbon 14 ve karbon 12 önce CO2 yoluyla bitkiler (fotosentez), ardından da hayvanlar tarafından asimile edilir ve beslenme zincirine girer. Herhangi bir bitki veya hayvan için, karbon 14 atomunun dünya üstünde tabiî olarak bulunan yaygın ve olağan karbondan (karbon 12) farkı yoktur; canlı her iki atomu da sürekli olarak bünyesine alır ve bunların birbirlerine nisbeti bellidir. Bitki ve hayvan öldüğünde dışarıdan karbon alışı durur. O anda organizmada ölünceye kadar almış olduğu karbon 12 ve radyoaktif karbon 14 bulunmaktadır. Organizmadaki karbon 12 miktarı sabit kalırken, radyoaktif karbon 14 bozulmaya devam ettiğinden karbon 12’ye göre oranı azalır. Yaş tayini için alınan örnekteki karbon 14 miktarını belirlemek için, bir gram karbonda dakikadaki bozulma sayısını hesaplamak gerekir. Karbon 14’ün yarı ömrü 5.700 yıl olarak kabul edildiğinden (yani karbon 14 atomlarının yarısının bozulması için 5.700 yıl geçmesi gerektiğinden) analiz edilen organizmanın ölüm tarihi buradan bulunur. Radyokarbon nisbeten nâdir bulunur; bir bitki veya hayvanın yapısındaki toplam karbon miktarının sadece çok küçük bir kesri radyokarbondur. Yaş tayini için kullanışlı olan bu küçücük kesrin önemi Libby’nin iddiasına göre şuydu: radyokarbonun olağan karbona oranı dünyadaki bütün canlılar için daima aynıydı ve bu kolayca ölçülebilen birşeydi.

Radyokarbon oluşur oluşmaz bozulmaya başlar. Atmosferde bir miktar radyokarbon oluştuğunda, bu miktarın yarısı 5.700 yıl kadar sonra bozulmuş olur (ve azot gazına dönüşür). Geri kalan miktarın yarısı da daha sonraki 5.700 yılda bozulur ve ölçülemeyecek kadar küçük bir kalıntı kalıncaya kadar bu böyle devam eder. Bir ağaç, ölümünden 5.700 yıl sonra, canlıyken bünyesinde bulunan radyokarbon / olağan karbon oranının sadece yarısını ihtiva eder. 11.400 yıl (veya iki yarı–ömür) sonra, tabiattaki oranın sadece dörtte birini içerir. Yaklaşık beş yarı–ömür, veya kabaca 30 bin yıl sonra ise, çok zor ölçülen bir kalıntı kalır, bu yüzden radyokarbon testi sadece 30 bin yıldan daha genç kalıntıların yaş tayininde sağlıklı şekilde kullanılabilir.

Radyokarbon testi, bir zamanlar canlı olan varlıkların kalıntıları üstünde çalışır; meselâ binlerce yıl öncesine ait bir mezardaki kemikler veya ağaçtan yapılmış direkler gibi. Böyle organik bir maddenin yaşını tayin etmek için kalan radyokarbon miktarını saymak, buradan da canlının ne zaman radyokarbon almayı durdurduğu –yani ne zaman öldüğü– sonucunu çıkarmak gerekmektedir.

Testin değeri, bir papirüs parçasının veya seyrek karşılaşılan bir kafatasının ne kadar zaman öncesine ait olduğunu öğrenmek gerektiğinde ortaya çıkmaktadır. Netice itibariyle bu teknik yeryüzünde radyokarbonun (karbon 14) yaygın, olağan ve kararlı karbona (karbon 12) oranını, ve daha da önemlisi bu oranın zaman içinde sabit kalıp kalmadığını doğrulukla bilmeye dayanmaktadır. Yani testin sağlıklı işlemesi için yeryüzündeki radyokarbon / olağan karbon oranı, teste konu olan varlık hem hayatta iken, hem de öldükten sonra aynı kalmış olmalıdır, ve metodun ilk geliştirildiği günden beri de aynı kabul edilmiştir (son gelişmeler ışığında böyle bir ön kabulün doğru olmadığı anlaşılmıştır). Arkeologlar mezarını buldukları bir insanının yaşını belirlemek istediklerinde, eğer bu insan hayattayken yeryüzünde daha fazla karbon 14 mevcut idiyse, kemiklerden elde edilen yaş hatalı olacak, o insan gerçek yaşından daha genç gözükecektir. Eğer yaşarken yeryüzünde daha az radyokarbon mevcut idiyse bu durumda daha yaşlı gözükecektir.

Libby ve ekibi 1940’larda bu tekniği geliştirirken, Dünya’daki karbon 14 miktarının insanın yeryüzündeki varoluş zamanı boyunca değişmediğine inanıyorlardı; çünkü bu varoluş zamanı, Dünya’nın 4,6 milyar yıl olarak kabul edilen yaşı yanında çok küçük kalıyordu. Libby de radyokarbon oranını “denge değeri” ifadesiyle sabit kabul ediyordu.

Dünya oluştuktan ve bir atmosfere sahip olduktan sonra, karbon 14’ün inşa edileceği 30 bin yıllık bir geçiş periyodu olacaktı. Bu periyodun sonunda, kozmik radyasyon etkisiyle meydana gelen karbon 14 miktarı sıfıra doğru bozulan karbon 14 miktarıyla dengelenecekti. Libby’nin terminolojisiyle, 30 bin yıl sonunda yeryüzündeki radyokarbon rezervuarı sabit duruma ulaşmış olacaktı.

Problemler başlıyor

Üniformitaryen jeolojiye (jeolojik zamanlar boyunca tabiattaki şartların değişmediğini kabul eden görüşe) göre, Dünya, rezervuarın dolması için gereken 30 bin yıldan binlerce defa daha yaşlı olduğundan, radyokarbon miktarı milyarlarca yıl önce dengeyi yakalamış ve insanın yaratıldığı günden bugüne kadar da bu sabit değeri korumuş olmalıdır. Teorinin bu kısmını test etmek için Libby, radyokarbonun hem oluşma hem de bozulma oranlarıyla ilgili ölçümler yaptı ve önemli bir çelişki belirledi. Buna göre, radyokarbon atmosferde bozulup ortadan kalkma hızına göre % 25 daha hızlı oluşuyordu. Libby, bu sonucu deney hatası olarak kabul etti.

Libby’nin deneyleri 1960’larda, daha gelişmiş tekniklerle çalışan kimyacılar tarafından da tekrarlandı. Sözkonusu radyasyon miktarı çok küçük olduğundan (saniyede birkaç atomun bozulması) ve sonuçları bozabilecek diğer bütün radyasyon kaynaklarını seçip elemek gerektiğinden, deneyler çok hassas ölçümleri gerektiriyordu. Yeni deneyler, Libby’nin tesbit ettiği çelişkinin sadece deney hatası olmadığını gösterdi; bu mevcuttu. Büyük hatalara rağmen, bugünkü tabiî oluşum oranının tabiî bozulma oranını % 25 kadar aştığını gösteren güçlü belirtiler olduğu, karbon 14’ün oluşma ve bozulmasındaki dengenin korunmadığı belirlendi.

Bunu, Southern California Üniversitesi’nden Hans Suess; Journal of Geophysical Research’de ve V.R. Switzer Science’da yazarak diğer bazı araştırmacılarla birlikte teyid ettiler. Verileri gözden geçiren Utah Üniversitesi’nden metalürji profesörü Melvin Cook, karbon 14’ün bugünkü oluşum oranının bir dakikada bir gramda 18,4 atom, bozulma oranının ise bir dakikada bir gramda 13,3 atom olduğu sonucuna ulaştı; yani aynı zaman aralığında oluşma oranı bozulmadan % 38 kadar fazlaydı. Bu keşif Cook tarafından şu şekilde izah edildi: “Bu sonucun iki anlamı olabilir: ya, karbon 14’le ilgili olarak atmosfer şu veya bu sebepten dolayı geçici bir inşa aşamasındadır… veya radyokarbon yaş tayin metodunun temel kabullerinden herhangi birinde bir yanlışlık vardır.”

Cook, radyokarbon oluşması ve bozulmasıyla ilgili eldeki en son rakamları aldı ve buradan sıfır radyokarbona ulaşacak şekilde geriye doğru hesaplamalar yaptı. Aslında bunu yaparken, radyokarbon tekniğini kullanarak Dünya atmosferinin yaşını hesaplamaya çalışıyordu. Sonuçta, Dünya atmosferinin yaşı 10.000 yıl civarında çıktı. Üniformitaryen jeoloji ve Darwinci teori diyetiyle beslenip yetiştirilmiş birisi için, veya standard bir jeoloji ders kitabını açan lise veya üniversite öğrencisi için, hayatın Dünya üzerinde 10.000 yıl gibi kısa bir geçmişi olabileceği fikri, kaçınılmaz olarak mantıksız gözükür. Acaba radyokarbon metodu yaşı bilinen nesneler için test edilip doğruluğu tamamen gösterildi mi? Acaba bu teknik, mükemmel sonuçlarla arkeolojide geniş bir kabul gördü mü? Acaba kullanılan metodda yıllar önce herhangi bir kusur bulunmuş muydu?

Radyokarbon metodu, yaşını bağımsız olarak, meselâ arkeolojik kaynaklardan bildiğimiz nesneler üzerinde denenmişti ve etkileyici erken başarılar elde etmişti. Test edilen ilk eşyalardan biri, Mısır’da bir firavun mezarından çıkarılmış olan ve bağımsız olarak 3.750 yıl öncesine ait olduğu bilinen ağaç bir kayıktı. Radyokarbon denemesi 3.441 ile 3.801 yıl arasında bir tarih verdi; bu sadece 51 yıl gibi bir hata demekti. Fakat bu umut verici başlangıçtan hemen sonra, metod için zorluklar başladı ve sonraki denemeler anormal yaşlar verdi.

Anormal yaşlarla ilgili son örneklerden birisi şuydu: 1991’de Güney Afrika’da açık arazide bulunan kaya resimleri Oxford Üniversitesi tarafından analiz edilmiş ve yaklaşık 1.200 yıl yaşlı olduğu hesaplanmıştı. Bu önemliydi, çünkü bunlar bölgede bulunan ilk açık arazi resimleriydi. Fakat, bu konuda çıkan haberler Capetown’da oturan bir bayanın, Joan Ahrens’in dikkatini çekti. Ahrens resimleri tanıdı; bunlar kendisinin resim dersinde yaptığı ve daha sonra bahçesinden çalınan resimlerdi. Bu gibi olayların anlamı şuydu ki, yanlışlıklar, yaş tayin tekniklerini bazı dış metodlarla kontrol etme şansına sahip olduğumuz böyle seyrek durumlarda ortaya çıkarılabilirdi sadece. Böyle dışarıdan araştırma imkânları mevcut değilse, karbon tekniğinin verdiği hükmü kabul etmek zorunda kalıyorduk.

Bu anormal keşiflerle ortaya çıkan durum Introduction to Prehistoric Archaeology adlı eserde şöyle özetleniyor: “Yıllardan beri, muhtemel hataların…nisbeten küçük etkileri olabileceği düşünüldü, fakat radyokarbon yaşlarıyla ilgili yakın zamanda yapılan araştırmalar, karbon 14’ün atmosferdeki tabiî konsantrasyonunun hesaplanan yaşları belli dönemlerde önemli ölçüde etkileyecek kadar değişmiş olduğunu gösteriyor. Değişim miktarı teorik olarak tahmin edilemediğinden, karbon 14 ile gerçek takvim arasında korelasyon yapabilecek mutlak kesinlikte paralel bir yaş tayin metodu bulmak artık zorunlu olmuştur.”

Ağaçların büyüme halkaları

Radyokarbon yaş tayinini teyid etmek için başvurulan paralel tayin metodu, California ve Nevada dağlarının yüksek kesimlerinde yetişen ve Yeryüzü’ndeki en yaşlı canlı varlık olan ilginç bir ağaç, bristlecone çamı üzerinde test edilmiştir.

Bristlecone çamı, Arizona Üniversitesi’nden Charles Ferguson tarafından dendrokronoloji (ağaç halkalarıyla yaş tayini) bilimini geliştirmek için kullanılmıştır. Bu yararlı bir ağaçtır, çünkü çok uzun yaşamaktadır ve halkalarındaki ardışıklıkların geçmişteki belli yılları temsil ettiği söylenmektedir. Bu durum, genç bir ağacı daha yaşlı ağaçlarla (ölmüş ağaçlar da dahil) mukayese etme imkânı vermekte ve sonuçta ağaç halkası kronolojisi giderek daha geri tarihlere çekilmektedir. Alınan ağaç örneklerindeki belli diziler incelenerek yapılan yaş tayinleri Ferguson’a günümüzden 8.200 yıl öncesine uzanan bir ana kronoloji inşa etme imkânı vermiş ve bu da radyokarbon yaşlarındaki değişimlerin doğruluğunu test etmekte kullanılmıştır. Hans Suess, üzerine ana kronolojinin bina edildiği bristlecone çam örneklerinin yaşını bir de radyokarbon yöntemiyle tayin ederek bir sapma cetveli hazırlamıştır. Bu cetvel teoride radyokarbon metodunun yanlışlıklarını 10.000 yıl öncesine kadar düzeltme imkânı vermektedir. Fakat cetveller için bir kalibrasyon metodu henüz geliştirilmiş değildir. Yani geçmişten bugüne çok iyi bildiğimiz sabit bir kriter bulunmamaktadır.

Radyokarbon tekniğinin mucidi Libby, önemli sapmaların olabileceğini başlangıçta düşünmemişti. “Bu tekniği geliştirdiğimizde” diyordu Libby, “elimizde en küçük bir delil olmamasına rağmen, kozmik ışınların sabit kaldığını varsaydık. Fakat şimdi değişim olduğunu biliyoruz.”

Yakın zamanda tartışmaya yeni bir zorluk daha girmiş bulunuyor. Dendrokronolojinin dayandığı temel prensip –her yıl bir ağaç halkası oluşur– sorgulanıyor. Encyclopaedia Britannica’da Holosen dönemiyle ilgili olarak dendrokronoloji çalışmalarını yazan R. W. Fairbridge şunları söylüyor: “Ağaç–halkası analizlerinde bazı tuzaklar keşfedildi. Zaman zaman, çok şiddetli geçen bir mevsimde, büyüme halkası oluşmayabilir. Bazı enlemlerde, ağaç halkasının büyümesi nem ile, bazılarında sıcaklıkla doğru orantı göstermektedir. İklim açısından bu iki faktör farklı bölgelerde genellikle ters orantılı bir ilişki içindedir.” Aynı şekilde, eğer büyüme baharda başlar, sonra vakitsiz soğuklardan dolayı durur ve tekrar başlarsa, bir yıl içinde iki halka da gelişebilir ve bu yanıltıcı olur. Sonuçta, iklim değişiklikleri, düzeltme cetvellerinde bristlecone çam yaşlarıyla ilgili değişiklik yapmayı gerektirmektedir. Burada anahtar soru, karbon 14’ün oluşma ve bozulma oranı arasındaki uyuşmazlığın nasıl açıklanacağıdır.

2001 yılında Bahama adalarındaki bir mağarada 45 bin yıl önce oluşmaya başlamış bir dikit üzerinde analiz yapan Arizona Üniversitesi’nden Warren Beck ve arkadaşları, karbon 14’ün atmosferik konsantrasyonunda 45 bin ile 33 bin yıl öncesi arasında çok büyük değişimler belirlediler ve bunun sebebinin, yeryüzünü anormal derecede yüksek kozmik ışın akılarıyla radyasyona mâruz bırakmış bir süpernova patlaması olabileceğini ileri sürdüler.

Problem şuydu: eğer karbon 14 konsantrasyonu önemli ölçüde değiştiyse, bu dönemin fosillerinin yaşlarını tayin etmek imkânsız hâle gelmektedir. Lyon Radyokarbon Yaş Tayin Merkezi müdürü Jacques Evin, “atmosferdeki karbon 14 oranının zaman içinde sabit kalmadığı uzun zamandan beri biliniyor. Dolayısıyla ölçüm yaşları sıklıkla değişiyor” diyor. Üçbin yıl önce gözlenen en büyük karbon 14 değişimi bu metodun ve dolayısıyla ağaç halkaları, mercanların büyüme çizgileri ve göl tortullarının çökelme sınırları gibi kalibrasyon yöntemlerinin kullanılmasını imkânsız hâle getiriyor.

Sonuçta, bilimde bugün “doğru” olarak bilinen bir bilginin yarın daha sağlıklı ve soğukkanlı değerlendirmelerle çürütülebileceği gerçeğini bir defa daha görmüş bulunuyoruz. Buna, jeolojik geçmişte meydana gelmiş ve bir daha tekrar edilmesi mümkün olmayan hâdiseleri çözmeye çalışırken bilhassa dikkat etmeliyiz. Bilimin sınırları var, fakat bilimle iştigal edenlerin bunu anlaması da en az onun kadar önemli. Evrim teorisi ise, Uranyum–Kurşun yaş tayininde olduğu gibi Karbon 14 metodundaki problemlerden dolayı da, dayanmaya çalıştığı destekleri bir bir kaybediyor. Böylece, bir teori olmak için gereken şartları sağlamaması bir yana, sadece ideolojik bir dayatma hüviyeti taşıdığı da giderek daha açık gözüküyor.

Kaynaklar -

-Milton, R. 1997 – Shattering the Mythes of Darwinism. Park Street Press, Vermont.

- Bourdial, I. 2001 – Une faille dans le carbone 14. Science & Vie. No: 1007, Août, Paris.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy