‘do a’ Arama Sonuçları

1. Elektroensefalogram, Uyarılmış Potansiyeller Ve Alzheimer Hastalığı

1. ELEKTROENSEFALOGRAM, UYARILMIŞ POTANSİYELLER VE ALZHEİMER HASTALIĞI

1.1 Beynin Yapısı

İnsan beyni dünyamızda yaşayan canlılar arasında en karmaşık yapıya sahip organlardan birisidir. Günümüzde sağlanan tüm teknolojik ilerlemeye rağmen hala insan beyninin nasıl çalıştığına ilişkin çok az bilgiye sahibiz.

Merkezi sinir sistemimizin bir parçası olan beyin, omurilikle birlikte vücudun karar verme ve iletişim faaliyetlerini yürüten en önemli organıdır. Günlük hayatımızda nefes almadan konuşmaya, hareket etmeden, hafızaya kadar bütün faaliyetlerimiz beynin denetimindedir.

Çevresel Sinir Sistemi (ÇSS) üzerinden önce omuriliğe oradan beyine ulaşan sinyaller beyin kabuğu kortekste işlenerek bunlara ilişkin cevaplar gene sinir sistemi vasıtasıyla ilgili kas ve sinir gruplarına iletilir.

Basit bir iletken olarak düşünülebilecek sinir hücreleri üzerinde oluşan iletim gecikmesine tahammül edilemeyecek durumlarda sinir sisteminden gelen uyartılara direkt omurilik üzerinden cevaplar üretildiği de olur.

Vücudun denge ve karar merkezi olan, bu denli karmaşık görevler üstlenen insan beyni ortalama olarak 1400 gram ağırlığında yağ ve protein dokudan oluşmuş, gri renkli, yüzeyi girintili çıkıntılı bir organdır. Kafatası içerisinde çok sıkı bir şekilde korunmuş olan beyin insanın beslenme, solunum gibi faaliyetlerinden de en yüksek oranda faydalanan organıdır.

Beyin yapısal olarak kendi içinde farklı bölümlere ayrılır, bu bölümlerden en önemlisi her türlü algısal faaliyetin gerçekleştirildiği beyin kabuğudur (serebral korteks). Serebral kortekste kendi içerisinde lob adı verilen 4 bölüme ayrılır bunlar frontal, parietal, temporal ve oksipital loblardır.

Frontal lob karar verme, kişilik özellikleri, problem çözme, motor aktiviteler gibi konularda; parietal lob görsel ve dokunsal algılama, alet kullanma, tanıma ve yönlendirme gibi konularda; temporal lob işitme, uzun dönemli hafıza, konuşma gibi konularda, oksipital lob ise ağırlıklı olarak görsel algılama konusunda görev yapar.

Şekil 1.1 Beynin Lobları

Serebral korteks bunun haricinde ortadan iki yarımküreye bölünmüş bir yapıdadır. Bu iki yarımküre corpus callosum adı verilen bir bölüm üzerinden birbirine bağlıdır.

Epilepsi türünde beynin bir yarımküresinde başlayarak tümüne yayılan hastalıklarda günümüzde beyin yarımküreleri arasındaki bu bağlantıyı keserek çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılmaktadır.

1.2 Elektroensefalografi

İnsan beyninin elektriksel aktivitesinin görüntülenmesi anlamına gelen elektroensefalogram ilk olarak 1920’li yılların başında Hans Berger tarafından kafaya yerleştirilen elektrodlar ve bunlara bağlı bir galvanometre yardımıyla incelenmiş ve bu dalgalar Elektroensefalografi adı verilen geçerli bir tanı yöntemi olarak tıbba girmiştir. Buna rağmen Elektroensefalogram işaretlerinin incelenmesine olan ilgi son 30 yılda bilgisayar teknolojisindeki ve işaret işleme tekniklerindeki gelişmelere paralel olarak artmıştır.

Elektroensefalogram, kısaca EEG işaretleri günümüzde klinik alanda epilepsi, şizofreni, parkinson gibi hastalıkların teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bunun dışında psikiyatri, pedagoji, pediatri gibi alanlarda kullanımı da gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır.

1.2.1 Elektroensefalogram İşaretlerinin Oluşumu

Elektroensefalogram işaretleri beyni oluşturan milyarlarca sinir hücresinin birbiriyle elektriksel etkileşimi sonucu oluşmuş işaretlerdir. Beyindeki her bir sinir hücresi yüzlerce veya binlerce farklı sinir hücresiyle bağlantılıdır. Bu bağlantılardan bazıları uyarıcı bazıları söndürücü şekilde görev yapar. Beynin elektriksel aktivitesi ölçülürken tek bir sinir hücresinin faaliyetlerini gözlemlemek mümkün değildir. EEG işaretleri ancak bir çok sinir hücresinin etkileşiminin bileşkesi olarak incelenebilir. Bu yönüyle EEG işaretleri genel anlamda öngörülemeyen (non-deterministik) işaretler olarak kabul edilir.

İnsan beyni yaşamı boyunca gece veya gündüz her zaman elektriksel bakımdan aktiftir. EEG işaretleri de bu aktiviteye paralel olarak değişik frekans ve genlik bölgelerinde oluşur.

İnsan kafatasının çok sağlam ve korunaklı kapalı bir yapı olması sebebiyle bu aktiviteyi direkt beynin yüzeyinden gözlemlemek mümkün değildir. Bunun yerine kafa yüzeyine yerleştirilen elektrodlardan elde edilen veriler kuvvetlendirilip beyin dalgalarında görülen salınımların incelenmesi veya kaydedilmesi yoluna gidilir. Kafa yüzeyinden yapılan bu ölçümler alttaki geniş bir bölgeden gelen gerilimlerin toplamı şeklindedir.

Şekil 1.2 Sinir hücrelerinin oluşturduğu aktivitenin yüzeyden ölçülmesi

EEG işaretleri sinir hücrelerinin elektriksel aktivitesinin genel yapısını göstermekle birlikte kafatasının yüzeyinden elde edilen bu veriler direkt beyin kabuğu üzerinden elde edilen verilerden oldukça farklıdır. Bunun sebebi aradaki çeşitli katmanların işaret üzerindeki zayıflatıcı etkileridir.

Beyin sıvısı, kafatasının kemik dokusu ve aradaki yağ dokuların zayıflatması sonucunda zaman zaman işaret üzerindeki zayıflatma oranının [5000:1] e kadar yükseldiği durumlar olabilmektedir.

EEG işareti tipik olarak 10-100 µV arasında değişim göstermekle birlikte yetişkinlerde genellikle 10-50 µV bölgesinde yer alır.

İnsan beyni hayatı boyunca hiç durmaksızın faaliyet göstermesine rağmen elde edilen beyin dalgalarının çoğu düzensizdir ve hiçbir anlamlı dalga şekli gözlenemez.

Bunun bir sebebi de beyindeki tüm elektriksel aktivitenin EEG işaretine yansımamasıdır. Bir elektriksel aktivitenin EEG işaretinde görünür olabilmesi için şu koşulların gerçeklenmesi gerekir..

Sinir hücrelerinin elektriksel aktivitelerinin büyük bölümünü kafa yüzeyindeki elektrodların bulunduğu belirli eksenlere dik olarak gerçekleştirmeleri

Sinir hücrelerinin eş zamanlı olarak aktivite göstermeleri

Aynı bölgedeki sinir hücrelerinin aynı türden elektriksel aktivite göstermeleri

Sinir hücrelerinin dendritlerinin alan potansiyelleri belirli bir uzaklıktan tespit edilebilecek şekilde paralel olarak yer alması

Beyinde gerçekleşen elektriksel aktivitelerin büyükçe bir kısmı bu şartları sağlayamadığından EEG işareti içerisinde görünmemektedir. Beyindeki elektriksel aktivitenin tümünün gözlemlenmesi için yeni yöntemler geliştirme çabaları günümüzde hâlâ devam etmektedir.

1.2.2 Elektroensefalogram İşaretlerinin Ölçülmesi

Bilgisayarların gelişimi ile birlikte EEG işaretlerinin analizi ve saklanması büyük ölçüde kolaylaşmıştır. Eskiden çok daha pahalı ve büyük düzeneklere ihtiyaç duyan EEG kayıtlarının incelenmesi işlemi günümüzde basit bir beyin-bilgisayar arabirimi ile sağlanabilmektedir.

Beyin-bilgisayar arabirimi genellikle şekil 1.3’te gösterildiği gibi dört bloktan oluşan bir yapıdadır

Şekil 1.3 Beyin-Bilgisayar Arabirimi

Kafa elektrodları kafanın yüzeyindeki elektriksel potansiyelleri ölçmek için kullanılan elektrodlardır.

Dönüşüm Kuvvetlendiricisi çok kanallı EEG işaretlerinin analog olarak filtrelenmesi ve örneklenmesi için kullanılır

İşlemci arabirimi dönüştürücünün çıkışındaki işaretlerin sayısal olarak işlenmesi ve bilgisayarın seri portlarından algılanabilecek hale dönüştürülebilmesi için kullanılır

Kişisel Bilgisayar ise işlemci arabiriminden gelen işaretlerin ekranda görüntülenmesi ve saklanabilmesi için görev yapmaktadır.

Bunun haricinde daha basit beyin-bilgisayar arabirimleri de tasarlamak mümkündür. Örneğin kafa yüzeyinden alınmış işaretlerin sadece bir analog-sayısal çevirici üzerinden direkt bilgisayara aktarılması ve tüm filtreleme ve düzenleme işlemlerinin bilgisayarın yazılım olanakları kullanılarak gerçekleştirilmesi de mümkündür.

Özellikle çok kanallı ve uzun süreli işaretlerde işaretlerin gerçek-zamanlı olarak işlenmesi çok yoğun işlemci gücü gerektirdiğinden klinik alanda bu tip işaretler daha yaygın olarak donanım düzeyinde işlenir. Bunun için gerekli arabirimleri tasarlayan, gerekli yazılım ve donanımları üreten biyomedikal alanda faaliyet gösteren pek çok firma bulunmaktadır.

1.2.3 Elektroensefalogram İşaretlerinin Ölçüm Yöntemi

EEG işaretlerinin ölçülmesinde günümüzde yaygın olarak beyin-bilgisayar arabiriminin kullanıldığından bahsedilmişti. Bu arabirimin ilk kısmı beynin elektriksel aktivitesini kafa yüzeyinden non-invasive olarak ölçmeye yarayan metal elektrodlardır. Ölçüm elektrodlarının sayısı yapılan çalışmanın içeriğine veya amacına göre değişse de genellikle ölçümler uluslararası 10-20 sistemi denilen bir elektrod yerleştirme düzenine göre yapılır.

Bu sisteme göre baş dört standart nokta ile işaretlenmiştir. Bunlar burun (nasion), başın arka kısmı (inion), sol ve sağ kulak arkalarıdır (preauriculars). Elektrotlar nasion ve inion arasına %10-20-20-20-10 olacak şekilde bölünerek yerleştirilir. Sistemin 10-20 sistemi olarak adlandırılmasının sebebi de buradan gelmektedir. Şekil 1.8’de uluslararası 10-20 elektrot yerleşim sistemi görülmektedir.

Şekil 1.8 Uluslararası 10-20 elektrot yerleştirme sistemi

EEG işaretlerinin ölçülmesinde kafaya yerleştirilen elektrotlar arasından referans elektrodun seçimi büyük önem taşımaktadır.. Uluslararası 10-20 sisteminde yaygın olarak kulağa bağlanılan elektrod referans elektrod olarak kullanılır. Bu hem oluşacak ölçüm hatalarının minimize edilmesinde hem de EEG işaretlerinin dalga şekillerinin çizdirilmesinde büyük önem taşımaktadır

Ölçüm hatalarının giderilmesi : EEG ölçümleri esnasında elde edilen işaretlerin tamamı beynin elektriksel aktivitesinden gelen işaretler değildir. EEG kaydında pek çok diğer kaynaktan gelen potansiyelleri de görmek mümkündür.

Literatürde artifakt olarak adlandırılan bu hatalar ölçüm düzeneğinden kaynaklanan hatalar (teknik hatalar), veya hastanın kendisinden kaynaklanan hatalar (fizyolojik hatalar) olabilir.

Teknik Hatalar genellikle ölçüm düzeneğinden veya metodolojiden kaynaklanan hatalardır. Çevredeki elektriksel düzeneklerden kaynaklanan 50 veya 60 Hz’lik şebeke gürültüsü EEG sinyalinin içine karışabilir .Bu tip bir bileşen uygun filtreler vasıtasıyla kolaylıkla işaretin içerisinden ayrılabilir. Bir diğer yaygın teknik ölçüm hatası da elektrodların yerleştirilmesinden kaynaklanan hatadır. Elektrodların kafa yüzeyine temasının iyi sağlanamaması veya sabitliğin kaybolması durumunda empedans değerleri değişeceğinden bu EEG işareti içerisinde beklenmedik hatalara sebep olacaktır. Bu hatada ölçüm düzeneğinin itinalı olarak monte edilmesi ve deney esnasında kontrol edilmesiyle engellenmeye çalışılır.

Fizyolojik hatalar olarak adlandırılan hastadan kaynaklanan hatalar engellenmesi biraz daha zor olan hatalardır. Örneğin ölçüm esnasında hastanın hareket etmesi, heyecanlanması, göz kırpıştırması, terlemesi gibi durumlar EEG ölçümleri üzerinde beklenmedik etkilere sebep olacaktır. Bu etkilerden oluşan hatalar ise EEG ölçümlerinin defalarca tekrarlanıp elde edilen sonuçların averajlanması ile minimize edilmeye çalışılmaktadır.

1.2.4 Elektroensefalogram işaretlerinin frekans bandları

Kişinin bilinç düzeyine bağlı olarak insan beyni farklı aktivite düzeyleri gösterir. Örneğin uyku durumunda EEG işareti gözlenebilir farklılıklar göstermektedir. Gene uyanık durumda iken yapılan zihinsel eylemin türüne veya kişinin psikolojik durumuna göre EEG işareti farklılıklar göstermektedir.

EEG işareti Şekil 1.4’te gösterildiği gibi farklı frekans bandlarına ayrılabilmektedir. Yunan harflerine göre (? , µ , ß , ?, ? ) ayrılan bu bandlar her sağlıklı ve yetişken insanda gözlenebilir.

Şekil 1.4 EEG Frekans Bandları

Harflerin temsil ettikleri frekans bandları belirli bir sıraya göre değil tarihsel gelişimine paralel olarak rasgele şekilde verilmiştir.

Şekil 1.5’te ise EEG işaretlerinin belirtilen frekans bandlarındaki genel yapısı görülmektedir. EEG işaretlerinde kişinin psikolojik durumuna veya uyanıklık durumuna bağlı olan değişimler genellikle frekans bölgesinde gerçekleşir.

Genlik değerleri yaklaşık olarak aynı seviyede kalmakla beraber EEG işaretlerinin ana frekanslarının beynin zihinsel aktivitesi arttıkça yükseldiği söylenebilir.

Şekil 1.5 EEG işaretlerinin Frekansa göre dalga biçimleri

Delta Dalgaları : 3.5 Hz’in altındaki EEG dalgaları (genellikle 0.1-3.5 Hz) delta bölgesi olarak adlandırılır. Bu dalgalar bebeklik döneminde (2 aylık dönem civarında) uyanıklık durumlarında genliği 2-3.5 Hz arasına değişen düzensiz olarak ortaya çıkan dalgalardır.

Yetişkinlerde ise çok derin uyku durumlarında zaman zaman görüldüklerinden tanı ve teşhis anlamında çok yaygın bir kullanımları yoktur.

Theta Dalgaları : Theta dalgaları 4 ile 7.5 Hz arasında değişen dalgalardır. Theta dalgaları da çocukluk ve bebeklik döneminde sıklıkla görülen ve önemli sayılan dalgalardır. Yetişkinlerde ise kestirme ve uyku durumlarında zaman zaman gözlenebilen dalgalardır. Uyanıkken EEG işareti çok düşük theta aktivitesi içerir ve düzenli bir theta ritmine hiçbir zaman girmez. Problem çözme gibi yoğun zihinsel aktivite durumlarında beyinin ön orta bölümünde genlikleri 6-7 Hz arasında değişen theta dalgaları gözlemlenmesi mümkündür.

Beta Dalgaları : Beyindeki 13-30 Hz arasındaki bütün aktiviteler beta dalgaları olarak adlandırılır. Beta dalgalarının genliği çok seyrek olarak 30 µV’in üzerine çıkar. Beta dalgaları temel olarak frontal bölgenin orta kısımlarında gözlemlenir. Hareket içeren bir faaliyette bulunmak veya dokunsal bir işlem yapmak beta dalgalarının kaybolmasında sebep olur.

Alfa Dalgaları : İnsan beyninde en baskın olan beyin dalgalarıdır. 8-13 Hz aralığında uyanık ve sakin insanlarda görülen beyin dalgası türüdür. Yoğun olarak oksipital bölgede oluşur.Genlikleri 50 µV civarındadır. En iyi olarak fiziksel gevşeme durumunda gözleri kapalı yetişkinlerde gözlenebilir. Çocukluk döneminde beyin dalgalarının frekansı artarak 3 yaş civarında alfanın alt sınırı olan 8 Hz’e ulaşır.

Çocuk 10 yaşına geldiğinde oluşturduğu alfa dalgalarının frekansı yetişkinlerle aynı olan 10 Hz bölgesine ulaşmıştır. Alfa dalgalarının frekansı yaşlılıkla birlikte veya zihinsel özelliklerin kaybedildiği parkinson, alzheimer gibi çeşitli hastalıklar nedeniyle düşebilir. Bu yüzden bu dalgaların teşhis ve tanı alanında geniş kullanımı vardır.

Alfa ritminin ani olarak engellenmesi durumunda, örneğin gözleri açtırmak suretiyle dalgaların genlik ve frekansındaki değişim kolaylıkla gözlenebilir. Şekil 1.6 de göz açmanın alfa dalgaları üzerindeki etkisi görülmektedir.

Şekil 1.6 Göz açmanın alfa dalgası üzerindeki etkisi

1. 3 Uyarılmış Potansiyeller

Uyarılmış potansiyel EEG işaretindeki belirli bir uyarı veya etkiye karşı gösterilen değişimleri açıklayan genel bir tanımdır. EEG işaretinde belirli bir uyarana karşı gösterilen tepki öyle düşüktür ki bu tepkinin ortaya çıkarılması için EEG örneklerinin pek çok tekrara karşı düşen değerlerinin averajlanması gerekmektedir. Averajlama işlemi EEG işareti üzerindeki rasgele dalgalanmaları da bastırdığı için işaretin yorumlanması açısından gerekli bir işlemdir.

Uyarılmış potansiyel yaratmak için görsel,işitsel veya elektriksel uyarıcılar kullanılabilir. Örneğin EEG kaydı incelenen bir kişiye kısa bir uyarıcı ses (beep sesi) dinletilirse EEG kaydında o sese karşı düşen bir cevap (uyarılmış potansiyel) oluşturulmuş olur.

Uyarılmış potansiyeller kendi içlerinde olaya bağlı potansiyeller ve uyartıya bağlı potansiyeller olarak ikiye ayrılır.

Uyartıya bağlı potansiyeller dışarıdan gelen bir uyarı sonucunda kişinin beyin dalgalarında kendiliğinden oluşan potansiyellerdir. Bu ölçümler sırasında gözlenen kişi pasif durumdadır.

Olaya bağlı potansiyelde ise kişinin kendisine gelen uyartılara belirli bir tepki vermesi beklenilir. Gözlenen kişinin aktif durumda olduğu bu ölçümlerde hastanın cevap verme süresi ve bu sırada beyinde oluşan değişimler hastalığın tanısında rol oynamaktır.

Kulaklığından belirli bir sesi duyduğunda önündeki düğmeye basan denek en basit olaya bağlı potansiyel uygulamasına örnektir. Uyarılmış potansiyellerinde anlamlı şekilde yorumlanabilmesi için alınan pek çok örneğin averajlanması gerekmektedir. Şekil 1.7’de işitsel ve görsel olaya bağlı uyarılmış potansiyele verilen cevaplar görülmektedir.

Şekil 1.7. İşitsel ve görsel uyarılmış potansiyele verilen cevaplar

1.4 Dementia ve Alzheimer Hastalığı

İnsan beyni kafatasının içerisinde dış etkilerden son derece iyi korunmuş bir durumdadır. Bu yüzden insan beyninin hasara uğraması ya travma türüden çok ciddi baş yaralanmalarında ya da beyinde gerçekleşen iç kaynaklı doku bozulmaları sonucunda gerçekleşmektedir.

İnsan beyninin algısal ve entellektüel yeteneklerini yitirmesine tıp dilinde dementia adı verilir. Dementia’nin etkisinde olan bir kişi hatırlama, düşünme, karar alma gibi zihinsel faaliyetlerini yaparken zorlanmakta hastalığın ileri durumlarında ise hareket etme, boşaltım, gibi temel vücut faaliyetlerini bile yerine getirememektedir.

Dementia sınıflandırmasının içine günümüzde Alzheimer hastalığı, Pick Hastalığı, Parkinson Hastalığı, Huntington Hastalığı gibi pek çok hastalık dahil edilmektedir. Dementia özellikle yaşlılar üzerinde görüldüğünden bu hastalığın yaşla birlikte oluşumuna sebep olan etkenler günümüzde hala araştırılmaktadır.

Dementia genel olarak kortikal ve subkortikal olarak iki kısma ayrılır. Alzheimer, Pick ve Creutzfeldt-Jakob hastalıkları kortikal dementia’ya Parkinson ve Huntington hastalıkları ise subkortikal dementiaya örnektir.

1.4.1 Alzheimer Hastalığı

Alzheimer hastalığı günümüzde en yaygın olarak karşılaşılan dementia türlerinden biridir.İlk olarak 1906 yılında alman nörolog Alois Alzheimer tarafından bulunmuştur. Günümüzde dünya üzerinde 2 milyon’dan fazla alzheimer hastası olduğu sanılmaktadır. Sadece amerikada bir yıl içerisinde alzheimer hastalığından ölenlerin sayısı 100 bin dolaylarındadır.

Alzheimer hastalığı tüm dementia türleri gibi zihinsel yeteneklerin zayıflaması şeklinde kendini gösteren bir hastalıktır.

Hafıza kayıpları, konuşma güçlüğü, bir şeyler okurken zorlanma gibi belirtiler bu hastalığın habercisi olabilir.

İlk aşamalarında hastalık çoğu zaman önemsenmeyen belirtilerle ortaya çıkar.Huzursuzluk, depresyon, enerjisizlik gibi günlük belirtiler önemsenmediğinde hastalık bir sonraki aşamaya kadar kolaylıkla ilerlemiş olur.

Hastalık ilerlediğinde kişi önce kısa zamanlı hafızasını sonra orta dönemli hafızasını en son olarakta uzun dönemli hafızasını yitirir. Bu durum alzheimer hastalarını tamamen dışarı bağımlı bir yaşam sürmeye zorlamaktadır.

İlerlemiş durumlarda alzheimer hastaları ev adreslerini hatta kendi isimlerini dahi hatırlayamayacak düzeyde zihinsel yetersizlik göstermektedir.

Alzheimer hastaları hastalığın gelişimiyle birlikte beyin hücrelerinden büyük bir kısmını kaybetmektedir. Özellikle frontal ve temporal bölgeden kaybedilen çok sayıda hücre bu bölgelerin görevi olan hafıza işlemlerinin yitirilmesine sebep olmaktadır.

Şekil 1.8’de alzheimer sonucunda dokularını yitiren bir beynin ilk ve son hali görülmektedir. Soldaki resimde hastalığın ilk aşamalarında beynin yapısı sağda ise beyin hücrelerinin büyük kısmı kaybedildikten sonraki hali görülmektedir.

Şekil 1.8 Alzheimer Sonucu dokularını yitiren beynin ilk ve son hali

Alzheimer hastalığının tam sebebi bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinin bu hastalıkla ilişkili olduğu saptanmıştır.Bunlardan en önemli iki tanesi yaş ve genetik özelliklerdir.

Yaş : Çoğu kimsede alzheimer hastalığı 65 yaş ve üzerinde görülür, kişilerin yaşı ilerledikçe bu hastalığa yakalanma oranı da aynı ölçüde artar. Bazı kişilerin daha erken yaşlarda da bu hastalığa yakalandığı görülmüştür.

Erken yaşlarda bu hastalığa yakalananlar için literatürde erken atak (early onset) tanımı kullanılır.Bu tip kişiler alzheimer hastalığıyla 40’lı veya 50’li yaşlarda tanışırlar.

Genetik : Ebeveynlerinden veya kardeşlerinden birisi alzheimer hastalığına yakalanmış kişilerde bu hastalığın görülme yüzdesi ailesinde hiç rastlanılmamış olan kişilere göre hayli yüksektir. Bu da hastalığın bazı genetik etkenlerden kaynaklanabileceği durumunu akla getirmektedir. Bu konuda sonuçları alınmış veya kesinleşmiş herhangi bir çalışma yoktur.

Alzheimer konusunda adı geçen diğer risk faktörleri arasında eğitim düzeyi, toksik çevre, beslenme alışkanlıkları, egzersiz gibi faktörlerde anılmaktadır.

Zaman içerisinde risk faktörlerinin daha kapsamlı olarak belirlenmesi bu hastalığın daha iyi anlaşılması ve çare üretilmesi alanında faydalı olacaktır.

Alzheimere yakalanan bir kişinin beyininde fizyolojik anlamda gözlenebilir değişiklikler olmaktadır.Hastanın beyin hücreleri büzülmekte veya tamamen yokolarak yerlerine plak adı verilen düzensiz şekilli yapılar ve beyin hücrelerinin çevresinde düğüm benzeri oluşumlar görülmektedir. Bu hastalığın bir diğer belirtiside sağlıklı beyin hücreleri çevresinde görülen dolaşık fibril yapılardır. Bu yapılar sağlıklı beyin hücrelerini boğarak onlarında hastalanmasına sebep olmaktadır.Şekil 3.2’de bir alzheimer hastasının beyninde görülebilecek yapıların bir canlandırması bulunmaktadır.

Şekil 1.9 Alzheimerli bir hastanın beyin hücrelerindeki yapılar

Günümüzde ne yazık ki alzheimer hastalığının tam bir tedavisi veya gelişimini durduracak bir yöntem bulunamamıştır.Kullanılan bazı ilaçlarla hafıza kaybının engellenmesi, dil ve düşünme yeteneklerinin kaybedilmesinin geciktirilmesi mümkün olsa da bu tedaviler tüm hastalar için sonuç vermemekte ve hastalığın ilerleyişi sadece geçici bir süre için engellenebilmektedir. Bu yüzden bu hastalığın ilk aşamalarda teşhis edilebilmesi gerçekten çok önemlidir.

1.4.2 Alzheimer hastalığının EEG üzerindeki etkisi

Bir dementia türü olan alzheimer hastalığının diğer tüm dementia türleri gibi uyarılmış potansiyeller üzerindeki etkisi yıllardır bilinmektedir.

Dementia’nın beyin dalgaları üzerindeki etkisi ilk olarak Goodin’in 1978 yılında yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu çalışmaya göre dementia hastalığının uyarılmış potansiyelin P300 komponenti üzerinde belirgin bir etkisi vardır.

Uyarılmış Potansiyelin P300 Komponenti : Uyarılmış potansiyele ilişkin en iyi bilinen komponentlerden birisi uyartı geldikten 300 ila 500 ms sonra oluşan literatürde uyarılmış potansiyelin P300 veya P3 komponenti olarak anılan komponentdir. P300 komponenti genel olarak gözlenen kişiden seyrek olarak gerçekleşen bir olayı ayrımlaması ve buna karşı bir tepki göstermesi beklendiğinde gerçekleşen bir komponentdir.

Bu çalışma kapsamında incelenen dataların toplanmasında kullanılan oddball paradigm protokolüde en basit P300 komponenti toplama yollarından birisidir.

Bugüne kadar bu alanda yapılmış çalışmalarda P300 komponentinin genlik ve gecikme sürelerinin yaş ve dementia ile ilişkili olduğu ortaya konulmuştur. Fakat P300 komponentinin aynı zamanda vücut sıcaklığı, yılın mevsimi, hastanın kişiliği, son öğünde aldığı besin gibi çok değişik değişkenlerden de etkileniyor olması bu alanda kapsamlı genelleştirmeler yapılmasına engel olmuştur.

En genel anlamda alzheimerinde dahil olduğu dementia hastalık grubunun uyarılmış potansiyel üzerindeki etkisi P300’ün de dahil olduğu komponentlere ilişkin genlik değerlerinin azalması gecikme değerlerinin ise artması şeklindedir.Şekil 1.10’da normal ve alzheimerli hastalardan alınmış oddball verilerine karşı düşen p300 komponentlerindeki değişim görülmektedir.

Şekil 1.10 : Normal ve alzheimer hastalarının P300 komponenti gecikmeleri

EEG işaretinin üzerindeki bu yapısal değişikliklerin öznitelik çıkartma teknikleriyle belirlenerek dementia taşıyanlar ile taşımayan sağlıklı kişilerin sınıflandırılması mümkün olmaktadır. Şekil 1.11-1.14’de normal ve alzheimerli deneklerden normal ve oddball tonlarına karşı düşen kayıtlarda P300 tepesinin gecikmesi görülebilir.

Şekil 1.11 : Normal bir hastadan oddball sesine karşı düşen EEG kayıdı

Şekil 1.12 : Alzheimerli bir hastadan oddball sesine karşı düşen EEG kayıdı

Şekil 1.13 : Normal bir hastadan normal ses tonuna karşı düşen EEG kayıdı

Şekil 1.14 : Alzheimerli bir hastadan normal ses tonuna karşı düşen EEG kayıdı

2. EEG İşaretlerinin Özniteliklerinin Çıkartılması

2.1 Öznitelik Çıkarma İşlemi

EEG işaretleri üzerindeki değişimlerin frekans bölgesinde incelendiğinde daha anlamlı olarak gözlenebilen değişimler olduğundan ilk bölümde bahsedilmişti. Bu bölümde EEG işaretlerine ait özniteliklerin frekans bölgesinde çıkartılmasıyla ilgili tekniklerden bahsedilecektir.

Öznitelik çıkartma işlemi EEG işaretinin içerdiği bilginin anlamlı olan ve olmayan kısımlarını ayırarak uygulanacak bir sınıflandırma öncesi işaretin gereksiz kısımlarını ayırmakta kullanılır. EEG işaretleri için uzun zamandan beri frekans spekturumunun incelenmesi önemli öznitelik ayırma yöntemlerinden biri olarak kullanılmaktadır. Frekans spektrumunu oluşturan frekans içeriğininin incelenmesi sayesinde EEG işaretinde oluşan (? , µ , ß ) gibi frekans bandlarının birbirinden kolaylıkla ayrılması mümkün olmaktadır. EEG işaretlerinin frekans spekturumunun incelenmesinde yıllardan beri yaygın olarak Fourier Dönüşümü kullanılmaktadır.

2.2 Fourier Dönüşümü

Her türden zaman domeni işaretinin farklı özelliklerinin kolay olarak incelenebilmesi için ilgilenilen alana göre değişik yöntemler kullanılabilir. Bunlar arasında frekans gösterilimi en yaygın ve standartlaşmış olanlardan birisidir. Frekans gösteriliminin zaman gösterilimine göre en büyük avantajı işaretin içerisindeki periyodik kısımların kolaylıkla ayrılabilmesidir.

Bu genellikle işaretin fiziksel anlamının yorumlanması konusunda büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Kısaca kendisini bulan kişinin adıyla anılan Fourier Analizi 1800’lü yılların başında yaşamış ünlü matematikçi Jean Baptiste Fourier’in (1768-1830) fizik, doğabilim ve matematik alanında getirdiği sayısız yeniliklerden birisidir. Fourier Dönüşümü, hesaplanılmasında kullanılan efektif algoritmalar sayesinde (Fast Fourier Transform, kısaca FFT) bilgisayar ile hesaplamaya da çok uygun bir dönüşümdür.

Bu dönüşümün çeşitli şekilleri gürültü ve diğer etkileri ayrımlama yeteneklerinden ötürü EEG işaretlerinin incelenmesinde büyük kolaylıklar sağlamaktadır.

EEG işareti durağan bir işaret olmadığından ve ölçülmesi sırasında da pek çok hata oluştuğundan bir EEG işareti üzerinde Fourier Analizi yapılacağı zaman ilk olarak işareti temsil eden 1-2 sn’lik hatadan ayıklanmış veri örnekleri elde edilmeye çalışılır. Daha sonra işaret üzerinde uygun pencere fonksiyonları gezdirilerek elde edilen sonuçlar averajlanır. Bu yöntem farklı frekanslardaki bileşenlerin gruplanmasında ve frekans bandındaki diğer nicel parametrelerin belirlenmesinde de çok yararlıdır.

Örneğin EEG incelenmesinde sıklıkla kullanılan alfa/theta dalgaları oranı, gözler açık ve kapalıyken alfa dalgaları oranı , sag-sol beyin yarımküreleri arasındaki asimetri endeksi gibi parametrelerin incelenmesi gibi şeyler Fourier Analizi sayesinde çok kolay bir şekilde yapılabilmektedir.

İşaretin frekans spektrumunu incelemek için kullandığımız Fourier dönüşümünün en genel matematiksel ifadesi şu eşitlik ile gösterilebilir:

Fourier dönüşümü sayesinde işaret, farklı frekanslara sahip kompleks üstel fonksiyonlara ayrıştırılmaktadır. Denklemlerde görülen t, zamanı; f ise frekansı belirtmektedir. x, zaman domenindeki işareti, X ise frekans domenindeki işareti göstermektedir. Eşitlikte, üstte x(t)’nin Fourier dönüşümü, altta ise ters Fourier dönüşümü gösterilmektedir.

Denklem incelenecek olunursa, x(t) işareti belirli bir f frekansındaki üstel bir terim ile çarpılmış ve çarpımın eksi sonsuzdan artı sonsuza tüm zaman üzerinden integrali alınmıştır. Dikkat edilirse, f frekanslı bileşen zamanın hangi anında ortaya çıkarsa çıksın integrasyona etkisi aynı olacaktır. f frekanslı bileşenin t1 ya da t2 anında ortaya çıkması integrasyon sonucunu değiştirmeyecektir. Fourier dönüşümü yalnızca belirli bir frekans bileşeninin var olup olmadığını belirtmektedir (FD ile işaretin sadece spektral içeriği elde edilir).

Fourier dönüşümü ayrık değerli işaretler içinde uygulanabilir. Ayrık değerler alan bir fonksiyon için fourier dönüşümünün sabit bir pencere içerisinde tanımlanması durumunda da aşağıdaki ifadeler elde edilir.

k, n Î Z,

Denklemlerde görülen x(n), ayrık zaman domeni işareti, X(k) ise ayrık frekans domeni işaretidir. Büyük pencere seçiminde frekans ekseni daha iyi çözünürlük ile tanımlanırken, bu frekans bileşenlerinin zamanda temsilleri kötüleşir. Pencerenin küçük seçilmesi ise frekansta kötü bir çözünürlük verirken zamanda temsillerinin daha iyi olmasını sağlar.

Fourier Dönüşümünün getirdiği bütün bu avantajlarına karşın bazı dezavantajları vardır. Öncelikle Fourier dönüşümü durağan sinyalleri sınıflandırmada başarılı bir dönüşümdür oysa EEG işaretleri durağan olmayan işaretlerdir. Bir diğer sorunda fourier dönüşümü sonucunda frekans deseni içerisinde zaman evreleri kaybolmaktadır. Bu sorunların giderilmesi adına EEG işaretlerinin çoğu zaman Fourier Dönüşümü yerine Kısa Zaman Fourier Dönüşümü (KZFD) ile incelenmesi tercih edilir.

Fourier Dönüşümü işaretin tüm zaman domenindeki bileşenlerinin kompleks bir terimle karşılaştırılmasını içerir. Bu aynı zamanda dönüşümün en büyük sakıncası olan zaman evrelerinin frekans deseni içerisinde kaybolmasının da sebebidir. Bu kısaca zaman bölgesinin herhangi bir yerinde değişiklik olursa bundan tüm Fourier Spektrumunun etkileneceği anlamına gelir.

Bu yüzden işaretler çoğu zaman yalnızca Fourier Dönüşümü ile çözümlenemeyecek özellikler içerir. Örneğin çok yüksek bir eğimle kısa bir zaman aralığında yüksek frekans değerlerine ulaşan bir sinyalin Fourier Gösterilimi ile çözümlenebilmesi pek mümkün değildir.

Bu tip işaretler Kısa Zaman Fourier Dönüşümü ile incelenmesi daha yararlıdır. KZFD yaklaşım olarak işaret üzerinde pencerelere zamanla değişen belirli bir yumuşatma fonksiyonuyla Fourier Dönüşümü uygulanması olarak açıklanabilir veya işaretin küçük zaman bölümlerine ayırılması ve bu bölümlerden her birine Fourier Dönüşümü uygulanması olarak düşünülebilir.

Kısa Zaman Fourier Dönüşümünün en genel matematiksel ifadesi şu şekildedir :

x(t), orijinal işareti; w(t), pencere fonksiyonunu ve *, kompleks konjugeyi göstermektedir. f, frekans; t ise zamanda öteleme miktarıdır.

Denklemden görüldüğü gibi KZFD, bir pencere fonksiyonu ile çarpılan x(t)’nin FD’den oluşturulmaktadır. Her t ve f için yeni bir KZFD katsayısı hesaplanır. FD sadece frekansın bir fonksiyonu iken, KZFD hem frekansın hem de zamanın bir fonksiyonudur ve dönüşüm bu haliyle iki boyutludur (genlik de gözönüne alınırsa boyut üç olacaktır).

İşaretin zaman-frekans temsili elde edilmesine rağmen, seçilen pencerenin genişliği dönüşümün etkinliğinde önemli rol oynamaktadır. KZFD’de pencere genişliği ile ilişkili bir çözünürlük problemi bulunmaktadır.

Pencere genişliği durağanlık varsayımını geçerli kılacak kadar dar olmalıdır. Dar bir pencere seçilmesi durumunda hem bu varsayım geçerliliğini koruyacak hem de FD’de sağlanamayan zamanda çözünürlük iyileşecektir. Fakat dar bir pencere seçilmesi durumunda kötü bir frekans çözünürlüğü elde edilir.

Pencere genişledikçe frekans çözünürlüğü artar; ancak zamanda çözünürlük azalır. Sonuçta işarete KZFD’yi uygulamadan önce bir ikilemle karşılaşılır: Ya iyi bir zaman çözünürlüğünün sağlanması ya da iyi bir frekans çözünürlüğünün sağlanması.

Bu yüzden fourier Dönüşümünün eksik kaldığı yerleri bir anlamda daha iyi açıklayan KZFD dönüşümü de tüm olumlu özelliklerine rağmen tüm işaret boyunca pencere boyutunun sabit kalması nedeniyle çok geniş frekans bandlarını içeren işaretlerin incelenmesinde yetersiz kalmaktadır. Bu tip işaretlerin incelenmesinde ise dalgacık dönüşümü kullanılır.

2.3 Dalgacık Dönüşümü

Fourier dönüşümü incelenen işaretin kompleks bir sinüzoid ile korelasyonuna dayanan bir dönüşümdür ve işaretin zaman ve frekans özelliklerinin aynı anda incelenmesine imkan tanımaz. Fourier dönüşümü uygulanmış bir işaretin bir anlamda zaman özellikleri kaybedilmiş olur. Kısa zaman fourier dönüşümü ile Fourier dönüşümünün bu yönü bir anlamda iyileştirilmiş olsada KZFD’nin de frekans çözünürlüğünün zayıf olması sebebiyle frekansı hızlı şekilde değişen işaretlerin incelenmesinde o da yetersiz kalmaktadır. Bu sebeple KZFD’de çok değişik frekans bandlarını içeren işaretlerin incelenmesi için çok uygun değildir.

Bu yüzden geniş frekansları içeren işaretlerin zaman özelliklerini de kaybetmeden incelenebilmesi için dalgacık dönüşümü kullanılmaktadır. İlk olarak 1984 yılında Grossmann–Morlet ikilisi tarafından ortaya atılmış olan dalgacık dönüşümünün temel avantajı KZFD’de sabit olan pencere genişliğinin değişken olmasıdır. Pencere genişliği dinamik olarak değişerek yavaş frekanslar için geniş, hızlı frekanslar için dar değerler alarak işaretin hem zaman hem de frekans domeninde en iyi şekilde izlenebilmesi sağlanmaktadır.

Dalgacık analizi KZFD’ye benzer şekilde yapılır: İşaret, KZFD’de bir pencere fonksiyonu ile çarpılırken, dalgacık dönüşümünde dalgacık olarak adlandırılan bir fonksiyonla çarpılır. Sürekli Dalgacık Dönüşümü (SDD) aşağıdaki şekilde ifade edilebilir:

Burada SDD, t ve s değişkenlerinin (öteleme ve ölçek parametreleri) bir fonksiyonudur. y(t) dönüşüm fonksiyonudur ve ana dalgacık olarak adlandırılır. Dönüşümde kullanılan farklı genişliğe sahip diğer pencere fonksiyonları ana dalgacıktan ölçekleme yoluyla türetilir. Öteleme terimi, KZFD’de rastlanılan şekliyle pencerenin yerini ifade etmektedir. Pencere, işaret üzerinde gezdirilir. Dönüşümden zaman bilgisi öteleme ile sağlanır. KZFD’deki gibi bir frekans parametresi yoktur; bunun yerini 1/frekans olarak tanımlanan ölçek parametresi (s) almıştır. Şekil 2.1’de orjinal işaretin farklı dönüşümler sonucu ayrıştırılması görülmektedir.

Şekil 2.1 Zaman İşaretinin dönüşümler sonucu ayrıştırılması

İncelenen işaret için pencere fonksiyonunun ölçek değeri büyük ise (düşük frekanslar) işaret hakkında global bir bilgi elde edilir. Ölçek değeri küçük ise (yüksek frekanslar) işaretteki ayrıntılar (kısa süren değişimler) yakalanır. Ölçek parametresinin değeri değiştirilerek, ana dalgacığın sıkıştırılması ya da genişletilmesiyle SDD’de kullanılan pencereler elde edilir. Morlet, Daubechies ve Meksika şapkası dalgacıkları pencere fonksiyonu olarak kullanılan fonksiyonlara örnektir.

Bu çalışma kapsamında Alzheimer hastalığı taşıyan bireylerden alınmış EEG verilerinin sağlıklı bireylerden alınmış verilerden yapay sinir ağları kullanılarak ayrılması amaçlanmaktadır. Yapay sinir ağları kullanarak bir verinin analiz edilebilmesi için o veriye ilişkin sınıfların tam ve belirgin olarak bilindiği bir eğitim kümesiyle ağın eğitilmesi gereklidir. EEG işaretlerinden sürekli zaman dalgacık dönüşümü ile çıkartılmış öznitelikler bu tip bir eğitim için gereğinden fazla veri içermektedir. Bu tip bir veriyle yapay sinir ağının eğitilmesi çok büyük hesap yükü getirir buna karşın sınıflandırma yetenekleri üzerinde olumlu yönde bir etkisi yoktur. Yapay sinir ağının başarılı bir şekilde eğitilebilmesi için verinin mümkün olduğunca kısa ve öz olması gereklidir. Bu yüzden EEG işaretinden sınıflandırma için özniteliklerin çıkartılmasında daha kısa ve öz sonuç veren ayrık dalgacık dönüşümü (ADD) kullanılmıştır.

Ayrık dalgacık dönüşümü (ADD) hesap yükünü azaltmasının yanısıra orijinal işaretin analiz ve sentezi için yeterli bilgiyi de sağlamaktadır.Ayrık dalgacık dönüşümünde temel düşünce sürekli dalgacık dönüşümündekinin aynıdır. Sayısal filtreleme teknikleri kullanılarak sayısal işaretin zaman-ölçek temsili elde edilmektedir. SDD farklı ölçeklerdeki dalgacık ile işaret arasındaki ilişkiyi (korelasyonu) belirtmektedir. Burada benzerlik ölçütü ölçektir (ya da frekans). SDD, analiz penceresinin ölçeği değiştirilerek ve bu pencere zamanda kaydırılarak, işaretle pencere çarpılıp tüm zaman üzerinden integrali alınarak hesaplanır.

Bu çalışmada orjinal işaretten özniteliklerin çıkartılması için ayrık fourier analizi ve ayrık dalgacık işlemlerinin bilgisayara hesaplatılması için Matlab For Windows 6.0 uygulama geliştirme ortamından faydalanılmıştır.

2.4 Normalizasyon İşlemi

EEG işaretlerinin ölçümü esnasında oluşan beklenmedik genlik değişimleri (kazanç, ofset), öznitelik vektörünün elemanlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yüzden veriler üzerindeki bu beklenmedik olumsuz etkilerin yok edilmesi için normalizasyon işlemi yapılması gereklidir.

Bu çalışmada eldeki işaretler üzerinde işaretlerin genlikleri tepeden-tepeye 1 mV’a sabitlenerek genlik normalizasyonu işlemi yapılmıştır. Bu tip bir işlem normal olarak işaretin genliğinde de bilginin taşıdığı EEG gibi işaretler için bazı özniteliklerin kaybına sebep olabilir.

Örneğin yetişkinler ve çocuklardan oluşmuş karma bir denek grubunda EEG işaretlerinin daha küçük genlik değerleri göstermesinden denekin yaşbilgisi çıkartılabilir. Çalışmanın içeriğine göre bir genlik normalizasyonu yapıldığında bu tip bir bilgi kaybedilebilir. Bu çalışmada örneklerin toplandığı grup tamamen aynı yaş aralığındaki yetişkinlerden oluştuğundan genlik normalizasyonu yapılmasının bir sakıncası bulunmamaktadır.

Yapılan normalizasyon işlemi sayesinde hem EEG işareti üzerindeki beklenmedik olumsuz etkilerin sıfırlanması hemde işaretten oluşturulacak öznitelik vektörlerinin sadece EEG işaretinin şekil bilgisinden etkilenmesi sağlanmıştır.

Normalizasyon işlemi yapıldıktan sonra Pz elektrodundan alınmış EEG işareti ayrık fourier ve ayrık dalgacık dönüşümleri kullanılarak yapay sinir ağının girişine verilebilecek öznitelik vektörlerinin oluşturulması için hazır hale gelmiştir.

3. Sınıflayıcı olarak çok katmanlı yapay sinir ağı

Yapay sinir ağları kavramı ilk olarak beynin çalışma ilkelerinin sayısal bilgisayarlar üzerinden taklit edilmesi fikri ile ortaya çıkmış ve bu alandaki ilk çalışmalar beyni oluşturan biyolojik hücrelerin ya da literatürdeki ismiyle nöronların matematiksel olarak modellenmesi üzerinde yoğunlaşmıştır.

Bu çalışmaların ortaya çıkardığı bulgular her bir nöronun komşu nöronlardan bazı bilgiler aldığı ve bu bilgilerin biyolojik nöron dinamiğinin öngördüğü biçimde bir çıktıya dönüştürüldüğü şeklinde idi. Bugün yapay sinir ağları olarak isimlendirilen alan, birçok nöronun belirli biçimlerde bir araya getirilip bir işlevin gerçekleştirilmesi üzerindeki yapısal olduğu kadar matematiksel ve felsefi sorunlarada yanıt arayan bir bilim dalı olmuştur.

Yapay sinir ağlarının sinir hücrelerinde görülen karar verme yeteneklerini taklit etmesi konusunda kullanımında karşılaşılan en büyük sorunlardan biri bu ağların eğitilmesi konusunda yaşanmaktadır. Günümüzde hala non-lineer sinir ağlarının eğitimiyle ilgili çalışmalar istenilen düzeye ulaşmış değildir.

Literatürde yaygın olarak bir kaynaktan elde edilmiş verilerin sınıflandırılmasında kullanılan yapay sinir ağları kısaca bir vektör uzayından başka bir vektör uzayına geçiş sağlayan matematiksel bir fonksiyon olarak düşünülebilir. Eğitim kümesi sayesinde iki uzay arasında lineer olmayan bir transfer fonksiyonuna yaklaşılmaktadır.

Yapay sinir ağlarının sınıflandırma alanında çok başarılı olmasının sebebi bu ağın yapısını oluşturan bazı özellikler ile açıklanabilir. Bu özellikler beş ana başlık altında incelenebilir.

Eğitim kümesindeki vektörler kullanılarak sonuca adım adım yaklaşılabilir.

Eğitim kümesinde bulunmayan giriş vektörlerine uygun cevaplar üretilebilir (genelleme yeteneği)

Literatürde geliştirilmiş çoğu ağ fiziksel olarak kolaylıkla gerçeklenebilir.

Ağlar paralel bir yapıya sahip olduğu için sınıflama işleminde hızlı cevap üretir.

YSA’lar kompleks sınıf dağılımlarını temsil edebilme yeteneğine de sahiptir.

3.1 Yapay Sinir Ağının Yapısı

Yapay sinir ağı, aşağıdaki tanımlamaları ve sınırlamaları içeren paralel bilgi işleme özelliğine sahip yönlü bir graftır.

Yönlü grafın düğümleri işlem elemanı olarak tanımlanır.

Yönlü dallar bağlantılara karşılık düşer ve tek yönlü işaret iletim yolu olarak çalışırlar.

Şekil 3.1 Yapay sinir ağı

Her bir işlem elemanı, belirli sayıda giriş bağlantısına sahiptir.

Her bir işlem elemanı, belirli sayıda çıkış bağlantısına sahiptir. Ancak çıkış işaretlerinin değeri aynı olmalıdır.

İşlem elemanları yerel belleklere sahip olabilir.

Şekil 3.2 İşlem elemanının yapısı

Her işlem elemanı, giriş işaretini ve yerel belleği kullanan bir transfer fonksiyonuna sahiptir. Bu fonksiyon işlem elemanının çıkış değerini oluşturur. Transfer fonksiyonu sürekli veya ayrık olarak çalıştırılabilir. Ayrık çalıştırma modunda fonksiyon, bir aktif işareti ile kontrol edilir.

Yönlü bağlantı ve işlem elemanlarının bir araya gelmesi ile oluşan yapıya, yapay sinir ağı (YSA) ismi verilir. Bu yapı, dış çevreden giriş bağlantıları yolu ile işaret alır ve çıkış bağlantıları yolu ile işaret gönderir.

Yapay sinir ağları, katman olarak isimlendirilen alt kümeler içinde aynı yapıda işlem elemanlarına sahiptir. Bu alt kümeler içindeki tüm işlem elemanları aynı transfer fonksiyonunu kullanır.

Aynı katman içindeki işlem elemanları birbirleriyle veya diğer katmandaki elemanlar ile bağlantı oluşturabilir.

3.2 Çok Katmanlı Ağ

En yaygın olarak kullanılan yapay sinir ağlarından birisi çok katmanlı ağ denilen(multi layer perceptron) ağ yapısıdır. Şekil 5.3’de bu yapı içinde kullanılan sembollerin anlamları ve giriş-çıkış düğümleri arasındaki ilişkiler verilmiştir.

Şekil 3.3 Çok katmanlı ağın yapısı

3.3 Çok Katmanlı Ağın Sınıflayıcı Olarak kullanılması

Bu çalışma kapsamında EEG verilerinin sınıflandırılması için sınıflayıcı olarak çok katmanlı ağ yapısı kullanılacaktır. Çok katmanlı ağ diğer yapay sinir ağlarına göre sahip olduğu bazı avantajlardan ve literatürde bu amaçla yaygın olarak kullanılmasından ötürü tercih edilmiştir.

4. ÇOK KATMANLI AĞIN BENZEŞİM SONUÇLARI

4.1 EEG Verisinin Tanıtılması

Bu çalışmanın amacı Elektroensefalogram işaretleri incelenerek Alzheimer Hastalığı taşıyan bireylerin taşımayanlardan ayrılabilmesi için çok katmanlı ağ yapısı kullanan bir sınıflandırıcı hazırlamaktı.

Çalışmada kullanılan EEG verileri Georgia Teknoloji ve Araştırma Enstitüsü ve Emory Tıbbi Araştırmalar Üniversitesinin ortaklaşa yürüttüğü bir araştırma sonucunda elde edilmiş verilerdir. Alzheimer taşıyan ve taşımayan hastalardan oluşmuş bir gruptan olaya bağlı potansiyellerin analizi sonucu elde edilmiş bu veriler oddball paradigm denilen bir yöntem ile toplanmıştır.

Oddball paradigm deneklerin bir işitsel uyarılmış potansiyel düzeneğinden gelen farklı tondaki seslere karşı tepki sürelerini ve bu esnada beyin dalgalarında oluşan değişiklikleri gözlemlemeye dayanan bir yöntemdir. Oddball paradigm yöntemi literatürde alzheimerin de dahil olduğu dementia hastalığının tespit edilmesinde yaygın olarak kullanılan yöntemlerden birisidir.

Verilerin toplanması esnasında her biri 200 ms’den oluşan uyarıcı tonlar 1.5 sn’lik aralıklarla hastalara dinletilmiş ve sonuçlar kaydedilmiştir. Oddball paradigm protokolünün farklı/normal tonlar oranı veriler için 20/80’dir. Uyarıcı sesin frekansı normal tonlar için 1 kHz farklı tonlar içinse 2kHz’dir. Örnekleme frekansı 600 Hz olan datalar oluşturulduktan sonra veriler bir nöropsikolog tarafından uygunluk incelemesinden geçirilmiş ve tüm ölçüm hataları temizlenmiştir.

4.2 Çalışma Stratejisi

Veriler üzerinde çok katmanlı ağ yapısını kullanan bir sınıflandırıcı hazırlamak için öncelikle şu şekilde bir çalışma stratejisi belirlendi.

Elde bulunan zaman bölgesi verileri üzerinde bölüm 2.4’de anlatılan yöntemle genlik normalizasyonu işlemi gerçekleştirildi.

Eldeki veriler test ve eğitim kümesi olarak 14 elemanlı rasgele dağılmlı iki gruba ayrıldı.Her bir grup 7 adet alzheimer 7 normal hasta içermekteydi.

Eğitim ve test kümesini oluşturan verilerden sırasıyla fourier ve dalgacık yöntemleri kullanılarak öznitelik vektörleri oluşturuldu.

Toplam 28 hastadan alınmış kayıtlardan seçilmiş 14 örnekten oluşan birinci grup’a ait öznitelik vektörleri içerisindeki bileşenler çok katmanlı ağın girişini oluşturacağından bu gruptaki vektörler çok katmanlı ağın algılayabileceği şekilde normaller için 1.0 alzheimer olanlar içinse 2.0 sınıf etiketiyle etiketlendi.

Kalan 14 örnekten oluşan ikinci grup ise eğitim sonucunda oluşan ağın başarımını gözlemlemek için test kümesi olarak kullanılmak üzere ayrıldı.

Çok katmanlı ağın çıkışı hastanın ait olduğu sınıfı gösterecek şekilde hastalık var veya hastalık yok olarak iki boyutlu şekilde belirlendi.

Eğitim kümesini oluşturan vektörler ağın girişine verilerek ağ eğitildi daha sonra eğitilmiş ağın test kümesini sınıflandırma başarısı incelendi.

Bütün bu işlemler fourier ve dalgacık dönüşümleri için tekrarlanarak ayrı ayrı yürütüldü.

Yapay sinir ağının yeterliliğinden emin olmak için eğitim ve test kümeleri gizli katmanlardaki farklı düğüm sayıları, farklı hata oranları, farklı adım aralığına sahip ağ mimarileri için benzeşim işlemi tekrarlanarak benzeşim sonuçları not edildi.

4.3 Öznitelik Vektörlerinin Fourier Dönüşümü ile Oluşturulması

Öznitelik vektörlerinin oluşturulması için öncelikle iki gruba ayrılmış veriler üzerinde matlab programı yardımıyla fourier dönüşümü işlemi uygulandı.

Şekil 4.1 ve şekil 4.2’de EEG işaretlerinin fourier dönüşümü sonucunda oluşan alzheimer ve normal deneklere ilişkin frekans spektrumları görülmektedir.

Şekil 4.1 Hasta 3’e ait frekans spektrumu, grup normal

İşaret üzerinde uygulanan fourier dönüşümü işlemi sonucunda hem normal hemde alzheimerli denekler için işaretin frekans bileşenlerinin ilk 50 bileşende hatta ağırlıklı olarak ilk 25 bileşende yoğunlaştığı gözlenmiştir.

Şekil 4.2 Hasta 2’ye ait frekans spektrumu, grup alzheimer

Bu da uyanık bir insanda gözlemlenebilecek EEG frekans bandlarıyla son derece uyumlu bir sonuçtur. Uyanık bir kişide gözlenen EEG dalgaları genellikle kişi sakinken ? bölgesinde [8, 12] Hz , kişi herhangi bir zihinsel aktivite içerisindeykende ß bölgesinde [12, 25] Hz bulunur. İşaretlerin toplanması esnasında deneklerden beklenmedik potansiyellerin oluşmaması için sakin bir durumda bulunmaları beklendiğinden işaretler genellikle 12Hz’e kadar olan alfa bölgesinde yoğunlaşmıştır bu da şekil 4.1 ve 4.2’de kolaylıkla görülebilmektedir.

Toplam 600 bileşen içeren verilerden fourier dönüşümü sonucunda simetrik kısım atılarak 300 bileşene inilmiş (bkz : şekil 4.1 ve 4.2) daha sonrada frekans bölgesinde güç yoğunluğunun ağırlıklı olarak bulunduğu bölge olan 0-25 Hz aralığı seçilerek sınıflandırıcının giriş kümesi oluşturulmuştur.

4.4 Öznitelik Vektörlerinin Dalgacık Dönüşümü ile Oluşturulması

Öznitelik vektörlerinin dalgacık yöntemiyle oluşturulmasının sağladığı yararlardan bölüm2’de bahsedilmişti. EEG işaretlerinin incelenmesinde bugüne kadar yapılmış çalışmalarda da hem zaman hem de frekans spektrumunu aynı anda izleyebilme avantajı nedeniyle yaygın olarak dalgacık dönüşümü kullanılmıştır. Dalgacık yöntemiyle öznitelik vektörlerinin oluşturulması için iki gruba ayrılmış veriler üzerinde matlab programı yardımıyla dönüşüm işlemi uygulandı. Bu çalışmada öznitelik vektörleri daubechies pencere fonksiyonu kullanılarak oluşturulmuştur. Şekil 4.3 ve 4.4’de ayrık dalgacık dönüşümü kullanılarak oluşturulmuş öznitelik vektörü örnekleri görülmektedir.

4.3: Dalgacık katsayılarıyla oluşturulmuş öznitelik vektörü, grup normal

4.4 : Dalgacık katsayılarıyla oluşturulmuş öznitelik vektörü, grup alzheimer

Ayrık dalgacık dönüşümü sonucunda zaman domeninde 600 bileşen içeren işaretten alçak geçiren filtre çıkışındaki işaretin alt-örneklenmesiyle 25 bileşenlik yaklaşıklık katsayıları elde edilmiştir. Daha düşük seviyelerde anlamlı öznitelikler bulunabileceğinden, örneğin [12,25] Hz arasındaki ß bölgesinde, bir sonraki adım olan 12 bileşene inilmemiştir. Şekil 4.5’de daubechies pencere fonksiyonu kullanılarak alt-örnekleme sonucunda oluşan dalgacık ağacının genel yapısı görülmektedir.

Şekil 4.5 Dalgacık ağacının yapısı

4.5 Çok Katmanlı Ağın Sınıflama Sonuçları

Çok katmanlı ağ için iki tip giriş vektörü bulunmaktadır. Birinci vektör fourier dönüşümü ile çıkartılmış öznitelik vektörü, ikinci vektör ise dalgacık dönüşümü ile çıkartılmış öznitelik vektörüdür. Çok katmanlı ağın girişi olarak kullanılan öznitelik vektörü 25 boyutludur buna karşılık olarak ağın üreteceği cevap ise hastalık var veya hastalık yok durumlarını simgeler şekilde 2 boyutludur.

Çok katmanlı ağ iki adet gizli katman içermekte ve herbir katmanın içerdiği düğüm sayısı benzeşim işlemi sırasında dinamik olarak değiştirilerek en ideal ağ mimarisi yakalanmaya çalışılmıştır. Buna ilişkin sonuçlar tablo 4.1 ve tablo 4.2’de görülebilir.

Tablo 4.1 Fourier Katsayıları için çok katmanlı ağ sonuçları

Ağın Yapısı

G – B – İ – Ç

Eğitim Süresi

Hata

(Karesel Ortalama)

Eğitim Kümesi Sınıflandırma Yüzdesi

Test Kümesi Sınıflandırma Yüzdesi

50 – 150 -180 -2

36.6630

5.98462.

%64.2857

%50.00

50 – 150 -180 -2

40.4380

9.18087.

%50.00

%50.00

50 – 150 -180 -2

36.3020

8.97434.

%50.00

%50.00

50 – 100 -120 -2

23.0540

3.07849.

%92.8571

%85.7143

50 – 100 -120 -2

22.3220

2.98074

%92.8571

%85.7143

50 – 100 -120 -2

22.4820

3.2817.

%85.7143

%64.2857

50 – 80 -100 -2

18.2260

6.14788.

%64.2857

%50.00

50 – 80 -100 -2

17.7760

5.34414.

%64.2857

%50.00

50 – 80 -100 -2

17.5550

3.78442.

%78.5714

%64.2857

50 – 45 -60 -2

11.5660

6.16263.

%64.2857

%50.00

50 – 45 -60 -2

12.2580

6.72288.

%50

%50.00

50 – 45 -60 -2

10.8150

4.95484.

%71.4286

%64.2857

( G: Giriş Kümesi boyutu, B: Birinci gizli katmandaki düğüm sayısı

İ: İkinci gizli katmandaki düğüm sayısı, Ç : Çıkış Kümesi boyutu)

Fourier katsayılarının ilk 25 bileşeninden oluşan eğitim kümesi için ağ başarılı bir şekilde eğitilmiştir. Ağ eğitim kümesini kendi içerisinde belirli bir düzeyde doğru sınıflandırmasına ve benzeşim işlemlerinin çoğu için öngörülen hata değerini yakalamasına rağmen (bkz : şekil 4.6) test kümesi üzerinde sınıflandırma oranı tablo 4.1’de görüldüğü gibi düşük seviyelerde kalmıştır. Ağ en yüksek sınıflandırma başarısı ve en düşük hata oranını birinci katmanda 100 ikinci katmanda 120 düğüm olan durum için vermiştir. Bundan sonra düğüm sayısını arttırmak eğitim süresini arttırmıştır fakat başarıya olumsuz etki etmiştir.

Şekil 4.6 Fourier öznitelikleri için hata oranın istenen değere ulaşması

Özniteliklerin Fourier dönüşümü ile çıkartılmasından beklenen sınıflandırma başarımı sağlanamaması üzerine özniteliklerin dalgacık dönüşümü ile oluşturulduğu giriş vektörü için benzeşim işlemine geçilmiştir.

Dalgacık dönüşümü için gene çok katmanlı ağın girişi olarak kullanılan öznitelik vektörü 25 boyutludur. Çıkışımızda gene hastalık var ve hastalık yok durumlarını simgeler şekilde 2 durumludur. Fourier yöntemi ile elde edilen sonuçlarla karşılaştırılması açısından gene 2 adet gizli katman kullanılmış ve gizli katmanlardaki düğüm sayılarıda ilk benzeşim sonuçlarıyla aynı değerlerde alınmıştır.

Katmanlardaki düğüm sayıları benzeşim boyunca sürekli değiştirilerek ağın ideal eğitim durumuna ve ideal mimariya ulaşması amaçlanmış ve benzeşim sonuçları kaydedilmiştir.

Tablo 4.2’de dalgacık dönüşümü ile elde giriş vektörü için sınıflandırma sonuçları görülmektedir.

Tablo 4.2 Dalgacık Dönüşümü için çok katmanlı ağ sonuçları

Ağın Yapısı

G – B – İ – Ç

Eğitim Süresi

Hata

(Karesel Ortalama)

Eğitim Kümesi Sınıflandırma Yüzdesi

Test Kümesi Sınıflandırma Yüzdesi

25 – 150 -180 -2

37.1130

0.977088.

%92.8571

%85.7143

25 – 150 -180 -2

19.7290

0.00963127.

%100

%92.8571

25 – 150 -180 -2

37.2140

0.987208.

%92.8571

%85.7143

25 – 100 -120 -2

20.2990

0.0739458.

%100

%92.8571

25 – 100 -120 -2

21.5910

0.0142483.

%100

%92.8571

25 – 100 -120 -2

20.6600

0.0175518.

%100

%92.8571

25 – 80 -100 -2

17.1250

0.0189031.

%100

%92.8571

25 – 80 -100 -2

17.9560

0.0441175.

%100

%92.8571

25 – 80 -100 -2

18.2960

0.0348632.

%100

%92.8571

25 – 60 -45 -2

10.7060

0.185187.

%100

%92.8571

25 – 60 -45 -2

11.8770

0.115575.

%100

%92.8571

25 – 60 -45 -2

11.2360

0.0276159.

%100

%92.8571

Benzeşim sonuçlarına göre farklı mimariler için test edilen ağın dalgacık dönüşüm içinde en iyi sonuçları ( en düşük hata oranını) arakatmandaki düğüm sayılarının 100-120 olduğu durum için verdiği gözlenmektedir. Diğer mimarilerde bazen tesadüfi olarak düşük hata oranları yakalanmakla beraber bu yapay sinir ağlarının eğitimi sırasında doğal karşılanan bir durumdur.

5. Sonuçlar

Alzheimer hastalığının çok katmanlı yapay sinir ağı kullanılarak tespit edilmesini amaçlayan bu çalışmanın sonucunda farklı eğitim ve sınıflandırma denemeleri sonucu dalgacık dönüşümünün bu hastalığın tespit edilmesine yarayan özniteliklerin çıkartılmasında daha başarılı olduğu görülmüş ve özniteliklerin dalgacık dönüşümüyle oluşturulması sonucunda eldeki veri kümesi üzerinde %92 oranında doğru sınıflandırma yapabilen bir yapay sinir ağı oluşturulmuştur.

Çalışmanın sonucunda göze çarpan noktalar şunlardır :

Bu çalışma kapsamında kullanılan sadece 28 denekten alınmış örnek uzayı bu hastalığın klinik anlamda tam olarak teşhis edilebilmesi ve istatistiki bir genelleme yapılabilmesi için çok küçüktür. Daha fazla sayıda denek üzerinden alınmış sonuçlar ile oluşturulmuş eğitim kümelerinin hastalığın tespitinde daha yüksek sonuçlar vermesi olasıdır.

İşaret üzerinde yapılan dalgacık dönüşümleri sonucunda hastalığın özniteliklerinin kolaylıkla ayrıştırılabilir olması bu tip bir dönüşüm sonrasında farklı şekil tanıma algoritmalarının yapay sinir ağlarıyla işbirliği içerisinde kullanılarak hastalığın sınıflandırılmasında daha yüksek başarı oranlarına ulaşılmasına imkan tanımaktadır.

Çalışmada kullanılan ayrık dalgacık dönüşümü ve çok katmanlı ağ yapısının eğitimi makul süreler içerisinde gerçekleştiğinden (1 dakikanın altında) gelecekte bu alandaki yeni çalışmalar kapsamında bu işlemlerin online olarak gerçekleştirilmesi mümkün olabilir. Böyle bir çalışma sayesinde kişinin alzheimer belirtilerini gösterip göstermediği anında tespit edilip sonuçlarının hastaya ulaştırılmasıyla bu hastalığın erken teşhisi adına çok büyük bir ilerleme sağlanabilir.

İyi eğitilmiş yapay sinir ağları uygun şekilde tümleştirilerek bir alzheimer dedektörü çipinin donanım olarak gerçekleştirilmesi mümkün olabilir.

Yapılan çalışmaların genel anlamda olumlu ve umut verici sonuçlar vermesi bu alanda yeni ve daha geniş kapsamlı çalışmaların yapılmasına değer olduğunu ortaya koymuştur.

12 Temmuz 2007

İnsanda Boşaltım Sistemi

İNSANDA BOŞALTIM SİSTEMİ

İnsanda boşaltım sistemini; böbrekler, idrar kanalı (üreter), idrar kesesi (mesane) ve boşaltım kanalı (üretra) oluşturur.

Böbrekler kanın bileşimini, pH dercesini, doku sıvılarındaki su, sodyum, potasyum gibi maddelerin miktarının düzenlenmesinde görev yaparak vücutta homeostasisin sağlanmasında önemli rol alırlar.

Böbrek

İnsanda, karın boşluğunun arka tarafına, bel hizasında ve omurganın iki yanında fasülye tanesi biçiminde, çukur kısımları birbirine dönük bir çift böbrek bulunur.Böbrekler 10-15 cm uzunluğunda 120-200 gr ağırlığındadır.Böbrek, dıştan içe doğru kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgesinden oluşur.Böbreğin tam ortasında idrar borusuna bağlanan huni şeklinde havuzcuk (pelvis) bulunur.

İdrar kanalları ve idrar kesesi böbreğe yardımcı olması bakımından önemlidir.Fakat kanda artık maddeleri seçici olarak süzen esas kısım nefronlardır.Bir böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.

Nefron; malpigi cismi ile proksimal tüp, henle kulpu, distal tüp ve toplama kanalından oluşmuştur.Malpigi cismi, kılcal kan damarları yumağı (glomerulus) ve bowman kapsülnden meydana gelir.Bowman kapsülü yassı hücrelerden oluşmuş, içi boş bir yarı küre şeklindedir.Bowman kapsülünün boşluğuna, getirici atardamar girer ve kılcaldamar boşluğunu oluşturur.Bu kılcaldamarlar birleşerek götürücü atardamar olarak Bowman kapsülü boşluğundan ayrılır.Diğer kılcaldamarlardan farklı olarak iki atardamar arasında yer alan glomerulus kılcalları, kan basıncına dayanabilmek için çift katlı yassı epitel dokudan yapılmıştır.Götürücü atar damar daha sonra nefron kanalcıgının etrafını kılcal damar olarak sarar ve toplardamar olarak nefron kanalcığından ayrılır.

Nefron kanalcığı, Bowman kapsülünün devamında kıvrımlar yapar.Bu kıvrımlar proksimal tüpü oluşturur.Nefronun Malpighi cismi, proksimal tüpü böbreğin kabuk bölgesinde yer alır.Proksimal tüp öz bölgesine inerek Henle kulpunu oluşturur.Henle kulpu tekrar kabuk bölgesine çıkarak, ikinci kıvrımlı kısım olan distal tüpü oluşturur.Distal tüp, sonunda daha geniş olan idrar toplama kanalına bağlanır.İdrar toplama kanalları böbreğin öz bölgesinde bulunurlar.Bu kanallar tabanı kabuk bölgesine, tepesi havuzcuğa bakan piramit şeklinde aypılar oluşturur.İdrar toplama kanallarının açık uçları piramit tepesinden havuzcuğa (pelvis) açılır.Her böbrek havuzcuğundan birer idrar kanalı (ereter) çıkar.Bu kanallar aşağı doğru inerek karın boşluğunda içi boş, duvarları gerilebilir, kaslardan yapılmış idrar kesesine (mesane) açılır.Bu kanalların idrar kesesine açıldığı yerde, idrarın geri dönmesini önleyen kapakçıklar vardır.Kese, idrarla dolduğunda gerilen duvarların içinde bulunan serbest sinir uçları beyine impulslar göndererek kesenin kasılmasını sağlar.İdrar kesesi, dış idrar kanalı (üretra) ile dışarı bağlanır.

İnsanda boşaltım sistemi ile üreme sistemi arasında yapısal bir birliktelik vardır.

Bu bakımdan bu iki sisteme ürogenital sistem denir.Böbrekler insanlarda su,sodyum,potasyum ve pH dengesini ayarlar.Bu bakımdan böbrekler vücutta kararlı bir iç dengenin (homeostasis) korunmasında etkilidir.

Böbrekler, bel seviyesinde karın boşluğunun arka kısmında iki tane fasülye görünümünde 10-15 cm uzunluğunda 120-200 gr ağırlığında yapılardır.Böbreğin kabuk kısmında yaklaşık 1 milyon nefrondan süzülen üre, toplama kanalları (piramit) ile havuzcuk kısmında birikerek idrar toplama kanallarından idrar kesesine getirilir.

Süzülme

Metabolik yıkım maddeleri ve kandaki diğer maddeler nefronlara girer.Süzülme, glomerulus ile bowman kapsülünün birleştiği yerde meydana gelir.Burada getirici ve götürücü kılcallar arasında bulunan glomerulustaki kan basıncı diğer kılcallara göre, iki kat fazladır.(70 mm-Hg) Kılcallar çift katlı kübik epitelden meydana gelmiştir.

Glomerulus kılcallarında kan basıncı (70 mm-Hg) ve kan hücrelerinin meydana getirdiği osmotik basınç (32 mm-Hg) olmak üzere iki yönlü basınç vardır. Glomerulusu çevreleyen bowman kapsülünde ise içten dışa doğru bir basınç vardır.(14 mm-Hg) Buna göre net basınç (süzme basıncı) 70-(32+14)=24 mm-Hg lik glomerulustan bowman kapsülü yönünde bir süzme basıncıdır.

Kan basıncı ile bowman kapsülüne kan plazmasında bulunan glikoz, amino asit, inorganik maddeler, üre, ürik asit ve su geçişi olur.Bu olaya süzülme denir.Süzülme ile plazma yaklaşık olarak %20 lik kayba uğrar.Buradaki olay tamamen basınçlı süzülme yani fiziksel bir olaydır.

Böbreklerde süzülme hızı birim zamanda süzülen sıvı miktarıdır.Soğuk havalarda kılcal damarlarda büzülme meydana geleceğinden basınç artar ve süzülme miktarı artar , dolayısıyla daha sık idrara çıkma olayı olur.Sağlıklı bir insandaki süzülme yaklaşık dakikada 120-125 ml dir.

Geri emilim

Süzüntü, kimyasal yapı bakımından kan plazmasına benzer.Süzülen bu sıvı olduğu gibi dışrı atılacak olsaydı kandaki kimyasal denge bozulurdu.

Bowman kapsülündeki süzüntü proksimal tüpe oradan henle kulpuna ve distal tüpe sırası ile aktarılarak toplama kanallarından havuzcuğa getirilir.

Proksimal tüpe, su osmozla; glikoz, vitaminler, amino asitler, amonyum, (NH¯4)Cl¯ ve HCO¯3 aktif taşımayla geri emilir.

Henle kulpundan klor iyonları aktif taşımayla geri emilirken Na¯ iyonları artı yük taşıdığından Cl¯ iyonları Na¯ izler ve pasif olarak geri emilimi sağlanır.Henle kulpunda suyun geri emilimi olmaz.

Distal tüpte su ve Na¯ nın geri emilimi devam eder.Dolayısıyla süzüntüdeki üre konsantrasyonu artarak ilerler.Üre ile birlikte bir miktar su ve bazı inorganik tuzlar toplama kanallarına aktarılarak havuzcuğa oradan da üreter ile mesaneye aktarılır.Mesaneden dış ortama aktaran kanal ise üretradır.

Aktif taşıma ile sağlanan geri emilim maddenin kandaki yoğunluğuna bağlı olarak emilim miktarı belirlenir.Her maddenin kandabelirli bir oranda bulunması gerekir.Kanda madde oranlarının normal düzeyine eşik değer denir.

Sağlıklı bir insanda protein ve karbonhidrat monomerlerini tamamı, suyun %99′u, sodyum iyonlarının (Na¯) %99,5′i ve ürenin %50′si geri emilir.

Süzülme ile bowman kapsülüne geçemeyen maddeler aktif taşımayla kanalcığa geri verilir.

Böbreğin organizmadaki düzenleyici rolü

Böbrekler; süzülme, geri emilim asidik veya bazik maddeler salgılama ve iyon değişimi gibi etkilerle vücuttaki kanın ve hücreler arası sıvının su, sodyum, potasyum gibi maddelerin dengede kalmasını sağlar.

Kanın pH’ı 7,4′tür.pH değerinin 7 veya 7,7 olması durumu ölüme sebep olur.Böbrekler kanın pH’ı değiştiğinde hidrojen ve karbonat iyonlarını salgılayarak kan pH’ını düzenler.Fazla hidrojen iyonu oluştuğu zaman bunu böbrek kanallarındaki sodyum iyonu ile değiştirerek hidrojen iyonunu azaltır, pH’ı düşürmüş olur.

Böbrekler kanın yoğunlaşması ile hipofizden salgılanan vazopressin (ADH) hormonu ile suyun geri emilimini artırarak doku sıvısındaki su miktarını ayarlar.

Böbrek üstü bezlerinden salgılanan aldosteron hormonunun etkisi ile böbrekteki mineral ve tuz miktarı dengede tutulur.İnsan kanındaki tuz oranı %1 dir.Deniz suyu içen bir insanın kanında yoğunluk artacağından dokulardan kana su geçişi artar.

Bu durumda dokular fazla su kaybeder böbrekler bu tuzu atmaya çalışsa da gerekli süzme ve boşaltımı yapamazlar ve fazla su kaybından dolayı ölüm olur.

İnsanda Boşaltım Sisteminin Diğer Sistemlerle İlişkisi

Böbreklerin çalışmasını otonom sinirler kontrol eder.Sinir sistemi, endokrin sistemi, dolaşım sistemi ve boşaltım sisteminin uyumlu çalışması ile homeostasin sağlanır.

Kandaki osmotik basınç değişimi hipotalamusu uyarır.Hipofizden vasopressin hormonu salgılanaraksu dengesini sağlar.Böbrek üstü bezinden salgılanan aldosteron da mineral dengesini sağlar.İdrar kesesinin dolması sinirsel uyarılara neden olur.Beyinden gelen impulslarla idrar kesesindeki kapak açılır, idrar vücuttan dışarı atılır.

Böbrekler, bel omurlarının iki tarafına tutunur.İskelet sistemi böbreklere tutunma ve bağlanma yüzeyi oluşturur.Böbreklerin etrafındaki yağ dokusuda dış etmenlere karşı korunmayı sağlar.

Böbrekler kanın pH sabitliğini sağladığından dolaşım sistemi ile doğrudan ilişkisi vardır.

Ayrıca boşaltım sisteminde derininde büyük önemi vardır.Deri yoluyla atılan terin bileşimi de seyreltik idrara benzer.Ter; daha çok su olmak üzere az miktarda tuzlar, üre, ürik asit gibi maddeleri içerir.

12 Temmuz 2007

2001 – 2002

2001 – 2002

EĞİTİM ÖĞRETİM YILI BİYOLOJİ YILLIK ÖDEVİ

Konu:

Tansiyon ve Hipertansiyon

Hazırlayan:

**********

Tansiyon nedir ?

Kalbin pompa hareketleriyle vücuda gönderilen kanın damar duvarlarında yaptığı basınca tansiyon denir.Bu basınca yanıt veren damarlar gerilir ve aralıklı olarak kan akımını sağlar. İnsanda kan basıncı genellikle, kol yada uyluk atardamarından vücudun dışından ölçülür. Karıncıkların kasılması ile oluşan sistolik basınç, normal olarak 100 -140 mm ( ortalama 120 mm ) civa, karıncığın gevşemesi ile oluşan diyastolik basınç 60 – 100 mm ( ortalama 80mm ) civadır. Tansiyon toplumlarda, yaş, cinsiyet ve ırk gibi öğelere bağlı olarak değişiklikler gösteriri. Örneğin siyahlardaki tansiyon değeri beyazlara göre çok daha yüksektir. Buna karşın, çocukların tansiyon değeri yetişkinlere göre çok daha düşüktür ve çocukların yaşı büyüdükçe tansiyonu da yükselir. Şişman insanlarda ise yükselme eğilimi vardır. Ayrıca kişinin özel yada mesleki yaşantısındaki ruhsal durumuyla birlikte vücut ağırlığı tansiyonu etkiler. Tansiyon uyku sırasında biraz düşerken, egsersizden sonra veya aşırı heyecan yaratan durumlarda yükselir. Yüksek kan basıncının tersine, düşük kan basıncı bir hastalık belirtisi değildir. Sağlıklı bireylerde kan basıncı hiçbir rahatsızlığa neden olmadan yaşam boyu düşük kalabilir.

Tansiyon tarihi

Nabız, İsa’dan önce pek çok araştırmacı tarafından bulunmasına karşılık, tansiyon kavramı yakınlarda gelişti. İlk olarak 1628′de Harvey kan dolaşımı konusunda ilk bilimsel yapıtını yayınladı. Ardından 1727′de Stephen Hales, tansiyonu ölçmek için ilk deneyini yaptı. Bu deney, U harfi şeklinde bir borucuğun atardamara yerleştirilip, borucuktaki kan düzeyinin gözlenmesi ile yapıldı. Bu iş için Hales bir at kullandı. Daha sonra bazı araştırmacılar aynı yolu değişik hayvanlarda, daha geliştirilmiş sayaçlar kullanarak uyguladı. Bu yüzyıl başında ise, kan yoluna sokulmadan tansiyon ölçmeyi sağlayan dolaylı yollar geliştirildi.

Tansiyon düşüklüğü :

Büyük tansiyon, 11′den aşağı düştüğü zaman tansiyon düşüklüğü vardır. Bu duruma tıp dilinde hipotansiyon denir. Tansiyon, ateşli hastalıklar sırasında, büyük kanamalardan sonra, iç salgı bezi bozukluklarında veya herhangi bir hastalıktan sonraki iyileşme döneminde düşer. Bazı kadınların aybaşı hallerinde, veya sıcakta fazla ter kaybından sonra veya sinirli kimselerde de tansiyon düştüğü görülür. Devamlı olarak tansiyon düşüklüğü önemli bir hastalığın işareti olabilir.

Tansiyon yüksekliği :

Büyük tansiyonun kişinin yaşına göre yüksek olmasına halk arasında tansiyon yüksekliği, tıp dilinde ise hipertansiyon denir. Bir çok hastalıkta tansiyon yüksekliği görülür. Mesela kalbin sol bölümünün büyümesinde, böbrek hastalıklarında, damar sertliğinde, kan hücrelerinin çoğalmasında, şişmanlıkta ve iç salgı bezleri hastalıklarında kan basıncı artar. Tansiyon yüksekliğinin belirtileri arasında yorgunluk, sinirlilik, çarpıntı, baş dönmesi, uykusuzluk, baş ağrısı vardır.

Tansiyonun Yüksek Olduğu Nasıl Tespit Edilebilir ?

Tansiyonun yüksek olduğunu anlamanın en iyi yolu; düzenli olarak doktorunuza tansiyonunuzu ölçtürmektir. Genellikle, tansiyon birkaç yıl yüksek olarak seyrettikten sonra ciddi zarar verici etkileri ortaya çıkar. Arada ise, uyarıcı herhangi bir belirti görülmez. Eğer tansiyonunuzu düzenli olarak ölçtürürseniz, tansiyon yükselmesini vücutta tahribat yapmadan önce belirleyebilirsiniz. Özellikle soygeçmişinde yüksek tansiyon görülen kişilerin, düzenli olarak, tansiyon kontrolü yaptırmaları çok önemlidir.

Yüksek Tansiyondan Kimler Korkmalıdır ?

Herkes. Yüksek tansiyonu önlemenin yollarını bilen her yaştaki yetişkin, kalp hastalığı ve felç tehlikesini azaltabilir.

Yüksek Tansiyon Nasıl Tedavi Edilir ?

Tansiyonu kontrol altında tutmak için bazı kişiler ilaçla tedavi edilir.

Bazen de tansiyonu düşürmek için kilo vermek, sağlığa uygun yiyecekler yemek, daha çok hareket etmek ve alkollü içkileri azaltmak gibi yollara başvurulur.

Yüksek Tansiyon Önlenebilir Mi ?

Yüksek tansiyon, yaşamınızda yapacağınız bazı değişiklikler olması şartıyla, önlenebilir. Kilonuz aşırı düzeydeyse, kilo vermekten işe

başlayabilirsiniz. Az yağlı yiyecekler, bol bol sebze, meyve, ekmek, baklagiller, pirinç, makarna ve diğer tahıllar ölçülü olmak koşuluyla, balık, tavuk, yağsız et ve az yağlı süt ürünlerine dayanan bir yemek rejimi, kilo kaybetmenize ve kilonuzu sağlıklı bir düzeyde tutmanıza yardım edecektir.

Düzenli egzersiz yapmak, hem kilo vermek hem de tansiyonun yükselmesini önlemek bakımından, önemlidir. Motorlu araçlar ve iş yükünü azaltacak aletlerin varlığı yüzünden hareket etmenin zahmet olduğuna şartlanmış durumdayız. Sağlığımızı korumak için her olanaktan yararlanmak gerekir. Örneğin alışverişe yürüyerek giderek, bahçedeki yabani otları ayıklayarak, ev işi yaparak ve asansöre binmek yerine merdivenleri yürüyerek çıkarak, hareketli olabiliriz.

Tuz

Yemeklerde fazla tuz kullanmak da yüksek tansiyona yol açar.

Ülkemizde gereğinden fazla tuz tüketilmektedir. Gıdaların çoğunda, özellikle seri satılan, yemek aralarında yenilen ve süpermarketlerde satılan paketlenmiş hazır yemeklerde, çok tuz bulunmaktadır. Gıdaları taze taze yiyerek ve satın aldığınız gıdaların üzerinde “az tuzlu” veya “tuz katılmamıştır” yazılarının bulunmasına dikkat ederek tuzu kolayca azaltabilirsiniz. Sofranızda yemeğinize tuz koymayınız ve pişirirken kullandığınız tuz miktarını azaltınız. Yemeklere çok tuz koyma alışkanlığınız varsa kullandığınız tuz miktarını yavaş yavaş azaltınız. Yemeklerin lezzetini arttırmak için, kokulu otlar, baharat, limon suyu, taze zencefil veya acı biber kullanabilirsiniz.

Sigara

Sigara içmek tansiyonu hem %5 oranında yükseltir hem de yüksek tansiyonun vücutta yaptığı tahribatı, felç ve kalp hastalığı riskini artırır ve diğer sağlık sorunlarına da neden olur. Sigarayı bırakırsanız bu fazladan zarar da kısa sürede azalır.

Alkol

Aşırı alkol, tansiyonun yükselmesine neden olur. Bununla beraber, araştırma sonuçlarına göre, günde bir-iki standart içkiyi aşmamak koşuluyla, alkolün felç ve kalp hastalıklarının önlenmesinde katkısı olabileceği savunulmaktadır.

Tansiyon aleti

Çevrel atardamarlardaki kan basıncını ölçmeye yarayan aygıta tansiyon aleti denir. Tansiyon aleti, üst kola sarıldıktan sonra şişirilen kauçuk bir kolluk ile buna bağlı olan ve sıklıkla civa sütunu yüksekliği değerindeki basıncı bir kadran üzerinde ölçen kayıt aygıtından oluşur. Kan basıncı ölçülürken x/y olarak kaydedilen iki ölçümden x sistoldeki, y diyastoldeki basıncı gösterir. Kalbin içindeki kanı dolaşım sistemine göndermek üzere kasılması sistol, genişleyip vücuttan gelen kanı içine aldığı dinlenme dönemi ise diyastol olarak adlandırılır.

Her kalp atışıyla kan basıncı sistoldeki düzeye yükselir, iki atım arasında diyastoldeki düzeye düşer. Elle çalışan bir pompayla şişirilen kolluk havayla dolunca dirseğin iç yüzündeki derinin üstüne bir steteskop yerleştirilir. Kolluğun içindeki hava dışarı bırakılırken steteskopla duyulan ilk kalp sesi sistol basıncı belirler; hava dışarı çıkmayı sürdürürken duyulan son ses ise diyastol basıncını gösterir.

Hipertansiyon Nedir ?

Hipertansiyon basit olarak yüksek kan basıncı demektir.Kan basıncı ya da daha doğru söylemek gerekirse kanı kalpten dokulara taşıyan damarların kan basıncı ,hastaya ait özellikler (yaş,cinsiyet,ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat,efor gibi) etkilenen bir parametredir.Bu nedenle de normal kan basıncı değerlerini belirlemek gerçekte oldukça güçtür.

Bugün kabul edilen kan basıncı değeri istirahat halindeki normal bir yetişkinde 120/80 mmHg’dır(milimetre civa). Herhangi bir kişide kan basıncı uyku sırasında düşük ,sinirli ya da heyacanlıyken yüksektir. Genellikle de normalin üst sınırı olarak kabul edilen değer 140/90 mmHg’dır(milimetre civa). Kanı kalpten dokulara taşıyan damar kan basıncı devamlı olarak 140/90 mmHg üzerinde seyrediyorsa hipertansiyondan bahsedilir.

Kan basıncı aynı birey içinde ve bireyler arsında farklılık gösterir.Bu nedenle bireyin kan basıncı (kan basıncının sfigmomanometre ile ayrı ayrı zamanlarda en az 3 kez ölçülmesi ) yapılıp ortalaması alınarak belirlenmelidir.

Hipertansiyon kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür.Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı,kalp,damar ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur.Bir kez teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir , kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir.

Hipertansiyonun Yaygınlığı Nedir?

Sanayileşmiş ülkelerdeki yetişkin nüfusun %10-20 kadarında hipertansiyon bulunduğu hesaplanmaktadır.Sınırda hipertansiyon vakaları da katılırsa bu oran kuşkusuz daha yüksektir.Kişinin yaşı,cinsiyeti ve ırkı hipertansiyon sıklığı konusunda belirleyici faktörlerdir.Hipertansiyon siyah ırkta ve kadınlarda daha çok görülmektedir.

Kişi yaşının hipertansiyona olan katkısı öncelikle damarlarda yaşlanmaya eşlik eden anormalliklerdir.Bu durum özellikle de kanı kalpten damarlara taşıyan damarlardaki esneklik kaybı ile açıklanabilir.Ancak yaşla hipertansiyon arasındaki bu bağlantıya bazı ilkel toplumlarda hiç ratlanmamaktadır.Bu durumda etkili faktörün “uygarlaşma” ve bununla bağlantılı yaşam biçimi olduğu söylenebilir: örn.tuz kullanımı,aşırı beslenme,sedanter yaşam (fazla hareket göstermeksizin devamlı oturuşa bağlı),stres,vs.

Hipertansiyon Riskleri

Hipertansiyon ciddi bir durumdur.Hipertansiyon,kendi başına öldürücü değildir.;fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir.Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir.Üstelik ateroskleroz ve bunun yol açabileceği iskemik kalp hastalığı (belli bir bölgede kan akımının kesilmesi nedeniyle oluşan geçici kansızlık;bölgesel anemi) rizikosunu önemli ölçüde arttırır.Buna ilaveten,hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna ( pıhtılaşma®inme) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına’ da büyük katkıda bulunur ki,bu hastalık sanayileşmiş toplumlarda ölümlerin başlıca nedenlerinden biridir.Bahsettiklerimizin hepsi tedavi edilmeyen hipertansiyonun sonuçları olup hipertansiyona bağlı morbidite (hastalık),mortalite (ölüm) büyük bir bölümünü oluşturur.

Hipertansiyonun Sınıflandırılması

Hipertansiyon sıklıkla nedenine göre sınıflandırılır.Buna göre iki tip vardır.

· esansiyel (primer) hipertansiyon

· sekonder hipertansiyon

Hipertansiyon vakalarının yaklaşık %90′ı ,neden (etiyoloji) bilinmediğinden primer ya da daha doğru bir deyimle “esansiyel” hipertansiyon olarak adlandırılır.

Hipertansiyon vakalarının geriye kalan bölümüne ,yani yaklaşık %10′una bu durumun nedeni bilindiğinden “sekonder ” hipertansiyon denir.Böbrek kökenli olan (renal) hipertansiyon bunların en yaygın olanıdır.

Sekonder Hipertansiyon

Bu tipte yüksek kanbasıncı,bilinen bir etiyolojiden (hastalıktan) kaynaklanmaktadır.Neden olan hastalık tedavi edildiğinde hipertansiyon düzelir.

Böbrek hastalığı:

Renal hipertansiyon olarak adlandırılır.Varolan bir böbrek hastalığı kan basıncının yükselmesine neden olur.

Endokrin hastalıkları:

Endokrin sistemi etkileyen hastalıklar kan basıncını da etkiler,çünkü adrenal bezler çeşitli kan basıncını kontrol eden mekanizmaları düzenler.

İlaçlar:

Bazı ilaçlar,örneğin kortikosteroidler,oral kontraseptifler (aldosteron sekresyonu ve plazma reninini arttırarak),nazal dekonjestanlar,amfetamin,tiroid hormonları,NSAID,soğuk algınlığı ilaçları,siklosporin,eritropoetin,iştah kesiciler,trisiklik antidepresanlar,MAO inhibitörleri ,alkol (günde 70-100 mL civarında alkollü içki alınması hipokalemik alkalozla birlikte hipertansiyona neden olur) kan basıncının yükselmesine neden olurlar.Bu ilaçların bırakılması ile kan basıncı normale döner.

İlaçsız tedavi

İlaçsız tedavi yani yaşam düzeninin değiştirilmesi, kan basıncı yüksekliğini kontrol etmenin yanısıra hipertansiyonunun önlenmesinde de yararlıdır. Hastalar, ilaçsız tedaviyi kesinlikle ihmal etmemelidir. Şişmanlık, şeker hastalığı veya kanında yağı yüksek (hiperlipidemi) olan hastalarda, yaşam düzeninin değiştirilmesinin önemi daha da artar. Yaşam düzeninin değiştirilmesi, hipertansiyonu tek başına kontrol edebileceği gibi ilaç gereken durumlarda, ilaç dozunun azaltılmasına da olanak sağlar. Yaşam düzeninin değiştirilmesindeki temel noktalar, aşağıda özetlenmiştir.

        Tuz alınımının kısıtlanması

        Hastanın ideal kiloya getirilmesi

        Fiziksel aktivitenin artırılması

        Sigaranın terkedilmesi

        Aşırı alkolün önlenmesi

        Diyette potasyum desteği

        Diyetle doymuş yağ ve kolesterol alımının sınırlandırılması

        Diyetle yeterli kalsiyum ve magnezyum alınması

Diyetle tuz alınımının günde 100 mmol’ün (6 gram NaCl [tuz]) altına düşürülmesinin kan basıncını düşürdüğü, birçok çalışmada gösterilmiştir. Yaşlı, diyabetik (şeker hastaları) veya hipertansif hastalarda, diyette tuz kısıtlamasının kan basıncını düşürücü etkisi, daha belirgindir. Diyetle tuz kısıtlaması, kan basıncı kontrolünü kolaylaştırır, antihipertansif ilaç ihtiyacını azaltır ve kalp büyümesini geriletebilir. Diyette tuz kısıtlaması yapmak için gerekenler tuzsuz ekmek kullanılması, yemek pişirilirken tuz atılmaması, sofraya konulmuş yemeklere, tadına bile bakmadan tuz atma alışkanlığının terkedilmesi ve gıda seçiminde gıdaların tuz içeriğine bakılmasıdır. Doktora danışmadan yapay tuz kullanmak zararlı olabilir. Bunun 2 nedeni vardır;

      1. Yapay tuzlarda, sınırlı da olsa tuz bulunabilir.

      2. Bazı antihipertansif ilaçlarla yapay tuzların birlikte kullanılması, sakıncalı olabilir.

Şişman hastalar mutlaka zayıflatılmalı ve ideal kiloya getirilmelidir. 4-5 kilo kaybı bile kan basıncı kontrolünü kolaylaştırabilir. Şişman hastalar en az 10 kg zayıflatılmalıdır. Kilonun kontrol altına alınması, yağ metabolizması bozuklukları veya diyabetes mellitus (şeker hastalığı) gibi diğer kardiyovasküler risk faktörlerin de kontrol edilmesini kolaylaştırır.

Düzenli aerobik egzersiz (yürüme, koşma, yüzme, bisiklete binme vb.) kilo kaybını hızlandırır, kan basıncı kontrolunu kolaylaştırır, kardiyovasküler riski ve mortaliteyi azaltır. Ağırlık kaldırma, vücut geliştirme gibi izotonik egzersizlerden kaçınılmalıdır. Egzersiz sıklığı haftada en az 3 kez, tercihen 5 kez, 30-45 dakika süreli olmalıdır. Egzersizin 2 hafta bırakılması, olumlu etkisini ortadan kaldırır. Kalp hastalığı gibi sorunları olanlar egzersiz programına başlamadan önce, doktor kontrolünden geçmelidirler. Hastalar araba kullanmaktansa toplu taşım araçlarını kullanmalı, kısa mesafelerde yürüyüş yapmalı, asansöre binmektense yürümelidir. Günlük yaşantıda, fiziksel aktivite arttırılmalıdır.

Sigara kesinlikle bırakılmalıdır. Her sigara, kan basıncını anlamlı derecede yükseltir. Sigara, antihipertansif tedavi ile sağlanan kardiyovasküler risk korunmasını da azaltır. Sigara ayrıca koroner arter hastalığı, inme (felç), subaraknoid kanama (beyin kanaması), kanser, ani ölüm ve akciğer hastalığı riskini arttırır. Sigaranın bırakılmasının kan basıncının düşürülmesine uzun sürede net bir etkisi yoktur ancak sigara diğer kardiyovasküler riskleri de etkiler. Sigaranın bırakılmasını takiben kilo alınmamasına dikkat edilmelidir. Hastasına sigara içmemesini söyleyen doktorun inandırıcı olabilmesi için kendisinin de sigara içmemesi gerekir. Türkiye’de ne yazık ki sigara içen doktor sayısı çok fazladır. Ancak her hasta kendisinden sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Alkol tüketimi sınırlandırılmalıdır. Günde 30 ml ethanolden daha az alkol tüketilmelidir. 720 ml bira, 300 ml şarap, 60 ml 100 derece viski ve 60 ml rakıda 30 ml ethanol bulunur. Zayıf insanlarda ve kadınlarda, ethanol alımı, günde 15 ml ile sınırlandırılmalıdır. Uygun miktarda alınan alkolün, koroner arter hastalığı üzerine olumlu etkileri vardır. Aşırı alkol tüketimi kesinlikle engellenmelidir.

Günde 50-90 mmol potasyum alınması kan basıncının yükselmesini önler ve kontrolünü kolaylaştırır. Potasyum için en uygun besinler, taze sebze ve meyvedir. Böbrek yetmezliği olanlarda, sebze ve meyve tüketimi kontrol edilmelidir. Bazı idrar söktürücü ilaçlar, hipopotasemiye yol açabilir; bu durumda, ilave potasyum desteği veya potasyum tutucu idrar sökücü gerekebilir.

Diyetle, doymuş yağ ve kolesterol alımının sınırlandırılmasının kan basıncı üzerine fazla bir etkisi yoktur ancak kardiyovasküler riski azaltır. Hastalarda varsa yağ metabolizması bozuklukları düzeltilmelidir. Hastalar, katı yağ yerine sıvı yağ, kırmızı et yerine beyaz et kullanmalıdır.

Diyetle, yeterli kalsiyum ve magnezyum alınması sağlanmalıdır. Kafein, akut olarak kan basıncını yükseltir ama bu etkiye çok kısa sürede tolerans gelişir, bu nedenle, kafein tüketimi ile kan basıncı yüksekliği arasında bir ilişki saptanamamıştır. Diyette, karbonhidrat, soğan ve sarımsak içeriklerinin değiştirilmesinin kontrollü çalışmalarda bir yararı olmadığı gösterilmiştir. Stres (gerilim) kan basıncını yükseltebilir fakat stres azaltıcı tedavilerin kan basıncı tedavisindeki rolü belli değildir. Gevşeme (relaksasyon) tedavileri, kan basıncını anlamlı derecede düşürdüğü gösterilmiştir ancak günümüzde bu konuda yeterli veri henüz yoktur.

İlaçsız tedavinin yeterli kan basıncı kontrolü sağlamadığı hastalarda, ilaçla tedaviye başlanmalıdır. Kan basıncı, sistolik (büyük) 160 mm Hg veya diyastolik (küçük) 100 mm Hg’nın üzerinde ise antihipertansif tedaviye hemen başlanmalıdır. Genel eğilim, hastada başka kardiyovasküler risk faktörleri varsa, sistolik kan basıncı (büyük tansiyon) için 140-160 mm Hg ve diyastolik kan basıncı (küçük tansiyon) için 90-100 mm Hg değerlerinde de ilaç tedavisine başlamaktır.

Diğer sebepler:

Bunlar arasında;

Aort koarktasyonu:

aortun doğuştan dar olması

Gebelik toksemisi:

hipertansiyon,albuminüri,ödem ile karakterize,gebeliğin ikinci yarısında oluşan bir hastalık.

Beyin tümörü ya da lezyonu:

intrakraniyel basınca yol açarak kan basıncının hızla yükselmesine neden olur.

Esansiyel (primer) Hipertansiyon:

Hipertansiyonun bu en yaygın şekli,bilinen nedenlere bağlı değildir.Bu hipertansiyonun ortaya çıkış faktörleri hakkında kesin bilgimiz mevcut değildir.Ayrıca hipertansiyonun başlangıcında rolü olan patogenetik faktörlerin sayısıda çoktur.Hipertansiyon,kalp dolaşım sistemi ,noröendokrin,renal sistemi içeren multisistem bir bozukluktur ve güçlü genetik faktörleri içerir.Bu faktörlerden birine ya da bir başkasına farklı derecelerde önem veren çok sayıda ve farklı patogenetik teoriler öne sürülmüştür.

Esansiyel hipertansiyon ayrıca bazı risk faktörleri ile de ilgidir.Bu faktörler hipertansiyonu daha yaygın ve/ya da daha şiddetli yapmaktadır.

sıvı ve hacim kontrolünde değişiklikle sonuçlanan renal işlev değişikliği

renin-anjiyotensin-aldosteron sisteminde anormallik

arteriol duvarlarında artmış sodyum ve tuz

baroreseptörlerin yeniden düzenlenmesi

diyetteki tuz miktarının yüksek olması

anormal psikolojik uyarı

ırk

cinsiyet

yaş

diabetes mellitus

aile hikayesinde hipertansiyon

hiperlipidemi(hiperkolesterolemi)

sigara içimi

obesite(şişmanlık)

Hipertansiyonun Derecesi

Hipertansiyon,az ya da çok bilinen nedenlere dayanan sınıflandırılmasına ek olarak şiddet derecesine göre de sınıflandırılabilir.

*Arteryel hipertansiyon tipi

Kan basıncı düzeyi

Sınırda

140/90-160/95

Hafif

160/96-160/105

Orta şiddette

161/106-180/115

Şiddetli

180/115 üzeri

Buradaki sınıflandırmaya göre en sık karşılaşılan tip sınırda ve hafif hipertansiyondur.

Belirtiler ve Komplikasyonlar

Birçok kişide yüksek tansiyon belirti vermeden sürer. Belirti verdiği durumlarda ise;

baş ağrısı

burun kanaması

baş dönmesi

yorgunluk

yüz kızarıklığı gibi yakınmalar genellikle hastalar tarafından ifade edilir. Ancak bu yakınmaların görülme sıklığı normal kan basıncı olanlardan farklı olmayabilir.

Uzun süreden beri yüksek tansiyonu olan kişilerde ise,

başağrısı

halsizlik

bulantı

kusma

nefes darlığı

yerinde duramama

bulanık görme gibi belirtiler ortaya çıkabilir.

Bazen şiddetli hipertansiyonlu hastalarda beyin ödemi gelişmesi sonucu bilinç kaybı ve koma oluşabilir.

Tanı

Kan basıncı kişi 5 dakika oturarak ya da yatarak dinlendikten sonra ölçülür. 140/90 mmHg ve üzerindeki değerler yüksek kabul edilir. Bazen tek ölçüm tanı için yeterli olmayıp iki kez ve en az iki gün daha ölçülerek değerlendirilir. Yüksek tansiyon belirlendikten sonra kan damarları, böbrekler, göz, kalp ve beyinde yaptığı etkiler de değerlendirilir.

Tedavi

Esansiyel hipertansiyon tamamen tedavi edilemez, ancak yapacağı organ komplikasyonlarını önlemek için tedavi verilir.

Kilo verilmesi

Her gün yeterli miktarlarda kalsiyum magnezyum ve potasyum alınması

Sodyum miktarının kısıtlanması

Alkol alımının azaltılması

Sigaranın bırakılması

gibi önlemler hafif hipertansiyonlularda tedavi gereksinimi ortadan kaldırabilir. Ilımlı egzersiz yararlı olabilir. Bunun dışında kan basıncını kontrol etmeye yönelik değişik mekanizmalarla etkinlik gösteren ilaç tedavileri mevcuttur.

12 Temmuz 2007

Böbrekler, Böbrek Yetmezliği Ve

BÖBREKLER, BÖBREK YETMEZLİĞİ ve

TEDAVİ ÇEŞİTLERİ

Böbrekler:

Böbrekler omurganın iki yanında, bel hizasında, bakışımlı olarak yerleşmiş, koyu kırmızı renkte ve fasulye biçiminde organlardır. Böbreklerin iç kenarlarında göbek denilen çukur bir yer vardır; böbrek atar ve toplar damarları buradan geçerek havuzcuğa ulaşır. Her böbreğin uzunluğu yaklaşık 10, genişliği 5 ve kalınlığı ise 3,75 cm dir.

Böbreklerin çalışması:

Böbrekler, nefron olarak bilinen yüzbinlerce küçük ünitelerden teşekkül etmişlerdir. Bunlar tübüller olarak adlandırılan mikroskobik kanallara boşalmaktadır. Her nefron başlı başına bir kimyasal fabrikadır ve kan plasması buradan geçerken idrar meydana gelmektedir. Nefronlar ürettikleri idrarı, toplama tübüllerine boşaltır, oradan böbreğin pelsivine ulaşır ve oradan da boruyu andıran bir idrar yolu ile sidik torbasına gider.

Böbreklerin fonksiyonları:

Böbrekleriniz, kanımızı nefron adı verilen milyonlarca mikroskobik filtre aracılıyla temizleyerek idrar oluşturur. İdrar daha sonra böbreklerimizden mesaneye (idrar torbasına) gelerek vücudumuzdan içindeki iç ortamın çoğunu kontrol eden üç temel göreve sahiptir.

1) Vücut Sıvılarının düzenlenmesi Kanı temizlemek üzere böbrek arterlerinden alıp genel dolaşıma böbrek venleri aracılığıyla iletirler. Vücut sıvılarının yapısının ve hacminin dengesini, atık ürünleri idrar şeklinde atarak ve besin elektrolitleri (tuzlar) kana geri vererek sağlarlar.

2) Kandan Atık Ürünlerin Uzaklaştırılması Atık ürürler yiyeceklerdeki ve normal kas aktivitesi sonucu proteinlerin yıkılmasıyla oluşur. Üre, kreatinin gibi bu maddeler daha sonra idrarla atılırlar.

3) Hormon Üretilmesi Sağlıklı böbrekler vücudumuza hormon denen önemli kimyasal maddeler salarlar.

a) Kalsitriol: D vitaminin aktif bir formudur. Yiyeceklerde bulunan kalsiyumun (Kemikteki bir mineral) barsaklardan emilmesini sağlar. Yeterli miktarda D vitamini olmadığında vücut kemiklerden kalsiyum çalar ve kemik hastalığına yol açar.

b) Eritropoetin: Kemik iliğinde kırmızı kan hücrelerinin yapılmasını sağlar ve eksikliğinde kansızlık olur.

Böbrek yetmezliğinin nedenleri:

Her genel ve ciddi iltahaplanma olayı.

Böbreklerin dışarı çıkış yolunun mekanik tıkanması.

Doğuştan beri var olan genel böbrek anormallikleri.

Böbrek tümörleri.

Vücuda giren ve böbrek yapısını zedeleyen zehirler.

Böbreklere kan akımını engellemeler.

Metabolik ve hormonal hastalıklar.

Kan akımında normal ölçüde minareler toplanması veya suların boşalması (dehydration)

Böbrek probleminin anlaşılması:

İdrar yolları probleminin erken belirtileri dokularda şişmeye yol açan sıvı tutulumu, idrar sıklığı ve görünümündeki değişiklik, idrar yaparken yanma hissi, yüksek tansiyon, baş ağrısı ve yorgunluktur. Ağrı bir şeylerin yolunda gitmediğinin belirgin habercisidir fakat bazı ciddi durumlarda (nefritlerde, hipertansiyonda) ağrısız olabilir. Bu belirtilen bir kısmı diğer hastalıklarda da sık bulunur. Basit bir idrar tahlili ve kan testleri bir böbrek uzmanı tarafından ileri bir inceleme gerektiren böbrek problemi olup olmadığını aydınlatır. Böbreklerin ek kapasitesi fazladır. Hatta bazı kişiler bir böbrekle doğarlar ve kötü hiçbir etki görülmeyebilir. Kişiler böbrek fonksiyonlarının %30’uyla oldukça iyi idare edebilirler ancak total böbrek yetmezliği tedavi edilmezse öldürücüdür.

Böbrek yetmezliği:

Böbrek yetmezliği akut ve kronik olabilir. Temel fark yetmezliğin olma hızı, ne kadar sürdüğü ve yetmezliğin kendisidir.

Akut böbrek yetmezliği saatler veya günler içinde çok hızlı ortaya çıkar. Genellikle geri dönüşümlüdür ve diyaliz yalnızca böbreklerin çalışmadığı zamanlarda gereklidir. Akut böbrek yetmezliği örneğin şok veya bir kazada yaralanma sonrasında, bazı zehirlenme türlerinde ve böbreğe giden damarların tıkanması veya yaralanması sonucunda oluşabilir. Kronik böbrek yetmezliği (son dönem böbrek hastalığı) böbrekleri yavaşça bozan ilerleyici bir hastalıktır. Bu durum yıllar boyu sürebilir ve hastalık çok ilerleyene kadar belirtiler görülmeyebilir.

Kronik Böbrek Yetmezliğinin Bazı Nedenleri:

• İltihap ve böbreğin filtre harabiyeti (glomerulonefrit) Böbreğin bazı bölümlerinin enfeksiyonu (pyelonefrit)

• Böbreklere giden damarların hasarlanması sonucu azalmış kan akımı

• Diabet

• Hipertansiyon

• Normal böbrek dokusunun yerini kistlerin alması

Tedavi çeşitleri:

Transplantasyon Böbrek yetmezliği tedavisinde transplantasyon (nakil) bir çok avantaj sağlar. En önemlisi böbrek fonksiyonlarını normale döndürür. İki tip böbrek transplantasyonu bulunmaktadır.

Canlıdan alınan transplant: Hastaya genellikle akrabasından alınan canlı bir nakil

Kadavradan alınan transplant: Hastaya yakın bir zamanda ölen birinden böbrek nakli Transplantasyon büyük bir cerrahi girişimi gerektirir ve bu sırada komplikasyonlar görülebilir. Ayrıca transplantasyondaki en önemli problem olan reddetme (rejeksiyon) her zaman görülebilir. Bu nedenle transplant hastalarının ömürleri boyunca immunsupresör adı verilen baskılayıcı ilaçları almaları gerekmektedir. Bu ilaçların bağışıklık sistemini zayıflatma, kilo alımı, akne (sivilce oluşumu), yüzde kıllanma şeklinde yan etkileri bulunmaktadır. Ancak bu tedavi için yeni geliştirilen ilaçlarla bu yan etkiler azaltılmıştır. Protein, tuz ve kaloriyle ilgili bazı kısıtlamalar olsa da transplant hastasının diyetinin diyaliz hastasınınki kadar sınırlı olmaması artılar tarafında yer alır.

Transplant Avantajları:

• Transplant sağlıklı böbrek gibi çalışır

• Hasta kendini “daha sağlıklı” hisseder

• Daha az diyet kısıtlaması.

• Transplantasyon sonrasında diyaliz olmaması

Transplant Dezavantajları:

• Bir verici için beklemek

• Büyük cerrahi girişim gerektirir

• Böbörek reddi riski

• Güçlü ilaçlar alma gerekliliği

DİYALİZ

Diyaliz, kanınızı temizleyen ve vücudunuzdan atık ürünleri, kimyasal maddeleri ve fazla sıvıyı uzaklaştıran bir işlemdir. Bu işlemin yapılmasıyla ilgili iki temel seçenek bulunmaktadır. Bunlar hemodiyaliz ve periton diyalizidir. Diyalizin böbrek yetersizliğini tedavi etmeyeceğini ce sağlıklı böbreklerin yaptığı şeyi yapamayacağını aklınızda tutmanız önemlidir. Böbrek yetersizliğinin tedavisinde ilaçlar ve diyet önemli bir yer tutmaya devam edecektir.

Hemodiyaliz – Hemodiyalizde, “yapay böbreğe”, yani diyalizer denen özel bir filtre içeren bir makinaya bağlanacaksınız. Kanınız bir süre vücudunuzun dışında, bu makinanın içinde dolaşarak tekrar vücudunuza dönecek. Bu gerçekleştikçe atık ürünler uzaklaştırılır. Hemodiyaliz kanınızı doğrudan temizlediği için kanınıza ulaşıp onu uzaklaştırması, temizlemesi ve sonra geri size iletmesi gerekir. Hastadan diyalizöre giden ve geri gelen kan, hastaya bağlanan üç şekli olan diyaliz yollarından (plastik tüpler) biriyle taşınır.

a) Fistül: Bir ven arterin cildin hemen altında, genellikle ön kolda, birlrştirilmesi, iğnenin girişini kolaylaştırmak için venin şişmesini sağlar ve her tedaviden sonra uzaklaştırılır. Tedaviler sırasında yanlız küçük bir yara izi ve şişkinlik görülür.

b) Subklavyan Kanül : Yumuşak, plastik bir tüp köprücük kemiğin altından damara yerleştirilir. Bu ciltten dışarı çıkar ve kullanılmadığı zaman ağzı kapatılarak yerinde bırakılır.

c) Şant: Bir ven arterin kol veya bacakta yarı-kalıcı yapay birlrştirilmesi. ara bağlantının uçları cilt yüzeyinde bulunur ve kullanılmadığı zaman kapatılır.

Fistül:

Hastada; yeterli kan dolaşımını sağlamak için, atar damarla toplar damarın birleştirilmesidir. Fistül açıldıktan sonra hasta; 15-20 gün için, Pıhtılaşma-Enfetsiyon-Kanama açısından yakından gözlenir.

Pıhtılaşma: Pıhtılaşmayı önlemek için; fistüllü kola, sıcak su ile pansuman yapılır.

İnfeksiyon: İnfeksiyon durumunda; antiseptik solüsyonla bölgeyi temizleyip, steril gazlı bezle kapatmak ve antibiyotik kullanmak gerekir.

Kanama: Cerrahi müdahale sonucunda fistül yerinde; sıcaklık ve hematom (pıhtılaşmış kan kitlesi) görülürsa bölgeye soğuk pansuman yapılır. Fistül bölgesi kızarıklık, şişkinlik yönünden gözlenmelidir.

Fistüllü bölgenin Korunması:

• Fistüllü kolunuzla ağır kaldırmayınız

• Kolunuzu çarpmalardan koruyunuz

• Fistüllü koldan kan aldırmayınız

• Fistüllü koldan tansiyon ölçtürmeyiniz

• Fistülün üzerine saat takmayınız, dar kollu giyisiler giymeyiniz

• Bölgedeki derinin esnekliğini için yumuşatıcı kremler kullanınız

Fistülünüz yeterince gelişmediyse bölgeye sıcak su pansumanı yaparak akışkanlığın artmasını ve damarlarınızın gelişmesini sağlayınız. Fistülünüz aşırı gelişmişse kesinlikle sıcak su pansumanı yapmayınız.

Fistüllü bölgeyi temiz tutunuz.

Fistüllü bölgeyi soğuktan koruyunuz. Kışın gevşek yün eldiven giyiniz.

HEMODİYALİZ PRENSİBİ

Temel Prensip Hemodiyaliz Nasıl Işler ? Kan diyalizör (yapay böbrek) olarak bilinen bir fitrede temizlenmek üzere vücut dışına çıkarılır. Diyalizör, selüloz veya benzer bir üründen yapılmış yarı-geçirgen bir membranın bir tarafından kanın diğer tarafına dializatın akması prensibine göre işler. Diyalizat, normalde vücutta bulunan fakat böbrek yetersizliliğinde aşırı miktarlara varan mineral ve tuzlardan ayarlanmış bir miktar içerir. Membranın değişik boyutlardaki küçük delikleri; kandaki fazla sıvı ve maddelerin değişik hızlarda küçük moneküller hızlı ve büyük olanlar daha yavaş, geçerek kanda doğru bir denge sağlanana kadar diyalizata aktarılmasını sağlar.

Bir böbrek makinası, kan akımını, basıncı ve değişim hızını ayalar. Herhangi bir zaman diliminde diyalizörde yanlız çok az iktarda kan olduğu için, kan hastadan>dializere>hastaya yaklaşık dört saatte dolaşır. Tedavi genellikle haftada üç keredir. Her hasta için diyalizin zamanı ve miktarı programlanabilir. Tedavinin sıklığı ve süresi elbette ki böbrek yetersizliğinin derecesine ve uzaklaştırılması gereken toksin (zehir) ve sıvı miktarına bağlıdır.

Hemodiyaliz Avantajları:

• Tedavi; Eğitilmiş bir ekip tarafından yürütülür.

• Tedavi kısadır: 4-6 saat her hafta 2-3 kez Dezavantajları

• Haftada birçok kez tedavi merkezine gitme süresi

• Diyette potasyum, sıvı ve proteinle ilgili pek çok kısıtlama bulunmaktadır.

Kronik böbrek hastalarının dikkat etmesi gereken önemli noktalar: • Her gün; aynı tartı aleti ve aynı giyisi ile, aynı saatte tartılınız.

• Alacağınız günlük sıvı miktarını ayarlayınız. Bu miktarın üzerine çıkmayınız.

• Kan basıncınızı sık sık kontrol ettiriniz.

• Diyet programınıza kesinlikle uyunuz.

• İlaçlarınızı önerilen miktarlarda ve zamanında alınız.

• Mümkün olan sıklıkta (her gün yada gün aşırı) banyo yapınız. Bilhassa fistüllü kolu iyice temizleyiniz.

• Düşme ve çarpmalarda kendinizi koruyunuz.

• Fistül bakımınıza dikkat gösteriniz.

• Size verilen hemodiyaliz programına ve saatlerine mutlaka uyunuz.

12 Temmuz 2007

Serum Androjen Anabolik Hormonları Ve Romatoid Artrit Riski

SERUM ANDROJEN ANABOLİK HORMONLARI VE ROMATOİD ARTRİT RİSKİ

Amaç : Çoğunlukla dolaylı bulgulara dayanılarak, androjen anabolik hormonlarının düşük serum konsantrasyonlarının romatoid artritin etyolojisinde rol oynayabileceği öne sürülmüştür.

Yöntemler : 1973 – 1977 yılları arasında yapılan incelemede, herhangi bir artrit rahatsızlığı olmayan 19,072 Finli şahıs üzerinde, vaka kontrol çalışması yapılmıştır. 1989 yılı itibariyle, daha sonra romatoid artrit gelişen 116 vakadan, hastalık öncesindeki testosteron ve DHEAS seviyeleri için serum örnekleri toplanmıştır. Herbir vaka için yaş, cinsiyet ve yaşanılan bölge yönlerinden eşlenilk olan üç adet kontrol temin edilmiştir.

Sonuçlar : Ortalama testosteron seviyeleri, 84 kadın hastada ve kontrolerde 1.4 nmol / litreydi ve DHEAS seviyeleri de, hastalarda 5.2, kontrollerde 5.5 mikromol / litreydi. 32 erkek hastadaki ortalama testosteron seviyesi 26.1 nmol / litre ve kontrollerde 26.4 nmol / litreydi. Bu gruptaki DHEAS seviyeleri, sırasıyla hastalarda 11.2 ve kontrolerde de 10.1 mikromol / litreydi. Alt gruplarının ve hormon dağılımlarının analizi, herhangi bir farklılık göstermedi.

Varılan Netice : Elde edilen bulgular, düşük testosteron ve DHEAS seviyelerinin romatoid artritin etyolojisinde bir rol oynayabileceği görüşüyle aynı çizgide değildir. Romatoid artrit, özellikle üretkenlik çağındaki kadınlarda, cinsiyet hormonlarının etyolojide yeralabileceğine işaret edecek şekilde erkeklerden daha yüksektir. Hormonların rolüne ilişkin daha ileri bulgular, hastalığıngebelik esnasında hafiflemesinin gözlenmesinden gelmektedir. Gebeliğin uzun dönemli koruyucu etkisi kadar, kontraseptif haplarla ve menapoz sonrası östrojen tedavisiyle sağlanan korumaya ilişkin bilgiler tartışmalıdır. Yukarıdaki sebeplerden dolayı, kontrollerle kıyaslandığında, romatoid artritli hastaların cinisyet hormon durumlarındaki farklılıkları gözetmek etmek mantıklıydı. Biyolojik yönden etkin cinsiyet hormonları, östradiol ve testosterondur. DHEA ve DHEAS, adrenal bezlerin ana salgı ürünleridir, fakat bunların işlevleri hâlen tam olarak bilinmemektedir. DHEA, kadınlarda zayıf bir androjen gibi davranırken, erkeklerde östrojene benzer etkileri vardır. Östrojen değerleri yönünden, romatoid artritli hastalarla kontroller arasında belirgin bir farklılık gözlenmemiştir. Romatoid artritli erkek hastalarda, testosterondaki düşük konsantrasyonun DHEAS seviyesi için de geçerli olduğu konusunda görüş birliği mevcuttur. Kadınlardaki bulgular tartışmalıdır. Bunun sebepleri, kısmen kontrollerin seçimine bağlı olabilir. Romatoid artritteki androjen anabolik hormonların işlev bozukluklarının veyâ eksikliğinin hastalığın sebeplerinden bir mi olduğu, yoksa sadece hastalığa ikincil olarak mı ortaya çıktığı sorusu henüz çözülmemiştir. Farklılığın en azından kısmen hastalığın etkinliğiyle izah edilebileceğine ilişkin bulgular vardır. Diğer yandan, HLA ile romatoid artrite olan zafiyet ve düşük testosteron seviyeleri arasında bazı bağlantılar rapor edilmiştir. Bu konudaki öncül bir rapora göre, menapoz öncesi dönemdeki kadınlardaki düşük DHEAs konsantrasyonlarının, romatoid artritin klinik olarak ortaya çıkmasından önce görülmektedir. 1973 – 1977 arasında, Sosyal Sigortalar Kurumunun Gezici Sağlık Ünitesi, Finlandiya’nın dört bölgesindeki 12 belediyelikte çoğul fazlı sağlık taraması gerçekleştirdi. Dört coğrafik bölgenin her birinde, o bölgenin bütün sâkinleri veyâ kırsal kesim ve şehirlerde oturanlar ve fabrika çalışanları, bu sağlık taramasına katılmaları için davet edildiler. 20 yaş ve üzerindeki (davet edilenlerin % 83’ü) toplam 19,518 kişi, bu organizasyonda yeraldı. Katılımcıların yaş ortalaması 45’ti (20 – 98 yaş aralığı). Risk altındakiler (19,072 kişi), Sosyal Sigortalar Kurumu’nun kayıtlarına veyâ anketlere göre daha önceden herhangi bir artrit hastalığı veyâ diğer bir romatik hastalık hikâyesi mevcut olmayan şahıslardı. İncelene bütün şahısların morbidite ve mortalitesi, sürekli takip edildi. Daha sonradan kronik artrit gelişen katılımcılar, her bir Finlandiya vatandaşına verilen ayrı bir sosyal güvenlik numarası kullanılarak tesbit edildi. Finlandiya’da, kronik enflamatuvar romatik hastalık gibi kronik rahatsızlıklar için, sigortadan ödemeli ilaç temin edilmektedir. Bunun için, bir uzman tarafından yazılmış kapsamlı bir tıbbi rapora ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yazılı belgeler, romatoid artrit vakalarının tesbiti için, dikkatlice gözden geçirilmiştir. 124 vakada, tanıya, hastalığın ortaya çıkışına ve romatoid faktörün durumuna ilişkin yeterli bilgi temin edilmiştir. Burada bahsedilen maksatlara yönelik olarak, bu hastaların 116’sından serum örnekleri toplandı. Her bir vaka için yaş, cinsiyet ve oturulan bölge yönlerinden eşlenik olan üç kontrol seçildi. Bazı durumlarda, sadece iki kontrol şahsından serum alınabildi. Dolayısıyla, kontrollerin sayısı 329’du. Toplanan serum örnekleri, 1994’e kadar -20 derecede saklandı. Serum testosteron ve DHEAS konsantrasyonları, Los Angeles’taki Tanı Ürünleri Firmasının ürettiği radyoimmün test kitleri kullanılarak belirlendi. Testosteron için test değişkeni sabiti, düşük seviyeler için % 6.9, orta seviyeler için % 4.2 ve yüksek seviyeler için de % 6.4’tü. DHEAS için bu değerler % 13.6, % 8.6 ve % 5.5’ti. Kadınlardaki ve erkeklerdeki ortalama testosteron seviyesi ve kadınlardaki DHEAS seviyesi, laboratuarlarca kullanılan normal aralığın ortasına tekâbül etmekteydi. Erkekler için DHEAS değerleri elde edilemedi. Romatodi artrit vakalarıyla bunların kontrolleri arasındaki serum testosteron ve DHEAS seviyelerinin farklılık derecesi, çift yönlü (t ) testiyle ölçüldü. Serum hormon konsantrasyonlarıyla romatoid artrit arasındaki ilişkileri tahmin etmek için, mantıki bir model kullanıldı. Çizgisel trendleri test etmek için, serum testosteron ve DHEAS da, modellere sürekli değişkenler şeklinde ilâve edildi. Bu modellere dayanılarak, yaklaşık oranlar hesaplandı. Romatoid artritli hastalarla bunların erkek ve kadın kontrolleri arasında, serumdaki testosteron veyâ DHEAS seviyeleri yönünden herhangi bir farklılık görülmedi. Romatoid faktörün pozitif veyâ negatif olduğu durumlarda, hormonlarla romatoid artrit riski arasında belirgin bir bağlantı tesbit edilmemiştir. Ayrıca farklı yaş gruplarına mensup kadınlar arasında, hormon konsantrasyonlarının dağılımları arasında belirgin kümeleşmeler yoktu. Veri analizinde, ilk incelemelerden hastalığın ortaya çıkmasına dek geçen sürenin 5 yıldan az veyâ fazla olması ölçütü de göz önünde tutuldu. Romatoid artritli vakalarla onların kontrolleri arasında, serumdaki testosteron veyâ DHEAS seviyeleri yönünden bir farklılık bulunmadı. Geçtiğimiz on sene boyunca, yapılan epidemiyolojik çalışmalarda dolaşımdaki steroid hormonlarının seviyesinin ölçülmesine yönelik büyük bir ilgi artışı olmuştur. Çoğu araştırmacı, bu tür hormon profillerinin insanlarda koroner arter hastalığı ve kanser gibi bazı hastalıklara olan yatkınlığı artırabileceği ihtimâli üzerinde durmuşlardır. Neredeyse bütün çalışmalar, uzun zaman saklanan serum örneklerine dayandırılmıştır. Yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular, birbirleriyle çelişmekte ve bazı çalışmalarda gruplar arasında belirgin farklar bulunurken, diğer bazılarında bulunamamaktadır. Burada bahsi geçen çalışmanın maksadına yönelik olarak, testosteron ve DHEAS ile çalışmayı tercih ettik. Erkeklerde, testosteron Leydig hücrelerinden salgılanan baskın steroid hormonudur. Yetişkin kadınlardaki testosteron üretiminin yaklaşık olarak yarıya yakını, çevresel dokulardaki adrenal öncüllerden dönüşümle, geriye kalan yarısı ise overlerden ve adrenal bezlerden salgılanmaktadır. DHEA’nın hemen hemen tamamı, adrenal bezlerden salgılanmakta ve daha sonra da karaciğerde sülfatlanarak, hormonal yönden pasif olan DHEAS’a dönüşmektedir. Erkeklerde ve gebe olmayan kadınlarda, serumda en fazla bulunan steroiddir. DHEAS, uzun yarı ömrü ve serumdaki yüksek konsantrasyonu dolayısıyla, fark edilebilir bir diürnal çeşitlilik göstermez ve en azından kadınlarda, adrenal androjen üretiminin iyi bir göstergesidir. İncelediğimiz vakalarla kontroller arasında, hormon konsantrasyonları arasında herhangi bir farklılık gözlenmedi. Elde edilen bulgular, erkeklerle kadınlar ve çalışma popülasyonunun diğer alt grupları arasında tutarlıydı. Cinsiyet hormonu bağlayıcı globülin seviyesini ölçmediğimiz için, serbest testosteron konsantrasyonlarında bazı farklılıklar çıkması ihtimâli vardır. Toplam vaka sayısı, az sayıdaki vakalardan kaynaklanabilecek hata ihtimâlini dışlayacak yeterlilikteydi. Bunun yanı sıra, eldeki vaka sayısı romatoid faktörün pozitif ve negatif olduğu durumları ayrı ayrı incelemek için müsaitti. Romatoid faktörü pozitif olan romatoid artrit hastaları sadece bir tek hastalık tablosu sergilerken, romatoid faktörü negatif olanlarda, çoğunlukla değişik rahatsızlıkların bir karışımı görülmektedir. Meselâ Heinola ve Moskova’da yapılan karşılıklı çalışmalarda, romatoid faktörü negatif olan romatoid artritinin klinik ve immünogenetik özellikler yönünden farklılık gösterdiğine ilişkin kanıtlar elde edilmiştir. Cinsiyet hormon çalışmalarında, kadınşlar ve rkekler ayrı ayrı incelenmelidir. Dahası, menapoz öncesi ve sonrası dönemdeki kadınlar, farklı şekilde davranabilir. Masi ve arkadaşlarınca öne sürülen ve menapoz öncesi dönemdeki kadınlarda daha sonradan gelişen romatoid artritin DHEAS seviyelerini azaltabileceği ihtimâlini çürütmek için yaptığımız çalışmanın gücü, fazla değildir. Diğer yandan, Masi ve arkadaşlarınca tesbit edilen yukarıdaki bulgunun 11 vakaya dayandırıldığı ve daha önceden, özellikle menapoz öncesi dönemdeki kadınlarda bir farklılık olabileceğine dâir bir hipotezin olmadığı da akılda tutulmalıdır. Farklı çalışmalar, testosteron ve DHEAS seviyelerinde geniş bir çeşitlilik olduğunu göstermiştir. Laboratuar yöntemlerindeki bu çeşitlilik, bu farklılıkların çoğu için açıkça geçerlidir, yalnız bazı farklılıklar, popülasyonlar arasında meydana gelebilir. Buna göre, düşük konsantrasyonun bir popülasyonda hastalığa önayak olurken, diğerinde olmayabileceği ihtimâli tamamen dışlanamaz. Dolaşımdaki hormonların hastalığın öncülleri olduğunu araştırmaya yönelik olarak yapılan hemen bütün epidemiyolojik çalışmalardaki bir sorun, tek noktadan yapılan tahminlere dayalı olmalarıdır.Kısa dönemli çalışmalardan, hormon konsantrasyonlarındaki bir kişide görülen farklılıkların, kişiler arasında görülenden çok daha küçük olduğuna ilişkin yeterli bulgu mevcuttur. Fakat, aynı kişiden alınan örnekler arasındaki korelasyon sabitleri, zamanla düşmeye meyillidir. Bildiğimiz kadarıyla, zaman içinde gelişen steroid hormon direncine ilişkin herhangi bir çalışma yayınlanmamıştır. İnsanlarda, tek yönlü tahminlerin hastalığın ortaya çıkışında bir haberci olarak kullanılabileceğine ilişkin görüşü destekleyecek şekilde, testosteron ve DHEAS konsantrasyonlarının genetik kontrolü var gibi görünmektedir. Bu çizgiler boyunca, doğrudan bir çalışma yapılması planlanmaktadır. Dolaşımdaki cinsiyet hormonlarına ilişkin çift yönlü gözlemlere ek olarak, düşük androjen konsantrasyonlarının, romatoid artritin etyopatogenezinde yeraldığı görüşünü destekleyen dolaylı bulgular mevcuttur. Özellikle, romatoid artritli hastaların çocuklarındaki cinsiyet hormonu oranlarına dikkat toplanmıştır. (İnsan da dahil) memelilerdeki nesillerin cinsiyetlerinin, kısmen ebeveynlerin hormon konsantrasyonlarınca kontrol edildiği öne sürülmüştür. Romatoid artritli kadınların, erkekten ziyâde kız çocukları olma ihtimâli olduğuna ilişkin bazı bulgular mevcuttur. Eğer androjen – anabolik hormonlar gerçekten de rol alıyorsa, cinsiyet hormon reseptörlerinin burada bir anahtar olma ihtimâli vardır. Şu anda, elde ettiğimiz veriler yukarıda bahsi geçen dolaşımdaki hormonların romatoid artrit riskiyle kuvvetli bir bağlantısının olduğu görüşünü desteklememektedir. Belki de bütün farklı yaklaşımlarda, romatoid artritin varsayılan endokrinolojik temeline ilişkin daha ileri seviyede izahata ihtiyaç duyulmaktadır.

Sinoviyal ve İmmün Hücrelerle Gonadal Hormonların ve Nörotransmitterlerin Etkileşimine İlişkin Yeni Yaklaşımlar : Romatoid Artritteki Yönler

Giriş :

Romatoid artrit gibi enflamatuvar ve otoimmün rahatsızlıkların gelişiminde ve devam etmesinde, artık hipotalamik – pitüiter – adrenal (HPA) ve hipotalamik – pitüiter – gonadal (HPG) eksenlerinin ve / veyâ immün sistem etkinleşmesine verilen cevabın burada yeralmasından söz edilmektedir. Kadın hastalarda, immün cevap daha ziyâde HPA eksenine bağlı gibi görünürken, erkeklerde bu cevap, daha çok HPG eksenine bağlı gibi durmaktadır. Özellikle hipoandrojenizmin, romatoid artritli erkek hastalarda SLE gibi diğer otoimmün durumlarda patogenetik bir rolü olabilirken, androjenlerin doğal immün baskılayıcı oldukları düşünülmektedir. Aksine östrojenlerin fizyolojik konsantrasyonlarının, en azından hümoral cevap üzerinde bazı immün güçlendirici etkileri var gibi durmaktadır. Buna ek olarak bir dizi fiziki / psikososyal stresörler de, romatoid artritte HPA ekseninin etkinleştirilmesinde ve HPG işlevindeki ilgili değişikliklerde itham edilmişlerdir. Romatoid artritte, sinoviyal sıvılardaki nörotransmitterlerin seviyelerinde tesbit edilen artış, çevresel sinir sisteminin de sinoviyal enflamasyonda rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Romatoid artritin patogenezindeki bilinmeyen şeylerden biri de, immün aracılı enflamasyonun niye eklemlerde başlayıp geliştiğidir. Romatoid artritin patogenezini anlamadaki merkezi bir rol, antijenlerin ve enflamatuvar hücrelerin eklemlere yönelik artrotropizmini anlamanın ve hangi özgün reseptörlerin, medyatörlerin ve kemotaktik unsurların, sinoviyal dokudaki immün aracılı enflamasyonu odaklamada etkin olduklarını öğrenmenin altında yatmaktadır. Hiç şüphesiz, romatoid artritte sinoviyal doku, ilgili tetikleyici antijenlere verilen immün cevapta cinsel dimorfizmin olduğu ve sinoviyal makrofajlar kadar, fibroblastları ve lenfositleri de içeren bir “hedef doku” olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, nöroendokrin sistem tarafından salınan çözünebilir medyatörlerle immün / enflamatuvar sistemin etkin hücreleri arasındaki iki yönlü denge, immün / enflamatuvar sinovit varlığında hemostazı temin eder.

Gonadal Hormonların Sinoviyal ve İmmün Hücrelerle Etkileşimleri :

Genellikle, sinoviyal artritin çöüznebilir ürünlerinden, makrofaj kaynaklı enflamatuvar sitokinler olan IL – 1, IL – 6 ve TNF – alfa, hipotalamustan CRH’nın salgılanmasını uyarır : Bu salgılanma, hipofizden ACTH salgısına ve akabinde de, adrenal korteksten glukokortikoid salgısına ve gonadal işlevlerde dolaylı uyarımlara yol açar. Nitekim, romatoid artritli erkek ve kadın hastaların sinoviyal sıvılarında, belirgin derecede düşük androjen (testosteron, androstenedion ve dihidroepiandrosteron sülfat) seviyeleri olduğu tesbit edilmiştir. Kültürlenmiş makrofajların androjenleri metabolize etme kâbiliyetlerini araştırdık ve bu hücrelerin, testosteronu dihidrotestosterona çevirdiklerini bulduk. Dolayısıyla makrofajlar, steroidogenezin anahtar enzimlerine ve özellikle de 5 – alfa redüktaza sahiptir. Ayrıca, sinoviyal romatoid artrit makrofajlarının birincil kültürleri tarafından IL – 1 betanın üretilmesini analiz ettik. 10 üzeri -8 mol olan fizyolojik konsantrasyondaki testosterona mâruziyet sonrasında, IL – 1 beta seviyesinde 24 saat içinde belirgin düşüşler görülmüştür. Ek olarak,testosteron tedavisinin kontrollere nazaran monositlerdeki IL – 6 üretimini azalttığı bulunmuştur. Aksine, 10 üzeri -8 mol seviyesindeki fizyolojik konsantrasyondaki östrojenler, insan monositlerinde ve pelvik makrofajlarda hem IL – 1 mRNA ve hem de IL – 1 protein üretimini uyarır gibi görünmektedir. Östrojen verilmiş romatoid artrit vakalarında, sinoviyal sıvıdan alınarak kültürlenmiş olan makrofajlardaki TNF mRNA seviyeleri değerlendirildiğinde, benzer neticeler elde edilmiştir. Dolayısıyla, gonadal steroidler insan makrofajlarına doğrudan etkiyebilir ve reseptöre bağlı mekanizmalar üzerinden, bunların bazı işlevlerini etkileyebilir. Romatoid artritte, sinoviyal sıvıda immün baskılayıcı androjende azalmayla ve immün sistemi takviye eden östrojende artışla neticelenen cinsiyet hormon dengesinde bir değişikliğin meydana gelmesi, immün aracılı romatoid artrit sinovitine zemin hazırlayabilir. Romatoid artritli erkek ve kadın hastaların sinoviyal sıvılarında, daha düşük oranda androjen ve daha yüksek oranda östrojen seviyelerinin tesbit edilmiş olunması, nasıl izah edilebilr ? Bu konuya, IL – 1, IL – 6 ve TNF – alfa gibi enflamatuvar sitokinlerin, çevre dokulardaki aromataz etkinliğini belirgin bir şekilde uyarabileceğini gösteren çalışmalara dayanılarak uygun bir açıklama getirilebilir. Nitekim, aromataz enzim kompleksi andorjenlerin çevresel dokularda östrojenlere çevrilmesi işleminde yeralırlar. Makrofaj yönünden zengin dokularda, aromataz etkinliğiyle IL – 6 üretimi arasında sıkı bir bağlantı olduğu bulunmuştur. Dolayısıyla, IL – 1, IL – 6 ve TNF – alfa gibi yerel olarak üretilen enflamatuvar sitokinlerin aracılık ettiği aromataz etkinliğindeki artış, romatoid artritteki sinoviyal dokularda azalan androjen ve artan östrojen seviyelerine bir açıklama getirebilir. Buna ek olarak IL – 6’nın, östrojeni biyolojik yönden daha etkin olan 17 – beta östradiole çeviren indirgeyici 17 – beta hidroksisteroid dehidrojenazın etkinliğindeki artışa aracılık ettiği tesbit edilmiştir. Hücre proliferasyonundaki ve immün cevap esnasında immünoglobülin salgısındaki muhtemel işlevsel rollerinin değerlendirilmsei için, B lenfositlerindeki östrojen ve androjen reseptörleri araştırılmıştır. Multiple miyelomlu hastalardan elde edilen hücrelerde östrojen reseptörleri tesbit edilirken, bu hücrelerde androjen reseptörleri bulunmamıştır. Fizyolojik yoğunluktaki 17 – beta östradiol tarafından uyarılmış B hücrelerince immünoglobülin uyarımı, kontrol grubundaki erkek ve kadınlara nazaran daha yüksektir. 187 – beta östradiol monositlerdeki IL – 10 üretimini ve dışarıdan verilen IL – 10 da, B hücrelerindeki 17 – beta östradiole bağlı olarak görülen artışları daha da fazlalaştırır.Daha yakın geçmişte yapılan bir çalışma, 17 – beta östradiolün IgG üretimini çoklu klonal olarak artırabileceğini teyit etmiştir. B lenfositlerindeki antikor üretiminin, testosteron tarafından baskılanabileceği tesbit edilmiştir. Dahası, testosteron normal monositlerdeki IL – 6 üretimini azaltırken, dışarıdan verilen IL – 6 bu etkiyi kısmen de olsa eski hâline çevirmektedir. Dolayısıyla, elde edilen bu veriler testosteronun en azından dolaylı olarak romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklara karşı olan zaafı hafiflettiğini göstermektedir. Sonuçta, azalan B hücre aktivitesi uyarılmaktadır. Östrojenlerin T lenfositleri üzerindeki etkileri, B lenfositlerinden daha az belgelenmiştir. Bunun yanı sıra, sinoviyal dokulardaki CD8+CD29+CD45RO+ T lenfositlerinde östrojen reseptörleri mevcuttur. Östrojen reseptörleri, antikor üreten B lenfositleri üzerinde inhibitör özellikler sergileyen CD8+ T lenfositlerinde eksprese edildikleri için, 17 – beta östradiolün otoreaktif B lenfositleri üzerinde muhtemelen hem doğrudan ve hem de dolaylı etkileri vardır. Ne var ki, östrojenlerin romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklara karşı bu hafifletici etkisi, T lenfositleri üzerindeki etkilerine pek benzememektedir. Androjenlerin T lenfositleri üzerindeki etkileri de karmaşıktır ve bu sahada, insanlar ve hayvanlar üzerinde yeterince çalışılmamıştır. Mürin T hücrelerinin dihidrotestosterona doğrudan doğruya mâruz kalması, IL – 2 seviyelerini etkilemeden IL – 4, IL – 5 ve anti – CD3 ile etkinleşmenin akabinde üretilen interferon gamma seviyelerini azaltır. Yakın zamanlı bir deneysel çalışma, testosteronun deneysel otoimmün ensefalomiyelit üzerinde koruyucu etkilere sahip olduğunu ve in vivo ortamda otoantijene özgün olan T lenfosit cevabını, tip – 2 fenotipindeki yardımcı T hücrelerine doğru yönlendirdiğini göstermiştir.

İmmün Hücrelerle Nörotransmitterlerin Etkileşimi :

Sinoviyal hücreler üzerindeki parakrin vesistemik gonadal hormon etkilerinin yanı sıra, sinoviyal doku sinir yönünden zengin olduğu için nörotransmitterlerin parakrin etkilerini de tartışmak zorundayız. En azından üç farklı tipte sinir lifi, farklı noktalardan sinoviyal dokuya girer : Birinci olarak, sempatik sinir sistemi kan damarlarına eşlik eder ve küçük sinir uçları bu damarların etrafında sonlanır. Bu efferent sinir lifleri, çevresel sinir uçlarında norepinefrin, nöropeptid – Y, (metiyonin ve enkefalin gibi) endojen opioitler ve ATP gibi nörotransmitterleri barındırır. ATP, hücre dışı boşlukta makrofajların ve diğer hücrelerin (CD – 73) hücre yüzeylerinde bulunan ekto – 5’ – nükleotidaz tarafından adenozine çevrilir. İkinci olarak, birincil duyusal afferent sinir lifleri, iki nörotransmitterle, substans – P ile ve kalsitonin geni bağlantılı peptidle birlikte sinoviyal dokuyu uyarır. Üçüncü olarak, yine bu dokuda mevcut olan adrenerjik veyâ kolinerjik olmayan tipteki çevresel sinir liflerinde de, vazoaktif intestinal peptid vardır. Bu açıdan bakıldığında, bu nörotransmitterlerin immün hücreler üzerindeki etkileri tek tip değildir. Genellikle, sempatik sinir sisteminin yüksek yoğunluktaki nörotransmitterleri antienflamatuvar ken, duyusal sinir sisteminin ana nörotransmitteri olan substans – P, her yönden enflamasyona öncül bir maddedir. Hâlihazırda, substans – P’nin enflamasyona öncü olduğu, çoğu çevrelerde kabul edilmektedir. Meselâ : Substans – P IL – 1’i, IL – 2’yi, IL – 8’i, TNF’yi, NF – kB’yi ve süperoksit anyon üretimini uyarır. Substans – P antagonistlerinin yerel olarak tatbiki, hayvan modellerindeki enflamasyonun ciddiyetini önemli ölçüde azaltmıştır. Ayrıca substans – P, insan monositleri için bir kemotaktiktir ve normal veyâ enflamasyonlu diz eklemlerindeki afferent sinir liflerinin hassasiyetini artırır. Sempatik sinir sistemi ve bunun nörotransmitterleri için, durum substans – P’deki gibi tekdüze değildir. Sempatik sinir terminallerinin veziküllerinde yerleşik olarak bulunan norepinefrin ve adenozinin birbirine zıt hücre içi sinyal iletim yollarına bağlanan farklı reseptörlere bağlanmasından dolayı, yerel yoğunluklara bağlı olarak farklı etkiler görülebilir. Yüksek yoğunluklarda, norepinefrin alfa ve beta adrenoreseptörlerine ve adenozin de A1, A2 ve A3 adenozin reseptörlerine etkir. Fakat, düşük yoğunluklarda alfa ve A1 reseptörleri üzerinden etki gösterirler. Beta adrenoreseptörün ve A2 reseptörünün uyarılması, hücre içinde caMP’ın artmasına ve dolayısıyla artritojenik TNF’de, IL – 12’de veyâ interferon gammada belirgin düşmelere yol açar. Aksine, alfa – 2 adrenorseptör üzerinden uyarım bile TNF salgısını uyarır. Bütün bunlar bir araya getirildiği zaman, artan sempatik sinir sistemi etkinliğine antienfalamtuvar etkinliği olan yüksek miktârlarda norepinefrin, adenozin ve opioid salgısı eşlik eder. Yalnız, yakın zamanlı çalışmalar enflamatuvara öncü olan duyusal liflerin enflamasyonlu dokularda fazla iken, yine bu dokularda sempatik sinir liflerinin azaldığına işaret etmektedir. Bu, enflamasyona çok daha fazla öncülük eden bir durum yönünde değişime yol açabilir. Norepinefrin ve kortizol, birbirlerine sinyal aktarım yollarında yardım ettikleri için, bunların sinoviyal dokudaki göreceli yoğunluklarında meydana gelecek bir azalma, enflamasyona daha fazla öncü olan bir duruma yol açabilir. Dolayısıyla, sempatik sinir liflerinin retraksiyonuna bağlı olarak norepinefrinde ve diğer sempatik nörotransmitterlerde meydana gelen kayıplara, daha fazla enflamasyona öncü durumlar eşlik eder.

Sonuçlar :

Sonuç olarak, nöroendokrin mekanizmalar immün cevap ve enflamatuvar tepkimeler için hafifletici unsurları temsil eder. Nöroendokrin immün sistemin romatoid artritrin patofizyolojisindeki rolü, şimdi daha da açık hâle gelmiştir ve bu durum, diğer enflamatuvar romatik hastalıklar için de benzer bir yola işaret eder. Bunun yanı sıra, nörotransmitterlerin gonadal hormonlarıla birlikte sinoviyal dokulardaki hedef hücreler üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmaya yönelik daha ileri seviyede çalışmalar planlanmaktadır.

12 Temmuz 2007

Kan Yolu Bulaşan Hastalıklar

KAN YOLU BULAŞAN HASTALIKLAR

KAN YOLU BULAŞMA

YARALANMALAR KAN NAKLİ SIRASINDA

HASTA-HEKİM BULAŞMA OLANLAR

Bu iki kategoride bulunan hastalıkları şöyle sıralayabiliriz.

AİDS, Sıtma, Hepatit B, İnfeksioz Mononükleoz, Sitomegalo.

AİDS ( Acguaired İmmansystem Defficiency Syndrom ) ( Kazanılmış Bağışıklık Sistemi Yetersizlik Sendromu )

Etkeni HIV ( Human İmmunodefxicency Virüs ) virüsü. Hastalığa ilk kez 1981 yılında A.B.D.’de rastlanmıştır. Bu başlangıçtan sonra yapılan araştırmalarla bu hastalığın yaygın olarak Afrika’da olduğu görülmüştür. Bu hastalığın adı 1986 yılında alınan bir kararla HIV Virüsü olarak anılmasına karar verildi. Virüs bağışıklık sistemi hücrelerinin özel bir tipine saldırır. Hastalık, HIV virüsü enfeksiyonunun geç ortaya çıkmış şeklinden başka bir şey değildir. Kişi hasta olmadan da virüsü taşıyabilir. Hastalığın bu türlüsüne SEROPOZİTİF denir, çünkü vücudunda virüse karşı antikor taşır. Hastalığın klinik belirtileri çok çeşitlidir. Hastalık; cinsel ilişki ile, kan nakli ile ve ana rahminde daha sonrada ana sütü vasıtasıyla anadan çocuğa geçebilir. Bugüne kadar başka kesin geçiş yolu belirlenememiştir. Hastalığın şu anda bilinen bir tedavisi bulunmamaktadır. Tedavideki amaç hastanın bağışıklık sistemini güçlendirmektir. Hastalığın tipik bir belirtisi yok. Bu hastalıkta ölüm genellikle AİDS’in kendisinden değil onun yol açtığı ikincil problemler nedeni ile olur. İkincil hastalıklara örnek olarak zatüre, menenjit, böbrek yetmezliği, karaciğer fonksiyon bozukluğu v.s. verilebilir. Bu hastalık bütün toplumlarda görülebilir.

- 1 -

SITMA

Çok eskiden beri bilinen dişi anofellerin sokmasıyla bulaşıp alyuvarlara yerleşen bir kan asalağından ileri geldiği 1880’de Laveren tarafından bulunmuştur.

Dünyanın en büyük yerleşik hastalığı olan sıtma; özellikle Afrika, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde görülmektedir. Sıtma sivrisinek sokmasıyla ve çok nadiren kan nakli ile bulaşmaktadır. Hastalığın belirtileri ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, üşüme nöbetleri ile ortaya çıkar. Tedavi edilmezse ölümcül olabilir yada ağır olarak genel durum bozuklukları ortaya çıkabilir. Sıtmaya kesin teşhis boyalı kanın mikroskopta muayenesi ile konur. Sıtmanın tedavisinde klorokin ve muhtelif kinin türevleri etken tedavi yöntemleridir. Ancak bu tedaviler bazı kimselerde yan etki gösterdiğinden dolayı kullanımı zorlaşmaktadır.

HEPATİT B (SARILIK)

Genelde kan nakli ile ortaya çıkan bir hastalıktır. En çok görülen Hebatit B karaciğer narkoz yapar. İstahsızlık, halsizlik, ateş, gribe benzer bir sendrom ve sindirim bozukluklarıyla başlar. Aktif süreğden hepatit nedeni belli olmayan bir karaciğer iltihabıdır, bazen virüse bağlı olabilir. Özellikle genetik bakımından bağışıklık bozukluğuna eğilimli kadınlarda görülür, bazen tedaviyle bile siroza dönüşmesi engellenemez. Pek çok vaka özel bir tedavi gerektirmeden yatak istirahati ile normale döner. Sağlıklı iken aşı yaptırmak bir önlem olabilir. Arada sırada karaciğer testleri yapmakta bu hastalığın oluşması için bir önlem olabilir.

- 2 -

İNFEKSİOZ MONONÜKLEOZ

Virüse bağlı olarak ateş, forenjit ve lenflerde şişme gösteren rahatsızlık öpüşme yolu ile bile geçebilir. Etkeni, Eppstein-barr virüsü.

Aynı virüs bazı kanser türlerinde de etken olabiliyor. Pek çok vaka beş yaşından küçük çocukların %50’sinde kendiliğinden hafifçe atlatılır. Hastalığından kendinden çok komplikasyonları önemlidir. Bunlar menenjit, fleç, akçiğer fonksiyon bozuklukları v.s. dir. Tedaviden esas vücudu kuvvetlendirerek ve dinlenme ile 2 haftada geçer.

SİTOMEGALO

Doğumdan önce ve sonra her yaşta olabilir. Özellikle küçük çocuklarda görülen ve sitomegalik inklüzyonlar hastalığı denilen bir enfeksiyondan ve erişkinlerde çeşitli enfeksiyonlardan sorumlu virüstür. Bu virüs insanlarda; fazla miktarda kan nakli yapılmış hastalarda görülen mononükleoz sendromları, geleneksel virüslü hepatitin eşi karaciğer hastalığı, kötücül bir uru olan yada ümmüredepresör tedavisi gören hastalarda ortaya çıkan genel enfsiyonlar oarak görülür. Genelde çocuklarda etkili olan hastalık ağır beyin hasarları yapabilir. Daha ileri yaşlarda tehlikesi çok fazla değildir. Ancak bağışıklık yetersizliği olan hastalarda ölümcül olabilir. Tedavide gancylovir kullanılır. AİDS gibi rahatsızlıkları beraberinde getirir. Eğer hastanın bağışıklık sistemi zayıfsa tedavi cevapsız olur.

- 3 -

12 Temmuz 2007

Mezuniyet Sonrası Farmakoloji Eğitiminde Çekirdek Program

MEZUNİYET SONRASI FARMAKOLOJİ EĞİTİMİNDE ÇEKİRDEK PROGRAM

TIBBİ FARMAKOLOJİ UZMANLIĞI

ÇEKİRDEK EĞİTİM PROGRAMI

MİSYON

Tıbbi Farmakoloji Uzmanlık Eğitimi’nin çağdaş eğitim ve bilim ölçütlerine uygun olarak Türkiye’de yaşama geçirilmesi ve sürekli geliştirilmesidir.

AMAÇ

Temel ve klinik ilaç araştırmaları tasarlayacak, yürütecek, sonuçları yorumlayıp sunarak evrensel bilime katkıda bulunacak; ilaçlar ve klinik kullanımlarıyla ilgili bilgi alış verişinde bulunup, hizmet verecek; ülkenin ilaç ve sağlık politikalarına etkin biçimde katılacak; bilgi, beceri ve tutumlarla donatılmış; uzman hekimler yetiştirmektir.

HEDEFLER

BİLGİ

1-İlaçların organizmadaki farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerini betimleme.

2-Hücrede ilaç hedefi olan molekülleri tanıma ve uyarı iletimindeki rollerini betimleme.

3-Hücreler arası iletişimi sağlayan aracı molekülleri (nörotransmitterler, otakoidler, hormonlar) betimleme; bu moleküllerin etkilerini, etki mekanizmalarını kavrama ve ilaç hedefi olarak işlevlerini düzenleme.

4-Temel ve klinik farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerini tanıma.

5-Farmakolojik problemlerin çözümünde uygun yöntemleri seçme ve deneyleri tasarlama.

6-Yayınlanmış bilimsel verileri çözümleme, yorumlama ve değerlendirme.

7-Verileri ölçme-değerlendirme yöntemlerini tanıma ve bilimsel verilerin istatistiksel çözümlemesini düzenleme.

8-Bilimde temel etik ilkeleri kavrama.

9-Klinik farmakolojik kavramları ve bunların hekimlik pratiğine yansımalarını betimleme.

BECERİ

1-Temel ve Klinik Farmakoloji araştırmalarında iş gören araç ve gereçleri kullanma.

2-Deney hayvanlarına bakım, besleme ve ilaç uygulaması yapma.

3-Temel ve Klinik Farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerinden en az ikisini; uygun nitelikte, sürede ve ekonomik şekilde yürütme.

4-“İyi Laboratuar Uygulamaları” kılavuzuna uygun şekilde çalışma.

5- “İyi klinik Uygulamaları” kılavuzuna uygun şekilde çalışma.

6-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma.

7-Bilimsel sunu yapma.

8-Bilimsel metin yazma.

TUTUM

1-Temel ve Klinik Farmakolojik problemlerin çözümünde, bilimsel yöntemlerin gücünü benimseme.

2-Temel ve klinik, bilimsel araştırmalarda etik değerlere uyma.

3-“İyi Laboratuar Uygulamaları” kılavuzuna uygun şekilde çalışmanın önemini benimseme.

4-“İyi klinik Uygulamaları” kılavuzuna uygun şekilde çalışmanın önemini benimseme.

5-Temel ve klinik, bilimsel araştırmalarda ekip çalışması anlayışını kazanma.

6-İnsan ilişkilerinde doğru, dürüst ve tutarlı davranışlar sergileme.

7-Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri izlemek ve mesleki uygulamalardaki değişimlere uyum sağlamak için; sürekli bir biçimde yeni bilgilere ulaşma alışkanlığı edinme.

8-Yaşam boyu kendi kendine öğrenmenin önemini kavrama.

İÇERİK

A-ZORUNLU DERSLER (Olmazsa-Olmazlar)

1-İlaç etki mekanizmaları

2-Farmakokinetik

3-Hücrenin işlevsel anatomisi, farmakolojisi ve uyarı ileti mekanizmaları

4-Nörotransmitterler ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

5-Otakoidler ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

6-Hormonlar ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

7-İleri deneysel farmakoloji-1,2,3,4

8-Literatür araştırma ve değerlendirmede ileri teknikler-1,2,3,4

9-Bilimsel sunu ve yazımda (proje, makale, tez) ileri teknikler

10-Bilgisayar uygulamaları

11-İleri biyoistatistik

12-Bilim etiği

13-Klinik farmakoloji

SEÇMELİ DERSLER

*Her kurum eğitici birikimine ve öğrenci gereksinimlerine göre, istediği seçmeli dersleri açabilir

ÖĞRETİM SÜRECİ

1-Öğretim 8 yarı yıl (4 yıl)dır.

2-Genellikle ilk 4 yarı yıl (2 yıl) derslere, son 4 yarı yıl (2 yıl) tez çalışmasına ayrılır.

3-Dersler en az bir (1) yarı yıl ve 12 saat olarak planlanır.

ÖLÇME-DEĞERLENDİRME SÜRECİ

1-Ders döneminde başarı, her dersin bitiminde yapılan sınavlarla değerlendirilir.

2-Ders bitiminde kazanılacağı var sayılan bilgi, beceri ve tutumlara yönelik en uygun sınav (uzun cevaplı yazılı sınav, kısa cevaplı yazılı sınav, doğru-yanlış test sınavı, çoktan seçmeli test sınavı, klinik karar verme sınavı, yansız yapılandırılmış klinik sınav, proje yürütme sınaması) ölçme değerlendirmede kullanılır.

3-Tez dönemi sonunda kazanılacak bilgi, beceri ve tutumları sınayacak “uzmanlık sınavı”; “güvenilir”, “yeterli” ve “kullanışlı” olmalıdır.

4-“Tez savunma” demokratik ve saydam bir ortamda gerçekleşmelidir.

ZORUNLU DERSLERİN AMAÇ-HEDEFLERİ VE İÇERİKLERİ

1-İLAÇ ETKİ MEKANİZMALARı

AMAÇ

Organizmada ilaç etkilerinden ve yan etkilerinden sorumlu mekanizmaların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Organizmada ilaçların etkileştiği molekülleri sıralama.

2-İlaç reseptörlerini tanıma.

3-Efikasi (etkililik) kavramını tanımlama ve ilaçları efikasilerine göre sınıflandırma.

4-İlaç etkileşmelerini tanıma.

5-Duyarlılaşma ve duyarsızlaşma kavramlarını tanımlama.

İÇERİK

1-İlaç etki mekanizmaları ve bunların üzerinde etkili faktörler.

2-İlaç hedefi olan makromoleküllerin özellikleri, ilaç reseptörleri.

3-Efektör sistemler ve reseptörden kaynaklanan sinyalin iletimi.

4-Efikasi kavramı, agonistler, parsiyel agonistler ve etkinliklerinin değerlendirilmesi.

5-Antagonistler, invers agonistler ve etkinliklerinin değerlendirilmesi.

6-İlaçların sinerjik etkileşmeleri; ilaç etkisinde duyarlılaşma ve duyarsızlaşma.

7-İlaç etkilerinin seçiciliği.

2-FARMAKOKİNETİK

AMAÇ

İlaç moleküllerinin organizmadaki hareketlerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-İlaçların genel özelliklerini tanımlama.

2-İlaçların organizmaya giriş yollarını ve dağılım özelliklerini sıralama.

3-İlaçların eliminasyonunu betimleme.

4-İlaçların doz etki ilişkisini ve farklı dozlamalardaki kinetik özelliklerini tanımlama.

İÇERİK

1-İlaçlar hakında genel bilgiler ve canlılarla ilişkileri.

2-İlaçların fiziksel ve kimyasal özellikleri: kristal şekiller, enantiyomerler, ön ilaçlar ve dozlama şekilleri.

3-İlaçların organizmaya giriş yolları ve kinetik özellikleri.

4-İlaçların organizmada dağılımının özellikleri.

5-İlaç eliminasyonu 1. Metabolik etkinlikler.

6-İlaç eliminasyonu 2. Atılım ile ilgili özellikler.

7-Tek doz kinetiği.

8-Tekrarlanan dozlamanın kinetiği.

3-HÜCRENİN İŞLEVSEL ANATOMİSİ FARMAKOLOJİSİ VE UYARI İLETİ MEKANİZMALARI

AMAÇ

Hücrelerin işlevlerini düzenleyen moleküler mekanizmaların, hücrede uyarı ileti sistemlerinin ve bunlara farmakolojik yaklaşımın öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Hücrelerin işlevlerini düzenleyen temel mekanizmaları tanımlama.

2-Hücrelerin birbirleriyle iletişimlerini sağlayan haberci molekülleri betimleme.

3-Hücre içi uyarı ileti sistemlerini sıralama.

4-Hücrede iyon dengesini tanımlama ve uyarı iletimine katkısını yorumlama.

DERS PROGRAMI

1-Hücrenin işlevsel parçaları ve işleyişleri.

2-Hücre dışından veya içinden gelen uyarıların, hücre tarafından algılanması ve cevap verilmesi.

3-Reseptör tipleri ve uyarı ileti sistemleri.

4-Siklik nükleotidler.

5-İnositol trifosfat.

6-Protein kinazlar, protein fosfatazlar.

7-Hücrede kalsiyum homeostazisi.

8-Hücre zarından iyon ve moleküllerin taşınması. İyon kanallarının sınıflandırılması.

9-Potasyum kanalları.

10-Kalsiyum kanalları.

11-Sodyum ve klor kanalları.

12-Ligandla açılan kanallar.

4-NÖROTRANSMİTERLER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Sinir sistemi hücrelerinin işlevlerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Nöron hücre zarının elektriksel özelliklerini tanıma.

2-Nöron hücre zarında uyarılma sırasında oluşan değişiklikleri değerlendirme.

3-Nöronda hücre içi uyarı iletim sistemlerini betimleme.

4-Uyarılma sonucu ortaya çıkan nöronal cevabı çözümleme.

5-Santral ve periferik sinir sisteminde hücreler arası iletişimin özelliklerini tanıma.

6-Santral ve periferik sinir sisteminde ilaç hedeflerini tanıma.

İÇERİK

1-Uyarılabilir hücrelerde membran potansiyeli.

2-Uyarılabilir hücrelerde aksiyon potansiyeli.

3-Aksiyon potansiyeli için Hodgkin-Huxley modeli.

4-Aksonal iletim.

5-Sinapsta uyarı-salgı keneti.

6-Nörotransmiterler, reseptörleri ve ikinci habercileri.

7-Aksonal ve sinaptik iletimdeki ilaç hedefleri.

8-Sinaptik potansiyeller ve sinaptik integrasyon.

9-Otonom sinir sistemindeki sinapsların özellikleri.

10-Santral sinir sistemindeki sinapsların özellikleri.

11-Santral sinir sistemindeki ilaç hedefleri.

5-OTAKOİDLER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Biyolojik önemi olan otakoidlerin ve bunların tedavideki yerlerininin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Otakoidleri kimyasal yapılarına göre sınıflandırma.

2-Otakoidlerin yapıldığı işlevsel önemi olan doku ve organları tanıma.

3-Otakoidlerin nasıl sentezlendiğini tanımlama.

4-Otakoidlerin biyolojik etkilerini betimleme.

5-Otakoidlerin etki mekanizmalarını tanımlama.

6-Otakoidlerin ilaç hedefi olarak yerini yorumlama.

İÇERİK

1-Otakoidlere giriş.

2-Basit moleküler yapıda otakoidler.

3-Peptid yapıda otakoidler.

4-Yağ asidi yapıda otakoidler.

5-Amin yapıda otakoidler.

6-Sitokinler.

6-HORMONLAR İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Vücutta bulunan hormonların ve bunların tedavideki yerlerininin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Hormonları kimyasal yapılarına göre sınıflandırma.

2- Hormonların yapıldığı doku ve organları tanımlama.

3- Hormonların nasıl sentezlendiği tanımlama.

4- Hormonların biyolojik etkilerini betimleme.

5- Hormonların etki mekanizmalarını tanımlama.

6-Hormonların ilaç hedefi olarak yerini yorumlama.

İÇERİK

1-Hormonlara giriş.

2-Tiroid hormonları.

3-Glukokortikoidler.

4-Pankreas hormonları.

5-Gonadotropinler ve seks hormonları.

6-Kalsiyum metabolizmasını düzenleyen hormonlar.

7-İLERİ DENEYSEL FARMAKOLOJİ-1

AMAÇ

Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemlerinin ve tekniklerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Temel bilimsel araştırma yöntemlerini tanıma.

2-Çalışma alanında bilimsel soru veya sorunları fark etme.

3-Bilimsel bir soru veya sorunu çözmek için etkin araştırma yöntemlerini seçme.

BECERİ:

1-Bilimsel araştırmalarda kullanılan temel araç ve gereçleri kullanma.

İÇERİK

1-Temel laboratuar malzemeleri ve kullanımları.

2-Saflaştırma yöntemleri.

3-İn vivo araştırma yöntemleri.

4-İn vitro araştırma yöntemleri.

5-Kromatografik yöntemler.

6-Elektroforetik yöntemler.

7-Radyasyon ölçüm yöntemleri.

8-İmmünessey yöntemleri.

9-Optik ölçüm yöntemleri.

10-Elektrofizyolojik yöntemler.

8-İLERİ DENEYSEL FARMAKOLOJİ-2,3,4

AMAÇ

Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemleri kullanarak bilimsel veri üretiminin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bilimsel bir soru veya sorunu etkin araştırma yöntemleri kullanarak çözme.

2-Elde edilen bilimsel araştırma verilerini çözümleme ve değerlendirme.

3-Elde edilen bilimsel araştırma verilerinin evrensel bilgi içindeki yerini fark etme.

BECERİ:

1-Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemlerinden ikisini uygulama.

2-Elde ettiği bilimsel araştırma verilerini, çalışma arkadaşlarına sunma.

3-Elde ettiği bilimsel araştırma verilerini, evrensel bilgi dağarcığına katma.

İÇERİK

Bir araştırma projesinde çalışma, veri üretme ve yayınlama.

9-LİTERATÜR ARAŞTIRMA VE DEĞERLENDİRMEDE İLERİ TEKNİKLER-1,2,3,4

AMAÇ

Evrensel bilimsel verilere ulaşmanın ve verileri çözümleyerek akıl yürütmenin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma yollarını tanıma.

2- Yayınlanmış bilimsel verileri yazım, yöntemler ve açıklamalar yönünden değerlendirme.

BECERİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verileri meslekdaşlarına sunma ve tartışma.

İÇERİK

1-Basılı ve elektronik ortamda veri tarama yöntemleri.

2-En az haftada bir saat yapılan “Literatür” toplantılarına sunucu ve dinleyici olarak katılma.

10-BİLİMSEL SUNU VE YAZIMDA İLERİ TEKNİKLER

AMAÇ

Etkili bilimsel sunu yapmanın ve metin yazmanın öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bilimsel proje, makale, özet, mektup ve tez yazma ilkelerini betimleme.

2-Sunumda kullanılan görsel-işitsel araçları tanıma.

3-Sunum ilkelerini sıralama.

4-Bir sunuyu planlama.

BECERİ:

1-Görsel-işitsel araçları kullanma.

2-Bir sunu yapma.

3-Bir bilimsel makale yazma.

İÇERİK

1-Bilimsel metin yazma.

2-Görsel-işitsel araçlar.

3-Sunu teknikleri.

4-Sunu yapma.

11-FARMAKOLOJİDE ÖLÇME-DEĞERLENDİRME YÖNTEMLERİ VE BİLGİSAYAR UYGULAMALARI

AMAÇ

Farmakolojik araştırmalarda gözlenen bulguları ölçme-değerlendirme yöntemlerinin ve bunlara ilişkin bilgisayar uygulamalarının öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ

1-Doğa yasalarını ve bilimsel kuramları tanıma.

2-Ölçüm kuramını kavrama.

3-Rastsallık, belirsizlik ve ölçüm kavramlarını tanıma.

4-Olasılık kuramının temel ilkelerini kavrama.

5-İstatistiğin temel ilkelerini sıralama.

6-Ölçümdeki belirsizliği istatistiksel olarak değerlendirme.

BECERİ

1-Yerleşik kuramlardan yararlanılarak türetilen ölçüler ve ölçüm yöntemlerini kullanma.

2-Farmakolojide sık kullanılan parametreleri (EC50, IC50, LD50, pD2, pA2, gibi) hesaplama.

İÇERİK

1- Doğa yasaları, bilimsel kuramlar ve ölçüm.

2-Ölçüm kuramı.

3-Olasılık kuramı ve istatistik.

4-Uygulamalar.

12-İLERİ BİYOİSTATİSTİK

AMAÇ

Bilimsel araştırma verilerinin değerlendirilmesinde istatistik yöntemlerin kullanımının öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Tıpta istatistiğin önemini ve kullanım yerlerini tanıma.

2-Araştırma verilerine uygun örnekleme yöntemini seçme.

3-Elde edilen verileri uygun tablolara ve grafiklere yerleştirme.

4-Verilerin yapısına uygun ortalama ölçütünü seçme.

5-Teorik dağılımları tanıma.

6-Örnekleme dağılımlarını tanıma.

7-Farksızlık ve alternatif hipotezlerini kurma.

8-Tip-1 ve tip-2 hataları ayırt etme.

9-Hipotezin tek yönlü mü iki yönlü mü olacağına karar verme.

10-Korelasyon ve regresyon analizi arasındaki farklılığı kavrama.

11-Parametrik ve non-parametrik testleri tanıma.

12-Verilerin yapısına uygun parametrik veya nonparametrik testi seçme.

13-Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemleri tanıma.

BECERİ:

1-Örneklem genişliği hesaplama.

2-Ortalama ölçütlerini ve yaygınlık ölçütlerini hesaplama.

3-Korelasyon katsayısını ve regresyon denklemini hesaplama.

4-Değişkenler arasındaki ilişkinin yönünü ve derecesini görsel olarak tanımlamak için saçılım grafiğini çizme.

5-Parametrik ve nonparametrik testleri uygulama.

İÇERİK

1-Tıpta istatistiğin önemi ve kullanım yerleri.

2-Örnekleme yöntemleri.

3-Frekans dağılım tabloları.

4-Grafik çeşitleri.

5-Ortalama ölçütleri.

6-Ortalama ölçütlerinin kullanımları.

7-Yaygınlık ölçütleri.

8-Teorik dağılımlar.

9-Ortalama ve oranlara ait örnekleme dağılımları.

10-İki ve tek taraflı hipotez kontrolü.

11-Korelasyon ve regresyon analizi.

12-Parametrik test varsayımları.

13-Parametrik testler.

14-Non-parametrik testler.

15-Tek yönlü varyans analizi.

16-Ki-kare testleri ve uygulama alanları.

17-Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemler.

13-BİLİM ETİĞİ

AMAÇ

Bilim insanının mesleki yaşamında karşılaştığı etik ilkeler ve yaklaşımların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Etik, biyoetik ve ahlak kavramlarını tanıma.

2-Etik yaklaşımların insan düşüncesindeki tarihsel gelişimini kavramsallaştırma.

3-Genel etik ilkeleri betimleme.

4-“Araştırma ve yayın etiği”nin, bilim etiğinin önemli bir parçası olduğunu bilme.

5-Araştırma tasarımında toplumsal önceliklerin gözetilmesinin etik sorumluluğunu kavrama.

6-Araştırma tasarımında “sınırlı kaynakların kullanımının” bir etik değer olduğunu kavrama.

7-“İnsanın merak sınırları” ile “bilimin toplumsal sorumluluğu” kavramlarının yaratacağı çatışmaları yorumlama.

8-Araştırma süreciyle ilgili ulusal ve uluslararası mevzuatı yorumlama.

9-Bir etik kurulun yapı, işleyiş ve gerekçelendirme temellerini tanımlama.

10-İnsan deneklerle ilgili aydınlatılmış onamı (rızayı) tanıma.

11-Hayvan deneklerin gönencini korumayı kavrama.

12-Biyoetik açısından çevreye karşı etik sorumlulukları sıralama.

13-Araştırma ve deney sonuçlarını elde ederken ve yazarken dürüst tutumu tanımlama ve sapmaları ayırt etme.

14-Yayın aşamasında dikkate alınması gereken etik kuralları sıralama.

15-Bilimsel iş birliğinde ve insan ilişkilerinde etik ilkeleri yorumlama.

İÇERİK

1-Etiğe kavramsal giriş ve yaklaşımların tarihsel gelişimi.

2-Bilim etiği ve bilimsel yaşamda insan ilişkileri.

3-Etik açıdan araştırma tasarımı.

4-Araştırmalarda toplumsal sorumluluk, Galileo, Curie’ ler…örnekleri.

5-Araştırma ile ilgili uluslararası duyarlılık (Tuskegee örneği) ve günümüzdeki durum.

6-Araştırma sürecinde Türkiye’ de mevzuat.

7-Bir etik kurul nasıl çalışır?

8-Araştırmalarda neden insan “denek” kullanırız? (Laboratuvardan kliniğe, saha çalışmalarına …).

9-“Aydınlatılmış onam(rıza)”.

10-Etik açıdan hayvan denek kullanımı (Skalalar, Paris Bildirgesi…).

11-Araştırma kavramı ve çevre.

12-Yayın etiği (Pons ve Fischelman örneği, Elsabti örneği, yazarlık hakkı…).

14-KLİNİK FARMAKOLOJİ

AMAÇ

İnsan üzerinde tedavi ve araştırma amaçlı ilaç kullanım ilkelerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Klinik farmakolojinin temel kavramlarını tanıma.

2-Klinik farmakolojik araştımada “iyi klinik uygulamalar” ilkelerini betimleme.

3-Biyoyararlanım ve biyoeşdeğerlilik kavramlarını çözümleme.

4-“Kişisel ilaç” kavramını çözümleme.

5-Akılcı ilaç tedavisi ilkelerini sıralama.

6-Çocuklarda ilaç kullanım ilkelerini betimleme.

7-Yaşlılarda ilaç kullanım ilkelerini betimleme.

8-Gebelikte ve laktasyonda ilaç kullanım ilkelerini betimleme.

9-Hastalıkta ilaç kullanım ilkelerini betimleme.

10-İlaçların suistimalini tanıma.

11-Türkiye ve Dünya’da ilaç kullanımı sorunlarını fark etme.

12-Türkiye’de sağlık ve ilaçla sağaltım politikalarını tanıma.

BECERİ:

1-Bir klinik araştırmayı düzenleme.

2-Örnek bir olguda “kişisel ilaç” belirleme.

İÇERİK

1-Klinik farmakolojinin temel ilkeleri.

2-Klinik farmakolojik araştırmalar ve “iyi klinik uygulamalar”.

3-Biyoyararlanım, biyoeşdeğerlilik ve farmakokinetik.

4-İyi reçete yazma (rasyonel farmakoterapi) ilkeleri ve “Kişisel İlaç” kavramı.

5-Çocuklarda ilaç kullanımı.

6-Yaşlılarda ilaç kullanımı.

7-Hastalık durumlarında ilaç kullanımı.

8-İlaç suistimali.

9-Türkiye’de ilaç sorunu.

10-Türkiye’de ve dünyada ilaç araştırmaları ve hasta hakları ile ilgili yasal düzenlemeler.

DOKTORA ÇEKİRDEK EĞİTİM PROGRAMI

MİSYON

Doktora Eğitimi’nin çağdaş eğitim ve bilim ölçütlerine uygun olarak Türkiye’de yaşama geçirilmesi ve sürekli geliştirilmesidir.

AMAÇ

Temel farmakolojik araştırmalarını tasarlayacak, yürütecek, sonuçları yorumlayıp sunarak evrensel bilime katkıda bulunacak; ülkenin ve toplumun farmakoloji alanındaki gereksinimlerine yönelik bilgi alış verişinde bulunacak; bilgi, beceri ve tutumlarla donatılmış bilim insanları yetiştirmektir.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-İlaçların canlı vücudundaki farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerini betimleme.

2-Hücrede ilaç hedefi molekülleri tanıma ve uyarı iletimindeki rollerini betimleme.

3-Hücreler arası iletişimi sağlayan aracı molekülleri (nörotransmitterler, otakoidler, hormonlar) betimleme; bu moleküllerin etkilerini, etki mekanizmalarını kavrama ve ilaç hedefi olarak işlevlerini önerme.

4-Farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerini tanıma, farmakolojik problemlerin çözümünde uygun yöntemleri seçme ve deneyleri tasarlama.

5-Yayınlanmış bilimsel verileri çözümleme, yorumlama ve yargılama.

6-Verileri ölçme-değerlendirme yöntemlerini tanıma ve bilimsel verilerin istatistiksel çözümlemesini düzenleme.

7-Eğitimin biliminin temel kavramlarını tanımlama.

BECERİ:

1-Temel farmakolojik araştırmalarda iş gören alet ve gereçleri kullanma.

2-Deney hayvanlarına bakım, besleme ve ilaç uygulaması yapma.

3-Farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerinden en az ikisini; uygun nitelikte, sürede ve ekonomik şekilde yürütme.

4-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma.

5-Bilimsel sunu yapma.

6-Bilimsel yazı yazma.

TUTUM:

1-Farmakolojideki problemlerin çözümünde, bilimsel yöntemlerin gücünü anlama ve benimseme.

2-Bilimsel araştırmalarda etik değerlere uyma.

3-“İyi Laboratuar Uygulamaları” klavuzlarına uygun şekilde çalışma.

4-Bilimsel araştırmalarda ekip çalışması anlayışını kazanma.

5-İnsan ilişkilerinde doğru, dürüst ve tutarlı davranışlar sergileme.

6-Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri izlemek ve mesleki uygulamalardaki değişimlere uyum sağlamak için; sürekli bir biçimde yeni bilgilere ulaşma alışkanlığı edinme.

7-Yaşam boyu kendi kendine öğrenmenin önemini kavrama.

İÇERİK

A-ZORUNLU DERSLER (Olmazsa-Olmazlar)

1-İlaç etki mekanizmaları

2-Farmakokinetik

3-Hücrenin işlevsel anatomisi, farmakolojisi ve uyarı ileti mekanizmaları

4-Nörotransmitterler ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

5-Otakoidler ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

6-Hormonlar ile hücreler arası iletişimin ileri farmakolojisi

7-İleri deneysel farmakoloji-1,2,3,4

8-Literatür araştırma ve değerlendirmede ileri teknikler-1,2,3,4

9-Bilimsel sunu ve yazımda (proje, makale, tez) ileri teknikler

10-Bilgisayar uygulamaları

11-İleri biyoistatistik

12-Bilim etiği

SEÇMELİ DERSLER

* Her kurum eğitici birikimine ve öğrenci gereksinimlerine göre, istediği seçmeli dersleri açabilir.

ÖĞRETİM SÜRECİ

1-Öğretim 8 yarı yıl (4 yıl)dır.

2-Genellikle ilk 4 yarı yıl (2 yıl) derslere, son 4 yarı yıl (2 yıl) tez çalışmasına ayrılır.

3-Dersler en az bir (1) yarı yıl ve 12 saat olarak planlanır.

ÖLÇME-DEĞERLENDİRME SÜRECİ

1-Ders döneminde başarı, her dersin bitiminde yapılan sınavlarla değerlendirilir.

2-Ders bitiminde kazanılacağı var sayılan bilgi, beceri ve tutuma yönelik en uygun sınav (uzun cevaplı yazılı sınav, kısa cevaplı yazılı sınav, doğru-yanlış test sınavı, çoktan seçmeli test sınavı, klinik karar verme sınavı, yansız yapılandırılmış klinik sınav, proje yürütme sınaması) ölçme değerlendirmede kullanılır.

3-Ders dönemi sonundaki kazanılacak bilgi, beceri ve tutumları sınayacak “yeterlilik sınavı”; “güvenilir”, “yeterli” ve “kullanışlı” olmalıdır.

4-“Tez savunması” demokratik ve saydam bir ortamda gerçekleşmelidir.

ZORUNLU DERSLERİN AMAÇ-HEDEFLERİ VE İÇERİKLERİ

1-İLAÇ ETKİ MEKANİZMALARı

AMAÇ

Organizmada ilaç etkilerinden ve yan etkilerinden sorumlu mekanizmaların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Organizmada ilaçların etkileştiği molekülleri sıralama.

2-İlaç reseptörlerini tanıma.

3-Efikasi (etkililik) kavramını tanımlama ve ilaçları efikasilerine göre sınıflandırma.

4-İlaç etkileşmelerini tanıma.

5-Duyarlılaşma ve duyarsızlaşma kavramlarını tanımlama.

İÇERİK

1-İlaç etki mekanizmaları ve bunların üzerinde etkili faktörler.

2-İlaç hedefi olan makromoleküllerin özellikleri, ilaç reseptörleri.

3-Efektör sistemler ve reseptörden kaynaklanan sinyalin iletimi.

4-Efikasi kavramı, agonistler, parsiyel agonistler ve etkinliklerinin değerlendirilmesi.

5-Antagonistler, invers agonistler ve etkinliklerinin değerlendirilmesi.

6-İlaçların sinerjik etkileşmeleri; ilaç etkisinde duyarlılaşma ve duyarsızlaşma.

7-İlaç etkilerinin seçiciliği.

2-FARMAKOKİNETİK

AMAÇ

İlaç moleküllerinin organizmadaki hareketlerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-İlaçların genel özelliklerini tanımlama.

2-İlaçların organizmaya giriş yollarını ve dağılım özelliklerini sıralama.

3-İlaçların eliminasyonunu betimleme.

4-İlaçların doz etki ilişkisini ve farklı dozlamalardaki kinetik özelliklerini tanımlama.

İÇERİK

1-İlaçlar hakında genel bilgiler ve canlılarla ilişkileri.

2-İlaçların fiziksel ve kimyasal özellikleri: kristal şekiller, enantiyomerler, ön ilaçlar ve dozlama şekilleri.

3-İlaçların organizmaya giriş yolları ve kinetik özellikleri.

4-İlaçların organizmada dağılımının özellikleri.

5-İlaç eliminasyonu 1. Metabolik etkinlikler.

6-İlaç eliminasyonu 2. Atılım ile ilgili özellikler.

7-Tek doz kinetiği.

8-Tekrarlanan dozlamanın kinetiği.

3-HÜCRENİN İŞLEVSEL ANATOMİSİ FARMAKOLOJİSİ VE UYARI İLETİ MEKANİZMALARI

AMAÇ

Hücrelerin işlevlerini düzenleyen moleküler mekanizmaların, hücrede uyarı ileti sistemlerinin ve bunlara farmakolojik yaklaşımın öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Hücrelerin işlevlerini düzenleyen temel mekanizmaları tanımlama.

2-Hücrelerin birbirleriyle iletişimlerini sağlayan haberci molekülleri betimleme.

3-Hücre içi uyarı ileti sistemlerini sıralama.

4-Hücrede iyon dengesini tanımlama ve uyarı iletimine katkısını yorumlama.

DERS PROGRAMI

1-Hücrenin işlevsel parçaları ve işleyişleri.

2-Hücre dışından veya içinden gelen uyarıların, hücre tarafından algılanması ve cevap verilmesi.

3-Reseptör tipleri ve uyarı ileti sistemleri.

4-Siklik nükleotidler.

5-İnositol trifosfat.

6-Protein kinazlar, protein fosfatazlar.

7-Hücrede kalsiyum homeostazisi.

8-Hücre zarından iyon ve moleküllerin taşınması. İyon kanallarının sınıflandırılması.

9-Potasyum kanalları.

10-Kalsiyum kanalları.

11-Sodyum ve klor kanalları.

12-Ligandla açılan kanallar.

4-NÖROTRANSMİTERLER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Sinir sistemi hücrelerinin işlevlerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Nöron hücre zarının elektriksel özelliklerini tanıma.

2-Nöron hücre zarında uyarılma sırasında oluşan değişiklikleri değerlendirme.

3-Nöronda hücre içi uyarı iletim sistemlerini betimleme.

4-Uyarılma sonucu ortaya çıkan nöronal cevabı çözümleme.

5-Santral ve periferik sinir sisteminde hücreler arası iletişimin özelliklerini tanıma.

6-Santral ve periferik sinir sisteminde ilaç hedeflerini tanıma.

İÇERİK

1-Uyarılabilir hücrelerde membran potansiyeli.

2-Uyarılabilir hücrelerde aksiyon potansiyeli.

3-Aksiyon potansiyeli için Hodgkin-Huxley modeli.

4-Aksonal iletim.

5-Sinapsta uyarı-salgı keneti.

6-Nörotransmiterler, reseptörleri ve ikinci habercileri.

7-Aksonal ve sinaptik iletimdeki ilaç hedefleri.

8-Sinaptik potansiyeller ve sinaptik integrasyon.

9-Otonom sinir sistemindeki sinapsların özellikleri.

10-Santral sinir sistemindeki sinapsların özellikleri.

11-Santral sinir sistemindeki ilaç hedefleri.

5-OTAKOİDLER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Biyolojik önemi olan otakoidlerin ve bunların tedavideki yerlerininin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Otakoidleri kimyasal yapılarına göre sınıflandırma.

2-Otakoidlerin yapıldığı işlevsel önemi olan doku ve organları tanıma.

3-Otakoidlerin nasıl sentezlendiğini tanımlama.

4-Otakoidlerin biyolojik etkilerini betimleme.

5-Otakoidlerin etki mekanizmalarını tanımlama.

6-Otakoidlerin ilaç hedefi olarak yerini yorumlama.

İÇERİK

1-Otakoidlere giriş.

2-Basit moleküler yapıda otakoidler.

3-Peptid yapıda otakoidler.

4-Yağ asidi yapıda otakoidler.

5-Amin yapıda otakoidler.

6-Sitokinler.

6-HORMONLAR İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN İLERİ FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Vücutta bulunan hormonların ve bunların tedavideki yerlerininin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Hormonları kimyasal yapılarına göre sınıflandırma.

2- Hormonların yapıldığı doku ve organları tanımlama.

3- Hormonların nasıl sentezlendiği tanımlama.

4- Hormonların biyolojik etkilerini betimleme.

5- Hormonların etki mekanizmalarını tanımlama.

6-Hormonların ilaç hedefi olarak yerini yorumlama.

İÇERİK

1-Hormonlara giriş.

2-Tiroid hormonları.

3-Glukokortikoidler.

4-Pankreas hormonları.

5-Gonadotropinler ve seks hormonları.

6-Kalsiyum metabolizmasını düzenleyen hormonlar.

7-İLERİ DENEYSEL FARMAKOLOJİ-1

AMAÇ

Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemlerinin ve tekniklerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Temel bilimsel araştırma yöntemlerini tanıma.

2-Çalışma alanında bilimsel soru veya sorunları fark etme.

3-Bilimsel bir soru veya sorunu çözmek için etkin araştırma yöntemlerini seçme.

BECERİ:

1-Bilimsel araştırmalarda kullanılan temel araç ve gereçleri kullanma.

İÇERİK

1-Temel laboratuar malzemeleri ve kullanımları.

2-Saflaştırma yöntemleri.

3-İn vivo araştırma yöntemleri.

4-İn vitro araştırma yöntemleri.

5-Kromatografik yöntemler.

6-Elektroforetik yöntemler.

7-Radyasyon ölçüm yöntemleri.

8-İmmünessey yöntemleri.

9-Optik ölçüm yöntemleri.

10-Elektrofizyolojik yöntemler.

8-İLERİ DENEYSEL FARMAKOLOJİ-2,3,4

AMAÇ

Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemleri kullanarak bilimsel veri üretiminin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bilimsel bir soru veya sorunu etkin araştırma yöntemleri kullanarak çözme.

2-Elde edilen bilimsel araştırma verilerini çözümleme ve değerlendirme.

3-Elde edilen bilimsel araştırma verilerinin evrensel bilgi içindeki yerini fark etme.

BECERİ:

1-Farmakoloji alanında kullanılan araştırma yöntemlerinden ikisini uygulama.

2-Elde ettiği bilimsel araştırma verilerini, çalışma arkadaşlarına sunma.

3-Elde ettiği bilimsel araştırma verilerini, evrensel bilgi dağarcığına katma.

İÇERİK

Bir araştırma projesinde çalışma, veri üretme ve yayınlama.

9-LİTERATÜR ARAŞTIRMA VE DEĞERLENDİRMEDE İLERİ TEKNİKLER-1,2,3,4

AMAÇ

Evrensel bilimsel verilere ulaşmanın ve verileri çözümleyerek akıl yürütmenin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma yollarını tanıma.

2- Yayınlanmış bilimsel verileri yazım, yöntemler ve açıklamalar yönünden değerlendirme.

BECERİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verileri meslekdaşlarına sunma ve tartışma.

İÇERİK

1-Basılı ve elektronik ortamda veri tarama yöntemleri.

2-En az haftada bir saat yapılan “Literatür” toplantılarına sunucu ve dinleyici olarak katılma.

10-BİLİMSEL SUNU VE YAZIMDA İLERİ TEKNİKLER

AMAÇ

Etkili bilimsel sunu yapmanın ve metin yazmanın öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bilimsel proje, makale, özet, mektup ve tez yazma ilkelerini betimleme.

2-Sunumda kullanılan görsel-işitsel araçları tanıma.

3-Sunum ilkelerini sıralama.

4-Bir sunuyu planlama.

BECERİ:

1-Görsel-işitsel araçları kullanma.

2-Bir sunu yapma.

3-Bir bilimsel makale yazma.

İÇERİK

1-Bilimsel metin yazma.

2-Görsel-işitsel araçlar.

3-Sunu teknikleri.

4-Sunu yapma.

11-FARMAKOLOJİDE ÖLÇME-DEĞERLENDİRME YÖNTEMLERİ VE BİLGİSAYAR UYGULAMALARI

AMAÇ

Farmakolojik araştırmalarda gözlenen bulguları ölçme-değerlendirme yöntemlerinin ve bunlara ilişkin bilgisayar uygulamalarının öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ

1-Doğa yasalarını ve bilimsel kuramları tanıma.

2-Ölçüm kuramını kavrama.

3-Rastsallık, belirsizlik ve ölçüm kavramlarını tanıma.

4-Olasılık kuramının temel ilkelerini kavrama.

5-İstatistiğin temel ilkelerini sıralama.

6-Ölçümdeki belirsizliği istatistiksel olarak değerlendirme.

BECERİ

1-Yerleşik kuramlardan yararlanılarak türetilen ölçüler ve ölçüm yöntemlerini kullanma.

2-Farmakolojide sık kullanılan parametreleri (EC50, IC50, LD50, pD2, pA2, gibi) hesaplama.

İÇERİK

1- Doğa yasaları, bilimsel kuramlar ve ölçüm.

2-Ölçüm kuramı.

3-Olasılık kuramı ve istatistik.

4-Uygulamalar.

12-İLERİ BİYOİSTATİSTİK

AMAÇ

Bilimsel araştırma verilerinin değerlendirilmesinde istatistik yöntemlerin kullanımının öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Tıpta istatistiğin önemini ve kullanım yerlerini tanıma.

2-Araştırma verilerine uygun örnekleme yöntemini seçme.

3-Elde edilen verileri uygun tablolara ve grafiklere yerleştirme.

4-Verilerin yapısına uygun ortalama ölçütünü seçme.

5-Teorik dağılımları tanıma.

6-Örnekleme dağılımlarını tanıma.

7-Farksızlık ve alternatif hipotezlerini kurma.

8-Tip-1 ve tip-2 hataları ayırt etme.

9-Hipotezin tek yönlü mü iki yönlü mü olacağına karar verme.

10-Korelasyon ve regresyon analizi arasındaki farklılığı kavrama.

11-Parametrik ve non-parametrik testleri tanıma.

12-Verilerin yapısına uygun parametrik veya nonparametrik testi seçme.

13-Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemleri tanıma.

BECERİ:

1-Örneklem genişliği hesaplama.

2-Ortalama ölçütlerini ve yaygınlık ölçütlerini hesaplama.

3-Korelasyon katsayısını ve regresyon denklemini hesaplama.

4-Değişkenler arasındaki ilişkinin yönünü ve derecesini görsel olarak tanımlamak için saçılım grafiğini çizme.

5-Parametrik ve nonparametrik testleri uygulama.

İÇERİK

1-Tıpta istatistiğin önemi ve kullanım yerleri.

2-Örnekleme yöntemleri.

3-Frekans dağılım tabloları.

4-Grafik çeşitleri.

5-Ortalama ölçütleri.

6-Ortalama ölçütlerinin kullanımları.

7-Yaygınlık ölçütleri.

8-Teorik dağılımlar.

9-Ortalama ve oranlara ait örnekleme dağılımları.

10-İki ve tek taraflı hipotez kontrolü.

11-Korelasyon ve regresyon analizi.

12-Parametrik test varsayımları.

13-Parametrik testler.

14-Non-parametrik testler.

15-Tek yönlü varyans analizi.

16-Ki-kare testleri ve uygulama alanları.

17-Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemler.

13-BİLİM ETİĞİ

AMAÇ

Bilim insanının mesleki yaşamında karşılaştığı etik ilkeler ve yaklaşımların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Etik, biyoetik ve ahlak kavramlarını tanıma.

2-Etik yaklaşımların insan düşüncesindeki tarihsel gelişimini kavramsallaştırma.

3-Genel etik ilkeleri betimleme.

4-“Araştırma ve yayın etiği”nin, bilim etiğinin önemli bir parçası olduğunu bilme.

5-Araştırma tasarımında toplumsal önceliklerin gözetilmesinin etik sorumluluğunu kavrama.

6-Araştırma tasarımında “sınırlı kaynakların kullanımının” bir etik değer olduğunu kavrama.

7-“İnsanın merak sınırları” ile “bilimin toplumsal sorumluluğu” kavramlarının yaratacağı çatışmaları yorumlama.

8-Araştırma süreciyle ilgili ulusal ve uluslararası mevzuatı yorumlama.

9-Bir etik kurulun yapı, işleyiş ve gerekçelendirme temellerini tanımlama.

10-İnsan deneklerle ilgili aydınlatılmış onamı (rızayı) tanıma.

11-Hayvan deneklerin gönencini korumayı kavrama.

12-Biyoetik açısından çevreye karşı etik sorumlulukları sıralama.

13-Araştırma ve deney sonuçlarını elde ederken ve yazarken dürüst tutumu tanımlama ve sapmaları ayırt etme.

14-Yayın aşamasında dikkate alınması gereken etik kuralları sıralama.

15-Bilimsel iş birliğinde ve insan ilişkilerinde etik ilkeleri yorumlama.

İÇERİK

1-Etiğe kavramsal giriş ve yaklaşımların tarihsel gelişimi.

2-Bilim etiği ve bilimsel yaşamda insan ilişkileri.

3-Etik açıdan araştırma tasarımı.

4-Araştırmalarda toplumsal sorumluluk, Galileo, Curie’ ler…örnekleri.

5-Araştırma ile ilgili uluslararası duyarlılık (Tuskegee örneği) ve günümüzdeki durum.

6-Araştırma sürecinde Türkiye’ de mevzuat.

7-Bir etik kurul nasıl çalışır?

8-Araştırmalarda neden insan “denek” kullanırız? (Laboratuvardan kliniğe, saha çalışmalarına …).

9-“Aydınlatılmış onam(rıza)”.

10-Etik açıdan hayvan denek kullanımı (Skalalar, Paris Bildirgesi…).

11-Araştırma kavramı ve çevre.

12-Yayın etiği (Pons ve Fischelman örneği, Elsabti örneği, yazarlık hakkı…).

YÜKSEK LİSANS ÇEKİRDEK EĞİTİM PROGRAMI

MİSYON

Yüksek Lisans Eğitimi’nin çağdaş eğitim ve bilim ölçütlerine uygun olarak Türkiye’de yaşama geçirilmesi ve sürekli geliştirilmesidir.

AMAÇ

Temel farmakolojik araştırmalarını yürütecek, sonuçları yorumlayıp sunacak; ilaçlarla ilgili bilgi alış verişinde bulunacak ve doktora için ön koşul olan; bilgi, beceri ve tutumlarla donatılmış bilim insanları yetiştirmektir.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Farmakolojinin genel ilkelerini ve ilaçların temel farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerini tanımlama.

2-Hücreler arası iletişimi sağlayan aracı molekülleri (nörotransmitterler, otakoidler, hormonlar); bu moleküllerin etkilerini, etki mekanizmalarını ve ilaç hedefi olarak işlevlerini tanımlama.

3-Farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerini tanımlama.

4-Yayınlanmış bilimsel verileri çözümleme ve yorumlama.

5-Verileri ölçme-değerlendirme yöntemlerini tanımlama ve istatistiksel çözümlemenin ana ilkelerini betimleme.

BECERİ:

1-Temel farmakolojik araştırmalarda iş gören alet ve gereçleri kullanma.

2-Deney hayvanlarına bakım, besleme ve ilaç uygulaması yapma.

3-Farmakolojide kullanılan araştırma yöntemlerinden en az birini; uygun nitelikte yürütme.

4-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma.

5-Bilimsel sunu yapma.

6-Bilimsel yazı yazma.

TUTUM:

1-Farmakolojideki problemlerin çözümünde, bilimsel yöntemlerin gücünü anlama ve benimseme.

2-Bilimsel araştırmalarda etik değerlere uyma.

3-“İyi Laboratuar Uygulamaları” kılavuzlarına uygun şekilde çalışma.

4-Bilimsel araştırmalarda ekip çalışması anlayışını kazanma.

5-İnsan ilişkilerinde doğru, dürüst ve tutarlı davranışlar sergileme.

6- Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri izlemek ve mesleki uygulamalardaki değişimlere uyum sağlamak için; sürekli bir biçimde yeni bilgilere ulaşma alışkanlığı edinme.

7-Yaşam boyu kendi kendine öğrenmenin önemini kavrama.

İÇERİK

ZORUNLU DERSLER (Olmazsa-Olmazlar)

1-Genel farmakoloji

2-Nörotransmitterler ile hücreler arası iletişimin temel farmakolojisi

3-Otakoidler ile hücreler arası iletişimin temel farmakolojisi

4-Hormonlar ile hücreler arası iletişimin temel farmakolojisi

5-Temel deneysel farmakoloji-1,2

6-Literatür araştırma ve değerlendirmede temel teknikler-1,2

7-Bilimsel sunu ve yazımda (proje, makale, tez) temel teknikler

8-Temel biyoistatistik

9-Temel etik

SEÇMELİ DERSLER

*Her kurum eğitici birikimine ve öğrenci gereksinimlerine göre, istediği seçmeli dersleri açabilir.

ÖĞRETİM SÜRECİ

1-Öğretim 4 yarı yıl (2 yıl)dır.

2-Genellikle ilk 2 yarı yıl (1 yıl) derslere, son 2 yarı yıl (1 yıl) tez çalışmasına ayrılır.

3-Dersler en az bir (1) yarı yıl ve 12 saat olarak planlanır.

ÖLÇME-DEĞERLENDİRME SÜRECİ

1-Ders döneminde başarı, her dersin bitiminde yapılan sınavlarla değerlendirilir.

2-Ders bitiminde kazanılacağı var sayılan bilgi, beceri ve tutuma yönelik en uygun sınav (uzun cevaplı yazılı sınav, kısa cevaplı yazılı sınav, doğru-yanlış test sınavı, çoktan seçmeli test sınavı, klinik karar verme sınavı, yansız yapılandırılmış klinik sınav, proje yürütme sınaması) ölçme değerlendirmede kullanılır.

3-Ders dönemi sonundaki kazanılacak bilgi, beceri ve tutumları sınayacak “yeterlilik sınavı”; “güvenilir”, “yeterli” ve “kullanışlı” olmalıdır.

4-Tez savunması demokratik ve saydam bir ortamda gerçekleşmelidir.

ZORUNLU DERSLERİN AMAÇ-HEDEFLERİ VE İÇERİKLERİ

1-GENEL FARMAKOLOJİ

AMAÇ

Farmakolojinin temel ilkelerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-İlaçların özelliklerini tanımlama.

2-İlaçların organizmaya giriş yollarını, dağılımı, eliminasyonunu tanıma.

3-Organizmada ilaçların etkileştiği molekülleri sıralama.

4-İlaç reseptörlerini ve ligandları tanıma.

5-İlaç etkileşmelerini tanıma.

İÇERİK

1-İlaç ve tedavi ile ilgili genel tanımlar.

2-İlaçların organizmaya girişi, dağılımı, eliminasyonu.

3-İlaç etki mekanizmaları.

4-İlaç reseptörleri.

5-Agonistler, parsiyel agonistler, invers agonistler, antagonistler.

6-İlaç etkileşmeleri.

2-NÖROTRANSMİTTER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN TEMEL FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Sinir sistemi hücrelerinin temel işlevlerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Nöron hücre zarının elektriksel özelliklerini tanıma

2-Nöronda hücre içi uyarı iletim sistemlerini tanıma.

3-Uyarılma sonucu ortaya çıkan nöronal cevabı tanıma.

4-Sinir sisteminde hücreler arası iletişimin özelliklerini tanıma.

5-Sinir sisteminde ilaç hedeflerini tanımlama.

İÇERİK

1-Uyarılabilir hücrelerde membran potansiyeli ve aksiyon potansiyeli

2-Aksonal iletim

3-Sinapsta uyarı-salgı keneti

4-Nörotransmiterler reseptörleri ve ikinci habercileri

5-Aksonal ve sinaptik iletimdeki ilaç hedefleri

6-Otonom sinir sistemi

7-Santral sinir sistemi

3-OTOKOİDLER İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN TEMEL FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Biyolojik önemi olan otakoidlerin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Otakoidlerin çeşitlerini, yapılarını tanımlama.

2-Otakoidlerin nasıl sentezlendiği tanımlama.

3-Otakoidlerin biyolojik etkilerini tanımlama.

4-Otakoidlerin etki mekanizmalarını tanımlama.

5-Otakoidlerin ilaç hedefi olarak yerini tanıma.

İÇERİK

1-Otakoidlere giriş

2-Basit moleküler yapıda otakoidler

3-Yağ asidi yapıda otakoidler

4-Peptid yapıda otakoidler

5-Amin yapıda otakoidler

6-Sitokinler

4-HORMONLAR İLE HÜCRELER ARASI İLETİŞİMİN TEMEL FARMAKOLOJİSİ

AMAÇ

Vücutta bulunan hormonların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Hormonların çeşitlerini, yapılarını tanıma.

2-Hormonların nasıl sentezlendiği tanımlama.

3-Hormonların biyolojik etkilerini tanımlama.

4-Hormonların etki mekanizmalarını tanımlama.

5-Hormonların ilaç hedefi olarak yerini tanıma.

İÇERİK

1-Hormonlara giriş.

2-Tiroid hormonları.

3-Glukokortikoidler.

4-Pankreas hormonları.

5-Gonadotropinler ve seks hormonları.

6-Kalsiyum metabolizmasını düzenleyen hormonlar.

5-TEMEL DENEYSEL FARMAKOLOJİ-1

AMAÇ

Farmakoloji alanında temel araştırma yöntem ve tekniklerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Temel bilimsel araştırma yöntemlerini tanıma.

2-Bir bilimsel bir soru veya sorunu çözmek için etkin araştırma yöntemlerini seçme.

BECERİ:

1-Bilimsel araştırmalarda kullanılan temel araç ve gereçleri kullanma.

İÇERİK

1-Temel laboratuar malzemeleri.

2-Saflaştırma yöntemleri.

3-İn vivo araştırma yöntemleri.

4-İnvitro araştırma yöntemleri.

6-TEMEL DENEYSEL FARMAKOLOJİ-2

AMAÇ

Farmakoloji alanında temel araştırma yöntem ve tekniklerinin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bir bilimsel bir soru veya sorunu etkin araştırma yöntemleri kullanarak çözme.

2-Elde edilen bilimsel araştırma verilerini çözümleme ve değerlendirme.

BECERİ:

1-Temel bilimsel araştırma yöntemlerinden birini uygulama.

İÇERİK

1-Bir araştırma projesinde çalışma ve veri üretme.

7-LİTERATÜR ARAŞTIRMA VE DEĞERLENDİRMEDE TEMEL TEKNİKLER-1,2

AMAÇ

Evrensel bilimsel verilere ulaşmanın ve verileri çözümleyerek akıl yürütmenin öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verilere ulaşma yollarını tanıma.

2-Yayınlanmış bilimsel verileri yazım, yöntemler ve açıklamalar yönünden değerlendirme.

BECERİ:

1-Yayınlanmış bilimsel verileri meslekdaşlarına sunma ve tartışma.

İÇERİK

1-Basılı ve elektronik veri tarama yöntemleri.

2-En az haftada bir saat yapılan “Literatür” toplantılarına sunucu ve dinleyici olarak katılma.

8-BİLİMSEL SUNU VE YAZIMDA TEMEL TEKNİKLER

AMAÇ

Etkili bilimsel sunu ve yazı yazmanın öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Bilimsel özet, mektup ve tez yazma ilkelerini betimleme.

2-Görsel-işitsel araçları tanıma.

3-Genel sunu ilkelerini tanıma.

4-Bir sunuyu planlama.

BECERİ:

1-Görsel-işitsel araçları kullanma.

2-Bir sunuyu aktarma.

3-Bir bildiri özeti yazma.

İÇERİK

1-Bilimsel yazı yazma.

2-Görsel-işitsel araçlar.

3-Sunu teknikleri.

9-TEMEL BİYOİSTATİSTİK

AMAÇ

Bilimsel araştırma verilerinin değerlendirilmesinde temel istatistik yöntemlerin kullanmının öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Biyolojik bilimlerde istatistiğin önemini ve kullanım yerlerini tanıma.

2-Araştırma verilerine uygun örnekleme yöntemini seçme.

3-Elde edilen verileri uygun tablolara ve grafiklere yerleştirme.

4-Teorik dağılımları tanıma.

5-Tip-1 ve tip-2 hataları ayırt etme.

6-Parametrik ve non parametric testleri tanıma.

7-Verilerin yapısına uygun parametric veya nonparametrik testi seçme.

8- Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemleri tanıma.

BECERİ:

1-Örneklem genişliği hesaplama.

2-Hesap makinesi ve bilgisayar yardımı ile parametrik ve nonparametric testleri uygulama.

İÇERİK

1-Tıpta istatistiğin önemi ve kullanım yerleri.

2-Örnekleme yöntemleri.

3-Grafik çeşitleri.

4-Teorik dağılımlar.

5-Ortalama ve oranlara ait örnekleme dağılımları.

6-İki ve tek taraflı hipotez kontrolü.

7-Korelasyon ve regresyon analizi.

8-Parametrik testler.

9-Non-parametrik testler.

10-Farmakolojiye özel istatistiksel yöntemler.

10-TEMEL ETİK

AMAÇ

Bilim insanının mesleki yaşamında karşılaştığı temel etik ilkelerin ve yaklaşımların öğrenilmesi.

HEDEFLER

BİLGİ:

1-Etik, biyoetik ve ahlak kavramlarını tanıma.

2-Etik yaklaşımların insan düşüncesindeki tarihsel gelişimini tanıma.

3-Genel etik ilkeleri sıralama.

4-Araştırma süreciyle ilgili ulusal ve uluslararası mevzuatı tanıma.

5-Hayvan deneklerin gönencini korumayı kavrama.

6-Biyoetik açısından çevreye karşı etik sorumlulukları sıralama.

7-Araştırma ve deney sonuçlarını elde ederken ve yazarken dürüst tutumu tanımlama ve sapmaları ayırt etme.

8-Yayın aşamasında dikkate alınması gereken etik kuralları sıralama.

9-Bilimsel iş birliğinde ve insan ilişkilerinde etik ilkeleri yorumlama.

İÇERİK

1-Etiğe kavramsal giriş ve yaklaşımların tarihsel gelişimi

2-Bilim etiği ve bilimsel yaşamda insan ilişkileri

3-Etik açıdan araştırma tasarımı

4-Araştırma sürecinde Türkiye’ de mevzuat

5-Etik açıdan hayvan denek kullanımı ( Skalalar, Paris Bildirgesi…)

6-Araştırma kavramı ve çevre

7-Yayın etiği

12 Temmuz 2007

Romatoid Artritte Cinsiyet Hormonu Adjuvan Tedavisi

Romatoid Artritte Cinsiyet Hormonu Adjuvan Tedavisi

Romatoid artrit, normal insanlarda komplikasyona yol açmayan muhtemel bir patojen antijene karşı hastanın aşırı immün ve enflamatuvar cevap vermesinden kaynaklanabilen çoğul unsurlu otoimmün bir romatik hastalığı ifade etmektedir. Anormal cevabın, bazı öncül unsurlardan kaynaklandığına inanılmaktadır. Bu unsurlar arasında, antijenlerin epitoplarıyla doku uyumluluk epitopları arasındaki ilişkiler, stres cevap sisteminin (hipotalamik – pitüiter – adrenokortikal eksen) durumu ve östrojenlerin en azından hümöral immünite üzerinde uyarıcı ve androjenlerle progesteronların da tabii immün baskılayıcılar olarak düşünüldüğü cinsiyet hormon durumu vardır. Cinsiyet hormonlarının fizyolojik etkilerine ilişkin bilgilerde, milâttan önce ikinci yüzyıldan bu yana oldukça fazla bir artış olmuştur. Cinsiyet hormonları, ilk kez eski Çin’de süblimasyon tekniğiyle idrardan elde edilmiştir. Östrojenler ve androjenler, saflaştırıldıktan sonra hipogonadizm ve dismenore gibi bazı durumlarda kullanılmışlardır. Bundan iki milenyum sonra bile, östrojenler hâlen oral kontraseptiflerde veyâ menapoz sonrası dönemde kemik kaybını ve osteoporozu engellemek maksadıyla, farmakolojik veyâ fizyolojik müstahzarlar olarak yaygın bir şekilde kullanılmaya devam etmektedir. Geçen elli sene boyunca, romatoid artritte östrojenlerin ve androjenlerin kulanılması gündeme gelmiş ve bunun moleküler tabanıyla klinik neticeleri, bu makalede sunulmuştur.

Arka Plan :

Romatoid artritli hastalarda, glukokortikoid tedavisi öncesinde cinsiyet hormon yoğunlukları değerlendirilmiş ve bu değerlerin, özellikle menapoz öncesi dönemdeki kadınlarda ve erkeklerde değiştiği bulunmuştur. Romatoid artritli kadın ve erkek hastaların vücut sıvılarında, düşük immün baskılayıcı androjen seviyelerinin muhtemel bir patojenik rolü olduğunu destekler mâhiyette, özellikle düşük gonadal ve adrenal androjen (DHT, DHEA ve DHEAS) seviyeleri ve androjen / östrojen oranında azalma olduğu tesbit edilmiştir. Cinsiyet hormon üretim yolları, kolesterol ve progestinin testosteron gibi androjenlere ve en sonunda östrojenlere (17 – beta östradiol) sıralı olarak indirgenmesini içerir. Bu yol her iki cinste de mevcuttur ve dolaşımdaki cinsiyet hormon yoğunlukları, androjenlerin ve östrojenlerin göreceli olarak çevrilmesinin bir yansımasıdır. Kadına karşı erkek dengesini sağlayan, androjenlerle östrojenler arasındaki orandır. Cinsiyet hormonları, üretildikleri dokular üzerinde yerel parakrin etkiler gösterebilirler veyâ dolaşıma girerler. Mens döngüsünü, gebeliği, doğum sonrası periyodu, menapozu, stresi, enflamatuvar sitokinleri, kortikosteroidleri, oral kontraseptifleri ve steroid hormonlarının yerine konmasını içeren bazı fizyolojik, patolojik ve terapötik durumlar, cinsiyet hormonlarının dengesini veyâ bunların çevresel dönüşümünü değiştirebilir. Yakın geçmişte, hormonları ve özellikle de cinsiyet steroidlerini taklit eden kimyasal maddeleri inceleyen yeni bir endokrinoloji sahası olan endokrin kırılma konusu, oldukça yoğun ilgi odağı olmuştur. “Östrojenik Zenobiyotikler” de denilen ve östrojenleri taklit eden kimyasal maddeler, bu araştırmanın asıl odak noktası olmuştur. Androjenlere olan mâruziyet, östrojenlere olan mâruziyet neticesinde görülenlere benzer değişikliklere, androjenlerin etkinliğini bloke ederek yol açabilir. Plastik, pestisitler, bitkiler ve zirai ürünler gibi göreceli olarak sık ve ağırlıklı olarak karşılaşılan kaynaklarda, çevresel östrojenler bulunmaktadır ve bunlar, immün cevabın önüne geçebilirler. Androjenlerin ve östrojenlerin seviyelerini ve işlevlerini etkileyen genetik polimorfizm, karmaşık hormonal – immün sistem etkileşimleri arasında dengesizliğe yol açabilir ve romatoid artritin etyolojisine katkıda bulunabilir. Östrojen sentaz lokusu olan CPY19, C19 androjenlerinin C18 östrojenlerine dönüşümünü katalizleyen sitokrom – p450’dir. Romatoid artritte, 50 yaş üzeri hastalık görülen birbirine akraba ailelerde bu lokusla bir bağlantı olduğu tanımlanmıştır. CPY19 seviyelerinde enzim etkinliğinde artışa ve bu yolla, androjen seviyelerinde azalmaya yol açar ve bu durum, daha yaşlı şahısları romatoid artrite karşı daha açık hâle getirir. Romatoid artritli hastalarda gonadal ve adrenal androjen seviyelerinin düşük çıkmasına ek olarak, androjen üretimi her iki cinste de düşerken romatoid artritin görülme sıklığının daha ilerki yaşlarda artması ve hastalığın genç erkeklerde nâdiren görülmesi ve kadınlardaki ağırlıklı görülme sıklığının yaşlanmayla birlikte azalması, gözlenen CPY19 polimorfizmine olan ilgiyi daha da artırmaktadır. Yapılan araştırmalar, değişik türdeki psikososyal stres unsurlarının, özellikle gonadal steroid üretimini azaltarak nöroendokrin ve immün mekanizmaları etkileyebileceğini göstermektedir. Yakın geçmişte, hastalığın başlangıcında yüksek stres altında oldukları tesbit edilen romatoid artritli bir hasta grubu, hastalığın gidişâtı yönünden daha kötü bir seyir sergilemişlerdir. Bu hastalar, bir kişilik frekans dağılımı alt grubuna uymaktadırlar. Kişiler arasındaki stres unsurları gibi hayatın içindeki küçük ayrıntılar, romatoid artritli hastalarda bu rahatsızlığın daha sonraki zamanlarda alevlenmesini tetikleyebilen gerilimin süregiden kaynaklarını teşkil eden düşük yoğunluklu olaylardır. Küçük stres unsurlarının daha sık görülmesinin romatoid artritteki artan hastalık etkinliğiyle, eklem hassasiyetiyle ve ağrıyla ve bunun yanında, endokrin ve immün işlevlerde hastalığa eşlik eden değişikliklerle bağlantılı olduğu gösterilmiştir. Kalıtsal ve davranışsal unsurların ışığında, romatoid artritli hastalarda cinsiyet hormonlarında görülen değişim, stres sistemi cevap etkinleşmesiyle bağlantılı olabilir.

Temel Mekanizmalar :

Monosit ve makrofajlar, esasen antijen işleyen ve sunan hücreler gibi ve sinoviyal doku seviyesinde enflamatuvar sitokinlerin kaynağı olarak davranarak, romatoid artrit gibi romatik hastalıklardaki otoimmün olaylara katkıda bulunabilirler. Romatoid artritte, sinoviyadaki makrofaj benzeri hücreler oldukça etkinleşmişlerdir. Bu gözlem, bahsi geçen hücrelerin şekline, hücre yüzeyinde sınıf – 2 moleküler doku uyumluluk kompleks proteinlerini üretmelerine ve IL – 1, IL – 2, IL – 6, IL – 10, IL – 12, TNF – alfa, TGF – beta ve GM – CSF gibi bazı sitokinlerin üretimine dayanmaktadır. Genelde, çoğunlukla makrofaj ürünleri olan sitokinler, en azından romatoid artrit ekleminde hem mRNA ve hem de protein seviyelerinde ağırlıklı olarak bulunurlar. Aksine, interferon gamma, IL – 2 ve IL – 4 gibi T hücreleri tarafından üretilen sitokinler mRNA seviyesinde tesbit edilebilirken, protein seviyelerinde güçlükle bulunurlar. Dolayısıyla monosit ve makrofajlar, romatoid artrit sinovitindeki immün cevaba aracılık etmede daha mühim bir rol oynarlar. Doğrudan immün düzenleyici etki gösterebilmeleri için, nörohormonların ve steroid hormonlarının hedef hücrelere pasif difüzyonla geçmeleri, hücre içi reseptörlerle etkileşmeleri ve akabinde de genoma aktarılmaları gerekmektedir. İnsan ve mürin makrofajları, sitoplazmada ve çekirdekte androjen ve östrojen reseptörlerini barındırırlar. Aynı zamanda bu hücreler, testosteron ve DHEAS gibi gonadal ve adrenal öncüllerini dihidrotestosteron ve DHEA gibi etkin metabolitlerine çevirebilirler. HLA – DR yönünden pozitif olan insan sinoviyal makrofajlarında, hem yüksek çekimli (affiniteli) ve düşük bağlanma oranına sahip birinci bölgeler ve hem de, düşük çekimli ve fazla bağlanma oranına sahip ikinci bölgeler mevcuttur. İnsan sinoviyal makrofajlarında androjen ve östrojen reseptörlerinin bağlanma çekimi, Scatchard testiyle değerlendirildi ve elde edilen sonuçlar, hormona cevap veren diğer hücrelerdeki değerlere eşit veyâ bunlardan daha düşük olarak bulundu. Sinoviyal makrofajlarda, androjen reseptörlerine özgü mRNA tesbit edilmiştir. Yakın zamanlarda, SLE’li hastalardaki çevresel monositlerle B ve T hücrelerinde işlevsel östrojen reseptörleri bulunmuştur. Potansiyel yerel enflamasyon aracılı mekanizmada, insan adrenal bezlerindeki androjen üreten hücreler yerel immün aracılı etkileşimde yeralırlar. İnsan adrenal bezinin zona retikülaris tabakasında, lenfositler ve makrofajlar bulunmaktadır ve androjen üreten hücreler, ana doku uyumluluk kompleksi sınıf – 2 (MHC – 2) üretirler. İmmün aracılı mekanizmalar, adrenal bez içi androjen salınımında azalmaya katkıda bulunabilirler. TGF – beta ve TNF – alfa gibi sitokinlerin yerel salınımındaki artışın, DHEAS gibi adrenal androjenlerin üretimini azalttıkları ve bu yerel etkileşimlerde yeralabilecekleri gösterilmiştir. Bu gözlemler, steroidlerin ve nörohormonların romatoid sinoviyal doku seviyesinde gözlenen dokuya özgün immün cevapları hafifletebileceklerine işaret etmektedir. Romatoid artritte, sinoviyal makrofajlar açıkça cinsiyet hormon çevresiyle immün cevap etkinleştiricileri arasında önemli bir bağ gibi durmaktadır. Eklem içi testosteronun ve dihidrotestosteronun, romatoid artritli hayvan modellerindeki kıkırdak kırılımı ve enflamasyon üzerindeki etkilerine yönelik çalışmalar, bu steroidlerin sinoviyal hiperplazi ve kıkırdak bozunumu üzerinde belirgin bir engelleyici etkisi olduğunu göstermektedir. Antijen uyarımlı artriti olan fare modelinde, eklem içine tatbik edilen testosteron, deksametazona nazaran sinoviyal hiperplazinin boyutlaırnı ve ciddiyetini daha fazla azaltmıştır. Bundan dolayı, romatoid artritte cinsiyet hormonu adjuvan tedavisi deneysel olarak ispatlanmıştır.

12 Temmuz 2007

Genetik Kopyalama

GENETİK KOPYALAMA

Şubat ayının 22’sinden itibaren, İskoçya’nın Edinburg kentinde, biyoteknoloji alanında tuhaf bir gelişme kaydedildiği, “Dünyanın sonu”, “Frankenstein” gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladı. Bilim çevreleri de basın da şaşkındı, çünkü, seçkin yazarların ve bazı bilim adamlarının birkaç gündür zaten haberdar oldukları ve konuyu “patlatmayı” bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basına sızmış, dilden dile dolaşmaya başlamıştı bile. Normalde pek de ciddiye alınmayacak böyle bir “dedikodunun” bu denli yayılabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygın bilimsel dergi Nature’ın adının karışmasıyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteliğini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayınlayacağını bilim yazarlarına duyurmuş ve bu tarihe kadar “ambargolu” olan bir basın bülteni dağıtmıştı. Batı ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazırladıkları yazıları, ambargonun bittiği tarihte, aynı anda yayına verirler. Ancak, aralarında ünlü The Observer’ın da bulunduğu bazı dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynağı olan Nature ve ambargoya saygı gösteren çoğu nitelikli dergi ve gazetede yer almaması da, dedikodu trafiğini artırmış, ortaya atılan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti.

Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu.

Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmış gibi görünüyor. “Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!” diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, aynı ekip 1995 yılında embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayımlatmıştı. Bu deney de basına yansımış, ancak, son gelişmeler kadar yankı uyandırmamıştı. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanın kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtığı bildik süreçlerden farksızdı. Sıklıkla unutulduğu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarısının önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdeğiyle başlamasında yatıyor. Bu başarının ortaklarını anarken PPL Tıbbi Araştırmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tırmanışa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarını belirleyerek hem de maddi olanakları yaratarak kuzu Dolly’nin varlığının temel sebebi olmuş.

Dr. Wilmut’un gerçekleştirdiği başarı şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alınan somatik bir hücrenin çekirdeğini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdeği alınmış bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen “tüp bebek” yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adını, ünlü şarkıcı Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin değilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmış ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, soğukkanlı bir süreç. Zaten Dolly’nin araştırmacılar arasındaki adı da en az varlığı kadar “soğukkanlıca” seçilmiş: 6LL3… PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sırlarını kaybetme kaygısıyla maddi hedeflerini pek açığa vurmamakla birlikte, hemofili hastaları için koyunlara insan kanı pıhtılaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarını veriyor.

PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun “ilaç fabrikası” olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem “yatırımınız” kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm “fabrikayı” yok etmesinin önünü alacaksınız demektir.

Biraz Ayrıntı

İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında “kolayca” gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin “frekanslarını” çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan “somatik hücreler.” Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı “mayoz bölünme”yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi “zigot” oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, “mayoz” değil, “mitoz” yoluyla ilerliyor.

Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu “interfaz” ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açısından G1, S ve G2 alt evrelerine ayırmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dışındaki bileşenlerin çoğaldığı bir dinlenme dönemi. S, DNA’nın bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanıp, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazırlandığı süreci içeriyor.

Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur.

Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı?

Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu “korsan” genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, “G0 evresinde” kıstırmaya karar verdi.

Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor.

Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkında bilinenler, yukarıda kaba hatlarıyla anlatılanlarla sınırlı. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sır olarak kalacağa benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkında aynı bilgilere sahip olması, deneyin başarısı konusunda kimsenin şüphe duymamasını gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarılı olması başta olmak üzere, çoğu uzmanın takıldığı pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliğinin gösterilmesi gerekiyor.

Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: “Araştırmacılar, yumurta hücresindeki DNA’ları tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayısıyla Dolly, sıradan bir koyun olabilir.” Slack, alınan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabileceğini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diğer kısımlarına göre daha sık rastlanılabildiğini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diğer kısımlarından alınan hücrelerin aynı sonucu verebileceğinden bizzat şüpheli. Örneğin, büyük olasılıkla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanılamayacaklarını belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanılabilecek canlılar arasında biraz “ayrıcalıklı” bir örnek. Koyun embriyolarında hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başlıyor. Geleneksel laboratuvar canlısı farelerde ise aynı süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. İnsanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren… Bu durum, aynı deneyin fare ve insanlarda asla başarılı olamaması olasılığını beraberinde getiriyor.

Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

Klonlamalı mı?

Klonlamanın özellikle de insan klonlama konusunun etik boyutu kamuoyunca, günlük yaşamda kültürün, temel bilimsel birikimin, tarih, siyaset ve toplumbilimin en yaygın ve temel kavramlarıyla tartışılabilir nitelik kazanmıştır. Nükleer enerji kullanımı, hormon destekli tarım, ozon tabakasına zarar veren gazların üretimi gibi, farklı toplum kesimlerince kolayca anlaşılabilir ve tartışılabilir kabul edilen klonlama, şimdiden kamuoyunun gündeminde yerini aldı. Kamuoyunun, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin uygulanıp uygulanmaması konusunda birtakım ahlaki gerekçelerle ne şekilde ve ne ölçüde yaptırım uygulayabileceği tartışmalı olsa da, şu anda kamuoyunun isteksizliği klonlama çalışmalarının daha ileri aşamalara taşınmasına en güçlü engel olarak gösteriliyor. Oysa, “tüp bebek” diye bilinen in vitro fertilizasyonun, başlangıçtaki şiddetli tepkilerden sonra kolayca kabullenilmesi, işin içine “çocuk sahibi olma isteği ve hakkı” karıştığı durumlarda (aynı argüman klonlama konusunda da sıkça kullanılıyor) toplumun ne kadar kolay ikna olabileceğinin bir göstergesi.

Bilimkurgu romanları ve filmlerinde kaba hatlarıyla çokça tartışılmış olan klonlama konusunda halihazırda belli belirsiz bir kamuoyu “oluşturulmuş” durumda. Şu anda sürmekte olan tartışmaların bilinen yanlışlara yeniden düşmemesi için birkaç temel olguya açıklık getirmek gerekiyor. Olası yanılgıların en sık rastlananı, klonlanmış bir canlının, (tartışmalara sıkça insan da dahil ediliyor) genin alındığı canlının fizyolojik özellikleri bir yana, kişilik özellikleri bakımından özdeşi olacağı kanısı.

Kazanılmış özelliklerin kalıtsal yolla taşınabileceği yanılgısı, Philosophie Zooloique (Zoolojinin Felsefesi) adlı ünlü yapıtı 1809 yılında yayınlanmış olan, Fransız zoolog Jean Baptiste Lamarck’a dayanıyor. Lamarck’ın görüşlerinin takipçileri, insanların gözlemlenebilir kişilik özelliklerinin önemli ölçüde kalıtsal nitelik taşıdığını savlayarak, çevresel koşulların gelişim üzerindeki etkilerini neredeyse tamamen yadsıyorlardı. Oysa, genetik, evrim, psikoloji gibi alanların ortaya koyduğu çağdaş ölçütler, kazanılmış karakterlerin kalıtsal nitelik gösteremeyeceğini ortaya koyarak, kişilik oluşumunda çevresel etmenlerin güçlü bir paya sahip olduğunu kanıtlamıştır.

Bu bağlamda, basında da yankı bulan “koyunlar zaten birbirlerine benzerler” esprisinin aslında ciddi bilimsel doğrulara işaret ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Klonlanmış bir koyunun, genetik annesinin genetik ikizi olduğu ölçülerek gösterilebilir bir gerçektir. Oysa, gözlemlenebilir kişilik özellikleri oldukça kısıtlı olan koyunların birbirlerine benzemeleri kaçınılmazdır. Çok daha karmaşık bir organizma olan insanoğlu, sayısız gözlemlenebilir kişilik özelliği sayesinde, genetik ikizinden kolayca ayırt edilebilir.

Tüm bunların ötesinde, klonlanmış bir insanın sadece kişilik bakımından değil, fizyolojik ve bedensel özellikleri bakımından da, genetik ikizinden farklı olacağını peşinen kabullenmek gerekiyor. Bir bebeğin biçimsel özelliklerinin ana rahminde geçirdiği gelişim süreci içerisinde tümüyle DNA’sı tarafından belirlendiği görüşü yaygın bir yanılgı. DNA molekülü, insan geometrisine dair tüm bilgileri en sadeleşmiş biçimiyle bile bütünüyle kapsayamayacak kadar küçük. Çoğu biçimsel özellik, akışkan dinamiği, organik kimya gibi alanlardaki temel evrensel yasaların kontrolünde meydana geliyor. Bu süreçte de, her zaman için rastlantı ve farklılaşmalara yeterince yer var. Bir genetik ikiz, kuramsal açıdan, eşine en fazla eş yumurta ikizlerinin birbirlerine benzedikleri kadar benzeyebilir. Uygulamada ise, benzerlik derecesi çok daha düşük olacaktır; aynı rahimde aynı anda gelişmediği, aynı fiziksel ve kültürel ortamda doğup büyüyemediği için… İşin bu boyutunu da göz önünde bulunduran Aldoux Huxley, romanında, Bokanovski Süreci’yle çoğaltılmış bebekleri, yetiştirme çiftliklerinde psikolojik koşullandırmaya tutma gereği duymuştu. Benzer biçimde, 1976’da yazdığı The Boys from Brazil romanında Adolf Hitler’den klonlanan genç Hitler’lerin öyküsünü kurgulayan Ira Levin, klonları, Adolf Hitler’in kişiliğinin geliştiği tüm olaylar zincirinin benzerine tabi tutma gereğini hissetmişti. Tüm bu “hal çarelerine” rağmen, kopya insanın genetik annesinden çoğu yönden farklı olması kaçınılmaz görünüyor. Diğer tüm koşullar denk olsa bile, kopya birey, aynı zamanda ikizi olan bir anneye sahip olmasından psikolojik bakımdan etkilenecektir. Sağduyumuz bize Hitler’i genlerinin değil, Weimar Cumhuriyeti sonrası sosyo-ekonomik koşulların ve genç Adolf’un kıstırıldığı maddi ve manevi bunalımların yarattığını öğretiyor.

Tüm bunların ışığında, klonlama konusundaki popüler tartışmaları, tıkanıp kaldıkları, “beklenmedik bir ikize sahip olma” fobisinden kurtarılıp, daha gerçekçi zeminlere çekilmesi gerekiyor. Gen havuzunun (belli bir topluluktaki genetik çeşitlilik) daralması, hayvancılığın geleneksel yapısından koparılıp biyoteknoloji şirketlerinin güdümüne girmesi, yol açılabilecek genetik bozuklukların kontrolden çıkması, bu alanda çalışan bazı şirketlerin (söz gelimi PPL’in) tüm tekel karşıtı yasal önlemleri delerek ciddi ekonomik dengesizliklere yol açması gibi akla gelebilecek sayısız somut etik sorununun tartışılması gerekiyor. Yoksa, akademik organlardan dini cemaatlere kadar sayısız grup gelişmeleri “kitaba uydurma” çabasıyla, kısır tartışmalara girebilir. Örneğin, Budist bir araştırmacı, Dolly’nin eski yaşamında ne gibi bir kabahat işleyip de bu yaşama klonlanmış olarak gelmeyi hak ettiği üzerine kafa yoruyormuş.

Aslında biyoteknolojik tekelcilik tehdidine, Cesur Yeni Dünya’da Aldous Huxley de işaret etmişti: “İç ve Dış Salgı Tröstü alanından hormon ve sütleriyle Fernham Royal’daki büyük fabrikaya hammadde sağlayan şu binlerce davarın böğürtüsü duyuluyordu…”

İnsanoğlunun temel kaygıları, şimdilik bazı temel koşullarda klonlamayla çelişiyor gibi görülüyor: Bir çiftçi düşünün ki, kendisi için tüm evreni ifade eden kasabasında herkese hayranlıktan parmaklarını ısırtan bir danaya sahip olsun. Bu danayı klonlayıp tüm sürüsünü özdeş yapmayı ister miydi? Büyük olasılıkla biraz düşündükten sonra bundan vazgeçerdi. Danasının biricik oluşu ve genetik çeşitliliği sayesinde bu danaya yaşam veren sürüsünün daha da güzel bir dana doğurması olasılığı çok daha değerli. Ömrü boyunca aynı dananın ikizlerine sahip olmayı kabullenmiş bir çiftçinin komşusu her an elinde daha güzel bir danayı ipinden tutarak getirebilir.

12 Temmuz 2007

Çocuk Hastalıkları

ÇOCUK HASTALIKLARI

Boğmaca

Döküman İçeriği

Boğmaca nedir ?

Boğmacaya kimler yakalanır ?

Boğmaca nasıl yayılır ?

Boğmacanın belirtileri nelerdir ?

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Boğmaca bağışıklık bırakır mı ?

Boğmacadan korunma için aşı var mıdır ?

Boğmacanın komplikasyonları var mıdır ?

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Boğmaca nedir ?

Boğmaca Bordetella Pertusis adlı bakterinin neden olduğu üst üste inatçı ve boğulur tarzsa şiddetli öksürük ile kendini gösteren, solunum yollarının ciddi bir hastalığıdır.

Boğmacaya kimler yakalanır ?

Boğmaca aşısının uygulanmadığı toplumlarda çocuklarda sık olarak görülür. Bağışık olmayan herkes hastalığa karşı hassastır. Bütün solunum yolu enfeksiyonları gibi kış aylarında sık olarak görülür. Her yaşta olabilir ancak vakaların çoğu 7 yaşından küçük çocuklardır.

Boğmaca nasıl yayılır ?

Boğmaca çok bulaşıcı bir hastalıktır. Hasta kişilerin burun ve boğaz çıkartıları ile doğrudan temas ve hava yolu ile bulaşır.

Boğmacanın belirtileri nelerdir ?

Hastalık nezle, kuru öksürük, hafif ateş ile üst solunum yollarının basit bir enfeksiyonu gibi başlar. Öksürük giderek artar, özellikle geceleri tutar ve 8-10 cu güne doğru soluk verme sırasında 5-10 kez arka arkaya öksürük gelmeye başlar. Arka arkaya gelen öksürükler sonrasında çocuk derin ve sesli olarak nefes alma ihtiyacı gösterir. Bu görüntü onun boğuluyormuş gibi bir hal almasına neden olur. Öksürük nöbeti sırasında hasta kızarır, morarır, gözler fırlar dil dışarı sarkar. Çocuklarda hemen daima öksürük nöbeti sonrası kusma olur. Boğmacalı hastaların alt göz kapakları şiştir. Bu durum iki hafta kadar sürer ve öksürük nöbetleri seyrekleşerek hasta göreceli olarak normale doğru gider.

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Hastalık bakterinin alınmasından ortalama 7-10 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre 5 güne kadar azalabileceği gibi 15 güne kadar da uzayabilir.

Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Bakteri hasta kişinin boğaz ve burun salgıları ile bulaşmaktadır. Boğmaca geçirmekte olan kişi ile aynı evde kalan ya da aynı mekanı paylaşan hassas çocuklar hava yolu ile bakteriyi alırlar. Bulaşıcılık öksürüklerin devam ettiği 4-6 hafta boyunca devam eder.

Boğmaca bağışıklık bırakır mı ?

Evet. Boğmaca geçirenlerde uzun bir süre bağışıklık kalır. Nadiren yıllar sonra hastalığa tekrar yakalanan kişiler vardır.

Boğmaca korunma için aşı var mıdır ?

Evet. Boğmaca aşı ile korunulabilir bir hastalıktır. Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında boğmaca hastalığına karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. Aşı genelde difteri ve tetanos aşıları ile birlikte karma aşı şeklinde yapılır. 1.5 yaşında tekrar hatırlatıcı dozu yapılmalıdır.

Boğmacanın komplikasyonları var mıdır ?

Boğmaca özellikle 3 yaşından küçük çocuklarda solunum sitemi, merkezi sinir sitemi ve sindirim siteminde geçici yada kalıcı ciddi komplikasyonlara neden olabilir.

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Hastalığın yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda yüksek oranda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Hasta kişilerin hassas kişilerle temas etmesinin önlenmesi önerilir.

Difteri ( Boğaz Difterisi)

Döküman İçeriği

Difteri nedir ?

Difteriye kimler yakalanır ?

Difteri nasıl yayılır ?

Difterinin belirtileri nelerdir ?

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Difteri bağışıklık bırakır mı ?

Difteriden korunma için aşı var mıdır ?

Difterinin komplikasyonları var mıdır ?

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Difteri nedir ?

Difteri Corynebacterium diphteriae adlı basilin sıklıkla boğazda yerleşmesi ile meydana gelen ciddi bir hastalıktır. Basil burun ve deride de yerleşip hastalığa neden olabilir. Ilıman iklimlerde dünyanın her yerinde görülebilen bir hastalıktır.

Difteriye kimler yakalanır ?

Difteri aşısının uygulanmadığı toplumlarda çocuklarda sık olarak görülür. Bağışık olmayan herkes hastalığa karşı hassastır. Sonbahar ve kış aylarında görülme olasılığı artar. Hastalık yaşamın ilk yılında nadiren görülür. En fazla 2-5 yaşları arasında görülmektedir.

Difteri nasıl yayılır ?

Basil, hasta ya da mikrobu taşıdığı halde belirti göstermeyen kişilerin (taşıyıcı) burun ve boğaz çıkartıları ile doğrudan temas ve hava yolu ile bulaşır.

Difterinin belirtileri nelerdir ?

Boğaz difterisi (difteri anjini) hafif ateş, halsizlik, kırıklık ve boğaz ağrısı ile başlar. Ateş daha sonra 38-38.5 dereceye kadar yükselir. Hastalık boğazda noktalar şeklinde başlar ve 12-24 saat içinde beyaz veya grimsi, yüzeyi düz zarlar haline gelir. Bu zar tek bademcik yada iki bademcik üzerinde olabilir. Küçük dili de tutabilir. Boyun ve çene altındaki lenf bezleri büyür. Bazı hastalarda solunum ve dolaşım bozuklukları ortaya çıkar. Yüz solar, şuur bulanır, boyun şişer.

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Hastalık, mikrobun alınmasından sonra 1-7 gün içinde ortaya çıkar.

Hasta kişi bakteriyi ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Difteri birer hafta ara ile alınan boğaz kültürleri negatif çıkıncaya kadar bulaşıcı bir hastalıktır.

Difteri bağışıklık bırakır mı ?

Difteri geçiren bir kişinin tedavisinde antitoksik serum tedavisi uygulandığından doğal bağışıklık oluşması önlenmiş olur. Bu nedenle difteri geçiren bir kişi aşı ile bağışık hale gelmediği sürece hastalığı tekrar geçirebilir.

Difteriden korunma için aşı var mıdır ?

Evet. Difteri aşı ile korunulabilir bir hastalıktır. Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında difteri hastalığına

karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. Aşı genelde boğmaca ve tetanos aşıları ile birlikte karma aşı şeklinde yapılır. 1.5 yaşında karma , 6 yaşında ve ilkokul beşinci sınıfta ise difteri- tetanos aşısı şeklinde tekrar, hatırlatıcı dozu yapılmalıdır. Hastalığı geçiren kişiler hastaneden taburcu olmadan önce aşılarına başlanılmalıdır.

Difterinin komplikasyonları var mıdır ?

Difteri miyokardit (kalp kasının iltihabı), felç, zatürree, orta kulak iltihabı, nefrite (böbrek iltihabı) neden olabilir.

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Hastalığın yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda yüksek oranda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Hasta

kişilerin sağlam kişilerle temas etmesinin önlenmesi önerilir Bunun ayanında taramalarla difteri taşıyıcılarının bulunup tedavileri gerekir.

Çocuk Felci (Poliomyelit)

Döküman İçeriği

Çocuk Felci Hastalığı Nedir ?

Çocuk Felci Hastalığı Öldürücü müdür?

Hastalığa En Sık Kimler Yakalanır ?

Virüs Nasıl Bulaşır ?

Hastalığın Tedavisi Var mıdır ?

Hastalık Bir Kereden Fazla Geçirilebilir mi?

Hastalıktan Korunmak İçin Etkin Bir Aşı Var mıdır ?

Kimler Çocuk Felci Hastalığına Karşı Aşılanmalıdır ?

Çocuk Felci Hastalığı Nedir ?

Çocuk felci hastalığı, çocuk felci virüsünün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Üç farklı tipi olan çocuk felci virüsü, bağırsaklarda çoğalarak, vücudun diğer bölgelerine yayılır ve hafif nezle benzeri bulgularla hastalık başlar. Virüs ile karşılaşmış yaklaşık her 200 vakadan bir tanesinde hastalık etkeni omuriliğe geçer. Burada kasların hareketini sağlayan sinir hücrelerini tahrip eder. Bu tahribat kalıcı olup, tahrip olanların yerini yeni hücreler alamadığı için etkilenen kaslar çalışamazlar. Bu nedenle meydana gelen felçler hayat boyu devam eder.

Çocuk Felci Hastalığı Öldürücü müdür?

Evet. Hastalık zaman zaman ölümlere de neden olabilir. Bazı hastalarda beyindeki sinir hücreleri de çocuk felci virüsü tarafından tahrip edilir. Bu da solunum yetmezliği ve ölüme neden olabilir.

Hastalığa En Sık Kimler Yakalanır ?

Hastalık en sık 5 yaşından küçük çocuklarda görülür, ancak daha büyük çocuklar da hastalığa yakalanabilir. Hastalık erişkinlerde nadiren ortaya çıkar.

Virüs Nasıl Bulaşır ?

Özellikle alt yapı koşullarının yetersiz olduğu bölgelerde virüslü dışkı bulaşmış gıda ve suyun tüketilmesi ile bulaşmaktadır. Hastalık etkeni olan virüsün uzun süreli taşıyıcısı yoktur. Hayvanlar hastalık etkenini taşımazlar. Çocuk felci virüsü kanalizasyonda 3 ay boyunca canlı kalabilir.

Hastalığın Tedavisi Var mıdır ?

Maalesef. Çocuk felci hastalığının tedavisi yoktur. Hastalık etkeni olan virüs ile enfekte olmuş birçok çocukta hastalık hafif seyreder, soğuk algınlığına benzer belirtiler verir. Felçlerin ortaya çıktığı çocuklarda bu felçler tedavi ile düzeltilemez ve hayat boyu devam eder.

Hastalık Bir Kereden Fazla Geçirilebilir mi?

Evet. Hastalığa neden olan 3 değişik tip virüs vardır. Bu virüslerden biri ile geçirilen hastalıkta sadece o virüse karşı bağışıklık gelişir. Bu nedenle hastalanan çocuk diğer virüs tipleri ile yeniden hastalanabilir. Her üç tip virüse karşı bağışıklık sadece aşı ile sağlanabilir.

Hastalıktan Korunmak İçin Etkin Bir Aşı Var mıdır ?

Çocuk felci hastalığına karşı aşı ilk kez 1955 yılında geliştirilmiştir. Çocuk felci aşısı güvenli ve etkin bir aşıdır. Aşı çocukların ağzına damlatılarak uygulanmaktadır. Aşılanan çocuklar çocuk felcine neden olan her 3 virüs tipine karşı da bağışık olurlar.

Kimler Çocuk Felci Hastalığına Karşı Aşılanmalıdır ?

Tüm çocuklar yaşamlarının ilk yılında çocuk felci hastalığına karşı 2, 3 ve 4 cü aylarında olmak üzere 3 kez aşılanmalıdır. 1.5 yaşında ve ilk okul birinci sınıfta aşının tekrar dozları yapılır. Yaşam boyu bağışık kalabilmek için bu 5 dozunda yaptırılması gerekir.

Kabakulak

Döküman İçeriği

Kabakulak nedir ?

Kabakulağa kimler yakalanır ?

Kabakulak nasıl yayılır ?

Kabakulağın belirtileri nelerdir ?

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Kabakulağın komplikasyonları var mıdır?

Hasta kişi virüsü ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Kabakulak bağışıklık bırakır mı ?

Kabakulaktan korunma için aşı var mıdır ?

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Kabakulak nedir ?

Kabakulak tükürük bezlerinin bir ya da daha fazlasının büyümesi, hassaslaşması ve ateş ile seyreden viral bir hastalıktır.

Kabakulağa kimler yakalanır ?

Erişkinlerde de görülebilmesine karşın kabakulak bir çocukluk hastalığıdır. Hastalık en sık 5-15 yaşlar arasında görülür. Genç ergen ve erişkinlerde görülmesi beraberinde bazı riskleri de getirir. Hastalık sıklıkla kış ve ilk bahar aylarında gözlenir.

Kabakulak nasıl yayılır ?

Kabakulak hasta kişinin tükürük ya da boğaz ve burun çıkartıları ile doğrudan temas yolu ile kişiden kişiye bulaşır.

Kabakulağın belirtileri nelerdir ?

Hastalık tükürük bezlerinin bir ya da daha fazlasının büyümesi, hassaslaşması ve ateş ile kendini belli eder. Sıklıkla parotis bezi denilen kulağın hemen ön ve altında yer alan tükürük bezini tutar. Virüsü alanların yaklaşık üçte birinde herhangi bir belirti ortaya çıkmaz.

Belirtiler ne zaman ortaya çıkar ?

Hastalık belirtileri virüs ile temastan yaklaşık 16-18 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre 14 güne kadar kısalabileceği gibi 25 güne kadar da uzayabilir.

Kabakulağın komplikasyonları var mıdır?

Hastalığı geçirmekte olan erkeklerin % 15-25′inde testislerde (hayalar) şişme olur. Kabakulak ensefalit (beyin iltihabı), menenjit ( beyin zarlarının iltihabı) gibi komplikasyonlara da neden olabilir. Eklem iltihabı, tiroid bezi ve meme iltihabı ve sağırlık nadir görülen diğer komplikasyonlarıdır.

Hasta kişi virüsü ne zaman ve ne kadar süre ile yaymaya devam eder ?

Kabakulak belirtilerin çıkmasından önceki 7 gün ve sonraki 9 gün bulaşıcıdır. Hastalık belirtileri çıktıktan sonraki ilk 48 saat kişinin en fazla bulaştırıcı olduğu dönemdir.

Kabakulak bağışıklık bırakır mı ?

Evet. Kabakulak hastalığı sonrası genelde yaşam boyu devam eden bir bağışıklık kalır.

Kabakulaktan korunma için aşı var mıdır ?

Evet. Kabakulak aşısı 1 yaşından sonra uygulanan bir aşıdır. Aşı genellikle kızamık ve kızamıkçık aşıları ile kombine şekilde uygulanır. Kabakulak aşısı etkin ve güvenilir bir aşı olup genelde yaşam boyu sürek kalıcı bağışıklık sağlar.

Hastalığın yayılması nasıl önlenebilir ?

Hastalığı yayılmasının önlenmesinde tek araç toplumda kabakulak aşısı açısında yüksek oranlarda aşılama oranlarına ulaşılmasıdır. Çocukların hastalıkları süresince okula gönderilmemesi önerilir.

12 Temmuz 2007

Sonraki Önceki


Kategorilere Göre

Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy