Mısır, Suriye, Yemen Ve Filistin Sultani Ve Eyyubi Hanedanının İlk Hükümdar

12 Temmuz 2007



Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultani ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs’ü Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir. Babası Necmeddin Eyyub, Selçuklu Emiri Imadeddin Zengi’nin hizmetinde görevliydi. Baalbek ve Şam’da büyüyen Salaheddin iyi bir din egitimi aldı. Askeri yaşamı Zengi’nin oğlu ve ardılı Emir Nureddin’in komutanlarından, amcası Asadeddin Sirkuh’un hizmetine girmesiyle başladı. Sirkuh’un, Mısır’ın I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Latin-Hıristiyan devletlerinin eline geçmesini önlemek amacıyla düzenlediği üç sefer sırasında, Kudüs’ün Latin kralı I. Amalricus, Mısır’ın Fatımi halifesinin güçlü veziri Savar ve Sirkuh arasında karşılıklı bir mücadele gelişmişti. Salaheddin Sirkuh’un ölümünden ve Savar’in öldürülmesinden sonra, henüz 31 yasındayken hem Suriye birliklerinin komutanlığına, hem de melik unvanıyla Mısır vezirliğine atandı (1169).

1171’de Mısır’da Şii Fatimi halifeliğine son vererek Sünniliğe dönüldüğünü ilan eden Salaheddin Eyyubi böylece Mısır’ın tek yöneticisi durumuna geldi. Bir süre için kağıt üzerinde Emir Nureddin’in vasali olarak kaldıysa da bu ilişki Suriye emirinin 1174’te ölmesiyle sona erdi. Misir’daki zengin tarim topraklarını mali dayanak olarak kullanan Salaheddin, Nureddin’in çocuk yastaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye’ye hareket etti. Ama çok geçmeden bu talebinden vazgeçerek, 1174’ten 1186’ya degin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye girişti. Zamanla sahtekarlik, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi. O zamana değin iç çekişmeler ve yoğun rekabet yüzünden Haçlılara direnmede güçlük çeken Müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelini sağladı. Salaheddin, yeni ya da gelismis askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı.

1187’de bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Düşmanlarının tümüyle yoksun oldugu komuta yeteneğiyle 4 Temmuz 1187’de tükenmis ve susuzluktan bitkin düşmüş bir Haçlı ordusunu, Kuzey Filistin’de Taberiye yakınındaki Hattin’de sıkıştırdı ve bir hamlede yok etti.

Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı’nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasira, Caesarea, Nablus, Yafa ve Askelon üç ay içinde düştü. Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak indirdi. Salaheddin’in başarısına düsen tek gölge Sur’un ele geçirilmemesiydi. 1189’da Haçli işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hıristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur’da toplanarak Latin karsı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı. Kudüs’ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yani sira, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti. III. Haçlı Seferi uzun ve tüketici oldu. I. Richard (Aslan Yürekli) tartışmasız askeri dehasına karsın hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192’de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti. Salaheddin başkent Şam’a çekildi. Uzun seferler ve at üstünde geçen günlerden sonra çok yasamadı. Akrabaları imparatorluğu paylaşırken, arkadaşları Müslüman dünyasının en güçlü ve en eli açik hükümdarının, mezarını yaptırmaya yetecek para bırakmadığını gördüler.

S. KUDÜS’ÜN FETHİNE GİDEN YOL

Selâhaddin-i Eyyûbî, 1167′de amcası Sirkuh (Musul Atabeyi Nureddin Mahmud b. Zengi’nin önemli bir komutanı) ile beraber Şiî Fâtımî hâkimiyetine son vermek amacıyla çıkılan Mısır Seferinde, onun yardımcısı sıfatıyla kendini ilk kez tarih sahnesinde göstermişti. Sefer esnâsındaki el-Bâbeyn Meydan Muharebesi ve İskenderiye Muhasarasında sergilediği başarılarla göz dolduran Selâhaddin, ilerisi için büyük ümitler vâdeden bir emir oldugunu herkese ispatlamasını bilmişti. 1169′da Mahmud Zengi, büyük bir orduyla Kahire’yi fethedip, idâreyi vezir tâyin ettiği Sirkuh’a bırakacaktı. Ancak Sirkuh çok yasamayacak; yerine 26 Mart 1169′da ittifakla Selâhaddin Eyyûbî getirilecek ve ayni zamanda Nureddin’in ordu komutanı da olacaktı. İste bu tarihten sonra Selâhaddin, kendisinden tarihin beklediği esas rolleri îfâ etmeye başlayacaktı.

Eylül1171′de Nureddin’in emriyle, Mısır’da Fâtimî hâkimiyetini ve hilâfetini nihâyete erdirecek ve İslâm Dünyası’nı tehdit eden/bölen Şiî-Bâtinî tehlikesini bertaraf edecekti. Ayrıca, Câmiü’l-Ezher’deki Fâtımilerin propaganda merkezini kapatarak, Sünnî akideyi yaymak için medreseler açma yoluna da gidecekti.

Bu arada Selâhaddin, hep Nureddin adına hareket ediyor ve tâbiiyetini sürdürüyordu. 15 Mayıs 1174′te Nureddin ölünce, devlette saltanat kavgası baş göstermiş; Emirler, Haçlılarla mücadele edecek yerde birbirlerine düşmüştü. Selâhaddin, Şam’dan gelen dâvet üzerine Ekim 1174′te Mısır’dan ayrılacaktı. Muhaliflerini saf dişi ettikten sonra 6 Mayıs 1175′te istiklâlini ilan edecek ve adına hutbe okutup para bastıracaktı. Böylelikle, kendisinin ve kurucusu oldugu Eyyûbî Devleti’nin siyasî geleceği yeni bir dönüm noktasına girecekti. 1186 yılı Mart ayına kadar Halep ve Musul Atabeyliklerine hükümranlığını kabul ettirmesiyle Trablusgarp’tan Hemedan’a kadar olan İslâm toprakları Selâhaddin’in hâkimiyetine geçecekti. Nureddin Zengî’nin ölümüyle parçalanan İslâm birliği böylece daha da kuvvetlenmiş olarak yeniden sağlanıyordu. Artik şartların olgunlaşmasıyla, Kudüs’ün fethi için de yavaş yavaş kapı aralanacaktı.

SELÂHADDİN’İN KUDÜS’E MEFTÛNİYETİ

Hıristiyan Bati Alemi, Kudüs’ü kurtarmak gâyesiyle, tarihin o en barbar taarruzu olan “Haçlı Seferleri”ne start vermekte gecikmemişti. Haçlılar, Hz. Ömer’in 638′deki Yermuk Zaferinden 460 yıl sonra, I. Haçlı Seferi sonunda (1099) Kudüs’ü ele geçirip, bir krallık kurmaya muktedir olacaklardı. Vahşî Haçlılar, geçmişte bir benzeri daha görülmemiş canavarlık numunelerini gösterime sunmaktan zerrece çekinmemişlerdi. Yapılan hunharlıklar sirasında, şehrin su tankları kana bulanacak kadar sokaklarda 3 gün boyunca oluk oluk kan akmış, mâbetlerde bile yüz binlerce Müslüman acımasızca katledilmiş ve pek çok yerde ölüler dev piramitler hâlinde yığılıp yakılmıştı. Kısacası, irtikap edilen vahşîlikler, yamyamları dâhi hicâba sevk edecek ölçüde korkunç ve târifsizdi.

Selâhaddin Eyyûbî, aradan 88 yıl geçmesine rağmen, Kudüs’ün Haçlıların tahakkümü altında bulunmasını bir türlü içine sindirememişti. İslâm’ın ilk kıblesi ve Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Miraç’a yükseldiği mukaddes beldenin, Haçlı sultasında bulunmasını kabullenemiyordu. O kadar ki, Sultan Selâhaddin’in âdetâ bir mecnun gibi dolaştığı; yemeği ve uyumayı unuttuğu; gülmeyi, zevk ü sefâyı kendine haram ettiği ve Kudüs’ün fethine dek hep çadırda kaldığını tarih hazin bir biçimde kaydetmiştir. Bahaüddin b. Seddad, Selâhaddin’deki bu derin hicranı su muhteşem sözlerle şâhikalaştırmıştı: “O, Kudüs hakkında o kadar gamlı idi ki, onun bu gam ve kederini dağlar kaldıramazdı. O, çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi sasırmış kalmıştı. Atini bir yerden bir yere koşturup Müslümanları, Kudüs’ü kurtarmak için cihâda davet ediyordu. Dâimâ hüzünle gözyaşı döküyor, göz pınarları hiç kurumuyordu. Hele Akka’ya baktığı zaman, kendine bir türlü hâkim olamıyor, halkına yapılan zulüm ve işkenceleri hatırlamak istemiyordu. Boğazına bir türlü yemek girmiyordu. O söyle diyordu: “Kudüs ve Mescid-i Aksa, Haçlıların işgâlinde oldugu müddetçe, ben nasıl olur da gülebilirim, sevinebilirim, istediğim gibi rahat yemek yiyebilirim ve hele gözüme uyku girebilir?!”

HİTTİN’DEKİ BÜYÜK ZAFER VE III. HAÇLI HEZÎMETİ

Selâhaddin, Kudüs Haçlı Krallığı’na ilk büyük seferini 14 Kasım-9 Aralık 1177′de gerçekleştirmişti. Yaklaşık 10 yıldır hasretle beklediği zafer anini, nihâyet 1187′de Hittin’de yakalamıştı. Ortaya koyduğu muazzam inanç, cesâret ve kahramanlıkla Haçlılara hâdlerini bildirmiş ve Kudüs üzerindeki heveslerini inkisâra uğratmıştı. Hittin’de Haçlılar, Doğu’ya saldırdıklarından beri ilk defâ bu denli ağır bir hezîmete mâruz kalmışlardı. Öyle ki, Papa III. Urbanus kahrından ölmüştü. Sultan Selâhaddin, devletini kısa sürede bölgenin tek hâkim kuvveti durumuna getirmişti. Sultanin yanında harplere katılan ve olayları yazıya döken Imâdeddin, Hittin’in İslâm Tarihi’ndeki önemini söyle belirtmiştir: “Haçlılar, Doğu sâhillerine geldiklerinden beridir Müslümanlar, böyle bir zafer kazanmamışlardı. Diğer hükümdarların yapamadığını Allah, Sultan’a nasip etti.” 2 Ekim 1187 Cuma günü “Miraç Kandili’nde” kılıç hükmünde emanla Kudüs teslim olmuştu. Fethin ardından Mescid-i Aksa’ya gelen muzaffer Sultan, Haçlılarca tahrip edilen ilk kiblegâhı elleriyle süpürüp gül yağı ile yıkamıştı.

İlk Cuma Namazı’nda, Zekiyiddin Ali el-Kurasi, fethin emsâlsiz mevkiini su hutbeyle taçlandırmıştı: “Allah, kulları arasından sizi seçmemiş olsaydı, bu fazileti kazanamazdınız. Ne mutlu size! Rasûlullah’in mûcizesi Bedir vak’aları, Hz. Sıddık’in idealleri, Hz. Ömer’in fetihleri, Hz. Hâlid’in hücumları sizinle yeniden gerçekleşti! Allah Nebîsi Muhammed (a.s.) sizi en güzel övgü ile övdü. Düşman içine dalarak gösterdiğiniz kahramanlığın ecrini verdi. Ona yaklaşmak için döktüğünüz kanları kabul etti. Size, mutlu insanların karargâhı olan cenneti verdi.” Kudüs’ün yeniden Müslümanlara geçmesi, Haçlı Alemi’nde öyle bir sok meydana getirmişti ki, hemen Papa’nın çağrısıyla tüm Avrupalı Devletler, fevkalâde kalabalık ve kuvvetli yeni bir Haçlı ordusu düzenlemekten geri kalmamışlardı.

“Krallar Savaşı” olarak da bilinen III. Haçlı Seferinin basında, Alman İmparatoru Frederick Barbarossa, Fransa Kralı Philippe Auguste ve İngiltere Kralı meşhur Arslan Yürekli Richard’ın yani sira, şöhretli komutanlar vardı. Bunlardan Alman İmparatoru Barbarossa, Kudüs önlerine gelmeye muvaffak olamadan Silifke Irmağında boğularak can verecekti.

Bir ara iki ordu arasindaki dengesizliği gören Sultan Selâhaddin’in askerleri, çekingenlik göstermişlerdi. Selâhaddin ise, su müthiş sözlerle azim ve cesâretlerini bilemeye kâdir olmuştu: “Mâdem ki ölümden korkuyoruz; niçin evlerimizde oturup çoluk çocuğumuzla zevk ve sefâ içinde yasamıyoruz? Bizim vazifemiz düşmanın azlığını ve çokluğunu mukâyese etmek değil, onun karsısına çıkmaktır!” Netîcede Richard’ın öncülüğünde sulh istemek zorunda kalan Haçlılar, 1 Eylül 1192′de imzalanan anlaşmayı müteakip çekilmişlerdi. Selâhaddin, Haçlıları tek basına perişan edip muhteşem bir ders daha vermeye ve hüsranla geri dönmeye mahkûm etmişti.

Selâhaddin sahsında, Müslümanların üstünlüğünü Haçlılara bir defa daha tasdik ettirmiş; Kudüs ve Ortadoğu’daki İslâm varlığını ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını tekrar ispatlamıştı.

EBEDİYETE İBRETLİ ÖLÜMÜ

Selâhaddin Eyyûbî, 1193′te 56 yasında Şam’da vefat etti. Haçlıları târumar eden Kudüs Fâtihi, ölüm döşeğindeyken, emri gereğince şehre dağılan münâdiler, mızrağa geçirilmiş kefenini göstererek şu ibret yüklü sözü haykırmışlardı: “Ey ahâli!.. Şarkın hâkimi Sultan Selâhaddin ölmek üzeredir. Ahrete ancak şu bez parçasını götürebilecektir. Öyleyse, Allah’a kullukta gevşeklik göstermeyin!..” Şöhreti cihâna malalan İslâm Mücâhidi vefat ettiğinde, geride mîras olarak bıraktıklarının dünya nâmına hiçbir değeri yoktu. Tüm mal varlığı şundan ibâretti: 1 Mısır dinarı, 36 veya 37 Nasirî dirhemi. Koca Sultan, zühd ve takva içinde kâmil bir hayat sürmüştü.

SELÂHADDİN’İN MÜRÜVVETİ VE EFSÂNELEŞMESİ

Selâhaddin, fetihlerden sonra gösterdiği müsâmaha, merhamet ve insanlıkla, Haçlıları, bidâyette isledikleri vahşetten ötürü utandırmıştı. Mağlupların sefâletine gösterdiği mürüvvet ve âlicenaplık her türlü senâya değerdi. Frenkler ve Latinlere, isterlerse 40 gün içinde Kudüs’ü terk etmelerine müsâade etmişti. Esirleri, fidyelerini ödemeleri için fazla zorlamamış; 7 bin zavallıyı toptan 30 bin dinarla âzat etmeye râzı olmuştu. Ayrıca, 2-3 bin kişiyi hiçbir bedel talep etmeden bırakmaktan da kaçınmamıştı.

Selâhaddin Eyyûbî’nin sergilediği muhteşem insanlık manzaraları, hasımları ve Avrupalı tarihçiler tarafından bile takdirle karşılanmıştı. Yerli Hıristiyanlar ve Mûsevîler onun idâresini, Frenklerinkine tercih etmişlerdi. Yüce Sultan bütün bunlarla, sâdece İslâm Dünyası’nda değil; Bati Alemi’nde de bir “Selâhaddin Efsânesi”nin dogmasına sebebiyet vermişti. Avrupa’da yayılan efsâneler, onun şövalyelik ruhu, asâleti, adâleti, cesâreti, mertliği ve kudreti etrâfında yoğunlaşmıştı. 13. ve 14. Yüzyıllarda Avrupa’da ondan bahseden pek çok Latince eser yazılmıştı.

Selâhaddin-i Eyyûbî, Batılıların hâfızasında engin bir hayranlık ve şuur altında derin bir kâbus uyandıracak kadar unutulmaz bir tesir de bırakmıştır. Meselâ, Fransız Generali Garo, 1920′deki Meyselun Savaşı’nı müteakip Şam’a girmiş ve Sultan Selâhaddin’in kabrini teptikten sonra Ona, Haçlı ruhuna tercüman olan su müstehzî sözle seslenerek; Batılılar adına sanki Hittin’in öcünü almak ve kabaran öfkeyi boşaltmak istemişti: “Ey Selâhaddin! Haçlı Seferi şimdi bitti! İşte biz döndük!..”

ESSİZ ŞAHSİYETİ VE HAFIZALARDAKİ YERİ

Sultan Selâhaddin, yüksek insanî meziyetlere mâlik, iyi huylu, cömert, âdil, kültürlü ve müsâmahakâr bir yapıya sahipti. Türkçe, Arapça, Farsça ve Kürtçe’yi bilen, iyi tahsil görmüş bir hükümdardı. Kur’an-i Kerim ve Ebû Temmam’in Hamase’sini çok mükemmel bir sekilde ezberlemişti. Zamanındaki çeşitli âlimlerden hadis ve fıkıh dersleri almıştı. Itikâdî mezhebi Es’arî, ameldeki mezhebi ise Şafiî idi. Edebî zevkleri üstün, tarihî mâlumatı engindi. Verdiği sözü tutar, insanların kendisine güvenini sarsmamaya titizlikle gayret ederdi. Adâlete ehemmiyet verir, gerektiğinde kendisi de hâkim karsısına çıkmaktan sarf-i nazar etmezdi.

Engin tevâzuu, hilmi, hoşgörüsü ve cömertliği “Onunla oturan bir sultanla oturduğunun farkına varmaz; bir arkadaşıyla oturduğunu sanırdı. Anlayışlı, hataları affeden, dindar, temiz, samîmi bir kimseydi. Kusurları görmezden gelir, kızmazdı. Mütebbessim davranır, yüzünü asmazdı. Bir şey isteyeni, eli bos çevirmezdi.”

Devrin büyük âlim ve düşünürü Abdüllâtif el Bağdadî’nin, Selâhaddin’i ziyareti münâsebetiyle sarfettigi satırlar ise en az yukarıdakiler kadar çarpıcı: “Huzuruna vardığınızda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. İnsanlar Onda, Peygamberlerde görülen meziyetlere benzer şeyler görüyorlardı. İyi-kötü, Müslim-Gayri Müslim herkes tarafından sevilirdi.”

SELÂHADDİN’E BİTMEYEN ÖZLEM!

Bugün Filistin’de, Selâhaddin gibi bir kurtarıcının çıkması ve İslâm sancağının Kudüs semâlarında yeniden sehbâl açması; zâlim Siyonistlerin ve suç ortağı Batılıların hâlâ kâbusudur. Lâkin, Kudüs ve Filistin topraklarının, istiklâl için Selâhaddin gibi kahramanlara ve liderlere muhtaç oldugu da mutlaktır.

O, bu anlamda bir “sembol” ve “timsâl” mevkiindedir. Kudüs, Selâhaddin Eyyûbî’sini hasretle aramakta ve ‘Çağın Firavunlarına’ dur diyecek o sanlı Fâtihinin çıkacağı ani büyük bir inkisarla beklemektedir.

Kaynak: İnternet’ten değişik siteler gezilerek

Kategori: Genel kültür


Rasgele...