Filmin Array Gelişimi
12 Temmuz 2007
FİLMİN GELİŞİMİ
a. Filmin Tecimsel Gelişimi
Filmin pratik kullanımının 1887 yılında Edisonun dönen fotoğraf aygıtı ile başladığı genel olarak kabul görmektedir. Edison, fonografi mükemmelleştirerek, başka bir mekanik aygıt ile ses görüntülerini bütünleştirme arzusundaydı. O yıllar için, Edisonun bu arzusu, çok olağanüstü bir ileri görüşlülük olarak değerlendirilebilir. Daha sonra gelecek olan yapımcılar ise Edisonun tersine olarak, kaydedilmiş sesleri ile görüntüleri bütünleştirme amacında olacaklardır. Elli yıl sonra sesin görüntü için mutlak gerekli olduğu düşüncesi egemen olacaktır. 1930′dan itibaren çok sayıda sesli film gerçekleştirilmeye başlanacaktır.
Edison’un ilk çabaları, ilk gramofon kayıt cihazına benzer olarak bir silindirin üzerindeki spiraller içindeki mikroskobik boyutta olan resimler şeklinde sonuç verecekti. Bir süre sonra, kolodyum maddesinden film şeritleri yapılacaktı. Edison, 1889 yılımla nitroselüloz temel üzerinde oluşturulan ilk Eastman-Kodak film örneklerini ortaya koyacaktır. Bu. kineteskop olarak adlandırılmaktadır. Edison’un West Orange’daki laboratuarlarında aynı anda yalnızca bir kişinin izleyebileceği şekilde, bir makine gözeneğinden, bir dizi resim izlenebilen deneyler gerçekleştiriliyordu. Yaklaşık elli feet uzunluğundaki bu resim dizisinde bir kişinin -sarsak ve aralıklı- hareketleri gözlemlenebiliyordu. Aslında buna hareket demek bile belki de doğru değildir. Bu görüntülerin ilk gerçek sinemasal kayıt olduğu söylenebilir. Bu görüntüleri gerçekleştiren laboratuar asistanlarından biri olan Fred Ott, sinema tarihinde bir ilke imzasını atanlardan biridir.
Edison, 1894 yılında, kineteskopunu New York halkına ticari açıdan sundu. Piyasada bu makinelerden yüzlercesi satılıyordu. Edison’un laboratuarda yaptığı filmlerin konulan, genellikle boks maçları, danslar ve varyete gösterileriydi. Bunlar yeni devinim buluşlarına olanak tanıyan konulardır. Ancak bu filmlerin aynı anda yalnızca bir kişi tarafından izlene-bilme sınırlaması nedeniyle, aynı anda bir oda dolusu insanın izleyebileceği ekran resimleri oluşturan bir büyülü fener (magic lantern) talebi meydana gelmiş bulunuyordu. Edison, bu öneriden pek hoşnut kalmamıştı. O, toplu gösterimlerin bu alandaki talebi çok hızlı bir şekilde tükeneceğine inanıyordu ve cihazın yabancı ülkelerdeki patent hakkına bile izin vermeyecektir.
Bu sırada, Avrupa’da başka deneyler gerçekleştiriliyordu. Bunların tümü Edison’un kinetoskopu ile büyülü fenerin birleştirilmesi amacını taşımaktaydı. Bir yıl sonra, 1895′te, Woodville Latham, Amerika’da. kinetoskop film resimleriyle bir halk gösterisi düzenledi ancak sonuç acemice ve başarısız oldu. Hemen hemen aynı zamanlarda Londra’da Robert Paul ve Paris’te Lumiere Kardeşler. Edison’un cihazının her biri kendi şehrinde tanıtımını yapıyorlar ve projektörler satıyorlardı: Paul, kendi cihazının bir sonraki yıl Olympia’da ve Alhambra’da tanınacaktı. Modern projektörün temelini oluşturan Thomas Armat’ın makinesi ilk kez olarak 1895 Eylülünde Atlanta, Georgia Cotton States Sergi Salonunda halka gösterildi. Gişe geliri kaygısıyla yasal olmayan bir şekilde Edison’un ismi lanse edilmiş olan Armat’ın Vitaskop’u daha sonra Broadway’de gösterilecek ve beklenmedik bir basan kazanacaktı. Kısa bir süre içinde birkaç başka projektörün de piyasaya girmesiyle patent konusunda, mahkemelere intikal eden bir kargaşa yaşanacaktır. Avrupa’da ise genç endüstri alanında felaket getiren bir deneyim yaşanacaktı. 1897 yılında, Paris’te, sinematograf makinesinin yol açtığı bir yangın sonucunda yüz seksen kişi yaşamını kaybedecektir. Bu felaket kuzey Avrupa’nın tümünde sarsıcı bir etki uyandıracak ve çok sayıda insan bu şeytan icadı makinenin varlığına karşı savaş açacaktır.
Başlangıçta elli feet uzunluğunda olan kinetoskoptaki film 1897 yılında Amerika’da Erioch Rector tarafından düzenlenen gösteride onbir bin feete ulaşmıştı. Bu gösteride Nevada, Garson City’de Corbett-Fitzsimmons kavgası kaydedilmişti. Filmin uzunluğu sıkıntı vermesine karşın, olgunun yeniliği merak uyandırıyordu. Aynı yıl, Richard Hollaman, üç bin feet uzunluğundaki Oberammergau Passion Oyununun film versiyonunu gerçekleştirecektir. Bu, bugünkü anlamda gerçek bir yeniden üretim olmamasına karşın bu şekilde tanıtımı yapılmıştı.
Yaklaşık olarak aynı zamanlarda, fade-outs (kararmalar), dissolve (zincirleme) ve diğer fotoğrafik cihazların mükemmel etkileri Georges Melies tarafından Paris’te Theâtre Roben Houdinde halka tanıtılıyordu, Melies 1896 yılında kendi stüdyosuna sahipti ve Jules Verne’in Aya Seyahat bilimkurgu romanının sinema uyarlamasını gerçekleştirmişti.
Bu tür yapımlar büyük basanlar kazanmasına karşın, hareketli resimlerle bir öykü anlatmanın ilk gerçek girişimi 1903 yılına kadar gerçekleştirilmemişti. Bu, Edwin S. Porter’in The Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu) adlı sekiz yüz feet uzunluğundaki yapım olacaktır. Filmin başrol kadın oyuncusu Marie Murray ekrandaki ilk kabareyi gerçekleştirmiştir. Kısa sürede büyük basan kazanan bu filmden sonra benzer türde, The Great Bank Robbery (Büyük Banka Soygunu), Trapped By Bloodhounds ve A Lyching at Cripple Creek gibi filmler yapılacaktır.
Öykülü filmlerin basan kazanmasının sonucu olarak ünlü nickelodeon yada beş sentlik sinema salonları ortaya çıkmaya başladı. Bunların ilki Harry Davis tarafından Pittsburg’da açıldı. Başarılı bir gösteri adamı olan Davis, nickelodeonunu 1905 yılında Büyük Tren Soygunu filmi ile açtı. Benzer şekilde 1929 yılında The Singing Fool adlı ilk sesli filmlerden birini gösterime sunarak, bu alanda başka bir öncülük görevini üstlenecektir. Davis’in sinema salonunun başarısı, tüm Eyaletlerde benzer gösterilerin yapılmaya başlanmasına neden oldu ve nickelodeonlar mantar gibi her yerde bitmeye başladı. Onlar özellikle büyük iş merkezlerinde çok kazançlı bir iş alanı oldular. Buralarda çeşitli uluslardan insanlar evrensel bir dil çerçevesinde bir araya geliyorlardı. Zukor, Laemmle, Fox ve Marcus Loex gibi kişiler bu alana yatırım yaparak nickelodeonlardan büyük kârlar elde ettiler.
b)Filmin Bir İfade Aracı Olarak Gelişimi
Herhangi bir filmin üretimi ve gösterimi etrafındaki ticaret düşünüldüğü zaman, sinemanın dramatik bir ifade aracı olarak gerçekten gelişmiş olmaktan bu denli uzak olduğunu keşfetmek şaşırtıcıdır. Bir filmin yükselmeye nasıl başladığı ve halk tarafından popüler olduğunu gözlemlemek ilgi çekicidir. Bir çocuk filminin “bir kürk tüccarı, elbise kumaşı satıcısı” şirketi tarafından yaptırılması oldukça ilgi çekicidir (ifadeler Messel’den alınmıştır ). Böyle bir yapının ortaya koydukları ürünler en düşük eğlence biçimi niteliğinde olacaktır. Bunun ötesinde film yapımcısının birincil a-macının mümkün olan en kısa süre içinde mümkün olan en yüksek kân elde etmek olduğu unutulmamalıdır. Bu yöntem sinemanın bir sanat dalı olmasını engelleyici niteliktedir.
Bu araştırmanın daha sonraki bölümü filmin bir ifade aracı olarak gerçek işlev, yeterlilik ve gizilgüçlerin bazılarını göstermektedir. Bunun, genel uygulamanın ticari yönünden ayrı olarak düşünülmesi gerekmektedir. Buradaki amaç sinemanın gizilgücünü ortaya koymaktır. Onun etkilerinin incelenmesi, değerinin tahmin edilmesi, bazı eğilimlerin seçilmesi ve diğerlerinin dışarıda tutulması bu amacın gerçekleşmesini sağlayacaktır.
İlk etapta filmin bağımsız bir ifade biçimi olduğunun vurgulanması gerekmektedir. O, diğer sanatlardan ayrı bir oluşum sürecinden geçmiştir. Bunun ötesinde, filmin niteliklerinin, öznenin başka maddelerinden, öyküden ve propagandadan değil, aracın kendisinin doğasından kaynaklanmıştır. Ayrıca filmin özsel olarak, uygulamada görsel bir yapıya sahip olduğunun akılda tutulması gerekmektedir; ve bu ışık ve hareket, bu görsel görüntülerin yaratımında kullanılan bir öğedir. Daha sonra ortaya koyacağımız gibi, “mutlak” filmin soyutlanması, sinemanın en an biçimine en yakın yaklaşımdır, bu ticari filmden çok uzak bir konuma sahiptir. Betimlemeler, izleyicinin düşüncesine göz aracılığı ile psikolojik uygulamanın “en basit” yöntemini verecektir. Bunu izleyerek sinemanın diğer biçimleri belirlenebilir. Epik ve sanat filmi aracılığı estetik görünümden, sıradan anlatım filmi ve şarkı ve dans yapımlarına inilir.
Sinemanın bilimsel ve mekaniksel gelişimi, estetik oluşum ile karşılaştırıldığı zaman göz alıcı bir hızlılık içinde olmuştur. Estetik oluşumun en büyük handikapı belki de kameranın gerçeği kaydetmede yanlış yönlendirici bir niteliğe sahip olmasıdır. Daha önceki evrede, kamera gerçek sahneleri ve olayları kaydetme yeterliliğine sahip bir araç olarak işlevini yerine getirmiş ve bunun sonucunda değerli bir eğitim aracı olarak düşünülmüştür. O, tarihsel olayların güvenilir bir aracı olarak işlevini yerine getirmiş ve bunun sonucunda değerli bir eğitim aracı ve bilimsel keşiflerin potansiyel bir yöntem aracıdır. Bu amaçla kullanıldığında, filmin gerçekçi nitelikleri iyidir. Ancak günümüzde haber yapımları her zaman için akşam programları içinde yer alacak olaylar olarak düşünülmekte ve ses efekti aracılığı ile biçim değiştirmektedir. Ancak hiç bir öykü anlatımının yada dramatik tema ifadesinin, sinemasal kayıtın bu biçimi içinde yer almaması gerektiği vurgulanmamaktadır. Bu uygulamanın tek amacı merak uyandırmaktır.
İzleyiciye bir spor müsabakasında ayağı incinen sporcuyla yada öksüzler için bir korunma evi açan yetkili ile duygulan paylaşıp paylaşmadığı sorulmamaktadır. İzleyici olayları ilgi ile izler ve diyalogları gazetede nasıl okuyorsa aynı şekilde dinler. Ancak kurgusal bir tema oluşturulduğu zaman, onun gerçekçi fotografik gücü yönetmenin yaratıcı düşgücü yerine kullanılır, kamera aracılığı ile öykü vurgulanır. Abartılı kamera açısı, yavaş-çekim ve masking aracılığı ile farklı görüntüler elde edilebilecektir. Kameranın gerçeği ekran üzerine kaydetme gücü, izleyiciyi ona inanmaya itmektedir. Ancak bir nesnenin görüntüsünün onun gerçek varlığından farklı olduğu olgusu da gözardı edilmemelidir. Bir kişinin bir fotoğrafı, gerçek varlığın çok zayıf bir yedeğidir. Replik yaratımında bu düşsel güçten yararlanmak yaratıcının ellerinde bulunmaktadır. Onun izlenimi özneye karşılık gelmektedir. Çünkü bir resim “yaşam benzeri”dir, onun orijinalini tam olarak karşılaması zorunlu değildir. Sanatçının, göze çarpan özellilerini vurgulayarak orijinali yorumlaması yeterlidir. İzleyici bir anda bunu gerçeği gibi algılar ve nesne hakkındaki kendi düşüncesine benzer olarak tanır. Bilinçaltında nesne ile ilgili olarak bilgiler bulunmaktadır. Bunun ötesinde, sanatçının kavrayışı izleyicinin daha önce zihninde olmayan bir nesne düşüncesi hakkında olabilir. Yakın-çekim aracılığı ile bu vurgu gücü ile filme uygulanabilir. Herkes tarafından bilinen nesnelerin varlığı, ekran üzerinde büyütülmüş olarak gösterildiğinde yeni bir anlam kazanır. O, yaşamın bütününün bir parçası olarak vurgulanmıştır ve her şeyin Ötesinde, bir nesnenin kaydı olduğu kadar, temsili olmayan bir resmin de hatırlanması gerekmektedir.
Ancak filmin gerçek oluşumunun anlaşılabilmesi için, onun gösterim şekli önem taşımaktadır, ve bu şimdiye kadar yapılmış binlerce yapım içinde yalnızca çok azında tanımlanmıştır. Charles Marriott “sanatın, doğanın ve soyutlamanın taklit edilmesi içindeki özdeğin kullanılması arasındaki bir dengeden başka bir şey olduğunu söylemektedir. Sanat özdek tarafından sınırlandırılmış bulunan soyutlama derecesi ile doğalcılık derecesi arasındaki bir dengeden ibarettir.” Ortaya konmuş olanın içindeki’ bu madde sinemaya ilişkin olarak çok fazla vurgulanamaz. Yalnızca ender durumlarda film, doğasının talepleri olarak doğru bir şekilde kullanılır. Film uygulamasının zevki, küçük gelişmelerin yaşanmasında yatmaktadır. Bu filmin kendi içinde bir adını ilerlemesine tanık olmak ender olarak meydana gelmektedir. Gerçekten de, filmin yeterliliği içindeki bir gelişmeyi ortaya koyan, film içindeki tek bir sekansı bulmak bazen bir ödül niteliğindedir. Ancak filmin meydana getirilme evresinde bazen en kötü yönetmen bile bilinçsiz olarak çok yeni bir düşünceyi ortaya atabilir. Bazıları, filmin yapımı sürerken birbirlerine oluşum hakkında soru sormaya bile gereksinim duymazlar.
SİNEMA TÜRLERİ
Film üreten ülkelerin yapımlarını ayrıntılı bir şekilde incelemeden önce, sinemanın türlerini tanımlamak önem taşımaktadır. Çeşitli sinema türleri kısaca aşağıdaki gibi gruplara ayrılabilir.
a. Soyut, yada Mutlak Film
Rutmann’ın Operas, Richter’in Rhytmus ve Viking Eggeling’in Syphonie Diagonale gibi soyut filmler, filmsel amaç birliğinin birincil örneğidir. Kısaca, hareket içinde soyut biçim gruplarının hızlılığındaki değişiklik ile göz aracılığı ile zihninde basit psikolojik tepkiler üretme arayışın-dadır. Oranlan değişen, çözülen ve birbiriyle yer değiştiren geometrik figürlerin ilişkisi ile bu tür tepkiler oluşturulmaktadır. Soyut film ile zihinde oluşturulan sonuç savaş sonrası şairler ekolünün sözcük Örnekleri tarafından üretilenlerle, James Joyce’un çalışması gibi edebiyatın belli türleri karşılaştırılabilir. Örnek olarak, birbiriyle bağlantısız sözcüklerin bir dizisi, psikolojik bir değere sahip tam bir bütün oluştururlar.
Film, hızlı hareket, karşıtlık, karşılaştırma, ritim, genişleme ve biçimlerin çelişmesi sinemasal nitelikleri ile, soyut görsel görüntülerin bir dizisinin sunumuna çok uygun bir yapıya sahiptir. Böylece güçlü bir duyumsal tepki oluşturulur.
Son dönem soyut film türlerinde hareket halinde yada duran makine yada mimari devindiriciler, özdek temeli olarak kullanılırlar. Bu tarzın en başarılıları olarak, Eugene Deslav’ın La Marche deş Machines, Richter’in Vormittagsspuk, ve Joris Ivens ve Fransen’in Pluie ve Le Pont d’Acier sayılabilir.
Viking Eggeling soyut filmin Öncülerinden ve yöntemin en yetkin be-timleyicilerinden biridir. Ivor Montagu Close Up yapıtında (Cilt l, no. 6) bu konuda ayrıntılı bir açıklama yapmıştır. “Onun çalışmasının temeli çizgidir, ve örnekleri temel olarak iki-boyutlu bir düzlem, ekran üzerinde değişen konumlardır. Burada bir boyutlu figürler bulunmaktadır. Richter ve Rutmann, genel olarak üç boyutluluk içinde hareket eden iki boyutlu biçimleri ortaya koymuştur. Ekran, Eggeling için bir karatahta iken, Richter ve Ruttmann için bir penceredir”. Buna karşıt olarak, Deslav’ın soyutlamaları ritmik bir birlik oluşturmak için bir arada bulunan fotoğrafik gerçeklik parçaları örnekleridir.
Mutlak film ile erken dönem melodramı arasındaki belirgin benzerlik ilgi çekicidir. Zihne ve göze uygulanan psikolojik yapı özdeştir. Eric Elliot’un işaret etmiş olduğu gibi, sinemadaki her şey gerçek olarak kanıtlanabilir. Sinemanın tüm olanaklarının kuramsal olarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak bu dönemin yönetmenleri, yeni aracın kaynaklarını gerçekleştirmeden uzaktırlar. Buna örnek olarak 1902 yapımı George Méliès’in Ay’a Seyahat filmini verebiliriz. Burada büyüsel efektler kullanılmıştır. Fairbanks’ın 1923 yapımı Bağdat Hırsızı filminde kullanılan yapı farklıdır. Bu teknik yapı aynı dönem için Avrupa ve Amerika’da da farklılık göstermektedir.
Soyut filmlerin tüm listesini vermek olanaksızdır, ancak bunlar arasında ilgi çekici olanlarını şöyle sıralayabiliriz. Hans Richter’in Filmstudie ve diğer çalışmalar; Henri Chomete’nin A quoi revent leş jeunes films (1924-25); Femand Leger ve Dudley Murphy’nin La Ballet Mecanique (1925); Eugene Deslav’ın Monparnasse ve Les Nuits Eletriques; Sandy’nin Light and Shade; Francis Bruguiere ve Oswell Blakeston’un Light Rhyihms; ve Marcel Duchamp ve Maurice Sollen tarafından gerçekleştirilen çalışmalar.
b. Sine-Şiir yada Ballad Film
Sinemanın bu türü üzerine yazılmış olan çok az şey vardır çünkü bu yönündeki deneyler azdır. Zaman zaman, uzun metrajlı bir filmde tek bir kare sine-şiir olarak bulunur, bu basit bir hava yada atmosferin an bir yaratımı olarak bulunmaktadır. Temeli edebi esinlenmedir. Bunun en göz alıcı olanı Walther Ruttmann’ın Siegfried filmindeki Şahinlerin büyüleyici Rüyası ve Fritz Lang’ın Nibelungen Destanı filminin ilk bölümü olarak gösterilebilir. Çok kısa olan sekansta Siegfried’in Ölümü ve kendi yazgısı önceden uyarıldığı Kriemhild’in rüyası gösterilmektedir. Bu, gri bir arka fona karşın güzel, ritmik hareketlerde daireler çizen iki siyah şahin ve bir beyaz güvercinin siluetleri aracılığı ile yapılmıştır. Man Ray’in kısa filmi L’Etoile de Mer Robert Desnos’un şiirinin filmsel bir ifadesidir. Man Ray, daha önceki yapımı olan Emak Bakia için şöyle konuşmaktadır: “bir fragmanlar dizisi, belli bir optik sekanslı bir sinema-şiir, bir bütünlüğe sahip ‘olmasına karşın hâlâ bir fragman olarak kalmaktadır.
Klasik bir çalışmanın bir fragmanındaki soyut güzellik onun tümünde bulunandan daha değerlidir, bu film, çağdaş sinematografi içindeki özsel oluşumları gösterme girişiminde bulunmaktadır.
c. Sine-Sürrealist Film
Bu film türü yalnızca birkaç soyutlanmış örnek ile temsil edilmektedir. Bazı Sovyet filmlerinde gerçeküstücülüğün izleri bulunmaktadır. Barnet’in komedisi The House in Trubnaya Square filminin açılış sekanstan ve Dovçenko’nun Zvenigora filminin bazı bölümlerinde bu görülmektedir. Gerçeküstücü filmin uygulaması zorunlu olarak sınırlıdır ve yapım tamamen özel kaynaklara bağlıdır. Bu uygulama biçiminden öğrenilebilecek çok şeyin olduğu ve bunların kurgu filmlerinde daha geniş alanda uygulanabileceğini düşünüyorum. Luis Bunuel’in Un Chien Andalau (Endülüs Köpeği) filminin temel karakterinin sınırlı biz izleyici dışında gösterim olanağı bulamamasına karşın, çok ilgi çekici bir yapımdır. Gerçeküstücü akımın birincil amacı rüyalarda yaşanan ifadelerin ortaya konulmasıdır. Düş gücüne sahip bir insanın düşünceleri kağıt yada perdeye yansıtılır. Sinema varlığını düşsel hareketliliğe ve soğukkanlı davranışa, sınırsız gülme eğilimine ve duyarlılığa borçludur. Bunuel’in filmi, bazı hoş olmayan örnekler içermesine karşın, gördüğüm en dinamik filmlerden biridir. Sinemanın çok sayıdaki örneğinde bilinmeyen ifadelerin yoğunluğunu gördüm, bu teknik birleşimden değil, özdekten elde edilen bir yoğunluktur. Düşüncenin hızlı geçişinde göz alıcı, akıcı bir süreklilik vardır. Bu konuda Pierre Batcheffin olağanüstü oyunculuğunun göz önünde tutulması gerekmektedir.
Germaine Dulac’ın başarılı La Coquüle et le Clergman filmi de gerçeküstücü bir eğilime sahiptir. Bir süreklilik içinde, güzel bir şekilde bir arada bulunan ifadeler dizisidir. Bu anlarda dramatik yoğunlukta büyük bir yükselme meydana gelir. Zekice seçilmiş açılar, en iyi niteliğe sahip görüntüler aracılığı ile bu yoğunluk sağlanır.
Bunuel’in L’Age d’Or (Altın Çağ) ve Cocteau’nun Sang du Poete (Bir ŞairinKanı) filmleri de bu gruba dahildir. Jean Vigo’nun Zero du Conduhe (Hal ve Gidiş Sıfır) ve L’Atlante filmlerinde de gerçeküstücü etkinin izleri görülmektedir.
d. Düşsel Film
Sinemanın düşsel alandaki gizilgüçleri sınırsızdır ve uygulama açısından genel yapımın her yönü içinde gizlenmiş olarak bulunmaktadır. Sinemanın yapısında var olan düşsel doğası, başka herhangi bir araç ile açıklanması olanaksız olan yüzlerce düşünceyi bir anda ortaya koyabilir.
Lotte Reinger’in The Adventures of Prince Achmet ve Cinderalla filmlerindeki çarpıcı siluetler bunun gözahcı örneklerini oluşturmaktadır. Lotte Reiniger’in çalışmasının çok sayıda taklidi yapılmıştır, fakat onlar iç donanım açısından yeterli değildirler. Başka bir düşsel tür Stanislas Starevitch’in örnek filmi The Magic Clock yapımında görülmektedir. Burada kameranın “büyü” niteliklerinin iyi bir kullanımı yapılmıştır.
Uzun metraj düşsel film olarak Ludvvig Berger’in 1923 yapımı Cinderalla, Rudolph Bamberger tarafından yapılan görkemli barok mimarisi ile, nitelikli bir yeni versiyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Belleklerden silinmeyen, cadıların mükemmel kavgası, belki de şimdiye kadar yapılmış en iyi film büyüsüdür. Düşsel flaşları Giegfried, Destiny, Faııst başta olmak üzere Alman orta dönemin hemen hemen tüm filmlerinde görülmektedir; ayrıca Rus yapımı Morosko; Dovçenko’nun Zvenigora; Ufa’nın gösterişli yapımı Secrets ofthe East; Fairbanks’ın Bağdat Hırsızı; Renoir’in La Petite Marchande d’Allumettes; ve Clair’in La Voyage Imaginaire için de aynı şey söylenebilir.
e. Çizgi Filmler
Çizgi öğesi sinemanın gelişiminin erken dönemine kadar geri gitmektedir. İlk olarak Amerikan gazetelerinde neşeli bantlar olarak bulunmaktaydı. Ancak hareketli çizgiler elde edebilmek için binlerce küçük çizimin yoğun bir çaba sonucunda gerçekleştirilmesi gerekmekteydi. Yumuşak bir hareket elde edimi için birbirini izleyen çizgilerin ardışık olarak çizilmesi gerekmektedir. Bu güçlüğe karşın, bu alanda çok sayıda başarılı yapıma imza atılmıştır. Bunlar arasında Felix the Çat, Muti and Jeff ve Aesop’s Fables (Ezop’un Fabları) sayılabilir.
Ancak Walt Disney’in Mickey Moııse çizgi filmi gerçekleştirilene dek bu çalışmalara tam değeri verilmemiştir.
Disney çizgi filmleri yalnızca öncellerinden daha komik ve daha iyi çizilmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda daha fazla olarak filmsel açıdan algılanmaktadır ve buna bir de ses öğesinin mekanik olarak kaydedilebilmesi avantajının eklenmesi gerekmektedir. Çizilen çizgi filmlere sesin eklenebilmesi ile sınırsız bir üstünlük elde edilmiştir. Böylece bu alanda çok büyük yapımlar gerçekleştirilecektir.
Pek çok yazara güre bu dönemdeki çağdaş sinemanın en tatmin edici yapımları çizgi filmlerdir. Onların başlıca özelliği, basit olarak ritm temeli üzerine dayandıkları için her türden izleyiciye hitap edebiliyor olmalarıdır. Onlar, Chaplin’in erken dönem tek-bobinlik yapımlarıyla karşılaştırılmışlar ve derece derece uluslararası bir kabul görmüştür. Aslında Mickey Mouse’un gerçek önemi onun çok yoğun bir çaba sonucu olarak ortaya çıkarılması yada eğlendirici olmasında değil, hemen hemen her ülkede kuramcıların sesin iyi yanları ve kötü yanlan üzerinde tartışmaları sürdürdükleri bir ortamda, eşseslendirmenin pratik uygulamasını ortaya koymasında yatmaktadır. Mickey Mouse ile birlikte, sesin yapısından gelen niteliklerin görsel görüntülerle iyi bir bileşim içinde olabilmesinin keşfedilme-sidir. Disney çizgi filmlerinin en önemli karakteristiği, kırık çizgisel görüntülerin, ayrı şekilde kırık ses görüntüleri ile uyum içinde olarak, geleceğin görsel-sesinin filmleri olmasıdır. Daha önceki çizgi filmlerde Disney’in ekran ve ses arasında eşit olarak bölünmüş olmalarıdır, onların her ikisi de birbiriyle uyum içindedir fakat biri diğerini yönetmez. Daha sonraki yapımlarda (Springtime ve Jungle Rhythm) doğrusal görüntülerinin belli bir melodi ile uyum içinde olmasının eğilimi görülmektedir. Benim seçtiğim en iyi Disney çalışması Mickey’s Choo-Choo ve The Jazz Fool yapımlarıdır.
f. Epik Film
Düşsel filmler gibi, epik filmin de gücü varlığını sürdürmektedir fakat kısmen yanlış kullanılmıştır. Ancak yine de bu yönde yapılan deneyler ilgi çekici bir şekilde başarılı olmuşlardır. Film, kitlenin hareketini herhangi bir başka araçtan daha iyi gösterme yeterliliğine sahiptir, ancak epik film ile yalnızca güzel görünüm filminin arasındaki farklılığın bilinmesi gerekmektedir. Filmin uzam ve zaman denetimi ile, bir ulusun duygularının ve psikolojik tepkilerinin kitlesel hareketini betimlemek olanaklıdır. Epik film, kolektif yaşamı kendi içinde bir son olarak kavrar.
Epik kitle filminin en büyük örnekleri S. M. Eisenstein tarafından yönetilen dünyaca ünlü Potemkin Zırhlısı ve Dünyayı Sansarı On Gün yapımlarıdır. Uygar dünyanın herhangi bir sınıfından yada herhangi bir bölümünden bir kişinin Rus insanının ruhunu tam olarak algılamasını yapmadan bu filmlere tanıklık etmesi düşünülemez. Onlar pratik olaylarla ilgili politik yapımlardır; Hıristiyan dini için bir propaganda niteliği taşıyan The King of Kings (Kralların Kralı) filmindeki gibi bir propaganda Öğesine sahiptir.
Pudovkin’in St. Petersburg’un Sonu adlı filmi, bu kitle yapımlarına karşıt olarak, Dünyayı Sarsan On Gün filmi ile aynı olayları ele alarak, kalabalık bir arka plana karşı hareket eden bireyleri ön plana çıkarmaktadır.
Ayrıca Grass gibi filmleri ve Martin Luther filmini de bu sınıflandırmaya dahil etmemiz gerekmektedir. Abel Gance’ın Napoleon filmi için de aynı şey geçerlidir.
g. Bilimsel, Kültürel ve Sosyolojik Filmleri de İçerecek Şekilde Belgesel Film
Sinemanın bu türü Avrupa kıtası üzerinde ve özellikle Sovyet Rusya’da büyük başarılar kazanmıştır. Bu tür filmler İngiltere’de sıradan seyirciye hitap eden yapımlar olarak değerlendirilir. Bunun ötesinde, bu filmler hızlı bir gelişim içindedirler. Edmond Greville’in İsviçre yapımı The Birth ofthe Hours filmi bunun bir örneğidir. Çeşitli türlerin örnekleri olarak şöyle bir değerlendirme yapılabilir:
Coğrafik: Pamyr, With Cobham to the Cape, Turksib ve Pori;
Bilimsel: The Mechanics ofthe Brain ve çok sayıda tıbbi kısa film;
Sosyolojik: Expiaîion ve doğal olarak sıradan Sovyet filmlerinin çoğu. İngiltere’de, British Instructional Films kuruluşu tarafından çok sayıda doğa filmi üretilmiştir. Bunların en bilineni John Grierson’un Drifters (Balıkçı Tekneleri) adlı yapımdır.
Son yıllarda bu çizgide çok sayıda film yapılmıştır. Bu yapımların amacı bir öykü ile gerçek özdeğin bir araya getirilmesidir. Böylece daha önce ele alınmamış konulara açıklık getirmek amaçlanmaktadır. Bu türün en iyi örneklerini şöyle sıralayabiliriz.
Storm Över Asia, Finiş Terrae; Nanook ofthe North (Kuzeyli Nanook), Moana ve Chang.
i. Sine Göz ve Sine-Radyo Film
Sine-göz ve Sine-Radyo ekolünün kurucuları Dziga Vertov ve kardeşi kameraman Kauffmann’dır. ikili Sovyet Ukrayna’nın Vufkukino kuruluşuna bağlı olarak çalışmışlar ve daha sonra kuramlarının gelişiminde yalnız olarak çalışmalar yürütmüşlerdir. Vertov kuramı, kısaca kamera merceğinin gündelik yaşam ve çevresindeki her ayrıntıya nüfuz edecek şekilde insan gözünün hareket etme gücüne sahip olarak değerlendirilmesi düşüncesinden hareketle ortaya konmuştur. Özel kullanım, sinemanın bilimsel kaynaklan ile elde edilmektedir. Kurgunun yerleşik ilkelerinin yanısıra çok sayıda başka teknik kullanım önem kazanmaktadır.
j. Sine-Kayıt Film
Dziga-Vertov’un kuramları ve Walther Ruttmann’ın Berlin filminden ayrı olarak, sesli ve sessiz habergerçeller bu gruba girmektedir. British Movietone News, Paramount News, Fox Movietone News, vb. kuruluşlar iyi kamera çalışması ve ses yeniden üretimini yetkin bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu grup içinde yer alan savaş olaylarının çok sayıdaki yapımı arasında şu filmler sayılabilir: Zeebrugge, Mons, The Somme, The Batîles of Coloneland Falkland lslands, ‘Q’, Ships, vb.
Yukarıdaki maddede güncel olayların habergerçellerinden bahsedildi. Bu konuda bir de geçmişte meydana gelmiş olaylara ilişkin kayıtlardan sözedilmesi gerekmektedir, Dreyer’in filmi La Passion de Jeanne d’Arc (Jeanne d’Arc’ın Tutkusu) bu alandaki başarılması zor bir yapımın örneğini oluşturmaktadır. Bunu Cserepy’nin Büyük Frederich’in yaşamöyküsünü anlattığı filmi Fridericus Rex adlı görkemli yapımın eklenmesi gerekir.
k. Sine-Kurgu Filmden Farklı Olarak Dekoratif ve Sanat Filmi
Bu sinema türü, masraflarının geriye dönüşünü sağlayamadığı için yalnızca finansör firmanın saygınlığı amacına hizmet ettiği için varlığını zar zor da olsa sürdürmektedir. Buna karşın, bu türden çoğu Alman sinemasının erken dönem ve orta dönemde gerçekleştirilmiş olmak üzere, çok sayıda ilgi çekici filmi bulunmaktadır.Bu türün belki de en büyük yapımı 1923 yılında Fritz Lang tarafından gerçekleştirilen The Nibelungen Sağa, Siegfried filmleridir. Paul Leni’nin Waxworks filmi de daha küçük ölçekte iyi bir mimari yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. Sinemanın bu türü, filmden daha çok tiyatro ile ilintili görülmektedir. Zaman zaman küçük, bir- veya iki- makaralık kısa filmler gerçekleştirilmiştir. Bunlar arasında Robert Flaherty’nin Loves of Zero gibi çok ilgi çekici filmler bulunmaktadır. Fairbanks’ın Bağdat Hırsızı filmi, Destiny yapımının büyüklüğünden sonra fazla Önemsenmese de bir sanat filmi olarak değerlendirilebilir.
l. Sine-Kurgu Film
Sinemanın bu türü doğal olarak mevcut yapımların büyük bir çoğunluğunu içinde barındırır ve bu nedenle dört alt bölüme ayrılması gerekmektedir:
a. Modern komediler, farslar, hicivler ve dramlar, vb.Bunların tipik örneklerinden bazılarını gelişigüzel olarak şöyle sıralayabiliriz: A Woman of Paris (Paris’li Kadın), Therese Raquin, The Crovcn, The Love of Jeanne Ney, Piccadilly, The Shy, Leş Nouveaux Messieurs, Vaudevüle, Foolish Wives, The Virginian, The Kiss, vb.
b. Gerçekçi olmayan kostüm ve tarihi romanslar ve dramlar, vb. Tartuffe, The Patriot, La Capitone, Fracasse, Forbidden Paradise, New Babylon, The Studenî of Prague, Scaramouche, Schinderhannes, Le CoÜier de la Reine, The Golem, Rosenkavalier, vb.
c. Güzel görüntü filmleri, Ben-Hur, The Viking, Noah’s Ark, (Nuh’un Gemisi), The Ten Commandments, La Marseillaise, General Crack. Bu dev yapımlar genellikle estetik değerden yoksun filmlerdir. Yalnızca büyük firmaların reklamları olarak hizmet görürler. Büyük ölçüde yapay dekorlar kullanılmıştır. Onlar genel olarak Hollywood çıkışlıdır. Başka hiç bir yapım merkezi bu denli büyük masrafları karşılayacak paraya ve zamana sahip değildir.
d. Arı komediler, slapstick’i içerir. Ancak yukarıda söz konusu edilen çizim-odası komedilerinden farklıdır. Chaplin’in tüm filmleri bu gruba girmektedir. Lloyd Keaton ve daha az tanınmış komedyenlerin filmleri de aynı grup içinde yer almaktadır; Moskow that Laugh and Weeps, Hurrah! I’m Alive, Rookery Nook, Leş Deux Timider.
m. Müzikal, Dans ve Şarkılı Filmler
Bunlar, genellikle büyük ölçekli olarak, ses ve konuşma yeniden oluşturulması ile yapılır. The Broadway Melody, Fox Movietone Follies, Rio Riîa, Broadway, Sally, The Hollywood Revue gibi filmler 1929 yılının başarılı yapımları olarak karşımızda bulunmaktadır. Bu yapımlar daha çok hafif eğlence filmleri olarak değerlendirilirler. Müzikal komediye olan talep doğrultusunda gelişim olanağı bulmuşlardır. Renkli film ve geniş ekran gibi teknik gelişmeler ile bu ilerleyişi daha kolay olarak sürdürmüştür.
Kategori: Genel kültür