Batılılaşma; Geleneksel İnanç, Düşünce Ve Kurumların Vazgeçilerek Egemen Uy

12 Temmuz 2007



Batılılaşma; geleneksel inanç, düşünce ve kurumların vazgeçilerek egemen uygarlık olan batı uygarlığının öne çıkardığı düşünce ve kurumları benimseyip, yerleştirme taraftarlığı olarak tanımlanırken Batılılaşma batı ülkelerine göre geri kalmış; siyasi, ekonomik, teknik, eğitim, hukuk vs. gibi alanlarda Batı seviyesine çıkma arzusu anlamında da kullanılmaktadır. Batılı ülkelerin saydığımız alanlarda ileri seviyede olmaları Batılılaşmanın; “ modernleşme”, “asrileşme”, “yenileşme”, “gelişme” gibi kavramlarla aynı anlamda kullanılmasına neden olmuştur. Batılılaşma konusunda çaba gösteren ülkelerdeki aydınlardan bazıları batılılaşmayı, Batıyı olduğu gibi anlamak olarak algılarken, bazıları da bir bütün olarak batıyı “Batı Kültürü”, “Batı Medeniyeti” olarak ayırmışlar ve Batının maddi yönünün alınmasının yeterli olacağını düşünmüşlerdir.

İlk olarak, batılılaşma çabalarının bir anayasal eylem çerçevesinde ortaya çıktığı unutulmamalıdır. Bu anayasalcılılık yaklaşımı askeri bürokrasi arasında bir “meşruiyet” duygusunun gelişmesine yol açmıştır. Askerlerin siyasete karışmasının ardından yatan temel düşüncenin “Batılaşma” olduğudur. Diğer bir anlayışta “anayasalcılık”, “Batılılık”, “laiklik” gibi kavramlar halk desteğinden yoksun olduğu için, askeri bürokrasinin siyasal olarak, “tepeden inme” devrimci bir yaklaşım uygulamasıdır. Bu “tepeden inmeci yaklaşım”, halkın devletten daha çok yabancılaşmasına yol açmıştır.

1980 ve sonrası deyince aklımızı ilk 12 Eylül darbesi gelir. 12 Eylülü yapanlar üç yıl boyunca diledikleri gibi Türkiye’yi düzenlediler. 1983’ten sonra da düzenlerin sürmesi için bir anayasa ve pek çok sayıda yasa yaptılar yada var olan yasaları değiştirdiler. 1960’tan bu yana yaşayan üç eseri müdahale büyük ölçüde darbeye muhatap olan sağ iktidarın bir eseri sayılmalıdır. Muhalefette kutuplaşma ve sürekli gerginlik siyaseti, maliyeyi iflasa, ülkeyi enflasyona götüren, harcama siyaseti, iktisadi, iflasa kutuplaşma ve kavganın doruğa ulaştığı nokta da ise askeri darbe…

Adını, 12 Eylül 1980 günü çare gene Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının Devlete el koymalarından olan 12 Eylül, ülkemizde toplumsal, siyasal, ekonomik, ideolojik, kültürel kısacası her alanda köklü değişimlerin, düşüncelerin, dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Bu el koymadan sonra önceden hazırlanmış olan politikaların yaşama geçirilmesi için devletin tüm olanakları, kurumları seferber edildi. Anayasa başta olmak üzere birçok yasa değiştirildi, yeni düzenlemelerle yasanın yeniden organize edilmesi için adımlar atıldı.

12 Eylül Harekatı, her şeyden önce, Türkiye’yi gerçek bir iç savaşın içinden kurtarmıştı. E. Kongar’a göre 12 Eylül harekatını yapanlar, ülkeyi 12 Eylül öncesine getiren koşulların 1961 Anayasası’nın ruhundan olan ve uygulamasından kaynaklandığı görüşündeydiler.

Yapılan anayasal düzenlemelerle birlikte gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleri gerçekten 1961 Anayasası ile getirilen mekanizmaları hemen hemen tümüyle sınırlamış e kısıtlamıştı. Bu sınırlama ve kısıtlamaların gerekçesi, toplumu “aşırı politize” olmaktan çıkarmıştı. Bu nedenle de, tüm düzenlemelerin en önemli sonuçlarından biri, ilgili örgüt, kuruluş yada kuruma, “siyaset yasağı” getirmek olurdu.

Düzenlemelerin ikinci bir sonucu, ilgili örgüt, kuruluş yada kurumun üzerindeki merkezi denetimin artırılması ve önerge davranma alanının kısıtlanması ve sınırlanması idi.

Bir başka sorunu da, hem toplumsal, hem siyasal, hem de ekonomik bakımdan kişisel ve örgütsel hakların karşısında devletin güçlü kılınmasıydı.

Bu genel ilkelerin somut görünümleri dernekler, odalar, sendikalar, üniversiteler gibi “hükümet dışı” kuruluşların hemen hemen tümüyle merkezi otoritenin tam denetimine alınmaları oldu. Basın yasası, sendikalar yasası, dernekler yasası, siyasal partiler yasası, yükseköğretim yasası gibi yasalar ile, “yeni düzenlemeler” günlük yaşamın tam alanlarına yaygınlaştırıldı. Sanat, edebiyat ve kültür anlamda bu yaygınlaştırılmanın dışına bırakılmadı. Türk Dil Kurumu ilk Türk Tarih Kurumu da yapılan tümüyle değiştirilerek merkezi otoritenin denetimi altına alındı.

Tabii daha geniş bir çerçeveden bakınca, azgelişmiş bir ülke de demokrasi yapmanın belki de kaçınılmaz zorlukları olarak değerlendirilebilir bu durum. Çağdaşlaşma süresine girmiş azgelişmiş ülkede nüfus patlaması oluyor. Böylece yapılanlar çoğalan nüfus karşısında hep yetersiz kalıyor. Türkiye’de 1975’te 16 milyon nüfus varken, 1965’te 31 milyon, 1995’te 60 küsür milyon oluyor. Yani her 30 yılda bir nüfus katlanıyor. Bu nüfusa yeterli hastane, okul, iş, yol, su, enerji, konut vb. yetiştirmek mümkün değildir.

Atatürk’ün kalkınma modelinin bütünsel kalkınma olduğunu yani bu anlayışa göre kültür, sanat, bilim gibi alanların dahi kalınma konusu sayıldığını biliyoruz.

1950’te başlayarak maddi kalkınma anlayışının ön düzleme geçtiği anlaşılıyor. Bunun göstergesi Köy Enstitülerinin ve halk evlerinin halk odalarının kapatılmasıdır. Oysa Köy Enstitüleri ancak 1940’ta uygulamaya sokulabilen, birtakım iş uygulamaların ışığında geliştirilmiş özgün bir modeldi. Önce askerliğini onbaşı, çavuş olarak yapmış köylülerden öğretmen okulu açıldı. Köy Enstitüleri bir “mucizeydi” fakat kırdaki toplumsal ve ideolojik kurulu düzeni sarstığı içinde çok düşman vardı. Tonguç 1957’de yazdığı bir mektupta şöyle der: “Batılı insan, zorluklarla çarpışa çarpışa yaşamaktan zevk duyan bir kişi seviyesine ulaşabilmiştir” Köy Enstitüleri işte bu tip insanı yaratmak amacı güdüyorlardı.

1979 yılının sonuna yaklaşırken ekonomik bunalım geniş halk kitlelerini ve sermaye sınıflarını derinden etkileyen bir boyut kazanmıştı. Örgütlü işçi sınıfı Türkiye toplumunun alışık olmadığı bir enflasyon hızı karşısında, reel gelir düzeylerini koruyabilmenin çabası içindeydi.

EKONOMİ

A-24 OCAK KARARLARI

1979 yılının sonuna yaklaşırken ekonomik bunalım geniş halk kitlelerini ve sermaye sınıflarını derinden etkileyen bir boyut kazanmıştı. Örgütlü işçi sınıfı Türkiye toplumunun alışık olmadığı bir enflasyon hızı karşısında, reel gelir düzeylerini koruyabilmenin çabası içindeydi.

Öte yandan üretimde artışların durduğu bir hızlı enflasyon konjonktüründe sermaye sınıfları için artığı paylaşmanın geleneksel mekanizmaları önemini yitirmekteydi. Yasadışı stokçuluk karaborsa gibi faaliyetlerle artıktan elde edilen payı yükseltme olanakları ise sermayenin “ normal” işlevleri dışında yer alan; farklı beceriler gerektiren; dolayısıyla değişik ve yeni bir “iş adamları” gurubunun ortaya çıkmasına yol açan bir çerçeve oluşturmakta idi. Bu koşullarda sanayi burjuvazisinin artı-değer oranının yükseltilmesi ön plana geçiyordu. Bunun için de sermayeli iş gücü çelişkisini lehine çevirmekten başka çıkar yo da yoktu. Daha önce, bu doğrultuda olan girişimler güçlü bir sendikal direnme karşısında beklenen sonuçları veremiyordu. Dolayısıyla büyük sermaye çevreleri “bu başıboş gidişe dur denilmesi”nin, sendikaların disiplin altına alınmasının çağrılarını 1979 yılından itibaren açıkça yapmaya başlamışlardı.

Siyasi ortamın giderek bozulması, ekonomik krizin üstüne binmekte idi. Yıl sonuna doğru ara seçimlerdeki yenilgiyi bahane eden Ecevit istifa ederek hükümeti siyasi rakibi Demirel’’ devretmiş oldu. Demirel, yeni istikrar programı hazırlama görevini, başbakanlık müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal’a verdi. T. Özal, bu tarihten başlayarak 1980’li yıllar boyunca iktisat politikalarının belirlenmesinde baş rolü oynayarak kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.

1979 yılının son günlerinde Demirel’e sunduğu “hizmete özel2 bir raporda Özal “ 24 Ocak karaları” diye anılacak istikrar programının esaslarını ve gerekçelerini ortaya koymakta ve savunmakta idi. Bu raporun en ilginç savlarından biri, Türkiye’nin bu derece yüksek ücretlerle ihracat yapamayacağı; dolayısıyla ayakta duramayıp batacağı görüşü idi. T.Özal’ın bu teşhisi sermaye çevrelerinin talepleriyle tam bir uyum halindeydi.

Bu karalarla ilgili genel çerçeve içinde üç gözlem yapmak mümkündür; ilk olarak, 24 Ocak programında yer alan boyutlarıyla devalarasyon, KİT zamları ve fiyat denetimlerinin kaldırılması gibi öğelerinin , IMF’nin üç yıldır Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinden istediği nicel boyutları fazlasıyla aşmış olduğunu; yani “istenenden fazlasının verilmiş olduğu”nu saptayabiliyoruz.

İkinci olarak, bu kararlar sadece bir istikrar programı niteliği taşımamakta idi, uluslar arası sermayenin özellikle Dünya Bankası aracılığıyla “pazarladığı” ve içte ve dışta karşı piyasa serbestisi ile uluslar arası ve yerli sermayenin emeğe karşı güçlendirilmesi gibi iki stratejik hedef etrafında oluşan bir “yapısal uyum” perspektifi de taşımakta idi.

Üçüncü olarak; Demirel hükümeti bu programı, sermaye çevrelerinin istekleri doğrultusunda uygulayabilmenin ve geliştirilmenin araçlarından yoksundu. 12 Eylül 1980’de gerçekleşen rejim değişikliği, 24 Ocak programının önündeki bu önemli engeli kaldırdı. Korkut Özal’ı sadece fiilen değil, resmen de “ekonominin patronu” konumuna getiren 12 Eylül rejimi, sonraki üç buçuk yıl boyunca iktisat politikalarının “sermayenin bir karşı saldırısı” biçiminde gelişmesini, iç gücü piyasasını “asgari” bir denetim altında tutarak gerçekleştirdi. Bu bağlamda, 12 Eylül müdahalesinden hemen sonra kamuoyuna ilk kez hitap eden K. Evren’in konuşmasında “yüksek ücretler”den şikayet edilmesi ilginç ve öğreticidir.

24 Ocak programı, aşağı yukarı 1989 yılının sonuna kadar kesintisiz bir biçimde uygulanan ve zaman içinde yeni öğelerin eklenmesiyle zenginleşen bir bütünlük taşır. Bu model ne Türkiye, nede dünya bakımından orijinal bir önlemler paketi değildir. Bu kararlar, 1970’li yıllarda IMF’nin dış tıkanma koşulları altında bulunan pek çok azgelişmiş ülkeye empoze ettiği standart istikrar politikası paketi ile daha ziyade Dünya Bankası tarafından geliştirilen tipik bir yapısal uyum programının bütün özelliklerini içermektedir.

Özal ekonomisinin simgesi haline gelen uygulama, özellikle basında çok eleştirilen “Türk Parasını Koruma Kanunu”nun kaldırılması ve Türk Lirası’nın, hem yasal hem de ekonomik olarak, dünya borsalarında yabancı paralar karşısında oluşur fiyatlara göre serbestçe dövizle değiştirilebilir kılınmasıdır.

Kısaca “konvertibilite” denilen bu olay, Özal dönemindeki ekonomik yapı değişikliğinin yani “ithal ikamesine dayalı korumacı ekonomiden”, “dışı açık rekabetçi ekonomiye” geçişin temelidir.

Konvertibilete olayı, ülke ekonomisini düzenleme gücünü devlete veren, ülke parası değerinin saptanması yetkisini sınırlayarak, hükümetin manevra alanını daraltmıştır. /serbestleşme ile faiz oranı ve döviz kurunun ülkenin ekonomik değerlerinden yada büyüklüklerinden kopması, ekonomik politikalarının etkinlerini azaltmış ve ulusal ekonomide kararsızlığı artırmıştır.

Ayrıca faizlerin yükselmesinin ülkenin üretim olanakları üzerinde oldukça olumsuz etkileri vardır. Öncelikle yeni sabit sermaye yatırımlarından kaçınılması, yeni teknolojilerin izlenememesine yol açmıştır. Böylece uluslar arası rekabet gücünü artırılmasında yalnızca ucuz emek kullanarak üretim yapan sektörlere dayanılmaktadır. Bu dönemde dolar, TL’nin belirsizliği karşısında yaygın bir tasarruf aracı olmuştur.

Ağır sanayi ve temel mallara dönüt kamu yatırımlarını giderek tasfiyesi ve bazı KİT’lerin özelleştirilmesinin hedeflenmesi, ithal kotaların adım adım kaldırılmasıyla liberasyona yönelen bir ithalat rejimi; pahalı döviz, ihracatı bir ulusal öncelik haline getirilmesi; grev, toplu sözleşme ve sendikal faaliyetlerin yasaklandığı dört yıl boyunca ücretlerin zorunlu tahkim sistemiyle, daha sonra ise sınırlı bir yasal ve kurumsal çerçeve içinde saptanması benzer sınırlayıcı gelir politikalarının memur maaşları ve tarımda taban fiyatlar için uygulanması ve iç talebin daraltılması 24 Ocak kararları ile ekonomiye damgasını vuracak olan iktisat politikalarının temel unsurlarıdır.

Ne var ki 1986 yılından itibaren 1970’li yılları andıran bir parlamenter rejimin yeniden gündeme gelmesi ANAP iktidarını, iktisat politikalarını farklı bir raya oturtmaya ve bölüşüm sorunlarına karşı duyarlı olmaya zorlayacak 1986 ve 1987 yılları kamu yatırımları aracılığıyla iktisat politikasındaki öncelerin istikrardan büyümeye kaydırıldığı; tarımsal destekleme politikaları canlandırılarak ve belediye hizmetleri hızla genişletilerek önceki dönemlerden belli farklılık taşıyan yeni bir “popülist” yaklaşımın ANAP politikalarını damgasını vurma yıllarıdır. İzmir çıkarları doğrultusundaki bir ekonomik, kültürel, siyasal, tek tipleşmenin adı olduğunu iddia etmektedir. Küreselleşme, Mahfi Eğilmez’e göre kapitalizmin yetkinleşmiş biçimimin yani piyasa ekonomisinden serbest piyasa ekonomisine geçmiş halinin, bir dünya sistemi aşaması getirilmesi çabasıdır. Kapitalizmin küreselleşmesi ilerledikçe kapitalizmi bir ekonomik sistem olarak benimsemiş olan ülkeler üç kategoride yer almaya başlıyor. Bunlar: (1) yetkinleşmiş, yani piyasa ekonomisinden serbest piyasa ekonomisine geçmiş, kapitalizmi uygulayan ülkeler, (2) piyasa ekonomisi aşamasından serbest piyasa ekonomisi aşamasına geçmeye çalışan ülkeler, (3) henüz piyasa ekonomisi aşamasını bile tam oturtamayan ülkeler.

Kapitalizmi yetkinleştirmiş ülkeler, standartlaştırmaya çalıştıkları kurallara uymaları için henüz kapitalizmi yetkinleştirmemiş olan ülkelere baskı yapıyorlar. Yani ikinci ve üçüncü kategoride bulunan ülkeler bir yandan makro ekonomik istikrarı yerleştirmeyi uğraşırken bir yandan da serbest piyasa kurallarını yerleştirmeye zorlanıyorlar. Türkiye, IMF programı çerçevesinde bir yandan makro ekonomik istikrarı yerleştirmeye uğraşırken bir yandan da serbest piyasa kurallarını yaşama geçirmeye uğraşıyor. Bunun sonuncunda ilk karşılaştığı sorun büyümenin küçülmeye dönüşmesi. Oysa kapitalizmi yetkinleştirmiş olan ülkeler bugünkü konumlarına gelinceye kadar bugün standartlaştırmaya çalıştıkları kuralları değil, istisnaları uyguladılar.

Sezgin Kızılçelik ‘e göre; kökenleri daha önceki yüzyıllara dayansa da 19.yy’da batıda egemen olan sosyo-ekonomik-siyasal ve kültürel yapılanmanın adı kapitalizmdir. Kapitalizmin temel amacı ve mantığı sermayenin çoğaltılması ve yayılmasına dayalıdır. Bunun için üretenlerin emeklerinin tam karşılığının verilmemesi esastır. Yani kapital birikimin yada emeğin sömürülmesidir. Kapitalizmin esas aldığı sömürü ilişkileri, aynı zamanda ulus devletleri de yok eden ve onları sömürgeleştiren bir yapıya sahiptir. 19.yy’ın kapitalizmi, 20.yy’ın sonlarına doğru özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte sanki yeni bir şeymiş gibi insanlığın önüne sürüldü. Bu kez daha nazik ama hibrid bir kelime ile “küreselleşme”.

Ekonomik politika ne kadar değişmiş gözükürse gözüksün ve hatta ne kadar değişirse değişsin iki özellik hep sabit kalıyordu:

1-Dış borçlanma gereği ve hem bu gereği doğuran hemde bu gereğe bağlı olarak artan borç yükü.

2-Enflasyon ve enflasyon yoluyla kalkınmanın yada dönüşümünün bedelini sabit ve dar gelirli vatandaşa yüklenmesi.

C-GÜMRÜK BİRLİĞİNE GİRİŞ

Çiller, 1995 seçimleri öncesinde CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın da desteği ile Türkiye’yi Gümrük Birliğine soktu.

Gümrük Birliğine giriş Türkiye için tek taraflı bir teslim oluş ve karşılıklılık ilkesini zedeleyen bir biçimde gerçekleşti. Çünkü Türkiye ne ortaklığın karar organı olan Avrupa Birliğinin herhangi bir resmi organına oy hakkı olarak katılabiliyor, nede Gümrük Birliğine giren ülkelere yapılan yardımdan yararlanabiliyordu.

Birinci kısıtlama, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmamasından kaynaklanıyordu. Tüm öteki ülkeler AB üyesi olduklarından onlar için böyle bir durum söz konusu değildir. Hepsi Avrupa Birliğinin bir sonuncu olan Gümrük Birliğindeki uygulamaların saptanmasına tam yetki ile söz sahibiydi.

İkinci kısıtlama ise doğrudan doğruya Yunanistan’ın vetosu ile ortaya çıkmıştı. Tüm uluslar arası platformlarda Türkiye’yi engellemeyi, ulusal dış politikasının temeli yapmış olan Yunanistan bu konuda da yetkilerini ve gücünü sonuna kadar kullanarak Türkiye’yi milyonlarca dolar karşılığı olan destek yardımında yoksun bırakıyordu.

1990 değin Birleşmiş Milletler kalkınma ölçütü olarak adam başına düşen “ortalama gayri safi hasıla”yı kullanırken o yıl yeni ve karmaşık bir ölçüt ortaya atıldı: “insan gelişmesi endeksi” bunda adam başına düşen gelirden başka yaşam umudu, okur yazarlık, okullaşma süresi, temiz su kaynakları, çocuk ölümleri, tüketilen kalori miktarları, radyo sayısı gibi çeşitli ölçütler kullanılmalıdır. Özet olarak gelişme kavramına sağlık ve eğitim katılmış oluyor. İnsan gelişmesine göre dünya ülkelerini karşılaştıran 1994 dizisinde Türkiye 173 ülke içinde 68. Durumdaydı. Ülkemiz yüksek insan gelişmesi gurubuna (bu gurupta 53 ülke var)girememekte, orta guruba (65 ülke) girmektedir. Türkiye’nin özellikle ortalama okullaşma süresi bakımından hayli geri kaldığı anlaşılıyor. Yani yurdumuz uzun süredir maddi kalkınma modelini uygulayıp bütünsel kalkınma modelini ihmal etmesinin bedelini ödüyor.

Birde işin kültür yönü vardır. Ülkemizin gerilikten kurtulması için yalnızca eğitim-öğretim yetmez. Suat Sinanoğlu’nun da belirttiği gibi bir aydınlanma, bir hümanizm sürecide yaşanmalıdır. Bunu da sağlayacak olan kültürdür. Güneydoğu da yeniden yapılanmaya gidilmelidir. Bunun bir ayağı iyi bir yapılanmayla köy kentlerin kurulması olabilir. Güneydoğunun kalkınmasının anahtarı olarak görülüyor bu. Köykentlere insan yetiştirilesi gönüllü olmalıdır. İkincisi bütün ilçe merkezlerinde, gerekirse ilçedeki bütün çocukları alabilecek parasız liseler açılmalıdır.

İşsizliğin PKK için en uygun ortam olduğu ilkesinde hareketle bütün Türkiye’de işsizliği azaltacak akıllı bir devletçilik siyaseti güdülmelidir. Bir kez alt yapı yatırımları ve bu oranda özellikle demiryollarının çağdaşlaştırılması üzerinde durulmalıdır.

İkincisi, hükümetler KİT ( Kamu İktisadi Teşebbüs= Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, genel olarak kamu kaynaklarını kullanmak suretiyle ekonomik alanda faaliyet gösteren devlet kuruluşlarını ifade etmektedir)lere gölge etmemeli, onların verimli çalışmasına engel dolmamalı, bunu sağlayacak yapısal düzenlemeleri gidilmelidir. Üçüncüsü, devlet bilgisayar, elektronik gibi ileri teknoloji alanlarına gerekiyorsa ağır sanayiye yatırım yapılmalıdır.

1970’li yıllarda Türkiye’de TV. yayıldı. Yasalara göre devletin yani TRT’nin yayın tekeli vardı. Fakat 1980’li yılların ortalarından başlayarak yasadışı özel TV kanalları ortaya çıktı ve giderek çoğaldı. Hükümetler bu yasadışı duruma son vermiyorlardı. Zaten yasadışı olduğu için pek vergi vermeyen özel TV’lerin de işine geliyordu bu durum. Ve 1993’te Anayasa ve yasada yapılan değişiklikle özel TV ve radyolar “korsanlıktan” kurtuldu.

TV’nin evlere çağdaş yaşamın gürültülerini sokması tutucu ve dinci çevreleri çok tedirgin etti. Özel TV lerin daha çok seyirci elde etmek çabasıyla açık-saçıklığı, şiddeti göstermekten çekinmemesi, sansasyon peşinde koşması onları daha da rahatsız etti. Bununla birlikte özel TV lerin TRT’nin tersine “resmi” haberleri vermeyip ya da kısa verip asıl ilginç olayları göstermesi ve serbestçe yorumlamaya çalışması çok önemli ve değerli bir gelişmedir. En önemli siyasal ve toplumsal sorunların açık oturumlarda, carı yayınlarda serbestçe tartışılması için de aynı şey söylenebilir. Özel TV yayınlarının kusurları ne denli ağır olursa olsun bunların getirdiği az çok özgür tartışma ortamının toplumumuzun demokratik gelişmesini hızlandıracağı ortadadır.

Evlerimizde TV sayesinde dünyadan haberdar olmamız modernleşmenin sonucudur. Modernleşmeyle küreselleşmenin boyutları büyümüş küreselleşme ve yeni bireşimler ortaya çıkmıştır. Böylece

Türkiye’de gelecekte neler olacak?

Daha doğrusu bizi nasıl bir Türkiye bekliyor?

Ülkenin geleceğinde nasıl bireşimler beklenebilir?

Bu sorunların yanıtları, ülkemizi etkileyecek olan temel süreçlerin ve yönetime ağırlık koyacak olan belirleyici güçlerin saptanmasına bağlıdır.

Birinci süreç: Dış dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan küreselleşme.

İkinci süreç: Kaçak yapılaşma ile simgelenen ve tüm siyasal ahlakı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden ketleşmedir.

Üçüncü süreç: Hem Cumhuriyetin tarihinden gelen, hem de evrensel oluşumların desteklediği katılım ilkesinin yaygınlaşmasına ve etkileşmesine dayalı olan demokratikleşmedir.

21. yy’da Türkiye’yi yönlendirecek düzeye gelmiş olan belirleyici güçler de 3 merkezli görünmektedir.

Birinci güç: Dış dünyanın belirleyiciliği açısından tarihsel olarak da Türkiye’nin biçimlenmesinde önemli roller oynamış olan ve küreselleşme süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan ABD’dir.

İkinci güç: Kitle iletişim araçlarının mülkiyetine sahip olarak bu gücün doruğuna ulaşmış bulunan büyük sermayedir.

Üçüncü güç: Türkiye’nin çöken bir imparatorluktan çağdaş bir ulus-devlete geçişinde de tarihsel açıdan belirleyici rol oynamış olan PKK terörü ile “şeriat devleti tehdidi” karşısında yeniden ön plana çıkan iç politikadaki rolünün da etkisiyle, askeri bürokrasidir.

Küreselleşmenin 1. Niteliği siyasi ve askeri alanda ABD’nin egemenliği ve “dünya jandarmalığı” rolüne soyunmuş olmasıdır.

Küreselleşmenin 2. Niteliği ekonomik alanda uluslararası sermayenin egemenliği olarak ortaya çıkmıştır. Uluslar arası sermaye kendi mantığı içinde ülkelerin ve bölgelerin hem yatırım hem Tüketim kararlarını biçimlendirmekte, ayrıca çok hızlı bir hareketliliğe sahip olan büyük miktardaki sıcak para ile neredeyse günlük konjonktürü bile büyük ölçüde etkilemektedir.

Küreselleşmenin 3. Alanı kültüreldir. Fakat kültürel alandaki etkileri açısından küreselleşme iki farklı ve birbirine zıt nitelik taşır.

Küreselleşmenin kültürel alandaki Plk ektisi; tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü oluşturmaya yöneliktir. Tüm dünya artık din, dil, ırk, inanç ayrımı gözetmeksizin aynı marka pantolonları giymeye, aynı marka stop ayakkabıları kullanmaya, aynı tür köfte yemeye koşullandırılmaktadır.

Bu oluşumun hem uluslar arası sermayenin büyük gücü hem kitle iletişim araçlarının karşı konulmaz etkinliği vardır. Böylece bu etki tüm dünyayı aynı yaşam biçimini paylaşan, aynı beklentilere sahip olan ve aynı tüketim kalıpları sergileyen tek bir Pazar haline getirmeye yöneliktir.

Küreselleşmenin kültürel alandaki 2. Etkisi=farklı kimlik savlarını ve oluşumlarını sonuna kadar destekleyerek, mikromilliyetçilik akımlarını güçlendirmesidir. Küçülen dünyamızda her değişik grubun dil, din, ırk, ulus, mezhep, aşiret, bölge ve benzeri eksenlerdeki geleneksel ayrımlara ek olarak, her türlü inancı kabul görmekte ve bu “farklı kimlikler” bir anlamda korunarak gelişmektedir.

Güzel sanatlar ve edebiyat alanlarındaki sanatsal ve kültürel etkinliklerin temel niteliklerinden de kaynaklanan bu ikili etki, küreselleşmenin siyasal ve ekonomik çerçevesinde olanaklı olduğu ölçüde ABD’nin ve uluslar arası sermayenin denetiminde tutulmaya çalışılmaktadır.

Küreselleşme ile ilgili yargılarıma son verirken şunu belirtmek istiyorum; küreselleşme süreci sadece Türkiye’ye yönelik ya da yalnızca Türkiye’ye özgü bir süreç değildir. Evrenseldir. Türkiye’yi bütün dünyayla birlikte etkileyecektir.

Bu konuda uygulanacak en akıllıcı strateji ülkemizi “çevre” konumundan “merkez” konumuna yükseltecek olan politikaların uygulanmasına hız vermek olacaktır.

21. yy’da Türkiye’yi etkileyecek 2. Süreç kentleşmedir. Türkiye’de “gecekondulaşma” adıyla anılan kentleşme süreci, Cumhuriyetin kurduğu ulus-devletin en önemli özelliklerinden biri olan “hukuk devleti” ilkesi ortadan kaldırılmıştır.

Gecekondu alanlarında hukuka karşı kaba kuvvetin başarısı ve egemenliği yeni bir kültür oluşturmuştur. Geleneksel feodal kültürden kopmuş ama kentsel sanayi kültürü de benimsememiş, bu nedenle de yozlaşmaya açık olan gruplar arasında yepyeni bir kültürün “yağma kültürünün” oluşmasına yol açmıştır.

Böylece 21.yy en önemli toplumsal ve kültürel belirleyicilerinden birinin “yükselen beklentiler devrimi” olduğu kabul edilir.

Küreselleşme olayının gerek ekonomik gerekse kültürel ayağı, hem “yükselen beklentileri” hem de “tüketim toplumu normlarını” 21.yy için Türkiye’nin de temel belirleyicilerinden biri yapıyor.

21.yy da ekonomimizin sorunlarını esas mesleği ve yaklaşımı iktisatçı olan bir yazar Öztin Akgüç, toplumsal yapı ile ilişkili olarak şöyle özetliyor:

“Gösterişe, makyaja, şekle, olduğumuzdan farklı görünmeye düşkünlüğümüz her alanda, her davranışımızda kendini gösteriyor. Özle uğraşmayıp makyaja, gösterişe yönelik tutumumuz, hemen her alanda gereken ölçüde başarıya ulaşmamızı engelliyor. Ekonomik ak yapıya, kentlerin alt yapısına gereken özeni göstermiyoruz. Bu nedenle ulaşım, iletişim olanaklarımız yetersiz. Eğitim ve sağlık tesislerimiz yetersiz. Kanalizasyon, su dağıtımı ağı gibi kentsel alt yapımız yeterlilik bir yana sağlığa dahi zararlı. HABİTAT zoruyla İstanbul’un bazı yerleşim yörelerinde yapılan kaldırım makyajı dışında yayaların kullanabileceği kaldırımımız bile yok. Aşırı ilgi gösterdiğimiz spor alanlarında ise tesis yoksuluyuz.

Tüm bu eksiklerimize, yetersizliklerimize hatta yoksulluğumuza karşın, lüks villalarımız, biş yıldızlı otellerimiz, gökdelenlerimiz var. Standartlara uygun tek bir yolumuz yok ama pahalı arabalarımız var. İletişim yatırımlarımız sınırlı, buna karşın cep telefonlarımız, belki gereğinden fazla TV kanallarımız var.

Bilgi, görgü. Eğitim altyapısı olmayan kişilerde makyaj, gösteriş düşkünlüğü daha fazla. Bunu politikacılarımızda, iş adamlarımızda hatta sporcularımızda, spor kulübü başkanlarımızda görüyoruz. Türkiye’de bazı politikacılarımız, bakanlarımız göstermelik bazı belge ve dosyalarla TV kanallarında görünüp, Türkiye’de bazı dengelerin korunduğunu, alınan tüm önlemlerin makrodengeler üstündeki etkilerinin hesaplandığını, bu hesapları yapan bir uzman ordusunun bulunduğunu ciddi bir şekilde söyleyebiliyor.

“Dindarlığımız bile gösteriş… Garip giysilerle bürünerek, sakal bırakarak kendimizi dindar diye tanıtıyoruz. İşin özünde değil görüntüsünde, makyajındayız.

Harcamalarımızın bile büyük bir bölümü gösterişe yönelik ya da törensel; harcamalarımızda bile akılcı, ihtiyaca uygun davranmıyoruz. Bu tür davranışlar aşırı gösteriş, aşırı makyaj, aşırı yüksekten atma, bir doyumsuzluğun, başarısızlık duygusunun dışa vurumu.

Gerçekten başarılı olan bir kişi ne reklam, ne bilanço makyajlar, ne de böyle bir görüntü vermeye çaba harcar.

Bazı doyumsuzluklarımızı, komplekslerimizi yenebilirsek, gösteriş ile başarının farklı, hatta zıt şeyler olduğunu kavrayabilirsek, işin makyajına değil, özüne inebilirsek, kişisel, toplumsal alt yapımızı tanımlayabilir, başarıya ulaşabiliriz. Gösteriş ile makyajla kendimizi, çevremizi aldatmaya çalışıyoruz.

Eğitim reformu ile davranışlarımızı değiştirebilirsek, gösterişten, makyaj tutkusundan kurtulabilirsek, başarıya doğru altyapımızı tamamlamaya doğru sağlıklı bir adım atmış olabiliriz.

Gelişmekte olan ülkelerin baş belası olan “gösterişçi tüketim”gibi “rüşvet” ve “komisyon” gibi insan tabiatından kaynaklanan ama ekonominin toplumsal verimliliğini ve akılcılığını bozan benzeri tutum ve davranışlar, Türkiye’de ekonomi yönetimini son derece zorlaştırmaktadır.

Türkiye 21.yy’a çağdaş, üreten, gelirini adaletle paylaşan, insan haklarını ve demokratik özgürlüklerini tam olarak kullanan, barış içinde bir ülke olarak girmelidir.

Türkiye’yi 21.yy’a taşıyacak 7. Kalkınma Plan, küreselleşmenin avantajlarından en üst düzeyde yararlanarak çağı yakalamayı ve ülkemizin gelişmiş dünya ülkeleri arasında seçkin yerini alması hedeflemektedir. Bu amaçla özgür ve demokratik bir ortamın sağlanmasına, bireyin ön plana çıkarılmasına, sürdürülebilir hızlı bir büyümenin gerçekleştirilmesine, toplumun yaşam seviyesinin yükseltilmesi ve gelir dağılımınan iyileştirilmesine, üretken istihdamın arttırılmasına, sanayileşmenin hızlandırılmasına, teknolojide atılım yapılmasına, dünya refahından daha yüksek pay alabilmek için eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve toplumun tüm bireylerine, yeteneklerine uygun eğitimin verilmesine, kültürel gelişimin sağlanmasına, toplum tümünün sosyal güvenlik ve temel sağlık hizmetlerine kavuşturulmasına ve sağlık hizmetlerinin kalitesinin arttırılmasına, çevrenin korunmasına ve geliştirilmesine çalışılacaktır.

Türkiye’nin AB ülkeleri ile olan gelir ve verimlilik farklarını süratle kapatması için, yerli ve yabancı yatırımların hızla arttırılması gerekmektedir. Bu amaçla yaratılacak uygun ekonomik ve sosyal ortam için, insan gücünün niteliği yükseltilecektir.

İyi eğitilmiş genç nüfus 2000’li yıllarda Türkiye’nin en büyük avantajı olacaktır. Bu nedenle milli değerleri özümseyebilen ve evrensel değerlere açık, bilgi üretimine katkıda bulunabilen ve bilgiyi yaratıcı biçimde kullanabilen insan gücünün yetiştirilmesi gerekmektedir. Böylece verimliliği ve refahı arttırmak mümkündür.

Devletin asli görevini tam olarak yapabilmesi için özelleştirme yoluyla üretim alanından çekilmesi hızlandırılarak küçülmesi sağlanırken, rekabetçi piyasa koşullarının hakim olmasını sağlamak üzere devletin kural ve konulan kurallara uyulmasını sağlama işlevleri ağırlık kazanacaktır.

Devletin fiyatı piyasada oluşan mal ve hizmetlerle ilgili faaliyetleri düzenleyici müdahalesi sınırlı tutulacak, sistemin rekabet kuralları içinde etkin bir biçimle işlemesi sağlanacaktır.

Türkiye’yi 21.yy’a eriştirme savını taşıyan bu plan “Temel Yapısal Değişim Projeleri” başlığı altında, bir takım reform projelerinin açılımlarını devletin emredici dokümanı olarak belirlenmiştir.

Kategori: Genel kültür


Rasgele...