Türkiye İle Yunanistan 1920den Beri Savaşmamış, 1952den Beri De Aynı İtti
12 Temmuz 2007
Türkiye ile Yunanistan 1920den beri savaşmamış, 1952den beri de aynı ittifakta yer almasına rağmen uyum içinde komşuluğa sahip olmayan iki devlettir.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözülmesi hatta bu sorunların görüşmeler yoluyla dahi ele alınmasını engelleyen en önemli etken yaşayan bir tarihin yaptığı güvensizliktir. Türkiye ve Yunanistan ulusal devlet kimliklerini birbirlerine karşı verdikleri mücadele ve birbirleri ile etkileşim süreci sonunda oluşturmuşlardır. Bu günkü Yunanistan’ın hemen her köşesi en az dört yüz yıl Türk yönetimi altında kalmış, modern Yunanistan, Osmanlı Devletine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sonucunda doğmuştur. Diğer taraftan Türkiyede işgalci Yunanistan kuvvetlerini yenilgiye uğrattıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı ertesi, uluslar arası ilişkiler sistemi içinde ulus devlet kimliğini kazanmıştır. İki ulusun ulus-devlet kimliklerini birbirlerine karşı verdikleri mücadeleler sonunda kazanmaları Türk Yunanistan ilişkilerinin biçimlenmesinde önemli bir rol oynarken bu etken Türk Yunan insanının karmaşık kimlik sorunlarına da katkıda bulunmuştur. İki halk kimliklerinin en iyi tanımlanmış bölümüne, uluslarına sıkıca sarılabilmek için ulusal kurtuluş mücadelelerini sürekli hatırlatmak zorundadırlar.
Her şeyden önce iki ulus arasındaki etkileşim ve mücadele insancıl sorunlar yapmıştır. 1830dan 1922ye kadar Yunanistan, Osmanlı Devletine karşı yayılmacı bir politika izlemiştir. Bu dönem içinde Teselya, Makedonya, Güney Epir, bazı Ege Adaları ve Girit Osmanlı Devletinden koparılarak Yunanistana bağlanmıştır. Bu durum, yalnızca toprak transferi yapmakla kalmamış yitirilen topraklardan Türk gücünün de başlaması ile sonuçlanmıştır. 1923de imzalanan Lozan anlaşması iki devlet arasındaki kesin sınırları saptamış, belirlenen bu sınırlarda 1947 Paris Anlaşması ile On İki Adanın, Yunanistan egemenliğine geçmesi dışında bir değişiklik olmamıştır. Lozan Barış Anlaşmasından önce 1923 Ocağında bir de Nüfus Mübadelesi sözleşmesi imzalanmış bu sözleşme gereğince Rum Ortadoks dininden olan Türkiyedeki Türk yurttaşları ile Yunanistandaki Müslüman Yunan yurttaşları zorunlu bir göçe tabii olmuştur. Sözleşmenin yürürlüğe sokulmasıyla da birlikte Ege’nin iki yanından milyonlarca insan evlerini bırakıp öteki tarafa göç etmek zorunda kalmıştır.
Daha sonra 1955den 1974e Kıbrıs sorunu, yalnız 1963 ve 1974de yeni göçler meydana getirmekle kalmamış aynı zamanda iki ülke de kalan azınlıklara karşı olumsuz resmi politikaları da kışkırtmıştır.
Türk Yunan ilişkilerini incelerken yaşayan bir tarihin yaptığı güvensizlik ve Ege’nin iki yakasında paylaşılan ve sürekli beslenen bu duyguyu hesaba katmamız gerekir. Bu olumsuz psikolojik etkenin üstesinden gelebilmek için iki tarafın da uzun dönemli bir çaba göstermesi gerekmektedir.
Yeri, Sınırları ve Özellikleri
Ege Denizinin batı yakasından komşumuz olan Yunanistan, Balkan Yarımadasının güneyinde yer alır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Yunanistann kuzeyinde ; Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, kuzey doğusunda; Türkiye yer alır. Ülkenin güney ve doğusunda Akdeniz bulunmaktadır.
Genel olarak dağlık bir coğrafyaya sahip olan Yunanistan’ın yüzölçümü 131.944 km² dir. Kara sularının yüzölçümü ise 23.096 km² olup içinde irili ufaklı 166 ada bulunmaktadır. Bu adaların bazıları Türkiyeden çıplak gözle bile görülebilir. İçlerinde en büyük olanı Girit adasıdır. Girit adasının yüzölçümü 8.331 km² olup, yaklaşık 500 bin kişilik nüfusa sahiptir. Yunanistan’ın başkenti Atinadır ve Atina nüfusun en fazla olduğu kenttir.
Geçmişten günümüze Yunanistan ulusunun büyümesini inceleyecek olursak:
Yıl
Nüfus
Km²
Nedeni
1821
150.000
Mora ayaklanmasının başlaması
1830
750.000
Bağımsız Yunan devletinin kuruluşu
1840
850.244
1869
1.450.000
50.211
İngiltere 7 adayı hediye etti.
1890
2.187.000
63.606
II. Abdülhamit Tesalya ovasını (13.000 km²) ve Nordayı 1881de verdi.
1907
2.631.952
63.221
1897 Türk-Yunan savaşında sınır düzeltmesi
1913
4.699.000
120.063
Balkan savaşı sonunda Makedonya, Epir, Trakya, Ege adalarını aldı.
1920
5.016.889
150.883
Sevres Antlaşmasına göre Trakya ve İzmir ilhak edildi.
1923
5.017.000
129.880
Anadolu yenilgisinden sonra Doğu Trakya ve Ege toprakları istatistiklerden çıktı.
1928
6.204.684
130.000
1.221.000 Rum Yunanistana, 500.000 Türk Anadoluya göç ettirildi.
1951
7.632.801
131.944
On İki Adayı ilhak etti.
1961
8.357.526
——
18 Mart 1961 Nüfus sayımı
1971
8.968.000
——
1981
9.706.000
5 Nisan 1981 Nüfus sayımı
1951-1961 arasında Yunanistanda %9 artış olmuştur. Sınır bölgelerinde artış adalarda ise hafif bir azalma görülür. 1970 yılına gelindiğinde yıllık doğum artış oranı 0,7 km² ye düşen insan sayısı da 67dir. Nisan 1981 genel nüfus sayımı ayrıntılarına baktığımızda:
Bölge
Nüfus (000)
1971-1981 artışı (%)
Yunanistan genel
9.706
10.7
Atina-Pire
3.016
18.8
Orta Yunanistan
1.097
10.6
Peloponez
1.005
1.9
İyon Adaları
181
1.8
Epir
323
4.2
Teselya
695
5.3
Makedonya
2.106
11.4
Trakya
46
4.9
Ege adaları
436
4.3
Girit
501
9.7
Bu tablodan Yunanistan nüfusunun üçte birinin Atina-Pire kent bölgesinde toplandığını görüyoruz. Yani Yunanistan, İsadan önceki tarihlerde olduğu gibi yine Kent-Devlet görünümüne sahiptir. Makedonya ve Giritte ise bir türlü nüfus artmamaktadır. 1912 Balkan savaşından önce Selanik, Manastır, Kosova Türk vilayetlerinde 450.000i Türk 2.800.000 insan yaşıyordu. Yunanistan zorla işgal ettiği Makedonyayı halkına vatan olarak kabul ettiremediği için bölgenin nüfusunu Balkan savaşları dönemindeki sayısına dahi çıkartmamıştır. Batı Trakyanın nüfusu da tabloda 46.000 olarak gösterilmiştir. Söz konusu bölgede 125.000 Türk yaşadığı bilindiğine göre tablodaki 46.000 sayısı yanlış ya da Türkler dahil edilmemiştir.
Yunanistanın nüfusu 1928-1988 tarihleri arasındaki 60 yıllık sürede ancak 3 milyon artabilmiştir. Yıllık doğum oranının %0,9 olması önde gelen Yunanlıları büyük bir endişeye sürüklemekte bu nedenle de ülkede doğumu teşvik eden tedbirler alınmaktadır.
Yunanistan, kendi ırkını göçler, yer değiştirmeler ve diğer teşvik yöntemleriyle artırmaya çalışırken, Osmanlılar ve daha sonra gelen Türk hükümetleri stratejik bir hata yapıp Balkanlar ve adalardaki Türkleri, nüfusu gittikçe çoğalan Anadoluya çekmekte mahsur görmemişlerdir. Bu durum günümüzde bile devam etmektedir. 1947de Yunanlılar, İtalyanlardan On İki adayı ele geçirdiğinde Rodos Adasında 10.000, İstanköyde 5.000 Türk yaşıyordu. 1961de Rodos Adasında 3.000 yakın Türk, İstanköyde ise 1.500 Türk kalmıştır. Şimdi ise bu adalarda sadece birkaç yüz Türk bulunmakta, diğer adalarda ise Türk bulunmamaktadır. Yunanistanda Türk nüfusunun azalmasının başlıca nedeni Yunanlıların bin bir baskı ve ekonomik yok etme yöntemleriyle soydaşlarımızı kaçırması yanında Türk hükümetlerinin soydaşlarımızı Yunanistanda koruyamayıp Anadoluya göçlerine yardım etmesi gerekçe gösterilebilir. 1960ta Batı Trakyada 105.000 olan Türk azınlık aradan 18 yıl geçtiği halde sadece 125.000e ulaşmıştır. Bu oran oldukça azdır.
Yunan Irkı:
Değil bugünkü Yunanlıların, eski Yunanlıların bile saf bir ırktan geldiğini söylemek mümkün değildir.
Yunanistanın ilk halkı Anadoludan gelerek Yunan Yarımadasına yerleşen Pelasglar, Lelekler, Karlardır. M.Ö. 4.000 yıllarından itibaren Giritte gelişen uygarlığın sahipleri ise Ari Kafkaslılar, Sami Mezopotamyalıları ve Mısırlı Koptlardır. M.Ö. 3.000-2.000 yılları arasında Yunanistan, kavimler göçüyle sarsıldı. Akalar (Endocermen-Anadoluların karışımı) Yunanistana geldi. M.Ö. 12.yy başlarında ise kuzeyden gelen kavimler İlliryalıları ve Epeirosları güneye doğru sürdüler. Bunlar da Balkanlarda yaşamakta olan Trakları, onlar da Ukrayna ve Baltık kıyılarından gelmiş olan Dorları daha güneye kovaladılar. Bu karmaşık halktan eski Yunan uygarlığı doğdu.
Yunanistanın ilk halklarında olan Pelasgların Arnavutça ile aynı yapıya sahip olan dilinde Grika kelimesi Boğaz, Gedik olarak kullanılıyordu. Yunanistanın engebeli toprak yapısını anlatan bu kelime Latincede Graecia şeklini aldı. Zamanlarda Grece şekline dönüştü. Grece kelimesi Yunanistanın Fransızcadır. Yine Pelasgların dilinde Pelasg (eski, yaşlı), İoinen (yeni, genç) anlamına gelir. Önasyaya yerleşmiş olan İonienlere Türklar, Yunan adını vermişler ve Greklerle hiçbir ilgisi olmadığı halde İonienleri Yunan saymışlardır. Oysa Grekler, kendilerine Hellen yaşadıkları bölggeye de Hellas diyorlardı. Yunan ulusu için Yunantabirini sadece biz Türkler kullanırız, bizim dışımızdaki toplumlar ise Grek kelimesini kullanırlar. Yunan kelimesi, Selçukluların İon kelimesini Yunan tarzında telaffuz etmesinden kaynaklanır. Grek kelimesi Latincede hilekar, dolandırıcı mecazi anlamlarına gelir. Bu nedenle Grekler, Grek sözünü sevmemekte ve krallarına Hellenlerin Kralıdemişlerdir.
M.Ö. 3000 yılından Yunanlıların bağımsızlıklarını aldıkları 1830 yılına kadar Yunan yarımadasından o kadar çok kabile, ordu, ulus, devlet geçmiştir ki bugün Elen ya da Grek adıyla bir ırkın kalmayacağı ortadadır. Bugün Yunanlılar için Bulgarlar, Hunlar,Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Hazar Türkleri, Slav, Sırp, Arnavut ve Osmanlıların Anadoludan Rumeliye göç ettirdikleri Türkmen- Tatar kümelerinin karışımı olan Melez bir Makedonya Irkı diyebiliriz.
Yunan Uygarlığı:
Sık sık duyduğumuz, hatta belleğimize dahi kazınan Yunan Uygarlığı tabiri aslında batılılar tarafından uydurulmuş abartılı bir yalandan başka bir şey değildir.
Batılılarda Rönesans akımı ve din savaşlarının ardından bir kaynağa, geçmişe sarılma ihtiyacı doğdu. Tarih bilgisinin, arkeoloji ve antropolojinin henüz gelişmeye yeni yeni başladığı 17.yy sonlarına doğru Avrupada birden bire türeyen bilim adamları, düşünürler, sanatkarlar…vb. gibi kişiler bir geçmiş aradılar. Aradıkları geçmişi de Eski Yunanistanda buldular. Avrupalılar Grekçeyi okullarına hemen yabancı dil olarak aldılar; çünkü Grekçe onlara siyasi, ekonomik ve kültürel hedefler veriyordu. Bu yolla doğuyu keşfedip, sömürge haline getirebilecekler ve doğunun tarihsel zenginliğini çalabileceklerdi. Fakat bir engel vardı, o da Osmanlı Devletiydi. Osmanlı engelini aşmanın yolu Balkanları ve özellikle de Yunanistanı Osmanlıdan ayırmaktı. Bu amaçla Avrupa kendi kamuoyunu Yunan Uygarlığı yalanı ile ayaklandırmayı başardı.
Yunan Uygarlığı hikayesi ile Avrupada sanatta, yazında, tarihte ve bilimde bir eskiye dönüş modası başladı. Bir yandan Avrupa’yı Yunan sanat ve felsefesi sararken bir yandan da asıl hedef olan küçük Yunan ulusuna bağımsızlık kazandırma yoluyla İngiltere, Fransa ve Rusya, Akdenizdeki çıkarlarını, Hindistan yolunu ve Orta Doğu’yu ele geçirme hedeflerini gerçekleştiriyorlardı.
Batılılar, Küçük Yunanistanı kurarak Doğuya, Doğu Akdenize adım atabildiler. 20.yy bilim adamları Eski Yunun Uygarlığının bir abartmadan ibaret olduğunu anlamışlardır. Sümer, Akat, Babil, Asur, Hitit, Mısır gibi uygarlıklar üzerinde yapılan arkeolojik bulgular Yunan uygarlığının bir efsaneden ibaret olduğunu Sümer uygarlığının eski Yunan uygarlığından çok daha ileri seviyede olduğunu kanıtlamıştır. Bu bulgulara rağmen Yunanlılar, kendilerine Yunan Uygarlığı’nın çocukları demekten sakınmazlar.
Türkler Hakimiyeti Altında Yunanlılar
Romalı I. Konstantin tarafından M.S. 330 yılında Bizans adıyla kurulan Doğu Roma İmparatorluğu, Fatihin 1453′te İstanbul’u fethetmesine kadar Anadolu için savaşmıştır. Bununla birlikte İmparator Romen Diojen’in, 1071 Malazgirt Savaşıyla, Selçuklu hükümdarı Alp Aslana yenilmesi Bizans’ın Anadoluda ki egemenliğini oldukça azaltmıştı.
Türklerden önce Anadoluya gelen Araplar bölgeyi yağmalamaktan ileri gidemediler. 1071 Malazgirt Savaşıyla Anadolu’nun kapısı Türklere ardına kadar açılırken 17 Eylül 1176da Myrickefalon (Düzbel)’da Selçuklu sultanı II. Kılıç Aslan ve Bizans İmparatoru Manuel arasında yapılan savaş sonucu Türklerin Anadoluda yerleşmesi kesinleşti. Bu savaştan sonra Bizans’ın Anadoluda ki toprakları Konstantinapolis, Kocaeli Yarımadası, Marmara ve Ege kıyılarına kadar daralmıştı. Aslında bu tarihlerde Bizans’ın Avrupa’daki toprakları da elden çıkmıştı. Daha Bizans 1090′larda Balkanlardan gelen Peçenek Türkleri’nin elinden zor kurtulmuş, 1185de Normand’lar Selanik’i ele geçirmişti. 1187de II. Bulgar İmparatorluğu tanındı ve Dalmaçya, Sırbistan ile Hırvatistan kaybedildi. 1204de IV. Haçlı seferiyle Avrupalılar, Bizansa saldırıp şehri yağma ettiler ve 1261e kadar süren Latin İmparatorluğunu kurdular. İznike sığınan Bizans İmparatoru Mişel Paleolog, 1261″e Latin İmparatorluğuna son verdi. bu sayede Konstantinopolis, 200 yıla yakın bir süre daha yaşamayı sürdürdü.
Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453′de Konstantinapolis’i zaptetmesiyle Bizans İmparatorluğu son bulmuş oluyordu. Fatih’in Konstantinopolis’i feth etmesinden önce selefleri Balkanlar’ı fethetmişti (1389 I. Kosova, 1395 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 II. Kosova)
Fatih, 1446 yılında II. Murat tarafından fethedilen Mora’da daha önce de olduğu gibi Bizans prenslerinin egemenlik sürmesine izin verdi. Fakat Morada karışıklıklar baş gösterince Mora’yı 3′e bölüp (Patros, Karent, Kuzey Mora) Kuzey Mora’yı doğrudan Osmanlı’ya diğer bölgeleri de iki Bizanslı kardeşin idaresine bıraktı. Fatih’in uyguladığı bu çözüm yolu istenilen sonucu vermeyip Mora’da ayaklanmalar başlayınca, 1460 yazında Fatih bütün Mora’yı istila edip despotlukları kaldırdı. 1461de de Trabzon Grek devleti yıkıldı. Böylece Fatih, Yunanistanı kesin olarak işgal ediyordu.
Fatih, Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdığında bugünkü Yunanistan’da çoğu kölelikle geçinen 60 bin Grek vardı. Yunan ulusu bağımsızlığını kazandığı 1830 yılına kadar 433 yıl Osmanlı devleti egemenliğinde kalmış, bu süre zarfında nüfusu ve ekonomisini geliştirme fırsatını bulmuştur.
Yunan Bağımsızlığı ve Yayılması
İlk müstakil Balkan devleti Yunanistandır. İki safhalı olan Yunan ihtilalinin ilk safhası 12.02.1821′de Mora’da (Patros’ta) başladı. Mora’yı ele geçiren ihtilalciler Mora, Ağrıboz, Attika ve Kiklad’ı içine alan bir Yunanistan kurulduğunu ilan ettiler. Mavrakordato, ihtilal devletinin başkanlığına seçildi. Mora’daki isyanı bastırmakta yetersiz kalan Osmanlı Devleti, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Paşa’dan yardım isteyince 24.02.1825de Kavalalı Mehmet Paşa, Moranın güneybatısındaki Moden Limanına çıktı. Kuzeyden Mehmet Reşit Paşada Attikaya girdi. 23.04.1826da Mora tamamen geri alındı. Bu gelişme Avrupa devletlerinin hoşuna gitmemişti. İngiltere, Fransa ve Rusya donanmaları birleşip Navarinde Osmanlı donanmasını yaktılar (20.10.1827). Ardından Rusya, Osmanlı Devletine harp ilan etti ve Prut Nehrini geçip Osmanlı topraklarına girdi. Aynı zamanlarda Fransa da Moraya bir kolordu çıkardı. Bu gelişmeler üzerine Bab-ı Ali, Morayı boşaltmaya başladı. 15.08.1829 Londra Anlaşması ile Osmanlı Devleti, yılda 375.000 altın vergi veren otonom bir Yunan prensliğinin kurulmasını kabul etmek zorunda kalıyordu. Bu prenslik, Mora ve Kiklad adalarından oluşuyordu. İngiltere ve Fransanın da kabul ettiği Yunan prensliğinin sınırlarını Ruslar yeterli bulmadılar, Osmanlı Devletinden Yunanlılara yeni topraklar ve haklar verilmesini istediler. Yeni bir Osmanlı-Rus savaşı kaçınılmazdı. Osmanlının yenildiği savaş 15.09.1829 Edirne Muahedesi ile sona erdirildi. İngiltere, Fransa ve Rusyanın baskılarına artık dayanamayan Bab-ı Ali, 24.0.01830da tamamen müstakil bir Yunan krallığının kurulmasını kabul ediyordu. Üstelik Mora ve Kikladlar dışında Egenin en büyük adası olan Ağrıbozla üzerinde Atinanın bulunduğu Attika adası da bu ilk Balkan devletine verildi. 49.424 km² ve 1.100.000 nüfuslu yoksul krallığın başına da bir Bavyera prensi kral olarak seçildi.
Yunanistan, bağımsızlığını kazandığı 1830 yılından 1922ye kadar Osmanlı Devletine karşı yayılmacı bir politika izledi. Küçük bir devlet olması ve askeri açıdan yetersizliği sınırlarını genişletmek için savaşmaktan çok batılı devletlerin desteği ile Osmanlıdan toprak koparma yolunu seçmiştir. 1865de İngiltere İyonya (Yunan) Adalarını, Yunan krallığına bağışladı. 1881de Türkiyenin Rusyaya yenilmesi ve batı devletlerinin baskısı üzerine Teselya, savaşsız olarak Yunanistana verildi. 1913 Balkan harbi neticesinde Asya adalarını, Epir, Girit ve Güney Makedonyayı aldı. 1920deki İkinci Balkan harbi sonucunda da Türkiyeden Bulgaristana geçen Batı Trakyayı Bulgaristandan almayı başardı. 1945e gelindiğinde ise Rodos ve On İki Ada, İtalyadan Yunanistana geçti. Yunanistan, İngiltere Kıbrıstan çekildikten sonra da hukuken değil ama fiilen Kıbrısa hakim oldu. Ancak adanın stratejik önemi ve buradaki Türklere büyük zulümler yapılması Türkiyenin çıkartma yapmasına neden oldu. Adanın Türk kısmı da fiilen Türkiyeye bağlandı.
Bağımsızlık Sonrası Yunanistanın Siyasi Yapısı
Büyük devletlerin 3 Şubat 1830da giili olarak, 7 Mayıs 1832de hukuki olarak bağımsızlığını onayladıkları Yunanistan, bir krallığı dönüştü. Tahta ilk olarak Bavyera Prensi Otta (Otta I) çıkarıldı; ancak kralın bütün önemli işlerin başına Almanları getirmesi, Kallerghis yönetiminde bir darbeye yol açmış bunun üzerine Kral Otta I, liberal bir anayasa hazırlatmak zorunda kalmıştır(1844). Bu anayasaya rağmen Otta Iin parlamenter rejimin yerleşmesini engellemeye çalışması 1862de orduda bir ayaklanmanın çıkmasına ğeden oldu. Kral Otto I devrildi. Onun yerine Danimarka Prensi ve Wales Prensinin kayınbiraderi Georgios I. Kral olarak başa getirildi. Yunanistanda krallık rejiminin sonunu hazırlayan olay I. Dünya Savaşı ardından Anadoluya saldıran Yunan ordularının çok ağır bir bozguna uğratılması üzerine 1923 de Lozan Antlaşmasının yapılmasıdır. Bu antlaşma ile Türkiyenin zaferi onaylanıyordu. Antlaşmanın ardından seçimler yapılmış Venizelosun büyük bir zafer kazanması ve Georgios II.nin tahttan çekilmesiyle (18 Aralık 1923) Yunanistanda Cumhuriyet ilan edildi(25 Mart 1924).
Amiral Paulos Kunduriotisin Cumhurbaşkanlığına seçildiği ülkede 1925te General Theodhoros Pangalosun, 1926da General Gheorghios Kondhylisin darbeleriyle diktatörlükler kuruldu. 1928de yeniden iktidara gelen Venizelos, demokratik bir rejimin oluşması için çaba gösterdi. Fakat ekonomik durumun giderek kötüye gitmesi onun istifasına neden oldu. Bu gelişmenin ardından yeni darbe girişimleri oldu. 1936 yılında yapılan halk oylamasında ise krallığın yeniden kurulması ve Georgios II.nin ülkeye gelerek yeniden tahta çıkarılması kararına varıldı. Georgios II., tahta çıktığında iş başına General Metaksası getirdi ki Metaksas, parlementoyu dağıtıp gerçek bir diktatörlük rejimi kurdu.
1940lı yıllar Yunanistan için oldukça zor yıllardır. 1939 sonlarında II. Dünya Savaşı başladığında Yunanistan, halkın genel eğilimi doğrultusunda müttefikler yanında yer almayı tercih etti. Ülke 1941 başlarından sonra üçlü işgal altında bulunuyordu. Bunlar Almanlar, İtalyanlar ve kendileriyle daha sonra ittifak kuran Bulgarlardı. Alman faşizmi altında ezilen halk bilinçsiz tepki gösterilerine başladı. Bu hareket solun örgütlenmesiyle silahlı direnişe dönüştü ve Eylül 1941de EAM ( Ulusal Kurtuluş Cephesi) kuruldu. II. Dünya Savaşı sona erince büyük bölümü sol eğilimli ya da kominist olan dinenmecilerin, Müttefiklerin oluşturdukları rejimi tanımamaları, aşırı sağın beyaz terörütarafından desteklenen büyük bir anarşi döneminin başlamasına , 1946da Kral Georgios IInin ülkeye dönmesine ve uzun, kanlı bir iç savaşa yol açtı(1946-1950).
General Papaghos komutasındaki hükümet ordusunun iç savaşı kazanmasından (1949) sonra batı yanlısı özellikle ABD yanlısı bir siyaset izlendi. 1963te başbakanlığa getirilen Demokratik Liberal Parti başkanı G. Papandreu, toplumsal eğilimli bir demokrasi oluşturma çabalarına giriştiyse de 1964te Paulos I.in ölümüyle tahta çıkan oğlu Konstantinos II ile anlaşamaması ve Kıbrıs sorununun ciddileşmesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı (1965). İki yıl süren bir siyasal bunalım ardından, birkaç Albay önderliğinde 21 Nisan 1967de askeri bir darbe gerçekleştirilmiş, Kral başlangıçta bu darbeyi onayladıysa da, aşırı sola ağır baskılar uygulayan askerleri dizginlemek için 13 Aralıkta karşı bir darbe girişiminde bulunmuş, bunda başarısız olunca da Romanyaya kaçmıştır (Aralık 1967).
Kralın kaçışının ardandan Albaylar rejiminin giderek baskıyı arttırması, özellikle öğrencilerin belirlediği bir muhalefet hareketinin gelişmesine yol açtı. Albay Papadhopulos, muhalefetin Kralın dönmesini sağlayacağından çekinip 1973 Haziranında Cumhuriyeti ilan ederek halk oylamasıyla Cumhurbaşkanlığına seçilmeyi başardı. Ancak muhalefet şiddetini arttırarak devam etti. Ülkede askeri darbelerin devam etmesi, Türk ordusunun Kıbrıs Barış Harekatını başlatması Atinadaki rejimin sonuna neden oldu. Ordunun da çeşitli gruplara bölünmesiyle askerler, yönetimi yeniden sivillere devretmek zorunda kaldılar . 1972 Anayasası tekrar uygulamaya konuldu ve Karamanlis, Cumhurbaşkanlığa seçildi (5 Mayıs 1980). Ertesi yıl yapılan seçimleri ise Sosyalist Parti kazandı. Sosyalist Partinin başkanı A. Papandreu başkanlığa getirildi. 1985te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini de Hristos Sartzetakis kıazandı. 1990 yılınrda ise Yeni Demokrasi Partisi başkanı Konstantinos Mitsotakis, başbakanlığı üstlendi; ancak bu sıralar Körfez bunalımı, zaten bozuk olan Yunan ekonomisini iyice bozmuş Avrupa Birliğinden alınan para yardımı da ekonominin düzelmesinde yeterli olmamıştır. 1993te yapılan seçimleri PASOKun kazanması ve Papandreunun yediden başbakanlığa getirilmesi şeklinde gelişmeler devam etmiştir.
Yunanistan ve Türkler
Yunanistan bir devlet olarak kuruluşundan itibaren, Türklere karşı hırçın, açgözlü ve kıskanç bir tavır sergilemiştir. Sürekli olarak Türk korkusu Yunan halkına aşılanmış, bir yandan da Türkiye toprakları üzerindeki yayılmacı emelini sürdürmüştür. Yunanistan, dünyaya Türkiyeyi bir tehdit unsuru olarak lanse ederken, kendisinin tutum ve davranışının Türkğiye için bir tehdit oluşturduğunu dünya kamuoyundan saklamıştır. Yunanlı politikacılar, Megali İdeayı gerçekleştirmek için Türkiyeye karşı saldırgan bir tutum izlerken bu duruma tepki gösteren Türkiyeyi dünyaya şikayet etmekten çekinmemişlerdir.
Türk-Yunan ilişkilerinin tarihçesini iyi bir şekilde değerlendirmek, Yunanistanın Türkiye üzerinde tarihi emellerini ve bugünkü politikalarının özünü kavrayabilmek için Yunanistanın Megali İdea ideolojisini iyi bilmek gerekmektedir.
Megali İdea Nedir?
Yunanlılırın Megali İdeadan anladıkları şey Türk devletini ortadan kaldırmak, İstanbul, İzmir, Kıbrıs ve Kücük Asya dedikleri Anadoluyu sınırları içine katmayı kapsamaktadır. Türk düşmanlığı ile beslenen Megali İdea İdeolojisinin arkasında başka başka gerçekler de gizlenmiştir. Yunanistanın siyasi, sosyal liderleri, her dönemde, ülkenin var olabilmesi için bir milli ideolojiye sahip olunması gerektiğine inanıyorlardı. Böylece Yunan milletini her an yeni mücadelelerle hazır tutacak, halledilmeyen ekonomik problemlere karşı, hiç kimse vatan haini damgasını yememek için muhalefette bulunmayacaktı. Bu şekilde bakıldığında Megali İdeanın Yunan iç ve dış politikasının canı olduığu görülür. Milli hedefe ulaşmanın dışında her şey yönetim, eğitim, imar bekleyebilirdi. Böylece Türk sınırları içinde bulunann toprakların Milli Hedef olarak gösterilmesi Megali İdea denilen milli ideolojinin doğmasına yol açmıştır.
Batı ve Yunanistan
Aslında Batı Avrupalının gözünde Yunanlının Türk’ten farkı yoktur. Grek kelimesinin karşılığı Fransız lügatlarında eskiden hırsız, hilekar, düzenbaz olarak geçerdi. Yunanlılar, Türklerin cesaretini değil de, tüm kötü huylarını alan namussuzlar olarak tanımlanırlardı. Özellikle Protestanlar, Ortodoks Kilisesini batıl inançlarla parçlanmış ve bağnaz, cahil papazlara sahip olmakla küçümsüyorlardı. Her yıl papazın evlerine serptiği kutsal sularla içeri girmiş olabilecek şeytanların kovalanacağına inanan Yunanlılarla alay ediyorlardı.
Batılılar Yunanlıları kavgacı, entrikacı, genelde yararlı olmaktan çok zararlı olarak gördükleri halde Türk-Yunan çatışmalarnıda tavırlarını sürekli Yunanistandan yana koymalarının nedeni; Batı uygarlığının Yunan-roma temeline dayandığına inanmalarıdır.
Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu
Türkiye ve Yunanistan arasında Batı Trakya Türklerinin durumu önemli bir sorun olarak durmaktadır. Batı Trakya Türklerinin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması, her türli siyasal baskı yöntemlerini kullanakak Yunan hükümetlerinin ve Yunan halkının en açından bir bölümünün Batı Trakya Türklerini kimliklerinden vazgeçme doğrultusunda zorlamaları Türkiyenin kayıtsız kalabileceği bir olgu degildir.
Batı Trakyadaki Türk azınlığının statüsü 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile düzenlenmiştir. Lozan Barış Antlaşması sırasında kabul edilen resmi rakamlara göre 1922-1923 yıllarında Batı Trakyanın toplam nüfusu 163.030 idi. Bu nüfusun 129.120sini Türkler, 33.910unu da Yunanlılır oluşturmaktaydı. Bu dönemde soydaşlarımız Batı Trakya topraklarının %84üne sahiptiler. 1970li yılların ortalarında Türklerin sahip olduğu topraklar %40ın altına düşmüştür. Türklerin topraklarının eritilmesi süreci 1976dan bu yana keyfi ve büyük ölçekli kamulaştırmalar şeklinde, artan bir hızla devam etmektedir.
Türk-Yunan İlişkilerinde Azınlık Meselesi
Osmanlı İmparatorluğunun zararına durmadan genişlemesi sırasında Yunanistan, her yeni toprak elde edişinde bu gelişmesini batılı ülkelere tescil ettirebilmek için büyük devletlerle anlaşmalar yapmak ve bu anlaşmalar sonucu yeni kazandığı bölgeler üzerinde kalan azınlıklara bir takım azınlık hakları tanımak zorunda kalmıştır.
Yunanistana göre aslında ülkesinde hiçbir etnik azınlık yoktur. Bunların hepsi Slavlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır. Batı Trakya Türkleri de Müslümanlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır.
Yunanistandaki azınlıklar şu şekildedir;
Türk azınlık : 120-130.000
Makedon azınlık : 300.000
Bulgar azınlık : 25.000
Yahudiler : 6.000
Ermeniler : 16.000
Arnavutlar : 50.000 (Güney Epirde Arnavutlara göre 200.000)
Ulahlar (Rumenler) : 100.000 (Romanyaya göre 1.500.000)
Yunanistanın azınlıklar konusunda tek Türkiye ile değil Yugoslavya (Makedonya), Arnavutluk ve Bulgaristanla da problemleri vardır.
Batı Trakya Türklerinin Sorunlarına Genel Bakış
İnsan Hakları Açısından Yaklaşım:
Lozan Barış Antlaşmasıyla (24 Temmuz 1923) Batı Trakya Türkünün hak ve statüleri belirlenerek garanti altına alınmıştır. Fakat Yunan makamları Türklere karşı sürekli bir baskı uygulamaktadır.
1938 tarihli bir yasaya dayanarak Türk azınlığının taşınmaz mal satın alma olanakları kaldırılmıştır. Azınlık mensuplarının arazi ve emlaklarını birbirlerine dahi satmalarına izin verilmemekte sadece Yunanlılara satmalarına olanak sağlanmaktadır.
Eğitim alanında da Batı Trakya Türk toplumu ağır baskılarla karşı karşıyadır. Lozan Antlaşması, soydaşlara giderlerini kendileri ödemek koşuluyla, her türlü okullar ve benzer eğitim öğretim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek konularında eşit hak tanımıştır; fakat bu hakkın kullanılmasına izin verilmemektedir. Bugün 120 bin nüfuslu bir toplum için bölgede sadece iki orta/lise bulunmaktadır.
B-Sosyal Baskılar:
Yunanistanda bulunan Türkler daha çok İskeçe ve Gümülcine şehirlerinde ve çoğunlukla bu şehirlere bağlı köylerde oturmaktadırlar. Yunanistan, çeşitli bahanelerle kendi içerisinde yaşayan Türkleri her alanda mağdur etmektedir. Sistemli bir devlet politikasıyla Yunan makamları, ülkede bir Türk azınlığın bulunmadığını iddia etmektedirler. Türk azınlık yerine Müslüman azınlık denilmesinin nedeni Türkiyeyi Batı Trakya Türkleri meselesinde taraf olmaktan çıkarmaktır. Böylece Türkiyenin desteğinden eksik Batı Trakya Türkleri, Yunan empıryalizmi altında çaresiz kalacaklardır.
Yunanistanda Yasak bölgebaşta olmak üzere Batı Trakya Türk azınlığının çoğunun seyahat hürriyetleri kısıtlanmıştır. Yürürlükteki yasalardan yararlanamayan Türklere her çeşit kuruluşta ilgisiz davranılmakta hastanelerde bile Türkler hor görülmektedirler. Türkçe kaset, plak dinlenmesi, video kaseti seyredilmesi yasaklanmıştır.
*Yasak Bölge:
1936da çıkarılan Yasak Bölge kanununa göre Batı Trakyada Bulgaristan sınırı boyunca 10-25 km derinlikteki bölge Yasak Bölge olarak ilan edilmiş ve bu bölgedeki 133 Türk köyünde yaşayanlar Yunan makamlarınca kontrol altına alınarak sınırlanmış ve bölge adeta bir tecrit kampı haline getirilmiştir. Bölgeye giriş çıkış 24:00ten 05:00e kadar tamamen yasaktır. Yasak bölgeye girişler özel pasoyla yapılmaktadır. Bölgeyi Yunanistanın diğer bölgelerinden soyutlamaktaki temel amaç burada yaşayan 35.000-40.000 dolayındaki Türkü kontrol altında tutup uygulanacak asimilasyon hareketlerini dünya kamuoyundan gizlemektir.
C-Vatandaşlıktan Çıkarma:
1955 tarihli Yunan vatandaşlık yasasına göre Grek olmayan etnik kökenden bir kişi geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistandan ayrılırsa, bu kişi Grek vatandaşlığını kaybeder. Oysa 1985 tarihli Yunan Anayasası Greklerin yasa önünde eşit olduklarını söylemekte Grek yurttaşlığı sıfakının geri alınması ancak başka bir yurttaşlığın isteyerek kabul edilmesi veya yabancı bir ülkede ulusal çıkarlara aykırı faaliyetlere girişilmesi durumlarında mümkün olabilir hükmü getirilmiştir. Bütün Yunan vatandaşlarına 5 yıl geçerli pasaport verilirken Türk azınlığa 1 yıl geçerli pasaport verilmektedir.
D-Göçe Zorlama ve Asimilasyon:
Yunanistanın Batı Trakya politikasınını hedefi Yunanistandaki Türk varlığını söküp atmaktır. Bu amaçla, Türk azınlığının bölgedeki nüfusunun artmasını engellemeye çalışmakta ve onları göçe zorlamaktadırlar. Özellikle 1960lardan sonra Yunanistenda Türkleri eritme politikası hızlanmıştır. Batı Trakyada yürütülen baskı, bu güne kadar elde edilen sonuçlara bakılırsa hedefine ulaşmış sayılmaktadır. Azınlık nüfusunu birinci elli yılda %68den %30a indirebilen dumlar, ikinci elli yılda bu nüfusu %0a indirmeye kararlı görünmektedirler. Soydaşlarımız kendilerine yapılan ağır baskı karşısında Türkiyeye iltica etmeyi bir kurtuluş olarak görürler.
E-Yok Ederek Tasfiye:
Batı Trakya Türklüğünü yok ederek tasfiye etme metodu ile ortadan kaldırma yolları 1923,1941-1944 yılları ile 1949-1950 yılları arasında tatbik edilmiştir. Bu amaçla Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde terörler, sabotajlar ve siyasi suikastlar tertiplenmiş, Türklere suç fiilleri istinatları yapılmış ayrıca mahalli yetkililer yüzlerce bazen de binlerce Türkü tevkif ederek Kavaladaki Divan-ı harplere sevk etmişler ve onları aylarca tutuklamışlardır. Masumiyetleri ispatlanıp serbest kalanların çoğu Türkiyeye iltica ederken; Dedeağaç, Fere, Soflu ile Dimetokanın Türk-Yunan hudut kesimlerinde yakalananlar imha edilmişlerdir.
Batı Trakyadaki Türk unsurunu eritme politikası iki ayrı yolla izlenmektedir. Klasik olarak niteleyebileceğimiz birincisi Türkler üzerine idari, hukuki, siyasi ve ekonomik baskı uygulayarak Bakı Trakyayı terke zorlamaktır. İkinci yol ise Türkleri Hristiyanlaştırarak asimile etmektir. Bu yol son zamanlarda Yunanlıları memnun edecek neticeler vermektedir. Bu uygulamayla, sayısı arttırılamayan Helen nüfusuna doğurgan bir unsurun katılması avantajı da sağlanmaktadır.
F-Meslek Hayatıyla İlgili Kısıtlamalar ve Kamu Hizmetlerinden Yararlanamama:
Batı Trakyalı Türkler, kendi işlerini yapmakta olduğu kadar başkalarının yanında çalışırken de sorunlar yaşamaktadırlar. Çoğunluğu çiftçi olan Türkler satın aldıkları traktörleri kullanabilmek için sürücü ehliyeti alamamaktadırlar. Başkalarının yanında özellikle Yunanlıların yanında çalışırken isimlerini değiştirmeye zorlanmaktadırlar. Küçük meslek sahipleri ile esnafların ruhsat almaları da ancak yargı yoluyla olmaktadır. Daha ilk başka küçük esnaf ve sanatkarlar mali cezalarla karşılaşmakta ve meslek hayatları boyunca bu cezalardan kurtulamamaktadırlar. Batı Trakya Türkleri bölgedeki devlet kurumlarında da istihdam edilmemektedirler. İskece valiliğinde sadece 1 tane Türk çalışmaktadır. Türkler hastane, eğitim gibi kamu hizmetlerinden gereği kadar yararlanamamaktadır.
G-Siyasi Hakların Kısıtlanması:
Batı Trakya Türkleri, çok kez Yunan parlementosuna, çeşitli partilerden milletvekilleri göndermeyi başardıkları halde bağlı oldukları partilerin tüzük disiplin hükümlerine uymak zorunda olduklarından millet veklilleri, Batı Trakya sorunlarını parlementoda savunamamışlardır. Bu nedenle 1981 yılında iskeçe ilinde Mehmet E. Ağanın başkanlığında Barış bağımsız listesini kurdular. 1989 yılında Türkler, İskeçe ilinde İkbal, Gümülcine illerinde Güven Bağımsız listelerini kurarak 1989 seçimlerine katıldılar. Bu gelişmeler Atinada tedirginlik yapmış, seçimler esnasında Türklerin seçilmesini önlemek amacıyla yurtdışından seçimlere katılmak için yunanistana gelen Türkler sınırda bekletilmiştir. Ayrıca Batı aTrakyaya binlerce asker getirilerek oy kullandırılmıştır. Bu yollarla Türklerin seçilmesini önleyemeyince Yunan yetkilileri 1990 yılında seçim kanununda değişiklik yaparak partiler için koyduğu %3lük barajı bağımsız listeler içinde uygulamıştır. Bu uygulama ile nüfusu %3lük barajı geçmeye yeterli olmayan Türk bölgelerinden bağımsız listelerin seçilmesi imkansız hale getirilmiştir. Herşeye rağmen Dr. Sadık Ahmet, Batı Trakya Türklerinin ilk partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisini kurdu. Dr. Sadık Ahmet, bu parti çatısı altında Batı Trakya Türklerinin haklarını savunurken 1995de geçirdiği şaibe bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Günümüzde Batı Trakya temsilcileri, Yunan partilerinin listelerinden parlementoya girebilmektedirler.
1-Eğitim Alanında Baskılar:
Yunanistanda yaşayan Müslüman Türk azınlığın Atina Antlaşmasının (1913) 3.Protokolü, 1920 Yunan Sevri, 1923 Lozan Barış Antlaşması, 1968 Türk Yunan Kültür Komisyonu Ankara ve Atina Toplantıları Protokolü ve Yunanistanın 1977 yılında çıkarmış olduğu kanun çerçevesinde özel okul statüsünde okulları vardır. Ancak Yunanistan, diğer antlaşmalara uymadığı gibi bu konuda da verdiği sözlerde de durmamıştır.
Batı Trakya azınlık okullarında dört tip öğretmen vardır; Birinci tip, formasyonsuz öğretmenlerdir. Öğretmenlik eğitimi görmemişlerdir ve çağdaş anlamda eğitim verecek düzeyde değillerdir. Bunların maaşları azınlıklar tarafından verilir. İkinci tip öğretmenler, 1951 Kültür Antlaşması ve 1968 Karma protokolü çerçevesinde kontenjan öğretmeni adı altında Türkiyeden gönderilen Türk uyruklu öğretmenlerdir. Bunların sayısı 35 olup aynı sayıda Yunanlı öğretmende Türkiyedeki Rum okullarına gönderilmiştir. Bu şekilde Yunanistena gönderilen öğretmenlerin maaşları Türkiye tarafından verilmektedir. Fakat Yunan yetkilileri her yıl çeşitli nedenlerde bu öğretmenlerin bir kısmını Türkiyeye geri göndermektedir. Böylece sayıları Yunanistanda oldukça azalmıştır. Üçüncü kategori olarak formasyonlu öğretmenler gelir. Bu öğretmenler Türkiyedeki öğretmen okullarından çıkmış olan Batı Trakyalılardır. Maaşları, sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından verilir. 1973ten bu yana Türkiyede okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmen, Batı Trakyada Türkçe eğitim yapan azınlık okullarında çalışma izni verilmemektedir. Dördüncü kategoride Selanik Özel Pedagoji Akademisi mezunları gelir. Formasyonlu öğretmenlere alternatif yapmak için medrese çıkışlı öğrenciler arasından alınan Yunanca ve Pomakça eğitilen, Türkçeleri yetersiz, Yunan devlet memuru statüsünde kişilerdir.
Batı Trakyada 450 Türk köyünden 392sinde ilkokul yoktur. 1970 itibariyle Türklere ait 279 ilkokul varken 1980lerde bu sayı 241e düşmüştür. Bu okullardaki öğrencilerin sayısı 12.000 civarındadır. Türkçe eğitim veren okulların sayısı ise sadece ikidir.Söz konusu Müslüman Türk okullarında -ilkokul,ortaokul ve lise- din dersleri mevcut-
tur, hatta ağırlıklıdır. Bu okullardaki din derslerinde kendi seviyelerine uygun bir şekilde Kuran, İlmihal bilgileri, Arapça ve peygamberlerin hayatlarından kıssalar öğretilmektedir. Bu durum bilhassa köy okullarında geçerlidir.(108) Türk çocukları bu dersleri şehir okullarında yeterli alamamaktadırlar.
Batı Trakya Türklerinin okuduğu okullarda ders araç gereçleri yetersiz, bir çok okul binesı harap, öğretmen sayısı azdır. Türkler istedikleri öğretmenleri tayin etmekte büyük sorunlar yaşarlar. Liselerde az sayıda olan kontenjan için öğrenciler arasında rekabet vardır. Yunan liselerinde böyle bir rekabet söz konusu değildir. 1984ten başlayarak, Yunan makamları Türkçe okunan derslerden de Yunanca sınav zorunluluğu getirmişler ve bu sınavlar okul dışından gelen hocalar tarafından yapılmaya başlanmıştır.Yunan devleti Türk azınlığa karşı onları eğitimsiz bırakmak politikası gütmektedir. Ülkede Türklerin açtığı yüksek okul bulunmamaktadır. Yut dışında çeşitli üniversitelerden mezun olan Batı Trakyalı Türklerin diplomalarının denklikleri yapılmamakta hatta bu amaçlı başvurular dikkate bile alınmamaktadır. Türkiyeden mezun olan Batı Trakyali gençler ülkelerine diplomaları tanınmadığı gerekçesiyle dönmek istemezler.
M- Dini Baskılar:
Lozan Antlaşmasının 43. Maddesinde;Yunanistan, azınlıkların dini inançlarına zıt veya dini ibadetlerini bozacak herhangi bir işleme tabi tutulmayacaklarını taahhüt eder. denilmektedir. Bu antlaşma maddesine rağmen Yunanistan azınlıkları dini açıdan baskı altında tütmaktadır. Batı Trakyada geçim sıkıntısı içinde olan ailelerden kopartılan çocuklar Ortodokslaştırılmaktadırlar. 1913 Atina Muahadenamasine göre müftülük makamı düzenlenmişti; fakat bu uluslararası belgeye aykırı olarak Yunanistan, 1988de kabul ettiği bir kararname ile Türklerin kendi müftülerini kendilerinin seçmesi hakkını ellerinden alıp bu yetkiyi bölge valilerine vermiştir. 1990 yılında Batı Trakya Türkleri kendi aralarında seçim yaparak Gümülcinede İbrahim Şerifi ve İskeçede Mehmet Emin Ağayı müftü tüyin etmişlerdir. Fakat bu seçilmiş müftüler, müftü sıfatını kullandıkları için Yunanistanda birçok
kez yargılanıp hapis cezası almışlardır.
N- Tarihi Eserlerin Tahribatı:
Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğundan kalma tarihi eserleri yıkarak, onarıma gitmeyerek ya da amacı dışında kullanarak ortadan kaldırma yolunu tutmuştur. Önce Batı Trakya dışındaki eserler yok edilmiş, sonra Batı Trakyadaki tarihi çeşme, cami, mezarlık ve medreseler yıkılıp tahrip edilmeye başlanmııştır. Günümüzde Yunanlıların Türk eserlerine karşı saldırıları devam etmekte; bunun sonucu olarak da çok az sayıda Türk eseri ayakta durabilmektedir.
P- Kamulaştırma ve Mülkiyet Sorunu;
Yunanistan, Lozan Antlaşmasından hemen sonra Batı Trakya topraklarının %85ini ellerinde bulunduran Türklerin topraklarına el koymaya başlamıştır. Batı Trakya Türk azınlığının arazilerinin %50 kadarı 1948/821 sayılı kanun olan Anadazmos ile kaybedilmektedir. Bu ya Türklere ait büyük çiftliklerin parçalanıp dağıtılmasıyla ya da kamu yararına olduğu iddia edilen kamulaştırmalarla sağlanmıştır. Toprak kaybının diğer bir nedeni de Türklerin gayrımenkul edinememesidir. Azınlık mensupları sadece Yunan asıllı bir vatandaşa mal satabilir, bir Yunanlı ise azınlığa mal satamaz. Türk azınlığın mal satın alması kesinlikle yasaklanmıştır.
Çeşitli antlaşmalarla garanti altına alınan mülkiyet hakkı, Yunanistanda sorunlar doğurmuştur. 1964 yılında mülkiyet konusundaki sorunlar arttı. 1965te sözde yeniden tapulandırma amacıyla Osmanlı tapuları azınlığın ellerinden alınmış ve bir daha iade edilmemiştir. 1965 yılında çıkarılan kanunla tarla, ev, dükkan gibi taşınmaz mal satın almak Türkler için yasaklanmıştır.(486) Tapusu ellerinden alınan Türkler kendi mallarının sadece kullanıcısıdırlar. Son zamanlarda ülkede Türklerin gayrımenkul almalarına bir komisyon aracılığıyla izin verildiyse de bu hak mutlak değil, nisbi sayılmaktadır. Komisyon sadece birkaç kişinin gayrımenkul satın almasına izin vermiştir. Azanlıklar birbirlerine gayrımenkul satamazken, Yunanlılara kolaylıkla gayrımenkullerini satabilmektedirler. Bu şekilde Batı Trakyada Yunanlıların yerleşmesi teşvik edilmektedir. Rusyadan getirilen Pontus Rumları, Batı Trakyaya iskan edilmiştir.
Batı Trakyadaki Türk azınlığın tarım ve ticarette kullanmak amacıyla traktör veya otomobil satın alması da engellenmektedir. Ellerinde bulunan araçlarda tahrip edilmekte ya da trafikten men edilip plaka verilmemektedir. Batı Trakya Türkleri, Yunanistanda en ağır vergileri verir.
Batı Trakyada Türk Nüfusu:
Yunanistandaki Türkler, toplu halde Batı Trakyada yaşarlar. Bu nedenle Yunanistan Türklerine Batı Trakya Türkleri de denilir. Batı Trakyanın yüzölçümü 8.758 km² olup, yaklaşık 400.000 kişi yaşamaktadır. Batı Trakyada Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç olmak üzere üç vilayet yer almaktadır. Bunların hepsi Türk ilidir. Batı Trakya şehirlerinden Gümülcine, Dimetoka ve Ferecikin tapu tahrir defterlerine göre; 1485-1519da bölgede 38.750 kişi yaşıyordu ve bunların %89unu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Yunanistan Batı Trakyasında ise 1920 yıllarında 385.072 kişi yaşamaktaydı. Bu nüfusun %74ünü Türkler oluşturuyordu.
Yunanistan hükümetinin 1999 yılında Batı Trakya Türkleri için verdiği rakam 98.000dir. Bu gün ise bölgede 100.000den fazla Türk yaşamaktadır. Bu rakama kendini Türk gibi hisseden ve Türk olarak tanıtan Pomakları da ilave edebiliriz. Yüksek doğurganlıklarına rağmen Batı Trakyada Türk nüfusu 80-90 yıldır aynı oranlardadır. Türk nüfusunun artmayışının nedeni Yunanistan hükümetinin baskılarından kurtulmak isteyen Batı Trakya Türklerinin anayurtlarından ayrılmak zorunda kalmalarıdır.
Yunanistanda Türklerin yaşadığı diğer bölgeler ise; Rodos ve İstanköy adalarıdır. Rodos adasının nüfusunun % 15ini Türkler teşkil eder.
Tarih boyunca Türk milleti, göçebe bir kavim olması ve Türk cihan hakimiyeti ülküsüyle Doğu Türkistandan başlayarak Avrupa ülkelerine kadar yayılmışlardır. Bu gün Türk milletinin farklı boyları ve kavimleri Asyadan Avrupa ülkeleri ve Afrikaya kadar uzanan geniş bir coğrafyada dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Türklerin bir kısmı bağımsız devletler kurarken bir kısmı da çeşitli devletlerin hakimiyetinde ve farklı sistemlerde varlıklarını sürdürmeye çalışıyor.
Günümüzde Afganistanda çok sayıda Türk yaşamaktadır. Yerleşik bir sistemden yoksun olan Afganistanda, Özbekler ve Türkmenler en kalabalık iki Türk boyudur. Bu ülkede ayrıca Kazak, Kırgız, Karakalpak ve Kızılbaş gibi Türk toplulukları da bulunmaktadır. İşin aslı Afganistanın etnik yapısına baktığımızda Afgan adıyla her hangi bir halk veya topluluk bulunmadığını görmekteyiz. Afgan sözüyle Peştunlar anlaşılmaktadır. Afganistan modern anlamda üniter bir devlet değildir ve tek bir millete aidiyet bilinci gelişmemiştir. Bu yüzden herkes kendisini mensup olduğu millet, boy veya aşiretle tanımlamaktadır.
Afganistanın Fiziki ve Coğrafi Konumu
Afganistanın yüzölçümü yaklaşık 650.000 km²dir. Kuzeyinde, Orta Asya ülkelerinden Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan ile 2383 km, doğuda kısa bir mesafede Çin ve Keşmir ile 71 km, güneyde Pakistan ile 2466 km. ve batıda İranla 850 km. sınırlıdır.
Afganistan yüzölçümü bakımından oldukça büyük bir ülkedir. Toprakları kuzeydoğuda Küçük Pamir dağlarının heybetli yüksekliklerinden, güneybatı Margo Çölü ve Registana kadar uzanmaktadır. Yani yüksek İran yaylası ile Hindikuş sıradağlarının uzantısı olan dağların kapladığı bir ülkedir. Afganistanın kuzeydoğusundaki dağların kilit noktası olan Vahan kıstağı ise Dünyanın Damı lakabına sahiptir. Aynı zamanda Hint- İngiliz İmparatorluğunun topraklarını saldırılardan korumak için İngilizler tarafından yapılmış olan Vahan geçidi göze çarpmaktadır. Ülkedeki dağların yükseltisi birçok yerde 6100 m.yi aşar. Geri kalan kesimi kaplayan yüksek yaylalar son derece kurak iklimi bulunan bir çanak oluşturur. Güneybatıda bulunan Sistan Çölü, dünyanın en sıcak ve kurak bölgelerindendir.
Afganistan, kuzeyden gelenler için Hindistan ve İrana, güney ve batıdan gelenler için Orta Asya ve daha kuzeye bir kapı olması sebebiyle stratejik önemini her zaman korumuştur.
Afganistanın hiçbir taraftan denize yolu yoktur. Bu da biraz ülkenin ekonomisini etkiliyor. Ülke toprağının %1i ormanla kaplıdır. Dünya ülkelerine göre çok az bir ormanlığa sahiptir. Afganistanda genelde az yağış olur; ancak kışın kar yağışı özellikle yüksek kesimlerde çoktur. Hava yılın geri kalan mevsimlerinde açık ve güneşlidir. Ülkenin yağmur mevsimi Ekimden Nisana kadar sürmektedir. Afganistan, hızı 177 km. olan fırtınalarla dövülmektedir. Ülkenin büyük akarsuları Hindikuş dağlarından inerek genellikle dört ana yöne doğru akarlar ve diğer komşu ülkelere kadar giderler. Amuderya (Ceyhun); uzunluğu 2300 km.dir. ve 1800 km.si Afganistanla Orta Asya arasında bir sınırdır. Ülkenin en büyük ırmağı sayılan Amuderya dışında Hevirud, Murğab, Hilmend, Kabil, Send gibi önemli ırmaklar da bulunmaktadır.
Afganistanın iklim şartları ülkenin çevresini ve doğal yaşamını etkilemektedir. Doğu taraflarında, kuzey ve kuzeybatıda dağlar fıstık çamları ile kaplıdır. Diğer kısımlar ise çıplak veya bozkır bitkileriyle kaplıdır. İlkbaharda hayvanları otlatmak için insanlar otlak yerlere göçerler.
Oldukça zengin doğal kaynaklara sahip olan Afganistanda bilinen ve zaman zaman kullanılan yer altı zenginlikleri şunlardır: Demir, altın, krom, bakır, doğal gaz, petrol yatakları, uranyum, kömür, lacevert ve kıymetli taşlar ki bunlar yeterince işletilememektedir. Ayrıca hidroelektrik potansiyeli son derece yüksektir. Ülkede yakın zamanlarda yapılan jeoloji araştırmaları bunlar dışında kükürt, yakut, firuze, kurşun, gümüş, antimontuz gibi diğer değerli madenler olduğunu ispat ve doğrulamıştır.
Afganistanın Etnik ve Dil Yapısı
Afganistan toplumu, bir din, ayrı diller ve bölgesel topluluklar mozaiği oluşturan çekirdek aile, köy ve kabile birimlerine dayanır.
Binlerce yıldan beri süregelen istilalar ve yerel hareketler ülkede Orta Asyanın aşağı yukarı bütün topluluklarından, Moğollardan, Araplardan ve hatta Büyük İskender Döneminden kalan Yunanlılardan bile temsilciler bırakmıştır.
Günümüze kadar Afganistanda kesin bir rakam gösteren nüfus sayımı olmamıştır; ancak birçok tahminler vardır. 1985 nüfus tahminine göre 25 milyon nüfus bulunmakta bu nüfusun %52sini erkekler, % 48ini ise kadınlar oluşturuyor. Her km.²ye 34 kişi düşer. %15 nüfusu şehirliler oluşturmaktadır. En kalabalık ve büyük şehir başkent Kabildir. Yaş ortalaması erkeklerde 39/9 yıl, kadınlarda ise 40/7 yıldır. Ülkenin nüfus artış hızı %2,5tir. Eğer doğum oranı kontrol edilmezse her 25 yılda Afganistanın nüfusu iki katına yükselir. Ülkenin %99u Müslüman, %1i ise Budist ve diğer dinlerdendir. Müslümanların %84ü Sünni Hanefi, % 12si Şii İsna-aşari, %2si Şii İsmailiye geri kalan %1ini de diğerleri oluşturmaktadır. Afganistanda çok farklı milletler yaşadığı için ülkede yaklaşık 30 anadili ve mahalli dil konuşulmaktadır. Dillerin en önemlisi ve yaygınları ise, Farsça(Derice), Peştuca ve Türkçe (Özbekçe ve Türkmence)dir. Farsçanın hem kültürel bir geçmişinin olması, hem de ülke çapında çeşitli etnik gruplar tarafından anlaşma dili olarak kullanılması yani ülkenin yaklaşık %48i tarafından konuşulması, bunun yanında Peştuncanın da konuşanlarının çoğunluğu teşkil etmeleri (ülkenin %35i) her iki dili(Farsça ve Peştunca) Afganistanın resmi dili kabul etmiştir.
Diğer dil ve şivelerin bazıları şunlardır;
1-Özbekçe (Doğu Türkçesi) yaklaşık 1.500.000 kişi tarafından konuşuluyor.
2-Türkmence, yaklaşık 300.000 kişi tarafından konuşuluyor.
3-Bemuçice, Afganistanın güneybatısında, yaklışık 150.000 kişi.
4-Berahevi; Surebek ve Ciğansuz etrafında konuşulan dildir. Bu dil üzerinde, Beluçice, Peştuca, Arapça, Türkçe ve Moğulcanın etkisi olmuştur. Ancak bunların hiçbiriyle ilgisi yoktur.
5-Umrice, Logarda konuşuluyor.
6-Cetice-i Cetler (kuveliler), bunların göçebe ve çadır hayatları vardır. Asıl yeri Hind, Pakistan ve Afganistan ortasıdır.
7-Pencabice, Kabilde yaşayan aslı Hindlilerin Sihlerinden olanları tarafından konuşulan dildir.
8-Senduhicei; Kabil, Kandehar, ve Celalabaddaki Hinduların dili.
9-Kırgızca; Küçük Pamirde yaygındır.
10-Kazakça; Kuzey Afganistanın bazı köylerinde yaygındır.
11-Moğolca; Heratın birçok köyünde ve Faryabın yakınlarında kullanılır.
12-Zebakice; Bedehşanın Zebak köyünde kullanılıyor.
13-Sengliçece; Kuzey Mencanda ve Bedehşanın Zebakında.
14-Kate; Nuristanın Dogusu, merkezi ve Batısında yaygındır.
15-Parunice; orta Nuristanda.
16-Tirahice; Hayberin Batısı ve Debede konuşulan dildir.
Bedehşan ve Nuristan sakinleri, yüksek dağların arasında vadilerde mahsur kaldıkları için birbiriyle az görüşmete ve konuşmaktalar. İki topluluk birbirinden uzaklaştıkça dilleri ve lehçeleri değişmiştir. Bedehşanda yaklaşık 8 yaygın dil Farsça olarak sayımaktadır. Bu dillerin çoğunu da Türkçe ve Moğulca etkilemiştir.
Aslında, Afganistan halkı, Asya kıtasının ortasında bulunduğu konumuna göre iki ırktan oluşmuştur. Bir Ariyalılar, diğeri ise Zert (sarı) ırkıdır. Çünkü, Doğu ve Kuzey Afganistanda ise genelde Ariyalı ırktan olanlar yaşamaktadırlar. Yani Afganistanın %99u bu iki ırka menşuptur. Geri kalan %1lik bölüm ise Sami ırkındındır. Afganistanın Ariyalıları çeşitli milliyetlerden oluşurlar.Bunlar; Feştunlar, Beluçlar, Tacikler (Heratın Farsça konuşanlarıyla, Ferahlılar, Bedehşan kavimleri), Nuristanlılar ve Hindulardır. Sarı ırktan olan Afganistan sakinleri ise şunlardır; Özbekler, Hazaralar, Türkmenler, Kazaklar, Tatarlar, Gurlular ve Heratın Moğulları. Bazı yazarlarca da Türk kökenli olan gruplar, yani Özbek, Türkmen ve diğerleri beyaz ırka mensup olarak kabul edilir. Zamanla Afganistan halkı birbiriyle karışmış ve çok sayıda iki ırktan, iki milletten olan insanlar ve aileler oluşmuştur, yani melez olmuşlardır.
Afganistanın etnik yapısını şu şekilde ele alabililriz;
Peştunlar:
Afganistan nüfusunun %48ini oluşturan Peştunlar, Hint-Avrupa dilinden oluşan Peştuncayı konuşurlar. Peştunların M.Ö. ve sonraki yüzyıllarda Orta Asyadan İndus Vadisine göç eden değişik kavimlerin torunları olduğu tahmin edilmektedir. Peştunların kökeniyle ilgili kaynaklara baktığımızda karşımıza şu rivayet çıkar; Feridun Hanedanının baskısından kurtulmak için Nuh Peygamberin soyundan gelen Zohakın oğulları İrandan kaçarak Gurluların yanına geldiler. Zohakın oğullarından Merrirud Şah Hüseyin adlı olanı bir Gur aşiret ağasının kızıyla gizlice ilişkiye girdi. Bu aşktan bir kız çocuğu dünyaya geldi. Kıza Gılziye ismini verdiler. Bu günkü Gılzayların Gılziyeden kaynaklandığı sanılmaktadır. Öte yandan, Gılzayların 10.yyda Güney Afganistanda yaşamış olan Halaç Türklerinden geldiğine dair iddialar da vardır. Galzayların alt boyları olan Turan, Buran, Tokhi, Motak, Ender ve Taraki sözcüklerinin aslında birer eski Türk isimleri olması bu gruptaki Türk etkisinin veya izinin açık bir kanıtı olsa gerek.
Ancak Peştu dili ve bazı diğer hususiyetleri Peştunların, Ariyalılardan olduklarını gösteriyor. Özellikle Peştunların Kuçi kabilelerinin yaşam tarzı tamı tamına eski Ariyalılar’n hayatına benzemektedir. Peştunları şu anda, Durraniler, Gılzayiler ve küçük kabileler olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz.
Genel olarak Afganistanın güneyine yerleşen Peştunların yarısı 1893 Martında Afgan Kralı Emir Abdurrahman Han ve İngilizler arasında imzalanan Durand sınır anlaşması sonucu bu günkü Pakistanın kuzeyinde kalmışlardır. Peştunlarıın Afganistanda yoğun olarak yaşadıkları iller şunlardır: Kandahar. Gazne, Uruzgan, Paktiya, Nengerhan ve Vardak. Bunun dışında ülkenin diğer bölgelerinde, özellikle de Türkmenlerle Özbeklerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Afganistanda küçük bir Peştu azınlığı bulunmaktadır. Bunların çoğu mevsimlik tarım işçisi olarak gelip daha sonnra bu bölgeye temelli yerleşmişlerdir.
Bu günkü Afganistanda çoğunluğu meydana getiren Peştunlar, Ahmad Şahın 1747de tahta gelmesinden başlayıp günümüze kadar ülkeyi yönetim altına almışlar, bir çok Tacik, Türk ve diğer kabileler, Gılzayların (Motakiler, Sudazaylar ve Muhammet Zaylar) komutasındaki Peştunlara katılmışlardır. Afganistan Peştunlarının tamamı Sünni Hanefidir. Ancak Kuzey Pakistanda Pareçınar, Tira, Sadde, Kuhut ve Kirmanın Pareçınarında birçok Şii Esna aşari vardır.
b- Tacikler:
Afganistanın ikinci büyük etnik grubu olan Tacikler ülke nüfusunun %23ünü oluşturmaktadırlar. Ariyalıların Afganistandaki diğer iki kavminden (Peştunlar ve Beluciler) daha maharetli ve gelişmiş bir toplumdur. Taciklerin hemen hepsi kabilelik hayatını tark etmiş yerleşiklerdir. Afganistanın en eski sakinlerinden sayılmaktadırlar. Tacik isminin Arapça Taz veya Tac kelimelerinden kaynaklandığı sanılmaktadır. Hiyavete göre Araplar, Afganistanda evlilik yoluyla başka milletlere karışan kendilerinden önceki soydaşlarına Taz veya Tac ismini vermişlerdir. Bir başka rivayete göre ise, Tazi veya Tazik, ilk başta Farsça konuşanlar tarafından Araplara deniliyordu. Ancak daha sonraları bu isim, Tacik şeklinde değişerek, Türkler tarafından Farsça konuşanlara verilmiştir. Afganistanda Tacik kelimesi Şii olmayan tüm Farsça konuşanlara verilmektedir.
Tacikler, Afganistanın en eski sakinlerinden oldukları için oldukça verimli toprakları işgal etmişlerdir. Çoğu pirinç, buğday, arpa v.b. hububat yetiştirmektedir. Bunlara daha çok Dağ Tacikleri deniliyor. Sebebi de onların dağlık bir bölge olan Badağşan ilinde ve ona bağlı Vahan koridorunda yaşamalarıdır. Kente çok seyrek inen Dağ Tacikleri, burada fakir bir hayat sürmektedirler. Kentlerde ve kırsal kesimlerde yaşayan Taciklere daha çok Farsivanlar deniliyor. Ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Farsivanlar gerek ekonomide gerekse siyasette önemli rol oynamaktadırlar. Kabilden Herata kadar ülkenin dört bir yanına dağılmış olan Farsivanların yoğun olarak yaşadığı iller ve ilçeler; Kabil, Bağlan, Tahhar, Samangan, Mezar-i Şerif, Çarikar, Peçşir, Duşi. Gur, Herat, Farah, Kunduzun kent merkezi ve Hanabad ilçesidir.²²
Afganistanda genel olarak, Tacik kültürünün etkisi büyüktür. Ülkenin büyük bir bölümünde, eğitim öğretim Tacik dilinde (Dari) yapılmaktadır. Çünkü, Tacikçe Afganistanın bütün etnik gurupları tarafından konuşulan ve anlaşılabilen tek dildir. Ülkede Tacik olmayan ancak ana dili olarak Tacikçenin değişik şivelerini konuşan başka etnik gruplarda vardır. Hazaralar ve Çaraymaklar bunlardan bazılarıdır. Tavikler belki de Afganistanın göçebe olmayan tek etnik grubudur.
c-Hazaralar:
Afganistanın diğer bir etnik grubunu oluşturan Hazaralar, ülke nüfusunun %11ini kapsar. Hazaraların ismi konusunda birçok rivayet vardır. Hazar, Farsçada bin anlamında olduğu için Hazaraların, İslamiyetten önce bölgeleri Hazaracatta, bin tane put yeri olduğu ve İslamiyetten sonra ise bunların yerine bin tane mescid yaptıkları, dolayısıyla Hazara diye adlandırıldıkları söylenir. Ancak en yaygın rivayet, Hazaraların bin kişilik Moğol ordusundan kalan Moğol askerleri olduğudur.24
Hazaralar, kendilerini Türk-Moğol karışımı olarak iddia ediyorlar. Ancak bazı Hazaralı aydınlar, kendilerinin eski Hazar Türklerinden geldiklerini ve Türk kökenli olduklarını savunurlar. Besud, Caguri ve Uruzgani olmak üzere üç büyük aşiretten oluşan Hazaralar, Afganistanın ortasında bulunan dağlık Hazaracak bölgesinde yaşamaktadırlar. Hazarların çoğu Şiidir ve Farsça konuşmaktadır; fakat dillerinde bazı Türkçe kökenli az sayıda kelime de bulunmaktadır. Hazaracak bölgesi dışında yaşayan Hazaralar da vardır. Herat çevresinde yaşayan Batı Hazaraları Sünnidir. Afganistandaki sayıları tam olarak bilinmeyen Hazaraların yaşadığı alanları genel olaak Kabil, Hindukuşun kuzeyi ve Bamyan olarak açıklayabiliriz. Hazaralar da diğer etnik gruplar gibi ziraatle uğraşmaktadırlar.
d-Türkler:
Afganistanda Peştunlar ve taciklerden sonra en kalabalık etnik grup Türklerdir. Ülke nüfusunun %15ini oluşturan Türklerin, çoğunlukla yaşadığı Kuzey Afganistana Afgan Türkistanı da denilir. Ülkenin en doğusundaki Vahan koridorundan en Batısındaki tarihi Herat kentine kadar uzanan Afgan türkistanı, Katagan ve Türkistan olmak üzere iki bölgeye ayrılmaktadır. Bir Özbek aşiretinin ismi olan Katağan Bölgesinin merkezi Kunduz; Türkistanın merkezi ise Sibirgandır.
Türk boylarının Afganistana ne zaman yerleştikleri konusunda çeşitli görüşler vardır. Miladın ilk yıllarından itibaren 18.yy.ın ortalarına kadar bu coğrafya da Türkler hakimiyet kurmuşlardır. Afganistan Türkistanında yaşayan Türk boyları başta dilleri olmak üzere gelenek, görenek, örf ve adetlerini muhafaza etmeyi başarırken, bu bölgenin dışında kalan türk boyları genelde asimile olmuşlardır. Afşarlar, Kalaçlar, Oymaklar ve Kızılbaşların büyük bir kısmı asimile olan gurupların başında gelirler. Afganistanın en kalabalık Türk grubu Özbeklerdir. İkinci kalabalık Türk grubunu oluşturan Türkmenler genellikle Türkistan ve Katagan bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bu iki büyük Türk grubu dışında Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Afşarlar, Kalaçlar, Kızılbaşlar (Şii- Caferi Türkleri) ve Oymaklar gibi başka Türk grupları da Afganistanda yaşamaktadırlar. Afganistan Türklerinden Kazaklar ve Kırgızlar çok az sayıda olmakla beraber kendi lehçeleri ile konuşurken diğerleri de ya Özbekçe ya da kendi bölgelerinde çoğunlukta olan kavimlerin dilleriyle konuşurlar. Türkistan ve Tatagan bölgelerindeki Türk kavimleri arasında Özbek Türkçesi ortak bir lehçe sayılır.
d-1) Afganistan Tarihi ve Türkler
Önemli göç ve istila yolları üzerinde bulunan Afganistan coğrafyası tarih boyunca birçok devletin hakimiyeti altına girmiştir.
Daha önceleri Aryana (Ari-an-a) diye bilinen bölgelerin önemli bir kısmını oluşturan bugünkü Afganistan bölgesinde M.Ö. 500-338 yılları arasında Büyük Pers Devleti, M.Ö. 334-325 yılları arasında da Büyük İskender hakimiyet kurmuştur. Büyük İskenderin ölümünden sonra da Yunan asıllı bir grup general Bactryan adıyla devlet kurmuşlar (M.Ö. 323-130) fakat kuzeyden İskay/İskit ve Tokhar kabilelerinin baskısıyla bu devlet son bulmuştur. Afganistanın kuzeydoğu bölgelerinde küçük bir Tokhar devleti kuran İskit ve Tokhar kabileleri Yunan hakimiyetinin son bulmasıyla güçlenip Saka adıyla büyük bir devlet haline geldiler. Fakat yine kuzeyden gelen Kuşan hanedanlığı, Sakaları yıkıp M.S. 45-420 yılları arasında bölgeyi hakimiyeti altına almış, bölge M.S. 424 yılında Akhun devletinin hakimiyetine girerek M.S. 545 yılına kadar Akhun devletinin yönetiminde kalmıştır.
Bazı araştırmacılar Saka devleti ve Kuşan devletinin Türk olduğunu savunmaktalar. Bu devletlerin Türk olduğunu kabul edersek Afganistanda Türklüğün Saka devleti ile başladığını söyleyebiliriz; ancak bu iddiayı kabul etmeyip Türklüğü Akhun devletinden de başlatacak olsak Afganistan Türklüğünün 500 yıllık bir geçmişe dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük Hun boylarından gelen Halaç/Kalaç Türkleri M.S. 424 yılında Akhun adıyla bir devlet kurmuşlar bu devlet Çin İmparatorluğunu yenerek Afganistanın kuzey bölgelerinden geçen tarihi ipek yolunun kontrolünü ele geçirmiştir. Bugünkü Afganistan topraklarının tamamını içine alan Akhun devleti, Arap istilasına kadar varlığını devam ettirdi. 424 yılından itibaren, bazı istisnalar hariç, 1747 yılında Afgan devletinin kurululuşuna kadar bugünkü Afganistan topraklarının tamamı muhtelif Türk devletlerinin hakimiyetinde yönetilmiştir.*
M.S. 552 yılında Ju-an-ju-an devletini yıkarak bağımsızlıklarını ele geçiren Göktürklerden özellikle Batı Göktürkleri siyasi ve ekonomik hakimiyetini geliştirmek için İrandaki Sasani devleti ile işbirliği yapıp İpek Yoluna sahip olan Akhun devletine saldırmış Maveraün Nehir bölgeleri Göktürk devletinin hakimiyetine girerken bugünkü Kuzey Afganistan bölgeleri de Sasani devletine geçmiş, fakat kısa bir süre sonra (566) yapılan bir savaş sonuncunda Göktürk devleti, Kuzey Afganistan bölgelerini Sasanilerden almıştır. Kuzey Afganistan bölgesinin MS.566 yılında Göktürk Devletinin kontrolüne geçmesinden sonra bu coğrafya Arap istilasına kadar Göktürk ve Akhunların haleflerinin idaresinde kalmıştır. Afganistanın kuzey bölgeleri,, Göktürklerin kontrolündeyken güney bölgeleri de Akhunların kontrolündeyken güney bölgeleri de Akhunların kontrolündedir.
Afganistan coğrafyası M.S. 670 yılında İslamiyetle tanıştı. Bir süre farklı devletlerce yönetildi. 10.yy.ın ortalarından Moğul istilasına kadarda Gazneli (962-1088), Selçuklu (1040-1200) ve Harzemşahlılar (1199-1220) gibi Türk-İslam devletlerinin hakimiyetinde kalmıştır. 1221 yılında Moğol istilasına uğrayan bugünkü Afganistan 1370 yılında Timur Türk devletinin eline geçmiş 1505 yılında Timur ailesinden Hüseyin Baykaranın ölümüne kadar Timur hakimiyeti sürmüştür. Timur ailesinin son bulmasıyla Afganistanın Kuzey bölgeeri bir süre Babür devletinin hakimiyetinde kaldı. Afganistanın en parlak dönemi Babürün kurduğu Hint-Türk İmparatorluğu dönemine rastlamaktadır.* Kuzey Afganistanda Babür Devleti zayıflayınca Şeybani/Şibani Devleti bölgenin kontrolünü ele geçirmeyi başarmış fakat kısa süre sonra Şah İsmail, Şeybani /Şiban Devletini yenip Afganistanın Kuzey ve Kuzeybatı bölgelerini hakimiyeti altına almayı başarmış Safavi Devletinin dağılmasıyla bu sefer de bölge Afşar Türk Devletinin hakimiyetine girmiştir. Bu tarihlerde Afganistanın kuzey ve kuzeybatı bölgeleri Afşar Türk Devletini hakimiyetindeyken kuzeydoğu ve güney bölgeleri de Babür Türk Devletinin hakimiyetine girmiştir. Babür Devletinin yıkılmasından sonra Afgan kabileleri bölgede başlarına buyruk yaşamaya başladılar. Gelecekte kurulacak olan Afganistanın temelleri ilk defa bu tarihlerde atılmış ve Kandehar mıntıkasında ilk kuvvetli Afgan emirliği kurulmuştur. Ahmet Şah Durani, Dost Muhammet Han, Şir Ali Han, Abdurrahman Han ve Habibullah Han Afganistanın bağımsızlığı için mücadele veren emirlerdir. 1901 yılında Habibullah Han, kendini Afgan Kralı olarak ilan etmiş fakat bölgede hakim bulunan İngilizlerle mücadele devam ettiğinden bağımsız Afganistanın doğuşu onun ölümünden sonra olabilmiştir.
1907 yılında yapılan İngiliz-Sovyet Rusya antlaşması ile, Güney Asyadaki nüfus sahaları paylaşılmış, bu tarihlerde tam birliğini kuramamış olan Afganistan toprakları ikiye bölünmüştür. * Bu sıralar Habibullah Han, bağımsız Afganistan Devletini kurmaya çalışmış onun ölümünden sonra tahta geçen oğlu Emrullah Han 3 Mart 1919da bağımsız Afganistanın kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Afganistan devletini ilk olarak 19 Eylül 1919da Sovyet Rusya tanımıştır. Bu tanımadan sonra bölgeden İngiliz nüfusunun kalkması için Afganistana yardım elini uzatan Sovyet Rusya bir yandan İngiltere ile Afganistanın arasını bulmaya çalışmış bir yandan da Buharayı işgal etmiştir. İngiltere-Afganistan anlaşması ile topraklarına sahip çıkan Afgan Devleti Buharanın işgaline ses çıkaramamıştır. Bu işgalin bir anısı olarak birçok Özbek Türkü, Afganistana göç etmiş ve orada yerleşmiştir.*
d-2) Afganistanda Türk Dağılışı:
Afganistanın kuzeyinde, Orta Asya Cumhuriyetlerine sınırdaş bölgeler Türk yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerdir. Buralarda yaşayan Türkler sırasıyla Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Karakalpaklar ve bir miktar da Uygurlardan ibarettir.
Afganistan Türklerini sırasıyla inceleyecek olursak:
Özbekler:
Afganistanın en kalabalık Türk topluluğu Özbeklerdir. Heratın dışında Bala, Murgap, Maymana, Şıbırgan, Ser-i Pul, Akça, Belh, Mazar-i Şerif ve Tükurgan gibi şehirlerde yaşarlar. *
Özbekler en
Kategori: Genel kültür