Türkiye İle Yunanistan 1920”den Beri Savaşmamış, 1952”den Beri De Aynı İtti

12 Temmuz 2007



Türkiye ile Yunanistan 1920”den beri savaşmamış, 1952”den beri de aynı ittifakta yer almasına rağmen uyum içinde komşuluğa sahip olmayan iki devlettir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların çözülmesi hatta bu sorunların görüşmeler yoluyla dahi ele alınmasını engelleyen en önemli etken “yaşayan bir tarihin” yaptığı güvensizliktir. Türkiye ve Yunanistan ulusal devlet kimliklerini birbirlerine karşı verdikleri mücadele ve birbirleri ile etkileşim süreci sonunda oluşturmuşlardır. Bu günkü Yunanistan’ın hemen her köşesi en az dört yüz yıl Türk yönetimi altında kalmış, modern Yunanistan, Osmanlı Devletine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi sonucunda doğmuştur. Diğer taraftan Türkiye”de işgalci Yunanistan kuvvetlerini yenilgiye uğrattıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı ertesi, uluslar arası ilişkiler sistemi içinde “ulus devlet” kimliğini kazanmıştır. İki ulusun ulus-devlet kimliklerini birbirlerine karşı verdikleri mücadeleler sonunda kazanmaları Türk Yunanistan ilişkilerinin biçimlenmesinde önemli bir rol oynarken bu etken Türk Yunan insanının karmaşık kimlik sorunlarına da katkıda bulunmuştur. İki halk kimliklerinin en iyi tanımlanmış bölümüne, uluslarına sıkıca sarılabilmek için ulusal kurtuluş mücadelelerini sürekli hatırlatmak zorundadırlar.

Her şeyden önce iki ulus arasındaki etkileşim ve mücadele insancıl sorunlar yapmıştır. 1830”dan 1922”ye kadar Yunanistan, Osmanlı Devletine karşı yayılmacı bir politika izlemiştir. Bu dönem içinde Teselya, Makedonya, Güney Epir, bazı Ege Adaları ve Girit Osmanlı Devletinden koparılarak Yunanistan”a bağlanmıştır. Bu durum, yalnızca toprak transferi yapmakla kalmamış yitirilen topraklardan Türk gücünün de başlaması ile sonuçlanmıştır. 1923”de imzalanan Lozan anlaşması iki devlet arasındaki kesin sınırları saptamış, belirlenen bu sınırlarda 1947 Paris Anlaşması ile On İki Adanın, Yunanistan egemenliğine geçmesi dışında bir değişiklik olmamıştır. Lozan Barış Anlaşmasından önce 1923 Ocağında bir de Nüfus Mübadelesi sözleşmesi imzalanmış bu sözleşme gereğince Rum Ortadoks dininden olan Türkiye”deki Türk yurttaşları ile Yunanistan”daki Müslüman Yunan yurttaşları zorunlu bir göçe tabii olmuştur. Sözleşmenin yürürlüğe sokulmasıyla da birlikte Ege’nin iki yanından milyonlarca insan evlerini bırakıp öteki tarafa göç etmek zorunda kalmıştır.

Daha sonra 1955”den 1974”e Kıbrıs sorunu, yalnız 1963 ve 1974”de yeni göçler meydana getirmekle kalmamış aynı zamanda iki ülke de kalan azınlıklara karşı olumsuz resmi politikaları da kışkırtmıştır.

Türk Yunan ilişkilerini incelerken “yaşayan bir tarihin” yaptığı güvensizlik ve Ege’nin iki yakasında paylaşılan ve sürekli beslenen bu duyguyu hesaba katmamız gerekir. Bu olumsuz psikolojik etkenin üstesinden gelebilmek için iki tarafın da uzun dönemli bir çaba göstermesi gerekmektedir.

Yeri, Sınırları ve Özellikleri

Ege Denizinin batı yakasından komşumuz olan Yunanistan, Balkan Yarımadasının güneyinde yer alır. Üç tarafı denizlerle çevrili olan Yunanistan”n kuzeyinde ; Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, kuzey doğusunda; Türkiye yer alır. Ülkenin güney ve doğusunda Akdeniz bulunmaktadır.

Genel olarak dağlık bir coğrafyaya sahip olan Yunanistan’ın yüzölçümü 131.944 km² dir. Kara sularının yüzölçümü ise 23.096 km² olup içinde irili ufaklı 166 ada bulunmaktadır. Bu adaların bazıları Türkiye”den çıplak gözle bile görülebilir. İçlerinde en büyük olanı Girit adasıdır. Girit adasının yüzölçümü 8.331 km² olup, yaklaşık 500 bin kişilik nüfusa sahiptir. Yunanistan’ın başkenti Atina”dır ve Atina nüfusun en fazla olduğu kenttir.

Geçmişten günümüze Yunanistan ulusunun büyümesini inceleyecek olursak:

Yıl

Nüfus

Km²

Nedeni

1821

150.000

Mora ayaklanmasının başlaması

1830

750.000

Bağımsız Yunan devletinin kuruluşu

1840

850.244

1869

1.450.000

50.211

İngiltere 7 adayı hediye etti.

1890

2.187.000

63.606

II. Abdülhamit Tesalya ovasını (13.000 km²) ve Norda’yı 1881’de verdi.

1907

2.631.952

63.221

1897 Türk-Yunan savaşında sınır düzeltmesi

1913

4.699.000

120.063

Balkan savaşı sonunda Makedonya, Epir, Trakya, Ege adalarını aldı.

1920

5.016.889

150.883

Sevres Antlaşması’na göre Trakya ve İzmir ilhak edildi.

1923

5.017.000

129.880

Anadolu yenilgisinden sonra Doğu Trakya ve Ege toprakları istatistiklerden çıktı.

1928

6.204.684

130.000

1.221.000 Rum Yunanistan’a, 500.000 Türk Anadolu’ya göç ettirildi.

1951

7.632.801

131.944

On İki Ada’yı ilhak etti.

1961

8.357.526

——

18 Mart 1961 Nüfus sayımı

1971

8.968.000

——

1981

9.706.000

5 Nisan 1981 Nüfus sayımı

1951-1961 arasında Yunanistan’da %9 artış olmuştur. Sınır bölgelerinde artış adalarda ise hafif bir azalma görülür. 1970 yılına gelindiğinde yıllık doğum artış oranı 0,7 km² ye düşen insan sayısı da 67’dir. Nisan 1981 genel nüfus sayımı ayrıntılarına baktığımızda:

Bölge

Nüfus (000)

1971-1981 artışı (%)

Yunanistan genel

9.706

10.7

Atina-Pire

3.016

18.8

Orta Yunanistan

1.097

10.6

Peloponez

1.005

1.9

İyon Adaları

181

1.8

Epir

323

4.2

Teselya

695

5.3

Makedonya

2.106

11.4

Trakya

46

4.9

Ege adaları

436

4.3

Girit

501

9.7

Bu tablodan Yunanistan nüfusunun üçte birinin Atina-Pire kent bölgesinde toplandığını görüyoruz. Yani Yunanistan, İsa’dan önceki tarihlerde olduğu gibi yine Kent-Devlet görünümüne sahiptir. Makedonya ve Giritte ise bir türlü nüfus artmamaktadır. 1912 Balkan savaşından önce Selanik, Manastır, Kosova Türk vilayetlerinde 450.000’i Türk 2.800.000 insan yaşıyordu. Yunanistan zorla işgal ettiği Makedonya’yı halkına vatan olarak kabul ettiremediği için bölgenin nüfusunu Balkan savaşları dönemindeki sayısına dahi çıkartmamıştır. Batı Trakya’nın nüfusu da tabloda 46.000 olarak gösterilmiştir. Söz konusu bölgede 125.000 Türk yaşadığı bilindiğine göre tablodaki 46.000 sayısı yanlış ya da Türkler dahil edilmemiştir.

Yunanistan’ın nüfusu 1928-1988 tarihleri arasındaki 60 yıllık sürede ancak 3 milyon artabilmiştir. Yıllık doğum oranının %0,9 olması önde gelen Yunanlıları büyük bir endişeye sürüklemekte bu nedenle de ülkede doğumu teşvik eden tedbirler alınmaktadır.

Yunanistan, kendi ırkını göçler, yer değiştirmeler ve diğer teşvik yöntemleriyle artırmaya çalışırken, Osmanlılar ve daha sonra gelen Türk hükümetleri stratejik bir hata yapıp Balkanlar ve adalardaki Türkleri, nüfusu gittikçe çoğalan Anadolu’ya çekmekte mahsur görmemişlerdir. Bu durum günümüzde bile devam etmektedir. 1947’de Yunanlılar, İtalyanlardan On İki adayı ele geçirdiğinde Rodos Adasında 10.000, İstanköy’de 5.000 Türk yaşıyordu. 1961’de Rodos Adasında 3.000 yakın Türk, İstanköy’de ise 1.500 Türk kalmıştır. Şimdi ise bu adalarda sadece birkaç yüz Türk bulunmakta, diğer adalarda ise Türk bulunmamaktadır. Yunanistan’da Türk nüfusunun azalmasının başlıca nedeni Yunanlıların bin bir baskı ve ekonomik yok etme yöntemleriyle soydaşlarımızı kaçırması yanında Türk hükümetlerinin soydaşlarımızı Yunanistan’da koruyamayıp Anadolu’ya göçlerine yardım etmesi gerekçe gösterilebilir. 1960’ta Batı Trakya’da 105.000 olan Türk azınlık aradan 18 yıl geçtiği halde sadece 125.000’e ulaşmıştır. Bu oran oldukça azdır.

Yunan Irkı:

Değil bugünkü Yunanlıların, eski Yunanlıların bile saf bir ırktan geldiğini söylemek mümkün değildir.

Yunanistan’ın ilk halkı Anadolu’dan gelerek Yunan Yarımadasına yerleşen Pelasg’lar, Lelek’ler, Kar’lardır. M.Ö. 4.000 yıllarından itibaren Girit’te gelişen uygarlığın sahipleri ise Ari Kafkaslılar, Sami Mezopotamyalıları ve Mısırlı Kopt’lardır. M.Ö. 3.000-2.000 yılları arasında Yunanistan, kavimler göçüyle sarsıldı. Akalar (Endocermen-Anadoluların karışımı) Yunanistan’a geldi. M.Ö. 12.yy başlarında ise kuzeyden gelen kavimler İlliryalıları ve Epeirosları güneye doğru sürdüler. Bunlar da Balkanlarda yaşamakta olan Trakları, onlar da Ukrayna ve Baltık kıyılarından gelmiş olan Dorları daha güneye kovaladılar. Bu karmaşık halktan eski Yunan uygarlığı doğdu.

Yunanistan’ın ilk halklarında olan Pelasgların Arnavutça ile aynı yapıya sahip olan dilinde “Grika” kelimesi “Boğaz, Gedik” olarak kullanılıyordu. Yunanistan’ın engebeli toprak yapısını anlatan bu kelime Latincede “Graecia” şeklini aldı. Zamanlarda “Grece” şekline dönüştü. “Grece” kelimesi Yunanistan’ın Fransızcadır. Yine Pelasg’ların dilinde Pelasg (eski, yaşlı), İoinen (yeni, genç) anlamına gelir. Önasya’ya yerleşmiş olan “İonien”lere Türklar, Yunan adını vermişler ve Grekler’le hiçbir ilgisi olmadığı halde İonien’leri “Yunan” saymışlardır. Oysa Grekler, kendilerine “Hellen” yaşadıkları bölggeye de “Hellas” diyorlardı. Yunan ulusu için “Yunan”tabirini sadece biz Türkler kullanırız, bizim dışımızdaki toplumlar ise “Grek” kelimesini kullanırlar. Yunan kelimesi, Selçuklular’ın “İon” kelimesini “Yunan” tarzında telaffuz etmesinden kaynaklanır. Grek kelimesi Latince’de “hilekar, dolandırıcı” mecazi anlamlarına gelir. Bu nedenle Grekler, Grek sözünü sevmemekte ve krallarına “Hellenler’in Kralı”demişlerdir.

M.Ö. 3000 yılından Yunanlılar’ın bağımsızlıklarını aldıkları 1830 yılına kadar Yunan yarımadasından o kadar çok kabile, ordu, ulus, devlet geçmiştir ki bugün “Elen” ya da “Grek” adıyla bir ırkın kalmayacağı ortadadır. Bugün Yunanlılar için Bulgarlar, Hunlar,Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Hazar Türkleri, Slav, Sırp, Arnavut ve Osmanlılar’ın Anadolu’dan Rumeli’ye göç ettirdikleri Türkmen- Tatar kümelerinin karışımı olan “Melez bir Makedonya Irkı” diyebiliriz.

Yunan Uygarlığı:

Sık sık duyduğumuz, hatta belleğimize dahi kazınan “Yunan Uygarlığı” tabiri aslında batılılar tarafından uydurulmuş abartılı bir yalandan başka bir şey değildir.

Batılılarda “Rönesans” akımı ve din savaşlarının ardından bir kaynağa, geçmişe sarılma ihtiyacı doğdu. Tarih bilgisinin, arkeoloji ve antropolojinin henüz gelişmeye yeni yeni başladığı 17.yy sonlarına doğru Avrupa”da birden bire türeyen bilim adamları, düşünürler, sanatkarlar…vb. gibi kişiler bir geçmiş aradılar. Aradıkları geçmişi de Eski Yunanistan”da buldular. Avrupalılar Grekçe”yi okullarına hemen yabancı dil olarak aldılar; çünkü Grekçe onlara siyasi, ekonomik ve kültürel hedefler veriyordu. Bu yolla doğuyu keşfedip, sömürge haline getirebilecekler ve doğunun tarihsel zenginliğini çalabileceklerdi. Fakat bir engel vardı, o da Osmanlı Devletiydi. Osmanlı engelini aşmanın yolu Balkanları ve özellikle de Yunanistan”ı Osmanlı”dan ayırmaktı. Bu amaçla Avrupa kendi kamuoyunu Yunan Uygarlığı yalanı ile ayaklandırmayı başardı.

Yunan Uygarlığı hikayesi ile Avrupa”da sanatta, yazında, tarihte ve bilimde bir “eskiye dönüş” modası başladı. Bir yandan Avrupa’yı Yunan sanat ve felsefesi sararken bir yandan da asıl hedef olan küçük Yunan ulusuna bağımsızlık kazandırma yoluyla İngiltere, Fransa ve Rusya, Akdeniz”deki çıkarlarını, Hindistan yolunu ve Orta Doğu’yu ele geçirme hedeflerini gerçekleştiriyorlardı.

Batılılar, Küçük Yunanistan”ı kurarak Doğu”ya, Doğu Akdeniz”e adım atabildiler. 20.yy bilim adamları Eski Yunun Uygarlığının bir abartmadan ibaret olduğunu anlamışlardır. Sümer, Akat, Babil, Asur, Hitit, Mısır gibi uygarlıklar üzerinde yapılan arkeolojik bulgular Yunan uygarlığının bir efsaneden ibaret olduğunu Sümer uygarlığının eski Yunan uygarlığından çok daha ileri seviyede olduğunu kanıtlamıştır. Bu bulgulara rağmen Yunanlılar, kendilerine Yunan Uygarlığı’nın çocukları demekten sakınmazlar.

Türkler Hakimiyeti Altında Yunanlılar

Romalı I. Konstantin tarafından M.S. 330 yılında Bizans adıyla kurulan Doğu Roma İmparatorluğu, Fatih”in 1453′te İstanbul’u fethetmesine kadar Anadolu için savaşmıştır. Bununla birlikte İmparator Romen Diojen’in, 1071 Malazgirt Savaşıyla, Selçuklu hükümdarı Alp Aslan”a yenilmesi Bizans’ın Anadolu”da ki egemenliğini oldukça azaltmıştı.

Türklerden önce Anadolu”ya gelen Araplar bölgeyi yağmalamaktan ileri gidemediler. 1071 Malazgirt Savaşıyla Anadolu’nun kapısı Türklere ardına kadar açılırken 17 Eylül 1176”da Myrickefalon (Düzbel)’da Selçuklu sultanı II. Kılıç Aslan ve Bizans İmparatoru Manuel arasında yapılan savaş sonucu Türkler”in Anadolu”da yerleşmesi kesinleşti. Bu savaştan sonra Bizans’ın Anadolu”da ki toprakları Konstantinapolis, Kocaeli Yarımadası, Marmara ve Ege kıyılarına kadar daralmıştı. Aslında bu tarihlerde Bizans’ın Avrupa’daki toprakları da elden çıkmıştı. Daha Bizans 1090′larda Balkanlardan gelen Peçenek Türkleri’nin elinden zor kurtulmuş, 1185”de Normand’lar Selanik’i ele geçirmişti. 1187”de II. Bulgar İmparatorluğu tanındı ve Dalmaçya, Sırbistan ile Hırvatistan kaybedildi. 1204”de IV. Haçlı seferiyle Avrupalılar, Bizans”a saldırıp şehri yağma ettiler ve 1261”e kadar süren Latin İmparatorluğunu kurdular. İznik”e sığınan Bizans İmparatoru Mişel Paleolog, 1261″”e Latin İmparatorluğuna son verdi. bu sayede Konstantinopolis, 200 yıla yakın bir süre daha yaşamayı sürdürdü.

Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453′de Konstantinapolis’i zaptetmesiyle Bizans İmparatorluğu son bulmuş oluyordu. Fatih’in Konstantinopolis’i feth etmesinden önce selefleri Balkanlar’ı fethetmişti (1389 I. Kosova, 1395 Niğbolu, 1444 Varna, 1448 II. Kosova)

Fatih, 1446 yılında II. Murat tarafından fethedilen Mora’da daha önce de olduğu gibi Bizans prenslerinin egemenlik sürmesine izin verdi. Fakat Mora”da karışıklıklar baş gösterince Mora’yı 3′e bölüp (Patros, Karent, Kuzey Mora) Kuzey Mora’yı doğrudan Osmanlı’ya diğer bölgeleri de iki Bizanslı kardeşin idaresine bıraktı. Fatih’in uyguladığı bu çözüm yolu istenilen sonucu vermeyip Mora’da ayaklanmalar başlayınca, 1460 yazında Fatih bütün Mora’yı istila edip despotlukları kaldırdı. 1461”de de Trabzon Grek devleti yıkıldı. Böylece Fatih, Yunanistan”ı kesin olarak işgal ediyordu.

Fatih, Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırdığında bugünkü Yunanistan’da çoğu kölelikle geçinen 60 bin Grek vardı. Yunan ulusu bağımsızlığını kazandığı 1830 yılına kadar 433 yıl Osmanlı devleti egemenliğinde kalmış, bu süre zarfında nüfusu ve ekonomisini geliştirme fırsatını bulmuştur.

Yunan Bağımsızlığı ve Yayılması

İlk müstakil Balkan devleti Yunanistan”dır. İki safhalı olan Yunan ihtilalinin ilk safhası 12.02.1821′de Mora’da (Patros’ta) başladı. Mora’yı ele geçiren ihtilalciler Mora, Ağrıboz, Attika ve Kiklad’ı içine alan bir Yunanistan kurulduğunu ilan ettiler. Mavrakordato, ihtilal devletinin başkanlığına seçildi. Mora’daki isyanı bastırmakta yetersiz kalan Osmanlı Devleti, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Paşa’dan yardım isteyince 24.02.1825’de Kavalalı Mehmet Paşa, Mora’nın güneybatısındaki Moden Limanına çıktı. Kuzeyden Mehmet Reşit Paşa’da Attika’ya girdi. 23.04.1826’da Mora tamamen geri alındı. Bu gelişme Avrupa devletlerinin hoşuna gitmemişti. İngiltere, Fransa ve Rusya donanmaları birleşip Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktılar (20.10.1827). Ardından Rusya, Osmanlı Devleti’ne harp ilan etti ve Prut Nehri’ni geçip Osmanlı topraklarına girdi. Aynı zamanlarda Fransa da Mora’ya bir kolordu çıkardı. Bu gelişmeler üzerine Bab-ı Ali, Mora’yı boşaltmaya başladı. 15.08.1829 Londra Anlaşması ile Osmanlı Devleti, yılda 375.000 altın vergi veren otonom bir Yunan prensliğinin kurulmasını kabul etmek zorunda kalıyordu. Bu prenslik, Mora ve Kiklad adalarından oluşuyordu. İngiltere ve Fransa’nın da kabul ettiği Yunan prensliğinin sınırlarını Ruslar yeterli bulmadılar, Osmanlı Devletinden Yunanlılar’a yeni topraklar ve haklar verilmesini istediler. Yeni bir Osmanlı-Rus savaşı kaçınılmazdı. Osmanlı’nın yenildiği savaş 15.09.1829 Edirne Muahedesi ile sona erdirildi. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın baskılarına artık dayanamayan Bab-ı Ali, 24.0.01830’da tamamen müstakil bir Yunan krallığının kurulmasını kabul ediyordu. Üstelik Mora ve Kikladlar dışında Ege’nin en büyük adası olan Ağrıboz’la üzerinde Atina’nın bulunduğu Attika adası da bu ilk Balkan devletine verildi. 49.424 km² ve 1.100.000 nüfuslu yoksul krallığın başına da bir Bavyera prensi kral olarak seçildi.

Yunanistan, bağımsızlığını kazandığı 1830 yılından 1922’ye kadar Osmanlı Devletine karşı yayılmacı bir politika izledi. Küçük bir devlet olması ve askeri açıdan yetersizliği sınırlarını genişletmek için savaşmaktan çok batılı devletlerin desteği ile Osmanlı’dan toprak koparma yolunu seçmiştir. 1865’de İngiltere İyonya (Yunan) Adalarını, Yunan krallığına bağışladı. 1881’de Türkiye’nin Rusya’ya yenilmesi ve batı devletlerinin baskısı üzerine Teselya, savaşsız olarak Yunanistan’a verildi. 1913 Balkan harbi neticesinde Asya adalarını, Epir, Girit ve Güney Makedonya’yı aldı. 1920’deki İkinci Balkan harbi sonucunda da Türkiye’den Bulgaristan’a geçen Batı Trakya’yı Bulgaristan’dan almayı başardı. 1945’e gelindiğinde ise Rodos ve On İki Ada, İtalya’dan Yunanistan’a geçti. Yunanistan, İngiltere Kıbrıs’tan çekildikten sonra da hukuken değil ama fiilen Kıbrıs’a hakim oldu. Ancak adanın stratejik önemi ve buradaki Türkler’e büyük zulümler yapılması Türkiye’nin çıkartma yapmasına neden oldu. Adanın Türk kısmı da fiilen Türkiye’ye bağlandı.

Bağımsızlık Sonrası Yunanistan’ın Siyasi Yapısı

Büyük devletlerin 3 Şubat 1830’da giili olarak, 7 Mayıs 1832’de hukuki olarak bağımsızlığını onayladıkları Yunanistan, bir krallığı dönüştü. Tahta ilk olarak Bavyera Prensi Otta (Otta I) çıkarıldı; ancak kralın bütün önemli işlerin başına Almanları getirmesi, Kallerghis yönetiminde bir darbeye yol açmış bunun üzerine Kral Otta I, liberal bir anayasa hazırlatmak zorunda kalmıştır(1844). Bu anayasaya rağmen Otta I’in parlamenter rejimin yerleşmesini engellemeye çalışması 1862’de orduda bir ayaklanmanın çıkmasına ğeden oldu. Kral Otto I devrildi. Onun yerine Danimarka Prensi ve Wales Prensinin kayınbiraderi Georgios I. Kral olarak başa getirildi. Yunanistan’da krallık rejiminin sonunu hazırlayan olay I. Dünya Savaşı ardından Anadolu’ya saldıran Yunan ordularının çok ağır bir bozguna uğratılması üzerine 1923 ‘de Lozan Antlaşmasının yapılmasıdır. Bu antlaşma ile Türkiye’nin zaferi onaylanıyordu. Antlaşmanın ardından seçimler yapılmış Venizelos’un büyük bir zafer kazanması ve Georgios II.’nin tahttan çekilmesiyle (18 Aralık 1923) Yunanistan’da Cumhuriyet ilan edildi(25 Mart 1924).

Amiral Paulos Kunduriotis’in Cumhurbaşkanlığına seçildiği ülkede 1925’te General Theodhoros Pangalos’un, 1926’da General Gheorghios Kondhylis’in darbeleriyle diktatörlükler kuruldu. 1928’de yeniden iktidara gelen Venizelos, demokratik bir rejimin oluşması için çaba gösterdi. Fakat ekonomik durumun giderek kötüye gitmesi onun istifasına neden oldu. Bu gelişmenin ardından yeni darbe girişimleri oldu. 1936 yılında yapılan halk oylamasında ise krallığın yeniden kurulması ve Georgios II.’nin ülkeye gelerek yeniden tahta çıkarılması kararına varıldı. Georgios II., tahta çıktığında iş başına General Metaksas’ı getirdi ki Metaksas, parlementoyu dağıtıp gerçek bir diktatörlük rejimi kurdu.

1940’lı yıllar Yunanistan için oldukça zor yıllardır. 1939 sonlarında II. Dünya Savaşı başladığında Yunanistan, halkın genel eğilimi doğrultusunda müttefikler yanında yer almayı tercih etti. Ülke 1941 başlarından sonra üçlü işgal altında bulunuyordu. Bunlar Almanlar, İtalyanlar ve kendileriyle daha sonra ittifak kuran Bulgarlardı. Alman faşizmi altında ezilen halk bilinçsiz tepki gösterilerine başladı. Bu hareket solun örgütlenmesiyle silahlı direnişe dönüştü ve Eylül 1941’de EAM ( Ulusal Kurtuluş Cephesi) kuruldu. II. Dünya Savaşı sona erince büyük bölümü sol eğilimli ya da kominist olan dinenmecilerin, Müttefiklerin oluşturdukları rejimi tanımamaları, aşırı sağın “beyaz terörü”tarafından desteklenen büyük bir anarşi döneminin başlamasına , 1946’da Kral Georgios II’nin ülkeye dönmesine ve uzun, kanlı bir iç savaşa yol açtı(1946-1950).

General Papaghos komutasındaki hükümet ordusunun iç savaşı kazanmasından (1949) sonra batı yanlısı özellikle ABD yanlısı bir siyaset izlendi. 1963’te başbakanlığa getirilen Demokratik Liberal Parti başkanı G. Papandreu, toplumsal eğilimli bir demokrasi oluşturma çabalarına giriştiyse de 1964’te Paulos I.’in ölümüyle tahta çıkan oğlu Konstantinos II ile anlaşamaması ve Kıbrıs sorununun ciddileşmesi üzerine istifa etmek zorunda kaldı (1965). İki yıl süren bir siyasal bunalım ardından, birkaç Albay önderliğinde 21 Nisan 1967’de askeri bir darbe gerçekleştirilmiş, Kral başlangıçta bu darbeyi onayladıysa da, aşırı sola ağır baskılar uygulayan askerleri dizginlemek için 13 Aralık’ta karşı bir darbe girişiminde bulunmuş, bunda başarısız olunca da Romanya’ya kaçmıştır (Aralık 1967).

Kralın kaçışının ardandan “Albaylar rejiminin” giderek baskıyı arttırması, özellikle öğrencilerin belirlediği bir muhalefet hareketinin gelişmesine yol açtı. Albay Papadhopulos, muhalefetin Kralın dönmesini sağlayacağından çekinip 1973 Haziranında Cumhuriyeti ilan ederek halk oylamasıyla Cumhurbaşkanlığına seçilmeyi başardı. Ancak muhalefet şiddetini arttırarak devam etti. Ülkede askeri darbelerin devam etmesi, Türk ordusunun Kıbrıs Barış Harekatını başlatması Atina’daki rejimin sonuna neden oldu. Ordunun da çeşitli gruplara bölünmesiyle askerler, yönetimi yeniden sivillere devretmek zorunda kaldılar . 1972 Anayasası tekrar uygulamaya konuldu ve Karamanlis, Cumhurbaşkanlığa seçildi (5 Mayıs 1980). Ertesi yıl yapılan seçimleri ise Sosyalist Parti kazandı. Sosyalist Parti’nin başkanı A. Papandreu başkanlığa getirildi. 1985’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini de Hristos Sartzetakis kıazandı. 1990 yılınrda ise Yeni Demokrasi Partisi başkanı Konstantinos Mitsotakis, başbakanlığı üstlendi; ancak bu sıralar Körfez bunalımı, zaten bozuk olan Yunan ekonomisini iyice bozmuş Avrupa Birliğinden alınan para yardımı da ekonominin düzelmesinde yeterli olmamıştır. 1993’te yapılan seçimleri PASOK’un kazanması ve Papandreu’nun yediden başbakanlığa getirilmesi şeklinde gelişmeler devam etmiştir.

Yunanistan ve Türkler

Yunanistan bir devlet olarak kuruluşundan itibaren, Türklere karşı hırçın, açgözlü ve kıskanç bir tavır sergilemiştir. Sürekli olarak Türk korkusu Yunan halkına aşılanmış, bir yandan da Türkiye toprakları üzerindeki yayılmacı emelini sürdürmüştür. Yunanistan, dünyaya Türkiye’yi bir tehdit unsuru olarak lanse ederken, kendisinin tutum ve davranışının Türkğiye için bir tehdit oluşturduğunu dünya kamuoyundan saklamıştır. Yunanlı politikacılar, Megali İdea’yı gerçekleştirmek için Türkiye’ye karşı saldırgan bir tutum izlerken bu duruma tepki gösteren Türkiye’yi dünyaya şikayet etmekten çekinmemişlerdir.

Türk-Yunan ilişkilerinin tarihçesini iyi bir şekilde değerlendirmek, Yunanistan’ın Türkiye üzerinde tarihi emellerini ve bugünkü politikalarının özünü kavrayabilmek için Yunanistan’ın “Megali İdea” ideolojisini iyi bilmek gerekmektedir.

Megali İdea Nedir?

Yunanlılır’ın Megali İdea’dan anladıkları şey “Türk devletini ortadan kaldırmak, İstanbul, İzmir, Kıbrıs ve Kücük Asya dedikleri Anadolu’yu sınırları içine katmayı kapsamaktadır. Türk düşmanlığı ile beslenen Megali İdea İdeolojisinin arkasında başka başka gerçekler de gizlenmiştir. Yunanistan’ın siyasi, sosyal liderleri, her dönemde, ülkenin var olabilmesi için bir milli ideolojiye sahip olunması gerektiğine inanıyorlardı. Böylece Yunan milletini her an yeni mücadelelerle hazır tutacak, halledilmeyen ekonomik problemlere karşı, hiç kimse vatan haini damgasını yememek için muhalefette bulunmayacaktı. Bu şekilde bakıldığında Megali İdea’nın Yunan iç ve dış politikasının canı olduığu görülür. Milli hedefe ulaşmanın dışında her şey yönetim, eğitim, imar bekleyebilirdi. Böylece Türk sınırları içinde bulunann toprakların “ Milli Hedef” olarak gösterilmesi “Megali İdea” denilen milli ideoloji’nin doğmasına yol açmıştır.

Batı ve Yunanistan

Aslında Batı Avrupalı’nın gözünde Yunanlının Türk’ten farkı yoktur. Grek kelimesinin karşılığı Fransız lügatlarında eskiden hırsız, hilekar, düzenbaz olarak geçerdi. Yunanlılar, “Türklerin cesaretini değil de, tüm kötü huylarını alan namussuzlar” olarak tanımlanırlardı. Özellikle Protestanlar, Ortodoks Kilisesini batıl inançlarla parçlanmış ve bağnaz, cahil papazlara sahip olmakla küçümsüyorlardı. “Her yıl papazın evlerine serptiği kutsal sularla içeri girmiş olabilecek şeytanların kovalanacağına” inanan Yunanlılarla alay ediyorlardı.

Batılılar Yunanlılar’ı kavgacı, entrikacı, genelde yararlı olmaktan çok zararlı olarak gördükleri halde Türk-Yunan çatışmalarnıda tavırlarını sürekli Yunanistan’dan yana koymalarının nedeni; Batı uygarlığının Yunan-roma temeline dayandığına inanmalarıdır.

Türk – Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu

Türkiye ve Yunanistan arasında Batı Trakya Türkleri’nin durumu önemli bir sorun olarak durmaktadır. Batı Trakya Türkleri’nin temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması, her türli siyasal baskı yöntemlerini kullanakak Yunan hükümetlerinin ve Yunan halkının en açından bir bölümünün Batı Trakya Türkleri’ni kimliklerinden vazgeçme doğrultusunda zorlamaları Türkiye’nin kayıtsız kalabileceği bir olgu degildir.

Batı Trakya’daki Türk azınlığının statüsü 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile düzenlenmiştir. Lozan Barış Antlaşması sırasında kabul edilen resmi rakamlara göre 1922-1923 yıllarında Batı Trakya’nın toplam nüfusu 163.030 idi. Bu nüfusun 129.120’sini Türkler, 33.910’unu da Yunanlılır oluşturmaktaydı. Bu dönemde soydaşlarımız Batı Trakya topraklarının %84’üne sahiptiler. 1970’li yılların ortalarında Türklerin sahip olduğu topraklar %40’ın altına düşmüştür. Türklerin topraklarının eritilmesi süreci 1976’dan bu yana keyfi ve büyük ölçekli kamulaştırmalar şeklinde, artan bir hızla devam etmektedir.

Türk-Yunan İlişkilerinde Azınlık Meselesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun zararına durmadan genişlemesi sırasında Yunanistan, her yeni toprak elde edişinde bu gelişmesini batılı ülkelere tescil ettirebilmek için büyük devletlerle anlaşmalar yapmak ve bu anlaşmalar sonucu yeni kazandığı bölgeler üzerinde kalan azınlıklara bir takım azınlık hakları tanımak zorunda kalmıştır.

Yunanistan’a göre aslında ülkesinde hiçbir etnik azınlık yoktur. Bunların hepsi Slavlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır. Batı Trakya Türkleri de Müslümanlaştırılmış Yunan vatandaşlarıdır.

Yunanistan’daki azınlıklar şu şekildedir;

Türk azınlık : 120-130.000

Makedon azınlık : 300.000

Bulgar azınlık : 25.000

Yahudiler : 6.000

Ermeniler : 16.000

Arnavutlar : 50.000 (Güney Epir’de Arnavutlar’a göre 200.000)

Ulahlar (Rumenler) : 100.000 (Romanya’ya göre 1.500.000)

Yunanistan’ın azınlıklar konusunda tek Türkiye ile değil Yugoslavya (Makedonya), Arnavutluk ve Bulgaristan’la da problemleri vardır.

Batı Trakya Türkleri’nin Sorunlarına Genel Bakış

İnsan Hakları Açısından Yaklaşım:

Lozan Barış Antlaşmasıyla (24 Temmuz 1923) Batı Trakya Türkü’nün hak ve statüleri belirlenerek garanti altına alınmıştır. Fakat Yunan makamları Türkler’e karşı sürekli bir baskı uygulamaktadır.

1938 tarihli bir yasaya dayanarak Türk azınlığının taşınmaz mal satın alma olanakları kaldırılmıştır. Azınlık mensuplarının arazi ve emlaklarını birbirlerine dahi satmalarına izin verilmemekte sadece Yunanlılar’a satmalarına olanak sağlanmaktadır.

Eğitim alanında da Batı Trakya Türk toplumu ağır baskılarla karşı karşıyadır. Lozan Antlaşması, soydaşlara giderlerini kendileri ödemek koşuluyla, her türlü okullar ve benzer eğitim öğretim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek konularında eşit hak tanımıştır; fakat bu hakkın kullanılmasına izin verilmemektedir. Bugün 120 bin nüfuslu bir toplum için bölgede sadece iki orta/lise bulunmaktadır.

B-Sosyal Baskılar:

Yunanistan’da bulunan Türkler daha çok İskeçe ve Gümülcine şehirlerinde ve çoğunlukla bu şehirlere bağlı köylerde oturmaktadırlar. Yunanistan, çeşitli bahanelerle kendi içerisinde yaşayan Türkleri her alanda mağdur etmektedir. Sistemli bir devlet politikasıyla Yunan makamları, ülkede bir Türk azınlığın bulunmadığını iddia etmektedirler. Türk azınlık yerine Müslüman azınlık denilmesinin nedeni Türkiye’yi Batı Trakya Türkleri meselesinde taraf olmaktan çıkarmaktır. Böylece Türkiye’nin desteğinden eksik Batı Trakya Türkleri, Yunan empıryalizmi altında çaresiz kalacaklardır.

Yunanistan’da “Yasak bölge”başta olmak üzere Batı Trakya Türk azınlığının çoğunun seyahat hürriyetleri kısıtlanmıştır. Yürürlükteki yasalardan yararlanamayan Türkler’e her çeşit kuruluşta ilgisiz davranılmakta hastanelerde bile Türkler hor görülmektedirler. Türkçe kaset, plak dinlenmesi, video kaseti seyredilmesi yasaklanmıştır.

*Yasak Bölge:

1936’da çıkarılan “Yasak Bölge” kanununa göre Batı Trakya’da Bulgaristan sınırı boyunca 10-25 km derinlikteki bölge “Yasak Bölge” olarak ilan edilmiş ve bu bölgedeki 133 Türk köyünde yaşayanlar Yunan makamlarınca kontrol altına alınarak sınırlanmış ve bölge adeta bir tecrit kampı haline getirilmiştir. Bölgeye giriş çıkış 24:00’ten 05:00’e kadar tamamen yasaktır. Yasak bölgeye girişler özel pasoyla yapılmaktadır. Bölgeyi Yunanistan’ın diğer bölgelerinden soyutlamaktaki temel amaç burada yaşayan 35.000-40.000 dolayındaki Türk’ü kontrol altında tutup uygulanacak asimilasyon hareketlerini dünya kamuoyundan gizlemektir.

C-Vatandaşlıktan Çıkarma:

1955 tarihli Yunan vatandaşlık yasasına göre “Grek” olmayan etnik kökenden bir kişi geri dönme niyeti olmaksızın Yunanistan’dan ayrılırsa, bu kişi Grek vatandaşlığını kaybeder. Oysa 1985 tarihli Yunan Anayasası Greklerin yasa önünde eşit olduklarını söylemekte “Grek yurttaşlığı sıfakının geri alınması ancak başka bir yurttaşlığın isteyerek kabul edilmesi veya yabancı bir ülkede ulusal çıkarlara aykırı faaliyetlere girişilmesi durumlarında mümkün olabilir” hükmü getirilmiştir. Bütün Yunan vatandaşlarına 5 yıl geçerli pasaport verilirken Türk azınlığa 1 yıl geçerli pasaport verilmektedir.

D-Göçe Zorlama ve Asimilasyon:

Yunanistan’ın Batı Trakya politikasınını hedefi Yunanistan’daki Türk varlığını söküp atmaktır. Bu amaçla, Türk azınlığının bölgedeki nüfusunun artmasını engellemeye çalışmakta ve onları göçe zorlamaktadırlar. Özellikle 1960’lardan sonra Yunanisten’da Türkleri eritme politikası hızlanmıştır. Batı Trakya’da yürütülen baskı, bu güne kadar elde edilen sonuçlara bakılırsa hedefine ulaşmış sayılmaktadır. Azınlık nüfusunu birinci elli yılda %68’den %30’a indirebilen dumlar, ikinci elli yılda bu nüfusu %0’a indirmeye kararlı görünmektedirler. Soydaşlarımız kendilerine yapılan ağır baskı karşısında Türkiye’ye iltica etmeyi bir kurtuluş olarak görürler.

E-Yok Ederek Tasfiye:

Batı Trakya Türklüğünü “yok ederek tasfiye” etme metodu ile ortadan kaldırma yolları 1923,1941-1944 yılları ile 1949-1950 yılları arasında tatbik edilmiştir. Bu amaçla Türklerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde terörler, sabotajlar ve siyasi suikastlar tertiplenmiş, Türklere suç fiilleri istinatları yapılmış ayrıca mahalli yetkililer yüzlerce bazen de binlerce Türk’ü tevkif ederek Kavala’daki Divan-ı harplere sevk etmişler ve onları aylarca tutuklamışlardır. Masumiyetleri ispatlanıp serbest kalanların çoğu Türkiye’ye iltica ederken; Dedeağaç, Fere, Soflu ile Dimetoka’nın Türk-Yunan hudut kesimlerinde yakalananlar imha edilmişlerdir.

Batı Trakya’daki Türk unsurunu eritme politikası iki ayrı yolla izlenmektedir. Klasik olarak niteleyebileceğimiz birincisi Türkler üzerine idari, hukuki, siyasi ve ekonomik baskı uygulayarak Bakı Trakya’yı terke zorlamaktır. İkinci yol ise Türkleri Hristiyanlaştırarak asimile etmektir. Bu yol son zamanlarda Yunanlılar’ı memnun edecek neticeler vermektedir. Bu uygulamayla, sayısı arttırılamayan Helen nüfusuna doğurgan bir unsurun katılması avantajı da sağlanmaktadır.

F-Meslek Hayatıyla İlgili Kısıtlamalar ve Kamu Hizmetlerinden Yararlanamama:

Batı Trakyalı Türkler, kendi işlerini yapmakta olduğu kadar başkalarının yanında çalışırken de sorunlar yaşamaktadırlar. Çoğunluğu çiftçi olan Türkler satın aldıkları traktörleri kullanabilmek için sürücü ehliyeti alamamaktadırlar. Başkalarının yanında özellikle Yunanlılar’ın yanında çalışırken isimlerini değiştirmeye zorlanmaktadırlar. Küçük meslek sahipleri ile esnafların ruhsat almaları da ancak yargı yoluyla olmaktadır. Daha ilk başka küçük esnaf ve sanatkarlar mali cezalarla karşılaşmakta ve meslek hayatları boyunca bu cezalardan kurtulamamaktadırlar. Batı Trakya Türkleri bölgedeki devlet kurumlarında da istihdam edilmemektedirler. İskece valiliğinde sadece 1 tane Türk çalışmaktadır. Türkler hastane, eğitim gibi kamu hizmetlerinden gereği kadar yararlanamamaktadır.

G-Siyasi Hakların Kısıtlanması:

Batı Trakya Türkleri, çok kez Yunan parlementosuna, çeşitli partilerden milletvekilleri göndermeyi başardıkları halde bağlı oldukları partilerin tüzük disiplin hükümlerine uymak zorunda olduklarından millet veklilleri, Batı Trakya sorunlarını parlementoda savunamamışlardır. Bu nedenle 1981 yılında iskeçe ilinde Mehmet E. Ağa’nın başkanlığında Barış bağımsız listesini kurdular. 1989 yılında Türkler, İskeçe ilinde İkbal, Gümülcine illerinde Güven Bağımsız listelerini kurarak 1989 seçimlerine katıldılar. Bu gelişmeler Atina’da tedirginlik yapmış, seçimler esnasında Türklerin seçilmesini önlemek amacıyla yurtdışından seçimlere katılmak için yunanistan’a gelen Türkler sınırda bekletilmiştir. Ayrıca Batı aTrakya’ya binlerce asker getirilerek oy kullandırılmıştır. Bu yollarla Türkler’in seçilmesini önleyemeyince Yunan yetkilileri 1990 yılında seçim kanununda değişiklik yaparak partiler için koyduğu %3’lük barajı bağımsız listeler içinde uygulamıştır. Bu uygulama ile nüfusu %3’lük barajı geçmeye yeterli olmayan Türk bölgelerinden bağımsız listelerin seçilmesi imkansız hale getirilmiştir. Herşeye rağmen Dr. Sadık Ahmet, Batı Trakya Türkleri’nin ilk partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi’ni kurdu. Dr. Sadık Ahmet, bu parti çatısı altında Batı Trakya Türkleri’nin haklarını savunurken 1995’de geçirdiği şaibe bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Günümüzde Batı Trakya temsilcileri, Yunan partilerinin listelerinden parlementoya girebilmektedirler.

1-Eğitim Alanında Baskılar:

Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türk azınlığın Atina Antlaşması’nın (1913) 3.Protokolü, 1920 Yunan Sevr’i, 1923 Lozan Barış Antlaşması, 1968 Türk –Yunan Kültür Komisyonu Ankara ve Atina Toplantıları Protokolü ve Yunanistan’ın 1977 yılında çıkarmış olduğu kanun çerçevesinde özel okul statüsünde okulları vardır. Ancak Yunanistan, diğer antlaşmalara uymadığı gibi bu konuda da verdiği sözlerde de durmamıştır.

Batı Trakya azınlık okullarında dört tip öğretmen vardır; Birinci tip, formasyonsuz öğretmenlerdir. Öğretmenlik eğitimi görmemişlerdir ve çağdaş anlamda eğitim verecek düzeyde değillerdir. Bunların maaşları azınlıklar tarafından verilir. İkinci tip öğretmenler, 1951 Kültür Antlaşması ve 1968 Karma protokolü çerçevesinde kontenjan öğretmeni adı altında Türkiye’den gönderilen Türk uyruklu öğretmenlerdir. Bunların sayısı 35 olup aynı sayıda Yunanlı öğretmende Türkiye’deki Rum okullarına gönderilmiştir. Bu şekilde Yunanisten’a gönderilen öğretmenlerin maaşları Türkiye tarafından verilmektedir. Fakat Yunan yetkilileri her yıl çeşitli nedenlerde bu öğretmenlerin bir kısmını Türkiye’ye geri göndermektedir. Böylece sayıları Yunanistan’da oldukça azalmıştır. Üçüncü kategori olarak formasyonlu öğretmenler gelir. Bu öğretmenler Türkiye’deki öğretmen okullarından çıkmış olan Batı Trakyalılardır. Maaşları, sözleşmeli olarak çalıştıkları okul encümeni tarafından verilir. 1973’ten bu yana Türkiye’de okumuş hiçbir Batı Trakyalı öğretmen, Batı Trakya’da Türkçe eğitim yapan azınlık okullarında çalışma izni verilmemektedir. Dördüncü kategoride Selanik Özel Pedagoji Akademisi mezunları gelir. Formasyonlu öğretmenlere alternatif yapmak için medrese çıkışlı öğrenciler arasından alınan Yunanca ve Pomakça eğitilen, Türkçeleri yetersiz, Yunan devlet memuru statüsünde kişilerdir.

Batı Trakya’da 450 Türk köyünden 392’sinde ilkokul yoktur. 1970 itibariyle Türklere ait 279 ilkokul varken 1980’lerde bu sayı 241’e düşmüştür. Bu okullardaki öğrencilerin sayısı 12.000 civarındadır. Türkçe eğitim veren okulların sayısı ise sadece ikidir.Söz konusu Müslüman Türk okullarında -ilkokul,ortaokul ve lise- din dersleri mevcut-

tur, hatta ağırlıklıdır. Bu okullardaki din derslerinde kendi seviyelerine uygun bir şekilde Kur’an, İlmihal bilgileri, Arapça ve peygamberlerin hayatlarından kıssalar öğretilmektedir. Bu durum bilhassa köy okullarında geçerlidir.(108) Türk çocukları bu dersleri şehir okullarında yeterli alamamaktadırlar.

Batı Trakya Türkleri’nin okuduğu okullarda ders araç gereçleri yetersiz, bir çok okul binesı harap, öğretmen sayısı azdır. Türkler istedikleri öğretmenleri tayin etmekte büyük sorunlar yaşarlar. Liselerde az sayıda olan kontenjan için öğrenciler arasında rekabet vardır. Yunan liselerinde böyle bir rekabet söz konusu değildir. 1984’ten başlayarak, Yunan makamları Türkçe okunan derslerden de Yunanca sınav zorunluluğu getirmişler ve bu sınavlar okul dışından gelen hocalar tarafından yapılmaya başlanmıştır.Yunan devleti Türk azınlığa karşı onları eğitimsiz bırakmak politikası gütmektedir. Ülkede Türklerin açtığı yüksek okul bulunmamaktadır. Yut dışında çeşitli üniversitelerden mezun olan Batı Trakyalı Türklerin diplomalarının denklikleri yapılmamakta hatta bu amaçlı başvurular dikkate bile alınmamaktadır. Türkiye’den mezun olan Batı Trakyali gençler ülkelerine diplomaları tanınmadığı gerekçesiyle dönmek istemezler.

M- Dini Baskılar:

Lozan Antlaşmasının 43. Maddesinde;”Yunanistan, azınlıkların dini inançlarına zıt veya dini ibadetlerini bozacak herhangi bir işleme tabi tutulmayacaklarını taahhüt eder.” denilmektedir. Bu antlaşma maddesine rağmen Yunanistan azınlıkları dini açıdan baskı altında tütmaktadır. Batı Trakya’da geçim sıkıntısı içinde olan ailelerden kopartılan çocuklar Ortodokslaştırılmaktadırlar. 1913 Atina Muahadenamasi’ne göre müftülük makamı düzenlenmişti; fakat bu uluslararası belgeye aykırı olarak Yunanistan, 1988’de kabul ettiği bir kararname ile Türklerin kendi müftülerini kendilerinin seçmesi hakkını ellerinden alıp bu yetkiyi bölge valilerine vermiştir. 1990 yılında Batı Trakya Türkleri kendi aralarında seçim yaparak Gümülcine’de İbrahim Şerif’i ve İskeçe’de Mehmet Emin Ağa’yı müftü tüyin etmişlerdir. Fakat bu seçilmiş müftüler, müftü sıfatını kullandıkları için Yunanistan’da birçok

kez yargılanıp hapis cezası almışlardır.

N- Tarihi Eserlerin Tahribatı:

Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalma tarihi eserleri yıkarak, onarıma gitmeyerek ya da amacı dışında kullanarak ortadan kaldırma yolunu tutmuştur. Önce Batı Trakya dışındaki eserler yok edilmiş, sonra Batı Trakya’daki tarihi çeşme, cami, mezarlık ve medreseler yıkılıp tahrip edilmeye başlanmııştır. Günümüzde Yunanlılar’ın Türk eserlerine karşı saldırıları devam etmekte; bunun sonucu olarak da çok az sayıda Türk eseri ayakta durabilmektedir.

P- Kamulaştırma ve Mülkiyet Sorunu;

Yunanistan, Lozan Antlaşması’ndan hemen sonra Batı Trakya topraklarının %85’ini ellerinde bulunduran Türklerin topraklarına el koymaya başlamıştır. Batı Trakya Türk azınlığının arazilerinin %50 kadarı 1948/821 sayılı kanun olan Anadazmos ile kaybedilmektedir. Bu ya Türklere ait büyük çiftliklerin parçalanıp dağıtılmasıyla ya da kamu yararına olduğu iddia edilen kamulaştırmalarla sağlanmıştır. Toprak kaybının diğer bir nedeni de Türkler’in gayrımenkul edinememesidir. Azınlık mensupları sadece Yunan asıllı bir vatandaşa mal satabilir, bir Yunanlı ise azınlığa mal satamaz. Türk azınlığın mal satın alması kesinlikle yasaklanmıştır.

Çeşitli antlaşmalarla garanti altına alınan mülkiyet hakkı, Yunanistan’da sorunlar doğurmuştur. 1964 yılında mülkiyet konusundaki sorunlar arttı. 1965’te sözde yeniden tapulandırma amacıyla Osmanlı tapuları azınlığın ellerinden alınmış ve bir daha iade edilmemiştir. 1965 yılında çıkarılan kanunla tarla, ev, dükkan gibi taşınmaz mal satın almak Türkler için yasaklanmıştır.(486) Tapusu ellerinden alınan Türkler kendi mallarının sadece kullanıcısıdırlar. Son zamanlarda ülkede Türkler’in gayrımenkul almalarına bir komisyon aracılığıyla izin verildiyse de bu hak mutlak değil, nisbi sayılmaktadır. Komisyon sadece birkaç kişinin gayrımenkul satın almasına izin vermiştir. Azanlıklar birbirlerine gayrımenkul satamazken, Yunanlılara kolaylıkla gayrımenkullerini satabilmektedirler. Bu şekilde Batı Trakya’da Yunanlıların yerleşmesi teşvik edilmektedir. Rusya’dan getirilen Pontus Rumları, Batı Trakya’ya iskan edilmiştir.

Batı Trakya’daki Türk azınlığın tarım ve ticarette kullanmak amacıyla traktör veya otomobil satın alması da engellenmektedir. Ellerinde bulunan araçlarda tahrip edilmekte ya da trafikten men edilip plaka verilmemektedir. Batı Trakya Türkleri, Yunanistan’da en ağır vergileri verir.

Batı Trakya’da Türk Nüfusu:

Yunanistan’daki Türkler, toplu halde Batı Trakya’da yaşarlar. Bu nedenle Yunanistan Türkleri’ne Batı Trakya Türkleri de denilir. Batı Trakya’nın yüzölçümü 8.758 km² olup, yaklaşık 400.000 kişi yaşamaktadır. Batı Trakya’da Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç olmak üzere üç vilayet yer almaktadır. Bunların hepsi Türk ilidir. Batı Trakya şehirlerinden Gümülcine, Dimetoka ve Ferecik’in tapu tahrir defterlerine göre; 1485-1519’da bölgede 38.750 kişi yaşıyordu ve bunların %89’unu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Yunanistan Batı Trakya’sında ise 1920 yıllarında 385.072 kişi yaşamaktaydı. Bu nüfusun %74’ünü Türkler oluşturuyordu.

Yunanistan hükümetinin 1999 yılında Batı Trakya Türkleri için verdiği rakam 98.000’dir. Bu gün ise bölgede 100.000’den fazla Türk yaşamaktadır. Bu rakama kendini Türk gibi hisseden ve Türk olarak tanıtan Pomaklar’ı da ilave edebiliriz. Yüksek doğurganlıklarına rağmen Batı Trakya’da Türk nüfusu 80-90 yıldır aynı oranlardadır. Türk nüfusunun artmayışının nedeni Yunanistan hükümetinin baskılarından kurtulmak isteyen Batı Trakya Türkleri’nin anayurtlarından ayrılmak zorunda kalmalarıdır.

Yunanistan’da Türkler’in yaşadığı diğer bölgeler ise; Rodos ve İstanköy adalarıdır. Rodos adasının nüfusunun % 15’ini Türkler teşkil eder.

Tarih boyunca Türk milleti, göçebe bir kavim olması ve Türk cihan hakimiyeti ülküsüyle Doğu Türkistan’dan başlayarak Avrupa ülkelerine kadar yayılmışlardır. Bu gün Türk milletinin farklı boyları ve kavimleri Asya’dan Avrupa ülkeleri ve Afrika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar. Türkler’in bir kısmı bağımsız devletler kurarken bir kısmı da çeşitli devletlerin hakimiyetinde ve farklı sistemlerde varlıklarını sürdürmeye çalışıyor.

Günümüzde Afganistan’da çok sayıda Türk yaşamaktadır. Yerleşik bir sistemden yoksun olan Afganistan’da, Özbekler ve Türkmenler en kalabalık iki Türk boyudur. Bu ülkede ayrıca Kazak, Kırgız, Karakalpak ve Kızılbaş gibi Türk toplulukları da bulunmaktadır. İşin aslı Afganistan’ın etnik yapısına baktığımızda “Afgan” adıyla her hangi bir halk veya topluluk bulunmadığını görmekteyiz. “Afgan” sözüyle Peştunlar anlaşılmaktadır. Afganistan modern anlamda üniter bir devlet değildir ve tek bir millete aidiyet bilinci gelişmemiştir. Bu yüzden herkes kendisini mensup olduğu millet, boy veya aşiretle tanımlamaktadır.

Afganistan’ın Fiziki ve Coğrafi Konumu

Afganistan’ın yüzölçümü yaklaşık 650.000 km²’dir. Kuzeyinde, Orta Asya ülkelerinden Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan ile 2383 km, doğuda kısa bir mesafede Çin ve Keşmir ile 71 km, güneyde Pakistan ile 2466 km. ve batıda İran’la 850 km. sınırlıdır.

Afganistan yüzölçümü bakımından oldukça büyük bir ülkedir. Toprakları kuzeydoğuda Küçük Pamir dağlarının heybetli yüksekliklerinden, güneybatı Margo Çölü ve Registan’a kadar uzanmaktadır. Yani yüksek İran yaylası ile Hindikuş sıradağlarının uzantısı olan dağların kapladığı bir ülkedir. Afganistan’ın kuzeydoğusundaki dağların kilit noktası olan Vahan kıstağı ise “Dünyanın Damı” lakabına sahiptir. Aynı zamanda Hint- İngiliz İmparatorluğu’nun topraklarını saldırılardan korumak için İngilizler tarafından yapılmış olan Vahan geçidi göze çarpmaktadır. Ülkedeki dağların yükseltisi birçok yerde 6100 m.’yi aşar. Geri kalan kesimi kaplayan yüksek yaylalar son derece kurak iklimi bulunan bir çanak oluşturur. Güneybatıda bulunan Sistan Çölü, dünyanın en sıcak ve kurak bölgelerindendir.

Afganistan, kuzeyden gelenler için Hindistan ve İran’a, güney ve batıdan gelenler için Orta Asya ve daha kuzeye bir kapı olması sebebiyle stratejik önemini her zaman korumuştur.

Afganistan’ın hiçbir taraftan denize yolu yoktur. Bu da biraz ülkenin ekonomisini etkiliyor. Ülke toprağının %1’i ormanla kaplıdır. Dünya ülkelerine göre çok az bir ormanlığa sahiptir. Afganistan’da genelde az yağış olur; ancak kışın kar yağışı özellikle yüksek kesimlerde çoktur. Hava yılın geri kalan mevsimlerinde açık ve güneşlidir. Ülkenin yağmur mevsimi Ekimden Nisana kadar sürmektedir. Afganistan, hızı 177 km. olan fırtınalarla dövülmektedir. Ülkenin büyük akarsuları Hindikuş dağlarından inerek genellikle dört ana yöne doğru akarlar ve diğer komşu ülkelere kadar giderler. Amuderya (Ceyhun); uzunluğu 2300 km.’dir. ve 1800 km.’si Afganistan’la Orta Asya arasında bir sınırdır. Ülkenin en büyük ırmağı sayılan Amuderya dışında Hevirud, Murğab, Hilmend, Kabil, Send gibi önemli ırmaklar da bulunmaktadır.

Afganistan’ın iklim şartları ülkenin çevresini ve doğal yaşamını etkilemektedir. Doğu taraflarında, kuzey ve kuzeybatıda dağlar fıstık çamları ile kaplıdır. Diğer kısımlar ise çıplak veya bozkır bitkileriyle kaplıdır. İlkbaharda hayvanları otlatmak için insanlar otlak yerlere göçerler.

Oldukça zengin doğal kaynaklara sahip olan Afganistan’da bilinen ve zaman zaman kullanılan yer altı zenginlikleri şunlardır: Demir, altın, krom, bakır, doğal gaz, petrol yatakları, uranyum, kömür, lacevert ve kıymetli taşlar ki bunlar yeterince işletilememektedir. Ayrıca hidroelektrik potansiyeli son derece yüksektir. Ülkede yakın zamanlarda yapılan jeoloji araştırmaları bunlar dışında kükürt, yakut, firuze, kurşun, gümüş, antimontuz gibi diğer değerli madenler olduğunu ispat ve doğrulamıştır.

Afganistan’ın Etnik ve Dil Yapısı

Afganistan toplumu, bir din, ayrı diller ve bölgesel topluluklar mozaiği oluşturan çekirdek aile, köy ve kabile birimlerine dayanır.

Binlerce yıldan beri süregelen istilalar ve yerel hareketler ülkede Orta Asya’nın aşağı yukarı bütün topluluklarından, Moğollardan, Araplardan ve hatta Büyük İskender Döneminden kalan Yunanlılardan bile temsilciler bırakmıştır.

Günümüze kadar Afganistan’da kesin bir rakam gösteren nüfus sayımı olmamıştır; ancak birçok tahminler vardır. 1985 nüfus tahminine göre 25 milyon nüfus bulunmakta bu nüfusun %52’sini erkekler, % 48’ini ise kadınlar oluşturuyor. Her km.²’ye 34 kişi düşer. %15 nüfusu şehirliler oluşturmaktadır. En kalabalık ve büyük şehir başkent Kabil’dir. Yaş ortalaması erkeklerde 39/9 yıl, kadınlarda ise 40/7 yıldır. Ülkenin nüfus artış hızı %2,5’tir. Eğer doğum oranı kontrol edilmezse her 25 yılda Afganistan’ın nüfusu iki katına yükselir. Ülkenin %99’u Müslüman, %1’i ise Budist ve diğer dinlerdendir. Müslümanların %84’ü Sünni Hanefi, % 12’si Şii İsna-aşari, %2’si Şii İsmailiye geri kalan %1’ini de diğerleri oluşturmaktadır. Afganistan’da çok farklı milletler yaşadığı için ülkede yaklaşık 30 anadili ve mahalli dil konuşulmaktadır. Dillerin en önemlisi ve yaygınları ise, Farsça(Derice), Peştuca ve Türkçe (Özbekçe ve Türkmence)dir. Farsça’nın hem kültürel bir geçmişinin olması, hem de ülke çapında çeşitli etnik gruplar tarafından anlaşma dili olarak kullanılması yani ülkenin yaklaşık %48’i tarafından konuşulması, bunun yanında Peştunca’nın da konuşanlarının çoğunluğu teşkil etmeleri (ülkenin %35’i) her iki dili(Farsça ve Peştunca) Afganistan’ın resmi dili kabul etmiştir.

Diğer dil ve şivelerin bazıları şunlardır;

1-Özbekçe (Doğu Türkçe’si) yaklaşık 1.500.000 kişi tarafından konuşuluyor.

2-Türkmence, yaklaşık 300.000 kişi tarafından konuşuluyor.

3-Bemuçice, Afganistan’ın güneybatısında, yaklışık 150.000 kişi.

4-Berahevi; Surebek ve Ciğansuz etrafında konuşulan dildir. Bu dil üzerinde, Beluçice, Peştuca, Arapça, Türkçe ve Moğulca’nın etkisi olmuştur. Ancak bunların hiçbiriyle ilgisi yoktur.

5-Umrice, Logar’da konuşuluyor.

6-Cetice-i Cetler (kuveliler), bunların göçebe ve çadır hayatları vardır. Asıl yeri Hind, Pakistan ve Afganistan ortasıdır.

7-Pencabice, Kabil’de yaşayan aslı Hindliler’in Sihler’inden olanları tarafından konuşulan dildir.

8-Senduhicei; Kabil, Kandehar, ve Celalabad’daki Hindular’ın dili.

9-Kırgızca; Küçük Pamir’de yaygındır.

10-Kazakça; Kuzey Afganistan’ın bazı köylerinde yaygındır.

11-Moğolca; Herat’ın birçok köyünde ve Faryab’ın yakınlarında kullanılır.

12-Zebakice; Bedehşan’ın Zebak köyünde kullanılıyor.

13-Sengliçe’ce; Kuzey Mencan’da ve Bedehşan’ın Zebakında.

14-Kate; Nuristan’ın Dogusu, merkezi ve Batısında yaygındır.

15-Parunice; orta Nuristan’da.

16-Tirahice; Hayber’in Batısı ve Debe’de konuşulan dildir.

Bedehşan ve Nuristan sakinleri, yüksek dağların arasında vadilerde mahsur kaldıkları için birbiriyle az görüşmete ve konuşmaktalar. İki topluluk birbirinden uzaklaştıkça dilleri ve lehçeleri değişmiştir. Bedehşan’da yaklaşık 8 yaygın dil Farsça olarak sayımaktadır. Bu dillerin çoğunu da Türkçe ve Moğulca etkilemiştir.

Aslında, Afganistan halkı, Asya kıtasının ortasında bulunduğu konumuna göre iki ırktan oluşmuştur. Bir Ariyalılar, diğeri ise Zert (sarı) ırkıdır. Çünkü, Doğu ve Kuzey Afganistan’da ise genelde Ariyalı ırktan olanlar yaşamaktadırlar. Yani Afganistan’ın %99’u bu iki ırka menşuptur. Geri kalan %1’lik bölüm ise Sami ırkındındır. Afganistan’ın Ariyalıları çeşitli milliyetlerden oluşurlar.Bunlar; Feştunlar, Beluçlar, Tacikler (Herat’ın Farsça konuşanlarıyla, Ferahlılar, Bedehşan kavimleri), Nuristanlılar ve Hindular’dır. Sarı ırktan olan Afganistan sakinleri ise şunlardır; Özbekler, Hazaralar, Türkmenler, Kazaklar, Tatarlar, Gurlular ve Herat’ın Moğulları. Bazı yazarlarca da Türk kökenli olan gruplar, yani Özbek, Türkmen ve diğerleri beyaz ırka mensup olarak kabul edilir. Zamanla Afganistan halkı birbiriyle karışmış ve çok sayıda iki ırktan, iki milletten olan insanlar ve aileler oluşmuştur, yani melez olmuşlardır.

Afganistan’ın etnik yapısını şu şekilde ele alabililriz;

Peştunlar:

Afganistan nüfusunun %48’ini oluşturan Peştunlar, Hint-Avrupa dilinden oluşan Peştunca’yı konuşurlar. Peştunlar’ın M.Ö. ve sonraki yüzyıllarda Orta Asya’dan İndus Vadisine göç eden değişik kavimlerin torunları olduğu tahmin edilmektedir. Peştunlar’ın kökeniyle ilgili kaynaklara baktığımızda karşımıza şu rivayet çıkar; Feridun Hanedanı’nın baskısından kurtulmak için Nuh Peygamber’in soyundan gelen Zohak’ın oğulları İran’dan kaçarak Gur’luların yanına geldiler. Zohak’ın oğullarından Merrirud Şah Hüseyin adlı olanı bir Gur aşiret ağasının kızıyla gizlice ilişkiye girdi. Bu aşktan bir kız çocuğu dünyaya geldi. Kıza “Gılziye” ismini verdiler. Bu günkü Gılzay’ların “Gılziye”den kaynaklandığı sanılmaktadır. Öte yandan, Gılzaylar’ın 10.yy’da Güney Afganistan’da yaşamış olan Halaç Türklerinden geldiğine dair iddialar da vardır. Galzaylar’ın alt boyları olan Turan, Buran, Tokhi, Motak, Ender ve Taraki sözcüklerinin aslında birer eski Türk isimleri olması bu gruptaki Türk etkisinin veya izinin açık bir kanıtı olsa gerek.

Ancak Peştu dili ve bazı diğer hususiyetleri Peştunlar’ın, Ariyalılar’dan olduklarını gösteriyor. Özellikle Peştunlar’ın “Kuçi” kabilelerinin yaşam tarzı tamı tamına eski Ariyalılar’’n hayatına benzemektedir. Peştunları şu anda, Durraniler, Gılzayiler ve küçük kabileler olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz.

Genel olarak Afganistan’ın güneyine yerleşen Peştunlar’ın yarısı 1893 Martında Afgan Kralı Emir Abdurrahman Han ve İngilizler arasında imzalanan Durand sınır anlaşması sonucu bu günkü Pakistan’ın kuzeyinde kalmışlardır. Peştunları’ın Afganistan’da yoğun olarak yaşadıkları iller şunlardır: Kandahar. Gazne, Uruzgan, Paktiya, Nengerhan ve Vardak. Bunun dışında ülkenin diğer bölgelerinde, özellikle de Türkmenlerle Özbeklerin yoğun olarak yaşadığı Kuzey Afganistan’da küçük bir Peştu azınlığı bulunmaktadır. Bunların çoğu mevsimlik tarım işçisi olarak gelip daha sonnra bu bölgeye temelli yerleşmişlerdir.

Bu günkü Afganistan’da çoğunluğu meydana getiren Peştunlar, Ahmad Şah’ın 1747’de tahta gelmesinden başlayıp günümüze kadar ülkeyi yönetim altına almışlar, bir çok Tacik, Türk ve diğer kabileler, Gılzayların (Motakiler, Sudazaylar ve Muhammet Zaylar) komutasındaki Peştunlar’a katılmışlardır. Afganistan Peştunları’nın tamamı Sünni Hanefi’dir. Ancak Kuzey Pakistan’da Pareçınar, Tira, Sadde, Kuhut ve Kirman’ın Pareçınar’ında birçok Şii Esna aşari vardır.

b- Tacikler:

Afganistan’ın ikinci büyük etnik grubu olan Tacikler ülke nüfusunun %23’ünü oluşturmaktadırlar. Ariyalıların Afganistan’daki diğer iki kavminden (Peştunlar ve Beluciler) daha maharetli ve gelişmiş bir toplumdur. Tacikler’in hemen hepsi kabilelik hayatını tark etmiş yerleşiklerdir. Afganistan’ın en eski sakinlerinden sayılmaktadırlar. Tacik isminin Arapça “Taz” veya “Tac” kelimelerinden kaynaklandığı sanılmaktadır. Hiyavete göre Araplar, Afganistan’da evlilik yoluyla başka milletlere karışan kendilerinden önceki soydaşlarına “Taz” veya “Tac” ismini vermişlerdir. Bir başka rivayete göre ise, “Tazi” veya “Tazik”, ilk başta Farsça konuşanlar tarafından Araplara deniliyordu. Ancak daha sonraları bu isim, “Tacik” şeklinde değişerek, Türkler tarafından Farsça konuşanlara verilmiştir. Afganistan’da Tacik kelimesi Şii olmayan tüm Farsça konuşanlara verilmektedir.

Tacikler, Afganistan’ın en eski sakinlerinden oldukları için oldukça verimli toprakları işgal etmişlerdir. Çoğu pirinç, buğday, arpa v.b. hububat yetiştirmektedir. Bunlara daha çok “Dağ Tacikleri” deniliyor. Sebebi de onların dağlık bir bölge olan Badağşan ilinde ve ona bağlı Vahan koridorunda yaşamalarıdır. Kente çok seyrek inen Dağ Tacikleri, burada fakir bir hayat sürmektedirler. Kentlerde ve kırsal kesimlerde yaşayan Taciklere daha çok Farsivanlar deniliyor. Ülke nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan Farsivanlar gerek ekonomide gerekse siyasette önemli rol oynamaktadırlar. Kabil’den Herat’a kadar ülkenin dört bir yanına dağılmış olan Farsivanların yoğun olarak yaşadığı iller ve ilçeler; Kabil, Bağlan, Tahhar, Samangan, Mezar-i Şerif, Çarikar, Peçşir, Duşi. Gur, Herat, Farah, Kunduz’un kent merkezi ve Hanabad ilçesidir.²²

Afganistan’da genel olarak, Tacik kültürünün etkisi büyüktür. Ülkenin büyük bir bölümünde, eğitim öğretim Tacik dilinde (Dari) yapılmaktadır. Çünkü, Tacikçe Afganistan’ın bütün etnik gurupları tarafından konuşulan ve anlaşılabilen tek dildir. Ülkede Tacik olmayan ancak ana dili olarak Tacikçe’nin değişik şivelerini konuşan başka etnik gruplarda vardır. Hazaralar ve Çaraymaklar bunlardan bazılarıdır. Tavikler belki de Afganistan’ın göçebe olmayan tek etnik grubudur.

c-Hazaralar:

Afganistan’ın diğer bir etnik grubunu oluşturan Hazaralar, ülke nüfusunun %11’ini kapsar. Hazaralar’ın ismi konusunda birçok rivayet vardır. Hazar, Farsça’da bin anlamında olduğu için Hazaralar’ın, İslamiyet’ten önce bölgeleri Hazaracat’ta, bin tane put yeri olduğu ve İslamiyet’ten sonra ise bunların yerine bin tane mescid yaptıkları, dolayısıyla Hazara diye adlandırıldıkları söylenir. Ancak en yaygın rivayet, Hazaralar’ın bin kişilik Moğol ordusundan kalan Moğol askerleri olduğudur.24

Hazaralar, kendilerini Türk-Moğol karışımı olarak iddia ediyorlar. Ancak bazı Hazaralı aydınlar, kendilerinin eski Hazar Türkler’inden geldiklerini ve Türk kökenli olduklarını savunurlar. Besud, Caguri ve Uruzgani olmak üzere üç büyük aşiretten oluşan Hazaralar, Afganistan’ın ortasında bulunan dağlık Hazaracak bölgesinde yaşamaktadırlar. Hazarlar’ın çoğu Şii’dir ve Farsça konuşmaktadır; fakat dillerinde bazı Türkçe kökenli az sayıda kelime de bulunmaktadır. Hazaracak bölgesi dışında yaşayan Hazaralar da vardır. Herat çevresinde yaşayan Batı Hazaraları Sünni’dir. Afganistan’daki sayıları tam olarak bilinmeyen Hazaralar’ın yaşadığı alanları genel olaak Kabil, Hindukuş’un kuzeyi ve Bamyan olarak açıklayabiliriz. “Hazaralar da diğer etnik gruplar gibi ziraatle uğraşmaktadırlar.

d-Türkler:

Afganistan’da Peştunlar ve tacikler’den sonra en kalabalık etnik grup Türkler’dir. Ülke nüfusunun %15’ini oluşturan Türkler’in, çoğunlukla yaşadığı Kuzey Afganistan’a “Afgan Türkistan’ı” da denilir. Ülkenin en doğusundaki Vahan koridorundan en Batısındaki tarihi Herat kentine kadar uzanan Afgan türkistan’ı, Katagan ve Türkistan olmak üzere iki bölgeye ayrılmaktadır. Bir Özbek aşiretinin ismi olan Katağan Bölgesinin merkezi Kunduz; Türkistan’ın merkezi ise Sibirgan’dır.

Türk boylarının Afganistan’a ne zaman yerleştikleri konusunda çeşitli görüşler vardır. Miladın ilk yıllarından itibaren 18.yy.’ın ortalarına kadar bu coğrafya da Türkler hakimiyet kurmuşlardır. Afganistan Türkistan’ında yaşayan Türk boyları başta dilleri olmak üzere gelenek, görenek, örf ve adetlerini muhafaza etmeyi başarırken, bu bölgenin dışında kalan türk boyları genelde asimile olmuşlardır. Afşarlar, Kalaçlar, Oymaklar ve Kızılbaşların büyük bir kısmı asimile olan gurupların başında gelirler. Afganistan’ın en kalabalık Türk grubu Özbekler’dir. İkinci kalabalık Türk grubunu oluşturan Türkmenler genellikle Türkistan ve Katagan bölgelerinde yaşamaktadırlar. Bu iki büyük Türk grubu dışında Kazaklar, Kırgızlar, Tatarlar, Afşarlar, Kalaçlar, Kızılbaşlar (Şii- Caferi Türkleri) ve Oymaklar gibi başka Türk grupları da Afganistan’da yaşamaktadırlar. Afganistan Türklerinden Kazaklar ve Kırgızlar çok az sayıda olmakla beraber kendi lehçeleri ile konuşurken diğerleri de ya Özbekçe ya da kendi bölgelerinde çoğunlukta olan kavimlerin dilleriyle konuşurlar. Türkistan ve Tatagan bölgelerindeki Türk kavimleri arasında Özbek Türkçesi ortak bir lehçe sayılır.

d-1) Afganistan Tarihi ve Türkler

Önemli göç ve istila yolları üzerinde bulunan Afganistan coğrafyası tarih boyunca birçok devletin hakimiyeti altına girmiştir.

Daha önceleri Aryana (Ari-an-a) diye bilinen bölgelerin önemli bir kısmını oluşturan bugünkü Afganistan bölgesinde M.Ö. 500-338 yılları arasında Büyük Pers Devleti, M.Ö. 334-325 yılları arasında da Büyük İskender hakimiyet kurmuştur. Büyük İskender’in ölümünden sonra da Yunan asıllı bir grup general “Bactryan” adıyla devlet kurmuşlar (M.Ö. 323-130) fakat kuzeyden İskay/İskit ve Tokhar kabilelerinin baskısıyla bu devlet son bulmuştur. Afganistan’ın kuzeydoğu bölgelerinde küçük bir Tokhar devleti kuran İskit ve Tokhar kabileleri Yunan hakimiyetinin son bulmasıyla güçlenip “Saka” adıyla büyük bir devlet haline geldiler. Fakat yine kuzeyden gelen Kuşan hanedanlığı, Sakaları yıkıp M.S. 45-420 yılları arasında bölgeyi hakimiyeti altına almış, bölge M.S. 424 yılında Akhun devletinin hakimiyetine girerek M.S. 545 yılına kadar Akhun devletinin yönetiminde kalmıştır.

Bazı araştırmacılar Saka devleti ve Kuşan devletinin Türk olduğunu savunmaktalar. Bu devletlerin Türk olduğunu kabul edersek Afganistan’da Türklüğün Saka devleti ile başladığını söyleyebiliriz; ancak bu iddiayı kabul etmeyip Türklüğü Akhun devletinden de başlatacak olsak Afganistan Türklüğü’nün 500 yıllık bir geçmişe dayandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük Hun boylarından gelen Halaç/Kalaç Türkleri M.S. 424 yılında Akhun adıyla bir devlet kurmuşlar bu devlet Çin İmparatorluğunu yenerek Afganistan’ın kuzey bölgelerinden geçen tarihi ipek yolunun kontrolünü ele geçirmiştir. Bugünkü Afganistan topraklarının tamamını içine alan Akhun devleti, Arap istilasına kadar varlığını devam ettirdi. “424 yılından itibaren, bazı istisnalar hariç, 1747 yılında Afgan devletinin kurululuşuna kadar bugünkü Afganistan topraklarının tamamı muhtelif Türk devletlerinin hakimiyetinde yönetilmiştir.”*

M.S. 552 yılında Ju-an-ju-an devletini yıkarak bağımsızlıklarını ele geçiren Göktürkler’den özellikle Batı Göktürkler’i siyasi ve ekonomik hakimiyetini geliştirmek için İran’daki Sasani devleti ile işbirliği yapıp İpek Yolu’na sahip olan Akhun devletine saldırmış Mavera’ün Nehir bölgeleri Göktürk devletinin hakimiyetine girerken bugünkü Kuzey Afganistan bölgeleri de Sasani devletine geçmiş, fakat kısa bir süre sonra (566) yapılan bir savaş sonuncunda Göktürk devleti, Kuzey Afganistan bölgelerini Sasaniler’den almıştır. Kuzey Afganistan bölgesinin MS.566 yılında Göktürk Devleti’nin kontrolüne geçmesinden sonra bu coğrafya Arap istilasına kadar Göktürk ve Akhunlar’ın haleflerinin idaresinde kalmıştır. Afganistan’ın kuzey bölgeleri,, Göktürkler’in kontrolündeyken güney bölgeleri de Akhunlar’ın kontrolündeyken güney bölgeleri de Akhunlar’ın kontrolündedir.

Afganistan coğrafyası M.S. 670 yılında İslamiyetle tanıştı. Bir süre farklı devletlerce yönetildi. 10.yy.’ın ortalarından Moğul istilasına kadarda Gazneli (962-1088), Selçuklu (1040-1200) ve Harzemşahlılar (1199-1220) gibi Türk-İslam devletlerinin hakimiyetinde kalmıştır. 1221 yılında Moğol istilasına uğrayan bugünkü Afganistan 1370 yılında Timur Türk devletinin eline geçmiş 1505 yılında Timur ailesinden Hüseyin Baykara’nın ölümüne kadar Timur hakimiyeti sürmüştür. Timur ailesinin son bulmasıyla Afganistan’ın Kuzey bölgeeri bir süre Babür devletinin hakimiyetinde kaldı. Afganistan’ın en parlak dönemi Babür’ün kurduğu Hint-Türk İmparatorluğu dönemine rastlamaktadır.* Kuzey Afganistan’da Babür Devleti zayıflayınca Şeybani/Şibani Devleti bölgenin kontrolünü ele geçirmeyi başarmış fakat kısa süre sonra Şah İsmail, Şeybani /Şiban Devletini yenip Afganistan’ın Kuzey ve Kuzeybatı bölgelerini hakimiyeti altına almayı başarmış Safavi Devletinin dağılmasıyla bu sefer de bölge Afşar Türk Devletinin hakimiyetine girmiştir. Bu tarihlerde Afganistanın kuzey ve kuzeybatı bölgeleri Afşar Türk Devletini hakimiyetindeyken kuzeydoğu ve güney bölgeleri de Babür Türk Devletinin hakimiyetine girmiştir. Babür Devletinin yıkılmasından sonra Afgan kabileleri bölgede başlarına buyruk yaşamaya başladılar. Gelecekte kurulacak olan Afganistan’ın temelleri ilk defa bu tarihlerde atılmış ve Kandehar mıntıkasında ilk kuvvetli Afgan emirliği kurulmuştur. Ahmet Şah Durani, Dost Muhammet Han, Şir Ali Han, Abdurrahman Han ve Habibullah Han Afganistan’ın bağımsızlığı için mücadele veren emirlerdir. 1901 yılında Habibullah Han, kendini Afgan Kralı olarak ilan etmiş fakat bölgede hakim bulunan İngilizlerle mücadele devam ettiğinden bağımsız Afganistan’ın doğuşu onun ölümünden sonra olabilmiştir.

1907 yılında yapılan İngiliz-Sovyet Rusya antlaşması ile, Güney Asya’daki nüfus sahaları paylaşılmış, bu tarihlerde tam birliğini kuramamış olan Afganistan toprakları ikiye bölünmüştür. * Bu sıralar Habibullah Han, bağımsız Afganistan Devletini kurmaya çalışmış onun ölümünden sonra tahta geçen oğlu Emrullah Han 3 Mart 1919’da bağımsız Afganistan’ın kurulduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir. Afganistan devletini ilk olarak 19 Eylül 1919’da Sovyet Rusya tanımıştır. Bu tanımadan sonra bölgeden İngiliz nüfusunun kalkması için Afganistan’a yardım elini uzatan Sovyet Rusya bir yandan İngiltere ile Afganistan’ın arasını bulmaya çalışmış bir yandan da Buhara’yı işgal etmiştir. İngiltere-Afganistan anlaşması ile topraklarına sahip çıkan Afgan Devleti Buhara’nın işgaline ses çıkaramamıştır. Bu işgalin bir anısı olarak birçok Özbek Türk’ü, Afganistan’a göç etmiş ve orada yerleşmiştir.*

d-2) Afganistan’da Türk Dağılışı:

Afganistan’ın kuzeyinde, Orta Asya Cumhuriyetlerine sınırdaş bölgeler Türk yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerdir. Buralarda yaşayan Türkler sırasıyla Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Karakalpaklar ve bir miktar da Uygurlardan ibarettir.

Afganistan Türklerini sırasıyla inceleyecek olursak:

Özbekler:

Afganistan’ın en kalabalık Türk topluluğu Özbeklerdir. “Herat’ın dışında Bala, Murgap, Maymana, Şıbırgan, Ser-i Pul, Akça, Belh, Mazar-i Şerif ve Tükurgan gibi şehirlerde yaşarlar. *

Özbekler en

Kategori: Genel kültür


Rasgele...