Aswan Baraj

12 Temmuz 2007



ASWAN BARAJI

Mısır’ın, 1960 ile 1970 yılları arasında Rus mühendislerin idaresi altında inşa edilmiş olan Aswan Barajı, bir teknolojik yeniliğin nasıl geri teptiğine iyi bir örnek oluşturmaktadır. Baraj, Mısırlıların, Nil Nehri’niin yüzlerce kilometre kuzeye doğru meydana getirdiği taşkınları ilk kez olarak kontrol etmelerini sağlamış ve barajın arkasındaki. Mısır ve Sudan’da 5,180 km2′lik bir alan kaplayan Nasır Gölü de yeni tarlaları sulamak için gerekli suyu garantiye almıştı.

Baraj, yapıldığından beri nehri kontrol altına almış ve ülkenin ihtiyacı olan elektriğin yarısını sağlamışsa da, Nil’in taşkın suları ve onun Etiyopya yaylalarından getirdiği zengin şilt baraj gölünde kaldığı için, nehir artık vadiyi besleyememekte, bu yüzden de gübre talebi artmış bulunmaktadır. Alüvyal topraklar bakımından son derece zengin olan bu ülke, toprakları son derece yoksul olan Danimarka’dan bile birkaç kat fazla hektar başına gübre uygulamaktadır. Barajın tarımsal üretimi arttıracağı düşünülürken, nüfus artışının da baskısıyla, Mısır büyük miktarda gıda maddesi dışalımı yapan ülke durumuna gelmiş bulunmaktadır. Akdeniz kıyısındaki sardalye balığı avcıları da daha önce nehrin sağladığı besleyici maddeler gelmediği için sıkıntı içindedirler; aynı nedenle plankton ve organik karbon miktarı üçte iki azaldığı için Doğu Akdeniz kıta şelfi boyunca su gıda zinciri de kırılmıştır. Siltasyonun azaldığı Nil Deltası, şiddetli erozyona, tuz birikimine maruz kalmakta ve Mısır’da parazit hastalıklara rastlanma sıklığı da artmış bulunmaktadır.

Baraj, Mısır’ın İsrail ile olan savaşının sona ermesine belki de katkıda bulunmuştur. Çünkü, Mısır nüfusunun yüzde 95′i Nil Nehri ve Deltası’ndan 20 km mesafe içinde yaşamaktadır; barajı bir-iki bombayla tahrip etmek ve milyonlarca insanın boğulmasına neden olmaksa oldukça kolay gözükmektedir. İsrail de hava kuvvetlerinin bunu yapabilecek güçte olduğunu açıklamıştı zaten.

ÜÇ BOĞAZ BARAJI: DÜNYANIN EN BÜYÜĞÜ

1993′de Çinliler, dünyanın Nil ve Amazon’dan sonra üçüncü en uzun nehri olan Yangçe Nehri’nin üç boğazından üçüncüsü boyunca ilk olarak 186 m yüksekliğinde ve 1.6 km uzunluğunda bir baraj inşasına başladılar. Barajın, yaklaşık 590 km uzunluğunda bir göl yaratması ve nehrin aşağısındaki milyonlarca insanı sel tehdidinden kurtarması bekleniyor. 1.9 km genişliğindeki kule duvarının 2009′da biteceği sanılıyor.

Üç Boğaz Barajı, ne dünyadaki en yüksek baraj, ne de en büyük baraj gölü; ama planlanan elektrik üretimi bakımından dünyadaki en büyüğü olacaktır: 26 jeneratörden 18,200 megavvatt elektrik üretilecektir. Diğerleriyle kıyaslarsak, Venezüella’daki Guru-Raül Leoni Barajının 10,300; Brezilya-Paraguay sınırındaki Itaipu Barajı’nın 7,400; ve A.B.D.’ndeki Grand Coulee Barajı’nın 6,495 megawat olan kapasitelerine göre bu miktar son derece yüksek kalmaktadır. Bununla birlikte, barajın esas yapılış nedeni elektrik değil, sel baskınlarını kontrol etmektir. Çinliler yüzyıllardan beri setler yapıp durmuşlardır: ama aşağı Yangçe çevredeki kasaba ve şehirlerin o kadar üzerinde kalan bir seviyede akar ki, bu yüzden ona “asılı nehir” denilir. Kaydedilen en büyük set yıkım felâketinde, 1870′de, milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı. Barajın yapımıyla ilgili eleştiriler ise, yukarıda sıralanan yararlan kadar önemli görünmektedir. Baraj, 19 ilçenin, 153 kasabanın, 4,500 köyün ortadan kalkmasına ve 1.2 milyon insanın yer değiştirmesine yol açarken, yüzyıllardır şair ve ressamlara ilham kaynağı olmuş, dünyanın en muhteşem manzaralarından (A.B.D.’ndeki Büyük Kanyon kadar ünlü) birini de ortadan kaldıracaktır. Çevrecilere göre yükselen sular göçebe balıkların hareketlerine son verecek, az rastlanan bitki türlerini ortadan kaldıracak ve su kirliliğine yol açacaktır. Aynı zamanda, dev barajın bir milyon ton endüstri ve insan atığıyla da bir kanalizasyon çukuru olacağı yolunda da endişeler vardır. En önemli teknik sorun da belki siltasyon olacaktır. Nehir, her yıl 523 milyon ton sedi-ment taşımaktadır. Eğer baraj nehrin akışını yavaşlatırsa, bu maddeler baraj gölünde birikecektir. Eğer bu gerçekleşirse, o zaman baraj yalnızca dünyanın en büyük ve en pahalı çamur yığınını yaratmış olacaktır.

AKARSULAR ÜZERİNDEKİ DEĞİŞTİRMELER

Sel baskınları genellikle “doğal afet” olarak nitelenir. Bazı durumlarda ise insan doğal drenajı o kadar değişikliğe uğratır ki, felâket en azından kısmen insan kaynaklı olarak kabul edilebilir. İnsanlar nehirlerin kıyısı boyunca set ler yapıp sonra da taşkın ovasına yerleştiklerinde, sel sularının setleri aşamayacağı konusunda adeta kumar oynamaktadırlar; ancak set inşasının bizzat kendisi sel baskını olasılığını daha da arttırmaktadır. Taşkın ovaları taşkın sularını daha geniş bir alana yayarak gücünü ve yüksekliğini azaltmaktadır. Bir nehrin kenarları setlerle çevrildiğinde suyun akışı daha hızlanır; nehrin sedimentleri taşkın ovasını daha verimli kılmak üzere artık depolanamaz, fakat setin hemen içinde kalan dar kanalda birikirler. Zamanla bu birikinti nehrin yüksekliğini çevredeki alana göre arttırabilir ve bir hata durumunda felâket riski yükselir. Sel baskınlarını kontrol altında tutmak için oluşturulan rezervuarlar da, özellikle gelişmiş ülkelerde, su seviyesini su kayağı, tekneyle dolaşma ve başka rekreasyonel faaliyetlerin yapılabilmesi için yüksek tutmaya çalışırlar.

Dünyanın en büyük nehirleri kıyısında setler yapılması çok yaygınlaşmıştır ve bunlar önemli boyutlara erişmiştir: Örneğin, Nil kıyısı boyunca 1,000 km, Huangho boyunca 700 km, Veitnam’da Kızıl Nehir boyunca 1.400 km ve Mississippi Vadisi’nde de 4,500 km’den fazladır (Ward 1978). Barajlar gibi, setler ve bağlantılı yapılar çoğu kez amaçlarına ulaşıyorlarsa da, bazı çevre sorunları ve dezavantajlar ortaya çıkarmaktadırlar. Yukarı Mississippi ve Missouri Nehri vadileri de insanın setler, barajlar, banklar yaparak hidrog-rafya üzerindeki etkisine en iyi örneği oluşturmuşlardır. 1927′deki sel felâketinden sonra, 1928′de, Kongre’den geçen bir yasayla Mississippi Nehri’nin belirlenen bir kanaldan akması girişimlerine başlanmıştı. Daha sonraki 65 yıl boyunca harcanan milyarlarca dolarla 300 tane baraj ve rezervuar, binlerce kilometre set ve sel duvarı, Mississippi ve kollarındaki suyu kontrol etmek üzere de pompa istasyonları inşa edildi. Uygun bilgisayar sistemleriyle yağışlar ve nehrin Meksika Körfezi’ne kadar akışı ölçülmeye başlandı. Bununla birlikte, 1993 yılı ilkbahar ve yaz aylarında Mississippi ve Missouri Nehri vadilerine olağanüstü yoğun yağışlar düşmesiyle, bu nehirler yataklarından taşarak dokuz eyalette on binlerce insanı evlerini terk etmeye zorladı, milyonlarca hektarlık en verimli arazileri su bastı, nehir trafiği durdu ve 50′-den fazla ölüm olayı olurken, milyarlarca dolarlık da hasar meydana geldi. Daha sonraki yıllarda da tekrarlayan sel baskınları, Amerikalıları, “muazzam maliyetlerle daha etkili su baskını kontrol mekanizmaları inşa etmek mi yoksa bazı su baskını çalışmalarının üzerini örtme ve daha doğal akarsu sistemlerini yeniden yaratmak mı daha doğru olacak” ikilemi içinde bırakmıştır.

Çevreciler, Üçüncü Dünya ülkelerinde yoğun yağışların etkisinin gittikçe daha büyük olmasını, mekânın yanlış kullanımı yanında, bu ülkelerde orman alanlarının azaltılmasına da bağlamaktadırlar. Bangladeş’te sık sık büyük can kayıplarına yol açan sel baskınları, Güney Amerika ve 1998′de İtalya’da meydana gelen toprak kaymaları ve hatta çamur akıntılarının, Türkiye’de yağışların 1998′de ağırlıklı olarak Batı Karadeniz’de verdiği zararların yüksekliği, insanın doğanın yanlış kullanımıyla meydana getirdiği değişikliklerin sonucudur; Mezzogiorno’da meydana gelen çamur akıntılarının getirdiği felâket, İtalya’da, geçmişteki büyük facialardan birisi olan Pompei’deki yanardağ patlaması ve lav akıntılarına benzetilmiştir.

Ani ve yoğun yağışlar gittikçe daha çok kayıplara yol açmaktadır. Örneğin 1960′larda yılda 5 milyon dolayında insan etkilenirken, 1970′lerde bu sayı yılda ortalama 15.2 milyona yükselmiş, 1980′lerde ise yalnızca 1988 yılında ve yine yalnızca Bangladeş’te 25 milyon kişi etkilenmişti. Bununla birlikte, küresel ısınmanın ve deniz seviyesindeki değişimlerin de rolünün olduğu su baskınlarının gelecekte zengin ve yoksul ülkeleri eşit bir şekilde etkilemesi beklenirken ve son bir-iki yıl içinde bunun belirtileri de görülürken, gelişmekte olanların bu tür felâketlerle başa çıkmak için yeterli kaynakları olmaması yüzünden zararları da, yine her zamanki gibi, daha fazla olacaktır.

Su çekilmesi yoluyla su kaynaklarının tükenmeye başlaması günümüzde önemli bir sorun halini almıştır; örneğin Ürdün Nehri’nden sulama için su çekilmesi Ölü Deniz’in de seviyesinin düşmesine yol açmıştır. Bu nedenle, zaman zaman bütün göller için su hacminin arttırılmasıyla ilgili olarak akarsuların yönünü, yatağını değiştirmek ya da deniz suyunun tünel ya da kanallarla içeri girmesine izin vermek şeklinde öneriler getirilmektedir. Bu tür planlar arasında Zambezi gibi büyük orta Afrika nehirlerinden su transfer ederek Kalahari’deki tuz göllerini suya boğma düşüncesi; Akdeniz’in suyunu Ölü Deniz ya da Katlara Depresyonu’na transfer projesi; ve Zaire-Çad projesi sayılabilir. Akarsulara müdahalenin artması, onların bazen denize varmadan kurumalarına yol açabilmektedir. Örneğin Huang-ho (Sarı Nehir) sık sık Sarı Denize varmadan kurumaktadır. 1995 yılının başında bir kez denizden 620 km içeride kuruyup kalmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli nehirlerinden Colorado (Kanyonu meydana getiren nehir) artık Kaliforniya Körfezi’ne ender olarak varabilmekte, genellikle Arizona Çölü’nde bir yerlerde kaybolmaktadır. Avustralya’da otoriteler Murray-Darling akarsu sistemindeki suyun yalnızca dörtte birinin denize ulaştığı anlaşıldığında, çift-^ çilerin su çekimlerini durdurmuşlardı.

Mexico City

Şehirsel su çekimine önemli bir örneği Mexico City oluşturur: Mexico City’-nin en çok bilinen yanı hava kirliliği, daha az bilineni ise 20 milyonluk metropolisin çökmekte oluşudur. 1940 ile 1985 arasında şehrin merkezi 7 metreden daha fazla çökmüş durumdaydı. Şehir, 1521′de eski Aztek başkentinin yerine, göl üzerine yapılmıştı. Şehrin çökme nedeni ise, hemen yüzeyin altındaki suyun yüzlerce kuyudan aşırı biçimde çekilmesiydi; bu dönem boyunca yeraltı su seviyesi 32 m azalmıştı. En iyi korunmuş çevrede bile bu kadar büyük miktarda insan toplanmasının yerel kaynakları şiddetle zorlayacağı açıktır. Mexico Ciry’nin çok uygun bir ortama sahip olduğu da söylenemez; aslında, dünyadaki diğer şehirlerden çok daha tehlikeli bir çevrede yer almaktadır.

Su kirliliği yeni bir şey değildir. Fakat istenmeyen bir durumdur; enfeksiyon yoluyla hastalıkların yayılmasına yol açar, insan ve hayvanları zehirleyebilir, kötü kokular ve görüntüler verir, sudaki canlılarla ilgili ekonomik faaliyetleri olumsuz etkiler. İnsanlar tarafından yaratılan su kirliliğinin nedenleri ve şekilleri çoktur. Bazıları şöyle gruplandırılabilir: (l)Kanalizasyon atıkları ve diğer oksijen harcayan atıklar; (2)enfekte ajanlar; (3)organik kimyasal maddeler; (4)diğer kimyasal ve madensel maddeler; (S)sedimentler; (6)radyooktif maddeler; (7)ısı (termal kirlilik). Su kirliliğinin bu tipik belirtilerinin hemen tümü Avrupa’nın en büyük nehri Rhein’da görülmektedir. Bir süredir çeşitli yollarla temizlenmeye çalışılan Rhein Nehri, İsviçre’den doğduğundan itibaren 1,200 km boyunca dünyanın gelişmiş ülkelerinin en büyük sanayi alanlarından geçerken kirlenir ve bu kirlilikle birlikte Hollanda’dan denize dökülür. Bu uluslararası nehir, denize döküldüğü Hollanda’ya da l milyon kg tuz, arsenik, cıva, kurşun, bakır, çinko, krom ve başka kimyasal maddeler, aşırı miktarda organik atık, az miktarda radyoaktif madde taşımakta ve termal kirlenmeyi de beraberinde getirmekte ve bu yüzden de “Avrupa’nın lağımı” olarak anılmaktadır. Rhein’daki kirlilikten en çok Hollanda’nın etkilenme nedeni ise, ülkenin alçak olması ve diğer ülkelerin aksine sulama suyunu da Rhein’dan almasıdır (Fransa ve Almanya almaz; Almanya’nın sanayi tesislerinin yüzde 7′sinin Rhein’a yakın olması yüzünden Rhein’dan sanayi yararlanır; Meijer 1978-1979). Fransa ve Almanya Rhein nehrinin temizlenmesi konusunda yaptıkları anlaşmaya göre nehri 2000′Ier başlarında som balığı üretilebilecek hale getireceklerdi.

YERŞEKİLLERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ

Gerek şekil gerekse süreç üzerinde insanın etkisi çok büyüktür. İnsan “doğrudan antropojenik süreçler” denilen yollarla bilerek ve isteyerek yer şekillerine müdahale etmektedir: inşaat faaliyetleriyle yeri gevşetmekte, sıkıştırmakta, toprağı yığmakta, taraçalaf yapmakta, sürmektedir; kazı yoluyla kesmekte, içini boşaltmakta, kraterler yaratmaktadır; hidrolojik müdahaleyle su bastırmakta, baraj, kanal inşa etmekte, suyu drene ederek denizden arazi kazanmakta, kıyı koruması yapmaktadır. “Dolaylı antropojenik süreçler”e. de erozyon ve sedimantasyonu hızlandırmakta (tarımsal faaliyetler, bitki örtüsünün kaldırılması, özellikle yol inşaatı ve şehirleşme yoluyla); çökme meydana getirmekte (madencilik, hidrolik, termokarst yoluyla); yamaçları bozmakta (heyelana, hızlanan toprak akışına yol açarak); ve deprem yaratmaktadır (baraj gölleri gibi dolgu alanları oluşturarak ve fay hatlarını zorlayarak). Ancak “dolaylı antropojenetik süreçler”‘m etkisi, doğal süreçleri hızlandırmasındaki rolü bakımından o kadar kolay tanımlanamaz ya da gözlenemez.

Doğal coğrafi görünüm üzerinde insanın yaptığı değişiklikler doğal güçler tarafından yapılanlarla kıyaslandığında çok küçük kalıyorsa da, yerel ölçekte bu tür değişimler çok önemli olabilmektedir. Binlerce yıldan beri çeşitli amaçlarla yer şekilleri üzerinde yapılan değişikliklerin başında tarım amaçlı olanlar gelmektedir. Örneğin birçok tarım toplumunda ek bir tarımsal mekân yaratmak üzere, erozyonu da en az alt düzeyde tutabilmek için, dağ ve tepelerin yamaçlarını adeta dev basamaklar halinde taraçalandırılmıştır. Bu tür taraçalara en çok doğu ve güneydoğu Asya’da (pirinç yetiştirilmek üzere su bastırılmış olarak), Andların yamaçlarında Peru’da, Yemen’de, Lübnan’da ve daha az olarak da Akdeniz havzasında İtalya ve Yunanistan’da rastlanır. Bütün bu bölgelerde taraçalar gerçekten muhteşem görüntüler verirler (şimdi bunların bir bölümünün kırdan şehre göç nedeniyle terk edildiğini ve tahrip olduğunu da belirtmek gerekir; en güzel örneklerinin bulunduğu Filipinler’de Banau’daki taraçaları hükümet turizm amacıyla onarmak için şimdi milyonlarca $ harcayacak). İnsanlar, keza, tarımsal alan kazanmak üzere göllerine drene etmişlerdir, bataklıkları ve gelgit alanları kurmuşlardır.

Madenciliğin neden olduğu çevre bozulmasının da çok büyük ve geri dönülmez olduğunu eklemek gerekir. Tüm doğal kaynaklarla ilişkili sorunlarda olduğu gibi, madencilikte de faaliyetin yapısı gereği çevre bozulmaları meydana gelmektedir. Madenleri çıkarabilmek için, daha önce değindiğimiz, dağların ortadan kaldırılması, bunların üzerindeki ekosistemlerin bozulması yanında, birçok madende ortaya çıkan artık maddelerin (cüruf) dağlar halinde yığılması gibi çevre bozulmaları meydana gelirken, ormancılıkta da olduğu gibi, yerel halkın madencilik faaliyetlerinden zarar görmesi de toplumsal bozulmalara ve sorunlara yol açar.

İnşaatlar yoluyla yer şekillerinin yüzyıllardan beri değiştirilmesi, özellikle Ortadoğu gibi bölgelerde oluşturulan toprak yığınları (höyük, tümülüs) arkeologlar için verimli bilgi kaynaklarıdır. Göl ya da denize yakın yer alan şehirlerin çoğu da -özellikle de Japon şehirleri ve Hong Kong gibi şehirsel arazi sıkıntısı içinde olanlar- denizden arazi kazanmak üzere dolgu yoluyla şehirleri büyütmektedirler. Ancak bu alanlarda önemli miktarda arazi kazanılırken bazen zengin balık alanları ya da ekolojik bakımdan değerli bataklıklar da ortadan kalkabilmektedir. Örneğin dar bir kara parçasıyla anakaraya bağlanan bir yarımada üzerinde kurulmuş olan Boston arazi talebini denizin doldurulmasıyla karşılamıştır. Bataklıklardan başlayarak yarımadanın her iki tarafında arazi elde etmek için doldurma işlemi yapmak üzere de tepeler düzlenerek malzeme elde edilmiştir.

Yer şekillerinin değiştirilmesi sonucu oluşan önemli olaylardan birisi de çökmelerdir. Bununla birlikte, tüm çökmeler insanın etkisi sonucu oluşmaz. Ancak karstik alanlarda olduğu gibi, örneğin madencilik yoluyla karstın suyunun çekilmesi, ya da bazı şehirlerde olduğu gibi, yeraltı suyunun çekilmesi çökme olayına yol açabilmektedir. Örneğin Güney Afrika’da altın madenciliğinin su gerektirmesi yüzünden, yerel su tablosu 300 m’den fazla azalmış, alttaki kil vb. malzemenin kurumasıyla da, sonuçta can kaybına da yol açan, 30 m derinliğinde 55 m’lik bir delik halinde çökme meydana gelmiştir. Benzeri olaylar birçok madencilik alanında yaşanmaktadır.

Yeraltı suyunun çekilmesiyle de çökmelere rastlanmaktadır. Şehirlerde bunun en büyük örneği, biraz önce değinilen Mexico City’dir; Kaliforniya Central Valley’de yeraltı suyunun çekilmesinden doğan çökme ise 8.5 m’dir. Gaz ya da petrol çekilmesi de çökmeleri arttırmaktadır. Bunun klâsik örneği ise Los Angeles’dir ve 1928 ile 1971 arasında Wilmington petrol yataklarının işletilmesi (ve 913 milyon varil petrol, 484 milyon varil su ve yüzlerce metreküp doğal gaz çekilmesi) sonucu 9.3 m’lik çökme meydana gelmiştir -sorun yüz milyonlarca dolara tuzlu su enjekte edilerek giderilmiştir.

İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ

İnsanlar hava koşullarında ya da iklimde bazı değişiklikler yapma arzusunu daima duymuşlarsa da, 1940′larda kuru buz ve gümüş iyodid ile bulut tohumlama teknikleri geliştirilinceye kadar pek önemli adımlar atılamamıştı. Bu tekniklerle birlikte yağmur ve kar yapay olarak yağdırılabilmeye başlandı. Her ne kadar büyük umutların gerçekleşmesi mümkün olmadıysa da, bu teknikler birçok ülkede hâlâ kullanılmakta; özellikle de bazı hava limanlan üzerindeki bulutların ortadan kaldırılmasında, hatta büyük orman yangınları sırasında da söndürme çalışmalarına yardımcı olarak sık sık başvurulmaktadır. Günümüzde dünyada çevre değişiklikleriyle ilgili belki de en büyük çabalardan birisi kuzey enlemlerde güneş radyasyonunu arttırma yolunda Rus bilim adamlarının sürdürdükleri deneylerdir. Şubat 1993′de bir Rus uydusunun uzaya sekiz ince alüminyum ve plastik parçadan oluşan 20 riı çapında yelpazeye benzer bir ayna yerleştirmeleri (ışık zayıf kaldı ve çabuk geçtiyse de) uzun Rus gecelerini daha fazla ışıklandırma yolundaki devamlılığı sağlayacak ilk girişimdi ki, para bulunursa, bunda hâlâ ısrarlılar.

ŞEHİR İKLİMİ

“Şehir, insanın habitat’s içindeki değişimleri başlatma ve kontrol etme kapasitesinin timsalidir” demektedir Detvvyler ve Marcus (1972). Böyle bir kontrolün belirginleştiği bir yol da şehir iklimlerinin incelenmesinde yatmaktadır. Bir kırsal alanda araba sürerken, bir metropoliten alana yaklaşıldığında, şehri daha profili görüntüye gelmeden önce hissedebiliriz. Şehirlerarası karayolları ek şeritlerle genişlemeye başlar; trafik yoğunlaşır. Farklı bir hava ortaya çıkar; gökyüzü bulutlanır; eğer yerde kar varsa rengi griye döner ya da tümüyle ortadan kalkar. Görüş mesafesi yok olur. Derin bir nefes almakta güçlük çekilir. Ama bu hikayenin ötesine geçmektir; aslında hava kirliliğinden de daha önemli bir şeyler meydana gelmektedir.

Şehirleşme şehir iklimini çeşitli yollardan değiştirir. Birincisi şehirleşme arazinin fiziksel yüzeyini, özellikle binalar inşa ederek ve yerin üstünü kaplayarak araiziyi su geçirmez kılma.İkincisi; şehirli insan ve faaliyetleri çeşitli yollardan iklim bakımından önemli miktarlarda ısı üretirler. Üçüncüsü; fonksiyonları vasıtasıyla şehirler havaya büyük miktarlarda düzgün partiküller katarlar.

KÜRESEL ISINMA VE OZON TABAKASI SORUNU

Dünya iklimi, esas olarak, karalar ve okyanuslarla uzay boşluğu arasında ince bir hava tabakası olan atmosferle bağlantılıdır. Yaşamımız için atmosfere bağımlılığımız vardır: Soluyacağımız oksijen buradadır; güneşin zarar verici etkisine karşı kalkan görevi görür; sıcaklıkları yumuşatır; okyanuslardan karalara nem taşıyıp toprakları ve su kaynaklarını canlandırarak tarımsal ürünleri ve ormanları ayakta tutar. Atmosferin büyük bir kendini yenileme, temizleme kapasitesi vardır. 1883′de Endonezya’daki Krakatau volkanı patladığında çevreye 10 km3 taş ve kül püskürtmüştü. Üç gün boyunca bölge tam bir karanlıkta kalmış; patlamadan doğan toz Yerküre’nin etrafını kuşatmış ve yıllar sonra bile canlı renklerde günbatımları yaratmıştı. Ama atmosfer temizlenmiş ve patlamanın tüm izleri yok olmuştu. 1980′de kuzeybatı Amerika Birleşik Devletleri’nde patlayan Mount St.Helens volkanı da, çok daha küçük ölçekte de olsa, yukarı atmosferde dünyanın etrafını kuşatan bir volkanik toz bulutu yaratmıştı. Yine, atmosfer kısa zamanda temizlenmişti. Atmosferde insanın yarattığı kirlilik ise, doğal olanın tersine, çok daha uzun süreli, belki de kalıcı sonuçlar doğurmaktadır.

İki yüz yıldır süren sanayileşme patlaması troposferde muazzam miktarlarda kirlilik birikmesine yol açmıştır. Ama, bazı araştırıcılara göre, insan faaliyetlerinin esas olarak 1950′lerden beri atmosfere verdiği gazların ve başka kirleticilerin atmosferdeki kirlenmeyi sürekli arttırması, küresel ısınmayı daha da arttıran “sera” etkisi (greenhouse effect) yapmıştır. Sera etkisi, insan faaliyetlerinin sonucu olarak, tropikal ormanların yanmasından sanayi kirliliğine kadar değişen yollarla atmosferi tahmin edilemeyecek derecede etkilemesiyle meydana gelmektedir. Kimyasal gübreler, içteın yanmalı motorlardan çıkan emisyonlar, otlatma faaliyetleri, pirinç tarlaları her çeşit yangınlar ve insanların ormanları ortadan kaldırdığı yerlerde onaya çıkan termitlerin (ve de bataklıkların, çöplüklerin) ürettiği metan gazından başka, karbon içeren yakıtların (fosil yakıtlar) kullanımı da karbondioksit miktarını arttırır. Ağaçlar karbondioksitin büyük kısmını emdikleri için, ormanların ortadan kaldırılması da bu artışa katkıda bulunur. Bu yolla da atmosferin üst katlarındaki ozon tabakası incelerek atmosfer değiştirilmektedir.

Sera etkisinin anahtar gazı olan ve 1958’den beri ölçülen karbondioksitin atmosferde her on yılda %2 oranında arttığı hesaplanmaktadır.

Küresel ısınma buzulların hızla erimelerine ve deniz seviyesinin yükselmesine yol açabilecektir.

ASİT YAĞMURU

Asit yağmuru da yakın zamanlarda en çok uğraştıran antropojenik çevresel sorunlardan birisi haline gelmiştir. Bu deyim, nemli ya da kuru asit malzemenin atmosferden yeryüzüne yağması, yığılmasını ifade etmektedir. Asit yağmuru en çok yağmurla sıkı bağlantı göstermekle birlikte, asit malzeme karla, kırağıyla, sisle de yeryüzüne düşebildiği gibi, gaz ve partikül olarak kuru şekilde de yeryüzüne ulaşabilmektedir.

Asit yağmurunun kökeni hakkında bir fikir birliği yoktur; fakat fabrika ya da taşıtlardan çıkan sülfürdioksit ve nitrojendioksit emisyonları olduğu anlaşılmaktadır. Havadaki nemle birleşince de er-geç yeryüzüne düşecek sülfür ve nitrik asitleri oluştururlar. Logaritmik ölçekle 0-14 pH arasında belirlenen bir ölçekte en düşük değerler asiditeyi, yüksekler de alkaliniteyi gösterir. Günümüzde 4.5 pH’dan daha düşük (bunun altındaki değerlerde çoğu balık ölür) yağış kaydedilmiştir; asit sisindeki en düşük rekor düzey ise 1.7 ile (normal yağıştan 8,000 kez daha asitli) 1982′de Kaliforniya’da kaydedilmişti.

A.B.D.’nin doğusunda ve Kanada’da yüzlerce gölde son çeyrek yüzyılda asit yağmuru birikmesi nedeniyle yaşam durmuştur. Asit yağmurunun ormanlardaki kesin etkisi tam açıklanamamıştır; dünyadaki ağaçları öldürdüğüne dair deliller ise açıktır. İnsan sağlığı ve ürünler de tehlike altındadır; hatta binalar ve anıtlar bile tahrip olmaktadır. Örneğin Roma ve Atina gibi tarihi şehirlerde daha önceki 24 yüzyıl içinde hiçbir şey olmayan mermer anıtlar, çeyrek yüzyılda erimeye başlamışlardır. Çin, dünyanın en büyük sülfür bakımından zengin maden kömürü tüketicisi ülkedir ve hükümet asit yağmurunun ormanlara, tarımsal ürünlere ve binalara milyarlarca dolarlık zarar vermesinden sonra tehlikeyi ancak anlamıştır.

GÖRSEL KİRLİLİK

Çağımızın giderek önemli bir sorunu haline gelen “görsel kirlilik” coğrafya mesleğinde geleneksel bir inceleme konusu değildir. Bu konu üzerinde ilk kez 1972 yılında bir sempozyum düzenleyerek çalışmaya başlayan coğrafyacılar, “görsel kirlilik” ya da “çirkinlik” sorununu bir “akademik sıcak patates” olarak nitelemişlerdir (Lewis, Lovventhal ve Tuan 1973). Çünkü bu husus, her şeyden önce, bakan kişinin gözlerinde ve kafasında oluşan bir estetik meselesidir. Coğrafyacıların çoğunluğu, görsel bozulma hakkında uzun zamandır aynı fikirde oldukları halde, bu sorun üzerine yazmaktan özenle kaçınmışlardır. Bunun belki de bir nedeni, konunun kayganlığı ve ele alınış güçlüğüydü. Fakat, çevredeki bozulmasının hızlanması ve çirkinleşmenin artması birçok kişi ve kuruluşu olduğu gibi, coğrafyacıları da öfkelendirmekte ve sıkıntıya sokmaktadır. Özellikle de Amerikalı coğrafyacılar, “Amerika’nın güzelliklerinin tahrip edilmesinin halkı rahatsız ettiği ve yaşamın önemini tehdit ettiğini ve bununla mücadele etmede, zaten görevi mekânla ilgili olguları incelemek olan, coğrafyacılara büyük iş düştüğü”nü ileri sürerek, bu konu üzerinde çok daha fazla durmaya başlamışlardır.

“Görsel kirlilik” sık sık da bazı hastalıklara benzetilmiştir (Levvis 1973); bir salgın hastalık gibi bu da hızla yayılmakta ve çoğu kez de geriye döndürülememektedir. Arada sırada kendi kendisini ortadan kaldırabilirse de yollardaki eski çirkin işaret levhalarının ya da içecek kutularının yavaş yavaş ölmesi gibi- çoğunlukla yok olmamaktadırlar -sonsuza kadar bozulmayacak plastik malzemeden yapılanlar, alüminyum içecek kutuları gibi ya da şehirlerde artık geri dönülemeyecek yapılanmalar gibi. Levvis, bir kırsal manzaranın bütünlüğünü tahrip etmek için en güvenilir (!) yolun burasının bir “ticari zon” olarak ayrılması, sonra asfaltlanması ve üzerine ya sanayi tesisleri ya da modern alışveriş merkezleri inşa edilmesi ve sonra da ortasına indirimli benzin istasyonları oturtularak birer “antroposentrik çöl” haline dönüştürülmesi olduğunu yazıyor. On yıl bile beklemeye gerek kalmadan, şehirlerin kenarlarında yaşandığını gördüğümüz olaylar zinciri artık bu çevreyi de tamamen dönüşüme uğratacak; “çirkinlik”, arkasında işe yaramaz alanlar bırakarak, ortaçağdaki öldürücü veba hastalığı gibi hızla yayılacaktır. Fakat, çirkinlik, aynen veba gibi, artık son derece demokratik bir olgu haline de gelmiş gibi görünmektedir.

Sonuç olarak: İnsanın yeryüzünü değiştirme girişimleri, mekânın insanın yararına kullanımını sağlarken, bir yandan da çevrenin bazen geri döndürülemez biçimde değiştirilmesine, bunun sonucunda da çevresel sorunlara yol açmaktadır. Dünyanın kenarda kalmış, henüz modem yaşam tarzının en düşük düzeyde girdiği ya da hiç girmediği alanlarındaki, sayılarının yaklaşık 250 milyon dolayında olduğu sanılan “yerli” nüfusu (“ilk insanlar” da deniliyor) olan halkları da çevre sorunlarından rahatsız olmaktadırlar. Dağlar, kutuplar, çöller vb. gibi “Dünyanın sonu” da denilen bu kenar alanlarda yaşayan insanlar, örneğin Quebec’deki Cree, Arktik bölgelerdeki Inuit ve Inu, Malezya’daki Penan ve Martu gibi halklar ulus devletle ya da yaşadıkları siyasal sınırlar içindeki egemen kültürle birlikte kabul edilemezler. Bu kültürel farklılıkların korunması da giderek olanaksızlaşmaktadır. Bir Aztek atasözü “kurbağa, içinde yaşadığı havuzun suyunu içmez” derken, insan içinde yaşadığı dünyanın suyunu kirletmekten geri durmamaktadır.

Kategori: Genel kültür


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy