Evrenin Oluşumu: Büyük Patlama Teorisi

12 Temmuz 2007



Evrenin Oluşumu: Büyük Patlama Teorisi

Modern anlayışa göre evren yaklaşık 15 milyar yıl yaşında ve oluşumunu “Büyük Patlama” denen olaya borçlu. 

Evrenin bir atomun patlaması sonucu ortaya çıktığını 1927 yılında bir belçikalı rahip Georges Lemaitre ileri sürdü. Seneler sonra, Edwin Hubble Lemaitre’in teorisini destekleyecek deneysel ispatlarda bulundu. Hubble, uzak galaksilerin bizden uzaklıklarıyla orantılı olan hızlarla uzaklaştıklarını gördü.

Büyük Patlama’nın ileri sürülmesinin ilk sebebi uzak galaksilerin yüksek hızlarla bizden uzaklaşma sebebini açıklamasıydı. Teori ayrıca kozmik ışımanın da varlığını açıklar (patlamadan geriye kalan ışıma). Büyük Patlama Teorisi en büyük kabulunü ilk olarak 1964′de Arno Penzias ve Robert Wilson’ın ışımayı saptayarak Nobel Ödülü kazanmalarıyla aldı.

COBE - Kozmik Fon Kaşifi

1989′da NASA tarafından uzaya fırlatılan COBE bilimadamlarının Büyük Patlama olarak nitelendirdiği zamanla ilgili bulgular saptadı. COBE’un bulgularından biri evrenin enerjisinin %99.97′lik kısmının Büyük Patlamadan sonraki bir yıl içerisinde ortaya çıkmasıydı. Bu bulgu evrenin oluşumuna sadece bir patlamanın yani Büyük Patlamanın yol açtığını öngörür.

Evrensel Genişleme

Hubble Uzay Teleskobunun da gösterdiği gibi evrendeki galaksiler giderek birbirlerinden uzaklaşmaktadır. Evrenin bu şekilde genişlemesi ise kendisini yaratan Büyük Patlamanın bir sonucu. Büyük Patlamanın oluşumu herhangi bir zaman ve uzay boyutunda değildi, bugünkü anlayışımıza göre zaman ve uzayın Büyük Patlama sonucu ortaya çıktığı düşünülmekte. Yine varsayılan bir başka oluşum da maddenin oluşumu. Maddenin, Büyük Patlama sonucu yaratıldığı düşünülüyor. Evrendeki maddenin büyük bir kısmının “görünmeyen madde” ya da “karanlık madde” (varlıkları standart astronomik metodlarla gözlenemeyen ama evrendeki çekimi etkiledikleri gözlenen maddeler) olduğuna dair güçlü kanıtlar var.

Büyük Patlamanın hafif elementler olan hidrojen ve helyum ürettiği, buna karşın daha ağır elementlerin yıldızlar tarafından üretildiği düşünülüyor. Fakat bu üretim yıldızların kararlı dönemlerinde değil hayatlarının sonlarına doğru meydana gelen büyük patlamalar sonucudur.

Büyük Patlama Teorisi geniş çevreler tarafında kabul görse de hiçbir zaman ispatlanamayacak ve geriye bir çok zor ve cevabı olmayan sorular bırakacaktır.

4 Evrede Evrenin Tarihi

1. Evre: Zamanın başlangıcında, tam bir hiçlikten kozmik bir patlama meydana gelir.

2. Evre: Patlamanın itmesiyle evrene milyarlarca ton enerji yayılır ve elementler soğumaya başlar.

3. Evre: Galaksiler şekillenmeye başlarken hala patlamanın ilk noktasında uzaklaşmaya devam etmektedirler.

4. Evre: Evren genişlemeye devam eder ve etmektedir.

Ve Sonra Ne Olacak?

Neler olacağına dair 2 farklı görüş var. Bunlardan birincisinde evren sonsuza kadar genişlemeye devam eder. İkincisinde ise evrenin genişlemesi yavaşlar ve tepe genişleme uzaklğına erişir, bundan sonra ise evrensel büzülme başlar ve uzay büzüldükçe tüm galaksiler yönlerini tersine çevirerek birbirlerine doğru hareket ederler. En sonunda evren bir nokta büyüklüğüne erişir ki bu da Büyük Patlamanın zaman olarak geriye gitmesine benzer.

Uzay Keşifleri

San Francisco Üniversitesi’ndeki astronomlar Geoff Marcy ve Paul Butler, on yıl boyunca tek bir gezegene dahi rastlamadılar. Ancak veri ve analiz aygıtlarını, Jüpiter büyüklüğündeki gökcisimleri algılayabilecek şekilde ayarladıklarında şansları dönmüştü. Bugün ise tüm rakiplerinden daha fazla gezegen saptamış durumdalar.

Ypsilon Andromedae Gezegenler Dizgesi de, ilk olarak Marcy ve Butler tarafından yakın zaman önce bulunmuştu. Astronomların bundan sonraki amaçları, Dünya’mızın yakınındaki ilk 900 komşu cisimleri incelemek.

Marcy her ikinci cismin gezegen olduğunu düşünüyor. Ne var ki ellerindeki gözlem aygıtı, sadece dev cisimleri görebiliyor. Bugüne kadar saptadıkları Tau Bootis A, Ypsilon Andromedae veya Rho Cancri A gibi gezegenlerde atmosfer olağanüstü sıcak. Bazılarında yüzey sıcaklığı 1000 derece. “Üzerinde canlı kızartılır”. Ancak, bütün gezegenler bu kadar sıcak değil. İki astronom tarafından “Goldilocks” olarak adlandırılan dev gezegendeki yüzey sıcaklığı 85 derece.

Araştırmalarına devam edecek olan astronomlar, aslında oldukça zor şartlar altında çalışıyorlar. Hawaii’de Mauna Kea Tepesi’nin 2400 metrelik zirvesindeki gözlemevinde, oksijen yetersizliği yüzünden çalışanlarda sık sık baş ağrısı ve bulantı gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor.

İki yıldan bu yana, astronomlar, süper teleskopu 30 km uzaklıktaki  Waimea Kenti’nden uzaktan kumandayla çalıştırıyorlar. 12 yüksek verimli işlemci, süper hızlı veri iletimiyle on metrelik teleskopuna bağlanmış durumda.

Uzay’ın derinliklerinden algılanan ışınlar, bilgisayarlar tarafından renkli tayflara dönüştürülerek dalgalar halinde çizilir. Gezegenler genelde inişli çıkışlı dalgalanan eğrilerde gizlenirler; ve Kant’a kadar birçok bilim adamı, Evren’de başka gezegenlerin ve yaşamların olup olmadığı üzerine kafa yormuştu. “Bu bin yıllık sırrı çözmemize artık çok az bir zaman kaldı” diyor, Marcy.

Yüzyıllar boyunca insanlar, Evren’de yalnız olduklarına kesinlikle inanmışlardı. Özellikle Kilise, Dünya’nın, Evren’in merkezi olduğunu ve diğer tüm cisimlerin onun etrafında döndüğü tezinden başkasını kabul etmiyordu. Ta ki astronom Nikolaus Kopernikus, Dünya’ nın da diğer gezegenler gibi Güneş’in etrafında döndüğü ve Evren’de özel bir konumda bulunmadığını açıklayana dek.

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan ve Süpersicim (iplikçik) teorisi olarak isimlendirilen teoriye göre ise; doğada görülen ataomaltı parçacıkları,tıpkı bir keman telinin farklı şekillerde titreşip,farklı müzikal notalar çıkartması gibi,farklı rezonansta titreşen 10 üssü(-33) cm uzunluğunda(ya da çapında)süper-sicimlerden oluştuğunu öngörür. Öyle ki, yüklü parçacıklar arasındaki kuvvetler,bu sicimlerin armonileri ,evren ise bu titreşen sicimler,yaylı sazlar senfonisidir. Böylece,bir foton,bir kuark,ya da elektron gibi parçacıklar, hiçbiri diğerinden farklı olmayan ayrı titreşimlerde salınan sicimlerden ibaret olmaktadır.

Bu teoriyi daha iyi anlamak için, öncelikle temel nesnelerin uzayda tek bir noktayı kapsayan parçacıklar yerine sonsuz incelikte bir yay gibi uzunluktan başka boyut olmayan şeyler olarak düşünmemiz gerekir. Öyle ki, bu yaylar (sicimler) hem uzay zamanda her noktası ışık hızıyla hareket eden hem de uçları sonsuz uzunlukta olabilen bir eğriliği göstererek (uçları açık olan) “açık yaylar” ismiyle adlandırılırlar. Ya da uçların birleşmesiyle bir halka gibi kapanan “kapalı yaylar”olarak iki farklı şekildedir. Her iki halde de sicimin uzayda hareketi,uzay zamana gömülmüş iki boyutlu zamansal bir yüzey tanımlar.

Ayrı bir deyişle, daha önce klasik kuantum teorisindeki bir parçacığın uzayda her an tek bir noktayı kapsayarak geçmişi uzay zamanda “evren çizgisi “denilen bir çizgi ile gösterilebilmesine karşın,açık yay kuramında bu zamanın her an’ında uzayda bir çizgiyi kapsadığından,uzaydaki geçmişleri de “evren yüzeyi” denilen iki boyutlu bir yüzeyi oluşturacaktır. Eğer buna zumlama yapabilseydik,kenarları yayın uçlarının uzay zaman içindeki yolunu çizen bir şerit gibi evren yüzeyinin kuantların yan yana gelmesiyle ortaya çıkan, bir kenar uzunluğu 10üssü(-33) cm.lik kareciklerden oluşan bir zar tabakası gibi olduğunu görürdük (açık yay için).

Kapalı bir yayın evren yüzeyi ise,bir silindir ya da borudur. Borunun kesiti, yayın belli bir andaki konumunu gösteren bir daire olur. Açık yaylar yalnızca uç uca eklenerek, yani iki yay parçası birleşerek tek bir yay oluşturabilmesine karşın, kapalı yaylarda bu bir pantalonun bacaklarının birleşmesine benzemektedir. Birleşebildikleri gibi aynı şekilde de iki yay parçasına bölünebilirler.

Parçacık olarak düşündüğümüz şeylerin aslında iplikçik şeklinde titreşen ya da osilasyon hareketi yapan yapılar olduğunu söyleyen Scherk bunu şöyle ifade etmektedir: “Havada uçurttuğumuz bir uçurtmanın rüzgârla birlikte alçalıp yükselmesinin,uçurtma ipinin üzerinde yarattığı şiddet dalgalarının hareketi gibi sicimler de bu dalgaların işlevini görürler. Uçurtma, maddi parçacığı göstermekle birlikte,ipi uçurtmasız düşünürseniz,taneciğin aslında bu sicimlerin titreşimleri olduğunu görürsünüz.”

Bu kavramda bir parçacığın öbürü tarafından soğrulması ya da yayınlanması, sırasıyla yayların birleşmesi ve bölünmesine karşılık gelir. Buna örnek olarak, güneşin dünya üzerindeki kütlesel çekiminin tanecik kuramlarında olduğu gibi bir gravitasyonun,güneşteki bir parçacık tarafından soğrulmasını verebiliriz.

Aynı süreci sicim teorisinde H biçiminde bir boru şekline (açık yay kuramında ise bu H biçiminde iki boyutlu uzaydaki şeritlere) karşılık gelir. H’ nin iki kolu güneş ve dünyadaki parçacıklara ,yatay parçası ise (ikisini birleştiren orta hatta) ikisi arasında yol alan gravitona karşılık gelmektedir.

Nötron ve proton gibi parçacıklar yay üzerindeki dalgalar olarak görülebileceği gibi ,parçacıklar arasındaki kuvvetler de aynı biçimde görülebilir. Bu yüzden güçlü nükleer kuvveti tıpkı bir örümcek ağındakine benzer şekilde,diğer yay parçaları arasındaki yaylar gibi düşünebiliriz. Bu durum için kuramın, yayların her birinin 10 tonluk gerilime dayanan lastik şeritler olmasını gerekli kılarken,gravitasyonel kuvvetler için bu 10 üssü(39) tonluk basınca dayanmasını öngörmektedir.

Bu teorinin ortaya koyduğu ayrı bir öngörü de ,evrenin bilinen yapısının dört boyutlu olmayıp büyük patlama sırasında yedi boyutun kıvrılarak planck uzunluğu içinde (dairesel, soyut çapa, başka bir deyişle hibert uzayına) sığışıp,bildiğimiz dört boyutun ise planck uzayı üstünde bilinen maddi,somut uzay-zaman şeklinde açığa çıkmış toplam on bir boyutlu olmasıdır. Fakat bu boyutları fark edemeyiz. Nedeni de sadece gördüğümüz uzay zamanın büyük ölçüde düz olduğu, tek bir zaman ile üç uzay boyutu şeklinde var olmasıdır. Tıpkı bir tahta yüzeyine yakından baktığımız taktirde pütürlü ve karışık, fakat uzaktan baktığımızda bize düzgün görünmesi gibi.

Bu konuda Frenk Close “Bizim bildiğimiz evren,bu sicimlerin yalnızca küçük bir parçasından oluşmuştur. Bizimkiyle aynı yerde bulunan daha ayrı bir evren,süper sicimlerden daha ağır bölümlerinden yapılmış olabilir. Sicimlerin diğer bölümlerinde ,belki de başka evrenler veya başka boyutlar vardır.”

Fermion ve bozonların birbirlerine dönüşebilmesi olan süper simetriyi ve dolayısıyla çekim kuvvetini kapsayarak normal uzunluklarda genel göreceliğin öngörüleriyle aynılaşmasını, uyuşmasını (ki bu planck mesafesinde farklı olacaktır) gösterse de bir teoriden çok, önseziye dayanan modelden öteye gidememektedir. Örneğin, bir karadeliğin hayatına astronomik bir karadelik olarak başlamış olmasını ve ömrünü patlayarak bitirmesini açıklayamadığı gibi, karadelikler hakkında da net bir şey söyleyememektedir. Bununla birlikte sicim teorisinin üstesinden gelinemeyecek matematiksel güçlüklere sahip olması ve yakın zamanda da çözülebileceği gibi bir görüşe açık olmaması, birleşik alanlar teorisini tam açıklayabilecek nitelikte olmadığını bize göstermektedir. Aynı görüşe katılan ünlü fizikçi Hawking de Her şeyin Teorisine en büyük destek veren kuramın kurtdelikleri ve buna dayalı teoriler olduğunu düşünmektedir.

Birleşik Alanları açıklamak için ortaya atılan bir diğer görüş de,Abhay Ashtekar tarafından uzay-zamanın temel öğelerinin noktalar yerine birbirlerine düğümlerle tutturulmuş kapalı ilmikler olduğunu söylediği teoridir ki bunda önemli olan şey, ilmikleri bağlayan düğümlerin cinsi ve sayısıdır.) Düğümlerin dışında ayrı olarak uzay ve zamanın olmadığını belirten bu teori her ne kadar sicimlere benzese de,yaklaşımı tamamıyla ondan farklı ve matematiksel ifade bakımından da zordur. Dolayısıyla, geçerliliği bakımından sicim ve benzerleriyle aynı kaderi paylaşmaktadır.

Makroskobik boyutta maddesel nesnelerin birbirlerinden ayrı ayrı varlıklar olamayıp,çevreleriyle ayrılmaz bir ilişki içinde olduğunu gösteren görüş mach ilkesi olarak geçer. Bu ilke maddesel bir nesnenin ataleti (yani nesnenin hareketlendirmeye karşı gösterdiği direnci) maddenin sahip olduğu içsel bir nitelik değil, yalnızca maddenin evrenin geri kalan diğer bölümleri ile girdiği etkileşmenin bir ölçüsü olduğunu söyler. Dolayısıyla, madde evrende madde bulunduğu sürece atalet gösterecektir. Mesela, bir cisim döndürüldüğünde onun ataleti merkezkaç kuvvetlerinin oluşmasına neden olur ve bu kuvvetler de ancak sabit yıldızlara izafi olarak döndürüldüğü için meydana gelirler. Eğer bu yıldızlar birden bire ortadan kaldırılsaydı,dönen cismin ataleti ve merkezkaç kuvvetleri de yok olurdu.

(Dolayısıyla genel görecelik kuramının oluşmasının en büyük nedeni olarak görülen Mach ilkesinin,bu teori tarafından içerilmesi gerekmektedir.).Yani, bir cismin eylemsizliği ,evrendeki bütün cisimlerin fonksiyonu olarak belirir. Bu nedenledir ki; .belirlerken, evrendeki diğer maddeler ile giriştikleri etkileşimleri yani Bütünün bilgisini göz önünde bulundurmak suretiyle algılayabiliriz. Mutlak uzay ve zaman fikrinin mevcut olmadığı görüşünü ortaya koyan bu ilke ışığında Astronom Fred Hoyle düşüncelerini şöyle ifade etmektedir: “Günümüzde kozmoloji dalında meydana gelen gelişmeler,günlük kural ve şartların evrenin uzak bölgeleri olmadan geçerli olamayacağını ve evrenin söz konusu uzak bölgelerinin ortadan kalkması halinde uzay ve geometri hakkında sahip olduğumuz bütün fikirlerin geçersiz olacağını hızla ortaya çıkarmışlardır. Günlük tecrübelerimiz,en küçük detaylarına kadar evrenin büyük ölçekli nitelikleri ile okadar içli dışlıdır ki, onların ikisini birbirinden ayrı olarak düşünmek bile imkânsız bir hale gelmiştir”

Makroskopik uzayda,bir nesnenin kendi başına bir anlam ifade etmeyip bütünün bir fonksiyonu olarak anlam kazanmasının mikroskobik boyutlarda da karşılığı vardır (Kuantum Alanlar Kuramında). Buna benzer bir kavram evreni tanımlamak için geliştirilen bir teori Geoffrey Chew tarafından, Ayakkabı Bağı Felsefesi ya da Potin Bağları (Bootsstrop) ismiyle ortaya atılmıştır. Evreni karşılıklı olarak ilişkilendirilmiş bir Bütün olarak ele alan bu teori;doğanın maddenin temel yapı taşları gibi,temel varlıklara indirgenemeyeceğini ama bütünüyle kendi içinde tutarlılık yoluyla anlaşılması gerektiğini belirtir.Benzer ifadeyle, maddenin temel yapı taşlarından oluştuğu fikrini reddederek ,hiçbir temel varlığını kabul etmez. Buna karşın evreni birbirleriyle ilişkili bir olaylar ağı olarak görür ve sonucunda da madde ile ilgili görüşlerin tamamen “uzay-zaman görüşü niteliğinde olup nesnelerin olaylar olarak algılanmasıyla birlikte,bunların karşılıklı geçişlerinin uzay ve zamanın karşılıklı olarak geçişmelerine benzer olduğunu söyler. Öyle ki, bu olaylar ağında bölümlerin hiçbiri temel özelliklere sahip olmayıp bunların hepsi diğerlerinin özelliklerine bağlı ve birbirlerinin arasındaki etkileşimlerin toplamı olarak ağın bütünsel yapısını belirlemektedir. Dolayısıyla herhangi bir bölümün yapısı, diğer bütün bölümlerin yapıları tarafından belirlenmektedir. Bu konuda bir mistik “Akıl (beş duyu) üstü algıdan hiçbir şey gerçekten de sonlu değildir. Bu algı biçimi her şeyin her bir şeyden her bir şeyin de her şeyden kaynaklandığı görüşüne dayanmaktadır” derken,Tek bir taneciğin diğer bütün parçacıkları içermesi şeklindeki görüşünü şair William Blake dizelerinde şöyle ifade etmektedir :

“Dünyayı görmek için bir kum tanesinde ve cenneti bir yaban çiçeğinde yakala sonsuzluğu avucunun içinde ve bir saatin içinde Ebediyyeti”

Bu görüşlere paralel olarak Einstein ve Carl Sagan da sırasıyla “Eğer bir kum tanesini anlayabilseydik,tüm evreni anlamış olurduk”, “Kainat bizim içimizde yaşıyor ve bizler kainatın eseriyiz. Bu yüzden kendimizi tanıyarak kainatın sırlarını anlayabiliriz.” düşüncelerini dile getirmişlerdir.

Ünlü matematikçi ve Felsefeci olan Leibniz de (onun da diğerleri gibi doğu mistisizminden etkilendiği bilinmektedir) Chew teorisinin temel varlıkları ya da özleri reddetmesine karşın,buna paralel bir görüş olarak,evreni maddenin temel yapı taşlarının, uzay ve zaman içinde yer almayan ve de sonsuz sayıda ve sonsuz küçük maddesel bir yapıda olmayıp Ruhsal yapıdaki temel özlerden(öyle ki monadlara herhangi bir şeyin girip çıkmadığı büyük bir uyum halinde, birlikte hareket etmektedirler) yani Monadlardan meydana geldiğini ve her bir Monadın da evrenin bütününü yansıtabildiğini belirterek şunları söylemiştir: “Maddenin her bir bölümü, bitkilerle dolu bir bahçeye ya da balıklarla dolu bir göle benzemektedir.Burada bitkinin tek bir dalı ya da hayvanların her biri,eğer genel yaratışlarını bir kenara itersek,adeta bir bahçe ya da bir göl gibidir”

Leibniz’in Monadlar görüşünü daha kapsamlı olarak irdeleyen ve Saf Aklın Eleştirisi adlı eseri yazarak modern filozofların en büyüğü olarak kabul edilmesini sağlayan İmmanuel Kant da, Leibniz’den farklı olarak ortaya koyduğu görüşün doğu fesefesi ve modern bilimle büyük bir uyuşum halinde olduğunu bize göstermiştir. Ona göre uzayı tamamıyla dolduran monadların,maddenin cisimliliğini ve katı yapısını belirleyen tüm özelliklerinin, bir kuvvet olduğunu, doğada cisim ya da öz diye bir şey’in varlığını kabul etmeksizin,evrendeki her şeyin sadece kuvvet (enerji) olarak mevcut olduğunu söyler. Bu da günümüzde kuantum fiziği ve izafiyet teorisinin ortaya koyduğu,maddenin,enerjinin bir hali,biçimi olarak birbirlerine serbestçe dönüşebildikleri düşüncesi ile tamamıyle paralellik arz etmektedir.

Potin bağları açısından Hadronlar göz önüne alındığında ise,Hadronlar arası iletişimi sağlayan kuvvetlerin tanecik değiş tokuşunu sağlayan parçacıkların yine hadronların kendisi olduğunu belirtir.(Bu kavram aynı zamanda, şu an için türetilemeyen, fakat uç anlamda diğer taneciklerin,çekirdeklerin,atom ve moleküllerin yani tüm sistemin de kapsam içinde değerlendirilmesi gerekliliğini de öngörmektedir.)

Dolayısıyla, kendi boyutlarında Hadronlar üç değişik rolde karşımıza çıkarlar. Yani birleşik yapıya sahiptirler,ayrı bir hadronun öğesi olabilmektedirler ve birleşik yapıyı tutan kuvvetin öğeleri olmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, bir tanecik diğer taneciklerin oluşmasını sağladığı (meydana getirdiği) gibi O bütünün bir yansıması şeklinde görünür ve aynı zamanda o bütün arasındaki birleştirici olan kuvvet parçacığının kendisi olmaktadır. Bundan dolayı Hadron grubunun tümü,bu şekilde ya da çizme bağlarını kullanıp kendilerini yukarıya çekmesiyle oluşmaktadır. Yani, karmaşık çizme bağı mekanizması,kendi kendini belirlemektedir. Bu kendiliğinden bağlı ilmeğin,yapının,kendi kendini oluşturan tanecik sistemini,bataklığa düşen ve kendi ayak bağlarını üstüne çekmesiyle kendini dışarıya sürükleyen bir çocuğun hikayesine benzetilir.

Böylece,bu konu üzerinde çalışan bilim adamları insanın,fiziki ve doğal etkileşimlerine göre bütünüyle kendi açıklamasını da içine alan bir Potin Bağı evrenini şuurlarında yaşayabileceklerine (yaşanacağına) inanmaktadırlar.

Şu an için,tanecik ailesinin çok büyük bir sistem olmasından dolayı onu daha temel alt birimlere ayırmaya çalışmanın anlamsız olduğunu savunan Potin bağları kuramı parçacık fiziğinde Hadronların ya da kuvvetli etkileşim içindeki parçacıkların tanımlanmasında kullanılmasına karşın, aynı sicimlerde olduğu gibi tam anlamıyla ortaya konulamamıştır. Her ne kadar temelinde Holistik bir yapıyı gösterse (ya da doğruları barındırsa) da,şuur ve madde arasındaki ilişkiyi açıklamada David Bohm’un Hologram Teorisinin çok çok gerisindedir.

O halde,gerek sicim teorisi, gerekse potin bağlarının tamamlanmamış olmalarının yanı sıra matematiksel zorluklarını da göz önünde bulundurduğumuz taktirde, David Bohm’un Hologram teorisini nasıl görmemiz gerekir sorusuna verilecek cevap,bu teorinin çok güçlü işaretlerinin fiziğin kendisinde olduğu gibi, tıp, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, tarih, spor, teoloji, mistisizm …vb) alanlarında da (ki bunların çoğunun akademik düzeydeki profesörler ve araştırmacılar tarafından incelenmiş olan) kanıtlarının mevcut olmasıdır.

Büyük Patlama Kuramı

Temelleri

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı, Evren’imizin kökeni ve oluşumuna ilişkin yaygın kabul gören bir teoridir. Bu kuram, iki benzer sütun üzerine dayanmaktadır:

Genel Görelilik Kuramı: Seksen yılı aşkın bir süre önce, Einstein, Evren’de kütlenin dağılımının uzayın geometrisini nasıl belirlediğini betimleyen bu kuramı ileri sürmüştür. Başlangıçta, Kuram, Merkür’ün yörüngesindeki özellikleri ve Güneş’ten gelen ışığın kırılmasını izah etmekteydi. Son yıllarda, kuram bir dizi özenli testten geçmiştir.

Büyük ölçeklerde, maddenin Evren’de dağılımı hemen hemen yeknesaktır. Bu varsayım, hem galaksi incelemeleriyle hem de kozmik mikrodalga fon ışınımlarındaki dalgalanmaların düşük seviyesi ile teyit edilmiş gibi görünmektedir.

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı’nda, gözlemlenebilir Evren, kabaca on ya da yirmi milyar yıl önce, aniden genişleyen bir nokta ile başlamıştır. O zamandan beri Evren, gittikçe Galaksimiz ve dış gezegenler arasındaki mesafeyi arttırarak genleşmeye devam etmiştir.

Evren’in genişlemesi, ışık ışınlarını mavi ışığı kırmızı ışığa ve kırmızı ışığı da kızılötesi ışığa dönüştürerek “uzatmaktadır”. Bu yüzden, hızla bizden uzaklaşmakta olan uzak galaksiler daha kırmızı görünürler. Bu genleşme aynı zamanda mikrodalga fon ışınımını da soğutur. Böylece, bugün 2,728 Kelvin’lik bir sıcaklığa sahip olan kozmik mikrodalga fon ışınımı ilk Evren’de daha sıcaktı.

Kütle çekimi Evren’in genleşmesini yavaşlatmaktadır. Eğer Evren yeterince yoğun ise, Evren’in genleşmesi sonunda tersine olacaktır ve Evren çökecektir. Eğer yoğunluk yeterince yüksek değilse, o zaman genleşme sonsuza dek devam edecektir. Bu yüzden, Evren’in yoğunluğu kendi nihai kaderini belirleyecektir.

Büyük Patlama Kuramı’nın Testleri

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı çok sayıda önemli gözlem ile tutarlıdır:

Evren’in gözlemlenebilir genleşmesi,

Evren’in ilk üç dakikasında birincil olarak bireşimli olduğu düşünülen üç element olan helyum, döteryum ve lityumun gözlemlenebilir bolluğu,

Kozmik mikrodalga fon ışınımının termal (ısıl) tayfı,

Kozmik mikrodalga fon ışınımları uzak gaz bulutlarında daha sıcak görünmektedir. Işık sonlu bir hızla yol aldığından, biz bu uzak bulutları Evren’in tarihinde daha yoğun ve bu yüzden daha sıcak olduğu önceki bir zamanda görürüz.

Büyük Patlama Kuramının Ötesinde

Mevcut şekliyle, Büyük Patlama Kuramı tam değildir. Bu kuram;

Galaksilerin kaynağını ve galaksilerin gözlenebilir büyük ölçekli kümelenmelerini,

Maddenin çok büyük ölçeklerde yeknesak dağılımının kaynağını açıklamamaktadır.

Birçok Evren bilimci, Büyük Patlama Kuramı’nın bir uzantısı olan, Şişirme Kuramı’nın (Inflation Theory) bu soruları cevaplayabileceğinden şüphe etmektedirler.

Uzay Araştırmalarında Yeni Teknikler

1973 yılında Jüpiter’in yanından geçen Amerikan Uzay Sondası “Pioneer 10″, saatte 50.000 kilometrelik bir hızla Güneş Sistemi’nin dışına çıkmıştı. Robot sonda, 10,3 ışık yılı (97 milyon kilometre) uzaklıktaki Ross 248 güneşine, ancak 30.000 yıl sonra ulaşabilecek.

Gezegen araştırmacıları, yine de, Evren’deki yabancı canlıları tespit etmenin yolunu bulduklarına inanıyorlar. Esa’ daki astrofizikçilerce geliştirilen “Darwin projesi” çerçevesinde, Uzay’a yerleştirilmesi düşünülen yeni boyutlardaki gözlem uydusuyla, 50 ışık yılı uzaklıktaki Dünya benzeri gezegenlerin fotoğrafları anında Dünya’ya ulaşabilecek.

Plana göre, her biri 1,5 m çapındaki 5 yansıtıcı teleskop, “Ariane-5″ taşıyıcı roketiyle Jüpiter yönünde fırlatıldıktan sonra, yolculuk Mars yörüngesinde son bulacak.

Üç bağımsız silindir, 100 metrelik bir halkaya dönüştüğünde, her defasında aynı yıldızları gözleyebilecekler. Bu akılcı yöntem sayesinde, sanki bir futbol sahası büyüklüğünde bir teleskop kadar hassas çalışabilecekler. Fakat reaksiyon, teleskop yansıtıcıların Uzay’daki mesafeleri milyonda bir milimetre (insanın saç teli çapından 10.000 kez daha kısa) olarak ayarlanabildiği zaman gerçekleşebilecek.

Astrofizikçi Andreas Glindemann, gözlem uydusunun en erken 2009 yılında Uzay’a gönderilebileceğini açıkladı. Diğer gezegenler üzerinde incelemelerde bulunmak isteyen NASA, başka bir proje üzerinde çalışmakta.

Sabit yıldızlar, uydularına göre çok daha güçlü ışınlar yaydıklarından, çok özel ve gelişkin tekniklerin geliştirilmesi kaçınılmaz. Uzaktaki bir güneşi, Dünya büyüklüğündeki uydusu ile birlikte gözlemlemek, Berlin’den, Kahire’deki bir arabanın farlarıyla aydınlanan bir solucanı seçebilmek kadar zor bir işlem.

Astrofizikçiler parlak bir yıldız bulutsusundan, bir gezegenin ışığını gördükleri zaman, atmosferdeki durumu tespit edip, burada bitkilerin bulunup bulunmadıklarını öğrenebilecekler. “Yalnızca atmosferdeki oksijen miktarına göre bile, orada canlıların yaşayıp yaşamadığını anlayabiliriz” diyor astrofizikçi  Wambgnass. 

Oksijen oldukça kolay reaksiyon gösteren bir element ve iskânsız gezegenlerde çok ender olarak bulunmakta. Eğer bir gezegende oksijen miktarı fazlaysa, o zaman burada bu elementi üreten organizmaların da bulunması gerekir.

“Galileo” Jüpiter Sondası’nın Uzay’a gönderilmesinden bir yıl sonra, astronomlar, alıcıları Güneş Sistemi’ndeki üçüncü gezegene doğru çevirdiler. Nature Dergisi’nde çıkan bir habere göre, Uzay Sondası’nın gönderdiği verilerde, Dünya’da yaşamın bulunduğuna dair kesin kanıtlar vardı.

Kategori: Genel kültür


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy