Edebıyat Toplulugu Kitap Sayfasi
12 Temmuz 2007
EDEBIYAT TOPLULUGU Kitap Sayfasi
Eveet, iÅŸte size kitaplardan tuttuÄŸum notlardan seçmeler…
Notları bir süredir gerçekten bir deftere tutuyorum. Önceleri kağıtlara not alır, hatta bir kısmını cüzdanımda taşırdım. Ne yazık ki bunların bir kısmını kaybettim, bir kısmı da kurşun kalemle yazma gafletinde bulunduğum için silindi. Not defteri de buradan doğdu zaten.
Alıntılar kitapları okuduÄŸum tarihlere göre kronolojik olarak dizilmiÅŸtir…
Nietzsche Ağladığında, Irvin D. Yalom, Ayrıntı Yayınevi
Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de,
dostlarının azatçısırdırlar.
Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız:
Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz.
Alıntılar
 … benim ‘yaÅŸama amacım’ bundan -burada baÅŸparmağıyla karnını gösteriyordu- pardon, protoplazmadan tamamen farklı. YaÅŸamamın bir niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibim. On yıllık bir yaÅŸam amaçlıyorum, bir misyonum var. Burada -ÅŸakağını göstererek- kitaplara, neredeyse bitmiÅŸ yalnızca yazılması kalmış kitaplara gebeyim. Bazen baÅŸ aÄŸrılarımın, beynimdeki doÄŸum sancıları olduÄŸunu düşünüyorum.” (S.69)
“GerçeÄŸi,” diye devam etti Nietzsche, “inanmayarak ve kuÅŸku duyarak yakalayabilirsiniz, böyle çocuksu bir tavırla “keÅŸke öyle olsa” diyerek deÄŸil! Hastanızın Tanrı’nın kucağında olma isteÄŸi gerçek deÄŸildir. Bu çocuksu bir istektir- hepsi bu kadar! Bu ölmeme arzusudur, “Tanrı” diye adlandırdığımız o ebediyen ÅŸiÅŸmekte olan emziÄŸe sarılmaktır! Her ne kadar Darwin, kanıtlarını gerçek bir sonuca ulaÅŸtırma cesaretini gösterememiÅŸ olsa da, Evrim teorisi Tanrı’nın gereksizliÄŸini bilimsel olarak ortaya çıkarmıştır. Tabii, siz de Tanrı’yı bizim yarattığımızı ve ÅŸimdi de el birliÄŸi ile onu katlettiÄŸimizi biliyor olmalısınız.” (s.80)
“Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!” Nietzsche adeta haykırmıştı. “İnsanca- Pek İnsanca adlı kitabımda, Pandora’nın kutusu açılıp, Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman, orada son bir kötülük kaldığından kimsenin haberi olmamıştı: Ümit. O zamandan beri, insanlar yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi ÅŸans olarak yorumladı. Fakat Zeus’un arzusunun, insanların kendilerini iÅŸkenceye teslim etmeleri olduÄŸunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü iÅŸkenceyi uzatır.” (s.82)
“Ama ikimizin arasında çok önemli bir fark var. Ben filozofluÄŸu sizin için yaptığımı iddia etmiyorum, oysa siz, doktor, sizi motive eden ÅŸeyin bana hizmet etmek, acımı dindirmek olduÄŸunu söylüyorsunuz. Bunların insan motivasyonuyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bunlar rahiplere özgü propagandalarla kurnazca yönetilen köle zihniyetinin bir parçası. Daha derinlere inip motivasyonlarınızın kaynağını bulun! Hiç kimsenin bir ÅŸeyi sırf baÅŸka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesindendir.
Nietzsche’nin sözleri hızla akıyordu, aynı tempoda konuÅŸmaya devam etti.
“Bu yorum sizi ÅŸaşırttı mı? Belki de sevdiÄŸiniz insanları düşünmektesiniz. Ama daha derinlere inin, sonunda sevdiÄŸinizin onlar olmadığını göreceksiniz: Siz bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz! Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen ÅŸeyi deÄŸil. O halde, bana neden hizmet etmek istediÄŸinizi tekrar sorabilir miyim? … (s.124)
…”Burada meslektaÅŸlarınızın sizin hakkınızdaki fikirlerinin çok önemli olduÄŸunu söylemiÅŸsiniz. Kendinden hiç hoÅŸlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce baÅŸkalarını kendileri hakkında iyi düşünmelerini saÄŸlamaya çalışırlar. Bunu baÅŸarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye baÅŸlarlar. Ama bu sahte bir çözümdür; bu baÅŸkalarının otoritesinin altına girmeyi kabullenmektir. Size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir- benim sizi kabullenmemin yollarını aramak deÄŸil.” (s.197)
“Kasvetli mi? Bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. Sorun bakalım, ‘Kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur?’ Ben size cevabını söyleyeyim: Yalnızca sığ zihinli olanlar -yani sıradan insanlar ve çocuklar!” (s.204)
” Çok uzak bir noktaya çekelim kendimizi; burası bir daÄŸ zirvesi olabilir ve buradan aÅŸağıya bakalım. Ta uzaklarda bir yerde bir adam görüyoruz, hem zeki hem de duyarlı bir adam. Bu adamı gözleyelim. Bu adam belki çok derinlere bakıp kendi varlığının korkunçluÄŸunu gördü. Evet, belki fazla ÅŸey gördü! Belki zamanın her ÅŸeyi ezip öğüten o koca diÅŸlerini gördü, ya da kendi önemsizliÄŸini -yalnızca bir zerreden ibaret olduÄŸunu- ya da yaÅŸamın geçiciliÄŸini ve rastlantısallığını gördü. DuyduÄŸu ham bir korkuydu ve dayanılmazdı; ancak günün birinde ÅŸehvetin korkuyu azalttığını keÅŸfetti. Bu yüzden ÅŸehvetin zihnine girmesine seve seve izin verdi ve o ÅŸehvet, o acımasız rakip, baÅŸka hiçbir düşünceye yer bırakmayacak biçimde bu adamın zihnini kapladı. Ama ÅŸehvet düşünemez; yalnızca arzular ve hatırlar. Böylece bu adam, içinde ÅŸehvet duygularıyla o sakat Bertha’dan anılar toplamaya baÅŸladı. Artık uzaÄŸa bakmıyor, yalnızca Bertha parmaklarını, aÄŸzını nasıl oynattı, nasıl soyundu, nasıl dile geldi, nasıl dili tutul da, nasıl yürüdü, nasıl topalladı gibi mucizeleri hatırlamakla harcıyordu zamanını.”
” Çok geçmeden bütün varlığı bu deÄŸersiz, ıvır zıvırla doldu. Zihninin, soylu fikirler için yapılanmış geniÅŸ bulvarları bu çöplüklerle tıkanmaya baÅŸladı. Bir zamanlar büyük fikirler düşünmüş biri olmasıyla ilgili anıları giderek bulanıklaşıyor ve solup gidiyordu. Ama korkusu da solup gidiyordu. Bir yerlerde bir yanlış olduÄŸuna dair içini kemiren bir endiÅŸeyle kalakalmıştı. ÅžaÅŸkın ve sersemlemiÅŸ bir halde zihnindeki çöplükler arasında endiÅŸesinin kaynağını aramaya baÅŸladı. İşte bugün onu bu halde görüyoruz, sanki aradığı cevap oradaymış gibi çöpleri eÅŸeleyip duruyor. Hatta benden bile onunla birlikte eÅŸelememi istiyor!” (s.205)
“Ben sadece sizin benden istediÄŸiniz ÅŸeyi yapıyorum -saplantınızın üstüne gitmenin baÅŸka bir yolu bu. Istırabınızın bu kısmı gizlenmiÅŸ bir hınçtan kaynaklanıyor. Sizi tutan bir ÅŸey var -bir korku, bir zaaf-öfkenizi ifade etmenizi engelliyor. Bunun yerine yufka yürekliliÄŸinizden gurur duyuyorsunuz. Mecburen yaptığınız ÅŸeyleri erdeme dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Duygularınızı derinlere gömüyor ve sonra da hınç hissetmediÄŸiniz için kendinizi azizlere benzetiyorsunuz; siz o rolün kendisi oluyorsunuz -kendinizi öfkelenemeyecek kadar iyi birisi gibi görüyorsunuz. Josef, küçük bir intikam iyi bir ÅŸeydir. Bastırılmış hınç insanı hasta eder. (s.240)
… Kendini iyi biri olarak gösteriyor -kimseye zarar vermiyor- yalnızca kendinden ve doÄŸadan baÅŸka kimseye! Sırf pençeleri yok diye kendilerine iyi diyenlerden biri olmaktan vazgeçirmeliyim onu.
Ben cömertliğine güvenmeden önce onun lanetlenmeyi öğrenmesi gerek. Hiç öfke duymuyor! Birinin onu incitmesinden bu kadar mı korkuyor? Kendisi olmaya cesaret edememesiniz sebebi bu mu? Neden yalnızca küçük mutlulukların peşinden koşuyor? Ve buna da erdem diyor. Bunun asıl adı korkaklıktır! (s.244)
Hayır, iyi bir kılavuz sel sularının önündeki set olmalıdır, koltuk değneği değil. Kılavuz, öğrencisine bütün izleri göstermelidir. Ama gideceği yolu seçmemelidir.
“Benim öğretmeniz ol,” diyor. “ÜmitsizliÄŸimi yenmeme yardım et.” BilgeliÄŸimi saklayayım mı ondan? Ya öğrencinin sorumluluÄŸu? Öğrenci, soÄŸuÄŸa dayanacak kadar sertleÅŸmeli, parmakları o seti kavramalı, defalarca yanlış patikalara girip kendisini kaybetmeli ki ondan sonra doÄŸru yolu bulsun. (s.284)
… “Bir yaratıcı olmaya ve ortaya yeni yaratıcılar meydana getirmeye hazır deÄŸilsen çocuk yapma.” İhtiyaç için çocuk doÄŸurmak yanlış bir ÅŸey, yalnızlığını hafifletmek için çocuÄŸu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceÄŸe doÄŸru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış- sanki spermler bilincini taşırmış gibi! (s.294)
“EvliliÄŸi kurtarmanın en iyi yolu onu bitirmektir. Sizin, insanın kafasını allak bullak eden sözlerinizden biri bu. Bu cümleyi düşündükçe başım dönüyor!”
SöylediÄŸimi daha iyi açıklamalıymışım Josef. İdeal evlilik iliÅŸkisi, her iki insanın da yaÅŸamını sürdürmesi için bu iliÅŸkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır, demek istemiÅŸtim.”
Breuer’in yüzünde anladığını belirten bir ifade göremeyen Nietzsche ekledi. “Demek istediÄŸim ÅŸu: Biriyle tam bir iliÅŸki kurabilmen için önce kedinle iliÅŸki kurabilmelisin. EÄŸer kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak, inzivaya karşı kalkan olarak baÅŸka birini kullanırız. Yalnızca bir kartal gibi yaÅŸayabilen insan -kimsenin seni seyretmesine ihtiyaç duymadan- baÅŸka birine sevgisini verebilir; yalnızca o zaman o insan bir baÅŸkasının büyümesi ve geliÅŸmesiyle ilgilenebilir. Ergo, insan evliliÄŸini bitiremiyorsa, o evlilik zaten bitmiÅŸ demektir.” (s.313)
“Bence,” diye karşılık verdi Breuer, “en güçlü faktör doÄŸru düşmanı tanımlayabilmem oldu. Asıl düşmanımı bulup -zaman, yaÅŸlanma ve ölüm- onunla mücadel etmek zorunda olduÄŸumu anlar anlamaz, Mathilde’nin ne bir düşman ne de kurtarıcı olduÄŸunu gördüm; o da yalnızca bu yaÅŸam mücadelesinde benimle birlikte ayakta kalmaya çalışan bir yolcuydu. Bu basit adımla ona olan düğümlenmiÅŸ aÅŸkım birdenbire çözüldü. Bugünden itibaren, Friedrich, yaÅŸamımın sonsuzluk içinde tekrarlanması fikri hoÅŸuma gitmeye baÅŸladı. Sonunda kendi kendime ÅŸunu söyleyebildim, ‘Evet, yaÅŸamımı ben seçtim ve bu seçimden de memnunum.”
“Evet, evet,” diyen Nietzsche Breuer’in daha çabuk sonuca gelmesini istiyordu. “DeÄŸiÅŸtiÄŸinizi anlıyorum. Ama bunu saÄŸlayan mekanizmayı- yani bu noktaya nasıl geldiÄŸinizi bilmek istiyorum!”
“SöyleyeceÄŸim ÅŸey yalnızca, son iki yıl içinde yaÅŸlanıyor olmanın, yani sizin deyiÅŸinizle ‘zamanın iÅŸtahının’ beni korkuttuÄŸu. Buna karşı mücadele veriyordum -ama kör döğüşü yapar gibi. Asıl düşmana deÄŸil, karıma saldırdım ve sonunda ümitsizliÄŸe kapılıp, beni kurtaramayacak birinin kollarına atlayarak kurtarılmayı bekledim.”
Breuer bir an durdu, başını kaşıdı. “Sizin sayenizde, öğrendiÄŸim iyi yaÅŸamanın anahtarından baÅŸka size ne söyleyebilirim bilemiyorum: Önce zorunlu olanı istemek, sonra da istenileni sevmek gerekiyor.”
HuzursuzluÄŸundan sıyrılan Nietzsche Breuer’in sözleriyle irkildi.
“Amor fati -kaderini sev. Bu çok ilginç, Josef, ne kadar benzer bir beynimiz var!” Amor fati size bundan sonra anlatacağım dersin konusuydu. ÜmitsizliÄŸinizi yenmeniz için size, ‘böyle oldu’yu ‘böyle istedim’e dönüştürmeyi öğretecektim. Ama siz benden bir adım önde gittiniz. Artık daha güçlüsünüz, belki daha olgun -ama”- bir an durdu, biraz da huzursuz gibiydi, “zihninizi iÅŸgal ede, sizi rahat bırakmayan o Bertha’yı nasıl kovduÄŸunuzu anlatmadınız.” (s.315-316)
Arka Kapak
Hayatını, ermiÅŸlerin yaÅŸamını yazmaya adamış bir genç kadın, Kuzey İsveç’in küçük bir kasabasında konferans vermeye davet edilmiÅŸtir. Genç kadının, organizatörler tarafından görevlendirildiÄŸini sandığı bir adam, geceyi geçirmek üzere evine davet eder onu, karla kaplı kırların ortasında tek başına bir eve…Genç kadın, artık, kanserden ölmekte olan, Hadar adlı bu garip adamın tutsağına dönüşmüştür. Ancak ÅŸeker düşkünü ve kalp hastası kardeÅŸ Olof’un ortaya çıkmasıyla bu tutsaklık katmerlenir ve genç kadının tutsaklığı, iki kardeÅŸin varlığı ya da ölümü arasında ikiye bölünür. Karlar altında, dünyadan soyutlanmış bir ortamda, bu ‘tutsak’, iki kardeÅŸ arasında bir habercidir artık: Birbirine karşı, aÅŸktan da güçlü, uçsuz bucaksız bir kin duyan iki kardeÅŸin boÄŸuntularının sözcüsü olur. ÇaÄŸdaÅŸ İsveç ve İskandinav edebiyatlarının en büyük yazarlarından, İsveç Akademisi ve Nobel Edebiyat Ödülü Jüri üyesi Torgny Lindgren, bu kısa ve çarpıcı romanında Habil ve Kabil öyküsünün modern yorumunu yapıyor. Yazar, ölüm felsefesi ekseninde insanın yabancılaÅŸmasını sergilerken yarattığı üç kahraman (ermiÅŸ, kurban ve cani) trajik öyküsüyle gözlerimizi kamaÅŸtırıyor.
Alıntılar
Konuşma yapmak aslında ona hiç çekici gelmemişti; onu hiç açmamıştı. Kişi konuşurken düşüncelerini aralıksız olarak önceden akla getirilmeyen yanlara sapardı. Anlamlar değişir, çarpıtılır ve dinleyicinin hoşuna gitmesi, ya da kızdırılması için değiştirilirdi. Sinsi bir kaypaklık içerirdi. Oysa bireysel, içinden düşünme çok daha üstündü. Kişinin beyninde kalır, kimse için şekilden şekile girmezdi. İnsan öz düşüncelerine karşı çıksa bile, bölünmez, bütünlüğünü korurdu. O da, kendi düşünceleriyle uzlaşma içinde olmak istiyordu. Belki de daha doğrusu, artık düşünmek niyetinde değildi. Düşünmek yıpratıcıdır. (s.12)
Kanserli olduÄŸum için öleceÄŸim ve yazık olacak bu diÅŸlere, dedi. Evet, dedi kadın. Bu diÅŸler daha birçok yıl idare eder yoksa … Bedeniyle ilgili daha çok ÅŸey söyleyecekti. Yemek yiyor olması, onun aklına bedeniyle ilgili epey düşünce getirmiÅŸti. Kadın karşısında oturuyor, çeviri yapıyor, özetliyordu: Beden dünyanın en doÄŸal ÅŸeyiydi. KiÅŸinin aklının ucundan geçmiyorken varlığını sürdürüyor, birçok iÅŸ yapıyordu. GevÅŸekliÄŸin ve sıkılığın mutlu bileÅŸimiydi, sıvı ile katının, zar salgısı ile minenin. Her ÅŸey bir yana, bazı hallerde komik, bazı hallerde de tiksindirici olan ayrıntıların becerili - o da sanatsal demezsek eÄŸer- bir araya geliÅŸiydi. Sonuç, yani düzen ve ilgi olarak beden, hem saygı uyandırıyordu, hem de hayranlık. Üstelik, bedenin sürekli saygı duyulmasına, hayranlıkla karşılanmaya gereksinmesi olduÄŸunu bile söyleyebilirdik: Çünkü, müttefikleri yoktu; tek başınaydı. Cins olarak yeryüzünde akrabaları vardı hiç kuÅŸkusuz, ama, birey olarak, tek bir beden yapayalnızdı, kaderine terk edilmiÅŸti. En derinlemesine, kesin kararlar verdirircesine olan iliÅŸkilerini, içine atmıştı. Bedenin sahibi, ancak garip hareketleri izleyince, ya da kaygı verici bir hastalığın belirtilerini görünce bunların farkına varabiliyordu. Bir keresinde bir kadını da olmuÅŸtu. İleri gitmeyi yeÄŸlemiÅŸti, kadın da izin vermiÅŸti. Sonunda aÅŸk, bedenindeki kılların dökülmesine neden olmuÅŸtu. Çünkü bedeni, aÅŸkı, her ÅŸeyin dökülmesini gerektiren bir ÅŸey olarak yorumlamıştı; dökülen kıllar ve saçlar, ruhsal geliÅŸmenin cinsel yaÅŸama geçirilmesiydi. Bu deneyimden sonra bedenine, belirli bir kuÅŸkuculukla bakmaya baÅŸlamıştı. Kaygısı oldukça fazlaydı; bedeninin her parçasını ölene dek bir arada tutmak istiyordu çünkü. Arada bir bir diÅŸten olmak, zaman zaman bir o, bir bu parmağı düşürmek istemiyordu. İnsan, yani beden, ancak bir bütün olarak, eksilmeden, onurunu, eÅŸitliÄŸini ve saygınlığını koruyabilirdi. (s.22)
Açıkça sorması gerekiyordu doğrusu: Böyle yabancı bir insanı yanında tutabilmek için ne denli cesaret, girişkenlik ve inatçılık gerektiğinin gerçek anlamda bilincinde miydi acaba? Kadınla ilgili olarak gazetelerden yayınlanandan başka bir şey bilmiyordu. Gene de kadını almış, evine getirmişti. Yabancı bir insanın yaratabileceği tehlike, akıl almaz büyüklükte olabilirdi çünkü. Yabancılık, özellikle, hadi canavarlık demeyelim, aşırı şiddet düşkünlüğü ve insanlıktan uzak olarak kendini belli ederdi. Oysa kırsal bölgelerde yaşayan halk, böyle değildi. Yabancılık, dipsiz bir kuyuydu. Çizebileceği tek resim,dibi gözükmeyen ve içi su dolu bir boşluktu. Hoş, şimdi bunları söylerken yalnızca yabancı bir insandan söz etmiyor, yabancılığı genel bir kavram olarak ele alıyordu; ruhsal varlıklardan, elle tutulabilir yaratıklardan, var olmanın derinliğindeki doğadan söz ediyordu. Çünkü bütün bunlardı insanın derinliğindeki doğandan söz ediyordu. Çünkü bütün bunlardı insanın derinliklerinde yatan ve sürekli olarak yabancı maddelere ve güçlere karşı savaşmasını, tetikte olmasını sağlayan. Yabancıya karşı kendini savunarak korurdu insan gerçek değerini ve bütünlüğünü. Ve eğer o yabancı şey insanın bedenine yerleşmeyi başarmışsa, insan hasta olmuş demekti; eğer yabancı şey bedeni tümüyle yakalayıp yenebilirdi ama, yaşlanınca dayanıklılık ve incelikli beceriklilik ağır basıyordu. Hatta yabancıyla sanki o bir ortakmış gibi, dalga bile geçebilirdi bazen. Önemli olan, her an kafa çalıştırmak, plan yapmak ve her olasılığın en kötüsüne hazır olmaktı. İnsanın bu durumda aynı yollardan daha önce geçmiş olan birini örnek alıp izleme gereksinmesi neredeyse saçma görünüyordu. (s.42)
Acıya en iyi şekilde sırtüstü yatarak katlandığı belliydi. Gözlerini tavana dikmiş olarak yatarken, sakal mantarı gibi yaşamanın erdemlerini anlatmayı sürdürdü. İnsanoğlu, eşyanın durağanlığını bir türlü anlayamıyordu; anladığı, kendisiyle aynı hıza sahip şeylerdi. Parçalanan dağlar, dikilip duran ve ardından ölen çam ormanları, topraktan belirip yükselen kayalıklar, bunlar anlamadığı şeylerdi. Onu bırak, kendi tırnaklarının bile nasıl büyüdüğünü anlamıyordu. İnsan zamana sahip olabilirdi ama, eşyanın durağanlığına asla. İşte bu yüzden insanlar gazete okuyorlardı, olayları ve zamanı şişirmek için. Ama eşyanın durağanlığı, sanıldığından çok daha inatçıydı ve güçlüydü zamandan. Zaman hızla geçip gider ve biterdi ama, eşyanın durağanlığı asla bitmezdi. Eşyanın durağanlığında hemen hemen her şey aynı andaydı. Zaman, karınca ve kene gibiydi; eşyanın durağanlığı ise, durup beklemekte olan, geviş getiren bir cin gibiydi. Zamana kapılıp giden insan, geride bir geçmiş değil, kayboluş, parçalanış ve tükenmişlik bırakıyordu. Sağlam insanın yapacağı tek şey ise, bilinçli ve eşyanın durağanlığına saygılı şekilde geçmişi yaşamaktı. (s.52)
Bir gün dayanamayıp Olof’a söyledi: Çok az insan sonuna dek yaÅŸamda bir amaca sahip olmuÅŸ ve aynı zamanda yaÅŸamın tadını çıkarmıştır; sen bunlardan birisin. Meyan otu macunlarını yerkenki keyfine bak. Ben keyif yapmıyorum, dedi adam. Gıda alıyorum. Yok hayır, keyif yapmak gibi yüzeysel ve utanç verici bir ÅŸeye asla ilgi göstermiyordu. Ruhsalı bir yana bırak, bedensel keyif gibi boÅŸ bir ÅŸeye ayıracak zamanı yoktu. Hayır, yalnız ve yalnızca Hadar için yaşıyordu. Daha doÄŸrusu, kendisi için, ama Hadar’ı düşünerek. YaÅŸamak için keyif verici, rahatlatıcı ya da herhangi bir baÅŸka neden bulacak olsa son derece çaresiz kalırdı. Hadar’ın bebeÄŸi gibi bir ÅŸey istemiyordu. Zevk dediÄŸin ÅŸey, sonunda doyuma ulaÅŸma gibi gülünç ve geçici bir ÅŸeye yol açabilirdi. YaÅŸamının ÅŸu andaki basitliÄŸi, tek bir amacı olması onu son derece mutlu ediyordu; pek uygundu bu basitlik ona. Bir yaÅŸamı gereÄŸinden fazla amaçla parçalamak, tehlikeli bir ÅŸeydi. Tek ya da gerçek bir amacın dışında kalanlar, diÄŸer amaçlar, anlamsızlıkla eÅŸanlamlıydı. Örnek olarak aÄŸaçları, köknarları ve özellikle çamları gösterebilirdi. Nasıl kendi yaÅŸam biçimlerini koruduklarını ve ayakta kaldıklarını. (s.59)
Yüzündeki gerginlik ve dudaklarındaki titreme bitince bu durumun, aklına Minna’yla çocuÄŸu geldiÄŸi zamanlar oluÅŸtuÄŸunu söyledi. Yok, hayır bunun ardında duygusal nedenlerin yattığını asla sanmayacaktı. Duygu denilen ÅŸey, insanların gerek gördükleri zaman yarattıkları ÅŸeylerdi; çoÄŸu kez kalabalıkta, halk yığınları içindeyken insanların duygu denilen bir çeÅŸit mala gerek duyuyorlardı. Böyleleri genellikle Güney İsveç’te yaÅŸarlardı. Duygu, insanın kendisine ve baÅŸkalarına egemen olmak için kullandığı bir araçtı. (s.74)
Kırmızı püsküllü bir çift eldiven de bulmuştu. Hadar da kazağı ve mantoyu tanıdı. Her şey geri geliyor, dedi, insan hiçbir şeyi asla son kez görmüyor. Sonunda yaşanılan; anımsamalar, yenilemeler, kopyalar ve geri dönüşler oluyor, eğer kişi çevresine şöyle bir bakarsa. (s.82)
YaÅŸama sıkı sıkıya sarılmak, bir çeÅŸit kölelikti; Olof’a kölelikti. Son nefesini verene dek Olof’un boyunduruÄŸu altında olmaktı. İnsanda saÄŸduyu diye bir yetenek vardı. Davranışlarımızı, içimizde özgür isteklerimiz düzenliyordu. İlk, ya da ikinci deÄŸilse de; üçüncü nedendi. KiÅŸinin kendi ölümüne izin vermesi de bir davranış ÅŸekliydi. Hadar, kendi saÄŸduyusuna göre davranacaktı. Aksi halde, özgürlüğünü yitirmiÅŸ olacaktı. Öldükten sonra, özgür deÄŸilim artık, dedi Hadar. Ölü olarak; kör, sağır ve dilsizim. Ama Olof, orada yatmayı sürdürecek, yaÅŸayacak ve kafasına eserse onu yapmakta serbest olacaktı. (s.97)
Çekip giden, eninde sonunda geri dönecekti. Belki de en kötüsü, çekip gitmekten de kötüsü; geri dönenin bagajında yanlış hesapların, pişmanlıkların, kendi kendini yemenin ve perişanlığın bulunuyor olmasıydı. (s.115)
Ama, işin aslına bakılırsa, bunlar böyle anımsanmaya değer şeyler değildi. Birini şıp diye buluvermeyi ummuştu. Belirli birini değil, bir insanı; kim olursa olsun, birini işte. Eğer kadın dilerse, otomobilini sürdüğü daracık yollardan, motorun suyu bitince nasıl buhar çıkardığından, gecelediği yerlerden, frene basmak için kendini ikna edemeden geçtiği küçük köylerden, azığındaki sosislerden ve peynirlerden ve aç kalınca eve dönmek zorunda kalışından söz edebilirdi. Böylelikle, yani kadın isterse, elleri boş döndüğünü de anımsayabilirdi. Bu kadar basitti işte. Neye yarayacaktı böyle boş şeyleri yeniden düşünmek? Eğer kadın için pek gerekliyse, anımsayabilirdi bunları. Yoksa, belleğini rahat bırakırsa kadına teşekkür borçlanacaktı. Başka bir deyişle, unutmasına izin verirse. Belleğini gereksiz yere yormak istemiyordu. Seni hiçbir şeye zorlamıyorum, dedi kadın. (s.117)
EÄŸer kadının dedikleri doÄŸruysa -ki aklına bu konuda bambaÅŸka ÅŸeyler de gelebilirdi- ve Olof ölüyse, kendisinin varoluÅŸ nedeni de temelinden deÄŸiÅŸebilirdi. Ve kadın ÅŸu anda taÅŸ gibi ölü yatan Olof’u öylesine doÄŸal ve ayrıntılı tanımlıyordu ki, ona inanmamak olanaksızdı. Olof’un aradan çekildiÄŸini düşününce, Hadar’ın mirasçı durumuna geldiÄŸi açıktı. Madem ki Olof’un ondan her ÅŸeyi esirgemesi ÅŸansı artık yoktu, o zaman ciddi bir ÅŸekilde yaÅŸamaya, mal edinmeye, ileriye bakmaya ve ÅŸu ya da bu konu üzerinde kafa yormaya baÅŸlayabilirdi. Bu varoluÅŸ sonsuza dek geçerli deÄŸildi; tam tersi, sürprizler ve önceden görülmeyen olasılıklarla doluydu. GerçekleÅŸebilecek ÅŸeylerle ilgili herhangi bir sınır ya da kural yoktu. Her ne kadar, günün birinde biri, örneÄŸin kadın, ona bu tür düşünceler için yaÅŸantısının oldukça fazla olduÄŸunu söyleyebilirdi. Ancak, dünyasal konular arasında en esnek ve ÅŸekillendirilebilir olan kavram, zamandı. KiÅŸinin her zaman gerektiÄŸi kadar zamanı vardı. Bu gerçek, içinde bulunulan her dakika için yeniden kanıtlanıyordu. Zamanım var, dedi adam. Bende olan ÅŸey bu. Zaman. (s.122)
Işık Bahçeleri, Amin Maalouf, telos, 262 sayfa
çeviren: Esin Talu-Çelikkan
Arka Kapak
III. yüzyılda yaÅŸayan Mani, Manicilik dininin kurucusudur. KurduÄŸu din, İsa, Buda ve Zerdüşt’ün düşüncelerinin kaynaÅŸtırılmasından meydana gelmiÅŸtir. Mani, eski çağın bütün bilgeliÄŸini bütün insanlara seslenen, evrensel ve tek bir dinle birleÅŸtirmek istiyordu. Mani’ye göre evrenin ve evrendeki bütün varlıkların yapısı iyilik-kötülük (ışık ve karanlık) karşıtlığıyla kurulmuÅŸtur. Mani’nin kurduÄŸu din Sasaniler döneminde İran ve Mezopotamya’da etkin oldu ve Orta Asya’da yayıldı. Uygur hükümdarı Bügü KaÄŸan 762 yılında Mani inancını devletin resmi dini olarak benimsedi. DoÄŸu’da baÅŸlayan Mani inancı Batı’da da yayıldı: Bogomiller ve Katarlar, İsa’nın ilkel ortakçılığını arayan Hiristiyanlar, Mani inancından etkilendiler. Mani inancı her zaman yoksulların ve ezilenlerin yanında ve içinde yaÅŸadı. Mani’nin alabildiÄŸine hümanist olan yeni dünya görüşü, bütün dinler ve imparatorluklar tarafından ezildi.
Alıntılar
Senden bazı ÅŸeyleri sakladığımı kabul ediyorum ama sana hiç yalan söylemedim. Åžu erik aÄŸacının üstünde çiçek açmış bir tomurcuk görüp “iÅŸte erik” desem, yalan mı söylemiÅŸ olurum? Hiç de deÄŸil, sadece gerçeÄŸi bir mevsim önce söylemiÅŸ olurum. (s.48)
O gün Malchos, ne yaptığını sormadan edemedi. Bunun üzerine Mani, yerden, kesilmiş ama kurumaya başladığı halde yeşil kalmış bir dal aldı ve bir kamçı gibi şaklatarak: - Şu ıslığı dinle, dedi. Onu üzdüğüm için hava inliyor. Dinlemesini bilseydin, şunları söylediğini anlardın: Şu dünya üzerinde daha hafif ol, bastırmadan yürü, sert hareketlerden kaçın, ne ağaçları öldür ne de çiçekleri! Toprağı işliyormuş gibi yap ama onu yaralama, okşamakla yetin. Başkaları avaz avaz bağırırken, dudaklarını kıpırdat ve bağırma (s.60)
… ilk baÅŸta, evrende birbirinden ayrı iki dünya vardı: Işık dünyası ve karanlıklar dünyası. Işık bahçelerinde istenebilecek her ÅŸey mevcuttu, karanlıklarda ise güçlü, görkemli, öfkeli bir arzu. Ve birden, iki dünyanın sınırında, yeryüzünün o güne kadar bildiÄŸi, gördüğü en ÅŸiddetli, en ürkütücü patlama oldu. Işık zerrecikleri bin bir ÅŸekil alarak karanlıklara karıştı ve yaratıklar, yıldızlar, sular, doÄŸa ve insan böyle meydana geldi… Sözlerine, esinlenmek istercesine ara verdi, sonra yeniden sözcükler aÄŸzından döküldü: - Her varlıkta, her nesnede aydınlık ve karanlık yan yana ve iç içedir. YediÄŸiniz bir hurmanın eti, vücudunuzu besler, tadı ve kokusu da ruhunuzu. İçinizdeki ışık, güzellikle, bilgiyle beslenir, onu sürekli beslemeye bakınız, sadece bedeni doyurmakla yetinmeyiniz. Duyumlar size güzelliÄŸi içinize sindirmeniz, dokunmanız, koklamanız, tatmanız, iÅŸitmeniz, görmeniz için verilmiÅŸtir. Evet kardeÅŸlerim, beÅŸ duyumunuz ışığı damıtır. Onlara güzel kokular, naÄŸmeler, renkler sununuz. Pis kokuları, çirkin sesleri ve kiri onlardan uzak tutunuz. (s.88)
- Mesih ve Buda ile aynı şeyleri söylüyorsan ne diye yeni bir din kurma peşindesin?
- Batı’da yetiÅŸmiÅŸ olanın umudu, DoÄŸu’da yeÅŸermedi; DoÄŸu’da yetiÅŸmiÅŸ olanın sesi, Batı’ya ulaÅŸmadı. Her gerçeÄŸin, ona sahip olmuÅŸ olanların giysisini ve dilini edinmesi mi ÅŸart?
- Sahip, bazı dinlerin saygıya layık olduklarını kabul ediyorum. Ama ya puta, güneşe tapanlar?
- Eteğini öpersen bir kralın bunu kıskanacağını mı sanıyorsun? Güneş, Yüce-Varlığı giysisinde sadece bir pul. Ama insanlar, bu pul aracılığı ile ışığı daha iyi görebiliyor. İnsanlar, tanrısallığa taptıklarını sanıyorlar, oysa sadece tahtadan, altından, alçıdan, resimden, sözden, düşünceden simgeler biliyorlar.
- Ya Tanrı’ya hiç inanmayanlar?
- Kendisine sunulan resimlerde Tanrı’yı görmeyi reddedenler, bazen, Tanrı’nın gerçek görüntüsüne baÅŸkasından daha yakındır. (s.138)
- Mesajını getirdiğinin adı ne?
- Ben ona “Işık Bahçelerinin Kralı” diyorum.
- O, Baba, Kadir-i Mutlak, Rahim ve Rahman, Yaradan deÄŸil mi?
- Aynı anda Rahim ve Kadir-i Mutlak nasıl olabilir? Cüzzamı ve savaşı yaratan o mu? Çocukların ölmesine seyirci kalan ve masumlara acı çektiren O mu? Åžeytanın var olmasına O mu izin verdi? Tek bir hareketiyle yok edebilecekse, neden etmedi? Cehennemi yok etmek istemiyorsa, son derece rahim deÄŸil demek ki… Kısa bir sessizlikten sonra ekledi:
- Yaratıcılık insana emanet edilmiş. Cehennemi ve karanlıkları gerilere itmek önce insanın görevi. (s.138)
Bütün dinlere saygım var ve herkese göre suçum bu. Hıristiyanlar, İsa hakkında söylediÄŸim iyi ÅŸeyleri dinlemiyorlar, Yahudileri ve Zerdüşt’ü kötülemememi eleÅŸtiriyorlar. Müneccimler kendi peygamberlerimi övdüğümü duymuyorlar, İsa’yı ve Buda’yı lanetlememi istiyorlar. Çünkü cemaatlerini, saygının deÄŸil nefretin çevresinde, diÄŸerlerine karşı çıkarak toplayabiliyorlar. Kardeşçe dayanıştıkları yerler, aforoz ve yasak! Ve ben Mani, herkesin dostu olmak bir yana yakında herkesin düşmanı olacağım. Bedelini ödeyeceÄŸim. Çünkü beni lanetlemek için birleÅŸecekler. Ne var ki, insanlar hem ayinlerden, hem efsanelerden, hem de lanetlerden bıktıklarında, günün birinde, büyük Åžapur’un saltanatı sırasında, basit bir ölümlünün çığlığını bütün dünyaya duyurduÄŸunu anımsayacaklar. (s.152)
Övgü almak için yoksunluğa katlanan, hiçbir övgü hak etmez. Çünkü en kötü günahkarlardan beterdir. Bilge, kendine daha yakın olmak için oruç tutar, tek yargıç, tek tanık kendisidir. Yoksunluğa katlanıyorsan, bunu bir topluluk istiyor diye, cezadan korktuğun için ya da bir başka alemde geçerli kılabileceğin övgüler toplamak için yapma. Bunun gibi hesaplar, iğrenç hesaplardır. (s.161)
- Yani, senin dininde iki ahlak mı var? Mani yadsımaya kalkışmadı:
- Mükemmeliyete ermek isteyenlerin tuttukları sarp bir yol var. Geri kalan insanlar için de basit bir yol.
- Her ikisi de selamete götürüyorsa, zor yolu seçmekle ne karım olacak?
- Kar sözcüğünü söyleyebiliyorsan, seçtin demektir. (s.164)
Işık Bahçeleri, gönlü tok olanlara aittir. (s.257)
Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Robert M. Pirsig, Ayrıntı Yayınevi
Ve nedir iyi, Phadrus,
 ve nedir iyi olmayan-
 Bunu söyleyecek birine ihtiyacımız varmı?
Alıntılar
DoÄŸum kontrolü konusunda konuÅŸulduÄŸunda konuyu tıkayan ve donduran ÅŸey, daha çok ya da daha az bebek sorunu deÄŸildir. Bu yalnızca yüzeydeki sorundur. Bunun altındaki asıl ÅŸey inanç çatışmasıdır; deneysel sosyal planlamaya inanmak ile, Katolik kilise öğretisinde açıklanan, Tanrı’nın otoritesine inanmak arasında yani Aile planlamasının yararlarını kanıtlayabilir ve bunu, kendi kendinize konuÅŸmaktan yoruluncaya dek sürdürebilirsiniz, ama hiçbir yere varamazsınız.; çünkü karşınızdaki kiÅŸi, sosyal yönden yararlı bir ÅŸeyin illa ki iyi bir ÅŸey olduÄŸu düşüncesini kabul etmemektedir. Ona göre, “iyilik” kavramının, sosyal yararlılıktan daha deÄŸerli baÅŸka esasları vardır. (s.19)
Benim görüşümce, modern insanın zekası o kadar da üstün deÄŸildir. IQ’ler arasında pek fark yoktur. Eski kızıl derililer ya da OrtaçaÄŸda yaÅŸayanlar bizim kadar zekiydiler, ama düşüncelerini etkileyen koÅŸullar tümüyle farklıydı. O düşünce ortamında hayaletler ve ruhlar, modern insanın düşüncesindeki atomlar, partiküller, fotonlar ve quantlar kadar gerçektir. Ben hayaletlere iÅŸte bu anlayışla inanıyorum. Modern insanın da hayaletleri ve ruhları var, biliyorsunuz. (s.37)
Klasik anlayış dünyayı, saklı biçimin kendisi olarak görür. Romantik anlayış ise, o anki görünüşüyle görür. Bir romantiğe bir motor ya da makine çizimi ya da elektronik şema gösterdiğinizde onu ilgilendiren bir şeyler görmesi olanaksızdır. Gördüğü şeyin çekiciliği yoktur, çünkü gerçekliğin yüzeyini görür. İsimler, çizgiler ve sayılardan oluşan sıkıcı, karışık listeler. İlginç bir şey yoktur. Ama aynı krokiyi ya da şemayı klasik bir kişiye gösterdiğinizde ona bakar ve hayran kalır; çünkü oradaki çizgilerde, biçimlerde ve simgelerde saklı biçimin muazzam zenginliğini görür.
Romantik tarz öncelikle esinsel, düşsel, yaratıcı, sezgiseldir. Duygular olgulardan önce gelir.(s.??? )
Sorunun kaynağı budur. İnsanlar ya yalnızca bir tarzda ya da öteki tarzda düşünmeye ve bunu yaparken öteki tarza ait olan her şeyi yanlış anlamaya ve küçümsemeye eğilimlidir. Fakat hiç kimse kendi gördüğü gerçekten vazgeçmeye niyetli değil ve bildiğim kadarıyla kimse bu iki gerçeği ya da tarzı gerçekten birbiriyle uzlaştırarak yaşamıyor. Gerçeğin bu iki görüntüsünün çakıştığı bir nokta yok. (s.68)
Ama sistem olduğu için bir fabrikayı yıkmak ya da bir hükümete karşı ayaklanmak ya da motosikleti tamirden kaçınmak, nedenlere değil de sonuçlara saldırmaktır ve saldırı sadece sonuçlara yönelik olduğu sürece hiçbir değişim olanaklı değildir. Asıl sistem, gerçek sistem, var olan sistematik düşünce yapımızdan, akılcılığın kendisinden başka bir şey değildir;; bir fabrika yıkılır, ama onu üreten akılcılık bırakılırsa aynı akılcılık hemen başka bir fabrika üretecektir. Sistematik bir hükümet devrimle yıkılır, ama o hükümeti üreten sistematik düşünce kalıpları sağlam kalırsa o düşünce kalıpları daha sonra başka hükümetlerle kendilerini yineleyeceklerdir. Sistemler konusunda çok şey söylenmiştir. Ama bu konu, hemen hiç anlaşılmamıştır. (s.92)
Bilimsel yöntemin gerçek amacı, DoÄŸa’nın, aslında bilmediÄŸiniz bir ÅŸeyi bildiÄŸinizi sanmanıza yol açarak sizi kandırmasına izin vermemektir. Bundan çok çekmemiÅŸ, buna karşı içgüdüsel olarak tetikte olmayan bir tek tamirci, bilim adamı ya da teknisyen yoktur. Bilimsel ve mekanik bilgilerin büyük çoÄŸunluÄŸunun böylesine sıkıcı ve ihtiyatlı olmasının nedeni budur. Bilimsel enformasyona ara sıra fanteziler katıp romantize ederseniz ya da özen göstermezseniz DoÄŸa hemen sizi rezil eder. Gerçi ona fırsat vermediÄŸinizde bile bunu sık sık yapar. DoÄŸa’yla uÄŸraşırken aşırı dikkatli ve katı bir biçimde mantıksal olmak gerekir: Küçük bir mantıksal kayma tüm bilimsel yapının yerle bir olmasına yol açar. Makine hakkında yanlış bir tümdengelim sizi süresiz olarak durdurabilir. (s.98)
…Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediÄŸi ÅŸeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Burada, kolejde bu biraz daha ince bir tarzda yapılıyordu elbette; öğretmeni öyle bir ÅŸekilde taklit edecektiniz ki öğretmeni sizin onu taklit etmediÄŸinize, öğütlenenlerdeki özü kavrayıp kendi yolunuza gittiÄŸinize inandıracaktınız. Bu size “A” notu getirirdi. Ama öte yandan özgünlük, A ile F arasında bir not getirebilirdi. Tüm not sistemi buna karşı tetikteydi.(s.174)
Öğrencinin en büyük sorunu, yıllardır kafasında oluÅŸturulmuÅŸ havuç ve kırbaca dayalı köle zihniyetidir; bu, “kırbaçlamazsan çalışmam” diyen, katır zihniyetidir. O öğrenci kırbaçlanmadı, çalışmadı. Ve onun çekmek için eÄŸitildiÄŸi varsayılan uygarlık arabası gıcırdayarak gidiÅŸine onsuz, birazcık daha yavaÅŸ sürdürecek. (s.177)
… Not peÅŸinde en az koÅŸanlar ötekilerden daha zeki ve daha aklı başında olanlardı, çünkü büyük olasılıkla bunlar iÅŸlenen konuyla daha çok ilgiliydiler; öte yandan not peÅŸinde en çok koÅŸanlar kalın kafalı ve tembel öğrencilerdi, çünkü büyük olasılıkla not bunlara, iÅŸi idare edip edemediklerini haber veriyordu. (s.180)
… Aslında notlar, öğretim hatalarını gizler. Kötü bir öğretmen tüm bir yarı sömestri öğrencilerin belleÄŸinde en ufak bir ÅŸey bırakmadan geçirir, ilgisiz bir testle baÅŸarı grafiÄŸini yapar ve bazılarının öğrendiÄŸi, bazılarının öğrenmediÄŸi izlenimini bırakır. Ama notlar kaldırılırsa sınıf her gün gerçekte ne öğrendiÄŸini düşünmek zorunda kalır. Ne öğretiliyor? Amaç nedir? Dersler ve ödevler bu amacı nasıl saÄŸlıyor? gibi sorular başını aÄŸrıtmaya baÅŸlar. Notların kaldırılması alttaki korkunç vakumu gözler önüne serer. (s.181)
… Yalnızca, ilerdeki bir hedef için yaÅŸamak, sığ bir ÅŸeydir. YaÅŸamı dağın tepesi deÅŸil, eÄŸimleri ayakta tutar. Her ÅŸeyin büyüdüğü yerdir burası. (s.184)
… Küçük çocuklar yalnızca kendilerinin hoÅŸlandıkları” ÅŸeyleri yapmamaları için eÄŸitilir (s.???)
… Gerçek çirkinlik, teknolojiyi üreten insanlarla ürettikleri ÅŸeyler arasındaki iliÅŸkide yatar; ki bu iliÅŸki teknolojiyi kullanan insanlarla, kullandıkları ÅŸeyler arasında da benzer bir iliÅŸkiye yol açar.(s.260)
Bence, eğer dünyayı düzeltmek ve yaşanacak daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak yapılacak şey, kaçınılmaz olarak ikici olan, öznelerle ve nesnelerle ve bunların birbiriyle ilişkileriyle dolu olan politik ilişkiler üzerinde ya da başkalarının yapacağı şeylerle dolu olan programlar üzerine konuşmak değildir. Bence bu tür bir yaklaşım sondan başlar ve sonu baş sanır. Politik programlar, ancak temeldeki toplumsal değerler sisteminin doğru olması durumunda etkili olabilecek, toplumsal niteliğin sonuç ürünleridir. Toplumsal değerlerin doğru olması için bireysel değerlerin doğru olması gerekir. Dünyayı düzeltmenin yeri ilk olarak kendi yüreğimiz, kafamız ve ellerimiz ve sonra onlardan çıkan iştir. Başkaları insanoğlunun yazgısını düzeltmekten söz edebilir. Ama ben salt motosikletin nasıl onarılacağından söz etmek istiyorum. Söyleyeceklerimin kalıcı değerinin de daha fazla olduğuna inanıyorum (s.266)
Tipik durum, motosikletin çalışmamasıdır. Olgular oradadır, ama siz onları göremezsiniz. Onlara doÄŸrudan doÄŸruya bakarsınız, ama onlar henüz yeterli deÄŸere sahip deÄŸildirler. Phaedrus’un sözünü ettiÄŸi ÅŸey buydu. Nitelik, deÄŸer, dünyanın özne ve nesnelerini yaratır. Olgular, deÄŸer onları yaratıncaya dek yokturlar. EÄŸer deÄŸerleriniz katı ve deÄŸiÅŸmezse yeni olgular öğrenemezsiniz. (s.278)
LEO BUSCAGLIA………SEVGI
Kitaptan Bir Pasaj:
…
“Kisinin, bir baskasi tarafindan genel anlamda sevmek sozu soylendiginde bunu anlamasi bir mucizedir. Eger birisi digerine, ‘Ben elmali coregi severim’ derse ne demek istedigine iliskin belki cok kucuk bir kusku uyanir. Yani, elmali corek onun iyi yiyip icmesiyle ilgili zevkine hitap etmektedir. Oysa, ayni kisi digerine ‘Seni seviyorum’ derse baska tur bir sorun, su sorulari sorma egilimi ortaya cikar:’bunu bana soyleyerek ne demek istedi? Benim vucudumu mu seviyor? Aklimi mi? beni su an icin mi seviyor?’ Benzeri sorular surer gider. Sevgi sinifimdan bir ogrencim bunu tam olarak soyle ifade etmisti: ‘Bir arkadasa ve bir sevgiliye seni seviyorum demeler arasindaki fark, bunu bir arkadasa soyledigimizde onun bundan ne demek istedigimizi tumuyle anlamasindadir.”
…
“Yanlizca yasanilan an vardir. O da, simdidir… Yanlizca su anda deneyimledikleriniz gercektir. Bunun anlami yanlizca su an icin yasayin demek degildir. Anlami, su an yasiyorsunuz demektir.”
…
“Sevgi ozgurluge gereksinim duyar. Sevgi her zaman ozgurdur. Ozgurce alinip verildigi gibi olgunlasmasi icin ozgurluge muhtactir. Sevgiyle olgunlasan her insan kendi yolunu, kendine ozgu sevme yolunu bulacaktir. Baskalarini bizim yolumuzu izlemeye zorlayamayiz. Onlari yanlizca kendi yollarini bulmada yureklendirebiliriz.”
…
ACIKLAMA:
Kitap, Leo Buscaglia’nin Amerika’daki bir universitede “SEVGI” konusunda dort yil boyunca verdigi dersin, bir cesit anlatisi niteliginde. Kitap, temel olarak sevginin ogrenilebilirligini anlatiyor.
(Akin UZELGENCER)
HERMANN HESSE………..SIDDHARTHA
Kitap Hakkinda:
‘Siddhartha, en sevdigim kitap. Tum derinligi, ustalikla yalinlastirilmis, dupduru dilinden gelen bir kitap:iyi edebiyatla kotu edebiyati birbirinden her zaman cok iyi ayirabildiklerini sanan edebiyat uzmanlarinin kaliplasmis yargilarini altust edecek bir duruluk bu. Genel olarak herkesce kabul edilen Buddha imgesini asan bir Buddha yaratmak, ozellikle de bir Alman icin, daha once esine rastlanmamis bir buyuk basaridir. (HENRY MILLER)
Kitaptan Bir Diyalog :
…
“Sevgili Kamala,” dedi Siddhartha, “koruda sana yaklastigim zaman ilk adimi atan ben olmustum. Sevgiyi en guzel kadindan ogrenmeyi aklima koymustum. Bunu aklima koydugum anda gerceklestirecegimi de biliyordum. Bana yardim edecegini biliyordum; korunun girisinde bana ilk baktigin anda anlamistim bunu.”
“Ya yardim etmek istemeseydim?”
“Ama istedin. Bak Kamala; suya bir tas attigin zaman en kisa yoldan dibi bulur tas. Siddhartha’nin bir amaci, bir eregi oldugu zaman da ayni sey olur.Siddhartha hicbirsey yapmadan bekler, hic sallanmadan gecer, bir yere dogru cekilir, kendini birakir duser;amaci onu kendine ceker cunku; amacina karsi duracak hicbir seyin girmesine izin vermez kafasina. Siddhartha iste bunlari ogrendi Samanalar’dan. Akilsizlarin buyu dedigi, seytanin yaptigina inandigi sey budur iste. Seytanlar hicbir sey yapmaz.
Herkes buyu yapabilir, herkes amacina ulasabilir: dusunmeyi, beklemeyi, oruc tutmayi biliyorsa.”
…
(Akin UZELGENCER)
SUSARAK
Gunes altinda soylenmedik soz yokmus..
Bu yuzden geceleri soyluyorum sevdigimi..
Ne gece ne gunduz yokmus soylenmemis soz..
Bende soylenmisleri soyluyorum yeni bicimde..
Hic bir bicim kalmamis dunyada denenmedik…
Bende susuyorum sevgimi saklayip icimde….
Duyuyorsun degilmi suskunlugumu nasil haykiriyor…
Susarak sevgisini ilan eden cok var sevgilim …
Ama bir baska seven yok benim sustugum bicimde …..
Aziz Nesin
SEVGİ DUVARI
Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanatsevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde altınbaş altınzincir fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler ekipler hızırpaşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece sevgi duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
Başucumda bir sen varsın bir de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
KARLI KAYIN ORMANI
Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin
Efkarlıyım, efkarlıyım,
elini ver, nerde elin?
Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?
Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı, sıcak.
Ben ordan geçerken biri:
“Amca,” dese, “gir içeri.”
Girip yerden selamlasam
hane içindekileri.
Eski takvim hesabıyle
bu sabah başladı bahar.
Geri geldi Memed’ime
yolladığım oyuncaklar.
Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.
Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
olmuş Berut, tanışırdık.
Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar hali.
Yedi tepeli ÅŸehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip
öleceğimizi mutlak.
Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
BayramoÄŸlu, BayramoÄŸlu,
ölümden öte köy var mı?
Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum,
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.
Şimdi şurdan saptım mıydı,
ÅŸose, tirenyolu, ova.
Yirmi beÅŸ kilometreden
pırıl pırıldır Moskova…
ACILAR DENIZI
Ben acılar denizinde boğulmuşum
Işitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benım için ağladıklarını
Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zından gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını
Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana; herkes içime dokmuş artıklarını
Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp gotürse
Yillarin içimde bıraktıklarını
YANLIZLIGA SONE
Güneşin akşam hüzünle battığı
Karşıdaki karlı dağlar yalnız
Düşen yaprak, esen rüzgar yalnız
Insanda ölümün yanlızlığı
Yalnız düşünceler paramparça
Yalnız hatıralar kırık dökük
Yalnızlık zor; yalnızlık büyük
Insanın yalnızlığı bambaşka
Dünyada yalnız olmaya ne var
Yer altında ölüler, gökte yıldız
Denizler yelkenliler yalnız
Ve insan yalnız tanrılar kadar
Üzerinde ümitle yaşadığımız
Dünyaya sığmıyor yanlızlığımız
RESIM
Nedense bütün resimlerde ben
Böyle mahzun ve perişan cıkarım
Hep böyle hayata kapalı durur
Gülmesini unutmuş dudaklarım
Artık canından bezmiş kimselerin
Hazin bakişi parlar gözlerimde
Içinden adamlar arabalar geçer
Çizgiler anlımda bir büyük cadde
Aynada saçlarımı düzeltirim
Bir perde iner yüzüme alçıdan
O, bin mumluk ampüllerin altında
Korkarım korkarım fotografçıdan
Bakışlarım gümüş camlara sorar
Elbisemin eksikliÄŸi belli mi
Sonra karşıda küçük bir noktaya
Dikerim kahverengi gözlerimi
Kabahat objektifte camda deÄŸil
Onlara yaslı gözlerle bakarım
Nedense bütün resimlerde ben
Böyle mahzun ve perişan çıkarım
BENI UNUTMA
Bir gün gelir de unuturmuş insan
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle
Saat onikiyi vurduÄŸu zaman
Beni unutma
Çünkü ben her gece o saatlerde
Seni yaşar ve seni düşünürüm
Hayal içinde perisan yürürüm
Sen de karanlıgın sustuğu yerde
Beni unutma
O saatlerde serpilir gülüşün
Bir avuç su gibi, ey yar
Seninde basinda o çılgın rüzgar
Deli deli esiverirse bir gün
Beni unutma
Ben ayağımda çarık, elimde asa
Senin için şu yollara düşmüşüm
Senelerce sonra sana dönüşüm
Bir mahşer gününe de rastlasa
Beni unutma
Hala duruyorsa o yeÅŸÄŸil elbisen
Onu bir gün yanlız benim için giy
Saksidaki pembe karanfildeki çiğ
Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen
Beni hatirla
Büyük acılarla tutuştuğum gün
Çok uzaklarda da olsan yine gel
Bu ölürcesine sevdiğine gel
Ne olur Tanriya kavuştuğum gün
Beni unutma
DENIZ MUSIKISI
Ey! Üzerinde yıllar vadedilmiş
Mavilikler ortasındaki ada
Bu sonbahar günü ruhumda geniş
Ve karanlık hatıran canlanmada
Bir ürkek, sakin sonbahar akşamı
Denizlere doğru tasınıyor ruhum
Denizler doldurmus bütün dünyamı
Sana denizlerden sesleniyorum
Ben denizlere asinayım artık
Yaban çim değil deniz musikisi
İlk aşk kadar temiz bu aşinalık
Deniz sevgililerin en iyisi
Deniz insanlarının hepsi cömert
Denizler, denizler doldurdu beni
Denizler mavi, denizler lacivert
Deniz insanlarının gönlü gani
Denizlerin beyaz gemileri var
Dağlar misali heybetli küpeşte
Işıkla nurla yoğrulmuş dalgalar
Deniz insanları yanmış güneşte
Anliyorum köpüklerin dilinden
Onlar ki sonsuzluga gönül vermiş
Martılar bir kıtanın sahilinden
Bambaşka bir kıtaya kanat germiş
Dalgalar… Dalgalar… DaÄŸlardan yüce
Bulutlardan beyaz ve hür dalgalar
Benim avare ve mahzun gönlümce
Zamanla beraber yürür dalgalar
Her saat benimle beraber deniz
Keskin poyrazları içime dolar
Söyleyin, söyleyin neredesiniz
İyi yürekli tayfalar, muçolar
Sana geliyorum deniz beni sar
İçimde mesafelerin korkusu
Renkten besteler, köpükten çalgılar
Ey emsalsiz musiki! Ey tuzlu su
Gönlüm maviligin sonsuzluğunda
Düşüncem deniz kenarına gider
Gemileri görürüm deniz ufkunda
Yelkenleri alev alev gemiler
Ey neseli ve bahtiyar tayfalar
Deniz şarkıları söyleyin bana
Kapansın şu hasret dolu sayfalar
Gidelim bir limandan bir limana
Rüyalar gibi deniz yolculuğu
Güneşle beraber çıkılır yola
Bir türkü tutturur deniz çocuğu
“Heyamola, Dalgalar heyamola…”
Her aksam düşün gözbebeklerime
Masmavi denizlerin aydınlıgı
Dövmeler işletip bileklerime
Söyleyeceğim bu mavi sarkıyı
Bütün şehirlerimiz sizin olsun
Ben aşıgım dalgaların sesine
Tapinircasina, ölürcesine
İçimde ne varsa denizin olsun
MEKTUP
İstersen mutlu oluruz seninle
Evimiz ve çocuklarımız olur
Yemek piÅŸirirsin kendi elinle
Kalplerimizde esenlik ve huzur
İstersen mutlu oluruz seninle
Birbirimiz için yaratılmışız
Ruhlarımız, düşüncelerimiz bir
Bizim gibi olur çocuklarımız
Ben ÅŸair, sen baÅŸtan ayaga ÅŸiir
Birbirimiz için yaratılmışız
Ayrılık olmaz fikirlerimizde
Kahkahlarımız ta uzaklardan duyulur
Mutluluk parıldar gözlerimizde
Rüyalarımız bile aynı olur
Ayrılık olmaz fikirlerimizde
Ne hayaller kurarız uzun uzun
Üzüntüleri atarız bir yana
Gizli bir ÅŸeyi kalmaz ruhumuzun
Bütün şiirlerimi okurum sana
Ne hayaller kurarız uzun uzun
Kim ne derse desin, mutlu oluruz
İçimizde ümit, arzu teselli
Bende aşk ve sende güzellik sonsuz
Aşkımız gözlerimizden besbelli
Kim ne derse desin mutlu oluruz.
MERSIN’DE
Günlerim ne iyi geçti Mersin’de
Alabildigine deniz, sonra sen
Karanlık gecelerin ötesinde
Tek sevgili, yine tek hatıra sen
Unutulur mu derin ÅŸafaklarda
Seninle geçen mesut dakikalar
Birer şarkı gibiydi dudaklarda
Güneşler; yıldızlar ve şahikalar
Böyle de olsa, gönlümce de olsa
Seninle gecen her an dünyaya değer
Sabah da, akÅŸam da, gece de olsa
Bir daha dünyaya gelirsem eğer
İsterim ömrümün her senesinde
Günlerim hep böyle geçsin Mersin’de
TESBIH
Sen giderken gözlerim dopdoluydu
Ve yağan yağmurla caddeler ıslak
Yokluğundan bir rüzgar esti hazin
Teselliler döküldü yaprak yaprak
Gökyüzünde bir bir söndü yıldızlar
Bir karanlık geldi gittigin yerden
Ümitlerim vardı tesbih misali
Sen giderken dağılıverdi birden.
INSANOGLU
-1-
Ne tuhaftır şu insanlar
Kimi zincirler içinde hür
Kimi esir olmaktan bahtiyar
Kimi de benim gibi binbir şeyi düşünür
Ne tuhaftir ÅŸu insanlar
Kimini yel alir, su götürür
Kiminin çilesi sürer mezara kadar
Kimi de gününü gün etmeyi düşünür
-2-
İnsan insanin kadrini bilmezmiş meğer
Anlaşılmadı gitti mısralarım
Çünkü; insanlar benim halime güler
Bense onlar için ağlarım
İnsan insanın kadrini bilmezmiş meğer
Birimiz gülsek, ağlıyor onumuz
Bizden kara deÄŸilmiÅŸ geceler
Bari karanlık olmasaydı sonumuz
-3-
Nice insanlar gördüm ki ben
Dudaklarında en ateşli türküler
Barış içinde yaşamayı bilmeden
Bir savaş meydanında öldüler
Nice insanlar gördüm ki ben
Dudaklarinda en bayagı şarkılar
Ve gözlerinde ihtiras ışığı eksilmeden
Birer ilah gibi yaşadılar
-4-
Yarabbi adaletin bu mu
Kuş ucar, yılan sürünür
Düşünmek istemem fani oldugumu
Verdigin nimetlere şükür
Yarabbi adaletin bu mu
Yaşayan yaşar, ölen topraga gömülür
Ve hayat sadece bir arzu mu
Bizi korkutan ölüm müdür?
-5-
Söyleyin ey çizgiden hayaletler
Artık ihtiyar olduğumuz gerçek mi?
Kaybolan o gamsız saatler
Hiç geri gelmeyecek mi?
Söyleyin ey çizgiden hayaletler
İn misiniz, cin misiniz
Ya siz, ey eÅŸsiz faziletler
Fazilet oldugunuza emin misiniz?
-6-
Beni kendimden ayırma ya Rabbim
Verdigin her dert benim içindir
Bu saatte içimden seslenen kim
Bu ürpertici ses kimindir
Beni kendimden ayırma ya Rabbim
İçimdeki şeytani sustur
Çünkü; başım, vucudum, kalbim
Yanlızca bana mahsustur.
OYUN
Geçiyor ömrümüzden ağır ağır
Bir kağnı gıcırtısıyla seneler
Eski dostlar unutuldu zamanla
Unutuldu en aşiane çehreler
Seyirciler dağılınca bütün
Kalmadı eski güzelligi ömrün
Aşkın bizi terkettigi gün
Dönüp paramparça oldu gölgeler
İster cehennem, ister cennet olsun
Çaldi saati son yolculugumuzun
Söndü ışıklar, bitti bu oyun
İnsin artık, insin perdeler
UNUTAMIYORUM
Unut demek kolay gel bana sor bir de
Unutamiyorum iste unutamiyorum
Bir sey var suramda beni kahreden
Suramda tam yuregimin ustunde
Cakili duran bir sey var
Elimde degil sokup atamiyorum
Dalip dalip gidiyor gozlerim derinlere
Kimi gorsem biraz sana benziyor
Seni hatirlatiyor su bulut su gokyuzu
Su kayalari doven deniz
Su huzunlu melodi su napoliten sarki
Bir zamanlar beraber dinledigimiz
Boyuna seni dusunuyorum durmadan usanmadan
Simdi diyorum o ne yapiyor acaba
O guzelim gozleri kime bakiyor
O canim elleri nerde
Oysa gunler o gunler degil
Aksamlar o aksamlar degil
Ve kalan simdi sadece ozlemin gecelerde
Durup durup seni buyutuyorum icimde
Seninle acilar buyutuyorum
Yeni yeni kederler buyutuyorum dayanilmaz
Kirli sular yuruyor iliklerime
Bir zehir karisiyor kanima anliyor musun
Bir daha gorsem seni diyorum bir daha gorsem
Bir gun olsun bir dakika olsun
Unut demek kolay, gel bana sor bir de
Hatirladikca gozyaslarimi tutamiyorum
Dilimin ucunda sen
Basimin icinde sen
Kader misin, ecel misin nesin sen
Unutamiyorum iste unutamiyorum
UMIT YASAR
Evet de,
Butun marifetlerimi gostereyim sana
Gor, bir kilo raki nasil icilirmis
Nasil siir yazilirmis ac karnina
Nasil yasanirmis,nasil sevisilirmis,
Orgen, sana bin yil yasatayim bir gunde,
Once evet de umitleneyim,
Istersen sonra hayir de.
UMIT YASAR
Olursem sasirma, olebilirim
Olursem aglama, yine gelirim
Olursem seslenme, uyuyacagim
Olursem uzulme,yasayacagim
Olursem bekleme,geri donemem
Olursem olme, sensiz edemem.
UMIT YASAR
KUTU
bir kutu yapsam
dertlerimi koysam icine
kilitlesem sikica
anahtarini denize atsam
sonra kucak dolusu umutlarimi
gokyuzune biraksam
kuslar gibi ozgur olsalar
hic korkmasam vururlar diye
ve pembe bir aksamda bulsam seni
yalniz sana anlatsam
dertlerimi koydugum kutuyu
kucak dolusu umutlarimi
Yusuf Selim
KORKUYORUM
Her yerde ayni hava, ayni koku, ayni dert
Korkuyorum.
Sen de kacma bu sehirden
Yanliz birakma beni,
Gokler bile degisiyor lahzada.
Ardindan geliyor bak
Gunesiyle bulutuyla gokyuzu
Butun sehir, butun deniz, yeryuzu.
Sen de kacma bu sehirden
Yanliz birakma beni,
Ben fakir bir sahilin
Kahir yuklu cocugu,
Korkuyorum.
SENSIZ
Sensiz de denizi seyredebiliyorum.
Hem dalgalarin dili seninkinden acik.
Ne kadar hatirlatsan kendini bos.
Sensiz de seni sevebiliyorum.
Hep bos konusurduk hatirlar misin, bula bula,
Karsilastigimiz zamanlarda.
Sen, sevgiden simaran cocuk,
Ben sasiran budala.
Ozdemir ASAF
KENDINI INANDIRMAK
CEPHEDESIN
KURSUN YAGMURU ALTINDA
ÖLÜMLE YÜZYÜZE, BURUN BURUNA
UMURUNDA BILE OLMASIN
KURTULACAKSIN
ÇÜNKÜ SEVGILIN
SENI BEKLIYOR EVINIZDE
TOP MERMILERI DÜSÜYOR YAKINLARINA
GÖZÜN KAMASIYOR SARAPNEL ÇAKIMLARINDAN
BOMBALAR PATLIYOR YANINDA YÖRENDE
UMURUNDA BILE OLMASIN
KURTULACAKSIN
ÇÜNKÜ UMUYORSUN SEVGILIN
YOLUNU GÖZLÜYOR SENIN
DÜSMAN KARSINDA
SAGINDA SOLUNDA ARKANDA
ÇEPEÇEVRE KUSATILMISSIN
UMURUNDA BILE OLMASIN
KURTULACAKSIN
ÇÜNKÜ BILIYORSUN SEVGILIN
SIMDI SENI DÜSLÜYOR
SIPERINIZDE BOMBALAR PATLADI
SAGINDAKI DÜSTÜ
SOLUNDAKI VURULDU ALNINDAN
SESI BILE ÇIKMADI
ÖLÜM SENI ARIYOR
UMURUNDA BILE OLMASIN
KURTULACAKSIN
ÇÜNKÜ INANIYORSUN SU SIRA
SENI ÖZLEYEN BIR SEVGILIN VAR
SOL YANINDAN YANIYOR ACI
GÖGSÜN KAN IÇINDE
BOMBA MI, MERMI MI, SARAPNEL MI
SIPERIN DIBINE DÜSÜP KALDIN
ARTIK TESLIM OLABILIRSIN ÖLÜME
ÇÜNKÜ BILIYORDUN OLMADIGINI BIR BEKLEYENIN
KIMSENIN ÖZLEMEDIGINI
DÜSÜNÜP DÜSLEMEDIGINI
YOLUNU GÖZLEMEDIGINI
DAHA BASTAN BILIIYORDUN HERSEYI
YINE DE UMURUNDA OLMASIN
ÇÜNKÜ SEVGILILER NASIL KANDIRDIYSA SENI
SEN DE YASAYABILMEK IÇIN
KANDIRMISTIN KENDINI.
Aziz Nesin
SUÇU ASMAK
Hep suçluyu asiyorlar.
Suçu asmak yok gündemde
Demek ki insan eksik
Demek ki insan yarim, maymunlarla ayni yerde
Demisler ki “biri yer biri bakar, kiyamet ondan kopar”
Dünya öyle bir yerde ki delikler, kanin kilosu kaça
Buyrun cenazeye
Demisler ki “aç köpek firin deler”
Köpekler aç “çektirenler çeker birgün”
Çektirenler öyle bir avuç
Çekenler öyle çok ki
Dünya öyle bir yerdeki kanin kilosu kaça
Buyrun cenazeye
Demisler ki “her yokusun bir inisi”
Tirmandilar saltanata -o en tepeye
Ezdiler uyuttular o en alttakileri
Soydular sömürdüler tabandakileri
Dünya öyle bir yerde ki yutmuyor çelenkleri
Demisler ki “tatli tatli yemenin, aci aci gegirmesi”
Sömürmüs yutmus adam sira gelmis gegirmeye
Yükünü tutmus adam demokrasi kündede
Ülkeyi satmis adam korkulari gündemde
Yahu beyler efendiler
Buyrun cenazeye
Buyrun cenazeye
Anladik anlamasina bu isin yolu böyle
Ama beyler efendiler dünya böyle bir yerde ki
Soruyorlar; gider mi böyle
Buyurduk cenazeye
Buyurduk cenazeye
Yahu beyler efendiler
Sormak ayip olmasinda bu cenaze nereye?
Suçu asin dedim ben size,
Birakin yakasini suçlunun
Bu bataklik, bu sinek batakligi kurutun
Yahu beyler efendiler dedim ben size
Vura vura, asa asa bu halki,
Dünya öyle bir yerde ki
H. H. KORKMAZGIL
GELECEGIM BEKLE BENI
BÜTÜN GÜCÜNLE BEKLE
SOLUK SIKINTILARLA BEKLE
YAGMURLAR IÇINDE BEKLE BENI
KARLAR TOZARKEN BEKLE
ORTALIK AGARIRKEN BEKLE BENI
KIMSELER BEKLEMEZKEN BEKLE BENI
YALNIZ SEN OLSAN BILE BEKLEYEN BENI
BEKLE
BEKLE BENI
BEKLE BENI GELECEGIM
BEKLE BENI GELECEGIM
OLUMUN ÖTESINDEN OLSA BILE
VARSIN ANLAMASIN HIÇBIRI BIRAK
SAVASLARIN ATESI IÇINDE YITIP
NASIL DURMADAN KORUDU BENI
BEKLEYISININ ATESI
ACABA BIZI
UNUTMA GEREKTIGINI SÖYLEYENLERE
EGILME ÖNLERINDE, BEKLE
GELECEGIM BEKLE BENI
BÜTÜN GÜCÜNLE BEKLE
ORTALIK AGARIRKEN BEKLE
GELECEGIM…
Simonow
UMUTSUZLUK YASAK
Kar dallari örttü
Kavruldu en yamani çiçeklerin
Kalbim, katlan bunlara
Çünkü, kistir yasanilan
Amansiz, limansiz bir kis
Ve sarilmisiz dört bir yandan
Ama düsün kalbim
Düsün, kavgayla kazanilacak bahari
Direnen, adressiz yasayan dostlari
Fiskiracak ekinleri
Ilk yazla karlar altindan
Ve dolu dizgin geçerek
Her aciyi bir sevinçle
Yolu yok kalbim
Sag çikacagiz bu acilardan
Çünkü umutsuzluk yasak
Yilgin türküler söylemek de
Çünkü yürüyor umudun ordusu
Umutsuzlugu kursuna dizerek
Metin DEMIRTAS
ANNEM YOK ARTIK
Annem yok artik. Beni dusunen kalbi yok. Bitti.
Umutsuz olmak istemiyorum. Umutsuzlugun bir cikar yol olmadi-
gini biliyorum.
Annem yok artik, yeryuzu cok gordu onu, kalabaligin arasinda
kus gibi cirpinan varligini cok gordu
Dalgin yuregini cok gordu, bizim icin carpan, kaygilarla dolu yure-
gini.
Annem yok artik. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi. İste geldim
cocuklar demeyecek, nasilsin yavrum demeyecek, sobanin
yanina oturup uzatmayacak yorgun ayaklarini,
Sabah kahvaltilarinin masasi olmayacak artik, yine gel demeye-
cek, cikarken ben kapidan, cikip karanliga karisirken
Yeni bir donemi basladi omrumun, annemin olmadigi donemi, onu
yuregimin ustune nasil bastirmak istedigimi bilemeyecek ar-
tik
Genclik donemleri bir sey anlatmiyor bana, aklimda hep son do-
nemlerinin annemi
Hayatim surup gidecek, annem olmadan, cocuklarim oldugunda
onlara annemi anlatabilecegim sadece
Fotograflarina bakacaklar, ufarak, biraz mahzunca bir kadin
Kucucuk tozlu papuclariyla merdivenleri tirmanip kapimi acip gir-
meyecek
Yuregi dopdolu, trafikten insanlardan saskin, kocasina siginan bi-
raz butun fotograflarinda
Hayatim ruzgar gibi akip geciyor, ugultulu bir ruzgar gibi akip ge-
ciyor hayatim
./..
Anne diyemeyecegim artik bir baskasina, sesimin anneme seslenir-
kenki tonuyla
Tatil donuslerinde annemin ugrayacagi evi yok, beni seven birile-
ri olacak mi yine de
Gidip kosulsuz uzanacagim bir yatak, saclarimi oksayacak bir el
Ama ben anneme de butun butune hicbir zaman birakamadim
kendimi
saclarimi oksarken, yorulur simdi, birakir simdi diye
dusunurdum
Ve cilginca yaramaz, beyni bos denecek kadar yaramaz, ve hasta-
likli denecek kadar duyarlikli bir cocuktum cocuklu-
gumda da
Dizlerine oturdum bir gun, indim utanarak, kisa pantolonum-
dan firlayan ve bana artik cok buyumus gelen dizlerimle
Oysa ilk okul ikide ya var ya yoktum daha
O zaman tanidim sonsuz genis caddelerini KarsÂ’in, sonsuz genis
gogunu ve o zamanlardan kaldi yuregimde sonsuz bir
ucurum duygusu
Annem hic bir zaman bilmedi bunlari, yuregi buyumus bir cocuk-
tum ben, gizli gizli ne kadar cok agladim bir gun olecegini
dusunerek onun
Annem yok artik, onun yuregindeki ben de yokum, yani annemle
tanimlanan ben de oldum onunla
Simdi yeni bir tanima alistirmaliyim kendimi, simdi ben kendimi
dusunmezken bile kim dusunur beni
./..
Umutsuz olmamak gerektigini biliyorum, bu acimasiz gecede
Yazgi diye bir şey yok, içinde yasadigimiz bu toplum oldurdu an-
nemi
Carpintilarla hirpalanan yuregi dayanamayip parcalandi sonunda
Simdi toprak dolar gozlerine, artik istese de kimildayamaz, yok-
luk esir aldi onu
Bagladi ellerini kollarini sessizlik, caresiz bile degil artik
Bir cocuk gibi korunmasiz, karisti bin yilin olusune
Ama onun umutlari
Kategori: Genel kültür