Panel Özetleri

12 Temmuz 2007



PANEL ÖZETLERİ

P#1 Gelişimsel Psikopatoloji

Panel Başkanı: Çiğdem Dereboy

Panelistler:

Banu Anlar

Selahattin Şenol

Çiğdem Dereboy

Öz

Gelişimsel psikopatoloji birbirinden ayrı ve farklı disiplinlerin çabalarıyla ortaya çıkan yeni bir yaklaşımdır. Bu disiplinler kültürel antropoloji, embriyoloji, genetik, felsefe, psikiyatri, psikanaliz, klinik psikoloji, gelişim psikolojisi, deneysel psikoloji ve sosyolojidir. Bu çok değişkenli bütünün bireysel farklılıkları, uyum ya da uyumsuz davranış örüntüsünün sürekliliği ya da süreksizliği ve aynı sonuca götüren göstergeleri nasıl etkilediği anlaşılmaya çalışılmaktadır.

Gelişmeye ve Gelişimsel Sorunlara Nörobiyolojik Yaklaşım

Banu Anlar

Hacettepe Üniversitesi, Pediatrik Nöroloji Bölümü

Sinir sistemi doğum öncesi dönemden başlayarak genç erişkin yaşa kadar yapısal ve işlevsel olarak gelişmeye devam eder. Bu süreçte beynin dış yapısı, içerdiği hücrelerin sayısı, hücreler arası bağlantıların oluşturduğu sinir ağının yoğunluğu, hücreler arası iletişimi sağlayan kimyasal ve elektriksel salınımların derecesi rol oynar. Bunların gelişimini ve davranış, öğrenme gibi işlevlerin biyolojik temelini inceleyen yöntemlerde son yıllarda büyük ilerlemeler kaydedilmiş, görüntüleme teknikleri, işlevsel görüntüleme, ve beyin metabolizmasını gösteren yöntemler kullanıma girmiştir. Bunların değişik yaş gruplarına uygulanması ile normal gelişim basamaklarının biyolojik temeli aydınlatılabilmektedir. Örneğin üç-dört aylık bir bebekte yenidoğan reflekslerinin azalması, çevreye ilginin artması beyin sapı inhibitör yollarının gelişimi ile, uykunun düzene girmesi melatonin sentezinin artması ile, hafızanın gelişimi hipokampüsün büyümesi ile ilişkilendirilebilmiştir. Sinir sisteminin doğumdan sonraki gelişiminde aktivite, yani uyaran verilmesi büyük önem taşımaktadır. Sinir hücrelerinin görsel, işitsel, dokunsal vb. uyaranlarla uyarıldılarında salgıladıkları kimyasal maddeler (nörotransmitter) ve oluşturdukları elektriksel aktivite hücreler arası bağları güçlendirir, ve sık uyarılan hücreler giderek daha kolay uyarılır hale gelirler. Öğrenmenin temelinde bu mekanizmaların varlığı kabul edilmektedir. Bu tür gelişimsel olayları inceleyen teknikler görüntü analizlerini ve işlevsel çalışmaları kapsamaktadır: Beyin hacmiyle ilgili ölçümler manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yoluyla yapılmaktadır. Bu yöntemle gri ve beyaz cevher hacminin ve sinyal yoğunluğunun tüm çocukluk çağı boyunca değişim gösterdiği: bazı yapılarda hacim azalırken diğerlerinde arttığı; yine bazı beyin bölgelerinde ergenlik döneminde hormonal kontrol etkisi ile kız ve erkek çocuklar arasında farklılıklar oluştuğu saptanmıştır. Hacimle ilgili çalışmalar çeşitli klinik durumlarda da bazı özellikler göstermiş, örneğin otistik bulguları olanlarda temporal lob ve serebellum hacimlerinin daha fazla olduğu, dislekside konuşma merkezinin yer aldığı bölgelerde, kekemelikte ise beyin yarıküreleri arasındaki asimetride değişiklikler bulunduğu bildirilmiştir. Fonksiyonel MRG çalışmaları beyin kan akımı ve oksijen kullanımını, böylece beyin bölgelerinin enerji harcamasını gösterir. Bebeklikte beynin enerji kullanımı vücudun geri kalan kısımlarının toplam harcamasına eşittir: bu çocukluk çağında giderek azalır ve erişkin yaşta beyin, vücudun 1/5’i kadar enerji kullanır. Bu teknik çeşitli işlevlerle birleştirilerek örneğin düşünme, kelime hatırlama, matematik işlemler yapma sırasında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğu saptanabilmektedir. Yine bu yöntemlerin gelişimsel bozuklukları olan bireylere uygulanması ve normal bireylerden gösterdikleri farklılıkların incelenmesi ile gelişimsel bozuklukların temelleri aydınlatılmaya çalışılmaktadır. MR spektroskopi de beyinde çeşitli metabolitleri ölçerek yapı, olgunlaşma ve hastalıklar hakkında bilgi veren yeni bir tekniktir. Pozitron-emisyon tomografi tekniğinde işaretli oksijen veya glukoz molekülü verilerek beynin genel ve bölgesel metabolizması hakkında bilgi edinilir. Böylece sinir sistemindeki çeşitli kimyasal moleküllerin değişik yaşlarda özel dağılım biçimleri gösterdikleri ortaya konulmuştur. Örneğin dopamin taşıyıcı molekülü cocukluktan itibaren ergenlik de dahil olmak üzere artmakta, buna karşılık dopamin D1 reseptörü çocukluktan sonra azalmaktadır. Bu özellikler dopaminerjik ilaçlarla yapılan tedavilerde önemli olabilir. Bilişsel işlevlerle yakından ilgili olan kolinerjik reseptörlerin sayısı frontal bölgede genç erişkin yaşa kadar artmaya devam ederken hipokampüste ergenlik döneminden itibaren azalır. Bu bilgiler öğrenme sürecini anlamamızda, eğitsel ve davranışsal yaklaşımlarda yararlı olmaktadır. Ayrıca gelişimsel bozuklukları olan bireylerde bu tür tekniklerle elde edilen bilgiler, ilaç tedavilerine temel oluşturmaktadır. Örneğin otizmde pozitron-emisyon tomografi yöntemiyle beyin serotonin metabolizmasında değişiklikler saptanması, serotonin geri alım inhibitörlerinin kullanılmasına dayanak oluşturabilir. Elektrofizyolojik yöntemlerden en yaygın kulllanılanı elektroensefalografi (EEG) olup özellikle frekans analizi gibi ayrıntılı yöntemlerle değerlendirildiğinde beyin işlevlerinin olgunlaşması hakkında bilgi verebilmektedir. EEGde beyin aktivitesinin erişkin biçimine 25 yaştan sonra ulaştığı görülmektedir. Uyarılma (evok) potansiyelleri görsel, işitsel ve duyusal uyaranların korteksten algılanma sürelerini ve boyutlarını inceler. Uyaran verildikten sonra algılanma için geçen süre (latans) çocukluktan erişkin yaşa kadar gitgide kısalır ve uyarının amplitüdü azalır. Gelişimin görüntüleme yöntemleri ile morfolojik olarak izlenmesi, ayrıca metabolik aktiviteyi gösteren belirteçlerle ve elektrofizyolojik yöntemlerle işlevsel olarak değerlendirilmesi, gelişimsel sorunların nedenlerini belirlemede ve daha ileride tedaviyi yönlendirmede yararlı olabilir. Ancak bu yöntemlerin en az bu kadar önemli olan yararları, normal gelişim sırasındaki biyolojik olayları aydınlatmak olacaktır.

Gelişimsel Psikopatoloji: Çocuk ve Ergen Ruhsal Bozukluklarında Etiyoloji

Selahattin Şenol

Gazi Üniversitesi, Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Ruhsal bozuklukların beyin bozukluğuna indirgenmesi gelişimsel psikopatoloji yaklaşımı ile oldukça ters düşmektedir. Burada belirtilmek istenen biyolojinin pek çok hastalık üstünde oynadığı önemli rolü yadsımak değildir. Tersine, gelişimsel psikopatolojinin temel ilkelerinden olan, “tüm hastalıklar biyolojik faktörlerin, psikolojik ve sosyal faktörlerle birleşimi sonucunda ortaya çıkar” ilkesini vurgulamaktır. Bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu, biyolojik, psikolojik ve sosyal faktörlerle psikopatolojinin çeşitli formları arasındaki etkileşimi ortaya koymaktadır. Böylece, standart biyolojik beyin hastalığı görüşünü, ruhsal bozuklukları tanımlarken ilk ölçüt olarak ortaya koymaktadır. Araştırmacılar gelişimsel psikopatoloji perspektifine göre ruhsal bozuklukları biyolojikten çevresel olana doğru etyolojik bir düzen içinde tanımlamaktadırlar, ancak her durumda çok sayıda faktör etkileşim içindedir. Örneğin, biyolojik süreçlerin şizofrenide temel etiyolojik rolü oynadığı konusunda şüphe kalmamıştır. Henüz hangi genle ilgili olduğu tam olarak tanımlanamasa da, araştırmacılar şizofreniye özgü bir mekanizmanın varlığı konusunda görüşbirliği içindedirler. Ancak, bireyler kalıtımsal olarak genetik riske ya da yatkınlığa sahip olmakla birlikte bu durum hastalığa yakalandıkları anlamına gelmez. Hastalığın ortaya çıkması biyolojik yatkınlık ve psikososyal stresörlerin birlikte etkisine yani strese olan kırılganlıklarına bağlıdır. Ayrıca, araştırma bulgularına göre aile etkileşim örüntüsü şizofrenideki nüks olasılığını yordayıcı bir değişken olarak bulunmuştur. Yüksek düzeyde duygu dışavurumu olan aileye sahip olma iki kat daha fazla oranda nüksetme olasılığını artırmaktadır. Bu gibi bulgular, şizofreninin ortaya çıkmasında ve sürmesinde biyolojik ve sosyal süreçlerin etkileşimini vurgulamaktadır. Yapılan bu etiyolojik süreklilik yaklaşımının ortasında ise major depresif bozukluk yer almaktadır. Depresif hastalar ve kontrollerle yapılan çalışmalarda orta düzeyde genetik nedenlerin etkin olduğu, beyin işlevleri açısından güçlükle ayırd edilen farklılıklar olduğu gibi (örneğin, hipotalamik-pituiter-adrenal düzenlemesindeki güçlük gibi) bulgular bu hastalığı açıklarken biyolojik süreçleri işaret etmektedir. Diğer yanda, bazı araştırmacılar genetik faktörlerden çok çevresel faktörlerin etkisini öne çıkarmaktadır. Yüksek oranda aile çatışması, anne-babanın ilgisizliği ve eleştirisi bu etkilerden en fazla ortaya çıkanlardır. Ayrıca sosyoekonomik kaynakların sınırlılığının depresyon için bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Aynı yaklaşım çocuk ve ergenlerde görülen diğer ruhsal bozukluklar için de geçerlidir. Çocuk ve ergenlerdeki ruhsal bozuklukların belirtileri, tanısı, seyirleri ve tedavileri yetişkinlerden farklı olarak bazı özellikler göstermektedir. Bunların başlıcaları: Belirtiler başlama süresine bağlı olarak daha az ya da daha çok belirgin olmaktadır. Bir belirti kendi oluşumu ile ilgili bir seyir izlemektedir. Gelişim yaşına göre belirtiler nicelik ve nitelik olarak değişiklik göstermektedir. Bozukluğun seyri içinde belirtiler nicelik ve nitelik olarak değişiklikler göstermektedir. Acele ve eksik değerlendirmeler yanlış tanı ve tedaviye neden olmaktadır. Özellikle ergenlerde bazı bozukluklar belirli bir süre içinde netleşmektedir. Gerek çocuk gerek ergende bazı bozuklukların etyolojisinde psikososyal stresörlere daha sık rastlanmaktadır. Psikososyal stresörler çocuk ve ergenlerde bazı bozuklukların oluşumunda hazırlayıcı ve ortaya çıkarıcı etkenler olarak sıklıkla rastlanmaktadır. Aile içi ilişkileri ya da dinamiği çocuk ve ergenin psikopatolojisine ve tedavisine doğrudan ve önemli katkıda bulunmaktadır. Aile, okul işbirliği çocuk ve ergenin tanısından tedavisine kadar her dönemde çok önemli ve kaçınılmaz bir zorunluluk olarak belirmektedir. Çocuk ve ergenlerle gerek tanıya yönelik gerekse tedavi amaçlı görüşmelerde hekimin etkin, girişimci, belirleyici, katılımcı, yönlendirici, umutlandırıcı, destekleyici ve örnek olucu rol yüklenmesi gerekmektedir. Aile görüşmeleri gerek bilgilendirme gerekse tedavinin seyrini izleme açısından önemli yer oluşturmaktadır. Çocuk ve ergen bir bozukluk tanısı almadan da içinde bulunduğu gelişim dönemi ile ilgili bireysel, aile ya da toplumsal sorunlar yaşayabilmektedir. Hekim tanıya gitmeden bu sorunların çözümüne gerek çocuğa, ergene gerekse aileye danışmanlık düzeyinde yardımcı olmalıdır. Özellikle çocuklukta geçirilen psikiyatrik bozukluk, aile öyküsünde psikiyatrik bozukluğun olması, düzensiz ya da parçalanmış aile yapısı, tıbbı (özellikle nörolojik) bozuklukların eşlik etmesi çocukları sonraki yaşamlarında da risk altına sokmaktadır. Bu nedenle çocuklar aralıklar uzun da olsa yetişkinlik dönemine kadar izlenmelidir. DSM-IV genellikle ilk kez bebeklik, çocukluk ya da ergenlik döneminde tanısı konan bozuklukları aşağıdaki gruplar şeklinde ele almıştır. Mental Retardasyon, Öğrenme Bozuklukları, Motor Beceri Bozukluğu, İletişim bozuklukları, Yaygın Gelişimsel Bozukluklar (gelişimin bir çok alanında ortaya çıkan yaygın bozulma ve ciddi eksikliklerle belirlidir. Toplumsal etkileşim, iletişimde bozukluk ve basmakalıp davranışlar, ilgi ve etkinlikleri içermektedir), Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranım Bozuklukları (Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşı Olma Karşı Gelme Bozukluğunu içerir), Beslenme ve Yeme Bozuklukları (Pika, Ruminasyon Bozukluğu, Beslenme Bozukluğu, Anoreksiye Nervoza ve Bulimia Nervoza), Tik Bozuklukları, Dışa Atım Bozuklukları (uygun olmayan yerlere sürekli dışkı bırakmanın olduğu Enkoprezis ile uygun olmayan yerlere sürekli idrar yapmanın olduğu Enürezis), Bebeklik, Çocukluk ya da Ergenliğin Diğer Bozuklukları (Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu, Seçici Konuşmamazlık, Tepkisel Bağlanma Bozukluğu, Yakınlarla Olan Sorunlar, İhmal ve Sömürüye Bağlı Sorunlar, Yas, Okul Sorunu, Çocuk ve Ergenlerin Antisosyal Davranışı, Kimlik Sorunu). Sonuç olarak hastalıkların tümünü biyolojik temelde ele almak ve açıklamak durumu basite indirgemek anlamına gelmektedir. Biyolojik beyin hastalıklarındaki varsayım ortadaki bozuklukla altta yatan patojen arasındaki birebir uyuşmaya dayanmaktadır. Bu anlamda ruhsal hastalıkların sınıflandırılmasına ilişkin tanı sistemlerinde farklı tanımlamaların ortaya çıkması bu uyuşmada yaşanan sorunları belirtmektedir.

Gelişimsel Psikopatoloji: Genel Bakış

Çiğdem Dereboy

Adnan Menderes Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Birbirinden ayrı ve farklı disiplinlerin çabalarıyla ortaya çıkan yeni bir oluşum gelişimsel psikopatoloji yaklaşımıdır. Bu disiplinler kültürel antropoloji, embriyoloji, genetik, felsefe, psikiyatri, psikanaliz, klinik psikoloji, gelişim psikolojisi, deneysel psikoloji ve sosyolojidir. Günümüzde teorisyenler ve araştırmacılar, akıl hastalığı geliştirme riski yüksek bireylerle çalışarak katkıda bulunmuşlardır. Gelişimsel psikopatolojiyle uğraşan çalışmacılar büyük bir çabayla biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel süreçlerden elde edilen verileri detaylı bir şekilde birleştirmeye uğraşmaktadırlar. Ve bu çok değişkenli bütünün bireysel farklılıkları, uyum ya da uyumsuz davranış örüntüsünün sürekliliği ya da süreksizliği ve aynı sonuca götüren göstergeleri nasıl etkilediğini anlamaya çalışmaktadırlar. Gelişimsel psikopatoloji yaklaşımı diğer teorilerle rekabet içinde olmaktan çok, bireyin gelişimini ve işlevselliğini anlayabilmek için farklı disiplinlerin katılımı ile daha geniş, bütünleyici bir çerçeve sunmaktadır. Belli bir durumda risk faktörü olarak görülen bir değişken başka bir durumda koruyucu faktör olarak yer alabilir. Örneğin, erkek cinsiyeti davranım bozukluğu için bir risk faktörü olabilirken, anoreksiya nervoza için koruyucu bir faktör olabilmektedir. Bu açıklamadan anlaşılabileceği gibi risk faktörünün durumu nedensellikten çok olasılığı vurgulamaktadır. Örneğin, kadın olmak anoreksiya nervoza olmak için tek başına bir neden değildir. Kadın olmak, belli kültürel ve bağlamsal süreçler için, ki bu süreçler bir hastalık için neden oluşturmaktadırlar, bir göstergedir. Günümüzde gelişim yollarını açıklayan 2 temel kavram öne çıkmaktadır: “multifinality” ve “equifinality”. Bu kavramlar biyolojiden gelen kavramlardır. 30 yıl öncesine kadar psikopatolojiyle uğraşan kişilerin sözlüğünde bu kavramlar yoktu. Multifinality, aynı risk faktörlerinin farklı sonuçlarla ilişkili olabilme durumunu tanımlarken; equifinality, bu benzer sorunları yaşayan kişilerin farklı başlangıç noktalarından buraya ulaşmalarını tanımlamaktadır. Bu ortak bilgi psikiyatrik hastalıkların tanısal sınıflandırılmasına bir yenilik getirirken süreç yönelimli çalışmalara dikkat çekmektedir. Bu bilgiye bağlı olarak araştırmacılar artık şu soruyu sormaya başlamıştır: “ X olayından önce gelen nedir?”. Halbuki “ X olayını başlatan ve sürdüren faktörler nelerdir?” sorusu kullanılmaktadır. Bununla birlikte, sıkıntı yaratan koşullara rağmen, olumlu sonuca götüren faktörleri anlamak (bu durum esnek olabilmek, çabuk toparlanabilmek anlamına gelmektedir), gelişimsel süreçleri anlamayı sağlayacaktır. Bilim felsefecisi Karl Popper (1972) yapılan tanımlamalarda kelimenin anlamından çok bu kelimeye verilen anlamın altında yatan kavramların ne olduğunu sormayı önermiştir. Bu yaklaşımdan yola çıkarak Sroufe ve Rutter (1984) gelişimsel psikopatolojinin tanımını şöyle yapmaktadır: Bireyin davranışsal yetersizliklerindeki kökeni ve gidişi çalışmaktır. Yani uyum ya da uyumsuzluğun bireysel örüntü gelişimini açıklamak önemldir. Onlara göre odak noktası, yaşla ilişkili gelişmeleri tanımlamaktan çok gelişimsel süreçleri tanımlamaktı. Bu duruma yol açan nedenlerin zaman içinde bir zincirleme reaksiyon şeklinde işlediği görüşü yaygındı. Gelişim, bireyin afektif ve bilişsel süreçlerini kapsayan ve yaşantılar yolu ile anlamlandırılan, kişinin bu duruma nasıl tepki vereceğini etkileyen biyolojisi olarak görülmekteydi. Aslında bu bakış açısında yaşam boyu süren bir yaklaşım söz konusudur. Sonuçta biyolojik olgunluğa ulaşmak ya da en yüksek düzeyde yeterliğe sahip olmaktan çok, bir insan olarak duygu ve düşünce bakımından tutarlı bir işlevsellik kurmak önemlidir. Pek çok düşünce ve pek çok kişi gelişimsel psikopatolojinin ortaya çıkarılmasında önemli role sahiptir. Gelişimsel psikopatoloji hem gelişimsel süreçlerin, hem nedenlerinin hem de psikopatolojinin gidişi için anahtar bir kavramdır. Gelişimsel psikopatolojinin bir perspektif olarak ortaya çıkması, insanın sorunlarını anlamayı denemesinin bir ürünüdür. Bu modeli açıklamaya yönelik toplanan her destekleyici veri, modelde zorunlu olarak sürekli bir değişim yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu durum, bireyin ve içinde bulunduğu bağlamın arasındaki ilişkiden oluşan insan davranışının nedenleri ve etkileri konusunda itici bir güç işlevi görmüştür. Gelişimsel psikopatoloji çalışmalarında elde edilen her bulgunun, bir dizi çözümlenmemiş çelişkilerle sonlanması da şaşırtıcıdır. Bu çelişkiler bazen psikoloji çalışmalarından kalıtımsal olarak gelirken, bazen gelişimin çalışılması, bazen de gelişimsel psikopatolojinin çalışılmasına bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu alanların her birindeki temel çelişki, elimizdeki olguyu bölmek ve kategorize etmek için kullandığımız etiketler ve olgunun kendisinden oluşan gerçek dinamiği arasındaki çelişkidir. Patolojiyi çalışmanın en ayırdedici yanı, insanları kategorize etmek için oluşturulan soyut tanısal şemalar ve bireyin kendisinin karmaşık dinamik süreçleri arasında yaşanan çelişkidir. Özetle, gelişimsel psikopatolojinin merkezi gelişimsel süreçlerin keşfedilmesidir. Böylece, daha iyiye doğru ilerleme sağlanabilecek ve zaman içinde bireyin uyumlu olmayan süreçleri uyumlu hale dönüştürülebilecektir. Bu bakış açısıyla, günümüzdeki psikopatoloji yaklaşımı yeniden gözden geçirilebilecektir. Bugüne kadar yapılan çok sayıda çalışmayla psikopatoloji için çeşitli risk faktörleri ortaya konmuştur. Ancak, varsayılan, öne sürülen risk fakrörleri doğrulansa bile bu durum gelişimsel psikopatoloji için son nokta değil, sadece başlangıç noktası olacaktır.

P#2 Şiddetin Psikolojik, Politik ve Hukuksal Boyutları

Panel Başkanı: Abdülkadir Çevik, Ankara Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Panelistler:

Şeyda Aksel

Levent Sevinçok

Mehmet Eskin

Tijen Dündar Sezer

Öz

Şiddet bir eylemle ortaya konan ve bireyin kendisi dışındakilere yönelik fiziksel ve/veya psikolojik zararla sonuçlanan bir durumdur. Şiddet aile içinde, iş yerinde,okulda yada toplumda ortaya çıkabilir. Şiddet bireysel yada toplumsal boyutta bir birey tarafından uygulanabildiği gibi toplum tarafından da bir bireye yada bir başka gruba uygulanabilir. Bu konuşmamda şiddetin kaynağını ve gelişimini biyopsikososyal boyutlarıyla anlatmaya çalışacağım. Bu temel doğrultuda şiddetin nasıl geliştiği ve yabanıl şiddetin toplum tarafından nasıl kabul edilebilir boyutlardaki ehlileşmiş şiddete dönüştüğü vurgulanacaktır.

Şiddetin Çocuk Gelişimi Üzerindeki Etkileri

Şeyda Aksel

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Şiddet her yerde ve her zaman varolmuştur ve olacaktır. Çok boyutlu bir kavram olan şiddeti, tüm türlerini kapsayacak biçimde tanımlamak oldukça güçtür. Ayrıca bu kavram, ana özellikleri ne olursa olsun, zaman ve topluma göre de değişir. Genel olarak şiddet kızgınlık, öfke, kin, nefret ve düşmanlık gibi duyguların egemen olduğu eylemler bütünü şeklinde tanımlanabilir. Bu konuşmanın amacı, toplumların güçsüz ve sessiz çoğunluğu olarak adlandırılan ve çeşitli şiddet eylemlerinin sıklıkla tanığı, hedefi, kurbanı ve sonunda uygulayıcısı olan çocuklar ve şiddet ilişkisini irdelemektedir. Sözkonusu ilişki ve özel olarak şiddetten çocukların nasıl etkilendiği çok yönlü karmaşık bir konudur. Bağlamsal bir çerçevede ele alınacak olan konu öncelikle farklı şiddet türleri (örneğin; istismar ve savaş v.s.) kategorize edilerek incelenecektir. Daha sonra şiddetin çocuğun bilişsel, toplumsal, duygusal ve ahlak gelişimi üzerindeki etkileri özetlenecektir. Söz konusu etkiyi farklılaştıran bireysel (çocuğun yaşı, cinsiyeti, ırkı, özürü gibi) ve toplumsal-çevresel (aile, okul, arkadaş, kültürel değerler, siyaset gibi) faktörler yeni araştırmalar çerçevesinde tartışılacaktır. Son olarak şiddet kısır döngüsünün kırılmasında rol oynayabilecek önlem programları önerilecektir.

Şiddetin Sosyal, Politik ve Psikolojik Yönleri

Levent Sevinçok

Adnan Menderes Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Şiddet, sosyolojik, psikolojik, politik, felsefi, psikiyatrik yönleri olan geniş bir kavramdır. Günümüzün modern, uygar yaklaşımlarına göre şiddet kabul edilemez bir davranıştır. Şiddetin kabul edilmesi şiddetin artmasına yol açar. Üzerinde çok fazla araştırma yapılmasına, kuramcılar tarafından geniş açıklamalar getirilmesine karşın, bilim adamları, politikacılar, klinisyenler arasında büyük görüş ayrılıkları olduğu görülmektedir. Şiddet kavramı dini ve dünyevi kültürlerden, kutsal savaşlara kadar uzanan geniş bir tarihsel ve toplumsal platformda ele alınabilir. Devlet öncesi toplumlardan, hatta ilkel insan topluluklarından bu yana toplumsal kökenli savaşların ve şiddetin temel bir özelliği, hepsinin bulunduğu toprak parçasına bağlanma, anıları saklama, gelenekleri vasıtasıyla kendini ve geçmişini koruma, bunu olduğu gibi gelecek nesillere aktarma bilincidir. İstila, işgal ise doyumsuzluğun bir dışa vurumudur. Kendisinin yokedilmesi tehditine karşı ilk hamleyi yapma, sahip olma arzusunun doyurulmasıdır. Bireylerde olduğu gibi bir grubun diğer gruplara karşı gösterdiği işgalci tutum aslında hem kendi grubunu birarada tutma acizliğinden, hem de zayıf düşme veya yetersizlik duygularından kaynaklanır. Şiddet eyleminin temeli benliğin savunmasıdır. İnsan türünün de biyolojik temeli savunma duygusudur. Şiddetin yoğunluğu sadece şiddeti aktif olarak yürüten grubun, siyasi düşüncenin gayreti ile açıklanamaz. Şiddetin doğurduğu şiddeti daha karmaşık, anlaşılmaz kılar, şiddetin başlangıçtaki ilk amacını aşar, anlaşılmaz hale getirir. Şiddetin en önemli bağlantılarından birisi egemen olma arzusudur. Özellikle sindirme ve egemenlik kurma amacıyla şiddet bir zor kullanma vasıtasıdır. Psikoloji ve psikiyatride şiddet salt başkasına saldırma yoluyla zarar verme eylemini tanımlar. Antropoloji ve siyaset biliminde şiddetin çeşitli alttipleri tanımlanmıştır. Şiddet sadece bir davranış bozukluğu olarak ele alınamaz. Bazen sözcüklere dönüşemeyen çaresizliğin, küskünlüğün, hüznün, ezilmişliğin, bilinmezliğin, isyanın, kahramanlığın, değişimin, aceleciliğin süzülmüş bir ifadesidir. Bu haliyle bile korkunç boyutlara ulaşabilir. Tıpkı taleplerini ertelemeyen bir ergenin şiddeti salt çözüm gibi görmesi gibi, şiddetin en önemli özelliği ertelenemez olmasıdır. Bireyin kendisini koruması için şiddet uygulaması kimseyi şaşırtmamalı. Özellikle kendisinden güçlüyse. Ama bir kuruma saldırılırsa, kendi içinde haklı olsa bile, sistem ona saldırır. Çünkü o kurumlar kutsanmıştır, dokunulmazlıkları vardır. Bir ergen de öyle değil midir? Haksızlık duygusu öfke uyandırır. En iyisinden en kötüsüne, en eskisinden en iyisine, her kurum kendi dokunulmazlığını içinde taşır. Oysa bireylerin hakları kolaylıkla ihlal edilir. Saldırganlık bir savunma davranışıdır. Ortaya çıkan düzen kaybına bir yanıttır. Saldırganlık bir duygulanım tarafından ateşlenir ve korunmayla ilgilidir. Bu nedenle saldırganlık temel bir içgüdü değil, sadece bir araçtır. Hartmann, zarar vericliğin nötralize olmaya gereksinimi olduğunu, bundan sonra ortaya çıkan enerjinin kendine güven, ortama hakimiyet ve diğer işlevlerde kullanılmak üzere ego emrine verildiği tezini öne sürmüştür. Saldırganlık, esasında zarar verici olan dürtülerin nötralizasyonu yoluyla, uyuma ikincil olarak yardım eder. Özdeğerin onarılması, değerin kendiliğe ve çevreye kabul ettirilmesi için saldırganlığın savunma işlevine sığınılır. Bu onarma için kullanılan saldırganlık aşırı olabilir, ancak daima yıkıcı değildir ve yaratıcı da olabilir. Narsisizm nazik dengeyi kabul ettirmek için saldırganlığa gereksinim duyar. Saldırganlık narsisizmin emrindedir. Narsisizm için yaralanma tehditi her zaman dışarıdan gelmez, bazen kendi kendini eleştiri de yaralanma sebebi olabilir ve bu da daima saldırganlığı tahrik edebilir. Kohut da zarar verici öfkenin daima, kendiliğin yaralanmasıyla güdülendiğine inanır. Narsistik öfke, zedelenebilir kendiliğin narsistik yaralanmaya yanıtıdır. Bu konuşmada şiddetin şimdiye kadar az bilinen sosyal, politik ve psikolojik kuramsal yaklaşımları ele alınacak, çeşitli örneklerle toplumsal ve bireysel bağlantıları üzerinde durulacaktır.

Bireysel Şiddet

Mehmet Eskin

Adnan Menderes Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı

Geniş anlamda şiddet bir kişinin başka bir canlıya bilerek zarar vermesi olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle şiddet niyetli güç kullanımını dile getirir. Fiziksel, cinsel ve duygusal şiddet gibi, değişik şekillerde olabilir. Bu sunumda şiddetin bireysel şekli olan intihar üzerinde durulacaktır. Şiddeti bir kişinin başka bir canlıya zarar vermek amacıyla kullandığı güç olarak tanımladıktan sonra şiddet davranışında eylemi yapan bir öznenin ve eylemin uygulandığı bir nesnenin varlığını çıkarımsayabiliriz. Biyolojik olarak insanın iki amacı vardır. Bunlardan ilki hayatta kalmak ve ikincisi türün devamını sağlamak. Şiddet davranışı gibi intihar davranışı da, ölümle sonuçlanan davranışlar, intihar düşüncesi ve girişimi gibi, değişik şekillerde olabilir. İntihar davranışında birey şiddet eyleminin hem öznesi hem de nesnesidir. İntihar kişinin kendisine yönelen bir eylemdir. Bilinen bir anlatımla intihar şiddetin bireyin kendisine yönelmiş şeklidir. İntihar davranışıyla birey kendi özüne zarar vermeyi hedeflemekte ve uç noktada kendi yaşamını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında bireysel şiddet insanın sayılan biyolojik amaçlarına uygun düşmemekte ve doğaldan kopuşun ilk işaretini vermektedir. Bireysel şiddet insanlık tarihi kadar eskidir. Görülme sıklığı değişise de hemen hemen her toplumda görülmesi intiharı insanın bireyleşmesi yolunda attığı adımlardan önemli birisi haline getirmektedir. Doğal evrim sürecinde bilinç ve irade gelişmesiyle insanlaşan biyey kendini ortadan kaldırmakla doğaldan kopuşunu mu doğallaştırmaya çalışmaktadır? İntihar olmadan insanlık gelişimi bildiğimiz şekliyle olası olabilir miydi? İnsanın kendini ortadan kaldırarak yaşama veda edişi temelde kişinin kendisini kendine kanıtlamaya çalışması olarak ele alınabilir mi? İnsanlık tarihi kadar eski bir eylem olan intihar korkutucu bir niteliğe sahiptir. Bu özelliğinden dolayı toplumlar onu yasaklayıcı dinsel ve toplumsal bir takım tabular gelişitrmişlerdir. Yukarıda doğaldan kopuş ve insanın biyolojik amaçlarıyla uyumsuz olarak alınan intihar toplumsal planda geliştirilen yasaklayıcı tutumlarla insanın sözü edilen amaçlarıyla uygun hale sokulmak istenmektedir adeta. Toplumlar intiharı nasıl ele alıyor ve ne tür tepkiler geliştiriyor? Toplumumuz şiddetin bireysel formuna nasıl bakmaktadır? Ve ne tür tepki göstermektedir? Bir çok insan özelliği gibi intihar biyopsikososyal yönleri olan çok nedenli bir davranıştır. Salt biyolojik yahut salt psikososyal düzleme indirgenemez. Anlayabilmek için bireysel şiddeti bağlamsal bütünlüğü içersinde ele almamız gerekmektedir. Peki insanları şiddetin ve yıkıcılığın son kertesi olan intihara yönelten, iten nedenler nelerdir? Bu nedenleri nasıl anlayabiliriz? İntihar davranışının altında yatan nedenler nelerdir? Kısaca, insanlar neden kendisini öldürmektedir? Bu sunumda sayılan açılardan intihar ele alınarak işlenecektir. Konu son derece karmaşıktır. Bu karmaşıklığı içerisinde intihar bu sunumla bir nebze olsun anlaşılır kılınmaya çalışılacaktır.

Şiddet ve Hukuk

Tijen Dündar Sezer

Dokuz Eylül Üniversitesi, Anayasa Hukuku Anabilim Dalı

Şiddet; gücün, kuvvetin hukuka aykırı olarak kullanılmasıdır. Şiddet yoluyla, başkasını öldürme, sakat bırakma ya da yaralama yoluyla zarar verildiği için , şiddet genel anlamda gücü aşmaktadır. Şiddet kavramı ana özellikleri ne olursa olsun, zamana ve mekana göre değişmektedir. Günümüz toplularında şiddet yeni şekiller de alarak son derece yaygınlaşmıştır. Günümüzde bireyler, gruplar ya da devlet çeşitli durumlarda şiddete başvurmaktadır: Bireyler, cinayet, yaralama, suikast, darp, yaralama, ırza geçme gibi durumlarda şiddete başvurmaktadırlar. Gruplar; bireylere karşı, devlete karşı, başka gruplara karşı ya da kendi içlerinde şiddete başvurabilirler. Gruplarğn bireylere, başka gruplara ve devlete karşı şiddet kullanmasına verilecek en açık örnek terördür. Bunun dışında gruplar, aşiret kavgası, taraftar kavgası ya da başkaldırı gibi durumlarda da şiddet kullanırlar. Devlet de zaman zaman bireylere ve gruplara karşı şiddet kullanmaktadır ki burada karşımıza devlet terörü çıkmaktadır. Savaşlar da devletlerin uyguladığı şiddetin bir başka görünümüdür. Konuşmamızda hukuk ve şiddet sorunsalına özellikle insan hakları hukuku bakış açısıyla yaklaşılacaktır. Bilindiği gibi gerek Anayasamıza gerekse uluslararası belgelere göre herkesin doğuştan kazanılan, vazgeçilmez, devredilmez hak ve özgürlükleri vardır. Günümüzde herkesin yaşama hakkına, vücut bütünlüğüne, kişi dokunulmazlığına ve işkenceye karşı korunma hakkına, dolayısıyla şiddete karşı korunma hakkına sahip olduğu tüm uygar devletler tarafından kabul edilmiştir. Her devlet kişilerin yaşam hakkı, vücut bütünlüğü gibi haklarına dokunmamakla yükümlü olduğu gibi, bu hakların bireyler ve gruplar tarafından da ihlal edilmemesini temin etmek yükümlülüğü altındadır. Anayasamıza göre, TC Devleti bir hukuk devletidir. Hukuk devleti insan haklarının gerçekleştirildiği, adaletin ve güvenliğin sağlandığı bir devlettir. Güvenliğin sağlanması için ülke içinde herkesin, bireylerden ve gruplardan gelebilecek şiddete karşı korunması gerekmektedir. Kuşkusuz bir hukuk devletinde, devletin kendisinin şiddet uygulaması da mümkün değildir. Devlet şiddetin önlenmesi için gerekli yasaları yapar, suçların önlenmesi ve faillerin yakalanması için emniyet örgütünü teşkilatlandırır ve eğitir, suçların işlenmesi ve şiddetin uygulandığı durumlarda failler yakalanıp yargılanırlar ve suçlular cezalandırılırlar. Şiddetin çeşitli biçimlerde uygulanması halinde ulusal hukukta bunun yaptırımı vardır. Bu yaptırımlara çalışmamızda yer verilecektir. Ancak bugün şiddet uygulanan bireyin tek başvurabileceği makam ulusal yargılama mekanizmaları değildir. Günümüzde uluslararası düzeyde de bireyin başvurabileceği yollar vardır. Şiddetin önlenmesi için Birleşmiş Milletler Örgütü ve Avrupa Konseyi çerçevesinde çeşitli mekanizmalar kurulmuştur. Bunlar içinde en etkili olan kurum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir. Yaşam hakkı, vucüt bütünlüğü gibi temel hakları ihlal edilen bireyler, iç hukuk yollarını tükettikten sonra doğrudan doğruya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine dava açabilirler. Mahkeme devletin bir temel hakkı ihlal ettiğini tespit ederse, devleti mahkum eder. Mahkemeye göre devletin yaşam hakkı gibi temel hak ve özgürlüklere dokunmama yükümlülüğü olduğu gibi, bu hakları 3. kişi ve gruplara karşı da korumak zorundadır. Mahkeme, Devletin ilgili yasaları çıkartmak zorunda olduğunu, etkili bir yargılama yapması ve emniyet güçlerini çok iyi teşkilatlandırıp eğitmesi yükümlülüğünde olduğunu çeşitli kararlarında önemle belirtmiştir. Konuşmamızda Türk hukukunda ve uluslarası hukukta kişilerin şiddete karşı korunmak için hangi haklara sahip oldukları, ilgili yasal, anayasal düzenlemeler ve uluslararası sözleşmelerin neler olduğu ve şiddetin uygulanması halinde hangi hukuksal yollara başvurabilecekleri hakkında ayrıntılı bilgiler verilecektir. Ayrıca şiddetin çocuklar ve kadınlar üzerinde uygulanması durumuna özel olarak yer verilmeye çalışılacaktır.

P#3 Toplum Merkezlerinde Psikolojik Hizmetler

Panel Başkanı: Serdar M. Değirmencioğlu

Panelistler:

Melek Vatansever ve Nazım Serin

Nazım Serin ve Melek Vatansever

Metin Özdemir ve Serdar M. Değirmencioğlu

Tartışmacılar:

Serdar M. Değirmencioğlu

Zühal Arnaz, Çağdaş Kadın Gençlik Vakfı, Ankara

Öz

Bu panelde amaç genel olarak toplum merkezlerinin yapısı, gelişimi, işleyişi ve işlevleri hakkında bilgi vermek, 1999 depremleri sonrasında hizmet veren toplum merkezlerin işleyiş ve işlevlerini, karşılaştıkları sorunları tanıtmak ve son olarak da bir toplum merkezinin açılışı öncesinde yapılmış olan saha araştırmasına ait bilgileri sunmaktır. Konuşmacılar ve tartışmacılar toplum merkezlerinin psikososyal destek verme ve toplumu güçlendirme açısından önemlerini değerlendirecek, bu kurumlarda psikologların rolü ve bu rolün önemi hakkında görüşlerini sunacaklardır.

Toplum Merkezlerinin İşlevleri ve Toplum Merkezlerinde Psikologların Yeri

Melek Vatansever

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Kızılay Derneği Hare Toplum Merkezi, İzmit

Nazım Serin

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Kızılay Derneği Amindos Toplum Merkezi, İstanbul

Bu sunum; toplum merkezleri düşüncesinin doğuşu ve gelişimini, uygulamaların dayandığı kuramsal yaklaşımları, toplum merkezlerinin niteliğini, amaç ve işlevlerini, incelemek ve psikologların toplum merkezlerinde oynadıkları rolü irdelemek amacıyla hazırlanmıştır. İlk toplum merkezleri 18. ve 19. yüzyıllarda Batı’da yaşanan sanayileşme süreciyle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu dönemde gelişen “liberal kapitalizm” anlayışı, toplumda yaşanan yoksulluk ve çeşitli zorluklardan bireyin kendisinin sorumlu olduğu yönünde bir bakış açısı gelişmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki çeşitli “hayır örgütleri”, bireylere sosyal yardımlar sağlama girişimlerine başlamışlardır. Sözkonusu hayır örgütler hareketi içerisinde iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birincisi, bireye toplum içinde fırsat verilmesi ve olumsuz çevre koşullarının düzeltilmesi gerekliliğini savunurken, ikincisi ise, daha geleneksel bir bakış açısıyla bireylere maddi ve manevi yardım yapma gibi insancıl bir çabayla yetinmekteydi. Ancak, bireyi toplumsal çevresiyle birlikte ele alan ilk anlayış, zamanla yaygınlaşarak psikososyal konularda ilginin bireyden topluma kaymasına yol açmıştır. Toplum merkezleri, hizmet verdikleri yerleşim bölgesindeki gereksinimler doğrultusunda toplumsal dayanışma ve yardımlaşmayı arttırarak birey, aile ve toplumun gelişmesi, katılımcı, üretken ve kendine yeterli gelmesi amacıyla, koruyucu–önleyici, eğitici geliştirici, tedavi ve rehabilite edici işlevleri olan; halk eğitimi, serbest zaman etkinlikleri, sosyal ve kültürel etkinlikler ile danışma ve rehberlik hizmetleri gibi çeşitli hizmetleri bir arada ve en kolay ulaşılabilir biçimde diğer kurum, kuruluşlar ve gönüllülerle işbirliği ve eşgüdüm içerisinde sunmakla yükümlü bulunan kuruluşları ifade etmektedir (SHÇEK, 1996). Demokratik değerlere ve katılımcı ilkelere dayanan toplum merkezleri, bireysel psikolojik danışmanlık hizmetleri, grup çalışması ve toplumla çalışma temel yöntemleri ile kişi, grup veya toplumun sorunlarını çözme, yeteneklerini arttırma, kendine yeterli duruma getirme ve toplumsal yaşama aktif olarak katılmalarını sağlama çabalarına girişir. Toplumla çalışmanın ağırlık kazandığı bu merkezlerdeki anlayış, sosyal refah amaçları için toplumda değişiklik yaratmayı amaçlayan ve bu yöndeki çalışmaların en etkin bir biçimde toplumun katılımı ile gerçekleşeceğine inanan bir sosyal hizmet ve psikososyal destek yöntemini barındırır. Bu bağlamda “sosyal refah” hizmetlerinde gönüllülük kavramının çok önemli bir yeri vardır. Çünkü gönüllülük, katılımın sağlanması ve psikososyal hizmetlerin topluma yaygın bir şekilde sunulmasına olanak veren temel unsurlardan biridir. Toplum merkezleri bünyesinde verilen psikolojik hizmetlerin dayandığı temel bakış açısı, toplumun kendi sorunlarına çözüm bulabileceğinden yola çıkan, yerel girişimlere ve çözümlere önem veren “topluluk psikolojisi” (community psychology) yaklaşımıdır. Ruh sağlığı alanında medikal modele yönelik eleştiriler, ruhsal sorunların çözümünde psikiyatri hastanelerinin eleştirilmesi, ruh sağlığı alanındaki talepler ile bu hizmetten yararlananlar arasındaki orantısızlık, psikolojik hizmetlerin paylaşılmasında toplumsal adaletin sağlanması isteği, bu alandaki hizmetlerin daha geniş kitlelere ulaştırılması arayışlarını hızlandırmıştır. Bu nedenle psikolojik uygulamaların toplum merkezleri aracılığıyla verilmesi uygun bir seçenek olarak ortaya çıkmıştır. Diğer yandan toplum merkezlerinin destekleyici, tedavi edici ve geliştirici işlevleriyle birlikte en dikkate değer özelliği, koruyucu çalışmalarla psikososyal problemlerin henüz ortaya çıkmadan önlenmesine katkı yapmalarıdır. Böylece, toplumun iç ve dış kaynakları harekete geçirilerek bireylerin ruh sağlığı güçlendirilmekte ve kaliteli bir yaşam standardının oluşumuna hizmet edilmektedir. Bu bağlamda toplum merkezlerinde psikologların önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Bireysel danışmanlık, grup çalışmaları ve psikoterapi hizmetleri ile bireylerin iç kaynakları üzerine odaklanılarak özgüven geliştirmelerine, ruhsal açıdan güçlendirilmelerine olanak sağlanmakta ve kendine yardım (self- help) grupları ile sosyal destek sistemleri güçlendirilmektedir.

Türkiye’de Toplum Merkezleri ve Bir Uygulama Örneği

Nazım Serin

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Kızılay Derneği Amindos Toplum Merkezi, İstanbul

Melek Vatansever

Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Kızılay Derneği Hare Toplum Merkezi, İzmit

Bu sunum; Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu ve Türkiye Kızılay Derneği’nin, Marmara Bölgesi’ndeki çeşitli yerlerde işbirliği içerisinde kurdukları toplum merkezlerini tanıtmak ve bu merkezlerdeki uygulamaları, uygulamalarda kullanılan yöntemleri, karşılaşılan zorlukları, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) tarafından işletilen toplum merkezlerindekilerle karşılaştırmak amacıyla hazırlanmıştır. Türkiye’de var olan toplum merkezleri, amaç ve işlevleri bakımından büyük benzerlikler göstermekle beraber yaptıkları uygulamalarda ve kullandıkları bazı yöntemlerde çeşitli farklılıklar göstermektedir. Dünyada çok yaygın örnekleri bulunan toplum merkezlerinin ülkemizde henüz yeterli bir düzeye ve kapasiteye ulaştığı söylenemez. Bu durumun böyle olmasının pek çok toplumsal ve idari nedeni vardır. Toplum merkezleri yaygınlaşıp toplumdaki katılım kültürü yerleştikçe bu merkezlerin de sosyal refah düzeyini yükseltici etkisi daha belirgin hale gelecektir. Türkiye’de 1999 yılı Ağustos ve Kasım aylarında Marmara Bölgesi’nde meydana gelen iki büyük depremden sonra Türkiye Kızılay Derneği, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu’nun işbirliğiyle depremden etkilenen bölgelerde dört adet (İstanbul/Avcılar, İzmit, Düzce ve Düzce/Kaynaşlı) toplum merkezi kurulmuştur. Başlangıçta “psikososyal destek merkezi” olarak kurulan bu merkezler giderek toplum merkezi formuna kaydırılmıştır. Bu merkezlerin temel amacı; depremden etkilenmiş nüfusa psikososyal destek sağlamak ve koruyucu programlarla hedef kitleyi ruhsal açıdan güçlendirmektir. Bu amaçları gerçekleştirmek, psikososyal becerileri geliştirmek için ‘çığ modeli’ stratejisi benimsenerek eğiticilerden, eğitilmiş profesyonellere ve toplum liderlerine, toplum liderlerinden de topluluk üyelerine ulaşılması planlanmaktadır. Her merkezde bir psikolog, bir sosyal hizmet uzmanı ve bir yönetici asistanı, kendi bölgelerinde yaşayan gönüllü gruplarıyla birlikte çalışmaktadırlar. Merkezlerde üç ayrı hizmet verilmektedir. Bunlardan ilki, merkezlerdeki psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarının verdikleri bireysel danışmanlık hizmetleridir. İkincisi, bireysel danışmanlık hizmetinden yararlanmak için başvuranlarda gözlemlenen ortak problemlere yönelik destekleyici grup (paylaşım grubu vb.) faaliyetleridir. Üçüncüsü ise merkezlerdeki uzmanların koordinasyonu altında toplumda psikososyal desteğe ihtiyaç duyabileceği öngörülen topluluklara ve bireylere yönelik ağaç dikme, fotoğraf çekme, el becerilerini geliştirme gibi çeşitli aktivitelerdir. Bireysel danışmanlık hizmetleriyle bireyin belli bir farkındalık içerisinde kendi problemlerine objektif yaklaşabilmesi ve başetme yönünde iç kaynaklarını harekete geçirebilme becerisini kazanması amaçlanmaktadır. Psikolojik destek gruplarında da ortak problemlerle bir araya gelmiş bireylerin paylaşım yoluyla birbirlerine destek olmaları ve başetme stratejilerini arttırmaları hedeflenmektedir. Gönüllü aktivitelerinde ise amaç, bireylerin ve toplumun sosyal destek sistemini geliştirecek ‘sosyal ağ’ın farkına vararak bu ağ aracılığıyla iç ve dış kaynaklara odaklanılması, ruh sağlığının güçlendirilmesi ve ruh sağlığı hizmetlerinin toplum geneline yaygınlaştırılmasıdır. Merkezlere başvuran bireylerin başvuru nedenlerine bakıldığında travmatik şikayetlerin, aile içi çatışmaların, çocuklarla ilgili çeşitli psikolojik ve gelişimsel problemlerin, kaygı bozuklukları ve duygudurum bozukluklarının ön planda olduğu görülmektedir. Farklı tarihlerde hizmete giren bu merkezlerin oldukça önemli çalışmalar yaptıkları görülmektedir. Ancak bu çalışmalara rağmen çeşitli zorluklar da yaşanmaktadır. Örneğin, ülkemizde ruh sağlığı alanında gönüllü ve ücretsiz hizmet veren kuruluşların yaygın olmayışı, merkezlerin olanakları dahilinde hizmetlerden yeterince yararlanma imkanı bulamayan bireylere başka ucuz hizmet olanağı oluşturulmasını engellemektedir. Aynı şekilde bu tür hizmetleri sürekli kılmak için gereken finansmanın sağlanabilmesi de çok zor olabilmektedir. Bu tür merkezlerin daha çok “psikososyal” destek ve koruyucu niteliği, ülkemizde çok fazla ihtiyaç duyulan psikoterapi (tedavi) taleplerinin yeterince karşılanabilmesine engel olmaktadır. Türkiye’de sayıları artan, ancak halen yetersiz sayıda bulunan toplum merkezleri sunabildikleri psikolojik hizmetler yelpazesi, ulaşabildikleri kişi sayısı ve önleyici işlevleri açısından çok önemli işlevler görmektedir. Toplum merkezlerinin sayılarının artması ve toplum merkezleri ile işbirliği içinde çalışacak kurum ve kuruluşların çoğalması halka psikolojik hizmetlerin ulaşmasını açısından çok etkili olacaktır.

Bir Toplum Merkezinin Kurulması Öncesinde Durum Saptama

Metin Özdemir

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Serdar M. Değirmencioğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Türkiye nüfusunun yaklaşık % 30’u gençlerden oluşmaktadır. Ancak gençlere yönelik hizmetlerin sayısı ve kalitesi oldukça yetersizdir. Eğitim sistemi ve okullar gençlerin ihtiyacına yönelik yeterli hizmet verememektedir. Özellikle kentlerin kenar mahallelerinde yaşayan gençler daha fazla desteğe ihtiyaç duymakta, ancak en az hizmeti alabilmektedirler. Merkezi Ankara’da bulunan bir vakıf kenar mahallelerde yaşayan geçleri desteklemek ve güçlendirmek için bir toplum merkezi kurup işletmektedir. Bu araştırmada bir toplum merkezinin kurulması öncesinde gençlerin ihtiyaç ve sorunlarını tespit etmek için yapılan iki saha çalışması yer almaktadır. İlk çalışmada gençlerin psikolojik ihtiyaçları ve özkaynakları incelenmiştir. Toplum merkezinin kurulacağı semtte yaşayan gençlerin devam ettiği bir lisede 119 dokuzuncu sınıf öğrencisi bir ders saati içerisinde araştırma anketini cevaplamışlardır. Gençlerin çoğu çekirdek ailelerden gelmektedir ve uzun süredir araştırmanın yapıldığı bölgede yaşamaktadırlar. Genellikle anneler ilkokul, babalar ise orta okul ya da lise mezunudurlar. Araştırmada anne ve baba ile ilişkiler, akranlar ile ilişkiler, anne ve babanın gencin etkinliklerini takibi, depresif duygu durumu, benlik kavramı ve yalnızlık ölçekleri kullanılmıştır. Kısa Semptom Envanteri ile psikolojik sorunlar üzerine eğilinmiştir. Ayrıca gençlerin intihar eğilimi, madde kullanımı, risk alma ve suça yönelik davranışlarını ölçmek için ölçekler kullanılmıştır. Ölçekler arası korelasyon birleşen ve ayrışan geçerliğin sağlandığını göstermektedir. İkinci çalışmada bölgede yaşayanların bir toplum merkezinden neler beklediğini belirleyebilme için hane ziyaretleri yapılmış, kadınlar, erkekler, genç kadınlar ve genç erkekler ile ayrı ayrı görüşülmüştür. Görüşmeciler katılımcıları evlerinde ziyaret edip Toplum Merkezleri Hizmetleri Anketi’ni cevaplamalarını istemişlerdir. Bu araştırmaya yaklaşık 100 kişi katılmıştır. Gençlerin kendilerini kime/kimlere daha yakın hissettikleri sorusuna karşılık olarak gençler daha çok annelerine yakın olduklarını; babalarına, arkadaşlarına ve kardeşlerine ise eşit düzeyde yakınlık duyduklarını belirtmişlerdir. Anne baba ile ilişkiler ölçeğinden alınan puanlar da gençlerin anne-babalarına, özellikle de annelerine yakın olduklarını göstermektedir (ort. = 3.5, 5’li Likert tipi ölçek). Genç ve anne baba arasındaki ilişkinin kalitesi diğer değişkenlerle beklendik ilişkiler göstermektedir. Anne ve babanın gencin etkinliklerini takibi madde kullanımı, risk alma davranışı ve suça yönelik davranışlar ile negatif yönde ilişkilidir (r = -.3 ve -.5 arasında değişmektedir). Gençler yaygın olarak intihar eğilimi göstermişlerdir – yaklaşık olarak % 35’i hayatlarının bir bölümünde intihar etmeyi düşünmüşlerdir. İntihar eğilimi gösteren gençlerin özsaygı puanlarının düşük olduğu görülmüştür. Bölgede yaşayanların bir toplum merkezinden neler beklediğinin belirlenmesi için yapılan ikinci çalışmada anne ve babalar toplum merkezinin öncelikli olarak öğrencilere yönelik okul derslerine destek kursları, beceri kursları ve üniversite hazırlık kursları açılmasını istemişlerdir. Benzer soruları içeren bir anket bu bölgede bulunan bir lisede öğrencilere uygulanmıştır. Öğrencilerin talepleri de anne babaların talepleriyle benzer doğrultudadır. Öğrenciler de üniversite hazırlık kursları, beceri kursları, özellikle de bilgisayar kursları talep etmişlerdir. Temel fark ise öğrencilerin toplum merkezinde psikolojik danışma hizmeti verilmesini istemeleridir. Öğrencilerle okulda yapılan bir odak grup görüşmesinde elde edilen bulgular da bu sonuçları desteklemektedir. Her iki araştırmanın sonuçları da gençlerin ve ailelerin benzer ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Risk ve suç davranışlar, intihar eğilimi bölgede yaşayan gençlerin yaşadığı sorunlardan sadece birkaçıdır. Buna karşılık anne-babası ile yakın olan gençler ise risk ve suç davranışlarını diğerlerine göre daha az göstermektedirler. Gençlerin ve anne-babaların bir toplum merkezinden beklentilerinin de benzer yönde olduğu görülmüştür. Okula destek kurslar, üniversite hazırlık kursları, beceri ve meslek edindirme kursları öncelikli beklentiler arasındadır. Ayrıca gençlerin psikolojik danışma hizmeti istemeleri de kayda değerdir. İşsizliğin yaygın olduğu, okul eğitimi ve yetişkin eğitiminin yetersiz kaldığı bölgelerde bir toplum merkezi çok önemli işlevlere sahip olabilir. Araştırma bulgularının da gösterdiği şekilde bu bölgede açılacak bir toplum merkezi eğitim ve beceri edindirmeye yönelik kurslar ile gençlerin ve yetişkinlerin ihtiyaçlarına cevap verebilir. Böylece gençlerin okul başarısının artırılması ve üniversite sınavını kazanma ihtimallerinin yükseltilmesi sağlanabilir. Ayrıca gençler çeşitli mesleki beceri kurslarına devam ederek sayesinde meslek edinebilirler. Özellikle de gençlerin ve kadınların ihtiyaçlarına yönelik olarak faaliyet gösterecek bir toplum merkezi çok temel sosyal ve psikolojik sorunların çözümü için bir zemin oluşturabilir. Gençlerin boş zamanlarını açılacak kurslara ve kültürel etkinliklere devam ederek geçirmeleri suç davranışlarının azalmasına ve benlik kavramlarının daha olumlu yönde gelişmesine yardımcı olabilir. Çalışmayan kadınların meslek edindirme kursları ile aile ekonomisine katkıda bulunur hale gelmesi mümkün olabilir. Gençlere sunulacak psikolojik danışma hizmetleri yaygın olarak görülen intihar eğilimi gibi sorunlu durumların daha sağlıklı bir şekilde giderilmesine katkıda bulunabilir.

P#4 Türk Sürücülerinin Sürücülük Davranışlarının ve Kaza Yatkınlığı Profilinin Değerlendirilmesi

Panel Başkanı: Nebi Sümer

Panelistler:

Nebi Sümer, Türker Özkan ve Timo Lajunen

Gülin Kaçaroğlu ve Ebru Akün

Sonia Amado; Nuray Uluğ, Aycan Yaralıoğlu, Ceyhun Eken, Serkan Sarıoğlu, Nevin Kılıç ve Tuğba Gökçe Eren

Yeşim Yasak, Eylem Şendağ, Şule Doğruyusever, Özlem Oğuz ve Güneş Turan

Öz

Bu panelin temel amacı farklı sürücü grupları üzerinde toplanan verilerden yararlanarak Türk sürücülerin kaza riskiyle ilişkili sürücülük davranışlarının örüntüsünü tartışmaktır. Bu amaçla panelde, Sürücülük Davranış Ölçeği (SDÖ) gibi çok maddeli ve yarı yapılandırılmış görüşme teknikleri gibi derinlemesine analizleri içeren yöntemlerle toplanmış, sürücülük tarzını saptamaya yönelik veriler temelinde, Türk sürücülerinin davranış profilleri irdelenmektedir. Genellikle ihlal, ihmal ve hataların örüntüsünü açıklamayı hedefleyen bu sunuşlar, ilgili davranışların nedenlerini ve güdüsel faktörleri de irdelemeyi amaçlamaktadır. Panelde uygulama alanında çalışan trafik psikologlarının psikoteknik değerlendirme sürecisinde ağırlıkla dikkat etmeleri gereken sürücü davranışlarının bir değerlendirmesi de yapılacaktır.

Sürücü Davranışları Ölçeğinin Yapı Geçerliği ve Yordayıcı Gücü

Nebi Sümer, Türker Özkan ve Timo Lajunen

Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Trafik ve yol güvenliği alanında çalışan araştırmacılar araç kullanmanın üç temel boyutu olduğunu belirtmektedirler: Teknik yeterlik, yol okuma becerisi ve ifade etme ya da sürücülük tarzı (Örn, Stradling ve ark., 2000). Sürücülük tarzı sürücülerin kişiliklerini, tutumlarını ve davranışlarını araç kullanmaya nasıl yansıttıkları ile ilgilidir ve trafik psikologlarının yoğunlukla çalıştığı bir alandır. Bu alan içinde sürücü davranışları ise üç temel sapkın davranış olarak tanımlanan, ihlal, ihmal ve hataların kaza riskindeki rolü bağlamında incelenmektedir. Sapkın sürücü davranışlarını ölçmede en sık kullanılan sürücü beyanına dayalı ölçeklerin başında, Manchester Sürücü Davranışları Araştırma Grubu tarafından geliştirilen Sürücü Davranışları Ölçeği (SBÖ) gelmektedir (Reason ve ark, 1990). Bu ölçek çok sayıda ülkede uygulanmış ve büyük çoğunluğunda ihlal ve hatalar temel faktörler olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmanın amacı geniş bir Türk sürücü grubu üzerinde SB֒nün yapı geçerliğini doğrulayıcı faktör analizi kullanılarak incelemektir. Araştırmaya çoğunluğu üniversite mezunu 800 sürücü katılmış ve başta SDÖ olmak üzere sürücü tutum, davranış ve becerilerine ilişkin ölçeklere ve riskli araç kullanma (kaza ve trafik cezaları) tarihçesini saptamaya yönelik sorulara cevap vermişlerdir. SDÖ maddeleri üzerinde yapılan genel faktör analizi, ihlaller, hatalar/beceriler ve dalgınlıklardan oluşan üç faktörlü çözümü destekler görünmesine karşın, hatalar ve dalgınlıkların ne oranda ayrıştığı belirgin olarak anlaşılamamıştır. Bu nedenle LISREL kullanılarak doğrulayıcı faktör analizi yapılmış ve sürücü davranışlarının örüntüsünü açıklayan birbirine alternatif üç farklı model karşılaştırılmıştır. Birinci modelde tüm maddeler tek bir “sapkın davranışlar” faktörü altında toplanmış, ikinci modelde ise ihlaller ayrı bir faktör, hatalar ve dalgınlıklar ise birleştirilmiş tek bir faktör olarak temsil edilmişlerdir. Üçüncü modelde ise ihlaller, hatalar ve dalgınlıklar üç ayrı faktör olarak eşitliğe dahil edilmişlerdir. Ayrıntılı analizler, üç faktörlü çözümün diğer modellere oranla, veriyi daha iyi açıkladığını ve istatistiksel olarak anlamlı düzeylerde diğer modellerden farklılaştığını göstermektedir. Dolayısıyla Türk sürücülerinin araç kullanma davranışlarının, (1) hıza ilişkin maddelerin ağırlıkta olduğu ihlaller, (2) beceri ve hataların birlikte ele alındığı hatalar ve yanlışlar (3) ihmal ve dalgınlıkların bir arada bulunduğu dalgınlıklardan oluşan üç faktörlü bir örüntü sergilediği ileri sürülebilir. Ölçeğin yapı geçerliğini hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için yapılan analizler ölçekte yer alan 6 madde arasında yüksek düzeyde hata korelasyonu olduğunu, diğer bir deyişle bunların bazılarının ölçekten çıkarılmasının ya da değiştirilmesinin gerektiğini göstermektedir. Ayrıca bir maddenin (madde 23: Acil bir durumda duramayacak kadar öndeki aracı yakın takip etmek) hem ihlaller hem de hatalar faktörü altında yer aldığını göstermektedir. Elde edilen faktörlerin kaza sıklığını ve riskli araç kullanmayı yordama derecesi inceldiğinde bu örneklem grubu için hem ihlallerin hem de dalgınlıların kazaları yordadığı, ancak genel riski yordama açısından en güçlü faktörün ihlaller olduğu ve hataların yordayıcı gücünün anlamlı olmadığı gözlenmiştir. Bulgular Türk sürücülerinin davranış profilini oluşturmaya yönelik olarak ve diğer ülkelerde elde edilen bulgularla karşılaştırılarak tartışılmaktadır.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psiko-Teknik Değerlendirme Merkezi’ne Başvuran Sürücülerin Trafik Kurallarına Uyma Eğilimlerinin ve Tutumlarının İncelenmesi

Gülin Kaçaroğlu ve Ebru Akün

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Trafik psikolojisi, yol kullanıcıların davranışlarını ve bu davranışların altında yatan süreçleri incelemektedir. Reason (1990), sürücü davranışını anlamak için hata ve ihlal ayrımını yapmış; hataların bilgi işleme sürecine bağlı faktörlere, ihlallerin ise kişilik özellikleri ve motivasyonel faktörlere bağlı olduğunu öne sürmüştür. Diğer bir deyişle, hatalar belirli bir niyet içermemekte, sürücü yetersizliklerinden ve dikkatsizlikten kaynaklanmakta; buna karşın ihlaller, kasıtlı olarak güvenli sürücülük davranışlarından sapma olarak nitelendirilmektedir. İhlale neden olan motivasyonel faktörler, içinde bulunulan kültürden, normlardan, kuralların içselleştirilip içselleştirilmediğinden ve tutumlardan etkilenmektedir. Yapılan çalışmalar ne ihlallerin ne de hataların tek başına kaza nedeni olmadığını göstermiştir. Örneğin, kişi sürücülük için gerekli psiko-motor ve bilişsel becerilere yeterli düzeyde sahip olduğu halde, trafik kurallarına ilişkin olumsuz tutum ve inançları nedeniyle trafik ihlali yapabilir, bu ihlal de kazaya yol açabilir. Avrupa’da ve ülkemizde, sürücülerin güvenli araç kullanma becerileri psiko-teknik değerlendirme ile incelenmektedir. Psiko-teknik değerlendirme, güvenli araç kullanmak için gerekli olan psiko-motor ve bilişsel beceriler ile kişilik, tutum ve davranış özelliklerinin incelendiği bir test sistemi olarak tanımlanmaktadır. Avrupa’da, özellikle Avusturya’da, bu uygulama ‘psikolojik değerlendirme’ olarak adlandırılmaktadır. Bu merkezlerde sürücülerin ilk olarak psiko-motor becerileri incelenmekte, ardından trafikle ilgili tutum ve davranışlarına ilişkin ölçekler uygulanmakta ve son olarak kişi ile bir görüşme yapılmaktadır. Bu üç değerlendirmenin sonucunda, kişinin güvenli sürücülük becerilerine sahip olup olmadığı hakkında karara varılmaktadır. Ancak, ülkemizde uygulanan psiko-teknik değerlendirme ile sürücülerin yalnızca bilişsel ve psiko-motor becerileri incelenmektedir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun psiko-teknik değerlendirmenin uygulama esaslarına ilişkin 4 sayılı cetvelde belirtilmediği için, kişilik, tutum ve davranış özelliklerine ilişkin bir değerlendirme yapılmamakta ya da merkezlerin araştırma amacıyla yaptığı görüşme ve ölçek uygulamaları yasal olarak sonucu etkileyememektedir. Bu durumda, hız ihlali, alkollü araç kullanma ve ikinci kez 100 ceza puanını doldurma gibi ihlaller nedeniyle ehliyetleri alınan sürücülerin yalnızca hata kaynakları incelenmektedir. İhlale yol açan motivasyonel süreçler ve kişilik özellikleri hakkında bilgi edinilemediği için, değerlendirmeye alınan kişilerin sürücülük yetkinliği hakkında güvenilir bir karar vermek güçleşmektedir. Türkiye’de sürücü davranışına ilişkin yapılan araştırmalar, sürüş sırasında etkili olan motivasyonel özellikler ile psiko-teknik değerlendirme ile ölçülen psiko-motor ve bilişsel becerilerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini doğrular niteliktedir. Sümer, Lajunen ve Özkan (2002) tarafından yapılan çalışmada, sürücülük becerisi yüksek olan ancak hız ihlali yapma, yeterli takip mesafesi bırakmama gibi davranışları nedeniyle güvenli sürücülük becerilerine sahip olmayan sürücülerin daha fazla kaza yaptıkları ve ceza aldıkları bulunmuştur. Bu çalışmada, psiko-teknik değerlendirmeye tabi tutulan sürücülerin trafik kurallarını ihlal etmelerine neden olan motivasyonel faktörler incelenmektedir. Örneklem, psiko-teknik değerlendirme için Trafik Denetleme Şube Müdürlükleri tarafından Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoteknik Değerlendirme Merkezi’ne hız ihlali nedeniyle sevk edilen sürücülerden oluşmaktadır. Örneklemin yalnızca hız ihlali yapan sürücülerle sınırlandırılmış olmasının nedeni, alkollü araç kullanma ve 1 yılda ikinci kez 100 ceza puanı doldurma nedeniyle teste alınan sürücülerin sayısının çok düşük olmasıdır. Araştırmacı tarafından hazırlanan yarı-yapılandırılmış görüşme formu, her testten sonra sürücülerle yapılan görüşmeler sırasında uygulanmaktadır. Bu form genel olarak, sürücünün yaptığı trafik ihlaline ve psiko-teknik değerlendirmeye yönelik görüşlerini inceleyen sorulardan oluşmaktadır. Trafik ihlaline ilişkin sorular; sürücünün ceza aldığı yerleri, limiti aşma oranlarını, ihlaller arasındaki süreyi, ilgili trafik kanununu bilip bilmediğini, sürücünün trafik kuralını neden ihlal ettiğini, ehliyetinin olmamasının yaşantısına etkilerini, bu süre boyunca ulaşım problemini nasıl çözdüğünü ve bu kuralı bir kez daha ihlal etmemek için almayı düşündüğü önlemleri öğrenmeye yöneliktir. Sürücülerin psiko-teknik değerlendirme hakkındaki görüşleri ise testin hangi becerileri ölçtüğü, araç kullanmakla ilişkili olup olmadığı, uygulamanın yararlarının neler olabileceği, sürücünün kendi test performansını nasıl değerlendirdiği ve bu uygulamanın gerekli olup olmadığı gibi açık uçlu sorularla incelenmiştir. Sürücülere ayrıca kendi sürücülük becerileri hakkındaki görüşleri ve sürücülük hayatları boyunca yaptıkları kazalar da sorulmuştur. Görüşmelerde, sürücülerin büyük bir bölümünün ehliyeti geri alma süresi boyunca araç kullandığı ya da kullanmaya devam ettiği, ihlalden kendilerini sorumlu tutmadıkları ve sürücülük becerilerine aşırı bir güven duydukları dikkati çekmiştir. Her görüşme sonunda, sürücünün yaptığı ihlalin nedenleri, bir daha aynı ihlali yapmamak için almayı düşündüğü önlemleri ve bu süre boyunca araç kullanıp kullanmadığı gibi veriler gözönüne alınarak, görüşmeci tarafından, sürücülere güvenli sürücülük puanı verilmiştir. Bu puanlar, sürücülerin psiko-teknik test sonuçları ve aynı ihlali tekrar yapma oranları ile karşılaştırılacaktır. Veri toplama süreci devam etmektedir. Araştırma bulgularına bağlı olarak sonuç ve önerilerde bulunulacaktır.

İhlal Eden Sürücülerin Psikoteknik Değerlendirme Sonuçlarının Değerlendirilmesi

Sonia Amado

Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü

Bu çalışmada 2000 Ocak ayından bugüne kadar Ege Üniversitesi Psiko-teknik Değerlendirme Merkezine başvuran ve test alan 1000’e yakın sürücünün performans testleri sonuçları değerlendirilecektir. Buna ek olarak sürücülerin demografik özellikleri, sürücülüklerine ilişkin bilgiler, kaza ve ihlallerine ilişkin bilgiler, sürücü davranış ve kişilik özelliklerine ilişkin veriler, test sonuçlarıyla ilişkilendirilerek sunulacaktır. Testlerden başarılı olan ve olmayan sürücülerin özellikleri de karşılaştırılarak, ihlal eden sürücülerin bir profili çizilmesi amaçlanmaktadır. Bu sonuçlardan yola çıkılarak psiko-teknik değerlendirmenin amaca uygunluğu ve iyileştirilmesi için öneriler tartışılacaktır.

Hız İhlali Nedeniyle Ehliyetleri Alıkonulan Sürücülerin Demografik Özellikleri, İhlal Nedenleri ve Hız Davranışına Yönelik Tutumları

Nuray Uluğ, Aycan Yaralıoğlu, Ceyhun Eken ve Serkan Sarıoğlu

İstanbul Trafik Vakfı Psikoteknik Değerlendirme Merkezi

Nevin Kılıç ve Tuba Gökçe Eren

İstanbul Şoförler Odası Psikoteknik Değerlendirme Merkezi

Bu çalışma, İstanbul’da faaliyet gösteren iki psikoteknik değerlendirme merkezinde, hız ihlali nedeniyle değerlendirmeye alınan sürücülerin yaş, eğitim düzeyi, cinsiyet, meslek gibi demografik değişkenleri ile kendileri tarafından beyan edilen ihlal nedenleri ve hız davranışına yönelik tutumlarını ele alan bilgilerin sunulmasına yöneliktir. 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun öngördüğü üzere, bir yıl içinde beş kez hız sınırını aşan sürücülerin ehliyetleri bir yıl süreyle alıkonulmakta, süresi sonunda ise bu sürücüler, ilgili Kanun maddeleri gereğince psikoteknik değerlendirme ve psikiyatri muayenesine gönderilmektedir. Bu değerlendirme ve muayene süreçlerinde, sürücülerin ehliyetlerini geri alıp alamayacakları, çeşitli özellikleri bakımından bundan sonra trafik içinde araç kullanıp kullanamayacakları araştırılmaktadır. İstanbul Trafik Vakfı Psikoteknik Değerlendirme Merkezi ve İstanbul Şoförler Odası Psikoteknik Değerlendirme Merkezi’nde gerçekleştirilen psikoteknik değerlendirme sürecinde, ilgili Kanun ve Karayolları Trafik Yönetmeliği tarafından öngörülen zihinsel ve psikomotor testlerin sonrasında sürücüler ile yarı yapılandırılmış bir görüşme de yapılmaktadır. Bu görüşmelerde, sürücülerin sosyal özellikleri, sürücülük geçmişi, ihlal öyküleri, trafik kurallarına uyma alışkanlıkları, kurallara ve hız davranışlarına yönelik tutumları, ehliyetinin geri alınmasından sonra yaşadıkları süreçte, bu konuya ilişkin bir içgörü ve farkındalık geliştirip geliştirmedikleri gibi konuları saptamak ve test sonuçları ile birlikte ele almak amaçlanmaktadır. Tüm bu görüşmeler sonucunda elde edilen bilgileri derlemek amacıyla, değerlendirmeye katılan sürücülerden 200 kişi seçkisiz olarak alınmış, bu kişilerin görüşme sonuçları içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, trafik psikolojisi literatürünün tutum ve davranış ilişkisi, ihlal davranışının motivasyonel boyutları, sürücü davranışı geliştirme ve rehabilitasyon konuları açısından ele alınmakta, ülkemizdeki psikoteknik değerlendirme uygulamalarının geleceği açısından tartışılmaktadır.

Psikolojik Değerlendirme Amacıyla “Psikoteknik Değerlendirmeye” Katılan Sürücülerle Yapılan

Yarı Yapılandırılmış Görüşme Sonuçlarının Değerlendirilmesi

Yeşim Yasak, Eylem Şendağ, Şule Doğruyusever, Özlem Oğuz ve Güneş Turan

TŞOF- Psikoteknik: Sürücü Değerlendirme, Eğitim ve Araştırma Merkezi, Ankara

Bu bildiride; 1997 yılında yürürlüğe giren, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda yer alan, alkollü araç kullanma, hız ihlali ve ceza puanı nedeniyle ehliyeti alınan sürücüler için ehliyetin geri verilmesi aşamasında kanuni olarak zorunlu olan “psikoteknik değerlendirme” uygulamasına alınan ve uygulamanın bir parçası olan yarı yapılandırılmış görüşmeye katılan sürücülerin, görüşme sonuçları değerlendirilmiştir. Türkiye’de çok yeni bir uygulama olan ve “güvenli” sürücüler ile “riskli” sürücüleri psikolojik açıdan tespit etme sürecinde, yetenek taramasını sağlayan “psikoteknik değerlendirmeye”, TŞOF-Psikoteknik Merkezinde, 1998-2001 yılları arasında 4320 kişi katılmıştır. Bu sürücülerin 1952’si, kanun kapsamında 100 ceza puanı, alkollü araç kullanma ve hız ihlali nedeniyle belli süreler için ehliyetleri alıkonan ve süre sonunda ehliyetlerini geri almak için “psikoteknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı muayenesine” tabi tutulan sürücülerdir. Değerlendirme üç aşamadan oluşmaktadır: Yaklaşık iki saat süren sürücülük yeteneklerinin psikolojik taramasının yapıldığı birinci aşama, yaklaşık bir saat süren ve trafik ortamına ilişkin kişilik ve tutumların değerlendirildiği testlerin uygulandığı ikinci aşama ve yaklaşık 20 dk. süren yarı yapılandırılmış görüşmenin yapıldığı üçüncü aşama. Yarı yapılandırılmış görüşmede sürücüye, kısa özgeçmişi sorulmakta ve sürücülük geçmişi, kurallar hakkındaki düşünceleri, yakalanma süreçlerini nasıl değerlendirdiği, bundan sonra ne yapacağı, alışkanlıkları vb. sorulmaktadır. Bildiride, içerik analizi ile değerlendirilen bu maddelere ilişkin sonuçlar tartışılacak ve ileriye dönük olarak, psikoteknik değerlendirme sürecinde yapılması gereken düzenlemeler üzerinde durulacaktır. Dört kodlayıcı tarafından değerlendirilen 1600 görüşme formu için önce kodlayıcılar arası tutarlılığı belirlemek için asıl çalışmaya dahil edilmeyen 100 görüşme formu üzerinde her kodlayıcı ayrı ayrı değerlendirme yapmıştır. Dört kodlayıcı arasındaki tutarlılık % 62 olarak saptanmıştır. Sonuçlar, sürücüler için geliştirilmekte olan Sürücü Davranışı Geliştirme Programları açısından tartışılmış, Avrupa ülkelerinde uygulanmakta olan rehabilitasyon programlarının ülkemiz açısından biçim ve içeriği üzerinde durulmuştur.

P#5 Dünden Bugüne Gestalt Psikolojisi

Panel Başkanı: Sevda Sakarya

Panelistler:

Suzan Özer

Nilhan Sezgin

Sevda Sakarya

Öz

Gestalt terapisi ilk kez 1950 li yıllarda tanınmaya başlasa da ardında kurama ilişkin sağlam dayanakları olan uzun bir tarihçe vardır. Bu doğrultu

Kategori: Eğitim


Rasgele...