Çocuk Haklari Sözlesmesinin Temel Ilkeleri Isiginda Çocugun Egitim Hakki

12 Temmuz 2007



Çocuk Haklari Sözlesmesinin Temel Ilkeleri Isiginda Çocugun Egitim Hakki

Konuyu üç ana baslik altinda inceleyecegiz. Birinci baslik altinda çocuk ve çocukluk kavramlari üzerinde kisaca duracagiz. ikinci baslik altinda Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin temel ilkelerini inceleyecegiz. Üçüncü baslaik altinda ise bu ilkeler isiginda çocugun nitelikli egitim görme hakkini ele alacagiz.

I. Çocuklugun Tarihsel Gelisimi ve Hukukta Çocuk ve Çocuk Haklari Kavramlari

Çocukluk kullanildigi bilim alanina göre farkli yasam yillarini kapsar. Bilim alanlari, çocuklugun baslangicini dogum ani olarak kabul etmekte; ancak, bitisi konusunda ayni görüsleri paylasmamaktadirlar.

Asagida çocukluk kavraminin tarihsel gelisimi üzerinde kisaca durduktan sonra, hukuksal bakimdan çocuklugun baslangici ve sona ermesini kisaca inceleyecegiz.

A. Çocuklugun Tarihsel Gelisimine Kisa Bir Bakis

Çocukluk yasam zincirinin dogal ve degismez halkalarindan biridir. Ancak çocukluk, bebekligin tersine dogal bir gerçeklik degil, sosyo-kültürel bir kavramdir. Bu nedenle de öteki toplumsal kavramlar gibi norm ve degerlere göre göreceli olarak belirlenir.

Hem çocukluk yasantisi, hem de çocukluk kavrami yüzyillar boyunca degisim göstermistir. Eski toplumlarda insanlar, çocuklugu yasamin farkli bir dönemi olarak görmüyor, ilk on sekiz yilin belirleyici oldugunu ve daha sonraki gelisimin ve isleyisin temelini olusturdugunu düsünmüyorlardi (1) .

Antik dönemde çocuklarla ilgili tutumlara yönelik fazla bilgi bulunmamaktadir. Örnegin eski Yunanlilar özel bir yas kategorisi olarak çocukluga oldukça az ilgi göstermislerdir. Çocuk ve genç için kullandiklari terimler o kadar belirsizdir ki, bebeklik ile yaslilik arasinda kalan hemen her çagi içermektedir.

Modern anlamda çocuk ve çocukluk terimlerine ortaçagda da rastlanmamaktadir. Fransiz nüfus bilimcisi ve sosyal tarihçisi Aries “Eski Devirlerde Çocuk ve Aile Yasantisi” adli kitabinda (2) çocuklugun degismez bir olgu oldugu konusundaki geleneksel varsayimlari elestirmekte ve Ortaçag Bati toplumlarinda modern anlamda bir çocukluk kavraminin bulunmadigini ileri sürmektedir.

Aries’e göre çocukluk terimi o dönemde bagimlilik terimi ile esanlamlidir. Bu nedenle de çocukluk, onun bu bagimliliktan kurtulmasiyla yaklasik 5-7 yaslarinda sona ermektedir. Baska bir anlatimla, çocuk anasinin ya da babasinin sürekli gözetimi olmaksizin yasayabilecek hâle gelir gelmez yetiskin toplumuna katilmaktadir.

Aries, onuncu yüzyilda sanatçilarin çocugu minyatür bir yetiskin olarak görüntülediklerini belirtmekte, çocukluk konusundaki bu bilgisizlikten 19. yüzyildaki çocuk merkezli aileye nasil gelindigini izleyebilmek için sanatta, dilde, edebiyatta, giysilerde, oyunlarda, okulda çocuk kavraminin yansimalarina iliskin ayrintili tarihsel örnekler vermektedir.

Anilan yazara göre, çocuklugun kesfi süreci 13. yüzyilda baslamis, bunun yansimalari 15-16. yüzyil sanat tarihinde görülebilmistir. Örnegin, 12. yüzyilda sanatçilar çocuk tasvirinde yetiskin bir adam imaji yaratmakta, bu resim çocuga benzemekle birlikte çocuk degildir. 13. yüzyil sanatinda çocuga benzer sekiller belirmeye baslamissa da, bunlar gerçek degil melekler gibi dini içerikli figürlerdir. 15. ve 16. yüzyillara gelindiginde Meryem’in kollarindaki küçük Isa gibi anne-çocuk iliskisini tasvir eden resimlerde modern çocuk kavramina benzer sekiller yer almaktadir. Ortaçag topluluk resimlerinin bir çogunda, geleneksel bir festivalde kadinlarin rollerini yaparken boyunlarina sarilmis ya da sövalyelerin usagi olarak ya da çirak kiyafetinde çocuklara rastlanmaktadir.

17. yüzyilin baslarindan itibaren, çocuklar kendilerine özgü giysilere, oyunlara, öykülere, müzige ve resimlere sahip olmaya basladilar. Böylece onlar yetiskin etkinliklerinden uzak tutuldular ve yetiskinlerle çocuklarin dünyasi birbirinden ayrildi. Bütün bunlar yüksek sinifa mensup varlikli ailelerde görülmekteydi. Yoksul sinif çocuklarinda gerek giysi ve oyun gerek çalisma ve yetiskinlerin dünyasini paylasma bakimindan eski yasam biçimi sürmekteydi. Örnegin Victoria dönemi Londra’sinda ya da Paris’te isçi sinifi çocuklarini tasvir eden resimler, çocuklari hâlâ yetiskinler gibi, çogu zaman ana-babalarinin eski ve yirtik giysileriyle göstermektedir. Bu dönemde çocuklarin içki, kumar ve cinsel taskinlik gibi yetiskin yasaminin bütün yönlerine katildiklari belirtilmektedir.

Zenginlik yayilinca isçi sinifi da kitlesel egitimden yararlanmis, çocuklar yetiskinlerden ayri bir dünyaya sahip olmaya baslamislardi (3).

Aries, Ortaçag Bati toplumlarinda çocukluk kavraminin olmadigini söylemenin, çocuklarin ihmal edildigi ya da sevilmedigi anlamina gelmedigini de belirtmektedir. Ona göre, çocukluk kavramini çocuk sevgisiyle karistirmamak gerekir. Çocukluk kavrami, daha çok çocuklarin kendine has özellikleri bulundugu, bu özelliklerin onu yetiskinden ayirdigi yolundaki bilinç ile ilgilidir. Iste Ortaçag toplumlarinda eksik olan bu bilinçtir.

Rönesans’la birlikte kültürel ve düsünsel ortamda baslayan degisim 19. yüzyilda da sürmüs ve çocuklarin diger yetiskinlerden farkli bir sinif oldugu anlayisi iyice pekismistir. Bu degisimde, ekonominin tarimdan sanayiye kaymasi, orta sinifin gelismesi, ailenin yapisinin ve rolünün degismesi, çocuk ölümlerinin azalmasi, bos zamanlarin artmasi, ana-baba-çocuk iliskisinde duygusal bagin önem kazanmasi gibi etkenlerin de rolü olmustur. Aydinlanma çagi filozoflari, çocukluk anlayisi ve çocuk egitimi konusunda yeni görüsler ileri sürmüslerdir. Böylece, kendine özgü ve gittikçe gelisen bir çocukluk anlayisi ortaya çikmistir. Gelisen bu anlayis dogrultusunda çocuklar göçlerin, sanayilesmenin, sehirlesmenin olumsuz etkilerinden korunmaya çalisilmis, saglik ve refahlariyla ilgili önlemler alinmistir. 20. yüzyilda ise çocuk, toplumun gelecegini belirleyen en önemli insan kaynagi olarak degerlendirilmistir. Bu yüzyil ayni zamanda, filozoflarin, egitimcilerin, psikologlarin ve hukukçularin çocuklari incelemeleri, onlarin gelisimleri ve haklari konusunda fikirler ileri sürmeleri dolayisiyla “çocuk yüzyili” olarak da adlandirilmistir (4).

Görülüyor ki, çocukluk bilincinin bulunmadigi bir çagdan hukuksal, toplumsal ve egitsel kurumlar çerçevesinde korunan bir çocukluk kavramina geçis yaklasik dört yüzyil sürmüstür. Ne var ki, günümüzde çocuklukla yetiskinligin yeniden birlesmekte oldugunu, aydinlanma çagi öncesindeki, bu iki dönem arasindaki sinirlarin belirsizligine geri dönüldügünü savunan yazarlar vardir. Bu yazarlardan Postman, “Çocuklugun Yok Olusu” adli eserinde, çocuklukla yetiskinlik arasindaki göreceli ayrimin giysilerden dil, tavir, tutum, davranis ve beklentilere varincaya kadar önemli ölçüde azaldigini ileri sürmekte ve telgrafin kesfiyle baslayip günümüze kadar süren teknolojik ve sosyo-kültürel degisimin çocuklugu, korunmasi güç bir toplumsal yapiya nasil getirdigini ayrintili örnekler vererek açiklamaktadir (5). Ona göre medya, özellikle de TV, analitik becerilerin yerine ilkel algilamalari geçirerek düsünsel ve toplumsal hiyerarsinin çökmesine çocuk ve yetiskin gruplar arasindaki farklarin ortadan kalkmasina neden olan bir ortam yaratmistir. Bu ortam gizlerin ortadan kalktigi, yetiskin dünyasindaki siddet, sikinti, çürümüslük, yolsuzluk ve güvensizliklerin sinirsiz biçimde sergilendigi, yetiskinlerin cinsel fantazilerinde çocuklarin kullanildigi bir ortamdir. Böyle bir ortamda çocuk yetiskinlesmekte, yetiskin de çocuk olmaktadir (6).

Geleneksel çocuk modelinin TV’den kaybolmasi en canli biçimde reklamlar, showlar ve filmlerde görülmektedir. Çocuklar bu programlarda 13. 14. yüzyil tablolarindaki gibi minyatür yetiskinler olarak görüntülenmektedirler.

Çocuk giyimi endüstrisi de son on yildan beri büyük degisikliklere ugramis ve çocuga yönelik giyim büyük ölçüde ortadan kalkmistir. Erasmus tarafindan öne sürülen ve daha sonra 18. yüzyilda tümüyle benimsenen çocuk ve yetiskinlerin farkli giyim biçimine gereksinim duyduklari yolundaki düsünce, günümüzde her iki kesim tarafindan da kabul edilmemektedir (7).

Çocuk oyunlari da giderek kaybolmaktadir. Artik çocuklar yarismaci, örgütlü oyunlar oynamaktadirlar. Oysa çocuk oyunlari antrenör, hakem ya da seyirci gerektirmez ve o anda bulunabilinen yer ve araçlar kullanilarak eglenmek amaciyla oynanir. Ne var ki, bazi istisnalar disinda çocuk ve gençlerin oyunlari resmi, profesyonel ve son derece ciddi bir hâle bürünmektedir.

Çocuk oyunlarinin bir yetiskin mesguliyeti olmasi ve profesyonellesmesi onlarin yetiskinlerden farkli gereksinimleri oldugu yolundaki bilincin zayiflamasinin bir sonucudur (8).

Çocuk ve yetiskin görüs açilarinin birlesmesine yönelik ayni egilim, eglence biçimlerinde de gözlenmektedir. Çocuklar televizyon programlarina minyatür yetiskinler, minik playback vb. sekillerde bas oyuncu olmuslardir. Televizyon kanallarinda çocuktan yetiskin, yetiskinden çocuk performansi bekleyen yarisma programlari yayinlanmaktadir.

Yetiskin suçlariyla çocuk suçlari arasindaki fark da hizla azalmaktadir. Genç ve çocuklarin agir suç oranlarindaki, hamilelik, fuhus, escinsellik vb. cinsel etkinliklerindeki, madde ve alkol bagimliliklarindaki artislarin en önemli nedenlerinden biri, çocukluk kavraminin toplumsal bilinçten hizla yok olmasidir.

Sonuç olarak, çocukluk tarihi konusundaki çalismalar, çocuklugun dogal sanilan özelliklerinin toplumsal ve degisken oldugunu göstermektedir. Belli bir zamana ve topluma özgü tek bir çocukluk anlayisindan söz edilememektedir. Devlet ideolojisi, çocuklugu kendine özgü bagimliliklari ile özel bir dönem olarak tanimlayarak okul çagi ile özdeslestirirken, bazi kesimlerde bes-alti yasini geçer geçmez yetiskin dünyasina karisan bir çocukluk anlayisi hâlâ etkisini sürdürmektedir (9).

B. Hukukta Çocuk Kavrami

Çocukluk kullanildigi bilim alanina göre farkli yasam yillarini kapsar. Hukukta çocuk kavrami iki anlamda kullanilmistir. Birinci anlamda, küçügü yetiskinden ayirmak ikinci anlamda ise, ana-babaya olan soybagini belirtmek amaciyla kullanilmaktadir. Biz bundan sonraki açiklamalarimizda birinci anlamda kullanilan çocuk kavramindan yani küçüklerden söz edecegiz.

1. Genel Olarak

Hukukta belli bir yasin altindakiler çocuk yani küçük olarak kabul edilir. Ancak çesitli hukuk dallarinda çocuklarin fizik, ruh ve ahlâk bütünlügünü korumak amaciyla söz konusu yasin (18 yas) altinda da yas sinirlamalari yapilmistir. Örnegin; çocugun cezai ehliyeti bakimindan, 11 yasin altindaki küçüklerin cezai ehliyeti yoktur. 11-18 yas arasindaki çocuklar için de cezai sorumluluk açisindan farkli kurallar getirilmistir. Çocuga karsi suç islenmesi durumunda ise farkli yas gruplarina göre çocuk korunmaktadir. Is hukukunda belirli bir yastan küçük çocuklar çalistirilamazlar. Egitim hukukunda, çocugun okula baslama ve zorunlu egitim döneminin sona ermesi bakimindan yas sinirlamalari yapilmaktadir. Çocugun rüst yasina ulasmadan önce ana-babasinin ya da vasisinin rizasi ile evlenebilecegi daha küçük yaslar Medeni Kanunda belirlenmistir.

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme, çocugu 18 yasindan küçük insan olarak tanimlamaktadir.

2. Medeni Kanuna Göre Küçüklügün Baslangici ve Sonu

a. Küçüklügün baslangici

Türk Medeni Kanunu’nda küçüklügün baslangici kisiligin kazanilmasina baglanmistir. Kisiligin hangi andan baslayarak kazanilacagi, kisinin haklara ve yükümlülüklere sahip olmasi ve hukuk düzeni tarafindan korunmasi bakimindan önemlidir. Medeni Kanun’a göre, kisiligin kazanilabilmesi, dolayisiyla çocuklugun baslayabilmesi için çocugun sag olarak tamamiyle dogmus olmasi gerekir.

Tam dogum, çocugun ana bedeninden tümüyle ayrilmis olmasi anlamina gelir. Sag dogum ise, çocugun ana bedeninden yasayarak ayrilmasidir. Ana bedeninden ayrildiktan birkaç dakika sonra ölmüs olsa bile yasadigi süre boyunca çocuk kisilik kazanmis sayilir. Bunun hukuksal önemi, yasadigi birkaç dakika içinde bazi haklari, örnegin, miras hakkini kazanmis olmasidir (10).

b. Ceninin hukukî durumu

Henüz dogmamis ana rahmindeki çocuga cenin denir. Hukuk sistemimizde cenini, miras hukuku, aile hukuku, borçlar hukuku ve ceza hukukunda koruyan kurallar bulunmaktadir (11). Medeni Kanunun 27. maddesine göre, çocuk sag dogmak sartiyla ana rahmine düstügü andan baslayarak medeni haklardan yararlanir.

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme çocuklugun baslangicini belirlememistir. Ancak Sözlesme’nin Insan Haklari Komisyonu’nda kabulü sirasinda en tartismali konulardan biri, çocuga saglanan hukuksal korunmanin dogum öncesini de içerip içermedigidir. Sözlesme, çocuga uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yasta resit olma durumu hariç 18 yasindan küçükleri çocuk saymistir. Ceninin durumu Sözlesme’nin baslangicina alinmistir. Buna göre, çocugun “dogumdan sonra oldugu gibi önce de” uygun hukuksal korumadan yararlanmasi öngörülmüstür. Böylece çocukluk için bir baslangiç ani belirlenmesinden kaçinilmistir. Bunun nedeni, kürtaj konusunda ve dogum öncesini ilgilendiren diger konularda taraf tutmaktan kaçinmak ve Birlesmis Milletler üyesi ülkelerin tümünün benimseyebilecegi bir çözüm bulmaktadir (12). Çünkü, Sözlesme’nin asil amaci dogmus olan çocuklarin haklarini korumaktir. Dogum öncesi haklarin üzerinde uluslararasi düzeyde bir uzlasmaya varmak zordur.

c. Küçüklügün sonu

Küçüklük kisinin düsünsel olgunluga ulasmasi ile sona erer. Bu olgunlugun yasini, yani rüst yasini kanun koyucu çesitli etkenleri dikkate alarak belirler.

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme, çocugun 18 yasini tamamlayincaya kadar korunmasi gerektigini kabul ederek, kendi amaçlari açisindan çocukluk döneminin sona ermesini belirlemistir. Ancak bu hususta kati davranmamis, ulusal yasalara göre, 18 yasini tamamlamadan da çocuga belirli bir özerklik taninabilecegini kabul etmistir. Ancak, ulusal yasalara yollamada bulunulmasi hiçbir biçimde genel bir kaçis hükmü olarak yorumlanmamali, Sözlesme’nin ilkelerine ve hükümlerine aykiri olabilecek belirlemelerin yolunu açmamalidir (13).

Türk Medeni Kanunu’na göre rüst 18 yasin doldurulmasiyla kazanilir (m. 11/I). Ancak Medeni Kanun bazi durumlarda 18 yasin tamamlanmasindan önce de resit olunabilecegini belirtmistir. Bunlar evlenmeyle kazanilan rüst ile hakim karariyla kazanilan rüsttür.

Evlenme kisiyi resit kilar (MK. m. 11/II). Medeni Kanun’a göre, evlenme yasi erkeklerde 17, kadinlarda 15’tir. Bu yaslari doldurmus küçükler velâyet hakkina sahip ana ve babalarinin izniyle evlenebilirler. Olaganüstü durumlarda ve önemli bir nedenin bulunmasi kosuluyla hâkim 15 yasini bitirmis bir erkekle 14 yasini bitirmis bir kadinin evlenmesine izin verebilir. Bu yaslar oldukça düsüktür. Çünkü evlilik kurumu eslere bir çok agir görevler ve borçlar yükler. Bu yükümlülükleri yerine getirebilmesi için kisinin belli bir düsünsel olgunluga ulasmasi gerekir. Ayrica, rüstle birlikte kisinin, küçüklük sifatiyla sahip oldugu haklar sona erer. Bu nedenle Birlesmis Milletler Çocuk Haklari Komitesi Sözlesme’nin 2., 3., 6., maddelerine uygunluk açisindan evlilik yasinin kiz ve erkekler için esit olmasi ve belirlenen yasin da çok düsük olmamasi gerektigini vurgulamistir. 1962 tarihli Evlilige Onay, Asgari Evlenme Yasi ve Evliliklerin Kaydi Sözlesmesi, bütün Devletlerin çocuk evliliklerini bütünüyle sona erdirmek ve resit döneme gelmemis kiz çocuklarin nisanlanmalarini önlemek üzere gerekli girisimlerde bulunmalarini istemektedir.

Kadinlara Karsi Ayrimciligin Önlenmesi Komitesi (CEDAV) 1993 yilinda “evlilikte ve aile iliskilerinde esitlik konusunda genel tavsiyede bulunmus ve asgari evlilik yasinin hem kadinlar hem de erkekler için 18 olmasini önermistir (14).

Türk Medeni Kanunu, bir çocugun normal rüst yasina gelmeden hakim karariyla resit olabilecegini de kabul etmektedir (m. 12). Bunun için çocugun 15 yasini bitirmesi, resit kilinmasina rizasinin bulunmasi, ana-babanin onay vermesi veya vasinin dinlenilmesi, çocugun yararina uygun olmasi ve asliye hukuk mahkemesinin karari gerekmektedir.

Rüste ulasmakla çocuk, küçüklükten çikarak medeni haklari kullanma bakimindan tam ehliyetli bir yetiskin statüsünü kazanir. Çocuk velâyet altinda ise velâyet, vesayet altinda ise vesayet sona erer.

C. Çocuk Haklari Kavrami

“Çocuk haklari kavrami” genis anlamda toplumsal, felsefî, ahlâkî ve hukuksal boyutlari içeren bir kavramdir. Felsefî ve toplumsal açidan çocuk haklari refah haklari, korumaci haklar, yetiskin haklari ve ana-babalara karsi haklar olmak üzere dört ana baslik altinda ele alinmaktadir.

Dogal hukuk açisindan çocuk haklari, çocugun insan olmasi, ayni zamanda da bakima ve özene gereksinim duymasi nedeniyle dogustan sahip oldugu haklarin tümüdür. Bu haklar, insanligin belli bir gelisme çaginda teorik olarak, bütün çocuklara taninmasi gereken ideal haklar listesini içerir. Bu ideal liste çesitli devletlerde degisik ölçülerde pratik deger kazanmis uygulama alanina geçmis bulunabilir. Fakat bu anlamda çocuk haklari denilince daha çok olmasi gereken alanda kalan ya da yalnizca insan haklari ve çocuk haklari bildirilerinde yer alan ulasilacak hedefler programi akla gelir.

Pozitif hukuk, yani bir devlette yürürlükte bulunan hukuk açisindan çocuk haklari, kanunlarda ve uluslararasi sözlesmelerde ayrintilari ile düzenlenen, belirli bir yasal güvenceye ve özellikle de yargi organlarinca gerçeklestirilecek koruma yollarina kavusturulan haklardan olusur. Su halde pozitif hukuk açisindan çocuk haklari, özel hukuk, sosyal hukuk, kamu hukuku ve uluslararasi sözlesmelerde yer alan kurallarin çocuklara tanidigi hak ve sorumluluklarin tümünü ifade eder.

D. Uluslararasi Hukukta Çocuk Haklarinin Kisa Tarihçesi

Çocuk, eski devirlerden beri toplumlarin ilgilendigi bir varliktir. Ancak, bu ilginin niteligi, kapsami ve biçimi tarihsel gelisimde farkliliklar göstermektedir. Söz konusu farkliliklar, toplumlarin sosyal, kültürel gelismesine, örgütlenmesine ve toplum içindeki egemenlik kosullarina bagli bulunmaktadir. Ilkel toplumlarda çocuga, ekonomik yarar saglayan bir varlik olarak bakilmaktaydi. Üyesi oldugu ailenin çok kullanisli bir mali olarak kabul edilirdi. Bu düsünce istenen çocuk ve istenmeyen çocuk ayrimina önem kazandirmistir. Örnegin, bir erkek çocuk balik tutarak, kiz çocuk ev islerine yardim ederek ya da evlenirken baslik parasi alinarak aileye ekonomik yarar saglayabilirdi (15).

Ayni ekonomik nedenler çocugu bir yük haline de getirebilmekteydi. Özellikle ekonomik bunalim dönemlerinde çocuk yetistirmenin agir bir külfet olarak görülmesi, çocuga karsi olumsuz bir tutum takinilmasina neden oluyordu. Kendisinden ekonomik yarar saglanamayacak durumda bulunan sakat, zayif, hastalikli çocuklar ile bakimini üstlenecek kimsesi bulunmayan çocuklarin toplum disina itilmesi, hatta yok edilmesi olagan olaylardandi. Öte yandan, aile devlet iliskilerinde çok islevli ailenin agir bastigi dönemlerde, yukaridaki düsüncelerin de etkisiyle çocuk üzerinde aile reisinin sinirsiz etkisi bulunuyordu. Çocugun korunmasindan çok onun toplumsal rolüne uygun olarak statüsünün belirlenmesi asil önem tasiyan husustu.

Çocuk sorununa böyle yaklasilinca, çocugu ilgilendiren her türlü iliskiler bakimindan, ana-babanin, ailenin ve yararlari dolayli biçimde etkilenebilecek diger kisilerin yararlarinin çocugunkilerden önce gelmesi, hatta çocugun yararlarinin hiç dikkate alinmamasi dogaldi. Ailenin islev kaybi, buna karsilik devletin aile karsisinda güçlenmesi yönünde bir degisme baslayinca, devlet aileyi kontrol etme olanagini elde etmistir. Devlet, kendi çikarlari dogrultusunda aileyi denetlemeye baslayinca, toplumsal ilgi çocugun korunmasi yönünde yogunlasmistir. Çocugun korunmasi yönündeki toplumsal ilgi önceleri dinsel etkiler altinda ve dinsel nitelikteki kuruluslar araciligi ile olmustur. Bu ilginin dini etkenler disinda toplum çerçevesinde kurumsallasmasi 19. yüzyilda baslamistir.

Bu gelisme içinde aile reisinin çocuk üzerindeki sinirsiz egemenligi giderek çocuga karsi bakim ve koruma yükümlülügüne dönüsmüstür. Devlet, zamanla bu yükümlülügün yerine getirilmesi konusunda aktif bir denetim yürütmeye baslamistir. Böylece, çocuk sorununu konu alan yasal düzenlemelerde çocugun yararlari, söz konusu olabilecek bütün diger yararlari geriye iterek basli basina önem kazanmistir.

Modern hukuk sistemlerinde çocuk, bir birey olarak devlet tarafindan yasalarla korunmaktadir. Ancak bu yasalarin dogal ve evrensel hukuk kurallarina uygun olmasi için uluslararasi normlar gelistirilmistir.

Uluslararasi alanda çocuklarin korunmasina iliskin bir örgütün kurulmasi düsüncesini ilk olarak 1894 yilinda Jules de Jeune ortaya atmistir. Ancak bu alandaki en önemli gelisme, 1920’de Cenevre’de “Uluslararasi Yardim Birligi”nin kurulmasidir. Bu örgütün ve “Uluslararasi Kadinlar Meclisi”nin çabalari sonucu Milletler Cemiyeti 26 Eylül 1924 yilinda “Cenevre Çocuk Haklari Beyannamesi” adi altinda bir beyanname yayinlamistir. Atatürk tarafindan da bizzat imzalanan bu Beyanname, çocugun gelismesi, korunmasi, tedavi görmesi, egitilmesi, istismardan korunmasi, en önce yardim görmesi, kardeslik ve baris ruhu içerisinde büyütülmesi prensiplerini içeren bes maddeden olusmustur.

Çocuk haklarini konu alan ikinci önemli uluslararasi belge 20 kasim 1959 tarihinde Birlesmis Milletler Genel Kurulunca kabul edilen ve on maddeden olusan “Birlesmis Milletler Çocuk Haklari Beyannamesi”dir. Bu Beyanname, ayrimciligin önlenmesi, çocuklarin ad ve vatandasliga sahip olma hakki, saglik ve sosyal güvence hakki, özürlülerin ve korunmaya muhtaç çocuklarin özel olarak korunmasi, egitim hakki, korunmada öncelik hakki, istismardan korunma, ayrilik yaratan baskilardan uzak tutulma ve kardeslik ruhu içinde yetistirilme konularinda ilkeler koymustur. Bu ilkelerin Türk hukuk sistemine etkileri olmustur (16). Ne var ki Beyannameler, devletler tarafindan kabul edilen fakat uyulmadigi takdirde baglayiciligi ve yaptirimi bulunmayan ilân edilmis genel ilkelerdir. Bu nedenle Polonya yetkililerinin inisiyatifiyle, insan haklari alaninda oldugu gibi, çocuk haklari alaninda da bütüncül bir yaklasimla ve taraf devletleri baglayici nitelikte bir sözlesme yapilarak çocuk haklarinin güvence altina alinmasi fikri ortaya atilmistir. On yil süren bir hazirlik çalismasindan sonra, Birlesmis Milletlere üye tüm devletlerin hukuk sistemleri incelenip dikkate alinarak olusturulan tasari, 20 Kasim 1989 tarihinde Birlesmis Milletler Genel Kurulunda onaylanmis ve 2 Eylül 1990’da uluslararasi hukukta yürürlüge girmistir. 30 Eylül 1990 tarihinde BM Genel Merkezinde toplanan Çocuklar Için Dünya Zirvesi’nde “Çocuklarin Yasatilmalari, Korunmalari ve Gelistirmelerine Iliskin Dünya Bildirgesi” ile Birlesmis Milletler Örgütü Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’yi temel alan bir küresel hareketi baslatmis ve bu bildirgenin uygulanmasi için bir eylem plani benimsemistir (17).

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme, ulusal ve uluslararasi gündemlerde çocuklari üst siralara yerlestirmis ve köklü bir degisime zemin hazirlamistir. Sözlesmeyi onaylayan her devlet, çocuklarla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmelerinde ana-babalara ve diger sorumlu kisi ve kuruluslara yardimci olacak yasal, yönetsel ve yapisal her önlemi almak zorundadir. Bugün bu Sözlesme Dünya’da çocuk haklari konusunda temel yasal metindir. Bunun yaninda uluslararasi hukukta çocuk haklarini su ya da bu yönüyle koruyan bir çok iki tarafli ya da çok tarafli Sözlesme, B.M. ilkeleri ve tavsiye kararlari yayinlanmistir.

Sözlesme önsöz ve üç kisimdan olusmaktadir. Önsözde, Birlesmis Milletlerin temel ilkeleri ile insan haklari sözlesmeleri ve bildirgelerinin bazi maddelerine gönderme yapilmis, savunmasiz konumlari nedeniyle çocuklarin özel bir özene ve korunmaya gereksinim duyduklari belirtilmistir. Çocuklari koruma sorumlulugunun ilkönce aileye ait oldugu, devletin de aileye bu konuda yardim edecegi vurgulanmistir.

Sözlesme’nin birinci kisminda 18 yasindan küçük çocuklarin yasatilmalari, gelistirilmeleri, korunmalari ve katilimlarinin saglanmasi için sahip olmalari gerekli haklar ile bunlarin gerçeklestirilmeleri için devletlere düsen görevler düzenlenmistir (m. 1-41).

Ikinci ve üçüncü kisimlarda, Sözlesme’de yer alan haklarin taraf devletlerce uygun araçlarla yetiskinlere ve çocuklara yaygin biçimde ögretilmesi yükümlülügü belirtildikten sonra, Sözlesme’nin yürürlüge girmesine ve Sözlesme’ye uyulmasinin izlenmesine iliskin kurallara yer verilmistir (m. 42-54) (18).

Türkiye Sözlesme’yi 14 Eylül 1990’da imzalamis, 9 Aralik 1994’de 17, 29, 30. maddelerine Anayasa ve Lozan Antlasmasi çerçevesinde çekince koyarak T.B.M.M.’de onaylamistir. Sözlesme 27 Ocak 1995 tarih ve 22184 sayili Resmi Gazete’de yayinlanarak 4058 sayili yasa olarak yürürlüge girmistir.

1995 yilinda Sion/Isviçre’de uluslararasi çocuk haklari konusunda bir seminer düzenlenmistir. Bu seminerde, bir hukuk sistemi içinde çocuk haklarinin var olmasi için temel kosullar ayrintili biçimde irdelenmis ve aile-devlet iliskisi tartisilmistir. Temel kosullar söyle siralanmistir.

Çocugun:

- Haklarinin yasalarda yer almasi,

- Haklari konusunda bilgi sahibi olmasi,

- Bu haklari kullanabilmesi için gerekli imkanlara sahip olmasi,

- Yargi önünde bu haklari talep etmeye yetkili olmasi,

- Kendi menfaatlerinin savunmasini yaptirabilmesi..

Bu kosullardan herhangi birinin eksik olmasi durumunda çocuk haklarinin o ülkede gerçeklesemeyecegi konusunda görüs birligine varilmistir (19).

Türkiye açisindan, çocuk haklarinin ve Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin yasama geçirilmesi bakimindan üç önemli uygulama sorunu vardir:

Birincisi, iç hukukumuzda Sözlesme ile bagdasmayan hükümlerin kaldirilmasi ve Sözlesme’nin öngördügü yeni yasal düzenlemelerin yapilmasidir.

Ikincisi, bu kurallari yasama geçirecek yapisal ve örgütsel önlemlerin alinmasidir.

Üçüncüsü de, Sözlesme ile benimsenen hukuksal ve ahlâkî yaklasimlarin ayrintili biçimde egitim programlarina sokulmasi; çocuk haklarinin çocuklar ve yetiskinlere ögretilmesidir.

II. Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin Temel Ilkeleri

Sözlesme’de yer alan dört hak, çocuklara taninan diger bütün haklarin kullanilmasinda ve devletlere yüklenen görevlerin yerine getirilmesinde gözönünde bulundurulacak temel ilkeler niteligindedir.

A. Ayrimciligin Önlenmesi

Sözlesme’nin 2. maddesine göre, taraf devletler, Sözlesme’de yazili olan haklari kendi yetkileri altinda bulunan her çocuga, kendilerinin, ana-babalarinin, vasilerinin sahip olduklari irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da baska düsünceler, …. dogus ve diger statüler nedeniyle hiçbir ayrim gözetmeksizin tanirlar ve taahhüt ederler.

Ayrimcilik, bütün insanlarin haklara ve özgürlüklere esit biçimde sahip olmalarini, bu haklardan esit biçimde yararlanmalarini önleme amacini tasiyan ya da fiilen bu sonucu veren herhangi bir ayrim, dislama, kisitlama ya da tercih yapilmasidir. Ancak, haklar ve özgürlüklerden esit biçimde yararlanma her durumda tipatip ayni tutumun alinmasi anlamina gelmez. Dolayisiyla ayrim gözetmeme ilkesi, belirli bir kesime mensup çocuklara yönelik tutum ve muamelelerde mesru farklilasmalari ve hak esitsizligini düzeltici olumlu eylemleri engellemez. Bu tür farklilasmalarin ölçütleri makul ve nesnelse, ayrica Sözlesme çerçevesinde mesru bir amaca yönelikse benimsenen tutumlardaki farklilasma ayrimcilik anlamina gelmez (20).

Örnegin ülkemizde egitimde yasal boyutta cinsiyet ayrimi sözkonusu olmadigi halde, kiz çocuklarin egitimden yararlanma oranlari düsüktür. Bu konuda toplum bilincini yükseltmek; kiz çocugunun kendi potansiyelinin farkina varmasini saglamak, onu yasalar ve Çocuk Haklarina Dair Sözlesme dahil bütün uluslararasi insan haklari belgelerinde garanti edilen haklari konusunda egitmek ve onlari kiz ve erkek çocuklar arasinda karsilikli saygi ve esit ortaklik saglamaya yönelik çalismalar yapmaya tesvik etmek gibi eylemlerle, esitligin fiilen de gerçeklestirilmesi saglanabilir. Bunlarin yanisira bütçeden uygun kaynaklari tahsis ederek kampanyalar, esnek okul programlari, ödüller, burslar ve diger önlemlerle kiz çocuklarin okula kaydolma ve okulu tamamlama oranlarini artirici tedbirler alinabilir. Ayrica ögretmen ve egitimcilere toplumsal cinsiyete duyarli egitim için etkili stratejiler kazandiracak, onlarin egitim sürecindeki rollerinin bilincine varmalarini saglayacak egitim programlarini ve malzemelerini gelistirmek, uygulamalardan kaynaklanan hak esitsizligini gidermeye yönelik olumlu ve düzeltici eylemlerdir (21).

UNICEF raporlarina göre, günümüzde özellikle kadina yönelik ayrimcilik yadsinamayacak boyutlardadir. Kadina yönelik ayrimcilik daha çocukluk döneminde, toplumsal ve kültürel gelenekler nedeniyle aile ve toplumun kiz çocuga erkek çocuktan daha az olanaklar tanimasiyla baslamaktadir. Gerek ana-babanin çocuga gösterdikleri özen gerekse saglik ve egitim bakimindan erkek çocuk daha avantajli bir konuma sahip olmaktadir. Bir çok toplumda görülen erkek çocuk lehindeki bu yerlesik tercih kiz çocugun ihmal ve sömürüye ugramasina yol açmakta ve sonuçta kadinin statüsünü düsürmektedir. Gelismekte olan ülkelerdeki iki cins arasindaki esitsizlik kendisini özellikle su konularda göstermektedir. Beslenme yetersizlikleriyle bebek ve çocuk ölümleri kiz çocuklar arasinda daha yaygindir; kiz çocuklariyla kadinlarin hem egitim görmelerini kolaylastiracak hem de üzerlerindeki is yüklerini hafifletip verimliliklerini artiracak teknolojilere ulasabilme olanaklari erkeklere göre daha azdir; is bölümü kadin ve erkek arasinda adaletsiz biçimde gerçeklesmektedir.

Birlesmis Milletler Çocuk Haklari Komitesi, kizlara yönelik ayrimciliga özel bir önem vermekte ve devletlerden kiz çocuklara yönelik ayrimciligin ortadan kaldirilmasi için somut önlemler almalarini istemektedir. Komite 1995 yili Ocak ayinda özel olarak kiz çocuklari gündeme alan bir genel görüsme yapmis ve bir rapor düzenlemistir. Genel Görüsme Raporu su belirlemede bulunmustur. “… cinsiyet temelindeki esitsizlik ve ayrimcilik sorunlarinin ele alinmasi, bunlarin kendi baslarina yalitik biçimde görüldügü, yani kiz çocuklarin özel haklari olan özel bir kesim olarak ele alindigi anlamini tasimamaktadir. Tersine kiz çocuklar yalnizca kiz evlat, kiz kardes, es ya da anne degil, birer birey olarak insandirlar ve onlarin da insanin sayginliginin geregi olan temel haklardan eksiksiz biçimde yararlanmalari gerekir. Kadin haklarinin gerçeklesmesi amacini tasiyan daha genis hareketler baglaminda tarih açikça göstermistir ki, kadinlari hedef alan zararli geleneklerin ve önyargilarin olusturdugu döngüyü kirmak için kiz çocuk üzerinde odaklanmak gerekmektedir. Ancak daha genç kusaklardan baslayan ve kiz çocuklarin haklarini gelistirmeyi hedef alan kapsayici bir strateji araciligi ile kadinlarin kendilerine olan saygilarini gelistirici; onlara kendilerini etkileyen kararlara ve etkinliklere aktif biçimde katilmalarini saglayacak becerileri kazandirici ortak ve kalici bir yaklasim, bilinç ve duyarlilik zemini yaratilabilir…” (22)

Gerek ayrimcilik yasaginin yer aldigi 2. maddenin dili, gerekse Çocuk Haklari Komitesi’nin bu maddeye iliskin yorumlari, taraf devletlerin ayrimciligi önleme yükümlülüklerinin aktif bir yükümlülük oldugunu vurgulamaktadir. Baska bir ifade ile, bu yükümlülük, haklarin uygulamaya geçirilmesine iliskin baska alanlarda oldugu gibi, inceleme, plânlama, yasa çikarma, izleme, bilinç ve duyarlilik gelistirme, egitim ve bilgilendirme, esitsizlikleri azaltmaya yönelik önlemlerin izlenmesini de içeren bir dizi etkinligi kapsar.

Çünkü, ayrim gözetmeme ilkesinin yasalarda yer almasi uygulama bakimindan gerekli olmakla birlikte yeterli degildir. Bu ilkenin yasama geçirilmesi için ayrimci içerik tasiyan gelenek, uygulama ve adetlere karsi da mücadele etmek gerekmektedir (23).

Sözlesme’de yer alan haklarin ayrim gözetmeden yasama geçirilmesi sürecinin izlenmesi çok önemlidir. Izleme sürecinde, maddede özel olarak deginilen konulara duyarli olunmalidir. Ancak söz konusu maddede belirtilen, irk, renk, cinsiyet … vb. nedenler örnek niteligindedir. Bu nedenle devletler ayrimciliga yol açabilecek baska konulara karsi da duyarli olmalidirlar. Örnegin yas, bölgesel, kirsal, kentsel kesimler, özürlü, korunmaya muhtaç, yargi önünde suç isnat edilen, çalisan, silahli çatismalardan etkilenen, HIV virüsü tasiyan, göçmen ve mülteci çocuklarla asiri yoksulluk içindeki çocuklar gibi, ayrimcilik zeminleri ve ayrimciliktan etkilenen tüm çocuklar bu ilkenin kapsamina girerler.

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin bu ilkesi dogrultusunda yasalarimizda kurallar vardir. 1982 Anayasasi’nin 10. maddesine göre, herkes dil, irk, renk, cinsiyet, siyasi düsünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri nedenlerle ayrim gözetilmeksizin kanun önünde esittir. Medeni Kanunun çesitli kurallarinda da esitlik ilkesi yer almistir. Bu kanuna göre, her kisi medeni haklardan kanunun sinirlari içinde esit olarak yararlanir. Haklara ve borçlara ehil olmakta herkes esittir (m. 8) .

Millî Egitim Temel Kanunu bu ilkeyi egitim esitligi açisindan ele almistir. Bu Kanun’a göre, egitim kurumlari dil, irk, cinsiyet, din ayrimi gözetilmeksizin herkese açiktir. Egitimde hiçbir kisiye, aileye, sinifa ayricalik taninamaz.

Görülüyor ki, T.C. Anayasasi ve mevzuati genelde, ayrim gözetmeme ilkesiyle tam bir uyum içindedir. Bununla birlikte, uygulamada ayrim gözetmeme ilkesinin tam olarak yerine getirilmesini saglamak için yasalarda degistirilmesi gereken kurallar bulunmaktadir. Ayrica sagliktan iletisime kadar degisen bazi alanlarda süregelen esitsizlikler ve temel sosyal hizmetlerin tam olarak saglanamamasi sonucu bazi çocuk gruplari ayrimciliga maruz kalmaktadir.

Okullasma açisindan ülkenin çesitli bölgeleri ve kirsal-kentsel farklar, Devletin gereken hizmeti ülkenin her kösesine yeterince götürmedigini, dolayisiyla buralarda yasayan çocuklar aleyhine ayrimcilik sonucunun fiilen ortaya çiktigini göstermektedir.

B. Yasama ve Gelisme Hakki

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin 6. maddesine göre, her çocuk yasama hakkina sahiptir. Devlet, çocugun yasamini ve gelisimini güvence altina almakla yükümlüdür.

Yasama hakki nedir? Yasama hakki, kisinin fiziksel ve ruhsal bütünlügünü koruyabilmesi ve varliginin çesitli etkilerle bozulmasina engel olabilmesi hakkidir. Bu tanima göre, yasama hakki baslica iki ögeden olusmaktadir: Bunlardan birincisi, insanin bedeni içinde her türlü dis korkudan uzak olarak yasayabilmesi hakkidir. Yasarken bireyin beden bütünlügüne dokunulamaz. Çünkü, çocugun yasamasini saglamanin en önemli kosullarindan biri de, yasamin maddî ve manevî bir aciya maruz kalmadan sürdürülmesidir (24). Kisinin bedenine karsi her türlü tecavüz bütün hukuk sistemlerinde suç sayilmistir. Kisinin bir baskasina hangi sifat ve amaçla olursa olsun maddi ve manevi iskence etmesi Insan Haklari Evrensel Bildirgesi (m. 5) ve Çocuk Haklari Sözlesmesi ile yasaklanmistir (ÇHS, m. 19, 35, 36, 37). Bu temel yasak ilgili bütün uluslararasi belgelere alindigi gibi bütün iç hukuklarin da tartisilmaz ilkesi haline gelmistir.

Ayni biçimde, suçlulugu kesinlesmis olsa bile, beden üzerinde uygulanan cezalar çocuk haklarina kesinlikle aykiridir. Çocugun ruhsal yasamina iliskin haklari da yasama hakkinin önemli bir unsurudur. Bu nedenle manevi acilar vererek çocuga ruhsal baski yapilmasi, örnegin ana-baba, ögretmen, polis vb. tarafindan çocuga ruh sagligini bozucu cezalar verilmesi, onun ruhsal bütünlügüne iliskin haklarinin ihlali olarak nitelendirilmelidir.

Çocugun onur ve sayginliginin korunmasi da, en önemli haklarindan biridir. Herkesin oldugu gibi çocugun da içinde yasadigi toplumda ve iliskiler kurdugu çevrelerde (aile, okul vb.) kisisel bir onuru, serefi ve sayginligi vardir. Çocugun onur ve sayginligi bu tür haklarini zedeleyecek davranislarla ihlal edilmis olabilir. Ögretmenin ya da ana-babanin çocugu baskalari yaninda küçük düsürmesi, yanlis tanitmasi, gülünç ve zor duruma sokmasi gibi. Çocuk Haklari Sözlesmesi, hiçbir çocugun insanlik disi, asagilayici muameleye ve cezaya tabi tutulamayacagini (m. 38); okul disiplininin çocugun insan olarak tasidigi sayginlikla bagdasir biçimde yürütülmesini (m. 28); çocuklarin ana-babalarinin ya da baskalarinin bakiminda iken bedensel ve zihinsel siddetin her türünden korunmalarini (m. 19) öngören hükümleri ile çocugun bedensel-ruhsal bütünlügünü, onur ve sayginligini korumak istemistir.

Yasama hakki, Anayasa hukuku açisindan temel haklarin en önemlisidir. 1982 Anayasasi, “herkes yasama hakkina sahiptir” (m. 17), “herkes kisi hürriyeti ve güvenligine sahiptir” (m. 19) demektedir. Kisi güvenligi en basta yasama hakkinin taninmasiyla saglanir. Anayasa, “kimseye iskence ve eziyet yapilamaz; kimse insan haysiyetiyle bagdasmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” (m. 17/III) kuralini koymustur. Ceza Kanunu da kisinin yasamina son vermeyi suç saymistir (TCK. m. 448-455). Medeni Kanun, kisinin kendi islemleriyle ya da distan yönelen saldirilarla yasam hakkina zarar verilmesini önleyici kurallar getirmistir (m. 23-24). Umumi Hifzisihha Kanunu, Saglik ve Sosyal Yardim Bakanligi’na çocuk ölümlerinin azaltilmasi için gerekli önlemlerin alinmasi görevini vermistir.

Yasalarimizdaki çocugun yasama hakkini koruyan bu hükümlere ragmen, Türkiye’de bebek ve 5 yas alti çocuk ölüm oranlari yüksektir. Bebek ölümleri konusunda son yillarda her ne kadar önemli ölçüde iyilesmeler olmussa da, hâlâ her 1000 bebekten 42,7’si bir yasina gelmeden ölmektedir (TNAS). Bebek ölüm hizi kirsal kesimlerde binde 55, kentsel yerlesimde binde 35’dir. Ayni sekilde bölgeler arasinda önemli farkliliklar bulunmaktadir. Bes yas alti ölüm hizi ise binde 52’dir. Ayni sekilde kirsal ve kentsel yerlesim alanlarinda ve bölgeler arasinda farkliliklar bulunmaktadir (25).

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin 6. maddesi ikinci fikrasinda, temel yasama hakkinin ötesine geçilerek, devletlerden çocugun hayatta kalmasi ve gelismesi için “mümkün olan azami çabayi göstermeleri”, istenmektedir. “Gelisme” kavrami yalnizca çocugun yetiskinlik dönemine hazirlanmasiyla ilgili degildir. Bu, ayni zamanda çocukluk dönemi için, yani çocugun simdiki yasami için en elverisli kosullarin olusturulmasi anlamina gelir (26). Sözlesme’ye göre devletler, çocugun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal, psikolojik ve toplumsal gelisimini, insanin sayginligi ile uyumlu biçimde gözetecekler; çocugun toplumda özgür bir birey olarak yasamini sürdürmesi için gerekli önlemleri alacaklardir.

Sözlesme’nin getirdigi yükümlülüklerin çogu, özellikle sagliga, yeterli yasam standartlarina, egitime ve bos zamana iliskin yükümlülükler çocugun gelismesi ile ilgilidir. 27. maddeye göre, taraf devletler, “her çocugun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal ve toplumsal gelisimi açisindan yeterli bir yasam standardina ulasma hakkini tanimak” durumundadir. 29. maddeye göre, egitimin en önemli ve basta gelen amaçlarindan biri, “… çocugun kisiliginin, yeteneklerinin eksiksiz biçimde gelistirilmesi ve çocugun özgür bir toplumda yasantiyi sorumluluklar üstlenecek biçimde egitilmesidir.”

Çocugu siddetten ve sömürüden koruyan Sözlesme hükümleri de, yasamasi ve azami gelismesi açisindan önemlidir. Çünkü, cinsel istismar ve sömürü dahil her türlü siddet çocugun gelismesi üzerinde olumsuz etkilerde bulunur.

Sözlesme’nin diger maddelerinde de çocugun gelisimini güvence altina alan dogrudan ya da dolayli hükümler bulunmaktadir. 18. madde, ana-babalarin ya da vasilerin çocugun yetistirilmesinde birinci derecede sorumlu olduklarini, devletin bu konuda onlara yeterli yardimi saglayacagini belirtmektedir. 20. madde, devletin aile ortamindan yoksun bulunanlara özel koruma saglamasini, 25. madde, bakim, koruma ve tedavi için kurumlara yerlestirilen bütün çocuklarin durumlarinin periyodik olarak gözden geçirilmesini istemektedir. Bu, çocugun gelismesi için önemli bir güvencedir. 23. maddeye göre, özürlü çocuklara yapilacak yardimlar kültürel ve manevi gelisme dahil, çocugun mümkün olan en eksiksiz sosyal uyumunu ve bireysel gelisimini saglayacak biçimde olmalidir (27).

C. Çocugun Yüksek Yararinin (Güvenliginin) Korunmasi

Çocuk Haklari Sözlesmesi’ne göre, kamusal ya da özel sosyal yardim kuruluslari, mahkemeler veya yasama organlari tarafindan yapilan ve çocuklari ilgilendiren bütün faaliyetlerde çocugun yüksek yarari temel düsüncedir. Taraf devletler, çocugun ana-babasinin, vasilerinin ya da kendisinden hukuken sorumlu olan diger kisilerin hak ve ödevlerini de gözönünde tutarak esenligi için gerekli koruma ve bakimi saglamayi üstlenirler ve bu amaçla uygun yasal ve idari önlemleri alirlar.

Taraf devletler, çocuklarin bakimi ve korunmasindan sorumlu kurumlarin, hizmet ve faaliyetlerin özellikle güvenlik, saglik, personel sayisi, uygunlugu ve yönetimin yeterliligi açisindan yetkili makamlarca konulan ölçülere uymalarini taahhüt ederler.

Maddenin 1. fikrasi, hükümetlerle kamusal ve özel kuruluslarin etkinlik ve girisimlerinin, çocuklar üzerinde ne tür etkiler yaratacagini tartmalari gerektigini vurgulamaktadir. Bu degerlendirmeyi yaparken çocuklarin yüksek yarari birinci derecede gözetilecektir.

Çocugun yüksek yarari, çocugun güvenligi kavrami ile es anlamlidir. Çocugun güvenligi, somut bir durumda, çocugun bedensel, zihinsel, duygusal, ahlâksal, sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuksal bakimlardan korunmasi ve gelistirilmesidir. O halde çocuk, maddi, manevi, ekonomik ve hukuksal bakimlardan özgürlük ve haysiyet içinde, saglikli ve dengeli biçimde gelisebilme olanaklarina sahip kilinmissa haklari ve güvenligi korunmus olur. Su halde, saglikli gelisim çocugun güvenliginin en önemli unsurudur. Çocuk psikiyatristi Lutz saglikli çocugu söyle tanimlanmistir. “Saglik, belirli bir zaman kesiti düsünülürse, bu kesit içerisinde herhangi bir hastalik belirtisinin bulunmamasidir. Fakat tüm çocukluk ve gençlik çagi ele alinirsa, dogustan getirdigi, henüz örtülü (gizli) bulunan yeteneklerini gelisimin hedeflerine uygun biçimde gelistirebilen çocuga saglikli çocuk denir” (28).

B.M. Çocuk Haklari Komitesi, Sözlesme’nin çocugun yüksek yararinin gözetilmesiyle ilgili 3. maddesinde yer alan hükümlerin, politikalarin belirlenmesinde ve kararlarin alinmasinda yön gösterici olmasini istemektedir. Bu yön göstericilik, Sözlesme’de güvence altina alinan haklarin yasama geçirilmesi için ayrilacak insani ve ekonomik kaynaklarin belirlenmesini de kapsamalidir. Yüksek yarar ilkesi, kaynak tahsisi gibi bir konu söz konusu oldugunda, hem genel devlet bütçesi, hem de yerel bütçelerde yeterli ödenek ayrilmasini da gerektirir. Ayni sekilde, ekonomik uyum politikalarinin ve bütçe kesintilerinin çocuklar üzerindeki etkileri yüksek yarar ve diger temel ilkeler isiginda ele alinmalidir. Çocuklarin, sosyal sektörlerdeki bütçe kisitlamalari dahil olmak üzere, uygulanan ekonomik politikalarin etkilerinden korunmalari için gerekli önlemler alinmalidir.

Çocuklarin yüksek yararina ve ayrimciligin yasaklanmasina iliskin ilkelerin ulusal yasalarla içsellestirilerek mahkemeler tarafindan dikkate alinmasi saglanmalidir (29).

3. maddenin 2. fikrasi devletleri; çocugun ana-babasinin ve kendisinden hukuken sorumlu diger kisilerin hak ve ödevlerini de gözönünde tutarak gerekli bakim ve korumayi saglamakla yükümlü tutmaktadir. Çünkü, bakim ve koruma bazen ana-babalarin tek baslarina saglayamayacaklari yönler içerir. Örnegin çocugun egitim hakkinin gerçeklestirilmesi böyledir. Devlet, çocuklara parasiz ve zorunlu ilkögretim olanaklari saglarken, ana-babalar da, onlarin yüksek yararlari dogrultusunda egitim görmelerini saglayacaklardir. Bunun gibi, aile ortamindan yoksun çocuklara özel koruma ve yardim saglama, çocuklarin sosyal güvenlik imkanlarina ve yeterli yasam standardina ulasma haklarini gerçeklestirme, Sözlesme’nin 19, 32, 33, 34, 35 ve 36. maddelerine göre çocuklari siddetin ve sömürünün her biçiminden koruma da bu ilke çerçevesinde devletin yerine getirmekle yükümlü oldugu görevlerdir.

3. maddenin, 3. fikrasi, çocuklarla ilgili kurumlar, hizmetler ve tesisler için standartlar olusturulmasini ve devletin gerekli izleme etkinlikleriyle bu standartlara uyulmasini saglamasini öngörmektedir. Bu hüküm yalnizca Devletin yönetimindeki kurumlari, hizmetleri ve tesisleri degil, çocuklarin korunmasi ya da bakimindan sorumlu bütün taraflari kapsamaktadir. Sözlesme’de yer alan hüküm, standart olusturulmasi gerekli alanlarin tam bir listesini vermemektedir. Ancak bu standartlarin özellikle güvenlik, saglik, çalisan personelin nicel ve nitel yeterliligi ve gerekli denetimin yapilmasi gibi alanlarda olusturulmasi gerektigini vurgulamaktadir.

1982 Anayasasi, çocuklari, ihtiyaçlari öncelikli olarak karsilanmasi gereken özel gruplardan biri olarak kabul etmekte, çocuklarin çikarlarina öncelik verilmesini örtülü biçimde ifade eden hükümlere yer vermektedir. Bu maddeler, çocuklarin korunmasi için uygun önlemlerin alinmasini (m. 41/II), maddi imkanlardan yoksun yetenekli çocuklarin ögrenimlerini sürdürebilmeleri için desteklenmesini (m. 42/VII); çocuklarin çalisma kosullari bakimindan özel hükümlerle korunmalarini (m. 56/III) emreden hükümler içermektedirler. Çocuklar, öncelikli olarak sosyal hizmetler sunulmasi gerekli gruplar arasinda yer alirlar (SHÇEKK m. 4/c).

Medeni Kanun, ana-baba ve çocuk iliskilerini düzenlerken, çocugun güvenliginin yani yüksek yararinin korunmasini temel ilke olarak benimsemistir. Medeni Kanuna göre, ana-baba velâyeti çocugun güvenligine uygun biçimde kullanacaktir. Ana-babanin görevlerini yerine getirmemeleri veya haklarini kötüye kullanmalari durumunda hâkim çocugu korumak için gerekli önlemleri alacaktir. Çocugun korunmasi için alinacak bütün önlemlerin ölçüsü ve temel kosulu çocugun güvenliginin korunmasidir. Çocugun evlat edinilmesinde; bosanmada velâyetin ana-babadan birine verilmesinde çocugun yüksek yararina birinci önceligin taninmasi ilkesi esas alinacaktir. Ancak bu kurallarin yeterince uygulandigini söylemek güçtür.

D. Çocugun Görüslerine Saygi Gösterilmesi

1. Genel Olarak

Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin uygulanmasi ve diger bütün maddelerin yorumlanmasinda temel önem tasiyan ilkelerden biri de, belirli bir görüs olusturma yetenegine sahip her çocugun, kendini ilgilendiren bütün konularda görüslerini serbestçe ifade edebilmesi, bu görüslere yasi ve olgunluk derecesi gözönüne alinarak gereken önemin verilmesidir (ÇHS, m. 12).

Maddenin ikinci fikrasi çocuga, kendisini ilgilendiren herhangi bir adli ve idari kovusturmada dogrudan dogruya veya temsilci araciligi ile ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilme hakki tanimaktadir. Bu fikra çocuga, kendi basina gelecegini tayin hakkini degil, kararlara katilma hakkini verir.

Katilim hakkina kadar olan ilkeler daha önceki bildirilerde de yer almistir. Katilim hakki ise ilk kez Çocuk Haklarina Dair Sözlesme ile gündeme gelmistir. Bunun gerekçesi sudur: Çagimizda ideal yönetim modeli demokrasidir. Demokrasinin temel prensipleri katilimcilik, insan hak ve özgürlükleri, çogulculuk ve hukukun üstünlügüdür. Bireyler dogumlarindan itibaren ailede ve toplumda bu prensipler içinde büyümezlerse yetiskin olduklarinda bu kavramlara göre yasayamazlar. Bu nedenle, demokrasi toplumunun bireyinin içinde yetismesi gereken kurallar Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’de belirlenmistir.

Birlesmis Milletler Çocuk Haklari Komitesi taraf devletlere, “Sözlesme’nin 12, 13, 15. maddeleri isiginda, çocuklarin ailede, okulda ve toplumsal yasamdaki aktif katilimlarini ve kendilerini ilgilendiren kararlarda yer almalarini saglamak için çaba göstermeleri, bu amaçla yasalara kurallar koymalari, bu kurallarin uygulanabilmesi için gerekli önlemleri almalari önerisinde bulunmaktadir. Ancak, çocuklarin görüslerini ifade etme haklarini kullanabilmeleri için ailelerin ve genel olarak kamuoyunun, çocuklarla ilgili kurumlarda çalisanlarin bilinç ve duyarlilik düzeyini gelistirmek, bu kisilerin çocuklari bu yönde tesvik edecek ve çocuklarin görüslerine gerekli agirligi taniyacak biçimde egitilmeleri gerekir.

1990 Dünya Zirvesi Bildirgesi, çocuklarin özgür bir toplumda sorumlu bir yasam için hazirlanmalari, ilk yillarindan baslayarak toplumlarin kültürel yasamina katilmaya tesvik edilmeleri gerektigini vurgulamaktadir. B.M. Çocuk Haklari Komitesi’ne göre, “çocuklarin aile ve okul yasami olmak üzere, toplumsal yasama katilimlarini tesvik etmek; düsünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinden daha fazla yararlanmalarini saglamak için daha çok çaba gösterilmesi gerekmektedir. Bu özgürlükler yalnizca, yasalarla belirlenmis ve demokratik bir toplumda gerekli olan sinirlamalara tabi tutulmalidir.” (31)

Sözlesme, çocuklarin görüslerini serbestçe ifade edebilmelerine iliskin herhangi bir yas siniri getirmemis, sadece “görüslerini olusturma yetenegine sahip” çocuk ifadesini kullanmistir. O halde, çocuga kendi görüslerini olusturacak durumda olmadiginin açik biçimde belli oldugu durumlar disinda, bu hakkini kullanma imkani taninmalidir. Çünkü; çocugun görüsleri yasina ve olgunluk düzeyine göre dikkate alinacaktir. Böylece belirli bir çocuk kesiminin yas nedeniyle bu hakkin kapsami disinda birakilmasi önlenmistir.

Sözlesme, çocuklara görüslerini “serbestçe ifade edebilme” hakkini tanimistir. Bunun anlami, çocuga, görüslerini ifade etmesi ya da etmemesi konusunda herhangi bir baski, sinirlama ve etkileme uygulanmamasidir.

Sözlesme’nin 2. fikrasi, “çocugu etkileyen herhangi bir adlî, idarî kovusturmada çocuga dinlenilme firsati saglanmalidir” demektedir. Çocugu etkileyen herhangi bir adlî süreç ifadesi yargi açisindan genis bir alani kapsar. Örnegin çocugun ana-babasina karsi korunmasi amaciyla mahkeme tarafindan tedbirler alinmasi, bosanmada velâyetin ana-babadan birine verilmesi, çocugun evlât edinilmesine mahkemece karar verilmesi, hakkinda korunma karari alinmasi, ad degistirme, ikâmetgâha iliskin mahkeme basvurulari, vatandaslik, göçmenlik ve mültecilik sifati ile ilgili mahkeme kararlari ve ceza davalari bu kapsama girer.

“Idari kovusturma” ifadesinin ise kapsami çok daha genistir. Egitim, saglik, plânlama, çevre, sosyal güvenlik, çocuk koruma, istihdam ve çocuk mahkemelerinin yönetimi gibi alanlarda çocugun resmî karar süreçlerine katilmasi saglanmalidir.

Çocugun görüslerinin nasil dinlenilecegi ise devletlerin takdirine birakilmistir. Çocuk, degisik yollardan dinlenebilir. Örnegin dogrudan dogruya, temsilci araciligi ile ya da uygun bir makam yoluyla. Temsilci, çocugun ana-babasi ya da vasisi olabilecegi gibi, çocugu etkileyen bir konuda özel olarak görevlendirilmis kisi de olabilir.

18.01.2001 tarih ve 4620 numarali kanunla Türkiye tarafindan onaylanan 7 Subat 24305 sayili Resmi Gazetede yayinlanarak yürürlüge giren “Çocuk Haklarinin Kullanilmasina Iliskin Avrupa Sözlesmesi”, çocugun katilim hakkinin nasil kullanilacagina açiklik getirmektedir. Sözlesme’de, çocuklarin haklarinin ve yüksek yararlarinin gelistirilmesi için çocuklarin özellikle kendilerini ilgilendiren ailevî islemlerde haklarini kullanma olanagina sahip olmalari, haklarinin ve yüksek yararlarinin gelistirilmesi için gerekli bilgiler edinmeleri, çocuklarin görüslerinin usulüne uygun olarak alinmasi gerektigi ilkeleri vurgulanmistir. Sözlesme’ye göre, yeterli idrak kabiliyetine sahip çocuk kendisini ilgilendiren davalarda, davayla ilgili tüm bilgileri almak, kendisine danisilmasini istemek ve kendi görüsünü ifade etmek, kendi görüslerinin uygulanmasi halinde bunun sonuçlarinin ne olacagi hakkinda mahkemeden bilgi almak haklarina sahiptir (m. 3-4).

Yeterli idrak gücüne sahip çocugun ebeveynleri çocugu temsil etme olanagindan mahrum edilmisse, çocugun sahsen veya diger sahis ve kurumlar araciligi ile bir temsilci istemek hakki vardir (m. 5).

Birlesmis Milletler Çocuk Haklari Komitesi, Sözlesmeler ve yasalarda çocuk haklarinin yer almasinin tek basina ailelerdeki, okullardaki ya da toplumlardaki gerekli davranis ve uygulama degisikliklerini saglayamayacagini belirterek, çocuklarin katilim haklarini kullanabilmeleri için egitimin gerekli oldugunu çesitli vesilelerle sürekli vurgulamaktadir. Bu amaçla Çocuk Haklari ve Çocuk Hukuku adi altinda ilkögretim ve orta ögretim okullari, tip fakülteleri, hemsire okullari, sosyal hizmet okullari, psikoloji bölümleri ve sosyoloji bölümlerine dersler konulmasini taraf devletlerden istemektedir. (32)

2. Çocugun Katiliminin Saglanacagi Ortamlar

B.M. Çocuk Haklari Komitesi asagida belirtilen ortamlarda çocuklarin katilim haklarinin saglanmasini taraf devletlere önermektedir.

a. Genel Politikalarin belirlenmesinde

Sözlesme’nin uygulanmasina iliskin hükümet düzeyindeki uygulamalar da dahil çesitli düzeylerdeki politikalarin belirlenmesine çocuklar katilmalidirlar. Komite, periyodik raporlar klavuzunda devletlerden, çocuklarin görüslerinin nasil, hangi yollardan ögrenildigine, çocuklarla nasil görüsüldügüne ve çocuklarin dile getirdikleri sikayetlerin yasal düzenlemelerde, politikalarda ve yargi kararlarinda nasil dikkate alindigina iliskin bilgi istemektedir.

Çocuklar için etkili sikayet yollari açilmasi da, 12. maddenin uygulanmasi bakimindan önemlidir. Çünkü, çocuklarin yasamlarinin her alaninda sikayetlerini dile getirebilecekleri mekanizmalara ihtiyaçlari vardir. Bu mekanizmalar, aile yasaminda, alternatif bakimda, kendilerini ilgilendiren her tür kurum, hizmet ve tesiste uygulanmalidir. Etkili sikayet kanalina erisebilmek çocuklarin korunmasinda vazgeçilmez bir unsurdur (33).

b. Aile ortaminda

B.M. Çocuk Haklari Komitesi, çocuklarin aile içinde karar alma süreçlerine katilmalarini sürekli olarak özendirmis, ana-babalarin ve diger bakici kisilerin sorumluluklarinin belirlenmesinde çocuklarin görüslerinin dinlenilmesini ve ciddiye alinmasini 12. madde çerçevesinde bir yükümlülük olarak kabul etmistir. Insan Haklari El Kitabinda da bu konuda su görüs dile getirilmistir: “Ana-babalardan çocuklarina gerekli yönlendiricilik ve yol göstericiligi yapmalari beklenmektedir. Ancak ana-babalar bu yöndeki girisimlerinde çocuklarin gelisen yeteneklerini, yasini ve olgunluk düzeyini dikkate almak zorundadirlar. Dolayisiyla 12. madde isiginda paylasimci, olumlu ve sorumlu bir diyalog ortami yaratilmalidir. Gerçekte ana-babalar, çocuklarin karar sürecinin farkli asamalarina giderek daha fazla katilmalarini saglama, onlari özgür bir toplumun sorumlu bireyleri olarak yetistirme, bilgilendirme ve gerekli yol göstericiligi ve yönlendiriciligi yapma açisindan özellikle elverisli konumda bulunmaktadirlar. Bu arada çocuklara görüslerini serbestçe dile getirme hakki taninmali ve bu görüslere gereken önem verilmelidir. Bu durumda mutlaka onaylanmasa bile çocugun görüsleri dikkate alinacak ve çocuklara alinan farkli kararlarin nedenlerini anlama olanagi taninacaktir. Çocuklar, ana-babalarinin isteklerinin edilgen yansiticilari olmak yerine, gerekli katilim becerilerine sahip aktif kisiler olacaklardir.” (34)

Nitekim Medeni Kanunumuzun bazi maddelerinde çocugun görüsünün alinmasi gerekecegini belirten hükümler bulunmaktadir. Örnegin, hakimin, 15 yasini bitiren çocugun yargisal yol ile rüstüne karar verebilmesi için çocugun rizasi gerekir. Keza temyiz kudretine sahip çocugun evlenmesine, evlât edinilmesine ancak rizasi oldugu takdirde karar verilebilir. Yine Medeni Kanuna göre, ana-baba çocugun egitilecegi meslek hakkinda karar verirken onun, ilgi, yetenek ve isteklerini gözönünde bulundurmak zorundadirlar.

Bunlarin disinda ne MK’da ne de Yargilama Kanunlarinda haklarinda karar verilmeden önce çocugun dinlenilmesini emreden bir hüküm bulunmamaktadir. Bu çerçevede, bosanma ve velâyetin kaldirilmasi davalari görülürken çogunlukla çocugun fikri alinmamakta, hâkim çocugu hiç görmeden kimde kalacagi hakkinda dosyadaki bilgilere göre karar vermektedir. Çocugu ilgilendiren diger konularda da uygulama bu sekildedir. Bir çok ülke, Sözlesme’nin 12. maddesinde yer alan çocugun görüsünü dogrudan dogruya veya uygun bir temsilci araciligi ile açiklama hakkini Medeni Kanunlarina ya da Usul Kanunlarina geçirerek degisiklikleri yapmislardir.

Türk hukukunda da su ifadeler dogrultusunda degisiklik yapilmalidir: Çocugun yararlarini etkileyebilecek bir konuda karar alinmasini gerektiren bütün islemlerde, bu islem ve sonuçlari hakkinda aydinlatici bilgi önceden verilmek kosuluyla, çocuk ayirtim gücüne sahip ise kendisinin, ayirtim gücüne sahip degilse kanunla belirlenecek bir kurumun tayin edecegi temsilcinin görüsü alinir. Yargiçlar çocuklarin haklarini ilgilendiren tüm dava ve nizasiz kaza islerinde bu hükme uymak zorundadirlar.”

c. Çevrenin korunmasi ve sürdürülebilir kalkinmada

Sözlesme’nin 29. maddesi, çocuk egitiminin amaçlarindan birinin de “dogal çevreye saygisinin gelistirilmesi” oldugunu belirtmektedir. Çocuklarin, çevre koruma etkinliklerine katilimlari 1992 yilinda yapilan Dünya Zirvesi’nde ön plana çikarilmistir. Birlesmis Milletler Çevre ve Kalkinma Konferansi sonunda, “Çevre ve Kalkinmaya Iliskin Rio Bildirgesi” yayinlanmistir. Bildirge’nin “Çocuklar ve Gençler” baslikli 21. bölümünde, çocuklarin ve gençlerin bu konularla ilgili bütün karar süreçlerine aktif biçimde katilmalarinin önemi vurgulanmaktadir. Çünkü, bu süreçler çocuklarin ve gençlerin hem bugünkü yasamlarini hem de geleceklerini etkilemektedir. Amaçlar arasinda sunlar da yer almaktadir: “Her ülke kendi gençlik komitelerine danisarak, gençlerle hükümet arasinda her düzeyde diyalogu gelistirmeli, gençlerin bilgi kaynaklarina erisebilmesini saglamak ve gençlere Gündem 21’in uygulanmasi dahil olmak üzere hükümetin alacagi kararlar konusunda görüslerini belirtme firsati tanimalidir… Her ülke ve Birlesmis Milletler, Birlesmis Milletlerin baslattigi bütün süreçlere gençlik temsilcilerinin de katilmalarini ve bu süreçleri etkilemelerini saglayacak mekanizmalari olusturup gelistirmelidir (35).

d. Medyada

Çocuk Haklari Komitesi “Çocuk ve Medya Konulu Genel Görüsmesi”nin özetinde, çocuklara görüslerini dile getirme olanagi saglamasi açisindan medyanin önemini vurgulamistir. “… Medya ile ilgili bilgiler, medyanin etkileri ve isleyis biçimi okullarda her kademede ögretilmelidir. Ögrenciler medyayla iliskiye geçip onu kullanabilecek biçimde egitilmelidir…” (Eylül-Ekim 1996 “Çocuk Medya” Konulu Genel Görüsme, ÇHS/K/57, s. 42 vd.) (36).

e. Okul ortaminda

Çocugun kendini ilgilendiren her konuda görüslerini serbestçe açiklayabilmesine iliskin genel hak okul yasamina ve ortamina iliskin bütün kararlari kapsar. Okulda çocugu ilgilendiren herhangi bir idari süreç ya da disiplin kovusturmasinda, ya da basari degerlendirilmesinde çocugun bu hakkini kullanmasina imkan saglanmalidir. 12. ve 13. maddeler açisindan önem tasiyan diger bir konu da çocuklarin kendi aralarinda örgütlenerek okul bültenlerine ve dergilerine katkida bulunmalaridir.

Okul ortaminda çocuklarin katilim haklarinin gerçeklesmesi, demokratik egitim ilkesinin yasama geçirilmesi ve egitim ve ögretim sürecinde kullanilan yöntem ve tekniklerin ögrenci merkezli olmasi ile saglanabilir. Demokratik egitim, Millî Egitim Temel Kanunu’nun 11. maddesinde Türk Millî Egitiminin temel ilkeleri arasinda düzenlenmistir. Ancak egitimin demokratik olmasi, ögretmenlerin demokratik tutumu ve davranislari kazanmis olmalari yaninda, ögretim etkinliklerinde kullanilan yöntem ve tekniklerin de, çocuklarin katilim haklarini kullanmalarina firsat verecek içerikte olmasina baglidir. Okullar, ögrencilerin demokrasiyi yasayarak ögrendikleri yerler olmalidir. Okullarda demokrasinin kurallari islemedigi sürece orada demokrasi ögretilemez. Bu da ancak, ögrencinin kendi egitimi ile ilgili konularda alinan kararlara katilmasiyla mümkündür.

Çocugun okul ortaminda görüslerinin dikkate alinmasi ile ilgili olarak Millî Egitim mevzuatindaki en önemli gelisme, 23 Eylül 1998 tarihli Resmi Gazetede yayimlanan “Millî Egitim Bakanligina Bagli Egitim Kurumlari Yöneticilerinin Atama ve Yer degistirmelerine Iliskin Yönetmelik”in 37. maddesine dayanilarak hazirlanmis olan Egitim Bölgeleri ve Egitim Kurullari Yönergesidir. Sözü edilen yönetmeligin 37. maddesi “… okulun iç ve dis ögeleri ile sivil toplum örgütleri, yerel yönetimler ve özel sektör temsilcilerinin, egitim yönetimi ve karar süreçlerine katilimi ile katkilarinin saglanmasi gibi amaçlara imkan verecek Egitim Bölgeleri ve Egitim Kurullari olusturulur.” ifadesini içermektedir. Bu ifade dogrultusunda hazirlanan ve Kasim 1999 tarihli Tebligler Dergisinde yayimlanan Egitim Bölgeleri ve Egitim Kurullari Yönergesi’nin 13. maddesi, Okul Ögrenci Kurulunun Olusumu ve Görevlerine yer vermistir: “Ilkögretim okullarinda bir müdür yardimcisi ile rehber ögretmenin gözetiminde, her sinifin sube ögrencileri kendi aralarindan birer sube temsilcisini, sube temsilcileri de aralarindan, her siniftan bir ögrenci olmak üzere, okul ögrenci kurulunu olusturacak olan sinif temsilcilerini seçer. Ögrenciler arasindan seçilen sube ve sinif temsilcilerinin temsil görevleri, seçildikleri usulde sona erdirilir ve yerine ayni usulle temsilci seçilir. Bu kurul orta derecedeki okullarda her siniftan iki temsilci olacak sekilde ayni usulle olusturulur. Okul ögrenci kurulu, ögretim yili basinda toplanarak üyeleri arasindan bir baskan, bir baskan yardimcisi, bir yazman ve diger kurullara katilacak temsilcileri seçer ve gündemindeki konulari görüsmek üzere ayda bir kez toplanir. Toplantilarda kararlar oy çoklugu ile alinir. Gündem rehber ögretmenin koordinatörlügünde hazirlanir ve iki gün önceden ilgili okul müdür yardimcisi tarafindan ilgililere duyurulur.

Yönergenin 17. maddesinde “Egitim Bölgesi Danisma Kurulu”nun olusumu ve görevleri ayrintili biçimde açiklanmaktadir. Kurula, bölgede bulunan egitim kurumlarinin “Okul Ögrenci Kurulu” baskanlarinin kendi aralarindan seçecekleri bir temsilci de katilmaktadir.

Hukukumuzda egitim ile ilgili olarak çocugun görüsünün alinmasi ve bu görüslere önem verilmesine iliskin diger bir örnek te, Millî Egitim Bakanligi Orta Ögretim Kurumlari Ödül ve Disiplin Yönetmeliginde bulunmaktadir (37). Bu Yönetmelik, ögrencilerin disiplin sorusturmasina aktif biçimde katilimini saglamak amaciyla “onur kurullari” olusturulmasini hükme baglamistir (m. 9). Bu maddeye göre, “ögrencilerin okul yönetimine katilmalarini saglamak amaciyla okulda her sinifin bütün subelerinden birer ögrenci … ders yili basinda sinif ögretmenleri veya danisman ögretmenlerin gözetiminde seçilerek “Onur Genel Kurulu” olusturulur. Onur Genel Kurulu “Onur Kurulunu” seçer, okulda ögrencilige yakismayan davranislari inceler ve bunlarin düzeltilmesi için alinmasi gereken tedbirler hakkinda tekliflerde bulunur (m. 10).

Okul ortaminda çocugun katilim hakkini kullanmasina olanak taniyan bir diger uygulama da MEB Egitimi Arastirma ve Gelistirme Dairesi’nin (EARGED) Millî Egitim Gelistirme Projesi kapsaminda 208 okul pilot seçilerek uygulamaya koydugu Müfredat Laboratuvar Okullari (MLO) bünyesinde okul gelisim modeli projesidir. Bu okullarda yapilan çalisma ve uygulamadan elde edilen deneyimlerin sistem geneline yayginlastirilmasi hedeflenmektedir. Bu amaçla MLO Yayginlastirma Yönergesi hazirlanarak modelin Türkiye’nin tüm okullarinda uygulanmasi sürecine girilmistir (MEB, Tebligler Dergisi, Sayi 2506, 19.10.1999).

Okul Gelisim Modeli (MLO) katilimci ve isbirligine dayali bir çalisma sistemini esas almaktadir. Okulun gelisimini planlamak, planlanan çalismalari uygulamak, çalismalarda okul içi ve disi koordinasyonu saglamakla görevli “Okul Gelisim Yönetimi Ekibi” genis bir katilimla olusturulmakta ve bu ekipte ögrenci temsilcisi de yer almaktadir (MEB Müfredat Laboratuvari Okullari MLO Modeli, Ankara, MEB 1999/b, s. 10-15).

1982 Anayasasi, düsünce ve düsünceyi açiklama özgürlükleri açisindan yetiskinlerle küçükler arasinda herhangi bir ayrim yapmadan düsünce özgürlügünü düzenlemistir (m. 25-26). Ancak bu hükümler çocuklar açisindan yeterli degildir. Anayasa’ya aynen Çocuk Haklarina Dair Sözlesme’nin 12. maddesindeki düzenlemeye benzer bir genel kural konulmalidir.

III. Çocugun Egitim Hakki

A. Egitim Hakkinin Önemi

Egitim hakki, çocugun en önemli temel haklarindan biridir. UNICEF’in 1999 Raporunda da belirtildigi gibi, okuma yazma bilmeme çok ciddi sorunlara neden olmaktadir. Anne ve çocuk ölümlerinin önde gelen etkenlerinden biri, annenin egitim düzeyinin düsüklügü ya da hiç okuma yazma bilmemesidir. Kiz çocuklarinin okullasma oranindaki 10 puanlik bir artis sonunda bebek ölüm hizi binde 4.1 azalmaktadir (38). Su halde, çocugun en temel hakki olan yasama hakki ile egitim hakki arasinda yakin bir iliski bulunmaktadir. Yasam hakkinin yani sira, çocugun bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlâk gelisimi için egitime gereksinimi vardir. Insanin dogustan getirdigi yetenekleri gelistiren en önemli araç egitimdir. Egitim olmadan insanlar üretken biçimde çalisamazlar, sagliklarina özen gösteremezler, kendilerini ve ailelerini geregi gibi koruyamazlar ve kültürel açidan zengin bir yasam sürdüremezler. Okuma yazma bilmemek, insanlarin yasadiklari toplumlarda, bütün halklar ve gruplar arasinda anlayisi, barisi ve hosgörüyü, iki cinsiyet grubu arasinda esitligi öngören bir ruhla yer almalarini güçlestirir. Konu toplumun bütünü açisindan ele alindiginda, egitim hakkinin gerçeklestirilmemes

Kategori: Eğitim


Rasgele...


Destekliyoruz arkada - arkadas - partner - partner - arkada - proxy - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - Proxy